Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Türkiye – ABD Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması

0

Türkiye – ABD Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması(1959), Demokrat Parti döneminde, 5 Mart 1959 tarihinde imzalanmıştır. Antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti adına Fatin Rüştü Zorlu ve Amerika Birleşik Devletleri
Hükümeti adına Büyükelçi William Fletcher Warren tarafından imza edilmiştir.

William Fletcher Warren, 1896–1992 yıllarında yaşamış ABD’li diplomattır. 6 Nisan 1945 – 9 Mayıs 1945 arasında Nikaragua, 10 Nisan 1947- 25 Temmuz 1950 arasında Paraguay, 3 Ekim 1951- 21 Kasım 1951 arasında Venezuela ve 24 Mart 1956- 15 Kasım 1960 arasında ise Türkiye büyükelçisi olarak görev yaptı. 

Türkiye – ABD Güvenlik ve İşbirliği Anlaşmasına ilişkin gazete haberi

Türkiye ile ABD arasında imzalanan ilk askeri antlaşma olan 12 Temmuz 1947 tarihli Yardım Antlaşmasından sonra Türkiye 1950 yılında Kore Savaşına katılmış, 1952 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü Antlaşmasını imzalayarak NATO’ya katılmış, Batı ile ilişkiler askeri bağlamda genişleme göstermiştir.

Türkiye ile ABD arasında 1950-1960 yılları arasında 5o’nin üzerinde ikili anlaşma yapılmıştır.

25 Ağustos 1952’de imzalanan NATO Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi(Kuzey Atlantik Andlaşmasraa Taraf Devletler arasında, Kuvvetlerinin Statüsüne dair Sözleşme), 10 Mart 1954’te TBMM tarafından onaylanmış, bu sözleşme ile ABD’nin, Türk topraklarında askeri tesisler ve üsler kurarak askeri personel bulundurması kabul edilmiştir.(“Kuzey Atlantik Andlaşmasına Taraf Devletler arasında, Kuvvetlerinin Statüsüne dair Sözleşme” nin ve Kuzey Atlantik Nazır Yardımcıları Konseyinin, işbu Sözleşme metninin tadiline mütedair, 4 Nisan 1952 tarihli karan ile Atlantik Konseyinin 25 Ağustos 1953 tarihli kararının ve “Kuzey Atlantik Andlaşması Teşkilâtının, Millî Temsilcilerin ve Milletlerarası Personelin Statülerine dair Sözleşme” nin ve Kuzey Atlantik Nazır Yardımcıları Konseyinin, işba Sözleşme metninin tadiline mütedair, 4 Nisan 1952 tarihli kararının ve “Kuzey Atlantik Andlaşması mucibince kurulmuş Milletlerarası Askeri Karargâhların Statüsüne dair Protokol” ün, kabulüne dair Kanun)

23 Haziran 1954’te imzalanan Vergi Muafiyetleri Anlaşması sonucunda ise, ortak savunma için ABD tarafından yapılacak masraflardan vergi alınmamasını öngörülmüştür.

Savunma Kolaylıkları Yardım Programı’na Ait Anlaşma, 25 Nisan 1955 tarihinde kabul edilmiş, ABD’nin Askeri Tesisler Anlaşması ile Türkiye’de kuracağı üs ve tesislerden ötürü Türkiye’ye ek yükümlülükler getirilmiştir.

Ortak Savunma Yardım Programı’na Göre Verilen Artık Teçhizat ve Malzemenin Kullanılmasına Ait Anlaşma 26 Mayıs 1955 tarihinde düzenlenmiş, ABD’nin gerekli olmayan teçhizat ve malzemeleri başka devletler transferine izin verilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında “Atom Enerjisinin sivil sahada istimali hususunda iş birliğine dair Anlaşma”, 10 Haziran 1955 tarihinde Vaşington’da imzalanmıştır. Atom Enerjisi Anlaşması, 14 Aralık 1956’da TBMM’de kabul edilmiş, 24.12.1956’da resmi gazetede yayınlanmıştır. Bu antlaşma, ABD’nin bilimsel yardımlar yoluyla barışçıl ve insancıl amaçlarla nükleer araştırma merkezleri kurabilmesini ve reaktörlerde kullanılacak zenginleştirilmiş uranyumun Türkiye’ye ödünç verilmesi kararlaştırılmıştır.

28 Temmuz 1956’da yapılan Antlaşma ile, Türk topraklarında işlenen suçlar nedeniyle yabancı bir ülkenin makamlarına yargılama sürecinde rol oynama yetkisi tanınmıştır.

ABD’ye ve NATO‘ya çeşitli ayrıcalıklar tanıyan bir dizi antlaşmanın ardından 1959 yılında imzalanan Türkiye – ABD Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması(1959), “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında İş Birliği Anlaşması” adıyla tanzim edilmiş ve antlaşmanın tasdikine dair Kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisinde 9 Mayıs 1960’ta kabul edilmiş ev Resmî Gazetenin 16 Mayıs 1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun kabulüne muhalefet partisi yoğun itirazlarda bulunmuştur.

Türkiye – ABD Yardım Antlaşmasınını 10. yıl dönümünde ABD Büyükelçisi Fletcher Warren, Adnan Menderes ve Büyükelçi Melih Esenbel

Türkiye – ABD İşbirliği Anlaşması (1959) – Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında İş Birliği Anlaşmasının Tasdikine Dair Kanun

MADDE 1. — 5 Mart 1959 tarihinde Ankara’da imzalanan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında İş Birliği Anlaşması kabul ve tasdik edilmiştir.
MADDE 2. — Bu kanun neşri tarihinde meriyete girer.
MADDE 3. — Bu kanun hükümlerini icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ ÎLE AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ HÜKÜMETİ ARASINDA İŞ BİRLİĞİ ANLAŞMASI

Türkiye Hükümeti ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, Londra’da 28 Temmuz 1958 tarihinde kendilerinin de katıldıkları Beyannameyi tatbik mevkiine koymayı arzu ederek;

24 Şubat 1955 tarihinde Bağdad’da imzalanan Karşılıklı İş Birliği Paktının 1 nci maddesi gereğince bu Anlaşmayı imzalıyan Tarafların emniyet ve müdafaaları için iş birliği yapmayı kararlaştırdıklarını ve yine aynı şekilde yukarda zikri geçen Beyannamede ifade olunduğu üzere Amerika Birleşik Devletleri Hükümetinin dünya sulhu nef’ine, emniyet ve müdafaaları için işbu Beyannameye katılan hükümetlerle iş birliğinde bulunmayı kabul ettiğini nazarı itibara alarak;

Karşılıklı İş Birliği Paktı âzalarının yukarda zikri* geçen Beyannamede müşterek emniyetlerim korumak ve doğrudan doğruya veya bilvasıta tecavüze mukavemet etmek hususundaki azimlerin beyan etmiş olduklarını nazarı itibara alarak;

Amerika Birleşik Devletleri Hükümetinin 24 Şubat 1955 tarihinde Bağdad’da imzalanmış olan Karşılıklı İş Birliği Paktının başlıca komitelerinin çalışmasına iştirak ettiğini de kaydederek;

Birleşmiş Milletler Anayasası prensipleri gereğince sulhun takviyesini arzu ederek;

Birleşmiş Milletler Anayasasının 51 nci maddesi gereğince emniyet ve müdafaaları için iş birliği yapma haklarını teyit ederek;

Amerika Birleşik Devletleri Hükümetinin, Türkiye’nin istiklâl ve tamamiyetini kendi millî menfaati ve dünya sulhu için hayati telâkki ettiğini nazarı itibara alarak;

1954 tarihli Muaddel Karşılıklı Emniyet Kanunu ve Orta – Doğu’da Sulh ve İstikrarın İdamesine Mütedair Müşterek Karar Suretine tevfikan Amerika Birleşik Devletleri Kongresi tarafından Amerika Birleşik Devletleri Cumhurbaşkanına verilen gerekli yardımda bulunma salâhiyetini göz önünde tutarak;

ve İran ve Pakistan Hükümetleri ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında karşılıklı olarak aynı mahiyette anlaşmalara girişildiğini nazarı itibara alarak aşağıdaki hususlarda Anlaşmaya
varmışlardır:

MADDE 1

Türkiye Hükümeti tecavüze mukavemet etmeye azimlidir. Türkiye’ye karşı tecavüz vukuunda, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, talebi üzerine Türkiye Hükümetine yardım etmek için, karşılıklı olarak üzerinde anlaşmaya varılabilecek şekilde ve Orta – Doğu’da Sulh ve istikran idameyi istihdaf Eden Müşterek Karar Suretinde derpiş edildiği veçhile, silâhlı kuvvetlerin kullanılması da dâhil olmak üzere Amerika Birleşik Devletlerinin Anayasasına uygun gerekli her türlü harekete girişecektir.

MADDE 2

Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti 1954 tarihli Muaddel Karşılıklı Emniyet Kanunu, Amerika Birleşik’Devletlerinin alâkalı kanunları ve Türkiye Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında bugüne kadar yapılmış ve bundan böyle yapılacak bu hususta kabili tatbik anlaşmalar gereğince, millî istiklâl ve tamamiyetinin muhafazasında ve iktisadi gelişmesinin müessir şekilde idamesinde Türkiye Hükümetine yardım etmek maksadiyle Türkiye Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında karşılıklı olarak üzerinde anlaşmaya varılabilecek askerî ve iktisadi yardımda bulunmaya devam edeeeğini teyideyler.

MADDE 3

Türkiye Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti tarafından temin edilecek askerî ve iktisadi yardımı, 28 Temmuz 11)58 tarihinde Londra’da imza edilen Beyannameye katılan hükümetler tarafından tesbit edilen gaye ve maksatlara uygun bir şekilde ve Türkiye’nin iktisadi kalkınmasını müessir tarzda teşvik ve millî istiklâl ve tamamiyetini muhafaza maksadı için kullanmayı taahhüdeder.

MADDE 4

Türkiye Hükümeti ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, bu Anlaşmanın kabili tatbik diğer ahkâmına tâbi olmak üzere mütekabilen şayanı kabul olduğu hususunda anlaşmaya varılabilecek tedafüi tertipleri hazırlamak ve bunlara iştirak etmek maksadiyle 28 Temmuz 1958 tarihinde Londra’da imzalanmış olan Beyannameye katılan diğer hükümetlerle iş birliği yapacaklardır.

MADDE 5

İşbu Anlaşmanın hiçbir hükmü diğer milletlerarası Anlaşma ve tertiplerde derpiş edilmiş olan iki Hükümet arasındaki is. birliğine tesir etmez.

MADDE 6

Bu Anlaşma imza tarihinden itibaren meriyete girecek ve iki Hükümetten birinin diğerine, Anlaşmaya son vermek hususundaki niyetini bildiren yazılı ihbarın alınmasından itibaren bir yıl daha meriyette kalacaktır.

Ankara’da 1959 Mart ayının beşinci günü iki nüsha olarak yapılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Amerika Birleşik Devletleri
Hükümeti adına Hükümeti adına
Fatin Rüştü Zorlu Fletcher Warren

Riyaseti Cumhura yazılan tezkerenin tarih ve numaram: 10.5.1960 ve /380

Bu kanunun ilânının Başvekâlete bildirildiğine dair Riyaseti Cumhurdan gelen tezkerenin tarih
ve numarası: 11.5. 1960 ve 4/193

ABD başkanı Dwight D. Eisenhower, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes

Liar Liar-Yalancı Yalancı(1997)

0

3Liar Liar-Yalancı Yalancı(1997) kahkaha tufanına hazır bir şekilde koltuklarınıza yaslanarak izleyeceğiniz muhteşem hukuk filmlerinden biridir.

Liar Liar-Yalancı Yalancı(1997)

Los Angeleslı savunma avukatı Fletcher Reede yalan makinesi gibidir.  Sürekli yalan söyleyen avukat Fletcher’in küçük oğlu Max bu durumdan sıkılınca doğum gününde babasının yalan söylememesi için bir dilek tutar. Babası ise küçük oğlu Max’in doğum günü partisine gitmek yerine yalan söylemeyi tercih eder. Çünkü patronu Miranda’yla sevişme peşindedir ve çok meşguldür. Küçük Max de pastasının mumlarını söndürürken babasının en azından sadece bir gün boyunca yalan söylememesini diler ve bu dileği kabul olur. Bunun üzerine ertesi günden itibaren Fletcher daha önce sürekli yalan söyleyerek iş yerinde çıkmadığı telefonlara çıkmaya, iş arkadaşları hakkında ne düşünüyorsa açık açık söylemeye başlar. Bunlar sadece başlangıç ve ortalık toz duman olacaktır.

Filmden bir sahne

IMDB Puanı : 6.7/10

Yapım yılı         : 1997
Türü                   : Komedi
Yönetmen        : Tom Shadyac
Senarist             : Paul Guay , Stephen Mazur
Vizyon Tarihi : 16 Mayıs 1997
Oyuncular: Amanda Donohoe, Jim Carrey, Justin Cooper, Maura Tierney, Swoosie Kurtz, Jim Carrey–Fletcher Reed Maura Tierney – Audrey Reede, Justin Cooper – Max Reede, Cary Elwes -Jerry, Jennifer Tilly – Samantha Cole, Amanda Donohoe – Miranda, Swoosie Kurtz – Dana Appleton, Jason Bernard – Hakim Marshall Stevens, Anne Haney – Greta ,Mitchell Ryan – Bayan Allan, Krista Allen -Asansördeki kadın, Randall “Tex” Cobb – Skull

Birleşmiş Milletler, Olağanüstü ve Silahlı Çatışma Hallerinde Kadınların ve Çocukların Korunmasına Dair Bildiri

0
Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi

Birleşmiş Milletler, Olağanüstü ve Silahlı Çatışma Hallerinde Kadınların ve Çocukların Korunmasına Dair Bildiri 14 Aralık 1974 tarihinde yayınlanmıştır.

 Genel Kurul,

Ekonomik ve Sosyal Konseyin 16 Mayıs 1974 tarihli ve 1861 (LVI) sayılı kararında yer alan tavsiyeyi dikkate alarak, barış, self-determinasyon, ulusal kurtuluş ve bağımsızlık için mücadele edildiği olağanüstü durumda ve silahlı çatışma dönemlerinde insanlıkdışı eylemlerin çok sıkça mağduru olan ve sonuçta çok ağır zararlara uğrayan sivil nüfustan kadınların ve çocukların çektikleri acılardan derin kaygı duyduğunu ifade ederek,

Dünyanın özellikle baskıya, saldırıya, koloniciliğe, ırkçılığa, yabancı egemenliğine ve işgale maruz kalmış bir çok bölgesinde, kadınların ve çocukların çektikleri acıların farkında olarak,

Genel ve tereddütsüz kınamalara rağmen koloniciliğin, ırkçılığın ve yabancı egemenliğinin bir çok halkı boyundurukları altında tutmaya, ulusal kurtuluş hareketlerini zalimane bir şekilde bastırmaya ve egemenlikleri altındaki nüfusa ve bu arada kadınlara ve çocuklara ağır zararlar vermeye ve tarifsiz acılar çektirmeye devam etmesinden derin kaygı duyarak,

BM Genel Kurul Salonu

Temel özgürlüklere ve insan onuruna hala yoğun saldırılar yapılmasından ve kolonici ve ırkçı yabancı egemen Güçlerin uluslararası insancıl hukuku ihlal etmeyi sürmesinden dolayı üzüntü duyarak,

Barış ve savaş zamanlarında kadınların ve çocukların korunması ile ilişkili olarak uluslararası insancıl hukuk belgelerinde yer alan ilgili hükümleri akılda tutarak,

Diğer önemli belgeler arasında, silahlı çatışma hallerinde insan haklarına saygı ve sivil nüfusun korunması için temel prensipler konusunda kendi verdiği 19 Aralık 1968 tarihli ve 2444 (XXIII) sayılı kararını ve 9 Aralık 1970 tarihli ve 2674 (XXV) ve 2675 (XXV) sayılı kararları ile birlikte, Ekonomik ve Sosyal Konseyin 28 Mayıs 1970 tarihli ve 1515 (XLVIII) sayılı olup Genel Kuruldan olağanüstü hallerde ve savaş zamanlarında kadınların ve çocukların korunması hakkında bir bildiri hazırlanması imkanını ele almasını talep ettiği kararını akılda tutarak,

Yeni gelen kuşakların istikbali ile toplum ve aile içinde ve özellikle çocukların yetişmesinde önemli bir rol oynayan annelerin istikbali bakımından üstlendiği sorumluluğun farkında olarak,

Sivil nüfusa dahil kadın ve çocukların özel olarak korunmasını sağlama gereğini akılda tutarak,

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab
Birleşmiş Milletler, Olağanüstü ve Silahlı Çatışma Hallerinde Kadınların ve Çocukların Korunmasına Dair Bildiri

Olağanüstü ve Silahlı Çatışma Hallerinde Kadınların ve Çocukların Korunmasına dair bu Bildiriyi inançla ilan eder ve bütün Üye Devletlere kesinlikle uymaları için çağrıda bulunur:

  1. Nüfusun özellikle en aciz durumdaki mensupları olan kadınları ve çocukları tarifsiz acılara sevk eden sivil nüfusa yönelik saldırılar ve bombalamalar yasaklanır ve bu tür eylemler cezalandırılır.
  2. Askeri operasyonlar sırasında kimyasal ve biyolojik silahlar kullanılması 1925 tarihli Cenevre Protokolünün, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesinin ve uluslararası insancıl hukuk ilkelerinin çok açık bir ihlalini oluşturur ve savunmasız kadınlar ile çocuklar dahil bütün sivil nüfusun ağır kayıplara uğramasına yol açar, ve bu tür eylemler en ağır şekilde cezalandırılır.
  3. Bütün Devletler 1925 tarihli Cenevre Protokolü ve 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri ile birlikte, silahlı çatışma hallerinde kadınların ve çocukların korunmalarını önemli derecede güvence altına alan insan haklarına saygı ile ilgili diğer uluslararası hukuk belgelerindeki yükümlülüklerini tam olarak yerine getirirler.
  4. Silahlı çatışmalara, dış ülkelerdeki askeri operasyonlara ve hala kolonici egemenliğin altında bulunan ülkelerdeki askeri operasyonlara karışan Devletler tarafından, kadınları ve çocukları savaşın dehşetinden korumak için her türlü çaba gösterilir. Özellikle kadınların ve çocukların bir bölümünü oluşturduğu sivil halka karşı zulüm, işkence, cezalandırma, onur kırıcı muamele ve şiddet gibi muamelelerin yapılması yasaklanmasını sağlamak için gerekli her türlü tedbir alınır.
  5. Askeri operasyonlar sırasında veya işgal altındaki topraklarda çatışmanın taraflarınca hapsetme, işkence yapma, kurşunlama, kitlesel olarak gözaltına alma, konutları tahrip etme ve zorla göç ettirme gibi, kadınlara ve çocuklara karşı işlenen baskıcı ve zalimane ve insanlık dışı fiiller suç olarak kabul edilir.
  6. Sivil nüfustan olan ve barış, self-determinasyon, ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesi gibi olağanüstü durum ve silahlı çatışma halleri içinde bulunan veya işgal altındaki topraklarda yaşayan kadınlar ve çocuklar, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ne, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ne, Çocuk Hakları Bildirisi’ne veya diğer uluslararası hukuk belgelerine göre sahip oldukları barınma, yiyecek, tıbbi yardım veya diğer vazgeçilmez haklardan yoksun bırakılamazlar.

Edith Kindermann

0
Edith Kindermann - Alman Barolar Birliği Başkanı
Edith Kindermann - Alman Barolar Birliği Başkanı

Edith Kindermann 16 Mayıs 1962 tarihinde Almanya’nın Vestfalya bölgesine doğmuştur. 21 Mart 2019 tarihinde yapılan seçimde Alman Avukatlar Birliği (Deutschen Anwaltverein-DAV)  Başkanlığına gelen ilk kadın olmuştur.

Kindermann, 1988 yılında Bielefeld Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuş ve 1988 yılında 1992 yılına kadar aynı fakültede Ticaret Hukuku ve Vergi Hukuku bilim dallarında araştırma görevlisi olarak çalışmış; 1992 yılı Nisan ayında avukat olarak baroya kabul edilmiş ve mesleğe bağlamıştır. Aile Hukuku uzmanı olarak 1999 yılından beri çalışmaktadır. 2007 yılında noter olmuştur. Avukatlık Hukuku, Vergi Hukuku ve Aile Hukuku alanlarında yoğun çalışmalarda bulunmuştur. 

Kindermann, 1998 yılında Bremen Barosu yönetim kurulu üyesi olmuştur. 2005 yılından beri Alman Avukatlar Birliği komisyon ve çalışma gruplarında görev almaktadır. Tarım Hukuku, Avukat Hakları, İnşaat Hukuku, Aile Hukuku, Sigorta hukuku komisyon ve çalışma gruplarında görev almıştır. 2009 yılından itibaren Alman Avukatlar Birliği yönetim kurulunda ve icra kurulunda yer almış, 21 Mart 2019 tarihinde Alman Avukatlar Birliği  başkanı olmuştur.

Kindermann, Avukatlar Birliği başkanlığına seçilmesinden hemen sonra avukatlık ücretleri ile ilgili çalışmalara başlamış bu konuda mevzuatın iyileştirilmesi için girişimlerde bulunmuştur. Avukatlık mesleğinde reform yapılmasını, yeni teknolojilere uyumun sağlanmasını, dönüşümünü ve dijitalleşmenin hızlandırılmasını, avukatlara dijitalleşme yolunda desteklenmesini, adil bir ücretlendirme sistemi kurulmasını ve vatandaşların adalete erişiminin önündeki engellerin kaldırılmasını savunmaktadır.

Kindermann, voleybol oyuncusudur ve dövüş sanatlarına ilgi duymaktadır. 2010 yılında basılan Die Abrechnung in Ehe- und Familiensachen  isimli eseri bulunmaktadır.

Alman Avukatlar Birliği Başkanı Edith Kindermann, Türkiye Barolar Birliği, Mitchell Hamline School of Law ve Bahçeşehir Üniversitesi (BAU) tarafından gerçekleştirilen “21. Yüzyılda Hukuk Eğitimi” konusunu tartışmak üzere 26 Temmuz 2019 tarihinde Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesinde düzenlenen çalıştaya katılmış ve bir sunum yapmıştır. Çalıştayda Türkiye’de avukatlık sınavı yapılması konusunda fikir birliği oluşmuştur.

Edith Kindermann: “Hukuk devleti günlük ekmek, içilecek su ve solunacak hava gibidir. Avukatın özgürlük hakları vatandaşın hukuku katılımını sağlar. Avukatın icraatı hukuk devletinin gerçekleşmesine yarar. Avukat müvekkilini hak kaybından korumalıdır. Avukat, müvekkilini, çatışmalardan uzak tutarak ve ihtilaflardan uzaklaştırarak refakat eder. Mahkemelerin vereceği yanlış kararlardan korur ve anayasaya ve devlet ilkelerine aykırı etkilere karşı güvenceye alır.” 

Alman Avukatlar Birliği (DAV)
Deutschen Anwaltverein – Almanya Avukatlar Birliği

Alman Avukatlar Birliği, Almanya genelindeki avukat birliklerinde görev yapan 63.000’den fazla avukatı temsil etmektedir. 1871 yılında kurulmuştur. Yönetim Kurulu; Edith Kindermann, Eckertz-Tybussek, Martin Schafhausen, Herbert Peter Schons, Claudia Seibel,Vanessa Pickenpack ve Ulrich Schellenberg‘den oluşmaktadır. Birliğin amacı, avukatlık mesleğinin ve avukatın tüm mesleki ve ekonomik çıkarlarının korunması ve desteklenmesidir. Bünyesinde 30’dan fazla çalışma grubu bulunmaktadır. 

Alman Avukatlar Birliği Başkanı Edith Kindermann, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ile birlikte

Fahrettin Kayhan

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

Avukat Fahrettin Kayhan, 1964 yılında, Yozgat’ın Yerköy ilçesinde doğru. İlkokulu Yozgat Boğazlıyan’da bitirdi. Ortaokul eğitimini Kırıkkale İmam Hatip Lisesinde, lise eğitimini Yozgat İmam Hatip Lisesinde tamamladı.  Ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandı. Fakülte öğrenimi sırasında tatillerde inşaat işçiliği, pazar esnaflığı, Ankara otogar manavında gece vardiyası işçiliği, Ankara Gençlik Parkında İlizyonist Sihirbaz Simbat’ın yardımcılığı, avukat katipliği gibi çeşitli işlerde çalıştı. 1987 yılında fakülteden mezun oldu.

1988 yılında Ankara Barosu‘nda stajını tamamlayarak Ankara’nın Kalecik ilçesinde serbest Avukat olarak meslek yaşamına başladı. Ofisini Ankara’ya naklettiği 1999 yılına kadar ağırlıklı olarak gayrimenkul hukuku, miras hukuku ve ceza hukuku alanında çalıştı. Fikri Mülkiyet Hukuku alanında çalışmalar yaptı.

1999 yılından bu yana Ankara’da serbest avukat olarak meslek yaşamını sürdürmektedir.

2004-2006 yılları arasında Ankara Barosu Yönetim Kurulu üyeliği görevini yürüttü. Ankara barosunda farklı alanlarda çalışmalarda bulundu, yayın faaliyetlerinde yoğun bir şekilde yer aldı.

2006- 2008 yılları arasında Ankara Barosu adına Türkiye Barolar Birliği delegeliği yaptı.

TÜBİTAK Hukuk Müşavirliği fikri haklar ofisinde müşavirlik hizmetinde bulundu.

Hukuk öğrenimi ve eğitimi konusunda kurumsal ve pratik çalışmalarda bulundu. “Hukuk Metodolojisi,” “Hukuk Psikolojisi,” “Uyuşmazlık Yönetimi” ve “Avukat-Müvekkil İlişkileri” alanında araştırmalar yaptı ve atölye çalışmaları yürüttü. Dr. Mehmet Başkak’tan ve Hipnotist Korzay Koçak’tan hipnoz eğitimleri aldı.

Ankara Mahkemelerinde avukatlık hukuku ve fikri mülkiyet hukuku alanında bilirkişilik yaptı.

Ankara Barosu tarafından periyodik olarak düzenlenen Ankara Hukuk Kurultayının düzenleyici heyetinde bulundu ve daimi katılımcıları arasında yer aldı. Birçok kongrede tebliğler sundu. 

Kayhan, avukatlık mesleğinin yanı sıra arabuluculuk yapmaktadır.  Avukat Neslihan Kayhan ile evlidir.

 

Avukat Fahrettin Kayhan’ın Eserleri 

İlk eseri “Hukuk Davalarında Avukatlık Sanatı” adıyla 1994 yılında Karşı Yayınları’ndan basılmıştır. Kitapta, İş Sahibi ile Görüşme Tekniği, İş Sahibi ile İlişkiler, Avukat Olarak Hukuki Sorunun İncelenmesi, Vakaların Yalın Analizi, Avukatın Bakış Açısı, Dava Projesinin Hazırlanması, Avukatlık Sanatında Yazılı Anlatım ve Avukatlık Sanatında Sözlü Anlatım konuları işlenmektedir.

Ceza Duruşmasında Sözlü Savunma Sanatı
Ceza Duruşmasında Sözlü Savunma Sanatı
 
“Bu kitapta savunmayı yalnız hukuki bir faaliyet olarak değil, çok katmanlı bir yapı olarak ele almaya çalıştım. Retorik, dramaturji, anlatı teorisi, bilişsel psikoloji, transaksiyonel analiz, etik ve ceza muhakemesi hukuku; hepsi bu metnin içinde bir araya geldi. Çünkü ceza duruşması yalnız normların alanı değildir. Aynı zamanda rollerin, algıların, kısayolların, ritmin, iktidarın ve insan kırılganlığının da alanıdır. Savunmayı gerçekten anlamak istiyorsak, onu yalnız kanun maddeleriyle açıklamamız yetmez.
 
Kitabın merkezinde yer alan Hibrit Kopuş Savunması kavramı da bu ihtiyaçtan doğdu. Yıllar içinde gördüm ki savunmanın asıl sorunu yalnız ne söyleyeceği değil; ne kadar uyum göstereceği, hangi anda ne kadar sertleşeceği ve hangi eşiği ne zaman aşacağıdır. Bazı dosyalarda fazla yumuşak savunma savunmayı görünmezleştiriyor; bazı dosyalarda ise erken sertlik savunmayı marjinalleştiriyordu. Ne mutlak uyum ne de mutlak çatışma tek başına yeterliydi. Savunma, çoğu zaman bu iki uç arasında dereceli, hareketli ve dikkatle ayarlanmış bir strateji gerektiriyordu. Hibrit Kopuş Savunması bu gözlemin teorileştirilmiş halidir.”
 
Kayhan, başta Türkiye Barolar Birliği Dergisi ve Ankara Barosu Dergisi olmak üzere çeşitli mesleki dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır.  Hukukiharber.com. web sitesinde güncel hukuki yazılar kaleme almakta, Genç Avukatlara Sürrealist Mesleki Anılar başlığı altında yazı dizisi ile hukukçulara yeni perspektifler sunmaktadır.”
 
Rekabet Hukuku Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, Türk Hukuk Kurumu, Yaratıcı Drama Dergisi, Bursa Barosu Dergisi, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Mavi Terazi Dergisi, FMR Ankara Barosu Fikrî Mülkiyet ve Rekabet Hukuku Dergisi ve başkaca birçok dergide yayınlanmış makaleleri ile bilimsel kongrelerde sunulmuş çok sayıda tebliği bulunmaktadır.  “Özel Hukuk Uygulamasında Yargı İçtihatlarının ve İçtihadı Birleştirme Kararlarının Normatif Gücü”, ”Türk Hukuku Açısından Paralel İthalat ve Marka Hakkının Tükenmesi”, “Kanunu Etkileyen Kanun Hükmünde Kararnamenin Anayasa Mahkemesi tarafından İptal Edilmesinin Hukuksal Sonuçları”, “Taşınmaz Mülkiyetinin Naklinde Muris Muvazaası”, “Hukuksal Uslamlamada Bulanık Mantık Yaklaşımı”, “Hukuk Eğitimi ve Uygulamasında Yaratıcı Dramanın Yöntem Olarak Uygulanması”, “Hukuksal Sorunun Çözümünde Profesyonel Bakış Açısı,”, “Türk Patent Enstitüsü Kararları Aleyhine İptal Davası”, “Hukuk Eğitimi ve Uygulamasında Yaratıcı Drama”, “Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri”, “Avukat Müvekkil Etkileşiminde Aktarım ve Karşı Aktarım”, “Yargısal İçtihatlardan Yararlanma Yöntemi ve Türk Hukuku”, “Avukatlık Mesleğinin Birlikte yapılmasında Avukatlık Ortaklığı Modeli” ve Yargısal Mekân Politikalarının Yargı İşlevine Etkileri” başlıklı çalışmalar bunlardan bazılarıdır.
 

 

Ceza Duruşmasında Sözlü Savunma Sanatı

0
Ceza Duruşmasında Sözlü Savunma Sanatı

Fahrettin Kayhan tarafından kaleme alınan Ceza Duruşmasında Sözlü Savunma Sanatı, Mayıs 2026’da Adalet Yayınevi etiketiyle yayımlanarak hukuk dünyasının dikkatine sunulmuştur. Eser, yalnızca ceza muhakemesi pratiğine ilişkin teknik öneriler içeren bir çalışma değil; aynı zamanda savunma mesleğinin psikolojik, stratejik ve düşünsel boyutlarını yeniden yorumlayan kapsamlı bir teorik inceleme niteliği taşımaktadır.

Yazarın uzun yıllardır yayımladığı akademik makaleler ve kuramsal çalışmalarda geliştirdiği fikirler, bu kitapta sistematik bir bütünlüğe kavuşturulmuştur. Daha önce farklı metinlerde parça parça ele alınan savunma stratejileri, retorik teknikleri ve duruşma psikolojisine ilişkin teoriler, eserde monografik bir yapı içerisinde yeniden inşa edilerek kapsamlı bir yönteme dönüştürülmektedir.

FAHRETTİN KAYHAN SÖYLEŞİ VE İMZA GÜNÜ

429 sayfadan oluşan eser, ceza yargılamasında başarının yalnızca “ne söylendiği” ile değil; “nasıl, hangi anda ve hangi stratejik düzlem içerisinde söylendiği” ile belirlendiği düşüncesi üzerine kuruludur. Bu yönüyle kitap, klasik savunma anlayışının sınırlarını aşarak, duruşma salonundaki görünmeyen güç ilişkilerini ve karar alma aşamalarını analiz eden özgün bir yaklaşım ortaya koymaktadır.

Eserin merkezinde yer alan “Hibrit Kopuş Savunması” kavramı ile “Türk Savunma Ekolü” teorisi, ceza duruşmalarındaki asimetrik güç dengelerini yönetmeye yönelik bütüncül bir savunma modeli olarak sunulmaktadır. Yazar, savunmanın yalnızca normatif kurallar çerçevesinde değil; psikoloji, dramaturji, felsefe, tarih ve retorik gibi disiplinlerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Böylece ceza muhakemesi, salt mevzuat merkezli bir faaliyet olmaktan çıkarılarak çok katmanlı bir sistem teorisi perspektifiyle ele alınmaktadır.

Ceza Duruşmasında Sözlü Savunma Sanatı – İÇİNDEKİLER  

Kitapta ayrıca, karar vericilerin bilinçdışı eğilimleri, bilişsel yanılgıları ve duruşma salonunda ortaya çıkan informel dinamiklerin savunma üzerindeki etkileri ayrıntılı biçimde incelenmektedir. Yazar, etkili bir ceza savunmasının yalnızca hukuki bilgiye değil; aynı zamanda algı yönetimine, stratejik zamanlamaya ve psikolojik müdahaleye dayalı bir ustalık gerektirdiğini ileri sürmektedir.

Bu yönüyle Ceza Duruşmasında Sözlü Savunma Sanatı; ceza avukatları, stajyer avukatlar, akademisyenler ve ceza muhakemesinin pratik işleyişini daha derinlikli biçimde anlamak isteyen hukukçular için önemli bir başvuru kaynağı olma iddiası taşımaktadır.

 
Ceza Duruşmasında Sözlü Savunma Sanatı - Fahrettin Kayhan
 
Kitabın Tanıtım Yazısı 
 
Bu kitapta savunmayı yalnız hukuki bir faaliyet olarak değil, çok katmanlı bir yapı olarak ele almaya çalıştım. Retorik, dramaturji, anlatı teorisi, bilişsel psikoloji, transaksiyonel analiz, etik ve ceza muhakemesi hukuku; hepsi bu metnin içinde bir araya geldi. Çünkü ceza duruşması yalnız normların alanı değildir. Aynı zamanda rollerin, algıların, kısayolların, ritmin, iktidarın ve insan kırılganlığının da alanıdır. Savunmayı gerçekten anlamak istiyorsak, onu yalnız kanun maddeleriyle açıklamamız yetmez.
 
Kitabın merkezinde yer alan Hibrit Kopuş Savunması kavramı da bu ihtiyaçtan doğdu. Yıllar içinde gördüm ki savunmanın asıl sorunu yalnız ne söyleyeceği değil; ne kadar uyum göstereceği, hangi anda ne kadar sertleşeceği ve hangi eşiği ne zaman aşacağıdır. Bazı dosyalarda fazla yumuşak savunma savunmayı görünmezleştiriyor; bazı dosyalarda ise erken sertlik savunmayı marjinalleştiriyordu. Ne mutlak uyum ne de mutlak çatışma tek başına yeterliydi. Savunma, çoğu zaman bu iki uç arasında dereceli, hareketli ve dikkatle ayarlanmış bir strateji gerektiriyordu. Hibrit Kopuş Savunması bu gözlemin teorileştirilmiş halidir.
 
 
Yazar Fahrettin Kayhan Hakkında 

Avukat Fahrettin Kayhan, 1964 yılında, Yozgat’ın Yerköy ilçesinde doğru. İlkokulu Yozgat Boğazlıyan’da bitirdi. Ortaokul eğitimini Kırıkkale İmam Hatip Lisesinde, lise eğitimini Yozgat İmam Hatip Lisesinde tamamladı.  Ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandı. Fakülte öğrenimi sırasında tatillerde inşaat işçiliği, pazar esnaflığı, Ankara otogar manavında gece vardiyası işçiliği, Ankara Gençlik Parkında İlizyonist Sihirbaz Simbat’ın yardımcılığı, avukat katipliği gibi çeşitli işlerde çalıştı. 1987 yılında fakülteden mezun oldu. 1988 yılında Ankara Barosu‘nda stajını tamamlayarak Ankara’nın Kalecik ilçesinde serbest Avukat olarak meslek yaşamına başladı. Ofisini Ankara’ya naklettiği 1999 yılına kadar ağırlıklı olarak gayrimenkul hukuku, miras hukuku ve ceza hukuku alanında çalıştı. Fikri Mülkiyet Hukuku alanında çalışmalar yaptı. 1999 yılından bu yana Ankara’da serbest avukat olarak meslek yaşamını sürdürmektedir. 2004-2006 yılları arasında Ankara Barosu Yönetim Kurulu üyeliği görevini yürüttü. Ankara barosunda farklı alanlarda çalışmalarda bulundu, yayın faaliyetlerinde yoğun bir şekilde yer aldı. 2006- 2008 yılları arasında Ankara Barosu adına Türkiye Barolar Birliği delegeliği yaptı. TÜBİTAK Hukuk Müşavirliği fikri haklar ofisinde müşavirlik hizmetinde bulundu. Hukuk öğrenimi ve eğitimi konusunda kurumsal ve pratik çalışmalarda bulundu. “Hukuk Metodolojisi,” “Hukuk Psikolojisi,” “Uyuşmazlık Yönetimi” ve “Avukat-Müvekkil İlişkileri” alanında araştırmalar yaptı ve atölye çalışmaları yürüttü. Dr. Mehmet Başkak’tan ve Hipnotist Korzay Koçak’tan hipnoz eğitimleri aldı. Ankara Mahkemelerinde avukatlık hukuku ve fikri mülkiyet hukuku alanında bilirkişilik yaptı. Ankara Barosu tarafından periyodik olarak düzenlenen Ankara Hukuk Kurultayının düzenleyici heyetinde bulundu ve daimi katılımcıları arasında yer aldı. Birçok kongrede tebliğler sundu. Kayhan, avukatlık mesleğinin yanı sıra arabuluculuk yapmaktadır.  Avukat Neslihan Kayhan ile evlidir.

Terörizmin Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi Tadil Protokolü

0

Terörizmin Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi Tadil Protokolü, 15 Mayıs 2003 tarihinde, Avrupa Konseyi tarafından Strazburg’da düzenlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, protokolü(Protocol amending the European Convention on the Suppression of Terrorism) 13 Ocak 2005 tarihli ve 5288 sayılı Kanunla onaylanıştır. “Terörizmin Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi Tadil Protokolü”nün onaylanmasına ilişkin kanun resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Terörizmin (Tedhişçiliğin) Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi Tadil Protokolü

Strazburg, 15.V.2003

Avrupa Konseyi üyesi Devletler ve bu Protokolü imzalayan Devletler,

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin, uluslararası terörizme karşı mücadeleye ilişkin 12 Eylül 2001 tarihli Deklarasyonunu ve 21 Eylül 2001 tarihli Kararını ve Vilnius’da 3 Mayıs 2003 tarihinde Bakanlar Komitesinin 110 uncu oturumunda kabul edilen Büyük Avrupa’da Bölgesel İşbirliği ve Demokratik Değişmezliğin Sağlamlaştırılması Hakkındaki Vilnius Bildirisini;

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin terörizmle mücadele ve insan haklarına saygı hakkındaki 1550 (2002) sayılı Tavsiye Kararını;

Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Kurulu’nun A/RES/51/210 sayılı uluslararası terörizmin bertaraf edilmesine ilişkin önlemler hakkındaki Kararını ve ekindeki 1994 tarihli Uluslararası Terörizmin Bertaraf Edilmesine İlişkin Bildiriyi tamamlayan Bildirisini, ve A/RES/49/60 sayılı uluslararası terörizmin bertaraf edilmesine ilişkin önlemler hakkındaki Kararını ve ekindeki Uluslararası Terörizmin Bertaraf Edilmesine İlişkin Bildirisi’ni hatırda tutarak;

Terörizmle mücadeleyi, insan haklarına tamamen saygı duyarak güçlendirmeyi temenni ederek ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nce 11 Temmuz 2002 tarihinde kabul edilen İnsan Hakları ve Terörizmle Mücadeleye İlişkin Rehber İlkeleri hatırda tutarak,

Bu amaçla, Strazburg’da 27 Ocak 1977’de imzaya açılan ve bundan böyle Sözleşme olarak anılacak, Terörizmin (Tedhişçiliğin) Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi’ne (ETS 90) değişiklik getirilmesinin uygun olacağını göz önünde bulundurarak,

Sözleşme’nin 1’inci maddesinde sayılan uluslar arası sözleşmelerin listesini güncelleştirmenin ve gerektiğinde ileride de güncellemek için basitleştirilmiş bir usul getirilmesinin uygun olacağını dikkate alarak,

Sözleşme’nin uygulanmasının takibinin güçlendirilmesinin;

Çekincelere ilişkin uygulamanın gözden geçirilmesinin;

Sözleşme’nin tüm ilgili Devletlerin imzasına açık olmasının;

Uygun olacağını göz önünde bulundurarak,

Aşağıdaki şekilde anlaşmışlardır.

Madde 1

1. Sözleşme’nin 1’inci maddesinin giriş paragrafı bu maddenin 1’inci paragrafı olmuştur. Bu paragrafın b alt paragrafındaki “imzalanan” ibaresi “akdedilen” olarak değiştirilmiş ve bu paragrafın c, d, e ve f alt paragrafları sırasıyla aşağıdaki şekilde değiştirilmişlerdir:

“c. New York’ta 14 Aralık 1973’de kabul edilen, Diplomatik Ajanlar da Dahil Olmak Üzere Uluslararası Korunmaya Sahip Kişilere Karşı İşlenen Suçların Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme’nin uygulama alanındaki suçlar;
d. New York’ta 17 Aralık 1979’da kabul edilen, Rehine Alınmasına Karşı Uluslararası Sözleşme’nin uygulama alanındaki suçlar;
e. Viyana’ da 3 Mart 1980′ de kabul edilen, Nükleer Maddelerin Fiziki Korunması Hakkında Sözleşme’nin uygulama alanındaki suçlar;
f. Montreal’de 24 Şubat 1988’de akdedilen, Sivil Havacılığın Güvenliğine Karşı Kanundışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşme‘nin uygulama alanındaki suçlar;”

2. Sözleşme’nin 1’inci maddesinin 1’inci paragrafı aşağıdaki dört alt paragraf ile tamamlanmıştır:

“g. Roma’ da 10 Mart 1988′ de akdedilen, Denizde Seyir Güvenliğine Karşı Yasadışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Sözleşme’nin uygulama alanındaki suçlar;
h. Roma’da 10 Mart 1988’de akdedilen, Kıta Sahanlığında Bulunan Sabit Platformların Güvenliğine Karşı Yasadışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Protokol’ün uygulama alanındaki suçlar;
i. New York’ta 15 Aralık 1997’de kabul edilen, Terörist Bombalamalarının Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin uygulama alanındaki suçlar;
j. New York’ta 9 Aralık 1999’da kabul edilen Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası
Sözleşme’nin uygulama alanındaki suçlar.”

3. Sözleşme’nin 1’inci maddesi aşağıdaki paragraf ile tamamlanmıştır:

“2. 1’inci paragrafta sözü edilen sözleşmelerin kapsamına girmediği ölçüde, sadece asli fail olarak bu temel suçlardan birinin işlenmesi halinde değil, ama aynı zamanda:

a. bu temel suçlardan birini işlemeye teşebbüs;
b. bu temel suçlardan birinin işlenmesine iştirak veya bunlardan birini işlemeye teşebbüse iştirak;
c. bu temel suçlardan birinin işlenmesini örgütleme veya başkalarını bu suçları işlemeye ya da işlenmesine teşebbüse azmettirmek, hallerinde de, Âkit Devletler arasında suçluların iadesi amacıyla, aynı kaide uygulanacaktır.”

Madde 2

Sözleşme’nin 2’nci maddesinin 3’üncü paragrafı aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir:

“3. Aynı kaide aşağıdaki hallerde de uygulanacaktır:

a. yukarıda sayılan suçlardan birini işlemeye teşebbüs;
b. yukarıda sayılan suçlardan birine suç ortağı olarak iştirak veya böyle bir suçu işlemeye teşebbüse suç ortağı olarak iştirak etmek;
c. yukarıda sayılan suçlardan birinin işlenmesini düzenlemek veya başkalarını bu suçları işlemeye ya da
işlenmesine iştirake azmettirmek.”

Madde 3

1. Sözleşme’nin 4’üncü maddesinin metni bu maddenin 1’inci paragrafı olmuş ve Âkit Devletler, aralarında daha sonra akdedecekleri suçlu iadesi sözleşmelerinde, bu suçları iade konusu olarak farz etme hususunda taahhütte bulunurlar” şeklindeki yeni bir cümle bu paragrafın sonuna ilave edilmiştir.

2. Sözleşme’nin 4’üncü maddesinin metni aşağıdaki paragraf ile tamamlanmıştır:

“2. Suçlu iadesini bir sözleşmenin mevcudiyetine bağlamış bulunan bir Âkit Devlet, aralarında suçluların
iadesine dair bir sözleşmenin mevcut olmadığı diğer bir Âkit Devletin iade talebi ile karşılaştığı zaman, talep edilen Âkit Devletin işbu Sözleşme’yi, 1 ve 2’nci maddelerde öngörülen suçlarla ilgili olarak iade konusunda hukukî temel olarak dikkate alma serbestisi vardır.”

Madde 4

1. Sözleşme’nin 5’inci maddesi metni bu maddenin 1’inci paragrafı olmuştur.

2. Sözleşme’nin 5’inci maddesinin metni aşağıdaki paragraflarla tamamlanmıştır:
“2. İade talebine konu olan şahsın işkenceye maruz kalması tehlikesinin bulunması halinde, işbu Sözleşme’nin hiçbir düzenlemesi, talep edilen Devletin iade yükümlülüğünün bulunduğu şeklinde yorumlanmamalıdır.
3. Talep edilen Devletin, uygulanabilir iade sözleşmeleri uyarınca ölüm cezası verilmeyeceği ya da verilse bile infaz edilmeyeceği veya ceza indirimi olmaksızın müebbet hapse mahkum olmayacağı yönünde, talep edilen Devletçe yeterli addedilecek teminat verildiği takdirde iade yükümlülüğünde olduğu haller hariç olmak üzere, bu Sözleşme’deki hiçbir hüküm; iadeye konu olan şahsın ölüm cezası veya talep edilen Devletin kanununun ceza indirimi olmaksızın müebbet hapse izin vermediği hallerde, ceza indirimi olmaksızın müebbet hapis tehlikesi altında olduğu durumlarda talep edilen Devlete iade yükümlülüğü getirecek şekilde yorumlanamaz.”

Madde 5

Sözleşme’ye 8’inci maddeden sonra gelmek üzere aşağıdaki gibi yeni bir madde eklenmiştir:

“Madde 9 Âkit Devletler, işbu Sözleşme düzenlemelerini tamamlamak veya buradaki ilkelerin uygulamasın kolaylaştırmak için aralarında ikili ya da çok taraflı sözleşmeler akdedebilirler.”

Madde 6

1. Sözleşme’nin 9’uncu maddesi 10’uncu madde olmuştur.

2. Yeni 10’uncu maddenin 1’inci paragrafı aşağıdaki gibi değiştirilmiştir:
“Avrupa Konseyi Suç Sorunları Komitesi (AKSSK- orijinal kısaltması CDPC) bu
Sözleşme’nin uygulanmasını takip ile görevlendirilmiştir.

a. AKSSK’ne Sözleşme’nin uygulanmasından bilgi verilir;
b. AKSSK Sözleşme’nin uygulamasını kolaylaştırmak ya da iyileştirmek amacıyla tekliflerde bulunur;
c. AKSSK Bakanlar Komitesine değişiklik taleplerine ilişkin tavsiye kararları hakkında başvuruda bulunur ve 12 ve 13’üncü maddeler uyarınca bir Âkit Devletin sunduğu her türlü değişiklik önerisinde beyanda bulunur;
d. AKSSK Âkit bir Devletin talebi doğrultusunda, Sözleşme’nin uygulamasına ilişkin her türlü görüşü beyan eder;
e. AKSSK ihtiyaç dahilinde, Sözleşme’nin uygulamasının ortaya çıkaracağı her türlü zorlukla ilgili olarak dostane çözümü kolaylaştırır;
f. AKSSK Sözleşme’nin 14’üncü maddesinin 3’üncü paragrafına uygun olarak, Bakanlar Komitesine taraf olmayan Devletlerin davetine ilişkin tavsiyelerde bulunur;
g. AKSSK Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine her yıl bu maddenin hayata geçirilmesine ilişkin olarak,
Sözleşme’nin uygulanması amaçları için bir rapor sunar.”

3. Yeni 10’uncu maddenin 2’nci paragrafı kaldırılmıştır.

Madde 7

1. Sözleşme’nin 10’uncu maddesi 11’inci madde olmuştur.

2. Yeni 11’inci maddenin 1’inci paragrafının ilk cümlesindeki “9’uncu maddenin 2’nci paragrafına göre” ibaresi”ne 10.e maddesindeki, ne müzakere yoluyla” ibaresi ile değiştirilmiştir. Bu paragrafın ikinci cümlesindeki “her iki hakem bir üçüncü hakemi tayin edeceklerdir” ibaresi “hakemler bir başka hakemi mahkeme başkanı olarak tayin edeceklerdir” şeklinde değiştirilmiştir. Bu paragrafın takip eden cümleleri kaldırılmıştır.

3. Yeni 11’inci maddenin 2’nci paragrafı bu maddenin 6’ncı paragrafı olmuştur. “Çoğunluğun ortaya çıkmaması durumunda başkanın oyu belirleyici olacaktır” cümlesi ikinci cümleden sonra ilave edilecektir ve son cümledeki “karar(ı)” ibaresi “Mahkemenin kararı” olarak eklenmiştir.

4. Yeni 11’inci maddenin metni aşağıdaki paragraflarla tamamlanmıştır:

“2. İhtilaf halindeki Tarafların Avrupa Konseyi üyesi olmaları halinde ve eğer tahkim talebinde bulunulmasından itibaren üç aylık bir süre içinde Taraflardan birinin, bu maddenin 1’inci paragrafına uygun olarak hakem tayini yoluna gitmemesi halinde, bu hakem karşı Tarafın talebi üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı tarafından tayin edilir.

3. İhtilaf halindeki Taraflardan birinin Avrupa Konseyi üyesi olmaması halinde ve eğer tahkim talebinde bulunulmasından itibaren üç aylık süre içinde Taraflardan birinin, bu maddenin 1’inci paragrafına uygun olarak hakem tayini yoluna gitmemesi halinde, bu hakem, karşı Tarafın talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı Başkanı tarafından tayin edilir.

4. Bu maddenin 2 ve 3’üncü paragraflarında öngörülen hallerde, eğer ilgili mahkemenin başkanı, ihtilaf
halindeki taraflardan birinin uyruğu ise, hakem tayini mahkemenin başkan yardımcısı tarafından yapılır veya eğer başkan yardımcısı ihtilaf halindeki taraflardan birinin uyruğu ise, tayin ihtilaf halindeki taraflardan birinin uyruğu olmayan en eski mahkeme üyesi tarafından yapılır.

5. 2 veya 3 ve 4’üncü paragraflarda öngörülen usulî işlemler karşılıklı olarak, hakemlerin bu maddenin 1’inci paragrafına uygun olarak, başkanın seçimi üzerinde anlaşmaya varmamaları halinde de uygulanacaktır.”

Madde 8

Yeni 11’inci maddeden sonra aşağıdaki gibi yeni bir madde eklenmiştir:

“Madde 12
1. Bu Sözleşme’yle ilgili değişiklikler tüm Âkit Devletlerce veya Bakanlar Komitesi tarafından teklif edilebilir. Bu değişiklik teklifleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından Âkit Devletlere bildirilir.
2. Üye olmayan Âkit Devletlerle ve gerektiğinde AKSSK ile istişarede bulunduktan sonra, Bakanlar Komitesi değişikliği kabul edebilir. Karar, Avrupa Konseyi Statüsünün 20.d maddesinde öngörüldüğü şekilde çoğunlukla alınır.

Böylece kabul edilen tüm değişiklik metni, kabul için Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından Âkit Devletlere iletilir.

3. Önceki paragrafa uygun olarak kabul edilen her değişiklik, bütün tarafların onu kabul ettikleri hususunda Genel Sekretere yaptıkları bildirimden itibaren geçen otuzuncu günde yürürlüğe girer.”

Madde 9

Yeni 12. maddeden sonra aşağıdaki gibi yeni bir madde eklenmiştir:

“Madde 13
1. 1’inci maddenin 1’inci paragrafında belirtilen sözleşmelerin listesini güncelleştirmek amacıyla, değişiklikler Âkit her Devlet veya Bakanlar Komitesi tarafından teklif edilebilir. Bu değişiklik teklifleri yürürlükteki, Birleşmiş Milletler Teşkilatı nezdinde kabul edilmiş ve münhasıran uluslararası terörizmle ilgili sözleşmeleri kapsayabilir.

Değişiklikler, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından Âkit Devletlere bildirilir.

2. Bakanlar Komitesi, üye olmayan Âkit Devletler ve gerekiyorsa AKSSK ile istişare ettikten sonra, Avrupa Konseyi Statüsünün 20.d maddesinde öngörülen çoğunlukla teklif edilen bir değişikliği kabul edebilir. Bu değişiklik, Âkit Devletlere iletilmesinden başlayan tarihten itibaren bir senelik bir sürenin bitimi sonrası yürürlüğe girer. Bu süre esnasında, her Âkit Devlet değişikliğin yürürlüğe girmesi hakkında kendisiyle ilgili bir itirazı varsa Genel Sekretere bildirebilecektir.
3. Eğer Âkit Devletlerin üçte biri Genel Sekretere, değişikliğin yürürlüğe girmesine ilişkin itirazda bulunurlarsa, değişiklik yürürlüğe girmez.
4. Eğer Âkit Devletlerin üçte birinden azı bir itirazda bulunmuşlarsa, değişiklik itirazda bulunmamış Âkit Devletler için yürürlüğe girer.
5. Bir değişiklik, bu maddenin 2’nci paragrafına uygun olarak yürürlüğe girdiği zaman ve Âkit bir Devletin bu değişiklikle ilgili bir itirazda bulunması durumunda, değişiklik bu Devlet için kabul beyanının Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirilmesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.”

Madde 10

1. Sözleşme’nin 11’inci maddesi 14’üncü madde olmuştur.
2. Yeni 14’üncü maddenin 1’inci paragrafının ilk cümlesindeki “Avrupa Konseyi’ne Üye Devletler ve Gözlemci Devletler” ibaresi “Avrupa Konseyi’ne Üye Devletler” ibaresinden sonra ilave edilmiştir, ikinci cümle şu şekilde kaleme alınmıştır: “Onama, kabul, tasvip veya katılımın konusu olacaktır”, üçüncü cümledeki “veya tasvip” ibaresi “tasvip veya katılım” ibareleri ile değiştirilmiştir.
3. Yeni 14’üncü maddenin metni aşağıdaki paragraf ile tamamlanmıştır:
“3. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AKSSK ile istişare ettikten sonra, bu maddenin 1’inci paragrafında belirtilenlerden başka, Avrupa Konseyi üyesi olmayan her Devleti bu Sözleşme’ye katılıma davet edebilir. Karar Avrupa Konseyi Statüsünün 20.d maddesinde öngörülen çoğunlukla ve Bakanlar Komitesinde yer alma hakkına sahip Âkit Devletlerin temsilcilerinin oy birliği ile alınır.”
4. Yeni 14’üncü maddenin 3’üncü paragrafı, bu maddenin 4’üncü paragrafı olmuş ve “veya onu tasvip
edecektir” ibaresi “onu tasvip edecek veya ona katılacaktır”, “tasviple” ibaresi, “tasvip ve katılımla” olarak değiştirilmiştir.

Madde 11

1. Sözleşme’nin 12’nci maddesi 15’inci madde olmuştur.
2. Yeni 15’inci maddenin 1’inci paragrafının ilk cümlesindeki “veya tasviple” ibaresi “tasvip veya katılımla” olarak değiştirilmiştir.
3. Yeni 15’inci maddenin 2’nci paragrafının ilk cümlesindeki “veya tasviple” ibaresi “tasvip ve katılımla” olarak değiştirilmiştir.

Madde 12

1. Bu Protokolün imzaya açılmasından önce Sözleşme’ye yapılan çekinceler, işbu Protokol ile değişikliğe
uğrayan Sözleşme için uygulanabilir değildir.
2. Sözleşme’nin 13’üncü maddesi 16’ncı madde olmuştur.
3. Yeni 16’ncı maddenin birinci paragrafının ilk cümlesine “edebilir” ibaresinden önce “(15 Mayıs 2003)
Sözleşmesine Taraf” ibaresi, “Sözleşme’ye değişiklik getiren Protokol” ibaresi de “tasvip” teriminden sonra eklenmiştir. Âkit Devlet aşağıda yazılı hususlar dahil, suçun kendine has vahim yönlerini, suçun değerlendirilişinde usulüne uygun olarak alacak ve her olaya göre ayrı ayrı usulüne uygun olarak gerekçelendirilmiş bir kararı esas alarak bu çekinceyi uygulamayı taahhüt eder” şeklindeki ikinci cümle “siyasî nedenle işlenmiş suç” teriminden sonra gelmek üzere eklenmiştir. a, b ve c alt paragraflar hariç kalmak üzere cümlenin geri kalanı kaldırılmıştır.
4. Yeni 16’ncı maddenin metni aşağıdaki gibi tamamlanmıştır:
“2. Bu maddenin 1’inci paragrafını uygularken, Âkit Devlet çekincesine dayandığı suçları belirtir.”
5. Yeni 16’ncı maddenin 2’nci paragrafı bu maddenin 3’üncü paragrafı olmuştur. Bu paragrafın birinci cümlesindeki “Âkit” ibaresi “Devlet” ibaresinden sonra ilave edilmiş ve “önceki” ibaresi “1” rakamının yerine konulmuştur.
6. Yeni 16’ncı maddenin 3’üncü paragrafı bu maddenin 4’üncü paragrafı olmuştur. Bu paragrafın birinci
cümlesindeki “Âkit” ibaresi “Devlet” ibaresinden sonra ilave edilmiştir.
7. Yeni 16’ncı maddenin metni aşağıdaki paragraflarla tamamlanmıştır:
“5. Bu maddenin 1’inci paragrafı gereğince kaleme alınan çekinceler, Sözleşme’nin ilgili Devlet tarafından yapılan değişiklik çerçevesinde yürürlüğe girdiği ilk gününden itibaren hesap edilmek üzere üç yıllık bir süre için geçerlidir. Bununla birlikte, bu çekinceler aynı süreli dönemler için yenilenebilir.
6. Çekincenin sona ermesine on iki ay kala, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, bu sona ermeyi ilgili Âkit
Devlete bildirir. Sona erme süresinden üç ay önce Âkit Devlet, Genel Sekreter’e çekinceyi muhafaza etmek, değiştirmek ya da geri almak konusundaki niyetini bildirir. Eğer bir Âkit Devlet, çekincesini muhafaza edeceğini bildirirse, muhafaza etme ile ilgili gerekçeleri hakkındaki açıklamalarını Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne verir.
İlgili Âkit Devletin bildirimde bulunmaması durumunda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri bu Âkit Devlete çekincesinin otomatik olarak altı aylık bir süre için uzadığını bildirir. Eğer ilgili Âkit Devlet, çekincelerini muhafaza etmek ya da değiştirmek kararını bu sürenin bitimine kadar bildirmezse, çekince kadük olur.
7. Talep eden Devletle talep edilen Devlet arasında aksine bir anlaşma olmadıkça Âkit Devlet, bu maddenin 1’inci paragrafına uygun olarak kaleme aldığı çekinceyi uygulayarak bir şahsı iade etmediği takdirde, istisnasız olarak ve derhal, olayı kovuşturulması amacıyla yetkili makamlarına tevdi eder. Talep edilen Devlette yetkili makamlar, kendi kanunları gereğince, aynı vahim nitelikteki suçla ilgili şartlar çerçevesinde olayın kovuşturulması amacıyla kararlarını verirler. Talep edilen Devlet doğrulanmamış bir gecikme olmaksızın kovuşturmaların nihai sonucunu talep eden Devlete ve bunu 17’nci maddede öngörülen Konferansa gönderecek olan Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirir.
8. Bu maddenin 1’inci paragrafına uygun olarak kaleme alınmış bir çekince gereğince iade talebinin reddine ilişkin karar, derhal talep eden Devlete bildirilir. Makul bir süre içerisinde 7’nci paragraf gereğince, talep edilen Devlette esasa ilişkin hiçbir adlî karar alınmamışsa, talep eden Devlet bu durumdan, 17’nci maddede öngörülen Konferansa sorunu sunacak olan Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ni haberdar eder. Bu Konferans sorunu inceler ve reddin Sözleşme’nin düzenlemelerine uygunluğuna ilişkin bir görüşü yayınlar ve bunu konuyla ilgili bir açıklamayı kabul etmesi için Bakanlar Komitesi’ne sunar. Bakanlar Komitesi, bu paragrafla ilgili olarak görevlerini ifa ederken Âkit Devletlerle sınırlı olmak üzere toplanır.”

Madde 13

Yeni 16’ncı maddeden sonra aşağıdaki şekilde kaleme alınmış yeni bir madde eklenmiştir:

“Madde 17 1. 10 uncu maddenin uygulamasına halel getirmeksizin, daha sonra kısaca TKADK olarak anılacak, Terörizme Karşı Âkit Devletler Konferansı (orijinal kısaltması COSTER):

a. AKSSK ile yakın temasta bulunmak kaydıyla, ortaya çıkabilecek her sorunun belirlenmesi de dahil olmak üzere, bu Sözleşme’nin etkin uygulaması ve işleyişini,
b. Özellikle 16’ncı maddenin 8’inci paragrafında öngörülen, kaleme alınmış çekincelerin 16’ncı maddeye uygunluğunun denetimini,
c. Terörizmle mücadele konusunda belirleyici yasal ve siyasal gelişmelere ilişkin bilgi değişimini,
d. Bakanlar Komitesi’nin talebi üzerine, terörizmle mücadele alanında Avrupa Konseyi bünyesinde kabul edilen önlemlerin incelenmesini ve gerektiğinde, terörizmle mücadele alanında uluslararası işbirliğinin geliştirilmesi amaçlı gerekli ek önlemlerle ilgili tekliflerin hazırlanmasını ve bunu da, bu önlemlerin cezaî konularda işbirliğini kapsaması durumunda AKSSK ile danışma halinde yapılmasını,
e. Terörizmle mücadele alanında görüşlerin hazırlanmasını ve Bakanlar Komitesince talep olunan görevlerin ifasını, temin edecektir.

2. TKADK (COSTER) her Âkit Devlet tarafından belirlenen bir uzmandan oluşur. Senede bir defa olağan
oturum ile ve Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’nin ya da Âkit Devletlerin en az üçte birinin talebi üzerine olağanüstü oturumla toplanır.
3. TKADK (COSTER) kendi İç Yönetmeliğini kabul eder. Avrupa Konseyi üyesi olan Âkit Devletlerin
katılımına ilişkin masraflar Avrupa Konseyi tarafından karşılanır. TKADK’ın COSTER) bu maddeden doğan görevlerinin ifasına Avrupa Konseyi Sekretaryası yardımda bulunur.
4. AKSSK, TKADK’ın (COSTER) çalışmalarından düzenli olarak bilgilendirilir.

Madde 14

Sözleşme’nin 14′ üncü maddesi 18′ inci maddesi olmuştur.

Madde 15

Sözleşme’nin 15′ inci maddesi kaldırılmıştır.

Madde 16

1. Sözleşme’nin 16’ncı maddesi 19’uncu maddesi olmuştur.
2. Yeni 19’uncu maddenin giriş cümlesindeki “üye Devletlere” ibaresi “Âkit Devletlere” olarak değiştirilmiştir.
3. Yeni 19’uncu maddenin b paragrafındaki “veya tasviple” ibaresi “tasvip veya katılımla” ibaresi ile
değiştirilmiştir.
4. Yeni 19’uncu maddenin c paragrafındaki “11” rakamı “14” ile değiştirilmiştir.
5. Yeni 19’uncu maddenin d paragrafındaki “12” rakamı “15” ile değiştirilmiştir.
6. Yeni 19’uncu maddenin e ve f paragrafları kaldırılmıştır.
7. Yeni 19’uncu maddenin g paragrafı bu maddenin e paragrafı ve “14” rakamı
“18” olmuştur.
8. Yeni 19’uncu maddenin h paragrafı kaldırılmıştır.

Madde 17

1. İşbu Protokol Sözleşme’yi imzalayan

a. Onama, kabul veya tasvipte çekince ileri sürmeksizin imzaya bağlı olarak,
b. Onama, kabul veya tasvibi takiben çekince kaydı ile imzaya bağlı olarak, muvaffakatlarını ifade edebilen Avrupa Konseyi Devletlerinin imzasına açıktır

2. Onama, kabul ve tasvip belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir.

Madde 18

İşbu Protokol l7’nci maddenin düzenlemelerine uygun olarak, bütün Sözleşme Tarafları için, bu Protokolle bağlı oldukları hususunda muvaffakatlarını bildirmelerinden başlayan tarihten sonra üç aylık bir sürenin bitiminden itibaren yürürlüğe girecektir.

Madde 19

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Avrupa Konseyi üyesi Devletlere:

a. Her imzayı;
b. Her onama, kabul veya tasvip belgesinin tevdiini;
c. 18’inci maddeye uygun olarak bu Protokolün yürürlüğe girişi tarihini;
d. Bu Protokole etkisi olan diğer her fiili, bildirimi veya ihbarı, bildirecektir.

Gereği gibi yetkili kılınmış aşağıda imzaları bulunanlar, hükümleri onaylama zımnında bu Protokolü
imzalamışlardır.

Her iki metin de aynı derecede geçerli olmak kaydıyla, Avrupa Konseyi arşivlerine konulmak üzere, tek nüsha halinde 15 Mayıs 2003 tarihinde Strazburg’da yapılmıştır. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, bu nüshanın onaylı bir örneğini her bir İmzacı Devlete gönderecektir.

Tehlikeli Atıkların Sınırlar Ötesi Taşınması ve Bertaraf Edilmesinin Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi

0

Tehlikeli Atıkların Sınırlar Ötesi Taşınması ve Bertaraf Edilmesinin Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi,  22 Mart 1989 tarihinde kabul edilmiştir.

Sözleşme, 22 Mart 1989 tarihinde Basel’de, 23 Mart 1989 ila 30 Haziran 1989 tarihleri arasında Bern’de İsviçre Dışişleri Federal Bakanlığı’nda ve 1 Temmuz 1989 ila 22 Mart 1990 tarihleri arasında New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde imzaya açık tutulmuş, bugüne kadar 183 ülke tarafından kabul edilmiştir.

Türkiye, Tehlikeli Atıkların Sınırlar Ötesi Taşınması ve Bertaraf Edilmesinin Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi’ni 22 Mayıs 1989 tarihinde imzalamış ve 22 Haziran 1994 tarihinde taraf olmuştur. Türkiye tarafından, 28 Aralık 1993 tarihli ve 3957 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan sözleşme, 7 Mart 1994 tarihli ve 94/5419 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanmış ve Resmî Gazete’nin 15 Mayıs 1994 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Bu Sözleşmeye dayanılarak, 27.08.1995 tarih ve 22387 sayılı Resmi Gazete’de Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği yayımlanmış, bu yönetmelik; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından düzenlenerek 2 Nisan 2015 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Atık Yönetimi Yönetmeliği ile yürürlükten kaldırılmıştır. Yönetmelik gereğince; atıkların ithalatı, ihracatı ve transit geçişi için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan izin alınması gerekmektedir.

Sözleşmenin Amacı 

Tehlikeli Atıkların Sınırlar Ötesi Taşınması ve Bertaraf Edilmesinin Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi’nin amacı, tehlikeli ve diğer atıkların sınırlar ötesi taşınması, bertaraf edilmesi ve geri dönüşümünden doğabilecek tehlikeleri ortadan kaldırmaktır.

Atıkların, sanayileşmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru taşınması, Sözleşme’nin üzerinde durduğu en önemli unsurdur.

Basel Sözleşmesi, atıkların Taraf ülkeler arasında hareketi gerçekleşmeden önce bir ön bildirim yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Sınır aşan bir hareketin Basel Sözleşmesi’ne göre hukuki şekilde gerçekleşebilmesi için, ihracatçı devlet, ithalatçı devletin taşımaya ilişkin yazılı onayını almak zorundadır.

Sözleşmeye taraf olan her devlet, tehlikeli veya diğer atıkların ithalini ve ihracını yasaklama hakkına sahiptir.

Tehlikeli Atıkların Sınırlar Ötesi Taşınması ve Bertaraf Edilmesinin Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi

GİRİŞ

Bu Sözleşmeye taraf olan devletler; tehlikeli atıklarla diğer atıkların ve bunların sınırlarötesi taşınımının insan sağlığı ile çevrede yol açtığı zarar tehlikesinin bilincinde olarak,

Tehlikeli atıklarla diğer atıkların giderek artan oluşum, karmaşıklığı ve sınırlarötesi taşınımının insan sağlığı ve çevre için büyüyen bir tehdit oluşturduğunun farkında olarak,

İnsan sağlığını ve çevreyi, bu atıkların yarattığı tehlikelerden korumanın en etkin yolunun, atıkların oluşumunu miktar ve/veya tehlike potansiyeli açısından asgari düzeye indirmek olduğunun da farkında olarak,

Bertaraf yerleri neresi olursa olsun, sınırlarötesi taşınımları da dahil olmak üzere, tehlikeli atıkların ve diğer atıkların yönetiminin, insan sağlığı ve çevre ile tutarlı olabilmesini sağlamak amacıyla, Devletler`in gerekli tedbirleri almaları hususunda ikna olarak,

Atık üreticilerinin bertaraf yerleri neresi olursa olsun, tehlikli atıkların ve diğer atıkların, insan sağlığı ve çevre ile tutarlı bir şekilde nakli ve bertarafı konusundaki görevlerini yerine getirmeleri hususunun Devletler tarafından temin edilmesi gereğini göz önünde bulundurarak,

Yabancı tehlikeli atıkların ve diğer atıkların kendi bölgesine girmesi veya bertaraf edilmesini yasaklamak konusunda Devletler`in hükümranlık haklarını tümüyle kabul ederek,

Tehlikeli atıkların sınırlarötesi taşınımının ve bertarafının, başka Devletler`de, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde bertarafının yasaklanması konusunda giderek artmakta olan isteği de göz önüne alarak,

Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların, çevre ve etkin yönetim ilkeleri ile uyum içinde olduğu sürece, üretilmiş oldukları Devlet`te bertaraf edilmeleri hususunda ikna olarak,

Bu atıkların oluştukları Devlet`ten başka bir Devlet`e sınırlarötesi taşınımına ancak, insan sağlığına ve çevreye zarar vermeyecek şartlar altında ve bu Sözleşme hükümleri çerçevesinde gerçekleştiği takdirde, izin verilmesi gerektiği hususunun da bilincinde olarak,

Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların artan kontrolünün, bu atıkların çevresel açıdan tutarlı bir şekilde yönetimi ve sınırlarötesi taşınımının azaltılması konusunda teşvik edici bir işlev göreceğini dikkate alarak,

Bu atıkların Devletler arasında sınırlarötesi taşınımının kontrolü ve bu taşınıma ilişkin bilgilerin gereğince değişimine ilişkin tedbirlerin Devletler tarafından alınması hususunda ikna olarak,

Tehlikeli maddelerin taşınmasına ilişkin olarak çevrenin korunması konusunda bir dizi uluslararası ve bölgesel anlaşmanın ele alındığını göz önünde bulundurarak,

Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı (Stockholm, 1972) Bildirgesi`ni, Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) Yönetim Konseyi`nin 17 Temmuz 1987 tarihli, 14/30 sayılı kararıyla kabul edilen Tehlikeli Atıkların Çevreyle Uyumlu Bir Şekilde Yönetimine İlişkin Kahire İlkeleri`ni, Birleşmiş Milletler Tehlikeli Malların Taşınması Uzmanlar Komitesi tarafından 1957 yılında formüle edilen ve her iki yılda bir güncelleştirilen tavsiyelerini, Birleşmiş Milletler sistemi içinde kabul edilen ilgili tavsiye, bildirge, belge ve yönetmeliklerle, diğer uluslararası ve bölgesel örgütler tarafından yapılan etüt ve çalışmaları dikkate alarak,

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu`nun otuzyedinci oturumunda (1982) kabul ettiği Dünya Tabiat Sözleşmesi ruhunu, ilke, hedef ve işlevlerini, insan çevresinin ve doğal kaynakların korunmasına ilişkin, etik kurallar olarak kabul ederek,

Devletler`in, insan sağlığının ve çevrenin korunmasına ilişkin uluslararası yükümlülük-lerini yerine getirmek zorunda olduklarını ve uluslararası hukuk uyarınca sorumlu olduklarını onaylayarak,

Bu sözleşme hükümlerinin veya Sözleşme protokollerinden herhangi birinin ihlali halinde, anlaşmaların ilgili uluslararası kanunları uygulayacağını kabul ederek,

Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların oluşumunu en aza indirgemek amacıyla, çevreyle tutarlı düşük atık üreten teknolojilerin, yeniden değerlendirme alternatiflerinin, bakım ve yönetim sistemlerinin geliştirilmesi ve uygulanması gereğinin bilincinde olarak,

Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların sınırlarötesi taşınımının kontrolü gereğine ilişkin, giderek büyüyen uluslararası ilginin ve bu taşınımın mümkün olabildiği ölçüde en aza indirilmesi gereğinin de bilincinde olarak,

Tehlikeli atıklar ve diğer atıklar konusunda, sınırlarötesi yasadışı trafiğin yarattığı sorunlardan kaygı duyarak,

Gelişmekte olan ülkelerin, tehlikeli atıkların ve diğer atıkların yönetimi konusunda sınırlı olanaklarının olduğunu da dikkate alarak,

Kahire İlkeleri ve UNEP Yönetim Konseyi`nin Çevre Koruma Teknolojisi Transferinin geliştirilmesine ilişkin 14/16 sayılı kararı ruhu çerçevesinde, mahalli olarak üretilen tehlikeli atıkların ve diğer atıkların uygun bir şekilde yönetimine ilişkin teknolojinin özellikle gelişmekte olan ülkelere transfer edilmesi gereğini kabul ederek,

Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların, ilgili Uluslararası Sözleşmeler ve tavsiye kararları uyarınca taşınması gereğini de kabul ederek,

Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların sınırlarötesi taşınımına, bu atıkların taşınmasının ve nihai bertarafının sadece çevreyle uyumlu bir şekilde gerçekleştirilmesi durumunda, izin verilmesi gereğine ikna olarak,

İnsan sağlığını ve çevreyi, tehlikeli atıkların ve diğer atıkların oluşumu ve yönetiminden kaynaklanabilecek olumsuz etkilerden sıkı kontrol yoluyla korumaya kararlı olarak,

Aşağıdaki hususlar üzerinde anlaşmaya varmışlardır:

Madde 1

Sözleşme`nin Kapsamı;

1. Bu Sözleşmenin amaçları açısından, sınırlarötesi taşınıma konu olan aşağıdaki atıklar, “tehlikeli atıklar” olarak değerlendirilecektir.

a) Ek III`te belirtilen özelliklerden herhangi birine sahip olmaları kaydıyla, Ek I`de belirtilen kategorilerden herhangi birine ait olan atıklar; ve

b) Yukarıdaki (a) fıkrasına dahil olmadıkları halde, ihracatçı, ithalatçı veya transit Tarafın kendi mevzuatına göre tehlikeli olarak tanımladığı veya tehlikeli olduğuna inanılan atıklar,

2. Ek II`de belirtilen kategorilerden herhangi birine ait olan ve sınırlarötesi taşınıma konu olan atıklar, bu Sözleşme amaçları açısından “diğer atıklar” olarak tanımlanacaktır.

3. Radyoaktif maddelere ilişkin uluslararası belgeler de dahil olmak üzere, diğer kontrol sistemine tabi olan radyoaktif atıklar bu sözleşme kapsamı dışındadır.

4. Gemilerin normal işlemlerinden doğan ve deşarjı başka bir uluslararası belgeye konu olan atıklar, bu Sözleşme kapsamı dışındadır.

Tanımlar
Madde 2

Bu Sözleşmenin amaçları açısından;

1. “Atıklar”, ulusal kanunlar hükümleri uyarınca bertaraf edilen, edilmesi düşünülen veya gereken madde veya nesnelerdir.

2. “Yönetim”, bertaraf alanlarının bertaraf sonrası bakımı da dahil olmak üzere, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların toplanması, nakli ve bertarafı anlamına gelecektir.

3. “Sınırlarötesi taşınım”, söz konusu taşınım olayında en az iki Devlet`in olması şartıyla, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların, bir Devlet`in ulusal yetkileri altındaki alana veya bu alandan geçerek, diğer bir Devlet`in ulusal yetkileri altındaki alana veya bu alandan geçerek herhangi bir Devlet`in ulusal yetki alanları içinde olmayan bir alana taşınması anlamına gelecektir.

4. “Bertaraf”, bu Sözleşme`nin IV no.lu Ek`inde belirtilen işlemlerden herhangi biri anlamına gelecektir.

5. “Onaylı saha veya tesis”, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların bertarafı için, saha veya tesisin bulunduğu Devlet`in ilgili makamı tarafından, bu amaç için, yetki veya izin verilen saha veya tesis anlamına gelecektir.

6. “Yetkili makam”, ilgili Tarafın uygun göreceği coğrafi alanlar içinde, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların sınırlarötesi taşınımına ilişkin bildirim ve bilgileri almak ve bu bildirime, 6. madde uyarınca cevap vermek üzere sorumlu olabilecek bir taraf tarafından tayin edilen resmi makam anlamına gelecektir.

7. “Odak noktası”, 5. maddede atıfta bulunulun Taraf`ın 13. ve 15. maddelerde hükme bağlandığı şekilde bilgi almak ve vermekle sorumlu organı anlamına gelecektir.

8. “Tehlikeli atıkların veya diğer atıkların çevreyle uyumlu bir şekilde yönetimi”, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların, insan sağlığını ve çevreyi bu atıklardan kaynaklanabilecek olumsuz etkilerden koruyacak şekilde yönetilmesini sağlamak üzere tüm pratik tedbirlerin alınması anlamına gelecektir.

9. “Bir devletin ulusal yetkisi altındaki alan”, bir Devlet`in insan sağlığı ve çevrenin korunması hususunda, uluslararası kanunlara uygun olarak, idari ve düzenleyici sorumluluğu altındaki kara, deniz ve hava sahası anlamına gelecektir.

10. “İhracatçı Devlet”, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların sınırlarötesi taşınımının başladığı veya başlanmasının planlandığı Taraf anlamına gelecektir.

11. “İthalatçı Devlet”, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların bertaraf edilmek veya herhangi bir devletin ulusal yetkisi altında bulunmayan bir alanda bertaraf edilmeden önce yükleme yapılması amacıyla sınırlarötesi taşınımının yöneldiği veya planlandığı taraf anlamına gelecektir.

12. “Transit Devlet”, ihracatçı veya ithalatçı Devlet dışında, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların geçtiği veya geçişinin planlandığı Devlet anlamına gelecektir.

13. “İlgili Devletler”, Taraf olsun veya olmasınlar, ihracatçı ve ithalatçı Devletler ile transit Devletler anlamına gelecektir.

14. “Şahıs”, herhangi bir özel veya hükmi şahıs anlamına gelecektir.

15. “İhracatçı”, ihracatçı Devlet`in yetkisi altında tehlikeli atıkların veya diğer atıkların ihracatını yürüten herhangi bir şahıs anlamına gelecektir.

16. “İthalatçı”, ithalatçı Devlet`in yetkisi altında, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların ithalatını yürüten herhangi bir şahıs anlamına gelecektir.

17. “Taşıyıcı”, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların nakliyesini gerçekleştiren herhangi bir şahıs anlamına gelecektir.

18. “Üretici”, faaliyetleri ile tehlikeli atıkları veya diğer atıkları üreten herhangi bir şahıs veya, bu şahıs bilinmiyorsa, bu atıkları kontrolü ve/veya mülkiyeti altında tutan şahıs anlamına gelecektir.

19. “Bertaraf edici”, kendisine tehlikeli atıkların veya diğer atıkların sevkiyatının yapıldığı ve bu atıkların bertarafı işlemini yürüten herhangi bir şahıs anlamına gelecektir.

20. “Politik ve/veya ekonomik bütünleşme teşkilatı”, hükümran Devletler`in oluşturduğu ve üye Devletler`in, işbu Sözleşme`nin kapsamına giren hususlardaki yetkiyi devretmiş oldukları ve kendi iç usulleri uyarınca, bu Sözleşme`yi imzalamak, tasdik veya kabul etmek, onamak, resmen teyid etmek veya katılmak yetkisine sahip teşkilat anlamına gelecektir.

21. “Yasadışı trafik”, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların 9. maddede belirtildiği şekilde sınırlarötesi taşınımı anlamına gelecektir.

Tehlikeli Atıkların Ulusal Tanımı
Madde 3

1. Taraflar bu Sözleşme`ye Taraf olduktan sonra altı ay içinde, kendi ulusal mevzuatına göre tehlikeli olarak tanımlanan veya düşünülen, Ek I ve II`de listelenenler dışındaki atıkları ve atıklara uygulanabilir, sınırlarötesi taşınım usulleriyle ilgili gereklilikleri, Sözleşme Sekreteryası`na bildirecektir.

2. Taraflar, 1. fıkra uyarınca temin etmiş oldukları bilgilerde meydana gelebilecek herhangi bir önemli değişikliği sonradan Sekreterya`ya bildirecektir.

3. Sekreterya, 1. ve 2. fıkralar uyarınca almış olduğu bilgileri derhal tüm Taraflar`a bildirecektir.

4. Taraflar Sekreterya tarafından 3. fıkra kapsamında kendilerine iletilen bilgilerin, ihracatçılarına aktarılması için sorumlu olacaktır.

Genel Yükümlülükler
Madde 4

1.

a) Bertaraf amacıyla tehlikeli atıkların veya diğer atıkların ithalini yasaklama hakkını kullanan Taraflar, kararlarını 13. madde uyarınca diğer Taraflar`a bildireceklerdir.

b) Taraflar, kendilerine (a) bendi uyarınca bildirimde bulunulduğunda, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların ithalini yasaklamış bulunan Taraflar`a, bu atıkların ihracını yasaklayacak veya bu ihracat işlemine izin vermeyeceklerdir.

c) İthalatçı Devlet`in tehlikeli atıkların ve diğer atıkların ithalini yasaklamadığı durumlarda, ithalatçı Devlet söz konusu ithalata yazılı olarak rıza göstermediği takdirde Taraflar, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların ihracını yasaklayacak veya bu ihracat işlemine izin vermeyeceklerdir.

2. Taraflar, aşağıdaki hususlarda gerekli tedbirleri alacaktır:

a) Toplumsal, teknolojik ve ekonomik hususları da göz önüne alarak, tehlikeli atıkların ve diğer atıkların oluşumunun asgariye indirilmesini temin etmek;

b) Bertaraf yerleri ne olursa olsun, tehlikeli atıkların ve diğer atıkların çevreyle uyumlu yönetimi amacıyla, mümkün olduğu ölçüde kendi içinde yer seçecek uygun bertaraf tesislerini temin etmek;

c) Tehlikeli atıkların veya diğer atıkların yönetiminde görev alan şahısların, bu yönetim işleminden kaynaklanan tehlikeli atıkların ve diğer atıkların yaratacağı kirliliği önlemek ve kirlilik oluştuğu takdirde de, bu kirliliğin insan sağlığı ve çevre üzerindeki sonuçlarını asgariye indirgemek için gereken tedbirleri almasını temin etmek;

d) Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların sınırlarötesi taşınımda bu atıkların asgari seviyeye indirilen miktarının çevreyle uyumlu ve etkin yönetiminin garantisini ve insan sağlığını ve çevreyi, bu taşınımın olumsuz etkilerinden koruyacak şekilde yürütülmesini temin etmek;

e) Tehlikeli atıkların veya diğer atıkların, mevzuatları gereğince tüm ithalatları yasaklamış olan veya bu atıkların, Taraflar`ın ilk toplantılarında kararlaştıracakları kriterlere göre çevreyle tutarlı bir şekilde yönetilmeyeceğine inanan Taraf bir Devlet`e ve ekonomik ve/veya politik bütünleşme teşkilatına üye Taraf Devletler`e ve özellikle de gelişmekte olan ülkelere ihracına izin vermemek;

f) Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların öngörülen sınırlarötesi taşınımına ait bilgilerin, Ek V A uyarınca, söz konusu taşınım işleminin insan sağlığı ve çevre üzerindeki etkilerini de açıkça belirtecek şekilde ilgili Devletler`e temin edilmesi hususunu hükme bağlamak;

g) Çevreyle tutarlı bir şekilde yönetilmeyeceğine inandığı tehlikeli atıkların ve diğer atıkların ithalini önlemek;

h) Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların çevreyle tutarlı bir şekilde yönetimini geliştirmek ve yasadışı trafiği engellemek amacıyla, bu atıkların sınırlarötesi taşınımına ilişkin bilgilerin açıklanması da dahil olmak üzere, doğrudan ya da Sekreterya aracılığıyla diğer Taraflar`la ve ilgili teşkilatlarla işbirliğinde bulunmak;

3. Taraflar, tehlikeli atıkların ve diğer atıkların yasadışı trafiğinin suç olduğunu gözönünde bulunduracaklardır.

4. Bu Sözleşme`yi ihlal eden fiillerin önlenmesi ve cezalandırılmasına ilişkin tedbirler de dahil olmak üzere, Sözleşme hükümlerinin tatbiki için gereken hukuki, idari ve diğer tedbirler Taraflar`ca alınacaktır.

5. Taraflar, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların Taraf olmayan ülkelere ihracına veya bu ülkelerden ithaline izin vermeyeceklerdir.

6. Taraflar, sınırlarötesi taşınıma konu olsun olmasın, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların, 60° güney enleminin güneyindeki alanlarda bertaraf edilmek üzere ihracına izin vermemeyi kabul ederler.

7. Taraflar ayrıca aşağıdaki hususları yerine getireceklerdir:

a) Tehlikeli atıkların veya diğer atıkların taşınımı veya bertarafı hususunda yetki veya izin verilmedikçe, ulusal yargı yetkisi altında şahısların bu işlemleri yerine getirmelerini yasaklamak;

b) Sınırlarötesi taşınıma konu olacak tehlikeli atıkların veya diğer atıkların, paketleme, etiketleme ve nakliyat alanlarında genel olarak kabul görmüş uluslararası kurallara ve standartlara göre paketlenmesi, etiketlenmesi ve nakledilmesi ve uluslararası düzeyde kabul edilmiş, ilgili uygulamalara itina gösterilmesi hususunu hükme bağlamak;

c) Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların bertaraf yerlerine doğru sınırlarötesi taşınımının başladığı yerde, bu atıklarla birlikte bir dolaşım belgesinin bulunması gereğini hükme bağlamak.

8. Taraflar, ihraç edilecek tehlikeli atıkların veya diğer atıkların, ithalatçı Devlet`te veya başka bir yerde çevreyle tutarlı bir şekilde yönetilmeleri gereğini hükme bağlayacaktır. Bu Sözleşme`ye tabi atıkların çevreyle tutarlı yönetimine ilişkin teknik ilkeler, Taraflar`ın yapacakları ilk toplantıda kararlaştırılacaktır.

9. Taraflar, sadece aşağıda belirtilen şartlar gerçekleştiği takdirde, tehlikeli atıkların ve diğer atıkların sınırlarötesi taşınımına izin verilmesini temin etmek için gereken tedbirleri alacaklardır;

a) İhracatçı Devlet`in, söz konusu atıkların çevreyle uyumlu bir biçimde bertarafı için gerekli teknik kapasiteye, gerekli tesislere veya uygun bertaraf sahalarına sahip olmaması; veya

b) Söz konusu atıklara, ithalatçı Devlet`in yeniden değerlendirme ve işleme sanayileri tarafından hammadde olarak ihtiyaç duyulması; veya

c) Söz konusu sınırlarötesi taşınımın, Taraflar`ın bu Sözleşme amaçlarından farklı olmamak şartıyla kararlaştıracakları kriterlere göre yapılması.

10. Tehlikeli atıkların veya diğer atıkları oluşturan Devletler`in, bu atıkların çevreyle tutarlı bir şekilde yönetilmesi gereğini hükme bağlamak hususundaki Sözleşme yükümlülükleri, hiçbir şart altında ithalatçı veya transit Devlet`e devredilemez.

11. İşbu Sözleşme`de yer alan hiç bir hüküm, Taraflar`ın, insan sağlığı ve çevreyi daha iyi korumak amacıyla, işbu Sözleşme hükümleriyle tutarlı ve uluslararası hukuka uygun ilave şartlar koymasını engellemeyecektir.

12. İşbu Sözleşme`de yer alan hiç bir hüküm, Devletler`in, uluslararası hukuk kuralları uyarınca tespit edilen karasuları üzerindeki hükümranlık haklarını, kendi münhasır ekonomik bölgelerinde ve kıta sahanlıklarında uluslararası hukuk kurallarına göre sahip oldukları hükümranlık haklarını ve yargı yetkilerini ve tüm Devletler`in uçak ve gemilerinin, uluslararası hukukta hükme bağlanan ve ilgili uluslararası belgelerde yansıtılan seyrû sefer haklarını ve serbestilerini kullanmalarını hiç bir şekilde etkilemeyecektir.

13. Taraflar, diğer Devletler`e özellikle de gelişmekte olan ülkelere ihraç edilen tehlikeli atıkların ve diğer atıkların miktarını ve/veya kirlilik potansiyelini azaltabilmek imkanlarını periyodik olarak gözden geçireceklerdir.

Yetkili Makamların ve Odak Noktasının Tayini
Madde 5 

İşbu Sözleşme`nin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla Taraflar;

1. Bir ya da daha fazla sayıda yetkili makam ve bir odak noktası tayin veya tesis edeceklerdir. Transit devlet durumunda, bildirimi almak üzere bir yetkili makam tayin edilecektir.

2. İşbu Sözleşme`nin kendileri için yürürlüğe girmesini takip eden üç ay içinde, odak noktası ve yetkili makamlar olarak tayin ettikleri organlarını Sekreterya`ya bildireceklerdir.

3. 2. fıkra uyarınca görevlendirdikleri organlardaki herhangi bir değişikliği, karar tarihinden itibaren bir ay içinde Sekreterya`ya bildireceklerdir.

Taraflar Arasında Sınırlarötesi Taşınım
Madde 6

1. İhracatçı Devlet, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların öngörülen sınırlarötesi taşınımını ilgili Devlet`in yetkili makamına yazılı olarak bildirecek veya üretici yahut ihracatçının, ihracatçı Devlet`in yetkili makamları aracılığıyla yazılı bildirimde bulunması hususunu hükme bağlayacaktır. Bu bildirim, Ek V A`da verilen bilgileri ve beyanları içerecek ve ithalatçı Devlet`in kabul edebileceği bir dilde yazılacaktır. İlgili Devletler`in her birine sadece bir bildirim gönderilmesi gerekmektedir.

2. İthalatçı Devlet, söz konusu taşınıma şartlı veya şartsız olarak rıza gösterdiğini, izin vermeyi reddettiğini veya ek bilgi istediğini belirten yazılı cevabını bildirimde bulunan tarafa gönderecektir. İthalatçı Devlet`in kesin cevabının bir nüshası, taraf olan ilgili Devletler`in yetkili makamlarına gönderilecektir.

3. İthalatçı Devlet,

a) Bildirimde bulunan tarafın, ithalatçı Devlet`in yazılı muvafakatını aldığını; ve

b) Tehlikeli atıkların veya diğer atıkların çevreyle tutarlı bir şekilde yönetimine ilişkin bir sözleşmenin, ihracatçı ile bertaraf edici arasında imzalanmış olduğuna dair ithalatçı Devlet`in vereceği yazılı teyidin, bildirimde bulunan tarafın eline geçtiğini belgeleyen yazılı bir teyid almadıkça, oluşturucu veya ihracatçının sınırlarötesi taşınımı başlatmasına izin vermeyecektir.

4. Bu Sözleşme`ye taraf olan transit Devletler`in her biri, bildirimi almış olduğunu derhal bildirimde bulunan tarafa teyid edecek ve daha sonra, söz konusu taşınıma şartlı veya şartsız olarak rıza gösterdiğini, izin vermeyi reddetiğini veya ek bilgi istediğini belirten yazılı cevabını 60 gün içinde bildirimde bulunan tarafa gönderebilecektir. İhracatçı Devlet, transit Devlet`in, yazılı muvafakatını almadan, sınırlarötesi taşınımın başlatılmasına izin vermeyecektir. Ancak Taraflar`dan biri, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların transit sınırlarötesi taşınımı için genelde veya özel şartlar altında ön yazılı izin alınması gereğini aramamak kararı verir veya bu konudaki şartlarını değiştirirse, bu kararını 13. madde uyarınca derhal diğer Taraflar`a bildirecektir. Bu durumda ihracatçı Devlet, transit Devlet`in bildirimi aldığı tarihten itibaren 60 gün içinde herhangi bir cevap almazsa, söz konusu ihracat işleminin transit Devlet üzerinden yapılmasına izin verebilir.

5. Atıkların,

a) Sadece ihracatçı Devlet tarafından hukuken tehlikeli olarak tanımladığı veya tehlikeli olduğuna inanıldığı durumlarda yapılacak sınırlarötesi taşınımda, bu maddenin 9. fıkrasının ithalatçı veya bertaraf edici ile ithalatçı Devlet`e tatbik edilen hükümleri, gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, ihracatçı ve ihracatçı Devlet`e tatbik edilecektir;

b) Sadece ithalatçı Devlet veya Taraf olan ithalatçı ve transit Devletler tarafından hukuken tehlikeli olarak tanımlandığı veya tehlikeli olduğuna inanıldığı durumlarda yapılacak sınırlarötesi taşınımda, bu maddenin 1, 3, 4 ve 6. fıkralarının ihracatçıya ve ihracatçı Devlet`e tatbik olunan hükümleri, gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra ithalatçı veya bertaraf edici ile ithalatçı Devlet`e tatbik edilecektir; veya

c) Sadece bu Sözleşme`ye taraf herhangi bir transit Devlet tarafından hukuken tehlikeli olarak tanımlandığı veya tehlikeli olduğuna inanıldığı durumlarda yapılacak sınırlarötesi taşınımda, 4. fıkra hükümleri bu Devlet`e de tatbik edilecektir.

6. İlgili Devletler`in yazılı muvafakatına tabi olmak kaydıyla ihracatçı Devlet, aynı fiziksel ve kimyasal özellikleri taşıyan tehlikeli atıkların veya diğer atıkların, ihracatçı Devlet`in aynı gümrük çıkış kapısı ve ithalatçı Devlet`in de aynı gümrük giriş kapısı yoluyla ve transit geçişin söz konusu olduğu durumlarda da, transit Devlet veya Devletler`in aynı gümrük giriş ve çıkış kapıları yoluyla, düzenli olarak aynı bertaraf ediciye sevk edilmesini mümkün kılan genel bir bildirimin üretici veya ihracatçı tarafından kullanılmasına izin verebilir.

7. Sevk edilecek tehlikeli maddelerin kesin miktarı veya periyodik listesi gibi belli bilgilerin temin edilmesi şartına tabi olmak kaydıyla ilgili Devletler, 6. fıkrada atıfta bulunulan genel bildirimin kullanılması hususunda yazılı muvafakatlarını verebilirler.

8. 6. ve 7. fıkralarda belirtilen genel bildirim ve yazılı muvafakat, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların en çok 12 aylık bir süre boyunca yapılacak birden çok sevkiyatını da kapsayabilir.

9. Taraflar, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların sınırlarötesi taşınımından sorumlu olan şahısların, söz konusu atıkların teslim edilmesi veya alınması sırasında dolaşım belgesini imzalamaları gereğini hükme bağlayacaklardır. Taraflar ayrıca, bertaraf edicinin, söz konusu atıkları teslim almış olduğunu ve bertaraf işleminin, bildirimde belirtildiği şekilde tamamlandığını ihracatçıya ve ihracatçı Devlet`in yetkili makamına bildirmesi gereğini de hükme bağlayacaklardır. İhracatçı Devlet bu bilgiyi almadığı takdirde, ihracatçı Devlet`in yetkili makamı veya ihracatçı durumu ithalatçı Devlet`e bildirecektir.

10. Bu maddede hükme bağlanan bildirim ve cevap, ilgili Tarafların yetkili makamına veya Taraf olmayan Devletler söz konusu olduğunda da, uygun bir resmi makama iletilecektir.

11. Tehlikeli atıkların veya diğer atıkların sınırlarötesi taşınımı, iş bu Sözleşme`ye Taraf olan ithalatçı Devlet veya transit Devletin gerekli göreceği sigorta, teminat veya başka bir garantiye tabi olacaktır.

Taraf Bir Devlet`ten Taraf Olmayan Devletler Üzerine Sınırlarötesi Taşınım
Madde 7

Bu Sözleşme`nin 6. maddesinin 2. paragrafı uyarınca, gerekli değişiklikler, Taraf bir Devletin Taraf olmayan Devlet veya Devletler üzerine yapacağı tehlikeli atıkların veya diğer atıkların sınırlarötesi taşınımına da uygulanacaktır.

Yeniden İthal Görevi
Madde 8

İlgili Devletler`in bu Sözleşme hükümleri uyarınca rıza gösterdikleri tehlikeli atıkların veya diğer atıkların sınırlarötesi taşınımının, Sözleşmeye göre tamamlanamadığı durumlarda, atıkların çevreyle uyumlu bir şekilde bertarafı için gerekli alternatif düzenlemeler yapılamadığı takdirde ihracatçı Devlet, söz konusu atıkların, ithalatçı Devlet`in ihracatçı Devlet`e ve Sekreterya`ya bilgi verdiği tarihten itibaren 90 gün içinde veya ilgili Devletler`in mutabık kalacakları başka bir süre içinde geri almayı temin edecektir. Bu amaçla ihracatçı Devlet ve transit Tarafların herhangi biri, bu atıkların ihracatçı Devlet`e geri gönderilmesini engellemeyecek veya böyle bir işleme karşı çıkmayacaklardır.

Yasadışı Trafik
Madde 9

1. Bu Sözleşme amaçları açısından, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların herhangi bir sınırlarötesi taşınımı:

a) Bu Sözleşme hükümleri uyarınca tüm ilgili Devletler`e bildirimde bulunulmadan yapılan; veya

b) İlgili Devlet`in muvafakatını bu Sözleşme hükümleri uyarınca almadan yapılan; veya

c) İlgili Devletler`in rızası sahtekarlık, yalan beyan veya hile ile elde edilerek yapılan; veya

d) Maddi bir şekilde belgelere uymayan; veya

e) Tehlikeli atıkların veya diğer atıkların, bu Sözleşme`ye ve genel uluslararası hukuk ilkelerine aykırı olarak kasıtlı bertarafı (örneğin, boşaltma) sonucunu doğuran, yasadışı trafik olarak kabul edilecektir.

2. Tehlikeli atıkların veya diğer atıkların sınırlarötesi taşınımının, ihracatçının veya üreticinin fillerinden ötürü yasadışı trafik olarak kabul edildiği durumlarda, ihracatçı Devlet, kendisine yasadışı trafik hakkında bilgi verilidiği tarihten itibaren 30 gün içinde veya ilgili Devletler`in mutabık kalacağı başka bir süre içinde, söz konusu atıkların:

a) İhracatçı veya üretici ya da gerekliyse kendisi tarafından ihracatçı Devlet`e geri getirilmesini veya bunlar mümkün değilse,

b) Bu Sözleşme hükümleri uyarınca bertaraf edilmesini temin edecektir. Bu amaçla ilgili Taraflar, atıkların ihracatçı Devlet`e geri gönderilmesini engellemeyecek veya böyle bir işleme karşı çıkmayacaklardır.

3. Tehlikeli atıkların veya diğer atıkların sınırlarötesi taşınımının, ithalatçının veya bertaraf edicinin fiillerinden ötürü yasadışı trafik olarak kabul edildiği durumlarda ithalatçı Devlet, yasadışı trafik konusundan haberdar olduğu tarihten itibaren 30 gün içinde veya ilgili Devletler`in mutabık kalacakları başka bir süre içinde söz konusu atıkların, ithalatçı veya bertaraf edici ya da, gerekliyse kendisi tarafından çevreyle uyumlu bir şekilde bertaraf edilmesini temin edecektir. Bu amaçla ilgili Taraflar, bu atıkların çevreyle uyumlu bir şekilde bertarafı için gerekli olduğu ölçüde işbirliğine gireceklerdir.

4. Yasadışı trafik sorumluluğunun ihracatçı veya üreticiye ya da ithalatçı veya bertaraf ediciye yüklenemediği durumlarda, ilgili Taraflar veya duruma göre diğer Taraflar, işbirliğine girişerek, söz konusu atıkların ihracatçı Devlet`te veya ithalatçı Devlet`te ya da uygun görülen başka bir yerde çevreyle uyumlu bir şekiled mümkün olabilen en kısa sürede bertaraf edilmesini temin edeceklerdir.

5. Her bir Taraf, yasadışı trafiği engellemek ve cezalandırmak için gerekli ulusal/iç mevzuatı hazırlayacaktır. Bu madde amaçlarını gerçekleştirmek üzere Taraflar işbiriliğine gireceklerdir.

Uluslararası İşbirliği
Madde 10

1. Taraflar, tehlikeli atıkların ve diğer atıkların çevreyle uyumlu bir şekilde yönetimini sağlamak ve geliştirmek amacıyla, birbirleriyle işbirliği yapacaklardır.

2. Bu amaçla Taraflar:

a) Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların çevreyle uyumlu yönetimi geliştirebilmek amacıyla, bu atıkların uygun bir şekilde yönetimine ilişkin teknik standart ve uygulamalar arasında uyum sağlanması da dahil olmak üzere, iki taraflı veya çok taraflı esasla, istek üzerine bilgi temin edeceklerdir;

b) Tehlikeli atıkların yönetiminin, insan sağlığı ve çevre üzerindeki etkilerini izlemek konusunda işbirliği yapacaklardır;

c) Kendi ulusal kanunları, yönetmelikleri ve politikalarına tabi olmak kaydıyla tehlikeli atıkların ve diğer atıkların oluşumunu mümkün olabildiği ölçüde ortadan kaldırmak ve bu atıkların çevreyle uyumlu yönetimini temin etmek için daha etkin ve verimli yöntemler geliştirmek amacıyla, yeni ya da geliştirilmiş teknolojilerin kabul edilmesinin ekonomik, sosyal ve çevresel etkilerinin incelenmesi de dahil olmak üzere, çevreyle uyumlu ve düşük atık üreten teknolojilerin geliştirilmesi, uygulanması ve mevcut teknolojilerin iyileştirilmesi konusunda işbirliği yapacaklardır;

d) Kendi ulusal kanun, yönetmelik ve politikalarına tabi olmak kaydıyla, tehlikeli atıkların ve diğer atıkların çevreyle uyumlu bir şekilde yönetimine ilişkin teknoloji ve yönetim sistemlerinin transferi konusunda işbirliği yapacaklardır. Taraflar ayrıca, özellikle bu konuda teknik yardıma ihtiyaç duyacak ve yardım talebinde bulunacak Taraflar`ın teknik kapasitelerinin geliştirilmesi hususunda da işbirliği yapacaklardır;

e) Uygun teknik ilkelerin ve/veya uygulama standartlarının geliştirilmesi konusunda işbirliği yapacaklardır.

3. Taraflar, 4. maddenin 2. fıkrasının a, b ve c bentlerinin tatbiki konusunda gelişmekte olan ülkelere yardımcı olmak amacıyla işbirliğine girmek için gerekli tedbirleri alacaklardır.

4. Gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarını göz önüne alarak, Taraflar ve yetkili uluslararası teşkilatlar arasındaki işbirliği diğer şeyler yanı sıra, kamu bilincini, tehlikeli atıkların ve diğer atıkların çevreyle uyumlu yönetimini ve düşük atık üreten yeni teknolojilerin kabul edilmesi gibi hususları daha da geliştirmek amacıyla teşvik edilecektir.

İkili, Çok Taraflı ve Bölgesel Anlaşmalar
Madde 11

1. 4. maddenin 5. fıkrası hükümlerine bakılmaksızın Taraflar, bu Sözleşme`nin tehlikeli atıkların ve diğer atıkların çevreyle uyumlu yönetimine ilişkin hükümlerini ihlal etmemek kaydıyla, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların sınırlarötesi taşınımı konusunda Taraf olan veya olmayan Devletler`le ikili, çok taraflı veya bölgesel anlaşmalara veya düzenlemelere girebilirler. Bu anlaşma ve düzenlemeler, gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını göz önüne alarak, en az bu sözleşmenin hükümleri kadar çevreyle uyum içinde olmalıdır.

2. Taraflar, tehlikeli atıkların ve diğer atıkların, tümüyle kendi aralarındaki sınırlarötesi taşınımının kontrolu amacıyla, bu Sözleşmenin yürürlük tarihinden önce girmiş oldukları anlaşma veya düzenlemelerle, 1. fıkrada belirtilen düzenlemeler veya ikili, çok taraflı veya bölgesel antlaşmalardan herhangi birini sekreteryaya bildireceklerdir. Söz konusu anlaşmaların, tehlikeli atıkların ve diğer atıkların bu Sözleşme`de hükme bağlanan şekliyle çevreyle uyumlu yönetimine ters düşmemesi şartıyla, bu Sözleşme hükümleri, anılan anlaşmalar uyarınca gerçekleşen sınırlarötesi taşınımları etkilemeyecektir.

Sorumluluk Konusunda Danışma
Madde 12

Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların sınırlarötesi taşınımından ve bertarafından kaynaklanan sorumluluk ve tazminata ilişkin kural ve usulleri belirleyen bir protokolün en kısa sürede kabul edilmesi amacıyla Taraflar, işbirliğine gireceklerdir.

Bilgi Aktarımı
Madde 13

1. Tehlikeli atıkların veya diğer atıkların sınırlarötesi taşınımı veya bertarafı sırasında, diğer Devletler`de insan sağlığı ve çevre üzerinde risk yaratabilme ihtimali bulunan bir kaza meydana gelmesi halinde Taraflar, duruma ilişkin bilgi edindiklerinde diğer Devletler`e de derhal haber verilmesini temin edeceklerdir.

2. Taraflar, Sekreterya aracılığıyla:

a) Madde 5 uyarınca tayin edilen yetkili makamlar ve/veya odak noktalarına ilişkin değişiklikleri;

b) Madde 3 uyarınca tehlikeli atıkların ulusal tanımındaki değişiklikleri; ve mümkün olabilen en kısa sürede,

c) Tehlikeli atıkların veya diğer atıkların ulusal yargı yetkileri altındaki alan içinde bertaraf edilmek üzere ithaline tümden ya da kısmen izin vermemek yolundaki kararlarını;

d) Tehlikeli atıkların veya diğer atıkların ihracını kısıtlamak ya da yasaklamak yolunda alacakları kararları;

e) Bu maddenin 4. fıkrası kapsamında gereken diğer bilgileri,

birbirlerine bildireceklerdir.

3. Ulusal kanun ve yönetmelikleriyle uyum içinde olmak kaydıyla Taraflar, bir önceki takvim yılına ilişkin olarak aşağıdaki bilgileri içeren bir raporu her bir takvim yılının bitiminden önce, Sekreterya aracılığıyla 15.madde kapsamında teşkil edilmiş Taraflar Konferansı`na ileteceklerdir:

a) Madde 5 uyarınca tayin ettikleri yetkili makamlar ve odak noktalar;

b) Tehlikeli atıkların veya diğer atıkların kendilerinin de taraf olduğu sınırlarötesi taşınımına ilişkin aşağıdaki bilgiler:

i) İhraç edilen tehlikeli atıkların ve diğer atıkların miktarı, kategorileri, özellikleri, varış yeri, transit ülkeler ve bildirim cevabında belirtilen bertaraf yöntemi;

ii) İthal edilen tehlikeli atıkların ve diğer atıkların miktarı, kategorileri, özellikleri, menşei ve bertaraf yöntemleri;

iii) Arzulandığı şekilde gitmeyen bertaraf işlemleri;

iv) Sınırlarötesi taşınıma konu olan tehlikeli atıkların veya diğer atıkların miktarını azaltma yolundaki çabaları;

c) Bu Sözleşme`nin uygulanması konusunda kabul etmiş oldukları tedbirlere ilişkin bilgiler;

d) Tehlikeli atıkların veya diğer atıkların oluşumunun, taşınmasının ve bertarafının insan sağlığı ve çevre üzerindeki etkileri konusunda kendileri tarafından derlenen mevcut istatistiklere ilişkin bilgiler;

e) İşbu Sözleşme`nin 11. maddesi uyarınca girdikleri ikili, çok taraflı ve bölgesel anlaşma ve düzenlemelere ilişkin bilgiler;

f) Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların sınırlarötesi taşınımı ve bertarafı sırasında meydana gelen kazalara ve bu kazalar konusunda alınan tedbirlere ilişkin bilgiler;

g) Kendi ulusal yargı yetkileri altındaki kullandıkları alternatif bertaraf yöntemlerine ilişkin bilgiler;

h) Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların üretiminin azaltılması ve/veya ortadan kaldırılmasına yönelik teknolojilerin geliştirilmesi konusunda aldıkları tedbirlere ilişkin bilgiler;

i) Taraflar Konferansı`nın uygun göreceği diğer hususlar.

4. Ulusal kanun ve yönetmelikleriyle uyum içinde olmak kaydıyla Taraflar, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların sınırlarötesi taşınımından kendi çevresinin etkilenebileceğine inanan Taraf bu yönde bir talepte bulunduğunda, tehlikeli atıkların ve diğer atıkların sınırlarötesi taşınımına ilişkin olarak verilen her bir bildirimin ve bu bildirimlere verilen cevapların birer nüshasının Sekreterya`ya gönderilmesini temin edeceklerdir.

Mali Konular
Madde 14

1. Taraflar, farklı bölgelerin ve altbölgelerin özel ihtiyaçlarına göre, tehlikeli atıkların ve diğer atıkların yönetimi ve üretimlerinin asgari seviyeye indirilmesine ilişkin teknoloji transferlerine ve eğitime yönelik bölgesel ve altbölgesel merkezler kurulması gerekliliğini kabul ederler. Taraflar, gönüllü mahiyetteki uygun finansman mekanizmalarının kurulması hususunu karara bağlayacaklardır.

2. Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların sınırlarötesi taşınımı ve bertarafı sırasında meydana gelebilecek kazalardan kaynaklanan tehlikeleri en aza indirgemek amacıyla Taraflar, acil durumlarda geçici yardım sağlayacak döner bir fonun kurulması konusunu göz önüne alacaklardır.

Tarafların Konferansı
Madde 15

1. Bu Sözleşme hükümleri uyarınca Taraflar Konferansı tesis edilmiştir. Taraflar Konferansı`nın ilk toplantısı, bu Sözleşme`nin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde Birleşmiş Milletler Çevre Programı İcra Müdürü`nün daveti üzerine yapılacaktır. Bundan sonra, Konferans`ın ilk toplantısında tespit edilen belirli aralıklarda Taraflar Konferansı olağan toplantıları yapılacaktır.

2. Taraflar Konferansı`nın olağanüstü toplantıları, Konferans`ın gerekli göreceği diğer zamanlarda veya herhangi bir tarafın yazılı isteği üzerine ve altı ay içinde sekreterya tarafından kendilerine iletilecek görüşler dahilinde ve Tarafların en azından üçte birinin desteklemesi durumunda yapılacaktır.

3. Taraflar Konferansı, kendisine ve tesis edebileceği yardımcı organlardan herhangi birine ilişkin usul kurallarını ve özellikle de Taraflar`ın bu Sözleşme kapsamındaki mali katılımlarını tespite yönelik mali kuralları oy birliğiyle kararlaştıracak ve onaylayacaktır.

4. Taraflar, ilk toplantılarında, bu Sözleşme kapsamında deniz çevresinin muhafazası ve korunmasına ilişkin sorumluluklarının yerine getirilmesinde, kendilerine yardımcı olmak üzere gerekebilecek ilave tedbirleri görüşeceklerdir.

5. Taraflar Konferansı, bu Sözleşme`nin etkin bir şekilde uygulanmasına ilişkin hususları sürekli olarak gözden geçirecek ve değerlendirecek ve buna ilave olarak:

a) Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların insan sağlığı ve çevreye verdiği zararın asgari seviyeye indirilmesine yönelik uygun politikalar, stratejiler ve tedbirler arasında uyum sağlanmasını teşvik edecek;

b) Diğer şeyler yanı sıra mevcut bilimsel, teknik ekonomik ve çevresel bilgileri göz önüne alarak, bu Sözleşme`de ve eklerinde yapılacak değişiklikleri gereken şekilde görüşecek ve kabul edecek;

c) İşbu Sözleşme`nin ve madde 11`de öngörülen anlaşma ve düzenlemelerin uygulanması neticesinde kazanılan tecrübe ışığında, Sözleşme amaçlarının başarılması için gerekebilecek ilave eylemleri görüşecek ve yerine getirecek;

d) Protokolleri gereken şekilde görüşecek ve kabul edecek; ve

e) Bu Sözleşme`nin uygulanması için gerekli görülen yardımcı organları kuracaktır.

6. Birleşmiş Milletler, Birleşmiş Milletler`in uzmanlık kuruluşları; bu Sözleşme`ye taraf olmayan herhangi bir Devlet gibi, Taraflar Konferansı`nda gözlemci olarak temsil edilebilirler. Tehlikeli atıklar veya diğer atıklar alanında gerekli şartlara sahip olan ve Taraflar Konferansı toplantısında gözlemci sıfatıyla temsil edilmek arzusunu Sekreterya`ya bildiren, ulusal veya uluslararası düzeydeki resmi veya gayrı resmi organ veya kuruluşlar da, mevcut Taraflar`ın en az üçte biri itiraz etmediği takdirde gözlemci olarak kabul edilebilirler. Gözlemcilerin kabulü ve katılımı, Taraflar Konferansı`nın kabul edeceği usul kurallarına tabi olacaktır.

7. Taraflar Konferansı, bu Sözleşme`nin yürürlüğe girdiği tarihten üç yıl sonra ve bunun sonrasında, en az altı yılda bir, kendi etkinliğini değerlendirecek ve gerekli görülürse en son bilimsel, çevresel, teknik ve ekonomik bilgilerin ışığında tehlikeli atıkların ve diğer atıkların sınırlarötesi taşınımının kısmen veya tamamen yasaklanması konusunu görüşecektir.

Sekreterya
Madde 16

1. Sekreterya`ın görevleri;

a) 15. ve 17. maddelerde öngörülen toplantıları düzenlemek ve ikmal etmek;

b) 3., 4., 6., 11. ve 13. maddeler gereğince alınan bilgileri ve 15. madde kapsamında kurulan yardımcı organların toplantılarından çıkarılan bilgilere dayandırılan raporları, ilgili hükümetlerarası ve gayrı resmi birimlerin sağladığı bilgileri de gözönüne alarak, hazırlamak ve gerekli yerlere iletmek;

c) Bu Sözleşme kapsamındaki görevlerini yerine getirirken gerçekleştirdiği faaliyetler konusunda raporlar hazırlamak ve bu raporları Taraflar Konferansı`na sunmak;

d) İlgili uluslararası organlarla gerekli koordinasyonu temin etmek ve özellikle de, görevlerinin etkin bir şekilde yerine getirilmesi için gerekebilecek idari ve yasal düzenlemelere girmek;

e) Taraflar`ın bu Sözleşme`nin 5. maddesi uyarınca kuracakları odak noktaları ve yetkili makamlarla ilişki kurmak;

f) Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların bertarafı için Taraflar`ın mevcut yetkili ulusal saha ve tesislerine ilişkin bilgi toplamak ve bu bilgileri Taraflar arasında dağıtmak;

g) Bu Sözleşme`de öngörülen bildirim sisteminin idare edilmesi;

– Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların yönetimi;

– Tehlikeli atıklara ve diğer atıklara ilişkin çevreyle uyumlu teknolojiler, örneğin düşük atık üreten ve atık üretmeyen teknolojiler;

– Bertaraf kapasitelerinin ve sahalarının değerlendirilmesi;

– Tehlikeli atıkların ve diğer atıkların izlenmesi; ve

– Acil durum cevapları;

gibi konularda, talepleri üzerine Taraflar`a yardımcı olmak amacıyla,

– Teknik yardım ve eğitim kaynakları;

– Mevcut teknik ve bilimsel know-how;

– Tavsiye ve uzmanlık kaynakları; ve

– Mevcut kaynaklar;

gibi konularda Taraflar`dan bilgi almak ve bu bilgileri Taraflar`a iletmek;

h) Sınırlarötesi taşınıma ilişkin bir bildirimin, tehlikeli atıkların veya diğer atıkların sevkiyatıyla ilgili bildirime uyup uymadığı ve/veya söz konusu atıkların çevreyle tutarlı bir şekilde yönetilmeyeceğine inanmak için ellerinde herhangi bir neden olduğunda, tehlikeli atıklar veya diğer atıklar için önerilen bertaraf tesislerinin çevreyle uyumlu olup olmadığı gibi konuların incelenmesinde Taraflar`a yardımcı olabilecek ve konusunda gerekli teknik yeterliğe sahip müşavir veya müşavir firmalara ilişkin olarak talep üzerine Taraflar`a bilgi temin etmek gibi anılan incelemeler, Sekreterya`yı bağlamayacaktır;

i) Tarafların talebi üzerine, yasadışı trafik olaylarının belirlenmesinde Taraflar`a yardımcı olmak ve yasadışı trafiğe ilişkin olarak elde etmiş olduğu bilgileri derhal ilgili Taraflar`a iletmek;

j) Acil durumlarda Devletlere olabildiğince süratle yardımcı olabilmek amacıyla, uzman ve cihaz temini konusunda Taraflar`la ve ilgili ve yetkili uluslararası kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmak; ve

k) Bu Sözleşme amaçlarıyla ilgili olup, Taraflar Konferansınca belirlenebilecek diğer görevleri yerine getirmek.

2. Taraflar Konferansı`nın 15. maddeye uygun olarak düzenlenen ilk toplantısı tamamlanıncaya kadar Sekreteryanın görevleri geçici olarak Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından yürütülecektir.

3. Taraflar Konferansı ilk toplantısında, bu Sözleşme kapsamında Sekreterya görevlerini üstlenmek istediklerini belirtmiş mevcut yetkili devletlerarası teşkilatlar arasından Sekreterya`yı tayin edecektir. Taraflar Konferansı, yine bu toplantıda, geçici sekreteryanın özellikle yukarıdaki 1. fıkraya göre kendisine verilen görevleri nasıl yerine getirdiğini değerlendirip, bu görevler için uygun yapılar üzerinde karar verecektir.

Sözleşmede Değişiklik
Madde 17

1. Herhangi bir taraf bu Sözleşmeye değişiklik önerebilir ve bu Sözleşme`de herhangi bir protokole Taraf olanlar da o protokolde değişiklik yapılması teklifinde bulunabilirler. Bu değişiklikler, diğer şeyler yanı sıra ilgili bilimsel ve teknik hususları da dikkate alacaktır.

2. Bu Sözleşme`de yapılacak değişiklikler Taraflar Konferansının bir toplantısında kabul edilecektir. Herhangi bir protokolde yapılacak değişiklikler ise, söz konusu protokol Tarafları`nın yapacağı taplantıda kabul edilecektir. Bu Sözleşme`de veya ilgili protokolde mevcut aksi hükümler hariç kalmak kaydıyla herhangi bir protokolde yapılacak tadilatlar, tadilatın görüşülmesi teklif edilen toplantı tarihinden en az altı ay önce Sekreterya tarafından Taraflar`a dağıtılacaktır. Sekreterya ayrıca, teklif edilen tadilatları bilgi edinmeleri amacıyla bu Sözleşme`ye imza atmış Taraflar`a gönderecektir.

3. Taraflar, teklif edilen tadilatlar üzerinde oybirliğiyle mutabakata varmak için her gayreti sarf edeceklerdir. Ancak oybirliğine ilişkin bütün gayretler sonuçsuz kaldığında ve mutabakata varılamadığında, söz konusu tadilat son çare olarak, toplantıya katılan ve oy kullanan Taraflar`ın dörtte üç oy çoğunluğuyla kabul edilecek ve onaylanması ve resmen kabul ve teyidi için Depoziter tarafından tüm Taraflar`a iletilecektir.

4. 3. fıkrada belirtilen usul, protokol tadilatları için de geçerli olacak, ancak bu tadilatların kabulü için, ilgili protokole Taraf olan ve toplantıya katılarak oy kullanan Devletler`in üçte iki oy çoğunluğu yeterli olacaktır.

5. Tadilatlara ilişkin onay, resmi kabul ve teyid belgeleri, Depoziter`e teslim edilecektir. 3. ve 4. fıkralar uyarınca kabul edilen tadilatlar, bu tadilatları kabul etmiş Taraflar arasında, ilgili protokolde mevcut aksi hükümler hariç kalmak kaydıyla, söz konusu protokolü kabul etmiş Taraflar`dan en az dörtte üçünün onay, resmi kabul veya teyid belgelerini Depoziter`e teslim ettikleri tarihi takip eden doksanıncı günde yürürlüğe girecektir. Bu tadilatlar, diğer Taraflar için söz konusu tadilata ilişkin onay, resmi kabul veya teyid belgesinin teslimini takip eden doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.

6. İşbu madde amaçları açısından katılan ve oy veren Taraflar, toplantıya katılarak olumlu veya olumsuz oy veren Taraflar anlamına gelecektir.

Eklerde Kabul ve Değişiklik
Madde 18

1. Bu Sözleşme veya herhangi bir protokolün ekleri, bu Sözleşme`nin veya duruma göre ilgili protokolün ayrılmaz bir parçası kabul edilecek ve aksine bir hüküm bulunmadıkça, bu Sözleşme`ye veya protokollere yapılacak herhangi bir atıf, Sözleşme veya protokolün eklerine de yapılmış sayılacaktır. Anılan ekler, sadece bilimsel, teknik ve idari konularla kısıtlı olacaktır.

2. Protokollerden herhangi birinde eklerine ilişkin olarak belirtilebilecek aksi hükümler saklı kalmak kaydıyla, işbu Sözleşme veya protokole yapılacak ilave eklerin önerilmesi, kabulü ve yürürlüğe girmesi ile aşağıdaki esaslar uygulanacaktır;

a) Sözleşme ve protokollerin eklerine ilişkin teklif ve kabuller, 17. maddenin 2, 3 ve 4. fıkralarında belirlenen usullere uygun olarak önerilip kabul edilecektir;

b) Bu Sözleşme`ye yapılacak ilave ekleri veya protokolün eklerini kabul etmesi mümkün olmayan Taraflar, durumu Depoziter`in gönderdiği onay tarihinden itibaren altı ay içinde yazılı olarak Depoziter`e bildireceklerdir. Depoziter gecikmeksizin almış olduğu bu bildirimi tüm Taraflar`a iletecektir. Taraflar hakkında daha önce itirazını beyan ettiği bir husustaki itiraz beyanname kabulünü herhangi bir tarihte bildirebilir. Bu durumda ekler o Taraf için bu tarihte yürürlüğe girecektir;

c) Bildirimin Depoziter tarafından tüm Taraflar`a iletilmesinden itibaren altı aylık sürenin bitiminde, söz konusu ek, yukarıdaki (b) bendi uyarınca bildirim göndermemiş olan tüm Sözleşme veya protokol Tarafları için yürürlüğe girecektir.

3. Bu Sözleşmenin veya herhangi bir protokolünün eklerinde düşünülen değişikliklerin önerilmesi, kabulü ve yürürlüğe girmesi, Sözleşme veya protokol eklerinin önerilmesi, kabulü ve yürürlüğe girmesine uygulanan usullere tabi olacaktır. Konvansiyon için düşünülmüş Ekler ve eklerde yapılacak değişikliklerde, diğer faktörlerin yanı sıra, ilgili bilimsel ve teknik hususlar da gözönüne alınacaktır.

4. Daha sonradan yapılacak bir ek veya ekteki bir değişiklik, bu Sözleşme`de veya protokollerden herhangi birinde değişikliği içeriyorsa, bu ek veya ekteki değişikliğin yürürlüğe girmesi için, önce, Konvansiyon`da düşünülen mütekabil değişikliğin yürürlüğe girmesini beklemek gerekecektir.

Doğrulama
Madde 19

Diğer bir Taraf`ın işbu Sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal etmiş veya etmekte olduğuna inanan herhangi bir Taraf, durumu derhal Sekreterya`ya bildirebilir. Bu durumda söz konusu Taraf, doğrudan veya Sekreterya aracılığıyla, iddiaların yöneldiği Taraf`ı durumdan haberdar edecektir. Bu konudaki tüm bilgiler Sekreterya tarafından Taraflar`a verilecektir.

Anlaşmazlıkların Halli
Madde 20

1. Taraflar arasında Sözleşme`nin veya Sözleşme protokollerinden herhangi birinin yorumlanması veya uygulanması, ya da bunlara uyulması konusunda anlaşmazlık çıkması durumunda, Taraflar, bu anlaşmazlığı görüşmeler veya kendi seçecekleri başka bir barışçı hal tarzı yoluyla halli imkanını arayacaklardır.

2. Eğer ilgili Taraflar anlaşmazlıklarını, bir önceki fıkrada belirtilen yollardan çözemezlerse, ihtilaflı Taraflar mutabık kaldıkları takdirde söz konusu ihtilaf, uluslararası Adalet Divanı`na veya Ek VI`da tespit edilen şartlarda tahkime götürülecektir. Ancak Taraflar`ın, ihtilafın Uluslararası Adalet Divanı`na ya da tahkime götürülmesi konusunda mutabakata varamamaları, kendilerini 1. fıkrada belirtilen yollardan ihtilafa çözüm arama mesuliyetinden kurtarmayacaktır.

3. İşbu Sözleşme`yi tasdik, kabul, resmen teyid ederken veya bu Sözleşme`ye taraf olurken bir Devlet veya politik ve/veya ekonomik bütünleşme teşkilatı aynı yükümlülüğü kabul eden herhangi bir Taraf`a ilişkin olarak,

a) İhtilafın Uluslararası Adalet Divanı`na götürülmesini,

ve/veya

b) Ek VI`da tespit edilen esaslara göre tahkime gidilmesini,

herhangi bir özel anlaşmaya gerek olmaksızın ve zorunlu olarak kabul ettiğini bildirebilir. Bu bildirim yazılı olarak Sekreterya`ya verilecek, Sekreterya da Taraflar`a iletecektir.

İmza
Madde 21

İşbu Sözleşme, 22 Mart 1989 tarihinde Bazel`de, 23 Mart 1989 ila 30 Haziran 1989 tarihleri arasında Bern`de İsviçre Dışişleri Federal Bakanlığı`nda ve 1 Temmuz 1989 ila 22 Mart 1990 tarihleri arasında New York`da Birleşmiş Milletler Genel Merkezi`nde Devletler`in, Birleşmiş Milletler Namibya Konseyi tarafından temsil edilen Namibya`nın ve politik ve/veya ekonomik bütünleşme teşkilatlarının imzasına açık tutulacaktır.

Onay, Kabul, Resmi Teyid ve Tastik
Madde 22

1. Bu Sözleşme, Devletler`in ve Birleşmiş Milletler Namibya Konseyi tarafından temsil edilen Namibya`nın onay, kabul ve tasdiğine ve politik ve/veya ekonomik bütünleşme örgütlerinin de resmi teyid veya tasdiğine tabi olacaktır. Onay, kabul, resmi teyid veya tasdik belgeleri Depoziter`e teslim edilecektir.

2. Yukarıda 1. fıkrada atıfta bulunulan ve üye Devletlerinden herhangi biri Taraf olmadan bu Sözleşme`ye Taraf olan teşkilatlardan herhangi biri, Sözleşme altındaki bütün yükümlüklere tabi olacaklardır. Üye devletlerinden biri veya daha fazlası Sözleşme`ye Taraf olan örgütler söz konusu olduğunda, örgütün kendisi ve üye Devletler, Sözleşmenin yükümlerinin yerine getirilmesindeki kendi sorumlulukları hususunda karar vereceklerdir. Bu gibi durumlarda, örgüt ile üye Devletlere, Sözleşmedeki haklarını aynı anda kullanma hakkı tanınmayacaktır.

3. Resmi teyid ve tasdik belgelerinde, yukarıda 1. fıkrada atıfta bulunulan örgütler, verecekleri resmi, bu Sözleşme kapsamına giren konulara ilişkin yetki sınırlarını belirteceklerdir. Bu teşkilatlar, yetkilerinde meydana gelebilecek büyük çaplı değişiklikleri Depoziter`e bildirecek, Depoziter de durumu Taraflar`a iletecektir.

Üyelik
Madde 23

1. Bu Sözleşme, sözleşmenin imzaya kapandığı tarihi izleyen günden başlayarak, Devletlerin, Birleşmiş Milletler Namibya Konseyi tarafından temsil edilen Namibya`nın ve politik ve/veya ekonomik bütünleşme teşkilatlarının üyeliğine açık tutulacaktır.

2. Yukarıda 1. fıkrada atıfta bulunulan teşkilatlar, verecekleri üyelik belgelerinde, bu Sözleşme kapsamına giren konulara ilişkin yetki sınırlarını belirteceklerdir. Bu teşkilatlar, yetkilerinde meydana gelebilecek büyük çaplı değişiklikleri Depoziter`e bildireceklerdir.

3. Bu Sözleşme`ye taraf olan politik ve/veya ekonomik bütünleşme teşkilatları, 22. maddenin 2. fıkrası hükümlerine tabi olacaktır.

Oy Hakkı
Madde 24

1. Aşağıda 2. fıkrada hükme bağlanan durumlar hariç kalmak kaydıyla, her bir Sözleşmeci Taraf`ın bir oy hakkı olacaktır.

2. 22. maddenin 3. fıkrası ve 23. maddenin 2. fıkrası uyarınca politik ve/veya ekonomik bütünleşme teşkilatları yetki alanlarına giren konularda bu Sözleşme`ye veya ilgili Protokol`e Taraf olan üye Devletler`inin oy sayısına eşit oy hakkına sahip olacaklardır. Bu teşkilatlar, teşkilatlara üye Devletler oy haklarını kullandığında kendi oy haklarını kullanamayacakları gibi, bunun tersi de geçerli olacaktır.

Yürürlük
Madde 25

1. Bu Sözleşme, yirminci onay, kabul, resmi teyid, tasdik veya üyelik belgesinin teslim tarihini takip eden doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.

2. Bu Sözleşme`yi yirminci onay, kabul, resmi teyid, tasdik veya üyelik belgesinin teslim tarihini takip eden doksanıncı günden sonra onaylayan, kabul, tasdik veya resmen teyid eden Devlet veya politik ve/veya ekonomik bütünleşme teşkilatı için bu Sözleşme, anılan Devlet veya politik ve/veya ekonomik bütünleşme teşkilatının kendi onay, kabul, resmi teyid veya üyelik belgesini teslim tarihini takip eden doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.

3. Yukarıdaki 1. ve 2. fıkraların amaçları açısından, bir politik ve/veya ekonomik bütünleşme teşkilatı tarafından teslim edilen herhangi bir belge, bu teşkilata üye Devletler`in teslim etmiş olduklarına ilave olarak addedilmeyecektir.

İhtiraz Kaydı ve Beyan
Madde 26

1. Bu Sözleşme`ye ihtiraz kaydı konamayacağı gibi, itiraz da edilemeyecektir.

2. Bu maddenin 1. fıkrası, bu Sözleşme`yi imzaladıklarında, kabul veya tasdiklerinde, resmen teyid ettikleri veya bu Sözleşme`ye Taraf olduklarında, Devletler`in veya politik ve/veya ekonomik bütünleşme teşkilatlarının, diğer şeyler yanı sıra, kendi kanun ve mevzuatını Sözleşme hükümleri ile uyumlu hale getirmek amacıyla, nasıl ifade edilirse edilsin veya hangi adla anılırsa anılsın, beyanlarda bulunmasını, bu beyanların, bu Sözleşme`nin söz konusu Devlet`e uygulanan hükümlerinin hukuki etkilerini engelleyici veya değiştirici bir anlam taşımaması koşuluyla, engellemeyecektir.

Çekilme
Madde 27

1. Bu Sözleşme`nin Taraflar`dan biri için yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç yıl sonra, herhangi bir anda söz konusu Taraf, Depoziter`e yazılı ihbarda bulunmak suretiyle, bu Sözleşme`den çekilebilir.

2. Sözleşme`den çekilme, bu konudaki ihbarın Depoziter`e ulaştığı tarihten itibaren bir yıl sonra veya ihbarda belirtilecek daha ileriki bir tarihte yürürlüğe girecektir.

Depoziter
Madde 28

Bu Sözleşme`nin ve Sözleşme protokollerinden herhangi birinin Depoziteri, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteridir.

Orijinal Metinler
Madde 29

Bu Sözleşme Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca hazırlanmış olup, bu dillerdeki metinlerin hepsi orijinal metin olarak kabul edilecektir.

KEYFİYETİ TEVSİKEN, aşağıda imzası bulunan yetkili bu Sözleşme`yi imzalamıştır.

1989 ….. tarihinde ……`de tanzim edilmiştir.

EK I

Kontrol Edilecek Atık Kategorileri

Atık Türleri:

Y1: Hastanelerden, tıp merkezlerinden ve kliniklerden kaynaklanan klinik atıklar
Y2: Farmasutik ürünlerin üretiminden ve hazırlanmasından kaynaklanan atıklar
Y3: Farmasutik ve ilaç atıkları
Y4: Biyosid ve fitofarmasitiklerin üretiminden, hazırlanmasından ve kullanılmasından kaynaklanan atıklar
Y5: Ahşap koruyucu maddelerin üretiminden, hazırlanmasından ve kullanılmasından kaynaklanan atıklar
Y6: Organik çözücülerin üretiminden, hazırlanmasından ve kullanılmasından kaynak-lanan atıklar
Y7: Siyanür ihtiva eden ısıl işlemler ile sertleştirme işlemlerinden kaynaklanan atıklar
Y8: Başlangıçta hedeflenen kullanıma uygun olmayan atık madeni yağlar
Y9 : Atık yağ/su, hidrokarbon/su karışımları, emülsiyonlar
Y10:Poliklorlubifeniller (PCB`ler) ve/veya poliklorluterfeniller (PCT`ler) ve/veya polibromlubifeniller (PBB`ler) içeren veya bu maddelerle kirlenmiş atık maddeler ve malzemeler
Y11:Arıtmadan, imbiklemeden ve herhangi bir ısıl işlemden ötürü ortaya çıkan katranlı artık atıkları
Y12:Mürekkep, boya, pigment, lake ve cilaların üretiminden, hazırlanmasından ve kullanılmasından kaynaklanan atıklar
Y13:Lateks, reçine, plastize edici maddeler ile yapışkanlar/yapıştırıcıların üretiminden, hazırlanmasından ve kullanılmasından kaynaklanan atıklar
Y14:Tanımlanamayan ve/veya yeni ve insan ve/veya çevre üzerindeki etkileri bilinmeyen araştırma ve geliştirme veya eğitim faaliyetlerinden kaynaklanan kimyasal madde atıkları
Y15:Başka bir yasal düzenlemeye konu olmayan patlayıcı karakterde atıklar
Y16:Fotoğrafçılıkta kullanılan kimyasal madde ve malzemelerin üretiminden, hazırlan-masından ve kullanımından kaynaklanan atıklar
Y17:Metal ve plastiklere yüzey işlemleri uygulanmasından kaynaklanan atıklar
Y18:Sınai atıkların bertarafı işlemlerinden kaynaklanan atıklar

Aşağıda Belirtilen Maddeleri İçeren Atıklar:

Y19: Metal karbonilleri
Y20: Berilyum, berilyum bileşikleri
Y21: Krom VI (Cr VI) bileşikleri
Y22 :Bakır bileşikleri
Y23: Çinko bileşikleri
Y24 :Arsenik, arsenik bileşikleri
Y25 :Selenyum; selenyum bileşikleri
Y26 :Kadmiyum; kadmiyum bileşikleri
Y27 :Antimuan; antimuan bileşikleri
Y28 :Tellür; tellür bileşikleri
Y29 :Civa; civa bileşikleri
Y30 :Talyum; talyum bileşikleri
Y31 :Kurşun; kurşun bileşikleri
Y32 :Anorganik flor bileşikleri – kalsiyum florür hariç
Y33 :Anorganik siyanürler
Y34 :Asitli çözeltiler veya katı haldeki asitler
Y35 :Bazik çözeltiler veya katı haldeki bazlar
Y36 :Asbest (toz ve lifleri)
Y37 :Organik fosfor bileşikleri
Y38: Organik siyanürler
Y39: Fenoller; klorofenoller dahil fenol bileşikleri
Y40:Eterler
Y41:Halojenli organik bileşikler
Y42:Halojenli çözücüler dışındaki organik çözücüler
Y43:Poliklorlu dibenzo furanın herhangi bir türevi
Y44:Poliklorlu dibenzo para dioksinin herhangi bir türevi
Y45:Bu ekte belirtilen maddelerin haricindeki organohalojen bileşikler (ör. Y39, Y41, Y42, Y43, Y44)

EK II

Özel Değerlendirmeye Tabi Tutulacak Atık Kategorileri

Y46: Evlerden toplanan atıklar
Y47:Evsel atıkların yakılmasından kaynaklanan artıklar

EK III
Tehlikeli Özellikler Listesi
UN Tasnifi                  Kod                   Özellik
1                                      H1                     Patlayıcı

Patlayıcı madde veya atık, kendi başına kimyasal reaksiyon yoluyla belli bir sıcaklık ve basınçta ve hızla gaz oluşmasına ve çevresindekilerin zarar görmesine neden olabilecek katı veya sıvı halde madde veya atık (ya da maddelerin veya atıkların karışımı) demektir.

3                                      H3                 Parlayıcı sıvılar

Parlayıcı kelimesi “tutuşabilen” kelimesiyle aynı anlamdadır. Parlayıcı sıvılar, kapalı hazne deneyinde 60.5 °C, açık hazne deneyinde ise 65.6 °C`nın altındaki sıcaklıklarda parlayıcı bir buhar bırakan sıvılar, sıvı karışımları, çözeltide veya süspansiyonda katı madde ihtiva eden maddelerdir. (örneğin boya, vernik, cila gibi maddeler içerip tehlikeli özellikleri nedeniyle başka bir sınıfa dahil edilen maddeler içermeyen maddeler.) Açık hazne deneyleri ile kapalı hazne deneylerinin sonuçları kesinlikle kıyaslamalara olanak tanımadığından ve hatta aynı deneyin sonuçları sık sık değişkenlik gösterebildiğinen bu türden farklılıkları gözönüne alarak yukarıdaki rakamlardan farklı olarak getirilecek yasal düzenlemeler, bu tanımın özüne uygun olacaktır.

4.1                            H4.1

Patlayıcılar sınıfının dışında olup da taşınmaları sırasında karşılaşılacak koşullarda kolayca tutuşabilen veya sürtünme nedeniyle alev almaya neden olabilen veya katkıda bulunabilen katılar ya da atık katılardır.

4.2                            H4.2

Kendiliğinden yanmaya müsait katılar veya atıklar.
Normal taşımacılık koşullarında veya havayla temas yüzünden kendiliğinden ısınmaya ve bu şekilde yanmaya müsait maddeler veya atıklar.

4.3                            H4.3

Suyla temas halinde parlayıcı gazlar bırakan maddeler veya atıklar.
Suyla temas durumunda kendiliğinden parlayan veya tehlikeli sayılacak miktarlarda parlayıcı gazlar bırakan maddeler veya atıklar.

5.1                           H5.1

Oksitleyici
Kendilerinin yanıcı olup olmamasına bakılmaksızın, oksijen verme yoluyla diğer maddelerin yanmasına neden olan veya katkıda bulunan madde veya atıklar.

5.2                           H5.2

Organik Peroksitler
Çift değerlikli 0-0 yapısına sahip organik maddeler veya atıklar kendi kendine hızlanan egzotermik bozunmaya uğrayabilecek olan ısıl açıdan dengesiz maddelerdir.

6.1                            H6.1

Zehirli (Akut)
Yutulması, solunması veya deriyle temas etmesi durumunda ölüme, ciddi şekilde yaralanmaya veya insan sağlığının zarar görmesine neden olabilecek maddeler veya atıklar.

6.2                            H6.2

Enfeksiyöz maddeler
İnsanlarda veya hayvanlarda hastalıklara yol açtığı bilinen veya şüphelenilen zararlı mikro organizmaları veya bunların toksinlerini içeren maddeler veya atıklar.

8                                H8

Korozif maddeler
Canlı dokuyla teması halinde kimyasal olarak dokuya ciddi zararlar verebilen veya sızıntı halinde diğer mallara ya da ulaştırma araçlarına zarar verebilen hatta tümüyle tahrip edebilen veya başka türden tehlikeler yaratabilen maddeler veya atıklar.

9                             H10

Hava veya suyla temas halinde toksik gaz bırakılması
Hava veya su ile temas halinde tehlikeli sayılacak miktarda toksik gazlar bırakabilecek maddeler veya atıklar.

9                             H11

Toksik (gecikmiş veya kronik)
Yutuldukları, solundukları ya da deriden içeri girdikleri takdirde kanserojen etkiler de dahil olmak üzere gecikmiş veya kronik etkilere yol açabilen maddeler veya atıklar.

9                              H12

Ekotoksik
Serbest halde bulunmaları durumunda, biyoakümülasyon yoluyla çevre üzerinde ani veya gecikmeli olarak olumsuz etkiler yaratan veya yaratabilecek olan ve/veya biyotik sistemlerde toksik etkiler yaratan veya yaratması muhtemel olan maddeler veya atıklar.

9                               H13

Bertaraf edilmelerinden sonra herhangi bir yoldan, yukarıda sıralanan özelliklerden herhangi birine sahip bir diğer maddenin (örneğin özütlenme sıvısı) oluşumuna neden olan maddeler.

Deneyler

Belirli türden atıkların yarattığı potansiyel tehlikeler henüz tam olarak belirlenememiştir, bu tehlikeleri nicel olarak tanımlayacak deneyler mevcut değildir. Bu atıkların insan ve/veya çevre üzerinde yarattıkları potansiyel tehlikeleri tanımlayacak yöntemlerin geliştirilebilmesi için yeni araştırmalar yapılması gerekmektedir. Standart deneyler ancak saf maddeler ve malzemeler için geliştirilmiştir. Ek I`de sıralanan maddelerin işbu Ek`te belirtilen özelliklerden herhangi birine sahip olup olmadığını tespit etmek üzere pek çok ülkede ulusal deneyler geliştirilmiştir.

EK IV

Bertaraf İşlemleri

A. Kaynak Geri Kazanımına, Yeniden İşlemeye, Arazi Islahına, Doğrudan Tekrar Kullanıma veya Alternatif Kullanımlara Olanak Vermeyen İşlemler

 A Bölümü uygulamada karşılaşılan tüm bertaraf işlemlerini kapsamaktadır.
D1: Toprağın altında veya üstünde depolama (Ör. arazide depolama, vb.)
D2:Arazi işleme (Ör. Sıvı veya çamur atıkların toprakta biyolojik bozulmaya uğraması, vb.)
D3:Derine enjeksiyon (pompalanabilir atıkların kuyulara, tuz kayaçlarına veya doğal olarak bulunan boşluklara enjeksiyonu, vb.)
D4:Yüzey doldurma (Ör. Sıvı ya da çamur atıkların kovuklara, havuzlara ve lagünlere doldurulması)
D5:Özel işlemli arazi depolaması (Ör. üzeri kapatılmış ve hem birbirleriyle hem de çevreyle teması kesilmiş beton hücrelere yerleştirme)
D6:Denizler ve okyanuslar dışında bir su kütlesine bırakma
D7:Deniz dibine gömme de dahil, denizlere ve okyanuslara bırakma
D8:Bu ekte yer almayan ve A Bölümündeki işlemlerden herhangi biri yoluyla atılan nihai bileşiklerin veya karışımların oluşmasına neden olan biyolojik işlemler
D9:Bu ekte yer almayan ve A Bölümündeki işlemlerden herhangi biri yoluyla atılan nihai bileşiklerin oluşmasına neden olan fiziko-kimyasal işlemler (Ör.buharlaştırma, kurutma, kalsinasyon, nötrleştirme, çökeltme vb.)
D10:Arazide yakma
D11:Denizde yakma
D12:Nihai depolama (Ör. bir madende konteyner içine yerleştirme vb.)
D13:

A Bölümünde belirtilen işlemlerden herhangi birine tabi tutulmadan önce harmanlama veya karıştırma

D14:A Bölümünde belirtilen işlemlere tabi tutulmak üzere yeniden ambalajlama
D15:A Bölümünde belirtilen işlemlerden herhangi birine tabi tutulmak üzere depolama

B. Kaynak Geri Kazanımına, Yeniden İşlemeye, Arazi Islahına, Doğrudan Tekrar Kullanıma veya Alternatif Kullanımlara Olanak Veren İşlemler

B Bölümü tehlikeli oldukları düşünülen veya yasal olarak tehlikeli sıfatıyla tanımlanan ve aksi takdirde A Bölümünde belirtilen işlemlere tabi tutulabilecek olan maddelere uygulanacak tüm işlemleri kapsamaktadır.

R1:Yakıt olarak kullanma (doğrudan yakma dışında) veya enerji üretimi için diğer şekillerde yararlanma
R2:Solvent (çözücü) ıslahı/geri kazanımı
R3:Solvent olarak kullanılmayan organik maddelerin ıslahı/yeniden işlenmesi
R4:Metallerin ve metal bileşiklerinin ıslahı/yeniden işlenmesi
R5:Diğer anorganik maddelerin ıslahı/yeniden işlenmesi
R6:Asitlerin veya bazların geri kazanımı
R7:Kirliliğin azaltılması için kullanılan parçaların geri kazanımı
R8:Katalizörlerin parçalarının geri kazanımı
R9:Kullanılmış yağların yeniden rafine edilmesi veya önceden kullanılmış yağların diğer kullanımları
R10:Ekolojik iyileştirme veya tarımcılık yararına sonuç verecek arazi ıslahı
R11:R1-R10 arasındaki işlemlerden elde edilecek artık maddelerin kullanımı
R12:Atıkların R1-R11 arasındaki işlemlerden herhangi birine tabi tutulmak üzere değişimi
R13:Maddelerin B Bölümünde belirtilen işlemlerden herhangi birine tabi tutulmak üzere biriktirilmesi

EK V-A
Bildirimde Sağlanacak Bilgiler

1. Atık ihraç nedeni

2. Atık ihracatçısı (1)

3. Atığın üreticisi veya üreticileri ve üretim yeri (1)

4. Atığı bertaraf eden ve fiili bertaraf yeri (1)

5. Eğer biliniyorsa atığın taşıyıcıları veya acentaları (1)

6. Atığın ihraç edildiği ülke Yetkili makam (2)

7. Atığın geçeceği tahmin edilen transit ülkeler Yetkili makam (2)

8. Atığın ithal edildiği ülke Yetkili makam (2)

9. Genel veya tek bildirim

10. Sevkiyat(lar)ın tahmini tarih(ler)i ve atığın ihraç süresi ve önerilen güzergah (giriş ve çıkış noktaları da dahil) (3)

11. Öngörülen nakliye aracı (karayolu, demiryolu, hava, deniz, iç sular)

12. Sigortaya ilişkin bilgi (4)

13. Y numarası ve BM numarası da dahil olmak üzere atığın cinsi ve fiziksel tanımı, kompozisyonu (5) ve kaza durumunda acil hükümler de dahil olmak üzere özel taşıma şartları

14. Öngörülen paketleme biçimi (örneğin açık, fıçıda, tanker)

15. Ağırlık/hacim olarak tahmini miktar (6)

16. Atığın üretildiği proses (7)

17. Ek I`de belirtilen atıklar için sınıflamalar Ek III`den: Tehlikeli özellik, H numarası, BM numarası

18. Ek IV uyarınca bertaraf yöntemi

19. Üreticinin ve ihracatçının, bilgilerinin doğruluğuna dair beyanı

20. İhracatçı veya üretici tarafından bertaraf ediciye aktarılan ve atıkların, ithalatçı ülkenin kanun ve mevzuatına göre çevreyle tutarlı bir şekilde yönetilmeyeceğine inanması için hiç bir neden olmadığı yolunda bertaraf edicinin görüşünü destekler bilgi (tesisin teknik tanımı da dahil)

21. İhracatçı ve bertaraf edici arasındaki sözleşmeye ilişkin bilgiler

NOTLAR

1) Tam ad ve adres, telefon, teleks veya telefaks numarası ile temasa geçilecek şahsın adı, telefon, teleks veya telefon numarası.

2) Tam ad ve adres, telefon, teleks veya telefaks numarası.

3) Birden fazla sevkiyatı içeren genel bildirimlerde, her bir sevkiyat tarihi veyu bu bilinmiyorsa, tahmini sevkiyat sıklığı belirtilecektir.

4) İlgili sigorta şartlarına ve bunların ihracatçı, taşıyıcı ve bertaraf edici tarafından nasıl karşılandığına ilişkin bilgiler.

5) Zehirlilik ve taşıma ve önerilen bertaraf metoduna ilişkin olarak atığın içerdiği diğer tehlikeler açısından en tehlikeli elemanların mahiyeti ve konsantrasyonu.

6) Birden fazla sevkiyatı içeren genel bildirimde, toplam tahmini miktarla her bir sevkiyatın tahmini miktarı belirtilecektir.

7) Tehlikeyi değerlendirmek ve önerilen bertaraf işleminin uygunluğunu belirleyebilmek için gerektiği ölçüde.

EK V-B
Dolaşım Belgesinde Sağlanacak Bilgiler

1. Atık ihracatçısı (1)

2. Atığın üreticisi veya üreticileri ve üretim yeri (1)

3. Atığı bertaraf eden ve fiili bertaraf yeri (1)

4. Atık taşıyıcısı veya taşıyıcıları(1) veya acenta ya da acentaları

5. Genel veya tek bildirimin konusu

6. Sınırlarötesi taşınımın başlama tarihi ve atıktan sorumlu her şahsın alındı imzası ve tarih(ler)

7. Ulaşım aracı (karayolu, demiryolu, deniz, hava, iç sular) ihracatçı ve ithalatçı ülke ile transit ülke ve tespit edilmiş ise, giriş ve çıkış noktaları da dahil

8. Atığın genel tanımı (fiziksel durumu, ilgili BM sevkiyat ismi ve sınıfı, BM numarası, Y numarası veya H numarası)

9. Kaza durumunda acil hükümler de dahil olmak üzere özel taşıma şartları

10. Paketleme tipi ve numarası

11. Ağırlık/hacim cinsinden miktar

12. Üreticinin veya ihracatçının bilgilerin doğruluğuna dair beyanı

13. Üreticinin veya ihracatçının, Taraf olan ilgili Devletler`in yetkili makamlarınca herhangi bir itiraz yapılmadığına dair beyanı

14. Bertaraf edicinin atıkları tespit edilmiş bertaraf tesisinde teslim almış olduğuna dair teyidi ve bertaraf yönteminin ve yaklaşık bertaraf tarihinin belirtilmesi.

NOTLAR

Dolaşım belgesinde gerekli bilgiler, mümkün olduğu durumlarda, nakliyat kuralları kapsamında gerekli olan bilgilerle birlikte tek bir belgede temin edilecektir. Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise, dolaşım belgesindeki bilgiler, nakliyat kuralları kapsamında gerekli olanların aynısı olmayacak, bunları tamamlayıcı mahiyette olacaktır. Dolaşım belgesinde, bilgilerin kim tarafından temin edileceğine ve formların kim tarafından doldurulacağına dair talimatlar olacaktır.

1) Tam ad ve adres, telefon, teleks veya telefaks numarası ile acil durumlarda temasa geçilecek şahsın ismi, adresi, telefon, teleks veya telefaks numarası.

EK VI
Tahkim
Madde 1

Sözleşme`nin 20. maddesinde atıfta bulunulan anlaşmada aksi bir hüküm bulunmadıkça, tahkim işlemleri aşağıdaki 2 ila 10. maddelere göre yürütülecektir.

Madde 2

Davacı taraf, tarafların ihtilafı 20. maddenin 2. veya 3. Fıkrası uyarınca tahkime götürme kararı aldıklarını Sekreterya`ya bildirecek ve Sözleşme`nin, ihtilafa konu maddelerinin yorumunu veya uygulamasını verecektir. Sekreterya almış olduğu bu bilgileri tüm Taraflar`a iletecektir.

Madde 3

Tahkim heyeti üç üyeden oluşacaktır. İhtilaf içindeki Taraflar`dan her biri bir hakem tayin edecek ve bu yolla tayin edilen iki hakem, ortak mutabakat ile üçüncü bir hakem seçeceklerdir. Tahkim heyetine bu üçüncü hakem başkanlık edecektir. Bu şahıs, ihtilaf içinde taraflardan birinin tabiyetinde olmayacak, ikametgahı bu taraflardan birinin üzerinde bulunmayacak ve taraflardan herhangi biri tarafından istihdam edilmeyeceği gibi, hangi sıfatla olursa olsun, söz konusu davayla da ilgilenmemiş olacaktır.

Madde 4 

1. İkinci hakemin tayin edilmesini takip eden iki ay içinde tahkim heyeti başkanının belirlenememesi halinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, taraflardan herhangi birinin isteği üzerine iki aylık ek bir süre içerisinde üçüncü hakemi belirleyecektir.

2. İhtilaf içindeki taraflardan birinin, talep tarihinden itibaren iki ay içinde bir hakem atayamaması durumunda, diğer taraf durum Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri`ne bildirebilir. Bu durumda Genel Sekreter iki aylık ek bir süre içinde tahkim heyeti başkanını seçecektir. Bu seçimden sonra tahkim heyeti başkanı, henüz hakem tayin etmemiş olan taraftan iki aylık bir süre içinde hakem tayin etmesini isteyecektir. Bu süre sonunda durumu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri`ne bildirecek ve Genel Sekreter de iki aylık ek bir süre içinde bu atamayı yapacaktır.

Madde 5

1. Tahkim heyeti kararını uluslararası hukuk kurullarına ve işbu Sözleşme hükümlerine göre verecektir.

2. İşbu Ek hükümleri kapsamında kurulan tahkim heyeti kendi usul kurallarını belirleyecektir.

Madde 6 

1. Tahkim heyetinin usule ve öze ilişkin kararları üye çoğunluğuyla alınacaktır.

2. Tahkim heyeti, gerçekleri tesbit etmek için gerekli tüm tedbirleri alabilir. Heyet taraflardan birinin isteği üzerine geçici koruma tedbirleri alınması tavsiyesinde bulunabilir.

3. İhtilaf içindeki taraflar, duruşmaların etkin bir biçimde yürütülebilmesi için gerekli tüm kolaylığı sağlayacaklardır.

4. Taraflardan birinin duruşmalara katılmaması veya kusuru, duruşmaların yapılmasına engel teşkil etmeyecektir.

Madde 8 

Tahkim heyetinin özel şartları gözönüne alarak vereceği aksi yönde kararlar dışında, tahkim heyeti üyelerinin ücretleri de dahil olmak üzere tüm tahkim masrafları, ihtilaf içindeki taraflarca eşit olarak paylaşılacaktır.

Heyet yaptığı tüm masrafların kayıtlarını tutacak ve masraflara ilişkin kesin belgeyi taraflara iletecektir.

Madde 9

İhtilafa konu olan husus üzerinde hukuki mahiyette bir çıkarı olan ve bu çıkarı dava kararından etkilenebilecek olan herhangi bir Taraf, tahkim heyetinin muvafakatı ile duruşmalara müdahalede bulunabilir.

Madde 10

1. Süre kısıtlamasının beş ayı aşmayan bir süre ile uzatılmasının gerekli bulunduğu durumlar dışında tahkim heyeti, kuruluşundan itibaren beş ay içinde kararını verecektir.

2. Tahkim heyetinin kararı, gerekçeleriyle birlikte açıklanacak ve ihtilaf içindeki taraflar için kesin ve bağlayıcı mahiyette olacaktır.

3. 3. Taraflar arasında kararın yorumuna ve uygulanmasına ilişkin olarak çıkabilecek ihtilaflar, Taraflarca kararı veren heyete veya bu amaçla ilki ile aynı şekilde kurulacak başka bir heyete götürülebilir.

Aydınlar Dilekçesi: Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler

0

Aydınlar Dilekçesi, “Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” başlığı altında 15 Mayıs 1984 salı günü Cumhurbaşkanlığı ve T.B.M.M. Başkanlığı’na verilmiştir.

Kamuoyunda “Aydınlar Dilekçesi” olarak adlandırılan yaklaşık 1383 imzalı metin, çok sayıda aydının katıldığı çeşitli toplantılarda belirtilen görüşlerin bir yazmanlar kurulunca kaleme alınmasıyla oluşturulmuştur.

Aydınlar Dilekçesi, "Türkiye'de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler" başlığı altında 15 Mayıs 1984 salı günü Cumhurbaşkanlığı ve T.B.M.M. Başkanlığı'na verilmiştir.

Kamuoyunda "Aydınlar Dilekçesi" olarak adlandırılan yaklaşık 1383 imzalı metin, çok sayıda aydının katıldığı çeşitli toplantılarda belirtilen görüşlerin bir yazmanlar kurulunca kaleme alınmasıyla oluşturulmuştur.

Dilekçenin verildiği gün Sıkıyönetim Komutanlığı metne yayın yasağı getirmiştir. 18 Mayıs 1984'de bir yabancı gazetecinin sorusu üzerine Başbakan Turgut Özal dilekçeden çeşitli bölümler okumuştur. Başbakan'ın basın toplantısının bu bölümüne de yayın yasağı getirilmiş ancak aynı gün bu yayın yasağı ikinci bir emirle kaldırılmıştır.

Dilekçenin verildiği gün Sıkıyönetim Komutanlığı metne yayın yasağı getirmiştir. 18 Mayıs 1984’de bir yabancı gazetecinin sorusu üzerine Başbakan Turgut Özal dilekçeden çeşitli bölümler okumuştur. Başbakan’ın basın toplantısının bu bölümüne de yayın yasağı getirilmiş ancak aynı gün bu yayın yasağı ikinci bir emirle kaldırılmıştır.

Soruşturma ve Aydınlar Dilekçesi Davası 

20 Mayıs’ta Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emriyle Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’nca soruşturma açılarak ve Altındağ 1. Noterliği’nde bulunan dilekçe ve imzalara el konulmuştur. 20 Haziran 1984’te 46 kişi ve iki gün sonra 10 kişinin daha eklenmesiyle toplam 56 kişi hakkında Sıkıyönetim yasaklarına aykırı olarak bildiri dağıtmak suçundan Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde dava açılmış, üç kişinin daha eklenmesiyle sanık sayısı 59’a çıkmıştır. Sanıklar hakkında, 3’er aydan 1 yıla kadar hapis cezası istenmiştir. 18 Ağustos 1984’te ilk duruşması yapılan dava 7 Şubat 1986’da tüm sanıkların beraat etmesi ile sonuçlanmıştır. YÖK ise, Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Hüsnü Göksel, Prof. Bozkurt Gürel, Doç. Mehmet Haberal, Doç. Zafer Öner, Doç. Salgut Sölçün, ODTÜ’den Prof. İlhan Tekeli, Dr. Ali Gitmez ve Ankara Üniversitesi Prof. Şerafettin Turan’a sekiz öğretim görevlisine kınama cezası vermiştir. Aydınlar Dilekçesi ve Davası’nın sanık sorgulamaları, iddianame, sanıkların duruşmalardaki ifadeleri, yargılama aşamalarındaki tutanaklar, sanıkların savunmaları, mahkeme kararı ve bu konuya ilişkin belgeler Aydınlar Dilekçesi Davası isimli kitapta toplanmış ve Adam Yayınları tarafından basılmıştır.

Haklarında Dava Açılan İmza Sahipleri

Aziz Nesin, Hasan Gürsel, İlhan Tekeli, Uğur Mumcu, Erbil Tuşalp, Haluk Gerger, Bahri Savcı, Yalçın Küçük, Mahmut Öngören, Mete Tunçay, Şerafettin Turan, Yakup Kepenek, Murat Belge, Halit Çelenk, Mehmet Emin Değer, Korkut Boratav, Mustafa Ekmekçi, Tahsin Saraç, Nurkut İnan, İnci Aral, Güler Tanyolaç, Güngör Aydın, Haldun Özen, Haki Bülent Tanık, Güngör Dilmen, Gencay Gürsoy, Vedat Türkali, Özay Erkılıç, Salih Şencan, Kemal Demirel, Vecdi Sayar, Tullui Sönmez, Onat Kutlar, İlhan Selçuk, Ümit Erdoğan, Berna Moran, Minu İnkaya, Veli Lök, Emre Kapkın, Cahit Tanör, Yılmaz Tokman, Şinasi Acar, Ali Oralp Basım, Ruşen Hakkı Özpençe, Hayri Tütüncüler, Güngör Türkeli, Atıf Yılmaz, Başar Sabuncu, Orhan Ş. Balcıoğlu, Erdal Öz, Turgut Kazan, Talat Mete, Ercan Ülker, Ahmet Kocabıyık, Ali Cumhur Ertekin, Yılmaz Polat, Gürsoy Dinç, Cemal Nedret Erdem, Muhittin Yavuz Aksu

AŞAĞIDA İMZASI BULUNANLARIN TÜRKİYE’DE DEMOKRATİK DÜZENE İLİŞKİN GÖZLEM VE İSTEKLERİ

Demokrasi, kurumları ve ilkeleri ile yaşar. Bir ülkede demokrasinin temel harcını oluşturan kurum, kavram ve ilkeler yıkılırsa bunun zararlarını gidermek güçleşir.

Demokrasiyi kendi öz değer ve kurumlarına yabancılaştırmak, biçimsel olarak koruyup içeriğini boşaltmak, onu yıkmak kadar tehlikelidir. Bu nedenlerle tarihsel birikime dayalı devlet yapımızı ayakta tutan kurum, kavram ve ilkelerin korunmasını ve demokratik ortam içinde güçlenmesini savunmaktayız.

Halkımız, Çağdaş toplumlarda geçerli insan haklarının tümüne layıktır ve bunlara eksiksiz olarak sahip olmalıdır. Ülkemizin, insan haklarının güvenceleri yurt dışında tartışılır bir ülke durumuna düşürülmüş olmasını onur kırıcı buluyoruz.

Yaşam hakkı ve insanca yaşama, örgütlü ve toplumsal var olmanın çağımızda hiçbir gerekçe ile ortadan kaldırılamayacak baş amacıdır; doğal ve kutsal bir haktır. Bu hakkın anlam kazanması, düşünceyi özgürce açıklamaya, geliştirmeye ve etrafında örgütlenmeye bağlıdır. Bireylerimizin yeni ve değişik düşünce üretmelerini, gösterilmeye çalışıldığı gibi, bunalımların nedeni değil, toplumsal canlılığın gereği sayıyoruz.

İnsanların son sığınağı olan adalet, insanca yaşamın da başlıca dayanağıdır. Bun gerçekleşmesinin çağdaş hukuk devletinde geçerli yolları, adalet arayışının hiçbir şekilde engellenmemesi ve adalete ulaşmada olağanüstü yargı yollarına ve olağandışı yöntemlere başvurulmamasını gerektirmektedir. Olağanüstü yönetim bicilerinin olağan sayılan dönemlerde süreklilik kazanmasının demokrasi anlayışı ile bağdaşmayacağı görüşündeyiz.

Yargı kararı olmaksızın yurttaşların haklarının kısılması, tartışılması mümkün olmayan tek yanlı idari işlemlerle suç oluşturulması, siyasal hakların ellerden alınması ve genel suçlamalar yapılması, toplumsal yıkımlara yol açmaktadır. Dernek, kooperatif, vakıf, meslek odaları, sendika ve siyasal partilere girmenin ve açıklandığı zaman suç sayılmayan düşüncelerin sonradan egemen anlayışa göre, suç sayılması hukuk devleti kavramıyla bağdaşmaz.

Türkiye’nin yaşadığı yoğun terör eylemlerinden demokratik sistemin kendisi sorumlu tutulamaz.

Her örgütlü toplumun şiddet eylemleriyle mücadele etmesi kaçınılmaz görevidir. Ancak, devlet olmanın temel niteliği, terörle mücadelede hukuk ilkelerine bağlı kalmaktır. Terörün varlığı hiçbir zaman, devletin de aynı yöntemlere başvurmasının gerekçesi olamaz.

Varlığı yasal kararlarla da kanıtlanan işkence insanlığa karşı suçtur. İşkencesin yargısı, peşin ve ilkel bir cezalandırma alışkanlığına dönüştürülmüş olmasından endişe ediyoruz. Ayrıca, özgürlüğü sınırlama amacını aşan cezaevi koşullarını da eziyet ve işkence sayıyoruz.

İşkencenin büsbütün ortadan kaldırılması için gerekli önlemler alınmalıdır. Savunma, soruşturma ve kovuşturmada, hukuk devleti kuralları dışına çıkılır ve yargısal yöntemlerde en başta sanık makum oluncaya kadar masumdur ilkesiyle vurgulanan evrensel güvenceler yok sayılırsa, keyfilik, özellikle siyasal davalarda yargılamanın temel unsurlarından biri olur.

Terör eylemlerinin oluşmasında toplumun bütün kesimlerinin sorumluluk payı olduğu göz önüne alınarak, ölüme dayalı çözüm düşüncesinin ortadan kaldırılması için kesinleşmiş idam kararlarının infazlarının durdurulması ve ölüm cezalarının kaldırılması gereğine inanıyoruz.

Gecikmiş adaletin adaletsizlik olduğu evrensel gerçeğine dayanarak, görülmekte olan davaların bir an önce sonuçlandırılması gerektiği görüşündeyiz.

Suçları oluşturan, toplumsal ve siyasal koşullardır. Türkiye’nin içinde yaşadığı çalkantılı dönemin topluma yüklediği sorumluluk unutulmamalıdır. Bu nedenlerden ötürü ve sosyal barışa katkıda bulunmak için kapsamlı bir affı kaçınılmaz görüyoruz.

Kamu yaşamında iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmanın yolu olan siyaset, toplumun tümünün yönetime katılmasıdır. Güncel siyasetin her ülkede görülen ve kaçınılmaz olan aksaklıkları, herkese açık gereken siyaset yoluyla topluma hizmetin engellenmesinin ve belirli zümrelerin, kişinin ve kişilerin tekeline bırakılmasının nedeni olamaz. Siyaset yalnızca idari kararlara indirgenemez.

Milli irade ancak, toplumun bütün kesimlerinin özgürce örgütlenebildiği düzenlerde anlam ifade eder. Kimsenin siyasal kanı ve felsefi düşüncesinden ötürü suçlanmadığı, hiçbir yurttaşın dinsel inançlarından dolayı kınanmadığı ülkelerde milli irade en üstün güçtür. Bu üstün gücün meşruluğu, temel hak ve özgürlüklere karşı takındığı tavra bağlıdır.

Çoğunluk iradesinin özgürce belirlenmesini engelleyen koşullar demokrasiye aykırıdır. Bunun gibi, çoğunluk iradesini bahane ederek temel hakları yok etmek de demokrasi ile bağdaşmaz.

Tarihsel gelişim süreci içinde demokratik anayasaların amacı, kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. Bireyi devlet karşısında güçsüzleştiren düzenlemeler, hangi ad altında getirilirse getirilsin, demokrasiden uzaklaşma anlamına gelir. Bu durumda, demokratik yaşamın kaynağı olması gereken anayasa, demokrasinin engeli olur.

Başta siyasi partiler olmak üzere, sendikalar, mesleki kuruluşlar ve dernekler, demokratik yaşamın vazgeçilmez dayanaklarıdır. Mesleki örgütlenmeler, üyelerin dayanışma ve ekonomik çıkarlarını savunmakla görevli oldukları kadar, siyasi partilerle birlikte, birey ve grupların demokratik özgürlüklerimi korumanın ve yönetime katılmalarının aracı ve etkeni de olmalıdır. Bu nedenle, örgütlenme ve katılım haklarının anayasal düzenlemeler içinde en geniş güvencelere kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz.

Bir toplumun yaşayışında, özgürlük, çeşitlilik ve yenilik öğelerinin bulunması, toplumun geleceği ve gelişmeye açık tutulması için zorunludur. Bu bakımdan her türlü düşünce üretimi korunmalı, yeni önerile kamuya özgürce sunulabilmelidir.

Özgür basın, demokratik düzeni bütünleyen temel öğelerden biridir. Bunun sağlanması için, bağımsız, denetimsiz ve çok yanlı olarak toplumun kendinden haberli olması, değişik düşüncelerin özgürce yansıtılması ve her türlü eleştirinin basında yer bulması zorunludur. Çok yönlü kamuoyu oluşması ve yönetimin demokratik denetimi ancak böyle bir basınla gerçekleştirilebilir. Yine bu nedenlerle ve yansızlığın önkoşulu olarak TRT’nin de özerkliğinin sağlanması gerektiğine inanıyoruz.

Eğitimin temel amacı, özgür düşünceli, bilgili, becerli ve üretici insan yetiştirmektir. Bunun tersine, tek tip insan yaratmaya çalışmak, çağdaş gelişmeler ve çoğulcu demokrasiyle bağdaşmaz. Çağdaş demokrasi, dünyaya eleştirel gözle bakabilen insan yetiştirmeyi amaçlar.

Toplumun en yetişkin kesimi olan üniversitelerin özerklikten yoksun bırakılarak kendi kendilerini yönetmeye layık olmadıklarının ileri sürülmesi, ülkemizde demokrasinin işleyebileceğini inkar etmek anlamına gelir. Bütün yüksek öğretim kurumlarının, atamalarla oluşturulan aşırı yetkili bir kurulun buyruğuna verilmesi, hem gençlerin iyi yetiştirilmesini, hem de bilim yapılmasını şimdiden engellediği gibi ülkenin geleceği için büyük kaygılar doğurmaktadır. Bu nedenle, YÖK düzeninin bir an önce seçim ilkesine dayalı özerklik yönünde değiştirilmesini gerekli görüyoruz.

Fikir ve sanat özgürlüklerinin serbestçe oluşmasını engelleyen hukuki ve fiili sınırları kaldırmak ve her yurttaşla birlikte, düşünce ve sanat adamlarını da genel güvencelerle donatmanın bir uygarlık koşulu olduğunu önemle belirtmek isteriz. Sağlıklı bir toplumsal gelişme, her türlü sanat yapıtlarının üretiminde ve yayımında özgürlüğü, kültürel yaratıyı son derece sınırlayan sansürün toptan kaldırılmasını, hiçbir konunun tabu haline getirilmemesini, ceza sorumluluğunun yalnız olağan yargı mercilerince saptanmamasını gerektirir.

Bütün bunların ışığında, topluma karşı sorumluluklarının bilincinde olan bizler, çağdaş demokrasinin, ayrı ayrı ülkelerin özel koşullarına göre uygulamadaki değişikliklere karşın, değişmeyen bir özü olduğuna bu özü oluşturan kurum ve ilkelerin bizim ulusumuzca da benimsenmiş bulunduğuna, bunlara aykırı düşen yasal düzenleme ve uygulamaların demokratik yöntemlerle ortadan kaldırılması gerektiğine, yaşadığımız bunalımdan, böylelikle, sağlıklı ve güvenli olarak çıkılacağına olanca içtenliğimizle inanmaktayız.

15 Mayıs Hukuk Takvimi

0
15 Mayıs Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, önemli hukuk olayları ve diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuki düzenlemeler

15 Mayıs Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Bugün 

1648 Otuz Yıl savaşlarını bitiren Vestfalya Antlaşması imzalandı.
1718 Londralı avukat James Puckle, makineli tüfeği icat etti.
1773

Avusturya İmparatorluğu’nda görev yapan Alman asıllı devlet adamı ve diplomat Klemens von Metternich (Klemens Wenzel Nepomuk Lothar, Metternich) 15 Mayıs 1773‘te olarak dünyaya geldi. Metternich Hanedanı’na mensup bir diplomatın oğlu idi. 1790’da Avusturya vatandaşlığına geçti. Fransız Devrimi döneminde, Strazburg ve Mainz Üniversitesi’nde hukuk okudu ve ardından dışişlerinde görevler almaya başladı. Saksonya Krallığı, Prusya ve Fransa’da yaptı. 1806’da Paris büyükelçiliğine getirilmesiyle dünyaca tanınan biri oldu. 1809’da Avusturya başbakanı ve yeni kurulan Germen konfederasyonunun başkanlığına seçildi. Napolyon sonrası toplanan Viyana Kongresi’nde Avusturya heyetinin başkanlığını yaptı. Kongrenin toplanmasına öncülük etti ve başkanlığın  da yürüttü. Bu hizmetlerinden ötürü Ekim 1813’te Prens unvanı ile ödüllendirildi. 1809’dan 1848’e kadar hem I. Francis hem de oğlu I. Ferdinand döneminde Şansölye olarak görev yaptı. 1848 Devrimleri sonrası Londra, Brighton ve Brüksel’de olmak üzere üç yıl sürgün dönemi geçirdi. 1851’de Viyana sarayına geri döndü ve I. Franz Joseph’e danışmanlık yaptı. 11 Haziran 1859’da yaşamını yitirdi.

1782

Portekizli devlet adamı Sebastião José de Carvalho e Melo yaşamını yitirdi. (13 Mayıs 1699, Lizbon — 15 Mayıs 1782, Pombal) akademik çalışmalarına devam etti, hukuk ve tarih okudu ve 1734’te kraliyet tarih topluluğuna kabul edildi. 1738’de Büyük Britanya’ya Portekiz büyükelçisi olarak atandı ve ilk üst düzey kamusal görevini burada yaptı. 1740’ta Kraliyet Cemiyeti’ne seçildi. 1745’te Avusturya’da Portekiz büyükelçisi olarak görev yaptı. 1750 – 1777 yılları arasında kraliyet hükümetlerinde bugünkü bakanlık ve başbakanlık makamlarına denk gelen görevlerde bulundu. Portekiz ekonomisinde köklü yenilikler yaptı ve ülke çapında gelişme sağladı.

1811 Paraguay, İspanya’dan bağımsızlığını ilan etti.
1856

Anadolu Feneri ve Rumeli Feneri, Fransızlar tarafından inşa edilerek işletilmeye başlandı.

1863

Türkiye’nin eğitim alanındaki ilk sivil toplum örgütü olan Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye (Darüşşafaka) kuruldu. 1865’te Darüşşafaka İdadisi faaliyete geçti.

1886

Gümrük resmine bağlı vagonların kurşunlanarak kapatılmasına ilişkin Anlaşma (Gümrüğe tabi vagonlara kurşun tamga vaz’ına dair) kabul edildi. (Demiryollarının teknik standardizasyonuna ilişkin anlaşma) Gümrük muayenesine tabi demiryolu vagonlarının mühürlenmesine ve ticaret güvenliğine ilişkindir.

1886 Bern mukavelenamesi kabul edildi.
1900

Ordinaryüs profesör, dil bilimci ve bilim insanı Reşit Rahmeti Arat dünyaya geldi. Berlin Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde felsefe okudu. Berlin Üniversitesi’nde ve Prusya İlimler Akademisi’nde öğretim üyeliği yaptı. 1933 yılında İstanbul Üniversitesi’ne davet edildi ve burada Eski Türk Dili Kürsüsü profesörü oldu. 26 Nisan 1958’de ordinaryüs profesör unvanı aldı. Karşılaştırmalı Türk dili araştırmalarının Türkiye’deki kurucusu ve uygulayıcısıdır. Türk edebiyatı açısından önemli birçok eser yanında Kutadgu Bilig’i günümüz Türkçesine çevirdi. Öğrencisi Muharrem Ergin “Ölümü yalnız memleketimiz için değil, Türkiyat ilmi için de dünya çapında büyük bir kayıptır.” dedi. 29 Kasım 1964’te yaşamını yitirdi.

1914 Kanun-ı Esasi’de değişiklik yapıldı.
1919

İzmir, İtilaf Devletlerinin desteği ile, Yunanlılar tarafından işgal edildi ve ilk silahlı direniş başladı. İzmir yurtseverleri, gece Yahudi Maşatlığı (şimdi park)’ında toplanarak “Redd-i İlhak” ilkesini kabul ettiler. Kurulan Redd-i İlhak Heyet-i Milliyesi” halka bir bildiri yayınladı. Hukuk-u Beşer gazetesinin başyazarı olan Hasan Tahsin, İzmir’i işgal eden Yunanistan güçleri tarafından 31 yaşında iken öldürüldü. İzmir Konak Meydanında İlk Kurşun Anıtı bulunmaktadır. Bülbülderesi Mezarlığı’nda anıt mezarı bulunmaktadır.

1919

Dominikalı hukukçu ve eski başbakan Eugenia Charles dünyaya geldi. (15 Mayıs 1919) Yaşadığı ada ülkesinde tek kız ortaokulu olan Katolik Manastır Okulu’na gitti. Sulh ceza mahkemesinde çalışırken hukuk alanına ilgi duymaya başladı. Uzun yıllar Alastair Forbes‘un asistanı olarak çalıştı. Kanada‘daki Toronto Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki eğitimini 1937’de bitirdi ve Dominika’nın ilk kadın avukatı oldu. Mülkiyet hukukunda uzmanlaştı. 1960’larda basın özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalara karşı siyasette kampanya yapmaya başladı. Dominika Özgürlük Partisi‘nin (DFP) kurulmasına yardımcı oldu ve 1970’lerin başından 1995’e kadar partinin lideri oldu. 1970 yılında parlamentoya seçildi ve 1975 yılında muhalefet lideri oldu. 1978 yılında Dominika, Britanya‘dan bağımsızlığını kazandıktan sonra da görevine devam etti. 21 Temmuz 1980 ve 14 Haziran 1995 tarihleri arasında Dominika Başbakanlığı yaptı. Hindistan’daki Indira Gandhi’nin ve Sri Lanka’lı Sirimavo Bandaranaike’nin ardından dünyanın en uzun süre görevde kalan kadın Başbakanı oldu. Hiç evlenmedi ve çocuğu olmadı. 6 Eylül 2005’te 86 yaşında öldü.

1924 Fransız diplomat ve siyasetçi Paul d’Estournelles yaşamını yitirdi. (22 Kasım 1852- 15 Mayıs 1924) Lycée Louis-le-Grand’da hukuk ve Doğu dilleri okudu. 1876’da diplomatik bir kariyere başladı. İlk diplomatik görevlerini Karadağ, Osmanlı İmparatorluğu, Hollanda, Büyük Britanya ve Tunus’ta yaptı. 1904’te Senatoya girdi. Üçüncü Cumhuriyet’in sömürge politikasına sürekli olarak karşı çıkarak sömürge meseleleriyle ilgilendi. Fransız parlamentosundaki sömürge koltuklarının ortadan kaldırılmasını savundu. Özellikle Madagaskar’da Fransız sömürge yönetiminin kurulmasına ve Büyük Güçlerin Çin’i parçalamasına şiddetle karşı çıktı. Kendini uluslararası ilişkileri iyileştirmeye adadı ve 1900’da Daimi Tahkim Mahkemesi üyeliği görevine geldi. Fransa’yı 1898 ve 1907 Lahey Barış Konferansında temsil etti. Uluslararası tahkim savunuculuğu dolasıyla 1909’da Nobel Barış Ödülünü kazandı.
1926 Hukukçu, iktisatçı, akademisyen ve eğitimci Prof. Dr. Sabahattin Zaim dünyaya geldi. (15 Mayıs 1926) 1947 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde lisans eğitimi aldı. 1950 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim gördü. 1953 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi sosyal siyâset kürsüsüne asistan oldu ve aynı üniversitede doktor, doçent, profesör ve kürsü başkanı olarak görev yaptı. Suudi Arabistan’daki Melik Abdülaziz Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak gitti. Sakarya Üniversitesi’nde İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin kurucu dekanlığını yaptı. 1997-1998 yıllarında YÖK üyeliği yaptı. Çeşitli dillere çevirileri yapılan 20 kitabı, 174 makalesi yayınlandı. 10 Nisan 2010 ‘da anısına İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi kuruldu. 10 Aralık 2007’de yaşamını yitirdi.
1937 Hukukçu ve diplomat Madeleine Albright, Prag’da dünyaya geldi. Columbia Üniversitesi’nde kamu hukuku ve yönetim doktorası yaptı. ABD’nin Birleşmiş Milletler nezdinde büyükelçisi olarak görev yaptı. Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk kadın Dışişleri Bakanı oldu. Georgetown Üniversitesi’nde diplomasi dersleri verdi. 23 Mart 2022’de, kanser hastalığı nedeniyle Washington D.C.’de 84 yaşında iken yaşamını yitirdi. Madam Secretary, “The Mighty and the Almighty: Reflections on America, God, and World Affairs”, “Memo to the President Elect: How We Can Restore America’s Reputation and Leadership” ve Read My Pins isimli kitapları bulunmaktadır.
1952 Türk-Yunan Dostluk Derneği kuruldu.
1964 50 bin Türk işçisinin çalıştığı Batı Almanya ile işçilerin sosyal güvenliğiyle ilgili yeni bir anlaşma imzalandı. Anlaşma, işçilerin sigortalı olması ve çocuk zammı alması, ailelerin de hastalık sigortasından yararlanması kararlaştırıldı.
1964 AP’li Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem, şikâyet konusu olan kız öğrencilerin mini etek giymeleri konusunda “geçici modalara tabi olmalarının önlenmesi” için valiliklere genelge gönderdi.
1969 Anayasa değişikliğinin Meclis’te kabul edilmesiyle, eski Demokrat Partililere siyasal haklarını iade etme imkânı tanındı.
1969 Kısmi genel af ilan edildi.
1972 1945 yılından beri ABD işgali altında bulunan Okinawa adası, yeniden Japonya’nın idaresine verildi.
1973 Askeri Yargıtay 4.Dairesi, Prof. Dr. Uğur Alacakaptan ve Asistan Uğur Mumcu hakkında verilen ağır hapis cezalarını “atfedilen suçların sabit olmadığı” gerekçesiyle bozdu. Uğur Mumcu tahliye olduğunda er olarak askere alındı.
1974 12 Mart askeri müdahalesi sırasında tutuklananları da  kapsayan genel af kanunu Cumhuriyetin ilanının 50. yılı nedeniyle çıkarılan genel af adıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Af yasa tasarısı, CHP’nin koalisyon ortağı MSP’den 20 milletvekilinin de diğer sağ partilerle beraber “hayır”oyu vermesi nedeniyle, komünist örgütlenmeyi ve propagandayı yasaklayan TCK’nın 141. ve 142. maddeleri kapsam dışı bırakılarak yasalaştı.
1978 Hukukçu ve Avustralya’nın 12. başbakanı Robert Menzies (Sir Robert Gordon Menzies) yaşamını yitirdi. (20 Aralık 1894-15 Mayıs 1978) Melbourne Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okudu. Bir süre avukatlık yaptı. 1939-1941 ve 1949-1966 yılları arasında Avustralya başbakanı olarak görev aldı. Avustralya tarihinde en uzun süre başbakanlık yapan kişidir.
1981 Sanat Emeği Dergisi Yazı İşleri Müdürü şair/editör Turgay Fişekçi, derginin Eylül 1978 tarihli sayısındaki “SBKP Programında Kültür Sorunu” başlıklı yazıda komünizmi övdüğü gerekçesiyle 1 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
1984 1383 aydın, “Türkiye’deki demokratik düzene ilişkin gözlem ve istekler” başlıklı dilekçeyi TBMM’ye teslim etti. Cumhurbaşkanı Kenan Evren teslim almadığı için köşkün kapısına bırakıldı. Aydınlar Dilekçesi’ne aynı gün Sıkıyönetim tarafından haber yasağı getirildi; metin gazetelerde ancak 19 Mayıs’ta yayımlanabildi. Aydınlar Dilekçesi olarak tarihe geçen bu girişime karşı daha sonra dava açıldı.
1984 Belediyeler ve il özel idarelerinin genel bütçe vergi gelirlerindeki payının artırılmasına ilişkin yasa değişikliği yürürlüğe girdi. Vergi gelirlerinin yüzde 10.3’ünü 64 ildeki belediyelerin alması, özel idarelerin yüzde 1 olan payının da yüzde 2.3’e yükseltilmesi öngörüldü.
1984 Askerlik süresi 18 aya indirildi.
1986 Polis Sedat Caner’in itiraflarında Ekim 1981’de Kahramanmaraş’ta gözaltında işkenceden dolayı öldüğünü söylediği Mehmet Ceren’in babası savcılığa başvurdu.
1987 Cumhuriyet’teki “DİSK Geçmiş Değil Gelecektir” ve “Hülle Partisi” yazılarından dolayı yargılanan İlhan Selçuk ve Okay ve Gönensin beraat etti.
1990 2 kitabından dolayı 2 aydır tutuklu bulunan İsmail Beşikçi, yargılandığı davada cezaevinden getirilmediği için duruşmaya çıkarılamadı; avukatları cezaevi yönetimi hakkında suç duyurusunda bulundu. Duruşmayı TBKP’li Kutlu ve Sargın da izledi.
1991 Edith Cresson, Fransa’nın ilk kadın Başbakanı oldu.
1993

Ören-Milas’da, 40 ülkeden 90 katılımcıyla “8. Uluslararası Vicdani Retçiler Toplantısı yapıldı. 15 Mayıs  “Dünya Vicdani Retçiler Günü” olarak belirlendi.

1994 Tehlikeli Atıkların Sınırlar Ötesi Taşınması ve Bertaraf Edilmesinin Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesini onaylayan 3957 sayılı Kanun Resmî Gazete’nin 15 Mayıs 1994 tarihli sayısında yayınlandı.
1996 1 Mayıs 1977 Katliamı nedeniyle emniyet görevlilerine açılan dava “zamanaşımı” nedeniyle kapatıldı. Müdahil Avukat Rasim Öz, “planlı katliam” olarak değerlendirdiği 1 Mayıs davasındaki zamanaşımı süresinin ”15 yıl değil 20 yıl olduğu”gerekçesiyle karara itiraz etti.
1997

Şair, gazeteci, avukat, editör Turhan Ragıp Oğuzbaş yaşamını yitirdi. (14 Mart 1933 – 15 Mayıs 1997)

2000
  • Kurtuluş Gazetesi satarken polislerce vurularak öldürülen İrfan Dağdaş’ın (17) faillerinin yargılandığı davada polislerin tutuklanması talebi reddedildi.
  • Gazeteci-yazar Uğur Mumcu suikastı soruşturması çerçevesinde tutuklanan ve Tevhid-Selam Örgütü üyesi olmakla suçlanan sekiz zanlı, Eskişehir Özel Tip Cezaevi’ne sevk edildi.
2000 Sierra Leone’de Devrimci Birlik Cephesi (RUF) rehin aldıkları 500’e yakın BM askerinden 139’unu serbest bıraktı.
2001 IMF, Kemal Derviş’in açıkladığı 3 yıllık “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”na göre ek niyet mektubunu onayladı, 3.8 milyar $’lık krediyi serbest bıraktı.
2001 Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Savcı Sacit Kayasu’nun Kenan Evren hakkında düzenlediği iddianame ile “görevini kötüye kullandığı” yönündeki kararı 15 Mayıs 2001 tarihinde oyçokluğuyla onadı.
2002 RTÜK ile Basın Yasası’nda değişiklik içeren yasa TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e gönderildi. Yasayla televizyonlar için ekran karartma dönemi sona erdi. Basın yoluyla işlenen suçlara internet de eklendi.
2003 Terörizmin Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi Tadil Protokolü, 15 Mayıs 2003 tarihinde, Avrupa Konseyi tarafından Strazburg’da düzenlenmiştir.
2004 İsrail, Gazze Şeridi’nde Refah kentinde evleri yıktı, yolları, elektrik ve su şebekelerini çökertti. Bin kadar Filistinli evsiz kaldı. Son operasyonla birlikte İsrail’in 2000’den beri Refah’ta yıktığı ev 1026, evsiz bıraktığı Filistinli sayısı ise 11 bine ulaştı. İnsan hakları kuruluşları İsrail’i kınadı.
2005 17 Mayıs 1998’de Sason’da “terör örgütüne yardım ve yataklık yaptığı” iddiasıyla gözaltına alınıp tutuklanan A.Çelik Şubat 1999’da beraat ettikten sonra, avukatı Tahir Elçi aracılığıyla gözaltında işkence ve kötü muamele gördüğü iddiasıyla 9 polis hakkında şikâyette bulundu. Polisler yargılanıp “delil yetersizliğinden” beraat ettikten sonra AİHM’e başvuran A.Çelik lehine AİHM, Türk hükümetini Çelik’e 10 bin Euro tazminat ödemeye mahkûm etti.
2007 Yargıtay, Şemdinli davasıyla ilgili sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz hakkındaki 39 yıl 5 ay 10’ar gün hapis cezası kararını” eksik soruşturma” gerekçesiyle bozdu. Daire, davanın askeri mahkemede görülmesi gerektiğine karar verdi.
2011 IMF Başkanı Dominique Strauss-Khan, New York’ta otel odasını temizliğe gelen hizmetçiye cinsel saldırıda bulunma suçundan gözaltına alındı.
2013 Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Hrant Dink cinayeti davasında, sanıkların “silahlı terör örgütü” değil, “suç işlemek amacıyla oluşturulan örgüt” üyesi olduklarına karar verdi. Yasin Hayal’e verilen ağırlaştırılmış müebbet cezası onandı.
2017 Alman filozof Karl-Otto Apel yaşamını yitirdi. (15 Mart 1922-15 Mayıs 2017) Etik, felsefe ve insan bilimleri üzerine çok sayıda eser bıraktı.
2019
  • Danıştay, Ceylan Önkol’un ailesinin açtığı maddi ve manevi tazminat ödenmesi davasında Diyarbakır 2.İdare Mahkemesi’nin sadece 28.209 TL manevi tazminat ödenmesi kararını” idarenin hizmet kusuru bulunduğu” gerekçesiyle bozdu, karar yeniden ele alınacak.
  • Arjantinli hukukçu, akademisyen ve diplomat Eduardo Alejandro Roca yaşamını yitirdi. (15 Aralık 1921– 15 Mayıs 2019)
2020 İsveçli hukukçu ve devlet adamı Claes Gustaf Borgström yaşamını yitirdi. (21 Temmuz 1944 -15 Mayıs 2020) 1974 yılında Stockholm Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu ve serbest avukatlık yapmaya başladı 2000’den 2007’ye kadar İsveç Hükümeti Eşitlik Ombudsmanı olarak görev yaptı. Cinsiyet eşitliği ve kadınlara yönelik şiddet konularında yoğun çalışmalarda bulundu. Sosyal Demokrat Parti ve Sol Parti’de politika yaptı. Gazeteciler Annette Kullenberg ve Kerstin Vinterhed’in kardeşidir. 75 yaşındayken COVID-19 nedeniyle 15 Mayıs 2020’de Stockholm’de yaşamını yitirdi.
2020 Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi 15 Mayıs 2021 tarihinde yürürlüğe girdi.
2025
  • 17 Avrupa Konseyi üye devleti Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni imzaladı.Andorra, Belçika, Estonya, Fransa, Yunanistan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Litvanya, Lüksemburg, Moldova Cumhuriyeti, Hollanda, Kuzey Makedonya, Norveç, Polonya, İsveç ve Birleşik Krallık sözleşmeyi imzalayan öncü ülke oldular.
  • İzmir Adliyesi’nde bir avukata, duruşma çıkışında müvekkilinin yakını saldırdı. İzmir Barosu “Savunma susmayacak” diye açıklama yaptı.
  • Kamuoyunda sosyal medya fenomenleri ve kara para aklama dosyalarıyla tanınan ve Küçükçekmece Adliyesi’nde tutuklanmamak için 2,5 milyon dolar rüşvet verdiği öne sürülen isimlerden G.G. tutuklandı.
  • Ümraniye’de polis memuru Şeyda Yılmaz’ın şehit edilmesine ilişkin 3 polis hakkında ‘görevi kötüye kullanma’ suçundan 6 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle iddianame düzenlendi.
  • İzmir’de 14 yaşındaki H.Ç.Ç.’yi 168 bıçak darbesiyle öldürdüğü iddiasıyla yargılanan U.E.Y.’nin davasında üçüncü duruşma yapıldı. İzmir 2. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde kapalı usulle yapılan duruşma 11 Temmuz 2025’e ertelendi.
  • “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “terörle mücadelede görev almış kişileri hedef gösterme” suçlamalarıyla sabah saatlerinde gözaltına alınan gazete Furkan Karabay, tutuklandı.
  • Sosyal medya hesabından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin entübe edildiği yönünde paylaşım yapan gazeteci Can Ataklı hakkında 1,5 yıldan 4,5 yıla kadar hapis istemiyle iddianame düzenlendi.
  • Sokak röportajlarıyla bilinen Arif Kocabıyık, önceki günlerde tutuklanıp serbest bırakılmasının ardından gözaltına alınarak yeniden tutuklandı.
  • Mersin merkezli 3 ilde düzenlenen eş zamanlı operasyonda yasadışı sorgu panelleri üzerinden kişisel verileri ele geçirip satan 7 şüpheli yakalandı. 5 kişi tutuklandı.
2026
  • Antalya Manavgat Belediyesi’ne yönelik ‘yolsuzluk’, ‘rüşvet’ ve ‘irtikap’ soruşturması kapsamında belediye başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Niyazi Nefi Kara’nın da aralarında bulunduğu 5’i tutuklu 41 sanığın yargılandığı dava sonuçlandı. Niyazi Nefi Kara hakkında 45 yıl 22 ay 15 gün hapis cezasına hükmedildi.
  • Kamuya olan borçların 72 aya kadar yapılandırılması ve yurtdışından elde edilen kazançlara vergi istisnası getirilmesini öngören Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin TBMM Genel Kurulu’ndaki görüşmeleri başladı. Kanunun ilk 5 maddesi kabul edildi.
  • Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK), yeni kurulan Sandıklı, Serik, Suşehri ve Ortaca Ağır Ceza Mahkemelerinin yargı çevrelerini belirledi. Karar Resmi Gazete’de yayımlandı.
  • Şarkıcı Yaşar İpek, “Sokağa Yahudi avına çıkalım, şahsen ben sokakta gördüğüm ilk Yahudi’yi Allaha’a yemin olsun hastanelik edene kadar elime alacağım” sözleri nedeniyle Türkiye Hahambaşılığı Vakfı’nın şikayeti sonucu İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davada 3 yıl hapis cezasına mahkum oldu.
  • İstanbul Altın Rafinerisi (İAR) AŞ ve ilişkili şirketlerin yetkilileri hakkında hileli yollarla devlet desteği alarak örgütlü şekilde kamu zararına yol açtıkları iddiasıyla başlatılan soruşturmada 44 şüpheli hakkında iddianame düzenlendi.
  • İstanbul merkezli 4 ilde düzenlenen pırlanta kaçakçılığı operasyonunda 81 şüpheli gözaltına alındı. Soruşturma kapsamında piyasa değeri yaklaşık 349 milyon lira olan pırlanta ele geçirildi.
  • Kocaeli merkezli 30 ilde sahte araç kiralama siteleri üzerinden vatandaşları dolandırdığı ve hesaplarında 102 milyon 537 bin 630 TL işlem hacmi tespit edilen 78 şüpheli, adliyeye sevk edildi.
  • Tekirdağ’da polisin ‘torbacı’ tabir edilen uyuşturucu satıcılarına yönelik düzenlediği helikopter destekli uyuşturucu operasyonunda yakalanan 20 şüpheliden 16’sı tutuklandı.
  • Samsun’da hırsızlık suçundan çok sayıda suç kaydı bulunan ve 65 yıl 10 ay 10 gün hapis cezası olmasına rağmen cezaevine girmemek için sürekli çocuk doğurduğu iddia edilen 8 çocuk annesi kadın, hırsızlık suçundan yargılandığı davada 3 yıl 9 ay 18 gün daha hapis cezasına çarptırıldı.
  • Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’ne yönelik rüşvet operasyonunda gözaltına alınan 18 şüpheliden 8’i adliyeye sevk edildi.
  • Eskişehir merkezli 33 ilde düzenlenen yasa dışı bahis operasyonunda, gözaltına alınan 45 şüpheli işlemlerinin ardından adliyeye sevk edildi. Şüphelilerin suçlardan 8,7 milyar lira gelir elde ettikleri tespit edildi.
  • Çorum’da uyuşturucu operasyonunda gözaltına alındıktan sonra kelepçeli halde kaçan şüpheli, polis ekipleri tarafından kısa sürede yakalandı. Operasyonda 4 bin 158 adet sentetik hap ele geçirildi.
  • Türkiye’nin Antalya’da ev sahipliği yapacağı 2026 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP31) hazırlıkları kapsamında, EXPO fuar alanı ve Batı Akdeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü (BATEM) arazilerindeki tarım arazilerinin otopark haline getirildiği iddia edildi.
  • İstanbul’da da 8 Ekim 2023 tarihinde gerçekleştirilen CHP 38. Olağan İstanbul İl Kongresinin iptali için İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davanın duruşması 10 Temmuz 2026 gününe ertelendi. Daha önce verilen ihtiyati tedbir kararıyla CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik ve yönetimini görevden uzaklaştırılmış, Gürsel Tekin ve ekibi çağrı heyeti olarak göreve getirilmişti.
  • Denizli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Merkezefendi Belediyesi’ndeki ihale işlemlerinde rüşvet aldıkları iddia edilen kişilerle ilgili gözaltı kararı verildi. Aralarında Belediye Başkan Yardımcısı Emrah Karan‘ın da bulunduğu 13 kişi yakalandı.
  • İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Yol Bakım ve Elektronik Sistemler Müdürlüklerine yönelik yürütülen “ihale” soruşturması kapsamında 12 kişi gözaltına alındı.
  • Üsküdar Belediyesi Kent A.Ş.’ye ilişkin “yapı ruhsatı soruşturması” kapsamında ise, 7 kişi gözaltına alındı.
  • Burdur’da bir iş insanının şikayeti üzerine Burdur Belediyesi’ne yönelik başlatılan imar soruşturması kapsamında hazırlanan ve aralarında Burdur Belediye Başkanı Ali Orkun Ercengiz, eski Belediye Başkanı Sebahattin Akkaya ve AKP Burdur İl Başkanı Mustafa Özboyacı’nın da bulunduğu 51 kişinin şüpheli olarak yer aldığı iddianame kabul edildi.

14 Mayıs – Hukuk Takvimi

0

14 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

1643

XIV. Louis, babası Kral XIII. Louis’nin ölümü üzerine, daha 4 yaşındayken Fransa tahtına çıktı.

1767

İngiliz Hükûmeti’nin ithal çaya vergi koyması üzerine, Amerikan Bağımsızlık Savaşı başladı.

1795 Fransa’da kadın kulüpleri kurulması yasaklandı.
1811 Paraguay, İspanya’dan bağımsızlığını kazandı.
1821

Boğazlar’da Gemi Kontrolü Başladı: II. Mahmud döneminde, yabancı gemilerin Boğazlar’dan geçişini denetleyen ve gerektiğinde el koyan ilk resmi usul yürürlüğe girdi.  Montrö Anlaşması’nın çekirdeği olan bir karardır.

ABD’li hukuk kuramcısı, politik düşünür, yazar, üniteryen, kölelik ve savaş karşıtı, bireyci anarşist ve sosyalist Birinci Enternasyonal  üyesi Lysander Spooner yaşamını yitirdi. (19 Ocak 1808 – 14 Mayıs 1887)   

Lysander Spooner

1914 Osmanlı parlamentosu olan Üçüncü Dönem Meclis-i Mebusan açıldı.
1915

Ermenileri, Doğu Anadolu’dan Suriye ve Lübnan’a zorunlu göçe tabi tutan Tehcir Kanunu çıkarıldı.

1924 Türkiye Taş Kömürü Kurumu Zonguldak’ta kuruldu.
1926 Son Padişah Vahdettin İtalya’da vefat etti. Sultan Vahdettin, saltanatın kaldırılması üzerine 17 Kasım 1922 tarihinde sessiz bir şekilde Türkiye’den ayrılmış, hayatının son günlerini İtalya’nın San Remo kentinde maddi sıkıntılar içerisinde geçirmişti. Cenazesi Suriye’ye getirilmiş ve Şam’da defnedilmiştir.
1930

Brezilyalı siyasetçi, hukuk akademisyeni ve gazeteci, Bonifácio José Tamm de Andrada öldü. (Mayıs 1930 – Ocak 2021)

1936

Hukukçu ve voleybolcu Hatice Mahiru Akdağ dünyaya geldi. (14 Mayıs 1936, İstanbul; 23 Eylül 2020)

1937 Tarım Bakanlığı kuruluş kanunu kabul edildi.
1940 Anarşist aktivist/yazar Emma Goldman hayata veda etti. Amerikalı devrimci Emma Goldman (Kızıl Emma). Amerikan işçi hakları mücadelesi öncülerinden Goldman, özgür aşkı savundu. Savaş karşıtıydı. Doğum kontrolü ve eşcinsellerin özgürlüğü için mücadele etti.
1943 Belçikalı hukukçu ve barış öncüsü Henri La Fontaine, yaşamını yitirdi.
1946

Türkiye Sosyalist Partisi kuruldu. Başkanlığa avukat Esat Adil Müstecaplıoğlu seçildi. Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun başkanlığında ve gizli TKP’nin kadro desteğiyle

1948
  • İngiltere’nin kontrolündeki Filistin Mandası sona erdi ve İsrail bağımsızlığını ilan etti. Aynı gün Arap devletleri tarafından saldırıya uğraması ile ilk Arap-İsrail Savaşı başladı. İsrail Bağımsızlık Bildirgesi açıklandı. Bildirgeyi, Polonya’dan göç eden David Ben-Gurion okudu ve yeni ülkenin ilk başbakanı oldu.
  • CHP Meclis Grubu, Milli Eğitim Bakanlığı denetiminde imam-hatip kursları açılmasına karar verdi.
1950

27 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı son buldu. Demokrat Parti, yüzde 53 oyla tek başına iktidara geldi. Türkiye’de tek parti dönemi sona erdi.

1954 Silahlı Bir Çatışma Halinde Kültür Mallarının Korunmasına Dair Sözleşme, 14 Mayıs 1954 tarihinde La Haye’de imzalandı.
1954 Celal Bayar TBMM’de 541 milletvekilinden 486 oy alarak ikinci defa cumhurbaşkanlığına seçildi.
1955

Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya, Romanya ve Sovyetler Birliği, yeni bir askeri ittifak içeren Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması’nı (Varşova Paktı) imzaladı.

1962 İklimsel Özel Vasıtalar ve Tıbbi Tedavi Konularında Karşılıklı Yardıma Dair Avrupa Sözleşmesi(European Agreement on Mutual Assistance in the matter of Special Medical Treatments and Climatic Facilities) 14 Mayıs 1962 tarihinde Strazburg’da imzalandı.
1963 Kuveyt, BM üyesi oldu.
1970
1972

Bülent Ecevit, CHP Olağanüstü Kurultayı’nda 913 delegeden 826’sının oyunu alaarak Atatürk ve İsmet İnönü’den sonra CHP’nin üçüncü Genel Başkanı seçildi. Ecevit, “Kuracağımız düzen faşizmi de, komünizmi de önleyecektir” dedi.

1974

Stalin’in “Sosyalist Ekonominin Meseleleri” adlı kitabını yayınlamaktan yargılanıp beraat eden Sol Yayınları sahibi çevirmen-yazar Muzaffer Erdost, Yargıtay’ın 2.kez karar bozması üzerine 7.5 yıl hapis 2.5 yıl sürgün cezasına çarptırıldı.

