Demokratik Toplum Partisi Kapatma Kararı

0

Demokratik Toplum Partisi Kapatma Kararı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 16 Kasım 2007 tarihinde düzenlemiş olduğu iddianame ile açtığı dava sonucunda, Anayasa Mahkemesi tarafından 11 Aralık 2009 günü verilmiştir.

Demokratik Toplum Partisi Kapatma Kararına ilişkin mahkemenin gerekçesi Resmi Gazete’de 31 Aralık 2009 günü yayınlanmıştır.

Demokratik Toplum Partisi Kapatma Kararı

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:2007/1 (Siyasî Parti Kapatma)

Karar Sayısı:2009/4

Karar Günü:11.12.2009

  DAVACI: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı

 DAVALI: Demokratik Toplum Partisi

 DAVANIN KONUSU: 

1- Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline gelen ve bu şekilde;

– Anayasa’nın 68 inci maddesinin 4 üncü fıkrasına,

– 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 80, 81, 82 ve 90 ıncı maddelerine,

 Aykırı eylemlerde bulunduğu açıkça anlaşılan Demokratik Toplum Partisi (DTP)’nin Anayasa’nın 69 uncu maddesinin 6 ncı fıkrası ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101/1-b ve 103 üncü maddeleri gereğince temelli kapatılmasına,

 2- Partinin kapatılmasına beyan ve faaliyetleri ile neden olan Aydın Budak, Abdulkadir Fırat, Abdullah İsnaç, Abdurrahim Bilen, Ahmet Aka, Ahmet Ay, Ahmet Aydın, Ahmet Cengiz, Ahmet Narım, Ahmet Özbay, Ahmet Türk, Ahmet Yalçıntaş, Akif Hamitoğlu, Alaattin Ege, Alaattin Enül, Ali Aslan, Ali Bozan, Ali Gün, Ali Sever, Arif Yayla, Aslan Kızıl, Ayfer Ekin, Ayhan Karabulut, Aynur Coşkun, Aysel Tuğluk, Ayşe Arslan, Azize Yağız, Bahar Yeşilyurt, Bayram Bozan, Bedirhan Aklan, Bedri Arslan, Bedir Fırat, Behçet Tunç, Beşir Bekle, Burak Avcı, Burhan Yürek, Büro Görmez, Cafer Selçuk, Cemal Coşgun, Cemal Kuhak, Cemalettin Padir, Çiçek Arıç, Çimen Işık, Deniz Yeşilyurt, Dicle Manap, Doğan Erbaş, Emin Uslu, Emral Dağdelen, Erdoğan Karaca, Ethem Şahin, Eyüphan Aksu, Ezgi Dursun, Fatma Kurtulan, Faysal Yaçan, Fehime Ete, Ferdi Sönmez, Ferhan Türk, Ferit Datlı, Fettah Dadaş, Fevzi Kara, Fuat Arslan, Funda Apak, Gülhanım Doğan, Gürü Toprak, Hacer Taşarsu, Hacı Özbay, Hacı Üzen, Halil Adıgüzel, Halil İmrek, Halis Yurtsever, Halit Kahraman, Halit Taşçı, Hatice Adıbelli, Hazal Aras, Hediye Tekin, Hilmi Aydoğdu, Hilmi Karaoğlan, Hüseyin Bektaşoğlu, Hüseyin Çalışçı, Hüseyin Kalkan, Hüseyin Şahin, Hüseyin Yılmaz, Hüsnü Koyuncu, İbrahim Binici, İbrahim Erkul, İbrahim Halil Parıldar, İbrahim Sunkur, İhsan Güler, İlhan Öymen, İsmet Aras, İzzet Belge, Kemal Aktaş, Kemal Çağlan, Kenan Demir, Kudret Ecer, Leyla Zana, Lezgin Bingöl, Lezgin Örnek, Lütfi Dağ, Mahmut Alınak, Mahmut Aydıncı, Mahmut Güngör, Mahmut Kayar, Medeni Kırıcı, Mehmet Ali Öcalan, Mehmet Ali Yaman, Mehmet Ayas, Mehmet Bayraktar, Mehmet Cevat İnce, Mehmet Emin Acar, Mehmet Emin Yanardağ, Mehmet Emin Yıldız, Mehmet Faik Taşkın, Mehmet Hatip Dicle, Mehmet İnsan, Mehmet Kodaman, Mehmet Latif Alp, Mehmet Muhti Aslan, Mehmet Sait Şaşmaz, Mehmet Salih Duran, Mehmet Salih Koca, Mehmet Salim Sağlam, Mehmet Sefa Güngör, Mehmet Şakar, Mehmet Şirin Karademir, Mehmet Şirin Tetik, Mehmet Tilki, Mehmet Topçu, Mehmet Tusun, Mehmet Veysi Dilekçi, Mehmet Yaşik, Mehmet Zeki Doğru, Meliha Varışlı, Menderes Öner, Merak Kurum, Metin Tekçe, Mikail Varhan, Muhlis Altun, Murat Avcı, Murat Daş, Murat Öztürk, Musa Farisoğulları, Mustafa Atmaca, Mustafa Eraslan, Mustafa Tuç, Müslüm Kılıç, Nayif Coşkun, Nazahat Kaya, Nazime Ceren Salmanoğlu, Necdet Atalay, Nedim Taş, Nimet Özalp, Nizamettin Öztürk, Nuray Kılıç, Nurettin Demirtaş, Nusrat Akın, Onur Geldi, Orhan Miroğlu, Orhan Tunç, Osman Akkoyun, Osman Baydemir, Osman İbek, Osman Özçelik, Osman Taşdemir, Ömer Aşgakara, Ömer Yılmaz, Özgür Söylemez, Pakize Ukşul, Pelgüzar Kaygısız, Pınar Uzun, Ramazan Özmen, Resul Atay, Sabahat Tuncel, Sabri Çelebi, Sabriye Burumtekin, Salih Karaaslan, Saniye Turhan, Sara Aktaş, Sebahattin Işık, Sebahattin Suvağcı, Sedat Yurttaş, Selahattin Demirtaş, Selim Engin, Selim Sadak, Selma Irmak, Selma Söker, Serhat Ölmez, Sevehir Bayındır, Seydi Ahmet Öcalan, Seyithan Kırar, Sırrı Keleş, Sıtkı Adsız, Sibel Öz, Sihem Akyüz, Sima Dorak, Sinan Uğur, Sultan Uğraş, Suna Akkuş, Süleyman Kılıç, Şaban Yılmaz, Şakir Acar, Şükrü Binici, Tamer Temel, Taylan Gürel, Tuncer Bakırhan, Türkan Yüksel, Uğur Saraç, Vakkas Dalkılıç, Veli Aramaz, Yakup Aslan, Yıldız Aktaş, Yıldız Bahçeci, Yusuf Kaya, Yusuf Tokdemir, Yüksel İğdeli, Zahide Besin, Zeki Aslan, Zeynep Doğan, Zeynep Karaman, Ziver Gümüş ve Ziya Akdemir’in Anayasa’nın 69 uncu maddesinin 9 ncu fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 95 inci maddesi uyarınca temelli kapatılmaya ilişkin kararın Resmi Gazete’de yayınlanmasından itibaren beş yıl süreyle bir başka siyasi partinin kurucusu, yöneticisi, deneticisi ve üyesi olamayacaklarına, karar verilmesi istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 16.11.2007 günlü, SP.135 Hz.2007/2 sayılı iddianamesi şöyledir:

‘I- GENEL AÇIKLAMA:

Ülkenin bölünmez bütünlüğü, Anayasa’nın 3 ncü maddesinde ‘Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür’ şeklinde ifade edilmiş ve bu düzenleme Anayasa’nın 4 ncü maddesinde ‘Demokratik Yoldan’ olsa bile Anayasa’nın değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif edilemeyecek hükümleri arasında yer almıştır. Yine Anayasa’nın 14 ncü maddesinin birinci fıkrasına göre, Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerin hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

Anayasa’nın 68 nci maddesinin ikinci fıkrasında ifade edildiği üzere, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları arasında kabul edilen siyasi partilerin sosyal ve siyasi yaşamdaki önemlerine binaen; kurulmaları, çalışma esasları, denetlenmeleri ve kapatılmalarında uygulanacak ilkeler bizzat Anayasa tarafından öngörülmüş ve Anayasa’nın 69 ncu maddesinin son fıkrası gereğince söz konusu hususların çıkarılacak bir yasa ile düzenlenmesi hüküm altına alınmıştır.

Anayasa hükmü gereğince çıkarılan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nda belirlenen Anayasa ilkeleri çerçevesinde getirilen kurallar gereğince siyasi partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Anayasa’nın 68 nci maddesinin 2 nci fıkrasında belirtildiği gibi demokratik ve siyasi yaşamın vazgeçilmez unsurları olup, kuruluş ve faaliyetlerinde serbestlik tanınan siyasi partilerin; demokratik düzeni bozucu, Devletin bağımsızlığını, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ile Hukuk kurumlarına ve Devletin demokratik yapısına duyulan güvenin sarsılmasına neden olan tavır sergilemeleri halinde kamu düzenini bozacakları tartışmasız olup, bu durumda Devletin kendi varlığına yönelen tehditlere karşı önlem alması demokratik hukuk devleti olmanın gereğidir.

Nitekim Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 6 ncı fıkrasında ‘Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ ilkesini koruma altına alan Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi halinde siyasi partilerin temelli kapatılacakları hüküm altına alınmıştır. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78 nci maddesinin (a) ve (b) fıkraları ile 80 nci maddesi ve 81 nci maddenin (a) ve (b) fıkralarında siyasi partilerin ülkenin bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerde bulunamayacağı, federal devlet sisteminin savunulamayacağı, azınlık yaratmaya çalışamayacakları, bölgecilik, ırkçılık yapamayacakları hüküm altına alınmış, 103 ncü maddesinde söz konusu ilkelere aykırı eylemler nedeniyle odak haline gelmenin ölçütleri belirlenmiş, 101 nci maddede ise odaklığın tesbiti halinde partinin temelli kapatılacağı veya eylemin ağırlığına göre Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verileceği öngörülerek Anayasa’daki yaptırımlar düzenlenmiştir.

II- SİYASİ PARTİ KAPATMA NEDENLERİ:

A- Uluslararası hukuk yönünden;

Uluslararası hukukta örgütlenme özgürlüğü içerisinde değerlendirilen siyasi partiler, kural olarak yine uluslararası sözleşmelerle (BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi) korunmaktadır.

 İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS’ın) 11 nci maddesinde açıkça siyasi partiler konusunda bir düzenleme yer almamakta ise de; siyasi partiler, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) tarafından ‘dernekler bağlamında’ 11 nci madde kapsamında değerlendirilmektedir.

İHAM’a göre, 11 nci madde ile bir siyasi partinin kurulmasından başka, özgürce faaliyette bulunabilmeleri de koruma altına alınmıştır. Ancak İHAS ile birey hak ve özgürlükleri ve bu bağlamda örgütlenme özgürlüğü koruma altına alınmış ise de, siyasi partilere tanınan bu özgürlük kuşkusuz sınırlandırılamayan bir özgürlük değildir. Avrupa kamu düzenini oluşturan ve koruyan sözleşme uyarınca, bir siyasi partinin eylemlerinin, Avrupa kamu düzeniyle çatışması ve sözleşmeyle korunan alanın dışına taşması durumunda, yine sözleşmede öngörülen nedenlere dayalı olarak yasaklama ve sınırlandırmalar öngörülebilecektir.

İHAS’ın ‘temel haklar’ kapsamında görerek, 11 nci maddesinin birinci fıkrasıyla koruduğu siyasi partiler konusunda, aynı maddenin ikinci fıkrasındaki ‘Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir’ biçimindeki düzenlemeden hareketle, siyasi partiler hakkında kısıtlama veya yaptırımlar uygulanması mümkündür.

Siyasi partilere uygulanacak yaptırımlar arasında kuşkusuz bir siyasi partinin kapatılması yaptırımı da yer almaktadır. Ancak kapatma yaptırımının, bir siyasi partiye uygulanabilecek en radikal yaptırım olması karşısında, bu yaptırımın uygulanabilmesi, belirli koşulların gerçekleşmesini gerektirmektedir.

İHAS’nin 11 nci maddesindeki düzenleme gözetildiğinde, ülkedeki demokratik rejimi tehlikeye sokacak siyasi projesi bulunan ve/veya siyasi amaçlar için gerektiğinde şiddete başvurmayı amaçlayan siyasi parti için kapatma yaptırımı öngörülmesi İHAS’a aykırı değildir (Emek Partisi/Türkiye kararı).

İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan nedenlere dayanarak bir siyasi partinin kapatılması konusu, Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu tarafından incelenerek Venedik İlkeleri adıyla da raporlaştırılmıştır. Buna göre, ifade özgürlüğünü düzenleyen İHAS’ın 10 ncu maddesiyle çok yakın ilişkisi olan 11 nci madde uyarınca bir siyasi partinin kapatılması ‘ırkçılığı, terörü, yabancı düşmanlığını, şiddeti, şiddet çağrısını teşvik ediyor veya hoşgörüsüzlüğe dayanıyorsa’, bu durumlarda İHAS’ın 11 nci maddesinin bir ve ikinci fıkrasındaki düzenlemelerden hareketle, siyasi partinin kapatılması gündeme gelebilecektir. Burada ‘şiddet’ kelimesini çok dar anlamda değerlendirerek partililerin ellerine silah alıp, eyleme girişmelerini anlamamak gerekir. Bir siyasi partinin şiddeti ilke edinmiş, ülke çapında öldürme, bombalama eylemlerini gerçekleştiren ve ülke bazında olduğu gibi uluslararası alanda da terör örgütü olarak kabul edilen bir örgütü açık veya gizli olarak desteklemesi, her platformda bu örgüte meşruiyet kazandırmaya çalışması söz konusu siyasi partinin ‘şiddeti’ siyasal amaçlarına ulaşmak için benimsediğinin açık kanıtıdır.

Bir siyasi partinin kapatılması, örgütlenme özgürlüğüne müdahale niteliğindedir. Bu nedenle bir siyasi parti hakkında uygulanacak kapatma yaptırımının İHAS’ a uygun olarak değerlendirilebilmesi yani bu müdahalenin haklı sayılabilmesi için; Müdahalenin haklılığı, kapatma yaptırımını içeren yasanın, herkesçe erişilebilir, bilinebilir, anlaşılabilir, öngörülebilir, açık ve kesin ifadeler içeren ve ilan edilen bir yasa olmasını gerektirmektedir (Refah Partisi/Türkiye Kararı).

Kapatma yaptırımı, İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasında sayılan neden veya nedenlere dayanmalıdır. Kapatma yaptırımının, bir siyasi partiye uygulanabilecek en radikal yaptırım olması, bu yaptırımın inandırıcı ve zorlayıcı koşulların varlığı durumunda uygulanmasını gerektirmektedir. Uygulanan kapatma yaptırımı, ‘demokratik toplum gereklerine uygun olmalı’ Bu çerçevede olaylar, ulusal mercilerce kabul edilebilir şekilde değerlendirilmiş olmalıdır. Kapatma yaptırımı ile birlikte siyasi yasaklamalar öngörülmesi için de, bu yasaklamaların, ‘ilgili ve yeterli’ olması gerekmektedir.

Siyasi partiler devletin hukuksal, anayasal ve yasal yapısını değiştirmek için mücadele edebilmelidirler. Ancak bu mücadele için kullanılan araçlar herhalde hukuka uygun olmalı, demokratik araçlara dayanmalı, önerilen değişim temel demokratik ilkelere uyumlu olmalıdır Siyasi partiler hedeflerine şiddeti teşvik ederek değil, mevcut yasal sistem içerisinde ulaşmayı amaç edinmelidir.

İHAM’a göre bir siyasi parti, mevzuatın veya yasal ve anayasal yapının değiştirilmesi konusunda iki koşulda kampanya yürütebilir: Bunlardan birincisi, kullanılan bütün yollar her bakımdan yasal ve demokratik olmalıdır. İkincisi ise, önerilen değişikliğin kendisi ‘temel demokratik prensiplerle’ bağdaşmalıdır. Bu kuraldan hareketle, sorumluları şiddete başvurmayı teşvik eden veya demokrasinin bir veya birçok kuralına uymayan veya demokrasiyi yıkmayı amaçlayan ve de demokrasinin tanıdığı hak ve özgürlükleri tanımayan ‘siyasi bir projeyi öneren’ partinin, bu nitelikteki eylemleri, kapatma yaptırımına konu olabileceği gibi, bu nedenle uygulanacak yaptırıma karşı da ilgili siyasi parti İHAS korumasından yararlanamayacaktır. (RP/Türkiye, Emek Partisi/Türkiye Kararları).

Kapatma yaptırımı boyutundaki müdahale, takip edilen meşru amaçla orantılı, uygun ve yeterli olmalı, sosyal bir ihtiyaca cevap vermelidir, yani demokratik bir toplumda gerekli olmalıdır (TBKP/Türkiye, Sosyalist Parti/Türkiye, ÖZDEP/Türkiye, HEP/Türkiye, RP/Türkiye Kararları).

Müdahalenin orantılılığı için, müdahalenin özü ve ağırlığına bakılmalı, kapatma yaptırımı en ciddi durumlarda uygulanmalı, radikal bir önlem niteliğinde olmamalıdır. Yöneticileri, üyeleri ve bağlı BELEDİYE başkanları vasıtasıyla Ülke içerisinde terör örgütü emirleri ile ayaklanma benzeri toplu şiddet hareketlerini başlatıp, ölüm, yaralanma, kamu ve özel kişilere ait malvarlıklarına zarar verme gibi eylemlerin gerçekleştirilmesi halinde kapatma yaptırımı radikal bir önlem olmayacağı gibi toplumun güvenliği ve huzuru açısından acilen uygulanması gereken tek yaptırım olmaktadır. Bu konuda tarihsel deneyimlerden kaynaklanan ihtiyaçlar da dikkate alınmalı, dolayısıyla geçmişte ülkede yaşanan ve yaşanmaya halen de devam edilen terör örgütü kaynaklı şiddet olayları değerlendirilmelidir.

Zorlayıcı sosyal gereksinim yönünden tehdidin varlığına ve yeterince yakın olduğuna ilişkin kanıtlar inandırıcı olmalıdır. Siyasi parti lider ve üyelerinin isnat edilebilen eylem ve konuşmaları, terör örgütü direktifleri ile etkilediği kitleleri sokaklarda şiddet içeren gösteriler yapmaya çağırıp, devletin güvenlik kuvvetlerine silahlı, taşlı, molotof kokteylli saldırılar düzenletiyor ve ortaya çıkan isyan görüntüleri ile toplumu aşırı derecede rahatsız edip, ülkede etnik bir çatışmanın temellerini oluşturmaya çalıştığı yolunda kamuoyunda kanaat uyandırıyorsa, zorlayıcı sosyal gereksinim yönünden tehdidin varlığı ve yeterince yakın olduğu aşikardır.

Bir siyasi parti eylemlerinin kapatma yaptırımına konu olabilmesi, her şeyden önce bu eylemlerin niteliği ve siyasi partiye isnat edilebilirliği sorununu gündeme getirmektedir. Konu İHAS yönünden İHAM kararlarıyla açıklığa kavuşturulmuştur. İHAM kararlarına göre;

Kapatma yönünden tüzük ve programdaki aykırılık tek başına yeterli olmayıp, eylem de olmalıdır siyasi partinin, Türk toplumu ve devleti için gerçek bir tehlike oluşturduğuna ilişkin somut kanıtlar ortaya konulmalıdır (TBKP/Türkiye Kararı) Eylemler aşırı uç ve terörist grupları teşvik etmeye yönelik olmalıdır (Sosyalist Parti/Türkiye Kararı).

Siyasi parti, çoğulcu demokrasiyle çatışmayan hedeflerini, sadece yasal araçlarla elde etmeye çalışmalıdır. Şiddet desteklenmemeli, temel insan hakları ihlali teşvik edilmemelidir (ÖZDEP/Türkiye Kararı).

Bir genel başkanın açıklama ve eylemleri partiyi tartışmasız olarak bağlayıcıdır. Çünkü genel başkan partinin simgesel figürüdür. Genel başkanın siyasi veya hassas konularda açıkladığı düşüncelerin, kişisel görüşü olduğu vurgulanmadığı sürece, kurumlar ve kamuoyu tarafından partinin görüşünü yansıttığı biçiminde yorumlanır ve partiye isnat edilebilir. Genel başkan yardımcıları, yerel yönetimlerde görev üstlenen üyeler de, partili BELEDİYE başkanları partinin amaç ve eğilimlerini sergileyen ve yaratmak istedikleri toplum modeline ilişkin bir imajı yansıtan bütünü oluşturan eylemleri sergilemeleri durumunda, bunlar da partiye isnat edilebilir. Bu tür eylemler soyut programlara göre potansiyel seçmenler üzerinde daha etkilidir ve parti kendini bu konuşmalardan uzaklaştırmadığı sürece, bunlar da partiye isnat edilebilir (Refah Partisi/Türkiye Kararı).

Yukarıda belirtilen nitelikteki eylemlerden parti kaçınmamış, bunlara yapanlara karşı disiplin işlemi yapmamış ve eleştirmemiş, ya da göstermelik olarak disiplin soruşturması yapmış ya da öngörülenden daha az bir disiplin yaptırımı uygulamış ise, bu eylemler de partiye isnat edilebilir (Benzeri yorum RP/Türkiye Kararı).

Davalı siyasi partinin kuruluş tarihinin evvelinden beri yürürlükte olan yukarıda bahsedilen Anayasa ve yasa düzenlemelerinin herhangi bir gizliliği olmayıp, yazılı metinler halinde ülke mevzuatında kolaylıkla erişilebilir ve anlaşılmasını sağlayacak sadelikte kaleme alınmış olduğu sabittir.

B- İç hukuk yönünden;

Bir siyasi parti hakkında uygulanacak en radikal yaptırım kuşkusuz kapatma yaptırımıdır. İç hukukta siyasi partilere uygulanacak yaptırımlar düzenlenirken, bu yaptırımlar arasında siyasi partinin kapatılmasına da yer verilmiştir.

 a- Anayasal düzenleme;

Siyasi parti kapatma yaptırımı ve bu yaptırımın hangi hallerde söz konusu olabileceği Anayasa’nın 69 ncu maddesinde düzenlenmiştir. Böylece anayasakoyucu kapatma yaptırımı nedenlerinin yasa ile artırılmasını engellemiştir.

Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dördüncü fıkrasına göre, siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanır.

Anayasa’nın 69 ncu maddesine göre siyasi partilerin kapatılması ancak üç nedenle söz konusu olabilmektedir. Buna göre:

 – Bir siyasi partinin tüzük ve programının Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı olması (Anayasa md 69/5),

 – Bir siyasi partinin Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı durumuna gelmesi (Anayasa md 69/6)

 – Bir siyasi partinin, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması (Anayasa md 69/10)

halinde siyasi partinin kapatılmasına hükmedilmesi gerekmektedir.

Anayasa’da bu üç neden sayılırken siyasi partinin ‘kapatılması’ yerine, ‘temelli kapatılması’ ibaresi kullanılmış olup, bu maddede ayrıca siyasi partinin temelli kapatılması dışında kapatılma nedenlerinden söz edilmiş değildir.

Yukarıda belirtildiği üzere Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dördüncü fıkrasında ise, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılacağı ifade edilmiş, bu fıkrada da ‘temelli kapatılmadan’ sözedilmemiştir.

Dolayısıyla maddede geçen temelli kapatma ve kapatma kavramları aynı şeyi ifade etmektedir. Şöyle ki kapatma yaptırımı, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin sekizinci ve dokuzuncu fıkrasında belirtilen ‘geleceğe yönelik etkiler’ içerdiğinden, bu nedenle ‘temelli’ kapatma kavramı ile de geleceğe yönelik bu etkiler kastedilmiştir.

Anayasa’nın 69 ncu maddesinin onbirinci fıkrasında geçen ‘kapatılma davaları’ ve 149 ncu maddesinin beşinci fıkrasında geçen ‘siyasi partilerin temelli kapatılması veya kapatılması davaları’ ibareleri de bu doğrultuda yorumlanmalıdır.

Anayasa’nın 69 ncu maddesinin yedinci fıkrasına göre, yukarıda belirtilen ilk iki kapatma nedenine dayalı olarak açılan davalarda, eylemin ağırlığına göre siyasi partinin temelli kapatılması yerine, devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına hükmedilebilecektir. Eylemin ağırlığını belirleyecek merci davaya bakan Anayasa Mahkemesi’dir.

Kapatılan (=temelli kapatılan) bir siyasi parti için Anayasa’da geleceğe yönelik öngörülen yaptırımlar ise;

 – Bir başka ad altında kurulamaması (Anayasa md 69/8),

 – Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle neden olan kurucu dahil üyelerinin, Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazete’de gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamaması (Anayasa md 69/9),

 – Partisinin kapatılmasına beyan ve eylemleriyle neden oldukları Anayasa Mahkemesi’nce kapatmaya ilişkin kesin kararda belirtilen milletvekillerinin milletvekilliğinin, bu kararın gerekçeli olarak resmi Gazete’de yayımlandığı tarihte sona ermesi(Anayasa md 84/5)

durumlarıdır.

Konuya dönersek, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrasına dayalı olarak kapatma yaptırımına hükmedilebilmesi için, açıklandığı üzere, bir siyasi partinin Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğinin, açılacak kapatma davasında Anayasa Mahkemesi’nce tesbiti gerekmektedir.

Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasında, ‘siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.’ denilmektedir.

Bir siyasi partinin Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ise, 69 ncu maddenin altıncı fıkrasındaki düzenleme uyarınca ’68 nci maddenin dördüncü fıkrasına aykırı fiillerin, o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi ve bu durumun, o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsenmesi yahut bu fiillerin doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlenmesi durumunda’ söz konusudur.

 b- Yasal düzenleme;

Anayasa’daki kapatma yaptırımına ilişkin düzenlemeler, Anayasa’nın 68 nci ve 69 ncu maddesindeki esaslar çerçevesinde 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nda da (SPY) yer almıştır.

SPY’nda, siyasi partiler hakkında uygulanacak yaptırımlar;

 – Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakmak

 – Ve siyasi partinin kapatılması

olarak düzenlenmiştir.

02.01.2003 tarih ve 4778 sayılı Yasa ile SPY’nda yapılan değişiklikler öncesinde, SPY’nda temelli kapatma ve kapatma olarak iki ayrı kapatma davası türü düzenlenmiş idi. Anayasa’da ‘sınırlı sayım’ yoluyla düzenlenen temelli kapatma nedenleri, olduğu gibi SPY’na taşınmıştı. Temelli kapatma kararlarının en belirgin özelliği, geleceğe etkili sonuçlar içermesi idi. O dönemde Anayasa’da yer verilmeyen dar anlamdaki kapatma yaptırımı ise, SPY’nda gösterilen nedenlerle söz konusu olup; bu yaptırım, geleceğe etkili sonuçlar içermemekte idi.

Anayasa’ya paralel bir düzenleme amacıyla ve en son 4778 sayılı Yasa ile SPY’nda yapılan değişiklikler sonrasında ise, SPY’nda kapatma davaları konusunda ‘kapatma veya temelli kapatma’ biçiminde iki ayrı kavrama yer verilmemiş; yasa, bütünlüğü içerisinde ‘kapatma yaptırımı’ kavramını kullanmış ve bu yaptırımın da Anayasa’ya paralel olarak geleceğe yönelik sonuçlar içerdiği benimsenmiştir. SPY’ndaki bu düzenlemelerde Anayasa’daki temelli kapatma kavramı yerine, eş anlamlı olarak kapatma kavramı kullanılmış; SPY’nda bulunan kapatma yaptırımı ise kaldırılarak; devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakma yaptırımına dönüştürülmüştür.

SPY’nda Anayasaya paralel olarak yapılan düzenlemelere göre, bir siyasi partinin kapatılması, ancak Anayasa’daki yasaklara aykırılık durumunda ve üç nedenle olasıdır. SPY’nın 101 nci maddesindeki düzenlemelere göre;

 – Bir siyasi partinin tüzük ve programının Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,

 – Bir siyasi partinin, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,

 – Bir siyasi partinin, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması,

durumlarında, siyasi parti hakkında kapatma kararı verilmesi gerekmektedir. Ancak belirtilen ilk iki durumda, kapatma yaptırımı yerine dava konusu eylemlerin ağırlığına göre, siyasi partinin almakta olduğu son yıllık devlet yardımı miktarından az olmamak koşuluyla, bu yardımdan, kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verilebilmektedir.

Yukarıda belirtilen ikinci nedene dayanarak bir siyasi partinin kapatılması, ancak Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı durumuna gelmesi koşuluna bağlıdır. Odak haline gelmiş sayılmak ise, Anayasa’nın 68 ve 69 ncu maddelerindeki düzenlemelerle aynı paralelde, SPY’nın 103 ncü maddesinde düzenlenmiştir.

Kapatma kararı verilmesi durumunda;

 – Karar tarihi itibarıyla parti tüzel kişiliği ve dolayısıyla parti üyelerinin üyelikleri ve varsa görevleri sona ermekte,

 – Yine karar tarihi itibarıyla siyasi partinin bütün malları hazineye geçmekte (SPY md 107),

 – Kapatılan partilerin isim, amblem, rumuz, rozet ve benzeri işaretleri başka bir siyasi parti tarafından kullanılamamakta (SPY md 96),

 – Kapatılan siyasi parti bir başka ad altında kurulamamakta (Anayasa md 69/8; SPY md 95),

 – Siyasi partinin kapatılmasına söz ve eylemleriyle neden olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesi’nin kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazete’de gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ev deneticisi olamamakta; bu kişiler siyasi partilerce seçimlerde hiçbir biçimde aday gösterilememekte (Anayasa md 69/9, SPY md 95),

 – Partisinin kapatılmasına beyan ve eylemleriyle neden oldukları Anayasa Mahkemesi’nce kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekillerinin milletvekilliği de, bu kararın gerekçeli olarak resmi Gazete’de yayımlandığı tarihte sona ermektedir (Anayasa md 84/5).

 Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen eylemlerin odağı durumuna gelmek konusunda, SPY ayrıntılı hükümlere yer vermiş ve anılan fıkrada belirtilen kavramlar SPY’ndaki düzenlemelerle açıklığa kavuşturulmuştur.

Bu bağlamda SPY’nın dördüncü kısmının birinci, ikinci ve üçüncü bölümlerinde açıklayıcı hükümlere yer verilmiştir.

SPY’nın ‘siyasi partilerle ilgili yasaklar’ başlıklı dördüncü kısmının;

 – Birinci bölümü, ‘amaçlarla ve faaliyetlerle ilgili yasaklar’ başlığını taşımaktadır. Bu bölüm tek maddeden oluşmakta olup, 78 nci maddede ‘demokratik devlet düzeninin korunması yönünden’ öngörülen yasaklamalara yer verilmiştir.

 – İkinci bölümü, ‘milli devlet niteliğinin korunması’ başlığını taşımaktadır. Bu bölümde, bağımsızlığın korunmasına (md 79), devletin tekliğinin korunmasına (md 80), azınlık yaratılmasının önlenmesine (md 81), bölgecilik ve ırkçılık yasağına (md 82) ve eşitlik ilkesinin korunmasına (md 83) yönelik yasaklamalar gösterilmiştir.

 – Üçüncü bölümü ise, ‘Atatürk ilke ve devrimlerinin ve laik devlet niteliğinin korunması’ başlığını taşımaktadır. Bu bölümde ise, Atatürk ilke ve devrimlerinin korunması (md 84), Atatürk’e saygı (md 85), laiklik ilkesinin korunması ve halifeliğinin istenemeyeceği (md 86), din ve dince kutsal sayılan şeyleri istismar yasağı (md 87), dini gösteri yasağı (md 88) ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yerinin korunması (md 89) konusunda yasaklamalar açıklanmıştır.

SPY’ndaki hükümler, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin son fıkrasından hareketle, Anayasa’daki esaslar çerçevesinde düzenlenmiştir.

c- Anayasa’nın 90/son maddesi çerçevesinde siyasi partiler hakkındaki kapatma yaptırımında uluslararası sözleşmelerin gözetilmesi;

Anayasa’nın 90 ncı maddesinin son fıkrasında, ‘yöntemince yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla yasaların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda, uluslararası antlaşma hükümleri esas alınır’ denilmektedir.

1982 Anayasası’nın nitelemesine göre, Anayasa’nın 12 nci ila 74 ncü maddeleri arasında yer alan hakların hepsi ‘temel hak ve özgürlüklerden’ olup, Anayasa’nın 68 nci ve 69 ncu maddelerinde siyasi haklar kapsamında düzenlenen siyasi partiler de, temel hak ve özgürlükler kapsamında korunma görmektedir. Aynı şekilde temel hak ve özgürlüklerin bir bölümünü konu alan İHAS yönünden, siyasi partiler İHAM’ın yorumlarıyla bu sözleşmenin 11 nci maddesi kapsamında temel hak ve özgürlükler içerisinde kabul edilmiştir. Yine siyasi partiler BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 22 nci maddesi kapsamında da koruma görmektedir.

Bu bağlamda SPY’nın anılan sözleşmeler gözetilerek ve Anayasa’nın da bu doğrultuda yorumlanarak, siyasi partiler hakkındaki kapatma yaptırımın irdelenmesi gerekmektedir.

d- Siyasi parti kapatma davalarının ve kapatma yaptırımının hukuksal niteliği;

Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dördüncü fıkrası ile, SPY’nın 98 nci maddesine göre, siyasi parti kapatılması davaları Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Yasa’nın 33 ncü maddesine göre de, açılan bu davalar Ceza Muhakemesi Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle, dosya üzerinde incelenerek kesin olarak karara bağlanmaktadır.

Kapatma davalarında Ceza Muhakemesi Yasası hükümlerinin uygulanması demek, bu davaların bir ceza davası ve yaptırımın da ceza hukuku kapsamında bir ceza olduğu anlamında değildir. Aksine, siyasi parti kapatma davaları, ceza davası olmayıp, kendine özgü nitelikte bir dava türü olduğundan, bu davalarda uygulanacak usul kurallarının açıklanması gereği duyulmuş ve maddi gerçeği araştırmak yönünden, siyasi partilerin lehinde olarak bu davalarda Ceza Muhakemesi Yasası kurallarının uygulanacağı belirtilmiştir (Anayasa Mahkemesi’nin 22.6.2001 tarih ve 2/2 sayılı kararı). Bu düşünceden hareketle, siyasi parti kapatma davasına yönelik iddianame düzenlenmesinden önce, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hangi yetkileri kullanarak dava açabileceği de özel olarak SPY’nın 98 nci maddesinde gösterilmiştir.

Siyasi parti kapatma davalarının, ceza muhakemesi hukuku anlamında ceza davası olmaması, kapatmaya konu eylemlerin de ceza hukuku kapsamında suç olma zorunluluğunu gerektirmemektedir. Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası ile SPY’nın 101 ve 103 ncü maddesindeki düzenlemelere göre, kapatmaya konu eylemlerin ‘sadece işlenmiş’ olması yeterli olup, bu eylemlerin hükmen sabit olması koşulu da aranmamaktadır. Bu nedenle kapatmaya konu eylemler hakkında açılmış ve mahkümiyetle sonuçlanmış davaların bulunmaması sonuca etkili değildir. Ancak kapatmaya konu edilen eylem hakkında açılmış ve mahkümiyetle sonuçlanmış bir davanın bulunması demek, bu eylemin işlendiğinin kesin olarak kanıtlanması anlamındadır ki, Anayasa Mahkemesi böyle bir durumda anılan eylemin işlenmiş olup olmadığını araştırmayacaktır. Yine, kapatma davasına konu edilen eylem hakkında açılan ceza davasında, bu eylemin ‘işlenmediğinden bahisle’ beraat kararı verilmiş ve bu karar da kesinleşmiş ise, Anayasa Mahkemesi atılı eylemin işlenmiş olup olmadığını değerlendirmeyecek, kesinleşen ceza mahkemesi kararına göre işlem yapacaktır.

Siyasi parti kapatma davaları kendine özgü bir dava türü olduğu gibi, uygulanan ‘kapatma yaptırımı da’ ceza hukuku anlamında bir ‘ceza’ değildir. Kapatma yaptırımı hem Anayasa’da hem de SPY’nda gösterilmiş olup;

 – bu yaptırımın ceza niteliğinde olmaması,

 – kapatma yaptırımına konu eylemlerin (gerçek kişilerin söz konusu olabilecek sorumluluğu saklı kalmak kaydıyla) siyasi parti tüzel kişiliğinin ceza hukuku yönünden işlediği bir suç sayılmaması,

 – ayrıca normlar hiyerarşisi yönünden de bu dava ve yaptırımın Anayasa’da düzenlenmiş olması

karşısında, 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın 5 nci maddesinin (11.5.2005 gün ve 5349 sayılı Yasa’nın geçici 1 nci maddesinden hareketle) 2006 yılı sonrasında dahi siyasi parti kapatma davaları yönünden uygulanma yeri bulunmamaktadır.

e- Kapatma yaptırımına konu eylemler ve siyasi partiye isnat edilebilirliği;

Bir siyasi partinin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı durumuna gelmesi ve bu nedenle kapatılabilmesi için, bu eylemlerin, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası ve SPY’nın 103 ncü maddesine göre;

 – Bu eylemlerin, o partinin üyelerince yoğun bir biçimde işlenmesi ve bu durumun da, o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsenmesi,

 – Veya bu eylemlerin, doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlenmesi gerekmektedir.

Bir siyasi partinin kapatılmasını gerektiren eylemlerin, ceza hukuku kapsamında mutlaka suç olarak düzenlenmesi ve bu konudaki davaların da mahkumiyetle sonuçlanması gerekmemektedir. Ancak eylem aynı zamanda ceza hukuku kapsamında suç olarak düzenlenmiş ise, bu konuda ceza mahkemesindeki davaların sonuçlanmasını beklemeye gerek bulunmamaktadır. Ceza mahkemesinde sonuçlanarak kesinleşen davalarda verilen kararlar ise, sadece eylemin kesin olarak işlenmemiş olduğu veya işlenmiş olduğu yönündeki tesbitler yönünden bağlayıcıdır.

Siyasi partiler, demokratik bir rejimde en çok hak ve özgürlüğe sahip olması gereken örgütlerdir. Bu durum siyasi partiler için daha geniş bir faaliyet alanını ortaya çıkarmaktadır. Geniş faaliyet alanının bulunması demek ise, siyasi partilerin eylemleri için farklı bir değerlendirme yapılmasını zorunlu kılmaktadır.

Siyasi partinin geniş hareket sahasının bulunması, ona isnat edilen eylem aynı zamanda suç teşkil ediyorsa, toplum ve hukuk düzeni yönünden kınanan bu davranışın, siyasi parti yönünden kınanmayarak hukuka uygun değerlendirilmesini gerektirmez. Ancak toplum ve hukuk düzeni tarafından açıkça kınanmayan ve suç olarak düzenlenmeyen davranış ve eylemlerin, çok daha fazla hak ve özgürlüklere sahip olan siyasi partiler yönünden kapatma davasına konu edilebilmesi, çok özel ve sınırlı durumlarda söz konusudur ki, bunlar da Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasına ve İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasına uygun nitelikte, yoğunluk ve kararlılıkla işlenen eylemlerdir.

Hukuk düzeninin suç olarak öngörmediği eylem, bu eylemin bir siyasi parti tarafından veya siyasi parti aracı kılınmak yoluyla işlenmesi durumunda, yarattığı ve kaçınılmaz olarak yaratacağı sonuçları gözetildiğinde, siyasi parti için yasaklama gerektirebilir. Eylemin suç olarak düzenlenmemesi, o eylemin hiçbir biçimde kınanamaması sonucunu da doğurmaz.

Kaldı ki Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasına dayanan ve bu fıkrayı açıklayarak siyasi partiler hakkındaki yasaklamaları sıralayan SPY’nın 78 nci ila 89 ncu maddeleri arasındaki düzenlemelere aykırılık, SPY’nın 117 nci maddesinde suç olarak ta öngörülmüştür. Siyasi partiye isnat edilen eylem hakkında, ceza davasının veya soruşturmasının açılmamış veya dokunulmazlık gibi yasal engeller nedeniyle açılamamış olması da, sonuca etkili değildir.

Kapatma davasına konu edilen eylemlerin işlendiği tarihlerin bir önemi bulunmamaktadır. Eylemlerin üzerinden ne kadar süre geçse de, zamana yayılan bu eylemlere odaklık boyutunda bir bütünü oluşturmaları yönünden iddianamede dayanılması olasıdır.

İHAS irdelenirken, siyasi parti kapatma yaptırımı ile ilgili olarak eylemlerin niteliği ve isnat edilebilirliği konusunda açıklanan durumlar, burada da geçerlidir.

Siyasi partini genel merkez organlarının (SPY md 13), il ve ilçe teşkilatlarının (SPY md 19,20), TBMM grup genel kurulu ve grup yönetim kurulunun (SPY md 24, 25), parti üyelerinin (SPY md 12) eylemleri; eğer o siyasi partinin, yasa, anayasa ve İHAS tarafından korunmayan, hedeflediği amaç veya siyasi projeyi gerçekleştirmek, kolaylaştırmak, altyapı hazırlamak veya bunları ifadeye yönelik ise, kapatma davasında siyasi partiye isnat edilebilecektir. Bu noktada şunu da belirtmek gerekmektedir ki, partiyi temsil eden organlarca gerçekleştirilen eylem veya söylemlerin, partinin değil bu kişilerin kendi kişisel görüşleri olduğu açıklanmadıkça ve siyasi parti tarafından da açıkça reddedilmedikçe, bu söylem ve eylemler de partiye isnat edilebilecektir. Ancak, siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmak adına, siyasi partinin amaç ve hedefleriyle örtüşen eylem ve söylemlerin, kendi kişisel görüşleri olduğunun açıklanması da, kuşkusuz siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmayacaktır.

Bir siyasi parti üyesi olup, yerel yönetimlerde görev alanların eylemleri de, o siyasi partinin hedeflediği siyasi projeyi gerçekleştirmek veya ifade etmek amacına yönelikse, siyasi partiye isnat edilebileceği hususunda kuşku bulunmamaktadır.

III- DAVA KONUSU EYLEMLER:

 A- DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ’NİN KURULUŞU AŞAMASINDA ORTAYA ÇIKAN EYLEMLER:

Bilindiği gibi terör örgütü olduğu uluslararası alanda da kabul gören PKK (KONGRA GEL-KADEK-KKK)’nın kurucusu ve elebaşı olan Abdullah ÖCALAN yurt dışında yakalanıp getirilerek yargılanmış ve mahkum olduğu cezası halen İmralı cezaevinde infaz edilmektedir. Tüm diğer mahkumlar gibi yasal olarak avukatları ve ailesi ile görüşmesine imkan tanınmıştır. Ancak avukatları tarafından söz konusu görüşmelere ait diyaloglar daha sonra yazılı olarak örgütün güdümündeki yayın organlarında yayınlanmış, böylece terörist örgüt liderinin yandaşlarına ve örgütüne talimat vermesine olanak sağlanmıştır. Nitekim yasal bir hakkın kötüye kullanımı olarak kabul edilebilecek şekildeki bu iletişimi sağlayan avukatları hakkında ilgili mercilerce zaman zaman yasal işlem yapılma yoluna gidilmek zorunda kalınmıştır.

Ancak ‘AVUKAT GÖRÜŞMELERİ’ veya ‘GÖRÜŞME NOTLARI’ adı altında teröristbaşının talimatları örgüte yakın çeşitli gazete ve dergilerin yanı sıra çok sayıda değişik internet sitesinde de (ROJACİVAN, RİZGARİ, VELATPEREZ, NASNAME gibi) yayınlanarak talimatların ilgililere ulaşması sağlanmıştır.

Söz konusu yazıların incelenmesinde özellikle Demokratik Toplum Partisi (DTP) ile ilgili ilginç bilgilere ulaşılabilmektedir.

Örneğin 5.5.2004 tarihli görüşmede elebaşı

‘Evet. Yeni bir parti gerekiyor. İsmi Demokratik Toplum Partisi olabilir. Ama tabandan gelecek. Özgür Parti kendini fesheder. Diğeri zaten kapatılma durumu var. Bu temelde tartışmalar yürütsünler. Daha sonra bunları daha detaylı açarız. Kongre öncesi tartışmaları yürütsünler. Geniş katılımlı delegeler oluşturulur. Bu delegeler kurucular kurulunu seçer. Yeni partinin programını savunmamdan olduğu gibi uyarlayabilirler.’ Şeklinde bir beyanda bulunmuştur. Bilindiği gibi bu tarihte hakkında daha önce Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 6 ncı fıkrasında ‘Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü’ ilkesini koruma altına alan Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4 ncü maddesine aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi nedeniyle Cumhuriyet Başsavcılığımız tarafında hakkında kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesine dava açılmış bulunan Demokratik Halk Partisi (DEHAP) faaliyette idi. Teröristbaşı ilk kez bu görüşmesinde yeni bir parti kurulması talimatını vermekle kalmayıp kurulacak partinin ismini dahi talimatlarının arasına almıştır.

Partinin ismini vermekten başka elebaşı sonraki görüşmelerinde de hem yeni kurulacak parti ile ilgili (DTP) hem de o tarihte faaliyette olan (DEHAP) ile ilgili talimatlarına devam etmiş;

12.5.2004 tarihinde

‘Avrupa’daki Kürtler, Kongre bittikten sonra kendi kongrelerini yapsınlar. Kendi kurumlarına yöneticilerini kendileri seçsinler. Temsil heyetini kendileri seçecek. Suriye ve İran’daki Kürtler için de benzer süreçler yaşanabilir. Yeni parti her bölge de toplantılar yapılarak ilan edilir. DEHAP ve Özgür parti de yeni parti içinde yer alır. Ahmet Türk, Murat Bozlak, bunlara benzer elli altmış kişi, Karayalçın’la çatı örgütü üzerinde konuşabilirler. İleride seçime çatı örgütü ile mi ya da nasıl girileceği netleştirilir. Ama ayrı örgütümüz olacak. Yapı örgütlenecek. Böyle olursa yüzde on barajını aşarlar.’

”.

‘Avrupa’da ki Kürt halkı kendi yöneticilerini kendileri seçecekler. Halk delegeleri seçecek, delegeler de temsilcilerini seçecek. Roj TV, Özgür Politika’ya geçici olarak bakacak şahıs Remzi Kartal olsun. Ben unuttum, bunu avukatlara söylemedim, bunu onlara aktar. Bundan sonraki süreçte buradaki basın ve Kürt Enstitüsü, demokratik kurumlar kendi başkanlarını, yöneticilerini kendileri seçecekler. Demokrasi budur. Bir kurumun içerisinde demokrasi olmazsa o kurum işlemez. Yeni partinin oluşmasında benim savunmamdan yararlanılabilir. Çok güzel bir cevap olabilir. Bundan sonra halk delegeleri kendisi seçecek. O delegeler de il yönetimini ve parti meclisini seçecekler. Seçim sonrası DEHAP’ta neler konuşuluyor’

(DEHAP eksiklerimiz var diyor, ama seçim sonuçlarını başarılı buluyorlar.)

Altı buçuk, yedi civarındaki oy oranını dört, dört buçuğa düşürmüşler. Bu nasıl başarı oluyor’ DEHAP’taki eski yöneticiler, onlar da delege olabilirler. Bu hayata geçirilirse, özgür parti de buna dahil olur; yeni oluşum, demokratik toplum partisi kurulur. Herkesin de katkı sunması gerekir.’

”

‘Cezaevinde olan ve cezaevinden çıkan arkadaşlarda yeni parti oluşumuna katkı sunabilirler. Sabri ile görüşsünler, Sabri onlara yöntemleri gösterir’.’

19.05.2004 tarihinde

Hukuki, siyasi temelde özel bazı görevlendirmelerim de olacak. Birileri kurumları benim adıma ele geçirmiş. Ne yaptıkları belli değil. Bazı sahtekarlar var. Benim adıma kurumlarda sahtekarlık yapılıyor. Kurumlarımızı geri almamız gerekiyor. Bu yüzden kurumlar için sizleri düşüneceğim. Savunmamı verdim. Ben kendimi savunuyorum. Siz de beni savunacaksınız. Halk tutuyor beni görüyorsunuz.

Halkın bana bağlı olduğunu siz de söylüyorsunuz. Eğer halk önderiysem, Halk istiyorsa ben de bundan vazgeçemem. Bunun gereğini yapmam gerekir. İsterlerse başka bir liderlik çıkarsınlar. PKK içinde de çıkabilir. Osman’dan Cuma’ya kadar yapabiliyorlarsa yapsınlar. O kararlı duruşu, önderlik vasıflarını gösterebiliyorlarsa yapsınlar. Kendim de buna ihtiyaç duyuyorum. Liderlik kurumu önemlidir. Bu halka kimse önderlik yapmadığı için bu yük omuzuma yüklenmiş. Kimse bu halka sosyal, siyasal, kültürel önderlik yapmadığı için ben yapmak zorunda kaldım. Halk da istiyorsa eğer, ben bundan kaçamam. Gücüm kabiliyetim ölçüsünde yapmaya çalışıyorum. Çocuk da değilim, yaşım 56 da olmuş. Olgunlaştım. Herkes buna saygı gösterecek. Saygılıysanız gereğini yaparsınız. Siz de kudretli bir biçimde gereklerini adam gibi yapacaksınız. Sizi ben onurlu Kürt yurtsever olarak değerlendirmiştim. Bunları yapmazsanız onursuz olursunuz. Halkın hukukunu değerlerini savunacaksınız. Aydınlar, PKK, herkes bunu anlayacak. Açlıkla boğuşan yoksul halkımızın bin bir emekle kurduğu kurumlar var. Radyo var, TV var, gazeteler var. Kim beni burada engelleyebilir. Hangi alçak oralarda benim sesimi kısabiliyor. Halk için irade beyan edeceksiniz. İstediğin kadar konuş istediğin kadar yaz. Engelleyen terbiyesiz adam kimdir. Devlet bile bu aşağılık duruma düşmedi. Devlet ile rakibiz. Birbirimizle gırtlak gırtlağa mücadele ediyoruz. Takip ettim devlet bile bana bunu uygulamadı. Bunun hesabını herkes verecek. Herkes özeleştirisini verecek. Başka yolu yok. Rıza’dan Abbas’a, Cuma’ya kadar herkes hesabını verecek. Bu bir komplodur. Komplo içinde komplodur bu. Yunan komplosundan daha beter. Çünkü bu komplo içimizde. Bu komplonun açığa çıkartılması gerekir. Bu çok önemlidir. Özeleştirilerini herkes bu temelde doğru dürüst verecek. Kimse bundan kaçamaz. Neden özeleştiri sağlam biçimde verilmiyor. Binlerce halkın çocuğu dağda vuruldu, binlercesi yirmi yıldır hapislerde çürüyor. Siz gidip soracaksınız onlara. Gidip gırtlaklarına basacaksınız onların. Sorun bunun hesabını. Halk sana evladını veriyor. Soruşturmadaki yetkili de demişti. Sizinkiler doğru dürüst savaşmasını bile bilmiyorlar diye. Benim adıma savaşacaksan doğru dürüst savaşacaksın. Benim adıma böyle savaş olur mu’ Madem savaştıramıyorsun neden eline silahı veriyorsun. Bu ne kıvraklık. Sonra da lider geçiniyorlar. Bilmem ne yapıyorlar, madem savaşamıyorsun madem demokrasi ve hukuktan anlamıyorsun o zaman ne hakla radyo, TV’yi ele geçiriyorsun. Kurumları ele geçirmişler. Namussuzluktur bu. Halka gidecektiniz. Bunu anlatacaktınız. Gençlere gidip, Apo’nun selamları var diyeceksiniz. Gidip halka yandaşlarımıza söyleyecektiniz. Kurumlarınızı geri alın diyecektiniz. Halk kurumlarını ele geçirecek.

Biz bu kadar acıyı onların koltuk menfaatleri için mi çektik. İktidar olacaklarmış, milletvekili, BELEDİYE başkanları olacaklarmış. Siz de hiç vicdan yok mu’ İnsanlık bunu kabul eder mi’ Bana saygısı olmayan benim adıma nasıl siyaset yapar. Bunun anlamı Apo ben senin ananı bilmem ne yapıyorum demektir. Biz bu kadar namussuz muyuz’ Nasıl oluyor bu. Sizler çocuk gibi yaklaşıyorsunuz. Bana Başkanım diyeceksiniz. Sonra da Benim burada söylediğim en ufak şeyimin gereğini yerine getirmeyeceksiniz. Başkanın bu kadar burada çile çekecek sen bilmem ne yapacaksın.

Onları Suriye’den beri besliyorum. Aslında ben onlara üzülmüyorum. Kendime üzülüyorum. Yirmi yıl onları besledim, büyüttüm. Benim adıma kan dökeceksin, Avrupa’da vergi toplayacaksın. Sonra da Başkan köşede kalsın biz kabul etmeyeceğiz diyeceksin. Bu bir komplodur. Bu komployu kimlerle, kimin adına yaptılar. Devletler mi vardı işin içinde. Halkı arkanıza alıp müdahale edecektiniz. Siz bunları söylediğinizde yanınıza az mı insan gelir. Benim adıma uygulamaya geçireceksiniz söylediklerimi. Bunun yolları var. Bu konuda her hafta bana rapor vereceksiniz. Politik ve zeki olacaksınız. Devlet bile beni engellemiyor. Savunma hakkı kutsaldır. Burada kendimi savunuyorum. Burada beni savunmanız gerekirdi. Savunmanın ne demek olduğunu siz iyi bilirsiniz. Beni kullanmak istediler. Bunu nasıl yaptılar. Devlet bile karışmıyor. Bunların yaptığı tecrit içinde tecrittir. Beni burada imha etmek istediler. Hangi güç yaptırıyor bunu’ Bu kalleşliktir. Hakim bile savunmaya izin veriyor. Biz burada halkı savunmaya çalışıyoruz. Bunu bile engelliyorlar. Nasıl oluyor bunlar.

(sizi sadece manevi ve ruhani bir önder olarak ele alıyorlar)

Ruhani lider olarak mı görüyorlar. Humeyni de ruhani liderdi. Hz. Muhammet de manevi liderdi. Ama onlara hala kimse saygısızlık yapmıyor. Ruhani lidere böyle saygısızlık yapılır mı’ TV’de söylediler mi bunu’ Niye söylemiyorlar açık açık. Eğer yürekleri varsa açık açık bunu halkın önüne çıkıp söylerler. Çıksınlar açık açık Apo’yu istemiyoruz desinler. Ruhani lidermiş. Ne demek bu. Nasıl oluyor bunlar. Bunların hepsi lümpen, serseri. Bunların eline silah verilemez. Bunlar komutanlık yapamazlar. Hiç beğenmedikleri Devlet bile yüz kat onlardan daha ciddi. PKK adına kimse böyle yapamaz. Bu yapılan canavarlıktır. Bana karşı bunu yapan her şeyi yapabilir. Bunlar beni örgütten de atabilirler. Apo’yu örgütten atabilirsiniz. Ama bunu açık yapın. TV, Radyoyu ele geçirmişler zaten. Madem beni örgütten atacaklar açık olarak çıkıp söylesinler. Halk adına siyaset yapıyorum. Halka karşı sorumlu olmazsa insan, burada iki gün dayanamaz intihar eder. Nasıl yapabiliyorsunuz bunu.

Halkın parasını kullanıyorsunuz, önderliğini kullanıyorsunuz. Komplocu bunlar. Böyle olmaz. Siyaset böyle yapılmaz. Siyaset açık yapılır. Bizim siyasetimiz sosyalisttir, demokrattır. Son nefesime kadar halkımı savunacağım. Gidip el koyacaktınız. Siz benim savunma avukatlarımsınız. Onların etkisine girmişseniz avukatlığımı bırakacaktınız. Hem avukatım olup hem beni savunmayacaksanız olmaz böyle. Yoksa bu tarihi vebal üzerinize kalır. Dediklerimi uyguladım diyebilmelisiniz. Halk beni liderlikten atabilir. Halk seni atmış dersiniz. Ben de bir köşede sessiz sakin dururum. Sabrederim. Ama işte görüyorsunuz öyle bir durum yok. Halk bana bağlı. Bunlar kim oluyorlar. Halk her gün Biji Başkan diyor. Sen liderlik yapamazsın. Halkı kandırıp bir de halk adına liderlik yapmaya çalışıyorlar. Bir de özeleştiriye gelmeyeceksin. Aslında ben kendime üzülüyorum. Bunca yıl bunları niye besledim. Birazdan size iki ilke söyleyeceğim buna ilişkin. Gidip oraya özeleştiriyi doğru uygulatacaksınız onlara. Siz uygulatacaksınız. Neden gitmediniz’ Devletle olan meselemi bir tarafa bırakıp bundan sonra bunlarla uğraşacağım. Bu kadar ucuz konuşamazsınız diyeceksiniz. Gidip onlara söyleyeceksiniz yirmi dört saat doktorlar geliyorlar. Apo’nun sağlığı yerindedir diyeceksiniz. Görüyorsunuz sağlığım iyi. En değme psikologlar geliyorlar, inceliyorlar beni. İyisin diyorlar. Bana delilik raporu verilmedi.

Savunmalarım var. Halk Başkan diyor. Savaşçılar da beni kabul ediyorsa, ki ediyor. O zaman bunlar hesabını verecekler. Varsa birtakım çeteciler, bunlar hesabını verecek. Halkı bunlar aldatamaz. Tutarlı bir özeleştiri verecekler. İlk defa bu topraklarda biz demokratlığın sesini gür çıkaracağız. Gidin onlara deyin, Sizi onurlu demokratlar olarak görmek istiyorum. Bu süreçte tek yiğitlik yapan namuslu ses Leyla oldu. Sizin yaşınızda çocukları var. Sizinle ilgili şeyi de var.

(Görev alması için ısrarcı olduk)

Görev almayabilir de. Ama siyasi mücadele yap diyorum. Legal demokratik alanda sözcülüğümüzü yapsın diyorum. Onu kullanabilirler. Ben kendimi kullandırtmam. Remzi oraya geçti mi’

(Teyit etmek istiyorlar)

Ne demek. Remzi derhal Televizyonun başına geçecek. Özgür politika için de dürüst bağlı biri gerekiyor. Bu konuda öneriniz var mı’

(Gazeteyi de Remzi yapabilir )

Yok. Özgür politikanın başına Remzi, uygun bulduğu birini düşünsün. Önerisini bana getirirsiniz. Buradaki gazeteyi de düzenlemek lazım. Buradaki gazeteyi attım. Kim olabilir’ Pınar Selek olabilir mi’

(olabilir)

kafası çalışan bir kadın. Pınar buradaki gazetenin genel yayın koordinatörü olsun. Kendi ekibini oluştursun. Halkların kutsal demokrasisi için, kendi dedesinin demokrat geleneğini sürdürsün. Pınar’ın kitabını inceledim, işlediği tezlerin demokratik özüne göre hareket etsin. Kitabındaki tezleri uygulamazsa sahtekardır derim. Siz de yanında olacaksınız. Yardımcı olacaksınız. Demokratik çizgi başarıya ulaşıncaya kadar denetlersiniz. Başka hangi dost kurumlar var. Tam çizgi oturtuluncaya kadar bu çalışmalarda destek olmalısınız. Biriniz Enstitü için görev alabilirsiniz. Tam çizgi oturuncaya kadar kendi aranızdan birini enstitü için görevlendirebilirsiniz. Bunlar hep hukuka göre, demokrasi üzerine bina ediyoruz. Hukukun gereklerini söylüyorum. Devlet de engellemez. Savunmalarım eksenindedir. Demokratik hukuk devleti çerçevesindedir. Dernek ve okullarımız var. Onlarla ilgilenmemiz gerekiyor. Gençlere haber vereceksiniz. selamımı ileteceksiniz. Demokratik hukuk çerçevesinde kurumlarımıza sahip çıkmamız gerekiyor. Pratik tedbir alın hemen. Dediklerimi derhal uygulayın. Bana haber getirin. Beni onurlu temsil edeceğinize dair söz veriyor musunuz’

(Evet söz veriyoruz)

O zaman sorun yok. Buna uygun davranacaksınız. Demokratik Toplum Partisinin geliştirilmesinde (bir avukat arkadaşımızın ismini söyleyerek) olabilir mi’

(olabilir)

O zaman (görevlendirilen avukat) benim sözcüm olacak. Kitle çalışmaları ile tabandan hareket edecek. Sen de benim vasimsin, yaptığım tüm görevlendirmelerde onlara yardımcı olacaksın.

(Partinin çalışmaları için görevlendirilen arkadaş) yanına birçok genci alsın, ekibini oluştursun. (Görevlendirilen avukat) tabandan demokrasiyi geliştirecek. Hukuka ve demokrasiye uygun şekilde yapacaksınız. Avrupa’daki insiyatifi de alacaksınız. Oradaki kurumları da düzenlemek lazım. Biriniz ya da ikiniz gidersiniz. Oradaki halk bize bağlıdır diyorsunuz. Oradaki kurumları da demokratik ilkeler çerçevesinde yeniden düzenlemek gerekiyor’..’

6.6.2004 tarihinde

”.Başka haberler var mı’

(Bazı sezdiğim ve bazı arkadaşlardan aldığım bilgiye göre, sizin bu legal siyaset ile ilgili projenize DEHAP Genel Merkezinin bir kısmının olumsuz baktığı söyleniyor.)

Eğer benden katkı bekliyorlarsa benim katkım, projem budur. Bundan sonra da bir katkı bekleniyorsa bu projemi devam ettireceğim. Bak, Ceylanpınar’da 2000 oy farkı ile almışlar. Yani doğru bir proje olursa yüzde on beşleri de alabilirler. Bu arkadaşlar ne demek istiyorlar’ Onların kazanması için biz katkı sunuyoruz. Büyük bir parti olması için demokratik bir güç. Zaten partinin ismini de söylemiştim. Avukat arkadaşlar bu projede köprü görevini yapacaklar. Avukatların bu projeye güçleri yeter mi yetmez mi’

(Orada ekip olarak arkadaşlar azlar. Kendilerine avukat olarak yeni güç katmaları gerekiyor.) ”

21.7.2004 tarihinde

”.Türkiye’de Demokratik Toplum Partisi gelişecek. Sizden ricam gerçek bir demokrasi hareketi oluşturun. Türkiye’deki yurtsever, demokrat çevreler var, onlarla birlikte ortak örgütlenme de olabilir.

 (Ortak örgütlenmenin denendiği, ancak bu koşullarda gerçekleşme şansının olmadığı söyleniyor. Daha çok Kürt orijinli parti gerekliliği olduğu söyleniyor.)

Kürt orijinli, Kürt ağırlık olabilir ama demokrat Türk arkadaşlar da yer alabilir, esneklik payı bırakıyorum.

(Bu çerçevede bazı görüşmeler yaptık, DEHAP merkezindeki arkadaşlarda hak edilmeyen ağır eleştiri alındığına dair genel bir algılama var, bu nedenle görev almada genel bir isteksizlik olduğunu gözledik. Cezaevinden son çıkanlarla görüştük, onlarda da yine siyasi yasaklı oldukları gerekçesiyle görev alamayacaklarını söylüyorlar. Bizce siyasi yasak konusu hukuken tartışmalı bir konu. Ayrıca görev almama eğiliminde olduklarını gözlemledik.)

DEHAP’lılar beni yanlış anlıyorlar. Emekleri var ama yetmedi. Ben genel bakıyorum, tıkanıklık var, aşılması gerekiyor. Cezaevinden son çıkanlar da bu çalışmada yer almalılar.

(Cezaevinden son çıkanlara yönelik özel bir mesajınız var mı’)

Mesajım bellidir. Bu yeniden inşa şeyine katılacaklar ve bu hareket gümbür gümbür gelişecek. Herkes dört elle sarılmalı.

(Demokratik siyaset alanında iki farklı yapıdan söz ediliyor. Grup veya anlayış olarak ifade edebiliriz. Birisi Murat Bozlak ve bazı eski BELEDİYE başkanlarından oluşan bir çevre, diğeri de mevcut DEHAP yöneticileri. Her iki eğilim de birbirleriyle çalışamayacaklarını söylüyorlar.)

Anlaşılıyor, taraf, grup şeylerini aşmak lazım. Herkes görev almalı. Çizgi belli. Bize bağlı olan binlerce genç var, cezaevinden çıkanlar var, kadınlar var. Herkes hızla görev almalı. Bu çerçevede Murat Bozlak’larla görüşürsünüz. Çizgi çerçevesinde katılanlar katılır, gelenler gelir, uzatılmasın. Sizler de benim adıma hareket edersiniz. Savunmalarımdan demokratik bir program çıkartırsınız. Tüzük vb. hazırlıkları yaparak bir an önce bu hareketi başlatmalısınız. Tabandan kitle bağı olanlarla çalışın, onları getirin. Demokratik Toplum Partisi İnşa Koordinasyonu kurulur, bağlı olanlar, kitle temeli olan ilişkilerle bu geliştirilir. 50-60 kişilik kurucular kurulu bölgeler temelinde kurulur, oluşturulur.

(Daha önce üç bin veya beş bin sayıda bir delege oluşturulmasından bahsetmiştiniz.)

Biçime takılmayın, pratikleşmeyi tartışın, esnek bırakıyorum. Önemli olan halka dayalı olarak gelişmesidir. Özü budur, biçimi tartışın ve siz karar verin. Sizler bu çalışmaları yapar gelirsiniz, tartışırız”

28.7.2004 tarihinde

”.Başka ne var’

(Bölgede birçok panel yaptık. Halkın yoğun selamları var.)

Paneller demokratik toplum partisi ile mi ilgili’

(Hayır, daha çok özgür yurttaş hareketi ile ilgili.)

Şimdi toplumcu demokratik harekete geleceğim. HEP, DEP ve HADEP’ten gelenlerin ve DEHAP’lıların demokratlıkla ilişkileri varsa, politik iddiaları varsa, bu çalışmaya katılırlar, katkı sunarlar. Eğer bunları yapmayacaksa gençlere çağrı yapacağım, onlara bu görevi vereceğim. Savunmamda ideolojik zemin güçlü verildi. Buna paradigma dedik; ! köklü düşünce sistemidir. Düşünce gücü olmayanların eylem gücü olmaz.

”.

Cezaevinden son çıkanların pozisyonu nasıl’ Toplumcu demokratik harekete katkı sunmaları gerekiyor. Kavramaları gerekir. Savunmalarımdan yararlanmaları gerekir. HEP’ten, DEP’e ve HADEP’e kadar, Ahmet Türk’ten Tuncer’e kadar toplumcu demokratik hareket içinde yer almalılar. Siz de bu harekete katkı sunarsınız. Yoksa tarihi vebal altında kalırsınız. Paneller seminerler devam etmeli. Edirne’den Hakkari’ye kadar çalışma yürütmeliler. Az önce söylediğim öze sahip olurlar. Şimdi hareket olarak gelişir, önümüzdeki aylarda da partileşirler. Kuruculara her kesimden katılım olur. Mesajlarımı doğru aktarmalısınız”

11.8.2004 tarihinde

”Hızla önemli noktaları aktarın.

(Temel gündem maddelerimiz şöyle; yeni oluşuma ilişkin tartışma ve çalışmalardan bahsetmek istiyoruz. Bu kapsamda Dehap’ın durumu, BELEDİYEler ve Cezaevinden son çıkanların durumuna ilişkin ayrıntılı bazı bilgiler vermek istiyoruz. Ayrıca Rıza ve Karasu’nun bilgilendirme notları var. Büroya ilişkin özeleştiri toplantısı yapıldı, sonuçlarını aktarmak istiyoruz)

En önemli gündem maddeleri bunlar mı’ Hızla aktarabilirsiniz ama ben 15 Ağustos mesajımı devam ettirmek istiyorum. Onu tamamlamam gerekir. Peki o zaman hızla aktarın.

(Yaptığımız görüşmelerde şöyle bir tablo çıkıyor. Genel olarak bir siyasal boşluğun varlığından söz ediliyor. Dehap’ın belirsiz bir durumu var. Yasal olarak kongrelerini yapmak zorundalar, İllerde de atama çalışmaları yapıyorlar. Ancak şöyle bir kaygıları var; bir taraftan yeni parti çalışması var. Atama ve kongre çalışmalarının yeni çalışmaya bir direnç olarak algılanmasından kaygılanıyorlar. Ayrıca BELEDİYEler konusu belirsizliğini koruyor. BELEDİYElerin Dehap’a geçmesi kararlaştırılmıştı ancak bunun size sunulmadan da, uygulamak istemiyorlar)

DEHAP’in kapatılma durumu var zaten. Sanırım kapatılma ihtimali yüksek.

(Dava son aşamasına geldi. Kapatılacağına yönelik yaygın kanaat var)

Kapatılma durumu konuşuluyorken kongresini yapması gerekli midir’

(Yasal zorunluluk var)

O zaman sekli bir kongre yaparlar. BELEDİYEler de şimdilik böyle kalabilirler.

(Cezaevinden son çıkan arkadaşlarla görüşmelerimiz oldu. Öncelikle siyasi yasaklı olduklarını düşünüyorlar. Bu konuda daha önceki aktarımımızın doğru olmadığını belirttiler. Bunu da düzeltmek istiyoruz)

Gazetede okudum, kurucu olabilecekleri belirtiliyordu.

(Uzman hukukçularla görüştüklerini, kendileriyle ilgili siyasi yasak konusunun net olduğunu söylüyorlar. Bu nedenle yeni parti çalışmasında yer alamayacaklarını belirtiyorlar. Ayrıca kendilerine ilişkin olarak diplomatik çalışmalar ve sivil toplum örgütleriyle görüşmelere dayalı yoğun bir program yaptıklarını, Avrupa’ya yönelik olarak da ayrı bir programlarının olduğunu belirtiyorlar. Cezaevinden yeni çıktıklarını, toplumu ve parti içi sorunları da, diğer çevreleri de anlamak istediklerini, sorunları daha yakından görmek istediklerini, bunun için de biraz zamana ihtiyaç duyduklarını, bu çerçevede gündeme gelen yeni oluşumun yeterince tartışılmadığını, bu yüzden erken başladığını da belirtiyorlar)

Bu düşündükleri ile yeni oluşum birbirine paralel, birbirini bütünleyen şeyler. Hepinizin anlama sorunu var. Burada önemli şeyler söyledim, çerçeve çizdim, ama anlamamakta ısrar ediyorsunuz. Ben öğretmeye çalıştım, yüzde yüz beni boşa çıkarıyorsunuz. Böyle olunca da halk içinde bir umut olamıyorsunuz. Saygısızlık derecesine vardırdınız. Ama sallana miting yapıyorsunuz, halkın karsısına çıkıyorsunuz; halk sizi bağrına basıyor. Önderim diye ortaya çıkıyorsunuz, o zaman liderliğin gereklerini yerine getireceksiniz. O zaman bu sorumluluğun gereklerini yapın. Bunu anlamamak örümcek kafalılıktır. Tartışılmadığını söylüyorlar, o zaman tartışsınlar. Engel mi var’ Şaşırtıcı. Siz nasıl yaşıyorsunuz’ Hepinize söylüyorum: Gidin tartışın; eskilerle tartışın, yenilerle tartışın”

15.9.2004 tarihinde

”Yeni oluşum çalışmalarına ilişkin bilgi vermek istiyoruz. Çalışmalar belli bir olgunluğa ulaştı. Ama sonuçlandırmanın önünde bazı sorunlar var. DEPli arkadaşlardan ikisi çalışmalara katıldılar. Diğer iki arkadaşın ise çalışmaya ilişkin bazı kaygı ve eleştirilerinin olduğunu belirtiyorlar. Bu çerçevede çalışmanın dar kaldığını, sonuç alıcı olmayacağını, bu nedenle biraz zamana ihtiyaç duyduklarını, tartışmak istediklerini ifade ediyorlar. Bize göre ise, bu aşamadan sonra daha fazla gecikmenin bazı sakıncaları var.)

Hatip katılıyorsa yeterlidir. Görüşün, fazla uzatmasınlar. Çalışmayı başlatın. Fazla uzatmayın. Yerel konferanslardan kongreye doğru gidersiniz. Demokratik katılımı esas almak gerekir. Demokratik tarzda ve topluma dayalı olarak gelişmelidir. Leyla’dan mektup aldım. Ona cevabi bir mektup yazdım. İdare birkaç gün içinde verileceğini söyledi. Orada da belirttim. Demokratik Toplum Partisi, tüm Türkiye’nin partisi olur. Bu önemli bir çalışmadır. Kürtler, Türkler, azınlıklar girebilir. Ama seksiyon tarzı örgütlenme de olabilir. Bu Boockhin’de de var. Ege’de, Karadeniz’de ayrı seksiyonlar olabilir. Demokratik toplum hareketi toplum odaklı, demokrasi hedefli geliştirilir. Leyla’ları da çağırın. Size iletmemi istedi deyin. Onu da davet ediyorum. İkisinin katılması iyi olmuş. Sanırım katkıları oluyor. Hatip’i daha önce de söylemiştim. Sanırım çalışmak istiyor, ön planda olabilir. Bu işler için Hatip uygundur. Leyla da yardımcısı olsun. Benim savunmalarıma dayalı bir program gelişir. Daha sonra bu konuyu tekrar değerlendiririz.

Bu çizgiyi Özgür Politika ve diğer yayınlar iyi vermeli. Bu gerçekler temelinde çizgilerini değiştirsinler. Bu çizgiyi hayata geçirmeleri gerekiyor…’

29.9.2004 tarihinde

”Türkiye şeyine geliyorum. Daha önce yerelde konferanslarla işe başlasınlar demiştim. Ama üç belge önereceğim onları bitirdikten sonra konferanslara başlasınlar. Birincisi program taslağıdır. İkincisi bundan daha uzun olur 150-200 sayfa kadar olur buda program gerekçesidir. Üçüncüsü tüzük taslağı olur. Bunları hazırlayıp sonra yerelde çalışmaları başlatsınlar. Bu belgeleri hazırlamada benim ‘Bir Halkı Savunmak’ adlı savunmamdan yararlansınlar. Tamamen kongre modelini esas alsınlar. Hukuki ve yasal bir çalışma olacak. Bu konuda Bookchin’in ‘Kentsiz Kentleşme’ eserinden ve Kemal Derviş’in çalışmaları vardı bunlardan da yararlanabilirler. Bu parti de eş başkanlık gibi bir kurum da olabilir. Bütün Türkiye’ye yayılacak. Türkiyelileşecek bu parti. Özgür partinin kongresini yapıp ismini Özgürlük ve Demokrasi Partisi olarak değiştirebilirler, bununla devam edebilirler. Bu da bir seçenektir”

 20.10.2004 tarihinde

”.Evet şimdi sizin demokratik çalışmanıza gelelim. Program, tüzük çalışmalarına başladınız mı’ (Hayır. Bu tartışmaları geniş koordinasyon kurulu oluştuktan sonra başlatmanın daha doğru olacağını düşündük.) Tabii, geniş koordinasyonla olmalı. Öncelikle bir program gerekçesi hazırlanabilir. Savunmamda vardı. Savunmam size destektir. Yasaklanmaması da bu açıdan önemlidir. İlgili bölümlerden yararlanabilirsiniz.

Eş başkanlık modelini doğru buluyorum.

Eş başkanlık için Pınar’ın koşulları uygun olsaydı, olabilir miydi. Ona Türkiye’nin Behice Boran’ı olmaya hazır mısın dersiniz. (Çalıştığı alanda bazı zorlanmalar yaşadığını, bazı sorunların olduğunu belirtiyordu. Bunları aktarmamızı da istiyordu.) Zorlanıyor öyle mi’ Aktardıklarını haftaya alırım. Eş başkanlıkta Hatip’le birlikte Türkiyeli bir kadın olabilir. Bağlar belediye başkanı da olabilir. Biri Çanakkale’den diğeri Diyarbakır’dan. Güzel olur. İstiyorsa önerimdir. Hatip’e selamlarımı söyleyin. Hatip bu gibi önerileri tartışsın”

27.10.2004 tarihinde

”Yeni parti çalışmasına ilişkin bazı aktarımlarımız olacak. Öncelikle Cuma günkü açıklamayı izleyebildiniz mi’)

Bu proje tutacak.

(Açıklamadan sonra bir toplantı yapıldı. Ahmet Türk ve Murat Bozlak sizin özellikle geçen hafta eş başkanlık için önerdiğinizin isimlere, yeni çalışmanın ve kendilerinin katılımının geleceği açısından doğru bulmadıklarını, bu konuda öneri olarak isimleri halk belirleyecek biçiminde bir düşünce belirtmenizin daha doğru olacağını ilettiler. Ayrıca sadece geçen hafta değil, ondan önceki görüşmelerde de yeni çalışmanın sorumluluğunu taşıyacak isim (Hatip Dicle) konusunda yaptığınız değerlendirmenin de bu çerçevede değiştirilmesinin doğru olacağını belirttiler.)

İsim mühim değil. Bu parti tüm Türkiye’nin partisidir. Eş başkanlık modelini bunun için önermiştim. Tamam, anlaşıldı. Ben bütün isimleri geri çekiyorum. İsimleri halk seçecek. Herkes de buna saygı duyacak.

(Sizin geçmişte önerdiğiniz sorumlu ismin, görüşmeye gelen bazı avukatların yönlendirmesi sonucu olduğunu düşünenler var)

İsimleri geri aldım, ama ilkelerimde çok ciddiyim. Asla vazgeçmem. Kimseye de zorla dayatmam. Madem sizi yönlendirici olarak görüyorlar, işte aranızda Diyarbakır’dan gelen bir arkadaş var. O söylediklerime tanıktır. Hem mektup gönderiyorlar, isim ve öneri istiyorlar, hem de isim kabul etmiyoruz diyorlar. Tamam, kabul ediyorum, bundan sonra da hiçbir isim önermeyeceğim. Ama hiç kimsenin ahbap çavuşlarını oraya doldurmasına da izin vermem. Bana isim ve klik şeyini getirmesinler. Klikleri, grupçukları da kabul etmem.

İyi bir program, taslak çıkarılır. Demokratik Toplum ismi de kullanılabilir. Kendi görüşümü de dokuz sayfalık mektup yazdım. Yönetime dün verdim. Bilemiyorum, devlet doğru bulursa verir. Dördünün de ismine yazdım. Siz de okuyun. Yerel konferanslar başlar. Alttan üste doğru halk isteyecek, halk seçecek. Tabandan emekçiler yükselecek. Delegeler belirlenecek. Kim demokratik çizgiyi özümser, benimserse yer alır. Tarihi bir süreçtir. Kim seçilirse seçilir. Onlar da sonuçlarına saygılı olur, ben de saygılı olurum.

(Bazı arkadaşların, görüşme notlarının özellikle isimlerin de yer aldığı bütün ayrıntısıyla yayınlanmasının- son haftada görüldüğü gibi- çeşitli sorunlara yol açtığı, ayrıca sizi de dönem dönem zor duruma düşürdüğü yönünde bir mesajları vardı. Bu konunun size aktarılarak sizin bu konudaki görüşünüzün sorulmasını istiyorlardı)

Bu konuda sorumlu olan sizlersiniz. Mesela bu hafta üçünüz geldiniz, siz düzenlersiniz. Basına ayrı diğer yerlere de ayrı düzenler gönderirsiniz. Beni kamuoyunda zor durumda bırakmayacak şeyler yapın. Bu düzenlemelerden siz sorumlusunuz.

(Görüşme notlarının bütünüyle olduğu gibi yayınlandığından haberiniz var mıydı’)

Hayır, haberim yoktu.

(Bu konuyla Fuat arkadaş İlgileniyordu. Bu konuda özen gösteriyordu. Görüşme notlarının tümüyle yayınlanmaması bazı sorunlara yol açmıştı. Tecrit,sansür gibi…)

Hayır, ben her yere ayrı mektup gönderin diyordum. Basın açıklamalarını siz düzenleyin demiştim. Bu yöntem uygulanmazsa sorumlu olan sizlersiniz. Beni kamuoyunda güç duruma düşürecek basın açıklamalarından -bu görüşe üçünüz geldiğiniz için- bundan sonra siz sorumlusunuz. Sanırım bu anlaşıldı”

10.11.2004 tarihinde

”(Cezaevlerinde son yasal değişikliklerle 1500’e yakın kişi çıkacak, bir kısmı oldu denebilir.)

1500 kişi mi çıkıyor’ Önemlidir bunlar, demokratik toplum hareketinin içinde yer alabilirler. Herkese selamlarımı söyleyin”

 2.12.2004 tarihinde

”(Diyarbakır’dan avukat arkadaş, ‘Yeni TCK ile birlikte yaklaşık iki bin kişi cezaevinden çıktı. Bunlara ilişkin herhangi bir proje yok. Ayrıca ana davadan çıkanlar resmen siyaset yapabilecekler, yasal engel kalktı. Ancak size bağlı olan kadrolar tasfiye ediliyor, atıl durumdalar’ dedi.)

İki bin civarında çıkan var. Hepsinin demokratik toplum hareketine katılması gerekir. Bazılarının maddi sorunları var sanıyorum. Buradaki partinin olanakları var, maddi destek sunabilir. Çıkanlar bir araya gelmeliler. Demokratik toplum hareketinde yer almaları onların boyun borcudur. DTH legal yasal bir harekettir. Yasal sorunları olmayanlar resmen kuruluş sürecine de katılırlar. Yasal haklarıdır. Küçük hesaplara girmeden, doğru çalışma ile yer almalılar. Onları görev almaya çağırıyorum. Herkes çalışsın. Kim engelliyor, kim pratikleştirmiyor’ Sözlerim ortada. Ben toplumsal bir hareketin sorumlusuyum, vurun kırın demiyorum. Hak, adalet bizden sorulur. Devlet engel olmuyor. Peki, bunları engelleyen kim’ Bunları bana getireceksiniz. Kendilerinin yaratıcı olması gerekiyor. Devletten korkmanıza gerek yok, zaten engel de olmuyor. Yüzünüz ak, ortada büyük fedakarlıklar var. Topluma borcumuz var; en büyük vatanseverlik, hak, adalet bizden sorulur. DTH’ne katılmaya ekmek su kadar ihtiyaçları var. Kahramanca direndiler, neden yetersiz kalıyorlar’ Çalışmanın önünde bir engel yok, bizim adımıza kim engel oluyor’

(Bana göre hareketten kaynaklı.)

Duymak istemediğim bu sözleri kimse bize söylemesin. Ne diye böyle şikayet ediyorsunuz’ Öfkeleniyorum.

(Cezaevi çıkışlıların yaşadıkları sorunun harekette yaşananlarla bağlantılı olduğunu düşünüyorum ve bu alana yansıması olarak görüyorum. Ancak son süreçte bir toparlanma yaşanıyor. Cezaevi çıkışlılar bir konferans da düzenlediler. Kararlaşma ve sürece daha aktif katılım kararları var. Özeleştirisel bir yaklaşım da gösterildi.)

‘..

” (DTH 14 kişiden oluşan koordinasyonla çalışmalarını yerellerde konferans ve halk toplantıları ile başlatacak. Aralık ayının 23’ünden itibaren bu toplantıların yapılması planlandı.)

Daha önce belirttiğim üç belgeyi hazırladınız mı’

(Hayır, yerel toplantılar sonrasında bu çalışmaların başlatılması uygun görülüyor.)

Tam tersine, bu belgeler çerçevesinde tartışmaları geliştirmelisiniz. Program ilkelerine ilişkin maddeler söylemiştim. Bir Halkı Savunmak kitabında da çerçeveyi verdim. Program gerekçesi olarak alınabilir. Bu belgeler iki üç haftada hazırlanabilir. Taslaktır. Parti hareketine aydınlar, geniş kesimler katılmalılar. Bu konuda Kentsiz Kentleşme, Toplumu Yeniden Kurmak adlı kitaplardan da yararlanabilirsiniz. Bu iki kitabı okuyun. Yararlanabilirsiniz. Benim temsil ettiğim dünya görüşü Wallerstein ve Bookchin’in düşüncelerine yakındır. Yakınlıklarımız var, ancak onları da aşıyor. Daha ilk savunmamda bunları dile getirdim. O zaman bu yazarları da okumadan önce bunları söylemiştim. Bu bir okuldur.

‘..

Sordum, gönderildiğini söylüyorlar. Orada geniş açmıştım. Neyse, özünü burada veriyorum. Verdiğim altı madde çerçevesinde program gerekçesi açılarak yazılır. Tüzük taslağında eş başkanlık düzenlenir. Eş başkanlığı bütün kurumlarda her düzeyde düşünsünler. Bütün alanlarda uygulanabilir. Anlamlıdır, iyi bir ilkedir. Esnek bir partileşme olmalı, katı merkeziyetçi olmamalı. Geniş bir parti meclisi, geniş başkanlık kurulu oluşturulur. Başkanlık kurulu yarı yarıya ya da üçte bir kadın olur. Yarı yarıya olabilir. Bir de komisyonlar oluşturulur. Sayısı 10’20 arası olabilir. Komisyonlar başkanlığa bağlı çalışır. Başkanlar kurulu araştırma ve teorik çalışmalar yürütür. Parti yürütme kurulu, yani icra kurulu oluşturulur. Bunlar da pratik çalışmalar yapar. Sekreterliğe bağlıdır.

Yürütme organına bağlı 20-30 kişiden oluşan bürolar şeklinde kadın, işçi, yardım, daha önce belirttiğim bürolar oluşturulur. Politikanın yerel olduğunu anlamalıyız. Bu benim icadım da değil. Politika ilke olarak yereldir. Murat Yetkin’in bir yazısında okudum. O da bunu belirtiyor. Şimdi politika yereldir ilkesinin ayaklarını öneriyorum. Dört biçim sayıyorum: Köy yereli, kasaba yereli, kent yereli, büyük kentlerde ise mahalleler yereli. Ben buna özgür yurttaş meclisi diyorum. Bunlar bir nevi taban örgütlenmesidir. Bu meclisler yetkili ve politikanın sahibi sayılırlar. Delegelerini seçerler. Bu delegeler yerelden bölgesel koordinasyona ve buradan başlayarak merkezi koordinasyona kadar dikey olarak oluşur. Bu yasal, demokratik bir modeldir. Bir de her konuya özgü sivil toplum örgütleri oluşturulur.

Bu model Avrupa tarzı bir parti modelidir. Yeşiller de bu modeli biraz uygulamaya çalışıyor. Yeni dönem demokratik parti taslağı hazırlanır. Bir Halkı Savunmak adlı kitabım taslak gerekçesi olarak alınır, işlenir. Üç ana belge temelinde yerel konferanslar, toplantılar yapılır. Kongreye beş bin delege ile gidilir. Başkan önermiyorum. Şu anda bu böyle. Şimdi bunları konuşmaya gerek de yok. Net konuşuyorum. Siz de anlamalısınız. Belirttiğim model devlet düşmanlığı yapmaz, devleti de hedeflemez; ancak devletin borazanı da değildir. Bu yeni model partileşme Türkiye’yi ileriye taşıyabilir. Sağ ve sol sekterler bunu gerçekleştiremezler. Pratikleri ile bu netleşmiştir. Şu ana kadar ki partileşmeler yozlaşmış partilerdir, oligarşiye hizmet eden partilerdir.

Gençleri, cezaevinden çıkanları, halkımızı, aydınları DTH’ne katılmaya çağırıyorum. Binlerce kişi var, herkesi katın”

5.1.2005 tarihinde

”DTH’ne selamlarımı iletirsiniz. Eş başkanlık modelini daha önce de söylemiştim. Eş başkanlık sistemi geliştirilmeli. Önerilerimi iletebilirsiniz. İllegalite olmayacak, sonuna kadar açıklık olmalı. M. Kemal’in 1920’lerdeki cumhuriyetçiliğine vereceğimiz en iyi yanıt, cumhuriyetin demokratikleştirilmesidir. En iyi yurttaşlığı ben yapıyorum. Sonuna kadar yasal vatandaşlık hakkımı kullanacağım.

(DEHAP yasal zorunluluktan dolayı kongrelerini 13 Ocakta yapacağını, kongre yapmalarının yasal zorunluluktan kaynaklandığını, ancak farklı anlaşıldığını, böyle bir durumun olmadığını, DTH’ne destek verdiklerini belirtiyorlar.)

Yasal nedenlerdendir, değil mi’

(Evet.)

Tamam, kongrelerini yapacaklar. Bu harekete katılsınlar. Anayasa mahkemesi DEHAP’ı kapatırsa kapatır.

Sabri ne zaman çıkıyor’

(Şubatın başında çıkıyor.)

Çıktığında sağa sola gitmesine gerek yok. Bu harekete fiili sözcüm olarak katılsın. Bu arkadaş benim adıma fiilen Demokratik Toplum Hareketi içinde rolünü oynasın. Kendine bir ekip oluşturur. Sizden biri de onunla beraber yasal temsilci olarak çalışır”

‘.

”Başka neler var’

(DTH toplantılarına başladı. Diyarbakır’da halk ile yapılan toplantının olgun geçtiğini, sizin şahsınızda halkın projeye bağlı olduğunu, güven duyduğunu belirtiyorlar.)

İstenilen düzeyde gidiyor mu’ Sağlıklı işliyor mu’

(Çok istenilen düzeyde olmasa da, pratik sorunlar olmakla birlikte, aşılmaya çalışılıyor.)”

19.01.2005 tarihinde

”Alttan yönetim oluşturulur. Birçok sivil toplum örgütü temsilcisi de katılır. Yeşiller örneği var. Üç binin üzerinde sivil toplum kuruluşunun temsilcisi var içinde. Tartışmalarınızı sürdürün, en uygun biçimde partileşin. Eski tip partileşme olmayacak, alternatif bir oluşumdur. Azınlık temsilcileri de olmalı. Ermeniler ve Araplar da girebilir. Partileşmenizi Türkiye’de Avrupa müktesebatına uygun biçimde geliştirin. Selamlarımı söyleyin. Demokratik örgütlenme temelinde kurumlaşmalısınız. Bu önemli”

23.2.2005 tarihinde

”Sabri çıktı mı’

(Üç gün süre verdiler askere aldılar.)

Hemen mi aldılar ne kadar kalacak’

(Askerlik 15 ay sürüyor.)

Bir şey söyleyemiyorum hassas bir mesele. DTH’nin çalışmaları nasıl gidiyor’

( 5 ilde toplantı yaptılar.)

Çok ağır niye bu kadar ağır gidiyor’ Çalışmak isteyenler yok mu’

(Tabanda çok çalışmak isteyen var. Tepede biraz kilitlenme yaşanıyor. Ağır gidişten dolayı halkta da kaygılar var.)

Tepede kilitlenme doğru değil. Bunlar aşılmalı, bu sürecin hızla geliştirilmesini istiyorum. Bu süreçte hızla olmalı, gerekirse siz benim adıma gider sorarsınız”

16.3.2005 tarihinde

”Tamam. Newroz’a giderken bir af şeyi olabilir. Başka aktaracağınız’

(DTH’nden bir bilgi var. Çok acele etmek istemediklerini, eski hataları tekrar etmek istemediklerini, yine yerellerde çok kırgınlığın olduğunu belirtiyorlar.)

Bunlar problem olmaz, aşılır. Yeni mi uyanıyor bunlar’ Altı yıllık mücadele var. Yapmasınlar bunu. İpi diğerlerinin, ilkel milliyetçiliğin eline vermek istiyorlar. En önemli uyarım şu olacak: Kürt halkını üst düzeyde emperyalist bir planlama dahilinde ilkel milliyetçiliğin eline vermek istiyorlar. Kürt halkı küresel düzeyde bir planlama ile esir bırakılmak isteniyor. Irak’taki oluşumun eline verilmek isteniyor. İşte bu kaçan hainleri de biliyorsunuz. Sözde para var, kadınları da kullandılar.

‘..

(Osman Baydemir’in üçüncü ses de muhatap alınsın diye hükümete bir çağrısı oldu.)

İyi. Tekrar belirtiyorum. Meşe Ağacını Koruma Derneğinden Dicle-Fırat derneğine kadar birçok dernek kurulur. Bunlarda DTH’ne katılır. DTH de tutarlı ve ciddi olsunlar. Aceleci olun demiyorum ama tarihi rollerini oynasınlar. Engelleyen olursa üstüne gideceğim”

27.4.2005 tarihinde

DTH çalışmalarınız nasıl’ Basında Celal Doğan’ın DTH’yla ortaklaşabileceğine dair bir haber okudum.

(Evet, Leyla’ların kendisiyle diyalogları var, ortak paydalarda buluşulmaya çalışıldığı belirtiliyor. C. Doğan’ın da DTH ilkelerine yakın bir partileşme programı öngördüğünü, bir toplumsal barış projesi olarak bu ortaklaşmayı önemsediğini, bu çerçevedeki diyalogun devam ettiğini ifade ediyorlar.)

Olabilir. Bu diyalog olumlu. Deniz Gezmiş’in arkadaşıydı. Bu konuları bilen birisidir. Sonuna kadar birlikte hareket edilebilecek biridir. Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Toplumsal barış projesi olarak öngörmesini önemli buluyorum. Bu projenin önü açıktır. Barış için bu gereklidir denebilir. Bunu önemsiyorum. Güçlerin birleştirilmesi demokrasiye kazandırır.

DTH projesi kapsamlı bir proje. Zaten bir çok ilkeyi vermiştim.

(Proje kapsamlı, ancak bu projeyi hayata geçirmede aktörler yetersiz kalıyorlar. Mevcut haliyle Türkiye’ye açılım pratikleşemiyor. Kürtlerin tümünü de kapsayamıyor.)

Aktörlerin yetersizliklerini biliyorum. Bu harekette yer alanları yeniden düşünmeye çağırıyorum. Bu çerçeveye girmeyenlere engel olunur, ikinci plana düşerler. Canı gönülden katılanlar gereklerini yerine getirmeliler. Politika aşktır. Demokratik politikaya aşk düzeyinde bağlı olanları göreve çağırıyorum. Öfkeliyim, kavga etmek istemiyorum.

(Bu konuda bir bilgilendirme notu var. Bazı ittifaklar ve yeni katılımların sağlanması için resmi kuruluşun geciktirilmesi önerisi var. Bu konuda görüşünüz alınmak isteniyor.)

Uzatılabilir, olabilir. Zaman var. Basında bol bol işleyin. Makaleler yazın. Zaman sorun değil. ‘

(Son dönemlerde AB Elçilerinin de içinde olduğu hem uluslararası hem de ulusal bir konsept çerçevesinde Öcalansız çözüm dillendiriliyor. Bu çerçevede çeşitli çevrelerin açıklamaları da oldu, bunlar basına da yansıdı.)

Radyodan izliyorum. Avrupa beş yüz yıllık sömürge aygıtını kurtarmak istiyor. Kesinlikle kabul edilemez. Çok güçlü karşı çıkılmalı. Reddedenler reddedilirler. Çünkü bu sadece benim ya da PKK’nin reddi değil, halkın umutları ve değerlerinin reddidir. Halkın acı, gözyaşı ve emeğine sahip çıkacağız. Bununla oynanamaz. Bu oyuna gelenler kendileri tasfiye olurlar. Protesto ediyorum. Avrupa demokratik uzlaşıya gelmek zorunda.

Şeklinde beyanlarda bulunmuştur.

B- SÖZ KONUSU BEYANLARIN DEĞERLENDİRİLMESİNDE;

Terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın emirleri ile adı, kurucuları ve genel başkanı hatta eşbaşkanlık sistemi de dahil olmak üzere DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ (DTP) nin kurulmasından çok önceden şekillendirildiği, kuruluş çalışmalarının tamamen Öcalan’ın direktifleri doğrultusunda gelişip sonuçlandırıldığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Nitekim 23 Ekim 2004 tarihli Vatan Gazetesi ve 26 Ekim 2004 tarihli Star Gazetesi’nde bu durum tüm açıklığı ile haber haline getirilmiştir.

 Böylece DEHAP için açılmış olan temelli kapatılma davasının sonuçlarından ve hatta kapatılma davası tarihinden sonra gelişen ve söz konusu partinin Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4 ncü maddesine aykırı eylemlerin odağı haline gelmesini sağlayacak nitelikteki gelişme ve olayların sorumluluğundan kaçırılması imkanı sağlanmak istenmiştir.

Siyasi partilerin demokratik siyasi yaşamın vazgeçilmez unsurları olduğu tartışmasızdır. Ancak terör örgütü PKK’nın siyasi uzantısı gibi davranan DEHAP’ın eylemlerinin ulaştığı yoğunluğu dikkate alarak yine PKK ve elebaşısı Öcalan’ın emir ve talimatları ile yeni parti kurulması yoluna gitmek, ulusal ve uluslararası hukuk düzenlerinde öngörülen ‘siyasi parti’ kavramı ile ilgisi olmayan, demokratik siyasal hayat içerisinde izah edilemeyecek bir durumdur. Hele aldıkları talimat doğrultusunda DEHAP’ı DTP’ye katılmak üzere kapatan siyasi partililerin zaman geçirmeden DTP bünyesinde çalışmalara başlamaları dünya siyaset tarihi yönünden ele alınıp, bağımsızlık, demokratiklik ve hatta etik yönden dahi incelenmesi gereken bir sonuçtur. Cezaevinde bulunan bir terör örgütü liderinden aldıkları talimatların gereğini harfiyen yaparak siyasi parti (DEHAP) kapatıp, yeni bir siyasi parti (DTP) kuran kişilerin terör örgütü ve liderine ne derece bağlı olduklarını kuşkuya yer vermeyecek biçimde ortaya çıkarmıştır.

Abdullah Öcalan aynı görüşmelerde terör örgütü PKK üzerinde de etkinliğini devam ettirmiş, daha doğru bir anlatımla terör örgütünü verdiği talimatlarla yönetmeye devam etmiştir. Hatta talimatları kimi zaman örgütün kadrosunu tehdit etmeşeklinde gerçekleşmiştir. Geçekten Öcalan 19 Mayıs 2004 tarihli görüşmede örgütün yönetici kadrolarına talimatlar vermiş, istediklerinin yapılmaması olasılığına karşı da ilgilileri tehdit etmekten geri durmamıştır. Tüm bu bahsi geçen görüşmelerde geçen talimatların ne kadar etkili olduğu zaman içinde gözlenebilmiştir. Teröristbaşının hem terör örgütünü, hem de Demokratik Toplum Partisini (öncesinde (DEHAP’ı) talimatları ile yönetip, yönlendirdiği kuşkuya yer vermeyecek biçimde ortaya çıkmıştır.

16.07.2004 tarihli ‘HÜRRİYET’ Gazetesi’nin 1. sahifesinde manşetten ‘Örgütte hortum zabıtları’ başlığı ile terör örgütü PKK/KADEK/KONGRA-GEL’ in eski Avrupa sorumlusu Rıza ALTUN’un savunması adı altında yayımlanan haberde yer alan;

‘ ‘Osman’ın seçimlere müdahalesi kaosu derinleştirdi. Güneydoğu’daki eski BELEDİYE Başkanı gibi rant gücünü ellerine geçirenlerin müdahalesiyle ortam gerginleşti. Özgür Parti ve DEHAP’ın yönetimleri adayları belirledi. Diyarbakır başta, birkaç yeri boş bırakıp getirdiler. Siyasi parti genel başkanı, yardımcısı Osman Özçelik, Muzaffer (Şimdiki Avrupa Sorumlusu), Mizgin (Kadın Kolları Başkanı), Ferda biraraya gelerek tartıştık, birkaç boş yeri doldurup ülkeye gönderdik’..