1976 Başbakan Yardımcısı ve Milli Selamet Partisi (MSP) Genel Başkanı Erbakan’ın partisinden TBMM Başkan Vekili, 30 MSP’liyle birlikte Ayasofya Müzesi’nde namaz kıldı. 1 hafta önce MTTB’li 150 kişilik bir grup topluca Cuma namazı kılmış ve ardından soruşturma açılmıştı.
1978 Türkiye – Polonya Uluslararası Karayolu Nakliyatına İlişkin Anlaşma, 9 Eylül 1977 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştı. Sözleşme, resmi gazetenin 14 Mayıs 1978 tarihli sayısında yayınlandı.
1981 İlhan Erdost’un öldürülmesine ilişkin davanın ikinci duruşmasında, Mamak Cezaevi’nde tutuklu bulunan iki tanık, Erdost kardeşlerin sanık erler tarafından dövüldüğünü gördüklerini söyledi.
1981 Adalete Başvuruyu Kolaylaştırıcı Tedbirler Hakkında R(81) 7 Sayılı Tavsiye KararıAvrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 14 Mayıs 1981 tarihli 68. toplantısında kabul edilmiş ve konsey üyesi ülkelere dönük olarak ilan edilmiştir.
1985 Hukukçu Hüsamettin Cindoruk, Doğru Yol Partisi Genel Başkanı seçildi.
1987

TBMM, Anayasa değişikliğini kabul ederek, siyasi yasaklar için referanduma gidilmesi, milletvekili sayısının 450’ye çıkarılması ve seçmen yaşının 20’ye indirilmesini benimsedi.

1987 Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) davasında Çağatay Anadol, Veli Gürcan ve N.Bayram’a 8 yıl, 6 sanığa 5 yıl hapis cezası verildi, 33 sanık beraat etti
1988

Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklu ve hükümlülerin başlattığı açlık grevine destek için 20 aile açlık grevine başladı

1989

Bayrampaşa Cezaevi’nden kaçış için tünel kazıldığının ortaya çıkması üzerine  400 sol siyasi tutuklu ve hükümlünün yarısı Bartın ve Çanakkale Cezaevleri’ne sevk edildi.

1991 Topluluk araçlarında belirtilen telif hakkı ile ilgili haklar konusundaki istisnalara ve hakların uygulanmasına yönelik belirli hükümlere ve özellikle de bilgisayar programlarının hukuki olarak korunması hakkındaki 91/250/AET sayılı Avrupa Konseyi Direktifi kabul edildi.
1991 Mao Zedung’un karısı Jiang Qing’in, hapishanede intihar ettiği açıklandı. Mao’nun ölümünden sonra, Başbakan olan Hua Guofeng, Çin Kültür Devriminin sürdürülmesini savunan Jiang Qing ile Wang Hongwen, Zhang Chunqiao ve Yao Wenyuan’ı “Dörtlü Çete” olarak adlandırarak karşı-devrimci suçlamasıyla tutuklatmıştı. Mahkeme sonucunda Jiang ve Zhang ölüm cezasına çarptırıldıysa da cezaları ertelendi; Wang ömür boyu, Yao ise 20 yıl hapis cezası verildi.
1996 İstanbul Alibeyköy’de İrfan Ağdaş adlı genç polisin açtığı ateşle vurularak öldü. Polisler hakkında dava açıldı. Dava, 2 Nisan 2001’de bitti, polisler beraat etti.
1997

Danıştay, Bergama köylülerinin siyanürle altın üretimine son verilmesi talebini kabul etti.

1998 Hindistan iki nükleer deneme yaptı. Hindistan’ın bu denemelerinden sonra, Japonya ekonomik yaptırımlar uygulayacağını, ABD ise, ekonomik ve askeri yardımları askıya aldığını açıkladı.
2002 Çocuk Satışı, Çocuk Fahişeliği ve Çocuk Pornografisi ile İlgili İhtiyari Protokol (Optional Protocol to the Convention on the Rights of the Child on the sale of children), Türkiye tarafından 8 Haziran 2000 tarihinde imzalandı ve 9 Mayıs 2002 tarihinde onaylandıktan sonra 14 Mayıs 2002 gün ve 24755 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı.
2010 Soraya’yı Taşlamak(The Stoning of Soraya M.)  vizyona girdi.
2010

Türkiye ile Yunanistan arasında siyasi, ticari ve kültürel işbirliğini öngören 21 adet dostluk antlaşması imzalandı.

2011 Anayasa Mahkemesi, kamuda bir süre çalışıp istifa ederek ayrılanların, çalıştıkları süreye ilişkin emekli ikramiyesi almalarını engelleyen yasa hükmünü iptal etti.
2014 Türkiye’de 13 Mayıs’ta Soma’da gerçekleşen maden kazasında ölen 301 madenci için, millî yas ilan edildi.
2016 Türk Hukuk Kurumu genel kurulu yapıldı. Av. Yaşar Çatak Başkanlığa seçildi.
2018 ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma kararı bugün uygulandı. Filistinlilerin Gazze Şeridi’nde İsrail ve ABD’ye karşı gösteri düzenledi. İsrail askerleri protestocuların üzerine ateş açtı. Olaylarda en az 60 kişi hayatını kaybetti. 2770 kişi yaralandı.
2019

İstanbul Başsavcılığı, Kırklareli’nde Fethullah Gülen’ı eleştiren bir kitap yazacağını açıklamasından sonra kaçırılan vecesedi 18 Haziran 2011’de Düzce Akçakova kıyılarında bulunan gazeteci Haydar Meriç’in son telefon görüşmesi kayıtlarını silen kişi olduğu gerekçesiyle o dönem İstihbarat Daire Başkanlığı Teknik Operasyon Şube Müdürlüğünde (TEKOP) görevli komiser Hakan Kanın hakkında Silahlı Terör Örgütüne üye olma” ve “Bilişim Sistemindeki verileri bozma, yoketme, erişilmez kılma” suçlarından cezalandırılması için dava açtı.

2023 Türkiye Cumhuriyeti 13. Cumhurbaşkanlığı ve 28. Dönem Milletvekili seçimleri yapıldı. Seçim sonucunda hiçbir aday %50 barajını geçemediği için seçim 2. Tura kaldı.
2025 Ömer Kerkez, Yargıtay Birinci Başkanı oldu.
2026
  • Yunanistan’ın BM Güvenlik Konseyinde “Türk Boğazları” ifadesine itiraz etmesi üzerine Türkiye’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Büyükelçi Ahmet Yıldız, BM’ye mektup yazdı. Yıldız, Yunanistan’ın “Türk Boğazları” ifadesine itiraz etmesini “iç siyasi çıkarlara hizmet etmeyi amaçladığını” ve “talihsiz bulduklarını” belirterek ‘Türk Boğazları’ terimi tanımlayıcı, coğrafi olarak doğru ve Montrö Sözleşmesi’nin devam eden uygulamasıyla tamamen uyumludur” dedi.
  • Aziz İhsan Aktaş suç örgütü davası kapsamında, 11’i tutuklu 200 kişinin yargılandığı davanın 2. celsesinin 12’inci duruşması yapıldı. Mahkeme heyeti, 4 sanık hakkında tahliye kararı verdi. Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat, Oya Tekin ve Utku Caner Çaykara’nın da aralarında bulunduğu 7 kişinin tutukluluğunun devamına hükmedildi.
  • Adana Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında 21 ilde yasa dışı bahis, kara para aklama, rüşvet ve nitelikli dolandırıcılık suçları iddiasıyla düzenlenen operasyonda aralarında avukatlar, bankacılar, polis memurları ve kuyumcuların da bulunduğu 200 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Rasim Ozan Kütahyalı da gözaltına alınanlar arasında.

  • CHP, Milli Parklar Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’de Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un bazı maddelerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurdu.
  • Orta Doğu Teknik Üniversitesi’de Bahar Şenlikleri kapsamında düzenlenen İlkay Akkaya konserinde yaşanan olaylara ilişkin yürütülen soruşturmada gözaltına alınan öğrencilerden 6’sı tutuklandı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca, yürütülen soruşturmada öğrencilere, ‘Devletin Egemenlik Alametlerini Aşağılama’, ‘Nitelikli Kasten Yaralama’, ‘Tehdit ve Hakaret’ suçlamaları yöneltildi.

  • Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “zincirleme suretiyle nitelikli zimmet”, “evrakta sahtecilik”, “213 Sayılı Vergi Usul Kanununa muhalefet”, “suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama ve görevi kötüye kullanmak” suçlarına ilişkin başlatılan soruşturma kapsamında Eskişehir’in Tepebaşı ilçe Belediyesi’ne yönelik operasyonda, 33’ü belediyede görevli 60 şüpheli hakkında yakalama kararı çıkarıldı.  Özel Kalem Müdürü ve 2 Belediye Başkan Yardımcısı da gözaltına alındı.

Türkiye – Polonya Uluslararası Karayolu Nakliyatına İlişkin Anlaşma

0

Türkiye – Polonya Uluslararası Karayolu Nakliyatına İlişkin Anlaşma, 9 Eylül 1977 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştır. Sözleşmenin resmi adı “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Uluslararası Karayolu Nakliyatına ilişkin Anlaşma” olup,  bakanlar Kurulunun onayını takiben resmi gazetenin 14 Mayıs 1978 tarihli sayısında yayınlanıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Uluslararası Karayolu Nakliyatına ilişkin Anlaşma

Türkiye; Afganistan, Almanya, Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Belarus, Belçika, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Hırvatistan, Hollanda, İngiltere, Irak, İran, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Kazakistan, Kırgızistan, Kuveyt, Letonya, Litvanya, Lübnan, Lüksemburg, Macaristan, Makedonya, Mısır, Moğolistan, Moldova, Norveç, Özbekistan, Polonya, Romanya, Rusya Federasyonu, Slovenya, Suriye, Suudi Arabistan, Tacikistan, Tunus, Türkmenistan, Ukrayna, Ürdün, Yemen, Yugoslav Federal Cumhuriyeti ve Yunanistan ile ikili uluslararası karayolu taşımacılığı anlaşmaları imza etmiştir.

Türkiye – Polonya Uluslararası Karayolu Nakliyatına İlişkin Anlaşma

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti, ülkeleri arasında ve ülkeleri üzerinden yapılan yolcu ve eşya nakliyatını kolaylaştırmak ve düzenlemek arzusu ile, aşağıdaki hususlarda mutabakata varmışlardır.

Madde 1

İşbu Anlaşma’nın hükümleri Akit Taraflardan birinde tescil edilmiş taşıtlarla iki ülke arasında veya iki ülke üzerinden transit olarak yapılan yolcu ve eşya taşımaların a uygulanır.

Tarifler
Madde 2

a) Taşımacı» deyimi, Türkiye’de veya Polonya’da millî kanun ve mevzuata göre, yolcu ve eşya taşımaya yetkili kılınmış gerçek veya tüzel kişileri ifade eder.

b) Taşıt deyimi:

i) Yolcu veya eşya taşıma k veya bu taşıtları çekmek üzere imal edilmiş ve kendi gücü ile hareket eden karayolu taşıtlarını,

ii) (i) paragrafında belirtilen taşıtlar ile yolcu veya eşya taşımak amacıyla yapılmış römor k veya yarı-römorklardan oluşan taşıt kombinasyonlarını,

ifade eder.

c) «Düzenli servis» deyimi, önceden saptanmış zaman ve ücre t tarifesine göre belirli bir güzergâhta ik i Akit Taraf ülkesi arasında yolcuların taşınmasını İfade eder.

d) «Düzenli transit servis» deyimi, bir Akit Taraf ülkesinde başlayan, diğer Akit Taraf ülkesinde yolcu indirmeden ve bindirmeden üçüncü bir Devlet ülkesinde sona eren bir düzenli servisi ifade eder.

e) «Mekik servis» deyimi, önceden gruplandırılmış yolcuların bir ve aynı hareket ve varış yerleri arasında birçok gidiş-dönüşü kapsamak üzere taşınmalarını ifade eder. Gidiş seyahatini tamamlamış her grup, bir sonraki seferde hareket noktasına geri getirilir.

Hareket ve varış yerinden hareket ve varış mahalli ile çevresi anlaşılmalıdır. Yolda yolcu indirilmesi veya bindirilmesi yasaktır.  Mekik servisin il k dönü ş seyahati ile son gidiş seyahati boş olarak yapılır.

f) «Kapalı kapı servis (turistik taşıma)» deyimi, yolcu indirip bindirmeden, bir ve aynı yolcu grubunun bir ve aynı taşıtla, kalkış ve varış noktalan taşıtın tescil edildiği Akit Taraf ülkesinde bulunan taşımaları ifade eder.

g) «Boş seyahat» deyimi, diğer Akit Taraf ülkesinden yolcu ve eşya almak ve bunları taşıtın tescil edildiği Akit Taraf ülkesine taşımak üzere diğer Akit Taraf ülkesine yapılan boş seyahati ifade eder.

(h) «Yolcu taşıması» deyimi, şoföründen başka 9 yolcu taşıyabilen vasıtalarla yapılan yolcu taşımalarım ifade eder.

i) «Transit Taşıma» deyimi, çıkış ve varış noktaları bir Akit Taraf ülkesinin dışında olan noktalar arasında diğer Akit Taraf ülkesi üzerinden yapılan yolcu ve/veya eşya taşımalarını ifade eder.

j) «İzin belgesi» deyimi, Akit Taraflardan birinde kayıtlı taşıta diğer Akit Taraf ülkesine girebilmesi, çıkabilmesi veya transit geçebilmesi için ikinci Akit Tarafça verilen müsaade belgesi ile işbu Anlaşma’da öngörülen diğer izin belgelerini ifade eder.

Madde 3

Akit Taraflardan birinin ülkesinde kayıtlı taşıtlarla diğer Tarafın ülkesinde bulunan ik i nokta arasında yolcu ve/veya eşya taşınması yasaktır.

Yolcu Taşınması
Madde 4

Akit Taraflardan birine kayıtlı taşıtlarla yapılan düzenli servis ve boş seyahat müsaade rejimine tabidir. Bu zorunluluk boş transit seyahate uygulanmaz.

İşbu müsaade taşımacının ülkesindeki yetkili makamı n diğer Akit Taraf yetkil i makamın a yapacağı yazılı müracaat üzerine verilir.

Talebin sunulu ş biçimi, yetkili makamlar ve düzenli servis ile boş seyahate ilişkin diğer konular bir protokolle düzenlenecektir.

Madde 5

Akit Tarafların ülkelerinde kayıtlı taşıtların işbu Anlaşma’nın 4 ünc ü maddesinde belirtilenle dışında gerçekleştireceği diğer taşımalar müsaade rejimine tabi olmayacaktır.

Madde 6

Düzenli yolcu taşımalarına uygulanacak tarifenin ilkeleri Akit Taraflar m yetkili makamları tarafından müşterek bir anlaşma ile düzenlenecektir.

Eşya Taşınması
Madde 7

a) Römorklar ve yarı-römorklar da dahil olmak üzere, Akit Taraflardan birine kayıtlı ve iki ülke arasında eşya taşımasında kullanılan taşıtla r giriş ve çıkışlar için kontenjan rejimine tabi değildir.

b) Römorkla r ve yarı-römorklar da dahil olmak üzere. Akit Taraflardan birine kayıtlı ve diğer Akit Tarafın ülkesi üzerinden transit taşımada kullanılan taşıtlar kontenjan rejimine tabidir.

c) Yıllık müsaade kontenjanları işbu Anlaşma’nın 17nci maddesinde öngörülen Karma Komisyon tarafından ya da Akit Tarafların yetkili makamları n yazışmaları yoluyla saptanır.

d) Müsaade belgesi, Akit Taraflardan birinin taşıyıcısına diğer Akit Tarafın ülkesi üzerinden transit seyahat yapma hakkım verecek ve bir gidiş ve geliş seyahati için geçerli olacaktır.

Madde 8

Kontenjan dışında yapılan taşımalar Protokol’de düzenlenecektir.

Müsaade belgeleri yetkili makamların müşterek mutabakatı ile kararlaştırılacak modele göre iki Tarafın lisansında basılır.

Müsaade belgeleri taşıtlarda bulundurulacak ve kontrolle görevli memurların her talebinde ibraz edilecektir.

He r yılın müsaade belgeleri boş ve bedelsiz olarak bir evvelki yılın Kasım ayı içinde Akit Tarafların yetkili makamları arasında teati edilecektir.

Madde 9

Akit ülkelerden birine kayıtlı taşıtlar diğer Akit Taraf ülkesine taşıma yapmışlarsa, dönüşte kendi ülkelerine müteveccihen yük alabilirler.

Madde 10

Akit Taraflardan birine kayıtlı bir taşıtın, kayıtlı olduğu ülkeye veya bir üçüncü ülkeye taşıma k İçin eşya yüklemek üzere bo ş olarak diğer Akit Tarafı n ülkesine girmesi özel izne tabidir.

İki Taraf bu özel izinlerle ilgili talepleri hayırhahlıkla ve süratle incelemek hususunda mutabık kalmışlardır.

Malî Hükümler
Madde 11

a) Akit ülkelerden birine kayıtlı olup, Akit Taraflardan arasında eşya taşımasında kullanılan taşıtlar, römorkla r ve yan-römorkla r da dahil olmak üzere, hiç bir vergi, harç , resim veya diğer ödemelere tabi değildirler.

b) Akit Taraflardan birini n ülkesinde kayıtlı ve diğer Akit Tarafın ülkesinden transit eşya nakli için kullanılan, römorkla r ve yan-römorkla r da dahil olmak üzere, boş ya da dolu taşıtlar diğer Akit Tarafın ulusal mevzuatında öngörüle n vergi, resim ve diğer yükümlülükler e tabidir.

c) Akit Taraflardan birinin ülkesinde kayıtlı taşıtların her türlü yolcu taşıması diğer Akit Tarafın ülkesinde hiç bir vergi, resim ve diğer yükümlülüklere tabi değildir.

Madde 12

İşbu Anlaşma hükümlerin e göre yapılacak ödemeler konvertlbl dövizle ifa  edilecektir.

Genel Hükümler
Madde 13

Taşıtların standart depolarındaki akaryakıt gümrük vergileri ve diğer vergi ve harçlarda n muaftır. Standart depo vasıtanın fabrikası tarafından yapılmış depoları ifade eder.

Diğer Akit Tarafın ülkesinde bozulan bir taşıtın tamiri için geçici olarak ithal edilen yedek parçalara gümrük vergi ve resminden tam muafiyet uygulanır. Değiştirilen parçala r yeniden ihraç edilir veya Gümrüğü n denetimi altında yok edilir.

Madde 14

Taşıtların taşıyıcı ve personeli işbu Anlaşmanı n hükümleri ile Akit Tarafların yürürlükteki karayolu trafiği ve taşımacılığa ilişkin yasal hüküm ve kararlarına uymakla yükümlüdürler.

Madde 15

Her Akit Tarafın kendi ülkesi üzerinde, yüklü ya da yüksüz ağırlık ve boyutları, izin verilen en fazla ağırlık ve boyutları aşan taşıtların taşıma yapmasını özel İzne tabi tutma hakkı saklıdır.

Madde 16

Her Akit Tarafın iç mevzuatı işbu Anlaşma ile düzenlenmeyen tüm sorunlara uygulanır.

Türkiye ve Polonya’nın birlikte taraf olduğu uluslararası sözleşme ve anlaşmaların hükümleri de aynı şekilde uygulanır.

Madde 17

1) Akit Tarafların yetkili makamları işbu Anlaşmanın yürütülmesine ilişkin usulleri bir yürütme protokolü ile düzenlerler.

2) Akit Tarafların yetkili makamları işbu Anlaşmanı n yürütülmesini sağlamak için bir Karma Komisyon kurarlar.

3) Karma Komisyon Akit Taraflardan birinin yetküi makamlarını n talebi üzerine sırayla her ik i Tarafın ülkesinde toplanır.

Madde 18

Akit Tarafların yetkili makamları uluslararası taşıma yapan sürücüler e ve servis personeline, süratle , birçok yolculuk ve uzun bir sür e için geçerli vize vermek hususunda çaba göstereceklerdir.

Madde 19

İşbu Anlaşma Akit Tarafların ulusal mevzuatlarına uygun olarak onaylanacak ve onaylandığım belirten son bildiri tarihinde kesin olarak yürürlüğe girecektir.

Bununla birlikte. Akit Taraflar işbu Anlaşma hükümlerin i imzalandığı tarihten itibaren geçici olarak yürürlüğe koymak konusunda mutabık kalmışlardır.

Bu Anlaşma kesin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren bir yıl süre ile muteber kalacak ve Akit Taraflardan biri tarafından en az üç ay önceden yazılı olarak feshedilmedikçe yıldan yıla kendiliğinden yenilenecektir.

Ankara’da 9 Eylül 1977 tarihinde, her iki nüsha da aynı şekilde muteber olmak üzere, iki orijinal Fransızca nüsha halinde akdedilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına

Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti adına

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Uluslararası Karayolu Nakliyatına İlişkin Olarak 9 Eylül 1977 Tarihinde Ankara’da İmzalanan Anlaşmanın 17 nc i Maddesinin 1 inci Fıkrası Uyarınca Düzenlenen Protokol

I. YOLCU TAŞIMASI:

Düzenli hatlar:

1. Düzenli yolcu taşımaları için müsaade belgesi talebi ilgili taşıyıcı tarafından ülkesinin yetkili makamına yapılmalıdır. Uygun görülmesi halinde, bu makam hizmetin kullanılmaya başlaması için öngörülen tarihten en az ü ç ay Önce söz konusu talebi diğer Akit Tarafı n yetkili makamın a iletir.

2. Müsaade belgesi talebi; saat, tarife, güzergâh, bir yıl boyunca hattın kullanılmasının tasarlandığı dönem ve hattı n kullanılmaya başlaması için öngörülen tarihle önemli ilgiler ihtiva etmelidir. Yetkili makamlar gerekli buldukları takdirde başka açıklamalar isteyebilirler. Söz konusu belgeler üç nüsha halinde sunulmalıdır.

Düzenli olmayan ve mekik servisler:

Her Akit Taraf kontrolle görevli memurları n her talebinde gösterilmek üzere bir yolcu listesinin taşıtın kenarında bulundurulmasını isteyebilir.

II. YETKİLİ MAKAMLAR :

Anlaşmanın uygulanmasıyla yükümlü yetkili makamlar aşağıda belirtilmiştir:

a) Türkiye için: Ulaştırma Bakanlığı, Kara Ulaştırması Genel Müdürlüğü Ankara,

Yalnız 15 inci madde için : Bayındırlık Bakanlığı, Karayolları Genel Müdürlüğü Ankara

b) Polonya için: Ministerstwo Komunikacjiul. Chalufoinskiego 4/6 WarSzawa Anlaşmanın 7 b), 10 ve 1’5 inci maddeleri ile ilgili olarak müsaade belgeleri yetkili makamlar adına aşağıda belirtilen makam tarafından verilecektir.

III. MÜSAADE BELGELERİ KONTENJANI :

1. Kontenjan sistemi 1 Ocak 1978 tarihinden itibaren uygulanacaktır. Söz konusu yıl için transit kontenjanı 3200 müsaade belgesi olarak saptanmıştır.

2. Akit Tarafları ülkeleri arasında yapılan eşya taşıması için müsaade belgeleri gerekli değildir, işbu hüküm Anlaşma’da öngörülen durumlarda özel izin gerekli kılma olanağım ortadan kaldırmaz.

3. Saptanan kontenjanlar iki ülkeden birinin sürücülerinin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmezse, yetkili makamlar bunu tatminkâr bir düzeye çıkarma olanaklarını incelemek üzere ilişkiye geçeceklerdir.

4. Aşağıdaki taşımalar müsaade belgesine tâbi değildir:

a) Posta taşımaları,
b) Hava servislerinin güzergâhının değişmesi halinde, uça k kargosu taşımaları,
c) E v eşyası nakilleri,
d) Fua r ve sergilere ait eşyaların taşınması,
e) Sanat eserleri ve aşyasının taşınması,
f) Tiyatro, müzik, sinema, spor, sirk. fuar veya kermes gösterilerine ait malzeme, aksesuar veya hayvanlar ile radyo, sinema ve televizyona ait malzemenin taşınması,
g) Canlı damızlık hayvan nakliyatı (kasaplık hayvan hariç),
h ) Cenaze nakli,
1) Felâke t halinde yardım malzemesi taşımaları,
k) — Arızalanan arabanı n yükünü almak,
— Arızalanan arabayı çekme k üzere vasıtaların bo ş girişi,
— Tamir vasıtaları.

IV.

Anlaşmalun 8 lnoi maddesinde öngörülen basılı müsaade belgelerinin, Anlaşma’nın geçici olarak yürürlüğe girmesinden hemen sonra teati edilmesinin uygulamadaki olanaksızlığı göz önünde tutularak, 1977 yılı sonuna kadar transit geçişler bu basılı belgeler olmaksızın yapılacaktır.

V . SİGORTALAR:

«Yeşil kart» olarak adlandırılan uluslararası sigorta kartı her türl ü hukuki sorumluluğu kapsamak için geçerli bir belge olarak kabul edilir.

Taşıyıcı bu karta sahip değilse, taşımanın yapıldığı ülkede yürürlükteki hükümlere uymalıdır.

VI .

Taşıtların sürücüleri bir uluslararası sürücü ehliyetine ve taşıt için bir sertifikaya sahip olmalıdır.
Ankara’da 9 Eylül 1977 tarihinde, Fransızca iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Tür k Delegasyonu Başkanı

Polonya Delegasyonu Başkam

Silahlı Bir Çatışma Halinde Kültür Mallarının Korunmasına Dair Sözleşme

0

Silahlı Bir Çatışma Halinde Kültür Mallarının Korunmasına Dair Sözleşme, 14 Mayıs 1954 tarihinde La Haye’de imzalanmıştır. Sözleşmenin kabulüne dair 563 sayılı kanun ile; «Silâhlı bir çatışma halinde kültür mallarının korunmasına dair olan Sözleşmenin tatbikatına ait Tüzük», «Silâhlı bir çatışma halinde kültür mallarının korunmasına dair Protokol» ve kararlara Türkiye Cumhuriyetinin katılması uygun bulunmuş, 2 Nisan 1965’te TBMM’de kabul edilmiş ve Resmi Gazete’nin 10 Nisan 1965 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

SİLAHLI BİR ÇATIŞMA HALİNDE KÜLTÜR MALLARININ KORUNMASINA DAİR SÖZLEŞME

Yüksek Akit Taraflar,

Kültür mallarının son harpler sırasında önemli zararlar gördüğünü, savaş tekniğindeki gelişmeler sebebiyle de gittikçe artan tahrip tehlikesine maruz bulunduğunu müşahede etmiş,

Her millet dünya kültürüne kendinden bir şey katmış olduğu cihetle, hangi millete ait olursa olsun, kültür eserlerine karşı vakî olacak tecavüzlerin bütün insanlığın kültür mamelekine karşı işlenmiş tecavüzler sayılacağına inanmış,

Mevcut kültür mamelekinin muhafazasının bütün dünya milletleri için büyük önem taşıdığını ve bu mamelekin milletlerarası ölçüde korunması gerektiğini müşahede etmiş,

Silahlı Bir Çatışma Halinde Kültür Eserlerinin Korunmasına dair olup 1899 ve 1907 La Haye Sözleşmeleriyle 15 Nisan 1935 tarihli Washington Paktında tespit edilmiş bulunan prensiplerini rehber edinmiş,

Bu malların korunması hususunda ancak millî ve milletlerarası tedbirlerin tesirli olabilmesi için barış zamanından itibaren teşkilâtlandırılması gereğini düşünmüş,

Kültür mallarının korunması yolunda mümkün her türlü çâreye başvurulmasına karar vermiş

Bulunmakla aşağıdaki hükümler hakkında aralarında mutabakata varmışlardır:

BÖLÜM – I

Korunmaya dair Genel Hükümler

Madde – 1

Kültür mallarının tarifi:

Aşağıdaki bildirilenler, menşe veya sahipleri ne olursa olsun; bu Sözleşme bakımından kültür malları sayılırlar:

a) Dinî veya lâik, mimari, tarihi anıtlarla sanat anıtları, arkeolojik değerlerdeki yerler, bütünü itibariyle tarihi veya artistik bir alâka arzeden yapı toplulukları, sanat eserleri, el yazmaları, kitap ve başkaca tarihi, artistik veya arkeolojik değer taşıyan eşya, keza yukarıda bildirilen servetlerden mürekkep bilim koleksiyonlarıyla, önemli kitap, arşiv röprodüksiyon koleksiyonları ve emsali gibi milletlerin kültür muameleklerinde büyük önemde yeri olan menkul ve gayrimenkul mallar,

b) Gerçek ve başlıca görevi (a) fıkrasında zikredilen menkûl kültür mallarını koruma veya teşhirden ibaret olan müze, büyük kitaplık, arşiv deposu gibi binalarla (a) fıkrasında açıklanan menkul kültür mallarının silâhlı bir çatışma halinde korunmasına mahsus sığınaklar,

c) (a) (b) fıkralarında tarif edilen kültür mallarını büyükçe sayıda içine alan ve “anıt merkezleri” denilen merkezler.

Madde – 2

Kültür mallarının korunması:

İşbu Sözleşme bakımından kültür mallarının korunması, bu malların emniyet altına alınmasını ve bunlara riayet edilmesini gerektirir.

Madde – 3

Kültür mallarının emniyet altına alınması:

Yüksek Akit Taraflar, kendi ülkeleri üzerindeki kültür mallarını silâhlı bir çatışmanın önceden tahmin edilebilecek tesirlerine karşı emniyet altınâ almayı, uygun görecekleri tedbirleri ittihaz ederek barış zamanından itibaren hazırlamayı taahhüt ederler.

Madde – 4

Kültür mallarına riayet:

l. Yüksek Âkit taraflar, gerek kendi ülkeleri üzerinde gerek diğer Yüksek Akit Tarafların ülkelerinde bulunan kültür mallarıyla bunların korunma tesislerini ve civarlarındaki yerleri, silâhlı bir çatışma halinde bu eserleri tahribe veya bozulmaya mâruz bırakabilecek maksatlar için kullanmaktan sakınmak ve bu mallara karşı her türlü düşmanca davranıştan kaçınmak suretiyle işbu mallara riayeti taahhüt ederler.

2. İşbu maddenin birinci fıkrasında açıklanan taahhütler, ancak askerî bir zaruretin kaçınılmaz hükmü altında ihlâl olunabilir.

3. Yüksek Akit Taraflar, kültür mallarının, her ne yönden olursa olsun, çalınmasını, yağma edilmesini veya kaçırılmasını ve bunlara karşı girişilecek her türlü tahrip filini men etmeyi, önlemeyi, icabında bu türlü hareketleri durdurmayı da ayrıca taahhüt ederler. Keza bâşka bir Yüksek Âkit Tarafın ülkesi üzerinde bulunan menkul kültür mallarına el koymaktan sakınırlar.

4. Kültür mallarına karşı herhangi bir misilleme hareketine girişmekten sakınırlar.

5. Bir Yüksek Âkit Taraf, başka bir Yüksek Akit Tarafın 3 ncü maddede bildirilen emniyet altına almak tedbirlerine riayet etmediği sebebine dayanarak işbu Yüksek Âkit Târafa karşı 4 ncü madde ile bağlandığı mükellefiyetlerden sıyrılamaz.

Madde – 5

İşgal :

1. Bir Yüksek Akit Tarafın ülkesini kısmen veya tamamen işgal eden Yüksek Akit Taraflar, işgal altındaki ülkenin yetkili millî makamlarınca kendi kültür mallarının emniyete alınması ve muhafazası yolunda gösterilecek gayretleri imkân nisbetinde destekleyeceklerdir.

2. İşgal altındaki ülkede bulunan veya harp harekâtı yüzünden hasara uğramış bazı kültür mallarının muhafazası için âcil bir müdahale gerektiği ve yetkili millî makamlar bu müdahaleyi üstüne almadığı takdirde işgal idaresi millî idare ile sıkı işbirliği ederek imkân nispetinde en mübrem muhafaza tedbirlerini alacaktır.

3. Bir mukavemet hareketi mensuplarınca kendi meşru hükümetleri sayılan herhangi bir Yüksek Akit Taraflar Hükümeti, imkân buldukça işbu Sözleşmenin kültür mallarına riayet edilmesiyle ilgili hükümlerine uymak mecburiyeti hususuna mukavemet hareketi mensuplarının dikkatini çekecektir.

Madde – 6

Kültür mallarının işaretlenmesi

16 ncı madde hükümleri gereğince kültür malları, bunların teşhisini kolaylaştıracak açık işaretlerle belirtilebilecektir.

Madde – 7

Askerî yönden alınacak tedbirler

l. Yüksek Âkit Taraflar, barış zamanlarından itibaren askerî kıtalarına ait nizamname ve talimatnamelere, işbu Sözleşmeye riayet edilmesini sağlayacak hükümler vazetmeyi ve keza barış zamanından itibaren silâhlı kuvvetleri mensuplarında, bütün, milletlerin kültürüne ve kültür mallarına karşı bir saygı zihniyeti uyandırmayı taahhüt ederler.

2. Yüksek Akit Taraflar, barış zamanından itibaren silâhlı kuvvetleri bünyesinde, görevi kültür mallarına karşı saygılı, davranılmasına nezaret etmek ve bu malların muhafazası ile vazifeli mülkî makamlarla işbirliği etmek olan servisler veya mütehassıs memurlar yetiştirmeyi veya ihdas etmeyi taahhüt ederler.

BÖLÜM – II

Özel korunma

Madde – 8

Özel korunma altına alma

1. Silâhlı bir çatışma halinde menkul kültür mallarının muhafazasına mahsus sayısı mahdut bir kısım sığınak, anıt merkezleri ve büyük önem taşıyan başlıca gayrimenkul mallar özel koruma altına alınabilirler; ancak bunların:

a) Büyük bir endüstri merkezinden ve bir hava alanı, bir radyo istasyonu, millî müdafaa hizmetinde çalışan bir müessese, önemlice bir liman veyâ bir demiryolu istasyonu yahût büyük bir ulaştırma yolu gibi hassas bir nokta teşkil eden herhangi mühim bir askerî hedeften gereği kadar uzak bir mesafede bulunması;

b) Askerî maksatlar uğrunda kullanılmaması şarttır.

2. Keza, yeri neresi olursa olsun, her türlü ihtimale göre bombardımanlardan zarar görmeyecek şekilde inşa edilmiş olmak şartiyle, menkul kültür mallarının muhafazasına mahsus bir sığınak dahi özel koruma altuna alınabilir.

3. Bir anıt merkezi, velev transit de olsa, askeri efrat veya malzeme nakliyatında kullanıldığı takdirde askerî maksatlara hizmet eder sayılır. İçinde askerî harekât, askeri efradın toplanması veya harp malzemesi imalâtı ile doğrudan doğruyâ ilgili faaliyetler cereyan eden merkezler için de aynı hüküm caridir.

4. Birinci fıkrada yazılı kültür mallarından birinin sırf bu işe tahsis olunmuş silâhlı muhafızlar tarafından nezaret altında tutuluşu veya bu kültür malı civarında umumi asayişi korumakla mükellef normal zabıta kuvvetlerinin bulunuşu halinde burası askeri maksatlar için kullanılmış sayılmaz.

5. İşbu maddenin birinci fıkrasında sayılan kültür mallarından biri, bu fıkranın kasdettiği manada, ehemmiyeti olan bir askerî hedef civarında bulunursa, ilgili Yüksek Akit Taraf, silâhlı bir çatışma halinde bahis konusu hedefi kullanmıyacağını ve bilhassa bu hedefin bir hava alanı, bir liman veya bir demiryolu istasyonu olması halinde, bu yerlerde her türlü seyrüsefer faaliyetini başka yere sevkedeceğini taahhüt ederse, sözü geçen mahal de özel koruma altına alınabilir.Bu taktirde seyrüsefer faaliyetlerinin başka yere sevkedilmesini barış zamanından itibaren düzenlemek icabeder.

6. Kültür malları, “özel koruma altında bulunan kültür malları milletlerarası sicili”ne kaydedilmekle özel koruma altına alınırlar. Bu kaydın icrası ancak işbu Sözleşme hükümleri dairesinde ve bu Sözleşmenin tatbikatıyla ilgili Tüzükte bildirilen şartlar altında mümkün olabilir.

Madde – 9

Özel koruma altındaki kültür mallarının dokunulmazlığı

Yüksek Akit Taraflar, milletlerarası sicile kaydedilmelerinden itibaren özel koruma altına alınan kültür mallarına karşı her türlü tecavüz hareketinden sakınmak ve 8 nci maddenin 5 nci fıkrasındaki haller müstesna olmak üzere bu malları ve civarlarını herhangi askerî maksatlarda kullanılmaktan kaçınmak suretiyle bunların dokunulmazlığını temini taahhüt ederler.

Madde – 10

İşaretleme ve denetleme

Silâhlı bir çatışma, sırasında özel koruma altında bulunan kültür malları 16 ncı maddede açıklanan belirtici işaretle teçhiz edilecek ve tatbikat tüzüğünde belirtildiği gibi, milletlerarası bir denetlemeye açık tutulacaktır.

Madde – 11

Dokunulmazlığın kaldırılması

1. Yüksek Akit Taraflardan biri, özel koruma altına alınan bir kültür malı hakkında 9 ncu maddedeki taahhütlerini ihlâl edecek bir harekette bulunduğu takdirde hasım taraf, bu ihlâl keyfiyetinin devamı müddetince, ilgili malın dokunulmazlığına riayet mecburiyetinden kurtulmuş olur. Şu kadar ki, mümkün oldukça ve önceden bu ihlâl hareketine makûl bir müddet içinde son verilmesini talep eder.

2. İşbu maddenin birinci fıkrasında yazılı hal dışında, özel korunma altındaki bir kültür malın dokunulmazlığı ancak sakınılmayacak bir askerî zarureti devamı süresince kaldırılabilir. İşbu zaruret haline, ancak bir tümen veya önemce buna eşit veya daha üstün bir askerî teşekkül kumandanlığınca hükmedilebilir. Durumun imkân bıraktığı bütün hallerde, dokunulmazlığın kaldırılacağı hususu hasım tarafa yeteri kadar önceden ihtar olunur.

3. Dokunulmazlığı kaldırılan taraf, mümkün olan en kısa zamanda, yazılı olarak ve mucip sebepleri açıklanmak suretiyle keyfiyetten, tatbikat tüzüğünde adı geçen Kültür Malları Genel Komiserine bilgi vermek mecburiyetindendir.

BÖLÜM – III

Kültür Mallarının nakliyatı

Madde – 12

Özel koruma altına alınan nakliyat

1. Mülhasıran kültür mallarının gerek ülke içinde gerekse başka ülkeye nakli, ilgili Yüksek Akit Tarafın isteği üzerine, Tüzükte açıklanan şartlar içinde özel koruma altında yapılır.

2. Özel koruma altındaki nakil, 16 ncı maddede açıklanan belirtici işareti taşır ve tatbikat tüzüğünde bildirilen milletlerarası murakabe altında yapılır.

3. Yüksek Akit Taraflar, özel koruma altunda yapılan nakliyata karşı herhangi düşmanca bir harekete girişmekten tevakki ederler.

Madde – 13

Müstacel hallerde nakliyat

1. Şayet bir Yüksek Akit Taraf, bazı kültür mallarının emniyetini başka bir yere nakillerini gerektirdiğini ve durumun, bilhassa bir silâhlı çatışma başlangıcında,12 nci maddede açıklanan işlemin tatbikini imkânsız kılacak bir müstaçeliyet arzettiğini mütalâa ederse, bu nakliyata 15 nci maddede bildirilen belirtici işaret konabilir, yeterki evvelce bu nakliyat için 12 nci madde uyarınca bir dokunulmazlık hakkı istenmiş ve bu talep reddedilmemiş olsun. Mümkün oldukça bu nakliyat hakkında hasım taraflara bilgi verilir. Başka bir memleket ülkesine doğru yapılan nakliyata dokunulmazlık hakkı açıkça tanınmamışsa hiç bir suretle belirtici işaret konulamaz.

2. Yüksek Akit Taraflar, bu maddenin 1 nci fıkrasında sözü edilen belirtici işaretlerle işaretlenmiş nakliyatta yönetilebilecek düşmanca hareketlere karşı bunları korumak için mümkün olan gerekli tedbirleri alacaklardır.

Madde – 14

Müsadere, zapt ve iğtinam dokunulmazlığı

1. Müsadere, zapt ve iğtinam dokunulmazlığından:

a) 12 nci veya 13 ncü maddelerde sözü edilen korumadan istifade eden kültür malları,

b) Münhasıran bu malların nakline tahsis edilmiş olan taşıtlar faydalanırlar.

2. İşbu madde, araştırma ve murakabe haklarını hiç bir suretle takyit etmez.

BÖLÜM – IV

Personel

Madde – 15

Personel:

Kültür mallarının korunması ile vazifelendirilen personele, emniyet icaplarının gerektirdiği ölçüde ve bu malların menfaati icabı saygı gösterilecektir; bunlar, hasım tarafın eline düştüğü takdirde, koruma ile mükellef bulundukları kültür malları da hasım tarafın eline geçtikten sonra dahi vazifelerini görmeğe devam edebilmelidirler.

BÖLÜM – V

Belirtici işaret

Madde – 16

Sözleşmenin işareti

1. Sözleşmenin belirtici işareti, uç tarafı sivri, çaprazlama çivit mavisi – beyaz bir armadan ibarettir. (Köşebentlerinde biri, armanın uç tarafına tatbik edilmiş çivit mavisi bir kare ile bunun üst tarafına resmedilmiş yine çivit mavisi bir üçgenden mürekkep bir arma kare ile üçgen her iki yanda birer beyaz üçgen meydana getirirler.)

2. Bu işaret tek olarak veya 17 nci maddede bildirilen şartlar altında, bir üçgen teşkil edecek şekilde üç kere tekrarlanmış olarak kullanırlar.

Madde – 17

İşaretin kullanılması

l. Üç kere tekrarlanan işaret ancak:

a) Özel koruma altında bulunan gayrimenkul kültür malları,

b) 12 nci ve 13 ncü maddelerde açıklanan şartlâra uygun olarak kültür mallarının nakliyatı,

c) Tatbik Tüzüğünde yazılı şartlara uygun olarak meydana getirilmiş sığınakları, belirtmek için kullanılabilir.

2. Tek olarak işaret ancak :

a) Özel koruma altında bulunmayan kültür mallarının,

b) Tatbikat Tüzüğü uyarınca kontrol vazifesiyle mükellef şahıslar,

c) Kültür mallarının koruması ile vazifeli personeli,

d) Tatbikat Tüzüğünde açıklanan kimlik kartlarını belirtmek için kullanılabilir.

3. Silâhlı bir çatışma, sırasında belirtici işareti, işbu maddenin evvelki fıkralarında bildirilen haller dışında ya da bu işarete benzeyen her hangi başka işareti kullanmak yasaktır.

4. Gayrimenkul bir kültür malı üzerine belirtici işareti konulabilmesi için, aynı zamanda bu binaya ilgili Yüksek Akit Tarafın yetkili makamınca resmen tarihlenmiş ve imzalanmış bir izinnamenin de asılması şarttır.

BÖLÜM – VI

Sözleşmenin tatbik sahası

Madde – 18

Sözleşmenin tatbiki

1. Barış zamanından itibaren yürürlüğe girecek olan hükümler dışında iş bu Sözleşme, ilân edilmiş bir harp veya Yüksek Akit Taraflardan ikisi veya daha fazlası arasında zuhur edecek silâhlı bir çatışma halinde, harp hali bunlardan biri veya birkaçı tarafından kabul edilmemiş dahi olsa tatbik edilecektir.

2. Sözleşme keza Yüksek Akit Taraflardan birine ait ülkenin kısmen veya tamamen işgalini tazammun eden bütün hallerde, bu işgal hiç bir askerî mukavemetle karşılanmamış dahi olsa tatbik edilecektir.

3. Şayet çatışma halinde devletlerden biri bu Sözleşmeye taraf değil ise, taraf bulunan devletlerden yine aralarındaki münasebetlerde Sözleşme ile bağlı kalacaklardır. Keza taraf olmayan devlet işbu Sözleşme hükümlerini kabul ettiğini beyan eder ve bu hükümleri tatbik ederse taraf devletler bu devlete karşı da Sözleşme hükümleri ile bağlı kalacaklardır.

Madde – 19

Milletlerarası mahiyette olmayan çatışmalar

1. Milletlerarası mahiyette olmayıp Yüksek Akit Taraflardan birinin ülkesinde silâhlı bir çatışma halinde, hasım târaflardan herbiri, bu Sözleşmenin hiç değilse kültür mallarına karşı saygılı bulunmasıyla ilgili hükümlerine riayetle mükellef olacaklardır.

2. Çatışmada hasım taraflar, özel anlaşma yoluyla işbu Sözleşmenin diğer hükümlerinden bir kısmını veya tamamını yürürlüğe koymağa gayret edeceklerdir.

3. Birleşmiş Mi1letler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı bu yolda, çatışan hasım taraflara hizmetlerini sunabilir.

4. Yukarıdaki hükümlerin tatbikı, çatışan hasım tarafların hukukî durumu üzerinde hiç bir suretle müeesir olmayacaktır.

BÖLÜM – VII

Sözleşmenin tatbiki

Madde – 20

Tatbikat tüzüğü

İşbu Sözleşmenin tatbik usulleri, Sözleşmenin bir parçasını teşkil eden Tatbikat Tüzüğünde tayin edilmiştir.

Madde – 21

Koruyucu devletler

İşbu Sözleşme ile Tatbikat Tüzüğü, hasım tarafların menfaatlerini korumakla mükellef koruyucu devletlerin yardımıyla tatbik edilecektir.

Madde – 22

Ulaştırma yolu

1. Koruyucu devletler, kültür mallarının menfaati bakımından faydalı telâkki edecekleri bütün hallerde; bilhassa, işbu Sözleşmenin veya Tatbikat Tüzüğünün ihtiva ettiği hükümlerin icra veya tefsirinde hasım taraflar arasında anlaşmazlık zuhur ettiği takdirde, dostane teşebbüslerde bulunurlar.

2. Bu maksatla, koruyucu devletlerden her biri, taraflardan birinin veya Birleşnıiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürünün müracaatı üzerine ya da kendiliğinden, hasım taraflar temsilcilerinin ve bilhassa kültür mallarını koruma ile mükellef makamların muhtemelen uygun düşecek tarafsız bir memleket topraklarında toplanmalarını teklif edebilir. Hasım taraflar, kendilerine yapılacak toplantı tekliflerini müspet sonuçlandırmak zorundadırlar. Koruyucu devletler, tarafsız bir devletten seçilen veya Birleş Milletler Eğitim, Bilim ve Kütür Teçkilâtı Gene1 Müdürünce tavsiye olunan bir şahsiyetin bu toplantıya başkanlık etmek üzere davetini hasım tarafların tasvibine sunar.

Madde – 23

Unesco’nun yardımı

1. Yüksek Akit Taraflar, kendi kültür mallarını korunmasını teşkilâtlandırmak veya işbu Sözleşme ve Tüzüğün tatbikatından doğacak herhangi başka bir meseleyi halletmek üzere Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtından teknik yardım talep edebilirler. Teşkilât, programının ve imkânların çerçevesi içinde bu yardımı yapar.

2. Teşkilât bu konuda Yüksek Akit Taraflara kendiliğinden tekliflerde bulunmak yetkisine sahiptir.

Madde – 24

Özel anlaşmalar

l. Yüksek Akit Taraflar, ayrıca halletmeyi faydalı mütalâa ettikleri her meselede özel anlaşmalar aktedebilirler.

2. Bu Sözleşmenin kültür malları ve bunlara tahsis edilmiş memurlara sağladığı himayeyi azaltacak mahiyette hiç bir özel anlaşma yapılamaz.

Madde – 25

Sözleşmenin yayılması

Yüksek Akit Taraflar, barış ve silâhlı çatışma zamanında işbu Sözleşme ile Tatbikat Tüzüğü metinlerinin kendi memleketinde mümkün olan en geniş çevrelere yayılmasını temin ile mükelleftirler, Bilhassa bu metinleri, esasları bütün milletçe ve bahusus silahlı kuvvetler ve kültür mallarının korunmasına memur vazifelilerce anlaşılacak surette askerî ve mümkünse sivil eğitim programlarına almayı da taahhüt ederler.

Madde – 26

Tercüme ve raporlar

l. Yüksek Akit Taraflar, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürü vasıtası ile işbu Sözleşmenin ve Tatbikat Tüzüğünün resmî tercümelerini birbirine bildirirler.

2. Bundan başka, en az dört yılda bir defa bu Sözleşme ile Tüzüğünün tatbikıyla ilgili olarak kendi idari makamlarınca alınmış, hazırlanmakta olan veya alınması düşünülen tedbirlere müteallik bildirilmesini faydalı bulacakları bilgileri havi bir raporu Genel Müdürüne gönderir.

Madde – 27

Toplantılar

1. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürü, İcra Konseyi’nin tasvibi ile Yüksek Akit Taraflar temsilcilerini toplantılara çağırabilir. Genel Müdür, Yüksek Akit Taraflardan en az beşte birinin talebi üzerine bu çağırmayı yapmakla, mükelleftir.

2. Toplantının, işbu Sözleşme ile Tatbikat Tüzüğünün tevdi ettiği diğer vazifelerine hâlel gelmemek şartıyla, bu Sözleşme ile Tatbikat tüzüğünün tatbikıyla ilgili meseleleri incelemek ve bu konuda tavsiyelerde bulunmak görevleri vardır.

3. Toplantı, Yüksek Akit Tarafların ekseriyeti temsil edilmiş olduğu takdirde ve 39 ncu madde uyarınca Sözleşme ile Tatbikat Tüzüğünün yeniden gözden geçirebilirler.

Madde – 28

Cezalar

Yüksek Akit Taraflar işbu Sözleşmeyi ihlâl eden veya bu yolda bir emir veren kimsenin, hangi milletten olursa olsun, araştırılarak ceza hukuk ve disiplin cezaIarına çaptırılmaları için kendi ceza hukuku sistemleri çerçevesi içinde gereken bütün tedbirler almayı taahhüt ederler.

SON HÜKÜMLER

Madde – 29

Dilekler

l. İşbu Sözleşme, İngilizce, İspanyolca, Fransızca ve Rusça olarak tespit edilmiş olup her dört metin de aynı derecede muteberdir.

2. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı, Genel Konferansının diğer resmî dillerine de tercümeler yaptırılacaktır.

Madde – 30

İmza

İşbu Sözleşme 14 Mayıs 1954 tarihini taşıyacak ve 21 Nisan-14 Mayıs 1954 tarihleri arasında La Haye’de toplanmış olan Konferansa davet edilmiş bulunan bütün devletlerin imzalarına 31 Aralık 1954 tarihine kadar açık tutulacaktır.

Madde – 31

Tasdik

l. İşbu Sözleşme, imza eden devletlerin anayasa usullerine uygun olarak tasdiklerine sunulacaktır.

2. Tasdik belgeleri Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürüne tevdi olunacaktır,

Madde – 32

Katılma

Yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren işbu Sözleşme, 30 ncu maddede zikredilen ve bu Sözleşmeden imzası bulunmayan bütün devletlerin ve keza Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı İcra Konseyince iştirake davet edilen herhangi başka bir devletin katılmasına açık bulunacaktır.

Madde – 33

Yürürlüğe girme

1. İşbu Sözleşme, beş tasdik belgesinin tevdi tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girer.

2. Müteakiben her Yüksek Akıd Taraf için yürürlüğe girme; bu âkidin tasdik belgesini tevdi tarihinden itibaren üç ay sonradır.

3. 18 ve 19 ncu maddelerde yazılı durumlar, hasım taraflarca muhasematın veya işgalin başlamasından evvel veya sonra tevdi olunacak tasdik ve katılma belgelerine hemen yürürlük hükmünü verirler. Bu hallerde Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürü, 38 nci maddede yazılı tebligatı, en süratli yoldan yapar.

Madde – 34

Sözleşme hükümlerinin fiilen tatbik mevkiine konulması

1. Yürürlüğe girmesi tarihinde Sözleşmeye taraf devletler, kendilerine ait olan hususlarda Sözleşmenin altı ay zarfında fiilen tatbik mevkiine konulması için gereken bütün tedbirleri alacaklardır.

2. Bu müddet, tasdik veya katılma belgesini işbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden sonra tevdi edecek bütün devletler için, tasdik veya katılma belgelerini tevdi tarihinden başlamak üzere altı ay olacaktır.

Madde – 35

Sözleşmenin ülke bakımından şumülü

Her Yüksek Akit Taraf, Sözleşmeyi tasdik veya buna katılma sırasında ya da bundan sonraki herhangi bir zamanda, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürüne tevcih olunacak bir tebliğ ile işbu Sözleşmenin, milletlerarası münasebetleri idare ettiği ülkelerin tamamına veya yalnız bir kısmına şâmil olacağını bildirebilirler. Bu tebliğ, alınmasından itibaren üç ay sonra hükümlülük kazanır.

Madde – 36

Sözleşmenin önceki Sözleşmelerle münasebeti

1. Kara harplerine mahsus kanunlarla teamülleri (IV) ve harp haIindeki deniz kuvvetleri bombardımanları (IX) ile ilgili gerek 29 Temmuz 1899, gerekse 18 Ekim 1907 tarihli La Haye Sözleşmeleri ile bağlı olup işbu Sözleşmeye taraf bulunan devletler arasındaki münasebetlerde işbu Sözleşme, yukarıda bildirilen (X) sayılı Sözleşme ile keza (IV) sayılı Sözleşme bağlı tüzük hükümlerini tamamlar ve (IX) sıayılı Sözleşmenin 5 nci maddesinde açıklanan işaret yerine işbu Sözleşmenin 16 ncı mâddesinde sözü edilen belirtici işareti – bu işaretin kullanılmasına Sözleşme ve Tatbikat Tüzüğünde yazılı bütün hallerde muteber olmak üzere – ikame eder.

Madde – 37

Sona erdirme

l. Yüksek Âkit Taraflardan, her biri, kendi adına veya milletlerarası nıünasebetlerini idare ettiği ülke adına işbu Sözleşmeyi sona erdirebilir.

2. Sona erdirme, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürüne tevdi olunacak yazılı bir belge ile bildirilir.

3. Sona erdirme, buna dair belgenin alınması tarihinden bir yıl sonra muteber olur. Ancak bu bir yılın hitamı sırasında sona erdiren taraf silâhlı bir çatışmaya girmiş bulunuyorsa, sona erdirme hükmü, çatışma sonuna ve herhalde kültür mallarının ülkesine iadesi muameleleri tamamlayıncaya kadar durur.

Madde – 38

Tebliğler

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürü, gerek 30 ve 32 nci maddelerde gösterilmiş devletleri gerekse Birleşmiş Milletler Teşkilâtını her türlü tasdik, satılma veya 31, 32 ve 39 ncu maddelerde yazılı kabul belgelerinin kendisine tevdiinden, keza 35, 37 ve 39 ncu maddelerde yazılı bildirme ve sona erdirmelerinden haberdar eder.

Madde – 39

Sözleşmenin ve Tatbik Tüzüğünün yeniden gözden geçirilmesi

1. Yüksek Akit Taraflardan her biri, işbu Sözleşme ile Tatbik Tüzüğüne dair tadilât teklifinde bulunabilir. Bu suretle yapılacak tadilât teklifi, Birleşmiş Milletler Eğitim” Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürüne bildirilir. Genel Müdür de muaddel metinleri Yüksek Akit Taraflara göndererek kendilerinden:

a) Bir konferans toplanarak teklif olunan tadillerin tetkikinı arzu edip etmediklerinin,

b) Veya teklif edilen tadilâtı, konferans toplanmasına lüzum kalmadan kabul etmek fikrinde olup olmadıklarının,

c) Ya da konferans toplanmasına hacet olmaksızın tadil tekliflerini reddetmeyi düşünüp düşünmediklerinin dört ay zarfında bildirilmelerini ister.

2. Genel Müdür, bu maddenin birinci fıkrasiyle ilgili olarak alacağı cevapları bütün Yüksek Akit Taraflara bildirir.

3. Bütün Yüksek Akit Taraflar, işbu maddenin birinci fıkrasının (b) şıkkına uygun olarak gösterilen müddet zarfında görüşlerini Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürüne açıkladıkları ve teklif olunan tadilâtı bir konferans toplanmasına lüzum olmaksızın kabul fikrinde bulunduklarını bildirdikleri takdirde, Genel Müdür, 38 nci madde uyarınca bu karara dair tebligatı yapar. Tadil, işbu tebligat tarihinden 90 gün sonra bütün Yüksek Akit Taraflar hakkında muteber olur.

4. Genel Müdür, Yüksek Akit Tarafların üçte birinden, fazlasınca talep vâki olduğu takdirde, tadilât tekliflerinin incelenmesi için Yüksek Akit Tarafları konferansa çağırır.

5. Bundan evvelki fıkrada bildirilen usule tabi olmak üzere Sözleşmede veya Tatbikat Tüzüğünde yapılacak tadiller; Yüksek Akit Tarafların konferansta hazır bulunacak temsilcilerince ittifakla ve keza Yüksek Akit Tarafların her biri tarafından ayrı ayrı kabu1 edilmedikçe yürürlüğe giremez.

6. Dördüncü ve beşinci fıkralarda gösterilen konferansta karar altına alınmış Sözleşme ve Tatbik Tüzüğü tadillerinin Yüksek Akit Taraflarca kabulü, bu yolda resmî bir belgenin Birleşmiş Milletler Eğitim; Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürüne tevdii suretiyle yapılır.

7. İşbu Sözleşmeye ve Tatbik Tüzüğüne ait tadillerin yürürlüğe girmesinden sonra, işbu Sözleşme ve Tatbik Tüzüğünün yalnız bu suretle tadile uğrayan metni tasdike veya katılmayâ açık bulunacaktır.

Madde – 40

Tescil

Birleşmiş Millettler şart’ının 102 nci maddesi gereğince işbu Sözleşme, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürünün müracaatı üzerine Birleşmiş Milletler Sekreterliğince tescil olunacaktır.

İşbu Sözleşme aşağıda imzaları bulunan yetkililer tarafından imzalanmıştır.

La Haye’de 14 Mayıs 1954 tarihinde bir tek nüsha halinde hazırlanmış olup işbu nüsha Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı arşivlerinde muhafaza edilecek ve aslına uygun musaddak örnekleri 30 ve 32 nci maddelerde gösterilen bütün devletlerle Birleşmiş Milletler Teşkilâtına tevdi olunacaktır.

İklimsel Özel Vasıtalar ve Tıbbi Tedavi Konularında Karşılıklı Yardıma Dair Avrupa Sözleşmesi

0

İklimsel Özel Vasıtalar ve Tıbbi Tedavi Konularında Karşılıklı Yardıma Dair Avrupa Sözleşmesi(European Agreement on Mutual Assistance in the matter of Special Medical Treatments and Climatic Facilities – Özel tıbbi tedavi ve termo – klimatik kaynaklar alanında karşılıklı yardımlaşmaya dair Avrupa Andlaşması) 14 Mayıs 1962 tarihinde Strazburg’da imzalanmıştır.

Özel tıbbi tedavi ve termo – klimatik kaynaklar alanında karşılıklı yardımlaşmaya dair Avrupa Antlaşmasının onaylanmasının uygun bulunduğu hakkında Kanun, Millet Meclisi Sağlık ve Sosyal Yardım ve Dışişleri Komisyonları ile Cumhuriyet Senatosu Sosyal İşler, Dışişleri ve Turizm ve Tanıtma komisyonları tarafından görüşüldükten sonra 30 Nisan 1964 tarihinde TBMM’de kabul edilerek 11 Mayıs 1964 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

İklimsel Özel Vasıtalar ve Tıbbi Tedavi Konularında Karşılıklı Yardıma Dair Avrupa Sözleşmesi

ÖZEL TIBBİ TEDAVİ VE TERMO – KLİMATİK KAYNAKLAR ALANINDA KARŞILIKLI YARDIMLAŞMAYA DAİR AVRUPA ANDLAŞMASI

Bu Antlaşmayı imza eden Avrupa Konseyi üyesi devletler hükümetleri, Konseyin gayesinin üyeleri arasında daha sıkı bir birliği gerçekleştirmek olduğu ve bu gayeye tıbbi konularda karşılıklı yardımlaşma tedbirlerinin kabulü ile de ulaşılabileceğini göz önünde tutarak;

Bir tıbbi yardım sisteminden faydalanmakta oldukları halde uygun tedaviyi ikamet ettikleri memleketlerde bulamıyan kimselere, diğer memleketlerde mevcut özel tedavi ve termo – klimatik kaynaklardan istifadeyi mümkün kılmak arzusu ile;

Böyle bir karşılıklı yardımlaşmanın Avrupa fikrini ve dayanışmasını kuvvetlendireceğini göz önünde bulundurarak;
Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde — 1.

İşbu Antlaşmanın hükümleri Âkid Taraflardan birinin topraklarında mukim olan ve aşağıda yazılı mecburi veya ihtiyari tıbbi yardım sistemlerinden birinden faydalanabilenler hakkında uygulanır :

a) Kamu memurları veya memur statüsündekiler için özel rejimler ile işverenin temine mecbur olduğu tıbbi yardıma dair rejimler de dâhil olmak üzere, genel veya özel, prim ödemeli veya ödemesiz sosyal emniyet rejimleri, yahut;
b) Sosyal ve tıbbi yardım rejimleri, yahut;
c) Harbden veya harb neticelerinden mağdur olanlara yardım sistemleri.

Madde — 2.

Âkid Taraflardan her biri, durumları 1 nci maddede derpiş edilen her şahsın, bağlı bulunduğu kurumun verdiği belgeye göre, muhtaç olduğu ve ikamet ettiği Âkid Taraf topraklarında sağlanamayacağı anlaşılan tıbbi tedavinin sağlanabilmesi için topraklarında bulunan ve gerekli tedaviyi sağlamak-imkânlarına sahip tıbbi kurum veya termo- klimatik merkezlere kabul edilmesini temine çalışacaktır.

Madde-3

1. Her Âkıd Taraf kendi memleketinde bu Andlaşmanın hükümlerini yerine getirmeye yetkili makam veya makamları tâyin eder.

2. Her yetkili makam, lüzumu halinde, diğer Âkıd Taraflardan bir veya birkaçının yetkili makam veya makamları ile bu Andlaşma hükümlerinin uygulama şeklini tesbit eden idari andlaşmalar yapabilir.

3. Her Âkıd Taraf tâyin ettiği yetkili makam veya makamların isim ve adreslerini Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirir. Genel Sekreter bu bilgiyi Avrupa Konseyinin diğer üyelerine ve bu Andlaşmaya katılan Devletlerin Hükümetlerine tebliğ eder.

Madde — 4

1. Her yetkili makam bu Andlaşmanın hükümlerinin yerine getirilebilmesi için bir veya birkaç teşekkülü diğer Âkıd Taraflar yetkili makamları tarafından tâyin edilen teşekkül veya teşekküller ile irtibat sağlamak üzere görevlendirebilir.

2. Âkıd Taraflardan ikisinin veya daha fazlasının irtibat teşekkülleri, işbu anlaşma hükümlerinin yerine getirilmesinde lüzumlu formalitelerin tamamlanması için tek tip formülerler tesbit etmek üzere işbirliği yapabilir.

3. Her yetkili makam bu maddenin birinci fıkrasına uygun olarak tâyin olunan irtibat teşekkül veya teşekküllerinin isim ve adreslerini diğer Âkıd Taraflar yetkili makamlarına bildirir.

4. Âkıd Taraflardan birinin yetkili makam veya makamları bu maddenin birinci fıkrasında zlkrolunan irtibat teşekkülünü tâyin etmiyecek olursa, bu Andlaşmanın 4 ncü maddesinin 2 nci fıkrasında ve 5 ilâ 7 nci maddeleri hükümlerine göre irtibat teşekküllerine düşen görevleri bu yetkili makam veya makamlar deruhte eder.

Madde — 5

İkinci maddede zikredilen tedavi imkânların dan faydalanmak üzere yapılan müracaatlar, durumları 1 nci maddede derpiş olunan şahısların bağlı bulundukları irtibat teşekkülü tarafından yapılır. Her vaka için işbu makam kontrol ve takdir hakkına sahiptir. Müracaat sahibinin gönderilmesi tedavinin yapılacağı memleketin irtibat teşekkülünün kabulüne bağlıdır; bu irtibat teşekkülü, şahsın bağlı bulunduğu irtibat teşekkülünün isteği üzerine, 6 ncı maddenin 2nci fıkrasının 2nci bendinde zikredilen masrafların tahminî yekûnuna ait lüzumlu bilgiyi verir. Her vaka
irtibat teşekkülleri arasında müştereken tâyin edilecek özel nizamlara bağlanabilir.

Madde — 6

1) 2 nci maddede zikredilen tıbbi tedavilerden doğan bütün masraflarla, seyahat masrafları ve hastanın bağlı olduğu teşekkül tarafından müsaade edilmesi şartıyla veya acil hallerde bu tedavi veya bu tedavi maksadıyla yapılan seyahat sırasında vuku bulan hastalık, kaza veya tıbbi yardım gerektiren her hangi bir hal dolayısiyle ihtiyar olunan masraflar, hastanın bağlı olduğu teşekkül tarafından işbu maddenin aşağıdaki fıkralardan derpiş edilen kaidelere göre ödenir.

2) Kendi nizamları bunu derpiş ettiği ölçüde, seyahat masrafları bu teşekkül tarafından doğrudan doğruya hastaya ödenir. Diğer masraflar ise ilgili irtibat teşekkülleri vasıtasiyle tedaviyi sağlıyan tıbbi müesseselere, fermo” – “klimatik merkezlere Veya müdavi doktorlara veyahut tıbbi bakım dolayısiyle tazminata hak kazanan her hangi diğer müessese veya şahıslara aynen ödenir.

3) Âkıd Taraflardan iki veya daha fazlasının irtibat teşekkülleri, aralarında anlaşarak yakardaki fıkranın 2 nci bendine uygun olarak .ödenmesi icabeden miktarların tâyini için bâzı esaslar tesbit edebilirler. Tedavisi bahis konusu olan şahsın bağlı bulunduğu teşekküle, tedavinin yapıldığı yerde tekabül eden yetkili teşekküle bağlı kimselere tatbik edilenden daha yüksek tarifeler ödenmesi nazarı itibara alınmaz. Mamafih, ilgili irtibat teşekkülleri, bâzı özel haller bunu gerektirdiği takdirde bu prensibe istisnalar derpiş edilmesi hususunda anlaşabilirler.

4) Hastanın bağlı olduğu teşekkül, bu teşekkülce uygulanan millî mevzuat gereğince hastanın ödemesi gereken masraf payını, lüzumu halinde, hastadan alır.

Madde — 7

1 nci maddeye giren bir kimsenin topraklarında mukim olduğu Âkıd Taraf mevzuatına göre
kendisi veya ailesi efradı için hakkı olan yardımlar yapılmaya devam olunur. Kendisinin hak
kazandığı nakdî yardımlar ona irtibat teşekkülleri tarafından müştereken tesbit edilen usullere
uygun olarak ödenebilir.

Madde — 8

Bu Andlaşmanm hükümleri, durumu 1 nci maddeye uygun kimselere daha müsait tedavi imkânları sağlayabilecek olan ve yürürlükte bulunan veya yürürlüğe girecek olan millî mevzuatın,
iki veya çok taraflı andlaşma ve sözleşmelerin, Andlaşma veya Avrupa İktisadi Birliği nizamları hükümlerini haleldar etmez.

Madde —- 9

Âkıd Taraflardan her biri bu Andlaşmamn imzası veya onaylama, tasvip veya katılma belgesinin tevdii sırasında birinci maddede zikrolunan tıbbi yardım sistemlerinden istifade eden kendi
topraklarında mukim şahısları bu Andlaşmamn hükümlerinin dışında tuttuğunu beyan edebilir.

Madde —10

Bu Andlaşma
a) Onaylama veya tasvip ihtirazi kaydı olmadan imza, veya
b) Onaylamanın veya tasvibin takibedeceği onaylama veya tasvip kaydiyle imza edilmek suretiyle …
Bu Andlaşmaya taraf olabilmek üzere Avrupa Konseyi üyelerinin imzasına açıktır. Onaylama
ve tasvip belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilecektir.

Madde —11

Bü Andlaşma Konseyin üç üyesinin 10 ncu madde hükümlerine uygun olarak anlaşmayı onaylama veya tasvip kaydı olmadan imzalamalarından veya onayladıkları veya tasvibettikleri tarihten bir ay sonra yürürlüğe girer.

Onaylama veya tasvip kaydı olmadan Andlaşmayı bilâhara imzalıyacak veya onaylıyacak veya tasvibedecek her üye için Andlaşma, imza veya onaylama veya tasvip belgesinin tevdii tarihinden bir ay sonra yürürlüğe girer.

Madde — 12

işbu Antlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Avrupa Konseyine üye olmayan her Devleti Antlaşmaya katılmaya davet edebilir. Katılma, katılma belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdii tarihinden bir ay sonra yürürlüğe girer.

Madde —13

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri,

(a) Bu Antlaşmanın yürürlüğe giriş tarihini, anlaşmayı onaylama veya tasvip kaydı olmadan imzalayan veya onaylayan veya tasvibe den üyelerin isimlerini;
(b) 12 nci madde hükümleri gereğince yapılan her katılma belgesi tevdiini,
(c) 9 ncu madde hükümleri gereğince yapılan her beyanı;
(d) 14 ncü madde hükümleri gereğince alman her tebliği ve bu tebliğin yürürlüğe gireceği tarihi;
Konsey üyelerine ve katılan devletlere bildirir.

Madde —14

Bu Andlaşma süresiz olarak yürürlükte kalacaktır.

Her Âkıd Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bu hususta bir yıl önceden haber vermek suretiyle kendisiyle ilgili olarak Andlaşmanın uygulanmasına son verebilir.

Keyfiyeti tasdiken hükümet tarafından bu hususta tam yetkili kılman aşağıda imzaları bulunman] ar bu Andlaşmayı imzalamışlardır.

Avrupa Konseyi arşivlerine konacak olan bu Andlaşma, Fransızca ve İngilizce olarak, her iki
metin aynı derecede muteber olmak üzere tek nüsha halinde Strazburg’da 14 Mayıs 1962 tarihinde tanzim edilmiştir.

Genel Sekreter bu Andlaşmayı imzalıyan veya Andlaşmaya katılan bütün hükümetlere Andlaşmanın aslına uygun onaylanmış örnekler gönderecektir.

Cumhuriyetin İlanının 50. Yılı Nedeniyle Çıkarılan Genel Af

0

Cumhuriyetin ilanının 50. yılı nedeniyle çıkarılan genel af 15 Mayıs 1974 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiştir.

Cumhuriyetin İlanının 50. Yılı Nedeniyle Çıkarılan Genel Af
MADDE 1

7 . 2 . 1974 tarihine kadar işlenmiş suçlardan:

A) Kanunların suçu tespit eden asıl maddesinde, üst sınırı (12) yılı geçmeyen hürriyeti bağlayıcı bir ceza ile yahut yalnız veya birlikte olarak para cezasıyle cezalandırdığı veya müsadereyi yahut bir meslek veya sanatın yapılmamasını veyahut bu cezalardan birini veya birkaçını gerektiren fiiller hakkında takibat yapılmaz.

B) (12) yıl veya daha az hürriyeti bağlayıcı bir cezaya yahut bu miktarı aşmayan hürriyeti bağlayıcı bir ceza ile birlikte veya müstakillen hükmedilmiş para cezasına mahkûm olanlar veyahut mahkemelerden başka mercilerce haklarında para cezası tayin edilenler; «9 ncu madde hükmü saklı kalmak şartıyle» fer’i ve mütemmim cezalarıyle ceza mahkûmiyetlerinin sonuçlarım da kapsamak üzere affedilmişlerdir.

C). Müstakillen (12) yıldan fazla hürriyeti bağlayacı bir cezaya veya bununla birlikte para cezasına mahkûm edilenlerin hürriyeti bağlayıcı cezalarının (12) yılı ve para cezalarının tamamı affedilmiştir.

D) Türk Ceza Kanunu ile diğer kanunlarda yazıh suçlardan dolayı ölüm cezasına mahkûm edilenlerin bu cezaları (30) yıl ağır hapse, müebbet ağır hapse mahkûm edilenlerin cezaları da (24) yıi ağır hapse çevrilmiştir.

E) Yüksek Adalet Divanı tarafından mahkûm edilmiş olanların 78 sayılı, 218 sayılı ve 780 sayılı af kanunları ile; Anayasanın 97 nci maddesi uyarınca cezaları kısmen veya tamamen affedilenlerle; bu afların dışında kalanların aslî ve fer’i cezaları dayandıkları kanun hükümleri ayırdedilmeksizin bütün neticeleriyle birlikte ortadan kaldırılmıştır.

MADDE 2

7 . 2 . 1974 tarihine kadar işlenmiş:

A) Türk Ceza Kanununun 127, 128, 129, 131, 132,133 ncü maddelerinde, 135 nci maddesinin ikinci bendinde, 136, 137, 138, 139 ncu maddelerinde; 146 nci maddesinin üçüncü fıkrasında, 148 nci maddesinde, 149 ncu maddesinin üçüncü fıkrasında; 150, 152, 156, 157, 168, 171, 172 ve 384 ncü maddeleriyle; Askerî Ceza Kanununun 55, 56 ve 59 ncu maddelerinde yazılı suçlardan dolayı 5 yıl veya daha az bir süre ile mahkûm olanların cezaları; fer’i ve mütemmim cezaları ile ceza mahkûmiyetlerinin sonuçlarını da kapsamak üzere affedilmiştir.

Yukarıda yazılı suçlardan dolayı beş yıldan fazla süre ile mahkum edilenlerin hürriyeti bağlayıcı cezaları­nın beş yılı ve para cezalarının tamamı affedilmiştir.

B) Türk Ceza Kanununun 202, 203, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 403 ncü maddeleriyle 404 ncü maddesinin 1 nci bendinde; ve 406, 407, 414/1, 415, 416/2 – 3, 491, 492, 493, 495, 496, 497, 498, 499, 500, 503 ve 510 ucu maddeleriyle; Askerî Ceza Kanununun 131 ve 132 nci maddelerinde gösterilen suçları işleyenler hakkında; ilgili maddede öngörülen Devlet zararı önceden ödenmek; tazminat hü­kümleri ise saklı kalmak şartiyle bu maddenin (A) bendi hükmü uygulanır.

C) Türk Ceza Kanununun, yukarıdaki (B) bendinde gösterilen maddelerine atıf yapan Askerî Ceza Kanununun 135 ve 152 nci maddelerinde yazıh fililer hakkında da bu madde hükümleri uygulanır.

Cumhuriyetin İlanının 50. Yılı Nedeniyle Çıkarılan Genel Af Kanununun devamını PDF olarak okuyabilirsiniz

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Af Kanunları

0
Eski Sinop Cezaevi

Af Kanunları Listesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açıldığı 23 Nisan 1920 tarihinden itibaren çıkarılan genel ve özel afları kapsamaktadır. Genel Af yasaları, genellikle geçmişe dair siyasi hesapların kapatılması, yeni bir başlangıç yapılması ve toplumsal huzur ve benzeri gerekçelerle ya da darbe sonrası siyasi ve sosyal ortamın konsolide edilmesi amacıyla çıkarılmıştır. Ayrıca, cezaevi hükümlü ve tutuklu mevcudunu azaltmak ve devam eden dava ve soruşturmaları azaltmak ya da bitirmek amacıyla çeşitli iktidarlar tarafından af yasaları çıkarılmıştır. 

Af kanunlarının dışında, birçoğu yasal ve teknik anlamda tanımlanan “af” niteliğinde olmayan ancak af olarak tanımlanan kanunlar da çıkarılmıştır. Çeşitli infaz düzenlemeleri, denetimli serbestlik koşullarının esnetilmesi ve şartlı salıverme düzenlemeleri de kamuoyunda af olarak nitelendirilmiştir. Öğrenci afları, vergi afları, kamuya olan borçların yapılandırılması da af ya da kısmi af olarak nitelenmiştir.

Yürürlüğe giren vergi kanunu değişiklikleri incelediğinde halk dilinde vergi affı diye nitelenen yapılandırma kanunlarının yürürlüğe alındığı görülmektedir. Özellikle son yıllarda, mali alanda birikmiş gecikme faizlerinin silinmesi veya azaltılarak hesaplanması, taksitlendirme seçeneklerinin sunulması gibi kanunlar çıkarılmıştır. Vergi konularında önceki yılların inceleme ve denetim dışında tutulması da gizli af niteliğinde olmuştur.

Öğrenci afları, af kanunları arasında kabul edilmemekle birlikte okullarından atılan öğrencilerin yeniden eğitim hayatına dönebilmelerinin sağlaması, okuldan atılmaları için verilen disiplin cezalarının ortadan kaldırılması da af niteliğindedir.

2022 yılı sonu itibari ile Ceza infaz kurumlarında bulunan kişi sayısı, izinli olanlar da dâhil olmak üzere 2021 yılının aynı tarihine göre %14,6 artarak 341 bin 294 olmuştur. 

5 Aralık 1921: Fransızlar tarafından işgal edilen topraklarda işlenen suçlara ilişkin Genel Af: Fransızlar tarafından işgal edilen topraklarda işlenen suçlara ilişkin Genel Af Fransızlar tarafından işgal edilen topraklarda işlenen suçlara ilişkin Genel Af, hukuki sonuçlar doğurmasına karşın diplomatik ilişkiler sonucunda öngörülen bir siyasi af mahiyetindedir. 5 Aralık 1921 tarihinde çıkarılan Genel Af Kanunu ile Fransızların tahliye ettiği işgal bölgelerinde işlenmiş bütün suçların affedildiği TBMM tarafından kabul ve ilan edilmiştir. Kanun, 168 nolu Aff-ı Umumi Hakkında Kanun adını taşımaktadır. 20 Ekim 1921 tarihinde Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşmasının (İtilafnamesinin) beşinci maddesince öngörülen ve Fransızlar tarafından tahliye edilen bölgede genel af ilan edilmesi şartını yerine getirmek amacıyla çıkarılmıştır.

Fransızlar tarafından işgal edilen topraklarda işlenen suçlara ilişkin Genel Af

19 Aralık 1921: Hıyaneti Vataniye Kanunu kapsamındaki bazı suçlar için öngörülen af

Hıyaneti Vataniye Kanunu Kapsamındaki Bazı Suçlar İçin Çıkarılan Af

Hıyanet-i Vataniye Mücrimlerinden Bir Kısmının Affına Dair Kanun adıyla 19 Aralık 1921 tarihinde çıkarılmıştır.  Hıyaneti Vataniye Mücrimlerinden Bir Kısmının Affı” hakkındaki kanun tasarısı, Meclisin 19 Aralık 1921 tarihli 130. Birleşiminin 1. Oturumunda 162 kişinin katılımı sonucunda yapılan oylamada 106 kabul, 36 ret ve 20 çekimser oyla kabul edilmiştir.  TBMM Hükümeti, devam eden savaşta orduya asker temin etmek amacıyla bu af kasasını çıkarmış, halkın birlik içinde milli mücadeleye destek vermesi amaçlanmıştır.

7 Ocak 1922: Genel Af Kanunu

7 Ocak 1922 Genel Af Kanunu

TBMM tarafından çıkarılan genel af yasası 7 Ocak 1922 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Toplam dört maddeden oluşan yasa ile özellikle dava dosyaları Yunan işgal bölgelerinde kalan ve cezalarının üçte ikisini tamamlayan mahkumların kalan cezaları affedildi, İşgale uğrayan bölgelerdeki kişiler hakkında açılan davalar ise ertelenmiştir.  Irz düşmanları af kapsamı dışında tutulmuştur.

150’likler ve 3527 Sayılı Af Kanunu-Son Posta Gazetesi

24 Nisan 1922 – Arapsun’un Rum mahallesinden Dimitri kızı Temya hakkındaki hükmün ref’ine dair Kanun

Meni Müskirat Kanunu’na muhalefetten ötürü mahkum olan Dimitri Kızı Temya bu kanun ile affedilmiştir. Yapılan oylama sonucunda, tek maddelik kanun “ref” terimiyle kabul edilmiştir:

Madde 1- Arapsun’un Rum mahallesinden Dimitri Kızı Temya’nın Men’i Müskirat Kanununa tevfikan 750 lira cezayi nakdî ahzı ile mücazatına ve itadan imtinaı halinde yüz mah müddetle hapsine dair Arapsun Sulh Ceza Mahkemesinden verilen hüküm salâhiyettar bir mahkemeden sâdır olmamış olmasına ve esasen mabilhilmahkûmiyeti olan fiil kanunen cürüm teşkil etmemesine binaen mezbure Temya hakkındaki hüküm ref’ edilmiştir.”

31 Mart 1923: Esirlerin affı. (Lozan Antlaşması gereğince askeri ve sivil esirlere ilişkin af)

Asker ve Sivil Mahkumların Affı, 31 Mart 1923 tarihinde, Lozan Antlaşması gereğince ilan edilmiştir. Cumhuriyet tarihinin ilk af kanunlarından olan “Mahkum Askeri ve Sivil Üsera Hakkında Aff-ı Umumi İlanına Dair Kanun” ile Lozan Barış Antlaşması gereğince esirlerin karşılıklı olarak mübadele edilebilmesi amaçlanmıştır. Kanun, genel af mahiyetinde olup, 318 kanun numarasını taşımaktadır ve çıkarıldığı 31 Mart 1923 tarihli zabıt ceridesinde yayınlanmıştır.

Asker ve Sivil Mahkumların Affı-1923

26 Aralık 1923: Genel af

Cumhuriyetin kuruluşundan kısa süre sonra 26 Aralık 1923 tarihinde ikinci genel af yasası çıkarıldı. Söz konusu düzenlemeyle 29 Ekim 1923 tarihine kadar işlenmiş suçlara verilen cezaların yarısı affa tabi tutuldu. Yasayla af kapsamına gireceklerin üç ay içinde teslim olmaları koşulu getirildi.

20 Mart 1924: Genel affa ek kanun.

16 Nisan 1924: Türkiye’den ayrılan topraklarda yaşayanlar için genel af.

9 Nisan 1924 İçki Affı

Birinci meclis döneminde 28 şubat 1337 tarihinde çıkarılan Meni Müskirat Kanunu (Sarhoşluk veren şeylerin önlenmesi) 9 Nisan 1924’te kaldırılmış cezalar affedilmiştir. İçki yasağı kaldırılana kadar tahminen yirmi sekiz kişi Meclis tarafından affedilmiştir

23 Mayıs 1929: Kabahatlerin affı.

10 Haziran 1929: Suııdülmevlevi Efendinin Mahkûm Olduğu Cezanın Affına Dair Kanun

Suudülmevlevi Efendinin Mahkum Olduğu Cezanın Affına Dair Kanun

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]26 Ekim 1933 Genel Af Kanunu

Genel af Cumhuriyet’in kuruluşunun 10’uncu yıl dönümü dolayısıyla 26 Ekim 1933 tarihinde yeni bir genel af yasası çıkarıldı. Bu yasayla 5 yılı geçmeyen hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum olanlar hakkında takibat yapılmamasına ve 3 yılı geçenlerin cezasının affına ilişkin düzenleme getirildi.[/box]

1933 Genel Af Kanunu

8 Ocak 1936: Tunceli affı

14 Ocak 1938: Tunceli affı konusundaki yasanın yenilenmesi

29 Haziran 1938: İstiklal Mahkemelerinde mahkum olanlar hakkında çıkarılan yasası.

İstiklal Mahkemelerinde Mahkum Olanlar Hakkında Genel Af, 3527 Sayılı Kanun ile ve 29.06.1938 tarihinde çıkarılmıştır. Kanun 16 Temmuz 1938 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır. İstiklal Mahkemeleri tarafından verilen bazı mahkumiyet kararlarının kaldırılması her ne kadar hukuk tekniği açısından af olmasa da olağanüstü dönem mahkemeleri tarafından verilen cezaları ortadan kaldırması nedeniyle af niteliğinde kabul edilmektedir.

19 Nisan 1940: Depremde yararı görülen mahkumların affı.
26 Aralık 1941: Depremde yararı görülen mahkumların affı.
2 Ağustos 1944: Müttefik devletlerin tebaasında bulunan mahkumların affı.
14 Haziran 1946: Basın affı
14 Temmuz 1950: Kısmi genel af
11 Mart 1954: Orman suçlarının affı

11 Şubat 1957: Ateşli silahlara ilişkin af

Orman Suçlarının Affı, 23 Haziran 1958 tarihinde meclis tarafından kabul edilen “Bazı orman suçlarının affına ve bunlardan mütevellit idare şahsi haklarının sukutuna dair Kanun” ile kararlaştırılmıştır. Kanun, 7132 Sayılı kanun olarak meclisten geçmiş, 02 Temmuz 1958 tarihli resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun, orman suçlarına kısmi af getirmiştir. 1961 Anayasası ile kurulan Anayasa Mahkemesinde kanunun kısmen iptali için dava açılmış, dava reddedilmiştir.

Orman Suçlarının Affı -1958

28 Haziran 1960: 27 Mayısçıların affı

28 Haziran 1960: Ruhsatsız silah taşıyanlara ilişkin af

10 Eylül 1960: Milli korunma suçları affı

Milli Korunma suçlarının affına, Millî Korunma teşkilât, sermaye ve fon hesaplarının tasfiyesine ve bazı hükümler ihdasına dair Kanun, 79 kanun numarası ile 10 Eylül 1960 tarihinde kabul edilmiştir. Kanun ile, 3780 sayılı Milli Korunma Kanunu kapsamındaki suçlara ilişkin olarak haklarında soruşturma ve dava bulunanlar ve mahkum olanların suçları ve cezaları affedilmiş, cezalara bağlı neticeler de de ortadan kaldırılmıştır. Millî Korunma Kanununun 64 üncü maddesinde belirtilen görevliler hakkındaki cezalar aftan istisna tutulmuş, Türk Ceza Kanunu ve ilgili kanunlarda öngörülen suç ve ceza hükümlerine göre dava, soruşturma ve infazlar devam etmiştir.

Milli Korunma Suçlarının Affı

26 Ekim 1960: Genel af

1960 Genel Af Kanunu

1960 Genel Af Kanunu ile, 27 Mayıs 1960 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yönetime el konulmasından sonra, 26 Ekim 1960 tarihinde çıkarılmıştır. 1960 Genel Af Kanunu Türkiye Cumhuriyet tarihindeki en kapsamlı aflardandır. 26 Ekim 1933 yılında Cezaları 5 yılı geçmeyen bütün mahkumların affedilmelerinden sonra; 1960 affına kadar yaklaşık 30 yıl genel af gündeme gelmemiştir.

1966 Af Kanunu Cumhuriyet Manşet

27 Mayıs 1960 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yönetime el konulmasından sonra, 26 Ekim 1960 tarihinde genel af yasası çıkarıldı. Yasayla kusurdan doğan suçlarla üst sınırı 5 yılı geçmeyen hürriyeti bağlayıcı cezalar hakkında takibat yapılmaması hükmü getirildi. Bu af yasasında; devlet aleyhine, ırza yönelik ve Atatürk aleyhine işlenen suçlar gibi bazı suçlara verilen cezalar af kapsamı dışında bırakıldı.

18 Kasım 1960: Genel affa ek kanun

960 Genel Af Kanunu,26 Ekim 1960 tarihinde TBMM’de kabul edilerek resmi gazetenin 28 Ekim 1960 tarihli sayısında yayınlanan Genel Af Kanununa 18 Kasım 1960 tarihinde, Ek Kanun çıkarılmış, “113 sayılı Af Kanununun bazı maddelerinin değiştirilmesine ve bu kanuna bazı hükümler eklenmesine dair Kanun” ile genel affın kapsamı genişletilmiş, bazı hükümler değiştirilmiş, bazı hükümler ise kaldırılmıştır. 15.000 civarındaki tutuklu ve hükümlünün tahliye hazırlıklarına başlanmış, Kanun, 22 Kasım 1960 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanun ile, cezalardan indirilen miktarın beş seneden aşağı olamayacağı ve müebbet ağır hapis cezalarının ise 24 sene ağır hapis cezasına çevrileceği hüküm altına alınmış; suç konusu fiillerden hazinenin uğramış olduğu zararların tazmininin talep edilmeyeceği hususu da  af kapsamına alınmıştır. Tutuklu ve hükümlülerin salıverilme işlemlerinin kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren 15 gün içerisinde tamamlanması öngörülmüştür.

https://hukukansiklopedisi.com/1960-genel-af-kanununa-ek-kanun-genel-af/

1960 Genel Af Kanununa Ek Kanun – Genel Af

10 Mayıs 1962: 22-23 Şubatçıların affı

Birinci darbe girişiminden sonra affedilen Albay Talat Aydemir

16 Ekim 1962: DP’lilerin affı
23 Şubat 1963: Genel af
18 Temmuz 1963: Milli korunma affı
8 Nisan 1965: DP’lilerin affına ilişkin kanuna ek

3 Ağustos 1966: Genel af

1966 Genel Af Kanunu

1966 Genel affı ile, istisnaları hariç olmak üzere beş yıldan az olan hürriyeti bağlayıcı cezalar ve para cezaları ortadan kalkmıştır.

1966 yılında yapılan genel af ilanı, diğer af kanunlarından farklı olarak yasalaşma sürecinde toplumun tüm kesimleri tarafından yoğun olarak tartışılması yönüyle kendini özgü bir yasalaşma süreci yaşamıştır.

780 Sayılı Af Kanunu ile genel af çıkarılmıştır. 1966 Genel Affından önce 7 Temmuz 1966 günü Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Anayasa’nın 97’nci maddesine dayanarak  Celal Bayar’ı affetmiştir. Af Kanunu tasarısının kapsamını yetersiz bulan Ankara Cezaevinde bulunaan 1000 civarındaki tutuklu ve hükümlü isyan etmiş, isyanda 3 kişi ölmüş, 18 kişi yaralanmıştır. İstanbul Üsküdar Toptaşı Cezaevinde 260 tutuklu veya hükümlü af kanunu öncesinde açlık grevi yapmıştır. Kanun tasarısının tartışılması sırasında siyasi suçlar ve fikir suçlarının af kapsamına alınması istenmiş ancak Meclis’ten çıkan Af Kanunu’nda 141. ve 142. madde suçluları af kapsamı dışında bırakılmış, vergi ve döviz kaçakçılığı suçları af kapsamına alınmıştır. Kanun, 9 Ağustos 1966 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

19 Temmuz 1967: Genel af kanununa ek
26 Aralık 1967: 20-21 Mayısçıların affı
15 Mayıs 1969: Kısmi genel af.

Tedbirsizlik, dikkatsizlik neticesi ölüme sebebiyet vermekten hükümlü 1933 doğumlu Mehmet Sait oğlu Zehra’dan doğma İbrahim Recep Ayışık hakkında Af Kanunu

İbrahim Recep Ayışık hakkında Af Kanunu

7 Haziran 1973 : İlhan Cumhur Türker Hakkında Özel Af Kanunu

7 Mart 1973’te TBMM’de, 30 Mayıs 1973 tarihinde Senato’da kabul edilmiş, 7 Haziran 1973’te Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

İlhan Cumhur Türker Hakkında Özel Af Kanunu

26 Haziran 1973: Orman suçlarının affı.


15 Mayıs 1974

Cumhuriyetin ilanının 50. yılı nedeniyle çıkarılan genel af 15 Mayıs 1974 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiştir.

Cumhuriyetin İlanının 50. Yılı Nedeniyle Çıkarılan Genel Af

24 Şubat 1976: Şoför affı.
2 Ağustos 1977: Haşhaş ekicilerinin affı.
26 Ocak 1978: 1974’te çıkarılan genel af kanununa bir bent eklenmesine dair kanun.
25 Eylül 1980: Ateşli silahlar konusundaki af kanunu.
25 Aralık 1985: memurların disiplin cezalarının affı.
25 Mart 1988: Ceza indirimi öngören kanun.
18 Haziran 1992: Memurların disiplin suçlarının affı.
12 Nisan 1991: Terörle Mücadele Kanunu’nun geçici 4. maddesi uyarınca öngörülen şartla salıverme.

Terörle Mücadele Kanunu

6 Mayıs 1993: Öğrenci affı.
1 Haziran 1994: Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun kapsamındaki suçların affı.
7 Haziran 1995: Öğrenci affı.
28 Ağustos 1999: Basın yoluyla işlenen bazı suçların ertelenmesine dair kanun.
28 Ağustos 1999: Öğrenci affı
28 Ağustos 1999: Cezaların infazı hakkındaki kanuna bir geçici madde eklenmesine dair kanun

22 Aralık 2000: 4616 Sayılı Şartla Salıverme ve Erteleme Yasası

23 NİSAN 1999 TARİHİNE KADAR İŞLENEN SUÇLARDAN DOLAYI ŞARTLA SALIVERİLMEYE, DAVA VE CEZALARIN ERTELENMESİNE DAİR KANUN

Şartla Salıverme ve Erteleme Yasası

Ölüm orucu eylemlerini sona erdirmek için başlatılan ‘Hayata Dönüş Operasyonundan sonra 22 Aralık 2000 tarihinde 4616 sayılı ‘Şartla Salıverme ve Erteleme Yasası’ çıkarılmıştır. Bu yasa temel olarak cezaevlerinde yer kalmaması nedeniyle çıkarılmıştır ancak 70 bin kişilik kapasitesi dolan cezaevlerinin nüfusu 40 bine kadar düşmüştür.
Daha sonra 3 yıl içinde mahkum sayısı artarak yeniden 64 bine çıkmıştır.  4616 sayılı Şartla Salıverme ve Erteleme Yasası 23 Nisan 1999 tarihinden önce işlenen suçları kapsamaktadır. Yasa çıktıktan sonra ilk planda cezaevlerindeki 23 bini aşkın tutuklu ve hükümlü aftan yararlanarak tahliye olmuştur.
Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararlarıyla yasanın kapsamı genişlemiş, tahliye olanların sayısı 45 bini aşmıştır. Affın kapsamı 23 Nisan 1999 tarihinden önce işlenen suçları kapsadığından yargılaması uzun süren ve davası daha sonra açılan davalarda affın etkisi halen sürmektedir.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi

0

Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türk Boğazlarından yabancı gemilerin geçiş rejimini ve boğazlar bölgesinin güvenliğini düzenlemektedir.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi, 20 Temmuz 1936 tarihinde; Türkiye Cumhuriyeti ile Avustralya, Birleşik Krallık, Bulgaristan, Fransa, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Yunanistan arasında, İsviçre kantonu olan Vaud’nun, Vevey bölgesindeki Montreux’da imzalanmıştır.

Montreux Boğazlar Sözleşmesinin Kabulüne İlişkin Gazete Haberi

Montrö Boğazlar Sözleşmesi; Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının her iki kıyısı ile Marmara Denizi’ndeki adaların askerden arındırılarak bu bölgeler askeri bir tatbikat veya askeri çalışmalara kapatan ve bu bölgelere yapılacak herhangi bir saldırı halinde Milletler Cemiyeti’ni yetkili kılan 1923 tarihli Lozan Antlaşmasıyla birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesi’nin yerine geçmek üzere imzalanmıştır.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi
BOĞAZLAR REJİMİNE İLİŞKİN OLARAK, MONTREUX’DE 20 TEMMUZ 1936 DA İMZALANAN SÖZLEŞME

MAJESTE BULGARLAR KRALI, FRANSA CUMHURIYETI BASKANI, MAJESTE BÜYÜK BRITANYA, IRLANDA VE DENIZLER ÖTESI BRITANYA ÜLKELERI KRALI, HINDISTAN IMPARATORU, MAJESTE ELENLER KRALI, MAJESTE JAPONYA IMPARATORU, MAJESTE ROMANYA KRALI, TÜRKIYE CUMHURIYETI BASKANI, SOVYET SOSYALIST CUMHURIYETLERI BİRLİĞİ MERKEZI YÜRÜTME KOMITESI VE MAJESTE YUGOSLAVYA KRALI;

“Boğazlar” genel deyimiyle belirtilen Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve Karadeniz Boğazı’ndan geçişi ve gemilerin-gidiş gelişini (ulaşımı), Lozan’da, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanmış olan Barış Antlaşması’nın 23. maddesiyle saptanmış ilkeyi(1), Türkiye’nin güvenliği ve Karadeniz’de, kıyıdaş Devletlerin güvenliği çerçevesinde koruyacak biçimde, düzenlemek isteğiyle duygulu olarak;

İşbu Sözleşmeyi, 24 Temmuz 1923 de Lozan’da imzalanmış olan Sözleşmenin(2) yerine koymağı kararlaştırmışlar ve Tamyetkili Temsilcilerini aşağıda belirtildiği üzere atamışlardır:

MAJESTE BULGARLAR KRALI:

Doktor Nicolas P.NICOLAEV, Tamyetkili Ortaelçi, Dışişleri ve Mezhepler Bakanlığı Genel Sekreteri;

B.Pierre NEICOV, Tamyetkili Ortaelçi, Dışişleri ve Mezhepler Bakanlığı Siyasal İşler Müdürü.

FRANSA CUMHURİYETİ BASKANI:

B.PAUL-BONCOUR, Senatör, Milletler Cemiyeti’nde Fransa’nın Sürekli Temsilcisi, eski Başbakan, eski Dışişleri Bakanı, Légion d’honneur nişanının Chevalier rütbesi, Savaş Haçı nişanı;

B.HENRI PONSOT, Fransa Cumhuriyeti’nin Ankara’da Olağanüstü ve Tamyetkili Büyükelçisi, Légion d’honneur nişanının Grand Officier rütbesi.

MAJESTE BÜYÜK-BRİTANYA, İRLANDA VE DENİZLER ÖTESİ BRİTANYA ÜLKELERİ KRALI, HİNDİSTAN İMPARATORU:
BÜYÜK BRİTANYA, KUZEY İRLANDA VE BRİTANYA İMPARATORLUĞUNUN BİREYSEL OLARAK MİLLETLER CEMİYETİ’NE ÜYE OLMAYAN BÜTÜN PARÇALARI İÇİN:

Çok Sayın Lord STANLEY, P.C., M.C., M.P., Amirallik Dairesinde Parlamento Üyesi Müsteşar;

AVUSTRALYA COMMONWEALTHI’I İÇİN:

Çok Sayin Stanley Melbroune BRUCE, C.H., M.C., Avustralya Commenwealth’inin Londra’da Yüksek Komiseri.

MAJESTE ELENLER KRALI:

B.Nicolas POLITIS, Yunanistan’ın Paris’de Olağanüstü Temsilcisi ve Tamyetkili Ortaelçisi, eski Dışişleri Bakanı;

B.Raoul BIBICA-ROSETTI, Yunanistan’ın Milletler Cemiyeti’nde Sürekli Temsilcisi.

MAJESTE JAPONYA İMPARATORU:

B.Naotake SATO, Judammi, Doğan-Güney nişanının Büyük-Kordan rütbesi, Paris’de Olağanüstü Temsilci ve Tamyetkili Büyükelçi;

B.Massa-aki HOTTA, Jushii, Doğan-Güney nişanının İkinci Sınıf rütbesi, Bern’de Olağanüstü Temsilci ve Tamyetkili Ortaelçi.

MAJESTE ROMANYA KRALI:

B.Nicolas TITULESCO, Dışişleri Bakanı;

B.Constantin CONTZESCO, Tamyetkili Ortaelçi, Tuna ve Avrupa Uluslararası Komisyonlarında Romanya Temsilcisi;

B.Vespasien PELLA, La Haye’de Olağanüstü Temsilci ve Tamyetkili Ortaelçi,

TÜRKİYE CUMHURİYETİ Başkanı:

Dr.Tevfik Rüştü ARAS, Dışişleri Bakanı, İzmir Milletvekili;

B.Suad DAVAZ, Türkiye Cumhuriyeti’nin Paris’de Olağanüstü ve Tamyetkili Büyükelçisi;

B.Numan MENEMENCIOGLU, Türkiye Büyükelçisi, Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri;

B.Asim GÜNDÜZ, Korgeneral, Genelkurmay İkinci Başkanı;

B.Necmeddin SADAK, Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’nde Sürekli Temsilcisi, Sivas Milletvekili, Dışişleri Komisyonu Raportörü.

SOVYET SOSYALİST CUMHURİYETLERİ BİRLİĞİ MERKEZİ YÜRÜTME KOMİTESİ:

B.Maxime LITVINOFF, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Merkezi Yürütme Komitesi Üyesi, Dışişleri Halk Komiseri.

MAJESTE YUGOSLAVYA KRALI:

B.Ivan SOUBBOTITCH, Yugoslavya’nın Milletler Cemiyeti’nde Sürekli Temsilcisi.

BU TEMSİLCİLER, yetki belgelerini gösterdikten ve bu belgeler usulüne uygun ve geçerli kabul edildikten sonra, aşağıdaki hükümetler üzerinde anlaşmaya varmışlardır:

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Madde 1

Bağıtlı Yüksek Taraflar, Boğazlar’da denizden geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğü ilkesini kabul ederler ve doğrularlar.

Bu özgürlüğün kullanılışı bundan böyle işbu Sözleşme hükümleriyle düzenlenmiştir.

KESİM I.
TİCARET GEMİLERİ
MADDE 2

Barış zamanında, ticaret gemileri, gündüz ve gece, bayrak ve yük ne olursa olsun, aşağıdaki 3. madde hükümleri saklı kalmak üzere, hiçbir işlem (formalite) olmaksızın, Boğazlar’dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır. Bu gemiler, Boğazlar’ın bir limanına uğramaksızın transit geçerlerken, Türk makamlarınca, alınması işbu Sözleşmesinin I sayılı Ek’inde öngörülen vergilerden ve harçlardan başka, bu gemilerden hiçbir vergi ya da harç alınmayacaktır.

Bu vergilerin ya da harçların alınmasını kolaylaştırmak üzere, Boğazlar’dan geçecek ticaret gemileri, 3. maddede belirtilen istasyonun görevlilerine adlarını, uyrukluklarını, tonajlarını, gidecekleri yer ve nereden geldiklerini bildireceklerdir.

Kılavuzluk ve yemekçilik (römorkörçülük) isteğe bağlı kalmaktadır.

MADDE 3

Ege Denizi’nde ya da Karadeniz’den Boğazlar’a giren her gemi, uluslararası sağlık kuralları çerçevesinde Türk yasalarıyla konulmuş olan sağlık denetimi için, Boğazlar’ın girişine yakın bir sağlık istasyonunda duracaktır. Bu denetim, bir temiz sağlık belgesi (patentesi) ya da işbu maddenin 2. fıkrasındaki hükümlerin kapsamına girmediklerini doğrulayan bir sağlık bildirisi gösteren gemiler için, gündüz ve gece, olabilen en büyük hızla yapılacak ve bu gemiler Boğazlar’dan geçişleri sırasında başka hiçbir duruş zorunda bırakılmayacaklardır.

İçinde veba, kolera, sarı humma, lekeli humma (typhus exanthématique) ya da çiçek hastalığı olayları bulunan ya da yedi günden az bir süre önce bu hastalıklar bulunmuş olan gemilerle, bulaşık bir limandan beş kez yirmi-dört saatten az bir süreden beri ayrılmış olan gemiler, Türk makamlarının gösterebilecekleri sağlık koruma görevlilerini gemiye almak üzere, sağlık istasyonunda duracaklardır. Bu yüzden, hiçbir vergi ya da harç alınmayacaktır; sağlık koruma görevlileri Boğazlar’ın çıkışında bir sağlık istasyonunda gemiden indirileceklerdir.

MADDE 4

Savaş zamanında, Türkiye savaşan değilse, ticaret gemileri, bayrak ve yük ne olursa olsun, 2. ve 3. maddelerde öngörülen koşullar içinde Boğazlar’dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır.

Kılavuzluk ve yedekçilik (römorkörcülük) isteğe bağlı kalmaktadır.

MADDE 5

Savaş zamanında, Türkiye savaşansa, Türkiye ile Savaşta olan bir ülkeye bağlı olmayan ticaret gemileri, düşmana hiçbir biçimde yardım etmemek koşuluyla, Boğazlar’da geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır.

Bu gemiler Boğazlar’a gündüz girecekler ve geçiş, her seferinde, Türk makamlarınca gösterilecek yoldan yapılacaktır.

MADDE 6

Türkiye’nin kendisini pek yakın bir Savaş tehlikesi tehdidi karsısında sayması durumunda, 2. madde hükümlerinin uygulanması yine de sürdürülecektir; ancak, gemilerin Boğazlar’a gündüz girmeleri ve geçişin, her seferinde, Türk makamlarınca gösterilen yoldan yapılması gerekecektir.

Kılavuzluk, bir durumda, zorunlu kılınabilecek, ancak ücrete bağlı olmayacaktır.

MADDE 7

“Ticaret gemileri” terimi, işbu Sözleşmenin II. Kesiminin kapsamına girmeyen bütün gemilere uygulanır.

KESİM II.
SAVAŞ GEMİLERİ
MADDE 8

İşbu Sözleşme bakımından, Savaş gemilerine ve bu gemilerin nitelikleriyle tonajlarının hesabi için uygulanacak tanımlama, işbu Sözleşmenin II sayılı Ek’inde yer alan tanımlamadır.

MADDE 9

Deniz kuvvetlerinin, sıvı olsun ya da olmasın, yakıt taşımak için özellikle yapılmış olan yardımcı gemileri, 13. maddede belirtilen ön-bildirim koşuluna bağlı tutulmayacaklar ve, Boğazlar’ı tek başlarına geçmek koşuluyla, 14. ve 18. maddeler gereğince tanımlama sınırlamaya bağlı tonajlar hesabına katılmayacaklardır. Bununla birlikte, bu gemilerin, öteki geçiş koşulları bakımından, Savaş gemileriyle bir tutulmaları süregidecektir.

Bir önceki fıkrada belirtilen yardımcı gemiler, öngörülen kural dışılıktan, ancak silahları: yüzer hedeflere karşı en çok 105 milimetre çapında iki toptan, hava hedeflerine karşı en çok 75 milimetre çapında iki silahtan çok değilse yararlanabileceklerdir.

MADDE 10

Barış zamanında, hafif su üstü gemileri, küçük Savaş gemileri ve yardımcı gemiler, ister Karadeniz’e kıyıdaş olan ister olmayan Devletlere bağlı bulunsunlar, bayrakları ne olursa olsun, Boğazlar’a gündüz ve aşağıdaki 13. ve sonraki maddelerde öngörülen koşullar içinde girerlerse, hiçbir vergi ya da harç ödemeksizin, Boğazlar’dan geçiş özgürlüğünden yararlanacaklardır.

Yukarıdaki fıkrada belirtilen sınıflara giren gemiler dışında kalan Savaş gemilerinin ancak 11. ve 12. maddelerde öngörülen özel koşullar içinde geçiş hakları olacaktır.

MADDE 11

Karadeniz’e kıyıdaş Devletler, 14. maddenin 1. fıkrasında öngörülen tonajdan yüksek bir tonajda bulunan hattıharp gemilerinin (1) Boğazlar’dan geçirebilirler; şu koşulla ki, bu gemiler Boğazlar’ı ancak tek başlarına ve en çok iki torpido (2) eşliğinde geçerler.

MADDE 12

Karadeniz’e kıyıdaş Devletler, bu deniz dışında yaptırdıkları ya da satın aldıkları denizaltılarını, tezgâha koyuştan ya da satın alıştan Türkiye’ye vaktinde haber verilmişse, deniz üslerine katılmak üzere Boğazlar’dan geçirme hakkına sahip olacaklardır.

Sözü edilen Devletlerin denizaltıları, bu konuda Türkiye’ye ayrıntılı bilgiler vaktinde verilmek koşuluyla, bu deniz dışındaki tezgâhlarda onarılmak üzere de Boğazlar’dan geçebileceklerdir.

Gerek birinci gerek ikinci durumda, denizaltıların gündüz ve su üstünden gitmeleri ve Boğazlar’dan tek başlarına geçmeleri gerekecektir.

MADDE 13

Savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçmesi için, Türk Hükümetine diplomasi yoluyla bir ön-bildirimde bulunulması gerekecektir. Bu ön-bildirimin olağan süresi sekiz gün olacaktır; ancak, Karadeniz kıyıdaşı olmayan Devletler için bu sürenin on beş güne çıkartılması istenmeğe değer sayılmaktadır. Bu ön-bildirimde gemilerin gidecekleri yer, adi, tipi, sayısı ile gidiş için ve, gerekirse, dönüş için geçiş tarihleri belirtilecektir. Her tarih değişikliğinin üç günlük bir ön-bildirim konusu olması gerekecektir.

Gidiş için geçişte Boğazlar’a girişin, ilk ön-bildirimde belirtilen tarihten başlayarak beş günlük bir süre içinde yapılması gerekecektir. Bu sürenin bitiminden sonra, ilk ön bildirim için olan ayni koşullar içinde yeni bir ön-bildirimde bulunulması gerekecektir.

Geçiş sırasında, deniz kuvvetinin komutanı, durmak zorunda olmaksızın, Çanakkale Boğazı’nın ve Karadeniz Boğazı’nın girişindeki bir işaret istasyonuna, komutası altında bulunan kuvvetin tam kurulusunu bildirecektir.

MADDE 14

İşbu Sözleşme’nin 11. maddesinde ve III sayılı Ek’inde öngörülen koşullar dışında,

Boğazlar’da transit geçişti bulunabilecek bütün yabancı deniz kuvvetlerinin en yüksek (tavan) toplam tonajı 15.000 tonu asmayacaktır.

Bununla birlikte, bir önceki fıkrada belirtilen kuvvetler dokuz gemiden çok gemi içermeyeceklerdir.

Karadeniz’e kıyıdaş olan ya da olmayan Devletlerin, 17. madde hükümleri uyarınca Boğazlar’daki bir limanı ziyaret eden gemileri bu tonaja katılmayacaktır.

Geçiş sırasında bir avaryaya uğramış olan Savaş gemileri de bu tonaja katılmayacaktır; bu gemiler, onarım sırasında, Türkiye’ce yayımlanan özel güvenlik hükümlerine bağlı tutulacaklardır.

MADDE 15

Boğazlar’da transit olarak bulunan Savaş gemileri taşımakta olabilecekleri uçakları (1); hiçbir durumda, kullanamayacaklardır.

MADDE 16

Boğazlar’da transit olarak bulunan Savaş gemileri, avarya (2) ya da geminin teknik yönetimine bağlı olmayan bir aksaklık (3) durumları dışında, geçişleri için gerekli süreden daha uzun süre Boğazlar’dan kalamayacaklardır.

MADDE 17

Yukarıdaki maddelerin hükümleri, herhangi bir tonajda ya da kuruluşta olan bir deniz kuvvetinin, Türk Hükümetinin çağrısı üzerine, Boğazlar’daki bir limana sinirli bir süre için bir nezaket ziyaretinde bulunmasına hiçbir biçimde engel olmayacaktır. Bu kuvvet, 10., 14. ve 18. maddeler hükümleri uyarınca, Boğazlar’dan transit olarak geçmek için istenilen koşullar içinde bulunmuyorsa, Boğazlar’dan, giriş için izlediği yoldan ayrılacaktır.

MADDE 18

Karadeniz kıyıdaşı olmayan Devletlerin barış zamanında bu denizde bulundurabilecekleri toplam tonaj aşağıdaki gibi sınırlandırılmıştır.

a) Aşağıda b) paragrafında öngörülen durum dışında, sözü geçen Devletlerin toplam tonajı 30.000 tonu aşmayacaktır;

b) Herhangi bir anda, Karadeniz’in en güçlü donanmasının (filosunun) tonajı işbu Sözleşmenin imzalanması tarihinde bu denizde en güçlü olan donanmanın (filonun) tonajını en az 10.000 ton asarsa, a) paragrafında belirtilmiş olan 30.000 tonluk toplam tonaj ayni ölçüde ve en çok 45.000 tona varıncaya değin arttırılacaktır. Bu amaçla, kıyıdaş her Devlet, işbu Sözleşmenin IV sayılı Ek’i uyarınca, Türk Hükümetine, her yılın 1 Ocak ve 1 Temmuz tarihlerinde, Karadeniz’deki donanmasının (filosunun) toplam tonajını bildirecektir; Türk Hükümeti de, bu bilgiyi, öteki Bağıtlı Yüksek Taraflara ve Milletler Cemiyeti Genel Sekreterine ulaştıracaktır.

c) Karadeniz’e kıyıdaş olmayan Devletlerden herhangi birinin bu denizde bulundurabileceği tonaj, yukarıdaki a) ve b) paragraflarında öngörülen toplam tonajın üçte ikisiyle sınırlandırılmış olacaktır.

d) Bununla birlikte, Karadeniz kıyıdaşı olmayan bir ya da birkaç Devlet, bu denize, insancıl bir amaçla deniz kuvvetleri göndermek isterlerse, toplamı hiçbir varsayımda 8.000 tonu aşmaması gerekecek olan bu kuvvetler, işbu Sözleşmenin 13. maddesinde öngörülen ön-bildirime gerek duyulmaksızın, aşağıdaki koşullar içinde Türk Hükümetinden alacakları izin üzerine, Karadeniz’e girebileceklerdir: Yukarıdaki a) ve b) paragraflarında öngörülen toplam tonaj dolmamışsa ve gönderilmesi istenilen kuvvetlerle bu toplam tonaj aşılmayacaksa, Türk Hükümeti, kendisine yapılmış olan istemi aldıktan sonra en kısa süre içinde bu izni verecektir; sözü geçen toplam tonaj daha önce kullanılmış bulunuyorsa ya da gönderilmesi istenilen kuvvetlerle bu toplam tonaj aşılacaksa, Türk Hükümeti, bu izin isteminden, Karadeniz kıyıdaşı Devletleri hemen haberli kılacak ve bu Devletler, haberli kılındıklarından yirmi-dört saat sonra bir karşı görüş öne sürmezlerse, ilgili Devletlere istemlerine ilişkin olarak verdiği kararı en geç kırk-sekiz saat içinde bildirecektir.

[Karadeniz’e] kıyıdaş olmayan Devletler deniz kuvvetlerinin, Karadeniz’e bundan sonraki her girişi ancak yukarıdaki a) ve b) paragraflarında öngörülen kullanılabilir toplam tonajın sınırları içinde yapılacaktır.

2.Karadeniz’de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan Devletlerin Savaş gemileri bu denizde yirmi-bir günden çok kalamayacaklardır.

MADDE 19

Savaş zamanında, Türkiye savaşan değilse, Savaş gemileri 10. maddeden 18. maddeye kadar olan maddelerde belirtilen koşullarla ayni koşullar içinde, Boğazlar’da tam bir geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır.

Bununla birlikte, savaşan herhangi bir Devletin Savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçmesi yasak olacaktır; su kadar ki, işbu Sözleşmenin 25. maddesinin uygulama alanına giren durumlarla, saldırıya uğramış bir Devlete, Milletler Cemiyeti Misakı çerçevesi içinde yapılmış, bu Misak’in 18. maddesi hükümleri uyarınca kütüğe yazılmış (tescil edilmiş) ve yayımlanmış, Türkiye’yi bağlayan bir karşılıklı yardım antlaşması gereğince tanımlama yapılan yardım durumları bunun dışında kalmaktadır.

Yukarıdaki fıkrada öngörülen kuraldışı durumlarda, 10. maddeden 18. maddeye kadar olan maddelerde belirtilen kısıtlamalar uygulanamayacaktır.

Yukarıdaki 2. fıkrada konulmuş geçiş yasağına karşın, Karadeniz’e kıyıdaş olan ya da olmayan Savaş Devletlere ait olup da bağlama limanlarından ayrılmış bulunan Savaş gemileri, bu limanlara dönebilirler.

Savaşan Devletlerin Savaş gemilerinin Boğazlar’da herhangi bir el koymaya (1) girişmeleri, denetleme (ziyaret) hakki (2) uygulamaları ve başka herhangi bir düşmanca eylemde bulunmaları yasaktır.

MADDE 20

Savaş zamanında, Türkiye savaşan ise, 10. maddeden 18. maddeye kadar olan maddelerin hükümleri uygulanamayacaktır; Savaş gemilerinin geçişi konusunda Türk Hükümeti tümüyle dilediği gibi davranabilecektir.

MADDE 21

Türkiye kendisini pek yakın bir Savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayarsa, Türkiye’nin, işbu Sözleşmenin 20. maddesi hükümlerini uygulamağa hakki olacaktır.

Yukarıdaki fıkranın Türkiye’ye tanıdığı yetkinin Türkiye’ce kullanılmasından önce Boğazlar’dan geçmiş olan, böylece bağlama limanlarından ayrılmış bulunan Savaş gemileri, bu limanlara dönebileceklerdir. Bununla birlikte, su da kararlaştırılmıştır ki, Türkiye, davranışıyla işbu maddenin uygulanmasına yol açmış olabilecek Devletin gemilerini bu haktan yararlandırmayabilecektir.

Türk Hükümeti, yukarıdaki birinci fıkranın kendisine verdiği yetkiyi kullanırsa, Bağıtlı Yüksek Taraflara ve Milletler Cemiyeti Genel Sekreterine bu konuyla ilgili bir bildiri gönderecektir.

Milletler Cemiyeti Konseyi, üçte iki çoğunlukla, Türkiye’nin böylece almış olduğu önlemlerin hâkli olmadığına karar verirse, ve işbu Sözleşmenin imzacıları Bağıtlı Yüksek Tarafların çoğunluğu da ayni görüşte olursa, Türk Hükümeti, söz konusu önlemlerle, işbu Sözleşmenin 6. maddesi uyarınca alinmiş olabilecek önlemleri kaldırmayı yükümlenir.

MADDE 22

İçinde veba, kolera, sari humma, lekeli humma (typhus exanthématique) ya da çiçek hastalığı olayları bulunan, ya da yedi günden az bir süre önce bu hastalıklar bulunmuş olan Savaş gemileriyle, bulaşık bir limandan beş kez yirmi dört saatten az bir süreden beri ayrılmış olan Savaş gemileri, Boğazlar’ı karantina altında geçecekler ve Boğazlar’ın bulaştırılmasına hiçbir olanak bırakmamak için gerekli korunma önlemlerini gemideki araçlarla uygulamak zorunda olacaklardır.

KESIM III. UÇAKLAR

MADDE 23.

Sivil Uçakların Akdeniz ile Karadeniz arasında geçişini sağlamak amacıyla, Türk Hükümeti, Boğazlar’ın yasak bölgeleri dışında, bu geçişe ayrılmış hava yollarını gösterecektir; sivil uçaklar, Türk Hükümetine, ara sıra (tarifesiz) yapılan uçuşlar için üç gün öncesinden bir ön-bildirim ile, düzenli (tarifeli) servis uçuşları için geçiş tarihlerini belirten genel bir ön-bildirimde bulunarak, bu yolları kullanabileceklerdir.

Öte yandan, Boğazlar’ın yeniden askerleştirilmiş olmasına bakılmaksızın, Türk Hükümeti, yine de Türkiye’de yürürlükte olan hava ulaşımı yönetim kuralları uyarınca, Avrupa ile Asya arasında Türk ülkesi üzerinden uçmalarına izin verilmiş olan sivil uçaklara, tam bir güvenlik içinde geçmeleri için gerekli kolaylıkları sağlayacaktır. Bir uçuş izninin verilmiş olduğu durumlarda, Boğazlar bölgesinde izlenecek yol belirli dönemlerde gösterilecektir.

KESİM IV.
GENEL HÜKÜMLER
MADDE 24

Boğazlar rejimine ilişkin 24 Temmuz 1923 tarihli Sözleşme tanımlama gereğince kurulmuş olan Uluslararası Komisyonun yetkileri Türk Hükümetine aktarılmıştır.

Türk Hükümeti, 11., 12., 14. ve 18. maddelerin uygulanmasına ilişkin istatistikleri toplamağı ve gerekli bilgileri vermeği yükümlenir.

Türk Hükümeti, işbu Sözleşmenin, Savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçişine ilişkin her hükmünün yürütülmesine göz kulak olacaktır.

Türk Hükümeti, yabancı bir deniz kuvvetinin yakında Boğazlar’dan geçeceği kendisine bildirilir bildirilmez, bu kuvvetin kurulusunu, tonajını, Boğazlar’a giriş için öngörülen tarihi ve, gerekirse, olası dönüş tarihini, Bağıtlı Yüksek Tarafların Ankara’daki temsilcilerine bildirecektir.

Türk Hükümeti, Boğazlar’da yabancı Savaş gemilerinin gidiş-gelişini gösteren, ayrıca ticarete ve işbu Sözleşme’de öngörülen deniz ve hava ulaşımına yararlı bütün bilgileri kapsayan yıllık bir raporu Milletler Cemiyeti Genel Sekreterine ve Bağıtlı Yüksek Taraflara sunacaktır.

MADDE 25

İşbu Sözleşmenin hiçbir hükmü, Türkiye için ya da Milletler Cemiyeti’ne üye herhangi bir başka Bağıtlı Yüksek Taraf için, Milletler Cemiyeti Misakından doğan haklara ve yükümlülüklere halel vermemektedir.

KESİM V.
SON HÜKÜMLER
MADDE 26

İşbu Sözleşme olabilen en kısa süre içinde onaylanacaktır.

Onama belgeleri, Paris’te Fransa Cumhuriyeti Hükümetinin arşivlerine konulacaktır.

Japon Hükümeti, onamanın yapılmış olduğu, Paris’deki diplomatik temsilcisi aracılığıyla, Fransa Cumhuriyeti Hükümetine bildirmekle yetinebilecek ve, bu durumda, onama belgesini olabilen en kısa süre içinde gönderecektir.

Türkiye’nin onama belgesini de içermek üzere, altı onama belgesi sunulur sunulmaz, bir sunuş tutanağı (procès-verbal de dépot) düzenlenecektir. Bundan önceki fıkrada öngörülen bildiri, bu bakımdan, onama belgesi sunusu ile eşdeğerde olacaktır.

İşbu Sözleşme, bu tutmak tarihinden başlayarak yürürlüğe girecektir.

Fransız Hükümeti, bundan önceki fıkrada öngörülen tutanakla, sonradan sunulacak onama belgelerinin sunuş tutanaklarının doğruluğu onaylanmış birer örneğini bütün Bağıtlı Yüksek Taraflara verecektir.

MADDE 27

İşbu Sözleşme, yürürlüğe girişinden başlayarak, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Andlaşmasını imzalamış her Devletin katılmasına açık olacaktır.

Her katılma, diplomasi yoluyla Fransa Cumhuriyeti Hükümetine, onun araciligiyla da, bütün Bagitli Yüksek Taraflara bildirilecektir.

Katılma, Fransız Hükümetine yapılan bildiri tarihinden başlayarak geçerli olacaktır.

MADDE 28

İşbu Sözleşmenin süresi, yürürlüğe giriş tarihinden başlayarak, yirmi yıl olacaktır.

Bununla birlikte, işbu Sözleşmenin 1. maddesinde doğrulanan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğü ilkesinin sonsuz bir süresi olacaktır.

Sözü edilen yirmi yıllık sürenin bitiminden iki yıl önce, hiçbir Bağıtlı Yüksek Taraf, Fransız Hükümetine Sözleşmeyi sona erdirme ön-bildirimi vermemişse, işbu Sözleşme, bir sona erdirme ön-bildirimin gönderilmesinden başlayarak, iki yil geçinceye kadar yürürlükte kalacaktır. Bu ön-bildirim, Fransız Hükümetince, Bağıtlı Yüksek Taraflara iletilecektir.

İşbu Sözleşme, işbu madde hükümlerine uygun olarak sona erdirilmiş olursa, Bağıtlı Yüksek Taraflar, yeni bir Sözleşmenin hükümlerini saptamak üzere kendilerini bir konferansta temsil ettirmeği kabul etmektedirler.

MADDE 29

İşbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden başlayarak her beş yıllık dönemin sona ermesinde, Bağıtlı Yüksek Taraflardan her biri, işbu Sözleşmenin bir ya da birkaç hükmünün değiştirilmesini önerme girişiminde bulunabilecektir.

Bağıtlı Yüksek Taraflardan birinci yapılacak değiştirme isteminin kabul edilebilmesi için, bu istem 14. ya da 18. maddelerin değiştirilmesini amaçlamaktaysa, başka bir Bağıtlı Yüksek Tarafça; başka herhangi bir maddenin değiştirilmesini amaçlamaktaysa, başka iki Bağıtlı Yüksek Tarafça desteklenmesi gerekir.

Böylece desteklenmiş değişiklik istemi, içinde bulunulan beş yıllık dönemin sona ermesinden üç ay önce, Bagitli Yüksek Taraflardan her birine bildirilecektir. Bu bildiri, önerilen değişikliğin niteliğini ve gerekçesini kapsayacaktır.

Bu öneriler üzerinde diplomasi yoluyla bir sonuca varmak olanağı bulunamazsa, Bağıtlı Yüksek Taraflar, bu konuda toplanacak bir konferansta kendilerini temsil ettireceklerdir.

Bu konferans, ancak oybirliğiyle karar alabilecektir; 14. ve 18. maddelere ilişkin değişiklik durumları bu hükmün dışında kalmaktadır; bu durumlar için Bağıtlı Yüksek Tarafların dörtte üçünden oluşan bir çoğunluk yeterli olacaktır.

Bu çoğunluk, Türkiye’yi de içine alarak Karadeniz kıyıdaşı Bağıtlı Yüksek Tarafların dörtte üçüncü kapsamak üzere hesaplanacaktır.

BU HÜKÜMLERE OLAN İNANÇLA, aşağıda adları yazılı Tamyetkili Temsilciler, işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

MONTREUX’de, yirmi Temmuz bin dokuz yüz otuz altı tarihinde on bir nüsha olarak düzenlenmiştir; bu nüshalardan, Temsilcilerce mühürlenmiş olan birincisi, Fransa Cumhuriyeti Hükümeti arşivlerine konulacak, öteki nüshalar da imzaca Devletlere teslim olunacaktır.

N.P.NICOLAEV
Pierre NEICOV
J.PAUL-BONCOUR
H.PONSOT
STANLEY
S.M.BRUCE
N.POLITIS
Raoul BIBICA-ROSETTI

Aşağıda imzaları bulunan Japonya Temsilcileri, işbu Sözleşme hükümlerinin, Milletler Cemiyeti üyesi olmayan bir Devlet sıfatıyla, Japonya’nın durumunu, gerek Milletler Cemiyeti Misakına göre, gerek bu Misak çerçevesi içinde yapılmış karşılıklı yardım antlaşmalarına göre, hiçbir biçimde değiştirmediğini ve Japonya’nın özellikle 19. ve 25. maddeler hükümleri içinde bu Misak ve bu antlaşmalar konusunda tam bir değerlendirme özgürlüğünü elinde tuttuğunu, Hükümetleri adına bildirirler.

N.SATO
Massa-aki HOTTA
N.TITULESCO
Cons.CONTZESCO
V.V.PELLA
Dr.R.ARAS
Suad DAVAZ
N.MENEMENCIOGLU
Asim GÜNDÜZ
N.SADAK
Maxime LITVINOFF
Dr.I.V.SOUBBOTITCH
EK I
  1. İşbu Sözleşmenin 2. maddesi uyarınca alınabilecek olan vergiler ve harçlar aşağıdaki çizelgede gösterilenler olacaktır. Türk Hükümetinin bu vergilerde ve harçlarda kabul edebileceği indirimler, bayrak ayirimi gözetilmeksizin uygulanacaktır.

Kütüğe yazılı darasız tonajın

Yapılan hizmetin niteliği (jauge nette, net register tonnage) her bir tonu üzerinden alınacak vergi ya da harçlar tutarı

Altın-Frank(1)

a) Sağlık denetimi …………… 0.075

b) Fenerler, ışıklı şamandıralar ve geçit şamandıraları, ya da başka şamandıralar:

800 tona kadar ………………. 0.42

800 tonun üstünde …………. 0.21

c) Kurtarma hizmeti: Kurtarma sandallarını, palamar taşıyan füze istasyonlarını, sis düdüklerini, radyofarları ve b) paragrafına girmeyen ışıklı şamandıralarla, ayni türden başka döşemeleri (tesisleri) kapsamak üzere … 0.10

  1. İşbu Ek’in, 1. paragrafına ekli çizelgede belirtilen vergiler ve harçlar, Boğazlar’dan bir gidiş-dönüş geçişine uygulanacaktır (başka bir deyimle, Ege Denizi’nden Karadeniz’e bir geçiş ve Ege Denizi’ne doğru dönüş yolculuğu ya da Karadeniz’den Ege Denizi’ne Boğazlar’dan bir geçiş, bunun ardından da Karadeniz’e dönüş); bununla birlikte, bir ticaret gemisi, gidiş yolculuğu için Boğazlar’a girdiği tarihten başlayarak altı aydan çok bir süre sonra, duruma göre, Ege Denizi’ne ya da Karadeniz’e dönmek üzere Boğazlar’dan yeniden geçerse, bu gemi, bayrak ayırımı yapılmaksızın, bu vergileri ve harçları ikinci kez ödemekle yükümlü tutulabilecektir.
  2. Bir ticaret gemisi, gidiş geçişinde, dönmeyeceğini bildirirse, işbu Ek’in birinci paragrafının b) ve c) fıkralarında öngörülen vergiler ve harçlar bakımından yalnız tarifenin yarısını ödemesi gerekecektir.
  3. İşbu Ek’in birinci paragrafına ekli çizelgede tanımlanan ve söz konusu hizmetlerin gerektirdiği giderlerin karşılanmasına ve yedek akçe ya da aşırı olmayan bir döner sermaye fonu elde etmek için gerekli miktardan yüksek olmayacak olan vergiler ve harçlar, ancak işbu Sözleşmenin 29. maddesi hükümleri uygulanarak arttırılabilecek ya da tamamlanabilecektir. Bunlar altın-Frank ya da ödeme tarihindeki kambiyo değerine göre Türk parası olarak ödenecektir.
  4. Ticaret gemileri, Kılavuzluk ve yedekçilik (römorkörcülük) gibi isteğe bağlı hizmetler karşılığı vergileri ve harçları, böyle bir hizmet, söz konusu geminin acentesinin ya da kaptanının istemesi üzerine, Türk makamlarınca gereği gibi yerine getirilmişse, ödemek zorunda tutulabileceklerdir. Türk Hükümeti, istege bağlı bu hizmetler için alınacak vergilerin ve harçların tarifesini vakit vakit yayınlayacaktır.
  5. Bu tarifeler, söz konusu hizmetler 5. maddenin uygulanmasıyla zorunlu kılındığı durumlarda arttırılmayacaktır.
EK II 
A.STANDARD SUTAŞIRIMI (MAIMAHREC)
  1. Bir su üstü gemisinin standart sutaşırımı [maimahreci], bütün gemi adamlarıyla, makineleri ve kazanlarıyla, denize açılmağa hazır olan ve -makinelerinin ve kazanlarının beslenmesine özgü yakıtla yedek yakıt dışında- bütün silahlarını ve her türlü cephanesini, döşemelerini [tesisatını], donatımını, gemi adamlarının kumanyasını, tatlı suyunu, çeşitli yiyeceklerini ve Savaş sırasında taşıyacağı her çeşit araç ve gereçlerini ve yedek parçalarını bulunduran, yapımı tamamlanmış bir geminin sutasırımıdır.
  2. Bir denizaltının standart sutasırımı, bütün gemi adamlarıyla, yürütücü makineleriyle, denize açılmağa hazır olan ve -yakıtı, yağlama yağı, tatli suyu ve her çeşit balast suyu dışında- bütün silahlarını, her türlü cephanesini, döşemelerini [tesisatını], donatımını, gemi adamlarının kumanyasını ve Savaş sırasında taşıyacağı çeşitli araç ve gereçleri ve her çeşit yedek parçalarını taşıyan (dalma sarnıçlarının suyu dışında) yapımı tamamlanmış geminin su üstündeki sutaşırımıdır.
  3. “Ton” (tonne) sözcüğü, “metrik ton” (tonnes metriques) teriminde kullanılışı dışında, 1.016 kilogramlık (2.240 litrelik) bir ton anlamına gelmektedir.
B.SINIFLAR
  1. Hattıharp gemileri(3), aşağıdaki iki alt-sınıftan birine giren su üstü Savaş gemileridir:

a) Uçak-gemileri, yardımcı gemiler ya da b) alt-sınıfına giren hattıharp gemileri dışında, standart sutaşırımı [maimahreci] 10.000 tonun (10.160 metrik tonun) üstünde olan ya da 203 milimetre (8 pus) çapından büyük çaplı bir top taşıyan, su üstü gemileri;

b) Uçak-gemileri dışında, standart sutaşırımı [maimahreci] 8.000 tonun (8.128 metrik tonun) üstünde olmayan ve 203 milimetre (8 pus) çapından büyük çaplı bir top taşıyan su üstü Savaş gemileri.

  1. Uçak-gemileri(1), sutaşırımı [maimahreci] ne olursa olsun, başlıca uçak taşımak ve bu uçakları denizde harekete getirmek için yapılmış ya da buna göre düzenlenmiş su üstü Savaş gemileridir. Bir Savaş gemisi başlıca uçak taşımak ve bunları denizde harekete getirmek için yapılmamışsa ya da buna göre düzenlenmemişse, bu gemiye bir inme ya da havalanma güvertesinin konulması, bu geminin, uçak-gemisi sınıfına sokulması sonucunu vermez.
Uçak-gemileri sınıfı iki alt-sınıfa ayrılır; şöylece:

a) Uçakların havalanabilecekleri ya da konabilecekleri bir güverte ile donatılmış olan gemiler;

b) Yukarıda a)paragrafında tanımlanan bir güverteyle donatılmamış olan gemiler.

  1. Hafif su üstü gemileri(2), uçak-gemileri, küçük Savaş gemileri ya da yardımcı gemiler dışında, standart sutaşırımı [maimahreci] 10.000 tonu (10.160 metrik tonu) geçmemek üzere 100 tonun (102 metrik tonun) üstünde olan ve 203 milimetre (8 pus) çapından büyük çaplı top taşımayan su üstü Savaş gemileridir.
Hafif su üstü Savaş gemileri üç alt-sınıfa ayrılır; şöylece:

a) 155 milimetre (6.1 pus) çapından büyük çaplı bir top taşıyan gemiler;

b) 155 milimetre (6.1 pus) çapında büyük çaplı top taşımayan ve standart sutaşırımı [maimahreci] 3.000 tonun (3.048 metrik tonun) üstünde olan gemiler;

c) 155 milimetre (6.1 pus) çapından büyük çaplı top taşımayan ve standart sutaşırımı [maimahreci] 3.000 tonun (3.048 metrik tonun) üstünde olmayan gemiler.

  1. Denizaltılar (3), denizin yüzeyi altında gidip-gelmek üzere yapılmış bütün gemilerdir.
  2. Küçük Savaş gemileri (4), yardımcı gemiler dışında, standart sutaşırımı [maimahreci] 2.000 tonu (2.023 metrik tonu) geçmemek üzere, 100 tondan (102 metrik tondan) büyük olan, ancak aşağıdaki niteliklerden hiçbirini kendilerinde bulundurmayan su üstü Savaş gemilerdir:

a) 155 milimetre (6.1 pus) çapında büyük çaplı bir topla donatılmış olmak;

b) Torpil atmak için yapılmış ya da donatılmış bulunmak;

c) 20 milden çok hız sağlamak üzere yapılmış olmak;

  1. Yardımcı gemiler(1), askeri donanmaya bağlı olup, standart sutaşırımı [maimahreci] 100 tondan (102 metrik tondan) büyük olan, olağanlıkla donanma hizmetinden ya da asker taşıma ya da savaşan gemilerin kullanıldıkları hizmetten başka herhangi bir hizmette kullanılan, savaşan gemi olmak üzere yapılmamış olan ve aşağıdaki niteliklerden hiçbirini kendinde bulundurmayan su üstü gemileridir;

a) 155 milimetre (6.1 pus) çapından büyük çaplı bir topla donatılmış olmak;

b) 76 milimetreden (3 pustan) büyük çapta sekiz toptan çok topla donatılmış olmak;

c) Torpil atmak üzere yapılmış ya da donatılmış olmak;

d) Zırhlı kaplamalarla korunmak üzere yapılmış olmak;

e) 28 mili asan bir hiza erişmek üzere yapılmış olmak;

f) Uçakları denizde harekete geçirmek üzere özellikle yapılmış ya da düzenlenmiş olmak;

g) Uçak fırlatmak için, ikiden çok araçla donatılmış bulunmak.

C. YAŞINI DOLDURMUŞ GEMİLER

Aşağıdaki sınıflara ve alt-sınıflara giren gemiler, yapımlarından başlayarak, aşağıda sayıları gösterilen yıllar geçince, “yaşını doldurmuş”(2) sayılacaklardır:

a) Bir hattıharp gemisi için ………. 26 yıl;

b) Bir uçak gemisi için…………….. 20 yıl;

c) a ve b alt sınıflarından bir hafif su üstü gemisi için:

(i)1 Ocak 1920 den önce kızağa konulmuşsa 16 yıl

(ii)31 Aralık 1919 dan sonra kızağa konulmuşsa………………………………… 20 yıl

d) c alt-sınıfından bir hafif su üstü gemisi için ……………………………… 16 yıl

e)Bir denizaltı için …………………. 13 yıl

EK III

Japon donanmasının aşağıda belirtilen, yaşını doldurmuş üç okul gemisinden ikisinin Boğazlar’daki limanları birlikte ziyaretine izin verilmesi kararlaştırılmıştır.

Bu iki geminin toplam tonajı, bu durumda, 15.000 tona eşdeğerde sayılacaktır.

Asama 20-X-1896 18-III-1899 9.240 IVx200mm

XIIx150mm

Yakumo 1-XI-1898 20-VI-1900 9.010 IVx200mm

XIIx150mm

Iwate 11-X-1898 18-III-1901 9.180 IVx200mm

XIVx150mm.

EK IV
  1. İşbu Sözleşmenin 18. maddesine öngörülen, Karadeniz kıyıdaşı Devletlere bağlı donanmaların toplam tonajı hesabına katılacak gemilerin sınıfları ve alt sınıfları şunlardır:

Hattıharp gemileri:

Alt-sınıf a);

Alt-sınıf b);

Uçak-gemileri:

Alt-sınıf a);

Alt-sınıf b);

Hafif su üstü gemileri:

Alt-sınıf a);

Alt-sınıf b);

Alt-sınıf c);

Denizaltılar:

İşbu Sözleşmenin II sayılı Eki’ndeki tanımlamalara göre.

Tonaj toplamının hesaplanmasında göz önünde tutulması gereken sutaşırımı [maimahreç], III sayılı Ek’de tanımlanan standart sutaşırımıdır. Sözü edilen Ek’te tanımlanmış oldukları biçimde, ancak “yaşını doldurmuş” olmayan gemiler göz önünde tutulacaktır.

  1. 18. maddenin b) fıkrasında öngörülen bildirinin ayrıca işbu Ek’in birinci paragrafında belirtilen sınıflarla alt-sınıflardaki gemilerin tonaj toplamını kapsaması gerekir.

PROTOKOL

Bugünkü tarihli Sözleşmeyi imza ettikleri sırada, asağıda imzaları bulunan Tam yetkili Temsilciler, her biri kendi hükümetlerini bağlamak üzere, aşağıdaki hükümleri kabul ettiklerini bildirirler:

  1. Türkiye, işbu Sözleşmenin Başlangıç (Préambule) kesiminde tanımlandığı biçimde Boğazlar bölgesini hemen yeniden askerileştirebilecektir.
  2. Türk Hükümeti, 15 Ağustos 1936 tarihinden başlayarak işbu Sözleşmede belirlenen rejimi geçici olarak uygulayacaktır.
  3. İşbu Protokol bugünkü tarihten başlayarak geçerli olacaktır.

MONTREUX’de, yirmi Temmuz bin dokuz yüz otuz altı tarihinde düzenlenmiştir.

N.B.NICOLAEV
Pierre NEICOV
J.PAUL-BONCOUR
H.PONSOT
STANLEY
S.M.BRUCE
N.POLITIS
Raoul BIBICA-ROSETTI
N.SATO (ad referendum)
Massa-aki HOTTA (ad referendum)
N.TITULESCO
Cons.CONTZESCO
V.V.PELLA
Dr.R.ARAS
Suad DAVAZ
N.MENEMENCIOGLU
Asim GÜNDÜZ
N.SADAK
Maxime LITVINOFF

Montreux Boğazlar Sözleşmesinin Kabulüne Dair Kanun

Dr.I.V.SOUBBOTITCH
Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Henri La Fontaine

0
Henri La Fontaine

Belçikalı hukuk adamı Henri La Fontaine 22 Nisan 1854te Brüksel’de dünyaya geldi. Université Libre de Bruxelles‘de hukuk eğitimi aldı. 1877’de baroya kabul edildi. Uluslararası hukuk üzerine yoğunlaştı ve bu alanda uluslararası bir otorite olarak ün kazandı.

1890’da kız kardeşi ile birlikte Belçika Kadın Hakları Birliği’ni kurdu. 1893’te Brüksel Özgür Üniversitesi’nde uluslararası hukuk profesörü oldu ve iki yıl sonra Sosyalist Parti üyesi olarak Belçika Senatosu’na seçildi.

1882’de kurulan Uluslararası Barış Bürosu’nun Büro’nun 1899 ve 1907 Lahey Barış Konferanslarını gerçekleştirme çabalarında etkili oldu. 1907’den 1943’teki ölümüne kadar Büro’nun başkanlığını yaptı 1919’dan 1932’ye kadar Senato başkan yardımcısı olarak görev yaptı.

Dünya okulu ve üniversitesi ile bir dünya parlamentosu gibi örgütler kurulmasını önerdi. Uluslararası konularda dünyanın her yanından belgeler toplayan bir enstitü kurdu.  Amacı insanlık için “entelektüel bir parlamento” yaratmaktı.

1913 yılında, barışın uluslararası örgütlenmesine katkılarından Nobel Barış Ödülüne layık görüldü ve ödülü kazanan alan ilk sosyalist oldu. Barış Ödülü’ne layık görüldüğünde Avrupa’daki barış hareketinin etkili lideriydi.

1919’da Paris Barış Konferansına, 1920’de Milletler Cemiyeti toplantısına Belçika delegesi olarak katıldı. Bu dönemlerde dünya barışı için yoğun çaba gösterdi. Enternasyonalizmin güçlü bir savunucusuydu. Henri La Fontaine bir mason olarak  Brüksel’deki Les Amis Philanthropes locasının bir üyesiydi.

14 Mayıs 1943’te Brüksel’de yaşamını yitirdi. Çok sayıda hukuk kitabının yazarıdır.

Altılı Masa Anayasa Taslağı

0

Altılı Masa Anayasa Taslağı; Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Demokrat Parti (DP), Gelecek Partisi, DEVA Partisi, İYİ Parti ve Saadet Partisi tarafından ortaklaşa hazırlanarak kamuoyuna duyurulan kapsamlı bir anayasa değişikliği önerisidir. Metin, 14 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimleri öncesinde, “Altılı Masa Hazır, İşte Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in Anayasası” ve “Şimdi Demokrasi Zamanı” sloganlarıyla ilan edilmiştir.

Altılı masa liderleri, 28 Şubat 2022’de, güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçişe dair ortak bir mutabakat metni imzalamış, mutabakat metni esas alınarak hazırlanan detaylı Anayasa Değişikliği Önerisi kamuoyuna 28 Kasım 2022’de duyurulmuştur. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçiş için gereken anayasa değişikliklerini içeren metin, 84 maddede değişiklik ve 9 ana başlık içermektedir ve 151 sayfalık bir anayasa değişikliği önerisi kitapçığı olarak yayımlanmıştır.

Taslağın temel amacı, Türkiye’yi “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”e geçirmek için gereken hukuki altyapıyı oluşturmaktır. Ancak 2023 seçimlerinin ardından, Altılı Masa bileşenleri bu metni genel siyasi gündemlerinde büyük ölçüde geri plana itmiş ya da hiç gündeme getirmemişlerdir.

 

altılı masa

Altılı Masa Anayasa Taslağı GENEL GEREKÇESİ

Bu anayasa değişikliğinin amacı, Türkiye’de yönetimde keyfiliğe yol açan, anayasal hak ve hürriyetleri güvencesiz bırakan, hukuk devleti mekanizmalarının tamamını aşındıran Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini yürürlükten kaldırmak ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme geçişi sağlamaktır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, yürütme gücünün tamamını Cumhurbaşkanına sunmak yanında yasama organını zayıflatmış; yargının kontrolünü Cumhurbaşkanına sunmuştur. Böylece devletin birbirinden ayrı olması ve birbirini denetlemesi gereken üç temel fonksiyonunu tek bir kişinin iradesine bağlı hale getiren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, hukuk devletinin aşınmasına, anayasal hak ve hürriyetlerin tamamının güvencesiz kalmasına yol açmıştır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yürürlükten kaldırılarak Kanun-i Esasi’nin kabulünden bu yana benimsenen ve yerleşen parlamenter geleneğe uygun olarak Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme geçilmesi bu sisteminin siyasi ve sosyal hayatımızda açtığı hasarları aşma yolunda önemli bir adımdır. Ancak kurulacak yeni sistemin parlamentarizmin herhangi bir modeli olmadığını, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem olduğunu özellikle vurgulamak gerekir.

Önerimiz, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin etkisiz kıldığı yasama organının yetkilerini iade ederek bu organı, Milli Mücadele yıllarından itibaren devlet ve toplum hayatımızda sahip olduğu güce ve itibara kavuşturmayı amaçlamaktadır. Bu amaçla önerimiz, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği kanunlar üzerinde Cumhurbaşkanına tanınan veto yetkisini sona erdirecektir. Böylece Cumhurbaşkanı, Meclisin kabul ettiği kanunları, evvelce olduğu gibi bir defaya mahsus olmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne iade edecektir. Meclis iade edilen kanunu, dilerse basit çoğunlukla aynen kabul edebilecektir. Öte yandan önerimiz, yasama organına meclis soruşturması ve gensoru gibi hükümeti denetim yetkilerini tanımakta; parlamentonun hükümeti denetim vasıtaları arasında yer alan sözlü soru yetkisi yeniden düzenlenmektedir.

Gensoru mekanizmasını hükümet istikrarını korumak amacıyla yapıcı güvensizlik oyuyla birleştirmektedir. Böylece hükümeti gensoru yoluyla düşürmekte birleşen parlamento çoğunluğu, yeni hükümetin kurulmasını sağlamadıkça görevdeki hükümetin hukukî varlığını sona erdiremeyecektir. Diğer taraftan, Başbakan ve bakanlar gibi hükümet aktörlerinin görevleriyle ilgili suçlarından dolayı hesap verir kılınmalarını sağlayan meclis soruşturması, uygulanabilir, etkili bir mekanizmaya dönüştürülecektir. Bütün bunlara ek olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin elinden alınmış olan bütçeyi kabul yetkisi, bu yetkinin asıl sahibi olan Meclise iade edilecektir. Böylece hükümetlerin hazırladıkları bütçe kanun teklifleri Meclis tarafından kabul edilmedikçe yürürlüğe giremeyecektir. Öte yandan hükümetlerin politikalarını Bütçe Kanununun sınırlarına uygun olarak yürütmelerini sağlamak amacıyla Kesinhesap Kanunu etkili bir denetim aracı haline getirilecektir.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle yaratılan tek başlı yürütme modeline son verilerek yürütme organının Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulundan oluşması sağlanacaktır. Devletin başı sıfatıyla temsili görev ve yetkilere sahip Cumhurbaşkanının; tek başına yapabileceği işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanın karşı-imzasına tâbi kılınacaktır.

Öte yandan Cumhurbaşkanlığına seçilen kişinin bir partiye mensup olması halinde göreve başlamadan önce partisiyle ilişiğinin kesilmesi sağlanacaktır. Böylece Cumhurbaşkanının tarafsızlığı garanti edilecektir.

Yürütme alanındaki asıl yetkiler, parlamentarizmin doğasına uygun olarak Bakanlar Kuruluna ait olacaktır. Bakanlar Kurulu, izlediği politikalardan dolayı parlamentoya karşı kolektif olarak sorumlu kılınabilecektir. Ayrıca her bakan, emri altındaki işlerden dolayı bireysel olarak da parlamentoya karşı sorumlu kılınabilecektir.

Hükümet politikaları, kolektif bir organ olan Bakanlar Kurulunda müzakere, diyalog ve uzlaşmayla belirlenecek; böylece bu politikaların akılcı ve bilimsel temellere dayanması sağlanacaktır. Bu, yürütme organının kişiselleşmesini, keyfileşmesini, akıldışı politikalara yönelerek toplumu krizlere sürüklemesini önleyecek önemli bir faktör olacaktır.

Önerimiz, sadece bir hükümet sistemi değişikliğinden ibaret değildir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi altında bağımsızlığını kaybederek hukukun üstünlüğünün güvencesi olmaktan uzaklaşan yargı organı, gerçek bir hukuk devletinin gerektirdiği bağımsızlığına kavuşturulacaktır. Böylece yargı organı, Anayasanın ve hukukun üstünlüğünün teminatı haline gelerek vatandaşların anayasal hürriyetlerinin garantisi olma işlevini yerine getirebilecektir. Bu sayede vatandaşlar, geleceğe güvenle bakabilecekleri huzurlu bir ortama kavuşacaklardır.

Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamak amacıyla yargı mensuplarının bireysel bağımsızlıklarıyla yargı kuruluşlarının kurumsal bağımsızlıklarını garanti eden yenilikler getirilmektedir. Yargı mensuplarının bireysel bağımsızlıklarının güvencesi olarak Hâkimler ve Savcılar Kurulu, iki ayrı organ olarak düzenlenmiştir. Böylece hâkimlerin özlük hakları konusunda karar verme yetkisi Hâkimler Kurulu’na, savcıların özlük hakları konusunda karar verme yetkisi Savcılar Kurulu’na tanınmıştır. Her iki organın da üye kompozisyonları ve üyelerinin seçiminde izlenen yöntem, bu organların özerkliğini garanti edecek şekilde düzenlenmiştir. Öte yandan bu iki organın da demokratik meşruiyet esasına dayanması sağlanmıştır. Yargılama sürecinin temel unsurlarından biri olan savunma makamı, ilk defa, bir anayasa hükmüyle düzenlenerek bu makamın iddia makamıyla eşit bir statüye kavuşturulması sağlanmıştır. Bu yenilik, hukuk devletinin temel unsurlarından olan adil yargılanma hakkının ve bu hakkın bir parçası olan silahların eşitliği ilkesinin garanti edilmesini sağlayacaktır. Bu çerçevede Türkiye Barolar Birliği’nin özerk bir kuruluş olması da sağlanarak savunma makamı güçlendirilmiş; avukatlık mesleğine sahip olması gereken itibar kazandırılmıştır.

Anayasanın ve hukukun üstünlüğünün garantisi olan Anayasa Mahkemesi’nin üye kompozisyonu, üyelerinin seçiminde izlenen yöntem, çalışma usulleri, sahip olduğu yetkiler yeniden düzenlenmiş; böylece Yüksek Mahkemenin kararlarının etkinliği güçlendirilmiştir. Bu maksatla Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısı, ağır iş yükü de dikkate alınarak arttırılmış; halen iki daire ve bir Genel Kurul halinde çalışan Mahkemenin dört daire ve bir Genel Kurul halinde çalışması öngörülmüştür.

Anayasanın ve hukukun üstünlüğünü garanti etmek amacıyla hiçbir yasama tasarrufuna yargı bağışıklığı tanınmamıştır. Böylece organik ve fonksiyonel bakımdan yasama işlemi niteliğindeki tüm işlemlerin, Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesi öngörülmüştür. Bireysel başvuruların alanı, sosyal hakları da kapsayacak biçimde genişletilmiştir. Bireysel başvuruların temelindeki hak ihlâllerinin, Anayasa Mahkemesi’nin denetimine tâbi bir normun hukuka aykırılığından kaynaklanması halinde Yüksek Mahkeme’ye bu normu denetleme yetkisi de tanınmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin halen mevcut olan yetkilerine ek olarak Yüksek Mahkeme’ye yasama, yürütme ve yargı organlarının birbirlerinin alanına müdahale eden işlemleri nedeniyle yapılacak başvuruları da inceleme ve karara bağlama yetkisi tanınmıştır.

Yüksek Seçim Kurulu, yerine getirdiği işleve uygun olarak Anayasamızın yüksek mahkemeleri düzenleyen bölümüne aktarılmış; iki daire ve bir Genel Kurul halinde çalışması öngörülmüştür. Böylece dairelerin alacağı kararlar, itiraz denetimine tâbi kılınmıştır. Daha da önemlisi, Yüksek Seçim Kurulu’nun seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarına ilişkin verdiği kararların, Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak bireysel başvurulara konu olması sağlanmıştır. Böylece seçim sürecinin hukuka uygunluğu teşvik edilmiştir.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme geçiş önerisi, aynı zamanda, anayasal hakların alanını genişleten, bunların güvencelerini güçlendiren yenilikleri de içermektedir. Bu çerçevede, Anayasamızın 12. maddesinin başlığı “İnsan onuru, temel hak ve hürriyetlerin niteliği ve bütünlüğü” şeklinde değiştirilmiş, maddenin ilk fıkrasına insan onurunun dokunulmaz olduğu ve Anayasa düzeninin temelini oluşturduğu hükmü eklenmiştir. Böylece Anayasamızın insan
onurunu esas alan bir bakış açısı kazanması sağlanmıştır. Öte yandan, 13. maddeye “Hürriyet esas, sınırlama istisnadır. Tereddüt halinde yorum hürriyet
lehine yapılır.” hükmü eklenerek anayasa düzenine hürriyetçi bir felsefenin hâkim olması amaçlanmıştır. Benzer şekilde, demokratik bir anayasa düzeninin olmazsa olmazı olan ifade hürriyetiyle bu hürriyetten doğan basın hürriyeti gibi hürriyetler daha güçlü güvencelere kavuşturulmuştur.

Aynı çerçevede siyasi partilerin ifade ve örgütlenme hürriyetleri, daha güçlü garantilere kavuşturularak siyasi partilerin keyfî gerekçelerle kapatılmalarını önleyecek etkili hükümler getirilmiştir. Siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin hükümler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ve Venedik Komisyonu raporları gibi Avrupa Konseyi standartları ışığında, çoğulcu demokrasinin güvencesini oluşturacak biçimde yeniden düzenlenmiştir.

Anayasal hürriyetleri daha güvenceli hale getiren yeniliklerin tamamında Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların gerekleri dikkate alınmıştır. Bu bağlamda Türkiye’nin taraf olduğu temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası andlaşmaların kanunların üzerinde olduğunu kabul eden 2004 Anayasa değişikliğini yaptırıma bağlayan ve güçlendiren yenilikler önerilmiştir. Bu çerçevede Türkiye’nin taraf olduğu temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası andlaşmalar, kanunların Anayasaya uygunluk denetiminde başvurulacak ölçü normlara dâhil edilmiştir.

Önerimiz, seçimleri takiben Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir Anayasa Değişikliği Teklifine dönüştüğü ve kabul edilerek yürürlüğe girdiği takdirde Türkiye, Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme geçerek Anayasamızın 2. maddesinde hükme bağlandığı gibi insan haklarına saygılı, demokratik, lâik, sosyal bir hukuk devleti olabilecektir

Anayasa değişikliği önerisinin ana başlıkları şu şekilde özetlenmiştir: 

Kuvvetler ayrılığı tesis edilecek

Altılı masanın Anayasa değişikliği önerisi 84 maddeden oluşuyor. Kuvvetler ayrılığının vurgulandığı yeni sistemde yasamanın etkin ve katılımcı, yürütmenin istikrarlı, şeffaf ve hesap verebilir, yargının ise bağımsız ve tarafsız olması hedefleniyor. Uzlaşılan metinde “Güçlü, özgürlükçü, demokratik, adil bir sistem inşa etme kararlılığı içindeyiz” ifadelerine yer veriliyor.

Altılı masanın anayasa değişikliği paketinden öne çıkanlar şöyle:

Partili cumhurbaşkanlığı dönemi kapanacak

Cumhurbaşkanı 7 yıllığına halk tarafından seçilecek ve seçimle beraber partisiyle ilişkisi sona erecek. Görevi sona eren bir cumhurbaşkanı, seçimle gelinen siyasi bir görev üstlenemeyecek. Cumhurbaşkanına, TBMM Başkanı vekalet edecek. Cumhurbaşkanının kanunlar üzerindeki zorlaştırıcı veto etkisi sona erdirilip geri gönderme hakkı veriliyor

Anayasaya özgürlükçü anlayış kazandırılacak

Altılı masanın teklifi, Anayasayı temel hakları “ödev” olarak vurgulayan ve hürriyetleri ödev kavramıyla sınırlayan anlayıştan arındırıyor. Anayasaya özgürlükçü bir anlayış kazandırılıyor. Anayasadan otoriter anlayışın izleri siliniyor. Anayasada “temel hak ve ödevler” yerine “temel hak ve hürriyetler” düzenleniyor.

“İnsan onuru” Anayasanın temel esası olacak

Anayasanın temel hakları düzenleyen ilk maddesine “İnsan onuru dokunulmazdır ve anayasal düzenin temelidir” ifadesi ekleniyor. Bu vurguyla beraber Anayasanın insan onurunu esas alan bir bakış açısı kazanması sağlanıyor. Devletin temel işlevinin insan onurunu korumak ve ona saygı göstermek olduğu vurgulanıyor.

Tereddüt halinde yorum hürriyet lehine yapılacak

Anayasa’nın 13. maddesine “Hürriyet esas sınırlama istisnadır. Tereddüt halinde yorum hürriyet lehine yapılır” hükmü ekleniyor. Böylece temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması düşüncesinden temel hak ve hürriyetlerin üstünlüğü dönemine geçiliyor.

Eleştiri hürriyeti güvence altına alınacak

Düşünce, kanaat ve ifade hürriyeti tek bir maddede düzenleniyor. Anayasanın 25. maddesinde yapılacak değişiklikle eleştiri hürriyeti güvence altına alınıyor. Keyfi sınırlamaların önüne geçiliyor.

Hayvan hakları ilk kez Anayasaya girecek

Anayasanın 56. maddesinde yapılan değişiklikle Anayasada sağlık hakkı ve çevre hakkı yeniden düzenlenirken hayvan hakları ilk kez anayasal güvenceye kavuşturuluyor.

Parti kapatma zorlaştırılacak

Siyasi parti kapatma davalarının açılması zorlaştırılıyor. Şiddete başvurma ya da şiddeti teşvik hariç olmak üzere parti kapatma davalarının açılabilmesi için ihtar şartı getiriliyor. Kapatma davasının açılabilmesi, TBMM’nin üçte ikisinin oyuyla alınacak izne bağlanıyor. Milletvekillerinin meclis kürsüsünde kullandığı ifadelerin parti kapatma davalarında delil olamayacağı düzenleniyor. Bu davalardan çıkabilecek yaptırımlara idari para cezası ekleniyor.

Dokunulmazlığın kaldırılması zorlaştırılacak

Milletvekillerinin sadece ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü halinde dokunulmazlıktan faydalanamayacağı düzenleniyor. Anayasanın 83. maddesinde Anayasanın 14. maddesine yapılan atıf metinden çıkarılıyor. Dokunulmazlığın kaldırılması için üye tam sayısının salt çoğunluğu ile karar alınacağı hükmü getiriliyor. Milletvekili düşme kararında bireysel başvuru yoluna gidilmiş ise Anayasa Mahkemesinin kararının bekleneceği düzenleniyor.

Kadına şiddetten suçlu bulunanlar milletvekili olamayacak

Affa uğramış olsalar bile cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı, kadına yönelik kasten yaralama ve edimi ifasını fesat karıştırma suçlarından hüküm giymiş olanların milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olamayacağı hükmü getiriliyor.

Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun alanı genişletilecek

Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısı 15’ten 22’ye çıkarılıyor. Üyelerden 20’sinin TBMM, 2’sinin cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi öngörülüyor. Mahkemenin bölüm sayısı 2’den 4’e yükseltiliyor. Anayasada veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde düzenlenen hakların ihlali iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu açılıyor.

Uluslararası anlaşmalardan çekilme kararı açıkça TBMM’nin uygun bulmasına bağlanacak

Türkiye’nin taraf olduğu bir uluslararası anlaşmadan çekilme için TBMM’nin uygun bulması şartı Anayasada açıkça düzenleniyor.

Herkes Meclis Araştırma Komisyonu’nun davetine uyacak

Meclisin denetim yetkisi güçlendiriliyor. Şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim için hükümete hesap sorulabilmesini sağlayacak araçları artırıp etkili kılınıyor. Muhalefete bir yasama yılında en az yirmi gün gündemi belirleyerek genel görüşme açma hakkı tanınıyor. Herkesin Meclis Araştırma Komisyonunun davetine uymak zorunda olduğu düzenleniyor.

Milletin meclisi, bütçe yetkisine kavuşacak

Bütçe yetkisi Meclise iade ediliyor. Hükümetlerin politikalarını Bütçe Kanununun sınırlarına uygun olarak yürütmelerini sağlamak amacıyla Kesinhesap Anayasada ayrı bir maddede düzenleniyor. Değişikliğe göre, Kesinhesap Komisyonu kuruluyor ve başkanının ana muhalefet partisinin milletvekili olması şartı getiriliyor.

Yeni hükümet kurulmadan mevcut hükümet düşürülemeyecek

Hükümet, başbakan ve bakanlar hakkında gensoru verme yetkisi tesis ediliyor. Bu yenilikle, Bakanlar Kurulu aleyhine verilen güvensizlik önergelerine yeni Başbakanın isminin eklenmesi zorunlu kılınıyor. Böylece meclis, istikrarın gereği olarak ancak yeni hükümeti kurmakta birleşebilirse mevcut hükümeti düşürebilecek.

HSK kapatılacak

Hakimler ve Savcılar Kurulu kapatılarak Hakimler Kurulu ve Savcılar Kurulu kuruluyor. Yargı bağımsızlığının sağlanması için Adalet Bakanı ve yardımcısının Hakimler Kurulu üyesi olmasına son veriliyor.

OHAL KHK’larına son verilecek

OHAL KHK’ları kaldırılıyor. Olağanüstü Hallere ilişkin tedbirlerin Olağanüstü Hal Kanunu ile düzenleneceği ve Olağanüstü Hal Kanunu ile bu kanundan kaynaklı idari eylem ve işlemlere karşı yargı yolunun kapatılamayacağı düzenleniyor.

Savunma ve iddia makamı eşitlenecek

Hakim ve savcılara coğrafi teminat getiriliyor. Savunmanın bağımsızlığı vurgulanıyor. Yargılama sürecinin temel unsurlarından biri olan savunma makamı, ilk defa, bir anayasa hükmüyle düzenlenerek bu makamın iddia makamıyla eşit bir statüye kavuşturulması sağlanıyor. Her ilde bir baro olacağı açıkça Anayasada düzenleniyor.

Sayıştay ve YSK yüksek mahkeme olacak

Sayıştay yüksek mahkeme statüsüne kavuşturuluyor. Kurumun denetim yetkisinin kapsamı genişletiliyor. Yüksek Seçim Kurulu Anayasada yargı bölümünde bir yüksek mahkeme olarak düzenleniyor, kurulun niteliği açıklığa kavuşturuluyor. Yüksek Seçim Kurulunun seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkına ilişkin kararları Anayasa Mahkemesinin denetimine açılıyor.

RTÜK üyeleri gazeteci ve akademisyenlerden oluşacak

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun üye yapısında çoğulculuk sağlanıyor. RTÜK üyeleri, basın mensupları ile iletişim ve hukuk fakültesi öğretim üyeleri arasından seçiliyor. Üye seçiminde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin nitelikli çoğunluğu aranıyor. Kurulun çoğulculuk, özerklik ve tarafsızlık esaslarına bağlı olarak çalışacağı vurgulanıyor.

Belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılmasına Danıştay karar verecek

İçişleri Bakanlığı’nın belediye başkanlarını ve meclis üyelerini görevden uzaklaştırma yetkisi kaldırılıyor. Onun yerine Danıştay kararı şartı getiriliyor. Görevden uzaklaştırmanın en fazla altı ay sürebileceği düzenleniyor.

YÖK kaldırılacak

Yükseköğretim Kurulu kaldırılıyor. Üniversitelerin akademik, idari ve mali özerklikleri ihlal edilmemek kaydıyla planlama ve koordinasyon kurulu olacak Yükseköğretim Üst Kurulu düzenleniyor.

Türkiye’nin Hukuk ve İnsan Hakları Kronolojisi / 1400–2026

0
Türkiye'nin Hukuk ve İnsan Hakları Kronolojisi - 1400–2026

Türkiye’nin hukuk ve insan hakları tarihini, 1402 Fetret Devri’nden 2026 yüksek yargı krizlerine kadar uzanan 130 maddelik zaman tüneliyle kronolojik olarak derleyen yapay zeka çalışması.

Editörün Notu: Türkiye’nin hukuk ve insan hakları serüveni, Osmanlı İmparatorluğu’nun erken dönemlerinden günümüzün yüksek yargı krizlerine kadar uzanan fırtınalı bir geçmişe sahiptir. Bu kapsamlı kronoloji; anayasal dönüşümlerden siyasi yargılamalara, faili meçhul cinayetlerden insan hakları ihlallerine kadar Türkiye’nin adalet hafızasını şekillendiren 130 kritik dönüm noktasını bir araya getiriyor. 1402 yılı Fetret Devri’nden 2026’nın güncel hukuk tartışmalarına kadar uzanan bu rehber, hukukçular, tarihçiler ve hak savunucuları için dijital bir arşiv niteliğindedir. Yapay Zeka tarafından hazırlanan bu zaman tüneli, Türkiye’nin hukuk devleti olma mücadelesinin kronolojisini oluşturuyor.  

1. Osmanlı – Erken Dönem (1400–1800)

  1. 1402 – Fetret Devri: Taht kavgaları sırasında merkezi otoritenin çökmesiyle toplu infazlar ve yargısız güç kullanımı yaşandı.
  2. 1446 – Buçuktepe Vakası: Yeniçerilerin ilk büyük isyanı, askeri baskıyla iktidar değişimi ve cezalandırma pratiğini başlattı.
  3. 1477–1481 – Fatih Dönemi Müsadere Uygulamaları: Devletin, kişilerin mülkiyetine el koyma yetkisinin merkezi otoriteyi pekiştirmek için sistematik kullanımıdır.
  4. 1511 – Şahkulu İsyanı: Anadolu’daki büyük toplumsal ayaklanmanın devlet tarafından ağır askeri ve hukuki yaptırımlarla bastırılmasıdır.
  5. 1517 – Hilafet’in Osmanlı’ya Geçmesi: Siyasi ve dini otoritenin tek elde toplanmasıyla hukuki meşruiyetin dini temellere oturmasıdır.
  6. 1555 – Amasya Antlaşması: Osmanlı ve Safeviler arasında imzalanan, uluslararası hukukta sınır ve egemenlik tanımının erken örneğidir.
  7. 1566 – Kanuni Dönemi Kanunnameler: Şer’i hukuk ile örfi hukukun sentezlendiği, ceza ve toprak düzeninin kodifiye edildiği zirve dönemidir.
  8. 1571 – İnebahtı Yenilgisi: Büyük deniz yenilgisi sonrası savaş hukuku, esir muamelesi ve ganimet hakları tartışmaya açılmıştır.
  9. 1590–1610 – Celali İsyanları: Anadolu’da asayişin çökmesiyle on binlerce kişinin ölümü ve olağanüstü örfi tedbirlerin uygulanmasıdır.
  10. 1622 – II. Osman’ın Öldürülmesi: Bir padişahın askeri darbe ve kitle şiddetiyle katledilmesi, hukuk düzeninde derin bir kırılma yaratmıştır.
  11. 1656 – Çınar Vakası: Devlet adamlarının isyancılar tarafından ağaçlara asılarak infaz edildiği kitlesel bir şiddet olayıdır.
  12. 1703 – Edirne Vakası: Yeniçeri ve ulema ittifakıyla padişahın tahttan indirilmesi ve bürokratik tasfiyelerin yaşanmasıdır.
  13. 1730 – Patrona Halil İsyanı: Lale Devri’ni kanlı bir şekilde bitiren halk ayaklanması ve sonrasındaki toplu cezalandırmalardır.
  14. 1774 – Küçük Kaynarca Antlaşması: Azınlık haklarının uluslararası antlaşmalarla yabancı devlet himayesine girmesinin ilk adımıdır.
  15. 1789–1807 – Nizam-ı Cedid Dönemi: Batılı anlamda modern askeri ve idari hukuk reformlarının ilk sistemli denemesidir.
  16. 1807 – Kabakçı Mustafa İsyanı: Reform karşıtı güçlerin darbe yaparak anayasal nitelikteki yenilikleri durdurmasıdır.
  17. 1808 – Sened-i İttifak: Padişahın yetkilerinin yerel güçlerle paylaşıldığı, Türk hukuk tarihinin ilk sözleşmesel belgesidir.

2. Tanzimat – II. Meşrutiyet (1800–1908)

18. 1826 – Vaka-i Hayriye: Yeniçeri Ocağı’nın kanlı bir şekilde kaldırılmasıyla modern askeri hukuk düzenine geçiş sağlanmıştır.
19. 1839 – Tanzimat Fermanı: Can, mal ve ırz güvenliğinin devlet güvencesine alındığı ilk kapsamlı insan hakları beyannamesidir.
20. 1856 – Islahat Fermanı: Müslüman olmayan tebaaya tam eşitlik ve din özgürlüğü tanıyan hukuki düzenlemedir.
21. 1858 – Arazi Kanunnamesi: Toprak mülkiyetini modern esaslara göre düzenleyen ve mülkiyet hakkını netleştiren temel yasadır.
22. 1868 – Şuray-ı Devlet’in Kuruluşu: Modern idari yargının temeli atılarak devlet işlemlerinin denetlenmesi amaçlanmıştır.
23. 1876 – Kanun-i Esasi: Osmanlı’nın ve Türk tarihinin ilk anayasası ile meşruti monarşi düzenine geçilmiştir.
24. 1877–1878 – Meclis’in Kapatılması: II. Abdülhamit’in anayasayı askıya alarak 30 yıl sürecek mutlakiyet dönemini başlatmasıdır.
25. 1894–1896 – Ermeni Olayları: Doğu Anadolu’da yaşanan kitlesel şiddet olayları ve dönemin yargı sistemindeki cezasızlık sorunudur.
26. 1903–1907 – İttihat ve Terakki’nin Yükselişi: Gizli örgütlenme ve siyasi suikastların hukuk dışı bir mücadele yöntemi olarak yerleşmesidir.

3. II. Meşrutiyet – Cumhuriyet Kuruluşu (1908–1923)

27. 1908 – II. Meşrutiyet’in İlanı: Anayasanın yeniden yürürlüğe girmesiyle parlamenter sistem ve temel özgürlükler dönemi başlamıştır.
28. 1909 – 31 Mart Vakası: Meşrutiyet karşıtı isyanın askeri müdahaleyle bastırılması ve sonrasındaki toplu idam yargılamalarıdır.
29. 1909 – Adana Olayları: Bölgedeki etnik çatışmalar sonrası kurulan askeri mahkemelerin adalet ve cezasızlık sınavıdır.
30. 1913 – Bab-ı Âli Baskını: Hükümetin silahlı darbeyle ele geçirilmesiyle tek parti otoriterleşmesinin önü açılmıştır.
31. 1915 – Tehcir ve Kitlesel Kayıplar: Ermeni nüfusun zorunlu göçü sırasında yaşanan büyük insani dram ve sonrasındaki hukuki tartışmalardır.
32. 1919 – Amasya Süreci: Ulusal egemenliğe dayalı yeni bir siyasal ve hukuki meşruiyetin inşası için atılan ilk adımdır.
33. 1920 – TBMM’nin Açılması: Egemenliğin saraydan halk temsilcilerine geçtiği yeni bir hukuk düzeninin kurulmasıdır.
34. 1920–1927 – İstiklal Mahkemeleri: Savaş ve devrim koşullarında hızlı karar veren, adil yargılanma standartları tartışmalı olağanüstü mahkemelerdir.
35. 1921 – Teşkilat-ı Esasiye Kanunu: Milli Mücadele döneminin kısa ve öz, halk egemenliğini esas alan ilk anayasasıdır.
36. 1923 – Lozan Antlaşması: Yeni devletin uluslararası hukukta tanınması ve azınlık haklarının uluslararası güvenceye bağlanmasıdır.

4. Erken Cumhuriyet Dönemi (1923–1950)

37. 1924 – 1924 Anayasası: Cumhuriyet’in laik ve üniter yapısını kuran, güçler birliğini esas alan temel yasadır.
38. 1925 – Şeyh Said İsyanı: Dini ve etnik temelli ayaklanmanın İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla sert biçimde cezalandırılmasıdır.
39. 1925 – Takrir-i Sükûn Kanunu: Hükümete olağanüstü yetkiler vererek muhalefeti ve basını susturan baskı yasasıdır.
40. 1930 – Menemen Olayı: Cumhuriyet karşıtı şiddet eylemi sonrası kurulan askeri mahkemede verilen toplu idam kararlarıdır.
41. 1934 – Trakya Olayları: Yahudi vatandaşlara yönelik yağma ve şiddet olayları karşısında yargının yetersiz kalmasıdır.
42. 1937 – Laikliğin Anayasa’ya Girmesi: Devletin din karşısındaki tarafsızlığının ve hukuk birliğinin anayasal güvenceye alınmasıdır.
43. 1937–1938 – Dersim Olayları: Bölgedeki aşiret yapısına yönelik askeri operasyonlar ve sonrasındaki kitlesel sürgün ve ölümlerdir.
44. 1938 – Nazım Hikmet Donanma Davası: Ünlü şairin siyasi görüşleri nedeniyle askeri mahkemede ağır hapis cezasına çarptırılmasıdır.
45. 1942 – Varlık Vergisi: Gayrimüslimlerin mülkiyet haklarını ihlal eden ve eşitlik ilkesine aykırı olan ayrımcı vergi uygulamasıdır.
46. 1945 – Tan Gazetesi Baskını: Muhalif basına yönelik organize kitle şiddeti ve ifade özgürlüğünün ağır ihlalidir.
47. 1946 – Çok Partili Döneme Geçiş: Tek parti rejiminden demokratik yarışa geçişin hukuki ve siyasi başlangıcıdır.

5. Çok Partili Dönem – Darbeler – Şiddet (1950–1980)

48. 1950 – DP’nin İktidara Gelişi: Türkiye’de iktidarın ilk kez sandık yoluyla ve barışçıl bir şekilde el değiştirmesidir.
49. 1955 – 6–7 Eylül Pogromu: Azınlıkların mülkiyet ve yaşam haklarına yönelik organize saldırılar ve yargıdaki cezasızlık sürecidir.
50. 1959 – 49’lar Davası: Kürt aydınlarına yönelik etnik kimlik temelli ilk büyük toplu tutuklama ve yargılama sürecidir.
51. 1960 – 27 Mayıs Darbesi: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetime el koyarak anayasal düzeni askıya aldığı ilk darbedir.
52. 1960–1961 – Yassıada Yargılamaları: Devrik hükümet üyelerinin olağanüstü mahkemede yargılanarak idam edilmesiyle sonuçlanan süreçtir.
53. 1961 – 1961 Anayasası: Temel hakları genişleten, Anayasa Mahkemesi’ni kuran ve kuvvetler ayrılığını güçlendiren özgürlükçü yasadır.
54. 1962–1963 – Talat Aydemir Girişimleri: Ordu içindeki bir grubun başarısız darbe teşebbüsleri ve sonrasındaki idam yargılamalarıdır.
55. 1968 – Üniversite Olayları: Gençlik hareketlerinin yükselişiyle birlikte toplanma özgürlüğü ve polis şiddeti tartışmalarının başlamasıdır.
56. 1969 – Kanlı Pazar: Sağ ve sol gruplar arasındaki çatışmada devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu yaşanan ölümlerdir.
57. 1970 – 15–16 Haziran Olayları: İşçi sınıfının sendikal haklar için yaptığı büyük direniş ve sonrasındaki sıkıyönetim yargılamalarıdır.
58. 1971 – 12 Mart Muhtırası: Ordunun müdahalesiyle temel hakların kısıtlandığı ve yoğun gözaltıların yaşandığı ara rejim dönemidir.
59. 1972 – Deniz Gezmiş ve Arkadaşlarının İdamı: Siyasi faaliyetleri nedeniyle üç gencin idam edilmesi, adil yargılanma tartışmalarının simgesi olmuştur.
60. 1977 – 1 Mayıs Taksim Katliamı: İşçi bayramında açılan ateş sonucu 34 kişinin ölmesi ve faillerin hiçbir zaman bulunamamasıdır.
61. 1978 – Maraş Katliamı: Alevi vatandaşlara yönelik kitlesel saldırılar ve yargı sürecindeki derin cezasızlık sorunudur.
62. 1978 – Bahçelievler Katliamı: Yedi TİP’li gencin siyasi görüşleri nedeniyle öldürülmesi, sağ-sol şiddetinin en ağır örneklerindendir.
63. 1979 – Abdi İpekçi Suikastı: Saygın bir gazetecinin öldürülmesiyle basın özgürlüğüne ve demokrasiye vurulan ağır darbedir.
64. 1980 – Çorum Olayları: Mezhep temelli toplumsal şiddetin tırmanması sonucu onlarca sivilin hayatını kaybetmesidir.
65. 1980 – 12 Eylül Darbesi: Demokrasinin tamamen askıya alındığı, işkence ve hak ihlallerinin sistematikleştiği en ağır askeri müdahaledir.

6. 12 Eylül Sonrası – Derin Devlet – Faili Meçhul (1980–2000)

66. 1981–1985 – MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası: 12 Eylül sonrası sağ görüşlü grupların toplu yargılandığı geniş kapsamlı dava sürecidir.
67. 1982 – 1982 Anayasası: Askeri vesayeti pekiştiren, yürütmeyi güçlendirip temel hakları kısıtlayan mevcut anayasadır.
68. 1984 – Aydınlar Dilekçesi: Demokrasi talebiyle imza toplayan aydınların yargılanması, ifade özgürlüğü mücadelesinin dönüm noktasıdır.
69. 1990 – Muammer Aksoy Suikastı: Laik hukuk savunucusu bir hukukçunun öldürülmesiyle başlayan aydın cinayetleri zinciridir.
70. 1990 – Çetin Emeç Suikastı: Basın dünyasının önemli bir isminin susturulmasıyla ifade özgürlüğüne yönelik ağır saldırıdır.
71. 1990 – Turan Dursun Suikastı: Düşünceleri nedeniyle bir yazarın katledilmesi, inanç ve ifade özgürlüğü ihlalidir.
72. 1990 – Bahriye Üçok Suikastı: Akademisyen ve siyasetçinin bombalı saldırıyla öldürülmesi, faili meçhul cinayetler döneminin parçasıdır.
73. 1992 – Musa Anter Cinayeti: Kürt yazarın sokak ortasında öldürülmesi, devlet içindeki karanlık yapıların sorgulandığı bir davadır.
74. 1993 – Uğur Mumcu Cinayeti: Araştırmacı gazeteciliğin sembol isminin öldürülmesi, derin devlet tartışmalarını zirveye taşımıştır.
75. 1993 – Sivas Madımak Katliamı: 33 aydının yakılarak öldürülmesi ve yargı sürecindeki zamanaşımı kararlarıyla hafızalara kazınan trajedidir.
76. 1993 – Başbağlar Katliamı: Sivas’ın misillemesi olarak sivillerin katledilmesi, şiddet sarmalının hukuku devre dışı bırakmasıdır.
77. 1994 – DEP / Leyla Zana Davası: Kürt milletvekillerinin Meclis’ten yaka paça götürülerek tutuklanması, siyasi temsil hakkı ihlalidir.
78. 1995 – Gazi Olayları: Mahalle baskınları ve polis müdahalesi sonucu yaşanan ölümler, toplumsal barışın yara aldığı bir süreçtir.
79. 1995 – Manisa Gençleri Davası: Gözaltındaki gençlere işkence yapıldığının yargı kararıyla tescillendiği emsal bir insan hakları davasıdır.
80. 1995 – Cumartesi Anneleri’nin Başlangıcı: Gözaltında kaybedilen yakınlarını arayan ailelerin, dünyanın en uzun süreli sivil itaatsizlik eylemidir.
81. 1996 – Metin Göktepe Dosyası: Bir gazetecinin gözaltında polis şiddetiyle öldürülmesi ve sorumluların cezalandırılması için verilen hukuk mücadelesidir.
82. 1996 – Susurluk Kazası: Devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin bir kaza sonucu ifşa olmasıyla hukuk devletinin sorgulanmasıdır.
83. 1997 – 28 Şubat Süreci: MGK kararlarıyla hükümetin istifaya zorlandığı, inanç özgürlüğü ve eğitim hakkı tartışmalarının yaşandığı dönemdir.
84. 1998 – Refah Partisi’nin Kapatılması: İktidar partisinin laiklik karşıtı eylemler odağı olduğu gerekçesiyle kapatılmasıdır.
85. 1999 – Öcalan’ın Yakalanması ve İmralı Davası: PKK liderinin yargılanma süreci ve Türkiye’de idam cezasının kaldırılmasına giden hukuki yoldur.

7. 2000’ler – Kumpaslar – Hak Odaklı Davalar (2000–2010)

86. 2000 – Hayata Dönüş Operasyonu: Cezaevlerindeki açlık grevlerine yönelik kanlı müdahale ve yaşam hakkı ihlali tartışmalarıdır.
87. 2001 – Fazilet Partisi’nin Kapatılması: Odak olma gerekçesiyle bir siyasi partinin daha kapatılması, örgütlenme özgürlüğü tartışmasıdır.
88. 2003 – HADEP’in Kapatılması: Kürt siyasi hareketinin partisinin kapatılmasıyla siyasi temsil hakkının engellenmesidir.
89. 2005 – Orhan Pamuk Davası: Yazara yönelik “Türklüğü aşağılama” davası, TCK 301. maddenin ifade özgürlüğü önündeki engelini göstermiştir.
90. 2006 – Danıştay Saldırı: Yüksek yargı üyelerine yönelik silahlı saldırı, yargı bağımsızlığına ve laikliğe yönelik ağır bir tehdittir.
91. 2006 – Rahip Santoro Cinayeti: Din görevlisinin öldürülmesi, inanç özgürlüğü ve nefret suçları tartışmasını başlatmıştır.
92. 2007 – Hrant Dink Cinayeti: Ermeni gazetecinin öldürülmesi, devletin koruma yükümlülüğü ve cezasızlık üzerine en derin davadır.
93. 2007 – Zirve Yayınevi Cinayetleri: Hristiyan vatandaşların vahşice öldürülmesi, inanç özgürlüğü ve örgütlü nefretin sonucudur.
94. 2007 – 27 Nisan e-Muhtırası: Ordunun siyasete internet üzerinden müdahale girişimi ve sivil iradenin buna karşı duruşudur.
95. 2008 – Ergenekon Davası: Darbe teşebbüsü iddiasıyla başlayan ancak usul hataları ve kumpas iddialarıyla tartışılan devasa yargılamadır.
96. 2008 – AK Parti Kapatma Davası: İktidar partisinin kapatılmaktan bir oy farkla kurtulduğu, siyasi kriz yaratan anayasal süreçtir.
97. 2009 – KCK Davaları: Kürt siyasetçilere yönelik toplu tutuklamalar ve uzun tutukluluk süreleriyle eleştirilen yargılamalardır.
98. 2010 – Balyoz Davası: Askeri darbe planı iddiasıyla açılan, sahte delil tartışmalarıyla sonuçlanan ve sonradan beraatle biten davadır.
99. 2010 – Mavi Marmara Olayı: Gazze’ye yardım götüren gemiye İsrail müdahalesi sonucu yaşanan ölümlerin uluslararası hukuk boyutudur.

8. Yakın Dönem (2010–2026)

100. 2011 – Roboski/Uludere: Sınırda 34 sivilin hava harekatıyla öldürülmesi ve yargı sürecindeki takipsizlik kararıdır.
101. 2011 – OdaTV Davaları: Gazetecilerin dijital delillerle tutuklanması, basın özgürlüğü ve kumpas iddialarının odağıdır.
102. 2011 – Fenerbahçe Şike Davası: Futbolda şike iddiasıyla başlayan ancak yargıdaki yapılanmaların tasfiyesiyle sonuçlanan süreçtir.
103. 2012 – 12 Eylül Davası: Darbeci generallerin yıllar sonra yargılanması, sembolik bir hesaplaşma girişimidir.
104. 2013 – Gezi Parkı Olayları ve Davası: Büyük toplumsal protestolar ve sonrasında açılan davalarla toplanma özgürlüğünün sınanmasıdır.
105. 2013 – Ali İsmail Korkmaz Davası: Protestolar sırasında dövülerek öldürülen gencin davası, polis şiddeti ve adalet arayışıdır.
106. 2013 – Ethem Sarısülük Davası: Polis kurşunuyla ölen göstericinin davası, orantısız güç kullanımı ve cezasızlık tartışmasıdır.
107. 2014 – Soma Maden Faciası: 301 işçinin ölümüyle sonuçlanan facia, iş sağlığı ve güvenliği hukukunun en büyük sınavıdır.
108. 2014 – Ermenek Maden Faciası: İhmaller sonucu yaşanan maden kazası ve kurumsal sorumluluk tartışmalarıdır.
109. 2014 – MİT TIR’ları Davası: Devlet sırrı ve casusluk iddialarıyla gazetecilerin yargılandığı, basın özgürlüğü krizidir.
110. 2015 – Suruç Katliamı: Genç aktivistlere yönelik IŞİD saldırısı ve güvenlik ihmali iddialarının hukuki sürecidir.
111. 2015 – Ankara Gar Katliamı: Türkiye tarihinin en kanlı terör saldırısı ve kamu görevlilerinin sorumluluğu tartışmasıdır.
112. 2015 – Tahir Elçi Cinayeti: Barış elçisi bir hukukçunun çatışma ortasında öldürülmesi ve uzayan faili meçhul davasıdır.
113. 2016 – Barış Akademisyenleri: Bildiri imzalayan akademisyenlerin ihraç ve yargılanma süreci, akademik özgürlük ihlalidir.
114. 2016 – 15 Temmuz Darbe Girişimi: Anayasal düzeni yıkma girişimi ve sonrasında başlayan devasa yargılama süreçleridir.
115. 2016 – OHAL–KHK Süreçleri: Olağanüstü hal kararnameleriyle yapılan kitlesel ihraçlar ve savunma hakkı tartışmalarıdır.
116. 2017 – Başkanlık Sistemi Referandumu: Hükümet sisteminin değişmesiyle kuvvetler ayrılığının yeniden yapılandırıldığı anayasal dönümdür.
117. 2017 – Osman Kavala’nın Tutuklanması: Sivil toplum temsilcisinin uzun tutukluluğu ve AİHM kararlarının uygulanmaması krizidir.
118. 2018 – Çorlu Tren Faciası: İhmaller sonucu yaşanan kazada adalet arayan ailelerin hukuk mücadelesidir.
119. 2019 – Wikipedia Yasağının Kalkması: AYM’nin erişim engelini hak ihlali saymasıyla internet özgürlüğü adına kazanılan zaferdir.
120. 2019 – İmamoğlu ‘Ahmak’ Davası: Seçilmiş bir belediye başkanına yönelik siyasi yasak talepli hakaret davasıdır.
121. 2020 – Aladağ Yurt Yangını Davası: Çocukların ihmal sonucu ölümüyle ilgili verilen kararların kamu vicdanındaki yeridir.
122. 2021 – Boğaziçi Protestoları Davaları: Kayyum rektör protestoları sonrası öğrencilere açılan davalar ve akademik özerklik tartışmasıdır.
123. 2021 – HDP Kapatma Davası: Meclis’teki üçüncü büyük partinin kapatılması talebiyle açılan güncel anayasal davadır.
124. 2022 – Canan Kaftancıoğlu Kararı: Siyasi tweetler nedeniyle verilen hapis cezası ve siyasi yasak kararının hukukiliği tartışmasıdır.
125. 2022 – Sinan Ateş Cinayeti: Başkentte işlenen siyasi cinayetin arkasındaki örgütlü yapı ve yargıdaki ilerleyişidir.
126. 2023 – Can Atalay – AYM–Yargıtay Krizi: Milletvekili seçilen tutuklunun tahliyesi konusunda iki yüksek mahkeme arasındaki yetki çatışmasıdır.
127. 2023 – 6 Şubat Depremi Davaları: On binlerce ölüm sonrası müteahhitler ve kamu görevlilerine yönelik açılan devasa sorumluluk davalarıdır.
128. 2024 – Kobani Davası Kararları: 2014 olayları nedeniyle siyasetçilere verilen ağır hapis cezalarının hukuki ve siyasi sonuçlarıdır.
129. 2024 – Sosyal Medya Erişim Engelleri: Platformlara yönelik kapatma kararlarının haber alma ve ifade özgürlüğü üzerindeki etkisidir.
130. 2025–2026 – Yüksek Yargı Yetki Çatışması: AYM kararlarının uygulanmaması sorununun hukuk devleti ilkesi üzerindeki kalıcı etkileri tartışılmaktadır.

İsrail Bağımsızlık Bildirgesi

0

İsrail Bağımsızlık Bildirgesi, 14 Mayıs 1948 tarihinde açıklanmıştır. İngiliz Mandasının sonlandığı günde, yeni bağımsız İsrail devleti resmi olarak ilan edilmiştir. Bildirgeyi hukukçu David Ben-Gurion okumuş ve yeni ülkenin ilk başbakanı olmuştur.

İsrail Bağımsızlık Bildirgesi

İsrail Devleti’nin Kuruluşu Bildirgesi Eretz-İsrail Yahudi halkının doğum yeridir. Burada ruhani, dini ve siyasi kimlikleri biçimlenmişti. Burada ilk kez devlet olmaklıklarını aldılar, ulusal ve evrensel öneme sahip kültürel değerler yarattılar ve dünyaya ölümsüz Kitapların Kitabını kazandırdılar. Zorla topraklarından sürgüne yollandıktan sonra, insanlar bununla dağılımları süresince inançlarını korudular ve buraya geri dönüşleri için ve burada siyasi özgürlüklerini tekrar kurmak için hiçbir zaman dua ve umut etmeyi bırakmadılar. Bu tarihi ve geleneksel bağlılıkla harekete geçen Yahudiler antik anavatanlarında tekrar hayatlarını kurmak için her yeni nesilde mücadele ettiler. Geçtiğimiz on yıllarda yığınlar halinde geldiler. Öncüler, Ma’apilim ve savunucular, çölleri verimleştirdiler, İbranice dilini canlandırdılar, köyler ve kasabalar kurdular, ve kendi ekonomisini ve kültürünü kontrol eden, barışı seven; ancak kendini savunmayı bilen, ilerlemenin nimetlerini tüm ülke halkına getiren ve bağımsız bir milliyete doğru ilerleyen bir başarılı bir topluluk oluşturdular.

5657 yılında (1897), Yahudi devletinin ruhani lideri çağrısında, Theodor Herzl, ilk Siyonist Kongresi toplandı ve Yahudi halkının kendi ülkelerinde ulusal yeniden doğuş hakkını ilan etti. Bu hak 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklerasyonunda tanındı ve Milletler Cemiyeti’nin, belirgin şekilde, Yahudi halkı ve Eretz-İsrail arasındaki tarihi bağlantıya ve Yahudi halkının kendi milli evini tekrar inşa etme hakkına uluslararası tasdik veren Mandasında tekrar doğrulandı.

Yahudi halkının yakın zamanlarda yaşadığı facialar ve Avrupa’daki milyonlarca Yahudi’nin katliamı, evsizlik meselesini çözmenin aciliyetini gösteren başka açık bir kanıttı; bu Eretz-İsrail’de anavatanın kapılarını her bir Yahudi’ye açacak ve Yahudi halkına milletlerarası nezaketi üyesinin saygınlık statüsünü verecek Yahudi devletini tekrar kurarak gerçekleşecektir.

Zorluklardan, kısıtlamalardan ve tehlikelerden yılmayan Avrupa’daki Nazilerin Yahudi Soykırımı’ndan kurtulanlar ve ayrıca dünyanın diğer yerlerinden gelen Yahudiler Eretz-İsrail’e göç etmeye devam ettiler ve kendi ulusal anavatanlarında saygınlık, özgürlük ve dürüst çalışma hayatı haklarını aramayı asla bırakmadılar.

İkinci Dünya Savaşı’nda, bu ülkenin Yahudi nüfusu özgürlük ve barış seven ülkelerin Nazi güçlerinin kötülüklerine karşı mücadelesine tam katkıda bulundular, ve askerlerinin kanıyla ve savaş çabasıyla Birleşmiş Milletleri kuran kişiler arasında tanınma hakkını kazandılar.

29 Kasım 1947’de, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Eretz-İsrail’de bir Yahudi devletinin kurulması çağrısında bulunan bir çözüm sundu; Genel Kurul, Eretz-İsrail sakinlerinin bu çözümün uygulanması için kendilerine düşenlerle ilgili gerekli adımları atmalarını istiyordu. Birleşmiş Milletlerin bu Yahudi halkının kendi ülkelerini kurma hakkını tanıması değiştirilemez. Bu hak Yahudi halkının, tüm diğer ülkelerde olduğu gibi, kendi bağımsız ülkelerinde kendi kaderlerinin efendileri olmalarıyla ilgili doğal hakkıdır.

Buna uygun olarak bizler, Bireylerin Konseyi üyeleri, Eretz-İsrail’in Yahudi topluluğunun ve Siyonist hareketinin temsilcileri, burada Erezt-İsrail üzerindeki İngiliz Mandasının sonlandığı bugünde, kendi doğal ve tarihi hakkımızın vasıtasıyla ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çözümünün gücüne dayanarak, bu vesileyle İsrail Devleti olarak bilinecek Eretz-İsrail’de bir Yahudi devletinin kurulmasını beyan ediyoruz. Mandanın sonlandığı andan itibaren, bu akşam, Sebt günü arifesi, 6 Iyar 5708 (15 Mayıs 1948) seçili Kurucu Meclis tarafından en geç 1 Ekim 1948’e kadar kabul edilecek anayasaya uygun olarak devletin seçilmiş, düzenli otoritelerinin kurulmasına kadar, “İsrail” olarak adlandırılacak Yahudi Devleti’nde Bireyler Konseyi geçici Devlet Konseyi olarak hareket edecek ve yürütme organı, Bireylerin Yönetimi, devletin Geçici Hükümeti olacaktır.

İsrail Devleti, Yahudi göçüne ve sürgündekilerin toplanmasına açık olacaktır; ülkenin kalkınmasını tüm bireylerinin yararına olacak şekilde teşvik edecektir; İsrail’in Peygamberlerinin öngördüğü gibi özgürlüğe, adalete ve barışa dayanacaktır; din, ırk ve cinsiyet ayrımı olmadan tüm vatandaşlarının sosyal ve siyasi haklarında eşitliği garanti edecektir; din, vicdan, dil, eğitim ve kültür özgürlüğü sağlayacaktır; tüm dinlerin Kutsal Yerlerini koruyacaktır; ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin ilkelerine bağlı olacaktır.

İsrail Devleti, 29 Kasım 1947 Genel Kurul çözümünün uygulanması için Birleşmiş Milletlerin tüm örgütleriyle ve üyeleriyle işbirliği yapmaya hazırdır ve Eretz-İsrail’in tümünde ekonomik birliği kurmak için gerekli adımları atacaktır.

Birleşmiş Milletlere ülkesini kurmakta ve İsrail Devleti’nin milletlerarası nezakete kabul edilmesini sağlamakta Yahudi halkına yardımcı olması çağrısında bulunuyoruz. Aylardır bize yönelik yapılan saldırılar esnasında İsrail Devleti’nin Arap sakinlerine barışı koruma ve tam ve eşit vatandaşlık ve tüm bölgesel ve kalıcı kurumlarında gereken temsil temelinde ülkenin inşa edilmesine katılmaları çağrısında bulunuyoruz.

Tüm komşu ülkelerimize ve vatandaşlarına barış ve iyi komşuculuk teklifiyle elimizi uzatıyoruz ve kendi ülkelerine yerleşmiş bağımsız Yahudi halkıyla işbirliği ve ortak yardım bağları oluşturma çağrında bulunuyoruz.

İsrail Devleti, Orta Doğu’nun tamamının kalkınması için üzerine düşeni gerçekleştirmeye hazırdır. Diasporadaki Yahudi halkına, Eretz-İsrail’deki Yahudilere göç ve inşa etme görevlerinde yardım etmeleri ve çok eski bir hayali gerçekleştirmede İsrail’in kurtarılmasında karşılaşılacak zorluklarda destek çıkmaları çağrısında bulunuyoruz. Tanrı’ya güvenerek, anavatan toprağında, Tel Aviv şehrinde, bu Sebt Günü arefesinde, 5 Iyar 5708 (14 Mayıs 1948) tarihinde Devlet Geçici Konseyi’nin bu oturumunda bu beyannameye imzalarımızı atıyoruz.

Geçici İsrail Hükümeti

Resmi Gazete : 1 Numara; Tel Aviv, 5 Iyar 5708, 14.5.1948 Sayfa 1
David Ben-Gurion
Daniel Auster Mordekhai Bentov Yitzchak Ben Zvi Eliyahu Berligne Fritz Bernstein Haham Kurt Altın Meir Grabovsky Yitzchak Gruenbaum Dr. Abraham Granovsky Eliyahu Dobkin Meir Wilner-Kovner Zerach Wahrhaftig Herzuria Vardi Rachel Cohen Haham Kalman Kahana Saadia Kobashi Haham Yitzirchak Meir Levin Levin Meirchak Meir Nachum Nir Zvi Segal Rabbi Yehuda Leib Hacohen Balıkçı David Zvi Pinkas Aharon Zisling Moshe Kolodny Eliezer Kaplan Abraham Katznelson Felix Rosenblueth David Remez Berl Repetur Mordekhai Shattner Ben Zion Sternberg Bekhor Shitreet Moshe Shapira Moshe Shertok

Adalete Başvuruyu Kolaylaştırıcı Tedbirler Hakkında R(81) 7 Sayılı Tavsiye Kararı

0
İdari Kararlar ile Mahkeme Kararlarının İcrası Hakkında Tavsiye Kararı

Adalete Başvuruyu Kolaylaştırıcı Tedbirler Hakkında R(81) 7 Sayılı Tavsiye Kararı; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 14 Mayıs 1981 tarihli 68. toplantısında kabul edilmiş ve konsey üyesi ülkelere dönük olarak ilan edilmiştir. 

Adalete Başvuruyu Kolaylaştırıcı Tedbirler Hakkında R(81) 7 Sayılı Tavsiye Kararı

Bakanlar Komitesi,

Avrupa  İnsan  Hakları  Sözleşmesi  6.  maddesi  ile  güvence  altına  alınan  adalete başvuru ve adil yargılama hakkının demokratik toplumun temel bir niteliği olduğunu göz önüne alarak;

Yargılama  usulünün  ekseriya  girift,  zaman  alıcı  ve  pahalı  olması  karşısında bireylerin,  özellikle  de  ekonomik  veya  sosyal  bakımdan  zayıf  durumda  olanların,  üye ülkelerde haklarını kullanırken karşılaştıkları güçlükleri göz önüne alarak;

Bakanlar   Komitesinin   (78)   8   sayılı   Karar’da   yer   alan   etkili   adli   yardım   ve danışmanlığın  bu  engellerin  kaldırılmasına  büyük  ölçüde  yardımcı  olabileceğini  akılda tutarak;

Fertlerin  adalete  başvurusunu  kolaylaştırmak  doğrultusunda  uygun  olan  tüm davalarda usulün basitleştirilmesi için gerekli tüm tedbirlerin alınmasının yerindeliği yanında adaletin tecellisini sağlamanın gereğini de göz önüne alarak;

Adalete başvuruyu kolaylaştırma düşüncesiyle, usul belgelerinin basitleştirilmesinin yerindeliğini göz önüne alarak,

Üye ülke hükümetlerini bu Tavsiye Kararı ekinde yer alan ilkelerin ileri düzeyde uygulanması için; duruma göre, gerekli gördükleri tüm tedbirleri almaları veya pekiştirmelerini tavsiye eder;

Üye ülke hükümetlerini, bu Tavsiye Kararı’nın takibi amacıyla; üye ülke hükümetlerine iletilmesi düşüncesiyle, alınan veya öngörülen tedbirlerle ilgili olarak her beş yılda bir Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bilgi vermeye davet eder.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

R (81) 7 sayılı Tavsiye Kararı Eki
İlkeler

Fertlerin  haklarını  mahkemelerde  ileri  sürebilmeleri  için  mevcut  vasıtalar  hakkında halkın bilgilendirilmesi ile medeni, ticari, idari, sosyal veya mali işlerdeki adli yargılamanın basit, hızlı ve ucuz hale getirilmesi için üye devletler gerekli bütün tedbirleri almalıdır. Bu amaçla, üye devletler özellikle aşağıda yer alan ilkelerdeki hususlara özenle eğilmelidir.

A-Halkın Bilgilendirilmesi

1-Mahkemelerin yeri  ve  yetki  alanları  ile  yargılamanın  başlatılması  ve  savunmanın yapılması hakkında halkın bilgilendirilmesi için uygun tedbirler alınmalıdır.

2-Aşağıdaki hususlar hakkında mahkeme veya yetkili organ veya kuruluştan genel bilgi almak mümkün olmalıdır:

  • İşin esası hakkında hukuki tavsiye taşımamak kaydı ile usul gerekleri;
  • Mahkeme kararlarına karşı kanun yollarına başvuru süresi, usul hükümleri ve bu amaçla gerekli olan belgeler;
  • Kararın infazı yolları ve mümkünse masraf miktarı.
B- Basitleştirme

3-Uygun olduğu hallerde, yargılama öncesinde veya sırasında tarafların uzlaştırılması ve ihtilafların dostane bir biçimde çözümlenmesini kolaylaştırıcı veya teşvik edici tedbirler alınmalıdır.

4-Hiçbir davacı,  avukat  yardımından  yoksun  bırakılmamalıdır.  Bir  tarafın  belli  bir davada  birden  fazla  avukatın  hizmetine  ihtiyacı  olmadığı  hallerde  buna  zorlanmasından kaçınılmalıdır. İşin niteliği göz önüne alınarak, adalete başvuruyu kolaylaştırmak amacıyla; şahsın  davasını  mahkemede  bizzat  takip  etmesi  şayanı  kabul  olduğunda,  bir  avukat tarafından temsil edilmek zorunlu olmamalıdır.

5-Devletler bütün usul belgelerinin basitleştirilmesi, yargıda kullanılan dilin halkça ve her adli kararın da taraflarca anlaşılır olmasını sağlayan tedbirleri almalıdır.

6-Taraflardan birisi  yargılamayı  takip  edebilecek  yeterli  dil  bilgisinden  yoksun olduğunda, devletler tercüman meselesine özel ihtimam göstermeli ve ekonomik yönden zayıf olanların mahkemeye başvuru veya mahkeme edilme dilini konuşma veya anlama konusundaki eksikliği nedeniyle yargılamada mahrumiyete uğraması önlenmelidir.

7-Mahkemece re’sen veya tarafların talebi üzerine aynı dava için seçilen bilirkişilerin mümkün olduğunca sayı bakımından sınırlı tutulması için tedbirler alınmalıdır.

C-Hızlandırma

8- Hukuki meselelerin belirlenmesinde geçen sürenin asgariye indirilmesi için bütün tedbirler   alınmalıdır.   Bu   amaçla   eski   usullerden   hiçbir   yararı   kalmayanların kaldırılması, mahkemelerin yeterli personele kavuşturulması ve etkili şekilde çalışması ile mahkemenin en erken bir aşamada işe el koyması sağlanmalıdır.

9-İhtilafsız veya  ispatlanmış  iddialara  ilişkin  nihai  kararların  gereksiz  formalite, duruşmaya  katılım  veya  masraf  olmaksızın  hızla  alınması  için  gerekli  düzenleme yapılmalıdır.

10-Temyiz yoluna başvuru hakkının gereksiz yere veya yargılama sürecini uzatmak

amacıyla  kullanılmasını  önlemek  için  temyiz  edilebilecek  kararların  geçici  olarak  infazı imkanına ve infaz edilinceye kadar tahakkuk ettirilecek faiz oranına özellikle eğilmek gerekir.

D-Mahkeme Masrafı

11-Yargılamanın başlatılması  şartı  olarak  işin  mahiyeti  icabı  makul  sayılamayacak derece bir harç devlet adına istenilmemelidir.

12-Mahkeme harçları, adaletin  tecellisini açıkça  engellediğinde  mümkünse  azaltılmalı veya kaldırılmalıdır. Mahkeme harç sistemi, basitleştirilmek üzere gözden geçirilmelidir.

13-Adalete başvuru  bakımından  bir  engel  olduğu  ölçüde  avukat  ve  bilirkişi  ücretleri meselesine de özellikle eğilmek gerekir. Bu ücret miktarlarının şu veya bu şekilde kontrolü de sağlanmalıdır.

14-Özel durumlar  hariç  olmak  üzere,  davayı  kazanan  taraf  kural  olarak  yargılama

sırasında  yaptığı  makul  masrafları,  avukatlık  ücreti  de  dahil  kaybeden  taraftan  tahsil edebilmelidir.