Örneğin yasal partinin (DEHAP) daha önceki seçimlerde (3 Kasım) para ihtiyacını da o sahanın içinden sağladık. Bu sırada İrfan Güler tam bir provakasyon çevirdi. Avukatlara, ‘Başınızın çaresine bakın’ dedi. Nitekim hukuk bürosunun bir aylık parasını Türkiye örgütleyemeyince bulup gönderdik’.

Eski BELEDİYE Başkanı’nın kendinin itiraf ettiği yolsuzlukları sadece milyonlarca mark değerinde. İhalelerden alınan 4-5 milyon mark bellidir. ‘1.5 milyonu harcandı, gerisi bendedir’ diye beyanları vardır. İhale verdiği kişilerden 12 villa almıştır. Kurduğu bir şirket var, tüm sermayesini bu kaynaklardan sağlamıştır. Birçok yerde BELEDİYEye ait arsaları satmıştır. Bütün bunları kendisi bizzat söyleyip kabul etmektedir. Tüm bunlardan dolayı DEHAP kitlesi onu istemiyordu. Onun durumuna düşmeyecek birini bulmada, Osman dahil, hepimiz aynı fikrirdeydik. Osman dağdayken, ‘Seçilmeyecekse elindeki parayı almak lazım. Bize yollayın, seçtiririz, havası yaratıp elindeki paraları alalım’ demişti. Onları irtibatlandırdık. Kopuş sürecinde bu ilişki daha da derinleşti…’

Şeklindeki ifadelerle ilgili söz konusu tarihte faaliyette olan ve daha sonra DTP ile Öcalan’dan aldığı talimat doğrultusunda birleşen DEHAP tarafından hiçbir açıklama veya yalanlama gündeme getirilmediği gibi, haberde bahsi geçen BELEDİYE başkanları dahi hiçbir yalanlama yapamamışlardır. Yayımlandığı gazete, haberin yeri ve içeriğinde geçen atıfların son derece ciddi nitelikte olması nazara alındığında parti tarafından söz konusu habere bir tepki verilmemesi olgusu dahi ‘DEHAP’ın ve sonrasında DTP.nin terör örgütünün kontrol ve güdümünde faaliyet gösterdiğini kanıtlamaya yeterlidir. Nitekim sonraki tarihlerde DTP bünyesine katılan ve halen görevde olan BELEDİYE başkanlarının eylemleri, PKK tarafından atanmaları konusunda kuşkuya yer vermeyecek boyutlarda ortaya çıkmıştır.’ Bu durumda Anayasa ve yasaların öngördüğü demokratik, hukuka saygılı bir siyasi partiden bahsetmek imkansızdır.

DTP’nin terör örgütü PKK ile bağlantısını kanıtlayan bir olay da Demokratik Toplum Partisi’nin kuruluşu aşamasında gerçekleşen Hikmet Fidan cinayetidir. Olayda öldürülen Hikmet Fidan geçmişte Anayasa Mahkemesi kararı ile temelli olarak kapatılan HADEP’te başkan yardımcılığı yapmış, parti içinde aktif çalışmalarda bulunmuş bir kişidir. Öcalan’ın DTP’nin kurulması talimatı üzerine DEHAP yönetimi ve diğer unsurlar tarafından başlatılan çalışmalar sırasında Hikmet Fidan’a da yeni parti (DTP) için çalışması teklifi iletilmiştir. Ancak Hikmet Fidan o tarihlerde Abdullah Öcalan’la ilgili oluşan kişisel düşüncelerinin etkisi ile PKK terör örgütünden kopma noktasına gelmiş, bu bağlamda daha önce PKK terör örgütünden ayrılarak Irak’ın kuzeyinde üslenen ve PWD ( Partiya Welatparezen Demokraten Kürdistan) adı altında kurulan yasa dışı örgütle temasa geçmiştir.

Burada PWD’de ile ilgili bazı bilgilerin olayı anlamaya katkısı olacağı düşünülmektedir. Botan (K) Nizamettin Taş ve arkadaşlarının PKK’dan ayrılarak oluşturdukları PWD örgütü PKK’yı değişik nedenlerle (amaç, eylem tarzı vb. gibi) eleştirmiş ve yine bölücü amaçlarla ancak PKK’dan farklı bir oluşum olarak ortaya çıkmıştır. (PWD.nin kuruluşunda ve halen desteğini sağlayan (yerleşme yeri, güvenlik, parasal ihtiyaçları vb. gibi) ülke veya şahıs gibi kaynaklar her zamanki gibi kendilerini ve amaçlarını açıkça deşifre etmemişlerdir.) PWD konusunda yanıtlanamayan soruların yanında bazı gelişmeler açık olarak gerçekleşmiştir. Bunlara örnek olarak PKK’dan ayrılıp PWD’ye katılan Kani Yılmaz, Serdar Kaya, Sabri Tori gibi kişilerin PKK militanlarınca bir anlamda iç hesaplaşma adına öldürülmeleri gösterilebilir.

Hikmet Fidan’da bu aşamada Demokratik Toplum Hareketi adı altında (Öcalan’ın talimatları gereği!) faaliyete başlayan partililerin çalışmalara katılması yolundaki davetine olumsuz yanıt vermiştir. DTP’ye red yanıtı veren ve bu arada PKK’nın muhalifi PWD ile ilişkisi ortaya çıkan Hikmet Fidan 06.07.2005 tarihinde Diyarbakır’da tuzağa düşürülerek bilinmeyen bir PKK mensubu terörist tarafından ensesine ateş edilmek suretiyle öldürülmüş, tuzağa düşürenler yargılanarak mahkum edilmişlerdir. Bundan sonra olaya DTP’nin yaklaşımı başlı başına ele alınması gereken mahiyettedir. Zira hiçbir DTP (DEHAP)’li olayı kınayamamış, hatta cenazenin kaldırılması için Diyarbakır Büyükşehir BELEDİYEsinden ambulans talebi dahi ‘deposu delik’ gerekçesi ile karşılanmamıştır.

Milliyet Gazetesi’nin 25.10.2005 tarihli nüshasında yer alan haberde; Hikmet Fidan’ın katil zanlısının DTP’nin kuruluş aşamasında başlatılan Demokratik Toplum Hareketi içerisinde yer almayı reddettiği için terör örgütü tarafından infaz emrinin verildiği hususu yer almıştır.

Tüm bu hususların değerlendirilmesinde Demokratik Toplum Partisi’nin daha kuruluşunda kan ve terör örgütü PKK’nın emirleri üzerine oturtulduğu, hiçbir şekilde ve hiçbir kaynaktan muhalefete imkan tanımadığı, adında Demokratik Toplum ibaresini kullanmasının dahi trajikomik olduğu ortaya çıkmıştır. Bu düşünce elbette toplumun büyük bir kısmına hakim olmuş, nitekim Milliyet Gazetesi yazarı Hasan Cemal’in 16.07.2005 tarihli ‘Kürt aydınları tedirgin’, 19.07.2005 tarihli ‘Sus, yoksa hain derler’,Taha Akyol’un 12.07.2005 tarihli ‘PKK ve Kürt hareketi’ başlıklı yazılarında ve diğer pek çok gazetecinin yazılarında bu hususu açıkça vurgulanmış, PKK ile DTP (DEHAP) organik bağlantısı artık kamuoyunun gözünde tartışmaya yer vermeyecek biçimde kanıtlanmıştır. Gerçekten sadece Hikmet Fidan olayı dahi Öcalan’ın emriyle kurulan ve terör örgütünün destekçisinden öte bir organı gibi çalışan DTP’nin ulusal ve uluslararası hukuk alanında siyasi parti olarak tanımlanmasını bir ‘demokrasi ayıbına’ dönüştürmektedir.

06.06.2005 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan;

‘DEHAP’A KRİTİK UYARILAR’ başlıklı haberde:

Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi Sjöerd Gosses, DEHAP’lı Diyarbakır Büyükşehir BELEDİYE Başkanı Osman Baydemir’e, ‘PKK ile aranıza mesafe koyun, ayrılıkçılıktan kaçının’ uyarısında bulundu.

AB Dönem Başkanı Lüksemburg’u Türkiye’de temsil eden Gosses, Güneydoğu Anadolu ziyaretinde yerel otoritelere, ‘Feodal yapıdan kurtulun, öncelikle Türkçe öğrenin’ dedi. Gosses, mayısın 3. haftasında bölgede yaptığı incelemelerden edindiği izlenimleri, diğer AB büyükelçileriyle paylaştı:

Feodal yapı en büyük engel ‘Kürtlerin çoğu açıkça söylemek istemese de feodal yapı, bölgenin kalkınmasının önündeki en büyük engel. Namus cinayetlerinin, kız çocuklarının okula gönderilmemesinin temelindeki ana neden bu. Güneydoğu, modernleşme yönünde adım atmadan her şeyi Ankara ve AB’nin yapmasını istiyor. Avrupa’da her birey yaşadığı ülkenin dilini bilmek durumundadır. AB’nin Kürtler de dahil etnik grupların kendi dillerini kullanma özgürlüğü için Türkiye’den beklentileri, bu ülkede yaşayan herkesin Türkçe bilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Türkçenin bilinmemesi, Güneydoğu’nun Avrupa standartlarına ulaşmasında büyük engeldir.’

23.07.2005 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan;

 ‘DEHAP ve Demokratik Toplum Hareketi (DTH) gibi Kürtlere yakın siyasi grupların PKK terörüne sessiz kalması üzerine çıkan tartışmaya katılan AB, Dönem Başkanı İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği aracılığıyla dün yaptığı açıklamada, ‘Türkiye’deki tüm siyasi grupları her türlü şiddeti kınamaya’ çağırdı. Açıklamada, AB üyesi ülkelerin başkentteki büyükelçilerinin önceki gün yaptıkları olağan toplantıda terör eylemlerinin de konuşulduğu kaydedildi. Bir önceki dönem başkanı Lüksemburg’u temsil eden Hollanda’nın, nisanda Diyarbakır BELEDİYE Başkanı Osman Baydemir’e PKK ile arasına mesafe koyması yönünde verdiği mesajı anımsatan açıklamada, ‘Türkiye müzakerelere başlamaya hazırlanırken, siyasi grupların sadece bir suikastı değil, siyasi amaçlı şiddetin her türlüsünü kınamasının’ önemi vurgulandı.

Ne demek istediler’ İngiltere ve Ankara’daki diğer AB üyesi ülkelerin diplomatlarından edinilen bilgilere göre, bir paragraflık açıklama şu önemli mesajları içeriyor: ZANA DA ADRES: Açıklama, ‘tüm siyasi partiler’ yerine ‘tüm siyasi gruplar’ kelimesi ile, sadece DEHAP’ı değil, Zana ve Orhan Doğan’ın başını çektiği henüz partileşmeyen Demokratik Toplum Hareketi’ni de kapsadı. Çağrı, ‘Teröre destek verip AB sürecini baltalamayın’ mesajı da taşıyor. FİDAN CİNAYETİ: Açıklamada, diğer şiddet eylemlerinin yanı sıra ‘bir suikastın’ özellikle kınanmasının istenmesi dikkat çekti. PKK’ya karşı görüşleriyle öne çıkan eski HADEP Genel Başkan Yardımcısı Hikmet Fidan’ın öldürülmesi olayını kasteden AB, DEHAP ve Zana grubunun sessiz kalışından hoşnut olmadığını ortaya koydu. BAYDEMİR MESAJLARI HERKESE: Açıklamada Baydemir’e verilen, ‘Öcalan ve PKK’yla aranıza mesafe koyun. AB şiddeti desteklemedi, desteklemeyecek. AB bölünmenin değil, bütünleşmenin teşvik edildiği projedir. Ayrılıkçılığı ve federalizmi tasvip etmiyoruz’ mesajlarının DEHAP ve DTH için de geçerliliğini koruduğunu vurguladı. Açıklamada, Çeşme, Kuşadası ve Bingöl’deki bombaların etkili olduğu kaydedildi.’Şeklindeki haber içeriğine göre de DEHAP ve DTP’nin PKK organı şeklindeki faaliyetlerinin uluslararası platformda da aynı şekilde değerlendirilip, kınandığını göstermektedir.

Ulusal platformda değerlendirilmesi gereken bir olay da İnsan Hakları Derneği (İHD) kurucu üyelerinden olan yazar Adalet Ağaoğlu’nun, derneğin Emin Galip Sandalcı’nın İstanbul Başkanlığından düşürülmesinden sonra PKK yanlısı politika izlediği, tek yanlı ırkçı-milliyetçi bir tutum takındığını gibi gerekçelerle İHD’den istifa etmesidir. Bulunması gereken konumla ilgisiz bir konuma sürüklendiği anlaşılan İHD’nin davalı DTP (ve terör örgütü PKK) ile hemen her platformda ortak görüş bildirmesinin altında yatan sebebin Sayın Ağaoğlu’nun tesbitleri olduğu, dolayısıyla İnsan Hakları Derneği’nin tamamen terör örgütü PKK’nın kontrolünde faaliyet gösterdiği anlaşılmaktadır.

C-DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİNİN KURULUŞUNDAN SONRAKİ EYLEMLER.

1- DTP’Lİ CİZRE BELEDİYE BAŞKANI AYDIN BUDAK’IN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ BEYANI:

14.01 2006 tarihinde Cizre BELEDİYE Başkanı olan Aydın BUDAK’ın Memu-Zin Kültür Merkezinde yaptığı konuşmada sarfettiği ”ve milyonlarca Kürdün siyasal iradesi olan Öcalan’ı hücre hapsi cezasıyla cezalandırıyor, ailesi ile görüştürmeme kararı alıyor, sayın Başbakanım kürt sorununu böyle mi çözeceksin, ama bilin ki Kürtler sizin bu kirli oyununuzun farkındadır, bunu başaramayacaksınız, ve başaramayacaksınız. Sonunda Kürt iradesi galip gelecek, Türkiye’de demokratik Cumhuriyetin gerekleri yerine getirilecek” şeklindeki sözlerle yasadışı PKK terör örgütü ve lideri olan Abdullah Öcalan’ı övdüğü, örgütün ve amacının propagandasının yaptığı gerekçesi ile yargılandığı Cizre Asliye Ceza Mahkemesinin 09.06.2006 gün ve 2006/100-440 sayılı kararı ile TCY.nın 220/8-1. maddesi gereğince 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

2- DTP’Lİ CİZRE BELEDİYE BAŞKAN YARDIMCISI ABDÜLKADİR İNEDİ’NİN EYLEMİ:

02.03.2006 tarihinde Cizre İlçe merkezinde bir askeri aracın pusuya düşürülerek silahla taranması ve bomba ile yakılması olayında yapılan soruşturma sonucu BELEDİYE başkan yardımcısı Abdülkadir İnedi’nin teröristlere yardım ve yataklık ettiği anlaşılarak cezalandırılması istemiyle açılan dava Diyarbakır 6. Ağır ceza Mahkemesinin 2006/186 esas sırasında kayıtlı olup halen yargılaması devam etmektedir.

3- DTP DİYARBAKIR İL YÖNETİMİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI AMAÇLI EYLEMİ:

14.02.2005 tarihinde ‘Abdullah Öcalan’ın Kenya’dan ülkemize getirilişini protesto etmek amacıyla DTP Diyarbakır İl yönetimi tarafından organize edilen gösteri yapıldığı ‘SAYIN ÖCALAN SİYASİ İRADEMDİR’ şeklinde pankart açıldığı, ‘ÖCALAN, ÖCALAN’, BİJİ SEROK APO’, ‘SELAM SELAM İMRALIYA BİN SELAM’, ‘DİSA DİSA SERHİLDAN SEROKOME ÖCALAN-(yine yine başkaldırı, başkanımız öcalan ), DİŞE DİŞ KANA KAN SENİNLEYİZ ÖCALAN’ , ‘VUR DE VURALIM, ÖL DE ÖLELİM’, ‘KAHROLSUN 15 ŞUBAT KOMPLOSU’, ‘HEPİMİZ APONUN FEDAİSİYİZ’ şeklinde sloganlar atıldığı, kolluk kuvvetlerinin ikazlarına rağmen bu tür olayların devam ettiği anlaşılmıştır. Olayla ilgili terör örgütünün propagandasını yapma suçundan açılan Diyarbakır 4. ağır ceza mahkemesinin 2006/245 esasında kayıtlı kamu davası derdesttir.

4- DTP MERSİN İL BAŞKANI ALİ BOZAN’IN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ BEYANI:

15.02.2006 tarihinde ‘Abdullah Öcalan’ın Kenya’dan ülkemize getirilişini protesto etmek amacıyla DTP Mersin İl yönetimi tarafından organize edilen gösteri yapıldığı ‘il başkanı olan Ali Bozan tarafından Terör örgütü PKK ve Abdullah Öcalan’ı övücü sözler sarfedilmesi nedeniyle hakkında suçu ve suçluyu övme eylemi nedeniyle TCY.nın 215/1 maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan dava Mersin 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 2006/460 esas sırasında devam etmektedir.

5- DTP ERZURUM İL BAŞKANI BEDRİ FIRAT’IN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ EYLEMLERİ:

17.02.2006 ile 20.03.2006 tarihleri arasında DTP Erzurum il başkanı olan Bedri Fırat’ın ‘ ‘ ülkede barışın tesis edilebilmesi için genel siyasi affın çıkarılması, Abdullah Öcalan’a uygulandığını iddia ettiği tecridin kaldırılması, İmralı’nın müze haline dönüştürülmesi, Roj TV’ye yönelik eleştirilerin kınanması, kendini yakarak intihar eden VİYAN-SORAN (K) Leyla Velihasan isimli PKK örgüt üyesinin anısına saygı duruşunda bulunması, çalışma masası üzerinde Abdullah Öcalan’ın resmini bulundurması, Kürt kanı dökenlerin bu kanda boğulacakları şeklinde konuşmaları” nedeniyle Erzurum 2. Ağır ceza Mahkemesinin 2006/59 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden yapılan yargılaması sonucu terör örgütünün propagandasını yapma suçundan 2 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

6- DTP MALATYA İL TEŞKİLATININ TERÖRİST BAŞINI ÖVEN BASIN BİLDİRİSİ:

09.02.2006 tarihinde DTP Malatya il ve merkez ilçe yönetiminde görevli olan Zeynep Doğan, Şeniz Geçmez, Gülhanım Doğan, Pınar Uzun, Nuray Kılınç, Erdoğan Karaca, Resul Atay, Yusuf Tokdemir, Mehmet Ali Yaman, Behçet Tunç, Mahmut Güngör, Kemal Çağlayan, Sebahattin Işıklı, Hüseyin Yılmaz ve Emral Dağdelen haklarında Öcalan’ı öven bildiri dağıtmak, sözde baskıların kaldırılması için açlık grevi başlatmak şeklindeki eylemleri nedeniyle açılan soruşturma Malatya C.Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

7- DTP İSTANBUL İL ÖRGÜTÜNÜN TERÖR ÖRGÜTÜNE YARDIM AMAÇLI EYLEMİ:

PKK yayın organı gibi görev yapan ‘Ülkede Özgür Gündem’ gazetesinin geçici süre ile kapatılması üzerine bu gazete çalışanlarınca çıkarılan Toplumsal Demokrasi Gazetesi’nin 19.11.2006 tarihli nüshasının 6. sahifesinde DTP İstanbul İl yönetiminde görevli Mehmet Şakar, Ömer Aşkara, Lezgin Bingöl, Ayşe Arslan, Çiçek Arıç, Osman Taşdemir, Lezgin Örnek, Yüksel İğdeli, Hüseyin Çalışçı, Mustafa Eraslan, Meliha Varışlı, Doğan Erbaş, Cafer Selçuk ve Nizamettin Öztürk tarafından yayımlanan bildiride ”. Ateşkes sürecinin kalıcı barışa dönüşmesi ve kürt sorununun çözümsüzlüğünden kaynaklı yaşanan savaşın son bulması için tüm Kürt ve Türk gençlerini askere gitmemeye çağırıyoruz” şeklinde ibare yer aldığı, sanıklarla ilgili TCY.nın 318. maddesi gereğince cezalandırılmaları istemiyle açılan davanın halen Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesinde derdest olduğu anlaşılmıştır. Sanıkların asıl amaçlarının terör örgütü ile mücadele eden güvenlik kuvvetlerini zafiyete uğratmak, bu şekilde örgüt lehine çalışmalarda bulunmak olduğu aşikardır.

8- DTP KURUCU ÜYESİ HATİP DİCLE’NİN TERÖRİST BAŞI ABDULLAH ÖCALAN’IN DİREKTİFİ İLE HAREKET ETTİKLERİNE DAİR BEYANI:

DTP kurucu üyesi Hatip Dicle’nin ‘Öcalan’ın partisiyiz’ şeklinde beyanı üzerine başlatılan soruşturma sonucu hakkında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

9- DTP’Lİ DİYARBAKIR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI OSMAN BAYDEMİR’İN ÖRGÜT MENSUPLARINI DESTEKLEYEN BEYANI:

29.03.2006 tarihinde Diyarbakır ilinde meydana gelen olaylarda Büyükşehir BELEDİYE Başkanı olan Osman Baydemir’in yaptığı basın açıklaması ve sokakta eylemcilerle yaptığı görüşme sırasında sarfettiği ”acımız 14’tü bugün (16) 17 oldu, 18 olmasın’, ‘..şu ana kadar sizin isteğiniz için, sizin cesaretiniz için, sizlere canı gönülden teşekkür ediyoruz. Siz kimliğinize sahip çıktınız, siz bağrı yanıklarınıza ve acınıza sahip çıktınız. Biz de sizinleyiz, buna emin olun.’ Şeklindeki sözleri nedeniyle TCY’nın 314/3 ve 3713 SY.nın 5. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/199 esas sırasında devam etmektedir. Olay tarihinde terör örgütü PKK’nın yayın organı ROJ TV isimli televizyon kanalında örgüt liderlerinden gelen talimatlar üzerine Diyarbakır ilimizde meydana gelen olayların vehameti görüntü kayıtları ve yazılı basındaki resim ve yorumlarla sabittir. Öldürülen terör örgütü mensuplarına sahip çıkan, isyan biçiminde değerlendirilebilecek olayları yaratan kişilere cesaret verici ve yaptıklarını onaylar mahiyetteki ifadelerin, Osman Baydemir’in asıl amacının terör örgütünü destekleme, elemanlarını cesaretlendirme bu suretle PKK terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme olduğunu kanıtlamaktadır.

10- DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI SEDAT YURTDAŞ’IN TERÖRİSTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN’I ÖVÜCÜ AÇIKLAMASI:

DTP Genel Başkan yardımcılarından Sedat Yurtdaş, 11.01.2006 tarihinde terör örgütünün yayın organı ROJ TV.nin ‘Gündem’ isimli programına katılarak burada terör örgütünün elebaşı Öcalan için sayın sıfatını kullanmış ve kendisine engeller çıkarıldığından bahsetmek suretiyle TCY.nın 215. maddesine uyan suçu ve suçluyu övme eylemi nedeniyle açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucu Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 01.03.2007 gün ve 2007/46 sayılı kararı ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

11- DTP GENEL BAŞKANI AHMET TÜRK’ÜN TERÖRİSTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN’I ÖVÜCÜ AÇIKLAMASI:

18.01.2006 tarihinde davalı Demokratik Toplum Partisi Genel Başkanı Ahmet Türk yaptığı basın açıklamasında terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan için sayın sıfatını kullanması ve konuşma içeriğinde kendisinden bahisle yaptığı işlerin önemli olduğunu ve barışın sağlanmasında önemli bir rol oynadığını beyan etmesi, bu şekilde ilgili şahsı övüp, yücelttiğinin sabit olması karşısında açılan kamu davası sonucu Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 28.02.2007 gün ve 2006/548-2007/49 sayılı kararı ile TCY.nın 215/1. maddesi gereğince 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Parti Genel Başkanı olması itibarıyla beyan ve eylemleri önemli ve parti için bağlayıcı olduğu kabul edilen Ahmet Türk’ün partilerinin kuruluş emri dahil her konuda talimat veren kişiyi övmekten ibaret eyleminin övülenin Abdullah Öcalan olması karşısında anlamı çok farklı olmaktadır. Zira Abdullah Öcalan, tüm dünya tarafından terör örgütü olduğu kabul edilen, ülkemizde otuzbini aşkın insanın ölümüne yol açan PKK’nın elebaşısı olup, yapılan yargılanması sonucu mahkum olduğu hapis cezası infaz edilmekte olan bir kişidir. Siyasi partilerin hiçbir şekilde şiddeti yöntem olarak öngöremeyecekleri ulusal ve uluslararası düzenlemelerin temel esaslarındandır. Terör örgütü ve liderinin şiddetin kaynağı olduğu hususunun sabit olması karşısında, bu unsurlara övgüler düzen bir siyasi partinin hukuk düzeninin öngördüğü temel demokratik prensiplere uymadığı tartışmasızdır.

12- DTP’Lİ SİİRT BELEDİYE BAŞKANI MURAT AVCI’NIN TERÖR ÖRGÜTÜNE YARDIM NİTELİĞİNDEKİ AÇIKLAMALARI:

Terör örgütü PKK yöneticilerinin ROJ TV ve değişik internet sitelerinde örgüt mensuplarının öldürülmesi nedeniyle yaptıkları eylem çağrılarına paralel olarak DTP SİİRT İl başkanı olan Murat Avcı 28.03.2006 ve 29.03.2006 tarihlerinde yaptığı basın açıklamalarında öldürülen terör örgütü üyesi için şehit düşen arkadaşımız ifadesini kullanmış, devamında ” bu ordu bu ülkede Kürdistan’da akıttığı kanın hesabını vermek zorundadır.’, ”yarın toplu boykot var. Yarın kepenk kapatma, öğrencilerin okula gitmemesi, çarşıya çıkmama kararımız var’ şeklinde ifadelerle terör örgütünün amaç ve talimatları doğrultusunda çalışmalar yapmıştır. Bu eylemlerinden dolayı örgüte bilerek ve isteyerek yardım ettiği gerekçesiyle hakkında açılan kamu davası nedeniyle Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/150 esas sayılı dosyası üzerinden yargılanması devam etmektedir. Olaya ilişkin görüntü kayıtlarının incelenmesinde Murat Avcı’nın bir siyasi parti il başkanından ziyade ateşli bir PKK elemanı görüntüsü çizdiği görülmektedir.

13- DTP’Lİ BATMAN BELEDİYE BAŞKANI AYHAN KARABULUT’UN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAPILAN ŞİDDET İÇERİKLİ GÖSTERİLERE KATILMASI:

30-31.03.2006 tarihlerinde Batman BELEDİYE Başkanı olan Ayhan Karabulut’un molotof kokteyllerinin atılıp, kamu binalarının yağmalandığı, PKK’yı simgeleyen bayrakların taşınıp, yasa dışı örgüt lehine sloganların atıldığı eyleme katıldığının anlaşılması nedeniyle hakkında terör örgütü üyesi olmak, mala zarar vermek suçlarından açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/187 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

14- DTP ADANA İL BİNASININ YASADIŞI ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

06.02.2006 tarihinde DTP Adana İl binasında yapılan izinli arama sonucu bina içerisinde terör örgütü elemanlarına ait resimlerin duvarlarda sergilendiği, buraya ‘şehitlik’ adı verildiği görülmüş, yine bina içerisinde terör örgütüne ait çok sayıda döküman bulunmuştur.Olayla ilgili DTP İl yöneticileri Ziya Aydemir, Sabri Çelebi, Süleyman Kılıç, Ferit Datlı, Mehmet Yaşık, Ferdi Sönmez, Leyla Çağer, Sima Dorak ve Hacer Taşarsu haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/88 esasında devam etmektedir.

15- CİZRE BELEDİYESİ DTP’Lİ ENCÜMEN ÜYESİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNE MERMİ VE DİĞER İHTİYAÇ MALZEMELERİNİ GÖTÜRMESİ:

Davalı parti üyelerinin PKK lehine çalışmaları propaganda ile sınırlı kalmamakta, lojistik desteğini sağlama boyutuna da erişmiştir. Nitekim 08.03.2006 tarihinde kolluk kuvvetlerince alınan bir istihbarat üzerine yapılan operasyonda DTP Cizre encümen üyesi Muhsin Gasır ve arkadaşı Mehmet Canımana isimli şahıslar terör örgütüne başta mermi, gıda ve sair ihtiyaç malzemelerini götürmek üzere iken yakalanmış, haklarında terör örgütü elemanı olma suçundan açılan kamu davasının Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılaması sonucu mahkumiyetlerine karar verilmiştir. Terör örgütüne mermi dahil lojistik destek sağlayan bir siyasi partinin siyasi partiler için ulusal ve uluslararası düzeyde öngörülen hukuki sınırlar içerisinde faaliyette bulunduğunun iddiası hiçbir şekilde mümkün değildir.

16- NUSAYBİN DTP İLÇE BİNASININ YASADIŞI ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

14.04.2006 tarihinde Nusaybin DTP ilçe binasında mahkemesinden alınan izin doğrultusunda yapılan aramada PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan ve çeşitli örgüt militanlarına ait fotoğrafların duvarlarda asılı olduğu, yasa dışı sloganlar içeren çeşitli pankart ve dökümanın bulunduğu tesbit edilmiştir. Mevcut haliyle parti binası olmaktan ziyade terör örgütü kampını andıran görüntüler tesbit edilmiştir. DTP İlçe yöneticisi olan sanıklar Azize Yağız, Sultan Oğraş, Ziver Gümüş, Nayif Coşkun, Sihem Akyüz, Şakir Acar, Hamit Tokay ve Necmettin Ayaz haklarında 314/2 ve 3713 SY.nın 5. maddeleri gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/170 esassına kayıtlı olarak devam etmektedir.

17- DTP MERSİN İL YÖNETİCİLERİNİN MİTİNGDEKİ KONUŞMALARI İLE HALKI KİN VE DÜŞMANLIĞA TAHRİK ETMELERİ:

19.03.2006 tarihinde DTP Mersin İl yönetimi organizasyonunda ‘Nevruz Şenliği’ adı ile gerçekleştirilen miting sırasında İl yöneticileri Ali Bozan, Serhat Ölmez, Ayla Yıldırım, Gülüzar Ayyıldız ve Emin Yıldırım’ın yaptıkları konuşmalarda PKK elemanlarını ‘gerilla’ diye tanımlamaları, Öcalan için Kürt halkının siyasi iradesi olup, İmralı’da tecrit uygulandığını ve benzer beyanları nedeniyle halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettikleri gerekçesiyle haklarında TCY.nın 216/1. maddesi gereğince açılan kamu davası Mersin Asliye Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

18- DTP MERSİN İL BAŞKANI ALİ BOZAN’IN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YASADIŞI GÖSTERİ ORGANİZE ETMESİ:

21.04.2006 tarihinde DTP Mersin İl Başkanı olan Ali Bozan terör örgütü üyesi Mehmet Alkan’ın ölümü üzerine düzenlenen cenazede örgüt lehine sloganlar atılmasına bayraklar açılmasına kamu kurum ve özel iş yerlerine saldırılarda bulunulmasına imkan tanıdığı suçlamasıyla hakkında soruşturmaya başlanmış olup, halen Adana Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

19- DTP KARS İL BİNASINDA TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YASADIŞI GÖSTERİ ORGANİZE EDİLMESİ:

11.02.2006 Günü Kars DTP İl binası önünde yapılan Abdullah Öcalan’ı övücü basın açıklamasından sonra parti binasındaki grup tarafından ‘Biji serok Apo’ ve’15 Şubat Komplosunu kınıyoruz’ pankartları yapıştırıldığı, sloganlar atıldığı görülmüş, söz konusu eylemler nedeniyle Aydın Göktaş, Orhan Aras, Faruk Özyavuz, Sihan Keleş, İsmail İmre ve Abdullah Kutmaral haklarında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası Kars Sulh Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

20- CİZRE İLÇESİNDE DTP’NİN ORGANİZE ETTİĞİ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ NİTELİKTE GÖSTERİ:

21.03.2006 tarihinde Cizre ilçesinde Nevruz kutlamaları adı altında yapılan gösteride Fecriye Benek, İbrahim Erkul, Ali Gün, Aydın Budak, Mesut Demir, Pınar Akman ve Zeydin Gökalp’in Öcalan posterleri ve örgüt bayrağını açıp, taşıdıkları ‘Apo bizim irademiz,gençlik Apo’nun fedaisi’ gibi sloganlar attıkları, konuşmalarından terör örgütünü övücü mahiyetteki sözleri nedeniyle 3713 Sayılı Yasanın 7. Maddesi uyarınca cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ceza Mahkemesinin 2006/180 esas numarasında devam etmektedir.

21- DTP YÖNETİCİSİ ZEKİ KILIÇ’IN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN EYLEM TALİMATLARINI BİLDİRİ HALİNDE HALKA DAĞITMASI:

İstanbul DTP İl yönetiminde görevli Zeki Kılıç’ın 27.03.2006 tarihinde Diyarbakır’da terör örgütünün talimatları doğrultusunda halkı eylemlere davet ettiği, bu amaçla bildiri dağıttığı anlaşılmış, eylemine uyan yasadışı örgüt üyeliği suçundan Türk Ceza Yasasının 220/7 Maddesi uyarınca Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.05.2007 gün ve 2007/201 sayılı kararı ile 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmıştır.

22- DTP ERZİNCAN İL BAŞKANI HÜSEYİN BEKTAŞOĞLU’NUN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ BEYANI:

DTP Erzincan İl Başkanı olan Hüseyin Bektaşoğlu 09/04/2006 tarihinde örgütün yayın organı olan Roj TV’ye yaptığı canlı telefon bağlantısı ile devletin emniyet güçlerini aşağılamış, polislerin saldırdığını iddia etmiştir.Eylemi nedeniyle örgütün propagandasını basın yayın yoluyla yapmak ve Devletin emniyet güçlerini alenen aşağılamak suçlarından Erzincan Asliye Ceza Mahkemesinde yapılan yargılaması sonucu TCY.nın 220/8 ve 301/2. maddeleri gereğince cezalandırılmasına karar verilmiştir.

23- DTP VAN İL YÖNETİCİSİ İBRAHİM SUNKUR’UN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ BEYANI:

DTP Van İl Yönetim Kurulu üyesi olan İbrahim Sunkur öldürülen terör örgütü mensubunun cenazesinde yaptığı konuşmada ‘disiplin içinde şehidin evine gidelim, baş sağlığı dileyelim-Türkiye Cumhuriyeti de bilsin ki yüzlerce binlerce şehit versek de bu yoldan dönmeyeceğiz’ şeklinde sarf ettiği terör örgütünü övücü sözleri nedeniyle yargılandığı Van 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 15.05.2007 tarih 2006/87 esas 2007/143 karar sayılı ilamı ile TCY’nın 220/8. maddesi gereğince 1 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Söz konusu karar kesinleşmiştir.

24- DTP KOCAELİ İL TEŞKİLATI YÖNETİCİLERİNİN TERÖRİSTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN’I ÖVÜCÜ AÇIKLAMALARI:

21.05.2006 tarihinde Kocaeli İl teşkilatı 1. Olağan Genel Kurul toplantısında parti yöneticisi olan Medeni Kırıcı, Büro Görmez, Akif Hamitoğlu ve Alaattin Enün’ün yaptıkları konuşmalarda ölen teröristlerden devrim şehidi diye bahsedip, Öcalan’ı övücü sözler söylemeleri nedeniyle haklarında TCY’nın 216/1 maddesi gereğince halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Kocaeli 3. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/137 esas sırasında devam etmektedir.

25- DTP NUSAYBİN İLÇE DELEGESİ HASAN BOZKURT’UN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ AÇILAMASI:

DTP Nusaybin İlçe delegesi olan Hasan Bozkurt 03.04.2006 tarihinde terör örgütünün yayın organı ROJ TV isimli televizyon kanalının ana haber bültenine telefonla katılmış, terör örgütünün talimatları doğrultusunda Diyarbakır İlinde meydana gelen olayları desteklemek amacı ile Nusaybin İlçesinde yapılan ve şiddet içeren olayları halkın demokratik tepkisi olarak gösterip, terör örgütü ve lideri Öcalan’ı haklı göstermeye çalıştığı ve övdüğü anlaşılmakla hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davasının Diyarbakır 4.Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/143 Esas sayılı dosyası üzerinden yapılan yargılaması sonucu 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmıştır.

26- DTP ÜYESİ OLDUĞUNU BEYAN EDEN DENİZ YEŞİLYURT’UN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAPILAN YASA DIŞI GÖSTERİYE KATILIP ŞİDDET İÇERİKLİ EYLEMLERDE BULUNMASI:

DTP üyesi olduğunu beyan eden Deniz Yeşilyurt’un 23.03.2006 ve önceki tarihli eylemlerinde molotof kokteyli atarken, yasa dışı slogan atarken, PKK bayrağı taşırken görüntülenmesi üzerine TCY’nın 314/2 ve 174/2 maddeleri gereğince yasadışı örgüte üye olmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası halen İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2004/35 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

27- DTP ERZURUM İL BAŞKANI BEDRİ FIRAT’IN TERÖR ÖRGÜTÜ VE ELEBAŞINI ÖVÜCÜ AÇIKLAMASI:

DTP Erzurum İl Başkanı Bedri Fırat ve arkadaşları hakkında 20.03.2006 tarihinde Hınıs İlçesinde gerçekleştirilen miting sırasında Öcalan ve terör örgütünü övücü sözler nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

28- DTP KURUCU ÜYESİ SELİM SADAK’IN TERÖRİSTBAŞI ÖCALAN ŞAHSINDA SUÇ VE SUÇLUYU ÖVMESİ:

23.04.2006 tarihinde Nusaybin DTP ilçe teşkilatının açılış töreninde Selim Sadak’ın yaptığı konuşmada ‘Bizi bugünlere taşıyan, hak ve özgürlükleri için Kürt halkının hak ve hukuku için yaşamını cezaevinde geçiren ve zindanlara hapsedilen tüm siyasi tutsakları Sayın Öcalan şahsında saygıyla selamlıyorum’ demek suretiyle suçu ve suçluyu övmek nedeniyle hakkında açılan dava Diyarbakır 6. Ceza Mahkemesinin 2007/255 esas sırasına kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

29- DTP’Lİ HAKKARİ BELEDİYE BAŞKANI METİN TEKÇE’NİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVEN AÇIKLAMASI:

16.03.2006 tarihli basın açıklamasında DTP’li Hakkari BELEDİYE Başkanı Metin Tekce yaptığı basın açıklamasında ‘PKK terör örgütü değildir’ demek suretiyle terör örgütü olduğundan kuşku duyulmayan PKK ve eylemlerini meşru göstermeye çalışmış, bu nedenle hakkında TCY’nın 220/8. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davasında Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/129 esas sayılı dosyası üzerinden yargılanmasına devam edilmektedir.

30- DTP BATMAN İL TEŞKİLAT GÖREVLİSİ KENAN DEMİR’İN BATMAN ADLİYESİNE BOMBA KOYMASI:

Geçmişte de PKK örgütü elemanı olmak eylemi nedeniyle yargılanıp mahkum olan ve halen DTP Batman İl Teşkilatında görevli olan Kenan Demir ile DTP çalışmalarına katılan Bahar Yeşilyurt’un 20.10.2005 tarihinde Batman Adliye Binasının bayanlar tuvaletine patlayıcı madde yerleştirdikleri, patlama sonucu maddi hasar meydana geldiği, ihbar üzerine yakalanan sanıklardan Kenan Demir’in evinde yapılan aramada yine patlayıcı madde ile örgütsel doküman ele geçirildiği, DTP il binasında sanık Kenan Demir’in Sedat Ongun adına düzenlenmiş sahte nüfus cüzdanı ile birlikte yakalandığı, bahsedilen eylemleri nedeniyle TCY’nın 302/1, 152/1-a,174/1-2 maddeleri gereğince Devletin birliği ve bütünlüğünü bozmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davasının Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/156 esas sırasında yargılamasının devam ettiği anlaşılmıştır.

31- DTP ÜYESİ PAKİZE UKŞUL’UN ÖLDÜRÜLEN TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİNİN MEZARINA ÖCALAN’IN RESMİNİ ASMASI:

29.03.2006 tarihinde DTP üyesi Pakize Ukşul’un öldürülen terör örgütü mensubunun cenazesinin defnedildiği mezar taşına terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın yine örgüt elemanlarından Mahsun Korkmaz’ın fotoğraflarını astığı anlaşılmış, hakkında TCK’nın 220/8. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/221 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

32- DTP MARDİN İL VE KIZILTEPE İLÇE BAŞKANLARININ ROJ TV İSİMLİ TELEVİZYON KANALINA VERDİKLERİ DEMEÇLER:

06.04.2006 tarihinde terör örgütünün yayın organı Roj Tv’ye telefonla bağlanan DTP Mardin İl Başkanı Ferhan Türk ile Kızıltepe İlçe Başkanı Ali Aslan’ın örgüt talimatları doğrultusunda örgüt üyelerinin öldürülmesini protesto amaçlı olarak halkı gösteri yapmak üzere yürüyüşe ve kepenklerini indirmeye davet ettikleri anlaşılmış, TCY’nın 220/8. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/114 esas numarasına kayıtlı olarak yargılamaya devam edilmektedir.

33- TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAPILAN VE ŞİDDET İÇEREN YASA DIŞI GÖSTERİYE DTP BATMAN İL YÖNETİMİNDE GÖREVLİ SEYİTHAN KIRAR’IN TAŞ ATMAK SURETİYLE FİİLEN KATILMASI:

31.03.2006 tarihinde on dört PKK elemanının öldürülmesini protesto etmek amacıyla Batman İlinde meydana gelen PKK yanlısı şiddet olayları sırasında DTP Batman İl Yönetiminde görevli Seyithan Kırar’ın taş attığının ve eyleme fiilen katıldığının anlaşılması nedeniyle hakkında TCY’nın 314/2 maddesi gereğince silahlı örgüte üye olmak suçundan açılan kamu davası devam etmektedir.

34- DTP’Lİ BATMAN BELEDİYE BAŞKANI HÜSEYİN KALKAN’IN YABANCI BASINA ÖCALAN’I ÖVÜCÜ DEMEÇ VERMESİ:

DTP’li Batman BELEDİYE Başkanı Hüseyin Kalkan’ın Los Angeles Times Gazetesi’ne verdiği demeçte PKK ve Öcalan’ı övücü beyanlarda bulunması nedeniyle hakkında TCY’nın 220/8. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/181 esas sırasında devam etmektedir.

35- DTP’Lİ SİİRT İL BAŞKANI MURAT AVCI’NIN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ DEMEÇ VERMESİ:

19.03.2006 tarihinde SİİRT DTP İl Başkanı olan Murat Avcı’nın yaptığı konuşmada PKK ve Öcalan’ı övücü sözler söylediği,’ Sayın Öcalan benim irademdir ‘kampanyasını selamlıyor ve saygıyla karşılıyorum şeklinde sarf ettiği sözler nedeniyle TCY’nın 314/2. maddesi gereğince silahlı örgüte üye olmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 6.Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/112 esas sırasına devam etmektedir.

36- DTP’Lİ CİZRE BELEDİYE BAŞKANI AYDIN BUDAK’IN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ DEMEÇ VERMESİ:

16.06.2006 tarihinde DTP’li Cizre BELEDİYE Başkanı Aydın Budak’ın BELEDİYE tarafından organize edilen etkinlikte sarf ettiği ‘İmralıyı muhatap almak zorundasınız, geçmişte Türkiye biraz düzeldiyse bu tek taraflı ateşkes sayesindedir ve benzeri sözlerle terör örgütü PKK’nın propagandasını yapması nedeniyle hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan dava Diyarbakır 6. Ceza Mahkemesinin 2007/37 esas sırasına kayıtlı olup, yargılaması halen devam etmektedir.

37- DTP DİYARBAKIR İL YÖNETİM KURULU ÜYELERİNİN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

14.02.2006 tarihinde DTP Diyarbakır İl Yönetim Kurulu üyesi olan Hilmi Aydoğdu, Necdet Atalay ve Musa Farisoğulları tarafından hazırlanan basın açıklamasında terör örgütü lideri Öcalan’ı komplo sonucu Türkiye’ye getirildiği, muhatap alınması gerektiği gibi ifadelerle örgüt liderini övme eylemini gerçekleştirdikleri, bu nedenle TCY’nın 220/8. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davasının Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/245 esas sayılı dosyası üzerinden devam ettiği anlaşılmıştır.

38- DTP CEYLANPINAR TEŞKİLATI ÜYELERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN TALİMATI DOĞRULTUSUNDA KEPENK KAPATMAYAN ESNAFI TEHDİT ETMELERİ:

03.04.2006 tarihinde DTP Ceylanpınar İlçe Başkanı olan Halit Kahraman ve ilçe yönetim kurulu üyeleri Mehmet Salih Sağlam ve Abdülkadir Fırat’ın PKK terör örgütünün internet yoluyla ilettiği eylemlerin devam etmesi şeklindeki talimatı doğrultusunda ilçe merkezinde kepenk kapatma eylemine katılmayan esnafları tespit ederek bu kişilere örgütün kepenk kapatılması hususundaki talimatlarını ileterek kepenklerini kapatmaları konusunda uyardıkları, iş yerleri açık olan kişileri ‘neden kepenklerini kapatmadın’ utanmıyor musun’, bunun hesabını verirsin’ şeklinde tehdit ettikleri nedeniyle TCY’nın 314/2. maddesi gereğince silahlı örgüte üye olmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasının Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi 2006/58 esas sırasında devam etmektedir.

39- SİİRT DTP İL BİNASININ YASADIŞI ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

30.08.2006 tarihinde DTP SİİRT İl Binasında izinli olarak yapılan arama sonucu terör örgütünü ve elebaşısı Öcalan’ı övücü pankartların, özel olarak kesilmiş yüz maskelerinin, terör örgütü bayraklarının, Öcalan posterlerinin, örgütü tanıtan ve öven yayınların, örgüt militanlarının resimlerinin bol miktarda bulunduğu anlaşılmıştır. Görüntü itibariyle siyasi parti genel merkezinden ziyade terör örgütünün kampı kanısını uyandırmaktadır.İl yöneticisi olan sanıklar Burak Avcı, Saniye Turhan, Hanım Adıgüzel, Mahfuz Talu, Gürü Toprak, Halit Taşçı, Halil Adıgüzel, Ahmet Aydın, Eyyüphan Aksu, Fehime Ete ve Osman İbek haklarında örgüt propagandası yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/137 esas sırasına kayıtlı olarak yargılamasına devam edilmektedir.

40- DTP GEBZE İLÇESİ DARICA BELDE BİNASININ YASADIŞI ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

30.08.2006 tarihinde Gebze İlçesi Darıca Beldesi DTP Belde Binasında izinli olarak yapılan aramada Abdullah Öcalan ve örgütün diğer üyeleri resimlerinin asılı olduğu, yasaklanmış yayınlardan bol miktarda bulunduğu tespit edilmiş, parti yöneticileri Veli Aramaz, Raif Gündoğdu ve İsmail İşçimen haklarında 3713 sayılı yasanın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/234 esas sırasında devam etmektedir.

41- DTP OLAĞAN KONGRESİNİN YASADIŞI ÖRGÜT GÖSTERİSİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

25.06.2006 tarihinde Ankara’da gerçekleşen DTP Birinci Olağan Büyük Kongresinde terör örgütü PKK’yı simgeleyen bayraklar, elebaşısı Öcalan’ın resimlerinin salonda dolaştırılması ve Kürtçe slogan atılması suretiyle terör örgütünün gösterisine dönüştürülmüş, bu duruma seyirci kalmaları, engellememeleri nedeniyle divan başkanı Osman Özçelik ve üyeleri Kudret Ecer ile Çimen Işık haklarında 2820 sayılı yasanın 117. maddesi gereğince Siyasi Partiler Yasasına muhalefet suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Ankara 5. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/391 sayılı esas sırasında devam etmektedir.

42- DTP KARAÇOBAN İLÇE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜ ELEMANLARINA MADDİ DESTEK SAĞLAMASI:

13.07.2006 ve önceki tarihlerde DTP Karaçoban İlçe Başkanı Fehtah Dadaş ve yeğeni Ersin Dadaş’ın terör örgütü elemanları ile irtibat kurarak gıda, ilaç ihtiyaçlarının yanında telefon kontörü temin ettikleri hatta bu konuda maddi kaynak yaratmak için Fehtah Dadaş’ın parti bünyesinde bir fon oluşturduğunun anlaşılması nedeniyle haklarında silahlı örgüte üye olmak suçundan açılan davanın yapılan yargılanması sonucu Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 12.12.2006 tarihli ve 2006/128-175 sayılı kararı ile Fehtah’ın TCY’nın 314/2 3712 sayılı yasanın 5. maddesi gereğince 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiş, söz konusu karar Yargıtay tarafından onanarak kesinleşmiştir.

43- DTP GENÇLİK MECLİSİ OLAĞAN KONGRESİNİN YASADIŞI ÖRGÜT GÖSTERİSİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

12.12.2006 tarihinde DTP Gençlik Meclisi Birinci Olağan Kongresi sırasında salonda terör örgütünü simgeleyen bez parçalarının açılıp dolaştırıldığı, Abdullah Öcalan posterlerinin sergilendiği ‘Biji serok Apo, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Öcalansız dünyayı başınıza yıkarız’ gibi terör örgütünü ve liderini övücü mahiyette sloganlar atıldığının anlaşılması üzerine görüntü kayıtlarından yapılan inceleme sonucu Burhan Sönmez ve arkadaşları hakkında 3713 sayılı yasanın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/404 esasına kayıtlı olarak devam etmektedir. Olayla ilgili görüntü kayıtları incelendiğinde parti kongresi adı altında gerçekleştirilen faaliyetin terör örgütünün gösterisine dönüştürüldüğü anlaşılmıştır.

44- DTP TORBALI İLÇE TEŞKİLATI TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLEN GÖSTERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVME MİTİNGİNE ÇEVRİLMESİ:

20.03.2006 tarihinde Torbalı İlçesinde DTP tarafından gerçekleştirilen ve PKK örgütünün gösterisine dönüşen eylem nedeniyle yapılan incelemede terör örgütünü simgeleyen bez parçalarının ve örgüt elebaşısı Öcalan’ın resimlerinin bolca yer aldığı, yasadışı sloganlar atıldığı, soruşturmanın devamı sırasında DTP üyesi Suphi Kahraman’ın evinde yapılan aramada ruhsatsız tabanca ele geçirildiği, sanıklar Mahmut Denli, Vedat Eliş, İskender Mençuk, Faruk Güneş, Suphi Kahraman, Sedat Eliş, Mehmet Topçu, Nurullah Topçu, Mahmut Kimsesiz, Abdulvasih Büyükdeniz, Mehmet Kayaalp, Halit Samancan, İhsan Şeker, Hacı Özbay, Resül Yaşar, Salih Eliş, Kudret Ece, Hüsnü Koyuncu, Uğur Saraç, Mustafa Atmaca, Mehmet Kodaman, Ahmet Karaca haklarında 3713 sayılı yasa gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/15 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

45- DTP DİYARBAKIR YÖNETİCİLERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVME AMAÇLI YASADIŞI GÖSTERİYE KATILMALARI:

31.03.2006 tarihinde DTP Diyarbakır Merkezi İlçe Yönetim Kurulu Üyesi Nusrat Akın, Muhlis Altun, Musa Farisoğulları ve arkadaşlarının teröristlerin öldürülmesini protesto etmek amacıyla düzenlenen yasadışı gösteride Öcalan bayraklarıyla katıldıkları eylemlerin içinde yer aldıkları görüntü kayıtlarıyla tespit edilmiş, bu nedenle TCY’nın 314/2. maddesi gereğince silahlı örgüte üye olmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/134 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

46- DTP ALTINDAĞ İLÇE BİNASINDA ÖLDÜRÜLEN TERÖR ÖRGÜTÜ ELEMANLARI İÇİN ANMA TÖRENİ DÜZENLENMESİ, ÖRGÜTÜN VE ELEBAŞININ PROPAGANDALARININ YAPILMASI:

21.08.2006 tarihinde DTP Altındağ İlçe örgütüne ait bina içerisinde öldürülen terör örgütü mensuplarını anma töreni düzenlendiği, dua okunduğu, PKK’yı ve Abdullah Öcalan’ı övücü konuşmalar yapıldığı olaya ilişkin görüntü kayıtları ile anlaşılmıştır. Olayı tertipleyen parti yöneticisi olan sanıklar Memet Tusun, Fevzi Kara, Salih Karaaslan, Mehmet Şirin Karademir, Yıldız Bahçeci, Mehmet Hanefi Şelem, Meryem Altun, İsmet Aras, Abdurrahim Bilen, İhsan Güler, Nurhayat Altun, Sinan Uğur, Kibar Kara, Sırrı Keleş, Nedim Taş, Battal Arıcan ve Menderes Öner haklarında 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/50 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

47- DTP ADANA İL YÖNETİMİ TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN ETKİNLİĞİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASINA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

19.03.2006 tarihinde DTP Adana il yönetiminde görevli Mehmet Yaşık, Halil İrmek, Eylem Güden, Yılmaz Gül, Mehmet Aslan, Fadıl Bozan, Ezgi Dursun ve Sima Dorak tarafından organize edilen Nevruz etkinliği tamamen terör örgütü gösterisine dönüşmüş, PKK ve Öcalan lehine sloganlar atılması, örgütü simgeleyen bayrak ve teröristbaşının resimlerinin dolaştırılması suretiyle olayın tamamen örgüt propagandasına dönüştürüldüğünün tesbit edilmesi nedeniyle ilgilileri hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Adana 6. ağır ceza Mahkemesinin 2006/218 esas sırasına kayıtlı olarak devam etmektedir.

48- DTP SELÇUK İLÇE YÖNETİMİ TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN ETKİNLİĞİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASINA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

21.03 2006 tarihinde Selçuk ilçesinde izinli olarak DTP İzmir yöneticileri Zeki Aslan, Sıtkı Adsız, Osman Dursun, Reşit Adsız, Mehmet Salih Duran, Abdurrahim Süer, Mehmet Ayas, Mehmet Bayar, Suna Akkuş, İlhan Görür, Halit Katlav, Tahir Arslan, Abbas Delidolu, Yaşar Yağmur, İbrahim Tül ve Kudret Acar tarafından organize edilen Nevruz etkinliği sırasında terör örgütünü ve elebaşısı Öcalan’ı övücü konuşmalar yapılmış, sloganlar atılmış ve örgütü simgeleyen bez parçaları alanda dolaştırılmıştır. Söz konusu yaşananlar olayı tamamen terör örgütünü destekleme haline dönüştürmüştür. İlgilileri hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/435 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

49- DTP İZMİR İL YÖNETİCİLERİNİN ÖCALAN’I ÖVME AMAÇLI BASIN AÇIKLAMALASI:

04.04.2006 tarihinde DTP İzmir İl başkanı Kudret Ecer ve yardımcısı Mehmet Bayraktar’ın yine terör örgütü ve Öcalan’ı övücü mahiyette yaptıkları basın açıklaması nedeniyle haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan kamu davası açılmıştır. Yargılama İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/543 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

50- DTP MERSİN İL YÖNETİMİ TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN ETKİNLİĞİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASINA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

 21.01.2007 tarihinde Mersin DTP İl Teşkilatı tarafından düzenlenen izinli miting sırasında terör örgütünün sözde bayraklarının dolaştırıldığı, elebaşısının resimlerinin taşındığı,’biji serok Apo, barış elçisi İmaralı’dadır, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’ ve bunun gibi yasadışı sloganlar atılmış, hükümet komiserinin uyarısı üzerine dahi söz konusu olaylar engellenmemiştir. Olayla ilgili Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde soruşturmalar devam etmektedir.

51- DTP VAN İL BİNASININ ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

Van İl Teşkilat binasında yapılan izinli aramada bölücü terör örgütüne ait çok sayıda dökümanın ele geçirilmesi, örgüt üyelerinin resimlerinin duvarlarda asılı olması nedeniyle haklarında açılan soruşturma Van Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

52- DTP KAHTA İLÇE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

24.11.2006 tarihinde DTP Kahta İlçe Başkanı olan Emin Uslu’nun öldürülen örgüt mensubunun defin işlemleri sırasında’ şehit Vedat’a Allah’tan rahmet diliyoruz demek suretiyle terör örgütünü övmesi nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan yapılan yargılama sonunda Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.05.2007 gün ve 2007/20-50 sayılı kararı ile 10 ay hapis cezası ile cezalandırıldığı anlaşılmıştır.

53- DTP GEBZE İLÇE BİNASININ ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

11.03.2007 tarihinde DTP Gebze ilçe binasında çıkan Bülent Uşkur’un üzerinde üç adet kullanılmaya hazır molotof kokteyli ile yakalanması ve içinde bulunduğu durumun kaçarken iki molotof kokteylini yere atmaları üzerine parti binasında yapılan izinli aramada yasadışı PKK terör örgütünü ve elebaşısı Abdullah Öcalan’ı öven yazılar, yayınlar, örgüt mensuplarının da dahil olduğu fotoğraflar, sözde şehit fotoğrafı olarak nitelendirilmiş örgüt mensuplarının yer aldığı bir panonun olduğu görülmesi üzerine Cemil Akın, Gültay Uzun, İnan Gönül, Pakize Ukşul, Meral Kurum, Mehmet Sefa Güngör, Tanel Temel, Bülent Buluç, Erdinç Bolcal, Ufuk Sünger ve Taner Gökçe haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/181 esas sırasında devam etmektedir.

54- DTP KARS İL BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

DTP Kars İl Başkanı Mahmut Alınak’ın 05.09.2006 tarihinde yaptığı konuşma içeriğinde terör örgütüne paralelinde amaçlarını savunur biçimde beyanda bulunduğu iddiasıyla TCY’nın 215 ve 217. maddeleri gereğince suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası Kars Sulh Ceza Mahkemesinin 2006/477 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

55- DTP EDİRNE İL YÖNETİCİLERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

02.12.2006 tarihinde DTP Edirne İl Yöneticileri olan Beşir Belke, Yakup Aslan ve Hilmi Karaoğlan haklarında yaptıkları basın açıklaması ile terör örgütünü ve liderini övdüklerinin anlaşılması nedeniyle TCY’nın 215. maddesi gereğince suç ve suçluyu övme suçundan açılan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Edirne 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/143 esas sırasında devam etmektedir.

56- DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE GÖSTERİ VE KONAK İLÇE BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPINA ÇEVRİLDİĞİNİN ANLAŞILMASI:

15.02.2007 tarihinde İzmir İli Konak İlçe binasında yapılan Öcalan’ın ülkeye getirilmesini protesto amaçlı terör örgütünü övücü nitelikteki basın açıklamasının PKK gösterisine dönüştürüldüğü, aynı gün ilçe binasında yapılan izinli aramada terör örgütünü simgeleyen çok sayıda bayrak, Öcalan posterleri, terörist resimlerinin bulunduğu anlaşılmıştır. Yöneticilerin ikametgahlarında yapılan izinli aramalar sonucunda da benzer nitelikte örgütsel dökümanlar ortaya çıkarılmıştır. Söz konusu eylemler nedeniyle Ferhat Önder, Sinan Avu, Mehmet Muhdi Aslan, Burhan Yürek, Aslan Kızıl, Hüsnü Koyuncu, Abdurrahim Marol, Mehmet Kodaman, Ayşe Oyman, Gülçiçek Günel, Funda Apak, Mehmet Emin Yıldız, Yusuf Kaya, Ali Sarı, İsmail Karasu, Ayşe Arga, Faysal Yacan, Mesut Atıcı ve Mehmet Sadık Sürer haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/77 esas sırasında kayıtlı olup, yargılama devam etmektedir.

57- DTP SURUÇ YÖNETİCİLERİNİN ÖLDÜRÜLEN TERÖR ÖRGÜTÜ ELEMANININ PKK GÖSTERİSİNE DÖNÜŞTÜRÜLEN CENAZESİNE KATILMALARI:

22.04.2007 tarihinde öldürülen terör örgütü üyesi Cihat Binici’nin Suruç İlçesindeki cenazesinde atılan sloganlar, taşınan ve cenaze arabasının üzerine asılan PKK bayrakları, yakalarda taşınan ölen teröristin sözde PKK bayrağı önünde çekilmiş resimleri ile yine PKK gösterisine dönüştürülmüş, olaya katılan DTP Suruç ilçe başkanı İbrahim Binici ve DTP’li BELEDİYE başkanı Etem Şahin’in de aralarında bulunduğu kişiler hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

58- MERSİN İLİNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAPILAN YASA DIŞI GÖSTERİYE DTP İL YÖNETİCİSİNİN KATILMASI:

11.03.2007 tarihinde Mersin ilinde gerçekleştirilen PKK bayraklarının taşınıp, ‘biji serok apo’, hpg Mersin’e’, ‘Öcalan Öcalan’ sloganlarının atıldığı korsan gösteriyi, incelenen görüntü kayıtlarından organize edip, katıldığı anlaşılan DTP mersin il yöneticisi Ahmet Ay hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

59- DTP HATAY İL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

17.03.2007 tarihinde DTP Hatay İl başkanı olan Halis Yurtsever yaptığı basın açıklamasında ‘sayın Öcalan’ın zehirlenmesi halkta büyük tedirginlik yaratmıştır.’ Şeklindeki sözleri ile terör örgütü elebaşısını övmesi nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası nedeniyle Hatay 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/310 esas sayılı dosyası üzerinden yargılanmaktadır.

60- DTP MERSİN İL YÖNETİMİ TARAFINDA ORGANİZE EDİLEN ETKİNLİĞİN PKK LEHİNE GÖSTERİYE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

Mersin DTP il yönetimi tarafından organize edilen 21.03.2007 tarihli miting yine Öcalan resimleri, terör örgütü bayrakları, atılan sloganlar ve taşınan pankartlarla PKK gösterisine dönüştürülmüştür. Olayla ilgili terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

61- DTP BALIKESİR İL BİNASININ ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

06.03.2007 tarihinde Balıkesir DTP il binasında yapılan izinli aramada Öcalan ve terör örgütü elemanlarına ait resimlerin sergilendiği, terör örgütünü öven yayınların ve yazıların bol miktarda bulunduğu belirlenmiştir. İlgililer hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlayan soruşturma devam etmektedir.

62- DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN VE PKK LEHİNE MİTİNGE DÖNÜŞEN ETKİNLİKTE DTP MİLLETVEKİLİ AYSEL TUĞLUK’UN ÖCALAN’I ÖVMESİ:

11.12.2006 tarihinde Doğubayazıt ilçesinde düzenlenen ve slogan, terör örgütünü simgeleyen bayraklar ve Öcalan posterleri ile PKK mitingine dönüştürülen açık hava toplantısında konuşan Genel Başkan yardımcısı Aysel TUĞLUK’un sarfettiği ‘halen operasyonlar devam ediyor, halen dağlarda kardeşlerimiz yaşamlarını kaybediyor, halen tecrit devam ediyor” şeklideki sözlerin suçu ve suçluyu övme niteliğinde olduğunun belirlenmesi karşısında açılan kamun davası Doğubayazıt Asliye Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

63- DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN VE PKK LEHİNE MİTİNGE DÖNÜŞEN ETKİNLİKTE DTP VAN İL YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVMESİ:

01.09.2006 tarihinde Van İlinde yapılan ve sloganlar, PKK elemanlarının resimlerinin taşınması suretiyle PKK’ ya destek şekline dönüşen mitingte konuşan DTP Van il yöneticisi Mehmet Veysi Dilekçi’nin konuşmasının terör örgütünün propagandası mahiyetindeki içeriği itibarıyla hakkında yapılan soruşturma sonucu açılan kamu davası Van 4. Ağır Ceza Mahkermesinin 2007/204 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

64- DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN VE PKK LEHİNE MİTİNGE DÖNÜŞEN ETKİNLİKTE DTP İL YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVMESİ:

17.03.2007 tarihinde DTP tarafından Erzurum ilinde gerçekleştirilen etkinlikte DTP İl disiplin kurulu üyesi olan Ahmet Yalçıntaş’ın terör örgütü elebaşı Öcalan’ı övücü nitelikte Kürtçe şarkı söylediği, şarkının ‘şirin apo kahramansın sen, halkımızın önderi’ sözleri ile bittiği anlaşılmıştır. Bu fiilinden dolayı Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 22.05.2007 gün ve 2007/108-94 sayılı kararı ile terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince 1 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

65- DTP’Lİ CİZRE BELEDİYE BAŞKANI AYDIN BUDAK’IN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP’li Cizre BELEDİYE başkanı Aydın Budak açık havada kalabalığa yaptığı konuşmada PKK ve elebaşısı Öcalan’ı övücü sözleri nedeniyle 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası sonucu Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/233 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden yargılanmaktadır.

66- DTP ERZİNCAN İL BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

Erzincan DTP il başkanı Hüseyin Bektaşoğlu hakkında 2005 yılı ve devam eden süre itibarıyla PKK propagandası içerikli eylemlerde bulunması nedeniyle 3713 sayılı yasanın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası sonucu Erzurum 3. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmasına devam edilmektedir.

67- DTP VAN İL BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

26.01.2007 tarihinde DTP Van İl başkanı olan İbrahim Sunkur mahalli Bölge Gazetesi’ne verdiği ve yayınlanan röportajda; PKK’nın terör örgütü olmadığı tam tersine devletin terörist olduğu yolundaki iddiaları ile benzer biçimde söylemleri ile terör örgütünün propagandasını yaptığı anlaşılmıştır. Hakkında 3713 SY.nın 7.maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/165 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

68- DTP BİNGÖL İL BAŞKANININ SUÇ VE SUÇLUYU ÖVME EYLEMİ:

Bingöl DTP il başkanı olan Mehmet Emin Acar, 25.02.2007 tarihinde ‘Kerkük’e yapılmış saldırıyı Diyarbakır’a yapılmış sayarız’ şeklinde açıklama yapan Diyarbakır DTP il başkanının tutuklanması ile ilgili ‘Diyarbakır İl başkanının tutuklanmasını kınıyor, aynı suçu işlediğimizi deklare ve ilan ediyoruz’ şeklinde basın açıklaması yapmıştır. Suçu ve suçluyu övme niteliğindeki bu eylemi nedeniyle açılan kamu davası Bingöl Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/218 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

69- DTP OSMANİYE İL BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

27.11.2006 tarihinde DTP Osmaniye İl teşkilatında yapılan izinli aramada çok sayıda yasak yayın, örgütsel dökümanın yanında duvarlarda terör örgütü PKK üyelerinin silahlı resimlerinin çerçevelenmiş halde asılı oldukları görülmüştür. DTP il yöneticisi olan Metin Şakır ve Bedri Arslan haklarında 3713 sy.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/279 esas sırasında kayıtlı olarak devam etmektedir.

70- DTP MARDİN İL ÖRGÜTÜNCE YAPILAN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

10.03.2007 tarihinde DTP Mardin il örgütü tarafından düzenlenen basın açıklamasında Öcalan’ı övücü sözler söylenmiş, ‘Öcalan’sız dünyayı başınıza yıkarız’ ve benzeri yasa dışı sloganlar atılmıştır. Olaya karışan Mardin DTP üyeleri İlhan Öğmen, Sait Abukan, Osman Akkoyun, Ramazan Özmen, Ferhan Türk ve Mehmet Latif Alp haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

71- DTP BATMAN İL BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

01.03.2007 tarihinde Batman DTP il binasında yapılan izinli arama sonucu çok sayıda yasak dökümanın yanı sıra terör örgütütnü simgeleyen bayrak, pankart ve duvarlarda asılı Öcalan resimleri bulunduğu, PKK propagandası içeren görüntü kayıtları elde edildiği anlaşılmıştır. DTP Batman il yöneticisi olan sanıklar Dicle Manap, Cemalettin Padir, Mehmet Şirin Tetik ve Ayhan Karabulut haklarında 3713 sy.nın 7. maddesi gereğince cezalandırılmaları istemiyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/292 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

72- DTP ŞIRNAK İL BAŞKANI TARAFINDAN YAPILAN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

02.12.2006 tarihinde DTP Şırnak il başkanı olan İzzet Belge yaptığı basın açıklamasında kullandığı ifadelerle PKK terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan’ın saygıdeğer biri olduğunu söylemek ve bu kişiyi barış elçisi gibi göstermek suretiyle bu kişinin şahsında PKK terör örgütünün propagandasını yaptığı anlaşıldığından 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası halen devam etmektedir.

73- DTP SURUÇ İLÇE YÖNETİCİLERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜ VE ÖCALAN’IN PROPAGANDASI AMACIYLA TAKVİM DAĞITMALARI:

26.12.2006 tarihinde DTP Suruç ilçe yöneticileri Mehmet Fayık Taşkın, Şükrü Binici ve İbrahim Halil Parıldar tarafından üzerinde terör örgütü PKK ‘yı simgeleyen sözde bayrak ile örgüt elebaşı Abdullah Öcalan’ın resimleri bulunan takvimin DTP adına bastırılarak dağıtılması suretiyle terör örgütünün propagandası yapıldığı anlaşıldığından 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası devam etmektedir.

74- DTP GAZİANTEP İL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

11.03.2007 tarihinde DTP Gaziantep il başkanı olan Vakkas Dalkılıç’ın terör örgütünün elebaşısı Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak şeklinde yaptığı basın açıklaması nedeniyle hakkında açılan soruşturma halen devam etmektedir.

75- YİNE DTP GAZİANTEP İL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

02.12.2006 tarihinde yine DTP Gaziantep il başkanı olan Vakkas Dalkılıç terör örgütünün elebaşısı Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak şeklinde yaptığı basın açıklaması nedeniyle hakkında açılan soruşturma halen devam etmektedir.

76- DTP HATAY İL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

 07.04.2007 tarihinde DTP Hatay İl başkanı olan Halis Yurtsever tarafından DTP il binasında Terör örgütü lideri Abdullah Öcalan için ‘doğum günü kutlaması’ düzenlenmiş, ayrıca ‘böylesine coşkulu bir gün, gerçekten önemli bir gün yani Ortadoğu halklarının ve kürt halkının önderi olan sayın Öcalan’ın 4 nisan doğum günü’ şeklindeki sözleri ile suç ve suçluyu övdüğü anlaşıldığından TCY.nın 215. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası halen Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde devam etmektedir.

77- DTP HATAY İL YÖNETİCİSİNİN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP Hatay İl yöneticisi olan Mehmet İnsan düzenlenen toplantıda Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak şeklinde yaptığı konuşma nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası Erzin Sulh Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

78- DTP ADIYAMAN İL YÖNETİCİSİNİN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

21.03 2007 tarihinde Adıyaman DTP yöneticisi Kemal Çalğan parti tarafından düzenlenen etkinlikte yaptıkları Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak şeklinde konuşmalar nedeniyle haklarında TCY.nın 215. maddesi gereğince cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Adıyaman Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/332 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

79- DTP VAN İL YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNE ELEMAN GÖNDERİRKEN YAKALANMASI:

15.12.2006 tarihinde DTP van il yöneticisi olan Hadice Adıbelli’nin ihbar üzerine yakalanması sonrası yapılan incelemede cep telefonunda çok sayıda terör örgütünü övücü mesaj yer aldığı ayrıca terör örgütüne katılmak üzere Gebze’den Van’a gelen Adem Tunç’u parti binasında karşılayıp, ilgilendiği, kalacağı eve götürdüğü, kısaca kırsala sevk etmek üzere iken yakalandığı anlaşılmıştır.Hakkında TCY.nın 314/2. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle terör örgütüne üye olmak suçundan açılan kamu davası halen devam etmektedir.

80- DTP YÜKSEKOVA İLÇE YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

16.02.2007 tarihinde DTP Yüksekova ilçe yöneticisi Bedirhan Aklan yasa dışı sloganların atıldığı bir basın toplantısı düzenleyerek, Öcalan’ın ülkeye getirilişini uluslararası bir komplo olarak tanımlamıştır. Konuşması ile terör örgütü lehine propaganda yaptığının anlaşılması nedeniyle hakkında 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/251 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

81- TERÖR ÖRGÜTÜNÜN YAN KURULUŞU ÜYESİ OLAN DTP İL YÖNETİCİSİNİN EVİNDE ÖRGÜTSEL DOKÜMAN BULUNMASI:

14.03.2007 tarihinde bir ihbar üzerine yapılan soruşturma sonucu PKK.nın yan örgütlerinden Özgür Yurttaş Hareketi üyesi olduğunu beyan eden, DTP Tunceli il yönetim kurulu üyesi Cemal Kuhak’ın evinde yapılan aramada örgütsel doküman bulunması nedeniyle TCY.nın 314/2. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle terör örgütüne üye olmak suçundan açılan kamu davası Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/66 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

82- DTP IĞDIR İL TEŞKİLATI ÜYESİNİN PKK ELEMANINDAN TALİMAT ALIP, TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAZILAMA YAPMASI:

20.03.2007 tarihinde DTP Iğdır il teşkilatı üyesi olan Ayhan Ayaz’ın telefonla çok defa Azat (K) isimli PKK terör örgütü mensubu ile konuştuğu, ondan talimat ve para aldığı, molotof kokteyli yapmayı öğrenip, PKK lehine yazılamalara katıldığı anlaşıldığından 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Erzurum 2. Ağır ceza Mahkemesinin 2007/150 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

83- DTP HALFETİ İLÇESİ YUKARIGÖKLÜ BELDE BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

17.05.2007 tarihinde Halfeti İlçesi Yukarıgöklü Beldesi DTP teşkilatında Operasyonlar durdurulsun, tecrit kaldırılsın afişleri altında açlık grevine gidildiği, parti binasında izinli olarak yapılan arama sonucu bol miktarda örgütü övücü yasak yayın ele geçirildiği, eylemin. DTP ilçe yöneticileri Salih Yalçınkaya, Seyit Ahmet Öcalan, Müslüm Kılıç, Şaban Yılmaz ve Mehmet Ali Öcalan’ın idaresinde gerçekleştiğinin anlaşılması karşısında, ilgililer hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

84- DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

25.03.2007 tarihinde DTP organizasyonunda Ankara’da gerçekleşen gösteride konuşan DTP genel başkan yardımcısı Orhan Miroğlu, terör örgütü ve amacı ile elebaşı Abdullah Öcalan’ı övücü beyanları nedeniyle 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/160 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

85- DTP KURUCU ÜYESİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

05.07.2007 tarihinde öldürülen PKK elemanının İdil İlçesi Yarbaşı köyünde açılan taziye çadırına giden DTP kurucu üyesi Selim Sadak’ın ‘ gençlerin aç ve cahil olduklarından dağa çıktıklarını söylerlerdi ancak bu böyle değildir. Rojda (Öldürülen PKK’lı) Avrupa’da eğitimini almış ve açlık sorunu olmadığı halde Avrupa’dan katılmıştır. Rojda’nın sadece özgürlük sorunu vardı, bir nefes özgürlük için dağlara çıktı’ şeklindeki terör örgütünü ve amacını övücü sözleri nedeniyle başlatılan soruşturma devam etmektedir.

86- GEÇMİŞTE TERÖR ÖRGÜTÜ MENSUPLARINA YURT DIŞINA ÇIKABİLMELERİ İÇİN SAHTE KİMLİK BELGESİ DÜZENLEYEN ARİF YAYLA’NIN DTP ŞEHİTKAMİL İLÇE YÖNETİM KURULU ÜYESİ OLMASI:

07.02.2004 tarihinde terör örgütü mensuplarına yurt dışına çıkabilmeleri için sahte kimlik belgesi düzenlemek eylemi nedeniyle yargılanıp, 765 sayılı TCY.nın 169. maddesi gereğince mahkum olduğu 3 yıl 9 ay hapis cezası Yargıtay’ca onanması suretiyle kesinleşen Arif Yayla’nın DTP Gaziantep İli Şehitkamil İlçesi ilçe yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptığı anlaşılmıştır. DTP.nin kuruluşundan önce söz konusu eylemi ile kişilik yapısı ortaya çıkan Arif Yayla’nın DTP kadroları içerisinde yönetici sıfatını alabilmesi DTP.nin PKK terör örgütü ile olan organik bağıyla ilgili olduğunu göstermektedir.

87- DTP MİLLETVEKİLİ SABAHAT TUNCEL’İN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN KONGRESİNE DELEGE OLARAK KATILMASI:

İstanbul ilinde karıştığı bir cinayet olayı nedeniyle sorgulanan İbrahim Çakmaz isimli şahsın beyanlarında bir ara PKK örgüt kamplarına katıldığını ancak daha sonra İstanbul’a döndüğünü, bu arada DTP faaliyetleri içinde gördüğü kişilerden bazılarının da örgüt kamplarına katıldığını bunlardan teşhis ettiği kişi olarak DTP merkez yürütme kurulu üyesi Sabahat Tuncel’i göstermiş ve kendisinin üzerinde örgüt elemanlarının giydiği kıyafet olduğu halde 2004 yılında yasa dışı örgütün kongresine delege olarak katıldığını beyan etmiştir. Bu şekilde örgüt kamplarında terörist kıyafetleri içinde dolaşan Sabahat Tuncel hakkında TCY.nın 314/2. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası tutuklu olarak devam ederken, ilgili 22.07.2007 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerine DTP destekli bağımsız aday olarak katılmış ve seçim sonucu milletvekili olmuş, daha sonra da Demokratik Toplum Partisi’ne katılmıştır. Halen yargılanmasına İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/358 esas sayılı dosyası üzerinden devam edilen Sabahat Tuncel’in yasa dışı terör örgütü delegeliğinin yanı sıra DTP Milletvekili ünvanını da taşıması davalı partinin terör örgütü ile ne kadar içlidışlı olduğunu kanıtlamaktadır.

88- TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE GÖSTERİYE DÖNÜŞEN MİTİNG SIRASINDA DTP MİLLETVEKİLİ VE GENEL BAŞKAN YARDIMCISI AYSEL TUĞLUK’UN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

21.03.2007 tarihinde Van İlinde DTP tarafından düzenlenen miting sırasında teröristbaşı Öcalan’ın posterleri sergilenmiş, PKK üyelerinin resimlerinin bulunduğu pankartlar açılmış, PKK’yı simgeleyen bayraklar ortada dolaştırılmıştır. Bu ortamda konuşma yapan DTP genel Başkan yardımcısı Aysel Tuğluk, ‘sayın Öcalan sıradan biri değildir.Kürt sorunu konusunda savunduğu fikirler geniş kesimler tarafından kabul görmektedir’ ve benzeri sözlerle terör örgütünün ve elebaşının propagandasını yapması nedeniyle hakkında 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/273 esas sırasında devam etmektedir.

89- DTP HATAY İL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP Hatay İl başkanı olan Halis Yurtsever düzenlenen toplantıda Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak şeklinde yaptığı konuşma nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası Dörtyol Sulh Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

90- DTP GAZİANTEP İL BAŞKANININ ÖLDÜRÜLEN TERÖRİSTİN CENAZESİNDE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

04.09.2007 tarihinde öldürülen terör örgütü elemanının Nizip İlçesinde yapılan cenazesine katılan DTP Gaziantep İl başkanı Mustafa Tuç’un burada yaptığı konuşmada öldürülen teröristleri Kürdistan şehidi diye tanımladığı, bu ve diğer ifadeleri ile terör örgütünün propagandasını yaptığı anlaşılması nedeniyle hakkında başlatılan soruşturmaya Adana Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK 250. md. ile yetkili) 2007/522 sayılı evrakı üzerinden devam edilmektedir.

91- DTP DİYARBAKIR İL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

24.01 2006 tarihinde Diyarbakır DTP il başkanı olan Ahmet Cengiz terör örgütü ve Öcalan’ı övücü mahiyette yaptıkları basın açıklaması nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övme suçundan cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmış, yapılan yargılaması sonucu Diyarbakır 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 12.12.2006 gün ve 2006/431-296 sayılı kararı ile TCY.nın 215 maddesi gereğince mahkumiyetine karar verilmiştir.

92- DTP MİLLETVEKİLİ SELAHATTİN DEMİRTAŞ’IN ROJ TV’DE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

05.07.2005 tarihinde daha sonra DTP milletvekili olan Selahattin Demirtaş, ROJ TV isimli televizyon kanalına canlı telefon bağlantısı yolu ile katılarak, Öcalan’ın saygıdeğer bir insan ve Kürtlerin önderi olduğunu belirterek övdüğü, ‘.. hükümet ve ordu buna karşı duyarlı davranırsa, bu taleplere duyarlı davranılırsa artık bayraklara sarılı yada kesk-zor-zerlere (yeşil, sarı ve kırmızılara) sarılı cenazeler gencecik evlere gitmeyecek diye düşünüyorum’ diyerek PKK terör örgütünü mensuplarının cenazelerine sahip çıktığı ve destek vermek suretiyle örgütün propagandasını yaptığı anlaşıldığından yargılandığı Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 14.11.2006 gün ve 2005/258-2006/175 sayılı kararı ile TCY.nın 220/8. maddesi gereğince 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

93- DTP SİLOPİ İLÇE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜ VE ELEBAŞINI ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

21.03.2006 tarihinde Silopi İlçesinde yapılan gösteride konuşan DTP İlçe başkanı Hacı Üzen ve parti üyesi Kemal Aktaş haklarında terör örgütü ve amacını ile elebaşı Abdullah Öcalan’ı övücü beyanları nedeniyle terör örgütünün propagandasını yaptıkları gerekçesiyle 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/204 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

94- DTP ARDAHAN İL BAŞKANI ÖMER YILMAZ’IN BASIN AÇIKLAMASI:

01.09.2006 tarihinde DTP Ardahan İl Başkanı olan Ömer Yılmaz yaptığı basın açıklamasında terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan için sayın sıfatını kullanması ve konuşma içeriğinde kendisinden bahisle yaptığı işlerin önemli olduğunu ve barışın sağlanmasında önemli bir rol oynadığını beyan etmesi, bu şekilde ilgili şahsı övüp, yücelttiğinin sabit olması karşısında suç ve suçluyu övme suçu nedeniyle başlatılan soruşturma Ardahan Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

95- DTP GAZİOSMANPAŞA ARNAVUTKÖY BELDE TEŞKİLATINDA YAPILAN İZİNLİ ARAMA:

11.09.2006 tarihinde DTP Arnavutköy Belde teşkilat binasında izinli olarak yapılan arama sırasında teröristbaşı Öcalan’ın resimlerinin duvardaki panolarda bulunduğu, yine öldürülen teröristlerin resimlerinin yanında ‘şehitlerimize sahip çıkalım’ ibarelerinin yer aldığı, Türkiye’nin bir bölümünün sınırları içerisinde Kürdistan olarak gösterilen haritanın asılı olduğu ve çok sayıda terör örgütü ile ilgili yasak yayın bulunduğu tesbit edilmiştir.Dolayısıyla parti binasından ziyade terör örgütü PKK kampı izlenimi uyandıran bulgular elde edilmesi üzerine teşkilat görevlileri olan Mehmet Cevat İnce, Memet Akkuş, Ahmet Coşkun, Enver Özbil, Bedrettin Metin ve Sedat Çaycı haklarında yasadışı silahlı örgüte üye olma suçundan dolayı açılan kamu davası İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/226 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

96- DTP KARS İL BAŞKANININ BAŞBAKAN’A KÜRTÇE MEKTUP GÖNDERMESİ:

06.01.2007 tarihinde DTP Kars il başkanı Mahmut Alınak yaptığı basın açıklamasında Başbakan Recep Tayip Erdoğan’a hitaben taleplerini anlatan tamamı Kürtçe bir mektup (dilekçe) gönderdiğini beyanla metni okumuştur. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 81. maddesinde ‘ Siyasi parti veya temsilcilerinin Türkiye Cumhuriyeti üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri hüküm altına alınmıştır. İlgilinin söz konusu eyleminin tahrik edici, bölücü nitelikte olduğu, toplumu germe ve vatandaşları birbirlerine karşı kışkırtma amaçlı yapıldığı, bunun da terör örgütünün amaçları ile örtüştüğü kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortadadır. Siyasi partiler yasasına aykırı davranma suçu nedeniyle Mahmut Alınak hakkında açılan kamu davası Kars 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/163 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

97- DTP YÖNETİCİLERİNİN TERÖRİST CENAZESİNE PROPAGANDA AMAÇLI KATILMALARI:

19.07.2006 tarihinde öldürülen terör örgütü mensubunun PKK gösterisine dönüştürüle cenazesine katılan DTP Hakkari il başkanı Sebahattin Suvağcı, il yöneticileri Alaattin Eğe, Mikail Atan, Selim Engin ve DTP’li Hakkari BELEDİYE başkanı Metin Tekçe’nin terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde, suç ve suçluyu övme, örgüte desteğini açıklama amacıyla cenaze töreninde bulundukları anlaşılmakla haklarında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası halen Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/231 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

98- DTP VARTO İLÇE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNE DESTEK AÇIKLAMASI:

18.07.2006 tarihinde DTP Varto ilçe başkanı olan Ali Sever’in terör örgütünün sözcülüğünü yapmakta olan ROJ TV isimli televizyon kanalına telefonla canlı bağlantı yaparak,ilçe merkezinde güvenliği sağlama amaçlı bulunan kolluk kuvvetlerini istemediklerini beyan ederek terör örgütünün propagandasını yapma suçu nedeniyle hakkında açılan kamu davası halen Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/19 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

99- DTP HAKKARİ İL BAŞKANI VE DTP’Lİ BELEDİYE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜ TALİMATI İLE SEMPOZYUM DÜZENLEMELERİ:

Terör örgütünün internet siteleri vasıtasıyla ana dilde eğitim, Kürtçe eğitim taleplerinin artırılması yolundaki talimatı üzerine DTP Hakkari il başkanı Alaattin Eğe ve DTP’li BELEDİYE başkanı Metin Tekçe tarafından 14.08.2006 tarihinde Hakkari İlinde ‘Kürt Dili Eğitim Hareketi’ isimli sempozyumun gerçekleştirildiği, bu şekilde ilgililerin terör örgütüne yardım suçunu işledikleri anlaşıldığından haklarında açılan kamu davası halen Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/29 esasına kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

100- DTP ANKARA İL BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ DESTEKLEYİCİ BASIN AÇIKLAMASI:

02.12.2006 tarihinde DTP Ankara il örgütü tarafından gerçekleştirilen ve atılan sloganlarla terör örgütünü destekler nitelikte gerçekleştirilen basın açıklaması nedeniyle DTP Ankara il başkanı Salih Karaaslan ve arkadaşları hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası halen Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/49 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

101- DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI AYSEL TUĞLUK VE DİYARBAKIR İL BAŞKANI HİLMİ AYDOĞDU’NUN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMALARI:

03.09.2006 tarihinde DTP genel başkan yardımcısı Aysel Tuğluk ve Diyarbakır il başkanı Hilmi Aydoğdu parti tarafından düzenlenen mitingte terör örgütü ve Öcalan’ı övücü mahiyette yaptıkları konuşmalar nedeniyle haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/368 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

102- DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI AYSEL TUĞLUK VE DTP’Lİ SİİRT İL BAŞKANI MURAT AVCI’NIN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMALARI:

16.05.2006 tarihinde DTP Batman il kongresine katılan Aysel Tuğluk ve Murat Avcı burada yaptıkları konuşmalarda Öcalan’ın siyasi irade olarak muhatap kabul edilmesi gerektiğini, PKK’yı terörist ilan etmelerinin sorunun çözümüne katkıda bulunmayacağını, terörist olarak nitelendirilen insanların kimilerine göre kahraman olduğunu, Öcalan’ı terörist ilan etmeleri halinde halkın karşısına çıkamayacaklarını ifade etmeleri nedeniyle oluşan terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası halen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/369 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

103- DTP MALATYA İL YÖNETİCİ VE ÜYELERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ EYLEMLERİ:

15.02.2006 ile 31.03.2006 tarihleri arasında DTP Malatya il yöneticisi ve parti üyesi olan Onur Geldi, Sebahattin Işıklı, Mahmut Kayar, Pınar Uzun, Emral Dağdelen, Nimet Özalp, Zeynep Doğan, Mahmut Güngör, Behçet Tunç, Hüseyin Yılmaz, Resul Atay, Kemal Çağlan, Nuray Kılınç, Mehmet Ali Yaman, Gülhanım Doğan, Yusuf Tokdemir ve Erdoğan Karaca tarafından gerçekleştirilen yasa dışı gösterilerde slogan attıkları, öldürülen terörist cenazelerinde olay çıkardıkları, Öcalan için parti, binasında açlık grevi organize ettikleri anlaşıldığından haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası halen Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/14 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

104- DTP ŞIRNAK İL ÖRGÜTÜNÜN ORGANİZE ETTİĞİ İZİNSİZ GÖSTERİDE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASININ YAPILMASI:

02.12.2006 tarihinde Şırnak ilinde düzenlenen yasa dışı gösteriye katılan DTP il başkanı İzzet Belge ve yönetici Abdullah İsnaç’ın terör örgütünü övücü nitelikte konuşmaları ve yasa dışı slogan atmaları nedeniyle oluşan terör örgütünün propagandasını yapmak suçu nedeniyle açılan kamu davası halen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/81 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

105- DTP BAĞCILAR İLÇE BİNASINDA YAPILAN İZİNLİ ARAMA:

05.11.2006 tarihinde bir ihbar üzerine DTP Bağcılar ilçe binasında gerçekleştirilen aramada teröristbaşı Öcalan ve terör örgütü elemanlarının resimlerinin asılı olduğu, çok sayıda yasak yayın bulunduğu, terör suçlarından aranılan şahısların yakalandığı, dolayısıyla parti binasının terör örgütü PKK kampı görevini yerine getirdiği görülmüş, DTP yöneticileri Lütfi Dağ, Mikail Varhan, Hüseyin Şahin, Cihan Gündüz ve Mehmet Sait Şaşmaz haklarında terör örgütü üyesi olmak suçundan açılan kamu davası halen İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/391 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

106- DTP KADIN MECLİSİ TEMSİLCİLERİNİN YAPTIKLARI BASIN AÇIKLAMASINDA TERÖR ÖRGÜTÜ VE ELEBAŞINI ÖVME EYLEMLERİ:

24.11.2006 tarihinde DTP üyeleri Sara Aktaş, Sebahat Tuncel (DTP Milletvekili), Yıldız Aktaş, Selma Söker, Zahide Besi, Selma Irmak, Aynur Coşkun, Sibel Öz, Zeynep Karaman, Pelgüzar Kaygısız, Çimen Işık, Türkan Yüksel ve Ayfer Ekin tarafından Ankara’da yapılan basın açıklamasında yer alan ibareler itibariyle oluşan terör örgütü ve elebaşının propagandasını yapmak suçu nedeniyle açılan kamu davası halen Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/85 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

107- BUCA DTP GENÇLİK MECLİSİ ADINA TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

27.05.2007 tarihinde DTP Buca ilçe teşkilatı önünde Yusuf Koçaklı tarafından okunan ‘ DTP Buca Gençlik Meclisi’ imzalı basın bildirisinde terör örgütü PKK ve onun elebaşı Öcalan’ı övücü nitelikteki ifadeler nedeniyle örgüt propagandası yapmak, suç ve suçluyu övmek suçlarından açılan kamu davası halen İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/309 esas sırasında kayıtlı kamu davası üzerinden devam etmektedir.

108- DTP AĞRI İL ÖRGÜTÜNÜN ORGANİZE ETTİĞİ İZİNSİZ GÖSTERİDE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASININ YAPILMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP Ağrı il teşkilatı tarafından organize edilen izinli gösteri sırasında yapılan konuşmaların içeriği, atılan yasa dışı sloganlarla gösteri yine terör örgütünü övme niteliğini kazanmıştır. Olay nedeniyle DTP yöneticileri Murat Öztürk, Hazal Aras ve Murat Daş haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası halen Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/156 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

109- DTP MYK ÜYESİ MEDENİ KIRCI’NIN ÖRGÜT PROPAGANDASI YAPMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP MYK üyesi Medeni Kırıcı Bingöl ilinde yaptığı konuşmada terör örgütü ve elebaşını övücü beyanlarda bulunması nedeniyle hakkında açılan soruşturma devam etmektedir.

110- DTP İSKENDERUN İLÇE BAŞKANININ VE YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ KONUŞMALARI:

21.03.2007 tarihinde İskenderun ilçesinde düzenlenen gösteride konuşan DTP ilçe başkanı Mehmet Salih Koca ve ilçe yöneticisi Mahmut Aydıncı’nın bölücü örgütü övücü beyanlarda bulunduklarının anlaşılması nedeniyle haklarında suç ve suçluyu övmek suçlarından açılan kamu davası halen İskenderun 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/438 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

111- DTP SULTANBEYLİ İLÇE TEŞKİLATININ ORGANİZE ETTİĞİ İZİNSİZ GÖSTERİ VE İLÇE BİNASINDA YAPILAN ARAMA:

11.03.2007 tarihinde izinsiz olarak organize edilen terör örgütü ve elebaşı lehine yapılan gösteri sırasında molotof kokteyli atma gibi şiddet eylemleri gerçekleştirilmiştir. Görüntü kayıtlarının incelenmesinde topluluğu DTP yöneticilerinin yönlendirdiğinin belirlenmesi karşısında DTP Sultanbeyli ilçe teşkilatında yapılan izinli aramada ‘9 Ekim senaryosunu nefretle kınıyoruz-Kürt sorununda çözüm gücü Öcalan’dır, derhal diyalog kurulsun’ şeklinde ifade içeren pankart, yasa dışı yayınlar ele geçirilmiştir. Olayla ilgili olarak DTP Sultanbeyli ilçe başkanı Ahmet Narım’ın da aralarında bulunduğu kişiler hakkında başlatılan soruşturma devam etmektedir.

112- DTP KARAYAZI TEŞKİLATINCA GERÇEKLEŞTİRİLEN AÇIK HAVA TOPLANTISININ ÖRGÜTÜ ÖVME MİTİNGİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

22.03.2007 tarihinde Karayazı ilçesinde gerçekleştirilen izinli gösteri terör örgütü mitingine dönüştürülmüş, konuşmacı olan DTP Karayazı ilçe başkanı Fuat Arslan, Karaçoban ilçe başkanı Mehmet Tilki, Erzurum il başkanı Bedri Fırat ve Parti Meclisi üyesi Cemal Coşgun yaptıkları konuşmalarda ‘Önderliğimiz gün be gün sistematik bir biçimde zehirlenmektedir’ gibi ve benzeri ibarelerle terör örgütünü ve elebaşını övücü beyanlarda bulunmaları nedeniyle olayla ilgili başlatılan soruşturma devam etmektedir.

113- DTP PARTİ MECLİSİ ÜYESİ LEYLA ZANA’NIN BÖLÜCÜ NİTELİKTEKİ KONUŞMASI:

DTP PM üyesi eski DEP milletvekili Leyla Zana 19.07.2007 günü Bingöl ilinde DTP destekli bağımsız milletvekili adayı Mehmet Nuri Özmen’in seçim mitinginde yaptığı ‘Bana Diyarbakır’lı diyorlar, ben Diyarbakır’lı değil, Kürdistanlıyım. Buralara Doğu, Güneydoğu diyorlar. Buralar Doğu, Güneydoğu değil Kürdistandır. Bizlere bölücü diyorlar, aslında bu topraklar bizim’ ifadeleriyle yaptığı konuşmanın bölücü terör örgütünün amaçları doğrultusunda yapıldığına kuşku bulunmamaktadır. İlgilinin daha önce de benzer eylemleri nedeniyle mahkumiyetleri bulunduğu, terör örgütüne yakınlığı hatırlandığında toplumu birbirine karşı kışkırtma görevini üstlendiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Olayla ilgili soruşturma halen devam etmektedir.

114- DTP PARTİ MECLİSİ ÜYESİ LEYLA ZANA’NIN DİYARBAKIR’DA YAPTIĞI BÖLÜCÜ VE TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ NİTELİKTEKİ KONUŞMASI:

18.07.2007 tarihinde Diyarbakır ilinde düzenlenen DTP destekli bağımsız milletvekili adayların seçim mitinginde konuşan DTP PM üyesi eski DEP milletvekili Leyla Zana çok açık biçimde terör örgütü PKK ve elebaşı Öcalan’ı övmüş, lehlerine slogan atılmasını sağlamıştır. Önderimiz İmralı’da sözlerini sarfeden Leyla Zana hakkında açılan soruşturma halen devam etmektedir.

115- DTP MİLLETVEKİLİ AYSEL TUĞLUK’UN TERÖRİSTBAŞINI ÖVMESİ:

DTP genel başkan yardımcısı ve Milletvekili olan Aysel Tuğluk’un 17.07.2007 tarihinde yaptığı basın açıklamasında ‘Öcalan için sayın ifadesini kullanmaya devam edeceğiz’,’PKK ve Öcalan Kürt sorunundan bağımsız düşünülemez’ şeklindeki sözleri nedeniyle suç ve suçluyu övme ve terör örgütünün propagandasını yapmak suçlarından açılan soruşturma halen Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmekte olup, ilgilinin milletvekili olması nedeniyle yasama dokunulmazlığının kaldırılması talebinin sonucu beklenmektedir.

116- DTP ÜYELERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ VE ELEBAŞINI ÖVME EYLEMLERİ:

DTP üyesi olduklarını beyan eden Hediye Tekin ve Nazime Ceren Salmanoğlu08.03.2007 tarihinde yaptıkları konuşmalarda açıkça terör örgütü ve elebaşı Öcalan’ı övücü beyanlarda bulunmaları sebebiyle haklarında suç ve suçluyu övme ve terör örgütünün propagandasını yapmak suçlarından açılan kamu davası halen İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/311 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

117- DTP’Lİ BELEDİYE BAŞKANININ SÖZDE KÜRDİSTAN ŞEKLİNDE HAVUZ YAPTIRMASI:

23.02.2007 ve öncesi tarihlerde yapımı devam eden Diyarbakır Kayapınar BELEDİYEsine ait havuzun şekli projesinde elips şeklinde tasarlandığı halde daha sonra DTP’li BELEDİYE başkanı Zülküf Karatekin ve elemanları tarafından şekil değiştirilip, bir kağıda kurşun kalemle çizilmek suretiyle müteahhitten yapımı istenildiği, çizilen şeklin terör örgütü PKK tarafından sözde büyük kürdistan olarak tanımlanan sınırlarla birebir uyumlu olduğunun anlaşılması karşısında ilgililer hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan açılan kamu davası halen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/277 esas sırasında kayıtlı kamu davası üzerinden devam etmektedir.

118- DTP MİLLETVEKİLİ SEBAHAT TUNCEL’İN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

08.09.2007 tarihinde Batman ilinde BELEDİYE tarafından düzenlenen festivalde konuşan DTP Milletvekili Sebahat Tuncel ‘ Bize denildi ki; çocuklarınızı terörist ilan edin, sizi farklılıklarınızla kabul edeceğiz, hiçbir Kürt halkı, hiçbir Kürt ferdi bunu kabul etmez’ şeklinde sözlerle terör örgütü PKK’yı açıkça övmüştür. İlgilinin PKK terör örgütü üyesi olma suçundan yargılamasının devam ettiği dikkate alındığında sarfettiği bu sözlerin aslında kendisi açısından yadırganacak sözler olmadığı anlaşılacaktır. Ancak yadırganması gereken; şiddeti öngörmeden, hukuk platformunda demokratik mücadele yapması öngörülen siyasi parti bünyesinde terör örgütü üyeliğinden yargılanan ve halen de terör örgütünü savunan ve hatta bunu kendisine görev edindiği anlaşılan kişilerin bulunmasıdır. Ulusal ve uluslararası düzenlemelerde siyasi partilerin çalışma ilkelerini belirleyen kurallar ve evrensel demokrasi ilkeleri açısından üzüntü verici bu durum, Demokratik Toplum Partisi’nin siyasi parti olarak çalışmalarının temelinde terör örgütünün dolayısıyla şiddetin yer aldığının açıkça kanıtıdır. Sebahat Tuncel hakkındaki soruşturma halen devam etmektedir.

119- DTP MİLLETVEKİLİ VE ESKİ GENEL BAŞKANI AHMET TÜRK’ÜN TERÖR ÖRGÜTÜ İLE İLGİLİ AÇIKLAMASI:

22 Temmuz 2007 seçimlerine DTP destekli bağımsız aday olarak giren ve milletvekili seçilen partinin eski Genel Başkanı ve DTP milletvekili Ahmet Türk, 04.08.2007 tarihinde TBMM’de yeminler yapılırken Meclis bahçesinde NTV isimli televizyon kanalına verdiği röportaj sırasında ‘Bize PKK’yı kınayın diyorlar. Kınarsak etkimiz kalmaz’ şeklinde beyanda bulunmuştur. Yukarıda belirtilen olaylarda da görülebileceği gibi DTP yönetici ve üyelerinin hemen hemen tamamında görülen terör örgütüne yaklaşım aynıdır.Tüm dünyanın terör örgütü olarak kabul ettiği, ülkemizde otuzbini aşkın insanımızın hayatına mal olan PKK’yı sadece ve sadece kınayamamak kınarsa etkilerinin kalmayacağını beyan etmek dahi DTP’nin söz konusu örgütten izinsiz hiçbir eylemde bulunamayacağının, kendilerinin varlık sebebi olarak örgütü gördüklerinin kanıtıdır.

Söz konusu televizyon programında sarfedilen sözlerle ilgili Ahmet Türk hakkında başlatılan soruşturma halen devam etmektedir.

120- DTP VAN İL YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASI YAPMASI:

16.04.2007 tarihinde DTP Van il yöneticisi Mehmet Veysi Dilekçi yaptığı basın açıklamasında ‘PKK bu ülkenin gerçeğidir. Bunu kabul etmek zorundayız. Bizim PKK ile organik değil duygusal bağımız var”PKK’nın militanları da bu ülkenin evlatlarıdır. Devlette bunun için çözüm geliştirmek zorundadır”.Öte yandan hükümetin PKK’nın yaptığı ateşkese ve barış çağrısına cevap vermesini istiyoruz’ şeklindeki sözleri nedeniyle terör örgütünü övme suçundan açılan kamu davası halen Van Ağır Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

121- DTP ŞIRNAK İL ÖRGÜTÜ TARAFINDAN DÜZENLENEN AÇIK HAVA TOPLANTISININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVEN MİTİNG HALİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

21.03.2007 tarihinde DTP Şırnak il örgütü tarafından gerçekleştirilen toplantıda yapılan konuşmalarda DTP il başkanı İzzet Belge ‘doktorlardan bir açıklama gelmeden, bizim liderimizi sapasağlam görmeden bu gerginlikler devam edecek. Ama Türkiye bunu yapmıyor, Apo zehirlenmedi öyle bir şey yok, sapasağlamdır ama biz buna inanmıyoruz. Biz Türkiye’ye sesleniyoruz sağlam bir doktor heyetini İmralı’ya gönderin onlardan açıklama duyalım biz de rahatlıyalım. İşte biz o zaman sakin olabiliriz.’, DTP kurucu üyelerinden Selma Söker’de konuşmasında Öcalan’a övgüler düzdükten sonra ‘ sayın Öcalan son görüşmesinde botan halkına selamlarını iletmiştir. Biz de buradan kendisine özgürlük çığlığımızı ulaştıralım’ şeklinde beyanlarda bulunmuş, gösteri sırasında terör örgütü PKK ve elebaşı Öcalan lehine yoğun biçimde sloganlar atılmış, sözde bayraklar alanda dolaştırılmıştır. Söz konusu olayla ilgili soruşturma devam etmektedir.

122- DTP TUNCELİ İL BAŞKANININ TERÖRİST BAŞI ÖCALAN’I ÖVMESİ:

18.03.2006 tarihinde DTP Tunceli il örgütünün düzenlediği, atılan sloganlarla örgüt mitingine çevrilen açık hava toplantısında partinin il başkanı olan Özgür Söylemez yaptığı konuşmada ‘sayın Öcalan’a uygulanan ağır tecrit polıitikalarını doğru bulmuyoruz’ şeklinde sözlerle suç ve suçluyu övme suçunu işlediği anlaşıldığından hakkında açılan kamu davasının Tunceli Sulh Ceza Mahkemesinin 2006/103 esas sayılı dosyası üzerinden yapılan yargılaması sonucu TCY.nın 215. maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilmiştir.

123- DTP MYK ÜYESİ MEHMET ZEKİ DOĞRUL’UN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BEYANI:

05.05.2007 tarihine DTP Bingöl il teşkilatının olağan kongresinde konuşan partinin MYK üyesi Mehmet Zeki Doğrul’un ‘sayın Öcalan’ diye başlayan ve örgüt liderini övücü sözlerin yer aldığı konuşmasında suç ve suçluyu övme suçunu işlediği anlaşıldığından TCY.nın 215. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasın halen Bingöl Sulh Ceza Mahkemesi nezdinde devam etmektedir.

124- DTP SİLOPİ İLÇE TEŞKİLATININ DÜZENLEDİĞİ YASA DIŞI GÖSTERİ:

24.04.2007 tarihinde DTP Silopi ilçe başkanı ve yöneticileri olan Haci Üzen, Sabriye Burumtekin ve Fatma Gündüz tarafından düzenlenen izinsiz gösteri sırasında ‘Dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’, ‘Öcalan’sız dünyayı başınıza yıkarız’, ‘biji serk Apo’ gibi yasa dışı sloganların atıldığı, Fatma Gündüz tarafından okunan Öcalan’ı övücü nitelikteki basın açıklaması ve gösterinin terör örgütü gösterisine dönüştürüldüğünün anlaşılması karşısında ilgilileri hakkında 2911 sayılı yasanın 28/1. maddesi gereğince cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası halenSilopi 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/666 esas sırasında kayıtlı dosyası üzerinden devam etmektedir.

125- DTP’NİN YASADIŞI EYLEMLERDE YAŞI KÜÇÜK KİŞİLERİ KULLANMASI:

19.03.2006 tarihinde Antalya ili Konyaaltı Açıkhava Tiyatrosu’nda DTP tarafından izinli olarak düzenlenen açık hava gösterisi sırasında elde edilen görüntüler üzerinde ve alanda kolluk kuvvetlerinin yaptıkları tesbitler sonucu terör örgütü PKK’yı simgeleyen sözde bayrakları taşıyan, üzerlerinde beyaz penye üzerine yazı ile ‘ Öcalan irademizdir’ yazdırılmış ve özel olarak yaptırılmış tişörtleri giyen1990 doğumlu Ayten Dursun, 1989 doğumlu Hüsna Adam ve 1989 doğumlu Hülya Kılıç yakalanmışlardır. Haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davasında İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/348 esas sayılı dosyası üzerinden yapılan yargılamaları sonucu adı geçenlerin TCY.nın 314/2. maddesi delaletiyle 220/8. maddesi gereğince cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Sanıklar söz konusu yargılamaları sırasında verdikleri ifadelerinde üzerlerine giydikleri tişörtleri ve salladıkları örgüt bayraklarını olaydan 3-4 gün önce evlerine gelen ve DTP’den geldiklerini söyleyen kişilerin kendilerine verdiğini ve giymelerini istediklerini beyan etmişlerdir. Aynı olayda yargılanıp, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamadığı yönünde uzman hekim kurulu raporu bulunması nedeniyle atılı suçtan ceza tertibine yer olmadığına karar verilen 1992 doğumlu Dilan Taş’ta aynı şekilde beyanda bulunmuştur. Söz konusu yargılama dosyasındaki bilgilerden açıkça anlaşılabileceği gibi Demokratik Toplum Partisi terör örgütünü övme, yüceltme eylemlerinde çocukları dahi kullanmıştır. Yasa dışı gösteride küçük çocukların kullanılmasının siyasi partinin amaçlarına ulaşmada kullanması gereken demokratik araçlardan birisi olamadığı tartışmasızdır.

126- DTP ÜYELERİNİN YASA DIŞI SLOGAN ATTIKLARI ŞİDDET İÇERİKLİ GÖSTERİ:

24.11.2006 tarihinde Malatya DTP üyeleri Mehmet Emin Yanardağ ve Bayram Bozan’ın da içlerinde bulunduğu bir grup tarafından gerçekleştirilen yasa dışı gösteride terör örgütü ve elebaşının sloganlarla propagandasının yapıldığının belirlenmesi karşısında haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası halen Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/116 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

127- EYLEM YAPMAK İÇİN İSTANBUL’A GELEN TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİNİN DTP İL BİNASINDA KARŞILANIP, LOJİSTİK DESTEK SAĞLANMASI:

16.09.2006 tarihinde İstanbul ilinde yakalanan PKK terör örgütü üyesi Müslüm Karadağ ifadesinde PKK terör örgütüne katılışını, örgütün kırsal alanında eğitim gördüğünü detaylı olarak anlatmış, ifadesinde devamla 2006 yılında eylem için İstanbul’a geldiğini, burada İstanbul DTP il binasında tanıştığı Lezgin isimli şahsın barınma konusunda kendisine yardımcı olduğunu, DTP il teşkilatında bulunan ‘yurtsever’ tabir edilen ailelere kendisini teslim ederek barınma konusunda yardımcı olduğunu, bu kapsamda İstanbul’un muhtelif yerlerinde çeşitli şahıslara ait evlerde kaldığını, gündüzleri ise DTP il binasına götürüldüğünü beyan etmiştir. Söz konusu olayla ilgili olarak Müslüm Karadağ hakkında terör örgütü üyesi olmak suçundan açılan kamu davası halen İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006&250 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

128- KIZILTEPE İLÇESİNDE DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN ŞİDDET EYLEMLERİ VE PARTİ İL BİNASINDA YAPILAN ARAMA SONUCU ELE GEÇEN SUÇ UNSURLARI:

02.04.2006 tarihinde 14 teröristin öldürülmesini protesto amaçlı olarak DTP tarafından düzenlenen basın açıklamasının şiddet eylemlerine dönüştüğü, parti binasından taş atılması ve bir polis memurunun tabancasının gasp edilip, güvenlik kuvvetlerinin üzerine ateş açılması üzerine merciinden izin alınarak girilen DTP Kızıltepe ilçe binasında yapılan aramada; ‘BİZLER TÜRKİYELİYİZ AMA KÜRDÜZ ÖNDERİMİZ ABDULLAH ÖCALANDIR’, ‘KÜRT HALKINA UZANAN ELLER KIRILSIN’, ‘KÜRT HALKI ÖZGÜRLEŞİNCEYE KADAR DİRENECEK’ gibi terör örgütü ve elebaşını övüp, sahiplenen hazır pankartların, bol miktarda asılı Öcalan ve terör örgütü elemanlarının resimlerinin bulunduğu tesbit edilmiştir. Olaylara fiilen katılan ve yaptıkları açıklama ve hareketlerle olayları başlatan DTP Mardin il yöneticileri Ferhan Türk, Cebrail Sayar, Osman Akkoyun, Ahmet Temel, Süleyman Ökmen ve Gülser Yıldırım’ın da aralarında bulunduğu kişiler hakkında terör örgütüne üye olma suçundan açılan kamu davası halen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/159 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

129- DTP MİLLETVEKİLİ AHMET TÜRK’ÜN TERÖR ÖRGÜTÜ PKK’YA TEŞEKKÜR ETMESİ:

DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün 06.11.2006 tarihinde Manisa’da yaptığı konuşma sırasında PKK’ya gerçekleştirdiği sözde ateşkesle ilgili teşekkür ettiği iddiası ile ilgili olarak kendisine soru yönelten Batman Çağdaş Gazetesi muhabirlerine olayı doğrulayan beyanda bulunduğu iddiası ile hakkında açılan soruşturma Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

130- DTP MİLLETVEKİLLERİ AYSEL TUĞLUK VE AYLA AKAT ATA’NIN TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELİĞİ SUÇUNDAN YARGILANMALARI:

Terör örgütü PKK’nın kurucusu ve elebaşı Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanıp, ülkemize getirilmesinden sonra gerçekleşen yargılama süreci sonrasında mahkum olduğu cezası İmralı Cezaevinde infaz edilmektedir. Yasalar gereğince avukatlarıyla görüşme olanağı tanınan teröristbaşının avukatları yasal haklarını kötüye kullanarak teröristbaşının terör örgütünü ve kurdurduğu siyasi partileri (geçmişte DEHAP, şimdi ise DTP) yönetmesine olanak sağlayan talimatlarını her görüşme sonrası ‘GÖRÜŞME NOTLARI’ adı altında terör örgütüne yakınlığı ile bilinen internet sitelerinde yayınlanmasını sağlamışlardır. Bu açıdan bakıldığında elebaşına yakınlıklarından ve sadakatlerinden kuşku duyulmayacak avukatlarından bazılarının DTP destekli bağımsız aday olarak milletvekili seçimlerine katılmaları ve hatta milletvekili seçilmeleri beklenen sonuç olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim teröristbaşının bu süreçte avukatlığını yapan Aysel Tuğluk ve Ayla Akat Ata 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan seçimler sonucu milletvekili seçilmişler ve derhal Öcalan’ın talimatı ile kurulun Demokratik Toplum Partisi’ne katılmışlardır. İlgililer hakkında teröristbaşının talimatlarını gerekli gördükleri yerlere iletmeleri nedeniyle açılan soruşturma sonucu eylemlerinin çok sayıda olması nedeniyle örgüt propagandası niteliğini aşıp, örgüt üyeliği vasfına ulaştığı anlaşıldığından terör örgütüne üye olmak suçundan haklarında açılan kamu davaları birleştirilerek halen İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/358 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

131- DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI SELMA IRMAK’IN TERÖRİSTBAŞINI ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

DTP Genel Başkan yardımcısı Selma Irmak 05.10.2007 tarihinde Ankara’da yaptığı basın açıklamasında terör örgütü PKK’nın elebaşı Öcalan’ı övücü beyanlarda bulunması nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övmek suçundan başlatılan soruşturma Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

132- DEMOKRATİK TOPLUM PARTİLİ BELEDİYE BAŞKANLARININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜN YAYIN ORGANI ROJ İSİMLİ TELEVİZYON KANALININ KAPATILMASINI ÖNLEMEK İÇİN DANİMARKA BAŞBAKANINA MEKTUP YAZMALARI:

Daha önce Avrupa çıkışlı yayın yapan ve bu yayını ilgili ülkeler nezdinde Devletimizin ‘terör örgütünün sözcüsü gibi yayın yaptığı gerekçesi ile’ yaptığı girişimler sonucu bu durumun sabit olduğunun ilgili ülkelerce de anlaşılmasıyla kapatılmasına karar verilen MED TV, daha sonra kurulup aynı akıbete uğrayan MEDYA TV adlı televizyon kanallarının devamı niteliğinde, aynı kadrolar tarafından kurulan ROJ TV, halen Avrupa çıkışlı olarak yayınına devam etmektedir. Bu yayının kaldırılmasına ilişkin girişimlerde bulunulması karşısında etkili propaganda vasıtasını kaybetmekten korkan terör örgütüne paralel olarak DTP yöneticileri de yayının ‘durdurulmaması’ için girişimlerde bulunmuş, bu anlamda çeşitli etkinliklerin yanı sıra DTP’li 56 BELEDİYE başkanı imzası ile yayının yapıldığı Danimarka Başbakanına bir mektup gönderilmiş, parti mitinglerinde konuşan tüm yöneticiler söz konusu yayını savunan beyanlarda bulunmuşlardır. Halen söz konusu televizyon kanalının başında bulunan Abdullah Hicab adlıkişinin PKK üst yönetiminde de yer alması ve örgüt tarafından bu işle görevlendirilmesi, terörist başı Öcalan’ın avukat görüşmelerinde ( örneğin 12.Mayıs 2004 tarihli avukat görüşmesindeki beyanları) söz konusu kanalın yapısını ortaya koymaktadır. Terör örgütünün sözcülüğünü yaptığından kuşku bulunmayan, bu nedenle Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlarının engellenmesi amacıyla yayının yapıldığı Danimarka ülkesi nezdinde başlatılan girişimler karşısında DTP’li BELEDİYE başkanları tarafından Danimarka Başbakanına yazılan ve ROJ TV’nin kapatılmaması talebini içeren mektup nedeniyle mektuba imza koyan Osman Baydemir, Fırat Anlı, Abdullah Demirbaş, Yurdusev Özsökmenler, Zülküf Karatekin, Mehmet Salih Yıldız, Hüseyin Kalkan, Metin Tekçe, Gülcihan Şimşek, Muzaffer Yöndemli, Songül Erol Abdil, Cihan Sincar, Mehmet Nasır Aras, Demir Çelik, Ali Yıldız, Memet Tahir Kahramaner, Seyfettin Aydın, Mulla Şimşek, Abdülkerim Adam, Nusret Aras, Fahrettin Astan, Mehmet Selim Demir, Mehmet Tanhan, Mukaddes Kubilay, Fikret Kaya, Kutbettin Taşkıran, Aydın Budak, Hurşit Tekin, Şeyhmus Bayhan, Faik Dursun, Şükran Aydın, Ramazan Kapar, Nadir Bingöl, Hüseyin Öğretmen, Murat Ceylan, Abdullah Akengin, Esat Üner, Osman Keser, Leyla Güven, Etem Şahin, Süleyman Anık, Resul Sadak, Hasan Karakaya, Nuran Atlı, Zeyniye Öner, Emrullah Cin, Muhsun Kunur, Burhan Kurhan, Seyfettin Alkum, Hurşit Alptekin, Mehmet Kaya, Orhan Özer, Ahmet Ertak, Abdulkadir Ağaoğlu, Ayhan Erkmen ve İsmail Arslan haklarında silahlı örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek suçundan açılan kamu davası halen Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/205 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

133- DTP MİLLETVEKİLLERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜ TARAFINDAN KAÇIRILAN SEKİZ ASKERİN GERİ ALINMASINI ÖRGÜT PROPAGANDASINA DÖNÜŞTÜRMESİ:

21 Ekim 2007 tarihinde terör örgütü tarafından kaçırılan sekiz askerin geri alınması olayı DTP milletvekilleri Aysel Tuğluk, Fatma Kurtulan ve Osman Özçelik tarafından tam bir örgüt propagandasına dönüştürülmüştür. Roj TV gibi örgütün yayın organlarında olaydan sonra askerlerin teslim edilmeleri için özellikle ailelerinin DTP’ye yönlendirilmeleri ve nihayetinde üç milletvekilinin Kuzey Irak’a giderek terör örgütü elebaşının resimleri ve sözde bayrakları önünde askerleri almalarına ait görüntülerle istenilen propaganda amacına ulaşılmak istenilmiştir. Terör örgütünün aileleri DTP’ye yönlendirmesinden de anlaşılacağı gibi söz konusu eylemin propaganda amaçlı planlandığı çok açık olarak ortaya çıkmıştır. Olayla ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Aysel Tuğluk, Fatma Kurtulan ve Osman Özçelik haklarında başlatılan soruşturma devam etmektedir.

134- DTP MİLLETVEKİLİ İBRAHİM BİNİCİ’NİN TERÖR ÖRGÜTÜ MENSUBUNUN CENAZESİNDE YAPTIĞI BASIN AÇIKLAMASI:

İran-Irak sınırında öldürülen terör örgütü PKK mensubu Ayfer Serçe ile ilgili olarak 29.07.2007 tarihinde Viranşehir İlçesinde yasa dışı sloganların atıldığı örgütün elebaşının posterlerinin açıldığı, sözde bayraklarının sergilendiği gösteri sırasında basın açılaması yapan DTP Milletvekili İbrahim Binici’nin ‘Kürt halkına karşı tüm bu vahşi ve kanlı yönelimler Türk ve İran Devletlerinin eş zamanlı olarak gerçekleştirdikleri operasyonlarla direk bağlantılı olduğu bilinmelidir’ gibi sözleri nedeniyle işlemiş olduğu halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçu nedeniyle hakkında açılan kamu davası halen Viranşehir Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/39 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

135- DEHAP’IN DTP’YE KATILIŞ BİLDİRGESİ:

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik eylemleri odağı olduğu gerekçesiyle hakkında Anayasa Mahkemesi’ne kapatma davası açılmış olan Demokratik Halk Partisi (DEHAP) parti meclisi ve il başkanlarının katılımıyla 16 Ağustos 2005 tarihinde ‘ Demokratik Toplum Hareketi’ne katılım’ adı altında gerçekleştirdikleri toplantının sonuç bildirgesinde DEHAP’ın ”ciddi bir tecritle iç içe yaşatılan sayın Abdullah Öcalan’ın sorunun çözümünde muhatap olma bakış açısının kabulünde rolünü oynamaya çalıştığı’.’ beyanla, bundan sonra yola Demokratik Toplum Hareketi (daha sonra DTP olarak partileşen oluşum) bünyesinde devam edeceklerini deklare etmeleri nedeniyle Tuncer Bakırhan, ve diğer ilgililer hakkında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası halen Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/265 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir. Hakkında açılan kapatma davası dikkate alındığında DEHAP’ın üstlendiği görevi belirterek, aynı yönde çalışmak için DTP’ye katılması, davalı partinin asıl amacının terör örgütü ve liderinin savunulması olduğunu açıkça kanıtlamaktadır.

136- DTP ANKARA İL YÖNETİCİSİNİN YASADIŞI GÖSTERİLERİ ORGANİZE ETMESİ:

11 Eylül 2007 tarihinde Ankara TED Koleji çok katlı otoparkında ele geçen düzenekli patlayıcı yüklü Mercedes Vito marka araçla ilgili yapılan soruşturma sırasında ulaşılan zanlı Alpaslan Özkan ifadelerinde Ankara’da üniversitelerde okuyan öğrencilere PKK propagandası yapılarak örgüte eleman kazandırılması amacıyla kurulan Gençlik Kültür Merkezi (GKM)’nin DTP Ankara il yönetiminde görevli Fevzi Kara isimli şahsa ait olduğunu, yine DTP Ankara il yönetiminde görevli Taylan Gürel isimli şahsın sürekli GKM’ne gelip gittiğini, terör örgütünün yayın organlarında verilen örgüt ve elebaşısı Abdullah Öcalan lehine yasa dışı eylem talimatlarının gereğini yapmak üzere Ankara DTP il yönetimince alınan kararların bu şahıslar tarafından duyurulup, eylemlerin organize edildiğini beyan etmiştir. Olayla ilgili soruşturma halen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

137- DTP MİLLETVEKİLLERİ FATMA KURTULAN VE SEVAHİR BAYINDIR’IN TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPLARINDA EĞİTİM ALMASI:

Terör örgütü içerisinde faaliyette bulunduktan sonra ayrılan Dicle kod S.S. isimli şahıs daha sonra verdiği ifadelerinde; örgüt içerisinde faaliyet gösterdiği sırada HADEP-DEHAP parti teşkilatından bir çok insanın örgütün kamplarına gelerek siyasi eğitim aldıktan sonra tekrar Türkiye’ye dönerek bu partiler içerisinde faaliyet gösterdiğini, 2003 yılında (halen DTP milletvekili olan) Fatma Kurtulan ve Sevahir Bayındır’ın örgüte ait Şehit Harun kampına geldiklerini, kendilerine üç ay süreyle PJA içerisinde üst düzey sorumlusu Pelşin kod Gülizar Tural tarafından siyasi eğitim verildiğini, bu süre zarfında her ikisinin de örgüt kıyafetlerini giydikleri, eğitimin sonunda siyasi çalışmalarda bulunmak üzere Türkiye’ye döndüklerini beyan ettiği görülmüştür. Resmi nikahlı eşi Salman Kurtulan’ın halen örgüt içerinde faaliyet gösterdiği anlaşılan Fatma Kurtulan ve Sevahir Bayındır haklarında olayla ilgili soruşturmaya devam edilmektedir.

138- DTP’Lİ ŞIRNAK BELEDİYE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ AÇIKLAMASI:

07 Eylül 2007 tarihinde DTP’li Şırnak BELEDİYE başkanı Ahmet Ertak’ın Şırnak’ta Fransız haber ajansı ‘France 24’ kanalına verdiği görüntülü röportaj sırasında ‘ ‘PKK Kürt halkını destekliyor. Bizde PKK’yı destekliyoruz. PKK’yı desteklemek lazım” şeklinde beyanlarda bulunduğunun anlaşılması karşısında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

139- DTP ÜYESİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI, DOĞUBAYAZIT İLÇE BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ MERKEZİNE ÇEVRİLMESİ:

21.02.2006 tarihinde kuruluş aşamasındaki DTP Doğubayazıt ilçe binasında yapılan izinli arama sırasında duvarlarda terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın posterlerinin asılı olduğu, bina içerisinde ‘ Ben bir Kürdistanlı olarak, Kürdistan’da sayın Abdullah Öcalan’ı siyasal irade olarak görüyor ve kabul ediyorum’ içerikli Türkçe ve Kürtçe matbu dilekçelerin bulunduğu belirlenmiştir. Partinin kuruluş çalışmalarını yapan ve terör örgütü üyeliği suçundan mahkum olduğu önceki cezasını çektikten sonra cezaevinden 01.11.2004 tarihinde tahliye edilen Ahmet Özbay hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucu Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 30.05.2006 gün ve 2006/55-76 sayılı kararı ile 3713 sayılı yasanın 7/2. maddesi gereğince 10 ay hapis ve 416.00 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği anlaşılmıştır.

140- DTP ÜYESİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

DTP üyesi olduğunu beyan eden Orhan Tunç’un 02.10.2006 ve öncesi tarihlerde Diyadin İlçesinde terör örgütü PKK’nın propagandasını yapıp, eleman kazandırmaya çalıştığının anlaşılması karşısında hakkında başlatılan soruşturma Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

141- DTP’Lİ BELEDİYE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

02.10.2007 tarihinde öldürülen terör örgütü mensubu Mehmet Bayram’ın ailesi tarafından Adana İlinde kurulan taziye çadırına gelen Yakapınar beldesinin DTP’li BELEDİYE başkanı Osman Keser’in burada yaptığı konuşma sırasında ”bugün acı günü yaşıyoruz. Kürdistan halkı bir evladını daha toprağa verdi ve Hamit arkadaşımızı toprağa verdik. Bu bizim ne ilk şehidimizdir, ne de son şehidimiz olacaktır’..otuz yıldır silahlarla, operasyonlarla köylerimizi, coğrafyamızı yok ettiler. Hiçbir sonuç alamadılar ve alamayacaklardır’.’ gibi sözlerle açıkça terör örgütünün propagandasını yapması nedeniyle hakkında başlatılan soruşturma halen Adana Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde 2007/566 sayılı soruşturma evrakı üzerinden devam etmektedir.

D- EYLEMLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

07.06.1990 tarihinde SHP’den ayrılan onbir milletvekili tarafından kurulan Halkın Emek Partisi (HEP) hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 03.07.1992 tarihinde kapatma davası açılınca, 19.10.1992 tarihinde Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP) kurulmuştur. Anayasa Mahkemesi 14.07.1993 tarihinde HEP’in kapatılmasına karar vermiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 29.01.2003 tarihinde ÖZDEP’in kapatılması için dava açılması üzerine 07.05.1993 tarihinde Demokrasi Partisi (DEP) kurulmuştur. Anayasa Mahkemesi 23.11.1993 tarihinde ÖZDEP’in kapatılmasına karar vermiştir.

DEP hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 11.05.1994 tarihinde kapatma davası açılması üzerine bu kez 11.05.1994 tarihinde Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) kurulmuştur.16.06.1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından DEP’in kapatılmasına karar verilmiştir.

29.01.1999 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından HADEP’in kapatılması için dava açılmış, bu arada 24.10.1997 tarihinde Demokratik Halk Partisi (DEHAP) kurulmuş, 13.03.2003 tarihinde de Anayasa Mahkemesi HADEP’in kapatılmasına karar vermiştir.

DEHAP’ın kapatılması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 13.03.2003 tarihinde dava açılmış, 09.11.2005 tarihinde davalı Demokratik Toplum Partisi kurulmuştur. DEHAP hakkında dava süreci halen devam etmekte olup, bu arada DEHAP 19.11.2005 tarihinde fesih kararı almıştır.

1990 yılından bu yana devam eden ve yukarıda özetlenen süreçten anlaşılacağı gibi hemen hemen aynı kadrolar tarafından kurulup, devam ettirilen HEP; ÖZDEP, DEP, HADEP, DEHAP ve şimdi de DTP’nin aynı akıbete uğramaları rastlantı değildir. Söz konusu partilerin tamamının terör örgütü PKK ile bağlantılı faaliyet gösterdikleri toplumda inkar edilemeyen bir gerçekliktir. Nitekim davalı parti DTP’de süreçte görevini yerine getirirken yukarıda bahsedilen olaylarda açıkça görüleceği gibi tüm eylemlerini terör örgütü güdümünde gerçekleştirmiş, örgütün ve elebaşısı Abdullah Öcalan’ın savunulmasından başka demokratik anlamda bir siyasi partiden beklenilebilecek hiçbir girişim veya söylem geliştirmemiş, deyim yerinde ise kendisini terör örgütü savunmanlığına özgülemiştir.

Terör örgütüne terör örgütü diyememenin yanında ‘kardeşlerimiz’, ‘tabanımız’, muhatap alınması gereken kurum’ gibi ifadeler kullanılmış, parti binaları örgüt kampları gibi terörist resimleri, sözde örgüt bayrakları ile donatılmış, örgüt lehine eğitim faaliyetleri yapılan, terör örgütü ve elebaşı lehine yasa dışı gösterilerin organize edildiği, teröristlerin buluşma noktası haline getirilmiştir. Öldürülen terör örgütü elemanları ‘şehit’ olarak tanımlanmış, ROJ TV gibi örgütün yayın organları birinci derece muhatap alınarak programlarına partinin her kademesinden kişiler vasıtası ile katılınmış, telefonla canlı bağlantılar yapılmış, hepsinde de örgüt propagandası içeren, halkı kin ve düşmanlığa tahrik eden beyanlarda bulunulmuştur. Terör örgütünün yayın organı olduğu kuşkusuz olan, daha önceki versiyonları MED TV, MEDYA TV gibi televizyon kanallarının yetkili mercilerin girişimleri üzerine yayın yaptıkları ülkelerce kapatılması sonrasında kurulan ROJ TV hakkında yine yayın yaptığı ülke nezdinde yayının engellenmesi girişimlerinde bulunulması üzerine partinin tüm kademelerinde yer alan görevliler tarafından yoğun bir şekilde söz konusu kanalın kapatılmaması için kampanya başlatılmıştır. Davalı partinin tüm gösteri ve toplantıları, hatta olağan kongreleri dahi terör örgütü ve elebaşısı lehine atılan sloganlar, taşınan pankartlar, resimler, sözde örgüt bayrakları, sergilenen şiddet görüntüleri ile gerçekleşmiştir.

Parti mensuplarının eylemleri propaganda boyutlarını aşarak şiddet eylemlerinde görev almaya, terör örgütü bildirilerini halka dağıtmaya, talimatlara uymayanları tehdide, adliye binalarına bomba koymaya, terör örgütüne eleman kazandırıp, kırsala göndermeye, teröristlerin talimatlarını alıp, gereğini yapmaya, partililerin örgüt kamplarına gidip, toplantılara katılmasına, buralarda eğitim aldıktan sonra ülkeye dönüp faaliyette bulunmaya, hatta gösterdikleri liyakat gözetilerek milletvekili olmaya, terör örgütünün ihtiyaçlarını karşılamak için halktan para toplamaya dönüşmüştür. Davalı partinin eylemlerinin demokratik hukuk düzeninde olması gereken hiçbir unsuru taşımadığı gibi, olmaması gereken tüm unsurları taşıdığı tartışmaya yer vermeyecek bir gerçeklik olarak önümüzdedir.

PKK’lı teröristlerin yol kesip, 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan milletvekilliği seçimleri için DTP destekli seçime giren (seçimden sonra DTP’ye katılan bağımsız adaylara oy verilmesi için propaganda yapması durumun ne derece vahim olduğunun kanıtıdır.

IV- KONUYLA İLGİLİ DÜZENLEMELER :

  1. A) ANAYASA HÜKÜMLERİ

Başlangıç kısmı :’ ‘.Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;’

  1. madde: ‘Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru,millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.’
  2. maddenin 1. fıkrası: ‘Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.’
  3. madde: ‘Anayasa’nın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.’
  4. maddenin 1. fıkrası: ‘Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.’
  5. maddenin 3. fıkrası: ‘Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.’
  6. maddenin 1. fıkrası: ‘Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.’
  7. maddenin 2. 3. ve 4. fıkrası : ‘Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.’

  1. maddenin 6. fıkrası: ‘Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin AnayasaMahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.’

B ) 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’ndaki Hükümler

  1. madenin 2. fıkrası: Siyasi partilerin kuruluşu, organlarının seçimi, işleyişi, faaliyetleri ve kararları Anayasada nitelikleri belirtilen demokrasi esaslarına aykırı olamaz.’
  2. madde: ‘Siyasi partiler:
  3. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasa’nın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasa’nın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

 Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

 Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

‘

  1. f) Anayasa’nın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yörelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.’
  2. madde: ‘Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar. ‘

81.madde: ‘Siyasi partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plaklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür. ‘
  4. madde: ‘Siyasi partiler, bölünmez bir bütün olan ülkede, bölgecilik veya ırkçılık amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.’
  5. maddenin 1. fıkrası : ‘Siyasi partilerin tüzük, program ve faaliyetleri Anayasa ve bu Kanun hükümlerine aykırı olamaz.’

101/b. maddesi : ‘Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı;

  1. a) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
  2. b) Bir siyasî partinin, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,

Hallerinde verilir.

Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılan hallerde temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasî partinin almakta olduğu son yıllık Devlet yardımı miktarının yarısından az olmamak kaydıyla, bu yardımdan kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına, yardımın tamamı ödenmişse aynı miktarın Hazineye iadesine karar verebilir.’

103/2. maddesi: ‘Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.’

  1. C) 5237 sayılı TÜRK CEZA Yasası’ndaki Hükümler

Suç işlemeye tahrik

Madde 214- (1) Suç işlemek için alenen tahrikte bulunan kişi, altı aydan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Halkın bir kısmını diğer bir kısmına karşı silahlandırarak, birbirini öldürmeye tahrik eden kişi, onbeş yıldan yirmidört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Tahrik konusu suçların işlenmesi halinde, tahrik eden kişi, bu suçlara azmettiren sıfatıyla cezalandırılır.

Suçu ve suçluyu övme

Madde 215- (1) İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama

Madde 216- (1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Kanunlara uymamaya tahrik

Madde 217- (1) Halkı kanunlara uymamaya alenen tahrik eden kişi, tahrikin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.

Ortak hüküm

Madde 218- (1) (Değişik: 29/6/2005 ‘ 5377/25 md.) Yukarıdaki maddelerde tanımlanan suçların basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranına kadar artırılır. Ancak, haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.

Suç işlemek amacıyla örgüt kurma

Madde 220- (1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir.

 (2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Örgütün silahlı olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır.

 (4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur.

(5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır.

(6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan dolayı cezalandırılır.

(7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır.

(8) Örgütün veya amacının propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

Etkin pişmanlık

Madde 221- (1) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu nedeniyle soruşturmaya başlanmadan ve örgütün amacı doğrultusunda suç işlenmeden önce, örgütü dağıtan veya verdiği bilgilerle örgütün dağılmasını sağlayan kurucu veya yöneticiler hakkında cezaya hükmolunmaz.

(2) Örgüt üyesinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeksizin, gönüllü olarak örgütten ayrıldığını ilgili makamlara bildirmesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.

(3) Örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeden yakalanan örgüt üyesinin, pişmanlık duyarak örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.

(4) Suç işlemek amacıyla örgüt kuran, yöneten veya örgüte üye olan ya da üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen veya örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişinin, gönüllü olarak teslim olup, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi vermesi halinde, hakkında örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz. Kişinin bu bilgileri yakalandıktan sonra vermesi halinde, hakkında bu suçtan dolayı verilecek cezada üçte birden dörtte üçe kadar indirim yapılır.(1)

(5) Etkin pişmanlıktan yararlanan kişiler hakkında bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine hükmolunur. Denetimli serbestlik tedbirinin süresi üç yıla kadar uzatılabilir.

(6) (Ek: 6/12/2006 ‘ 5560/8 md.) Kişi hakkında, bu maddedeki etkin pişmanlık hükümleri birden fazla uygulanmaz.

Hükûmete karşı suç

Madde 312- (1) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.

(2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silâhlı isyan

Madde 313- (1) Halkı, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silahlı bir isyana tahrik eden kimseye onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir. İsyan gerçekleştiğinde, tahrik eden kişi hakkında yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silahlı isyanı idare eden kişi, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. İsyana katılan diğer kişilere altı yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.

(3) Bir ve ikinci fıkrada tanımlanan suçların, Devletin savaş halinde olmasının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle işlenmesi halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.

(4) Bir ve ikinci fıkrada tanımlanan suçların işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.

Silâhlı örgüt

Madde 314- (1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.

(3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.

Silâh sağlama

Madde 315- (1) Yukarıdaki maddede tanımlanan örgütlerin faaliyetlerinde kullanılmak maksadıyla bunların amaçlarını bilerek, bu örgütlere üretmek, satın almak veya ülkeye sokmak suretiyle silah temin eden, nakleden veya depolayan kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Suç için anlaşma

Madde 316- (1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçlardan herhangi birini elverişli vasıtalarla işlemek üzere iki veya daha fazla kişi, maddi olgularla belirlenen bir biçimde anlaşırlarsa, suçların ağırlık derecesine göre üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.

(2) Amaçlanan suç işlenmeden veya anlaşma dolayısıyla soruşturmaya başlanmadan önce bu ittifaktan çekilenlere ceza verilmez.

  1. D) 3713 sayılı terörle mücadele Yasası’ndaki Hükümler

Terör örgütleri

Madde 7 ‘ (Değişik: 29/6/2006-5532/6 md.)

Cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1 inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. Örgütün faaliyetini düzenleyenler de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılır.

Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan sahipleri ve yayın sorumluları hakkında da bin günden onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. Ancak, yayın sorumluları hakkında, bu cezanın üst sınırı beşbin gündür. Aşağıdaki fiil ve davranışlar da bu fıkra hükümlerine göre cezalandırılır:

  1. a) Terör örgütünün propagandasına dönüştürülen toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, kimliklerin gizlenmesi amacıyla yüzün tamamen veya kısmen kapatılması.
  2. b) Terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde, örgüte ait amblem ve işaretlerin taşınması, slogan atılması veya ses cihazları ile yayın yapılması ya da terör örgütüne ait amblem ve işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi.

İkinci fıkrada belirtilen suçların; dernek, vakıf, siyasî parti, işçi ve meslek kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya öğretim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların eklentilerinde işlenmesi halinde bu fıkradaki cezanın iki katı hükmolunur.

V- EYLEMLERİN TEMELLİ KAPATMA NEDENLERİ OLARAK YASAL ÖLÇÜTLERE GÖRE DEĞERLENDİRİLMESİ:

Anayasa’da öngörülen odaklık hali 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 103 ncü maddesinde; Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin siyasi partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılacağı şeklinde belirlenmiştir.

Davalı Parti’nin Genel Başkanı düzeyinden başlayıp, genel başkan yardımcıları, merkez yürütme kurulu üyeleri, il ve ilçe yöneticileri ve son dönemde milletvekilleri düzeylerinde Kürt kimliğinin tanınması, terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan’ın devlet tarafından muhatap alınması ve ölülerini ‘şehit’ kabul ettikleri terör örgütü PKK mensubu teröristlerin affedilmesinin sorunların çözümü için gerekli olduğu yönündeki istikrar gösteren beyanları, geçmişte ve halen ülke içerisinde gerçekleştirdiği terör eylemleri ile ulusal güvenliği, kamu güvenliğini, başkalarının hak ve özgürlüklerini tehdit edip, suç ve kargaşa ortamı yaratmak amacında olan terör örgütünün himaye edilerek yasal hale getirilmesi talebi mahiyetindedir. Bu durum çok sayıda değişik gazete yazarı tarafından çeşitli defalar yazılarında açıkça dile getirilmiştir.

Davalı partinin Büyük Kongresi ve tüm teşkilat kongreleri bölücü terör örgütü ve elebaşısı lehine sürekli sloganlar atılması, yasa dışı pankartlar açılması, sözde örgüt bayrakları ve elebaşının posterlerinin teşhir edilmesi suretiyle bir anlamda PKK- propagandası havasında gerçekleştirilmiştir.

Partinin simgesel figürü niteliğinde olan genel başkanın siyasi veya hassas konularda yaptığı açıklamaların kurumlar ve kamu oyu tarafından partinin görüşünü yansıttığı şeklinde yorumlanacağı bu itibarla partiye isnat edilebileceği hususu tartışmasızdır. Bu itibarla DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün ‘PKK’ya terörist örgüt diyemeyiz’ beyanı ile PKK ve örgütün elebaşını övme nedeniyle hakkındaki mahkumiyet kararı davalı partinin odaklığı hususunda en önemli kanıtlardır.

Siyasi partilerin kendi ilkeleri doğrultusunda Devletin hukuksal, anayasal ve yasal yapısını değiştirmek için taciz edici, saldırgan, sarsıcı, şok ve rahatsız edici nitelik taşıyan ifadelerle dahi mücadele edebilmeleri çoğulcu demokrasi ilkeleri gereğidir. Ancak bu mücadelede hukuka uygun olan demokratik araçlara dayanılması zorunlu olup, siyasi partiler hedeflerine şiddeti teşvik ederek değil mevcut yasal sistem içerisinde ulaşmayı amaç edinmeleri gerekmektedir.

Belirtilen olaylardan açıkça anlaşılabileceği üzere Demokratik Toplum Partisi il, ilçe hatta belde teşkilat binalarında terör örgütünü simgeleyen bayrakların ve örgütü elebaşının resimlerinin asıldığı, öldürülen örgüt elemanlarının resimlerinin ‘şehit resimleri’ adı altında sergilendiği köşelerin oluşturulduğu, hemen hepsinde terör örgütünün örgütlenme ve izlenecek yol haritasına ilişkin bilgilerin yer aldığı yasaklanmış kitap ve diğer belgelerin yer aldığı bir görünüm arz etmektedir. Terörist başının doğum günleri buralarda parti yöneticilerinin organizasyonunda kutlanmakta, öldürülen teröristler anısına anma toplantıları düzenlenmektedir. Terör örgütünü övücü görüntü kayıtlarının gösterilmek suretiyle açıkça PKK propagandaları yapılmaktadır. Parti yöneticileri öldürülen PKK elemanları için ‘Kürdistan şehidi’ ibarelerini ısrarla kullanmaktadır. Teröristlerin ihtiyaçlarını karşılayacak paranın temini için fon oluşturan parti yöneticileri bulunmaktadır. Hemen her konuşmalarında parti yöneticilerinin kullandıkları PKK elemanlarını övücü ve ülkemizin bir bölgesinin adını ‘Kürdistan’ olarak gösterme çabalarının asıl amacının halkı kin ve düşmanlığı sevketme olduğu tartışmasızdır.

Bu açıdan bakıldığında ise davalı partinin genel başkanı ve diğer birimlerinde görevli üyeleri tarafından partinin büyük kongresi dahil hemen her ortamda yasa dışı bölücü terör örgütünü ve elebaşı Abdullah ÖCALAN’ı himaye edip, genel af çıkarılmaması halinde ülkede yine silahlı eylemlerin olacağı şeklideki tehditvari söylem üzerine dayandırdıkları siyasal faaliyetlerinin yukarıda bahsedilen hukuka uygun ve demokratik araçlarla gerçekleştirildiğinden bahsedilmesi mümkün değildir.

Aslında, terör örgütü elebaşının cezaevinden verdiği talimatlarla kurulan ve yönetilenDTP.nin kurucu üyeleri arasında PKK örgüt üyeliği suçundan mahkumiyetleri bulunan kişilerin bulunması tesadüf değil, parti üzerindeki örgüt etkinliğinin açık göstergesidir. Nitekim yabancı devlet adamlarınca da DTP-PKK ilişkisi açık gizli sır olarak tanımlanmakta çeşitli vesilelerle Avrupa ve Amerikalı devlet adamları tarafından DTP nin terör örgütü ile arasına mesafe koyması istenmektedir.

Terör örgütü aleyhine bugüne kadar eleştiri mahiyetinde de olsa bir tek söz sarfetmeyen davalı partinin yukarıda bahsedilen davranışlarının ‘örgütlenme özgürlüğü’ kapsamında değerlendirilmesi düşünülemez. Başka bir deyişle hedeflerine ulaşmak için mevcut yasal sistem içerisinde demokratik araçlara dayanması gereken bir siyasi partinin devlete karşı silahlı eylemlerde bulunan terör örgütünü, elemanlarını, yayın organını ve elebaşını savunmak değil tam tersine mahkum etmesi gerekmektedir.

Buna karşılık DTPTüzüğünün 3. maddesinin (c) bendinde mevcut ‘ Türkiye Cumhuriyetinin Türkler, Kürtler ve diğer etnik aidiyetler tarafından kurulduğunu ve kardeşliğin temelinin tarihin derinliklerinde yattığını beyan eder; halkların geleceğini ve Kürt sorununun çözümünü ortak vatanda özgür birliktelikte ve Demokratik Cumhuriyette görür.’

(e) bendinde mevcut ‘her kese ayrımsız, anadilinde eğitim ve öğretim hakkının sağlanması’

 şeklinde,

B- Parti Programının

  1. Bölümün ‘ Kürt Sorunu Barışçıl- Demokratik Temelde Çözülecektir’ alt başlığının 4,6,7,8,9 ve 11. paragraflarında mevcut

‘Partimiz inkarcı ve ayrılıkçı yaklaşımların sorunları çözmeyeceğini, aksine çözümü daha da zorlaştıracağına inanmaktadır. Bunun için Kürt ve Türklerin eşit, özgür ve kardeşçe birliğinin kararlı savunucusu olacaktır.’

‘Kürtlerin varlığını ve kimliğini kabule dayalı, soruna doğru bir bakış açısı ile demokratik yönetim anlayışının ve insan haklarının gereklerine uygun politika ve yaklaşımlar uygulamaya konulacaktır.’

‘Kürt varlığı ve kimliği her düzeyde tanınarak, anayasal güvenceye kavuşturulacak, yasal hak eşitlikleri için gerekli düzenlemeler yapılacaktır.

Dil, kültür hakları yasal güvenceye kavuşturulacak, Radyo, Tv, ve basın üzerinde hiç bir kısıtlama olmayacaktır. Türkçe radyo, Tv hangi hukuki kurala bağlıysa, Kürtçe ve diğer dillerdeki yayınlar da aynı prosedüre bağlı olarak faaliyet yürütecektir. Kültürel faaliyetler içinde aynı hukuki kurallar ve prosedür işleteceklerdir.

 Kürtçe eğitim ve öğretim dili olarak kullanılacaktır.

Çerçevesi, ilgili tüm çevreler ve kamuoyuyla birlikte belirlenmek üzere Toplumsal Barış ve Demokratik Katılım Yasası düzenlenerek,silahlı çatışma dönemi nedeniyle tutuklanmış bulunanların,yurtdışına çıkmak zorunda kalmış tüm sürgünlerin,ve silahlı grupların demokratik siyasal yaşama katılmaları sağlanacaktır.

‘Demokratik Yönetim İçin Sivil Toplum Örgütlülüğü’ alt başlığının 5. paragrafında mevcut

‘Sivil toplumun gelişimi için etnik, kültürel, siyasi, ekonomik, sportif faaliyetlere dayalı yapılara özgür örgütlenme olanakları sağlanacak..’

‘Demokratik Toplum İçin Yeni Bir Anayasa’alt başlığının 5 ve 6. paragraflarında mevcut

‘Tek ırk, tek dil, tek din, tek kültür, cinsiyetçi roller mantığının yerine toplumdaki etnik, kültürel ve inançsal farklılıklar kapsanacak şekilde, ‘Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı’ üst kimliği anayasal olarak tanımlanacaktır.’

‘Kürtler ve diğer kültürel aidiyetlerin, ülkenin birliği içinde kendilerini kimlikleriyle özgürce ifade edebilme, kültürlerini geliştirme, ana dillerini konuşma ve geliştirme, eğitim yapma, görsel, işitsel medya araçlarını kullanma hakları anayasal güvenceye alınacaktır.’.

III. Bölümün ‘ SOSYAL POLİTİKALAR ‘ , ‘ Eğitim ‘ alt başlığının 4,6 ve 7. paragraflarında mevcut

”Her vatandaşın etnik köken ve dil farklılıkları temelinde özgürce ve eşit faydalanacağı, ezbercilikten uzak, bireyin yaratıcılığını, yeteneklerini geliştiren ve yeteneklerine göre yönlendiren, bilimsel nitelikte olacaktır.’

‘Anadil ile eğitim önündeki tüm yasaklar kaldırılacaktır. Anadiller kültürel bir miras olarak ele alınacak, kullanan toplumun sanat, edebiyat ve eğitimi geliştirilecek koşullar yaratılacak, anadil eğitimi yönetim şekline göre ele alınmayacaktır. Yoğun talebin olduğu Kürt dili ile eğitim konuyla ilgili eğitimcilerin önerileri ışığında ve anadilde eğitimin uygulandığı ülkelerin tecrübelerinden de faydalanarak bir programa kavuşturulacaktır. İhtiyaç duyulan bölge, şehir ve mahallelerde Kürtçe anadili ile eğitimin koşulları sağlanacaktır.’

‘İhtiyaç ve talep kapsamında tüm anadillerin öğretimi çağdaş ve insani bir sorumluluk olarak ele alınacak ve bu kapsamda değerlendirilecektir. Başta Kürtçe olmak üzere Türkiye’de kullanılan tüm anadillerde üniversitelerde kürsüler açılacaktır.’

şeklinde ve benzeri nitelikte, aynı hususları ifade eden düzenlemelerin gerek ayrı ayrı gerek bütün halinde değerlendirilmeleri sonucunda;

Ülkede (uluslararası antlaşmalarda belirlenenlerin dışında) azınlıklar bulunduğu, varsayılan azınlıkların Anayasa’da yer alması gerektiği, hatta ‘ortak vatanda özgür birliktelikte’ tanımlaması ile 2820 sayılı yasanın 81/a bendine aykırı olarak ve Anayasanın ‘devletin tekliği’ ilkesinin aksine yapılanmayı öngördüğü, güdülen amacın devletin üniter yapısını bozarak federal bir yapılanmayı içerdiği, Türkçe dışında anadilde eğitim ve öğretimi öngörmek suretiyle Türkiye Devleti’nin dilinin Türkçe ve Türk vatandaşlarına Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında ana dilleri olarak okutulamayacağı ve öğretilemeyeceğine dair yukarıda bahsedilen Anayasa ve yasa hükümlerine açıkça aykırı mahiyette oldukları belirlenmiş, bu itibarla bölücü terör örgütü PKK’nın temel amaçlarına tamamen uygunluk gösteren bu hususların davalı parti tarafından tüzük ve programında ısrarla vurgulanmasının davalı partinin asıl amacının terör örgütünün amaçlarıyla birebir örtüştüğünün kanıtı olarak değerlendirilmesini gerektirmektedir.

Terör örgütünün talimatlarının yayınladığı internet sitelerinde 22 Temmuz 2007

Milletvekili seçimlerinde DTP’li bağımsız adayların desteklenmesi için açıkça çağrılar ( aslında tehdit) yer almış, yol kesip çok sayıda aracı durduran örgüt mensupları seçimlerde DTP’nin gösterdiği adaylar dışında kimseye oy verilmemesi ve örgüte yardım edilmesi için propaganda yapmışlardır. Böylece terör örgütü güdümündeki DTP’nin demokratik toplum gereklerini yerine getiren, hukuksal platformda çalışmalarına devam eden bir siyasi parti olduğunun iddiası ve kabulü iyiniyetle açıklanması mümkün olmayan bir durumdur.

DTP, Genel Başkanından, çeşitli kademelerindeki yöneticilerine kadar geniş bir yelpazede, ülkeyi bölmeyi amaçlayan yasa dışı terör örgütünün (PKK) propagandacısı, yardım ve yatakçısı ve sair efradının kümelendiği bir oluşum halini almıştır. Belirtilen nitelikteki eylemler yeterli yoğunluğa ulaştığı gibi, davalı partinin de bu eylemleri kararlılıkla desteklediği tartışmasız bir hal almıştır. Mevcut odaklık hali nedeniyle oluşan bu durum karşısında, geleceğe yönelik olası sonuçlar da gözetildiğinde, davalı partinin ‘siyasi parti örgütlenme özgürlüğünden’ yararlanarak faaliyette bulunması, toplumda yaratılmaya çalışılan kin ve düşmanlığın boyutları nazara alındığında son derece vahim sonuçlar yaratacaktır. 28.10.2007 tarihinde Diyarbakır’da ‘Demokratik Toplum Kongresi’ adı altında gerçekleştirilen toplantı ve sonuç bildirisi ile DTP’nin 2. Olağanüstü Büyük Kongresinin 08.11.2007 tarihinde yapıldığına ve Genel Başkanlığa Nurettin Demirtaş’ın seçıldiğine dair yazılı ve görsel basında bilgiler yer almış, davalı parti tarafından Cumhuriyet Başsavcılığımıza bu konularda henüz belgeler intikal etmemiş olup, geldiğinde iddianamemize eklenmek üzere gönderilecektir. Ancak; İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinin 11.10.1995 gün ve 1993/134 esas, 1995/178 sayılı kararı ile terör örgütü yöneticisi olmak suçu nedeniyle 18 yıl 9 ay ağır hapis cezası ile cezalandırıldığı, söz konusu mahkumiyetinin 5237 sayılı yasa yönünden İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 30.06.2005 tarihli kararıyla 5237 sayılı yasanın 314/1. maddesi gereğince 12 yıl 6 ay hapis cezasına indirilmesi sonucu 01.06.2005 tarihinde şartla tahliye edildiği anlaşılmıştır. (Söz konusu mahkumiyete ilişkin adli sicil kaydının Cumhuriyet Başsavcılığımıza yeni intikal etmiş olması nedeniyle ilgili hakkında 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 11. maddesi gereğince ihracı için ilgili partiye yazı yazılmıştır.) Terör örgütü yöneticiliği suçundan mahkum olup, cezaevinden çıktıktan hemen sonra davalı parti saflarına katılan Nurettin Demirtaş’ın söz konusu kariyerinin Demokratik Toplum Partisi Genel Başkanlığına seçilmesinde en büyük etken olduğu, partinin terör örgütü ile ne derece yakın olduğunu göstermesi açısından kesin kanıt niteliğindedir.

‘ÇOK DAHA AÇIK SÖYLEMEK GEREKİRSE TERÖR ÖRGÜTÜNÜ KINAMA VEYA EYLEMLERİNİN YANLIŞLIĞINI, ÇOCUK YAŞLI KADIN AYRIMI GÖZETMEDEN İNSANLARI TERÖRİST YÖNTEMLERLE KATLETMENİN BİR İNSANLIK SUÇU OLDUĞUNU SÖYLEYEMEME DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİNİN HİÇBİR İLKESİ İLE AÇIKLANAMAZ. BU DURUM ANCAK KİŞİLERİN ASLINDA DEMOKRASİ İLE İLGİLERİNİN OLMAYIP, ÖRGÜT TARAFINDAN VERİLEN GÖREVİ YERİNE GETİRMEK İÇİN DEMOKRASİYİ ZORLAMAK VE TOPLUMDA KİN VE DÜŞMANLIK DUYGULARI OLUŞTURMAK ÜZERE SİYASİ PARTİ BÜNYESİNDE TOPLANMASI BİÇİMİNDE İZAH EDİLEBİLİR.

TERÖRE TERÖR DİYEMEYEN BİR MANTIK YA TERÖRİSTTİR YA DA KENDİSİNİ GÖREVLENDİREN ÖRGÜTTEN ÖLESİYE KORKANDIR! BU DAVRANIŞLARA İLİŞKİN GÜNCEL DEĞERLENDİRMELER NASIL OLURSA OLSUN, SONRAKİ ONYILLAR HATTA YÜZYILLARDA DAHİ BU DAVRANIŞLARI SERGİLEYENLER VE ÇEŞİTLİ ÇIKARLARI UĞRUNA GÖRÜNÜŞTE KINADIKLARI TERÖRÜ EL ALTINDAN DESTEKLEYEN ODAKLAR TOPLUMSAL YARGILARA KONU OLACAKTIR. ZİRA TERÖR İNSANIN İNSAN OLMA NİTELİKLERİNE AYKIRI BİR DAVRANIŞ BİÇİMİDİR.’

Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemlerin yoğunluğu ve bu eylemlerin parti genel başkanı ve merkez organlarınca da zımnenin ötesinde açıkça benimsenmesi ve kararlılıkla da işlenmesi karşısında, davalı siyasi parti Anayasa’nın 69/6. maddesinde vurgulandığı üzere belirtilen eylemlerin odağı haline gelmiştir.

Davalı partinin hedeflerine ulaşmada bölücü terör örgütü yolu ile şiddet unsurunu kullanma ve savunmada kararlı olduğu görülmekte, bu durumda toplumun huzur ve güvenliği için temelli kapatılma istemi ile dava açılması sosyal, siyasal ve hukuksal yönlerden bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Zira DTP demokratik sistemin öngördüğü bir siyasi partiden ziyade bölücü terör örgütü ve elebaşısı tarafından yönlendirilen ve her platformda örgüt amaçlarına hizmeti görev edinen bir oluşum vasfındadır. Geçmişte de aynı vasıftaki partilerin kapatılmış olmasına rağmen davalı partinin ısrarla geçmişin takipçişi olması, terör örgütü ve elebaşısının yönlendirmesi ile faaliyetlerde bulunması temelli kapatma yaptırımını zorunlu, meşru ve orantılı kılmaktadır. Aksi düşünce toplumdaki kin ve düşmanlığın çok daha fazla beslenerek iç çatışmayı dahi yaratabilecek düzeye gelmesini sağlayacaktır.

Demokratik Toplum Partisi Genel Başkanı başkan yardımcıları, diğer yöneticileri ve partili BELEDİYE başkanlarının terör örgütünü savunur şekildeki açıklamalarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde yer alan ‘ifade özgürlüğü’ kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunda en kesin yanıt Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 25 kasım 1997 tarihli ‘Zana-Türkiye’ davasında verdiği kararında mevcuttur. Söz konusu kararda aynen;

KARAR

  1. SÖZLEŞMENİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
  2. Bay Zana, gazetecilere yaptığı açıklama nedeniyle Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından mahkum edilmesinin ifade özgürlüğünü ihlâl ettiğini ileri sürmüştür. Bay Zana, Sözleşmenin 10. maddesine dayanmıştır. Bu hükme göre,

‘1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ulusal sınırlara bakılmaksızın, bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri elde etme ve bunları ulaştırma özgürlüğünü de içerir. Bu madde Devletin radyo yayıncılığını, televizyon ve sinema işletmeciliğini izne bağlamasına engel değildir.

  1. Bu özgürlükler ödev ve sorumlulukla birlikte kullanılabildiğinden, ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü ve kamu güvenliği, suçun ya da düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının şeref ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmasının önlenmesi, yargılama organının otorite ve tarafsızlığının korunması amacıyla, demokratik bir toplumda zorunlu olan ve hukukun öngördüğü formalitelere, şartlara, yasaklara ve yaptırımlara tabi tutulabilir.’
  2. Bay Zana ayrıca Sözleşmenin 9. maddesiyle garanti altına alınan düşünce özgürlüğüne (hakkına) müdahale edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Komisyon gibi Divan da bu şikâyetin 10. maddeye göre yapılan şikâyetle bağlantılı olduğunu kabul eder.
  3. Hükümetin İlk İtirazları
  4. Hükümet iki ilk itiraz ileri sürmüştür; bunların birincisi zaman bakımından yetkisizliğe, ikincisi de iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğuna dayanmaktadır.
  5. Zaman Bakımından Yetkisizlik İtirazı
  6. Hükümet, ilk dilekçelerinde ifade edildiği gibi, Divan’ın başvurucunun Sözleşmenin 10. maddesine göre yaptığı şikâyeti incelemeye zaman bakımından yetkisiz olduğunu çünkü esas olarak olayı başvurucunun Ağustos 1987’de gazetecilere yaptığı açıklamanın (bkz. yukarıda paragraf 12) oluşturduğunu, bunun da olayın Türkiye’nin Divan’ın zorunlu yargı yetkisini tanımasından önce meydana geldiğini gösterdiğini ileri sürmüştür. Hükümete göre Türkiye, 22 Ocak 1990’da Divan’ın zorunlu yargı yetkisini bu tarihten ‘sonra ortaya çıkan olaylara ve böyle olaylara ilişkin mahkeme kararlarına şamil’ olarak tanırken, Sözleşmenin 46. maddesinde öngörülen bildirimi yaptığı tarihten önce meydana gelen olayların ve bu tarihten sonra verilse bile bu olaylarla ilgili mahkeme kararlarının Divan’ın denetimi dışında tutulmasını amaçlamıştır.
  7. Divan, Türkiye’nin yalnızca bildirimde bulunduğu (bkz. yukarıda paragraf 33) 22 Ocak 1990’dan sonraki olaylar bakımından Divan’ın yargı yetkisini kabul ettiğine işaret eder. Bununla birlikte bu davada Divan, Komisyon Temsilcisi gibi, esas olayı oluşturanın Bay Zana’nın gazetecilere yaptığı açıklama değil, başvurucuyu Türk yasalarına göre (bkz. yukarıda paragraf 26) ‘yasanın cürüm saydığı fiili övdüğü’ gerekçesiyle on iki ay hapis cezasına mahkum eden ve Yargıtay tarafından 26 Haziran 1991’de onanan (bkz. yukarıda paragraf 28), Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin 26 Mart 1991 tarihli kararı olduğunu kabul eder. Sözleşmenin 10. maddesi anlamında ‘müdahale’yi oluşturan ve Divan’ın bu maddeye göre haklı olup olmadığına karar vermesi gereken, Türkiye’nin Divan’ın zorunlu yargı yetkisini tanımasından sonra ortaya çıkan bu mahkumiyet ve hapis cezasıdır. Dolayısıyla bu ilk itiraz reddedilmelidir.

Hükümetin, davayı Divan önüne getiriş biçimi ışığında (bkz. yukarıda paragraf 1), bu şikâyeti zaman bakımından uygun olmaması nedeniyle (Divan’ın yargı yetkisi) dışında bırakmak için 22 Ocak 1990 tarihli bildirimine dayanmaktan vaz geçmiş sayılıp sayılmayacağı sorunu Divan önünde dile getirilmemiştir ve Divan, bu koşullarda, bu sorunu karara bağlamayı gerekli görmemektedir.

  1. İç Hukuk Yollarının Tüketilmediği İddiası
  2. Alternatif olarak Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmüştür. Hükümetin ifadesine göre Bay Zana, Sözleşmenin 10. maddesine ilişkin şikâyetini, esas olarak Türk mahkemeleri önünde ileri sürmemiştir.
  3. Divan, Komisyon Temsilcisi gibi, bu itirazın başvurunun kabul edilebilir olup olmadığı değerlendirilirken ileri sürülmediğini ve bu nedenle Hükümetin bu itiraza dayanmaktan vazgeçmiş sayıldığını belirtir.
  4. Şikâyetin Esası
  5. Divan’ın daha önce belirtmiş olduğu gibi (bkz. yukarıda paragraf 42), başvurucunun gazetecilere yaptığı açıklamalar nedeniyle Türk mahkemeleri tarafından yargılanması ve hapis cezası almasının ifade özgürlüğüne bir ‘müdahale’ oluşturduğu tartışmasızdır. Gerçekten, bu hususa itiraz edilmemiştir.
  6. Bu müdahale; ‘hukuk tarafından öngörülmemişse’, 10. maddenin 2. fıkrasında anılan meşru amaçların birine ya da birkaçına yönelik değilse ve bu amaç ya da amaçları gerçekleştirmek için ‘demokratik bir toplumda zorunlu’ değilse 10. maddeye aykırı olacaktır.
  7. ‘Hukuk Tarafından Öngörülme’ Koşulu
  8. Divan, başvurucunun mahkumiyetinin ve cezasının Türk Ceza Yasasının 168 ve 312. maddelerine (bkz. yukarıda paragraf 31) dayandığını belirterek itiraz edilen müdahalenin ‘hukuk tarafından öngörüldüğünü’ kabul eder. Bu husus da aynı biçimde tartışmasızdır.
  9. İzlenen Amacın Meşruluğu
  10. Hükümet müdahalenin, ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin sağlanmasını, ülke bütünlüğünün korunmasını ve suçun önlenmesini gerçekleştirmeye yönelik olması nedeniyle meşru amaçlara dayandığını ileri sürmüştür. PKK yasadışı bir terör örgütü olduğu için bu davada ulusal mahkemeler tarafından Türk Ceza Yasasının 312. maddesinin uygulanması, bu tür örgütleri desteklemek olarak değerlendirilen davranışların cezalandırılması amacına yöneliktir.
  11. Komisyona göre, siyasal kişiliği olan birinin -başvurucu eski Diyarbakır BELEDİYE başkanıdır- böyle bir ifadesinin, ulusal makamları ülke içindeki terörist faaliyetlerin artmasından korkmaya yöneltmesi akla yatkındır. Bu nedenle (ulusal) makamlar, ulusal güvenliğe ve kamu güvenliğine yönelik bir tehdit olduğunu ve ülkenin toprak bütünlüğünü korumak ve suçu önlemek için önlemler alınması gerektiğini düşünmekte haklıdırlar.
  12. Divan, gazetecilerle yaptığı röportajda başvurucunun ‘PKK ulusal kurtuluş hareketini’ desteklediğini açıkça gösterdiğini (bkz. yukarıda paragraf 12) ve Komisyonun da belirttiği gibi, başvurucunun ifadesinin PKK militanları tarafından sivillerin öldürülmesiyle aynı zamana denk düştüğünü belirtir.

Bu durumda Divan, Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde ciddi çatışmaların sürdüğü bir dönemde -bölgede iyi tanınan siyasal bir kişilikten gelen- böyle bir ifadenin ulusal makamların ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin sürdürülmesine yönelik olarak önlem almasını haklı kılan bir etkiye sahip olduğunu kabul eder. Bu nedenlerle şikâyet konusu edilen müdahale 10. maddenin 2. fıkrasında yer alan meşru amaçları sağlamaya yöneliktir.

  1. Müdahalenin Zorunluluğu

(a). Genel İlkeler

  1. Divan, 10. maddeye ilişkin kararlarında ortaya koyduğu temel ilkeleri tekrar eder:

(i) İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun vazgeçilmez esasını ve toplumun gelişimi ve her bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşulunu oluşturmaktadır. Bu, 2. fıkraya uygun olarak, yalnızca onaylanan, zararsız olduğu kabul edilen ya da nasıl olursa olsun farketmeyen ‘bilgi’ ya da ‘düşünceler’ için değil; hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, ‘demokratik toplum’un onlarsız olamayacağı çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereğidir. 10. maddede açıklandığı gibi bu özgürlük, her halde dar yorumlanması ve herhangi bir sınırlama gereksiniminin ikna edici bir biçimde ortaya koyulması gereken istisnalara tabidir (şu kararlara bakınız: Handyside / Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, Seri A no. 24, s. 23, § 49; Lingens / Avusturya, 8 Temmuz 1986, Seri A no. 103, s. 26, §41; ve Jersild / Danimarka, 23 Eylül 1994, Seri A no. 298, s. 26, § 37).

(ii) 10 maddenin 2. fıkrası anlamında ‘zorunlu’ sıfatı, ‘zorlayıcı bir toplumsal gereksinim’in varlığını ifade etmektedir. Sözleşmeci Devletler böyle bir gereksinimin var olup olmadığını değerlendirmede belli bir takdir yetkisine sahiptirler. Ancak bu, mevzuatı ve bağımsız bir mahkeme tarafından verilse bile mevzuatı uygulayan mahkeme kararlarını da kapsayacak biçimde Avrupa denetim mekanizmasıyla uyumlu bir biçimde olabilir. Bu nedenle Divan, bir ‘sınırlamanın’ 10. maddeyle korunan ifade özgürlüğüyle bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisine sahiptir (bkz. yukarıda anılan Lingens kararı, s. 25, § 30).

(iii) Divan, denetleyici yargı yetkisini kullanırken itiraz edilen müdahaleye, başvurucunun sorumlu tutulduğu sözlerinin özü ve bunları hangi bağlamda söylediğini de kapsayacak biçimde, davanın bütünün ışığında bakmalıdır. Divan özellikle dava konusu müdahalenin ‘izlenen meşru amaçlarla orantılı’ olup olmadığını ve ulusal makamların bu müdahaleyi haklılaştırmak için ileri sürdükleri nedenlerin ‘uygun ve yeterli’ olup olmadığını saptamalıdır (bkz. yukarıda anılan Lingens kararı, s. 25-26, § 40; ve 22 Şubat 1989 tarihli Barfod / Danimarka kararı, Seri A no. 149, s. 12, § 28). Bunu yaparken Divan, ulusal makamların 10. maddede somutlaştırılan ilkelere uygun standartları uyguladıklarına ve bundan başka, ilgili olayların kabul edilebilir bir nitelendirmesine dayandıklarına ikna olmalıdır (bkz. yukarıda anılan Jersild kararı, s. 26, § 31).

(b)Yukarıdaki İlkelerin Eldeki Davaya Uygulanması

  1. Bay Zana mahkumiyetinin ve cezasının tamamen haksız olduğunu ileri sürmüştür. 1960’lardan beri Kürt davasının aktif bir savunucusu olarak her zaman için şiddete karşı olduğunu söylemiştir. Bay Zana Hükümetin, PKK’nın silahlı mücadelesini desteklediğini ileri sürmekle sözlerini yanlış yorumlamış olduğunu savunmuştur. Aslında gazetecilere ulusal kurtuluş hareketini desteklediğini ancak şiddete karşı olduğunu söylemiş ve kadın ve çocukların katledilmesini kınamıştır. Her halde, PKK üyesi değildir ve şiddete başvurmayan eylemi savunan ‘Özgürlük Yolu’ örgütüne üye olmaktan hapis cezası almıştır.
  2. Öte yandan Hükümet, başvurucunun mahkumiyetinin ve cezasının 10. maddenin 2. fıkrasına göre tamamen haklı olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, PKK’nın Güneydoğuda kanlı saldırılarını sürdürdüğü bir sırada başvurucunun söylediklerinin ciddiyetini vurgulamıştır. Sunuşlarında, toprak bütünlüğünü tehdit eden bir terör ortamıyla karşı karşıya kalan bir Devletin, böyle bir durumun yalnızca bireylere yönelik olmasına göre daha geniş bir takdir yetkisine sahip olması gerektiğini belirtmişlerdir.
  3. Komisyon, Hükümetin görüşlerinin büyük çoğunluğunu benimsemiş ve 10. maddenin ihlâl edilmediği düşüncesini beyan etmiştir.
  4. Divan, yukarıda 51. paragrafta ortaya koyulan ilkelerin terörizme karşı mücadelede ulusal güvenlik ve kamu güvenliğinin sürdürülmesi için alınan önlemler açısından da geçerli olduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda Divan, her olayın özel koşullarını ve Devletin takdir yetkisini özenle göz önünde tutarak, bireylerin ifade özgürlüğüne ilişkin temel haklarıyla demokratik bir toplumun meşru hakkı olan kendini terörist örgütlerin eylemlerine karşı korumak arasında adil bir dengenin kurulup kurulmadığını araştırmalıdır.
  5. Sonuç olarak Divan eldeki davada, Bay Zana’nın mahkumiyetinin ve cezasının ‘zorlayıcı bir toplumsal gereksinim’e yanıt verip vermediğini ve bunların ‘izlenen meşru amaçlarla orantılı’ olup olmadığını değerlendirmelidir. Bu amaçla Divan, başvurucunun sözlerinin içeriğini o dönemde Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde hüküm süren durumun ışığında çözümlemenin önemli olduğu görüşündedir.
  6. Divan başvurucunun açıklamasını, kendisinin de esas olarak reddetmediği, 30 Ağustos 1987’de günlük ulusal gazete Cumhuriyet’te yayınlandığı biçimiyle (bkz. yukarıda paragraf 12) temel alacaktır. Açıklama iki cümleden oluşmaktadır. Birinci cümlede başvurucu, ‘katliamlardan yana’ olmadığını söylerken ‘PKK ulusal kurtuluş hareketi’ni desteklediğini belirtmektedir. İkinci cümlede şunu söylemektedir: ‘herkes hata yapar, PKK, kadın ve çocukları yanlışlıkla öldürüyor.’
  7. Bu sözcükler çeşitli biçimlerde yorumlanabilir ancak, her halde, bunlar çelişkili ve anlamı belirsizdir. Bunlar çelişkilidir çünkü aynı zamanda hem amaçlarına ulaşmak için şiddet kullanan bir terörist örgüt olan PKK’yı desteklemek hem de kendisinin katliamlara karşı olduğunu açıklamak zor görünmektedir. Bunların anlamı belirsizdir çünkü Bay Zana kadın ve çocukların katledilmesini uygun bulmazken aynı zamanda bunu herkesin yapabileceği bir ‘hata’ olarak tanımlamaktadır.
  8. Bununla birlikte, bu açıklamaya tek başına bakılmamalıdır. (Bu açıklamanın) başvurucunun da farkında olması gereken, olayın somut koşulları içinde özel bir anlamı vardır. Divanın daha önce belirttiği gibi (bkz. yukarıda paragraf 50) bu röportaj, o tarihte gerginliğin dorukta olduğu Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde PKK’nın sivillere yönelik kanlı saldırılarıyla aynı zamana denk düşmüştür.
  9. Bu koşullar altında büyük bir ulusal günlük gazetede yayınlanan röportajda, Güneydoğunun en önemli kenti olan Diyarbakır’ın eski BELEDİYE başkanının -‘ulusal kurtuluş hareketi’ olarak tanımladığı- PKK’ya verdiği desteğin, bu bölgedeki patlamaya hazır havayı daha da ağırlaştıracağı düşünülebilir.
  10. Bu nedenle Divan, başvurucuya verilen cezanın ‘zorlayıcı bir toplumsal gereksinime’ yanıt verdiğinin kabul edilmesinin uygun olduğunu ve ulusal makamların ileri sürdüğü nedenlerin ‘uygun ve yeterli’ olduğunu düşünmektedir; her halde, başvurucu cezasının yalnızca beşte birini hapiste geçirmiştir (bkz. yukarıda paragraf 26).
  11. Bütün bu etkenleri ve böyle bir davada ulusal makamların sahip olduğu takdir yetkisinin sınırlarını göz önünde tutarak Divan, incelenen müdahalenin izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğunu düşünmektedir.

Sonuç olarak, Sözleşmenin 10. maddesi ihlâl edilmemiştir.

Denilmektedir. Bu itibarla söz konusu karardaki kıstaslar ve ülkemizin maruz kaldığı yoğun terör olayları sırasında gerçekleşen davalı partiye mensup kişilerin beyanlarının Sözleşmenin 10. maddesinde yer alan ‘ifade özgürlüğü’ içinde değerlendirilemeyeceği açıkça ortaya çıkmaktadır.

VI- KAPATMA YAPTIRIMININ ZORUNLULUĞU VE ORANTISALLIĞI:

Davalı siyasi partinin izlediği politikanın ortaya çıkardığı tehlike ülke genelinde ortaya çıkan yoğun şiddet olayları ve partinin eylemleri nazara alındığında çok ciddi tehlikeler içermektedir. Anayasa, İHAS hükümleri ile demokrasinin standartlarıyla çelişen politika yürütmektedir.. Bu nedenle ülke güvenliğine, toplumsal barışa ve ülkenin demokratik rejimine zarar verebilecek bu adımların engellenmesi gereği ortaya çıkmaktadır. İçerdiği ve ısrarla devam ettirdiği terör örgütü paralelinde davranma biçimi davalı siyasi parti yönünden, çoğulcu demokrasiyle bağdaşmayan eylemlerinin ancak kapatma yaptırımıyla engellenecek olması karşısında, kapatma davasına başvurulması gerekli ve ülkenin içinde bulunduğu şiddet ortamı gözetildiğinde zorunludur.

Olayda kapatma yaptırımı uygulanması, çoğulcu demokratik sistemde, yapılması gereken ve hukuksal yoldan uygulanabilecek amaca uygun ve orantılı tek seçenektir

Bu çerçevede kapatma yaptırımı, İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrası kapsamında ‘kamu düzeninin sağlanması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması’ ilkeleri kapsamında, demokratik toplum ilkelerine uygun ve yasa ile öngörülmüş bir yaptırımdır.

Terör örgütünü açıkça savunması, bu durumun da gerek yurt içinde gerek yurt dışında tartışmasız kabul edilmesi, davalı partinin bu yöndeki söylem ve eylemlerinin yoğunluğu da gözetildiğinde, amacından alıkoyacak ara yaptırımlar ve ara çözümler, somut duruma göre olanaklı değildir. Bu nedenle kapatma yaptırımı, dava yönünden radikal olmayıp, olaya uygun ve orantılı bir yaptırımdır.

Davalı partinin terörü ve terör örgütünün ülke bütünlüğüne yönelik amaçlarını açıkça desteklemek suretiyle etnik kökenli iç çatışma yaratmaya çalışması dikkate alındığında davalı siyasi partiyi amacından uzaklaştıracak ve sosyal yönden de gereksinim duyulan tek ve zorunlu yöntem, sadece ve sadece kapatma yaptırımıdır. Toplumu apaçık karşılaştığı bu tehlikeden başka türlü korumanın olanağı kalmamış, zorunluluk hali gerçekleşmiştir.

VII- DAVA SÜRESİNCE DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ HAKKINDA UYGULANMASI TALEP EDİLEN YAPTIRIMLAR:

Dava süresince uygulanması yasal zorunluluk arzeden önlemler, SPY’nin 108 nci ve 110 ncu maddelerinde gösterilmiştir. Buna göre, hakkında kapatma davası açılan bir siyasi parti hakkında, kapatma kararı ile birlikte mallarının hazineye geçmesi gözetildiğinde(SPY md 110), siyasi partinin mallarını kaçırmaması yönünden, soruşturma ve dava süresince parti mallarının devir işlemi yapılamaktadır (SPY md 110/3). Konuya yakın olması yönünden SPY’nin 108 nci maddesindeki düzenleme uyarınca da, dava sırasında siyasi partinin kapanma kararı almasının; Anayasa’nın 69 ncu maddesinin sekizinci ve dokuzuncu, 83 ncü maddesinin beşinci, SPY’nın 95 nci, 96 ncı ve 110 ncu maddelerinde belirtilen önlemlerden/yaptırımlardan kurtulmasına yol açmamakta, alınan kapanma kararı açılan davanın yürütülmesini engellememektedir.

Anayasa’da ve yasalarda Yüksek Mahkemenin dava süresince takdiren uygulayabileceği önlemlerin gösterilmemesi, anayasakoyucunun ve yasakoyucunun bunu olanaksız görmesi anlamında değildir. Anayasa Mahkemesi, iptal davalarında ‘yürürlüğü durdurma’ önlemini, bu konuda yazılı hukuk kurallarıyla yetkilendirilmemesine rağmen verebilmektedir. İşin özünden hareket edildiği zaman da bu önleme karar verebilmesi hukuksal yönden de gereklidir.

Bu bağlamda siyasi parti kapatma davaları yönünden konuya bakıldığında, yasalarla ve Anayasa’yla öngörülen modelle açıkça çatışan ve eylemlerinin ağırlığı itibarıyla da kapatma yaptırımına muhatap olan bir siyasi parti için, bu yolda resmi itham da yapıldıktan sonra, giderilmesi güç veya olanaksız durumların ortaya çıkmaması için, dava süresince Anayasa Mahkemesi’nin her türlü önleme karar verebilmesi gerekmektedir. Karar verebileceği önlemler içerisinde seçimlere katılmamak önlemi dahi vardır. Seçimlere katılabilecek siyasi partileri Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) belirlemesi, yasal çerçevedeki koşullar ölçeğinde değerlendirilebilen bir durumdur. YSK’nın kapatma davasına muhatap olan veya başkaca pozisyonlardaki siyasi partiler için önlem niteliğinde karar alabilmesi söz konusu değildir. Kapatma davasına muhatap olan bir siyasi parti için, faaliyet yasağı anlamında seçimlere katılmaktan alıkonulması, kapatma davası içerisinde bir önlem olarak Anayasa Mahkemesi’nin yetkisindedir. Ancak elbette Anayasa Mahkemesi bu yetkisini kullanırken, itham, eylemler ve eylemlerin ağırlığı ile dava süresince partinin faaliyetlerini gözeterek kararını verecektir. Üstelik SPY’nin 121 nci maddesi gözetildiğinde, yerel mahkemelerin dernekler hakkında genel hukuk kurallarından hareketle dava süresince verebilecekleri her türlü önlem kararını, Anayasa Mahkemesi’nin de siyasi partiler hakkında verilebilmesi söz konusudur. Nitekim Anayasa Mahkemesi, 13.3.2003 tarih ve 1/1 sayılı kararında, eldeki kanıtların yeterli olması durumunda böyle bir önleme hükmedilebileceğine de işaret etmiş bulunmaktadır. Yine 2002/3 sayılı siyasi parti kapatma davası sırasında 22.01.2003 tarihli ara kararında, dava sırasında önlem kararı verilmesine yönelik istemi esastan incelemiştir.

Bu çerçevede dava süresince Anayasa Mahkemesi, davalı partinin faaliyetlerinin durdurulması, SPY ve parti tüzüğünde gösterilen belirli veya bütün organlarının faaliyetlerinin durdurulması, dava süresince seçimlere katılamaması ayrıca dava tarihinde parti üyesi olanların bir başka siyasi parti listesinden veya bağımsız olarak ta dava süresince seçimlere katılmasının önlenmesi, ödenecek hazine yardımlarının banka hesabında blokesi, üye kayıtlarının durdurulması gibi önlemlere hükmedebilecektir. Bu durum İHAS’ın ortaya koyduğu ‘yasalarda’ bulunması gereken ölçütler yönünden de aykırılık oluşturmamaktadır. Çünkü takdir hakkı sağlayan bir düzenleme, uygulamada keyfilik yaratmıyorsa, ulusal makamların yorumu belirleyicilik arzetmektedir (RP/Türkiye Kararı).

Yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan eylemler ve ağırlıkları gözetilerek, Demokratik Toplum Partisi’nin dava süresince olası faaliyetleri de dikkate alınarak, giderilmesi güç ve olanaksız durumların ortaya çıkmaması yönünden:

-Dava tarihinden itibaren yapılacak seçimlere katılmaktan alıkonulması, ayrıca dava tarihinde parti üye veya yöneticisi olanların bir başka siyasi parti listesinden veya bağımsız olarak dava süresince seçimlere katılmasının önlenmesi,

– Ödenecek hazine yardımlarının banka hesabında blokesi,

– Üye kayıtlarının durdurulması

önlemlerinin uygulanması hukuksal gereklilik olduğundan, dava süresince devam etmek koşuluyla, ivedilikle bu önlemlere hükmedilmesinin istenmesi zorunluluğu da doğmuştur.

Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 9 ncu ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 95 nci maddeleri uyarınca söz ve eylemleriyle Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılmasına neden olan Aydın Budak, Abdulkadir Fırat, Abdullah İsnaç, Abdurrahim Bilen, Ahmet Aka, Ahmet Ay, Ahmet Aydın, Ahmet Cengiz, Ahmet Narım, Ahmet Özbay, Ahmet Türk, Ahmet Yalçıntaş, Akif Hamitoğlu, Alaattin Ege, Alaattin Enül, Ali Aslan, Ali Bozan, Ali Gün, Ali Sever, Arif Yayla, Aslan Kızıl, Ayfer Ekin, Ayhan Karabulut, Aynur Coşkun, Aysel Tuğluk, Ayşe Arslan, Azize Yağız, Bahar Yeşilyurt, Bayram Bozan, Bedirhan Aklan, Bedri Arslan, Bedir Fırat, Behçet Tunç, Beşir Bekle, Burak Avcı, Burhan Yürek, Büro Görmez, Cafer Selçuk, Cemal Coşgun, Cemal Kuhak, Cemalettin Padir, Çiçek Arıç, Çimen Işık, Deniz Yeşilyurt, Dicle Manap, Doğan Erbaş, Emin Uslu, Emral Dağdelen, Erdoğan Karaca, Ethem Şahin, Eyüphan Aksu, Ezgi Dursun, Fatma Kurtulan, Faysal Yaçan, Fehime Ete, Ferdi Sönmez, Ferhan Türk, Ferit Datlı, Fettah Dadaş, Fevzi Kara, Fuat Arslan, Funda Apak, Gülhanım Doğan, Gürü Toprak, Hacer Taşarsu, Hacı Özbay, Hacı Üzen, Halil Adıgüzel, Halil İmrek, Halis Yurtsever, Halit Kahraman, Halit Taşçı, Hatice Adıbelli, Hazal Aras, Hediye Tekin, Hilmi Aydoğdu, Hilmi Karaoğlan, Hüseyin Bektaşoğlu, Hüseyin Çalışçı, Hüseyin Kalkan, Hüseyin Şahin, Hüseyin Yılmaz, Hüsnü Koyuncu, İbrahim Binici, İbrahim Erkul, İbrahim Halil Parıldar, İbrahim Sunkur, İhsan Güler, İlhan Öymen, İsmet Aras, İzzet Belge, Kemal Aktaş, Kemal Çağlan, Kenan Demir, Kudret Ecer, Leyla Zana, Lezgin Bingöl, Lezgin Örnek, Lütfi Dağ, Mahmut Alınak, Mahmut Aydıncı, Mahmut Güngör, Mahmut Kayar, Medeni Kırıcı, Mehmet Ali Öcalan, Mehmet Ali Yaman, Mehmet Ayas, Mehmet Bayraktar, Mehmet Cevat İnce, Mehmet Emin Acar, Mehmet Emin Yanardağ, Mehmet Emin Yıldız, Mehmet Faik Taşkın, Mehmet Hatip Dicle, Mehmet İnsan, Mehmet Kodaman, Mehmet Latif Alp, Mehmet Muhti Aslan, Mehmet Sait Şaşmaz, Mehmet Salih Duran, Mehmet Salih Koca, Mehmet Salim Sağlam, Mehmet Sefa Güngör, Mehmet Şakar, Mehmet Şirin Karademir, Mehmet Şirin Tetik, Mehmet Tilki, Mehmet Topçu, Mehmet Tusun, Mehmet Veysi Dilekçi, Mehmet Yaşik, Mehmet Zeki Doğru, Meliha Varışlı, Menderes Öner, Merak Kurum, Metin Tekçe, Mikail Varhan, Muhlis Altun, Murat Avcı, Murat Daş, Murat Öztürk, Musa Farisoğulları, Mustafa Atmaca, Mustafa Eraslan, Mustafa Tuç, Müslüm Kılıç, Nayif Coşkun, Nazahat Kaya, Nazime Ceren Salmanoğlu, Necdet Atalay, Nedim Taş, Nimet Özalp, Nizamettin Öztürk, Nuray Kılıç, Nurettin Demirtaş, Nusrat Akın, Onur Geldi, Orhan Miroğlu, Orhan Tunç, Osman Akkoyun, Osman Baydemir, Osman İbek, Osman Özçelik, Osman Taşdemir, Ömer Aşgakara, Ömer Yılmaz, Özgür Söylemez, Pakize Ukşul, Pelgüzar Kaygısız, Pınar Uzun, Ramazan Özmen, Resul Atay, Sabahat Tuncel, Sabri Çelebi, Sabriye Burumtekin, Salih Karaaslan, Saniye Turhan, Sara Aktaş, Sebahattin Işık, Sebahattin Suvağcı, Sedat Yurttaş, Selahattin Demirtaş, Selim Engin, Selim Sadak, Selma Irmak, Selma Söker, Serhat Ölmez, Sevahir Bayındır, Seydi Ahmet Öcalan, Seyithan Kırar, Sırrı Keleş, Sıtkı Adsız, Sibel Öz, Sihem Akyüz, Sima Dorak, Sinan Uğur, Sultan Uğraş, Suna Akkuş, Süleyman Kılıç, Şaban Yılmaz, Şakir Acar, Şükrü Binici, Tamer Temel, Taylan Gürel, Tuncer Bakırhan, Türkan Yüksel, Uğur Saraç, Vakkas Dalkılıç, Veli Aramaz, Yakup Aslan, Yıldız Aktaş, Yıldız Bahçeci, Yusuf Kaya, Yusuf Tokdemir, Yüksel İğdeli, Zahide Besin, Zeki Aslan, Zeynep Doğan, Zeynep Karaman, Ziver Gümüş, Ziya Akdemirhaklarında yasaklılık kararı verilmesi de gerekmektedir.

VIII- SONUÇ VE İSTEM :

Yukarıda açıklanan nedenlerle;

Davanın ivedilikle görüşülerek;

1- Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline gelen ve bu şekilde;

– Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasına,

– 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 80, 81, 82 ve 90 ncı maddelerine

aykırı eylemlerde bulunduğu açıkça anlaşılan Demokratik Toplum Partisi (DTP)’nin

Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 6 ncı fıkrası ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101/1-b ve 103 ncü maddeleri gereğince temelli kapatılmasına,

2- Partinin kapatılmasına beyan ve faaliyetleri ile neden olan Aydın Budak, Abdulkadir Fırat, Abdullah İsnaç, Abdurrahim Bilen, Ahmet Aka, Ahmet Ay, Ahmet Aydın, Ahmet Cengiz, Ahmet Narım, Ahmet Özbay, Ahmet Türk, Ahmet Yalçıntaş, Akif Hamitoğlu, Alaattin Ege, Alaattin Enül, Ali Aslan, Ali Bozan, Ali Gün, Ali Sever, Arif Yayla, Aslan Kızıl, Ayfer Ekin, Ayhan Karabulut, Aynur Coşkun, Aysel Tuğluk, Ayşe Arslan, Azize Yağız, Bahar Yeşilyurt, Bayram Bozan, Bedirhan Aklan, Bedri Arslan, Bedir Fırat, Behçet Tunç, Beşir Bekle, Burak Avcı, Burhan Yürek, Büro Görmez, Cafer Selçuk, Cemal Coşgun, Cemal Kuhak, Cemalettin Padir, Çiçek Arıç, Çimen Işık, Deniz Yeşilyurt, Dicle Manap, Doğan Erbaş, Emin Uslu, Emral Dağdelen, Erdoğan Karaca, Ethem Şahin, Eyüphan Aksu, Ezgi Dursun, Fatma Kurtulan, Faysal Yaçan, Fehime Ete, Ferdi Sönmez, Ferhan Türk, Ferit Datlı, Fettah Dadaş, Fevzi Kara, Fuat Arslan, Funda Apak, Gülhanım Doğan, Gürü Toprak, Hacer Taşarsu, Hacı Özbay, Hacı Üzen, Halil Adıgüzel, Halil İmrek, Halis Yurtsever, Halit Kahraman, Halit Taşçı, Hatice Adıbelli, Hazal Aras, Hediye Tekin, Hilmi Aydoğdu, Hilmi Karaoğlan, Hüseyin Bektaşoğlu, Hüseyin Çalışçı, Hüseyin Kalkan, Hüseyin Şahin, Hüseyin Yılmaz, Hüsnü Koyuncu, İbrahim Binici, İbrahim Erkul, İbrahim Halil Parıldar, İbrahim Sunkur, İhsan Güler, İlhan Öymen, İsmet Aras, İzzet Belge, Kemal Aktaş, Kemal Çağlan, Kenan Demir, Kudret Ecer, Leyla Zana, Lezgin Bingöl, Lezgin Örnek, Lütfi Dağ, Mahmut Alınak, Mahmut Aydıncı, Mahmut Güngör, Mahmut Kayar, Medeni Kırıcı, Mehmet Ali Öcalan, Mehmet Ali Yaman, Mehmet Ayas, Mehmet Bayraktar, Mehmet Cevat İnce, Mehmet Emin Acar, Mehmet Emin Yanardağ, Mehmet Emin Yıldız, Mehmet Faik Taşkın, Mehmet Hatip Dicle, Mehmet İnsan, Mehmet Kodaman, Mehmet Latif Alp, Mehmet Muhti Aslan, Mehmet Sait Şaşmaz, Mehmet Salih Duran, Mehmet Salih Koca, Mehmet Salim Sağlam, Mehmet Sefa Güngör, Mehmet Şakar, Mehmet Şirin Karademir, Mehmet Şirin Tetik, Mehmet Tilki, Mehmet Topçu, Mehmet Tusun, Mehmet Veysi Dilekçi, Mehmet Yaşik, Mehmet Zeki Doğru, Meliha Varışlı, Menderes Öner, Merak Kurum, Metin Tekçe, Mikail Varhan, Muhlis Altun, Murat Avcı, Murat Daş, Murat Öztürk, Musa Farisoğulları, Mustafa Atmaca, Mustafa Eraslan, Mustafa Tuç, Müslüm Kılıç, Nayif Coşkun, Nazahat Kaya, Nazime Ceren Salmanoğlu, Necdet Atalay, Nedim Taş, Nimet Özalp, Nizamettin Öztürk, Nuray Kılıç, Nurettin Demirtaş, Nusrat Akın, Onur Geldi, Orhan Miroğlu, Orhan Tunç, Osman Akkoyun, Osman Baydemir, Osman İbek, Osman Özçelik, Osman Taşdemir, Ömer Aşgakara, Ömer Yılmaz, Özgür Söylemez, Pakize Ukşul, Pelgüzar Kaygısız, Pınar Uzun, Ramazan Özmen, Resul Atay, Sabahat Tuncel, Sabri Çelebi, Sabriye Burumtekin, Salih Karaaslan, Saniye Turhan, Sara Aktaş, Sebahattin Işık, Sebahattin Suvağcı, Sedat Yurttaş, Selahattin Demirtaş, Selim Engin, Selim Sadak, Selma Irmak, Selma Söker, Serhat Ölmez, Sevehir Bayındır, Seydi Ahmet Öcalan, Seyithan Kırar, Sırrı Keleş, Sıtkı Adsız, Sibel Öz, Sihem Akyüz, Sima Dorak, Sinan Uğur, Sultan Uğraş, Suna Akkuş, Süleyman Kılıç, Şaban Yılmaz, Şakir Acar, Şükrü Binici, Tamer Temel, Taylan Gürel, Tuncer Bakırhan, Türkan Yüksel, Uğur Saraç, Vakkas Dalkılıç, Veli Aramaz, Yakup Aslan, Yıldız Aktaş, Yıldız Bahçeci, Yusuf Kaya, Yusuf Tokdemir, Yüksel İğdeli, Zahide Besin, Zeki Aslan, Zeynep Doğan, Zeynep Karaman, Ziver Gümüş ve Ziya Akdemir’in Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 9 ncu fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 95 nci maddesi uyarınca temelli kapatılmaya ilişkin kararın Resmi Gazete’de yayınlanmasından itibaren beş yıl süreyle bir başka siyasi partinin kurucusu, yöneticisi, deneticisi ve üyesi olamayacaklarına,

3- Demokratik Toplum Partisi’nin dava süresince yapılacak seçimlere katılamayacağına,

4- Dava tarihinde parti bünyesinde üye, yönetici, BELEDİYE başkanı ve milletvekili olarak görev alanların bir başka siyasi parti listesinden veya bağımsız olarak dava süresince seçimlere katılamayacağına,

5- Davalı partiye ödenebilecek hazine yardımlarının banka hesabında blokesine,

6- Davalı partinin üye kayıtlarının durdurulmasına,

karar verilmesi kamu adına arz ve talep olunur.’

II- DAVALI PARTİ’NİN ÖNSAVUNMASI

Davalı Parti’nin 12.2.2008 günlü ön savunması şöyledir:

‘İDDİANAMEYE KARŞI ÖN SAVUNMAMIZ

A ‘ DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİNİN TÜZÜĞÜNDEKİ TANIMI VE AMACI

DTP’nin kuruluş süreci incelendiğinde mevcut siyasi partilerden farklı olarak,‘tabandan kurulan’ tek parti olduğu görülecektir. İlçelerde ve illerde binlerce üyenin ‘önseçimle’ seçtiği beş yüz kurucu delege ile Ankara/Kocattepe’de bir salonda medya önünde aleni ve şeffaf bir şekilde programını, tüzüğünü, adını ve amblemini tartışarak ve oylayarak kabul etmiştir.

Sayın savcı kuruluş kongresinde ki görsel ve yazılı kayıtları incelemeden ve araştırmadan dava açmıştır..Demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilerin içinde en demokratik ve katılımcı kuruluş süreci yaşayan partinin DTP olduğu,elliyi aşkın BELEDİYE başkanı ve mecliste grubu bulunan bir parti olarak ‘Kürt sorunun’ çözümünde bir şanstır.Açılan kapatma davası sonucu,destek veren milyonlarca seçmenin özgür iradesi, adil temsil yok sayılmıştır.

Elli yılı aşkın süredir Avrupa’da sadece dört siyasi parti ‘soğuk savaş’ döneminde kapatıldı. Bunlarda Nazi, Faşist ve Komünist partilerdi.12 eylül askeri darbesi sonucu Atatürk’ün kurduğu CHP dahil tüm siyasi partiler kapatılıp, yöneticileri içeri alınıp mallarına el konulduktan sonra 12 eylül askeri darbesi sonrası MGK tarafından hazırlanan Anayasa ve siyasi partiler yasası bugün topluma dar gelmekte ve değiştirilmesi için yüzde yüze yakın bir mutabakat bulunmaktadır.

AB müzakere sürecinde olan ülkemizde başta anayasa olmak üzere birçok reformlar yapılmış ve iddianamenin dayanağı siyasi partiler yasasının birçok hükmü uygulanamaz hale gelmiştir. Ne yazık ki İktidar ve ana muhalefet partisi bugüne kadar uyum yasaları konusunda uzlaşmamış sadece % 10 seçim barajını muhafaza etmek ve bağımsız adayların seçilmesini engellemek için oy pusulasında uzlaşmışlardır. Adil temsilin önünde ki bu ayıbı gidermek, Türkiye’yi siyasi partiler mezarlığı olmaktan kurtarmak gerekiyor. Anayasaya aykırı ve uygulanamaz durumda olan siyasi partiler yasasının değiştirilmesi, toplumun demokratik kanallarının açılması zorunludur.

 1- Demokratik Toplum Partisi’nin Tanımı:

Demokratik Toplum Partisi, demokratik uygarlık çağı değerleri olan özgürlükçü, eşitlikçi, adaletçi, barışçı, çoğulcu, katılımcı, çok kültürlü toplumu zenginlik olarak gören ve yenileşmeyi savunan; insan ve toplum odaklı diyalog ve uzlaşıya dayalı, otoriter-merkezi-hiyerarşik siyaset yapma tarzı yerine; demokratik-yerel-yatay işleyişi benimseyen, demokratik iç işleyişi kararlılıkla savunan, barışçıl demokratik siyaseti esas alan, evrensel değerlere sahip çıkan, her türlü ayrımcılığı ve ırkçılığı ret eden, insanlığın özgürleşmesini cinsler arası eşitlikte gören, bu temelde özgür, demokratik-ekolojik toplumu hedefleyen demokratik özgürlükçü eşitlikçi sol bir kitle partisidir.