E-Özel Usuller

15-Cüzi miktardaki para veya para değerindeki nizada; dava konusu miktara nispetsiz bir harç yatırmaksızın mahkemede yargılanmayı sağlayan bir usul vazedilmelidir. Bu amaçla, basit formlar, gereksiz duruşmalardan kaçınmak ve temyiz hakkının sınırlandırılması söz konusu edilebilmelidir.

16-Aile hukukuna  ilişkin  usuller  basit,  hızlı,  ucuz  ve  niza  konusu  hususların  kişisel tabiatına saygı duyan bir şekilde olmalıdır. Bu hususlar için, mümkün olduğunca özel işlem öngörülmelidir.

13 Mayıs – Hukuk Takvimi

0
13 Mayıs - Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Bugün

13 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Bugün

1277

Karamanoğlu Mehmet Bey, Konya şehrini Karamanoğulları topraklarına kattıktan sonra Türkçeyi resmî dil ilan etti.

1869

Şair ve milletvekili Mehmet Emin Yurdakul doğdu. (Ölümü: 14 Ocak 1944) Mekteb-i Mülkiye’nin İdadi bölümünden ayrıldı, devlet memurluğuna başladı. 1899’da kaydolduğu İstanbul Hukuk Mektebi’ne bir süre devam etti, öğrenimini ABD’de sürdürmek için bu okuldan ayrıldı; ancak bu isteğini gerçekleştiremedi ve devlet memurluğuna döndü. Türk Millî Edebiyat akımının öncü şairleri arasında yer aldı. Ulusçu, halkçı görüşleri savunan şiirler yazdı. Türk Şairi, Millî Şair olarak anıldı.

1880

Hukukçu, diplomat, Milletvekili ve Millet Partisi Genel Başkanı Mehmed Enis Akaygen 13 Mayıs 1880’de Filibe’de dünyaya geldi.

1899

Portekizli devlet adamı Sebastião José de Carvalho e Melo dünyaya geldi. (13 Mayıs 1699, Lizbon — 15 Mayıs 1782, Pombal) akademik çalışmalarına devam etti, hukuk ve tarih okudu ve 1734’te kraliyet tarih topluluğuna kabul edildi. 1738’de Büyük Britanya’ya Portekiz büyükelçisi olarak atandı ve ilk üst düzey kamusal görevini burada yaptı. 1740’ta Kraliyet Cemiyeti’ne seçildi. 1745’te Avusturya’da Portekiz büyükelçisi olarak görev yaptı. 1750 – 1777 yılları arasında kraliyet hükümetlerinde bugünkü bakanlık ve başbakanlık makamlarına denk gelen görevlerde bulundu. Portekiz ekonomisinde köklü yenilikler yaptı ve ülke çapında gelişme sağladı.

1888

Brezilya’da kölelik kesin olarak kaldırıldı. Yasanın çıkmasında; kölelik karşıtı eylemlerin yanı sıra, köle sahibi olmanın, yeni gelen Avrupalı göçmenleri çalıştırmaktan daha masraflı olmasının da etkisi vardı.

1919

Fransız hukukçu, siyasetçi ve direnişçi Pierre Sudreau doğdu. (Ölümü: 22 Ocak 2012) Hür Siyasal Bilgiler Okulu’nda hukuk ve edebiyat eğitimini tamamladı. 1945’te İçişleri Bakanlığı’nda görevler aldı. 1947 yılında Ulusal Polis Müdürlüğü Genel İşler ve İdare Müdürü oldu. 1949’da ise İçişleri Bakanlığı Mali Hizmetler Müdürlüğü görevine atandı. 1951-1955 yılları arasında Loir-et-Cher valisi oldu ve 32 yaşında en genç Fransız vali unvanını aldı. 1955’te Paris Bölgesi Şehircilik ve Yapı Komiseri olarak atandı ve 1958 yılına dek bu görevde kaldı. Charles de Gaulle’ün son başbakanlığı döneminde Yapı Bakanı oldu. 1959’da Charles de Gaulle’ün cumhurbaşkanı olması ardından Başbakan Michel Debré‘nin hükümetinde de yer aldı. 1. Georges Pompidou Hükümeti‘nde Milli Eğitim Bakanı olarak görev aldı.

1920

9-13 Mayıs 1920 tarihinde Büyük Edirne Kongresi yapıldı.

1921

İstanbul’daki İtilaf Devletleri yüksek komiserleri (Pell, Rumbold, Garroni) boğazları “tarafsız bölge” ilan etti.

1926

TBMM’de “Sıtma Mücadelesi Kanunu” kabul edildi.

1929

TBMM’de “Ticaret Kanunu” kabul edildi.

1929

Alman Hukukundan esinlenilerek hazırlanan Deniz Ticareti Kanunu 13 Mayıs 1929 tarihinde kabul edildi.

1930

Norveç tarihindeki en önemli şahsiyetlerden biri olan, bilim insanı ve diplomat, 1922 yılı Nobel Barış Ödülü sahibi Fridtjof Nansen yaşamını yitirdi. (10 Ekim 1861 – 13 Mayıs 1930) Milletler Cemiyeti’ndeki çalışmaları ile öne çıkmıştır. 13 Mayıs 1930 tarihinde, evinde bir kalp krizi sonucu yaşamını yitirmiştir. td>

1945

Kara Panter Partisi aktivisti ve hukuk profesörü Kathleen Neal Cleaver doğdu. Oberlin College’da ve daha sonra Barnard College’da eğitim gördü. Marksist-Leninist Kara Panter Partisi üyeliği yaptı ve Parti’nin karar alma birimindeki ilk kadın üye oldu. Parti sözcülüğünü ve basın sekreterliğini yürüttü. 2003 yapımı Tupac: Resurrection adlı filmde ve 2011 yapımı The Black Power Mixtape adlı belgeselde rol aldı. Günümüzde Yale Üniversitesi‘nde öğretim üyeliği yapmaktadır.

1949

Zincirli Hürriyet Gazetesi sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Mehmet Ali Aybar ile –2 Nisan 1948’de öldürüldüğü anlaşılan- Sabahattin Ali hakkında, ”Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetine yayın yoluyla hakaret”ten yapılan soruşturmada Aybar için tutuklama kararı çıkarıldı.

1949

Yazar Rıfat Ilgaz, Cumhurbaşkanı’na hakaretten üç yıl, Mısır Kralı ve İran Şahı’na hakaretten yedi ay, Aziz Nesin de Mısır Kralı ve İran Şahı’na yayın yoluyla hakaretten yedi ay hapis cezası aldı.

1950

Ereğli Kömür İşletmeleri’nde Türkiye’nin ilk siyasal grevi yapıldı.

1952

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşması, 14 Aralık 1951 tarihinde Hindistan ile Türkiye Cumhuriyeti arasında Ankara’da imzalandı. 5 Mayıs 1952 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi, Bakanlar Kurulu tarafından 8 Mayıs 1952’de onaylandı ve Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşmasının onanmasına dair Kanun 13 Mayıs 1952 tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.

1958

Velcro, marka olarak tescillendi.

1965

Batı Almanya, İsrail’i tanıdı. Karar nedeniyle dokuz Arap ülkesi, Batı Almanya ile ilişkisini kesti.

1966

“Türkiye’yi kurtaracak tek yol sosyalizmdir” başlıklı yazısında komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla Şadi Alkılıç 45 yıl önce bugün 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

1965

1402 Sayılı Tarihli Sıkıyönetim Kanunu kabul edildi.

1977

Mahpusların Islahına Dair Asgari Standart Kurallar, 1955’te Cenevre’de toplanan Suçların Önlenmesi ve Suçluların Islahı’na ilişkin Birinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edildi, Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından 31 Temmuz 1957 tarih ve 663 C (XXIV) sayılı ve 13 Mayıs 1977 tarih ve 2076 (LXII) sayılı kararlarla benimsendi.

1981

İskenderun’da 9 Haziran 1980’de sağ görüşlü Sulhi Adsoy’u öldüren sol görüşlü militan Ali Aktaş (Ağtaş), ölüm cezasına çarptırıldı. Ölüm cezası Askerî Yargıtay 5. Dairesi tarafından 28 Nisan 1982’de onandı.

1981

Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) Genel Sekreteri şair Ataol Behramoğlu, ilk basımı 1976’da yapılan “Ne Yağmur.. Ne Şiirler..” adlı şiir kitabında TCK’nın 159. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle Sıkıyönetim Adli Müşavirliği’nce gözaltına alındı ve kitap toplatıldı.

1981

Abdi İpekçi’nin ölümünden dolayı yargılanırken askeri cezaevinden kaçırılan ülkücü Mehmet Ali Ağca, Vatikan/ San Pietro Meydanı’nda Papa II.Jean Paul’u tabancayla yaraladıktan sonra yakalandı, olayda 2 turist de yaralandı.

1982

Prof. Dr. Tayfun Akgüner, 13 Mayıs 1982’de yardımcı doçent unvanını aldı.

1987

Tek tip öğrenci derneğini protesto yürüyüşünden yargılanan 63 öğrenciden tutuklu olan 31’inden 7’si tahliye edildi. Tutuklu öğrenciler duruşmaya “sevk zinciri” ile -birbirlerine ikişerli zincirlerle bağlı olarak- getirildi, gazetecilerin fotoğraf çekmesi engellendi.

1988

Aralarında Abdullah Öcalan’ın da bulunduğu 94 kişiye askerlik yapmak üzere 3 ay içinde yurda dönme çağrısı yapıldı. Çağrıya uymayanların vatandaşlıktan çıkarılacağı ilan edildi.

1994

Eski İstanbul Su ve Kanalizasyon İşletmesi (İSKİ) Genel Müdürü Ergun Göknel, klor yolsuzluğu davasında 8 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

1996

DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’in, dolandırıcılıktan yargılanan Selçuk Parsadan’a örtülü ödenekten 5,5 milyar lira verdiği iddia edildi.

1997

İçişleri Bakanlığı, 1993’te öldürülen Uğur Mumcu’nun ailesine, 9,5 milyar liralık maddi tazminat ödedi.

1998

Memur Sendikaları Yasa Tasarısı’nı protesto eden memurlar hakkında, adli tarihin en geniş kapsamlı soruşturması açıldı.

2000

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya Federasyonu’nu oluşturan 89 bölge üzerindeki merkezi otoriteyi arttıran bir kararname çıkarttı.

2002

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesinin onaylanmasına ilişkin 13 Mayıs 2002 tarihli ve 2002/4171 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ve resmi Türkçe çeviri, 16 Haziran 2002 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı.

2005

ABD’nin New England eyaletinde, 45 yıldır ilk kez idam gerçekleşti. Sekiz kadına tecavüz edip öldürmek suçundan hüküm giyen Michael Ross, zehirli iğneyle idam edildi.

2005

Özbekistan Andican’da İslamcılıkla suçlanan 23 işadamına verilen ağır cezalar isyan başlattı. Muhalifler cezaevini bastı, işadamları dahil 4 bin kişi kaçma girişiminde bulundu. Akşam saatlerinde isyan bastırıldı.

2009

Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadele konusunda imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne paralel Birleşmiş Milletler Sözleşmesidir. Kyoto Protokolü, 5 Şubat 2009 tarihli ve 5836 sayılı Kanunla onaylandı. 7 Mayıs 2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 13 Mayıs 2009 tarih ve 27227 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı.

2011

  • Yazdıkları “Ergenekon’da Kim Kimdir-Kırk Katır Kırk Satır” kitabından dolayı bir Ergenekon Davası tutuklusunun “gizliliği ihlal ettiler” yönündeki şikayetiyle yargılanan, aynı zamanda Oda TV davasında 67 gündür tutuklu Ahmet Şık ile Ertuğrul Mavioğlu beraat etti.
  • İstanbul Barosu Başkanı ve 9 Yönetim Kurulu Üyesinin yargılandığı dava kapsamında, Avrupa Savunma Avukatları Örgütü(ECBA) Bildirgesi Türkiye Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı’na gönderildi.
  • Çin Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyet Hükümeti arasında “Suçluların iadesi ve cezai konularda karşılıklı adli yardımlaşma anlaşması” imzalandı. Antlaşma, Uygur Türklerinin haklarını savunan çevrelerde tepki ile karşılandı.
   
2017 Fransız hukukçu ve politikacı Bernard Bosson yaşamını yitirdi. (Doğumu: İş hukuku ve kamu hukuku alanında yüksek öğrenim gördü. 1972’den itibaren avukat olarak çalıştı. 1983’te Annecy belediye başkanı oldu. 2. Jacques Chirac Hükümeti’nde önce yerel yönetimlerden sorumlu ardından da Avrupa işlerinden sorumlu bakan olarak görev aldı, Édouard Balladur Hükümeti’nde ise ulaştırma bakanlığı görevini üstlendi.

2018

Filipinli avukat ve siyasetçi Edgardo Javier Angara yaşamını yitirdi. (Doğumu: 24 Eylül 1934) Filipinler Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1964 yılında Michigan Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden LL.M. derecesini kazandı. 1971 Anayasa Konvansiyonu’nun bir delegesi oldu. ACCRA Hukuk Bürosunu kurdu ve ülkenin en tanınmış ve prestijli hukuk firması haline geldi.1975’ten 1976’ya kadar Filipin Barosu’nun ve 1979’dan 1981’e kadar Filipinler Entegre Barosu’nun başkanlığını yaptı. 1981’den 1987’ye kadar Angara Filipinler Üniversitesi’nin başkanı olarak görev yaptı. 1992’ye kadar senatör olarak görev yaptı. 1993’ten 1995’e kadar Senato Başkanlığı yaptı. 1999’dan 2001’e kadar Tarım Bakanı olarak görev yaptı. 2001’den 2013’e kadar tekrar Senato’da görev yaptı.

2019

Amerikalı insan hakları aktivisti, yazar ve siyasetçi Unita Zelma Blackwell yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Mart 1933 )

2020

İtalyan hukukçu ve siyasetçi Gaetano Gorgoni yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Ağustos 1933) Bari Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1960’dan 1985’e kadar il meclis üyeliği yaptı. Kültür, Kültürel Miras, Avcılık, Balıkçılık ve Turizm meclis üyesi olarak görev yaptı. 1963’ten itibaren Vernole, Lizzanello ve Cavallino’da, ardından 1985’ten 1992’ye kadar Lecce’de belediye meclisi üyesi oldu. 1983’te milletvekili seçildi ve bayındırlık müsteşarlığı görevine getirildi. 1992’den 2006’ya kadar Cavallino belediye başkanı ve 2011’den 2016’ya kadar belediye başkan yardımcı olarak çalıştı.

2025

Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, üye devletlerin imzasına açıldı.

2026

  • Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, İmamoğlu’nun siyasi danışmanı Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün yargılandığı “Casusluk” davasında tüm sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verildi.
  • Fetullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ) ilişkin yargılandığı davada hakkında “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan 5 yıl kesinleşmiş hapis cezası bulunan ve firari olarak aranan komedyen Atalay Demirci, İstanbul’da yakalanarak cezaevine gönderildi.
  • Bolu Belediyesi’ne yönelik “irtikap” soruşturması kapsamında aralarında Belediye Başkanu Tanju Özcan’ın da bulunduğu 7’si tutuklu 19 kişi hakkında iddianame hazırlandı. İddianamede Tanju Özcan’ın toplam 90 yıl 3 aydan 263 yıl 6 aya kadar hapisle cezalandırılması talep edildi.
  • 11 ay 9 gün önce tutuklanan Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı Hakan Bahçetepe ve 8 kişi hakkında düzenlenen iddianame İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Bahçetepe’nin rüşvet alma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama ve haksız mal edinme suçlamalarından cezalandırılması talep edildi.

  • ABD’de bir temyiz mahkemesi, eşini ve çocuğunu öldürme suçundan ömür boyu hapis cezasına çarptırılan avukat Alex Murdaugh‘un cezasını bozdu ve tekrar yargılanmasına hükmetti. 54 yaşındaki Murdaugh, cinayetleri milyonlarca dolarlık yolsuzluklarını gizlemek için işlemekle suçlanıyordu.

Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

0
Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

Avukatlık Mesleğinin Korunmasına Yönelik Avrupa Konseyi Sözleşmesi (Council of Europe Convention for the Protection of the Profession of Lawyer) 11-12 Mart 2025 tarihinde düzenlenen 1522. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısında kabul edilmiştir. Sözleşme, avukatlık mesleğini kurumsal mekanizmalarla korumayı amaçlayan ilk uluslararası belgedir.

Avrupa Hukuki İşbirliği Komitesi(CDCJ)‘nin çalışmaları ile hazırlanan Sözleşme, avukatların bağımsızlığını, güvenliğini ve mesleki faaliyetlerini tehdit eden durumlara karşı uluslararası düzeyde yasal koruma sağlamayı amaçlamaktadır. Avukatlık mesleğini korumaya yönelik uluslararası sözleşme metni Türkiye Barolar Birliği Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Birliği Merkezi tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

Avukatlık Mesleği Üzerine Avrupa Konseyi Sözleşmesi Hazırlanması İçin 24 Ocak 2018 Tarihinde 2121 (2018) Numaralı Tavsiye Kararı kabul edilmiştir. Bu tavsiye kararında, R (2000) 21 numaralı Tavsiye Kararında yer verilen standartlara dayanılması önerilmiştir. Önceki yıllarda düzenlenen standartları esas alan Sözleşme, 13 Mayıs 2025 tarihinde Lüksemburg’da gerçekleşecek Avrupa Konseyi Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda imzaya açılacaktır. Sözleşmeye göre, adalet sistemlerine olan kamu güveni avukatların oynadığı role bağlıdır.

Yürürlüğe girebilmesi için en az altısının Avrupa Konseyi üyesi olması kaydıyla sekiz ülkenin onaylaması gereken Sözleşme tüm dünya ülkelerinin imzasına açık olacaktır. Türkiye Barolar Birliği, Türkiye’yi ve tüm Avrupa Konseyi üye ülkelerini,sözleşmeyi imzalamaya ve onaylamaya davet etmiştir. Bu çerçevede, Cumhurbaşkanlığına, TBMM’ye, Adalet Bakanlığına, Dışişleri Bakanlığına vCumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kuruluna başvurular yapılmıştır.

Sözleşmenin Amacı ve Uygulanma Biçimi 

Sözleşme’nin amacı, avukatlık mesleğinin ve bu mesleği bağımsız olarak, ayrımcılığa, uygunsuz engelleme ve müdahaleye yahut saldırı, tehdit, taciz veya gözdağına maruz kalmadan icra etme hakkının korunmasını güçlendirmektir. Hukukun üstünlüğünü sağlama ve herkes için adalete erişim hakkını güvence altına alma konusunda hayati bir rol üstlenen avukatların mesleklerini bağımsız ve özgürce icra etmelerini güvence altına almak zorunlu görülmektedir. Baroların bağımsız ve özerk kurumlar olarak faaliyet göstermesi ile avukatların adil ve bağımsız yargılanma hakları sözleşmenin temel esaslarındandır. 

Sözleşme hükümlerinin taraflarca etkili bir şekilde uygulanmasını temin etmek amacıyla özel bir mekanizma ve denetim organı oluşturulacak, düzenli raporlar yayımlanacaktır. Sözleşmeye uyum, bir uzman grubu ve tarafların katılımı ile kurulacak komite tarafından izlenecektir. 

 

Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

Giriş

Avrupa Konseyi üyesi Devletler ve bu Sözleşme’nin diğer imzacıları,

Avrupa Konseyi’nin amacının üyeleri arasında daha fazla birlik sağlamak olduğunu göz önünde bulundurarak;

İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’yi (ETS No. 5, 1950) ve Protokolleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadını hatırlatarak;

Suçun Önlenmesi ve Suçluların Islahına ilişkin Sekizinci Birleşmiş Milletler Kongresi (Havana, Küba, 27 Ağustos-7 Eylül 1990) tarafından kabul edilen Avukatların Rolüne ilişkin Temel İlkeler’i dikkate alarak;

Bakanlar Komitesinin avukatlık mesleğini icra etme özgürlüğüne ilişkin üye devletlere yönelik Rec(2000)21 sayılı Tavsiye Kararı’nı dikkate alarak;

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi tarafından 16 Temmuz 2020 tarihinde kabul edilen yargı organlarının, üyelerinin ve uzmanlarının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile avukatların bağımsızlığına ilişkin 44/9 sayılı Kararı dikkate alarak;

Avukatların ve meslek kuruluşlarının hukukun üstünlüğünün desteklenmesi, adalete erişimin güvence altına alınması ve insan hakları ve temel özgürlüklerin korunmasında oynadıkları temel rolün altını çizerek;
Avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle giderek daha fazla saldırı, tehdit, taciz ve gözdağına maruz kalmalarının yanı sıra meşru mesleki faaliyetlerini yerine getirirken uygunsuz engelleme veya müdahaleye maruz kalmalarını ciddi bir endişeyle kaydederek;

Bu tür saldırı, tehdit, taciz, gözdağı ve uygunsuz engelleme veya müdahaleleri kınayarak;

Avukatlık mesleğinin Avrupa Konseyi üyesi Devletlerde ve bu Sözleşme’yi imzalayan diğer Devletlerde mesleki olarak farklı şekillerde örgütlenebileceğini göz önünde bulundurarak;

Avukatlık mesleğini icra etme özgürlüğünü sağlamak için uluslararası hukuki çerçeveyi güçlendiren ihtiyacını göz önünde bulundurarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Bölüm I – Amaç, Kapsam ve Tanımlar
Madde 1 – Sözleşme’nin Amacı

1. Bu Sözleşme’nin amacı, avukatlık mesleğinin ve bu mesleği bağımsız olarak, ayrımcılığa, uygunsuz engelleme ve müdahaleye yahut saldırı, tehdit, taciz veya gözdağına maruz kalmadan icra etme hakkının korunmasını güçlendirmektir.

2. Bu Sözleşme, hükümlerinin Taraflarca etkili bir şekilde uygulanmasını temin etmek amacıyla özel bir mekanizma oluşturur.

Madde 2 – Kapsam

1. Bu Sözleşme, avukatların ve meslek kuruluşlarının mesleki faaliyetlerini kapsar.

2. Bu Sözleşme’nin 5 ilâ 9’uncu maddelerinde yer alan hükümler, kendi özel durumlarıyla ilgili olduğu ölçüde, Taraf’taki unvanları uyarınca hukuki danışmanlık, yardım veya temsil sağlayan;

a. Bu Sözleşme’nin 20’nci maddesinin birinci paragrafı uyarınca diğer bir Tarafça yapılan bir beyanın kapsamında yer alan, veya
b. Belirtilen faaliyetleri, söz konusu Taraf’ın kanunları, Avrupa Birliği hukuku veya uluslararası anlaşmalar uyarınca yapan avukatlara uygulanır.

3. Bu Sözleşme’nin 6’ncı (avukatların mesleki hakları), 7’nci (ifade özgürlüğü) maddeleri ile 9’uncu (koruyucu tedbirler) maddesinin dördüncü paragrafında yer alan hükümler aşağıdaki kişilere de uygulanır:

a. Bu Sözleşme’nin 5’inci ve 8’inci maddelerine aykırı olarak, avukatlık unvanı veya ruhsatı reddedilen ya da iptal edilen veya askıya alınan kişiler;
b. İlgili işlerde danışmanlık yapmaları veya rol almaları durumunda, uluslararası bir mahkeme veya yargı mercii yahut uluslararası bir örgüt tarafından kurulmuş bir organ tarafından, bunların nezdindeki davalarda rol almaya yetkili kılınan kişiler.

4. Bu Sözleşme’nin 6’ncı maddesinin üçüncü paragrafının b ve c bentleri ile 9’uncu maddesinin dördüncü paragrafında yer alan hükümler, avukatların mesleki faaliyetlerinin yerine getirilmesine doğrudan katkıda bulundukları ölçüde, avukatlar tarafından kendilerine yardımcı olmak üzere istihdam edilen veya görevlendirilen kişilere de uygulanır.

5. Bu Sözleşme’nin 9’uncu maddesinin dördüncü paragrafında yer alan hükümler, meslek kuruluşlarının mesleki faaliyetlerinin kendileri tarafından yürütülmesi söz konusu olduğu ölçüde, bu kuruluşlara yardımcı olmak üzere istihdam edilen veya görevlendirilen kişilere de uygulanır.

Madde 3 – Tanımlar

Bu Sözleşme’nin amaçları doğrultusunda:

a. “Avukat”, ulusal hukuka göre avukatlık mesleğini icra etmeye ehil ve yetkili olan herhangi bir gerçek kişi anlamına gelir;
b. “Müvekkil”, bir avukat tarafından danışan verilen, yardım veya temsil edilen herhangi bir gerçek veya tüzel kişi anlamına gelir;
c. “Müvekkil adayı”, doğrudan veya dolaylı olarak, ilgili avukattan danışan veya yardım almak yahut avukat tarafından temsil edilmek isteyen herhangi bir gerçek veya tüzel kişi anlamına gelir;
d. “Meslek kuruluşu”, avukatların bir kısmının ya da tamamının doğrudan veya dolaylı olarak üye veya kayıtlı olduğu ve ulusal hukuk uyarınca mesleği teşkilatlandırmak veya düzenlemek üzere bazı sorumlulukları olan temsili kuruluş anlamına gelir;
e. “Avukatların mesleki faaliyetleri”, hem yerleşik oldukları Taraflarda hem de uluslararası bir mahkemenin veya yargı merciinin yahut uluslararası bir örgüt tarafından kurulan bir organın yargılamaları ve çalışmalarıyla bağlantılı olanlar da dahil olmak üzere, bir müvekkil veya müvekkil adayı için, ulusal, yabancı veya uluslararası hukukun yorumlanası veya uygulanmasıyla bağlantılı olarak tavsiye, yardım ya da temsilin hazırlanması ya da sunulmasına yönelik her türlü eylem anlamına gelir;
f. “Meslek kuruluşlarının mesleki faaliyetleri” bu Sözleşme’nin 4’üncü maddesinin ikinci paragrafı kapsamına giren her türlü faaliyet anlamına gelir;
g. “Kamu makamları” aşağıdaki anlamlara gelir:

i. ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde hükümet ve idare;
ii. ulusal hukuka göre idari işlevleri yerine getirdikleri ölçüde yasama organları ve yargı makamları;
iii. idari yetki kullandıkları ölçüde gerçek veya tüzel kişiler;

h. “Kanunla öngörülmüş” ve “demokratik bir toplumda gerekli” ifadeleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından yorumlandığı şekliyle İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme anlamında anlaşılır.

Bölüm II – Maddi hükümler
Madde 4 – Meslek Kuruluşları

1. Taraflar, ulusal düzeydeki hukuki ve düzenleyici çerçevenin meslek kuruluşlarının bağımsız ve kendi kendini yöneten kuruluşlar olduğunu güvence altına almasını temin eder. Meslek kuruluşlarının yürütme organlarının seçimleri, yürürlükteki kurallara uygun olarak ve dış müdahale olmaksızın gerçekleştirilir.

2. Taraflar, meslek kuruluşlarının aşağıdakileri yapabilmesini temin eder:

a. Avukatların ve mesleğin çıkarlarını teşvik ve temsil etmek;
b. Avukatların bağımsızlığını ve toplumsal rollerini geliştirmek ve savunmak;
c. Bu Sözleşme’ye uygun olarak mesleki davranış standartlarını hazırlamak ve bunlara uyulmasını sağlamak;
d. Mesleğe erişimi ve avukatların sürekli eğitim ve öğretimini desteklemek;
e. Avukatların rolünün geliştirilmesi ve korunması da dahil olmak üzere, hukuki meselelerde ve hukuk uygulamasında avukatlarla, diğer meslek kuruluşlarıyla ve uluslararası, hükümetler arası veya hükümet dışı kuruluşlarla iş birliği yapmak; ve
f. Avukatların refahını güçlendirmek ve gerektiğinde onlara ve ailelerine yardımda bulunmak.

3. Taraflar, avukatların mesleki faaliyetlerini ve mesleğin düzenlenmesini doğrudan etkileyen mevzuatta, usuli veya idari kurallardaki her türlü değişiklikle ilgili hükümet teklifleri hakkında meslek kuruluşlarına zamanında ve etkili bir şekilde danışılmasını temin eder.

4. Taraflar, bir meslek kuruluşuna üye olma zorunluluğunun, avukatların mesleki çıkarlarını ve faaliyetlerini geliştirmek için başka birlikler kurnalarına ve bu birliklerde yer almalarına engel olmamasını temin eder.

Madde 5 – Mesleği İcra Ehliyeti

1. Taraflar, avukatlık mesleğine kabulün, ehliyetin sürekliliğinin ve yeniden kabulün kanunla öngörülmesini ve:

a. Adil şekilde uygulanan objektif, uygun ve şeffaf kriterlere dayanmasını; ve
b. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı tarafından yasaklanan herhangi bir temelde ayrımcılığa tabi tutulmamasını temin eder.

2. Taraflar, avukatlık mesleğine kabul, ehliyetin sürekliliği ve mesleğe yeniden kabul ile ilgili kararların bir meslek kuruluşu veya başka bir bağımsız organ tarafından alınmasını ve bu kararlara karşı kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme veya yargı mercii önünde itiraz edilebilmesini temin eder.

Madde 6 – Avukatların Mesleki Hakları

1. Taraflar, avukatların aşağıdakileri yapabiliyor olmalarını temin eder:

a. İnsan hakları ve temel özgürlüklerin savunulması amacı da dahil olmak üzere hukuki tavsiye, yardım ve temsil sunmak ve sağlamak;
b. Herhangi bir gerçek veya tüzel kişiyi müvekkilleri olarak kabul veya reddetmek ve avukat-müvekkil ilişkisini sona erdirmek;
c. Özgürlüklerinden mahrum bırakılmış olsalar dahi, müvekkillerine ve müvekkil adaylarına hızlı ve etkili bir şekilde erişebilmek;
d. Müvekkillerine tavsiyede bulunmaya, yardımcı olmaya veya onları temsil etmeye yetkili kişiler olarak kabul edilmek;
e. Müvekkillerine vekalet ederken yetkili kamu makamlarının, mahkemelerin ve yargı mercilerinin elinde veya kontrolünde bulunan ilgili materyallere gereksiz gecikme ve kısıtlamalar olmaksızın etkili bir şekilde erişebilmek;
f. Huzuruna çıkmaya yetkili oldukları bir mahkeme, yargı mercii veya benzeri bir organa etkili bir şekilde erişebilmek ve bunlarla iletişim kurabilmek;
g. Somut bir davada karar vermek üzere görev yapan hâkin, savcı veya organ üyesinin reddi ve yargılananın yürütülmesine ilişkin olanlar da dahil olmak üzere, müvekkilleri adına başvuru yapabilmek veya dilekçe sunabilmek;
h. Müvekkillerine vekalet ettikleri tüm yargılamalara etkin bir şekilde katılmak;

i. Hizmetleri hakkında kamuoyunu bilgilendirmek.

2. Taraflar, avukatların müvekkilleri adına tüm işlemlerin yürütülmesi sırasında iyi niyetle ve özenle yaptıkları sözlü ve yazılı beyanlardan dolayı hukuki veya cezai sorumluluğa maruz bırakılmamalarını temin eder.

3. Taraflar, avukatlar için şunları temin eder:

a. Müvekkilleriyle veya müvekkil adaylarıyla yüz yüze görüşürken baş başa kalarak hukuki tavsiyelerde bulunabilmek,
b. Müvekkilleri veya müvekkil adaylarıyla her ne şekilde ve her ne yolla olursa olsun mahremiyet içinde iletişim kurabilmek,
c. Müvekkillerinden veya müvekkil adaylarından doğrudan veya dolaylı olarak aldıkları herhangi bir bilgi veya materyali, onlarla yaptıkları görüşmeleri ve bu görüşmelerle veya onlar adına hukuki işlemlerin yürütülmesiyle bağlantılı olarak hazırlanan herhangi bir materyali açıklamak, teslim etmek ya da bunlarla ilgili kanıt sunak zorunda kalmamak.

4. Bu maddenin birinci, ikinci ve üçüncü paragraflarında belirtilen hakların kullanılmasına, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda gerekli olanlar dışında hiçbir kısıtlama getirilmez.

Bu tür kısıtlamalar, hukuki tavsiye, yardım ve temsil herkes için ulaşılabilir olmasını sağlamaya yönelik gereklilikleri içerebilir, ancak bunlarla sınırlı değildir.

5. Taraflar, avukatların müvekkilleriyle veya müvekkillerinin davalarıyla özdeşleştirilmeleri nedeniyle olumsuz sonuçlara maruz kalmamalarını temin eder. Bu madde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme ve iç hukuk tarafından korunan ifade özgürlüğüne halel gelmeksizin uygulanır.

Madde 7 – İfade Özgürlüğü

1. Taraflar, avukatların müvekkillerinin davalarıyla ilgili konularda kamuoyunu bilgilendirme hakkını, yalnızca kanunla öngörülen ve mesleki sorumluluklardan, adaletin işleyişinin gereklerinden ve özel hayata saygıdan kaynaklanan ve demokratik bir toplumda gerekli olan kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla temin eder.

2. Taraflar, bireysel veya kolektif olarak avukatların ve meslek kuruluşlarının hukukun üstünlüğünü ve buna bağlılığı teşvik etme; yürürlükte bulunan veya teklif edilen düzenlemeleri ve yargı kararlarının esası, yorumlanması ve uygulanması ile adaletin idaresi ve adalete erişimin, insan haklarının geliştirilmesi ve korunması hakkındaki kamusal tartışmalara katılma; ve bu konularla ilgili reform önerilerinde bulunma haklarını temin eder.

Madde 8 – Disiplin

1. Taraflar, avukatlara disiplin cezası verilmesine ilişkin sebeplerin, yalnızca kanunla öngörülen ve İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’de yer alan hak ve özgürlüklerle tutarlı olan mesleki davranış standartlarına dayanmasını temin eder.

2. Taraflar, avukatlar aleyhindeki disiplin kovuşturmalarının,

a. Şu makamlardan birinin önüne getirilmesini;

i. bir meslek kuruluşu tarafından kurulan bağımsız ve tarafsız bir disiplin komitesi,
ii. bağımsız ve tarafsız bir makam veya
iii. kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme veya yargı mercii;

b. Hızlı bir şekilde işleme konulmasını;
c. İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin 6’ncı maddesi uyarınca adil yargılanma gerekliliklerine uygun olarak ve kendi seçtikleri bir avukat tarafından tavsiye ya da yardım alma veya temsil edilme hakkına sahip olarak sürdürülmesini;
d. Kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme veya yargı mercii önünde itiraza tâbi olmasını temin eder.

3. Taraflar, avukatlara uygulanan disiplin yaptırımlarının kanunilik, ayrımcılık yapmama ve orantılılık ilkelerine uygun olmasını temin eder. Mesleği icra hakkına ilişkin herhangi bir yasak, yalnızca mesleki standartların en ciddi ihlalleri için uygulanmalıdır.

Madde 9 – Koruyucu Tedbirler

1. Taraflar, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda suçun önlenmesi, soruşturulması veya kovuşturulması yahut başkalarının haklarının korunması için gerekli olan kısıtlamalara tabi olmak kaydıyla, avukatların;

a. Özgürlüklerinden mahrum bırakılmaları durumunda kendi seçtikleri bir avukata erişebilmelerini,
b. Meslek kuruluşlarının bir temsilcisini, özgürlüklerinden mahrum bırakılmaları, bunun yasal dayanağı ve tutuldukları yer hakkında gereksiz gecikme olmaksızın bilgilendirebilmelerini;
c. Aşağıdaki durumlarda bağımsız bir avukatın veya meslek kuruluşu temsilcinin hazır bulunmasını:

i. hukuki, cezai veya idari bir soruşturma veya sürecin parçası olarak kendilerinin veya mesleki faaliyetleri için kullandıkları herhangi bir bina, araç veya cihazın aranması; veya
ii.mesleki faaliyetleri için kullandıkları belgelere, diğer verilere ve her türlü ekipmana el konulması veya kopyalanması;

belge veya verilerin arama veya el koyma işlemini gerçekleştirenler tarafından incelenmeyeceği durumlar hariç olmak üzere;

d. Özgürlüklerinden mahrum bırakıldıklarında ve aramalara veya belgelere el konulmasına veya kopyalanmasına tâbi tutulmadan önce bu paragrafın a, b ve c bentlerindeki hakları konusunda bilgilendirilmelerini temin eder.

2. Taraflar, mesleğin gözetim ve denetimi uyarınca incelemeler veya diğer tedbirler uygulanırken uygun güvencelerin varlığını ve bunlara uyulmasını temin eder.

3. Taraflar, meslek kuruluşlarının, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda suçun önlenmesi, soruşturulması ve kovuşturulması veya başkalarının haklarının korunması için gerekli olan kısıtlamalara tâbi olarak, aşağıdakiler de dahil olmak üzere, bu Sözleşme’de belirtilen hakları koruyabilmelerini temin eder:

a. İlgili avukatların talep etmesi halinde, temsilcileri aracılığıyla, özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişilerin avukatlarına fiilen erişebilmek,
b. Kolluk kuvvetlerinin haberdar olduğu, avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle saldırıya uğradığını veya öldürüldüğünü düşünmek için gerekçelerin bulunduğu ve bu olayların başka bir şekilde kamuoyuna duyurulmadığı ve avukatların kendilerini bilgilendirecek durumda olmadıkları durumlarda, bu durumlar hakkında gereksiz gecikme olmaksızın bilgilendirilmek,
c. Mesleki faaliyetleri nedeniyle olduğunu düşünmek için gerekçelerin bulunduğu durumlarda, avukatlara karşı açılan davalarda duruşmalara katılma imkanına sahip olmak.

4. Taraflar,

a. Avukatların ve meslek kuruluşlarının mesleki faaliyetlerini yürütebilmelerini ve bu Sözleşme’nin 7’nci maddesi kapsamındaki haklarını aşağıdaki durumların hedef olmaksızın kullanabilmelerini temin eder:

i. her türlü fiziksel saldırı, tehdit, taciz veya gözdağı; veya
ii. herhangi bir uygunsuz engelleme veya müdahale.

b. Bu paragrafın a bendinde belirtilen davranışlarda bulunmaktan kaçınır; ve
c. Bu fıkranın a bendinde belirtilen davranışların suç teşkil edebileceğini düşünmek için bir gerekçe varsa, bu davranışların ortaya çıkmasıyla ilgili etkili bir soruşturma yürütür.

5. Taraflar, meslek kuruluşlarının bağımsızlığını ve kendi kendini yönetme niteliğini zayıflatacak herhangi bir tedbir almaktan veya herhangi bir uygulamayı desteklemekten kaçınır.

Bölüm III – İzleme Mekanizması
Madde 10 – Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Uzmanlar Grubu

1. Tarafların bu Sözleşme’yi tatbiki Avukatlık Mesleğinin Korunması Uzmanlar Grubu (bundan böyle GRAVO – Group of Experts on the Protection of the Profession of Lawyer – olarak anılacaktır) tarafından izlenir.

2. GRAVO en az sekiz ve en fazla on iki üyeden oluşur. Üyeleri, bu Sözleşme’nin 11’inci maddesi ile kurulan Taraflar Komitesi tarafından, Taraflarca kendi yurttaşları arasından gösterilen adaylar esas alınarak dört yıllık bir görev süresi için, bir kez yenilenebilecek şekilde seçilir.

3. Sekiz üyenin ilk seçimi bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesini takip eden bir yıl içinde yapılır.

İlave dört üyenin seçini, Sözleşme’nin yirmi beşinci Taraf tarafından onaylanmasını veya katılımını takiben yapılır.

4. GRAVO üyelerinin seçimi aşağıdaki ilkelere dayanır:

a. Üyeler, yüksek ahlaki karaktere sahip ve bu Sözleşme kapsamındaki alanlarda mesleki deneyim sahibi kişiler arasından şeffaf bir usule göre seçilir;
b. GRAVO’nun herhangi iki üyesi aynı Devletin vatandaşı olamaz;
c. Üyeler farklı hukuk sistemlerini temsil eder;
d. GRAVO’nun oluşumunda cinsiyet ve coğrafi denge sağlanır;
e. Üyeler bireysel sıfatlarıyla görev yaparlar; görevlerini yerine getirirken bağımsız ve tarafsız davranmaya ve görevlerini etkin bir şekilde yerine getirmeye hazır bulunurlar.

5. GRAVO üyelerinin seçim usulü, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, Taraflara danışıldıktan ve oybirliğiyle rızaları alındıktan sonra, bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesini takip eden altı aylık bir süre içinde belirlenir.

6. GRAVO kendi usul kurallarını kabul eder.

7. GRAVO üyeleri ve bu Sözleşme’nin 12’nci maddesinde belirtilen ülke ziyaretlerini gerçekleştiren heyetlerin diğer üyeleri, bu Sözleşme’nin ekinde belirtilen ayrıcalık ve dokunulmazlıklardan yararlanırlar.

Madde 11 – Taraflar Komitesi

1. Taraflar Komitesi bu Sözleşme’nin Taraflarının temsilcilerinden oluşur ve Taraflar Komitesinin oluşumunda cinsiyet dengesi sağlanmaya çalışılır.

2. Taraflar Komitesi, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından toplanır. İlk toplantısı bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesini izleyen bir yıl içinde yapılır. Daha sonra Tarafların üçte birinin, Taraflar Komitesi Başkanı’nın veya Genel Sekreterin talebi üzerine toplanır.

3. Taraflar Komitesi kendi usul kurallarını kabul eder.

Madde 12 – Usul

1. Değerlendirme usulleri turlara ayrılır. Tarafların uygulamalarının değerlendirilmesi usulüne temel teşkil edebilecek anketler gibi bu usulün yürütülebileceği kapsamı ve uygun araçları GRAVO tanımlar.

2. GRAVO, ilgili Taraf’tan Sözleşme’nin uygulanmasına ilişkin bilgi alır. Ayrıca, hükümet dışı kuruluş ve sivil toplumdan, meslek kuruluşlarından ve insan haklarının korunmasına yönelik ulusal kurumlardan da Sözleşme’nin uygulanmasına ilişkin bilgi alabilir. GRAVO ayrıca, bu Sözleşme’nin kapsamına giren alanlarda, diğer Avrupa Konseyi belgeleri ve organlarının yanı sıra diğer bölgesel ve uluslararası örgütlerden elde edilen bilgileri de dikkate alır.

3. GRAVO, ulusal makamlarla iş birliği içinde ve gerektiğinde bağımsız ulusal uzmanların yardımıyla, elde edilen bilgilerin yetersiz olması ve güvenilir bilgi elde etmenin başka uygun yollarının bulunmaması halinde veya bu Sözleşme’nin 13’üncü maddesinin ikinci paragrafında öngörülen durumlarda ülke ziyaretleri düzenleyebilir. Ziyaretler ikincil niteliktedir ve GRAVO’nun bilginin yetersiz olduğuna karar verdiği alanlarla ve bu Sözleşme’nin 13’üncü maddesinin ikinci paragrafında belirtilen durumlarla sınırlıdır.

4. Ziyaretler GRAVO heyeti tarafından gerçekleştirilir. Ziyaretler sırasında heyete belirli alanlardaki uzmanlar yardımcı olabilir. Ziyaretler sırasında heyet:

i. İlgili iç hukuk alanında seyahat özgürlüğünden yararlanmalıdır;
ii. Devlet yetkilileriyle temas kurabilmelidir;
iii. Görüşmek istediği kişilerle özel olarak görüşmeleri engellenmemelidir;
iv. Ülke ziyareti ile ilgili materyallere erişime sahip olmalıdır.

5. GRAVO, değerlendirmenin dayandığı hükümlerin uygulanmasına ilişkin analizinin yanı sıra ilgili Taraf’ın tespit edilen sorunları nasıl ele alabileceğine ilişkin öneri ve tekliflerini içeren bir taslak rapor hazırlar. Taslak rapor, değerlendirmeye tâbi tutulan Taraf’a görüşlerini bildirmesi için iletilir. GRAVO, nihai raporu kabul ederken bu yorumları dikkate alır.

6. GRAVO, alınan tüm bilgilere ve ilgili Taraf’ın yorumlarına dayanarak, Taraf’ın bu Sözleşme hükümlerini uygulamak için aldığı tedbirlere ilişkin raporunu ve sonuçlarını kabul eder. Bu rapor ve sonuçlar ilgili Taraf’a ve Taraflar Komitesine gönderilir. GRAVO’nun raporu ve vardığı sonuçlar, ilgili Taraf’ın yorumlarıyla birlikte, kabul edildikten sonra kamuoyuna açıklanır.

7. Taraflar Komitesi, bu maddendin 1 ilâ 6’ncı paragraflarındaki usule halel gelmeksizin, GRAVO’nun rapor ve sonuçlarına dayanarak, ilgili Taraf’a yönelik aşağıdaki nitelikteki tavsiyeleri kabul edebilir:

a. Gerekli olması durumunda bunların uygulanmasına ilişkin bir tarih belirlemek suretiyle, GRAVO’nun sonuçlarının uygulanması için alınması gereken tedbirlere ilişkin olanlar ve
b. Bu Sözleşme’nin düzgün bir şekilde uygulanması için Taraf ile iş birliğini teşvik etmeyi amaçlayanlar.

Madde 13 – Acil Durum Usulü

1. GRAVO, Sözleşme’nin ciddi ihlallerini önlemek veya bunların boyutunu veya sayısını önlemek yahut sınırlandırmak için sorunların acil müdahaleyi gerektirdiğini gösteren güvenilir bilgiler alırsa, ilgili Taraf’tan, bu tür ihlalleri önlemek için alınan tedbirlere ilişkin özel bir raporun ivedilikle sunulmasını talep edebilir.

2. İlgili Tarafça sunulan bilgiler ve mevcut diğer güvenilir bilgiler dikkate alınarak, GRAVO bir veya birden fazla üyesini bir inceleme yapmak ve bulguları GRAVO’ya ivedilikle rapor etmek üzere görevlendirebilir. Gerektiğinde ve ilgili Taraf’ın rızasıyla, bu inceleme Taraf’ın topraklarına yapılacak bir ziyareti de içerebilir.

3. GRAVO, bu maddenin ikinci paragrafında belirtilen incelemenin bulgularını inceledikten sonra, bu bulguları ilgili Taraf’a ve uygun olduğu durumlarda Taraflar Komitesine, Bakanlar Komitesine ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisine, yorun ve tavsiyeleriyle birlikte iletir. GRAVO’nun raporu ve sonuçları, ilgili Taraf’ın yorumlarıyla birlikte, kabul edildikten sonra kamuoyuna açıklanır.

Madde 14 – Mütalaalar

GRAVO, uygun olduğu durumlarda, bu Sözleşme’nin uygulanmasına ilişkin mütalaaları kabul edebilir.

Madde 15 – Diğer Organlarla İlişki

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ve Parlamenterler Meclisi, bu Sözleşme’nin uygulanması hakkında
düzenli olarak bilgilendirilir.

Bölüm IV – Diğer Uluslararası Belgelerle İlişki
Madde 16 – Diğer Uluslararası Belgelerle İlişki

1. Bu Sözleşme, Tarafların taraf oldukları veya olacakları, bu Sözleşme kapsamında düzenlenen konulara ilişkin hükümler içeren ve avukatların mesleklerini serbestçe icra etme hakkına daha geniş bir koruna sağlayan diğer uluslararası belgelerden kaynaklanan hak ve yükümlülükleri etkilemez.

2. Bu Sözleşme’nin Tarafları, Sözleşme’de düzenlenen konulara ilişkin hükümleri tamamlamak, güçlendirmek veya içerdikleri ilkelerin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla birbirleriyle ikili veya çok taraflı anlaşmalar yapabilir.

Bölüm V – Nihai hükümler
Madde 17 – İmza ve Yürürlük

1. Bu Sözleşme, Avrupa Konseyi üye devletleri, Sözleşme’nin hazırlanmasına katılan üye olmayan Devletler ve Avrupa Birliğinin imzasına açıktır.

2. Bu Sözleşme, onaylama, kabul veya uygun bulmaya tabidir. Onay, kabul veya uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilir.

3. Bu Sözleşme, en az altısı Avrupa Konseyi üye Devletleri olmak üzere, sekiz imzacının önceki paragrafta belirtilen hükümler uyarınca Sözleşme ile bağlı olma iradelerini bildirdikleri tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

 4. Sözleşme ile bağlı olma iradesini daha sonra bildiren herhangi bir imzacı bakımından bu Sözleşme, onay, kabul veya uygun bulma belgesinin tevdi edildiği tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 18 – Sözleşmeye Katılım

1. Bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinin ardından, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Sözleşme’ye Tarafların görüşünü ve oybirliği ile onaylarını aldıktan sonra, Sözleşme’nin hazırlanmasında yer almamış herhangi bir Avrupa Konseyi üyesi olmayan Devleti, Avrupa Konseyi Statüsü’nün 20.d maddesinde öngörüldüğü üzere çoğunluk kararı ve Bakanlar Komitesi’ne üye olma yetkisine sahip Taraf Devletlerin temsilcilerinin oybirliği ile bu Sözleşme’ye katılmaya davet edebilir.

2. Katılım aşamasındaki herhangi bir Devlet bakımından, Sözleşme, katılım belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilmesinden sonra üç aylık sürenin sona erdiği ayın ilk günü yürürlüğe girer.

3. Avrupa Konseyi üyesi olmayan Taraflar, GRAVO ve Taraflar Komitesinin faaliyetlerine, Bakanlar Komitesi tarafından belirlenen usullere göre katkıda bulunur.

Madde 19 – Bölgesel Uygulama

1. Herhangi bir Devlet veya Avrupa Birliği, imza sırasında ya da onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesini tevdi ederken, bu Sözleşme’nin uygulanacağı bölge ya da bölgeleri belirtebilir.

2. Taraflardan herhangi biri, daha sonraki bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben bir beyan yoluyla, bu Sözleşme’nin uygulanmasını kendi sorumluluğunda olan ya da adına taahhütlerde bulunma yetkisine sahip olduğu başka bir bölgeye genişletebilir. Bu tür bir bölge bakımından, Sözleşme, Genel Sekreter’in bu beyanı aldığı tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

3. Önceki iki paragraf kapsamında yapılan herhangi bir beyan, belirtilen herhangi bir bölge bakımından, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapılan bir bildirimle geri çekilebilir. Bu geri çekme, Genel Sekreter’in bu bildirimi aldığı tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 20 – Beyanlar

1. Bu Sözleşme’nin her bir Taraf Devleti, imza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesini tevdi ederken, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben bir beyan yoluyla, 3’üncü maddenin a bendinin amaçları doğrultusunda bu Sözleşme’nin kapsamına giren mesleki unvanları bildirir. Bu beyan daha sonra aynı şekilde değiştirilebilir. Bu beyan ve ilgili değişiklikler, Sözleşme’nin amacını ve sağladığı korumayı zayıflatamaz.

2. Bu Sözleşme’nin her bir Taraf Devleti, imza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesini tevdi ederken, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben bir beyan yoluyla, “kamu makamları” tanımına aşağıdaki organlardan bir veya daha fazlasının dahil olduğunu beyan edebilir:

i. Diğer faaliyetleri açısından yasama organları;
ii. Diğer faaliyetleri açısından yargı makamları;
iii. Ulusal hukuka göre kamu işlevlerini yerine getiren ya da kamu fonlarıyla faaliyet gösteren gerçek veya tüzel kişiler.

Bu beyan daha sonra aynı şekilde değiştirilebilir.

Madde 21 – Çekinceler

1. Herhangi bir Devlet veya Avrupa Birliği, imza sırasında ya da onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesini tevdi ederken, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben bir beyan yoluyla, bu Sözleşme’de yer alan Madde 2 paragraf 3’ün b bendi bakımından 6’ncı Maddede belirtilen hükümleri uygulamama veya yalnızca özel durum ve koşullarda uygulama hakkını saklı tuttuğunu beyan edebilir.

Sözleşmenin hükümleri ile ilgili herhangi diğer bir çekince koyulamaz.

2. Taraflardan herhangi biri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben yapacağı bir beyanla çekincesini tamamen veya kısmen geri çekebilir. Bu beyan, Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren geçerli olur.

Madde 22 – Sözleşme’de Değişiklik

1. Taraflardan biri tarafından Sözleşme’ye ilişkin sunulan herhangi bir değişiklik önerisi, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne iletilir ve Genel Sekreter tarafından Avrupa Konseyi üye Devletlerine, hazırlanmasına katılan üye olmayan Devletlere, her bir imzacı Devlete, Taraf Devlete, Avrupa Birliğine ve 18’inci maddenin birinci paragrafı uyarınca Sözleşme’ye katılmaya davet edilen herhangi bir Devlet’e iletilir.

2. Taraflardan biri tarafından teklif edilen herhangi bir değişiklik Taraflar Komitesine iletilir; Taraflar Komitesi ise teklif edilen değişikliğe ilişkin görüşünü Bakanlar Komitesi’ne sunar.

3. Bakanlar Komitesi, önerilen değişikliği ve Taraflar Komitesi’nin görüşünü değerlendirir ve üye olmayan Taraf Devletler ile istişareden sonra bu değişikliği kabul edebilir.

4. Bakanlar Komitesi tarafından bu maddenin üçüncü paragrafı uyarınca kabul edilen herhangi bir değişikliğin metni, kabul edilmek üzere Taraf Devletlere iletilir.

5. Bu maddenin üçüncü paragrafı uyarınca kabul edilen herhangi bir değişiklik, Tarafların tamamının ilgili değişikliği kabul ettiklerini Genel Sekreter’e bildirdikleri tarihten sonraki bir aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 23 – Sözleşmeden Çekilme

1. Taraflardan herhangi biri, herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirimde bulunarak bu Sözleşme’den çekilebilir.

2. Çekilme, Genel Sekreter’in bildirimi aldığı tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 24 – Bildirimler

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri; Avrupa Konseyi üye Devletlerine, hazırlanmasına katılan üye olmayan Devletlere, her bir imzacı Devlet’e, Taraf Devlet’e, Avrupa Birliği’ne ve 18’inci madde uyarınca bu Sözleşme’ye katılmaya davet edilen her Devlete aşağıdaki hususları bildirir:

a. Herhangi bir imza;
b. Herhangi bir onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesinin tevdii;
c. Bu Sözleşme’nin 17 ve 18’inci maddeler uyarınca yürürlüğe giriş tarihi;
d. 22’nci maddeye uygun olarak kabul edilen herhangi bir değişiklik ve bu değişikliğin yürürlüğe giriş tarihi;
e. 20’nci maddeye uygun olarak yapılan herhangi bir beyan;
f. 21’inci maddeye uygun olarak yapılan herhangi bir çekilme veya çekince,
g. 23’üncü madde hükümleri uyarınca yapılan sözleşmeden çekilme;
h. Bu Sözleşme’ye İlişkin herhangi diğer bir eylem, bildirim veya iletişim.

Ek – Ayrıcalık ve Dokunulmazlıklar (Madde 10)

1. Bu ek, bu Sözleşme’nin 10’uncu maddesinde bahsedilen GRAVO üyeleri ile ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyelerine uygulanır. Bu ekin amaçları doğrultusunda, “ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri” ifadesi, bu Sözleşme’nin 12’nci maddesinin üçüncü ve dördüncü paragraflarında belirtilen bağımsız ulusal uzmanlar ve bilirkişiler, Avrupa Konseyi personeli ve GRAVO’ya ülke ziyaretlerinde eşlik eden Avrupa Konseyi tarafından görevlendirilmiş tercümanları kapsar.

2. GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri, ülke ziyaretlerinin hazırlanması, gerçekleştirilmesi, takip işlemleri ve bu görevlerle bağlantılı seyahatler sırasında aşağıdaki ayrıcalık ve dokunulmazlıklardan yararlanır:

a. Kişisel tutuklama veya gözaltı ve kişisel bagajlarına el konulmasına karşı dokunulmazlık, ayrıca resmî görevleri kapsamında söyledikleri sözler, yazdıkları metinler ve gerçekleştirdikleri tüm eylemlerle ilgili her türlü hukuki sürece karşı dokunulmazlık;
b. İkamet ettikleri ülkeden çıkış ve dönüşlerinde ve görevlerini ifa ettikleri ülkeye giriş ve çıkışlarında seyahat özgürlüklerine ilişkin her türlü kısıtlamadan muafiyet ve görevlerinin ifası sırasında ziyaret ettikleri ya da geçiş yaptıkları ülkelerde yabancı kayıt prosedürlerinden muafiyet.

3. Görevlerini yerine getirmek amacıyla seyahat eden GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri, gümrük ve döviz kontrolü konularında, geçici resmî görevle bulunan yabancı hükümet temsilcilerine tanınan imkanlardan yararlanır.

4. GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri tarafından taşınan, bu Sözleşme’nin uygulanmasının değerlendirilmesine ilişkin belgeler dokunulmazdır. GRAVO’nun resmî yazışmalarına ya da GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyelerinin resmî iletişimlerine hiçbir kısıtlama veya sansür uygulanmaz.

5. GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyelerine, görevlerini yerine getirirken tan bir ifade özgürlüğü ve tan bağımsızlık sağlanması iççin, görevlerini yerine getirirken söyledikleri sözler, yazdıkları metinler ve gerçekleştirdikleri tün eylemlerle ilgili hukuki süreç dokunulmazlıkları, bu kişiler artık bu görevlerde bulunmasalar bile devam eder.

6. Bu ekin birinci paragrafında belirtilen kişilere tanınan ayrıcalıklar ve dokunulmazlıklar, bu kişilerin kişisel çıkarları için değil, GRAVO’nun bağımsız görevlerini yerine getirmesi amacıyla sağlanmıştır. Bu ekin birinci paragrafında belirtilen kişilerin dokunulmazlıklarının feragati, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından, Genel Sekreterin bu dokunulmazlıkların adaletin işleyişine engel olacağına ve GRAVO’nun çıkarlarına halel getirmeksizin kaldırılabileceğine kanaat getirdiği durumlarda yapılır.

Avrupa Savunma Avukatları Örgütü Bildirgesi

0
Avrupa Savunma Avukatları Örgütü

Avrupa Savunma Avukatları Örgütü Bildirgesi, Avrupa Savunma Avukatları Örgütü (ECBA) tarafından İstanbul Barosu Başkanı ve 9 Yönetim Kurulu Üyesinin yargılandığı dava kapsamında 27 Nisan 2013 tarihinde ilan edilmiştir.

Avrupa Savunma Avukatları Örgütü (ECBA)

Avrupa Ceza Barosu’nun (ECBA), ceza soruşturması altındaki kişilerin, şüphelilerin, sanıkların ve hüküm giymiş kişilerin temel haklarını savunmak üzere kurulan bağımsız savunma avukatları grubudur. ECBA, tüm Avrupa Konseyi üyesi devletlerden katılımcı bir model ile kurulmuş organizasyondur. Avrupa’da ceza hukuku ve adalet konularında önde gelen bir lobidir. Hak savunucusu avukatlar arasında mesleki gelişim ve dayanışma en önemli ilkelerden biridir.

Baro Yönetim Kuruluna açılan dava ile ilgili olarak yayınlanan bildiri, İstanbul Barosu’na desteği açıklamaktadır.

ECBA Bahar Konferansı, 26-27 Nisan 2013 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşmiş; 17 Mayıs 2013’te yapılan duruşmaya gözlemciler gönderilmiş,  dönemin İstanbul Barosu Başkanı Av. Doç. Dr. Ümit Kocasakal ile de görüşen ECBA Başkanı Prof. Dr. Holger Matt İstanbul Barosu’na tam desteklerini açıklamıştır.

AVUKATLARIN MESLEKİ GÖREVLERİNİ İCRA EDERKEN KORUNMASINA İLİŞKİN AVRUPA SAVUNMA AVUKATLARI ÖRGÜTÜ BİLDİRGESİ

1. Avrupa Savunma Avukatları Örgütü Yönetmeliği’nin 3. Maddesi uyarınca, “ECBA, Avrupa Konseyi’ne üye devletlerde ve dünya halkları için hukukun üstünlüğü ilkesi gereği adaleti ve insan haklarını temin etmek ile yükümlüdür.”

2.Birleşmiş Milletler Avukatın Rolüne Dair Temel Prensipler İlke 16  uyarınca,  “Hükümetler avukatların a) hiçbir baskı, engelleme, taciz veya yolsuz bir müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyeti yerine getirmelerini; b) yurt içinde ve yurt dışında serbestçe seyahat etmelerini ve müvekkilleriyle görüşebilmelerini; ve c) kabul görmüş mesleki ahlak kurallarına, görevlerine, standartlarına uygun faaliyette bulundukları için kovuşturma veya idari, ekonomik veya başka tür yaptırımla sıkıntı çekmemelerini veya tehditle karşılaşmamalarını sağlar.

3. Temel Prensipler İlke 18 uyarınca, “Avukatlar görevlerini icra etmeleri nedeniyle müvekkilleriyle veya müvekkillerinin davalarıyla özdeşleştirilemezler.”

Bildirinin yayınlandığı dönemde ECBA Başkanı olan Avukat Prof. Dr. Holger Matt

4. Temel Prensipler İlke 20 uyarınca, “Avukatlar, bir mahkeme, yargı yeri veya hukuki ya da idari bir makam önünde mesleki nedenlerle bulundukları sırada veya konuyla ilgili yazılı veya sözlü taleplerinde yaptıkları beyanlardan ötürü hukuki ve cezai muafiyetten yararlanır.”

5. Temel Prensipler İlke 17 uyarınca, “Avukatlar görevlerini icra etmeleri nedeniyle güvenlikleri tehdit edildiği takdirde, yetkili makamlar tarafından gerekli bir biçimde korunurlar.”

6.Temel Prensipler’in yerleşmiş olan 10. Maddesi uyarınca, “avukatların meslek örgütleri, mesleki standartları ve mesleki ahlak kurallarını savunma, üyelerini zulüm, uygunsuz sınırlamalar ve ihlaller karşısında koruma ve ihtiyaç olduğunda gerekli hukuki hizmetleri sağlama, adalet ve kamu yararı için hükümet ve diğer kurumlar ile işbirliği içinde olma hususlarında önemli rol oynarlar.”

7.Temel Prensipler yerleşmiş olan 10. Maddesi ayrıca” hükümetlerin, ulusal mevzuatları ve uygulamaları çerçevesinde bu prensiplere riayet etmeleri ve bunları dikkate almaları gerektiğini, bu ilkelerin avukatların ve hakim, savcı, yürütme ve yasama üyeleri gibi diğer kişiler ile genel olarak kamunun dikkatine sunulması gerekliliğini” düzenler.

8.Siyasal demokrasi ve hukukun üstünlüğünün ayrılmaz bir parçası olan Temel Prensipler, genel anlamda Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (ECHR) ve özellikle de işbu Sözleşme’nin 4. Bölümü’nün ve 6. Maddesi’nin güvencesi altındadır.

9.    Türkiye Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’ne taraftır.

Diğer yandan,

10.Birleşmiş Milletler (BM) Yargıçlar ve Avukatların Bağımsızlığı Özel Raportörü Gabriela Knaul’un Türkiye ziyareti sonrasında hazırladığı raporun 65. Maddesi’nde “terör suçlarından yargılanan kişileri savunan avukatların terör ile ilgili suç isnatları ile gözaltına alındığı, tutuklandığı ve yargılandığı davaların sayısındaki artışın özellikle ilgi çekici olduğu, avukatların müvekkillerinin gerçekleştirdiği iddia olunan suç faaliyetleri ile bağlantılı oldukları iddiası veyahut bu faaliyetlere destek sağladıkları gerekçesi ile avukatlar hakkında açılan ve maalesef Türkiye’de sayıca artmakta olan soruşturmalar istisna olmaktan öteye geçtiği” belirtilmiştir.

11.Özel Raportörün ifadeleri, Avrupa Demokrasi ve Dünya İnsan Hakları İçin Avukatlar Örgütü, Uluslararası Demokrat Avukatlar Örgütü, Avrupa Barolar Konseyi (CCBE), Uluslararası Barolar Birliği, Alman Federal Barosu ve İstanbul Barosu’nun, her biri, terör eylemlerini gerçekleştirmek ile suçlanan kişileri savunan ve müvekkilleri adil yargılama hakkından mahrum bırakılan Türkiye’deki avukatların, toplu bir biçimde gözaltına alınmalarını ve tutuklamaları detaylandıran güvenilir beyanları ile de desteklenmektedir.

12.Türkiye’de avukatlık mesleğini düzenleyen kanunun 76. Maddesi uyarınca, Türkiye’deki baroların görevi hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve aynı kanunun 95. Maddesi uyarınca baro yönetim kurulunun görevi, mesleğe yönelik hak ihlallerine karşı mesleği korumaktır. Madde 97’ye göre, baro başkanının görevi, meslek onurunu ve bağımsızlığı ile ilgili konularda hukukun üstünlüğünü ve meslek kurallarını savunmaktır.

13.İstanbul Özel Yetkili 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Balyoz davasında müdafiiler, sanıkları savunma görevlerinin mahkeme tarafından engellenmesi nedeni ile duruşmalara katılmayı reddetmişlerdir. Ardından İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri resmi yollarla sözlü ve yazılı bir biçimde, yukarıda bahsi geçen kanunun 76, 95 ve 97. Maddeleri uyarınca, mahkemeden, yargılamanın hukuka ve adil yargılama prensiplerine uygun yapılmasını talep etmişlerdir.

14.Bu müdahale sonucunda, İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri hakkında Ceza Kanunu 277. Madde uyarınca yargılama görevini yapanı etkilemeye teşebbüs suç isnadı ile dava açılmıştır.

15.Avukatlık mesleğini düzenleyen kanuna uygun davranan İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri, Ceza Kanunu’nun 277. Maddesi’nde belirtilen bağlamda hukuka aykırı davranmış olamazlar.

16.ECBA İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri hakkında açılan ve 17 Mayıs 2013 tarihinde başlayacak olan dava ile ilgili derin endişe duymaktadır.

17.ECBA, bu endişenin ifadesi olarak, hukukun üstünlüğü ve Temel Prensipler bağlamında, İstanbul’daki kamu davasına Avrupalı bir gözlemci olarak katılacaktır.

Bu nedenle, ECBA, Türkiye’ye acil bir biçimde ve saygı çerçevesinde,

i)             Kendi yargı sahasında görülmekte olan, terörle mücadele kanunu kapsamında görülmekte olan davalarda da dahil tüm davalarda BM Avukatın Rolüne Dair Temel Prensipler’e uygun davranması,

ii)           BM Avukatın Rolüne Dair Temel Prensipleri ihlal eder biçimde tutuklanan tüm avukatları serbest bırakmaya ve bu avukatların mesleki faaliyetlerini sürdürmeye geri dönmesine izin vermeye,

iii)          Devlet karşıtı faaliyetler ile suçlanan kişilerin müdafiililiğini yapan avukatlar da dahil tüm avukatların kişisel ve mesleki güvenliğini temin etmesi,

iv)          BM Avukatın Rolüne Dair Temel Prensipler ve avukatlık mesleğini düzenleyen kanunun 76, 95 ve 97. Maddeleri gereği iyi niyet çerçevesinde, üyelerini zulüm, uygunsuz sınırlamalar ve hak ihlalleri karşısında korumaya çalışan avukatların temsilcileri veya örgütleri hakkında açılan davadan feragat etmesi yönünde çağrıda bulunma kararı almıştır.

Bu bildirge, 13 Mayıs 2013 tarihinde Londra’da kabul edilmiş ve Avrupa Savunma Avukatları Örgütü’nün kayıtlarına geçmiştir. Bildirge, Türkiye Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı’na 13 Mayıs 2013 tarihinde gönderilmiştir.

Tayfun AKGÜNER

1
Tayfun Akgüner

Prof. Dr. Tayfun Akgüner, 15 Ekim 1945’te İstanbul’da doğmuştur. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitiren Akgüner, 23 Şubat 1973 ile 1 Temmuz 1975 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Kürsüsü Asistanı olarak çalışmış, 31 Ekim 1975’e kadar askerliğini yapmış, 31 Kasım 1975’te aynı bölümde tekrar asistan olarak çalışmaya devam etmştir. 13 Mayıs 1982’de yardımcı doçent ünvanını alan Akgüner, 6 Ekim 1982 ile 7 Haziran 1984 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yardımcı doçentlik yapmış, 7 Haziran 1984’te aynı bölümde doçent unvanını almıştır. Tayfun Akgüner, 15 Eylül 1988’de İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda profesör olmuştur.

Akgüner, 17 Ağustos 1992 tarihine kadar İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Müdürlüğü yapmış, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı olarak 16 Temmuz 1993 tarihine kadar çalışmış, üniversitede rektör yardımcılığı  yapmıştır.

İÜHF İdare Hukuku ve İlimleri Merkezi Müdürlüğü ve Hukuk Fakültesi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü yapmıştır.

Akgüner, 16 Temmuz 1993 ile 9 Eylül 1996 tarihleri arasında TRT Genel Müdürlüğü görevinde bulunuştur.

Prof. Dr. Tayfun AKGÜNER, İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nin kurucu dekanlığını yapmış, fakülteyi eğitime başlatmış, fakültenin dekanlığını 1999 yılından 2004 yılına kadar sürdürmüş, Yeni Yüzyıl Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı görevinde bulunmuş, Türkiye Adalet Akademisi Danışma Kurulu üyeliği ve Türkiye Adalet Akademisi Hakemler Kurulu üyeliği yürütmüştür. 

Akgüner, Lefke Avrupa Üniversitesi Hukuk Fakültesinde İdare Hukuku Dersleri vermiş, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeliği ve İstanbul Aydın Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile Gazikent Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeliği görevini yürütmüş, Gazikent Üniversitesi Kamu Hukuku bölüm başkanlığı yapmıştır.

Prof. Akgüner 4 yıl Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) üyeliği ve 11 yıl süreyle de Üniversitelerarası Kurul Üyeliği yapmıştır. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Üyesi ve Türk İtalyan Dostluk Derneği üyesi olan Akgüner’in ulusal ve uluslar arası ödülleri bulunmakta olup kamu hukuku alanında yayınlanmış çok sayıda kitap, makale, konferans, tebliğ ve çevirisi bulunmaktadır.

3. BİN YILA BAKIŞ 26.04.2008 CEM TV/ PROF. DR. TAYFUN AKGÜNER

Kore’nin Geleneksel Hukuku ve Batının Modern Hukukları

Mahpusların Islahına Dair Asgari Standart Kurallar

0

Mahpusların Islahına Dair Asgari Standart Kurallar, 1955’te Cenevre’de toplanan Suçların Önlenmesi ve Suçluların Islahı’na ilişkin Birinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilmiş, Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından 31 Temmuz 1957 tarih ve 663 C (XXIV) sayılı ve 13 Mayıs 1977 tarih ve 2076 (LXII) sayılı kararlarla benimsenmiştir.

Mahpusların Islahına Dair Asgari Standart Kurallar tutuklu ve hükümlülerin tamamına uygulanmak üzere 94 maddeden oluşmaktadır.

Mahpusların Islahı İçin Asgari Standartlar

1955’te Cenevre’de toplanan Suçların Önlenmesi ve Suçluların Islahı üzerine Birinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilmiş, ve Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından 31 Temmuz 1957 tarihli ve 663 C (XXIV) sayılı ile 13 Mayıs 1977 tarihli ve 2076 (LXII) sayılı Kararlarıyla onaylanmıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

İLK TESPİTLER

1. Aşağıdaki kurallar, cezaevi sistemi için ayrıntılı bir model tanımlama niyeti taşımamaktadır. Bu kurallar sadece, çağdaş düşüncenin genel kabullerine ve günümüze en uygun düşen sistemlerin temel unsurlarına dayanarak, mahpusların ıslahında ve cezaevlerinin idaresinde genellikle kabul görmüş, geçerli prensipleri ve uygulamaları göstermektedir.

2. Yeryüzündeki hukuki, sosyal, ekonomik ve coğrafi şartların büyük değişiklik gösterdiği göz önünde tutulduğunda, bu kuralların tamamının her yerde ve her zaman uygulanma imkanı bulunmadığı açıktır. Ancak, Birleşmiş Milletler tarafından gerekli oldukları kabul edilen asgari şartları bir bütün olarak ifade ettiği düşünülen bu kurallar, uygulama sürecinde ortaya çıkan pratik güçlükleri yenmek için sürekli bir çabanın harekete geçirilmesine yardım ederler.

3. Bu kurallar öte yandan, fikirlerin sürekli geliştiği bir alanı düzenlemektedir. Bu kurallar, prensiplerle uyum içinde bulunan tecrübeleri ve uygulamaları kaldırmak istememekte, bu kuralların metninden bir bütün olarak çıkan amaçları daha ileriye götürmek istemektedir. Hapishane merkez yönetimlerini bu kuralların ruhuna uygun davranmak kaydıyla kuralların metninden ayrılabilirler.

4. (1) Birinci Bölüm, kurumların genel idaresini düzenlemektedir; bu bölüm, hukuki ve cezai bir nedenle, tutuklu veya mahkum olan, ve bir yargıcın karar verdiği “güvenlik tedbirlerine” veya iyileştirici tedbirlere tabi tutulan her kategorideki mahpuslara uygulanır.

(2) İkinci Bölüm, her bir kısımda ele alınan özel kategorilere uygulanabilir nitelikteki kuralları içermektedir. Bununla beraber, hükümlülere uygulanabilen A kısmındaki kurallar, B, C ve D kısımlarını düzenleyen kurallara aykırı olmamak ve bu kısımlardaki mahpusların yararına olmak koşuluyla, bu kısımlardaki mahpuslara da uygulanır.

5. (1) Bu kurallar, Borstal kurumları veya ıslah edici okullar gibi gençler için ayrılmış kurumların idaresini düzenlemeyi istememektedir. Ancak genel olarak Birinci Bölüm, bu kurumlara da aynı ölçüde uygulanır.

(2) Genç mahpuslar kategorisi, en azından, küçükler için mahkemelerin yargı yetkisine tabi olan bütün gençleri kapsar. Bu gençler, kural olarak hapis cezasına mahkum edilmezler.

BÖLÜM I : GENEL UYGULAMA KURALLARI
Temel Prensipler

6. (1) Aşağıdaki kurallar taraf gözetmeden uygulanır. Kuralların uygulanmasında ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir fikir, ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü gibi sebeplerle ayrımcılık yapılamaz.

(2) Öte yandan, mahpusların mensubu oldukları dinsel inançlara ve ahlaki ilkelere saygı gösterilmesi zorunludur.

Kayıt

7. (1) Kişilerin hapsedildikleri her yerde, gelen her mahpusun girişinin yazıldığı sayfaları numaralı bir kayıt defteri bulunur. Bu deftere şunlar yazılır:

a) Gelen kişinin kimliği ile ilgili bilgiler,

b) Kişi hakkındaki kararın sebepleri ve bu kararı veren makam;

c) Kuruma girişin yapıldığı ve salıverileceği gün ve saat.

(2) Hakkında geçerli bir karar bulunmayan ve hakkındaki karar önceden kayda geçmeyen bir kimse, her hangi bir kuruma alınmaz.

Kategorilere ayırma

8. Cinsiyetleri, yaşları, ceza sicilleri, tutulmalarının hukuki nedenleri ve kendilerine uygulanacak rejimin gerekleri dikkate alınarak farklı kategorilere ayrılan mahpuslar, ayrı kurumlarda veya bu kurumların ayrı bölümlerinde tutulurlar. Buna nedenle,

a) Erkekler ve kadınlar mümkün olduğu kadar ayrı kurumlarda tutulurlar; hem erkekleri hem de kadınları barındıran kurumlarda kadınlara tamamıyla ayrı yerler tahsis edilir;

b) Tutuklu mahpuslar, hükümlü mahpuslardan ayrı mekanlarda tutulurlar;

c) Borç yüzünden veya diğer bir hukuki sebeple hapsedilenler ile cezai bir fiil nedeni ile hapsedilenler ayrı yerlerde tutulurlar;

d) Genç mahpuslar yetişkin mahpuslardan ayrı yerde tutulurlar.

Kalacak Yer

9. (1) Mahpusların uyuyacakları yerler, tek kişilik küçük bir yer veya oda ise, her mahpus gece tek başına bu odada kalır. Geçici kalabalık gibi özel nedenlerle hapishane merkez idaresinin bu kurala istisna getirmesi gerektiğinde bile, iki mahpusun küçük bir yerde veya odada bir arada tutulması uygun değildir.

(2) Koğuş sisteminin uygulandığı yerlerde, aynı koğuşa bu şartlar altında birbirleri ile uyuşabilecek kişiler dikkatle seçilerek yerleştirilir. Kurumun özelliği dikkate alınarak, düzenli biçimde gece denetimleri yapılır.

10. Mahpuslara kalmaları için ayrılan bütün yerlerde, ve özellikle uyumak için kaldıkları yerlerde, iklim şartlarına ve ayrıca metreküpteki hava miktarına, asgari metrekare alana, ışıklandırmaya, ısıtmaya ve havalandırmaya gerekli özen gösterilerek, sağlık için gerekli bütün gerekler karşılanır.

11. Mahpusların yaşamaları ve çalışmaları istenen yerlerde,

a) Pencereler, mahpusun gün ışığında okuyabilmesine veya çalışabilmesine imkan verecek yeterli büyüklükte, ve havalandırma tertibatı yapılmış olsa da, temiz havanın girebileceği bir biçimde yapılmış olur.

b) Mahpusun okuma veya çalışması için, görme yeteneğine zarar vermeyecek ölçüde yeterli aydınlatma sağlanır.

12. Her mahpusun doğal ihtiyaçlarını karşılayabileceği ölçüde yeterli sıhhi tesis bulunur ve bu tesisler temiz ve bakımlı tutulur.

13. Her mahpusun yararlanabileceği yeterli banyo ve duş tesisi bulunur. Mahpusların iklim şartlarına uygun bir ısıda, mevsimlere ve coğrafi bölgeye göre genel hijyenik koşullar için gerekli aralıklarda, ılık bir iklim varsa haftada en az bir kez banyo veya duş almalarına imkan verilir.

14. Kurumun mahpuslar tarafından düzenli olarak kullanılan yerleri, her zaman titizlikle temiz olarak tutulur ve temizliği korunur.

Kişisel temizlik

15. Mahpusların kendilerini temiz tutmaları istenir ve bu amaçla kendilerine sağlıkları ve temizlikleri için gerekli su ve tuvalet malzemesi sağlanır.

16. Mahpusların özsaygılarına uygun bir dış görünümü sürdürebilmeleri amacıyla, saç ve sakalların uygun şekilde bakımı için gerekli araçlar sağlanır, ve erkeklerin düzenli olarak tıraş olmalarına imkan verilir.

Giysi ve yatak

17. (1) Şahsi elbisesini giymesine izin verilmeyen her mahpusa, iklim şartlarına uygun ve kendisinin sağlığını koruyacak türden giysiler verilir. Mahpuslara hiç bir biçimde onur kırıcı veya aşağılayıcı giysi giydirilmez.

(2) Bütün giysiler temiz olur ve giysiler uygun şartlarda tutulur. İç çamaşırlar hijyenik şartların gerektirdiği sıklıkta değiştirilir ve yıkanır.

(3) Bir mahpusun kurumun dışına çıkmasına izin verildiği istisnai hallerde, mahpusun kendi giysilerini veya mahpus olduğunu fark ettirmeyecek giysiler giymesine izin verilir.

18. Mahpusların kurum içinde kendi giysilerini giymelerine izin verilmesi halinde, kuruma girişleri sırasında temiz ve kullanıma uygun olmasını sağlamak için gerekli düzenlemeler yapılır.

19. Her mahpusa, yerel ve ulusal standartlara uygun olan ve verildiği anda temiz bulunan, iyi korunan ve temizliğin sağlanmasına yetecek sıklıkta değiştirilen tek kişilik ve yeterli büyüklükte bir yatak sağlanır.

Yiyecek

20. (1) Kurum idaresi tarafından her mahpusa sağlık ve kuvvet için yeterli ölçüde besin değerine sahip olan, iyi hazırlanan ve uygun saatlerde servisi yapılan yemek verilir.

(2) Her mahpusun ihtiyacı olduğu her an içebileceği içme suyu bulundurulur.

Beden eğitimi ve Spor

21. (1) Dışarıda çalıştırılmayan her mahpusun, hava koşulları müsaade ettiği zaman günde en az bir saat açık havada uygun bir biçimde beden eğitimi yapmasına imkan verilir.

(2) Genç mahpuslara ve fizik durumu itibariyle uygun olan diğer mahpuslara, egzersiz süreleri içinde fiziksel eğitim ile eğlenmeleri için eğitim verilir. Bunun için kendilerine yer, tesis ve araç sağlanır.

Sağlık hizmetleri

22. (1) Her kurumda, psikiyatriden de anlayan en az bir nitelikli sağlık görevlisi hizmet verir. Kurumdaki sağlık hizmetleri, toplumun veya ulusun genel sağlık yönetimiyle yakın ilişki içinde düzenlenir. Kurumdaki sağlık hizmetleri, psikiyatrik vakalarda teşhisi ve gerektiğinde ruh sağlığındaki normal dışı olan halleri tedavi etmeye imkan verecek şekilde düzenlenir.

(2) Durumu özel bir tedaviyi gerektiren mahpuslar, uzman kurumlara veya sivil hastanelere sevk edilirler. Hastane hizmetlerinin kurum içinde verilmesi halinde, bu kurumların araçları, donanımları ve ilaç stoklarının hasta mahpusların tıbbi bakım ve tedavilerini karşılayabilecek uygunlukta olur ve buralarda bu işe uygun eğitim görmüş görevliler bulunur.

(3) Her mahpusa, nitelikli bir dişçinin hizmetinden yararlanma imkanı verilir.

23. (1) Kadın mahpusların tutulduğu kurumlarda doğum öncesi ve doğum sonrası her türlü bakım ve tedavi için özel bir yer bulunur. İmkan bulunan yerlerde, çocukların kurum dışında bir hastanede doğmaları için gerekli düzenlemeler yapılır. Bir bebek hapishanede doğmuş ise, hapishanede doğduğu doğum belgesine işlenmez.

(2) Bebeklerin anneleri ile birlikte kalmalarına izin verilen kurumlarda, bebeklerin annelerinin bakımı altında olmadığı zamanlarda bırakılabilecekleri ve nitelikli kişiler tarafından hizmet verilen bir kreş sağlanır.

24. Sağlık görevlisi, mahpusların özellikle fiziksel ve ruhsal hastalıklarını teşhis etmek ve gerekli bütün önlemleri almak, bulaşıcı hastalık taşıdığından kuşkulandığı mahpusu diğerlerinden ayırmak, rehabilitasyonu önleyebilecek fiziksel ve ruhsal kusurları not etmek ve her birinin fiziksel çalışma kapasitesini tespit etmek amacıyla, her mahpusun kuruma girişinden sonra en kısa sürede ve daha sonra gerektiği her zaman mahpusu görür ve muayene eder.

25. (1) Sağlık görevlisi, mahpusların fiziksel ve ruhsal sağlıklarının bakımını yapar ve bütün hasta mahpusları, hastalıktan şikayet edenleri ve sağlığı bakımından özel olarak dikkat çekenleri her gün görür.

(2) Sağlık görevlisi, bir mahpusun fiziksel veya ruhsal sağlığının bozulmuş olmasını ve mahpusun sağlığının mahpusluğun devamı veya mahpusluk şartlarından biri nedeniyle kötü biçimde etkilenmiş olmasını kurum yöneticisine bildirir.

26. (1) Sağlık görevlisi, aşağıdaki konularda düzenli olarak denetim yapar ve yöneticiye tavsiyelerde bulunur:

a) Yiyeceklerin kalitesi, niceliği, hazırlanması ve servisi;

b) Kurumun ve mahpusların hijyenik şartları ve temizliği;

c) Kurumun temizliği ısınması, aydınlatılması ve havalandırılması;

d) Mahpusların giysilerinin ve yatacak yerlerinin uygunluğu ve temizliği;

e) Beden eğitimi ve spor faaliyetlerinden sorumlu bir teknik personelin bulunmaması halinde, beden eğitimi ve sporla ilgili kurallara uyulması.

(2) Kurum yöneticisi, sağlık görevlisinin 25 (2) ve 26. Kurallara göre sunduğu raporları ve tavsiyeleri dikkate alır; yapılan tavsiyelere yöneticinin de katılması halinde, bu tavsiyeleri uygulamak için acil tedbirler alınır; eğer alınacak tedbirler yöneticinin yetkisine girmiyorsa veya yönetici yapılan bu tavsiyelere katılmıyorsa, hemen kendi raporunu ve sağlık görevlisinin yaptığı tavsiyeyi daha yüksek makamlara sunar.

Disiplin ve Cezalandırma

27. Disiplin ve düzen, sebatla sürdürülür; ancak hapishane güvenliği ve topluluk yaşamının huzuru için gerekli olandan daha fazla kısıtlama yapılamaz.

28. (1) Hiç bir mahpus, disiplin gerekçesiyle kurum hizmetlerinde çalıştırılamaz.

(2) Ancak bu kural, uygulanacak rejimin amacı bakımından mahpuslardan oluşturulan gruplara, denetim altında belirli sosyal, eğitimsel ve sportif faaliyetler ve işlerin yaptırıldığı öz yönetime dayanan sistemlerin gereği gibi yürütülmesini engellemez.

29. Aşağıdaki konular ancak yasayla veya yetkili idari makamların yaptığı düzenlemelerle tespit edilir:

a) Disiplin suçu oluşturan eylemler;

b) Uygulanabilecek cezaların türleri ve süreleri;

c) Bu tür cezaları vermeye yetkili makam.

30. (1) Hiç bir mahpus yasada veya tüzükte öngörülmeyen bir ceza ile cezalandırılamaz; bir mahpusa aynı suçtan ötürü iki kez ceza verilemez.

(2) Bir mahpus, hakkında isnat edilen suç ile ilgili olarak bilgilendirilmedikçe ve kendisine savunma imkanı tanınmadıkça cezalandırılamaz. Yetkili makam, olay hakkında tam bir inceleme yapar.

(3) Gerekli ve mümkün olduğu zaman, mahpusun savunmasını çevirmen aracılığıyla yapmasına izin verilir.

31. Disiplin suçları bakımından bedensel ceza, karanlık bir hücreye konulma ve her türlü zalimane, insanlık dışı ve onur kırıcı ceza verilmesi tamamıyla yasaktır.

32. (1) Sağlık görevlisi mahpusu muayene etmeden ve kendisine dar bir yere kapatma veya yiyecek azaltma cezalarının uygulanabileceği konusunda yazılı bir izin vermeden, böyle bir ceza uygulanamaz.

(2) Mahpusun fiziksel veya ruhsal sağlığına zarar verebilecek başka bir ceza için de aynı kural uygulanır. Hiç bir durumda, 31. Kuraldaki prensibe aykırı olan veya bu kuraldan uzaklaşan bir ceza verilemez.

(3) Sağlık görevlisi bu tür cezayı çekmekte olan mahpusları her gün ziyaret eder; sağlık görevlisi, mahpusun fiziksel ve ruhsal sağlığı bakımından bu cezanın sona erdirilmesini veya değiştirilmesini gerekli görmesi halinde, durumu kurum yöneticisine tavsiye eder.

Kısıtlama Araçları

33. Kelepçe, zincir, demir ve dar gömlek gibi kısıtlama araçları, bir cezalandırma vasıtası olarak hiç bir zaman kullanılamaz. Ayrıca zincir ve demir kısıtlamak için kullanılamaz. Aşağıdaki haller dışında, diğer kısıtlama araçları da kullanılamaz:

a) Mahpusun yargısal veya idari bir makam önüne getirildiği zaman çıkarılması koşuluyla, nakil sırasında kaçmasına karşı bir önlem olarak kullanılması;

b) Sağlık görevlisinin talimatıyla sağlık sebepleriyle;

c) Kullanılan diğer yöntemlerin başarısız kalması halinde, bir mahpusun kendisini veya başkasını yaralamasını veya bir mala zarar vermesini önlemek amacıyla, kurum müdürünün talimatıyla; bu durumda kurum müdürü en az bir kez sağlık görevlisine danışır ve yüksek idari makamlara durumu bildirir.

34. Kısıtlama araçlarının kullanılma tarzı ve yöntemi hakkında hapishane merkezi idaresi karar verir. Bu tür araçlar, kesinlikle gerekli olduğundan daha uzun bir süre kullanılamaz.

Mahpusların Bilgilenmeleri ve Şikayetleri

35. (1) Girişi yapılan her mahpusa, kendisinin bulunduğu kategorideki mahpuslara uygulanan rejimi düzenleyen kurallar, kurumun disiplin şartları, bilgi edinmek ve şikayette bulunmak için izleyeceği usuller ile hak ve yükümlülüklerini anlaması ve kurumun yaşamına uyum sağlaması için gerekli diğer bütün konularda yazılı olarak bilgi verilir.

(2) Okur-yazar olmayan mahpuslara yukarıdaki bilgiler sözlü olarak anlatılır.

36. (1) Her mahpusa haftanın bir günü, kurumun müdürüne veya müdürü temsil etmeye yetkili bir görevliye taleplerini ve şikayetlerini bildirme imkanı tanınır.

(2) Talepleri ve şikayetleri kurumu teftiş eden müfettişe bildirmek mümkündür. Mahpuslara, müfettişle veya teftiş yapan her hangi bir görevli ile kurum müdürü veya kurum mensubu bir görevlinin hazır bulunmadığı bir ortamda konuşma imkanı tanınır.

(3) Bütün mahpusların, talep ve şikayetlerinin içeriği sansüre tabi tutulmadan gerekli şekliyle hapishane merkez idaresine, yargısal makamlara ve yetkili kılınmış diğer makamlara bu talep ve şikayetlerini bildirmelerine izin verilir.

(4) Açıkça manasız veya temelsiz olmayan bütün talep ve şikayetler hemen ele alınır ve gereksiz biçimde geciktirilmeden yanıtlanır.

Dış Dünya ile İrtibat Kurma

37. Gerekli gözetim altında mahpusların düzenli aralıklarla aileleri ve yakın arkadaşları ile haberleşmelerine ve ziyaret edilmelerine imkan verilerek onlarla iletişim kurmalarına izin verilir.

38. (1) Yabancı ülke vatandaşı olan mahpusların vatandaşı oldukları ülkenin diplomatik ve konsolosluk temsilcileriyle makul imkanlarla iletişim kurmalarına izin verilir.

(2) Hapsedildikleri ülkede, vatandaşı oldukları Devletin diplomatik veya konsolosluk temsilcisi bulunmayan mahpuslar, mülteciler veya vatansız kimseler, kendilerinin menfaatlerinden sorumlu olan Devletlerin diplomatik temsilcileriyle veya bu durumdaki kimseleri korumakla görevli ulusal veya uluslararası makamlarla aynı imkanlarla iletişim kurmalarına izin verilir.

39. Mahpusların gazete, dergi veya kurumların özel yayınlarını okumaları, radyo dinlemeleri, konferansları veya kurum idaresinin çıkardığı veya denetlediği benzeri araçları izlemeleri sağlanarak, önemli haberler hakkında düzenli olarak bilgi sahibi olmaları sağlanır.

Kitaplık

40. Her kurumda, her kategoriden mahpusların kullanabileceği, kendilerini geliştirici ve eğitici yeterli sayıda kitabın bulunduğu bir kitaplık bulunur. Bu kitaplıktan tam olarak yararlanmaları için mahpuslar teşvik edilir.

Din

41. (1) Kurumda aynı dine mensup önemli sayıda mahpusun bulunması halinde bir din görevlisi atanır veya seçimi onaylanır. Mahpusların sayısının gerektirmesi ve şartların imkan vermesi halinde, din görevlisinin tam gün çalışması sağlanır.

(2) Birinci fıkraya göre atanan veya onaylanan din görevlisinin düzenli hizmetleri yerine getirmesine ve uygun zamanlarda kendi dinindeki mahpuslarla baş başa görüşmesine izin verilir.

(3) Bir mahpusun din görevlisi ile görüşme talebi reddedilmez. Öte yandan bir mahpusun din görevlisinin kendisini ziyaret etme talebine karşı çıkması halinde, kendisinin bu tutumuna tam olarak saygı gösterilir.

42. Şartlar elverdiği ölçüde her mahpusun kurumda verilen din hizmetlerine katılması ve mensubu bulunduğu mezhebin gerekleri ve ibadeti ile ilgili dinsel kitapları bulundurması sağlanarak, dinsel ihtiyaçlarını karşılamasına izin verilir.

Mahpusların Eşyalarının Saklanması

43. (1) Mahpuslara ait olan her türlü para, değerli eşya, giysi ve kurumun tüzüğüne göre kendisinde bulunmasına izin verilmeyen diğer şeyler, mahpusun kuruma girişi ile birlikte güvenliğe alınır. Bu eşyaların envanteri mahpus tarafından imzalanır. Bunların güvenli şartlarda saklanması için gerekli tedbirler alınır.

(2) Mahpusun parasını harcamasına veya eşyasını kurum dışına göndermesine izin verilmesi veya hijyenik nedenlerle giysilerinin imha edilmesi halleri dışında, sahip olduğu bütün eşyaları ve parası, tahliyesi sırasından kendisine geri verilir. Mahpus, kendisine eşyalarının ve parasının geri verildiğini gösteren bir belge imzalar.

(3) Mahpusa verilmesi için gönderilen para ve diğer eşyalar hakkında da aynı işlem yapılır.

(4) Bir mahpusun bir ilacı beraberinde getirmesi halinde, sağlık görevlisi bunların nasıl kullanılacağına karar verir.

Ölüm, hastalık, nakil ve diğerlerinin bildirilmesi

44. (1) Mahpusun ölmesi veya ağır hastalanması veya ciddi biçimde yaralanması, veya ruhsal hastalıklarının tedavisi için başka bir kuruma gönderilmesi halinde, eğer mahpus evli ise eşine veya en yakın akrabasına ve her halükarda, mahpus tarafından daha önce adı verilen kişiye kurum müdürü tarafından haber verilir.

(2) Mahpus, yakın akrabalarının ölümü veya ağır hastalığından haberdar edilir. Yakın akrabasının ölümcül hasta olması durumunda, şartların elvermesi halinde mahpusun bu yakınını tek başına veya kendisine refakat eden biriyle ziyaret etmesine izin verilir.

(3) Her mahpus hapsedildiğini veya başka bir kuruma nakledildiğini hemen ailesine bildirme hakkına sahiptir.

Mahsupların nakli

45. (1) Mahpusların kurumdan götürülmesi veya kuruma getirilmesi sırasında, mümkün olduğu kadar halkın kendilerini görmesinden sakınılır; mahpusların bir saldırıya, merak uyandırmaya ve her hangi bir biçimde ifşa edilmeye karşı korunmaları için gerekli tedbirler alınır.

(2) Mahpusların yeterli hava ve ışıklandırması olmayan bir araçla veya kendilerini fiziksel sıkıntı içinde bırakacak her hangi bir tarzda nakledilmeleri yasaklanır.

(3) Mahpusların nakil masrafları idare tarafından karşılanır ve mahpusların hepsi eşit şartlarda nakledilir.

Kurum personeli

46. (1) Hapishane idaresi her derecedeki personeli dürüstlük, insancıllık, mesleki ehliyet ve kurumun yönetimi için gerekli olan çalışmaya şahsen uygunluk gibi kıstasları uygulayarak dikkatlice seçer.

(2) Hapishane idaresi, hem personelin hem de halkın gözünde bu işin büyük öneme sahip sosyal bir hizmet olduğu şeklinde bir kanaati sürekli olarak ayakta tutmaya ve bunu devam ettirmeye çalışır ve halkın bu yönde bilgilendirilmesi amacıyla her türlü uygun araç kullanılır.

(3) Yukarıda belirtilen amaçların yerine getirilmesini sağlamak için, kurum personeli tam gün çalışma esasına göre hapishane görevlileri olarak atanırlar; iyi halleri, meslekte etkinlikleri ve fiziksel kapasitelerine göre memurluk statüleri devam eder. Personel maaşı cazip ve erkekleri ve kadınları geçindirmeye yetecek kadar olur; işten elden edilen gelir ve çalışma şartları, işin niteliğine göre yüksek düzeyde olur.

47. (1) Kurum personeli, yeterli eğitimi almış ve bilgiye sahip kişilerden seçilir.

(2) Göreve başlamadan önce kurum personeline genel ve özel görevleri hakkında eğitim verilir. Personelin teorik ve pratik sınavlardan geçmesi aranır.

(3) Kurum personeli göreve başladıktan sonra ve mesleki kariyerleri boyunca, uygun aralıklarla düzenlenen meslek içi kurslara katılarak, bilgilerini artırır ve mesleki ehliyetlerini yükseltirler.

48. Bütün kurum personeli her zaman mahpuslara örnek olacak tarzda ve saygınlıklarına yaraşır biçimde davranırlar ve görevlerini yerine getirir.

49. (1) Kurumda mümkün olduğu kadar yeterli sayıda psikiyatr, psikolog, sosyal hizmet uzmanı, öğretmen, meslek eğitimcisi bulundurulur.

(2) Sosyal hizmet uzmanları, öğretmenler ve meslek eğitmenleri daimi statüde çalışırlar; ayrıca yarım gün çalışanlara veya gönüllü çalışanlara da kurumda çalışma imkanı verilir.

50. (1) Kurum müdürü, kurumu idare görevi için şahsiyet, idarecilik, eğitim ve tecrübe bakımından yeterli niteliklere sahip bulunur.

(2) Kurum müdürü zamanının tamamını resmi görevine hasreder. Kurum müdürü yarım gün çalışma esasına göre atanamaz.

(3) Kurum müdürü kurum binasında veya kurumun hemen yakınında bir yerde kalır.

(4) Kurum müdürü iki veya daha fazla kuruma bakmakla görevlendirilmesi halinde, her kurumu sık aralıklarla ziyaret eder. Bu kurumlardan her birinde kurumdan sorumlu bir görevli bulunur.

51. (1) Kurum müdürü, müdür yardımcısı ve diğer kurum personelinin çoğu, kurumdaki mahpusların çoğunluğunun konuştuğu dili konuşur, veya mahpusların büyük çoğunluğunun konuştuğu dili anlar.

(2) Gerektiği her zaman bir çevirmenin yardımından yararlanılır.

52. (1) Bir veya daha fazla sağlık görevlisinin tam gün hizmet vermesini gerektirecek kadar büyük olan kurumlarda, sağlık görevlilerinden en az biri kurum binasında veya hemen kurumun yakınında bir yerde kalır.

(2) Diğer kurumlardaki sağlık görevlileri kurumu her gün ziyaret eder ve acil durumlarda hemen müdahale edebilecek kadar yakında otururlar.

53. (1) Hem erkeklerin hem de kadınların bulunduğu kurumlarda kadınlara ayrılan yerler, kadın görevlilerin sorumluluğu altındadır; kurumun bu kısmının anahtarları kadın görevlilerin elinde bulunur.

(2) Bir kadın görevli refakat etmedikçe hiç bir erkek görevli kurumun kadınlara ayrılan bölümüne giremez.

(3) Kadın mahpuslar sadece kadın görevliler tarafından dinlenebilir ve izlenebilir. Ancak bu kural, erkek görevlilerin ve özellikle doktorların ve öğretmenlerin, kurumda veya kurumun kadınlara ayrılmış olan bölümünde mesleki görevlerini yerine getirmelerini engel olmaz.

54. (1) Kurum görevlileri mahpuslarla ilişkileri sırasında meşru müdafaa, kaçma teşebbüsü, yasaya veya hukuki düzenlemelere dayanan bir emre aktif veya pasif direnme halleri dışında zor kullanamazlar. Zora başvuran görevliler kesinlikle gerekli olandan daha fazla zor kullanamazlar; zor kullanmaları halinde olayı derhal kurum yöneticisine bildirirler.

(2) Saldırgan mahpusları tutabilmeleri için hapishane görevlilerine özel olarak fiziksel eğitim verilir.

(3) Mahpuslarla doğrudan irtibat halinde çalışan görevliler, özel durumlar dışında, silah taşıyamazlar. Ayrıca, silah kullanma konusunda kendilerine eğitim verilmemiş olan görevlilere hiç bir koşulda silah verilmez.

Teftiş

55. Cezaevleri ve bu kurumdaki hizmetler, yetkili bir makam tarafından atanmış vasıflı ve deneyimli müfettişler tarafından düzenli olarak denetlenir. Müfettişlerin görevi, cezaevinin gayelerinin ve ıslah edici işlevlerinin yerine getirmesini göz önünde tutarak, özellikle bu kurumların yürürlükte bulunan yasalara ve hukuki düzenlemelere göre idare edilmesini sağlamaktır.

BÖLÜM II : ÖZEL KATEGORİLERE UYGULANACAK KURALLAR
A. HÜKÜMLÜLER
Yönlendirici prensipler

56. Bundan sonraki yönlendirici prensipler, bu metnin Birinci maddesindeki İlk Tespitlere uygun olarak, ceza kurumlarının yönetim esasını ve gerçekleştirmeyi amaçladıkları hedefleri göstermek amacıyla tasarlanmıştır.

57. Hapis cezası veya failin dış dünyadan mahrum kalması sonucunu doğuran diğer tedbirler, kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakarak, kendi iradesi ile hareket etme hakkını elinden alan sıkıntı verici bir durumdur.

Bu nedenle cezaevi sistemi, geçici olarak haklı görülebilecek ayırmalar veya disiplinin sağlanması dışında, durumun doğasında var olan sıkıntıyı ağırlaştıramaz.

58. Bir hapis cezasının veya özgürlükten yoksun bırakan benzer bir tedbirin amacı ve meşruiyeti toplumu suça karşı korumaktır. Bu amaç ancak, hapislik döneminin mümkün olduğu kadar, suçluya toplum içine geri döndüğü zaman hukuk içinde kalma ve kendi kendini idare edebilme isteğini ve yeteneğini kazandırmak için kullanılmış olması halinde gerçekleşebilir.

59. Bu amacı gerçekleştirmek için, kurum uygun ve kullanılabilir olan her türlü sonuç verici, eğitsel, ahlaki, ruhsal ve diğer güçler ile yardım araçlarını kullanır; kurum bütün bunları mahpusların bireysel olarak ıslah edilme ihtiyaçlarına göre uygulamaya çalışır.

60. (1) Kurumun uyguladığı rejim, mahpusların sorumluluğunu azaltmadan veya insan onuruna gösterilen saygıyı düşürmeden, hapishane yaşamı ile özgür yaşam arasındaki farkı asgariye indirmeye çalışır.

(2) Cezanın tamamlanmasından önce, mahpusun toplum içindeki yaşama tedrici bir dönüş yapması için gerekli tedbirler alınması arzu edilir. Duruma göre aynı kurum içinde veya uygun başka bir kurumda tahliye öncesi bir rejimin uygulanması suretiyle, polise bırakılmayan ve fakat etkili bir sosyal yardım kurumu ile ilişki halinde bir tür izlemenin yapıldığı isnatlı tahliye yoluyla, bu amacın gerçekleşmesi sağlanabilir.

61. Mahpusların uygulanan ıslah rejimi, kendilerini toplumdan dışlamaya değil ve fakat toplumun bir parçası olmaya devam etmelerini sağlamaya çalışır. Bu nedenle, mahpusların topluma kazandırılma amacında kurum görevlilerine yardım etmeleri mümkün olduğu takdirde, toplumsal kuruluşlar da göreve çağrılır. Mahpusun ailesiyle mümkün olan her türlü ilişkisini sağlamak ve geliştirmekle yükümlü olan kurumun sosyal hizmet uzmanları ile ciddi toplumsal kuruluşlar arasında ilişkiler kurulur. Yasaya ve hapis cezasına uygun düştüğü ölçüde, mahpusların kişisel menfaatleri, sosyal güvenlik hakları ve diğer toplumsal menfaatleriyle ilgili haklarını korumak için tedbirler alınır.

62. Kurumdaki sağlık hizmetleri, mahpusun rehabilitasyonunu engelleyen her hangi bir fiziksel veya ruhsal hastalığı veya problemi teşhis ve tedavi etmeye çalışır. Bu amaç için her türlü sıhhi, tıbbi ve psikiyatrik hizmet sağlanır

63. (1) Bu prensiplerin gerçekleştirilmesi, uygulanacak olan rejimin ferdileştirilmesini, ve bu amaçla mahpusların esnek bir sınıflandırma sistemine tabi tutulmasını gerektirir; bu nedenle her grup, kendilerine uygun muamele gösterebilecek olan kurumlara dağıtılır.

(2) Bu kurumlarda her grup için aynı derecede güvenlik tedbiri bulunması gerekmez. Farklı grupların ihtiyaçlarına göre farklı derecelerde güvenlik tedbiri alınması uygun olur. Kaçmaya karşı hiç bir fiziksel engel getirmeyen ve fakat burada bulunanların öz disiplini esasına dayanan açık kurumlar, dikkatle seçilmiş mahpusların rehabilitasyonu için en uygun şartları sağlar.

(3) Kapalı kurumlardaki mahpusların kendilerine uygulanan rejimin ferdileştirilmesini önlemeyecek sayıda olmaları uygun olur. Bazı ülkelerde bu tür kurumlardaki mahpus sayısının beş yüzü aşmamasına gerektiği kabul edilmiştir. Açık kurumlarda bu sayı mümkün olduğu kadar daha az olmalıdır.

(4) Öte yandan, gerekli imkanların sağlanamayacağı kadar küçük kurumların bulunması uygun değildir.

64. Mahpusun tahliye edilmesiyle birlikte toplumun görevi sona ermez. Tahliye edilmiş mahpusların kendisine ve kendisine sağlanan toplumsal rehabilitasyona gelebilecek zararları azaltmaya yönelik, etkili bir bakım hizmeti veren resmi veya özel kuruluşlar bulunur.

Uygulanan rejim

65. Hapis cezasına veya benzeri bir tedbire mahkum olan mahpusların ıslahının amacı, ceza süresinin izin verdiği ölçüde bu kimselerde hukuka saygı ve kendilerine yeterli hale gelme isteğinin oluşmasını ve bunları yapmak için uygun duruma gelmelerini sağlamaktır. Islah rejimi, mahpusların öz saygılarını ve sorumluluk duygularını geliştirecek şekilde uygulanır.

66. (1) Bu amacı gerçekleştirmek için, her mahpusun toplumsal geçmişini ve suç sicilini, fiziksel ve ruhsal kapasitesini ve kabiliyetini, şahsi tabiatını, hapis cezasının süresini ve tahliye edildikten sonrası için beklentilerini dikkate alarak, mahpusun bireysel ihtiyaçlarına uygun biçimde, mahpusun bulunduğu ülkede mümkün olduğu takdirde dinsel tedbirler de dahil, eğitimsel, meslek rehberliği ve öğretimi, grup çalışması, iş danışmanlığı, fiziksel gelişme ve morali güçlendirme gibi her türlü uygun vasıta kullanılır.

(2) Mahpusun cezaevine girişinden sonra cezaevi müdürüne, belirli bir uzunlukta ceza almış her mahpus için yukarıdaki fıkrada belirtilen konularda tam bir rapor verilir. Bu tür bir rapor her zaman, mümkün olduğu taktirde psikiyatri alanında tecrübesi olan bir sağlık görevlisinin mahpusun fiziksel ve ruhsal durumu hakkında vereceği bir raporu da içerir.

(3) Raporlar ve konuyla ilgili belgeler şahsi dosyaya konur. Bu dosya günü gününe tutulur; dosyalar ihtiyaç meydana geldiğinde, görevli personel tarafından her an bakılabilecek bir şekilde düzenlenir.

Sınıflandırma ve ferdileştirme

67. Sınıflandırmanın amacı şunlardır:

a) Cezai sicilleri ve kötü karakterleri nedeniyle, başkalarını kötü yönde etkileme ihtimali bulunan mahpusları diğer mahpuslardan ayırmak;

b) Mahpusların sosyal rehabilitasyonu bakımından kendilerine uygulanacak rejimi kolaylaştırmak amacıyla onları sınıflara ayırmak.

68. Farklı sınıflardaki mahpuslara uygulanacak rejim için, mümkün olduğu kadar ayrı kurumlar veya aynı kurumun farklı bölümleri kullanılır.

69. Belirli bir süre cezası bulunan bir mahpusun kuruma girişinin yapılmasından sonra mümkün olan en kısa sürede ve kişiliği hakkında inceleme yapıldıktan sonra, bireysel ihtiyaçları, kapasitesi ve temayülleri doğrultusunda, bu mahpus için bir ıslah programı hazırlanır.

Ayrıcalıklar

70. Mahpusları iyi davranmaya teşvik etmek, sorumluluk duygularını geliştirmek ve kendilerine uygulanan rejimle işbirliği yapmalarını ve bundan yararlanmalarını sağlamak için, her kurumda farklı sınıflardaki mahpuslara uygun bir ayrıcalıklar sistemi ile farklı rejim metotları oluşturulur.

Çalışma

71. (1) Mahpusların çalışması, cefa verici bir tarzda olamaz.

(2) Hapis cezası alan bütün mahpuslardan, sağlık görevlisi tarafından belirlenmiş fiziksel ve ruhsal şartlarına uygun bir işte çalışmaları istenir.

(3) Normal bir çalışma gününde mahpusların aktif olarak çalışmaları için, kendilerine yararlı nitelikte bir iş yaptırılır.

(4) Yaptırılan iş, mümkün olduğu kadar, mahpuslara tahliye edildikten sonra geçimini sağlama yeteneği kazandırır veya bunu artırır.

(5) Mahpusların ve özellikle genç mahpusların kazanç sağlamaları için yararlı olabilecekleri alanlarda kendilerine mesleki eğitim verilir.

(6) Seçilebilecek uygun meslekler arasından ve kurum idaresinin ve kurum disiplin şartlarına uygun olarak, mahpuslara yapmak istedikleri işi seçme imkanı verilir.

72. (1) Mahpusların normal mesleki yaşam şartlarına hazırlanmalarını sağlamak için, kurum içindeki çalışma düzeni ve yöntemi, mümkün olduğu kadar kurum dışındaki çalışma şartlarına benzetilir.

(2) Ancak mahpusların elde ettikleri kazançlar ve kendilerine verilen  mesleki eğitim, kurum içinde belirli bir sektörden mali kazanç sağlama amacına yöneltilemez.

73. (1) Sanayi veya tarım kuruluşunun doğrudan idare tarafından işletilmesi ve özel işletmeciler tarafından işletilmemesi tercih edilir.

(2) Mahpusların idare tarafından işletilmeyen bir işletmede çalıştırılmaları halinde, mahpuslar her zaman kurum personelini gözetimi altında bulunurlar. Eğer mahpuslar, hükumetin başka bir kuruluşu için çalıştırılmıyorlarsa, bu tip bir iş normal olarak verilen ücret, mahpusların ürettikleri dikkate alınarak, mahpusları çalıştıran tarafından tam olarak idareye ödenir.

74. (1) Mahpus olmayan işçilerin güvenliğini ve sağlığını korumak için alınan önlemler, aynı oranda bu kurumlarda da alınır.

(2) Mahpusların iş kazası ve meslek hastalıklarından ötürü, mahpus olmayan işçiler için kanunun öngördüğü tazminattan daha az olmayacak oranda bir tazminat alabilmeleri için düzenleme yapılır.

75. (1) Mahpusların günlük ve haftalık çalışma saatleri, mahpus olmayan işçiler için uygulanan yerel kurallar veya gelenekler dikkate alınarak, yasayla veya idari düzenlemelerle belirlenir.

(2) Çalışma süresi, dinlenmek için haftanın bir günü ve mahpusların ıslah ve rehabilitasyonun gereği olarak eğitim ve diğer faaliyetler için yeterli zaman ayrılacak biçimde düzenlenir.

76. (1) Mahpusların çalışmalarına karşılık eşit ücret alabilecekleri bir sistem kurulur.

(2) Kurulan sisteme göre, mahpusların kazançlarından en azından bir kısmını izin verilen maddeleri kullanmak üzere alabilmeleri için harcamalarına ve bir kısmını da ailelerine göndermelerine izin verilir.

(3) Bu sistemde aynı zamanda, mahpusların kazandıklarının bir kısmı, salıverildiklerinde kendilerine geri ödenmek üzere, idare tarafından bir fonda biriktirilir.

Eğitim ve eğlence

77. (1) Bütün mahpuslara kendilerine yarar sağlayacak öğretim ile, dinsel eğitimin verilmesi mümkün olan ülkelerde dinsel eğitim de verilir. Okur-yazar olmayan mahpuslar ile genç mahpusların eğitimi zorunludur ve idare tarafından bu kişilerin eğitimine özel bir dikkat gösterilir.

(2) Mahpusların eğitimi, salıverildikleri zaman güçlükle karşılaşmadan eğitimlerini sürdürebilmeleri için, mümkün olduğu takdirde, ülkenin eğitim sistemi ile bütünleştirilir.

78. Mahpusların ruhsal ve fiziksel sağlıkları için her kurumda eğlendirici ve kültürel faaliyetler düzenlenir.

Sosyal ilişkiler ve mahpusluk sonrası izleme

79. Mahpusun ve ailesinin yararına olduğu ölçüde, mahpus ile ailesi arasındaki ilişkinin sürdürülmesine ve geliştirilmesine özel bir önem verilir.

80. Mahpusun cezasını çekmeye başlamasından itibaren, tahliye edildikten sonra geleceğini düşünmesi sağlanır ve mahpusun sosyal rehabilitasyonu ile ailesinin menfaatleri için hizmet verebilecek kurum dışındaki kuruluşlar ve kişilerle ilişki kurması için teşvik edilir ve kendisine yardım edilir.

81. (1) Tahliye edilen mahpusların toplumla bütünleşmelerine yardımcı olan resmi veya gayri resmi kurum ve kuruluşlar, tahliye edilen mahpusların, mümkün olduğu kadar ve gerekli olduğu ölçüde, gerekli belgeleri ve kimlik bilgileri edinmelerini, kalabilecekleri uygun bir yere ve gidebilecekleri bir işe sahip olmalarını, iklim ve mevsim şartlarına uygun ve yeterli bir biçimde giyinebilmelerini, hedeflerine ulaşmaları için yeterli imkanlara sahip olmalarını ve tahliye edildikten hemen sonra kendi yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlar.

(2) Bu tür kuruluşların yetkili temsilcilerine kuruma girme ve mahpuslarla görüşme imkanı verilir ve mahpusun cezasının başlangıcından itibaren, mahpusun geleceği hakkında kendileriyle görüşme yapılır

(3) Bu tür kuruluşların gösterdikleri çabalardan en yüksek verimin alınması için, bu kuruluşların faaliyetlerinin merkezileştirilmesi veya koordine edilmesi daha uygun olur.

B. AKIL VE RUH HASTASI OLAN MAHPUSLAR

82. (1) Akıl hastası olduğu tespit edilen kişiler cezaevlerinde tutulamazlar, ve bu kişilerin mümkün olan en kısa süre içinde akıl hastanelerine sevk edilmeleri için gerekli düzenlemeler yapılır.

(2) Diğer ruhsal hastalıklardan veya anormalliklerden şikayetçi olan mahpuslar, uzman tıbbi kurumlarda gözlem altına alınır ve tedavileri yapılır.

(3) Bu tür bir mahpus hapishanede kaldığı sürece, bir sağlık görevlisinin özel olarak gözetimi altında tutulur.

(4) Cezaevlerinin sağlık ve psikiyatri servisleri, bu tür bir tedaviye ihtiyaç duyan diğer mahpusların psikiyatrik tedavilerini de sağlar.

83. Tahliyeden sonra psikiyatrik tedavinin sürdürülmesinin gerekli olması halinde buna devam edilmesi ve sosyal psikiyatrik bakımın sağlanması için ilgili kuruluşlarla birlikte gerekli tedbirler alınır.

C. GÖZALTINDA VEYA TUTUKLU BULUNAN MAHPUSLAR

84. (1) Gözaltına alınan veya haklarında bir suç isnadı olduğu için polis nezaretinde veya tutukevinde (hapishanede) tutulan ve fakat henüz yargılanmamış ve hüküm giymemiş olan kişiler, bundan sonra bu kurullarda “tutuklu” olarak geçecektir.

(2) Hükümlü olmayan mahpusların masum oldukları varsayılır ve kendilerine buna göre muamele yapılır.

(3) Kişi özgürlüğünün korunması için getirilen veya tutuklu bulunanlar bakımından uyulması gereken usulleri belirten kurallar saklı kalmak kaydıyla, bu mahpuslar, aşağıda sadece temel unsurları gösterilen kurullarda tanımlanan özel bir rejimden yararlandırılır.

85. (1) Tutuklu olan mahpuslar, hükümlü mahpuslardan başka bir yerde tutulurlar.

(2) Genç tutuklular, yetişkinlerden ayrı bir yerde ve kural olarak ayrı bir kurumda tutulurlar.

86. Tutuklular, iklim şartları bakımından değişik yerel adetler saklı kalmak kaydıyla, geceleri ayrı odalarda tek başlarına kalırlar.

87. Tutuklular istedikleri takdirde, kurumun düzenine uygun düşecek sınırlar içinde, bedelini kendilerinin ödemeleri koşuluyla yiyeceklerini kurum vasıtasıyla veya aileleri veya arkadaşları aracılığıyla dışarıdan temin edebilirler. Aksi takdirde, kurum idaresi tutukluların yiyeceklerini sağlar.

88. (1) Tutukluların kendi giyeceklerini temiz ve uygun olmaları şartıyla giymelerine izin verilir.

(2) Bir tutuklunun mahpus elbisesi giymesi halinde, kendisine hükümlülerin elbisesinden farklı bir elbise verilir.

89. Tutuklulara her zaman çalışma imkanı sağlanır, ancak çalışmaları şart koşulmaz. Tutuklu çalışırsa, bunun için kendisine ödeme yapılır.

90. Adalet dağıtımının yararına ve kurumun güvenliğine ve düzenine uygun olmak koşuluyla, bedelini kendisinin veya üçüncü bir kişinin ödemesi halinde, tutukluların kitap, gazete, yazılı materyaller ve diğer meşguliyet araçları temin etmesine izin verilir.

91. Tutukluların, yaptıkları başvurunun makul olması ve giderlerini kendileri karşılamaları halinde, kendi doktorları ve diş hekimleri tarafından ziyaret ve tedavi edilmesine izin verilir.

92. Tutukluların ailelerini, tutulmaları konusunda hemen haberdar edebilmelerine izin verilir, tutukluların aileleri ve arkadaşlarıyla irtibat kurabilmeleri ve adalet dağıtımının yararı ve kurumun güvenliği ve düzeni için gerekli kısıtlama ve denetime tabi olarak, aileleri ve arkadaşları tarafından ziyaret edilebilmeleri için kendilerine her türlü makul kolaylık gösterilir.

93. Tutukluların savunmalarını hazırlayabilmeleri için ücretsiz adli yardım almak üzere başvurmalarına, ve savunmaları konusunda görüşmek üzere avukatı tarafından ziyaret edilmelerine ve hazırladıkları gizli talimatları avukatlarına verebilmelerine imkan tanınır. Bu amaçlar için, tutuklunun istemesi halinde kendisine yazılı materyaller sağlanır.

Mahpuslar ile avukatları arasındaki görüşmeler gözle izlenebilir, ancak polisin veya kurum personeli onları dinleyemez.

D. HUKUKİ SEPEPLERLE MAHPUS OLANLAR

94. Kanunun borç nedeniyle hapis cezası öngördüğü, veya bir cezai olmayan başka bir muhakeme sonunda mahkemenin hapis cezasına hükmedebildiği ülkelerde, bu suretle hapsolunan kişiler, hapisliğin güvenliğini ve düzeni sağlamak için gerekli olandan daha fazla ve daha ağır sınırlamalara tabi tutulamaz. Ancak, kendilerinden çalışmaları istenebilmesi dışında, onlara yapılacak muamele, tutuklu mahpuslardan daha hafif olmayabilir.

E. İSNATSIZ GÖZALTINA ALINAN VEYA TUTULANLAR

95. Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin dokuzuncu maddesi hükümleri saklı kalmak kaydıyla, Birinci Bölümde ve İkinci Bölümün C kısmında sağlanan koruma, haklarında bir suç isnadı olmaksızın gözaltına alınmış veya tutulmuş kişilere de aynı şekilde sağlanır. İkinci Bölümün A kısmının ilgili hükümleri, uygulanmaları halinde nezarette tutulan bu özel kategorideki kişilerin yararına olması ve suçtan başka nedenlerle mahkum edilmiş kişilerin yeniden eğitimine ve rehabilitasyonuna aykırı olmaması halinde bunlara da uygulanır.

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşması

0

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşması, 14 Aralık 1951 tarihinde Hindistan ile Türkiye Cumhuriyeti arasında Ankara’da imzalanmış,  5 Mayıs 1952 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş, Bakanlar Kurulu tarafından 8 Mayıs 1952’de onaylanmış ve Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşmasının onanmasına dair Kanun 13 Mayıs 1952  tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşmasının onanmasına dair Kanun

MADDE 1. — Türkiye Cumhuriyeti ile Hindistan Cumhuriyeti arasında 14
Aralık 1951 günü Ankara’da imzalanan Dostluk Andlaşması onanmıştır.
MADDE 2. — Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 3. — Bu kanunu Bakanlar Kurulu yürütür.

8 Mayıs 1952

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşması

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Hindistan Cumhurbaşkanı iki memleket arasında öteden beri zaten mevcut olan eski dostluk bağlarım nazarı dikkate alarak; ve

Bu bağları milletlerarası barışın nef’ine ve Birleşmiş Milletler Anayasası ruhuna uygun olarak geliştirmek ve devam ettirmek üzere iş birliği yapmak arzusu ile;

Aralarında bir Dostluk Andlaşması akdini kararlaştırmışlar ve bu maksatla, yetkili murahhasları olarak:

Türkiye Cumhurbaşkanı : İstanbul Milletvekili ve Dışişleri Bakanı Profesör Doktor Fuad Köprülü’yü,

Hindistan Cumhurbaşkanı: Hindistan’ın Türkiye Büyük Elçisi Ekselans Chandra Shekhar Jha’yı,

Tâyin etmişler ve bu murahhaslar yekdiğerinin salâhiyetnamelerini tetkik ederek usulüne muvafık bulduktan sonra aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:

Madde — 1

Türkiye Cumhuriyeti ile Hindistan Cumhuriyeti arasında daimî barış ve dostluk mevcut olacaktır.

Yüksek Âkıd Taraflar daima bu barış ve dostluğu muhafaza ve tarsine ve iki memleket halkı arasındaki dostane münasebetleri geliştirmeye ve derinleştirmeye çalışacaklardır.

Madde — 2

Yüksek Âkıd Taraflar diplomasi mümessilleri ve kendi ülkeleri dâhilinde, kararlaştıracakları şehirler, limanlar ve sair mahallerde ikamet edecek olan konsolosluk temsilcileri vasıtasiyle aralarında diplomasi ve konsolosluk münasebetleri idamesi hususunda mutabıktırlar.

Bu kabîl diplomasi ve konsolosluk temsilcileri, mütekabiliyet esası dairesinde, hukuku düvel gereğince bu gibi temsilcilere bahsedilmesi mûtat olan imtiyaz ve muafiyetlere nail olacaklar ve başka her hangi bir devletin mümasil temsilcilerine bahşedilen imtiyaz ve muafiyetlerden de, mütekabiliyet şartiyle, faydalanacaklardır.

Madde — 3

Yüksek Âkıd Taraflar, memleketleri arasındaki kültür bağlarını karşılıklı olarak kuvvetlendirmeyi ve geliştirmeyi ve sınai ve zirai inkişaf hususunda birbirlerine mümkün olduğu nispette yardım etmeyi kabul ederler.

Madde — 4

Yüksek Âkıd Taraflardan her birini^ uyrukluları, diğerinin ülkesinde, mütekabiliyet şartiyle ve o ülkede yürürlükte bulunan kanun ve nizamlar dairesinde, yerleşmek ve oturmak ve bu ülkeye gidip (gelmek ve orada serbestçe dolaşmak hakkına sahip olacaklardır.

Madde — 5

Yüksek Âkıd Taraflardan her birinin uyrukluları, diğerinin ülkesinde, diğer Âkît Tarafın uyrukluları gibi, mahkemelere müracaat etmek ve adlî teşkilâttan yardım görmek hakkına sahip olacaklardır.

Madde — 6

Yüksek Âkıd Taraflar, ticaret ve gümrük, seyrisefain, havacılık, kültürel işler, suçluların iadesi ve her iki memleketi ilgilendiren sair meseleler hususundaki münasebetlerini esasen yürürlükte bulunan veya bilâhara aralarında akdedilecek olan hususi anlaşmalara göre tanzim ve idare etmekte mutabıktırlar.

Madde — 7

Yüksek Âkıd Taraflar, aralarındaki bütün anlaşmazlıkları mutad diplomasi yollariyle halletmekte ve mâkul bir müddet zarfında bir hal suretine varılamadığı takdirde, her iki tarafça en münasip görülecek sair muslihane vasıtalarla tesviye eylemekte mutabıktırlar.

Madde — 8

Bu Andlaşmanın tefsirinden çıkacak olan her hangi bir anlaşmazlık, evvel emirde, müzakere yoliyle tesviye edilecek ve mâkul bir müddet zarfında bir hal suretine varılamadığı takdirde üzerinde mutabık kalınacak bir tarzda hallolunacaktır.

Madde — 9

İşbu Andlaşma Yüksek Âkıd Taraflardan her birinin kendi Anayasa usullerine göre, mümkün olan en yakın tarihte tasdik olunacak ve tasdiknamelerin kabil olan en kısa zamanda Yeni – Delhi’de teatisinden 15 gün sonra yürürlüğe girecektir.

İşbu hususları tasdikan, yukarda isimleri zikredilen yetkili murahhaslar, – hepsi aynı derecede resmî mahiyeti haiz -, Hindu ve İngilizce birer metni de bulunan bu Ândlaşmayı imzalamışlardır; tereddüt halinde İngilizce metin muteber olacaktır.

Bin dokuz yüz elli bir yılının Aralık ayının dördüncü günü Ankara’da iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkani adına
F. Köprülü
İstanbul Milletvekili
Dışişleri Bakanı

Hindistan Cıımhürbaşkanı adına
Chandra Shekkar Jha
Hindistan’ın Türkiye Büyükelçisi

Hibrit Kopuş Savunması: Türkiye Ceza Muhakemesi İçin Stratejik Bir Savunma Teorisi Önerisi

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

HİBRİT KOPUŞ SAVUNMASI: TÜRKİYE CEZA MUHAKEMESİ İÇİN STRATEJİK BİR SAVUNMA TEORİSİ ÖNERİSİ (Dikkat ! Savunma Her An Saldırabilir)  / Avukat Fahrettin Kayhan 

Giriş

Ceza yargılamasında savunma stratejileri çoğu zaman normatif hukuk teorileri üzerinden tartışılmaktadır. Bu yaklaşımlar savunmayı ağırlıklı olarak kanun hükümleri, içtihatlar ve delil değerlendirmesi çerçevesinde ele alır. Oysa ceza yargılamasının pratik işleyişi yalnızca normatif kurallarla açıklanabilecek bir süreç değildir. Mahkeme salonunun psikolojisi, yargısal aktörlerin davranış kalıpları, sanık psikolojisi ve cezaevi sosyolojisi gibi çok sayıda informel faktör savunmanın başarısını doğrudan etkiler.

Türkiye’de ceza yargılamasının pratik gerçekliği incelendiğinde savunma avukatının yalnızca hukuki argüman üretmekle kalmadığı, aynı zamanda karmaşık bir sosyal ve psikolojik alan içinde stratejik hareket etmek zorunda olduğu görülmektedir. Bu alan içinde mahkeme psikolojisi, sanık davranış kalıpları, cezaevi kültürü ve yargı çevresinde dolaşan informel beklentiler savunma stratejisinin etkisini belirleyen unsurlar arasında yer alır.

Klasik savunma modelleri bu karmaşık gerçekliği açıklamakta çoğu zaman yetersiz kalmaktadır. Bir uçta tamamen sistem içi ve teknik bir hukuk diliyle yürütülen uyum savunması bulunmaktadır. Bu model mahkeme ile çatışmayı önlese de yargılama sürecindeki yapısal sorunları görünmez kılabilir. Diğer uçta ise yargılamanın meşruiyetini doğrudan sorgulayan kopuş savunması yer almaktadır. Bu yaklaşım eleştirel bir perspektif sunsa da çoğu zaman mahkeme ile savunma arasında sert bir çatışma doğurabilir.

Türkiye’nin yargılama pratiği dikkate alındığında bu iki uç modelin de önemli sınırlılıkları vardır. Bu nedenle daha dengeli bir yaklaşım olarak hibrit kopuş savunması öne çıkmaktadır.

Bu makalenin temel tezi şudur: Hibrit kopuş savunması, Türkiye ceza yargılamasının psikolojik, sosyolojik ve kurumsal gerçekliğiyle en uyumlu savunma modelidir.

1. Türkiye’de Ceza Yargılamasının Sosyolojisi

Ceza yargılaması yalnızca normatif bir hukuk süreci değildir; aynı zamanda farklı aktörlerin etkileşim içinde bulunduğu bir sosyal alandır. Mahkeme salonu, savcı, hâkim, savunma avukatı, sanık ve tanıkların karşılıklı etkileşim içinde bulunduğu bir sosyal sahadır.

Bu sahada davranışlar yalnızca hukuki kurallarla değil, aynı zamanda psikolojik ve kurumsal dinamiklerle şekillenir. Türkiye’de ceza yargılamasının pratik işleyişinde özellikle üç olgu dikkat çekmektedir:

– yargısal konfor alanı

– erken kanaat oluşumu

– informel karar faktörleri

Yargısal konfor alanı, mahkemelerin yerleşik kanaatlerini ve alışılmış karar kalıplarını ifade eder. Erken kanaat oluşumu ise soruşturma aşamasında ortaya çıkan ilk anlatının yargılama sürecinde güçlü bir referans noktası haline gelmesini ifade eder.

Buna ek olarak ceza yargılamasında kararlar yalnızca hukuki normlara değil, aynı zamanda informel faktörlere de bağlı olabilir. Mahkeme psikolojisi, dava yoğunluğu, kurumsal alışkanlıklar ve yargı kültürü bu faktörler arasında yer alır.

Bu nedenle ceza savunması yalnızca hukuki normların uygulanması değil, aynı zamanda yargı alanının sosyolojisini okuyabilme yeteneği gerektirir.

2. Savunmanın Yapısal Sorunları ve İkincil Konumu

Teorik olarak ceza yargılaması iddia, savunma ve yargı arasındaki denge üzerine kuruludur. Ancak pratikte birçok hukuk sisteminde olduğu gibi Türkiye’de de savunmanın kurumsal olarak daha zayıf bir konumda bulunduğuna dair güçlü bir algı vardır.

Bu algının oluşmasında çeşitli faktörler rol oynayabilir:

– Soruşturma sürecinin savcılık merkezli yürütülmesi

– Savunmanın delil toplama imkânlarının sınırlı olması

– Bazı mahkeme pratiklerinde iddia makamının anlatısının daha güçlü kabul edilmesi

– Duruşmanın hakim ve dosya merkezli yürümesi

– Türk yargı habitusuna egemen olan tahkik ideolojisi

Savunmanın etkisinin sınırlı olduğuna dair algı yalnızca hukuki bir mesele değildir; aynı zamanda sanık psikolojisini de etkileyen bir faktördür.

3. Hukuk Dışı Müdahale Arayışları

Savunmanın kurumsal gücüne ilişkin zayıf algı çoğu davalarda hukuk dışı müdahale arayışlarını da beraberinde getirmektedir.

Sanıklar veya yakınları bazen davanın sonucunu hukuki savunma dışında etkileyebilecek kişiler arayabilir. Bu tür arayışlar çoğu zaman “tanıdık bulma”, “rüşvet için aracı bulma” veya dava üzerinde etkisi olduğu iddia edilen kişiler aracılığıyla ortaya çıkabilir. Bu süreçte dikkat çekici bir olgu ortaya çıkar: bazı müvekkiller savunma avukatına ödemekten kaçındıkları ücretin çok daha fazlasını, davayı etkileyebileceğini iddia eden hukuk mesleğini icra eden veya hukukçu olmayan kişilere ödemeye razı olabilmektedir.

Bu durum çoğu zaman hukuki rasyonalite ile değil psikolojik umut ve çaresizlik ile açıklanabilir. Özellikle tutuklu dosyalarda tahliye vaadi güçlü bir psikolojik etki yaratabilir.

4. Türkiye’de Müvekkil Profili ve Kopuş Savunmasının Sınırları

Türkiye’de ceza savunmasının karşılaştığı önemli sosyolojik engellerden biri müvekkil profilidir. Birçok sanık devlet otoritesine güçlü bir güven duyabilir. Polis, savcı veya hâkimin yanlış yapmayacağına dair bir inanç bazı davalarda savunma stratejisini doğrudan etkileyebilir.

Pratikte savunma avukatları sıklıkla şu tür ifadelerle karşılaşabilmektedir:

– “Polis niye yalan söylesin?”

– “Hakim dosyayı bizden iyi biliyordur.”

– “Savcı böyle yazdıysa bir bildiği vardır.”

Bu durum savunma açısından önemli bir psikolojik zorluk yaratır. Çünkü kopuş savunması doğası gereği yargılama sürecini eleştirmeyi ve bazı durumlarda devletin yargısal pratiklerini sorgulamayı, savcı ve hakimle tartışmayı içerir. Ancak birçok sanık avukatının hâkim veya savcıyla açık bir tartışmaya girmesinden rahatsızlık duyabilir ve savunma avukatına şu tür uyarılar yapabilir:

“Hakimle tartışmayalım, aleyhimize olur.”

Bu durum savunma stratejisinin yalnızca hukuki değil aynı zamanda müvekkil tarafından psikolojik olarak kabul edilebilir olması gerektiğini göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye’de kopuş savunmasının uygulanabilirliği yalnızca hukuki koşullara değil aynı zamanda müvekkil psikolojisine de bağlıdır.

5. Cezaevi Sosyolojisi ve Gayriresmî Bilgi Ağları

Tutuklu dosyalarda savunmayı etkileyen önemli bir faktör de cezaevi içindeki sosyal ilişkiler ve gayriresmî bilgi ağlarıdır. Uzun süre içeride kalmış tutuklu veya hükümlüler yeni gelen sanıklara çeşitli tavsiyelerde bulunabilir. Bu kişiler çoğu zaman deneyim sahibi olarak görülür ve gayriresmî bir danışmanlık rolü üstlenir.

Bu durum bazen şu sonuca yol açabilir: Sanık, avukatının hukuki değerlendirmesinden çok koğuş arkadaşlarının tavsiyelerine güvenebilir. Bu nedenle tutuklu dosyalarda savunma yalnızca mahkeme salonunda değil aynı zamanda cezaevi sosyolojisi içinde de yürütülür.

6. Hibrit Kopuş Savunması

Bu karmaşık sosyal ve psikolojik alan içinde savunmanın tamamen teknik bir hukuk diliyle yürütülmesi çoğu zaman yetersiz kalabilir. Öte yandan sert kopuş savunmaları da mahkeme ile savunma arasında gereksiz bir çatışma yaratabilir.

Bu nedenle hibrit kopuş savunması daha dengeli bir yaklaşım sunmaktadır.

Bu model iki stratejiyi birleştirir:

– Sistem içi savunma (Uyum Savunması)

– Analitik sistem eleştirisi

Bu sayede savunma hem hukuk zemini içinde kalır; hem de yargılama sürecindeki hataları görünür kılabilir.

7. Hibrit Kopuş Savunmasında Retorik Sertlik Skalası

Hibrit kopuş savunmasının önemli özelliklerinden biri savunmanın retorik sertliğinin ayarlanabilir olmasıdır.

Savunma stratejisi dosyanın özelliklerine, mahkemenin tutumuna ve yargılamanın seyrine göre değişebilir. Bu nedenle hibrit savunma dereceli bir savunma modeli olarak düşünülebilir.

Savunmanın retorik yoğunluğu beş basamaklı bir modelle açıklanabilir:

1. Uyumlu savunma: tamamen teknik hukuk dili içinde yürütülen savunma

2. Analitik eleştiri: soruşturma sürecindeki hataların analitik biçimde ortaya konması

3. Stratejik kopuş: yargılama yönteminin eleştirilmesi

4. Güçlü eleştiri: sistematik sorunların açık biçimde dile getirilmesi

5. Klasik kopuş: yargılamanın meşruiyetinin doğrudan sorgulanması

Hibrit savunmanın avantajı bu seviyeler arasında duruşmanın seyri içinde esnek geçiş yapılabilmesidir.

8. Hâkimin Tepki Eşiği: Retorik Sertliği Belirleyen Faktörler

Savunmanın retorik sertliği yalnızca savunma avukatının tercihine bağlı değildir. Dosyanın niteliği, mahkemenin tutumu ve müvekkil psikolojisi gibi çeşitli faktörler savunmanın yoğunluğunu belirler.

Bu bağlamda “hâkimin tepki eşiği” kavramı önem kazanır. Bu kavram, mahkemenin savunma tarafından yöneltilen eleştirilere karşı hangi noktada savunma refleksi geliştirmeye başladığını ifade eder.

Retorik sertliği belirleyen başlıca faktörler şunlardır:

– Dosyanın politik veya sembolik niteliği

– Delillerin gücü

– Mahkemenin savunmaya karşı tutumu

– Müvekkil psikolojisi

– Yargılamanın aşaması

Savunma avukatı yalnızca hukuki argüman üretmekle kalmaz, aynı zamanda mahkemenin psikolojik eşiğini de okumak zorundadır.

Sonuç: Savunmanın Ontolojik Yalnızlığı

Ceza savunması yalnızca hukuki argüman üretme faaliyeti değildir. Aynı zamanda psikolojik, sosyolojik ve stratejik bir süreçtir. Türkiye’de ceza yargılamasının pratik gerçekliği savunmanın yalnızca normatif hukuk kuralları üzerinden yürütülemeyeceğini göstermektedir.

Mahkeme psikolojisi, sanık davranış kalıpları, cezaevi sosyolojisi ve savunmanın kurumsal algısı savunma stratejisini doğrudan etkileyen faktörlerdir. Savunmanın yapısal zayıflığına ilişkin algı bazı sanıkların hukuk dışı müdahale arayışlarına yönelmesine yol açabilmektedir.

Buna ek olarak Türkiye’deki müvekkil profilinin kopuş savunmasına mesafeli yaklaşması savunma stratejisinin sınırlarını belirleyen önemli bir faktördür. Müvekkile rağmen kopuş savunması genellikle azille sonuçlanabilir.

Bu bağlamda hibrit kopuş savunması hem mahkeme ile gereksiz bir çatışma yaratmadan eleştirel bir savunma kurabilmesi hem de sanık psikolojisiyle uyumlu bir strateji sunması nedeniyle Türkiye ceza yargılaması gerçekliğine en uygun savunma modeli olarak değerlendirilebilir.

Savunma avukatı çoğu zaman iddia makamının kurumsal gücü ile mahkemenin otoritesi arasında yalnız kalır. Bu nedenle ceza savunması yalnızca bir meslek pratiği değil aynı zamanda direnç, strateji ve entelektüel cesaret gerektiren bir faaliyettir.

Bu anlamda savunma, ceza yargılamasının en yalnız fakat aynı zamanda en vazgeçilmez kurumudur.

Kadın Erkek Eşitliği Komitesi Kararı

0

Kadın Erkek Eşitliği Komitesi,  23 Mayıs 2010’da Strazburg’ta almış olduğu karar ile kadın erkek eşitliği alanında somut öneriler getirmiştir. Komite kararı, Avrupa Konseyi Kadın Erkek Eşitliğinden Sorumlu 7. Bakanlar Konferansı tarafından onaylanmıştır. 

Kadın Erkek Eşitliği Yönetim Komitesi’nin (Committee for Equality between Women and Men ) karar metni, toplumsal cinsiyet eşitliğinin hukuk önünde eşitlik ile fiili eşitlik arasındaki farkı kapatmak için gerekli adımları ele almaktadır. Karar, Karar, Avrupa Konseyi’nin toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki politikalarını, tavsiyelerini ve önceliklerini detaylandırarak bu hedeflere ulaşmak için somut öneriler sunmaktadır.

Belge, yasama organları tarafından yapılası gereken işlemleri; aile, özel hayat ve iş hayatındaki uyum için yapılması gerekenleri ve hükümet politikalarını başlıklar haline ele almaktadır. Komite, özellikle medya ve eğitimdeki kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rolleri ile mücadele etmeyi hedeflemektedir. 

Metin şu temel noktaları vurgulamaktadır.

  1. Hukuki ve Fiili Eşitlik: Yasal düzenlemelerle güvence altına alınan kadın erkek eşitliğinin fiilen sağlanması ve toplumsal hayatta uygulanabilir hale getirilmesi gerekmektedir.
  2. Şiddetle Mücadele: Kadına yönelik şiddet yapısal bir sorundur. Bu sorunun çözümü için erkeklerin de aktif rol alması gerekmektedir.
  3. Eğitim ve Medya: Toplumsal cinsiyet kalıplarının ortadan kaldırılması için eğitim ve medyanın önemli bir rolü bulunmaktadır. Cinsiyetçi dilin kullanılmaması ve kalıplaşmış cinsiyet rollerinin değişmesi gerekmektedir.
  4. Kadınların Karar Alma Mekanizmalarına Katılımı: Kadınlar siyasal, kamusal ve ekonomik karar mekanizmalarına eşit bir şekilde katılmalıdır. Bu katılım için gerekli somut eylemler uygulamaya geçirilmelidir.
  5. Uluslararası İşbirliği: Toplumsal cinsiyet eşitliği için diğer uluslararası örgütlerle işbirliği yapılması gerektiği ifade ediliyor.
  6. Eylem Planı ve Stratejiler: Eylem planı ve stratejilerle toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için hükümetler, sivil toplum kuruluşları ve diğer kurumlar işbirliği içinde olmalıdır.

 

Kadın Erkek Eşitliği Komitesi Kararı

GERÇEK TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNE ULAŞMAK İÇİN HUKUK ÖNÜNDE EŞİTLİK İLE FİİLİ EŞİTLİK ARASINDAKİ UÇURUMUN KAPATILMASI

Avrupa Konseyi Kadın Erkek Eşitliğinden Sorumlu 7. Bakanlar Konferansına katılan ülkelerin Bakanları, (Bakü, 24-25 Mayıs 2010);

1. Avrupa Konseyi’nin temel hedefi olan ve tüm faaliyetlerde katkı sunulması gereken insan haklarının korunması ve geliştirilmesi ve bu haklardan tam olarak yararlanılması, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü anımsayarak,
2. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve gözden geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartının yanı sıra, kadın erkek eşitliğinin insan haklarının ayrılmaz bir parçası ve demokrasinin temel bir kriteri olduğunu beyan eden Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 16 Kasım 1998 tarihli “Kadın Erkek Eşitliği Deklarasyonu”nu ile toplumsal cinsiyet eşitliğini bir gerçeklik haline getirme taahhüdünü yineleyen 12 Mayıs 2009’da Madrid’de kabul edilen Bakanlar Komitesi’nin yeni Deklarasyonunu anımsayarak;

3. Bakanlar Komitesi tarafından toplumsal cinsiyet eşitliği alanında kabul edilen tavsiye kararlarında, özellikle Kadınların ve Erkeklerin Siyasal ve Kamusal Karar Mekanizmalarında Eşit Temsili konulu (2003)3 sayılı Tavsiye Kararı ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Standartları konulu (2007)17 sayılı Tavsiye Kararında yer alan ilkeleri ve prensipleri yeniden teyit ederek;

4. Daha önce kadın erkek eşitliği konusunda altı kere düzenlenen Bakanlar Konferansları sırasında verilen taahhütleri yeniden teyit ederek ve bu Konferans ile kabul edilen Eylem Planında yer alan stratejileri ve önlemleri vurgulayarak;

5. Avrupa Konseyi’nin kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele ve önleme sözleşmesinin devam eden hazırlıklarını memnuniyetle karşılayarak;

6. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) ve İhtiyari Protokolü, ilgili Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Sözleşmeleri, Birleşmiş Milletler Dördüncü Dünya Konferansında kabul edilen Deklarasyon ve Eylem Platformu ve diğer ilgili Birleşmiş Milletler dokümanlarını anımsayarak;

7. Lizbon Anlaşması ile yürürlüğe giren Avrupa Birliğini oluşturan Anlaşmanın toplumsal cinsiyete özgü hükümlerini, bunların yanı sıra Avrupa Birliğinin bu alandaki ilgili belgelerini yeniden anımsayarak ve Avrupa Birliği Toplumsal Cinsiyet Enstitüsünün kuruluşunu memnuniyetle karşılayarak;

8. Mevzuatta ve politika geliştirme alanında yaşanan olumlu ve çarpıcı gelişmelere, yasal alanda toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması yolunda yaşanan gelişmelere rağmen, gücün ve sorumlulukların eşitsiz dağılımı, cinsiyete dayalı ücret farklılıkları  ve geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin süregelen hakimiyeti nedeniyle ekonomik, sosyal ve kültürel kaynaklara eşitsiz erişim gibi nedenlerle uygulamada (fiili) toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının bir sorun olmaya devam ettiğini dikkate alarak;

9. Kadınlara ve kız çocuklarına yönelik erkekler tarafından uygulanan şiddetin ciddi bir yapısal ve toplumsal sorun olmaya devam ettiğini ve bu şiddetle mücadeleye ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin geliştirilmesine erkeklerin katılımının sağlanması ve bu katılımın güçlendirilmesinin gerekli olduğunu kabul ederek;

10. Kadınların ve erkeklerin rollerine ilişkin süregelen kalıp yargıların ve önyargıların sonucu olarak toplumun kadınların ve erkeklerin yetkinliklerinden tam olarak yararlanamamasını üzüntüyle karşılayarak ve toplumsal cinsiyet temsiliyetleri, davranışları ve yaklaşımları konusunda medyanın sorumluluğu ve eğitimin önemli rolünün farkında olarak;

11. Hukuk önünde eşitlik ile fiili eşitlik arasındaki farkın kapatılmasının ancak, bu konuya özel yasalar, politikalar ve programlar geliştirerek ve bunların uygulanmasının toplumsal cinsiyete dayalı bütçeleme dahil özel önlemler ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana plan ve politikalara yerleştirilmesi stratejisi yoluyla sağlayarak gerçekleşebileceğine inanarak;

12. Tüm üye ülkelerin bütçe kısıtlamaları ile karşı karşıya kaldıkları zor bir ekonomik ve sosyal ortamda, hukuki ve fiili toplumsal cinsiyet eşitliğinin gerçekleştirilmesinin, aktif toplumun tüm üyelerinin yetkinliklerinin, yeteneklerinin ve yaratıcılıklarının tam olarak kullanılması sureti ile, bu durumun iyileştirilmesine oldukça büyük katkı sağlayacağı hususunda ikna olarak;

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne şunları tavsiye ederler:

13. Bu Kararda belirlenen hedeflerin gerçekleştirilmesi için gereken tüm önlemlerin alınması ve “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Gerçeğe Dönüşmesi” Deklarasyonundaki taahhütlerle uyumlu şekilde, tüm üye ülkelerdeki çalışmalarını sürdürmesi;

14. Bu Konferans sırasında Kabul edilen “Hukuki ve Fiili Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Gerçekleştirilmesine İlişkin Güçlüklerin Ortaya Koyulması” konulu Eylem Planı’nın uygulanması yoluyla Avrupa Konseyi’nin aktivitelerinin sürdürülmesi,

15. Kadınların şiddete karşı korunması da dahil, toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki tavsiye kararlarının uygulanmasının takibine devam edilmesi;

16. Hukuk önünde eşitlik ile fiili toplumsal cinsiyet eşitliği arasındaki farkın kapanması için, diğer uluslararası hükümetler arası örgütlerle işbirliğinin genişletilmesi, özellikle Avrupa Toplumsal Cinsiyet Enstitüsü ile işbirliği anlaşmasının sonlandırılması;

17. Hükümet dışı kuruluşlar, sosyal ortaklar ve sivil toplumun diğer temsilcileri ile fiili toplumsal cinsiyet eşitliğinin gerçekleştirilmesini amaçlayan stratejik bir ortaklık kurulması amacıyla işbirliğinin desteklenmesi;

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin gerçekleştirilmesi için bu Kararda belirlenen stratejiler üzerinde anlaşırlar ve hükümetlere ve ilgili tüm kurumlar ve gruplara, özellikle ulusal toplumsal cinsiyet eşitliği mekanizmaları, hükümet dışı kuruluşlar ve sivil toplumun diğer temsilcilerine, aşağıdaki alanlar başta olmak üzere, bu stratejileri uygulamalarını tavsiye ederler:

Yasama

18. Ulusal mevzuatta kadın erkek eşitliği ile uyuşmayan tüm ayrımcı hükümlerin ortadan kaldırılması ve özellikle ihlal edildiği hallerde şikayetlerin kayıt altına alınması yoluyla yasaların uygulanması ve bu uygulamanın izlenmesi için gereken mekanizmaların oluşturulması,

19. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 12 No’lu Protokolü gibi kadın erkek eşitliği ile ilgili tüm uluslararası yasal düzenlemelerin imzalanması ve onaylanması;

Politikalar

20. Kadına yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve hukuki ve fiili eşitlik arasındaki farklılıkların ortadan kaldırılması için geçici özel önlemleri de kapsayan olumlu eylemler başta olmak üzere, özel toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları geliştirilmesi;

21. Siyasi taahhütler, hedefler, zaman çerçeveleri ve kaynaklar oluşturmak için yerel ve bölgesel yetkilileri stratejik planlama araçları olarak dahil etmek suretiyle ulusal eylem planları hazırlanması ve kabul edilmesi;
22. Bu politikalara paralel olarak, toplumsal cinsiyete dayalı bütçeleme dahil toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana plan ve programlara yerleştirilmesi stratejilerinin kabul edilmesi ve uygulanması;

23. Yukarıda bahsi geçen hedefleri gerçekleştirmek için, açık yetkiler, iyi tanımlanmış işlevler ve sorumluluklar yükleyerek ve gerekli insan kaynağı ve mali kaynakları sağlayarak ulusal toplumsal cinsiyet eşitliği mekanizmalarının etkin bir şekilde işlev görmesinin temin edilmesi;

24. Toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşmak için çalışan ulusal mekanizmaların, STK’ların ve diğer kuruluşların toplumsal cinsiyet eşitliğinin farklı düzeylerde uygulanması konusunda yakın işbirliği içinde çalışmaya davet edilmesi;

25. Fiili toplumsal cinsiyet eşitliğinin oluşturulmasında rollerini güçlendirmeleri için gereken araçları sunmak amacıyla STK’lara ve diğer kuruluşlara destek sağlanması; Kadınların ve erkeklerin karar alma da dahil, kamusal ve siyasal yaşama eşit katılımları

26. Kadınların ve erkeklerin siyasal, kamusal ve ekonomik karar-mekanizmalarına dengeli katılımlarını teşvik etmek için geçici özel önlemleri de içeren olumlu eylemlerin kabul edilmesi ve uygulanması;

27. Kadınların ve erkeklerin siyasal ve kamusal karar alma mekanizmalarına dengeli katılımı ile ilgili Tavsiye Kararı (2003)3’te önerilen önlemler doğrultusunda kadınların ve erkeklerin siyasal ve kamusal hayata dengeli katılımını yaygınlaştırmak için somut hedefler ve ölçütler oluşturulması;

Aile, özel hayat ve iş hayatının uzlaştırılması

28. Özellikle aşağıda maddeler halinde sunulan öncelikli alanlarda iş ve aile hayatı arasında uzlaşma sağlama ile ilgili Tavsiye Kararı R (96) 5’in uygulanması aracılığı ile iş gücü piyasasında ve ekonomik hayatta eşitliğe saygı duyulmasının garanti altına alınması ile kadınların ekonomik bağımsızlığının ve kadınların güçlendirilmesinin teşvik edilmesi;

  • çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesi;
  • iş gücü piyasasında özellikle de toplumsal cinsiyete dayalı ücret farklılığı gibi kadın ve
    erkek arasındaki ayrımcılıkların ortadan kaldırılması;
  • aileler lehine yeterli ölçüde finanse edilmiş hizmetlerin geliştirilmesi;
  • sosyal güvenlik sistemlerinin ve çalışma biçimlerinin artan çeşitliliği için vergi sistemlerinin kabul edilmesi
  • okul saatlerinin ve müfredatın düzenlenmesi
  • bakım sorumlulukları ve ev içi sorumluluklarının kadınlar ve erkekler arasında eşit şekilde paylaşılması

Toplumsal cinsiyete dayalı kadına yönelik şiddetle mücadele ve önleme

29. Kadına yönelik şiddete karşı kadının korunması ile ilgili Tavsiye Kararı (2002)5’in uygulanması için gereken önlemlerin alınması ve bu maksatla bu uygulamanın uygun kaynaklarla desteklenmesinin sağlanması;

Savunmasız kadın ve kız çocuğu gruplarına yönelik çoklu ayrımcılıkla mücadele etme

30. Göçmen kadın ve kız çocukları, engelli kadın ve kız çocukları, cinsel yönelimleri ve cinsel kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa uğrayan kadınlar ve kız çocukları ve cinsiyet değiştiren kişileri de içeren savunmasız kadın ve kız çocuğu gruplarının çoklu ayrımcılığa maruz kaldıklarının kabul edilmesi ve onların insan hakları ve temel özgürlüklerden tam anlamıyla yararlanmalarını sağlamak üzere önlemler alınması;

Özellikle medya ve eğitimdeki kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rolleri ile mücadele etme

31. Erkekleri de dahil ederek, özellikle de kamu alanında kalıplaşmış olmayan kadın ve erkek portresini teşvik ederek yaşamın bütün alanlarında mevcut olan toplumsal cinsiyet kalıplarını ortadan kaldırmak üzere gerekli önlemleri almak;

32. Cinsiyet ayrımı yapmayan dilin kullanılmasını teşvik etmek ve bu dilin toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesi doğrultusunda yasal metinlerde, kamu idarelerinde ve eğitimde kullanılmasını sağlamak;

33. Toplumsal cinsiyet kalıp yargıları ile mücadele etme ve fiili toplumsal cinsiyet eşitliğini yaygınlaştırmak konusunda eğitimin rolünü genişletmek üzere gerekli önlemlerin alınması;

34. Hem kız hem de erkek çocuklarına toplumsal cinsiyet kalıp yargılarından arındırılmış ve toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan bir eğitim sağlanması ve bu maksatla, Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Ana Plan ve Programlara Yerleştirilmesi konulu CM/Rec (2007) 13 sayılı Tavsiye Kararında önerilen önlemlerin uygulanması;

35. Basının özgürlüğüne ve bağımsızlığına saygı duyarak, insana, insan haysiyetine saygı göstermeye dayalı kalıplaşmış olmayan kadın ve erkek imajını teşvik etmek üzere medya kuruluşları ile düzenli iletişim kurulması ve medya profesyonelleri için davranış ilkelerinin daha da geliştirilmesinin teşvik edilmesi;

36. Medyada kadın ve erkek eşitliği ile ilgili olan Tavsiye Kararları R(84)17 doğrultusunda gazetecilik öğrencilerinin ve medya personelinin toplumsal cinsiyet eşitliği, medyada cinsiyetçi olmayan dilin kullanılması ve cinsiyetçi kalıp yargıların ve cinsiyet ayrımcılığının nasıl önleneceği ile bağlantılı sorularla ilgili farkındalıklarının artırılması ve eğitilmesinin desteklenmesi;

37. Medyada, özellikle de yönetim, programlama ve düzenleyici organlar gibi pozisyonlardaki karar alma mekanizmalarına kadınların ve erkeklerin dengeli katılımının teşvik edilmesi;

Avrupa Konseyi Genel Sekreterine şu tavsiyelerde bulunurlar:

38. Sekreterlikte, yürütme komitelerinde ve Avrupa Konseyi’nin diğer organlarında kadınların ve erkeklerin dengeli katılımının aktif bir şekilde teşvik edilmesi;

39. Avrupa Konseyindeki bütün çalışmalarda ve programlarda, toplumsal cinsiyete dayalı bütçeleme dahil, toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana plan ve politikalara yerleştirilmesi stratejisinin uygulanması;

40. Avrupa Konseyi kuruluşları ve organlarında toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının uygulanması ile ilgili kaydedilen gelişmeler üzerine her yıl rapor sunulması.

 

Karma Hakem Mahkemeleri

0
Karma Hakem Mahkemeleri (Muhtelit Hakem Mahkemeleri)

Karma Hakem Mahkemeleri (Muhtelit Hakem Mahkemeleri), Lozan Barış Antlaşması’nın 92 ila 98. maddeleri uyarınca, Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında ortaya çıkan borç, alacak ve mülkiyet uyuşmazlıklarını çözmek üzere kurulmuştur. Merkezi İstanbul olan bu özel yargı organı, 1925-1938 yılları arasında faaliyet göstermiştir.

Türk‑Fransız Mahkemesi 3 Aralık 1925’te, Türk-Yunan Karma Hakem Mahkemesi 12 Mayıs 1926’da, Türk-Belçika Karma Hakem Mahkemesi 15 Temmuz 1926’da, Türk-Romen Karma Hakem Mahkemesi  27 Nisan 1926 tarihinde, Türk‑İngiliz Mahkemesi ve Türk–İtalyan Karma Hakem Mahkemesi ise 19 Nisan 1926’da kurulmuştur.

Türk Hükümeti, 30 Mayıs 1926 tarihinde Türk temsilcilerin görev ve yetkileri hakkında bir talimatname hazırlamış; bu talimatname, 4 Temmuz 1926’da Resmi Ceride’de yayınlanmıştır.

Mahkemeler; Türkiye ile başta İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan olmak üzere savaşan devletler vatandaşları arasındaki bireysel ve ticari uyuşmazlıkları ele almıştır.

Türkiye’nin mahkemelerdeki ilk temsilcisi  Vasfi Raşid Seviğ olmuştur.  Bu mahkemeler, aynı zamanda savaş sonrası uluslararası özel hukukta “karma yargı” yönteminin dikkate değer örneklerinden biridir.

12 Mayıs – Hukuk Takvimi

0
12 Mayıs Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, önemli hukuk olayları ve diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuki düzenlemeler

12 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Bugün

1642

Hukukçu, parlamenter Thomas Wentworth hakkındaki idam kararı Tower Hill’de infaz edildi. İngiliz İç Savaşına giden dönemde önde gelen siyasi figürlerdendir.

1776 Ziştovi Antlaşması, 4 Ağustos 1791 tarihinde Avusturya Arşidüklüğü ile Osmanlı Devleti arasında Sistovo’da imzalanan barış antlaşmasıdır. Barış antlaşmasının esası, savaşın başladığı günden önce mevcut olan status quo’ya dayanmaktadır. Taraflar 12 Mayıs 1776 tarihli Bukovina sınırlarını belirlemek için yapılan antlaşmaları yineleyip kabul etmektedirler.
1820 Modern hemşireliğin kurucusu, Kırım Savaşı sırasında Üsküdar’daki Selimiye Kışlası’nda da görev yapan İngiliz hemşire Florence Nightingale, İtalya’nın Floransa kentinde doğdu. Hemşirelik andına adı verildi. Uluslararası Hemşirelik Andı; 1965 yılında Uluslararası Hemşirelik Konseyi tarafından Florence Nightingale Yemini ile birlikte mesleki etik ilkeler çerçevesinde incelenmiş, revize edilerek tüm dillere çevrilmiş ve hemşirelik okullarının mezuniyet törenlerinde okutulmaya başlanmıştır.
1871 Paris Komünü yönetimi, ayrılık halinde kadınlara nafaka hakkı tanıdı.
1916 İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını ilan eden Paskalya Ayaklanması’nın öncüsü ve İrlanda’nın ilk marksist işçi önderlerinden James Connolly kurşuna dizilerek idam edildi.
1918 Julius Rosenberg doğdu. 19 Haziran 1953’te elektrikli sandalye ile idam edilmiştir. 
1920 Amerikalı savunma avukatı Irving Kanarek doğdu. (Ölümü: 2 Eylül 2020) Washington Üniversitesi ve Loyola Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. 1957’de California Barosu’na kabul edildi. Charles Manson ve  Jimmy Lee Smith gibi yüksek profilli sanıkları temsil etmesiyle tanındı. Tate-LaBianca davasının duruşmasında Yargıç Older tarafından mahkemeye itaatsizlikten iki kez hapse atıldı.
1925 Japon İmparatorluğu’nda siyasi muhalefeti topluca bastırmak için, Barış Koruma Kanunu adlı antikomünist yasa yürürlüğe girdi.
1926
  • Alman avukat, devlet adamı ve Merkez Partisi’nin lideri Wilhelm Marx 10 Ocak 1926–12 Mayıs 1926  yılları arasında Adalet Bakanı olarak görev yaptı.
  • Milletler Cemiyeti üyeleri, mültecilerle ilgili düzenlemeler yaptı.
  • Amerikalı avukat, yargıç ve hukuk profesörü Nathaniel Raphael Jones dünyaya geldi. (12 Mayıs 1926 – 26 Ocak 2020) Ohio’nun Youngstown kentindeki federal adliye binasına adı verilmiştir.
  • Türk-Yunan Karma Hakem Mahkemesi 12 Mayıs 1926’da kuruldu. 
1926 Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme, diğer adıyla 1951 Mülteci Sözleşmesi, (The 1951 Refugee Convention) 28 Temmuz 1951 tarihinde ilk olarak 12 ülke tarafından imzalanan çok uluslu bir Birleşmiş Milletler sözleşmesidir. Türkiye, mültecilere dair 12 Mayıs 1926 ve 30 Haziran 1928 tarihli anlaşmalara taraf olmadığından yayınladığı bir deklarasyonla sözleşmeye katıldı.
1939 Türk- İngiliz ortak bildirisi imzalandı.
1943 Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti başbakanı Malik Buşati, 13 Şubat-12 Mayıs 1943 tarihleri arasındaki İtalyan işgali sırasında Arnavutluk Başbakanı olarak görev yaptı. Yargılanan bir başbakan olarak tarihe geçti.
1945 Fransız hukukçu ve siyasetçi Pascal Clément doğdu. (Ölümü: 21 Haziran 2020) Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nde hukuk ve felsefe eğitimi gördü. 1971’den 1978’e kadar Rank Xerox şirketinin pazarlama departmanının başkanı olarak çalıştı. 1982’den itibaren Paris Temyiz Mahkemesi’nde avukat olarak görev yaptı. 1977-2001 yılları arasında Saint-Marcel-de-Félines Belediye başkanı olarak görev yaptı. 1994-2008 yılları arasında arasında Loire Genel Konseyi başkanlığı yaptı. İdamın kaldırılmasına karşı çıktı ancak 2007 yılında Adalet Bakanlığı döneminde hiçbir şekilde ölüm cezasının uygulanamayacağı anayasada yer aldı.
1952 Türkiye – Yunanistan Kültür Anlaşması, 20 Nisan 1951 tarihinde, Ankara’da imzalandı. Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Krallığı arasında imzalanan Kültür Anlaşmasının onanması hakkında Kanun, 12 Mayıs 1952 tarihinde mecliste kabul edildi, 17 Mayıs 1952 tarihinde resmi gazetede yayınlandı.
1965 Batı Almanya ile İsrail arasında diplomatik ilişki kuruldu.
1967 CHP’den ayrılan Turhan Feyzioğlu ve arkadaşları, Güven Partisi’ni kurdu.
1971 Sıkıyönetim Komutanlığı Harun Karadeniz, Şadi Alkılıç, Doç.Dr. Çetin Özek, Doğan Özgüden, Nihat Sargın, Masis Kürkçügil, Şiar Yalçın, Süleyman Balkan, Zeki Baştımar ve Erdöl Boratap hakkında TCK 141. madde kapsamında kovuşturma başlattı.
1975 TRT Genel Müdürü İsmail Cem, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün Milliyetçi Cephe iktidarının kararnamesini imzalaması ile görevden alındı.
1976 Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO) sözleşmesine 183 ülke taraf oldu. Türkiye’nin WIPO’ya katılımı 14 Ağustos 1975 tarih ve 7/10540 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla uygun bulundu. Türkiye 12 Mayıs 1976’dan itibaren örgütün üyesi haline geldi.
1977 Lise son sınıflarda okutulan “Felsefeye Başlangıç” adlı kitabında Şii mezhebinden olanlarla Türkiye Alevilerine hakaret ettiği iddia edilen Prof. Dr. Mübahat Küyel’in yargılanmasına devam edildi.
1978 Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı’nca, liselerde okutulan ahlak dersi ve müfredat programları ile ders kitapları uygulamadan kaldırıldı.
1979 Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) gazetelere “Gerçekçi Çıkış Yolu” başlıklı Ecevit hükümetini eleştiren tam sayfa ilan verdi.
1980 Trabzon Barosu Genel Sekreteri ve CHP İl Hukuk Müşaviri Avukat Temel Aydınoğlu evinin önünde yaylım ateşiyle öldürüldü
1983 Avukat Ömer Atila Sav’ın, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı görevi sona erdi.  8 Mart 1980-12 Mayıs 1983 tarihleri arasında bu görevde kaldı.
1989 İstanbul’da “izinsiz” 1 Mayıs gösterilerinde gözaltına alınan 400’ü aşkın kişiden -aralarında Basın Yayın Yüksek Okulu öğrencisi Alper Taş’ın da bulunduğu- 22’si DGM’ce tutuklandı.
1992 12 Mayıs 1992’de, Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nün verildiği açıklanan Nelson Mandela, partisi Afrika Ulusal Konseyi (ANC) aracılığıyla ödülü kabul etmediği duyurdu. Yapılan açıklamada, Mandela’nın bütün hayatını demokrasi özgürlük için mücadeleye adadığı, bu sebeple ödülü reddettiği belirtildi.
1995 TCK 140, 141, 142 ve 163.maddeler 2 yıl önce kaldırılmasına rağmen bu maddelerden ceza almış olan yaklaşık 200 bin kişinin sabıkalarının sürdüğü,; pasaport ve ehliyet alamadıkları ve işe giremedikleri açıklandı.
1995 İstanbul Çiftehavuzlar’daki bir evde Devrimci Sol liderlerinden Dursun Karataş’ın eşi Sabahat Karataş’la birlikte üç kişinin öldürüldüğü baskına katılan polisler hakkında yargısız infaz iddiasıyla dava açıldı.
1997 Ölüm orucu sonrası iki bacağı tutmadığından duruşmalara sedyeyle getirilen DHKP-C sanığı Mehmet Yaman’ın tahliye istemi yine reddedildi.
1998 1998 – Silahlı saldırıya uğrayan İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Akın Birdal, ağır yaralandı.
1998 Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, “Paradigmanın İflası” kitabından ötürü yargılanan Fikret Başkaya ile yayıncı Mehmet Selim Okçuoğlu’nun Türkiye aleyhine yaptıkları başvuruyu haklı bularak açtıkları davanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülmesini kararlaştırdı.
1998 Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) İzmir/Karşıyaka Şubesi’ne el yapımı patlayıcı atan 5 ülkücüden 2’si tutuklandı.
1999 ABD yetkilileri, Fazilet Partisi milletvekili Merve Kavakçı’nın 5 Mart 1999’da ABD vatandaşlığına geçtiğini açıkladı.
2000 “Cüppeli Ahmet Hoca” olarak bilinen Ahmet Ünlü, evinde bulunan tarihi eserlerle ilgili olarak gözaltına alındı
2000 Endonezya hükümeti, Aceh bölgesinin bağımsızlığı için 25 yıldır savaşan Özgür Aceh Hareketi (GAM) ile ateşkes imzaladı.
2001 TBMM’de Türk Telekom’un özelleştirilmesine olanak sağlayan Telekom Yasası, 209 oyla kabul edildi. 1 adet imtiyazlı hisse dışında Telekom’un % 99’u satılması, yabancı ortaklıkların payının % 45’i geçememesi, lisans yetkisinin Telekomünikasyon Kurumu’na devredilmesi kararlaştırıldı.
2003 Avrupa Birliği’ne katılım için Litvanya’da yapılan referandumda halkın yüzde 91’i evet dedi.
2004 Yargıtay, temyize götürülen davada, Albaraka Türk’ün aralarında Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın da bulunduğu geçmişteki ortak ve yöneticileri hakkında açılan “naylon fatura” davasının, Vergi Affından yararlanamayacağı kararı aldı.
2005
  • AİHM, Abdullah Öcalan’ın yargılanmasında, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılama, uzun süre gözaltında tutma, idam cezası ile yargılamayı düzenleyen üç maddesini ihlal ettiğine karar verdi. Mahkeme, Abdullah Öcalan’ın yeniden yargılanmasını tavsiye etti.
  • Felsefeci, çevirmen, denemeci Selahattin Hilav,  77 yaşında öldü. “100 Soruda Felsefe” adlı el kitabı en tanınan çalışmasıdır.
2006 Hayvanları Koruma Kanunu‘nun uygulanmasını göstermek üzere Hayvanların Korunmasına Dair Uygulama Yönetmeliği 12 Mayıs 2006 tarihinde çıkarıldı.
2006
  • Kızıltepe’de babasıyla birlikte öldürülen Uğur Kaymaz anısına anıt yaptıran Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş hakkında, görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle dava açıldı. Belediyenin kendisine verdiği yetkiyi aşarak görevini kötüye kullandığı iddia edilen Demirbaş için 1 ila 3 yıl arasında değişen hapis cezası istendi.
  • Almanya’da Stern dergisinin her yıl verdiği Basın ve Düşünce Özgürlüğü Ödülü, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’e verildi.
2009 Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Madrid’de yeni bir Deklarasyon yayınlayarak, toplumsal cinsiyet eşitliğini bir gerçeklik haline getirme taahhüdünü yineledi. (Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Gerçekliğe Dönüştürme Bildirgesi- Declaration: Making Gender Equality a Reality)
2010 Rusya ile Türkiye arasında vize anlaşması imzalandı. Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’in Türkiye ziyareti kapsamında, 12 Mayıs 2010 tarihinde imzalanan anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle, 16 Nisan 2011 tarihinde Rusya ve Türkiye arasındaki vize uygulaması karşılıklı olarak kaldırıldı
2015 Türkiye ile AB arasında ihdas edilen Yüksek Düzeyli Memurlar Çalışma Grubu toplantılarında herhangi bir taahhüt içermeksizin müzakerelerde ele alınacak konulara ilişkin çalışmalar sonucunda ve 12 Mayıs 2015 tarihinde Müzakere Çerçeve Belgesi üzerinde mutabık kalındı. 
2018 İskoç asıllı bir seri katil ve nekrofili Dennis Andrew Nilsen öldü.  (Doğumu: 23 Kasım 1945) 1978 ile 1983 yılları arasında Londra’da en az on iki genç erkek ve çocuğu öldüren Kurbanlarını kandırması ve boğarak öldürmesi ile tanındı.
2025 PKK, kendini feshettiğini duyurdu.
2026
  • Kastamonu’da tuvalette doğurduğu bebeği poşete sararak çöp konteynerinin yanına bırakan anne hakkında karar çıktı. Mahkeme, sanığa 12 yıl hapis cezası verdi.
  • CHP Milletvekili Veli Ağbaba’ çakar tahsisini kullandığı iddia edilen Turgut Koç uyuşturucu ve fuhuş soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Koç, “Fuhuşa aracılık etme” suçundan tutuklanarak cezaevine gönderildi.
  • Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçlamasıyla tutuklu yargılanan BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen, ilk duruşmada beraat ederek tahliye oldu.
  • Eski Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales hakkında yakalama kararı çıkarıldı. ​​​​​​​Morales ve avukatlarının duruşmaya katılmaması üzerine mahkeme, eski lideri “firari” ilan ederek hakkında yakalama kararı çıkardı ve yurt dışına çıkışını yasaklayan adli kontrol tedbiri uyguladı.Davanın savcısı Luis Gutierrez, basına yaptığı açıklamada, “Sanıklar, bizzat gelene ya da kamu gücüyle mahkemeye getirilmelerine kadar yargılama askıya alınmıştır” ifadesini kullandı.
  • AKP İstanbul Milletvekili Süleyman Soylu’nun CHP Genel Başkanı Özel’e açtığı manevi tazminat davasında karar çıktı. Mahkeme, Özel’in Soylu’ya 10 bin lira manevi tazminat ödemesine karar verdi.

Hayvanları Koruma Kanunu

0

Hayvanları Koruma Kanunu, 24 Haziran 2004 tarihinde 5199 kanun numarası Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilerek 1 Temmuz 2004 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanmıştır.

Türkiye’de hayvan hakları 2004 yılında ilk defa özel yasa ile güvenceye alınmış, tıpkı diğer canlılar gibi hayvanların da yaşama haklarını korumak için yasal müeyyideler konulmuştur. Hayvanların Korunmasına Dair Uygulama Yönetmeliği 12 Mayıs 2006 tarihinde çıkarılmıştır.

Hayvanları Koruma Kanunu ve Hayvanların Korunmasına Dair Uygulama Yönetmeliği  aşağıda PDF formatında sunulmaktadır.

Atatürk 1930 Turhal

Hayvanları Koruma Kanunu 

Kabul Tarihi : 24.6.2004

Kanun No: 5199 

BİRİNCİ KISIM
Genel Hükümler
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Tanımlar ve İlkeler
Amaç

MADDE 1. — Bu Kanunun amacı; hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır.

Kapsam

MADDE 2. — Bu Kanun, amaç maddesi doğrultusunda yapılacak düzenlemeleri, alınacak önlemleri, sağlanacak eşgüdümü, denetim, sınırlama ve yükümlülükler ile tâbi olunacak cezaî hükümleri kapsar.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Tanımlar

MADDE 3. — Bu Kanunda geçen terimlerden;

a)Yaşama ortamı: Bir hayvanın veya hayvan topluluğunun doğal olarak yaşadığı yeri,

  1. b) Etoloji: Bir hayvan türünün doğuştan gelen, kendine özgü davranışlarını inceleyen bilim dalını,
  2. c) Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi,
  3. d) Tür: Birbirleriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip verimli döller verebilen populasyonları,
  4. e) Evcil hayvan: İnsan tarafından kültüre alınmış ve eğitilmiş hayvanları,
  5. f) Sahipsiz hayvan: Barınacak yeri olmayan veya sahibinin ya da koruyucusunun ev ve arazisinin sınırları dışında bulunan ve herhangi bir sahip veya koruyucunun kontrolü ya da doğrudan denetimi altında bulunmayan evcil hayvanları,
  6. g) Güçten düşmüş hayvan: Bulaşıcı ve salgın hayvan hastalıkları haricinde yaşlanma, sakatlanma, yaralanma ve hastalanma gibi çeşitli nedenlerle fizikî olarak iş yapabilme yeteneğini kaybetmiş binek ve yük hayvanlarını,

h)Yabani hayvan: Doğada serbest yaşayan evcilleştirilmemiş ve kültüre alınmamış omurgalı ve omurgasız hayvanları,

ı) Ev ve süs hayvanı: İnsan tarafından özellikle evde, işyerlerinde ya da arazisinde özel zevk ve refakat amacıyla muhafaza edilen veya edilmesi tasarlanan bakımı ve sorumluluğu sahiplerince üstlenilen her türlü hayvanı,

  1. j) Kontrollü hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan işaretlenmiş kayıt altındaki ev ve süs hayvanlarını,
  2. k) Hayvan bakımevi: Hayvanların rehabilite edileceği bir tesisi,
  3. l) Deney: Herhangi bir hayvanın acı, eziyet, üzüntü veya uzun süreli hasara neden olacak deneysel ya da diğer bilimsel amaçlarla kullanılmasını,
  4. m) Deney hayvanı: Deneyde kullanılan ya da kullanılacak olan hayvanı,
  5. n) Kesim hayvanı: Gıda amaçlı kesimi yapılan hayvanları,
  6. o) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını,

İfade eder.

İlkeler

MADDE 4. — Hayvanların korunmasına ve rahat yaşamalarına ilişkin temel ilkeler şunlardır:

  1. a) Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu Kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir.
  2. b) Evcil hayvanlar, türüne özgü hayat şartları içinde yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sahipsiz hayvanların da, sahipli hayvanlar gibi yaşamları desteklenmelidir.
  3. c) Hayvanların korunması, gözetilmesi, bakımı ve kötü muamelelerden uzak tutulması için gerekli önlemler alınmalıdır.
  4. d) Hiçbir maddî kazanç ve menfaat amacı gütmeksizin, sadece insanî ve vicdanî sorumluluklarla, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen koşulları taşıyan gerçek ve tüzel kişilerin teşviki ve bu kapsamda eşgüdüm sağlanması esastır.
  5. e) Nesli yok olma tehlikesi altında bulunan tür ve bunların yaşama ortamlarının korunması esastır.
  6. f) Yabani hayvanların yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır.
  7. g) Hayvanların korunması ve rahat yaşamalarının sağlanmasında; insanlarla diğer hayvanların hijyen, sağlık ve güvenlikleri de dikkate alınmalıdır.
  8. h) Hayvanların türüne özgü şartlarda bakılması, beslenmesi, barındırılma ve taşınması esastır.

ı) Hayvanları taşıyan ve taşıtanlar onları türüne ve özelliğine uygun ortam ve şartlarda taşımalı, taşıma sırasında beslemeli ve bakımını yapmalıdırlar.

  1. j) Yerel yönetimlerin, gönüllü kuruluşlarla işbirliği içerisinde, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması için hayvan bakımevleri ve hastaneler kurarak onların bakımlarını ve tedavilerini sağlamaları ve eğitim çalışmaları yapmaları esastır.
  2. k) Kontrolsüz üremeyi önlemek amacıyla, toplu yaşanan yerlerde beslenen ve barındırılan kedi ve köpeklerin sahiplerince kısırlaştırılması esastır. Bununla birlikte, söz konusu hayvanlarını yavrulatmak isteyenler, doğacak yavruları belediyece kayıt altına aldırarak bakmakla ve/veya dağıtımını yapmakla yükümlüdür.
İKİNCİ KISIM
Koruma Tedbirleri
BİRİNCİ BÖLÜM
Hayvanların Sahiplenilmesi, Bakımı ve Korunması
Hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı

MADDE 5. — Bir hayvanı, bakımının gerektirdiği yaygın eğitim programına katılarak sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, hayvanın türüne ve üreme yöntemine uygun olan etolojik ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek, insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından gerekli tüm önlemleri almakla yükümlüdür.

Hayvan sahipleri, sahip oldukları hayvanlardan kaynaklanan çevre kirliliğini ve insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlü olup; zamanında ve yeterli seviyede tedbir alınmamasından kaynaklanan zararları tazmin etmek zorundadırlar.

Ev ve süs hayvanı satan kişiler, bu hayvanların bakımı ve korunması ile ilgili olarak yerel yönetimler tarafından düzenlenen eğitim programlarına katılarak sertifika almakla yükümlüdürler.

Ev ve süs hayvanı ve kontrollü hayvanları bulundurma ve sahiplenme şartları, hayvan bakımı konularında verilecek eğitim ile ilgili usul ve esaslar ile sahiplenilerek bakılan hayvanların çevreye verecekleri zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanmak suretiyle, İçişleri Bakanlığı ve ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Ticarî amaç güdülmeden bilhassa ev ve bahçesi içerisinde bakılan ev ve süs hayvanları sahiplerinin borcundan dolayı haczedilemezler.

Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, hayvanları sahiplenen ve onu üretmek için seçenler annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür.

Ev ve süs hayvanları ile kontrollü hayvanlardan, doğal yaşama ortamlarına tekrar uyum sağlayamayacak durumda olanlar terk edilemez; beslenemeyeceği ve iklimine uyum sağlayamayacağı ortama bırakılamaz. Ancak, yeniden sahiplendirme yapılabilir ya da hayvan bakımevlerine teslim edilebilir.

Sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması

MADDE 6. — Sahipsiz ya da güçten düşmüş hayvanların, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında öldürülmeleri yasaktır.

Güçten düşmüş hayvanlar ticarî ve gösteri amaçlı veya herhangi bir şekilde binicilik ve taşımacılık amacıyla çalıştırılamaz.

Sahipsiz hayvanların korunması, bakılması ve gözetimi için yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde, yerel yönetimler yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler ile çevreye olabilecek olumsuz etkilerini gidermeye yönelik tedbirler, Tarım ve KöyişleriBakanlığı ve İçişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanarak, diğer ilgili kuruluşların da görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların en hızlı şekilde yerel yönetimlerce kurulan veya izin verilen hayvan bakımevlerine götürülmesi zorunludur. Bu hayvanların öncelikle söz konusu merkezlerde oluşturulacak müşahede yerlerinde tutulması sağlanır. Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama bırakılmaları esastır.

Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların toplatılması ve hayvan bakımevlerinin çalışma usul ve esasları, ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvan bakımevleri ve hastanelerin kurulması amacıyla Hazineye ait araziler öncelikle tahsis edilir. Amacı dışında kullanıldığı tespit edilen arazilerin tahsisi iptal edilir.

Hiçbir kazanç ve menfaat sağlamamak kaydıyla sadece insanî ve vicdanî amaçlarla sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen şartları taşıyan gerçek ve tüzel kişilere; belediyeler, orman idareleri, Maliye Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından, mülkiyeti idarelerde kalmak koşuluyla arazi ve buna ait binalar ve demirbaşlar tahsis edilebilir. Tahsis edilen arazilerin üzerinde amaca uygun tesisler ilgili Bakanlığın/İdarenin izni ile yapılır.

İKİNCİ BÖLÜM
Hayvanlara Müdahaleler
Cerrahi müdahaleler

MADDE 7. — Hayvanlara tıbbî ve cerrahi müdahaleler sadece veteriner hekimler tarafından yapılır.

Kontrolsüz üremenin önlenmesi için, hayvanlara acı vermeden kısırlaştırma müdahaleleri yapılır.

Yasak müdahaleler

MADDE 8. — Bir hayvan neslini yok edecek her türlü müdahale yasaktır.

Hayvanların, yaşadıkları sürece, tıbbî amaçlar dışında organ veya dokularının tümü ya da bir bölümü çıkarılıp alınamaz veya tahrip edilemez.

Ev ve süs hayvanının dış görünüşünü değiştirmeye yönelik veya diğer tedavi edici olmayan kuyruk ve kulak kesilmesi, ses tellerinin alınması ve tırnak ve dişlerinin sökülmesine yönelik cerrahi müdahale yapılması yasaktır. Ancak bu yasaklamalara; bir veteriner hekimin, veteriner hekimliği uygulamaları ile ilgili tıbbî sebepler veya özel bir hayvanın yararı için gerektiğinde tedavi edici olmayan müdahaleyi gerekli görmesi veya üremenin önlenmesi durumlarında izin verilebilir.

Bir hayvana tıbbî amaçlar dışında, onun türüne ve etolojik özelliklerine aykırı hale getirecek şekilde ve dozda hormon ve ilaç vermek, çeşitli maddelerle doping yapmak, hayvanların türlerine has davranış ve fizikî özelliklerini yapay yöntemlerle değiştirmek yasaktır.

Hayvan deneyleri

MADDE 9. — Hayvanlar, bilimsel olmayan teşhis, tedavi ve deneylerde kullanılamazlar.

Tıbbî ve bilimsel deneylerin uygulanması ve deneylerin hayvanları koruyacak şekilde yapılması ve deneylerde kullanılacak hayvanların uygun biçimde bakılması ve barındırılması esastır.

Başkaca bir seçenek olmaması halinde, hayvanlar bilimsel çalışmalarda deney hayvanı olarak kullanılabilir.

Hayvan deneyi yapan kurum ve kuruluşlarda bu deneylerin yapılmasına kendi bünyelerinde kurulmuş ve kurulacak etik kurullar yoluyla izin verilir.

Etik kurulların kuruluşu, çalışma usul ve esasları, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının ve ilgili kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Deney hayvanlarının yetiştirilmesi, beslenmesi, barındırılması, bakılması, deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin tescil edilmesi, çalışan personelin nitelikleri, tutulacak kayıtlar, ne tür hayvanların yetiştirileceği ve deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin uyacağı esaslar Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Hayvanların Ticareti ve Eğitilmesi
Hayvanların ticareti

MADDE 10. — Satılırken; hayvanların sağlıklarının iyi, barındırıldıkları yerin temiz ve sağlık şartlarına uygun olması zorunludur.

Çiftlik hayvanlarının bakımı, beslenmesi, nakliyesi ve kesimi esnasında hayvanların refahı ve güvenliğinin sağlanması hususundaki düzenlemeler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yabani hayvanların ticaretine ilişkin düzenlemeler Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür.

Hayvanların ticarî amaçla film çekimi ve reklam için kullanılması ile ilgili hususlar izne tâbidir. Bu izne ait usul ve esaslar ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Bir hayvan; acı, ıstırap ya da zarar görecek şekilde, film çekimi, gösteri, reklam ve benzeri işler için kullanılamaz.

Deney hayvanlarının ithalat ve ihracatı izne tâbidir. Bu izin, Bakanlığın görüşü alınarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca verilir.

Hasta, sakat ve yaşlı durumda bulunan veya iyileşemeyecek derecede ağrısı veya acısı olan bir hayvanı usulüne uygun kesmek ya da ağrısız öldürme amacından başka bir amaçla birine devretmek, satmak veya almak yasaktır.

Eğitim

MADDE 11. — Hayvanlar, doğal kapasitesini veya gücünü aşacak şekilde veya yaralanmasına, gereksiz acı çekmesine, kötü alışkanlıklara özendirilmesine neden olacak yöntemlerle eğitilemez.

Hayvanları başka bir canlı hayvanla dövüştürmek yasaktır. Folklorik amaca yönelik, şiddet içermeyen geleneksel gösteriler, Bakanlığın uygun görüşü alınarak il hayvanları koruma kurullarından izin alınmak suretiyle düzenlenebilir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Hayvanların Kesimi, Öldürülmesi ve Yasaklar
Hayvanların kesimi

MADDE 12. — Hayvanların kesilmesi; dini kuralların gerektirdiği özel koşullar dikkate alınarak hayvanı korkutmadan, ürkütmeden, en az acı verecek şekilde, hijyenik kurallara uyularak ve usulüne uygun olarak bir anda yapılır. Hayvanların kesiminin ehliyetli kişilerce yapılması sağlanır.

Dini amaçla kurban kesmek isteyenlerin kurbanlarını dini hükümlere, sağlık şartlarına, çevre temizliğine uygun olarak, hayvana en az acı verecek şekilde bir anda kesimi, kesim yerleri, ehliyetli kesim yapacak kişiler ve ilgili diğer hususlar Bakanlık, kurum ve kuruluşların görüşü alınarak, Diyanet İşleri Başkanlığının bağlı olduğu Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Hayvanların öldürülmesi

MADDE 13. — Kanunî istisnalar ile tıbbî ve bilimsel gerekçeler ve gıda amaçlı olmayan, insan ve çevre sağlığına yönelen önlenemez tehditler bulunan acil durumlar dışında yavrulama, gebelik ve süt anneliği dönemlerinde hayvanlar öldürülemez.

Öldürme işleminden sorumlu kişi ve kuruluşlar, hayvanın kesin olarak öldüğünden emin olunduktan sonra, hayvanın ölüsünü usulüne uygun olarak bertaraf etmek veya ettirmekle yükümlüdürler. Öldürme esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yasaklar
MADDE 14. — Hayvanlarla ilgili yasaklar şunlardır:
  1. a) Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek.
  2. b) Hayvanları, gücünü aştığı açıkça görülen fiillere zorlamak.
  3. c) Hayvan bakımı eğitimi almamış kişilerce ev ve süs hayvanı satmak.
  4. d) Ev ve süs hayvanlarını onaltı yaşından küçüklere satmak.
  5. e) Hayvanların kesin olarak öldüğü anlaşılmadan, vücutlarına müdahalelerde bulunmak.
  6. f) Kesim hayvanları ve 4915 sayılı Kanun çerçevesinde avlanmasına ve özel üretim çiftliklerinde kesim hayvanı olarak üretimine izin verilen av hayvanları ile ticarete konu yabani hayvanlar dışındaki hayvanları, et ihtiyacı amacıyla kesip ya da öldürüp piyasaya sürmek.
  7. g) Kesim için yetiştirilmiş hayvanlar dışındaki hayvanları ödül, ikramiye ya da prim olarak dağıtmak.
  8. h) Tıbbî gerekçeler hariç hayvanlara ya da onların ana karnındaki yavrularına veya havyar üretimi hariç yumurtalarına zarar verebilecek sunî müdahaleler yapmak, yabancı maddeler vermek.

ı) Hayvanları hasta, gebelik süresinin 2/3’ünü tamamlamış gebe ve yeni ana iken çalıştırmak, uygun olmayan koşullarda barındırmak.

  1. j) Hayvanlarla cinsel ilişkide bulunmak, işkence yapmak.
  2. k) Sağlık nedenleri ile gerekli olmadıkça bir hayvana zor kullanarak yem yedirmek, acı, ıstırap ya da zarar veren yiyecekler ile alkollü içki, sigara, uyuşturucu ve bunun gibi bağımlılık yapan yiyecek veya içecekler vermek.
  3. l) Pitbull Terrier, Japanese Tosa gibi tehlike arz eden hayvanları üretmek; sahiplendirilmesini, ülkemize girişini, satışını ve reklamını yapmak; takas etmek, sergilemek ve hediye etmek.
ÜÇÜNCÜ KISIM
Hayvan Koruma Yönetimi
BİRİNCİ BÖLÜM
Mahallî Hayvan Koruma Kurulları Teşkilât, Görev ve Sorumluluklar
İl hayvanları koruma kurulu

MADDE 15. — Her ilde il hayvanları koruma kurulu, valinin başkanlığında, sadece hayvanların korunması ve mevcut sorunlar ile çözümlerine yönelik olmak üzere toplanır.

Bu toplantılara;

  1. a) Büyükşehir belediyesi olan illerde büyükşehir belediye başkanları, büyükşehire bağlı ilçe belediye başkanları, büyükşehir olmayan illerde belediye başkanları,
  2. b) İl çevre ve orman müdürü,
  3. c) İl tarım müdürü,
  4. d) İl sağlık müdürü,
  5. e) İl millî eğitim müdürü,
  6. f) İl müftüsü,
  7. g) Belediyelerin veteriner işleri müdürü,
  8. h) Veteriner fakülteleri olan yerlerde fakülte temsilcisi,

ı) Münhasıran hayvanları koruma ile ilgili faaliyet gösteren gönüllü kuruluşlardan valilik takdiri ile seçilecek en çok iki temsilci,

  1. j) İl veya bölge veteriner hekimler odasından bir temsilci,

Katılır.

Kurul başkanı gerekli gördüğü durumlarda konuyla ilgili olarak diğer kurum ve kuruluşlardan yetkili isteyebilir.

İl hayvan koruma kurulu sekretaryasını, il çevre ve orman müdürlüğü yürütür. Kurul, çalışmalarının sonucunu, önemli politika, strateji, uygulama, inceleme ve görüşleri Bakanlığa bildirir. İllerde temsilciliği bulunmayan kuruluş var ise il hayvan koruma kurulları diğer üyelerden oluşur. Kurul, kurul başkanı tarafından toplantıya çağrılır.

İl hayvan koruma kurulunun çalışma esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

İl hayvanları koruma kurulunun görevleri

MADDE 16. — Hayvanları koruma kurulu münhasıran hayvanların korunması, sorunların tespiti ve çözümlerini karara bağlamak üzere; av ve yaban hayvanlarının ve yaşama alanlarının korunması ve avcılığın düzenlenmesi hususlarında alınmış olan Merkez Av Komisyonu kararlarını göz önünde bulundurarak;

  1. a) Hayvanların korunması ve kullanılmasında onların yasal temsilciliği niteliği ile bu Kanunda belirtilen görevleri yerine getirmek,
  2. b) İl sınırları içinde hayvanların korunmasına ilişkin sorunları belirleyip, koruma sorunlarının çözüm tekliflerini içeren yıllık, beş yıllık ve on yıllık plân ve projeler yapmak, yıllık hedef raporları hazırlayıp Bakanlığın uygun görüşüne sunmak, Bakanlığın olumlu görüşünü alarak hayvanların korunması amacıyla her türlü önlemi almak,
  3. c) Hazırlanan uygulama programlarının uygulanmasını sağlamak ve sonuçtan Bakanlığa bilgi vermek,
  4. d) Hayvanların korunması ile ilgili olarak çeşitli kişi, kurum ve kuruluşların il düzeyindeki faaliyetlerini izlemek, yönlendirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak,
  5. e) İlde kurulacak olan hayvan bakımevleri ve hayvan hastanelerini desteklemek, geliştirmek ve gerekli önlemleri almak,
  6. f) Yerel hayvan koruma gönüllülerinin müracaatlarını değerlendirmek,
  7. g) Hayvan sevgisi, korunması ve yaşatılması ile ilgili eğitici faaliyetler düzenlemek,
  8. j) Bu Kanuna göre çıkarılacak mevzuatla verilecek görevleri yapmak,

İle görevli ve yükümlüdür.

İKİNCİ BÖLÜM
Denetim ve Hayvan Koruma Gönüllüleri
Denetim

MADDE 17. — Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki Bakanlıkça mahallin en büyük mülkî amirine yetki devri suretiyle devredilebilir.

Denetim elemanlarının nitelikleri ve denetime ilişkin usul ve esaslar ile kayıt ve izleme sistemi kurma, bildirim yükümlülüğü ile bunları verecekler hakkındaki usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yerel yönetimler, ev ve süs hayvanları ile sahipsiz hayvanların kayıt altına alınması ile ilgili işlemleri yapmakla yükümlüdürler.

Yerel hayvan koruma görevlilerinin sorumlulukları

MADDE 18. — Özellikle kedi ve köpekler gibi sahipsiz hayvanların kendi mekânlarında, bulundukları bölge ve mahallerde yaşamaları sorumluluğunu üstlenen gönüllü kişilere yerel hayvan koruma görevlisi adı verilir. Bu görevliler, hayvan koruma dernek ve vakıflarına üye ya da bu konuda faydalı hizmetler yapmış kişiler arasından il hayvan koruma kurulu tarafından her yıl için seçilir. Yerel hayvan koruma görevlileri görev anında belgelerini taşımak zorundadır ve bu belgelerin her yıl yenilenmesi gerekir. Olumsuz faaliyetleri tespit edilen kişilerin belgeleri iptal edilir. Yerel hayvan görevlilerinin görev ve sorumluluklarına, bu kişilere verilecek belgelere, bu belgelerin iptaline ve verilecek eğitime ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yerel hayvan koruma görevlileri; bölge ve mahallerindeki, öncelikle köpekler ve kediler olmak üzere, sahipsiz hayvanların bakımları, aşılarının yapılması, aşılı hayvanların markalanması ve kayıtlarının tutulmasının sağlanması, kısırlaştırılması, saldırgan olanların eğitilmesi ve sahiplendirilmelerinin yapılması için yerel yönetimler tarafından kurulan hayvan bakımevlerine gönderilmesi gibi yapılan tüm faaliyetleri yerel yönetimler ile eşgüdümlü olarak yaparlar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Hayvanların Korunmasının Desteklenmesi
Mali destek

MADDE 19. — Ev ve süs hayvanlarının korunması amacıyla bakımevleri ve hastaneler kurmak; buralarda bakım, rehabilitasyon, aşılama ve kısırlaştırma gibi faaliyetleri yürütmek için, başta yerel yönetimler olmak üzere diğer ilgili kurum ve kuruluşlara Bakanlıkça uygun görülen miktarlarda mali destek sağlanır. Bu amaçla Bakanlık bütçesine gerekli ödenek konulur. Bu ödeneğin kullanımına ilişkin esas ve usuller, Maliye Bakanlığının olumlu görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Diğer Hükümler
Eğitici yayınlar

MADDE 20. — Hayvanların korunması ve refahı amacıyla; yaygın ve örgün eğitime yönelik programların yapılması, radyo ve televizyon programlarında bu konuya yer verilmesi esastır. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu ile özel televizyon kanallarına ait televizyon programlarında ayda en az iki saat, özel radyo kanallarının programlarında ise ayda en az yarım saat eğitici yayınların yapılması zorunludur. Bu yayınların % 20’sinin izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde yapılması esastır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu görev alanına giren hususlarda bu maddenin takibi ile yükümlüdür.

Trafik kazaları

MADDE 21. — Bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek veya götürülmesini sağlamak zorundadır.

Hayvanat bahçeleri

MADDE 22. — İşletme sahipleri ve belediyeler hayvanat bahçelerini, doğal yaşama ortamına en uygun şekilde tanzim etmekle ve ettirmekle yükümlüdürler. Hayvanat bahçelerinin kuruluşu ile çalışma usul ve esasları Tarım ve Köyişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yasak ve izinler

MADDE 23. — Bu Kanun kapsamında olan ev ve süs hayvanlarının ticaretinin yapılması, ithalatı ve ihracatı ile her ne şekilde olursa olsun, ülkeden çıkarılması ve sokulması ile ilgili her türlü izin ve işlemlerde Bakanlığın görüşü alınmak kaydıyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkilidir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığının ilgili birimlerince, yıl içinde yapılan ithalat ve ihracat ile ilgili bilgiler Bakanlığa bildirilir.

Koruma altına alma

MADDE 24. — Bu Kanunun hayvanları korumaya yönelik hükümlerine aykırı hareket eden ve bu suretle bulundurduğu hayvanların bakımını ciddi şekilde ihmal eden ya da onlara ağrı, acı veya zarar veren kişilerin denetimle yetkili merci tarafından hayvan bulundurması yasaklanır ve hayvanlarına el konulur. Söz konusu hayvan yeniden sahiplendirilir ya da koruma altına alınır.

DÖRDÜNCÜ KISIM
Cezai Hükümler
BİRİNCİ BÖLÜM
İdari Para Cezası Verme Yetkisi, Cezalar, Ödeme Süresi, Tahsil ve İtiraz
İdarî para cezası verme yetkisi

MADDE 25. — Bu Kanunda öngörülen idarî para cezaları bu Kanunun 17 nci maddesinde belirtilen denetime yetkili merci tarafından verilir.

İdari para cezalarına itiraz

MADDE 26. — İdarî para cezalarına karşı cezanın tebliği tarihinden itibaren onbeş gün içinde idare mahkemesine dava açılabilir. Davanın açılmış olması idarece verilen cezanın yerine getirilmesini durdurmaz. Bu konuda idare mahkemelerinin verdiği kararlar kesindir.

İdarî para cezalarının ödenme süresi ve tahsili

MADDE 27. — İdarî para cezalarının ödenme süresi cezanın tebliği tarihinden itibaren otuz gündür.

Ceza vermeye yetkili merciler tarafından, Bakanlıkça bastırılan ve dağıtılan makbuz karşılığında verilen para cezaları, ilgilileri tarafından mahallin en büyük mal memurluğuna yatırılır. Yatırılan paranın % 80’i ilgili belediyeye takip eden ay içinde aktarılır. Bu para, tahsisi mahiyette olup amacı dışında kullanılamaz. Bu Kanuna göre verilecek idarî para cezalarında kullanılacak makbuzların şekli, dağıtımı ve kontrolü ile ilgili esas ve usuller yönetmelikle belirlenir.

Öngörülen süre içinde ödenmeyen para cezaları, gecikme zammı ile birlikte 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilir.

Cezalar

MADDE 28. — Bu Kanun hükümlerine aykırı davrananlara aşağıdaki cezalar verilir:

  1. a) 4 üncü maddenin (k) bendinin ikinci cümlesi hükmüne aykırı davrananlara, hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.
  2. b) 5 inci maddenin birinci, ikinci, üçüncü ve altıncı fıkralarında öngörülen hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı ile ilgili yasaklara ve yükümlülüklere uymayan ve alınması gereken önlemleri almayanlara hayvan başına ellimilyon lira, yedinci fıkrasında öngörülen yükümlülük ve yasaklara uymayanlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası.
  3. c) 6 ncı maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası.
  4. d) 7 nci maddede yazılan cerrahi amaçlı müdahaleler ile ilgili hükümlere aykırı davrananlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası.
  5. e) 8 inci maddenin birinci fıkrasında yazılı, bir hayvan neslini yok edecek müdahalede bulunanlara hayvan başına yedibuçukmilyar lira idarî para cezası; ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarına uymayanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası.
  6. f) 9 uncu maddede ve çıkarılacak yönetmeliklerinde belirtilen hususlara uymayanlara hayvan başına ikiyüzellimilyon lira; yetkisi olmadığı halde hayvan deneyi yapanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası.
  7. g) 10 uncu maddede belirtilen hayvan ticareti izni almayanlara ve bu konudaki yasaklara ve yönetmelik hükümlerine aykırı davrananlara ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası.
  8. h) 11 inci maddenin birinci fıkrasındaki eğitim ile ilgili yasaklara aykırı davrananlara birmilyarikiyüzellimilyon lira, ikinci fıkrasına aykırı davrananlara hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

ı) 12 nci maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira; ikinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

  1. j) 13 üncü madde hükümlerine aykırı davrananlara, öldürülen hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası, aykırı davranışların işletmelerce gösterilmesi halinde öldürülen hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.
  2. k) 14 üncü maddenin (a), (b), (c), (d), (e), (g), (h), (ı), (j) ve (k) bentlerine aykırı davrananlara ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası; (f) ve (l) bentlerine aykırı davrananlara hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası verilir, kesilmiş ve canlı hayvanlara el konulur.
  3. l) RTÜK’ün takibi sonucunda 20 nci maddeye aykırı hareket ettiği tespit edilen ulusal radyo ve televizyon kurum ve kuruluşlarına maddenin ihlal edildiği her ay için beşmilyar lira idarî para cezası.
  4. m) 21 inci maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.
  5. n) 22 nci maddeye uymayanlara, hayvanat bahçelerinde kötü şartlarda barındırdıkları hayvan başına altıyüzmilyon lira idarî para cezası.
  6. o) 23 üncü maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası.

Bu maddenin (b) bendinde atıfta bulunulan 5 inci maddenin birinci, ikinci ve beşinci fıkraları ile (o) bendi dışında kalan fiillerin, veteriner hekim, veteriner sağlık teknisyeni, hayvan koruma gönüllüsü, hayvan koruma derneği üyeleri, hayvan koruma vakfı üyeleri, hayvan toplama, gözetim altına alma, bakma, koruma ile görevlendirilmiş olan kişilerce işlenmesi halinde verilecek ceza iki kat artırılarak uygulanır.

Bu maddede yazılı idarî para cezaları, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, o yıl için 4.1.1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanır.

BEŞİNCİ KISIM
Çeşitli, Son ve Geçici Hükümler
BİRİNCİ BÖLÜM
Çeşitli Hükümler
Birden fazla hükmün ihlâli

MADDE 29. — Bu Kanunda suç olarak öngörülen fiiller başka kanunlara göre de suç ise, en ağır cezayı gerektiren kanun hükümleri uygulanır.

Fiili ile bu Kanunun birden fazla hükmünü ihlal edenlere daha ağır olan ceza verilir.

Fiillerin tekrarı

MADDE 30. — Bu Kanunda, ceza hükmü altına alınmış fiillerin tekrarı halinde para cezaları bir kat, daha fazla tekrarı halinde üç kat artırılarak verilir.

İKİNCİ BÖLÜM
Son ve Geçici Hükümler
Saklı hükümler

MADDE 31. — 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu ile 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu hükümleri saklıdır.

GEÇİCİ MADDE 1. — Bu Kanunun 14 üncü maddesinin (l) bendinde belirtilen hayvanlardan, yurda bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sokulmuş olanların sahipleri; üç ay içerisinde hayvan koruma kurullarına bildirimde bulunarak bunları kayıt altına aldırmak; altı ay içerisinde kısırlaştırarak kısırlaştırıldıklarına ilişkin belgeleri il hayvan koruma kurullarına teslim etmek zorundadırlar.

GEÇİCİ MADDE 2. — Bu Kanun gereğince çıkarılması gerekli bulunan yönetmelikler, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde hazırlanır.

Yürürlük

MADDE 32. — Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 33. — Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

Türkiye – Yunanistan Kültür Anlaşması

0

Türkiye – Yunanistan Kültür Anlaşması, 20 Nisan 1951 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Krallığı arasında imzalanan Kültür Anlaşmasının onanması hakkında Kanun, 12 Mayıs 1952 tarihinde mecliste kabul edilmiş, 17 Mayıs 1952 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır. 