 2- Demokratik Toplum Partisi’nin Amacı

  1. a) Demokratik Toplum Partisi; Türkiye’nin hukuki, siyasi, idari, sosyal, ekonomik, kültürel ve diğer bütün alanlarda kapsamlı demokratik reformlarla yeniden yapılandırılmasını ve bu sürecin etkin ve kalıcı kılınabilmesi için toplumsal barışın sağlanmasını acil bir ihtiyaç olarak tespit eder. Bunun için, halkın demokratik iradesine dayalı, etnisite, sınıf, cins ayrımı yapmadan, başta emeğiyle geçinen tüm toplumsal kesimler olmak üzere, kadın, gençlik ve farklı inanç gruplarının ortak mücadele örgütü olarak, kuruluşu ve işleyişiyle özgürlükçü demokratik siyasal mücadelesini kurumlaştırarak yürütür.
  2. b) AB sürecini salt bir devletler topluluğu değil, aynı zamanda bir halklar topluluğu olarak da gören DTP, bu süreci kararlılıkla savunur. Türkiye’nin AB sürecinin gerektirdiği reform ve düzenlemelerin hayata geçirilmesinin takipçisi olmak ve bu sürecin toplumun en geniş çıkarlarına hizmet etmesi için başlamış bulunan müzakere sürecine aktif katılımı öngörecek girişimlerde bulunur.
  3. c) Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkler, Kürtler ve diğer etnik gruplar tarafından kurulduğunu ve kardeşliğin temelinin tarihin derinliklerinde yattığını beyan eder; halkların geleceğini ve Kürt sorunun çözümünü ortak vatanda özgür birliktelikte ve Demokratik Cumhuriyette görür.
  4. d) Demokratik bir mücadeleyle evrensel hukuk kurallarına uygun yeni bir anayasa çerçevesinde, barışçıl, özgürlükçü, adaletçi, eşitlikçi, değişimci, çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi, ihtiyaçlara dayalı yaygın örgütlü sivil toplumu, demokratik siyasi, herkesin kendi kimlik özelliklerini geliştirebileceği toplumsal bir yapıyı savunur.
  5. e) Devleti, kutsal ve halkın üzerinde gören anlayış yerine, devleti halkın hizmetine sokacak düzenlemeler yaparak otoriter-bürokratik devletin giderek küçülmesini öngörür. Yasak ve tabuları temel alan anlayışların terk edilmesi; bireysel, kolektif, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel temel hak ve özgürlüklerin etkin biçimde kullanılmasını sağlayacak siyasal ve toplumsal bir yapılanmanın oluşturulması; herkese ayrımsız, anadilinde eğitim ve öğretim hakkının sağlanması, basın, düşün, kültür-sanat ve diğer alanlarda özgürlükçü ve demokratik anlayışın yerleşmesi için mücadele eder.
  6. f) Cins ayrımcılığı ve kadına yönelik her türlü şiddeti ret eder, toplumun özgürleşmesinin kadının özgürleşmesine bağlı olduğundan hareketle, yaşamın tüm alanlarında cinsler arası eşitliğin yaratılabilmesi için; hukuki, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel tedbirlerin alınmasını sağlar.
  7. g) Cinsiyet özgürlüğünü sağlamanın demokratik toplum hedefine ulaşmada belirleyici bir etken olduğundan hareketle, cinsiyet özgürlüğü önündeki bütün engellerin ortadan kaldırılması için başta kadınların öz iradesine dayalı olarak gelişecek kadın örgütlülüğünü yaratarak, kararlılıkla mücadele eder.
  8. h) Gençliği, özgür ve demokratik geleceği yaratmanın temel dinamiği olarak görür. Gençliğin sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik yaşamda kendini ve toplumu geliştirmesinin önündeki her türlü engelin kaldırılması ve gençliğin öz örgütlülüğünü yaratarak siyasetin gençleştirilmesi için mücadele eder.

 i)Ulusal ve küresel ekonominin dengeli uyumu temelinde kamu ve özel mülkiyetin birlikte ele alındığı, rantçılığa karşı üretken sermayeye yer veren, sosyal adaleti her alanda gerçekleştiren, yoksulluğa ve açlığa karşı adil paylaşımı ve üreticiliği ön gören bir felsefeyle hareket eder.

 j)İnsanlığın geleceğinin doğa ve çevre ile uyumlu demokratik bir toplumdan geçtiğini savunur; doğa üzerinde sistemli bir şekilde sürdürülen tahribatı sona erdirecek ekolojik-demokratik bir toplumun yaratılması için mücadele eder.

 k)Her türlü inancın kendisini özgürce ifade edebileceği, devletin tüm inançlara eşit mesafede duracağı, bilimsel düşünceyi esas alan, özgürlükçü, demokratik laiklik anlayışın esas alınması için mücadele eder.

 l)Türkiye’nin katı merkeziyetçi ve tekçi yapılanmasına karşı yerinden yönetimi ve yerel demokrasinin geliştirilmesini savunur. Yerel demokrasinin bir an önce hayata geçirilebilmesi için, Türkiye’nin mevcut idari işleyişinde gerekli acil reformları gerçekleştirmeye yönelik kapsamlı çalışmalar yürütür, bu amaç doğrultusunda bilimsel araştırma ve tartışmalar geliştirir.

 m)Demokratik Toplum Partisi, yaşamın her alanında kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasını savunur. Kadın-erkek eşitliğinin siyasal alanda uygulanabilmesi için her türlü önlemi alır. Kadın-erkek eşitliğini en üst düzeyde sağlamak üzere ‘eşbaşkanlık’ sistemini savunur ve bunun kurumsallaşması için mücadele yürütür.

B – DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ, AB’YE TAM ÜYE OLMUŞ BİR TÜRKİYE’Yİ HEDEFLEMEKTEDİR

Dünyadaki değişim ve dönüşümler, insanlığın paylaştığı ortak değerler noktasında bireyleri ve sistemleri demokratikleşmeye zorluyor.

Demokratikleşmenin önemli bir boyutu da, siyasetin demokratikleşmesidir. Bu da ancak farklı toplumsal taleplerin belirli bir zeminde karşılanması, tartışılması, uzlaşması ve karar süreçlerine ulaşmasıdır.

Türkiye’nin dış politikada söz sahibi olabilmesi, ancak iç ve dış kamuoyunun desteği ile yapacağı cesur reformları, ayrıca ekonomik istikrar ve demokratikleşmeyi başarmasına bağlıdır. Radikal bir hukuk reformuyla bunlar mümkündür.

Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri, Kopenhag Kriterlerinde ifadesini bulan, sürece ve pratik içinde daha somutlaşacak olan ilke ve kuralların benimsenmesini gerektirir.

DTP, Türkiye’nin çağcıl bir dünya ülkesi olması için, iç ve dış diplomasi girişimleriyle her platformda büyük gayretler göstermiştir.

Türkiye’nin AB’ye tam üye olması için ülkede kamuoyu oluşmasında, ülke dışında tüm diplomasi olanaklarıyla en büyük çabayı gösteren partidir.

Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğundan beri, her alandaki büyüme ve çağdaşlaşma stratejisini AB’ye katılmada görmüştür. DTP’nin program ve siyasetinin önemli bir ayağı da bu stratejinin gerçekleştirmesini hızlandırmaktır.

DTP, Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü içinde, barışı, toplumsal uzlaşmayı ve demokratikleşmeyi savunur. Bunu partinin tüm resmi başvurulu eylem ve etkinlikleriyle, her kademedeki tüm yöneticilerinin söylem ve mesajlarıyla kanıtlanmıştır.

Demokrasilerde elbette, muhalif görüşler ve bu görüşlerin siyasi partileri olacaktır. Var olan sisteme, statükoya alternatif politikalar oluşturmak; sistemin iktidarını, söylem ve eylemleriyle eleştirmek, demokrasinin vazgeçilmezliğidir.

Bu duruş ve bakış açısı ile meşru eylemleri hukuken ve siyaseten parti kapatma gerekçeleri olamaz.

C- DAVA İDDİANAMESİNİN HUKUKSAL MANTIĞI

I – Uluslararası Hukuk Açısından

  1. a) Yargıtay Sayın Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamede yer verdiği ‘AİHS’in 11’nci maddesindeki düzenleme gözetildiğinde, ülkedeki demokratik rejimi tehlikeye sokacak siyasi projesi bulunan ve/veya siyasi amaçlar için gerektiğinde şiddete başvurmayı amaçlayan siyasi parti için kapatma yaptırımı öngörülmesi AİHS’e aykırı değildir’ (Emek Partisi/Türkiye kararı) kararı, doğru olmakla birlikte, Sayın Başsavcının gözden kaçırdığı bir nokta vardır. O da, kararda da belirtildiği gibi, siyasi amaçlar için gerektiğinde şiddete başvurmayı amaçlayan siyasi parti kapatılır diyor. Ancak Demokratik Toplum Partisi, ne şiddeti bir amaç, ne de bir araç olarak görür. Kaldı ki, hiçbir eylem ve söyleminde bırakın şiddetti ya da şiddete çağrı yapmayı, şiddete karşı olduğunu her fırsatta belirtmektedir.

AİHS’in 11’nci maddesi uyarınca bir siyasi partinin kapatılması ‘ırkçılığı, terörü, yabancı düşmanlığını, şiddeti, şiddet çağrıyı teşvik ediyor veya hoşgörüsüzlüğe dayanıyorsa’, bu durumlarda AİHS’in 11’nci maddesinin bir ve ikinci fıkrasındaki düzenlemelerden hareketle, siyasi partinin kapatılması gündeme gelebilecektir. İddianamede şiddet kavramı, çok geniş bir şekilde ele alınarak, siyasi bir bakış açısıyla DTP’nin şiddeti savunduğu öne sürülmüştür. Ancak hukuk düzeninde açık söylem ve eylemler geçerlidir.

  1. b) Yine AİHM’in bazı kararlarında ‘Kapatma yaptırımı boyutundaki müdahale, takip edilen meşru amaçla orantılı, uygun ve yeterli olmalı, sosyal bir ihtiyaca cevap vermelidir, yani demokratik bir toplumda gerekli olmalıdır’ denilmiştir. TBKP/Türkiye, Sosyalist Parti/Türkiye, ÖZDEP/Türkiye, HEP/Türkiye, RP/Türkiye kararları gerçeği karşısında, Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması hangi ihtiyaçtan doğmuştur’ Demokratik bir ortamda Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması gerekli midir’ Sayın savcının, geçmişte ülkede yaşanan ve halen de devam eden şiddet olaylarının Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılmasında değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Bunu da zorlayıcı sosyal gereksinim olarak ifade ediyor. Hukuk gerçeğinden uzak, sadece siyasi saiklerle ifade edilen bu iddialar, Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için kanıt olarak gösteriliyor. Oysa, Türkiye’de yaklaşık 30 yıldır süregelen şiddet olaylarının kaynağı Demokratik Toplum Partisi olamayacağı gibi, bunun önlenmesi için Demokratik Toplum Partisi, her fırsatta barışçıl ve demokratik söylemlerini ifade etmiştir.
  2. c) İddianamede de yer alan AİHM’in Sosyalist Parti ve TBKP kararında; ‘Kapatma yönünden tüzük ve programdaki aykırılık tek başına yeterli olmayıp, eylem de olmalıdır. Siyasi partinin, Türkiye toplumu ve devleti için gerçek bir tehlike oluşturduğuna ilişkin somut kanıtlar ortaya konulmalıdır. Eylemler aşırı uç ve terörist grupları teşvik etmeye yönelik olmalıdır’ denilmektedir. Burada da görüldüğü gibi, tüzük ve programın aykırılık teşkil etmesi tek başına yeterli görülmemiş, ayrıca DTP’nin Program ve Tüzüğü yasal süreçler ve onaydan da geçmiştir. Demokratik Toplum Partisi’nin tüzük ve programında hiçbir aykırılık söz konusu değildir. Ancak bu eylemlerin de Türkiye devleti için gerçek bir tehlike oluşturduğuna ilişkin somut kanıtların olması gerektiğine atıf yapılmıştır. Demokratik Toplum Partisi’nin Türkiye devletini tehlikeye atacak hiçbir somut eylemi olmamıştır.

AİHM’in ÖZDEP kararı, program ve tüzük konusunda en önemli içtihattır.Strasbourg yargısal denetimi değerlendirmelerinde:

  1. Mevcut davada, ilk olarak Anayasa Mahkemesinin 14 Temmuz 1993 tarihliÖZDEP‘i kapama kararında belirtilen gerekçeler, Anayasa ve siyasi partilerin kuruluşuna ilişkin kanunun 78(a) ve (81) (a) ve (b) bölümlerinin ihlal edilmesi suretiyle, Devletin bölünmez bütünlüğüne ve ulusun birliğine zarar verme olarak gösterilmiştir. Anayasa Mahkemesinin kanaatına göre program, Türkiye’de kendine özgü bir kültürü ve dili olan ayrı bir Kürt halkının mevcut olduğu varsayımına dayanmıştır. Programda Kürtler, demokratik hakları tamamen gözardı edilen ezilen insanlar olarak sunulmuştur.ÖZDEP, Kürtler için kendi kaderini tayin etme hakkını istemiş ‘bağımsızlık savaşı’ haklarını desteklemiştir. Görüşü terör örgütü ile aynıdır ve kendi içinde bir isyana teşvik etmektedir. Bu da kapatılmayı haklı kılmıştır (bkz. yukarıdaki 14. paragraf).

Ayrıca, Anayasa Mahkemesi, programında Hükümet’in Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (dini işlerin dini kurumların kendi kontrolü altında olması gerektiği gerekçesi ile) kaldırılmasını savunarak, ÖZDEP‘in laiklik ilkesini yıkmaya çalıştığını düşünmüştür. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi, siyasi partilerin kurulmasına ilişkin Kanunun 89. bölümünün ihlal edildiğini kabul etmiştir.

  1. Bu etkenlerin ışığı altında Mahkeme söz konusu alıntıların içeriğini dikkate almalı veÖZDEP‘in kapatılması için haklı sebep teşkil edip etmediğini tespit etmelidir.

Birinci hususa ilişkin olarak, Mahkeme araştırmasını yaparken birinci görevinin kendi görüşlerini ilgili ulusal yetkililerin görüşlerinin yerine koymak değil, anılan yetkililerin insiyatifleri doğrultusunda verdikleri kararların 11. Madde kapsamında incelenmesi olduğunu yinelemektedir. Bunu yaparken de, Mahkeme özellikle ulusal yetkililerin kararlarını ilgili olayların kabul edilebilir şekilde değerlendirmelere dayandırdığından emin olmalıdır (bkz., yukarıda anılan Sosyalist Parti ve Diğerleri kararı, s. 1256, Madde 44).

  1. ÖZDEP‘in programının incelenmesi üzerine, Mahkeme şiddet kullanımı, bir isyan veya diğer şekillerde demokratik ilkelerin reddedilmesine yönelik herhangi bir çağrı tespit edememiştir. Bu, Mahkeme’nin kanaatına göre dikkat edilmesi gereken önemli bir husustur (bkz., 8 Temmuz 1999 tarihli Okçuoğlu ‘ Türkiye Kararı, Raporlar 1999, s. ‘, madde 48). Bunun aksine, program içinde önerilen siyasi projenin uygulanmasında demokratik kurallara uyulması gerektiği vurgulanmıştır. Diğer hususların yanı sıra,ÖZDEP‘in ‘genel seçim hakkına sahip şahıslar tarafından seçilen temsilcilerden oluşan bir demokratik meclisin oluşturulmasını teklif etmekte’ ve ‘Kürt sorununa Nihai Helsinki Senedi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi uluslararası sözleşmelere harfiyen riayet eden barışçı ve demokratik bir çözümü savunduğunu’ belirtmektedir (bkz. yukarıdaki 8. paragraf).

Ancak Hükümet, ‘ÖZDEP‘in ‘ÖZDEP halkların bağımsızlık ve özgürlük için verdiği haklı ve meşru mücadelede halkları desteklemektedir. Bu mücadelede halkların yanındadır.’ ifadesi ile silahlı mücadeleyi açıkça desteklediği’ kanaatındadır’

Mahkemenin anılan ifadenin ÖZDEP‘in belli siyasi taleplerde bulunduğunu düşünmesine rağmen, anılan ifadede halkı şiddet kullanmaya, demokrasi kurallarını çiğnemeye teşvik edecek herhangi bir husus tespit edememiştir. Bu açıdan ilgili bölüm, Avrupa Konseyi’nin üye devletlerinde siyasi açıdan etkin olan diğer kurumların programlarında bulunan bölümlerden ayırt eden herhangi bir husus içermemektedir.

  1. Anayasa Mahkemesi ayrıcaÖZDEP‘i programında ‘Kürtler ve Türkler’ olmak üzere iki ulusun belirtilmesi ve Türk ulusunun birliği ve Türk Devletinin toprak bütünlüğüne zarar verecek şekilde azınlıkların mevcudiyetine ve bunların kendi kaderini tayin etme haklarına gönderme yapma konusunda da eleştirmiştir.

Mahkeme, söz konusu metinler birlikte ele alındıklarında, temelde ‘ demokratik kurallar çerçevesinde ‘ ‘Türk ve Kürt halklarını kapsayan bir sosyal düzen’ kurmak olan bir siyasi projeyi amaçladığını belirtmektedir. Programın başka yerlerinde ‘Özgürlük ve Demokrasi Partisi ülkenin kuruluşuna katılmış olan Kürt ve Türk halklarının gönüllü birliği için kampanya başlatmaktadır’ ibaresi kullanılmıştır. ÖZDEP‘in programında ayrıca ‘ulusal ve dini azınlıkların’ kendi kaderini tayin etme hakkına gönderme yaptığı doğrudur; ancak bağlam içinde ele alındığında, bu kelimeler insanları Türkiye’den ayrılmaya teşvik amacına değil, teklif edilen siyasi projenin Kürtlerin özgür irade ile, demokratik şekilde ifade edilen izni ile desteklenmesinin gerektiğinin vurgulanmasına yöneliktir.

Mahkeme, anılan siyasi projenin Türkiye Devleti’nin mevcut ilkeleri ve yapıları ile uyumlu olmamasının demokratik kuralları ihlal etmediği görüşündedir. Demokrasi açısından herhangi bir zarara sebebiyet vermemesi kaydıyla, bir Devletin mevcut düzenleme şeklini sorgulayanlar da dahil olmak üzere, çeşitli projelerin önerilmesi ve görüşülmesi demokrasinin temel unsurlarındandır (bkz. yukarıda anılan Sosyalist Parti ve Diğerleri kararı, s. 1257, Madde 47). Aynı husus, ÖZDEP‘in Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasına ilişkin teklifleri için de geçerlidir.

  1. Söz konusu bölümlerin halkça benimsenenden daha farklı bir siyasi tasarım içermediğini söylemek imkansızdır. Ancak, aksine işaret eden başka bir somut eylem olmadığında, ‘ÖZDEP‘in programının gerçekliğine ilişkin şüphe duyulması için herhangi bir neden mevcut değildir. Bu nedenle,ÖZDEPsadece ifade özgürlüğünü kullanması nedeniyle cezalandırılmıştır.
  2. Mahkeme yukarıda anılan hususların ışığı altında,ÖZDEP‘in kapatılmasının demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının bir başka deyişle, bir ‘zorunlu sosyal gereksinimi’ karşılayıp karşılamadığı veya ‘amaçlanan meşru hedef ile orantılı’ olup olmadığını tespit etmek durumundadır (bkz. yukarıda anılan Sosyalist Parti ve Diğerleri kararı, s. 1258, Madde 49).
  3. Demokrasinin düzgün şekilde işlemesine ilişkin siyasi partilerin önemli rolü açısından (bkz. yukarıda anılan Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri kararı, s. 17, madde 25), siyasi partiler söz konusu olduğunda, 11. Madde kapsamında belirtilen istisnalara harfiyen uyulması gerekmektedir; anılan partilerin dernek kurma özgürlüğüne ilişkin sınırlamaları sadece inandırıcı ve zorunlu nedenler haklı kılacaktır. 11. Maddenin 2. fıkrası anlamında bir gerekliliğin mevcut olup olmadığının tespitinde Akit Devletler, sadece sınırlı bir takdir marjına sahip olup, bu da bağımsız mahkemeler tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu kanun ve kararları kapsayan Avrupa denetimi ile paralel gitmektedir (a.g.e. s. 22, Madde 46).

Ayrıca, Mahkeme daha önceden demokrasinin başlıca özelliklerinden birinin, yıldırıcı olanlar da dahil olmak üzere, bir ülkenin sorunlarının şiddete başvurulmaksızın diyalog içinde çözümlenmesi için fırsat sağladığına karar vermiştir. Demokrasi ifade özgürlüğü ile gelişmektedir. Bu açıdan, Devlet nüfusunun bir kısmının durumunun alenen görüşülmesini istemesi ve demokratik kurallara uygun olarak ilgili herkesi hoşnut edecek çözümleri bulmak üzere ulusun siyasi hayatına katılmak istemesi nedeniyle bir siyasi grubun engellenmesi için herhangi bir meşru sebep bulunmamaktadır (bkz. yukarıda anılan Sosyalist Parti ve Diğerleri kararı, s. 1256, 45. madde).

  1. Mahkeme, mevcut davada söz konusu müdahalenin radikal olduğuna işaret etmektedir:ÖZDEPderhal yürürlüğe girmek üzere temelli kapatılmış, aktifleri tasfiye edilerek kanunen Hazineye devredilmiş ve yöneticileri benzeri siyasi faaliyetlerden men edilmiştir. Anılan sıkı önlemler ancak en ciddi davalarda uygulanabilecek türdendir.
  2. MahkemeÖZDEP‘in programındaki ilgili bölümlerin, eleştiri ve talepleri dile getirmek suretiyle, bu açıdan demokrasi ilkeleri ve kurallarına uygunluğun sorgulanmasını gerektirmediğine ilişkin görüşünü daha önce bildirmiştir.

Mahkeme, başta terörizm ile ilgili mücadele olmak üzere, huzurunda bulunan davaların tarihçesini dikkate almaktadır (bkz. yukarıda belirtilen Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri Kararı, s. 27, Madde 59). Bu bağlamda Hükümet, ÖZDEP‘in Türkiye’de terörizmden kaynaklanan sorumlulukta pay sahibi olduğunu belirtmiştir (bkz. yukarıdaki 35. paragraf). Ancak Hükümet, ÖZDEP‘in herhangi bir önemli faaliyet yapmak için çok kısıtlı bir zaman içinde anılan durumun nasıl oluştuğunu açıklamakta başarısız olmuştur. Parti 19 Ekim 1992 tarihinde kurulmuş ve kapatılması için birinci başvuru 29 Ocak 1993 tarihinde yapılmış ve ilk olarak 30 Nisan 1993 tarihinde kurucu üyelerinin kararı ile kapatılmış ve sonrasında 14 Temmuz 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştır. Olası herhangi bir tehlike olsa olsa ÖZDEP‘in programından kaynaklanacak olup, burada da Hükümet, demokrasi ve barışçıl çözümlere olan bağlılıklarına rağmen ÖZDEP‘in programındaki söz konusu bölümlerin Türkiye’deki terörizmi körüklediğini ikna edici şekilde açıklayamamıştır.

 ÖZDEP ile ilgili AİHM kararı uyarınca Anayasa mahkemesine ‘Yeniden Yargılama’ başvurusu kabul edilmiş,inceleme sonucun da tekrar red kararı verilmiş olduğundan,AİHS nin 46 ncı maddesi uyarınca,yeniden başvuru konusu olup ayrıca Bakanlar komitesinin denetimi istenecektir.

d- HEP hakkında açılan dava da anayasa Mahkemesi parti kongre ve toplantılarında atılan sloganların, yapılan konuşmaların,üye ve bir kısım yöneticinin söylemini ‘odak’ suçlamasında yeterli görmemiş,sadece SPK 101 nci madde uyarınca yetkili kurulların yaptığı açıklamalar sonucu kapatılmıştı.AİHM bu davada da ihlal kararı buldu.Ayrıca siyaseten yasaklananlar AİHM e açtıkları davaları kazandılar Türkiye AİHS nin 10 ncu maddesi uyarınca mahkum oldu.Bu dava da ÖZDEP gibi tekrar Strasbourg denetim sürecini yaşayacaktır.

 D- KÜRT SORUNU TÜRKİYE’NİN ÇÖZÜM BEKLEYEN EN ÖNEMLİ SORUNUDUR. SİYASET VE HUKUK BUNU ÇÖZMEK ZORUNDADIR.

Tüm siyasi partiler bu konuda çözüm projesi geliştirmek zorundadır. Demokratik Toplum Partisi DTP, Kürt sorunun demokratik-barışçıl temelde çözümünü programında açıklamıştır. Parti, Kürt sorunun çözümünde, Türk ve Kürtler’in tarihsel olarak birlik ve kardeşlik ilişkilerini temel alan güncel bir yaklaşımın çözüm yolunu açacağına inanmaktadır.

Türkiye’nin demokratikleşmesi Ortadoğu’nun demokratikleşmesinde belirleyici rol oynayacaktır.20.yy’da Ortadoğu’da oluşturulan siyasi sistemin bir çok sorunu beraberinde getirdiği, bölgenin en eski topluluklarından olan Kürtlerin bu sistemde ifadesini bulamaması, Türkiye başta olmak üzere Iran, Irak; Suriye’de gelişen oligarşik, otoriter, totaliter ve monarşik yönetimler sonucu, Kürtlerin varlığı inkar edilmiştir.

DTP inkarcı ve ayrılıkçı yaklaşımların sorunları çözemeyeceğini, aksine çözümü daha da zorlaştıracağına inanmaktadır. Devletin soruna bakış açısı ve yaklaşımı, kökten değiştirilmedikçe, çözüme uygun politika ve uygulamalar geliştirilmedikçe, sorunu daha da ağırlaştıran askeri çözüm yaklaşımı terk edilmedikçe, barışın güvenin, istikrarın ve huzurun tesisi mümkün değildir Son yirmi yılda yaşanan acılardan herkesin ders çıkarması gerekmektedir. Gelişen etnik milliyetçilik ve çatışma ortamı alarm vermektedir. Orta Doğu’da taşlar yerinden oynamakta, dengeler değişmekte, gelişmeler ülkemizi yakından ilgilendirmektedir.

Türkiye’de Kürtler, Türklerden sonra ikinci büyük halktır. Sayıları yirmi milyonu aşkın yurttaşımız bulunmaktadır. Kürt halkı, Türk halkından tarih, dil, kültür, gelenek, coğrafi bölge gibi etkenler itibariyle farklı bir topluluk, yani bağımsız bir halk olduğu konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Kürt halkı bugün nüfus yoğunluğu olarak Doğu ve Güneydoğu bölgesinde, yarısından fazlası da metropol kentler başta olmak üzere Batı ve diğer bölgelerde yaşamaktadır. Ulusal kurtuluş savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesinde, Lozan görüşmelerinde Atatürk’ün bir çok söyleminde ve Meclisin tutanaklarında, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu asli öğesi olarak Türk ve Kürt halkı gösterilmektedir. Bu nedenle Kürtlerin Türk kardeşleri ile eşit yaşamayı isteme hakları vardır.

Dil, bölge, kültür, din, gelenek ve tarihsel köken gibi objektif kriterler devreye girince, kültürel ve tarihi özelliklere sahip insan topluluklarının kendilerini bir halk olarak algıladıkları takdirde, tereddütsüz, bağımsız bir halk olarak tanınmaktadırlar.Kürt halkının varlığı,tarihsel,sosyolojik gerçeklik bugüne kadar devlet tarafından yok sayılmıştır.Son zamanlarda ‘Kürt realitesini tanıyoruz’ gibi Başbakanlar düzeyinde yapılan resmi açıklamaların içeriği doldurulmamıştır.

Lozan anlaşmasında ‘gayrı Müslim azınlıklar’ dışında kalan, başta Kürt halkı olmak üzere diğer Müslüman gruplarında 39 ncu madde uyarınca dil ve kültür haklarının kullanılması önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Kaldı ki Türkiye’nin tarafı olduğu uluslar arası sözleşmeler ve AB aday üyelik süreci kriterleri de bu hakların kullanılmasını ön görmektedir. Ancak, kuruluş felsefesinin inkarı giderek, inkar, asimilasyon, baskı politikaları sonucu, sorun bugüne kadar çözümsüz kalmıştır. Yanlış politikalar sonucu gelinen noktada devlet ile Kürt yurttaşı arasında barışa, sarsılan güven bunalımını aşmaya, ekonomik, sosyal ve siyasal adımlar atılmaya ihtiyaç vardır.

Kurtuluş savaşı Kürtlerin, Türklerin ve diğer etnik kökenlerinden toplulukların ortak direnişiyle başarıya ulaşmıştır. Amasya protokolun da ‘Vatan Kürt ve Türklerin oluşturduğu topraklardır’ denilmektedir.*1921 Anayasası da yerel kültürlere özerklik tanıyan karakteriyle, Türk ulus yerine ‘Türkiye ulusu’ şeklinde ki kapsayıcı anlayışı,1924 Anayasasında terk edilmiş,’Türkiye ahalisi’ tabiri kullanılmıştır.

Çok kültürlü toplumlarda farklılıkların bir arada özgür ve eşit yaşaması yönünde anlayış ve davranışlar geliştirilmediği takdirde, ülkemizde son yıllarda olduğu gibi acı olaylar yaşanmaktadır. Bugün dahi çözülmesi acil sorunların başında Kürt sorunu gelmektedir.

1999 yılında AB aday üyelik süreci ile başlayan reformlar sonucu bazı adımlar atılmasına rağmen yeterli olmadığı, müzakere sürecinde kalıcı bir barış ve güven ortamının sağlanması yönünde ki niyetler Ortadoğu ve Irak’ta yaşanan gelişmeler sonucu, çözümü daha da ivedi kılmıştır.

Türkiye’de çok kültürlü bir toplum yaşamaktadır. Nüfusun büyük çoğunluğunu Türk ve Kürt halkını oluştururken, Çerkez, Gürcü, Laz, Arap, Gürcü, Arnavut vs. birçok değişik etnik grubu da barındırmaktadır. Müslüman olmayan azınlıklarda Lozan’da statü tanınan Ermeni, Yahudi, Rum azınlığın dışında, Süryaniler, Keldaniler ve Yezidiler gibi azınlıklarda bulunmaktadır. Büyük çoğunluğu Sünni Müslüman olmasına rağmen, milyonlarca Alevi yurttaşımızın yaşadığı ülkemizde tarihten gelen zengin kültürel farklılıkları barındırmaktadır.

Kürt sorunu askere havale edilerek, asayiş ve kriminal bir sorun olarak, baskı yöntemleriyle çözülemediği görülmüştür. Bugüne kadar uygulanan politikaların devamı sorunu derinleştirir ve bir iç savaşa doğru sürekler. Terörü önleme bahanesiyle Kürt halkının istek ve özlemlerinin bölücülük gerekçesiyle bastırılması, bir halkın bütün olarak potansiyel düşman olarak görülmesi, ırkçı saldırgan milliyetçiliğin linç girişimlerine onay verilmesi, kışkırtılmış kitlelerin kontrol edilmemesi, hukukun uygulanmaması, bizi adım adım seçilmiş bir travmaya doğru götürmektedir.

Kürt sorunu bir demokrasi ve İnsan hakları sorunudur. Tarihsel ve sosyolojik anlamda köken olarak etnik anlamda bir kimlik arayışı, anlatımı, kültür sorunu, yönetim sorunu, hak arama sorunu olarak ortaya çıkması nedeniyle demokrasi ve insan hakları sorunu olarak, hukuksal anlamda eşit ve özgür yurttaş olma isteği hak arayışı, barış, bütünlük ve gelişme, kalkınma boyutları olan devasa çözümü de kısa ve orta vadelere yayılabilecek bir sorundur.

a- Sözleşmeler açısından haklar

İnsanlık tarihi yaşanan acıların külleri üzerinde ikinci dünya savaşı sonrası insan hakları konusunda önemli gelişmeler sağlamıştır.1990 lı yıllardan sonra uluslar arası insan hakları hukukunun bir parçası olarak ‘azınlık hakları’ gelişmiştir.

Birleşmiş Milletler İnsan hakları komisyonu ‘etnik,dinsel ve dilsel azınlıklara mensup kişilerin haklarına ilişkin ‘azınlık’ tanımının ‘objektif ‘ ölçütleri içinde yer alan ‘..çoğunluktan farklı,etnik,dilsel,dinsel özelliklere sahip olma unsuru’ azınlık haklarına ilişkin uluslar arası belgelerin hak öznesinin tanımlanmasında kullanılan diğer bir unsur ‘subjektif’ ölçüt olarak ‘ortak kimlik’ ve korunması üzerinde yoğunlaşmıştır.

Azınlıkların korunması, devletlerin yetki alanını aşan, insan haklarının uluslar arası korumasının ayrılmaz bir parçası olarak kabul görmektedir.Azınlıkların kimlik haklarının temel hak ve özgürlüklerin koruma alanı içine yerleştirilmesi,kültürel ve siyasal çoğunluğun taşıyıcısı insan hakları ve demokrasi anlayışı içinde ifade edilmesi ve korunmasını sağlayacak çözüm yöntemleri geliştirmeyi zorunlu kılıyor.

Türkiye BM in 1966 tarihli ikiz sözleşmelerini imzaladı ve onayladı. Bunların ortak birinci maddesi,’halkların self determinasyon hakkından ‘bahsediyor. Bunun ölçütleri olarak, sayı, yoğunluk, tarihsel süreklilik, motivasyon ölçütlerine bakılıyor. Önceki bölümlerde Kürt halkının bu ölçütleri taşımasının bir bölünme sendorumuna yol açacağı kaygısıyla bazı çekinceler konuldu. Dış etkenler, uluslar arası konjöktör, iç etkenler birlikte değerlendirildiğinde acil önlemler alınması gerektiği açıktır.

 ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ 2 nci maddesi ‘ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da düşünce, ulusal ya da toplumsal köken …nedeniyle insanlar arasında fark gözetilmeyeceğini..’ amirdir.

 ‘Uluslar Arası Ekonomik,Sosyal haklar Sözleşmesi’ ‘öğrenim-eğitim hakkını, kültürel hayata katılma, bilimsel gelişmelerden yararlanma, haklarının güvenceye alınması gerektiğini..’ belirtmektedir.

 ‘Uluslar arası Medeni ve Siyasi haklar sözleşmesi’ ‘..her türlü düşünceyi ifade etme hakkı, halkların kendi kaderini tayin hakkı,etnik,dilsel ve dinsel azınlıkların bulunduğu ülkelerde kendini geliştirme hakkının yadsınamayacağını..’ belirtmektedir.

Çerçeve Sözleşmesi yanı sıra BM in ve Avrupa Konseyi ile AGİT in birçok karar ve bildirgesinde azınlık hakları korunması ve yaşatılması önemli bir yer tutmaktadır.’Ulusal yada etnik,dinsel ve dilsel azınlıklara mensup kişilerin hakları konusunda BM Teşkilatının bildirgesinde;…kendi kültürünü yaşama hakkı, kendi dinini öğretme ve uygulama hakkı,kendi dilini kullanma hakkı, kültürel, dinsel, sosyal, ekonomik ve kamu yaşantısına etkin biçimde katılma hakkı…’ birçok hakka değinmektedir.

Azınlık hakları kimlik ve kültürel Haklar artık ulusların iç sorunu olmaktan çıkmış, uluslararası denetim mekanizmasına tabi temel hakların başında gelmektedir. Avrupa İnsan hakları sözleşmesinin 14 ncü maddesi her türlü ayırımcılığı yasaklarken AB müzakere sürecinde özellikle azınlık ve kültürel haklar konusu önemli bir yer tutmaktadır.

 ‘Kültür ve Kalkınma Dünya Komisyonu Raporu’ son yılların önemli çalışmalarından olup, Dünya Kültür Komisyonu İLC’nin ilk raporunu 1998 yılında BM sunması yanında; Kültür Hakları konusunda bir Ombdusman Bürosu kurulması önerilmekte, bu büroya baskı altında ki kişiler yada grupların başvurabilecekleri belirtilmektedir.

Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi kabul ettiği raporda ‘..Kürtlerin dünyanın devletsiz en büyük ulusu olduğu’ yazılıdır. Kürtlerin kültürel haklarına kavuşması,Kürt ailelerin mevcut dil öğrenim olanakların hakkında bilgilendirilmesi ve Kürt kültür derneklerinin resmen tanınması ve desteklenmesi ..’ isteniyor.başta Türkiye olmak üzere ‘devletlerin Kürt kültürünün korunması konusunda atması gereken adımlar’ sıralanıyor. Buna göre Türkiye Avrupa Azınlık ve Bölgesel Diller Şartını imzalayıp yürürlüğe koyması, Kürtçe öğrenim görebilme olanağı yaratılması, Üniversitelerde Kürtçe dil edebiyat dersleri verilmesi, Kürt ailelerin mevcut dil öğrenim olanakları hakkında bilgilendirilmesi, Türkiye’de Kürt kültürünün tanıtımını sağlayacak merkezlerin kurulması, Kürt Kültür derneklerinin resmen tanınması ve desteklenmesi..dile getiriliyor.

Uluslar arası hukuk belgelerinde azınlıkların iki tanımının olduğu görülüyor. Biri sosyolojik diğeri hukuki tanımıdır. Türkiye’nin de tarafı olduğu uluslar arası belgelerde etnisite, dil, din veya bu grupların farklılıklarını koruma ve geliştirme hakkı tanınmaktadır. Sözleşmelerin bir kısmı tanıdığı hak ve özgürlüklerin öznesi olarak ‘halkları’ göstermiştir. Azınlık ise doğal ve tarihsel bir bulgu olarak kabul edildiğinden, sözleşmede tanımlanmasına ve ilgili devlet tarafından tanınmasına gerek olmadığı kabul edilmiştir.

Çağdaş uluslar arası belgelerin bir kısmı, bir devletin dil, din, kültür ya da etnik öğe açısından farklılaşan gruplara tanıyacağı hakları ‘topluluk’ düzeyinde tanımıştır. Sosyolojik azınlığa asgari düzeyde bazı hakların tanınması demokratik bir ülke için kabul edilebilir en düşük standarttır.

Etnik, dilsel, dinsel veya kültürel farklılıkların inkar edilmesi, bu farklılıkların korunması ve geliştirilmesine yönelik hakların (asgari düzeyde de olsa)tanınmaması, uluslar arası hukukun ölçütleri bakımından ‘asimilasyonist’ bir politikanın izlenmesi anlamına gelir.

UNESCO’NUN Kültürel haklar konusunda ki sözleşme, karar ve tasarıları, eğitimdeayrımcılığa karşı UNESCO sözleşmesi, kültürel haklar konusunda uluslar arası standartları oluşturma çalışmaları sonucu:

*Kültürel hayata katılma hakkı*Bilimsel gelişmeye katılma hakkı*Bilgi edinme hakkı

*Herhangi bir sanat ya da edebiyat yapıtının maddi yada manevi ürünün korunması hakkı*Kimlik hakkı, kültürel kimlik hakkı*Silahlı çatışmalarda dünya ve kültür ve doğa mirasının kullanılması hakkı, önemli bir yer tutmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ışığında Kültürel haklar: ‘Kimlik hakkı, İsim hakkı, Kişinin istediği dili kullanma hakkı, Kişinin istediği dili öğrenme hakkı, Kurum tesis etme hakkı, Kültürel etkinlik hakkı, Bir kültürel topluluk üyesi olarak tanınma hakkı, kamu makamları ile ilişkilerde kendi dilini kullanma hakkı, Fikri mülkiyet hakkı, Bilgiye ulaşma hakkı, Kültürel mirastan yararlanma hakkı, Yetişkinlerin eğitim hakkı, Yüksek nitelikli öğrenim görme hakkı düzenlenmiştir. Ayrıca Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri sözleşmesi, Ulusal Azınlıkların Korunması Hakkında Çerçeve Sözleşmesi, gibi önemli sözleşmelerin AB üyelik sürecinde Kopenhag kriterleri de esas alınarak yaşama geçirilmesi gerekmektedir.

b- Dünya örneklerinde sorunun çözümü

Farklı kültür ve halkların olduğu ülke örneklerinden yola çıkarak Türkiye’de sorunun kendisine özgü çözümü konusunda sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkündür.

1- UNESCO nun MOST (Sosyal Değişimlerin Yönetimi) programı çerçevesinde yapılan araştırmalar sonucu şu kategoriler ortaya çıkmıştır. a-Tek dil konuşulan ülkeler, eğitim dahil tek dil politikası uygulanmaktadır. b-Bazı ülkeler tek ulusal dil ve o dilde eğitim politikası izlemekle birlikte bölgesel dilleri ve göçmenlerin dillerini hesaba katarak farklı dillere sınırlı öğrenim ve uygulama olanakları tanımaktadırlar (Fransa, İtalya, Bulgaristan gibi) c-Çoğunluğun dilinin egemen olduğu, bazı yerlerde geçici olarak başkaca resmi dillerin kabul edildiği ülkeler.(ABD) d-Çok dilli ülkelerde farklılık teşvik edilmemekte, ülkenin çok dilli niteliği kabul edilmektedir. (Belçika, İsviçre gibi) e-Kanada örneği ülkeler, iki resmi dil kabul edilmiş. f-Farklı kültürleri tatmin eden çok kültürlülüğü kabul ederken, aynı zamanda merkezi idarenin egemenliğine vurgu yapan, kamu yönetiminde devletin tek iletişim dili kullandığı ülkeler (Sovyetler, Yugoslavya)

2- Çok kültürlü ülkelerde farklı kültürleri tanıyan, tanımayan ülkeler olduğu gerçeği ışığında şu kategoriler ortaya çıkmaktadır. a-Dil yönünden bağdaşık ülkeler, Asimilasyon ve entegrasyan uygulayan Brezilya, Çin, Endonezya, b-Azınlık diline ulusal üstü belgeler ışığında kullanılma hakkı tanıyan ülkeler, Avusturya, İtalya, Türkiye (Lozan anlaşması ile sadece Ermeni, Rum ve Yahudilere tanınan haklar, 39 ncu madee haklarında Kürtler yararlandırılmamıştır), Yunanistan, c-ülkesinde resmi ve başka dillere hukuki statü tanıyan İngiltere, Fransa, d-bölgesel özerklik tanıyan Fransa, İtalya, İspanya, e-Bölge dil ayrımı uygulayan Belçika, İsviçre, f-Birden fazla resmi dil uygulayan Yeni Zellanda, İsrail, Kanada, g-Toplumsal yaşamda çok dillik uygulayan ABD, h-Sömürge dili yerine kendi dilini uygulayan Sudan, Cezayir, dillerin kullanımına karışmayan Avustralya gibi değişik uygulamalar bulunmaktadır.

1- Üniter devlet yapısı içinde dil ve kültür özerkliği uygulayan ülkeler: Fransa’da Oksitanca, Bretonca, Baskça, Flamanca, Korsikaca, İtalya’da Sardca, Almanca, Fransızca, Solvanca, Avusturya’da; Slovanca, Hırvatça, Çekçe, Macarca, Sorabca, ABD de; İspanyolca, Finlandiya’da; İsveççe Yunanistan da Türkçe uygulamada kullanılmaktadır.

2- Çok kültürlülük içinde Toprağa bağlı Özerklik, Eyalet Sistemi uygulayan ülkeler: İspanya (Katalan, Galiçya, Bask, Arogan, Belçika (Flamanca, Fransızca, Volanca, Almanca) İsrail (Arapça, İbranice) Kanada (Fransızca, İngilizce) Birden fazla resmi dili olan ülke sayısı 30 kadardır. Çin, Rusya, Hindistan, Filipinler, Pakistan bu ülkelerden bazılarıdır.

3- Çok kültürlülük sorununu bağımsızlıkla çözen ülkeler; Çekoslavakya (Çek ve Slovakya)

4- Çok Kültürlülük sorunu çözmek için asimilasyonu uygulayan ülkeler, Türkiye, Cezayir, Tunus, Suriye.

Çok kültürlülük sorununu aşması, Türkiye’nin iç barışı sağlaması, barış, güven huzur ortamını tesis etmesi ile AB müzakere sürecinin sağlıklı işleyeceği bir gerçektir. 21.Yüzyılda etnik yapılar tehdit olarak değil, zenginlik aracı olarak görülmekte, demokrasilerde birliğin harcı olarak değerlendirilmektedir.

c- Bölgesel özerklik tanıyan ülkeler

Çok kültürlü toplumlarda sosyal barışı ve bölge kültürlerinin gelişmesini sağlamanın bir başka yöntemi bölgesel özerklik tanımaktır. Fransa, İspanya, İtalya gibi tek resmi dil kullanan ülkeler ile birden fazla resmi dil kullanan İsviçre, Belçika, Hindistan, Finlandiye gibi ülkeler bölgesel özerklik politikası uygulayarak soruna çözüm bulmuşlardır. Bölgesel özerklik politikalarının temel amacı ülkenin bir bölgesinde azınlık dillerini korumaktır.

Üniter devlet yapısı içinde Fransa Korsika örneği,’yarı özerklik’ modeli olarak gösterilmektedir. Coğrafi yapı, Korsika dili, Korsika bölgesinin örgütlenmesinde özellikle coğrafyası ve tarihinden kaynaklanan özellikleri dikkate alınarak 1982 yılında statüsü bir yasa ile açıklığa kavuşmuştur.

Yasa ile tanınan özerklik statüsüne İspanya örneği gösterilmektedir. Ülkenin resmi dili İspanyolca ya da Kastilyandır. Katalan, Bask, Galiçya, Aragon dilleri ayrıca eyaletlerde resmi dil olarak kullanılmaktadır. Belçika örneği toprak ayrımı yapılması ve farklı dilleri konuşan toplumlara tam özerklik tanımıştır. İsrail iki resmi dili Arapça ve İbranice’yi konuşmaktadır. Finlandiya azınlık dilinin kullanılması için belirli bir nüfus oranını yeterli görmektedir. Ülkenin resmi dili Fince ve İsveççe olmasına rağmen, Laponca çoğunluk olduğu yerlerde kullanılmaktadır. Kanada iki dilli statüsünün uygulanması için yeterli sayının bulunmasına gerek duyan bir sistem uygulamakta ve çoğunluk oluşturan kültürün bağımsızlığa yönelmesi söz konusudur. ABD de resmi dil İngilizce olmasına rağmen Havai adalarında iki resmi dil kullanılmaktadır.

Bugün dünyada konuşulan dil sayısı 6000 devlet sayısı 197 dir. Buda birçok ülkenin çok kültürlü olduğunu gösteriyor. Azınlık ve insan hakları sorunları bu nedenle ülkelerin iç sorunu olmaktan çıkmıştır.

Her türden otonomi uygulamaları kendi içinde belirli ölçüde ademi merkeziyetçiliği barındırmakta ve bu nedenle de sıkı bir merkeziyetçilik şeklinde örgütlenmiş olan Fransa (Korsika örneği) veya Türkiye gibi devletler ve hükümetlerce reddedilmekte ya da en azından aşırı derecede kuşkulu karşılanmaktadır. Otonominin her biçimin sonuçta devletin dağılması ve ayrılmaya yol açacağı şeklinde bir korku mevcuttur. Uluslar arası anlaşmalar ya da devlet içi sözleşmelerle sonuca bağlanmış, başarı kazanmış otonomi örnekleri içinde Aland adaları, Güney Tirol, Grönland, Feröer adaları gösterilmektedir. Otonomi sıkça demokrasi ile ilişkilendirilmekte ve tanınması demokrasinin bir faktörü olarak ortaya çıkmaktadır. Fonksiyonel ya da işlevsel otonomi için Almanya’nın kuzeyinde ki Schleswig-Holstein eyaleti gösterilmektedir. Danimarka kökenli azınlığın ‘iç egemenlik hakkı’ olduğundan söz edilmektedir.

Teritoryal(bölgesel/yerel) otonomi, devlet sınırları içinde belirli bölgelerin özel statüye sahip olması demektir. Yerel yönetimler güçlendirilerek seçilmiş halk meclisleri kurulması önerilir. Yerel otonomi sadece belirli bölgede yerleşmiş ve tarihsel olarak gelişmiş bir aidiyet bilincine sahip halklar için bir örgütlenme modelidir. Bu tip otonomiler ağırlıklı olarak Avrupa’da görülmektedir. Özerk yürütme idaresi ve seçilmiş halk temsilciliklerinin dışında başka ortak özellikleri bulunmamaktadır.

Kültürel otonomi, bir halkın kültürel sorunlarının, yani yaşamının bir kısmını özerk olarak yönetmesi anlaşılıyor. Bu sınırlı özerklik modeli, bir azınlık için her şeyden önce kendi birliği ve kimliğini korumak için eğitim ve kültür alanlarında devletten bağımsız kurumlara sahip olmak önemli olduğu haller içindir. Ancak kültürlerin ayırt edici öğelerine çok kültürlülük ile azınlığın kültürü arasında sınır çekme ve azınlığın izalasyonu ve yabancılaşması tehlikesi, ayrılıkçı eğilimlere de yol açabilir. Diğer taraftansa kültürel kimliğin bir boyutu olarak, sınırın öbür tarafında bulunup bu halka mensup olan insanlarla engellenmeden ilişkiler kurma olanağı da söz konusu olmalıdır. Kültürel kimlik sınırın varlığı nedeniyle engellenmemeli, tam tersine halklar ve devletlerarasında sınırları aşan bir köprü rolü de oynayabilir.

 ‘İndigen Halkların Haklarına İlişkin Deklerasyon’, self determinasyon hakkının kullanılmasının spesifik bir biçimi olarak kültür, din, eğitim, iletişim, medya, sağlık, barınma, istihdam, sosyal refah, ekonomik faaliyetler toprak ve kaynakların idaresi, çevre ve mensup olmayanların girmesi gibi iç ve yerel işleriyle ilgili olan sorunlarda özerklik veya öz yönetim hakkı ve buna bağlı olarak bu otonom işleri finanse etmek için yollar ve araçlara baş vurma hakkına sahiptir.

Çok kültürlülük gereği adımlar atmak, sorunu çözmek üniter devlet yapısıyla çelişmemektedir. Siyasi/İdari mekanizmalarla/modellerle, kültürel haklar konusu iki apayrı alandır. TRT de Kürtçe yayının başlaması, Kürtçe Kurslar, radyo/Tv konusunda atılan adımlar AB reform çabaları göstermiş ki ülkeyi bölünmeye götürecek bir korku yaşamanın gereği yoktur.

II – Ulusal Hukuk Açısından

  1. a) Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, ilginç iddia ve söylemlerde bulunmuştur. Adeta kanun koyucu yerine geçip hukuk yaratmaya çalışmıştır. Sayın Başsavcının iddianamede yer alan şu söylemlerini dikkatle inceleyecek olursak:

 ‘Siyasi parti kapatma davalarının, ceza muhakemesi hukuku anlamında ceza davası olmaması, kapatmaya konu eylemlerin de ceza hukuku kapsamında suç olma zorunluluğunu gerektirmemektedir’ ‘

 ‘Bir siyasi partinin kapatılmasını gerektiren eylemlerin, ceza hukuku kapsamında mutlaka suç olarak düzenlenmesi ve bu konudaki davalarda mahkûmiyetle sonuçlanması gerekmemektedir. Ancak eylem aynı zamanda ceza hukuku kapsamında suç olarak düzenlenmiş ise, bu konuda ceza mahkemesindeki davaların sonuçlanmasını beklemeye gerek bulunmamaktadır. Kapatma davasına konu edilen eylemlerin işlendiği tarihlerin bir önemi yoktur. Eylemlerin üzerinden ne kadar süre geçse de, zamana yayılan bu eylemlere odaklaşma boyutunda bir bütünü oluşturmaları yönünden iddianamede dayanılması olasıdır.’

Yukarıda da belirtildiği gibi, bu söylemleriyle Sayın Başsavcı siyasi saiklerle hukuk yaratmaya çalışmıştır. Ceza hukuku açısından suç sayılamayan bir fiili ya da filleri, parti kapatma açısından delil olarak göstermeye çalışmıştır. Bu mantık, tüm çağcıl hukuk kriterlerini altüst etmektedir. Bu olsa olsa, antidemokratik siyasi bir norm yaratmadır.

Ayrıca düşünce ve ifade özgürlüğüne yapılacak en büyük engel olur. Kaldı ki, siyasi partiler düşünce ve somut politikalarını kitlelere rahat bir şekilde ulaştırmak zorundadır. Yasal çerçeveler içinde yapılan söylem ve eylemler de bir nevi engellenmek istenmektedir. Bunu kabul etmemiz mümkün değildir. Hukuksal mantığın tahlilini ve değerlendirmesini de Yüce Mahkeme’nin demokratik hukuk kriterleri açısından ele alacağına olan inancımızı ifade etmek istiyoruz.

  1. b) Bununla da yetinmiyor Sayın Başsavcı, bir suçun işlenmesini partinin kapatılması için yeterli görmektedir. Suçun ya da eylemin yargı sürecini beklemeye gerek olmadığını savunmaktadır. Bu saptamanın hukuka aykırı olduğunu, bırakın hukukçuları, konuya duyarlı tüm vatandaşlar da bilmektedir. Sayın Başsavcının bunu hangi mantıkla talep ettiğini gerçekten anlamakta zorluk çekiyoruz.

İddianamenin bütününde de anlaşıldığı gibi, Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için, alelacele hazırlanmış ‘delil ikame’ kolaylığı seçilerek ve içinde her türlü hukuk dışı söylem ve taleplerin yer aldığı bir iddianameyle karşı karşıyayız.

D – PARTİ KAPATMAYI ÖNGÖREN YASAL MEVZUAT

 1- Anayasada yapılan son değişiklikler ve bu doğrultuda Siyasi Partiler Yasası’ndaki uyum düzenlemeleri aynı yasa maddelerine dayanarak kapatma isteyen Sayın Savcının görüşlerini doğrulamıyor. Bu bağlamda;

  1. a) Anayasa’nın 68/4 maddesi, bir siyasi partinin 68/4 fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin yoğun işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.

Halkın Emek partisi (HEP) in kapatılması istemi ile açılan davada ‘odak olma’ iddiası yerinde görülmemiş ve red edilmiştir. HAK-PAR hakkında açılan davada,’federasyon istemi ‘dahi kapatılma için yeterli görülmemiş ve dava red edilmiştir.

  1. b) Anayasa’nın 69/6. maddesi;

Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya TBMM’deki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş olur.

  1. c) Ayrıca Anayasa 69/7. maddeye göre de; Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatma yerine, koşulların oluşması halinde dava konusu fiillerin ağırlığına göre, ilgili siyasi partinin devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verilebileceğini öngörmektedir. Siyasi Partiler Yasası’nın 101 ve 103. maddeleri de aynı düzenlemeleri içermektedir.

 2- Madde metinlerinde açıkça ifade edildiği gibi ”” fiiller’.. zımnen veya açıkça kararlılık içinde işlendiği taktirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır’. (69/6)

Anayasa Mahkemesi’nin 68/4 böyle bir mahkeme kararıyla kesinleşen kanıtlarla tespitini yapıp kararını verir.

Bunun dışında, varsayımlarla, muhtemel oluşacak, ama oluşmamış kanıtlarla hiçbir mahkeme, şahısları ve tüzel kişileri cezalandıramaz. Buna rağmen verilecek her karar siyasidir.

E – DAVA SİYASİDİR

 1) Yargıtay Sayın Cumhuriyet Başsavcısının, iddianamenin birçok yerinde Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması gerektiğini hukuk dışı talepleriyle ifade ederek, davanın siyasi bir anlayışla açıldığını ispatlamıştır.

 2) Kapatma isteminin dayandırıldığı kanıtların başında, Demokratik Toplum Partisi kurulmadan önce Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı haftalık olağan görüşmeleri yer alıyor. Bilindiği üzere Abdullah Öcalan’ın da her siyasi tutuklu ve hükümlü gibi avukatlarıyla görüşme hakkı vardır. Bu hak, yasal bir çerçevede gerçekleştiği gibi, devletin yetkili organları tarafından da bilinmekte ve takip edilmektedir. Bu görüşmelerde, avukatları ile kendisi arasında geçen diyalog ve görüşmeler sonrasında avukatların yapmış oldukları açıklamalar ya da söylemler Demokratik Toplum Partisi’nin bilgisi dışındadır. Hukuken herhangi bir nedensellik bağı da oluşturmamaktadır.

İddianamede tüm bu görüşme notlarının kaynağı da belirtilmemektedir. Sayın Başsavcının kaynak olarak gösterdiği internet siteleri, maddi hukuk anlamında ne kadar güvenilir kaynaklar ya da kanıtlar olabilir’ İnternet sitesi açmak ve bu sitelerde istenilen her konuda yazı ya da haber yapılabileceği herkes tarafından bilindiği bir gerçektir. Bu internet sitelerinin dışında başka bir kaynak gösterilmemiştir.

Bilindiği gibi ‘İmralı Kapalı Cezaevi’ kişiye özel bir cezaevi olup, iç yönetmeliği de ‘kişiye özel’ tek kişilik bir yönetmeliktir. Çok sıkı korunan,avukat ve aile görüşmelerinde içeri kaleme dahi sokulmayan koşullarda yapılan görüşmeler; çıkarılan bir yasa ile hakim gözetiminde yapılmaktadır. Yapılan tüm görüşmeler kayıt altında olup, sayın savcı bu resmi kayıtları istememiş ve bunların hiçbirine iddialarını dayandırmamıştır.

Kaldı ki, bu görüşmeler iddianamede yer aldığı gibi olsa dahi, yasa dışı herhangi bir söylem yoktur. İddianamede yer alan görüşmelerde şiddet ve şiddete çağrı yoktur. Aksine ülkenin birliği içinde Demokratik Cumhuriyet yapılanmalarına ve silahtan arındırılmış barışçıl söylemlere ısrarla vurgular yapıldığı görülmektedir.

 3) Ayrıca görüşme notlarında; ABD, AB, Ortadoğu, Türkiye ve Kürtlerle ilgili ve değişik konularda tahlil, görüş ve öneriler var. Başsavcı sadece DTP’ye ilişkin kısımları cımbızlamış. Hukuken bağ kurmak zorlamasını seçmiştir.

 4) Görüşmeler cezaevi idaresinin bilgisi ve denetimi altında yapılmakta ve görüşme notlarının bir fotokopisi de cezaevi idaresince alınmaktadır. Görüşme yasaldır. Alınan notlar suç oluşturmamaktadır. Suç oluşturması durumunda cezaevi idaresinin müdahalesi söz konusu olacaktı. Dolayısıyla bu notların yayınlanması da suç oluşturmaz diye düşünüyoruz.

 5) İddianamede, ulusal çapta yayın yapan bazı gazetelerin iddia üzerinde yaptığı bazı haberlerin de kaynak olarak gösterildiği görülmektedir. Oysaki bu haberlerde yer alan iddialar hukuki anlamda kanıt teşkil etmemekle birlikte, bunun tespiti de yetkili organlar tarafından yapılmamıştır.

Bu haberlerden bir tanesi de HADEP Eski Genel Başkan Yardımcılarından Hikmet Fidan’ın öldürülmesi olayı ile ilgilidir. İddianamede Fidan’ın öldürülmesinin gerekçesi şöyle açıklanıyor:

” Hikmet Fidan’da bu aşamada Demokratik Toplum Hareketi adı altında (Öcalan’ın talimatları gereği!) faaliyete başlayan partililerin çalışmalara katılması yolundaki davetine olumsuz yanıt vermiştir. DTP’ye ret yanıtı veren ve bu arada PKK’nın muhalifi PWD ile ilişkisi ortaya çıkan Hikmet Fidan 06.07.2005 tarihinde Diyarbakır’da tuzağa düşürülerek bilinmeyen bir PKK mensubu terörist tarafından ensesine ateş edilmek suretiyle öldürülmüş, tuzağa düşürenler yargılanarak mahkûm edilmişlerdir. Bundan sonra olaya DTP’nin yaklaşımı başlı başına ele alınması gereken mahiyettedir. Zira hiçbir DTP (DEHAP)’lı olayı kınayamamış, hatta cenazenin kaldırılması için Diyarbakır Büyükşehir BELEDİYEsinden ambulans talebi dahi ‘deposu delik’ gerekçesi ile karşılanmamıştır’ şeklinde uzun bir açıklamaya yer vermektedir.

Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere, Sayın Başsavcı bazı gazeteciler tarafından ortaya atılan bu senaryoları fazlasıyla ciddiye almıştır. Bu iddiaların herhangi somut bir kanıtı olmadığı gibi, Demokratik Toplum Partisi ile bağdaştırılmasını da anlamış değiliz. Bilindiği gibi, cinayetin kimler tarafından organize edildiği henüz yargı mercilerince de tespit edilmemiştir. Demokratik Toplum Partisi, şiddete karşı olduğunu her fırsatta dile getirmiş, bütün sorunların barış ve diyalogla çözüleceğine işaret etmiştir.

Sayın Başsavcı bu konuda sağlıklı bir araştırma yapmış olsaydı, DTP nin kurucu başkanı ile birlikte birçok kurucusunun taziye ziyaretinde bulunduğunu, cenaze törenine katıldığını ve böylesi şiddet eylemlerine karşı tavır aldığını öğrenmiş olacaktı.

 6) Sayın Başsavcının Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için gösterdiği ilginç kanıtlarından bir tanesi de Yazar Adalet Ağaoğlu’nun İnsan Hakları Derneği’nden istifa etmesidir. Sayın Ağaoğlu, bir aydın olarak kendi kararıyla ve çeşitli gerekçeleriyle İHD’den istifa etmiştir. Sayın Başsavcının karıştırdığını düşündüğümüz metin, Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için hazırlanmış iddianamedir.

İHD ise, insan hakları alanında faaliyet yürüten bir sivil toplum örgütüdür. Demokratik Toplum Partisi ile resmi hiçbir bağı yoktur. Ancak Sayın Başsavcının aynı paragrafta yer alan ‘Bulunması gereken konumla ilgisiz bir konuma sürüklendiği anlaşılan İHD’nin davalı DTP (ve terör örgütü PKK) ile hemen her platformda ortak görüş bildirmesinin ” şeklindeki ifadesi, olayın siyasi bir bakış açısı ile değerlendirildiğinin tipik kanıtıdır.

İnsan hakları kuruluşlarını ve demokratik kitle örgütlerini DTP yandaşı dolayısıyla yasa dışı gösterme gayreti bir zorlamadır. Ayrıca haksız ve hukuk dışıdır.

Sayın Adalet Ağaoğlu yaptığı açıklama ile bu iddiayı da boşa çıkarmıştır. Kapatılma gerekçesi olarak beyanlarının alınmasına karşı tepkisi basında yer aldı.Kaldı ki Ağaoğlu’nun bir dernek ile ilgili beyanlarının bir siyasi partinin kapatılması gerekçesi yapılması ,hukuki illiyetin bulunmaması nedeniylede zorlama bir gerekçedir.

 7) Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için kanıt olarak gösterilen ve iddianamede ‘Demokratik Toplum Partisi’nin Kuruluşundan Sonraki Eylemler’ başlığı altında yer alan 141 eylemin büyük bir çoğunluğunun yargılaması devam ederken, birçoğu da hala hazırlık soruşturması evresindedir. Kanıt olarak gösterilen bu eylemlerden sadece 3 tanesi Yargıtay tarafından da onanarak kesinleşmiştir. Gerçek veya tüzel kişiler doğmadan suç işleyemezler, bu hukukende biyolojik olarak da mümkün değildir. Bu üç davadan biri de DTP kurulmadan önceki bir zaman diliminin hadisesidir. Kanıt olarak gösterilen diğer eylemlerden 30’u hala soruşturma aşamasında iken, 91 tanesinin yargılaması devam etmektedir. 14 tanesi birinci derece mahkeme tarafından karar verilmiş ancak henüz kesinleşmemiştir. Bu eylemlerden bir tanesi beraatla sonuçlanmış, bir tanesi de soruşturma dışı tutulmuştur.

 8) İddianamede kanıt olarak gösterilen eylemlerden bazıları da oldukça ilginçtir. Şöyle ki; Eylemlerden, iddianamenin 89. sayfasında yer alan, PKK tarafından kaçırılan 8 askerin kaçırılması olayında Demokratik Toplum Partisi üyesi Milletvekillerinin bu askerlerin geri getirilmesinde üstlendikleri insancıl rol gereğince, haklarında açılan soruşturma da yer almıştır.

Oysaki bütün kamuoyunun da bildiği gibi, Demokratik Toplum Partisi sadece insan hayatına verdiği değer itibariyle, üstüne düşen görevi yerine getirmiştir. Bu konuda sadece insani reflekslerle hareket etmişlerdir. Tek amaçları bu sekiz askerin yaşamlarına bir zarar gelmeden evlerine dönebilmelerinin yolunu açmaktı. Nihayetinde Kuzey Irak Yerel yönetimi ile ABD yetkililerinin girişimleri sonucu, aralarında DTP milletvekillerinin de hazır bulunduğu bir heyete askerler teslim edilmiş. ABD yetkilileri askerleri Türkiye’ye getirmiştir. Ne yazık ki soruşturmaya uğrayan, tutuklanan ve haksız saldırılara muhatap olan 8 askerin ilk duruşmada serbest bırakılması ile kamu vicdanı bir nebze olsun rahatlamışsa da, bu olayda imali ve kusuru bulunanlar hakkında herhangi bir soruşturma açılmazken, yaşam hakkını savunan DTP’ nin bu nedenle kapatılmasını istemek acı bir tezat olarak ortaya çıkmaktadır.

 9) Yine iddianamenin 82. sayfasında yer alan ve Diyarbakır Kayapınar BELEDİYEsi tarafından yaptırılan havuzun Kürdistan haritasına benzediği gerekçesiyle Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan dava da kanıt olarak gösterilmiştir. Ancak dava geçtiğimiz günlerde BERAATLA sonuçlanmıştır. Diyarbakır 6.Ağır Ceza mahkemesinin 27.11.2007 tarih 2007/277Esas kararı ektedir.

 10) İddianamede yer alan ve kanıt olarak gösterilen ilginç eylemleri özetle aktarmaya devam ediyoruz. 76. sayfada yer alan Kars İl Başkanı Mahmut Alınak tarafından Başbakan’a Kürtçe Mektup gönderilmesi Siyasi Partiler Yasası’na aykırı bulunduğu gerekçesiyle hakkında açılan ve halen devam eden dava da kanıt olarak gösterilmiştir. Oysaki demokratik bir hukuk devletinde kişiler, içeriğinde şiddet veya şiddete çağrı ve hukuka aykırı olmadıkça, istedikleri dilden taleplerini ilgili yerlere gönderebilmelidir. Çağımızda herkesin kendi anadiliyle konuşma, okuma ve yazma hakkı olmalıdır.

 11) İddianamenin 72. sayfasında yer alan ve 86. sıradaki eylem olarak gösterilen dava konusu eylem, DTP’nin kuruluşundan önce işlenmiştir.Tüzel veya gerçek kişilerin daha doğmadan sorumlu tutulması mümkün değildir. Bu eylem bile kapatılmaya kanıt olarak gösterilmiştir.

 12) İddianamenin 88. sayfasında ve 130. sırada gösterilen dava da hukuk adına kabul edilemez. Şu an DTP Milletvekilleri olan Aysel Tuğluk ve Ayla Akat Ata, Abdullah Öcalan’ın avukatlığını yaptıkları sırada, ‘Öcalan’ın talimatlarını gerekli gördükleri yerlere iletmeleri’ nedeniyle haklarında açılan dava da kanıt olarak gösterilmiştir. Ancak her ikisi de avukat olup, kendi görevlerini icra etmişlerdir. Görevlerini de yasal çerçeve içerisinde yapmışlardır. Bu ilişkiyi talimat olarak değerlendirmek, Avukatlık Yasasına aykırıdır. Avukatlar, kendi özgür iradeleriyle DTP’ye katılmışlardır. Anayasada ya da diğer yasal mevzuatta avukatların siyaset yapması önünde hiçbir engel yoktur. Dolayısıyla onlar da istediği partiye girip siyasi faaliyetlerde bulunabilirler.

 13) İddianamenin 77. sayfasında yer alan ve Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için öne sürülen kanıtlardan bir tanesi de Hakkâri’de düzenlenen bir sempozyumdur. Hakkari BELEDİYEsi ve DTP Hakkari İl yönetimi tarafından ‘Kürt Dili Eğitim Hareketi’ adı altında organize edilen bu sempozyum sırf konusu ve taşıdığı başlığı gereği, ilgililer hakkında ceza davası açılmıştır. Ceza davası halen devam ederken, Sayın Başsavcı bunu da vahim görmüştür.

Oysaki bütün BELEDİYEler ve siyasi parti teşkilatları bu tür sosyal ve eğitici panel, seminer ve sempozyumlar düzenlemektedir. Bu etkinlik, Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için kanıt olarak gösterilmesi, demokratik bir hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır.

 14) İddianamede yer alan ‘PKK’lı teröristlerin yol kesip, 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan milletvekilliği seçimleri için DTP destekli seçime giren seçimden sonra DTP’ye katılan bağımsız adaylara oy verilmesi için propaganda yapması durumun ne derece vahim olduğunun kanıtıdır’ şeklindeki ifade, gerçek dışı olmakla beraber, bunu kanıtlayan herhangi bir veri de sunulmamıştır. Sayın Başsavcı kanıt göstermek adına her tür hukuk dışı, sadece söylentilere dayalı eylem ve fiilleri sıralamıştır. Kaldı ki böylesi bir propaganda gerçek olsa bile,DTP’yi suçlama nedeni olamaz.

 15) İddianamede adı geçen Aydın Doğan ve Hasan Çakkalkurt hakkında 23.05.2007 tarihinde İstanbul 11.ağır Ceza mahkemesi 2006/384 esas sayılı beraet kararı ekte sunulmuştur. Davanın açıldığı 16.11.2007 öncesi beraet kararı bulunmasına rağmen kapatılma gerekçesi yapılmıştır.

 16) İddianamede adı geçen Medeni Kırıcı ile Büro Görmez hakkında 12.12.2007 tarihinde Kocaeli 3.asliye Ceza mahkemesinin verdiği beraet kararı ektedir.

 17) Ali Sever hakkında Van 4.Ağır ceza Mahkemesinde açılan dava 03.10.2007 tarih 2007/19 esas sayılı kararla beraetle sonuçlanmış olup karar ektedir.

 18) Sayın Başsavcının ‘Parti mensuplarının eylemleri propaganda boyutlarını aşarak şiddet eylemlerinde görev almaya, terör örgütü bildirilerini halka dağıtmaya, talimatlara uymayanları tehdide, adliye binalarına bomba koymaya, terör örgütüne eleman kazandırıp, kırsala göndermeye, teröristlerin talimatlarını alıp, gereğini yapmaya, partililerin örgüt kamplarına gidip, toplantılara katılmasına, buralarda eğitim aldıktan sonra ülkeye dönüp faaliyette bulunmaya, hatta gösterdikleri liyakat gözetilerek milletvekili olmaya, terör örgütünün ihtiyaçlarını karşılamak için halktan para toplamaya dönüşmüştür. Davalı partinin eylemlerinin demokratik hukuk düzeninde olması gereken hiçbir unsuru taşımadığı gibi, olmaması gereken tüm unsurları taşıdığı tartışmaya yer vermeyecek bir gerçeklik olarak önümüzdedir’ şeklindeki siyasi değerlendirmesi, hukuken ispatlanmamış şahsi ve kasti düşünce ürünü olup, gerçek dışıdır. Yukarıda anlatılan söylemlerin hiçbiri iddianamede yer alan ve kanıt olarak gösterilen eylemlerin içeriğinde yoktur. Kaldı ki bu eylemler ve söylemler neticesinde açılan davaların hiçbiri daha kesinleşmiş değildir. Kaldı ki DTP milletvekillerinin seçilme kriterleri tamamen sayın savcının ‘sübjektif yaklaşımı ve düşüncesi’ olup, halkın özgür iradesine, adil temsile ve TBMM nin de manevi şahsiyetine daha saygılı olması beklenirdi.

 19) İddianame de yer alan 141 eylem, (konuşma, açıklama ve slogan olarak) açılan soruşturmalara dayanılarak kapatılma gerekçesi yapılmıştır.

Parti Meclisi,Merkez Yürütme Kurulu,Parti Meclis Grubu olarak SPK da 101 ve 103 ncü madde anlamında tek bir açıklamaya dayanılmamıştır. Parti tüzel kişiliğini bağlamayan, bireysel açıklamalar nedeni ile ‘odak’ olma iddiasının unsurları gerçekleşmemiştir.

Irkçılık, savaş kışkırtıcılığı, insanlığa karşı suçlar ve ayırımcılık, toplumu şiddet kullanmaya çağrı ve tahrik 21.yüzyılda en önemli suçlar olup,DTP ve Kürt halkına yönelene saldırıları teşvik eden diğer partiler hakkında sayın savcının hiçbir işlem yapmaması çifte standardı uygulaması kabul edilemez. Ekte sunduğumuz sadece 22 temmuz seçimleri sonrası DTP ye yönelen saldırılar, örgütlü ve planlı olmasına rağmen sayın savcılar harekete geçmemiştir. DTP binalarını kurşunlayanlar kahraman muamelesi görmüş ve hemen salıverilmiştir. Hukukun işlemediği yerde adalet olmaz,adaletin olmadığı yerde herkes suçlu duruma düşebilir. Yargıtay Başsavcılığı son on yılda yapılan reformları ve anayasa değişikliklerini dikkate almamıştır. Anayasalar ve yasalar da eğişim geçirir, hukuk yargı demokrasinin gelişmesi önünde tutucu-muhafazakar bir engel olmamalıdır. Aksine demokrasi ve özgürlükleri genişleten çağa uyduran, toplumu dönüştüren gerçek fonksiyonunu, rolünü oynamalıdır.

Toplumu dönüştüren iki güç vardır. Biri siyaset diğeri hukuktur. Ancak hukuk Şemdinli davasında, savcısına sahip çıkmayarak, Danıştay saldırısında çetelerin üzerine gidemeyerek iyi sınav vermiyor. Yargının askerileştirilmesi ve suç çetelerinin aleni cinayetlerine rağmen ‘görevsizlik ‘kararları ile Askeri yargı da tahliye edilmeleri kamu vicdanını sızlatmaktadır

SPK 78 nci maddesinde yazılı anayasanın 2 ve 3 ncü maddesini ihlal eden herhangi bir eylem söz konusu değildir. 81 inci madde anayasanın 68 ve 69 uncu maddelerine aykırı olup, RTÜK tarafından Kürtçe yayın yapıldığı ve eğitim önünde ki bazı engellerin kaldırılması istemi tamamen demokratik bir taleptir.

SPK 101 nci madde uyarınca Yargıtay başsavcılığı denetiminden geçen ve onay alan tüzük ve programda yasalara aykırılık bulunmamaktadır.

SPK 103/2 nci maddeye göre parti yetkili organlarının suç teşkil eden bir eylemi söz konusu olmadığı gibi, bu konuda da çifte standart uygulanmaktadır. Ergenekon gibi çetelerin kurduğu silahlı olan ve yasadışı eylemleri bulunan cinayet işleyen siyasi partiler hakkında soruşturma açılmazken, TCK nun 215 nci maddesinde üst müeyyidesi altı ay hapis olan suçların ‘sayın’ dediği için açılan soruşturmaların kapatılma gerekçesi olarak gösterilmesi demokratik siyasete ‘orantısız’ bir müdahale olup, demokratik siyasal yaşama yasakçı bir müdahaledir.

20) Parti programında yer alan ana dilde eğitim, Kürt sorunun barışçıl çözümün istenmesinin, Kürt varlığı ve kimliğinin tanınmasının istenmesinin, demokratik yönetim için sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesi, demokratik toplum için yeni bir anaysa istenmesinin kapatılma gerekçesi olarak gösterilmesi dehşet vericidir.

Yargı demokratikleşmenin önünde engel değil, demokratik hak ve özgürlüklerin korunması için vardır. AİHM, ÖZDEP kararı bu nedenle tekrar tekrar okunmalıdır. Parti programında Kürt sorunun çözümü projesinin kapatılma gerekçesi teşkil etmediği, siyasi partilerin bunun için var olduğu yazılıdır. Yasal ve demokratik yollardan siyasi partilerin projelerini halka anlatması ve oy alması ile seçilerek var olurlar. Bugün mecliste bir grubu bulunan ve milyonlarca seçmenin sevgisini kazanmış bir partinin bu şekilde suçlanması kapatılmasının istenmesi evrensel hukuk ile bağdaşmadığı gibi, anayasa ve ulusal yasalarımızı da aykırıdır.

F – DAVA KONUSU EYLEMLERİN İÇERİĞİ

Devam eden veya sonuçlarını kesin bilmediğimiz, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamede altını çizdiği ve suç olarak nitelendirdiği, olay tutanaklarındaki alıntılar bile, suç kastı olmadığı gibi, bir bütün olarak da söylem ve eylemlerin suç oluşturmayacağı açıktır.

 1) Dosya kapsamından görüleceği gibi, suç işlediği iddia edilen eylemcilerin tümünde ortak olarak savunulan istemler barışçıl ve insanidir.

 2) Düşünce özgürlüğü, ülkenin demokratikleşmesi toplumsal uzlaşma, bölgede ve ülkede barış teması işlenmektedir.

 3) Eylemler, siyasal bir hakkın kullanılması çerçevesinde olup, görüş ve düşünceler ifade edilmekte, hiç birinde ŞİDDETE çağrı bulunmamaktadır. Kaldı ki iddianameye konu tek bir şiddet eylemi de bulunmamaktadır.

 4) Eylemcilerin bir kısmında bu doğrultudaki bildiri, senelik takvim, afiş ve benzeri dokümanlar ele geçirilmiş ve bunlar suç unsuru sayılmıştır.

 5) Yine eylemlerin tümünde ülkenin birliğinden ve halkların kardeşliğinden söz edilmiştir.

 6) Şiddeti ve çatışmayı çağrıştıracak provokasyonlara dikkat çekilerek, herkesi karşı duruşa davet vardır.

 7) Çifte hukuka karşı, hukuki eşitlik savunulmakta, cezaevlerindeki anti-demokratik, insan haklarına aykırı yaşam biçimine, tecride, izolasyona karşı, çağcıl adalet talep edilmektedir.

 8) Tüm tutuklu ve hükümlülerin aileleri ve avukatlarıyla yasaların öngördüğü şekilde görüştürülmeleri ve sağlıklı bir yaşam hakkının sağlanması talep edilmektedir. Hukukun eşitlik ilkesi gereğince, Abdullah Öcalan’ın da bu haklardan yararlanması gerektiğini yasal bir istem olarak belirtmektedirler.

 9) Sayın başsavcının en çarpıcı değerlendirmelerinden bir tanesi de, -yukarıda da bahsettiğimiz gibi- siyasi yasaklar için şöyledir: ‘Anayasa’nın 68/4 maddesinde sayılan hususlara aykırı eylemlerin mevcudiyeti yeterlidir. Bu eylemlerin suç teşkil etmesi ve bu eylemlere ilişkin ceza davasının mahkûmiyetle sonuçlanmaması gerekmez’ diyor. Türkiye cumhuriyeti bir hukuk devletidir, ‘aşiret devleti’ olmadığı gibi, ‘kolektif suçlama’ mantığı da çağın gerisinde kaldı.

Bu hukuk mantığını kabul etmek mümkün değildir. Bir eylem suç teşkil etmiyorsa, ceza davasında mahkûmiyet değil de beraatla veya sonuçları itibariyle benzer bir karar veya uygulamayla sonuçlanıyorsa, bunun anayasaya aykırılığı da söz konusu olamaz.

Bu nedenle böylesi basit bir mantık, suç oluşturamaz ve bir siyasi partinin kapatılmasına neden olamaz.

 10) Devletin her kademesinde bulunan yetkililere seslenerek, düşünceler ifade edilmiştir, çözüm önerileriyle birlikte meşru taleplerde bulunulmaktadır.

 11) Ayrıca sıralanan eylemlerin bir kısmı, Parti Tüzel Kişiliği’nin bilgisi ve iradesi dışında oluşmuş şahsi eylemlerdir. Partinin düzenlediği etkinliklerde; Parti yöneticilerinin irade ve bilgisi dışında, uyarılara rağmen on binlerce insanın katıldığı bir miting veya eylemde birkaç kişinin, yasa dışı slogan atması ve provakatif çıkışlar o partinin kapatılmasına hiçbir şekilde neden olarak gösterilemez. Bu tür toplantılarda,toplantıyı düzenleyicileri gerekli uyarıları yapmıştır.

 12) Sayın Başsavcı, tüm bu eylemlerin ve kendi görüşlerinin hangi yasanın hangi maddelerine dayandırdığı ve hangi olayın kesin mahkeme kararıyla kanıtlandığını göstermeden, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nın birkaç maddesini iddianameye aktararak, Demokratik Toplum Partisi’nin temelli kapatma talebinde bulunmaktadır.

 13) Daha önce kapatılan bazı siyasi partiler Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için de örnek gösterilmektedir.

Bunlar örnek olamayacakları gibi, bir iki istisna dışında, yapılan başvurular sonucunda AİHM, adil yargılama yapılmadığı gerekçesiyle, İHLAL ve YARGILANMANIN YENİLENMESİ kararları vererek, Türkiye’yi büyük miktarda tazminat ödemeye mahkûm etmiştir.

G – İDDİANAMEDE YER ALAN BAZI DEĞERLENDİRMELER

 1) Yargıtay Cumhuriyet Sayın Başsavcısı, DTP Tüzüğünün 3. maddesinin (c) bendinde yer alan ‘Türkiye Cumhuriyetinin Türkler, Kürtler ve diğer etnik aidiyetler tarafından kurulduğunu ve kardeşliğin temelinin tarihin derinliklerinde yattığını beyan eder; halkların geleceğini ve Kürt sorununun çözümünü ortak vatanda özgür birliktelikte ve Demokratik Cumhuriyette görür’ ifadesi ile (e) bendinde yer alan ‘Herkese ayrımsız, anadilinde eğitim ve öğretim hakkının sağlanması’ şeklindeki ifadeyi anayasaya aykırılık teşkil ettiğini iddia ederek, Demokratik Toplum Partisi’nin ‘devletin tekliği’ ilkesini ihlal ettiğini öne sürmüştür. Oysaki Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkler, Kürtler ve diğer etnik aidiyetler tarafından kurulduğunu Türkiye’deki tüm toplumlar kabul etmektedir. Bunun böyle olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca Türkiye’de yaşayan bütün halklar için bir gurur kaynağıdır. Bu söylemin anayasa aykırılık teşkil edeceği düşünülemez.

Anadilde eğitim ve öğretim hakkını talep etmek, demokratik bir devlette suç olmasa gerek. Anadilde eğitim ve öğretim hakkını istemek, insanın en doğal hakkıdır. Unutulmaması gereken bir nokta da, Demokratik Toplum Partisi, bir siyasi partidir. Her siyasi parti gibi, DTP’nin bir tüzük ve programı vardır. Bu tüzük ve programını kamuoyuna açıklar ve buna göre de politikalar izler. Demokrasinin işleyebilmesi için, tıpkı gerçek kişiler gibi, siyasi partiler de ifade özgürlüğüne sahip olması gerekir.

 2) Demokratik Toplum Partisi’nin programından kesitler alarak iddianamede kanıt olarak gösteren Sayın Başsavcının, yaptığı alıntıların hiçbirinde hukuka aykırı bir söylem yoktur. Aksine bunların zaten Anayasa’da yer alması gereken toplumsal içerikli taleplerdir. Zaten hazırlanan Anayasa Taslağı’nda da bu taleplerin büyük bir çoğunluğunun yer alacağı bilinen bir gerçekliktir. Kaldı ki siyasi partilerin program ve tüzüklerini inceleyen başsavcılık yasalara aykırılık durumunda, ilgili partiyi ihtar etmesi, buna uyulmadığı takdirde Anayasa mahkemesinde ilgi partiye ihtar edilmesi davası açması gerekirdi. Sayın savcı DTP ile ilgili incelemelerinde program ile ilgili bir aykırılık görmemiştir. Sadece tüzük ile, ilgili olarak ‘eş başkanlık’ sistemine ve bazı üyelerin üye olma yasağına dikkat çekmiştir. DTP bu yasal düzenlemeleri zamanında yapmıştır. Buna rağmen kapatılma gerekçesi yapılması, zorlama hukuka aykırı gerekçe arayışının sonucudur.

 3) İddianamede yer alan şu değerlendirme, Sayın Başsavcının siyasi saiklerle hareket ettiğini ispatlamaktadır. ‘Çok daha açık söylemek gerekirse terör örgütünü kınama veya eylemlerinin yanlışlığını, çocuk yaşlı kadın ayrımı gözetmeden insanları terörist yöntemlerle katletmenin bir insanlık suçu olduğunu söyleyememe demokratik hukuk devletinin hiçbir ilkesi ile açıklanamaz. Bu durum ancak kişilerin aslında demokrasi ile ilgilerinin olmayıp, örgüt tarafından verilen görevi yerine getirmek için demokrasiyi zorlamak ve toplumda kin ve düşmanlık duyguları oluşturmak üzere siyasi parti bünyesinde toplanması biçiminde izah edilebilir. Teröre terör diyemeyen bir mantık ya teröristtir ya da kendisini görevlendiren örgütten ölesiye korkandır! Bu davranışlara ilişkin güncel değerlendirmeler nasıl olursa olsun, sonraki on yıllar hatta yüzyıllarda dahi bu davranışları sergileyenler ve çeşitli çıkarları uğruna görünüşte kınadıkları terörü el altından destekleyen odaklar toplumsal yargılara konu olacaktır. Zira terör insanın insan olma niteliklerine aykırı bir davranış biçimidir.’

 ‘Davalı partinin hedeflerine ulaşmada bölücü terör örgütü yolu ile şiddet unsurunu kullanma ve savunmada kararlı olduğu görülmekte, bu durumda toplumun huzur ve güvenliği için temelli kapatılma istemi ile dava açılması sosyal, SİYASAL ve hukuksal yönlerden bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır’ şeklindeki tespit ve söyleminden de anlaşılacağı üzere, Sayın Başsavcının davayı siyasi gerekçelerle açtığının somut itirafıdır.

Hiç kimsenin her hangi bir konuda kanaat ve düşüncelerini açıklamaya zorlanamayacağı temel insan haklarından olup ulusal yasalarımızda da yer almaktadır. Düşüncelerinden dolayı insanların suçlanması demokrasiye aykırı iken, sayın savcı ‘açıklanmayan düşünce’ nedeni ile bir siyasi partiyi kapatma talebinde bulunması hukuki temeli olmayan ‘sübjektif’ bir yaklaşımdır.

4) Ulusal üstü hukuk açısından bakıldığında, terör, terörist eylem denilen şey aslında bir şiddet türüdür. Terörist olmayan şiddet türleri de vardır. Devletler hukuku alanına girmeyen, bir ülkenin sınırları içinde vuku bulan şiddet türleri de vardır. Bunun iki istisnası vardır. Evrensel beyannamenin 3.maddesinde belirtilen isyan hakkı son çare olarak sadece istibdat rejimlerinde ve Tiranilerde kullanılır.

11 Eylül saldırılarının ardından küreselleşen terör nedeniyle, terörün yeni bir tanımına ihtiyaç duyulurken diğer yandan soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarıyla ilgili (ABD ve Türkiye taraf değil) UCM nin yargı yetkisi başladı.

Ortak tehdit haline gelen, küreselleşen teröre karşı ne yapılabilir’ Terör, terörist, terör eylemi nedir’ Her ülkenin kendi siyasi çıkarları doğrultusunda tanımladığı ve benimsediği tanımlar BM ve bölgesel belgelerde de net bir tanıma sahip değil. Bunun sonucu olarak devletlerin mücadele, yöntem ve müeyyidesi de farklılaşmaktadır. Örneğin silahlı mücadele yürüten bir grubu kimi ‘terörist’ kimi de ‘özgürlük savaşçısı’ ilan ediyor. Bu iki farklı tanım iki farklı uygulamayı getiriyor, birincisinde terörist tanımlaması olduğu için, yasaklama, engelleme, cezalandırma olacak, ikincisi özgürlük savaşçısı olduğu için destek, teşvik görecek.

Milletlerarası alanda terörizmin evrensel ve bağlayıcı bir tarifinin bulunmaması, uygulama tedbirlerinin yetersizliği, terörizme karışan devletleri milletlerarası kamu oyu önünde denetleyecek ve mahkum edecek bir sistem değişikliğini dayatmaktadır.

BM Genel Kurulu Devletler Hukuku Deklarasyonunda (2625 sayılı) hangi şartlarda self determination hakkına, kendi kaderini tayin hakkına başvurabileceği hakkındadır. Tanımlarsak:

 ‘..bir ülkenin hükümeti toplumun tümünü temsil etmiyorsa, ülkenin yönetimi demokratik değilse, sömürgeciliğe karşı savaşlarda terörizme başvururlarsa buna göz yumulacağı sonucu çıkarılmakta tek istisnası masum insanların öldürülmemesidir”

Terörist eylem, uygulama ve yöntem kınanmakla birlikte, terörizmin tanımı daha çok masumların öldürülmesi olarak Kabul edilmektedir. Böylesi bir tanımda hem örgütler hem de devletler terörist tanımlamasına muhatap olmaktadır.

BM belgelerinde terörist eylemin ne olduğu yönünde somut bir belge yoktur.

1948 tarihli BM Evrensel İnsan hakları Bildirgesinin (m.30) ‘Kişisel ve siyasi haklar sözleşmesinin (m.5/1)”.özgürlükleri yok etme özgürlüğü tanınamayacağı kurala bağlanmış, bu kuralın kapsamına devletler, kişi toplulukları ve bireylerde alınmıştır.

 ”bir ülkede silahlı çatışma,’terör’ olarak algılanacağı yerde ‘uluslararası’ veya ‘iç nitelikli silahlı çatışma olarak da’ tanımlanabilmektedir. İnsancıl hukuk konusunda Cenevre Protokolları böylesi durumlarda asgari insancıl kuralları öngörmektedir.’

Devlet terörü üzerinde de durmakta yarar bulunmaktadır. Bazı devletlerin teröre destek vermesi söz konusu olduğu gibi, bazı muhalif grupların bastırılmasında anti demokratik yapılı devletlerin yasa dışı şiddete başvurduğu görülmektedir. Çok partili demokratik bir yönetime dayanan, basın özgürlüğüne yer veren, hukuk devleti koşullarına uyan bir devlette ‘devlet terörü’ bulunması olanaksızdır.

BM Genel Kurulu 35 üyeden oluşan bir ‘..Uluslararası Terörizm Komitesi..’kurarak 1979 yılında 34/145 sayılı kararı ile:’..masum insanların öldürülmesinin veya hayatlarını tehlikeye atılmasının veya temel hakların çiğnenmesinin Kabul edilemeyeceği bu uygulamanın sömürgeci ve ırkçı yabancı yönetimleri tarafından halkların bağımsızlığını engellemek için yapılabileceği saptanmıştır.

1985/-No.40/61-1987/-no.159 sayılı kararda:”.ırkçı, antidemokratik ve totaliter devletlerin hukuka aykırı olarak bulundukları (işgal ettikleri ve sömürge olarak kullandıkları) yerlerdeki halkları umutsuzluğa iterek onları teröre başvurma zorunda bıraktıkları biçiminde özetlenebilir. Dolayısıyla genel kurul bu türden olayların önüne geçilmesi için devletleri demokratik olmaya çağırmaktadır.

BM Genel Kurulu 18 kasım1994 tarihli kararı ile :’..birçok sözleşmeye göndermede bulunduktan sonra; BM taraf devletler,terörün her biçimiyle reddedilmesi gerektiğini kabul etmiş,nerede olursa ve kim tarafından yapılırsa yapılsın,suç olduğu ve haklı görülmeyeceği belirtilmiştir.

Terör nedir’ Sözlüklerde, insanı yoğun ve ani olarak saran korku, yoğun korku hissi, korku anı yada korku nedeni, ürkütücü şiddet olarak geçmektedir.

Terörizm nedir’ terör yönteminin kullanılması, bu yolla elde edilen korku ve teslimiyet, terörist yöntemle yönetmek veya yönetime karşı çıkmak.

Terörist nedir’ Terörist yöntemleri kullanan veya benimseyen kimse .

Bu kullanılan tanımların sadece yasa dışı örgütleri değil, aslında devletlerin ve bireylerin terörist yönteme başvurabileceğini gösteriyor. Teröristin objektif ve uluslar arası hukuk alanında kabul görmüş genel bir tanımında mutabakat sağlamanın kolay olmayacağı ortadadır.

Terörizmin doğru ve objektif bir tanımı için ulus devletleri arasında geçerli olan, genel kabul gören uluslar arası hukuk kuralları ve ilkelere bakmak gerekiyor. Cenevre ve Hague anlaşmalarında belirtildiği gibi, bu kurallar savaş sırasında nelerin yapılabileceğini, nelerin yapılamayacağını belirtmektedir. Örneğin sivil halkın hedeflenmesi kabul edilmemekte ve kesinlikle yasaktır. Bu anlaşmalar savaş sırasında askeri hedeflere yapılan saldırılar ile sivil hedeflere yapılan saldırılar arasında bir ayrım yapar.

Kasıtlı olarak sivil hedeflere saldıran askerleri ‘savaş suçlusu’kabul eder. Benzer eylemler barış döneminde yapılırsa ‘insanlığa karşı suç’ işlemişsayılırlar.(Örnek Miloschovitç’in yargılanması)

BM Ekim 2001 de ‘Uluslar arası terörizmi Ortadan Kaldırmak için Önlemler’ konusunda genel kurul sonrası yaptığı açıklamada:

 ”Uluslar arası toplumun karşı karşıya olduğu öncelikli görev, uluslar arası terörizmi engelleyecek ve ortadan kaldıracak etkili bir hukuki çerçeveyi temin etmektir..’

Terörizm konusunda bugüne kadar 12 tane uluslararası sözleşme bulunuyor. Ancak BM in zayıf yönleri bulunmakta 21 kasım 2001 tarihinde Hukuk Komisyonu, kim tarafından işlenirse işlensin terörizmin metot ve yöntemlerini kınayan bir karar aldı. Kararın sonunda ise üye ülkelerin terörizmin tanımı konusunda bir karara varamayacakları eklenmişti.

1996 da canlandırılan uluslar arası terörizm komitesinin amaçları arasında uluslar arası terörizme karşı hukuki bir çerçeve oluşturacak bir sözleşme hazırlamak, BM himayesinde terörizmin her türüne karşı aktiviteler koymaktı.

 ‘Terörizmin Önlenmesi ve Cezalandırılması Hakkında Avrupa Sözleşmesine’ bölgesel düzeyde Türkiye’nin taraf olduğu bir sözleşmedir. Uçak, gemi kaçırma, milletlerarası alanda korunan kişilere saldırı, rehin alma vs. konular da suçların önlenmesi ve cezalandırılması yanı sıra 5.Maddeye göre:

 ‘..kendisinden iade istenen devlet,iadeyi isteyen devletin bir kimseyi ırkı,dini,dili veya siyasi inancı sebebiyle yargılanması amacıyla yaptığına inanırsa..’iade etmek mecburiyetinde değildir, denilmektedir.’

AB ülkelerinin BM belgeleri ve bölgesel sözleşme dışında özgün bir terör tanımı bulunmamaktadır. 11 Eylül sonrası büyük ölçüde BM Güvenlik Konseyinin aldığı 1373 sayılı terörle mücadele kararı doğrultusunda, bazen de ABD ye yakın hareket etse de üyeleri arasında bu konuda fikir birliği bulunmamaktadır.

15 Kasım 2003 tarihinde Kuledibi ve Şişli’de iki Sinegoğa düzenlenen ve El Kaide yanlılarının üstlendiği terör eyleminde 23 yurttaşımız yaşamını yitirir ve üç yüzü aşkın kişinin yaralandığı dehşet anları dünya gündemine düşerken Adalet Bakanı Cemil Çiçek terörün tanımı yapılmalı açıklamasında bulunuyordu.

BM’ in ‘Savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar bakımından kanuni sınırlamaların uygulanmayacağına dair sözleşme ‘ ile BM Genel Kurulunun 26 Kasım 1968tarihli ve 2391 sayılı kararları uyarınca ;’Nurnberg Mahkemesinin tanınmış uluslar arası hukuk prensiplerini teyit eden 11 Aralık 1946 tarihli ve 95 sayılı kararı ve 2184 ve 2202 sayılı kararları ışığında; BM Ekonomik ve Sosyal Konseyin, savaş suçlularının ve insanlığa karşı suç işleyenlerin cezalandırılmasına dair 28 Temmuz 1965 tarihli ve 1074 D sayılı ve 5 Ağustos 1966 tarihli ve 1158 sayılı kararları ışığında;

 ‘..insanlığa karşı suçların kovuşturulması ve cezalandırılması ile ilgili daha önceki bildiri,belge veya sözleşmelerden hiç birinin zamanaşımı konusunda bir hüküm getirmediğini kaydederek…insanlığa karşı suçların uluslararası hukukta en ağır suçlar arasında yer aldıkları dikkate alındığında;sözleşmede belirtilen suçların işlenmesine ister başında bulunarak isterse refakat ederek katılan veya başkalarının bu suçları işlemeğe doğrudan teşvik edenler hakkında her türlü tedbirin alınacağını belirtmektedir…’

İnsanlığa karşı suçlar nerede işlenmiş olursa olsun, soruşturmaya tabidir. Bu nedenle bu tür suçları işlemiş olanların işlediklerine dair hakkında delil bulunanların izlenmesi, gözaltına alınması,yargılanması ve suçlu bulundukları takdirde cezalandırılması için bir soruşturmanın açılması,sözleşme tarafı devletlerle işbirliğine gidilmesi ulusal ve uluslar arası tedbirlerin alınması sözleşmeye taraf her devletin görevidir.

BM Genel Kurulunun 3 Aralık 1973 tarihli ve 3704 sayılı kararı uyarınca, insanlığa karşı suç işleyenlerin bulunmalarına, gözaltına alınmalarına, iadelerine ve cezalandırılmalarına dair prensiplerin uygulanması gerekmektedir. Şüphesiz bu konuda siyasi tavır ve kararlar bulunsa da hukuk devletlerinde bu hususun hukukun temel konusu olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.

20 Aralık 1945 tarihli ve 10 sayılı karar ışığında Denetim Konseyi Yasası uyarınca: İnsanlığa karşı suçlar: ‘…Gaddarlıklar ve suçlar, sivil halka karşı işlenen katliamı, imhayı, köleleştirmeği, sınır dışı etmeyi, hapsetmeyi, işkence yapmayı, tecavüz etmeyi veya diğer insanlık dışı muameleyi veya işlendikleri ülkenin iç hukukunu ihlal etsin etmesin siyasal, ırksal veya dinsel sebeplerle zulmetmeği içerir…ancak bunlarla sınırlı değildir..’şeklinde tanımlamıştır.

Ulusal üstü belgelerde terör tanımında henüz bir uzlaşma sağlanmazken, tanım ve kavram tartışması devam ederken, sayın savcının bu hukuksal gerçekliği yok sayarak DTP’ yi böylesi konularda beyanda bulunmadığı için suçlaması, kapatma gerekçesi olarak göstermesi siyasi bir yaklaşımda bulunulması yasalara aykırıdır.

5) Türkiye Cumhuriyetinin 85.yılında insan hakları hukuk ve demokrasi de nereye geldik, neler yapıldı, nelerin yapılması tasarlanıyor neler yapılmalı’

Yaşadıklarımıza kısaca bir göz atarsak, Cumhuriyetin en uzun süresinin Örfi İdareler, sıkıyönetimler ve on yılda bir yapılan askeri darbeler sonrası ‘olağanüstü mahkemelerde’ adil olmayan yargılamalar ve kötü cezaevi koşulları ile geçtiğini görürüz. İstiklal mahkemelerinden, Sıkıyönetim Askeri mahkemelerine ve günümüzde DGM’lere kadar adil olmayan yargılamalarda verilen idam hükümlerinin yüzlerce infazı geride kaldı. İdam cezası kaldırıldı ve Türkiye 6 Nolu protokolu da imzaladı.

Çok partili rejime 1940 lardan sonra ulaşabildik ve hala demokratik bir toplum olma yönünde birçok engeli aşabilmiş değiliz.

12 eylülden sonra fişlenenlerin sayısı iki milyona yaklaşıyor ve hala bu fişler nedeniyle potansiyel suçlu olarak görülüyorlar. 1980 den bu yana da beş yüz bini aşkın kişinin fişlendiği dikkate alınacak olursa 70 milyon nüfusumuzun 40 milyonun yasaklı, sakıncalı durumunun sürdüğü ve devlet tarafından dışlandığı görülecektir. Bir pasaport, ehliyet, ruhsat almak istediğinizde karşınıza hep bu fişler çıkar. Yasaların değişmesi, kaldırılması da etkili olamıyor ve işe alınmalarda özellikle devletin hassas görevlerinde fişlilerin çocukları ve torunları da sakıncalı muamelesi görüyor.

Binlerce yıllık tarih ve kültür birikimi nedeniyle zengin mozaiğin unsurları da hala ayırımcı mevzuat ve uygulamalara muhatap oluyor. Sayıları milyonlarla olan ve Cumhuriyeti birlikte kuran Kürt yurttaşlarının ana dilde yayın ve eğitimi, özgürce isimlerin alınması sorunları hala aşılmış değil. İşkence ve kötü muamele tüm iyileştirici çabalara rağmen hala önlenemiyor.

Türkiye’nin 85 yıllık Cumhuriyet tarihinde,75 yılda yapılamayanların son on yılda AB aday üyelik süreci ile birlikte yapılması atılan adımlar, yapılan reformlar çok önemlidir. Sayın savcı yapılan reformları yok sayan bir anlayışla dava açmıştır.

6) AİHM’in yirmi yıllık bilançosu irdelendiğinde parti kapatma başvuruları önemli bir yer tutmaktadır.

Türkiye’nin ‘bireysel başvuru’ hakkını kabul ettiği 1987 yılından bu yana tam yirmi yıl geçti. Türkiye’nin fotoğrafı artık siyah-beyaz değil,renkli ve net çekilmiş durumda.AİHM nin verdiği ihlal kararları ile Sözleşme karşısında Hükümetin yapması gerekenleri belirliyor. Avrupa Konseyi bugün 47 üyeye ulaşmış durumda, Cudi dağlarından, Sibirya bozkırlarına, kutuplardan Cebeli Tarık’a kadar yüz milyonlarca bireyin devletlere karşı bir taraftan haklarını korurken, diğer yandan devletlerin insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti olma yolunda etkili ‘yargısal denetim’, kararlardan sonra etkili ‘siyasal denetim’ mekanizmasına dönüşüyor. Bugün Türkiye’nin AB aday üyelik sürecinde önüne çıkan ‘ev ödevi’ böylesi bir sürecin sonucunda ortaya çıkmıştır.

Türkiye 12 Eylül askeri darbesi sonrası uzun yıllar ‘askıya alınan’ Türkiye AB aday üyelik sürecini canlandırmak için, 1987 yılında Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna bireysel başvuru hakkını kabul etmişti. Avrupa Konseyi üyesi olan devletlerin devletlere karşı başvurularında böylesi bir kabul aranmazken, bireylerin başvurusunda bu konuda ‘devlet bildirimi’ aranıyordu. 11 Nolu Protokolün yürürlüğe girdiği 1998 yılından sonra, Avrupa Konseyine üye olan her devlet ‘otomatik ‘olarak yargı tarafı olmaktadır.

Türkiye’nin 20 yıl sonra AİHM bilançosunu bir çok noktadan irdelemekte yarar vardır. Bunun için kaç başvurunun yapıldığı, kaçının sonuçlandığı, kaçının devam ettiği, ne kadar tazminat verildiği gibi geçmişte yapılan klasik istatistiki bilgiler önemli olmakla beraber tek başına yeterli değildir. Türkiye 20 yıldır ilk üç sıra içinde yer alan en çok davanın açıldığı ve aleyhe bittiği ülkedir.

Parti kapatma davalarında en fazla aleyhine başvuru yapılan Türkiye’dir. Başvuruları gruplandırdığımızda; 1-Yaşam hakkı ihlalleri 2-İşkence, kötü muamele 3-Kişi güvenliği ve özgürlüğü 4-Adil yargılanma hakkı (DGM’ler) 5-Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü(parti kapatmalar) 6-Mülkiyet hakkı ihlalleri (kamulaştırma ve köy yakma)

7) Demokrasinin gelişmesi için bazı adımların atılması gerekiyor. Demokrasilerin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partiler ile sivil toplum örgütlerinin ( meslek odaları, sendikalar, barolar, dernekler vs.) bugünkü yasal düzenlemelerle demokratik bir mücadele yürütmesi olanaksızdır. Başta Anayasa olmak üzere, Siyasi partiler yasası, Seçim yasaları, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen yasalarda hızlı ve köklü değişikliklerin yapılması gerekmektedir. Bir bakıma 12 Eylül depolitizasyon yasalarının artık miadı dolmuştur.

8) Demokratik ve özgür seçimler Avrupa Birliğinin temel değeridir.

Avrupa Konseyi üyesi ülkeler, Avrupa İnsan hakları ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesine Ek:1 Nolu Protokolun 3 ncü maddesi: ”Yüksek Sözleşmeci taraflar, yasama organın seçilmesinde halkın görüşünün özgürce dile getirilmesini güvenceye bağlayacak koşullar altında makul aralıklarla ve gizli oyla özgür seçimler yapmayı üstlenir’

AGİT İnsani boyut denetim mekanizmaları içinde demokratik seçimlerin yapılıp yapılmadığının gözlemciler tarafından denetlenmesini öngörmektedir. AB aday üyelik sürecinde’ Kopenhag’ siyasi kriterlerine göre demokratik seçimler için mevzuat değişikliğine gidilmesi gerekiyor.

9) Seçim ve siyasi partiler yasası değişmek zorunda. Kişilerin düşünceleri nedeniyle siyasetten yasaklanması, tüzel kişi olan partilerin ise kapatılarak siyaset sahnesinden silinmesi demokrasinin gelişmesinin önünde ki en büyük engeldir. Elbette ki özgürlükler sınırsız değildir, yaptırımları olmalıdır. Şiddete başvurmadıkça, kışkırtıcı olmadıkça, ülkenin güvenliğine yönelik ciddi bir tehlike arz etmedikçe, kapatılmamalıdır.

Türkiye bir siyasi partiler mezarlığına dönüşmekle kalmamış, Avrupa Konseyi içinde rekoru elinde tuttuğu gibi Guinnes Rekorlar kitabına girecek kadar parti kapatan bir ülkedir.

Kapatılan partiler ile ilgili AİHM’ nin verdiği ihlal kararlarının gerekleri yerine getirilmiyor. Kapatılan partilerin büyük çoğunluğu ‘bölücülük’ çok azıda ‘laiklik’ karşıtı ve irticacı olmakla suçlanmış ve yapılan bazı konuşmalar nedeniyle partiler Anayasa mahkemesi tarafından kapatılmıştır. HEP-DEP-ÖZDEP in kapatılması sonucu AİHM üçü hakkında örgütlenme özgürlüğünün yani sözleşmenin 11.nci maddesinin ihlaline karar vermiştir.

ÖZDEP parti programı nedeniyle faaliyete başlamadan kapatılmıştı. AİHM parti programının bir proje olduğu ve hassas sorunların çözüm modelini ortaya koyduğunu, şiddeti teşvik etmediği gibi bölücülükte yapılmadığını bu nedenle örgütlenme özgürlüğünün ihlaline karar vermiştir.

HEP davasında başvurucular genel sekreter ve genel başkan yardımcısıydı. Kurultay ve toplantı konuşmaları ile basın açıklamaları nedeniyle parti kapatılmıştı. AİHM bu pratik faaliyetleri partilerin asli görevi olarak Kabul edip düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün demokrasinin temeli olduğuna karar vermiştir.

Türkiye’de 12 Eylülde yedi yüz bin kişi soruşturmalardan geçirildi,1 923 000 kişi fişlendi.1984 yılından bu yana yaşanan çatışmalar sonucu yüz bini aşkın kişi soruşturmaya uğradı. Yakın zamanda bir milyonun üstünde yurttaşı fişlenen ülkemizde, her birinin ailesi de hesaba katılırsa yaklaşık nüfusunun yarısı devleti tarafından hasım, potansiyel suçlu ve izlenecek konumda olan bir ülkede demokrasinin gelişmesi mümkün değildir. Devlet önce yurttaşı ile barışmanın yolunu birtakım mevzuat değişiklikleri ile gidermek ve hepsini eşit yurttaş yapmak zorundadır.

Seçmen iradesinin Meclise yansıması önündeki engeller kaldırılmalıdır. Örneğin % 10 seçim barajı, demokrasinin önündeki en büyük engellerden birisidir. Nisbi temsil sistemi ile seçmen iradesinin Meclise yansıması sağlanmalıdır. 3403 ve 3757 sayılı yasalarla birlikte yeni bir milletvekili yasasının çıkarılması zorunludur.

2-2820 sayılı siyasi partiler yasası artık Anayasa hükümlerine de aykırı olmakla hemen değiştirilmelidir.

Siyasi partilere siyaset yapma yasağı koyan 78,81,82,84,86,87,88,89, ncu maddeler düşünce özgürlüğü çerçevesinde AİHS nin 10 maddesi ve AİHM kararları doğrultusunda yeniden düzenlenmeli, tüzük ve programa ilişkin kısıtlamalar ve parti kapatma hükümleri tamamen kaldırılmalıdır.

Seçim barajının % 10 dan aşağı çekilmesi, seçim ittifakları, önseçim gibi konularda sivil toplum örgütlerinin de görüşü alınarak çözümlenmelidir.

Özgür seçimler demokratik toplumların ayakta durması, seçmen iradesinin özgürce parlamentoya yansıması ve siyasi krizlerin çözümü için zorunludur.

H – TALEP EDİLEN YAPTIRIMLAR HAKKINDA

 1) Anayasa Mahkemesi 1993 tarihinde verdiği bir kararında ve devamında ‘Yürürlüğü durdurma’ talebini uygun bulduğunda kabul etmiştir. Anayasada ve diğer yasalarda Anayasa Mahkemesi’ne böyle bir yetki verilmemiş olmasına karşın, Anayasa Mahkemesi bazı durumlarda telafisi zor ya da mümkün olmayan sonuçların çıkmaması için yürürlüğü durdurma kararını vermiştir. Ancak unutulmamalıdır ki, yürürlüğü durdurma talebi ancak iptal davalarında mümkündür. İptal edilmesi istenen kanunun, davanın sonuçlanıncaya kadar, askıda tutulması anlamına gelir ki, bazı durumlarda gerçekten gerekebilir. Ancak bu talep siyasi parti kapatma davalarından mümkün değildir. Böyle bir gereksinim de ortaya çıkmamaktadır.

 2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının talep ettiği önlemler çevresinde yer alan ‘Bu çerçevede dava süresince Anayasa Mahkemesi, davalı partinin faaliyetlerinin durdurulması, SPY ve parti tüzüğünde gösterilen belirli veya bütün organlarının faaliyetlerinin durdurulması, dava süresince seçimlere katılamaması ayrıca dava tarihinde parti üyesi olanların bir başka siyasi parti listesinden veya bağımsız olarak da dava süresince seçimlere katılmasının önlenmesi, ödenecek hazine yardımlarının banka hesabında blokesi, üye kayıtlarının durdurulması gibi önlemlere hükmedebilecektir’ şeklindeki ifadeleri hukuk sınırlarını aşan, anti-demokratik taleplerdir.

Bu taleplerin yasal hiçbir gerekçesi olmadığı gibi, Anayasa Mahkemesi hiçbir parti kapatma davasında böyle bir karar vermemiştir. Sayın Başsavcı, taleplerini sıralarken, yasalar ve hukuk perspektifinden uzaklaşmıştır.

Kaldı ki, böyle bir talebin ‘telafisi zor ya da mümkün olmayan sonuçların ortaya çıkmasının engellenmesi’ne dayandırılması da gerçek dışıdır. Siyasi Partiler bir ‘kanun’ gibi ya da ‘yasal bir mevzuat’ gibi düşünülemez. Siyasi partiler, örgütlenme özgürlüğü çerçevesinde demokrasi ve yasal sınırlar dâhilinde faaliyetlerini sürdürmek zorundadır. Bir siyasi partinin en büyük faaliyeti de seçimlere katılmaktır.

Son seçimlerde ülke genelinde iki milyona yakın oy olan Demokratik Toplum Partisi’nin seçimlere katılmasının engellenmesi, üyelerinin bağımsız dahi seçimlerde aday olamaması, bu partiye oy veren milyonlarca seçmenin iradesine kilit vurmaktır.

Aksine seçimlere katılmasının yasaklanması, telafisi zor ve mümkün olmayan sonuçlar doğuracaktır hukuk açısından. Davanın sonucunda, davanın ret edildiğini varsayarsak, bu süre içerisinde yapılan seçimlere DTP’nin katılamamasının telafisi nasıl yapılacaktır’ Zaten sayın Yüce Mahkemenizin de Başsavcının bu taleplerini oybirliği ile RED etmesi, görüşlerimizi kanıtlamaya yeterli düşüncesindeyiz.

 3) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının dava iddianamesini alelacele ve siyasi reflekslerle hazırladığının başka bir kanıtı ise, haklarında siyaset yasağı getirilmesini talep ettiği Fevzi Kara, Ekim 2007 tarihinde vefat etmiştir. Yine Halil İmrek, DTP üyesi olmayıp, kendisi Emek Partisi (EMEP) üyesi olup, aynı zamanda Adana İl Sekreteri görevini yapmaktadır. İmrek hakkında da siyaset yasağı getirilmesi talebi iddianamede yer almaktadır.

 4) Ayrıca hiçbir hukuki sorumluluk derecesine, olayda sorumluğunun olup olmayacağı durumuna bakılmaksızın rast gele, oldukça keyfi, hiçbir hukuki dayanak göstermeden 221 kişinin 5 yıllık siyaset yasağı kapsamına alınması talebi de, davanın haksız hukuk mantığını, çıplak bir şekilde sergilemektedir.

Dava parti tüzel kişiliğine karşı açılmışsada,Anayasa Mahkemesi yargılama usulünde CMK hükümleri uygulandığı için,haklarında yasaklama talebi bulunan 221 kişinin ‘müdahil’ olarak savunma sürecine katılmaları,savunma haklarını kullanmalarına olanak tanınması adil yargılama hakkı ve AİHS nin 6 ncı maddesinin gereğidir.

 5) İddianame hukuk dışı zorlama sentezidir. Hukukun üstünlüğü, bağımsızlığı, eşitliği ve evrenselliği adına Türkiye’ye en büyük haksızlıktır.

DTP’ye hazine yardımının kesilmesini isteyen sayın savcı, mecliste grubu bulunmasına rağmen anti demokratik bir şekilde ve eşitliğe aykırı olarak hazine yardımı yapılmadığını ve bağımsız olara meclise girme ihtimali ile bunun kesildiğini bilmesi gerekirdi.

Vermeden almak, ancak allaha mahsus olabilir. Devletler ve onların kamu düzenini sağlamakla yükümlü savcılar ancak devletin verdiğini geri isteyebilir. Bu nedenle konusu olmayan bir talep söz konusudur.

İ- SİYASAL HAKLAR VE PARTİ KAPATMALARI

 I- Siyasal Haklar

  1. a) Serbestçe siyasal faaliyette bulunma hakkı, demokratik siyasal sistemlerin temelini oluşturur. Bu, kişilerin farklı görüşler çerçevesinde siyasal kararları etkileme konusunda özgür olmalarını gerektirir. Demokratik devlet düzeni siyasal katılma kanallarını kişilere açık tutmak zorundadır. Başka bir deyişle demokratik bir sistemde halkın rolü, yalnızca belli aralarla yapılan seçimlerde yöneticileri seçmekten ibaret değildir. Çoğulcu demokrasi anlayışı, halkın siyasete etkin bir biçimde katılmasını gerektirir.
  2. b) Siyasal haklar, insan haklarının en önemlisi ve ondan ayrılmaz parçasıdır. ‘Birinci Kuşak Hakları’ arasında yer alan ‘Katılma hakları’ yani siyasi haklar, insan haklarının en önemli ayaklarından birini oluşturmaktadır. Siyasal haklar; siyasal iktidarın kullanılmasına ve yönetsel işlevlerin yerine getirilmesine katılmayı sağlayan haklar olarak algılamak gerekir. Bu demokratik rejimlerin vazgeçilmezliğidir.

Çünkü siyasal hakları da içeren temel hak ve özgürlükler, ulusal hakların sınırlarını aşmış, bir insanlık sorunu haline gelmiş, toplumların olmazsa olmaz koşulu haline gelmiştir. Siyasal hakların tüm vatandaşlara tanınması gerçeği karşısında; yurttaşlık hakkı siyasal hakların başlangıcı ve özü sayılmaktadır.

  1. c) Düşünmek, düşünceyi ifade etmek, onu örgütlemek ve iktidara taşımak insanın doğasıdır. Bunun önemi ve önceliği ise; bu özgürlüğün başka birçok özgürlüğün kaynağını veya temelini oluşturmasından ileri gelmektedir. Demokratik olmayan rejimlerde siyasal haklar, yalnız ayrıcalıklı olan kişiler ve toplumsal gruplar tarafından kullanılır. Bu da yurttaşlık bilinci ve haklarıyla çelişen bir durumdur.

Oysaki siyasi temsil herkes için gereklidir. Çünkü oy hakkına sahip tüm yurttaşların iradesi; seçtikleri temsilciler aracılığıyla yasaların ve hükümet politikalarının oluşturulmasına katılım sağlar. Bu süreç ve yöntemler, siyasi hakların temelidir. Seçme ve seçilme, halk oylamasına katılma, siyasi parti kurma, ve siyasi partiye üye olma, kamu hizmetinde çalışma, yönetime katılma, dilekçe hakkı gibi başlıca önemli siyasal haklardır.

Bu hakları gereği gibi kullanmak ise, kamuoyunu oluşturmaya yönelik diğer hakların eksiksiz kullanmasına bağlıdır. Düşünce açıklama ve yayma, haberleşme, seyahat, basın ve yayın, dernek kurma, gösteri ve toplantı düzenleme haklarının; demokratik ölçülerde kullanıldığı oranda siyasal hak kullanımı da yaşam bulur.

  1. d) Düşünceyi açıklama özgürlüğü, gerçek kişiler için olduğu kadar, tüzel kişiler yönünden de temel bir haktır.

Dernekler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, insan hakları kuruluşları ve siyasal partiler, organları aracılığıyla düşüncelerini ifade ederler.

Gerçek bir demokrasi için; siyasi partilerin var olması, vatandaşların seçme ve seçilme hakkına sahip olmaları tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda bilgi edinme, düşüncelerini açıklama ve yayma, her tür araçlarla demokratik meşru siyasal etkinlik yapma ve herkesin kendisini her alanda anadili ile ifade edebilme hakkı da özgür olmalıdır.

  1. e) Ama bilindiği gibi; toplumun çoğulcu, etnik, dilsel, dinsel, mezhepsel ve kültürel dokusu 1982 Anayasası’nın ruhu ve özü ile uyuşmamaktadır. Bu nedenle başta 1982 Anayasası olmak üzere, Anayasa kadar önemli Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu’ndan başlayarak köklü bir hukuk reformuna gereksinim vardır. Ne yazık ki, baskılar ve kapatmalarla birlikte 2820 Sayıl Siyasi Partiler Yasası, demokrasinin katılımcı boyutundan yoksun, oligarşik bir yapı karakterini taşır. Halk yönetimden koparılmış, lider hâkimiyetine sokulmuştur. Gerçek demokrasiye olanak tanınmadığı için, halk hiçbir kararda söz sahibi değildir.

 f)1982 Anayasası’nın 67. maddesinde vatandaşların kanunda gösterilen şartlara uygun olma koşuluyla bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma hakkına sahip olduğunu belirtmektedir.

Ne var ki, 1982 Anayasası, 1961 Anayasasına oranla daha az ‘katılımcı’ bir demokrasi modelini benimsemiştir. Bu model, örgütlü devlet organları eliyle yürütülmesi yoluyla ülke düzeyinde belli ölçüde bir depolitizasyonu amaçlamakta ve bu amaç anayasanın pek çok hükmüne ‘siyaset yasakları’ biçiminde yansımıştır.

1995 Anayasa değişiklikleri ile bu yasakların Anayasa’dan büyük ölçüde çıkarılmasına koşut olarak, Siyasi Partiler Yasası’nda yer alan pek çok anti-demokratik düzenleme ayıklanmış olmasına rağmen, bu çabalar yetersiz kalmıştır. Bütün bu değişikliklere karşın, 12 Eylül döneminde yapılmış olan bu yasanın ‘ruhunun’ dönüştürülebildiğini ve ‘tek tip parti’ yaratma eğiliminin aşılabildiğini söylemeye de olanak yoktur.

 II- Parti Kapatmaları

  1. a) Gerek seçimlerde, gerekse bunun dışında halkın siyasete katılması ve devlet yönetimini etkilemesinin tek olmasa bile başlıca aracının siyasi partiler olduğunda kuşku yoktur. Çağdaş demokrasilerde seçmenlerin serbest tercihine sunulan farklı program ve politikalar siyasal partiler tarafından oluşturulur. Seçmenler de günümüzde oylarını adayların kişiliklerinden çok temsil ettikleri siyasal partilere bakarak kullanmaktadırlar. O halde çağımızda siyasal partilere dayanmayan bir demokratik sistem düşünülemeyeceğine göre, bu örgütlerle ilgili anayasal/yasal düzenlemeler de büyük önem kazanmaktadır.
  2. b) Siyasal partiler, toplumdaki değişik düşüncelere açıklık kazandırıp bu görüşleri belli bir potaya dökerek siyasal yaşamda bir istikrar unsuru oluştururlar. Benzer görüşleri bir araya getirip toplumdaki çeşitli grupların çıkarlarını uzlaştırma, siyasal iktidarı kullanacak kadroları oluşturma ve eğitme, bireyleri siyasal katılmaya yöneltme ve var olan siyasal değerlerin pekiştirilmesi ve yenilenmesi işlevlerini de yerine getiren partiler siyasal yaşamın en önemli öğesini oluştururlar.
  3. c) Genel anlamda siyaset; bireylerin yönetim sistemleri hakkında kanı ve düşünceleridir. Siyasi partiler de; siyasetin yapıldığı toplumsal örgütlenmelerin en gelişkinidir.

Bu düşüncelerin özgürce ifade edilmesi, örgütlenmesi ve siyasal anlamda ülke iktidarını hedeflemesi, çoğulculuğun gereğidir. Bu hakkı, bireysel ve kolektif kullanma, insan doğasının vazgeçilmezliğidir.

İnsan hakları ile birlikte tüzel kişilik olan siyasi partilerin de hakları vardır. Yasalar bunları da korumalıdır.

  1. d) Anayasa, ‘siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır’ (m.68/2) diyerek, ister iktidarda ister muhalefette olsunlar, siyasi partileri ve çok partili siyasal yaşamı güvence altına almaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinden çıkan özet anlayışa göre de ‘Siyasi partiler; demokrasinin tam olarak işlemesi için temel örgütlenme biçimlerinde en önemlisidir.’

Bu anlamda, örgütlenme özgürlüğünün yalnız bir siyasi partiyi kurma hakkıyla sınırlandırmamalı. Aynı zamanda kuruluşundan sonra da siyasal etkinliklerini her tür maddi ve manevi baskılardan uzak, özgürce yürütülmesini güvence altına almak gerekir.

Ve sözleşmeci devletler, bu hak ve özgürlükleri herkes için güvence altına almakla yükümlüdürler.

Zira ifade özgürlüğü, özellikle siyasi partiler ve onların aktif üyeleri için önem kazanmaktadır. Eğer bir muhalefet üyesi veya sözcüsünün ifade özgürlüğüne müdahale ve baskı varsa, olay daha da vahimdir.

  1. e) Bu nedenle, şiddet içermedikçe, sadece muhalif düşüncelerden ve var olan sistemi sorgulamaktan ötürü siyasi partiler kapatılmamalıdır.

Parti kapatma demokrasinin, insanlık onurunun ayıbı ve bunu kapatan rejimlerin en büyük handikabıdır.

Bu ülkede yaşayan 70 milyon insanımızın bunu hak etmediğini düşünüyoruz.

Türkiye’de yaşanan demokrasi sancısından kaynaklı; siyasi-kültürel ve ekonomik krizin en önemli nedenlerinden biri de parti kapatmalarıdır.

1971-73 ara rejiminde sağda Milli Nizam Partisi, solda Türkiye İşçi Partisi’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması, bu sürecin hız almasıdır. Daha sonra 12 Eylül rejimi ile tüm partiler feshedilmiştir.

Bu rejimin acımasızlığından ders çıkarılmadığı için; gelinen noktada, Türkiye parti kapatma mezarlığına dönüşmüştür.

 f)Olayın vahameti üzerine, uluslar arası sözleşmeler ve hukuk normları hiçe sayıldığından, AİHM olaya el atmış ve bu alanda da şimdiye kadar çokça davada Türkiye’yi mahkûm etmiş ve mahkumiyetler devam etmektedir.

Türkiye’den; siyasi partilerin kapatılması konusundan, AİHM’e gönderilen ilk dava, TBKP davasıdır.

AİHM, Türkiye’nin bu kapatma davasının demokratik bir toplumun gerekleriyle bağdaşmadığına ve sözleşmenin 11. maddesinin ihlal edildiğine oy birliği ile karar vermiştir.

AİHM, TBKP davası kararından sonra da Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan 4 siyasi parti ile ilgili kararlarında, sözleşmenin 11. maddesinin ihlal edildiği görüşüne vararak, davaları sonuçlandırmıştır, bunlardan biri de ÖZDEP’tir.

Ayrıca HEP ve DEP davaları da Türkiye aleyhine İHLAL kararlarıyla sonuçlanmıştır. Aynı davalarda birden fazla kararlara da tazminata hükmedilmiştir. Yine DEP davasıyla ilgili yargılanmanın yenilenmesi kararı verilmiştir.

  1. g) AİHS’deki hakların sınırlanması sorunu AİHM ile taraf devletlerarasındaki ilişkilerin odak noktasıdır. AİHM ile devletlerarasında çelişkili bir ilişkiler yumağı vardır. Sözleşmenin yapısı devletler ile AİHM arasındaki iş bölümüne dayanır.

Sözleşmedeki hak ve özgürlüklerin korunmasını sağlamak, öncelikle devletlerin sorumluluğudur. Bu sorumluluğun yerine getirilmesinde aksaklık varsa AİHM devreye girer.

AİHM ile sözleşmeci devletlerarasındaki ilişkilerin belirgin bir başka özelliği ise gerginliktir. AİHM’de yargılanan her zaman devlettir. Devlet hem insan haklarının koruyucusu ve uygulayıcısı, hem de davalıdır.

  1. h) Ülkemizin hiçbir konuda davalı veya mahkûm olmasını değil, demokratikleşmesini istiyoruz. Bu ayıplardan kurtulmasını istiyoruz. Kurtuluşun tek yolu, demokratikleşme, toplumsal barış ve başta Anayasa olmak üzere köklü bir hukuk reformudur.

Demokles’in kılıcı gibi tepede sallanan parti kapatma davaları, siyasi hakları kullanmada ve siyasi etkinliklerde, özellikle seçimlerde büyük bir engel, eşitsizlik ve psikolojik tahribattır.

Buna Siyasi Partiler Yasası’ndaki diğer olumsuzluklar, Seçim Yasası’ndaki yüzde 10’luk anti-demokratik seçim barajı, adil, haklı ve hukuki kıstası olmayan ve sadece bazı partilere yapılan milyonlarca YTL’lik hazine yardımı da eklenince, hukuksuzluğun tablosu ülkeyi bu olumsuz ortama taşımıştır.

  1. i) 2820 sayılı siyasi partiler yasasının 78, 80, 81, 101 ve 103 ncü maddelere ekte sunduğumuz belgelerden de anlaşılacağı üzere, anayasa değişiklikleri karşısında, uyum yasaları çıkarılmadığı için anayasanın 68 ve 69 ncu maddelerine aykırıdır. SPK nun 81 nci maddesinde yer alan yasaklar bu maddelerde yer almamaktadır. Parti program ve tüzüğünde de böylesi bir düzenleme yer almamaktadır. Anayasanın 2 ve 5 nci maddelerine aykırı olan bu maddeler aynı zamanda 10 ncı maddesinde eşitlik ve 13 ncü madde de yazılı temel hak ve hürriyetlere de aykırıdır.66 ncı madde de yazılı anayasal vatandaşlık hükümlerine de aykırı olan bu düzenlemeler;

Anayasanın 10 ncu maddesi eşitliği düzenlemiş olup, son olarak TBMM de 411 oyla yapılan değişiklik ile bu kapsam genişletilmiştir. Aynı şekilde 42 nci madde değişikliği ile de yasaklar kalkmış olup, mevcut SPK hükümleri bu yönü ile de anayasaya aykırıdır.

AİHS nin 90 ncı madde uyarınca uygulanması nedeniyle 6/1, 8, 9, 10 ve 11 nci maddeleri ile AİHM in parti kapatma davalarında ki içtihatları ile de ters düşmekte hakları sınırlamakta ve yasaklamaktadır.

III- DOKUNULMAZLIKLAR

DTP Genel başkanı Ahmet Türk ve diğer milletvekillerinin konuşmaları nedeniyle siyasetten yasaklanmaları ve dokunulmazlıklarının kaldırılması istendiğinden, geçmişte yaşanan ve ülkemizi ciddi sıkıntılara sokan DEP milletvekillerinin yargılanma sürecine tekrar bakmakta yarar bulunmaktadır. Türkiye dokunulanların dokunulmayanların ülkesi olmaktan çıkarılmalıdır. Susurluk çetesi ve dokunulmayan sanıkları karşısında suskun kalanları elbette tarih yargılayacaktır. Ancak ne zaman mecliste Kürt yurttaşların temsiliyeti söz konusu olursa hemen düğmeye basılmaktadır. Geçmişte yaşananlardan ne yazık ki ders çıkarılmamaktadır.

Ankara DGM Başsavcılığı, DEP milletvekillerinin, TBMM’de yemin töreninden başlayarak, Meclis konuşmaları, basın açıklamaları, muhtelif röportajları, AGİK ile Birleşmiş Milletlere yapılan başvuruları soruşturma konusu yaparak, dokunulmazlıklarının kaldırılması istemi ile fezlekelerini TBMM Başkanlığı’na göndermişti.

Meclis’te DEP milletvekilleri dışında tam 153 dokunulmazlık dosyası vardı, karşılıksız çek, ihaleye fesat karıştırma, dolandırıcılık gibi adi ve yüz kızartıcı suçları kapsıyordu. Sırada DYP, ANAP, RP, MHP, SHP ve diğer parti milletvekillerine ait dosyalar bulunurken; komisyonlar jet hızıyla çalıştı.

01.03.1994 tarihinde ANAP ve DYP Grup Başkanları, Meclise aynı mahiyette iki ayrı önerge vererek, DEP milletvekillerinin dokunulmazlık dosyalarının görüşülmesinin öne alınmasını istemişlerdi. 01.03.1994 günlü oturumda DYP’nin önergesi kabul edilerek, DEP milletvekilleri ile RP’den Hasan Mezarcı’nın dokunulmazlıklarının 02.03.1994 tarihinde görüşülmesi kararlaştırılıyordu.

TBMM’de henüz dokunulmazlıklar görüşülmeden Ankara DGM Başsavcısı Nusret Demiral Ankara Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yazılı bir emir göndererek, dokunulmazlığı kalkacak olan milletvekillerinin gözaltına alınmasını istemişti. Meclis binası içerden ve dışardan sivil ve resmi güvenlik kuvvetlerince adeta ablukaya alınmış, kuş uçurtulmuyordu.

02.03.1994 günü Hatip Dicle ile Orhan Doğan’ın dokunulmazlıklarının kaldırılmasına karar verilmişti. Henüz Meclis kararı, Resmi Gazete’de yayımlanmamış, Anayasa’nın 85’inci maddesine göre, milletvekillerinin Anayasa Mahkemesi’ne iptal istemleri yapılmamıştı. Ortada kesinleşmiş bir Meclis kararı bulunmamasına rağmen, Meclis kapısında her iki milletvekili sivil polisler tarafından yaka paça çirkin bir şekilde cebir kullanılarak, hemen gözaltına alınmışlardı. Bu çirkin görüntüler televizyonlarda yayınlandığında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ‘gözaltı şık olmamıştır’ diyerek, tepkisini dile getirirken, hukukçular, sivil toplum örgütleri, bazı milletvekilleri buna tepki gösteriyorlardı. Bu tepkilerin en ateşli tartışmaları Meclis’te yapıldı. Öyle ki, hakkında henüz dokunulmazlık görüşmesi yapılmayan Hasan Mezarcı, İstanbul’da apar topar gözaltına alınıyordu.

03.03.1995 günü Ahmet Türk, Mahmut Alınak, Leyla Zana ile Selim Sadak’ın yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına karar verildiğinde aynı şekilde çirkin bir davranışa maruz kalmamak için Meclis’te gecelemeyi göze almışlardı. Meclis Başkan vekili Vefa Tanır’ın arabulucu girişimleri ile dört milletvekili Ankara DGM Başsavcılığı’na giderken, yine verilen sözler tutulmayıp, hakim karşısına çıkarılmak yerine Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne gözaltına gönderiliyorlardı. Arkasından Nusret Demiral onbeş günlük gözaltı emri veriyordu.

Meclis’te çirkin ve hukuk dışı gözaltının en başta gelen sorumlusu Nusret Demiral’dı. Meclis tutanakları ve önceden verdiği yazılı emir ile bu belgelenmişti. Bu nedenle hakkında soruşturma açılması için Adalet Bakanlığı’na yapılan şikayet üzerine soruşturma izni verilmesine rağmen, müfettişler ‘işlem yapılmasına gerek görülmemiştir…’ yazılarıyla, dosyayı kapatıyorlardı. Her zamanki gibi, Nusret Demiral’dan hesap sorulamıyordu.

Anayasa’nın 84’üncü maddesi uyarınca, dokunulmazlıklar konusunda parti gruplarında tartışma açılmaması, karar alınmaması gerekirken, başta Çiller olmak üzere, tüm sağ partiler bu konuda görüşme öncesi karar alarak, reylerini belli etmişlerdi. Tamamen siyasi saiklerle, ‘PKK’yı Meclisten atacağız’ nutuk ve demeçleriyle 27 Mart 1994 tarihinde yapılacak yerel genel seçimler öncesi oylarını artırma hesapları içine girdiler. Meclis görüşmeleri esnasında sadece SHP’nin bir kısım milletvekili ret oyu kullanırken, sert tartışmalar içinde hızlı bir şekilde DEP milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılıyordu. Aynı şekilde suçlanan ve SHP de kalan eski HEP kökenli bazı milletvekilleri ise arkadaşlarından ayrılarak, dokunulmazlık dosyaları dönem sonuna bırakılıyor, bunlardan bir kısmı bakanlık oluyordu.

DEP milletvekillerinin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması, arkasından gözaltına alınmaları ve tutuklanmalar içerde ve dışarda geniş yankılar uyandırdı. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi sert tepki gösterirken, bugüne kadar insan hakları ihlallerinde baş sırada gösterilen bir haksızlık olarak tezahür etti.

Savunma avukatları, Anayasanın 85’nci maddesi uyarınca bir haftalık süre içinde, tam 19 iptal davasını klasörler eşliğinde anayasa Mahkemesi’ne vererek dava açıyordu.

Anayasa Mahkemesi 15 günlük süre içinde 21.03.1994 tarihinde, incelemelerini tamamlayarak kararını açıklıyordu. 19 davadan yalnızca Selim Sadak’a ait başvuru kabul edilmiş, dokunulmazlığı iade edilmiş, diğer milletvekillerininki ise reddedilmişti. Anayasa Mahkemesi DEP’in kapatılması kararını 13 gün gibi rekor sayılacak kısa bir sürede yazıp, Resmi Gazete’de yayımlayarak, milletvekillerinin üyeliklerinin düşmesi sağlanırken, dokunulmazlıklara ilişkin kararlar 10 ay gibi uzun bir süre geçtikten sonra yazılabilmiştir.

TBMM görüşmeleri, meclis tutanakları, açılan davalar ve verilen kararlarla dokunulmazlık kararları daha uzun süre hukuk ve demokrasi tarihimizin tartışılır konuları olmaya devam edeceklerdir.

Anayasa Mahkemesi’nin kararları nihai ve kesin kararlardan olduğu için, iç hukuk yolları kapanmıştı. Bu kararlara karşı Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na gitmek gerekiyordu.

DEP milletvekilleri adına yapılan başvurular AİHK’da 25 Mayıs 1995 tarihinde kabul edildi. DEP ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yapılan başvuru da 2 Eylül 1996 tarihinde kabul edildi.

Dokunulmazlıkların kaldırılması tartışmalarına, DEP’in 13.6.1996 tarihinde kapatılması sonucu 13 milletvekilinin dava açıldığı tarihte DEP üyesi olması nedeniyle üyeliklerinin düşürülmesi tartışmaları eklendi. DEP Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın Bonn ve Erbil konuşmaları nedeniyle kapatılmış, milletvekilleri bir başkasının eyleminden sorumlu tutulmuş ve cezaların şahsiliği prensibine aykırı olarak, başkalarının fiillerinden dolayı cezalandırılmışlardı. Bu tartışmalar sonucu, 23.7.1995 tarihinde 4121 sayılı yasa ile Anayasanın 84. maddesi değiştirildi, yeni getirilen hükme göre parti kapatma davalarında, kendi eylemi ile partinin kapanmasına neden olan milletvekillerinin üyelikleri düşecekti.

Anayasa’daki bu değişiklik üzerine, DEP milletvekillerinin üyeliklerini iade gerektiği yönündeki başvurular ise Anayasa Mahkemesi’nin 12.9.1995 tarih 1995/4 (değişik işler) sayılı kararı ile Anayasa değişikliklerinin geriye yürümeyeceği gerekçesi ile reddedilmişti.

TBMM’nin 1961 yılından bu yana olan geçmiş sürecine bakıldığında, yasama dokunulmazlıklarının hep siyasi düşüncelerle gündeme geldiği, hırsızlık, zimmet, sahtekarlık, kaçakçılık ve yüz kızartıcı suçlar için dokunulmazlıkların kaldırılmadığı görülmektedir. Milletvekillerinin yasama dokunulmazlıkları ile ilgili Anayasa ve yasaların değiştirilmesi zarureti ortadadır.

DEP milletvekilleri AİHM de açtıkları davalar sonucu ‘uzun gözaltı AİHS 5/3’, ‘adil yargılanma AİHS 6/1-3′ dokunulmazlıkların kaldırılması ve milletvekilliklerinin düşmesi nedeniyle AİHS Ek 1.Protokol 3 ncü madde’ DEP kapatılma davası AİHS 11.nci madde’ nedeniyle Türkiye hakkında ihlal kararları verildi. Aradan on dört yıl geçtikten sonra, AB süreci ve yapılan reformlara rağmen bugün DTP milletvekillerinin aynı şekilde yasaklanmasının istenmesi geçmişte olduğu gibi bugünde hiçbir sorunu çözmeyecektir. Sadece demokrasimiz zarar görür.

SONUÇ: 1- İddianamede yer alan 141 eylemle ile ilgili soruşturma sonuçlarının akıbetinin sorulmasını,

2- İmralı cezaevi Müdürlüğünden görsel ve yazılı görüşme kayıtlarının istenmesini,

3- Dışişleri bakanlığından bugüne kadar AİHM tarafından verilen parti kapatma kararlarının orijinal çevirilerinin istenmesini

4- Maliye hazinesinden parti kapatmalar ve dokunulmazlıklar nedeniyle verilen AİHM kararları sonucu ne kadar tazminat ve gider ödendiği (Hükümet tarafından tutulan yabancı avukatlara yapılan ödemeler dahil) bu ödemeler nedeniyle sorumlular hakkında rücu yoluna gidilip gidilmediğinin sorulmasını,

5- SPK nun 78, 80, 81, 101 ve 103 ncü maddeleri yapılan anayasa değişiklikleri sonuca, anayasanın 2, 3, 10, 42, 66, 68, 69 ncu maddelerine aykırı olduğundan; Anayasa aykırılık iddiamızın ciddi kabul edilerek iptalini,

6- Siyaseten yasaklanması istenen tüm üyelerin davaya ‘müdahil’ olarak kabullerini ve savunmalarını yapmaları için kendilerine süre verilmesini,

7- Hazine yardımı yapılmadığından bu talebin reddine,

8- Yukarıda özce sunduğumuz, inceleme aşamasında Sayın Mahkemenizin resen dikkat buyuracağı durumlar karşısında; yasa ve yönteme, eşitlik ilkesine, düşünce özgürlüğüne, Anayasa, Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarına, YSK kararlarına, AİHM kararlarına, AİHS’in ilgili maddelerine aykırı talebin REDDİNE karar verilmesi saygıyla dileriz.’

III- ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 10.3.2008 günlü, SP 135.Hz.2007/2 sayılı esas hakkındaki görüşü şöyledir:

‘I- GİRİŞ

Davalı Demokratik Toplum Partisi hakkında 16.11.2007 günlü, SP 135.Hz.2007/2 sayılı İddianame ile açtığımız temelli kapatma davası ile ilgili olarak;

Yüksek Mahkemenizin 12.02.2008 günlü C.01.0.YİM-106/84-252 sayılı yazısı ekinde Demokratik Toplum Partisinin 11.02.2008 günlü ön savunmasının onaylı bir örneği gönderilerek, Mahkemenizin 23.11.2007 günlü, E.2007/1 (Siyasi Parti-Kapatma) sayılı kararının 9. maddesi uyarınca davaya ilişkin esas hakkındaki düşüncemizin bildirilmesi istenmiştir.

 Davalı parti ön savunmasında:

 – Tüzük ve programın yasalara uygun olduğunu,

 – Partilerinin şiddeti öngörmediğini, kapatılmanın demokratik ortamda gerekli olmadığını, bir Kürt sorunu olup, siyaset ve hukukun uluslararası sözleşmelerde yer alan ‘azınlık hakları’ çerçevesinde diğer ülke örneklerinden biri kapsamında bu sorunun çözülmesi gerektiğini,

– İddianamede belirtilen soruşturma, dava ve kararların bir siyasi partiyi kapatmaya yeterli olmaması nedeniyle hukuka aykırı olarak iddianameye eklendiğini, bunların bireysel eylemler olup, partiyi odak haline getiremeyeceğini, söz konusu eylemlerin ‘barışçıl ve uzlaşmacı’ olup, şiddet çağrısı içermediğini, düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini bu eylemlerin mahkumiyet kararı ile sonuçlanmaları beklenmeden dava konusu yapıldıklarını,

– Terör olgusunun değerlendirilmesi yapılıp, varılan sonuca göre ‘ulusal üstü belgelerde terör tanımında henüz bir uzlaşma sağlanamazken, tanım ve kavram tartışması devam ederken’ davalı Partinin böylesi konularda beyanda bulunmadığı için suçlanmasının yasalara aykırı olduğunu,

– Davanın siyasi gerekçelerle açıldığını, Siyasi Partiler Yasası hükümlerinin Anayasa’nın değiştirilen 10 ve 42. maddelerine aykırı olduğunu, değiştirilmesi gerektiğini,

– Davanın yasa ve yönteme, eşitlik ilkesine, düşünce özgürlüğüne, Anayasa, Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarına, YSK kararlarına, AİHM kararlarına, AİHS’in ilgili maddelerine aykırı olduğunu,

Ana başlıklar halinde belirterek davanın reddini talep etmiştir.

II- KONUYLA İLGİLİ DÜZENLEMELER

A- Anayasa Hükümleri

Hukuk Devleti ile Anayasanın Başlangıcında belirtilen temel ilkeler Cumhuriyetin nitelikleri arasındadır (m.2).

Anayasanın Başlangıcı ülkenin bölünmez bütünlüğünden söz ederken, Anayasanın 3 ncü maddesi de Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğunu;

4 ncü maddesi ise bu ilkelerin demokratik yoldan dahi değiştirilemez temel değerler olduğunu belirtmektedir.

Düşünce ve kanaat özgürlüğünü tanıyan Anayasa (m.25/1); ifade özgürlüğünü ‘Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir’ (m.26/1) biçiminde dile getirirken, bu özgürlüğün kullanılmasına getirilebilecek önlemi, ‘millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir’ şeklinde düzenlemiştir. (m.26/2).

Hakkın kötüye kullanımı yasağını da öngören Anayasa, ‘Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz’ (m.14/1); ‘Anayasa hükümlerinden hiçbiri,(‘) kişilere(tüzel kişi olan siyasi partiler), Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini (‘) amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz’ biçiminde düzenlemeye sahiptir (m.14/2).

Anayasanın, 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrası; yalnız partilerin tüzük ve programlarının değil, eylemlerinin de ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, eşitlik ve hukuk devleti ilkeleri ile demokrasiye’ uygun olmasını öngörmüştür.

Anılan madde; ‘Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez'(m.68/4). İlkelerini belirlemiş, bu ilkelere aykırı davranan partiler hakkında uygulanacak yaptırımları da; ‘Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır’ (m.69/6) şeklinde düzenlemiştir.

Siyasi partinin Anayasanın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasında belirtilen ilkelere aykırı fiillerin ‘odağı’ haline gelmesi durumunda, o partinin temelli kapatılacağını öngören Anayasa, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatma yerine, koşulların oluşması halinde dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasî partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebileceğini öngörmüştür (m.69/7).

Anayasa, bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyelerinin, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmî Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarını da belirtmiştir. (m.69/9)

B-Yasa Hükümleri

Anayasadaki siyasi partilerin temelli kapatılmalarına ilişkin düzenlemeler Siyasi Partiler Yasasının çeşitli maddelerinde paralel biçimde düzenlenmiştir.

Yasanın ‘Demokratik Devlet düzeninin korunması ile ilgili yasaklar’ başlıklı 78 inci maddesi, ‘Siyasi partiler,’Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne(‘)Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak; Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler. Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar’. Devletin tekliği ilkesinin korunması başlıklı 80 inci maddesi, ‘Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar’

Bir siyasî partinin yasak eylemlere odak olması halini düzenleyen 103 üncü maddesi,

 ‘Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır’

Yasanın Anayasadaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması başlıklı 101 nci maddesinin 1 inci fıkrası, ‘Bir siyasî parti hakkında kapatma kararı (‘), Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti halinde verilir.(‘) temelli kapatma yerine koşulların varlığı halinde dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasî partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verilir’Hükümlerini içermektedir.

III- DAVALI PARTİNİN EYLEMLERİ VE ÖN SAVUNMASININ İRDELENMESİ

Bir siyasi partinin Anayasa, Siyasi Partiler Yasası, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) hükümleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını kendince yorumlayıp beyan ve eylemlerinin söz konusu düzenlemelere uygun ve demokratik olduğunu iddia edemeyeceği tartışmasızdır. Aksinin kabulü bireysel veya tüzel kişi olarak hukuk normunu belirleyip, uygulaması sistemini getirir ki bu durumun Anayasa’da düzenlenen eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine aykırı olacağı, demokratik toplumda kaosa yol açacağı açıktır.

1- Davalı parti öncelikle tüzük ve programının ‘onaylandığını’, bu itibarla yasalara uygun olduğunu ileri sürmekte ise de;

İddianamemizde açıklandığı gibi Siyasi partilerin kendi ilkeleri doğrultusunda Devletin hukuksal, anayasal ve yasal yapısını değiştirmek için taciz edici, saldırgan, sarsıcı, şok ve rahatsız edici nitelik taşıyan ifadelerle dahi mücadele edebilmeleri çoğulcu demokrasi ilkeleri gereğidir. Ancak bu mücadelede hukuka uygun olan demokratik araçlara dayanılması zorunlu olup, siyasi partilerin hedeflerine şiddeti teşvik ederek değil mevcut yasal sistem içerisinde ulaşmayı amaç edinmeleri gerekmektedir.

Ancak, Genel Başkanı dahil çok sayıda yöneticisi, üyesi ve hatta milletvekili ‘terör örgütü üyeliği, terör örgütünün propagandasını yapmak’ gibi suçlardan yargılanıp, mahkum olmuş veya halen yargılanmakta olan, söylemlerinin çoğunu ‘terör örgütünü koruma, kollama ve destekleme’ üzerinden gerçekleştiren bir siyasi partinin tüzük ve programında yer alan ve bölücü terör örgütü PKK’nın söylemleri ile birebir uyuşan düşüncelerin ‘onaylandığının’ söylenemeyeceği gibi, tüzük ve programın ‘onaylanması’ gibi bir yasal müessese de yoktur. Dolayısıyla tüzük ve programında yer alan beyanların, terör örgütünün amaç ve söylemleri ile bire bir örtüşmesi ve davalı partinin terör örgütünü (dolayısıyla terörü) hemen her platformda savunup meşruiyet kazandırmaya çalışması, bu yönüyle tüzük ve programında belirlediği ilkelere terör yolu ile ulaşmaya çalıştığının belirlenmesi karşısında davaya konu edilmesinde hukuka aykırı bir yön bulunmamaktadır. Ulusal basında yer alan ve herkes tarafından bilinen parti ile ilgili haberlerin parti tarafından açıkça yalanlanmaması zımnen kabul edildiğini gösterir. Bu itibarla her haberin ‘yetkili organlar tarafından’ tesbitinin yapılması istenilemez.

2- Davalı parti şiddeti öngörmediklerini, kapatılmanın demokratik ortamda gerekli olmadığını, bir Kürt sorunu olup, siyaset ve hukukun uluslararası sözleşmelerde yer alan ‘azınlık hakları’ çerçevesinde diğer ülke örneklerinden biri kapsamında bu sorunun çözülmesi gerektiğini beyan etmiş ise de;

Anayasa ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası çerçevesinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının siyasi partilerle ilgili görevleri bellidir. Hukuk devletinde kaynağını yasalardan almayan yetki ve görevin kullanılmasından söz edilemez. Bu itibarla davalı partinin ön savunmasında hukuki nitelik taşımayan öngörü ve taleplerin davanın konusu dışında kaldığı tartışmasızdır.

Bunun yanında Anayasa Mahkemesi’nin 13.03.2003 gün ve 1999/1-2003/1 sayılı Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) hakkında verdiği kararda;

 ‘Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde Viyana’da gerçekleştirilen ‘Dünya İnsan Hakları Konferansı’ sonunda yayımlanan Deklerasyon’da da, ‘Eşit Haklar’ ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükümete sahip egemen ve bağımsız bir devletin ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eyleme izin verilemeyeceği gibi desteklenemeyeceği de vurgulanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal ve siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere de dayanmaktadır.

Türk Devletinin vatandaşları arasında özel ve kamusal alanda etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık sözkonusu değildir. Nitekim, Türk Milleti içinde yer alan farklı kökenden vatandaşlar arasında Türkiye’nin her yerinde yaşama, eğitim ve medeni haklar yanında seçme ve seçilme hakkından tam olarak yararlanma, istek ve başarılarına göre her türlü işte çalışma, Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma gibi konularda tam eşitlik anlayışı içinde hiçbir ayırım gözetilmemektedir. ‘Ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü’yle ilgili bu tarihsel oluşum tüm anayasalarımızda vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişme süreci içinde gerçekleşip kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan Türk Ulusu gerçeği ve olgusuna karşı ayrımcılığa, bölücülüğe, terör ve sonuçta yok olmaya yol açacak eylemler kabul göremez.

Anayasa’ya ve Siyasi Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Bu nedenle her iki yasal düzenleme ile de belirtilen değerlerin birlikte ve ödünsüz olarak korunması amaçlamıştır.

Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

Bu bağlamda Anayasa’ya göre, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin hangi etnik gruptan olursa olsun Türk sayılması onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, devletine ‘Türk Devleti’, ulusuna ‘Türk Ulusu’ ve ülkesine ‘Türk Vatanı’ denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir. Bu nedenle, Anayasamıza göre siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır.

Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir.

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını da içerir.

Siyasi partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri anayasal ve yasal zorunluluktur. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü davranışın siyasi partiler için yasak olmasıdır.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler, vatandaşların bir kısmını çoğunluktan çıkarıp azınlık durumuna getirerek ulusu ve ülkeyi bölmeye, etnik köken ayrımını kışkırtarak silâhlı ayaklanmaya çağırmaya, ulusun bireylerini, bölge halklarını birbirine düşman edip aralarında husumet yaratmaya yönelik eylemde bulunamazlar.

Demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanılarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı gerçekleştirilen eylemler kabul edilemez. Bu durumda hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına engel olmak, devletin görevi ve varlık nedenidir. Teröre destek verip ondan destek alan bir siyasî partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez.’ Şeklinde belirlediği ilkeler karşısında davalı partinin ön savunmasında yer alan iddiaların yerinde olmadığı sabittir.

3- Gerek Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde gerekse Siyasi Partiler Yasasının 101 ve 103. maddelerinde bir siyasi partinin kapatılmasına konu olan bireysel eylemlerin yargılamalarının tamamlanması ve buna bağlı olarak belli bir suç veya suçlardan mahkumiyet şartı öngörülmemiş, eylemin gerçekleştirilmesini esas almıştır. Söz konusu düzenlemelere göre odaklığı tesbit ederken Anayasa mahkemesi ‘eylemleri’ değerlendirecektir. Bu itibarla davalı partinin ön savunmasında ileri sürdüğü suç ya da eylemlerin yargı sürecinin beklemesi gereğine dair itirazın hukuki gerekçesi bulunmamaktadır. Nitekim, Anayasa Mahkemesi 16.01.1998 günlü ‘Refah Partisi’ kararında

 ‘Davalı Parti, Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesi yürürlükten kaldırıldığı için parti üyesi milletvekillerinin bu madde kapsamına giren eylemleri nedeniyle kapatılmaya bağlı olarak milletvekilliklerinin düşmesine karar verilemeyeceğini ileri sürmektedir.

TCK’nun 163. maddesi 12.4.1991 günlü, 3713 sayılı Yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır. Buna karşılık, madde kapsamına giren suçlara ilişkin eylemler, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda yasaklanan eylemler arasında yerlerini korumuşlardır. Bunlara aykırılık, ancak partiye bağlanabildiğinde, onun yönünden yaptırım uygulanmasına neden olmaktadır. Yaptırımın partili milletvekillerine yansıyan sonuçlar doğurması ise, Anayasa’nın 84. maddesindeki özel düzenlemeden kaynaklanmaktadır. Başka bir anlatımla, milletvekillerine uygulanan yaptırım, salt partiyle olan bağlantı sonucu oluştuğundan partinin söz ve eylemine dönüşüp onun kapatılmasına neden olmadıkça uygulanma olasılığı yoktur.’ Biçiminde yaptığı değerlendirmeler bu iddiamız doğrulamaktadır.

4- Davalı Parti, Siyasi Partiler Yasasının 78, 80, 81, 101 ve 103. maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğunu iddia etmiş ise de; 78, 80 ve 81. maddelere ilişkin Anayasa Mahkemesinin 13.03.2003 günlü 1/1 sayılı Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) hakkında verdiği kararda yaptığı değerlendirme sonunda;

‘Kapatılma davası Parti’nin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ileri sürülerek açılmıştır.

Bu durumda olayda Siyasi Partiler Kanunu’nun eyleme uyan 101. maddesinin (b) fıkrasının uygulanması gerekir.

Oysa Yasa’nın 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerinin uygulanabilmesi davanın Yasa’nın 104. maddesine göre açılmasına bağlıdır.

Bu nedenle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülen 78., 79., 80., 81. ve 82. maddeleri bakılmakta olan davada uygulanacak kurallar niteliğinde bulunmadıklarından Anayasa’ya aykırılık iddiasının reddine’karar vermiştir. SPY.nın 101 ve 103. maddeleri ise tamamen Anayasa hükümleri paralelinde düzenlemeler içermekte olup, Anayasaya aykırılıklarından söz edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle davalı partinin SPY hükümlerinin Anayasa’ya aykırılık iddialarının reddi gerekmektedir.

5- İddianamemizde halen İmralı Cezaevinde hükümlü olarak bulunan PKK terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın avukatları aracılığıyla verdiği talimatlar çerçevesinde DTP’nin kurulup örgütlendiği belirtilmiş, dayanak olarak 2004 yılından itibaren internet ortamında ‘Avukat Görüşmeleri’ adı altında yayımlanan (bu nedenle avukatları hakkında açılan davalar devam etmektedir) bilgilere yer verilmiştir. Nitekim sonraki tarihlerde günlük gazetelerde de (bakınız, 23 Ekim 2004 tarihli Vatan ve 26 Ekim 2004 tarihli Star Gazetesi) bu durum tüm açıklığı ile haber haline getirilmiştir. Henüz ortada Demokratik Toplum Partisi adında bir parti veya düşünce dahi yok iken teröristbaşının talimatları ile bu çalışmanın başlatıldığı, hatta yönetici kadroların ve eşbaşkanlık gibi uygulamaların talimatlar doğrultusunda yaşama geçirildiği, tarihsel olarak bir bütünlük gösterdiği hususları İddianamede açıklanmıştır. Davalı partinin ön savunmasında ‘İmralı Cezaevinde görüşmelerin çıkarılan bir yasa ile hakim gözetiminde yapıldığı’, tamamının ‘kayıt’ altına alındığı, Başsavcılığımızın bu ‘resmi’ kayıtları istemeden iddialarını dayandırdığı ileri sürülmüş, sonuç bölümünde de İmralı Cezaevi Müdürlüğünden görsel ve yazılı görüşme kayıtlarının istenmesi talep edilmiştir. Bilindiği gibi hükümlülerin görüşmelerinin de dahil olduğu infaz hukukuna ait düzenlemeler 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde gerçekleştirilmekte olup, anılan yasaya göre iddia edildiği gibi görsel ve yazılı kayıt altına alınması hukuken mümkün olmadığı gibi ‘ çıkarılan bir yasa ile hakim gözetiminde yapıldığı’ iddiası da gerçeği yansıtmamaktadır. Bu itibarla davalı partinin ön savunmasının sonuç bölümünde 2 numaralı sırada görüşme kayıtlarının istenmesi yolundaki (mümkün olmayan) talebin reddine karar verilmesi gerekmektedir.

6- Ön savunmanın sonuç bölümünün 3 ve 4. numaralarında yer alan, davanın konusu ile ilgileri olmayan ve hükme etkisi bulunmayan taleplerin reddi gerekmektedir.

7- Davalı parti Ön savunmanın ‘E-DAVA SİYASİDİR’ başlığının 14 numarasında; ‘İddianamede yer alan ‘PKK’lı teröristlerin yol kesip, 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan milletvekili seçimleri için DTP destekli seçime giren seçimden sonra DTP’ye katılan bağımsız adaylara oy verilmesi için propaganda yapıldığını kanıtlayan herhangi bir delil sunulmadığını, kaldı ki böylesi bir propaganda gerçek olsa bile, DTP’yi suçlama nedeni olamayacağını belirtmiştir. Olay tarihinde basında yoğunlukla yer alan haberlere karşı davalı parti tarafından hiçbir tepki veya yalanlama getirilmemesi olayın gerçekleştiğini, isnad edilebilir olduğunu göstermektedir. Terör örgütünün açık desteğinin demokratik hukuk devleti ilkeleriyle izah edilmesi mümkün görülemeyeceği gerçeği karşısında savunmaya iştirak edilememiştir.

8- Davalı partinin eylem ve söylemlerinde ‘şiddet’ unsurunun bulunmadığı yolundaki savunmasına gelince;

Davalı parti temsilcilerinin Öcalan zehirlendi iddiası ile yoğun olarak başlattıkları kampanyalar ve söz konusu süreçte gerçekleştirilen şiddet olayları tesbit edilmiştir. Avrupa Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi’nin (CPT); Abdullah Öcalan’ın Türk makamlarınca zehirlendiğine yönelik iddiaları yayımladığı bir raporla yalanlaması karşısında davalı partinin yaratmak istediği gerilim, şiddet içerikli gösteriler ve buna bağlı kaos ortamının demokratik hukuk devleti ilkeleri ile uyuşmadığını, ancak terör örgütünün amaç ve yöntemleri ile örtüştüğünü ortaya koymaktadır.

İddianamede olaylar ve değerlendirmeler bazında ayrıntılı olarak belirtildiği gibi Demokratik Toplum Partisi ile terör örgütü PKK arasındaki bağlantı belirgindir. Üyeleri, görevlileri, yöneticileri, genel başkan yardımcıları, milletvekilleri ve hatta genel başkanlarının terör örgütü üyeliği suçundan yargılanıp mahkum edilmesi (veya halen yargılanması), tüm toplantı ve mitinglerinde terör örgütü lehine gösteriler yapılması, güvenlik kuvvetlerine, kamu ve özel kişilere ait malvarlıklarına taşlı saldırılarda bulunulması, Türk Bayraklarının tahrip edilmesi davalı partinin ülkedeki demokratik rejimi tehlikeye sokacak siyasi projesinin bulunduğunu, siyasi amaçlar için gerektiğinde şiddete başvurmayı amaçladığını, ırkçılığı, terörü, şiddeti, şiddet çağrısını teşvik ettiğini, hoşgörüsüzlüğe dayandığını göstermektedir. Bu nedenle kapatma yaptırımı İHAS’a aykırı olamayacaktır.. Bu kapsamda İddianamemizde konu edilen eylemlerle ilgili yargı süreci hakkında gerekli bilgiler Anayasa Mahkemesinin 23.11.2007 günlü kararı gereğince Yüksek Mahkemeye bildirilecektir.

Davalı parti tarafından savunuculuğu yapılan terör örgütünün talimatı ile araçların kundaklandığı, insanların yoğun bir biçimde yaşadığı kent merkezlerinde patlatılan tahrip gücü yüksek bombalarla onlarca insanın katledildiği bir ortamda örgütün arkasında durup, meşrulaştırılmaya çalışılması ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Yine DTP’li Batman BELEDİYE Başkanı Hüseyin Kalkan’ın PKK’lı teröristleri kastederek ‘Dağdakiler bu ülkenin en onurlu insanlarıdır’ demesi, Tunceli BELEDİYE Başkanı Songül Erol Abdil’in canlı bomba olarak 7 askerin şehit olmasına sebep olan ‘Zilan’ kod adlı terörist Zeynep Kınacı’yı ‘özgürlük öncüsü’ olarak ilan etmesi gibi eylemlerin hiçbir demokratik hukuk devletinde barışçıl olduğu, şiddeti öngörmediği iddia edilemez.

9- Davalı Partinin ön savunmasının 33 ve devamı sayfalarında yer alan ‘terör’ ve ‘terörist’ kavramı ile ilgili değerlendirmeler ise ‘otuzbini aşkın vatandaşımızın hayatını kaybetmesine sebep olan ve halen kent merkezlerinde bomba yüklü araçları patlatıp, onlarca insanı katleden, mayın döşeme, vatandaşların araçlarının kundaklanması gibi terörizmin en çirkin yüzünü gösteren eylemlerini artırarak devam ettiren PKK söz konusu olduğunda’ uygun ve kabul edilebilir değildir. Esasında tüm Dünya devletlerince terörist örgüt olarak kabul edildiği resmi belgelerle kayıtlanmış PKK lehine sarfedilecek beyan veya eylemlerin örgütü desteklemekten başka bir amacı olamayacağı açıktır. İddianamenin birçok bölümünde de bu husus vurgulanmıştır.

10- Demokratik Toplum Partisi iddianamede dava konusu yapılan ve yukarıda bahsedilen eylemlerin parti tüzel kişiliğinin bilgi ve iradesi dışında olduğunu savunmuş ise de hiçbir eylemin kınanmaması, failleri hakkında parti içinde işlem yapılmaması karşısında partinin söz konusu savunmasını inandırıcı kabul etmek mümkün değildir.

11- CMK’nun 237. maddesi gereğince mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ilk derece mahkemesinin kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikayetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler. Siyasi parti kapatma davalarında ise siyasetten yasaklanması istenilen kişilerin konumları itibarıyla mağdur ve suçtan zarar gören sıfatları bulunmayıp, eylemleri davalı partinin tüzel kişiliği bünyesinde değerlendirilen kişilerdir. Bu konuda Anayasa Mahkemesinin 14.07.1993 tarihli Halkın Emek Partisi (HEP) kararında ‘Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrasında Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinden inceleyeceği, ancak gerekli görüldüğü durumlarda sözlü açıklamalarını dinlemek üzere ilgilileri ve konu üzerinde bilgisi olanları çağırabileceği öngörülmektedir. Anayasa Mahkemesi, gereksinim duyarak sorular yöneltip bilgi almak ve ayrıntılarla teknik konularda daha çok açıklık kazanmak için 9.2.1993 günlü kararıyla, kendiliğinden 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesini gözeterek HEP’in Genel Başkanı ile iki yetkiliden oluşacak üç kişiyi çağırmıştır. Sözlü açıklamada bulunacak temsilcilerin hazır bulundurulmalarını sağlamak üzere HEP Genel Başkanlığı’na yine aynı kararın 3. bendi gereğince bildirimde bulunulmuştur. Sözlü açıklama bu karara göre yapılacağından HEPle hukuksal bağı olmayan bir kimsenin HEP yetkilisi ve temsilcisi sayılıp dinlenmesi olanaksızdır. Çağırma kararı ‘yetkili temsilci’ sıfatlarını açıkça içerdiğinden bu nitelikte olmayan kimsenin dinlenmesi hem Anayasa’nın 149. maddesinin Dördüncü fıkrasıyla, 2949 sayılı Yasa’nın 30. maddelerine, hem de bu maddelere dayanılarak alınmış karara aykırı düşer. Mahkeme, önceden ‘ilgili’ ya da ‘bilgisi’ olan, aransa ve istense idi dosyada kapatma nedeni sayılan sözlerin sahiplerinden birini çağırabilirdi. Genelde ‘ilgisi’ ve ‘bilgisi’ olan, ceza yargılaması yönteminin ağırlıklı biçimde uygulandığı bu davada esas alınamaz. Tanık ya da bilir kişi dinleme niteliğinde uygulama da olamaz. Kaldı ki sözlü açıklama tutanağının 3. sayfasında açıkça yazılı olduğu üzere Mahkeme Başkanı’nca Fehmi IŞIKLAR’ın yüzüne karşı ‘. . . Ancak, Sayın Türk ile Sayın Yazar, konuşmalarında Fehmi IŞIKLAR’ın söyleyecekleri varsa, elinde belgeleri, bilgileri varsa kendi sunuşları içinde onları mahkememiz dosyasına sunabilirler. Buyurun Fehmi Bey, Sizi dışarıya alalım konuk olarak’ denilmiştir. Tutanağın 25. sayfasında da ‘bir kere daha hatırlatıyorum, Sizi burada dinledik; ama IŞIKLAR’ın konuşma metnini, IŞIKLAR’ın konuşması olarak değil, siz bize kitap ta verebilirsiniz, bant ta verebilirsiniz, dergi de verebilirsiniz. O anlamda veriyorsanız alabiliriz, dosyaya koyarız, vermiyorsanız bir diyeceğimiz yoktur. Hatırlatılmadı, bir başka konuşma, bir başka savunma, olanağının kapısı kapatıldı gibi bir anlayış olmasın.’ uyarısı da yapılmıştır. Siyasi Parti Kapatma davalarında Sözlü açıklama (savunma toplantısı olmayıp davalı parti tarafından savunma yazılı olarak verilmekte), sorular yanıtlanarak yapılmaktadır.’ Şeklinde belirlediği kurallar nazara alındığında davalı partinin ön savunmasının sonuç bölümünün 6. sırasında yer alan talebin reddi gerekmektedir.

IV-DEĞERLENDİRMELER

Anayasa ve yasa hükümleri Resmi Gazetede yayımlanmış, herkesçe anlaşılabilir açıklıkta ve kolaylıkla ulaşılabilir düzenlemelerdir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 90/1 inci maddesine göre ‘siyasi partilerin tüzük, program ve eylemleri Anayasa ve bu kanun hükümlerine aykırı olamaz’ hükmünü içermektedir. Partinin; tüzük, program ve yönetmeliklerini hazırlarken Anayasa ve 2820 sayılı Yasa’ya ulaştığı, eriştiği ve bu metinlerin içeriğinden haberdar olarak, kendi düzenlemelerini yaptığı anlaşılmaktadır.

Davalı partinin eylemlerine kapatma yaptırımının öngörülmesi ise, ulusal güvenlik, kamu düzeni ve suç işlenmesinin önlenmesi, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarına dayanmaktadır.

Davaya konu edilen eylemlerin bir kısmı, eylemin işlendiği an itibarıyla parti genel başkanı ve genel sekreteri olan kişiler tarafından gerçekleştirilmiştir. Bunların eylemlerinin kendi kişisel görüş ve iradelerini içerdiğini açıklanmadıkları sürece, parti adına yapıldığı ve partiyi bağlayacağı, yerleşik ulusal ve uluslararası yargısal uygulamaların gereğidir. Ayrıca parti organlarında yer alan ya da parti üyesi olan diğer kişilerin, eylemlerini gerçekleştirmelerinden sonra DTP tarafından o kişiler hakkında hiçbir disiplin işlemi yapılmamış, hatta bu nedenle eleştirilmeleri yoluna dahi gidilmemiştir. Bu şekildeki eylemlerin sürekli olarak tekrarlanmasına, Parti olarak engel olmamak suretiyle sahiplenmişlerdir. Bu nedenle iddianameye konu edilen eylemlerin partiye isnat edilebilirliği konusunda bir tartışmada söz konusu değildir.

Eylemler irdelendiğinde;

Odak Olma Yönünden:

Anayasa ve yasa, söz konusu fiillerin odağı olmayı, Anayasanın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasındaki fiillerin, davalı parti tarafından,

– Parti üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi,

– Bu durumun o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsenmesi,

– Yahut bu fiillerin doğrudan parti organlarınca kararlılık içinde işlenmesi

şeklinde tanımlamaktadır.

Davalı partinin, ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelik eylemlerde bulunan yasa dışı bölücü silahlı terör örgütü PKK ve yöneticisi hükümlü Abdullah Öcalan lehine bildiri dağıtan, basın açıklaması yapan, bu örgüte çeşitli biçimlerde yardım ve yataklık edenleri yapısında barındırması, bu eylemlerin partinin hiyerarşik yapısı içerisinde, Genel Başkanından tüm teşkilat birimlerince gerçekleştirilmesi, bu eylemlerin çeşitli tarihlerde ve yoğun biçimde tekrarlanması; haklarında dava açılanların dosyalarındaki eylemlerinin demokratik bir sistem içerisinde savunulmasının mümkün olmaması ve terör örgütü ile yakın bağlantı içerisinde olması Anayasa ve yasadaki hükümlere aykırı fiillerin odağı haline geldiğini göstermektedir.

Demokratik Toplum Düzeni Yönünden:

Demokratik bir toplumun, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü tanıması, bu özgürlüklerden yararlanacak olanların demokratik sistem dışına çıkmalarına, ülkenin bölünmesine yönelik eylemlerde bulunan örgüte yardım ve yataklık etmelerine imkan verdiği şeklinde yorumlanmasına elverişli değildir.

Demokratik toplum, şiddete başvuran oluşumlara karşı da kendisini koruyan toplumdur. O nedenle, evrenselleşmiş olan hakkın kötüye kullanımı yasağını düzenleyen Anayasanın 14/2. maddesi ‘Anayasada yer alan hükümlerden hiçbirinin ‘kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve özgürlüklerin yok edilmesini(‘) amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz’ hükmünü içermektedir. Ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyetinin bölünmesi amacıyla faaliyette bulunan silahlı bölücü terör örgütü lehine propaganda, yardım ve yataklıkların demokratik bir sistemde legal siyasi parti faaliyeti şeklinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Çünkü demokratik toplum, hoşgörülü, çoğulcu ve düşünceye açıklık esası üzerinde yükselebilir. Siyasi partiler de bu çoğulcu yapıda yaşayabilir. Dolayısıyla demokrasi ilkeleri çerçevesinde faaliyetlerini sürdürmesi ve şiddete karşı olması gereken partinin, demokrasi içerisinde, ancak demokratik düzenle bağdaşmayan silahlı ve bölücü faaliyetleri desteklemesi kabul edilemez. Bu durumda devletin bölünmezliği ilkesine karşı fiilen eylemlerini sürdüren bölücü terör örgütüne çeşitli biçimlerde destek veren davalı partinin kapatılması zorunluluk halini almıştır.

Demokratik bir toplumda ifade ve örgütlenme özgürlüğüne ‘suçların önlenmesi, ulusal güvenlik ile toprak bütünlüğünün, kamu düzeni ve güvenliğinin korunması’ için sınırlamalar getirilebilir. Düşünce açıklamalarının ‘kırıcı (taciz edici), sarsıcı (şok edici), saldırgan ve rahatsız edici’ olmaları demokratik bir düzende hoşgörü ile karşılanabilir. Ancak davalı partinin genel başkanından başlayıp il, ilçe başkanları ve çeşitli kademelerde görevli yetkililerince işlenen fiiller ve bu fiiller nedeniyle bir kısım parti yetkililerinin mahkum olmaları, bu fiillerin bölücü silahlı terör örgütü ile bağlantıları gözetildiğinde, parti yetkililerinin ifade ve örgütlenme özgürlüğü sınırları içinde kalan faaliyetlerde bulunmadıkları gibi, davalı partiye üye olanlar arasında terör örgütü ile ilişkileri nedeniyle sabıkalı olanların da yer alması ve parti yetkililerince bu durumun bilinmesine karşın önlem alınmaması, davalı partinin şiddet kullanan yasa dışı örgütle yakın bağlantısını ortaya koyduğundan beyan ve eylemlerin ifade özgürlüğü kapsamında kaldığından söz edilemez.

Devletin uzun süredir terörle mücadele etmesi, binlerce insanın yaşamını kaybetmesi ve davalı partinin bu durumu bildiği halde terör örgütüne yardım etme ve örgüt liderlerini övme biçiminde desteklemesi nedeniyle, mevzuatımızdaki kapatma önlemi, terörün vahameti karşısında radikal bir önlem sayılmaz.

Anayasa’nın 15 inci maddesi temel hak ve özgürlüklerle ilgili olağanüstü önlemleri düzenlemektedir. Benzeri düzenlemeler uluslararası metinlerde de yer almaktadır. Bölücü terörün insan hayatına ve demokratik sistemin devamına karşı devletimizde oluşturduğu tehditin önemi dikkate alındığında, terör örgütü ile yakın bağlantı içerisinde olan bir siyasi partinin temelli kapatılması ülkemiz açısından zaruridir. Bölücü silahlı terör örgütünün eylemlerine destek veren bir partinin kapatılmaması, hem ülkenin bölünmez bütünlüğüne, hem de demokrasiye zarar verecektir.

Kapatma önlemi, ülkenin bölünmez bütünlüğünün korunması amacı ile alındığından, terörizmin önlenmesi, teröre pirim verilmemesi nedenleriyle, hedeflenen amaç ile orantısız da sayılamaz. Zira böyle bir önlemin alınması demokratik bir toplum için uygun ve zorunlu sosyal bir ihtiyaçtır.

V- SONUÇ VE İSTEM

A- 1) Yukarıda ‘III- DAVALI PARTİNİN EYLEMLERİ VE ÖN SAVUNMASININ İRDELENMESİ’ bölümün (5). maddesinde belirtilen gerekçe nedeniyle Davalı Partinin ön savunmasının sonuç bölümünde yer alan (2) numaralı,

2) Yargılamaya ve sonuca etkili görülmediğinden ön savunmasının sonuç bölümünde yer alan (3) ve (4) numaralı,

3) ‘III- DAVALI PARTİNİN EYLEMLERİ VE ÖN SAVUNMASININ İRDELENMESİ’ bölümün (4). maddesinde belirtilen gerekçe nedeniyle Davalı Partinin ön savunmasının sonuç bölümünde yer alan (5) numaralı,

4) ‘III- DAVALI PARTİNİN EYLEMLERİ VE ÖN SAVUNMASININ İRDELENMESİ’ bölümün (11). maddesinde belirtilen gerekçe nedeniyle Davalı Partinin ön savunmasının sonuç bölümünde yer alan (6) numaralı,

istemlerinin reddine,

 B- Başsavcılığımızca düzenlenen 16.11.2007 gün ve SP 135 Hz 2007/2 sayılı İddianamede belirtilen eylemleri gerçekleştirmiş olan davalı DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ’NİN, Anayasanın 69 ncu maddesinin 6,7 ve 9 ncu fıkraları ile 2820 sayılı yasanın 101 nci maddesinin 1 nci fıkrasının (b) bendi ve 103 ncü maddesinin 2 nci fıkrası gereğince;

 1) Temelli kapatılmasına,

 2) İddianamemize göre beyan ve faaliyetleri ile partinin temelli kapatılmasına neden olan; isimleri belirtilen kişilerin (İsim benzerliği nedeniyle yanlışlıkla yer alan Halil İmrek ve vefat ettiği anlaşılan Fevzi Kara hariç olmak üzere) temelli kapatmaya ilişkin kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından itibaren beş yıl süreyle bir başka siyasi partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına,

 karar verilmesi talep olunur’.

 IV- ESAS HAKKINDA SAVUNMA

 Davalı Parti’nin 12.6.2008 günlü esas hakkındaki savunması şöyledir:

 ‘I- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞININ İDDİA VE İSTEMİ

 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı SP-135. Hz.2007/2 sayılı ve 16.11.2007 günlü iddianamesinde ve 10.03.2008 günlü ‘Esas hakkındaki görüşün’ de;

 – Davaya konu edilen eylemlerin bir kısmının, eylemin işlendiği an itibariyle Parti genel başkanı ve genel sekreteri olan kişiler tarafından gerçekleştirildiği, bunların eylemlerinin kendi görüş ve iradelerini içerdiğini açıklamadıkları sürece parti adına yapılmış olacağı ve partiye bağlayacağının yerleşik ulusal ve uluslar arası yargısal uygulamaların gereği olduğu, ayrıca parti organlarında yer alan ya da parti üyesi olan diğer kişilerin eylemlerini gerçekleştirmelerinden sonra Parti tarafından o kişiler hakkında hiçbir disiplin işlemi yapılmamış, hatta bu nedenle eleştirmeleri yoluna dahi gidilmemiş olduğu, BU ŞEKİLDE EYLEMLERİN SÜREKLİ OLARAK TEKRARLANMASINA, PARTİ ADINA ENGEL OLMAMAK SURETİYLE SAHİPLENİLDİĞİ, BU NEDENLE İDDİANAMEYE KONU EDİLEN EYLEMLERİN PARTİYE İSNAT EDİLEBİLİRLİĞİ KONUSUNDA BİR TARTIŞMANIN DA SÖZ KONUSU OLAMAYACAĞI,[1]

 – Anayasa ve yasanın, söz konusu fiillerin odağı olmayı, A.Y. nın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasındaki fiillerin, Parti tarafından,

 * Parti üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi,

 * Bu durumun o partinin büyük kongre,

 * veya genel başkan,

 * veya merkez karar,

 * veya yönetim organları,

 * veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkca benimsenmesi

 * yahut bu fiillerin doğrudan parti organlarınca kararlılık içinde işlenmesi, olduğu açıklandıktan sonra,[2]

 – Davalı Parti’ nin,

* ‘ülkenin bölünmez bütünlüğüne’ yönelik eylemlerde bulunan yasa dışı bölücü silahlı terör örgütü PKK ve yöneticisi hükümlü Abdullah Öcalan lehine bildiri dağıtan, basın açıklaması yapan, bu örgüte çeşitli biçimlerde yardım ve yataklık E D E N L E R İ yapısında barındırmasının,

* bu eylemlerin partinin hiyerarşik yapısı içerisinde Genel Başkanın dan tüm teşkilat birimlerince gerçekleştirilmesinin,

* bu eylemlerin çeşitli tarihlerde ve yoğun biçimde tekrarlanmasının,

* haklarında dava açılanların dosyadaki eylemlerinin ‘demokratik bir sistem’ içerisinde savunulmasının mümkün olmadığının,

* ‘terör örgütü ile yakın bağlantı içerisinde olmasının’ ifade edilmesinden sonra,[3]

 – Müvekkilimiz Parti’nin ilk savunmasının sonuç bölümünün 2,3,4,5,6 numaralı bentlerinde yer alan istemlerin reddine[4],

 – ‘Davalı Demokratik Toplum Partisi’nin Anayasa’nın 69’ncu 6, 7 ve 9 ncu fıkraları ile Siyasi Partiler Yasası’nın 101/1-b ve 103/2 nci fıkaraları gereği TEMELLİ KAPATILMASINA[5],

 – İddianameye göre beyan ve faaliyetleri ile partinin kapatılmasına neden olan isimleri belirtilen kişilerin ( maddi hata ve öldüğü anlaşılan kişi hariç) temelli kapatılmaya ilişkin kararın Resmi Gazetede yayınlanmasından itibaren beş yıl süre ile bir başka siyasi partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına karar verilmesi[6],

istenmektedir.

I/I-ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ/SİYASİ PARTİLER AÇISINDAN DAVANIN ULUSAL/ULUSAL ÜSTÜ YASAL ve HUKUKSAL DAYANAKLARI

Bilindiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine (AİHS) taraftır. Bu yasal durum ise Türk mevzuatının ve bu mevzuatın uygulamasının AİHS standartlarına uygun olmasını gerektirmektedir. Diğer yandan Avrupa Birliği’ne adaylık sürecindeki Türkiye’nin, karşılaşması gereken koşullardan bir diğeri Kopenhag Kriterleri olarak bilinen insan hakları standartlarıdır. Kopenhag Kriterleri ise, Avrupa Birliği ile AİHS’in yapıcısı Avrupa Konseyinin kesişme noktasını oluşturmaktadır. Bu sebeple Avrupa Birliği adaylık sürecinde, Türkiye’nin insan hakları alanındaki konumunu ve durumunu da etkileyecek ‘BU DAVADA’ zorunlulukla AİHS standartlarının gözetileceğine inanmaktayız.

Üstelik Anayasa’da yapılan 2001 ve 2004 değişiklikleri sonrası, başta AİHS olmak üzere insan haklarına dair uluslararası sözleşme hükümleri ile ileride ayrıntı ile tartışacağımız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM; öncesi Komisyon ve Divan kararları da bu çerçevede değerlendirilecektir.) içtihatlarının ulusal mevzuattan öncelikle hususu Yüksek Mahkeme’ye izahtan vareste bir keyfiyettir. Yani ulusal mevzuatın bir hükmü ile insan haklarına dair uluslararası sözleşme hükümleri veya bu hükümleri yorumlayan mahkeme kararları çatıştığında, sözleşme hükümleri ve ulusal üstü mahkeme kararları esas alınacaktır. Bu da, ulusal mevzuatın AİHS ışığında incelenmesini zorunlu kılmaktadır.

I/I-A)Öncelikle belirtelim ki; ‘Örgütlenme özgürlüğü, AİHS (md.11)’de düzenlenmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin de çeşitli defalar açıkladığı üzere örgütlenme özgürlüğü ifade özgürlüğünün özel bir görünüş biçimidir (lex specialis). Bu sebeple ifade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçasıdır. Sözleşme sistemi içinde erken dönemden itibaren ortaya konulan içtihatlarla Sözleşme (md.11)’de düzenlenen örgütlenme özgürlüğü hakkının kapsamı belirlenmiştir. Örneğin, ‘Dernek X. v. İsveç’ vakasında Komisyonun 06/07/1977 tarihli kabul edilmezlik kararında şöyle denilmektedir.’[7]

‘Bu madde, belli bir ölçüde sendikalara ilişkin olarak yapılan belirleme dışında, örgütlenme özgürlüğünün içeriğine ilişkin herhangi bir spesifik belirleme içermemektedir. Bu vakada başvurucu örgüt (öğrenci derneğidir), geleneksel anlamında sendika olmamakla birlikte, bu durum başvurucunun (md.11)’deki spesifik korumadan yararlanamayacağı anlamına gelmez. Örgütlenme özgürlüğü, vatandaşlar bakımından, Devletin müdahalesi olmaksızın, çeşitli amaçlarla örgütlerde bir araya gelmelerine dair bir genel ehliyettir/yeterliliktir. Bununla birlikte, bu tür amaçlara bağlamında başarılı sonuç elde etme şeklinde bir hak madde 11 ile güvence altına alınmamıştır’, (parag.52).

Bu vakada, başvurucu dernek, Üniversiteler Yasası uyarınca; üniversitedeki bütün öğrencilerin ‘öğrenci derneğine’ üye olması zorunluluğu öngören hükmün de (md.11)’i ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda Komisyon, (md.11/1) hükmünün, kamu kurumlarına değil, sadece özel derneklere/örgütlere ve sendikalara ilişkin olarak koruma getirdiğini belirtmiştir. Komisyona göre, anılan ‘öğrenci derneği, mesleki etik kuralları ya da disiplini belirleyen yahut üyelerinin menfaatlerini dışarıdaki uyuşmazlıklarda koruyan bir meslek örgütü olarak mütalaa edilemez. Keza, bu öğrenci derneği, işverene karşı iş uyuşmazlığı durumunda öğrencileri temsil etme anlamında bir sendika olarak da mütalaa edilemez. Yukarıda (parag.52)’de belirtildiği üzere, Komisyon, bu öğrenci derneğinin, üniversitenin bir parçasını teşkil eden ve, özellikle de, resmi yoldan, öğrencilerin üniversite yönetimine katılımlarını sağlayan bir kuruluş olduğu görüşündedir. Bu derneğin demokratik bir şekilde teşkil edildiği ve öğrencilerin, derneğin benimseyebileceği siyasi tavra karşı çıkma özgürlükleri bulunduğu gözükmektedir‘, (parag.63).

‘Young, James ve Webster v. Birleşik Krallık’vakasında Komisyon 14/12/1979 tarihli Raporunda (Rapor, parag.167), Madde 11’de geçen ‘örgüt’ teriminin, ‘bir ortak amaç etrafındaki bir gönüllü birleşmeyi/(grouping) varsaydığını‘ belirtmektedir. Mahkeme, bu vakada verdiği 13/08/1981 tarihli kararında, (md.11)’in, sendika kurma ve sendikaya katılma hakkı dahil, örgütlenme özgürlüğünü sadece pozitif anlamda değil ve fakat bunun yanı sıra, belli bir sendikaya girmeye zorlanmama şeklinde negatif yükümlülük anlamında da ele alınması gerektiğine işaret etmiştir. Mahkemeye göre, (md.11)’in, sendika alanında herhangi bir türde zorlamaya cevaz verir şekilde yorumlanması, bu madde ile güvence altına alınan özgürlüğün özünü zedeler, (parag.52). Mahkemeye göre,

 ‘düşünce, vicdan ve din özgürlüğü ile ifade özgürlüğü şeklinde Madde 9 ve 10 ile koruma altına alınan bireysel görüş, Madde 11 ile güvence altına alınan örgütlenme özgürlüğünün amaçlarından biridir‘, (parag.57).

Kamu hukuku çerçevesinde kurulan ve buna tabi meslek kuruluşları, bireyler tarafından kurulmadığı, kamusal makamlar tarafından kurulduğu, kurucu yasaları çerçevesinde faaliyette bulundukları, bir kamusal yetki kullandıkları için, (md.11)’de geçen anlamında ‘örgüt’ teriminin kapsamına girmez. Örnek olarak Mahkeme, ‘Le Compte, Van Leuven ve De Meyere v. Belçika’ vakasında verdiği 23/06/1981 tarihli kararında[8], olayda söz konusu Tabip Odasını (md.11) anlamında örgüt terimi içinde mütalaa etmemiştir, (parag.62-66). Benzeri şekilde, Komisyon 12/03/1981 tarihli ‘Barthold v. Federal Almanya’ vakası kararında Veteriner Hekimleri Konseyinin, özel bir örgüt olmayıp, yasayla kurulan kamu hukukuna tabi bir kuruluş olduğu ve bu nedenle (md.11)’deki ‘örgüt’ terimi kapsamına girmeyeceği belirlenmiştir.

Mahkeme ‘Vogt v. Almanya’ vakasında (No.7/1994/ 454/535) verdiği 26/09/1995 tarihli kararında[9], Komünist Partisi üyesi olduğu için görevden uzaklaştırılan öğretmen olan başvurucu hakkındaki tasarrufu, Sözleşme (md.10 ve 11) hükümlerinin ihlali olarak belirlemiştir. Mahkemeye göre, bir kişinin memuriyete atanma talebinin reddi, Sözleşme çerçevesinde şikayete konu olamasa da, görevde bulunan bir memurun Sözleşme haklarını ihlal eden tarzda görevden çıkarılması işlemi, Sözleşme çerçevesinde şikayete konu olabilir. Bu anlamda, memurlar, Sözleşme kapsamı içindedir, (Karar, parag.43). Keza Mahkeme, kamu hizmetleri kavramının, Anayasanın ve demokrasinin garantörü olduğu düşüncesine dayandığını da tespit etmektedir. Buradan hareketle, özgürlüğe müdahale eden tasarrufla (md.10/2) anlamında bir meşru amaç güdülmüş olduğu sonucuna varmaktadır, (parag.51). Bunun ardından Mahkeme, anılan işlemi, ‘demokratik bir toplumda gereklilik’ ölçütü süzgeci ile ele almaktadır. (md.10) eksenli içtihadi standartlarını hatırlatan Mahkeme, bu ilkelerin, kamu görevlileri bağlamında da uygulanabilir olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme, bireyin ifade özgürlüğü ile, kamu hizmetlileri bağlamında Devletin (md.10/2)’deki sınırlamalara uygun kayıtlamaları arasında, bu somut vakada ‘adil bir denge’ bulunup bulunmadığını sorgulamıştır, (parag.52-53). Mahkeme, bu aşamada, başvurucunun görevden uzaklaştırılmasının ‘zorlayıcı sosyal ihtiyaca’ dayalı olup olmadığı ile tasarrufun ‘izlenen meşru amaçla orantılı’ olup olmadığı meselesi üzerinde durmaktadır, (parag.57). Mahkeme, görevden uzaklaştırma disiplin önleminin ağır bir yaptırım olduğunu saptamaktadır. Bunu, hem kişisel şöhret hem de yeni bir iş bulmadaki güçlük faktörlerini dikkate alarak değerlendirmiştir. Ayrıca, kişinin görevinin, herhangi bir güvenlik riski taşımadığı da dikkate alınmıştır. Başvurucunun üyesi olduğu parti ise, Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanmış olmadığı gibi, başvurucunun parti eksenli çalışmaları da bütünüyle hukuka uygundur, (parag.60). Sonuç olarak, görevden uzaklaştırma, izlenen meşru amaçla orantılı olmayan bir önlem olmakla (md.10) ihlali söz konusudur, (parag.61).

‘Vogt v. Almanya’ vakası kararında Sözleşme (md.11) bağlamındaki değerlendirme şöyledir: Bu maddenin özerk niteliğine halel gelmeksizin, bu davada, Mahkemeye göre, (md.11) hükmü, (md.10) ışığında yorumlanmalıdır. Mahkemeye göre, ‘Madde 10 ile güvence altına alınan kişisel görüşlerin korunması, Madde 11’de düzenlenen toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin amaçlarından biridir‘, (Karar, parag.64). Daimi statüde çalışan bir kamu görevlisi olarak başvurucu, Madde 11’in korumasına da hak sahibidir. Başvurucu, Alman Komünist Partisi üyeliğinden ayrılması yönündeki taleplere, bu üyeliğin kendisinin görevinden kaynaklanan sadakat borcu ile bağdaşmayan bir yönü bulunmadığı görüşünde olduğu için uymamış ve bunun sonucunda görevden uzaklaştırılmıştır. Dolayısıyla, başvurucunun (md.11/1)’de korunan hakkına bir ‘müdahale’ söz konusudur, (parag.65). Mahkeme bu tür bir müdahalenin ancak (md.11/2)’deki gereklere uygun olması halinde haklı görülebileceğini belirtmektedir, (parag.66). mahkemeye göre, ‘Devlet idaresi’ kavramı, özellikle başvurucunun işgal ettiği makam göz önünde tutulduğunda, dar yorumlanmalıdır, (parag.67). Her ne kadar, öğretmenler, (md.11/2) amaçları bakımından ‘Devlet idaresi’nin bir parçası olarak mütalaa edilebilecek olduğunda bile, yukarıda (md.10) ile bağlantılı hükümlerde gösterilen gerekçelerle, başvurucunun görevden uzaklaştırılmasında ‘izlenen meşru amaçla orantılılık’ bulunmamaktadır. Bu nedenle, (md.11) hükmü de ihlal edilmiştir, (parag.68).

Siyasal partilerin (md.11)’deki ‘örgüt’ terimi içinde mütalaa edileceği, Komisyonun, ‘Komünist Partisi v. Federal Almanya’ vakasındaki 20/07/1957 tarihli kararından bu yana netlik kazanmıştır.

Siyasal partiye üye olma (md.11)’de tanımlanan ‘örgüt’ teriminin kapsamına girmektedir. Örneğin Komisyon ‘Hendrikus Van Der Heijden v. Hollanda’ vakasında verdiği 08/03/1985 tarihli kabul edilmezlik kararında[10], başvurucunun bir siyasi partiye üye olması nedeniyle çalıştığı bir Vakıftaki görevinden uzaklaştırılmasının (md.10 ve 11) ihlali olduğu iddiasını incelemiştir. Bu kararında Komisyon, şikayetçinin ileri sürdüğü işlemin, ‘başvurucunun ifade ve örgütlenme özgürlüklerine bir müdahale oluşturduğu şeklinde mütalaa edilmesi gerektiğini’ belirlemiştir. Her ne kadar sonuçta Komisyon, yapılan bu müdahalenin/(işten uzaklaştırma işleminin), Sözleşme (md.10 ve 11)’in ikinci fıkralarında öngörülen ‘başkalarının haklarının korunması’ ölçütü ışığında ‘demokratik bir toplumda gerekli’ görerek kabul edilmezlik kararı vermişse de, kararın bu bağlamda bizi ilgilendiren yönü, siyasal partilerin (md.11) anlamında ‘örgüt’ terimi kapsamına girdiği içtihadıdır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’deki siyasi parti kapatma tasarrufları sonrasında yapılan çok sayıda başvuruda karar üretmiştir. Şu kararları hatırlatmak mümkündür.

‘Türkiye Birleşik Komünist Partisi v. Türkiye’, (Başvuru. No.19392/92) (133/1996/752/951), Karar tarihi: 30/01/1998, (AİHS, md.11-ihlal; maddi-manevi tazminat yok, ihlal kararı yeterli); ‘Sosyalist Parti v. Türkiye’, (No.21237/93), Karar tarihi: 25/05/1998, (AİHS, md.11-ihlal; maddi tazminat yok; manevi tazminat: 100.000 Fransız frangı); ‘Özgürlük ve Demokrasi Partisi v. Türkiye’, (Başvuru No.23885/95), Karar tarihi: 08/12/1999, (AİHS, md.11-ihlal, maddi tazminat yok; manevi tazminat: 30.000 Fransız frangı); ‘Refah Partisi vd. v. Türkiye’ (Başvuru No.41340/98, 41342/98), Daire kararı: 31/07/2001 (AİHS, md.11-ihlal yok), Büyük Daire kararı: 13/02/2003, (AİHS, md.11-ihlal yok); ‘Yazar, Karataş, Aksoy ve Halkın Emek Partisi v. Türkiye’, (Başvuru No.22723-25/93), Karar tarihi: 09/04/2002, (AİHS, md.11-ihlal; maddi tazminat yok; manevi tazminat: 30.000 Euro).[11]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre, siyasal partiler, çoğulculuğun tesisi ve düzgün biçimde işleyen bir demokrasi bağlamında zorunlu/gerekli bir rol üstlenirler. Mahkemenin çok sayıdaki kararları arasında, örnek olsun, ‘Loizidou v. Türkiye‘ vakasındaki vurgusuyla, ‘demokrasi, Avrupa kamu düzeninin temel özelliğidir’, (Karar, parag.75).[12]

Mahkemeye göre; ‘İHAS, insan hakları mekanında, Avrupa kamu düzeninin Anayasal cihazı’.

Komisyon ve Mahkeme, ‘Anayasa’nın kurumsal yapı düzenlemeleri karşısında bugün sadece görünüşte eksik kalan Sözleşme denemelerini, ‘Demokratik toplum düzeni’ yeni yorumu ve özellikle 6. maddeyi kullanarak, Kuvvetler Ayrılığı Prensibi çerçevesinde yeniden üretiyor. ‘İncal Türkiye’ye karşı’ davası bu konuda verilebilecek örneklerden sadece biri.[13]

‘Lentia v. Avusturya‘ vakası kararında AİHM, Sözleşme Tarafı Devletleri, çoğulculuk ilkesinin nihai garantörü olarak tanımlamıştır. Devletin bu siyasi sorumluluğu, Protokol No.1 (md.3) anlamında, yasama meclisi seçimlerinde halkın düşüncesini özgürce ifade edebileceği koşullar altında, makul aralıklarla ve gizli oyla serbest seçimlerin yapılmasını temin etmektir, (Karar, parag.38). Lentia vakası standardına gönderme ile ‘TBKP v. Türkiye‘ vakasında, AİHM ayrıca, sadece siyasi kurumların içinde bulunarak değil ama bunun yanı sıra kitle iletişim organlarının da yardımıyla, toplum yaşamının her düzeyindeki düşünce yelpazesine dayanmak suretiyle siyasi partiler, demokratik bir toplum kavramının tam özünde yer alan siyasal tartışmalar bakımından yeri doldurulması mümkün olmayan katkıda bulunurlar, (Karar, parag.44). Siyasi partiler söz konusu olduğunda, Sözleşme (md.11/2)’deki sınırlamalar, ancak dar anlamda yorumlanabilir. Taraf Devletler, siyasi partilerin örgütlenme özgürlüğünü sınırlama tasarrufları, (md.11/2) çerçevesinde ancak, ‘zorlayıcı nedenler’i göstermek suretiyle haklı kılabilirler ve bu bağlamdaki takdir yetkileri sınırlı olduğu gibi, Sözleşme organının denetimine de tabidir. Mahkeme bu denetimi yaparken, bir yandan, Taraf Devletin sınırlamaya ilişkin takdir yetkisini kullandığı tasarrufu ‘makul, dikkatli ve iyi niyetli’ olarak yapıp yapmadığına; öte yandan da, özgürlüğe müdahale teşkil eden tasarrufa bir bütün olarak bakarak, bu müdahalenin ‘izlenen meşru amaçla orantılı’ olup olmadığını ve bu eksende sunulan gerekçelerin konuyla ‘bağlantılı ve yeterli’ sayılıp sayılamayacağını değerlendirir, (Karar, parag.46-47).[14]

I/I-B) ÖZGÜRLÜKLER AÇISINDAN ANAYASAMIZ.