Türkiye – Yunanistan Kültür Anlaşması

Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığının Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Kırallığı arasında imzalanan Kültür Anlaşmasının onanması hakkında Dışişleri Bakanlığınca hazırlanan ve Bakanlar Kurulunca 8 Haziran 1951 tarihinde meclise sunulması kararlaştırılan kanun tasarısının gerekçesi şu şekildedir:

Avrupa Konseyi âzası devletlerin kendi aralarında kültür anlaşmaları akdetmelerini tavsiye hususunda Konseyin Bakanlar Komitesince 3 ve 5 Kasım 1949 Paris toplantısında alınan karara tevfikan 20 Nisan 1951 tarihinde Ankara ‘da memleketimizle Yunanistan arasında bir Kültür Anlaşması imzalanmıştır. Türkiye ile  Yunanistan’ın içtimai hayatını ve müesseselerini birbirlerine tanıtacak ve iki memleket arasındaki ilmî ve kültürel münasebetleri inkişaf ettirecek olan bu Anlaşma Avrupa Konseyi âzası devletler arasında takarrür eden umumi esaslardan mülhem ‘bulunmaktadır. Anlaşmaya nazaran, her iki memleketin dahili mevzuatına riayet şartiyle, Âkıd Devletler ülkelerinde karşılıklı olarak kültür enstitüleri kurulabilecektir. Anlaşmada burslar ve yaz tatili kursları ihdası, ilmî ve meslekî elemanlar ve talebe teatisi, ilim cemiyetleri, gençlik ve spor teşekkülleri arasında sıkı iş birliği temini, seyahatler ve izcilik kampları tertibi, maarifle ilgili sergiler açılması, faydalı yeni ve eski eserler ve neşriyat mübadelesi, konferanslar, konserler, temsiller ve radyo yayınları tertibi gibi hususlar derpiş edilmektedir.

Âkıd hükümetler kendi ülkelerinde yayınlanan mektep kitaplarının, iki memleketten her biri hakkında yanlışlıklar ihtiva etmemesine itina eylemek suretiyle öğrencilerin bu sahada hakikata aykırı malûmat edinmelerine mâni olacaklardır.

Diğer, taraftan Anlaşmada, her iki memlekette kanuni bir akademik paye ihrazı zımnında yapılan imtihanların muadeletinin tanınmasıyla ilgili ahkâm mevcuttur. Anlaşmanın tatbikatına mütedair hususların müzakere ve tesbitini teminen Türkiye ve Yunanistan murahhaslarından teşekkül ve senede en az bir defa, sıra ile Ankara ve Atina’da içtima edecek olan Muhtelit bir Daimî Komisyon kurulacaktır.

Bu komisyon, biri Türk ve diğeri Yunan azadan müteşekkil ve merkezleri Ankara ve Atina’da bulunmak üzere iki kısmı ihtiva eyliyecek ve her kısmın iki âzası olacaktır.”

TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE YUNANİSTAN KRALLIĞI ARASINRA KÜLTÜR ANLAŞMASI

Türkiye Hükümeti ile Yunanistan Krallık Hükümeti, dostane bir iş birliği ve mübadele suretiyle fikir, güzel sanatlar ve ilim sahasında kendi memleketleri arasında mümkün mertebe tam bir mutabakat ekle etmek ve aynı zamanda memleketlerinin içtimai hayatının ve müesseselerinin karşılıklı olarak anlaşılmasını temin eylemek gayesiyle bir anlaşma akdini arzu eylediklerinden, bu maksatla mezkûr hükümetler tarafından usulüne tevfikan yetkili kılınan murahhaslar aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:

Birinci madde

Her Âkıd Hükümet, kendi ülkesi üzerinde bulunan üniversitelerde veya diğer öğretim müesseselerinde, diğer âkıd hükümet memleketinin dil, edebiyat ve tarihin veya bunlara müteallik başka mevzular hakkında kürsüler, dersler veya konferanslar ihdasını temin için elinden geleni yapacaktır.

İkinci madde

Her Âkıd Hükümet, diğerinin ülkesi üzerinde o memlekette kültür enstitüleri ihdasını tanzim eden mevzuatın umumi hükümlerine uymak şartiyle bu kabil enstitüler kurabilecektir.

Üçüncü madde

Âkıd hükümetler, kendi memleketleri arasında, üniversite personeli, profesörler, öğrenciler, ilmî araştırma yapanlar ve teknisyenlerle diğer meslekler ve faaliyetler mümessillerinin mübadelesini
teşvik edeceklerdir.

Dördüncü madde

Şayet bir Âkıd Hükümetin üniversite veya ilmî enstitülerinin kayıt ve sair ücretleri bir memlekette diğerinden daha yüksek ise, ücretleri daha yüksek olan Âkıd Hükümet, diğer memlekette okuyan kendi talebesi sayısını göz önünde tutarak bu ücretleri muayyen bir öğrenci miktarı için diğer Âkıd Tarafın memleketinde cari meblâğa indirmek imkânını derpiş eyleyecektir.

Beşinci madde

Her Âkıd Hükümet, diğer Âkıd Hükümet memleketinin öğrencilerinin ve üniversite mezunlarının (graduue) araştırma ve tetkiklerde bulunmalarına veya teknik bilgilerini inkişaf ettirmelerine imkân vermek maksadiyle kendi memleketlerinde bir müddet kalabilmelerini temin için, tetkik bursları ve nakdî yardım tahsisatı ihdas edecektir.

Altıncı madde

Âkıd Hükümetler, fikrî, bedii, ilmî, medenî ve içtimai faaliyetler sahasında karşılıklı yardım maksadiyle kendi memleketlerinin ilim cemiyetleri arasında en sıkı iş birliğini mümkün mertebe teşvik eyliyeceklerdir.

Yedinci madde

Her Âkıd Hükümet, . kendi ülkesi üzerinde diğer tarafın vatandaşları veya bir vatandaşlar grubu tarafından yapılan ilmî ve kültürel araştırmaları, diğer tarafın talebi üzerine ve fiili imkân nispetinde kolaylaştıracaktır

Sekizinci madde

Âkıd Hükümetler, kanuni bir akademik paye ihracı zımnında veya muayyen hallerde meslekî bir gaye ile bir veya diğer memleket ülkesinde yapılan imtihanlara – gerek giriş ve gerekse terfi imtihanlarına öbür memlekette tekabül eyliyen imtihanların muadeletinin tanınması şartlarını tetkik edeceklerdir.

Dokuzuncu madde

Her Âkıd Hükümet, (a) kendi ülkesinde diğer memleketin (b) bu memleket de buna mukabil kendi ülkesinde öbür memleketin üniversite personeline, profesörlerine, yüksek ve aynı zamanda ortaöğretim öğrencilerine mahsus tatil kursları ihdasını teşvik edecektir.

Onuncu madde

Âkıd Hükümetler, kültürel ve meslekî is birliğini inkişaf ettirmek gayeliyle, bu maksatla seçilmiş delegasyonların karşılıklı: ziyaretlerini « davet ve nakdi yardım yoliyle teşvik edeceklerdir.

On birinci madde

Âkıd Hükümetler, terbiyevi gaye güden ve kendi memleketlerince tanınmış olan gençlik ve ergin teşekkülleri arasında i§ birliğini teşvik edeceklerdir.

Spor ve izcilik sahasında yakınlaşma, temas ve karşılıklı yardımları teşvik ve seyahatler ve izcilik kampları tertip edeceklerdir.

On ikinci madde

Âkıd Hükümetler, aşağıdaki vasıtalarla, hor memlekette diğerinin kültürünün daha iyi tanınmasını sağlamak maksadiyle birbirlerine karşılıklı yardımda bulunacaklardır.

a) Kitaplar, mevkuteler ve diğer neşriyat,
b) Konferanslar ve konserler,
e) Sanat sergileri ve kültürel mahiyette diğer sergiler,
d) Tiyatro temsilleri,
o) Radyo, filimler, plâklar ve diğer mihaniki vasıtalar,

On üçüncü madde

İki memleketin fazla parçalarına sahip bulundukları eski eserlerle müze eşyasına mübadele etmek, Arkolojik hafriyat ve araştırmalarla tarihi âbidelerin tamiri veya ihyası faaliyetlerinden komşu memleketin alâkalı mütehassıslarını malûmattar kılmak veya onları bu faaliyetlere iştirake davet etmek, bu suretle gerek faaliyetlerin icrasında; gerekse elde edilen neticelerin takdirinde karşılıklı işbirliğini temin eylemek,

Her iki Âkit memleketin kendi mevzuatları çerçevesi dâhilinde, eski eşya ile müze eşyasının kalıplarının alınmasına, kütüphanelerde muhafaza olunan el yazmalarının fotokopilerinin çıkarılmasına, bu elyazmalarının muvakkaten öbür tarafa nakil ve fazla nüshalarının mübadele olunmasına, tarih tetkikleri için (mahkeme ve kadastro arşivleri de dâhil olmak üzere) her türlü Devlet arşivi sicil ve vesikalarından faydalanılmasına karşılıklı olarak müsaade eylemek, hususlarında Âkit hükümetler yekdiğerlerine yardım eyliyeceklerdir.

On dördüncü madde

Âkit »hükümetler, her iki memlekette yayınlanan mektep kitaplarının, iki memleketten her biri hakkında yanlışlıklar ihtiva etmemesine, kendi mevzuatlarının kabul ettiği hudutlar dâhilinde, itina eyliyeceklerdir.

On beşinci madde

iki memleketin dâhil bulundukları coğrafi bölgeyi ilgilendiren kültürel ve ilmî meseleleri tetkik için eksper toplantılariyle ve konferansları teşvik etmenin muvafık olup olmıyacağı hususunda Akıd Hükümetler istişarede bulunacaklardır.

On altıncı madde

İşbu anlaşmanın tatbikini teminen, behemehal Devlet memuru olmaları icabetmiyen dört azadan müteşekkir bir daimî muhtelit komisyon kurulacaktır.

Bu komisyon, biri merkezi Ankara’da ve Türk azadan, diğeri merkezi Atina’da, ve Yunanlı azadan müteşekkil olmak üzere iki şubeyi ihtiva eyliyecektir. Her şubenin iki âzası bulunacaktır. Türkiye Millî Eğitim Bakanlığı, Türkiye Dışişleri Bakanlığı ile anlaşarak Türk şubesinin âzasını ve Yunan Eğitim Bakanlığı, Yunan Dışişleri Bakanlığı ile anlaşarak Yunan şubesinin azasını tâyin eyliyecektir. Her liste tasvip için diplomatik yolla diğer Akıd Hükümete tevdi edilecektir.

Qn yedinci madde

Muhtelit daimî komisyon her defa ihtiyaç hissedildikçe ve senede en az bir defa, sıra ile Türkiye’de ve Yunanistan’da umumi heyet halinde toplanacaktır. Bu toplantılarda komisyonlar, Başkentinde toplantının yapılacağı memleketin hükümeti tarafından tâyin edilecek beşinci bir âza ile tamamlanacaktır.

On sekizinci madde
  1. Muhtelit Komisyonun başlıca vazifelerinden biri, bir umumi heyet toplantısı esnasında, işbu Anlaşmanın tatbikatına mütedair müfassâr telifler ihzarına tevessül eylemek olacaktır; Âkıd Hükümetlerin tasvibinden sonra, bu telifler işbu anlaşmaya/eklenecek bir lahika halinde toplanacaktır. Âkıd Hükümetlerin tasvibi nota teatisi suretiyle tebliğ edilecektir.
  2. Bundan sonra, Muhtelit Komisyon Anlaşmanın işleyişini tetkik edecek ve lahikada yapılması zaruri görülecek her türlü tadilâtı Akıd Hükümetlere teklif eyliyecektir.
  3. Daimî Muhtelit Komisyon toplantıları arasında lahikada tadilât yapılaması, şubelerden her biri tarafından diğer şubenin muvafakati şartiyle teklif edilebilecektir.
  4. Lahikada yapılacak tadilât, Akıd Hükümetlerin tasvibinden sonra yürürlüğe girecektir. Bu tasvip, nota teatisi suretiyle tebliğ edilecektir.
On dokuzuncu madde

Her Akıd Hükümet, işbu Anlaşmanın tatbik sahasına giren hükümlerin icrasına yardım veya tevessül eyliyecek teşekkülleri veya şahısları tâyin ve irad eylemek imkânını haiz olacaktır.

Yirminci madde

İşbu Anlaşma tasdik edilecek ve tasdiknamelerin Atina’da teatisinden 15 gün sonra yürürlüğe girecektir.

Yirmi birinci madde

İşbu Anlaşma, asgari beş sene müddetle yürürlükte kalacaktır. Bundan sonra ve işbu müddetin hitamından en. az altı ay evvel Akıd Hükümetlerde» biri tarafından feshedilmedikçe Akid Taraflardan birinin feshi ihbar ettiği tarihi takip eyliyecek altı aylık müddetin hitamına kadar yürürlükte kalacaktır.

Yukardaki hükümleri tasdikan, aşağıda imzaları bulunan mürahaslar işbu Anlaşmayı imzaladılar ve mühürlediler.

20 Nisan 1951 tarihinde, Ankara’da, iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Türkiye Hükümeti adına                                           Yunanistan Krallık Hükümeti adına
Faik Zihni Akdur                                                                  Alezandre Conioumas

Türkiye Cumhuriyeti Dönemi Uluslararası Antlaşmaları

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO)

1

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO-The World Intellectual Property Organization-L´organisation mondiale de la propriété intellectuelle), fikri mülkiyet hakları ile ilgili olarak imzalanmış olan Bern Antlaşması ve Paris Antlaşmasını imzalamış olan ülkelerin öncülüğünde kurulmuştur.

Örgüt, Birleşmiş Milletlere bağlı kuruluşlardandır.

WIPO, Birleşmiş Milletlere bağlı kuruluşlardandır.

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO)WIPO) Tarihçesi 

Sınai Mülkiyetin Korunmasına İlişkin Paris Sözleşmesi 1883 tarihinde, 1886 tarihli Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına İlişkin Bern Sözleşmesi ise 1883 tarihinde imzalanmıştır.

Paris ve Bern Anlaşmaları ile oluşturulan Uluslararası Bürolar 1893’te birleştirilmiş ve Fikri Mülkiyetin Korunmasına İlişkin Birleşmiş Uluslararası Büro (BIRPI) adını almıştır.

WIPO, fikri mülkiyete konu hakların tüm dünyada korunması amacıyla 14 Temmuz 1967 tarihinde Stockholm’de imzalanan Sözleşme ile kurulmuştur. Örgütün merkezi İsviçre’nin Cenevre kentindedir. WIPO Anlaşması 1970’de yürürlüğe girmiş, 1979 yılında yeniden gözden geçirilmiştir.

Hükumetlerarası bir kuruluş olan örgüt, 1974’ten itibaren Birleşmiş Milletler’in teşkilat sistemi içinde yer alan uzmanlaşmış kuruluşlardan biri olmuştur. BIRPI, 1970 yılında yerini WIPO’ya bırakmıştır.

1996 yılında, Dünya Ticaret Örgütü ile işbirliği anlaşması imzalayarak fikri mülkiyet hakları ile ilgili rolünü küresel anlamda genişletmiştir.

Türkiye’nin WIPO’ya Katılımı

Sözleşmesine 183 ülke taraf olmuştur. Türkiye’nin WIPO’ya katılımı 14 Ağustos 1975 tarih ve 7/10540 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla uygun bulunmuştur. Türkiye 12 Mayıs 1976’dan itibaren örgütün üyesi haline gelmiştir.

TBMM tarafından 5647 sayı ile kabul edilen “WIPO Telif Hakları Anlaşmasına katılmamızın uygun bulunduğu hakkında” kanunun 8 Mayıs 2007 tarih ve 26516 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesi ile Dünya Fikri Mülkiyet Hakları Örgütü (WIPO) tarafından 20 Aralık 1996 tarihinde kabul edilen “WIPO Telif Hakları Anlaşması”na katılmamız uygun bulunmuştur. Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO) Telif Hakları Andlaşması Resmi Gazetenin 14.05.2008 tarihli ve 26876 nolu sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşmenin yürütülmesi ve WIPO ile koordinasyonun sağlanmasında Türkiye’de sorumlu birim Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğüdür. WIPO’nun yıllık aidatı ve Türkiye’nin katkı payı 26.823,19 Amerikan Dolarıdır.

Örgütün Amacı ve Yapılanması

WIPO’nun temel amacı, örgüt  tarafından uygulaması takip edilen antlaşmalar gereğince kurulan fikri mülkiyet birlikleri arasındaki koordinasyon ve idari işbirliğini sağlamaktır. WIPO, devletlerle uluslararası kuruluşlar arasında işbirliğini örgütlemekte, ülkeler ve kuruluşlar arasında uygulama anlaşmaları hazırlamakta ve yürürlüğünü takip etmektedir.

Örgüt, Kuruluş Sözleşmesi ile 7 Sınai Mülkiyet Sözleşmesi ve 8 Telif Hakkı Sözleşmesi olmak üzere toplam 25 Sözleşmenin koordinasyonunu ve uygulamasını takip etmekte, yürürlüğünü sağlamak için uluslararası alanda faaliyet göstermektedir.

Örgüt, yasa çalışmaları yapmakta, taslak yasa metinleri hazırlamakta, hukuki ve teknik konularda sözleşmelere taraf olan ülkelere yardımlarda bulunmakta, fikri mülkiyet haklarının dünya çapında korumasını ve gelişmesini sağlamak için özendirici çalışmalar yapmaktadır. WIPO, faaliyet alanı ile ilgili bütün bilgileri toplayarak yayımlamakta, uluslararası sınıflandırma, standartlaştırma ve tescil faaliyetlerine ilişkin çalışmalar yapmaktadır.

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO) Genel Kurulu ve Koordinasyon Komitesi örgütün temel politikalarını oluşturma, geliştirme ve karar alma organlarıdır. WIPO yönetimindeki birlikler ve üye devletlerin oluşturduğu meclis ve diğer organlar her yıl Eylül ayı sonunda genel kurulda toplanmakta ve örgütün çalışmaları ile geleceğe dair politikalarını değerlendirerek tüm ilgili paydaşlara bildirmektedir.

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü Tahkim ve Arabuluculuk Merkezi’nin hazırladığı WIPO Tahkim Kuralları, fikri ve sınai hukuk alanında çıkan sorunların en kısa ve dostane yollardan çözülmesi için oluşturulmuştur. Fikri Mülkiyet Hukuku küreselleşme ve teknolojik gelişmeler sonucunda sürekli gelişmekte ve değişmekte, bu gelişmeler yeni uyuşmazlıklar doğurmaktadır. Bu nedenle, fikri mülkiyet uyuşmazlıklarının çözümünde tahkim ve arabuluculuktan yararlanılması gündeme gelmiş, Dünya Fikrİ Mülkiyet Örgütü Tahkim ve Arabuluculuk Merkezi kurulmuştur.

Merkezin hazırladığı WIPO Tahkim Kuralları, modern düzenlemeler getirmiş, uyuşmazlıkların çözümü için pozitif seçenek oluşturmaya çalışmıştır. Sistem, uyuşmazlıklarda ve ticari ihtilaflarda kolaylaştırıcı bir usul getirmiş, fikri hakların karakteristik özelliklerine uygun bir tahkim ve arabuluculuk uygulaması oluşturmayı hedeflemiştir.

Ziştovi Antlaşması

0
Ziştovi Antlaşması
Ziştovi Antlaşması

Ziştovi Antlaşması, 4 Ağustos 1791 tarihinde Avusturya Arşidüklüğü ile Osmanlı Devleti arasında Sistovo’da imzalanan barış antlaşmasıdır. 1790 yılı Aralık ayında Ziştovi(Sistovo) kasabasında başlayan barış görüşmeleri sonuçlandırılarak 4 Ağustos 1791 tarihinde antlaşma ile sonuçlanmıştır.

Avusturya Arşidüklüğü, 962-1806 yılları arasında toplam 844 yıl hüküm sürmüş olan monarşik yapıdaki bir Alman Krallığıdır. Avusturya ise 1453-1806 yılları arasında Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun en önemli parçalarından ve Habsburg Monarşisinin önemli merkezlerinden biri olmuştur.

Ziştovi’deki barış görüşmelerini tasvir eden gravür

Osmanlı Devleti Dönemi Uluslararası Antlaşmalarından olan Ziştovi Antlaşması, on dört maddeden oluşmakta, “Alman İmparatoru ve Osmanlı Devleti (Bab-ı Ali) arasında 4 Ağustos 1791 yılında Sistova’da imzalanan antlaşma metni” olarak tanımlanmaktadır. İki devlet arasında devam eden yarım yüzyıllık barış, dostluk ve iyi komşuluk ilişkilerini tekrar canlandırmak için İngiltere ve Prusya kralları ile Birleşik Eyaletler generalinin aracılığı sonucunda temsilcilerin yaptıkları görüşmeler sonucunda antlaşma şartları belirlenmiştir.

Ziştovi Antlaşması Maddeleri

Madde 1

İki devlet arasında denizde ve karada ebedi dostluğa dayalı barış olmalıdır. Her iki tarafın savaş boyunca yaptığı düşmanlığa son verilmeli ve tarafların elinde bulunan köleler ile Karadağ, Bosna, Sırbistan, Eflak ve Boğdan halkları eski yaşadıkları bölgelere dönmeli, eski mal varlıkları ve haklarına geri kavuşmalıdır. Savaş esnasında Avusturya’yı desteklemeyen topluluklar da aynı şekilde yurtlarına dönmeli ve Avusturya tarafından rahatsız edilmemelidir.

Madde 2

Barış antlaşmasının esası, savaşın başladığı günden önce mevcut olan status quo’ya dayanmaktadır. Taraflar 18 Eylül 1739 tarihli Belgrad Antlaşması, 5 Kasım 1739 ve 2 Mart 1741 tarihli antlaşmalar, 25 Mayıs 1747 tarihli Belgrad Antlaşması’nın sürdürülmesi için yapılan akit, 7 Mayıs 1775 tarihli Bukovina’nın devredilmesi için yapılan antlaşma ve 12 Mayıs 1776 tarihli Bukovina sınırlarını belirlemek için yapılan antlaşmaları yineleyip kabul etmektedirler.

Madde 3

Osmanlı Devleti, 8 Ağustos 1783 tarihinde imzalanan antlaşmaya uyarak Avusturya ticaret gemilerini Kuzey Afrika kıyılarındaki korsanlardan ve diğer tehlikelerden koruyacak ve ticaret gemilerinin uğrayacakları her türlü zararı tanzim edecektir. Aynı şekilde 24 Şubat 1784 tarihli antlaşmaya göre Osmanlı Devleti, egemenliğinde bulunan tüm deniz ve nehirlerde Avusturya’ya ait tüm gemilere serbest ticaret hakkı tanıyacaktır. Yine 4 Aralık 1786 tarihli fermana göre Eflak ve Boğdan eyaletlerindeki Transilvanyalı çobanlara ve onların sürülerine geliş-gidiş ve konaklama imkânı sağlayacaktır. Bunlarla birlikte savaştan önceki bütün fermanlar, sözleşmeler ve bakanlık antlaşmaları serbest dolaşım ve ticaretin sürekliği için iki devlet tarafından yeniden tanınacaktır.

Madde 4

Avusturya, Osmanlı’nın dostça tutumuna karşılık status quo’ya uygun biçimde savaşta ele geçirdiği toprakları, şehirleri, kaleleri ve hisarları onaracak ve Osmanlı’ya ait askeri mühimmatla birlikte iade edecektir. Bu durum Eflak ve Boğdan’daki yerler için de geçerli olacaktır.

Madde 5

Genel adı La Raya olan Hotin Kalesi ve semti boşaltılacak, restore edilerek Osmanlı’ya iade edilecekti. Fakat sözü edilen kale ve semt Rusya barışı imzalanana kadar Avusturya’da kalacak ve Avusturya, Rusya’yı dolaylı veya dolaysız hiçbir şekilde desteklemeyecektir.

Madde 6

Onay imzaları atıldıktan sonra iki devlet arasındaki eski sınırlar yeniden çizilecek, Eflak ve Boğdan’ın beş bölgesi için bu işlem 30 gün içerisinde yapılacaktır. Status quo kapsamında Bosna, Sırbistan, Burg, Eski Osova ve civar bölgelerdeki sınırların çizilmesi Belgrad Antlaşması’nın 13. maddesine göre yapılacaktır. Yukarı Unna bölgesi sınırları da 60 gün içerisinde yeniden gözden geçirilecekti. Belirtilen süreler kalelerin tamiri ve askeri mühimmatın kaldırılması için gereklidir.

Madde 7

Osmanlı tebaasından olan tüm mahkûm, tutsak ve rehin askerler serbest bırakılıp Ruscuk, Vidin ve Bosna’daki yetkililere teslim edilecektir. Buna karşılık Bosna Lortlarının elinde bulunan Avusturya vatandaşları da aynı şekilde iade edilecektir. İki aylık süre zarfında her iki devlette bulunan savaş tutsakları ve köleler yaş, cinsiyet ve durumları ne olursa olsun ve her nerede bulunurlarsa bulunsunlar köle olarak kullanılamayacak ve karşılıklı teslim edileceklerdi. Ancak gönüllü şekilde din değiştirenler bu kapsamın dışında bırakılacaktır.

Madde 8

İki devletin vatandaşları, savaş esnasında veya savaştan önce karşı tarafın topraklarına göç etmiş ve durumu yetkililere bildirip uyumlu bir şekilde yaşıyorlarsa orada yaşamaya devam edecek ve taraflar onları geri dönmeye zorlamayacaktır. Sığındıkları devlet onlara eşit haklar tanıyacak, hem yeni hem de vatandaşı oldukları eski devletteki toprakları onların olmaya devam edecektir.

Madde 9

Taraflar ticari münasebetlerini yenileme arzusundadır. Bu anlamda Belgrad Antlaşması’nın 17. ve Pasarofça Antlaşması’nın 18.maddelerinin savaş esnasında ihlal edilmesi nedeniyle mağdur olmuş tüccarlar, devletten yardım isteme hakkına sahip olacak ve mağduriyetleri en hızlı şekilde hiçbir mazeret gösterilmeden giderilecektir.

Madde 10

Alınan kararlar derhal iki devletin sınırlarında bulunan yetkililere iletilmelidir. Bu kararların hayata geçirilmesi toplumsal huzur, iyi komşuluk ilişkileri ve sınırların bütünlüğü için zorunludur. Taraflar arasında yapılmış anlaşmaya göre zararların giderilmesi, suçluların işledikleri suça göre cezalandırılması dostluk ve barışın sağlanması açısından gereklidir. Bu madde her iki ülkenin arşiv kayıtlarına benzer ifadelerle geçmiştir.

Madde 11

İki ülkenin vatandaşlarına da karşı devletin topraklarında seyahat edebilme ve nehirlerinden geçebilme izni verilecek ayrıca taşıdıkları malların güvenliği 2.ve 3. maddelerde belirtildiği şekilde sağlanacaktır.

Madde 12

Osmanlı topraklarında bulunan Hristiyan dinine mensup rahipler ve tarikatlar korunacak, kiliseler tamir edilecektir. Kişi özgürlüğü, ibadet serbestliği, Kudüs ve diğer bölgelerdeki kutsal yerler de aynı şekilde korunacaktır. Bu konuda Belgrad Antlaşması’nın 9. maddesi ile bugüne kadar konuyla ilgili yapılan antlaşmalar ve yayımlanan fermanlar esas alınacaktır.

Madde 13

Tahta yeni sultanlar geçtiğinde taraflar birbirlerine elçiler gönderip haber verecektir. Bu elçiler seremoni ile karşılanacak, onurlandırılacak ve iyi misafir edilecektir. Osmanlı Devleti elçilere eşlik eden memurlara, misafirlere ve hizmetçilere de aynı özeni gösterip güvenliklerini en iyi şekilde sağlayacaktır.

Madde 14

Antlaşmanın iki orijinal ve birbiriyle uyumlu kopyası Fransızca ve Türkçe olarak düzenlenip iki devletin yüksek mahkemelerine iletilecek ve 40 gün içerisinde taraflar imzaladıkları kopyaları birbirlerine göndereceklerdir.

Ziştovi Antlaşması’nın yapıldığı tahmin edilen ev

“Bizler Büyük Britanya kralı, Prusya kralı ve Birleşik Eyaletler kralı adına tam yetkilendirilen ve barış için ara bulucu görevi üstlenen elçiler olarak deklare ederiz ki yukarıda belirtilen ve Avusturya ile Osmanlı arasında imzalanan barış antlaşmasının tüm maddelerini şartları ve koşullarıyla birlikte kabul edip kendi ellerimizle imzalayıp mühürledik. 4 Ağustos 179’ de Sistovo’da imzalanmıştır.”

Uluslararası Hemşirelik Andı – Florence Nightingale Yemini

0

Uluslararası Hemşirelik Andı – Florence Nightingale Yemini; ilk olarak 1893 yılında Lystra Gretter tarafından oluşturulan ve o tarihten günümüze hemşirelerin mesleki yaşamına başladıkları ilk gün olarak kabul edilen mezuniyet törenlerinde okutulan, mesleki etik kurallar çerçevesinde onurla uygulayacaklarına dair yemindir.

Lystra Gretter (1858- 1951)

Uluslararası Hemşirelik Andı; 1965 yılında Uluslararası Hemşirelik Konseyi tarafından Florence Nightingale Yemini ile birlikte mesleki etik ilkeler çerçevesinde incelenmiş, revize edilerek tüm dillere çevrilmiş ve hemşirelik okullarının mezuniyet törenlerinde okutulmaya başlanmıştır.

Yemin, geçerliliğini her dönem korurken; bazı kuralların da içinde bulunulan dönemin şartlarına uygun olmadığından özünü koruyarak değişimine ihtiyaç duyulmuştur.

Uluslararası Hemşirelik Andı – Florence Nightingale Yemini
Yüklenmiş olduğum sorumlulukların bilincinde geliştirdiğim anlayış ve becerilerimle herhangi bir ırk, inanç, renk, siyasal veya sosyal durum ayırımı gözetmeksizin hastalarıma bakacağıma;
Hayatı korumak, ızdırabı hafifletmek, sağlığı yüceltmek için gereken her türlü çabayı göstereceğime;
Bakımım altındaki hastaların bütün değer ve dini inançlarına saygı duyacağıma;
Bana bireylerle ilgili olarak verilen tüm bilgileri saklayacağıma;
Hayatı ya da sağlığı tehdit edebilecek her türlü girişimden sakınacağıma;
Mesleki bilgi ve becerilerimi en üst düzeyde tutmaya çalışacağıma;
Sağlık ekibinin bütün üyeleri ile iş birliği yapacağıma ve onları destekleyeceğime;
Bunların tümünü yaparken, Uluslararası Hemşirelik Ahlak Yasası’nın onurunu korumak için gerekecek bütün çabaları sarf edeceğime ve hemşireliğin bütünlüğünü koruyacağıma ant içerim.

Hemşirelik Yemini İngilizce versiyonu
Hemşirelik Yemini İngilizce versiyonu

Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme

0
Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme

Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme, diğer adıyla 1951 Mülteci Sözleşmesi (The 1951 Refugee Convention) , 28 Temmuz 1951 tarihinde ilk olarak 12 ülke tarafından imzalanan çok uluslu bir Birleşmiş Milletler sözleşmesidir. Sözleşme genel olarak mültecilerin hukuki durumunu, sığınma hakkını, sığınma hakkı almış kişilerin haklarını ve bu kişilere sığınma hakkı veren ülkelerin hukuki sorumluluklarını belirlemektedir.

Cenevre Konvansiyonları, 10 Aralık 1948 tarihinde ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ardından Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen en önemli belgelerdendir. Sözleşmelerin başında Evrensel Beyannameye kuvvetli atıf yapılmakta, yapılan düzenlemelerin insanlığın ortak barışına hizmet edeceği vurgulanmaktadır.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), 14 Aralık 1950’de Birleşmiş Milletler Genel Meclisi tarafından kurulmuştur.

“Cenevre’de 28 Temmuz 1951 tarihinde imzalanmış olan Mültecilerin Hukuki Durumuna dair Sözleşmenin onaylanması hakkında Kanun” Türkiye Büyük Millet Meclisinde, 29.08.1961 tarihinde kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 05.09.1961 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.  Türkiye, mültecilere dair 12 Mayıs 1926 ve 30 Haziran 1928 tarihli anlaşmalara taraf olmadığından yayınladığı bir deklarasyonla sözleşmeye katılmış, “1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar” ifadesini “1 Ocak 1951’den önce Avrupa’da meydana gelen olaylar” olarak anladığını deklare etmiş ve önceki sözleşmelerden müstakil olarak sözleşmeye katılmıştır.

Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme
28 Temmuz 1951
BAŞLANGIÇ

Yüksek İmzacı Taraflar,

Birleşmiş Milletler Antlaşması ve 10 Aralık 1948’de Genel Kurul’ca kabul olunan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, insanların ana hürriyetlerden ve insan haklarından, fark gözetmeksizin faydalanmaları ilkesini teyit ettiğini dikkate alarak,

Birleşmiş Milletler’in, birçok defa, mültecilere karşı derin ilgisini ortaya koyduğunu ve mültecilerin temel hürriyetleri ile insan haklarını mümkün olduğu kadar kapsamlı bir şekilde kullanmalarını sağlamaya çaba gösterdiğini dikkate alarak,

Mültecilerin hukuki durumuna ilişkin daha önce imzalanan milletlerarası antlaşmaların tekrar gözden geçirilmesi ve bir araya getirilmesinin, bu antlaşmaların alanının ve bunların mülteciler için sağladığı himayenin yeni bir antlaşma yoluyla genişletilmesinin arzu edilir olduğunu dikkate alarak,

Sığınma hakkını tanımanın, bazı ülkelere son derece ağır yük yükleyebileceğini ve uluslararası kapsamı ile niteliği Birleşmiş Milletler’ce kabul edilmiş bulunan bir sorunun, uluslararası iş birliği olmaksızın tatmin edici bir şekilde çözümlenemeyeceğini dikkate alarak,

Bütün Devletlerin, mülteci sorununun toplumsal ve insani yönlerini kabul ederek, bu sorunun devletler arasında bir gerginlik sebebi halini almasını önlemek için olanakları ölçüsünde ellerinden geleni yapmalarını arzuladığını ifade ederek,

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri’nin, mültecilerin korunmasını sağlayan uluslararası sözleşmelerin uygulanmasına nezaret etmekle görevli olduğunu kaydederek ve bu sorunu çözmek için alınan önlemlerin birbiri ile verimli uyumunun, Devletler ile Yüksek Komiser arasındaki iş birliğine bağlı olduğunu kabul ederek,

Cenevre’de 28 Temmuz 1951 tarihinde imzalanmış olan Mültecilerin Hukuki Durumuna dair Sözleşmenin onaylanması hakkında Kanun (PDF)

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Aşağıdaki konularda anlaşmışlardır:

I. BÖLÜM
Genel Hükümler
1. Madde
A. İşbu Sözleşme’nin amaçları bakımından “mülteci” kavramı:

(1) 12 Mayıs 1926 ve 30 Haziran 1928 Düzenlemeleri veya 28 Ekim 1933 ve 10 Şubat 1938 Sözleşmeleri, 14 Eylül 1939 Protokolü ya da Uluslararası Mülteci Örgütü Tüzüğü’ne göre mülteci sayılan;

Uluslararası Mülteci Örgütü tarafından, faaliyette bulunduğu dönem içinde alınmış mülteci sıfatını vermeme kararları, bu bölümün 2. fıkrasındaki koşullara sahip olan kimselere mülteci sıfatının verilmesine engel değildir;

(2) 1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar sonucunda ve ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her şahsa uygulanacaktır.

Birden fazla tabiiyeti olan bir kişi hakkındaki “vatandaşı olduğu ülke” ifadesi, tabiiyetini haiz olduğu ülkelerden her birini kasteder ve bir kişi, haklı bir sebebe dayalı bir korku olmaksızın, vatandaşı olduğu ülkelerden birinin korumasından yararlanmıyorsa, vatandaşı olduğu ülkenin korumasından mahrum sayılmayacaktır.

B.(1) İşbu Sözleşme’nin amaçları bakımından kısım A, Madde 1’deki “1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar” ifadesi, ya,

(a) “1 Ocak 1951’den önce Avrupa’da meydana gelen olaylar”; veya,

(b) “1 Ocak 1951’den önce Avrupa’da veya başka bir yerde meydana gelen olaylar”

anlamında anlaşılacak ve her Taraf Devlet bu Sözleşme’yi imzaladığı, tasdik ettiği veya ona katıldığı sırada bu Sözleşme’ye göre taahhüt ettiği yükümlülükler bakımından bu ifadenin kapsamını belirten bir beyanda bulunacaktır.

(2) (a) şıkkını kabul eden her Taraf Devlet, herhangi bir zamanda Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne göndereceği bir notla, (b) şıkkını kabul ettiğini duyurarak yükümlülüklerini genişletebilir.

C. Yukarıdaki kısım A’da belirtilen hükümlerin kapsamına giren her kişi eğer:

(1) Vatandaşı olduğu ülkenin korumasından kendi isteği ile tekrar yararlanırsa;
veya

(2) Vatandaşlığını kaybettikten sonra kendi arzusu ile tekrar kazanırsa;
veya

(3) Yeni bir vatandaşlık kazanmışsa ve vatandaşlığını yeni kazandığı ülkenin himayesinden yararlanıyorsa; veya

(4) Kendi arzusu ile terk ettiği veya zulüm korkusu ile dışında bulunduğu ülkeye kendi arzusu ile, tekrar yerleşmek üzere dönmüşse; veya

(5) Mülteci tanınmasını sağlayan koşullar ortadan kalktığı için vatandaşı olduğu ülkenin korumasından yararlanmaktan sakınmaya artık devam edemezse;

İşbu fıkra, vatandaşı olduğu ülkenin himayesinden yararlanmayı reddetmek için önceden geçerli zulme ait haklı sebepler ileri sürebilen, bu maddenin A(1) Kısmı’nın kapsamına giren bir mülteciye tatbik olunmayacaktır;

(6) Tabiiyetsiz olup da, mülteci tanınmasını yol açan koşullar ortadan kalktığı için, normal ikametgahının bulunduğu ülkeye dönebilecek durumda ise;

Ancak işbu fıkra, normal ikametgahının bulunduğu ülkeye dönmeyi reddetmek için önceden maruz kaldığı zulme bağlı haklı sebepler ileri sürebilen, bu maddenin A(1) kısmının kapsamına giren bir mülteciye uygulanmayacaktır.

Bu kişiye, işbu Sözleşme’nin uygulanması sona erecektir.

D. Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği dışında, diğer bir Birleşmiş Milletler organı veya örgütünden halen koruma veya yardım gören kimselere uygulanmayacaktır.

Durumları, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun konuyla ilgili uygun kararları çerçevesinde kesin olarak halledilmeden, yararlandıkları bu tür koruma veya yardımlar herhangi bir sebeple sona eren kişiler, işbu Sözleşme’den tamamen yararlanırlar.

E. Bu Sözleşme, ikamet ettiği ülkenin yetkili makamlarınca o ülke vatandaşlığına sahip olanların sahip bulundukları hak ve yükümlülüklere sahip sayılan bir kişiye uygulanmayacaktır.
F. Bu Sözleşme hükümleri:

(a) barışa karşı suç, savaş suçu veya insanlığa karşı suç gibi suçlar için hükümler koyan uluslararası belgelerde tanımlanan bir suç işlediğine;

(b) mülteci sıfatıyla kabul edildiği ülkeye sığınmadan önce, sığındığı ülkenin dışında ağır bir siyasi olmayan suç işlediğine;

(c) Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkelerine aykırı fiillerden suçlu olduğuna dair hakkında ciddi kanaat mevcut olan bir kişi hakkında uygulanmayacaktır.

2. Madde

Her mültecinin, bulunduğu ülkeye karşı, özellikle yasalara, yönetmeliklere ve kamu düzenini için alınan önlemlere uymayı öngören yükümlülükleri vardır.

3. Madde

Taraf Devletler, bu Sözleşme hükümlerini mültecilere, ırk, din veya geldikleri ülke bakımından ayırım yapmadan uygulayacaklardır.

4. Madde

Taraf Devletler, ülkelerindeki mültecilere, dini vecibelerini yerine getirme hürriyeti ve çocuklarının dini eğitim hürriyeti bakımından, en az vatandaşlara uyguladıkları muamele kadar uygun muamele uygulayacaklarıdır.

5. Madde

Bu Sözleşme’nin hiçbir hükmü, bir Taraf Devlet tarafından mültecilere bu Sözleşme dışında sağlanan diğer hakları ve çıkarları ihlal etmez.

6. Madde

Bu Sözleşme bakımından “aynı şartlarla” kavramı, belli bir kimsenin, söz konusu bir haktan yararlanabilmesi için, özellikleri açısından bir mültecinin yerine getiremeyecekleri dışında, mülteci olmasaydı belli bir hakkı kullanmak için yerine getirmesi gereken bütün şartları (geçici yahut daimi ikamet süresine ve şartlarına ait olanlar dahil), kendisinin yerine getirmesi anlamını ima eder.

7.Madde

1. Bu Sözleşme’nin daha uygun hükümler içerdiği durumlar hariç tutulmak koşuluyla, her Taraf Devlet, mültecilere, genel olarak yabancılara uyguladığı muameleyi uygulayacaktır.

2. Bütün mülteciler, Taraf Devletlerin topraklarında üç yıl ikametten sonra kanuni mütekabiliyet şartından muafiyet kazanacaklardır.

3. Her Taraf Devlet, bu Sözleşme kendisi hakkında yürürlüğe girdiği tarihte mültecilerin, mütekabiliyet şartı olmadan yararlanabilecekleri hakları ve çıkarları kendilerine tanımaya devam edecektir.

4. Taraf Devletler, mütekabiliyet şartının bulunmaması halinde, mültecilere 2. ve 3. fıkralara göre yararlanabilecekleri haklardan ve çıkarlardan başka hak ve çıkarlar sağlamak imkanlarını ve 2. ve 3. fıkralarda belirtilen şartlara sahip olmayan mültecileri mütekabil muamele muafiyetinden istifade ettirmek imkanını uygun biçimde dikkate alacaklardır.

5. Yukarıdaki 2. ve 3. fıkralar hükümleri, gerek bu Sözleşme’nin 13, 18, 19, 21 ve 22. maddelerinde belirtilen haklara ve çıkarlara, gerekse bu Sözleşme’de belirtilmeyen haklara ve çıkarlara uygulanır.

8. Madde

Yabancı bir Devlet vatandaşlarının kişiliklerinin, mallarının veya menfaatlerinin aleyhinde uygulanabilecek istisnai tedbirler bakımından Taraf Devletler, bu gibi tedbirleri, söz konusu yabancı devletin resmen vatandaşı olan bir mülteciye, sırf bu vatandaşlığına dayanarak uygulamayacaklardır. Bu maddede ifade olunan genel ilkeyi mevzuatlarına göre tatbik edemeyen Taraf Devletler bu gibi mültecilere uygun hallerde muafiyet tanıyacaklardır.

9. Madde

İşbu Sözleşme’nin hiçbir hükmü, bir Taraf Devletin, savaş zamanında veya diğer vahim ve özel hallerde, belli bir kimse hakkında, bu kimsenin gerçekte bir mülteci olduğu ve kendisiyle ilgili söz konusu tedbirlerin, bu devletin milli güvenliği açısından devamının gerektiği tespit edilinceye kadar, milli güvenliği için elzem saydığı tedbirleri geçici olarak almasını engellemeyecektir.

10. Madde

1. Bir mülteci, İkinci Dünya Savaşı sırasında sürgün edilerek bir Taraf Devletin ülkesine götürülmüş olup burada ikamet etmekte ise, bu mecburi ikamet süresi, bu ülkedeki kanuni ikamet süresi sayılacaktır.

2. Bir mülteci, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Taraf Devletin ülkesinden sürgün edilip bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden önce sürekli ikamet amacı ile oraya dönmüş ise, sürgünden önceki ve sonraki süreler, hangi amaçla olursa olsun kesintisiz ikametin şart koşulduğu durumlar için, kesintisiz tek bir ikamet süresi sayılacaktır.

11. Madde

Bir Taraf Devlet, kendi bayrağını taşıyan bir geminin mürettebatı arasında düzenli bir şekilde çalışan mülteciler varsa, bu kişilerin ülkesinde yerleşmelerine ve özellikle bir başka ülkeye yerleşmelerini kolaylaştırmak üzere kendilerine seyahat belgeleri vermeye, ya da geçici olarak topraklarına girmelerine sıcak bakacaktır.

II. BÖLÜM
Hukuki Statü
12. Madde

1. Her mültecinin bireysel statüsü, daimi ikametgahının bulunduğu ülkenin yasalarına veya eğer daimi ikametgahı yoksa, bulunduğu ülkenin yasalarına tabidir.

2. Mültecinin önceden kazandığı ve bireysel statüsüyle ilgili haklara, özellikle evliliğe bağlı haklara, her Taraf Devlet tarafından, gerekirse bu devletin yasalarının gösterdiği koşulları yerine getirmek kaydıyla, söz konusu hakkın, kişi mülteci olmasaydı o devletin yasalarınca tanınacak haklar arasında bulunması durumunda, saygı gösterilecektir.

13. Madde

Taraf Devletler, menkul ve gayrimenkul mülkiyet edinme ile buna bağlı diğer hakları, menkul ve gayrimenkul mülkiyete ait kira ve diğer sözleşmelerle ilgili hakları, her mülteciye, mümkün olduğu kadar müsait ve her halde genel olarak aynı koşullardaki yabancılara sağlanandan daha az müsait olmayan bir şekilde uygulayacaktır.

14. Madde

Buluşlar, desenler, modeller, ticari markalar, ticari unvanlar gibi sınai mülkiyet haklarıyla, edebi, artistik ve ilmi çalışmalarla ilgili haklarının korunmasıyla ilgili olarak, her mülteci, sürekli ikametgahının bulunduğu ülkede, bu ülkenin kendi vatandaşlarına sağladığı korumanın aynısından yararlanacaktır.

Mülteci, bir başka Taraf Devletin toprağındayken, bu ülkede, sürekli ikametgahının bulunduğu ülkenin vatandaşlarına sağlanan korumadan yararlanacaktır.

15. Madde

Taraf Devletler, yasal olarak ülkelerinde ikamet eden mültecilere, siyasi amaç ve kar amacı taşımayan dernekler ile meslek sendikaları bakımından, aynı koşullar içindeki başka bir ülkenin vatandaşlarına tanıdıkları en müsait muameleyi uygulayacaklardır.

16. Madde

1. Her mülteci, bütün Taraf Devletler’in toprakları üzerindeki hukuk mahkemelerine serbestçe ve kolayca başvurabilecektir.

2. Her mülteci, sürekli ikametgahının bulunduğu Taraf Devlette, adli yardım ve teminat akçesinden muafiyet dahil, mahkemelere müracaat bakımından vatandaş gibi muamele görecektir.

3. Her mülteci, sürekli ikametgahının bulunduğu ülkenin dışındaki Taraf Devletlerde, o ülkelerin vatandaşlarına 2. fıkrada bahsedilen konular hakkında yapılan muamelenin aynından istifade edecektir.

III. BÖLÜM
Gelir Getirici İşler
17. Madde

1. Taraf Devletler, ülkelerinde yasal olarak ikamet eden her mülteciye, ücretli bir meslekte çalışmak hakkı bakımından, aynı şartlar içinde yabancı bir memleketin vatandaşına uyguladıkları en müsait muameleyi uygulayacaklardır.

2. Her halde ulusal işgücü piyasasını korumak amacıyla, yabancılara veya yabancıların çalıştırılmalarına konan sınırlama tedbirleri, bu Sözleşme’nin, ilgili Taraf Devlette yürürlüğe girdiği tarihte söz konusu tedbirlerden muaf tutulan veya aşağıdaki koşullardan birine sahip olan mültecilere uygulanmayacaktır:

(a) Ülkede üç yıl ikamet etmiş olmak;

(b) İkamet ettiği ülkenin vatandaşı olan bir kimse ile evli bulunmak.

Eşini terk etmiş olan bir mülteci bu hükümden istifadeyi iddia edemeyebilir;

(c) İkamet ettiği ülkenin vatandaşlığını taşıyan bir veya daha fazla çocuğu olmak.

3. Taraf Devletler, ücretli mesleklerde çalışmak bakımından bütün mültecilerin ve özellikle ülkelerine, bir işçi bulma programına yahut göçmen getirme planına göre girmiş olan mültecilerin haklarını, vatandaşlarına tanıdıkları çalışma haklarıyla aynı noktaya getirme konusuna sıcak bakacaklardır.

18. Madde

Taraf Devletler, ülkelerinde yasal olarak ikamet eden mültecilere, tarım, sanayi, küçük sanatlar ile ticaret sahalarında kendi işyerlerini açmak ve sanayi, ticari şirketler kurmak haklarıyla ilgili olarak, mümkün olduğu kadar müsait ve her halde genel olarak aynı şartlardaki yabancılara tanıdıklarından daha az müsait olmayan muameleyi uygulayacaklardır.

19. Madde

1. Her Taraf Devlet, ülkesinde yasal olarak ikamet eden ve bu Devletin yetkili makamlarınca tanınan diplomalara sahip olup bir ihtisas mesleğini icra etmek isteyen mültecilere, mümkün olduğu kadar müsait ve her halde aynı şartlar içindeki tüm yabancılara sağlanandan daha az müsait olmayan şekilde muamele uygulayacaktır.

2. Taraf Devletler, bu gibi mültecilerin, anavatanları dışında, uluslararası ilişkilerini yürüttükleri ülkelere yerleşmelerini temin için, kanunlarına ve anayasalarına göre ellerinden gelen çabayı göstereceklerdir.

IV. BÖLÜM
Sosyal Durum
20. Madde

Bütün nüfusun tabi olduğu ve nadir bulunan maddelerin genel dağıtımını düzenleyen bir vesika usulün mevcut bulunduğu hallerde, mültecilere vatandaşlar gibi muamele edilecektir.

21. Madde

Taraf Devletler, konut edinme bakımından, bu konu yasalar ve yönetmeliklerle düzenlendiği ya da kamu makamlarının kontrolüne tabi olduğu oranda, ülkelerinde yasal olarak ikamet eden mültecilere, her halde genel olarak aynı şartlar altındaki yabancılara uygulanandan daha az olmayacak biçimde, mümkün olduğu kadar müsait bir muamele sağlayacaklardır.

22. Madde

1. Taraf Devletler, mültecilere, temel eğitim konusunda, vatandaşlarına uyguladıkları muamelenin aynısını uygulayacaklardır.
2. Taraf Devletler, mültecilere, temel eğitimin dışındaki eğitim konusunda ve özellikle çalışmalardan yararlanma, yabancı ülke okullarından alınmış eğitim sertifikalarının, üniversite diplomalarının ve derecelerinin tanınması, harç ve resimlerden muafiyet ve eğitim bursları alanlarında mümkün olduğu kadar müsait ve her halde genel olarak aynı şartlar içindeki yabancılara tanınanlardan daha az müsait olmayan şekilde muamele edeceklerdir.

23. Madde

Taraf Devletler, ülkelerinde yasal olarak ikamet eden mültecilere, sosyal yardım ve iane konularında vatandaşlarına uyguladıkları muamelenin aynısını uygulayacaklardır.

24. Madde

1. Taraf Devletler, ülkelerinde yasal olarak ikamet eden mültecilere, aşağıdaki konularda, vatandaşlarına uyguladıkları muamelenin aynısını uygulayacaklardır:

(a) Yasalarla düzenlendiği veya idari makamların yetkisine tabi oldukları ölçüde: maaşın bir parçası olduğu durumlarda aile yardımları, çalışma saatine göre başı ücret, fazla mesai ödemeleri, ücretli tatiller, eve iş götürmeye sınırlamalar, en az çalışma yaşı, çıraklık ve mesleki eğitim, kadınların ve gençlerin çalışması ve toplu ücret görüşmelerinden yararlanma;

(b) Sosyal güvenlik (iş kazaları, meslek hastalıkları, analık, hastalık, sakatlık, yaşlılık, ölüm, işsizlik, ailevi yükümlülükler ile ulusal yasalara ve yönetmeliklere göre bir sosyal güvenlik programının kapsamına giren her hangi bir olağanüstü durum), aşağıdaki sınırlamalara tabidir:

(i) Kazanılmış hakların ve kazanılmak üzere olan hakların korunması için uygun düzenlemeler mevcut olabilir;

(ii)Tamamen devlet fonlarından karşılanan ödenekler veya ödenek bölümleri ile, normal bir emeklilik ödeneği için lüzumlu aidat koşullarını yerine getirmemiş kişilere yapılan yardımlar konusunda, ikamet edilen ülkenin ulusal yasaları ve yönetmelikleri hükümler içerebilir.

2. Bir mültecinin, bir iş kazası veya bir meslek hastalığı sonucunda ölümden doğacak tazminat haklarına, hak sahibinin, Taraf Devletin toprakları dışında ikamet etmesi yüzünden zarar gelmeyecektir.

3. Taraf Devletler, sosyal güvenlik konusundaki kazanılmış haklar veya kazanılmak üzere olan haklarla ilgili olarak, aralarında imzaladıkları, ya da gelecekte aralarında imzalayacakları antlaşmaların sağlayacağı faydalardan, yalnızca ülke vatandaşlarında aranan şartların aranması kaydıyla, mültecileri de yararlandıracaklardır.

4. Taraf Devletler, taraf olmayan Devletler ile aralarında, yürürlükte bulunan veya herhangi bir zamanda yürürlüğe girecek olan, bunlara benzer antlaşmaların sağlayacağı faydalardan, mültecileri de, mümkün olduğu ölçüde yararlandırmak imkanlarını araştırmaya sıcak bakacaklardır.

V. BÖLÜM
İdari Önlemler
25. Madde

1. Bir mültecinin, bir hakkı kullanması için normal koşullarda yabancı bir ülkenin yetkililerinin yardımına ihtiyaç duyduğu, ama böyle bir yardımdan yararlanamadığı durumlarda, topraklarında ikamet ettiği Taraf Devletler, mülteciye, söz konusu yardımın kendi makamlarınca veya uluslararası bir makam tarafından yapılmasını sağlayacaklardır.

2. Birinci fıkrada bahsedilen makam veya makamlar, normal koşullarda bir yabancıya, o kişinin kendi ülkesinin ulusal makamları tarafından veya onların aracılığı ile sağlanabilecek belgeleri ya da sertifikaları, mültecilere sağlayacaklardır veya denetimleri altında sağlattıracaklardır.

3. Bu yolla sağlanan belgeler veya sertifikalar, yabancılara kendi ulusal makamları tarafından veya onların aracılığıyla ile verilen resmi belgeler gibi kabul edileceklerdir ve aksi kanıtlanmadıkça geçerli sayılacaklardır.

4. Bu maddede bahsedilen hizmetler karşılığında, muhtaç kişilere sağlanabilen ayrıcalıklı uygulamalar saklı kalmak koşuluyla, ücret alınabilir ama bu tür ücretler makul ölçüde ve benzer hizmetler için vatandaşlardan alınan harçlarla orantılı olacaktır.

5. Bu madde hükümleri hiç bir suretle 27 ve 28. maddeleri ihlal etmez.

26. Madde

Her Taraf Devlet, ülkesinde yasal olarak ikamet eden mültecilere, genel olarak aynı koşullardaki yabancılara yönetmeliklerce sağlanan, toprakları üzerinde ikamet edeceği yeri seçme ve özgürce seyahat etme hakkını tanıyacaktır.

27. Madde

Taraf Devletler, ülkelerinde bulunan ve geçerli bir seyahat belgesine sahip olmayan her mülteciye kimlik kartı çıkartacaklardır.

28. Madde

1. Taraf Devletler, ülkelerinde yasal olarak ikamet eden mültecilere, ulusal güvenlikleri veya kamu düzenleri ile ilgili engelleyici ciddi sebepler bulunmadıkça, kendi toprakları dışında seyahatlerini temin edecek seyahat belgeleri vereceklerdir ve bu belgelere, bu Sözleşme’nin Cetvel’indeki hükümler uygulanacaktır. Taraf Devletler, bu tür bir belgeyi, ülkelerinde bulunan her hangi bir mülteciye verebilirler; kendi topraklarında bulunan ve yasal olarak ikamet ettikleri ülkeden bir seyahat belgesi almak imkanından mahrum olan mültecilere bu tür bir belge vermeye özellikle sıcak bakacaklardır.

2. Önceden yapılmış uluslararası antlaşmalar çerçevesinde, o antlaşmalara taraf olan Devletler tarafından mültecilere verilmiş seyahat belgeleri, Taraf Devletlerce tanınacaktır ve bu maddeye göre düzenlenmiş gibi muamele görecektir.

29. Madde

1. Taraf Devletler, mültecilere, her ne isimle olursa olsun, benzer koşullarda vatandaşlarına uyguladıklarından veya uygulayabileceklerinden farklı ya da daha yüksek resim, harç ve vergi uygulamayacaklardır.

2. Yukarıdaki fıkra hükümleri, kimlik kartları da dahil, yabancılara verilecek idari belgeler hakkındaki harçlara ait yasa ve yönetmelik hükümlerinin mültecilere uygulanmasına engel değildir.

30. Madde

1. Her Taraf Devlet, kendi yasa ve yönetmeliklerine uygun olarak, mültecilerin, topraklarına getirdikleri değerli varlıkları, yerleşmek üzere kabul edildikleri bir başka ülkeye nakletmelerine izin verecektir.
2. Her Taraf Devlet, yerleşmek üzere kabul edildikleri bir başka ülkeye yerleşmeleri için gerekli olan her hangi değerli varlığı nakletmek amacıyla mültecilerin yapacakları izin başvurusunu, sıcak bir biçimde inceleyecektir.

31. Madde

1. Taraf Devletler, hayatlarının veya özgürlüklerinin, madde 1’de gösterilen şekilde tehdit altında bulunduğu bir ülkeden doğruca gelerek izinsizce kendi topraklarına giren veya bu topraklarda bulunan mültecilere, gecikmeden yetkili makamlara başvurarak yasadışı girişlerinin veya bulunuşlarının geçerli nedenlerini göstermeleri koşuluyla, yasadışı yollardan girişleri veya bulunuşlarından dolayı ceza vermeyeceklerdir.

2. Taraf Devletler, bu mültecilerin hareketlerine gerekli olanların dışında kısıtlama uygulamayacaklardır ve bu kısıtlamalar ancak, ülkedeki statüleri belirleninceye veya bir başka ülkeye kabulleri sağlanıncaya kadar uygulanacaktır. Taraf Devletler, bu mültecilerin diğer bir ülkeye kabullerini sağlamak için makul bir süre ve gerekli bütün kolaylıkları sağlarlar.

32. Madde

1. Taraf Devletler, ülkelerinde yasal olarak bulunan bir mülteciyi, ulusal güvenlik veya kamu düzeni ile ilgili sebepler dışında sınır dışı edemeyeceklerdir.

2. Böyle bir mültecinin sınır dışı edilmesi, ancak ilgili yasal sürece göre alınmış bir karara uygun olabilir. Zorunlu ulusal güvenlik nedenlerinin, aksine bir uygulamayı gerekli kıldığı haller dışında, mültecinin, durumunu açıklaması için delil sunmasına, temyiz etmesine, bu amaçla yetkili bir makamın ya da, yetkili makamın özel olarak atayacağı bir kişinin veya kişilerin önünde temsil edilmesine izin verilecektir.

3. Taraf Devletler bu gibi bir mülteciye, diğer bir ülkeye yasal olarak kabulünü sağlayabilmesi için makul bir süre tanıyacaklardır. Taraf Devletler, bu süre içinde, gerekli gördükleri içişleriyle ilgili her hangi bir önlemi alma hakkını saklı tutarlar.

33. Madde

1. Hiçbir Taraf Devlet, bir mülteciyi, ırkı, dini, tâbiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehdit altında olacak ülkelerin sınırlarına, her ne şekilde olursa olsun geri göndermeyecek veya iade (“refouler”) etmeyecektir.

2. Bununla beraber, bulunduğu ülkenin güvenliği için tehlikeli sayılması yolunda ciddi sebepler bulunan veya özellikle ciddi bir adi suçtan dolayı kesinleşmiş bir hükümle mahkum olduğu için söz konusu ülkenin halkı açısından bir tehlike oluşturmaya devam eden bir mülteci, işbu hükümden yararlanmayı talep edemez.

34. Madde

Taraf Devletler, mültecileri özümlemeyi ve vatandaşlığa almayı her türlü imkan ölçüsünde kolaylaştıracaklardır. Vatandaşlığa alma işlemlerini çabuklaştırmaya ve bu işlemlerin masraf ve resimlerini her türlü imkan ölçüsünde azaltmaya özel çaba göstereceklerdir.

VI. BÖLÜM

Uygulamaya Yönelik Geçici Hükümler

35. Madde

1. Taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği veya onun görevini devralacak diğer her hangi bir Birleşmiş Milletler kuruluşu ile, görevini yerine getirirlerken işbirliği yapmayı ve özellikle onların işbu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasına nezaret etme görevini kolaylaştırmayı taahhüt ederler.

2. Taraf Devletler, Yüksek Komiserliği’nin veya onun görevini devralacak her hangi bir Birleşmiş Milletler kuruluşunun, Birleşmiş Milletler’in yetkili organlarına rapor vermesini için, aşağıdaki konular hakkında isteyeceği bilgileri ve istatistikleri uygun bir şekilde vermeyi taahhüt ederler:

(a) Mültecilerin içinde bulundukları durum,

(b) Bu Sözleşme’nin uygulanması ve

(c) Mülteciler konusunda mevcut veya yürürlüğe girecek yasalar, yönetmelikler ve kararnameler.

36. Madde

Taraf Devletler, işbu Sözleşme’nin uygulanabilmesi amacıyla çıkarabilecekleri yasaları ve yönetmelikleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bildireceklerdir.

37. Madde

Bu Sözleşme’nin 28. Madde’sinin 2. fıkrası hükümlerine dokunmamak koşuluyla, işbu Sözleşme, taraflar arasında, 5 Temmuz 1922, 31 Mayıs 1924, 12 Mayıs 1926, 30 Haziran 1938 ve 30 Temmuz 1935 tarihli Düzenlemeler ile, 28 Ekim 1933, 10 Şubat 1938 tarihli Sözleşmeler’in, 14 Eylül 1939 tarihli Protokol’ün ve 15 Ekim 1946 tarihli Anlaşma’nın yerine geçer.

VII. BÖLÜM

Nihai Hükümler

38. Madde

Bu Sözleşme’nin Tarafları arasında, Sözleşme’nin tefsiri veya uygulanması hakkında ortaya çıkan ve diğer yollardan halledilmemiş olan uyuşmazlıklar, uyuşmazlığın taraflarından birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı’na sevk edilebilir.

39. Madde

1. Bu Sözleşme, Cenevre’de 28 Temmuz 1951 tarihinde imzaya açılacaktır ve daha sonra Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nce tutulacaktır. Birleşmiş Milletler Avrupa Ofisi’nde 28 Temmuz’undan 31 Ağustos 1951 tarihine kadar ve ardından, Birleşmiş Milletler Örgüt Merkezi’nde 17 Eylül 1951’den 31 Aralık 1952 ye kadar tekrar imzaya açık bulundurulacaktır.

2. Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler Örgütü’ne üye bütün Devletler ile mülteciler ve vatansızların hukuki durumu hakkındaki diplomatik konferansa davet edilen üye olmayan diğer her hangi bir devletin veya Genel Kurul tarafından imzalamaya davet olunan her devletin imzasına açık tutulacaktır. Sözleşme onaylanacaktır ve onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne gönderilecektir.

3. İşbu maddenin 2. fıkrasında işaret edilen Devletler, 28 Temmuz 1951 tarihinden itibaren Sözleşme’ye taraf olabileceklerdir. Taraf olmak, taraf olma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nce kayıtlara geçirilmesiyle başlayacaktır.

40. Madde

1. Her hangi bir Devlet, imzaladığı, onayladığı veya taraf olduğu anda, işbu Sözleşme’nin, uluslararası alanda sorumlu bulunduğu bütün topraklarda ya da bu toprakların herhangi bir bölümünde uygulanacağını ilan edebilir. Böyle bir ilan, Sözleşme’nin söz konusu Devlet için yürürlüğe girdiği tarihte geçerli olacaktır.

2. Bu tür bir bölge belirlemesi, söz konusu tarihten sonraki herhangi bir tarihte, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yapılacak bir duyuru ile gerçekleştirilecektir ve duyurunun, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne ulaştırıldığının doksanıncı günden itibaren veya Sözleşme, bu Devlet için yürürlüğe daha ileri bir tarihte giriyorsa, o tarihte uygulamaya geçecektir.

3. Bu Sözleşme’nin imzalandığı, onaylandığı veya ona taraf olunduğu tarihte uygulanacak bölgelerin dışında tutulan topraklar açısından, ilgili her Devlet, bu toprakların da uygulama bölgesinin içine alınması için, bu bölgelerin yönetimlerinin, Anayasal nedenlerle öngörülen onaylarının alınması koşuluyla, gereken adımları atma imkanlarını araştıracaktır.

41. Madde

Üniter olmayan veya Federal bir Devlet hakkında aşağıdaki hükümler uygulanacaktır:

(a) Bu Sözleşme’nin, Federal bir yasama organının yasama yetkisi alanına giren maddeleriyle ilgili olarak, Federal Hükümet’in üstlendiği yükümlülükler, Federal olmayan devletlerinki ile aynı olacaktır.

(b) Bu Sözleşme’nin, Federasyonun anayasal sistemine göre, yasamayla ilgili adımlar atmak zorunluluğu bulunmayan eyaletlerin, Federasyonu oluşturan devletlerin veya kantonların yasama yetkileri alanına giren maddeleriyle ilgili olarak Federal Hükümet, bu tür maddeleri, mümkün olan en kısa zamanda, eyaletlerin, Federasyonu oluşturan devletlerin veya kantonların ilgili makamlarına olumlu bir yorumla beraber bildirecektir.

(c) Bu Sözleşme’ye Taraf Federal bir Devlet, bir başka Taraf Devlet’in, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri kanalıyla kendisine iletilecek talebi üzerine, Sözleşme’nin her hangi bir hükmü hakkında, Federasyon’da ve federasyonu oluşturan birimlerde geçerli yasal mevzuat ve uygulamaya ait, söz konusu hükmün, yasal veya diğer yollarla ne oranda geçerli olduğunu gösteren bir açıklama yapacaktır.

42. Madde

1. Her Devlet, imzalama, onaylama veya taraf olma sırasında, Sözleşme’nin 1, 3, 4, 16 (1), 33, 36 – 46. (Dahil) maddeleri dışındaki maddeler hakkında çekince koyabilir.

2. Bu maddenin 1. fıkrası çerçevesinde çekince koyan her Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne göndereceği bir duyuru ile söz konusu çekinceyi her zaman geri alabilir.

43. Madde

1. Bu Sözleşme, altıncı onay veya taraf olma belgesinin kayıt tarihini takip eden doksanıncı gün yürürlüğe girecektir.
2. Sözleşme, altıncı onay veya taraf olma belgesinin kayıt tarihinden sonra onaylayan veya taraf olan Devletlerden her biri hakkında, bu Devletin onay veya taraf olma belgesinin kayıt tarihini takip eden doksanıncı gün yürürlüğe girer.

44. Madde

1. Her Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne göndereceği bir duyuru ile Sözleşmeye taraf olmaya her zaman son verebilir.

2. Taraf olmanın sona erişi, ilgili Devlet hakkındaki duyurunun, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından alındığı tarihinden bir sene sonra geçerli olur.

3. 40. madde çerçevesinde bir duyuru veya ilan yapmış olan her Devlet, bu tarihten sonraki herhangi bir tarihte, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yapacağı bir başvuru ile, bu başvurunun Genel Sekreter’ce alınmasından bir yıl sonra, Sözleşme’nin söz konusu toprağa uygulanışının sona ereceğini ilan edebilir.

45. Madde

1. Her Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne göndereceği bir başvuru ile bu Sözleşme’de değişiklik yapılmasını her zaman talep edebilir.

2. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, bu talep hakkında, eğer varsa, alınacak tedbirler konusunda tavsiyede bulunacaktır.

46. Madde

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Birleşmiş Milletler üyesi bütün Devletlere ve 39. maddede bahsedilen üye olmayan devletlere:

(a) Birinci maddenin B kısmı uyarınca yapılan duyuru ve ilânları;
(b) 39. madde uyarınca yapılan imzalama, onaylama veya taraf olma işlemlerini;
(c) 40. madde uyarınca yapılan duyuruları ve ilânları;
(d) 42. madde uyarınca konan çekinceleri veya çekinceleri geri çekişleri;
(e) 43. madde uyarınca, bu Sözleşme’nin yürürlüğe gireceği tarihi;
(f) 44. madde uyarınca taraf olmaya son verişleri ve bununla ilgili duyuruları;
(g) 45. madde uyarınca yapılacak değişiklik taleplerini bildirecektir.

YUKARIDAKI NOKTALARA SADIK KALAN aşağıda imzaları bulunanlar, usulüne uygun yetkili olarak, işbu Sözleşmeyi, Hükümetleri adına imzalamışlardır.

Cenevre’de, Yirmi sekiz Temmuz Bin dokuz yüz elli bir tarihinde, Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede geçerli olmak suretiyle bir nüsha olarak düzenlenmiş olup Birleşmiş Milletler Örgütü Arşivinde bulundurulacaktır ve tasdikli kopyaları, Birleşmiş Milletler üyesi bütün Devletlere ve 39. maddede belirtilen üye olmayan Devletlere yollanacaktır.

CETVEL

Paragraf 1

1. Bu Sözleşme’nin 28. maddesinde belirtilen seyahat belgesi buraya ekli örneğe uygun olacaktır.

2. Bu belge, ikisinden biri İngilizce veya Fransızca olacak şekilde en az iki dilde düzenlenecektir.

Paragraf 2

Belgeyi veren ülkenin mevzuatı saklı kalmak koşuluyla, çocuklar, anne ve babadan birinin veya istisnai hallerde diğer bir reşit mültecinin seyahat belgesine kaydolunabilirler.

Paragraf 3

Belgenin verilmesi için alınacak harçlar, ulusal pasaportlara uygulanan en düşük harçlardan fazla olmayacaktır.

Paragraf 4

Özel veya istisnai durumlar dışında, belge, mümkün olduğu kadar çok sayıda ülke için geçerli olacak şekilde verilecektir.

Paragraf 5

Belgenin geçerlilik süresi, belgeyi veren makamın takdirine göre bir veya iki yıl olacaktır.

Paragraf 6

1. Belgenin yenilenmesi veya geçerlilik süresinin uzatılması, belge sahibi yasal ikametgahını diğer bir ülkeye nakletmediği sürece ve belgeyi veren makamın ülkesinde yasal olarak ikamet etmekte ise, onu veren makama aittir. Yeni bir belge verilmesi, aynı koşullar altında, eski belgeyi veren makama aittir.

2. Bu konuda kendilerine özel olarak yetkilendirilmiş diplomatik temsilciler veya konsolosluk makamları, hükümetleri tarafından verilmiş olan seyahat belgelerinin süresini altı ayı geçmeyen bir süre için uzatma yetkisiyle donatılacaklardır.

3. Taraf Devletler, artık kendi ülkelerinde yasal olarak ikamet etmeyen ama yasal ikametgahlarının bulunduğu ülkeden seyahat belgesi alamayan mültecilerin seyahat belgelerini yenileme veya geçerlilik sürelerini uzatma, ya da onlara yeni belge verme konularına sıcak bakacaklardır.

Paragraf 7

Taraf Devletler işbu Sözleşme’nin 28. maddesi hükümleri gereğince verilen belgeleri geçerli sayacaklardır.

Paragraf 8

Bir mültecinin gitmek istediği ülkenin yetkili makamları, eğer kendisini o ülkeye kabul edeceklerse ve bunun için vizeye gereklilik varsa, mültecinin taşıdığı belgeye vize vereceklerdir.

Paragraf 9

1. Taraf Devletler, nihai olarak gidecekleri ülkenin vizesini almış olan mültecilere transit vizeleri vermeyi taahhüt ederler.

2. Bu tür vizelerin verilmesi, herhangi bir yabancıya vize verilmemesini haklı gösterebilecek sebeplerle reddedilebilir.

Paragraf 10

Çıkış, giriş veya transit vizelerine uygulanacak harçlar, yabancı pasaportlara verilen vizelere uygulanacak en düşük harçları geçmeyecektir.

Paragraf 11

Bir mültecinin kanuni ikametgahını değiştirip diğer bir Taraf Devletin ülkesinde yerleşmesi halinde, 28. maddenin hüküm ve şartlarına göre yeni bir belge verilmesi artık işbu ülkenin yetkili makamına ait olur ve mültecinin bu makama başvurma hakkı bulunur.

Paragraf 12

Yeni bir belge veren makam, eski belgeyi geri alacaktır ve eğer eski belgede, geri alındıktan sonra iadesi isteniyorsa belgeyi veren ülkeye iade edecektir. Aksi takdirde yeni belgeyi veren makam, eskisini geri alacaktır ve iptal edecektir.

Paragraf 13

1. Her Taraf Devlet, kendisi tarafından Sözleşmenin 28. maddesine göre düzenlenen bir seyahat belgesinin sahibinin, bu belgenin geçerlilik süresi içinde her zaman o ülkeye tekrar girmesine izin vereceğini taahhüt eder.

2. Yukarıdaki fıkra hükümleri saklı kalmak koşuluyla, bir Taraf Devlet, belge sahibinin, ülkeden çıkanlara veya girenlere uygulanan muamelelere tabi olmasını talep edebilir.

3. İstisnai hallerde veya mülteciye belirli bir süreyle ikamet izni verilmişse, Taraf Devletlerin, belgeyi verirken, mültecinin kalabileceği süreyi, üç aydan az olmamak üzere, sınırlama hakkı saklıdır.

Paragraf 14

Yalnız 13. paragraf hükümleri saklı kalmak koşuluyla, işbu Cetvel hükümleri, Taraf Devletlerin kendi topraklarında geçerli olan, girişler, transit geçişler, geçici ikamet, yerleşme ve çıkışlarla ilgili, yürürlükteki yasaları ve yönetmelikleri hiç bir ihlal etmez.

Paragraf 15

Belgenin verilmesi veya belgeye konan kayıtlar, özellikle vatandaşlık açısından, belge sahibinin statüsünü belirlemez veya ihlal etmez.

Paragraf 16

Bir belgenin verilmesi, sahibine, hiçbir şekilde, veren ülkenin diplomatik temsilcileri veya konsolosluk makamlarının himayesini talep etmek hakkını sağlamaz ve bu temsilci veya makamlara da bir himaye hakkı vermez.

 EK
SEYAHAT BELGESİ ÖRNEĞİ

Belge, küçük bir kitapçık şeklinde olacaktır (yaklaşık 15×10 santimetre).Kimyasal veya başka yollarla yapılacak silinme ve değişikliklerin kolaylıkla fark edileceği bir tarzda basılması ve “28 Temmuz 1951 Sözleşmesi” kelimelerinin, düzenleyen ülkenin dilinde her sayfada tekrar edilerek basılması tavsiye olunur.

(Kitapçığın kapağı)
SEYAHAT BELGESİ
(28 Temmuz 1951 Sözleşmesi)
_____________________________________________________________
No. ………………………..
(1)
SEYAHAT BELGESI
(28 Temmuz 1951 Sözleşmesi)
Bu belge, yürürlük süresi uzatılmazsa ………………………… tarihine kadar geçerlidir.
Soyadı………………………………………………………
Adı (ları)………………………………………………………
Refakatindeki çocuk (lar)………………………………………………………

1. Bu belge, hamiline, sırf ulusal pasaport yerine geçecek bir seyahat belgesi sağlamak amacıyla verilmiştir. Hamilinin vatandaşlık durumu hakkında hiçbir hüküm içermez ve vatandaşlığına tesir etmez.

2. Belge hamilinin ……………………………….’ye (belgeyi veren makamların mensup olduğu ülkenin adı yazılır) aşağıda daha sonrası için bir tarih yazılmamışsa …………………………. tarihine kadar dönmesine müsaade edilmiştir (belge hamilinin dönmesine müsaade olunan süre üç aydan az olmamalıdır.)

3. Belge hamili, ikametgahını bu belgenin verildiği ülkeden başka bir ülkeye naklettiği takdirde, yeniden seyahati arzu ederse, yeni bir belge almak için ikamet ettiği ülkenin yetkili makamlarına müracaat etmelidir. (Eski belgeyi, onu veren makama gönderilmek üzere, kendisine yeni belgeyi veren makama iade edecektir.)

 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Hollanda Krallığı Anayasası

0
Hollanda Krallığı Anayasası

Hollanda Krallığı Anayasası, 24 Ağustos 1815 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anayasada 1831 yılında köklü değişiklikler yapılmıştır. Anayasal monarşi yönetimi altında Parlamentoya karşı sorumlu hükûmetin olduğu, yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrıldığı ve haklar ile özgürlüklerin açıkça tanımlandığı bir döneme girmiştir. Yasama organı olan Hollanda Parlamentosu, Temsilciler Meclisi ve Senatodan oluşmaktadır.  Anayasadaki son değişiklikler 2018 ve 2023 yıllarında yapılmıştır.

Hollanda Krallığı Anayasası

Bölüm 1.

Temel Haklar

Madde 1.

Hollanda’da bulunan herkes, eşit durumlarda eşit muamele görürler. Din, hayat görüşü, politik eğilim, ırk, cinsiyet veya her ne sebeple olursa olsun, ayrımcılığa izin verilmez.

Madde 2.

  1. Hollanda vatandaşlığı kanunla düzenlenir.
  2. Yabancıların (ülkeye) girebilmeleri ve çıkartılmaları kanunla düzenlenir.
  3. İade sadece antlaşmaya dayanır. İade ile ilgili kurallar kanunla düzenlenir.
  4. Kanunun sınırladığı haller dışında, herkesin ülkeyi terk etmeye hakkı vardır.

Madde 3.

Tüm Hollanda vatandaşları ayırım yapılmadan kamu hizmetlerinde görev alabilirler.

Madde 4.

Kanuni kısıtlamalar ve istisnalar haricinde, her Hollanda vatandaşı genel temsil organlarının üyelerini seçme ve bu organların üyesi olarak seçilme hakkına sahiptir.

Madde 5.

Herkes talebini yetkili organa yazılı olarak arz etme hakkına sahiptir.

Madde 6.

  1. Bireyin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla herkes özgürce, bireysel olarak veya toplu halde, dinini ve hayat görüşünü uygulama hakkına sahiptir.
  2. Bu hakkı, uygulama durumunda kanun, bina ve kapalı mekânlar dışında, sağlığı korumak, trafik düzeni veya kargaşalara müdahale etmek veya kargaşaları önlemek için düzenlemeler getirebilir.

Madde 7.

  1. Bireyin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla, hiç kimse yazılı basınla düşüncelerini ve duygularını açıklarken izin talebinde bulunmak zorunda değildir.
  2. Radyo ve televizyonla ilgili düzenlemeler kanunla yapılır. Radyo ve televizyon yayınlarının içeriği önceden denetime tabi değildir.
  3. Bireyin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla, hiç kimse yukarıda belirtilen iletişim araçları dışındaki kanallardan düşüncelerini ve duygularını açıklarken bunların içeriği hakkında önceden izin almak zorunda değildir. On altı yaşından küçüklere gösterilecek yayınlar, ahlaki değerlerin korunması amacıyla kanunla düzenlenebilir.
  4. Yukarıdaki fıkralar ticari reklamlara uygulanmaz.

Madde 8.

Anayasa, örgütlenme hakkını tanımaktadır. Bu hak kamu düzeni için, kanunla sınırlanabilir.

Madde 9.

  1. Herkesin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla, Anayasa, gösteri ve toplantı yapma hakkını tanır.
  2. Sağlığın korunması, trafik düzeni veya kamu düzeninin sağlanmasına dönük kurallar kanunla düzenlenebilir.

Madde 10.

  1. Kanunun öngördüğü veya kanun uyarınca getirilen kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, birey, özel yaşantısına saygı duyulması hakkına sahiptir.
  2. Kanun, özel hayatı korumak için, şahsi bilgilerin tespiti ve bu bilgilerin aktarılması ile ilgili kuralları düzenler.
  3. Kanun, kişilerin kendileri hakkında tespit edilen bilgileri talep etme hakkını ve kullanılmasını ve ayrıca bu bilgilerin düzeltilmesine ilişkin kuralları belirler.

Madde 11.

Kanunun öngördüğü veya kanun uyarınca getirilen kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, herkes, vücut dokunulmazlığı hakkına sahiptir.

Madde 12.

  1. Konut sakininin isteği dışında bir konuta girmek, sadece kanunen belirlenmiş durumlarda ve kanunun yetkili kıldığı kişiler tarafından yapılabilir.
  2. Kanunla belirlenmiş istisnalar haricinde, bir önceki fıkra uyarınca konuta girilmesi halinde önceden kimlik göstermek ve eve giriş amacını bildirmek şarttır.
  3. Konut sakinine mümkün olan en kısa sürede yazılı olarak konuta girişin raporu verilir. Devletin güvenliği veya ceza kovuşturması sebebiyle konuta girilmiş ise, kanunda belirtilen kurallara uygun olarak raporun düzenlenmesi geciktirilebilir. Raporun düzenlenmesinin devletin güvenliğine aykırı olacak, kanunda belirtilen hallerde bu rapor düzenlenmeyecektir.

Madde 13.

  1. Kanunen belirlenmiş durumlar ve hâkim emri haricinde, mektuplaşmanın gizliliğine dokunulamaz.
  2. Telefon ve telgraf hakkı dokunulmazdır. Kanunla belirlenen durumlarda, kanunun yetkili kıldığı veya onların yetkilendirdiği diğer kimselerce bu hakka istisnalar getirilebilir.

Madde 14.

  1. Kamulaştırma sadece kamu yararı için, önceden belirlenmiş tazminat karşılığı ve kanunen belirlenmiş kurallar çerçevesinde yapılabilir.
  2. Kamulaştırma acil durumun getirdiği bir emir ise tazminatın önceden belirlenmesi gerekmez.
  3. Yetkili makam tarafından kamu yararı için mülkün tahrip edildiği, kullanılmaz hale getirildiği veya mülk sahibinin mülk üzerindeki haklarının kısıtlandığı hallerde, kanunun belirlediği şekilde tam veya kısmi tazminat hakkı mevcuttur.

Madde 15.

  1. Kanunen belirlenmiş durumlar haricinde, hiç kimsenin özgürlüğü elinden alınamaz.
  2. Mahkeme kararı olmadan, özgürlüğünden mahrum edilen bir kişi, serbest bırakılması için mahkemeye başvurabilir. Mahkeme, özgürlükten mahrumiyeti kanuna aykırı bulduğu takdirde, derhal serbest bırakılmasını emreder.
  3. Yargılanma amacıyla özgürlüğünden mahrum edilen kişinin yargılanması makul bir zaman içinde yapılır.
  4. Hukuka uygun olarak özgürlüğü kısıtlanan bir kişi, bu hakların kullanılması, özgürlüğün kısıtlanmasıyla çeliştiği ölçüde temel hakların kullanımından da kısıtlanabilir.

Madde 16.

Suçun işlendiği anda bu fiil ceza kanunda belirtilen bir suç olmadıkça, hiçbir fiil cezalandırılamaz.

Madde 17.

Hiç kimse kendi isteği dışında, kanunun kendine tayin ettiği mahkemeden alıkonulamaz.

Madde 18.

  1. Herkes adli ve idari yargılama esnasında hukuksal yardım isteyebilir.
  2. Dar gelirlilere yapılacak hukuksal yardıma ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Madde 19.

  1. Yeterli iş olanaklarının yaratılması hükümetin sorumluluğundadır.
  2. Çalışanların hukuki konumu, bununla ilgili güvenceleri ve söz hakları kanunla düzenlenir.
  3. Kanunun öngördüğü veya izin verdiği kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, her Hollandalının serbest iş seçme hakkı vardır.

Madde 20.

  1. Halkın geçim olanaklarının sağlanması ve refahın yayılması devletin sorumluluğundadır.
  2. Sosyal güvenlik hakkının kazanılmasına ilişkin kurallar kanunla düzenlenir.
  3. Ülkedeki kendi geçimini sağlayamayan Hollandalılar, kanunen düzenlenen devletin verdiği sosyal yardım haklarına sahipdirler.

Madde 21.

Ülkenin yaşanılabilirliği ile doğanın korunması ve geliştirilmesi hükümetin sorumluluğundadır.

Madde 22.

  1. Hükümet halk sağlığının geliştirilmesi için önlemler alır.
  2. Konut imkânını geliştirmek hükümetin sorumluluğundadır.
  3. Devlet sosyal ve kültürel gelişim ve boş zamanın değerlendirilmesi için olanaklar yaratır.

Madde 23.

  1. Eğitim, hükümetin sürekli gözetimini gerektiren bir konudur.
  2. Resmi makamların gözetim hakkı ve eğitimcilere yönelik yetenek ve ahlaki soruşturma yapma hakları saklı kalmak kaydıyla, kanunun belirlediği eğitim biçimlerinde ve kanuni düzenlemelere tabi olarak eğitim vermek serbesttir.
  3. Kamu eğitimi, herkesin din ve yaşam biçimine saygı duyularak kanunla düzenlenir.
  4. Devlet, her belediyede yeterli miktardaki devlet okullarında genel temel eğitim verilmesini sağlar. Kanunda belirtilen kurallarla ve bu eğitimin alınması fırsatının bulunması şartıyla, bu hükümde istisnalar olabilir.
  5. Kısmen veya tamamen kamu kaynaklarıyla finanse edilen okulların uyması gereken standartlar, özel okulların dini inanış veya diğer hayat görüşlerine göre eğitim verme serbestisi dikkate alınarak, kanun tarafından belirlenir.
  6. Bu şartlar genel temel eğitimde, tamamıyla kamu bütçesinden karşılanacak özel eğitim ve kamu eğitimi için kalite eşitliğini sağlayacak şekilde düzenlenir. Bu düzenlemede özellikle, inanç temelinde kurulan özel eğitimin, eğitim araçlarının seçimindeki ve öğretmen görevlendirmedeki hürriyetlerine saygı duyulur.
  7. Kanunun getirdiği şartlara uyan özel ilköğretim kurumları, kamu bütçesinden kamu temel eğitim kurumlarıyla eşit ölçüde ödenek alır. Kanun, özel orta öğrenim ve yüksek öğrenime hazırlık için kamu bütçesinden yapılabilecek katkı şartlarını düzenler.
  8. Hükümet, Parlamentoya eğitim durumuyla ilgili yıllık rapor sunar.

Bölüm 2.

Hükümet

  • .1. Kral

Madde 24.

Orange Nassau Prensi Kral Willem’in meşru füru tahtın varisidir.

Madde 25.

Kraliyet, Kral’ın vefatıyla ve veraset yoluyla yasal nesline geçer, büyük çocuk önceliklidir, aynı kural sonraki intikallerde de geçerlidir. Kralın soyundan gelenin bulunmadığı hallerde Taht, Kralın ebeveyninin meşru füruna ve daha sonra onun büyükanne ve babasının fürudan olanlardan büyük çocuğa geçer. Ancak, sabık Kral’ın kan hısımlığı bakımından üçüncü göbekten ötesine geçilmez.

Madde 26.

Kral öldüğü zaman Kral’dan hamile olan bir kadının hamile olduğu çocuk, veraset için doğmuş kabul edilir. Ölü dünyaya gelirse, hiç olmadı kabul edilir.

Madde 27.

Kraliyet’ten feragat, önceki maddelere uygun olarak gerçekleşir. Feragatten sonra doğan çocuklar ve onların nesilleri irsi intikallerden mahrumdurlar.

Madde 28.

  1. Parlamentonun izni olmaksızın evlenen Kral, Kraliyetten feragat etmiş sayılır.
  2. Veliaht, Parlamentonun izni dışında evlenirse, bu evlilikten doğacak çocuklar ve onların nesilleriyle birlikte irsi intikalden de mahrum olurlar.
  3. Parlamentonun iki kanadı birleşik oturumda, konuya ilişkin yasa teklifini görüşür ve kararlaştırır.

Madde 29.

  1. Olağanüstü şartların gerektirdiği hallerde, bir veya birkaç kişi verasetten kanun yoluyla mahrum bırakılabilir.
  2. Bununla ilgili kanun teklifi Kral tarafından veya onun namına yapılır. Parlamentonun iki kanadı meseleyi birleşik oturumla görüşür ve kararlaştırır. Parlamento yasa teklifini, ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin lehte oyuyla kabul edebilir.

Madde 30.

  1. Yasal halefin olmaması beklentisi durumunda, halef kanunen atanabilir. Teklif, Kral tarafından veya onun namına sunulur. Teklifin sunulmasından sonra Parlamentonun her iki meclisi de feshedilir. Yeni meclisler, birleşik oturumda konuyu görüşür ve karara bağlar. Teklif ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin lehte oyuyla kabul edilebilir.
  2. Kral öldüğünde veya Kraliyetten feragat ettiğinde halef olmadığı takdirde, Parlamentonun her iki kanadı da feshedilir. Yeni meclisler Kral’ın ölümünden veya Tahttan çekilmesinden sonra dört ay içinde birleşik oturumda yeni Kral’ı görevlendirmek üzere toplanır. Halef ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin lehte oyuyla tayin edilebilir.

Madde 31.

  1. Tayin edilen Kral’ın veraseti sadece onun yasal nesli tarafından olabilir.
  2. Veraset ile ilgili maddeler ve bu maddenin birinci fıkrası, henüz Krallık sıfatını kazanmamış olan bir halef için de gerekli değişikliklerle geçerlidir.

Madde 32.

Kral, Kraliyet ayrıcalıklarını kazandıktan sonra, mümkün olan en kısa süre içerisinde başkent Amsterdam’da Parlamentonun halka açık birleşik oturumunda ant içer ve merasimle Taht’a çıkar. Anayasaya sadakatle ve görevini bağlılıkla yerine getireceği sözü verir veya yemin eder. Özel kurallar kanunla belirlenir.

Madde 33.

Kral onsekiz yaşını doldurmadan Kraliyet ayrıcalıklarını kullanamaz.

Madde 34.

Reşit olmayan Kral’ın ebeveynlerinin sorumlulukları, velayeti ve gözetimine ilişkin kurallar kanunla düzenler. Parlamentonun iki kanadı birleşik oturumda konuyu görüşür ve karara bağlar.

Madde 35

  1. Bakanlar Kurulu Kral’ın Kraliyet yetkilerini kullanamayacak halde olduğu yargısındaysa, bu durumu Danıştaydan alınan tavsiyeyi de ibraz ederek Parlamentoya bildirir, bunun üzerine Parlamentonun iki kanadı da birleşik oturumda toplanır.
  2. Parlamentonun iki kanadı da bu görüşte ise, Kral’ın Kraliyet yetkilerini kullanamadığı yönünde bir karar alırlar. Bu karar, Parlamentonun talimatıyla birleşik oturuma başkanlık eden Başkan tarafından halka açıklanır ve derhal yürürlüğe girer.
  3. Kral’ın Kraliyet yetkilerini tekrar kullanabilir hale geldiği zaman, bu keyfiyet kanunen açıklanır. Parlamentonun iki kanadı birleşik oturumda konuyu görüşür ve karar alır. Bu kanunun açıklanmasından sonra Kral, Kraliyet yetkilerini tekrar kullanma yetkisini kazanır.
  4. Kral’ın Kraliyet yetkilerini kullanamadığı bir kararla sabit ise, Kralın şahsi vesayetine ilişkin hususlar kanunla düzenlenir. Parlamentonun iki kanadı da konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.

Madde 36.

Kral, Kraliyet yetkilerini icra etmeyi geçici bir süre bırakabilir ve bu icraya yasa uyarınca yeniden başlayabilir, konuyla ilgili kanun teklifi Kral tarafından veya onun namına sunulur. Parlamentonun iki kanadı da konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.

Madde 37.

  1. Kraliyet yetkileri aşağıda sayılan hallerde vekil tarafından icra edilir;
  2. a) Kral onsekiz yaşını dolduruncaya kadar,
  3. b) Taht henüz doğmamış bir çocuğa miras yoluyla intikal edecek ise,
  4. c) Kral’ın Kraliyet yetkilerini uygulayamadığının bir kararla sabit olması halinde,
  5. d) Kral yetkilerini geçici süreyle bırakmış ise,
  6. e) Kralın vefatından ve feragatinden sonra Kral’ın halefi bulunmuyor ise.
  7. Kralın Vekili kanunla atanır. Parlamentonun iki kanadı da konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.
  8. Birinci fıkranın (c) ve (d) bendinde belirtilen hallerde, Kral’ın nesillerinden birinin halef olacağı beklentisi varsa, bu halef onsekiz yaşını doldurmuş ise Vekil olarak atanır.
  9. Vekil, Anayasaya bağlı kalacağına ve görevlerini sadakatle yerine getireceğine birleşik oturumda toplanmış Parlamento önünde ant içer ya da söz verir. Vekâlet görevine ilişkin kurallar kanunla düzenlenecek olup bu kanun, intikal ve değiştirmeye ilişkin kuralları da düzenler.
  10. 35 ve 36’ncı maddeler gerekli değişikliklerle vekil için de geçerlidir.

Madde 38.

Kraliyet yetkileri, bu yetkinin kullanımına ilişkin başka bir yasal düzenleme yapılıncaya kadar, Danıştay tarafından kullanılır.

Madde 39.

Kimlerin Kraliyet ailesinden olduğu kanunla düzenlenir.

Madde 40.

  1. Kral kanunlar çerçevesinde devletten yıllık ödenek alır. Bu kanun Kraliyet ailesinin hangi fertlerine devletten ödenek verileceğini ve bu ödeneklerin miktarını da düzenler.
  2. Devletten alınan ödenek ile birlikte görevlerini yerine getirmeleri için kullanılan varlıklar kişisel vergiye tabi değildir. Ayrıca, Kral’ın ya da Tahta çıkması beklenen veliahdın miras yoluyla, ya da hediye olarak Kraliyet ailesinden aldığı şeyler veraset ve intikal vergisinden, ya da hediye vergisinden muaftır. Diğer vergi istisnaları kanunla düzenlenebilir.
  3. Bir önceki fıkrada anılan konuları düzenleyen yasa teklifleri Parlamento tarafından ancak üçte iki oyla kabul edilebilir.

Madde 41.

Kral, kamu menfaatini göz önünde bulundurarak Kraliyet Sarayı’nı döşer.

 

  • .2. Kral ve Bakanlar

Madde 42.

  1. Kral ve bakanlar hükümeti oluşturur.
  2. Hükümetin işlemlerinden Kral değil bakanlar sorumludur.

Madde 43.

Başbakan ve bakanlar Kraliyet kararnamesiyle atanırlar ve görevden alınırlar.

Madde 44.

  1. Bakanlıklar Kraliyet kararnamesiyle kurulur. Bakanlıklar bir bakan tarafından yönetilir.
  2. İcracı olmayan bakanlar da atanabilir.

Madde 45.

  1. Bakanlar, Bakanlar Kurulu’nu oluşturur.
  2. Başbakan, Bakanlar Kurulu’nun başkanıdır.
  3. Bakanlar Kurulu, genel hükümet politikasını görüşür ve kararlaştırır ve bu politikayı bir bütün olarak gerçekleştirmeye çalışır.

Madde 46.

  1. Devlet sekreterlikleri Kraliyet kararnamesiyle atanırlar ve görevden alınırlar.
  2. Devlet sekreteri, bakanın gerek gördüğü durumlarda ve onun talimatlarını göz önünde bulundurarak bakana vekâlet eder. Bakanın sorumluluğu saklı kalmak kaydıyla, sorumluluk Devlet sekreterine aittir.

Madde 47.

Tüm kanunlar ve Kraliyet kararnameleri, Kral ve bir veya birkaç bakan ya da Devlet sekreteri tarafından imzalanır.

Madde 48.

Başbakanı atayan Kraliyet kararnamesi kendisinin (Başbakanın) karşı imzasını taşır. Diğer bakanların ve Devlet sekreterlerini atama ve görevden alma kararnameleri Başbakan tarafından imzalanır.

Madde 49.

Bakanlar ve Devlet sekreterleri atama kararnamesini kabul ettiklerinde, kanunda belirtilen şekle uygun olarak Kral önünde, göreve atanmalarını kanunen yasaklayan hiçbir edimde bulunmadıkları, Anayasaya bağlı kalacakları ve görevlerini sadakatle yerine getirecekleri yönünde ant içer veya taahhütte bulunur ve sözünü verirler.

Bölüm 3.

Parlamento

  • .1. Kuruluş ve Oluşumu

Madde 50.

Parlamento tüm Hollanda halkını temsil eder.

Madde 51.

  1. Parlamento; Senato (Birinci Meclis) ve Temsilciler Meclisi (İkinci Meclis) olmak üzere iki bölümden oluşur.
  2. Temsilciler Meclisi yüzelli üyeden oluşur.
  3. Senato yetmişbeş üyeden oluşur.
  4. Parlamentonun her iki kanadı birleşik oturumda bir araya geldiğinde, tek bir meclis olarak kabul edilirler.

Madde 52.

  1. Her iki meclisin görev süresi dört yıldır.
  2. Eyalet meclisleri için görev süresi kanunen dört yıldan farklı olarak belirlenmiş ise Senatonun görev süresi de buna uygun olarak düzenlenir.

Madde 53.

  1. Parlamentonun her iki kanadının da üyeleri kanunda belirtilen sınırlar çerçevesinde nispi temsil esasına dayalı olarak seçilir.
  2. Seçimler gizli oylamayla yapılır.

Madde 54.

  1. Hollanda’da ikamet etmeyen Hollandalılar müstesna, Temsilciler Meclisinin üyeleri, onsekiz yaşını dolduran Hollandalılar tarafından doğrudan oyla seçilir.
  2. Aşağıda sayılan kişiler seçmen olamazlar;
  3. a) Kesinleşmiş hâkim kararıyla kanunda belirtilen suçtan dolayı en az bir yıl hapis cezasına mahkûm edilen ve aynı zamanda oy kullanma hakkından men edilen kimseler.
  4. b) Gayri mümeyyizlik sebebiyle kesinleşmiş hâkim kararı gereğince hukuki işlem ehliyeti olmayan kimseler.

Madde 55.

Senato Üyeleri Eyalet Meclisi milletvekilleri tarafından seçilir. Seçimler, Senatonun feshedilmesi durumu dışında, Eyalet Meclisi seçiminden azami üç ay sonra yapılır.

Madde 56. Parlamento üyesi olabilmek için, Hollandalı olmak, onsekiz yaşını doldurmuş olmak, seçme ve seçilme hakkı elinden alınmamış olmak gereklidir.

Madde 57.

  1. Hiç kimse her iki meclisin aynı anda üyesi olamaz.
  2. Bir Parlamento Üyesi, aynı zamanda bakan, Devlet sekreteri, Danıştay Üyesi, Sayıştay Üyesi, Baş Kamu Denetçisi ve Baş Kamu Denetçisi Vekili, Yüksek Mahkeme Üyesi ya da Yüksek Mahkeme Başsavcılığının ya da Savunma Ofisinin Üyesi olamaz.
  3. Bununla beraber Bakanlık ve Devlet sekreterliği görevinden istifa etmeyi teklif eden bir kişi, bu istifa karara bağlanıncaya kadar, hem söz konusu görevi hem de Parlamento üyeliğini birlikte yürütebilir.
  4. Aynı zamanda bir Parlamento Üyesi, ya da Parlamentonun herhangi birine üye olan bir kişinin yürütemeyeceği diğer kamu görevleri kanunla düzenlenebilir.

Madde 58.

Her meclis yeni atanan üyelerin, üyelik için aranan şartları haiz olup olmadığını araştırır ve bu şartlar veya seçimlerle ilgili ihtilafları kanunda belirtilen kurallara uygun olarak karara bağlar.

Madde 59.

Bunun dışında kalan seçme ve seçilme hakkı ve seçimleri ilgilendiren her şey kanunla düzenlenir.

Madde 60.

Meclis üyeleri göreve atandıklarında, kanunda belirtilen şekle uygun olarak Parlamento önünde, göreve atanmalarını kanunen yasaklayan hiçbir edimde bulunmadıkları, Anayasaya bağlı kalacakları ve görevlerini sadakatle yerine getirecekleri yönünde ant içer veya taahhütte bulunur ve sözünü verirler.

Madde 61.

  1. Her meclis, üyeleri arasından bir Meclis Başkanı seçer.
  2. Her meclis, zabıt kâtibi tayin eder. Söz konusu zabıt kâtibi tıpkı meclislerin diğer memurları gibi, aynı zamanda Parlamento üyesi olamaz.

Madde 62.

Meclisler birleşik oturumda toplandıkları zaman Senato Başkanı toplantıya başkanlık eder.

Madde 63.

Parlamento üyelerinin ve sabık Parlamento üyelerinin ve onların bakmakla yükümlü oldukları aile fertlerine ödenen mali yardımlar kanunla düzenlenir. Meclisler, bu konuyla ilgili bir yasa teklifini ancak kullanılan oyların en az üçte ikisiyle kabul edebilirler.

Madde 64.

  1. Meclisler, Kraliyet kararnamesiyle feshedilebilir.
  2. Feshedilme kararı, beraberinde, feshedilen Meclisin yeniden seçilmesi ve yeni seçilen Meclisin üç ay içinde toplanması yükümlülüğünü getirir.
  3. Fesih, yeni seçilen meclisin toplandığı günden itibaren yürürlüğe girer.
  4. Kanun, fesihten sonra oluşan yeni Temsilciler Meclisinin görev süresini belirler; bu süre beş yıldan uzun olamaz. Fesihten sonra oluşan yeni Senatonun görev süresi, feshedilen meclisin görev süresinin biteceği tarihte sona erer.
  1. Çalışma Usulü

Madde 65.

Parlamentonun birleşik oturumunda hükümet tarafından izlenilecek politika, her yıl Eylül ayının üçüncü Salı günü veya kanunla belirlenecek daha erken bir tarihte Kral tarafından veya onun adına açıklanır.

Madde 66.

  1. Parlamento toplantıları kamuya açıktır.
  2. Parlamento toplantıları, üyelerin onda birinin veya Başkanın isteği üzerine halka kapalı şekilde gerçekleştirilir.
  3. Meclislerden biri veya birleşik oturumda her bir meclis tarafından, bir konunun kamuya kapalı olarak görüşülmesi ve karara bağlanması kararlaştırılabilir.

Madde 67.

  1. Meclisler, tek başlarına ve birleşik oturumda, sadece üyelerin yarıdan fazlası toplantıda bulunduğu takdirde bir konuyu görüşebilir ve karar alabilirler.
  2. Kararlar oy çokluğuyla alınır.
  3. Üyeler etki altında kalmadan, ya da herhangi bir talimata tabi olmaksızın oy verirler.
  4. Bir üyenin istemi üzerine, şahsi olmayan konular hakkında sözlü ve kişisel çağrıyla oylama yapılır.

Madde 68.

Bu bilginin sağlanması Devlet çıkarlarına aykırı olmadığı takdirde, bakanlar ve Devlet sekreterleri bir veya birkaç üye tarafından istenilen açıklamayı sözlü veya yazılı olarak, her iki meclise ayrı ayrı şekilde veya birleşik oturumda yaparlar.

Madde 69.

  1. Bakanlar ve Devlet sekreterlerine Parlamentonun toplantıları açıktır ve görüşmelere katılabilirler.
  2. Her iki meclis ve birleşik oturum tarafından toplantıda bulunmak üzere davet edilebilirler.
  3. Toplantılara kendileri tarafından belirlenecek bir yardımcı getirebilirler.

Madde 70.

Her iki meclis kanunla yapılacak düzenlemeyle tek başlarına ya da müşterek şekilde soruşturma yapma (araştırma) hakkına sahiptir.

Madde 71.

Parlamento üyeleri, bakanlar, Devlet sekreterleri ve görüşmelere katılan diğer kişiler, Parlamento veya Parlamento komisyonların toplantıları sırasında söyledikleri veya yazılı olarak sundukları metinler sebebiyle kovuşturmaya tabi tutulamaz, ya da başka bir yolla kanun önünde sorumlu tutulamazlar.

Madde 72.

Parlamentonun her bir kanadı ayrı olarak ve birleşik oturumda iç tüzük oluştururlar.

Bölüm 4.

Danıştay, Sayıştay, Kamu Denetçiliği ve

Daimi Danışma Kurulları

Madde 73.

  1. Yasa tasarılarında, genel idari konularda ve Parlamentonun onaylayacağı antlaşmalarda, Danıştay veya Danıştayın bir dairesinin görüşü alınır. Kanunla belirlenebilecek durumlarda söz konusu görüş aranmayabilir.
  2. Danıştay veya Danıştayın bir dairesi Kraliyet kararnamesiyle karara bağlanacak idari uyuşmazlıkları araştırmakla ve bu anlaşmazlıkla ilgili olarak verilecek karar hakkında tavsiyede bulunmakla sorumludur.
  3. Kanun, Danıştayı veya Danıştayın bir dairesini idari uyuşmazlıklarla ilgili karar vermekle görevlendirebilir.

Madde 74.

  1. Danıştaya Kral başkanlık eder. Kral’ın muhtemel halefi onsekiz yaşını doldurduğu anda Danıştaya üye olma hakkına sahiptir. Kraliyet ailesinin diğer mensupları da kanunla Danıştaya üye olabilirler.
  2. Danıştay üyeleri Kraliyet kararnamesiyle ömür boyu atanır.
  3. Kendi istekleriyle veya kanunla belirlenecek bir yaşta üyelikleri sona erer.
  4. Kanunun belirlediği durumlarda üyeler Danıştay tarafından geçici bir süre görevden alınabilirler veya üyeliklerine son verilebilir.
  5. Üyelerin hukuki statüleri kanunla düzenlenir.

Madde 75.

  1. Danıştayın teşekkülü, yapısı ve yetkileri kanunla düzenlenir.
  2. Danıştay veya Danıştayın bir dairesine kanunla başka görevler de verilebilir.

Madde 76.

Sayıştay, devletin gelir ve giderlerini incelemekle görevlidir.

Madde 77.

  1. Her bir Sayıştay üyesi, Temsilciler Meclisi tarafından hazırlanan üç kişilik aday listeden, ömür boyu bu göreve atanır.
  2. Kendi istekleriyle veya kanunun belirleyeceği bir yaşta üyelikleri son bulur.
  3. Kanunun belirlediği durumlarda üyeler Yüksek Mahkeme tarafından geçici bir süre görevden alınabilir veya üyeliklerine son verilebilir.
  4. Üyelerin hukuki statüleri kanunla belirlenir.

Madde 78.

  1. Sayıştayın teşekkülü, yapısı ve yetkileri kanunla düzenlenir.
  2. Sayıştaya kanunla başka görevler de verilebilir.

Madde 78a.

  1. Devletin yürütme mercilerinin ve kanunla belirlenen diğer idari mercilerin işlemleri, talep üzerine ya da resen Baş Kamu Denetçisi tarafından incelenir.
  2. Baş Kamu Denetçisi ve Baş Kamu Denetçisi Vekili Temsilciler Meclisi tarafından kanunda belirtilen süreyle göreve atanırlar. Kendi istekleriyle veya kanunun belirleyeceği bir yaşta görevlerinden ayrılabilirler. Kanunun belirlediği durumlarda Temsilciler Meclisi tarafından geçici bir süre görevden alınabilir veya görevlerine son verilebilir. Hukuki statüleri diğer bakımlardan kanunla düzenlenir.
  3. Baş Kamu Denetçisinin yetkileri ve yöntemleri kanunla düzenlenir.
  4. Kanun marifetiyle ya da kanun uyarınca Baş Kamu Denetçisine yeni görevler verilebilir.

Madde 79.

  1. Devletin yasama ve yürütmeye ilişkin daimi danışma kurulları kanuni düzenlemeyle oluşturulabilir.
  2. Kanun bu kuralların kuruluşunu, yapısını ve yetkilerini belirler.
  3. Bu kuruluşlara danışma görevlerinden başka görevler de kanunla verilebilir.

Madde 80.

  1. Bu bölümde düzenlenen kuralların ve tavsiyelerinin açıklanması, kanunun belirleyeceği kurallarla olur.
  2. Yasa tasarılarıyla ilgili olarak Kral tarafından veya onun namına yapılan tavsiyeler, kanunla belirlenecek durumlar haricinde, Parlamentoya sunulur.

Bölüm 5.

Yasama Erki ve Yürütme

  • .1. Kanunlar ve diğer düzenleyici işlemler

Madde 81.

Hükümet ve Parlamento kanunları birlikte yaparlar.

Madde 82.

  1. Yasa teklifleri Kral tarafından veya onun namına, ya da Temsilciler Meclisi tarafından sunulur.
  2. Parlamentonun birleşik oturumunda görüşülmesi gereken yasa teklifleri, Kral tarafından veya onun namına ve 2. Bölümün ilgili madde hükümleriyle çelişmemek kaydıyla, Parlamentonun birleşik oturumu tarafından sunulur.
  3. Temsilciler Meclisi veya Parlamentonun birleşik oturumu tarafından sunulacak yasa teklifleri, Meclise duruma göre birleşik oturuma bir ya da birkaç üye tarafından sunulur.

Madde 83.

Kral veya onun namına sunulan yasa teklifi, Temsilciler Meclisine veya birleşik oturumda görüşülmesi gerekiyorsa, Parlamentonun birleşik oturumuna bu toplantıya gönderilir.

Madde 84.

  1. Kral veya onun namına sunulan ve Temsilciler Meclisi veya Parlamentonun birleşik oturumu tarafından henüz onaylanmamış bir yasa teklifi, Hükümetin bir ya da daha fazla sayıdaki üyesinin teklifiyle Temsilciler Meclisi veya duruma göre birleşik oturum tarafından değiştirilebilir.
  2. Temsilciler Meclisi veya birleşik oturumun sunacağı yasa teklifi onaylanmadığı sürece, bir ya da birkaç üyenin veya sunan üyenin veya üyelerin teklifiyle değiştirilebilir.

Madde 85.

Temsilciler Meclisi bir yasa teklifini kabul ettiği takdirde veya bir yasa teklifi vermeyi kararlaştırdığında, bu metni olduğu gibi görüşülmek üzere Senatoya gönderir. Yasa teklifinin Senatoda müdafaası için Temsilciler Meclisi bir veya daha fazla sayıda üyesini görevlendirebilir.

Madde 86.

  1. Sunulan bir kanun teklifi Parlamento tarafından onaylanmadığı sürece, teklifi veren kişi veya vekili tarafından geri çekilebilir.
  2. Temsilciler Meclisi veya birleşik oturum tarafından sunulan yasa teklifi kabul edilmediği sürece, bu yasa teklifini sunan üye veya üyeler tarafından geri çekilebilir.

Madde 87.

  1. Bir yasa teklifi Parlamento tarafından kabul edildiğinde ve Kral tarafından tasdik edildiğinde kanun olur.
  2. Kral ve Parlamento yasa teklifiyle ilgili kararlarını karşılıklı olarak birbirlerine bildirirler.

Madde 88.

Kanunların ilânı ve yürürlüğü kanunla düzenlenir. Kanunlar ilân edilmeden önce yürürlüğe girmez.

Madde 89.

  1. Düzenleyici idari işlemler Kraliyet kararnameleriyle belirlenir.
  2. Cezai hükümler taşıyan düzenleyici işlemler sadece kanunla belirlenir. Verilecek cezalar kanunla düzenlenir.
  3. Düzenleyici idari işlerin ilânı ve yürürlüğü kanunla düzenlenir. Bunlar ilân edilmeden önce yürürlüğe giremezler.
  4. İkinci ve üçüncü fıkralar, hükümet tarafından belirlenen diğer düzenleyici işlemler için de gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra geçerlidir.
  • .2. Diğer Hükümler

Madde 90.

Hükümet uluslararası hukukun gelişimini destekler.

Madde 91.

  1. Uluslararası antlaşmalar, Parlamentonun onayı olmaksızın bağlayıcı etkiye sahip olmadıkları gibi, yürürlükten de kaldırılamazlar. Parlamentonun onayını gerektirmeyen antlaşmalar kanunla belirlenir.
  2. Antlaşmaların onama şekli kanunla düzenlenir ki, bu kanunda antlaşmaların zımni şekilde onanmasını düzenleyen hükümlere de yer verilebilir.
  3. Anayasaya aykırılık içeren, ya da Anayasayla çelişmesi muhtemel antlaşma hükümleri ancak Parlamentonun üçte iki çoğunluğunun lehte kararıyla onaylanabilir.

Madde 92.

91’inci maddenin üçüncü fıkra hükümleri saklı kalmak üzere, yasama, yürütme ve yargı yetkisi gerektiğinde antlaşmalarla uluslararası örgütlere devredilebilir.

Madde 93.

İçerikleri gereği herkes üzerinde bağlayıcı etkisi bulunan uluslararası antlaşma hükümleri ve uluslar arası örgütlerin kararları ilân edildikten sonra bağlayıcılık kazanırlar.

Madde 94.

Hollanda Krallığının meri kanunları, uygulamanın uluslararası bağlayıcı antlaşmalara ve uluslararası örgüt kararlarına aykırı olması halinde, uygulanmazlar.

Madde 95.

Uluslararası örgütlerin antlaşma ve kararlarının ilânı kanunla düzenlenir.

Madde 96.

  1. Kraliyet, Parlamentonun izni olmadan savaş ilân edemez.
  2. Savaş halinin fiilen mevcut olması nedeniyle Parlamentoya danışılmasının mümkün olmadığı hallerde, bu izin gerekmez.
  3. Parlamentonun iki kanadı savaş ilânı iznini birleşik oturumda görüşür ve kararlaştırır.
  4. Bu maddenin birinci ve üçüncü fıkrası ateşkes kararı için de uygulanır.

Madde 97.

  1. Krallığın menfaatlerini savunmak ve korumak ve ayrıca uluslararası hukuk düzenini muhafaza etmek ve desteklemekle görevli bir silahlı kuvvetler mevcuttur.
  2. Silahlı kuvvetler Hükümetin üst otoritesine tabidir.

Madde 98.

  1. Silahlı kuvvetler gönüllülerden ve askerlik yükümlülüğünü yerine getiren kişilerden oluşur.
  2. Zorunlu askerlik hizmeti ve celp dönemlerinin ertelenmesine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Madde 99.

Vicdani nedenlerle askerlikten muafiyet durumları kanunla düzenlenir.

Madde 99a.

Sivil savunma amacıyla kanunda belirtilen esaslara uygun olarak görevlendirme yapılabilir.

Madde 100.

  1. Silahlı kuvvetlerin uluslararası hukuk düzeninin korunması ve desteklenmesi amacıyla bir yerde konuşlandırılması, ya da kullanılması gerekecek ise, Hükümet bu keyfiyeti önceden Parlamentoya bildirir. Bu durum, silahlı çatışmalar sırasında insani yardım sağlanmasını da içerir.
  2. Önceden bilgi vermeye mani olan zaruri sebepler bulunuyorsa birinci fıkra hükümleri uygulanmaz. Bu durumda bilgilendirme mümkün olan en kısa sürede yapılır.

Madde 101.

(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 401 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Devlet Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde 102.

(Bu madde 22 Haziran 2000 tarihli ve 294 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Devlet Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde 103.

  1. İç ve dış güvenliğin gerektirdiği durumlarda; sonuçları kanunla düzenlemek şartıyla ve Kraliyet kararnameleriyle olağanüstü hal ilân edilebilir.
  2. Birinci fıkrada belirtilen durumda, anayasanın, eyalet, belediye ve su işleri idaresini düzenleyen hükümlerden, 6’ncı maddede düzenlenen anayasal haklardan, belirtilen hakların bina ve kapalı mekânlar dışında uygulandığı takdirde, 7, 8 ve 9’uncu maddeler ile 12’nci maddenin ikinci fıkrası, ayrıca 13’üncü madde ile 113’üncü maddenin bir ve üçüncü fıkra hükümleri uygulanmayabilir.
  3. Olağanüstü hal ilânını müteakiben, Kraliyet kararnameleriyle kaldırılmadığı sürece, Parlamento gerekli gördüğü her an olağanüstü halin süresini belirleyebilir. Meclisler konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.

Madde 104.

Devletin koyduğu vergiler kanun uyarınca toplanır. Devletin koyduğu diğer harçlar kanunla düzenlenir.

Madde 105.

  1. Devletin gelir ve gider tahminleri kanunla düzenlenir.
  2. Genel bütçeye ilişkin kanun tasarıları her yıl 65’inci maddede belirtilen zamanda Kral veya onun vekili tarafından Parlamentoya sunulur.
  3. Devletin gelir ve giderlerini gösteren hesap tablosu ilgili kanun hükümlerine uygun olarak Parlamentoya sunulur. Sayıştay tarafından onaylanmış bilanço Parlamentoya sunulur.
  4. Devlet maliyesinin yönetimine ilişkin esaslar kanunla belirlenir.

Madde 106.

Para sistemi kanunla düzenlenir.

Madde 107.

  1. Medeni hukuk, ceza hukuku, medeni usul ve ceza usul hukuku, genel kanunla düzenlenir, bazı konuların özel kanunlarla düzenlenme yetkisi saklıdır.
  2. İdari hukukun genel ilkeleri kanunla düzenlenir

Madde 108.

(Bu madde 25 Şubat 1999 tarihli ve 133 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Devlet Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde 109.

Memurların hukuki statüleri kanunla düzenlenir. Memurların iş güvencesi ve yönetime katılma hakları ile ilgili düzenlemeler de kanunla yapılır.

Madde 110.

Devlet kurumları görevlerini yerine getirirlerken, vatandaşların kanunda belirtilen esaslar çerçevesinde bilgi edinme haklarını gözetirler.

Madde 111.

Şeref unvanları kanunla verilir.

Bölüm 6.

Yargının İdaresi

Madde 112.

  1. Yargı erki, medeni haklar ve alacakla ilgili uyuşmazlıkları çözümlemekle yükümlüdür.
  2. Kanun, medeni haklardan kaynaklanmayan uyuşmazlıkların çözümünü, yargıya veya yargı sisteminde yer almayan mahkemelere verebilir. Bu davalara ilişkin muhakeme usulleri ve kararların sonuçları kanunla düzenlenir.

Madde 113.

  1. Yargı suç teşkil eden fiilleri yargılamakla yükümlüdür.
  2. Devlet kurumlarının başlattıkları disiplin kovuşturmaları kanunla düzenlenir.
  3. Kişi hürriyetlerini kısıtlayıcı cezalar, sadece yargı tarafından verilir.
  4. Hollanda dışında ve sıkıyönetim zamanında yargılanmayla ilgili olarak, kanunla farklı düzenlemeler getirebilir.

Madde 114.

Ölüm cezası verilemez.

Madde 115.

Madde 112’nci maddenin ikinci fıkrasındaki uyuşmazlıklarda idari yargı yoluna başvurulabilir.

Madde 116.

  1. Kanun, yargı sistemini oluşturan mahkemeleri düzenler.
  2. Kanun, yargının kuruluşunu, yapısını ve yetkilerini düzenler.
  3. Kanun, yargıç niteliği taşımayanların da yargı mensuplarıyla birlikte yargının yönetimine katılabileceklerini düzenler.
  4. Görevleri dâhilinde veya önceki madde uyarınca yargının yönetiminde yer alan kişilerin yargı mensupları tarafından denetlenmesine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Madde 117.

  1. Yargının idaresinden sorumlu yargı mensupları ve Yargıtay Başsavcısı, Kraliyet kararnameleriyle ömür boyu atanırlar.
  2. Kendi istekleriyle ve kanunla belirlenecek bir yaşta görevleri son bulur.
  3. Yargı mensupları kanunda belirlenen durumlarda yargı sistemine dâhil bir mahkeme tarafından geçici bir süre görevden alınabilir veya görevlerine son verilebilir.
  4. Yargı mensuplarının hukuki statüleri kanunla belirlenir.

Madde 118.

  1. Hollanda Yargıtay (Yüksek Mahkeme) Üyeleri, Temsilciler Meclisi tarafından seçilen üç aday arasından atanır.
  2. Yargıtay, kanunla belirlenen davalar ve sınırlar çerçevesinde, kanun ihlalinden dolayı mahkeme kararlarının iptalinden (kararların bozulmasından) sorumludur.
  3. Kanun, Yargıtay’a başka görevler de verebilir.

Madde 119.

Parlamentonun mevcut ve sabık üyeleri, bakanlar ve Devlet sekreterleri görevleri esnasında işledikleri suçlardan dolayı Yargıtay tarafından yargılanacaklardır. Kraliyet kararnamesi veya Temsilciler Meclisi kararıyla bu kişiler aleyhine dava açılabilir.

Madde 120.

Kanunların ve uluslararası antlaşmaların anayasaya uygunluğu mahkemeler tarafından denetlenemez.

Madde 121.

Kanunla belirlenmiş istisnalar haricinde duruşmalar herkese açık şekilde yapılır ve kararların gerekçesi açıklanır. Kararlar topluma açık olarak duyurulur.

Madde 122.

  1. Af, kanunun gösterdiği bir mahkemenin önerisi üzerine ve kanunla düzenlenecek hükümler göz önünde bulundurarak Kraliyet kararnameleriyle verilir.
  2. Genel af kararı ancak kanunla alınabilir.

Bölüm 7.

Eyaletler, Belediyeler,

Su İşleri ve Diğer Kamu Kurumları

Madde123.

  1. Eyaletler ve belediyeler kanunla kaldırılabilir ve yenisi kurulabilir.
  2. Eyalet ve belediye sınırlarında yapılacak değişiklikler kanunla düzenlenir.

Madde 124.

  1. Eyaletlerin ve belediyelerin kendi iç ilişkilerini düzenleme ve idare yetkileri bunların idari organlarına devredilir.
  2. Eyalet ve belediye idari organları, kanun gereğince veya kanun uyarınca düzenleme yapmak ve idari görevlerini yerine getirmekle zorunlu tutulabilirler.

Madde 125.

  1. Eyaletler, Eyalet meclisleri, belediyeler, belediye meclisleri tarafından yönetilir. Kanunla düzenlenmiş istisnalar haricinde, bu meclislerin toplantıları halka açıktır.
  2. Buna ek olarak, eyalet yönetimi, eyalet icra heyeti ve Kraliyet Komiserinden (Eyalet Valisi) oluşurken, belediye yönetimi de encümenler heyeti ve Belediye Başkanından oluşur.
  3. Kraliyet Komiseri (Eyalet Valisi), Eyalet Meclisi toplantılarının, Belediye Başkanı ise Belediye Meclisi toplantılarının başkanıdır.

Madde126.

Kraliyet Komiseri bir kanun marifetiyle, hükümet tarafından verilecek talimatları uygulamakla görevlendirilebilir.

Madde 127.

Kanunda belirlenecek istisnalar haricinde, Eyalet ve belediye talimatnameleri sırasıyla Eyalet veya Belediye Meclisleri tarafından çıkartılır.

Madde 128.

Madde 123’de belirtilen durumlar hariç olmak üzere, 124’üncü madde birinci fıkrada belirtilen yetkiler sadece sırasıyla Eyalet veya Belediye Meclisleri tarafından 125’inci maddede belirtilen organlardan başka organlara devredilebilir.

Madde 129.

  1. Eyalet milletvekilleri ve Belediye Meclis üyeleri, o Eyalette ve belediyede ikamet eden ve Temsilciler Meclisi seçim şartlarını taşıyanlar tarafından doğrudan oyla seçilirler. Eyalet milletvekili ya da belediye meclis üyesi olmak için de aynı şartlar geçerlidir.
  2. Üyeler, kanunen belirlenen sınırlar dâhilinde nispi temsiliyet esasına göre seçilir.
  3. 53’üncü maddenin ikinci fıkrası ve 59’uncu madde hükümleri uygulanır.
  4. Kanunda aksi bir hüküm yer almadıkça, Eyalet Meclisi ve Belediye Meclisinin görev süresi dört yıldır.
  5. Hangi işlerin üyelikle birlikte yürütülemeyeceği kanunla belirtilir. Kanun, akrabalıktan veya evlilikten kaynaklanan engellerin ve kanunen belirtilen eylemlerin yapılmasının üyeliğe mani haller olabileceğini de düzenleyebilir.
  6. Üyeler herhangi bir baskıya veya talimata tabi olmaksızın oy kullanırlar.

Madde 130.

Hollanda’da ikamet eden yabancılar, aynen Hollanda vatandaşları için geçerli olan koşulları yerine getirdikleri takdirde, Belediye Meclisi seçimlerinde, seçme ve seçilme haklarını kullanabilirler.

Madde 131.

Kraliyet komiseri (Eyalet Valisi) ve Belediye Başkanı Kraliyet kararnamesiyle atanır.

Madde 132.

  1. Kanun, eyaletlerin ve belediyelerin kuruluşunu, hem de bunların idari organlarının yapısını ve yetkilerini düzenler.
  2. Bu idari organların denetimi kanunla düzenlenir.
  3. Bu idari organların kararları ancak kanunla belirlenecek durumlarda, önceden denetime tabi tutulabilir.
  4. Bu idari organların kararları, sadece hukuka ve kamu yararına aykırı durumlarda Kraliyet kararnameleriyle iptal edilebilir.
  5. Düzenleme yapma ve yürütme yetkilerinin kullanılmasını gerektiren 124’üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen konularda bu yetkilerin kullanılmaması halinde izlenecek hükümler kanunla düzenlenir. Eyalet veya belediye idari organlarının ağır görev ihmalleri halinde 125’inci ve 127’nci madde hükümlerine rağmen kanunla düzenleme yapılabilir.
  6. Eyalet ve belediye idari organlarının koydukları vergilerinin toplanmasına ilişkin esaslar ve bu idari organların devletle mali ilişkilerine dair esaslar kanunla düzenlenir.

Madde 133.

  1. Su kurullarının kuruluşu, feshi, görevleri, teşkilatları ve idari organlarının yapıları, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, eyalet tüzükleriyle düzenlenir.
  2. Su kurullarının idari organlarının yasama ve diğer yetkileri ve idari organların toplantıların halka açık şekilde düzenlenmesi şartı bir kanunla düzenlenir.
  3. Kanun, eyalet ve belediye yönetimlerinin denetimini düzenler. Bu idari organların kararları, sadece hukuka ve kamu yararına aykırı durumlarda Kraliyet kararnameleriyle iptal edilebilir.

Madde 134.

  1. Mesleki ve ticari kamu kurumları ve diğer kamu kurumları kanunla kurulur ve kapatılır.
  2. Bu kurumların görev ve yapıları, yönetsel oluşum ve yetkileri ve de toplantılarının kamuoyuna açık oluşu kanunla düzenlenir. Bu kurumların idari organlarına kanunla yasama yetkileri tanınabilir.
  3. Kanun, bu idari organların denetimini düzenler. Bu idari organların kararları, sadece hukuka ve kamu yararına aykırı durumlarda Kraliyet kararnameleriyle iptal edilebilir.

Madde 135.

İki veya daha fazla kamu kuruluşunu ilgilendiren meseleler, kanunla düzenlenir. Bu konuda 134’üncü maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarındaki usullerle yeni bir kamu kuruluşu kurulabilir.

Madde 136.

Kamu kurumları arasındaki anlaşmazlıklar, yargının görev alanına girmedikçe ve kararın kanun gereği başka kurumlar tarafından verilmesi gerekmedikçe, Kraliyet kararnameleriyle çözümlenir.

Bölüm 8.

Anayasayı Değiştirme Usulü

Madde 137.

  1. Anayasada değişiklik öngören teklifte belirtilen şekildeki bir değişikliğin görüşülebileceği bir kanunda belirtilir.
  2. Temsilciler Meclisi, Kral tarafından veya onun namına, ya da öteki türlü sunulan bir teklif üzerine bu amaçla sunulan Yasa Teklifini birden fazla sayıda yasa teklifine ayırabilir.
  3. Birinci fıkrada anılan yasa teklifinin ilânından sonra Temsilciler Meclisi feshedilir.
  4. Yeni Temsilciler Meclisinin teşekkülünden sonra, Parlamentonun iki meclisi ilk fıkrada anılan Yasa Teklifini ikinci kez okunduktan sonra görüşmeye başlar. Bu yasa teklifi kullanılan oyların ancak en az üçte ikisinin oyunu almışsa kabul edilebilir.
  5. Temsilciler Meclisi ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin kabulü halinde, Kral tarafından veya onun namına, ya da öteki türlü sunulan bir Anayasa Değişiklik Kanun Teklifini birden fazla sayıda yasa teklifine ayırabilir.

Madde 138.

  1. İkinci oturumda kabul edilen önergeler Kral tarafından Anayasa değişikliği olarak onaylanmadığı sürece, kanunla:
  2. a) Kabul edilen önergeler ve Anayasada değişmeyen maddeler, mümkün olduğu kadar uyumlu hale getirilir.
  3. b) Bölümlerin, paragrafların, maddelerin ve başlıkların düzenleri ve yerleri değiştirilebilir.
  4. Birinci fıkranın (a) bendinde belirtilen düzenlemeyi içeren yasa teklifi, her iki Meclis tarafından ancak kullanılan oyların en az üçte ikisiyle kabul edilebilir.

Madde 139.

Parlamento tarafından kabul edilen ve Kral tarafından onaylanan Anayasa değişiklikleri, yayımlandıktan hemen sonra yürürlüğe girer.

Madde 140.

Anayasa değişikliğine aykırı olan yürürlükteki diğer kanunlar, düzenlemeler ve kararlar, Anayasaya uygun olarak değişiklik getirilinceye kadar yürürlükte kalırlar.

Madde 141.

Değişen Anayasa metni Kraliyet kararnameleriyle ilân edilir ve paragraflar ve maddeler ve bunlara yapılan atıflar buna uygun olarak yeniden numaralandırılabilir.

Madde 142.

Anayasa, kanunla, Kraliyet Statüsüne uygun hale getirilir. Bu konuda 139, 140 ve 141’inci madde hükümleri gerekli değişikliklerle uygulanır.

 Ek Maddeler

Madde I.

(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 402 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde II.–VIII.

(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde IX.

Savaş Suçları Kararnamesiyle ceza kapsamına alınan suçlar için 16’ncı madde hükümleri uygulanmaz.

Madde X.

(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XI.

(Bu madde 6 Ekim 1999 tarihli ve 454 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XII.–XVI.

(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XVII.

(Bu madde 28 Şubat 1999 tarihli ve 135 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XVIII.

(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XIX.

1972 Anayasasının 81’inci maddesinde yer alan ilân metni, 1972 Anayasasının 123, 124, 127, 128 ve 130’uncu maddelerinde yer alan, yasa teklifi beraberinde Parlamentonun bir kanadının diğerine ya da Kral’a gönderdiği mesajın lafzı, ya da Kral’ın söz konusu yasa teklifine ilişkin kararını Parlamentoya bildirdiği mesajda yer alan ifadeler, diğer düzenlemeler yapılıncaya kadar yürürlükte kalmayı sürdüreceklerdir.

Madde XX.

(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XXI.

(Bu madde 6 Ekim 1999 tarihli ve 454 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XXII.–XXIII.

(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XXIV.–XXV.

(25 Şubat 1999 tarihli ve 135 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XXVI.–XXIX.

(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XXX.

(Bu madde 6 Ekim 1999 tarihli ve 454 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

1972 Anayasasının Halen Yürürlükte Olan Maddeleri

Madde 81.

Kanunların ilân şekli aşağıda belirtildiği gibidir;

“Biz” vb. “Hollanda Kralı” vb.

“Bunu gören ya da okunduğunu duyan herkese selam olsun! Bilinmelidir ki:

“Bizim incelemelerimiz sonucunda,” vb.

(Kanunun gerekçeleri)

“Bu şekilde, Biz, Danıştayın görüşünü aldıktan sonra ve Parlamentonun ortak görüşüyle, onayıyla ve anlayışıyla, Bizim onayımızla ve anlayışımızla açıklıyoruz” vb.

(Kanunun içeriği)

“Verilmiş” vb.

Tahtın Kraliçe’nin yönetiminde olduğu veya Kraliyet yetkilerinin bir Naip ya da Danıştay tarafından kullanıldığı zamanlarda, bu kanun lafzında gerekli değişiklikler yapılacaktır.

Madde 130.

Kral, Parlamento tarafından kabul edilmiş bir yasa teklifini onaylayıp onaylamayacağı konusundaki görüşünü mümkün olduğu kadar kısa süre içerisinde şu ifadelerle bildirir:

“Kral teklifi kabul etmiştir.”

ya da

“Kral teklifi değerlendirmektedir.”

Dennis Andrew Nilsen

0

Dennis Andrew Nilsen,  23 Kasım 1945 tarihinde doğdu. 1978 ile 1983 yılları arasında Londra’da en az on iki genç erkek ve çocuğu öldüren İskoç asıllı bir seri katil ve nekrofili idi. Kurbanlarını kandırması ve boğarak öldürmesi ile tanındı.

Maceracı bir çocukluk yaşadı ve eğitiminde ortalamanın üzerinde notlar aldı. Tarih ve sanata ilgi gösterdi.

Daily Mirror Gazetesi, 12 Şubat 1983 tarihli sayısında Nilsen’in son kurbanı Stephen Sinclair ile ilgili bir haber yaptı

İlk kurbanı olan 14 yaşındaki Stephen Holmes’u 30 Aralık 1978’de öldürdü. Cinayetlerini, çeşitli tekliflerle kandırarak ikamet ettiği Londra’daki ikamet adresine getirdiği kişileri öldürerek işledi. Her cinayetin ardından, kurbanlarını yıkıyor, giydiriyor, süslüyor ve sonunda ateşle yakıp, küllerini lavabodan yok ediyordu. 1978 ile 1983 arasında, on iki erkek ve çocuğu öldürdüğü ve yedi kişiyi öldürmeye teşebbüs ettiği bilinmektedir. Kendisi yaklaşık on altı kişiyi öldürdüğünü itiraf etti.

Old Bailey’de altı cinayet ve iki cinayete teşebbüsten hüküm giyen Nilsen, 4 Kasım 1983’te ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Yargılama sırasında Nilsen, kurbanlarından bazılarının çıplak bedenlerine bakarken mastürbasyon yaptığını ve altı kurbanının bedeniyle cinsel ilişkiye girdiğini de itiraf etti.

Sonraki yıllarda Nilsen, Full Sutton yüksek güvenlikli hapishaneye kapatıldı. Temyiz başvuruları reddedildi.

Kuzey Londra’nın Muswell Hill semtinde işlediği için Muswell Hill Katili olarak tanındı.

12 Mayıs 2018’de York Hastanesinde tedavi görürken öldü.

Hakkında, “How to Make a Serial Killer: The Twisted Development of Innocent Children” isimli kitap yazıldı; “Öldürmek için doğmuş” ve “Nilsen Dosyaları” isimli televizyon dizileri ile “Cinayet İçin Geri Sayım” isimli film çekildi. Ayrıca, “Memories of a Murderer: The Nilsen Tapes” adlı belgesel yayınlandı.

Schuman Bildirgesi

0

Schuman Bildirgesi, Avrupa Birliğinin ilk adımını oluşturan manifestodur. Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından 9 Mayıs 1950 tarihinde yayınlanmıştır.

Bildirge ile, Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri, kömür ve çelik üretimlerini birleştirmeye davet edilmiştir. Ortak bir Avrupa federasyonunun ilk somut adımı bu şekilde atılmıştır.

Bildirinin ardından 1951 yılında Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuştur.

1957’da imzalanan Roma Antlaşması sonucunda ise topluluğun adı Avrupa Ekonomik Topluluğu halini almıştır.

Maastricht Antlaşması 1993 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu antlaşma ile üç uluslararası örgüt birleşmiş, birliğin adı Avrupa Birliği olmuştur.

Milano Zirvesi

Milano Zirvesi, Avrupa Birliği liderlerinin katılımı ile 1985’te toplanmıştır. Zirvede, Schuman Bildirgesinin yayınlandığı 9 Mayıs’ın Avrupa Günü olarak kutlanması kararlaştırılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nın dehşetinden sonra Avrupa’da barışı sağlamayı amaçlayan Schuman Bildirgesi, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından ilan edilmiştir.

Schuman Bildirgesi

Dünya barışı, kendisini tehdit eden tehlikelerle orantılı çabalar olmaksızın korunamaz.
Örgütlü ve diri bir Avrupa’nın uygarlığa yapabileceği katkı, barışçıl ilişkilerin korunması ve sürdürülmesi için elzemdir. Birleşik Avrupa için 20 yılı aşkın süredir önderlik rolünü üstlenen Fransa, barışa hizmeti daima temel amacı olarak benimsemiştir. Ancak Birleşik Avrupa kurulamamış, savaş çıkmıştır.
Avrupa birdenbire ve tek bir plana göre oluşturulamaz. Önce fiili bir dayanışmayı yaratacak olan somut kazanımlarla kurulacaktır. Avrupa uluslarının bir araya gelmeleri, Fransa ile Almanya arasında çok uzun süredir var olan karşıtlığın ortadan kaldırılmasını gerektirmektedir. Yapılacak her türlü girişim ilk önce bu iki ülkeyle ilgili olmalıdır.
Fransız Hükümeti, bu amacı gözönünde bulundurarak sınırlı fakat belirleyici bir konuda derhal girişimde bulunulmasını önermektedir: 
Fransız Hükümeti’nin önerisi, diğer Avrupa ülkelerinin de katılımına açık bir kuruluş çerçevesinde, Fransız-Alman kömür ve çelik üretiminin bir bütün olarak ortak bir yüksek merci altında bir araya getirilmesidir.
Kömür ve çelik üretiminin bu şekilde bir araya getirilmesi, Avrupa federasyonunun ilk adımı olarak ekonomik gelişme için gerekli ortak temellerin derhal atılmasını sağlayacak, böylece uzun süredir savaş mühimmatı üretimi yapan ve bundan hep zarar gören bölgelerin kaderini değiştirecektir.
Bu şekilde sağlanacak üretim dayanışması, Fransa ile Almanya arasında savaş çıkması ihtimalini düşüncelerden sileceği gibi madden de imkansız kılacaktır. Katılmaya istekli bütün ülkelere açık olacak olan ve nihaî olarak tüm üye ülkelere sınaî üretimin temel unsurlarını aynı şartlarla sağlayacak olan bu güçlü ve üretken birim, ülkelerin iktisadî birleşmesinin gerçek temelini atacaktır.
Yaşam standartlarının yükseltilmesine ve barışçıl kazanımların geliştirilmesine katkı yapmayı amaçlayan bu üretim, herhangi bir ayrım veya istisna olmaksızın tüm dünyanın istifadesine sunulacaktır.
Böylece, ortak bir ekonomik sistemin oluşturulması için elzem olan çıkar birlikteliği, basit ve süratli bir şekilde gerçekleştirilmiş olacaktır; bu, uzun yıllardır kanlı savaşların yol açtığı bölünmeler nedeniyle birbirine düşman olan ülkeler arasında daha geniş ve derin bir birlikteliğin mayasını oluşturabilir.
Temel üretimin birleştirilmesi ve kararları Fransa, Almanya ve diğer üye ülkeleri bağlayacak yeni bir yüksek merciin kurulması ile, bu öneri, barışın korunması için elzem olan Avrupa federasyonunun oluşturulması yönündeki ilk somut temelin atılmasını sağlayacaktır.
Fransız Hükümeti, belirlenen hedeflerin gerçekleştirilmesini teşvik etmek için, aşağıdaki esaslara dayalı olarak müzakereler başlatmaya hazırdır: 
Ortak yüksek merciye verilecek görev, en kısa zamanda üretimin modernize edilmesini ve üretim kalitesinin yükseltilmesini; kömürün ve çeliğin Fransız ve Alman pazarları ile diğer üye ülkelerin pazarlarına aynı şartlarla arz edilmesini; diğer ülkelere ihracatın ortaklaşa geliştirilmesini; bu sektörlerde çalışan işçilerin yaşam koşullarının eşit düzeye getirilmesini ve yükseltilmesini sağlamak olacaktır.
Bu hedeflere ulaşmak için, üye ülkelerin halihazırdaki üretimlerinin içinde bulunduğu çok farklı koşullar ve durumlar dikkate alınarak, bir üretim ve yatırım planının uygulanması, fiyatları eşit düzeye getirmek için dengeleyici mekanizmaların kurulması ve üretimin rasyonelleştirilmesini kolaylaştırmak amacıyla bir yeniden yapılandırma fonunun ihdas edilmesi gibi bazı geçiş dönemi tedbirlerinin alınması önerilmektedir. Kömür ve çeliğin üye ülkeler arasındaki dolaşımında her türlü gümrük vergisi derhal kaldırılacak ve bunların farklı nakliye ücretlerinden etkilenmemesi sağlanacaktır. Üretimin en yüksek verimlilikle daha rasyonel dağılımını kendiliğinden sağlayacak koşullar tedricen oluşturulacaktır.
Dağıtım ve ulusal pazarların kullanılması üzerinde kısıtlayıcı uygulamalar getirme ve yüksek kâr oranlarını muhafaza etme eğiliminde olan uluslararası kartellerin aksine; ortak yüksek merci, pazarların birleşmesini ve üretimin genişlemesini temin edecektir.
Yukarıda açıklanan temel ilkeler ve üstlenilen taahhütler, Devletler arasında imzalanacak ve onaylanmak üzere parlamentolara sunulacak olan antlaşmaların konusunu oluşturacaktır. Bu antlaşmaların uygulanmasına ilişkin ayrıntıları çözüme bağlamak için gerekli müzakereler, mutabakatla tayin edilen bir hakemin yardımıyla yürütülecektir. Bu hakem, varılan anlaşmaların öngörülen ilkelerle uyum içerisinde olup olmadığını tespit etmekle sorumlu bulunacak ve müzakerelerin kilitlendiği durumlarda hangi çözümün benimseneceğini kararlaştıracaktır. Uygulamadan sorumlu ortak yüksek merci, Hükümetler’in eşit oranda temsil esasıyla atayacakları bağımsız kişilerden oluşacaktır. Hükümetler’in mutabakatıyla bir başkan seçilecektir. Merciin kararları, Fransa, Almanya ve diğer üye ülkelerde uygulanma gücüne sahip bulunacaktır. Merciin kararlarına itiraz olanağının sağlanması için, uygun tedbirler alınacaktır.
Birleşmiş Milletler’in bir temsilcisi, merci nezdinde akredite edilecek ve yılda iki kez Birleşmiş Milletler’e rapor verecektir. Bu raporda, söz konusu yeni merciin çalışmaları hakkında bilgiler yer alacak, özellikle de merciin belirli hedeflerini gerçekleştirmedeki başarı düzeyi belirtilecektir.
Yüksek merciin kurulması, işletmelerin mülkiyet yöntemlerine hiçbir şekilde halel getirmeyecektir. Ortak yüksek merci, görevlerini yerine getirirken, Uluslararası Ruhr Mercii’ne verilen yetkileri ve Almanya’nın tabi olduğu her türlü yükümlülüğü, bunlar yürürlükte kaldığı sürece, dikkate alacaktır.

Robert Schuman – Time Dergisi Kapağında

Mehmet Mümtaz Tarhan

0

Avukat, siyasetçi ve spor yöneticisi Mehmet Mümtaz Tarhan 1908’de dünyaya geldi. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı ve 1930 yılında hukuk lisansı aldı.

Maliye Bakanlığında Kanunlar Müdürlüğü, İzmir Defterdarlığı, İstanbul İrat ve Servet Vergileri Müdürlüğü, Maliye Gelirleri Genel Müdürlüğü, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü ve Sayıştay Başkanlığı görevlerinde bulundu. Gelirler Genel Müdürü iken Maliye Meslek Lisesi’nin kurulmasını sağladı. Neumark Komisyonu’nu kurarak gelir vergisiyle vergi usulleri kanunlarının hazırlanmasında yardımcı oldu. Tapu Meslek Lisesi ve İstanbul Kadastro Mühendisleri Yüksekokulu’nu kurdu.

18 Haziran 1952 – 7 Ekim 1952 arasında Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olarak görev yaptı. Gençlerbirliği Spor Kulübü’nün 10’uncu başkanlığını yürüttü.

1954’te Demokrat Parti (DP) listesinden An­kara Milletvekili seçilerek TBMM’ye girdi. Meclis’te Maliye Encümeni Başkanlığı yaptı ve 4. Menderes Hükümetinde Çalışma Bakanlığı görevinde bulundu.

Yasama görevinin sona ermesi üzerine 1957’de İstanbul valisi ve belediye başkanı oldu, bu görevi 29 Kasım 1957’de 11 Mayıs 1958 tarihine kadar devam ettirdi. Bu görevi sırasında her türlü oyun salonlarını kapattı ve şehrin temizliği için Tükürük Yasağı kuralını uygulamak için sıkı tedbirler aldı.

1950-1958 yıllarında Türk Eğitim Derneği‘nin başkanlığını yürüttü.

Kamu görevinden ayrıl­dıktan sonra 1959’da, bünyesinde Özel Tarhan Kolejinin de bulunduğu Tarhan Eğitim Kurumlarını kurdu.

27 Mayıs askeri darbesinden sonra Yassıada’da yargılandı ve beraat etti.

Türk Hukuk Kurumu tarafından hazırlanan Türk Hukuk Lügatı’nın hazırlanmasına katkıda bulundu.

Arttırma ve Eksiltme Kanunu Şerh ve İzahı(1940), Olgunluğumuzun Panoraması(1940), Medeni Kanun’un Genel Esasları(1947), Ölünceye Kadar Bakma Akti(1948), Akitler(1948), Mukayeseli Dünya Kadastrosu (1949) ve benzeri eserleri kaleme aldı.

18 Ocak 1970’te yaşamını yitirdi. İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Evli ve 2 çocuk babasıydı.

Mehmet Mümtaz Turhan, Akis Dergisi kapağında.

Evlilik Dışı Çocukların Tanınmalarını Kabule Yetkili Makamların Yetkilerinin Genişletilmesi Hakkında Sözleşme

0

Evlilik Dışı Çocukların Tanınmalarını Kabule Yetkili Makamların Yetkilerinin Genişletilmesi Hakkında Sözleşme, 14 Eylül 1961 tarihinde Roma’da imzalanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, sözleşmeyi onaylayan kanunu 30 Nisan 1964 tarihinde kabul ederek 11 Mayıs 1964 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlamıştır.

 

Evlilik Dışı Çocukların Tanınmalarını Kabule Yetkili Makamların Yetkilerinin Genişletilmesi Hakkında Sözleşme

Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Üyesi olan Federal Alman­ya Cumhuriyeti, Avusturya Cumhuriyeti, Belçika Krallığı, Fransa Cumhuriyeti, Yunanistan Krallığı, İtalya Cumhuriyeti, Lüksemburg Büyük Dukalığı, Hollanda Krallığı, İsviçre Konfederasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, vatandaşlarının evlilik dışı çocuklarını, kendi ülkelerinde tanır gibi, diğer Akıd Devletler ülkelerinde tanımalarına müsaade olunması ve bu hususta gereken kolaylığın gösterilmesi arzusu ile hareket ederek aşağıdaki hükümlerde mutabakata varmışlardır.

Madde — 1

Bu Sözleşmeye göre, bir kişinin evlilik dışı bir çocuğun babası olduğunu beyan etmesine «nesepli tanıma» veya «nesepsiz tanıma» denir.

Bunlardan birincisinde, tanıma beyanında bulunan kimse ile tanınan çocuk arasında hukuki bir nesep bağı teessüs eder, ikincisinde ise böyle bir bağ teessüs etmez.

Madde — 2

Mevzuatı sadece nesepsiz tanımayı kabul eden Akıd Devletler ülkelerinde, mevzuatı nesepli tanımayı kabul eden diğer Âkıd Devletler vatandaşları nesepli tanıma yapabilirler.

Madde — 3

Mevzuatı sadece nesepli tanımayı kabul eden Âkıd Devletler ülkelerinde, mevzuatı nesepsiz tanımayı kabul eden diğer Akıd Devletler vatandaşları nesepsiz tanımada bulunabilirler.

Madde — 4

2 ve 3 üncü maddelerde tanıma beyanları mahallî kanunların tayin ettiği resmî şekilde şahsi haller memurları veya yetkili diğer makamlar tarafından kabul edilir. B u beyanlarda beyanda bulunan kişinin vatandaşlığının zikri gerekir. B u beyanlar, beyanda bulunan kişinin memleketinin yetkili makamı önünde yapılmış beyanlar değerindedir.

Madde — 5

2 ve 3 üncü maddelerde derpiş olunan beyanları. ihtiva eden ve bunları veren makamların mühür ve imzasını taşıyan belgelerin tasdikli örnek veya özetleri Akıd Devletler ülkesinde her türlü tasdikten muaftır.

Madde — 6

Bu Sözleşme onaylanacak ve onaylama belgeleri İsviçre Federal Konseyine tevdi olunacaktır. Federal Konsey, Âkıd Devletlerle Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğini, her onaylama belgesinin tevdiinden haberdar edecektir.

Madde — 7

Bu Sözleşme, yukardaki maddede bahis konusu edilen onaylama belgelerinden ikincisinin tevdiini kovalayan otuzuncu gün yürürlüğe girecektir.

Sözleşme, bunu sonradan onaylıyan her imzacı Devlet için, onaylama belgesinin tevdiini kovalayan otuzuncu gün yürürlüğe girecektir.

Madde — 8

Bu Sözleşme, her Akıd Devletin anavatan topraklarının bütününde kendiliğinden uygulanır.

Her Akıd Devlet, bu Sözleşme hükümlerinin anavatan dışı ülkelerinden bir veya birkaçında yahut milletlerarası münasebetleri kendisi tarafından sağlanan Devlet veya ülkelerde de uygulanacağını, imza, onaylama, katılma anında veya daha sonra, İsviçre Federal Konseyine yapacağı tebliğ ile beyan edebilecektir. İsviçre Federal Konseyi, her Akıd- Devleti ve Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğini, bu tebliğden haberdar edecektir. Bu Sözleşme hükümleri tebliğnamenin İsviçre Federal Konseyince alınmasını kovalayan altmışıncı gün, anılan tebliğnamede zikredilen ülke veya ülkelerde uygulanacaktır.

Bu maddenin 2 nci fıkrasındaki hüküm gereğince bir beyanda bulunmuş olan her Devlet daha sonra herhangi bir anda, İsviçre Federal Konseyine göndereceği bir tebliğ ile, bu Sözleşmenin beyannamede zikredilen Devlet veya ülkelerin bir veya birkaçında uygulanmasına son verildiğini beyan edebilir.

İsviçre Federal Konseyi, her Akıd Devleti ve Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğini, bu yeni tebliğden haberdar edecektir.

Sözleşmenin uygulanması, bahis konusu tebliğnamenin İsviçre Federal Konseyince alınmasını kovalayan altmışıncı gün bahis konusu ülkede son bulacaktır.

Madde — 9

Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu üyesi olan her Devlet bu Sözleşmeye katılabilir. Katılmak istiyen Devlet, bu niyetim, İsviçre Feder al Konseyine tevdi edilecek bir belge ile tebliğ eder. Konsey bu katılma belgesinin tevdiinde üye Devletler ile Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğini keyfiyetten haberdar eder. Sözleşme, katılan devlet için, katılma belgesinin tevdiini kovalıyan otuzuncu gün yürürlüğe girer.

Katılma belgesinin tevdii, ancak bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra mümkün olabilir.

Madde — 10

Bu Sözleşme değişikliğe tabi tutulabilir.

Değişiklik teklifi İsviçre Federal Konseyine yapılır. Federal Konsey de keyfiyeti Akıd Devletlerle Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğine tebliğ eder.

Madde — 11

Bu Sözleşme, 7 nci maddenin 1 inci fıkrasında yazılı tarihten itibaren on yıllık bir süre için muteberdir.

Sözleşme, fesih ihbarı olmadıkça, on yıldan on yıla kendiliğinden yemlenir.

Fesih ihbarı, keyfiyetten diğer bütün Akıd Devletlere ve Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğine bilgi verecek olan İsviçre Federal Konseyine, sürenin bitiminden en az altı ay evvel yapılmış olmalıdır.

Fesih keyfiyeti, sadece fesih ihbarında bulunan devlet hakkında hüküm ifade eder. Sözleşme diğer Akıd Devletler için yürürlükte kalır.

Usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş olan ve imzaları aşağıda bulunan temsilciler Sözleşmeyi imzalamışlardır.

14 Eylül 1961 günü Roma’da, İsviçre Federal Konseyi arşivlerine tevdi olunmak üzere bir nüsha halinde düzenlenmiş olup aslına uygunluğu onaylı birer kopyası diplomatik yolla her Âkıd’a Devlet ve Milletlerarası Şahsi Halle r Komisyonu Genel Sekreterliğine gönderilecektir.

Ümit Kocasakal

0

Prof. Dr. Ümit Kocasakal, 11 Mayıs 1966 tarihinde Köln’de doğmuştur. Babası, 1964 yılında Almanya’ya göç eden ilk kuşaktandır. Kocasakal, baba tarafından Sinop, anne tarafından ise Gümülcine göçmenidir. Almanya’da doğduktan sonra eğitimini Türkiye’de almasını sağlamak için İstanbul’a dedesi ve babaannesinin yanına gönderilmiş, ilkokulu Büyükdere Mehmet İpgin İlkokulu’nda okumuş, Galatasaray Lisesi’nin sınavlarına girmiş ve yatılı öğrenci olarak okumaya hak kazanmıştır. Sekiz yıl süren hazırlık, ortaokul ve liseyi Galatasaray Litesi’ni (Mektebi Sultani) 1986 yılında bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanmış, hukuk fakültesini bitirdikten sonra İstanbul Barosu‘na bağlı olarak bir süre serbest olarak avukatlık yapmıştır. Zorunlu askerlik görevi sırasında askeri savcılık yapmıştır.

Ümit Kocasakal’ın Mesleki Yaşamı

Kocasakal, okul sonrasında “İkinci babam” dediği Profesör Dr. Köksal Bayraktar’ın avukatlık ofisinde staj yapmış ve avukatlık mesleğine başlamış, iki yıl avukatlık yaptıktan sonra askerlik görevini 1993 yılında 8’nci Kolordu Komutanlığı’nda Askeri Savcı olarak görev yapmıştır. Askerlik sonrası bir yıl yeniden avukatlık yaptıktan sonra Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ceza hukuku asistanı olarak atanmıştır.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde 1996 yılında yüksek lisansını ve aynı Enstitüde 2000 yılında doktorasını tamamlamış, 2001 Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yardımcı doçent olmuştur. 1998 yılında doktora tez çalışmasını yapmak üzere Marsilya’ya gitmiş, 2001 yılında “Kara para aklama suçu” konulu teziyle doçent ve Fakülte Kurulu üyesi olmuştur. 2005 yılında Avrupa Birliği Ceza Hukukunun Esasları adıyla önemli bir eser yazmış ve Galatasaray Hukuk Fakültesi, Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı olmuştur.

İstanbul Barosu’na başkanlık yapan Mehmet Durakoğlu ve Ümit Kocasakal, 2013 yılı 5 Nisan Türkiye Avukatlar Günü vesilesiyle yapılan basın açıklaması sırasında birlikte

Sivil Toplum Çalışmaları, Aldığı Ödüller ve Siyasal Yaşamı

Kocasakal, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeliği, İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği, İstanbul Barosu Başkanlığı, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK) spor hukuku komisyonu üyeliği ve Türk Ceza Hukuku Derneği (TCHD) yönetim kurulu üyeliği gibi bir çok görev üstlenmiş, sivil toplum çalışmalarında aktif olarak yer almıştır.  17.01.2018 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığına adaylığını açıklayacağını duyurmuştur.

Çok sayıda bilimsel makale, tebliğ ve sunum gerçekleştirmiş, yüzlerce televizyon programına katılmıştır. Odatv haber sitesinde düzenli olarak makaleleri yayınlanmıştır.

İyi derecede Fransızca bilen Kocasakal Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ceza ve Ceza Usul Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı olarak öğretim üyeliğini sürdürmektedir.

Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hatice ÖZDEMİR KOCASAKAL ile evli olup iki çocukları bulunmaktadır.

2011 yılında, “Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) ve Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Eskişehir Şubelerince ‘Yılın Demokrasi ve Hukuk Savaşçısı’ ödülünü kazanmıştır.

İstanbul Barosundaki Görevleri ve Başkanlığı

Birçok üniversitede dersler veren Ümit Kocasakal 2004 ve 2006 döneminde İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Başkanı olarak görev yapmış, 2008 ve 2010 döneminde İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyeliği, 2010-2012, 2012-2014 ve 2014-2016 dönemlerinde ise İstanbul Barosu Başkanlığı yapmıştır. 2010 yılı kasım ayında yapılan İstanbul Barosu seçimlerinde Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubunun başkan adayı olarak seçimi kazanmış, 2012 ve 2014 yıllarında yapılan seçimlerde de oylarını artırarak ve % 65 oranında oy alarak yeniden başkan seçilmiştir.

İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyeleri ile birlikte “Balyoz Planı” davasına bakan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi ve Konya Barosu Başkanlığı’nın hakkında yaptığı adli yargılamayı etkilemeye teşebbüs iddiasıyla suç duyurusu sonucunda Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturma kapsamında “yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs” suçundan yargılanmış ve beraat etmiştir. İstanbul Barosu genel kurulu bu dava nedeniyle olağanüstü toplanmış, Kocasakal, “Askeri savcılık, avukatlık, öğretim üyeliği hayatım oldu. Tek sanık olmam eksikti, onu da tamamlamış olduk” demiştir. 

İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’ın baro merkezinde kullandığı makam odası 2 Ocak 2013 tarihinde kurşunlanmış, dışarıdan ateş edilen bir silahtan çıkan mermi Kocasakal’ın makamının bulunduğu 7. kattaki odasının tavanını delerek masasına isabet etmiş, masadan seken mermi koltuğa saplanmıştır.

Ümit Kocasakal’ın Eserleri 

Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın, “Depreme bağlı yapı hasarları sonucu meydana gelen ölüm ve yaralanma hallerinde yüklenicinin ceza sorumluluğu”, “İnşaatçıların deprem hasarlarından doğan sorumlulukları ile hasarlı binaları onarma ve güçlendirme yolları”, “Karapara demokrasiye tehdit”, “Soykırım ve yasalar”, “Ölüm orucunda bulunan tutuklu ve hükümlülere yapılabilecek rıza dışı müdahalenin hukuka uygunluğu sorunu”, “Yeni Fransız ceza kanununda genel hatlarıyla cezalar sistemi”, “Suç artışındaki neden CMUK değildir”, “Kadın ve erkek aynı hükme tabi olmalıdır, Zina suçu ile ilgili görüşler”, “Tarikat, şeyh, nikah (TCK 237. madde kapsamında resmi nikah olmaksızın dini nikah yapma eyleminin irdelenmesi”, “Karayollarında denetimin caydırıcılığı”, “Trafik suçları ve cezalar” “Sanığın korunması”, “Organize suçluluğa karşı İtalyan mevzuatı”, “Terörle mücadele yasası”, “Yüksek ceza caydırıcı olabilir”, “Avrasya feribotu eylemcileri yanlış değerlendiriliyor”, “Ceza hukukunda itiyad” başlıkları ile tez, bilimsel makale ve yazıları yayınlanmıştır.

Kocasakal, mesleki kitaplardan oluşan büyük bir kütüphaneye sahip olduğunu ancak kitapları içinde en çok çizgi romanları sevdiğini açıklamış; vermiş olduğu bir röportajda şunları söylemiştir: “Galatasaray Lisesi’ne sekiz yıl yatılı okudum. Derslerin dışındaki zamanlarda vakit geçmek bilmiyordu. Ben de çizgi romanlara merak saldım. Öncelikle Zagor, Kaptan Swing ve Mr. No gibi kitapların abonesi oldum. Her çıkan kitabı alıyor ve biriktiriyordum. Zamanla o kadar çoğaldı ki, dolaplarıma sığmaz oldu. Okuldaki başka dolaplarda saklıyor, evci olduğumda da eve taşıyordum. Okulda hiç yakalanmadım. Yıllar içinde yüzlerce kitabım olmuştu. İyi bir koleksiyona sahip oldum.”

Ümit Kocasakal

“Avrupa Birliğinin Mali Çıkarlarının Korunmasına İlişkin Ceza Hukuku Kuralları”, “Avrupa Birliği Ceza Hukukunun Esasları”, “Suçu Bildirmeme Suçları” ve “2010 Anayasa Değişiklikleri Çerçevesinde Yargı Bağımsızlığı” isimli kitapları yayınlanmıştır.

Suçu Bildirmeme Suçları

“Bilindiği üzere suç, kriminolojik açıdan toplumsal düzeni hukuk düzenindeki diğer ihlallere göre daha fazla bozan, güvenlik duygusunu sarsan, bireyleri endişeye sevkeden bir olgudur. Bu açıdan suçla mücadele tüm ülkelerde toplum bakımından önemsenmekte ve devletlerden talep edilmektedir. Bireyler, cezalandırma hakkını devlete devretmiş oldukları için; suçları ve cezalarını belirlemek, bu çerçevede suç ve suçlulukla mücadele etmek, suçu önlemek, işlendiğinde ise faillerini bulup cezalandırmak, bu şekilde toplumsal düzeni ve barışı sağlamak ve suç ile bozulduğunda da yeniden tesis etmek devletin görevidir. Bu açıdan kural olarak bireyin suçların önlenmesi ve suçlulukla mücadele bakımından bir görev veya yükümlülüğü bulunmamaktadır.

Devlet bu görevini temelde kolluk ve adli teşkilatı aracılığı ile yerine getirir. Bununla birlikte bir çok hukuk sisteminde (ve bu arada hukukumuzda) devletlerin, suçla mücadele bakımından bireylere, ceza tehdidi altında bireylere bilgisi dahilindeki bazı suçları, belirli şartlara bağlı olarak yetkili makamlara bildirme yükümlülüğü getirdiği görülmektedir.

Esasen bir hak olan suçu ihbar etmenin, bu şekilde ceza tehdidi altında bir yükümlülük haline getirilmesi, bir yandan felsefi, etik, zaman zaman anayasal sorunlara yol açmakta, diğer yandan bu yükümlülüğü düzenleyen normatif düzenlemeler yapısal özellikleri nedeniyle bir çok hukuki sorun yaratmakta, bir çok eleştiriyi de beraberinde getirmektedir.  Hukukumuzda da, özel yasalarda da suçun bildirilmesi ile ilgili olarak çeşitli hükümler yer almakla birlikte temel olarak bu yükümlülük; tüm fertler bakımından TCK. 278, kamu görevlileri bakımından TCK. 279 ve sağlık mesleği mensupları bakımından ise TCK. 280.maddede düzenlenmektedir. Bu çalışmamızda, belirtilen maddelerin unsurları, yarattıkları hukuki sorunlar, birbirleriyle olan ilişkileri mukayeseli hukuktan da yararlanılarak ele alınmaktadır. Her çalışma biraz eksik, her tamam biraz yarıdır. Bu çalışma ile hepimizin koruyucusu, ekmek ve su gibi ihtiyacımız olan hukuka küçücük bir katkı yapabilmişsem ne mutlu bana…”  Prof. Dr. Ümit KOCASAKAL

Avrupa Birliğinin Mali Çıkarlarının Korunmasına İlişkin Ceza Hukuku Kuralları

“Çalışmada Corpus Juris’in gerek 1997 gerekse 2000 versiyonu çevirisinin yapılması sonucunda okuyucuya bu alanda ortaya çıkan gelişim ve değişimi başından itibaren izleme ve değerlendirme olanağı sağlanmaya çalışılmıştır. Ayrıca bu konuda bazı ceza hukukçuları tarafından kaleme alınan değerlendirmeler de çevrilerek böyle bir düzenlemenin nedenleri ve gerekçeleri hakkında da bilgi edinilebilmesi amaçlanmıştır. Avrupa Birliğine aday bir ülkede, hukukçuların, hukuki alanda meydana gelen bu önemli gelişmeden haberdar olması için yapılan bu çeviri mutlaka edinmeleri gereken bir başucu kitabıdır.”

 

2010 Anayasa Değişiklikleri Çerçevesinde Yargı Bağımsızlığı

“Türkiye, 2010 yılını Anayasa değişikliklerini tartışmakla geçiriyor… Yeni Anayasa; eşitlik, kişisel verileri isteme hakkı, yurtdışına çıkma özgürlüğü, çocuk hakları, toplu iş sözleşmesi, sendika kurma hakkı gibi önemli değişiklikler içeriyor. Ayrıca Askeri yargı, adalet hizmetlerinin denetimi, Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, HSYK’nın yapısı hakkında ise tartışmalı değişiklikler sunuyor. En sıcak tartışmaların Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üzerinde yoğunlaştığı açıkça görülebilir. Tüm bu konuları tartışmak amacıyla, Türk Ceza Hukuku Derneği, Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ceza Hukuku Araştırma Merkezi (CEHAMER) ve Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku Kriminoloji ve İnsan Hakları Merkezi ile bir atölye çalışması hazırladı. Atölye çalışmasının sonucunda derlenen kitapta; çok değerli hukukçuların konu hakkında görüş ve yorumlarını, Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yeni oluşumunun karşılaştırmalı hukuk açısından değerlendirilmesini bulabilirsiniz. Çeşitli ülkelerin Yüksek yargı organlarının durumu hakkında örneklerin sunulduğu çalışma konu hakkında sorulara cevap verecektir.”

Halkın Demokrasi Partisi Kapatma Kararı

0

Halkın Demokrasi Partisi(HADEP), 11 Mayıs 1994’te kurulmuş, Anayasa Mahkemesi tarafından 13 Mart 2003 tarihinde kapatılmış, kapatma kararı Resmi Gazetenin 19 Temmuz 2003 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının açtığı davada Halkın Demokrasi Partisi’nin(HADEP) devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği anlaşıldığı ileri sürümüş, Anayasa Mahkemesi tarafından aynı gerekçeyle ve Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddeleri gereğince temellli kapatılmasına karar verilmiştir.

Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan  üyelerinden; Murat BOZLAK, Hikmet FİDAN, Kemal  BÜLBÜL, Kemal OKUTAN, Kudret GÖZÜTOK, Eşref ODABAŞI, Recep DOĞANER, Mehmet SATAN,Hamit GEYLANİ, Mehmet Selim OKÇUOĞLU, Hayri ATEŞ, Hasan DOĞAN, Mehmet YÜCEDAĞ, Arif ATALAY, Hüseyin DURAN, İsmail MİNKARA, Hamza ABAY, Yılmaz AÇIKYÜZ, Muharrem BİLBİL (BÜLBÜL), Serhat İNAN (İMAN), Güven ÖZATA, Bedir ÇETİN, Hacı PAMUK, İsmail TURAP, Abuzer ARSLAN, Rıza KILINÇ, Şükrü KARADAĞ, Ramazan SERTKAYA, Mehmet Mansur REŞİTOĞLU, Hediyetullah ÜLGEN, Mehmet Emin BAYAR, Süzan (Suzan) ERDOĞAN, Halime KÖKLÜTAŞ, Mehmet YARDIMCIEL, Şemistan AĞBABA, Zeki KILIÇGEDİK, Sakine BERKTAŞ, Hasan YILDIRIM,Beser KAPLAN,Hıdır BERKTAŞ, Sabri SEL,Ferhat AVCI,  Yaşar UÇAR, Ali GELGEÇ,Veysel TURHAN ve  Abuzer YAVAŞ hakkında siyasi yasaklar getirilmiş, beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına karar verilmiştir.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1999/1 (Siyasî Parti Kapatma)

Karar Sayısı:2003/1

Karar Günü:13.3.2003

Resmi Gazete tarih/sayı:19.07.2003/25173

 DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı

DAVALI: Halkın Demokrasi Partisi

DAVANIN KONUSU: Halkın Demokrasi Partisi’nin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ileri sürülerek Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı “Siyasi Partiler Kanunu”nun 78., 79., 80., 81. ve 82. maddeleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 29.1.1999 günlü, SP.60.Hz. 1999/37 sayılı iddianamesi şöyledir:

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılan bazı davalara ilişkin iddianamelerin içerikleri ve bu iddianamelerin düzenlenmesine esas olan somut delillerden, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in, Anayasa’mızın ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun, parti kapatılmasına neden oluşturacak pek çok hükmünü ihlal ettiği açıklıkla anlaşılmaktadır.

Şöyle ki:

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının 16.3.1998 gün ve 53 sayılı iddianamesinde: (Anayasanın l. maddesinde “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir’ hükmüyle devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu vurgulanmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerinin sayıldığı 2. maddesinde “Toplumun huzuru milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu belirtilmiştir.

Anayasanın başlangıç hükmünde “Topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarında milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, her Türk vatandaşının Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerde eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürme ve maddi ve manevi varlığını geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu, hiçbir düşünce ve mülahazanın, Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının,Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği…” kuralı kabul edilmiştir.

Anayasanın 3. maddesinde yer alan “Türkiye devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı şekli kanunda belirtilen beyaz ayyıldızlı albayraktır. Milli marşı İstiklal Marşıdır, başkenti Ankara’dır.” hükmüyle Cumhuriyetin niteliklerinin sayıldığı 2. maddesiyle 1. maddesinin “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” Anayasa hükümleri oldukları, Anayasanın 4. maddesi hükmüdür.

Devletin birliği ülkenin ve milletin bölünmez bir bütün olduğu ilkesi, Anayasanın en temel hükümlerindendir. Anayasaya ülkenin ve milletin birliğini bölünmezliğini sağlamaya yönelik daha birçok hüküm konmuştur. Anayasanın 5. maddesi ”Devletin temel amaç ve görevleri Türk milletinin bağımsızlığı ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini… korumak…” 13. maddesinde Anayasa’da yer alan “…temel hak ve hürriyetler devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün… korunması amacı ile… kanunla sınırlanabilir.” 14. maddesinde Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak… veya din, ırk, dil ve mezhep ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamazlar. Bu yasaklara aykırı hareket eden ve başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler kanunla düzenlenir.” Hükümleri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla kabul edilmiş, Anayasa hükümleridir.

Anayasanın 14/2 maddesinde kabul edilen kural uluslararası hukukça da benimsenmiştir. Türkiye’nin de imzaladığı “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10/2 maddesi “Kullanılması vazife ve mesuliyeti tazammun eden bu hürriyetler bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün… sağlanması için ancak ve kanunla muayyen merasime, şartlara tahditlere ve müeyyidelere tabi tutulabilir” kuralıyla temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının kanunla sınırlanabileceğini ve müeyyide konacağını kabul etmiştir.

Yine Anayasa’nın 27/2 maddesi bilim ve sanatı yayma hakkının, Anayasanın 1. 2. 3. madde hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamayacağı, 28. maddesinde “Basın hürriyetinin sınırlanmasında Anayasanın 26-27. maddeleri” hükümlerinin uygulanacağı, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü tehdit eden… her türlü haber ve yazıyı yazanlar ve bastıranlar, başkasına verenlerin” bu suçlara ait kanun hükümleri uyarınca sorumlu olacaklarını, 30. maddesinde Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine işlenmiş bir suçtan mahkum olma halinde kanuna uygun şekilde basın işletmesi olarak kurulan basım evi ve eklentilerinin zapt ve müsadere edilebileceği, işletmekten alıkonabileceği 42/son maddesinde Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamayacağı ve öğretilemeyeceği kuralları kabul edilmiştir.

Anayasanın siyasi partilerle ilgili 68/4 maddesinde “Siyasi Partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne…, aykırı olamaz hükmü kabul edilmiş, bu hüküm 69/6 maddesinde ki “Bir siyasi partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.” hükmüyle kuvvetlendirilmiştir.

Anayasa da yer alan bu hükümlerin amacı devletin birliğini, ülkenin ve milletin bütünlüğünü korumaktır. Anayasanın 11. maddesi uyarınca “Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır… “Siyasi partiler ve parti yöneticileri faaliyetlerinde Anayasa ve yasalara uymak zorundadır. Aksi halde hukuki meşruiyetlerini kaybederler.

Anayasada ırkçılık kabul edilmemiş reddedilmiştir. Anayasada kabul edilen Atatürk Milliyetçiliği ırkı değil Türk vatandaşlığını esas alır. Atatürk’te bir konuşmasında İstiklal Savaşını yapan bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki bütün vatandaşların Türk olduklarını belirtmiştir. Anayasanın 66. maddesi “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türktür” hükmünü koymuştur. Anayasada Türk vatandaşları arasında hiçbir ayrım yapılmamış, hiçbir ırka, aileye ayrıcalık ve üstünlük tanınmamıştır. Anayasanın başlangıç hükmünde “Her Türk vatandaşının bu Anayasada ki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine sahip olduğu” belirtilmiş. Anayasanın 10. maddesinde de “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz” hükmü kabul edilmiştir.

Anayasanın açık hükümlerine rağmen sanıklar devamlı olarak ayrı bir ırk, ayrı bir halk oldukları, ayrı dilleri, ayrı kültürleri ve ayrı yurtları olduğu, temalarını işleyerek PKK’nın siyasi kanadı olduğu aşağıda gösterilecek delillerle anlaşılan HADEP içinde Türkiye’nin milli birliğini toprak bütünlüğünü bozacak faaliyetlerde bulunmuşlardır.

HADEP, PKK İLİŞKİLERİ

Anayasa ve yasalara göre kurulan HADEP’in faaliyet ve söylemlerinin terör örgütü PKK’nın faaliyet ve söylemleriyle aynı paralellerde olduğu gözlenmiştir:

1997 yılı Ağustos ayı sonlarında gündeme gelen “Musa Anter barış treni olayında PKK yöneticileri ile HADEP yöneticilerinin aynı paralelde konuştukları aynı temayı işledikleri,

Brüksel-Diyarbakır-Brüksel güzergahı arasında düzenlenen “Musa Anter” barış treni adı verilen organizasyonun PKK’nın Türkiye ve Avrupa’da kendi güdümündeki kuruluşlarla birlikte organize ettiği, amacın oluşturulacak dünya kamuoyu baskısı ile Türkiye’yi PKK ile barışa mecbur etmek olduğu, trenin 26 Ağustos 1997 günü Brüksel’den hareket etmesinin, hareketinden bir gün önce Brüksel’de bir barış mitingi düzenlenmesinin kararlaştırıldığı trenin kapasitesinin 600 kişi olmasının, trene medya çalışanları için faks, telefon ve diğer elektronik iletişim araçlarıyla teçhiz edilmiş bir vagon tahsis edilmesinin, l Eylül de İstanbul’da olmasının yol boyunca Almanya’nın Köln ve Mains şehirleriyle Avusturya’nın başşehri Viyana ile, Bulgaristan’ın başşehri Sofya’da miting düzenlenmesinin ve mitingler de PKK’nın görüşü doğrultusunda barış treninin amacı, Doğu ve Güneydoğu Anadolumuzda cereyan eden olaylarla ilgili PKK’yı destekler bilgi verilmesinin kararlaştırıldığı barış trenine bütün hayatı Türkiye’yi bölmek için uğraşmakla geçmiş Musa Anter’in adı verildiği ve trenine Musa Anter barış treni dendiği,

Organizasyonu düzenleyenlerden “Halkların Birliği İçin Hannover Çağrısı” grubu başkanı Hans Brauscheidf’in medyaya organizasyonunun amacının “Avrupa adına Kürt halkının barış ve demokrasi taleplerini Türkiye’de, Balkanlarda basın ile halk ve kuruluşlarla yapılacak doğrudan görüşmeler ve lobi çalışmaları yolu ile iletileceği, amaçlarının savaşın durdurulması ve Kürt-Türk halklarının birlikteliği sağlamak olduğu” sözleriyle açıkladığı,

HADEP Genel Merkezi tarafından il ve ilçe başkanlıklarına gönderilen genelgeyle barış treninin tanıtılması kurum ve kişilerden trenin desteklendiğine dair imza toplanması ve bu imzaların İstanbul’da bulunan tren organize komitesine gönderilmesi, barış için bildiri, afiş, el ilanı verilmesi, söyleşiler yapılması talimatı verildiği, Dosyada mevcut barış treni ile ilgili bilgilerden:

  1. a) HADEP Genel Merkezinin 1-7 Eylül barış etkinlikleri ve Musa Anter Barış Treni hakkında il başkanlıklarına yolladığı 15.8.1997 günlü HADEP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet SATAN imzalı dosyada mevcut genelge sureti,
  2. b) “Şimdi Barış Zamanı” başlıklı HADEP amblemli “Bu treni kaçırma 29 Ağustos’ta Sirkeci’de buluşalım” yazılı, “Halklarımıza” başlıklı, “Brüksel’den kalkıp l Eylül’ de Diyarbakır’a gelecek olan Musa Anter Barış Treni 31 Ağustos akşamı Malatya’da olacaktır” yazılı KESK, İHD, Halkevleri, HADEP, ÖDP, EMEP imzalı dosyada mevcut gazete ilan suretleri kapsamından anlaşılmıştır.

Türkiye’nin zamanında müdahalesi ile barış treninin Türkiye’ye gelmesinin engellendiği, Musa Anter barış treninin gelmesinin engellenmesinden sonra PKK’nın yayın organı MED Televizyonun da 22.8.1997 günü Zülküf GÜNAY’ın hazırladığı programda konuşan Şemdin SAKIK’ın (parmaksız ZEKİ) “…Şimdi bugün biz yine barış çağrılarımızı yeniliyoruz. Generaller, Başbakan, Bakanlar barış çağrımıza karşılık vermiyor, yine barış treni Avrupa’dan çıkıp Türkiye içinden Kürdistan’a gelecek. Bunun amacı Kürt sorununu barışçıl çözümle halletmek. Ama sizde biliyorsunuz; Türk devleti bütün dışardaki dostlarını da devreye sokarak bu barış treni karşısında engel oluşturuyor. Bir planları da trenin yerine ulaşmaması biz bu konuda bir tren değil iki tren çıkarttık. Şimdi eğer barış treni yerine ulaşmazsa savaş treni yerine ulaşacaktır. Yani Türkiye sağır ve dilsiz olarak bu meseleyi kapatmasın bugün biz ne durumdayız, düşman ne durumda bu göz önündedir. Turizm bölgeleri de bu savaşta hedefimizdir.” dediği.

MED Televizyonunda yayınlanan Mahir SAYIN’ın sunduğu ve PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın telefonla katıldığı panelde:

“Çok iyi açığa çıktı ki en barışçıl bir adım da atsak bu Türkiye’deki gerçekten tam bir kendisine özgü vakıa olan insanlıkla çağdaş hiçbir ulusal demokratik değerle alakası olmayan ve gerçekten konukların da biraz da hayretlerine giden en mütavazi bir adımı bile bir meydan savaşı gibi, işte batıdan Sevr geliyor, batıdan terör geliyor diyorlar inanılmaz birşey bu. Hemen şunu burada vurgulamalıyım ki, peki sen bu kadar yıkıcı silahı nereden alıyorsun’…Yalnız bir Almanya’nın verdiği silah miktarını söyleyebilir misiniz’ Britanya’dan, Fransa’dan, Almanya’dan aldığın destekle Anadolu’yu kaç tane halka ne kadar kültüre mezar ettin ve bunların hepsinin treni batıdan gelmedi mi’… Şimdi Kanther’in (Almanya İçişleri Bakanı) burada ki tavrı bize belki ilginç ve çarpıcı gelmiştir. Alman İçişleri Bakanlığı muhtemelen belki PKK propagandası olabilir diyor, bu adam korkunç bir tip, trenin PKK propagandası ile ne alakası var. Bu anlamda bir tren senin babanın malı da değil. PKK’nın propagandası olup olmaması seni ne diye ilgilendiriyor’ Sen Türkiye’nin politikasının İçişleri Bakanı mısın’ Türkiye’nin sorunu sana mı düşüyor’ Bunu biraz aydınlatmak gerekiyor. Neden bu adam Almanya’yı bırakıyor’ Almanya da PKK avı, PKK yasağı yetmediği gibi Türkiye’yi de sözüm ona terörist trenden korumak istiyor…” dediği.

MED Televizyonun da yayınlanan PKK’nın kurduğu sürgünde Kürt Parlamentosu üyeleri Ali YİĞİT ve Mahmut KILINÇ’ın katıldığı sunuculuğunu Maşallah ÖZTÜRK’ün yaptığı panel isimli programa HADEP İstanbul il başkanı Hikmet FİDAN’ın PKK’nın öncülüğünde organize edilen Musa Anter barış treni organizasyonu ile görüşlerini;

“Öncelikle bu ülkede 13 yıldır sürmekte olan bir savaşı hatırlatmak isterim. Bu savaşta toplam 3500 köy boşaltılmıştır. Ayrıca gerek Türk gerekse Kürt olan binlerce kişi hayatını kaybetmiştir. 5000 kişi toprağından göçmüştür. Bu kirli savaş sadece Kürt meselesi değildir. Bu dünya üzerinde yaşayan tüm insanların sorunudur. Bütün bunlara rağmen sona ermesi gereken kirli bir savaş yaşanıyor… Biz kardeşçe özgün bir yaşam içinde barış istiyoruz. Bu noktada barışseverler de kalıcı bir barışa taraftar olarak İstanbul’a gelmiş bulunuyorlar… Biz barış istiyoruz. Devletin de konuya bu şekilde yaklaşmasını bekliyoruz. Yetmiş yıldır baskı yapılıyor. Biz bunun doğru yol olmadığını söylüyoruz. Gelin beraber kardeşçe yaşayalım diyoruz. Yani biz pazar günü orada olacağız tüm halk orada, olacaktır. Bu barışın sağlanacağına inanıyorum. Ben inanıyorum ki l Eylül Dünya Barış günü Kürt ve Türk halkı için büyük bir bayram olacak… Kürt halkı savaş değil daima barış isteyen taraftır. Bugüne kadar büyük bedeller ödedi” sözleriyle açıkladığı.

30.8.1997 günü MED Televizyon haber yayınında yine İstanbul HADEP il Başkanı Hikmet FİDAN’ın canlı telefon bağlantısında barış treni organizasyonu ve barış girişimcileri ile ilgili;

“Yarın Kadıköy meydanın da barış heyetinin Diyarbakır’a uğurlamak için saat 12.00’de tüm barışseverler bütün parti teşkilatı orada bulunacak… Başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye’de yaşayan herkes emekçiler, yurtseverler… bu savaşın son bulması gerektiğine inanıyorlar. Artık kalıcı bir barış, Kürt sorunu barış, demokratik siyasal düzenin getirilmesini istiyor. Bu tren Brüksel’den kalkıp Amed’e gidecek. (Diyarbakır’a PKK lıların dediği gibi Amed diyor.) Bunun için çok önemli fırsat değerlendirilmeli… Avrupa’dan yola çıkan değişik yerlerden gelen barış elçilerini Amed’e uğurlamak üzere yarın Kadıköy meydanın da bulunmalarını istiyoruz, bekliyoruz, çünkü bu ülkede yaşayan herkesin çıkarı buradadır” dediği…

MED televizyonunda yayınlanan haber panel gibi açıkoturum programlarının zaptedildiği teyp ve video kasetlerin dosyada mevcut çözümlerinden anlaşılmıştır.

PKK’nın girişimleri ile düzenlenen Musa Anter Barış Treni organizasyonun asıl amacı PKK’yı Türkiye Cumhuriyeti karşısına savaşan taraf olarak çıkarmak ve PKK’ya hukuki bir şahsiyet kazandırmaktır. Şimdiye kadar PKK’nın ve PKK’ya bağlı kişi ve kuruluşların buna benzer birçok teşebbüsü olmuştur. Terör örgütü PKK Türkiye Cumhuriyeti Devletinin karşısında muhatap olacağı taraf olamaz. Yargıtay kararlarında PKK Türk Ceza Kanunu 125. maddesinde yazılı suçu işleme için kurulmuş illegal silahlı çetedir. Kurulduğundan itibaren PKK amacına ulaşmak ve adını duyurmak için kanlı Terör eylemleri gerçekleştirmiş, eylemleriyle savunmasız binlerce vatandaşımızın hayatına son vermiştir. PKK’nın hayatına son verdiği Kürt asıllı vatandaşlarımızın sayısı pusuya düşürmek ve pusu kurmak suretiyle şehit ettiği polis ve asker sayısından fazladır. PKK, terör eylemlerinden başka gelir temin etmek amacıyla eroin ticareti de yapmaktadır.

Zaman zaman ateşkes ilan ettiğini yani terör eylemlerine ara verdiğini ilan eden PKK Avrupa ve Türkiye’de kendisine bağlı kişi ve kuruluşlara barış istediği propagandasını yaptırmakta ve yapmaktadır. Barış için, PKK’nın devlet tarafından hukuken tanınması istendiği gibi; tabii olarak PKK, terör eylemlerine son vermek için devleti bölünmeye götürecek birtakım siyasi isteklerde de bulunacaktır. HADEP Musa Anter Barış treni organizasyonu hadisesinde devleti bölünmeye götürecek bazı siyasi neticeler elde etmek için PKK ile eylem ve amaç birliği içinde hareket etmiştir.

AÇLIK GREVLERİ:

PKK Cezaevlerinde de örgütlenmeye gitmiştir. PKK’nın1995 yılında gerçekleştirdiği 5 kongresinde cezaevi faaliyetleri ile ilgili PKK’nın merkez komitesinden bir üyenin de içinde bulunduğu veya merkez komitesine bağlı büronun yönlendirmesi ve denetimi altında çalışan bir “Zindan Komisyonu” kurulması, komisyonun zindan örgütlenmesini denetlemek, zindan da PKK’nın hakimiyetini sağlamak ve cezaevlerindeki birikimi dışarıda ki mücadele alanlarının hizmetine sunmakla sorumlu ve yetkili kılınmasına, tutuklu ailelerinin örgütlendirilip örgütsel faaliyetlere kanalize edilmesine karar alınmıştır.

Siirt Cezaevinde tutuklu ve hükümlü bulunan PKK militanlarının başlattıkları ve o tarihte devam eden açlık grevlerine destek vermek için 6.1.1998 günü Siirt HADEP il binasında.

1998 yılı Ocak ayında HADEP Şişli ve Ümraniye teşkilat binalarında.

Erzurum ve Nazilli cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlü PKK militanlarının başlattıkları açlık grevlerine destek vermek ve Temmuz genelgesini protesto etmek için 11.1.1998 günü mahkum yakınları ve onları destekleyen 20 kişilik grubun Bursa HADEP il merkezi binasında.

PKK militanlarının devam eden açlık grevlerini desteklemek için HADEP Antalya il merkez binasında ve Eskişehir HADEP il merkez binasında.

Erzurum Cezaevinde süren açlık grevine destek vermek için HADEP Adana il binasında ve Balıkesir HADEP il binasında açlık grevine gidildiği, HADEP’le ilgili toplanan dosyada mevcut bilgilerden anlaşılmıştır.

PKK hükümlü ve tutukluların cezaevlerinde başlattıkları açlık grevleri tamamen PKK örgütünün organize ettiği örgütsel faaliyetlerdir. HADEP yöneticileri PKK ile aynı amaca yönelik olarak bu örgütsel faaliyetlere iştirak etmişlerdir.

BASIN AÇIKLAMALARI :

24 Aralık 1995 milletvekili genel seçimlerinden önce 15 Aralık 1995 günü PKK yine tek taraflı ateşkes ilan etmiş yani terör eylemlerine bir süre ara vereceğini duyurmuştur. PKK’nın 15 Aralık’ta bir süre için terör eylemlerine ara vereceğini ilan etmesi ile ilgili İçel il başkanı Veli AYDOĞAN yaptığı basın açıklamasın da:

“…Bu ülkede halkların kardeşliği, barış ve demokratik hakları için herşeyini ortaya koyan Kürt halkının gencecik insanlarının da katledildiği, köylerinin haritadan silinerek adeta açlığa mahkum edilmekte ve yaşadıkları bölgede anlatmaya – dilin varmayacağı dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kirli savaş politikası sürdürülmektedir… Bu talihsiz şiddet politikası tüm toplumsal muhalif güçlerin barış çaba ve istemlerine rağmen geliştirilmektedir. Özellikle barış ve halkların kardeşliğine önemli bir gelişme sağlayabilecek PKK’nın ilan ettiği tek taraflı ateşkes değerlendirilmemektedir… Bu kirli savaşın cezaevine taşınılma çabalarına yöneliktir. Bu uygulamalara son verilmeli ve benzeri uygulamaların son bulması için Diyarbakır Cezaevinde başlatılarak içerde ve dışarda yayılan açlık grevlerine destek olmak amacıyla Mersin’de tutsak aileleri tarafından başlatılacak olan süresiz üç günlük dönüşümlü açlık grevini destekliyor ve tüm demokrat kamuoyunu bu konuda duyarlılığa davet ediyoruz” dediği.

HADEP İstanbul il kadın komisyonunun anneler günü sebebiyle “Kamuoyuna ve İnsanlığa Çağrımızdır” başlıklı duyurusunda.

“…Bugün kan gölü haline getirilmeye çalışılan coğrafyamızdan yaşadıklarımız kelimelerle ifade edilmesi zor olan bir vahşetin akıl almayacak şekilde sürdürüldüğü savaş kurallarının hiçe sayıldığı ve sivillerin hedef olarak görüldüğü bir savaş yaşamaktayız. Can güvenliğinin olmadığı insanların gözler önünde alınıp, kaybedildiği ve çoğu zaman da intihar ettiği gerekçesiyle yapılan şiddet insanlığa bu şekilde kabul ettirilmeye çalışılıyor… Savaşın bir tarafı yani Kürt halkının temsilcileri, onurlu demokratik ve siyasi hakların tanınması temelinde bir barışa hazır olduklarını defalarca ortaya koymalarına rağmen kirli savaş bittiğinde kendilerinin saltanatlarının biteceğini bilen savaş tacirlerinin bu iktidar olduğunu biliyoruz… Kadınlarımızın gözü yaşlı kalmasını ve kirli savaşın bir parçası olmasını istemiyoruz. Türk ve Kürt emekçilerinin boğazından kesilen ekmeğin çocuklarımızdan alınan harçların bizlere kurşun gözyaşı ve kan olarak dönmesini istemiyoruz.

Bugün için 15 Aralık’tan beri uzatılan barış elini tutalım, barış çığlıklarına kulak verelim bu barışı lekeleyecek provokasyonlara karşı bir olalım. Bu anlamda kendisini insan olarak nitelendiren herkesin sürdürülen kirli savaşa karşı çıkmasını istiyoruz… Savaşın sürmesine seyirci kalmakta bir insanlık suçu olup, bu suçtan kurtulmanın yolu vahşete uğrayan Kürt halkının sorunlarının çözümü için en azından kendi vicdanlarının rahatlatmak ve kendilerine uzanan barış insanca…” dendiği

Tarsus ilçe başkanı Murat KORKMAZ’ın yaptığı basın açıklamasında.

“Ülkemizin bir bölgesinde 11 yıldır oluk gibi kan akıyor… ancak bir süre önce ülkede yapılan genel seçimler öncesi savaşan taraflardan birisi 15 Aralık’ta tek taraflı bir ateşkes ilan ettiği, ateşkesin yanıt bulması içinde ülkemizin insan hakları savunucuları ve aydınları demokrasi güçleri barış girişimcileri çeşitli panel ve toplantılar düzenlediler… Ancak ülkenin içinde bulunduğu durumu düzeltmek için seçimler öncesi çeşitli vaatlerde bulunan başta da Kürt sorunu konusunda önemli adımlar atacağını söyleyen anayol hükümeti çok acıdır ki halkları kandırmaktan başka birşey sergilemiyorlar… Son Güneydoğuda yapılan operasyonlar tek taraflı ilan edilen ateşkesin bozulması için ve kirli savaşın boyutlanmasıdır… Ülkemizdeki demokrasi güçlerinin kalıcı barışın sağlanması için çaba sarfetmeye çağırıyorum” dediği.

Terör örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’ın 15 Aralık 1995 günü terör eylemlerine bir süre ara vereceğini duyurması ile ilgili HADEP genel başkam Murat BOZLAK’ın 10.4.1996 günü basın açıklamasında:

“Onbinlerce gencin ölümüne, ülkenin ekonomik ve siyasal krize sürüklenmesine neden olan savaşın son operasyonlarla tırmandırılması toplumda gelişen barış umudunu zedelemiştir.

15 Aralık 1995 tarihinde PKK tarafından ilan edilen tek taraflı ateşkes bugüne değin sürdürülen operasyon ve provokasyonlara rağmen devam ettirilmektedir… Tek taraflı da olsa ateşkesin yarattığı olumlu ortam iyi değerlendirilmeli savaş değil barış ve demokratikleşme doğrultusunda ciddi adımlar atılmalıdır. Halkın yararı barışta ve demokratikleşmededir. Daha fazla can kaybı olmadan mevcut olumlu ortam bozulmadan hükümeti başlatılan operasyonları derhal durdurmaya davet ediyoruz” dediği.

HADEP’le ilgili toplanan bilgilerin bulunduğu dosyada mevcut basın açıklamaları suretlerinden bellidir.

Dosyada mevcut diğer basın açıklamaları da incelendiğinde HADEP yöneticilerinin basın açıklamalarının tamamen PKK örgütünün istek ve amaçları doğrultusunda olduğu ve HADEP in PKK’ya bağımlı olduğu anlaşılır.

Terör örgütü PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN’a suikast girişiminde bulunulduğu haberinin duyulmasından sonra gazetede yayınlanan “Halklarımıza” başlıklı duyurusunda, “PKK genel başkanı sayın Abdullah ÖCALAN’a karşı girişilen bombalı suikast girişimini kınıyoruz. Halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özlemlerine yapılan bir saldırı olarak değerlendiriyoruz.” dendiği, duyuruyu imzalayanlar arasında HADEP İstanbul il başkanı Hikmet FİDAN ve yine HADEP İstanbul il başkanlığını yapan Mahmut SAKAR, HADEP Ankara il yönetim kurulu üyesi Nur Hayat ALTAN, HADEP Genel başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK de vardır. Duyuruda kullanılan “halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özlemlerine karşı yapılan bir saldırı…” ifadesinden HADEP yöneticilerinin Abdullah ÖCALAN’ı Kürt özgürlüğünün sembolü olarak gördükleri bu itibarla Abdullah ÖCALAN’a karşı girişilecek bir taarruzun halkların özgürlük özlemlerine yapılan bir saldırı olarak kabul ettiklerini ve kamuoyuna açıklama yaptıklarını gösterir.

HADEP’in yaptığı toplantılarda mitinglerinde şenliklerinde çok sayıda ERNK ve ARGK, Pankart ve flamalarının açıldığı gözlenmiştir.

HADEP Çağlayan teşkilâtının 21.3.1997 günü düzenlediği mitingde HADEP parti bayrakları ile birlikte PKK (ERNK) bayrağını taşındığı, HADEP İstanbul il teşkilatının 1997 yılında İstanbul Abdi İpekçi Spor Salonunda düzenlediği Nevroz kutlamalarında üzerinde “PARTİ PKK ORDU ARGK, CEPHE ERNK, GENÇLİK YCK” pankart açıldığı mitingde ve nevroz gecesinde çekilen ve dosyada mevcut fotoğraflardan anlaşılmıştır.

İstanbul Bağcılar HADEP İlçe binasında eğitim çalışmalarının yapıldığı salonda ERNK bayrağının asılı olduğu,

Dosyada mevcut Bağcılar HADEP teşkilat binası eğitim salonu fotoğrafından anlaşılmıştır.

Tokat kırsal kesiminde güvenlik kuvvetlerimizce girdiği silahlı çatışmada öldürülen DHKP/C militanı Adnan ŞEKER’in İstanbul’da yapılan cenaze törenine PKK örgütünün militanlarının da katıldığı cenaze töreninde ERNK bayrağı ve ARGK flamalarının taşındığı aynı cenaze törenine ERNK bayrağı ve ARGK flamaları altında HADEP İstanbul il başkanı Mahmut ŞAKAR’ın da katıldığı,

Cenaze töreninde çekilen ve dosyada mevcut fotoğraflardan anlaşılmıştır.

DHKP/C örgütünün terör eylemlerinde PKK’ya destek veren dostu örgütlerden olduğu Tokat ve Sivas kırsalında DHKP/C ile PKK çetelerinin birbirlerine yardım etlikleri bilinmektedir. PKK militanları dost bir örgütün öldürülen militanının cenaze törenine katılmışlar, hem DHKP/C örgütüne dostluklarını göstermişler hem de çektikleri ERNK bayrakları ve ARGK flamaları ile PKK’nın propagandasını yapmışlardır. Aynı cenaze törenine HADEP İstanbul il başkanı Mahmut ŞAKAR da katılmıştır. Mahmut ŞAKAR HADEP İstanbul il başkanı ve aynı zamanda PKK örgütü elamanıdır.

YAKALANAN PKK MİLİTANLARININ HADEP İLE İLGİLİ BEYANLARI:

Karakocan Borçatı Jandarma Karakoluna kendiliğinden teslim olan PKK örgütü üyesi Sakine DAĞISTAN beyanında.

“2 Mayıs 1995 tarihinde HADEP Kartal Samandağ belde teşkilatına katıldığını burada yapılan propaganda sonucu Kürt milliyetçisi ve devrimcisi olduğunu sonunda HADEP’in desteklemiş olduğu PKK terör örgütünü” benimsediğini silahlı mücadeleye katılmak için kırsala çıkmaya karar verdiğini bu maksatla İstanbul’dan ayrıldığını ancak yolda hatasını anlayarak kendiliğinden teslim olduğunu” söylediği

Silahlı çete PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Bektaş NERGİZ’in beyanında:

“Abim Ali NERGİZ halen Kocaeli Gebze ilçesi HADEP ilçe başkanlığını yapmaktadır… Bana HADEP parti binasında kal burada özgür halk dergisini, gündem gazetesini partimizin çıkartmış olduğu Gençlik dergilerini oku takip et partimiz içerisinde bulunan örgütsel içerikli kitaplardan oku, Kürtçe kasetler dinle MED TV’yi izle partimize gelen giden kişilerle görüş, konuş onlardan fikirler al PKK örgütü hakkında bilgi edin, ben Gebze ilçesinde 2 seneye yakındır HADEP parti ilçe başkanlığı yapmaktayım. Bu süre içerisinde partimize gelen gençleri PKK terör örgütüne kazandırarak o gençleri ilişki kurduğum örgüt mensupları aracılığı ile silahlı faaliyetler göstermeleri üzere kırsal alana gönderdim. Bizler de Kürdüz. Kürdistan devletinin kurulması için Kürt ailelerinden en az bir kişi PKK terör örgütüne girerek faaliyet göstermektedir… Gençlik Komisyonunda üye olan kişiler ve Memduh isimli kişi tarafından da bütün Kürt halkını Kürdistan devletinin kurulması, Kürt halkının tam olarak sömürülmekten kurtulup, özgür bir devlet olup, kendi bayrağı ve toprağında rahat ve refah bir hayat sürdürmesi için canla başla Türkiye Cumhuriyet Devletine karşı silahlı olarak mücadele başlattıklarını ve bu mücadeleden başarılı bir şekilde çıkacaklarını vurgulayarak örgütün propagandasını yapıyorlardı. Ben de edinmiş bilgiler ve bana yapılan propagandalar sonucu örgüt adına silahlı olarak faaliyet göstermek üzere kırsal alana çıkmaya karar verdim…” dediği.

PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Fersande GÖKTIMAR’ın beyanında:

“…Sorejkot adlı örgüt mensubu bana Çukurova Üniversitesi içerisinde çalışma yapabileceğini, ayrıca HADEP içerisinde bulunan gençlik komitelerinden örgüte eleman temin edebileceğini söyledi, bu konularla ilgili Sami isimli örgüt mensubunun bana her türlü yardımı gösterebileceğini… Çukurova Üniversitesi içerisinde ve HADEP bünyesinde bulunan Gençlik komitelerinde çalışmalara başladım. HADEP Yüreğir ilçe Gençlik Başkanlığını yapan Mehmet Murat TEKTAŞ isimli şahısla örgütün kırsal alanına eleman temin etmek amacıyla ve HADEP gençliği üzerinde daha etkili propaganda yapmak amacıyla tanıştım… Mehmet Murat TEKTAŞ bana gelerek kendisinin denetiminde üç örgüt mensubu bulunduğunu ancak üç kişiyi örgütleyebildiğini söyledi…” dediği.

PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Edip KAYNAR’ın beyanında:

“Bu parti ilk kurulduğu yıllarda çeşitli adlar altında faaliyet gösterdi. Son olarak da HADEP adı altında faaliyet göstermektedir. Ancak bu parti Ali FIRAT (K) Abdullah ÖCALAN’ın talimatları doğrultusunda hareket eden legal bir partidir. Genellikle parti üyeleri PKK terör örgütü sempatizanıdır. HADEP binalarında PKK terör örgütüne yönelik propagandalar sonucu örgüte katılan örgüt mensupları, örgüt içerisinde çoğunluktadır. Bende Bingöl HADEP il binası içerisindeki propagandalardan etkilenerek terör örgütüne katıldım” dediği.

Silahlı çete PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Bahattin CESUR beyanında:

“…Bu şahıs beni Adana HADEP il binasına götürdü, iki-üç gün buraya birlikte gittik. O sıralarda cezaevlerinde bulunan solcu, PKK’cı örgüt mensupları adına açlık grevi başlatmıştım. HADEP il teşkilat başkanı Süleyman KILINÇ ve yardımcısı olduğunu bildiğim Fesih isimli şahıs açlık grevinin yapılması için örgütleme yapıyorlardı… bu kasetlerde de görüyorsunuz. Sizler Kürt gençlerisiniz Kürt davasına sahip çıkmalısınız. Bunun için de kırsalda ve metropollerde üzerinize düşen görevleri yapmalısınız… Buna benzer propagandalar Özgür Halk Bürosunda bulunanlar. Mezopotamya Kültür Derneği ve HADEP il binasında buraya gelen Üniversiteli gençler ve HADEP ve diğer dernek ve yayın organlarında çalışan eleman kadroları tarafından yapılmaktaydı…” dediği,

Sakine DAĞISTAN, Bektaş NERGİZ, Fersande GÖKTIMAR, Edip KAYNAR ve Bahattin CESUR’un dosyada mevcut ifade suretlerinden anlaşılmıştır.

Sakine DAĞISTAN, Bektaş NERGİZ, Fersande GÖKTIMAR, Edip KAYNAR ve Bahattin CESUR’un beyanları rastgele seçilmiş beyanlardır. HADEP’le ilgili bilgilerin toplandığı. EK 1, EK 2, EK 3 numaralı dosyalarda mevcut PKK’nın sair efradı olmaktan yakalanan çok sayıda PKK militanın beyanları incelendiğinde bu militanların da ilk eğitimlerini HADEP teşkilat binalarında aldıkları bu binalarda görevli militanların dersleri ile yine binalarda mevcut özgür halk gibi PKK’nın legal yayınları ile illegal yayınlarını okumak suretiyle beyinlerinin yıkandığı. Türkiye Devleti düşmanlığı ve özgür Kürdistan hayaline şartlandıkları. Türk Devletine karşı silahlı mücadele vermek için kırsala çıkmaya hazır hale getirildikleri anlaşılır.

HADEP’le ilgili toplanan ve yukarıda anlatılan delillerden HADEP’in tamamen illegal PKK örgütünün kontrolünde ve güdümünde bir kuruluş olduğu PKK’nın çok önem verdiği, cepheleşme faaliyetlerini HADEP vasıtasıyla organize ettiği anlaşılır.