Anayasada ‘1982 Anayasası’nda gösterilen ‘Demokrasi’ ibaresi ile ‘Türk Tipi Demokrasi’ modeli yaratılmaya çalışılmıştır.[15]

İfade özgürlüğü ancak çoğulcu özgürlükçü bir rejimde yeşerebilir ve bu rejimi zenginleştirir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti Anayasası çoğulcu-özgürlükçü bir demokratik rejimi tam olarak yansıtmamaktadır. Örneğin AY Başlangıç bölümünün 3. paragrafında, ‘millet iradesini kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun 1982 Anayasasında gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı‘ hükme bağlanmıştır.

‘1982 Anayasasında gösterilen demokrasi‘ ibaresi, ‘Türk tipi demokrasi’ anlayışının Anayasal formülüdür ve ‘demokrasiyi’ evrensel standartlarıyla bütünleştirmek yerine, ‘yerelleştirerek’, başka deyişle ‘bize özgü demokrasi’ haline getirerek, eksiklik ve yetersizlikleri meşrulaştırmaya hizmet etmektedir.

1982 Anayasasınınçoğulcu-özgürlükçü bir demokratik anlayışı benimsemediği diğer düzenlemelerinden de anlaşılabilmektedir. Bir kere, yapılan son derece önemli ve olumlu değişikliklere rağmen, Anayasanın birey özgürlükleri karşısındaki tutumu son derece katıdır. AY’daki hak ve özgürlükleri düzenleyen normlarda yer verilen bazı sınırlama ölçütleri ise, öngörüldükleri hakkı sınırlamak bakımından elverişli içerikte değildir. Diğer bazı sınırlama ölçütleri ise, bu sınırlamaların uygulanmasını sağlayacak ilgili kanunda yer almayarak daha baştan uygulanamaz hale gelmiştir. Ve nihayet, bir hakkın sınırlanması bakımından ilgili kanunda öngörülen bazı sınırlama ölçütlerinin ise anayasada karşılıkları yoktur. Bu son durum, büyük ölçüde, 03/10/2001 tarihinde 4709 sayılı Kanunla değiştirilen Anayasa (md.13) yüzünden meydana gelmiştir. Burada yer alan ve bütün temel hak ve özgürlükler için uygulanan genel sınırlama ölçütleri 4709 sayılı Kanunla değiştirilmiştir. AY (md.13)’den çıkartılan bu genel sınırlama ölçütleri, tek tek her bir hakkın altına yerleştirilmiştir. İşte bu arada kimi sınırlama ölçütlerinin ilgili maddeye taşınması işinin tam yerine getirilmediği saptanabilmektedir. Sonuç olarak, bir çok kanunda anayasal temeli olmayan sınırlama ölçütlerine yer verilmiş durumdadır. Bu durum herhalde, kanun koyucunun özensizliğini ve sistemsiz şekilde çalıştığını gösteren bir veri olmanın da ötesinde bir şeydir.

1982 Anayasasında, hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmayan ve yargısal denetimden korunaklı alanlar yaratılmıştır. Örneğin, AY (md.125)’deki ‘Cumhurbaşkanın tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askeri Şuranın kararları yargı denetimi dışındadır’ hükmü hatırlatılabilir. Keza, AY (md.129/son) daki memurlar hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılmasını, istisnaları dışında, kanunun gösterdiği idari merciin iznine bağlayan düzenleme de, demokratik bir rejimde haklılaştırılması pek mümkün olmayan memurlar lehine kayırma ve kollamanın Anayasal dayanağıdır. Kamusal yetkileri kullananlara ilişkin olarak yargısal denetimden bağışıklıklar, kollama ve kayırmalar yapılması demek, memurlar ile memur olmayanlar hakkında makul olmayan ölçüde farklı/eşitliksizci rejimin kurumsallaşması anlamına gelmekte ve bu durum, son tahlilde, birey hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması bakımından sorunlar ortaya çıkarmaktadır.

1982 Anayasası, özgürlükler rejimine ilişkin düzenlemeleriyle sistemli bir sivil toplum karşıtlığını da kurumsallaştırmayı amaçlayan bir belgedir. Sadece bireyleri değil, örgütleri de siyasetten uzaklaştırmaya çalışan bir belgedir. Nitekim, AY (md.135/III) hükmüne göre, kamu kurumu niteliğindeki ‘meslek kuruluşları, kuruluş amaçları dışında faaliyet gösteremezler.’ Kısacası siyasi açıklamalarda bulunamazlar; eleştiri yapamazlar. Yaparlarsa, bunların sorumlu organlarının görevine son verilir. Ayrıca bulundukları yerin en yüksek mülki amirince gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, bir yargı kararına kadar geçici olarak kapatılabilirler, (md.135/VI-VII).

1982 Anayasasında bir çok ikicilik kurumsallaştırılmıştır. Anılan ikiciliklerin ilki, ‘olağan rejim-olağanüstü rejim’ şeklinde iki farklı yönetim usulünün öngörülmüş olmasıdır, (md.119-122). Bu konudaki sorun hem derin hem de karmaşıktır. Bu ikicilik açısından bakıldığında, 1982 Anayasası adeta iç içe geçmiş iki ayrı anayasal rejim içermektedir. Öngörülen kurallar açısından bu iki rejim arasında esaslı farklılıklar bulunmaktadır. ‘Olağan-olağanüstü rejim’ ikiciliğinin ve istisnai rejim uygulamasının ciddiyetini göstermek üzere, sadece Cumhuriyet tarihinin yaklaşık yarısının olağanüstü rejim altında geçtiğini vurgulamak yeterlidir.[16]

Anayasada görülen bir başka sorunlu ikicilik alanı ‘sivil yargı ‘ askeri yargı’ şeklinde iki ayrı yargı manzumesinin düzenlenmiş olmasıdır. Bu şekilde, bir başka insan hakları ihlali sorunu alanı da yaratan, olağanüstü yargı yerlerinin kurulmasının önü açılmakta ve kanuni yargıç ilkesi ve güvenceleri zedelenmekte ve tarafsız bir yargılama sürecine zarar verilmektedir. Nitekim Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, askeri ceza yargısına dahil olan Askeri Mahkemeler ile Askeri Yargıtay ve Disiplin Mahkemelerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine (AİHS) bir çok yönden uygun olmadığı rahatlıkla ileri sürülebilir.[17]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’ye ilişkin çok sayıda kararında sıkıyönetim askeri mahkemelerinin AİHS (md.6/1) anlamında ‘bağımsız ve tarafsız mahkemeler olmadığı’ gerekçesiyle Sözleşme ihlali hükmüne ulaşmıştır.[18]AİHM’nin, askeri hakim içeren kompozisyonu nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) özelinde de Sözleşmeye aykırılık sonucuna vardığı ve bunun da yerleşik bir içtihat haline geldiği bilinmektedir.[19]

Burada, ulusal kamuoyunda yeterince tartışılmayan bir hususa işaret etmek yararlı olacaktır. DGM’ler özelinde, AİHM kararları sonrasında gerek Anayasada gerekse ilgili DGM Kanununda gerekli değişiklikler, Öcalan’nın DGM’de yargılanması ve bu yargılama ve hüküm nedeniyle ortaya çıkabilecek olası uluslararası baskı ve eleştirilerin karşılanabilmesi arayışı ile gerçekleştirilmiştir. Ne var ki, yine AİHM kararları sonrasında, sıkıyönetim askeri mahkemeleri özelinde, konuyla ilgili kanun ve Anayasada bu bağlamda yapılması gereken değişiklikler ise gerçekleştirilmemiştir. Ulusal yetkili makamların, özellikle yasama organının, bu süreçte onca reform kanunu çıkartmasına rağmen sıkıyönetim askeri mahkemeleri özelinde yapısal reformlar için hiç bir girişimde bulunma ihtiyacını hissetmemiş olması, büyük ölçüde, halihazırda sıkıyönetimin uygulanmaması ve konunun ulusal ve uluslararası kamuoyunun gündeminden düşmüş gözükmesi ile alakalı olmalıdır. Bu tablo aynı zamanda, büyük reform paketleri olarak sunulan ve övgü de alan yasa ve Anayasa değişikliği girişimlerinin, ulusal hukuk düzeninin iki kolonundan biri olan ‘olağanüstü rejim mevzuatı’ boyutundaki reform ihtiyacını bütünüyle devre dışında tuttuğunu ya da inkar ettiğini ortaya koymaktadır.

1982 Anayasasında görülen ikiciliklerden bir diğeri ‘sivil otorite- askeri otorite’ ilişkisi bağlamında açığa çıkmaktadır. Gerçekten de 1982 Anayasasının kurduğu politiko-juridik düzen içinde askeri otorite lehine ve sivil otorite aleyhine aşırı bir güçlendirme eğilimi ortaya çıkmaktadır. Anayasa (md.118)’de düzenlenen Milli Güvenlik Kurulunun görev ve yetkileri buna örnektir. Her ne kadar yakın tarihli yasal değişikliklerle Milli Güvenlik Kurulunun görev ve yetki alanında bir daraltma gözlemlenmekteyse de, bu organın ideolojik misyon ve işlevi, kamuoyuna reform olarak sunulan yasal değişikliklere rağmen halen yürürlüktedir. Milli Güvenlik Kurulu varlığı ve işlevi ile, ‘Devlet politikası’ üretim aygıtlarının başında gelmektedir. ‘Devlet politikası’ alanı, önsel olarak bir dokunulmazlık, eleştirilmezlik zırhıyla korunan bir alan anlamına gelir. Bu alana giren konularda farklı görüşlerin üretilmesi hem bilgi edinme imkanının olmamasından ötürü olanaksızdır, hem de farklı görüş üretilse bile bunun ifadesi cezai yaptırımlara bağlanmıştır. Bu bağlamda özellikle ‘milli güvenlik siyaseti’ kavramının açılan bu dava açısından da etkileyici olduğunu ifade etmek zorundayız.

Sivil otoriteyi askeri otorite karşısında daha geri plana iten anlayış ve yaklaşımla biçimlendirilen anayasal normlar ve bunlara paralel alt derece mevzuatın doğurduğu ikinci sonuç, askeri bürokrasiye ya da genel olarak ülkenin güvenlik bürokrasisine ilişkin konularda, değil eleştiri üretilmesi, bir görüş sahibi olmanın ön koşulu olan bilgi edinilmesinin bile güçleştirilmesi yahut tamamen olanaksız hale getirilmesidir. Bir konu, bilgi edinmenin sınırları dışına çıkartıldığında, dokunulamaz ve sorgulanamaz alan yaratılmış demektir. Bunun yasal teknikleri ‘devlet sırrı, gizlilik ve milli güvenlik’gibi ölçütlere başvurularak yapılmaktadır. Bundan ötürü de, bu çerçevede yer alan konuları düşünmek, ifade etmek, eleştirmek evleviyetle ceza yaptırımlarına bağlanan alanlar haline getirilmiştir.

Aynı mantığı özerk kurum ve kuruluşlar bağlamında da sürdüren Anayasa, bağımsız idari otoritelere çok sınırlı yetkiler tanımış veya 1961 Anayasasına göre özerk kuruluşların bu niteliği törpülenmiştir. Özellikle TRT ve üniversiteler bu bağlamda hatırlatılmalıdır. 1982 Anayasanın yüksek öğretim kurumlarını düzenleyen (md.130/IV) hükmü şöyledir:

 ‘Üniversiteler ve öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. Ancak, bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde faaliyette bulunma serbestliği vermez.’

Böyle bir norm, insan hakları standartlarına aykırı olduğu gibi, bilimsel faaliyetin doğasıyla da çelişmektedir. Öte yanda, devlet aygıtı içindeki özerk organların kompozisyonunda, askeri güvenlik bürokrasisi doğrudan temsilcisi eliyle yer almaktadır. 1982 Anayasası, özgürlükler kadar, özerklikler de karşıtı bir belgedir. Yapılan AY değişiklikleri, 1982 belgesinin bu temel vasfını değiştiren çap ve boyutta olmamıştır.

1982 Anayasası, hukuk devletinin olmazsa olmaz koşulu konumundaki yargı bağımsızlığını da zedeleyen düzenlemeler içermektedir. Dayanağını Anayasa (md.159)’da bulan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, özellikle kompozisyonu ve kararlarının yargı denetiminden bağışık olması itibariyle, yargıç bağımsızlığını zedeleyecek öğeler taşımaktadır. Kurulda Adalet Bakanının başkan, Adalet Bakanlığı müsteşarının doğal üye olması sebebiyle savcı ve hakim atamalarında siyasi unsurların etkili olmasına yol açabilmektedir. Yargı mensuplarının kendilerini atayan, nakleden, yükselten ve birinci sınıfa ayıran, meslekten atabilme ve disiplin cezası verebilme gibi yetkilere sahip olan Kurul karşısından ne kadar bağımsız olabilecekleri oldukça tartışmalıdır.

Bu çerçevede; ülkemizdeki ‘Ceza Yargısı’da hem düşünce, hem de örgütlenme özgürlüğünü ‘özel bir yargılama sistemi’ ile zapturapt altında tutmayı sürdürmekte ve 5271 sayılı Ceza Yargılaması Kanunun 250 vd. mad.ile 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın ‘Millete ve Devlete Karşı Suçlar’ kısmının, önemli bölümlerine ilişkin soruşturma ve kovuşturmalar bu ‘özel bir yargılama sistemi içinde’ sürdürülmektedir.

Bu dava dosyasının kanıtı olarak sunulan bir çok ceza soruşturması ve kovuşturması dosyaları, böyle bir yargılama sürecinden geçmektedir. Oysa aşağıda tek tek değineceğimiz soruşturma/kovuşturma dosyalarının büyük çoğunluğu bireysel ‘ifade özgürlüğünün’ kullanımına karşı açılmış soruşturmalardır.

 I/I-C) ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜNÜN DE ANASI ‘İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ’ AÇISINDAN.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Avrupa Konseyi bünyesinde ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sistemi içerisinde ‘ifade özgürlüğü’, sadece kendi başına önemli bir hak olmakla kalmaz, ama aynı zamanda, Sözleşme çerçevesindeki diğer hakların korunması bakımından da belirleyici rol oynar.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, Bakanlar Komitesi, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (AİHK) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından üretilen çok sayıda ve yerleşik hale gelen karar ve hükümler, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun ilerlemesi ve her bir bireyin gelişmesi için temel koşullardan biri olduğunu ortaya koymuştur.

Burada adı geçen ‘demokratik toplum’un anahtar iki kavramı ise, üretilen kararlarda teyit edildiği üzere, ‘çoğulculuk’ ve ‘hoşgörü/tolerans’tır. Kısacası ifade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temelidir.

AİHS, ‘Handyside v. Birleşik Krallık’ vakasında 07/12/1976 tarihinde verdiği kararında[20]şunu açıkça hüküm altına almıştır:

‘İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. Maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen ya da zararsız ya da ilgilenmeye değmez görülen bilgi ve düşünceler için değil, ama ayrıca Devletin ya da nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, çarpıcı gelen/şok eden, rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeylerle birlikte, bu alanda getirilen her formalite, koşul, yasak ve ceza, izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır’, (parag.49).

‘İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin taraf Devletler ‘Kurucu Otoriteleri tarafından tartışma konusu yapılamaması, ‘ANAYASAL DEVLET MODELİ’ni değiştiriyor(54).

54L. Favoreu, La nobon de Cour constitubonnelle, in De la Constitution. Etudes en I’Honneur de J-F. Aubert, Helbing et Lichtenbahn, Bale et Francfort-Sur-leMain, 1996, s. 26 vd; F. Sudre, L’intercfictlon de ravorttement: le conflft entre le juge constitutionnel iriandais et la Cour europeenne des droits de rhomme, RFDC, 1993, s. 222 vd.

Bu gelişmeler, taraf Devletlerin Sözleşme’yi onaylamalarıyla, ‘ANAYASAL EGEMENLİK’ AYRIKLIĞINDAN, ferdi başvurularla çalıştırılan ‘SÜREKLİ DEMOKRASİ adıyla vazgeçmeleri anlamına geliyor(57).

57 D. Rousseau, De la democratic continue, In La democratic continue, Bruylant, Bruxelles, LGDJ. Paris, 1995.([21])

  1. Plüral izmle Tanımlanan ‘Demokratik Toplum Düzeni

Strasbourg yargı yerleri, ‘Demokratik Toplum Düzeni Hukuku’nu, ‘PLÜRALiZM’le tanımlıyor.

Strasbourg organları İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin tanıdığı hakları yeni bir Hukuk tanımında kullanmakta. Bu yeni tanımda Hukuk, Devlet’in tanımı değil ama Toplum’un tanımı; Hukuk’la gerçekleştirilen ‘Demokratik Toplum Düzeni'(62). Özellikle de grupsal kullanımlı hakların yorumunda ‘Plüralizm’ ya da farklılaşma hakkı, ‘Sivil Toplum’ – ‘Devlet’ münasebetlerinde ‘Hukuk Devletinin yeni tanımı. Kısaca, bugünün Hukuk Devleti, dünün Hukuk Devleti değil… Sivil Toplumla tanımlanan Hukuk, Devlet’le tanımlanan Hukuk’un yerine geçiyor. Hukuk üreticileri ya da Politika’nın aktörleri de farklı.

Avrupa Komisyon ve Mahkemesi jurisprüdansında ‘Demokratik Toplum’; AYRIMCILIK YASAĞl(63), HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ (64), PLÜRALiZM PRENSİBİ (Düşünsel, Siyasal, Sendikal) de tanımlanıyor. Bu durumda, Delmas Marty’in not ettiği gibi, ‘ulusal gelenekler karşısında plüralizmin korunması ciddi bir sorun'(65).

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne göre ‘Demokratik Toplum’; plüralizmin, hoşgörünün düşünceye açıklığın, farklı olma hakkına saygının gerçekleştiği bir toplum. Kısaca çoğul yaşama hali, ‘plüralizm’, ‘Demokratik Toplum’un kurucu unsuru.

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi hukuku, Velu ve Ergeç’in not ettiği gibi bütünü ile Demokratik Toplum düşüncesi üzerine kurulu (66)([22]).

64Bk. P. Wachsmann. ‘La Prominence du droit dans la jurisprudence de la CEDH’. in Le droit des organisations intemationates, Bruylant, 1997, s, 211 vd.; Klas v. Germany, Sen A No: 28 (6Eylul197B), par. 25-26.

65 M. Delmas Marty, ‘Plurahzme et traditions nationales’, Colleque de Rouen, Bruylant. 1996, s. 81 vd.

66Cf,, J. Velu, R. Ergeg, La Cour EuropSenne des Drolls de I’Homme. Bruylant. Bruxelles, 1990, s. 151 vd. Aynca bk. D.S. Ham’s et al, Law of the European Convention on Human([23]).

AİHS, ‘Sunday Times v. Birleşik Krallık (No.I)’ vakasında 26/04/1979 tarihinde verdiği kararında[24]şunları vurgulamıştır:

‘Mahkemenin Handyside kararında belirttiği üzere, ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturur; düşünce özgürlüğü, 10. Maddenin 2. paragrafı sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen, zararsız, ya da ilgilenmeye değmez görülen haber ve düşünceler için değil, ama ayrıca, Devlete ya da nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, çarpıcı gelen/şok eden ya da rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır… Bu tür haber ve düşünceleri vermek basın yayın kuruluşları için sadece bir görev değildir, halkın da bu haber ve düşünceleri edinme hakkı vardır’,(parag.65).

Mahkemenin ‘Sunday Times Vak’ası (No.I)’nda ortaya koyduğu içtihada göre, bir yanda, görüşleri ifade etme hakkı söz konusudur; öte yanda ise, bundan bağımsız olarak, bu ifadeyi dinlemek hakkı bulunmaktadır. O halde ifade özgürlüğü, niteliği gereği,

 -Hem ifade edenin/sahibinin özgürlüğüdür,

 -Hem de, o ifadenin yöneldiği adresin, kişinin/kişilerin özgürlüğüdür.

Mahkeme, 26/11/1991 tarihli ‘Observer and Guardian v. Birleşik Krallık’[25]ve yine 26/11/1991 tarihli ‘Sunday Times v. Birleşik Krallık (No.II)’[26]ve 25/06/1992 tarihli ‘Thorgeir Thorgeirson v. İzlanda’[27]vakaları kararlarında, ifade özgürlüğüne ilişkin norm ve içtihatlarla ortaya konan genel ilkeleri bir kez daha sıralamıştır. Buna göre, ifade özgürlüğü,

– Demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden biridir; Sadece lehe olanları değil, farklı, rahatsız edici türdeki bilgi ve düşünceler bakımından da geçerlidir;

– Bu özgürlüğün kullanımı bir dizi istisnaya tabidir, ancak istisnalar mutlaka dar yorumlanmalıdır ve açıkça yasayla öngörülmüş olmalıdır;

 – İfade özgürlüğü, basın bakımından özel önem taşır; basın, kamunun yararına olan meseleler hakkındaki bilgi ve görüşleri yayma hakkına sahiptir ve bununla da ödevlidir;

 – Bilgi ve görüşü yayma basının görevi olduğu kadar, bunları edinme kamunun da hakkıdır;

 – Madde 10, paragraf 2’de geçen ‘gerekli’ terimi, bir ‘sosyal ihtiyaç baskısının’ varlığına işaret eder;

 – Sözleşmeci Devletlerin bu tür bir ihtiyacın varolup olmadığını tartmada bir takdir payı vardır, ancak bu Avrupa’nın gözetimi ile yan yana gider;

 – AİH Mahkemesinin, ifade özgürlüğüne getirilen bir kayıtlamanın, Madde 10 ile korunan bu özgürlüğe uygun düşüp düşmediği hususunda nihai olarak karar verme yetkisi vardır;

 – Mahkeme bu denetimi ve gözetimi yaparken, ulusal makamların ifade özgürlüğüne yaptığı müdahalenin, ‘makul’, ‘dikkatli’, ‘iyi niyetli’, ‘izlenen meşru amaçla orantılı’ olup olmadığını ve bu özgürlüğe müdahaleyi haklı göstermek için ulusal makamların ortaya koydukları gerekçelerin ‘uygun ve yeterli’ görülüp görülemeyeceğini de değerlendirerek karara bağlar.

Düşünce ve ifade özgürlüğü’nün ‘toplu kullanım biçimlerinden’ biri olan ‘siyasi parti partilerin;

 * Hem tüzel kişilik,

 * Hem Parti Genel Başkanı,

 * Hem Tüm Parti Organları,

 * Hem Meclis Grubu,

 * Hem de tüm diğer il ve ilçe örgürleri ile

 * Parti üyelerinin,

 – düşünce, ifade,

 – açıklama, eylem

 – ve çalışmalarına,

bu genişlik ve ölçekte bakmak bile ülkemizdeki ve ‘BU DAVADAKİ’ BİRÇOK SORUNU ÇOK KOLAY VE YALIN OLARAK ÇÖZMEYE YETEBİLECEKTİR.

I/IV- İDDİANIN DAYANAĞI MADDİ VAKILAR

I/IV-A) DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİNİN KURULUŞU AŞAMASINA AİT EYLEMLERE İLİŞKİN İDDİALAR

1.İDDİA:‘AVUKAT GÖRÜŞMELERİ’ veya ‘GÖRÜŞME NOTLARI’ adı altında teröristbasının talimatları örgüte yakın çeşitli gazete ve dergilerin yanı sıra çok sayıda değişik internet sitesinde de (ROJACİVAN, RIZGARI, VELATPEREZ, NASNAME gibi) yayınlanarak talimatların ilgililere ulaşması sağlanmıştır.

SAVCILIK DEGERLENDİRMESİ:

Terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın emirleri ile adı, kurucuları ve genel başkanı hatta eşbaşkanlık sistemi de dahil olmak üzere DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ (DTP) nin kurulmasından çok önceden şekillendirildiği, kuruluş çalışmalarının tamamen Öcalan’ın direktifleri doğrultusunda gelişip sonuçlandırıldığı açıkça ortaya çıkmaktadır.

KANIT:

23 Ekim 2004 tarihli Vatan Gazetesi ve 26 Ekim 2004 tarihli Star Gazetesi’nde bu durum tüm açıklığı ile haber haline getirilmiştir.

ÖNSAVUNMA:

Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı görüşmelerde, avukatları ile kendisi arasında geçen diyalog ve görüşmeler, sonrasında avukatların yapmış oldukları iddia edilen açıklamalar ya da söylemler Demokratik Toplum Partisi’nin bilgisi dışında olup, bu açıklamaların müvekkil partiyi bağlamayacağı açıktır.

Kaldı ki, iddianamede tüm bu görüşme notlarının kaynağı da belirtilmemektedir. Sayın Başsavcının kaynak olarak gösterdiği internet sitelerinin ulusal ve ulusalüstü hukuk açısından kanıt olamayacağı ise izahtan varestedir. İnternet sitelerinin dışında başka bir kaynak da gösterilmemiştir.

‘İmralı Kapalı Cezaevi’ kişiye özel bir cezaevi olup, iç yönetmeliği de ‘kişiye özel’ tek kişilik bir yönetmeliktir. (‘)Yapılan tüm görüşmeler kayıt altında olup,Başsavcılık kanıtları arasında bu resmi kayıtlar yer almamaktadır.

BAŞSAVCILIK ESAS HAKKINDA GÖRÜŞÜ:

(‘)Bilindiği gibi hükümlülerin görüşmelerinin de dahil olduğu infaz hukukuna ait düzenlemeler 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun Hükümleri çerçevesinde gerçekleştirilmekte olup, anılan yasaya göre iddia edildiği gibi görsel ve yazılı kayıt altına alınması hukuken mümkün olmadığı gibi,’çıkarılan bir yasa ile hakim gözetiminde yapıldığı’ iddiası da gerçeği yansıtmamaktadır. Bu itibarla’..görüşme kayıtlarının istenmesi yolundaki (mümkün olmayan) talebin reddine karar verilmesi gerekmektedir.

SAVUNMA:

İmralı Cezaevi, Bakanlar Kurulunun 1996/ 8716 sayı ve 30.09.1996 tarihli kararıyla düzenlenen 09.01.1997 tarihinde Resmi Gazete de yayınlanarak yürürlüğe giren Başbakanlık Kriz Merkezi Yönetmeliği uyarınca yönetilmekte olup, anılan yönetmeliğin hem anayasaya, hem A.H.İ.S.’ ne aykırı olması nedeniyle, yönetmelik hakkında idari yargıda İstanbul Barosunca iptal davası açılmıştır. (Daire no:10 esas no:1997/ 1030)

Diğer yandan, İmralı Cezaevinde ki Avukat Görüşmelerinin, Başsavcılığın öne sürdüğü gibi Ceza İnfaz Yasasına göre değil, önsavunmamızda açıklanan koşullarda yapıldığına ilişkin YARGITAY DOKUZUNCU CEZA DAİRESİ BAŞKANLIĞININ: 1999/1296 Esas, 1999/3623 Karar Numaralı dosyasına sunulan dilekçenin ilgili bölümünün örneği aşağıda sunulmuştur.

-YARGITAY’DA AVUKATLARIN SAVUNMASI-

21 Ekim 1999 YARGITAY DOKUZUNCU CEZA DAİRESİ BAŞKANLIĞINA

DOSYA NO : ANKARA 2. DGM 1999/21 ESAS, 1999/73 KARAR.

SANIK : Abdullah ÖCALAN

VEKİLLLERİ : Av. Ercan KANAR- Av. Niyazi BULGAN- Av. İrfan DÜNDAR- Av. Hamza YILMAZ- Av Kemal BİLGİÇ- Av. Doğan ERBAŞ

KONU : Yerel Mahkemenin 1999/21 Esas sayılı mahkumiyet kararına ilişkin temyiz layihamızdır.

 Soruşturmanın tüm aşama ve kuralları Genel Kurmay Başkanlığı’nın etkin olduğu Başbakanlık Kriz merkezince belirlenmiştir.

Yargılamanın üzerindeki Başbakanlık Kriz Merkezi vesayetidir. Yani askeri ve idari otoritenin belirlediği kuralların ceza yargılaması hükümlerinin yerini almasıdır Açık gerçeklik odur ki hukuk sistemimizde yeri olmayan soruşturma yöntemi ve koşulları, müvekkil daha Türkiye’ye getirilmeden önce düşünülmüş ve hazırlıkları yapılmıştır. Bu yargılamayı yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı açısından da tartışma konusu yapan ve kuşkulu hale getiren sadece DGM’nin niteliği ve varlığı değildir. Ondan da önemlisi. Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi bu yargılamayı nasıl etkilemektedir’ Bu nokta idrak edilmeden hakkaniyete uygun yargılama konusu çözüme kavuşturulamaz. Bakanlar Kurulunun 1996/ 8716 sayı ve 30.09.1996 tarihli kararıyla düzenlenen 09.01.1997 tarihinde Resmi Gazete de yayınlanarak yürürlüğe giren Başbakanlık Kriz Merkezi Yönetmeliği’nin hukuki yasal bir dayanağı yoktur. Bu yönetmelikle, daha üst normlar ile bazı makam yada mercilere verilen yetkiler yasalara ve anayasaya aykırı bir şekilde başka makam ve mercilere devredilmiştir.

Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliği’nin kaynaklandığı bir tüzük, bir kararname, bir yasa olmadığı gibi, mevcut anayasada da bu yönde bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla, bu yönetmelik hukuksal dayanaktan yoksundur. Bu yönetmelik anayasada belirtilen dört tür olağanüstü rejimden önce ve adeta bir ara olağanüstü rejim olarak kriz halini düzenlemiştir. Bu yönetmelik hem anayasaya, hem A.H.İ.S.’ ne aykırıdır. Nitekim, yönetmelik hakkında idari yargıda İstanbul Barosunca iptal davası açılmıştır. (Daire no:10 esas no:1997/ 1030)

Türkiye infaz hukuku tarihinde ilk kez, sadece bir kişi için cezaevi ihdas edilmiştir. A.İ.H.M’nin soruşturması neticesi, alelacele İmralı Ceza ve Tutukevi İç Yönetmeliği hazırlanmıştır. Bu yönetmeliğin hükümleri Ceza İnfaz Tüzüğünün 155, CMUK’un 144. Maddesine aykırıdır. Uygulamalar, yönetmeliği dahi aratacak nitelikte olmuş, yazılı mevzuatın yerini kriz birimlerinin askeri yetkililerinin emirleri almıştır.

Müvekkil ile ilgili tutukluluk statüsüne ters, hükümlülük statüsünden de daha ağır tecrit koşulları fiziksel ve beyinsel tahribatı üreterek kriz merkezleri birimlerince devam ettirilmiştir. Kriz Merkezi uygulamalarıyla, CMUK 144. Maddesinin, tutukluya tanıdığı tüm haklar kısıtlanmıştır. 144. Madde bu sanık için rafa kaldırılmıştır. Yasanın şart koşmamasına rağmen vekaleti de olduğu halde tüm müvekkil avukat görüşmeleri kriz merkezinin iznine tabi tutulmuş, görüşme süreleri azami sınırlanmış, görüşmeler görevlilerin yakın ve bitişik denetim ve gözetimi altında yapılmıştır.

Avukatlar, her görüşte meslek onurları çiğnenerek Avukatlık Kanunu, CMUK, Anayasal hakları ihlal edilerek 4-5 kez aramaya tabi tutulmuş, aramalarda mesleki malzemeler dahil her şeye el konmuştur. Her görüş sonrası görüşme notları, askeri yetkililerce ayrıntılı bir denetime tabi tutulmuştur. Askeri yetkililerce avukatların parmak izlerinin alınması, ayakkabılarının aranması, yasalara aykırı tebligatlar imzalatılması gibi uygulamalar dayatılmıştır.

Bu yargılama, tarihe hiç kuşkusuz savunma makamının idari ve askeri organlarca en çok saldırıya uğradığı hem sanığın, hem savunma makamının haklarının en çok gasp edildiği bir soruşturma olarak geçecektir. Soruşturmanın tüm safhalarında kriz merkezinin uygulamalarıyla savunma bağışıklığı tamamen ihlal edilmiştir. Savunmanın sanık ve müdafii ile birlikte baş başa hazırlanma olanağı sürekli engellenmiş, savunma kuşatma ve yönlendirme altına sokulmuştur. AHİM’in 4-3-99 tarihli tedbir kararı uyarınca yapılan tüm yazışmalara rağmen kriz yönetiminin, savunmaya yönelik engellenme ve saldırıları sürmüştür. – Kriz merkezinin uygulamalarıyla tüm tutuklu hakları sanıktan esirgenmiş, yasal yayınları izleme, radyo ve TV izleme hakları tanınmadığı gibi, aylarca günlük gazeteler dahi verilmemiş, 31 Mayıs duruşmasından sonra bazı gazeteler sansürlü olarak verilmeye başlanmıştır.

 Sanık 31 Mayıs duruşmasına (ilk duruşma sorgusu) iddianame dışındaki dava dosyası belgelerinin, delillerini inceleme olanağı tanınmadan çıkmıştır. Kriz yönetimince savunma bütünselliği engellenmiş, dava dosyası ile ilgili hangi belgelerin verilip verilmeyeceğine askeri yetkililer karar vermiştir. Ceza muhakemesi hükümleri uyarınca, sanığın da dava dosyası fotokopilerini alması ve bunları inceleyerek, müdafileri ile görüşerek sorgu ve savunmasını hazırlaması en doğal hakkı olduğu halde, bu hak sanığa tanınmamıştır. Uzun süren cezaevine dava dosyası örneği sokulamamıştır. Tarafımıza, buna izin verecek merci mahkeme değil Kriz Merkezi birimleri olduğu sözlü olarak iletilmiştir. Bu hal, yürütmenin Anayasa’nın 138. Maddesine aykırı olarak yargı bağımsızlığına direk müdahalesi anlamına gelmektedir. Müdafilerin cezaevlerine dosya sokmadan savunma hazırlığını görüşmesi ‘de facto’ olarak mümkün değildir. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir hukuk devletinde böylesi bir uygulama söz konusu değildir. AHİM’in 4622 / 70 E. Sayılı kararında ‘sanığın gerek kendisi gerekse avukatları tarafından etkili bir savunma hazırlanabilmesi için, en geç iddianamenin çıktığı anda kendisine isnad edilen suç ile ilgili olarak, dosyadaki bütün bilgi ve belgelere ulaşma koşulları sağlanmalıdır’ denmektedir. CMUK 144’e aykırı Kriz Yönetimi uygulamakla aynı zamanda AİHS’in 6/3 maddesine aykırı da oluşmuştur.

Başsavcılığın, varlığını inkar ettiği ‘Başbakanlık Kriz Yönetmeliği ve uygulamalarını’ bilmediği düşünülemeyeceğine göre, ‘görüşme kayıtlarının istenmesi’ ne ilişkin istemimizin reddini talep etmiş olması, Başsavcılığın iddianamesine güvenmediğinin, bir başka deyişle iddianamenin en azından bu maddede yer alan kanıtlar yönünden gerçek dışı ve hayali olaylara dayandığının göstergesidir.

Kaldı ki, bu görüşmeler iddianamede yer aldığı gibi olsa dahi görüşmelerde şiddet ve şiddete çağrı yoktur. Aksine ülkenin birliği içinde Demokratik Cumhuriyet yapılanmalarına ve silahtan arındırılmış barışçıl söylemlere ısrarla vurgular yapıldığı görülmektedir. Çünkü şöyle deniliyor:

‘Alttan yönetim oluşturulur. Birçok sivil toplum örgütü temsilcisi de katılır. Yeşiller örneği var. Üç binin üzerinde sivil toplum kurulusunun temsilcisi var içinde. Tartışmalarınızı sürdürün, en uygun biçimde partileşin. Eski tip partileşme olmayacak, alternatif bir oluşumdur. Azınlık temsilcileri de olmalı. Ermeniler ve Araplar da girebilir. Partileşmenizi Türkiye’de Avrupa müktesebatına uygun biçimde geliştirin. Selamlarımı söyleyin. Demokratik örgütlenme temelinde kurumlaşmalısınız. Bu önemli” İllegalite olmayacak, sonuna kadar açıklık olmalı. Siz de anlamalısınız. Belirttiğim model devlet düşmanlığı yapmaz, devleti de hedeflemez; ancak devletin borazanı da değildir. Bu yeni model partileşme Türkiye’yi ileriye taşıyabilir. Sağ ve sol sekterler bunu gerçekleştiremezler. Pratikleri ile bu netleşmiştir. Su ana kadar ki partileşmeler yozlaşmış partilerdir, oligarşiye hizmet eden partilerdir. Gençleri, cezaevinden çıkanları, halkımızı, aydınları DTH’ne katılmaya çağırıyorum. Binlerce kişi var, herkesi katın”Yerel konferanslardan kongreye doğru gidersiniz. Demokratik katılımı esas almak gerekir. Demokratik tarzda ve topluma dayalı olarak gelişmelidir’ Demokratik Toplum Partisi, tüm Türkiye’nin partisi olur. Bu önemli bir çalışmadır. Kürtler, Türkler, azınlıklar girebilir. Ama seksiyon tarzı örgütlenme de olabilir. Bu Boockhin’de de var. Ege’de, Karadeniz’de ayrı seksiyonlar olabilir. Demokratik toplum hareketi toplum odaklı, demokrasi hedefli geliştirilir.’ Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Toplumsal barış projesi olarak öngörmesini önemli buluyorum. Bu projenin önü açıktır. Barış için bu gereklidir denebilir. Bunu önemsiyorum. Güçlerin birleştirilmesi demokrasiye kazandırır.

  1. İDDİA:

 Öcalan 19 Mayıs 2004 tarihli görüşmede örgütün yönetici kadrolarına talimatlar vermiş, istediklerinin yapılmaması olasılığına karsı da ilgilileri tehdit etmekten geri durmamıştır. Tüm bu bahsi geçen görüşmelerde geçen talimatların ne kadar etkili olduğu zaman içinde gözlenebilmiştir.

Teröristbaşının hem terör örgütünü, hem de Demokratik Toplum Partisini (öncesinde DEHAP’ı) talimatları ile yönetip, yönlendirdiği kuşkuya yer vermeyecek biçimde ortaya çıkmıştır.

KANIT:

16.07.2004 tarihli ‘HÜRRİYET’ Gazetesi’nin 1. sahifesi’nde manşetten ‘Örgütte hortum zabıtları’ başlığı ile terör örgütü PKK/KADEK/KONGRA-GEL’ in eski Avrupa sorumlusu Rıza ALTUN’un savunması adı altında yayımlanan habere bir tepki verilmemesi olgusu dahi ‘DEHAP’ın ve sonrasında DTP.nin terör örgütünün kontrol ve güdümünde faaliyet gösterdiğini kanıtlamaya yeterlidir.

SAVUNMA:

Sayın Başsavcının bu denli ciddi iddialara karşı dayanak ve kaynak olarak gösterdiği GAZETE HABERİ’nin ulusal ve ulusalüstü hukuk açısından kanıt değeri yoktur.Başka bir kaynak da gösterilmemiştir.

  1. İDDİA:

 Nitekim sonraki tarihlerde DTP bünyesine katılan ve halen görevde olan BELEDİYE başkanlarının eylemleri, PKK tarafından atanmaları konusunda kuşkuya yer vermeyecek boyutlarda ortaya çıkmıştır.’

 KANIT:

16.07.2004 tarihli ‘HÜRRİYET’ Gazetesi’nin 1. sahifesinde manşetten ‘Örgütte hortum zabıtları’ baslığı ile terör örgütü PKK/KADEK/KONGRA-GEL’ in eski Avrupa sorumlusu Rıza ALTUN’un savunması adı altında yayımlanan ‘habere bir tepki verilmemesi olgusu.’

SAVUNMA:

İddianamede, ulusal çapta yayın yapan bazı gazetelerin anılan iddialara yönelik yaptığı bazı haberlerin de kaynak olarak gösterildiği görülmektedir. Haberlerde yer alan iddiaların hukuksal olarak kanıt oluşturmayacağı bir yana, yapılan haberlerin gerçekliğinin saptaması da soruşturulması da, geniş olanaklara karşın yetkili organlar tarafından yapılmamıştır.

Bir haberin yalanlanmamış veya tekzip edilmemiş olması yasalarımıza göre suç değildir. Kaldı ki, böyle bir konuda ‘basın hukukunu’ ilgilendiren ihmali davranışın bu denli bir ağır bir suçlamanın kanıtı gösterilmesi anlaşılabilir değildir.

5- İDDİA:

DTP’nin terör örgütü PKK ile bağlantısını kanıtlayan bir olay da Demokratik Toplum Partisi’nin kurulusu aşamasında gerçeklesen Hikmet Fidan cinayetidir. Zira hiçbir DTP (DEHAP)’li olayı kınayamamış, hatta cenazenin kaldırılması için Diyarbakır Büyükşehir BELEDİYEsinden ambulans talebi dahi ‘deposu delik’ gerekçesi ile karşılanmamıştır.

KANIT:

Milliyet Gazetesi’nin 25.10.2005 tarihli nüshasında yer alan HABER

ÖN SAVUNMA:

Bu iddiaların herhangi somut bir kanıtı olmadığı gibi, Demokratik Toplum Partisi ile bağdaştırılmasını da anlamış değiliz. ( ‘) Sayın Başsavcı bu konuda sağlıklı bir araştırma yapmış olsaydı, DTP nin kurucu başkanı ile birlikte birçok kurucusunun taziye ziyaretinde bulunduğunu, cenaze törenine katıldığını ve böylesi şiddet eylemlerine karşı tavır aldığını öğrenmiş olacaktı.

ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ:

Bu konuda herhangi bir görüş bildirilmemiştir.

SAVUNMA:

Başsavcılığın, DTP’nin kapatılması hakkında düzenlediği iddianame bu maddede yer alan suçlama ile vehim ve hayal boyutunu aşmış, ‘iftira’ noktasına ulaşmıştır. E-Yargı, Uyap, E-Adliye aşamasında Başsavcının İnternetten yararlanmadan iddianame düzenlemesi inandırıcı değildir. Ancak Başsavcı aynı internete bizim de ulaşabildiğimizi göz önünde bulundurmamış olmalı ki, bu fütursuz ve ciddiyetsiz suçlamaları kaleme alabilmiştir. Nitekim, aşağıda görüntülenen google sayfasında müvekkil parti yetkililerinin Hikmet Fidan olayında gösterdikleri tepkilere ilişkin haberlerin yalnızca bir kısmı yer almaktadır.

 Hikmet Fidan Haberleri

Hikmet Fidan`ın ailesini telefonla arayarak taziye dileklerini ileten yazar … Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca Demokratik Toplum Partisi`nin’ (DTP) www.tumgazeteler.com/haberleri/hikmet-fidan/’start=80 – 4k ‘

Kapatılan HADEP Haberleri

Kapatılan HADEP Genel Başkan Yardımcısı Hikmet Fidan`ın öldürülmesi olayı duruşması sanık Fırat … Siyam Fidan, taziye ziyaretine gelen Leyla Zana … www.tumgazeteler.com/haberleri/kapatilan-hadep/’start=90 – 4k –

Rizgari – Ümit Fırat: Öcalan’sız DTP gerek

Özellikle Hikmet Fidan’ın öldürülmesi hadisesinden sonra… İzmir’de taziye evinde tartışmışlar, Ahmet Türk cinayete çok sert tepki göstermiş, … www.rizgari.com/modules.php’name=News&file=print&sid=9971 – 19k –

Ceylanpınar

Ceylanpınar İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından fidan dikimi yapıldı. … DTP’lilerin taziye ziyareti kalabalık bir basın mensubu grubu tarafından takip … www.ceylanpinari.com/yorehaber.htm – 207k –

Diğer yandan, yine internette yaptığımız araştırmada, Hikmet Fidan davasında kesin karar verilmemiş olmakla birlikte, iddianamenin tamamlandığı, iddianamede, cinayete karışan F.K. hakkında ömür boyu, M.K.O. ve V.A. hakkında ise 10’ar yıla kadar hapis cezası isteniyor. Ayrıca Fidan’ı öldüren tetikçinin hala aranan terör örgütü PKK üyesi Serkan Ş. Olduğu, ve anılan iddianamede çok doğal olarak müvekkil partinin adının hiçbir şekilde geçmediği anlaşılmaktadır.

Hikmet Fidan’ın davasında 3 kişiye hapis istemi!

Diyarbakır’da kapatılan HADEP’in eski Genel Başkan Yardımcısı Hikmet Fidan’ın öldürülmesi olayıyla ilgili iddianame tamamlandı.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede, cinayete karışan F.K. hakkında ömür boyu, M.K.O. ve V.A. hakkında ise 10’ar yıla kadar hapis cezası isteniyor. Ayrıca Fidan’ı öldüren tetikçinin hala aranan terör örgütü PKK üyesi Serkan Ş. olduğu belirtiliyor.

Başsavcılık makamının, müvekkil parti hakkında böylesi ağır suçlamalarda bulunmadan önce, iddiasına konu ettiği olayları, en azından adli olayları soruşturup araştırması beklenirken, bu özeni dahi göstermemiş olması iddianame ve davanın zafiyetinin bir başka göstergesidir

6- İDDİA:

Demokratik Toplum Partisi’nin daha kurulusunda kan ve terör örgütü PKK’nın emirleri üzerine oturtulduğu, hiçbir şekilde ve hiçbir kaynaktan muhalefete imkan tanımadığı, ortaya çıkmıştır. PKK ile DTP (DEHAP) organik bağlantısı artık kamuoyunun gözünde tartışmaya yer vermeyecek biçimde kanıtlanmıştır.

 KANIT:

Milliyet Gazetesi yazarı Hasan Cemal’in 16.07.2005 tarihli ‘Kürt aydınları tedirgin’, 19.07.2005 tarihli ‘Sus, yoksa hain derler’,Taha Akyol’un 12.07.2005 tarihli ‘PKK ve Kürt hareketi’ baslıklı yazıları.

SAVUNMA:

Sn. Başsavcıyı, iddianamesine kanıt oluşturacak kadar etkileyen iki yazar Hasan Cemal’in ‘Şiddete karşı akılla, sabırla mücadele!’ ve Taha Akyol’un ‘Parti kapatmak yanlıştır!’başlıklı makalelerinin de parti kapatmanın yanlışlığını kamuoyunun gözünde tartışmaya yer vermeyecek biçimde kanıtlamış olmasını umuyor, anılan makaleleri aşağıda sunuyoruz.

Hasan CEMAL-haber sitesi en son haber-

Şiddete karşı akılla, sabırla mücadele!20 Kasım 2007 Salı

Evet, bu ülkede siyasal parti kapatmanın barış ve istikrara herhangi bir yararı dokunmuyor. Bu filmi çok seyrettik. Kaç tane parti kapatıldı. Ama Türkiye her seferinde rahatlamadı, tersine sıkıştı. İçte ve dışta siyasi manevra alanı daraldı. Lütfen anımsayın.

1990’ların ilk yarısında DEP kapatılmıştı. DEP’li milletvekilleri dokunulmazlıkları kaldırılıp hapse atılmışlardı. TBMM, hem demokrasi adına kötü bir sınav vermiş, hem de bir yandan yurtiçinde PKK’nın elini güçlendirirken, yurtdışında da Türkiye’nin yıpratılmasına, imajının kötüleşmesine kapıyı aralamıştı. Terörle mücadele derken demokrasinin kolu kanadı kırılmıştı. Böylece, terör ve şiddet odaklarının ekmeğine yağ sürülmüştü.

Onun için dikkat! Bugün de farklı olmaz.

DTP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapılmış durumda.

Bilmiyorum, oynanmak istenen oyunun ya da oyun içinde oyunun ne kadar bilincindeyiz.

PKK ve İmralı, anlaşılan o ki, DTP’nin kapatılmasını düğün bayram ederek karşılamaya hazırlanıyor. Kitleler daha şimdiden meydanlara dökülüyor. Toplulukların güvenlik güçleriyle çatıştırılması için kışkırtıcı, provokatif taktikler uygulanıyor. Bir başka deyişle:

Kan dökülmesi isteniyor. İşaretler öyle. Gelen sinyaller öyle. Aslında oyun açık oynanıyor.

PKK demek istiyor ki:’Oy verdiniz, Ankara’ya gönderdiniz. Ama bakın oy verdiğiniz parti kapatılıyor. Seçtiğiniz milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması gündemde. Sizin iradenizi hiçe sayıyorlar, sizi adam yerine koymuyorlar. Bunun için de tek yol dağdır, düşün bizim arkamıza!’Oyun kabaca budur. Güneydoğu’da, AKP karşısında zemin ve seçim kaybeden PKK yeniden güçlenebilmenin yolunu böyle arıyor.

Şimdi soru: Parti kapatarak PKK’nın işi kolaylaştırılacak mı’ Siyasetin penceresinden bakarak bu soruyu sorumluluk sahibi herkesin, yakın geçmişin deneyimlerini de göz önünde tutarak etraflıca düşünmesi gerekiyor.

Bu açıdan 1980’lerden, 1990’lardan çıkarılacak çok ders var.

Öte yandan, yine bu yıllarla ilgili olarak Türkiye’de yaşanan olumlu bir değişime de dikkat çekilmeli.

DTP’nin kapatılması konusunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın girişimi gerek siyaset kurumunda, gerekse medyada genel olarak olumsuz karşılandı, eleştirildi.

Bu da olumlu bir değişim.

TBMM Başkanı Toptan da, Başbakan Erdoğan da, Adalet Bakanı Şahin de, İçişleri Bakanı Atalay da DTP’nin kapatılması ve dokunulmazlıkların kaldırılması konusuna demokrasi açısından olumlu bakmadıklarını herhangi bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde belirttiler.

Bunun gibi, medyanın genel havasıyla köşe yazarlarının tepkisinde de demokrasi adına sevindirici çizgiler ağır basıyor.

Kısacası:

Şiddet ve teröre karşı mücadelenin akılla, sabırla, demokrasinin kolunu kanadını kırmadan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın deyişiyle, ‘Demokrasiyi teröre feda etmeden’ verilmesi gerekiyor.

Acılarla yüklü yakın geçmişten çıkarılacak önemli derslerden biri budur.

Milliyet-Taha AKYOL Objektif

Parti kapatmak yanlıştır!

DTP hakkında kapatma davası açıldı. Günlerdir DTP’yi şiddetle eleştiren bir yazar olarak belirteyim ki, parti kapatmak yanlıştır!

7- İDDİA:

23.07.2005 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan;’AB, Dönem Başkanı İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği aracılığıyla dün yaptığı açıklamada, ‘Türkiye’deki tüm siyasi grupları her türlü şiddeti kınamaya çağırdı.’BAŞLIKLI haber içeriğine göre de DEHAP ve DTP’nin PKK organı seklindeki faaliyetlerinin uluslararası platformda da aynı şekilde değerlendirilip, kınandığını göstermektedir.

KANIT:

06.06.2005 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan; ‘DEHAP’A KRİTİK UYARILAR’ baslıklı haber’

SAVUNMA:

Başsavcılığın cımbızlama kanıtları arasında yer alan bu maddedeki yazı da, AB ‘nin müvekkil partiye bakışını çarpıtmaktadır. AB ve yetkili organlarının müvekkil partiye ve huzurdaki davaya yaklaşımlarına iliş- kin bazı açıklamaları aşağıdadır. Yine, internette yapılacak basit bir arama ile de aşağıda yer alan bulgulara ulaşılmaktadır.

‘Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk AB’nin DTP aşkı tutkunlarından. ‘Kapatmak çözüm olmaz. Demokratik mücadele kanalı kapatılmamalı’ diyor.O da bizdeki benzer yorumlara katılıyor ve ‘DTP’yi kapatmak PKK’ya yarar’ diyor.

BRÜKSEL(20.11.2007)- Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn DTP’ye yönelik kapatma davasını yakından izlediklerini söyledi. Belçika’nın Başkenti Brüksel’de yapılan Türk Dışişleri Bakanı Ali Babacan, AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn ve AB Dönem Başkanı Portekiz Dışişleri Bakanı Luis Amada ve AB Dönem Başkanlığı’nı devralacak Slovanya’nın Dışişleri Bakanı Dimitrij Rupel’ın katıldığı Türkiye-Avrupa Birliği Troyka toplantısı sona erdi. Toplantı sonrası Türk Dışişleri Bakanı Babacan’la basın toplantısı düzenleyen AB Genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn DTP’ye yönelik kapatma davasını yakından izlediklerini söyleyerek, ”DTP’nin Meclis’te olmasını dağda olmasına tercih ederiz’ dedi. (www.cayport.info internet sitesinden alıntıdır)

 AB’DEN DTP KAPATMA DAVASINA: ÇOĞULCULUK ÇAĞDAŞ DEMOKRASİNİN EN ÖNEMLİ UNSURLARINDAN

29.01.2008, 12:53

 Avrupa Parlamentosu’nda DTP hakkındaki kapatma davasıyla ilgili bir yazılı soru önergesini yanıtlayan AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, ’11 Temmuz seçimleriyle Türk parlamentosu ülkenin siyasi çeşitliliğini şu anda daha geniş biçimde temsil etmektedir. Çoğulculuk artmıştır ve Türk demokrasisinin kalitesi yükselmiştir’ dedi.

BRÜKSEL (ANKA) ‘ AB Komisyonu Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından DTP hakkında açılan kapatma davası konusundaki görüşlerini ’11 Temmuz seçimleriyle Türk parlamentosu ülkenin siyasi çeşitliliğini şu anda daha geniş biçimde temsil etmektedir. Çoğulculuk artmıştır ve Türk demokrasisinin kalitesi yükselmiştir’ ifadeleriyle açıkladı.

AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, Avrupa Parlamentosu Üyesi Hollandalı Parlamenter Frank Vanhecke’nin DTP hakkında başlatılan kapatılma girişimine ilişkin yazılı soru önergesini yanıtladı. AP’nin aşırı sağ kanadına mensup Frank Vahnecke soru önergesinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ‘Kürt yanlısı’ DTP’nin kapatılmasına ilişkin kapatma davası açtığını hatırlattı. Vahnecke, iddianamede ‘Parti liderleri tarafından ortaya konulan eylemler ve yapılan konuşmaların partinin devletin bağımsızlığı, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik eylemlerin odağı haline geldiğini ortaya koyduğu’ iddiasının yer aldığını kaydetti. Konunun AB Komisyonu temsilcisinin de hazır bulunduğu, Dışişleri Bakanı Ali Babacan ve AB Troykası tarafından yapılan toplantıda ele alındığını kaydeden Vanhecke, önergesinde, ‘Komisyon yukarıda belirtilen yasal süreci, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatları ışığında, ifade ve örgütlenme özgürlüğü bağlamında nasıl mütalaa etmektedir’ dedi. Frank Vanhecke, Komisyon’un olaya karşı yaklaşımını da sordu.

– REHN: TÜRK DEMOKRASİSİNİN KALİTESİ YÜKSELDİ

AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn ise, yanıtında Başsavcının DTP’nin Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne karşı hareketler için odak noktası haline geldiğini iddia ettiğini, kapatılmasını ve 221 parti yöneticisinin beş yıl siyasi yasaklı ilan edilmesini istediğini belirtti. Rehn, Anayasa Mahkemesi’nin de 23 Kasım’da başvuruyu kabul ettiğini bildirdi. Partinin savunmasını hazırlamak durumunda olduğunu belirten Rehn şöyle devam etti:

‘Başbakan Erdoğan dahil, Hükümetin önde gelen üyeleri, kapatma davasını uygun bulmadıklarını açıkça ifade etmişlerdir. Keza diğer siyasi partilerin üyeleri ve basın da bu davayı eleştirmiştir.

Siyasal çoğulculuk çağdaş demokrasinin en önemli özelliklerinden biridir. 11 Temmuz 2007 Parlamento seçimleriyle Türk parlamentosu ülkenin siyasi çeşitliliğini şu anda daha geniş biçimde temsil etmektedir. Çoğulculuk artmıştır ve Türk demokrasisinin kalitesi yükselmiştir. Komisyon bunu 6 Kasım 2007 İlerleme Raporu’nda da değindiği gibi memnuniyetle karşılamaktadır.

Komisyon DTP’nin kapatılması davasıyla ilgili tüm gelişmeleri yakın bir şekilde bu perspektiften izleyecektir.’ (ANKA) (ORH/ZG)Haber-x internet sitesinden alınmıştır.

HaberX-AB’DEN DTP KAPATMA DAVASINA: ÇOĞULCULUK ÇAĞDAŞ’

Avrupa Parlamentosu’nda DTP hakkındaki kapatma davasıyla ilgili bir yazılı soru önergesini yanıtlayan AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, … www.haberx.com/n/1080776/abden-dtp-kapatma-davasina-cogulculuk.htm – 20k –

HABER: AB’den DTP Kapatma Davasına: Çoğulculuk Çağdaş Demokrasinin …

AB’DEN DTP KAPATMA DAVASINA: ÇOĞULCULUK ÇAĞDAŞ DEMOKRASİNİN EN ÖNEMLİ UNSURLARINDAN – Avrupa Parlamentosu’nda DTP Hakkındaki Kapatma Davasıyla İlgili Bir …

www.haberler.com/haberbul.asp’yon=onceki&haber=1197097 – 81k –

AB’den DTP kapatma davasına tepki | Güncel Haberler | Haber …

Olli Rehn, ’11 Temmuz seçimleriyle Türk parlamentosu ülkenin siyasi çeşitliliğini şu anda daha geniş biçimde temsil etmektedir. Çoğulculuk. www.kimnededi.net/abden-dtp-kapatma-davasina-tepki-haberi/29-01-2008/haber-no:35194.html – 46k –

 Rehn: DTP kapatma davasını yakından izliyoruz – Cayport

BRÜKSEL(20.11.2007)- Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn DTP’ye yönelik kapatma davasını yakından izlediklerini söyledi. … www.cayport.info/community/showthread.php’t=14719 – 21k –

Kusca Websitesi – DTP: Kapatma davası bir hukuk skandalı

Ama DTP’nin kapatılması dışlanması gibi bugüne kadar AB’nin bir yaklaşımı olmadı, tersine DTP’nin Türkiye için önemli olduğu birçok açıklamalarında ortaya … www.kusca.biz/modules.php’name=News&op=NEArticle&sid=3316 – 89k –

9- İDDİA:

Ulusal platformda değerlendirilmesi gereken bir olay da İnsan Hakları Derneği (İHD) kurucu üyelerinden olan yazar Adalet Ağaoğlu’nun, derneğin Emin Galip Sandalcı’nın İstanbul Başkanlığından düşürülmesinden sonra PKK yanlısı politika izlediği, tek yanlı ırkçı-milliyetçi bir tutum takındığını gibi gerekçelerle İHD’den istifa etmesidir. Bulunması gereken konumla ilgisiz bir konuma sürüklendiği anlaşılan İHD’nin davalı DTP (ve terör örgütü PKK) ile hemen her platformda ortak görüş bildirmesinin altında yatan sebebin Sayın Ağaoğlu’nun tesbitleri olduğu, dolayısıyla İnsan Hakları Derneği’nin tamamen terör örgütü PKK’nın kontrolünde faaliyet gösterdiği anlaşılmaktadır.

KANIT:

Adalet Ağaoğlu’nun açıklamasının bir kısmı

 SAVUNMA:

Müvekkil parti ile organik ve /veya inorganik hiçbir bağlantısı olmayan Adalet Ağaoğlu ve İHD nin bu iddianame düzeneğindeki yeri anlaşılamamış olmakla birlikte, Adalet Ağaoğlu’nun gerek iddianame gerekse kapatma davasına ilişkin açıklaması Başsavcının diğer kanıtları gibi bu kanıtının da asılsızlığının göstergesidir.

Ağaoğlu’ndan devlete DTP tepkisi

DTP’nin kapatılması iddianamesinde adının geçmesine ve tesbitlerinin deliller arasında sayılmasına yazar Adalet Ağaoğlu tepki gösterdi: DTP bu Meclis’te olmalı. Yazar Adalet Ağaoğlu, DTP’nin kapatılması iddianamesinde adının geçmesi ve tesbitlerinin deliller arasında sayılmasına tepki gösterdi. Rahatsızlığı nedeniyle bu konudaki haberleri izleyemediğini belirten ve haberi NTVMSNBC’den öğrenen Ağaoğlu, ‘Sadece şunu söyleyebilirim; Nereden çıkarıyorlar!’ dedi.

Ağaoğlu şöyle devam etti:

Sadece şunu söyleyebilirim, nereden çıkarıyorlar, DTP’nin kapatılmasıyla benim istifa metnim arasındaki bağlantıyı’ İşte bahane! Daha doğrusu ben DTP’nin Meclis’te kalmasına taraftarım, asla kapatılmasını da istemem. Seçimle gelmişlerdir, Meclis’telerdir ve bunu çok yararlı buluyorum. Orada üstlerine düşen görevleri de yapmalarını bekliyorum.

BENİM İSTİFAMIN OLUMLU SONUCU Benim istifamın gerekçelerine bakarsanız ‘şimdiki zamanda’ diyorum; O zaman DTP Meclis’te filan değildi. Bunu, benim istifamın çok olumlu bir sonucu olarak görüyorum. Ve orada kalmasını da savunuyorum. DTP ile İHD’nin birleştirilmesi meselesini kapatalım şimdi. Bu uzun bir konu ve hukuki bir sorun. DTP’nin değil, hiçbir partinin, hiçbir güç tarafından kapatılmasına taraftar değilim.

ADALET AĞAOĞLU-forumex.com 17.11.2007

I/I-A) DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİNİN KURULUŞU SONRASI EYLEMLERE İLİŞKİN İDDİALAR

Başsavcı, kendi suçlamasına neden olan iddiaları dışında DTP’nin herhangi bir eylemi, faaliyeti olmadığını ileri sürmüştür. Meclis tutanakları getirtilirse DTP’nin 20 kişilik grubuyla her konuda çalışmalara katıldığı, önergeler verdiği, raporlar sunduğu görülecektir. Tutanaklar celbedildiğinde, DTP milletvekillerinin çalışmalarının, diğer partilerde kişi başına düşen konuşma ve faaliyetin çok daha üstünde olduğu rahatlıkla görülebilir.

1-İDDİA:

DTP’Lİ CİZRE BELEDİYE BAŞKANI AYDIN BUDAK’IN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ BEYANI:

14.01 2006 tarihinde Cizre BELEDİYE Başkanı olan Aydın BUDAK’ın Memu-Zin Kültür Merkezinde yaptığı konuşma

KANIT:

Kesinleşmemiş Mahkeme Kararı -Cizre Asliye Ceza Mahkemesinin 09.06.2006 gün ve 2006/100-440 sayılı kararı ile TCY.nın 220/8-1. maddesi gereğince 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

SAVUNMA:

Karar henüz kesinleşmemiştir, İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır.

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

2- İDDİA.

DTP’Lİ CİZRE BELEDİYE BAŞKAN YARDIMCISI ABDÜLKADİR İNEDİ’NİN EYLEMİ:

İDDİA:

02.03.2006 tarihinde Cizre ilçe merkezinde bir askeri aracın pusuya düşürülerek silahla taranması ve bomba ile yakılması olayında BELEDİYE başkan yardımcısı Abdülkadir İnedi’nin teröristlere yardım ve yataklık ettiği anlaşılarak cezalandırılması istemiyle açılan dava Diyarbakır 6. Ağır ceza Mahkemesinin 2006/186 esas sırasında kayıtlı olup halen yargılaması devam etmektedir.

KANIT :

Dava dosyası DERDESTTİR.

SAVUNMA:

Dava sonuçlanmamıştır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır.

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

3- İDDİA:

DTP DİYARBAKIR iL YÖNETİMİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI AMAÇLI EYLEMİ:

14.02.2005 tarihinde ‘Abdullah Öcalan’ın Kenya’dan ülkemize getirilisini protesto etmek amacıyla DTP Diyarbakır il yönetimi tarafından organize edilen gösteri, pankart açılMASI, sloganlar atılması.

KANIT:

Olayla ilgili terör örgütünün propagandasını yapma suçundan açılan Diyarbakır 4. ağır ceza mahkemesinin 2006/245 esasında kayıtlı kamu davası derdesttir.

SAVUNMA:

Maddede yer alan eylem ve devamında kanıt olarak verilen dava dosyasında sanığın bile kim olduğu belli değildir. Dava derdesttir, örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

4- İDDİA:

DTP MERSİN iL BAŞKANI ALİ BOZAN’IN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ BEYANI:

15.02.2006 tarihinde ‘DTP Mersin il yönetimi tarafından organize edilen gösteri.

KANIT:

İl başkanı olan Ali Bozan tarafından Terör örgütü PKK ve Abdullah Öcalan’ı övücü sözler sarfedilmesi nedeniyle hakkında suçu ve suçluyu övme eylemi nedeniyle TCY.nın 215/1 maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan dava Mersin 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 2006/460 esas sırasında devam etmektedir.

SAVUNMA :

Dava derdesttir, örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

5- İDDİA:

DTP ERZURUM iL BAŞKANI BEDRİ FIRAT’IN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ EYLEMLERİ:

17.02.2006 ile 20.03.2006 tarihleri arasında DTP Erzurum il başkanı olan Bedri Fırat’ın AÇIKLAMALARI, PKK örgüt üyesinin anısına saygı durusunda bulunması, çalışma masası üzerinde Abdullah Öcalan’ın resmini bulundurması,

KANIT:

Erzurum 2. Ağır ceza Mahkemesinin 2006/59 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden yapılan yargılaması sonucu terör örgütünün propagandasını yapma suçundan 2 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

SAVUNMA:

Sanığın DTP de yalnızca 1 ay il başkanlığı yaptığı, kararın kesinleşmediği görülmektedir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

6- İDDİA:

DTP MALATYA iL TEŞKİLATININ TERÖRİST BASINI ÖVEN BASIN BİLDİRİSİ:

09.02.2006 tarihinde DTP Malatya il ve merkez ilçe yönetiminde görevli BAZI KİŞİLERİN Öcalan’ı öven bildiri dağıtmak, sözde baskıların kaldırılması için açlık grevi başlatmak seklindeki eylemleri.

KANIT: Açılan soruşturma Malatya C.Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

2 yıldır sürmekte olan soruşturmada Zanlı isimleri dahi belirlenmemiştir. İsmi dahi belli olmayan kişilerin parti yöneticisi olduğu iddiası hukuk ciddiyeti ile bağdaşmamaktadır.

7- İDDİA:

DTP İSTANBUL iL ÖRGÜTÜNÜN TERÖR ÖRGÜTÜNE YARDIM AMAÇLI EYLEMİ:

‘Ülkede Özgür Gündem’ gazetesinin geçici süre ile kapatılması üzerine Toplumsal Demokrasi Gazetesi’nin 19.11.2006 tarihli nüshasının 6. sahifesinde DTP İstanbul il yönetiminde görevli Mehmet Sakar, Ömer Askara, Lezgin Bingöl, Ayşe Arslan, Çiçek Arıç, Osman Taşdemir, Lezgin Örnek, Yüksel iğdeli, Hüseyin Çalısçı, Mustafa Eraslan, Meliha Varışlı, Doğan Erbaş, Cafer Selçuk ve Nizamettin Öztürk tarafından yayımlanan Ateşkes sürecinin kalıcı barışa dönüşmesi ve kürt sorununun çözümsüzlüğünden kaynaklı yaşanan savasın son bulması için tüm Kürt ve Türk gençlerini askere gitmemeye çağırıyoruz” İÇERİKLİ Bildiri.

 KANIT:

Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesinde GÖRÜLEN dava

SAVUNMA:

Davanın ESAS NUMARASI dahi yazılı değildir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır.

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

 8- İDDİA:

DTP KURUCU ÜYESİ HATİP DİCLE’NİN TERÖRİST BASI ABDULLAH ÖCALAN’IN DİREKTİFİ iLE HAREKET ETTİKLERİNE DAİR BEYANI:

DTP kurucu üyesi Hatip Dicle’nin ‘Öcalan’ın partisiyiz’ seklinde beyanı

KANIT:

Kamu davası Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

DAVA B E R A A T ile sonuçlanmıştır.

9- İDDİA:

DTP’Lİ DİYARBAKIR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI OSMAN BAYDEMİR’İN ÖRGÜT MENSUPLARINI DESTEKLEYEN BEYANI:

29.03.2006 tarihinde Diyarbakır ilinde meydana gelen olaylarda BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE başkanı olan Osman Baydemir’in yaptığı basın açıklaması ve sokakta eylemcilerle yaptığı görüşme sırasında sarfettiği sözler.

KANIT: Açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/199 esas sırasında devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Davanın ESAS NUMARASI dahi yazılı değildir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

10- İDDİA:

DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI SEDAT YURTDAS’IN TERÖRİSTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN’I ÖVÜCÜ AÇIKLAMASI:

DTP Genel Başkan yardımcılarından Sedat Yurtdas, 11.01.2006 tarihinde Öcalan için sayın sıfatını kullanmıştır.

KANIT:

Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 01.03.2007 gün ve 2007/46 sayılı kararı ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

SAVUNMA:

Kararın kesinleşmediği görülmektedir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

11- İDDİA:

DTP GENEL BAŞKANI AHMET TÜRK’ÜN TERÖRİSTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN’I ÖVÜCÜ AÇIKLAMASI:

18.01.2006 tarihinde davalı Demokratik Toplum Partisi Genel başkanı Ahmet Türk yaptığı basın açıklamasında terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan için sayın sıfatını kullanması.

KANIT:

Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 28.02.2007 gün ve 2006/548-2007/49 sayılı kararı ile TCY.nın 215/1. maddesi gereğince 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.Parti Genel başkanı olması itibarıyla beyan ve eylemleri önemli ve parti için bağlayıcıdır.

SAVUNMA:

Kararın kesinleşmediği görülmektedir. Kaldı ki Ahmet Türk milletvekili dokunulmazlığına sahiptir. İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

12- İDDİA:

DTP’Lİ SİİRT BELEDİYE BAŞKANI MURAT AVCI’NIN TERÖR ÖRGÜTÜNE YARDIM NİTELİĞİNDEKİ AÇIKLAMALARI:

DTP Siirt il başkanı olan Murat Avcı’nın 28.03.2006 ve 29.03.2006 tarihlerinde yaptığı basın Açıklamaları

KANIT:

Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/150 esas sayılı dosyası üzerinden yargılanması devam etmektedir.

SAVUNMA:

Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

13- İDDİA:

DTP’Lİ BATMAN BELEDİYE BAŞKANI AYHAN KARABULUT’UN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAPILAN ŞİDDET İÇERİKLİ GÖSTERİLERE KATILMASI:

30-31.03.2006 tarihlerinde Batman belediye başkanı olan Ayhan Karabulut’un molotof kokteyllerinin atılıp, kamu binalarının yağmalandığı, PKK’yı simgeleyen bayrakların taşınıp, yasa dışı örgüt lehine sloganların atıldığı EYLEME KATILDIĞININ anlaşılması

KANIT:

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/187 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. A.Karabulut, bir toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılmıştır, şiddet içeren herhangi bir eylemde bulunmamıştır. Başsavcılık cümleyi öyle kurmaktadır ki, okuyan toplantıya katılmak değil de şiddet uygulamaktan yargılama sürüyor sanmaktadır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır.

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

14- İDDİA:

DTP ADANA İL BİNASININ YASADISI ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

06.02.2006 tarihinde DTP Adana il binasında yapılan izinli arama sonucu bina içerisinde terör örgütü elemanlarına ait resimlerin duvarlarda sergilendiği, terör örgütüne ait çok sayıda döküman bulunmuştur.

KANIT:

DTP il yöneticileri haklarında açılan kamu davası Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/88 esasında devam etmektedir.

SAVUNMA:

Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

15- İDDİA :

CİZRE BELEDİYESİ DTP’Lİ ENCÜMEN ÜYESİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNE MERMİ VE DİGER İHTİYAÇ MALZEMELERİNİ GÖTÜRMESİ:

DTP Cizre encümen üyesi Muhsin Gasır ve arkadaşı Mehmet Canımana isimli şahıslar terör örgütüne basta mermi, gıda ve sair ihtiyaç malzemelerini götürmek üzere iken yakalanmış, haklarında terör örgütü elemanı olma suçundan açılan kamu davasının Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılaması sonucu mahkumiyetlerine karar verilmiştir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

16- İDDİA:

NUSAYBİN DTP iLÇE BİNASININ YASADISI ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

14.04.2006 tarihinde Nusaybin DTP ilçe binasında yapılan aramada PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan ve çeşitli örgüt militanlarına ait fotoğrafların duvarlarda asılı olduğu, yasa dışı sloganlar içeren çeşitli pankart ve dökümanın bulunduğu tesbit edilmiştir.

KANIT:

Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/170 esassına kayıtlı olarak devam etmektedir.

SAVUNMA:

Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

17- İDDİA:

DTP MERSİN İL YÖNETİCİLERİNİN MİTİNGDEKİ KONUŞMALARI iLE HALKI KİN VE DÜSMANLIGA TAHRİK ETMELERİ:

19.03.2006 tarihinde DTP Mersin il yönetimi organizasyonunda ‘Nevruz Senliği’ adı ile gerçekleştirilen miting sırasında il yöneticileri yaptıkları konuşmalar.

KANIT:

Dava Mersin Asliye Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

Sanık ismi ve davanın ESAS NUMARASI dahi yazılı değildir.Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

18- İDDİA:

DTP MERSİN İL BAŞKANI ALİ BOZAN’IN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YASADISI GÖSTERİ ORGANİZE ETMESİ:

21.04.2006 tarihinde DTP Mersin il başkanı olan Ali Bozan terör örgütü üyesi Mehmet Alkan’ın cenazesinde sloganlar atılmasına bayraklar açılmasına kamu kurum ve özel is yerlerine saldırılarda bulunulmasına imkan tanıdığı

KANIT:

Soruşturma, halen Adana Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

2 yıldır sürmekte olan soruşturmada Zanlı isimleri dahi belirlenmemiştir. İsmi belli olmayan kişilerin parti yöneticisi olduğu iddiası hukuk ciddiyeti ile bağdaşmamaktadır.

19- İDDİA:

DTP KARS iL BİNASINDA TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YASADISI GÖSTERİ ORGANİZE EDİLMESİ:

11.02.2006 Günü Kars DTP il binası önünde yapılan basın açıklamasından sonra parti binasındaki grup tarafından ‘pankartları yapıştırıldığı, sloganlar atılması,

KANIT:

söz konusu eylemler nedeniyle Aydın Göktaş, Orhan Aras, Faruk Özyavuz, Sihan Keles, İsmail İmre ve Abdullah Kutmaral haklarında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası Kars Sulh Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

SANIKLAR PARTİ ÜYESİ OLMADIKLARI gibi Sanıkların parti üyesi olduğu iddiası da yoktur. Davanın ESAS NUMARASI dahi yazılı değildir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

20- İDDİA:

CİZRE İLÇESİNDE DTP’NİN ORGANİZE ETTİĞİ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ NİTELİKTE GÖSTERİ:

21.03.2006 tarihinde Cizre ilçesinde Nevruz kutlamaları adı altında yapılan gösteride Fecriye Benek, İbrahim Erkul, Ali Gün, Aydın Budak, Mesut Demir, Pınar Akman ve Zeydin Gökalp’in Öcalan posterleri ve örgüt bayrağını açıp, taşıdıkları sloganlar atmaları

 KANIT:

Diyarbakır 6. Ceza Mahkemesinin 2006/180 esas numarasında devam etmektedir.

SAVUNMA:

Sanıkların parti üyesi olduğu iddiası yoktur. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

21- İDDİA:

DTP YÖNETİCİSİ ZEKİ KILIÇ’IN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN EYLEM TALİMATLARINI BİLDİRİ HALİNDE HALKA DAGITMASI:

İstanbul DTP il yönetiminde görevli Zeki Kılıç’ın 27.03.2006 tarihinde bildiri dağıttığı anlaşılmış, eylemine uyan yasadışı örgüt üyeliği suçundan Türk Ceza Yasasının 220/7 Maddesi uyarınca Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.05.2007 gün ve 2007/201 sayılı kararı ile 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmıştır.

SAVUNMA:

 Sanığın ÖRGÜT ÜYESİ O L M A D I Ğ I MAHKEMECE SAPTANMIŞTIR.

TCK MD 220(7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

22- İDDİA:

DTP ERZİNCAN İL BAŞKANI HÜSEYİN BEKTAŞOGLU’NUN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ BEYANI:

DTP Erzincan il başkanı olan Hüseyin Bektaşoğlu 09/04/2006 tarihinde Roj TV’ye yaptığı canlı telefon bağlantısındaki KONUŞMA

KANIT: Erzincan Asliye Ceza Mahkemesinde yapılan yargılaması sonucu TCY.nın 220/8 ve 301/2. maddeleri gereğince cezalandırılmasına karar verilmiştir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

23- İDDİA:

DTP VAN iL YÖNETİCİSİ İBRAHİM SUNKUR’UN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ BEYANI:

DTP Van il Yönetim Kurulu üyesi olan İbrahim Sunkur öldürülen terör örgütü Mensubunun(‘) cenazesinde yaptığı konuşma da ‘disiplin içinde şehidin evine gidelim, bas sağlığı dileyelim-Türkiye Cumhuriyeti de bilsin ki yüzlerce binlerce şehit versek de bu yoldan dönmeyeceğiz’ seklinde sarf ettiği terör örgütünü övücü sözleri

KANIT:

Van 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 15.05.2007 tarih 2006/87 esas 2007/143 karar sayılı ilamı ile TCY’nın 220/8. maddesi gereğince 1 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Söz konusu karar kesinleşmiştir.

SAVUNMA:

Tüm iddiaların içinde kesinleşmiş 3 dosyadan biridir. Partinin odak olduğu eylemlerin yoğunluğuna ve parti tarafından benimsenmesine bağlıdır.141 eylemde 3 karar yoğunluğun olmadığına kanıttır.

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

24- DTP KOCAELİ iL TEŞKİLATI YÖNETİCİLERİNİN TERÖRİSTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN’I ÖVÜCÜ AÇIKLAMALARI:

İDDİA:

21.05.2006 tarihinde Kocaeli il teşkilatı 1. Olağan Genel Kurul toplantısında parti yöneticisi olan Medeni Kırıcı, Büro Görmez, Akif Hamitoğlu ve Alaattin Enün’ün yaptıkları konuşmalar

 KANIT: dava Kocaeli 3. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/137 esas sırasında devam etmektedir.

SAVUNMA:

DAVA BERAATLA SONUÇLANMIŞTIR.

25- İDDİA:

DTP NUSAYBİN iLÇE DELEGESİ HASAN BOZKURT’UN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ AÇIKLAMASI:

DTP Nusaybin ilçe delegesi olan Hasan Bozkurt 03.04.2006 tarihinde ROJ TV isimli televizyon kanalının ana haber bültenindeki konuşma

KANIT: Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/143 Esas sayılı dosyası üzerinden yapılan yargılaması sonucu 1yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmıştır.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

26- İDDİA:

DTP ÜYESİ OLDUĞUNU BEYAN EDEN DENİZ YEŞİLYURT’UN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAPILAN YASA DIŞI GÖSTERİYE KATILIP ŞİDDET İÇERİKLİ EYLEMLERDE BULUNMASI:

KANIT:

DTP üyesi olduğunu beyan eden Deniz Yeşilyurt’un 23.03.2006 ve önceki tarihli eylemlerinde molotof kokteyli atarken, yasa dışı slogan atarken, PKK bayrağı taşırken görüntülenmesi davası halen İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2004/35 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

DTP üyesi olduğu kanıtlanmamıştır. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

27- İDDİA:

DTP ERZURUM İL BAŞKANI BEDRİ FIRAT’IN TERÖR ÖRGÜTÜ VE ELEBAŞINI ÖVÜCÜ AÇIKLAMASI:

DTP Erzurum il başkanı Bedri Fırat ve arkadaşları 20.03.2006 tarihinde Hınıs ilçesinde gerçekleştirilen miting sırasında terör örgütünün propagandasını yapmak

KANIT: Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

Dosya No belli değildir. Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır.

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

 28- İDDİA :

DTP KURUCU ÜYESİ SELİM SADAK’IN TERÖRİSTBAŞI ÖCALAN SAHSINDA SUÇ VE SUÇLUYU ÖVMESİ:

23.04.2006 tarihinde Nusaybin DTP ilçe teşkilatının açılış töreninde Selim Sadak’ın yaptığı konuşma

KANIT:

Diyarbakır 6. Ceza Mahkemesinin 2007/255 esas sırasına kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

29- İDDİA:

DTP’Lİ HAKKARİ BELEDİYE BAŞKANI METİN TEKÇE’NİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVEN AÇIKLAMASI:

16.03.2006 tarihli basın açıklamasında DTP’li Hakkari BELEDİYE BAŞKANI Metin Tekçe yaptığı basın açıklaması

KANIT:

Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/129 esas sayılı dosyası üzerinden yargılanmasına devam edilmektedir.

SAVUNMA :

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

30- İDDİA:

DTP BATMAN iL TEŞKİLAT GÖREVLİSİ KENAN DEMİR’İN BATMAN ADLİYESİNE BOMBA KOYMASI:

Geçmişte de PKK örgütü elemanı olmak eylemi nedeniyle yargılanıp mahkum olan ve halen DTP Batman il Teşkilatında görevli olan Kenan Demir ile DTP çalışmalarına katılan(‘) Bahar Yeşilyurt’un 20.10.2005 tarihinde Batman Adliye Binasının bayanlar tuvaletine patlayıcı madde yerleştirdikleri, patlama sonucu maddi hasar meydana geldiği, , DTP il binasında sanık Kenan Demir’in Sedat Ongun adına düzenlenmiş sahte nüfus cüzdanı ile birlikte yakalandığı

KANIT:

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/156 esas sırasında yargılamasının devam ettiği anlaşılmıştır.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

31- İDDİA:

DTP ÜYESİ PAKİZE UKSUL’UN ÖLDÜRÜLEN TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİNİN MEZARINA ÖCALAN’IN RESMİNİ ASMASI:

29.03.2006 tarihinde DTP üyesi Pakize Uksul’un öldürülen terör örgütü mensubunun mezar tasına Abdullah Öcalan’ın, Mahsun Korkmaz’ın fotoğraflarını asması

KANIT:

Diyarbakır 5.Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/221 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

32- İDDİA:

DTP MARDİN İL VE KIZILTEPE İLÇE BAŞKANLARININ ROJ TV İSİMLİ TELEVİZYON KANALINA VERDİKLERİ DEMEÇLER:

06.04.2006 tarihinde terör örgütünün yayın organı Roj Tv’ye telefonla bağlanan DTP Mardin il başkanı Ferhan Türk ile Kızıltepe ilçe başkanı Ali Aslan’ın konuşmaları

KANIT:

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/114 esas numarasına kayıtlı olarak yargılamaya devam edilmektedir.

SAVUNMA:

DAVA BERAATLA SONUÇLANMIŞTIR.

33- TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAPILAN VE ŞİDDET iÇEREN YASA DIŞI GÖSTERİYE DTP BATMAN iL YÖNETİMİNDE GÖREVLİ SEYİTHAN KIRAR’IN TAS ATMAK SURETİYLE FİİLEN KATILMASI:

31.03.2006 tarihinde DTP Batman il Yönetiminde görevli Seyithan Kırar’ın tas attığının ve eyleme fiilen katıldığının anlaşılması kamu davası devam etmektedir.

SAVUNMA:

MAHKEME, ESAS NO yazılı değildir. Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

34- DTP’Lİ BATMAN BELEDİYE BAŞKANI HÜSEYİN KALKAN’IN YABANCI BASINA ÖCALAN’I ÖVÜCÜ DEMEÇ VERMESİ:

DTP’li Batman BELEDİYE BAŞKANI Hüseyin Kalkan’ın Los Angeles Times Gazetesi’ne verdiği demeçte PKK ve Öcalan’ı övücü beyanlarda bulunması nedeniyle hakkında TCY’nın 220/8. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/181 esas sırasında devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

35- DTP’Lİ SİİRT İL BAŞKANI MURAT AVCI’NIN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ DEMEÇ VERMESİ:

19.03.2006 tarihinde SİİRT DTP il başkanı olan Murat Avcı’nın yaptığı konuşmada PKK ve Öcalan’ı övücü sözler söylediği,’ Sayın Öcalan benim irademdir’kampanyasını selamlıyor ve saygıyla karşılıyorum seklinde sarf ettiği sözler nedeniyle TCY’nın 314/2. maddesi gereğince silahlı örgüte üye olmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 6.Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/112 esas sırasına devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

36- DTP’Lİ CİZRE BELEDİYE BAŞKANI AYDIN BUDAK’IN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ DEMEÇ VERMESİ:

16.06.2006 tarihinde DTP’li Cizre BELEDİYE BAŞKANI Aydın Budak’ın BELEDİYE tarafından organize edilen etkinlikte sarf ettiği ‘imralıyı muhatap almak zorundasınız, geçmişte Türkiye biraz düzeldiyse bu tek taraflı ateşkes sayesindedir ve benzeri sözlerle terör örgütü PKK’nın propagandasını yapması nedeniyle hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan dava Diyarbakır 6. Ceza Mahkemesinin 2007/37 esas sırasına kayıtlı olup, yargılaması halen devam etmektedir

SAVUNMA :

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

37- DTP DİYARBAKIR İL YÖNETİM KURULU ÜYELERİNİN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

14.02.2006 tarihinde DTP Diyarbakır il Yönetim Kurulu üyesi olan Hilmi Aydoğdu, Necdet Atalay ve Musa Farisoğulları tarafından hazırlanan basın açıklamasında terör örgütü lideri Öcalan’ı komplo sonucu Türkiye’ye getirildiği,muhatap alınması gerektiği gibi ifadelerle örgüt liderini övme eylemini gerçekleştirdikleri, bu nedenle TCY’nın 220/8. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davasının Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/245 esas sayılı dosyası üzerinden devam ettiği anlaşılmıştır.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

38- DTP CEYLANPINAR TEŞKİLATI ÜYELERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN TALİMATI DOGRULTUSUNDA KEPENK KAPATMAYAN ESNAFI TEHDİT ETMELERİ:

03.04.2006 tarihinde DTP Ceylanpınar ilçe başkanı olan Halit Kahraman ve ilçe yönetim kurulu üyeleri Mehmet Salih Sağlam ve Abdülkadir Fırat’ın PKK terör örgütünün internet yoluyla ilettiği eylemlerin devam etmesi seklindeki talimatı doğrultusunda ilçe merkezinde kepenk kapatma eylemine katılmayan esnafları tespit ederek bu kişilere örgütün kepenk kapatılması hususundaki talimatlarını ileterek kepenklerini kapatmaları konusunda uyardıkları, is yerleri açık olan kişileri ‘neden kepenklerini kapatmadın’, utanmıyor musun’, bunun hesabını verirsin’ seklinde tehdit ettikleri nedeniyle TCY’nın 314/2. maddesi gereğince silahlı örgüte üye olmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasının Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi 2006/58 esas sırasında devam etmektedir

 SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

39- SİİRT DTP İL BİNASININ YASADISI ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

30.08.2006 tarihinde DTP SİİRT il Binasında izinli olarak yapılan arama sonucu terör örgütünü ve elebaşısı Öcalan’ı övücü pankartların,özel olarak kesilmiş yüz maskelerinin, terör örgütü bayraklarının, Öcalan posterlerinin, örgütü tanıtan ve öven yayınların, örgüt militanlarının resimlerinin bol miktarda bulunduğu anlaşılmıştır.Görüntü itibariyle siyasi parti genel merkezinden ziyade terör örgütünün kampı kanısını uyandırmaktadır.il yöneticisi olan sanıklar Burak Avcı, Saniye Turhan, Hanım Adıgüzel, Mahfuz Talu, Gürü Toprak, Halit Tasçı, Halil Adıgüzel, Ahmet Aydın, Eyyüphan Aksu, Fehime Ete ve Osman ibek haklarında örgüt propagandası yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin2006/137 esas sırasına kayıtlı olarak yargılamasına devam edilmektedir.

 SAVUNMA :

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

40- DTP GEBZE İLÇESİ DARICA BELDE BİNASININ YASADISI ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

30.08.2006 tarihinde Gebze ilçesi Darıca Beldesi DTP Belde Binasında izinli olarak yapılan aramada Abdullah Öcalan ve örgütün diğer üyeleri resimlerinin asılı olduğu, yasaklanmış yayınlardan bol miktarda bulunduğu tespit edilmiş, parti yöneticileri Veli Aramaz, Raif Gündogdu ve ismail isçimen haklarında 3713 sayılı yasanın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/234 esas sırasında devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

41- DTP OLAĞAN KONGRESİNİN YASADIŞI ÖRGÜT GÖSTERİSİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

25.06.2006 tarihinde Ankara’da gerçekleşen DTP Birinci Olağan Büyük Kongresinde terör örgütü PKK’yı simgeleyen bayraklar, elebaşısı Öcalan’ın resimlerinin salonda dolaştırılması ve Kürtçe slogan atılması suretiyle terör örgütünün gösterisine dönüştürülmüş, bu duruma seyirci kalmaları, engellememeleri nedeniyle divan başkanı Osman Özçelik ve üyeleri Kudret Ecer ile Çimen Işık haklarında 2820 sayılı yasanın 117. maddesi gereğince Siyasi Partiler Yasasına muhalefet suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Ankara 5. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/391 sayılı esas sırasında devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

42- DTP KARAÇOBAN İLÇE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜ ELEMANLARINA MADDİ DESTEK SAGLAMASI:

13.07.2006 ve önceki tarihlerde DTP Karaçoban ilçe başkanı Fehtah Dadas ve yeğeni Ersin Dadas’ın terör örgütü elemanları ile irtibat kurarak gıda, ilaç ihtiyaçlarının yanında telefon kontörü temin ettikleri hatta bu konuda maddi kaynak yaratmak için Fehtah Dadas’ın parti bünyesinde bir fon oluşturduğunun anlaşılması nedeniyle haklarında silahlı örgüte üye olmak suçundan açılan davanın yapılan yargılanması sonucu Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 12.12.2006 tarihli ve 2006/128-175 sayılı kararı ile Fehtah’ın TCY’nın 314/2 3712 sayılı yasanın 5.maddesi gereğince 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiş, söz konusu karar Yargıtay tarafından onanarak kesinleşmiştir.

SAVUNMA:

Dava münferit bir olay olup yoğunluk yaratacak boyutta değildir.Esasen kararı veren Mahkeme’nin gizli bir ‘Devlet Güvenlik Mahkemesi’ olduğunu düşünüyoruz. Ve bu mahkemelerden verilen kararların genel olarak AHİM de Türkiye aleyhine sonuçlandığını görüyoruz.

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

43- DTP GENÇLİK MECLİSİ OLAGAN KONGRESİNİN YASADISI ÖRGÜT GÖSTERİSİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

12.12.2006 tarihinde DTP Gençlik Meclisi Birinci Olağan Kongresi sırasında salonda terör örgütünü simgeleyen bez parçalarının açılıp dolaştırıldığı, Abdullah Öcalan posterlerinin sergilendiği ‘Biji serok Apo, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan,Öcalansız dünyayı basınıza yıkarız’ gibi terör örgütünü ve liderini övücü mahiyette sloganlar atıldığının anlaşılması üzerine görüntü kayıtlarından yapılan inceleme sonucu Burhan Sönmez ve arkadaşları hakkında 3713 sayılı yasanın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/404 esasına kayıtlı olarak devam etmektedir.Olayla ilgili görüntü kayıtları incelendiğinde parti kongresi adı altında gerçekleştirilen faaliyetin terör örgütünün gösterisine dönüştürüldüğü anlaşılmıştır.

SAVUNMA:

SANIK BURHAN SÖNMEZ PARTİ ÜYESİ DEĞİLDİR.

44- DTP TORBALI iLÇE TEŞKİLATI TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLEN GÖSTERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVME MİTİNGİNE ÇEVRİLMESİ:

20.03.2006 tarihinde Torbalı ilçesinde DTP tarafından gerçekleştirilen ve PKK örgütünün gösterisine dönüşen eylem nedeniyle yapılan incelemede terör örgütünü simgeleyen bez parçalarının ve örgüt elebaşısı Öcalan’ın resimlerinin bolca yer aldığı, yasadışı sloganlar atıldığı, soruşturmanın devamı sırasında DTP üyesi Suphi Kahraman’ın evinde yapılan aramada ruhsatsız tabanca ele geçirildiği, sanıklar Mahmut Denli, Vedat Elis, iskender Mençuk, Faruk Günes, Suphi Kahraman, Sedat Elis, Mehmet Topçu, Nurullah Topçu, Mahmut Kimsesiz, Abdulvasih Büyükdeniz, Mehmet Kayaalp, Halit Samancan, ihsan Seker, Hacı Özbay, Resül Yasar, Salih Elis, Kudret Ece, Hüsnü Koyuncu, Ugur Saraç, Mustafa Atmaca, Mehmet Kodaman, Ahmet Karaca haklarında 3713 sayılı yasa gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/15 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

45- DTP DİYARBAKIR YÖNETİCİLERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVME AMAÇLI YASADISI GÖSTERİYE KATILMALARI:

31.03.2006 tarihinde DTP Diyarbakır Merkezi ilçe Yönetim Kurulu Üyesi Nusrat Akın, Muhlis Altun, Musa Farisoğulları ve arkadaşlarının teröristlerin öldürülmesini protesto etmek amacıyla düzenlenen yasadışı gösteride Öcalan bayraklarıyla katıldıkları eylemlerin içinde yer aldıkları görüntü kayıtlarıyla tespit edilmiş, bu nedenle TCY’nın 314/2. maddesi gereğince silahlı örgüte üye olmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/134 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

İlçe yöneticileri, Nusret Akın ve Muhsin Altun BERAAT etmiştir.

Musa Farisoğulları hk açılan dava 10 ay hapisle sonuçlanmış olup. Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

46- DTP ALTINDAG iLÇE BİNASINDA ÖLDÜRÜLEN TERÖR ÖRGÜTÜ ELEMANLARI İÇİN ANMA TÖRENİ DÜZENLENMESİ, ÖRGÜTÜN VE ELEBAŞININ PROPAGANDALARININ YAPILMASI:

21.08.2006 tarihinde DTP Altındağ ilçe örgütüne ait bina içerisinde öldürülen terör örgütü mensuplarını anma töreni düzenlendiği, dua okunduğu, PKK’yı ve Abdullah Öcalan’ı övücü konuşmalar yapıldığı olaya ilişkin görüntü kayıtları ile anlaşılmıştır. Olayı tertipleyen parti yöneticisi olan sanıklar Memet Tusun, Fevzi Kara, Salih Karaaslan, Mehmet Sirin Karademir, Yıldız Bahçeci, Mehmet Hanefi Selem, Meryem Altun, ismet Aras, Abdurrahim Bilen, ihsan Güler, Nurhayat Altun, Sinan Ugur, Kibar Kara, Sırrı Keles, Nedim Tas, Battal Arıcan ve Menderes Öner haklarında 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/50 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

47- DTP ADANA İL YÖNETİMİ TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN ETKİNLİĞİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASINA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

19.03.2006 tarihinde DTP Adana il yönetiminde görevli Mehmet Yasık, Halil irmek, Eylem Güden, Yılmaz Gül, Mehmet Aslan, Fadıl Bozan, Ezgi Dursun ve Sima Dorak tarafından organize edilen Nevruz etkinliği tamamen terör örgütü gösterisine dönüşmüş, PKK ve Öcalan lehine sloganlar atılması, örgütü simgeleyen bayrak ve teröristbaşının resimlerinin dolaştırılması suretiyle olayın tamamen örgüt propagandasına dönüştürüldüğünün tesbit edilmesi nedeniyle ilgilileri hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Adana 6. ağır ceza Mahkemesinin 2006/218 esas sırasına kayıtlı olarak devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

48- DTP SELÇUK iLÇE YÖNETİMİ TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN ETKİNLİĞİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASINA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

21.03 2006 tarihinde Selçuk ilçesinde izinli olarak DTP İzmir yöneticileri Zeki Aslan, Sıtkı Adsız, Osman Dursun, Reşit Adsız, Mehmet Salih Duran, Abdurrahim Süer, Mehmet Ayas, Mehmet Bayar, Suna Akkuş, ilhan Görür, Halit Katlav, Tahir Arslan, Abbas Delidolu, Yasar Yağmur, İbrahim Tül ve Kudret Acar tarafından organize edilen Nevruz etkinliği sırasında terör örgütünü ve elebaşısı Öcalan’ı övücü konuşmalar yapılmış, sloganlar atılmış ve örgütü simgeleyen bez parçaları alanda dolaştırılmıştır. Söz konusu yaşananlar olayı tamamen terör örgütünü destekleme haline dönüştürmüştür. İlgilileri hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/435 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

21.03.2006 tarihinde İzmir Selçuk ilçesinde yapılan Newroz Mitingi sonrası açılan davada yer alan isimlerden DTP İzmir yöneticileri Zeki Aslan, Sıtkı Adsız, Osman Dursun, Reşit Adsız, Mehmet Salih Duran, Abdurrahim Süer, Mehmet Ayas, Mehmet Bayar, Suna Akkuş, Tahir Arslan, Abbas Delidolu, Yasar Yağmur, İbrahim Tül ve Kudret Acar BERAAT İLE SONUÇLANMIŞTIR.

İlhan Görür, Halit Katlav 10 ay hapis cezası almış. Karar kesinleşmemiştir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

49- DTP İZMİR İL YÖNETİCİLERİNİN ÖCALAN’I ÖVME AMAÇLI BASIN AÇIKLAMALASI:

04.04.2006 tarihinde DTP İzmir il başkanı Kudret Ecer ve yardımcısı Mehmet Bayraktar’ın yine terör örgütü ve Öcalan’ı övücü mahiyette yaptıkları basın açıklaması nedeniyle haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan kamu davası açılmıştır. Yargılama İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/543 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir

SAVUNMA :

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

50- DTP MERSİN İL YÖNETİMİ TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN ETKİNLİĞİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASINA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

21.01.2007 tarihinde Mersin DTP il Teşkilatı tarafından düzenlenen izinli miting sırasında terör örgütünün sözde bayraklarının dolaştırıldığı, elebaşısının resimlerinin taşındığı,’biji serok Apo, barış elçisi İmralı’dadır, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’ ve bunun gibi yasadışı sloganlar atılmış, hükümet komiserinin uyarısı üzerine dahi söz konusu olaylar engellenmemiştir. Olayla ilgili Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde soruşturmalar devam etmektedir.

SAVUNMA:

21.01.2007 tarihinde Mersin İl Örgütü tarafından düzenlenen miting için boşaltılan soruşturma TAKİPSİZLİKLE sonuçlamıştır.