OLAY

Diyarbakır DGM. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 1997/3299-3184 Hz. ve karar numaralı 30.12.1997 günlü yetkisizlik kararı ve eklerinin Başsavcılığımıza intikalinden sonra yaptırılan tahkikat sonucunda:

10.2.1998 günü HADEP Genel Merkezinde yapılan arama genel merkezin eğitim toplantı salonunda parti eğitim komisyonu üyesi olan İhsan DURUKAL’ın hazır olduğu, salonda mevcut masa üzerinde İhsan DURUKAL’a ait bir deri çanta olduğu, çantanın içi boşaltıldığında içinden;

1- Abdullah ÖCALAN’ ın yazdığı 19.YY. dan günümüze Kürdistan Gerçeği ve PKK harekatı isimli kitap,

Toplumlar Tarihi isimli 133 sayfa fotokopi edilmiş notlar,

Yine Toplumlar Tarihi isimli notlar,

PKK’nın Parti tarihi başlıklı 160 sayfa fotokopi yazı,

Kürdistan’da Sanatın İşlevi ve Devrimci Bir Roman Taslağı başlıklı 238 sayfa fotokopi edilmiş yazı bulunduğu,

Eğitim salonunda bulunan kara tahta üstü üzerinde tebeşirle “Ape Musa Eğitim devresi 4” yazısının yazılmış olduğu,

Giriş katında bulunan depo olarak kullanılan odada Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesince toplatılmasına karar verilen “Barış Kardeşlik ve Demokrasi Dileği İle” yazısı bulunan 450 adet HADEP amblemli 1998 yılına ait takvim, basın bürosu odasında hemen tamamı yasaklanmış özgür Halk Eğitim dizisine ait dergiler, Özgür Halk dergileri, Yaşamda Özgür Kadın dergisi, Öncü Yurtsever dergileri, Özgürleşen Yurtsever Gençlik dergileri, Jujin ve Rewşen dergileri, Çağdaş Zülfikar, Yeni Zülfikar, Alternatif Sosyalist dergileri, Genel Başkan Murat BOZLAK’ın odasında Ali FIRAT’ın (Abdullah ÖCALAN) yazdığı Kürdistan’da Kişilik Sorunu isimli kitap, Seracettin KIRCI’nın yazdığı “Eşa HADEPE Jana Amede” isimli kitabı ile “Aydınlar ne diyor Kürt sorunu” isimli kitap ve başka kitaplar, Genel Sekreter Hamit Geylani’nin odasında Yalçın KÜÇÜK’ün El Kitabı isimli kitabı, Abdullah ÖCALAN’ın Kadın ve Aile Sorunu isimli kitabı ve başka dokümanlar, Genel Başkan Yardımcısı Mehmet SATAN’ın odasında Ali FIRAT’ın (Abdullah ÖCALAN’ın) yazdığı Kürdistan’da Kişilik Sorunu isimli kitabın bir cildi, Memduh Mahmut UYAN’ın “Gerilla Kartal” isimli kitabı ve başka dokümanların bulunduğu,

10.2.1998 günlü arama tutanağı kapsamıyla,

10.2.1998 günü HADEP Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunan yukarıda yazılı dergi, kitap gibi dokümanların incelenmesinde,

9 sayfadan ibaret “Kürdistan Tarihi” başlıklı, ders hocası olarak İhsan DURUKAL’ın ders tarihi olarak 15.1.1998 Perşembe ve 16.1.1998 Cuma günlerinin gösterildiği, fotokopi edilmiş ders notları,

6 sayfa Toplumlar Tarihi başlıklı birinci sayfasının köşesinde DURUKAL yazılı ders notları,

7 sayfadan ibaret Türkiye Ekonomisi başlıklı, ders hocası olarak Ali Rıza YURTSEVER’ in ders günü olarak 21.1.1998 Çarşamba ve 22.1.1998 Perşembe günlerini gösterdiği ders notları,

Yurtseverlik başlıklı 6 sayfalık kimin tarafından yazılı olduğu belirlenmeyen,

Kürt Tarihi başlıklı 27 sayfalık doküman bulunduğu

10.2.1998 günlü tespit tutanağı kapsamından:

İhsan DURUKAL’ın çantasında Abdullah ÖCALAN’ın yazdığı 19 YY. dan günümüze Kürdistan Gerçeği ve PKK Harekatı isimli kitap, Toplumlar Tarihi isimli 130 sayfalık fotokopi edilmiş doküman, Toplumlar Tarihi isimli diğer notlar PKK’nın Parti Tarihi başlıklı 160 sayfalık fotokopi edilmiş yazı, Kürdistan da Sanatın İşlevi ve Devrimci Bir Roman Taslağı başlıklı 238 sayfalık fotokopi edilmiş yazıdan başka Eğitim görmeye gelmiş kişilere ait özgeçmiş raporları, sınıfta oturma şeklini gösterir isimlerin yazılı olduğu kroki, Gönül SAYGIDEĞER imzalı noterde hazırlanmış vekaletname, Genel Sekreter Faysal ÖZÇİFT imzalı KESK başlıklı Ş.Urfa Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben yazılmış Urfa Cezaevinde yatan şahıslarla görüşme talebi, Kamu Emekçileri Konfederasyonu başlıklı Basına ve Kamuoyuna hitaben yazılmış açıklama bulunduğu,

10.2.1998 günü saat 15.40’da yapılan inceleme ile ilgili tutulan inceleme ve tespit tutanağı kapsamından anlaşılmıştır.

Ders hocası olarak İhsan DURUKAL’ın gösterildiği Kürt Tarihi başlıklı ders notlarında,

“….Kürt Tarihi ile ilgili belge ve arşivler ya imha yada çok gizli olarak saklanmıştır. Elde olan bilgiler ise tümüyle yabancı kaynaklardan ve su götürür bilgilere dayanır. Kürt sözcüğü 1989 yılına kadar söylem ve yazımı yasaktır. Ne ilginçtir ki Türk Subay Akademilerinde 3 yıllık bir süreçle sürekli olarak Kürt Tarihi okutulmaktadır. Kendi gerçeğini kendisi bilmek istiyor. Yani düşmanı görmek ve tanımak istiyor… Aslında Türk kelimesi hakaret anlamına gelir bir şekilde, mesela, Osmanlının son dönemlerinde Devlet işlerinin iyi gitmediğini gören yönetim. Araştırmacılara nedenini sormuşlar, araştırmacılar ise “Eskiden Devletin işleri iyi gidiyordu, ama ne zaman ki devlet yönetimine Hamamcılar, Tellaklar ve Türkler alındı o zaman devletin işlevi kötüleşti diyorlar.” dendiği,

Ali Rıza YURTSEVER’in 21.1.1998 çarşamba günü verdiği ders notlarında Türk Ekonomisinin Kürdistan Ekonomisine etkileri başlığı altında,

  1. a) Kürt Coğrafyası ucuz hammadde deposudur.

Kürt Coğrafyası ucuz iş gücü deposudur.

Kürt Coğrafyasında sanayi tesisi yoktur.

Kürt Coğrafyasında tarım çökertilmiştir.

  1. e) Kürt Coğrafyasında sermaye birikimi yoktur.

Doğuda kurulan enerji tesisleri batı sanayisi içindir. Bunun temel fonksiyonu bölgeyi sadece aydınlatmak için kullanılırken, batıda tesislerin çalışması içindir.

GAP PROJESİ: Bunun asıl amacı geniş ve verimli toprakların batıya çekilmesidir. Fakat gözden kaçan bir olay ise, GAP’ın bulunduğu toprakların % 90’ını yabancı işadamları ve sermaye grupları almıştır. Bunu 3 maddede toplayalım:

1- İşadamları pamuk ekip batıdaki sanayi için hammadde oluşturur.

2- Yabancı işadamları ise burayı 20 yıl sonra endüstri alanı olarak düşündüğü için,

3- Burada ise karşımıza ilginç bir neden çıkıyor. Bu toprakları yabancılara satarken daha sonra olası bir Kürt Cumhuriyeti karşısında, yabancı devletlerin holdinglerine dokunması halinde devleti yabancı devletlerle bozuk ilişkilere sokuyor… Türk Devleti tüm bunlarla Kürtleri bütünüyle tüketici bir toplum haline getirmiştir.” dediği.

Yine 22.1.1998 Perşembe günkü derste Ali Rıza YURTSEVER’indir. Türkiye’nin 1980-1987 yıllarında Kürt Coğrafyasında uyguladığı ekonomik modelleri, sonuçları, Türkiye’nin idari yapısı özelleştirme ve yeni dünya düzeni üzerinde durduktan sonra,

“Geçen sayfadaki 6 madde böyle oluşmaktadır:

1- Kültür Emperyalizmi dayatılıyor.

2- Umutsuzluk, çaresizlik dayatılıyor.

3- Şiddet, baskı süreci tırmanıyor.

4- Irkçılık, militarizm egemen kılmıyor.

5- Yoksulluk, sefalet yaygınlaştırılıyor.

6- Tüketim, reklam çılgınlığı.

Yeni dünya düzenine alternatif çözümler nedir’

Şimdi dersi bitirirken görülüyor ki Avrupa da ve diğer ülkelerde sürekli sosyal demokratlar iş başına gelirken bir sağa eğilim fırtınası da başlamıştır. Bölgemiz olan Ortadoğu’nun tüm kurtuluşu Kürt Ulusal Kurtuluş mücadelesine bağlıdır. Çünkü ABD hegemonyası bölgeyi fethetmiş bulunmaktadır. Bir dünya savaşında yapılan birçok devrim olmuştur. İki dünya savaşında da aynı olay gerçekleşmiştir. Ve de herşeyin tüm çözümü istemesek te bir dünya savaşıyla oluşabilir. Yani bir devrimle” dediği,

İhsan DURUKAL’ın Yurtseverlik konusunu anlattığı derste;

“Tarihte acı bir hikaye olarak Yahudilerin yurtlarından göç ettirilmelerinden sonra tüm dünya halklarının onlara lanetli bir halk olarak bakılıyor. Nedeni ise bir avuç yurdunun olmamasıdır. Bu hikayeden kendimize şu sonucu çıkartabiliriz. Kürtlerin yurdu atalarının olduğu Kuzey Avrupa değil, bugünkü Kürdistan’dır. Çünkü Kürtler buraya çok emek vermişlerdir.

Yurtseverlik aşiret sınırını aile bağını aşan bütün Kürdistan’a gönül bağı olana denir. Her isyan yurtsever olmadığı gibi her gerilla da yurtsever değildir. Çünkü yurtseverliğin gereğini yapması gerekir. Ayrıca yurtseverliğin üç önemli maddesi vardır. 1-Halk, 2-Yurt, 3-Sınıf sevgisi olmalıdır. Kısaca Kürdistan’daki Yurtseverlik konusu ise halk ve ulustan ayrı düşünülemez, çünkü doğa ve insana karşı mücadeleyi orada vermiştir. Ama yurtlarına bağlı kalanlar namus ve toprağını kültürünü geliştirmişlerdir. Cumhuriyet döneminde Kürtlere dayatılan doğduğun değil, doyduğun yer felsefesi artık savaşta taraf olmayı zorunlu hale getirirken hangi nedenle olursa olsun yardım eden korucunun iyisi veya kötüsü olmaz. Dediği; Dosyada mevcut HADEP Genel Merkezinde yapılan arama sırasında bulunmuş dokümanların arasından çıkan muhtemelen genel merkezde eğitime gelen bir öğrencinin tuttuğu fotokopi edilmiş ders notları bulgularından anlaşılmıştır.

HADEP genel merkezinde yapılan arama ve bulunan Yurtseverlik başlıklı matbaa harfleriyle hazırlanmış 6 sayfalık dokümanda HADEP’in Yurtseverlik konusundaki görüşlerinin anlatıldığı aynı dokümanın HADEP Eğitim komisyonu üyesi olan firari sanık İhsan DURUKAL’ın evinde yapılan aramada da bulunduğu, HADEP’in yurtseverlik konusunda;

“…Kürt halkının içinde bulunduğu konumu iyi irdelediğimizde görüyoruz ki herşeyden evvel bir kimlik ve yurtseverlik sorunu vardır… Eğer biz yurtseverliği halklara kavratabilirsek dolayısıyla partimiz kitle tabanı olan Kürt halkına yurtseverlik bağlamında yaklaşır, bunu da kavratırsak partimiz HADEP’in kitleyle bütünleşmesinde büyük oranda yol almış olacağız… tarih boyunca Kürtler sayısız halkların saldırılarıyla karşı karşıya geldikleri için zaman zaman geleneklerinde, dillerinde, kültürlerinde direnmişlerdir. Zaman zaman da baskılara boyun eğip tüm kimliksel haklarından vazgeçmiş bağlı oldukları kavimlerin kimlik yapısına bürünmüş, kendisinin olmayan başkalarının yurdunu benimsemeye onu zorla sevmeye itilmiş. Adeta ucube bir kişilik olarak teslimiyeti seçmişlerdir… Bütün bunlara rağmen kırıntıdan ibaret de olsa tamamıyla yok olup, gitmemiştir. Öylesine sağlıklı bir köke sahip ki en ufak bir müdahale ile serpilip gelişmiştir. 1970’lerin aşıldığı dönemler artık Kürtlüğün bir gerçeklik olduğu, yurtseverlik kavramı olduğu uğruna ölümün gerekli olabileceği bir olgu olması bıçak sırtında gibiydi. Yani ondan utanma ile bununla gurur duyma uyutulma ile hayatta kalmanın içice yaşadığı bir süreç yaşanıyor. Ancak 1974 sonrası ibrenin değiştiği, sahiplenmenin öze ulaşmanın önemi giderek anlam kazanıyordu…

12 Eylül Kürtlüğün yok edilişini de hedefleyen toplumsal vahşetlerin yaşandığı bir süreç olarak tarihe geçecektir. Çekilmez baskılarla birlikte sinme, gerilemelerle hatta teslimiyetin yaşandığı süreç olmanın yanında yurtsever değerlere sarılmanın da kararlıca yaşandığı bir tarihi süreçtir.

Onca yetmezliğin yaşanmış olması yanında çelikleşen nice yüreklerin de ortaya çıktığı, hatta hayatlarıyla vahşetin uygulandığı her mecrada karşı duruşun en onurlu göstergelere dönüştüğü yıllardır.

Nice destanlara nice başlangıçlara, nice ilklere, 1982 sonrası yıllarda imza atılmıştır. 1984’lerden günümüze gelen gerçekliğin temel katkıları bu süreçlerde konmuştur. Artık “kuyruklu Kürt” denme, mağara numarası sorma döneminden yurtseverlik adına ölünebileceği, kazanma adına yola çıkışın başarmadaki inatçı ısrarı başladığı zorunlu süreçlere geçilmişti. Ok yayından hedefine doğru yola çıkmış, ustasının inançlı imbiklerden süzülmüş kararlı elleriyle… özellikle daha düne kadar kendimizden utanır durumdan bugün gurur duyar duruma getiren mücadele ruhuna sahip çıkmalı, saygı duymalı ve bundan sonra da sürekliliği ve giderek hedefe varma konusunda yoğun bir çaba ve her türden bedel ödemeye hazır olmalıyız. Kendi kurumlaşmamızı yaratma konusunda kendimizi geliştirmeli, çağın tüm teknolojik nimetlerinden faydalanmalıyız. Geçmişimize ait tüm değerleri geleceğe taşımanın gelecek nesillere bırakmanın zorunluluğuna kendimizi inandırmalıyız.

Gerek kendi iç bütünselliğimizi sağlamak ve gerekse dünya insanlık tarihinin bize yüklediği görevlerden dolayı sağlıklı ilkeli kişilikli dostluklar edinmesini bilmeliyiz. Birlikte hareket ettiğimiz etnik düşünsel bir birleşenlerle sürekli dost olmalı, dayanışma içinde olmalı, haklarına kendimizin kadar sahip çıkmalıyız…

Bunun yolu da dayatmalara kapalı empoze edilmek istenen her türlü yabancı kültüre karşı duruş göstermesi ve kendi kültürel değerlerini geliştirmesinden geçer. Yeri geldiğinde değerlerinden kopartılmak istendiğinde topraksa toprağına, dil ise diline ve tüm kültürel gerçekliğine ölümüne bağlı olmasını bilmelidir. Yaşam boyunca gerektiğinde her türlü acıya katlanabilmeli, başkalarının çektiği acıyı yüreğinde hissetmelidir. Sadece hissetmekte değil, amacına ulaşmak yönünden yoğun bir çabanın sahibi olmalıdır.

Yıllardır süre gelen her türden baskı, sürgün, yurtsuzlaştırma, düzenle entegrasyon ve eritme politikalarına karşı yurtseverler olarak bize düşen en büyük görev örgütlenmek, mevcut örgütlülükleri güçlendirmektir…

İnsansızlaştırılmak amacıyla yakılan ve yok edilen coğrafyanın insanları bugün batı metropollerinde yeni varoşlar meydana getirmişlerdir. HADEP’e üye olarak görevimiz bu insanlara ulaşmak onların sorunlarına sahip çıkmak partimizin örgütlü şemsiyesi altına çekmektir… Göç eden insanlarımızın yabancılaşma ve başkalaşmaya meyil etmemeleri için kültürel etkinliklerle onlara gidebilmeliyiz.” sözleriyle görüşlerinin açıklandığı,

HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada bulunan ve dosyada mevcut “Yurtseverlik” başlıklı dokümandan anlaşılmıştır.

“Yurtseverlik” başlıklı dokümana yansıyan görüşleri HADEP yöneticilerinin Anayasanın 3. maddesinde ifade edilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir Bütündür ilkesini çiğnediklerini Anayasanın 5. maddesine muhalefet olarak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik siyasi faaliyetlerde bulunduklarını gösterir. HADEP Ankara il başkanlığı binasında yapılan aramada bulunan HADEP Merkez Gençlik komisyonu ve HADEP Merkez Yürütme Kurulu imzalı (Gençlik Komisyonları Çalışma Programı)’nda,

Anadilde eğitim (Kürtçe eğitim ve öğretim) hakkı için mücadele etmek bu istemi her Öğrenci-gençlik eyleminde (yazılı sözlü pankartı vs.) dile getirmek, Kürt gençliği ve çocuklarının kürtçe yayınlarını okuyup yazmaya, Kürtçe kurs ve programlara teşvik etmek (Yurtsever, Demokrat Kültür Kurumları bünyesinde) komisyonlarımızın görevi olmalıdır.” denmiştir.

HADEP’in Yurtseverlik konusundaki görüşlerinin açıklandığı metinde yer alan “12 Eylül kürtlüğün yok edilişin de hedefleyen toplumsal vahşetlerin yaşandığı bir süreç olarak tarihe geçecektir. Çekilmez baskılarla birlikte sinme, gerilemelerle hatta teslimiyetin yaşandığı süreç olmanın yanında yurtsever değerlere sarılmanın da kararlıca yaşandığı bir tarihi süreçtir. Onca yetmezliğin yaşanmış olması yanında çelikleşen nice yüreklerin de ortaya çıktığı hatta hayatlarıyla vahşetin uygulandığı her mezrada karşı duruşun en onurlu göstergelere dönüştüğü kararlı yıllardır. Nice destanlara nice başlangıçlara nice ilklere 1982 sonrası yıllarda imza atılmıştır. 1984’lerden günümüze gelen gerçekliğin temel katkıları bu süreçlerde konmuştur… Artık “kuyruklu Kürt” denme, mağara numarası sorma döneminden yurtseverlik adına ölünebileceği, kazanma adına yola çıkısın, başarmadaki inatçı ısrarın başladığı zorunlu süreçlere geçilmiştir. Ok yayından yola çıkmış, ustasından imbiklerden süzülmüş kararlı elleriyle” sözleri HADEP yöneticilerin PKK terör örgütünü eylemlerini benimsediğini PKK ile aynı amacı paylaştığını gösterir. 1984 yılı Ağustos ayında PKK örgütü Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla ilk büyük eylemini gerçekleştirmiştir ve adını duyurmuştur. Metinde bu husus “nice destanlara nice başlangıçlara nice ilklere 1982 sonrası yıllarda imza atılmıştır. 1984’lerde günümüze gelen gerçekliğin temel katkıları bu süreçlerde konmuştur.” Sözleriyle anlatılmıştır.

HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada bulunan muhtemelen bir öğrencinin tuttuğu fotokopi edilmiş, üzerlerinde verildiği günlerin tarihi ve ders hocalarının yazılı bulunduğu ders notları, HADEP’in PKK’nın siyasi kanadı, HADEP merkez yürütme kurulu üyelerinin de bu kanadın yöneticileri olduğunu gösterir. HADEP, Anayasa ve yasalara göre kurulmuş, ancak terör örgütü PKK’ya bağlı, PKK’nın görüşleri doğrultusunda faaliyet gösteren bir kuruluştur.

HADEP Parti Genel Merkezinde il ve ilçe teşkilat binalarında yapılan propaganda sözde eğitim çalışmaları ile Kürt asıllı vatandaşların beyni yıkanmakta Türk düşmanlığı aşılanan bu insanlar sözde Kürdistan’ı kurtarmak için kırsala çıkıp PKK çetelerine katılmaya hazır hale getirilmektedir.

Verilen derslerde, sözde Kürdistan’ın sömürüldüğü ve Türk düşmanlığı işlenmiştir. Ders hocalığını İhsan DURUKAL’ın yaptığı, Kürdistan tarihi dersinde İhsan DURUKAL “…Kürt tarihi ile ilgili belge ve arşivler ya imha ya da çok gizli olarak saklanmıştır. Elde olan bilgiler ise tümüyle yabancı kaynaklardan ve su götürür bilgilere dayanır. Kürt sözcüğü 1989 yılına kadar söylem ve yazımı yasaktır. Ne ilginçtir ki Türk Subay Akademilerinde 3 yıllık bir süreçle sürekli olarak Kürt tarihi okutulmaktadır. Kendi gerçeğini kendisi bilmek istiyor. Yani düşmanı görmek ve tanımak istiyor” demiştir.

Türk subay akademilerinde Kürt Tarihi diye bir ders belki de yoktur. Amaç Türklerin Kürtlere düşman olduğunu anlatmaktır. Türklerin Kürtlere düşman olduğuna inanan Kürt asıllı gençlerde elbette Türk asıllılara karşı Türk devletine karşı düşmanca duygular oluşacak ve bu şekilde milli birlik ve beraberlik duygusu yok edilmiş olacaktır.

Sanıklardan Ali Rıza YURTSEVER de derslerinde aynı amaçla hareket etmiştir. Türkiye Ekonomisi anlattığı derslerinde kendi deyişiyle Kürdistan’ın yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizin devlet eliyle kasten fakirleştirildiğini, batı bölgelerimizin doğu bölgelerimizi sömürdüğünü anlatmış, Türkiye’nin maddi ve manevi büyük fedakarlıklarla yaptığı ve tamamlamaya çalıştığı GAP projesi ile ilgili “bunun anlamı geniş verimli toprakların batıya çekilmesidir. Fakat gözden kaçan bir olay ise, GAP’ın bulunduğu toprakların % 90’ını yabancı iş adamları ve sermaye grupları almıştır… Bu toprakları yabancılara satarken, daha sonra olası bir Kürt Cumhuriyeti karşısında yabancı devletlerin holdinglerine dokunması halinde devleti yabancı devletlerle bozuk ilişkilere itiyor.”

Yani GAP’ta bir kısım topraklar yabancı holdinglere devlet tarafından kasten satılıyormuş. Sebebi de ilerde o topraklarda Kürt Devleti kurulduğunda kurulan bu Kürt devleti yabancı Holdinglerden Türk Devletinin sattığı bu toprakları isteyince holdingin tabi olduğu devletle gelecekte Kürt devletinin ilişkilerini bozmakmış.

Bu derslerin Türk düşmanlığı aşılamak ve milli birliği bozmak için verildiği açıktır. Yine 22.1.1998 perşembe günkü dersinde Ali Rıza YURTSEVER “bölgemiz olan Ortadoğu’nun tüm kurtuluşu Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine bağlıdır.” sözleriyle derslerinin kesin amacını açıklamıştır.

İhsan DURUKAL yurtseverlik konusunu işlediği dersinde: “Yurtseverlik aşiret sınırını aile bağını aşan bütün Kürdistan’a gönül bağı olana denir. Her isyan yurtsever olmadığı gibi her gerillada yurtsever değildir. Çünkü yurtseverliğin gereğini yapması gerekir. Ayrıca yurtseverliğin üç önemli maddesi vardır, l halk, 2 yurt, 3 sınıf sevgisi olmasıdır. Kısaca Kürdistan’daki yurtseverlik konusu ise halk ve ulustan ayrı düşünülemez. Çünkü doğa ve insana karşı mücadeleyi oraya vermiştir. Ama yurtlarına bağlı kalanlar namus ve toprağını, kültürünü geliştirmişlerdir. Cumhuriyet döneminde Kürtlere dayatılan doğduğun değil doyduğun yer felsefesi artık savaşta taraf olmayı zorunlu hale getirirken hangi nedenle olursa olsun yardım eden korucunun iyisi veya kötüsü olmaz” sözleriyle tarif etmiştir. Bu tarife göre yurtseverlik PKK terör örgütüne katılmak PKK terörüne karşı devletin yanında yer alan korucuları da düşman bilmektir.

HADEP Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı ve parti yürütme kurulu üyeleri olan sanıklar Murat BOZLAK, Mehmet SATAN, İshak TEPE, Mehmet Zeynettin UNEY, Hamit GEYLANİ Melik AYGÜL ve Ali Rıza YURTSEVER parti üyelerinin cahil olduğunu, yazışma usullerini dahi bilmediklerini, bu konuda hem haklarını savunmaları konusunda hem de partinin siyaseti konusunda partililerini bilgilendirmek istediklerini, amaçlarının partililerine ilerisi için yönetici hazırlamak olduğunu, bu maksatla parti içi eğitim çalışmaları yaptıklarını partilerinde PKK yanlısı eğitim yaptırmadıklarını aramalarda bulunan ders notlarından haberleri olmadığını beyanla suçlarını inkar etmişlerdir.

Ancak sanıkların bu savunmalarına itibar edilemez:

Dersin verildiği gün ve tarihin ders hocasının isimlerinin yazılı olduğu içerikleri yukarda geniş olarak anlatılan ders notları HADEP Genel merkezinde yapılan aramada bulunmuştur. Dersin HADEP Genel Merkezi Eğitim Salonunda verildiği bellidir. Dersi veren hocalardan biri olan A. Rıza YURTSEVER parti merkez yürütme kurulu üyesi diğer ders hocası İhsan DURUKAL, HADEP eğitim komisyonu üyesidir. Bu derslerin merkez yürütme üyelerinin yani sanıkların haberleri olmadan verilmesi imkansızdır.

Ayrıca aramanın yapıldığı gün eğitim salonunda bulunan kara tahtaya Ape Musa Eğitim devresi 4 yazılı olduğu arama tutanağı kapsamı ve dosyada mevcut eğitim salonundaki kara tahtanın aramanın yapıldığı gün çekilen fotoğrafı ile de bellidir. Ape Musa ile Musa Anter kastedilmektedir. Musa Anter’in kişiliği herkesçe bilinmektedir. PKK’nın düzenlediği sözde barış organizasyonu trenine de Musa Anter barış treni adı verilmiştir. Eğitim devresini Ape Musa Eğitim Devresi 4 adı verilmesi de sanıkların kastının ne olduğunu göstermektedir.

Ancak HADEP Genel Merkezi ve HADEP’in il ve ilçe teşkilat binalarında yapılan propaganda ile gençlerin PKK saflarına katılmaya hazır hale getirilmelerinin ve HADEP’in PKK örgütünün siyasi kanadı olduğunun tek delili HADEP Genel Merkezinde bulunan ders notları değildir. HADEP Genel Merkezi ve HADEP il ve ilçe teşkilat binalarında yapılan aramada PKK propagandasını içeren bol miktarda yayın ve kaset bulunmuştur. HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada basın bürosunda çoğu yasaklanmış Özgür Halk dergileri. Özgür Halkın Eğitim serisi dergileri ve buna benzer dergiler bulunmuştur. Özgür Halk dergisi tamamen PKK örgütünün propagandasını yapan dergidir. Bu dergide silahlı çete PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN’ın da Ali FIRAT takma adıyla yazı yazdığı bilinmektedir. Bu derginin yayımlandığı Kürdistan Haritası dosyada mevcuttur. HADEP Genel Merkezinde bulunan bu PKK propagandası içeren dergiler parti merkezine gelenlerin okumasına açıktır. Sanıkların devamlı PKK’nın propagandasını yapan dergileri genel merkezlerinde iyi niyetle bulundurdukları düşünülemez. Ankara HADEP il başkanlığı binasında yapılan aramada bulunan teyp kasetlerinin de tamamının propaganda içerikli olduğu anlaşılmıştır. Bu kasetlerden birinde,

“Kalkın yeter artık bu kölelik eğer özgürlüğünüzü istiyorsanız hep beraber kalkalım biz Kürt gençleriyiz. Yolumuzu biliyoruz. Bizim yuvamız dağlardır. Eğer dostlar ben bu yolda şehit olursam benim silahımı alın dostlar. Benim yerime savaşın bizim dağlar çok şirindir. Kanlarla kaplanmış partizanlarımız içinde dolaşıyorlar. Kalkın hep birlik olalım halaylar çekelim” anlamında Kürtçe türkü vardır. Diğer kasetlerde incelendiğinde hepsinde aynı içerikte Kürtçe türküler bulunduğu anlaşılmıştır.

Sakine DAĞISTAN, Bektaş NERGİZ, Fersande GÖKTIMAR, Edip KAYNAR, Bahattin CESUR’un HADEP teşkilat binalarında ve Özgür Halk Bürolarında yapılan propagandadan etkilenerek PKK saflarına katıldıkları kırsala çıktıkları yukarıda anlatılmıştır) denilmektedir.

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 28.12.1998 gün ve 527 sayılı iddianamesinde de:

(Yukarıda açık kimlikleri yazılı sanıklar Murat BOZLAK, Bahattin GÜNEL ve 43 arkadaşının silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek çeteye yardım ettikleri. Sanıklardan Murat BOZLAK’ın HADEP Genel Başkanı olduğu, silahlı çete PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da tutuklanmasından sonra Türkiye’nin PKK’nın Türkiye’de gerçekleştirdiği yüzlerce kanlı terör eyleminin asıl faili olan teröristin Türkiye’de yargılanmasının temini için iadesi girişimlerine başlaması üzerine 11.11.1998 günlü yaptığı Basın Açıklamasında:

“Resmi ideolojinin tek kimlik, tek dil, tek kültür biçiminde şekillenen anlayışının dar kalıpları çerçevesinde kalınarak bugüne değin Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü konusunda beklenen adımların atılmaması nedeniyle insanlarımız büyük acılar ve üzüntüler yaşadılar. İnsan Hakları ihlalleri durmak bilmedi… Başta İtalya olmak üzere Avrupa ülkelerinin Kürt sorununun barışçıl Demokratik çözümü konusundaki dostane istemleri yanlış değerlendirilmiş ve hep geri çevrilmiştir. PKK genel başkanı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’ya gidişi ile birlikte yeni ve önemli bir gelişme meydana gelmiştir.

Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü konusundaki istemini sürekli dile getiren İtalya’nın barışa hizmet etmeyecek yeni acı ve üzüntülerin yaşanmasına sebebiyet verecek bir karara imza atması beklenmemelidir… Kürt sorunu tüm Türkiyelilerin sorunudur. Hepimizin sorunudur. Sorunun barışçıl demokratik çözümü bir zorunluluktur.

Bu noktada daha fazla acıların yaşanmaması doğrultusunda çaba sarfetmeliyiz. 62 milyon insanın eşit ve özgürce birlikte yaşamasının koşullarını yaratmalıyız.” dendiği. Dosyada mevcut HADEP amblemli Murat BOZLAK imzalı Basın Açıklaması metninde, Yine HADEP Ankara il örgütü imzalı 13 Kasım 1998 günlü basın açıklamasında:

“PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’nın başkenti Roma’ya gidişi ile ortaya çıkan durum, Kürt sorununun siyasal, demokratik çözümünü bir kez daha kaçınılmaz bir zorunluluk olarak dünya gündemine oturtmuştur. Artık Kürt sorunu evrensel bir sorundur… Kürt sorununun siyasal demokratik çözümünü savunmak evrensel hukuk çerçevesinde Demokratik bir haktır. Ancak ne yazık ki yapay olarak geliştirilen şovenist dalga ve devlet yetkililerinin tavrı karşısında her türlü meşru demokratik eylemimiz antidemokratik keyfi bir tutumla, keyfi bir şekilde engellenmektedir.

Bu durum karşısında Kürt sorununun siyasal demokratik çözümü ve bu amaca hizmet edecek tutumları talep etmek amacıyla halktan insanlar açlık grevi yapmak amacıyla partimize başvurmuşlardır. Halkımızın bu talebini dikkate alırken bir kere daha aydın demokrat kurum ve şahsiyetlerini göreve çağırıyor. Avrupa ülkelerinin Kürt sorununun siyasal demokratik çözümü konusundaki tavırlarının barışçıl çözüme hizmet eden anlayışa bürünmesini istiyoruz… Tarihsel süreç içinde siyasal demokratik, hukuksal engin deneyimleri dikkate alındığında İtalya’nın vereceği kararın Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümüne Ortadoğu halklarının barış içinde yaşamasına katkı sunacağına inanıyoruz. Bu amaçla halkımızın talebi karşısında il binasında dört günlük açlık grevi başlatıyor. Demokratik kamuoyunu duyarlılığa çağırıyoruz.” dendiği.

Dosyada mevcut HADEP Ankara il örgütü imzalı 13 Kasım 1993 tarihli “Basına ve Kamuoyuna'” başlıklı basın açıklaması metninden:

Ankara il örgütü imzalı basın açıklamasının yapacakları eylemde kendilerine destek sağlamak amacıyla Barış partisi Genel Merkezine de fakslandığı, Dosyada mevcut Barış Partisi Genel Merkezinde nöbetçi polis memuru Doğan TOYRAN ile Barış partisi Genel sekreter Yardımcısı İbrahim KÖKSAL’ın birlikte tuttukları 17.11.1998 günlü tutanak kapsamından,

HADEP Genel başkanı Murat BOZLAK ve HADEP Ankara il örgütünün basın açıklamalarından sonra başta Ankara olmak üzere Türkiye genelinde Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da tutuklanmasını ve Türkiye’nin silahlı çete başının yargılanmasını temin için iade girişimlerini protesto etmek amacıyla bütün HADEP il ve ilçe binalarında açlık grevine başlanıldığı,

Dosyada mevcut Emniyet Genel Müdürlüğü yazılarından anlaşılmıştır. Silahlı çete PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN yıllardır barındığı ve PKK örgütünün kanlı eylemlerini yönlendirdiği Suriye’den Türkiye’nin sıkıştırması sonucu önce Rusya’ya kaçmış oradan da İtalya’ya geçmiş, Roma Havaalanında İtalyan makamlarınca yakalanmıştır. Yakalanmasından sonraki gelişmelerden silahlı çete başının İtalya’ya planlı olarak geçtiği, burada Türkiye üzerindeki terör eylemlerinden kesinlikle vazgeçmeksizin önceden Avrupa’da oluşturduğu lobiler vasıtasıyla yapacağı propagandayla örgütüne ve kendisine siyasi bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerde bulunmak amacında olduğu anlaşılmıştır.

HADEP genel başkanı Murat BOZLAK’ın basın açıklaması ile HADEP Ankara il örgütü imzalı basın açıklamaları incelendiğinde Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’dan başlamak üzere bütün Avrupa’da hatta dünyada çetesine ve kendisine siyasi bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerine paralel açıklamalar olduğu anlaşılır. Esasen HADEP’in yapılan bütün kongrelerinde yöneticilerinin yaptığı bütün konuşmalarda yaptıkları bütün basın açıklamalarında Kürt sorununun kan dökülmeden demokratik barışçıl çözümü yani silahlı çete PKK ve başı Abdullah ÖCALAN’a siyasi hüviyet kazandırılması vurgulanmıştır.

4.10.1998 günü yapılan HADEP Ankara il kongresinde konuşan Divan Başkanı Şehabettin ÖZASLANER’in

Biz Türkiye’de Türklerin, Kürtlerin ve diğer halkların kardeşçe eşitlik temelinde birlikte yaşamasından yanayız… Çünkü bu Türkiye’yi, bu Cumhuriyeti, onların atalarından çok bizim Atalarımız, Kürtlerin Ataları da bizim Atalarımız Çanakkale’de kan dökerek elde etmiştir. Biz Atalarımızın kazandığı topraklara sahip olmak istiyoruz… HADEP Partisi olarak bir takım önerilerimiz var. l- Kürt sorununu diyalog yoluyla barışçı siyasal, demokratik yoluyla çözümünü istiyoruz…” dediği, Aynı kongrede konuşan HADEP Ankara il başkanı Kemal BÜLBÜL’ün,;

“…Halkın Demokrasi Partisi ne istiyor’ HADEP’in ne istediğini şu an salonda bulunan ilgili kişilere de soruyorum. Halkların kardeşliğini istiyorlar, biz yasal demokratik çözümü istiyoruz. Kürt sorununun siyasi çözümünü istiyoruz. Bunun tarifi nedir’ bunun tarifi şudur. Bu ülkede Kürt halkı bir gerçektir, bu gerçekliği kabul etmek durumundasınız. Kültürüyle, diliyle ve her türlü halk iradesiyle kabul edilmek durumundadır…” dediği,

Aynı kongrede, programda müzik dinletisi olmadığı halde “Grup denge Sodiri ve Hozan Mervan isimli müzik grubunu hükümet komiserinin ikazına rağmen şarkı söylettiklerini müzik grubunun sözleri,

“Sizler dağ başındasınız partimiz için özgürlüğümüz için – hep birlikte gittiler Cizre’ye Botan’a bizim sesimiz duyuldu tüm cihanlara- Benim şanım rengim duyuldu- Tüm cihanda benim rengim duyuldu – Eğer sen şehit olursan – Anam sen ağlama yurtseverlerimiz çıkmışlar dağ başına – Diyarbakır zindanları çok ağırdır. Biz çekiyoruz. – O AMED şehri bizim şehrimizdir. – O bizim kardeşimizdir.- O bizim rehberimizdir. – Devrimler devrandır, ben ölürüm. – bizim ölülerimiz yalnız dağlarda kalırlar. – Mazlum doğan Kürdistan’dır. – Sen gidersin mazlum doğan – Mazlum dağ Kürdistandır. Kürdistandır. – sen gidersin mazlum dağan mazlum dağan – sen gidersin baş kaldırmışsın mazlum dağan mazlum dağan -Arkadaşlar hep yola çıktılar partizan için – bu bizim savaşımızdır. Vay vay – yurtsever arkadaşlar gelin Kürtler – öne gelin kardeşler, memleket bizi bekliyor. -Gelin arkadaşlar dönem bizini dönemimiz – Gelin kardeşler gelin öne gelin bizim günümüzdür bugün” olan şarkıları söylediği,

Dosyada mevcut 4.10.1998 günlü HADEP Ankara ili 5. olağan kongresinde yapılan konuşmalar ve söylenen şarkıların alındığı kaset çözüm tutanağı kapsamından,

Yine 1.11.1998 günü yapılan HADEP’in Büyük Kongresinde “Biji Aşiti, faşizme karşı omuz omuza. Kürdistan faşizme mezar olacak, biz PKK. lıyız. PKK halkın partisidir. Serok Apo, Biji Apo. Gerilla vuruyor, Kürdistanı kuruyor.” sloganlarının atıldığı, atılan sloganlara divanın tepkisiz kaldığı. Hükümet Komiserinin uyarısı üzerine divan başkanının PKK lehine slogan atan topluluğu uyardığı,

Dosyada mevcut 1.11.1998 günlü tutanak kapsamından anlaşılmıştır.

HADEP Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın ve HADEP Ankara il örgütü imzalı basın açıklamaları, HADEP kongrelerinde HADEP yöneticilerinin yaptıkları konuşmalar kongrelerinde söylenen gençleri PKK saflarına katılmaya davet eden şarkılar, PKK ve Abdullah ÖCALAN lehine atılan sloganlar, silahlı çete PKK ile HADEP arasında organik bir bağ olduğunu gösterir. PKK HADEP birlikteliği PKK ile HADEP arasındaki organik bağlı, HADEP il, ilçe binalarında merkez binasında yapılan aramalarda bulunan belge ve dokümanlarda daha açık bir şekilde görülür.

19.11.1998 günü HADEP genel Merkezinde yapılan aramada 15 adet Yurtsever Gençlik Dergisi. Zindan dergileri, Abdullah ÖCALAN’ın (Kadın ve Aile Sorunu) isimli kitabı Welad Dergileri, Video kasetler, Abdullah ÖCALAN’ın Politik Rapor isimli kitabı, 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi isimli kitabı ve daha birçok doküman bulunduğu,

19.11.1998 günlü Yakalama ve Zaptetme Tutanağı kapsamında;

Aramada duvara asılı pano üzerine silahlı çete PKK ve PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN ile ilgili terör örgütünün propagandasını yapan gazetelerden kesilmiş kupürlerin yapıştırıldığı bir gazele kupüründe “Avrupa’nın bir çok kentinde eylem yapan Kürtler ÖCALAN’a destek için Romaya akacak” yazısının bulunduğu, bu yazının altında “Kürtler Roma’ya aktı” başlığı ile ÖCALAN ile ilgili haberlerin, onun altındaki gazete kupüründe de “Cezaevlerinde ölüm bekleniyor” başlıklı gazete kupürünün daha altta da “Abdullah ÖCALAN: vasiyetleri bizim için emirdir.” ve altında “PKK’lı ve DHP.li tutukluların suikast girişimini protesto için bedenlerini ateşe vermeleri üzerine bir açıklama yapan PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN yakma eylemlerinin durdurulması gerektiğini belirttiği.” yazısının bulunduğu, duvara sarı üzerine kırmızı renkle Kürt sorununa demokratik çözüm yazılı bez pankartın asıldığı;

Arama sırasında çekilen ve Ek-1 dosyada içindeki mevcut fotoğraflardan anlaşılmıştır.

HADEP Genel Merkezinde Gençlik kolu komisyonu üyelerine eğitim verildiği. eğitim salonunda bulunan kara tahta üzerine partinin yolu, misyonu -legal-illegal yazdığı bu suretle HADEP’in illegal faaliyetlerinin de olduğu belirtildiği;

19.11.1998 günü HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada bulunan negatiflerin tab edilmesi ile elde edilen ve Ek-1 dosyada mevcut fotoğraflardan,

HADEP Genel Merkezinde bulunan kasetlerden 6 sıra numaralı kasette HADEP Siirt il başkanlığının 26 Nisan I997’de verdiği dayanışma yemeğinin görüntülerinin bulunduğu, bu yemekte bir konuşmacının Kürtçe olarak “Ey Kürt halkı biz bu Kemal savaşına karşı baş kaldıralım. Ev arkadaşlar bunlar resmen bizim Kürt halkımıza savaş açmışlar.” dediği,

14 numaralı kasette 12 Mart 1997 günü HADEP Şanlıurfa il teşkilatının düzenlediği Nevruz kutlamaları görüntülerinin bulunduğu, sözleri “Halkın savaşçıları Kürdistan bizi bekliyor kaç bin yıldan beri Kürdistan el altındadır. Mazlum doğan sen kültlerin liderisin mazlum doğan” olan şarkılar söylendiği dört gencin PKK’nın bayrağını sallayarak, toplulukta dolaştırıldığının görüntülendiği.

Dosyada mevcut bant çözüm tutanaklarından ve de

Genel Merkezden alınan evraklar arasında Mardin ve başka cezaevlerinde bulunan çok sayıda PKK militanının açlık grevine başladıklarını belirten mektuplarının bulunduğu;

EK-2 dosyadaki PKK’lı militanların mektuplarından anlaşılmıştır.

19.11.1998 günü HADEP Ankara il örgütü binasında yapılan aramada Özgür Halk, Devrimci Gençlik dergilerinin bulunduğu, binanın duvarlarına “Kürt sorununa barışçıl, demokratik bir çözüm için açlık grevindeyiz” yazılı kağıdın altında “Faşist güçler tarafından katledildi” yazısı olan Hakim ATİK isimli bir şahsın resminin Roma barış ve siyasi çözümün başkenti olsun” yazısının bulunduğu kağıdın, öldürülen bir kadın resminin asıldığı il binasında mevcut olan ve alınan dosyaların araştırılması sonucu dosyalardan birinde, 70×30 ebatlarında PKK’nın bayrağı ile kurmayı düşündükleri Kürdistan haritasının bulunduğu, özgür halk dergisinin bastırdığı 1998 yılına ait takvimin bulunduğu,

  1. a) 19.11.1998 günlü dosyada mevcut yakalama tutanağı kapsamı,
  2. b) HADEP Ankara il binasında çekilen ve dosyada mevcut fotoğraflar, (EK-1 dosyada)
  3. c) Ek-1 dosyada mevcut 26.11.1998 günlü tutanak kapsamı ile PKK bayrağı ve Kürdistan haritasını ihtiva eden Özgür halk dergisinin bastırdığı 1998 yılı takvimi gibi delillerden anlaşılmıştır.

HADEP Altındağ ilçe binasında yapılan aramada “Ulusal parlamento ve işlevleri” başlıklı daktilo ile yazılmış 3 sayfalık yazıda:

“…K. S. Parlamentosu çok önemli bir görevi yerine getirmek üzere kuruldu. Kürdistan’ın yüzyıllardır işgal altında oluşu ve Kürt halkının defalarca katliam ve sürgün olayları yaşaması sonucu yirminci yüzyılın son çeyreğinde ulusal ve toplumsal alanlardaki gelişmelerle birlikte uyanan halkımız öncülerinin önderliğinde örgütlenip özgürlük mücadelesine başlamıştır. Kendisini demokratik alanda ifade etmek için parti kurup örgütlenme faaliyetlerini yasalar çerçevesinde yürüten Kürt halkına bütün demokratik alanlar kapatıldı, sonra Genel Başkanları ve parti yöneticileri saldırıya uğrayarak yüzlerce şehit vererek bir o kadar da parti üyesi sistemin vurucu gücünün boy hedefi oldu. Ülkede özgürce örgütlenmek ve yaşama olanağı kalmayan demokratik alanların kendilerine kapanması sonucu ülkelerini terketmek zorunda kaldılar. İşte sürgündeki kürt parlamentosu tarih boyunca sömürgeci ve işgalcilerin zulmüne dayanamayarak Ortadoğu’dan Kafkaslara hatta Avusturalya’ya ve AB devletlerine kadar Türklerin oluşturdukları ulusal birlik çabalarının ürünüdür, aynı zamanda Türk halkının yürüttüğü özgürlük mücadelesinin bugüne ulaştığı ulusal kurumlaşma ve iktidarlaşmanın en üst aşamasıdır. Bu parlamento tüm Kürt halkını uluslararası platformlarda temsil etme hakkına sahiptir. Bütün bu gelişmeler karşısında Halkın Demokrasi Partisinin yıllar sonraki işlevi nedir'” dendiği.

Dosyada mevcut yazı metninden;

HADEP Keçiören ilçe merkezinde yapılan aramada bulunan Halkın Demokrasi Partisi Merkezi Gençlik komisyonluğuna hitaben yazılan raporda;

“…üniversite gençliğinin yanı sıra bugün liseli gençliğin durumuna baktığımız zaman tamamen kimliksizleştirilip tek insan tipi haline getirilmiş ve düzenin okullarındaki ezberci eğitim sisteminin etkisiyle sorma ve öğrenmeden uzaklaştırılıp her şeyi kabullenen bir liseli gençliğin yaratıldığını görürüz. Özellikle Türkiye metropollerine göç edip düzenin eğitim kurumlarında okuyan Kürt gençleri asimilasyon ve köleleştirmeye uğratılarak kendi özünden uzaklaştırılmaktadır. Bizim bu öğrencilerin bu durumunu düzeltmek ve ilişkilerde HADEP’e kazandırmak için öncelikle bu gençlere TC. nin eğitim sistemini, TC. nin yaptığı baskı ve zulmün boyutunu ve yaşadıkları ilişkilerdeki çarpıklığı, kişiliklerindeki çelişkiyi su yüzüne çıkarmamız gerekmektedir. Bunun için;

l – Liselerde HADEP adına bir örgütlenme oluşturmamız.

2- Oluşturulan bu çekirdek grupla öncelikle Kürdistanlı gençlerin belirlenip ilişki sağlanması…” dendiği,

PKK militanı M. Hayri DURMUŞ ile ilgili el yazısı ile yazılmış not bulunduğu, notta;

“Hayri DURMUŞ… 1979’da yakalandığında PKK üyesiydi. Mütevazilik, olgunluk, soğukkanlılık, partiye sarsılmaz bağlılık, bütün bunlar Hayri DURMUŞ’un değişmez özellikleriydi… Tarih yıllardan 1982 aylardan Temmuzu günlerden 14’ü bir kilometre taşı olarak hanesine kaydediyordu. İşte o gün, işte o saat ve anda M. Hayri DURMUŞ kürsüye yürüdü. “Biz dedi. Yapsakta yapmasakta parti önderliği ve parti bu işleri götürür, zaferi kesinlikle kazanır. Bu önderlik bu savaşın bu mücadelenin peşini kesinlikle bırakmaz… Bu benim son duruşmam olacaktır. Kurtuluş saflarında Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi için yıllarca mücadele verdim, kişisel hiç bir beklentim ve hesabım olmadı. Daha fazlasını yapamadığım için mezar taşıma bu adam halkına borçlu gitti diye yazın…” yazdığı yine el yazısı ile yazılmış bir şiir bulunduğu, şiirin sözlerinin;

“Kavganın namlusunda Ağustos sıcağında yangına dönüştüler ve biz onların adlarıyla yargıladık geçmişi künyemize isyancı gülüşleri kazıdık ve dedik ki-ey umudun yolcuları-düşlerimize sarılmış geleceğimiz-yürüyüşünüz ve gülüşünüz destandır-andımız olsunki – Yürüyüşünüz yürüyüşümüzdür. – Gülüşünüz gülüşümüzdür.- Düşleriniz bizde gerçek- bir gerçek-ya özgür vatan-ya ölümdür.” olduğu;

Ek dosyada mevcut rapor fotokopisi ve M. Durmuş HAYRİ ile yazılan yazı ile şiirden anlaşılmıştır.

HADEP Adana il binasında yapılan aramada, çok sayıda özgürleşen Yurtsever dergisi. Özgür Halk dergisi, Abdullah ÖCALAN’ın Ali Fırat takma adıyla yazdığı Kürdistanda Kişilik Sorunu adlı kitap, Abdullah ÖCALAN’ın yazdığı Sosyalizm ve Devrim Sorunları isimli kitap, Abdullah ÖCALAN’ın yazdığı 12 Eylül Faşizmi ve PKK direnişi isimli kitap, Evina Velat isimli Abdurrahman Durre’nin yazdığı kapağında sözde Kürdistan haritası olan kitap, üzerinde “Nevrozunuz Kutlu Olsun ve Kürtçe Nevroz piroz b” yazılı sözde Kürdistan haritası olan afişlerden 106 adet bulunduğu, parti binasında ayrılan gençlik köşesinde, 15 adet güvenlik kuvvetleri ile girdikleri çatışmada öldürülen terör örgütü militanlarının resimlerinin bulunduğu,

19.11.1998 günlü arama tutanağı kapsamı ile, 20.11.1998 günlü Tespit Tutanağı kapsamında anlaşılmıştır.

HADEP Antalya İl Başkanlığındaki yapılan aramada çok sayıda Özgür Halk, Özgürleşen Yurtsever Gençlik, Öncü Yurtsever Gençlik, Jian Revşan, Zindan ve Zent dergileri, Nevroz Piroz B isimli HADEP teşkilatına ait 30 adet afiş, Mihamet Arif Vicvari Hasen Cizvari isimli ve fotoğraflı 13 adet afiş, Velate Roje isimli 2 adet afiş, Xelil Xemşin isimli ve fotoğraflı 4 adet afiş ve daha çok sayıda yasak yayın bulunduğu; 19.11.1998 günlü arama ve zaptetme tutanağı kapsamında;

HADEP İstanbul il binasında yapılan aramada 1×5 metre ebadında “Dersim Direnecek HADEP İstanbul İl Başkanlığı” yazı ve imzası bulunan pankart, 1×3 metre ebatlarında üzerinde eli sıkılı PKK teröristi resmi ve “Yaşasın 15 Ağustos Atılım Ruhu” yazısı bulunan bez pankart, çok sayıda yasak yayın bulunduğu;

19.11.1998 günlü arama tutanağı kapsamında.

HADEP Bakırköy ilçe binasında yapılan aramada, ilçe başkanının odasındaki panoda PKK terör örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’ın üzerlerinde sarı yeşil kırmızı renklerden oluşan kurdele ile bağlanmış fotoğrafı, içinde Abdullah ÖCALAN’ın resminin de bulunduğu “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’dan çözüm çağrısı” yazısı bulunan fotoğraf “PKK Türkiye Partisidir” yazılı resimli döviz, önü PKK militanları, M. Hayri DURMUŞ, Kemal PİR, Akif YILMAZ, Ali ÇİÇEK’in resimlerinin yapıştırıldığı kağıt üzerinde “TC.nin Güney Kürdistan’daki harekatını nefretle kınıyor” yazılı döviz, 3 PKK militanının resmi, Abdullah ÖCALAN’ın resminin bulunduğu kartonlar üzerine yazılmış çeşitli dövizler, İtalyan Büyükelçiliğine yazılan 30 adet dilekçe ve çeşitli örgüt terimleri bulunduğu;

19.11.1998 günlü arama ve zaptetme tutanağı kapsamından,

Eminönü HADEP ilçe binasında yapılan aramada Özgür Halk, Özgürleşen Yurtsever Gençlik, Özgür Kadın ve Zindan dergileri ile 10 adet tek tip kot pantolon, 12 adet komando tipi askeri pantolon ve tişört bulunduğu, 19.11.1998 günlü yapılan arama tutanağı kapsamında.

Malatya il binasında yapılan aramada örgüt yayınlarından başka, Malatya Valisi, Emniyet Müdürü, Şube Müdürünün fotoğrafları ile polis ve askeri tesislerin fotoğraflarının bulunduğu,

Türkiye genelinde yaptırılan aramalarla ilgili olarak Emniyet Genel Müdürlüğü’nün gönderdiği 23.11.1998 günlü yazıları kapsamından,

HADEP Van il binasında yapılan aramada, çok sayıda örgüt yayını, il başkanının odasında kitaplık içinde gizlenmiş yabancı menşeli yeşil renkte askeri tip, üzerinde H.E.R. DM 41 SIPLITTER yazılı el bombası ile 1×1.5 metre ebadında sözde PKK bayrağının bulunduğu,

Dosyada mevcut Van İl Emniyet Müdürlüğünün 19.11.1998 günlü fax yazılarından anlaşılmıştır.

Diğer HADEP binalarında da aynı belgeler bulunmuştur. Bulunan bu belgeler PKK ile HADEP arasındaki organik bağı açıkça gösterir. HADEP Merkez binası il ve ilçe binaları, PKK propagandasının açıkça yapıldığı yerlerdir. HADEP’de beyinleri yıkanan Kürt asıllı gençlik PKK saflarına katılmaya hazır hale getirilmektedir.

İstanbul il binasında bulunan pankartlar ile, Eminönü ilçe binasında bulunan çok sayıda tek tip pantolon ve gömlekler ile Bakırköy ilçe binasında bulunan Abdullah ÖCALAN’ın resminin olduğu dövizler İstanbul’daki PKK militanlarının eyleme bu binalardan çıktıklarını, eylem sonrası polis takibinden kurtulduktan sonra yine bu binalara sığındıklarını, buralarda kıyafet değiştirdiklerini gösterir. Van il binasında bulunan el bombasının da PKK’nın yapılması düşünülen bir eyleminde kullanılacağı kesindir.

PKK, ile HADEP arasında mevcut organik bağdan HADEP il ve ilçe yöneticilerinin PKK eylemlerine paralel ve PKK’nın amacına hizmet eden eylemlerinden HADEP merkez yürütme kurulu üyeleri olan sanıkların tamamı sorumludur. Onlarda aynı eylemin içindedirler. Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da yakalanmasından sonra HADEP Merkez binasındaki panoya PKK’nın propaganda organı olan gazetelerden kesilmiş herbiri Abdullah ÖCALAN ve Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da yakalanmasından sonra PKK eylemcilerinin eylemleri ile ilgili haber içeren gazete kupürlerinin yapıştırılması, PKK ve Abdullah ÖCALAN’ın propagandasını yapmak içindir. Sanıklar yaptıkları bu eylemin doğuracağı sonuçların şuurundadırlar.

Silahlı çetenin başının İtalya’da yakalanmasını ve Türkiye’nin çete başını yargılayabilmesi için iadesi girişimlerini protesto etmek amacıyla açlık grevi başlatılması da silahlı çetenin hal ve vasfını bilerek çeteye yardım etmektir. Eylemin bir başka aşamasıdır. Demokratik meşruiyeti kabul edilemez. Buradaki eylemin amacı, Türkiye Cumhuriyeti devletini bölmek ve bu amaca da ulaşmak için gerçekleştirdiği kanlı eylemlerle otuzbin küsur insanın canına kıyan bir terör örgütüne ve onun katil başkanına destek olmak, Abdullah ÖCALAN’ın tutuklanmasını protesto etmektir. Açlık grevi HADEP yöneticileri tarafından bu amaçla başlatılmıştır. Bütün Türkiye’de HADEP binalarında başlatılan açlık grevleriyle Avrupa’ya ve bütün Dünya’ya Abdullah ÖCALAN’ın terörist bir örgütün lideri olmadığı ve arkasında bir halkın bulunduğu mesajı verilmek istenmiştir. Bu açlık grevi eylemi silahlı çetenin hal ve vasfını bilerek çeteye yardım etmektir.

PKK bir terör örgütüdür.

6.2.1993 günü Midyat ilçesine gitmekte olan minibüsün PKK teröristlerince yola yerleştirilen patlayıcıya çarpması sonucu yedi vatandaşımızın,

6.2.1992 günü PKK teröristlerinin yaptıkları bir baskınla Kurtalan ilçesi Üçyol ayrımındaki evlerde oturan üçü kadın beş vatandaşımızın,

6.3.1993 günü PKK teröristlerinin Iğdır Evcik Köyündeki kahvehaneye yaptıkları bir baskınla kahvehanede oturan dört vatandaşlarımızın,

14.6.1993 günü PKK teröristlerinin Şirvan ilçesi Gözlüce köyüne yaptıkları baskınla altı vatandaşımızın, iki köy koruyucusunun,

25.6.1993 günü Mardin ili Yeşilli Koyunlu köyüne PKK teröristlerinin yaptıkları baskında dördü kadın yedi vatandaşımızın,

29.6.1993 günü Mardin ili Yalı köyü Hamzabey Mezrasında PKK teröristlerinin yaptıkları baskında dördü kadın altı vatandaşımızın,

5.7.1993 günü PKK teröristlerinin Kemaliye Başbağlar köyüne yaptıkları baskında 28 vatandaşımızın,

1.1.1994 günü Diyarbakır Ergani ilçesi Elazığ karayollarında yol kesen PKK teröristleri tarafından biri polis 8 vatandaşımızın,

12.2.1994 günü İstanbul Tuzla istasyonunda PKK militanlarının çöp bidonuna koydukları bombayı patlatmaları sonucunda 5 askeri öğrencinin,

3.8.1994 günü Alacakaya ilçesi Halkalı köyüne PKK teröristlerinin düzenlediği baskınla 10 vatandaşımızın öldürülmesi ile ilgili eylemler, terör örgütü PKK’nın sivillere yönelik kanlı eylemlerinden sadece birkaçıdır.

Bu kanlı örgüt insanlığın baş belası olan uyuşturucu ticareti ile de uğraşmaktadır. Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı PKK terör örgütünün organize ettiği 155 uyuşturucu madde olayında iki ton 502 kg 758 gram eroin. 13 ton 360 kg 950 gram esrar, 4 ton 255 kg 714 gram baz morfin, 2 ton 125 kg 258 gram Hint keneviri, 22 ton 440 kg. asetik asit anhidrit. 621 gram kokain, 277 000 amphetamin tablet l ton 0.80 kg. sodyum karbonat ele geçirildiğini, olaylarda 572 sanığın yakalandığını,

Bunun da haricinde Olağanüstü Hal Bölgesinde ortaya çıkartılan PKK ya ait sığınak ve hücre evlerinde 7 ton 466 kg. esrar, 1.984.000 kök Hint keneviri, 63 kg 375 g eroin, 33 kg baz morfin, l adet uyuşturucu imalathanesinin ele geçirildiği tesbit edilmiştir.

Uyuşturucu ticareti ile uğraşan bu kanlı terör örgütü ve liderine siyasi hüviyet verilemez. Böyle bir terör örgütünü Türkiye’nin muhatap kabul etmesi de düşünülemez. PKK TCK.nun 125. maddesinde yazılı suçu işlemek için kurulmuş bir silahlı çetedir. Bir suç örgütüdür. Yargıtay’ın bütün içtihatlarında da PKK silahlı çete olarak kabul edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, Demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir. Her Türk vatandaşının Anayasa’daki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanacağı, milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içerisinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hakkına sahip olduğu, herkesin dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu Anayasa hükmüdür.

Avrupa İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesinde sayılan bütün hak ve özgürlüklerin tamamına Türk vatandaşları da sahiptir. Türkiye’de hak ve özgürlüklerin kullanımının sınırlandırılması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin öngördüğü sınırlandırmalardan fazla değildir.

Türkiye’de mevcut etnik guruplardan hiçbiri azınlık statüsünde değildir. Tamamı Türk vatandaşlarının sahip olduğu bütün haklara sahiptir. Türkiye’de etnik kültürlerin inkar edildiği de bir safsatadan ibarettir. Etnik kültürler milli kültürün bir parçasıdır. Türkiye Televizyonlarını izleyenler etnik kültürlerin televizyon ekranlarına nasıl yansıdığını görürler ve etnik kültürlerin inkarının bir safsatadan ibaret olduğunu anlarlar. Türkiye yönetiminde bürokrasisinde ve yargısında Kürt asıllı yüzlerce bürokrat hakim ve savcı, çok sayıda bakan vardır. Büyük işadamı olmuş. Türkiye’de ticaret ve sanayiye iştirak etmiş yüzlerce Kürt asıllı vatandaşımız vardır.

Türk vatandaşları arasında etnik kökenine göre hiç bir ayırım yapmadığı gerçek olan Türkiye’den hiç bir kuruluş belli bir etnik köken için imtiyaz sayılabilecek haklar verilmesini de isteyemez. Kaldı ki Türkiye’nin muhatap kabul etmesinin istendiği PKK’nın istekleri imtiyaz kabul edilecek hakların elde edilmesi ile sınırlıda değildir. HADEP binaların da bulunan Kürdistan haritaları, Türkiye’nin dışında komşularının topraklarını da içine almaktadır. Türkiye’nin komşularının topraklarında gözü yoktur. Ancak terör örgütünün hedefi bir kısmı Türkiye toprakları üzerinde olmak üzere Türkiye sınırlarını da aşan müstakil bir Kürdistan kurmaktır. Bu sebeple hiçbir kuruluş, hiçbir güç Türkiye’yi etnik bir guruba imtiyaz sayılabilecek haklar vermeye zorlayamaz, uluslararası anlaşmalarda buna cevaz vermez) denilmektedir.

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 23.8.1996 gün ve 83 sayılı iddianamesinde ise;

I- OLAYLAR

l- 23.6.1996 tarihinde Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonunda yapılan ve PKK örgütünün gövde gösterisi halinde cereyan eden Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in 2. Olağan Genel Kurultayı. Genel Merkezi Ankara’da bulunan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Genel Kurultayı’nın 23.6.1996 günü Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonu’nda yapıldığı.

Salonda aşağıdaki pankartların açılmış olduğu;

Yaşasın Halkların Kardeşliği.

Kirli Savaşa Son,

Şehitlerimiz Mücadelemize Işık Tutuyor.

Gençliğin Militan Mücadelesi Kızıllaşan Topraklar Yaratıyor. Zafer, Direnen Halkımızındır.

Emekçiler HADEP’e Özgürleşmeye,

Barış, Hemen Şimdi,

Salonda HADEP Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın posteri ile Türk Bayrağı ve HADEP Parti Bayrağının yan yana asılmış olduğu,

Salon içinde ayrıca “DERXMEDAN Jİ YANE. Biji Aşiti. BERXWEDAN Rumeta. Bere Mezine” gibi Kürtçe pankartların taşındığı.

Tutsak aileleri diye nitelendirilen bazı kişilerin “biji Bİ RATİ YE GELA, Zindanlar Boşalsın, Tutsaklara Özgürlük, Cenevre Sözleşmesine Uyulsun, Ateşkese Cevap Verilsin, Evlatlarımız Onurumuzdur Çiğnetmeyeceğiz. Operasyonlar Durdurulsun” yazılı pankartları taşıyarak ve zafer işaretleri yaparak salon içinde dolaştıkları, tribünlerde bulunan kalabalığın zılgıt çekerek kendilerini destekledikleri.

Kurultayın devamı boyunca salonda aşağıdaki sloganların atıldığı:

Biji Serok APO.

Gerilla Vuruyor, kürdistan Kuruyor.

Şehit Namirin,

Yaşasın Halkların Kardeşliği.

PKK Orada Ordu Burada.

PKK Halkın Halk Burada

Kirli Savaşa Son.

Önce Dörtler. Şimdi Onbinler. Zafer Direnen

Halkımızındır. Savaşsa Savaş. Barışsa Barış

Zindanlar Boşalsın Tutsaklara Özgürlük.

Genel Başkan Murat BOZLAK’ın salonda yerini almasından sonra salon içerisinde PKK örgütün sözde bayrağı ile örgütün lideri Abdullah ÖCALAN’ın posterinin salon içerisinde dolaştırıldığı, bu esnada salonda bulunanların “Gerilla Vuruyor, Kürdistan’ı Kuruyor.

Biji serok Apo.” gibi sloganları attıkları.

Murat BOZLAK konuşmasına başladıktan sonra şeref tribünü tarafına çatıya maskeli kişiler tarafından evvela PKK örgütünün sözde bayrağının asıldığı, daha sonra bu bayrağın yanına Abdullah ÖCALAN’ın beyaz bez üzerine siyah beyaz olarak yapılmış posterinin asıldığı, daha sonra salondaki tek Türk Bayrağının yine maskeli bir şahıs tarafından ipleri çözülmek suretiyle yere düşürüldüğü, yerine PKK örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’ın posterinin asıldığı, bu olaylar salonda bulunanlar tarafından coşkulu bir şekilde alkışlanırken Genel Başkan Murat BOZLAK’ın hiç bir tepki göstermediği, konuşmasına devam ettiği, iddia olunduğu gibi Divan Başkanı Hikmet FİDAN tarafından konuşmasının ‘kesilmediği, Divan Başkanı Hikmet FİDAN’ın ise cereyan eden olaylar karşısında “Parti disiplinine ve tüzüğe uyalım” şeklinde cılız ve göstermelik bazı ikazlar yaptığı. Hükümet Komiserinin uyarısı üzerine Türk Bayrağı’nın yerine asılması ikazında bulunduğu, ancak Türk Bayrağının yerine asılmadığı, bunun üzerine Divan Başkanı Hikmet FİDAN’ın isteğiyle salonda bulunanların “Yuh” sesleri arasında Divan önüne serildiği, bayrağın büyük bir kısmının yerlerde sürünmesi ve çiğnenmesi üzerine hükümet komiseri’nin uyarısıyla buradan kaldırıldığı.

Saat 14.30 ile 15.30 arasında Divan Başkanı tarafından Kurultaya ara verildiği, ancak bu ara verişte PKK bayrağı ile Abdullah ÖCALAN’ın posterinin bulundukları yerden indirildikleri.

Kurultay Salonunda delegelerin ve dinleyicilerin girmesiyle birlikte yukarıda anlatıldığı şekilde PKK örgütünün eylemlerinin başladığı ve saat 14.30’a kadar devam ettiği, bu eylemlere Genel Başkan ve Parti Meclisi üyelerinin hiç bir müdahalesi olmadığı. Genel Başkanın olayları göre göre konuşmasına devam ettiği, salondakileri selamladığı.

24.6.1996 günü saat 05.30 sıralarında Kurultay Salonunda yapılan aramada delegelerin oturduğu bölümde sandalyelerin altına bırakılmış olan 50×75 cm ebadında PK bayrağı bulunduğu, bu bayrağın kurultayın devamı sırasında salona asılan bayrak olduğu,

Ayrıca, Parti Meclisi üyelerinin salondaki yerlerinin karşısında tribüne asılmış olarak;

“Ateşkesin ülkesinden geliyoruz.

Güneşin Saçlarına tutunarak.

Yeşil Topraklarımıza ulaşacağız.

HADEP İstanbul il Kadın Komisyonu” yazılı pankart ile parti Meclisi üyelerinin arkasındaki tribüne asılmış olarak:

“Kahrolsun sömürgecilik,

Askeri İşgale Son.

“Anti sömürgeci Gençlik” ibareli pankartlar ele geçtiği böylece legal bir siyasi kuruluş olan HADEP’in 2. Olağan Kurultayının gerçekte PKK’nın cephe örgütlenmesi olan ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin kurultayı şeklinde cereyan ettiği, aşağıdaki delillerin tetkikinden anlaşılmıştır.

  1. a) Kurultayı görüntüleyen video kasetleri,
  2. b) Bu kasetlerin Çözümü,
  3. c) Teyp Kasetlerinin çözümü,
  4. d) 24.6.1996 tarihli olay tutanağı,
  5. e) Emniyet Güvenlik Şube Müdürlüğü’nün raporu,
  6. f) Hükümet Komiseri’nin Raporu,
  7. g) Arama ve Zaptetme tutanağı,

II- 24.06.1996 TARİHİNDE HADEP GENEL MERKEZİNDE YAPILAN ARAMA

23.6.1996 tarihinde Ankara Kapalı Spor Salonu’nda yapılan HADEP 2. Olağan Kongresinin PKK’nın gövde gösterisi halinde cereyan etmesi, Türk Bayrağının yere indirilip yerine Abdullah ÖCALAN’ın posterinin asılması üzerine HADEP Genel Başkanı Murat BOZLAK, Parti Meclis üyeleri ve Divan üyeleri gözaltına alınmış, 24.6.1996 tarihinde HADEP Genel Merkezinde, Ankara il teşkilatı binasında ve ilçe teşkilatlarında arama yaptırılmıştır.

HADEP Genel Merkezinde yaptırılan aramada 2 Klasör haline getirilmiş (K.I, D.I-159 ve K.2 D. 160-340) PKK’nın yayın organları olan KURT-HA (Kürd Alman Haber Ajansı)’nın Bültenleri ele geçmiştir.

KURD-A Haber ajansının önce PKK’nın yurtdışı baskılı illegal yayın organı olan BERXWEDAN dergisi tarafından kurulduğu ve Kürdistan Haber Ajansı olarak faaliyete geçtiği, bilahare PKK yanlısı yayın yapması üzerine Alman Hükümeti tarafından kapatıldığı, bu kapatma üzerine Kurd-Ha (Kürt Alman Haber Ajansı) olarak tekrar faaliyete geçirildiği tesbit edilmiştir.

KURD-A bültenleri incelendiğinde ARGK (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’nin bildirileri mahiyetinde oldukları görüşmüştür.

Bu bildirilerden bazılarının başlıkları ile bazılarından örnekler aşağıya alınmıştır:

ARGK Gerillası bugün devlet güçlerine bir çok bölgede saldırdı. 16 asker öldü. 10 asker yaralandı.

ARGK Basın Bürosu Şırnak kuşatmasında sonuçları açıkladı: 53 Asker, 3 Subay. 6 Polis, 3 Korucu öldü.

Onbinlerce orduyu Botan’a yığan Türk Devleti çaresiz durumda… Gerillaların Şırnak kuşatması devam ediyor.

Korucu köyüne yapılan baskında 12 asker öldü.

ARGK Zafer Kampı komutanı Mahir: bu yıl kurtarılmış alanlar ilan edeceğiz.

ERNK Avrupa Örgütü: süreç kesin zafere gitme sürecidir.

Lice katliamında TC. kimyasal silah kullandı. 12 kişi kör oldu. 380 kişi katledildi.

ARGK: izin belgesi alan turistler ülkemizi güven içinde ziyaret etmektedirler.

ARGK: Kürdistan’a izinsiz girilemez,

ARGK: bizim sol örgütlerle karşılıklı anlayış temelinde çözemeyeceğimiz hiç bir sorunumuz yoktur.

ERNK Avrupa örgütünün 13.10.1993 tarihli “Yiğit Kürdistan halkı demokratik kamuoyuna” başlıklı bildirisi, bu bildiride şöyle denilmiştir… “Sömürgeci faşist Türk Devletine ve onun kanlı özel savaş gücüne karşı partimiz önderliğinde sürdürülen amansız mücadele tarihimizde görülmedik düzeyde boyutlanarak ve yükselerek devam ediyor. Özellikle Kürdistanın tüm coğrafyasında yayılarak ve güçlenerek süren gerilla mücadelesi düşmanı darbeliyor. Tüm politikalarını boşa çıkarıyor, ekonomisini tıkıyor bitiyor. Devleti artık işlemez hale sokuyor ve halkımızı özgürlüğe götürüyor.”

Yaşasın Ulusal kurtuluş Savaşımız.

Yaşasın PKK. ERNK. ARGK.

Yaşasın Ulusal Önderimiz Başkan Apo.

Avrupalı 300 basın yayın merkezi ÖCALAN’la görüştü. Gerilla saldırıları yaygınlaştı. Devlet Botan’ı tümden kaybetmiştir.

ERNK Avrupa Örgütü: Hiç kimsenin haklı taleplerimiz karşısında tutum almaya hakkı yoktur.

ERNK Avrupa örgtü: Kardeşlik cephesinde birleşelim.

Devlet güçleri Mardin köylerine yöneldi.

ARGK gerilla güçlerinin denetiminde olan Cudi dağında bir helikopter daha düşürüldü.

ERNK: Eski Yugoslavya’da resmi görüşmelerde bulundu.

PKK 5. Kongresi başarı ve zaferin güvencesidir.

Sason ve Kulp operasyonunda ARGK darbesi.

ARGK Basın Bürosu 17 Ocak 1995 günü yaptığı açıklamada: Türk Turizmini boykot edin. Kirli savaşa finans sağlamayın.

Sason operasyonunda ARGK’den cevap

Kontragerilla Adana’da yine Kan döktü.

  1. Klasörde yer alan bültenlerden örnekler:

KURD-A Haber Ajansının “Kürdistan’a Bahar Geldi” başlıklı 24.2.1995 tarihli bildirisi:

“21 Şubat tarihinde Mardin bölgesinde Devlet güçlerinin operasyona çıkacağını haber alan ARGK gerillaları gereken hazırlıkları yaparak iki koldan pusu attılar. Büyük bir güçle çıktıkları operasyonda gerillaların pususuna düşen Devlet güçleriyle ARGK gerillaları arasında başlayıp akşama kadar süren bir çatışma çıktı. Bu çatışmada ARGK gerillaları hiç bir kayıp vermezken Devlet güçleri ilk pusuda bir subay, iki uzman çavuş ve 9 er kayıp verdiler. Gerillalar tarafından atılan diğer pusularda ise iki asker ölürken çok sayıda yaralı olduğu öğrenildi. ARGK gerillalarının saldırısına uğrayan ve büyük kayıp vererek geri çekilmeye çalışan Devlet güçlerine yardıma gelen başka bir operasyon kolu da gerillaların saldırısına uğradı Yerel kaynaklar bu çatışmada çok sayıda yaralı olduğunu bildirirken Devlet güçleri kayıpları hakkında kesin sonuçlar öğrenilemedi.”

KURT-A bültenlerinden diğer başlıklar:

ARGK Basın Bürosu 17 Ocak 1995 günü yaptığı açıklamada: Türk Turizmini boykot edin, kirli savaşa finans sağlamayın.

24 Ocak 1995’de Birleşmiş Milletlerin Cenevre’deki binasında düzenlenecek olan basın toplantısında PKK Cenevre anlaşmasını imzalayacak.

Kontra faaliyetlerde bulunan ve Türk İstihbarat Teşkilatı MİT’le birlikte çalışan ve yurtsever Kürt işadamlarının listesini ÇİLLER’e verdikleri öne sürülen Ziya Nazım (LAZO) Asker TAHİNTAN. ARGK Metropol timlerince cezalandırıldı.

– Kürdistan Sürgün Parlamentosunun temeli atıldı.

– ERNK Avrupa temsilcisi Ali GAVRAN basın açıklaması yaptı: Güneyde Türk Ordusunu büyük bozguna uğratıyoruz.

– PKK Genel Başkanının Güney Kürdistan’a yönelik operasyonu değerlendiren açıklaması: Güney Kürdistanı TC. için kapana çevirmeye kararlıyız.

– PKK MK. İstanbul katliamı ile ilgili yaptığı açıklamasında: Geç kalmak pişman olmaktır. Artık gerillayla birleşme ve Zülfıkarı ele alma zamanıdır.

– Kürdistan İslam Hareketi İstanbul katliamına ilişkin yaptığı açıklamada: TC.inançsız ve dinsizdir.

– ERNK Avrupa temsilciliğinin DEP’li milletvekillerinin yargılanmasıyla ilgili yaptığı açıklamada: Yargılanan kirli savaş mahkumu TC.dir.

– ARGK ZAXO’da TC’yi vurdu.

– BAGOK’ta çatışmalar devam ederken ARGK basın bürosu Ekim ayındaki eylemlerde 706 askerin öldüğünü açıkladı.

– Gerillalar bu kez dağlarda değil, yollarda vurdu, bir helikopter düştü 16 asker öldü.

Kürdistan Sürgün Parlamentosu Kürt halkına kutlu olsun.

– ERNK Avrupa Temsilciliğinin yaptığı açıklamada: hiç bir güç bizi kutsal davamızdan alıkoyamaz.

– PKK’nın 17. kuruluş yıldönümü kutlamaları bütün Avrupa’da şenliklerle kutlanıyor. Gecelerde ve şenliklerde konuşulanlar hep aynı noktaya vurgu yaptı. “Başkan Apo’nun yolunda yürüyoruz.”

– PKK’yı yasaklayan Almanya’ya Kürtler bir yıl sonra yine aynı cevabı verdi: “EZ Jİ PKK ME.”

– PKK Genel Sekreteri Abdullah ÖCALAN, AGİK zirvesi öncesi önemli açıklamalarda bulundu: Kızılhaç ve Cenevre’ye başvuracağız.

– PKK’nın kuruluş yıldönümü Kürt Halkına ve tüm insanlığa kutlu olsun. HADEP Genel Merkezinde Ele Geçen Diğer Doküman:

  1. a) Yalçın KÜÇÜK ile Abdullah ÖCALAN’ın konuşmalarını içeren 18 sayfalık not.
  2. b) “Legal alanın sınırları'” başlıklı doküman. Bu dokümanın giriş bölümünde şöyle denilmektedir:

“…Ülkemiz binlerce yıldan beri baskı, sömürü ve inkar politikalarıyla yok edilmek, halkımız sistemli katliam, göçertme ve eritme çabalarıyla ortadan kaldırılmak istenmiştir. Uygarlığın beşiği olan, tarihin en eski dönemlerinden itibaren varlığını çeşitli tarihsel kaynaklarında ortaya koyduğu üzere duyuran bir halk ve ülke çok yönlü saldırıların hedefi olmuştur. Ulaştığı yüksek gelişim düzeyinin doğal sonucu olarak oluşan tüm zenginlikleri, kültürel ve uygarlık açısından geri olan diğer halkların iştahını kabartmış, tarihi ipek yolunun üzerinde bulunması, doğal zenginlikleri, coğrafik konumunun önemi bu talan ve saldırganlıkların giderek artmasına yol açmıştır.

“Bu nedenle iç dinamiğiyle gelişmesinin önü tıkanmış, parça parça edilmiş, sürekli yabancı egemenliği, örgütsüzlük dayatılmıştır. Öz gücüne dayanarak gelişmesinin tüm olanakları kapatılmak istenen bir halk bugüne kadar gelebilmişse, bu temellerin çok sağlam atılmış olduğundandır. O dönemde yaşayan onlarca halkın bu gün ortadan kalktığı, tarih sahnesinden silindiği düşünülecek olursa, söylediklerimiz anlamı daha iyi kavranabilir. “Toplumsal örgütlenmesinin çağına göre ne derece gelişkin olduğu yapılan tarihi anlaşmalardan anlaşılmaktadır. Üretim araçları, insani ilişkiler, bilgi ve tecrübe düzeyinin dönemine göre oldukça ileri olmasına karşın ekseri barbar toplulukların saldırılarıyla bu ulaşılan uygarlık düzeyi dağıtılmıştır. Bir köle esir durumuna düşürülmüştür.

“Başkaları için büyük gayretler ortaya koyan, uşak gibi hareket eden bir halk durumuna getirilmiş, adeta kendi kendine yabancılaştırılmıştır. Selahaddini Eyyubi, İdrisi Bitlisi, Malazgirt 1071 savaşı,Türk Kurtuluş Savaşı, Kamuran İNAN, Hikmet ÇETİN, Salih SÜMER gibileri bunun en canlı örnekleri olarak belirtilebilir.

“İşte bu süreci tersine çevirerek zorla gasp ve talan edenlerden değerleri aynı şekilde kurtarmak, insanlık dışı hareket edene hakettiği şekilde cevap vermek, ancak bir güç ve otorite yaratmak, bu konuma yükselmekle olur. Bu ise hayatın her alanında örgütsüzlüğü, kölelik ve hizmetkarlığı aşmakla mümkün olur. Bunu yine bizler yapacağız. Yani beyni dağıtılmak, yok edilmek, tarihten silinmek istenen bu ülkenin halkı yapacaktır… işte ele aldığımız eserimiz bu dönemin savaşan halk gerçeklerimiz her yönüyle ortaya çıktığı, etkilerini duyurduğu özel bir aşamanın ürünüdür. Biraz olsun, halkımızın örgütlenmesine, doğru önderlik, çalışma, hareket ve yaşam tarzına ulaşmasında katkıda bulunursak sevinç duyarız.”

Kadın ezilmişliğinin tarihteki kökeni ve gelişimi başlıklı doküman, bu dokümanın HADEP bünyesinde kurulan Kadın Komisyonunun görevleri bölümünde yer alan esaslardan bazıları şu şekilde belirtilmiştir.

– Tüm kadınları mevcut komisyonun içerisinde örgütlemek, eğitmek ve kendi iradelerine kavuşturmak.

– Ülkemizde süren kirli savaştan en çok zarar gören baskılara maruz kalan Kürt kadınının metropollerdeki yoz yaşama, şovenizme, ulusal inkarcılığa karşı koruma, ulusal kimliklerini koruma olanağı yaratarak bu temelde eğitmek,

– Metropollerdeki kadını sömürgeciliğe, gericiliğe ve sahte yaşama yabancılaştırıcı, asimilasyoncu, eğitim ve kültüre karşı eğitmek, özgür yaşam tarzını geliştirmek ve yaymak,

– Kültürel çalışmalar bölümünde: MED-TV nin düzenli seyredilmesini sağlamak ve oradaki çalışmalardan yararlanmak.

  1. d) Yakıldığı, boşaltıldığı iddia edilen köylerin tesbiti ile ilgili PKK paralelinde hazırlanmış doküman,
  2. e) HADEP Genel Başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK’in 4.2.1996 tarihinde düzenlenen, İstanbul’da Kürt Enstitüsü’nün organize ettiği “Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm Sempozyumu”na sunduğu tebliğ,

Sanık Osman ÖZÇELİK bu tebliğde Kürtlerin atalarının Kardaklar, Gutti’ler veya MED’ler olduğunu. Kürdistan sözününde 12. yüzyıldan beri kullanıldığı, Kürtçe’nin Hind-Avrupa dil ailesinden olduğunu, Türkçe’den farklı olduğunu iddia ettikten sonra tebliğine şöyle devam etmiştir:

“…Türkiye’de 26 farklı etnik yapının yaşadığı gerçeği gözönüne alındığında ve bunlardan Kafkas kökenli Gürcü, Çerkez, Abaza, Dağıstanlı, Arap, Laz ve müslüman olmayan etnik unsurların her birinin milyonlarla ifade edildiği düşünülürse, Kürtlerin bir azınlık olmadığı gerçeği ortaya çıkar. 70 yıldır uygulanan zora dayalı asimilasyoncu politikalar heterojen toplum yapısından homojen bir Türk ulusu yaratma çabaları, Türk üst ulusal kimliğinde birleşmenin Devlet katında sağladığı olanaklarla, gönüllü olarak ulusal etnik kimliğinden vazgeçen Gürcü, Çerkez, Laz, Boşnak, Arap nüfus dışarıda bırakılırsa Türk etnik yapısının bir azınlık olduğu gerçeğiyle yüzyüze kalınacaktır. Toplumsal yapının üzerine böyle bir mercek tutulduğunda çok daha acı bir gerçekle karşılaşırız. Buda Türk söven-ırkçı milliyetçiliğin bayraktarlığını yapanların gerçek Türk etnik yapısından gelenler değil devşirme, dönme tabir edilen Türk etnik yapısı dışından gelenler olduğu görülecektir… Kürt nüfusun azınlık olmayıp Türklerden daha yoğun bir nüfusa sahip olmalarına kimse şaşmamalıdır. Çünkü Kürtler binlerce yıldan beri kendi topraklarında yaşamaktadırlar. Türk kardeşleriyse ancak 900 yıldır Anadolu’yu göç yoluyla kendilerine yurt edinmişlerdir. 900 yıl önce kaç Türk kardeşimiz at sırtında Orta Asya’dan buralara geldiği ve hangi üreme hızıyla büyüyerek Kürt nüfusu azınlıkta bıraktılar sorusunun yanıtı henüz verilmemiştir.

…Kürtlerin bütün baskılara, katliamlara karşın böyle bir kabullenmedeki direnci anlaşılmalıdır. Kürt gemisi fırtınaya kapılmamıştır. Sığınacak bir liman arayışı yoktur. Ve ihtiyaç halinde sığınacağı bir limanda vardı. Liman Fırat ve Dicle’dir. Liman Mezopotamya’dır. Liman Ahmade Xane, Melaye Ciziri, Selahaddini Eyyubi’dir. Liman devrimci Kawa’nın sıcak körüğüdür.

…Lozan’da istenilenlerin bir bölümü elde edilmiş, ancak Kerkük ve Musul gibi petrolce zengin Kürt illeri kaybedilmiştir. Kerkük ve Musul’un İngiliz yönetimine geçmesiyle Kürt kardeşliği de bitmiştir. Kürtler ve Kürtlük namına var olan her şeyin tarihten silinmek istendiği, Kürtlerin en sıradan insani ve ulusal demokratik taleplerinin kanla bastırıldığı bir karanlık dönem başlamıştır. 25 Eylül 1925’de “Şark Islahat Planı ve Takrir-i Sükun Kanunları” çıkarılarak Kürt kimliği yok edilmeye çalışıldı.

Balkanlardan ve Kafkaslardan göçmenler getirilerek Kürdistan’a yerleştirildi. Açlık ve sefaletle yüzyüze bırakılan Kürtlerin anayurtlarını terketmeye, politikalar ve sürgünlerde Kürdistanlılar köklerinden koparılmaya çalışıldığı, Kürt dili yasaklandığı, Kürtlerin Türk olduğu savlarının ortaya atıldığı. Kürtlerin Kürt olmaktan utanç duymaları için gerekli her türlü propaganda ve baskı uygulanmaya çalışıldığı.

Devletin yok etme politikaları karşısında Kürtler kendi güçleri ve örgütlülükleri oranında yanıt vermeye başladılar. 1925-1938 yılları arasında 20 civarında isyan tenkil ve tedip yaşandı.

PKK 2. kez ateşkes ilan etmişti. Birincisinde olduğu gibi Devlet operasyonla sürdürmekte ve “Kökünü kazımak” politikasından vazgeçmemek niyetinde olduğunu göstermektedir. Daha fazla kan dökülmeden, daha fazla acı yaşanmadan ve kardeşlik duyguları yerini düşmanlıklara terketmeden, birlikte eşit koşullarda yaşam özlemi ve ümitler yitirilmeden, bölünmeden alınacak önlemler vardır. Barış sağlanabilir.

Bunun için,

– PKK’nın tek taraflı ilan ettiği ve uyduğu ateşkese Devlet yanıt vermelidir.

– Genel af ilan edilmelidir.

– Olağanüstü Hal uygulanmasına son verilmelidir.

– Kürt kimliği tanınmalı, Anayasal güvence altına alınmalıdır.

  1. f) ”Değerli arkadaşlar” başlıklı Abdullah SAYGIN imzalı doküman: Bu dokümanda şöyle denilmektedir: “…Kürt çocuklarına aile içi eğitimleri yok sayılarak, okulda öğretim verilmeye çalışılır. Bu bilime aykırıdır. 6 yaşındaki bir çocuk dil öğrenmeye zorlanamaz. Çünkü bedensel ve zihinsel olarak, bu kapasiteye sahip değildir. Türk eğitim sistemi siyasi amaçla donatılmış, sivil kışla sistemidir. Bu sivil kışlalarda Türkleştirme faaliyetleri vardır. Bunun bir diğer ifadesi asimilasyondur. Yani beyaz katliamdır. Her sabah “Ne Mutlu Türküm Diyene” dedirttiler. Kürt çocuklarına yalan dayatılan bir ülkede yaşıyoruz. Dünyanın hiç bir yerinde anadiliyle konuştuğu için cezalandırılan çocuklara rastlayamazsınız. Bu Türkiye’de vardır. Ve ben yaşadım. Kürt çocuğu kafasının içinde beyin olduğunu bile bilmeden bilinci tahrip ediliyor… “Türküm, Doğruyum” kalıpları uygulanarak inkar politikası güdülürken, çocuk ırkçı, şoven kalıplara sığdırılmaya çalışılıyor… Doğal zenginliği tahrip edilmiş ve insansızlaştırılmış bir bölge, üretimden koparılmış kişilersavaşın psikolojik tahribatını yaşıyorlar. Kirli savaşın ekonomik yanı ile milli gelirin yarısı kadarı eğitim ve sağlık bütçelerinden kesilerek Kürt halkının üzerine bomba olarak yağdırılıyor.”

Kemal OKUTAN kapatılan HEP ve DEP Genel Sekreter Yardımcısı Ankara Kapalı Cezaevi imzalı yazı,

Bu yazıda şöyle denilmektedir;

“Avrupa Parlamentosu yakında Türkiye’nin gümrük birliğine kabul edilmesini onaylayacak… Aralık ayında gerçekleştirilecek olan seçim, çağdaş dünya değerlerinden uzak, kendi halklarına acı çektiren, kendi coğrafyası saydığı toprakları bombalayan, 3500’ün üzerinde Kürt Köyünü bombalattıran, binlerce insanı katlettiren bir devletin uygulamalarını onaylama yada onaylamama seçimidir. Daha kurulduğundan beri dünya dengelerini gözeterek kendilerine çevirmek için entrikalar uygulayan Türkiye Cumhuriyeti, bugün benzeri uygulamalar sergilemektedir. Örneğin 1920’lerde Batı’ya eğer bize destek vermezsen Sovyetler Birliği ile işbirliği yaparım şantajını yapan Kemalistler, Sovyetlerinde desteğini almak için “Eğer bize yardım etmezseniz emperyalistler bizi yutar” demişlerdir. Her iki tarafın yardımlarını alan TC. günün koşulları içinde tercihini batıdan yana koymuştur.. ,.

  1. h) Sanıklardan İsmail ARSLAN, Melik AYGÜL ve Mehmet Nuri GÜNEŞ, tarafından imzalanmış olan “Halkın Demokrasi Partisi” başlıklı tutanak,

Sanıkların imzalamış oldukları bu tutanakta cezaevlerinde bulunan tutuklulardan “Tutsak” olarak bahsedilmektedir.

ı) Cezaevlerinde bulunan PKK tutuklularından HADEP Genel Merkezine gönderilen dilekçeler,

Bu dilekçelerden Dizi:901’de bulunan dilekçedeki “Taleplerimiz” bölümü örnek olarak aşağıya yazılmıştır.

Siyasi taleplerimiz;

– PKK’lı tutsaklar için savaş esirliği statüsünün kabul edilmesi,

-KK’nın tek taraflı olarak ilan etmiş olduğu ateşkes çağrısına cevap verilmesi,

Askeri operasyonlar, yakıp yıkmalar, faili meçhul cinayetler, gözaltında kayıplar, zorunlu göç vs. politika uygulamalarının durdurulması,

Türkiye’nin Cenevre Sözleşmesine uyması ve uluslararası gözlemci heyetlerin gelerek savaşın sonuçlarına, ihlallere ilişkin yerinde incelemeler yapması,

Yine HADEP Genel Merkezinde ele geçen PKK paralelindeki illegal ve legal yayınlar;

KK’nın yurtdışı baskılı illegal yayın organı SERXWEBUN, dergisinin Ekim 1991 tarihli 18. Özel sayısı,

  1. b) Serxwebun dergisinin Ağustos 1993 tarihli 140. sayısı ile Mayıs 1992 tarihli 125. sayısı,
  2. c) Üzerinde yasadışı örgüt militanlarının gazete ve dergilerinden kesilmiş fotoğrafları yapıştırılmış olan duvar panosu,
  3. d) 51 adet Özgür Halk dergisi,
  4. e) Üzerinde yasadışı örgüt militanlarının gazete ve dergilerinden kesilmiş fotoğrafları yapıştırılmış olan duvar panosu,
  5. f) İsmail BEŞİKCİ’nin Tunceli Kanunu 1925 ve Dersim Jenosidi isimli kitabı,
  6. g) PKK üzerine Düşünceler, Özgürlüğün Bedeli isimli İsmail BEŞİKÇİ’nin kitabı,
  7. h) Marksizm ve Gerilla Savaşı William J. POMEKOY,

ıı) 2 adet “Muhsin Melik Yaşam ve Mücadelesi” isimli kitap,

II-ANKARA HADEPİL TEŞKİLATI BİNASINDA VE İLÇE TEŞKİLATLARINDA YAPILAN ARAMALARDA ELE GEÇEN DOKÜMANLAR

– Ankara HADEP il binasında ele geçen örgütsel doküman:

  1. a) KURD-A Haber Ajansının bültenleri,

Bu bültenlerden bazı örnekler aşağıya yazılmıştır:

ARGK Savaş bilançosunu açıkladı, başlıklı bildiride şöyle denilmektedir:

“Türk Devleti 19 Mart tarihinden beri devam eden Güney Kürdistan’daki kirli savaşla ilgili çeşitli bilgi vermeye devam ederken ARGK genel karargahı basın bürosu savaşın 8 günlük bilançosunu yayınladı.

“Basın ve kamuoyuna 2 No.lu açıklama adını taşıyan açıklamada 8 günlük süreçte TC. ordusuyla ARGK. birlikleri arasında toplam 69 çatışmanın yaşandığı belirtildi. Buna göre Türk ordusunun sınırı aştığı tüm noktalarda çatışmalar yaşandı. Gerilla kaynakları tarafından kaydedilen ve Türk ordusunun telsiz konuşmalarında da tasdik edilen bilgilere göre 69 çatışmanın ancak 25’nin kesin sonuçları belli oldu, bu 25 çatışmada toplam 516 Türk askeri öldürülürken 21 ARGK gerillası yaşamını yitirdi ve 12 gerillada çeşitli yerlerinden yararlandı. Yine tüm uluslararası antlaşmaları hiçe sayan Türk Devletinin yönelimleri sonucu 12 sivil katledildi ve 8’ide yaralandı. Fakat bölgede çalışma yürüten uluslararası sağlık kuruluşları bu sayının daha da yüksek olduğunu belirtiyorlar. ARGK açıklamasında Türk ordusunun kayıpları hakkında 44 çatışmanın sonuçlarının belli olmadığı, ancak bunlarında sonuçlarının tesbit edilmesiyle ölü sayısının artacağı kaydedildiği, buna ek olarak ARGK birlikleri tarafından alana döşenen mayınlara çarparak ölen Türk askerlerinin sayısı belli değil.

Bültenlerden bazılarının başlıkları ise şu şekildedir;

– ARGK Askeri Konseyi: TC. ordusunu Kürdistan’dan kovacağız.

– TC Kana doymuyor. ARGK. Gerillaların Devlet güçlerine karşı gerçekleştirdikleri saldırılar tüm hızıyla sürerken Devlet güçleri de halka yönelmeye devam ediyor.

– Onbinlerce orduyu Botan’a yığan Türk Devleti çaresiz durumda.

– Gerillaların Şırnak çıkarması devam ediyor.

– Kürdistan İslam Hareketi İstanbul Katliamına ilişkin yaptığı açıklamada: TC. inançsız ve dinsizdir.

12 Mart 1995 tarihinde İstanbul’un Küçükköy ve Gaziosmanpaşa Mahallelerinde gerçekleştirilen katliam ile ilgili bir açıklama yapan ERNK Avrupa temsilcisi Ali GARZAN: bu katliamın intikamını alacağız dedi.

– ARGK Basın Bürosu Şırnak kuşatmasının sonuçlarını açıkladı. 52 Asker, 3 Subay, 6 Polis, 3 Korucu öldürüldü.

– ERNK Avrupa örgütü son olarak gelişen operasyonlarla ilgili bir açıklama yaptı: Türk Özel Savaş ordusu Güney Kürdistan’da panik içinde kırıldı.

– PKK’dan Ulusal Af, ihanet lekesini artık alnınızda taşımayın.

– ERNK Avrupa örgütü: Kürdistan halkının Serhildan Ateşi Türkiye Metropollerini de sardı,

– PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN: Gazi Mahallesi katliamını devlet bağlantılı kontragerilla gerçekleştirmiştir.

– PKK MK İstanbul katliamı ile ilgili yaptığı açıklamada: “Geç kalmak pişman olmaktır. Artık gerilla ile birleşme, Zülfıkarı ele alma zamanıdır.”

– ERNK Avrupa Temsilcisi Ali GARZAN basın açıklaması yaptı: “Güneyde Türk ordusunu büyük bozguna uğratacağız.”

– Garzan Eyaleti ARGK komutanlarından Berdan: “Baharı onlara cehennem edeceğiz.

– Ajansımıza açıklamada bulunan ARGK komutanlarından Sorej: “Bu bahar diğer baharlara benzemeyecek.”

– ARGK Basın Bürosu Ocak 1995 eylem bilançosunu açıkladı: “69 Asker, 49 Korucu, 7 Kontra öldürüldü.”

– ARGK hem güney, hemde kuzeyde vuruyor.

  1. b) Program önerisi: Nasıl bir insan hakları mücadelesi ve nasıl bir İHD,

Devrimci Mücadele yayınlarından olan broşürde sayfa 4’de şöyle denilmektedir: “…insan hakları, demokrasi, ulusların kaderlerini tayin hakkı savunucusu görünen para babaları devleti, konu Kürdistan olunca “Üniter devletten vazgeçilemez” diyerek Kürt Halkının en demokratik hakkı olan kendi kaderini tayin hakkını tanımaya bir türlü razı olmamaktadır. Sömürge zulmünden kurtulmak isteyen Kürt halkına karşı en acımasız katliamlara girişmekten çekinmemektedir. Bunun bu satırları kaleme aldığım andaki en son örnekleri Şırnak ve Göle katliamlarıdır.

Hak ihlaline uğrayan insanlar kimlerdir.

  1. aa) Sömürge statüsünde yaşamaya mahkum edilen Kürt halkıdır.
  2. bb) Türk halkını oluşturan işçiler, köylüler, öğrenciler, memurlar kadınlar çalışmak zorunda olan diğer tabaka ve zümreler, işsizlerdir.
  3. HADEP – PKK İLİŞKİSİ

HADEP, PKK’nın silahlı mücadele alanında sürekli gerileme kaydettiği ve amacına ulaşmak için legal zeminlere fazla ihtiyaç duyduğu bir zamanda, geçmişte PKK adına bölücü faaliyetler göstermiş kadrolar tarafından 1994 yılında kurulmuştur.

HADEP kurulduğu tarihten itibaren PKK’nın illegal alanda sürdüremediği cephe faaliyetlerini üstlenerek, yasal olmamasına rağmen oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık, İşçi komisyonları vasıtasıyla ERNK’nin rolünü üstlenmiştir.

HADEP’in oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık, İşçi Komisyonları çeşitli kesimlerden vatandaşlarımıza PKK yanlısı düşünceleri empoze etmektedir. Yine HADEP il ve ilçe teşkilatlarındaki faaliyetleriyle PKK’nın kırsal kadrosuna eleman temin etmekle ve lojistik destek sağlamaktadır.

PKK’nın 1995 yılı başından itibaren “Kürt Kültürel Kimliği Tanınması” amacına yönelik olarak başlatılan süreçte, yurt içinde HADEP mihverli olarak ihdas edilen legal oluşumlara, uluslararası camiada da Avrupa’da meydana getirilen Toplantı Grubu’na kendisi adına siyasi taraf olmak misyonunu yüklediği bilinmektedir.

HADEP mensuplarının gerek 1995 Temmuz ayında Cezaevleri açlık grevinde gösterdikleri çabaları, gerek çeşitli demokratik kitle örgütlerine sızma ve onları ele geçirme faaliyetleri ve gerekse Marksis-Leninist Sol’un yanı sıra, diğer sözde demokratik ve aydın çevre nezdinde sürdürdükleri girişimlerle “Kürt Kültürel Kimliğinin Tanınması” koşuluyla sözde barışın sağlanacağını beyan etmeleri ve bu hususta ısrarlı olmaları kendilerine yükletilen misyonun gereğidir.

HADEP kendisine PKK tarafından yükletilen misyona uygun bir üslupla 24 Aralık 1995 seçimlerine yönelmiştir. Kendisine yükletilen misyon gereği medya ve demokratik çevrelerin geniş desteğini sağlamak amacıyla kendisine bir “Türkiye Partisi” mesajı oluşturmaya çalışmıştır. Bu maksatla geniş bir ittifak oluşturmaya çalışmış, girişimleri sonucu SİP (Sosyalist İktidar Partisi), BSP (Birleşik Sosyalist Parti) ve bölücü PSK yanlısı DDP (Demokrasi ve Değişim Partisi) gibi legal partilerle, “Emek Barış Özgürlük Bloku'” adı altında seçim ittifakı meydana getirmiştir. Ayrıca kamuoyunda isim yapmış bölücü Marksist-Leninist kişiler ile, sözde ilerici, demokrat, aydın kişileri bir araya getirmeye çalışmıştır.

Kamuoyunun desteğini sağlamak amacıyla seçim propagandalarında barış ve kardeşliğin tesis edileceği, ateşkesin sağlanacağı temalarına büyük önem vermiştir. HADEP seçim bildirgesinde propaganda eylemlerinde “Kürt Sorununun Barışçıl Yöntemlerle Eşitlik ve Özgürlük Temelinde Çözümünü ve Birlikteliğini Savunur” türündeki yumuşak ifadelerle, amaçlarının bir an önce sözde barış ortamını sağlamak olduğunu vurgulamaya çalışmışlardır. Böylece seçim çalışmaları sırasında, HADEP’in Kürt sorununda ön plana çıkması halinde PKK terörünün fonksiyonel olmaktan çıkarılarak geriletilebileceği gibi bir imaj oluşmuş ve bu imaj kamuoyuna bir kısım Medya ve sözde aydın tarafından empoze edilmeye çalışmıştır. Böyle bir imaj oluşması PKK’nın dönem taktiğine hizmet etmiştir. Nitekim PKK “Devlet Kürt sorununun çözümünde bizimle pazarlık yapmıyorsa, legal zeminden ayrılmayan, yasalara saygılı davranan HADEP ile yapsın” düşüncesini zihinlerde uyandıracak beyanlarda bulunmuştur.

HADEP seçim süresince bir kısım medya ve bazı etkili çevreler tarafından kendilerine bu tür barış misyonu yükletilmesi üzerine daha da rahatlamış olarak barışın kendileri tarafından tesis edilebileceği yolundaki açıklamalarını yoğunlaştırmış bir kısım insanlarda inandırmıştır.

Böylece PKK. HADEP vasıtasıyla yürüttüğü seçim propagandasıyla barışın tesisinin kamuoyunun ertelenemez bir talebi olduğunu, barışın sağlanması için Kürt kültürel kimliğinin tanınmasının temel şart olduğunu ve HADEP mihverli kuruluşların barışın tesisi ve Kürt kültürel kimliğinin tanınmasında taraf olarak kabul edilmesi gerektiğinin teşhir ettirmeye çalışmıştır.

Ancak, seçimlerde HADEP’in hedeflerinin ve ülke barajının çok altında rey alması yeni arayışlara yönlenmesine neden olmuştur.

Bu sırada PKK liderinin, HADEP’in yüksek oy aldığı ilerdeki adaylarının meşru milletvekilleri olduğu, bu kişilerin bölge halkının temsilcileri olduğu şeklinde açıklamaları olmuştur. PKK lideri bu açıklamaları HADEP’i yönlendirme amaçlıdır.

HADEP-PKK İLİŞKİSİNİ ORTAYA KOYAN DELİLLER VE BELGELER

l- PKK operasyonlarında yakalanan ve HADEP-PKK irtibatını dile getiren sanıkların ifadeleri,

  1. a) MEHMET-MAZLUM (K) İsak EKTİREN, 13.2.1995 tarihli ifadesinde:

“…İskenderun ERNK sorumlusu SEVİM (K) ve HADEP İlçe Başkanı Hayrettin YILMAZ’ın talimatı ile Payas ERNK komitesini oluşturduklarını ve SEVİM (K)’a bağlı olarak faaliyet yürüttüğünü. Şahabettin YILMAZ’ı teslim ettiği Kaleşnikof marka silah ile ve SEVİM (K)”un talimatı ile Payas l00.Yıl İlkokulunu taradığını, İskenderun HADEP ilçe Başkanı Hayrettin YILMAZ’ın kendisini tanıştırdığı İSHAK (K) Fehamettin KILIÇ ile işbirliğine girdiği ve bu şahsın devlet yanlısı olduğu gerekçesiyle gösterdiği infaz edilecek ailenin eylemini kabul ettiğini, SEVİM (K)’un İskenderun HADEP içinde örgütlediği ve kırsal alana aktarılacak olan 3 militanı SEVİM (K) ile HAMİT ÖZGÜÇ:ün Payas’ta kendisine teslim ettiklerini, kırsala gidecek bir bayan, iki erkek örgüt mensubunu Mustafa KARAGÖZ’ün evinde barındırdıklarını, operasyonların başlaması üzerine eylem silahını Mustafa KARAGÖZ ile birlikte evinin bahçesine gömdüklerini ve kırsal alana aktarılacak kişileri Payas’tan kaçırarak Dörtyol HADEP ilçe Başkanı’nın evine götürdüğünü, ilçe Başkanı Abdulhakim GÜMÜŞ’ün kendilerini daha güvenli gördüğü için Mehmet YILDIZBAKAN’ın evine götürdüğünü” beyan etmiştir.

  1. b) Sanık Abdulhakim GÜMÜŞ 14.2.1995 tarihli ifadesinde: “…Parti binasına orta boylu, 20-23 yaşlarında, esmer, siyah saçlı, zayıf, Urfa’lı olduğunu ve isminin Mehmet olduğunu öğrendiği bir şahsın kendisinin gerilla olduğunu söyleyerek Cudi Dağından geldiğini kendisinden bazı isteklerinin olduğu söylediğini… İshak EKTİREN’in kendisine bu şahısların kırsal”a aktarılmak üzere getirilen şahısların olduğunu söylediğini” beyan etmiştir.
  2. c) Şirin ÇELİK 29.11.1994 tarihli ifadesinde:

“…HADEP Yenimahalle ilçe teşkilatında sekreter olarak çalışıyorum… HADEP’in Gençlik komisyonunda görev alan Hüseyin KAYGUSUZ, Evren ÖZCAN, gibi kişilerle tanıştım… Evren ÖZCAN, PKK terör örgütünün fikir ve düşüncelerini benimseyen bir kişiliğe sahip insandır… Parti binasında bulunan kütüphanedeki Özgür Halk dergisi Abdullah ÖCALAN tarafından yazılan çeşitli kitapları okuyordum.” demiştir.

  1. d) HACI YILMAZ (K) Sabri TOR 1.12.1994 tarihli ifadesinde: “…PKK terör örgütünün görüş ve düşüncelerini benimserim… PKK örgütü mensubu Ahmet MAKAS’a bağlı olarak faaliyet göstermekteyim. O yakalandıktan sonra Ankara Metropol sorumlusu ben oldum… Ahmet MAKAS ile tanışmamızda herhangi bir aracı olmadı. Zaten ben sürekli olarak inşaatlarda iş aradığım için kendisi ile tesadüfen tanıştık…Bu tanışma örgütsel anlamda bir tanışma değildi… Yaptığı konuşmalarda bu şahsın parti ile yani PKK ile ilişkisi olduğu kanaatine vardım. Halkın Demokrasi Partisi içinde faaliyet göstermemi ve buradaki yurtsever insanları örgütlememi istedi. Bu sırada iş aramak için inşaata gelen Altındağ HADEP üyesi Gazi AKSOY ile tanışmıştık… Ahmet MAKAS’ın bana vermiş olduğu 3 tane tabancayı bir poşet içerisine koyarak HADEP içerisinde tanımış olduğum yurtseverlerin evlerine bıraktık… HADEP içerisindeki örgütleme faaliyetlerine devam ederken çalışmış olduğum inşaatta başka bir taşeronun yanında çalışan Mardinli Hüseyin… Mardinli olan yanılmıyorsam adı Abdülselam ve Siirtli Zeki… adlı şahıslar benimle konuşarak kırsala gitmek istediklerini söylediler… Ahmet MAKAS ile tanışıp kendisi ile örgütsel alanda yakınlaştıktan sonra bana DEP sonra HADEP içinde örgütleme görevi verdiği doğrudur. Kimlerin vergi verip vermediğini, kırsalda bulunan üst düzey sorumluları bilir, ben bu kağıtlar gelmeden öncede HADEP içerisinde bulunan bazı şahıslardan vergilendirme adı altında para aldım… Ben HADEP içerisinde örgütleme faaliyetlerinde bulunurken, örgütlemiş olduğum şahıslara çevrelerinde bulunan yurtsever insanları da örgüte kazandırmak amacıyla benimle tanıştırmaları talimatı verdim” demiştir.
  2. d) Esat ÇELİK 30.11.1994 tarihli ifadesinde;

“…HADEP Altındağ ilçe teşkilatına üye oldum. PKK terör örgütü ile ilişkilerim akrabam olan, aynı zamanda Altındağ’da kahvehane çalıştıran Gazi AKSOY vasıtasıyla yaklaşık l ay öncesinde başlamıştır. Gazi AKSOY isimli şahıs aynı zamanda HADEP ilçe teşkilatında yönetim kurulu üyesidir… PKK terör örgütünün yürüttüğü mücadeleye ise ılımlı bakan bir şahıstır. HADEP ilçe teşkilatına üye olmam ile birlikte evine götürüp HACI YILMAZ (K) adlı örgüt üyesi ile tanıştırdı… HADEP binasına gelen doğu ve Güneydoğu kökenli insanlar üzerinde propaganda çalışmaları yaparak örgüte kazandırma faaliyetleri yaptım” demiştir.

  1. e) AHMET (K) Mehmet Şerikan KAYA 30.11.1994 tarihli ifadesinde:

“…HADEP’e üye oldum. Halen bu partinin üyesiyim. Siyasi görüşüm PKK’nın paralelinde olup, ezilen ve sömürülen Kürt halkının bağımsızlığı için silahlı mücadele veren ve Türkiye, İran, Irak ve Suriye olmak üzere dört parçaya bölünmüş, Kürdistan’ın bağımsız ve birleşik bir Devlet olması inancındayım. Bu amaçla bir yıldan fazla süredir PKK örgütü içerisinde faaliyet yürütüyorum” demiştir.

  1. f) Gazi AKSOY 1.12.1994 tarihli ifadesinde:

“…DEP yönetiminde Altındağ ilçe teşkilatına üye oldum ve bu partinin kapatılması ile birlikte HADEP’e de yönetim kurulu üyesi olarak girdim… PKK, örgütü silahlı olarak faaliyet gösteren yasadışı bir terör örgütüdür. Örgütün yapılanmasında yer alan her yurtsever gibi bende örgütün belirtilen ideolojisini benimsemekteyim. Ve faaliyetlerim bu ideoloji paralelinde olmaktadır.” demiştir.

  1. g) Mehmet KOYUN ifadesinde;

“…HADEP il yönetim kurulu üyesiyim… Muhittin BOTAN ile Antalya HADEP il binasında tanıştım. Kendisi Antalya’da iken Akdeniz Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu’nda öğrenci idi. Yanlış hatırlamıyorsam partiye geldiğimde kendisinin partiye üye olmasını, yüksekokulda okuduğum için, yüksekokulda PKK’nın üyesinin olmadığını anlattım. Kendisi de bana, bende bunun için geldim. Benim Türk solundan arkadaşlarla yakın ilişkim vardır dedi. Bundan böyle kendi örgütümüz olan PKK içerisinde faaliyet göstermek istediğini anlattı. Bu şekilde HADEP Gençlik Komisyonu’na üye yaptım. Murat YÜCEL’in ilk olarak Gözde Pansiyonu’nda kalıyordu, Doktor Veli AYDOĞAN ile birlikte seçim çalışmaları yapıyorduk. Oraya gittik. Seçimlerde bize yardımcı olmasını istedik. O da kabul etti… HADEP”in kurulması ile birlikte kendisi partiye üye oldu. Kürt halkının yoğun olduğu mahallelere giderek PKK örgütü hakkında bilgiler aktarıyor, insanları bilgilendiriyor. Örgütün yapmış olduğu legal ve illegal faaliyetlerini desteklemelerini, örgüte adam kazandırmalarını, maddi ve manevi yönden yardımcı olmalarını, haklı olduğumuz bu davamızda bizlerle birlikte çalışmalarını, insanlara, yani yurtsever halka anlatıyor, örgütün propagandasını yapıyordu” demiştir.

  1. h) Kenan AKYOL’un ifadesinde;

“… DEP’e bir sene kadar önce Ümraniye ilçe teşkilatında üye oldum. Bilahare bu parti kanunsuz işler yaptığı için Parlamento tarafından kapatıldı ve yerine HADEP kuruldu. Ve bunun üzerine Ümraniye ilçesinde üye oldum. Küçük kardeşlerim olan Muzaffer AKYOL bir sene kadar önce Garzan Eyaleti olarak adlandırılan bölgede PKK içerisinde SOREJ (K) adıyla faaliyet göstermekte iken silahlı çatışma sonucunda ölü olarak ele geçirildi. Diğer kardeşim Erhan AKYOL ise Almanya’nın değişik semtlerinde PKK içerisinde faaliyet gösterdiğini bildirmiştir. Bende bu örgütün görüşlerini benimsediğimden kendisini desteklemiş, hareketlerine devam etmesini söylemiştim” demiştir.

ı) Sanık ilhan DUYAN ifadesinde:

“…Elazığ’lı Şirin ÇELİK ile tanıştım. Şirin ÇELİK bir yıl okulu uzattığından iş aramaya başladı ve 1994 yılında HADEP Yenimahalle ilçe teşkilatına sekreter olarak girdi, biz de zaman zaman parti binasına Şirin ÇELİK yanına gidiyorduk. Şirin ile birlikte parti binasında yapılan Gençlik Komisyonu çalışmalarına katılıyorduk. Burada Kürt gençliği, PKK tarihi gibi dersler verilmekteydi… Şirin ÇELİK ile muhtelif zamanlarda Güneydoğu olayları ve PKK’nın vermiş olduğu ulusal kurtuluş mücadelesi üzerine sohbetlerimiz oluyordu. Geçen yıl Atatürk Spor Salonu’nda yapılan HADEP Kongresine şirin ÇELİK ile birlikte katıldık. Bazı gruplar da “Biji Serok Apo, Kürdistan Faşizme Mezar Olacak” gibi sloganlar atıldı.” demiştir.

  1. i) Sanık Mahmut Sıtkı KARAHAN ifadesinde:

“…DEP kapatıldıktan sonra yerine kurulan HADEP’e üye oldum. İlçe yönetim kurulunda görev aldım, halen bu görevim devam etmektedir. Bu partinin il yönetimini seçmek için yapılan genel kurul toplantısına katıldım. Burada “Özgürlük Şehitlerimiz” adına yapılan saygı duruşunda ayağa kalktım. Yine bu toplantıda genel af çıkartılarak Abdullah ÖCALAN’ın affedilmesi, Türkiye’ye gelerek siyasete atılması, serbest siyasi faaliyetler yürütmesi konusu söylendiğinde hep birlikte alkışladık” demiştir.

  1. j) İçel ilinde yakalanan Resul DEMİR alınan ifadesinde;

“…HADEP’e üye olmuştum. DEP kapatıldıktan sonra kurulan HADEP’in l. kongresine katılmak üzere Ankara’ya gittim. Ve orada bulunanlar Türk bayrağını yaktılar… Bir Devlet kurmak için silahlı mücadele vermekte olan PKK örgütüne maddi yardımda bulunduğum gibi HADEP’e de maddi yardımda bulundum. Maddi durumum iyi olduğu için kısa aralıklarla gelip maddi yardım talebinde bulunuyorlardı.” demiştir.

  1. k) Sanık ALİ (K) Ahmet MAKAS alınan ifadesinde:

“…Ben PKK örgütünün ideolojisine inanmaktayım… PKK örgütünün Kürt halkının temsilcisi olarak silahlı mücadele sonunda Marksist-Leninist ilkelere dayalı bağımsız birleşik Kürdistan devleti kuracağına inanıyorum… Örgütsel faaliyetlerde bulunmak üzere DEP daha sonra HADEP teşkilatlarına gidip geldim” demiştir.

  1. l) Kars ilinde yakalanan MAHİR-HAYRİ (K) Abdurrahman YILDIZ alınan ifadesinde:

“… Zeli kampına tüm eyaletlerden elçiler geldi. Ulusal mecliste alınan kararlar benim hatırladığım kadarıyla şunlardır: İllegal alanda Kürdistan Yurtsever Gençler Birliği, Kürdistan Genç Kadınlar Birliği, legal alanda ise DEP ve HADEP’in temsil ettiğini beyan etmiştir.

  1. m) Kahramanmaraş’ta yakalanan DELİL-REZZAN (K) Kamil MADENKUYU alınan ifadesinde:

“…Türkiye’de yasal olarak faaliyet gösteren eski adı DEP, yeni adı HADEP olan siyasi partinin milletvekillerinin Suriye’ye gidip Abdullah ÖCALAN’ın talimatlarına göre hareket ettiklerini biliyorum… Türkiye’de bu partinin güçlenmesi için Abdullah ÖCALAN başta olmak üzere diğer militanlar tarafından desteklenmektedir. Hatta militanlar tarafından Kürt köylerine baskın yapılarak bu partiye destek verip üye olmaları yolunda çalışmalar yapılmaktadır.” demiştir.

  1. n) İstanbul’da yakalanan ALİ (K) İmam DOĞAN alınan ifadesinde;

“…HADEP üyesiyim… DEP kapatıldı, aynı doğrultuda ismi HADEP olarak belirlenen parti kuruldu. Buraya da il yöneticisi olarak geçtim… bilahare PKK’nın talimatı ile kurulması düşünülen Kürdistan Ulusal meclisi (KUM) (Bu TBMM’nin eşdeğerinde olan bir oluşum olup, Kürt halkının seçtiği Kürt milletvekillerinden oluşacak, Kürdistanın parlamentosu durumunda bulunacaktı) kurulacağını ve benimde milletvekili adayı olmamı Süleyman DANIŞ istedi. Bende kabul ettim. Ben legalde HADEP içerisinde üye olarak faaliyet göstermekteyim. İllegal olarak ta PKK örgütünün Marmara Komitesi içerisinde faaliyet göstermekte idim. Bende yakalanmasaydım, yol açılınca Yunanistan’daki PKK militanlarının yanına örgüt tarafından gönderilecektim.” demiştir.

  1. o) Sanık Abdulcabbar GEZİCİ alınan ifadesinde:

“… HADEP kurulurken özellikle Türk sol çevrelerinden bazı insanların buna katılması için çok çaba sarfedildi. Ancak bunda başarı sağlanamadı… Şu anda HADEP Türkiye sorumlusu Vecdi KÖYLÜOĞLU ve onun yardımcısı Cevat SOYSAL, ile beraber HADEP’e katılması için Emeğin Bayrağı, Odak, Barikat, Alınteri, Hedef, Direniş gibi dergilere giderek görüşmelerde bulunan Cevat SOYSAL, bu şahıs Batmanlı olup, PKK’nın 1980 öncesi kadrolarındandır. 1980 döneminde cezaevine girmiş, 12 yıl çeşitli cezaevlerinde yatmış, çıktıktan sonra yeniden örgütle ilişkiye girerek örgütün sendikal faaliyetlerinin koordinatörlüğünü yapmıştır. HADEP’in İstanbul’daki faaliyetlerini PKK adına yönlendirenler şunlardır:

Şemsettin KARA: Bu şahıs geçmişte İskenderun ve Çukurova bölgelerindeki illegal faaliyetlerinden dolayı yakalanmış, Malatya’da bir süre yattıktan sonra örgütün yurtdışındaki kamplarına gitmiş ve örgüt tarafından İstanbul’daki legal faaliyetlerin sorumluluğuna getirilmiştir.

Canan KARATAŞ: Şu anda HADEP il yönetim kurulu üyesidir. Geçmişte HEP ve DEP’te yöneticilik yaptı. Örgütün yurtdışı eğitim kamplarına gitmiş, ancak başarılı olamadığı için örgüt tarafından geri gönderilmiştir.

… Kemal OKUTAN HEP’in kuruluşundan beri içinde yer alan şahıstır. Başta Adana il başkanlığı yaptı, daha sonra HEP Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu, şu anda HADEP’in Genel Merkez yönetiminde.

Murat BOZLAK: Ankara Barosu Avukatlarından, HEP ve DEP’te saymanlık yaptı. Bu şahısta şu anda HADEP genel merkez yönetiminde,

İsmail ASLAN: Ankara Barosu Avukatlarındandır. HEP ve DEP’e genel saymanlık yaptı, bu şahıs şimdi HADEP genel Merkez Yönetimindedir” demiştir.

ö) Sanık ŞEYHMUS (K) Kenan KOÇ ifadesinde: “DEP kapatıldı ve HADEP açılmıştır. Onun bünyesinde aynı çalışmalara devam etmekte idik. Ayhan isimli şahıs beni HADEP il merkezine getirdi. Burası Nişantaşı’nda idi. Orada aynı zamanda Ali isimli şahısla tanıştım ve benimle birlikte Ali ve Ayhan isimli şahıslar HADEP’in Gençlik Komisyonunda çalışmaya başladık. Buralarda gençleri örgütlüyor ve eğitim çalışmaları veriyorduk. Eğitim çalışmalarında HADEP anlatılmakta, amacı anlatılmakta idi. Yapılan görev bölümüne göre Ayhan, Anadolu yakasında, Ali ise Bakırköy, Güngören, Bahçelievler semtinde gençlik komisyonlarına bakmakta, ben ise Sarıyer, Kağıthane, Gaziosmanpaşa gençlik komisyonlarına bakmakta idim. Hazırlanacak olan pankartlara PKK örgütün sloganları yazılarak eylem günü açılacak, lastikler yakılacak ve PKK lehine sloganlar atılacaktı, alınan karar buydu. Eğer yakalanmasaydım Fatih’deki korsan gösteri yürüyüşünde ben de hazırlayacağım malzemeleri diğer HADEP gençlik komisyonlarına dağıtarak katılacaktım. Molotof kokteyllerini bize müdahale edecek polis ve Büyükşehir Belediye Başkanlığı binasına yakarak atacaktım.” demiştir.

  1. p) İstanbul ilinde yakalanan Vural KARA ifadesinde;

“… Dükkanımın telefonu çaldı, telefona çıktığımda Babam Şemsettin KARA vardı. Bana emaneti İzmir’e götüreceğimi söyledi. Bana biraz daha beklememi, bilahare tekrar arayacağını söyledi, kısa bir süre sonra beni tekrar aradı ve sende bulunan gönderdiğim malzemeleri HADEP ilçe başkanı olan Selahattin SARIKAMIŞ’a götürerek ver dedi. Ben de bunun üzerine önce malzemeleri eve götürerek saklamayı düşündüm, eve giderken yolda polisler tarafından durduruldum ve yapılan aramada arabamın bagajındaki çuval içerisinde 4 adet kaleşnikof marka otomatik silah ve 5 adet şarjörü, 350 adet bu silahlara ait dolu fişek. 70 adet 9 mm. çapında tabancalara ait olan dolu fişek ele geçti. Bunları bana Avrupada bulunan Şemsettin KARA, ilçe başkanı Selahattin SARIKAMIŞ’a ulaştırmam için göndermişti.” demiştir.

  1. r) 1995 Mayıs ayında Ankara’da yakalanan Ferhan TÜRK ifadesinde;

“HADEP İl Yönetim Kurulu Üyesiyim, bir çok kez PKK ile ilişkilerimden dolayı yakalandım ve 1991 yılında arazimi ortağına, başka birine verip kendim Ankara iline taşındım, ayrıca kardeşlerim Beşir TÜRK ve Hevin TÜRK PKK örgütünün dağ kadrosunda silahlı olarak görev yapmakta iken güvenlik kuvvetleri ile giriştikleri silahlı çatışmada öldüler. Yine amcamın oğlu Abdullah TÜRK’de aynı şekilde kırsaldaki faaliyetleri sırasında silahlı çatışmada öldü. Ağabeyim Beşir TÜRK vasıtası ile bir çok kez örgüt ile ilişkilerim oldu ve bu faaliyetlerimden dolayı yargılandım” demiştir.

  1. s) Sanık Süleyman GÜLTEKİN ifadesinde;

“İskenderun HADEP üyesiyim. Kürt kökenli olmam nedeni ile yasadışı PKK örgütünün eylem ve faaliyetlerine sıcak bakmaktayım. PKK’nın Kürt halkı için faaliyet gösterdiğine inanmaktayım. Bu nedenle 1990 yılında PKK içindeki faaliyetlerimden dolayı yakalandım” demiştir.

ş) Sanık DİLOVAN (K) Cevdet Melik KAYA ifadesinde;

“…Yasin AŞKARA ile tanıştım, daha sonra Yasin AŞKARA bizi Gaziosmanpaşa semtinde bulunan HADEP binasına götürmeye başladı, burada bizlere 1.60 cm boylarında 25 yaşlarında kel saçlı, kumral tenli bir şahıs tarafından PKK örgütü doğrultusunda siyasi eğitim verilmeye başlandı. Eğitim genellikle Kürdistan ve PKK örgütünün tarihi ve faaliyeti hakkındaydı. Buranın sekreterliğini yapan ve Bingöl’lü olduğunu tahmin ettiğim Sakine isimli bir bayanda devamlı bizimle ilgileniyordu.” demiştir.

  1. t) 1995 Ocak ayında İstanbul’da gerçekleştirilen operasyonlarda yakalanan Alaaddin DUYGUN’un alınan ifadesinde:

“…Avcılar HADEP üyesiyim. PKK örgütü Türkiyenin doğu ve Güneydoğu toprakları üzerinde Marksist Leninist ilkelere dayalı olarak bağımsız Birleşik Kürdistan Devleti kurmak için silahlı mücadele veren bir örgüttür. HADEP’de şu anda tamamen PKK’lıların elinde olup, bu örgütün görüşleri doğrultusunda legal olarak faaliyet göstermektedir. Bende bu örgütün içerisinde kendi isteğimle mücadele vermek için girdim. Eğer yakalanmasa idim çalışmalarıma devam edecektim.” demiştir.

  1. u) Sanık Cüneyt HAN alınan ifadesinde:

“…HADEP binasına takılmakta, buradaki sohbetleri izlemekte idim. Hatta HADEP binasında PKK örgütünün legal yayınları ile illegal yayınları bulunmakta idi. Bende dersaneden çıktığımda buraya giderek bu dergileri okumakta ve gençlik komisyonuna bazen katılmakta idim. Bu kitapların ve buradaki konuşmaların etkisinde kalarak kendimde güneydoğu bölgesinden olduğum için PKK örgütüne karşı sempati duymaya başladım… Gençlik komisyonu toplantılarına genelde Avcılarda bulunan lise öğrencileri gelmektedir.

Bu tür toplantılar genelde akşam saat 18.000 sıralarında başlamaktadır. Toplantının genel amacı ise örgüt hakkında daha detaylı bilgilere sahip olabilmek ve örgütün yapması ve yapmaması gereken görevleri ile lise öğrencilerinin örgütlenmedeki görevleri hakkında konuşmalar yapılmakta, örgüte ait kitaplar okunmakta, kitaplar okunduktan sonra görüşler alınmaktadır.” demiştir.

ü) DİLAN (K) Sakine DAĞISTAN ifadesinde:

“…HADEP Samandıra belde teşkilatı başkanı Seyfettin LAÇİN orada ayrı bir odada benimle oturdu. Yönetim Kurulu üyeliğimi hemen onayladı. Nüfus hüviyet cüzdanımı istediler. Seyfettin LAÇİN nüfus cüzdanımı alıp yırtarak, sen artık TC. kimliğinden çıktın. Kürdistan kurulana kadar ihtiyacın yok” diye söyledi.

Seyithan ile birlikte HADEP’e gittim. Bu süre içerisinde ayrıca PKK’nın dağda nasıl yetiştirildiğini, geliştirildiğini, ne şekilde hayat koşullarının devam ettiğini, dağda kullanılan silahlar hakkında partide bulunan yerini bilmediğim yerlerden çıkararak beni bilgilendirdiler. Orada dağda kullanılan kaleşnikof, G-3, MP.5 ve tabanca cinsi diğer silahlar mevcuttur. Bu partide bulunduğum 3 ay süre içerisinde devamlı Türkçe konuşmamın yasak olduğunu söylediler.

…Sık sık Doğu ve Güneydoğulu gençler zaman zaman gelir toplantılara katılırlar birbirimize isimle hitap etmeyiz, “Heval” diye hitap ederiz. Toplantılarda parti yandaşı olan legal yayınlar ve günlük basın takip edilir, okunur. TC. aleyhine konuşma ve tartışmalar yapılır, PKK’nın daha başarılı olması ve Kürdistan’ın kuruluş sürecinin çabuklaştırılması için neler yapılmalıdır, örgütlenme nasıl yapılmalıdır gibi konular tartışılırdı.

Yaklaşık 1995 Mayıs ayı sonlarında yine akşam toplantısı sırasında Seyithan EAÇİN, Doğan TUNA, Mehmet DURSUN, Nimet ARSLAN, Zeynep ESKİ, Belde Başkanı Hanifi BİNGÖLLÜ bulunduğu sırada Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde kolu kırık olup, tedavi gören bir general hanımının olduğunu, buna karşı bir suikast yapıldığında TC. ordusunun telaşa kapılacağını ve birbirine düşeceğini, halk nezdinde gözden düşeceğini, güvenliklerinin yeterli olmadığı imajının doğacağı, bununda bizim savaşımıza moral katacağını ve Türk kamuoyunda daha destek alacağımızı söyledi” demiştir.

  1. v) Sanık Talip DENİZ ifadesinde;

“…HADEP Ankara il başkanlığına kayıtlı üyeliğim vardır. 1995 yılı Mayıs ayı içerisinde yasadışı Rızgari örgütü adına faaliyetlerimden dolayı Ankara Emniyet Müdürlüğü görevlileri tarafından yakalandım. Halen HADEP üyesiyim, l Eylül’ün Dünya Barış günü olmasından dolayı partimizde Dünyada ve Türkiye’de süren kirli savaşın bitmesi için bazı etkinliklerin yapılmasına karar alınmıştı. 2.9.1995 günü Sıhhiye köprüsü üzerinde tahminen 2000 kişinin katılımı ile izinli olarak barış zinciri oluşturuldu. Yürüyüş saat 13.00’da başladı. Bazı gruplar yürüyüş sırasında slogan atmaya başladılar, bu sloganlar şöyledir. Biji Aşiti, Yaşasın Halkların Kardeşliği, Biji Kürdistan, Faşist Devlet Kürdistanı Terket, Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek, Kirli Savaşa Hayır” bende zaman zaman bu sloganlara eşlik ettim, ben bu Barış zinciri yürüyüşüne partimin talimatıyla katıldım.” demiştir.

  1. y) Sanık İbrahim SÜRÜ ifadesinde:

“…Benim siyasi görüşüm HADEP’tir. Kendim Kürt kökenli olduğumdan dolayı kendime ve Kürtlere en yakın parti olarak bu partiyi gördüğümden bu partinin fikirlerini benimsiyorum. Seçim dönemi olduğu için HADEP’ten Şehabettin ÖZARSLANER adaylığını koymuştu. Kendisi Özalp’lıdır. Kendimde Özalp’lı olduğumdan zaman zaman bu şahsın aday olduğu HADEP’in, Akdamar Oteli çevresinde bulunan seçim bürosuna gider gelirim. Havaalanına gittik, biraz sonra HADEP’in milletvekili adayları geldiler. Konvoy hareket edince bizim bulunduğumuz arabada hareket etti. Arabaların içinde bulunan şahıslar çeşitli sloganlar atıyorlardı. “Biji HADEP, Biji PKK, Biji Kürdistan, Kürdistan TC’ye mezar olacak” gibi. Bunların bağırdıklarını duyunca bizim arabada bulunanlardan ben, Abdulcabbar, kendilerini tanımadığım, diğer üç şahısla slogan atmaya başladık. “Biji PKK, Biji Apo, Biji Kürdistan” diye bağırıyorduk. Doğu ve Güneydoğuda yaşayan insanların haklarını PKK’nın savunduğunu zannediyorum. Bu örgütün legal alanda destekçisinin HADEP olduğunu biliyorum. Bu partinin milletvekilleri ve üst yöneticileri her ne kadar legal olarak çalışıyorlarsa da PKK ile ilişkileri olduğunu biliyorum” demiştir.

  1. z) Halise ÜKLÜ ifadesinde:

“…24 Aralık 1995 günü yapılan genel seçimlerde HADEP’i desteklemek için HADEP Seçim Bürosuna devamlı gelip gittim, yapılan etkinliklere katıldım, ayrıca İzmir ilindeki örgüt mensuplarını desteklemek amacıyla yapılan açlık grevlerine katıldım. Ben Aydın ilinden HADEP binasında Kadınlar Komisyonunca yapılan toplantılara katıldım. Aydın’da yakalandım” demiştir.

  1. aa) Ayten (GURBET) ÜKLÜ ifadesinde;

“…HADEP parti binasına gitmem, kadınlar komisyonunca düzenlenen toplantılara katılmam dolayısıyla bu gibi yerlerde öğrendiğim bilgilerle PKK Örgütüne sempati duydum.” demiştir.

  1. bb) Sanık Mehmet Emin AKYOL ifadesinde:

“…Ben 1994-1995 yıllarında Batman HADEP il yönetim kurulu üyeliğine seçildim. Bu göreve başladıktan sonra Batman HADEP’te bazı örgüt mensuplarıyla ilişki içerisine girdim” demiştir.

Yukarıya örnek olarak alınan ifadelerden başka sanıklar Mehmet YILDIZBAKAN, Şevket GÖZCÜ, Hamit ÖZGÜÇ, Hayrettin YILMAZ, Cemal ÇAMKIRAN, Ali KAYA, Abdülkadir ASLAN, Hasan İLA, Mehmet ÜZÜMCÜ, Mehmet SÜREN, Fatma AKDEMİR. Şefıka OĞUZ, Tevfık KAYA. Yasin ÖZKAN, Hasil BALTA, Münir SUNA Y. Seyit BULUT, Ramazan KARAASLAN, Selahattin BAŞ, Murteza ASMA, Filiz MAVİŞ, Eyyüp ÜRKMEZ, Abdurrahman YURDAKUL, Bahri KARGI, İsmet YÜZÜGÜLDÜ, Şebabettin YILMAZ, Mehmet BİTER, Metin KUMRUASLAN, Cemal YILDIZ, Abuzer AYAZ, Ahmet ALP, Emine EROĞLU, Hediye DOĞAN, Halil OLCAY, Hüseyin KAYGUSUZ, Salih AKAY, İsmail SÜRGEÇ, İbrahim YAYGIR, Gazi BEKTAŞ, Cemil GEDİK, Mehmet AKAN, Mehmet AŞKIN, Fevzi CİN, Fikret ÖZBEĞE, Bayram HATUL, Hamit TUĞALAN, Mehmet YILMAZ, Selahattin SARIKAMIŞ, Zeynep AŞKARA, Şehabettin ÖZASLANER, Şeyhmuz ÇAĞRO, Süleyman SAVAŞ, Hikmet FİDAN, Kemah BAHSİ, Hamdullah Can YİĞİT, Hasan GÖKSU, Abbas GÜL, Hüseyin SUBAŞI, Ahmet ARSLAN, Ziya KÖSEOĞLU, Yılmaz ÖZTÜRK, Yasin POYRAZ, Nazım FIRAT. Süleyman DEPREM, Fevzi TUNÇ, Salih ŞİMŞEK, Burhan KIRILMAZ, İbrahim DEMİRİN, Öztürk SARITAÇ, Ahmet YILMAZ, Hanifı AYDEMİR, Önder ÇALKAN, Kadri Kadri AYDIN, Ahmet MAKAS, Nurettin SÖNMEZ, Veysel DAĞDAŞ, Abdulcabbar AK, Ahmet DOĞAN, Birgül TEKİN, Keziban SERPEN, Dilan BALTACI, Mülkiye TİLKİ, Emine TOR, Hatice TEKİN, Metin ARGUNHAN, Ali AYHAN, Oktay BAĞATIR’da ifadesinde HADEP içinde PKK adına yürütülen faaliyetleri anlatmışlardır.

Bu konuda en net açıklamaları 1991 yılı içinde PKK örgütüne katılan 1994 yılında örgütten firar eden Ümit YAĞAN yapmıştır.

Ümit YAĞAN 5.7.1996 tarihli Savcılık ifadesinde şöyle demektedir:

“..HEP, DEP ve HADEP (Halkın demokrasi Partisi) biri diğerinin uzantısı olan birinin kapatılması üzere bir ikincisinin faaliyete geçirilmesi şeklinde faaliyette bulunan PKK’nın denetiminde ve PKK merkez komitesinden aldığı emir ve talimatlar doğrultusunda hareket eden bir ve aynı siyasi partidir. Bu partinin legal programın ötesinde illegal olarak Kürt sorununu dile getirmek, mitingler, toplantılar ve söyleşilerde Doğu ve Güneydoğu halkını Kürt halkının ulusal kurtuluş mücadelesi içine çekmek ve PKK’yı Kürt halkının silahlı gerilla gücü olarak göstererek halkı PKK içinde ve çevresinde örgütlemek yönünde faaliyetleri vardır. Bunun gibi merkez ve taşra örgütlenmesi içinde, parti hizmet binalarında PKK milis ve militanlarına görev vererek onların çalışma koşullarını hazırlamakla yükümlüdür. Parti ile PKK arasında organik bir bağ mevcuttur. Bu siyasi parti PKK’nın legal uzantısıdır. Merkez ve taşradaki yöneticileri Leyla ZANA, Ahmet TÜRK, Sırrı SAKIK, Mahmut ALINAK gibi milletvekili ve yöneticileri zaman zaman PKK’nın yurtdışındaki kamplarına gider ve orada PKK’nın üst düzey yöneticileriyle görüşme yapar, talimatlar alırlar, aldıkları talimatlara göre hareket ederler. Bu olay sadece bu söylediğim kişilerle sınırlı değildir. Sözkonusu siyasi parti bu gün PKK’nın denetiminde, faaliyetleri de PKK’nın merkez komitesi tarafından yönlendirilmektedir.

Ben bizzat kendim 1993 yılı yaz aylarında Mehdi ZANA, Leyla ZANA, Sırrı SAKIK, Mahmut ALINAK ve Ahmet TÜRK’ün K. Iraktaki Erbil ilinde parti yetkilileriyle (PKK) temsilcileriyle görüştüklerine ve onlardan talimat aldıklarına tanık oldum. Onlara verilen talimat sonradan öğrendiğime göre şu şekilde idi. Milletvekilliğinin sağladığı dokunulmazlığa dayanarak, parti içinde, parlamento dışında ve parlamentoda halkı ulusal Kürt bağımsızlığı etrafında örgütlemek, bu arada PKK’yı Kürt halkının bu mücadele içinde yer alan silahlı gücü gibi göstermek, halkı PKK saflarında mücadeleye çekmek, aynı zamanda dokunulmazlıklarının arkasına sığınarak ve milletvekili olmalarının sağladığı itibarla Kürt soykırımını, Doğu ve Güneydoğudaki insan hakları ihlallerini Kürt halkının kimlik, tarih ve kültürünün inkar edildiğini, yok sayıldığını Türkiye ve Dünya kamuoyuna yaymak, duyurmak şeklinde şeylerdir. Bunun gibi aynı siyasi partinin parti gelirlerinden bir kısmını doğrudan doğruya illegal yollardan PKK’ya aktarmaktadır. Kalan kısmı ise parti içi harcamalarla propaganda faaliyetlerine harcanmaktadır.

2- Diyarbakır İl Jandarma Alay komutanlığı sorumluluk bölgesinde yakalanan ve HADEP İl ve ilçe teşkilatlarında görevli PKK mensupları tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderilen sanıkların beyanları:

  1. a) Sanıklar Cahide GÜNER ve Battal TÜRKMEN Adana HADEP il teşkilatında faaliyet gösteren Rıza KAN adlı örgüt mensubunca örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini,
  2. b) Sanık Bilal TURAN HADEP il teşkilatında Mehmet (K) adlı örgüt mensubu tarafından PKK’nın dağ kadrosuna gönderildiğini,
  3. c) Sanık Bülent IRK Manisa ili Turgutlu ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli Ahmet ARGÜN ve Şeyhmuz ÇELİK tarafından PKK dağ kadrosuna gönderildiğini,
  4. d) Sanıklar Mazher GÜLERYÜZ, Hasan KABAK, Şener SAKA, Hacı ÇELİK, İbrahim COŞKUN, Manisa ili Turgutlu ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli PKK örgüt üyesi FIRAT (K) tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.
  5. e) Sanık Zeki ÜRÜK, Turgutlu ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görev yapan şahıslarla irtibatlı olduğunu, PKK dağ kadrosuna gidecek olan şahısları dağa götürmek üzere kuryelik yaptığını beyan etmiştir.
  6. f) Sanık Mehmet Han AZARAK Adana HADEP il teşkilatında PKK adına vergilendirme yaparak ERNK makbuzlarıyla para topladığını, yine Adana HADEP il teşkilatında halk mahkemesi kurulduğunu, Samet YAMAN’ın, halk mahkemesi başkanı, Hakkı KURU, Müslüm KURUCU ve Emine isimli bayanın halk mahkemesi üyesi olduklarını beyan etmiştir.
  7. g) Sanıklar Güler NOYAN, Leyla NOYAN, Mahfuz ŞEN, Ramazan KORKMAZ ve Nezir BAĞ, Gaziantep HADEP il teşkilatında görevli MESUT(K) adlı PKK örgütü mensubu tarafından dağ kadrosuna gönderildiklerini, Batman HADEP il teşkilatından gelen kurye vasıtasıyla dağa götürüleceklerini beyan etmişlerdir.
  8. h) Sanıklar Reşit KAYA, Ahmet KARTAL, Sinan DOLAZ, İstanbul ili Eminönü ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli MUSA (K) adlı PKK terör örgütü mensubu tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.

ı) Sanıklar Fahrettin KAYAALP, Emine ASLAN, Ceylan ASLAN, Habibe ASLAN, İstanbul ili Esenyurt ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli SERKAN (K) adlı PKK örgüt mensubu tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.

  1. j) Sanıklar Bedia ASLAN, Mehmet POLAT İzmir ili Konak ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli Mehmet Emin KARATAY adlı PKK mensubu tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.
  2. k) Sanıklar Erdal SÖYLEMEZ, Ahmet SORMAZ, Erdal BEKTAŞ, Nurettin AYDIN, Serdar OYMAN ve Serpil KILINÇ’ın Malatya ili HADEP il başkanı Mustafa TÜRK Başkan Yardımcısı Murat KÖSE, yöneticiler Kadir GÜNEŞ, Zübeyda ÜNSAL ve Kanber SÖYLEMEZ tarafından yönlendirildikleri, aynı teşkilatta görevli RUBAR (K) Ramazan DÖNMEZ’in Malatya HADEP il teşkilatında siyasi eğitim verdiğini ve kendilerini örgütün dağ kadrosuna gönderdiğini beyan etmişlerdir.
  3. l) Sanıklar Talat YORULMAZ, Deniz AYDIN, Filiz KOLAKAN, Mehmet KOLAKAN, Meryem GÖRDEĞİR, Derbaş GEÇGEL, Ercan YILIDIRIM, Yaşar ŞEHİR Diyarbakır Bağlar HADEP ilçe teşkilatında PKK terör örgütü adına faaliyetlerde bulunmak ve örgüte eleman kazandırmak çalışmalarından dolayı yakalanmışlardır.
  4. m) Sanıklar Şahin EROĞLU, Mehmet Cinet YAYAN, Diyarbakır HADEP il başkanlığında PKK terör örgütü adına faaliyetlerde bulunmak örgüte eleman kazandırmak ve lojistik malzeme temin etmek suçlarından yakalanmışlardır.
  5. n) Sanık Arif GÜLERYÜZ’ün İzmir Buca HADEP il teşkilatında gençlik komisyonu üyesi iken PKK terör örgütüne katıldığı, dokümanların tetkikinden anlaşılmıştır.
  6. o) Ümit EROL’un İzmir HADEP il teşkilatında görevli SELİM (K) adlı örgüt mensubu tarafından kırsala gönderildiği dokümanların tetkikinden anlaşılmıştır.
  7. p) Naif (Nafiz) AKDENİZ’in Antalya’dan kırsala katıldığı, HADEP’te okuduğu kitapların etkisi altında PKK’yı benimsediği, bu sanığın özgeçmiş raporunun tetkikinden anlaşılmıştır.
  8. r) Dursun CELİK’in, Antalya HADEP il teşkilatında görevli MAHSUN (K) adlı örgüt mensubu vasıtasıyla PKK’yı tanıdığı ve örgüte Nafiz AKDENİZ ve Hüseyin ARSLAN ile birlikte katıldığı dokümanların tetkikinden anlaşılmıştır.
  9. s) Sanıklar Fatih YILMAZ, Reşat DURGUN, Yakup YAŞ Diyarbakır HADEP il teşkilatında görevli iken yapılan propagandalar sonucu PKK örgütüne katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  10. t) Sanık Şeyhmus YAVUZ, İzmir HADEP il teşkilatının faaliyetlerine katıldığını, Sevgi ve Selim isimli şahıslar vasıtasıyla PKK terör örgütüne katıldığını beyan etmiştir.
  11. u) Sanıklar Tahsin BAŞARAN, Fatih KAPLAN, Ömer ALTINER, Ali TAKAR, Diyarbakır Bağlar HADEP ilçe teşkilatında faaliyet gösterirken örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  12. v) Sanıklar Ramazan ERSANCAN, Hamit GÜLCAN, Diyarbakır HADEP il teşkilatı üyesi ve gençlik komisyonu üyesi iken PKK örgütüne katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  13. y) Sanık Yunus YAMAN PKK örgütüne katılmadan önce HADEP Aydın il teşkilatı üyesi olduğunu ve HOCA (K) adlı örgüt mensubu vasıtasıyla örgüte katıldığını beyan etmiştir.
  14. z) Uğur TAYFUR örgüte İzmir HADEP il teşkilatında yapılan propagandalar sonucu katıldığını beyan etmiştir.
  15. aa) Sanıklar Mehmet Akif ERDOĞAN, Bahattin KARAKAŞ, Kamuran SÜLEYMANOĞLU, Mürsel SÜLEYMANOĞLU, Murat TAŞKIRAN, Hasan IŞIK örgüte Diyarbakır Bağlar HADEP ilçe teşkilatında faaliyet gösterirken yapılan propagandalar sonucu bu teşkilatta görevli örgüt mensupları vasıtasıyla örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir. Keza sanıklar Hasan ÇAKIR, Hacı EROL, Barış OKUR, M. Selim KOYUN ve İ. Halil NOYAN’da aynı parti ilçe teşkilatında yapılan propagandalar sonucu örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  16. bb) Nurettin ÇETİN’in Batman HADEP il teşkilatında yapılan propagandalar sonucu PKK örgütüne katıldığı tesbit edilmiştir.
  17. cc) Sanık Selahattin TAŞKIN, İzmir HADEP il teşkilatında Ercan KAYA, İzmir Gaziemir HADEP ilçe teşkilatında yapılan propagandalar sonucu örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  18. dd) M. Halit OĞUZ’un Diyarbakır HADEP ilçe teşkilatında ÇİYA (K) adıyla faaliyet gösterirken PKK terör örgütüne örgüt mensupları vasıtasıyla katıldığı tesbit edilmiştir.
  19. ee) Enver KARAKEÇİ’nin Bağlar HADEP ilçe teşkilatından HAYRİ (K) Talat YORULMAZ vasıtasıyla örgüte katıldığı tesbit edilmiştir.

Bu ifadelerden anlaşılacağı gibi HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarından illegal olarak kürt orjinli vatandaşları PKK etrafında örgütlenme, PKK’ya taban oluşturma ve PKK’nın yurtiçi, yurtdışı kamplarıyla örgütün dağ kadrosuna militan göndermek faaliyetleri yürütülmektedir. Böylece HADEP il ve ilçe teşkilatları PKK’nın asker alma daireleri haline gelmiştir.

HADEP yöneticileri her ne kadar ifadelerinde “Partilerinde bu şekilde illegal faaliyetler yürütülmediğini, bazı bireysel olayların ise kendilerini bağlamayacağına belirtmişlerse de;

Yukarıda belirtilen ifadelerden anlaşılacağı üzere bu illegal faaliyetler HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarının hemen hemen tamamında vardır. Bu durumda HADEP Genel Başkanı ve parti meclis üyelerinin bu faaliyetlerin dışında oldukları düşünülemez. Nitekim sanık Abdulkadir KAYA’nın ifadelerinde HADEP eski genel başkan yardımcısı Şeyhmus ÇAGRO’nun yurtdışındaki PKK kamplarına eleman gönderme faaliyetleri anlatılmıştır. Şeyhmus ÇAGRO halen yurtdışında firarda bulunmaktadır.

Yine haklarında soruşturma yapılmış olan sanıklar Meral DOĞAN, Seyfettin ÖZGÜR, Veysel DAĞDAŞ, Cem Sezai DEMİR, Kalender BEYDİLLİ ve Şervan BÜYÜKKAYA ifadelerinde HADEP il ve ilçe teşkilatları bünyesinde oluşturulan gençlik komisyonlarında tertiplenen seminerlerde ”Kadının Kürdistan Devrimindeki Yeri”, gerilla taktikleri, Kürt halkının kurtuluşa kavuşmasında PKK’nın rolü, Marksist Leninist kavramlar, Yurtsever Nedir, Devrimci bir insan neler yapmalıdır’ gibi konuların işlendiğini, böylece seminere katılan gençlerin PKK’ya kazandırılmaya çalışıldığını ifade etmişlerdir.

3- 30.5.1996 tarihli Demokrasi Gazetesinde çıkan “Halklarımıza” başlıklı Abdullah ÖCALAN’a karşı yapıldığı iddia olunan suikastı kınayan ilan:

Bu ilanda aynen şöyle denilmektedir “PKK GENEL BAŞKANI SAYIN ABDULLAH ÖCALAN’A KARŞI GİRİŞİLEN BOMBALI SUİKAST GİRİŞİMİNİ KINIYORUZ. HALKLARIN EŞİTLİK ÖZGÜRLÜK VE KARDEŞLİK ÖZLEMLERİNE KARŞI YAPILAN BİR SALDIRI OLARAK DEĞERLENDİRİYORUZ.

İlanın altında HADEP Genel Başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK, HADEP Genel Başkan yardımcısı ve İstanbul il başkanı Hikmet FİDAN ve HADEP Parti Meclisi Üyesi Serap MUTLU’nun imzalarıyla İsmail GÖLDAŞ, Haydar ÖZTÜRK, Kemal PEKÖZ, Ayşenur ZARAKOLU, Nurhayat ALTUN, Kadir SATIK, Sengül DİRİBAŞ ve Abidin KIZILYAPRAK gibi HADEP mensuplarının imzaları bulunmaktadır. HADEP’in en üst düzey yetkilisi olan sanıklar Abdullah ÖCALAN’a bağlılıklarını pek güzel ortaya koymuşlardır. Katliamcı çetenin başını özgürlük, eşitlik, kardeşlik savaşçısı olarak göstermektedirler. Bu ilan PKK-HADEP ilişkisi en açık şekilde ortaya koyan bir belge olarak değerlendirilmiştir.

– Terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah ÖCALAN’ın örgütün yayın organı olan MED-TVde yaptığı konuşmalar:

Abdullah ÖCALAN’ın MED-TVde yaptığı 14.12.1995 tarihli konuşmasında “…HADEP’e gelince, HADEP ve oluşturmuş olduğu blokun parlamentoya girmesinin Türkiye’nin bîr şansı olduğunu düşünüyoruz ve Kürtlerden ziyade Türk Demokrasisi açısından olumlu olacağına inanıyorum. Biz HADEP’in siyasi çözümden ziyade Meclise girmesi veya girmemesinin o kadar önemi olmasından ziyade oluşturmuş oldukları blokun seçimden sonra partileşmesinin olumlu olacağı, bizim de buna destek olacağımızı, zira siyasi çözümün olumlu olacağını düşünüyoruz” demiştir.

Yine Abdullah ÖCALAN’ın 24.12.1995 tarihinde MED-TV’de yaptığı konuşmasında: “HADEP’in Türkiye Parlamentosuna girip girmemesi önemli değil hem yurtdışında hem ülke dahilinde parlamento, kongre Ocak ayında sanıyorum kendisini ilan etme kararını ortaya koyacaktır. Bunun yanında bu seçimlerde çarpıcı bir şekilde ortaya koyacaktır. Bunun yanında bu seçimlerinde çarpıcı bir şekilde ortaya koyduğu gibi Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da bir federal parlamento ortaya çıkacaktır. Hatta bu seçilen milletvekillerini Kürdistan Federal Meclisi’nin üyeleri olarak selamlıyorum. Bunlar gerçekten bu acımasız koşullara rağmen seçilen insanlardır, kendileri artık bu faşist yaralar karşısında bile bu direnmeyle kazandıklarına göre dünyanın bunları kabul etmemesi mümkün değil. Ben bu seçimi kazanan milletvekillerini eğer ülke içinde mücadele koşulları varsa, ülke içinde mücadelelerini yürütmelerini, eğer bu koşulları yoksa resmi seçilmiş milletvekili olarak yurtdışında da mücadelelerini daha anlamlı bir biçimde vermek için görev başına çağırıyorum, daha önceki DEP milletvekillerinden sayı olarak az değildirler. Sanıyorum 2-3 katıda teşkil ediyorlar. Dolayısıyla Kürdistan’ın temsilini hem içte hem dışta her zamankinden daha iyi yapabilecek bir durum elde edilmiştir.” demiştir.

5- HADEP yetkilileri tarafından çeşitli tarihlerde yapılan basın açıklamaları, konuşmalar, bildiriler:

  1. a) 24.12.1995 seçimlerinde HADEP Antalya Milletvekili adaylarından Ahmet CİHAN ve Necdet ÖZÇELİK imzasıyla hazırlanan basın açıklamasında:

“…Son on yılda binlerce köy haritadan silindi, onbinlerce insan cezaevlerine dolduruldu. Binlercesi katledildi. Halkını, yurdunu sevmek, ona sahip çıkmaktan başka suçu olmayanlara karşı bir yok etme kampanyası başlatıldı. Türkiye’nin kaynaklarından büyük bir bölümü bu vahşi ve acımasız olduğu kadar sonuçsuz bir kirli savaşta heba edildi. Kürt ve Türk insanının kardeşliğinden korkan bu zihniyet bu gün Türkiye’deki düzene egemen olmaktadır. HADEP adayları akan kanın derhal durdurulmasını onurlu bir barışın hemen gerçekleştirilmesini savunur.'” denilmiştir.

  1. b) HADEP Genel başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK imzasıyla 18.1.1996 tarihinde yapılan basın açıklamasında. Şırnak ili Güçlükonak ilçesinde (11) vatandaşımızın katledilmesinin Devlet tarafından gerçekleştirildiği vurgulanmaya çalışılmıştır.
  2. c) Kapatılan DEP milletvekillerinin tutuklanmalarının ikinci yılı münasebetiyle hazırlanan HADEP Genel Başkan yardımcısı İsmail ARSLAN imzasıyla basın açıklamasında: “…Tabi ki DEP’li milletvekillerinin ve DEP’in hukuksuzluğun, haksızlığın zulmün üzerine inatla ve kararlılıkla yürümesi bu darbede önemli bir etken olmuştur. Ama asıl olarak Kürt halkının uyanışı, demokrasi, özgürlük ve eşitlik talepleri kuşkusuz en büyük etken olmuştur. Bu olumsuz etkileri silmek kolay ve gereklidir. Ancak bu köklü çözümler gerektirdiğinden hiçbir siyasi parti ve güç bu köklü çözümleri hayata geçirecek cesaret ve kararlılığa sahip değildir. Oysa yürürlükte olan tek yanlı ateşkes bu sorunları çözmeyi düşünenlere büyük bir fırsat ve manevra alanı vermektedir.” denilmiştir.
  3. d) Murat BOZLAK imzalı 10.4.1996 tarihli basın açıklamasında: “…Onbinlerce gencin ölümüne, ülkenin ekonomik ve siyasal krize sürüklenmesine neden olan savaşın son operasyonlarla tırmandırılması toplumda gelişen barış umudunu zedelemiştir. 15 Aralık 1995 tarihinde PKK’nın ilan ettiği tek taraflı ateşkes bugüne kadar sürdürülen operasyon ve provokasyonlara rağmen devam ettirilmektedir. Operasyonların ve şiddetin çözüm olmadığı kan ve gözyaşından başka bir işe yaramadığı geçmişin pratiğinden anlaşılmıştır. Tek taraflıda olsa ateşkesin yarattığı olumlu ortam değerlendirilmeli, savaş değil barış demokratikleşme doğrultusunda önemli adımlar atılmalıdır. Daha fazla can kaybı olmadan mevcut olumlu ortam bozulmadan hükümeti başlatılan operasyonları derhal durdurmaya davet ediyoruz” denilmiştir.
  4. e) 13.4.1996 tarihinde yapılan HADEP Ankara Mamak ilçe teşkilatı kongresinde ilçe başkanı seçilen İbrahim ELVEREN yaptığı konuşmasında: “…kirli savaşın sona erdirilmesini, Devletin PKK tarafından ilan edilen ateşkese cevap vermesini ve bu savaşın bitirilmesi gerektiğini…” söylemiştir.
  5. f) 5.5.1996 tarihinde yapılan HADEP İstanbul il kongresinde bir konuşma yapan İstanbul il Başkanı Hikmet FİDAN: “…Biz HADEP olarak zorunlu bir süreçten geçtik, barış süreci, savaş süreci kadar zordur. Şu ana kadar milletvekillerimiz dahil 500 şehit verdik, bu rakama cezaevlerindeki yüzbinleri katmıyorum. Bizler burada yıkılıp yakılan köylerden bahsetmeyeceğiz de bazıları gibi mutlu azınlıktan mı bahsedeceğiz’ Bütün baskılara ve yıldırmalara rağmen halkımız inatla bizleri seçmiştir.” demiştir. Aynı kongrede, “…Güneşin ülkesinden işçi sınıfına selam, karanlık ve kanlı devlet geleneğine son” pankartları asılmıştır.
  6. g) 11.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ağrı il teşkilatı kongresinde konuşma yapan Mehmet Nuri GÜNEŞ konuşmasında; “…Akan kanı kendilerinin durduracaklarını, Türkiye’de Kürtleri temsil eden tek partinin kendilerinin olduğunu ve Kürtlerin haklarını savunduklarını, salona gelen yurtseverleri kutladığını, Demokrasi ve Barış Partisinin Kürtleri temsil edemeyeceğini, kendilerinin arkasında 105 şehitlerinin bulunduğunu” söylemiştir.
  7. h) 12.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ankara il kongresinde Divan Başkanlığına seçilen Ali Rıza YURTSEVER yaptığı konuşmasında: “…Bütçe açıklarının büyük bir bölümünün OHAL’da kirli savaş için kullanıldığını, Türkiye’nin temel sorununun Kürt sorunu olduğunu, savaşın devam ettiği bir zamanda PKK’nın tek taraflı ateşkes ilan ettiğiniDevletin bu konuya duyarsız kaldığını, Kürt halkının barış istediğini, işte HADEP’in bu mücadelenin öncülüğünü yaptığını” beyan etmiştir.

ı) Aynı kongrede konuşma yapan HADEP Ankara il sekreteri Babür PINAR: “…TC. tarafından anlamsız yürütülen bir savaş var. Bu hükümette buna destek çıkıyor… Kürt halkının tek dostu emekçilerdir. HADEP Kürt ve Türk emekçilerinin sembolüdür. Bu uğurda binlerce şehit vermiş bir partiyiz.” demiştir.

  1. i) HADEP Ankara il Başkanı Kemal OKUTAN ise yaptığı konuşmasında: “…2000 yıllık baskılar altında direnerek bugünlere gelen yiğit Kürt halkı, sizleri selamlıyorum. HADEP kendiliğinden bugünlere gelmedi. Kanlar dökerek bugünlere gelmiştir. Daha önce bir kaç kişiydik. Şimdi salonlara, alanlara sığmaz olduk. Onlar öldürdüler, biz çoğaldık. Vedat AYDIN, Mehmet SİNCAR’ı katlederek bir yere varamazsınız. I991-1992’de Nevruz kutlandı. Ama o gün sarı, kırmızı, yeşil renklerden yüzlerce insanımız katledildi, sayın Başbakanımız bu renklerin Ergenekon’dan geldiğisöylemesine rağmen bu renkleri taşıyanlara ateş açtılar. Şehitler ölmez, bu düzen sadece Kürtleri sömürmüyor, bu ölümlere sessiz kalırsanız size de sıra gelecektir. 6 aydır ateşkes var. PKK kimseye ateş etmek istemiyor. Ama bunlar operasyon üstüne operasyon yapıyor. Bu operasyonlar sona erdirilmeli. Genel af ilan edilmelidir. Zilan’da Dersim gibi bitirebileceğinizi mi zannediyorsunuz’ Buna rağmen biz bitmeyeceğiz” demiştir.
  2. j) Cezaevlerinde sürdürülen açlık grevlerini desteklemek amacıyla 24.5.1996 günü HADEP İçel il Başkanı Veli AYDOĞAN imzasıyla yapılan basın açıklamasında “…Bu ülkede halkların kardeşliği, barış ve demokratik haklar için herşeylerini ortaya koyan Kürt halkının gencecik insanlarının da katledildiği, köylerin haritadan silinerek adeta açlığa, ölüme mahkum edilmekte ve yaşadıkları bölgede anlatmaya dilin varmayacağı, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kirli savaş politikası sürdürülmektedir.

Coğrafyasında tüm Kürt, Türk, Arap, Çerkez, Laz ve benzeri yaşayan halkların insanlık adına var olan tüm güzellikleri ortadan kaldırmak istenmektedir. Herkesin zararına olan kör şiddet politikası boyutlanarak geliştirilmek istenmektedir. Özellikle barışa ve halkların kardeşliğine önemli gelişme sağlayabilecek PKK’nın ilan ettiği tek taraflı ateşkes değerlendirilmemektedir.” demiştir.

  1. k) 25.5.1996 tarihinde HADEP Kırşehir il teşkilatı tarafından düzenlenen müzik şöleninde konuşma yapan HADEP Ankara il başkanı Kemal OKUTAN konuşmasında: “…Nasıl ki DEP bu düzenin partisi olmaya niyetli değildi; HADEP’te bir düzen partisi olmayacak, zaten düzen partisi olmayacağının kanıtı da yüzlerce şahidimizdir. Binlerce insanımızın kanı aktı, ama bizler yine de bu düzenin partisi olmadık ve olmayacağız. Bu arada yine durmadılar, yine baskılara devam ettiler, öldürmekle olmayacağını gördüler, bu kez de Hatip DİCLE, Leyla ZANA, Selim ADAK, Orhan DOĞAN’ları cezaevlerine atarak bu mücadeleyi önlemeye çalıştılar. Bu da yetmedi, binlerce Hatip’i binlerce Selim’i Orhan’ı, Leyla’yı da cezaevine atsalar susmayacağız, mücadeleye devam edeceğiz.

“…Ülkemizde bir savaş yürütülüyor, kirli bir savaş. Savaşın taraflarından PKK tek taraflı ateşkes ilan etti. Biz HADEP olarak diyoruz ki ey kuru kafalı Devlet yöneticileri, ey kaz kafalı Devlet yöneticileri, bu ateşkese yanıt veriniz. Bu fırsat bir daha kaçmasın. Bu fırsatı bir daha kaçırırsanız daha çok Türk anası, daha çok Kürt anası ağlayacak. Onun için diyoruz ki ne Kürt anası, ne Türk anası ağlasın. Bir an önce ateşkes çift taraflı olsun” demiştir.

  1. l) 24.12.1995 seçimlerinde diğer bölücü ve sol unsurlarla HADEP çatısı altında oluşturulan Emek, Barış, özgürlük bloku tarafından dağıtılan basın bildirisinde, ‘”…Bilindiği gibi tüm bu gelişmelere yol açan etmen Kürt sorununun şiddet yoluyla çözülmesinde ısrar, yani savaşın tırmandırılarak sürdürülmek istenmesidir. Bu politika yalnızca Kürtlere değil, işçi, emekçi, sınıflara, gençlere, kadınlara ve doğal çevreye yıkım getirmektedir. Kürt sorununun eşitlik temelinde çözülmesi ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulan tüm kesimlerin çıkarınadır. Son on yılda binlerce köy haritadan silindi, halkını, yurdunu sevmek, ona sahip çıkmaktan başka suçu olmayanlara karşı bir yok etme kampanyası başlatıldı. Türkiye’nin kaynaklarının büyük bölümü bu vahşi ve acımasız olduğu kadar sonuçsuz bir kirli savaşa heba edildi.” denilmiştir.

l.3.1996 tarihinde HADEP İstanbul ili Fatih ilçe teşkilatı tarafından düzenlenen şölende parti ilçe başkanı Abdülmecit KAPAZAN yaptığı konuşmasında: “…24.12.1995 seçimleri bitmesine rağmen insanlarımız üzerindeki baskı hala devam etmektedir. Bölgedeki kirli savaş sürüyor, bir çok insanımız öldürülüyor, köylerimiz yakılıp, insanlarımız öldürülüyor. Biz HADEP olarak PKK’nın ilan ettiği ateşkese Devlet uymalıdır ve savaş dönemindeki zararlar telafi edilmeli, bölgedeki asker ve polis geri çekilmeli, bölgedeki halkların kültürel kimlikleri tanınmalı diyoruz.” demiştir.

  1. n) 16.3.1996 tarihinde “Halepçe Katliamı” ile ilgili olarak Diyarbakır il teşkilatı tarafından yayınlanan basın bülteninde “…her sayfası kan, acı ve gözyaşı ile dolu bir tarihe sahip olan Kürt halkı yeryüzünde hiç bir halkın yaşamadığı bir soykırım ve imha politikasına maruz kalmıştır. Ortadoğu’da 4 ayrı parçada yaşamak zorunda bırakılan Kürt halkı, bu parçalardaki egemenler tarafından hep bazı ezilmesi gereken bir çıban olarak görülmüş, baskı altında tutulmuş ve egemenler tarafından birbirleri aleyhine koz olarak kullanılarak ulusal bir birlik sağlamaları engellenmiştir.” denilmiştir.
  2. o) 21.3.1996 tarihinde HADEP tarafından İstanbul Zeytinburnu futbol sahasında Nevruz kutlamalarına yönelik bir toplandı düzenlendiği, toplantıda: “…Direniş tamam, sıra kurtuluşta (ERNK), Biji Serok APO, Ulusal katliamlara son, Kürt ulusal sorununa son, Biji Kürdistan” gibi pankartların taşındığı, PKK terör örgütünü simgeleyen bez parçalarının açıldığı, “PKK Halktır. Halk burada, Biji APO, biji PKK, Gerilla Vuruyor. Kürdistanı Kuruyor. Şehit Namırım, Kürdistan Faşizme Mezar Olacak” şeklinde sloganlar atıldığı gözlenmiştir.

21.4.1996 tarihinde İstanbul’da HADEP İstanbul il başkanlığınca düzenlenen “Barış ve Demokrasi Mitinginde” bir konuşma yapan İHD İstanbul Şube Başkanı Ercan KANAR “…kürt halkı sizi selamlıyorum. Artık barış sesleri geliyor, savaş tüccarları bir şey yapamayacaktır… Savaşta ölen askerler şehit oluyor, gerilla öldüğü zaman öldü deniyor.” demiştir. Söz konusu mitingde ”Biji Serok APO, susma sustukça sıra sana gelecek” şeklinde sloganlar atılmıştır.

ö) 11.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ağrı il teşkilatı kongresinde bir konuşma yapan milletvekili adaylarından Ali ihsan ÇELİK “…baskıların ve işkencelerin kendilerini yıldıramayacağını, HADEP’in hem Türklerin hem Kürtlerin partisi olduğunu, PKK lideri Abdullah ÖCALAN’ın barış çağrısına Devletin kulak vermesi gerektiğini” söylemiştir.

  1. p) 12.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ankara il kongresinde konuşma yapan Feridun YAZAR: “…TC. Kürdistan aleyhine çalışıyor. Kürtlerde bir bedeli canlarıyla, kanlarıyla ödüyor. Kürtler artık Dersim’de boğulacak değildir. Kürt politikası artık Türkiye’nin ve Kürtlerin politikası olmaktan çıkmış, artık bir Avrupa politikası olmuştur.” demiştir.
  2. r) 25.10.1996 tarihinde HADEP Kırşehir il teşkilatı tarafından düzenlenen müzik şöleninde HADEP Kırşehir il başkanı Kemal ODABAŞI yapmış olduğu konuşmasında: “…Mücadele sonucu cezaevlerinde tutsak olan özgürlük mahkumlarını, zindanlardaki direnişlerini buradan selamlıyorum… Ülkemizde adı konulmamış bir savaş sürmektedir. Buna kirli savaş deniyor. Savaşın temizi olmaz. Yine savaşın taraflarından bir kesimi tek taraflı ateşkes ilan etmiş, ateşkese şimdiye kadar cevap verilmemiş, savaşan tarafın muhatabı olan Abdullah ÖCALAN’a suikast girişiminde bulunulmuştur. Bu girişimi barışın provoke edilmesi olarak algılamak gerekir.” demiştir.

6) HADEP Genel Merkezi tarafından dağıtılan bildiriler:

Aşağıdaki bildiriler örnek olarak alınmıştır.

  1. a) Kamuoyuna başlıklı, Halkın Demokrasi Partisi imzalı bildiriden: “…Kürtler tarih boyunca kendilerine dayatılan her türlü baskı, zulüm, şiddet ve asimilasyon politikasına karşı mücadele ederek dilini, kültürünü, ulusal kimliğini koruyarak bugünlere gelmiştir. Özgürce kendilerini ifade etme taleplerine yönelik mücadeleleri etkin bir biçimde devam etmektedir. Hiç bir gücün bu süreci geri çevirmesi mümkün değildir. Kürtler ve Ortadoğu halklarının kölelikten kurtuluş, özgürlüğe ulaşma ve 21 Mart Dünya Irkçılıkla Mücadele Günü olan Nevruz bayramı halkımıza, kardeş Ortadoğu halklarına ve tüm ilerici insanlığa kutlu olsun. Cena Nevroz Piroz Me.” denilmiştir.
  2. b) “8 Martta Barışı Haykıralım” başlıklı Halkın Demokrasi Partisi imzalı bildiride:

“…Biliyoruz ki bu kirli savaş sadece kadınlarımız değil, tüm insanların ve insanlara ait tüm değerlerin yıkımına neden olmakta ve bu nedenle tüm günlerin gündemine oturmaktadır.

“Biliyoruz ki Cizre’de, Şırnak’ta, Siirt’te, Tunceli’de vücudu lav silahıyla yakılmış, kafası kolu kesilmiş Kürt gençlerinden, Rize, Samsun’a, Yozgat’a, İstanbul’a kanlı kefen içinde ölüsü giden Türk gençlerinden de birey olarak toplum olarak birazda biz sorumluyuz.” denilmiştir.

Gerek HADEP yetkililerinin beyanları, gerekse yayınladıkları tüm bildiriler PKK’yı meşrulaştırma amacına yöneliktir. Israrla PKK’nın ateşkes çağrısına cevap verilmesi, yani PKK’nm Devlet tarafından taraf olarak kabul edilmesi istenilmektedir.

24.6.1996 tarihinde Halkın Demokrasi Partisinin genel merkezinde yapılan aramada 2 klasör dolusu. Ankara il binasında yapılan aramada ise bir klasör dolusu KURD-A Haber Ajansının bildirileri ele geçmiştir.

Bu haber ajansı önceki tarihlerde PKK’nın illegal yayın organı olan ve Almanya’da yayınlanan Berxwedan dergisi tarafından Berxwedan Haber Ajansı olarak faaliyete geçirilmiş, bilahare ismi KURD-HA (Kürdistan Haber Ajansı) olarak değiştirilmiştir. KURD-HA, PKK güdümünde faaliyet gösterdiğinden Alman makamları tarafından kapatılmıştır. Bilahare KURD-A (Kürt-Alman Habar Ajansı) adı altında yeniden açılmıştır. Ülkemiz aleyhine PKK adına yayına devam etmektedir.

Bu haber ajansı Güneydoğu Anadolu’da güvenlik kuvvetlerimizin PKK terör örgütüne karşı gerçekleştirdiği eylemleri Avrupa kamuoyuna çarptırarak vermektedir. Bu bültenler ARGK ve ERNK’nin bildirileri mahiyetindedir.

Yukarıya alınan çok sayıda sanık beyanları, örgütün başı Abdullah ÖCALAN’ın MED-TVdeki bazı konuşmaları, HADEP üst düzey yetkililerinin muhtelif tarihlerdeki beyanları, sanıkların Abdullah ÖCALAN’a karşı yapıldığını iddia ettikleri suikast girişimini kınayan ilanları ve HADEP Genel Merkezi ile il ve ilçe teşkilatlarında ele geçen örgütsel doküman birbirlerini tamamlayan, doğrulayan deliller olup, HADEP, PKK ilişkisini kesin olarak ortaya koymaktadırlar.

Esasen HADEP’in PKK’nın legal görünüşlü bir kuruluşu olduğu en açık ve en çarpıcı şekilde 23.6.1996 tarihinde Atatürk Kapalı Spor Salonu’nda yapılan HADEP 2. Olağan Genel Kurultayında ortaya çıkmıştır. Bu kurultay yasalara göre kurulmuş bir siyasi partinin kurultayı değil, PKK’nın kurultay’ı şeklinde cereyan etmiştir. Kurultayın başından itibaren kanlı ihanet çetesinin sözde bayrağı ile eşkıyanın başı APO’nun posteri salon içinde “Biji Serok APO” çığlıklarıyla dolaştırılmaya başlanmıştır. Büyük Atatürk’ün başkentinde kutsal Türk Bayrağı yerlerde sürüklenirken yerine eşkiyanın başının posteri asılmıştır. Üstelik bu olayı salonda bulunanların hemen hemen tamamı zafer işaretleriyle alkışlanmışlardır. “Gerilla Vuruyor Kürdistanı Kuruyor,'” sloganlarını bağırarak ihanetlerini ortaya dökmüşlerdir. Türk Bayrağının bir ara divan önüne serilişi bile yuhalanmıştır. Bu ihanet hareketlerine Genel Başkan dahil hiç bir parti yetkilisinin müdahalesi olmamıştır. Divan Başkanı ciddi sayılmayacak göstermelik bazı ikazlar yapmıştır.

Parti meclisi üyesi olan sanıklar ifadelerinde Divanın oluşumu ile kendi yetkilerinin bittiğini, bu nedenle olaya müdahale edemediklerini söylemişlerdir. Ama bu sanıklar salonda parti meclisi üyelerine ayrılan yerde oturmaya devam etmişler ve çoğunluğu parti meclisi üyeliğine yeniden talip olmuşlardır. Türk Bayrağı’nın indirilmesine müdahale etmek için yetkili olmakta gerekmez. Bu bir duygu işidir. Tabii ki Türk Bayrağı yerine PKK’nın bayrağına gönül vermiş olanlardan bu müdahale beklenemez. Yine sanıklar savunmalarında “olaylar devam etseydi güvenlik kuvvetlerinden yardım istenecekti” demişlerdir. PKK’nın gövde gösterisi durumundaki bu eylemler kurultay salonuna delegelerin ve dinleyicilerin girmesiyle başlamış, saat 14.30’a kadar devam etmiştir. PKK’nın yapabileceği en vahim eylemi gerçekleştirerek Türk Bayrağını indirmişlerdir. Parti yetkilisi olan sanıkların müdahale için ne gibi bir eylem bekledikleri oldukça düşündürücüdür.

Parti üst düzey yetkilisi olan sanıklar muhtelif tarihlerde verdikleri beyanatlarda Türkiye’de Devletin bir kirli savaş sürdürmekte olduğunu, bu savaşa son vermek için PKK’nın tek taraflı olarak ilan ettiği ateşkese derhal cevap verilmesi gerektiğini, kendilerinin barıştan yana olduklarını söylemektedirler.

Türkiye Cumhuriyeti, hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmı üzerinde Marksist-Leninist ilkelere dayalı ”bağımsız birleşik Kürdistan” adı altında bir devlet kurmak isteyen ve bu amacı doğrultusunda hunharca kan döken bir ihanet hareketi ile karşı karşıyadır. Bu ihanet hareketini yok etmek Devlet olmanın gereğidir. Hiç bir Devlet kendi ülkesini böldürtmez. Büyük Türk Devleti’nin ise ülkesini ve milletini böldürtmesi hiç düşünülemez. Eğer süren savaşta bir kirlilik varsa bu eşkıyanın hunharlığından, gerçekleştirdiği acımasız katliamlardan ileri gelmektedir.

Ateşkes meşru güçler, devletler ve ordular arasında sözkonusu olur. PKK ise silahlı bir çetedir. Kanlı bir terör örgütüdür. Meşruiyeti kesinlikle yoktur, devletin PKK ile herhangi bir anlaşma yapması mümkün değildir. Ayrıca PKK’nın ilan ettiği sözde ateşkese Devletin uyması gerektiği yolundaki talepler eşkiyaya vakit kazandırarak derlenip toparlanması için imkan vermek çabalarından doğmaktadır. HADEP yetkililerinin barıştan yana oldukları yolundaki iddialarıda samimi görülmemiştir. Çünkü barışın gerçekleşmesinin tek şartı eşkıyanın başının çetesiyle birlikte teslim olarak Türk adaletine sığınmasıdır. HADEP yetkilileri gerçekten barış istiyorlarsa bu yönde çaba göstermeleri gerekir. Bu gerçekleşmediği takdirde elbetteki büyük Türk ordusu ve güvenlik kuvvetleri ülkelerini koruma ve kollama görevlerine devam edeceklerdir. Devletin başka türlü hareket etmesi düşünülemez.

Türkiye’de bir tek kimlik vardır. O da Türk Kimliğidir. Kürt kültürel kimliği tanınsın yolundaki talep ülkeyi bölmek amacıyla atılmış sinsi bir adımdır.

Devlet tektir, ülke tektir, millet tektir. Bu ilkelerden taviz verilemez, bu ilkelerden taviz vermeye kalkanlar elbetteki gaflet, delalet ve hatta hıyanet içerisindedirler) denilmektedir.

İSTEK : Yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan delillerden:

Devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının kenar başlıklı 78, <bağımsızlığın korunması=”” style=”box-sizing: border-box;”>başlıklı 79, kenar başlıklı 80, <azınlık yaratılmasının=”” önlenmesi=”” style=”box-sizing: border-box;”>kenar başlıklı 81. <bölgecilik ve=”” irkçılık=”” yasağı=”” style=”box-sizing: border-box;”>kenar başlıklı 82. maddelerine aykırı eylemlerde bulunduğu açıklıkla anlaşıldığından; söz konusu yasa hükümleriyle, Anayasa’mızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası gereğince Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin temelli kapatılmasına karar verilmesi talep olunur.</bölgecilik></azınlık></bağımsızlığın>

II- DAVALI PARTİ’NİN İDDİANAMENİN REDDİNE KARAR VERİLMESİ İSTEMİ VE YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ KONUYA İLİŞKİN GÖRÜŞÜ

A- PARTİNİN İSTEMİ

Davalı Parti’nin, 29.01.1999 günlü iddianamenin, reddine karar verilmesi istemini içeren 3.2.1999 günlü dilekçesinde:

1. Yargıtay C. Başsavcılığı 29.01.1999 tarihli bir basın açıklaması ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin temelli kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi nezdinde dava açıldığını kamuoyuna duyurmuştur.

  1. Yapılan açıklamadan ve medya kuruluşlarının yayınlarından; davanın, halen Ankara Devlet Güvenlik Mahkemeleri nezdinde görülmekte olan 3 davadaki iddia ve kanıtlara dayandırıldığı anlaşılmaktadır.

İDDİANAMENİN REDDİNİ GEREKTİREN NEDENLER:

İddianame 2820 sayılı Yasa’nın 100 üncü maddesine ve Yasakoyucu’nun amacına aykırıdır:

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 100 üncü maddesinin dava ile ilgili bölümü

aynen şöyledir:

“Bir siyasi partinin, bu kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlal etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından partinin kapatılması davasının açılması;

a- Re’sen,

b- Bakanlar Kurulu karan üzerine Adalet Bakanı’nın istemiyle,

c- Bir siyasi partinin istemi ile,

olur

Bu maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazetede yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz.”

Yasakoyucu bu düzenleme ile, seçimlerin yapılmasına karar verildiği dönemde, haksız ve hukuki olmayan nedenlerle herhangi siyasi parti aleyhine kapatma davası açılmak suretiyle, o partinin yıpratılmasını, seçim şansının azaltılmasını önlemek istemiştir. Nitekim SPY’nın 100 üncü maddesinin gerekçesinde bu durum şöyle açıklanmıştır:

“… Bu hakların seçimlerde engelleme amacıyla kullanılmasını önlemek için de kullanma süreci sınırlı tutulmuştur.”

Yasa metninin, seçim döneminde dava açılamıyacağı yönündeki sınırlamayı, yalnızca Adalet Bakanlığı ve Siyasi Partilerin başvurusu üzerine açılacak davalarla sınırlı olarak öngördüğü, Yargıtay C. Başsavcısının kendiliğinden (re’sen) dava açmasını böyle bir sınırlamaya tabi tutmadığı söylenebilir. Sadece Yasa’nın yazılış şekline (lafzına) bakılarak varılacak böyle bir sonucun, Yasa’nın amacına uygun olduğunu söylemek olanağı yoktur.

Yasakoyucu siyasi partiler hakkında her zaman kendiliğinden dava açma yetkisine sahip olan Yargıtay C. Başsavcısı’nın, bu yetkisini tartışma yaratacak ve ilgili parti hakkında olumsuz siyasi sonuçlar doğuracak bir dönemde kullanmayacağı; başka bir anlatımla bu yetkisini diğer zamanlarda kullanmayan Başsavcının, (davanın sonuçlanmasının süre itibariyle mümkün olmadığı) seçim döneminde haydi haydi kullanmayacağı varsayımı ile hareket etmiş ve bunu ayrıca düzenlemeye gerek görmemiştir.

Bilindiği gibi, Adalet Bakanının ya da bir siyasi partinin kapatma istemi de Yargıtay C. Başsavcısı tarafından değerlendirilmektedir. Fakat bu değerlendirmenin ve verilecek karara muhtemel itirazların yaratacağı siyasi tartışma ve ortamın; seçimlerin tarafsızlığına zarar vereceği düşünülmüştür. Aynı sakıncaların, Başsavcının kendiliğinden açacağı davada bulunmadığını söylemek olanağı da yoktur.

Açılan her kapatma davasında, Anayasa Mahkemesi’nin davayı kabul etme kadar reddetme ihtimali de bulunduğuna göre; seçim döneminde açılmış ve ilgili siyasi partinin seçim şansını çok büyük ölçüde etkilemiş davanın sonradan reddi halinde; ilgili siyasi partinin uğramış olduğu haksızlık ya da seçim sonuçlarının meşruiyeti üzerine yapılacak tartışmalar nasıl giderilecektir ‘ Demokrasinin alacağı yara nasıl kapatılabilecektir ‘

Aylarca, hatta yıllarca açılmamış bir davanın seçim döneminde açılmasının yaratacağı sakıncalarla; seçim dönemi süresince, örneğin 3 ay gibi bir sürede dava açmamanın yaratacağı sakıncalar karşılaştırılmalıdır.

Olayımızda, iddianamenin dayandırıldığı olaylar ve dayanılan kanıtlar, ilgili mahkemeler tarafından (hem de suç duyurusu şeklinde) Yargıtay C. Başsavcılığı’na 1996 ve 1997 yıllarında iletilmiştir. Aradan geçen uzun süreye karşın Yargıtay C. Başsavcısı tarafından kapatma davası açılmamıştır. Daha da önemlisi, Seçim kararı da 02.08.1998 tarihinde Resmi Gazetede yayımlandığı halde aradan yaklaşık 7 ay geçtikten sonra dava açılmıştır. Tüm bunlar, İddia Makamının yasanın kendisine verdiği dava açma yetkisini, Medeni Yasa’nın 2 nci maddesinde açıklanan anlamda kötüye kullandığını açıkça göstermektedir.

SONUÇ VE İSTEM

Açıklamaya çalışılan nedenlerle, TBMM’nin milletvekili genel seçimlerinin ve Mahalli İdareler Genel Seçimlerinin 18 Nisan 1999 günü yapılmasına ilişkin kararının, 02.08.1998 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmış olduğu ve içerisinde bulunduğumuz seçim döneminde kapatma davası açılmasının Siyasi Partiler Yasası’na, demokratik ilkeler ve hukukun genel ilkelerine aykırı olduğu gözetilerek, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi’nin temelli kapatılmasına ilişkin iddianamenin reddine karar verilmesini saygı ile dileriz” denilmiştir.

B- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ İSTEMLE İLGİLİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 4.2.1999 günlü, SP.60 Muh. 1999/83 sayılı yazısında,

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 100. maddesinde: (Bir siyasî partinin, bu kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlâl etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından partinin kapatılması davasının açılması;

Re’sen,

Bakanlar Kurulu Kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle,

Bir siyasî partinin istemi üzerine,

olur.

Bu maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz) hükmüne yer verilmiştir.

Görüldüğü gibi, kanun koyucu, milletvekili seçimi yapılmasına dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten oy verme gününün ertesi gününe kadar, siyasî partinin kapatılmasına ilişkin olarak, Siyasî Partiler Kanunu’nun 100 üncü maddesiyle verilen hakları, seçimlerin yaklaşması nedeniyle kötüye kullanabileceklerini düşünerek, onların başvurularına sınırlama getirmiş; ancak, bu süre zarfında Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasamızın hükümlerinin askıya alınmasını da istememiştir. Başka bir deyişle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Anayasa Mahkememiz, milletvekili seçimi yapılmasına dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde de görevlerini yapmaya devam edeceklerdir.

Kanun koyucu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın bu süre zarfında, şartları oluşsa bile, bir siyasî partinin kapatılması için dava açılmasını engellemek isteseydi, söz konusu maddenin birinci fıkrasının (a) bendiyle, (b) ve (c) bentleri arasında ayırım yapmaz, “Bu maddenin birinci fıkrasında yer alan hükümler, milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak, oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz” demekle yetinirdi.

Kanunların açık hükümlerini değiştirecek biçimde yorum yapılamaz. Başka bir deyişle, Anayasamızın ve Siyasî Partiler Kanunu’nun Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına süre sınırlaması olmaksızın verdiği, şartları oluştuğu takdirde bir siyasî partinin kapatılması için dava açma hakkı ve görevine, yasaya aykırı biçimde yorum yapılarak sınırlama getirilemez.

SONUÇ VE İSTEM : Halkın Demokrasi Partisi vekillerinin, 3.2.1999 tarihli dilekçeleriyle, “Başsavcılığımın partilerin kapatılması için düzenlediği iddianamenin reddine karar verilmesi” istemiyle yaptıkları başvuru, usul ve yasaya aykırı bulunduğundan reddine karar verilmesi yolundaki düşüncemizi takdirlerinize arz ederim” denilmiştir.

III- DAVALI PARTİNİN SEÇİMLERE KATILMASININ ÖNLENMESİ KARARI VERİLMESİ İSTEMİ

A- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ İSTEMİ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 25.2.1999 günlü, SP.60 Hz.1999/37 sayılı Halkın Demokrasi Partisi’nin 18.4.1999 günü yapılacak Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerine katılmasının önlenmesi istemini içeren yazısı şöyledir:

“Federal Almanya’da, Federal Anayasa Mahkemesi Kanunu’nun 32/1 nci maddesinde:

(Federal Anayasa Mahkemesi bir uyuşmazlık sırasında, ağır sakıncaların doğmasını önlemek veya tehdit edici bir gücü engellemek için, ya da başka bir önemli nedenle kamu yararı açısından acilen zorunlu olması durumunda, Geçici Tedbir kararıyla bir durumu geçici olarak düzenleyebilir) hükmüne yer vermiştir.

Federal Alman Anayasası geçici tedbir kararını açıkça öngörmemesine rağmen, söz konusu 32/1 nci madde Federal Anayasa Mahkemesi Kanunu’na girmeden önce de. geçici tedbir kararları Alman Anayasa Yargısının devamlı ve temel bir öğesini oluşturmuştur.

Çünkü Anayasa yargısı, Anayasa hukukuna saygıyı garantilemek istemektedir. Kuruluşundaki amaç. Anayasanın korunmasına hizmet etmektir. – Prof. Dr. ZAFER GÖREN, Anayasa Yargısı, 1955, Türk ve Alman Anayasa Hukukunda Anayasa Yargısının Sınırları ve Yürürlüğü Durdurma Kararları, s.213-,

1982 Anayasasının yürürlüğe girmesinden sonra, Anayasa Mahkememiz 1.8.1985 gün, 654/4 sayılı kararıyla ve gerekçesiyle, yürürlüğü durdurma talebini reddetmiştir.

Adları Türk hukukunda daima saygı ile anılan Anayasa Mahkemesi üyelerinden Recai Seçkin, Kani Vrana ve Şevket Müftügil, bu karara ilişkin karşı oy yazılarında, aşağıda yazılı görüşleri ileri sürmüşlerdir:

(Anayasamızda açılan iptal davaları üzerine, iptali istenen yasa hükmünün uygulanmasının durdurulmasına Anayasa Mahkemesi’nce karar verilebileceğine ilişkin bir hüküm yer almamıştır. Bu nedenlerdir ki maddi anlamdaki, yani genel ve objektif kurallar koyan yasalar hakkında böyle bir görev ve yetkinin varlığının söz konusu edilemeyeceği kuşkusuz olmakla birlikte, Anayasamızda aynı konuda engelleyici veya yasaklayıcı bir hüküm yer almamış olması nedeni ile Anayasamızın her zaman her şeyden önce göz önünde tutulması ve uyulması gereken demokratik hukuk devleti niteliğine ve koyduğu veya tanıdığı temel hukuk ilkelerine dayanılarak ve Anayasanın 151. maddesindeki itiraz yolu ile gelen işlerde davanın ve dolayısıyla uygulamanın durdurulması kuralı da göz önüne alınarak, biçimsel yasaların konuları bakımından, yerine getirilmeleri halinde artık geriye dönüşü olmayan kişisel bir sonuç doğurmaları olasılığı varsa, bunların uygulanmalarının bir süre durdurulmasına karar verme görev ve yetkisinin esasen var olduğunu kabul zorunlu olmaktadır. Kaldı ki bir yasanın Anayasaya aykırılığı nedeni ile iptal edilmesi gibi çok geniş bir yetkiyi Anayasa Mahkemesi’ne tanıyan Anayasamızın, daha hafif sonuçlar doğuracak olan, iptali dava edilen yasa kuralının uygulanmasını, belli ve istisnai durumlarda bir süre için erteleme yetkisinin öncelikle tanınmış olduğunun kabulü gerekmektedir. Çünkü az, aksini gerektiren bir hüküm ve neden olmadıkça bütünleştirdiği çoğun içinde her zaman vardır. Anayasamızın özellikle sözü ile sustuğu ve fakat özü ile çözdüğü veya uygun bulduğu bu konudaki sorunu içtihat yolu ile de bir sonuca bağlamak Anayasa Mahkemesi’nin görevleri arasındadır. Yasalarda boşluk olan yerlerde, hukukun üstün kuralları, mahkemelerin vicdani kanıları ile oluşacak olan içtihatlarında uygulama yeri bulmalıdır. Uygulamanın bir süre için durdurulmasına karar verilmesi bir usul sorunudur. Gerek Anayasa, gerek Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun, Anayasa Mahkemesi’nin Anayasaya uygunluk denetiminde uygulanacak usuller yönünden tüm konuları kapsayıcı bir düzenleme getirmemiştir.

Yasakoyucu tarafından böyle bir yol seçilmesinin nedeni ise, 44 sayılı kanunun gerekçesinde de belirtildiği üzere, kurulan Anayasa Mahkemesi’nin niteliği itibariyle karşılaşacağı usul sorunlarını genel ve temel esaslar sayesinde içtihat yolu ile kolaylıkla çözebileceğinin kabul edilmiş olmasıdır. Yani Anayasa Mahkemesi boşluk olan hallerde karşılaşacağı her usul sorununu kesinkes çözerek bir sonuç doğuracak karara varmakla yükümlüdür.

Anayasa Mahkemesi de iptal davalarında yargısal bir çalışma yapmaktadır. Bu bakımdan her mahkeme gibi o da yargı yetki ve görevinin kapsamı içinde gerekli önlemleri alabilir. İptali istenilen yasa hükümlerinin iptal davasının sonuçlanmasından önce ilgili yerlerce uygulanması halinde Anayasa Mahkemesi’nce verilecek bir iptal kararının artık sonuç doğurması olanağı ortadan kalkmış olacağından, burada kişisel durumun olduğu biçimde korunması için, uygulamanın geçici bir süre durdurulması önleminin alınmasında haklı bir neden vardır).

Yukarıda yazılı karşı oy yazısında belirtilen görüşlerin hakkı olduğunu anlayan Anayasa Mahkememiz, 1993 yılından itibaren kanunların uygulanmasının durdurulması istemi ile bir çok defa karşılaşmış ve bu defa içtihadını değiştirerek, önce kanunların uygulanmasının durdurulabileceğine, daha sonra da uygulamanın durdurulmasına karar vermiştir – Anayasa Mahkememizin 21.10.1993 gün ve 33/40, 11.4.1994 gün ve 43/42 sayılı kararları-.

Amerika Birleşik Devletleri’nde de, kanunların uygulanması ile ortaya çıkabilecek, giderilmesi imkânsız zararları önlemek amacıyla mahkemeler tedbir alma yetkisine sahiptirler-Prof. Dr. ZEHRA ODYAKMAZ, Yürürlüğü Durdurma, Anayasa Yargısı, 1995, S. 150-.

Yargı denetimi demokratik hukuk devletinin temel öğesidir ve etkili bir denetime olanak tanıyan hukuksal araçların kullanıma açık tutulması ile garanti altına alınmıştır. Bu araçlarda gerçekleştirilecek her türlü sınırlama yargı denetiminin özüne dokunur ve anayasal dengede bozulmaya neden olur. Yürürlüğü durdurma kararı oldu bittilerle hukuk düzeninin de zedelenmesini önlemekle tüm toplumu, üstün yetkilerle donatılmış olan idareye karşı bireyi korumaktadır. Yüce Divan sıfatıyla Cumhurbaşkanını, bakanları yargılama yetkisi ile donatılmış olan Anayasa Mahkemesi’nin yürürlüğü durdurma yetkisine sahip bulunmadığını benimseyen bir anlayış dayanaktan yoksundur -Prof. Dr. S. GÜRAN, Anayasa Yargısında Yürütmenin Durdurulması, Anayasa Yargısı, 1986, s.149/153-.

Anayasamızın 138 nci maddesinde <hâkimler görevlerinde=”” bağımsızdırlar.=”” anayasaya,=”” kanuna=”” ve=”” hukuka=”” uygun=”” olarak=”” vicdani=”” kanaatlerine=”” göre=”” hüküm=”” verirler=”” style=”box-sizing: border-box;”>kuralı yer almaktadır. Bu maddede sözü geçen kavramı ile yargıcın önüne gelen uyuşmazlığın çözümü ve hukukun geçerli kılınması için vicdani kanısına göre kullanılmasını gerekli gördüğü tüm araçları kullanması, alması gereken önlemlerin hepsini alması amaçlanmıştır- Prof. Dr. RAGIP SARICA, Danıştay Kararları ve Yürütmenin Durdurulması, 1966. s. 29-.</hâkimler>

Konuyu her yönüyle inceleyen Prof. Dr. ZAFER GÖREN, anılan makalesinde:

Anayasa Mahkemesi sonraki kararlarında haklı olarak Medeni Kanun Md.l’e yollama yapmıştır.

Bu madde, yargıca açıkça boşluk doldurma yetkisini tanımaktadır.

Bu kuralın bir genel hukuk ilkesi olarak kabul edilmesi gerekir. Her yasa gibi Anayasa da onu uygulayan organlar tarafından yorumlanabilir, boşlukları doldurulabilir ve buna muhtaçtır.

…Usul kuralları hukukun genel kurallarını uygulama alanına koyma mekanizmalarıdır. Modern hukuk devletinde yargıcın hak ve hukuku sağlamasına engel olacak usul kurallarına yer yoktur. Aksine ona hukuksal gerçeği saptayabilmesi için geniş olanaklar sağlanmalıdır.

Yürürlüğü durdurma kararı Anayasa Yargısında da asıl davaya ilişkin yetkilerin dışında düşünülemez ve son kararı vermeye yetkili olma, yürürlüğü durdurma kararını vermeye yetkiyi de içerir.

Bütün bunların dışında yürürlüğü durdurma kararı verme yetkisi yargı erki içinde bulunmaktadır ve yargılama yetkisinin doğal bir sonucudur. Bu ilke Anayasa Hukukunda da geçerlidir. Aksi halde Anayasa Mahkemesi’nin de isabetle belirttiği gibi hem ilgili kişiler, hem toplum ve özellikle kamu düzeni hukuk korumasından yoksun bırakılmış olur. Anayasa Mahkemesi haklı olarak pozitif hukuk tarafından yürürlüğü durdurma kararı verme yetkisinin tanınıp tanınmadığına değil, Anayasa ve ilgili yasa kurallarının bunu engelleyen kurallar içerip içermediğine önem vermiştir.

Almanya’da, Federal Anayasa Mahkemesi faaliyetinin birinci yılında birçok defa Anayasa ve Anayasa Mahkemesi Yasası’nda yargılama için öngörülen temellerin dışında başka hukuk kuralları geliştirmek zorunda kalmıştır. Federal Anayasa Mahkemesine göre, Federal Alman Anayasa Mahkemesi Yasası’nda yargılama usulüne ilişkin boşluk olduğunda öncelikle başka usul kanunlarına başvurulmak zorunludur) demektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 121 nci maddesine göre<türk kanunu=”” medenisi=”” ile=”” dernekler=”” kanunu’nun=”” ve=”” hakkında=”” uygulanan=”” diğer=”” kanunların=”” bu=”” kanuna=”” aykırı=”” olmayan=”” hükümleri,=”” siyasi=”” partiler=”” da=”” uygulanır.=”” style=”box-sizing: border-box;”></türk>

2908 sayılı Dernekler Kanununun 74 ncü maddesine göre

Anılan yasalar, Anayasa Mahkememize siyasi partiler hakkında, dernekler hakkında alınabilecek her türlü tedbiri (ihtiyati tedbir dahil) alma hakkını ve hukukun genel ilkeleri, kıyas yoluyla İdari Yargılama Usulünde yazılı tedbirleri alma hakkını vermektedir.

<yürütmenin durdurulması=”” style=”box-sizing: border-box;”>, , v.b. gibi <geçici hukuki=”” koruma=”” style=”box-sizing: border-box;”>sağlayan tedbirlerin vazgeçilmezliği ve önemi, 1999 yılında yayınlanan adlı eserde Dr. MUHAMMET ÖZEKES tarafından şöyle ifade edilmektedir:</geçici></yürütmenin>

(Normal yargılama prosedürü içinde maddi ilişkinin açıklığa kavuşturulması ve icrası belirli bir zamana ihtiyaç duymaktadır. Ancak yargılamanın devamı sırasında veya daha önce ortaya çıkan değişik sebeplerden dolayı yargılama ile ulaşılmak istenen sonuçtan uzaklaşılabilir veya elde edilmesi güçleşebilir. Gerek usûl, gerekse takip hukuku şekli hukuk dalı olup, belirli prosedürlere, belirli süreler içinde uyulması gerekir. Tabiri caizse hakkını elde etmek için bu yollara başvuran kimsenin derin bir soluğa ihtiyacı vardır. Burada kusur sadece ağır işleyen adalet mekanizmasında değildir. Belirli bir prosedüre ve sürelere uyulması, tarafların haklarının korunması için bir güvencedir. Çünkü gerçeğe ulaşmak, gerçeği bulmak için kapsamlı bir araştırmaya, dolayısıyla zamana ihtiyaç duyulur. Ancak, öyle şartlar oluşabilir ki, bu prosedüre sıkı sıkıya bağlı kalınması, telâfisi imkânsız veya güç zararlara sebep olabilir. Özellikle, karşı tarafın ulaşılmak istenen sonucu bertaraf etmek için girişeceği davranışlar sebebiyle yargılamanın sonunda herhangi birşey elde edilmesi bile mümkün olmayabilir.

Yargılamanın sonucunun, yargılamaya başlandığı sırada, hatta ondan da önce güvence altına alınması ihtiyacını ortaya çıkarabilir. Bu da ancak, kesin hukukî koruma elde edilinceye kadar geçici hukukî koruma tedbirleriyle sağlanacaktır.

Geçici hukukî koruma kötü niyetli davranışlara engel olmak, yargılamanın sonucunun tehlikeye girmesini bertaraf etmek için fiilî bir zorunluluk olması yanında, hukukî bir zorunluluktur da. Hukuk devleti içinde sadece hakkın elde edilmesine yönelik yargısal bir yol imkânı sunulmakla kalmayıp, mümkün olduğunca yargılamayla ulaşılacak sonucun da güvence altına alınması gerekir. Hakkın gerçekleşmesine yönelik tüm tedbirler alınmalı, tüm imkânlar kullanılmalıdır. Aksi takdirde elde edilen karar, sadece kağıt üzerinde kalan bir karar olacaktır).

Değerli Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Erdoğan Teziç, 29.1.1999 tarihinde Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması için dava açtığım duyulur duyulmaz, aynı gün NTV Televizyonunda birçok kez yayınlanan söyleşisinde ve 15.2.1999 tarihinde kendisiyle yaptığım telefon konuşmasında, >demiştir.

SONUÇ

Anayasamızın 68 ve 69 ncu maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 98-108. maddeleri, bir siyasi partiyi kapatmak, dolayısıyla o partinin kapatma kararından sonraki tüm seçimlere katılmasını engelleme yetkisini Anayasa Mahkememize vermiştir.

Son kararı vermeye yetkili olma, kamu yararının gerektirdiği hallerde, sakıncalı durumların doğmasını önlemek veya Anayasamızı tehdit eden bir gücü engellemek için, dava sonuçlanıncaya kadar her türlü tedbiri almaya yetkiyi de içerir.

İncelemenize sunduğumuz deliller, Halkın Demokrasi Partisinin kapatılmasını gerektirmektedir.

18 Nisan 1999 tarihinde yapılacak seçimlere az bir süre kalmıştır. Anılan Parti hakkındaki kapatma kararının gecikmesi nedeniyle bu partinin seçimlere katılmasına izin vermek, sayılamayacak kadar çok sakıncalı durum yaratacaktır.

Anayasa Mahkememiz, bugüne kadar çağdaş ve gerçekçi yorumlar yaparak, özellikle Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ile, lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerde bulunan partiler hakkında anayasamız ve yasalarımızın verdiği yetkileri kullanarak, Anayasamızın bekçiliğini kusursuz bir şekilde yaptığını kanıtlamıştır.

PKK militanlarının, <oylarınızın tümünü=”” hadep’e=”” vermezseniz,=”” köylerinizi=”” yakar,=”” hepinizi=”” öldürürüz=”” style=”box-sizing: border-box;”>diyerek, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde köy ve mezralarda yaşayan vatandaşlarımızı daha şimdiden tehdide başladıkları, Halkın Demokrasi Partisi adına radyo ve televizyonlarda yapılacak konuşmaların tamamen bölücülük propagandası ve halkımızı suç işlemeye tahrik niteliğinde olacağına dair ciddî duyumlar almamız ve yukarıda açıkladığımız hususlar gözönünde tutularak:</oylarınızın>

<yürütmenin durdurulması=”” style=”box-sizing: border-box;”>veya her ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın verilecek bir kararı ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin 18.4.1999 günü yapılacak seçimlere katılmasının engellenmesi hususunda bir karar verilmesini takdirlerinize arz ederim.”</yürütmenin>

B- DAVALI PARTİNİN SAVUNMALARI

Davalı Parti’nin 25.2.1999 günlü savunmasında:

“>1. Özellikle Refah Partisi hakkında kapatma davası açılması ile başlayan süreçte, Türkiye Hukuk Sisteminde son derece önemli ve en yüksek makamlarından birini oluşturan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, Yüce Mahkemeniz önünde görülmekte olan siyasi parti kapatma davaları ile ilgili işlemleri normal hukuki prosedür ve gelenekler dışına çıkarma eğiliminde olduğu açıktır. Bir çok kez Yüce Mahkemeniz ve yargılamanın diğer tarafı, Başsavcılık istem ve işlemlerinden medya yoluyla bilgi sahibi olmaktadır.

  1. Hukukun temel ilkelerinden birisi; görülmekte olan bir dava konusunda, yargılamanın bağımsızlığı ve tarafsızlığına gölge düşürecek beyan ve eylemlerde bulunulmamasıdır. Hukukta “yöntem” yalnızca bir “biçim”den ibaret değildir ve bazan davanın esası kadar önemlidir. Gerek uluslararası hukuk ilkeleri ve gerekse iç hukuk kurallarımız, özellikle de CMUY hükümleri göz önünde tutulduğunda; iddia makamını oluşturanların, sanık ya da davalı konumunda olan kişi ve kurumlara karşı “hasım” durumları yoktur. Hatta sanık ya da davalı yararına olan kanıtları da toplamak görevleri vardır.

Birleşmiş Milletler Savcıların Rolüne Dair Yönerge “Havana Kuralları” md.13). Böyle olunca, bu makamda bulunanların böyle bir izlenim uyandırmamaya özen göstermeleri beklenir.

  1. 25 Şubat 1999 tarihli bazı basın organlarında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, vekili bulunduğum HADEP’in seçimlere katılmasının önlenmesi, bir diğer anlatımla “partinin nihai karara gerek olmaksızın kapatılması” hususunda ihtiyati tedbir kararı verilmesi için Yüce Mahkemeniz’e başvurduğu yönünde haberler yer almıştır.

Başvuru ve izlenen yöntem davamız açısından son derece önemlidir:

İlk olarak; vekili bulunduğum HADEP’in seçimlere katılacağı, davanın açıldığı tarihte belli ve biliniyordu. Şayet gerçekten hukuksal olarak, bu partinin seçimlere katılmasının ihtiyati tedbir yoluyla durdurulmasının gerekli olduğu düşünülüyor idiyse, dava ile birlikte tedbir isteminin de Yüce Mahkemeniz’e sunulması gerekirdi. Böyle bir talep için, Yüksek Seçim Kurulu’nun siyasi partilerin aday listelerini vermesi için tanıdığı sürenin son gününe kadar beklenilip, bir gün sonra gündeme getiriliyorsa; Başsavcılık Makamı’nın konumunun bu dilekçemizin 2 nolu ayrımında açıklanan ilkeler çerçevesinde tartışılması kaçınılmazdır.

İkinci olarak; böyle bir talebin zamanlaması, davanın ve yargılamanın hukuki gereklerden çok siyasi istem ve kaygılardan kaynaklandığı yönündeki düşüncelere haklılık kazandıracak niteliktedir.

Üçüncü ve son olarak; bu durum, medya aracılığı ile yargı alanına el atıldığı kaygılarının toplumda ve özellikle de hukuk çevrelerinde tartışıldığı bir dönemde; dava ile ilgili istem ve işlemlerin, kamuoyu yaratmak amacı ile mahkeme zemininden, medya zeminine kaydırılmasına yeni bir örnek oluşturmaktadır. Haberler bu günkü basında yer aldığına göre, başvuru dilekçesinin 24.02.1999 günü, yani Yüce Mahkemeye verilmesinden l gün önce basına verildiği anlaşılmaktadır.

SONUÇ VE İSTEM :Açıklamaya çalışılan nedenlerle,

  1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin seçimlere katılmasının önlenmesi yönünde bir başvurusunun olup olmadığının ve şayet böyle bir başvuru varsa başvuru dilekçesinin tarafımıza bildiriminin yapılmasını;
  2. Başsavcılığın yaptığı başvuru hakkında herhangi bir karar verilmeden önce, başvuru ile ilgili savunma ve görüşlerimizi bildirmemize fırsat verilmesini;
  3. Yüce Mahkemeniz’in Sayın Yargıtay Başsavcısı’nın izlediği yöntem ve davranışlarının, yargılamanın bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri açısından yaratacağı sakıncaları göz önünde bulundurmasını”;

Parti’nin 1.3.1999 günlü savunmasında;

“A. İSTEM BİR “YÜRÜTMENİN DURDURULMASI” YA DA “İHTİYATİ TEDBÎR” DEĞİLDİR. DOĞRUDAN NİHAİ KARAR BEKLENİLMEKSİZİN, YANİ YARGILAMA YAPMAKSIZIN “KAPATMA KARARI” VERİLMESİ İSTEMİDİR:

Yüce Mahkeme’nin yürütmenin durdurulması ya da ihtiyati tedbir kararı verme yetkisinin bulunup bulunmadığı tartışmasına girmeye gerek görmüyoruz. Çünkü, Sayın Başsavcılığın istemi, bir “yürütmenin durdurulması” ya da “ihtiyati tedbir” kararı değildir. Siyasi partilerin varlık nedeni seçimler yoluyla parlamentoya ya da yerel yönetim organlarına girerek, ülke yönetiminde söz sahibi olmaktır. Seçimlerin yapılmadığı dönemlerde de siyasi partiler, kendi siyasi görüş ve programları doğrultusunda ülke sorunları hakkında görüş açıklar, kamuoyunu etkilemeye çalışırlar. Fakat, temel işlevleri seçimlere katılmaktır. Bu yüzden, Siyasi Partiler Yasası’nın 105 nci maddesi iki kez üst üste seçimlere katılmayan siyasi partilerin kapatılmasını öngörmüştür.

Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi’nin bir siyasi partinin seçimlere girmesinin engellenmesine yönelik bir karar vermesi, aslında o siyasi partinin kapatılmasına karar vermesi demektir. Henüz, davalı partinin ön savunmasının dahi alınmadığı bir davada Yüce Mahkemeniz’den partinin kapatılmasına karar verilmesini talep etmenin Anayasa, hukukun genel ilkeleri ve mevcut hukuk sistemimizde yeri bulunmamaktadır. Esasen, Sayın Yargıtay Başsavcısı da bunu bildiği için, dilekçesinde “yürütmenin durdurulması veya HER NE ŞEKİLDE ADLANDIRILIRSA ADLANDIRILSIN… seçimlere katılmasının engellenmesi…” demektedir. Yalnızca bu ifade dahi, Sayın Başsavcının “hukukilik” gibi bir kaygısının olmadığını açıkça göstermektedir. Sayın Başsavcı, “ister hukuki olsun, ister siyasi olsun önemli değil, yeterki davalı partinin seçime girmesini engelleyin” demek istemektedir.

Ancak, Türkiye’nin en yetkin yargıçlarından oluşan Yüce Mahkemeniz’in her kararında “hukukilik” ilkesini herşeyin üstünde tutacağına inanıyoruz.

  1. YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN İSTEMİ HİÇ BİR GERÇEK NEDENE VE BU NEDENLERİ DOĞRULAYAN SOMUT KANITA DAYANMAMAKTADIR:
  2. İstem gerçek dışı, hayali nedenlere dayandırılmıştır;

Sayın Başsavcılık istemini iki nedene dayandırmıştır:

Birincisi; “PKK militanlarının, halkı oylarını HADEP’e vermeleri yönünde şimdiden tehdit etmeye başladıkları” iddiasıdır. İddianın tümüyle hayali olduğu son derece açıktır. Konuyla ilgili tüm devlet yetkilileri ve kurumları özellikle son dönemlerde yaptıkları açıklamalarda; “PKK örgütünün tümüyle çökertildiği ve terörün Türkiye’nin ciddi bir sorunu olmaktan çıktığı; terörle mücadele görevinin silahlı kuvvetlerden alınıp, normal güvenlik güçlerine vermenin zamanın geldiği; Olağanüstü Hal’in kaldırılmasının gündemde olduğu; artık sorunun dağdaki gençleri topluma kazandırmak olduğu” ısrarla ifade edilmektedir. Hatta, bu amaçla bir Pişmanlık Genelgesi çıkarıldığı; ilgili valiliklerin muhtarlarla işbirliği içerisinde bunun çalışmalarını yürüttüğü herkesçe bilinmektedir. Başta Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın bu beyanlarına karşı; Sayın Başsavcı’nın halen halkın seçimler dolayısıyla tehdit altında olduğunu söylemesinin hiç bir inandırıcılığı yoktur. Üstelik iddiasını doğrulayan bir tek kanıt da sunmamıştır.

Kaldı ki, tüm partiler aynı koşullarla seçimlere katılmaktadır. Şayet gerçekten devlet, seçim güvenliğini sağlayamayacaksa ve vatandaşların özgür iradesini sandığa yansıtmasının koşulları yoksa, bir partinin seçimlere katılmasının engellenmesi istenen sonucu vermez. Çünkü, mevcut tehdit bir başka şekilde kendini gösterir. O halde böyle bir durum söz konusu ise tümden seçimlerin iptali gerekir.

Sayın Başsavcının iddiasının tam aksine; seçimlere iki aydan az bir süre kala kapatma davası açılması ve bununla da yetinilmeyerek pozitif hukukumuzda yeri ve örneği olmadığı halde, davalı partinin seçimlere katılmasının engellenmesinin talep edilmesi; seçmenin özgür iradesi üzerindeki asıl tehdidi oluşturmaktadır.

İkincisi; HADEP adına yapılacak radyo ve televizyon konuşmalarında “… bölücülük propagandası ve halkımızı suç işlemeye tahrik…” edileceği iddiasıdır. Bu iddia, diğerinden daha da “garip” bir iddiadır. Henüz yapılmamış, hatta henüz hazırlıklarına dahi başlanılmamış konuşmalarda suç işlenileceğini iddia etmenin, nasıl bir hukuk mantığının ürünü olduğunu bilemiyoruz.

Korkarız ki, Sayın Başsavcı işi biraz daha ileri götürüp; tek tek tüm siyasi parti milletvekili adaylarını inceleyip, bunlardan bir kısmının “seçildikleri takdirde ileride suç işleyecekleri” iddiası ile, milletvekili olmalarının engellenmesi için girişimde bulunacaktır. Başsavcılık makamında bulunan bir kişinin, bir aydan fazla bir süre sonra yapılacak konuşmalarda suç işleneceğini ileri sürmesi, bu iddiasını da “aldığı duyumlara” bağlaması, hukukumuz açısından bir talihsizliktir. Varılmak istenen amaç için hukukun bu denli araç olarak kullanıldığı durum azdır.

  1. Başsavcılığın başvurusunda ileri sürülen nedenleri doğrulayan belge ya da başka herhangi somut kanıt bulunmamaktadır:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı istemine dayanak yaptığı nedenleri doğrulayan herhangi bir kanıt göstermemiştir. Gösterilen tek kanıt “ciddi duyumlar” (!) dır. Hukukumuzda “duyum”un kanıt olarak gösterildiği belki de ilk istem Sayın Başsavcılığın istemidir. Üstelik Sayın Başsavcı “duyum”a dayanarak “davalı siyasal partinin kapatılması” anlamına gelebilecek bir karar verilmesini istemektedir. Eski Anayasa Mahkemesi Sayın Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN’in 27 Şubat 1999 tarihli Hürriyet Gazetesinde çıkan demecinde de haklı olarak vurguladığı gibi; “Anayasa Mahkemesi herkesin her istediğini talep edeceği bir makam değildir.” Hukukumuzda, en basit bir davada dahi tedbir kararı verilmesi istenirken, istemin dayandığı somut kanıtlar başvuruya eklenmek zorundadır. Hiç bir kanıta dayanmayan Başsavcılık istemi reddedilmelidir.

  1. HUKUKUN TEMEL KURALLARINDAN BİRİSİ “DAVADAN BEKLENİLEN SONUCU YARATACAK ŞEKİLDE İHTİYATİ TEDBİR KARARI VERİLEMİYECEĞİ” DİR:

Her davada tarafların amaçladığı bir sonuç vardır. Örneğin davacı davayı “kazanmak” ister, buna karşılık davalı davanın “reddedilmesini” amaçlar. Şayet taraflardan birinin bu amacına eşdeğer bir ihtiyati tedbir kararı verilecek olursa, davanın bir anlamı ve işlevi kalmaz.

Yüce Mahkemeniz’in önündeki davada da Sayın Başsavcılığın amacı HADEP hakkında kapatılma kararı verilmesini sağlamaktır. Sayın Başsavcı, HADEP’in seçimlere katılmasının engellenmesi yönünde bir karar verilmesini talep etmesi, partinin kapatılması ile eşdeğerdir. Şayet bu istem kabul edilecek olursa, artık davanın ve yargılamanın bir anlamı ve işlevi kalmayacağı gibi; Yüce Mahkemeniz’in kesin yargısı da önceden ortaya konulmuş olacağından, davalı yönünden savunma yapmanın ve yargılamaya devam etmenin bir anlamı olmayacaktır.

  1. KAPATMA KARARI İLE DAHİ ELDE EDİLMEYECEK SONUÇ; YARGILANMA YAPILMADAN TEDBİR YOLUYLA ELDE EDİLMEK İSTENMEKTEDİR:

Bir siyasi partinin kapatılmasına ilişkin kararların sonuçları Anayasa’da ve Siyasi Partiler Yasası’nda düzenlenmiştir. Anayasa’nın 84 ncü maddesi, söz ve eylemleri ile bir siyasi partinin kapatılmasına neden olanların milletvekilliklerinin düşeceğini öngörmüştür. Bu konumda olmayan milletvekillerinin bu sıfatı düşmeyeceği gibi, kapatma kararının yerel yönetim organlarına seçilenlerin, örneğin Belediye Başkanlarının, konumlarına da bir etkisi bulunmamaktadır.

Hal böyle iken, Sayın Başsavcı daha kapatma kararı verilmeden, partinin seçimlere girmesine engel olunmasını isteyerek; bu partiden milletvekili ve yerel yönetim organlarına aday olan binlerce insanın seçilmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Bu insanların tümünü potansiyel suçlu olarak kabul edip, seçilmelerini engellemek ise, seçme ve seçilme hakkına, daha doğrusu demokrasiye zarar vermenin ötesinde, hem iç hukukumuzun ve hem de uluslararası hukukun en temel prensiplerinden biri olan “suçsuzluk varsayımı” (masumiyet karinesi)ni tümüyle ortadan kaldırır. Böyle bir istemde bulunmak; Türkiye Vatandaşlarının önemli bir kısmına politikayı yasaklamak demektir. Demokrasimiz açısından son derece vahim bir durumdur.

  1. HUKUKUMUZDA İHTİYATİ TEDBİR, SONRADAN GİDERİLEMİYECEK BİR ZARARI ÖNLEMEK AMACI İLE ÖNGÖRÜLMÜŞTÜR. DAVAMIZDA BÖYLE BİR DURUM SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. AKSİNE, TEDBİR KARARI VERİLMESİ HALİNDE SONRADAN GİDERİLMESİ OLANAKSIZ VAHİM ZARARLAR SÖZ KONUSU OLABİLECEKTİR:

Halkın Demokrasi Partisi listelerinden milletvekili olacaklar ile yerel yönetimlere seçilecekler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Yasalarına tabi olarak görev yapacak ve bunların denetiminde olacaklardır. Anayasa ve yasalardaki yaptırımlar herkes gibi, Onlar’a da uygulanacaktır. Dolayısıyla ortada giderilmesi olanaksız bir zarar olasılığı bulunmamaktadır. Partinin kapatılması halinde de, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası hükümleri uyarınca kararın gereği yerine getirilecektir. Nitekim, Sayın Başsavcı’nın tedbir istemini 27.02.1999 günlü Cumhuriyet Gazetesi’nde değerlendiren Prof. Dr. Yavuz SABUNCU aynı görüşleri savunmuştur.

Asıl giderilmesi olanaksız zararlar Sayın Başsavcının tedbir isteminin kabulü halinde söz konusu olacaktır:

Her davada olduğu gibi, Vekili olduğumuz HADEP aleyhine Yüce Mahkemeniz nezdinde açılan davanın da REDDEDİLME ihtimali vardır. Şayet, henüz davalı yanın savunması dahi alınmadan, tüm kanıtlar toplanmadan davanın reddedilme ihtimalinin bulunmadığı kabul edilecek olursa, yargılama kavramının hiç bir anlamı kalmaz.

Bir an için, Sayın Başsavcı’nın isteminin kabul edildiğini varsayalım. Şayet sonuçta dava reddedilecek olursa, HADEP’in girmesinin engellendiği seçimlerin meşruiyeti nasıl sağlanacaktır ‘ Yerel ve Genel seçimlerin iptali gerekmez mi’ Partinin ve bu partiden milletvekili ve yerel yönetim organlarına aday olan binlerce kişinin uğrayacakları zararlar nasıl giderilebilecektir ‘

SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklandığı gibi;

  1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın isteminin Anayasal ve Yasal dayanağı bulunmamaktadır,
  2. İstem seçme ve seçilme özgürlüğünü düzenleyen ve seçimlerin “serbest ve eşit koşullarda” yapılmasını öngören Anayasa’nın 67 nci maddesine aykırıdır,
  3. İstem, seçmenin özgür iradesini etkilemeye ve HADEP’le ilgili olarak belirsizlik ve tedirginlik yaratmaya yöneliktir,

Bu nedenlerle, mümkün olan en kısa sürede istemin Yüce Mahkemece ele alınarak reddine karar vermesini saygılarımızla diliyoruz.”;

Parti’nin 14.4.1999 günlü savunmasında:

“A. ÖNCELİKLE, SAYIN BASSAVCI’NIN İLK TEDBİR İSTEMİNE KARŞI VERMİŞ OLDUĞUMUZ 01.03.1999 TARİHLİ DİLEKÇEYİ AYNEN YİNELİYORUZ:

Yüce Mahkeme’ye sunduğumuz 01.03.1999 tarihli dilekçemizde, özetle;

  1. Sayın Başsavcı’nın, Halkın Demokrasi Partisi’nin “hangi şekilde olursa olsun” seçimlere katılmasının engellenmesine yönelik isteminin bir “yürütmenin durdurulması” ya da “ihtiyatı tedbir ” istemi olmadığı; doğrudan davadaki asıl istem olan “partinin kapatılması”na YARGILAMA YAPILMADAN karar verilmesi istemi olduğu;
  2. İstemin, hukuka değil; siyasi amaç ve gereklere dayandığı;
  3. İstemin, hayali iddialara ve kanıtlara dayandığı; açıklandıktan sonra;

ı. Davanın esastan karara bağlanması ile elde edilecek sonucun; ihtiyati tedbir kararı şeklinde verilemeyeceğinin, temel bir hukuk kuralı olduğu;

ıı. Hele hele, davanın sonucunda verilecek kapatma kararı ile dahi elde edilemiyecek hususların; tedbir yoluyla sağlanmasının düşünülemeyeceği;

ııı. Partinin seçimlere katılmasının engellenmesi kararı verilmesini gerektirecek “sonradan giderilmesi olanaksız bir zarardan” söz edilemeyeceği; aksine partinin esas karar dahi beklenilmeden kapatma kararı anlamına gelecek bir “siyasi faaliyetlerden men ve seçimlere girmesinin engellenmesi” şeklinde bir tedbir(!) kararının gerek parti ve mensuptan yönünden; gerek ülke demokrasisi yönünden ve gerekse bizzat Anayasa Mahkemesi yargısı yönünden yaratacağı sonuçların çok daha vahim olduğu;

yönündeki düşüncelerimiz Yüce Mahkeme’ye sunulmuştu. Yinelemeden kaçınmak için bu dilekçemize gönderme yapmakla yetiniyoruz.

  1. SAYIN BAŞSAVCI: YÜCE MAHKEMENİN 06.03.1999 TARİHLİ KARARINI VE HUKUKUMUZDA “TEDBİR” YOLUYLA DAVANIN BİTİRİLMESİ GİBİ BİR UYGULAMA VE YÖNTEM OLMADIĞINI BİLE BİLE, TÜMÜYLE SİYASAL İRDELEMELERLE İKİNCİ KEZ İSTEMDE BULUNMAKLA, HUKUKA VE YARGININ SAYGINLIĞINA BÜYÜK ZARAR VERMİŞTİR:

Bir hukuk devletinin temeli, hukuka bağlılıktır. Bunu sağlayacak olan da tarafsız ve bağımsız yargı kurumlarıdır. Yürütmenin içinde olanlar ya da siyasetçiler, kendilerince bazı kurum ve çalışmaları “ülke aleyhine ve zararlı” olarak nitelendirip, bunların mutlak suretle engellenmesi gerektiğini düşünebilirler. Hatta bu yönde talepte ve uygulamalarda da bulunabilirler.

İşte, hukuk devleti ilkesinin ve yargının önemi ve gereği burada ortaya çıkmaktadır. Yargı, yürütmeden ya da siyasilerden gelecek her türlü değerlendirme, telkin ve istemlerden bağımsız olarak; daha da önemlisi kendi siyasi tercihlerinin de etkisi altında kalmayarak, salt hukuki gereklerle yargılama yapma ve hüküm verme durumundadır.

Hukuk devletinde, yasaklar ve yaptırımlar kurallarla belirlenmiştir. Kuralları ihlal ettiği söylenenlerin ya da ceza hukuku kavramı ile suçlu oldukları iddia edilenlerin de kurallarla güvenceye bağlanmış hakları vardır. Hiç kimsenin bu kuralların gözardı edilmesini isteme hak ve yetkisi yoktur. İdamı, linçten ayıran hukuk normlarıdır ve adil yargılamadır.

Fakat üzücüdür ki, Sayın Başsavcı “devlet elden gidiyor” söylemi ile, HADEP’in yargılama yapılmadan linç edilmesini talep ediyor. Bunu sağlamak için de, her yola başvuruyor. Dün, “PKK militanları halkı HADEP’e oy vermeleri için tehdit ediyor” gibi HAYALİ ya da “HADEP adına yapılacak radyo ve tv konuşmalarında suç işlenecek” şeklinde VARSAYIMA DAYALI, suçlamalarla sonuç almak isterken; bugün Öcalan’ın, hiç görmediğimiz, fakat yaklaşık iki ay önce alındığı iddia edilen anlatımları ile ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın sözleri ile mahkemeyi etkilemeye çalışmaktadır. Önceki dilekçemizde de belirttiğimiz gibi, Sayın Başsavcı’nın “HUKUKİLİK” gibi bir kaygısı bulunmamaktadır ve bu yaklaşımdan da en çok HUKUK zarar görmüştür.

  1. SAYIN BASSAVCI’NIN BAŞVURUSUNDAN SONRA; ANAYASA MAHKEMESİ’NE GİDİLEREK, BAŞVURU DİLEKÇESİNDE DAYANILAN ÖCALAN’A AİT ANLATIMLAR İNCELENMEK İSTENMİŞTİR. ANCAK MAHKEME YETKİLİLERİ TARAFINDAN, “BU ANLATIMLARIN SAYIN SAVCININ BAŞVURUSUNUN EKİNDE BULUNMADIĞI” İFADE EDİLMİŞTİR. BU YÜZDEN BAŞSAVCILIĞIN DİLEKÇESİNDE YAZILI HUSUSLAR TEK YANLI İDDİALAR OLMAKTAN ÖTEYE, HUKUKSAL DEĞER TAŞIMAMAKTADIR:

Sayın Başsavcı Halkın Demokrasi Partisi’nin seçimlere katılmasının engellenmesini talep ederken, ya kanıtlanması mümkün olmayan hayali iddialar ortaya atmakta ya da dayandığı iddianın kanıtını kasıtlı olarak dava dosyasına sunmayarak, savunmayı engellemeye çalışmaktadır.

Sayın Başsavcı’nın ilk tedbir istemini dayandırdığı gerekçelerin doğru olmadığı zaman içerisinde kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Örneğin; bu güne değin PKK militanlarının halk üzerinde şu ya da bu şekilde oy kullanmaları yönünde bir baskıda bulunduklarına dair medyada bir tek haber çıkmadığı gibi, herhangi bir partiden de böyle bir iddia ortaya atılmamıştır. Şayet böyle bir durum olsa idi, öncelikle bu tehditlerden zarar gören siyasal partilerin buna tepki göstermesi, ayrıca da HADEP aleyhine her fırsatı değerlendiren yöneticilerden buna ilişkin iddialar gelmesi gerekirdi.

Bir diğer iddia, “Hadep adına radyo ve televizyonlarda seçim konuşması yapacak kişilerin suç işleyecekleri” idi. Buna karşılık, ilki 11.04.1999 günü yapılan radyo ve televizyon konuşmalarında her parti temsilcisi gibi HADEP temsilcisi de konuşma yapmış ve iddia edildiği gibi kıyamet kopmamış, suç işlenmemiştir.

Sayın Başsavcı bu kez A. Öcalan’a atfedilen anlatımları kullanmıştır. Oysa, bu anlatımların tarihi 22 Şubat 1999’dur. Yani, Yüce Mahkemeniz’in ilk tedbir istemini ret ettiği 06.03.1999 tarihinden çok önce, başta Sayın Mahkemeniz ve Sayın Başsavcı olmak üzere bilinmekte idi.

Ayrıca, A. Öcalan’a atfedilen anlatımlar incelenmek istenmiş ise de, Mahkeme yetkilileri tarafından, bu anlatımların dava dosyasında bulunmadığı ifade edilmiştir. Dava dosyasına konulmayan bir kanıtın tarafımızdan incelenmesi ve değerlendirilmesi olanağı olmadığı gibi, dava dosyasına konulmayan kanıtların da yargılamanın herhangi işlemine esas alınması hukuken mümkün değildir. Sayın Başsavcı’nın dilekçesindeki iddialar, kanıtlar dilekçeye eklenmediği için, bir tarafın soyut iddiaları olmanın ötesinde hukuksal sonuçlar doğurmaz. Sayın Başsavcı, dilekçesine kanıt eklemeyerek, hukuku ve savunma hakkını önemsemeyen genel yaklaşımını yinelemiştir.

  1. SAYIN BASSAVCI’NIN DAVANIN ESASI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİNİ DE İÇERMESİ GEREKEN 4.2 SAHİFELİK DİLEKÇESİNİN; 4 SAYFASININ TEDBİR İSTEMİNDEN, 0.2 SAHİFESİNİN DE “SONUÇ” BÖLÜMÜNDEN OLUŞMASI DÜŞÜNDÜRÜCÜDÜR:

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki 3 davanın iddianamesinin birleştirilmesi şeklindeki iddianameye, tarafımızdan 32 sayfadan oluşan ön savunma verilmiştir. Sayın Başsavcı’nın esas hakkındaki görüşünde, ön savunmamızda değinilen itiraz ve savunmalara, birkaç satırla da olsa yanıt vermesi beklenirdi. Fakat, ilk sahifesinin üst kısmında “ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ” yazılı olmanın dışında, davanın esası ile ilgili olarak dilekçede bir tek satırın dahi bulunmaması; ön savunmamızdaki “davanın hukuki değil, siyasi neden ve yaklaşımlarla açıldığı” görüşümüzü doğruladığı gibi, Sayın Başsavcı’nın davanın sonucundan da “esasla ilgili açıklama yapmaya gerek duymayacak” denli emin olduğu izlenimini vermektedir. Bu yaklaşımdan Türkiye Demokrasisi ve hukuk adına kaygı duymamak mümkün değildir.

SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklanan nedenlerle;

  1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın ikinci kez tedbir istemesinin Anayasal ve Yasal dayanağı bulunmamaktadır,
  2. İstem, seçme ve seçilme özgürlüğünü düzenleyen ve seçimlerin “serbest ve eşit koşullarda” yapılmasını öngören Anayasa’nın 67 nci maddesine aykırıdır,
  3. İstem, seçmenin özgür iradesini etkilemeye ve HADEP le ilgili olarak belirsizlik ve tedirginlik yaratmaya yöneliktir,

Bu nedenlerle, istemin reddine karar verilmesini saygılarımızla diliyoruz” denilmiştir.

IV- ÖN SAVUNMA

Davalı Parti’nin 5.4.1999 günlü esasa ilişkin ön savunması şöyledir:

A- İDDİANAME İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİMİZ:

  1. 1. İddianame, dava açma hakkının siyasî amaçlarla kötüye kullanılmasının açık bir örneğidir:

Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından Halkın Demokrasi Partisi’nin temelli kapatılması için Anayasa Mahkemesi nezdinde dava açtığının medyadan öğrenilmesinden hemen sonra 03.02.1999 tarihinde Yüce Mahkeme’ye verdiğimiz dilekçede, Yargıtay C. Başsavcısı’nın dava açma hakkını kötüye kullandığı, nedenleriyle birlikte açıklanmıştı. Yüce Mahkeme bu görüşümüze katılmamış ise de; Sayın Başsavcının daha sonra yaptığı açıklamalar ve Hadep’in seçime sokulmaması yönündeki istemi, açılan davanın hukuksal nedenlerden çok siyasi nedenlere dayandığını ortaya koymuştur. Sayın Başsavcı, iddianamedeki olaylar ve dayanılan kanıtlar 1996 ve 1997 yıllarında kendisine suç duyurusu olarak iletildiği halde, uygun siyasi ortamı beklemiş ve hiç bir işlem yapmamıştır. Ne zamanki, 18 Nisan 1999 günü milletvekili ve yerel yönetimler genel seçimlerinin yapılacağı ve bu seçimlerde HADEP’in özellikle Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde birinci parti olacağının kesinlik kazanması üzerine; partinin mümkünse seçimlere sokulmaması, bu olmadığı takdirde de “kapatılma tehdidi” altında seçimlere sokularak seçim şansının düşürülmesinin hesapları yapılmıştır. Bir yandan, tekrar tekrar gündeme getirilen yapay nedenlerle Partinin Genel Başkanı dahil tüm üst düzey yetkilileri tutuklanmış, bitaraftan da aynı yapay nedenlere dayanılarak parti aleyhine kapatma davası açılmıştır. Bununla da yetinilmemiş, Sayın Başsavcı tüm hukuk kurallarını bir kenara bırakarak, “her ne şekilde olursa olsun” Hadep’in seçimlere katılmasının önlenmesi için Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunmuştur. Bu talepte bulunmak için de, kasıtlı olarak aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na verilmesi süresinin dolmasını beklemiş ve bir gün sonra başvuruda bulunmuştur. Tüm bunlar, Hadep’in kapatılması; seçimlere sokulmaması ya da en azından mümkün olduğu kadar düşük oy alması yönünde bir “‘devlet kararı” bulunduğunu göstermektedir. Esasen, Milli Güvenlik Kurulu’nun, ilki 18.12.1996 tarihinde basına yansıyan, gizli raporları nedeniyle kamuoyu bu durumu yakından bilmektedir. Devletin bu kararının yaşama geçirilmesi için ya hukuk kuralları tümüyle yok kabul edilmiş ya da güdülen amaca hizmet ettiği ölçüde hukuk kuralları istenilen yönde kullanılmıştır.

İddianame, dava açma hakkının kötüye kullanılmasıdır. İddianame hukuksal değil, siyasi değerlendirme ve amaçlarla hazırlanmış bir belgedir. Hukukumuzun temel kurallarından birisi hakkın kötüye kullanılmasının yasa tarafından korunamayacağıdır. İddianamenin reddi gerekir.

  1. 2. İddianame, Anayasa, Siyasi Partiler Yasası ve Ceza Yargılama Yöntemi Yasası’na aykırı olarak düzenlenmiş olup, esasa girilmeden reddi gerekir:

Siyasi partilerin uyacağı esaslar ile temelli kapatılmalarının nedenleri ve yöntemi Anayasa’nın 68 ve 69 ncu maddelerinde düzenlenmiştir. 2820 Sayılı Siyasi Partiler Yasası’nda da siyasi partilerin uyacakları esaslar ile kapatılmalarının neden ve yöntemleri ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 33 ncü maddesinde de parti kapatmalarına ilişkin davalarda CMUY’nın uygulanacağı öngörülmüştür. Böyle olunca, Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından düzenlenen ve Halkın Demokrasi Partisinin kapatılması istemini içeren iddianamenin değinilen anayasal ve yasal öğeleri taşıması zorunludur.

Buna karşılık, Yargıtay C Başsavcılığı’nın 29.01.1999 tarih ve SP.60 Hz.1999/37 sayılı iddianamesi anayasal ve yasal öğelerden yoksun olup; yargılamaya esas alınabilecek nitelikte değildir. Çünkü;

İlk olarak; İddianamede vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi’nin ne ile suçlandığı tam olarak açıklanmamıştır. Bundan önceki parti kapatma davaları incelendiğinde; kapatılması istenen partinin hangi faaliyetinin, hangi açıklamasının ya da hangi görüşlerinin kapatma isteminin gerekçesini oluşturduğu açıkça belirtilmiştir. Savunmalarda ve Anayasa Mahkemesi kararlarında da tek tek bu nedenler üzerinde durularak, bir sonuca varılmıştır.

Bu davaya konu iddianamede ise; partinin hangi nedenlerle kapatılmasının talep edildiği açık bir şekilde belirtilmeyerek, yalnızca Anayasa ve Yasa maddelerine gönderme yapıldığı görülmektedir.

Bir yandan, Halkın Demokrasi Partisi’nin henüz kurulmadığı ya da yeni kurulup da henüz hiç bir faaliyet göstermediği dönemlerde başka davaların sanıklarından baskı ve işkence ile alınan ısmarlama anlatımlara dayanılarak HADEP – PKK ilişkisi kanıtlanmaya çalışılmakta; bir yandan da bu parti mensuplarının resmi ideoloji ile çelişen siyasal görüşleri kapatma nedeni olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Aynı şekilde, iddianamenin bir bölümünde Hadep yöneticilerinin PKK’nın siyasi kanat yöneticileri olduğu ileri sürülmekte; diğer bir bölümünde ise Hadep yöneticileri yasadışı silahlı örgüte yardım ettikleri ileri sürülmektedir. Partinin 2. Kurultayında Türk Bayrağı’nı indiren kişi yargılandığı ve ceza aldığı halde, kesinleşmiş yargı kararına rağmen, bu olay aynen bu davanın iddianamesine aktarılmıştır. Amaç, Yüce Mahkemeyi etki altında bırakmak ve savunmayı olur olmaz iddialar arasında boğup, tutarlı bir savunma yapılmasına engel olmaktır. Savunmaya esas alınacak “isnad” belli değildir.

İkinci olarak; İddianamede yer alan iddialar ile, “İSTEK” bölümünde uygulanması talep edilen Anayasa’nın 68/IV ve SPY’nın 78-79-80-81-82 ve 83 ncü maddeleri arasında illiyet bağı kurulmamıştır. Diğer bir anlatımla, DGM iddianamelerinde yer alan eylemler ile Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nın parti kapatmalarına ilişkin hükümleri arasında herhangi bir sebep-sonuç ilişkisi kurulmamıştır. Örneğin, iddianamede yer alan eylem ve davranışlardan hangilerinin SPY’nın 79 ncu maddesini ihlal ettiği tek cümle ile dahi açıklanmamıştır. Ya da, Anayasa’nın 68/VI maddesinde sayılı hallerden hangilerine dayanıldığı belli değildir. Sayın Başsavcı’nın iddianamenin ”İSTEK” bölümündeki bir cümlesinin bu bağın yerine geçtiği söylenemez.

Üçüncü olarak: herhangi bir siyasal partinin Anayasa’nın 68/IV maddesinde yazılı eylemlerden dolayı kapatılabilmesi, 69/V1 maddesinde yazılı olduğu şekilde “eylemlerin işlendiği odak haline gelme” koşulunun gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. Sayın Başsavcı bu koşulu tartışma gereği dahi duymamıştır. Bu yaklaşımın başta Anayasa olmak üzere hukuka uygun olduğunu söylemek olanağı yoktur. Anayasakoyucu, parti kapatmalarında dava açma yetkisini Yargıtay C. Başsavcısı’na, yargılama ve karar yetkisini de Anayasa Mahkemesi’ne vermiştir. Bununla, siyasi partilere, diğer tüzel kişilerden farklı ve daha güvenceli bir konum sağlanmak istenmiştir. Fakat iddianameye hakim olan anlayış bu değildir. DGM savcılarının hazırladığı üç iddianame birleştirilerek aynen Yüce Mahkeme’ye sunulmuştur.

Görüldüğü gibi, Yüce Mahkemeniz’e sunulan iddianame en basit bir ceza davasının iddianamesinde bulunması gereken özellikleri dahi taşımamaktadır. CMUY’nın 163 ncü maddesi bir iddianamede bulunması zorunlu hususları belirtmiştir. İddianamelerde, sanığın kimliği ve yargılamanın yapılacağı mahkeme dışında;

İsnat olunan suçun neden ibaret olduğunun,

Suçun yasal unsurlarının ve uygulanması gereken yasa maddelerinin,

Dayanılan kanıtların.

yazılı olması zorunludur. Oysa, Başsavcılığın iddianamesinde ne isnat edilen eylemler ve ne de kapatma isteminin yasal unsurları tam olarak açıklanmamıştır.

Anayasal ve yasal koşulları taşımayan iddianamenin Yüce Mahkeme tarafından reddi gerekir. Ya da en azından, yukarıda açıkladığımız düşünceler doğrultusunda Sayın Başsavcı’nın iddianamedeki eksik hususları açıklamasına karar verilmelidir. Aksi takdirde, suçlama (isnad) açık olmadığı için; sağlıklı bir yargılama yapılamayacak, özellikle de savunma hakkı tam olarak kullanılamayacaktır. Bunun sonucu olarak iç hukuk hükümleri yanında AİHS’nin 6 ncı maddesi ihlal edilmiş olacaktır.

  1. 3. İddianame, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 nci, 9 ncu, 10 ncu , 11 nci maddelerine, Sözleşmeye Ek l Nolu Protokol’ün 3. maddesine ve bu maddelerle birlikte sözleşmenin 14 ncu maddesine açıkça aykırıdır:

A.3.a AİHS’nin 6 ncı Maddesi yönünden:

İddianame, DGM Savcılarının Halkın Demokrasi Partisi yönetici ve mensupları hakkında hazırladıkları 3 iddianameye ve yine aynı savcıların topladığı kanıtlara dayanmaktadır. DGM Savcılarının bağlı olarak görev yaptıkları Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kuruluş amaçları, oluşum biçimleri, uyguladıkları yasa ve yöntemlerdeki farklılıklar dolayısıyla, bağımsız ve tarafsız mahkeme olmadıkları; olağanüstü mahkeme niteliğinde oldukları kabul edilmektedir. Nitekim, bu mahkemelerin kaldırılması ya da en azından yeniden düzenlenmesi konusunda yeni yasama döneminde yasal değişiklere gidileceği de bilinmektedir. Bu konuya dilekçemizin diğer bölümlerinde ayrıca değinilmiştir. Askeri ve sivil kişilerden oluşan DGM Savcıları da, DGM’lerin kuruluş amaçları yönünde soruşturma yapmak üzere, atanmaları, yetkileri ve çalışma yöntemleri 2845 sayılı Yasa ile özel olarak düzenlenmiştir. Hadep yöneticileri hakkındaki tüm soruşturmalar bu savcılar tarafından ve olağanüstü yöntemlerle yürütülmüştür. Kanıtlar hukuka aykırı yöntemlerle toplanılmış, hiç bir aşamada savunmanın soruşturmaya katılmasına izin verilmemiştir. Hukuki olmaktan çok, kaynağı Milli Güvenlik Kurulu olan siyasi kararlar doğrultusunda soruşturma ve suçlamalara gidilmiştir.

Bağımsız ve tarafsız olması mümkün olmayan DGM Savcıları tarafından siyasi amaçlarla hazırlanmış iddianamelere ve olağanüstü yöntemlerle hukuka aykırı bir şekilde elde edilen kanıtlara dayanan Başsavcılık İddianamesi de, AİHS’nin adil yargılanma hakkı ile ilgili 6 ncı maddesine açıkça aykırıdır.

A.3.b AİHS’nin 9 ve 10 ncu maddeleri yönünden:

İddianamenin çeşitli bölümlerinde yapılan değerlendirmeler, asıl amacın, Hadep yönetici ve mensuplarının gerek birey olarak ve gerekse parti olarak savundukları siyasi düşüncelerin açıklanmasına engel olmak olduğunu göstermektedir. İddianamenin değişik bölümlerinde, özellikle “Kürt Sorunu” ile ilgili olarak resmi devlet görüşünden farklı görüş ve düşünceler; ülkeyi bölmek isteme, terörist örgütü destekleme ya da kin ve düşmanlığı tahrik olarak nitelendirilmiştir. Sorunların diyalog yoluyla, şiddete başvurmadan çözülmesini istemek suç sayılmıştır. İddianamenin mantığına göre, Kürtler’in varlığından, kültüründen, dillerinden, yönetime katılmalarından söz etmek suçtur; Türklerin ve Kürtlerin kardeşliği söylemi, Türkiye’yi bölme amacını gizlemeye yöneliktir (örnek olarak sh. 3, 26. 55). Asıl amacın gizlenmesi için, yapay suçlamalar yapılmakta, partinin yasa dışı faaliyetlerde bulunduğu ileri sürülmektedir. Oysa, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi, hiç bir şekilde şiddeti savunmamış, teşvik etmemiştir. Aksine sorunların barışçıl yöntemlerle ve demokrasi içerisinde diyalog yoluyla çözülmesinde ısrarlı olmuştur. HADEP hiç bir koşulda Türkiye’nin bütünlüğüne aykırı görüş açıklamamış, davranışlarda bulunmamıştır. Türkiye’nin en önemli sorunu olan “Kürt Sorununun da çoğulcu demokrasi ilkeleri çerçevesinde ve Türkiye’nin bütünlüğü içinde çözülmesini savunmuştur. Her türlü ayrımcılığa karşı çıkmış ve sürekli olarak halklar arasında kardeşliği savunmuştur.

Fakat, katı bir Türk Milliyetçiliği’ni esas alan; Türkler dışındaki tüm etnik ve kültürel grupları ret ve inkar eden; çoğulcu demokrasinin gereklerini Türkiye’nin bölünmesi olarak gören; farklı görüş ve düşünceleri baskı ve şiddetle bastırmaya dayanan resmi anlayış, Hadep ve mensuplarının siyasi görüşlerini, gerek birey ve gerekse örgütsel olarak açıklamalarına engel olmak için her çareye başvurmaktadır. İddianamedeki, HADEP’e yönelik yasa dışı faaliyetlerde bulunma iddiaları da bu çerçevede ortaya atılmıştır. Amaç, resmi anlayışla çelişen siyasi görüş ve düşüncelerin engellenmesidir ve bu da AİHS’nin 9 ve 10 ncu maddelerine aykırıdır.

  1. 3.c AİHS’nin 11 nci maddesi yönünden:

Yurttaşların seçme ve seçilme hakları, diğer bir anlatımla ülkenin siyasal yönetimine katılma hakkı, demokrasilerde korunması gereken temel hakların başında gelir. Günümüzde bu katılım, tek tek birey iradeleri yerine; bireysel iradeleri bir araya getiren siyasal partiler aracılığı ile olmaktadır. Bu yüzden de siyasi partiler, demokrasilerin olmazsa olmaz koşuludur. Siyasi partiler arasında görüş ve programlarına göre ayrım yapılıp bazılarına yaşam hakkı tanınmaması demokratik ilkelere aykırıdır. Kapatılması istenen Halkın Demokrasi Partisi Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na göre kurulmuş ve 1995 yılında seçimlere katılarak her türlü engellemeye karşın ülke çapında 1.200.000 nin üzerinde oy almıştır. Özellikle Kürt kökenli yurttaşların yoğun olduğu bölgelerde Hadep en yüksek oyu almıştır. Şayet %10 oranındaki ülke barajı olmasa idi, 25’in üzerinde milletvekili çıkaracaktı. Şimdi bu parti tamamen komplo soruşturmalar ve yapay nedenlerle kapatılmak istenmektedir. Bu yolla, HADEP yönetici ve üyeleri yanında, bu partiye oy veren milyonlarca vatandaşın siyasal parti olarak örgütlenme özgürlüğü engellenmek istenmektedir. Bu partinin kapatılması için, demokratik bir toplumun haklı göreceği hiç bir neden bulunmamaktadır. İddianame açık bir şekilde AİHS’nin 11 nci maddesinin ihlalidir.

A.3.d Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek l Nolu Protokol’ün 3. maddesi yönünden:

Ek l Nolu Protokol’ün 3 ncü maddesi, “Taraf devletlerin yasama organının seçimi için halkın özgür düşünce ve iradesini ortaya koyabileceği koşullarda ve belli aralıklarla seçim yapılmasını” öngörmüştür. Halkın serbest irade ve düşüncesini ifade etmesini engelleyecek ya da etkileyecek her türlü muamele, bu maddenin ihlali sonucunu doğurur. Yukarıda açıklandığı şekilde, siyasal kaygı ve kararlarla Halkın Demokrasi Partisi’ne karşı kapatma davası açılmış olması; Sayın Başsavcı’nın hukukun sınırlarını zorlayarak, dava açılması vesilesiyle ve özellikle de ihtiyati tedbir istemi vesilesiyle medya önündeki partiye yönelik suçlamaları; halkın iradesini etkilemesinin ötesinde; halka, HADEP’e oy verilmemesi yönünde açık bir baskıdır. Bu baskının en üst yargı organlarının muamelelerinden kaynaklanması ise, demokrasi ve özgürlükler yönünden çok daha vahim bir durumdur.

A.3.e AİHS’nin 6-9-10-11 ve Ek Protokol’ün 3 ncü maddeleri ile birlikte 14 ncü maddesine aykırılık yönünden:

AİHS’nin 6-9-10 ve 11 nci maddesi ihlal edilmek suretiyle vekili bulunduğum Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılmak islenmesinin asıl nedeni; bu partinin savunduğu siyasal görüşlere ve parti üye çoğunluğunun etnik kökenlerine yönelik ayrımcılıktır. Hadep, ülke sorunları konusunda resmi görüşlerle çelişen farklı görüşlere sahiptir. Özellikle, Kürt Sorunu’nun demokratik çoğulcu ilkeler çerçevesinde çözülmesini savunmakta; şiddet yöntemlerine karşı çıkmaktadır. Üyelerinin çoğunluğunu Kürt kökenli vatandaşlar oluşturmaktadır. Kürt kimliğine sahip çıktığı ve çoğulcu bir yapıyı savunduğu; devletin Kürtler üzerindeki haksız uygulamalarını eleştirdiği için; resmi devlet kurumlarının husumetini üzerine çekmekte; ülkeyi bölmeye çalışmakla suçlanmaktadır. Bu nedenle de her fırsatta çalışmaları engellenmekte, yöneticileri ve mensuplarına baskı yapılmaktadır. Kürt olmaları ve Kürt Sorunu’nun çözümü için savundukları farklı siyasal görüşler Hadep ve yöneticilerinin özgürlüklerinin kısıtlanmasının temel nedenidir. Yani, etnik ve siyasal görüş ayrımcılığı yapılan muamelelerin asıl nedenidir.

  1. İDDİA VE DAYANILAN KANITLARIN NİTELİKLERİ:

Yargıtay C. Başsavcılığının 29.01.1999 tarih ve SP. 60 Hz. 1999/37 sayılı 56 sayfalık İddianamesi; halen Ankara Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görülmekte olan 3 davanın iddianamelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemine dayanak oluşturan iddialar ve dayanılan kanıtlar da bu davalardaki iddia ve kanıtlardan ibarettir. Bu saptamadan hareketle:

  1. 1. Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemini içeren davanın dayanağını oluşturan iddialar ve dayanılan kanıtlar, halen görülmekte olan davaların konularını oluşturduklarından, bu iddia ve kanıtların doğruluğu henüz hukuksal olarak belirlenmemiştir:

İddianamenin 1-18 nci sayfaları arasındaki bölüm tümüyle Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde görülmekte olan 1998/80 esas nolu davanın iddianamesinden aktarmadır. Bu davada, başta Parti Genel Başkanı Murat Bozlak olmak üzere, Parti Meclisi ve Merkez Yürütme Kurulu Üyeleri’nin de aralarında bulunduğu 50 nin üzerinde parti mensubu yargılanmaktadır. Davada sanıklar yasadışı silahlı örgütün siyasi kanat yöneticileri olarak suçlanmakta ve TCY.nın 168/1. TMY.nın 5 nci maddeleri uyarınca cezalandırılmaları talep edilmektedir. Bu dava ile ilgili olarak sanıkların tamamı (parti üyesi olmayan Avukat İhsan Durukal hariç) serbest bırakılmıştır.

İddianamenin 18-26 ncı sayfaları arasındaki bölüm Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde görülmekte olan 1999/1 esas sayılı davanın iddianamesinden aynen alınmıştır. Bu davada aralarında Parti Genel Başkanı Murat Bozlak ve parti yöneticilerinin de bulunduğu 47 kişi yargılanmaktadır. Sanıkların tümü yasa dışı silahlı örgüte (PKK) yardım etmekle suçlanmakta ve TCY’nın 169 ve TMY’nın 5 nci maddeleri uyarınca cezalandırılmaları istenilmektedir. Halen 16 sanık tutuklu bulunmaktadır.

İddianamenin 26-55 nci sayfaları arasında yer alan bölüm ise, Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde görülmekte olan 1998/104 esas sayılı davanın iddianamesinden aynen alınmıştır. Dava, aralarında Parti Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın da bulunduğu 41 sanık aleyhine 1996/80 sayı ile açılmıştır. Davada 41 sanıktan 23’ü hakkında silahlı terör örgütünün (PKK) yönetcisi olmak suçlaması ile TCY’nın 168/I maddesinin; 17′ si hakkında yasadışı silahlı örgüte üye olmak suçlaması ile TCY’nın 168/II maddesinin ve l sanık hakkında da TMY’nın 8/1 maddesinin uygulanması talep edilmiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonucunda sanıklardan parti üyesi olmayan Faysal Akçan TCY’nın 168/11 maddesi uyarınca; aralarında Parti Genel Başkanı Murat Bozlak ve Kurultay Divan Başkanı Hikmet Fidan’ın da bulunduğu 26 sanığa TCY’nın 169 ncu maddesi uyarınca hapis cezaları, 14 sanık hakkında ise beraat kararı verilmiştir. Fakat mahkumiyet kararlarının temyizi üzerine, Yargıtay 9. Ceza Dairesi 08.06.1998 gün ve 1997/3736 E., 1998/1820 K. sayılı kararı ile sanık Faysal Akçan dışındaki tüm sanıklar hakkındaki kararı eksik soruşturma nedeniyle bozmuştur. Halen dava 1998/104 esas sayı ile devam etmekte olup, sanıkların tümü serbesttir.

Görüldüğü gibi, davanın dayanağını oluşturan iddianamedeki iddialar ve bunların dayandığı kanıtlar henüz yargı önündeki davalarda tartışılmakta olup; bunların hiç birisi doğrulanmış değildir. Yargıtay C. Başsavcılığı’nın yargı önündeki iddiaları kanıtlanmış iddialar ve kanıtları da doğrulanmış kanıtlar olarak Yüce Mahkemeye sunmuş olmasını, ceza hukuku ilkelerine aykırı olmanın ötesinde, bir siyasal partiyi kapatma konusunda önyargılı ve aceleci bir davranış olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

  1. 2. Kapatma davasında dayanak olarak gösterilen DGM önündeki davalar; Milli Güvenlik Kurulu Kararları doğrultusunda DGM Savcıları tarafından planlı ve kapatma davası açmanın gerekçesini oluşturmak üzere; yapay bir şekilde yaratılmış davalardır:

Ankara 2 Nolu DGM önünde görülmekte olan 1998/38 esas sayılı davada; DGM Savcılarının amacı tarafımızdan şöyle açıklanıyordu:

“Görülmekte olan bu dava, salt ceza hukuku normları ile açıklanabilecek bir dava değildir. Davanın “siyasi” niteliği ağır basmaktadır. Davayı hukuki olmaktan çok, siyasi bir dava haline getiren bir çok neden bulunmaktadır.

Birinci neden; davanın, seçimlere katılarak 1.200.000’nin üzerinde oy almak suretiyle, ülke genelinde %5 oy desteğine sahip bir partiyi tasfiye etmeyi amaçlıyan bir dava olmasıdır. Dilekçemizin diğer bölümlerinde ayrıntıları ile açıklanacağı üzere; dava tamamen HADEP’in tüzel kişiliğine yöneliktir. HADEP’in parti olarak faaliyetleri ve siyasi görüşleri davanın merkezini oluşturmaktadır. Halen tutuklu olarak yargılanan müvekkillerimiz de kendi kişisel eylemlerinden ötürü değil, bir bütün olarak partiye yönelik suçlamalardan ötürü yargılanmaktadır.

HADEP’in hedef seçilmesi; 18.12.1996 günlü basında yer alan “MGK Gizli Raporu” nda somutlaşan resmi politikanın bir sonucudur. Bu resmi politikanın gereği olarak, DGM Savcıları her fırsatta HADEP’i bir bütün olarak suçlamaya çalışmaktadırlar. Bununla, bir yandan HADEP’in kamuoyundaki destek ve saygınlığının azaltılarak, bir suç örgütü gibi gösterilmesi, öte yandan da partinin kapatılmasının zeminin yaratılması amaçlanmaktadır.

İlk deneme, “Bayrak Davası” olarak bilinen, Parti kurultayında Türk Bayrağı’nın provakasyon amacıyla indirilmesi ile ilgili davada yapılmıştır. Türk Bayrağı’nın indirilmesi gibi, hiç kimsenin onaylamayacağı bir eylem bahane edilerek, tüm parti yöneticileri gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. DGM Savcılığı, bu davada da parti faaliyetlerini suçlamış, HADEP’in PKK’nın siyasi kanadı olduğunu savunmuş ve parti yöneticilerinin TCY. 168/1 maddesi uyarınca cezalandırılmasını istemiştir. Fakat dava, bir kısım sanıkların TCY’nın 169 ncu maddesine göre cezalandırılması ile sonuçlanmıştır. Bu kararın tarafımızdan temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C. Başsavcılığınca düzenlenen tebliğnamede TCY’nın 169 ncu maddesinin de unsurlarının bulunmadığı kabul edilmiş ve kararın tüm sanıklar yönünden bozulması talep edilmiştir.

Bu kez, iddianamede suçlama konusu dahi edilmeyen bir takvim bahane edilerek, soruşturma başlatılmış, parti binaları aranmış ve yöneticileri tutuklanmıştır. Bu davadaki iddia ve kanıtlar da bir önceki davanın büyük ölçüde aynısıdır. Bayrak davasına ait iddianame ile, bu davanın iddianamesi karşılaştırıldığında, her iki dava arasında gerek isnatlar yönünden ve gerekse isnatlara kanıt olarak gösterilen hususlar yönünden benzerlikten öte bir özdeşlik bulunduğu görülecektir.

İkinci neden; hazırlık soruşturmasına, suçların takibi ve önlenmesi genel amacından çok; HADEP’in ve O’nun yöneticileri olan sanıkların resmi anlayışla çelişen siyasi düşüncelerini suç olarak gösterme çabasının hakim olmasıdır. İddianamede suçlamanın “Anayasanın açık hükümlerine rağmen sanıklar ayrı bir ırk, ayrı bir halk oldukları, ayrı dilleri, ayrı kültürleri … olduğu temalarını işleyerek…” cümlesi ile başlaması, söylediklerimizi doğrulamaktadır.

Üçüncü neden; ceza yargılamasının araçları olan gözaltına alma, arama, sorgulama ve tutuklamanın, hukuki gereklilik sınırları içerisinde değil; varılmak istenen siyasi amaca hizmet ettiği ölçüde başvurulmuş olmasıdır. Örneğin, soruşturmanın ilk başlangıç nedeni, parti tarafından bastırılan 1998 yılı takvimi olduğu ve bu takvimde DGM Savcılığının elinde olduğu, dolayısıyla aramayı gerektiren bir neden bulunmadığı halde, parti binalarında arama yapılmıştır. Buna karşılık, iddianamede takvimlere bir cümle ile dahi değinilmemektedir. Bu durum takvimle ilgili suçlamanın, partide arama yapmak için kullanılan, yapay bir suçlama olduğunu göstermektedir. DGM Savcılığı suçlama konusu etmeyeceği bir nedeni, arama nedeni olarak göstermek suretiyle yasaya aykırı davranmıştır.

Yine, parti genel merkezinde yapılan aramadan sonra, soruşturmayı yürüten DGM Savcısına başvurulmuş ve şayet parti yöneticilerinin sorgulanmasına gerek duyuluyorsa, bu yöneticilerin istenilen gün ve saatte Savcılığa gelecekleri bildirilmiştir. Buna karşılık Savcı, parti yöneticilerinin gözaltına alınması hususunda polise emir verdiğini ve bu emri geri alamayacağını ifade etmiştir. Bundan, gözaltına almanın soruşturmanın gereği olarak değil, parti yöneticilerini kamuoyu önünde küçük düşürme amacına yönelik olduğu anlaşılmakladır.

Dördüncüsü: 8 klasör olarak takdim edilen kanıtların, isnadın kanıtlanmasına yönelik değil, aksine sanıklara yükletilen isnadın ne olduğunun tam olarak anlaşılmamasına; bunun sonucu olarak da savunmanın engellenmesine ve yargılamayı yapacak mahkemeyi olumsuz etkilemeye yönelik olmasıdır.

DGM Savcılığının 8 klasör olarak sunduğu kanıtlar, yargılananların somut ve kişisel eylemlerini ortaya koyan kanıtlar değildir. Yüzlerce sayfalık kitap fotokopileri; yüzlerce sayfalık kime ait olduğu ve nasıl elde edildiği belli olmayan polis anlatımlarının fotokopileri; hukuki hiç bir kanıt değeri olmayan, polisin yüzlerce insanla ilgili olarak yaptığı değerlendirme yazıları, davayla ve yargılananlarla bir ilgisi bulunmayan MED TV izleme raporları kanıt olarak dosyalanmıştır.

Tüm bunlar, şu anda görülmekte olan davanın siyasi boyutunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, HADEP’i sindirmek, çalışmalarını engellemek ve mümkün olursa kapatılmasını sağlamak uğruna, hukukun temel ilkeleri bir kez daha gözardı edilmiştir…” ( 28.04.1998 tarihli Tahliye Dilekçesinden)

Yüce Mahkemeniz önündeki bu dava, yaklaşık l yıl önce söylediklerimizin ne denli doğru olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

  1. 3. Dava dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtlar, hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıkları için; Yüce Mahkeme nezdindeki yargılamayı ve verilecek kararı daha baştan sakatlamıştır:

Hukuka uygun ve adil bir şekilde yürütülmeyen soruşturmalara ve bu soruşturmalar sonucu açılan ceza davalarına dayanılarak, Yüce Mahkeme önünde, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi hakkında kapatma istemli dava açılması, daha baştan davayı sakatlamıştır. Adil yargılama ilkesi bir bütündür. Yargılamanın herhangi bir aşamasındaki hukuka ve adil yargılama ilkelerine aykırılık, yargılamanın tümünü ve sonuçta da verilecek hükmü adil olmaktan çıkarır.

Dilekçemizin diğer bölümlerinde açıklandığı gibi, Halkın Demokrasi Partisi ve yöneticileri aleyhine açılan soruşturmaların tamamı siyasi amaçlıdır. Tümüyle özel amaçlarla kurulmuş olağanüstü mahkeme niteliğinde olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin görev alanına giren suçların hazırlık soruşturması; yine bağımsız ve tarafsızlıklarından söz edilemiyecek (2845 sayılı Yasa’nın 5 ve 6 ncı maddeleri uyarınca atanan) askeri ve sivil savcılar tarafından özel amaca uygun olarak yapılmıştır. DGM savcıları soruşturmaları tarafsız bir şekilde yürütmemişler, aksine partiyi bir bütün olarak suçlamanın yapay kanıtlarını yaratmaya çalışmışlardır. Hazırlık soruşturmasındaki işlemlerin hiç birisine savunma katılmamış, bu yöndeki tüm istemler reddedilmiştir. Aramalar hukuka uygun olarak yapılmamıştır. Bazı aramalarda tutanak düzenlenerek, hazır bulunan parti görevlilerine imzalatılmış, ancak daha sonra tutanaklarda bulunmayan bir kısım kanıtlar, aramalarda bulunmuş gibi dava dosyasına dahil edilmiştir. Aramalar tümüyle kolluk kuvvetlerinin inisiyatifînde gerçekleştirilmiş, ilgili savcı dahi hazır bulunmamıştır.

Soruşturmalarda kanıt olarak kullanılacak tanık beyanları başka soruşturmalar nedeniyle gözaltına alınmış sanıkların “emniyet” anlatımları arasından seçilmiş ve şayet diğer aşamalardaki beyanlar lehte ise, bunlar özellikle dava dosyalarına konulmamıştır. Yani, HADEP ve Hadepliler ile ilgili soruşturmalarda DGM Savcıları genel tarafsızlık ilkesi yanında; CMUY’nın 153/II maddesine açıkça aykırı işlem yapmışlardır. Yüce Mahkemeniz’in önündeki bu davada da, başka davalarda sanık olan kişilerin EMNİYET ya da JANDARMA tarafından zor ve baskı ile alınan anlatımları kanıt olarak kullanılmaktadır. Bunların çoğu, yargılama aşamalarında bu beyanlarını reddetmişlerdir. Ancak, gerek DGM önündeki davalarda ve gerekse Yüce Mahkemeniz’e sunulan dosyalarda kişilerin yalnızca emniyet anlatımlarına yer verilmiştir. Hatta, birçoğu fotokopi şeklinde ve imzasız olduğu için, savunmanın ısrarlı talepleri ile Ankara l Nolu DGM nezdindeki 1998/104 sayılı dava dosyasında duruşmada okunmamasına karar verilmiştir.

. 4. Yüce Mahkemeye sunulan kanıtlar, mahkeme tarafından denetlenmeye ve doğru bir değerlendirme yapmaya elverişli değildir:

Yüce mahkeme önündeki davada, halen DGM’ler önünde görülmekte olan 3 dava dosyasına dayanılmakta olduğuna göre; bu dava dosyalarındaki tüm kanıtların Yüce Mahkeme’ye sunulması ve tek tek tartışılıp irdelenmesi gerekir. Bunların hukuka uygun ve adil bir şekilde elde edilip edilmediği tartışmasını bir kenara bıraksak dahi, bu kanıtlar Yüce Mahkeme’nin denetlemesine ve değerlendirmesine elverişli durumda değildir. Örneğin, HADEP-PKK ilişkilerinin kanıtı olarak sunulan 100’ün üstündeki kişinin beyanları fotokopi şeklinde ve tasdiksizdir. Üstelik bunların hemen hemen tamamının yalnızca emniyet aşamasındaki beyanları dava dosyalarına konulmuştur. C. Savcılığı ve mahkeme önündeki anlatımlar yoktur. Hatta, bunların çoğunun kim tarafından ve ne zaman sorgulandıkları dahi belli değildir.

Maddi kanıtların bir bölümü iddianamelere ve tutanaklara gerçeği yansıtmayacak şekilde geçirilmiştir. Örneğin, PKK bayrağı olduğu iddia edilen şeyin, bir dergi sayfası olduğu; Kürdistan Haritası denilen şeyin bir takvim yaprağı üzerindeki dekoratif fon olduğu; illegal yayın denilen kitap ve dergilerin yasal olarak yayımlanan dergi ve kitaplar olduğu anlaşılmıştır.

Aramalarda elde edildiği ileri sürülen bir kısım kanıtların, aramalar sırasında yerinde tutulan tutanaklarda bulunmadığı; nereden elde edildiği bilinmeyen bazı dokümanların Parti Genel Merkezinde ve İl, İlçe binalarında bulunmuş gibi, dava dosyasına konulduğu tespit edilmiştir.

Parti yönetici ve mensuplarına ait olmayan konuşma ve açıklamalar onlara mal edilmiş ya da içerikleri farklı yansıtılmıştır.

Bu durumda Yüce Mahkeme’nin, Yargıtay C. Başsavcısının dayandığı kanıtları nasıl denetleyip, değerlendireceği önemli bir sorundur ve kanımızca bu mümkün değildir.

  1. YÜCE MAHKEME ÖNÜNDEKİ YARGILAMADA SORUNLAR:
  2. 1. Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki yargılamaların sonucunun beklenmesi sorunu:

Yargıtay C. Başsavcılığının iddianamesi, halen Ankara Devlet Güvenlik Mahkemeleri önünde görülmekte olan 3 davanın iddianamelerine ve kanıtlarına dayandığına göre; normal koşullarda bu davaların sonuçlarının beklenilmesi gerekirdi.

Fakat, DGM yargılamalarının sonuçlanmasının beklenilmesinin, tarafımızdan talep edilmesi mümkün olmadığı gibi; Yüce Mahkeme’nin de kendiliğinden böyle bir karar vermesinin “adil yargılama ilkesi” dolayısıyla mümkün olmadığı düşüncesindeyiz. Çünkü;

ı. Bu davaların hazırlık soruşturması; bağımsız ve tarafsız olmayan DGM Savcıları tarafından, olağanüstü yöntemlerle ve hukuka aykırı bir şekilde yürütülmüştür:

Dilekçemizin B. bölümünde açıklandığı gibi, adil yargılama ilkesi bir bütündür. Soruşturma ve yargılamanın herhangi bir bölümündeki adil yargılama ilkesine aykırı işlem ve uygulamalar yargılamanın tümünü ve verilecek kararı adil olmaktan çıkarır. DGM Savcılarının işlevi yukarıda açıklanmıştı. MGK raporlarına yansıyan devlet kararı doğrultusunda yapılan soruşturmalarda, önce suçlama yapılmış, daha sonra da suçlamayı doğrulayıcı kanıtlar elde edilmeye çalışılmıştır. Hatta, bazan soruşturma için gerekçe yapılan neden; daha sonra suçlama konusu dahi edilmemiştir. Örneğin; Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/38 sayılı davada; soruşturmanın gerekçesi “Parti tarafından bastırılan duvar takvimlerinde Kürdistan Haritası olduğu” idi. Diyarbakır DGM Savcılığı tarafından bu yönde başlatılan soruşturmada söz konusu takvimlerin toplatılmasına da karar verilmiştir. Daha sonra, soruşturma dosyası görevsizlik kararı ile Ankara DGM Savcılığı’na gönderilmiştir. Ankara DGM Savcılığı, bu takvimlerin ele geçirilebilmesi için Parti Genel Merkezi ve İl, İlçe binalarında arama kararı almıştır. Soruşturma kapsamında Partinin Genel Başkanı ve tüm Parti Meclisi Üyeleri hakkında da tutuklama kararları verilmiştir. Fakat, soruşturma sonucunda açılan davanın iddianamesinde, takvim konusu tek satırla dahi suçlama konusu edilmemiştir. Bu durum takvim konusunun Hadep’i suçlamak için bir bahane olarak kullanıldığını açıkça ortaya koyuyordu.

Doğal olarak, siyasi amaçlı ve her ne olursa olsun “suçlama” amacı ile yapılan bu soruşturmalarda işlem ve muamelelerin hukuka uygun yürütülmesi beklenilemezdi. Nitekim, parti binalarında yapılan aramalarda avukatların hazır bulunma istemi kabul edilmemiştir. Arama tutanakları, sağlıklı olarak düzenlenmemiş, ekleme ve çıkarmalara elverişli ifadeler kullanılmıştır. Örneğin, 2 klasör halinde dosyalar” denilmek suretiyle, sonradan dosya içerikleri istenildiği şekilde davalara yansıtılmıştır. Hazırlıktaki sanık ve tanık sorgulamaları savunma olmadan yapılmış; sorgu tutanaklarının avukatlara verilmesi istemleri reddedilmiştir. Ses ve görüntü kasetlerinin çözümü ve bilirkişi incelemeleri tümüyle savunmanın katılımı olmadan gerçeğe aykırı olarak yapılmıştır. Taciz ve sindirme amacı öylesine ileri götürülmüştür ki; avukatların Parti Yöneticilerini sorgu amacıyla DGM Savcılığı’na getirme istemleri “hayır biz onları polis vasıtası ile gözaltına alacağız” denilerek reddedilmiştir.

Bu koşullarda yürütülen hazırlık işlemlerinin, adil bir yargılamaya esas olması düşünülemez.

ıı. Yargılamayı yapan Devlet Güvenlik Mahkemeleri de adil bir yargılamayı yapabilecek bağımsız ve tarafsız mahkemeler değildir:

Devlet Güvenlik Mahkemeleri, kuruluşu amacı, yapısı ve uyguladığı farklı normlar nedeniyle yıllardan beri tartışma konusudur. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne yasal anlamda meşruiyet kazandırmak amacı ile, Anayasal düzenleme yapılmış ise de, meşruiyet tartışmaları sona erdirilememiştir. Çünkü, Anayasa’da yer almalarına rağmen, DGM’ler, siyasi amaçlarla kurulmuş, tabii hakim ilkesine aykırı, uzmanlık mahkemeleri ile bir ilgisi bulunmayan, tarafsızlık ve bağımsızlık ilkeleri ile bağdaşması mümkün olmayan kuruluşlardır. Bu kurumlar, muhalif siyasi düşünce ve örgütlenmelerin engellenmesine, sindirilmesine ve cezalandırılmasına hizmet etmektedir.

DGM’lerin adil, bağımsız ve tarafsız mahkemeler olmadığı yönündeki tartışmalar, Türkiye’nin de yetkisini kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği bir kararla yeni bir boyut kazanmıştır. AİHM’nin İNCAL/TÜRKİYE davasında (09.06.1998 tarih ve 41/1997/825/1031 sayılı) verdiği karar, DGM’lerin AİHS’nin 6 nci maddesine öngörüldüğü biçimde bağımsız ve tarafsız bir mahkeme sayılamayacağı yönündedir.

Bu durumda. DGM’lerin bağımsız ve tarafsız olmadığı, dolayısıyla da adil bir yargılama yapamayacağı yönündeki itirazlarımız, yalnızca savunmanın bir iddiası olmaktan öte, uluslararası bir mahkemenin kararına dayanmaktadır. Bilindiği gibi, AİHS Türkiye tarafından imzalanmış ve TBMM tarafından da onaylanarak Anayasa’nın 90 ncı maddesi gereğince bir iç hukuk hükmü haline gelmiştir. Ayrıca, Türkiye 1987 yılında bireysel başvuruyu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yetkisini kabul etmiştir. O halde, aralarında Türk Yargıç’ın da bulunduğu AİHM’nin verdiği karar tüm kurum ve kuruluşları bağlar.

Bu açıklamalarımızdan çıkan sonuç; Yüce Mahkeme’nin DGM Yargılamalarını ve sonuçlarını, kendi önündeki parti kapatma davasının yargılamasına esas alamayacağıdır. Aksi takdirde DGM Savcılığı işlemleri ve DGM yargılamalarına yöneltilecek tüm itirazların Yüce Mahkeme önündeki yargılama için de geçerli olması kaçınılmazdır.

C.2. Anayasa Mahkemesi’nin İddianamede yer alan maddi olayların ve dayanılan kanıtları doğruluğunu bizzat değerlendirmesi sorunu:

İddianamedeki iddiaların ve kanıtları Halkın Demokrasi Partisi’nin temelli kapatılması için yeterli olup olmadığına karar vermeden önce, Yüce Mahkeme’nin önünde bu iddia ve kanıtların doğruluğunun saptanması sorunu bulunmaktadır. Dayanılan kanıtlar arasında;

ı. Yazılı belgeler (yazı, resim, kitap, dergi, broşür, gazete vs),

ıı. Ses ve görüntü kasetleri,

ııı. Parti binalarında ve yöneticilerin evlerinde bulunduğu savunulan diğer maddi kanıtlar (bez, pankart, giysi, mermi, silah vs.)

ıv. Tanık beyanları,

  1. Yargılanan parti yöneticilerinin çeşitli aşamalarda sanık olarak verdikleri beyanlar,

bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin uygulamaları ve çalışma yöntemi, özellikle de tarafların katılımı ile duruşma yapılmaması gibi hususlar göz önünde tutulduğunda Yüce Mahkeme’nin onlarca klasörden oluşan kanıtların doğruluğunu araştırmasının pek mümkün olmadığı düşünülmektedir. Örneğin; yalnızca dosyada kanıt olarak kullanılan 100’ün üzerindeki tanığın polis anlatımlarının araştırılması için dahi, ilgili mahkemelerden bu tanıkların savcılık ve mahkeme önündeki beyanlarının getirtilmesi gerekecektir. Hatta bu dahi yeterli olmayacak, savunmanın katılımını sağlamak için tanıkların mahkeme önünde yeniden dinlenmeleri gerekecektir.

Yüce Mahkemenin önündeki önemli bir sorun da; arama tutanaklarında olmadığı halde, sonradan nasıl ve ne şekilde elde edildiği bilinmeden dava dosyalarına konulan kanıtların ayıklanmasıdır.

  1. İDDİANAMEDE YER ALAN BAZI İDDİALAR VE DAYANILAN KANITLARLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİMİZ:

Dilekçemizin yukarı bölümlerinde açıklandığı üzere, bu güne kadarki parti kapatma davalarından farklı olarak; Yargıtay C. Başsavcısı’nın “kapatma” istemini hangi iddia ve kanıtlara dayandırdığı net bir şekilde anlaşılmamaktadır. 3 ayrı iddianameden bölümler alınıp, sonuna “İSTEK” başlıklı bir paragraftan oluşan bir bölüm eklenmek suretiyle İddianame oluşturulmuştur.

Dolayısıyla, Sayın Başsavcı’nın kapatma nedenleri ve bunların dayanakları konusunda görüş açıklamak, hele hele Anayasa ve SPY hükümleri ile bağlantılı bir savunma yapmak mümkün görünmemektedir. Bu yüzden, aşağıda DGM Savcılıklarının iddianamelerinde parti yönetici ve mensupları ile ilgili belli başlı iddialar ve bunların kanıtları ile ilgili kısa ve genel görüşlerimiz açıklanmıştır. Yüce Mahkemenizin, kapatma istemine yönelik iddia ve kanıtların netleşmesinden sonra daha geniş ve somut açıklamalar yapma ve karşı kanıtlar sunma konusunda tarafımıza olanak tanıyacağına inanıyoruz.

  1. l Ankara DGM Savcılığı’nın 16.03.1998 tarihli iddianamesine dayanan iddialar:

D.1.a HADEP’in “Musa Anter Barış Treni'” girişimini desteklemesi:

Bu iddia DGM yargılamasında da sanıklar tarafından açık ve net bir şekilde yanıtlanmıştır. Her şeyden önce, siyasi söylem ve iddialar dışında, bu girişimin PKK tarafından düzenlendiğini gösteren herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. Barış Treni organizasyonu için İstanbul’da bir büro açılmış, Türkiye’deki çalışmalar buradan yürütülmüştür. Yüce Mahkemenizin de bildiği gibi, bu girişime yalnızca HADEP değil, bir çok siyasal parti, dernek, sendika ve demokratik kitle örgütü yanında, tek tek kişi bazında da pek çok aydın, yazar, siyasetçi de destek vermiştir.

Bu güne kadar, ne İstanbul’da kurulan irtibat bürosu ve ne de bu girişime destek veren kişi ve kuruluşlar aleyhine herhangi bir dava açılmış değildir.

Barışı amaçlayan bir girişime, barıştan yana tüm kurumların ve kişilerin destek vermesinden daha doğal bir davranış olamaz. Kimden gelirse gelsin, barışı amaçlayan bir etkinliği desteklemenin suç sayılması; savaşın desteklenmesi demektir. Ülkemizin her şeyden önce toplumsal barışa ihtiyacı vardır. Barış istemlerinin yargılanması, buna karşılık savaş çığırtkanlığının kabul görmesi ülkemiz için bir ayıptır. Barış Treni’nin engellenmesi üzerine, Türkiye’de ve yurt dışında lehte ve aleyhte pek çok düşünce ileri sürülmüş, değerlendirmeler yapılmıştır. Kimileri engellemeyi alkışlarken, kimileri engellemeyi kınamışlardır. Bu durum son derece doğaldır. Bu bağlamda MED TV’de de değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmelere bakarak; farklı konum ve yapıdaki örgütler arasında paralellik kurmak, siyasal ve ön yargılı bir yaklaşımdır.

D.l.b Açlık Grevleri Konusu ;

İddianamede 1998 yılında 8 kez kimi il ve ilçe binalarında tutuklu yakınlarının açlık grevi girişimleri olduğu iddia edilmiştir. Bu açlık grevlerine kimlerin katıldığı, kaç gün sürdüğü, nelerin talep edildiği; nasıl sona erdiği; herhangi yasal bir soruşturma konusu edilip edilmediği belli değildir. Bu konuda herhangi bir kanıt da bulunmamaktadır. Soyut bir şekilde HADEP’in bu açlık grevlerini desteklediği iddia edilmiştir ki bunu doğrulayan bir kanıt da bulunmamaktadır.

İddianamede, PKK’nın “Zindan Komisyonu” kurduğundan ve cezaevlerindeki açlık grevlerinin bu komisyon tarafından örgütsel olarak yönlendirildiğinden söz edilmektedir. Bu iddia doğru ya da yanlış olabilir. Fakat, iddianın HADEP ile ilgisi ya da bağlantısı nedir. İddia edilen komisyonun kurulmasında HADEP’in rolü mü vardır ‘ Ya da bu Komisyon HADEP’e talimat mı vermiştir ‘

Herkesin de bildiği gibi, cezaevlerinde zaman zaman açlık grevleri ya da direnişler olmaktadır. Cezaevinde yakınları olan aileler, bu eylemlerin onlara zarar vermesinden endişe etmekte, bunun sonucu olarak da bu eylemler süresince cezaevlerinin önünde gece, gündüz bekleşmekte, bazan da kamuoyunun dikkatini soruna çekmeye çalışmaktadırlar. Ateş düştüğü yeri yakar. Çocuğu, kardeşi, eşi ya da babası cezaevinde olan kişinin, açlık grevlerinin sona ermesi ve yakınının açlıktan ölmemesi için çaba göstermesi, bu amaçla siyasi partilere başvurması, onları tepki göstermeye zorlaması kadar doğal bir durum yoktur. Hangi nedenle cezaevinde olursa olsun, bir kimsenin çocuğuna, kardeşine, kocasına sahip çıkmaması düşünülemez. Bu yaşananlarla HADEP arasında bağlantı kurmak açık bir haksızlıktır.

D.l.c Basın Açıklamaları:

Siyasi Partiler Yasası’nın 101 nci maddesi, parti genel başkanının, genel başkan yardımcılarının ve genel sekreterinin parti adına yaptığı yazılı ve sözlü açıklamaların partiyi bağlayacağını ve sorumluluk altına sokacağını öngörmektedir.

Bunların dışındaki parti mensuplarının yapmış olduğu yazılı ve sözlü açıklamalar partiyi bağlamaz ve varsa sorumluluk açıklamayı yapana ait olur. İddianamede ise bir kısım parti görevlilerine mal edilen açıklamalardan dolayı HADEP sorumlu tutulmakta, suçlamalara kanıt olarak gösterilmektedir.

Kaldı ki DGM nezdindeki yargılamalarda, söz konusu açıklamaları yapmakla suçlanan kişiler bu suçlamaları kabul etmemişler ve iddiaların doğru olmadığını savunmuşlardır. Yani, bu açıklamaların yapılıp yapılmadığı ya da açıklamaların içeriklerinin iddianamede yazılı olan şekilde olup olmadığı kesinlik kazanmış değildir.

D.l.d Toplantı ve Mitinglerde yasadışı örgüt bayrak ve flamalarının açılması:

Türkiye’deki legal örgüt ve kurumların temel sorunlarından birisi, halka açık olarak yaptıkları kapalı salon ve açık hava toplantılarını tam olarak kontrol edememeleridir. Bilindiği gibi, güvenlik güçlerinin çabaları da her zaman etkili olamamaktadır. Bunun sonucu olarak, kendi adını duyurmak ve eylem yapmak isteyen yasadışı örgüt mensupları bu toplantılara sızmakta, varlıklarını kamuoyuna gösterebilmek için de kendi işaret ve flamalarını açmaktadırlar, özellikle, sol görüşlü siyasal partilerin ve mensuplarının özgürlük anlayışları; katı polisiye yöntemleri kullanmalarına, toplantıları sabote eden bu tür gruplara karşı şiddet yöntemlerine başvurmalarına engeldir. Bu yüzden de, bütün dünyada yasal sol partilerin ve diğer kurumların düzenledikleri toplantılarda, yasadışı örgütlerin gösterilerine engel olunamamaktadır. Hadep’in düzenlediği toplantılarda da zaman zaman bu tür istenmeyen olaylar meydana gelmiştir.

Doğal olarak, bu tür olayların meydana gelmesinde kusuru olan parti yönetici ve mensuplarının kişisel yasal sorumlulukları mevcut hukuk sistemi içerisinde belirlenir. Fakat, bu tür grupların eylem ve gösterilerinden bütün olarak bir siyasal partiyi sorumlu tutmak düşünülemez.

D.l.e. Yakalanan PKK militanlarının HADEP ile ilgili beyanları:

Devlet kurum ve kuruluşlarının HADEP’e bakış açısı herkesçe bilinmektedir. Her fırsatta terör olayları ile HADEP arasında bağlantı kurulmaya çalışılmaktadır. MGK gizli raporlarında HADEP açıkça hedef gösterilmiştir. Medya da bu konuda üzerine düşeni fazlasıyla yapmaktadır. Güvenlik güçleri de aynı yaklaşımla, gözaltına aldıkları her sanıktan mutlak surette HADEP aleyhine beyan almak istemekte, bunun için baskı ve işkence dahil her yola başvurmaktadırlar.

Tüm bunlara rağmen; Hadep ile terör olayları ya da yasadışı örgütler arasında herhangi bir ilişki bulunduğuna dair bu güne kadar en küçük bir somut kanıt gösterilememiştir. Yapılan iş, göz altına alman kişilerden “PKK’ya katılmadan önce Hadep’in …. il/ilçe teşkilatına gidiyordum”, “Hadep binalarında yapılan propagandalara inandım” gibi soyut suçlamalar içeren beyanlar almaktır. Kolluk kuvvetlerince zor ve baskı altında alınan bu tür beyanlar, yargılamanın diğer aşamalarında ilgililer tarafından reddedilmektedir. Hadep’in yasa dışı faaliyetlere destek vermesi hiç bir koşulda söz konusu olamaz. Bu konuda inandırıcı bir tek kanıt yoktur.

D.l.f. Hadep Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunan kanıtlar:

10.02.1998 günü Parti Genel Merkezinde arama yapılmış, bulunan ve el konulan kitap, dergi, kaset, dosya vs. düzenlenen bir tutanağa yazılarak hazır bulunanlar tarafından imzalanmıştır. Ancak, dava açıldığında, arama tutanaklarında bulunmayan bir kısım belge, yazı ve dokümanların aramalarda bulunmuş gibi dava dosyasına konulduğu görülmüştür. Mahkeme önündeki sorgu ve savunmalardaki buna ilişkin itirazlar dava tutanaklarında bulunmaktadır.

Arama sırasında parti binasında bulunan İhsan DURUKAL isimli bir avukatın çantasında yapılan aramada; bir kısım yazılar bulunarak el konulmuştur. Adı geçen avukat gözaltına alınmamış ve partiden ayrılmasına izin verilerek, serbest bırakılmıştır. Fakat. Av. İhsan DURUKAL’ın çantasında bulunan yazı ve dokümanlar, daha sonra HADEP ve yöneticilerini suçlamanın temel kanıtı olarak kullanılmıştır. Aynı iddialar, bu davanın iddianamesine de alınmıştır. Oysa, adı geçen şahıs parti üyesi dahi değildir. Bu şahsın evinde bulunan yazılar dahi partiye mal etmek istenmektedir.

D.l.g Parti İçi Eğitim Konusu:

Her parti gibi, HADEP’in de parti içi eğitime büyük gereksinimi vardır. HADEP’in her yasal faaliyetinin altında, başka nedenler aramak anlayışı burada da kendini göstermiş, eğitim çalışması yasa dışı örgütsel çalışmalar olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Partinin eğitim amacında ve içeriğinde bir yasaya aykırılık varsa, bunun sorumluluğu partiye aittir. Buna karşılık, herhangi bir eğiticinin partinin belirlediği amaç ve içerik dışına çıkarak anlattığı derste, yasaya aykırılık varsa bunun sorumluluğu doğrudan ilgili kişiye aittir. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı eğitim kurumlarında dahi, zaman zaman program dışı ve yasaya aykırı ders verme olaylarının yaşandığı bilinmektedir.

DGM iddianamesinde bilinçli olarak, arama tutanaklarında bulunmayan; nereden ve nasıl elde edildiği belli olmayan bir takım yazı ve belgeler eğitim notları olarak lanse edilmiştir.

Ana hatları ile; parti program ve tüzüğü; yazışma usul ve yöntemleri; resmi kurumlarla ilişkiler; kongre, toplantı, miting gibi etkinliklerin yasal ve idari prosedürü; parti üyelerinin hak ve yükümlülükleri; insan hakları ve hak ihlallerinde başvuru yolları; demokratik sosyal devletin tamını ile Türkiye’nin ekonomik ve sosyal sorunları gibi konular eğitim çalışmalarının temelini oluşturmaktadır.

Parti içi eğitim çalışması yapılmasına 1997 yılında karar verilmiştir. Parti bültenin Temmuz 1997 tarihinde yayımlanan 3 ncü sayısında “Merkezi Eğitim Komisyonu” nün hazırladığı “EĞİTİM ÜZERİNE” başlıklı yazı yer almıştır. Bu yazıda, eğitim çalışmasına karar verilmesinin nedenleri ve eğitimin belli başlı konuları açıklanmıştır. Söz konusu parti bülteni DGM dava dosyasında mevcuttur. Bu konuya ilişkin suçlamalar tümüyle asılsızdır.

D.2. DGM Savcılığı’nın 28.12.1998 gün ve 527 sayılı iddianamesine dayanan iddialar:

D.2. a11.11.1998 tarihli Murat BOZLAK imzalı basın açıklaması ve 13.11.1998 tarihli “Ankara İl Örgütü” yazılı açıklama:

Bu basın açıklamaları, DGM iddianamesinde (alıntı olarak da Başsavcılık iddianamesinde) bu açıklamalar, “…A. Öcalan’ın İtalya’dan başlamak üzere bütün Avrupa’da hatta dünyada çetesine ve kendisine siyasi bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerine paralel açıklamalar olduğu…” şeklinde değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme ve yaklaşımın “ön yargı” dışında hiç bir dayanağı bulunmamaktadır. Bu konuda esasa ilişkin savunmada ayrıntılı açıklamalar yapılacaktır. Bu açıklamaların tek amacı “toplumda yaratılan şoven dalga nedeniyle halk arasında meydana gelecek husumeti” önlemek ve “sağduyulu davranılması” hususunda uyarıda bulunmaktır.

D.2.b. Ankara İl Başkanlığı kongresinde yapılan konuşmalar ve Parti 01.11.1998 tarihinde yapılan Büyük Kongresinde atılan sloganlar:

Ankara İl Başkanlığı Kongresindeki konuşmaların hiç birisinde yasa dışı ya da Türkiye’nin bütünlüğüne aykırı sözler bulunmamaktadır. Tümüyle Türkler ve Kürtler’in kardeşliği temelinde konuşmalardır. Ayrıca, yapılan konuşmalara ilişkin kasetler gerçeğe uygun olarak çözülmemiştir.

Hadep Büyük Kongresinde ise, gerek parti yöneticilerinin ve gerekse katılan delegelerin söz ve davranışlarında herhangi bir suçlama nedeni bulunamadığı için, onbin kişi üzerindeki dinleyici topluluğundan bir kaç kişinin attığı sloganlar partiye imal edilerek suçlanmak istenmektedir ki, bu kabul edilemez. Kongreye ait ses ve görüntü bantları incelendiğinde, suçlamanın ne denli haksız olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır.

D.2.c. Parti Genel Merkezi’nde ve Parti’nin Türkiye genelindeki İl ve İlçe Binalarında yapılan aramalarda bulunduğu söylenen kanıtlar:

Dilekçemizin yukarı bölümlerinde açıklandığı üzere, HADEP ile ilgili tüm soruşturmalar, gerçek bir suç iddiasının lehteki ve aleyhteki kanıtlarını bulmak amacı ile değil; “her ne olursa olsun suçlama” amacıyla yapılmaktadır. Bu nedenle de, bir yandan soruşturmalarda DGM Soruşturmalarına göre dahi olağan sayılmayan yöntemlere başvurulmakta; öte yandan da tüm soruşturma işlemleri taraflı bir şekilde yürütülmüştür. A. Öcalan’ın İtalya’da yakalanması dolayısıyla Türkiye’de bilinçli bir şekilde yaratılan şoven milliyetçi ve saldırgan ortam DGM Savcıları tarafından da Hadep aleyhinde bir fırsat bilinmiştir. Hadep’in parti binalarına ve mensuplarına saldıran devlet güdümlü faşist unsurlar hakkında hiç bir soruşturma yapılmadığı, insanların linç edilerek öldürülmesine seyirci kalındığı bir ortamda, DGM Savcıları adeta HADEP’e saldırı emri vermiştir. Ankara DGM Savcısının emri ile aynı anda Türkiye’nin her yerinde parti binalarını polis basmış, binalardaki herkes istisnasız gözaltına alınmış ve aramalar yapılmıştır. Bu hava ve ortam içerisinde, parti binalarında olmayan bir çok aleyhte kanıt parti binalarında bulunmuş gibi tutanak tutulmuş ve Ankara’ya gönderilmiştir. Tamamen güvenlik güçlerinin inisiyatifinde olan bu arama işlemlerinin adil ve tarafsız bir şekilde yapıldığını, Türkiye’nin gerçeklerini bilen insaf sahibi hiç kimse iddia edemez.

Tüm bu aleyhteki çabalara rağmen, Parti Genel Merkezi ile tüm il ve ilçe binalarında yapılan aramalar, HADEP’e yönelik suçlamaların haksızlığını ortaya koyduğu için; tutanaklar abartılı ve gerçekleri saptıracak şekilde tutulmuştur.

Örneğin, bir dergi sayfasındaki resim, tutanaklara “parti binasında PKK bayrağı” bulundu şeklinde geçmiştir. Önce, suçlama ve soruşturma için bahane edilen ve daha sonra da iddianamelerde suçlama konusu edilmeyen, duvar takvimleri bu soruşturmanın arama tutanaklarına “‘Kürdistan Haritaları'” olarak geçmiştir.

Aramaların hiç birisi hukuka uygun ve tarafsız bir şekilde yapılmamış, parti avukatlarının hazır bulunmasına izin verilmemiştir. Arama tutanakları gerçek dışı tutulmuş, parti binalarında olmayan aleyhte kanıtlar polis tarafından tutanaklara dahil edilmiştir. Bununla da yetinilmemiş, tutanaklarda olmayan kanıtlar sonradan dava dosyasına konulmuştur. Dolayısıyla, bunların hiç birisinin kanıt olarak kabul edilme olanağı yoktur.

D.3. Ankara DGM Savcılığı’nın 23.08.1996 gün ve 83 sayılı İddianamesine dayanan iddialar:

D.3. a. Türk Bayrağı’nın indirilmesi olayı:

23.06.1996 tarihinde yapılan Halkın Demokrasi Partisi 2. Büyük Kurultayında; salona çatıdan sarkacak şekilde çok büyük boyutlarda bir bayrak asılmıştır. Fakat, Parti Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın, bayrağa arkası dönük olarak konuşmasını yaptığı sırada; çatıya çıkmış bulunan bir ya da birkaç militan tarafından Türk Bayrağı’nın ipleri çözülerek aşağı bırakılmış, salonun bir başka bölümüne de A. Öcalan’ın posterini asmışlardır. Türk Bayrağı’nın, Parti Genel Başkanı ve kongreyi yöneten Divan’ın arka bölümünde asılı olması nedeniyle, gerek divan üyeleri ve gerekse M. Bozlak, olayı önce fark etmemişlerdir. Ancak yapılan uyarılar üzerine durum fark edilmiş, gerekli uyarı ve müdahaleler yapılmıştır. Fakat, yere düşürülen Türk Bayrağı”nın yerine asılması çatının yüksekliği nedeniyle fiilen mümkün olmadığı için, Parti Genel Merkezinden getirilen başka bir Türk Bayrağı, divan kürsüsünün önüne asılmıştır. Bütün bu olaylar sırasında, salonda görevli yüzlerce polisin herhangi bir müdahalesi de olmamıştır.

Kurultayın bitmesinden ve oy sayımının tamamlanmasından sonra, gece 01.00 sıralarında salonda bulunan tüm parti görevlileri gözaltına alınmış ve sorgulamalar sonrasında 41 kişiden 40 kişi hakkında tutuklama kararı verilmiştir. Türk Bayrağı’nın indirilmesi ile en küçük bir ilgileri olmadığı bilindiği halde göz altına alınan 41 kişiden 40’nın tutuklanması, DGM savcılarının ve yargıçlarının Hadep ve mensupları ile ilgili soruşturmalardaki yaklaşımını açıkça ortaya koymaktadır. Şimdi aynı iddialar partinin kapatılmasına gerekçe yapılmak istenmektedir.

Esasa ilişkin savunmamızda, bu suçlama ve yapılan yargılama ile ilgili daha geniş açıklamalar yapılacaktır.

D.3.b. 24.06,1996 tarihinde Parti Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunduğu ileri sürülen kanıtlar:

Her soruşturmada olduğu gibi, bu kez de 24.06.1996 tarihinde Parti Genel Merkezi’nde arama yapılmıştır. Bu aramada da parti avukatlarının bulunmasına izin verilmedi. Aramalardan sonra tutulan tutanaklara göre parti merkezinde, Kürd-Alman Haber Ajansına ait bültenler, çeşitli konulara ilişkin bazı yazılar, yakılan ve boşaltılan köylere ait liste, bazı tutukluların gönderdikleri dilekçeler, kitaplar ve dergiler, bulunmuştu. Yargılama sırasında tutanaklarda bulunmayan birçok yazı ve belgenin sonradan dava dosyasına konulduğu anlaşıldı. Hatta, avukat olan sanıklardan birinin Bursa’daki bürosunda yapılan aramalarda, dava dosyasından çıkarılan belgeler “sanığa ait yasadışı örgütsel doküman” olarak dava dosyasına konuldu.

Nitekim DGM önündeki yargılamada da, ne arama tutanakları ve ne de aşağıda değineceğimiz başka davaların sanıklarının Hadep aleyhindeki beyanları hükme esas alınmıştır. Bu iddia ve kanıtlar, bir propaganda aracı olarak kullanılmış, partinin ve yargılanan sanıkları kamuoyu önünde suçlu göstermenin fonlarını oluşturmuştur. Yüce Mahkeme önündeki yargılamada da iddia ve kanıt olarak ele alınması mümkün değildir.

D.3.C. Başka davaların sanıklarından, gözaltında bulunduktan sırada kolluk kuvvetlerince zor ve baskı altında Hadep aleyhine alınan beyanlar:

Türk Bayrağı’nın indirilmesi olayı nedeniyle başlatılan soruşturma sonucunda, dava dosyasına 100’ün üzerinde kişinin Hadep aleyhinde verdikleri beyanlar konulmuştur. Bunların, çoğu fotokopi ve onaysızdır. Yalnızca emniyet anlatımlarının dava dosyasına konulmasına dikkat edilmiş. Savcılık ve Mahkeme önündeki anlatımlar konulmamıştır. Yargılama sırasında, yapılan itirazlar üzerine bunların bir çoğu duruşmada kanıt olarak okunmamıştır. Hangi koşullarda, nerede ve ne zaman alındıkları bilinmeyen bu beyanlar mahkemenin bozmadan önceki ilk hükmüne de esas alınmamıştır. Kanıt olarak dayanılması olanağı yoktur.

  1. DURUŞMA YAPILMASI İSTEMİMİZ:

Siyasi Partilerin kapatılması ile ilgili davalarda, davalı partinin “duruşma yapılması” istemlerinin Yüce Mahkeme tarafından kabul görmediği bilinmektedir. Yüce Mahkeme’nin bu eğilimine karşın, davamızın duruşmalı olarak yapılmasını istemek zorunluluğu bulunmaktadır.

Bu güne kadar, Yüce Mahkeme’nin önüne gelen kapatma davalarında olay ve olgular konusunda taraflar arasında (Yargıtay C. Başsavcılığı ve ilgili parti) açık bir çekişmenin olmadığı görülmektedir. Tartışma, eski deyimi ile “sübut” konusunda değil “sabit görülen” eylemlerin kapatma nedeni sayılıp sayılamayacağı, diğer bir anlatımla olayların nitelendirilmesinde yoğunlaşıyordu. Davamızda ise, eylemlerin nitelendirilmesinden çok, yüklenen eylemlerin gerçekleşmiş olup olmadığı konusu önem taşımaktadır. Örnek vermek gerekirse; önceki davaların hiç birisinde yüzden fazla kişinin parti aleyhinde verdiği polis anlatımlarına dayanılmıyordu. Ya da, başkalarının görüş, düşünce ve beyanları partiye mal edilerek, suçlanmıyorlardı. Benzer iddialarla, bir kaç kez soruşturma yapıp (eylemlerin odağı haline geldiği izlenimini uyandırmak için) her defasında tüm parti yöneticilerinin tutuklandığı bir başka örnek de yoktur. Hakkında yapılan soruşturmaların ve toplanan kanıtların bu kadar şaibeli olduğu bir başka parti kapatma davası da yoktur.

Yüce Mahkemenizin tüm bunları gözeterek, tüm iddia ve kanıtların mahkeme önünde tartışılmasını ve adil bir yargılama yapılabilmesini sağlamak için duruşma yapılması istemimizi kabul edeceğine inanıyoruz.

SONUÇ VE İSTEM : Açıklamaya çalışılan nedenlerle;

Öncelikle, dilekçemizin (A) bölümünde açıklanan gerekçelerle Yöntem ve yasaya aykırı olan Yargıtay Başsavcılığı İddianamesinin REDDİNE karar verilmesini, bu istemimiz kabul edilmediği takdirde de;

  1. Suçlama konuları ve yasal dayanaklarının Yargıtay Başsavcılığına açıklattırılmasına ve yapılacak açıklamadan sonra tarafımıza yeniden ön savunma hakkı verilmesine;
  2. Dayanılan kanıtlarla ilgili açıklamalarımız dikkate alınarak; adil olmayan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen kanıtların yargılamaya esas alınmamasına ve durumun taraflara bildirilmesine;
  3. Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/104 Esas sayılı dava dosyasından, bozmadan önceki mahkeme kararının ve Yargıtay bozma ilamının getirtilmesine;
  4. Parti yöneticilerinin Ankara l ve 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki sorgu ve savunmalarının getirtilmesine;
  5. Hadep aleyhinde beyanda bulundukları iddia edilen kişilerin Mahkeme önündeki beyanlarının getirtilmesine ve bu kişilerin yargılandıkları davaların sonuçlarının sorulmasına;
  6. Hadep genel merkez yöneticileri ile il ve ilçe yöneticileri hakkında yasadışı örgüte üye olma ya da yardım etme suçlarından (TCY.nın 168 ve 169 ncu maddeleri uyarınca) kesinleşmiş mahkumiyet kararı olup olmadığının sorulmasına;
  7. “Musa Anter Barış Treni” girişimi dolayısıyla herhangi bir kişi ya da kurum aleyhine dava açılıp açılmadığının, açılmış ise dava sonucunun sorulmasına;
  8. Yüce Mahkeme’nin Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti ile ilgili kapatma kararlarının AİHS’ne aykırı olduğu yönündeki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararların dava dosyasına konularak, bu kararların gereklerinin davamızda göz önünde bulundurulmasına;
  9. Yüce Mahkeme tarafından daha önce kapatılmasına karar verilen Halkın Emek Partisi (HEP), Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP) ve Demokrasi Partisi (DEP) ile ilgili olarak bu kararlar aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yapılan başvurular hakkında “Kabul Edilebilirlik” kararları verildiği ve Komisyon Raporlarının Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine sunulduğu dikkate alınarak ve iddialardaki benzerlikler gözetilerek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu partilerin başvuruları ile ilgili vereceği kararların, bu davanın yargılaması yönünden “bekletici sorun” sayılmasına;

Yargılamanın DURUŞMALI olarak yapılmasına; karar verilmesini, vekil olarak saygı ile dilerim.”

V- ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 9.4.1999 günlü, SP.60 Hz.1999/37 sayılı esas hakkındaki görüşü şöyledir:

“1- Yirminci yüzyılın en kanlı terör örgütü olup, gelirlerinin çoğunu uyuşturucu ticaretinden sağlayan PKK örgütü ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) arasında organik bağlantı bulunduğu.

2- HADEP’in daha önce kapatılan HEP ve DEP gibi, tamamen PKK’nın denetiminde olduğu; bu örgütün merkez Komitesinden aldığı emir ve talimatlar doğrultusunda eylemler düzenlediği,

3- HADEP kongrelerinin, PKK örgütü ile, bu yasadışı örgütün başı Abdullah Öcalan lehine gösteri yapılan alanlar haline getirildiği,

4- HADEP il ve ilçe örgütlerince düzenlenen seminerler ile, HADEP’in oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık ve İşçi Komisyonlarınca düzenlenen toplantılara katılan vatandaşlarımıza, Anayasal düzenimize ve üniter devlet yapımıza karşı, düşmanlık derecesine varan görüşmeler empoze edilmeye çalışıldığı,

5- HADEP’in il ve ilçe örgütlerinde: Kürt orijinli vatandaşlarımızı, PKK etrafında örgütleme, PKK’ya taban oluşturma, PKK’nın yurtiçi ve yurtdışı kamplarıyla, örgütün dağ kadrosuna militan gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü ve böylece HADEP il ve ilçe örgütlerinin, PKK’nın “Askere Alma Daireleri'” haline getirildiği, Kuşkuya yer bırakmıyacak biçimde anlaşılmıştır.

Sözkonusu iddianamemizin tanziminden sonra, 1.3.1999 gün ve 214 sayılı yazımızla Mahkemenize gönderdiğimiz ABDULLAH ÖCALAN’ın 22.2.1999 tarihli ifadesinde de Halkın Demokrasi Partisi’ne ilişkin olarak:

(Seçimlerden evvel ZÜBEYİR AYDAR, AHMET TÜRK, HATİP DİCLE, LEYLA ZANA, SEDAT YURTTAŞ, SIRRI SAKIK’la görüştüm. Bunların bir kısmı ile bizzat yüz yüze görüştüm. Yüz yüze görüştüğüm kişiler arasında LEYLA ZANA, AHMET TÜRK, SEDAT YURTTAŞ, ZÜBEYİR AYDAR vardır. Diğer milletvekili adaylarıyla telefon ile görüştüm. Yüz yüze görüşmeler Suriye ve Lübnan’daki evimde olmuştur.

l nci Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldığı zaman Kürt milletvekilleri de meclise kendi kıyafetleri ile gelmişlerdi ve kendi dilleri ile konuşuyorlardı. Esasen bunların bir çoğu Türkçe’yi bilmiyordu. Ben o zaman seçilen milletvekillerine meclise kendi kıyafetleriniz ile gidebilirsiniz. Meclis’te Kürtçe konuşabilirsiniz, yani Kürt olduğunuzu belirtebilirsiniz şeklinde talimat verdim, daha sonra onlara böyle bir görüş ilettim.

…HADEP bünyesinde yurt içinde oluşturulan Gençlik ve Kadın Komisyonlarında yapılan eğitim çalışmalarıyla Romanya ve Moldavya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmaları tamamen benim perspektifime, görüşlerime uygun olarak yapılan çalışmalardır. Ben kendilerine buraya PKK ideolojisini taşıyamazsınız siyasal ve yasal gerçeklere uygun bir eğitim yaparak bilinçlenmeyi sağlayacaksınız diyordum.

Romanya ve Moldavya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarında yetişen müdahaleci grupların HADEP’in faaliyetlerinde ve icraatlarında söz sahibi oldukları doğrudur. Yurtdışındaki ve özellikle Romanya’da ki eğitim çalışmalarını Mehmet Hoca Kod CEVAT SOYSAL yürütmüştür, MEHMET HOCA Kod CEVAT SOYSAL benimle telefonla irtibat kurarak görüş ve talimatlarımı alıyordu.

HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetinin yürütüldüğü doğrudur.

HADEP’in kuruluşu sırasında Avrupa teşkilatımız vasıtasıyla para yardımı yaptık. Zannederim bu yardım 200.000 mark civarında idi kendileri adına düzenlenen gecelerde toplanan paralar bu şekilde bu partiye aktarılmıştır.

Halen cezaevinde hükümlü olarak bulunan PKK mensubu SABRİ OK’un HADEP’lilere talimatlar verdiği doğrudur. Üst düzey kararları da vermektedir…

HADEP’le olan işbirliğimizi şu çerçevede anlatabilirim. Madem ki bu parti bizim tabanımıza dayanıyor bizi temsili doğru olarak yapması ve bunun içinde eğitim görmesi gerekir. Siyasi bir realite karşısında yasal bir parti olduğunu da unutmaması gerekir.

…18 Nisan 1999 tarihinde yapılacak milletvekili seçimleri dolayısıyla HADEP’in CHP veya DTP ile ittifak yapıp yapamayacağı konusunda benden Avrupa’da ki görevlimiz Şahir Kod FERHAT ABDİ ŞAHİN vasıtasıyla görüş soruldu ben her iki parti içinde yapılacak ittifak için olumlu görüş belirttim. Her iki partinin baraj sorunu vardı. Bu nedenle HADEP ile her ikisinin de ittifak yapması mümkündü. Cumhuriyet Halk Partisi bu ittifak görüşmesinde bazı şartlar ileri sürmüş. Seçimlerden sonra HADEP bünyesinden milletvekili olanların parti içinde kalması, kürt sorununun Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerine göre çözülmesi ve sivri isimlerin aday olmaması gibi isteklerde bulunmuş bende bunu normal karşıladım ve ittifak çalışmasına devam edin dedim. Keza DTP Genel Başkanı HÜSAMETTİN CİNDORUK’un da uzun bir demokrasi deneyimi olması ve bu partinin de demokrat yapıda bir parti olması nedeniyle bu ittifakı da onayladım. DTP’nin kontenjan istediğini yani ön sıralarda yer istediğini söylediler. Bunun üzerine HÜSAMETTİN CİNDORUK’un Diyarbakır’da, İSMET SEZGİN’in Batman’da aday gösterilebileceğini belirttim)

Demek suretiyle, iddialarımızı doğrulamıştır.

Yine 29.1.1999 tarihli iddianamemizin tanziminden sonra tutuklu MEHMET AKTAR’ın Başsacılığı’na gönderdiği ve mahkemenize sunduğum 5 sahifeden ibaret yazı, tutuklular Mehmet Aktar, Mehmet Alkın, Arif Sakık, Raşit Akçan ve Mehmet Yazar’ın, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısınca alınan 2.3.1999 tarihli ifadelerinin içeriğinden PKK örgütü ile, HADEP arasındaki organik bağlantı kesinlikle kanıtlanmaktadır.

Her ne kadar, 25.2.1999 tarihli dilekçemizle istediğimiz:

(<yürütmenin durdurulması=”” style=”box-sizing: border-box;”> veya her ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın, verilecek bir kararı ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in 18.4.1999 günü yapılacak seçimlere katılmasının engellenmesi)</yürütmenin>

Yolundaki talebimiz Mahkemenizce reddedilmişse de; talebinin kabulüne veya reddine dair kararların teşkil etmedikleri ve her zaman değiştirilebilecekleri gözönünde tutularak, aşağıdaki hususların dikkatinize sunulmasında yarar görülmüştür:

1- Konuyu iyi bildiğine inandığımız, yüzlerce Yüksek Mahkeme Başkan ve üyeleri ile, Anayasa Hukuku ve Ceza Muhakemesi Hukuku profesörü ile tartışma olanağı buldum. Bu konudaki kararınızı haklı bulan, başka bir deyişle, yolunda görüş belirten tek kişiye rastlamadım.

2- Kararınız büyük bir infiale neden olmuştur.

Ben sadece iki vatandaşımızın görüşlerini aktarmakla yetineceğim. Cumhurbaşkanımız SÜLEYMAN DEMİREL 13.3.1999 tarihli STAR “Gazetesinde yayınlanan, ALİ BAYRAMOĞLU ile yaptığı söyleşide şöyle diyor:

(Güneydoğu sorununun bir yönü de temsil meselesidir. HADEP’in seçimlere katılması, “Kürtçüler şu kadar oy aldı” havasını içeride ve dışarıda doğuracaksa, bu parti seçimi ideolojisini anlatma, devleti hedef alma haline getirecekse, seçim seçim olmaktan çıkar, üniter devletin aleyhine bir vesika haline gelir. Buna hiçbir üniter devlet müsade etmez…

Ben hep demokrasiyi savundum. Ama şu anda Türkiye’nin meselesi iç barıştır. İç barış, iç huzur için herkesin fedakarlığı gerekir. Etnik ve dinsel talepleri dikkate alan çağdaş demokrasi tartışmaları Türkiye için zamansız, hatta tehlikelidir).

Piyade Üsteğmen OĞUZ ŞANAL, şahsıma yazdığı mektupta şöyle diyor:

(in seçimlere girmemesi için verdiğiniz mücadele, yaptığımız silahlı mücadelenin başarıya ulaşması açısından çok gerekliydi. Sonucun olumsuz olması “terörü, PKK’yı ve onun destekçilerini iyi tanıyan insanlar> için üzücü olmuştur. Fakat sizin orada olduğunuzu hissetmek bizi mücadelemizde daha azimli ve kararlı bir duruma getirmektedir.

Eğer vatan biz askerlere minnettarsa;

Biz askerler de size minnettarız).

3- Eğer davalar sonuçlanmadı diye, terör örgütleriyle bağlantılı olduğu delillenen partilerin dahi seçimlere girmesine her seçimde, bu şekilde izin verilecek olursa; pek yakında yüzlerce, hatta binlerce terörist milletvekili, Belediye Başkanı, belediye Meclisi Üyesi, İl Genel meclisi Üyesine sahip olacağız demektir. Sonradan bu partiler kapansa ne yararı var’ Yeni isimle, benzerini kurarlar ve yine seçimlere katılırlar. Aynı fasit daire devam eder. Anayasamızın 68 ve 69 ncu maddeleri kâğıt üzerinde kalır. Asıl telafi edilemeyecek durum budur ve böyle bir ülkede yaşayamaz.

SONUÇ: Ülkemizin bütünlüğünün Kurtuluş Savaş’ımızın başlangıç yıllarında olduğu kadar tehlikede olduğu ve Sevr’i hortlatmaya çalışan aynı iç ve dış güçlerin hasmane tutumu ile karşı karşıya bulunduğumuz gözönünde tutularak:

1- Anayasa Mahkememizin derhal toplanarak, vereceği bir kararı ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in her türlü siyasî faaliyetten men edilip, seçimlere katılmasının engellenmesine karar verilmesi,

2- Bu karardan sonra, normal prosedürü içinde davaya devam edilerek: Anayasamızın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinde yazılı yasaklara aykırı eylemlerde bulunduğu açıklıkla anlaşıldığından, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”

VI- SON SAVUNMA

Davalı Parti’nin 23.6.1999 günlü son savunması şöyledir:

“1. HADEP’in tasfiyesi yönündeki “Devlet Kararı”nın uygulanmasına yönelik plan ve bu planın yürürlüğe konması için yapılan uygulamalar yargılamayı sakatlamıştır. Bu sakatlık, daha baştan objektif anlamda yansız ve adil bir yargılama yapılmasının koşullarını ortadan kaldırmıştır:

A.l.a.HADEP aleyhine kapatma davası açılmasını sağlamaya yönelik uygulamalar:

Bu güne değin Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kapatma kararlarının çoğu. “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” ilkesine dayandırılmıştır. Başta Anayasa olmak üzere pozitif hukukumuzdaki, düşünce açıklama ve örgütlenme özgürlüklerini sınırlandıran hükümlerin, demokratik ilkelere ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşma ve sözleşmelere uygun olup olmadığı sorunu yıllardır hukukçular ve siyasal bilimciler tarafından tartışılmaktadır. Mevcut normların amacı aşacak şekilde ve Özgürlükleri daha da daraltacak yönde yorumlanıp, uygulanması da sorunun bir başka boyutudur.

Fakat Yüce Mahkeme önünde görülmekte olan bu davamızda, yukarıda açıklanan sorunlara ek olarak ve çok daha vahim bir durum vardır. Bu da ne program ve tüzüğü ve ne de açıkladığı siyasi görüş ve düşünceler dolayısıyla Anayasal ve yasal hükümlere aykırı davranmayan bir siyasal partinin, salt siyasal yaklaşımlarla ve yapay nedenler yaratılarak yargı önüne defalarca çıkarılması, bu suretle de kapatılma davasının gerekçelerinin elde edilmeye çalışılmasıdır.

Devletin. Halkın Demokrasi Partisi ile ilgili ön yargısı ve bu partinin mevcut hukuk normlarına aykırı olmasa dahi, resmi devlet ideolojisi ile çelişen siyasal görüş ve düşünceleri; öncelikle işlevsiz kılınması ve ilk fırsatta da aleyhine kapatma davası açılması yönünde bir “devlet kararı” alınmasına yol açmıştır. Devletin bu yaklaşımı zaman zaman basına da yansımıştır. Örneğin, 18.12.1996 tarihli basında yer alan “Milli Güvenlik Kurulu Gizli Raporu”nda HADEP’in tasfiyesi öngörülmektedir.

Devlet kararı gereği olarak, her fırsatta parti yöneticileri hakkında toplu soruşturmalar açıldı ve bu soruşturmalar bahane edilerek, Türkiye tarihinde benzeri olmayan şekilde, ülke çapındaki tüm parti binalarında aramalar yapılıp, kanıt elde edilmeye çalışıldı, işte, görülmekte olan kapatma davasının dayandırıldığı DGM davaları, bu şekilde sudan nedenlerle soruşturma başlatılıp, daha sonra devlet olanaklarının kullanılması suretiyle yapay olarak yaratılan kanıtlar bahane edilmek suretiyle açılan davalardır.

Çoğu kez, soruşturmaların başlatılması için ileri sürülen iddialar ile, dava açılmasında kullanılan iddialar birbirinden farklı idi. Bu durum, önce medyatik iddialarla soruşturma başlatıp, partinin kamuoyunda yıpratıldığını, daha sonra da hazırlık aşamasında ısmarlama temin edilen kanıtlara dayanılarak, farklı iddialarla dava açıldığını ortaya koymaktadır.

Örneğin, partinin ikinci olağan genel kurulunda “Türk Bayrağı’nın indirilmesi” eylemi, yüzlerce güvenlik görevlisinin gözleri önünde gerçekleştirildiği halde, bu eyleme hiç bir şekilde müdahale edilmedi. Daha sonra olaydan parti yöneticileri sorumlu tutularak, gece yarısı yapılan bir operasyonla 50’nin üzerinde parti yöneticisi gözaltına alındı. Oysa, önceki kongrelerdeki eleştirileri dikkate alarak, çok büyük boyutta bir Türk Bayrağı’nı kongreye getirip astıranlar yöneticilerdi. Bayrağın indirilmesinden sonra, bayrağı tekrar asmak isteyip, çok büyük olması ve asılamaması nedeniyle Parti Merkezinden daha küçük boyutta bir bayrak getirtip, konuşma kürsüsünün önüne astıranlar da yöneticilerdi.

Bu olay, televizyonlarda aylarca ve yüzlerce defa gösterilmek suretiyle, kamuoyunun parti aleyhine oluşması sağlandı, bu olay bahane edilerek, tüm parti binalarında arama yapıldı. Gözaltına alınan parti yöneticilerinin tamamı tutuklandı. Bayrağı indiren kişiler yakalandığı ve yöneticilerin bu olayla hiç bir ilgilerinin bulunmadığı anlaşılmasına rağmen, yöneticilerin büyük çoğunluğu hakkında ”silahlı örgüt yöneticisi olmak” iddiası ile TCY.nın 168/I maddesi, geri kalanlar hakkında da örgüt üyeliği iddiası ile TCY.nın 168/II maddesi uyarınca dava açıldı. Yaklaşık 8 ay tutuklu kaldıktan sonra, ancak hükümle birlikte serbest bırakıldılar.

Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/38 nolu dava daha da ilginçtir: önce, partinin bastırıp dağıttığı duvar takviminin üzerinde “Kürdistan” haritası olduğu ve bu takvimde öldürülen teröristlerin şehit olarak kabul edilip isimlerinin takvimde yer aldığı iddiaları ileri sürüldü ve DGM Savcılığı tarafından kamuoyuna bu yönde açıklama yapıldı. Bu açıklamalar basında manşet olarak yer aldı.

Daha sonra, 10.02.1998 tarihinde bütün parti binalarında arama yapıldı. Bu aramalardan sonra da, üzerinde Kürdistan haritaları olan takvimlerin ele geçirildiği açıklandı.

Bu gelişmeler üzerine. parti yöneticileri kendiliğinden DGM Savcılığı’na başvurarak, gelip ifade vermek istediklerini bildirdiler. Fakat, DGM Savcılığı bu istemi kabul etmedi, mutlaka polis vasıtası ile gözaltına alınacakları söylenildi. Bu uygulamanın da amacı, kamuoyuna parti yöneticilerinin polis tarafından “zorla” gözaltına alındıkları mesajının verilmesi idi.

12.02.1998 günü tüm parti yöneticileri polis tarafından gözaltına alındı. Bu haksız uygulamaya itiraz edildi.

Aylarca sonra dava açıldı. Fakat iddialar arasında, soruşturmanın başlatılmasına neden olarak gösterilen, “partinin bastırdığı takvimlerde Kürdistan haritası olduğu” iddiası yer almadı. İddianamede ağırlıklı olarak partinin eğitim çalışmaları suçlama konusu edildi. Yargılama sırasında da sanıklara takvimlerle ilgili bir tek soru sorulmadı.

Yani, parti yöneticileri aleyhine soruşturma açılması ve tüm parti binalarının aranması için “‘takvim'” konusu BAHANE olarak kullanıldı. Amaç, ‘Türk Bayrağı’nın indirilmesi” ile ilgili dava ile yaratılan olumsuz imajı pekiştirerek, partinin kapatılmasının zeminini hazırlamaktı.

Bu yaklaşım ve amaçla yapılan soruşturma işlemlerine, açılan davalara, dava dosyasındaki kanıtlara nasıl güvenilecek ve nasıl bunlara dayanılarak nasıl değerlendirme yapılacaktır. Sayın Başsavcının söylem ve istemleri halen de aynı yaklaşımın sürdüğünü açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Böyle olunca, davanın açılmasından sonra dava dosyasına konulmuş olan yeni kanıtlar için de aynı kaygılar yersiz değildir.

A.l.b. Yargıtay C. Başsavcılığı’nın yaklaşımı, dava açması ve sonrasındaki söylem ve istemleri:

A.l.b.ı Davanın açılmasında izlenilen yöntem:

Yukarıda değinilen ve uygulamaya konulan plan gereği, yanlı ve siyasi amaçlı soruşturmalar sonucunda HADEP yöneticileri aleyhine ard arda davalar açılırken, partinin kapatılması için de hem DGM Savcıları tarafından ve hem de l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından Yargıtay C. Başsavcılığı nezdinde suç duyurulan yapılmıştır. Bu suç duyurularının ilki, Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 04.06.1997 tarihli karandır.

Yargıtay C. Başsavcısı. kendisine yapılan suç duyurularını işleme koymayarak bekletmiştir. Bunun nedenlerinden birisi, partinin kapatılmasına yeterli kanıt bulunmaması, diğeri ise uygun siyasi ortamın beklenilmesidir.

  1. Öcalan’ın Roma’da yakalanması ve sonrasındaki gelişmeler, parti aleyhindeki planın uygulamaya konulması için son derece elverişli bir ortam sağladı. Kimsenin karşı çıkamayacağı kavramlar, kamuoyu ve kamu görevlileri üzerinde tam bir baskı unsuru olarak kullanıldı, yaratılan şoven dalga ile hukuk ve mantık bir kenara itildi. Devlet kontrolündeki PKK ve İtalya aleyhinde gösteriler, HADEP binalarına saldırılmasına, bizzat polis tarafından parti binalarındaki levha bayrakların indirilmesine ve hatta bazı parti mensuplarının linç edilmesine kadar tırmandırıldı. Bu konularda herhangi bir yasal soruşturma yapılmamasına karşın, HADEP binalarında açlık grevi yaptığı savı ile, ülke genelinde tüm HADEP binaları basılarak, içeride bulunan herkes gözaltına alındı ve tutuklandı. Ankara 2 Nolu DGM nezdindeki son dava (1999/1 esas nolu) bu koşullarda hazırlandı.

Sayın Başsavcı, HADEP yöneticileri hakkında açılan bu son davayı da eski suç duyurularına ekleyip, kamuoyunda yaratılan uygun siyasi rüzgarı arkasına alarak kapatma davasını açmıştır.

Sayın Başsavcıyı 29 Ocak 1999 günü dava açmaya iten önemli bir sebep de, genel milletvekili ve yerel yönetim seçimlerinin 18 Nisan 1999 günü yapılacağının kesinleşmesidir. Her ne kadar seçimlerin 18 Nisan 1999 günü yapılması çok önceden kararlaştırılmış ise de. seçimlerin erteleneceği görüşü uzun süre hakim olmuştur. Fakat Ocak 1999 tarihine gelindiğinde, seçim takviminin resmen işlemeye başlaması ve siyasi gelişmeler seçimlerin ertelenmeyeceğini ortaya çıkardı. Ancak devlet yönetimi, HADEP’in seçimlere katılmasının sakıncalı olduğu görüşündeydi. Bu yüzden, Türkiye tarihinde ilk kez, seçimlere 2,5 aylık bir süre kala bir siyasi parti aleyhine kapatma davası açılıyordu. Amaç, Sayın Başsavcı’nın deyimi ile “HER NE ŞEKİEDE ADLANDIRILIRSA ADLANDIR1LS1N… seçimlere katılmasının engellenmesi…” idi.

Davanın açılmasından sonra Yüce Mahkeme’ye yaptığı başvurular ve medyaya yaptığı açıklamalar da Sayın Başsavcı’nın hukuki olmaktan çok, siyasi bir yaklaşımla dava açtığını tam bir açıklıkla ortaya koydu.

A.l.b.ıı Davanın açılmasından sonraki gelişmeler ve dava dosyasına konan kanıtlar, hem kanıtların yetersizliğini ve hem de davadaki siyasi amacı bir kez daha doğrulamıştır:

Amaç, öncelikle HADEP’in 18 Nisan 1999 seçimlerine katılmasına engel olmak olduğu için, dava açılması ile yetinilmedi. HADEP listelerinden seçime katılacak adayların başka bir partiden ya da bağımsız olarak seçimlere katılmamasını da garantileyebilmek için, aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na verilmesi için öngörülen sürenin dolması beklenildi.

24 Ocak 1999 günü aday listeleri kesinleşince. Sayın Başsavcı 25 Ocak günü HADEP seçimlere katılmasının önlenmesi hususunda tedbir kararı(!) verilmesi için Yüce Mahkemenizde başvurdu. İstemin kanıtı yalnızca “duyumlar”dı. Yüce Mahkeme bu istemi oybirliği ile reddetti. Fakat, Sayın Başsavcı kararlı idi. Seçimlere 9 gün kala 9 Nisan 1999 tarihinde ikinci kez tedbir isteminde bulundu. Medyanın siyasi desteğinin sağlanması önemli olduğu için de, dilekçeyi, Sayın Mahkemeye sunmadan bir gün öncesinde basına verdi. Bu kez, isteminin haklılığını kanıtlamak için dilekçesinde “iki vatandaş”ın açıklamalarına yer verdi. Bu vatandaşlardan birisi sayın Cumhurbaşkanı ve birisi de şiddet olaylarının yoğun olduğu bir bölgede görev yapan bir subaydı. Sayın Başsavcı, tedbir isteminde dahi hukuku değil, siyasi yaklaşımları ön plana çıkarıyor ve aksi düşünenleri neredeyse “vatan haini” ilan ediyordu.

Tedbir istemi ikinci kez reddedildi. Fakat, bu istemler, özellikle bağımsız ve tarafsız yargı anlayışında onarılmaz yaralar açtığı gibi; kapatma davasının hukuki kaygı ve nedenlerden çok, siyasi nedenlere dayandığını da bir kez daha ortaya koydu.

Dava açılmasından sonra, dava dosyasındaki bu gelişmeler olurken, diğer devlet birimleri de açılan bu davayı haklı kılmanın kanıtlarını elde etme yönünde seferber oluyordu. İşte bu çabalarla A. Öcalan ve diğer bazı sanıklardan HADEP aleyhine beyanlar alındı ve dava dosyasına konuldu. Fakat, aşağıda ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere, özellikle A. Öcalan’ın hangi koşullarda alındığı bilinmeyen anlatımları da Sayın Başsavcı’nın HADEP aleyhindeki iddialarını doğrulamamıştır.

A.I.b.ııı Esas Hakkındaki Görüşe hakim olan anlayış:

Anayasa Mahkemesi’nin uyguladığı yöntem uyarınca, Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından hazırlamış olan iddianame tarafımıza bildirilmiş ve ön savunmamız alınmıştır. Ön savunmamız C. Başsavcılığı’na bildirilmiş ve davanın esası hakkındaki görüşlerinin açıklanması istenilmiştir.

Yargıtay C. Başsavcılığının davanın esası hakkındaki görüşünde; davanın açılmasından sonra dava dosyasına giren kanıtlar ile davalı yanın ön savunmasında öne sürdüğü itiraz ve görüşler dikkate alınarak; dava dosyasındaki kanıtların irdelenmesi suretiyle, partiye isnat edilen eylemlerin kanıtlandığının ve bu eylemlerin hukuksal olarak kapatma nedeni olduğunun, açıklanması beklenirdi. En basit bir ceza davasında dahi C. Savcısının esas hakkındaki görüşünde, açıkladığımız hususlar bulunmaktadır.

Fakat, Yargıtay C. Başsavcılığının 09.04.1999 tarihli “Esas Hakkında Görüş” ünde; iddianamede yer alan iddialar ve tarafımızdan verilen ön savunma ile ilgili bir tek cümle dahi bulunmamaktadır. Esas hakkındaki görüş tümüyle, davanın açılmasından sonra dava dosyasına konulan A. Öcalan ve diğer bazı kişilerden ısmarlama bir şekilde HADEP aleyhine alınan tek yanlı anlatımlara dayandırılmıştır. Bu durumdan iki Önemli sonuç çıkarmak olasıdır:

Birincisi, davanın kabul edilebilir kanıtlar olmadan ve tümüyle “ya tutarsa” mantığı ile açıldığıdır. İkincisi. Sayın Başsavcı’nın kendi iddiaları ile tarafımızdan yapılan savunma ve itirazlarımızı tartışmayacak kadar davanın sonucundan emin olduğudur.

Yeterli kanıt olmadan, yalnızca siyasal istem ve kararlarla bir siyasi parti aleyhine kapatma davası açılmış olması, Türkiye Demokrasisi ve Yargıtay C. Başsavcısı’nın konumu yönünden kaygı vericidir.

Sayın Başsavcı”nın davanın sonucundan eminmiş gibi davranmasının da, başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere, Türkiye yargısına zarar verdiği inancındayız.

A.2. Ön savunma dilekçemizde yer alan istemlerimiz konusunda Sayın Mahkemeniz tarafından olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemiş, bu da yapacağımız savunma da belirsizlikler yaratmıştır:

A.2.a Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası hükümleri ile parti faaliyetleri arasında herhangi bir bağlantı kurulmadan; yalnızca tek yanlı değerlendirme ve iddialarla partinin kapatılması talep edilmiştir. Somut parti faaliyetleri ile Anayasa/yasa hükümleri arasında neden/sonuç ilişkisi kurulması verine, ihtiyati tedbir isteminde olduğu gibi her ne suretle olursa olsun” HADEP’in kapatılmasının istenilmesi yeğlenilmiştir. Aynı yaklaşım esas hakkındaki görüşe de hakimdir. İddiaların ve bunların yasal dayanaklarının Y. C. Başsavcısı’na açıklattırılması istemimiz konusunda Yüce Mahkeme herhangi bir karar vermemiştir

Yargıtay C. Başsavcısı’nın 09.04.1999 tarihli Esas Hakkındaki Görüşünde, temel olarak Halkın Demokrasi Partisi ile PKK arasında organik bağ bulunduğu iddiasına dayanılmıştır. Bu iddianın doğruluğunu kanıtlamak gayreti ile de, A. Öcalan’a atfedilen bazı anlatımlara yer verilmiştir.

Buna karşılık. Sayın Başsavcı’nın dilekçesinin “Sonuç” bölümünde Anayasa’nın 68/IV, Siyasi Partiler Yasası’nın 78-79-80-81 ve 82 nci maddeleri uyarınca partinin kapatılması istenilmiştir. Partinin somut olarak hangi faaliyetlerinin değinilen Anayasa ve Yasa hükümlerine aykırı olduğu açıklanmamıştır. “PKK ile organik bağ iddiasının” dayanılan tüm Anayasa ve Yasa kurallarının ihlali anlamına geldiği düşünülebilir. Ancak böyle bir yaklaşım hukuki değil siyasi bir yaklaşımdır. Ayrıca, somut bir savunmayı engelleyicidir. “HADEP’in PKK ile bağlantısı olmadığı'” yönünde mi savunma geliştirilecektir, yoksa HADEP’in, esas hakkındaki görüşte yer alan Anayasa ve Yasa hükümlerine aykırı faaliyeti olmadığı mı kanıtlanmaya çalışılacaktır ‘ Başka bir anlatımla; davanın reddi için HADEP’in PKK ile organik bağlantısının bulunmadığını kanıtlamak, yeterli sayılacak mıdır’ HADEP’in PKK ile bağlantısı olduğu iddiası doğru olmasa dahi, kapatılmasını gerektirecek başka faaliyetleri var mıdır’ Varsa bu faaliyetler hangileridir ve hangi hukuki norma aykırılık oluşturmaktadır ‘

İsnadın bu denli muğlak olduğu bir davada savunma görevi nasıl yerine getirilebilecektir’ İsnadın belirsiz olduğu ve Başsavcılığa açıklattırılması gerektiği ön savunmamızda belirtilmişti. (Ön savunma sh. 2-5, A.2. nolu ayrım, Sonuç bölümü md.l) Ancak, Yüce Mahkeme bu istemimizi olumlu ya da olumsuz bir karara bağlamamıştır.

A.2.b Dava dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtlar, hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıkları için; yargılamaya ve hükme esas alınması mümkün değildir. Buna ilişkin istemimiz hakkında da Yüce Mahkeme bir karar vermemiştir:

Hukuka uygun ve adil bir şekilde yürütülmeyen soruşturmalara ve bu soruşturmalar sonucu açılan ceza davalarına dayanılarak, Yüce Mahkeme önünde, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi hakkında kapatma istemli dava açılması, daha baştan davayı sakatlamıştır. Adil yargılama ilkesi bir bütündür. Yargılamanın herhangi bir aşamasındaki hukuka ve adil yargılama ilkelerine aykırılık, yargılamanın tümünü ve sonuçta da verilecek hükmü adil olmaktan çıkarır.

Dilekçemizin diğer bölümlerinde açıklandığı gibi. Halkın Demokrasi Partisi ve yöneticileri aleyhine açılan soruşturmaların tamamı siyasi amaçlıdır. Tümüyle özel amaçlarla kurulmuş olağanüstü mahkeme niteliğinde olan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren suçların hazırlık soruşturması; yine bağımsız ve tarafsızlıklarından söz edilemeyecek (2845 sayılı Yasa’nın 5 ve 6 ncı maddeleri uyarınca atanan) askeri ve sivil savcılar tarafından özel amaca uygun olarak yapılmıştır. DGM savcıları soruşturmaları tarafsız bir şekilde yürütmemişler, aksine partiyi bir bütün olarak suçlamanın yapay kanıtlarım yaratmaya çalışmışlardır. Hazırlık soruşturmasındaki işlemlerin hiç birisine savunma katılmamış, bu yöndeki tüm istemler reddedilmiştir. Aramalar hukuka uygun olarak yapılmamıştır. Bazı aramalarda tutanak düzenlenerek, hazır bulunan parti görevlilerine imzalatılmış, ancak daha sonra tutanaklarda bulunmayan bir kısım kanıtlar, aramalarda bulunmuş gibi dava dosyasına dahil edilmiştir. Aramalar tümüyle kolluk kuvvetlerinin inisiyatifinde gerçekleştirilmiş, ilgili savcı dahi hazır bulunmamıştır.

Soruşturmalarda kanıt olarak kullanılacak tanık beyanları başka soruşturmalar nedeniyle gözaltına alınmış sanıkların “emniyet” anlatımları arasından seçilmiş ve şayet diğer aşamalardaki beyanlar lehte ise, bunlar özellikle dava dosyalarına konulmamıştır. Yani, HADEP ve Hadepliler ile ilgili soruşturmalarda DGM Savcıları genel tarafsızlık ilkesi yanında; CMUY’nın 153/II maddesine açıkça ay kın işlem yapmışlardır. Yüce Mahkemeniz’in önündeki bu davada da, başka davalarda sanık olan kişilerin EMNİYET ya da JANDARMA tarafından zor ve baskı ile alınan anlatımları kanıt olarak kullanılmaktadır. Bunların çoğu, yargılama aşamalarında bu beyanlarını reddetmişlerdir. Ancak, gerek DGM önündeki davalarda ve gerekse Yüce Mahkemeniz’e sunulan dosyalarda kişilerin yalnızca emniyet anlatımlarına yer verilmiştir. Hatta, birçoğu fotokopi şeklinde ve imzasız olduğu için, savunmanın ısrarlı talepleri ile Ankara l Nolu DGM nezdindeki 1998/104 sayılı dava dosyasında duruşmada okunmamasına karar verilmiştir.

Ön savunma dilekçemizde, yukarıdaki görüşlerimiz açıklandıktan sonra, bu konuda bir karar verilmesi ve taraflara bildirilmesi istenilmişti. Bu istemle ilgili bir karar verilmemiş olması, hangi kanıtların esas alınarak savunma yapılacağı hususunda bir belirsizlik yaratmıştır.

Yüce Mahkeme, siyasi parti kapatma davalarını birer “ceza davası” olarak değerlendirmemekte ise de. ceza yargılama yönteminin uygulanması ve davanın ağır sonuçları, isnadın ve bu isnadı doğrulamak amacı ile dava dosyasına konulan kanıtların tam bir açıklıkla belli olmasını gerektirmektedir. Soyut, genel ve belirsiz iddialar savunma hakkını tümden ortadan kaldırır. Aynı şekilde, nasıl elde edildiği bilinmeyen ya da bir tarafın yokluğunda ve devlet olanaklarının aleyhte kullanılarak elde edilen kanıtlara dayanılarak diğer tarafın suçlanması da yargılamanın adilliğini ortadan kaldırır.

B- ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞTE YER ALAN İDDİALARLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİMİZ : Başsavcılık İddianamesinde şu iddialar yer almaktaydı:

Ankara DGM Savcılığı’nın 16.03.1998 tarihli iddianamesine dayanan iddialar HADEP’ in “Musa Anter Barış Treni” girişimini desteklemesi.

Açlık Grevleri Konusu.

Basın Açıklamaları.

Toplantı ve Mitinglerde yasadışı örgüt bayrak ve flamalarının açılması.

Yakalanan PKK militanlarının HADEP ile ilgili beyanları

Hadep Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunan kanıtlar.

Parti içi Eğitim Konusu.

DGM Savalığı’nın 28.12.1998 gün ve 527 sayılı iddianamesine dayanan iddialar

11.11.1998 tarihli Murat BOZLAK imzalı basın açıklaması ve 13.11.1998 tarihli “Ankara İl Örgütü” yazılı açıklama.

Ankara İl Başkanlığı kongresinde yapılan konuşmalar ve Parti 01.11.1998 tarihinde yapılan Büyük Kongresinde atılan sloganlar.

Parti Genel Merkezi’nde ve Parti’nin Türkiye genelindeki ti ve İlçe Binalarında yapılan aramalarda bulunduğu söylenen kanıtlar.

Ankara DGM Savalığı’nın 23.08.1996 gün ve 83 sayılı iddianamesine dayanan iddialar

Türk Bayrağı’nın indirilmesi olayı.

24.06.1996 tarihinde Parti Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunduğu ileri sürülen kanıtlar.

Başka davaların sanıklarından, gözaltında bulundukları sırada kolluk kuvvetlerince zor ve baskı altında Hadep aleyhine alınan beyanlar.

Bu iddialara büyük ölçüde Ön savunmamızda yanıt verilmiş, gerekli açıklamalar yapılmıştı. Ancak özellikle açlık grevleri ve yasadışı eğitim yapılması iddialarım bir kez daha irdeleyip, açıklamalar yapmakta yarar bulunmaktadır:

Açlık Grevleri:

Açlık grevleri yapılmak suretiyle yasadışı PKK örgütünün desteklendiği iddiası, hem şu anda Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görülmekte olan ve halen aralarında Genel Başkan. Genel Sekreter ve Genel Başkan Yardımcılarının da bulunduğu çok sayıda parti yöneticisinin tutuklu bulunduğu 1999/1 esas sayılı davada (28.12.1998 tarih ve 527 sayılı iddianame) yer almakta ve hem de Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/38 esas sayılı davada (16.03.1998 tarih ve 53 sayılı iddianame) yer almaktadır.

Öncelikle, “bir ya da birkaç kişinin herhangi bir amaçla, yemek yemeyi reddetmesi” olarak tanımlanması mümkün olan açlık grevinin mevcut yasa hükümleri çerçevesinde suç oluşturup oluşturmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Yasalarımızda hangi amaçla olursa olsun tek başına “açlık grevi”ni suç sayan bir hüküm bulunmamaktadır. Şayet açlık grevi sırasında yapılan açıklamalarda suç sayılan ifadeler kullanılmamış ya da yasa dışı örgütleri övücü sloganlar atılmamış ise, bir kimsenin açlık grevi nedeniyle cezalandırılması mümkün değildir. Aksi bir anlayış, yasalarda belirlenmemiş bir eylemin suç sayılması, diğer bir söyleyişle yasalarda bulunmayan yeni bir suç tipi yaratılması anlamına gelir. Kısaca, ceza hukukunun temel ilkelerinden bir olan “kanunsuz suç olmaz” ilkesi tamamen ortadan kaldırılmış olur. Yargıç yorum yoluyla suç ve ceza yaratamaz (örn. Yargıtay Ceza Genidir. 22.10.1984/262-340 karan.)

Son dönemlerde, “terörle mücadeleye destek verme” yaklaşımı ile. özellikle Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından bir kısım suçların öğeleri son derece geniş yorumlanmakta, adeta yeni suç tipleri yaratılmaktadır. Bunun en tipik örneği, TCY’nın 169 uncu maddesidir. Yasa maddesindeki, silahlı çetenin, “her ne suretle olursa olsun hareketlerin kolaylaştırırsa (teshil ederse)” şeklindeki sözü çok geniş yorumlanmakta, akla gelebilecek her türlü eylem ve davranış kolaylıkla bu madde içine alınabilmektedir.

HADEP yöneticilerinin ve dolayısıyla da parti tüzel kişiliğinin suçlanması için her hangi bir neden bulamayan DGM Savcıları ve güvenlik güçleri; çeşitli dönemlerde bir kısım insanların parti binaları içerisinde açlık grevi yapmalarını, yasa dışı bir faaliyet olarak yorumlayıp, suçlama konusu etmişlerdir.

Hangi nedenlerle olursa olsun, bu gün ülkemizdeki cezaevlerinde yaklaşık onbinlerce hükümlü ve tutuklu bulunmaktadır. Bunların gerek cezaevi koşullarından ve gerekse cezaevi yöneticilerinin davranışlarından şikayet ettikleri, zaman zamanda sesleri duyurabilmek, etkili olabilmek için uzun süreli açlık grevleri yaptıkları, hatta ölüm orucuna gittikleri herkesçe bilinmektedir.

Fakat hangi nedenle olursa olsun çocukları, kardeşleri, amcaları, yeğenleri vs. yakınları cezaevinde olan kişiler, önlenmezse sonunda ölüm ya da sakat kalma riski bulunan açlık grevlerine karşı duyarsız kalmaları mümkün değildir. Bunlar, cezaevlerindeki yakınlarının sorunlarını kamuoyuna duyurmak, yetkililere seslerini duyurmak amacı ile çeşitli yöntemlere başvurmaktadır. Bunlardan birisi de, sivil toplum örgütlerinin ya da siyasi partilerin binalarında çoğu kez emrivakilerle açlık grevi yapmalarıdır. Bu çerçevede, zaman zaman HADEP binalarında da bu yola başvurmuşlardır. Parti yöneticileri bu tür davranışları karşısında, ya son derece katı bir davranışla bu kişileri polis zoruyla dışarı attıracaklar, ya da ikna yoluyla eylemi sona erdirmeye çalışacaklardır. Bu eylemlerden ötürü HADEP’i suçlamak tam bir haksızlıktır.

1999/1 sayılı davada, açlık grevleri ile ilgili her zamanla iddialara ek olarak bir de “Öcalan’ın Türkiye’ye iadesini engellemek amacını”da ilave etmişlerdir. Halkın Demokrasi Partisi’nin hangi amaçla olursa olsun açlık grevleri yapılması konusunda bir kararı ya da yönlendirmesi bulunmamaktadır. Buna ilişkin dava dosyalarında bir tek kanıt yoktur. Dava dosyasına kanıt olarak konulan Parti Genel Başkanı ve Ankara İl Örgütü imzalı basın açıklamalarında da bu anlama gelecek bir tek sözcük bulunmamaktadır. Aksine halkın sağ duyulu davranması tahriklere kapılmaması çağrısı bulunmaktadır.

Son açlık grevleri dolayısıyla ülke çapında başlatılan soruşturmalar ya takipsizlikle ya da beraatle sonuçlanmıştır. Doğrudan son açlık grevleri ile ilgili olarak İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı tarafından 1998/2757 hazırlık numaralı soruşturmada verilen “takipsizlik” kararının son bölümü dilekçemiz ekinde sunulmuştur. Bu karar da yukarıda açıklanan görüşlerimizi doğrulamaktadır.

Yasadışı eğitim yapıldım iddiası:

Bu iddia. “Partinin bastırmış olduğu takvimde Kürdistan haritası ve PKK militanlarının isimlerinin bulunduğu” iddiası ile başlatılan, daha sonra “yasadışı eğitim yapıldığı'” iddiasına dönüştürülen soruşturmada gündeme gelmiştir. Dayanak olarak da, parti üyesi olmayan bir avukatın çantasında ve evinde bulunan bazı yazılı belgeler ile parti merkezindeki aramada bulunduğu iddia edilen bazı belgeler gösterilmiştir.

Ön savunmamızda da belirttiğimiz gibi. yapılan bir eğitim çalışmasında herhangi bir görevlinin yasalara aykırı bir davranışını, tüm partiye mal etmek haksızlık olur. önemli olan Parti’nin hangi amaçlarla bir eğitim çalışması başlatmış olduğu ve Parti tarafından tespit edilen eğitim konularının ne olduğudur. Polisin bilerek serbest bıraktığı ve halen yakalanamayan bir avukatın çantasında ve evinde bulunan dokümanlar esas alınarak parti suçlanmaktadır, iddianın doğrulanması amacı ile A. Öcalan’dan da bu yönde beyanlar alınmaya çalışılmıştır. Aşağıda bu konudaki görüşlerimiz ayrıca açıklanacaktır. Fakat, şunu hemen söyleyelim ki: Öcalan’ın sorgulamasında, PKK’nın kendi mensuplarına yönelik yasa dışı eğitim çalışmaları ile. HADEP’in kendi parti yöneticilerine yönelik eğitim çalışması bilinçli bir şekilde birbirine karıştırılmıştır.

HADEP’in eğitim çalışması yapılması yönündeki kararı 1997 yılında alınmış ve bu eğitimin amacı ile konulan Parti Bülteni’nin Temmuz 1997 tarihli 3. sayısında ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Partinin bizzat kendi üyelerine yönelik olarak çıkardığı ve ülke çapında tüm parti örgütüne gönderdiği Parti Bülteni’ne değer vermemek için hiç bir haklı neden yoktur.

Yargıtay C. Başsavcılığı’nın Esas Hakkındaki Görüşünde ise HADEP’in kapatılma istemi şu iddialara dayandırılmıştır:

PKK örgütü ile HADEP arasında organik bağ olduğu.

HADEP’in PKK’nın denetiminde olduğu, bu örgütün Merkez Komitesi’nden aldığı talimatlar ve emirler doğrultusunda eylemler düzenlediği.

HADEP Kongrelerinin, PKK örgütü ile, bunun lideri A. Öcalan lehine gösteri yapılan alanlar haline getirildiği.

HADEP il ve ilçe örgütlerinde düzenlenen seminerler ile, HADEP’in oluşturduğu, Gençlik/ Kadın, Sağlık ve İşçi komisyonlarınca düzenlenen toplantılara katılan vatandaşlara Anayasa düzenine ve üniter devlet yapısına karşı düşmanlık empoze edilmeye çalışıldığı.

HADEP’in il ve ilçe örgütlerinde. Kürt orijinli vatandaşları örgütleme, PKK’ya taban oluşturma, PKK’nın yurt içi ve yurtdışı kamplarına militan gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü ve böylece il ve ilçe örgütlerinin PKK’nın “Asker Alma Daireleri” haline getirildiği.

Bu iddialar, esas itibariyle iddianamede yer alan iddiaların yinelenmesi niteliğindedir. Ancak, iddianameden farklı olarak iddialar daha çok Öcalan’ın anlatımlarına dayandırılmak istenmiştir. PKK ile bağlantılı olarak gözaltına alınan herkesten HADEP aleyhine beyan almaya çalışan bir soruşturma anlayışının, Öcalan’ın yakalanmasından sonra bu kişiden de başta HADEP olmak üzere tasfiye edilmek istenen kişi ve kurumlar aleyhine beyan almak için her yola başvuracağı belli idi. Bu yapılırken de, aksinin kanıtlanamaması için SOMUT iddialar yerine, SOYUT ve aksinin kanıtlanması mümkün olmayan iddialara dayanılacağı da tahmin ediliyordu, Öcalan soruşturmasının kamuoyuna yansıyan 3 aşamasında da (Askeri istihbarat birimlerince yapılan sorgulama aşaması, DGM Savcıları ve DGM Yedek Hakimliği’nce yapılan sorgulamalar aşaması ve yargılama aşaması) HADEP aleyhine kanıt elde edilmeye çaba gösterildi.

Sayın Başsavcı’nın esas hakkındaki görüşüne dayanak yaptığı A. Öcalan’a ait olduğu söylenen anlatımlar da göz önünde bulundurularak yukarıda yer alan iddiaları yanıtlamak gerekmektedir:

  1. PKK örgütü ile HADEP arasında organik bağ olduğu iddiası:

Gerek, DGM’ler önündeki davalarda ve gerekse görülmekte olan kapatma davasında, HADEP ile PKK arasında organik bağ olduğu iddiası ileri sürülmüş, ancak buna ilişkin herhangi somut bir kanıt gösterilememiştir. Daha çok, itirafçı konuma düşmüş ya da baskı ve işkence ile aleyhte beyanda bulunmaya zorlanmış kişilerin beyanları kanıt olarak gösterilmekte idi. Ne. herhangi bir parti sorumlusu ile PKK arasında irtibat bulunduğu iddia edilebilmiş ve ne de parti organlarının PKK ile bağlantısı kanıtlanabilmişti. Soyut bir şekilde, partinin resmi devlet ideolojisiyle çelişen görüşleri ile, parti toplantı ve kongrelerinde zaman zaman küçük grupların korsan gösterileri ya da attıkları sloganlardan hareketle, PKK bağlantısı kurulmaya çalışılmakta idi.

Öcalan’ın yakalanması, HADEP – PKK ilişkisinin kurulması yönünde, yeni bir fırsat yarattı. Her aşamada Öcalan’a HADEP ile olan ilişkiler soruldu. Sorgulamaların hangi yöntemlerle ve nasıl bir ortamda yapıldığı bir yana; Öcalan’a atfedilen anlatımlarda HADEP ile PKK arasında organik bir ilişki bulunduğu sonucuna varılabilecek beyanlar bulunmamaktadır, Öcalan, sürekli olarak HEP-DEP ve HADEP gibi partilerin “kendilerinin etkilediği kitleye dayandıklarını”, ancak bu kuruluşların “PKK örgütleri olarak değerlendirmenin mümkün olmadığını” yinelemiştir, örneğin; 23.02.1999 tarihli DGM Yedek Hakimliği anlatımının 5 nci sayfasında aynen: “…HEP. DEP ve HADEP gibi kuruluşlar etkilemekte olduğumuz kitleye dayandıktan için bu nedenlerle bize yakın olmuşlardır, ters düşmemeleri için uyarılar kadar doğru yaklaşımlar göstermeye özen gösterdik bu kuruluşlar ile bu çerçevede bir yaklaşım olmuştur. Ancak bunları bir PKK örgütü olarak değerlendirmek mümkün değildir…”

22.02.1999 tarihli DGM Savcılığı anlatımının 15 nci sayfasında aynen::

“… HADEP”le olan işbirliğimizi şu çerçevede anlatabilirim. Mademki bu parti bizim tabanımıza dayanıyor bizi temsili doğru yapması ve bunun için de eğitim görmesi gerekir. Siyasi realite karşısında yasal bir parti olduğunu unutmaması gerekir…”

31.051999 tarihli Devlet Güvenlik Mahkemesi önündeki sorgusunda aynen:

“…ben ülke içinde şu iş adamı şu sanatçı veya şu kişiler bize yardım etti şeklinde beyanda bulunacak konumda değilim… HADEP PKK’nın tabanı üzerinde politika yaptı. HADEP içerisinde PKK’ya kırsala elaman temini yönünde çalışmalar yapılmış OLABİLİR ama resmi PKK kuruluşudur diyemeyiz…”

Yukarıya aynen alınan anlatımlardan şu sonuca varmak mümkündür: PKK, Öcalan’ın deyimi ile aynı tabana (“aynı taban” deyiminden KÜRTLER kastediyor) dayanan HADEP’i etkilemeye, hatta yönlendirmeye çalışmıştır. Fakat, bu etkileme doğrudan bir “Emir-komuta” zinciri içerisinde değil, PKK’ya yakın kişiler vasıtası ile dolaylı şekilde yapılmaya çalışılmıştır. Yani, PKK ile HADEP arasında doğrudan herhangi bir organik bağ bulunmamaktadır. Partiye sızma ve etkileme yoluyla HADEP kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Ancak, anlatımlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde bunda başarılı olunmadığı anlaşılmaktadır.

Çok sayıda üyeden oluşan ve olabildiğince çok sayıda kişiyi üyeliğe kabul etmeye çalışan “kitle partileri” bu özellikleri itibariyle değişik ideolojik, dinsel ve etnik grupların etkilemelerine açık kuruluşlardır. Kitle partileri içerisindeki bu farklı gruplar, parti siyasetini ve uygulamalarını kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmek için gizli ve açık çalışmalar yaparlar. Mevcut yasal düzenin, örgütlenmelerine izin vermediği siyasal gruplar da yasal kitle partileri içerisine girerek kendi elemanları vasıtası ile o partiyi mümkün olduğu kadar kendi siyasal çizgilerine çekmeye çalışırlar. Bu durum, sol yelpazede yer alan kitle partilerinde çok daha belirgindir.

Örnek vermek gerekirse, 1980 sonrasında kurulan Halkçı Parti, SODEP ve daha sonra da CHP içerisinde, 1980 öncesi yasadışı sol siyasal örgütlenmelerin devamı niteliğindeki bir çok sol siyasal grubun bulunduğu ve bu grupların parti yönetiminde etkili olmak için birbirlerine karşı kıyasıya mücadele içerisinde oldukları herkesçe bilinmektedir.

Kitle partilerinin yapılarından kaynaklanan bu duruma bakılarak, partinin tümüyle yasa dışı örgüt haline dönüştüğü ya da yasa dışı bir silahlı örgütün yan kuruluşu olduğunu söylemek gerçeklerle ve insafla bağdaşmaz. PKK’nın, Kürtler içerisinde en fazla örgütlenmiş ve en fazla oy potansiyeline sahip bir parti olan HADEP’i etkilemeye çalışması doğaldır. Hadep’e üye olanlar arasında PKK’ya sempati duyanlar olabilir. Binlerce üyesi olan bir partide bu durumun önlenmesi mümkün değildir. Siyasi Partiler Yasası’nda siyasi partilere üye olmanın koşullan belirlenmiştir. Bu koşulları taşıyan her vatandaş üyelik başvurusunda bulunabilir. Parti yönetiminin bu kişilerin örgütlerle ilişkilerini ya da gizli amaçlarını bilmesi olanaksızdır.

Partinin bir bütün olarak suçlanabilmesi için, partinin karar organlarının ve üst düzey yöneticilerinin PKK ile bağlantı içerisinde olduklarının saptanması gerekir. Ne Öcalan’ın değişik aşamalarındaki anlatımlarında ve ne de HADEP aleyhine beyanda bulunan diğer kişilerin anlatımlarında, parti yönetici ve organları ile PKK arasında bir bağ olduğu yönünde bir iddia yoktur. Parti üst yönetiminde görevli olanların ya da parti organlarında yetkili konumda olanların hiç bir şekilde isimleri geçmemektedir.

HADEP’in siyasal görüş ve faaliyetleri de. PKK- HADEP bağlantısının kurulmasına elverişli değildir. HADEP, özellikle Kürt Sorunu konusunda resmi devlet ideolojisinden farklı siyasi görüşlere sahip olmasına rağmen, PKK’dan da gerek amaç ve gerekse yöntem açısından tümüyle farklı yasal bir kuruluştur. Partinin bu güne kadar Türkiye’nin bütünlüğünü hedef alan siyasi bir faaliyeti tespit edilmemiştir. Kürt Sorunu’nün Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde çoğulcu demokrasi ilkeleri çerçevesinde çözümünü savunmuştur. Bu görüşler mahkeme tutanaklarında da bulunmaktadır. Ayrıca, hiç bir şekilde silahlı mücadeleyi savunmamış ya da destek vermemiştir. Aksine, her türlü şiddete daima karşı çıkmıştır. HADEP, son 15 yıldır ülkenin doğu ve güneydoğu bölgesindeki şiddet olaylarında en fazla zarar gören bir tabana dayanmaktadır. Onların sorunlarını dile getirmesi, şiddetin yarattığı tahribata dikkat çekmesi, bölgenin olağan bir yönetime kavuşmasını istemesi HADEP yönünden kaçınılmaz bir görevdir. Resmi devlet ideolojisi ile ters düşmesi nedeniyle bu partinin PKK ile özdeşleştirilmesi, yalnızca bu partiye değil, ülkemiz demokrasisine de zarar verir.

  1. HADEP’in PKK’nın denetiminde olduğu, bu örgütün Merkez Komitesi’nden aldığı talimatlar ve emirler doğrultusunda eylemler düzenlediği iddiası:

HADEP’in PKK’nın denetiminde olduğu iddiası, partiyi ve yöneticilerini suçlamak için ortaya atılmış soyut bir iddiadır. Soyut bir şekilde her partinin her türlü iddia ile suçlanması olasıdır. Hele hele, resmi devlet ideolojisi ile farklı politika ve söyleme sahip bir parti için buna benzer suçlamalar yapılması kaçınılmazdır. Hukuksal açıdan bakıldığında, bu iddianın ciddiyet kazanması için, her şeyden önce PKK-HADEP bağlantısının kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya konmuş olması gerekir. Bu konuda yukarıda yeterli açıklamalar yapıldığı için, yinelemeye gerek bulunmamaktadır.

PKK Merkez Komitesi’nden emir ve talimat alındığı iddiası somut herhangi bir kanıta dayanmamaktadır. Bu konuda, yalnızca Öcalan’ın Savcılık anlatımının 15 inci sayfasında yer alan şu beyana dayanıldığı sanılmaktadır:

“… Halen cezaevinde hükümlü olarak bulunan PKK mensubu Sabri OK’un HADEP’lilere talimatlar verdiği doğrudur. Üst düzey kararları da vermektedir…”

Öcalan’ın bu beyanı diğer anlatımları içerisinde bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Yukarda PKK-Hadep arasındaki organik bağ olup olmadığı yönündeki açıklamalarımızda da belirttiğimiz gibi, HADEP gibi binlerce üyesi olan bir kitle partisi içerisine, yöneticilerin bilgisi dışında PKK’ya sempati duyan kişilerin girmiş olması mümkündür. Anlatımları bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Öcalan’ın, “HADEP’liler’ sözünden kastı, PKK örgütüne sempati duyan kişilerdir. PKK* dan emir ve talimat alan kişiler partinin yetkili yöneticileri olsa idi. anlatımlarda mutlaka bunların isimleri geçerdi. Sorgulamalar sırasında Öcalan’a, HADEP içerisindeki KİMLERİN PKK’dan EMİR ve TALİMAT ALDIKLARI yönünde herhangi bir soru sorulmamış olması da ilginçtir. Kanımızca, sorgulamalar sırasında mutlaka bu yönde sorular sorulmuş, ancak alınan yanıtlar HADEP’i ya da yöneticilerini suçlayıcı olmadığı için, tutanaklara yazılmamıştır. Çünkü HADEP yönetcilerinin DGM’lerde yargılandığı, parti hakkında kapatma davası açıldığını bile bile, DGM Savcılarının böyle bir soruyu sormamış olmasının hiç bir mantıklı açıklaması bulunmamaktadır.

Somut suçlayıcı beyanlar alınamadığı için. soyut ve başka anlamlara çekilebilecek genel açıklamaların tutanaklara yazılması ile yetinilmiş, şimdi de bunlara dayanılarak HADEP suçlanmaya çalışılmaktadır.

  1. HADEP Kongrelerinin, PKK örgütü ile, bunun lideri A. Öcalan lehine gösteri yapılan alanlar haline getirildiği:

Siyasal ve ideolojik açıdan tam bir homojenlik taşımayan topluluklarda, genel eğilimlerin dışında, istenmeyen yasa dışı gösteri ve eylemler meydana gelebilmektedir, örneğin, tamamen yasal bir memur sendikaları mitinginde ya da öğrencilerin yasal haklan için yapmış oldukları yürüyüşlerde yasadışı bazı örgüt mensupları slogan atabilmektedir. Aynı şekilde, siyasal parti kongrelerinde de benzer olaylar yaşanmakta, yöneticiler bunları önlemekte her zaman başarılı olamamaktadır, örnek verirsek, son CHP ve MHP kongrelerinde çeşitli olaylar meydana gelmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, kitle partilerinde disiplini sağlamak kolay değildir. HADEP kongreleri yaklaşık 10.000 kişinin katılımı ile gerçekleşmektedir. Bu kongrelerde, bazı küçük gruplar provokasyon yapmakta, yasa dışı pankart açıp. sloganlar atmaktadır. Fakat kongre ve parti yöneticilerinin uyarı ve çabaları ile bu gruplar etkili olmadan, pasifıze edilmektedir. Fakat, HADEP’i suçlamak için fırsat kollayan kesimler 10.000 kişi içerisinde sayılan 5-10 kişiyi geçmeyen grupların bu korsan gösterilerin öne çıkarmakta, parti aleyhine kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır. Devlet kontrolündeki medya da bu olaylara ilişkin görüntülerle açıkça beyin yıkamaktadır, örneğin, partinin 2 nci kongresinde Türk Bayrağı’nın üzücü bir şekilde indirilmesi olayı, tüm partiye mal edilmiş, görüntüleri televizyonlarda aylarca gösterilerek, kamuoyu parti aleyhine kışkırtılmıştır. Oysa, olay sırasında kongre salonunda yüzlerce güvenlik görevlisi bulunmakta idi. Olay rahatlıkla önlenebilir, sorumlular hemen yakalanabilirdi. Fakat sırf partiyi suçlamak fırsatını elde etmek için bu yapılmadı. Nitekim, olayla ilgili olarak Parti yönetcileri aleyhine açılan davada, Ankara l. Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi verdiği kararda, olay sırasında görevli olan güvenlik güçleri hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Bu olayların parti yönetimine mal edilerek, kapatma nedeni olarak gösterilmesinin hukuksal dayanağı bulunmamaktadır.

  1. HADEP il ve ilçe örgütlerinde düzenlenen seminerler ile, HADEP’in oluşturduğu. Gençlik, Kadın, Sağlık ve İsçi Komisyonlarınca düzenlenen toplantılara katılan vatandaşlara Anayasa düzenine ve üniter devlet yapısına karşı düşmanlık empoze edilmeye çalışıldığı iddiası:

Yargıtay C. Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşünde yer alan bu iddianın hangi nedenlere ve kanıtlara dayandığını bilemiyoruz. Hangi adla olursa olsun, parti adına yapılan toplantılarda anayasa düzeni ya da üniter devlet yapısına düşmanlık empoze edilmesi söz konusu değildir. Resmi devlet ideolojisi ile çelişen görüş ve düşüncelerin, anayasal düzene ve üniter devlet yapısına düşmanlık olarak nitelendirilmesi hukuksal değil siyasal bir yaklaşımdır. Başsavcılık iddianamesinde ve esas hakkındaki görüşte bu iddia ileri sürülürken, hangi toplantı ya da seminerde bu tür çalışmalar yapıldığı açıklanmamıştır, iddianın hangi toplantılardaki, kimlerin konuşma ve telkinlerine dayandığı bilinmeden de bu konuda daha ayrıntılı görüş açıklama olanağı bulunmamaktadır. Esas hakkındaki görüşte yer alan bu iddia, iddianamenin 36 ncı sayfasında DGM Savalarının görüşlerini ifade eden şu cümlenin küçük bir değişiklikle tekrarıdır:

… Hadep’in oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık, İşçi Komisyonları çeşitli kesimden vatandaşlarımıza PKK yanlısı düşünceleri empoze etmektedir…” (İddianame sh. 36)

Ne iddianamede ve ne de esas hakkındaki görüşte, sözü edilen komisyon çalışmalarına ilişkin herhangi bir kanıt bulunmamaktadır.

  1. HADEP’in il ve ilçe örgütlerinde, Kürt orijinli vatandaştan örgütleme, PKK’ya taban oluşturma, PKK’nın yurt içi ve yurtdışı kamplarına militan gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü ve böylece il ve ilçe örgütlerinin PKK’nın “Asker Alma Daireleri” haline getirildiği iddiası.

İddianamede de yer alan bu iddianın temel dayanağı, PKK örgütü ile ilgili olarak gözaltına alınan bir kısım sanıkların polis anlatımlarıdır. Bu anlatımlarda, Hadep organları ya da yöneticilerine yönelik herhangi bir iddia bulunmamaktadır. Daha çok, “Hadep’in … ilçe ya da il teşkilatına gidip geliyordum” ; “… kişi ile Hadep binasında tanıştım.” ; “… Hadep’in üyesiyim” vs. şeklinde bireysel anlatımlardır. Parti olarak, PKK’ya eleman yetiştirme ve gönderme yönünde faaliyet gösterildiğine dair bir tek anlatım bulunmamaktadır. Kaldı ki, bu anlatımların tamamı baskı ve zor altında alınmış olup, yargılamanın diğer aşamalarında reddedilmiştir.

Daha önce PKK içerisinde çeşitli eylemleri gerçekleştiren, ancak yakalandıktan sonra ceza almaktan kurtulmak için itirafçı olmayı kabul eden sanıklardan bazı beyanlar alınmış ise de; bu kişilerin tanıklıklarına dayanılarak HADEP’in suçlanması mümkün değildir.

Ayrıca, dosyaya konulan polis anlatımlarının hangi koşullar altında ve nasıl alındığı bilinmemektedir. Bunlar HADEP yöneticilerinin yargılandıkları davalarda tanık olarak dinlenilmemiştir. HADEP yöneticilerinin ve avukatlarının hazır bulunmadığı ortamlarda alınan bu anlatımlar kanıt olarak kullanılamaz.

Esas hakkındaki görüşte, bu konuda da A. Öcalan’ın beyanlarına dayanılmıştır. Öcalan’ın DGM Yedek Hakimliği önündeki sorgusunda bu konuda bir beyanı yoktur. DGM Savcılarının yaptığı sorgulamadaki beyanları ise şöyledir:

… Hadep’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetinin yürütüldüğü doğrudur…”

Mahkeme önündeki sorgulamada da;

“…HADEP içerisinde, PKK’ya kırsala eleman temini yönünde çalışmalar yapılmış olabilir, ama resmi PKK kuruluşudur diyemeyiz…”

Öcalan’ın yaklaşık 15 yıldan bu yana yurt dışında olduğu, Türkiye ile doğrudan hiç bir bağının bulunmadığı. Türkiye ile ilgili bilgileri dolaylı yollardan edindiği gözönünde bulundurularak, yukarıdaki beyanlar bir arada değerlendirildiğinde; bir olasılıktan söz edildiği anlaşılmaktadır. Yani tahmin yürütmektedir. Mahkeme önündeki beyanında kesin ifadeler yerine “OLABİLİR” gibi tahmin içeren bir sözcük kullanması da bunun açıkça göstermektedir. Türkiye’den pek çok gencin PKK’ya katıldığı herkesçe bilmen bir gerçektir. Fakat, bu katılanların HADEP tarafından organize edildiği, yönlendirildiği ya da temin edildiğine ilişkin inandırıcı bir bilgi ve kanıt bulunmamaktadır.

Öcalan’a atfedilen anlatımların genel değerlendirmesi ve kanıt niteliği:

Türkiye Cumhuriyeti ile 15 yıldan fazla bir süre silahlı mücadele etmiş bir kişinin yakalandığında, hangi koşullar altında sorgulandığı da önemli bir somdur’ Öcalan’a atfedilen anlatımlarda gerçeklerle çelişen pek çok husus bulunmaktadır. Bunların Öcalan tarafından mı ifade edildiği, yoksa sorgulamayı yapanlarca tutanaklara böyle geçirildiği belli değildir. Şayet, tutanaklarda yer alan hususlar doğrudan Öcalan’ın beyanları ise, olayların ve ilişkilerin birbirine karıştırıldığı, dolayısıyla da gerçekleri yansıtmadığı açıktır. Bu yüzden, değişik aşamalardaki beyanlar birbirlerini tutmamaktadır. Bunlardan bazıları sonradan Öcalan tarafından reddedilmiş ya da farklı ifade edilmiştir.

Örnekler: İstihbarat elemanlarının sorgulamalarına ait 21.02.1999 tarihli tutanakların 10 uncu sayfasında, “…1991 yılında DEP’e oy vermeyen herkesin tavuğunu bile öldürün.” dediği yazılıdır. Oysa, 1991 yılında DEP (Demokrasi Partisi) henüz kurulmamıştı).

Aynı sorgu tutanağının yine 10 uncu sayfasında, bir yandan “… örgüt bütçesinden Hadep’e bir miktar ancak ne kadar olduğunu biliniyorum ama 200 bin Mark civarında bir para aktarıldı…” dediği ifade edilirken, aynı paragrafın devamında, şöyle denilmektedir:..”.Avrupa masrafları da Avrupa temsilciliklerince karşılandı…Bu da masraf oluşturdu. Sakıncalı buldum. HEM DEVEETTEN PARA AE. HEM BİZDEN PARA AL, BEN BUNU SUÇ OLARAK GÖRÜYORUM…” Öcalan. bu anlatımı ile, hem devletten ve hem de örgütten para alınmasını doğru bulunmadığını söylemektedir. Fakat. Hadep yöneticilerinin hiç birisinin DEVLETTEN PARA ALMASI SÖZ KONUSU DEĞİL. Öyleyse, burada kastedilenler başkalarıdır. Aynı beyanlar içerisinde, parlamentoya seçilen eski HEP milletvekillerinden söz ettiği dikkate alınırsa; BU BEYANLARDA HEP VE HADEP’in BİRBİRİNE KARIŞTIRILDIĞI ANLAŞILMAKTADIR.

Öcalan’ın istihbarat birimleri ve DGM Savcıları tarafından alınan beyanlarında, başta ANAP Genel Başkanı olmak üzere birçok tanınmış politikacı, gazeteci, sanatçı ve iş adamının ismi geçmektedir. Fakat, daha sonraki beyanlarda bunlar tümüyle reddedilmiştir.

Yine Öcalan’ın anlatımlarında bazı asker, siyasetçi ve iş adamının PKK ile Devlet arasında iletişim kurduğu ileri sürülmüştür. Genel Kurmay ve diğer ilgililer tarafından bu iddialar yalanlanmış ve yalanlamalar tüm kamuoyu ve yetkililer tarafından kabul görmüştür. Kimsenin aklına bu kişiler hakkında yasal soruşturma açmak gelmemiştir. Fakat, muhalif kişi ve kurumlar aleyhine söylenen her husus kesinleşmiş doğrular olarak kabul edilmekte ve bu kişi ve kurumların aleyhine kullanılmak istenilmektedir.

Ayrıca, Öcalan, Türkiye ile ilgili konularda kendisinin doğrudan bilgi sahibi olmadığını ve ilişkilerin örgütün Avrupa teşkilatı tarafından yürütüldüğünü söylemektedir. Tüm bunlar, Öcalan’a atfedilen beyanlara dayanılarak HADEP’in suçlanamayacağını ortaya koymaktadır. Ayrıca. Öcalan’ın söyledikleri ile ilgili olarak HADEP yöneticilerinin görüşleri de alınmamıştır. Bir anlamda, HADEP ve yöneticileri yargılanmadan cezalandırılmak istenmektedir.

C- DAVANIN AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ ÇERÇEVESİNDE TARTIŞILMASI

Siyasal partiler, belli bir ideolojiyi ya da programı yaşama geçirebilmek ve yasal yollardan iktidarı elde etmek amacıyla örgütlenmiş kuruluşlardır. Siyasal temsilin en önemli unsurlarından biri, siyasal partilerin engelsiz örgütlenebilmeleri ve serbest bir ortamda iktidar için yarışabilmeleridir. Çok partili sistemler, çoğulcu demokratik rejimlerin özelliğidir. Siyasal partiler, toplumdaki değişik hatta çatışan görüşleri temsil ederek demokrasinin çoğulculuk ve katılımcılık ilkelerini yaşama geçirir, halkın iradesinin oluşmasını sağlarlar.

1982 Anayasası’na göre de, siyasi partiler demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasal partiler, ülke sorunları karşısında çözüm üretir, halkı yönlendirirler. Siyasal partilerin, buldukları çözümleri ya da savundukları görüşleri topluma açıkça ve çekinmeden sunarak çoğunluğa mal etmeye çalışmaları, çoğunluğu elde ettiklerinde de iktidar olmaları demokrasinin gereğidir. Baskı ve teröre dönüştürmedikçe ya da zorla iktidara gelmeyi amaçlamadıkça hukuk düzeninin korumalarından yararlanmalıdır.

Kişi hak ve özgürlükleri arasında son derece önemli bir yeri olan “örgütlenme özgürlüğü” ile, siyasal partilerin yararlandıkları hukuksal korumalar ve tabi oldukları yasaklar arasında son derece yakın bir ilgi bulunmaktadır. Örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller, siyasi partiler düzenim doğrudan etkilediği gibi; siyasi partiler düzenine getirilecek aşırı yasaklamalar da örgütlenme özgürlüğünü kullanılmaz hale getirir. Bu yüzden, siyasi partilerin kurulması ve faaliyet gösterilmesi, örgütlenme özgürlüğünün önemli bir alanı olarak kabul edilmektedir. Kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına alan uluslararası sözleşmelerde de. siyasal parti kurulması ve serbestçe faaliyet göstermesi, örgütlenme özgürlüğü kapsamında kabul edilmektedir.

Öte yandan, siyasi parti kurma anlamındaki örgütlenme özgürlüğü ile düşünce açıklama Özgürlüğü arasında da yakın bir ilişki bulunmaktadır. Belirli siyasal görüşlerin partileşmeleri konusunda getirilecek her engel, bu siyasal görüşlerin örgütlenme yoluyla yayılma ve ifade edilmesini de engelleyeceğinden, örgütlenme özgürlüğü yanında düşünce açıklama özgürlüğünün de kısıtlanması sonucunu doğurur. Bu da gösteriyor ki, özgürlükler alanı bileşik kaplar gibidir, herhangi bir özgürlüğün kısıtlanması şu ya da bu şekilde başka özgürlük alanlarının da olumsuz etkilenmesine yol açar. Toplum düzeni ve kamu güvenliği gerekleri zorunlu kılmadıkça özgürlükler alanına müdahale edilmemesi çoğulcu demokratik sistemin işlerliği açısından son derece önemlidir.

Görülmekte olan davanın açılmasında ve yargılamanın devamı sırasında, seçimlerin halkın özgür iradesini yansıtacak koşullarda yapılması ilkesinin tümüyle gözardı edilmiş olması da, üzerinde durulması gereken önemli sorunlardan birisidir.

Bu açıklamalar ışığında dava değerlendirdiğinde, aşağıdaki sonuçlara varılmaktadır:

C.l.- Dava, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6 ncı, 9 uncu, 10 uncu , 11 inci maddelerine, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokol’ün 3. maddesine ve bu maddelerle birlikte sözleşmenin 14 üncü maddesine açıkça aykırıdır.

Cl.a.- AİHS’nin 6 ncı Maddesi Yönünden:

Dava, DGM Savcılarının Halkın Demokrasi Partisi yönetici ve mensupları hakkında hazırladıkları 3 iddianameye ve yine aynı savcıların topladığı kanıtlara dayanmaktadır. Daha sonra da, PKK lideri A. Öcalan’a atfedilen ve nasıl elde edildiği bilinmeyen beyanlar ek dayanaklar olarak ileri sürülmüştür.

DGM Savcılarının bağlı olarak görev yaptıkları Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kuruluş amaçları, oluşum biçimleri, uyguladıkları yasa ve yöntemlerdeki farklılıklar dolayısıyla, bağımsız ve tarafsız mahkeme olmadıkları: olağanüstü mahkeme niteliğinde oldukları kabul edilmektedir. Yıllardan beri bu mahkemelere yöneltilen eleştirileri kabul etmeyen ve bunların normal adil mahkemeler olduğunu savunan devlet yetkilileri, sonuçta, bu mahkemelerin yapısında değişiklik yapmak zorunda kalmıştır. AİHM’nin verdiği bir karar ön plana çıkarılarak, konu sadece askeri yargıcın varlığına indirgenmiştir. Oysa, en önemli sorun bu mahkemelerin kuruluş amacı ve uyguladığı yargılama kurallarıdır. Yapılan değişiklik son derece küçük, ancak olumlu bir adımdır. Fakat bu mahkemeler tümüyle kaldırılmadıkça adil bir yargılamanın yapılamayacağı kabul edilmelidir.

DGM’lerin kuruluş amaçlan yönünde soruşturma yapmak üzere, atanmaları, yetkileri ve çalışma yöntemleri 2845 sayılı Yasa ile özel olarak düzenlenen DGM Savcıları’nın yürüttüğü hazırlık soruşturmasına ve bu soruşturmalarda elde edildiği söylenilen kanıtlara dayanılarak yapılacak hiç bir yargılamanın ADİL olma şansı bulunmamaktadır. Hadep yöneticileri hakkındaki tüm soruşturmalar bu savcılar tarafından ve olağanüstü yöntemlerle yürütülmüştür. Kanıtlar hukuka aykırı yöntemlerle toplanılmış, hiç bir aşamada savunmanın soruşturmaya katılmasına izin verilmemiştir. Hukuki olmaktan çok, kaynağı Milli Güvenlik Kurulu olan siyasi kararlar doğrultusunda soruşturma ve suçlamalara gidilmiştir.

Siyasi kararlar doğrultusunda DGM Savcıları tarafından hazırlanmış iddianamelere ve olağanüstü yöntemlerle hukuka aykırı bir şekilde elde edilen kanıtlara dayanan bu dava. AİHS’nin 6/1 .maddesine aykırıdır. Yüce Mahkemeniz’in davayı reddetmesi, yapılan bir haksızlığı gidermeye hizmet edecektir.

Cl.b. AİHS’nin 9 ve 10 not maddeleri yönünden:

İddianamenin ve esas hakkındaki görüşün çeşitli bölümlerinde yapılan değerlendirmeler, asıl amacın, Hadep yönetici ve mensuplarının gerek birey olarak ve gerekse parti olarak savundukları siyasi düşüncelerin açıklanmasına engel olmak olduğunu göstermektedir.

İddianamenin değişik bölümlerinde, özellikle “Kürt Sorunu” ile ilgili olarak resmi devlet görüşünden farklı görüş ve düşünceler; ülkeyi bölmek isteme, terörist örgütü destekleme ya da kin ve düşmanlığı tahrik olarak nitelendirilmiştir. Sorunların diyalog yoluyla, şiddete başvurmadan çözülmesini istemek suç sayılmıştır, iddianamenin mantığına göre, Kürtler’in varlığından, kültüründen, dillerinden, yönetime katılmalarından söz etmek suçtur; Türklerin ve Kürtlerin kardeşliği söylemi, Türkiye’yi bölme amacını gizlemeye yöneliktir (örnek olarak sh. 3, 26, 55). Asıl amacın gizlenmesi için, yapay suçlamalar yapılmakta, partinin yasa dışı faaliyetlerde bulunduğu ileri sürülmektedir. Oysa, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi, hiç bir şekilde şiddeti savunmamış, teşvik etmemiştir. Aksine sorunların barışçıl yöntemlerle ve demokrasi içerisinde diyalog yoluyla çözülmesinde ısrarlı olmuştur. HADEP hiç bir koşulda Türkiye’nin bütünlüğüne aykırı görüş açıklamamış, davranışlarda bulunmamıştır. Türkiye’nin en önemli sorunu olan “Kürt Sorunu”nun da çoğulcu demokrasi ilkeleri çerçevesinde ve Türkiye’nin bütünlüğü içinde çözülmesini savunmuştur. Her türlü ayrımcılığa karşı çıkmış ve sürekli olarak halklar arasında kardeşliği savunmuştur.

Fakat, katı bir Türk Milliyetçiliğini esas alan; Türkler dışındaki tüm etnik ve kültürel grupları ret ve inkar eden; çoğulcu demokrasinin gereklerini Türkiye’nin bölünmesi olarak gören: farklı görüş ve düşünceleri baskı ve şiddetle bastırmaya dayanan resmi anlayış, Hadep ve mensuplarının siyasi görüşlerini, gerek birey ve gerekse örgütsel olarak açıklamalarına engel olmak için her çareye başvurmaktadır. İddianamedeki, HADEP’e yönelik yasa dışı faaliyetlerde bulunma iddiaları da bu çerçevede ortaya atılmıştır. Amaç, resmi anlayışla çelişen siyasi görüş ve düşüncelerin engellenmesidir ve bu da AIHS’nin 9 ve 10 uncu maddelerine aykırıdır.

Cl. c. AİHS’nin 11 inci maddesi yönünden:

Yurttaşların seçme ve seçilme hakları, diğer bir anlatımla ülkenin siyasal yönetimine katılma hakkı, demokrasilerde korunması gereken temel hakların başında gelir. Günümüzde bu katılım, tek tek birey iradeleri yerine; bireysel iradeleri bir araya getiren siyasal partiler aracılığı ile olmaktadır. Bu yüzden de siyasi partiler demokrasilerin olmazsa olmaz koşuludur. Siyasi partiler arasında görüş ve programlarına göre ayrım yapılıp bazılarına yaşam hakkı tanınmaması demokratik ilkelere aykırıdır. Kapatılması istenen Halkın Demokrasi Partisi Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na göre kurulmuş ve 18 Nisan seçimlerinde katılarak her türlü engellemeye karşın ülke çapında 1.600.000 in üzerinde oy almıştır, özellikle Kürt kökenli yurttaşların yoğun olduğu bölgelerde Hadep en yüksek oyu almıştır. Şayet %10 oranındaki ülke barajı olmasa idi. 30 civarında milletvekili çıkaracaktı. Birçok il ve ilçenin belediye başkanlığı seçimlerini de en yüksek oyu almak suretiyle kazanmıştır. Şimdi bu parti tamamen komplo soruşturmalar ve yapay nedenlerle kapatılma istenmektedir.

Buna ilişkin devlet kararı, yargı dahil tüm devlet birimlerine talimat niteliğindeki, Milli Güvenlik Kurulu Kararı olarak şöyle ifade edilmiştir:

“Madde 8. Bölgenin Ekonomik ve Sosyal Sorunlarına İlişkin Olarak: (a) Siyasi Alanda:

(I) HADEP faaliyetlerinin PASİFİZE edilmesi maksadıyla DEVLET tarafından takip ve kontrol altında tutulması.

(III) Devlet, sivil toplum örgütleri ve üniversiteler vasıtası ile HADEP üzerinde açık/örtülü ve devamlı bir baskının tesis edilmesi ve gündemden düşürülmesi, (VIII) Hadep’in uyuşturucu ve silah kaçakçılığı faaliyetleri, Türkiye’ye ve Avrupa’ya verdiği zarar açısından sık sık işlenmeli ve BU KONUDA KAMUOYU OLUŞTURULMASI SAĞLANMALIDIR.”

Anlaşılacağı üzere, sadece HADEP’in siyasi faaliyetlerinin pasivize edilmesi değil, aynı zamanda uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan bir “SUÇ ÖRGÜTÜ” olarak yansıtılması yönünde de devlet kararı bulunmaktadır. Hadep’in PKK ile bağlantılı olduğu iddiaları da buna yöneliktir. Hadep üzerinde her türlü yolla açık/örtülü ve devamlı baskı kurulması çok önceden öngörülmüştür.

Bu yolla. HADEP yönetici ve üyeleri yanında, bu partiye oy veren milyonlarca vatandaşın siyasal parti olarak örgütlenme özgürlüğü engellenmek istenmektedir. Bu partinin kapatılması için. demokratik bir toplumun haklı göreceği hiç bir neden bulunmamaktadır. Ortaya atılan tüm iddialar, yukarıda açıklanan devlet kararını uygulamaya ve gizlemeye yöneliktir. AİHM’nin parti kapatma kararlan nedeniyle Türkiye’yi mahkum etmesi, devleti, HADEP’in terör olayları ile ilişkisi olduğu iddialarına ağırlık vermeye yöneltmiştir. Görülmekte olan dava, açık bir şekilde AİHS’nin 11 inci maddesinin ihlalidir.

Cl.d.- Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi’ne Ek l Nolu Protokol’ün 3. maddesi yönünden:

Ek l Nolu Protokolün 3 ncü maddesi. “Taraf devletlerin yasama organının seçimi için halkın özgür düşünce ve iradesini ortaya koyabileceği koşullarda ve belli aralıklarla seçim yapılmasını” öngörmüştür. Halkın serbest irade ve düşüncesini ifade etmesini engelleyecek ya da etkileyecek her türlü muamele, bu maddenin ihlali sonucunu doğurur. Yukarıda açıklandığı şekilde, siyasal kaygı ve kararlarla Halkın Demokrasi Partisi’ne karşı kapatma davası açılmış olması; Sayın Başsavcı’nın hukukun sınırlarını zorlayarak, dava açılması vesilesiyle ve özellikle de ihtiyati tedbir istemi vesilesiyle medya önündeki partiye yönelik suçlamaları; halkın iradesini etkilemesinin ötesinde; halka, HADEP’e oy verilmemesi yönünde açık bir baskıdır. Bu baskının en üst yargı organlarının muamelelerinden kaynaklanması ise, demokrasi ve özgürlükler yönünden çok daha vahim bir durumdur. Bu baskı, yalnızca kapatma davası açılması ya da tedbir işlemleriyle değil, seçimler sırasında da yurt çapında yurttaşlar üzerinde fiili baskılar şeklinde devam etmiştir.

Cl. c. AİHS’nin 6-9-10 -11 ve Ek Protokol’ün 3 üncü maddeleri ile birlikte 14 üncü maddesine aykırılık yönünden:

AİHS’nin 6-9-10 ve 11 inci maddesi ihlal edilmek suretiyle vekili bulunduğum Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılmak istenmesinin asıl nedeni; bu partinin savunduğu siyasal görüşlere ve parti üye çoğunluğunun etnik kökenlerine yönelik ayrımcılıktır. Hadep, ülke sorunları konusunda resmi görüşlerle çelişen farklı görüşlere sahiptir. Özellikle, Kürt Sorunu’nun demokratik çoğulcu ilkeler çerçevesinde çözülmesini savunmakta; şiddet yöntemlerine karşı çıkmaktadır. Üyelerinin çoğunluğunu Kürt kökenli vatandaşlar oluşturmaktadır. Kürt kimliğine sahip çıktığı ve çoğulcu bir yapıyı savunduğu; devletin Kürtler üzerindeki haksız uygulamalarını eleştirdiği için; resmi devlet kurumlarının husumetini üzerine çekmekte; ülkeyi bölmeye çalışmakla suçlanmaktadır. Bu nedenle de her fırsatta çalışmaları engellenmekte, yöneticileri ve mensuplarına baskı yapılmaktadır. Kürt olmaları ve Kürt Sorunu’nun çözümü için savundukları farklı siyasal görüşler Hadep ve yöneticilerinin özgürlüklerinin kısıtlanmasının temel nedenidir. Yani, etnik ve siyasal görüş ayrımcılığı yapılan muamelelerin asıl nedenidir.

SONUÇ VE İSTEM: Açıklamaya çalışılan nedenlerle;

1.Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından DGM yargılamaları ile ilgili sorgu tutanaktan sunulmuş ise de, yargılanan yöneticilerin görüşleri yazılı olarak verildiğinden, tutanaklarda yer almamaktadır. Bu nedenle, Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1999/1 ve 1998/38 esas nolu dava dosyalarındaki sanıklara ve avukatlarına ait savunma dilekçelerinin getirilmesine;

2.Ön savunmamızın sonuç bölümünün 2.3.6 ve 7 nci maddelerinde yer alan istemlerimizin kabulüne;

  1. Yargılamanın DURUŞMALI olarak yapılmasına;

Yargılama sonucunda da davanın REDDİNE karar verilmesini, vekil olarak saygı ile dilerim.”

VII- SÖZLÜ AÇIKLAMA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 17.1.2002 günlü sözlü açıklaması şöyledir:

Türkiye Cumhuriyeti, üniter bir devlettir. Başlangıç bölümünde Anayasanın Türk vatanı ve milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirlediği vurgulanmış, hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının karşısında koruma göremeyeceği ilkesi getirilmiştir. Anayasanın 3 üncü maddesinde de bu ilke “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” biçiminde tekrarlanmıştır. Bu ilkeye verilen önem o derece de büyüktür ki, 4 üncü maddede, 3 üncü madde hükümlerinin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği belirtilmiştir. 5 inci maddede devletin temel amaç ve görevinin Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini korumak olduğu gösterilmiş, 14 üncü maddede, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz hükmü getirilmiştir.

Anayasanın 68 inci maddesinde, siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilmekle beraber, 11 inci maddede yer alan Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesinin doğal sonucu olarak Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürecekleri sınırlaması getirilmiştir. Bu sınırlama, 68 inci maddenin dördüncü fıkrasında yer almakta ve siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamayacağı biçiminde vurgulanmaktadır. Aykırılığın yaptırımı ise, yine Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası uyarınca o partinin temelli kapatılmasıdır.

Kuşku yoktur ki, hiçbir devlet ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelen tehdidi “siyasî parti, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurudur” diyerek gözardı edemez ve bu tehdidin sürgit devam etmesine izin veremez.

Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 ve 11 inci maddelerinde öngörülen hak ve özgürlüklerin kullanılmasına ulusal güvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, genel sağlık ve ahlâk veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için kanunlarla kısıtlama getirilebileceği esası kabul edilmiştir.

Bir siyasî partinin Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Mahkemenizce tespit edilmesi halinde karar verilir.

Odak olma hali, kapatma davasının açıldığı tarihte yürürlükte olan 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 103 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “bir siyasî partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur” şeklindeki bir hükümle belirlenmiş idi.

Kapatma davasının açılmasından sonra 14.8.1999 tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 4445 sayılı Kanun, Siyasî Partiler Kanununun 103 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki hükmü şu şekilde değiştirmiştir: “Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongrede veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır..”

Yüksek Mahkemeniz, Siyasî Partiler Kanununun 4445 sayılı Kanunla değişik 103 üncü maddesinin ikinci fıkrasını Anayasaya aykırı bulmuş ve 12.12.2000 tarihli kararıyla odak olma halini tanımlayan bu fıkrayı iptal etmiş, böylece, Anayasa ile Siyasî Partiler Kanunu arasında o tarihte mevcut olan uyumsuzluk ortadan kaldırılmış idi.

Odak olma hali, bu iptal kararından sonra 17 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanunla, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altınca fıkrasına eklenen cümleyle tanımlanmıştır.

Bu tanıma göre “bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve durum o partinin büyük kongre veya genel başkanı veya genel merkez karar ve yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”

Anayasamızda ve Siyasî Partiler Kanununda halen bir siyasî partinin, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş sayılması için o parti üyeleri ya da yöneticileri hakkında kesinleşmiş mahkumiyet hükümleri bulunması gerektiğine dair bir hüküm mevcut değildir. Mevzuatta bu tarzda değişiklik yapılması önerileri Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul görmemiştir.

Anılan eylemler, o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlenmiş ve bu durum, partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsenmişse veya bu eylemler doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlenmişse, odak olma hali gerçekleşmiş sayılır.

Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) üyelerinin, ülkenin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı çok sayıda eylem gerçekleştirdikleri ve bu durumun, Anayasamızın değişik 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasındaki parti organlarınca ve parti genel başkanınca benimsendiği, partinin çeşitli kademede bir kısım yöneticilerinin de bu eylemlerin içinde olduğu, böylece, Halkın Demokrasi Partisinin anılan eylemlerin odağı haline geldiği devlet güvenlik mahkemesi savcılarının ülke genelinde açtıkları çok sayıdaki soruşturma ve kamu davası evrakı içindeki belge ve bilgilerden anlaşılmaktadır.

Bu davalardan bir kısmı halen derdest ise de, bir kısmı sonuçlanmıştır. Şöyle ki;

Ankara 2 numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde HADEP yöneticileriyle ilgili davalar;

1- 16.3.1998 tarihli 1998/53 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava, (Mahkemenin esas numarası 1998/38″dir)

Davanın sanıkları HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak, Yürütme Kurulunda sayman İshak Tepe, Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Satan, Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Zeynettin Uney, Genel Sekreter Hamit Geylani, Parti Meclis Üyesi Melik Aygül ve Yürütme Kurulu üyesi Ali Rıza Yurtsever.

Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete PKK’nın siyasî kanat yöneticisi olmak ve uygulanması istenen madde, Türk Ceza Kanununun 168 inci maddesidir.

İddianamede, sanıkların Anayasanın açık hükümlerine rağmen devamlı olarak ayrı bir ırk, ayrı bir halka oldukları, ayrı dilleri, ayrı kültürleri, ayrı yurtları olduğu temalarını işleyerek HADEP’in, PKK’nın siyasî kanadı olduğunu gösterdikleri ve HADEP içinde Türkiye’nin millî birliğini, toprak bütünlüğünü bozacak faaliyetlerde bulundukları anlatılmakta ve bu eylemlerin kanıtları açıklanmaktadır.

2- 30.4.1998 tarihli 1998/124 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; (Mahkeme esas numarası l 998/64)

Sanıklar: HADEP Parti Meclisi üyeleri Abdullah Mehmet Varlı, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, FeridunYazar ile HADEP Ankara İl Başkanı Kemal Okutan, Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete, PKK’nin siyasî kanadı HADEP’in yöneticisi olmak. Uygulanması istenen madde; Türk Ceza Kanununun 168’inci maddesidir.

İddianamede “HADEP Parti Meclisinin aldığı karar uyarınca HADEP Genel Merkezinde üyelerine eğitim verildiği, verilen eğitimle Kürt asıllı gençlerin Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı sözde Kürdistan’ı, Türk egemenliğinden kurtarmak amacıyla, silahlı mücadele yapmak için PKK saflarına katılmaya hazır hale getirilmesinin amaçlandığı, HADEP Genel Merkezi HADEP Ankara İl Başkanlığında yapılan aramalarla ilgili 10.2.1998 günlü arama tutanakları kapsamından anlaşılmaktadır” denilmekte, deliller irdelenmekte “yukarıda anlatılandan HADEP’in silahlı çete PKK’nın legal kuruluşu olduğu anlaşılmaktadır” şeklinde sonuca varılmaktadır.

3- 16.6.1998 tarihli 1998/194 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; (Mahkemenin esas numarası 1998/83 tür.

Sanıklar; HADEP Parti Meclisi Üyesi Hasan Doğan, HADEP Genel Başkan Yardımcısı Güven Özata ile HADEP Parti Meclisi Üyesi ve Merkez Yürütme kurulu üyesi olan 36 kişidir.

Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete PKK’nin siyasî kanat yöneticisi olmak. Uygulanması istenen madde ise, Türk Ceza Kanununun 168’inci maddesidir.

İddianamede “yukarıda açık kimlikleri yazılı sanıklar Hasan Doğan ve arkadaşları HADEP Merkez Yürütme ve Parti Meclisi üyesidirler. HADEP Parti Meclisinin aldığı karar uyarınca, HADEP Genel Merkezinde üyelerine eğitim verildiği, verilen eğitimle, Kürt asıllı gençlerin Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı sözde Kürdistan’ı, Türk egemenliğinden kurtarmak amacıyla silahlı mücadele yapmak için PKK safhaların katılmaya hazır hale getirilmesinin amaçlandığı, HADEP Genel Merkezi, HADEP İl Başkanlığında yapılan aramalarla ilgili 10.2.1998 tarihli arama tutanakları kapsamından anlaşılmaktadır. Aramalarda ele geçirilen belgelerin tamamında sürekli Türkiye Cumhuriyeti Devleti düşmanlığı yapılmakta, Kürt asıllı vatandaşlar PKK saflarında devlete karşı silahlı mücadeleye teşvik edilmektedir. Bu dergileri, parti bürolarında parti yöneticileri de bulundurmaktadır. Bizzat Genel Başkan ve Genel Başkan yardımcılarının odalarında Abdullah Öcalan’ın kitapları bulunmuştur. Devamlı PKK propagandası yapan ve mahkeme kararıyla toplatılmasına karar verilen dergileri parti binalarında bulunduran sanıkların kasıtları yasak yayın bulundurma olarak yorumlanamaz. Bu dergiler, parti binalarına gelen Kürt asıllı vatandaşlara okutturulmaktadır. Bu da, eğitimin bir safhasını teşkil etmektedir. Bu dergiler, beyinleri devlet düşmanlığı ve PKK sevgisiyle yıkamaktadır. Bu çeşit dergiler, sadece Genel Merkezde değil bütün HADEP binalarında bulunmaktadır.”

“Parti Meclisi, HADEP’in kongreden sonra en yüksek organıdır. HADEP Genel Merkezinde eğitim verilmesi kararı parti meclisince alınmıştır. Bu kararı alan parti meclisi üyelerinin eğitimin içeriğinden de haberleri olduğu şüphesizdir” denilmekte, sanıkların HADEP içinde PKK’nın özel görevlisi olarak Türkiye’yi bölmeye yönelik eylem ve faaliyetlerde bulundukları sonucuna varılmaktadır.

4- 7.7.1998 tarihli ve 1998/155 sayılı iddianame; (mahkemenin esas numarası 1998/99’dur.)

Sanıklar, Kemal Bülbül, HADEP Ankara İl Başkanı; Şaize Zoroğlu, HADEP İl Yönetim Kurumlu Üyesi ve Ankara İl Kadın Komisyon Üyesi; Yıldız Kılınç, HADEP Yenimahalle İlçe Yönetim Kurulu üyesi ve İl Kadın Komisyonu Üyesi; Serpil Salman, HADEP Yenimahalle İlçe Yönetim Kurulu Üyesi ve İl Kadın Komisyonu Üyesidir; Gülser Aydoğan, HADEP Yenimahalle İlçe Yönetim Kurulu Üyesi ve İl Kadın Üyesidir.

Sanıklara isnat edilen suç: Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırıp Bağımsız Birleşik Kürdistan adında bir devlet kurmak amacıyla oluşturulan silahlı PKK örgütüne yardımdır. Uygulanması istenen madde, Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesidir.

İddianamede, 2 Mart 1998 günü sanık Kemal Bülbül’ün İl Yönetim Kurulu üyeleri ile birlikte Ankara Kapalı Cezaevinde bulunan PKK örgütü mensubu olmak suçundan hükümlü eski DEP milletvekilleri Hatip Dicle, Leyla Zana, Orhan Doğan ve Selim Sadak’ı ziyaret ettikten sonra sanık Kemal Bülbül’ün, cezaevi dışında bulunan topluluğa partinin basın bürosunca hazırlanmış bulunan basın açıklamasını okuduğu, bu açıklamada ‘DEP milletvekillerine karşı yapılan darbe fiyasko ile sonuçlanmıştır. Ancak, görünen odur ki, Kürt halkı DEP yöneticilerinin mücadele bayrağını yere düşürmeyerek siyasî demokratik mücadeleyi geliştirmiştir’ denildiği görülmüştür.

Sanık Kemal Bülbül’ün ikametgahında yapılan aramada ‘Tarihsel Haksızlıklarla Karşı Karşıya Kalan Kürtler, Kürt Sorunu ve Çözüm Önerileri’ başlıklı 7 sayfalık doküman ele geçmiştir. Sanık Kemal Bülbül bu belgeyi HADEP arşivinden aldığını söylemiştir. Bu belgede ‘Bugün Kürt halkı, iskeleti ve beyni parçalanmış, devletlerarası paylaşılmış bir konumdadır. Ne acıdır ki, sömürgelerin bile statüsü varken Kürtlerin ve tarihî ülkesi olan Kürdistan’ın hiçbir uluslararası resmî statüsü yoktur. …Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür gibi ırkçı bir resmî ideolojiyle Kürtlerin varlığı dahi inkâr edilmiş, Kürt dili, kültürü ve tarihî değerleri bir imha sürecine tabi tutulmuştur. Kürtler bu köleci statüyü ya da statüsüzlüğü o tarihten beri asla kabullenmediler. 1925-1938 yılları arasında Türkiye Cumhuriyetinin resmî verilerine göre tam 28 kez silahlı olarak ayaklandılar. 1960-1980 yılları arası, bugünkü Kürt ulusal uyanışı ve özgürlük mücadelesinin temellerinin atıldığı yıllardır. 1994 yılında Kürdistan İşçi Partisi PKK’nın politik önderliğinde başlatılan silahlı mücadele kesintisiz 14 yıldır devam ediyor” şeklinde ifadeler yer almaktadır.

HADEP İl Kadın Komisyonu, imzalı bildiride ise, aşağıdaki bölümler yer almıştır:

‘Sistemin 10 yıldır sürdürdüğü antidemokratik uygulamaları sonucu büyük bunalımlar yaşanmaktadır. Bu bunalımın nedeni her türlü ekonomik, demokratik, kültürel hak ve özgürlükleri savunan, dinamiklere karşı sistemin dayattığı tek ulus, tek ırk, tek düşünce, tek dil şovenizmidir. …Bu uygulamaların en kapsamlısı, uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını kullanmak isteyen Kürtlere karşı geliştirilmiştir. 14 yıldır sürdürülen savaş sonucu basılmadık ev, boşaltılmadık köy, işkence edilmedik kişi bırakmamacasına hiçbir kaide ve kural gözetilmeksizin pervasızca bir zulüm uygulanmıştır’ şeklinde ifadeler bulunmaktadır.

Ayrıca, ele geçen kanıtlardan HADEP İl Kadın Komisyonu üyeleri olan sanıkların bu basın açıklamasıyla silahlı çete PKK’ya destek verdikleri vurgulanmaktadır.

2 Numaralı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılmış olup yukarıda iddianame tarih ve numaraları yazılı 4 davanın, bugün itibariyle bulundukları durum;

Yukarıda belirtilen davalar Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde sanıkları Murat Bozlak ve arkadaşları olan 1998/38 esas numaralı dava ile birleştirilmiştir. Birleşen davaların sınıklarından bazıları yakalanamamışlardır. Bunlar gıyabi tutukludurlar. Bu nedenle, sonuçlanmayan davanın duruşması 4.3.2002 tarihine ertelidir.

5- 28.12.1998 tarihli 1998/527 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; Esas numarası, 2001/ 35, Karar no: 2001/75

Sanıklar; HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak, Genel Başkan Yardımcısı Bahattin Günel, Genel Sekreter Ahmet Turan Demir, Ankara İl Başkanı Kemal Bülbül, İl Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Yılmaz, Parti Meclisi Üyesi Emine Mısır ve arkadaşları olmak üzere toplam 47 sanıklı bir dava.

Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete PKK’ya hal ve vasfını bilerek yardım etmek. Uygulanması istenilen madde, Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesidir.

İddianamede ”HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak ve HADEP Ankara örgütünün basın açıklamalarından sonra, başta Ankara olmak üzere Türkiye genelinde Abdullah Öcalan’ın İtalya’da tutuklanmasını ve Türkiye’nin silahlı çete başının yargılanmasını temin için iade girişimlerini protesto etmek amacıyla bütün HADEP il ve ilçe binalarında açlık grevlerine başlandığı… HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak’ın basın açıklaması ve HADEP Ankara İl Örgütü imzalı açıklamaları incelendiğinde, Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’dan başlamak üzere bütün Avrupa’da hatta dünyada, çetesine ve kendisine siyasî bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerine paralel açıklamalar olduğu anlaşılmaktadır. Esasen HADEP’in yapılan bütün kongrelerinde yöneticilerinin yaptığı bütün konuşmalarda, yaptıkları bütün basın açıklamalarında, Kürt sorununun kan dökülmeden demokratik barışçıl çözümü yani, silahlı çete PKK ve başı Abdullah Öcalan’a siyasî hüviyet kazandırılması amacına vurgulanmıştır.

…Yine, 1.11.1998 günü yapılan HADEP’in büyük kongresinde; ‘Biji Aşiti, …Kürdistan Faşizme Mezar Olacak, Biz PKK’lıyız, PKK Halkın Partisidir. Serok APO, Biji APO; Gerilla Vuruyor, Kürdistanı Kuruyor’ sloganlarının atıldığı; atılan sloganlara divanın tepkisiz, kaldığı, 1.11.1998 günlü tutanak kapsamından anlaşılmıştır… HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak’ın ve HADEP Ankara İl Örgütü imzalı basın açıklamaları, HADEP kongrelerinde HADEP yöneticilerinin yaptıkları konuşmalar, kongrelerinde söylenenler, gençleri PKK saflarına katılmaya davet eden şarkılar, PKK ve Abdullah Öcalan lehine atılan sloganlar, silahlı çete PKK ile HADEP arasında organik bir bağ olduğunu gösterir. PKK-HADEP birlikteliği PKK ile HADEP arasındaki organik bağ, HADEP il, ilçe binalarında, merkez binasında yapılan aramalarda bulunan belge ve dokümanlarda daha açık bir şekilde görülür” iddiası yer almaktadır.

Bu iddianame üzerine sanıklar yargılanmışlar, Murat Bozlak, Bahattin Günel, Turan Demir, Kemal Bülbül, Hüseyin Yılmaz, Emine Mısır, Ali Akgül, Rezzan Sümbül, M. Emin Araş, Sevgi Ünal, Dursun Turan, Cevdet Malgaz, Safiya Akalın, Ahmet Aydın, İlhan Aydın, Hüsamettin Avşar, Şaize Zoroğlu ve Sultan İzra’nın Türk Ceza Kanununun 169 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5 inci Maddesi ve Türk Ceza Kanununun 59 uncu maddesi uyarınca 3’er sene 9’ar ay ağır hapis cezasına çarpıtılmışlardır. Diğer sanıkların beratlarına karar verilmiştir. 24.2.2000 tarihli 1-20 sayılı karar, mahkum olan sanıkların temyizi üzerine Yargıtay’a gelmiş ve Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesi, 23.1.2001 tarihli ve 2409/162 numaralı kararıyla mahkumiyet hükmünü bozmuştur. Bozma gerekçesi, davanın 4616 sayılı Kanun kapsamına girmiş olmasıdır.

Yargıtay bozmasından sonra sanıklar hakkındaki davada 4616 sayılı Kanun uygulanarak davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine karar verilmiş ve bu karar temyiz edilmediğinden 9.5.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

6- 14.1.1999 tarihli ve 1998/460 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; (mahkeme esas numarası, 1999/6)

Sanıklar; Şahabettin Özarslaner ve 13 arkadaşı, Suç: Silahlı çete PKK’nın hal ve vasfım bilerek silahlı çeteye yardım etmek. Uygulanması istenilen ceza maddesi, Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesidir.

Sanıklardan Şahabettin Özarslaner 4.10.1998 günü Ankara Yılmaz Güney Sahnesinde yapılan HADEP olağan ilk kongresinde divan başkanlığı; Şah Hanım Kanat ve Sinan Uğur ise divan üyeliği yapmışlardır. İddianamede, 4.10.1998 günü Ankara Yılmaz Güney Sahnesinde yapılan HADEP Ankara İl Teşkilatının olağan kongresinde divan başkanlığı yapan sanık Şahabettin Özarslaner ile divan üyeliği yapan sanıklar Şah Hanım Kanat ve Sinan Uğurun kongre programında bulunmamasına ve hükümet komiserinin ikaz etmesine rağmen Mezepotamya Kültür Derneğine bağlı sanatçı sanıklar, Hasan Kocadağ, Nurcan Değirmenci, İkram Tan, Şengül Pak, Hıdır Çelik, Arife Düzdaş ve Mehmet Akbaş’a gençleri PKK saflarına katılmaya davet eden şarkılar söylettikleri; ayrıca, sanıklar, Leyla Zana, Hatip Dicle, Selim Sadak ve Orhan Doğan’ın cezaevinden gönderdikleri PKK terörünün meşru gösteren mesajını okuttukları anlatılmakta, kanıtları gösterilmektedir.

Yargılama sırasında 4616 sayılı Kanun yürürlüğe girdiği için bir kısım sanıkları hakkında erteleme kararı verilmiş ve bu karar kesinleşmiştir.