51- DTP VAN İL BİNASININ ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

Van il Teşkilat binasında yapılan izinli aramada bölücü terör örgütüne ait çok sayıda dökümanın ele geçirilmesi, örgüt üyelerinin resimlerinin duvarlarda asılı olması nedeniyle haklarında açılan soruşturma Van Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturmalar devam etmektedir Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

52- DTP KAHTA İLÇE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

24.11.2006 tarihinde DTP Kahta ilçe başkanı olan Emin Uslu’nun öldürülen örgüt mensubunun defin işlemleri sırasında’ şehit Vedat’a Allah’tan rahmet diliyoruz demek suretiyle terör örgütünü övmesi nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan yapılan yargılama sonunda Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesinin17.05.2007 gün ve 2007/20-50 sayılı kararı ile 10 ay hapis cezası ile cezalandırıldığı anlaşılmıştır

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

53- DTP GEBZE İLÇE BİNASININ ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

11.03.2007 tarihinde DTP Gebze ilçe binasında çıkan Bülent Uskur’un üzerinde üç adet kullanılmaya hazır molotof kokteyli ile yakalanması ve içinde bulunduğu durumun kaçarken iki molotof kokteylini yere atmaları üzerine parti binasında yapılan izinli aramada yasadışı PKK terör örgütünü ve elebaşısı Abdullah Öcalan’ı öven yazılar, yayınlar, örgüt mensuplarının da dahil olduğu fotoğraflar, sözde şehit fotoğrafı olarak nitelendirilmiş örgüt mensuplarının yer aldığı bir panonun olduğu görülmesi üzerine Cemil Akın, Gültay Uzun, inan Gönül, Pakize Uksul, Meral Kurum, Mehmet Sefa Güngör, Tanel Temel, Bülent Buluç, Erdinç Bolcal, Ufuk Sünger ve Taner Gökçe haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/181 esas sırasında devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

54- DTP KARS iL BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

DTP Kars il başkanı Mahmut Alınak’ın 05.09.2006 tarihinde yaptığı konumsa içeriğinde terör örgütüne paralelinde amaçlarını savunur biçimde beyanda bulunduğu iddiasıyla TCY’nın 215 ve 217. maddeleri gereğince suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası Kars Sulh Ceza Mahkemesinin 2006/477 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

55- DTP EDİRNE İL YÖNETİCİLERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

02.12.2006 tarihinde DTP Edirne il Yöneticileri olan Besir Belke, Yakup Aslan ve Hilmi Karaoglan haklarında yaptıkları basın açıklaması ile terör örgütünü ve liderini övdüklerinin anlaşılması nedeniyle TCY’nın 215. maddesi gereğince suç ve suçluyu övme suçundan açılan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Edirne 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/143 esas sırasında devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

56- DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE GÖSTERİ VE KONAK İLÇE BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPINA ÇEVRİLDİĞİNİN ANLASILMASI:

15 02.2007 tarihinde İzmir ili Konak ilçe binasında yapılan Öcalan’ın ülkeye getirilmesini protesto amaçlı terör örgütünü övücü nitelikteki basın açıklamasının PKK gösterisine dönüştürüldüğü, aynı gün ilçe binasında yapılan izinli aramada terör örgütünü simgeleyen çok sayıda bayrak, Öcalan posterleri, terörist resimlerinin bulunduğu anlaşılmıştır. Yöneticilerin ikametgahlarında yapılan izinli aramalar sonucunda da benzer nitelikte örgütsel dökümanlar ortaya çıkarılmıştır. Söz konusu eylemler nedeniyle Ferhat Önder, Sinan Avu, Mehmet Muhdi Aslan, Burhan Yürek, Aslan Kızıl, Hüsnü Koyuncu, Abdurrahim Marol, Mehmet Kodaman, Ayse Oyman, Gülçiçek Günel, Funda Apak, Mehmet Emin Yıldız, Yusuf Kaya, Ali Sarı, İsmail Karasu, Ayse Arga, Faysal Yacan, Mesut Atıcı ve Mehmet Sadık Sürer haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/77 esas sırasında kayıtlı olup, yargılama devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

57- DTP SURUÇ YÖNETİCİLERİNİN ÖLDÜRÜLEN TERÖR ÖRGÜTÜ ELEMANININ PKK GÖSTERİSİNE DÖNÜŞTÜRÜLEN CENAZESİNE KATILMALARI:

22.04.2007 tarihinde öldürülen terör örgütü üyesi Cihat Binici’nin Suruç ilçesindeki cenazesinde atılan sloganlar, taşınan ve cenaze arabasının üzerine asılan PKK bayrakları, yakalarda taşınan ölen teröristin sözde PKK bayrağı önünde çekilmiş resimleri ile yine PKK gösterisine dönüştürülmüş, olaya katılan DTP Suruç ilçe başkanı İbrahim Binici ve DTP’li BELEDİYE BAŞKANI Etem Sahin’in de aralarında bulunduğu kişiler hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma devam etmektedir.Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

58- MERSİN İLİNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAPILAN YASA DIŞI GÖSTERİYE DTP İL YÖNETİCİSİNİN KATILMASI:

11.03.2007 tarihinde Mersin ilinde gerçekleştirilen PKK bayraklarının taşınıp, ‘biji serok apo’, hpg Mersin’e’, ‘Öcalan Öcalan’ sloganlarının atıldığı korsan gösteriyi, incelenen görüntü kayıtlarından organize edip, katıldığı anlaşılan DTP mersin il yöneticisi Ahmet Ay hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

SAVUNMA :

soruşturma devam etmektedir Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

59- DTP HATAY iL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

17.03.2007 tarihinde DTP Hatay il başkanı olan Halis Yurtsever yaptığı basın açıklamasında ‘sayın Öcalan’ın zehirlenmesi halkta büyük tedirginlik yaratmıştır.’ Seklindeki sözleri ile terör örgütü elebaşısını övmesi nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası nedeniyle Hatay 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/310 esas sayılı dosyası üzerinden yargılanmaktadır.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

60- DTP MERSİN İL YÖNETİMİ TARAFINDA ORGANİZE EDİLEN ETKİNLİĞİN PKK LEHİNE GÖSTERİYE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

Mersin DTP il yönetimi tarafından organize edilen 21.03.2007 tarihli miting yine Öcalan resimleri, terör örgütü bayrakları, atılan sloganlar ve taşınan pankartlarla PKK gösterisine dönüştürülmüştür. Olayla ilgili terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma devam etmektedir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

61- DTP BALIKESİR İL BİNASININ ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

06.03.2007 tarihinde Balıkesir DTP il binasında yapılan izinli aramada Öcalan ve terör örgütü elemanlarına ait resimlerin sergilendiği, terör örgütünü öven yayınların ve yazıların bol miktarda bulunduğu belirlenmiştir. ilgililer hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlayan soruşturma devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma devam etmektedir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

62- DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN VE PKK LEHİNE MİTİNGE DÖNÜSEN ETKİNLİKTE DTP MİLLETVEKİLİ AYSEL TUGLUK’UN ÖCALAN’I ÖVMESİ:

11.12.2006 tarihinde Doğubayazıt ilçesinde düzenlenen ve slogan, terör örgütünü simgeleyen bayraklar ve Öcalan posterleri ile PKK mitingine dönüştürülen açık hava toplantısında konuşan Genel Başkan yardımcısı Aysel TUGLUK’un sarfettiği ‘halen operasyonlar devam ediyor, halen dağlarda kardeşlerimiz yaşamlarını kaybediyor, halen tecrit devam ediyor” seklideki sözlerin suçu ve suçluyu övme niteliğinde olduğunun belirlenmesi karsısında açılan kamun davası Doğubayazıt Asliye Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

63- DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN VE PKK LEHİNE MİTİNGE DÖNÜSEN ETKİNLİKTE DTP VAN iL YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVMESİ:

01.09.2006 tarihinde Van ilinde yapılan ve sloganlar, PKK elemanlarının resimlerinin taşınması suretiyle PKK’ ya destek sekline dönüşen mitingde konuşan DTP Van il yöneticisi Mehmet Veysi Dilekçi’nin konuşmasının terör örgütünün propagandası mahiyetindeki içeriği itibarıyla hakkında yapılan soruşturma sonucu açılan kamu davası Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/204 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

64- DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN VE PKK LEHİNE MİTİNGE DÖNÜSEN ETKİNLİKTE DTP iL YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVMESİ:

17.03.2007 tarihinde DTP tarafından Erzurum ilinde gerçekleştirilen etkinlikte DTP il disiplin kurulu üyesi olan Ahmet Yalçıntas’ın terör örgütü elebaşı Öcalan’ı övücü nitelikte Kürtçe şarkı söylediği, şarkının ‘sirin apo kahramansın sen, halkımızın önderi’ sözleri ile bittiği anlaşılmıştır. Bu fiilinden dolayı Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 22.05.2007 gün ve 2007/108-94 sayılı kararı ile terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince 1 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Ceza sorumluluğu şahsîdir

65- DTP’Lİ CİZRE BELEDİYE BAŞKANI AYDIN BUDAK’IN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP’li Cizre BELEDİYE BAŞKANI Aydın Budak açık havada kalabalığa yaptığı konuşmada PKK ve elebaşısı Öcalan’ı övücü sözleri nedeniyle 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası sonucu Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/233 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden yargılanmaktadır.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

66- DTP ERZİNCAN iL BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

Erzincan DTP il başkanı Hüseyin Bektaşoğlu hakkında 2005 yılı ve devam eden süre itibarıyla PKK propagandası içerikli eylemlerde bulunması nedeniyle 3713 sayılı yasanın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası sonucu Erzurum 3. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmasına devam edilmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

67- DTP VAN iL BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

 26.01.2007 tarihinde DTP Van il başkanı olan İbrahim Sunkur mahalli Bölge Gazetesi’ne verdiği ve yayınlanan röportajda; PKK’nın terör örgütü olmadığı tam tersine devletin terörist olduğu yolundaki iddiaları ile benzer biçimde söylemleri ile terör örgütünün propagandasını yaptığı anlaşılmıştır. Hakkında 3713 SY.nın 7.maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/165 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

68- DTP BİNGÖL iL BAŞKANININ SUÇ VE SUÇLUYU ÖVME EYLEMİ:

Bingöl DTP il başkanı olan Mehmet Emin Acar, 25.02.2007 tarihinde ‘Kerkük’e yapılmış saldırıyı Diyarbakır’a yapılmış sayarız’ seklinde açıklama yapan Diyarbakır DTP il başkanının tutuklanması ile ilgili ‘Diyarbakır il başkanının tutuklanmasını kınıyor, aynı suçu islediğimizi deklare ve ilan ediyoruz’ seklinde basın açıklaması yapmıştır. Suçu ve suçluyu övme niteliğindeki bu eylemi nedeniyle açılan kamu davası Bingöl Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/218 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

69- DTP OSMANİYE iL BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

27.11.2006 tarihinde DTP Osmaniye il teşkilatında yapılan izinli aramada çok sayıda yasak yayın, örgütsel dökümanın yanında duvarlarda terör örgütü PKK üyelerinin silahlı resimlerinin çerçevelenmiş halde asılı oldukları görülmüştür. DTP il yöneticisi olan Metin Sakır ve Bedri Arslan haklarında 3713 sy.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/279 esas sırasında kayıtlı olarak devam etmektedir.

SAVUNMA:

SANIKLAR İL YÖNETİCİSİ OLMADIKLARI GİBİ PARTİ ÜYESİ DAHİ DEĞİLDİRLER. Kaldı ki, Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

70- DTP MARDİN iL ÖRGÜTÜNCE YAPILAN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

10.03.2007 tarihinde DTP Mardin il örgütü tarafından düzenlenen basın açıklamasında Öcalan’ı övücü sözler söylenmiş, ‘Öcalan’sız dünyayı basınıza yıkarız’ ve benzeri yasa dışı sloganlar atılmıştır. Olaya karısan Mardin DTP üyeleri ilhan Ögmen, Sait Abukan, Osman Akkoyun, Ramazan Özmen, Ferhan Türk ve Mehmet Latif Alp haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

71- DTP BATMAN iL BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

01.03.2007 tarihinde Batman DTP il binasında yapılan izinli arama sonucu çok sayıda yasak dökümanın yanı sıra terör örgütünü simgeleyen bayrak, pankart ve duvarlarda asılı Öcalan resimleri bulunduğu, PKK propagandası içeren görüntü kayıtları elde edildiği anlaşılmıştır. DTP Batman il yöneticisi olan sanıklar Dicle Manap, Cemalettin Padir, Mehmet Sirin Tetik ve Ayhan Karabulut haklarında 3713 sy.nın 7. maddesi gereğince cezalandırılmaları istemiyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/292 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

 Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

72- DTP ŞIRNAK iL BAŞKANI TARAFINDAN YAPILAN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

02.12.2006 tarihinde DTP Şırnak il başkanı olan izzet Belge yaptığı basın açıklamasında kullandığı ifadelerle PKK terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan’ın saygıdeğer biri olduğunu söylemek ve bu kişiyi barış elçisi gibi göstermek suretiyle bu kişinin sahsında PKK terör örgütünün propagandasını yaptığı anlaşıldığından 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası halen devam etmektedir.

SAVUNMA:

Mahkeme, esas no yazılı değildir. Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

73- DTP SURUÇ iLÇE YÖNETİCİLERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜ VE ÖCALAN’IN PROPAGANDASI AMACIYLA TAKVİM DAGITMALARI:

26.12.2006 tarihinde DTP Suruç ilçe yöneticileri Mehmet Fayık Taskın, Şükrü Binici ve İbrahim Halil Parıldar tarafından üzerinde terör örgütü PKK ‘yı simgeleyen sözde bayrak ile örgüt elebaşı Abdullah Öcalan’ın resimleri bulunan takvimin DTP adına bastırılarak dağıtılması suretiyle terör örgütünün propagandası yapıldığı anlaşıldığından 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası devam etmektedir.

SAVUNMA:

Mahkeme, esas no yazılı değildir. Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

74- DTP GAZİANTEP iL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

11.03.2007 tarihinde DTP Gaziantep il başkanı olan Vakkas Dalkılıç’ın terör örgütünün elebaşısı Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak seklinde yaptığı basın açıklaması nedeniyle hakkında açılan soruşturma halen devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma halen devam etmektedir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

75- YİNE DTP GAZİANTEP iL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

02.12.2006 tarihinde yine DTP Gaziantep il başkanı olan Vakkas Dalkılıç terör örgütünün elebaşısı Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak seklinde yaptığı basın açıklaması nedeniyle hakkında açılan soruşturma halen devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma halen devam etmektedir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

76- DTP HATAY iL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

07.04.2007 tarihinde DTP Hatay il başkanı olan Halis Yurtsever tarafından DTP il binasında Terör örgütü lideri Abdullah Öcalan için ‘doğum günü kutlaması’ düzenlenmiş, ayrıca ‘böylesine coşkulu bir gün, gerçekten önemli bir gün yani Ortadoğu halklarının ve kürt halkının önderi olan sayın Öcalan’ın 4 nisan doğum günü’ seklindeki sözleri ile suç ve suçluyu övdüğü anlaşıldığından TCY.nın 215. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası halen Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

Mahkeme esas no yazılı değildir. Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

77- DTP HATAY iL YÖNETİCİSİNİN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP Hatay il yöneticisi olan Mehmet insan düzenlenen toplantıda Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak seklinde yaptığı konuşma nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası Erzin Sulh Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

Mahkeme, esas no yazılı değildir. Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

78- DTP ADIYAMAN iL YÖNETİCİSİNİN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

21.03 2007 tarihinde Adıyaman DTP yöneticisi Kemal Çalgan parti tarafından düzenlenen etkinlikte yaptıkları Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak şeklinde konuşmalar nedeniyle haklarında TCY.nın 215. maddesi gereğince cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Adıyaman Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/332 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

79- DTP VAN iL YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNE ELEMAN GÖNDERİRKEN YAKALANMASI:

15.12.2006 tarihinde DTP Van il yöneticisi olan Hadice Adıbelli’nin ihbar üzerine yakalanması sonrası yapılan incelemede cep telefonunda çok sayıda terör örgütünü övücü mesaj yer aldığı ayrıca terör örgütüne katılmak üzere Gebze’den Van’a gelen Adem Tunç’u parti binasında karşılayıp, ilgilendiği, kalacağı eve götürdüğü, kısaca kırsala sevk etmek üzere iken yakalandığı anlaşılmıştır. Hakkında TCY.nın 314/2. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle terör örgütüne üye olmak suçundan açılan kamu davası halen devam etmektedir.

SAVUNMA:

Mahkeme, esas no yazılı değildir. Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

80- DTP YÜKSEKOVA iLÇE YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

16.02.2007 tarihinde DTP Yüksekova ilçe yöneticisi Bedirhan Aklan yasa dışı sloganların atıldığı bir basın toplantısı düzenleyerek, Öcalan’ın ülkeye getirilisini uluslararası bir komplo olarak tanımlamıştır. Konuşması ile terör örgütü lehine propaganda yaptığının anlaşılması nedeniyle hakkında 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/251 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

81- TERÖR ÖRGÜTÜNÜN YAN KURULUSU ÜYESİ OLAN DTP iL YÖNETİCİSİNİN EVİNDE ÖRGÜTSEL DOKÜMAN BULUNMASI:

14.03.2007 tarihinde bir ihbar üzerine yapılan soruşturma sonucu PKK.nın yan örgütlerinden Özgür Yurttas Hareketi üyesi olduğunu beyan eden, DTP Tunceli il yönetim kurulu üyesi Cemal Kuhak’ın evinde yapılan aramada örgütsel doküman bulunması nedeniyle TCY.nın 314/2. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle terör örgütüne üye olmak suçundan açılan kamu davası Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/66 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

82- DTP IGDIR iL TEŞKİLATI ÜYESİNİN PKK ELEMANINDAN TALİMAT ALIP, TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAZILAMA YAPMASI:

20.03.2007 tarihinde DTP Iğdır il teşkilatı üyesi olan Ayhan Ayaz’ın telefonla çok defa Azat (K) isimli PKK terör örgütü mensubu ile konuştuğu, ondan talimat ve para aldığı, molotof kokteyli yapmayı öğrenip, PKK lehine yazılamalara katıldığı anlaşıldığından 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Erzurum 2. Ağır ceza Mahkemesinin 2007/150 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

83- DTP HALFETİ İLÇESİ YUKARIGÖKLÜ BELDE BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

17.05.2007 tarihinde Halfeti ilçesi Yukarıgöklü Beldesi DTP teşkilatında Operasyonlar durdurulsun, tecrit kaldırılsın afisleri altında açlık grevine gidildiği, parti binasında izinli olarak yapılan arama sonucu bol miktarda örgütü övücü yasak yayın ele geçirildiği, eylemin. DTP ilçe yöneticileri Salih Yalçınkaya, Seyit Ahmet Öcalan, Müslüm Kılıç, Saban Yılmaz ve Mehmet Ali Öcalan’ın idaresinde gerçekleştiğinin anlaşılması karsısında, ilgililer hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

84- DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

25.03.2007 tarihinde DTP organizasyonunda Ankara’da gerçeklesen gösteride konuşan DTP genel başkan yardımcısı Orhan Miroglu, terör örgütü ve amacı ile elebaşı Abdullah Öcalan’ı övücü beyanları nedeniyle 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/160 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

85- DTP KURUCU ÜYESİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

05.07.2007 tarihinde öldürülen PKK elemanının idil ilçesi Yarbası köyünde açılan taziye çadırına giden DTP kurucu üyesi Selim Sadak’ın ‘ gençlerin aç ve cahil olduklarından dağa çıktıklarını söylerlerdi ancak bu böyle değildir. Rojda (Öldürülen PKK’lı) Avrupa’da eğitimini almış ve açlık sorunu olmadığı halde Avrupa’dan katılmıştır. Rojda’nın sadece özgürlük sorunu vardı, bir nefes özgürlük için dağlara çıktı’ seklindeki terör örgütünü ve amacını övücü sözleri nedeniyle başlatılan soruşturma devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma devam etmektedir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

86- GEÇMİŞTE TERÖR ÖRGÜTÜ MENSUPLARINA YURT DIŞINA ÇIKABİLMELERİ İÇİN SAHTE KİMLİK BELGESİ DÜZENLEYEN ARİF YAYLA’NIN DTP SEHİTKAMİL İLÇE YÖNETİM KURULU ÜYESİ OLMASI:

07.02.2004 tarihinde terör örgütü mensuplarına yurt dışına çıkabilmeleri için sahte kimlik belgesi düzenlemek eylemi nedeniyle yargılanıp, 765 sayılı TCY.nın 169. maddesi gereğince mahkum olduğu 3 yıl 9 ay hapis cezası Yargıtay’ca onanması suretiyle kesinlesen Arif Yayla’nın DTP Gaziantep ili Şehitkamil ilçesi ilçe yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptığı anlaşılmıştır. DTP.nin kurulusundan önce söz konusu eylemi ile kişilik yapısı ortaya çıkan Arif Yayla’nın DTP kadroları içerisinde yönetici sıfatını alabilmesi DTP.nin PKK terör örgütü ile olan organik bağıyla ilgili olduğunu göstermektedir.

SAVUNMA:

SUÇ tarihi PARTİ kuruluşundan öncedir. İktidar Partisi dahil Halen birçok partide hüküm giymiş birçok kişi yeralmaktadır. Bu anlayışla Başsavcılığın tüm partiler için kapatma davası açması gerekirdi.

87- DTP MİLLETVEKİLİ SABAHAT TUNCEL’İN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN KONGRESİNE DELEGE OLARAK KATILMASI:

İstanbul ilinde karıştığı bir cinayet olayı nedeniyle sorgulanan İbrahim Çakmaz isimli sahsın beyanlarında bir ara PKK örgüt kamplarına katıldığını ancak daha sonra İstanbul’a döndüğünü, bu arada DTP faaliyetleri içinde gördüğü kişilerden bazılarının da örgüt kamplarına katıldığını bunlardan teşhis ettiği kişi olarak DTP merkez yürütme kurulu üyesi Sabahat Tuncel’i göstermiş ve kendisinin üzerinde örgüt elemanlarının giydiği kıyafet olduğu halde 2004 yılında yasa dışı örgütün kongresine delege olarak katıldığını beyan etmiştir. Bu şekilde örgüt kamplarında terörist kıyafetleri içinde dolasan Sabahat Tuncel hakkında TCY.nın 314/2. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası tutuklu olarak devam ederken, ilgili 22.07.2007 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerine DTP destekli bağımsız aday olarak katılmış ve seçim sonucu milletvekili olmuş, daha sonra da Demokratik Toplum Partisi’ne katılmıştır. Halen yargılanmasına İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/358 esas sayılı dosyası üzerinden devam edilen Sabahat Tuncel’in yasa dışı terör örgütü delegeliğinin yanı sıra DTP Milletvekili ünvanını da taşıması davalı partinin terör örgütü ile ne kadar içlidışlı olduğunu kanıtlamaktadır.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

88- TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE GÖSTERİYE DÖNÜSEN MİTİNG SIRASINDA DTP MİLLETVEKİLİ VE GENEL BAŞKAN YARDIMCISI AYSEL TUGLUK’UN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

21.03.2007 tarihinde Van ilinde DTP tarafından düzenlenen miting sırasında teröristbası Öcalan’ın posterleri sergilenmiş, PKK üyelerinin resimlerinin bulunduğu pankartlar açılmış, PKK’yı simgeleyen bayraklar ortada dolaştırılmıştır. Bu ortamda konuşma yapan DTP genel Başkan yardımcısı Aysel Tugluk, ‘sayın Öcalan sıradan biri değildir. Kürt sorunu konusunda savunduğu fikirler geniş kesimler tarafından kabul görmektedir’ ve benzeri sözlerle terör örgütünün ve elebaşının propagandasını yapması nedeniyle hakkında 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/273 esas sırasında devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

89- DTP HATAY iL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP Hatay il başkanı olan Halis Yurtsever düzenlenen toplantıda Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak seklinde yaptığı konuşma nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası Dörtyol Sulh Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

90- DTP GAZİANTEP iL BAŞKANININ ÖLDÜRÜLEN TERÖRİSTİN CENAZESİNDE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

04.09.2007 tarihinde öldürülen terör örgütü elemanının Nizip ilçesinde yapılan cenazesine katılan DTP Gaziantep il başkanı Mustafa Tuç’un burada yaptığı konuşmada öldürülen teröristleri Kürdistan şehidi diye tanımladığı, bu ve diğer ifadeleri ile terör örgütünün propagandasını yaptığı anlaşılması nedeniyle hakkında başlatılan soruşturmaya Adana Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK 250. md. ile yetkili) 2007/522 sayılı evrakı üzerinden devam edilmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma sürmektedir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

91- DTP DİYARBAKIR iL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

24.01 2006 tarihinde Diyarbakır DTP il başkanı olan Ahmet Cengiz terör örgütü ve Öcalan’ı övücü mahiyette yaptıkları basın açıklaması nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övme suçundan cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmış, yapılan yargılaması sonucu Diyarbakır 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 12.12.2006 gün ve 2006/431-296 sayılı kararı ile TCY.nın 215 maddesi gereğince mahkumiyetine karar verilmiştir.

SAVUNMA:

 DTP Diyarbakır il başkanı Ahmet Cengiz hakkında suç ve suçluyu övmekten açılan dava sonucu 1 ay ceza verilmiş ceza 1000 ytl para cezasına çevrilmiştir. Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

92- DTP MİLLETVEKİLİ SELAHATTİN DEMİRTAŞ’IN ROJ TV’DE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

05.07.2005 tarihinde daha sonra DTP milletvekili olan Selahattin Demirtaş, ROJ TV isimli televizyon kanalına canlı telefon bağlantısı yolu ile katılarak, Öcalan’ın saygıdeğer bir insan ve Kürtlerin önderi olduğunu belirterek övdüğü, ‘.. hükümet ve ordu buna karsı duyarlı davranırsa, bu taleplere duyarlı davranılırsa artık bayraklara sarılı yada kesk-zor-zerlere (yeşil, sarı ve kırmızılara) sarılı cenazeler gencecik evlere gitmeyecek diye düşünüyorum’ diyerek PKK terör örgütünü mensuplarının cenazelerine sahip çıktığı ve destek vermek suretiyle örgütün propagandasını yaptığı anlaşıldığından yargılandığı Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 14.11.2006 gün ve 2005/258-2006/175 sayılı kararı ile TCY.nın 220/8. maddesi gereğince 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

93- DTP SİLOPİ iLÇE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜ VE ELEBAŞINI ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

21.03.2006 tarihinde Silopi ilçesinde yapılan gösteride konuşan DTP ilçe başkanı Hacı Üzen ve parti üyesi Kemal Aktas haklarında terör örgütü ve amacını ile elebaşı Abdullah Öcalan’ı övücü beyanları nedeniyle terör örgütünün propagandasını yaptıkları gerekçesiyle 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/204 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

94- DTP ARDAHAN iL BAŞKANI ÖMER YILMAZ’IN BASIN AÇIKLAMASI:

01.09.2006 tarihinde DTP Ardahan il başkanı olan Ömer Yılmaz yaptığı basın açıklamasında terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan için sayın sıfatını kullanması ve konuşma içeriğinde kendisinden bahisle yaptığı islerin önemli olduğunu ve barışın sağlanmasında önemli bir rol oynadığını beyan etmesi, bu şekilde ilgili sahsı övüp, yücelttiğinin sabit olması karsısında suç ve suçluyu övme suçu nedeniyle başlatılan soruşturma Ardahan Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

DTP Ardahan il başkanı Ömer Yılmaz hk suç ve suçluyu övmekten açılan dava sonucunda 25 gün hapis cezası verilmiş olup, ceza 500 ytl para cezasına çevrilmiştir.Dava Yargıtay aşamasındadır.

Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

95- DTP GAZİOSMANPAŞA ARNAVUTKÖY BELDE TEŞKİLATINDA YAPILAN İZİNLİ ARAMA:

11.09.2006 tarihinde DTP Arnavutköy Belde teşkilat binasında izinli olarak yapılan arama sırasında teröristbası Öcalan’ın resimlerinin duvardaki panolarda bulunduğu, yine öldürülen teröristlerin resimlerinin yanında ‘şehitlerimize sahip çıkalım’ ibarelerinin yer aldığı, Türkiye’nin bir bölümünün sınırları içerisinde Kürdistan olarak gösterilen haritanın asılı olduğu ve çok sayıda terör örgütü ile ilgili yasak yayın bulunduğu tesbit edilmiştir. Dolayısıyla parti binasından ziyade terör örgütü PKK kampı izlenimi uyandıran bulgular elde edilmesi üzerine teşkilat görevlileri olan Mehmet Cevat ince, Memet Akkus, Ahmet Coskun, Enver Özbil, Bedrettin Metin ve Sedat Çaycı haklarında yasadışı silahlı örgüte üye olma suçundan dolayı açılan kamu davası İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/226 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

96- DTP KARS iL BAŞKANININ BASBAKAN’A KÜRTÇE MEKTUP GÖNDERMESİ:

06.01.2007 tarihinde DTP Kars il başkanı Mahmut Alınak yaptığı basın açıklamasında Başbakan Recep Tayip Erdogan’a hitaben taleplerini anlatan tamamı Kürtçe bir mektup (dilekçe) gönderdiğini beyanla metni okumuştur. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 81. maddesinde ‘ Siyasi parti veya temsilcilerinin Türkiye Cumhuriyeti üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri hüküm altına alınmıştır. İlgilinin söz konusu eyleminin tahrik edici, bölücü nitelikte olduğu, toplumu germe ve vatandaşları birbirlerine karsı kışkırtma amaçlı yapıldığı, bunun da terör örgütünün amaçları ile örtüştüğü kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortadadır. Siyasi partiler yasasına aykırı davranma suçu nedeniyle Mahmut Alınak hakkında açılan kamu davası Kars 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/163 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

97- DTP YÖNETİCİLERİNİN TERÖRİST CENAZESİNE PROPAGANDA AMAÇLI KATILMALARI:

19.07.2006 tarihinde öldürülen terör örgütü mensubunun PKK gösterisine dönüştürülen cenazesine katılan DTP Hakkari il başkanı Sebahattin Suvagcı, il yöneticileri Alaattin Ege, Mikail Atan, Selim Engin ve DTP’li Hakkari BELEDİYE BAŞKANI Metin Tekçe’nin terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde, suç ve suçluyu övme, örgüte desteğini açıklama amacıyla cenaze töreninde bulundukları anlaşılmakla haklarında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası halen Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/231 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

 DAVA B E R A A T İLE SONUÇLANMIŞTIR.

98- DTP VARTO iLÇE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNE DESTEK AÇIKLAMASI:

18.07.2006 tarihinde DTP Varto ilçe başkanı olan Ali Sever’in terör örgütünün sözcülüğünü yapmakta olan ROJ TV isimli televizyon kanalına telefonla canlı bağlantı yaparak,ilçe merkezinde güvenliği sağlama amaçlı bulunan kolluk kuvvetlerini istemediklerini beyan ederek terör örgütünün propagandasını yapma suçu nedeniyle hakkında açılan kamu davası halen Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/19 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA :

DAVA B E R A A T İLE SONUÇLANMIŞTIR.

99- DTP HAKKARİ iL BAŞKANI VE DTP’Lİ BELEDİYE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜ TALİMATI iLE SEMPOZYUM DÜZENLEMELERİ:

Terör örgütünün internet siteleri vasıtasıyla ana dilde eğitim, Kürtçe eğitim taleplerinin artırılması yolundaki talimatı üzerine DTP Hakkari il başkanı Alaattin Ege ve DTP’li BELEDİYE BAŞKANI Metin Tekçe tarafından 14.08.2006 tarihinde Hakkari ilinde ‘Kürt Dili Eğitim Hareketi’ isimli sempozyumun gerçekleştirildiği, bu şekilde ilgililerin terör örgütüne yardım suçunu isledikleri anlaşıldığından haklarında açılan kamu davası halen Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/29 esasına kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

DAVA B E R A A T İLE SONUÇLANMIŞTIR.

100- DTP ANKARA iL BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ DESTEKLEYİCİ BASIN AÇIKLAMASI:

02.12.2006 tarihinde DTP Ankara il örgütü tarafından gerçekleştirilen ve atılan sloganlarla terör örgütünü destekler nitelikte gerçekleştirilen basın açıklaması nedeniyle DTP Ankara il başkanı Salih Karaaslan ve arkadaşları hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası halen Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/49 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

101- DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI AYSEL TUGLUK VE DİYARBAKIR İL BAŞKANI HİLMİ AYDOGDU’NUN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMALARI:

03.09.2006 tarihinde DTP genel başkan yardımcısı Aysel Tugluk ve Diyarbakır il başkanı Hilmi Aydoğdu parti tarafından düzenlenen mitingte terör örgütü ve Öcalan’ı övücü mahiyette yaptıkları konuşmalar nedeniyle haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/368 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

102- DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI AYSEL TUGLUK VE DTP’Lİ SİİRT iL BAŞKANI MURAT AVCI’NIN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMALARI:

16.05.2006 tarihinde DTP Batman il kongresine katılan Aysel Tugluk ve Murat Avcı burada yaptıkları konuşmalarda Öcalan’ın siyasi irade olarak muhatap kabul edilmesi gerektiğini, PKK’yı terörist ilan etmelerinin sorunun çözümüne katkıda bulunmayacağını, terörist olarak nitelendirilen insanların kimilerine göre kahraman olduğunu, Öcalan’ı terörist ilan etmeleri halinde halkın karsısına çıkamayacaklarını ifade etmeleri nedeniyle oluşan terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası halen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/369 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

103- DTP MALATYA İL YÖNETİCİ VE ÜYELERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ EYLEMLERİ:

15.02.2006 ile 31.03.2006 tarihleri arasında DTP Malatya il yöneticisi ve parti üyesi olan Onur Geldi, Sebahattin Isıklı, Mahmut Kayar, Pınar Uzun, Emral Dagdelen, Nimet Özalp, Zeynep Dogan, Mahmut Güngör, Behçet Tunç, Hüseyin Yılmaz, Resul Atay, Kemal Çağlan, Nuray Kılınç, Mehmet Ali Yaman, Gülhanım Doğan, Yusuf Tokdemir ve Erdogan Karaca tarafından gerçekleştirilen yasa dışı gösterilerde slogan attıkları, öldürülen terörist cenazelerinde olay çıkardıkları, Öcalan için parti, binasında açlık grevi organize ettikleri anlaşıldığından haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası halen Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/14 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

104- DTP ŞIRNAK İL ÖRGÜTÜNÜN ORGANİZE ETTİĞİ İZİNSİZ GÖSTERİDE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASININ YAPILMASI:

02.12.2006 tarihinde Şırnak ilinde düzenlenen yasa dışı gösteriye katılan DTP İl başkanı İzzet Belge ve yönetici Abdullah İsnaç’ın terör örgütünü övücü nitelikte konuşmaları ve yasa dışı slogan atmaları nedeniyle oluşan terör örgütünün propagandasını yapmak suçu nedeniyle açılan kamu davası halen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/81 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

105- DTP BAĞCILAR İLÇE BİNASINDA YAPILAN izinli ARAMA:

05.11.2006 tarihinde bir ihbar üzerine DTP Bağcılar ilçe binasında gerçekleştirilen aramada teröristbası Öcalan ve terör örgütü elemanlarının resimlerinin asılı olduğu, çok sayıda yasak yayın bulunduğu, terör suçlarından aranılan şahısların yakalandığı, dolayısıyla parti binasının terör örgütü PKK kampı görevini yerine getirdiği görülmüş, DTP yöneticileri Lütfi Dağ, Mikail Varhan, Hüseyin Şahin, Cihan Gündüz ve Mehmet Sait Şaşmaz haklarında terör örgütü üyesi olmak suçundan açılan kamu davası halen İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/391 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

106- DTP KADIN MECLİSİ TEMSİLCİLERİNİN YAPTIKLARI BASIN AÇIKLAMASINDA TERÖR ÖRGÜTÜ VE ELEBAŞINI ÖVME EYLEMLERİ:

24.11.2006 tarihinde DTP üyeleri Sara Aktas, Sebahat Tuncel (DTP Milletvekili), Yıldız Aktas, Selma Söker, Zahide Besi, Selma Irmak, Aynur Coskun, Sibel Öz, Zeynep Karaman, Pelgüzar Kaygısız, Çimen Isık, Türkan Yüksel ve Ayfer Ekin tarafından Ankara’da yapılan basın açıklamasında yer alan ibareler itibariyle oluşan terör örgütü ve elebaşının propagandasını yapmak suçu nedeniyle açılan kamu davası halen Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/85 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

107- BUCA DTP GENÇLİK MECLİSİ ADINA TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

27.05.2007 tarihinde DTP Buca ilçe teşkilatı önünde Yusuf Koçaklı tarafından okunan ‘ DTP Buca Gençlik Meclisi’ imzalı basın bildirisinde terör örgütü PKK ve onun elebaşı Öcalan’ı övücü nitelikteki ifadeler nedeniyle örgüt propagandası yapmak, suç ve suçluyu övmek suçlarından açılan kamu davası halen İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/309 esas sırasında kayıtlı kamu davası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA :

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

108- DTP AĞRI iL ÖRGÜTÜNÜN ORGANİZE ETTİĞİ İZİNSİZ GÖSTERİDE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASININ YAPILMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP Ağrı il teşkilatı tarafından organize edilen izinli gösteri sırasında yapılan konuşmaların içeriği, atılan yasa dışı sloganlarla gösteri yine terör örgütünü övme niteliğini kazanmıştır. Olay nedeniyle DTP yöneticileri Murat Öztürk, Hazal Aras ve Murat Das haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası halen Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/156 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

109- DTP MYK ÜYESİ MEDENİ KIRCI’NIN ÖRGÜT PROPAGANDASI YAPMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP MYK üyesi Medeni Kırıcı Bingöl ilinde yaptığı konuşmada terör örgütü ve elebaşını övücü beyanlarda bulunması nedeniyle hakkında açılan soruşturma devam etmektedir.

SAVUNMA:

İddianamede adı geçen Medeni Kırıcı ile Büro Görmez hakkında 12.12.2007 tarihinde Kocaeli 3.asliye Ceza mahkemesinin verdiği beraat kararı önsavunma ekinde sunulmuştur.

110- DTP İSKENDERUN iLÇE BAŞKANININ VE YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ KONUŞMALARI:

21.03.2007 tarihinde İskenderun ilçesinde düzenlenen gösteride konuşan DTP ilçe başkanı Mehmet Salih Koca ve ilçe yöneticisi Mahmut Aydıncı’nın bölücü örgütü övücü beyanlarda bulunduklarının anlaşılması nedeniyle haklarında suç ve suçluyu övmek suçlarından açılan kamu davası halen İskenderun 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/438 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

111- DTP SULTANBEYLİ İLÇE TEŞKİLATININ ORGANİZE ETTİĞİ İZİNSİZ GÖSTERİ VE iLÇE BİNASINDA YAPILAN ARAMA:

11.03.2007 tarihinde izinsiz olarak organize edilen terör örgütü ve elebaşı lehine yapılan gösteri sırasında molotof kokteyli atma gibi şiddet eylemleri gerçekleştirilmiştir. Görüntü kayıtlarının incelenmesinde topluluğu DTP yöneticilerinin yönlendirdiğinin belirlenmesi karsısında DTP Sultanbeyli ilçe teşkilatında yapılan izinli aramada ‘9 Ekim senaryosunu nefretle kınıyoruz-Kürt sorununda çözüm gücü Öcalan’dır, derhal diyalog kurulsun’ seklinde ifade içeren pankart, yasa dışı yayınlar ele geçirilmiştir. Olayla ilgili olarak DTP Sultanbeyli ilçe başkanı Ahmet Narım’ın da aralarında bulunduğu kişiler hakkında başlatılan soruşturma devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma devam etmektedir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

112- DTP KARAYAZI TEŞKİLATINCA GERÇEKLEŞTİRİLEN AÇIK HAVA TOPLANTISININ ÖRGÜTÜ ÖVME MİTİNGİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

22.03.2007 tarihinde Karayazı ilçesinde gerçekleştirilen izinli gösteri terör örgütü mitingine dönüştürülmüş, konuşmacı olan DTP Karayazı ilçe başkanı Fuat Arslan, Karaçoban ilçe başkanı Mehmet Tilki, Erzurum il başkanı Bedri Fırat ve Parti Meclisi üyesi Cemal Cosgun yaptıkları konuşmalarda ‘Önderliğimiz gün be gün sistematik bir biçimde zehirlenmektedir’ gibi ve benzeri ibarelerle terör örgütünü ve elebaşını övücü beyanlarda bulunmaları nedeniyle olayla ilgili başlatılan soruşturma devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma devam etmektedir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

113- DTP PARTİ MECLİSİ ÜYESİ LEYLA ZANA’NIN BÖLÜCÜ NİTELİKTEKİ KONUŞMASI:

DTP PM üyesi eski DEP milletvekili Leyla Zana 19.07.2007 günü Bingöl ilinde DTP destekli bağımsız milletvekili adayı Mehmet Nuri Özmen’in seçim mitinginde yaptığı ‘Bana Diyarbakır’lı diyorlar, ben Diyarbakır’lı değil, Kürdistanlıyım. Buralara Doğu, Güneydoğu diyorlar. Buralar Doğu, Güneydoğu değil Kürdistandır. Bizlere bölücü diyorlar, aslında bu topraklar bizim’ ifadeleriyle yaptığı konuşmanın bölücü terör örgütünün amaçları doğrultusunda yapıldığına kuşku bulunmamaktadır. İlgilinin daha önce de benzer eylemleri nedeniyle mahkumiyetleri bulunduğu, terör örgütüne yakınlığı hatırlandığında toplumu birbirine karsı kışkırtma görevini üstlendiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Olayla ilgili soruşturma halen devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma devam etmektedir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

114- DTP PARTİ MECLİSİ ÜYESİ LEYLA ZANA’NIN DİYARBAKIR’DA YAPTIĞI BÖLÜCÜ VE TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ NİTELİKTEKİ KONUŞMASI:

18.07.2007 tarihinde Diyarbakır ilinde düzenlenen DTP destekli bağımsız milletvekili adayların seçim mitinginde konuşan DTP PM üyesi eski DEP milletvekili Leyla Zana çok açık biçimde terör örgütü PKK ve elebaşı Öcalan’ı övmüş, lehlerine slogan atılmasını sağlamıştır. Önderimiz İmralı’da sözlerini sarfeden Leyla Zana hakkında açılan soruşturma halen devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma devam etmektedir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

115- DTP MİLLETVEKİLİ AYSEL TUĞLUK’UN TERÖRİSTBAŞINI ÖVMESİ:

DTP genel başkan yardımcısı ve Milletvekili olan Aysel Tuğluk’un 17.07.2007 tarihinde yaptığı basın açıklamasında ‘Öcalan için sayın ifadesini kullanmaya devam edeceğiz’, ‘PKK ve Öcalan Kürt sorunundan bağımsız düşünülemez’ seklindeki sözleri nedeniyle suç ve suçluyu övme ve terör örgütünün propagandasını yapmak suçlarından açılan soruşturma halen Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmekte olup, ilgilinin milletvekili olması nedeniyle yasama dokunulmazlığının kaldırılması talebinin sonucu beklenmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma devam etmektedir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

116- DTP ÜYELERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ VE ELEBAŞINI ÖVME EYLEMLERİ:

DTP üyesi olduklarını beyan eden Hediye Tekin ve Nazime Ceren Salmanoglu 08.03.2007 tarihinde yaptıkları konuşmalarda açıkça terör örgütü ve elebaşı Öcalan’ı övücü beyanlarda bulunmaları sebebiyle haklarında suç ve suçluyu övme ve terör örgütünün propagandasını yapmak suçlarından açılan kamu davası halen İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/311 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

117- DTP’Lİ BELEDİYE BAŞKANININ SÖZDE KÜRDİSTAN SEKLİNDE HAVUZ YAPTIRMASI:

23.02.2007 ve öncesi tarihlerde yapımı devam eden Diyarbakır Kayapınar Belediyesine ait havuzun sekli projesinde elips seklinde tasarlandığı halde daha sonra DTP’li BELEDİYE BAŞKANI Zülküf Karatekin ve elemanları tarafından sekil değiştirilip, bir kağıda kursun kalemle çizilmek suretiyle müteahhitten yapımı istenildiği, çizilen seklin terör örgütü PKK tarafından sözde büyük kürdistan olarak tanımlanan sınırlarla birebir uyumlu olduğunun anlaşılması karsısında ilgililer hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan açılan kamu davası halen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/277 esas sırasında kayıtlı kamu davası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Dava BERAATLA sonuçlanmıştır.

118- DTP MİLLETVEKİLİ SEBAHAT TUNCEL’İN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

08.09.2007 tarihinde Batman ilinde BELEDİYE tarafından düzenlenen festivalde konuşan DTP Milletvekili Sebahat Tuncel ‘ Bize denildi ki; çocuklarınızı terörist ilan edin, sizi farklılıklarınızla kabul edeceğiz, hiçbir Kürt halkı, hiçbir Kürt ferdi bunu kabul etmez’ seklinde sözlerle terör örgütü PKK’yı açıkça övmüştür. İlgilinin PKK terör örgütü üyesi olma suçundan yargılamasının devam ettiği dikkate alındığında sarfettiği bu sözlerin aslında kendisi açısından yadırganacak sözler olmadığı anlaşılacaktır. Ancak yadırganması gereken; şiddeti öngörmeden, hukuk platformunda demokratik mücadele yapması öngörülen siyasi parti bünyesinde terör örgütü üyeliğinden yargılanan ve halen de terör örgütünü savunan ve hatta bunu kendisine görev edindiği anlaşılan kişilerin bulunmasıdır. Ulusal ve uluslararası düzenlemelerde siyasi partilerin çalışma ilkelerini belirleyen kurallar ve evrensel demokrasi ilkeleri açısından üzüntü verici bu durum, Demokratik Toplum Partisi’nin siyasi parti olarak çalışmalarının temelinde terör örgütünün dolayısıyla şiddetin yer aldığının açıkça kanıtıdır. Sebahat Tuncel hakkındaki soruşturma halen devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma devam etmektedir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

119- DTP MİLLETVEKİLİ VE ESKİ GENEL BAŞKANI AHMET TÜRK’ÜN TERÖR ÖRGÜTÜ İLE İLGİLİ AÇIKLAMASI:

22 Temmuz 2007 seçimlerine DTP destekli bağımsız aday olarak giren ve milletvekili seçilen partinin eski Genel Başkanı ve DTP milletvekili Ahmet Türk, 04.08.2007 tarihinde TBMM’de yeminler yapılırken Meclis bahçesinde NTV isimli televizyon kanalına verdiği röportaj sırasında ‘Bize PKK’yı kınayın diyorlar. Kınarsak etkimiz kalmaz’ seklinde beyanda bulunmuştur. Yukarıda belirtilen olaylarda da görülebileceği gibi DTP yönetici ve üyelerinin hemen hemen tamamında görülen terör örgütüne yaklaşım aynıdır. Tüm dünyanın terör örgütü olarak kabul ettiği, ülkemizde otuzbini askın insanımızın hayatına mal olan PKK’yı sadece ve sadece kınayamamakkınarsa etkilerinin kalmayacağını beyan etmek dahi DTP’nin söz konusu örgütten izinsiz hiçbir eylemde bulunamayacağının, kendilerinin varlık sebebi olarak örgütü gördüklerinin kanıtıdır. Söz konusu televizyon programında sarfedilen sözlerle ilgili Ahmet Türk hakkında başlatılan soruşturma halen devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma halen devam etmektedir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

120- DTP VAN iL YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASI YAPMASI:

16.04.2007 tarihinde DTP Van il yöneticisi Mehmet Veysi Dilekçi yaptığı basın açıklamasında ‘PKK bu ülkenin gerçeğidir. Bunu kabul etmek zorundayız. Bizim PKK ile organik değil duygusal bağımız var”PKK’nın militanları da bu ülkenin evlatlarıdır. Devlette bunun için çözüm geliştirmek zorundadır”.Öte yandan hükümetin PKK’nın yaptığı ateşkese ve barış çağrısına cevap vermesini istiyoruz’ seklindeki sözleri nedeniyle terör örgütünü övme suçundan açılan kamu davası halen Van Ağır Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

121- DTP ŞIRNAK İL ÖRGÜTÜ TARAFINDAN DÜZENLENEN AÇIK HAVA TOPLANTISININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVEN MİTİNG HALİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

21.03.2007 tarihinde DTP Şırnak il örgütü tarafından gerçekleştirilen toplantıda yapılan konuşmalarda DTP il başkanı izzet Belge ‘doktorlardan bir açıklama gelmeden, bizim liderimizi sapasağlam görmeden bu gerginlikler devam edecek. Ama Türkiye bunu yapmıyor, Apo zehirlenmedi öyle bir şey yok, sapasağlamdır ama biz buna inanmıyoruz. Biz Türkiye’ye sesleniyoruz sağlam bir doktor heyetini İmralı’ya gönderin onlardan açıklama duyalım biz de rahatlıyalım. iste biz o zaman sakin olabiliriz.’, DTP kurucu üyelerinden Selma Söker’de konuşmasında Öcalan’a övgüler düzdükten sonra ‘ sayın Öcalan son görüşmesinde botan halkına selamlarını iletmiştir. Biz de buradan kendisine özgürlük çığlığımızı ulaştıralım’ seklinde beyanlarda bulunmuş, gösteri sırasında terör örgütü PKK ve elebaşı Öcalan lehine yoğun biçimde sloganlar atılmış, sözde bayraklar alanda dolaştırılmıştır. Söz konusu olayla ilgili soruşturma devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma halen devam etmektedir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

122- DTP TUNCELİ iL BAŞKANININ TERÖRİST BASI ÖCALAN’I ÖVMESİ:

18.03.2006 tarihinde DTP Tunceli il örgütünün düzenlediği, atılan sloganlarla örgüt mitingine çevrilen açık hava toplantısında partinin il başkanı olan Özgür Söylemez yaptığı konuşmada ‘sayın Öcalan’a uygulanan ağır tecrit politikalarını doğru bulmuyoruz’ seklinde sözlerle suç ve suçluyu övme suçunu islediği anlaşıldığından hakkında açılan kamu davasının Tunceli Sulh Ceza Mahkemesinin 2006/103 esas sayılı dosyası üzerinden yapılan yargılaması sonucu TCY.nın 215. maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilmiştir.

SAVUNMA :

 DTP Tunceli il başkanı Özgür Söylemez hakkında suç ve suçluyu övmekten açılan dava 25 gün hapis cezasıyla sonuçlanmış olup, ceza 500-YTL para cezasına çevrilmiştir Karar kesinleşmemiştir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

123- DTP MYK ÜYESİ MEHMET ZEKİ DOGRUL’UN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BEYANI:

05.05.2007 tarihine DTP Bingöl il teşkilatının olağan kongresinde konuşan partinin MYK üyesi Mehmet Zeki Doğrul’un ‘sayın Öcalan’ diye başlayan ve örgüt liderini övücü sözlerin yer aldığı konuşmasında suç ve suçluyu övme suçunu islediği anlaşıldığından TCY.nın 215. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasın halen Bingöl Sulh Ceza Mahkemesi nezdinde devam etmektedir.

SAVUNMA :

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

124- DTP SİLOPİ iLÇE TEŞKİLATININ DÜZENLEDİĞİ YASA DIŞI GÖSTERİ:

24.04.2007 tarihinde DTP Silopi ilçe başkanı ve yöneticileri olan Haci Üzen, Sabriye Burumtekin ve Fatma Gündüz tarafından düzenlenen izinsiz gösteri sırasında ‘Dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’, ‘Öcalan’sız dünyayı basınıza yıkarız’, ‘biji serk Apo’ gibi yasa dışı sloganların atıldığı, Fatma Gündüz tarafından okunan Öcalan’ı övücü nitelikteki basın açıklaması ve gösterinin terör örgütü gösterisine dönüştürüldüğünün anlaşılması karsısında ilgilileri hakkında 2911 sayılı yasanın 28/1. maddesi gereğince cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası halen Silopi 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/666 esas sırasında kayıtlı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA :

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

125- DTP’NİN YASADIŞI EYLEMLERDE YAŞI KÜÇÜK KİŞİLERİ KULLANMASI:

19.03.2006 tarihinde Antalya ili Konyaaltı Açıkhava Tiyatrosu’nda DTP tarafından izinli olarak düzenlenen açık hava gösterisi sırasında elde edilen görüntüler üzerinde ve alanda kolluk kuvvetlerinin yaptıkları tesbitler sonucu terör örgütü PKK’yı simgeleyen sözde bayrakları taşıyan, üzerlerinde beyaz penye üzerine yazı ile ‘ Öcalan irademizdir’ yazdırılmış ve özel olarak yaptırılmış tişörtleri giyen1990 doğumlu Ayten Dursun, 1989 doğumlu Hüsna Adam ve 1989 doğumlu Hülya Kılıç yakalanmışlardır. Haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davasında İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/348 esas sayılı dosyası üzerinden yapılan yargılamaları sonucu adı geçenlerin TCY.nın 314/2. maddesi delaletiyle 220/8. maddesi gereğince cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Sanıklar söz konusu yargılamaları sırasında verdikleri ifadelerinde üzerlerine giydikleri tişörtleri ve salladıkları örgüt bayraklarını olaydan 3-4 gün önce evlerine gelen ve DTP’den geldiklerini söyleyen kişilerin kendilerine verdiğini ve giymelerini istediklerini beyan etmişlerdir. Aynı olayda yargılanıp, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamadığı yönünde uzman hekim kurulu raporu bulunması nedeniyle atılı suçtan ceza tertibine yer olmadığına karar verilen 1992 doğumlu Dilan Tas’ta aynı şekilde beyanda bulunmuştur. Söz konusu yargılama dosyasındaki bilgilerden açıkça anlaşılabileceği gibi Demokratik Toplum Partisi terör örgütünü övme, yüceltme eylemlerinde çocukları dahi kullanmıştır. Yasa dışı gösteride küçük çocukların kullanılmasının siyasi partinin amaçlarına ulaşmada kullanması gereken demokratik araçlardan birisi olamadığı tartışmasızdır.

SAVUNMA:

Başsavcılıkça ‘çocuk’ olarak nitelenen kişiler,19 ve 18 yaşında, reşit kişilerdir. Kaldı ki, müvekkil partiyi ‘çocukları kullanmakla ‘suçlayan Başsavcı, aynı ‘çocukların’ yargılanıp ceza almasını olağan karşılamış gözükmektedir. Diğer yandan, anılan kişilerin parti tarafından yönlendirildikleri kanıtlanmış olmadığı gibi karar da kesinleşmemiştir.

126- DTP ÜYELERİNİN YASADIŞI SLOGAN ATTIKLARI Şiddet İÇERİKLİ GÖSTERİ:

24.11.2006 tarihinde Malatya DTP üyeleri Mehmet Emin Yanardağ ve Bayram Bozan’ın da içlerinde bulunduğu bir grup tarafından gerçekleştirilen yasa dışı gösteride terör örgütü ve elebaşının sloganlarla propagandasının yapıldığının belirlenmesi karsısında haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası halen Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/116 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

DAVA B E R A A T İLE SONUÇLANMIŞTIR. Bu davayla ilgili iddia dahi Başsavcı’nın DTP ile ilgili kanaatinin tarafsız değil hasmane olduğunun iyi bir göstergesidir. Gerçekten de propaganda ile ilgili bir davanın üstelik Yargıtay Başsavcılığına gelmiş bir hukuk insanı tarafından ŞİDDET İÇERİKLİ olarak nitelenebilmesinin hukuka, vicdana ve akla yakın bir açıklaması yoktur

127- EYLEM YAPMAK için İSTANBUL’A GELEN TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİNİN DTP iL BİNASINDA KARSILANIP, LOJİSTİK DESTEK SAGLANMASI:

16.09.2006 tarihinde İstanbul ilinde yakalanan PKK terör örgütü üyesi Müslüm Karadağ ifadesinde PKK terör örgütüne katılısını, örgütün kırsal alanında eğitim gördüğünü detaylı olarak anlatmış, ifadesinde devamla 2006 yılında eylem için İstanbul’a geldiğini, burada İstanbul DTP il binasında tanıştığı Lezgin isimli sahsın barınma konusunda kendisine yardımcı olduğunu, DTP il teşkilatında bulunan ‘yurtsever’ tabir edilen ailelere kendisini teslim ederek barınma konusunda yardımcı olduğunu, bu kapsamda İstanbul’un muhtelif yerlerinde çeşitli şahıslara ait evlerde kaldığını, gündüzleri ise DTP il binasına götürüldüğünü beyan etmiştir. Söz konusu olayla ilgili olarak Müslüm Karadağ hakkında terör örgütü üyesi olmak suçundan açılan kamu davası halen İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006&250 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

SANIK PARTİ ÜYESİ DEĞİLDİR. DTP ile ilgili açıklamalarının doğruluğu kanıtlanamamıştır. Kaldı ki, Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

128- KIZILTEPE İLÇESİNDE DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN ŞİDDET EYLEMLERİ VE PARTİ İL BİNASINDA YAPILAN ARAMA SONUCU ELE GEÇEN SUÇ UNSURLARI:

02.04.2006 tarihinde 14 teröristin öldürülmesini protesto amaçlı olarak DTP tarafından düzenlenen basın açıklamasının şiddet eylemlerine dönüştüğü, parti binasından tas atılması ve bir polis memurunun tabancasının gasp edilip, güvenlik kuvvetlerinin üzerine ateş açılması üzerine merciinden izin alınarak girilen DTP Kızıltepe ilçe binasında yapılan aramada; ‘BİZLER TÜRKİYELİYİZ AMA KÜRDÜZ ÖNDERİMİZ ABDULLAH ÖCALANDIR’, ‘KÜRT HALKINA UZANAN ELLER KIRILSIN’, ‘KÜRT HALKI ÖZGÜRLEŞİNCEYE KADAR DİRENECEK’ gibi terör örgütü ve elebaşını övüp, sahiplenen hazır pankartların, bol miktarda asılı Öcalan ve terör örgütü elemanlarının resimlerinin bulunduğu tesbit edilmiştir. Olaylara fiilen katılan ve yaptıkları açıklama ve hareketlerle olayları başlatan DTP Mardin il yöneticileri Ferhan Türk, Cebrail Sayar, Osman Akkoyun, Ahmet Temel, Süleyman Ökmen ve Gülser Yıldırım’ın da aralarında bulunduğu kişiler hakkında terör örgütüne üye olma suçundan açılan kamu davası halen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/159 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

129- DTP MİLLETVEKİLİ AHMET TÜRK’ÜN TERÖR ÖRGÜTÜ PKK’YA TESEKKÜR ETMESİ:

DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün 06.11.2006 tarihinde Manisa’da yaptığı konuşma sırasında PKK’ya gerçekleştirdiği sözde ateşkesle ilgili teşekkür ettiği iddiası ile ilgili olarak kendisine soru yönelten Batman Çağdaş Gazetesi muhabirlerine olayı doğrulayan beyanda bulunduğu iddiası ile hakkında açılan soruşturma Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

Teşekkür nedeni ateşkesle ilgili olup, Soruşturma halen devam etmektedir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

130- DTP MİLLETVEKİLLERİ AYSEL TUGLUK VE AYLA AKAT ATA’NIN TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELİĞİ SUÇUNDAN YARGILANMALARI:

Terör örgütü PKK’nın kurucusu ve elebaşı Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanıp, ülkemize getirilmesinden sonra gerçeklesen yargılama süreci sonrasında mahkum olduğu cezası İmralı Cezaevinde infaz edilmektedir. Yasalar gereğince avukatlarıyla görüşme olanağı tanınan teröristbaşının avukatları yasal haklarını kötüye kullanarak teröristbaşının terör örgütünü ve kurdurduğu siyasi partileri (geçmişte DEHAP, simdi ise DTP) yönetmesine olanak sağlayan talimatlarını her görüşme sonrası ‘GÖRÜŞME NOTLARI’ adı altında terör örgütüne yakınlığı ile bilinen internet sitelerinde yayınlanmasını sağlamışlardır. Bu açıdan bakıldığında elebaşına yakınlıklarından ve sadakatlerinden kuşku duyulmayacak avukatlarından bazılarının DTP destekli bağımsız aday olarak milletvekili seçimlerine katılmaları ve hatta milletvekili seçilmeleri beklenen sonuç olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim teröristbaşının bu süreçte avukatlığını yapan Aysel Tuğluk ve Ayla Akat Ata 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan seçimler sonucu milletvekili seçilmişler ve derhal Öcalan’ın talimatı ile kurulun Demokratik Toplum Partisi’ne katılmışlardır. İlgililer hakkında teröristbaşının talimatlarını gerekli gördükleri yerlere iletmeleri nedeniyle açılan soruşturma sonucu eylemlerinin çok sayıda olması nedeniyle örgüt propagandası niteliğini asıp, örgüt üyeliği vasfına ulaştığı anlaşıldığından terör örgütüne üye olmak suçundan haklarında açılan kamu davaları birleştirilerek halen İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/358 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Türkiye de milletvekillerini seçen halk olup,Başsavcının halkın seçimlerinden bile rahatsız olduğu ortadadır.Kaldı ki, Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

131- DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI SELMA IRMAK’IN TERÖRİSTBAŞINI ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

DTP Genel Başkan yardımcısı Selma Irmak 05.10.2007 tarihinde Ankara’da yaptığı basın açıklamasında terör örgütü PKK’nın elebaşı Öcalan’ı övücü beyanlarda bulunması nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övmek suçundan başlatılan soruşturma Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma halen devam etmektedir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

132- DEMOKRATİK TOPLUM PARTİLİ BELEDİYE BAŞKANLARININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜN YAYIN ORGANI ROJ İSİMLİ TELEVİZYON KANALININ KAPATILMASINI ÖNLEMEK İÇİN DANİMARKA BASBAKANINA MEKTUP YAZMALARI:

Daha önce Avrupa çıkışlı yayın yapan ve bu yayını ilgili ülkeler nezdinde Devletimizin ‘terör örgütünün sözcüsü gibi yayın yaptığı gerekçesi ile’ yaptığı girişimler sonucu bu durumun sabit olduğunun ilgili ülkelerce de anlaşılmasıyla kapatılmasına karar verilen MED TV, daha sonra kurulup aynı akıbete uğrayan MEDYA TV adlı televizyon kanallarının devamı niteliğinde, aynı kadrolar tarafından kurulan ROJ TV, halen Avrupa çıkışlı olarak yayınına devam etmektedir. Bu yayının kaldırılmasına ilişkin girişimlerde bulunulması karsısında etkili propaganda vasıtasını kaybetmekten korkan terör örgütüne paralel olarak DTP yöneticileri de yayının ‘durdurulmaması’ için girişimlerde bulunmuş, bu anlamda çeşitli etkinliklerin yanı sıra DTP’li 56 BELEDİYE BAŞKANI imzası ile yayının yapıldığı Danimarka Başbakanına bir mektup gönderilmiş, parti mitinglerinde konuşan tüm yöneticiler söz konusu yayını savunan beyanlarda bulunmuşlardır. Halen söz konusu televizyon kanalının basında bulunan Abdullah Hicab adlı kişinin PKK üst yönetiminde de yer alması ve örgüt tarafından bu isle görevlendirilmesi, terörist bası Öcalan’ın avukat görüşmelerinde (örneğin 12.Mayıs 2004 tarihli avukat görüşmesindeki beyanları) söz konusu kanalın yapısını ortaya koymaktadır. Terör örgütünün sözcülüğünü yaptığından kuşku bulunmayan, bu nedenle Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlarının engellenmesi amacıyla yayının yapıldığı Danimarka ülkesi nezdinde başlatılan girişimler karsısında DTP’li BELEDİYE başkanları tarafından Danimarka Basbakanına yazılan ve ROJ TV’nin kapatılmaması talebini içeren mektup nedeniyle mektuba imza koyan Osman Baydemir, Fırat Anlı, Abdullah Demirbaş, Yurdusev Özsökmenler, Zülküf Karatekin, Mehmet Salih Yıldız, Hüseyin Kalkan, Metin Tekçe, Gülcihan Simsek, Muzaffer Yöndemli, Songül Erol Abdil, Cihan Sincar, Mehmet Nasır Aras, Demir Çelik, Ali Yıldız, Memet Tahir Kahramaner, Seyfettin Aydın, Mulla Simsek, Abdülkerim Adam, Nusret Aras, Fahrettin Astan, Mehmet Selim Demir, Mehmet Tanhan, Mukaddes Kubilay, Fikret Kaya, Kutbettin Taskıran, Aydın Budak, Hursit Tekin, Seyhmus Bayhan, Faik Dursun, Sükran Aydın, Ramazan Kapar, Nadir Bingöl, Hüseyin Ögretmen, Murat Ceylan, Abdullah Akengin, Esat Üner, Osman Keser, Leyla Güven, Etem Sahin, Süleyman Anık, Resul Sadak, Hasan Karakaya, Nuran Atlı, Zeyniye Öner, Emrullah Cin, Muhsun Kunur, Burhan Kurhan, Seyfettin Alkum, Hursit Alptekin, Mehmet Kaya, Orhan Özer, Ahmet Ertak, Abdulkadir Agaoglu, Ayhan Erkmen ve ismail Arslan haklarında silahlı örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek suçundan açılan kamu davası halen Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/205 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

DTP BELEDİYE başkanlarının ROJ TV nin kapatılmaması için Danimarka başkanına yazdığı mektup nedeniyle açılan dava sonucu her birine 2 ay 15 gün hapis cezası verilmiş olup, cezalar 1875 ytl para cezasına çevrilmiştir.

Karar kesinleşmemiştir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

133- DTP MİLLETVEKİLLERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜ TARAFINDAN KAÇIRILAN SEKİZ ASKERİN GERİ ALINMASINI ÖRGÜT PROPAGANDASINA DÖNÜŞTÜRMESİ:

21 Ekim 2007 tarihinde terör örgütü tarafından kaçırılan sekiz askerin geri alınması olayı DTP milletvekilleri Aysel Tugluk, Fatma Kurtulan ve Osman Özçelik tarafından tam bir örgüt propagandasına dönüştürülmüştür. Roj TV gibi örgütün yayın organlarında olaydan sonra askerlerin teslim edilmeleri için özellikle ailelerinin DTP’ye yönlendirilmeleri ve nihayetinde üç milletvekilinin Kuzey Irak’a giderek terör örgütü elebaşının resimleri ve sözde bayrakları önünde askerleri almalarına ait görüntülerle istenilen propaganda amacına ulaşılmak istenilmiştir. Terör örgütünün aileleri DTP’ye yönlendirmesinden de anlaşılacağı gibi söz konusu eylemin propaganda amaçlı planlandığı çok açık olarak ortaya çıkmıştır. Olayla ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Aysel Tugluk, Fatma Kurtulan ve Osman Özçelik haklarında başlatılan soruşturma devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma halen devam etmektedir. Ancak bu iddiayı anlamak gerçekten güçtür. Bir an için teslim töreninde PKK bayraklarının olmasının propaganda amaçlı olduğu kabul edilse dahi propagandaya dönüştüren milletvekilleri değildir ki’ Bayrakları onlar asmamıştır ki’ PKK’nın astığı bayraktan neden milletvekilleri sorumlu olsun’ Onların oraya neden gittiği bellidir, amaçlarına da ulaşmış ve 8 eri alıp dönmüşlerdir. Bu ülkede bazı şeyleri anlamak gerçekten zordur. İnsan hayatı o kadar ucuzdur ki, televizyonlarda bir saniye PKK bayrağı görüneceğine 8 erin cenazesi görünseydi sanki daha iyi olacaktı. Adalet Bakanı’nın dönmelerine sevinemediği 8 erin ailelerine kavuşmalarının, hayatta olmalarının hiç mi önemi yoktur’ Bunu değerlendirmek için hukuk bilgisine bile ihtiyaç yok ki…

Yasama dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

134- DTP MİLLETVEKİLİ İBRAHİM BİNİCİ’NİN TERÖR ÖRGÜTÜ MENSUBUNUN CENAZESİNDE YAPTIĞI BASIN AÇIKLAMASI:

İran-Irak sınırında öldürülen terör örgütü PKK mensubu Ayfer Serçe ile ilgili olarak 29.07.2007 tarihinde Viranşehir ilçesinde yasa dışı sloganların atıldığı örgütün elebaşının posterlerinin açıldığı, sözde bayraklarının sergilendiği gösteri sırasında basın açılaması yapan DTP Milletvekili İbrahim Binici’nin ‘Kürt halkına karsı tüm bu vahşi ve kanlı yönelimler Türk ve İran Devletlerinin es zamanlı olarak gerçekleştirdikleri operasyonlarla direk bağlantılı olduğu bilinmelidir’ gibi sözleri nedeniyle islemiş olduğu halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçu nedeniyle hakkında açılan kamu davası halen Viranşehir Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/39 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

135- DEHAP’IN DTP’YE KATILIS BİLDİRGESİ:

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik eylemleri odağı olduğu gerekçesiyle hakkında Anayasa Mahkemesi’ne kapatma davası açılmış olan Demokratik Halk Partisi (DEHAP) parti meclisi ve il başkanlarının katılımıyla 16 Ağustos 2005 tarihinde ‘ Demokratik Toplum Hareketi’ne katılım’ adı altında gerçekleştirdikleri toplantının sonuç bildirgesinde DEHAP’ın ”ciddi bir tecritle iç içe yaşatılan sayın Abdullah Öcalan’ın sorunun çözümünde muhatap olma bakış açısının kabulünde rolünü oynamaya çalıştığı’.’ beyanla, bundan sonra yola Demokratik Toplum Hareketi (daha sonra DTP olarak partileşen oluşum) bünyesinde devam edeceklerini deklare etmeleri nedeniyle Tuncer Bakırhan, ve diğer ilgililer hakkında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası halen Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/265 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir. Hakkında açılan kapatma davası dikkate alındığında DEHAP’ın üstlendiği görevi belirterek, aynı yönde çalışmak için DTP’ye katılması, davalı partinin asıl amacının terör örgütü ve liderinin savunulması olduğunu açıkça kanıtlamaktadır.

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

136- DTP ANKARA İL YÖNETİCİSİNİN YASADIŞI GÖSTERİLERİ ORGANİZE ETMESİ:

11 Eylül 2007 tarihinde Ankara TED Koleji çok katlı otoparkında ele geçen düzenekli patlayıcı yüklü Mercedes Vito marka araçla ilgili yapılan soruşturma sırasında ulaşılan zanlı Alpaslan Özkan ifadelerinde Ankara’da üniversitelerde okuyan öğrencilere PKK propagandası yapılarak örgüte eleman kazandırılması amacıyla kurulan Gençlik Kültür Merkezi (GKM)’nin DTP Ankara il yönetiminde görevli Fevzi Kara isimli sahsa ait olduğunu, yine DTP Ankara il yönetiminde görevli Taylan Gürel isimli sahsın sürekli GKM’ne gelip gittiğini, terör örgütünün yayın organlarında verilen örgüt ve elebaşısı Abdullah Öcalan lehine yasa dışı eylem talimatlarının gereğini yapmak üzere Ankara DTP il yönetimince alınan kararların bu şahıslar tarafından duyurulup, eylemlerin organize edildiğini beyan etmiştir. Olayla ilgili soruşturma halen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

GKM (gençlik kültür merkezi) gençliğin sosyal, kültürel maçlı bir araya gelerek çalışma yürüttükleri bir gençlik örgütüdür. DTP ile organik veya inorganik hiçbir bağlantısı yoktur, parti organı değildir.

Kaldı ki, soruşturma halen devam etmektedir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

137- DTP MİLLETVEKİLLERİ FATMA KURTULAN VE SEVAHiR BAYINDIR’IN TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPLARINDA Eğitim ALMASI:

Terör örgütü içerisinde faaliyette bulunduktan sonra ayrılan Dicle kod S.S. isimli şahıs daha sonra verdiği ifadelerinde; örgüt içerisinde faaliyet gösterdiği sırada HADEP-DEHAP parti teşkilatından birçok insanın örgütün kamplarına gelerek siyasi eğitim aldıktan sonra tekrar Türkiye’ye dönerek bu partiler içerisinde faaliyet gösterdiğini, 2003 yılında (halen DTP milletvekili olan) Fatma Kurtulan ve Sevahir Bayındır’ın örgüte ait Şehit Harun kampına geldiklerini, kendilerine üç ay süreyle PJA içerisinde üst düzey sorumlusu Pelsin kod Gülizar Tural tarafından siyasi eğitim verildiğini, bu süre zarfında her ikisinin de örgüt kıyafetlerini giydikleri, eğitimin sonunda siyasi çalışmalarda bulunmak üzere Türkiye’ye döndüklerini beyan ettiği görülmüştür. Resmi nikahlı esi Salman Kurtulan’ın halen örgüt içerinde faaliyet gösterdiği anlaşılan Fatma Kurtulan ve Sevahir Bayındır haklarında olayla ilgili soruşturmaya devam edilmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma halen devam etmektedir. Fatma Kurtulan, bu haberleri yayınlarken kendisine ait olduğu iddiasıyla bir başka sına ait fotoğrafları basan Akşam ve Tercüman Gazeteleri aleyhine dava açmıştır. Açtığı davalar da devam etmektedir.

Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır

Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

138- DTP’Lİ ŞIRNAK BELEDİYE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ AÇIKLAMASI:

07 Eylül 2007 tarihinde DTP’li Şırnak BELEDİYE BAŞKANI Ahmet Ertak’ın Şırnak’ta Fransız haber ajansı ‘France 24’ kanalına verdiği görüntülü röportaj sırasında ‘ ‘PKK Kürt halkını destekliyor. Bizde PKK’yı destekliyoruz. PKK’yı desteklemek lazım” seklinde beyanlarda bulunduğunun anlaşılması karsısında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma halen devam etmektedir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

139- DTP ÜYESİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI, DOGUBAYAZIT İLÇE BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ MERKEZİNE ÇEVRİLMESİ:

21.02.2006 tarihinde kuruluş aşamasındaki DTP Doğubayazıt ilçe binasında yapılan izinli arama sırasında duvarlarda terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın posterlerinin asılı olduğu, bina içerisinde ‘ Ben bir Kürdistanlı olarak, Kürdistan’da sayın Abdullah Öcalan’ı siyasal irade olarak görüyor ve kabul ediyorum’ içerikli Türkçe ve Kürtçe matbu dilekçelerin bulunduğu belirlenmiştir. Partinin kuruluş çalışmalarını yapan ve terör örgütü üyeliği suçundan mahkum olduğu önceki cezasını çektikten sonra cezaevinden 01.11.2004 tarihinde tahliye edilen Ahmet Özbay hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucu Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 30.05.2006 gün ve 2006/55-76 sayılı kararı ile 3713 sayılı yasanın 7/2. maddesi gereğince 10 ay hapis ve 416.00 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği anlaşılmıştır

SAVUNMA:

Karar kesinleşmemiştir. Dava halen derdesttir. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

140- DTP ÜYESİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

DTP üyesi olduğunu beyan eden Orhan Tunç’un 02.10.2006 ve öncesi tarihlerde Diyadin ilçesinde terör örgütü PKK’nın propagandasını yapıp, eleman kazandırmaya çalıştığının anlaşılması karsısında hakkında başlatılan soruşturma Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

SAVUNMA:

Zanlı DTP ÜYESİ DEĞİLDİR. Soruşturma halen devam etmektedir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir.

141- DTP’Lİ BELEDİYE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

02.10.2007 tarihinde öldürülen terör örgütü mensubu Mehmet Bayram’ın ailesi tarafından Adana ilinde kurulan taziye çadırına gelen Yakapınar beldesinin DTP’li BELEDİYE BAŞKANI Osman Keser’in burada yaptığı konuşma sırasında ”bugün acı günü yasıyoruz. Kürdistan halkı bir evladını daha toprağa verdi ve Hamit arkadaşımızı toprağa verdik. Bu bizim ne ilk şehidimizdir, ne de son şehidimiz olacaktır’..otuz yıldır silahlarla, operasyonlarla köylerimizi, coğrafyamızı yok ettiler.Hiçbir sonuç alamadılar ve alamayacaklardır’.’ gibi sözlerle açıkça terör örgütünün propagandasını yapması nedeniyle hakkında başlatılan soruşturma halen Adana Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde 2007/566 sayılı soruşturma evrakı üzerinden devam etmektedir.

SAVUNMA:

Soruşturma halen devam etmektedir. Örgütlenme ve İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Başsavcılığın iddiası öncelikle Anayasa hükümlerine, devamında ulusalüstü belgelere aykırıdır

TC ANAYASASI MADDE 38.’ (‘)

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu şahsîdir

Nitekim, Anayasa Mahkemesi’nin 16.6.1964 günlü, E: 1963/101, K: 1964/49; 3.11.1983 günlü, E: 1983/4, K: 1983/4 (Muhafazakar Parti); ve yukarda konu edilen DYP kararlarında, parti kapatma dâvâlarında Ceza Hukuku’nun bütün kurallarının, bu arada Ceza Hukuku temel prensiplerinin uygulanacağı, ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’, ‘Kıyasa yer verilemez’, ‘Şüphe sanık lehine yorumlanır’, ‘Kanun boşluğu, ancak yine kanunla doldurulabilir, yorum ve içtihatla suç ve ceza ihdas olunamaz’, ‘Ceza sorumluluğu şahsidir. Bir kimse başkasının fiilinden sorumlu tutulamaz’ ilkelerine de atıfta bulunularak, CEZA HUKUKUNUN TEMEL, GENEL VE EVRENSEL DEĞERLERİNE ATIFTA BULUNMUŞTUR. Ve özellikle suç ve cezalara ilişkin Anayasa’nın 38. maddesi daima göz önünde tutulmuştur

3- İDDİANAMADE YER ALAN 141 EYLEM PARTİNIN KAPATILMASINI GEREKTİRCEK NİTELİKTE OLMAYIP, 129’U YANİ %93’Ü İFADE VE ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ GEREKEN OLAYLARDIR:

 İddianamede, müvekkil partinin kuruluşundan sonraki, KAPATMAYA NEDEN OLACAK eylemleri olarak 141 maddelik bir liste oluşturulmuştur.

Asgari 200 BİN ÜYESİ bulunan, Müvekkilimiz Partinin

kapatılması nedenini oluşturduğu iddia edilen 141 maddelik eylem (!) listesi incelendiğinde;

 – 129 adet iddianın SÖZLÜ BEYAN VEYA BASIN AÇIKLAMASI OLDUĞU;

 – 4 olayda isimleri geçen kişilerin parti üyesi olmadığı

 – 8 dava beraatle sonuçlandığı,

 – 33 davanın halen derdest olduğu

 – 33 hazırlık soruşturmasının devam ettiği;

 – 38 davanın Yargıtay aşamasında olduğu,

 – 9 davada verilen kısa süreli verilen cezalar nedeniyle cezaların para cezasına çevrildiği;

 – Bir davada da kısa süreli ceza nedeniyle erteleme mevcut olduğu anlaşılmaktadır.

 – Esasen birçok mahkumiyet kararında Ceza Muhakemeleri K.’nun 231. maddesindeki ‘HÜKMÜN AÇIKLANMASININ ERTELENMESİ’ uygulamasının yapılmadığı, yapılması halinde ‘hiçbir hukuksal sonuç doğurmayacağı’

İddianameye konu olan 141 eylemin 129’u yani %93’ü düşünce

açıklama özgürlüğüyle ilgili olduğu ve bunların ‘kesinleşmeleri’ halinde bile, birçoğunun AİHM den geri döneceği davalar niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır.

4- İDDİANAMEDE SUNULAN KANITLARIN BİR KISMI GERÇEĞE AYKIRI, ÇARPITILMIŞ VE HUKUKSAL DEĞERİ OLMAYAN, ZORLAMA KANITLARDIR :

İddianamede yer alan 141 maddelik eylem listesinin;

 – 8 davada verilen BERAAT KARARLARININ Yüksek Mahkemeden gizlendiği;

 – 4 ayrı eylemde partili olduğu iddia edilen kişilerin müvekkil parti ile hiçbir ilişkisi bulunmadığı,

 – 21. sırasında yer alan ‘ DTP YÖNETİCİSİ ZEKİ KILIÇ’IN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN EYLEM TALİMATLARINI BİLDİRİ HALİNDE HALKA DAĞITMASI: İstanbul DTP İl yönetiminde görevli Zeki Kılıç’ın 27.03.2006 tarihinde bildiri dağıttığı anlaşılmış, eylemine uyan yasadışı örgüt üyeliği suçundan Türk Ceza Yasasının 220/7 Maddesi uyarınca Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.05.2007 gün ve 2007/201 sayılı kararı ile 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmıştır.’ ifadesi Sayın Başsavcının amacına ulaşmak için yüksek Yargıyı yanıltmayı dahi göze aldığının açık kanıtıdır. Çünkü Başsavcı tarafından müvekkil partinin kapatılmasına kanıt olarak gösterilen burada sözü edilen kişinin yargılandığı Türk Ceza Yasasının 220/7. maddesi’ Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır’ hükmünü amirdir. Buna bağlı olarak, anılan kişinin örgüt üyesi olmadığı Mahkemece saptanmış iken Başsavcılığın, bu kişiden (sanıktan) ‘örgüt üyesi’ gibi söz etmesi, iddianamedeki önyargılı ve taraflı yaklaşımın en açık kanıtıdır.

5- İDDİANAME ‘KURGU VE ÖNYARGI’ ÜRÜNÜDÜR:

Yukarıda ki açıklamalarımız incelendiğinde, müvekkil partinin kapatılması için ulusal ve ulusalüstü yasalarca geçerli tek bir yasal neden ve tek bir yasal kanıtın bulunmadığı ortadadır. Oysaki Başsavcı, aynı iddianamede, yukarıda KANIT NİTELİĞİ TAŞIMADIĞI açıklanan tümüyle, iddiayı isbata elverişli olmayan argümanlara dayanarak;

‘09.11.2005 tarihinde davalı Demokratik Toplum Partisi kurulmuştur. DEHAP hakkında dava süreci halen devam etmekte olup, bu arada DEHAP 19.11.2005 tarihinde fesih kararı almıştır. 1990 yılından bu yana devam eden ve yukarıda özetlenen süreçten anlaşılacağı gibi hemen hemen aynı kadrolar tarafından kurulup, devam ettirilen HEP; ÖZDEP, DEP, HADEP, DEHAP ve simdi de DTP’nin aynı akıbete uğramaları rastlantı değildir. Söz konusu partilerin tamamının terör örgütü PKK ile bağlantılı faaliyet gösterdikleri toplumda inkar edilemeyen bir gerçekliktir. Nitekim davalı parti DTP’de süreçte görevini yerine getirirken yukarıda bahsedilen olaylarda açıkça görüleceği gibi tüm eylemlerini terör örgütü güdümünde gerçekleştirmiş, örgütün ve elebaşısı Abdullah Öcalan’ın savunulmasından başka demokratik anlamda bir siyasi partiden beklenilebilecek hiçbir girişim veya söylem geliştirmemiş, deyim yerinde ise kendisini terör örgütü savunmanlığına özgülemiştir. Terör örgütüne terör örgütü diyememeninyanında ‘kardeşlerimiz’, ‘tabanımız’,muhatap alınması gereken kurum’ gibi ifadeler kullanılmış, parti binaları örgüt kampları gibi terörist resimleri, sözde örgüt bayrakları ile donatılmış, örgüt lehine eğitim faaliyetleri yapılan, terör örgütü ve elebaşı lehine yasa dışı gösterilerin organize edildiği, teröristlerin buluşma noktası haline getirilmiştir. Öldürülen terör örgütü elemanları ‘şehit’ olarak tanımlanmış, ROJ TV gibi örgütün yayın organları birinci derece muhatap alınarak programlarına partinin her kademesinden kişiler vasıtası ile katılınmış, telefonla canlı bağlantılar yapılmış, hepsinde de örgüt propagandası içeren, halkı kin ve düşmanlığa tahrik eden beyanlarda bulunulmuştur. Terör örgütünün yayın organı olduğu kuskusuz olan, daha önceki versiyonları MEDTV, MEDYA TV gibi televizyon kanallarının yetkili mercilerin girişimleri üzerine yayın yaptıkları ülkelerce kapatılması sonrasında kurulan ROJ TV hakkında yine yayın yaptığı ülke nezdinde yayının engellenmesi girişimlerinde bulunulması üzerine partinin tüm kademelerinde yer alan görevliler tarafından yoğun bir şekilde sözkonusu kanalın kapatılmaması için kampanya başlatılmıştır. Davalı partinin tüm gösteri ve toplantıları, hatta olağan kongreleri dahi terör örgütü ve elebaşısı lehine atılan sloganlar, taşınan pankartlar, resimler, sözde örgüt bayrakları, sergilenen şiddet görüntüleri ile gerçekleşmiştir. Parti mensuplarının eylemleri propaganda boyutlarını asarak şiddet eylemlerinde görev almaya, terör örgütü bildirilerini halka dağıtmaya, talimatlara uymayanları tehdide, adliye binalarına bomba koymaya, terör örgütüne eleman kazandırıp, kırsala göndermeye, teröristlerin talimatlarını alıp, gereğini yapmaya, partililerin örgüt kamplarına gidip, toplantılara katılmasına, buralarda eğitim aldıktan sonra ülkeye dönüp faaliyette bulunmaya, hatta gösterdikleri liyakat gözetilerek milletvekili olmaya, terör örgütünün ihtiyaçlarını karşılamak için halktan para toplamaya dönüşmüştür. Davalı partinin eylemlerinin demokratik hukuk düzeninde olması gereken hiçbir unsuru taşımadığı gibi, olmaması gereken tüm unsurları taşıdığı tartışmaya yer vermeyecek bir gerçeklik olarak önümüzdedir.

PKK’lı teröristlerin yol kesip, 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan milletvekilliği seçimleri için DTP destekli seçime giren (seçimden sonra DTP’ye katılan bağımsız adaylara oy verilmesi için propaganda yapması durumun ne derece vahim olduğunun kanıtıdır.’

İddiasında bulunmakta hiçbir sakınca görmemiş.

II- DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ’NİN TÜZÜK VE PROGRAMI

Demokratik Toplum Partisi’nin Tanımı:

Demokratik Toplum Partisi, demokratik uygarlık çağı değerleri olan özgürlükçü, eşitlikçi, adaletçi, barışçı, çoğulcu, katılımcı, çok kültürlü toplumu zenginlik olarak gören ve yenileşmeyi savunan; insan ve toplum odaklı diyalog ve uzlaşıya dayalı, otoriter-merkezi-hiyerarşik siyaset yapma tarzı yerine; demokratik-yerel-yatay işleyişi benimseyen, demokratik iç işleyişi kararlılıkla savunan, barışçıl demokratik siyaseti esas alan, evrensel değerlere sahip çıkan, her türlü ayrımcılığı ve ırkçılığı ret eden, insanlığın özgürleşmesini cinsler arası eşitlikte gören, bu temelde özgür, demokratik-ekolojik toplumu hedefleyen demokratik özgürlükçü eşitlikçi sol bir kitle partisidir.

Demokratik Toplum Partisi’nin Amacı

Demokratik Toplum Partisi; Türkiye’nin hukuki, siyasi, idari, sosyal, ekonomik, kültürel ve diğer bütün alanlarda kapsamlı demokratik reformlarla yeniden yapılandırılmasını ve bu sürecin etkin ve kalıcı kılınabilmesi için toplumsal barışın sağlanmasını acil bir ihtiyaç olarak tespit eder. Bunun için, halkın demokratik iradesine dayalı, etnisite, sınıf, cins ayrımı yapmadan, başta emeğiyle geçinen tüm toplumsal kesimler olmak üzere, kadın, gençlik ve farklı inanç gruplarının ortak mücadele örgütü olarak, kuruluşu ve işleyişiyle özgürlükçü demokratik siyasal mücadelesini kurumlaştırarak yürütür.

AB sürecini salt bir devletler topluluğu değil, aynı zamanda bir halklar topluluğu olarak da gören DTP, bu süreci kararlılıkla savunur. Türkiye’nin AB sürecinin gerektirdiği reform ve düzenlemelerin hayata geçirilmesinin takipçisi olmak ve bu sürecin toplumun en geniş çıkarlarına hizmet etmesi için başlamış bulunan müzakere sürecine aktif katılımı öngörecek girişimlerde bulunur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkler, Kürtler ve diğer etnik gruplar tarafından kurulduğunu ve kardeşliğin temelinin tarihin derinliklerinde yattığını beyan eder; halkların geleceğini ve Kürt sorunun çözümünü ortak vatanda özgür birliktelikte ve Demokratik Cumhuriyette görür.

Demokratik bir mücadeleyle evrensel hukuk kurallarına uygun yeni bir anayasa çerçevesinde, barışçıl, özgürlükçü, adaletçi, eşitlikçi, değişimci, çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi, ihtiyaçlara dayalı yaygın örgütlü sivil toplumu, demokratik siyasi, herkesin kendi kimlik özelliklerini geliştirebileceği toplumsal bir yapıyı savunur.

Devleti, kutsal ve halkın üzerinde gören anlayış yerine, devleti halkın hizmetine sokacak düzenlemeler yaparak otoriter-bürokratik devletin giderek küçülmesini öngörür. Yasak ve tabuları temel alan anlayışların terk edilmesi; bireysel, kolektif, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel temel hak ve özgürlüklerin etkin biçimde kullanılmasını sağlayacak siyasal ve toplumsal bir yapılanmanın oluşturulması; herkese ayrımsız, anadilinde eğitim ve öğretim hakkının sağlanması, basın, düşün, kültür-sanat ve diğer alanlarda özgürlükçü ve demokratik anlayışın yerleşmesi için mücadele eder.

Cins ayrımcılığı ve kadına yönelik her türlü şiddeti ret eder, toplumun özgürleşmesinin kadının özgürleşmesine bağlı olduğundan hareketle, yaşamın tüm alanlarında cinsler arası eşitliğin yaratılabilmesi için; hukuki, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel tedbirlerin alınmasını sağlar.

Cinsiyet özgürlüğünü sağlamanın demokratik toplum hedefine ulaşmada belirleyici bir etken olduğundan hareketle, cinsiyet özgürlüğü önündeki bütün engellerin ortadan kaldırılması için başta kadınların öz iradesine dayalı olarak gelişecek kadın örgütlülüğünü yaratarak, kararlılıkla mücadele eder.

Gençliği, özgür ve demokratik geleceği yaratmanın temel dinamiği olarak görür. Gençliğin sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik yaşamda kendini ve toplumu geliştirmesinin önündeki her türlü engelin kaldırılması ve gençliğin özgür örgütlülüğünü yaratarak siyasetin gençleştirilmesi için mücadele eder.

Ulusal ve küresel ekonominin dengeli uyumu temelinde kamu ve özel mülkiyetin birlikte ele alındığı, rantçılığa karşı üretken sermayeye yer veren, sosyal adaleti her alanda gerçekleştiren, yoksulluğa ve açlığa karşı adil paylaşımı ve üreticiliği ön gören bir felsefeyle hareket eder.

İnsanlığın geleceğinin doğa ve çevre ile uyumlu demokratik bir toplumdan geçtiğini savunur; doğa üzerinde sistemli bir şekilde sürdürülen tahribatı sona erdirecek ekolojik-demokratik bir toplumun yaratılması için mücadele eder.

Her türlü inancın kendisini özgürce ifade edebileceği, devletin tüm inançlara eşit mesafede duracağı, bilimsel düşünceyi esas alan, özgürlükçü, demokratik laiklik anlayışın esas alınması için mücadele eder.

Türkiye’nin katı merkeziyetçi ve tekçi yapılanmasına karşı yerinden yönetimi ve yerel demokrasinin geliştirilmesini savunur. Yerel demokrasinin bir an önce hayata geçirilebilmesi için, Türkiye’nin mevcut idari işleyişinde gerekli acil reformları gerçekleştirmeye yönelik kapsamlı çalışmalar yürütür, bu amaç doğrultusunda bilimsel araştırma ve tartışmalar geliştirir.

Demokratik Toplum Partisi, yaşamın her alanında kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasını savunur. Kadın-erkek eşitliğinin siyasal alanda uygulanabilmesi için her türlü önlemi alır. Kadın-erkek eşitliğini en üst düzeyde sağlamak üzere ‘eşbaşkanlık’ sistemini savunur ve bunun kurumsallaşması için mücadele yürütür.

DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ, AB’YE TAM ÜYE OLMUŞ BİR TÜRKİYE’Yİ HEDEFLEMEKTEDİR

Dünyadaki değişim ve dönüşümler, insanlığın paylaştığı ortak değerler noktasında bireyleri ve sistemleri demokratikleşmeye zorluyor.

Demokratikleşmenin önemli bir boyutu da, siyasetin demokratikleşmesidir. Bu da ancak farklı toplumsal taleplerin belirli bir zeminde karşılanması, tartışılması, uzlaşması ve karar süreçlerine ulaşmasıdır.

Türkiye’nin dış politikada söz sahibi olabilmesi, ancak iç ve dış kamuoyunun desteği ile yapacağı cesur reformları, ayrıca ekonomik istikrar ve demokratikleşmeyi başarmasına bağlıdır. Radikal bir hukuk reformuyla bunlar mümkündür.

Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri, Kopenhag Kriterlerinde ifadesini bulan, sürece ve pratik içinde daha somutlaşacak olan ilke ve kuralların benimsenmesini gerektirir.

DTP, Türkiye’nin çağcıl bir dünya ülkesi olması için, iç ve dış diplomasi girişimleriyle her platformda büyük gayretler göstermiştir.

Türkiye’nin AB’ye tam üye olması için ülkede kamuoyu oluşmasında, ülke dışında tüm diplomasi olanaklarıyla en büyük çabayı gösteren partidir.

Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğundan beri, her alandaki büyüme ve çağdaşlaşma stratejisini AB’ye katılmada görmüştür. DTP’nin program ve siyasetinin önemli bir ayağı da bu stratejinin gerçekleştirmesini hızlandırmaktır.

DTP, Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü içinde, barışı, toplumsal uzlaşmayı ve demokratikleşmeyi savunur. Bunu partinin tüm resmi başvurulu eylem ve etkinlikleriyle, her kademedeki tüm yöneticilerinin söylem ve mesajlarıyla kanıtlanmıştır.

Demokrasilerde elbette, muhalif görüşler ve bu görüşlerin siyasi partileri olacaktır. Var olan sisteme, statükoya alternatif politikalar oluşturmak; sistemin iktidarını, söylem ve eylemleriyle eleştirmek, demokrasinin vazgeçilmezliğidir.

Bu duruş ve bakış açısı ile meşru eylemleri hukuken ve siyaseten parti kapatma gerekçeleri olamaz.

Görüldüğü gibi Demokratik Toplum Partisi’nin tüzük ve programı Anayasa ve hukuk düzeni çerçevesi içindedir. Esasen Savcı da iddianamesinde program ve tüzükten bahsetmemektedir.

III- SONUÇ DEĞERLENDİRMELERİ:

III/I- DAVADAKİ HUKUKSAL DURUM.

(2001 ÖNCESİ /2001/4709 SAYILI DEĞİŞİKLİK SONRASI DURUM ANAYASAL ve YASAL NORMLAR)

Öncelikle belirtelim ki Anayasamızdaki 2001 değişiklikleri öncesinde; Türkiye’ye karşı 11. maddenin ihlali iddiasıyla yapılan başvuruların önemli bir kısmı, kapatılan siyasi partilerle ilgilidir. Bu başvurular içinde AİHM, kapatılan 6 siyasal parti bakımından 11. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir: TBKP, SP, ÖZDEP, HEP, DEP ve STP. Buna karşılık Refah Partisinin başvurusunda herhangi bir Sözleşmeye aykırılık saptanmamıştır.

Siyasal partilerin kapatılması konusundaki AİHM içtihadı, bu konudaki ilk başvuru olan Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) ve diğerleri [28] davasında ortaya konulmuştur. Bu başvuruda 4 Haziran 1990’da kurulan TBKP’nin Anayasa Mahkemesi’nce 16 Temmuz 1991’de kapatılmasının[29]ve parti liderlerinin bir başka siyasal partinin kurucusu ve yöneticisi olmalarına getirilen yasağın 412 [30]örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettiği ileri sürülmüştür.

Kararında öncelikle 11. maddenin bu davada uygulanabilirliği

Sorununu ele alan AİHM, 11. maddenin siyasal partilere uygulanamayacağı yönündeki Hükümet tezini kabul etmemiş ve siyasal partilerin de 11. maddenin korunmasından yararlanacağı görüşüne ulaşarak, 11. maddeyi uygulanabilir bulmuştur. TBKP’nin kapatılmasının 11. maddeye uygunluğunu incelerken de, başvurucuların örgütlenme özgürlüğüne bir müdahalenin varlığını saptamış ve bu müdahalenin ‘ Anayasanın ve 2820 sayılı Siyasal Partiler Yasasının ilgili hükümleri çerçevesinde ‘ ‘ hukuken öngörüldüğünü’ ve -m. 11/2’de sayılan ‘enaz bir ‘meşru amaca’ (ulusal güvenlik) dayandığını kabul etmiştir. TBKP’nin kapatılmasını ‘demokratik toplumda gereklilik’ koşulu bakımından incelenmesi sonucunda ise, bu müdahalenin ‘gerekli olmadığı’ görüşüne varmıştır:

Mahkeme bu bağlamda, TBKP’nin henüz faaliyetlerine başlamadan kapatılmasını ve kapatma kararının yalnız partinin tüzüğüne ve programına dayandığını kaydetmiştir (par. 51). Anayasa Mahkemesi’nin TBKP’yi kapatma kararının iki gerekçeyle verildiğini dikkate alan AİHM, daha sonra bu gerekçeleri değerlendirmiştir. Bu gerekçelerden biri, -2820 sayılı Yasa m. 96/3’e aykırı biçimde- partinin adında ‘komünist’ sözcüğünün bulunmasıdır. AİHM’ye göre, bir siyasal partinin seçtiği isim, ilke olarak, tek başına kapatma kadar köklü bir önlemi meşrulaştıramaz. TBKP’nin ‘komünist’ olarak adlandırılmayı seçerken ‘ Türk toplumuna ya da Türk devletine gerçek bir tehdidi temsil eden bir politikayı seçtiğini gösteren herhangi bir somut kanıtın olmadığı’ kanısına varan AİHM, yalnız partinin ismine dayanan bir kapatma önleminin kabul edilemeyeceğini belirtmiştir (par. 54).

TBKP’nin kapatılma kararının gerekçelerinden ikincisi ise, Anayasa Mahkemesi’nin partinin tüzüğü ve programında ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne’ aykırılık saptamış olmasıdır. AİHM, TBKP’nin programında Kürt halkına, ulusuna ve yurttaşlarına atıfta bulunulmuş olmasına rağmen, Kürtlerin Türk nüfusundan ayrılmasının talep edilmediğini dile getirmiş (par. 56) ve bu bağlamda ifade özgürlüğünün önemini vurgulayarak, bir siyasal grubun yalnız nüfusun bir kısmının durumunukamusal alanda tartışmaya ve demokratik kurallara uygun çözümler bulmaya çalıştığı için engellenmesinin meşru olmadığını belirtmiştir (par. 57).

TBKP ve diğerleri kararının önemli yönlerinden biri, bu davada Sözleşmenin 17. maddesinin uygulanmasına gerek duyulmamış olmasıdır. Kararın bu yönü, Alman komünist Partisinin kapatılmasının şikayet edildiği eski bir başvuruyla ilgili Komisyon kararı göz önünde tutulduğundan önem taşımaktadır: 1956’da Alman Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan Alman Komünist Partisinin başvurusunu Komisyon, -Sözleşmedeki hak ve özgürlükleri yok etmek için Sözleşmedeki ilkelerin kötüye kullanılamayacağını öngören- 17. maddeye dayanarak kabul edilemez bulmuştur. [31]TBKP başvurusu hakkında ise Sözleşme organları, TBKP’nin Alman Komünist Partisinden farklı olduğunu vurgulayarak, 17. maddenin uygulanmasına gerek olmadığı görüşüne varmışlardır: Bu bağlamda Komisyon, TBKP’nin siyasal hedeflerine yalnız yasal yollarla ulaşmak istediğini belirtmiş ve bu bakımdan TBKP’nin ‘devrimci yolla proletarya diktatörlüğü kurma amacını izlediğini açıkça bildiren’ Alman Komünist Partisinden ayrıldığını dile getirmiştir.[32]AİHM de, TBKP hakkındaki kapatma kararında Anayasa Mahkemesi’nin ‘TBKP’nin, ismine rağmen, bir sosyal sınıfın diğer sınıflar üzerinde egemenliğini kurmaya çalışmadığını, tersine, siyasal çoğulculuk, genel seçimler ve siyasete katılma özgürlüğünü içeren demokrasinin gerekliliklerine uyduğuna’ dair tespitlerine büyük ağırlık verdiğini dile getirmiş ve bu bakımdan TBKP’nin Alman Komünist Partisinden açıkça farklı olduğunu vurgulamıştır (par 54). TBKP’nin tüzüğü ve programında Sözleşmeye dayanarak Sözleşmedeki hak ve özgürlüklerin yok edilmesinin amaçlandığına dair bir şey görmediğini belirten AİHM, sonuç olarak bu davada 17. maddenin uygulanmasına gerek olmadığı kanaatine varmıştır (par 60).