Ankara l Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde HADEP yöneticileriyle ilgili davalar;

– 23.8.1996 tarihli ve 1996/614 hazırlık ve 1996/83 sayılı iddianameyle açılmış bulunan dava. (Mahkeme esas numarası 1996/80)

Sanıklar, HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak ve 39 arkadaşı. İsnat edilen suç: Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmak amacıyla kurulmuş olan silahlı çetenin yöneticisi ve sair efradı olmak. Uygulanması istenen ceza maddesi, Türk Ceza Kanununun 168, 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 ve 8 inci maddeleri.

Bu iddianamede, 23.6.1996 tarihinde Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonunda yapılan ve PKK örgütünün gösterisi halinde cereyan eden HADEP’in 2 inci olağan kongresinde, Türk bayrağının indirilip yerine Abdullah Öcalan’ın posterinin asılması olayı, atılan bölücü sloganlar, yapılan konuşmalar; HADEP Genel Merkezinde, il ve ilçe teşkilatları binalarında yapılan aramalarda ele geçirilen bölücü yayınlar; PKK’nın kuruluşu, amacı, stratejisi paralelindeki örgütler, aparatlar, HADEP ile PKK ilişkileri anlatılmakta; PKK-HADEP ilişkilerini ortaya koyan deliller gösterilmekte ve irdelenmekte; HADEP’in, kapatılan HEP ve DEP’in devamı olarak kurulduğu, terör örgütü PKK’nın illegal alanda sürdüremediği cephe faaliyetlerini legal alanda üstlendiği, PKK lehine sempati yaratmak ve bu örgüte eleman temin etmek için faaliyetlerde bulunduğu vurgulanmaktadır.

2- 17.12.1996 tarihli 1996/858 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava. (Mahkeme esas numarası 1996/120)

Sanıklar: HADEP Ankara İl Yönetim Kurumlu üyeleri Abdurrahim Bilen, Ali Akgül, Yaşar Özcan ve Şah Hanım Kanat. Sanıklara isnat edilen suç: Bölücü silahlı çetenin sair efradı olmak. Uygulanması istenen ceza maddesi, Türk Ceza Kanununun 168 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesidir.

İddianamede, 23.6.1996 tarihinde Ankara’da yapılan HADEP’in ikinci olağan kongresinde cereyan eden olaylardan ve HADEP Ankara İl Teşkilatı binasında yapılan aramalarda ele geçirilen yayın ve dokümanlardan bu sanıkların da sorumlu oldukları belirtilerek, 1996/614 hazırlık numaralı iddianameye atıflarda bulunulmuştur.

3- 9.10.1996 tarihli 1996/705 hazırlık numaralı iddianame. (Mahkeme esas numarası 1996/90.)

Sanıklar: Faysal Akçan ve Gıyasettin Mordeniz. Sanıklara isnat edilen suç: Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf faaliyetlerde bulunmak. Uygulanması istenen madde, Türk Ceza Kanununun 125 inci maddesidir.

İddianamede, sanıklardan Gıyasettin Mordeniz’in HADEP il ve ilçe teşkilatları bünyesinde oluşturulan gençlik komisyonu mensubu olduğu, 23.6.1996 günü Ankara’da yapılan HADEP 2 inci Olağan Kongresinde, Türk Bayrağının indirilerek yerine bölücü örgüt başı Abdullah Öcalan’ın posterinin asma olayını planlayıp gerçekleştirdikleri anlatılmaktadır.

1 numaralı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılmış olup yukarıda iddianame tarih ve numaraları yazılı üç davanın bugün itibariyle bulundukları durum;

Yukarıda belirtilen davalar, Ankara l numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde sanıkları Murat Bozlak ve 39 arkadaşı olan, 1996/80 esas numaralı davayla birleştirilmiştir. Böylece 1996/80 esas numaralı dava ana dava haline gelmiştir. Dava 4.6.1997 tarihinde karara bağlanmıştır. Mahkeme: Murat Bozlak, Hikmet Fidan’ın, Türk Ceza Kanununun 168/2 maddesiyle Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesine aykırı davrandıklarını sabit görerek 6’şar yıl ağır hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, 28 sanığın Türk Ceza Kanununun 169. maddesi uyarınca 4 yıl 6’şar ay ağır hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, Faysal Akçan’ın, 162/2. madde uyarınca 22 yıl 6 ay ağır hapis cezasıyla cezalandırılmasına, diğer sanıkların ise beraatlarına karar vermiştir.

Hüküm, mahkûmiyet ve beraat kararları yönünden temyiz edilmiş, Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 8.6.1998 gün ve 3736-1820 sayılı kararıyla beraat edenlerden Sırrı Sakık, mahkûm olanlardan ise Faysal Akçan hakkındaki kararlar onanmış, diğer mahkûmiyet ve beraat kararlarının bazı dosyaların birleştirilmeleri lüzumu nedeniyle bozulduğu, bozma kararından sonra 1998/104 esas numarasını alan dosyanın duruşmasının 29.1.2002 tarihine erteli olduğu anlaşılmıştır.

  1. – l .7.1998 tarihli ve l998/247 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava:

Sanıklar:

HADEP Eskişehir İl Sekreteri Yılmaz Açıkgöz, HADEP Eskişehir İl Başkanı Hamza Abay, Halit Eray Çelik ve Ahmet Uluçelebi.

İsnat edilen suç: Silahlı çete PKK’ya yardım.

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Türk Ceza Kanununun 169 ve 3713 sayılı Kanunun 5 inci maddeleri.

Sanıklar, açılan bu dava üzerine yargılandıkları mahkemede, Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak suçundan Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesi uyarınca cezalandırılmışlardır. Mahkemenin 14.1.1999 tarihli 106-4 sayılı nihaî kararı Yargıtay’ca 11.5.1999 tarihinde onanarak kesinleşmiştir.

  1. – 5. l .1998 tarihli 1997/404 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava,

Sanık: HADEP Parti Meclisi Üyesi Recep Doğaner.

İsnat edilen suç: Bölücülük propagandası yapmak

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesidir.

Bu iddianameyle açılan dava, sanığın Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bölmeyi hedef alan propaganda suçu sabit görülerek mahkûmiyetle sonuçlandırılmıştır. Sanığa, Terörle Mücadele Kanununun 8/1. maddesi uyarınca ceza verilmiş ve 16.6.1998 tarihli 4-66 sayılı hüküm, Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesince 11.5.1999 tarihinde onanarak kesinleşmiştir.

Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi kararı:

Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 22.12.1998 tarihli 1998/510 hazırlık numaralı iddianamesiyle açtığı dava,

Sanıklar: HADEP Merkez İlçe Teşkilatı Başkanı Zeki Kılıçgedik, HADEP Malatya İl Başkanı Hasan Doğan ve HADEP’in yönetim kurulu üyesi ve parti üyesi olan 18 arkadaşı.

Sanıklara isnat edilen suç: PKK adlı yasadışı örgüte yardım-yataklık.

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesidir.

Mahkemece, 6.12.1999 tarihinde 138-177 numarayla karara bağlanan bu davada sanıklardan Zeki Kılıçgedik, Sakine Bektaş, Hasan Doğan, Muharrem Bilbil, Yıldırım Beşer Kaplan, Serhat İman, Mahmut Göngör, Mehmet Yücedağ, Hıdır Berktaş, Sabri Sel, Ferhat Avcı, Yaşar Uçar, Ali Gelgeç ve Abuzer Yavaş’ın, PKK’ya, bilerek ve isteyerek yardım ve yataklık yaptıkları sabit görülmüş, bu sanıklar Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesi ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten 3’er yıl 9’ar ay ağır hapis cezasına çarptırılmışlardır. Bu mahkeme kararı, Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 4.12.2000 tarihli kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

Van Devlet Güvenlik Mahkemesi kararı:

Van Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 5.12.1998 tarih 1998/867 hazırlık numaralı, 20.12.1999 tarihli 1999/20-18 numaralı, 27.1.1999 tarihli 1999/13-11 numaralı iddianamelerle açtığı davalar.

Bu davalar Van Devlet Güvenlik Mahkemesinde 1998/355 esas numaralı davada birleştirilmiştir. Sanıklar: HADEP Muş İl Başkanı Sıddık Genç, HADEP Muş Merkez İlçe Başkanı Zeki Çaçan ve 7 arkadaşı,

İddianamelerde sanıklara isnat edilen suç: Bölücü örgüte yardım-yataklık.

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesidir.

Van Devlet Güvenlik Mahkemesi 16.5.2000 tarih ve 355/144 numaralı kararıyla sanıklardan Mehmet Sıddık Genç ve Zeki Çaçan’ın silahlı bölücü örgüt PKK’ya yardım ve yataklık etmek eylemlerini sabit görerek, bu sanıkları Türk Ceza Kanununun 169 ve 3713 sayılı Kanunun 5 inci maddeleri uyarınca neticeten 3’er sene 9’ar ay ağır hapis cezasına mahkûm etmiş, diğer sanıklar ise beraat etmiştir.

Temyiz edilen bu mahkûmiyet kararı Dokuzuncu Ceza Dairesinin 30.1.2001 tarihli kararıyla, eylemin 4616 sayılı Kanunun kapsamında kaldığı gerekçesiyle bozulmuştur. Bozmaya uyan mahkemenin 15.3.2001 tarihli kamu davasının ertelenmesine ilişkin kararı kesinleşmiştir.

Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinde görülen davalar:

1.- HADEP Kars İl Başkanı Şemistan Ağbaba., Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinin 24.12.1999 tarihli 360-385 numaralı kararıyla silahlı çetenin hareketlerini kolaylaştırmak suçundan Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına mahkûm olmuş, bu karar Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 31.10.2000 tarihli kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

2.- HADEP Kars İl Başkanı Mehmet Yardımcıel ve HADEP üyesi Güven Bekirhan, Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinin 4.6.1999 tarihli ve 389-141 numaralı kararıyla, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan propaganda suçundan Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 2 milyar 250 milyon lira ağır para cezasıyla cezalandırılmış, bu hüküm Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 7.10.1999 tarihli kararıyla onanarak 7.10.1999 tarihinde kesinleşmiştir.

3.- HADEP üyesi M. Nuri Güneş, Abdullah Akın ve 3 arkadaşı hakkında 30.12.1999 tarihli 1999/555 hazırlık numaralı iddianameyle HADEP Iğdır ikinci olağan kurul toplantısı sırasında yaptıkları konuşmalarda, halkı sınıf, ırk veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan açılan davada, mahkemenin 12.1.2001 tarihli 3-10 numaralı kararıyla 4616 sayılı Kanunun 2 nci maddesiyle değişik 4454 sayılı Kanunun 1/3 maddesi uyarınca davanın kesin hükme bağlanmasının ertelemesine karar verilmiş ve temyiz hakkı olmadığından bu karar kesinleşmiştir.

Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi kararları:

1) HADEP Adana İl Sekreteri Arif Atalay, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığının 29.5.1998 tarihli 234-432 numaralı kararıyla halkı ırk, bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan Türk Ceza Kanununun 312/2. maddesi gereğince 10 ay hapis ve para cezasına mahkûm olmuş, hüküm 17.6.1999 tarihinde kesinleşmiştir.

2) HADEP Adana İl Başkanı Eyüp Karakeçi, HADEP Yüreğir İlçe Başkanı Hasan Beliren ve arkadaşları Arzu Ateş hakkında, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 1998/501 hazırlık numaralı 13.1.1999 tarihli iddianamesiyle dava açıldığı, İddianamede sanıklara isnat edilen suçun PKK örgütüne yardım-yataklık etmek ve bölücülük propagandası yapmak olduğu., sanıkların Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesi uyarınca cezalandırılmalarının istenildiği anlaşılmış, Adana l Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan sanıklar hakkında 4616 sayılı Kanun uyarınca erteleme kararı verilmiştir. 1.2.2001 tarihli 16-17 numaralı bu karar, itiraz vaki olmadığından 9.2.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

3) HADEP Tarsus İlçe Başkanı Hacı Ateş, İlçe yönetim kurulu üyeleri Fatma Yurdakul, Fehim Taş, Abdurrahman Tanışma, Ahmet Çimen ve 55 arkadaşı hakkında, Adana D.G.M. Başsavcılığının 11.12.1998 tarihli 1998/597 hazırlık numaralı iddianamesiyle, PKK terör örgütüne hal ve sıfatını bilerek yardım-yataklık suçundan TCK’nun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesinin uygulanması istemiyle kamu davası açılmış, Adana l numaralı DGM’de yargılanan sanıklar hakkında 4616 sayılı Kanun uyarınca erteleme kararı verilmiştir. 1.2.2001 tarihli 588-18 numaralı erteleme kararı, itiraz vaki olmadığından 9.2.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

4) HADEP İlçe başkanı Alaattin Erdoğan, HADEP’in çeşitli kademelerinde görevli Salih Çakır, Hayrettin Yıldız, Abdurrahim Çiftçi, Abdulmuttalip Tekin, Giyasettin Çetin ve 34 dava arkadaşı hakkında, Adana DGM Başsavcılığının 9.12.1998 tarihli 1998/597 hazırlık numaralı iddianamesiyle yasadışı PKK örgütünün üyesi olmak ve bölücülük propagandası yapmak suçlarından TCK’145/1, 168/2, Terörle Mücadele Kanununun 5 ve 8 inci maddelerinin uygulanması istemiyle kamu davası açılmış, Adana l numaralı DGM’de yargılanan sanıklardan Alaattin Erdoğan hakkında beraat, diğer sanıklar haklarında ise 4616 sayılı Kanun uyarınca erteleme kararı verilmiştir. 23.1.2001 tarihli 583-4 numaralı erteleme ve beraat kararı 1.2.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

İZMİR DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİNDEKİ DAVALAR:

1) HADEP İzmir İl Yönetim Kurulu Üyesi Düzgün Demirçelik ve 31 arkadaşı haklarında İzmir DGM Başsavcılığının 31.12.1998 tarihli 1998/414 hazırlık numaralı iddianamesi ile PKK isimli terör örgütüne yardım etmek suçundan açılan dava, bu mahkemenin 2.12.1999 gün ve 1-316 kararı ile sonuçlanmış, sanıklardan Düzgün Demirçelik, Reyhan Çomak, Elif Tokay ve Niyazi İletmiş, Terörle Mücadele Kanununun 8/1 inci maddesi uyarınca hapis ve para cezalarına mahkum edilmişlerdir.

Bu dava 4616 sayılı Kanun yürürlüğe girdiği için sonradan verilen 25.12.2000 tarih ve 339-343 numaralı kararla ertelenmiştir. Temyiz edilmeyen bu erteleme kararı kesinleşmiştir.

2) HADEP Denizli Gençlik Komisyonu Başkanı Hayri Ateş hakkında, İzmir DGM Başsavcılığının 25.10.1998 tarih ve 1998/157 sayılı iddianamesiyle açtığı dava mahkemenin 24.12.1998 gün ve 262-286 numaralı kararı ile sonuçlanmış, sanık, 25.10.1998 tarihinde HADEP Denizli İl Teşkilatınca düzenlenen gençlik şöleninde yaptığı konuşmada bölücülük propagandası yaptığı için Terörle Mücadele Kanununun 8/1 inci maddesi uyarınca neticeten 20 ay hapis ve para cezasına çarptırılmıştır.

Bu hüküm, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 5.3.1999 tarihli kararı ile onanarak kesinleşmiştir.

3) HADEP Denizli İl Teşkilatı tarafından 25.10.1998 tarihinde Denizli’de düzenlenen Gençlik Şöleninde konuşma yapan sanıklar Nuri Turan, Beyaz Emektar ve Cezmi Yalçınkaya, bölücülük propagandası yaptıkları için, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinin 3.6.1999 tarihli 298/100 numaralı kararı ile Terörle Mücadele Kanununun 81/1 inci maddesi uyarınca cezalandırılmışlardır.

4) HADEP İzmir Konak İlçe Başkanı Mehmet Emin Bayar ve 20 arkadaşı haklarında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 11.12.1998 tarihli ve 1998/426 hazırlık numarası ile açtığı dava, bu mahkemenin 17.8.1999 tarih ve 1998/3000-164 numaralı kararı ile sonuçlanmış, sanıklardan Mehmet Emin Bayar, Emine Çelebi, Abdullah Kutal, Mirzat Sati ve Cengiz Kaçan, Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezasına mahkum olmuşlar, Mehmet Emin Bayar hakkındaki mahkumiyet hükmü Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 27.3.2000 tarihli kararıyla onararak kesinleşmiştir.

Bu davada sanığın sübut bulan eylemi, PKK terör örgütünün sözde lideri Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmasından sonra, Türkiye’ye iadesini önlemek amacıyla açlık grevleri ve sair şekillerde girişimler başlatmak, açlık grevlerinin HADEP İlçe Merkezi binasında yapılmasına, İl Yönetiminin onayını alarak izin vermek ve greve katılanların tüm ihtiyaçlarını karşılamaktır.

5) HADEP Karşıyaka Gençlik Komisyonu Saymanı Ahmet Bürüks Altındağ ve 23 dava arkadaşı hakkında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 22.5.1998 tarihli 1998/169 hazırlık numaralı iddianamesi ile açılan dava, bu mahkemenin 25.3.1999 tarihli 117-46 numaralı kararı ile sonuçlanmış, 17 sanığın beraatine diğer sanıkların mahkumiyetlerine karar verilmiştir. Sanık Ahmet Bürüks Altındağ’ın mahkemece sabit görülen eylemi; 21.3.1998 günü yapılan Nevroz kutlamalarında PKK bayrağı açmak ve bölücü sloganlar atmak, Mahkeme, bu sanığı TCK’nun 169 uncu maddesi ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına çarptırmış, hüküm bu sanık yönünden Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 11.10.1999 tarihli kararı ile onararak kesinleşmiştir.

6) HADEP Çiğli Parti Sekreteri, Sayman ve Kadın Komisyonu sorumlusu Fatma Erik, HADEP Çiğli Yönetim Kurulu Üyesi ve Kadın Komisyonu sorumlusu Süzan Erdoğan, Kadın Komisyonu Başkam Halime Köklütaş, Gençlik Komisyonu Başkanı Erdem Kılıç, İlçe Başkanı Mustafa Doğan ve 13 arkadaşı haklarında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığınca 17.12.1998 tarihli 1998/456 hazırlık numaralı iddianame ile açılan kamu davası mahkemenin 11.5.1999 tarihli 308-74 numaralı kararı ile sonuçlandırılmış, 7 sanığın beraatine, diğerlerinin ise cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Sanıklar Fatma Erik, Süzan Erdoğan, Halime Köklütaş ve Erdem Kılıç, TCK’nun 169, Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezasına çarptırılmışlar, sanık Mustafa Doğan ise beraat etmiştir. Hüküm, yukarıda isimleri yazılı sanıklar yönünden, Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 25.1.2000 tarihli kararı ile onararak kesinleşmiştir.

Bu davada sanıkların mahkemece sabit görülen eylemi, silahlı çete başı Abdullah Öcalan’ın İtalya’dan Türkiye’ye iadesini önlemek amacıyla korsan gösteriler düzenlemek, bu gösterilerde PKK lehine slogan atmaktır.

7) HADEP Buca İlçe Başkanı Mehmet Emin Baydar ve 3 arkadaşı hakkında İzmir DGM Başsavcılığının 17.10.1995 tarihli 1995/467 hazırlık numaralı iddianamesiyle devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf fiil işlemek ve silahlı çetenin sair efradı olmak suçundan kamu davası açılmış, yapılan yargılama sonunda sanık Mehmet Emin Baydar mahkemenin 21.5.1998 tarihli 11-85 numaralı kararı ile, silahlı bölücü örgüt üyelerine hal ve sıfatlarını bilerek yardım etmek suçundan Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesi ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına mahkum olmuş, sanık Mehmet Emin Baydar ile ilgili hüküm Yargıtay 9 C. D.’nin 16.11.1998 tarihli kararı ile onanarak kesinleşmiştir. Diğer sanıklardan M. Nuri Özen, Hasan Aşkın ve Fesih Yavaş, İzmir-Gaziemir TANSAŞ Mağazası çöp bidonuna bomba koyup patlatarak 5 kişinin ölmesine 25 kişinin yaralanması olayına katıldıkları için, TCK.nun 125 inci maddesi uyarınca ömür boyu hapis cezasına çarptırılmışlardır.

DİYARBAKIR DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİNDEKİ DAVALAR:

1) İtirafçı Mehmet Yazar, Hamza Akalın, Ahmet Yakut, Celal Ayüs ve Ahmet Zülfikar Odabaşı’nın ifadelerinin yer aldığı dava:

Bu dosyada HADEP ile PKK arasındaki organik bağın kanıtı olan ifade tutanakları yer almaktadır. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 21.8.1996 tarih ve 1996/2279 hazırlık numaralı iddianamesi ile açılan bu dava, Diyarbakır 4 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1996/377 esas numarasında derdest olup duruşması, dosyadaki bazı eksikliklerin ikmali için 5.3.2002 tarihine ertelidir.

2) HADEP üyesi Cebbar Leygara, Abdullah Akın, Feridun Çelik, Edip Yıldız, Mesut Bektaş ve 27 dava arkadaşları hakkında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 21.9.1994 tarihli 1994/6159 hazırlık numaralı iddianamesi ile açılan dava Diyarbakır 3 nolu DGM’nin 1993/658 esas numaralı davası ile birleşmiştir. Mahkemenin 22.2.2001 tarihli ve 658-88 numaralı kararı ile sonuçlanan bu davada tüm sanıkların eylemleri TCK’nun 169 uncu maddesi kapsamında görülmüş ve 4616 sayılı Kanun uyarınca kamu davasının ertelenmesine karar verilmiştir. Temyiz vaki olmadığından bu karar 21.5.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

Bu davanın sanıklarından olan Edip Yıldız, kapatılan HADEP’in Diyarbakır Yönetim Kurulu Üyesi ve kapatılan DEP’in Diyarbakır İl Başkanıdır.

3) Diyarbakır DGM Başsavcılığının 30.12.1997 tarihli hazırlık 1997/3299, karar 1997/3184 numaralı yetkisizlik kararı.

Bu kararın ekindeki hazırlık soruşturması evrakı suç unsuru mevkuteler HADEP Genel Merkezince bastırılmış olabileceğinden, yukarıda tarih ve numarası yazılı yetkisizlik kararı ile, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığına gönderilmiş, bu evrak kapsamı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı tarafından Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılan kamu davasında ve kapatma davası iddianamesinin 11 inci sayfasının başında kanıt olarak gösterilmiştir.

İSTANBUL DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİNDEKİ DAVALAR :

1) HADEP İl Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi olan sanıklar Mahmut Şakar, Mehmet Salih Yıldız, Halil Salık, Hıdır Doğan, Mehmet Salih Güven, Nusrettin Kaplan, Ayşe Karadağ, Saim Aktürk, Ferhat Yeğin, Alican Önlü, Aslan Yüce, Aslıhan Duran, Delal Eren, Fethi Özcan, Oktay Şamiloğlu, Mehmet Taş ve Erol Yılmaz haklarında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 4.11.1998 tarihli 1998/1756 hazırlık numaralı iddianamesiyle, yasadışı PKK isimli silahlı örgüte yardım etmek suçundan TCK. 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uygulanması istemiyle açılan dava, İstanbul 3 Numaralı DGM’nin 16.1.2001 tarih ve 351-26 numaralı kararı ile sonuçlanmış, 4616 sayılı Kanun uyarınca sanıklar haklarındaki kamu davasının ertelenmesine karar verilmiş ve temyiz vaki olmadığından bu karar, 24.11.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

2) HADEP İstanbul İl Başkanı Mahmut Şakar, Gençlik Komitesi Üyeleri Bişar Levent ve Kiyasettin Taşdemir ile 14 dava arkadaşları haklarında İstanbul DGM Başsavcılığının 16.11.1998 tarihli 1998/2345 hazırlık numaralı iddianamesiyle, yasadışı PKK adlı örgütün üyesi olmak ve bu örgüte yardım-yataklık suçundan TCK’nun 168/1, 169 uncu maddelerinin uygulanması istemiyle açılan dava, İstanbul 3 Numaralı DGM’nin 21.2.2001 tarihli 367-52 numaralı kararıyla sonuçlanmış, sanıklardan Mahmut Şakar ile Aslan Yıldız’ın beraatlerine, diğer sanıklar haklarındaki kamu davalarının 4616 sayılı Kanun uyarınca ertelenmesine karar verilmiş ve bu kararlar temyiz edilmeyerek 1.3.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

3) HADEP İstanbul-Güngören ilçesi teşkilat başkanı Hediyetullah Ülgen, HADEP yönetim kurulu üyeleri Müzeyyen Ölmez, İbrahim Ekinci, Ekrem Sangır ve Tahsin Güzel ve 6 dava arkadaşı hakkında İstanbul DGM Başsavcılığının 30.11.1998 tarih ve 1998/2544 sayılı hazırlık numaralı iddianamesiyle TCK’nun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesinin uygulanması istemiyle açılan kamu davası İstanbul 4 Numaralı DGM’nin 6.12.1999 gün ve 488-620 numaralı kararıyla sonuçlandırılmış, sanıklardan Hediyetullah Ülgen, Osman Tağu, Cüneyt Subaşı, Fersende Sangır, Ayhan Tekin, Sadık Altürk ve Mehmet Tahir Aksoy’un TCK’nun 169, Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten üçer sene dokuzar ay müddetle ağır hapis cezası ile cezalandırılmalarına karar verilmiş ve bu karar Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 26.6.2000 tarihli kararı ile onararak kesinleşmiştir.

4) HADEP Kocaeli İl başkanı Ramazan Bilginer ve dava arkadaşı Yalçın Vural hakkında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin 13.11.1998 tarihli ve 1998/1042 hazırlık numaralı iddianamesiyle, bölücülük propagandası yapmak ve halkı ırk, ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçlarından Terörle Mücadele Kanununun 8/1 inci maddesinin ve TCK’nun 312/2 nci maddesinin uygulanması istemiyle açılan dava, İstanbul 6 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinin 9.1.2001 tarihli ve 307-4 numaralı kararıyla sonuçlandırılmış, sanıklar hakkındaki kamu davasının 4454 sayılı Yasanın l inci maddesinin 3 üncü bendi gereğince ertelenmesine karar verilmiştir. Yasa yoluna gidilmediği için bu karar, 30. l .2001 tarihinde kesinleşmiştir.

Zamanınızı alarak ve sizi sıkmayı da, buna da katlanarak, sizi bir sıkıntıya sokma pahasına davalarla ilgili bu geniş bilgiyi sundum. Bu sunduğum bilgiler, iddianamemizde delil olarak gösterilen dosyalarla ilgilidir. Bu davanın açılması tarihinden itibaren halen devam etmekte olan soruşturmalar, tutuklamalar, mahkumiyet kararları, bu açıkladığım delillerin dışındadır. Bunları delil olarak Yüksek Mahkemenize sunuyorum.

Devlet topraklarının bölünmez bütünlüğüne yönelik suç işlemekten ve halkı; sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan hükümlü çok sayıda parti üyesine partinin çeşitli kademelerinde yönetim görevi verilmiş olması konusu:

Siyasî Partiler Kanununun 11/2 nci maddesinin (b) bendinin 4 numaralı hükmüne göre, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitabının Birinci Babında yazılı suçlardan veya bu suçların işlenmesini aleni olarak tahrik etme suçlarından,

Aynı bendin 5 numaralı hükmüne göre ise, TCK’nun 312 nci maddesinin ikinci fıkrasında yazılı halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme suçlarından mahkum olanlar “siyasî partilere üye olamazlar ve üye kaydedilemezler” Bu hükümler uyarınca TCK’nun 125 inci maddesinde tanzim olunan Devlet topraklarını bölme faaliyetinde bulunma suçları, TCK’nun 168 ve 169 uncu maddelerinde düzenlenen silahlı bölücü çetenin sair efradı olmak ve böyle bir çeteye yardım-yataklık suçları ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda yaptırıma bağlanan bölücülük propagandası suçları da Siyasî Partiler Kanununun 11/2 maddesinin (b) bendinin 4 numaralı hükmü kapsamında siyasî partiye üye olmayı engelleyen sabıkalardandır.

Bu suçlardan mahkumiyetleri kesinleşmiş, başka bir ifadeyle sabıkalı oldukları için partiye üye olarak bile kaydı mümkün olmayan 68 kişiden 20’sinin İstanbul, 9’unun Şanlıurfa, 3’ünün İzmir, 2’sinin Kocaeli, 5’inin Ankara, 2’sinin Van, 3’nün Kars, 4’ünün Adana, 2’sinin Manisa, 1’inin Gaziantep, 2’sinin Hatay, 2’sinin Muş, 1’inin Tunceli, 2’sinin Tekirdağ, 2’sinin Eskişehir, 1’inin Sakarya, 2’sinin İçel, 1’inin Malatya, 2’sinin Aydın, 1’inin Mardin ve Bursa il, ilçe ve belde teşkilatlarında yönetim görevlerine getirildikleri, Siyasî Partiler Kanununun 33 üncü maddesi uyarınca Başsavcılığımız bünyesinde Siyasî Partiler Tüzüğü Bürosuna valiliklerce gönderilen evraklardan tespit edilmiş, Başsavcılığımızca bunların büyük bir bölümünün yönetim görevinden ve üyelikten ihracı sağlanmıştır. Küçük bir bölümü ise, işlem safhasındadır.

Bu suçlardan mahkum olan bu kadar fazla miktarda kişinin parti yönetiminde görevlendirilmesinin anlamı açıktır.

Cumhuriyet Başsavcılığımız tarafından denetimin, yönetim kurullarına getirilenler yönünden yapıldığı göz önünde tutulduğunda, davalı siyasî partinin yönetim kadroları içerisinde bu kadar çok kişinin görevlendirilmesi, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı amaçların eylem boyutuna ulaşmasının ve parti genel merkezinin buna zımnen ve fiilen geçit vermesinin açık kanıtıdır.

Bizce, devletin bütünlüğü ilkesine aykırı faaliyetlerde bulunan Türk Ceza Kanununun 125, 168, 169; halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek. Türk Ceza Kanununun 312/2 ve Terörle Mücadele Kanununda yaptırıma bağlanan bölücülük propagandası yapmak suçlarından mahkûm olup cezaları kesinleşmiş bu kadar çok sayıda kişinin Siyasî Partiler Kanununun hükümleri gözardı edilerek parti üyeliğine kaydedilmesi ve parti teşkilatının çeşitli kademelerinde yönetim görevlerine getirilmiş olmaları ve bu kişilerin saptanan amaçlarını gerçekleştirme olanağını bu siyasî parti içinde görmeleri bir tesadüf değil, HADEP’in ülkeyi bölme amacına yönelik bilinçli bir şekilde öngörülmüş kadrolaşmadır. Bu yoğunluk, Halkın Demokrasi Partisinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı olduğunu kabule kesinlikle yeterlidir.

İtirafçılar adına temsilci Mehmet Aktar’ın l .2.1999 tarihli dilekçesindeki beyan:

Diyarbakır E-Tipi Cezaevinde itirafçı tutuklu olarak yatmaktayken, Başsavcılığımıza hitaben yazdığı 1.2.1999 tarihli dilekçesinde, Mehmet Aktar, HADEP’in terör örgütüyle organik ilişkisi olduğunu, bu ilişkinin Avrupa’da örgütün siyasî kanadı olan ERNK yoluyla ve Türkiye cezaevlerinde PKK üyeleri aracılığıyla sağlandığını, HADEP Genel Merkez yöneticilerinin sık sık Avrupa’ya giderek PKK’nın Avrupa sorumlularıyla görüştüklerini, talimatlar aldıklarını, Avrupa’da eğitilen birçok terör örgütü militanının HADEP içinde faaliyet göstermek üzere Türkiye’ye gönderildiklerini; cezaevlerinden çıkan, fakat dağda faaliyet yürütemeyecek durumda olan terör örgütü üyelerinin HADEP içinde çalıştırıldıklarını, bu insanların genelde HADEP içinde yönetici konumunda olduklarını, bu kişilerin faaliyetlerinin Avrupa ERNK Örgütü tarafından denetlendiğini; HADEP’in, terör örgütüne dünya ve Avrupa kamuoyunda meşruluk kazandırmak, Avrupa’daki demokrat, sosyalist, liberal ve Yeşilcilerin PKK’ya destek vermelerini sağlamak rolünü üstlendiğini; bu amaçla sosyal etkinlikler, açlık grevleri organize ederek devlet karşıtı propagandalar yaptıklarını, Avrupa ülkelerindeki çeşitli kuruluşlarıyla ilişkiye geçerek Türkiye’yi tecrit etmeye çalıştıklarını;

Örgütün dağ kadrosuna eleman kazandırmak için HADEP’in kendi bünyesinde kurduğu kadın, işçi, esnaf komisyonları aracılığıyla insanları PKK sempatizanı haline getirdiğini, sonra da dağa çıkardığını: HADEP binalarının eğitim yuvaları haline getirildiğini; terör örgütü sempatizan kitlesini devlete karşı çeşitli eylemlere çekerek, PKK’nın ‘siyasal ordumuz’ adına verdiği eylemci bir kitle yaratmaya çalıştığını, bu amaçla hizmet için terör örgütünün ideolojik söylemlerinin yumuşatılıp herkesin kabul edebileceği bir kalıba döküldüğünü; Türkiye’deki sol örgütler, sendikalar, dernekler gibi oluşumlarla PKK adına ilişkiler kurduğunu; PKK’nın dağ kadrolarının giyecek, ilaç, teknik malzeme, erzak gibi çeşitli ihtiyaçlarının büyük bir kısmının HADEP örgütleri tarafından temin edilerek örgüte ulaştırıldığını; ihtiyacı olan bölgeye para da gönderildiğini; bu amaçla HADEP örgütlerinin ‘yoksullara yardım’ adı altında para, yiyecek, giyecek ilaç gibi şeyler topladığını, yardım kampanyaları düzenlediğini; yurtdışında veya kırsalda eğitildikten sonra eylem amacıyla Türkiye’ye gönderilen PKK üyelerinin deşifre olmalarını önlemek ve ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, bunlara HADEP içinde faaliyet gösteren önceden ayarlanmış kişilerin adreslerinin verildiğini; bunlardan deşifre olanların yurtdışına aktarılmalarının HADEP eliyle yapıldığını; sonuç olarak, HADEP’in, bölücü düşünceleri yayan, halkı, devlet düşmanı haline getiren PKK’nın paravan örgütü olduğunu belirtmiştir.

Dilekçe sahibi Mehmet Aktar, 2.3.1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısına verdiği ifadede ise, 1.2.1999 tarihli dilekçesinin ve imzanın kendisine ait olduğunu, Diyarbakır E-Tipi Cezaevindeki itirafçıları temsil ettiğini, dilekçedeki görüşlerin ortak görüş olduğunu beyan etmiştir.

Dosyaya ibraz edilen Mehmet Alkın, Arif Sakık, Raşit Akçan ve Mehmet Yazar’ın Diyarbakır Cumhuriyet Savcısına verdikleri 2.3.1999 günlü ifadeleri de, HADEP-PKK ilişkilerini ortaya koyan beyanlar içermektedir.

Az sonra okuyacağım PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın ifadesiyle, bu itirafçı sanığın ifadeleri arasındaki benzerlik dikkat çekecek boyuttadır.

PKK’nın başı Abdullah Öcalan yurtdışında yakalanıp Türkiye’ye getirildikten sonra Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılarına verdiği 22.2.1999 tarihli ifadesinde, HADEP’le ilişkisi konusunda, HADEP bünyesinde yurtiçinde oluşturulan gençlik ve kadın komisyonlarında yapılan eğitim çalışmalarıyla, Romanya ve Moldova gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarının kendi perspektifine ve görüşlerine uygun olarak yapılan çalışmalar olduğunu; Romanya ve Moldova gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarında yetişen müdahaleci grupların, HADEP’in faaliyetlerinde ve icraatlarında söz sahibi oldukları hususunun doğru olduğunu; yurtdışındaki ve özellikle Romanya’daki eğitim çalışmalarını Mehmet Hoca Kod Cevat Soysal’in yürüttüğünü, kendisiyle telefon irtibatı kuran bu kişiye görüş ve talimatlarını ilettiği, HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü hususunun doğru olduğunu; HADEP’e kuruluşu sırasında Avrupa teşkilatı vasıtasıyla 200.000 mark para yardımı yaptıklarını – ki, bu ayrı bir kapatma sebebidir- PKK mensubu cezaevi hükümlüsü Sabri Ok’un HADEP’lere talimatlar verdiğini, üst düzey kararları da verdiğini; 18 Nisan 1999 tarihinde yapılacak milletvekili seçimleri dolayısıyla HADEP’in kendisinden PKK’nın Avrupa’daki görevlisi Şahir Kod, Ferhat Abdi Şahin vasıtasıyla görüş sorduğunu; Şeyh Sait’in torunu olan Abdülmelik Fırat’ın HADEP Genel Başkanı olmak gibi bir niyetinin olduğunu, kendisinin de bunu uygun gördüğünü, ancak, HADEP teşkilatında sol görüş hakim olduğu için muhafazakâr Abdülmelik Fırat’ı istemediklerini, beyan etmiştir.

HADEP-PKK ilişkilerini çok açık bir şekilde ortaya koyan bu ifade, 1.3.1999 tarihli yazımız ekinde dosyaya ibraz edilmiştir.

Diğer deliller: HADEP’in kuruluşundan 2001 yılı sonuna kadar süren dönemde kurucu e yöneticilere ait listeler; HADEP’in çeşitli kademelerdeki yöneticileri hakkında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemelerinde açılan 49 kamu davasıyla, Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Malatya, Van ve Erzurum devlet güvenlik mahkemelerinde açılan soruşturma ve davalarla ilgili belgeler ve Yüksek Mahkemece istenilen ifade tutanakları Mahkemenize sunulmuş ve tespit ettiğiniz noksanlar ikmal edilerek 9.9.1999 tarihli yazımız ekinde gönderilmiştir.

Bundan sonraki tarihlerde, açılan kapatma davasıyla ilgisi nedeniyle Mahkemenize gönderilip HADEP’e tebliği istenen belgeler ilgili tebligat işlemleri de tamamlanmıştır.

Kapatma davası iddianamesinde değinilen 3 ana, 4 birleşmiş dava olmak üzere, toplam 7 davanın ve kapatma davası iddianamesinin tevdiinden sonra Yüksek Mahkemenizin Başsavcılığımızdan istediği, iddianamede numaraları belirtilmeyen, ancak iddianamedeki eylemlerle irtibatlı davaların son durumlarını gösteren karar ve tutanaklar 3 klasör halinde sunulmaktadır. Sunulan bu belgeler, yeni delil niteliğinde değildir.

Sonuç ve istem: çok sayıda HADEP üyesi ve yöneticisinin, ülkemizin bölünmez bütünlüğüne yönelik, nitelikleri anlatılan eylemleri yoğun bir şekilde işlediği ve halen de işlemekte bulunduğu ve bu durumun Anayasamızın değişik 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında yazılı parti organlarınca ve parti genel başkanınca bizzat suçlara iştirak etmek suretiyle zımnen ve açıkça benimsendiği, böylece, HADEP’in, Anayasamızın 4709 sayılı Kanunla değişik 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında tanımlandığı şekilde, devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik düşmanca faaliyetlerin odağı haline geldiği, sunulan delillerden anlaşılmış olduğundan, 29.1.1999 gün ve 1999/37 numaralı iddianamemizi ve 9.4.1999 tarihli esas hakkındaki görüşlerimizi tekrarlıyor, Halkın Demokrasi Partisinin Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası delaletiyle, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası uyarınca, eylemlerin yoğunluğu, niteliği, ulaştığı boyut ve ağırlığı göz önüne alınarak temelli kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ediyorum.

VIII- SÖZLÜ SAVUNMA

Davalı Parti’nin 1.3.2002 günlü sözlü savunması şöyledir:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, partimizin kapatılması istemiyle mahkemenize sunduğu 29.11.1999 tarihli iddianamede, HADEP’in, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinde yazılı yasaklara aykırı eylemlerde bulunduğu iddiasıyla temelli kapatılmasına karar verilmesini istemiştir.

9.4.1999 tarihli esas hakkındaki mütalaasında da, belirttiğimiz maddelere dayalı talebini Sayın Savcı aynen tekrar etmiştir.

Yine, 17.1.2002 tarihinde mahkemenizde yaptığı sözlü açıklamasında ise, her ne kadar 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının belirtilen maddelerine açıkça değinmemişse de “29.1.1999 gün ve 1999/37 numaralı iddianamemizi ve 9.4.1999 tarihli esas hakkındaki görüşlerimizi tekrarlıyoruz” diyerek 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinde yazılı yasaklar nedeniyle de…

Sayın Başkan, davanın açıldığı tarihten sonra ülkemizde yaşanan siyasî partilerin sıkça kapatılmasının doğurduğu sıkıntılar karşısında, siyasal partilerin kapatılmasının zorlaştırılması, hatta kapatma yerine farklı müeyyide uygulanmasına gidilmesi doğrultusunda önemli anayasal değişikliğe gidilmiştir. 4 Ekim 2001 tarih, 4709 sayılı Yasayla gerçekleştirilen Anayasa değişikliğiyle siyasî partilerin kapatılması sebepleri Anayasa değişikliğiyle siyasî partilerin kapatılması sebepleri Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasıyla 69 uncu maddesinin onuncu fıkrasındaki sebeplerle sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla, Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddeleri, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında öngörülmeyen kapatma nedenleri öngörüldüğünden Anayasa’ya açıkça aykırıdır.

Bu maddelerin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasında bulunuyorum. Bu iddiamızın öncelikle incelenerek Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle iptaline karar verilmesini talep ediyorum. Ayrıca, Anayasa’nın geçici 15 inci maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle de Yüksek Mahkemenizin bu yönde inceleme yapıp karar vermesinin önünde yasal engel de kalmamıştır.

Sayın Başkan, HADEP, özgürlükçü, eşitlikçi, barışçı, çoğulcu, katılımcı, toplumsal değişim ve yenileşmeyi savunan, evrensel değerlere sahip çıkan demokratik sol bir kitle partisidir; tüzüğümüzde, partimiz bu şekilde tanımlanmıştır. Özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu demokrasiyi savunan HADEP, hukukun üstünlüğüne bağlı ve insan haklarına dayalı, laik, demokratik bir düzeni Türkiye’de gerçekleştirme amacındadır.

Tüzük ve programıyla, Türkiye’de yaşayan tüm insanlarımızın sorunlarına çözüm öneren, işçinin, memurun, emeklinin, köylünün, esnafın, gençliğin, kadınların sorunlarıyla yakinen ilgilenen bir partiyiz.

Türkiye’nin sahip olduğu yeraltı ve yerüstü kaynakların, halkın refahı için en verimli biçimde nasıl kullanılabileceğine ilişkin projeleri olan, sağlık sorunundan konut sorunundan tutun çevre sorununa kadar Türkiye’de var olan tüm sorunları kendisine dert edinen gerçek bir Türkiye partisidir HADEP.

HADEP, 11 Mayıs 1994 tarihinde siyasî yaşamına başlamıştır. HADEP’i kurduğumuz dönem, hem ülkemizin hem de tüm insanlarımızın büyük zararlar gördüğü, acılar çektiği, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yoğunlaşan çatışmaların yaşandığı bir dönemdi. Bu çatışma ortamının yarattığı gerginlik içerisinde, radikal milliyetçi gelişmelerin de etkisiyle, Kürt sorununun tartışılması dahi yapılamıyordu. Bu ortam nedeniyle programımızda yer alan kürt sorunu dışındaki sorunlara ilişkin düşünce ve çözüm önerilerimiz çok dikkat çekmedi. Var olan dışımızdaki tüm partilerin tartışmaktan çekindiği ve gündeme getirmek istemedikleri Kürt sorunu gündeme getirmemiz, şimşekleri üzerimize çekmemize yetti de arttı. O günden itibaren hem PKK’lıkla hem de bölücülükle itham edildik, bundan da hiçbir zaman için vazgeçilmedi. Davamız da buna endekslidir. Bundan dolayı Kürt meselesindeki düşüncelerimizi kısaca, Yüksek Mahkemenin huzurunda da açmak istiyorum.

Sayın Başkan, sayın üyeler; Türkler ve Kürtler bu topraklar üzerinde bin yıla yakın bir süreden beri birlikte yaşıyorlar. Ciddi bir kader birliği yapmışlardır; birlikte savaşmışlar, birlikte ağlamışlar, birlikte gülmüşlerdir. 1071 yılında Malazgirt’te omuz omuza düşmana karşı savaşmışlar. Ulusal Kurtuluş Savaşını omuz omuza yine birlikte birlikte kurmuşlardır. Çanakkale’de beraber savaşmışlar, birlikte şehit düşmüşler. Cumhuriyeti de birlikte kurmuşlardır. Kore’de, Kıbrıs’ta Kürt-Türk omuz omuzadır. Daha dün, Marmara Bölgesinde meydana gelen deprem sonucunda yıkılan evler, Türk’e ve Kürt’e ortak mezar olmuştur.

Yine, Kürtlerle Türkler arasında yoğun evlilikler yaşanmış, akrabalık bağları kurulmuştur. Keza, Kürtler bugün, Türkiye’nin her tarafında yaşamaktadırlar. İstanbul’da yaşayan Kürtlerin, Diyarbakır’dan daha fazla olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu kadar ciddi kader birliği, tarihi geçmişi olan ve iç içe geçmiş Kürt ile Türk’ü ayırmak mümkün olmadığı gibi, gerçekçide değildir. Dolayısıyla bölücülük iddiası, bu gerçeklik karşısında son derece aya havada bir iddia olmanın ötesine geçemez; Doğru ve yerinde bir iddia değildir.

Sayın Başkan, cumhuriyetin kuruluşu sırasında hâkim olan anlayış giderek değişmiş, sonuçta Kürtlerin varlığı dahi inkar edilir duruma gelinmiştir. Yüksek Mahkemenizin birçok kararında “Türk Ulusu” kavramının bir üst kimliği ifade ettiği, alt kimliklerin yok sayılmalarına yol açmayacağı belirtilmişse de, ne yazık ki, Kürtlerin varlığından bahsetmek, Kürt kültüründen bahsetmek, birlik ve beraberliği zedeleyici, bölücü anlayış olarak gösterilmeye çalışılmıştır.

HADEP, alt kimliklerin kendilerini ifade etmelerinin veya gelişmelerinin engellenmesini demokrasi anlayışıyla bağdaştırmamaktadır. Böylesi bir yaklaşımı doğru bulmuyoruz. Farklı kültürleri, ülkemizin sahip olduğu önemli bir zenginlik olarak görüyoruz. Ortak kültür ve üst kimliğe olan katkıları oranında da birleştirici ve bütünleştirici rol oynayacağı inancındayız.

Sayın Başkan, sayın üyeler; HADEP olarak hiçbir zaman şiddeti savunmadık, şiddetten yana tavır almadık, şiddeti sorun çözücü olarak görmedik; sorunların şiddet dışı, barışçıl, demokratik yöntemlerle çözümünü sürekli olarak savunduk ve biz kendimize prensip edindik. Bu konuda da kitleler üzerinde etkili olduğumuz inancındayım. Nitekim, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamede, esasen, HADEP’in yapılan bütün kongrelerinde, yöneticilerin yaptığı bütün konuşmalarda, yaptıkları bütün basın açıklamalarında “Kürt sorununun kan dökülmeden, demokratik, barışçıl çözümü vurgulanmıştır” demektedir.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 15 yıl süreyle devam eden çatışmaların başladığı tarihlerde HADEP yoktu. Çatışmaların en yoğun biçimde yaşandığı 1990’lı yılların başında da HADEP yoktu. HADEP kurulduğu zaman çatışmaların başlamasının üzerinden on yılı aşkın bir süre geçmiştir. Dolayısıyla, PKK’ye katkı sunduğumuz iddiası da doğru değildir. HADEP’liler olarak, çatışmaların bir an önce sona ermesini sürekli olarak istedik ve diledik. Bize göre, Kürt sorununda izlenen yanlış politikalar, demokratikleşmeyi engellediği gibi, ekonomik gelişmeyi de, maalesef, tıkamıştır.

Biz, üniter devlet yapısına bağlı kalınarak Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde Kürt sorununun geniş bir demokratikleşme programıyla çözüleceğine inanıyoruz. Sorun çözümsüz değildir, çözümü son derece kolaydır, yeter ki, çözümü içten isteyelim. Bizler bu ülkenin insanlarıyız. Türkiye, 70 milyon insanın ortak vatanıdır. Türkiye’deki olumsuzluklar ve olumluluklar hepimizi etkilemektedir. HADEP, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin büyümesini, gelişmesini, güçlenmesini istemektedir. Ortadoğu’da, Kafkaslarda, giderek dünyada güçlenen çağdaş, laik, demokratik devletlerin yanında hak ettiği yeri almış güçlü bir Türkiye genel istemimizdir. Bunun yolunun da toplumsal barış ve demokratikleşmeden geçtiğine inanmaktayız. Toplumsal barışını sağlamış ve demokratikleşme sürecini tamamlamış Türkiye, güçlü bir Türkiye olacaktır. Onun için de, sorunlarımızı birlikte ve diyalog yoluyla çözmek durumundayız.

Çatışma döneminde oluşan çeteleşmenin üzerine gidilmiş olmasını önemli bir adım olarak görüyoruz. Sayın Başkan, 2001 yılı Ekim ayı içerisinde Doğu ve Güneydoğu illerini kapsayan bir gezimiz oldu. Bu gezi sırasında görüştüğümüz istisnasız herkesin temel istemi ekmekten, aştan önce çatışmaların -iki yılı aşkın bir süreden beri- durmasından kaynaklanan huzur ortamının devamıydı. Bunun için de yetkililerin belirttiği 5 bin civarındaki silahlı PKK’linin silahsızlandırılması gerekmektedir. Yapılacak yasal bir düzenlemeyle bunun mümkün olabileceği kanaatindeyim. Keza, OHAL ve koruculuğun kaldırılması, göç edenlerin geri dönüşlerinin sağlanması, hem sorunun çözümüne katkı sunacak hem de demokratikleşmenin önünü açacaktır. HADEP olarak bizim, Kürt sorunu konusundaki kısa çözüm önerilerimizi de bu şekilde izah edebilirim.

Farklı düşüncelerin kendilerini özgürce ifade edebilmeleri ve örgütlenmeleri çoğulcu demokrasilerin gereğidir. Ne yazık ki, HADEP açısından bu pek mümkün olmamıştır. HADEP, kurulduğu günden itibaren bugüne değin geçen süre içerisinde ciddî haksızlıklara uğramış bir partidir. Partinin kuruluşundan 21 gün sonra, Urfa’da Muhsin Melik adlı arkadaşımız -ki, bu arkadaşımız kurucu üyemizdi ve parti meclisi üyemizdi- 21 gün sonra, henüz biz Türkiye’de insanlar bizi tanımazken, silahlı saldırıya uğradı, 2 Haziran 1994’te kaldırıldığı hastanede can verdi. Yine, aynı saldırıda Mehmet Ayyıldız ismindeki üyemiz de silahlı saldırıdan yara almış ve olay yerinde can vermişti.

Keza, bu saldırılar, ölümle sonuçlanan bu saldırılar burada da bitmedi, üyelerimize yönelik ölümle sonuçlanan saldırılar Adana’da, Batman’da, Hatay’da, Elbistan’da ve Kahramanmaraş’ta da devam etti. Adana’da Yüreğir İlçe Yöneticimiz Salih Subutekin, 28.9.1994 tarihinde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.

Adana Yüreğir İlçe Başkanımız Rebi Çabuk, 3.10.1994’te, yine onunla beraber aynı gün, aynı yerde bulunan Sefer Cerf adlı Adana Yüreğir ilçe yöneticimizde silahlı saldırıda yaşamlarını yitirdiler.

Keza, Batmanda’da il yöneticimiz Ahmet Karabulut, il disiplin kurulu üyemiz Vasfı Çetin, yine il sekreterimiz Zeki Adlık, silahlı saldırılar sonucu öldürüldüler.

Keza, Hatay’da Samandağ’da üyemiz olan Mehmet Latfedici de, silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.

Elbistan ilçe Başkanımız Hüseyin Koku, 20.10.1995 günü Elbistan şehir merkezinde eşiyle beraber dolaşırken yanına yaklaşan ve kendilerinin sivil polis olduğunu söyleyen kişiler tarafından gözaltına alınmak suretiyle arabaya bindiriliyor, bir daha kendisine rastlanılmadı, 6 ay sonra, karlar eridikten sonra, başı kesik cesedi Malatya Pötürge yolu üzerinde bulundu.

Keza, bizim için gerçekten sıkıntıların doruk noktaya ulaştığı ve biraz sonra da değineceğim ikinci olağan kongremiz sonucunda Kahramanmaraş’a dönen kurultay delegelerimiz Hulusi Kul, Mustafa Öztürk, Mehmet Kaya Kayseri yolunda, bindikleri özel arabanın önü kesilmiş ve yine bunlar da uğradıkları silahlı saldırı sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir. Ben, Sayın Savcının bunları da, HADEP’in uğradığı haksızlıkları da belirtmesini isterdim. Bundan dolayı uğradığımız haksızlıkları belirtmek amacıyla bunu ifade ettim.

Sayın Başkan, yine, keza diğer partilere tanınan örgütlenme özgürlüğü HADEP’e tanınmamıştır. Şırnak, 1995 ve 1999 seçimlerinde hiç örgütümüz olmamasına rağmen girdiğimiz seçimlerde birinci parti olduğumuz -bir dönem iki, bir dönemde birinci parti olduğumuz bir il- yüzde 5’ler dolayında oy alan siyasî partiler bu ilde örgütlenirken, biz örgütlenme imkânı bulamadık. Bundan üç yıl önce Şırnak il yönetimini oluşturmak üzere görevlendirdiğimiz Şırnak, şu an Şırnak il başkanı arkadaşımız Şırnak’a gittiği zaman yer buluyor ve bu arada da emniyet müdüründen randevu isteyerek kendisiyle görüşmeye gidiyor, burada il örgütünü açmak istediğini izah etmek üzere. Randevu üzerine gittiği emniyet müdürlüğünde, o günkü emniyet müdürü kendisine dönüp “siz hangi partiden geldiniz'” diye soruyor “HADEP” diyor. HADEP’ten geldiği cevabını alınca, beni bağışlayın, çok kaba bir davranışla derhal odayı terk etmesini istiyor “sizi burada, PKK’lilerin örgütlenmesine izin vermeyiz” diyor. Tam çıkarken işaret ettiği diğer memurlar tarafından bu arkadaşımız ve yanında bulunan kişi gözaltına alınıyor. İki gün süreyle nezarethanede çıplak vaziyette gözaltında tutuldu. İki gün sonra serbest bırakıldı. Hakkında herhangi bir dava da açılmadı. Aynı arkadaşımız, şimdi yeni il binası tuttuk ve o arkadaşımızın başkanlığında il örgütü oluşturabildik Şırnak’ta; ama, Silopi’de oluşturduğumuz ilçe örgütümüzün, ilçe başkanı ile yöneticisi hâlâ kayıp durumdalar, bulamadık daha.

Yine birçok ilde de örgütlenme çalışması yaparken HADEP’in il ve ilçe yönetimlerinde yer alınmaması için insanlar bizzat tehdit edilmişlerdir kendilerinin polis olduğunu söyleyen sivil kişiler tarafından. Bu konuda, keşke imkân olsaydı Yüksek Mahkemenizin, binlerce tanık gösterebilirdim, olayı bizzat yaşamış binlerce tanık vardır.

Yine, keza Bingöl gibi önemli oy potansiyelimizin olduğu bir yerde zor örgütlenme yapabildik. Sayın Başkan, aynı tutum seçimler sırasında da kendisini gösterdi, birçok yerde açıktan HADEP’e oy verilmemesi şeklinde tehditlerle kalınmıştır.

Miting ve şölen gibi toplantılarımızda, diğer partilere verildiği gibi izin de verilmedi. Bir örnek olması açısından söylüyorum. Seçim dönemleri, siyasî partilerin, seçim propagandanın serbest kaldığı dönem de, miting yapmaları yasal haklarıdır. Bu anlamdaki hakkımızı Diyarbakır’da, ne yazık ki biz kullanma imkânı bulamadık, yasal hakkımız elimizden alındı, miting yapmamıza izin verilmedi.

Sayın Başkan, HADEP’ in pasifize edilmesi doğrultusundaki talimatlar, devletin, ne yazık ki gizli belgelerine geçti. HADEP’in yükselişi en üst kurullarda tartışılıp, bundan duyulan hoşnutsuzluk bir biçimiyle ifade edilince HADEP’e yönelik bakış da, yaklaşım da, özellikle yerel birimlerde olumsuz yönde değişmiştir. Bunun kanıtı olan bir belgeyi izninizle okumak istiyorum ve bunu Yüce Mahkemenize de takdim edeceğim. 21.10.2000 tarihli Yeni Şafak gazetesinde çıkan bir haber.

Deniliyor ki: “televizyonlarda, HADEP’e geçmişiyle ilgili haber programlarının yayınlanmasının sağlanması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı nezdinde girişimde bulunularak 1999 yılında yapılması düşünülen genel ve yerel seçimlere bu partinin girmemesinin sağlanması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına gerekli belge ve bilgilerin gönderilmesi.” Bunlar, en üst kademedeki yönetim organlarında görev alan kişiler tarafından verildiği söylenen talimatlar.

Sayın Başkan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, birçoğu henüz DGM’lerde devam eden, bir kısmı erteleme yasası kapsamına girdiklerinden kesin hükme bağlanmadan ertelenmiş olan, yine çok az sayıda da kesinleşmiş davayı olduğu gibi bu davanın konusu yapmıştır. Bu konudaki düşüncelerimizi söylemeden önce, Sayın Başsavcının yaklaşımına kısaca değinmek istiyorum.

18 Nisan 1999 seçimlerinde iki buçuk ay kala 1996 yılında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde partimizin yöneticileri aleyhine açılan davadaki delillere dayanılarak dava açılmıştır; yani, aradan üç yıl geçtikten sonra dava açılmıştır.

Yine, seçimlerden önce, iki kez, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Sayın Mahkemenizden partimizin, her nasıl adlandırılırsa adlandırılsın yeter ki seçime sokulmasın istemiyle iki kez ihtiyati tedbir talebinde bulunmuştu. Yüksek Mahkemenizin son derece yerinde olan ret kararı olmamış olsa idi, 1999 seçimlerine girmeyecektik ve bugün, Diyarbakır dahil birçok belediyede seçimleri elde etmiş olmayacaktık.

Yine, keza erken seçimin Türkiye’de, kısa bir süre önce tartışıldığı bir vakıadır. Keza, yine yüzde 10’luk Türkiye barajı konusunda, özellikle hükümeti oluşturan partilerin ciddî sıkıntıları vardır ve Türkiye’de seçim barajı indirilmesi tartışılmaktadır. Keza, seçim ittifakları da tartışılmaktadır. Tam bu tartışmaların yaşandığı dönemde ve partimizin de giderek Türkiye’de güçlendiği bir sırada davanın sonuçlandırılmasının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından istenilmiş olması da, demin söylediğim belge noktasında hareket ettiğimiz zaman, gerçekten bizi rahatsız etmektedir. Ama, inanıyoruz ki, Yüksek Mahkemeniz, bu rahatsızlığımızı kesinlikle giderecektir.

Yine, keza, davanın öne alınıp görülmesini talep ederken, Sayın Başsavcı, mahkemeye dilekçe verirken bir de basın açıklamaları yapmış, dolayısıyla, bunda da kamuoyunu oluşturup, hem kamuoyu oluşturan partimiz aleyhine hem de Yüksek Mahkemenizi -beni bağışlayın- etkilemeye çalışmıştır. İnanıyorum ki, bunların da bir yararı olmayacaktır.

Sayın Başkan, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında “siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamaz” diyor.

Yine Anayasa’nın 69 uncu maddesinin yedinci fıkrasında “Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir” demektedir.

Keza, yine Anayasamızın 69. maddesine eklenen bir fıkrayla da “bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.” Dolayısıyla…

Keza yine, sadece Anayasamız geçmişteki gibi, kapatılmayı, odak olma halinde kapatılmayı değil, devlet yardımından yoksun bırakma müeyyidesinin de uygulanabileceğine ilişkin yeni bir hüküm de getirmiştir.

Dolayısıyla, Anayasa değişikliğinden sonraki ilk uygulama, Halkın Demokrasi Partisi aleyhine açılmış olan bu davada yapılacaktır.

Anayasamızın bu hükümlerine göre, suçun odak olmanın tespit edilebilmesi için bir kere bu fiillerin işlendiğinin tespit edilmesi gerek. Fiillerin işlendiğinin tespit edilmesi ancak bir mahkeme kararıyla kesinleşmiş bir hükümle sabit olabilir. Yüce Mahkemenizin normal mahkemeler gibi Devlet Güvenlik Mahkemeleri veyahutta diğer ceza dava mahkemeleri gibi tanık dinleme, bilirkişi incelemesi yaptırma, dolayısıyla böyle geniş bir araştırma yapma imkânının da bulunmadığı bir gerçekliktir. Bu durumda, henüz kesin hükme bağlanmamış sadece diğer alt mahkemelerde görülen davalara dayanılarak fiilin işlendiği iddia edilemez, muhakkak hükmün kesinleşmesi gerektiğinin düşüncesindeyiz.

Keza yine, fiillerin, üyeler tarafından işlenen bu fiillerin ciddî anlamda yoğunluk kazanması gerekiyor. Yoğunluğun yanında ayrıca parti organlarınca zımnen veyahut da açıkça kabul görmüş olması gerekiyor.

Şimdi, aleyhimizde Sayın Mahkemenize sunulan üç temel davayla, buna bağlantılı olarak ibraz edilen davaları ben tetkik ettim. Demin de belirttiğim gibi, kesinleşen dava sayısı çok az ve sınırlıdır. Toplamı 20’ye yakın üyelerimiz hakkında kesinleşmiş hükmü ifade ediyor Türkiye genelinde 20 üyemiz; bunlar da, Terörle Mücadele Yasasının 8 inci maddesinin birinci fıkrasından, ayrıca, 312 nci maddeden kısmen de 169 ncu maddeden ceza almışlar; toplam 20 kişi, Onbinlerce kişi hakkında Türk Ceza Kanununun 169 ncu, 312 nci ve Terörle Mücadele Yasasının 8 nci maddesine dayanılarak açılmış davanın bulunduğu ülkemizde, 20 kişinin. 1.5 milyon oy almış bir siyasî partinin üyesi olan 20 kişinin ceza almış olmasını, yoğunluklu olarak bu suçun işlendiğinin kanıtı olarak değerlendirmenin mümkün olmadığı kanısındayız.

Yine keza, bu suçların genel başkan tarafından veyahut da parti organları tarafından zımnen veya açıkça onandığına ilişkin herhangi bir kesin kanıt da bulunmamaktadır. Sadece bir iddia mevcuttur.

Sayın Başkan, kanaatimize göre kesinleşmemiş, henüz devam eden davaların delil olarak değerlendirilmeyeceğini belirttik; ancak, buna rağmen, yoğunluklu olarak değinildiği için, Ankara l ve 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinde benim de sanıklar arasında yer aldığım HADEP Genel Başkanı olarak, ayrıca parti yöneticilerimizin yer aldığı davalara kısaca izninizle değinmek istiyorum.

1996, 23 Haziran’ında biz İkinci Olağan Kongremizi yaptık. Bizim açımızdan gerçekten son derece talihsiz bir olayın yaşandığı bir kongreydi ve biz o gün de söylemiştik, daha sonraki tüm açıklamalarımızda da belirttik: bu, partimiz aleyhine açık bir provokasyondu. Nedeni de şu:

1995 yılı sonlarında yapılan seçime partimiz ilk defa girmiş ve Türkiye genelinde l milyon 200 bin dolayında bir oy almıştır. Bu seçimlerden hemen sonra, partimiz üzerindeki baskılar kısmen hafiflemişti. Keza yine, Parlamentonun açılış törenine biz davet edilmiştik. Dönemin Sayın Cumhurbaşkanı protokole beni davet etmişti.

Yine seçimlerden sonra hükümeti kurmakla görevlendirilen Sayın Başbakan adayı, o dönem Parlamentoya girmemiş, MHP ve HADEP’in düşüncelerini de kongre öncesi almak üzere bizleri de ziyaret etmişti, partimize gelmişti ve sonuç itibariyle de, kongremize gittiğimiz günde Türkiye’deki bütün siyasî partiler, sivil toplum örgütleri ve dışarıdan birçok hükümetlerde bulunan siyasal partiler de kongremize gelmişlerdi, bizi onurlandırmışlardı.

Böylesine bir ortamdaki bir siyasî partinin yöneticilerinin, halkın ortak değeri olan değerlere karşı yanlış hareket içerisine girmesinin akıllı bir siyasetçi işi olabileceğini düşünmek mümkün müdür; asla!.. Aklımıza gelmeyen, gerçekten bizim dışımızda gelişen bir provokasyon sonucu, maalesef, bizim kongremizde astığımız hepimizin de değeri olan Türk bayrağı, kendini bilmez bir kişi tarafından indirilmişti. İndiren kişi daha sonra yakalandı, gerekli ceza da verildi.

Ancak, şunu hemen belirteyim -ben Yüce Mahkemenize sunacağım- bu olaydan sonra Murat İpek isimli PKK’den ayrılmış bir kişi bir basın açıklaması yapıyor “eylemi ben fitilledim” diyor. Dolayısıyla, diyor ki: “HADEP’in kongresine, Davut ismindeki benim Şırnak’tan tanıdığım Ankara emniyetinde görevli bir kişinin daveti üzerine gittim, orada bulunan gençleri provoke ettik, olay olduktan sonra da ben kongre salonunu terk edip gittim.”

Bu ifadeyi, biz Devlet Güvenlik Mahkemesine, ki dosyamıza ibraz ettik, buraya da bu ifadeyi Yüce Mahkemenize sunacağım.

Yine, şunu hemen belirteyim. O gün kınadık, kongre kararı olarak bu olayı kınadık. Daha sonra da Milliyet Gazetesinin benimle yaptığı bir röportajda da ben bunu açıkça ifade ettim. Türk Bayrağı, hepimizin ortak değerimiz olduğunu o gün de söyledik bugün de söyledik, bundan sonra da düşüncemiz budur, bundan farklı bir düşünceye sahip olmadık; asla da sahip olduğumuzu kimse de iddia edemez.

Keza, yine olayı müteakip divan başkanı, yasa gereği divan oluştuktan sonra bütün yetkiler divandadır; genel başkanın yahut da partideki diğer organların görevi bitmiştir. Seçimli kongrelerde, ki, bizim yaptığımız seçimli bir kongreydi, dolayısıyla divan başkanı olan arkadaşımız bayrağın indirildiğini fark ettikten sonra -bant çözümlerinde de sabittir- şu uyarıyı yapmıştır: “Bayrak asılmadığı takdirde kongreyi devam ettirmeyeceğim” demiştir. Mahkemedeki bant tutanaklarında da bu tespit edilmiştir ve sonuç itibariyle biz bayrağı aldık getirdik, divanın önüne astık; büyük olduğu için, bunun küçük bir bayrakla değiştirilmesini istediler, hükümet komiseri istemişti; ben, bizzat şoförümü göndererek genel merkezimizden getirdiğimiz daha küçük boydaki bir bayrağı, Türk bayrağını, divanımızın tam önüne astık.

Kongrelerde divan, en önemli noktadır. Salonun sağ veya sol köşesi değil, en merkezi yer divandır. Biz, divana astık. Ancak, ne yazık ki, şu söylendi: “Hayır, niye yerine asmadılar’!.” gibi bir iddiayla karşılaştık.

Keza yine, şöyle bir son derece bizleri üzen bir olay da oldu, “büyük bayrak astılar, sonra bunu küçük bayrakla yer değiştirdiler. Büyük bayrak bütün Türkiye’yi temsil ediyordu, sonradan ülkeyi böldük, işte size kalan kısmı budur” dediler gibi hiç akla fikre gelmeyecek bir söylem mahkeme kararına gerekçe yapılmak istendi. Mahkemenin yaptığı inceleme sonucu benim ve 20’ye yakın arkadaşımızın içinde bulunduğu kişilere Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesinden ceza verildi; bu, tarafımızdan temyiz edildi, diğer arkadaşlarımız beraat ettiler. Ceza, askerî üyenin beraat istemine karşı iki üyenin onayıyla çıkmıştı 169’dan. Yani, oybirliğiyle verilmiş bir ceza değildir, sonradan Yargıtay tarafından bu dava bozuldu ve şu an için Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinde devam ediyor.

Keza, izin verirseniz, Ankara 2 Nolu DGM’deki bir davaya da değinmek istiyorum.

Sayın Başkan, sayın üyeler; 1998 yılında Abdullah Öcalan İtalya’da iken, Türkiye’de hükümet, İtalya hükümetinden Öcalan’ın en kısa süre içerisinde derhal iade edilmesini talep etmişti. O günlerde de halkta olan duyarlılıkla, insanlar, özellikle şöyle, hemen belirteyim. O dönemki hükümet, Türk Ticaret Bankası’daki yapılan kimi yolsuzluklar iddiasıyla karşı karşıyaydı ve zor durumdaydı, gerçekten zor durumdaydı; hükümetin düşme olayı söz konusu idi. Dolayısıyla, bu olay, hükümet için de âdeta gündemi değiştirmek için bir fırsat teşkil etti; halk tepki göstermeye başladı, İtalyan Büyükelçiliğine siyah çelenkler bırakıldı, İtalyan malları, kravatı, şudur budur yakıldı ve hükümet bu giderek gelişen olaylar karşısında seyirci kaldı. Giderek büyüyen bu olaylar sonucunda ne yazık ki, sonuçta bizim parti binalarımıza saldırılara dönüştü. Diyarbakır İl binamız, memurların da polislerin de bulunduğu bir sırada sivil bazı kişiler tarafından Diyarbakır ilçe binamıza -pardon- girildi, merkez ilçe binamıza ve orada bir arkadaşımız linç edilerek öldürüldü.

Keza, İzmit’te yine bu tarzda il binamıza gidildi, parti binamızda bulunan bir kişi linç edilerek öldürüldü, televizyonlarda da açık bir şekilde gösterildi. Resmî kıyafetli polis memurları balkonlara çıkıp HADEP’in balkonda asılı bayrağını da indirmekten hiç çekinmediler. Bu, oluşan genel hava içerisinde HADEP’in uğradığı son derece üzücü ve haksız bir olaydı.

Bunun karşısında, benim, 15.11.1998 tarihinde yaptığım bir basın açıklaması oldu. Bu açıklamada… Sonuç kısmını hemen söyleyeyim; “…yaşanan bu hassas süreçte, sırtlarına binmiş çetelerden dolayı nefessiz kalmış bazı politikacıların kendilerini yaşatma amacıyla kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik tavırlarını tasvip etmek mümkün değildir. Herkesin bunu görmesi ve iyi değerlendirmesi gerekir. Herşeyi bireysel çıkarlar açısından değerlendiren bir avuç politikacı dışındaki tüm yetkililere, sivil toplum örgütlerine, aydınlara, emekçilere ve 62 milyon insanımıza çağrıda bulunuyorum. Kürt sorunu, tüm Türkiyelilerin sorunudur, hepimizin sorunudur. Sorunun barışçıl, demokratik çözümü bir zorunluluktur. Bu noktada, daha fazla acıların yaşanmaması doğrultusunda çaba sarf etmeliyiz, sağduyulu olmalıyız; yeni gerginliklere yol açacak davranışlardan sakınmalıyız, toplumsal barışı ön plana çıkarmalıyız. 62 milyon insanın eşit ve özgürce birlikte yaşamasının koşullarını yaratmalıyız, hedefimiz barış olmalıdır.”

Bu basın açıklamasını ben gelişmeler üzerine yaptım. Bu basın açıklamasına dayanılarak dört gün sonra ben evimden 168’e l’inci maddeden hakkımda verilen gıyabi tutuklama kararıyla alındım. Gıyabi tutuklama kararı vicahiye çevrildikten sonra da Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne götürüldüm, tam 20 gün sonra DGM savcısı, tutuklanmamı talep eden DGM savcısı, beni ifadeye davet etti. Bir siyasî partinin genel başkanı 20 gün süreyle kendisine ait olup olmadığı dahi sorulmayan bir basın açıklaması nedeniyle içeri alınıyor; 20 gün sonra “basın açıklaması size mi aittir'” diye sordu “evet” dedim; bana ait olmasaydı ne olacaktı’!. Yani, HADEP konusundaki peşin fikirliliğin bir diğer örneği de bu.

Yine, bu basın açıklaması esas alınarak, benim bu çağrıyla Türkiye genelinde açlık grevlerini başlattığım söylendi. Bu basın açıklamasında açlık grevlerine çağrıya ilişkin herhangi bir şey yok; olmadığı gibi, bunu ima edecek bir şey de yok; tamamen herkesi sağduyuya davet eden, sükûnete davet eden bir açıklamadır. Bu açıklamadan sonra 168’e l’den bana dava açılmadı:169’dan daha sonra dava açıldı. Yine bu parti binamız ve tüm Türkiye genelindeki binalarımız arandı, aramalarda da -özellikle bunu da belirtmek istiyorum- yapılan aramalar usule aykırı sürekli yapılmıştır. Dosyalar tomar halinde parti binalarımızdan, ilçe binalarımızdan, il binalarımızdan alınıp torbalara yerleştiriliyor, götürülüyor, emniyette tasnif ediliyordu. Dolayısıyla, zaman zaman yasaklanmış kimi kitaplar, aynı iki ciltlik bir kitabın bir tanesi benim odama, bir tanesi genel başkan yardımcılarından birisinin odasına yazılabilindi. Dolayısıyla, bu aramalar sırasında böylesi bir usule aykırı aramanın da olduğunu belirtmek istiyorum.

Bu dava daha sonra erteleme yasası kapsamında görülerek kesin hükme bağlanmadan ertelendi.

Sayın Başkan, sayın üyeler; eğer, böylesi kesinleşmemiş davaları esas alırsak o zaman Yargıtay cumhuriyet başsavcıları istedikleri partiyi kapatırlar, istedikleri parti hakkında çok sayıda dava açılır o davalar getirilir dolayısıyla odak noktası olması iddiasıyla da o partinin kapatılmasını talep edebilirler.

Bu anlamda bir örnek olması açısından, yine bir örnek vermek istiyorum. Konya İl Yönetimimiz 1998 yılında bir şenlik yapıyor, benim herhangi bir mesajım yoktu, ama, ondan iki üç gün önce yaptığım bir basın açıklaması vardı; genel başkanın mesajı olmadığı için tutmuşlar, onlar, benim basın açıklamasını mesaj gibi okumuşlar. Bu şölenden sonra, şöleni tertip eden il yöneticilerimiz hakkında soruşturma başlatıldı, bu soruşturmaya basın açıklamasından dolayı benim de mesajım şeklinde algılanarak ben de bu soruşturmaya dahil edildim. 1998 yılında Terörle Mücadele Yasasının 8 inci maddesinden ifadem alındı. Aradan üç yıl geçtikten sonra Konya il yöneticileriyle benim hakkımda Adana Devlet Mahkemesinde 168’e 2’den dava açıldı ve benim tutuklanmam istendi. Bu, benim HADEP Genel Başkanlığına yeniden seçildiğim günün hemen arifesindeydi.

Devlet güvenlik mahkemelerinde HADEP’le ilgili bütün davalarda benzer iddianameler kullanılıyor, gerekçeler hepsi hemen hemen aynı. Benzer iddianameler kullanılıyor. Mahkeme tutuklama talebini reddetmişti, daha sonra bu dava görüldü ve ilk celsede hepimizin beraatine karar verildi, beraat kararı da kesinleşti. Bu açıdan Yüce Mahkemenizin böylesi kesin hükme bağlanmamış davalar konusunda titiz davranacağına inanıyorum, bunları gayriye almayacağı düşüncesindeyim.

Sayın Başkan, sayın üyeler; siyasî partilere üye olması yasak olan hiçbir kişiyi bilerek partimize üye ve yönetici yapmadık. Siyasî Partiler Kanununda bir siyasi partiye üye olmak isteyen yahut da bir siyasî partinin kongresi sırasında yöneticilik için başvuran kişiden siyasî partilerin sabıka kaydı isteme gibi bir zorunlulukları yok. Dolayısıyla, bizim böyle bir, yasal mecburiyet olmadığı için üye olanlardan sabıka kaydı istemediğimizden dolayı zaman zaman kimi siyasî partiye üye olması yasak olan, yönetici olması yasak olan kişilerde üye olmuş olabilir, yönetici olmuş olabilir; ancak, bunlar, bunlara ilişkin dosya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına gönderiliyor, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı yasak olanları tespit ettiği zaman ilgili partiye bildiriliyor. Bu şekilde bize bu güne kadar kaç kişinin ismi bildirilmiş ise, biz derhal gereğini yerine getirmişiz ve sonucunu da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bildirmişizdir. Bilerek kendimiz farkında olarak hiçbir kimseyi partimize yasaklı bir kişiyi üye yapmadık.

Sayın Başkan, sayın üyeler; şunu da kısaca hemen belirteyim. PKK ile hiçbir organik bağımız yok, bunu gönül rahatlığıyla hep söyleyebilirim.; kimseden biz talimat almadık, dağa adam göndermedik, PKK’den de para almadık; bunların hiçbirisi doğru değildir, bu iddiaları kabul etmiyoruz. Türkiye’deki en şeffaf parti biziz; çünkü, en çok takip edilen partiyiz ve hemen şunu da belirteyim: Bizim -bırakın kendimizi- yakınlarımızın dahi telefonları dinleniyor; benim eşimin telefonlarının dinlendiği, bundan önce dinlenen telefonlar listesinde adı çıkmıştı. Dolayısıyla, böyle bir durum söz konusu olmuş olsaydı, bunun kapalı kalabileceğine asla ben inanmıyorum.

Sayın Başkan, sayın üyeler; bugün huzurunuza belirttiğimiz nedenlerle ve savunmamız ile son savunmamızda da belirttiğimiz sebeplerden dolayı, ayrıca, yüksek Mahkemenizce de re’sen tespit edilecek edeceği nedenlerden dolayı Halkın Demokrasi Partisinin temelli kapatılmasına ilişkin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının talebinin reddine karar verilmesini saygılarımla arz ve talep ediyorum.”

IX- SİYASİ PARTİLER KANUNU’NUN KİMİ KURALLARININ ANAYASA’YA AYKIRILIĞI KONUSU

A- DAVALI PARTİ’NİN İDDİASI

Davalı Parti vekilleri tarafından verilen 0l.03.2002 günlü dilekçede şöyle denilmektedir:

A- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN İSTEMİ VE DAYANILAN ANAYASA/YASA HÜKÜMLERİ:

Yargıtay C. Başsavcısı tarafından vekili olduğumuz Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemi ile açılan işbu dava dosyası incelendiğinde, 29.1.1999 tarihli iddianame ve Cumhuriyet Başsavcısının 9.4.1999 tarihli “Esas Hakkındaki Görüş”ünde yer alan istem ve dayanılan yasa maddeleri ile, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 17.1.2002 günlü sözlü açıklamalarında yer alan istem arasında farklılıklar bulunduğu görülmektedir:

– 29.1.1999 tarihli iddianamede, HADEP’in kapatılması talep edilirken, bu partinin hem “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü aleyhindeki eylemlerin odağı haline geldiği” ve hem de Siyasi Partiler Yasası’nın bazı maddelerine aykırı eylemlerde bulunulduğu iddia edilmiş ve SPY’nın belirtilen hükümleri ile Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri uyarınca kapatma kararı verilmesi talep edilmiştir. Yani, iddianamede 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82. maddeleri ile Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerine dayanılmıştır.

– 9.4.1999 tarihli Esas Hakkındaki Görüşte de; yine SPY’nın belirtilen maddeleri ile Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerine dayanılarak, iddianamedeki istem yinelenmiştir.

17.1.2002 günü C. Başsavcılığı’nın Anayasa Mahkemesi önündeki sözlü açıklamada ise, Halkın Demokrasi Partisi’nin Anayasa’nın 68/IV ve 69/VI. maddeleri uyarınca kapatılması talep edilmişse de, iddianame ve esas hakkındaki görüşün içeriğinin de yinelendiği belirtilmiştir. Yani, sözlü açıklamada Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82. maddelerine dayanılıp dayanılmadığı ya da HADEP’in bu maddelere aykırı eylemler dolayısıyla kapatılmasının istenilip, istenilmediği açık değildir. Fakat, iddianameye ve esas hakkındaki görüşe gönderme yapılmış olması nedeniyle, dolaylı bir şekilde SPY’nın anılan maddelerine de dayanıldığı söylenebilir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın davada SPY’nın yukarıda belirtilen maddelerine dayanıp dayanmadığı ve bu maddelerden dolayı da kapatma isteminde bulunup bulunmadığı, son derece önemlidir. Bu açıdan, kapatma isteminin hangi hukuksal nedenlere dayandırıldığının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına açıklattırması gerektiği düşüncesindeyiz.

B- 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER YASASI’NIN 78, 79, 80, 81 VE 82. MADDELERİNİN ANAYASAYA AYKIRI OLDUĞUNA İLİŞKİN İTİRAZIMIZ:

  1. 4709 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikten sonra, Anayasa’nın Siyasi Partilerin uyması gereken esaslar ve kapatılmaları ile ilgili hükümleri:

Siyasi Partilerin uyacakları esaslar ve kapatılma koşulları, Anayasa’nın 69. maddesinde düzenlenmiştir. Anayasa’nın 69. maddesinin IV. ve devamı fıkraları siyasi partilerin kapatılmaları ile ilgilidir. Siyasi partilerin kapatılmasını gerektiren nedenler maddenin beşinci, altıncı ve onuncu fıkralarında yer almaktadır. Bunlardan, yabancı devlet, kişi ya da kuruluşlarından yardım alan siyasi partilerin kapatılacağını öngören onuncu fıkra davamızı ilgilendirmemektedir. Davamızı ilgilendiren ve onuncu fıkra dışındaki temel kapatma nedenlerini düzenleyen beşinci ve altıncı fıkralar ise aynen şöyledir:

“Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci fıkranın dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

“Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti yönetim organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”

Anayasa’nın 69. maddesinin yukarıya aynen alınan beşinci ve altıncı fıkra hükümleri karşısında siyasi partilerin kapatılması (onuncu fıkrada yazılı hal hariç) iki nedenle olabilecektir. Birincisi, siyasi partinin program ve tüzüğünün 68 inci maddenin dördüncü fıkrasına aykırı olması; ikincisi ise, bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş olmasıdır. Belirtilen bu iki neden dışında herhangi bir nedenle siyasi partilerin kapatılması mümkün değildir. Dolayısıyla, Anayasa’nın 69. maddesinin beşinci ve altıncı maddelerinde yazılı olan nedenlerin dışında bir nedenle ya da belirtilen nedenlerin genişletilmesi yoluyla siyasi partilerin kapatılması Anayasa’ya aykırı olacaktır.

Anayasa’nın siyasi partilerin uyacakları ve uymadıkları takdirde 69 uncu maddenin göndermesi ile kapatma nedenleri sayılacak esasları düzenleyen 68 inci maddenin dördüncü fıkrası ise aynen şöyledir:

“Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

Bir siyasi partinin tüzük ve programı, yukarıdaki fıkra hükümlerine aykırı olamayacağı gibi; eylemleri de, bu fıkra hükümlerine aykırı olamayacaktır. Aksi takdirde o siyasi partinin kapatılması gündeme gelebilecektir.

  1. İddianame ve Esas Hakkındaki Görüşte yer alan kapatma nedenleri ve uygulanacak Anayasa hükmü:

Yargıtay C. Başsavcılığının iddianamesinde ve esas hakkındaki görüşünde, HADEP’in parti tüzük ve programına yöneltilmiş bir iddia bulunmamaktadır, iddia, “partinin Anayasa’nın 68/IV maddesinde yazılı hükümlere aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş olduğu”dur. Bu durumda, davamızda uygulanacak kapatma nedenleri bakımından uygulanacak Anayasa hükümleri 68 inci maddenin dördüncü fıkrası ile 69 ncu maddenin altıncı fıkrasıdır. Anayasa’da yazılı nedenler dışında bir siyasi partinin kapatılmasına karar verilmesi olanağı bulunmadığına göre, davamızda uygulanılması istenilen ve kapatma nedenleri olarak öne sürülen Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82 inci maddelerinin Anayasa’nın 68/IV maddesine uygun olup olmadığının tartışılması ve saptanması gerekmektedir. Doğal olarak, yapılacak tartışma ve saptamalarda Anayasa’nın diğer hükümlerinin ve Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerin de göz önünde bulundurulması bir zorunluluktur.

III. Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82 inci maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu yönündeki görüşlerimiz:

  1. a) Siyasi Partiler Yasasının 78 inci maddesi:

Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırı olduğunu öne sürdüğümüz 78. maddesi aynen şöyledir:

Madde 78 – Siyasi partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak; Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlak ve adaba aykırı, amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.

Yukarıdaki madde metni, Anayasa’nın 68/IV maddesinden son derece geniş ve farklı hükümler içermektedir. Anayasa’nın 68/IV maddesi, Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemlerini sadece aşağıdaki nedenlerle sınırlamıştır:

Siyasi Partilerin tüzük ve programları ile eylemleri;

Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz;

Sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz;

Suç işlemeyi teşvik edemez.

Yukarıya alınan SPY’nın 78 inci maddesi ise, Anayasa hükmü ile karşılaştırılamayacak ölçüde geniş yasaklar getirmektedir. SPY’nın 78 nci maddesi ile, Anayasa’nın 68/IV maddesi arasındaki aykırılık herhangi bir açıklamayı gerektirmeyecek ölçüde açıktır. Bu madde, başta Başlangıç Kısmı, 2., 3,, 4., 5., ve 67. maddeleri olmak üzere Anayasa’nın birçok hükmünde yazılı hususlara gönderme yapmakta, sınırları ve içeriği belirsiz pek çok kavrama yer vermektedir. Bu maddeye dayanılarak Anayasa’da yer almayan nedenlerle siyasi partilerin kapatılması dava edilebilecektir.

  1. b) Siyasi Partiler Yasası’nın 79. maddesinin (a) ve (b) fıkraları:

Bu madde de aynen şöyledir:

Bağımsızlığın korunması:

Madde 79 – Siyasi partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyetinin, milletlerarası hukuk alanında bağımsızlık ve eşitlik ilkesine dayanan hukuki ve siyasi varlığını ortadan kaldırmak yahut milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyetinin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzelkişilerin karışmasını sağlamak amacını güdemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulunamazlar.
  2. b) Yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Yabancı devletler, milletlerarası kuruluşlar ve yabancı gerçek ve tüzel kişiler ile yabancı ülkelerdeki dernek, grup ve kurumlardan herhangi bir suretle, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak, yardım kabul edemezler; bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar.

Maddenin (a) fıkrasında yer alan ‘”veya milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyetinin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzelkişilerin karışmasını sağlamak amacı güdemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulunamazlar” cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğu düşüncesindeyiz. Öncelikle, Anayasa’nın 68/IV maddesinde böyle bir sınırlama ve hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla Anayasa’da bulunmayan bir yasak getirmekte ve siyasi partiler yönünden kapatma nedeni olabilecektir. Ayrıca, uluslararası ilişkilerin geldiği bu günkü konum göz önünde tutulduğunda, böyle bir yasağın sınırlarını ve içeriğini de tam olarak belirlemek mümkün değildir. Bir örnek vermek gerekirse, bu gün demokratik ülkeler “insan hakları sorunlarını” ülkelerin iç sorunu olarak görmemektedir. Hangi ülkede olursa olsun insan hakları ihlalleri söz konusu olduğunda, o ülkenin iç kamuoyu ve devlet organları yanında, diğer tek tek ülkeleri ya da uluslararası kuruluşları da ilgilendirmektedir. Fakat, SPY’nın 79/a maddesindeki bu cümleye dayanılarak, herhangi bir partinin insan hakları alanındaki faaliyet ve dayanışma ilişkileri kapatma nedeni olarak öne sürülebilecektir.

  1. maddenin (b) fıkrası da, hem Anayasa’nın 68/IV maddesinde olmayan yeni bir sınırlama getirmekte, hem de günümüz uluslararası ilişkiler bakımından da sakıncalar içermektedir. Bilindiği gibi, uluslar arası ilişkiler günümüzde devletler arasında, devletlerin çeşitli organları arasında (parlamentolar, meslek kuruluşları, yargı kuruluşları vs.) arasında olabileceği gibi, siyasi partiler arasında da olabilmektedir. Çeşitli ülkelerin sol partilerinin üye olduğu “Sosyalist Enternasyonal” buna bir örnektir. “Yurt dışında teşkilatlanma ve faaliyette bulunma” kavramları her türlü yoruma açık kavramlardır. Anayasa’nın 69/X maddesi hükmü ile 68 inci maddedeki “Devletin bağımsızlığına aykırı” eylemlerde bulunmama kuralı, amacı yeterince karşılamaktadır. Bu bakımdan, 79. maddenin (b) fıkrası da Anayasa’ya aykırıdır.
  2. c) Siyasi Partiler Yasası’nın 80. maddesi: Siyasi Partiler Yasası’nın 80. maddesi aynen şöyledir:

Devletin tekliği ilkesinin korunması:

Madde 80 – Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

Anayasa’nın 68/IV maddesi, “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” aleyhine faaliyeti yasaklamıştır. İlk bakışta, SPY’nın 80. maddesinin yukarıdaki hükmü, Anayasa’nın 68/IV maddesinde belirtilen bu ilkenin bir tekrarı gibi görünmektedir. Ancak, her iki düzenlemenin tamamen çakıştığını söylemek mümkün değildir. Anayasa hükmünde, devletin ve milletin bütünlüğünün korunması söz konusu iken, 80. madde hükmü daha çok Devletin “yönetim biçimi” ile ilgilidir. Örneğin, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve Merkezi Hükümetin bazı yetkilerinin yerel yönetimlere bırakılması yönündeki bir faaliyetin, “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne” aykırı olduğu söylenemeyeceği halde, 80. maddeye aykırılık olarak değerlendirilebilecektir. Dolayısıyla, bu madde ile Anayasa’da öngörülenden farklı ve siyasi parti faaliyetlerini aşırı sınırlayan bir yasaklama getirilmiş olmaktadır.

Siyasi Partiler Yasasının 81. maddesi:

Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesi şöyledir:

Azınlıkların yaratılmasının önlenmesi:

Madde 81 – Siyasi partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plaklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.

Yukarıya alınan yasa hükmü, Anayasa’nın çeşitli maddelerinde yer alan “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” kavramından farklı ve çok daha geniş sınırlamaları içermektedir. Siyasi partilerin temel varlık sebebi, ülke sorunlarını saptayıp, çözümler üretmektir. Fakat, SPY’nın 81. maddesi, Türkiye’deki farklılıkların konuşulmasını dahi yasaklamaktadır. Yasa hükmü, ülkemizin sosyolojik gerçeklerine, çağdaş çoğulcu demokrasi ilkelerine, uluslararası yükümlülüklerine ve demokratik standartların yükseltilmesi yönündeki çabalara da açıkça engel oluşturmaktadır. Bu maddede kullanılan kavramlar her yöne çekilebilecek, istenildiği anda kapatma nedeni olarak kullanılabilecek niteliktedir. Anayasa’da siyasi partilerin kapatılması nedenleri arasında “azınlıklar yaratma” gibi bir neden bulunmamaktadır. Madde tüm olarak Anayasa’ya aykırıdır.

Siyasi Partiler Yasası’nın 82. maddesi:

Siyasi Partiler Yasası’nın 82. maddesi şöyledir:

Bölgecilik ve ırkçılık yasağı:

Madde 82 – Siyasi partiler, bölünmez bir bütün olan ülkede, bölgecilik veya ırkçılık amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

Maddede yer alan “bölgecilik” kavramı her yöne çekilebilecek ve farklı yorumlara uygun bir kavramdır. Bu madde hükmü dolayısıyla, herhangi bir siyasi partinin, ülkenin belirli bir bölgesinin sorunlarını hedef alan söylem ve faaliyetleri kolaylıkla kapatma nedeni olabilecektir. Ayrıca, “bölgecilik” kavramının Anayasa’daki “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” ile de bir ilgisi yoktur. Bölgesel sorunların dile getirilmesinin ya da tartışılması ile “ülke bütünlüğü” arasında bir bağlantı kurmak son derece yanlış ve tehlikelidir. Madde bu yönüyle Anayasa’ya aykırıdır.

SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklanan ve Yüksek Mahkemenizin kendiliğinden gözeteceği nedenlerle, Siyasi Partiler Yasası’nın 78 – 79 – 80 – 81 ve 82 nci maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu yönündeki iddiamızın ciddi bulunarak, incelenmesini ve sonuçta söz konusu yasa maddelerinin İPTALİNE karar verilmesini saygı ile dileriz.

B- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN GÖRÜŞÜ

Davalı Parti’nin Siyasi Partiler Kanunu’nun kimi kurallarının Anayasa’ya aykırılığı iddiasına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 8.3.2002 günlü, SP.60.Muh.2002/141 sayılı yazısında;

Anayasamızın 3. maddesinde “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.

Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ayyıldızlı albayraktır.

Milli Marşı İstiklal Marşıdır.

Başkenti Ankara’dır.” Hükmüne yer verilmiştir.

Anayasamızın 4. maddesindeki hükme göre ise 3. madde hükmü değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez.

Anayasamızın 3. maddesi dahil, başlangıç maddelerinde yer verilen temel ilkelerin siyasi partilerce ihlalini önlemek amacıyla Anayasamızın 68. maddesinin 4. fıkrasında şu şekilde bir hükme yer verilmiştir:

“Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf ve zümre diktatörlüğünün veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun davalı parti genel başkanı tarafından Anayasaya aykırı olduğu iddia edilen 78, 79, 80, 81 ve 82. maddeleri, Anayasamızın değiştirilmesi mümkün olmayan ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan 3. maddesi ile 68. maddesinin 4. fıkrasında belirlenen ilkelere uygun olarak vaz edilmiş Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını ve Devletin tekliğini koruyan, azınlık yaratılmasını önleyen bölgecilik ve ırkçılık yasağı koyan maddelerdir.

Başsavcılığımız, bu maddelerin Anayasaya aykırı olduğuna dair davalı Parti Genel Başkanının iddiasının isabetli olmadığı görüşündedir” denilmektedir.

C- ANAYASA VE YASA KURALLARI

1- İptali İstenilen Yasa Kuralları

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun iptali istenilen kuralları şunlardır:

1-“Madde 78.- Siyasi Partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b)Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlak ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.”

2-“Madde 79.- Siyasi Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyetinin, milletlerarası hukuk alanında bağımsızlık ve eşitlik ilkesine dayanan hukuki ve siyasi varlığını ortadan kaldırmak yahut milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyetinin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzelkişilerin karışmasını sağlamak amacını güdemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulunamazlar.
  2. b)(Mülga: 12.8.1999- 4445/25. md.)
  3. c)(Değişik: 12.8.1999- 4445/13. md.)Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, Türk uyruğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden herhangi bir suretle, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yardım kabul edemezler, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar.”

3- “Madde 80.- Siyasi Partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.”

4-“Madde 81.- Siyasi Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plaklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.”

5-“Madde 82.- Siyasi Partiler, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu prensibine aykırı amaç güdemez ve faaliyette bulunamazlar.”

2- İlgili Yasa Kuralları

İlgili görülen yasa kuralları şunlardır:

1- “Madde 101.-(Değişik:12/8/1999-4445/16 md.) Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı;

  1. a) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
  2. b) Bir siyasî partinin, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,
  3. c) Bir siyasî partinin, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddî yardım alması,

Hallerinde verilir.

(Ek:26/3/2002-4748/4 md.)Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılan hallerde temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin almakta olduğu son yıllık Devlet yardımı miktarının yarısından az olmamak kaydıyla, bu yardımdan kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına, yardımın tamamı ödenmişse aynı miktarın Hazineye iadesine karar verebilir.”

2- “Madde 103.- Bir siyasi partinin Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne aykırı eylemlerinin odak halini oluşturup oluşturmadığı hususu Anayasa Mahkemesince belirlenir.

Bir siyasi parti; bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”

3- Dayanılan Anayasa Kuralları

Dava dilekçesinde dayanılan Anayasa kuralları şunlardır :

1- “Madde 68. – (Değişik: 23/7/1995-4121/6 md.) Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için onsekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir.

Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

Hakimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.

Yüksek öğretim elemanlarının siyasi partilere üye olmaları ancak kanunla düzenlenebilir. Kanun bu elemanlarının, siyasi partilerin merkez organları dışında kalan parti görevi almalarına cevaz veremez ve parti üyesi yüksek öğretim elemanlarının yüksek öğretim kurumlarında uyacakları esasları belirler.

Yüksek öğretim öğrencilerinin siyasi partilere üye olabilmelerine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Siyasi partilere, Devlet, yeterli düzeyde ve hakça mali yardım yapar. Partilere yapılacak yardımın, alacakları üye aidatının ve bağışların tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir.

2-“Madde 69. – (Değişik: 23/7/1995-4121/7 md.) Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.

Siyasi partiler, ticari faaliyetlere girişemezler.

Siyasi partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa Mahkemesince siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştaydan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir.

Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.

Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. (Ek cümle: 3.10.2001-4709/25. md.) Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.

(Değişik: 3.10.2001-4709/25. md.)Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkralara göre temelli kapatma yerine dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen ya da tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir.

Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz. Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır.

(Değişik:3.10.2001-4709/25.md.)Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenmeleri, kapatılmaları ya da Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.”

D- ANAYASA’YA AYKIRILIK SORUNUNUN İNCELENMESİ

1- 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 25. Maddesi Yönünden

Davalı Parti, Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerinin Anayasa’ya aykırılığını ileri sürmüştür.

10.11.1983 günlü, 2949 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 25. maddesinde, “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanı oluşturuluncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyinin yönetim dönemi içinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnameler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığı iddia edilemez” denilmiştir.

Bu maddenin dayanağını oluşturan Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin son fıkrası ise 3.10.2001 günlü, 4709 sayılı Yasa’nın 34. maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır.

Bu nedenle, bakılmakta olan davada uygulanacak kural olan 10.11.1983 günlü, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 25. maddesi Anayasa’ya aykırı görüldüğünden, Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı Yasa’nın 28. maddeleri uyarınca, bu maddeye ilişkin esas hakkında bir karar verilmek üzere davanın geri bırakılmasına, 9.7.2002 gününde karar verilmiş, Anayasa Mahkemesi’nin aynı günlü, Esas: 2002/121, Karar: 2002/62 sayılı kararıyla iptal edilerek 31.8.2002 günlü, 24862 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.

2- Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., 79., 80., 81. ve 82. Maddeleri Yönünden

Davalı Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın 1.3.2002 günlü sözlü savunmasında ve Parti vekillerinin aynı tarihli dilekçelerinde, partilerin kapatılmasının 3 Ekim 2001 günlü, 4709 sayılı Yasa’yla Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde sayılan hallerle sınırlandırıldığı, bu nedenlede Siyasi Partiler Yasası’nın 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerinin Anayasa’ya açıkça aykırılık oluşturduğu ileri sürülmüştür.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 8.3.2002 günlü yazısında özetle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun davalı Parti tarafından Anayasa’ya aykırı olduğu iddia edilen 78, 79, 80, 81 ve 82. maddelerinin, Anayasa’nın değiştirilmesi mümkün olmadığı gibi, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan 3. maddesi ve 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirlenen ilkelere uyumlu olarak düzenlendiği, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını ve Devletin tekliğini koruyan, azınlık yaratılmasını önleyen, bölgecilik ve ırkçılık yasağı koyan adı geçen maddelerin Anayasa’ya aykırılık oluşturmayacağı belirtilmiştir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde, bir siyasi partinin, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbiti halinde kapatılmasına karar verileceği hükme bağlanmaktadır.

Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 28. maddesine göre, mahkemeler, bakmakta oldukları davalarda uygulayacakları kanun ya da kanun hükmünde kararname kurallarını Anayasa’ya aykırı görürler veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık savının ciddî olduğu kanısına varırlarsa o hükmün iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmaya yetkilidirler. Ancak, bu kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve Mahkeme’nin görevine giren bir davanın bulunması ve iptali istenen kuralların da o davada uygulanacak olması gerekmektedir.

Uygulanan yasa kurallarından, davanın değişik aşamalarında ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan, uyuşmazlığı çözmeye, davayı sona erdirmeye, kararın dayanağını oluşturmaya yahut tarafların istek ve savunmaları çerçevesinde karara varmakta ön planda tutulması zorunlu yasa hükümleri anlaşılmalıdır.

Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinde “Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı;

  1. a) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine ayrı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
  2. b) Bir siyasî partinin, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,
  3. c) Bir siyasî partinin, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddî yardım alması,

Hallerinde verilir.

(Ek:26/3/2002-4748/4 md.)Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılan hallerde temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin almakta olduğu son yıllık Devlet yardımı miktarının yarısından az olmamak kaydıyla, bu yardımdan kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına, yardımın tamamı ödenmişse aynı miktarın Hazineye iadesine karar verebilir.”;

  1. maddesinde de“Bir siyasî partinin bu Kanunun 101 inci maddesi dışında kalan emredici hükümleriyle diğer kanunların siyasi partilerle ilgili emredici hükümlerine aykırılık halinde bulunması sebebiyle o parti aleyhine Anayasa Mahkemesine, Cumhuriyet Başsavcılığınca re’sen yazı ile başvurulur.

Anayasa Mahkemesi, söz konusu hükümlere aykırılık görürse bu aykırılığın giderilmesi için ilgili siyasi parti hakkında ihtar kararı verir. Bu karar, o siyasi parti genel başkanlığına yazılı olarak bildirilir. Bu yazının tebliği tarihinden itibaren altı ay içinde aykırılık giderilmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcısı Anayasa Mahkemesine bu siyasi partinin kapatılması için resen dava açar.”

denilmektedir.

Kapatılma davası Parti’nin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ileri sürülerek açılmıştır.

Bu durumda olayda Siyasi Partiler Kanunu’nun eyleme uyan 101. maddesinin (b) fıkrasının uygulanması gerekir.

Oysa Yasa’nın 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerinin uygulanabilmesi davanın Yasa’nın 104. maddesine göre açılmasına bağlıdır.

Bu nedenle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülen 78., 79., 80., 81. ve 82. maddeleri bakılmakta olan davada uygulanacak kurallar niteliğinde bulunmadıklarından Anayasa’ya aykırılık iddiasının reddine karar verilmiştir.

Haşim KILIÇ ile Yalçın ACARGÜN bu görüşe katılmamışlardır.

X- İNCELEME

A- ÖN SORUNLAR YÖNÜNDEN

1- Davanın Yasa’ya Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı

Davalı Parti, yakın bir tarihte genel seçimlerin yapılması sözkonusu olduğundan, bu dönemde kapatma davası açılmasının usul ve yasaya aykırı olduğunu, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 100. maddesinin son fıkrasında “…maddenin birinci fıkrasının Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanı’nın istemiyle veya bir siyasi partinin istemi üzerine siyasi partiler hakkında kapatma davası açılmasına ilişkin (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz…” denildiğini, anılan kuralın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından re’sen açılacak kapatma davalarında da uygulanması gerektiğini, TBMM’nin milletvekili genel seçimlerinin ve mahalli idareler genel seçimlerinin 18 Nisan 1999 günü yapılmasına ilişkin kararının 2.8.1998 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlandığını, bu nedenle kapatma davası açılmasının Siyasi Partiler Yasası ile demokratik ilkeler ve hukukun genel ilkelerine aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı 4.2.1999 günlü, SP.60 Muh. 1999/83 sayılı yazısında, şartların oluştuğu hallerde bir siyasi partinin kapatılması için dava açma hakkının yorum yaparak sınırlandırılmasının mümkün olmadığını belirtmiştir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 100. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasa’da yazılı nedenlerle siyasi partiler hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından kapatma davasının re sen veya Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle ya da bir siyasi partinin istemi üzerine açılabileceği; son fıkrasında Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle veya bir siyasi partinin istemi üzerine kapatma davalarının milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde açılamayacağı belirtilmiş olup, bakılmakta olan davada Anayasa Mahkemesi’ne Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından re’sen açılmış olduğundan, söz konusu kural bu tür kapatma davalarında uygulanamaz.

Açıklanan nedenlerle, 16.2.1999 gününde Anayasa Mahkemesi’nce, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 100. maddesinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın doğrudan (re sen) siyasi parti kapatma davası açmasının bir süreye bağlı tutulmaması nedeniyle oybirliğiyle istemin reddine karar verilmiştir.

2- Davalı Parti’nin Yapılacak Genel Seçimlere Katılmasının Önlenmesi İstemi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı 25.2.1999 ve 9.4.1999 günlü yazılarında özetle, Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 98 ila 108. maddelerinde yer alan kurallar gereğince, Anayasa Mahkemesi’nin bir siyasi partinin seçime katılmasını önlemeye yönelik tedbir niteliğinde karar verebileceğini, delillerin davalı Parti’nin kapatılmasını gerektirdiğini, kapatma kararının gecikmesi halinde partinin seçimlere katılmasının sakıncalı durumlar ortaya çıkarması olasılığı bulunduğunu ileri sürmüştür.

Davalı Parti konuya ilişkin savunmasında özetle, istemin “yürürlüğün durdurulması” veya “ihtiyati tedbir” niteliği taşımadığı gibi koşullarının da bulunmadığını, kapatma kararı verilemeyeceğini belirtmiştir.

Yürürlüğün durdurulması kurumunun, Anayasa’ya aykırılık denetimi ile ilgili olması nedeniyle siyasi partiler hakkında açılan kapatma davalarında uygulanması olanağı yoktur.

Davalı parti hakkında açılan kapatma davası sırasında bu aşamada toplanabilen delillerin Parti’nin seçimlere girmesinin önlenmesi yolunda tedbir kararı verilebilmesi için yeterli görülmemesi nedeniyle Anayasa, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu kuralları uyarınca istem yerinde görülmeyerek reddine karar vermiştir.

Haşim KILIÇ bu sonuca farklı gerekçe ile katılmıştır.

B- ESAS YÖNÜNDEN

– PKK Terör Örgütünün Faaliyet ve Amaçlarıyla İlgili Genel Açıklama

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 22.11.1999 günlü, E:1999/1296 ve K:1999/3623 sayılı kararının PKK terör örgütünün kuruluş, amaç ve faaliyetlerine ilişkin bölümü şöyledir: “…Bu örgüt başlangıçta üç yıl süre ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde “Kürdistan Devrimcileri”, “UKO’cular”, “APO’cular” adı altında kadrolaşmış, 1977 yılından sonra sık sık silahlı eylemlere girişmiş, örgütün programı bizzat sanık Abdullah Öcalan tarafından kaleme alınarak, 21.11.1978 tarihinde Diyarbakır ili Lice ilçesi Ziyaret (Fis) köyünde yapılan 1.Kongrede kabul edilip yedi kişilik parti yürütme kurulu tarafından kuruluş bildirgesi hazırlanmış, 1978 yılından itibaren de merkezi örgütlenmeye yönelerek 1979 yılında Kürdistan İşçi Partisi adını almış ve genel sekreterliğine sanık getirilmiş, 15 Ağustos 1984 tarihinde ise H.R.K. (Hezen Rizgariye Kürdistan – Kürdistan Kurtuluş Birliği) adı altında yeniden eylemlere başlamış ve 21 Mart 1985 tarihinde E.R.N.K. (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’ni oluşturmuş, yurtiçi ve yurtdışında legal ve illegal alanda gazete ve dergi çıkartılmak suretiyle yayın faaliyeti yürütülmüş, ayrıca MED TV. adı ile bir televizyon kanalı yayına sokularak örgütün propagandasının yapılması amaçlanmıştır. Örgütün mali kaynaklarını; vergilendirme, bağış, aidat adı altında toplanan paralarla, cezalandırma, gasp, soygun, silah ve uyuşturucu kaçakçılığından elde edilen gelirler teşkil etmiş, amacının ise; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadele vererek devlet idaresinden ayırmak suretiyle, Kürdistan Devleti kurmak olup, ilk dönemde propaganda yoluyla halkı bilinçlendirmek, silahlı eylemlerle ordu teşkilatına, ekonomik hedeflere sabotajlar düzenlemek suretiyle devlet otoritesini zaafa uğratmak stratejisinin planlandığı belirlenmiş, bugüne kadar örgütün faaliyetlerine ilişkin bütün sorunların ve geleceğe yönelik planlama ile kapsamlı yapısal değişikliklerin ele alındığı geniş katılımlı çok sayıda kongre ve konferanslar gerçekleştirilmiştir.

Başlangıçta Marksist-Leninist ideolojiyi benimsediğini açıkça dile getiren örgüt, dünya siyasi konjonktüründeki gelişmelere paralel olarak görüntüsünde de değişiklik yapma kararı almış, bu çerçevede 5. Kongrede öncelikle örgüt amblemindeki ”orak-çekiç”in çıkarılmasını kararlaştırmış; Parti, Ordu, Cephe bölümlenmesini benimseyip, parti olarak P.K.K. (Partiye Karkerani Kürdistan – Kürdistan İşçi Partisi), Cephe olarak E.R.N.K. (Kürdistan Kurtuluş Cephesi) ve Ordu olarak da A.R.G.K (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) şeklinde teşkilatlanıp, cephe ve ordunun, partinin çizdiği çerçevede hareket edeceği ilkesini benimsemiştir

1970 yılında bölücü DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) ve THKP/C (Dev-Genç) gibi örgütlerden etkilenen Abdullah Öcalan liderliğindeki bir grup üniversite öğrencisi, Kürt milliyetçiliği ile Marksist-Leninist fikirlerin sentezi temelinde bir görüş yaratmaya çalışmış ve doğulu öğrencilerden oluşan sempatizanlarını bu yönde eğitmiştir.

Kürtlerin ayrı bir ulus olduğunu, sömürge halinde yaşadıkları için bağımsız bir örgütlenmeye haklarının olduğunu savunan Abdullah Öcalan ve arkadaşları, bu doğrultuda sürdürdükleri faaliyet alanın 1976 yılında Ankara-Dikmen toplantısından sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine taşımışlardır.

1977 yılı sonrasında Kürdistan Devriminin yolu isimli broşür ile mücadelenin taktik ve stratejisini ortaya koyan grup, fiilen silahlı eylemlere başlamıştır.

27 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır Lice ilçesindeki ziyaret (Fis) köyünde gerçekleştirilen 1. Kongre ile grup ismini Partiya Karkerani Kürdistan (PKK) olarak benimsemiş ve 30 Temmuz 1979 tarihinde dönemin Adalet Partisi Şanlıurfa Milletvekili M. Celal Bucak’a yapılan saldırı ile örgüt kuruluşunu ilan etmiştir.

12 Eylül 1980 hareketinin takip eden günlerde, Suriye üzerinden Lübnan’daki Filistin kamplarına ulaşan PKK grubu, Suriye ve Lübnan’da askeri ve siyasi eğitim çalışması ve propaganda ile örgütlenme faaliyetlerini sürdürmüş, Avrupa’da çeşitli sosyal-kültürel amaçlı dernekler oluşturarak ismini duyurmaya başlamıştır. Aynı tarihlerde Türkiye’den kaçarak Suriye’nin Şam şehrine yerleşen Abdullah Öcalan PKK örgütünü buradan yönlendirmeye başlamıştır.

Bu dönemde PKK, Irak Kürdistan Demokrat Partisi ile ilişkiye geçmiş, bunun akabinde Suriye’de bulunan PKK mensuplarından bir kısmını Irak Kürdistan Demokrat Partisinin kontrolündeki Kuzey Irak’ta üslendirilmesi için varılmış ve sonra birçok PKK elemanını gruplar halinde bölgeye aktarılmıştır.

1984’te Şam’da gerçekleştirilen II. Kongre’den sonra kamplardaki mensuplarını gerilla savaşına hazırlayan örgüt stratejik savunma safhasından, stratejik denge safhasına geçmek için özellikle Güneydoğu Anadolu’nun Hakkari, Mardin ve Siirt illerini kapsayan alan içerisindeki askeri hedeflere karşı Kürdistan Silahlı Kuvvetleri (Hazen Rıgariya Kürdistan- HRK) adı altında cephe-ordu örgütlenmesinin ordu ayağının ön biçimini oluşturmuş ve 15 Ağustos 1984’te Eruh-Şemdinli ilçelerine yönelik saldırılar ile terör eylemlerine fiilen başlamıştır.

Pusu taciz atışı gibi silahlı eylemleri ile Güneydoğu bölgesinde etkili olmaya başlayan örgüt, bu avantajını çoğaltmak için 21 Mart 1985’te Nevroz Bayramını vesile ederek Cephe birimi olan ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’yi ilan etmiştir.

1986 ila 1990 yılları silahlı eylemlerin tırmandırıldığı, kitle katliamlarının yaygınlaştığı yıllar olmuştur. Örgüt 26-30 Ekim 1986 tarihinde Lübnan Bekaa Vadisinde 3. Kongresini yapmış ve bu kongre sonucu HRK (Kürdistan Kurtuluş Birliği) adlı askeri kanadının ismini ARGK (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) olarak değiştirmiştir. Örgüt 3. Kongrede aldığı kararlar doğrultusunda eylemler sırasında kendilerine büyük zorluklar çıkaran köy koruculuğu sistemine karşı topyekün saldırıya geçmiş, birçok köy ve mezra basılarak genç kız ve erkekler topluca dağa kaçırılmış, birçok vatandaşımız öldürülmüştür.

Örgüt 26 ila 31 Aralık 1990 tarihleri arasında gerçekleştirilen IV. Kongrede, 2000 yılına kadar bölgede bağımsız bir Kürdistan Devleti Kurmak için genel ayaklanmaların başlatılması kararını almıştır. Bu karar doğrultusunda Cizre-Nusaybin ve Silopi’de kitle olayları patlak vermiştir.

Ağustos 1990 tarihinde meydana gelen Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta meydana gelen otorite boşluğundan yararlanarak, bu bölgede yerleşime ağırlık vererek eylemlerini yoğunlaştıran örgüt, 1992 yılında Kuzey Irak bölgesinde Kürdistan Ulusal Meclisini Toplama ve kurtarılmış bölgelerde “Savaş Hükümeti” ilan etme gibi ütopik hedeflere yönelmiş, ancak başarılı olamamıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin aynı yıl bölgeye düzenlediği askeri hareket sonucu ağır kayıplar veren örgüt, yeni arayışlara yönelmiş, Kuzey Irak Kürt Liderlerinden Celal Talabani ile işbirliği yaparak, yeniden toparlanmak amacıyla tek yanlı ateşkes ilan etmiştir. Bu kararın örgütte dağılma ve çözülmeye yol açacağını fark ederek 24 Mayıs 1993 tarihinde Bingöl-Elazığ karayolu üzerinde gerçekleştirdiği yol kesme eylemi ile yeniden silahlı eylemlerine başlamış, özellikle Güneydoğu yöresine basın kuruluşlarının girmesine engel olma, okul yakma ve öğretmenleri öldürme eylemleri ile bölgede devleti işlemez hale getirmeyi amaçlamıştır.

Bu dönemde örgütün kitle desteğini arttırmak ve daha fazla kimseyi kullanmak amacıyla legal alanda kurulan Halkın Emek Partisi’nin kuruluşunu desteklediği, her düzeydeki birimlerinde yandaşlarının görev almasını sağladığı, ayrıca özgür halk, Yeni Ülke, Dilan ve Özgür Gündem gibi yayınlarla propagandasını yaptığı görülmüştür. 1990 genel seçimlerinde örgütün desteği ile Halkın Emek Partisi’nden parlamentoya giren Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan, Sedat Yurttaş, Zübeyir Aydar, Ahmet Türk, Sırrı Sakık gibi milletvekilleri gerek parlamentodaki faaliyetleri ve gerekse parlamento dışındaki faaliyetleri ile örgütün görüş ve düşüncelerini yansıtan tavır ve davranışlar içine girmeleri sonucu milletvekilliği dokunulmazlıkları kaldırılarak yargılanmış ve PKK örgütü adına faaliyetleri ispatlandığı gerekçesi ile mahkum olmuşlardır.

Örgütün 1994 yılı içinde eylemlerini metropol kentlere ve turistik yörelere kaydırdığı, Yunanistan’ın desteği ile Türkiye’nin turizm gelirlerinde düşüşü hedeflediği görülmüş, ancak alınan tedbirler sonucu bir kaç münferit olay dışında başarılı olmadığı anlaşılmıştır.

Ülke içinde gerçekleştirilen etkili operasyonlar ve 1995 yılında gerçekleştirilen “çelik hareketi” sonucu örgütün eylemlerinde hızlı bir düşüş kaydedilmiştir.

PKK örgütünün amacı; Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki toprakları Türkiye’den ayırarak Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak olduğundan, bunun gerçekleşmesi için uzun süreli bir halk savaşı stratejisi ile silahlı propagandayı benimsemiştir. Öncelikle halkı örgütleyerek silahlanmayı ve uzun sürecek bir gerilla savaşıyla nihai gayesine erişmeyi amaçlamaktadır.

PKK terör örgütünün gerçekleştirdiği başlıca eylemlerden örnekler şöyedir:

-1991-1996 yılları arasında Adana’da 114 eylem yaparak 100 kişi öldürülmüş, 98 kişi ağır şekilde yaralanmış,

– 1992-1996 tarihleri arasında Konya’da 3 kişi öldürülmüş,

– Hatay bölgesinde 17.02.1995 ile 18.05.1998 tarihleri arasında 46 kişi öldürülmüş, 42 kişi yaralanmış,

– 16.08.1992 tarihi ile 20.05.1998 tarihleri arasında Osmaniye de 15 kişi öldürülmüş, 18 kişi ağır yaralanmış,

– 14.10.1992 tarihinde Kilis’de bir er öldürülmüş,

– Aksaray’da bir kişi ağır yaralanmış olup, bu eylemlerin detayları Adana Devlet Güvenlik Mahkemesine açılan davanın 22.12.1998 tarih ve 1998/492 sayılı iddianamesinde açıkça belirtilmiştir.

-05.08.1985 günü Van ili Çatak ilçesi Kanalga köyü Taşbucak mezrasına düzenlenen silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülmesi,

– 22.02.1981 günü Şırnak ili Uludere ilçesi Taşdelen köyüne silahlı saldırı sonucu 13 kişinin öldürülmesi,

– 19.08.1987 günü Diyarbakır ili Eruh ilçesi Bağgöze bucağı Kılıçkaya köyü Milan mezrasına silahlı saldırı sonucu 25 kişinin öldürülmesi,

– 10.10.1987 günü Şırnak ili Meşeiçi köyü Çobandere mezrasına silahlı saldırı sonucu 11 kişinin öldürülüp, 9 kişinin yaralanması,

– 29.03.1988 günü Şırnak ili Eruh ilçesi Yağızkonak köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 07.05.1983 günü Şırnak ili Dereler köyü Taraklı mezrasına silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 24.11.1989 günü Yüksekova ilçesi İkiyaka köyüne silahlı saldırı sonucu 26 kişinin öldürülüp, 300 adet koyunun gasbedilmesi,

– 28.04.1991 günü Solhan ilçesi Memurlar lokaline düzenlenen silahlı saldırı sonucu ilçe Kaymakamı, Cumhuriyet Savcısı ile Orman Bölge Şefinin öldürülmesi,

– 21.06.1992 günü Solhan ilçesi Elmasırtı köyüne silahlı saldırı sonucu 5 kişinin öldürülüp, köydeki evlerin yakılması,

– 22.06.1992 günü Gercüş ilçesi Seki köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 25.06.1992 günü Silvan ilçesi Yolaç köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 3 kişinin yaralanması,

– 01.10.1992 günü Bitlis ili Cevizdalı köyüne silahlı saldırı sonucu 28 kişinin öldürülüp, 11 kişinin yaralanması,

– 23.10.1992 günü Tunceli Mazgirt ilçesi Dedebağı köyüne silahlı saldırı sonucu 11 kişinin öldürülüp, 4 kişinin yaralanması,

– 23.01.1993 günü Diyarbakır ili Bağlar semtine silahlı saldırı sonucu 7 kişinin öldürülmesi,

– 14.06.1993 günü Şirvan ilçesi Gözlüce köyüne silahlı saldırı sonucu 7 kişinin öldürülmesi,

– 05.07.1993 günü Erzincan ili Kemaliye ilçesi Başbağlar köyüne silahlı saldırı sonucu 31 kişinin öldürülüp, 3 kişinin yaralanması,

– 18.07.1993 günü Van ili Bahçesaray ilçesinde yaylaya düzenlenen silahlı saldırı sonucu 24 kişinin öldürülmesi,

– 15.08.1993 günü Çemişgezek ilçesi Güneybaşı köyüne silahlı saldırı sonucu 6 kişinin öldürülmesi, bir otomobilin yakılması,

– 28.08.1993 günü Kovancılar ilçesi Yoncalıbayır köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 03.09.1993 günü Muş ili Korkut ilçesi Kümbet köyündeki Tarım Açık Cezaevinin basılması, cezaevinin ateşe verilip, giyecek ve yiyeceklerin gaspı, bir hükümlünün kaçırılması,

– 17.09.1993 günü Diyarbakır ili Eğil ilçe merkezine silahlı baskın sonucu ilçe mal müdürü, tapu müdürü, belediye memuru, nüfus memuru ve gece bekçisinin öldürülüp PTT binasının yakılması,

– 25.10.1993 günü Erzurum ili Çat ilçesi Yavi kasabasına silahlı saldırı sonucu 32 kişinin öldürülüp, 10 kişinin yaralanması,

– 12.12.1993 günü Adıyaman ili Ağaçkonak köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 1 kişinin yaralanması,

– 13.08.1994 günü Elazığ ili Alacakaya ilçesi Halkalı köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 1 kişinin yaralanması,

– 25.12.1991 günü İstanbul ili Bakırköy ilçesi Çetinkaya giyim mağazasına molotof kokteyli atılması sonucu 12 kişinin öldürülüp, 12 kişinin yaralanması,

– 12.02.1994 günü İstanbul ili Tuzla Tren istasyonuna bomba konulması sonucu 5 yedek subay okulu öğrencisinin öldürülüp, 16 askeri öğrenci ve 11 erin yaralanması,

– 09.05.1990 günü Muş-Bingöl seferini yapan 3005 sefer sayılı trenin Yörecik köyü yakınlarında durdurulup, 3 görevlisinin öldürülmesi,

– 10.06.1992 günü Bitlis ili Kokarsu köyü Çubuk-Sütlüce mezra yolunun kesilerek minibüsteki 13 kişinin öldürülmesi,

– 09.10.1992 günü Şirvan ilçesi Kayahisar köyü yolunun kesilip 4 kişinin öldürülmesi, 5 kişinin yaralanması,

– 20.10.1992 günü Solhan ilçesi Hazerşah köyü yolunun kesilip otobüsteki 19 kişinin öldürülerek otobüsün yakılması,

– 25.10.1992 günü Muş-Elazığ seferini yapan 2561 sefer sayılı trene bombalı, roketatarlı silahlı saldırı düzenlenmesi sonucu bazı vagonların Murat nehrine uçması ile 2 makinistin ölümü ve 45 kişinin yaralanması,

– 10.08.1993 günü Genç ilçesi Ardıçdibi-Çaytepe arasında yolcu taşıyan minibüsteki 9 kişinin öldürülmesi,

– 04.08.1993 günü Bingöl ili Solhan ilçesi Bağönü köyü yakınlarında 12 minibüsün durdurularak 16 kişinin öldürülüp, 14 kişinin yaralanması,

– 18.09.1993 günü Bitlis-Muş Karayolunda 5-6 aracın durdurularak 8 kişinin öldürülüp, 14 kişinin yaralanması,

– 07.09.1994 günü Hakkari ili Çukurca ilçesi Köprülü köy yolu-nun kesilip 13 aracın yakılması, 5 kişinin öldürülmesi ve 15 kişinin kaçırılması,

– 01.06.1994 günü Kozluk ilçesi Ulaşlı köy yolunun kesilerek 3 kişinin öldürülmesi,

– 21.03.1990 günü Palu ilçesi Kayaönü köyü yakınlarında, Şark Krom – Ferre Krom Müessese Müdürlüğüne ait araçların durdurularak müessese müdürü dahil 9 kişinin öldürülmesi,

– 11.09.1992 günü Kozluk ilçesi Yanıkkaya köyü yakınlarındaki Shell – Mobil şirketine ait sondaj kuyusu ve toplama kampına ait araç gereçlerin yakılması, 3 mühendisin öldürülüp, 4 mühendisin yaralanması,

– 23.10.1993 günü Kığı ilçesi Günlük köyü kil ocağında 10 işçi-nin öldürülüp, 2 işçinin yaralanması,

– 21.09.1996 günü Alacakaya ilçesi Etibank Şark Kromları İşletmesine silahlı saldırı sonucu 5 güvenlik görevlisinin öldürülüp, iş makinaları ve yatakhanelerin tahrip edilmesi,

– 30.06.1996 günü Tunceli ili Cumhuriyet Meydanında Zeynep Kınacı isimli PKK militanının merasim kıtasının içine girip, üzerindeki bombayı patlatması sonucu kendisi ile beraber 1 astsubay ve 4 erin öldürülmesi,

– 11.11.1998 günü Yüksekova ilçesi Jandarma Komutanlığı önündeki askeri konvoyun arasına giren PKK militanı Fatmi Özen’in çantasındaki bombayı patlatması sonucu. 1 astsubayın ölümü, 3 astsubay ve 2 vatandaşın yaralanması,

– 14.04.1994 günü Elazığ ile Arıcak ilçesi Bükardı köyü ilkokul öğretmenlerinden 5 kişinin öldürülmesi

– 24.06.1993 günü Tunceli ili Meşeyolu köyü okul müdürü ve öğretmeninin öldürülmesi, okulun yakılması,

– 07.10.1993 günü Tunceli ili Pertek ilçesi Pirinçli köyünde 4 öğretmenin öldürülüp, 1 öğretmenin yaralanması,

– 11.09.1994 günü Tunceli ili Mazgirt ilçesi Darıkent beldesine düzenlenen silahlı saldırı sonucu PTT binasının ve okulun yakılması, jandarma karakolunun taranması, belediye binası ile sağlık ocağının tahrip edilip, 6 öğretmenin öldürülmesi, 3 sağlık memurunun kaçırılması,

 – 21.06.1994 günü Fethiye ilçesi Yat Limanı yakınındaki çay bahçesine konulan zaman ayarlı bombanın patlaması sonucu, 7’si Alman ve İngiliz vatandaşı olmak üzere toplam 13 kişinin yaralanması,

– 22.06.1994 günü Marmaris ilçesi Belediye Halk Plajına ve Abdi İpekçi Parkına konulan bombaların patlaması sonucu 1 İngiliz turistin öldürülüp, 3 İngiliz ve 7 Türk vatandaşının yaralanması,

– 11.09.1995 günü İzmir ili Gaziemir Tansaş binası yakınına konulan bombanın patlaması sonucu 5 kişinin öldürülüp, 28 kişinin yaralanması,

– 25.10.1985 günü 3/118 Jandarma Sınır Taburu Serin Jandarma Takımına silahlı saldırı düzenlenmesi sonucu 9 jandarma erinin öldürülüp, 2 erin yaralanması, – 04.08.1991 günü Şemdinli ilçesi Samanlı Karakoluna silahlı saldırı sonucu 9 er ve erbaşın ve 1 geçici köy korucusunun öldürülme-si, 9 subay, astsubay ve erin yaralanması, 1 erin kaçırılması,

– 25.10.1991 günü 10. Jandarma Sınır Bölük Komutanlığına silahlı saldırı sonucu 15 erin öldürülüp, 1 asteğmen ile 9 erin yaralanması,

– 24.05.1993 günü Elazığ-Bingöl karayolunun kesilerek izinden dönen 33 er ve erbaş ile 3 vatandaşın öldürülmesi,

– 15.09.1993 günü Van ili Çatak ilçesi Kanalga Karakoluna silahlı baskın sonucu 13 er ve erbaşın öldürülmesi,

– 09.11.1994 günü Eruh ilçesi Dağdöşü köyü çevre emniyet timine karşı girişilen silahlı saldırı sonucu 15 er ve erbaşın öldürülüp, 13 erin yaralanması,

– 15.06.1995 günü Şemdinli ilçesi Ortaklar jandarma Karakoluna silahlı saldırı sonucu 2 astsubay ve 13 erin öldürülmesi, 6 erin yaralanması, 5 erin kaçırılması gibi,

PKK terör örgütü 1978 yılından sanığın yakalandığı 15.02.1999 tarihine kadar toplam; 6036 saldırı, 3071 bombalama, 388 gasp, 1046 adam kaçırma olayı gerçekleştirmiş ve bu olaylarda 4412 vatandaş, 3874 asker, 241 polis, 1225 geçici köy korucusu öldürülmüş ve şehit edilmiş, 5620 vatandaş, 8118 asker, 909 polis, 1655 geçici köy korucusu yaralanmıştır.

Yukarıda örnekleri verilen, PKK’nın gerçekleştirdiği ve sanığın da sorumluluğunu kabul ettiği eylemlerin her birinin, ulusal ve uluslararası hukuk literatüründe kabul edildiği üzere; doğrudan doğruya masum insanları hedef alan, kitleleri korkutup sindirmeyi amaçlayan nitelik ve nicelikte mutlak terör eylemleri olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır”

Bu karardan, PKK örgütünün Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak, Türk Ulusu’nu ırk esasına dayalı “Türk ve Kürt ulusları” biçiminde ikiye bölmek amacıyla ezilen halk olarak nitelediği Kürt kökenli vatandaşları, ayrı bir ulus olarak devletini kurma yolunda kanlı şiddet eylemlerine yönelttiği anlaşılmıştır.

Öte yandan, Avrupa İnsan Hakları Divanı, Zana-Türkiye davası nedeniyle verdiği 25 Kasım 1997 günlü (69/1996/688/880) sayılı kararında, “PKK isimli örgütü amaçlarına ulaşmak için şiddet kullanan bir terörist örgüt” kabul ederek, “Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesinde PKK’nın sivillere yönelik kanlı saldırılar düzenlediğini” belirtmiş; Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin 25 Haziran 1998 tarihindeki toplantısında aldığı 1377 sayılı Kararın 5. maddesi ile de PKK tarafından başlatılan ve Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan nüfusun yerlerinden edilmesine yol açan şiddet eylemleri ve terörizm sert bir biçimde kınanmıştır. Ayrıca, 13.12.2002 günlü, L 337/93 sayılı Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde yayımlanan 12.12.2002 günlü terörizme karşı savaşta alınan tedbirlerin uygulanması konusunda 2001/931/CFSP sayılı Ortak Posizyonu güncelleyen ve 2002/340/CFSP sayılı Ortak Pozisyonu iptal eden Konsey Ortak Pozisyonu’nunda terörizme destek veren kişiler, gruplar ve örgütler belirtilmiş ve bu Karara ekli listenin 2/14. maddesinde terörizmi destekleyen örgütler arasında PKK’ya da yer verilmiştir.

1- İDDİA VE SAVUNMA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İddianamesinde, esas hakkında görüşünde ve sözlü açıklamasında özetle, Davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Murat Bozlak’ın, diğer yöneticilerinin, bazı il ve ilçe teşkilat başkan ve üyelerinin söylemlerinde Kürt halkının Türk halkından farklı bir ulus olduğunu, kendi kimliklerini özgürce yaşamaları gerektiğini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Kürt halkına karşı baskı ve zulüm politikası uygulandığını, PKK terör örgütü ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında bir savaşın yaşandığını, bu savaşta Kürt halkının PKK terör örgütünün yanında yer alması gerektiğini belirttikleri, birçok HADEP il ve ilçe teşkilatlarında açlık grevlerinin yapıldığı, 23.6.1996 günlü HADEP 2. Olağan Genel Kongresinde Türk bayrağının indirilerek yerine PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın posterinin asıldığı, böylece PKK terör örgütüne ve onun başı Abdullah Öcalan’a yardım ve destek sağlanarak Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlar içerisinde bulundukları ve Davalı Parti ile mensuplarının bu eylemlerinin Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerine göre odak oluşturduğunu, bu nedenle Davalı Parti’nin kapatılması gerektiği ileri sürülmüştür.

Davalı Parti savunmalarında özetle, Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması için kampanya başlatıldığını, ülke genelinde HADEP binalarında aramalar yapılarak, kamu davaları açıldığını, kapatma davası dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtların hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıklarını, yürütülen soruşturmaların sonuçlanmadığını, iddianamede kanıt olarak gösterilen yazılı belgeler, ses ve görüntü kasetleri, parti binalarında ve yöneticilerin evlerinde elde edildiği iddia edilen maddi kanıtların, tanık beyanlarının ve yargılanan parti yöneticilerinin sanık sıfatıyla anlatımlarının tek tek incelenmesine olanak bulunmadığını, bu nedenle hükme esas alınamayacağını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının esas hakkındaki görüşünün tümüyle davanın açılmasından sonra ortaya konulan Abdullah Öcalan ve diğer bazı kişilerin HADEP aleyhine alınan tek yanlı ifadelere dayandırıldığını, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin gerek kuruluş ve yapıları ve gerekse uyguladıkları farklı yöntemler nedeniyle adil yargılama yapabilecek nitelikte bağımsız ve tarafsız mahkemeler olmadığını, bu mahkemeler ile bu mahkemeler nezdinde faaliyet yürüten Cumhuriyet Savcılarının yaptıkları tüm işlemlerin ve verdikleri kararları Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davasında esas alınmaması gerektiğini, delil olarak gösterilen Kongre, toplantı ve gösterilerde PKK terör örgütünün propagandasına yönelik eylemlerin de davalı Parti’nin dışında, kontrol edemediği kişilerce yapıldığını, Türkiye’nin başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere kimi uluslararası sözleşmeleri kabul ettiğini, iç hukuk normu ile ulusalüstü norm arasında bir çatışma söz konusu olduğunda, mahkemelerin ulusalüstü normu doğrudan uygulaması gerektiğini, ulusalüstü normların iç hukuktan üstün ve bağlayıcı olduğunu, davalı Parti’nin hiçbir şekilde Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerin odağı haline gelmediği gibi PKK terör örgütü ile de bir bağlantısının bulunmadığını belirtmiştir.

2- DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

a- Parti Organlarının Eylemleri

aa- Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi

23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nin yapıldığı, bu kongrenin başlamasını takiben daha önce salona asılan Türk Bayrağının PKK terör örgütü ile ilişkisi bulunduğu Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin verdiği kararla doğrulanan Faysal Akçan isimli kişi tarafından indirilerek yere atıldığı ve yerine PKK terör başı Apdullah Öcalan’ın bez üzerine çizilmiş büyük posterinin asıldığı, bu eylemin salonda bulunan Parti delegeleri tarafından coşkuyla alkışlandığı, PKK terör örgütü ve lideri Abdullah Öcalan lehine sloganlar atıldığı, görevli hükümet komiserinin uyarılarına karşın Türk Bayrağı önceki yerine asılmadığı gibi salondaki bir kısım parti delegelerince çiğnendiği, bunu takiben salonda üzerlerinde “HADEP Görevlisi” yazılı tişortlar bulunan kişiler ve salondaki diğer partililerce Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün bayrağının uzun süre alkışlar ve sloganlarla eller üzerinde dolaştırıldığı, ayrıca Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın posterinin yanına Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün sözde bayrağının asıldığı, bu eylemleri gerçekleştirenler arasında maskeli çok sayıda terör örgütü militanlarının bulunduğu, Parti’nin en yetkili organı olan Büyük Kongrede açıkca PKK terör örgütünün propagandasının yapıldığı, Mahkememizce izlenen video kaset görüntüleri ile dosyadaki diğer kaset çözüm tutanaklarından anlaşılmıştır.

Kongredeki olaylar karşısında Davalı Parti’nin en büyük organı olan Kongrede Genel Başkan Murat Bozlak ile Divan Başkanı Hikmet Fidan, olayları önlemeye yönelik herhangi bir girişimde bulunmadıkları gibi, görevli hükümet komiserinin bu yöndeki uyarılarını da dikkate almamışlardır.

Böylece, Davalı Parti’nin Genel Kongre’deki eylemleri, Parti ile PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymaktadır.

bb- Davalı Parti’nin Genel Başkanı Murat Bozlak Yönünden

 23.6.1996 Günü HADEP 2. Olağan Kongresinde Yaptığı Konuşma İle Eylemler Karşısındaki Tutumu

23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nin yapılması sırasındaki eylemler karşısında Murat BOZLAK Parti’nin Genel Başkanı olmasına karşın ikazda bulunmadığı, kayıtsız kaldığı gibi, kendi posterinin yanında asılı bulunan Abdullah Öcalan posteri ve sözde PKK bayrağının önünde yaptığı konuşmada, “…HADEP’e Kürt halkı güven duymaktadır. Zira HADEP Kürt halkının bir parçasıdır. Kürt hareketinin bir parçasıdır. Şimdi bu ülkenin temel sorunu olan Kürt sorunu konusundaki düşüncelerimi ifade etmek istiyorum…şimdi bu ülkenin kurtuluşunda kan veren Kürtlerin inkarı var. Anadilleri ile konuşmaları yasak, kültürlerini geliştirmeleri yasaklanmış durumda…1924 Anayasası ile birlikte Kürtlerin varlığı inkar edilmiştir. 20 milyon insan için 1982 Anayasasında da aynı hüküm konulmuştur. Artılarıyla konulmuştur…Kürtler kimlik mücadelesi veriyor. Kürtler varlıkları için mücadele veriyorlar. Operasyonlara rağmen, katliamlara rağmen provakasyonlara rağmen, PKK hala bu ateşkesini devam ettiriyor. Bunu değerlendirmek lazım. Bu lafla olmaz. Adam gibi çıkacaksın madem ki sen silahını susturdun, bende talimat veriyorum askerime sizde susun diyeceksin. Operasyonla çözümlenmiyor, İŞGALLE ÇÖZÜM OLMUYOR. Çözüm olsa idi bu kaçıncı operasyon. Şimdiye kadar olurdu. Operasyonlar, katliamlar, provakasyonlar çözüm değil, çırpınıştır, batıştır, çöküştür… 2 Temel şart, savaş dursun taraflar diyalog sürecine girsin, ikinci etapta bu diyalog sürecinin uzamaması için kesin ve kalıcı bir barışın sağlanması lazım. Yapılması gereken açık şeyler var. Olağanüstü hal Kürt halkının başına zulüm yağdırmakta. Başka bir işe yaramadı… Kürtler göç ettirildi, köyleri yakılıp yıkıldı. Şimdi 4 milyon civarında Kürt göçer durumdadır. Yerlerinden, yurtlarından edilmişlerdir. Bunların tazminatları ödenerek geri gönderilmelidir. Herkes kendi kültürünü geliştirsin. Herkes bu ülkede kendi kişiliği ile kendini ifade etsin. Bundan kimsenin zararı yok. Bırakın Kürtlerde kendi kişilikleri ile kendilerini ifade etsinler, gelin bu darbecilerin bu çizmecilerin getirdiği demokratik olmayan ve Türkiye toplumunun gerçeklerine uymayan bu 82. Anayasasını değiştirelim. Bu anayasa değiştirilmeli, Kürt toplumunun kimliği kabul edilmelidir…” demiştir.

Kongrenin yapıldığı salondaki olaylara Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın tepki göstermemesi, kayıtsız kalması, buradaki konuşmasında Türkiye Cumhuriyeti Devletinin teröre karşı mücadelesini işgal olarak tanımlanması ve Kürtlerin ayrı bir halk olarak gösterilmesi Davalı Parti ile Murat Bozlak’ın Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak amacında olan PKK terör örgütünü desteklediğini açıkça ortaya koymaktadır.

Adı geçenin bu eylemlerini Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi “hal ve vasfını bilerek PKK isimli terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçu olarak değerlendirip 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169.,31.,33. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca altı sene ağır hapis cezası verilmiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesi 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı kararıyla eksik inceleme gerekçesiyle hükmü bozması üzerine kararı veren Mahkeme yargılamanın devam ettiği sırada yürürlüğe giren 4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa’yı gözeterek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla kamu davasını ertelemiştir.

Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin anılan kararının gerekçesinde, “Sanık Murat BOZLAK HADEP Genel Başkanıdır. Türk bayrağının indirildiği HADEP Genel kurul toplantısında yaptığı konuşmada Hadep’e Kürt halkının güven duyduğunu Türkiye’nin sorununun Kürt sorunu olduğunu Kürtlerin kimlik mücadelesi verdiğini, Türklerin, Kürdistan’ı işgal ettiğini, Türkiye’nin PKK’nın ilan ettiği ateşkese cevap vermediğini bildirerek bölücü içerikli konuşma yapmıştır. Bu konuşmayı yaparken, arkasında PKK örgüt mensuplarınca Türk bayrağı indirilerek yere atıldığı ayaklar altında, çiğnendiği salonu inletecek şekilde PKK’yı övücü sloganlar atıldığı halde, başını dönderip arkasına bile bakmamıştır. “Ben sizi görmüyorum. Ne yaparsanız yapın.” diyerek olayları görmezlikten gelmiştir.

Yüzü puşu ile sarılı (Faysal AKÇAN’ın beyanına göre 150 kişilik) örgüt mensubu gözlerinin önünde bölücü içerikli slogan atarken, Abdullah ÖCALAN’ın posterlerini PKK bayrağını eller üzerinde taşıyarak gösteri yaparken hiçbir müdahalede bulunmamış ve sesini çıkarmamıştır. Halbuki genel kurul toplantısını düzenleyen, büyük ebatta Türk bayrağını genel kurul toplantı salonuna astıran kişi kendisidir. Sanık PKK örgüt mensupları ile daha önce anlaşmış indirilmek üzere Türk bayrağını genel kurul toplantı salonuna astırmıştır. Sanığın eyleminin başka türlü değerlendirilmesi mümkün değildir. Daha önceki HADEP genel kurul toplantılarında Türk bayrağının asılmamış olması bu olguyu doğrulamaktadır. Halk deyimi ile “sağır sultanın” duyacağı herkesin görebileceği şekilde PKK örgüt mensupları, yüzleri puşu ile sarılı olarak indirilen Türk bayrağının yerine Abdullah ÖCALAN’ın posterini ve PKK bayrağını astıkları halde buna engel olmamış tersine diğer sanıklarla birlikte PKK örgüt mensuplarını gizleyerek, onları kamufle ederek, eylem yapmalarını yani örgütsel faaliyette bulunmalarına yardımcı olmuştur. Ayrıca sanık yasadışı PKK örgütünün yurtdışından Türkiye’ye gönderdiği bölücü içerikli bildirileri haber bültenlerini, teröristleri cesaretlendirecek yazıları HADEP Genel merkezinde ve diğer teşkilat binalarında saklayarak yasa dışı PKK örgütüne yardım etmiştir. Başka suçtan sanık olan kişilerin beyanları, HADEP PKK ilişkisini dolayısı ile sanığın kastını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Sanık örgüt mensuplarının eylemde bulunmaları için ortam sağlayarak, indirilmek üzere Türk bayrağını asarak yüzü puşu ile sarılı örgüt mensuplarını aralarında gizleyerek ve kamufle etmek suretiyle bilerek isteyerek hür iradesiyle yardım etmiştir.

Sanık HADEP GENEL Başkanıdır. Parti içinde ve genel kurul toplantı salonunda geniş yetkilere haiz iken Türk bayrağı indirildiği sırada arkasına bakarak ve konuşmasına ara vererek Türk bayrağını yerine astırması imkanı var iken bunu yapmamış tersine teröristlerin eylem yapmasına göz yummuştur. Sanığın yetkilerini, konumunu, suçun işleniş şeklini, yerini , zamanını göz önünde tutan Mahkememiz sanığa alt sınırın üzerinde bir ceza verilmesi Mahkememizde sanığa ceza tayin ederken sanığın bu durumunu takdir teşdit sebebi saymış sanığa alt sınırın üzerinde bir ceza verilmesi Mahkememizce uygun görülmüştür” denilerek, davalı Parti ile adı geçenin PKK isimli terör örgütüne yardım ve destek sağladığı kabul edilmiştir.

– 13.11.1998 ve 15.11.1998 Tarihli Basın Açıklamaları

HADEP Genel Başkanı olan Murat BOZLAK’ın 15.11.1998 tarihinde yaptığı basın açıklamasında, “…Başta İtalya olmak üzere Avrupa ülkelerinin Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü konusundaki dostane istemleri yanlış değerlendirilmiş ve hep geri çevrilmiştir.

PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın İtalya’ya gidişi ile birlikte yeni ve önemli bir gelişme meydana gelmiştir.

Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü konusundaki istemini sürekli dile getiren İtalya’nın barışa hizmet etmeyecek yeni acı ve üzüntülerin yaşanmasına sebebiyet verecek bir karara imza atması beklenmemelidir…”;

HADEP Ankara İl Örgütü imzalı 13 Kasım 1998 günlü “Basına ve Kamuoyuna ” başlıklı basın açıklamasında, “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’nın başkenti Roma’ya gidişi ile ortaya çıkan durum Kürt sorununun siyasal-demokratik çözümünü bir kez daha kaçınılmaz bir zorunluluk olarak dünya gündemine oturtmuştur. Artık Kürt sorunu evrensel bir sorundur…

…Bu amaçla halkımızın talebi karşısında il binasında dört günlük açlık grevi başlatılıyor. Demokratik kamuoyunu duyarlılığa çağırıyoruz…” denilmiştir.

Bu açıklamalarda, PKK terör örgütü liderinden “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN” diye bahsederek ona saygınlık ve meşruluk kazandırılmak istenmiş ve Türkiye Cumhuriyetinde ayrı bir Kürt ulusunun var olduğu mesajının verildiği anlaşılmıştır.

Basın açıklamalarını takiben PKK isimli terör örgütü lideri Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da tutuklanmasını ve Türkiye’ye iadesi girişimlerini protesto etmek amacıyla başta Ankara İl binası olmak üzere Türkiye genelinde HADEP il ve ilçe binalarında açlık grevlerine başlanılmıştır. Bu durum davalı Parti’nin PKK terör örgütüne yardım ve destek sağladığını açıkça ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, Murat Bozlak’ın bu eylemlerini Ankara 2 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, “silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek silahlı çeteye yardım etmek” suçu olarak değerlendirip 24.2.2000 günlü, E:1999/1 ve K:2000/20 sayılı kararla, “…PKK terör örgütü ile Halkın Demokrasi Partisi arasında organik bağ olduğu, diğer sanıklarla birlikte adı geçenin PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmasını müteakip başlatılan iade girişimlerini engellemek ve kendisine destek vermek amacıyla basın açıklamalarını yaptığı ve açlık grevi eylemlerinin ülke genelinde başlatıldığı…”nı kabul ederek Türk Ceza Yasası’nın 169, 59, 31, 36, 40. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç sene dokuz ay ağır hapis cezasına mahkum etmiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin, 23.1.2001 gün ve E:2000/2409 ve K:2001/162 sayılı kararıyla hükmün bozulması üzerine kararı veren mahkeme, 2.5.2001 günlü, E:2001/35 ve K:2001/75 sayı ile 4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun’un 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca adı geçen hakkındaki kamu davasının kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine karar vermiştir.

b- Ülke Genelinde Halkın Demokrasi Partisi Yönetici ve Üyelerinin Eylemleri

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 29.1.1999 günlü, davalı Parti’nin kapatılmasına ilişkin başvurusundan önceki tarihlerde, ülke genelinde birçok HADEP yönetici ve üyesi hakkında, “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik propaganda yapma, halkın bir kesimini diğer kesim aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme, hal ve sıfatını bilerek PKK terör örgütüne yardım ve yataklıkta bulunma” suçlarından çok sayıda soruşturma yapılarak kamu davası açıldığı görülmüştür.

aa- Hikmet Fidan Yönünden

– HADEP 2. Olağan Kongresindeki Eylemler Karşısındaki Tutumu

Hikmet Fidan’ın HADEP Parti Meclis üyesi ve HADEP İstanbul İl başkanı olduğu, 23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda yapılan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nde Divan Başkanı olarak seçildiği, kongrenin başlamasını takiben salona asılan Türk Bayrağının PKK terör örgütü ile ilişkisi bulunduğu Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin verdiği kararla doğrulanan Faysal Akçan isimli kişi tarafından indirilerek yere atıldığı, bu eylemin salonda bulunan Parti delegeleri tarafından coşkuyla alkışlandığı, salonda PKK terör örgütü ve sözde lideri Abdullah Öcalan lehine sloganlar atıldığı ve yerine PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın bez üzerine çizilmiş büyük ebattaki posterinin asıldığı, görevli hükümet komiserinin uyarmasına karşın Türk bayrağı önceki yerine asılmadığı, salonda bulunan bir kısım parti delegelerince üzerine basılarak çiğnendiği, bunu takiben salonda üzerlerinde “HADEP Görevlisi” yazılı tişortlar bulunan kişilerle ve diğer partililerce Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün sözde bayrağının uzun süre alkışlar ve sloganlarla eller üzerinde dolaştırıldığı, ayrıca Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın posterinin yanına Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün sözde bayrağının asıldığı, salondaki eylemleri gerçekleştirenler arasında maskeli çok sayıda terör örgütü militanının bulunduğu ve açıkça PKK terör örgütünün propagandasının yapıldığı anlaşılmıştır.

Divan Başkanı olan Hikmet FİDAN’ın belirtilen bu olaylara müdahale etme ve önlem aldırma imkanı olduğu halde kayıtsız kalması, gerekli uyarıda bulunmaması ve görevli hükümet komiserinin uyarılarını dikkate almaması, kongreyi devam ettirmesi, mensubu olduğu davalı Parti ile PKK terör örgütünün dayanışma içerisinde olduğunu açıkça göstermektedir. Nitekim adı geçenin bu eylemlerini 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla “hal ve vasfını bilerek PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçu olarak değerlendiren Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin mahkumiyet kararının gerekçesinde, “Kongre Divan Başkanlığı sıfatını taşıyan Hikmet Fidan, Divan başkanlığı yetkilerini kullanarak teröristlerin yaptığı eylemlere engel olmaya çalışmamış, aksine desteklemiştir. PKK örgüt mensuplarınca Türk bayrağının indirilerek ayaklar altında çiğnenmesine yerine PKK bayrağı ile Abdullah ÖCALAN’ın posterinin asılmasına seyirci kalmıştır. Divan başkanı olarak toplantıya ara verip güvenlik kuvvetlerini çağırarak örgüt mensuplarını yakalatıp indirilen Türk bayrağını yerine astırabilirdi. Sanık bunun tamamen aksini yapmış, toplantıya ara vermemiş diğer sanıklarla birlikte örgüt mensuplarını aralarında gizleyerek örgütsel faaliyette bulunmalarına yardımcı olmuştur. Örgüt mensupları divan başkanlığının önünde yüzleri puşu ile sarılı olarak PKK’nın bölücü içerikli sloganlarını atarak, Abdullah ÖCALAN’ın posterini ve PKK pankartlarını ellerinde taşıyarak gösteri yapmışlardır. Bu olgu duruşmada izlenen video kasetlerle sabittir. Sanık örgüt mensuplarının faaliyetlerine zımnen katılmış onlarla birlikte hareket ederek yukarıda belirtilen örgütsel faaliyetleri örgüt mensupları ile topluluk oluşturarak birlikte gerçekleştirmişlerdir. Görüldüğü gibi sanık örgüt mensuplarının Türk bayrağını indirerek ayaklar altında çiğnemelerine, PKK’nın propagandasını yapmalarına, Abdullah ÖCALAN’ın posterini ve PKK bayrağını asmalarına, bölücü içerikli slogan atmalarına teröristleri aralarına alarak onları gizleyerek ve kamufle etmek suretiyle bilerek ve isteyerek hür iradesi ile yardım etmiştir.

Adı geçenin yetkisini genel kurul toplantısındaki yerini ve görevini, suçun işleniş şeklini, yerini, zamanını göz önünde tutan Mahkeme bu durumu takdir ve teşdit sebebi sayarak alt sınırın üzerinde bir ceza tayin etmiştir” denilmiştir.

– HADEP 2. Olağan Kongresinde 23.6.1996 günü Yaptığı Konuşma

Hikmet Fidan 23.6.1996 günü HADEP 2. Olağan Kongresinde yaptığı konuşmada, “…Bizim arkamızda meşruluk var, haklılık var, Kürt halklarının kimlik mücadelesi var, siyasi haklarımızın kalması talebi var. Ve biz böyle bir mecburiyetten arkamıza böyle büyük bir halk desteği alarak geliyoruz…Biz bu düzenin şiddet politikasına karşı, inkar politikasına karşı talan politikasına karşı halkımızla beraber, partilerle beraber göğüs gererek bu duruma geldik…70 yıldır bu ülkeyi yöneten düzen sahiplerinin arkasında 5000’i aşkın faili meçhul, 3000’in üzerinde yakılıp yıkılan köy, yerinden yurdundan edilen göç ettirilen 5 milyona yakın Kürt halkı, Kürt halkına uygulanan baskı ve şiddet politikası vardır…Şu anda fizikman aramızda bulunmayan ve çok yakınımızda Ulucanlar cezaevinde bulunan Hatip Dicle’leri, Leyla Zana’ları, Selim Sadak’ları, kurultayımız adına selamlıyoruz…Türkiye’nin dev gibi büyüyen sorunlarını çözmek mümkün değil. Bu nedenle diyorum ki 15 Aralık’tan bu yana süren ateşkese çift yönlü destek verelim. Bu Türkiye’nin sorunlarının çözümüne önemli bir katkı verecektir…” demiştir. Konuşmasında ülkedeki vatandaşlardan bir kısmını “Kürt halkı” olarak nitelendirmesi, bu halka karşı bir baskı ve talan politikasının yürütüldüğünü ve buna karşılık Kürt halkının da kimlik mücadelesi verdiğini belirtmesi adı geçenin ülkenin bölünmez bütünlüğüne karşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

– 30.5.1996 Günlü Abdullah Öcalan’a Karşı Girişilen Suikasti Kınayan “Halklarımıza” Başlıklı Bildiri

30.5.1996 günlü Demokrasi Gazetesinde yer alan ve altında Hikmet Fidan’ın ismi bulunan “Halklarımıza” başlıklı bildirideki, “PKK Genel Başkanı Sayın Abdullah Öcalan’a karşı girişilen bombalı suikast girişimini kınıyoruz. Halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özlemine karşı yapılan bir sabotaj olarak değerlendiriyoruz” biçimindeki sözleriyle PKK terör örgütüne meşruluk ve saygınlık kazandırmaya çalışıldığı görülmektedir.

Hikmet Fidan’ın yukarıda sayılan eylemlerini Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, “silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek yardım etmek” suçu olarak değerlendirip 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca altı sene ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı kararıyla bozulduğu, kararı veren Mahkeme’nin “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa”yı gözeterek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla Yasa’nın 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelediği anlaşılmıştır.

bb- Kemal Bülbül Yönünden

– HADEP Ankara İl Başkanlığı 3. Olağan Kongresinde Yaptığı Konuşma

HADEP Ankara İl Başkanı olan Kemal Bülbül HADEP Ankara İl Başkanlığı 3. Olağan Kongresinde yaptığı konuşmada, “…Halkın Demokrasi Partisi ne istiyor’ HADEP’in ne istediğini şu an salonda bulunan ilgili kişilere de soruyorum. Halkların kardeşliğini istiyorlar, biz yasal demokratik çözümü istiyoruz. Kürt sorununun siyasi çözümünü istiyoruz. Bunun tarifi nedir’ Bunun tarifi şudur: Bu ülkede Kürt halkı bir gerçektir ve bu gerçekliği kabul etmek durumundasınız. Kültürüyle, diliyle ve her türlü halk iradesiyle kabul edilmek durumundadır…” diyerek ülkede yaşayan insanlardan bir kısmını kültürüyle, diliyle ve her türlü halk iradesiyle kabul edilmek durumunda olan “Kürt halkı” olarak belirtmesi ülkenin bölünmez bütünlüğünü yok etme iradesi taşıdığını ortaya koymaktadır.

Ayrıca, adı geçenin kimi eylemleride Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, “silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek silahlı çeteye yardım etmek” suçu olarak değerlendirilip 24.2.2000 günlü, E:1999/1 ve K:2000/20 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 59. maddeleri ile 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç sene dokuz ay ağır hapis cezası verildiği, 4616 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesi ile Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 23.1.2001 günlü, E:2000/2409 ve K:2001/162 sayılı bozma kararı üzerine hükmü veren Mahkeme’nin, “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa”yı gözeterek 2.5.2001 günlü, E:2001/35 ve K:2001/75 sayılı kararıyla 4616 sayılı Yasa’nın 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelediği anlaşılmıştır.

– Evinde Yapılan Aramada Ele Geçen Doküman

22.6.1998 günü Kemal Bülbül’ün evinde yapılan aramada ele geçirilen “Tarihsel Haksızlıkla Karşı Karşıya Kalan Kürtler, Kürt Sorunu ve Çözüm Önerileri” başlıklı 7 sahifeden ibaret yazıda, “…Bu gün Kürt halkı iskeleti ve beyni parçalanmış, Devletler arası paylaşılmış bir konumdadır. Ne acıdırki sömürgelerin bile statüsü varken Kürtlerin ve Tarihi ülkesi olan Kürdistan’ın hiç bir uluslararası resmi statüsü yoktur. Kürtlerin ulusal kimliği dili, kültürü, tarihi ve tüm ulusal değerleri imha sürecine tabi tutulmuştur. …bu gün kimileri tarafından “Güneydoğu, Türkiye Kürdistan’ı, Kuzey Kürdistan” olarak anılan topraklarda Kürt nüfusu yüzde seksen-Doksan gibi büyük bir çoğunluğu temsil etmektedir… Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı topraklarının bir kısmı üzerinde kuruluş sürecinin başladığı ilk dönemlerde Türkler ve Kürtler arasında bu günkü gibi önemli sorunlar olmamıştır. Asıl sorun 1923 Lozan Anlaşması ve sonrasında ilan edilen 1924 Anayasası ile başlamıştır. Çünkü bu Anayasa “Türklerin ve Kürtlerin ortak devleti” projesini tamamıyla yürürlükten kaldırmıştır. “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” gibi ırkçı bir resmi ideoloji ile Kürtlerin varlığı dahi inkar edilmiş, Kürt dili, kültürü ve tarihi değerleri bir imha sürecine tabi tutulmuştur. Kürtler bu köleci statüyü ya da statüsüzlüğü o tarihten beri asla kabullenemediler, 1925-1938 yılları arasında Türkiye Cumhuriyetinin resmi verilerine göre tüm 28 kez silahlı olarak ayaklandılar… 1960-1980 yılları arası bu günkü Kürt Ulusal uyanışı ve Özgürlük Mücadelesinin temellerinin atıldığı yıllardır… 1994 yılında Kürdistan İşçi Partisi (PKK) nin politik önderliğinde başlatılan silahlı mücadele kesintisiz 14 yıldır devam ediyor. … mirasını diğer kapatılan partilerden alan partimiz bütün Anti Demokratik ve hukuk dışı uygulamalara rağmen 1995 de girdiği Genel Seçimlerden Kürtlerin oyunun büyük çoğunluğunu alarak Kürtleri legal alanda temsil eden bir siyasi parti olduğunu bir daha ortaya koymuştur. …Kürt sorununu bir azınlık sorununa indirgeyerek sadece kültürel hakların tanınmasıyla çözülebileceğine inanan bazı uluslararası çevreler bu teşhislerinde kesinlikle yanılmaktadır. Kuşkusuz ki Kürtlerin Ulusal kimliği ve Kültürel haklarının Türkiye tarafından tanınması çözümde ileri bir adım olacaktır. Ancak yetersizdir. …Kürt sorununa PKK’yı dışlayarak çözüm arayan bazı ulusal ve uluslararası topluluklar siyasi çözüme kesin olarak hizmet etmemekte, aksine sorunu daha da karmaşık hale çevirmektedir, öncelikle belirtmeliyiz ki siyasi çözüm yolunda ilerleme sağlamanın ilk adımı Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile PKK arasında karşılıklı bir ateşkesin yürürlüğe girmesidir. …Güney Afrikada’ki ırkçı rejimi dize getiren belirleyici faktör her ne kadar zenci halkın mücadelesi ise de, Güney Afrika baskıcı rejimine karşı Avrupa, ABD ve diğer Dünya Devletlerinin uyguladıkları yaptırımlar olmasaydı Nelson Mandela bu gün Devlet Başkanı olabilir miydi’ Irkçı rejim tarihin çöp sepetine gönderilebilecek miydi’ Türkiye Cumhuriyetinde de benzer şekilde Ekonomik idari yaptırımlarla, silah ambargosu ve Turizm boykotu ile kıskaca alınmaması durumunda bu savaşın daha yıllarca süreceğini ve giderek Orta Doğu’da barış ve güvenliği ciddi boyutlarda tehdit edeceğini söylemek kehanet sayılmamalıdır…” denilmektedir.

Ankara il başkanı Kemal Bülbül’ün, evinde yapılan aramada elde geçirilen ve HADEP Genel Merkezi’nden aldığını ifade ettiği belgelerin içeriği ile konuşmasındaki anlatımların birbirini tamamladığı, böylece PKK terör örgütüyle fikri bağlantı içinde olduğu, fiil “PKK terör örgütüne yardım etmek” suçu olarak nitelendirilerek 7.7.1998 günlü iddianame ile açılan davada, Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 25.9.2002 günlü, 1998/38 Esas ve 2002/99 sayılı Kararla “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa” gözetilerek kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelendiği anlaşılmıştır.

cc- Kemal Okutan Yönünden

21.12.1997 tarihine kadar HADEP Ankara İl Başkanlığı görevini yürüten Kemal Okutan, HADEP Ankara İl Kongresinde 12.5.1996 günü yaptığı konuşmasında özetle, Kürt halkının 2600 yıllık baskılara dayandığını, HADEP’in kan dökerek bugünlere geldiğini, daha önce birkaç kişi iken şimdi salonlara, alanlara sığmaz olduklarını, 1991-1992 yıllarında nevruzun kutlandığını, ancak sarı, kırmızı, yeşil renklerden pek çok insanın katledildiğini, Başbakanın bu renklerin Ergenekon’dan getirildiğini söylemesine rağmen bu renkleri taşıyanlara ateş edildiğini, bu düzenin yalnız Kürtleri sömürdüğünü, PKK’nın altı aydır kimseye ateş etmediğini, buna rağmen operasyonların sürdüğünü, Zilan’da, Dersimde’ki gibi bitmeyeceklerini belirtmiş, 28.6.1996 günlü PKK terör örgütünün yayın organı olan MED TV’deki canlı yayına katılarak yaptığı telefon konuşmasında da, “…Mücadelemiz belli bir düzeye gelmiştir. Bu süreçte düzen partilerinin ve egemen güçlerin oyunları sözkonusu idi. Halkın mücadelesini geri çevirmek için her şeyi kullandılar. Bu taktik halk tarafından bozulmuştur. Bu bozulmadan sonra arkadaşlarımız katledilmeye başlanmıştır. HEP kapatıldı DEP kuruldu. Mehmet Sincar katledildi. DEP kapatıldı. Milletvekillerimiz hapse atıldı. HADEP kuruldu. 24 Aralık seçimlerinden önce Türkiye solu ile dayanışmaya geçildi. Bunu içine sindiremeyenler tekrar saldırıya geçti. Bu kurultay bir barış şöleni olarak kutlanmak istendi. Ama bunu engellemek için provakasyon yapıldı. PKK tek taraflı ateşkes ilan etmişti. Bu gözaltılar buna cevaptır. Arkadaşlarımızdan haber alamıyoruz…DGM Savcıları, Emniyet şefleri bu kadar kirli iş varken bu arkadaşlarımızı gözaltına alıyorlar. Bu bayrak yürüyüşlerini Devlet-Medya ve 12 Eylül faşistleri ortaya çıkarıyor…Biz bayrağın asılması için müdahalede bulunduk. Ama kitle psikolojisi bayrağı astıramadık…” demiştir.

Adı geçen bu konuşmalarında, PKK terör örgütünü desteklediğini, görüşlerini benimsediğini ve terör örgütü ile kendisinin ve mensubu olduğu Halkın Demokrasi Partisi’nin bağlantı içinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi de 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla fiili terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak olarak değerlendirip Kemal OKUTAN hakkında Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca dört sene altı ay ağır hapis cezası verdiği, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin eksik inceleme gerekçesiyle 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı bozma kararı üzerine kararı veren Mahkeme “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa”yı gözeterek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelediği anlaşılmıştır.

dd- Kudret Gözütok Yönünden

HADEP Parti Meclisi üyesi olan Kudret Gözütok’un Bursa’daki ikametgahında yapılan aramada PKK terör örgütünün askeri kanadını oluşturan ERNK’ya ait rozet ve PKK terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı direnişi ile PKK’nın bu konudaki politikalarını belirleyen ve Abdullah Öcalan tarafından yazılan “12 Eylül Faşizmi ve PKK direnişi”, “Diriliş Tamamlandı Sıra Kurtuluşta”, “PKK 5. Kongresine Sunulan Politik Rapor” isimli kitaplar bulunmuş, işyerinde yapılan aramada ise, içerisinde Yozgat Cezaevinde Mart 1995 tarihinde PKK örgüt mensupları tarafından gerçekleştirilen örgütsel konferanslar sonunda yapılan değerlendirmeler, tutuklu ve hükümlülerin özgeçmişleri ve Abdullah Öcalan’a övgülerin yeraldığı 141 sayfalık el yazısı örgütlsel doküman ele geçirilmiştir.

Ele geçirilen PKK’nın askeri kanadı olan ERNK amblemli rozet, kitaplar ile PKK mensupları tarafından düzenlenen örgütsel dokümanlar bu kişiyle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymuştur. Nitekim Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi de 4.6.1997 günlü, E: 1996/80, K: 1997/102 sayılı kararıyla Kudret Gözütok’un fiilini terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak olarak değerlendirilip Türk Ceza Kanunu’nun 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca dört sene altı ay ağır hapis cezası verdiği, kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı hükmüyle bozulduğu, Mahkeme’ce “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa” gözetilerek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla Yasa’nın 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca kamu davasının kesin hükme bağlanmasının ertelendiği anlaşılmıştır.

ee- Eşref Odabaşı Yönünden

HADEP Kırşehir İl Başkanı olan Eşref Odabaşı’nın HADEP Genel Merkezi tarafından yayımlanan HADEP Bülteni’nin Ocak 1997 tarihli sayısında “Bir Grup Din Adamından İnsanım Diyen Herkese Açık Mektup” başlıklı parti amblemini taşıyan yazıyı çoğaltarak Kırşehir ilçe ve köylerinde bulunan muhtar ile din adamlarına posta ile gönderdiği anlaşılmıştır.

İçeriğinde, “Kur’an’daki kimi ayetler yorumlanırken İslam dininin ana kurallarına aykırı olarak Kürt milletinin kendi kimliğini ana dili kültürü ile örf ve adetlerine uygun yaşama istekleri nedeniyle zulme uğradıkları, köyleri boşaltılarak işkenceye maruz kaldıkları, Anayasa ve yasalarımıza göre Kürt milletinin yok sayıldığı, ana dili olan Kürtçenin yasaklandığı…neden ben müslümanım diyen herkes bu zulme karşı çıkmıyor” biçimindeki ifadelerin yer aldığı yazıyı çoğaltıp dağtması nedeniyle Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 1.12.1997 günlü, E:1997/163 ve K:1997/146 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 312/2-3. maddeleri uyarınca “ırk ve bölge farklılığı gözeterek halkı kin ve düşmanlığa açıkca tahrik” suçundan cezalandırıldığı, cezanın 647 sayılı Yasa’nın 6. maddesine göre ertelendiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 23.2.1998 günlü, E:1998/1165 ve K:1998/2188 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılarak adı geçenin, halkın bir bölümünü ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkca tahrik ettiği sonucuna varılmıştır.

ff- Recep Doğaner Yönünden

HADEP Meclis üyesi olan Recep Doğaner’in 1996 Eylül ayında HADEP Ankara İl binasında 1 Eylül Dünya Barış Günü nedeniyle yaptığı konuşmada,“…Bugün Türkiye’nin güvenlik kuşağı adı altında 70.000’i aşkın bir asker zırhlı araç ve gereçleriyle Kuzey Irak sınırına yığılmış durumdalar. Bugün Güney Kürdistana geçecek bu güçlerin oradaki yerleşim birimlerini oradaki insanları yerlerinden yurtlarından edecekler sivil halka yine zulmü dayatacaklar. Bunlar eğer orada barışı sağlayabileceklerse kendi ülkelerindeki bu savaşa ne diyecekler’ Erzincan’da barışı sağlayamamış, Sivas’ta barışı görmemiş, Diyarbakır’da savaşı sürdürmüş, Hakkari’de hiçbir zaman barış ortamı yaratamamış ve bu sorunu, Kürt meselesini hiçbir zaman gündeminden düşürmemiş bu güç güneyde Kürtlerin bölgesinde ne yapacaktır’ Buradaki savaşı oraya taşımış olacaktır. Ama burası çok iyi anlaşılmalıdır ki, savaşı kazanacak haklılardır, savaşı hiçbir zaman teknoloji kazanamamıştır, güçlü olan kazanamamıştır, haklı olan kazanmıştır. Dünyada hep böyle olmuştur. Bu da şunu gösteriyor, mazlum halkların kurtuluşları güçlü teknolojilerin üzerindeki denemeleri sonuçsuz kalmış, halklar kendi mücadelelerini başarı ile sonuçlandırmış ve kendi haklarına kavuşmuşlardır. Bugün Türkiye Cumhuriyet Devleti savaşı gündemine almış, barış isteyen insanları cezalandırıyor, barış kelimesinden dolayı insanları cezalandırıyor. Barış kelimesi yasak edilmiş bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu ülkede savaş var mıdır ki barış olsun deniliyor. Bal gibi savaş vardır. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar kanlı bir savaş bu aşamada yaşanmıyor..Bu savaş yine Devlet tarafından bu coğrafyada yaşayan halklara karşı yürütülüyor…” denilmiştir.

Bu konuşma nedeniyle Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yapmak suçundan 16.6.1998 günlü, E:1998/4 ve K:1998/66 sayılı kararla 3713 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca on ay hapis ve beşyüz milyon lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 11.5.1999 günlü, E:1999/589 ve K:1999/2204 sayılı kararla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Buna göre adı geçenin Kuzey Irak’ta üstlenen ve buradan ülkemize girerek toplu katliamlar ile yakma ve yıkma eylemlerini gerçekleştiren PKK militanlarına karşı Türk Güvenlik Güçleri’nce girişilen operasyonları kınıyıp karşı çıkarak terör örgütü lehinde propaganda yaptığı sonucuna varılmıştır.

gg- Mehmet Satan Yönünden

HADEP Genel Başkan Yardımcısı ve üyesi olan Mehmet Satan Parti Genel Merkezi tarafından ocak 1997 tarihinde yayımlanan HADEP Bülteni’ndeki yazısında, “…Aynı zamanda Kürt halkına katliam ve tehditle barış girişimlerine karşı da gözdağı oluyor. Katliam ve tehdit bayrak provakasyonu ile daha dün uygulandı…Onbinlerce Mehmetçik ve PKK savaşçısının toprağa düşmesi binlerce anaya bacıya kardeşe hayatın zehir edilmesi bu askeri çözüm politikalarının Türkiye insanına hediyesi oldu…Sözde Mehmetçiğe sahip çıkan şehit aileleriyle dayanışma içerisinde olduğunu söyleyen bu kan emicilere sormak gerekir. Senin oğlun nerede askerlik yaptı, yapıyor’ Barış bunların korkulu rüyasıdır…Gelin bu meseleyi Türkiye’de bizler tartışalım. Dışarıda çözüm aramayalım. Sadece Kürtler değil Türk halkına da danışalım halk karar versin…Kamuoyunda işin doğası gereği arabulucu olacak, bu konuda tarafsızlığını isbatlamış Mazlum-Der ve İHD gibi kuruluşların tüm tarafları çağırıp toplumun tüm kesimlerinin özgürce düşüncelerini ifade ettiği bir çalışmaya sıcak bakacağımızı söylüyoruz. Bu tartışmadan çıkan sonuçları kamuoyu ve hükümete iletmesini tıpkı yasakların kaldırılmasında olduğu gibi bu konuda da halka danışılmasını istiyoruz…” demiştir.

Mehmet Satan’ın bu yazısında, HADEP 2. Olağan Kongresindeki bayrak indirme olayını provakasyon olarak nitelendirdiği, operasyonlar sırasında hayatını kaybeden Türk askeri ile öldürülen PKK teröristlerini eşdeğerde görerek, PKK teröristlerinden “PKK savaşcısı” olarak bahsettiği, şehit ailelerine destek verenleri “kan emiciler” olarak belirttiği, böylece amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak olan PKK terör örgütüne destek verdiği anlaşılmaktadır. Bu beyanların davalı Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı sıfatını taşıyan bir kimseye ait olması ve davalı Parti’nin yayın organı olan HADEP Bülteninde yayımlanması davalı Parti’nin PKK terör örgütüne destek verdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Adı geçenin bu eylemi Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak” suçu niteliğinde kabul edilerek 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8/1-son maddeleri uyarınca bir yıl dört ay hapis ve 3.733.333.333 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 8.2.1999 günlü, K:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

hh- Hamit Geylani ve Veysel Turhan Yönlerinden

HADEP Genel Sekreteri ve Parti Meclisi üyesi olan Hamit Geylani ile Hadep Siirt İl Başkanı Veysel Turhal’ın Parti Genel Merkezi tarafından Ocak 1997 tarihinde yayımlanan Bültendeki yazılarında, “…Dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen %10’luk barajda antidemokratik seçim sistemi ile kürt halkının özgür iradesinin Türkiye Büyük Millet Meclisine yansıtılması engellendi…Savaş alanında aldığı bazı illerde %55’lere varan oy oranı ile düzen partilerinin gerçek yüzünü açığa çıkarmış ve 22 halk meşru temsilcilerini seçmiştir…Kürt halkının kendisini özgürce ve kimliği ile her alanda ifade etmesini engelleyen ve diğer antidemokratik yasa ve uygulamaların kaldırılmasını öngörmekte ve bunun mücadelesini verecektir. Cezaevindeki siyasi tutsaklar üzerinde insanlık ve hukuk dışı uygulamalar devam etmektedir…HADEP barış demokrasi ve özgürlük mücadelesini daha yükselterek kürt halkının ulusal ve demokratik savaşımını…savunmada kesin ve kararlı olduğunu kamuoyuna duyuruyor…” demişlerdir.

Adı geçenlerin bu yazılarında Türk Devleti içinde tek bir millet olan Türk ulusunu halklar diye bölerek Türk ve Kürt halklarını iki ayrı topluluk olarak vurguladığı, ülkenin bir kısmını “savaş alanındaki iller” olarak ve terör örgütü militanlarını cezaevindeki siyasi tutsaklar şeklinde nitelendirdiği, Devletin terör örgütüne karşı yürüttüğü mücadeleyi savaş olarak değerlendirdiği, bu bölgede halkın 22 meşru temsilcisini seçtiğini ve Kürt halkının kendisini özgürce ve kimliği ile ifade etmesinin engellendiğini, bunun mücadelesinin Kürt halkının ulusal ve demokratik savaşım olduğunu belirttiği, böylece Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yaptıkları anlaşılmaktadır. Bu beyanların davalı Parti’nin Genel Sekreteri ile il başkanı sıfatını taşıyan kimselere ait olması ve yayın organı olan HADEP Bülteninde yayımlanması davalı Parti’nin de aynı amacı taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, adı geçenlerin bu sözleri Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda” suçunu oluşturduğu kabul edilerek, 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararla, 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ile son fıkrası uyarınca bir yıl dört ay hapis ve 3.733.333.333 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

ıı- Mehmet Selim Okçuoğlu Yönünden

HADEP Parti Meclisi üyesi ve hukuk komisyonu sözcüsü olan Mehmet Selim Okçuoğlu’nun Parti Genel Merkezi tarafından yayımlanan Bültenin Ocak 1997 tarihli sayısındaki “Yöneticilerimiz hakkında yürütülen dava üzerine” başlıklı yazısında, “…Gözaltına alınmalarının nedeni Parti Kurultayı sırasında kurultayın yapıldığı salonun salonun tavanına Parti yönetimi tarafından asılmış bulunan Türk bayrağının toplantıya katılan izleyicilerden küçük bir grup tarafından indirilmiş olmasıydı.

Türk yasalarına göre siyasi partilerin kurultay yaptıkları yerlere Türk bayrağı asma zorunluluğu olmamasına karşın HADEP kamuoyunda bilinçli olarak yaratılmaya çalışılan şovenist propagandaya karşı iç barışı ve kardeşliği savunduğunu göstermek için Türk bayrağını asmakta bir sakınca görmedi. Salondaki bayrak HADEP tarafından satın alınmış ve kurultay salonuna asılmıştı.

…Ülkenin doğu ve güneydoğusunda bulunan kürt illerinde büyük bir oranla birinci parti olmuştu” denilerek davalı HADEP’in 2. Olağan Kongresinde meydana gelen bayrak indirme eylemini önemsemeyerek desteklenmesi ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki illerin kimilerini Kürt illeri olarak nitelendirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi aleyhine propaganda yaptığını açıkça ortaya koymaktadır.

Adı geçenin bu sözleri Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak” suçunu oluşturduğu kabul edilerek 17.9.1998 günlü, E:1997/59, K:1998/117 sayılı kararla, 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bir yıl hapis ve 2.800.000.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

jj- Hayri Ateş Yönünden

HADEP Denizli İl Teşkilatı Gençlik Komisyonu Başkanlığı görevini yürüten Hayri Ateş’in 24.10.1998 günü Antalya ilinde düzenlenen “Örgütlü Gençlik, Özgürleşen Gençlik” isimli toplantı ile 25.10.1998 günü HADEP Denizli İl Teşkilatı tarafından düzenlenen “Gençlik Şöleni”nde yaptığı konuşmasında, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan ve Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan Kürt kökenli bir kısım vatandaşların kendilerine Kürt kimliğinin tanınması ve bunun için örgütlenmeleri gerektiğini, bu yönde savaşım yapılmasını, kürt vatandaşlara ülkeyi yönetenlerce baskılar yapıldığını, PKK genel başkanı Abdullah Öcalan tarafından ilan edilen ateşkesin halklarına büyük bir umut verdiğini, Kürtlerin kimlik istemelerine ve özgürce yaşama taleplerine kulak verilmesini ve bu halkın susmayacağını ifade etmesi nedeniyle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, 24.12.1998 günlü, E:1998/262 ve K:1998/296 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddeleri uyarınca 20 ay hapis ve 10.166.666.666 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, kararın Yargıtay 9.Ceza Dairesi’nin 5.3.1999 günlü, E:1999/192 ve K:1999/1244 sayılı hükmü ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Buna göre, adı geçenin PKK terör örgütünü desteklediği, görüşlerini benimsediği ve bu örgütle mensubu olduğu Halkın Demokrasi Partisi’nin bağlantı içinde olduğu sonucuna varılmıştır.

kk- Hasan Doğan Yönünden

HADEP Malatya İl Başkanı olan Hasan Doğan’ın, Türkiye’ye getirilen Abdullah Öcalan’a ve PKK terör örgütü mensuplarına destek ve kamuoyu oluşturmak için, HADEP Malatya İl Teşkilat binasında bir kısım tutuklu ve hükümlü yakınlarını açlık grevine başlatması, parti binasının muhtelif yerlerine “Kalbimiz Roma’da…Özgürlük Güneşimizi Karartamazsınız…Berxwedan Jiyane…Ateş Güllerini Selamlıyoruz…Zindanlar Boşalsın…Tutsaklara Özgürlük…” gibi PKK terör örgütü ve Abdullah Öcalan’ı destekleyici pankartlar astırması, parti binası salonunda uydu anteni kullanarak MED TV isimli televizyondan PKK terör örgütünün propagandasına yönelik olarak örgüt elemanlarının dağ ve kamp yaşantılarını, Abdullah Öcalan’ın konuşmalarını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve güvenlik güçlerini aşağılayıcı yayınları parti binasına gelenlere izlettirmesi, ayrıca parti binasında yapılan aramada terör örgütünün yayınlarından olan çok sayıda gazete ve derginin ele geçirilmesi nedeniyle “PKK isimli örgüte yardım ve yataklık yapmak suçu”ndan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1999 günlü, E:1998/138 ve K:1999/177 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, bu kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Buna göre Hasan Doğan’ın bu eylem ve davranışlarını kendisi ve mensubu bulunduğu Halkın Demokrasi Partisi’yle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkca ortaya koyduğu sonucuna varılmıştır.

ll- Mehmet Yücedağ Yönünden

HADEP Malatya İl Gençlik Komisyonu üyesi olan Mehmet Yücedağ parti il binasında haftasonu üniversitede okuyan öğrencilere, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde ayrı bir Kürt halkının olduğunu ve bu halkın sorunlarının bulunduğunu belirtir seminerler düzenlenmesi, örgütsel içerikli tiyatro, folklor, şiir çalışmaları yaptırması nedeniyle “PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1999 günlü, E:1998/138 ve K:1999/177 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, bu kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece adı geçenin ve mensubu olduğu Parti’nin terör örgütü ile bağlantısı olduğu sonucuna varılmıştır.

mm- Arif Atalay Yönünden

HADEP Adana İl sekreteri olan Arif Atalay Adana İl Teşkilatının düzenlediği 29.5.1998 günlü toplantıda yaptığı konuşmasında, “…eğer bu topraklar üzerinde yaşayan her halk kendi özgür kimliğine sahip değilse bu ülkeye demokrasi gelmez. Daha önce partisi kapatılan bu halk dimdik ayakta kaldı. Halkın demokrasi partisinde mücadelesine devam etti…meclisten apar topar sürüklenerek götürüldüler ama başaramadılar, çünkü demokrasi Türkiye’de kendilerinin sonu olacak. 11 Şubat 1998 günü parti genel merkezi basılarak genel başkanımız sayın Murat Bozlak ve merkez yöneticilerimiz tutuklandı. Daha önce partimizi kapattılar, fakat mücadelemiz devam etti. Bundan ders alamayanlar şunu bilmelidirler ki bu halk ayakta kalmaya devam ettiği müddetçe, bu halk partisine sahip çıktığı müddetçe hiçbirşey kazanamayacaklardır. Bu bakımdan biz diyoruz ki bu savaş sona ersin, bu ülkeye barış gelsin, bu ülkede kan dökülmesin. Biz bu halkın diğer halklardan ayrılması veya bir halkın bir halka üstün olmasını istemiyoruz. Biz dedik ki tüm halklar kardeştir. Ancak saldırılara devam ediyorlar. Tüm bu saldırılara rağmen biz Halkın Demokrasi Partisi olarak mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz. Bizi tükenmeyecek gibi görüyorlar…Siz insanları zindanlara tıktığınızda, milyonlarca insanı inkar ettiğinizde, yerinden yurdundan ettiğinizde sesimiz çıkmayacak mı, bizim parti prensiplerimiz mazlum halkın sesini dile getirmektir. Soyguna, talana, zulme ve baskıya karşı olmaktır. Bizim politikamız barışı dile getirmektir, halkların kendi kendilerini soylu ve eşit bir şekilde ifade etmelerini sağlamaktır. Eğer biz bunlardan vazgeçersek her şeyimiz gider. Bu uğurda yüzlerce şehit verdik, binlerce şehit daha vereceğiz. Halkın Demokrasi Partisinin faaliyetlerini engellemek için aşama aşama yürürlüğe konan engellemeler devam etse bile başarıya ulaşamazsınız. Siz ki Vedat Aydın’ı, Musa Anter’i, Mehmet Sincar’ı, Savaş Buldan’ı ve Halkın Demokrasi partili 268 kişiyi katlederek ele geçirilecek bir kale olarak mı görüyorsunuz. Bu politikalarla nereye varacaksınız. Biz Anadolu’yu halklarla bezeyen ortamı özgürleştireceğiz, büyüteceğiz, yürüteceğiz…” demiştir.

Adı geçenin bu konuşmasında, etnik köken ayrılığını belirtmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devletini kürt kökenli vatandaşlara karşı bir mücadele ve savaş içerisinde bulunduğunu ileri sürmesi, Devletin terörle mücadelesi sırasında öldürülen örgüt mensuplarını Kürdistan şehitleri olarak adlandırması, ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle halkın bir kesimini diğer kesim aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik ettiğinin kanıtıdır.

Kaldı ki, Adana 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 16.12.1998 günlü, E:1998/234 ve K:1998/432 sayılı kararıyla adı geçenin, “halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik” suçundan Türk Ceza Kanunu’nun.312. maddesinin ikinci fıkrası ve 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 10 ay hapis ve 1.266.666 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, kararın 17.6.1999 tarihinde kesinleştiği anlaşılmıştır.

nn- Hamza Abay Yönünden

– 13.5.1998 Günlü Basın Açıklaması

HADEP Eskişehir İl Başkanı olan Hamza Abay Sakarya caddesi Bayat Pazarında 40-50 kişilik bir gruba okuduğu “Basına ve Kamuoyuna” başlıklı 13.5.1998 günlü basın açıklamasında, “…Özgürlüğün düşmanları, kirli savaşın tacirleri, kuduz köpeğin sudan korktuğu gibi yurtseverlerden, devrimcilerden ve örgütlü emekçiden korkan faşizm örgütlendirilmiş ve silahlandırılmış bir tarzda kan döküyor.

Şemdin Sakık’ın olduğu iddia edilen ifadeler aslında aylar öncesinde daktiloya alınan belirli devrimci ve yurtsever merkezleri hedefleyen kirli savaşı metropollere taşıyan faşist savaş planıydı.

Malatya’da Cihan Tahon’un faşizm tarafından akıtılan kanı kurumadan İzmir’de intihar ettiği iddia edilen Ali Serkan Eroğlu’nun zehirlenerek öldüğü kesinlik kazandı. Son dönemde yoğunlaştırılan ırkçı, faşist propagandanın devamı olarak faşist şiddetlendirilerek yoğunlaştırıldı. Antalya’da gerilla cesetlerini parçalayan saldırganlık 1 Mayısın hemen ertesinde Bolu’da Kenan Mak isimli öğrenciyi bıçaklayarak öldürdü. İstanbul’da HADEP üyesi Bilal Vural adlı devrimci pompalı tüfekle katledildi…Susmak onaylamaktır. Zaman birlik zamanıdır, zaman hesap sorma zamanıdır…” denilmiştir.

Bu basın açıklaması ile, PKK terör örgütü militanlarından gerilla olarak sözedilmesi, terörün önlenmesine yönelik operasyonların kan dökme ve kirli savaş olarak nitelendirilmesi, ülkeyi bölmeye yönelik faaliyetlere katılanlar ile destekleyenlerin yurtsever olarak adlandırılması, halkın bir bölümünün operasyonları yürütmekte olan güvenlik güçlerine karşı koymaya teşvik edilmesi ve bölücü örgütün yasadışı eylem ve faaliyetlerinin haklı ve meşru olduğunun savunulması suretiyle Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yaparak terör örgütüne yardım ve destek sağlandığı anlaşılmıştır.

Kaldı ki adı geçenin bu eylemi ile ilgili Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 14.1.1999 günlü, E:1998/106 ve K:1999/4 sayılı kararıyla, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhinde propaganda yapmak” suçundan 3713 sayılı Yasanın 8. maddesinin birinci fıkrasına göre bir yıl dört ay hapis ve 4.400.000 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 11.5.1999 günlü, E:1999/554 ve K:1999/2203 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– 6.5.1998 Günü Eskişehir HADEP İl Binasında Yapılan Basın Açıklaması

HADEP Eskişehir İl Başkanı olan Hamza Abay 7.5.1998 günü İstikbal Gazetesinde de yayımlanan 6.5.1998 günlü Eskişehir HADEP İl Binasında yaptığı basın açıklamasında, “1998 yılının barış ve özgürlük getirmesini istemiştik. Maalesef bu yılın da diğer yıllardan farklı olmadığını görüyoruz. 15 yıldan beri sürdürülen kirli savaş en acımasızca sürdürülmektedir. Dünyada barış süreçleri yaşanırken ülkemizde hala savaşta ısrar edilmektedir. Topyekün savaş bütün aygıtlarıyla sürdürülüyor. Bugünlerde psikolojik imha savaşı halkımız üzerinde derinleştirilmiştir. Antalya’nın Serik ilçesinde gerilla cesetlerinin çıkarılması ve parçalanması tek kelime ile insanlık ayıbı ve vahşetidir. Bu vahşet yaşanırken halk buna tepki göstermiyor, şoven kışkırtmalar sonucu kendisi de bu suça iştirak ediyor. Halkın Demokrasi Partisi faşist saldırıları kınıyor ve kirli savaşa karşı barışı ve kardeşliği ısrarla savunuyoruz” denilmesi nedeniyle, Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1.7.1998 günlü, E:1998/74 ve K:1998/84 sayılı kararla “halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik” suçunu oluşturduğu kabul edilerek, Türk Ceza Yasası’nın 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca iki yıl hapis ve 3.040.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 8.10.1998 günlü, E:1998/2824 ve K:1998/2484 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Adı geçenin halkın bir bölümünü ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkca tahrik ettiği sonucuna varılmıştır.

oo- Yılmaz Açıkyüz Yönünden

HADEP Eskişehir İl sekreteri olan Yılmaz Açıkyüz yerel İstikbal Gazetesinde 16.5.1998 tarihinde yayımlanan açıklamasında, “…Önceki gün akşam saatlerinde il başkanımızın evi, işyeri ve arabasında arama yapılıp parti arşivimize el kondu. Türkiye çok irrasyonel bir süreci yaşıyor. Kürt illerinde onbeş senedir adı konmamış bir savaş yaşıyor. Ellibinlerle yüzbinlerle operasyonlar yapılıyor. Adı savaş olmuyor. Kürt illerinde yükseltilen kirli savaş sivil faşistler vasıtasıyla metropollere taşınmak istenmektedir…” demiştir.

Yılmaz Açıkyüz’ün açıklamasında, ülkenin bir kısım illerini Kürt illeri olarak nitelendirdiği, bölgede adı konmamış kirli bir savaşın yaşanmakta olduğunu, bu savaşın sivil faşistler vasıtasıyla metropollere taşınmak istendiğini belirterek, Türkiye Cumhuriyeti Devletini savaşan taraf olarak gösterdiği, böylece Parti il sekreteri olan adı geçenin Devletin güvenlik güçlerinin terörizme karşı yaptığı mücadeleyi kirli savaş olarak nitelendirerek PKK terör örgütüne destek verdiği anlaşılmıştır.

Kaldı ki, adı geçenin bu eylemi Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhinde propaganda yapmak” suçu olarak nitelendirip 14.1.1999 günlü, E:1998/106 ve K:1999/4 sayılı kararla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bir yıl dört ay hapis ve 4.400.000 lira ağır para cezası verdiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 11.5.1999 günlü, E:1999/554 ve K:1999/2203 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

öö- Güven Özata Yönünden

Halkın Demokrasi Partisi Genel Başkan vekili olan Güven Özata 1997 yılı Ocak ayında çıkan HADEP Bülteni’nin 2. sayfasındaki yazısında, “… Kurulu olan bu düzenden Türkiye halkı yoksul insanları zarar görürken en çok zarar gören ise yoksul Kürt halkı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde kanı ve canı bulunan Kürt insanı siyasi alanda kendi kimliği ile söz hakkına da sahip olma hakkından mahrum bırakılmıştır. Kimliksizlik ve kişiliksiz kılınma temel politika haline getirilirken bu durum ister istemez bir sağlıksızlığa ve büyük dengesizliğe yol açmış baskı ve şiddetinde başlıca nedenlerini oluşturmuştur. doğaldır ki bu durum sadece Kürtlerin değil tüm Türkiye halkının da çıkarlarına ters düşmekte sorunların giderek artmasına ve büyümesine yol açmaktadır…”;

Aynı Bültenin 6., 7. ve 8. sayfalarında “HADEP’in yürüyüşü engellenemez” başlıklı il başkanları toplantısında yaptığı konuşmaya ilişkin yazıda, “… Tüm emekten yana olan güçlere ve mazlum Kürt halkına uygulanan baskılar bugün partimiz şahsında doruğa çıkarılmıştır… Kurtulduğu günden bu yana emeği ile geçinenlerin çıkarlarını ve Kürt halkının haklı demokratik meşru taleplerini savunmayı varlık nedeni sayan politikalarını… HADEP Kürt ve Türk halklarının barış taleplerini şölene dönüştürmüştür… Kürt sorununun siyasal yolla çözülmesi ve akan kanın durması için ısrarlı bir çaba sarfeden HADEP savaşan taraflardan birinin tek taraflı ateşkes ilan etmesi ile çabalarını daha da yoğunlaştırmış barışa giden yolu açık tutmayı ilke olarak ele almıştır… ancak 12 yıldır sürdürülen kirli savaş yüz milyar dolarlık bir ekonomik kayba onbinlerce Türk ve Kürt gençlerinin hayatlarına mal olmasına milyonlarca kürtün sürülmesine rağmen bir çözüm olmadığı… Türkiye yi çökertmeye taşıyan kirli savaş odaklarının gelinen noktada terör ve provakasyonların dışında iktidarlarını sürdürmeleri imkansız hale gelmiştir… arkalarında halk desteği kalmayan kirli savaş odakları suçluluklarını ve cinayetlerini kapatmak telaşı içinde hareket etmekte, barış kardeşlik ve özgürlükten insan haklarından korktukları kadar hiçbir şeyden korkmamaktadırlar… ve de kirli savaşa çeteleri gündemi değiştirerek günü kurtarmalıydılar” demiştir.

Güven Özata, söz konusu yazılarda tek bir ulus olan Türk halkını Kürt ve Türk halkları olarak ikiye ayırdığı, silahlı kuvvetlerin terör örgütüne karşı yapmış olduğu mücadeleyi halk desteği kalmayan kirli savaş ve cinayet olarak nitelendirmesi nedeniyle Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 79. ve 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca “halkı ırk esasına dayalı bir şekilde açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçundan cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı ilamıyla kesinleştiği anlaşılmıştır.

pp- Mehmet Mansur Reşitoğlu Yönünden

HADEP Diyarbakır Merkez İlçe Başkanı olan Mehmet Mansur Reşitoğlu HADEP Parti ilçe binasında 16.3.1998 günü davetliler ve basın mensuplarına okuduğu “HADEP Diyarbakır İl Başkanlığı” antetli kağıda yazılı “Basına ve Kamuoyuna” başlıklı bildiride, “Kürtler tarih boyunca egemenlikler altında bulundukları rejimler tarafından katliamlara maruz bırakılıp uzayan tırnak misali kesilip atılmışlardır…Kürtlerin tarihi katliamlarla doludur. Halepçe ilk olmadığı gibi son da olmamıştır. Halepçe’den önce Dersim, Ağrı Zilan katliamları yaşandığı gibi, Halepçe’den sonra da görülmüştür ki, Kürtler aynı uygulamalarla Lice’de, Şırnak’ta, Kulp’ta, Nusaybin’de, Cizre’de ve son olarak Ninova’da maruz kalmışlardır” demiştir.

Mehmet Mansur Reşitoğlu bu beyanında, 1988 yılında Irak yönetimi tarafından Kuzey Irak’ta kimyasal silah kullanılarak gerçekleştirilen katliam ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti güvenlik güçlerinin terörü önlemek amacıyla yaptığı operasyonları aynı düzeyde nitelendirdiği, güvenlik güçlerinin teröre karşı yürüttüğü mücadeleyi kürtlerin katledilmesi olarak kabul ettiği, böylece halkın bir bölümünü ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği sonucuna varılmıştır.

Nitekim, adı geçenin bu sözleri Diyarbakır 3 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce “halkı ırk esasına dayalı bir şekilde açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçu olarak nitelendirildiği 9.3.1999 günlü, E:1998/269 ve K:1999/70 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca on ay hapis ve ağır para cezası verildiği ve cezanın 647 sayılı Yasa’nın 4. maddesi uyarınca para cezasına dönüştürüldüğü hükmün 7.10.1999 tarihinde kesinleştiği anlaşılmıştır.

rr- Hediyetullah Ülgen Yönünden

HADEP Güngören İlçe Başkanı Hediyetullah Ülgen 16.11.1998 günü HADEP Güngören İlçe teşkilat binasına gelen şahıslara terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla yürüyüş yapmak üzere Belediye binası önünde toplanmalarını söylemesi üzerine çok sayıda kişinin Belediye binası önünde toplanması ve “Biji PKK, Biji Apo, Apo’ya uzanan eller kırılsın” şeklinde sloganlar atması, pankart taşınması nedeniyle “Yasadışı örgüte yardım ve yataklık etmesi suçundan İstanbul 4 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi 6.12.1999 günlü, E:1998/488 ve K:1999/620 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169 ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç sene dokuz ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 26.6.2000 günlü, E:2000/1761 ve K:2000/1891 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece, Hadep Güngören İlçe Başkanı olan adı geçenin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerde bulunan PKK terör örgütüne açıkça yardım ve destek sağladığı sonucuna varılmıştır.

ss- Mehmet Emin Bayar Yönünden

– 1995 Yılında İzmir’de Beş Kişinin Ölümü İle Sonuçlanan Bombalama Olayı

Olay tarihinde HADEP Buca İlçe Başkanı olan Mehmet Emin Bayar’ın parti ilçe binasına gelen PKK terör örgütü mensupları ile görüşerek ilişki kurması, cezaevindeki örgüt mensuplarına bölgeden ve halktan toplanan paraları göndermesi, kırsal alanda yapılan operasyonlar sırasında yaralanan yasadışı örgüt militanlarının tedavilerini yaptırması ve lojistik destek sağlaması, 1995 yılı içerisinde İzmir ilinde meydana gelen ve beş kişinin ölümü ile sonuçlanan bombalama ve adam öldürme olaylarını kolaylaştırması, operasyon sırasında ölü olarak ele geçirilen Baver kod adlı Mahmut Balcı’nın üzerinde bulunan nottan, PKK terör örgütü elemanları ile irtibat sağlayarak onlara yardımcı olduğunun anlaşılması, PKK örgüt üyesi olmaktan mahkum olan Şahin kod adlı Hasan Aşkın’la örgütsel çalışma yapması, İzmir ilinde gerçekleştirdikleri bombalama ve terör eyleminde kullanılan 21 DS 328 plakalı aracı temin etmesi nedeniyle, “örgüt mensuplarına hal ve sıfatlarını bilerek yardım ve yataklık etmek” suçundan, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 21.5.1998 günlü, E:1998/11 ve K:1998/85 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay süreyle ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 16.11.1998 günlü, E:1998/2728 ve K:1998/3118 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– 17.11.1998 Tarihinde HADEP Konak İlçe Binasında Yapılan Açlık Grevi

Olay tarihinde HADEP Konak İlçe Başkanı olan Mehmet Emin Bayar’ın PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye iadesinin önlenmesi amacıyla il teşkilatının oluru alınarak parti merkezinde 17.11.1998 tarihinde açlık grevini başlatması nedeniyle, ” örgüt mensuplarına hal ve sıfatlarını bilerek yardım ve yataklık etmek” suçundan, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 17.8.1999 günlü, E:1998/300 ve K:1999/164 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169., 59. maddenin ikinci fıkrası ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay süreyle ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 27.3.2000 günlü, E:1999/1671 ve K:2000/768 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece Hadep Buca ve Konak İlçe Başkanlıklarını yapan Mehmet Emin Bayar’ın PKK terör örgütüne yardım ve destek sağladığı sonucuna varılmıştır.

şş- Süzan (Suzan) Erdoğan Yönünden

HADEP Çiğli Yönetim Kurulu üyesi ve Kadın Komisyonu sorumlusu Süzan (Suzan) Erdoğan’ın, bölücü örgüt PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla HADEP İzmir İl Teşkilatı tarafından alınan karar üzerine 18.11.1998 günü Küçükçiğli’de kahveler durağındaki gösteriye parti adına katılması, gösteride katılanlarla birlikte “dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Apo Roma’da T.C. komada, Biji Apo Biji PKK” şeklinde sloganlar atması nedeniyle yasadışı örgüte yardım ve yataklık etmek” suçundan, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi 11.5.1999 günlü, E:1998/308 ve K:1999/74 sayılı kararla adı geçenin Türk Ceza Kanunu’nun 169, 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verdiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 25.1.2000 günlü, E:1999/1439 ve K:2000/20 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece Hadep Çiğli Yönetim Kurulu üyesi ve kadın komisyonu sorumlusu Suzan Erdoğan’ın Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerinde bulunan PKK terör örgütüne açıkça yardım ve deste sağladığı sonucuna varılmıştır.

tt- Halime Köklütaş Yönünden

HADEP Çiğli Kadın Komisyonu Başkanı Halime Köklütaş’ın, bölücü örgüt PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanmasını protesto amacıyla HADEP İzmir İl Teşkilatı tarafından alınan karar üzerine 18.11.1998 günü Küçükçiğli’de kahveler durağındaki gösteriye parti adına katılması, gösteride katılanlarla birlikte “dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Apo Roma’da T.C. komada, Biji Apo Biji PKK” şeklinde sloganlar atması nedeniyle “Yasadışı örgüte yardım ve yataklık etmek” İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi 11.5.1999 günlü, E:1998/308 ve K:1999/74 sayılı kararla adı geçenin Türk Ceza Kanunu’nun 169, 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verdiği hükmün kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 25.1.2000 günlü, E:1999/1439 ve K:2000/20 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

uu- Mehmet Yardımcıel Yönünden

HADEP Kars İl Başkanı olan Mehmet Yardımcıel, 21.3.1997 günü Kars HADEP İl Başkanlığının Kars Düğün Salonunda düzenlediği nevruz kutlamaları sırasında “…Biz Kürt halkı olarak tüm devrimci, emekçi, yurtsever halk olarak bir olalım. Kendimize ait olan örf, adet ve geleneklerimiz zalimlere karşı başkaldırımızı onların bayramı olarak kutlamayacağız. Kutlamaya hakları yoktur. Arkadaşlar, Kürt halkının kırmızıyı sevdiğini söylüyorlar. Doğrudur kürt halkı yıllardır özgürlükleri için dökmüş oldukları kanın rengi olduğu için kırmızıyı seviyoruz. Kürt halkı yeşili seviyor yeşil kurtuluşun hazırlığının rengi olduğu için yeşili seviyor. Kürt halkı sarıyı seviyor çünkü sarı her şeyin hazırlığını gösterdiği için sarıyı seviyor…” biçimindeki konuşma nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak suçundan Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 4.6.1999 günlü, E:1997/389 ve K:1999/141 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 2.250.000.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 7.10.1999 günlü, E:1999/13801 ve K:1999/13403 sayılı ilamıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece Mehmet Yardımcıel’in bu sözleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan davranış içinde olduğunu açıkça göstermektedir.

üü- Şemistan Ağbaba Yönünden

16.11.1998 günü HADEP Kars İl binasında yapılan aramada, amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak olan bölücü terör örgütü PKK’nın bayrağı ve çok sayıda yasadışı kitaplar ve yayınların elde edilmesi, parti ilan panosunda güvenlik kuvvetleriyle girdikleri çatışmalarda ve cezaevlerinde açlık grevlerinde ölen terör örgütü mensuplarının resimlerinin bulunması PKK terör örgütünün yayın organı olan MED TV yayınlarının partiye gelen kişilere izlettirilmesi nedeniyle parti yönetiminden sorumlu Hadep Kars İl Başkanı Şemistan Ağbaba’ya “Terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 24.12.1999 günlü, E:1998/360 ve K:1999/385 sayılı kararla “terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” Türk Ceza Yasası’nın 169 ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 31.10.2000 günlü, E:2000/1681 ve K:2000/2673 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

Bu durum davalı Parti ve parti binasının yönetiminden sorumlu olan il başkanı Şemistan Ağbaba’nın PKK isimli terör örgütüne destek ve yardım sağladığını açıkça göstermektedir.

vv- Zeki Kılıçgedik, Hıdır Berktaş, Yaşar Uçar, Sakine Berktaş, Muharrem Bilbil (Bülbül), Hasan Yıldırım, Beser Kaplan, Serhat İnan (İman), Sabri Sel, Ferhat Avcı, Ali Gelgeç ve Abuzer Yavaş Yönlerinden

HADEP Malatya Merkez İlçe Başkanı Zeki Kılıçgedik’in, merkez ilçe üyesi Hıdır Berktaş’ın, Battalgazi İlçe Başkanı Ali Gelgeç’in, Battalgazi Yönetim Kurulu üyesi Yaşar Uçar’ın, HADEP İl Yönetim Kurulu üyesi ve parti üyeleri Sakine Berktaş, Muharrem Bilbil (Bülbül), Hasan Yıldırım, Beser Kaplan, Serhat İnan (İman), Sabri Sel, Ferhat Avcı ve Abuzer Yavaş’ın terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla cezaevlerindeki hükümlü ve tutukluların başlattıkları eylemleri desteklemek için parti binalarında açlık grevi başlatmaları, parti binalarının muhtelif yerlerine pankartlar “Kalbimiz Roma’da…Özgürlük Güneşimizi Karartamazsınız…Berxwedan Jiyane…Ateş Güllerini Selamlıyoruz…Zindanlar Boşalsın…Tutsaklara Özgürlük…” gibi PKK terör örgütü ve Abdullah Öcalan’ı destekleyici pankartlar astırmaları, parti binasında uydu anteni kullanarak MED TV isimli televizyondan PKK terör örgütünün propagandasına yönelik olarak örgüt elemanlarının dağ ve kamp yaşantılarını, Abdullah Öcalan’ın konuşmalarını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve güvenlik güçlerini aşağılayıcı yayınları parti binasına gelenlere izlettirmaleri, parti binasında ve evlerinde yapılan aramada terör örgütünün yayınlarından olan çok sayıda gazete ve derginin ele geçirilmesi, ayrıca Battalgazi İlçe Başkanı olan Ali Gelgeç’in evinde çatışmalarda ölen PKK örgüt mensuplarının fotoğraflarının bulunması, Hıdır Berktaş’ın muhtelif tarihlerde Dilek kasabasındaki evinde bazı kişilere MED TV izlettirdiği, HADEP İl Yönetim Kurulu üyesi Muharrem Bilbil’in daha önce güvenlik güçlerince uydu anten ve televizyona el konulmasına rağmen MED TV yayınlarının izlenmesinin güvenlik güçlerince engellenmesine rağmen parti binasında yayınları izlettirdiği nedenleriyle adı geçenin “terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1999 günlü, E:1998/138 ve K:1999/177 sayılı kararla PKK Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5., 59. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece adı geçenlerin bu eylem ve davranışlarının kendileri ve mensubu bulundukları Halkın Demokrasi Partisiyle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koyduğu sonucuna varılmıştır.

yy- Bedir Çetin, Hüseyin Duran, İsmail Minkara, Hacı Pamuk, İsmail Turap, Abuzer Arslan, Rıza Kılınç, Şükrü Karadağ ve Ramazan Sertkaya Yönlerinden

HADEP Adıyaman parti örgütünde yönetim kurulu üyeleri Bedir Çetin, Hüseyin Duran, İsmail Minkara, Hacı Pamuk, İsmail Turap, Abuzer Arslan, Rıza Kılıç, Şükrü Karadağ ve Ramazan Sertkaya’nın terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla Adıyaman Parti il binasında 17.11.1998 tarihinde açlık grevi başlatmaları ve yönlendirmeleri, parti binalarında PKK terör örgütüne ait bayrağı bulundurmaları nedeniyle “örgüte yardım ve yataklık etmek” suçundan Malatya 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi 6.5.1999 günlü, E:1999/1 ve K:1999/37 sayılı kararla TCK.169, 3713 Sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 15.5.2000 günlü, E:1999/2174 ve K:2000/1450 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece adı geçenlerin bu eylem ve davranışlarının kendileri ve mensubu bulundukları Halkın Demokrasi Partisiyle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koyduğu sonucuna varılmıştır.

d- Diğer Deliller

aa- PKK Terör Örgütü Başı Abdullah Öcalan’ın Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı ve Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesindeki Beyanları

PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 1997/514 sayılı hazırlık soruşturması aşamasındaki 22.2.1999 günlü ifadesinde “…23 Nisan 1996 tarihinde yapılan HADEP kurultayında Türk Bayrağının indirilmesi olayı tamamen HADEP’in bir gafıdır. Olaydan birkaç gün sonra MED TV’de yaptığım konuşmada bu olayın yanlış olduğunu ortaya koydum.

HADEP bünyesinde yurt içinde oluşturulan Gençlik ve Kadın komisyonlarında yapılan eğitim çalışmalarıyla Romanya ve Moldavya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmaları tamamen benim perspektifime, görüşlerime uygun olarak yapılan çalışmalardır. Ben kendilerine buraya PKK ideolojisini taşıyamazsınız siyasal ve yasal gerçeklere uygun bir eğitim yaparak bilinçlenmeyi sağlayacaksınız diyordum.

Romanya ve Moldavaya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarında yetişen müdahaleci grupların HADEP’in faaliyetlerinde ve icraatlarında söz sahibi oldukları doğrudur. Yurtdışındaki ve özellikle Romanya’daki eğitim çalışmalarını Mehmet Hoca kod Cevat Soysal yürütmüştür. Mehmet Hoca kod Cevat Soysal benimle telefonla irtibat kurarak görüş ve talimatlarımı alıyordu.

HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetinin yürütüldüğü doğrudur. Ancak ben kendilerine bu işin yasal parti olmaları nedeniyle kendilerine zarar vereceğini bu faaliyetlerinin yanlış olduğunu belirtiyordum. HADEP’in kuruluşu sırasında Avrupa teşkilatımız vasıtasıyla para yardımı yaptık. Zannederim bu yardım 200.000 mark civarında idi. Kendileri adına düzenlenen gecelerde toplanan paralar bu şekilde bu partiye aktarılmıştır.

Halen cezaevinde hükümlü olarak bulunan PKK mensubu Sabri Ok’un HADEP’lilere talimatlar verdiği doğrudur. Üst düzey kararları da vermektedir. Ancak benim demek istediğim şudur. Ben esasen bir siyasi kanal arayışı içindeyim, fakat bir HADEP’linin yasal gerçekler karşısında kendisini PKK militanı gibi görmesi ve göstermesi yanlıştır. HADEP’le olan işbirliğimizi şu çerçevede anlatabilirim. Madem ki bu parti bizim tabanımıza dayanıyor, bizi temsili doğru olarak yapması ve bunun için de eğitim görmesi gerekir. Siyasi bir realite karşısında yasal bir parti olduğunu da unutmaması gerekir…” ;

31.5.1999 tarihinde Ankara 2 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1999/21 esas sayılı dava dosyasıyla ilgili alınan ifadesinde, “…HADEP PKK’nın tabanı üzerinde politika yaptı. HADEP içerisinde PKK ya kırsala eleman temini yönünde çalışmalar yapılmış olabilir ama resmi PKK kuruluşudur diyemeyiz….

…Bir de 1996 süreci önemlidir. 1996 Nisan ayında Mesut Yılmaz iktidara geldikten sonra önce HADEP’ten Recep Doğaner aracılığı ile bizimle ilişkiye geçildi…

…Ya HEP ya da HADEP dönemiydi yer bulmaları için kendilerine biraz yardım istediler ikiyüzbin mark yardımda bulundum. Kimlerin aracılık ettiğini isim düzeyinde bilemiyorum Avrupa’da böyle bir yardımın yapıldığını biliyorum…”

demiştir.

Adı geçene ait ifadeler Halkın Demokrasi Partisi hakkında kapatma davası açılmasından sonraki tarihlerde alınmış ise de, anlatımların dava açılmadan önceki eylemlerle doğrudan ilişkili olması ve Siyasi Parti ile PKK örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koyması nedeniyle değerlendirilmiştir.

Abdullah Öcalan hakkında verilen Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 29.6.1999 günlü, E:1999/21 ve K:1999/13 sayılı kararından adı geçenin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırarak üzerinde Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bir Kürdistan devleti kurmak amacıyla oluşturulan PKK adlı illegal örgütün kurucusu ve en üst düzey yetkilisi olduğu, yakalandığı tarihe kadar aldığı kararlar, verdiği emir ve talimatlarla, PKK terör örgütü militanlarınca gerçekleştirilen çok sayıda silahlı saldırı, yol kesme, bomba atma, sabotaj, silahlı soygun eylemlerinde binlerce vatandaş, asker, polis, köy korucusu ve kamu görevlisinin öldürülmesi ve yaralanmasından sorumlu olduğu kabul edilerek Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca “ölüm cezası” ile cezalandırıldığı ve eylemlerinin yoğunluğu, sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayrımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, bu eylemlerin ülke için ciddi, yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi, ceza adaletinin sağlanması bakımından, hak ve nesafet kuralları da gözetilerek aynı Yasa’nın 59. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına hükmedildiği anlaşılmıştır. Anılan karar Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 22.11.1999 günlü, E:1999/1296 ve K:1999/3623 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiş, daha sonra 9.8.2002 günlü, 24841 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren bulunan 4771 sayılı “Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun”la yapılan değişiklikle kimi istisnalar dışında idam cezalarının müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülmesi üzerine, Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 3.10.2002 günlü, E:1999/21 ve 1999/73 sayılı ek kararıyla adı geçen hakkında verilen ölüm cezası 4771 sayılı Yasa’nın 1. maddesinin (a) fıkrasına göre müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülmüştür.

PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın yukarıda belirtilen ifadeleri Davalı Halkın Demokrasi Partisi ile PKK terör örgütü arasında güçlü bir bağlantının bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

bb- HADEP ile PKK Terör Örgütü Arasındaki Bağlantıyı Gösteren Örgüt Elemanlarının Anlatımları

– Mehmet Aktar’ın İfadeleri

Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevinde terör suçundan hükümlü Mehmet Aktar’ın 1 Şubat 1999 günlü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği dilekçede şunları söylemiştir:

“…Terör örgütü PKK, amacına ulaşmak için terörle birlikte çeşitli legal parti ve dernekleri kullanmaktadır…

…bu tür yasal görünüm altındaki örgütler, PKK’nın halk içinde eli, ayağı, gözü, kulağı gibidir. Çünkü örgüt, direkt halk içine inmekte zorluk çekmektedir. Diğer taraftan, böylelikle uluslararası kamuoyunda sanki arkasında halk desteği varmış gibi bir izlenim uyandırmayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda bu tür paravan örgütleri vasıtasıyla biraraya topladığı insanları, Güneydoğu Anadolu bölgemiz ile Kuzey Irak’a göndererek, PKK’nın askeri kanadı olan ARGK’ye eleman kazandırmaya çalışan terör örgütü, bunda epey başarılı sonuçlar elde etmiştir. Yığınla insan HADEP tarafından kandırılıp dağa çıkarılarak, bu insanların hayatları söndürülmüştür…

…HADEP terör örgütü ile organik ilişkisi olan bir partidir. Bu ilişki Avrupa’da sözde örgütün siyasi kanadı olan ERNK yoluyla, Türkiye’de de cezaevinde bulunan PKK üyeleri aracılığıyla sağlanmaktadır. HADEP genel merkez yöneticileri sık sık Avrupa’ya giderek, burada PKK’nın Avrupa sorumlularıyla görüşür ve talimatlarını alırlar. Brüksel’deki “Sürgünde Kürt Parlamentosu” yine Brüksel’deki HADEP irtibat bürosu, PKK’nın talimatlarını HADEP’e aktarırlar. Yine Avrupa’da eğitilen birçok terör örgütü militanı, HADEP içinde faaliyet göstermek üzere Türkiye’ye gönderilmektedirler. Cezaevinden çıkan fakat dağda faaliyet yürütemeyecek durumda olan terör örgütü üyeleri genelde HADEP içinde çalıştırılırlar. Bu insanlar genelde HADEP içinde yönetici konumundadırlar. Yine bu kişilerin yaptığı faaliyetler, cezaevi ve Avrupa ERNK örgütü tarafından denetlenmektedir. Yanlış bir çalışma yaptıkları takdirde bu insanlar terör örgütü yöneticilerince gerektiğinde uyarılabilirler, yine görevlerine son verilebilir.

Hadep’in Terör Örgütü Açısından Oynadığı Rol

1- Terör örgütüne dünya ve Avrupa kamuoyunda meşruluk kazandırmak. Avrupa’daki demokrat, sosyalist, liberal ve Yeşilcilerin PKK’ya destek vermelerini sağlamak.

Bu amaçla sosyal etkinlikler düzenleyerek, devlet karşıtı propaganda yaparlar. Açlık grevleri organize ederek, milletvekilleri aracılığıyla Avrupa ülkelerindeki çeşitli kuruluşlarla ilişkiye geçerler. Bu ilişkiler vasıtasıyla Türkiye’yi tecrit etmeye çalışırlar.

2- Örgütün dağ kadrosuna eleman kazandırmak.

Bu amaçla HADEP, kendi bünyesinde kurduğu, kadın, işçi, gençlik, esnaf komisyonları aracılığı ile, insanları ilk önce terör örgütü PKK sempatizanı haline getirir. İkinci adımda ise dağa çıkarır. Bunun için de çok çeşitli etkinlikler düzenlerler. En başta HADEP binaları terör örgütünün eğitim yuvaları haline getirilmiştir. Geziler düzenleme, spor, müzik, folklor gibi çeşitli etkinliklerle halk içinde potansiyel kazanarak, bu potansiyeli örgüte aktarırlar.

3- Terör örgütünün sempatizan kitlesini devlete karşı çeşitli eylemlere çekerek, terör örgütü PKK’nın “siyasal ordumuz” adını verdiği eylemci bir kitle yaratmak. Bunun için, terör örgütünün ideolojik söylemleri yumuşatılır. Herkesin kabul edebileceği bir kalıba dökülür. Böylelikle herkesin sıcak baktığı bazı kuru söylemler ve sloganlar etrafında bölge halkını birleştirmek ve terörün şehirlerdeki destekçileri haline getirmek vs. gibi amaçlarını her türlü yöntemi kullanarak yaşama geçirmeye çalışırlar.

4- HADEP, Türkiye’de bölücü bir örgütün legal kurumları olarak faaliyet gösteren tüm dernek, sendika , kültür merkezi gibi oluşumların, yine dergi, gazete gibi basın-yayın organlarının hepsinin koordinesini yapar. Türk sol örgütlerinin bu yönlü oluşumları ile PKK adına ilişkiler kurar.

5- HADEP’ten seçilecek milletvekilleri yoluyla Meclis’te ve Türkiye rejimi içerisinde çatlak sesler yaratmak aykırı düşünceler ortaya atarak bir rejim bunalımı yaratmak veya en azından demokratik yapılanma dahilindeki bazı güçleri birbirine düşürmek. Örneğin, 1991 yılında Meclise giren HEP kökenli milletvekillerinin yaptıkları ilk iş; yemin sırasında sansasyonel söz ve davranışlarla olay çıkarmak olmuştur. Toplumu, bu olaylar etrafında bir tartışma zeminine çekerek, bu sorunu kabul edenlerle etmeyenler arasında bir ikilik yaratıp, tartıştırmak ve sonuçta kendilerini gündemleştirmeyi amaçlamışlardır. Hem de bölücü terör örgütünün düşünceleri Meclis’te bile dillendirilmiştir.

6- Örgüte lojistik destek sağlamak

Terör örgütü PKK’nın dağ kadrolarının giyecek, ilaç, teknik malzeme yine erzak gibi çeşitli ihtiyaçlarının büyük bir kısmı HADEP örgütleri tarafından temin edilerek örgüte ulaştırılmaktadır. İhtiyacı olan bölgelere para da gönderilmektedir. Bu amaçla HADEP örgütleri “Yoksullara yardım”, “Güneydoğudan göç eden muhtaç ailelere yardım” adı altında, her zaman para, yiyecek-giyecek ilaç gibi şeyler toplar. Bunun için kampanyalar düzenlerler. Bu kampanyalarda topladıkları herşeyi kırsala veya cezaevindeki PKK’lılara gönderirler.

7- Yurtdışında veya kırsalda eğitildikten sonra eylem amacıyla Türkiye’ye gönderilen PKK üyelerinin halk içinde barınmalarını sağlamak, deşifre olmalarını engellemek ve her türlü ihtiyaçlarını gidermek.

Örgüt tarafından eylem ve örgütlenme yapmak amacıyla Türkiye’ye gönderilen şahıslar, buralarda barınma, ilişki kurma, malzeme temin etme gibi çeşitli sorunlarla karşılaşırlar. PKK, bunları bildiği için Türkiye’ye gönderdiği mensuplarına HADEP içinde faaliyet gösteren, önceden ayarlanmış kişilerin adreslerini verir, böylece terör örgütü üyesi şahısın her türlü ihtiyaçları giderilir. Toplum içinde bu kişilerin deşifre olup, örgüt üyesi olduklarının anlaşılmaması için bu kişilere iş bulunur veya bir ailenin yanına, Güneydoğu’dan gelen akraba görüntüsü verilerek yerleştirilir. Aynı şekilde deşifre olan örgüt mensuplarının yurtdışına aktarılmaları da HADEP eliyle yapılır.

8- Örgütün eylemsiz kaldığı çeşitli dönemlerde HADEP, çeşitli eylemler yaparak eylemsizliği gidermeye çalışır.

Örneğin bölücü terör örgütü PKK, eylemsiz kaldığı zor dönemlerinde ateşkes ilan edince, HADEP’e talimat vererek kitle gösterileri, açlık grevleri ve çeşitli protesto gösterileri düzenlemelerini istemektedir.

Anlaşıldığı üzere Türkiye’nin demokratik yapısından yararlanarak kurulan bu tür kuruluşlar, bölücü düşüncelerin yayıldığı halkın bu yolla zehirlendiği ve devlet düşmanı haline getirildiği, PKK’nın paravan örgütleridir. Bunun en somut örneği bizler olmaktayız. Büyük çoğunluğumuz bu tür paravan örgütlerin propagandalarına kanarak, terör örgütüne katıldık…”

Anayasa Mahkemesi’nin 1.3.1999 günlü yazılı istemi üzerine Cumhuriyet Başsavcılığı’nda 2.3.1999 tarihinde alınan ifadesinde de, dilekçe ve altındaki imzanın kendisine ait olduğunu, HADEP’in seçimlere girerek PKK terör örgütünün Meclise taşınmasının engellenmesi gerektiğini, bu görüşlerin cezaevinde bulunan diğer itirafçıların da görüşleri olduğunu, HADEP’le temasta bulunan örgütün cephecisi ve yurt dışı ile bağlantısını sağlayan kişilerin halen cezaevinde bulunduğunu belirtmiştir.

Ayrıca Mehmet Alkın, Arif Sakık, Raşit Akcan ve Mehmet Yazar’ın aynı tarihte Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca alınan ifadelerinde ise:

– Mehmet ALKIN ifadesinde, “…Ben 1995 tarihinde Diyarbakır E Tipi Cezaevine yakalanarak girdim. HADEP adlı partinin temin etmiş olduğu para, ilaç ve elemanları zaman zaman ben alıp yerlerine ilettim. HADEP Diyarbakır il binasında il başkanının odasının yanındaki odada halen örgüt propagandası yapılmaktadır. Cezaevi ile örgüt arasındaki iletişimi de yine HADEP il teşkilatı tarafından tutuklu yakınları vasıtasıyla sağlanmaktadır. Ben Diyarbakır Aydın/Söke ve İzmir’deki parti binalarında bana teslim edilen elemanları alarak dağa götürdüm. Bu sistem halen böyle işlemektedir. Partinin adı ne kadar değişirse değişsin PKK örgütünün görünürde legal temsilcisi gibi davranmaktadır…”,

– Arif SAKIK ifadesinde“…Ben örgüt içerisine 1996 yılında kaçtım. Toplam 3 yıl kaldım. Ben şu anda Diyarbakır E Tipi Kapalı Tutukevinde hükümlü olarak bulunmaktayım. HADEP’in örgüte ne şekilde adam kazandırdığı konusunda bilgim vardır. Şu anda Muş merkezde fotoğrafçılık yapan HADEP’te yönetici konumunda bulunan Selahattin İŞLEK Muş civarındaki insanlara propaganda yaparak Mersin’de Adana’da ve İzmir’de sahte kimlikle faaliyette bulunan Nimet YILMAZ’a iş birliği halinde kandırdıkları kişileri PKK’nın askeri kanadına teslim etmektedirler. Her ikisi de şu anda HADEP’te faal durumdadırlar. Ayrıca Ankara’da Abdülmelik FIRAT’da bu şekilde adam temin ederek örgüte savaşçı kazandırmaktadırlar. Hatta Ankara Cezaevinde hükümlü bulunan Leyla ZANA’da zaman zaman ortak tanıdıkları vasıtasıyla örgütün üzerine fazla gitmememizi ve yıpratmamamız yönünde telkinler gelmektedir. Şu anda halen bu kişiler tarafından örgüte savaşçı gönderildiğini ziyaretime gelen tanıdıkların vasıtasıyla öğrenmekteyim…”,

– Raşit AKÇAN ifadesinde, “…Ben 1997 yılında İstanbul’da Bağcılar’da oturan ablamın yanına tedavi olmaya gittiğimde burada Bağcılar HADEP ilçe binasına gidip gelmeye başladım. Buradaki yayınları okuyarak MED TV izleyerek örgütün fikirlerinden etkilendim. Daha sonra memleketim olan Tatvan’a döndüğümde evden kaçarak Mayıs 1998 tarihinde Van iline giderek HADEP il Başkanının kendimi örgüte göndermesini istedim. Ancak il başkanı bunu kabul etmeyerek benden şüphelendi. Aradan bir saat geçtikten sonra yanında bulunan Ekrem kod isimli PKK militanı beni kenara çekerek nereli olduğumu sordu. Ve bununla birlikte İran’a geçtik. Van Başkaleden çıkış yaptık. Daha sonra güvenlik güçlerine teslim oldum. PKK militanı ile bizim tanışmamız HADEP il binasında olmuştur. HADEP İl Başkanının bu kişinin PKK militanı olup olmadığını bilmemesi mümkün değil…”,

– Mehmet YAZAR ifadesinde, “…Temsilcimiz Mehmet AKTAR’ın Yargıtay Başsavcılığına göndermiş olduğu dilekçe içindeki görüşler doğrudur. Ben örgüt içerisinde cepheciydim. Yani şehir faaliyetinde bulunuyordum. Benim HADEP’liler ile o dönemde örgüt adına yakın ilişkim vardı. Bunların ne şekilde militan kazandırıp bizim vasıtamızla örgüte gönderdikleri, kimlerin bu işlere karıştığı, bu şekilde örgüte yardımda bulunduğu bağlantıların ne olduğu, isim ve yer verilmek suretiyle halen yargılanmış bulunduğum Diyarbakır 4 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1996/377 Esas sayılı dosyadaki gerek benim ifadelerim ve gerekse diğer sanıkların ve özellikle HADEP’li yöneticiler Hamza AKALIN ve Ahmet YAKUT’un ifadelerinde bu bağlantılar çok açık bir biçimde ortaya konmuştur. Başsavcılık arzu eder ise, bu dosyayı incelemek suretiyle söz konusu Partinin ülkeye ne gibi zararlar verdiğini görecektir. Yine aynı dosyada HADEP yöneticileri Celal AYÜS ve Zülfükar ODABAŞI’nın ifadelerinde görülecektir…”,

şeklinde açıklamalarda bulunmuşlardır.

Adı geçenlerin bu beyanları, amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak olan ve bu yönde silahlı eylem ve faaliyetlerde bulunan PKK terör örgütü ile davalı Halkın Demokrasi Partisi arasında bağlantının olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

cc- Halkın Demokrasi Partisi İle PKK Terör Örgütü Arasındaki Bağlantıyı Gösteren Eylemler

Haklarındaki soruşturmalarda davalı partinin değişik organlarında görevli oldukları belirtilmekle birlikte yapılan yazışmalarda bu konuda açıklık bulunmaması karşısında Halkın Demokrasi Partisi ile PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymaları gözetilerek aşağıda isimleri geçen kişilerin üzerinde de durulmuştur.

– Faysal Akcan’ın HADEP 2. Olağan Kongresindeki Bayrak İndirme Eylemi

Faysal Akcan’ın 23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda yapılan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nde salona asılı bulunan Türk Bayrağını bulunduğu yerden çözerek yere attığı, yerine PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın büyük bez üzerine çizilmiş posterini astığı, bu eylemin salonda bulunan Parti delegeleri tarafından coşkuyla alkışlandığı, Abdullah Öcalan’ın lehine sloganlar atıldığı, görevli hükümet komiserinin uyarmalarına karşın Türk Bayrağı önceki yerine asılmadığı gibi salonda bulunan bir kısım parti delegelerince üzerine basılarak çiğnendiği, “HADEP Görevlisi” yazılı tişortlar giyen kişilerle salonda bulunan diğer partililerce terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün bayrağının uzun süre alkışlar ve sloganlarla eller üzerinde dolaştırıldığı, ayrıca Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın posterinin yanına Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün bayrağının asıldığı, bu eylemleri gerçekleştirenler arasında maskeli çok sayıda terör örgütü militanı olduğu izlenimini veren kişilerin bulunduğu ve salonda açıkça terör örgütünün propagandasının yapıldığı anlaşılmıştır.

Nitekim adı geçenin bu eylemini Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi “Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf fiil işlemek” suçu olarak değerlendirip 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 125. maddesi uyarınca 22 yıl altı ay ağır hapis cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 8.6.1998 gün ve 21997/3736 Esas ve 1998/1820 sayılı kararla onanarak kesinleşmiştir.

– Famiha Aslan’ın HADEP Adana İl Teşkilatının Düzenlediği 29.5.1998 Günlü Toplantıdaki Eylemi

Famiha Aslan’ın, HADEP Adana İl Teşkilatının düzenlediği 29.5.1998 günlü toplantıda sunuculuğu sırasındaki konuşmasında,“…ateşin ve güneşin çocuklarına selam olsun, ülkelerinin aslanları olan yiğitlere selam olsun, çocuklarını, kardeşlerini ve kocalarını ölümlerden ve görünmezliklerden kaybeden analara selam olsun, yaşanılır ve özgür bir yaşam için direnen onbinlere selam olsun, güç sahibi yurtseverler ve büyük bir mücadele için burada bulunanlara merhaba…Kürdistan şehitleri için bir dakikalık saygı duruşu yapalım, kimse Kürtlere ölü demesin, Kürtler yaşıyorlar, hiç düşmeyecek Kürt bayrağı…” demiştir.

Famiha Aslan konuşmasında, etnik köken ayrılığını vurgulayarak Devletin kürt kökenli vatandaşlara karşı bir mücadele hatta bir savaş içerisinde bulunduğunu belirtmesi, Devletin terörle mücadelesi sırasında öldürülen örgüt mensuplarını Kürdistan şehitleri olarak adlandırması nedeniyle “halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik” suçundan Adana 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1998 günlü, 1998/234 Esas ve 1998/432 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin ikinci fıkrası ve 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 10 ay hapis ve 1.266.666 lira ağır para cezası verilmiş, hüküm 17.6.1999 tarihinde kesinleşmiştir.

– Leyla Zana, Mehmet Salih Altun, Abdullah Mehmet Varlı, Mehmet Yağmur, İsmet Kılıçarslan, Kazım Yakmaz, Kerem Soylu, Ali Şola, Mehmet Reşit Irgat, Reşit Köçeroğlu, Mehmet Nuri Görkey ve Fehmi Demir’in 1997 Yılı Ocak Ayında Yazdıkları HADEP Bülteninde Yayımlanan Yazıları

Leyla Zana Halkın Demokrasi Partisi bülteninin 14. sayfasında “Geciken bülten” başlığı altında Tutuklu DEP Milletvekili imzasıyla yazmış olduğu yazıda, “Bizler gibi sömürülen yok sayılan sürgün ve imha ile karşı karşıya bırakılan bir halkın kurumlaşarak politika yapması alabildiğine güçtür… HEP ve DEP mirasını devralan HADEP in onlarca şehidi bir o kadarda tutuklusu vardır. … yine şunu çık iyi bilmeliyiz ki bizi düzen partilerinden parklı kılan halkın özgücüne dayanmamız ve halktan aldığımız destek ve cesaretle hareket etmemizdir… art niyet, bencillik, kariyerimiz ve kişisel çıkar gibi yaklaşımların halkımızca kabul görmeyeceği bilinmelidir. savaşın giderek yoğunlaştığı böylesine zor bir süreçten geçerken bireysel çıkar ve benlerimizden uzaklaşarak hep bir olmalıyız”;

Abdullah Mehmet Varlı, Mehmet Yağmur, İsmet Kılıçarslan, Kazım Yakmaz, Kerem Soylu, Ali Şola, Mehmet Nuri Görkey, Fevzi (Fehmi) Demir, M.Reşit Irgat, Reşit Koçeroğlu’nun ise, bahse konu bültenin 21-22-23-24. sayfalarında “HADEP’i Destekleyen Bir Grup Din Adamından: İnsanım Diyen Herkese Açık Mektup” başlıklı , isimlerini taşıyan beyanlarında, “… Dinle kardeşlik kuralı ve tanımı bu iken ülkemizde yaşanan durum böyle midir’ yoksa Kürt milleti kendi kimliği anadili kültürü kendi örf ve adeti ve yargı değerleri ile yaşamak istiyor diye niçin zulme uğruyor… dinde bir milletin kimliği inkar, kültürünü yok saymak var mıdır. anadilini yasaklamak var mıdır… bugün Türkiyemizde anayasamıza göre Kürt milleti yoktur. Kürtlerin anadili Kürtçe yasaktır. peki Kürt insanının da diğer insanlar gibi Allah yaratmadı mı’ … bu devlet Kürtlere yasaklamıştır bu bir zulumdür. neden’ ‘ben müslümanım’ diyen herkes bu zulme karşı çıkmıyor. … ey islam alemi size ne oldu, Ortadoğu’da İran, Irak, Suriye, ve Türkiye de kürdü öldürüyorsunuz hem de islam adına… Kürtler İslam aleminin yetimleridir diye mi öldürülüyor… yeter müslümanlar yeter artık… bunlar ne Kürtlere ne de Türklere yarar getirir… senin Kürt kardeşinin varlığı inkar ediliyor. kültürü yok sayılıyor yerinden yurdundan ediliyor. yok olup gidiyor…”;

Mehmet Salih Altun’un aynı bültenin 25-26-27 sayfalarındaki, “HADEP Seçilmiş Halk Temsilcileri Grup Sözcüsü Yardımcısı” imzalı rapor başlıklı yazısında, “… Ama başka özellikleri daha vardı, Dilan ve Berivan Kürttü, Neden bunları anlatıyorum, Bu coğrafyada yaşamaya hele Kürt olmaya birileri bedel koymuştu. Kimisine bu bedel 80’inde ödetilir, kimisine 18 inde, 25 inde ödetilir kimi sinede Berivan ve Dilan gibi hayati tanımadan neyin bedeli olduğunu bilmeden daha çocukluğunu yaşamadan canı ile ödetilir… Türkiye’nin bugünkü drurumu yaşanan savaşı, savaşın çirkinliği acımasızlığı ve kirliliğini halka aktarmıya çalışıyorduk, ateşkes sürecini bu ateşkesin Türkiye halkları için önemini anlatmaya çalışıyorduk… dilan ile berivan iki tane küçük çocuktular isimleri kadar kendileri de güzeldi, ama birileri fermanı vermişti, dilan ile berivanlara yaşam hakkı tanınmayacaktı ve tanımadı, bunu herkes bilmelidir. berivan ile dilanları katletmek insanlık dışı bir olaydır… Gelin hep beraber başka Berivan ve Dilan’ların katledilmemesi için ve sıra sevgi ile güle gelmeden bu kirli savaşa dur diyelim, Kendimizi geleceğimiz olan çocuklarımız için siper edelim”

demişlerdir.

Sözkonusu yazıların davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin yayın organı olan “Bülten”de yer alması Parti’nin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik tutumunu ortaya koymaktadır.

Kaldı ki belirtilen yazılardaki söylemleriyle adı geçenlerin halkı ırk esasına dayalı bir şekilde açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçunu işledikleri kanısına varan Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 79. ve 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ikişer yıl hapis ve 1.720.000’er lira ağır para cezası verdiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı ilamıyla kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Tahir Han’ın 26.6.1994 Günü Atatürk Spor Salonunda Yapılan HADEP 1. Olağan Kongresinde Gerçekleştirdiği Eylemler

Tahir Han 26.6.1994 günü Atatürk Spor Salonunda yapılan HADEP 1. Olağan Kongresinde yaptığı konuşmada, “Sayın Başkan, değerli delege arkadaşlarım…Demokrasi Partisinin ilk olağan kurultayında yine bir aradaydık. O gün de halkımıza ve bize yönelik saldırılar, kuşatmalar üst boyutlardaydı. Ülkemize, ulusumuza karşı sürdürülen sömürgeci vahşet, dünyanın gözleri önünde büyük bir pervasızlıkla sürdürülüyordu…Arkadaşlar, hatırlatmak açısından söylüyorum. Biz ülkenin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel bizzat Kürdistan sorununun varlığı, Kürdistan’ın sömürge olduğu gerçeğidir. Ve Kürdistanın sömürge statüsü değişmeden de Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Bu bakımdan demokrasinin olmazsa olmaz şartı Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının bağımsızlık ve özgürlük üst koşulu, ön koşuluyla desteklenmesidir. Dolayısıyla Kürt ulusunun bu hakkını bağımsız ve özgür koşullarda kullanmak üzere başvurduğu her türlü mücadele araçları meşrudur, haklıdır…Bu bakımdan T.C.’nin dayattığı formaliteler ve yasal zorunluluklarla çatışma içine girilmesi kaçınılmazdır. Çünkü, T.C.’nin mevcut hukuk sistemi Kürdistanın sömürge konumuna yasal bir biçim verilmesi üzerine kuruludur. Ve bizce legal mücadele yasayı değil, meşruiyeti esas almalıdır…Parlamentodaki Kürt milletvekillerinin varlığı, dünya kamuoyuna bu organın hem Kürt hem Türk ulusunun siyasal iradesini temsil eden meşru bir organ oluşuna delil gösterilmektedir. T.C’nin parlamentosu meşru olunca Kürdistan üzerindeki sömürgeci terör de meşru olmaktadır…Sömürgeci şiddet her geçen gün azgınlaşmış…yüzlerce kişi bu saldırılarda şehit düşmüş…politik kadroların legal mücadelelerindeki tüm basiretsizliklerine rağmen Kürt ulusu özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini, büyük bir özveri ve kararlılıkla sürdürmüş ve bu mücadelede Kürt ulusu bizden beklenen aktif destekten yoksun bırakılmıştır” demiştir.

Adı geçen konuşmasında, Kürt halkının farklı bir kimliği ve Kürdistan isimli bir ülkesi bulunduğunu, ulus ve ülkelerine karşı bir vahşetin sürdürüldüğünü, Kürdistan’ın sömürge olduğunu, bu statü değişmeden Türkiye’nin demokratikleşmesinin mümkün olmadığını, Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkının, bağımsızlık ve özgürlüğünün verilmesi gerektiğini, Kürt ulusunun bu amaca ulaşabilmek için başvurduğu her türlü mücadele araçlarının meşru ve haklı bulunduğunu, Kürt halkının büyük bir özveri ve kararlılıkla özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini sürdürmekte olduğunu belirtmesi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü hedef alan bölücülük propagandası yapmak suçundan Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 22.1.1997 günlü, E:1996/19 ve K:1997/3 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasanın 8. maddesinin birinci fıkrası uyarınca 1 sene hapis ve 100.000.000 lira ağır para cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 1.3.1999 gün ve E:1998/1505 ve K:1998/1132 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Bayram Karkın’ın 22.3.1997 günü Ankara HADEP İl Teşkilatının Düzenlediği Nevruz Şenliğinde Yaptığı Konuşma

Bayram Karkın 22.3.1997 günü Ankara HADEP İl Teşkilatının düzenlediği Nevruz şenliğinde yaptığı konuşmada, “Nevroz bize göre Mezopotamya halklarının cezaevinde yakıp Demirci Kawa yandaşlarını mağlup edişidir. Bunun davamızdaki müjdecisi Nevroz ateşidir. Yani nevroz halkların özgürleşme, özgürlüğüne kavuşma destanıdır. Peki günümüz zalim Dehakları kimlerdir’ Onlar özelleştirme, kamulaştırma…milyonlarca işçiyi sokağa atan sendika hakkı için mücadele eden işçileri joplayan cezaevlerine tıkan işçilerin alın terlerini zorunlu tasarruf diye el koyanlardır…Onlar kürt halkını kirli savaş ve katliamları ile yoketmeye çalışanlardır. Onlar artık pek çok insanın kanını içip onbinlerin yüzbinlerin kanı ile beslenen emperyalist kan içicilerdir…Onlar bir avuç kahrolasıdır. Dersim’de, Şırnak’ta, Halepçe’de en son Lice’de halklarımızı katleden kontrgerillanın ta kendisidir…Sermaye sınıfı çıkarlarını koruyan bir örgüttür…Peki bu cinayet örgütünün bir avuç para babasının tahakkümüne son verecek, onları alaşağı edecek, halkımızı, dünya halklarını kurtuluşa götürecek kurtuluşun mucize nevroz ateşini yakacak olan kimlerdir’ Yani günümüzün Demirce Kawaları kimlerdir’ Tüm baskılara katliamlara rağmen sömürüye ve zulme başkaldıran emekçi halklardır. Model işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı bilimin bilinci ile donanmış devrimcilerimizdir…Ne yaparlarsa yapsınlar Nevroz sermayeye karşı devrimcinin simgelerindendir…biz diyoruz ki sermaye ve onun düzenine karşı direnmek emekçilerin ezilenlerin savaştan ve kapitalizmden özgürleşme mücadelesidir. Sömürüye, zulme ve tüm bunların asıl kaynağına karşı ortak mücadeledir…Bugün nevroz Demirci Kawanın yaktığı özgürlük ateşini tüm sokaklarda ve alanlarda yakabilmektir” demiştir.

Bayram Karkın halkın etnik köken farklılığı gözetilerek ırken bölündüğünü, işçi sınıfı ve kürt halkının zulüm gördüğünü ve sömürüldüğünü ileri sürülerek bu kesimleri yönetime karşı koymaya çağırdığı anlaşılmaktadır.

Nitekim adı geçen hakkında Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 22.10.1997 günlü, E:1997/146 ve K:1997/135 sayılı kararıyla ırk ve bölge farklılığı gözeterek halkı açıkça kin ve düşmanlığa tahrik suçundan Türk Ceza Yasası’nın 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca bir yıl hapis ve 860.000 lira ağır para cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 21.1.1998 günlü, E:1997/18657 ve K:1998/172 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Güven Bekirhan’ın 21.3.1997 Günü Kars HADEP İl Başkanlığınca Kars Düğün Salonunda Düzenlenen Nevruz Kutlamaları Sırasında Yaptığı Konuşma

21.3.1997 günü Kars HADEP İl Başkanlığınca Kars Düğün Salonunda düzenlenen nevruz kutlamaları sırasında sunuculuk yapan Güven Bekirhan konuşmasında, Buca ve Erzurum cezaevlerinde silahlı çete üyesi olmak ve bu çete adına silahlı eylemlere katılmak suçlarından dolayı hükümlü ve tutuklu bulunan şahıslarca gönderilmiş mesajlarmış gibi, metinleri orada bulunanlara okuduğu, metinlerin içeriğinde nevruz bayramının Kürt halkının bir bağımsızlık kazanımının yıldönümü imişçesine ve Kürtlere özgü bir gün olarak yeniden böyle bir doğrultuda, bu amaca hizmet etmesi için kutlanması gerektiğinin ifade edilmesi nedeniyle “bölücülük propagandası yapmak” suçundan Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 4.6.1999 günlü, E:1997/389 ve K:1999/141 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 2.250.000.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 7.10.1999 günlü, E:1999/13801 ve K:1999/13403 sayılı ilamıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Osman Tağu, Cüneyt Subaşı, Fersende Sanğir, Ayhan Tekin, Sadık Altürk, Mehmet Aksoy ve Tahir Aksoy’un Katıldığı Terör Örgütü Başının Roma’da Yakalanışını Protesto Amacıyla 16.11.1998 Günü HADEP Güngören İlçe Teşkilatının ve Teşkilatta Görevli Kişilerin Yönlendirmesiyle Güngören İlçesinde Meydana Getirilen Eylemler

HADEP İstanbul Güngören İlçe Başkanı olan Hediyetullah Ülgen parti binasına gelen şahıslara terör örgütü başının Roma’da yakalanışını protesto amacıyla yürüyüş yapmak üzere Belediye binası önünde toplanmalarını söylemesi üzerine Osman Tağu, Cüneyt Subaşı, Fersende Sanğir, Ayhan Tekin, Sadık Altürk, Mehmet Aksoy ve Tahir Aksoy ile birlikte çok sayıda kişinin Belediye binası önünde toplandığı, “Biji PKK, Biji Apo, Apo’ya uzanan eller kırılsın” şeklinde sloganlar attıkları, pankart taşıyarak yürüdükleri nedeniyle “yasa dışı örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan İstanbul 4 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 6.12.1999 günlü, E:1998/488 ve K:1999/620 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169 ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üçer sene dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği ayrıca Osman Tağu ve Mehmet Tahir Aksoy’a yaşları nedeniyle 55. maddenin üçüncü fıkrası uyarınca cezalarında indirim yapıldığı, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 26.6.2000 günlü, E:2000/1761 ve K:2000/1891 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Feyaz Yılmaz, Fatma Erik, Fikret Güçer, Demircan Aktaş, Erdem Kılıç, Abdullah Yılmaz, Yetkin Alkan, Zeytin Kıyak ve Necibe Büyükgöl’ün Katıldığı Terör Örgütü Başının Roma’da Yakalanışını Protesto Amacıyla 18.11.1998 Günü HADEP İzmir İl ve Çiğli İlçe Teşkilatının ve Teşkilatta Görevli Kişilerin Yönlendirmesiye Küçükçiğli’de Meydana Getirilen Eylemler

Feyaz Yılmaz, Fatma Erik, Fikret Güçer, Demircan Aktaş, Erdem Kılıç, Abdullah Yılmaz, Yetkin Alkan, Zeytin Kıyak ve Necibe Büyükgöl’ün PKK örgütü başı Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmasını protesto etmek, örgüte destek vermek ve kamuoyu oluşturmak amacıyla 16.11.1998 ve 18.11.1998 tarihlerinde HADEP İzmir İl ve Çiğli İlçe Teşkilatında görevli kişilerin yönlendirmesiyle Çiğli Güzeltepe futbol sahası karşısında ve Küçükçiğli’de kahveler durağında yasadışı gösteriler düzenledikleri, gösterilerde adı geçenler tarafından “dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Apo Roma’da T.C. komada, Biji Apo Biji PKK” şeklinde sloganlar attıkları nedeniyle “yasadışı örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 11.5.1999 günlü, E:1998/308 ve K:1999/74 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, Erdem Kılıç’ın cezasının tekerrürden artırıldığı, Feyyaz Yılmaz’ın cezasının ise yaşının küçüklüğü gözetilerek indirildiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 25.1.2000 günlü, 1999/1439 Esas ve 2000/20 Karar sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Nevruz Yıldırım, Banu Yetkin, Elveda Çelik, Rahmetullah Tepe, Ahmet Bürüsk Altındağ, Hasine Kay ve Hüseyin Sarıaltın’ın Katıldığı 21.3.1998 Günü HADEP Teşkilatı Tarafından İzmir Cumhuriyet Alanında Düzenlenen Açık Hava Toplantısında Yapılan Konuşmalar ve Meydana Gelen Olaylar

21.3.1998 günü İzmir Cumhuriyet meydanında HADEP İzmir İl Teşkilatı tarafından düzenlenen “nevruz bayramı” konulu gösteride Rahmetullah Tepe, Nevruz Yıldırım ve Elveda Çelik’in PKK örgütünün lideri Abdullah Öcalan ile Mazlum Doğan’ın posterlerini gösteri alanına getirdikleri, posteri Nevruz Yıldırım’ın, PKK örgütünün işaret ve amblemi bulunan bayrağı ise Ahmet Bürüsk Altındağ’ın taşıdığı, güvenlik güçlerinin müdahalesi sırasında Hasine Kay’ın PKK terör örgütünün bayrağını sakladığı, yapılan aramada bayrağın adı geçenin evinde ele geçirildiği, Hüseyin Sarıaltın’ın da örgütün bayrağını açarak taşıdığı, adı geçenlerin gösteriler sırasında PKK terör örgütünü ve liderini öven sloganlar attıkları nedeniyle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, Nevruz Yıldırım “yasadışı bölücü örgütün sair efradı olmak” suçundan 25.3.1999 günlü, E:1998/117 ve K:1999/46 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 168. maddesinin ikinci fıkrası ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca 12 yıl 6 ay süreyle ağır hapis cezası, diğer kişiler ise “yasa dışı bölücü örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 11.10.1999 günlü, E:1999/1114 ve K:1999/3329 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Emine Çelebi, Abdullah Kutal, İhsan Yaşlı, Fırat Kutal, Cengiz Kurt, Hüseyin Baran, Mirzat Sati, Burhanettin Emektar, Cengiz Kaçan ve Volkan Uğraş’ın Katıldıkları Terör Örgütü Başının Roma’da Yakalanışını Protesto Amacıyla ve HADEP İzmir İl ve Konak İlçe Teşkilatının ve Teşkilatta Görevli Kişilerin Yönlendirmesiyle, 25.10.1998 Günü Kadifekale’de ve 17.11.1998 Günü Limontepe’de Meydana Gelen Eylemler

PKK terör örgütü başının İtalya’da yakalanması ve Türkiye’ye iadesinin istenmesi üzerine Halkın Demokrasi Partisi İzmir İl yönetiminin yönlendirmesiyle adı geçenler 25.10.1998 tarihinde İzmir Kadifekale’de ve 17.11.1998 tarihinde de İzmir Limontepe semtinde gösteriler düzenledikleri, PKK terör örgütü lehine sloganlar attıkları ve HADEP Konak İlçe binasında örgütü desdeklemek amacıyla açlık grevi başlattıkları nedeniyle “terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 17.8.1999 günlü, E:1998/300 ve K:1999/164 sayılı kararla Fırat Kutal, Cengiz Kurt, Hüseyin Baran, Burhanettin Emektar ve Volkan Uğraş’ın Türk Ceza Yasası’nın 169., 55., 59. maddeleri ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca ikişer yıl altışar ay süreyle ağır hapis cezası, Emine Çelebi, Abdullah Kutal, Mirzat Sati, Cengiz Kaçan, Mehmet Emin Bayar ve İhsan Yaşlı’nın Türk Ceza Yasası’nın 169., 59. maddenin ikinci fıkrası ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 27.3.2000 günlü, E:1999/1671 ve K:2000/768 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Nuri Turan, Beyaz Emektar ve Cezmi Yalçınkaya’nın Katıldığı 25.10.1998 Günü Denizli HADEP Gençlik Komisyonları Tarafından Düzenlenen Gençlik Şöleni İsimli Etkinlikte Meydana Gelen Olaylar

25.10.1998 tarihinde Denizli HADEP İl Teşkilatı ve Gençlik Komisyonu tarafından Denizli Açıkhava Tiyatrosunda düzenlenen gençlik şöleninde sunuculuk yapan Nuri Turan konuşmasında, “…şu anda Kürdistanın askerleri için ve ölü askerler için bir dakika saygı duruşu için ayağa kalkalım” diyerek izleyicileri saygı duruşuna kaldırmış, bilahare Kürtçe olarak yaptığı konuşmasında “tüm Kürtlerin bir arada olması ayakta kalması için, her Kürdün birlikte olması için çoğu zindanlarda ve hapishanelerde ömürlerini çürütmüş ve ateşle oynamışlar, çoğu Kürtler ta yıldızlara kadar uzandılar, biz bir daha diyoruz ki bizim şehitlerimiz, bizim önderlerimizdir, biz de onların arkasında yürüyeceğiz. Onlar bizim önderimiz, başımızdır, onlar bize bu yolu göstermişlerdir…”, “…Ateş bizim Kürtler içindir, ateş bedene dönüşür, ateş cana dönüşür, sizce de malum ki Dicle ile Fırat arasında kan dökülüyor, bu kana yeter diyoruz, biz artık kan dökmek istemiyoruz, eğer kan dökmek istersek, eğer canımızı vermek istersek kendi yurdumuz için canımızı ve kanımızı veririz. Hani Nemrut dağının üzerindeki Kürtler, aynı saflarda omuz omuza mücadele vermenin onurunu yaşıyoruz, yaşasın halkların kardeşliği” dediği, Beyaz Emektar isimli sunucu ile birlikte izleyicileri Kürdistan askerleri için saygı duruşuna davet ettiği ve, “…ölüm fikirlerimizin yazgı kürttü, yasaktı adı, tırnaklarımızla kazıdık adımızı Diyarbakır surlarına, bir damla gözyaşı olup, denizlerde can verdik, güneşten koptu yüreğimiz, dağlardan şehirlere ulaştı, her sözümüz bir isyan, her gürültümüz ateşten kopan bir parça olup yıldızlarla buluştu” şeklinde sözler sarfetmişler; Pamukkale Üniversiteli “yurtsever” öğrenciler tarafından gönderilen “Halkımıza kurulduğu günden bu yana baskı, şiddet ve asimilasyon politikalarını pervasızca uygulayan özel savaş rejimi günümüzde bu uygulamalarına psikolojik savaş aygıtlarını da ekleyerek savaşı tırmandırmaktadır. Kuruluş mayasında Anadolu’da yaşayan Türk, Kürt, Türkmen, Ermeni, Arap, Çerkez ve Laz halklarını soykırım temelinde gerçekleştiren özel savaş rejimi her türlü ulusal ve demokratik hak taleplerini zor aygıtlarla en kanlı bir şekilde bastırmaktadır. Ermeni soykırımı ile başlayan bu süreçle Mustafa Sülfi’lerin Karadeniz’de boğdurulması, Şeyh Said’in katledilmesi ve Dersim’de ana karnında bebeklerin süngülenmesi ile devam edip günümüze kadar gelişmektedir. Günümüzde ülkenin bir parçasının gelişen ulusal kurtuluş mücadelesini en vahşi bir tarzda bastırmaya çalışırken insanların bütün değerlerini ayaklar altına alan öldürülen insanların organlarından koleksiyon yapacak kadar hayvanlaşan özel savaş rejimi aynı saldırıyı zindanlara doldurduğu tutsaklar üzerinde uygulamak istemektedir. Can güvenliğinden sorumlu olduğu tutsaklar üzerinde tam bir vahşet uygulanmaktadır. 12 Eylül karanlığında Amed şafağını yaratarak vahşete karşı direniş geleneğini başlatan Mazlum Kemal ve Hayriler ile sayıları bugün onbinleri bulmuştur. Zindanlardaki özgür tutsaklar bir halkın ulusal önderliğine karşı başlatılan ve halkı bitirmeye yönelik olan politikalarını bastırmak, protesto etmek için bedenlerini bir ateşe veriyorlar. Özel savaş rejiminin topyekün olarak başlattığı bitirme ve yoketme hareketlerine karşı zindanlarda yükselen bu meşale bütün Anadolu’yu saracaktır. Halkımızın gençliği bu saldırılara ve zindanlarda yakılan meşaleyi özgürlük dağlarında yükseltecektir, gelecek kazanılacaktır. Yaşasın halkların kardeşliği” içerikli metni okuduğu, Cezmi Yalçınkaya’nın Türkçe ve Kürtçe olarak söylediği şarkıda, “Canım hanım güle her taraf Kürdistandır…Bizim el üzerimizdeki gençler onlar Kürtlerimizdir, onlar şehit oldular, tek tek onlar bize çağrı yaptılar, bize, şehitler ölmez, dağların üzerindekiler çalışmalara devam ediyorlar, bizi yanlarına çağırıyorlar, şehitler ölmez, haydi dağ başına çıkalım, kendimizi çalışmaya verelim, hepimiz dağlardaki çalışmalarımıza devam edelim, çalışın, çalışınız, dağlardaki çalışmanızı, biz sizlere çağrı yapıyoruz, şehitler ölmez, onlar köyümüzde epey büyük kişilerdir, bizim önderimizden önderlik yapıyorlar, bizim gönlümüzde çok saygındırlar ve büyüktürler, bize sesleniyorlar, şehitler ölmez, şehitler kendini bilmeyenlerin ellerine geçtiler, o ağır ve güçlü askerlerimiz biz Kürtleri bağımsızlığa koşturacaklar, o kahraman askerlerimiz ağır güçlü Kürdistan askerleri şehitler ölmezler, ölmezler…” dediği nedenleriyle “bölücülük propagandası yapmak” suçundan İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 3.6.1999 günlü, E:1998/298 ve K:1999/100 sayılı kararla adı geçenlerin 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca birer yıl hapis cezası verilmiş, bu ceza paraya çevrilerek ertelenmiş ve hüküm Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 21.12.1999 günlü, E:1999/2130 ve K:1999/4069 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Mahmut Güngör’ün Katıldığı Terör Örgütü Başının Romada Yakalanışını Protesto Amacıyla 17.11.1998 ve 6.12.1998 Günleri Arasında HADEP Malatya İl ve Battalgazi İlçe Teşkilatlarında Görevli Kişilerin Yönlendirmesiyle Malatya’da Meydana Getirilen Eylemler

Mahmut Güngör’ün terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto etmek ve cezaevlerindeki hükümlü ve tutukluların açlık grevi eylemlerini desteklemek amacıyla HADEP Malatya il binasında başlatılan açlık grevine katıldığı, parti binasının muhtelif yerlerine “Kalbimiz Roma’da…Özgürlük Güneşimizi Karartamazsınız…Berxwedan Jiyane…Ateş Güllerini Selamlıyoruz…Zindanlar Boşalsın…Tutsaklara Özgürlük…” gibi PKK terör örgütü ve onun başı Abdullah Öcalan’ı destekleyici sözlerin yazılı bulunduğu pankartların asılması, uydu anteni kullanarak MED TV adlı televizyon yayını aracılığıyla PKK terör örgütünün propagandasına yönelik olarak örgüt elemanlarının dağ ve kamp yaşantılarını, terör örgütü başının konuşmalarını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve güvenlik güçlerini yerici yayınları parti binasına gelenlere izlettirilmesine yardımcı olduğu ve evinde yapılan aramada terör örgütü yayınlarından olan gazete ve dergilerin ele geçirildiği nedeniyle adı geçenin “PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce Türk Ceza Yasası’nın 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. ve yine Türk Ceza Yasası’nın 59. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleşmiştir.

– Sakine Sürgülü, Fatma Dolaş, Gülseren Öner, Nazife Bilgiç, Arzu Doymaz, Sakine Doymaz, Fatma Doymaz ve Hüseyin Aslan’ın Katıldığı 17.11.1998 Günü Abdullah Öcalan’ın Tutuklanmasını Protesto Amacıyla Adıyaman HADEP İl Binasında Yapılan Açlık Grevleri

Yukarıda adı geçenlerin PKK silahlı terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanması ve bu ülkede tutuklanmasını protesto etmek amacıyla Adıyaman HADEP il binasında 17.11.1998 tarihinde açlık grevi başlatıp bu eyleme katıldıkları ve böylece yasadışı PKK silahlı çete örgütüne destek verdikleri nedeniyle “yasa dışı örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 6.5.1999 günlü, E:1999/1 ve K:1999/37 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 169, 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca ceza verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 15.5.2000 günlü, E:1999/2174 ve K:2000/1450 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

dd- Aramalarda Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

Halkın Demokrasi Partisi hakkında çeşitli soruşturmalar nedeniyle yetkili ve görevli yargı mercilerince verilen kararlar üzerine adı geçen Parti’nin birçok teşkilat binasında görevlilerce aramalar yapılmış ve bu aramalar sırasında Davalı Parti ile terör örgütü PKK arasındaki bağlantıyı ortaya koyacak nitelikte yayın, eşya ve diğer belgeler ele geçirilmiştir.

– HADEP Genel Merkezinde Ele Geçirilen Yayın ve Diğer Belgeler

Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 9.2.1998 günlü, 1998/24 D. İş sayılı kararı uyarınca 10.2.1998 Günü HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada, Abdullah Öcalan’ın yazdığı “19. Yüzyıldan Günümüze Kürdistan Gerçeği ve PKK Hareketi”, “Politik Rapor”, “PKK’nın Parti Tarihi”, “Eğitim Programı”, “Toplumlar Tarihine Giriş”, “Kürt Tarihi” başlıklı ders notlarının bulunduğu, eğitim salonundaki kara tahta üzerine tebeşirle yazılmış “Ape Musa Eğitim Devresi” yazısının bulunduğu, Ali Fırat (Abdullah Öcalan)ın “Kürdistanda Kişilik Sorunu” isimli kitabı, Seracettin Kırıcı’nın yazdığı “Eşa Hadepe Jana Amede”, “Aydınlar Ne Diyor Kürt Sorunu”, İsmail Beşikçi’nin “Kürt Aydını Üzerine Düşünceler”, Kemal Kirişçi’nin “Kürt Sorunu Kökeni ve Gelişimi”, Abdullah Öcalan’ın “Kadın ve Aile Sorunu”, Menduh Mahmut Ayan’ın “Gerilla Kartaldır” isimli kitapların bulunduğu, kasette PKK terör örgütünün yayın organı olan MED TV yayını ile ilgili görüntülerin yer aldığı, genel olarak ülkenin milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin işleyişi, siyasi gelişmeler ve yönetimle ilgili yanlı beyan ve açıklamalar içeren haber/açıkoturum görüntülerinin ve yayın sunucuyla birlikte, Necdet Buldan, Avukat Hasip Kaplan, Gazeteci Yazar Hasan Aslan Gürgün tarafından yapılan konuşmaların ve terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın telefon bağlantısıyla yaptığı açıklamaların yer aldığı kasetin elde edildiği, duvara asılan pano üzerine silahlı PKK örgütü ve örgütün başı Abdullah ÖCALAN ile ilgili terör örgütünün propagandasını yapan gazetelerden kesilmiş kupürlerin yapıştırıldığı, bu gazete küpürlerinde, “Avrupa’nın bir çok kentinde eylem yapan Kürtler ÖCALAN’a destek için Roma’ya akacak”“Kürtler Roma’ya aktı”, “Cezaevlerinde ölüm bekleniyor”, “Abdullah ÖCALAN : vasiyetleri bizim için emirdir.”, “PKK.lı ve DHP.li tutukluların suikast girişimini protesto için bedenlerini ateşe vermeleri üzerine bir açıklama yapan PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN yakma eylemlerinin durdurulması gerektiğini belirttiği,” yazılarının bulunduğu, duvara sarı üzerine kırmızı renkle Kürt sorununa demokratik çözüm yazılı bez pankartın asıldığı, HADEP Genel Merkezi eğitim salonunda bulunan kara tahta üzerine “partinin yolu, misyonu – legal – illegal” yazdığı bu suretle HADEP’in illegal faaliyetlerinin de olduğunun belirtildiği; 19.11.1998 günü HADEP Genel merkezinde yapılan aramada ise çok sayıda video kaseti bulunduğu, 6 numaralı kasette, HADEP Siirt İl Başkanlığı’nın 26 Nisan 1997 de verdiği dayanışma yemeğinin görüntülerinin bulunduğu bu yemekte bir konuşmacının Kürtçe olarak “Ey Kürt halkı biz bu kemal savaşına karşı baş kaldıralım. Ey arkadaşlar bunlar resmen bizim Kürt halkımıza savaş açmışlar.” dediği,14 numaralı kasette 12 Mart 1997 günü HADEP Şanlıurfa Parti Teşkilatının düzenlediği Nevruz kutlamaları görüntülerinin bulunduğu, “Halkın savaşçıları Kürdistan bizi bekliyor kaç bin yıldan beri Kürdistan el altındadır. Mazlum doğan sen Kürtlerin liderisin mazlum doğan” sözleriyle şarkılar söylendiği, dört gencin PKK.nın bayrağını sallayarak, toplulukta dolaştırıldığının görüntülendiği, Mardin ve başka cezaevlerinde bulunan çok sayıda PKK militanının açlık grevine başladıklarını belirten mektuplarının bulunduğu bir örneği Mahkeme’de bulunan soruşturma aşamasındaki tutanaklardan anlaşılmıştır.

– Mehmet Emin Toprak ve Hasan Gül’ün Katıldığı 17.11.1998 Günü HADEP Adıyaman İl Binasında Yapılan Eylemler

Adı geçenlerin, terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla Adıyaman Parti il binasında 17.11.1998 tarihinde başlatılan açlık grevine destek verdikleri nedeniyle “örgüte yardım ve yataklık etmek” suçundan Maltya 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi 6.5.1999 günlü, E: 1999/1 ve K: 1999/37 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verdiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 15.5.2000 günlü, E: 1999/2174 ve K: 2000/1450 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– HADEP Ankara İl Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın ve Diğer Belgeler

HADEP Ankara İl Teşkilat Binasında 24.6.1996 günü yapılan aramada, Abdullah Öcalan’ın Ali Fırat ismiyle yazdığı “Türkiye Sosyalist ve Demokratik Hareketi” isimli “Kürdistan’lı Marksistlerin Görevleri” başlıklı “Sterka Rızgari” isimli kitap ile çok sayıda cezaevindeki terör örgütü suçundan tutuklu olanların HADEP Genel Merkezi’ne gönderdikleri dilekçeleri, üzerinde PKK militanlarının gazeteden kesilmiş resimlerinin bulunduğu duvar panosu, İsmail Beşikçi’nin “PKK Üzerine Düşünceler” isimli kitabı, “Kirli Savaşa Hayır” yazılı pankart, PKK faaliyetlerini görüntüleyen video kasetleri; 10.2.1998 günü yapılan aramada ise 20.2.1992 tarihli “Savaş Hukuku” başlıklı üç sahifelik yazı, 150/80 ebadında “Kirli Savaşa Hayır” yazılı pankart, ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelik isyana ve ayaklanmaya teşvik edice beyanlar içeren teyp ve video kasetlerinin ele geçirildiği bir örneği Mahkeme’de bulunan soruşturma aşamasındaki tutanaklardan anlaşılmıştır.

– HADEP Altındağ İlçe Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Belgeler

HADEP Altındağ İlçe Teşkilat Binasında 24.6.1996 günü yapılan aramada PKK mensuplarının fotoğraflarından oluşturulmuş PKK’yı öven dokümanlar, 10.2.1998 günü yapılan aramada ise, 1998 yılına ait üzerinde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir kısım topraklarını da içine alacak şekilde düzenlenen çok sayıda Kürdistan haritasının bulunduğu duvar takvimi ele geçirilmiştir.

ee- Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1998/527 Hazırlık Numarası Üzerinden Yürütülen Soruşturma Kapsamında Ülke Genelinde Yapılan Aramalar

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1998/527 Hazırlık numarası üzerinden yürütülen soruşturma kapsamında ülke genelinde arama yapılmasına ilişkin karar doğrultusunda yapılan aramalarda çok sayıda belge, yayın, doküman ve eşyalar ele geçirilmiştir.

HADEP Adana İl binasında yapılan aramada, Abdullah ÖCALAN’ın Ali Fırat takma adıyla yazdığı “Kürdistan’da Kişilik Sorunu”, “Sosyalizm ve Devrim Sorunları”, “12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi” isimli kitaplar, Evina Velat isimli Abdurrahman Durre’nin yazdığı kapağında Kürdistan haritası olan kitap, üzerinde “Nevrozunuz Kutlu olsun ve Kürtçe “Nevroz Piroz B” yazılı 106 adet Kürdistan haritası olan afiş;

HADEP İstanbul İl Binasında yapılan aramada 1×5 metre ebadında “Dersim Direnecek HADEP İstanbul il Başkanlığı” yazı ve imzası bulunan pankart, 1×3 metre ebatlarında üzerinde eli sıkılı PKK. teröristi resmi ve yaşasın 15 ağustos atılım ruhu yazısı bulunan bez pankart;

HADEP Bakırköy ilçe binasında yapılan aramada, ilçe başkanının odasındaki panoda PKK terör örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’in üzerlerinde sarı yeşil kırmızı renklerden oluşan kurdele ile bağlanmış fotoğrafı, içinde Abdullah ÖCALAN’ın resminin de bulunduğu “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’dan çözüm çağrısı “yazısı bulunan fotoğraf “PKK Türkiye Partisidir” yazılı resimli döviz, önü PKK militanları, M.Hayrı DURMUŞ, Kemal PlR, Akif YILMAZ, Ali ÇİÇEK’İn resimlerinin yapıştırıldığı kağıt üzerinde “TC.nin Güney Kürdistan’daki harekatını nefretle kınıyor” yazılı döviz, 3 PKK militanının resmi;

Eminönü HADEP ilçe binasında yapılan aramada 12 adet komando tipi askeri pantolon;

HADEP Van İl Binasında yapılan aramada çok sayıda örgüt yayını, il başkanının odasında kitaplık içinde gizlenmiş yabancı menşeli yeşil renkte askeri tip üzerinde H.E.R. DM 41 SIPLITTER yazılı el bombası ile 1×1.5 metre ebadında PKK bayrağı;

bulunduğu, dosyadaki tutanak ve belgelerden anlaşılmıştır.

HADEP Genel Merkezi ile İl ve İlçe Teşkilatı binalarında ele geçirilen belge, yayın, doküman, eşyalar ile video ve teyp kasetlerinin nitelikleri ve içerikleri davalı Parti’nin PKK terör örgütü ile ilişkisini açıkça ortaya koymaktadır.

XI- DEĞERLENDİRME

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Murat Bozlak ile diğer yöneticilerinin, birçok il ve ilçe teşkilatı başkan ve üyelerinin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlarda bulunduklarını ve bu eylemlerinin Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda belirtilen odak halini oluşturduğunu ve davalı Parti’nin kapatılması gerektiğini ileri sürmüştür.

Davalı Parti savunmasında özetle, HADEP’in kapatılması için kampanya başlatıldığını, ülke genelinde HADEP binalarında aramalar yapılarak kamu davaları açıldığını, kapatma davası dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtların hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıklarını, yürütülen soruşturmaların sonuçlanmadığını, iddianamede kanıt olarak gösterilen yazılı belgeler, ses ve görüntü kasetleri, parti binalarında ve yöneticilerin evlerinde elde edildiği iddia edilen maddi kanıtların, tanık beyanlarının ve yargılanan parti yöneticilerinin sanık sıfatıyla aşamalardaki anlatımlarının tek tek incelenmesine olanak bulunmadığını, bu nedenle hükme esas alınamayacağını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının esas hakkındaki görüşünün tümüyle davanın açılmasından sonra ortaya konulan Abdullah Öcalan ve diğer bazı kişilerin HADEP aleyhine alınan tek yanlı ifadelere dayandırıldığını, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin gerek kuruluş ve yapıları ve gerekse uyguladıkları farklı yöntemler nedeniyle adil yargılama yapabilecek nitelikte bağımsız ve tarafsız mahkemeler olmadığını, bu mahkemelerin ve nezdinde faaliyet yürüten Cumhuriyet Savcılıklarının yaptıkları tüm işlemlerin ve verdikleri kararların Anayasa Mahkemesi’ndeki kapatma davasında esas alınmaması gerektiğini, delil olarak gösterilen kongre, toplantı ve gösterilerde PKK terör örgütünün propagandasına yönelik eylemlerin Parti’nin dışında, kontrol edemediği kişilerce yapıldığını, Türkiye’nin başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere kimi uluslararası sözleşmeleri kabul ettiğini, iç hukuk normu ile ulusalüstü norm arasında bir çatışma söz konusu olduğunda mahkemelerin ulusalüstü normu doğrudan uygulaması gerektiğini, ulusalüstü normların iç hukuka üstün ve bağlayıcı olduğunu, Parti’nin hiçbir şekilde Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerin odağı haline gelmediği gibi, PKK terör örgütü ile de bir bağlantısının bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.

Dava, kapatılması istenen siyasi partinin Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği ileri sürülerek açıldığından öncelikle konuya ilişkin Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu ve ilgili uluslararası sözleşmelerin incelenmesi gerekli görülmüştür.

Anayasa’nın Başlangıcı’nın birinci paragrafında, “Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda”; beşinci paragrafında, “Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı”; 3. maddesinin birinci fıkrasında, ” Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir”; 5. maddesinde, “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini …”; 14. maddesinin birinci fıkrasında, “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz” denilmiş, ayrıca 28., 30., 58., 81., 103., 130. ve 143. maddelerinde de bölünmez bütünlük ilkesine yer verilmiştir.

Siyasi partilerin uyacakları esasları belirleyen Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında, “Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”, 68. maddenin dördüncü fıkrasında ise, “Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.” denilerek buna aykırı davranan siyasi partilerin kapatılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları incelendiğinde, anayasakoyucunun bu konuya özel bir önem verdiği görülür. Partilerin kuruluş ve çalışmalarında özgür olmaları temel ilkedir. Partiler, belli siyasal düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp, ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkisi olan partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan partilerin, sosyal ve siyasal yaşamdaki etkileri ve ulusal iradenin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutarak, kurulmalarını, çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları, özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini öngörmüştür.

Siyasî partilerin demokratik siyasî yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda Anayasa’nın 2. maddesinde kurala bağlanan demokratik hukuk devleti olmanın da gereğidir. Çünkü, hukuk devleti herşeyden önce hukukun üstünlüğünü tanıyan ve koruyan devlettir.

Öte yandan, Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) fıkrasında da Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerine koşut kurallar getirilerek belirtilen yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılacağı kabul edilmiştir.

Ulusal düzenlemelerin yanısıra örgütlenme özgürlüğüne ve terörizme ilişkin kimi esaslar uluslararası sözleşmelerde de yer almaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin barışçı amaçlarla dernek kurma özgürlüğüne sahip olduğu belirtilmiş, ikinci fıkrasında ise, bu hakların kullanılmasına, ulusal güvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, genel sağlık ve ahlâk veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için ancak yasalarla kısıtlamalar getirilebileceği, 17. maddesinde, sözleşme hükümlerinden hiçbirinin bir devlete, topluluğa veya ferde, sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesi veya sözleşmede belirtilenden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişme veya harekette bulunma hakkı sağladığı şeklinde tefsir olunamayacağı öngörülmüştür.

Paris Şartı’nda da :

“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”

“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”

“Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”

“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler” denilmiştir, böylece, ırkçılık, etnik düşmanlık ve terörizm kınanmış, ülke bütünlüğü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğu uluslararası bir çağrı olarak kabul edilmiştir.

Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde Viyana’da gerçekleştirilen “Dünya İnsan Hakları Konferansı” sonunda yayımlanan Deklerasyon’da da, “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eyleme izin verilemeyeceği gibi desteklenemeyeceği de vurgulanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal ve siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere de dayanmaktadır.

Türk Devletinin vatandaşları arasında özel ve kamusal alanda etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık sözkonusu değildir. Nitekim, Türk Milleti içinde yer alan farklı kökenden vatandaşlar arasında Türkiye’nin her yerinde yaşama, eğitim ve medeni haklar yanında seçme ve seçilme hakkından tam olarak yararlanma, istek ve başarılarına göre her türlü işte çalışma, Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma gibi konularda tam eşitlik anlayışı içinde hiçbir ayırım gözetilmemektedir. “Ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü”yle ilgili bu tarihsel oluşum tüm anayasalarımızda vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişme süreci içinde gerçekleşip kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan Türk Ulusu gerçeği ve olgusuna karşı ayrımcılığa, bölücülüğe, terör ve sonuçta yok olmaya yol açacak eylemler kabul göremez.

Anayasa’ya ve Siyasi Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Bu nedenle her iki yasal düzenleme ile de belirtilen değerleri birlikte ve ödünsüz olarak korunması amaçlamıştır.

Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

Bu bağlamda Anayasa’ya göre, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin hangi etnik gruptan olursa olsun Türk sayılması onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, devletine “Türk Devleti”, ulusuna “Türk Ulusu” ve ülkesine “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir. Bu nedenle, Anayasamıza göre siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır.

Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir.

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını da içerir.

Siyasi partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri anayasal ve yasal zorunluluktur. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü davranışın siyasi partiler için yasak olmasıdır.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler, vatandaşların bir kısmını çoğunluktan çıkarıp azınlık durumuna getirerek ulusu ve ülkeyi bölmeye, etnik köken ayrımını kışkırtarak silâhlı ayaklanmaya çağırmaya, ulusun bireylerini, bölge halklarını birbirine düşman edip aralarında husumet yaratmaya yönelik eylemde bulunamazlar.

Demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanılarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı gerçekleştirilen eylemler kabul edilemez. Bu durumda hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına engel olmak, devletin görevi ve varlık nedenidir. Teröre destek verip ondan destek alan bir siyasî partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez.

Davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Murat Bozlak’ın ve diğer yöneticilerinin, birçok il ve ilçe teşkilat başkan ve üyelerinin Parti adına düzenlenen etkinlikler sırasında yaptıkları konuşma ve basın açıklamalarıyla, Kürt halkının Türk halkından farklı bir ulus olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Kürt halkına karşı baskı ve zulüm politikası uygulandığını, PKK terör örgütü ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında bir savaşın yaşandığını, bu savaşta Kürt halkının PKK terör örgütünün yanında yer alması gerektiğini söyleyerek, amacı Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak olan PKK terör örgütüne ve onun başı Abdullah Öcalan’a yardım ve destek sağladıkları ve böylece kimi mahkeme kararlarıyla da sabit olan Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlarda bulundukları, ayrıca, 23.6.1996 günü Ankara Atatürk Spor Salonunda yapılan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nde meydana gelen, ayrıntıları ilgili bölümlerde açıklanan olaylar ile Genel Merkez ve teşkilat binalarında yapılan aramalarda elde edilen eşya ve dokümanların da bu durumu doğruladığı anlaşılmıştır.

Halkın Demokrasi Partisi’ne mensup kişilerin ve parti teşkilatının gerçekleştirdikleri eylemler ile elde edilen deliller PKK terör örgütü ile davalı Parti arasındaki bağlantıyı açıkca ortaya koymaktadır. PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’a yönelik bombalı suikast girişimini, yakalanması için Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından yürütülen çalışmaları, yakalanmasını ptotesto amacıyla PKK terör örgütünün istem ve talimatlarıyla gösteriler, bildiriler, açlık grevleri ve çeşitli etkinliklerin düzenlenmesi, “özgürlük”, “kardeşlik” ve “barış” kavramları kullanılarak ülkenin belirli kesiminde yaşayan veya belirli bir etnik kökenden geldiğini iddia eden vatandaşlar üzerinde farklı bir ulus bilincinin uyandırılmaya çalışılması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin PKK terör örgütüne yönelik olarak sürdürdüğü mücadelenin “kirli savaş” olarak nitelendirilmesi ve bu savaşta PKK terör örgütünün yanında yer alarak kimi eylem ve davranışlar içerisinde bulunulması, parti içi eğitim adı altında PKK terör örgütünün eylemleri için önce Parti daha sonraki aşamada da PKK terör örgütüne eleman temin edilmesi amacıyla kimi gençlerin PKK ideolojisi doğrultusunda eğitildikten sonra örgütün dağlardaki kamplarına silahlı militan olarak yetiştirilmek üzere gönderilmesi, Parti’nin genel merkez, il ve ilçe teşkilatında çok sayıda, hakkında çeşitli yargı mercilerince toplatma ve yasaklama kararı verilen PKK terör örgütünün propagandasına yönelik eşya, kitap, pankart ve doküman ile PKK terör örgütü mensuplarının resimlerinin bulundurulması ve propaganda amacıyla örgütün yayın organı olan MED TV’nin gelenlere izlettirilmesi, 2. olağan kongresinde yapılan konuşma ve eylemler gibi birçok eylem ve bunlara ilişkin yargı kararları davalı Halkın Demokrasi Partisi ile PKK terör örgütünün bağlantı ve dayanışma içinde olduğunu göstermektedir.

Bu durumda, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya ve PKK terör örgütüne yardım ve destek sağlamaya yönelik eylemlerin işlendiği odak haline geldiği sabit olan Halkın Demokrasi Partisi’nin Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleriyle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendine göre kapatılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

XII- KAPATMA KARARININ SONUÇLARI

Anayasa’nın 69. maddesinin sekizinci fıkrasına koşut olarak Siyasi Partiler Yasası’nın 12.8.1999 gün ve 4445 sayılı Yasa ile değişik 95. maddesinin ikinci cümlesinde, “…Bir siyasi partinin kapatılmasına söz veya eylemleriyle neden olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamazlar” denilmektedir.

Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan Murat Bozlak, Hikmet Fidan, Kemal Bülbül, Kemal Okutan, Kudret Gözütok, Eşref Odabaşı, Recep Doğaner, Mehmet Satan, Hamit Geylani, Mehmet Selim Okçuoğlu, Hayri Ateş, Hasan Doğan, Mehmet Yücedağ, Arif Atalay, Hüseyin Duran, İsmail Minkara, Hamza Abay, Yılmaz Açıkyüz, Muharrem Bilbil (Bülbül), Serhat İnan (İman), Güven Özata, Bedir Çetin, Hacı Pamuk, İsmail Turap, Abuzer Arslan, Rıza Kılınç, Şükrü Karadağ, Ramazan Sertkaya, Mehmet Mansur Reşitoğlu, Hediyetullah Ülgen, Mehmet Emin Bayar, Suzan Erdoğan, Halime Köklütaş, Mehmet Yardımcıel, Şemistan Ağbaba, Zeki Kılıçgedik, Sakine Berktaş, Hasan Yıldırım, Beser Kaplan, Hıdır Berktaş, Sabri Sel, Ferhat Avcı, Yaşar Uçar, Ali Gelgeç, Veysel Turhan, Abuzer Yavaş’ın gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süre ile bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına karar verilmesi gerekir.

XIII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 29.1.1999 günlü, SP.60.Hz.1999/37 sayılı İddianamesi ile Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istenilmekle gereği görüşülüp düşünüldü:

1- HALKIN DEMOKRASİ PARTİSİ’nin, kimi eylemleri yanında PKK isimli terör örgütüne yardım ve destek de sağlayarak Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği anlaşıldığından, Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddeleri gereğince TEMELLİ KAPATILMASINA,

2- Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan kurucuları dahil üyelerinden;

Kadir ve Fatma’dan olma, 1952 doğumlu, Ankara Şereflikoçhisar Aktaş Köyü nüfusuna kayıtlı Murat BOZLAK,

Süleyman ve Adle’den olma, 1956 doğumlu, Mardin Ömerli Güzelağaç Köyü nüfusuna kayıtlı Hikmet FİDAN,

Musa ve Zeliha’dan olma, 1963 doğumlu, Malatya Arguvan Çobandere Köyü nüfusuna kayıtlı Kemal BÜLBÜL,

Vakkas ve Sultan’dan olma, 1957 doğumlu, Adıyaman Besni Eğerli Köyü nüfusuna kayıtlı Kemal OKUTAN,

Nuri ve Suzan’dan olma, 1957 doğumlu, Tokat Merkez Karkıncı Köyü nüfusuna kayıtlı Kudret GÖZÜTOK,

Nazim ve Remziye’den olma, 1959 doğumlu, Yozgat Yerköy Yenimahalle nüfusuna kayıtlı Eşref ODABAŞI,

Abdülvehap ve Fatma’dan olma, 1960 doğumlu, Muş Varto Kumlukıyı Köyü nüfusuna kayıtlı Recep DOĞANER,

Mustafa ve Necibe’den olma, 1956 doğumlu, Gaziantep Nizip Pazarcami Mahallesi nüfusuna kayıtlı Mehmet SATAN,

Abdullah ve Duri’den olma, 1947 doğumlu, Hakkari Şemdinli Korgan Köyü nüfusuna kayıtlı Hamit GEYLANİ,

Süleyman ve Fidan’dan olma, 1964 doğumlu, Elazığ Karakoçan Okçular Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet Selim OKÇUOĞLU,

Hasan ve Sakine’den olma, 1964 doğumlu, Tunceli Pülümür Karagöz Köyü nüfusuna kayıtlı Hayri ATEŞ,

Battal ve Meryem’den olma, 1948 doğumlu, Malatya Hekimhan Koşar Köyü nüfusuna kayıtlı Hasan DOĞAN,

Ali ve Sultan’dan olma, 1973 doğumlu, Malatya Arguvan Aşağısürmeli Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet YÜCEDAĞ,

Hasso (Hüsso) ve Ayşe (Aşa) Fatma’dan olma, 1950 doğumlu, Adıyaman Besni Akdurak Köyü nüfusuna kayıtlı Arif ATALAY,

Bedir ve Bedriye’den olma, 1958 doğumlu, Adıyaman Kahta Çobanlı Mahallesi nüfusuna kayıtlı Hüseyin DURAN,

Ali ve Gülüzar’dan olma, 1964 doğumlu, Adıyaman Besni Meydan Köyü nüfusuna kayıtlı İsmail MİNKARA,

Ali ve Perihan’dan olma, 1949 doğumlu, Tunceli Pertek Çakırbahçe Köyü nüfusuna kayıtlı Hamza ABAY,

Hasan ve Hayriye’den olma, 1971 doğumlu, Erzurum Hınıs Akgelin Mahallesi nüfusuna kayıtlı Yılmaz AÇIKYÜZ,

Musa ve Zeliha’dan olma, 1966 doğumlu, Malatya Arguvan Çobandere Köyü nüfusuna kayıtlı Muharrem BİLBİL (BÜLBÜL),

Abdullah ve Zeliha’dan olma, 1975 doğumlu, Bingöl Karlıova Yorgançayır Köyü nüfusuna kayıtlı Serhat İNAN (İMAN),

Behçet ve Süphiye’den olma, 1945 doğumlu, Bitlis Merkez Atatürk Mahallesi nüfusuna kayıtlı Güven ÖZATA,

Bekir ve Veziha’dan olma, 1949 doğumlu, Adıyaman Samsat Balcılar Köyü nüfusuna kayıtlı Bedir ÇETİN,

Hasan ve Zeynep’ten olma, 1963 doğumlu, Adıyaman Merkez Uzunköy nüfusuna kayıtlı Hacı PAMUK,

Devriş (Derviş) ve Zeliha’dan olma, 1963 doğumlu, Adıyaman Merkez Doğanlı Köyü nüfusuna kayıtlı İsmail TURAP,

Mahmut ve Zeynep’ten olma, 1941 doğumlu, Adıyaman Merkez Davuthan Köyü nüfusuna kayıtlı Abuzer ARSLAN,

Hasan ve Ayşe’den olma, 1966 doğumlu, Adıyaman Merkez Durukaynak Köyü nüfusuna kayıtlı Rıza KILINÇ,

İsmail ve Sultan’dan olma, 1951 doğumlu, Adıyaman Merkez Büyükkırıklı Köyü nüfusuna kayıtlı Şükrü KARADAĞ,

Hasan ve Emine’den olma, 1960 doğumlu, Adıyaman Merkez Kuyucak Köyü nüfusuna kayıtlı Ramazan SERTKAYA,

Ferit ve Fatma’dan olma, 1970 doğumlu, Diyarbakır Hazro İncekavak Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet Mansur REŞİTOĞLU,

Hasan ve Emine’den olma, 1951 doğumlu, Diyarbakır Bismil Babahaki Köyü nüfusuna kayıtlı Hediyetullah ÜLGEN,

Bozan ve İslim’den olma, 1961 doğumlu, Şanlıurfa Merkez Yakubiye Mahallesi nüfusuna kayıtlı Mehmet Emin BAYAR,

Şah Hüseyin ve Çiçek’ten olma, 1975 doğumlu, Muş Varto Onpınar Köyü nüfusuna kayıtlı Süzan (Suzan) ERDOĞAN,

Abdülbari ve Kamile’den olma, 1962 doğumlu, İzmir Çiğli Güzeltepe Mahallesi nüfusuna kayıtlı Halime KÖKLÜTAŞ,

Ebubekir ve Zümrüte’den olma, 1961 doğumlu, Kars Digor Dağpınar Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet YARDIMCIEL,

Sürmeli ve Hanife’den olma, 1966 doğumlu, Kars Selim Koyunyurdu Köyü nüfusuna kayıtlı Şemistan AĞBABA,

İbrahim ve Melek’ten olma, 1950 doğumlu, Bingöl Merkez Kültür Mahallesi nüfusuna kayıtlı Zeki KILIÇGEDİK,

Hıdır ve Hanım’dan olma, 1976 doğumlu, Malatya Darende Ağılbaşı Köyü nüfusuna kayıtlı Sakine BERKTAŞ,

Kaya ve Kibar’dan olma, 1948 doğumlu, Elazığ Palu Karabörk Köyü nüfusuna kayıtlı Hasan YILDIRIM,

Rıza ve Cemile’den olma, 1957 doğumlu, Elazığ Merkez Şahinbey Köyü nüfusuna kayıtlı Beser KAPLAN,

Yusuf ve Yeter’den olma, 1941 doğumlu, Malatya Darende Ağılbaşı Köyü nüfusuna kayıtlı Hıdır BERKTAŞ,

Hüseyin ve Zeynep’ten olma, 1947 doğumlu, Adıyaman Çelikhan Kaya Mahallesi nüfusuna kayıtlı Sabri SEL,

Abuzer ve Hatice’den olma, 1971 doğumlu, Malatya Yeşilyurt İkizce Köyü nüfusuna kayıtlı Ferhat AVCI,

Hacı ve Nuriye’den olma, 1967 doğumlu, Adıyaman Kahta Yaprak Köyü nüfusuna kayıtlı Yaşar UÇAR,

Abuzer ve Zeynep’ten olma, 1971 doğumlu, Malatya Battalgazi Alacakapı Mahallesi nüfusuna kayıtlı Ali GELGEÇ,

Ali ve Fatma’dan olma, 1968 doğumlu, Siirt Eruh Oymakılıç Köyü nüfusuna kayıtlı Veysel TURHAN ve

Yusuf ve Fatma’dan olma, 1953 doğumlu, Adıyaman Merkez Doğanlı Köyü nüfusuna kayıtlı Abuzer YAVAŞ‘ın,

Anayasa’nın 69. maddesinin dokuzuncu fıkrası gereğince gerekçeli kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına,

3- Parti tüzel kişiliğinin kapatma kararının verildiği tarihte sona ermesine,

4- Davalı Parti’nin bütün mallarının 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 107. maddesi gereğince Hazine’ye geçmesine,

5- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 107. maddesi uyarınca Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, 13.3.2003 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

Mustafa BUMİN

Başkanvekili

Haşim KILIÇ

Üye

Yalçın ACARGÜN

Üye

Sacit ADALI

Üye

Ali HÜNER

Üye

Fulya KANTARCIOĞLU

Üye

Ertuğrul ERSOY

Üye

Tülay TUĞCU

Üye

Ahmet AKYALÇIN

Üye

Enis TUNGA

Üye

Mehmet ERTEN

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları

0
Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları, Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri Davranış Kurallarına İlişkin R (2000) 10 sayılı Tavsiye Kararı adıyla 11 Mayıs 2000 tarihinde Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilerek ilan edilmiştir.

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları, bu konudaki Türk mevzuatının düzenlenmesinde örnek olarak alınmıştır.

Avrupa Konseyi  Kamu Görevlileri İçin Davranış Kuralları
Yorum ve Uygulama
1.Madde

 Bu Kot tüm konu görevlilerine uygulanır.

Bu Kodun amaçları açısından “kamu görevlisi” herhangi bir kamu otoritesi tarafından istihdam edilen kişidir

Bu Kodun hükümleri kamu hizmeti gören özel organizasyonlarda istihdam edilen kişilere de uygulanabilir.

Bu Kodun hükümleri halk tarafından seçilen temsilcilere, hükümet üyelerine ve yargı mensuplarına uygulanamaz.

2.Madde

Bu kot yürürlüğe girdiğinde, kamu yönetimi, bu Kodun hükümleri konusunda kamu görevlilerine bilgi vermekle sorumludur.

Bu Kot, Kot hakkında bilgi verildiği andan itibaren kamu görevlilerinin istihdam edilmesini düzenleyen hükümlerin bir parçasını teşkil eder.

Her kamu görevlisi bu Kodun hükümlerine uymak için gereken tüm faaliyetleri göstermekle görevlidir.

3.Madde

Bu Kodun amacı kamu görevlilerinin davranış ve dürüstlükleri konusundaki standartları tespit etmek, bu standartları yerine getirmeleri açısından onlara yardım etmek ve halkı kamu görevlilerinden görmeyi umduğu davranışlar konusunda bilgilendirmektir.

Genel İlkeler
4.Madde

Kamu görevlileri kanunlara, kanunlara uygun talimatlara ve göreviyle alakalı ahlaki standartlara uygun bir şekilde görevlerini yerine getirirler.

Kamu görevlileri siyasi açıdan tarafsız bir şekilde davranmalı ve kamu otoritelerinin yasalar uygun politika, karar ve eylemlerini engellemeye teşebbüs etmemelidirler.

5.Madde

Kamu görevlileri, yasalara uygun bir şekilde atanmış ulusal, yerel ve bölgesel otoritelere sadakatle hizmet etmekle görevlidirler.

Kamu görevlilerinin dürüst, tarafsız ve verimli olmaları ve yalnızca kamusal yararı ve ilgili koşulları dikkate alarak, ustalık, doğruluk ve anlayışla kendi yeteneklerini en iyi bir şekilde kullanarak görevlerini ifa edecekleri beklenir.

Kamu görevlileri hem üstleri, meslektaşları ve alt düzeydeki personel ile olan ilişkilerinde hem de hizmet ettikleri vatandaşlar ile ilişkilerinde nazik ve saygılı olmalıdırlar.

6.Madde

Görevlerini yerine getirirken kamu görevlileri keyfi bir şekilde herhangi bir kişi, grup ya da kurumun aleyhine davranamaz ve herkesin haklarını, görevlerini ve yasaya uygun çıkarlarını gözetir ve saygı duyar.

7.Madde

Karar verme aşamasında kamu görevlileri yalnızca ilgili meslekleri göz önünde tutarak yasalara uygun bir şekilde davranmalı ve takdir yetkilerini tarafsız bir şekilde kullanmalıdırlar.

8.Madde

Kamu görevlileri şahsi çıkarlarının kamusal pozisyonları ile çatışmasına izin vermemelidirler. Gerçek, potansiyel veya görünürde olsun bu tip çıkar çatışmalarından kaçınmak kamu görevlilerinin sorumluluğundadır.

Kamu görevlileri kendi şahsi çıkarları için mevkileri dolayısıyla asla uygunsuz ve yasal olmayan menfaat elde etmemelidirler.

9.Madde

Kamu görevlileri, daima halkın kamusal hizmetlerin dürüst, tarafsız ve etkin bir şekilde sunulduğuna olan güven ve inancını sürdürecek şekilde davranmakla görevlidirler.

10.Madde

Kamu görevlileri yasalar tarafından başka bir şekilde belirtilmemişse ilk hiyerarşik üstlerine karşı sorumludurlar.

11.Madde

Kamu görevlileri, resmi bilgilere erişme hakları dikkate alındığında, işinin bir sonucu olarak yada işi sırasında elde ettiği tüm bilgi ve dokümanlar açısından buna uygun bir şekilde davranmakla görevlidir.

12.Madde
 Raporlama

Kötü yönetimi bünyesinde barındıran, bu Kot ile uyumlu olmayan ve yasadışı, uygunsuz ve gayri ahlaki bir tarzda bir eylemde bulunmasının kendisinden talep edildiğine inanan kamu görevlileri yasalara uygun bir şekilde bu meseleyi ihbar etmelidirler.

Kamu görevlileri, yasalara uygun bir biçimde, bu Kodun diğer kamu görevlileri tarafından ihlal edildiğini fark etmeleri durumunda bunu yetkili otoritelere bildirmelidirler.

Yasalara uygun bir şekilde yukarıda belirtilen şeylerden herhangi birini rapor eden ve verilen cevabın kendilerini tatmin etmediğine inanan kamu görevlileri konuyu ilgili resmi kurumun başına yazıyla bildirmelidirler.

İlgili kamu görevlisi için kabul edilebilir bir zeminde kamusal hizmetler ile ilgili mevzuatta yer alan prosedür ve başvuru yolları ile bir mesele halledilemiyorsa kamu görevlisi kendisine verilen yasal talimatları yerine getirmelidir.

Kamu görevlileri, kendi işlerini yaparlarken ortaya çıkan bilgiler ile haberdar oldukları kamusal hizmetler ile alakalı yasadışı veya cezai suç niteliğindeki faaliyetler ile ilgili herhangi bir iddia veya şüpheyi yetkili makamlara bildirmelidirler.

Kamu yönetimi mantıklı bir dayanak ve iyi niyetle yukarıdakilerden herhangi birini rapor eden bir kamu görevlisine bir zarar gelmeyeceğini garanti etmelidirler.

13. Madde
Çıkar çatışması

Kamu görevlilerinin resmi görevlerini tarafsız ve objektif bir şekilde icra etmelerini etkileyen ya da etkiliyormuş gibi gözüken şahsi çıkarlara sahip olmaları halinde ortaya çıkar.

Kamu görevlilerinin şahsi çıkarları kendisine, ailesine, yakın akrabalarına, arkadaşlarına ya da iş bağlantısı veya siyasi ilişkileri olduğu kişi ya da kuruluşlara sağlanan her türlü menfaati içerir. Bunun yanı sıra onlarla ilgili mali ya da diğer türlerdeki her türlü yükümlülüğü kapsar.

Kamu görevlisi diğer kişilerin bu tip bir durumda olduğunu bilen tek kişi olduğu için aşağıdaki konularda şahsi sorumluluğa sahiptir:

  • Herhangi bir potansiyel ya da gerçek çıkar çatışması konusunda uyanık olmak;
  • Bu tip bir çıkar çatışmasından kaçınmak için gerekli adımları atmak;
  • Bu tip bir çıkar çatışmasının farkına varır varmaz   bunu üstlerine bildirmek;
  • Böyle bir durumdan geri çekilmek ya da çıkar çatışmasından kaynaklanan herhangi bir menfaatten kendisini tecrit etmek için verilecek nihai karara razı olmak.

Ne zaman bu şekilde davranmak gerekirse kamu görevlileri herhangi bir çıkar çatışmasına sahip olmadıklarını deklare etmelidirler.

Kamusal hizmet sunmaya aday biri ya da kamusal hizmette yeni bir göreve gelen biri tarafından deklare edilen herhangi bir çıkar çatışması göreve atanmadan önce çözüme bağlanmalıdır.

14.Madde
Çıkarların deklare edilmesi

Kişisel ya da özel çıkarları resmi görevlerince etkilenebilecek bir mevkii işgal eden bir kamu görevlisi, yasaların gerektirdiği bir şekilde, düzenli aralıklarla atanmasından sonra ve bu çıkarların doğasında ve boyutunda herhangi bir değişiklik olur olmaz, bunu deklare etmelidir.

15. Madde
Kamu hizmeti dışındaki çıkarlar ile uyumsuzluğun olması

Kamu görevlisi, bir kamu görevlisi olarak yürüttüğü görevlerini uygun bir şekilde yerine getirmesini engelleyen ve bu görevleri ile mütenasip olmayan herhangi bir faaliyet ya da işlemle iştigal edemez veyahut ücret mukabili ya da ücret almaksızın herhangi bir görev ya da fonksiyon icra edemez. Bir faaliyetin görevle mütenasip olup olmadığı açık değilse üstlerden gerekli izin alınmalıdır.

Yasaların hükümlerine tabi olmak koşuluyla, bir kamu görevlisi, ister ücret mukabili isterse ücret almaksızın olsun, belirli faaliyetleri yapmak veya kamu hizmetlerinde istihdamın dışında bir pozisyonu ya da fonksiyonu kabul etmek için kamu hizmetleri işvereninin onayını araması ve bunu bildirmesi zorunludur.

Kamu görevlisi, bir kamu görevlisi olarak yürüttüğü görevlerini uygun bir şekilde yerine getirmesini engelleyebilecek herhangi bir derneğe ya da örgüte üyeliğini bildirmede kanuni gereklere uymalıdır.

16.Madde
Siyasi veya kamusal faaliyet

Temel insan haklarına ve anayasal haklara saygıya tabi olmak koşuluyla, kamu görevlisi siyasi veya siyasi müzakereler ile ilgili faaliyetlerinden hiçbirisinin kamunun ve işvereninin güvenini veya görevlerini tarafsız bir şekilde ve sadakatle yerine getirme kabiliyetini azaltıcı yönde olmamasına dikkat göstermelidir.

Görevlerini yerine getirirken kamu görevlisi kendisinin partizan siyasi amaçlar ile kullanılmasına müsaade etmemelidir.

Kamu görevlisi bulunulan makam veya görevin doğası gereği yasalara uygun bir biçimde belirli kamu görevliliği kategorileri ile alakalı olarak siyasi faaliyetlere getirilen her kısıtlamaya itaat etmelidir.

17.Madde
 Kamu görevlisinin kişisel dokunulmazlığının korunması

Kamu görevlisinin kişisel dokunulmazlığına gerektiği şekilde saygı gösterilmesi için tüm gerekli adımlar atılmalıdır; bu yasa ile sağlanmamışsa, bu Kodda sağlanan hükümler uygulanmalıdır.

18. Madde
 Hediyeler

Kamu görevlisi, görevini ifa ederken tarafsızlığını etkileyen veya etkiliyormuş gibi gözüken ya da ifa ettiği görevle alakalı olarak bir mükafat niteliği taşıyan iş bağlantısı veya politik ilişki içinde olduğu kişi ya da örgütler ile kendisi, ailesi,  yakın akrabaları ve arkadaşları için hediyeler, menfaat ya da yakınlık talep edemez.

19. Madde
 Yasa dışı tekliflere karşı reaksiyon

Bir kamu görevlisine yasa dışı bir menfaat teklif edilirse kendisini korumak için aşağıdaki adımları atmalıdır:

  • Yasa dışı menfaati reddetmeli, delil olarak kullanmak amacıyla onu kabul etmeye gerek yoktur;
  • Teklif yapan kişinin kimliğini belirlemeye çalışmalıdır;
  • Uzun temastan kaçınılmalı; ancak teklifin nedeninin bilinmesi delil gösterme açısından faydalı olabilir;
  • Hediye reddedilemez veya gönderene iade edilemezse, muhafaza altına alınmalıdır, ancak mümkün olduğu kadar az elde tutulmalıdır;
  • Mümkünse yakınında çalışan iş arkadaşları gibi şahitler bulunmalıdır;
  • Tercihen resmi nitelik taşıyacak bir şekilde mümkün olan en kısa zamanda bu teşebbüs yazıyla kayıt altına alınmalıdır;
  • Bu teşebbüs en kısa bir zamanda üstlere yada yasal bir mercilere bildirilmelidir;
  • Özellikle yasa dışı menfaatin önerildiği konularda olmak üzere çalışmaya devam edilmelidir.
20. Madde
 Başkaları tarafından etki altında bırakılmaya karşı hassasiyet

Kamu görevlisi, herhangi bir kişi yada kuruma karşı sağlanan menfaatin karşılığında kendisini bir yükümlülük altında kalma durumuna sokmamalı veya bu durumda kalmış gibi gözükmemelidir. Ne resmi görev ve davranışlarında ne de özel hayatında uygunsuz bir şekilde başkalarının etkisi altına girmemelidir.

21. Madde
Resmi makamın kötüye kullanılması

Kamu görevlisi, yasalar tarafından böyle yapması için yetkilendirilmişse, bir kamu görevlisi olarak ve kendi mevkii ile bağlantılı olarak bir kişiye menfaat sağlamamalıdır.

Kamu görevlisi, resmi konumunu kullanarak ya da başkalarına şahsi menfaat temin ederek, diğer kamu görevlileri de dahil olmak üzere hiçbir kişi yada kurumu şahsi çıkarları için etki altına almaya çalışmamalıdır.

22. Madde
Kamu otoritelerinin sahip olduğu bilgiler

Kamu otoritelerinin sahip olduğu bilgiye ulaşmak için ulusal kanunlarca oluşturulan çerçeve göz önünde tutulmak koşuluyla, kamu görevlisi yalnızca istihdam edildiği otoriteye uygulanan kural ve gereklere göre bilgileri kamuya ifşa edebilir.

Kamu görevlisi, sorumlu olduğu ya da bildiği bilgilerin güvenliğini ve güvenirliğini muhafaza altına almak için uygun adımları atmalıdır.

Kamu görevlisi, ele geçirmemesi gereken bilgilere erişmeye çalışmamalıdır.

Aynı şekilde kamu görevlisi, düzenli bir şekilde yayınlanması gereken resmi bilgileri elinde tutmamak ve vakıf olduğu …bilgileri başkalarına vermemekle görevlidir.

23.Madde
Kamusal ve resmi kaynaklar

Takdir yetkisini kullanırken, kamu görevlisi, bir yandan personelin diğer yandan kendisine emanet edilen kamu mallarının, kamusal hizmetlerin ve finansal kaynakların etkin, verimli ve ekonomik bir şekilde kullanılmasını ve yönetilmesini sağlamalıdır. Kanun tarafından kendisine cevaz verilmesi hariç bunları özel çıkarları için kullanmamalıdır.

24. Madde
Dürüstlüğün kontrolü

İşe adam almakla, terfi ettirmekle görevli olan kamu görevlisi, adayların yasal ve dürüstlük açısından zorunlu olan şartlar konusunda uygun kontrolü yapmalıdır.

Bu tip bir kontrolün sonucu onu nasıl davranacağı konusunda bir belirsizliğe sevk ediyorsa uygun tavsiyeler almalıdır.

25. Madde
Yöneticinin hesap verme zorunluluğu

Diğer kamu görevlilerini yöneten yada denetleyen kamu görevlisi çalıştığı kamu kurumunun politika ve amaçlarına uygun bir şekilde davranmalıdır. Kamu görevlilerinin kurumun politikasına ve amacına uygun olmayan eylemlerini engellemek için kendisinin pozisyonundaki bir kişiden istenilen mantıklı adımları almamışsa personelinin bu tip eylemlerinden dolayı sorumludur.

Diğer kamu görevlilerini yöneten veya denetleyen bir kamu görevlisi kendi işi ile alakalı personel tarafından gerçekleştirilen yolsuzluk eylemlerini önlemek için akılcı tedbirleri almalıdır. Bu tedbirler kural ve düzenlemeleri uygulamayı, eğitim ve bilgilendirme konusunda uygun çalışmalar yapmayı personelinin karşı karşıya kaldığı mali ve diğer zorlukların işaretleri konusunda uyanık olmayı ve kişisel davranışlarıyla personeline dürüstlük ve edepli olma konusunda örnek olmayı kapsayabilir.

26.Madde
Kamu görevinden ayrılma

Kamu görevlisi, kamu görevinin dışında iş olanakları elde etmek için kamusal görevini uygunsuz bir avantaj elde etmek amacıyla kullanmamalıdır.

Kamu görevlisi, kendisi açısından gerçek, potansiyel veya apaçık bir çıkar çatışmasına neden olabilecek başka iş olanaklarının ortaya çıkma ihtimaline yol vermemelidir. Çıkar çatışmasına yol açabilecek herhangi bir somut iş teklifini kabul ederse bunu da üstlerine iletmelidir.

Uygun bir zaman dilimi için ve yasalara uygun olmak koşulu ile eski kamu görevlisi kendisine ya da bir kuruma belirli menfaatler sağlayacak bir şekilde daha önce çalıştığı, tavsiyelerde bulunduğu herhangi bir konuyla ilgili olarak herhangi bir kişi ya da kurum için faaliyet gösteremez.

Eski kamu görevlileri, yasalar tarafından yetkilendirilmediği sürece, kamu görevlisi olduğu sırada elde ettiği gizli bilgileri kullanamaz, ifşa edemez.

Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kanunu

27.Madde
Eski kamu görevlileri ile ilişkiler

Kamu görevlisi, eski kamu görevlilerinin kamu hizmetlerinden ayrıcalıklı bir şekilde faydalandırmamalı, imtiyazlı muamelede bulunmamalıdır.

28.Madde
 Kodun yaptırımlarının uygulanması

Bu Kot, bakanın ya da kamu kurumunun başında bulunan kişinin yetkisi altında yayınlanır. Kamu görevlisi bu Koda uygun bir şekilde davranmakla görevlidir ve bundan dolayı Kodun hükümlerinden ve meydana gelebilecek herhangi bir değişiklikten haberdar olmakla yükümlüdür. Nasıl bir yol takip edeceğinden emin olmadığı zaman uygun bir kaynaktan tavsiye almalıdır.

İkinci maddenin 2. paragrafına tabii olarak bu Kodun hükümleri kamu görevlilerinin istihdamı ile ilgili koşulların bir kısmını meydana getirir.

İstihdam koşullarıyla ilgili olarak müzakerelerde bulunan kamu görevlisinin istihdam şartları içerisinde bu Kodun gözlemlenmesini ve bu şartların bir parçasını teşkil etmesini uygulamaya koyacak bir hükmü içermelidir.

Diğer kamu görevlilerini yöneten ve denetleyen kamu görevlisi, bu Kodu yerine getirdiklerini gözetlemekle ve ihlali halinde uygun disiplin eylemlerini teklif etmekle sorumludur.

Kamu yönetimi bu Kodun hükümlerini düzenli bir şekilde gözden geçirmelidir.

Kamu Görevlisi

Kamu Görevlileri Etik Sözleşmesi

Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı

0

Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, (CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı), 11 Mayıs 2010 tarihinde 120. oturumda kabul edilmiştir. (Recommendation CM/Rec(2010)7 of the Committee of Ministers to member states on the Council of Europe Charter on Education for Democratic Citizenship and Human Rights Education)

Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı, (CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı) Avrupa Konseyine üye 47 ülke tarafından kabul edilmiştir. Şart geniş kapsamlı istişareler ve birkaç yıl süren çalışma sonucunda hazırlanmıştır. Üye ülkeler bakımından bağlayıcı olmayan ve tavsiye niteliğinde olan Şart, vatandaşlık ve insan hakları konularına ilgi duyan herkes için temel başvuru belgesidir. İnsan hakları alanında devletlerin iyi uygulamalar geliştirmesi ve bu kültürü gerek Avrupa’da ve gerekse Avrupa ötesinde yaymanı ve standartları yükseltmenin yolu tavsiye kararı ve ekinde yayınlanan metin ile çizilmiştir.

Avrupa Konseyi’nin temel değerleri: demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüdür. İnsan hakları ihlallerinin önlenmesinde eğitimin büyük önemi bulunmaktadır. Eğitimin amacı; şiddete, ırkçılığa, aşırılığa, yabancı düşmanlığına, ayrımcılığa ve hoşgörüsüzlüğe karşı bir savunma sistemi oluşturmaktır.

CM/Rec(2010)
7 sayılı Tavsiye Kararı ve Açıklayıcı Not

Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı

Bakanlar Komitesinin, Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı ile ilgili olarak üye ülkelere yönelik Tavsiye Kararı (Bakanlar Komitesinde, 11 Mayıs 2010 tarihinde 120. Oturumda kabul edilmiştir)

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Kuruluş Yasasının 15.b Maddesi uyarınca; Avrupa Konseyinin temel görevinin insan haklarını, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü yaygınlaştırmak olduğunu;

Bu görevin yerine getirilmesinde eğitimin temel bir rol oynadığı; uluslararası hukukta, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde (ETS No. 5), İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme ve Çocuk Hakları Uluslararası Sözleşmesinde verilen eğitim hakkını, 1993’te Viyana’da toplanan Dünya İnsan Hakları Konferansında ülkelere insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün, yaygın ve örgün eğitimde yer alan tüm öğrenim kurumlarında ders olarak okutulması çağrısında bulunulduğunu;

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları 2. Zirvesinde (1997) alınan, demokratik bir toplumda vatandaşların hak ve sorumluluklarına ilişkin farkındalıklarının arttırılmasına yönelik demokratik vatandaşlık eğitimi girişimini başlatma kararını;

Bakanlar Komitesi demokratik vatandaşlık eğitimi konulu, Rec(2002)12 sayılı Tavsiye Kararını, Bakanlar Komitesinin gençlerin yaygın eğitim/öğreniminin yaygınlaştırılması ve tanınmasına ilişkin Rec(2003)8 sayılı Tavsiye Kararı ve üniversite eğitiminde ve mesleki eğitimde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ilişkin Rec(2004)4 sayılı Tavsiye Kararını, Parlamenter Meclisinin, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğiti- mi için bir Avrupa çerçeve sözleşmesinin yazılmasını öngören 1682 (2004) sayılı Tavsiye Kararını,

göz önüne alarak ve;

2005 yılında Budapeşte’de yapılan Gençlikten sorumlu Avrupa Bakanları 7. Toplantısında demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi için bir çerçeve prensip dokümanı oluşturulması çağrısına cevaben;

Avrupa Konseyinin Avrupa’da bölgesel ortağı olduğu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 2005 yılında kabul ettiği, İnsan Hakları Eğitimi için Dünya Programının amaçlarına ulaşılmasına katkıda bulunmak;

Ülkelerin ve sivil toplum kuruluşlarının demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi alanında çeşitli iyi uygulamaları sundukları, Eğitim Yoluyla Vatandaşlık Avrupa Yılı 2005 deneyiminden yararlanarak, bu yönde ilerlemeyi ve bu tür iyi uygulamaları Avrupa’nın her yerinde güçlendirmek, belirli kurallara bağlamak ve yaymak,

İsteği ile;

Üye ülkelerin eğitim sistemlerinin düzenlenmesi ve içeriğinden sorumlu olduklarını dikkate alarak, Sivil toplum örgütlerinin ve gençlik kuruluşlarının eğitimin bu alanında oynadıkları önemli rolün farkında olarak ve bu kuruluşları bu alanda destekleyerek;

Üye ülkelerin:

– Bu tavsiye kararının ekinde belirtildiği gibi, Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartında yer alan hükümlere dayalı tedbirleri uygulamalarını;

– Söz konusu Şartın eğitim ve gençlikten sorumlu yetkililere geniş bir şekilde dağıtımını sağlamalarını;

tavsiye eder.

Genel Sekretere bu tavsiye kararını:

– Avrupa Konseyi üyesi olmayan, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf ülkelerin hükümetlerine (ETS No. 18);

ve

uluslar arası kuruluşlara iletmeleri talimatını verir.

CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararının Eki

Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı Bakanlar Komitesinin CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı çerçevesinde kabul edilmiştir

Bölüm I – Genel hükümler
1. Kapsam

Mevcut Şart, Madde 2’de tanımlanan demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimiyle ilgili olup; demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimiyle örtüştükleri ve etkileşim içinde oldukları durumlar haricinde, kültürlerarası eğitim, eşitlik eğitimi, sürdürülebilir kalkınma için eğitim ve barış eğitimi gibi ilgili alanlarla doğrudan ilgilenmez.

2. Tanımlar

Mevcut Şartın maksatları dahilinde:

a. “Demokratik vatandaşlık eğitimi”, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü yaygınlaştırmak ve korumak amacıyla; öğrencileri bilgi, beceri ve anlayışla donatmak ve tavır ve davranışlarını geliştirmek suretiyle, onları toplumda demokratik haklarını ve sorumluluklarını kullanıp savunacak şekilde yetkinleştirmeyi, öğrencilerin çeşitliliğe değer vermelerini ve demokratik yaşamda aktif bir rol oynamalarını sağlamayı amaçlayan, eğitim, öğretim, farkındalık arttırıcı girişimler, bilgiler, uygulamalar ve faaliyetlerdir.

b. “İnsan hakları eğitimi”, insan haklarının ve temel özgürlüklerin yaygınlaştırılması ve korunması amacıyla; öğrencileri bilgi, beceri, anlayışla donatmak ve tavır ve davranışlarını geliştirmek suretiyle, onları toplumda evrensel bir insan hakları kültürünün yaratılıp savunulmasına katkıda bulunacak şekilde yetkinleştirmeye yönelik,eğitim, öğretim, farkındalık arttırıcı girişimler, bilgiler, uygulamalar ve faaliyetlerdir.

c. “Örgün eğitim”, ilk öğretim öncesinden başlayarak, ilk ve orta öğretimde, ardından da üniversitede devam eden, belirli bir yapısal çerçevesi olan eğitim ve öğretim sistemidir. Bu eğitim kural olarak genel veya mesleki eğitim kurumlarında verilir ve eğitim sonunda bir diploma vb. alınır.

d. “Yaygın eğitim”, resmi eğitim sisteminin dışında yer alan ve bir dizi beceri ve yetkinliğin geliştirilmesine yönelik olarak hazırlanmış herhangi bir planlı eğitim programıdır.

e. “Enformel öğrenme” her bireyin kendi çevresindeki eğitim kaynaklarından ve günlük deneyimlerinden (aileden, benzer nitelikteki arkadaşlarından, komşularından, çeşitli insanlarla karşılaşmalarından, kütüphaneden, kitlesel haberleşme araçlarından, iş yerinden, oyun oynarken vb.) yaşam boyunca çeşitli tavırlar, değerler, beceriler ve bilgiler edinme sürecidir.

3. Demokratik vatandaşlık eğitimiyle insan hakları eğitimi arasındaki ilişki

Demokratik vatandaşlık eğitimi ve insan hakları eğitimi birbiriyle yakın- dan ilişkili olup, birbirini karşılıklı olarak destekler. Amaç ve uygulamalar- dan ziyade, odaklandıkları alan ve kapsamları açısından farklılık gösterirler. Demokratik vatandaşlık eğitimi esas olarak toplumun vatandaşlıkla, siyasi, sosyal, ekonomik, yasal ve kültürel alanlarıyla ilgili demokratik hak ve sorumlulukları ve aktif katılımı üzerinde odaklanırken, insan hakları eğitimi, insanların yaşamlarının tüm yanlarıyla ilgili daha geniş kapsamlı insan hakları ve temel özgürlüklerle ilgilenir.

4. Anayasal yapılar ve üye ülke öncelikleri

Aşağıda belirtilen hedef, ilke ve prensipler geçerli olacaktır:

a. Her bir üye ülkenin anayasal yapısına gerekli saygı gösterilecek ve bu yapılara uygun araçlar kullanılacaktır;

b. Her bir üye ülkenin öncelikleri ve ihtiyaçları göz önüne alınacaktır.

Bölüm II – Hedefler ve İlkeler
5. Hedefler ve İlkeler

Aşağıdaki hedefler ve ilkeler üye ülkelere kendi politikalarını, mevzuatlarını ve uygulamalarını düzenlerken aynı zamanda rehber olarak düşünülmelidir.

a. Ülke topraklarında yaşayan her bireye demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi alma fırsatı sunma amacının benimsenmesi.

b. Demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi yaşam boyu sürecek bir süreçtir. Bu alanda etkili bir öğrenim, politika oluşturanlar, eğitimciler, öğrenciler, ebeveynler, eğitim kurumları ve eğitim yetkilileri, kamu görevlileri, sivil toplum örgütleri, gençlik kuruluşları, medya ve halk dahil olmak üzere çok geniş bir paydaş yelpazesini içermektedir.

c. Bu eğitim sürecinde, ister örgün, ister yaygın, isterse yaygın ve algın öğrenme araçları olsun, tüm eğitim araçları, söz konusu eğitim sürecinin ilkelerinin yaygınlaştırılması ve hedeflerine ulaşması açılarından değer taşımaktadırlar.

d. Sivil toplum kuruluşlarının ve gençlik kuruluşlarının demokratik vatandaşlık eğitimine ve insan hakları eğitimine özellikle de yaygın ve algın eğitim vasıtalarıyla yapabilecekleri değerli katkılar vardır; bu nedenle de, bu katkıyı yapabilmeleri için söz konusu kuruluşlara fırsatlar verilmelidir.

e. Öğretim ve öğrenim uygulamalarıyla ve faaliyetleriyle, demokratik ve insan hakları değer ve ilkeleri izlenmeli ve yaygınlaştırılmaya çalışılmalı; özellikle de, okullar dahil olmak üzere, eğitim kurumlarının yönetişimi insan hakları değerlerini yansıtmalı ve yaygınlaştırılmaya çalışılmalı ve ebeveyn de dahil olmak üzere, öğrencilerin, eğitim personelinin ve paydaşların yetkinleştirilmesi ve aktif katılımı için olumlu ortam sağlanmalıdır.

f. Tüm demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin en önemli unsurlarından biri de sosyal birlik ve beraberliğin ve kültürler arası diyalogun yaygınlaştırılması ve toplumsal cinsiyet eşitliği de dahil olmak üzere çeşitliliğe ve eşitliğe değer verilmesidir. Bu amaçla, çatışmayı azaltan, inanç grupları ve etnik gruplar arasındaki farklılıkların daha çok kabul edilmesini ve anlaşılmasını sağlayan, insan onuruna ve paylaşılan değerlere karşılıklı saygı gösterilmesini mümkün kılan, sorun ve anlaşmazlıkların çözüme kavuşturulmasında diyalogu teşvik ederek şiddete karşı, kişisel ve sosyal becerilerin ve anlayışın oluşturulması şarttır.

g. Demokratik vatandaşlık eğitimi ve insan hakları eğitiminin en temel amaçlarından biri öğrencilere sadece bilgi, anlayış ve beceriler sağlamakla kalmayıp, onların, aynı zamanda toplumda insan haklarını,
demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunmak ve yaygınlaştırmak için harekete geçmeye hazır olacak şekilde yetkinleştirilmeleridir.

h. Eğitim uzmanlarının ve gençlik liderlerinin yanı sıra, eğiticilerin de demokratik vatandaşlık eğitimi ve insan hakları eğitimi ilkeleri ve uygulamalarında sürekli eğitim almaları, bu alanda etkin bir eğitimin verilmesinin ve sürdürülebilmesinin hayati bir parçası olup, yeterli bir şekilde planlanmalı ve bu eğitim için yeterli kaynak ayrılmalıdır.

i. Devlet düzeyinde, bölgesel ve yerel düzeylerde demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminde yer alan ve aralarında politika yapıcılar, eğitimciler, öğrenciler, ebeveynler, eğitim kurumları, sivil toplum kuruluşları, gençlik kuruluşları, medya ve kamuoyu dahil olmak üzere çok çeşitli paydaşlar arasında (katkılarından azami olarak yararlanılabilmesi için), ortaklık ve işbirliği teşvik edilmelidir.

j. İnsan haklarıyla ilgili değerlerin ve yükümlülüklerin uluslararası niteliği ile demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün dayandığı ortak ilkeler göz önüne alındığında, üye ülkelerin bu Şartın kapsadığı faaliyetler ve iyi uygulamaların tespiti ve karşılıklı alışverişi konularında uluslararası ve bölgesel işbirliğini gerçekleştirmeye çalışması ve teşvik etmesi önemli bir husustur.

Bölüm III – Politikalar
6. Örgün Eğitim (Genel ve mesleki eğitim)

Üye ülkeler demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimini okul öncesi, ilköğretim ve orta öğretimin yanı sıra, genel ve mesleki eğitim ve öğretim düzeyinde de öğretim programlarına dâhil etmelidirler. Üye
ülkeler aynı zamanda, bu öğretim programlarında yer alan demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimini, söz konusu eğitimin anlamlı olmasını ve bu alandaki faaliyetlerin sürdürülebilir olmasını sağlamak üzere desteklemeye, gözden geçirmeye ve güncelleştirmeye devam etmelidirler.

7. Yüksek öğrenim

Üye ülkeler, akademik özgürlük ilkesine saygılı olarak, özellikle de geleceğin eğitimcilerinin yararlanması amacıyla, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin yüksek öğrenim kurumları tarafından da verilmesini yaygınlaştırmalıdırlar.

8. Demokratik yönetişim

Üye ülkeler tüm akademik kurumlarda demokratik yönetişimi hem kendi içinde arzu edilen ve yararlı bir yönetişim yöntemi olarak, hem de demokrasiyi ve insan haklarına saygıyı öğrenme ve deneyimlemenin uygulamalı bir aracı olarak yaygınlaştırmalıdırlar. Üye ülkeler, uygun vasıtalarla, öğrencilerin, eğitim personelinin ve ebeveyn de dahil olmak üzere paydaşların eğitim kurumlarının yönetişimine aktif bir şekilde katılımını teşvik etmelidirler.

9. Eğitici çalışmalar

Üye ülkeler öğretmenlere, diğer eğitim personeline, gençlik liderlerine ve eğiticilere, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi için başlangıç düzeyinde ve sürekli eğitici çalışmalar ve geliştirme olanakları sağlamalıdırlar. Bu eğitici çalışmalar ve geliştirme olanakları, söz konusu personelin, ilgili bilim disiplininin hedef ve ilkelerinin yanı sıra, uygun öğretim ve öğrenim yöntemleriyle ilgili ayrıntılı bilgiye ve anlayışa ve bu alandaki diğer uygun temel becerilere sahip olmalarını temin etmelidir.

10. Sivil toplum kuruluşları, gençlik kuruluşları ve diğer paydaşların rolü

Üye ülkeler, özellikle de yaygın eğitim alanında, sivil toplum kuruluşlarının ve gençlik kuruluşlarının demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi alanındaki rollerini desteklemeli ve kolaylaştırmalıdırlar.

Üye ülkeler bu kuruluşları ve faaliyetlerini eğitim sisteminin değerli bir parçası olarak kabul etmeli ve bu kuruluşlara mümkün olduğunda, gereken desteği vermeli ve her tür eğitime katkı sağlayabilecekleri uzmanlık ve bilgi birikimlerinden azami ölçüde yararlanmalıdırlar. Ülkeler aynı zamanda, özellikle de medyaya ve genel kamuoyu olmak üzere diğer paydaşlara, bu alanda yapabilecekleri katkıyı azami seviyeye çıkarmalarını sağlamak üzere, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin tanıtımını yapmalıdırlar.

11. Değerlendirme kıstasları

Üye ülkeler demokratik vatandaşlık ve insan hakları için eğitim programlarının etkililiğinin değerlendirilmesi için kıstaslar oluşturmalıdırlar. Öğrenici gruplarının bu konudaki geri bildirimleri bu tür değerlendirmelerin ayrılmaz bir parçasını oluşturmalıdır.

12. Araştırma

Üye ülkeler, bu alandaki mevcut durumu değerlendirebilmek için demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi ile ilgili araştırmaları başlatmalı ve teşvik etmeli ve politika üretenler, eğitim kurumları, okul müdürleri, öğretmenler, öğrenciler, sivil toplum kuruluşları ve gençlik kuruluşları da dahil olmak üzere paydaşlara, etkililiklerini verimliliklerini ölçmelerine ve arttırmalarına ve uygulamalarını iyileştirmelerine yardımcı olmak üzere, karşılaştırmalı bilgiler sağlamalıdırlar. Söz konusu araştırmalar diğerlerinin yanı sıra, öğretim programıyla ilgili araştırmalar, yenilikçi uygulamalar, öğretim sistemleri ve değerlendirme kıstasları ve göstergeleri de dahil olmak üzere, çeşitli değerlendirme sistemlerinin geliştirilmesini içermelidir. Üye ülkeler araştırmalarının sonuçlarını yerine
göre diğer üye ülkelerle ve paydaşlarla da paylaşmalıdırlar.

13. Sosyal birlik beraberliği geliştirmeye, çeşitliliğe değer vermeye, farklılıklarla ve çatışmalarla baş etmeye yönelik beceriler

Üye ülkeler eğitimin bütün alanlarında demokratik ve birçok kültürü barındıran toplumlarda birlikte yaşamayı öğrenmeyi ve öğrencilerin sosyal birlik beraberliği geliştirmelerini, çeşitliliğe ve eşitliğe değer vermelerini – özellikle de farklı inanç grupları ve etnik gruplar arasında olmak üzere – farklılıkları kabul etmelerini, anlaşmazlıkları ve çatışmaları şiddete başvurmadan çözüme kavuşturmalarını, her türlü ayrımcılık ve şiddetle, özellikle de şiddetle ve tacizle mücadele etmelerini sağlayacak bilgi ve becerileri elde etmelerini amaçlayan eğitim yaklaşımlarını ve öğretim yöntemlerini geliştirmelidirler.

Bölüm IV – Değerlendirme ve işbirliği
14. Değerlendirme ve inceleme

Üye ülkeler bu şartla ilgili olarak sürdürdükleri stratejileri ve politikaları düzenli olarak değerlendirmeli ve bunlara uygun uyarlamalar yapmalıdırlar. Bunu diğer üye ülkelerle, örneğin bölgesel düzeyde, işbirliği yaparak gerçekleştirebilirler. Herhangi bir üye ülke de bu konuda Avrupa Konseyinden yardım isteyebilir.

15. Müteakip izleme faaliyetlerinde işbirliği

Üye ülkeler mevcut Şartın amaç ve prensiplerini uygularken yerine göre diğer üye ülkelerle ve Avrupa Konseyi kanalıyla aşağıda belirtildiği gibi işbirliğinde bulunmalıdırlar:

a. belirlenen öncelikler ve ortak çıkarları gerçekleştirerek;

b. demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimiyle ilgili mevcut koordinatörler de dahil olmak üzere, çok taraflı ve sınır ötesi faaliyetleri destekleyerek;

c. iyi uygulama alışverişi yaparak, bunları belirli bir düzenleme yapılarak ve yaygınlaştırılmalarını temin ederek;

d. kamuoyu da dahil olmak üzere tüm paydaşları Şartın amaç ve uygulamalarından haberdar ederek;

e. Avrupa’daki sivil toplum kuruluşları, gençlik kuruluşları ve eğitimci ağlarını ve bunlar arasındaki işbirliğini destekleyerek.

16. Uluslararası işbirliği

Üye ülkeler Avrupa Konseyi kapsamındaki demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi çalışmalarının sonuçlarını diğer uluslararası kuruluşlarla paylaşmalıdırlar.

Açıklayıcı not

I. Konunun arka planı, başlangıcı ve müzakere süreçleri

1. Bakanlar Komitesinin, CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı kapsamında kabul edilen Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı (Şart) Avrupa Konseyinin bu alandaki çalışmalarının önemli bir aşamasıdır.

Bu çalışmalar ilk kez 10-11 Ekim 1997 tarihlerinde Strasbourg’da yapılan Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları 2. Zirvesinde ivme kazanmıştır. Bu zirvede üye ülke hükümet ve devlet başkanları:

“vatandaşların demokratik bir toplumdaki hak ve sorumluluklarla ilgili bilincinin yaygınlaştırılması amacıyla demokratik vatandaşlık eğitimi girişimi başlatmaya” karar vermişlerdi. (Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları 2. Zirvesi Nihai Deklarasyonu).

Karar, Avrupa Konseyinin temel değerleri olan demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün yaygınlaştırılmasında ve insan hakları ihlallerinin önlenmesinde eğitimin rolünün giderek daha çok anlaşılmasının bir yan- sımasıydı. Daha genel bir ifadeyle, eğitim giderek şiddetin, ırkçılığın, aşırı uçların, yabancı düşmanlığının, ayrımcılığın ve hoşgörüsüzlüğün artmasına karşı bir savunma mekanizması olarak görülmeye başlamıştı. Aynı zamanda eğitimin sosyal birlik beraberliğe ve sosyal adalete büyük bir katkı sağladığı da geniş bir biçimde kabul edilmişti. 2. Zirvede alınan karar Kuruluşa hem örgün, hem de yaygın eğitimde, vatandaşlık ve insan hakları eğitimi alanlarında geniş kapsamlı bir işbirliği oluşturma görevi verdi.

2. Bakanlar Komitesinin 7 Mayıs 1999’da Budapeşte’de kabul ettiği Demokratik Vatandaşlık için Eğitim Girişimi Programı ve Deklarasyonu hazırlanarak 2. Zirve kararı siyasi seviyede yürürlüğe sokuldu. Operas- yonel seviyede ise, projenin 1997-2000 yılları arasındaki ilk safhasında, Avrupa Konseyinin çeşitli bölümleri birlikte çalışarak, tanımlar, temel kavramlar, yöntemler, uygulamalar ve malzemeler üzerinde araştırmalar yaparak tabana yayılmış projeleri (“vatandaş siteleri”) desteklediler. 2000 Ekim’inde projenin ilk safhasının sonuçları Krakov’da toplanan eğitim bakanlarınca onaylandı. Bakanlar projenin devam etmesi gerektiğini teyit ederek Bakanlar Komitesinin bu yönde bir tavsiye kararı alması çağrısında bulundular.

3. Projenin 2001-2004 yılları arasındaki ikinci safhasında politikalar oluşturuldu, üye ülkelerden demokratik vatandaşlık eğitimi koordinatörleri ağı kuruldu ve 2005 yılında yapılacak Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı hazırlıkları tamamlandı. İkinci safhanın önemli bir gelişmesi de eğitim bakanlarının yukarıda değinilen çağrısına cevaben, Bakanlar Komitesinin üye ülkeler için, demokratik vatandaşlık eğitimi konusunda Rec(2002)12 sayılı Tavsiye Kararını yayınlamasıydı.

4. Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı girişimi 2005 yılında başarıyla gerçekleştirildi ve bunun sonucunda da üye ülkelerde demokratik vatandaşlık eğitiminin önemi konusundaki farkındalığın artmasının yanısıra, bu eğitimin öğretim programının ve hayat boyu öğrenme programlarının parçası haline geldiği ülkelerin sayısı arttı. Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı girişimi ve bu girişimin sonlandırıldığı Romanya’nın Sinaia kentindeki değerlendirme konferansı, ülkelerin ve sivil toplum kuruluşlarının bu alanda pek çok iyi uygulamayı paylaşmaları için bir fırsat oluşturdu.

5. Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı girişimi esnasında üye ülkelerin politikaları ve uygulamaları her ne kadar Rec(2002)12 sayılı Tavsiye Kararına olumlu cevap verildiğini ortaya koyduysa da, başlangıç safha- sından itibaren, sonradan muhtemelen bağlayıcı bir şekle dönüşebilecek, daha kapsamlı bir çerçeve prensip dokümanı oluşturulması yönünde talepler vardı. 2004 Ekim ayında Parlamenter Meclisi, Bakanlar Komitesince demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi için bir Avrupa çerçeve sözleşmesi oluşturulmasını önerdi (Parlamenter Meclisinin Avrupa için eğitim konulu, 1682 (2004) sayılı Tavsiye Kararı). 2004 Aralık ayında, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf devletlerin kültür, eğitim, gençlik ve spor bakanlarınca kabul edilen 50 Yıllık Kültürel İşbirliği Wroclaw Deklarasyonunda (ETS No.18), “Avrupa Konseyi, insanları demokratik toplumlarda yaşam boyu bilgi, beceri ve yaklaşımlarla donatacak politikalar için bir mükemmeliyet merkezi olma rolünü güçlendirmelidir… Bu amaçla, uygun geleneksel mekanizmalar kullanılarak Avrupa standartları oluşturulması düşünülmelidir…” ifadeleri yer aldı.

2005 Mayıs’ında Varşova’da yapılan Devlet ve Hükümet Başkanları 3. Zirvesinde, devlet ve hükümet başkanları “Avrupa Konseyinin eğitim alanında, Avrupa’nın her yerindeki, tüm gençlerin eğitime erişimini sağlama ve bu eğitimin kalitesini arttırırken, diğer konuların yanı sıra, kapsamlı bir insan hakları eğitiminin yaygınlaştırılması yönündeki çabalarını arttırmasını” istedi. Avrupa Eğitim Bakanları Daimi Konferansının 22. oturumunda (İstanbul, Mayıs 2007) Eğitim Bakanları Daimi Konferansı ve Almanya Federal Eyaletler Kültür İşleri Başkanı, üye ülkelerde eğitim durumunun çok radikal farklılıklar göstermesi nedeniyle demokratik vatandaşlık eğitimi/insan hakları eğitimi ile ilgili bir çerçeve prensip dokümanı oluşturma fikrine Almanya’nın ilgi duymadığını, ancak Almanya’nın, pek çok üye ülkenin Avrupa Konseyinin yol göstericiliğine ihtiyaç duyabileceğini gayet iyi anladığını ve herkesin kabul edebileceği bir uzlaşma yolunun bulunabileceğinden emin olduğunu belirtti.

6. Aynı zamanda, gençlik politikaları alanında da paralel gelişmeler vardı. İnsan Hakları Eğitimi Gençlik Programı 2000 yılında, “insan hakları eğitimini başlıca gençlik politikalarına ve gençlik uygulamalarına ana akım olarak dahil etme” iddiasıyla başlatıldı. Gençlikten Sorumlu Avrupa Bakanları 7. Konferansında bakanlar, Avrupa Konseyini, gençler için insan hakları eğitimi konusunda Bakanlar Komitesince bir tavsiye kararı oluşturulmasına ve bu karara, özellikle de şiddetin önlenmesi ve Avrupa Konseyinin İnsan Hakları Eğitimi Gençlik Programından elde edilen deneyimden yararlanılması konularında Avrupa’da işbirliğinin güçlendiril- mesine ilişkin maddelerin de dahil edilmesini teşvik ettiler. Avrupa Konseyinin gençlik politikalarında insan hakları eğitimine ilişkin (2008) 23 sayılı Tavsiye Kararında, Bakanlar Komitesi gençlik politikalarında insan hakları eğitiminin temel rolünü daha da güçlendirerek insan hakları ve demokrasiyi gençlik politikaları için bir öncelik olarak belirledi ve bu politikalara “gençlerin insan haklarından tam olarak yararlanmalarının sağlanmasını, insanlık onurunun korunmasını ve bu yöndeki kararlılığının teşvik edilmesini” de dahil etti.

7. Avrupa Konseyinde meydana gelen bir diğer önemli ve konuyla ilgili politik gelişme de kültürler arası diyaloga artan ilgidir. Bu husus üye ülkelerde giderek önem kazanmakta ve Avrupa Konseyinin alışılagelmiş öncelikli konularının yanı sıra gündeme gelmektedir. Özellikle de demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin kültürler arası diyalogun desteklenmesi için önemi, 2008 yılında yayınlanan “Kültürler Arası Diyalog Beyaz Kitabı”nda teyit edilmiştir. (“Kültürler Arası Diyalog Beyaz Kitabı: Eşit insanlar olarak ve onurlu bir biçimde birlikte yaşama” 118. Bakanlar Seviyesindeki Oturumunda (Strasbourg, 6-7 Mayıs 2008) Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkenin Dışişleri bakanlarınca yayınlanmıştır.)

8. Aynı sırada, küresel çapta yaşanan gelişmeler de, özellikle de Birleşmiş Milletlerde (BM) aynı eğilimi izlemektedir. 10 Aralık 2004’te BM Genel Kurulu tarafından onaylanan Dünya İnsan Hakları Eğitimi Programı, ilk aşamada üye ülke seviyesinde ilk ve orta dereceli okullarda olmak üzere, insan hakları eğitiminin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi için iddialı hedefleri belirledi. Avrupa Konseyi, Dünya İnsan Hakları Eğitimi Programının Avrupa’da uygulanmasında Birleşmiş Milletlere resmi bir anlaşma çerçevesinde destek vermektedir.

9. Bu gelişmeler karşısında, Avrupa Konseyi Eğitim Yönlendirme Komitesi projenin üçüncü safhası (2006-2009) için Konseyin Demokratik Vatandaşlık / İnsan Hakları Eğitimi ile ilgili faaliyet programını kabul etmesinin ardından “demokratik vatandaşlık/insan hakları eğitimine ilişkin bir referans çerçevesi fizibilite etüdünün (uygun geleneksel mekanizmalar) hazırlanmasını sağladı. Bu çalışmanın görev kapsamına göre, bu konuda bir Avrupa çerçeve prensip dokümanına olan ihtiyacın incelenmesi; gerek Avrupa Konseyi dahilindeki gerekse diğer uluslararası kuruluşlardaki mevcut çerçeve dokümanlarının incelenmesi, eksikliklerin belirlenmesi; muhtemel bir yeni dokümanın getirebileceği katma değerle ilgili bilgilerin sağlanması ve böyle bir dokümanın şekli ve içeriğine ilişkin seçeneklerin ve kapsamının belirlenmesi gerekiyordu.

10. Çeşitli ülkelerden, içlerinde gerek eğitim uzmanları gerekse gençlik kuruluşlarının temsilcileri bulunan gayri resmi bir uzmanlar grubunun yardımıyla fizibilite çalışması hazırlamak üzere bir uzman görevlendirildi. Uzman çalışmasını 2007 Nisan’ında sundu.

11. Yapılan çalışmada, “çerçeve prensip dokümanı” deyimi, Demokratik Vatandaşlık / İnsan Hakları Eğitimi (DVE/İHE) alanında izlenecek, üzerinde mutabık kalınmış standartları ve politikaları içeren, devletlere hitaben oluşturulmuş (bağlayıcı veya bağlayıcı olmayan) bir uluslararası belge anlamında kullanıldı. Bu çalışmada, Avrupa Konseyinin demokratik vatandaşlık alanındaki, kökleri Konseyin insan haklarını, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü yayma temel misyonuna dayanan gayretlerinin başlangıcı incelendi.

Çalışmada, tüm ortak ilgi alanlarında ve üye ülkelerin girişimlerinde (insan hakları, ulusal azınlıklar, sosyal politikalar, terörle mücadele vb.) Avrupa Konseyinin sürekli olarak, çeşitli biçimlerde çerçeve dokümanları hazırladığına ve bu dokümanların üye ülke seviyesinde bir odaklanma alanı ve yapılacak girişimler için bir itici güç oluşturduğuna, bu dokümanın, iyi uygulamaların yaygınlaştırılması ve Avrupa çapında standartların yükseltilmesi için bir vasıta oluşturduğuna dikkat çekildi. Çalışmada aynı zamanda, bu konuyla ilgili mevcut enstrümanlar da incelenerek, eksiklik ve yeni bir belgenin getirebileceği artı değerler de belirlendi. Çalışmada bağlayıcı olabilecek veya olmayacak yeni enstrümanın ne şekilde hazırlanabileceği ve bu enstrümanın kapsam ve içeriğinin neler olabileceği de incelendi.

12. Çalışmanın sonuç bölümünde, bu alanda yeni bir çerçeve prensip dokümanının biçim ve içeriğinin müzakerelerine geçmek üzere bir prensip kararının verilmesinin uygun olacağı tavsiyesinde bulunuldu.

13. 2007-2008 yılları arasında söz konusu çalışma, önce bu amaçla kurulan Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Geçici Danışma Grubuna (ED-EDCHR), daha sonra da, çalışmayla ilgili görüşlerini bildiren çeşitli Avrupa Konseyi kuruluşlarına: (İnsan Hakları Yönlendirme Kuruluna (CDDH), Gençlikle İlgili Ortak Konseye (JCY), Yüksek Öğrenim Yönlendirme Kuruluna (CDESR), Eğitim Yönlendirme Komitesi Bürosuna (CDED) ve son olarak da 2008 Mart ayında, Eğitim Yönlendirme Komitesi Bürosu Genel Kuruluna) sunuldu. Danışılan bütün kuruluşlar, eğitimle ilgili temel sorumluluğu olan CDED’ye yazılı görüşlerini sundular. Üye ülkelerin kendilerine danışılan DVE/ İHE koordinatörleri de görüşlerini CDED’de belirttiler.

14. Bu değerlendirme döneminde bazı görüş eğilimleri belirdi. Çalışmada yer alan, mevcut durumun siyasi ve yasal arka planına ilişkin değerlen- dirme ve mevcut çerçeve prensip dokümanlarının eksikliklerine ilişkin analizler genelde paylaşılan değerlendirmelerdi. Yeni bir dokümanın önemli katkılarının olacağı üzerinde de fikir birliğine varıldı. Böyle bir dokümanın içeriği konusundaysa, dokümanın kapsamı ve temel terimlerin net tanımlarının ve kesin içeriğinin bilahare kapsamlı olarak tartışılacağı hedef, ilke ve politikaların yer aldığı bölümlerin gerekliliği üzerinde büyük ölçüde görüş birliği mevcuttu.

Ülkelerin yeni dokümanın uygulamasıyla ilgili olarak, bir Avrupa Konseyi uzmanlar komitesinde değerlendirilip üzerinde görüş bildirilecek üzere düzenli raporlar sunmasını gerektiren bir harici izleme mekanizması önerisi üzerinde ise aynı ölçüde mutabakat sağlanamadı. Bazıları bunun önemli yararlar sağlayacağını düşünürken, diğerleri, söz konusu mekanizmanın gereksiz bir yük getireceği görüşündeydi. Dokümanın şekline gelince, burada da bir görüş ayrılığı mevcuttu. Bazıları dokümanın bağlayıcı bir doküman olması gereğini savunurken, diğerleri bağlayıcı olmasının gerekmediği görüşündeydiler.

15. Çalışmanın yapılmasını talep eden CDED, 10 Mart 2008’de yaptığı genel kurulda, diğer tüm kuruluşların görüşlerini göz önüne aldıktan sonra çalışmayı memnuniyetle karşıladı ve “biri bağlayıcı, diğeri ise bağlayıcı olmayan iki ayrı versiyondan oluşan bir taslak doküman hazırlayarak ve Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Danışma Grubunun (ED-EDHCR) politika oluşturanlar için temel konular belgesi üzerindeki çalışmalarını da göz önüne alarak, çerçeve prensip dokümanı üzerinde müzakerelere devam etmeye” karar verdi. CDED aynı zamanda üyelerinden bir bölümünü taslak dokümanı hazırlama grubuna atadı ve genel sekreterlikten, eğitim ve gençlik konusunda uzmanlığı olan diğer üyeleri de gruba atamasını istedi. CDED aynı zamanda iki taslak versiyonun 2009 Mart ayında yapacağı toplantıda görüşülmesine yeterli zaman bırakacak şekilde sunulmasını da istedi.

16. Taslak doküman oluşturma grubu Haziran, Eylül ve Kasım 2009’da olmak üzere üç defa toplandı. İlk toplantıda iki taslak dokümanın yasal şekli ve genel form ve içeriği üzerinde görüş alış verişinde bulunuldu ve fizibilite çalışmasının yazarından iki metnin ilk taslaklarını yazmasının istenmesine karar verildi. İkinci toplantıda, söz konusu iki alternatif taslak metinle ilgili ilk değerlendirme yapıldı ve çeşitli mütalaalarda bulunuldu. Bu görüşler, üçüncü toplantıya sunulan yeni taslaklar da göz önüne alındı. Üçüncü toplantıda metinler yeniden gözden geçirildi ve üzerinde anlaşmazlık olan hemen tüm konularla ilgili uzlaşı çözümleri sağlandı. Sadece birkaç değişken, CDED Bürosunun Aralık toplantısında karara bağlanmak üzere bırakıldı. Büro tercihini yaptı ve CDED genel kuruluna sunulacak taslak metinleri onayladı.

17. 2009 Mart ayında yapılan CDED genel kurulunda iki taslak metin üyelere sunuldu. Özünde, karşılanacak ihtiyaçlar ve ulaşılacak amaçlar aynı olduğundan, her iki metin de hemen hemen birbirinin aynıydı. Aradaki fark, şekille ve metinlerin yasal etkisiyle ilgiliydi; metinlerden biri bağlayıcı bir çerçeve anlaşma olup, kullanılan dile yaptırımcı bir üslup hakimdi, diğeri ise bağlayıcı olmayıp, daha yumuşak bir dille yazılmıştı (“yapılacaktır” yerine “yapılmalıdır” gibi). İçerik açısından tek büyük fark ise, izleme bölümüyle ilgili olup, taslak anlaşmada, ülkelerin rapor verdiği ve her ne kadar hafif olsa da, harici bir denetimin yer aldığı bir mekanizma söz konusu iken, taslak Şart metninde, üye ülkelerin öz değerlendirme yapmaları esas alınmıştı.

18. Yapılan müzakereler sonucunda söz alan tüm ülke temsilcileri yeni bir dokümanın kabul edilmesi gereği üzerinde görüş birliğine vardı ve büyük çoğunluk bağlayıcı olmayan Şart tercih etti. Komite buna göre 20 Mart 2009’da resmen kayıtlara geçen aşağıdaki kararı aldı:

“Komite:

– çerçeve prensip dokümanını hazırlayan grubun yaptığı çalışmaların sonucunu memnuniyetle karşılamıştır;

– grup tarafından sunulan iki teklifi inceleyerek, DVE/İHE ile ilgili bir Şart yönünde görüş bildirmiştir;

– üye ülkelerde DVE/İHE prensip ve uygulamalarının sürdürülebilir bir şekilde geliştirilebilmesi için böyle bir Şartın yararlılığını vurgulamıştır;

– Şartın CDED’nin 2010 genel kurulundan önce nihai hale getirilmesi için bir yol haritası çizmiştir. …”

19. Yol haritasının ilk aşaması, tüm delegasyonların belirli bir miada kadar Şartın mevcut metni ile ilgili herhangi bir değişiklik teklifini sunmaya davet edilmeleri olmuştur. Bu değişiklik önerileri CDED’nin mevcut ve önceki başkanlarından oluşan küçük bir grup tarafından değerlendirilecek, kendilerine fizibilite çalışmasının yazarı yardımcı olacak, ve yapılan değerlendirme değişiklik önerilerini veren ve metin yazma sürecine katılmak isteyen delegelerin katılımına açık olacaktı. Söz konusu grup 2009 Haziran ayında toplandı ve yapılan önerileri inceleyerek, bir kısmını kabul ederken bir kısmını reddetti. Birkaç teklifle ilgili olarak da, önerilen değişikliği başlangıç noktası olarak alıp, metni daha kapsamlı olarak yeniden yazdı veya kendi inisiyatifiyle değişiklikler yaptı.

20. CDED Bürosu 9-10 Eylül 2009’da toplanarak metnin Haziran toplantısında değişiklik yapılan şeklini, Avrupa Konseyi Hukuk Danışmanlığının verdiği, 4 Eylül 2009 tarihli bilgilerin ışığında inceledi. Hukuk Danışmanlığının verdiği bilginin ana noktası, Şartın Avrupa Konseyi uygulamalarıyla uyumlu olabilmesi için, Bakanlar Komitesinin bir Tavsiye kararı kapsamında kabul edilmesinin gerekli olduğu idi. Büro, hem gözden geçirilmiş metni hem de Hukuk Danışmanlığının bilgi yazısını CDED’nin 10-11 Aralık 2009’da yapılan olağanüstü toplantısına gönderdi. Büro aynı zamanda, bu açıklayıcı notun ilk taslağını da dikkate alarak, bu metni genel kurula gönderdi. CDED üyelerinden her iki metin üzerindeki görüş ve önerileri istendi.

21. CDED Aralık ayındaki toplantısında Şart metninde yapılması önerilen değişiklikleri inceledi. Verilen hukuki bilgilerin ışığında yapılan gözden geçirilmiş metni kabul etti. Buna göre, Şart, Bakanlar Komitesinin Tavsiye Kararının Eki, Şartın giriş bölümü ise tavsiye kararının giriş bölümü olarak belirlendi. Bu formatın, tavsiye kararları bağlayıcı olmadığından, Şartın bağlayıcı olmama özelliğini kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde ortaya koyduğuna dikkat çekildi. Şart metninde yapılan birkaç değişiklik üzerinde daha mutabakata varıldı. CDED açıklayıcı notla ilgili değişiklik önerilerini ele aldı ve yeni bir taslağın hazırlanmasını istedi.

22. Komite, 24-26 Şubat 2010 tarihlerinde yaptığı toplantıda Bakanlar Komitesinin üye ülkelere Demokratik Vatandaşlık (DVE) ve İnsan Hakları Eğitimi (İHE) ile ilgili Avrupa Şartına ilişkin tavsiye kararının ve açıklayıcı notunun son şeklini değerlendirdi. Komite taslak tavsiye kararını onaylamaya ve kabul edilmek üzere Bakanlar Komitesine göndermeye karar verdi. Komite taslak tavsiye kararının açıklayıcı notunu dikkate alarak, bu notu bilgi için Bakanlar Komitesine göndermeye karar verdi.

II. Tavsiye kararının ve şartın hükümleriyle ilgili mütalaalar
Tavsiye kararı: giriş ve resmi maddeler

23. Tavsiye kararı resmi açılış maddeleriyle başlamakta ve Madde 1’de (Metinde giriş paragrafları numaralandırılmamıştır, ancak açıklayıcı notta referansın kolaylaştırılması için sıraya göre numaralandırılmıştır. (İlk giriş paragrafı için 1, ikinci giriş paragrafı için 2 ve bu şekilde devam) Şartın hangi yetkiye dayanılarak kabul edildiği açıklanmaktadır. Söz konu- su yetki, özellikle de sporla ilgili konularda, Şartların kabul edilmesinde daha önce de kullanılan bir yetkidir. Daha sonraki bölümde ise, adet olduğu üzere, üye ülkelerin hangi mülahazalarla Şartı kabul ettiğine ilişkin açıklamalar ve Şartın çıkış noktası ve amaçları yer almaktadır. Şartın formatı ‘Hatırda tutarak’, ‘göz önüne alarak’ şeklinde başlayan bir dizi maddeden oluşmaktadır ve bu format aynı zamanda antlaşma statüsündeki dokümanlarda da görülmesine rağmen, burada böyle bir statünün göstergesi değildir. Bu format hiçbir zaman bağlayıcı olmayan Bakanlar Komitesi tavsiye kararlarında da normal olarak kullanılan formattır.

24. 2. ve 3. giriş maddelerinde, Avrupa Konseyinin temel görevi olan insan haklarını, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü yaygınlaştırma görevi ve eğitimin bu amaca ulaşmada temel bir rol oynadığı inancına dikkat çekilmektedir. Bu inanç da, 1997’den itibaren tüm DVE/İHE projesinin ve üye ülkelerin bu projeye olan kararlılığının ve bu amaca ulaşmak için koydukları standartların bir ifadesi olan Şartın temelini oluşturmaktadır.

25. 4. ve 5. giriş maddelerinde, örneğin, gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde gerekse Birleşmiş Milletler dokümanlarında yer alan, eğitimin “insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmesini” ve “tüm bireylerin özgür bir topluma etkin bir şekilde katılmasının sağlanmasını” (Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi 1966, Madde 13(1)) gerekli kılan eğitim hakkının yasal temelleri ele alınmakta ve insan hakları konusunun eğitim programlarına dahil edilmesinin önemi vurgulanarak, ülkelerden bunu gerçekleştirmelerini isteyen 1993 Viyana Deklarasyonuna değinilmektedir.

26. 7-10. giriş maddelerinde Bakanların başlıca siyasi deklarasyonlarına ve Şartın kabulüne yol açan önemli aşamaları oluşturan Avrupa Konseyi kurumlarının tavsiye kararlarına değinilmektedir. Pek çok açıdan, Şartın en önemli ön göstergesi Bakanlar Komitesinin yukarıda değinilen ve benzer konuları ele alan ve benzer amaçları olan (2002)12 sayılı Tavsiye Kararıdır.

27. 11. giriş maddesinde Şart küresel bir çerçeveye oturtularak, Şartın , Avrupa Konseyinin, Dünya İnsan Hakları Eğitimi programının Avrupa’da bölgesel ortağı olduğu dikkate alındığında, çok benzer amaçları olan Dünya İnsan Hakları Eğitimi programının amaçlarına ulaşmasına katkıda bulunacağı ifade edilmektedir.

28. 12. giriş maddesinde, DVE/İHE projesinde bir kilometre taşı olan ve 2005 yılında yapılan, Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı girişimine atıfta bulunulmaktadır. Maddede, Şartın temel amaçlarından biri olan ve pek çok üye ülkede yerleşik olan ve söz konusu girişimle de kanıtlanan, eğitim politikalarında iyi uygulamalardan yararlanarak, bu uygulamaların derlenerek Avrupa çapında yaygınlaştırılması hedefi vurgulanmaktadır.

29. 13. giriş maddesinde, eğitimin tüm Şart için geçerli olan bir özelliğine, 4. maddede spesifik olarak belirtilen, üye ülkelerin eğitim sistemlerinin birbirinden büyük farklılıklar gösterdiğine ve bu farklılıklara saygı gösterilmesinin gerekli olduğuna değinilmektedir. Söz konusu farklılıklar anayasadan kaynaklanabildiği gibi, eğitimin ilgili ülkede nasıl yapılandırıldığına da bağlıdır. Bu itibarla, Şartta yer alan tüm politika ve uygulamalar münferit ülkelerce söz konusu anayasal ve yapısal sistemlere saygı gösterilerek uygulanacaktır.

30. 14. giriş maddesinde eğitimin bu alanında sivil toplum kuruluşlarının ve gençlik kuruluşlarının oynadığı role işaret edilmektedir. Gerçekten de, yaygın eğitim giderek bu kuruluşlar tarafından sağlanmaktadır. Bunlar örgün eğitimde de önemli bir rol oynamakta olup, pek çok ülke, bu işlev için bu kuruluşlara bel bağlamaktadır. Girişin bu maddesinde de, 10.maddede de, bu kuruluşların katkıları ve duydukları destek ihtiyacı ortaya konmaktadır.

31. Bunları da tavsiye kararının resmi nihai maddeleri izlemektedir. Bu maddeler, giriş maddeleri mahiyetinde olmayıp, operasyonel maddelerdir. O nedenle, kullanılan dil nesnel ifadelerde gözlenen objektif bir dildir.

Komite, üye ülkelerin hükümetlerinin ekteki Şartı temel alan tedbirleri uygulamalarını ve bunların eğitim ve gençlikten sorumlu yetkililere geniş bir şekilde dağıtımının yapılmasını tavsiye etmektedir. Son olarak da Genel Sekretere, tavsiye kararını, aynı zamanda Avrupa Konseyi üyesi olmayan, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf olan ülkelerin hükümetlerine ve uluslararası kuruluşlara göndermesi talimatı verilmektedir. Bu da, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin, daha geniş kapsamlı uluslararası niteliğini ve yeni Şartın Avrupa sınırları içinde olduğu gibi Avrupa sınırları dışında da etkili olması arzusunu yansıtmaktadır.

Şart
Başlık

32. “Şart” terimi, uluslararası uygulamalarda hem bağlayıcı belgeler, ki bunların en ünlüsü Birleşmiş Milletler Bildirgesidir, hem de Avrupa Birliği Temel Hak ve Görevler Bildirgesi gibi (2000 yılında kabul edildiği şekliyle, 2005 Lizbon Anlaşmasına göre Avrupa Birliği (AB) üyelerinin çoğu bu şartın kendileri için bağlayıcı olması üzerinde mutabakata varmışken, bazı üye ülkeler için söz konusu belge bağlayıcı değildir), bağlayıcı olmayan belgeler için kullanılmaktadır. Avrupa Konseyi uygulamasında da, bu terimin anlamında müphemlik söz konusudur: Avrupa Sosyal Şartı (1961, 1996’da gözden geçirildi) bağlayıcıdır, ancak Gençlerin Yerel ve Bölgesel Yaşama Katılımına ilişkin Avrupa Şartı (2003) bağlayıcı değildir.

Şart adı ve şekli, Avrupa Konseyince bu alanda daha önce kabul edilmiş dokümanlara göre daha “ağırlığı olan” bir dokümana duyulan arzuyu, yani daha güçlü bir kararlılığı ifade etme maksadıyla seçilmiştir. Bununla birlikte, üye ülkelerin, Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartının, uluslararası kamu hukukunda bağlayıcı olmaması yönündeki açık niyetleri nedeniyle, önce, konuda kuşkuya yer bırakmamak üzere Şarta, “Sözleşme statüsünde olmayan şart” alt başlığının dahil edilmesi üzerinde mutabık kalınmıştı. Ancak, Şartın tavsiye kararı niteliğinde kabul edilmesine karar verildikten sonra, söz konusu alt başlığa gerek kalmamıştır, çünkü tavsiye kararları ve bunların ekleri, tanımları gereği, zaten bağlayıcı değildirler.

Buna göre, başlıktan sonra, “Bakanlar Komitesinin CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı kapsamında kabul edilmiştir” ifadesinin yer alması üzerinde mutabakata varılmıştır. Eğer Şart, çoğunlukla, şartın kabul edilmesine ilişkin tavsiye kararı olmaksızın yayınlanırsa, ki bu muhtemelen böyle olacaktır, yukarıdaki ifade ile metnin bağlayıcı olmayan niteliği, tam ve açıklıkla belirtilmiş olacaktır.

Bölüm I − Genel hükümler
1. Kapsam

33. Bu maddede, Şartın maddi içeriği ele alınmaktadır. Şartın ortaya çıkması ile sonuçlanan süreçte ortaya atılan mülahazalar ve yapılan müzakerelerde, bu tür daha önceki belgelerde dikkat çeken bir noksanlık ortaya kondu. Bu noksanlık, bu belgelerde sadece demokratik vatandaşlık eğitimi veya sadece insan hakları eğitiminin ele alınmış olmasıydı. Bu Şartta, iki konuyu farklı, ancak birbiriyle yakından ilişkili konular olarak ele almak, bilinçli olarak yapılmış bir seçimdi. Bu tür bir kapsamlı yaklaşım, yeni belgenin getireceği artı değerlerden biri olarak görüldü. Bundan sonra ortaya çıkan bir başka sorun da, birbiriyle ilgili ancak farklı konuların nasıl ele alınacağıydı. Bu konulardan dördü metinde belirtilmektedir. “Kültürler arası eğitim”le, birden fazla kültürün yer aldığı toplumlarda, karşılıklı anlayış ve saygı için gerekli olan bilgi, yetkinlik, beceri ve tavırların geliştirilmesi yoluyla demokrasinin korunması ve insan haklarının geliştirilmesi amaçlanmaktadır. “Eşitlik eğitimi” ve “barış eğitimi” ise açıklama gerektirmeyen terimlerdir.

UNESCO Genel Müdürünün 2005 Ağustos’unda yayınladığı bir rapora göre “Sürdürülebilir kalkınma için eğitim”, “bireyleri, kuşaklar arası eşitlik ve adalete katkıda bulunma amacıyla çevreye önem veren; adil, eşitlikçi ve barışçıl bir dünya, sürdürülebilir bir dünya idealine bağlı, sorumlu vatandaşların hayata hazırlanmasının bir parçası”dır. BM Sürdürülebilir Kalkınma için Eğitim On yılı (2005-2014) girişiminin amacı, böyle bir eğitimin ve bu eğitimin, örgün, yaygın ve algın eğitim ve öğretim programlarına dahil edilmesini teşvik etmektir. Sürdürülebilir kalkınma için eğitimin DVE/İHE ile çok açık benzerlikleri bulunmaktadır. Ancak bu girişimin kökleri BM içindeki çevreci harekete uzanmaktadır ve ana odak noktası çevreyle ilgilidir. Benzer bir şekilde, Şartta değinilen tüm konuların büyük ölçüde genel DVE/ İHE kavramının kapsadığı, ancak konunun özellikle bir bölümü üzerinde yoğunlaşan, spesifik bir odak noktası bulunmaktadır. Şartın bu ilgili konuları doğrudan ele almaması, ve ancak, söz konusu konuların DVE/İHE ile örtüştüğü veya etkileşim içinde olduğu durumlarda ele alınması üzerinde mutabakata varılmıştır.

2. Tanımlar

34. Her ne kadar projenin birinci safhasında büyük ölçüde tanımlar, kavramlar vb. üzerinde çalışılmışsa da, mevcut çerçeve prensip dokümanlarında halâ “demokratik vatandaşlık eğitimi” ve “insan hakları eğitimi” gibi terimlerle ilgili net tanımlar yoktu. Varsa bile, bunlar terimin anlamından çok, terimin neleri içerdiğini uzun ifadelerle anlatıyorlardı, yani, gerçek bir tanımdan ziyade, birer tarif niteliğindeydiler. Yeni bir dokümanın kaleme alınmasına ilişkin olarak yapılan müzakerelerde, tüm politika üretenlerin ve yeni dokümanı anlayıp uygulamaya çalışan diğerlerinin, temel terimlerin ne anlama geldiğini bilmeleri açısından, net, ve özlü tanımlara ihtiyaç olduğu konusunda kesinlikle hiçbir görüş ayrılığı yoktu.

35. a ve b fıkralarındaki iki ana tanım, mevcut tanımlardan yararlanılarak oluşturulmuştur: demokratik vatandaşlık eğitimi tanımı Eğitim Yoluyla Vatandaşlık Avrupa Yılı 2005’deki tanımdan, insan hakları eğitimi tanımı ise, BM İnsan Hakları Komiserinin bürosunca kullanılan tanımdan alınmıştır. Öyle ki, bu tanımlarda kullanılan, “yetkinleştirme amacıyla” terimine kadar tanım aynen alınmış olup, tanımların bundan sonraki bölümleri, üzerinde odaklanılan farklı alanlara göre, bir yanda demokratik toplumda yaşam boyu gereken becerileri, diğer yanda da tüm alanlarda insan haklarının yaygınlaştırılması ve savunulmasını içerecek şekilde farklılaşmaktadır. Her iki tanımda da, böyle bir eğitim sonucunda ortaya
çıkanların sadece bilgiden oluşmayıp, gerekli girişimlere dönüşecek bir yetkinleştirme olduğu vurgulanmıştır.

36. c, d, ve e fıkralarındaki tanımlar Avrupa Konseyi tarafından 2002 yılında yayınlanan PUSULA (COMPASS) adlı, gençlerle insan hakları konulu el kitabına dayalıdır. Dokümanın yazım safhasında bu tanımlar genişletilmiş ve daha ayrıntılı olarak sunulmuştur. Örneğin örgün eğitimin belirleyici özelliklerin-den birinin, bu eğitimin sonunda belgelendirildiği belirtilmiş ve bu anlama gelen ifadeler tanıma dahil edilmiştir. Örneğin, örgün eğitimin ayırt edici özelliğinin bu eğitimin bir diploma ile belgelendiği hakkındaki ortak görüş, tanımlarda sözcüklerle ifadesini bulmuştur. Yaygın eğitimle ilgili olarak ise, algın eğitimle karşılaştırıldığında yine bir belgelendirmeyle sonuçlanmakla birlikte, bu
karmaşık noktanın metinde doğrudan açıklanmaması kararlaştırılmıştır.

3. DVE ile İHE arasındaki ilişki

37. DVE ile İHE arasındaki önemli ilişki, bu Şart metnini yazanların bildiği kadarıyla şimdiye kadar ilk defa tanımlanmaktadır. 1997 yılında başlayan sürekli programla ilgili Avrupa Konseyi dokümanlarının çoğunda, her iki terim de kullanıldığında, normal olarak aralarına bir “/” işareti konarak bu iki terim birlikte yazılmış, ancak bu durum, bu iki kavram arasındaki ilişki- nin müphem kalmasına yol açmıştır. Bu durum, fizibilite çalışmasının görev kapsamı için de geçerli olup, söz konusu fizibilite çalışmasında bu konunun göz ardı edilmesinin artık mümkün olmadığına ve herhangi bir yeni dokümanda konunun ele alınmasının gerekli olduğuna değinilmiştir.

İki terimin örtüştüğü alanlar vardır, çünkü vatandaşlık açısından önemli olan, örneğin, oy kullanma hakkı, ifade özgürlüğü ve toplantı özgürlüğü klasik insan hakları olup, DVE alanında yer aldığı kadar İHE alanında da yer almaktadırlar. Bununla birlikte, madde 3’ün metninde açıklık getiril- meye çalışılan bir fark vardır. Belirtildiği gibi, bu fark, amaç ve uygulamalardaki bir farktan ziyade, üzerinde odaklanılan alan ve kapsam farkıdır.

4. Anayasal yapılar ve üye ülke öncelikleri

38. Bu kapsamlı maddede, giriş bölümündeki 13. maddeyle ilgili olarak ele alınan görüşler üzerinde durulmaktadır. Dokümanın yazımı ve müzakereler boyunca, anayasal yapılarının ve eğitim sistemlerinin –eğitim alanında, diğer pek çok Avrupa işbirliği alanından çok daha fazla olmak üzere– büyük farklılıklar göstermesi nedeniyle, Şartın hükümlerini uygulamada kullanacakları vasıtalar bakımından, üye ülkelerin daha geniş bir takdir yetkisine sahip olmalarının gereği anlaşılmıştır. Örneğin bazı eğitim sistemleri çok merkezi olup, tüm öğretim programları ve yöntemleri üye ülke hükümeti seviyesinde belirlenmekteyken, diğerlerin- de bu çok daha yerinden yönetimle gerçekleştirilmekte, yerel yönetimler ve münferit okullar genel hedefler kapsamında önemli bir özerkliğe sahip olmaktadırlar.

Federal yönetimlerde ise eğitimle ilgili sorumluluk federasyonu oluşturan çeşitli eyaletlerin hükümetlerince üstlenilmektedir. İşte bu nedenle de a fıkrasına ihtiyaç doğmuştur. b fıkrasında ise, program boyunca ve özellikle de Eğitim Yoluyla Vatandaşlık Avrupa Yılı uygulamasında ortaya çıktığı üzere, farklı üye ülkelerin DVE ve İHE mevzuatları ve uygulamaları açılarından birbirlerinden çok farklı noktalarda oldukları kabul edilmektedir. Bazı ülkelerde bu konular öğretim programında ve uygulamada yıllardır yer alırken, diğer ülkelerde yeni başlamaktadır. Bu nedenle de ilgili ülkelerin bu konulara ilişkin öncelikleri ve ihtiyaçları farklı olacak olup, bu ülkeler Şartın diğer bölümleri üzerinde duracak ve bu konuları farklı bir sıralamaya göre ele alacaklardır.

Bölüm II − Hedefler ve ilkeler
5. Hedefler ve ilkeler

39. Şartın bundan sonraki yapısına baktığımızda 5. Madde’de bir dizi hedef ve ilkenin genel olarak ifade edildiğini ve bunların pek çoğunun müteakip, kapsamlı 6-16. maddelerde ayrıntılı olarak ele alındığını görüyoruz. Ancak, 5. Madde’nin kalın hatları ve genel özelliği önemini koru- maktadır, her bir nokta daha ileride tek tek detaylı olarak ele alınmadığı için, bu maddede tüm üye ülkelerin DVE/İHE’ye ilişkin faaliyetleriyle ilgili bilgi verilmektedir.

40. Bu maddenin giriş cümlesindeki “rehberlik” sözcüğü ile biçimlendirilen ifade önemlidir: buradaki hedefler ve ilkeler yol göstericidir, yani ne uygulanacak politikalar, mevzuat ve uygulamalar için tarif edici bir reçetedir, ne de arka planda yer alacak bir takım fikirlerden söz edilmektedir. Metni kaleme alanlar hem daha kuvvetli (“mevzuatlarını vb. aşağıdaki hedef ve ilkeleri temel alarak belirlemelidirler”), hem de daha zayıf seçenekleri (….aşağıdaki hedef ve ilkeleri göz önüne almalıdırlar”) düşünmüşler, ancak mevcut ifadeyi özellikle tercih etmişlerdir.

a. Bu maddede yer alan hedefte, herkese DVE ve İHE sağlanmasına ilişkin Birleşmiş Milletler 1993 Viyana Deklarasyonu ve bu hakkı, sadece vatandaş olanlara değil, ülke topraklarında bulunan herkese yaygınlaştıran Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi (Madde 1) hatırlatılmaktadır.

b. Burada, eğitimin, özellikle de vatandaşlık ve insan hakları alanlarında yaşam boyu sürecek bir süreç ve Avrupa Konseyi programlarının kalıcı bir konusu olduğuna değiniliyor. Süreçte yer alan paydaşların listesi bilinçli olarak uzun ve açık uçlu (“dahil olmak üzere”) tutulmuş olup, her türlü kurum, sivil toplum kuruluşu (STK) vb. dahil edilmiştir.

c. Hükümetler, anlaşılır bir biçimde, en fazla etkileyebilecekleri ve para ayırabilecekleri eğitim türü olan örgün eğitime daha fazla kaynak ayıracakları halde, bu prensip, bu süreçte her türlü öğrenimin değerli
olduğunu hatırlatmaktadır.

d. STK’ların ve gençlik kuruluşlarının vazgeçilmez katkıları yukarıda, giriş bölümündeki 14. Madde kapsamında vurgulanmıştı. Burada “destek” konusuna yapılan göndermeden kasıt, genel bir destek olup,
söz konusu finansal veya diğer tür desteğe hak kazanma söz konusu değildir. Bununla birlikte bu ilkede, STK’ların ve gençlik kuruluşlarının gerek devletten gerekse diğer kaynaklardan sağlanmak üzere, bu desteğe ihtiyacı olduğu belirtilmektedir. Gençlik kuruluşlarına yapılan bu özel göndermede, öğrenci örgütleri de, insan hakları eğitiminin önemli ortakları olarak sürece dahil edilmektedirler.

e. Eğitim kurumlarının bir yandan demokratik ilkelere ve insanlara saygıyı öğretip, öte yandan hiç de demokratik olmayan bir şekilde yönetilmeleri anlamsız olur. Okullarda ve diğer eğitim kurumlarında demokratik yönetişim ihtiyacı Avrupa Konseyi programlarında sürekli olarak vurgulanmıştır. Bu ilke daha kapsamlı 8. Madde’de tekrar ele alınmıştır.

f. Çeşitliliğe saygı da Avrupa Konseyinin temel ilkelerinden biri olup, (örneğin Bak: gençlik kampanyaları, (“Herkes farklı, herkes eşit”) DVE/İHE’nin ana amaç ve yararlarından biri karşılıklı anlayışın artırılması ve çatışmaların önlenmesidir. Farklı inanç grupları ve etnik gruplar örneği karşılıklı anlayışın ve saygının oluşturulması bağlamında verilmiştir, ancak aynı ilke, aralarında yanlış anlama ve çatışma baş gösterebilecek diğer gruplar için de geçerlidir.

g. DYE ve İHE’nin tanımlarında da olduğu gibi, bu ilkede ağırlık, sadece bilgi ve becerilerin elde edilmesine değil, belirli bir eyleme dönüştürülme- sine verilmiştir.

h. Bu ilke, daha kapsamlı olan 9. Madde’de açıklık getirildiği gibi, eğitimin, hizmet öncesi ve hizmet sırasındaki safhaları dahil olmak üzere, tüm aşamaları için geçerlidir. Bu ilke, öğretim gönüllüleri ve kolaylaştırıcılarının eğitilmesine ilişkin olanakları çoğu kez çok kısıtlı, geçici ve yardım sağlayan kurumların desteğine bağlı olan sivil toplum kuruluşları ve gençlik sektörü için özellikle önemlidir.

i. Bu kadar geniş bir yelpazeye yayılmış paydaşlar arasında ortaklık ve işbirliğini sağlamak, bazı çıkarlarının kesinlikle çatışacağı ve sınırlı kaynaklar için rekabet edeceklerinden, kolay değildir. Bununla birlikte, paydaş işbirliğinin getirdiği yararlar öylesine büyüktür ki, ülkelerin bu alanda sarf edecekleri her türlü gayret karşılığını bulacaktır.

j. Şartın bizzat kendisi Avrupa Birliğinin 47 ülkesinin –ve eğitim alanında da Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf olan tüm devletler arasında– uluslararası işbirliğinin bir sonucu olarak ortaya konmuştur. Şartın yasal ve siyasi dayanağı işbirliği olduğundan, böyle bir işbirliğinin gelecekte de sürdürülmesi amaç ve prensibinin vurgulanması beklenen bir durumdur. Kendi içinde değerli olmasının yanı sıra, bu tür bir işbirliği ve iyi uygulamaların paylaşılması, örneğin mükerrer çabaları azaltma, sinerjiyi kolaylaştırma ve maliyetleri düşürme gibi önemli pratik yararlar sağlayabilir.

Bölüm III − Politikalar

41. Şartın 6-16. maddelerinde operasyonel hükümler yer almaktadır. Bu maddelerde, 5. Madde’de sıralanan hedef ve ilkelerin uygulanmasını mümkün kılmak üzere, belirli alanlara ilişkin politikalar yer almaktadır.

Genel ifadelerle açıklanan politikalar üye ülkelere bunların nasıl uygulanacağı konusunda kayda değer bir takdir marjı bırakmaktadır. Tabiatıyla, 4. Madde de bu bağlamda geçerlidir (Bak: yukarıdaki 38.
Madde)

6. Örgün genel ve mesleki eğitim

42. Yukarıda da belirtildiği gibi, Avrupa Konseyinin bu alandaki gayretlerinin temel noktası, diğer eğitim biçimlerini dışlamaksızın, bu eğitim türüdür. Bunun nedeni bu eğitim türünün, ülkelerin fark yaratarak sonuç alabilmeleri daha olası bir alan olması nedeniyle, önemli yararlar sağlamasıdır. Bu madde yukarıdaki 4. Maddenin uygulanmasına iyi bir örnek oluşturmaktadır çünkü bazı ülkelerin anayasaları ve mevcut yapıları merkezi hükümetin öğretim programında doğrudan değişiklikler yapmalarını mümkün kılarken, diğer ülkelerde merkezi hükümet, bunu yapma yetkisi olan diğer yetkili kurumlardan ancak istekte bulunabilmekte ve bunları teşvik edebilmektedir.

Federal sisteme dayalı devletlerdeyse federal hükümetin eğitim alanında bir yenilik yapma veya bir talepte bulunma sorumluluğu yok gibidir. Benzer bir biçimde, bazı ülkeler bunu çok uzun bir süre önce yapmış olduğundan başka öncelikleri olacak, diğer ülkeler içinse bu alan öncelikli bir alan olacaktır. Şart bu farklı yöntemlerin uygulanması ve farklı seçimler yapılması için serbesti sağlamaktadır. Arada farklılıklar olan bir başka alan da, genel ve mesleki örgün eğitimin yapılandırılmasındaki farklılıklardır. Metinde her ülkenin kendi sistemine uyarlamasını mümkün kılacak bir üslup kullanılmıştır.

43. Şart metnini kaleme alanlar uluslararası sivil toplum kuruluşlarından gelen ve DVE ve İHE’ye, bu eğitimlerin değişik seviyelerinde, belirlenen dersleri öğretim programına dahil etmek yerine, “yetkinlikler”i dahil etme önerisini dikkate almışlardır. “Yetkinlik” terimi akademik literatürde giderek daha fazla kullanılmakta olan bir terim olup, uygulamada, bir beceri, bilgi ve tutumlar demetini anlatmaktadır. Burada öğrenci hedefleri yerine, alınan eğitimin çıktıları, yani sonuçları üzerinde durulmakta ve bu çıktıların karmaşık çıktılar olabileceği de kabul edilmektedir. Yazım grubu bu modern terminolojinin çekiciliğini görmüş, ancak, bu terimin, evrensel kabul gören “öğretim programı” teriminin aksine, henüz yeterince iyi yerleşmediği ve anlaşılmadığı sonucuna varmıştır. Bununla birlikte, bu maddenin amacı, yukarıdaki 2. Madde ile birlikte okunduğunda, kuşkusuz, verilen eğitimin sadece bilgi aktarmaktan ibaret olmayıp, aynı zamanda becerilerin geliştirilip, belirli konulardaki tavırlar etkilenerek, toplumda aktif katılımın özendirilmesi ve insan haklarının savunulmasıdır.

44. İkinci cümlede, DVE ve İHE’nin öğretim programına dahil edilmesinin bir defaya mahsus bir girişim olmayıp, öğretim programının anlamlı kılınması ve öğretim yöntemlerinin etkililiğinin sağlanması için, öğretim programının sürekli incelemeden geçirilmesi ihtiyacı vurgulanmaktadır.

7. Yüksek öğrenim

45. Yüksek öğrenim kurumları, daha alt seviyedeki eğitim kurumlarıyla karşılaştırıldığında ortaya çıkan durum, bu maddede kullanılan eylemlerin ifade edilmesinde yansıma bulmaktadır: örneğin, “dâhil etmelidir”, yerine “dahil edilmesine destek olmalıdır” gibi ifadelerin kullanılması gibi. Bu, bütün ülkelerde olmasa da, çoğu ülkede, yüksek öğrenim kurumlarının genelde kendi öğretim programları üzerinde özerkliğe sahip olduğu gerçeğini yansıtmaktadır. Aynı hususa, akademik özgürlük bağlamında da değinilmektedir. Nitekim bu konu, 2007 yılında yeni bir çerçeve prensip dokümanı teklifini incelerken Yüksek Öğrenim Yönlendirme Komitesinin de ana endişe konularından birini oluşturmuştu. “Yüksek öğrenim kurumları” kuşkusuz üniversiteleri kapsamakla birlikte, bunlarla sınırlı değildir

8. Demokratik yönetişim

46. Maddenin ilk cümlesinde eğitim kurumlarında demokratik yönetişimin iki yönlü yararına değinilmektedir: kendi içinde etkili bir yönetişim yöntemi olarak değerli ve yararlı olmanın yanı sıra, özellikle de öğrencilere demokrasiyi ve insan haklarına saygıyı uygulamalı olarak deneyimleme fırsatı sunmaktadır. İkinci cümle, belirtilen paydaşların, kılavuz bilgiler içeren dokümanlar ve eğitici çalışmalar gibi unsurları da içerebilecek “uygun vasıtalarla” böyle bir yönetişime aktif katılımlarının teşvik edilmesiyle ilgilidir. Demokratik yönetişim aynı zamanda, en etkili demokratik vatandaşlık alıştırması yöntemi olduğu geniş kabul gören, eğitimin her seviyesinde anlamlı ve sürdürülebilir öğrenci katılımını
mümkün kılacak yapıları da içerebilir.

47. İngilizce “governance” sözcüğüyle ifade edilen “yönetişim” kavramı (Şartla ilgili müzakereler de İngilizce olarak yapılmıştır) karmaşık bir kavram olup, diğer dillere tek bir sözcükle tercümesi zordur. “Yönetişim”, sadece yönetme ve karar verme süreci olarak bilinen sürecin ötesine geçerek, bu süreçlerin ve kararların, üzerinde mutabık kalınmış değerler ve tercihlerle olan ilişkilerini içerir. Yönetişimin tanımlarından biri: “Ortaya konmuş değerlerin ve tercihlerin, süreçler ve kurumlar vasıtasıyla, bir grubun ve grubun münferit üyelerinin güvenliğini, refahını ve moral gelişimini arttıran kolektif eylemlere dönüştürülmesidir.” şeklindedir. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler için, 2005 yılında yapılan Yüksek Öğrenimde Yönetişim adlı konferansla ve bu terimle, anlamıyla, tercümesiyle ve pratikteki uygulamasıyla ilgili kayda değer tartışmaların yer aldığı Avrupa Konseyi raporu çok aydınlatıcı bir dokümandır. Konferansta her ne kadar esas itibarıyla yüksek öğrenim ele alınmışsa ve diğer kurumların yönetişimi bazı farklılıklar gösterse de, burada belirtilen ilkelerin çoğu pek çok alan için geçerlidir.

9. Eğitici çalışmalar

48. Öğretmenlerin ve gerek eğitim sisteminin içinde gerekse dışında yer alan, örneğin gençlik liderleri gibi, diğerlerinin DVE/İHE konularında eğitim almaması halinde, DVE/İHE konusunda verilecek eğitim etkisiz ve tamamen yararsız olacaktır. Bu konu geleneksel konulardan çok farklı bir konudur. Bunun dersini vereceklerin, önce kendilerinin konunun eğitimini almaları gereklidir. Bunu en iyi şekilde öğretme yöntemleri de farklıdır ve öğrenilmeleri gerekir. Bu maddede, sadece öğretmenlerin değil, öğretmenlere konuyu öğretecek olanların eğitilmesinin de önemi vurgulanmaktadır.

10. Sivil toplum kuruluşları, gençlik kuruluşları ve diğer paydaşların rolü

49. STK’ların ve gençlik kuruluşlarının DVE/İHE eğitimindeki rolünün önemi 14. giriş maddesinde ve 5.d maddesinde vurgulanmıştı. Burada konu bu kuruluşların sadece eğitim işinin fiilen büyük bir bölümünü gerçekleştirmeleri değil, aynı zamanda konuyla ilgili araştırmaların yapılması, hükümet nezdinde lobi faaliyetlerinde bulunulması ve kamuoyunun farkındalığının arttırılmasında da aktif olmalarıdır. Bu kuruluşlar ayrıca, öğrencilerin, çocukların ve gençlerin insan hakları ve demokrasi konularında alıştırma ve uygulama çalışmaları yapabilecekleri yegane yerlerdir. Bu kuruluşların çalışma ve değerlerinin anlaşılması ve görülmesi gerekmektedir ve bu maddenin temel amacı da bunu sağlamaktır. İlk iki cümlede, devletin bu kuruluşların rolüne destek olma ve yaptıkları işi desteklemedeki kararlılığı üzerinde durulmaktadır. 5.d maddesinde olduğu gibi, herhangi bir destek türü konusunda bir
taahhütte bulunulması söz konusu olmayıp, sağlanan destek, ülkelerin kaynaklarına ve önceliklerine göre farklılıklar gösterecektir. Son cümlede daha geniş bir kitleye değinilmekte olup, DVE ve İHE eğitiminin yaygınlaştırılması ve duyurulması için, özellikle medya ve genel kamuoyu olmak üzere, diğer oyuncuların da sürece dahil edilmesi amaçlanmaktadır. Burada kullanılan dil özellikle genel mahiyette olup, ülkelerin bu maddeyi kendi durumlarına uygun bir biçimde uygulamalarına imkan tanınması amaçlanmıştır. Burada, örneğin, gazete ilanları, televizyon reklam kampanyaları, internet siteleri, aile birliği, sendikalar, inanç grupları vb. gibi örgütlerle çalışmalar sayılabilir.

11. Değerlendirme kıstasları

50. Diğer herhangi bir eğitim türünde olduğu gibi, bu eğitimin etkililiğinin de değerlendirildiği kıstaslar olmalıdır. Bu tür kıstasların oluşturulması kolay değildir, ancak bu konuda kıstaslar ve göstergeler oluşturulması için uluslararası girişimler mevcuttur. Nihayette, her ülke kendi kıstaslarını oluşturacaktır. Ancak, özellikle de Avrupa Konseyi dahilinde, Avrupa devletlerinden oluşan bölgesel gruplar içinde veya koordinatör ağları içinde (Bak: aşağıdaki 12.14.15.ve 16. maddeler) deneyimleri paylaşmak ve ortak kıstaslar oluşturmak üzere uluslararası işbirliğinden kayda değer yardım sağlanabilir. İkinci cümlede, kıstasların oluşturulmasında öğrencilerden alınacak geri bildirimin önemi vurgulanmaktadır.

12. Araştırma

51. Araştırma, değerlendirmeyle yakından ilgilidir. İlk cümlede açıkça anlatıldığı gibi, araştırmanın hükümetlerce yapılmasına gerek yoktur. Nitekim, eğitim alanındaki tecrübelere bakıldığında, araştırmaların büyük bölümünün STK’larca uluslararası düzeyde, üye ülke düzeyinde ve belirli projeler için devlet fonları alsalar bile, hükümetten bağımsız diğer kurumlarca yapıldığı görülmektedir. Araştırmanın pek çok amacı ve araştırmadan yararlanan pek çok grup vardır. Ana amacı mevcut durumun bir değerlendirmesini yaparak, DVE/İHE eğitimiyle uğraşanların performanslarını ölçmelerine ve etkililik ve verimliliklerini arttırarak, verimsiz çabalarını azaltıp maliyetleri düşürmelerine yardımcı olmaktır. İkinci cümlede uzun ancak açık uçlu (diğerlerinin yanı sıra) bir muhtemel araştırma konuları örnek listesi verilmektedir. Araştırmaların diğer üye ülkelerle paylaşılmasına ilişkin son cümle, işbirliğiyle ilgili 15. ve 16. maddelerle bağlantılıdır.

13. Sosyal birlik beraberliği geliştirmeye, çeşitliliğe değer vermeye, farklılıklarla ve çatışmalarla baş etmeye yönelik beceriler

52. Bu maddede, 5.f maddesindeki prensip ayrıntılı olarak ele alınmakta olup, o maddeyle ilgili görüşler burası için de geçerlidir. Burada, DVE/İHE’nin bir ders olarak öğretilmesi gibi dar bir anlayışın ötesine geçilerek, DVE/İHE ilkelerinin eğitimin her alanında uygulanması teşvik edilmektedir. Bu anlayışın özü, çeşitlilikler içeren bir toplumda, farklılıklara saygı göstererek, çatışmaları şiddete başvurmadan çözüme kavuşturarak, birlikte yaşamayı öğrenmektir. DVE/İHE’nin tanımlarında da açıklık getirildiği üzere, DVE/İHE sadece ve hatta ilke olarak bilgi ile ilgili değil, beceriler edinip mevcut davranış ve tavırların değiştirilmesiyle ilgilidir. Burada, özellikle de gerek fiziksel, gerek psikolojik olarak uygulanan veya giderek artan bir şekilde internet ortamında (siber- kabadayılık) görülen, okullara musallat olabilen, kabadayılık ve taciz olarak adlandırılan türlerde ayrımcılık ve şiddet gibi, tüm ayrımcılık ve şiddet türleriyle mücadeleye özel olarak değinilmektedir.

Bölüm IV − Değerlendirme ve işbirliği
14. Değerlendirme ve inceleme

53. Şart metnini kaleme alan grup, üye ülkelerinin çoğunun, ortaya çıkara- cağı maliyetler de dahil olmak üzere, çeşitli nedenlerle harici denetleme sistemlerine taraftar olmadığını hatırda tutarak, her bir üye ülkenin kendi kendini değerlendireceği bir sistemi tercih etmişlerdir. Böyle bir değerlendir- menin hem düzenli aralıklarla yapılması hem de yapılan değerlendirmenin takibi ve izlenmesi gerekmektedir. Bu madde, değerlendirme kıstaslarına ilişkin 11. maddeyle, araştırma ile ilgili 12. maddeyle ve işbirliğiyle ilgili 15. maddeyle ilgilidir. İkinci cümlede spesifik olarak üye ülkelerin değerlendirme sürecinde diğerleriyle işbirliği yapma seçeneğine değinilmekte, üçüncü cümlede ise ülkelerin bu konuda Avrupa Konseyinden yardım isteyebileceği belirtilmektedir. Her iki yaklaşım da çok yararlı olabilir, ancak, tamamen isteğe bağlı seçeneklerdir.

15. Müteakip faaliyetlerde işbirliği

54. Bu maddede, Avrupa Konseyi üye ülkeleri arasında bu konuda 1997’den beri süregelen mükemmel işbirliğini devam ettirerek bu işbirliğinin, Şartın uygulanmasından sonraki müteakip faaliyetler üzerinde
odaklandırılması arzu edilmektedir. Fıkralardan üçü; a,c ve d, esas itibariyle hükümetlerin kendileri içindir. Diğer b ve e fıkraları ise, hükümetlerin kendi ülkelerinde yaşayan insanların ve kuruluşların işbirliğini geliştirmeleri ve desteklemeleriyle ilgilidir. Avrupa çapında üye ülke DVE/İHE koordinatörleri ve STK ve gençlik kuruluşu ağları yıllar içinde bu konuda çok şey başarmışlardır. Amaç bu bağlantıları ve bunların yarattığı sinerjiyi teşvik etmektir. Benzer bir şekilde, hükümetler birlikte hareket ederek israfa yol açacak mükerrer eylemlerden kaçınacak ve kıt kaynakları daha verimli kullanacaklardır.

55. c fıkrasında geçen “derleme” teriminden kasıt, iyi uygulamaların daha geniş çaplı uygulanacak bir tür norma dönüştürülmesidir. Bu düzenleyici nitelikte olabilir ancak daha çok bir kılavuz veya tavsiyeler dizisi şeklinde olacaktır. Mahiyeti itibariyle böyle bir kodifikasyon, her bir üye ülkenin kendi yetki alanında uygulanmak üzere benimsemesi içindir, ancak birkaç ülkenin birden uygulayacağı, üzerinde mutabık kalınmış bir rehber veya kurallar dizisi de mümkündür. Nitekim, Şartın bizatihi kendisi iyi uygulamaların derlenmesine bir örnek oluşturmaktadır.

16. Uluslararası işbirliği

56. Bu maddeyle, işbirliği kapsamı, Avrupa Konseyi ile DVE/İHE konusunda ortaklık yapan uluslararası kuruluşları, esas olarak Birleşmiş Milletleri, Avrupa Birliğini ve Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatını kapsayacak şekilde genişletilmektedir. Bu dört kuruluşun genel sekreterlik seviyesinde yakın irtibatı vardır ve konuyla ilgili önemli ortak toplantılar düzenlemişlerdir. Ancak bu maddede üye ülkeler arasında ve hatta üye ülke dahilinde bu konuda daha yakın ilişkiler teşvik edilmektedir. Çünkü çoğu kez, bir uluslararası kuruluşta çalışan bir devlet memurunun başka bir uluslararası kuruluşta aynı konuda yürütülmekte olan çalışmadan haberdar olmadığı görülmektedir. Bu maddenin amacı Şartın, ve Şart doğrultusunda benimsenen politika ve uygulamaların yararlarını gerek Avrupa’da gerekse Avrupa’nın ötesinde geniş bir şekilde yaygınlaştırmaktır. Kuşkusuz bu madde aynı zamanda diğer uluslararası kuruluşların da üyesi olan üye ülkelerin, deneyimlerini ve iyi uygulamalarını bu kuruluşlarla doğrudan doğruya paylaşmalarını hiçbir şekilde engellememektedir.

John Wayne Gacy

0

John Wayne Gacy, 17 Mart 1942 tarihinde ABD’nin  Illinois eyaletine bağlı  Şikago kentinde doğdu.  (Ölümü: 10 Mayıs 1994, Yüksek güvenlikli Stateville Correctional Center Hapishanesi)  işçi sınıfına mensup bir aileye mensup idi.

Partilerde palyaçoluk yaparak ünlenen Amerika’nın en önemli seri katillerindendir ve Katil Palyaço olarak bilinmektedir.

İlk cinayetini Ocak 1972’de işledi. 1978 yılında işlediği bir cinayetten yakalandı ve tüm cinayetleri ifşa oldu.

John Wayne Gacy

John Wayne Gacy, dedektiflere ilk cinayetini Ocak 1972’de gerçekleştirdiğini itiraf eti.

Evinin altında 27 kurbanın çürümüş cesedi bulundu. Polis yetkilileri bütün kurbanların genç erkeklerden oluştuğunu tespit etti. İki cesedi bahçeye gömmüş, dört cesedi de nehre atmıştı.

Mahkemedeki yargılama işlemleri beş hafta sürdü. 100’den fazla kişi tanıklık yapmaları için mahkemeye davet edildi. Jüri heyeti tarafından hızlı bir şekilde suçlu bulunarak 33 cinayetten sanık oldu ve idam cezasına mahkum edildi.

John Wayne Gacy’in evi

Cezaevine girdiğinde duvarlara palyaço resimleri çizdi.

Kurbanlarını, palyatif kelepçeler olduğuna ikna ettiği gerçek kelepçelerle esir alıyor,  kelepçeleri takarak güvenli bir şekilde onları kontrolüne aldıktan sonra boğazlarına ip geçirerek veya tahta parçasını gırtlaklarına bastırarak tecavüz ediyor ve öldürüyordu.

Palyaçoluk cinayetlerinin en önemli kılıfı ve kolaylaştırıcı unsuru oldu.

Uzun yıllar boyunca hapis hayatı yaşadı ve idam edileceği günü bekledi. 10 Mayıs 1994’te, Stateville Correctional Center’da gece yarısı zehirli iğne ile infaz edildi. Son sözleri “Kıçımı öpün!” oldu.

Cesetler evden çıkarılıyor

John Wayne Gacy’nin işlediği cinayetler sinema sektöründe birçok filme konu edildi. Eric Till’in yönettiği ‘To Catch A Killer’ isimli film 15 Mayıs 1992’de piyasaya sürüldü. Clive Saunders’ın yönetmenliğini ve yazarlığını yaptığı ‘Gacy’ 14 Temmuz 2004’te vizyona girdi. Svetozar Ristovski’nin yönettiği ‘Dear Mr. Gacy’ 11 Mayıs 2010’da, Anthony Fankhauser’ın yönettiği ‘Gacy House’ ise 28 Eylül 2010’da beyaz perdede yerini aldı. South Park adlı çizgi dizi, ‘Hell On Earth 2006’ adlı bölümünde ona yer verdi.

John Wayne Gacy, kurbanlarını Illinois, Norwood Park’taki evinin zeminine gömüyordu

İstanbul Sözleşmesi: Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

0
İstanbul Sözleşmesi: Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi kısaca İstanbul Sözleşmesi olarak bilinmektedir.

İstanbul Sözleşmesi,11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılmış ve 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin, Avrupa Konsey üyesi olmayıp Sözleşme’nin hazırlanmasına katılan Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Kanada, Meksika, Vatikan’ın ve Avrupa Birliği’nin imzasına açık tutulmuştur. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi oy çokluğuyla ve Bakanlar Komitesi’ne katılmaya yetkili taraf temsilcilerinin oy birliğiyle, Avrupa Konseyi üyesi olmayan ve sözleşmenin hazırlanmasına katılmamış olan herhangi bir devleti Sözleşme’ye katılmaya davet edebilmektedir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

İstanbul Sözleşmesinin Amacı

İstanbul Sözleşmesi: Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, kadınları her türlü şiddetten korumak, kadınlara yönelik şiddet ve ev içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırma amacı taşımaktadır.

Kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınların güçlendirilmesi yolu dahil kadınlar ve erkekler arasındaki temel eşitliği teşvik etmek, kadınlara yönelik şiddet ve ev içi şiddet mağdurlarının korunması ve bu mağdurlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politikalar ve tedbirler geliştirmek, kadınlara yönelik şiddeti ve ev içi şiddeti ortadan kaldırmak amacıyla uluslararası işbirliğini teşvik etmek ve bütüncül bir yaklaşım benimsemek amacıyla etkili işbirliği sağlamak için kuruluşlara ve kolluk kuvvetlerine destek ve yardım sağlamak sözleşmenin amaçlarındandır.

Türkiye, İstanbul Sözleşmesini 11 Mayıs 2011 tarihinde çekince koymaksızın imzalayan ilk ülke olmuştur. Sözleşmenin onaylanmasının uygun bulunduğuna ilişkin 24 Kasım 2011 tarih ve 6251 sayılı Kanun; 29 Kasım 2011 tarih ve 28127 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bakanlar Kurulu, 10 Şubat 2012 tarih ve 2012/2816 sayılı Kararı ile sözleşmeyi onaylamış; karar 8 Mart 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Sözleşme, Türkiye bakımından 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

İstanbul Sözleşmesinin Önemi

İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddet konusunda bağlayıcılığa sahip ilk uluslararası sözleşmedir. Sözleşme, kadınlara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi, kadınların her türlü şiddetten korunması, kadınlara yönelik şiddetin faillerinin kovuşturulması, yargılanması ve cezalandırılması için titizlikle hazırlanmıştır.

İstanbul Sözleşmesinin denetim organı, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Eylem Uzman Grubu’dur. Sözleşmenin uygulanıp uygulanmadığını denetlemek için oluşturulan ve kadına yönelik şiddet alanında uzman üyelerden oluşan GREVIO (Kadınlara Karşı Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Uzman Eylem Grubu) önemli bir fonksiyona sahiptir.

Denetim Modeli 

GREVIO, Taraf Devletlerin Sözleşmenin getirdiği standartlara uyup uymadıklarını belirlemek için raporlama usulünü kullanmaktadır. Grevio, 4 Mayıs 2015 tarihinde oluşturulmuş, Türkiye’nin adayı Feride Acar başkan seçilmiştir.

GREVIO’nun ilk değerlendirme dönemi 2016 yılında başlamış, 2017 ve 2018 yıllarında yapılan çalışmalar sonucunda değerlendirme raporu düzenlenmiştir.

Her devlet kendisine verilen süre içerisinde GREVIO’nun gönderdiği anket formunu yanıtlamak zorundadır. Taraf devletler, izleme mekanizması olan Kadınlara Yönelik ve Aile İçi Şiddete Karşı Mücadelede Uzmanlar Grubuna (GREVIO) ayrıştırılmış güncel istatistiksel veriler ışığında, şiddet olaylarına, başvurulara ve alınan önlemlere ilişkin bilgiler ile bütüncül politikaların uygulanmasındaki gelişmelere yer verilecek ayrıntılı Rapor düzenlenmekle yükümlü kılınmıştır.

Grevio’nun Türkiye’ye ilişkin ilk Değerlendirme Raporu ve Nazan Moroğlu’nun Değerlendirmesi

Grevio’nun Türkiye’ye ilişkin ilk Değerlendirme Raporunu 15 Ekim 2018 tarihinde açıklanmış, rapor Avukat Nazan Moroğlu tarafından özetlenerek yayınlanmıştır. Raporda, İstanbul Sözleşmesinin kabulünün ardından kadınlara yönelik ve aile içi şiddetle mücadele kapsamında atılan olumlu adımlara değinildikten sonra, uygulamada kadınlara yönelik şiddetle mücadelede eksikliklere ve engellere dikkat çekilmiştir. GREVIO Raporunda, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesini onaylamasının memnuniyetle karşılandığı belirtilmekle birlikte; Sözleşme hükümlerine tam uyum sağlanması açısından Türk makamlarının ek tedbirler almasını gerektiren bir dizi öncelikli konu belirlenmiştir.

Avukat Nazan Moroğlu

Raporu analiz eden Moroğlu’na göre; Türkiye’de kadının insan hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda politika üretecek, sorunlara çözüm getirecek Bakanlığın kaldırılmış olması, şiddetle mücadele için kurumlar ve kuruluşlar arası koordinasyonun sağlıklı bir şekilde yapılandırılmaması, İstanbul Sözleşmesinden kaynaklanan taahhütlerin yerine getirilmesinin önünde engel oluşturmaya devam edecektir. 1990 yılında kurulan Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı 2011 yılında kaldırılmış yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kurulmuştur. 2018 yılında uygulamaya geçen Cumhurbaşkanlığı sisteminde; Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olarak yapılandırılması, kadın sorunlarının gözardı edilmesine yol açacak niteliktedir. Oysa kadınlara yönelik ve aile içi şiddetle mücadele için kadın kuruluşlarının deneyimini dikkate alan kararlı bir devlet politikasına ihtiyaç bulunmaktadır.

İlkeler ve Kurallar

İstanbul Sözleşmesi; psikolojik şiddet, ısrarlı takip, fiziksel şiddet, tecavüz, zorla evlendirme, kadın sünneti, kürtaja zorlama, zorla kısırlaştırma, tecavüz, taciz ve cinsel şiddet başta olmak üzere kadına yönelik şiddetin tüm türlerini yasaklamaktadır. Sözleşme, ev içi şiddeti, mevcut ya da eski eş ya da partnerler arasında yaşanan her türlü şiddeti yasaklamaktadır. Sözleşme, aile kavramını geniş yorumlamakta, evlilik birliği içinde bulunmayı ya da aynı evi paylaşıyor olmayı şart koşmamaktadır. Devletler, kadının sevgilisi, kocası, babası, patronu yada kim olduğuna bakmaksızın şiddetin önlenmesini, soruşturulmasını, cezalandırılmasını ve oluşan zararın giderilmesini sağlamak zorundadır.

Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi – Açıklayıcı Metin

Cemil Kırbayır

0

Cemil Kırbayır, 12 Eylül Darbesi’nin ertesi günü, 13 Eylül’de, Ardahan’ın Göle İlçesi Okçu köyündeki evinden gözaltına alındı. Kars’ta işkencehaneye dönüştürülen Dede Korkut Eğitim Enstitüsü’nde sorguya alındı. 8 Ekim 1980’de gözaltında iken hayatını kaybetti. Ailesine firar ettiği söylendi. Annesi ve diğer yakınları tarafından uzun yıllar boyunca kemikleri ve olayın failleri arandı ancak bulunamadı.

Cemil Kırbayır, Cumartesi Annelerinin sembol ismi Berfo Ana’nın(Berfo Kırbayır) oğludur.

Annesinin 05.02.2011 tarihinde dönemin Başbakanı Recep Tayip Erdoğan ile Dolmabahçe Sarayı’nda görüşmesinin ardından, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nun 9 Şubat 2011 tarihli toplantısında “gözaltında iken kayboldukları iddia edilen kişilerin akıbetinin araştırılması” amacıyla bir alt komisyon kurulması kararı alındı.

Cemil Kırbayır’ın akıbetinin araştırılması için Mersin Milletvekili, hukukçu, Prof. Dr. Zafer Üskül başkanlığında 9 Şubat 2011’de TBMM’de Araştırma Komisyonu kuruldu. Üskül ile birlikte, Çorum Milletvekili Murat Yıldırım, İzmir Milletvekili, Erdal Kalkan, İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’dan oluşan alt komisyon çalışmalarına Mülkiye Başmüfettişi Mehmet Firik, Adalet Müfettişi Mecit Gürsoy ve Komisyon Uzmanı Kenan Altaş’tan oluşan alt komisyon, yaptığı araştırma sırasında Kırbayır’ı sorguda gören çok sayıda tanık ile sorgulamayı yapan kolluk mensuplarıyla görmeler yaptı.

Çalışma sonunda 300 sayfalık bir rapor hazırlandı. Raporda Cemil Kırbayır’ın, Göle’deki Dede Korkut Eğitim Enstitüsü’nde işkence altında öldürülüp cesedinin yok edildiği kanaatine varıldığı; Oruç Korkmaz, Turan Sağlam ve Mahmut Kaya adlı gençlerin de aynı şekilde öldürüldüğü, işkenceye dair 8 tanığın beyanlarının bulunduğu tespit edildi. Raporun sonuç bölümünde “Komisyonumuz; Cemil Kırbayır’ın gözaltında iken işkence gördüğüne, bu işkence sonucunda hayatını kaybettiğine ve cesedinin ölümüne sebebiyet veren sorgulamaları yapan kamu görevlilerince ortadan kaldırıldığına inanmaktadır.” yazıldı.

Dönemin asker-polis tüm kamu görevlileri hakkında Kars Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu. Hazırlanan rapor ve suç duyurusu sonucunda, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2011 yılında Cumartesi annelerinden oluşan ve aralarında 1980 Askeri Darbe döneminde kaybedilen Cemil Kırbayır’ın annesi Berfo Ana’nın da bulunduğu heyete “bu sorunu çözeceğini, kayıpların bulunması ve faillerinin yargılanmasını sağlayacağı” şeklindeki sözün birinci aşaması yerine getirilmiş oldu.

Aile, 26 Ekim 2011’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurdu. Hükümet 2017’de AİHM’de suçun insanlığa karşı suç kapsamında olmadığını, işkence suçundan zamanaşımının kaldırıldığını ancak geriye dönük işletilemeyeceğini savundu.

Kars Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, 2011/899 nolu dosya ile başlattığı soruşturma sırasında arşivde 2002/911 nolu takipsizlik kararı bulundu. Cemil Kırbayır’ın gözaltında kaybedilmesinden 6 yıl sonra, babası İsmail Kırbayır tarafından suç duyurusunda bulunulduğu, Kırbayır ve kendisi gibi gözaltında kaybedilen Mahmut Kaya dosyalarının birleştirilerek soruşturma açıldığı, ‘İşkence sonucu adam öldürme’ iddiasıyla açılan dosyanın 3 Ekim 2002’de kapatıldığı öğrenildi.

Kars Savcılığı’nın 1986/1279 numaralı dosya ile başlattığının ve 2002 yılında takipsizlik kararı vererek 2002/911 nolu takipsizlik kararını aileye tebliğ etmeden dosyanın kapatıldığının ortaya çıkmasından sonra bu karar 2014 yılında aileye tebliğ edildi. Aile, Ardahan Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurarak takipsizlik kararının kaldırılmasını talep etti ve mahkeme takipsizlik kararını kaldırdı. Kars Cumhuriyet Başsavcılığı, dosyayı 14 Kasım 2019 tarihinde “kanun yararına bozma” talebiyle Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Müdürlüğü’ne gönderdi ve Cumhuriyet Savcılığınca 2002 yılında zaman aşımı nedeniyle verilmiş olan takipsizlik kararını kaldıran Ardahan Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2014 tarihli kararının kaldırılmasını istedi.  Bakanlık, 25 Şubat 2020 tarihinde Yargıtay’a başvurarak dosyada zamanaşımı bakımından “kanun yararına bozma” kararı verilmesini talep etti. Dosya Yargıtay 8. Ceza Dairesi’inde incelenmeye başlandı. Yargıtay 8. Dairesi, Cemil Kırbayır dosyası ile ilgili Adalet Bakanlığı’nın zaman aşımı uygulanması yönünde başvurusuna olumlu görüş bildirdi. Yargıtay, kamu görevlilerinin işlediği öldürme suçlarında zamanaşımı işlemeyeceğine ilişkin 2004 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile 12 Eylül döneminde işlenen suçlarla ilgili dokunulmazlık sağlayan Anayasa’nın geçici 15. Maddesinin kaldırılmasına ilişkin 2010 Anayasa değişikliğinin dosyanın zamanaşımına girmesine engel oluşturmayacağını bildirdi. 

Cemil Kırbayır Dosyası, yapılan suç duyurusuna davaya dönüştürülemedi. Zamanaşımı nedeniyle soruşturma kapatıldı.

“Tek dileğim ölmeden oğlumun mezarını görebilmek” diyen Berfo Kırbayır (1907, Göle – 21 Şubat 2013, İstanbul), 21 Şubat 2013 tarihinde oğlunun kemiklerini ve suçluları bulamadan yaşama veda etti.

2016 yılında, anısını yaşatmak amacıyla Göle’nin Okçu köyünde  Cemil Kırbayır Kültür Evi açıldı. 

 Cemil Kırbayır’ın ağabeyi Mikail Kırbayır, davanın zamanaşımına uğramasına tepki göstererek, “Davanın sonucu ne olursa olsun vazgeçmeyeceğiz” dedi.

2011 yılında Berfo Kırbayır ve Mikail Kırbayır tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru sözleşmenin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmiş, 28 Mayıs 2020 tarihinde açıklanan gerekçeli karar ile başvurunun kabul edilemez olduğuna kadar verilmiştir.