AİHM, TBKP ve diğerleri kararından sonra, ikinci olarak Sosyalist Parti (SP) ve diğerleri[33]davasında 11. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir. 1 Şubat 1988’de kurulan sosyalist Parti, Anayasa Mahkemesi’nin 10 Temmuz 1992 tarihli kararıyla [34]kapatılmıştır.

Kapatılma gerekçesi, partinin Genel Başkanı Doğu Perinçek’in konuşmalarında ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne’ aykırılık saptanmış olmasıdır. AİHM, kapatılma önleminin ‘demokratik toplumda gerekliliğini’ incelerken, TBKP kararında olduğu gibi, öncelikle demokrasilerde ifade özgürlüğünün siyasal partiler açısından taşıdığı önemi vurgulamıştır (par. 41). Daha sonra ise partinin kapatılmasının Perinçek’in konuşmalarına dayandığını dikkate alarak, bu konuşmaların içeriğini incelemiştir: AİHM, ‘Sosyalist Partinin siyasal faaliyetlerinin amacı ile terör örgütlerinin amacını aynı’ (par. 43) bulan Anayasa mahkemesi’nin görüşüne katılmamış ve Perinçek’in konuşmalarında şiddet kullanmaya, ayaklanmaya çağıran ya da herhangi bir şekilde demokratik ilkeleri reddeden bir şey görmediğini belirtmiştir: ‘Tersine, Perinçek birçok defa seçim sandığı ve referandum yoluyla demokratik ilkelere uygun olarak, önerdiği politik reforma ulaşma ihtiyacını vurgulamıştır’ (par. 46). AİHM, Perinçek’in konuşmalarında ‘Türklerin ve Kürtlerin eşit biçimde temsil edileceği ve gönüllülük temelinde demokratik ilkelere göre bir federal sistemin kurulması’ amacının yer aldığını, bu konuşmalar da ‘Kürt ulusunun self-determinasyon hakkı’ ile ‘ayrılma hakkı’na referansta bulunulduğunu da belirtmiş, ancak bu ifadeleri Anayasa Mahkemesi’nden farklı yorumlamıştır: AİHM’ye göre, bu ifadeler kendi bağlamlarında okunduğunda, Türkiye’den ayrılmayı teşvik eden ifadeler değildir, daha çok Kürtlerin özgür rızaları olmadan önerilen federal sistemin mümkün olamayacağını vurgulamak tadır. ‘Mahkemenin görüşüne göre , böyle bir politik programın Türk devletinin mevcut ilkelerine ve yapısına uygun sayılmaması, demokrasinin kurallarına aykırı olduğu anlamına gelmez. Demokrasinin özü, demokrasinin kendisine zarar vermemek koşuluyla, bir devletin mevcut örgütlenme şeklini tartışmaya çağırsa bile, çeşitli politik programların önerilmesine ve tartışılmasına izin vermektir’ (par. 47). Siyasal partilerin demokrasilerin işlemesindeki önemli rolünü dikkate alarak, siyasi partiler söz konusu olduğunda 11. maddedeki istisnaların dar yorumlanması gereğini vurgulayan (par. 50) AİHM, bu olaydaki müdahaleyi ‘radikal’ bir müdahale olarak yorumlamıştır. Sosyalist Parti temelli olarak kapatılmış, malvarlığı Hazineye geçmiş ve liderleri benzer siyasi faaliyetlerden yasaklanmıştır. Mahkemeye göre, bu önlemler yalnız çok ciddi olaylarda uygulanabilecek kadar ağırdır (par. 51). Sonuç olarak Mahkeme, bu önlemleri izlenen amaçla ‘orantısız’ bularak, Sözleşmenin 11. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

AİHM’nin Sosyalist Parti ile ilgili bu kararı, Türkiye’nin bu kararın gereklerini yerine getirmemesi nedeniyle, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Türkiye’nin Sözleşmeden doğan yükümlülüklerini hatırlatmasına da yol açmıştır: AİHM’nin 25 Mayıs 1998 tarihinde verdiği bu karardan sonra Perinçek’in aynı ifadeleri nedeniyle süren yargılama süreci tamamlanmış ve Yargıtay 8 Temmuz 1998’de Perinçek hakkındaki 14 aylık hapis cezasını onamıştır. Perinçek’in 29 Eylül 1998’de cezasını çekmeye başladığını ve hakkındaki siyasal faaliyet yasağının sürdüğünü belirten Bakanlar Komitesi, Türk makamlarından Perinçek hakkındaki mahkumiyet kararını bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırma yükümlülüğünü gecikmeksizin yerine getirmelerini istemiştir.[35]Türkiye’nin bu konuda bir adım atmaması üzerine, Bakanlar Komitesi ikinci bir karar alarak istemini yinelemiştir.[36]

Gerek Sosyalist Parti, gerek TBKP hakkındaki AİHM kararlarından sonra, kapatılan bu partilerin liderleri hakkındaki siyaset yasağının sürmesi, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin gündemine girmiş ve bazı parlamenterler, sözkonusu kararların uygulanması hakkında Bakanlar Komitesi’nden bilgi istemiştir.[37]

AİHM, üçüncü olarak Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP)[38]başvurusunu incelemiştir. 19 Ekim 1992’de kurulan ÖZDEP hakkında Anayasa Mahkemesi 23 Kasım 1993’te kapatma kararı vermiştir.[39]Partinin kapatılma gerekçesi, programında ‘devletin bölünmez bütünlüğüne’ aykırılık saptanmış olması ve partinin programında Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılmasının savunulmasının laiklik ilkesine aykırı bulunmasıdır. AİHM, bu gerekçeleri dikkate alarak kapatılmaya neden olan programdaki ifadeleri incelemiş ve bu ifadelerde şiddet kullanmaya, ayaklanmaya çağıran ya da demokratik ilkeleri reddeden bir yön görmemiştir. Bu saptamayı önemli bir faktör olarak kararında dikkate alacağını vurgulayan Mahkeme, ÖZDEP’ in ‘genel seçimler yoluyla belirlenen halkın temsilcilerinden oluşan demokratik bir meclisin yaratılmasını önerdiğini’ ve ‘Kürt sorununa barışçı ve demokratik bir çözümü desteklediğini’ kaydetmiştir (Par. 40). AİHM, ÖZDEP’ in programında ‘ulusal ve dinsel azınlıkların selfdeterminasyon hakkı’ndan söz ettiğini belirtmiş, ancak bu ifadeleri Türkiye’den ayrılmayı teşvik edici nitelikte bulmamıştır (par. 41). AİHM’nin kararındaki önemli vurgulardan biri de, ÖZDEP’ in programındaki ifadeler nedeniyle kapatılmasını, ‘yalnız ifade özgürlüğünü kullandığı için cezalandırıldığı‘ biçiminde yorumlamasıdır (par. 42). Sonuç olarak, ÖZDEP’in kapatılmasını izlenen amaçla ‘orantısız’ bularak ‘demokratik toplumda gerekli olmadığı’ görüşüne varan AİHM, 11. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir.

Bu bakımdan Yüksek Mahkememizin, yukarıda müvekkilimiz

Partinin ‘Tüzük ve Programı’na ilişkin bölümde belirttiğimiz niteliklerine değer vereceğine de inanıyoruz.

AİHM, Halkın Emek Partisi (HEP)[40]ve Demokrasi Partisi (DEP)[41]başvurularında da bu partilerin kapatılmasının 11. maddeyi ihlal ettiği sonucuna ulaşmıştır. Anayasa Mahkemesi her iki parti hakkındaki kapatma kararını da, ‘devletin bölünmez bütünlüğüne’ aykırılık gerekçesiyle vermiştir.[42]

2001 Anayasa değişikliğinden sonraki durumu kısaca değerlendirdiğimizde, hem Anayasal düzlemde, hem de yasal düzlemde; gerek siyasal partilerin kapatılması, gerek temel hak ve özgürlüklerin anası olan ‘ifa özgürlüğü’ ve bu özgürlüğün ayrılmaz parçası olan ‘örgütlenme özgürlüğüne’, özellikle AY.90/son düzenlemesi ile genişlemeler geldiğini ifade etmek gerekir.

Bu bakımdan, iş bu davamızda kullanılması gereken ölçütler ve kanıtlanması gereken unsurlar, Avrupa ölçeğinde İHAS, İHAM düzenlemeleri kararları ile belirlenen kurallar ve Anayasa’da yapılan son düzenlemeler gereğince ortaya konmalı, tartışılmalı ve karara bağlanmalıdır. Bu bakımdan, 2001 değişikliğinin getirdiği yeni hukuki statü, dikkate alınmalıdır:

 1- Şiddetin söz konusu olup olmadığı: parti program, tüzük,

Parti karar Organlarının, karar ve eylemleri bakımından şiddet öğesinin mevcut olup olmadığı test edilmelidir. Bu, genel ilkedir.

2- Ölçülülük ilkesi: 2001 Anayasa değişikliği ile, bu ilke siyasal partilere yaptırım uygulanması konusunda açıkça öngörülmüştür. Anayasaya aykırılık varsa, yaptırım gerekir, ancak yaptırım ölçülü olmak zorundadır. Dolayısıyla, Anayasa mahkememizin elinde artık ‘aşamalı yaptırım’ için olanak da mevcuttur.

 3- ‘Odak’ kavramının doğrudan Anayasada tanımlanmış olması,

Siyasi Partiler lehine bir düzenleme (güvence) dir.

4- Zira, a) en üst normda belirleniyor b) AYM ön sorun yoluyla artık iptal edemeyecek

 5- Odak kavramının tanımıAnayasa Mahkemesi’ne de bırakılmıyor. Bu durum karşısında, Başsavcılığın kapatma talep edebilmesi için, 69/6’da yapılan odak tanımındaki öğeleri teker teker kanıtlaması gerekir. Kapatmaya gerekçe oluşturabilecek eylemler, yasada tanımlanan çerçeveyle çakışmadığı takdirde, kapatma kararı verilemeyecektir.

 6- Bu çerçevede kapatma, ya üyelerce yoğun biçimde ortaya konan eylemlerin parti tarafından benimsendiği, ya da doğrudan parti merkezi tarafından kararlılık ve süreklilik içinde (bir anlamda, istikrarla, alışkanlık haline getirerek ve inatla) işlenmiş olmasının ispatlanması koşullarından birine bağlıdır.

 7- Son yıllarda konuya AB uyum sürecinde ve İHAS’a Uygulamaları sürecinde bakacak olursak, siyasal partileri kapatma yaptırımını tamamen istisnai kılan şu gelişmeleri kaydedebiliriz: bilindiği gibi, Türkiye’nin siyasal partileri kapatma yönündeki yoğun uygulaması, Avrupa anayasa hukuku ve anayasa yargısına mal olmuş bir olgu. Aslında bunu 3 faktörle açıklıyorduk:

  1. Birincisi, mevzuatın katı özelliği idi. 12 Eylül dönemi anayasası ve SPK, siyasal partiler için çok dar bir faaliyet alanı bırakıyordu.
  2. İkincisi ise, siyasal partilerin zaman zaman sorumluluk duygusundan uzaklaşmaları idi. Bunda, siyasal partilerin örgütsel süreklilik temelinde faaliyetlerini sürdürememelerinin payı bulunmaktadır.
  3. Anayasa Mahkemesi de, bu bağlamda siyasal partilere anayasal ve yasal mevzuatı zaman zaman katı bir şekilde uygulamıştır.

İşte bu üç faktörün bir araya gelmesi, kapatılan parti sayısını artırdığı gibi, Türkiye’de demokratikleşme sürecini de sekteye uğratmıştır.

 8- Son yıllara ilişkin anayasal ve siyasal gelişmeler, yakın geçmişte tanık olunan bu olgular ışığında nasıl anlamlandırılabilir’

  1. Öncelikle, 1982 Anayasası’nda 1995 değişiklikleri ile yetinilmemiş; 2001’de yapılan değişikliklerle, partilerin kapatılması kademeli yaptırım sistemi ile ileri derecede zorlaştırılarak, istisnai bir hale getirilmiştir.
  2. Siyasal aktörler olarak partiler de, geçen yıllara oranla, işlem ve eylemlerini daha bir sorumluluk içerisinde yürütmüşlerdir.
  3. Anayasa Mahkemesi de, bütün bu değişmeler ve gelişmeler ışığında, partilere daha esnek bir yaklaşımda bulunmak durumundadır.

AYM’nin içtihadlarını özgürlükler ve demokrasi yönünde dönüştürmesinde, iç gelişmeler kadar İHAM ölçütleri ve bu konuda ülkemizdeki ‘Siyasi Parti Kapatma Kararları’ ile ilgili verdiği kararlarda rol oynamıştır.

Buna paralel olarak, İHAM’ın da zaman zaman AYM içtihadlarından etkilendiği dikkate alınırsa, aslında siyasal partiler, AYM ve İHAM içtihadı arasında etkileşim süreci de pekiştirmiştir.

Ancak buna karşın; İHAM, İHAS’ı siyasal çerçevesi bulunan bir ‘anayasal belge’ olarak nitelemiş ve işte kendisini de, bu belgenin çerçevelediği demokratik rejimin bekçisi olarak ilan etmiştir, diyebiliriz.

Anayasa yargılamasında bugün iki ‘Çevre’ ya da ‘Düzeyin varlığı sorusu: İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ‘ANAYASA MAHKEMESİ’ midir’[43]

İnsan Haklan Avrupa Mahkemesi, ‘DEMOKRATİK TOPLUM DÜZENİ HUKUKU’NDA, özellikle ‘Ezelin Fransa’ya karşı’ ve ‘Türkiye Birleşik Komünist Partisi’ davalarında, toplantı ve Örgütlenme hürriyetleri ile ifade hürriyeti arasında bir bütünlük kurdu ama, inanç hürriyeti İle bu hürriyetler arasında ‘TERS SİMETRİ YASASI’nı da uyguladı.

Bu durumda bu hürriyetler RESMİ ANAYASA İDEOLOJİSİ ile kayıtlanabilir mi’

Düşünce açıklama ve parti kapatma davalarında, MERMER -Resmi Anayasa İdeolojisi / MOZAİK – Demokratik Toplum Düzeni’nin plüralist ortak hukuku – ikileminin anlamı bu soruya getirilecek cevapta (BÖLÜM İKİ).[44]

Özellikle A.Y.90/son madde de yapılan değişiklikle de durum değerlendirildiğinde, Anayasa’nın normlarını düzenleme tekeli olan Yüksek Mahkeme (AYM) gibi, İHAS’ın normlarını yorumlama tekelinin de İHAM da olduğu görünmektedir. Ve Yeni Siyasi Partiler Yasası ile Anayasa’nın gerek ‘siyasi partilere’ yönelik, gerekse ‘temel hak ve özgürlüklere’ yönelik değerlendirmelerini A.Y.90. madde ile İHAM içtihatları ile birlikte değerlendirme gereği doğmaktadır. Çünkü, A.Y.90. maddede ‘doğrudan uluslar arası mahkemeler’ veya ‘İHAM içtihatlarını’ ifade etmemiş olması sonucu değiştiremez. Çünkü sonuçta nasıl ki Anayasamız’daki ‘normları’, özellikle özgürlükleri ‘nasıl anlayacağımız ve hatta nasıl yaşama geçirileceği’ sorusunun yanıtı, Anayasa Mahkemesi içtihadının gösterdiği yolda olacaktır. Ve de İHAS’ nin gerek normlarını ve gerekse özgürlükler ile ilgili düzenlemelerini nasıl anlayacağımız sorusunun yanıtını da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadı doğrultusunda diye anlamak ve uygulamak gerekecektir.

İnsan Haklan Mekanı’nda ‘Plüralist ortak bir Hukuk’un varlığı düşünülebilir mi’ Düşünülebilirse bu Hukukun YARGICI kim’

İnsan Haklan Avrupa Mahkemesi (İHAM) 29 Nisan 1938 tarihli ‘Belilos Kararı’nda bu sorulara bir ilk cevap getirmişti.

‘Belilos Kararı’nda Mahkeme, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ne (İHAS) getirilen genel nitelikte ‘Çekinceleri geçersiz saymış, İsviçre’nin rezervsiz bağlı olduğu sonucuna varmıştı (4).

‘Belilos Kararı’nda ‘Milli-Üstü Bir Mahkeme’, ilk defa, uluslararası denetime tek taraflı getirilen kayıtlamaları, Milletlerarası Adalet Divanı Statüsü 36. madde düzenlemesini dikkate almadan, geçersiz saydı (5).

Avrupa Mahkemesi bu yaklaşımını, 23 Mart 1995 tarihli ünlü ‘Loizidou Türkiye’ye karşı Davası’nda da kullandı(6)[45].

Yine bu temel ve genel çevreler ışığında, davamızda ‘ODAK OLMA’ kavramı ve uygulamasına bakarsak;

Öncelikle, ‘odak olma’ kriterinin geçirdiği serüvene, AYM içtihadına ve İHAM’ın odak olma hakkındaki değerlendirmesine kısaca göz atalım: 2001 Anayasa revizyonu sonucu Anayasa 69/6’ya eklenen cümle 2 ile, odak haline gelme kriterinin Anayasal çerçevesi de çizilmiştir. ‘Anayasal çerçeve’ diyoruz, çünkü, ‘yasal çerçeve’si anayasal organlar arasında uzun ve yoğun bir mücadele ortamına zemin hazırlamıştır. Daha önce SPK md. 103/2’de düzenlenen kriter, AYM’nin sonuçlandırdığı iki siyasal parti kapatma dâvası (RP ve FP dâvaları) öncesinde, ön-sorun mekanizmasının işletilmesi yoluyla, Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Her iki durumda da TBMM bu konuyu ‘ihmal’ etmemiş ve yasal norm boşluğunu doldurmuştur. 2820 sayılı SPK, 4.11.1983 tarihli olup; daha önce, 2001 Anayasa değişikliği ile yürürlükten kaldırılan Anayasa Geçici md. 15/3 korumasındaydı. Dolayısıyla, diğer çok önemli alanlara (dernekler, sendikalar, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, kimlik bildirme, … vb.) ilişkin yasal düzenlemeler gibi SPK da, ‘somut norm denetimi yolu’yla Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemeyecek normlar kategorisi içerisinde yer almaktaydı. Gerçi, Geçici md. 15/3 söz konusu yasaların yasama organı tarafından değiştirilmesine engel değildi ancak, bu yol her nedense denenmedi. AYM, SPK md. 103/2’yi iptal etmekle, siyasal partilerin kapatılmasında odak olma kriterinin çerçevesini çizme konusundaki tüm takdir hakkını kendine tanımış oluyordu. Anlaşılacağı üzere, odak olma kavramı, Anayasa yargısını üstlenen organ (AYM) ile, Anayasa’yı yasa yaratma aracılığıyla uygulayan normatif iktidar (TBMM) arasında karşılıklı bir düello sahnesi yarattı. Ancak, bu mücadelede daha avantajlı olan taraf, hiç kuşkusuz, gerektiğinde Anayasa’yı değiştirme (türev kurucu iktidar) yetkisine (ve hatta bu mücadelede rakibi olan Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini daraltma olanağına) de sahip olan TBMM idi. Beklendiği gibi oldu ve ‘türev kurucu iktidar’ sıfatıyla TBMM, odak olma kriterini, AYM’nin (ve aynı zamanda, ‘kurulu iktidar’ sıfatıyla TBMM’nin basit çoğunluğunun) asla ve asla ulaşıp dokunamayacağı en üst norm olan Anayasa’ya taşıdı.

2001 Anayasa Revizyonu ile, siyasal partiler hakkında kapatma dışında daha hafif nitelikteki ‘ara yaptırım’ların öngörülmesinde, Ulusalüstü belgelerin de önemli rolü olduğu yadsınamaz. Nitekim, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’nin isteği üzerine, Avrupa Konseyi Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu’nca, ‘Siyasal Partilerin Yasaklanması, Kapatılması ve Benzer Önlemler Hakkında Genel İlkeler’ adıyla hazırlanan ve ‘Venedik Komisyonu Raporu’ olarak da anılan 10-11 Aralık 1999 tarihli belgenin 3. maddesi, İHAM jürisprüdansıyla oluşturulan ilkelerin altını bir kez daha çizer: ‘Partilerin yasaklanması ya da kapatılması önlemine çok istisnai durumlarda başvurulabilir. Hükümetler ya da devletin diğer organları, yetkili yargı organından bir partinin yasaklanmasını ya da kapatılmasını istemeden önce, ülkenin durumunu dikkate alarak, söz konusu partinin özgür ve demokratik siyasal düzen için gerçek bir tehlike oluşturup oluşturmadığını, bu tehlikenin daha hafif önlemlerle engellenip engellenemeyeceğini değerlendirmelidirler’.[46]. Ayrıca‘Guidelines on Prohibition and Dissoluiton of Political Parties and Analogous Measures’ CDL-INF (2000)-1.Raporun orijinal metnine internet üzerinden erişim için bkz. http://www.coe.fr/venice

Odak olma kavramını AYM ne ölçüde kullandı’

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, AYM odak olma kriterini çoğunlukla kullanmadı, dolayısıyla değerlendirmedi, değerlendiremedi. Zira, bu kriteri barındıran yasa hükümlerini ön sorun yoluyla iptal ederek, kapatma davalarını daha geniş bir hareket alanı içinde sonuçlandırdı.

Ancak, odak olma kriteri Anayasa normu haline getirildikten sonra, AYM artık bu norma dokunamayacağı için, hareket alanı daraldı. Özetle, artık odak olmanın koşullarını belirleyen bir norm var ve bu norm ön sorun yoluyla bertaraf edebileceği bir düzeyde de değil. Yani, partinin, birtakım eylemlerin ‘odağı’ haline geldiğini saptarken, artık anayasal normdaki koşullarla sınırlı.

Peki, ne ölçüde kullandı’ Nasıl yorumladı ve çerçevesini nasıl çizdi’ Geriye doğru giderek; son 10 yıla bakalım:

Gerekçeli kararları AYM sitesinde yer alan son 7 parti kapatma talebi, hep aynı nedene dayanır: (kurulduğu tarihten itibaren aralıksız iki dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimlerine katılmama) Anayol Partisi, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi, Türkiye Özürlüsü İle Mutludur Partisi, Büyük Adalet Partisi, Türkiye Adalet Partisi, Adalet Partisi, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi. AYM bunlarda hep red kararı verdi.

(Kapatma + 46 kişiye 5 yıl siyaset yasağı) 2003/1 Halkın Demokrasi Partisi (Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline gelme)

Başsavcı, iddianamesinde odak hükmünü aktarıyor, ama ne yazık ki hiç değinmiyor, yorumlamıyor ve partini odak haline geldiğini kanıtlamıyor. HADEP’in ön savunmasında da, bu durum eleştiriliyor. AYM ise, bu konuda HADEP savunmasını tekrar özetlemekten ileri gitmemiş.

 (kapatma) 2001/2 Fazilet Partisi (Anayasa’nın 2., 24., 68., 69. ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 78., 86. ve 87. maddeleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemi).

FP’nin savunmasında, odak olma kavramının anlamı geniş biçimde değerlendirilmiş. Şöyle ki:

”İDDİA VE KANITLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

  1. ‘Odak” Kavramının Anlamı ve Unsurları
  2. Anayasal ve Yasal Durum

Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası ‘bir siyasi partinin 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar’ verileceğini belirtmiş olmakla beraber, bu hükümde bir partinin hangi hallerde yasak eylemlerin odağı haline gelmiş sayılacağı açıklanmış değildir. Mamafih, Siyasi Partiler Kanunu’nun değişik 103. maddesinde odak kavramının tanımına yer verilmiştir. Bu maddenin ilgili ikinci fıkrası aynen şöyledir: ‘Bir siyasi parti; birinci fıkrada yazılı fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.’

Görüldüğü gibi, Siyasi Partiler Kanunu’nun yeni 103. maddesi odak olmanın unsurlarını parti üyelerine ve parti organlarına göre ayrı ayrı düzenlemiştir.

  1. a) Yasak eylemlerin parti üyelerince işlenmesi durumu

Bu halde bir siyasi partinin yasak eylemlerin odağı haline gelmiş sayılması için iki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekir:

(1) Söz konusu eylemlerin parti üyelerince ‘yoğun bir şekilde işlenmiş’ olması,

(2) Bu durumun partinin 103. maddenin ikinci fıkrasında belirtilen organlarınca zımnen veya açıkça benimsenmiş olması.

  1. b) Yasak eylemlerin parti organlarınca işlenmesi durumu

Bu halde bir siyasi partinin yasak eylemlerin odağı haline gelmiş sayılması için, bu eylemlerin belli parti organlarınca ‘kararlılık içinde’ işlenmiş olması yeterlidir.

  1. Odaklaşma Halinin Alt Kavramları

Yasak fiillerin partide odaklaştığının tespiti sorunu, odaklaşma kavramının analitik bir incelemesi yapılmadan belirlenemez. Başka bir ifadeyle, gerek hukuki belirlilik ilkesinin gözetilmesi çerçevesinde siyasi hak ve özgürlükleri güvence altına alan, belirsizlikten uzak bir hukuki kavrama ulaşılması gerekse de kelimenin anlamının netleştirilmesi açısından odaklaşma kavramının unsurları ortaya konulmalıdır.

  1. ‘Yoğunluk’

Parti üyelerinin yasak fiilleri yoğun bir şekilde işlemiş olduklarına hükmedebilmek için bu fiillerin hem nicelik hem nitelik hem de sıklık açısından değerlendirilmesi gerekmektedir. Daha açık bir deyişle, ‘yoğunlaşma’dan söz edilebilmesi için, her şeyden önce partinin farklı üyeleri tarafından değişik zamanlarda çok sayıda aykırı fiilin işlenmiş olması gereklidir. İkinci olarak, bu fiillerin aynı zamanda anayasal bakımdan ağır ihlaller niteliğinde olması ve sıkça vuku bulması da gerekir. Bu duruma göre, kimi parti üyelerinin tek tük eylemine bakarak bir partinin anayasal ve yasal anlamda yasak eylemlerin odağı haline gelmiş olduğu söylenemez. Yoğunlaşma kavramı ayrıca, yasak fiillerin muhtelif parti üyeleri tarafından düzenli ve sürekli olarak işlenmiş olmasını da gerektirir. Hatta, bu ihlaller parti teşkilatının çoğunluğunca yurt sathında yaygın olarak işlenmelidir. Buna göre, parti üyelerinin ara sıra, meydana gelen ve düzenlilik göstermeyen, münferit ve arızi eylemlerine dayanılarak o partinin bu nitelikteki fiillerin odağı haline geldiğine karar verilemez.

Nitekim. Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin 12.1.1998 tarihli kararında (Anayasa Mahkemesi Kararları Dergisi, Sayı 34, Cilt 2. s. 1019) Anayasa Mahkemesi ‘… ‘odak olma’ durumunun oluşması için gerekli olan yasak eylemlerdeki nitelik ve nicelik ile bunların tekrarındaki kararlılık gibi öğelerin varlığı konusunda, milletvekillerinin (…) söz ve eylemlerinin tümü değerlendirilmedikçe sağlıklı bir sonuca ulaşılama’yacağına dikkat çekmiştir.

  1. ‘Zımnen veya Açıkça Benimseme’

Siyasi Partiler Kanunu’nun ilgili 103. maddesi, parti üyelerinin yasak eylemleri yoğun bir şekilde işlemiş olmalarını tek başına odaklaşma için yeterli görmemiş; ayrıca bu durumun partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca ‘zımnen veya açıkça’ benimsenmiş olmasını da şart koşmuştur. Bu demektir ki, birden çok sayıda partilinin yasak eylemleri yoğun bir şekilde işlemiş olmaları onlar hakkında (SPK 102. maddeye göre partiden ihraçlarının istenmesi dahil) birtakım müeyyidelerin uygulanmasını gerektirebilirse de, bu eylemler parti organlarınca benimsenmedikleri sürece partinin o eylemlerin odağı haline geldiğinden söz edilemez. Ayrıca, dikkat edilmesi gereken bir nokta da sadece ismen belirtilen parti organlarının bu eylemleri ‘benimsemesi’ veya onaylamasının partiyi ilzam edecek olmasıdır. Yani, partinin bu organlar dışındaki merci, makam ve kurulları ile varsa yan örgütlerinin tutumu odak olma hali açısından nazara alınmayacaktır.

Anılan parti organları, üyelerinin söz konusu yasak fiillerini onayladığını, tasvip ettiğini, beğendiğini, takdir ettiğini vs. alenen ve sözlü olarak ifade etmek suretiyle onları doğrudan doğruya benimseyebilirler. Ayrıca, Kanun bu gibi eylemlerin ‘zımnen’ de benimsenebileceğini belirtmiştir. Bu durumda, parti üyelerinin eylemlerine ilaveten partinin anılan organlarının bir tutum veya davranışı da söz konusu olmak gerekir. Daha açık bir ifadeyle, parti organları parti üyelerinin yasak eylemlerini onayladığını açıkça belirtmese bile, söz konusu kişilere işledikleri yasak fiillerde önceden veya sonradan destek vererek, onları savunarak da onların tutumunu benimseyebilirler. Fakat bunun için de, her şeyden önce, partinin anılan organlarının parti üyelerinin yasak eylemlerinden haberdar olmaları şarttır. Tabiidir ki, bir merciin veya kurulun bilgisi dışında vuku bulan eylemleri ne benimsemesi ne de onaylaması söz konusu olabilir.

  1. ‘Kararlılık’

Yukarıda belirtildiği gibi, odak kavramı bakımından ‘kararlılık’ şartı özel olarak parti organlarının yasak eylemleri için öngörülmüş yasal bir şarttır. Yani, Kanun’da belirtilen parti organlarının yasak fiilleri kararlılık içinde işlemeleri halinde parti bu eylemlerin odağı haline gelmiş sayılacaktır. Burada da iki husus önemlidir. Birincisi, eylemleri parti tüzel kişiliğini bu hususta bağlayacak olan parti organlarının, Kanun’da ismen zikredilmiş olanlardan ibaret olduğudur, ikinci olarak, bu fiillerin söz konusu parti organlarınca kararlılık içinde işlenmiş olması halinde odak olma halinden söz edilebilecektir. Öyleyse, yoğunlaşma durumundakine benzer şekilde, parti organlarının, ara sıra meydana gelen, tek tük ve arızi eylemlerine bakarak o partinin yasak eylemlerin odağı haline geldiğine karar verilemez. Keza, bu fiillerin kararlılık içinde işlenmiş sayılabilmesi için, bu ihlallerin nisbeten kısa bir zaman dilimi içinde değil, kamu oyunda da bu yönde kanaat hasıl edecek şekilde uzun süre devam etmiş olması da gerekir.

Kararlılık kelimesi, ayrıca, eylem iradesindeki sarsılmazlığı, tutumundan hiçbir şekilde caymamayı ve yılmaz bir ruh halini de ifade eder. Dolayısıyla, şu veya bu şekilde parti organlarından sadır olan bir aykırı eylemin yarattığı tepki ve eleştirilere rağmen, tutumunda ısrar etmek ve aynı yolda yürümekten caymamak odaklaşma yönünde bir kanıt sayılabilir. Buna karşılık, eleştiri ve tepkiler karşısında geri çekilen, tevil yoluna sapan, kendini mazur göstermeye çalışan bir iradenin ‘kararlı’ olduğundan söz edilemez.’

Daha sonra, Yüksek Mahkemeniz sonra, ‘Fazilet Partisi’ne ve Üyelerine Yöneltilen İsnadın ‘Odak’ Kavramı Açısından Değerlendirilmesi’ başlığıyla, iddia edilen eylemleri sayfalarca değerlendirmiştir.

Ancak AYM, odak olmanın koşullarını belirleyen ve böylelikle AYM’nin elini kolunu bağlayan yasa normunu (SPK, md. 103/2), ön sorun yoluyla iptal ederek kendine bir yol açmış ve Fazilet Partisini kapatmıştır.

Dolayısıyla, bu davada da odak olma tartışılmamıştır.

Ama karşı oylarda, odak olmanın anlamı tartışılmıştır.

(Kapatma) 1999/1 Demokratik Kitle Partisi

İddianamede, ‘siyasi partilerin Cumhuriyetin ilkelerini tahrip edici bir güç odağı haline gelmesine seyirci kalınamayacağı’ ibaresi geçmektedir. Parti bunu eleştirir ve istenen hususun bu olmadığını vurgular. AYM ise bunu tartışmamıştır.

(Kapatma) 1998/1 Refah Partisi (lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği savı)

Odak olma kavramını Parti savunmasında tartışmıştır.

Ama AYM ön sorun yoluyla yasal engeli kaldırarak kapatma kararı vermiştir.

İHAM ise, Refah Partisi v. Turkey davasında, odak olmayı değerlendirmiş ve şu ilkeleri saptamıştır (paragraf 104):

‘Bir siyasi partinin demokratik ilkeleri yok etmeye yönelik bir tehdit oluşturduğu gerekçesiyle kapatılmasının ‘zorlayıcı bir sosyal gereksinimi’ karşılayıp karşılamadığı sorununa ilişkin olarak Mahkemenin toplu incelemesi aşağıdaki noktalara odaklanacaktır:

 (i) demokrasiye yönelik bir tehdidin mevcudiyetinin kanıtlandığı varsayılarak bu tehdidin yeterince yakın olduğuna ilişkin inandırıcı kanıtların bulunup bulunmadığı;

 (ii )siyasi parti liderlerinin ve üyelerinin eylem ve konuşmalarının bütünüyle ilgili siyasi partiye isnat edilip edilemeyeceği;

 (iii) siyasi partiye isnat edilen eylem ve konuşmaların, ‘demokratik toplum’ kavramıyla çelişen parti tarafından algılanan ve savunulan toplum modelinin sarih bir resmini çizen bir bütün oluşturup oluşturmadığı’

İHAM bu ilkeler ekseninde, ‘siyasi parti üyelerinin eylem ve

Konuşmalarının o siyasi partiye isnat edilebilirliği’ başlığıyla, bu konuları değerlendirmiş, hatta tehdit oluşturmayı ‘kapatılmanın uygun zamanı’ başlığında tartışmıştır.

Burada belirtmek gerekir ki;

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, ‘DEMOKRATİK TOPLUM DÜZENİ HUKUKU’NDA, özellikle ‘Ezelin Fransa’ya karşı’ ve ‘Türkiye Birleşik Komünist Partisi’ davalarında, toplantı ve Örgütlenme hürriyetleri ile ifade hürriyeti arasında bir bütünlük kurdu ama, inanç hürriyeti ile bu hürriyetler arasında ‘TERS SİMETRİ YASASI’nı da uyguladı.[47]

III/II- TÜRKİYE ÖZELİNDE SİYASAL/ TOPLUMSAL DEĞERLENDİRME

SONUÇ YERİNE:

21.Yüzyılda, DTP’ye açılan kapatılma davası nedeniyle Yüce Mahkemenize, Müvekkilimiz adına bu savunmayı sunuyor olmamız, bize biraz anakronik görünüyor. Burası Türkiye denilebilirse de, bu davanın anlamını ulusal ölçekte açıklayabilmek yine de zor. Çünkü, küreselleşen dünyamızda Amerika’da yaprak kıpırdasa Çin’de esintisi duyuluyor. Gerçekten de, gerek AKP’nin, gerekse DTP’nin kapatılma davası, başta tam üyelik hedefiyle aday olduğumuz AB ve dünya kamuoyu tarafından yakından izleniyor. Bu ilginin içişlerimize karışmak anlamına geldiğini söylemek artık pek mümkün değil. Çünkü, 20.Yüzyılın son çeyreğinden, tam tarihiyle söylersek, imzacısı olduğumuz 1975 Helsinki Nihai Senedi’nden bu yana, insan haklarını ilgilendiren konuları izlemek ulusalar topluluğunun hem hakkı hem de görevi. Etnik, kültürel, dinsel, dilsel, cinsiyetle ilgili vb. her türlü ayrımcılığı dışlayan evrensel hak ve özgürlükler, bir bakıma insanlığın anayasası katına yükselmiş bulunuyor.

Siyasal haklar, seçme ve seçilme hakkı da dokunulmaz, devredilmez haklardan ve Kürtlerin partileri ne zaman TBMM’ye girecek olsa, neredeyse vakit geçirilmeden çeşitli bahaneler bulunarak kapatılmak isteniyor, kapatılıyor. Bu durumun sorunun barışçıl çözüm yollarını da tıkadığını görmek gerekir. Silahları susturmanın en akılcı yolu Kürtlerin siyasal temsiliyken, Kürt partilerinin kaderi; tanrılar tarafından, bir kayayı her gün dağın tepesine çıkarıp akşam geri yuvarlamaya sonsuza kadar mahkum edilen efsanedeki Sisiphos’un kaderine benziyor. Barışçıl çözümden, birlikte yaşamaktan yana partiler yeniden yeniden kurulmaya çalışılırken, çözümsüzlük, çaresizlik psikolojisi içindeki gençler de dağa çıkmaya devam ediyorlar.

Oysa, bu sorunun neden hala var olduğunu ve neden çözemediğimizi anlamak için değişen dünyaya ve bir türlü bu değişemeyen devlet zihniyetimize bakmak gerekiyor.

Küreselleşme olgusunun dünyayı nasıl değiştirmekte olduğunu görmemek mümkün mü’ Bütüncül sistem tarzındaki toplumlar, yani kendi içine kapalı toplumsal ve kültürel bütünler kırılmaya uğradı; ulusal aidiyet duyguları zayıfladı. İletişimin yaygınlaşması, bilginin demokratikleşmesi vatandaşların kendini ifade etme, katılım, özgürlük taleplerini artırdı. Ulusal aidiyetin tanıdığı vatandaşlık hakkı, diğerleri gibi olma hakkıyken, kültürel haklar başka olma hakkı olarak öne çıktı. Bu durum. bir yandan çeşitli krizlerin, kopuşların, şiddet türlerinin açığa çıkmasına; diğer yandan etnik, kültürel, dinsel kimliklerin özgürlük taleplerinin, kimliklerin ‘tanınma’ taleplerinin yükselmesi sonucunu getirdi.

 ‘Çalışanlar, işgal altındakiler, kadınlar, çeşitli türden azınlıklar kendilerine bir öznellik yarattılar. Böylelikle, egemenlik altındaki onca kategorinin, kurban olmaktan başka seçenekleri yokmuşçasına, sömürülmesine üzülmekle yetinmek olanaksız hale geldi…..Kurbanlar bir anda yalnızca kurban olmayı bırakıyorlar, durumlarının bilincine varıyorlar, itiraz ediyorlar, konuşuyorlar.’[48] Öznelliklerin yükselişi kendini, Avrupa modernleşmesi krize girerken ve Sosyalist sistem yıkılışa sürüklenirken duyurdu ve dünyayı etkisi altına aldı..

Günümüzde hemen hemen tüm dünyada artık, toplumsal bir dilden kültürel bir dile; toplumsal öznelerden kişisel öznelere ve kültürel hareketlere geçiş çağı yaşanmaktadır. Yeni özneleri ve yeni hareketleri tanımlamak gerekirse; tıpkı ulus gibi, sınıf gibi, kendi kendinin bilincinde, kendine göndermeli bir biçimde hareket etme becerisine sahip öznelerdir, diyebiliriz. ‘Bu özne, her şeyden önce, onu kendinden soğutan ve kendi kendini kurma yönünde hareket etmesini engelleyen şeye karşı savaşım vererek ortaya koyar kendini.’[49]Onları görmezden gelmemize yol açan şey ise;ideolojilerin bakışımızı belirlemiş olması ve bu bakışın nesnesine belli mesafeden bakamaz oluşumuzdur.

Devletin monolitik ve otoriteryan yapısı ve ideolojisi altında, gelmiş geçmiş siyasal iktidarların, siyasal çözüm konusundaki cesaretsizliği ve becerisizliği sonucu, Kürtlerin silahlı başkaldırısının 80’li yılların ortalarında başlamış olması tesadüfle değil, sözünü ettiğimiz konjonktürle açıklanabilir. Her şeyi emperyalist güçlerin kışkırtmasına bağlamak iç dinamikleri görmemek, yok saymak anlamına gelir.

20.Yüzyıl tarihi, Avrupa’yı kana boyayan, II. Dünya Savaşına yol açan faşist, ırkçı, yayılmacı yönetimlerin de, diğer totaliter rejimlerin de yıkılışının tarihi olarak ibretle doludur. Oysa siyasal demokrasiyi yaşatabilenler ulusal birliklerini korumayı başardılar. İspanya ETA, İngiltere IRA ayrılıkçı şiddetini geç de olsa siyasal çözümle durdurabildi. Yugoslavya ise, 2000’li yıllara sarkan bir şiddet ve parçalanma trajedisiyle yıkılıp gitti.

Yakın tarih bize, ulusal devletlerin bekasını sağlayacak en önemli güvencenin siyasal demokrasi içinde, evrensel insan hakları temelinde, kültürel ve siyasal hakların tanınması olduğunu yeterince açıklıkla göstermektedir. Ulus devletin birleştirici, aynılaştırıcı ideolojisinin gereği olan yurttaşlık kavramının siyasal hakların tanınması ilkesine dayandığını bile görmezden gelerek, Kürtlerin siyasal temsilcilerini Parlamentodan çıkartarak, kapatarak, ulus devlet olmanın asgari gereğini bile yerine getirmiyorsak, Kürtleri bir özne olarak tanımak istemiyoruz demektir ki, o zaman silahları nasıl susturacağız’ Evrensel bir insan gerçeği olarak, her zaman ve her yerde, iletişim kurmanın, bütünleşmeyi sağlamanın, birlikte barış içinde yaşamanın yolu, her zaman ‘ötekinin’ olduğu gibi ‘tanınması’ndan geçer.

1- TÜRK DEVLETİNE VATANDAŞLIK BAĞIYLA BAĞLI HERKESİN TÜRK SAYILMASI, BİRLEŞTİRİCİ VE BÜTÜNLEŞTİRİCİ BİR ANLAYIŞ DEĞİLDİR:

Sayın Başsavcı, Anayasanın, Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı herkesi Türk saymasının, birleştirici ve bütünleştirici olduğunu iddia ediyor. Sayın Başsavcıya göre Anayasa’daki vatandaşlık tanımının değişmesini istemek, bölücülük. Oysa asıl bölücülük yaratan şey, Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı herkesi Türk saymaktır. Bu, bütünleştirici değil ayrımcı bir bakış açısıdır. Kürt sorunu her zaman güvenlik politikaları içinde ele alınmış, her türden gelişme ve değişim çabaları bu kapsamda değerlendirilmiştir. Bir etnik grubun (egemen ulusun) hâkimiyeti fikrine dayanan, asimilasyonu amaçlayan, kimlikleri inkâr eden bu politikalar, insan hakları ve demokrasi kavramlarıyla bağdaşmamaktadır. Esasen DTP’ye yöneltilen bölücülük iddiası, Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere karşı tekrarlanmış bir iddianın yansımasıdır. Kürtlerin tüm demokratik hak talepleri, hemen her zaman bölücülük suçlamasıyla karşılaşmıştır. Kürtler ne zaman siyaset yapmak istese partileri kapatılmıştır. Kürtlerin haklarının, Kürt kimliğinin tanınması gerektiğini söyleyen, bu sorunun çözümü için çalışacağını programına koyan bütün partiler bölücülük suçlamasıyla kapatılmıştır.

Kürt sorunu devletin tabu sorunlarından biridir. Hepimiz bu tabunun içine doğduk, etkilendik, Kürtleri tanımadan, anlamadan Kürtler hakkında fikir edindik. Kürtlerin ve kurdukları tüm partilerin bölücü olduğu, ulusun bütünlüğünü tehdit ettikleri yargısının kendisi, bölücülük için uygun bir zemin yaratmaktadır. Kapatılan diğer partiler gibi DTP’de Türkiye’nin bölünmesini istediği için değil; Kürt kimliğinin,dilinin ve kültürel hakların tanınmasını istediği, türdeş ulus yaratma politikasına karşı çıktığı için bölücü olmakla suçlanmaktadır. Devletin bildiğini herhalde Sayın Başsavcı da biliyordur: DTP üniter devletle sorunu olmadığını defalarca açıklamıştır. Bunu anlamak için tüzüğüne, programına, parti yetkililerinin açıklamalarına bakmak bile yeterlidir. DTP programında, Kürt sorunun çözümünün ortak vatanda görüldüğü açıkça yazılıdır.

DTP Meclise girdiği tarihten başlayarak da üniter devlet içinde çözüm aradığını her vesileyle açıklamayı sürdürmüştür. İnternette google girip ‘DTP üniter devlet’ yazdığınızda, DTP, DTP’nin genel başkanlığını, eş başkanlığını yapmış Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Emine Ayna, Nurettin Demirtaş ve DTP’li çeşitli yetkililerin, özeti ‘Kürt sorununun çözümünü üniter devlet içinde istiyoruz’ olan tam 129.000 haber gelmektedir. Sayın Başsavcı DTP’nin parti belgelerine, yetkililerinin açıklamalarına rağmen, onların üniter devletten yana değil bölünmeden yana oldukları konusunda emin görünüyor. DTP’nin programını, DTP’lilerin söylediklerini, yazdıklarını değil, düşündüklerini sandığı şeyi gerçek kabul ediyor. Aslında Kürtleri potansiyel bölücüler haline getiren, kendilerinin Kürt olduklarının kabul edilmesini istemeleri. Sorun bu kadar net ve yalın.

Hepimiz için hayatın bir amacı, bir anlamı vardır. Hepimiz, hayatımızda bir kez olsun ‘Ben kimim’ Niçin yaşıyorum’ Hayatın, benim hayatımın anlamı ne” sorularını sormuşuzdur. Kuşkusuz bu sorulara yanıtımız farklı olmuştur. Farklı olması doğaldır. İçine doğduğumuz dil, yetiştiğimiz aile, bölge, yetişme koşulları, algımızı, kimliğimizi etkiler, belirler. Bu farkın doğal olması yüzündendir ki, hiç kimse bir başkasına ‘Sen kendini öyle değil de böyle tanımlamalısın, senin hayatının amacı, anlamı o değil de bu olmalı.’ diyemez, dememelidir. Herkes, bu yanıtı kendi başına bulmak, bulduğu yanıtın öngördüğü sorumluluğu taşımak zorundadır. Kişi, ancak bunu başardığında onurlu bir hayat sürebilir. Bir insanı, bir halkı onun kendini tanımladığı gibi değil de farklı tanımlamak, onun kendisini dayatıldığı biçimiyle tanımlamasını istemek, şiddetin ta kendisidir. Tanımlamak yerine tanımak, anlamlandırmak yerine anlamaktır doğru olan. Kürtlerle Türklerin yaşam deneyleri, hissettikleri, değer verdikleri, anlam dünyaları farklı olabilir. Bütün bunlar, birinin daha iyi, daha üstün olduğunu değil, farkı gösteriyor. Biz söylesek de söylemesek de benzerlikler kadar farklar da var. Ayrımcılığı doğuran ya da birlikte yaşamayı güçleştiren, farkın kendisi değil, farklara atfedilen değer yargıları. İnsanlar arasında olduğu gibi kültürler arasında da, çok farklı oldukları için değil, bu farka hiyerarşik ve dışlayıcı yaklaştıkları, kendisi gibi olmayana yeterli değeri vermedikleri ve ilgiyi göstermedikleri için sorun çıkıyor.

Dünya da, Türkiye de biz istesek de istemesek de değişiyor. Önemli olan bu değişimin iyiye doğru olmasıdır. Her şey değişiyor ama devlet hep aynı devlet. Farklılığı kabul etmeyen, tek tip vatandaş isteyen, hoşgörüsüz… Devlet ve onun gibi düşünenler, herkesin kendisi gibi düşünmesini, ülkeyi onun gibi sevmesini, herkesin bu değerlere göre hizaya girmesini ister. Oysa insan için tek tutarlı yol, kimsenin efendisi de kölesi de olmamaktır. Ve herkesin ülkesini sevme biçimi farklıdır. İnsan, ülkesini devletin istediği gibi bütün kirlilikleriyle, gizli ilişkileriyle, kayıtsız şartsız da sevebilir, Camus’un dediği gibi de: ‘Yurtseverlik, yurdunun haksız olmamasını istemek ve bunu yurduna söyleyebilmektir.’

Neyse ki yurtseverliği Camus gibi anlayan Türkler de var. Aşağıdaki metin, devletin haksızlık yaptığını gören, bunun son bulmasını isteyen, aralarında ünlü yazar, sanatçı, oyuncu, akademisyen ve meslek odası yöneticilerinden Prof. Dr. İonna Kuçuradi, Prof. Prof. Dr. Şerif Mardin, Prof. Dr. Murat Belge, Prof. Dr. Mete Tunçay, Prof. Dr. Ayşe Buğra, Prof. Dr. Fuat Keyman, Prof. Dr. Gençay Gürsoy, Prof. Dr. Baskın Oran, Prof. Dr. Jale Parla, Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, Osman Kavala, Can Paker, Cengiz Aktar, İbrahim Betil, Oya Baydar, Şevket Pamuk ve Zeynep Tanbay’ın da bulunduğu 100’ü aşkın aydın tarafından Cumhurbaşkanına sunulmuştur. Kürt sorununun barışçıl yollardan çözümü konusunda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü aktif olarak göreve çağıran, ‘Kardeşçe yaşamayı özlediğimizi ilan ediyoruz’ diyen aydınların mektubundan, anlatmak istediklerimizi çok iyi özetlediği için uzunca bir alıntı yapmak istiyoruz:

‘Sayın Cumhurbaşkanı,

22 Temmuz genel seçim sürecinde; yavaşlayan demokratik açılımların hızlanacağı, siyasi ve ekonomik reform çabalarının canlanacağı, Kürt sorununun diyalog yoluyla barışçı yöntemlerle çözülmesi için adımlar atılacağı yönünde sözler verilmiş ve umutlar yaratılmıştı. Ne yazık ki süreç tam ters yönde gelişti; şiddet, ölümler ve tırmandırılan milliyetçilik, sorunun akılcı çözümünün önüne geçti. Kaygı, belirsizlik, güvensizlik duygularının derinleşerek yaygınlaştığı; Türklerin ve Kürtlerin, bu topraklar üzerinde birarada yaşama isteğinin sarsılmaya ve hızla aşınmaya başladığı bir döneme girdik. Bir süre önce başlatılan sınırötesi harekâtın da, bölge halkının içinde bulunduğu koşulları ağırlaştırarak, sorunun çözümüne katkı sağlamak yerine, bunalımı daha da derinleştireceğinden kaygılıyız. Yine de bütün olumsuzluklara rağmen, bu dönemi sonlandırmanın, yüzlerce yıldır birlikte yaşayan halkların kardeşliğini tekrar hatırlamanın ve onarmanın mümkün olduğu inancındayız.

Ülkemizin geleceğinin; ayrımcılık yapmayan, çocuklarını ölüme göndermeyen, adaleti ve barışı esas alan bir anlayışla şekillenmesine duyduğumuz ihtiyaçla, görüşlerimizi sizinle paylaşmak; çözüm yönünde atılacak her adımı ödünsüz savunacağımızı, yanınızda olacağımızı ifade etmek istiyoruz.

DTP Kapatılmamalıdır: Yargıtay Başsavcılığı, DTP’nin ülkenin bölünmez bütünlüğü için tehlike oluşturduğu görüşünde. Biz, iki milyonu aşkın oy almış DTP’nin kapatılmasının, bütünlüğümüz için daha büyük bir tehlike olduğunu düşünüyoruz. Siyasi, iktisadi, insani çözümlerin derhal gündeme getirilmesinin gerektiği bu kritik dönemde, DTP’nin kapatılması davası, gerginliği ve çözümsüzlüğü derinleştirecek, ayakta tutmaya çalıştığımız demokrasiyi ağır şekilde zedeleyecektir. Bu ülkede kendi kimlikleriyle siyaset yapmak isteyen Kürtler yaşıyorsa, partileri de olacaktır. Bu gerçeği bir an önce kabullenmek gerekir.

Sorunun temelinde, farklılıkları kabul etmeyen, tek tip ve itaatkar vatandaş isteyen, kendisi gibi düşünmeyeni affetmeyen devlet zihniyetinin bulunduğu kanısındayız.

Her alanda olduğu gibi, siyasi partiler mevzuatı da, tayin edilen doğrulara itiraz edilmesine tahammülsüz bir anlayışın ürünüdür. Oysa farklılıklarımızı koruyarak bütünsel zenginliğimizi ortaya çıkarabilmenin tek yolu, evrensel değerleri tanımaktan, uygulamaktan geçmektedir. Etnik köken, inanç, kültür, siyasal anlayış farkından doğan çok çeşitli taleplerin olabileceğini, bu taleplerin konuşulmasından, tartışılmasından korkmamak gerektiğini artık öğrenmeliyiz.

 +Tek Etkili Çözüm Yöntemi Diyalogdur: Kürt sorunu, sadece şiddet sorunu değildir; kültürel, sosyal, siyasi, psikolojik, insani, ekonomik boyutları olan; kimlik, adalet, yoksulluk ve yoksunlukla ilgili bir sorundur. Ortada bir sorun varsa, bu sorun nasıl doğdu, neden yaşanıyor, neden hala sürüyor sorularının yanıtını aramak gerekmektedir. Sorunun taraflarının birbirlerinin düşündüklerini, hissettiklerini anlaması önemlidir. Ancak diyalog sayesinde birbirimizi anlayabilir, önyargılardan arınabilir ve gerçekte nasıl ise öyle görmeyi/görünmeyi başarabiliriz. Tanımak yerine tanımlamayı, anlamak yerine anlamlandırmayı, diyalog yerine dayatmayı seçmek; doğruyu yalnız ben bilirim demek, gerçekliği sarsıyor, öfke, kırılganlık ve çatışma yaratıyor. Aklımızı, kalbimizi, bütün anlama pencerelerimizi açık tutacağımız bir diyalog süreci, bizi birbirimize bağlayan bütün ortak duyguları tekrar hatırlamamızı sağlayacak, bizi yakınlaştıracak, birlikte yaşama ve karşılıklı affetme isteğimizi güçlendirecektir.

Ne yazık ki Kürt sorunu hakkında DTP milletvekilleri ve seçilmiş BELEDİYE başkanları dışında herkese, ülkemiz dışındakilere, Amerikalılara, Avrupalılara bile görüşleri soruluyor. Anayasa tartışılıyor; kültürel haklar, vatandaşlık, kimlik, eğitim, yerel yönetim, yargı… her konuda çalışma yapılıyor ama bu çalışmaların hiçbirine Kürtler çağrılmıyor. Bu yok sayma halini haksız, incitici, kaygı verici buluyoruz. Kürt sorunu, ancak tüm tarafların görüşleri dinlenerek, dikkate alınarak çözülebilir. İki milyonu aşkın Kürt vatandaşımızın siyasal temsilcileri olan DTP’li milletvekillerinin muhatap alınmaları; önerilerinin ‘bölücülük’ ve ‘terör örgütüne yardım’ sayma alışkanlığı dışında özgürce tartışılabilmesi, çözüme giden yolun ilk adımı olacaktır.

Eve Dönüş Yasası Gerçekten Kardeşlik Yasası Olarak Tasarlanmalıdır: TCK’nun 221. maddesinin dağdaki gençleri dönmeye ikna edememesinin temel nedeni, onlara onurlu bir dönüş olanağı vermemesidir. Hiç kimse, kendinden bir hiç yaratmak, onurlu bir insan olma hakkından vazgeçmek anlamını taşıyacak, ahlaki iması muhbirlik olan bir dönüşü kabul etmez. İnsan hakları öncelikle insan onurunun korunması anlamını taşır.Yapılacak düzenleme, meydan okuma değil, çağrıya uyma isteği yaratmalıdır. Hiçbir eyleme katılmayanların affı, dönecek olanların topluma onurlu ve sorunsuz şekilde katılabilmelerinin sağlanması, yapılacak çağrının karşılık bulmasını kolaylaştıracaktır. Geçmişte 3713 sayılı Yasa’nın geçici 1. maddesinde denendiği üzere, infaz indirimi getirilmesi, sosyal barışın tesisini kolaylaştıracaktır.

Bizler, bu topraklar üzerinde yaşayan yurttaşlar; aynı acıları, aynı kaygıları paylaşanlar ve umudu barış olanlar, utanmadan birbirimizin gözlerine bakabilmeyi, korkmadan birbirimize sarılmayı, kardeşçe yaşamayı özlediğimizi ilan ediyoruz. Özlemimize sahip çıkacağız, özlemimizi gerçekleştirenlerin arkasında olacağız.’

Görüldüğü gibi aydınlar, Sayın Başsavcı’nın aksine, DTP’nin açık kalmasının değil, kapatılmasının bölünmez bütünlük için tehlike olduğuna işaret ediyor. Kamu vicdanını temsil eden aydınlar, Kürtlere uygulanan ayrımcılığa, baskıya karşı çıkıyor, Kürt kimliğinin tanınmasını istiyor. Sayın Başsavcının benimsediği resmi görüş ise, Kürt kimliğini tanımayı reddediyor; Kürtçenin içine doğan, ninnilerini, masallarını Kürtçe dinleyen, rüyalarında Kürtçe konuşan, kendini Kürt bilen/hisseden Kürtlere siz Türksünüz diyor. Doğruyu yalnız ben bilirim tavrı, çoğulculuğu reddediyor, tekçi, kalıpçı düşünmeyi zorunlu kılıyor. Mutlak doğrunun sahibi olma iddiasından vaz geçmemek, kaçınılmaz olarak totaliter, otoriter anlayışları getiriyor.

 Dünyadaki ve toplumlardaki değişiklikler de, ideolojik çoğulculuğa uygun zemin oluşturuyor. Her alanda çeşitliliğin arttığı, çelişkili süreçlerin iç içe geçtiği bir dünyada yaşıyoruz. Sanayileşme çağının getirdiği standartlaşmayı temsil eden, toptan tüketim, toplu üretim, toplu eğitim ve kitlesel iletişimin politik ifade biçimi olan devletçi ve milliyetçi ideolojiler aşılıyor. Dünyadaki güç merkezlerinin çoğalmasına koşut olarak, toplumdaki güç merkezleri de çeşitleniyor. Aynı türden düşünen bütünsel yapılar dağılıyor, sınıfsal, dinsel, etnik, kültürel büyük gruplar parçalanıyor, kendi içlerinde çatışmaları olan, çelişkili çıkarlara sahip daha küçük gruplara bölünüyor.

Kısaca küreselleşme, evrenselleşme, entegrasyon süreçleri ile yerelleşme, çeşitlenme, parçalanma ve farklılaşma süreçleri iç içe yaşanıyor. Bu durum, hegemonyacı ideolojileri geçersiz kılıyor, ideolojik çoğulculuk için zemin oluşturuyor.

Bugün yaşadığımız temel sorunların kökeninde, devlete hakim bu monist zihniyetin yattığını söylemek yanlış olmaz.

Küreselleşmenin yaşandığı günümüzde, insanlar kendi etnik kimliklerine daha sıkı sarılıyor, ona sahip çıkıyorlar. Bu sahip çıkışın karşısında durulamayacağını dünyada yaşananlar gösteriyor. Diğerinin, azınlıkta olanın kimliğine saygı gösteren ülkeler bütünlüğünü koruyor, kendi kimliğini dayatan, farklı olana yaşama hakkı vermeyenler ise bölünüyor. Bunu anlamak için çevremize bakmak yeterli.

TÜRK KİMLİĞİNİ DAYATMAK, DIŞLAYICI BİR ETKİ YARATIYOR:

Başlangıç bölümünden anayasanın çeşitli maddelerine kadar her yerde geçen ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu’ saptaması, milletin ve ülkenin sahibinin devlet olduğunu gösteriyor. Devlet, millet için değil, millet devlet için var ve o millet de farklılık taşımayan homojen bir millet.

Milleti, devletle özdeşleştiren bu tanım, milleti ırk temelinde açıklayarak, toplumda var olan farklı kimliklere kendini kapatmıştır. Anayasa ve yasalarda sık sık geçen ‘bölünmez bütünlük’ kavramı ve bu bütünlüğün olmadığını ifade etme yasaklarıyla, homojen bir millet yaratılabileceğine inanılmıştır. Oysa gündelik yaşam bu asimilasyon politikası ile gerçeklik arasındaki çelişkiyi her gün sergilemekte. Türk kimliği, tarihsel, dinsel, geleneksel ve kültürel tüm farklı kimlikleri dışlıyor. Millet, ırk birliğine bağlandığından, sonradan edinilmesi olanaksız bir aidiyet söz konusu. Ötekiler, ya kendi kimliklerinden vaz geçerek asimile olacak, ya da kendilerini bu milletten saymayacaklar. Heterojen bir toplumun yasalar ve yasaklarla homojenleştirilmek istenilmesi, kaynaşmayı değil, ayrışmayı güçlendiriyor. Kimliği tehdit edilen, tanınmayan her kültür, doğal ve haklı olarak kendi farklılığını öne çıkarma eğilimi gösteriyor. Milletin, aidiyetlerin çoğulluğunu kucaklayan bir üst kimlik olarak tanımlanmaması, ülkede yaşayan azınlıkların haklı olarak etnik kimlik iddialarında daha yoğunlaşmalarını getiriyor.

Türkiye bir yandan demokratikleşmeye çalışıyor, AB standartlarına uymak için çaba gösteriyor, kurullar kuruyor, sonra kurduğu kurulların raporları resmi görüşe ters düşerse bunları geçerli saymıyor. İnsan haklarına ilişkin olarak ilgili devlet kuruluşlarıyla sivil toplum kuruluşları arasında iletişim sağlamak ve insan haklarını kapsayan ulusal ve uluslararası konularda danışma organı olarak görev yapmak üzere, Başbakanın görevlendireceği bir Devlet Bakanına bağlı olarak oluşturulan İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun ‘Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporundan bir özet vermek istiyoruz:

‘TÜRKİYE’DE AZINLIK KAVRAMI, TANIMI, KÜLTÜREL HAKLAR

Milletler Cemiyeti döneminden bu yana azınlık kavramının ölçütü üçlüdür: etnik, dilsel, dinsel azınlıklar. Bununla birlikte, Türkiye 1923 Lozan’da bunların üçünü de kabul etmemiş ve yalnızca gayrimüslim yurttaşların azınlık olduğunu ve dolayısıyla uluslararası azınlık korumasından yararlanabileceğini kabul ettirmiştir. (Yukarıda da açıkladığımız gibi, Lozan Anlaşması gayr-i müslüm azınlıklar için pozitif hak ve özgürlükler öngörürken Müslüman azınlıklardan söz etmemiştir. Bunun nedeni, Lozan heyetinin Müslüman azınlıklar kavramı içinde yer alan Kürtlerin, Çerkeslerin, Lazların vs Türklerle kaderini birleştirdiğini, Türkiye Hükümetinin onları da temsil ettiğini, yönetimde, mecliste, her alanda eşit haklara sahip olduklarını, bu nedenle azınlık olarak gösterilmelerine gerek olmadığını savunmuştur. Kürt milletvekilleri de her alanda eşit ve beraber olduklarına vurgu yaparak azınlık statüsüne karşı çıkmışlardır. Parantez içi not bize aittir.)

Bununla birlikte, aradan yaklaşık seksen yıl geçmiş olduğu ve bu arada dünyadaki azınlık kavramı, tanımı ve hakları büyük gelişme gösterdiği için Türkiye ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmaktadır. Üstelik, 1990’dan sonra azınlık hakları hem mekân hem de nitelik olarak daha da genişlemiş ve güçlenmiştir. Bu sıkıntılar yalnızca Lozan’ın sınırlı tanımından kaynaklanmamaktadır.

Türkiye, imzaladığı uluslararası sözleşmelere getirdiği bir tür rezervle (çekince, ihtirazi kayıt) daha da dar bir kalıp ileri sürmektedir. Bu ‘Yorum Beyanı’na göre, Türkiye, Lozan’ın yanı sıra 1982 Anayasasının kısıtlamalarını da uluslararası ortamda ileri sürmekte, katıldığı sözleşmelerde getirilen hakların Lozan’da kabul edilenler dışındakilere de getirilmesi ve 1982 Anayasası tarafından yasaklanan haklardan olması halinde uygulanmayacağını bildirmektedir. Türkiye’nin bu konudaki sıkıntılarını iki noktada özetleyebiliriz:

1) Türkiye’nin bu sınırlayıcı tutumu, dünyadaki eğilimlere gitgide ters düşmektedir. BM İnsan Hakları Komitesinin 1990’lardaki yorumundan sonra eğilim, bir ülkede azınlık olup olmadığını o ülkeye sormamak ve eğer ‘etnik, dilsel, dinsel bakımdan farklılık gösteren ve bu farklılığı kimliğinin ayrılmaz parçası sayan’ gruplar varsa, o devlette azınlık bulunduğunu kabul etmek yönündedir. Fakat, bunlara azınlık statüsü tanıyıp tanımamak tamamen ulus-devletin yetki alanına girer.

Burada hemen belirtelim ki Avrupa Birliği’nin, Türkiye’den, farklı kültürel gruplara azınlık statüsü ve hakları tanınması yolunda bir talebi kesinlikle yoktur. Yalnızca, kültürel bakımdan farklı bütün yurttaşlara eşit muamele yapılmasını istemektedir. Bu nokta çok iyi anlaşılmak zorundadır.

2) Türkiye Lozan’ı da gerektiği gibi uygulamamaktadır ve dolayısıyla Türkiye’nin bu kurucu antlaşmasının kimi hükümlerini dahi ihlal etmektedir.

Lozan’ın 39/4 maddesi, ‘bütün TC yurttaşları’na, ‘dilediği dili ticarette, açık ve kapalı toplantılarda, her türlü basın ve yayın araçlarında kullanma’ hakkı getirmektedir. Yani bu kullanımın tek istisnası, resmî dairelerdir. Bu konuda, örneğin radyo ve TV’lerde kimse istediği dilde yayın yapamadığı için 03 Ağustos 2002’de Üçüncü Uyum Paketi çıkartılmış, ama o da uygulanamadığı için bir de 30 Temmuz 2003’te Yedinci Paket çıkartılması gerekmiştir. Kasım 2003 sonunda RTÜK bu konuda bir yönetmelik hazırlamıştır. Burada da zaman ve mekan kısıtlamaları getirilmiştir.

Oysa, örneğin Lozan 39/4 uygulansa, örneğin Kürtçe yayın konusunun getirdiği ve Türkiye’yi boşu boşuna meşgul eden sıkıntılı tartışmalar kendiliğinden sona erecektir. Türkiye’de uluslararası koruma altında azınlık yaratmamak açısından, bütün yurttaşlara mümkün olduğu kadar geniş özgürlükler verilmesi gerektiği açıktır ve bu madde ‘tüm TC yurttaşları’ndan söz etmektedir.

Türkiye’de devletin kendi insanına daha insanca muamele yapmasının, ülkede ‘birlik ve beraberlik’ açısından çok yararlı olacağına kuşku yoktur. Çünkü ‘zorunlu yurttaş’lardan oluşan bir ülke zayıf bir ülkedir. İnsanları mutlu ederek onları ‘gönüllü yurttaş’lar haline getirmek bizzat devleti kuvvetlendirecektir. Devletin en az çekineceği vatandaş, hakkını verdiği vatandaştır.

TÜRKİYE’DE İLGİLİ MEVZUAT VE UYGULAMA

Türkiye’de azınlıkları ve dolayısıyla kültürel hakları ilgilendiren mevzuat, ülkedeki azınlık kavramı ve haklarından daha kısıtlayıcı durumdadır.

Bunun temel kaynağı, Anayasa’nın 3/1 maddesidir: ‘Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir’. Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü son derece doğal ve tüm dünyada tartışmasız kabul edilen bir husustur. Fakat ‘milletin bölünmez bütünlüğü’ kavramı, bizlere doğal gibi gelivermekle birlikte, bir Batılıya son derece terstir. Çünkü bu terimi kullanmak milletin tek parça (monolitik) olduğunu söylemektir ki, milleti oluşturan çeşitli alt-kimliklerin inkârı anlamına gelir ve dolayısıyla demokrasinin özüne karşıdır. Bu ‘yabancı’ oluş durumu uluslararası insan hakları alanında şöyle somutlaş-maktadır: Hakların sınırlandırılmasında kullanılan ölçütlerde ‘milli güvenlik’ ve ‘toprak bütünlüğü’ vardır ama, ‘milletin bütünlüğü’ yoktur. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) kendi önüne getirilen davalarda, ‘ülkede azınlıklar bulunduğunu ileri sürme’nin milli güvenlik nedeniyle engellenemeyeceğini belirterek ihlal kararı vermektedir. Diğer yandan, ‘[Türkiye Devletinin] Dili Türkçedir’ ibaresini anlamak hepten imkansızdır, çünkü devletin dili olmaz. Resmî dili olur ve o ülkedeki yurttaşlar devletle ilişkilerinde bu resmî dili kullanmanın yanı sıra, ülkede çeşitli diller konuşurlar ve bu dillerde yayın yaparlar. Nitekim, 1961 Anayasasındaki ifade: ‘Resmî dil Türkçedir’ biçimindedir (md.3).

Anayasa’nın ve yasaların sayısız maddesinde tekrarlanan ‘devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü’ ilkesi, ‘azınlık yaratmak’ adı altında kültürel alt-kimlikleri reddeder biçimde yorumlanınca, Türkiye’deki mevzuat, ‘alt-kimliklerin tanınması’ halinde bu bütünlüğün bozulmak istendiğini varsaymaya ve dolayısıyla bunu yapanları ‘bölücülük/yıkıcılık’la suçlamaya yönelik bir mevzuat olmaktadır. Terörle Mücadele Kanunu, Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu, Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu, Dernekler Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu gibi önemli yasalarda ‘etnik ve dilsel farklılıklara dayanan azınlıkların var olduğunu ileri sürmek yoluyla azınlık yaratmak’ şiddetle cezalandırılmaktadır.

TÜRKİYE’DE İLGİLİ MAHKEME İÇTİHATLARI

Anayasa Mahkemesi ve Siyasal Parti Kapatma Kararları:

Böyle bir mevzuat karşısında, Anayasa Mahkemesi’nin sık sık parti kapatma kararları aldığına rastlanmaktadır.

Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi’nin, yorum yaparken, hukukun kimi temel kavramlarını gözardı ettiği ve dolayısıyla Türkiye’deki demokrasinin daha da zedelenmesine yol açtığı da doğrudur. Örneğin Mahkeme, Haziran 1994 DEP kapatma kararında ‘Sınırsız hakları sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsız’ olduğunu söylerken, ‘negatif/bireysel hak’ (bütün yurttaşlara verilen eşitlik hakları) ile ‘pozitif/grupsal hak’ (yalnızca dezavantajlı yurttaşlara verilen artı haklar) ayrımını bilmezden gelmiştir. Ayrıca, Mahkeme’nin bu ifadesi, çoğunluğa mensup yurttaşları birinci sınıf, azınlığa mensup yurttaşları ise ikinci sınıf addeder niteliktedir.

Anayasa Mahkemesi örneğin TEP kapatma kararında, önce farklı kimliklerin varlığından söz etmenin mümkün olduğunu söylemiş, ama hemen arkasından farklı kimlikler bulunduğunu söylemenin ‘zamanla bütünden kopma eğilimine’ gireceğini ekleyerek eski tutumunu sürdürmüştür (TEP kapatma kararı, E:1979 /1, K:1980/1).

Bu tutum, Türkiye’de farklı etnik, dinsel, kültürel vs. kökenden kişilerin varlığının tanınmasının, devletin parçalanmasına yol açacağı korkusundan kaynaklanmaktadır.

TÜRKİYE’DEKİ DURUMUN TEMELLERİ

İncelediğimiz bu azınlıklar konusunun Türkiye’de çok dar ve çok yanlış bir açıdan ele alındığı açıktır. Bu açının temel direkleri şöyle özetlenebilir:

1) Türkiye, azınlık kavramının ve hukukunun dünyadaki gelişmelerini izlemek yerine, 1923 yılına takılıp kalmakta, üstelik 1923 Lozan’ı da yanlış/ eksik yorumlamaktadır.

2) Azınlığın farklı kimliğinin kabulü ile azınlık statüsü/hakları vermek aynı şey sayılmakta/sanılmaktadır. Oysa birincisi objektif bir durumdur, ikincisi ise devletin bileceği iştir.

3) Demokrasi anlamına gelen ‘iç self-determinasyon’ ile parçalanma anlamına gelen ‘dış self-determinasyon’ aynı şey sanılmakta ve sonuçta farklı kimliklerin tanınması ile devlet toprağının parçalanması aynı şey sayılmaktadır.

4) Millet konusunda teklik ile birlik aynı şey sayılmakta/sanılmakta ve birincinin ikinciyi gitgide tahrip etmekte olduğunun farkına varılmamaktadır.

5) Bir millet olarak Türklerden söz ederken, ‘Türk’ teriminin aynı zamanda bir etnik (hatta, dinsel) grup anlamına geldiği görülmemektedir. Bu durumların ortaya çıkmasının, biri kuramsal diğeri de tarihsel/siyasal olmak üzere iki temeli vardır.

Kuramsal Neden: Türkiye Cumhuriyeti’nde Alt-Üst Kimlik İlişkisi Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra onun yerine geçerken, onda bulunan alt-kimlikleri (çeşitli etnik, dinsel, vs.grupları) olduğu gibi miras almıştır. Fakat İmparatorluk’daki üstkimlik (devletin yurttaşına verdiği kimlik) ‘Osmanlı’ iken, Türkiye Cumhuriyeti’nde ‘Türk’ olarak belirlenmiştir. Bu üst-kimlik, vatandaşı ırk ve hatta dinle tanımlama eğilimindedir. Ör. ‘Yurt dışındaki soydaşlarımız’ dendiği zaman Türk etnik kökenden olanlar kastedilmektedir. Diğer yandan ‘Türk’ sayılabilmek için ayrıca ‘Müslüman’ olmak gerektiği, gayrimüslim yurttaşlarımıza ‘Türk’ değil ‘Vatandaş’ denmesinden de bellidir. Türkiye’de hiç kimse örneğin bir Rum veya Musevi yurttaştan söz ettiği zaman ‘Türk’ dememektedir, çünkü Müslüman olmayan bir yurttaştan söz etmektedir. Bunun devlet uygulamasına ilişkin üzücü örnekleri yukarıda yeterince verilmiştir.

Bu durum, kendini Türk ırkından saymayan diğer alt-kimlikleri yabancılaştırmış ve sorun yaratmıştır. Eğer bu üst-kimlik ‘Türkiyeli’ olsaydı, bu durum ortaya çıkmazdı. Çünkü tamamen ‘toprak’ esasına dayandığı ve ‘kan’ esasını tamamen dışladığı için bütün altkimlikleri eşit biçimde kucaklayacak ve işin içine etnik, dinsel vs. özellikleri karıştırmamış olacaktı.

Bu konuda, 82 Anayasasının vatandaşlık tanımı, Atatürk’ün 1924 Anayasasının tanımından çok daha dardır. 24 Anayasası, ‘Türkiye Ahalisi’ terimini kullanmıştır. Bu terim, yalnızca üzerinde yaşanan toprağa gönderme yaptığına değindiğimiz ‘Türkiyeli’ biçimindeki üstkimliği çağrıştırmaktadır. Bu üstkimlik, eskiden özdeş sayılan ‘milliyet’ (belli bir etnik kökene mensubiyet) ile ‘vatandaşlık’ (bireyin devletle hukuksal ilişkisi) kavramlarını ayrı ve bağımsız kavramlar olarak ele almayı sağlayacak ve bu toprakta yaşayan bütün alt-kimlikleri istisnasız kucaklayacaktır. Böylece ‘Gönüllü’ vatandaşlardan oluşacak ulusun, devletini çok daha büyük bir istekle benimseyeceğine hiçbir kuşku yoktur.

Tarihsel ve Siyasal Neden: Sevr Sendromu 1990’ların başında Türkiye’nin parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu hususunda bir ‘Sevr Sendro-mu’nun yaşandığı bilinmektedir. Fakat böyle bir havanın bugün de ileri sürülmesi ve bir ‘paranoya’ haline gelmiş olması rahatsız edici ve milleti zayıflatıcı bir durumdur. Bugün Doğu Karadeniz’de bir Pontus Devleti’nin kurulacağından, Dönmelerin Türkiye’yi idare ettiğinden, Fener Patrikhanesinin İstanbul’da bir tür Vatikan devleti kuracağından söz edenler böyle bir havayı yaratmaya özen göstermektedirler. Bu türden bir atmosfer, Türkiye’deki en masum kimlik taleplerini bile Türkiye’nin parçalanmak istendiği biçimde yorumlamakta ve anında bastırmak istemektedir. Bu durum, aynı zamanda, büyük Batılı ülkelerin müdahalesini de davet etmektedir, çünkü Türkiye’nin AB’ye girebilmek için kendi imzasıyla rıza gösterdiği demokrasiye aykırılık oluşturmaktadır. Kendi yurdunda böyle bir paranoyayla demokrasiyi geciktirmek, Türkiye’ye hizmet değildir. Özellikle Kürtçe’nin kullanılması konusunda getirilmek istenen reformlar söz konusu olduğunda, hemen Türkiye’nin parçalanacağından söz edilmekte, bunun terörü canlandıracağı söylenmekte, her türlü reform böyle bir paranoya havası içinde engellenmek istenmektedir. Oysa, bunu yapanlar, reformlar engellendiği takdirde kimi çevrelerin terörü tekrar tek alternatif olarak algılamaya sürüklenebileceğini görmemektedirler.

Bununla birlikte, AB’ye hazırlık süreci, Türkiye’deki azınlık hakları ve kültürel haklar konusunu çok olumlu bir sürece sokmuştur. Bu süreç, 1920 ve 30’larda Kemalizm’in ülkeyi çağdaşlaştırmak için ‘yukarıdan devrim’le yaptığı hukuk reformlarının doğrudan devamı niteliğindedir. Nasıl bu yıllarda Kemalist yukarıdan devrime aşağıdan yukarıya şiddetli tepkiler (‘irtica’) gelmişse, bugün de bu Uyum Paketlerine tepki gelmektedir. Bu ‘Sevr Paranoyası’nın beslediği zihniyet, reformlara şiddetle direnmektedir.

SONUÇ

Yıllarca çok farklı kültürlerin barındığı Anadolu coğrafyası, kültürel ve tarihsel zenginliklerin de beşiğidir. Osmanlı döneminde ümmet anlayışıyla birçok kimliği bünyesinde barındıran dönemin ardından Türkiye’de tek kültürlü homojen bir ulus oluşturma yolunda ciddi adımlar atılmıştır. Ama farklı kimlik ve kültürler bir mozaik olarak Anadolu topraklarında varlığını sürdürmeye devam etmiştir.

Kemalist devrimin yapıldığı 1920 ve 30’larda çok doğal olan bu tutum, bizzat Atatürk’ün ‘Muasır Medeniyet’ tezi icabı artık geride kalmıştır. Bugün Muasır Medeniyet 1920 ve 30’ların Avrupası değil, 2000’lerin Avrupasıdır. Artık, vatandaşlık anlayışının yeniden gözden geçirilerek, çağdaş Avrupa’daki çok kimlikli, çok kültürlü, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcu bir toplumsal modelin örnek alınması zorunludur.

Buna göre özgür, bağımsız, yaratıcı yetenekleri ile kültürel haklarını rahatça kullanabilen, hak ve görevlerinin bilincinde olan bireylerin sahip bulundukları siyasal ve hukuksal statünün tanımlanması gerekir. AB Uyum Yasalarıyla parça parça yapılmak istenen bu tanımlama,

a- Bireysel özgürlüklere sahip olma hakkı,

b- Ekonomik ve toplumsal olanaklardan özgürce yararlanma hakkı,

c- Devlete katılma hakkı,

d- Kültürel çoğulculuk hakkı

ilkelerinin, yasalarımızın tümünün taranması sonucu hayata geçirilmesiyle mümkündür. Bu ilkelerin uygulanması anlamında:

1) Türkiye Cumhuriyeti anayasası ve ilgili yasalar; özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik bir içerikte ve toplumun örgütlü kesimlerinin katılımıyla yeni baştan yazılmalıdır.

2) Eşit haklı vatandaşlık temelinde, farklı kimlik ve kültüre sahip kişilerin kendi kimliklerini koruma ve geliştirme hakları (yayın, kendini ifade, öğrenim gibi) güvence altına alınmalıdır.

3) Merkezî yönetim ve yerel yönetimler, yurttaşların katılımını ve denetimini esas alacak bir biçimde şeffaflaştırılmalı ve demokratikleştirilmelidir.

4) İnsan hak ve özgürlüklerine yönelik evrensel normları içeren uluslararası sözleşmeler ve temel belgeler, özellikle de Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesi çekincesiz imzalanarak onaylanmalı ve hayata geçirilmelidir. Bundan sonra, artık uluslararası sözleşmelere Türkiye’deki alt kimliklerin inkarı anlamına gelecek çekinceler ve yorum beyanları getirilmemelidir. ‘ (Yayıma Hazırlayanlar, Prof. İbrahim Ö. Kaboğlu ‘ Kemal Akkurt, s.287 vd)

Evet, görüldüğü gibi Sayın Başsavcı’nın suç addettiği, bölücülük saydığı hususların demokratik ülkeler için olması gereken olduğunu, devletin oluşturduğu bir kurulun raporundan aktardık. Gerçi böyle bir rapor düzenledikleri için kurul üyelerinin başına gelmeyen kalmadı tabii ama sonuçta devletin böyle bir rapor hazırlama ihtiyacı duymuş olması ve bu raporu hazırlayanları bu alanda yetkin görerek onları görevlendirmiş olduğunu gözardı edemeyiz.

ANAYASALARDA VATANDAŞLIK TÜRK ETNİK TEMELİNE BAĞLANMIŞTIR:

Bütün hayatını Kürt sorununun çözümüne vakfeden bir Kürt aydını olan Tarık Ziya Ekinci’nin değindiği anayasa sorunları, meselenin özünü vermektedir: ‘1924’den beri devam ede gelen Anayasalarımızın temel felsefesini oluşturan bir diğer öğe de ‘vatandaşlığa’ ilişkin tanımlamadır. T.C. Anayasalarının özünü oluşturan vatandaşlık tanımı son derece önemlidir. Çünkü Türkiye gibi çoğulcu bir toplumda ırk esasına göre bir vatandaşlık tanımı benimsenmiştir. Oysa, çağdaş çoğulcu toplumlarda bir ırkı ya da bir etnik grubu çağrıştıracak biçimde vatandaşlık tanımı yapılmaz. Diğer bir deyimle, çoğulcu bir toplumda herkesin tek bir ırktan ve tek bir kültürden olmasını zorunlu kılan bir vatandaşlık anlayışı hukuk dışıdır. 1924 Anayasası’nın 88/1. maddesi vatandaşlığı şöyle tanımlar:’ Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.’ Bu tanıma göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes Türk olmak zorundadır. Diğer bir deyimle bir kimsenin TC vatandaşı olabilmesi için mensup olduğu etnik grubu reddederek Türk olmayı kabul etmesi gerekir.

Türk etnik grubuna mensup olmayı çağrıştıran bu vatandaşlık anlayışı 1961 ve 1982 anayasalarında daha da belirginleştirilerek tekrarlanmıştır. Örneğin 1982 Anayasası’nın 66/1. maddesinde ‘Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür’ tanımı kullanılırken etnisiteye daha radikal bir vurgu yapılmıştır. Görüldüğü gibi tüm anayasalarda vatandaşlık Türk etnik temeline dayandırılmıştır. Ancak 1924 anayasasında daha esnek bir ifade kullanıldığı için buradaki tanım görece daha ılımlıdır.

Sonuç olarak Cumhuriyetin kuruluşundan başlayarak günümüze kadar gelen anayasaların tümünde Türk olmak vatandaş olmanın önkoşulu sayılmıştır. Bunun, tarihen oluşmuş bir isim olduğu, farklı etnik özelliklere saygı gösterildiği, iddiası gerçekçi değildir. Uygulamada, asimilasyonu reddederek, mensup oldukları etnik grubun tanınmasını isteyenlerin eşit vatandaş muamelesi görmedikleri herkesin bildiği bir gerçektir. Türkiye’de vatandaşlık haklarını kullanabilmek için tek koşul Türk olmayı benimsemektir. Diğer bir deyimle Türk olmak ya da Türk olmayı kabul etmektir. Türkiye Devleti , ülkede yaşayan herkesin Türk kimliğini ve kültürünü kabul etmesini vatandaş olabilmenin zorunlu koşulu saymaktadır. Kimlik, dil ve kültür haklarını koruyarak vatandaş olmayı isteyenler ise eşit haklı, asli vatandaş olarak tanınmamaktadır. Bunlar sadece görevleri olan, fakat hakları olmayan ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmektedir.

Cumhuriyetin kuruluşundan beri Türk kimliğini benimseme zorunluluğu, türdeş bir ulus oluşturma politikasının özü sayılmaktadır. Bu nedenle, Kürtlerin kimlik, dil ve kültür haklarını koruyarak vatandaş olma istekleri reddedilmektedir. Kürtlerin talepleriyle, Türkiye Devletinin türdeş ulus oluşturma politikası arasındaki çelişkinin çözümü için geliştirilen önlemler, devletin Kürt politikasının esasını teşkil etmektedir. Bu çelişkinin demokratik yöntemler yerine, baskıya dayanan asimilasyoncu yöntemlerle aşılmak istenmesi ‘Kürt sorunu’ olarak karşımıza çıkmıştır. Çıkış nedeni incelendiğinde Kürt sorununun özü itibariyle insan ve vatandaşlık haklarına saygılı bir demokrasi sorunu olduğu kolayca anlaşılır. Ne var ki Türkiye’de demokrasi yeterince gelişmediği için Türkleşmeyi dayatan resmi politika dışında başka bir çözüm biçiminin üretilmesi mümkün olmamıştır. Oysa dünyada türdeş ulus oluşturma çabaları terkedilmiş, eşit haklı vatandaşlık anlayışına dayanan çok kültürlü toplum modelleri benimsenmiştir. Vatandaşlık tanımı da Anayasanın temel felsefesiyle ilgilidir.’ (T.Z.Ekinci, Vatandaşlık Açısından Kürt Sorunu ve Bir Çözüm Önerisi)

MEVCUT ANAYASAL KİMLİĞİ SORGULAMALIYIZ:

Anayasa, farklı kimlikleri yok sayarak, farklı düşünceleri engelleyerek özgürleşmenin, demokratikleşmenin önünü tıkamakta. Türk kimliği anlayışı sorgulanmadan Kürt sorunu çözülemez. Devlet, öncelikle farklılıkları reddeden resmi tarih ve ideolojisini, militer yapısını terk etmeli. Kim hangi kimliğini, hangi değerini korumak istiyorsa koruyup, geliştirebilmeli. Devlet, toplumu yansıtmalı. Kışkırtılmadıkça, farklı kimliklerin bu topraklarda beraber yaşayabildiğini biliyoruz. Sorunların ve tarafların varlığı, Anayasadaki vatandaşlık tanımını benimsemeyenlerin olduğunun açık kanıtı.

Bütünleşmek istediğimiz Avrupa, kendi bütünleşmesinin ve bunu sürdürebilmenin tek yolunu, farklılıklarını koruyabilecekleri ortak bir çatıda görüyor. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve ortak belgelerle oluşan ulusal üstü, devletsiz hukuk anlayışı ile birlikte uluslararası bir anayasanın da çerçevesi beliriyor. Oluşan devletsiz hukukun en temel yaklaşımlarından biri de, çoğulculuğun, toplumu sarssa bile farklı olma hakkının korunması. Türkiye de bireysel başvuru hakkını tanıyarak, uluslararası mahkemenin denetimini tanıdı. Devleti tek kural koyucu olmaktan çıkıyor, devletin hukuk alanındaki iktidarı parçalanıyor.

Türkiye’de, etnik, din ve yaşama kültürü açısından farklı gruplar var. Bu farklı unsurları kendi istekleriyle bir arada tutmanın yolu, onları olmayan bir bütünün içinde erimiş saymaktan değil, kendi kimlik ve kültürlerini geliştirebilmelerinin önünü açmaktan geçiyor. Devlet, Kürt siyasal örgütlerinin öne sürdükleri tezlerin tümünü reddetmektedir. Onların ne kurucu asli unsur, ne ayrı bir halk, ne de azınlık olarak tanınmalarını kabul etmek istemiyor. Devlet açısından Kürtler asimile olmaya mahkum ve mecbur Türkiye vatandaşlarıdır. Bugüne kadar uygulanan politika bu anlayış çerçevesinde yürütülmüştür. 1991’de Kürt realitesinin tanınmış olması sonucu değiştirmemiştir. Oysa Türkiye’nin bütünlüğünün güvencesi ortak bir hayat tahayyülüdür ve bu da yeni bir toplumsal proje ile, oluşmasına hepimizin katılacağı yeni bir anayasa ile sağlanabilir.

Vatandaşlık, tüm etnik grupları temsil edecek şekilde yeniden düşünülmeli. Farklılıkların bir arada yaşamasını sağlayacak bir kimlik anlayışı arayışında, yalnızca farklı kimliklerin tanınması değil, ötekine karşı sorumluluk taşıyan bir anlayışın da gözetilmesi önemli. Susturulmuş, imtiyazsız, kaygılı kimliklere diğeriyle eşit muamelesi yapmak, çoğu zaman sorunun yalnızca kağıt üzerinde çözülmüş görünmesini sağlıyor. Nitekim birçok batı ülkesinden önce kadına seçme-seçilme hakkı tanımış olmamızla övünür dururuz ama meclisteki ve genel olarak yöneten konumundaki kadın sayısı acınacak kadar az.. Ötekinin varlığının kabulü ve ona adeta katlanılması yetmiyor. Kişinin, grupların her türlü baskıdan arınarak tüm potansiyellerini harekete geçirebileceği özgürleşme sürecinin önü, ancak ötekine sırtını değil yüzünü çeviren, haklarını kullanmasını yalnızca onun sorunu olarak görmeyen sorumluluk anlayışının kabulü ile olanaklı. Bu da ırksal, etnik öğelerden soyutlanmış, ortak bir hukuka özgür iradeyle katılmayı içeren, milliyetin vatandaşlıkta eridiği bir üst kimlik kavramına yakınlaştırıyor bizi.

DEMOKRATİK BİR SÜRECİN ÜRÜNÜ OLAN BİR ANAYASA ÇÖZÜME YARDIMCI OLACAKTIR:

Bir anayasanın içeriği kadar nasıl yapıldığı da önemlidir, nitekim bu amaçla yola çıkan Sivil Anayasa Girişimi tarafından başlatılan ‘Anayasamı İstiyorum!’ Kampanyası, toplumda büyük ilgi uyandırmıştır. Bu kampanya yürütücüleri çağdaş demokrasilerin yüzlerce yıllık deneyiminden süzülen birikimi şöyle aktarıyorlardı: ‘Anayasa, devletin yapısını, siyasal rejimi belirleyen teknik bir metin olmaktan ibaret değil, hayatımızın hemen her alanını etkiliyor. Akla gelebilecek tüm hak ve özgürlükler, hepsi Anayasa’da ifadesini bulur. Bu yüzden Anayasa tartışması, yalnızca uzmanlara ve siyasetçilere bırakılamayacak kadar önemli.

Bu ülkede nasıl yaşamak istediğimizi bize soran hiç olmadı. Toplum nasıl yaşamak, nasıl yönetilmek istiyor, tercihleri ne’ Bu soruların yanıtlarının bilindiği iddia edilemez. Etnik köken, din ve yaşama kültürü açısından farklı olanların, yan yana, birbirini ezmeden, ezdirmeden yaşamanın yolunu birlikte arayıp da bulamadığı için, gönüllü olarak itişip kakıştığını kim söyleyebilir’

1982 Anayasası da toplumun ne istediğini hiç merak etmeyen, onu tebaa olarak gören aynı zihniyetin ürünü. Toplum da Anayasa’ya, devletin yaptığı, değiştirdiği, istediğinde ihlal ettiği kurallar çerçevesi olarak bakıyor. Kendi taleplerini, çözümlerini, mutabakatlarını yansıtmadığı için sahip de çıkmıyor. Bu defa farklı olmalı. Gündelik hayatımızı doğrudan etkileyecek, toplumda çatışma yaratan konuların hepsinin yer alacağı bu metnin oluşumunda yurttaşlar olarak sözümüzü söylemeli, nasıl yaşamak istediğimize kendimiz karar vermeliyiz.

Demokratik bir anayasa, demokratik bir toplum anlamına gelmiyor. Toplum, kendine yukarıdan dayatılan kuralları içselleştirmiyor, sahip çıkmıyor. Anayasanın toplum sözleşmesi niteliğini kazanması için, bu ülkede yaşayan farklı kimliklerin/kesimlerin/görüşlerin ortak noktalarda buluşmaları gerekir. Her kesimin görüşlerini açıkladığı, etkilemeye ve etkilenmeye açık olduğu, birbirini dinlerken dönüştüğü, toplumun bu tartışmadan haberdar olduğu, bilgilendiği bir süreci yaşamak zorundayız. Yurttaşlık bilincinin geliştiği, haklarımızı öğrendiğimiz, uygulamaya başladığımız, siyasal kültürün değiştiği böyle bir sürecin sonunda hazırlanacak anayasaya ‘İşte benim Anayasam’ diyebiliriz. Ancak kendi anayasasını yapmayı başarmış bir toplumun üyeleri, o anayasaya sahip çıkar, kurallarına uygun davranır, değiştirilmesine, ihlal edilme-sine kayıtsız kalmaz.

Toplumun bilgilendirilmesine ve katılımına açık yaşanacak demokratik bir tartışma sürecinde biz de yurttaşlar olarak nasıl bir Türkiye’de yaşamak istiyoruz, tercihlerimiz ne, birbirimizi ezmeden, ezdirmeden yan yana nasıl yaşarız gibi soruların yanıtlarını arayarak bulabiliriz. Farklı toplumsal kesimlerin, birarada yaşamanın ortak kurallarını birlikte belirledikleri bir toplumsal sözleşme, giderek derinleşen, kamplaşan toplumun sorunlarının çözümünü de getirir.

Bütün dünyada Anayasaların oluşturulmasında iki yol vardır. Bir anayasa ya devlete egemen güçlerle toplum arasında dayatmacı ve zorlayıcı bir uzlaşma ile yapılır. Ki, bu anayasalar otoriter ve baskıcıdır. Ya da toplumu oluşturan çeşitli sınıf ve katmanlarla farklı etnik ve dinsel topluluklar arasında sağlanacak bir ortak mutabakatla hazırlanır. Bunlar da demokratik anayasalardır.

Birinci tür anayasalar devleti temsil eden güçler tarafından hazırlanarak toplumun onayına sunulur. Çoğu kez, hiçbir değişiklik yapılmasına olanak tanınmadan onaylanması istenir. Bu anayasalar doğası gereği dayatmacı ve otoriter anayasalardır. Dayatmacı anayasalarla toplumun tümünü kucaklayan, çağdaş anlamda demokratik bir hukuk devletinin kurulması mümkün değildir. Devlet nasıl bir yönetim biçimi öngörmüşse, toplum onunla yetinmek zorundadır. Bu tür anayasalarla oluşacak düzen barışçı olamaz. Aksine otoriter ve çatışmacıdır. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar yapılan anayasaların tümü devlete egemen güçler tarafından hazırlanmış ve topluma dayatılmış anayasalardır. Bu anayasalarla Türkiye’de ne demokrasi kurulabilmiş, ne toplumsal barış ne de ekonomik kalkınma sağlanabilmiştir. Ancak, toplum otoriter yöntemlerle hizaya sokularak baskı altında yönetilmiştir”

Kuşkusuz, anayasanın içeriği kadar yapılma yönteminin ne getirip ne götürdüğünü en iyi bilebilecek durumda olanlar, Anayasa Mahkemesi üyeleridir. Anayasa açısından toplumun, toplumsal düzenin en sağlıklı fotoğrafını sizler çekebilirsiniz. Yine, uygar dünyada anayasalar nasıl yapılmış, nasıl içselleştirilmiş, nasıl uygulanıyor, parti kapatmaya ilişkin maddelerin yorumu nasıl gelişime ayak uyduracak şekilde yapılıyor, aynı toplum içindeki farklılıkların birlikte yaşaması için nasıl bir yorum tarzı benimseniyor kuşkusuz bunu da en iyi bilebilecek durumda olanlar Anayasa Mahkemesi üyeleri olmalıdır. Anayasanın 90. maddesi, mevzuatın çağdaş, demokratik yorumu için elverişli bir zemin yaratmıştır. Biz, siyasi parti kapatma kararıyla ilgili olarak bütün bunların dikkate alınacağına inanmak istiyoruz.

İNSAN HAKLARINI İÇİMİZE SİNDİRMELİYİZ:

İnsan yalnızca aklıyla, bilgisiyle ve gerçekleriyle yaşayamaz, yaşamına anlam katacak ilişkilere, düşlere, duygulara, değerlere ihtiyacı var. Çabalarımıza, umut ve umutsuzluğumuza anlam katan ilişkilerimizse, bunun siyasete de yansıması gerekmez mi’ Bu ilişkiler yaşamazsa daha vahşi bir toplumun oluşmayacağının güvencesi ne’

Basitleştirilmiş, farklılaştırılmamış bir eşitlik ve özgürlük anlayışı türdeşleştirmeyi ve dolayısıyla baskıyı getiriyor. Çoğulcu bir eşitlik ve özgürlük anlayışını savunmak gerekiyor, bu aynı zamanda bir devlet politikası olmadan, Anayasaya yansımadan hayata geçemez. Farklılaştırılmış eşitlik ve özgürlük anlayışının gerçekleşebilmesi, daha ayrıcalıksız durumda olan bireylerin, grupların haklarının diğerlerine karşı korunmasını ve genişletilmesini gerektirir, onların yok sayılmasını değil.

Şimdi, insan hakları yalnızca bireyin sivil, siyasi, ekonomik ve sosyal klasik haklarını değil; çevre, kültür ve kişinin farklı olma ve ötekine karşı sorumluluğunu da kapsayan çoğulcu, demokrat ve sürekli gelişen, değişen bir içeriğe sahip. O halde devletin ideolojisi de, tüm görüşlerin denkliğini kabul eden, çoğul gerçekleri ve kimliği barındıran, ekonomiye yalnızca ekonomik değerlerle yaklaşmayan insan hakları ideolojisi olmalıdır. İnsan haklarının kaynağı hukuk değil; insanlık, insan doğası, ahlak. İnsan haklarına yaşamak için değil, onurlu, özgürce ve insan gibi yaşamak için gereksinim duyuyoruz.

2- KÜRT SORUNUNU YAŞAYANLAR NEDEN SİLAH DEDİ’

Sayın Başsavcı, DTP’nin ülkenin bölünmez bütünlüğü için tehlike oluşturduğu görüşünde. Aslında bu görüş, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Türkiye için şaşılacak, yadırganacak bir görüş değil. Kürtler ya yok sayılıyor ya tehlike sayılıyor.

Hükümet Kürt sorunuyla ilgili olarak ABD ile konuşuyor, AB konuyu gündemine alıyor, bölge valileri ile toplantı yapılıp görüş alışverişinde bulunuluyor ama Kürtlere sormaya gerek duyulmuyor. Hatta hükümet temsilcisi tüm partileri bilgilendirirken bile DTP’yi yok sayıyor. Genelkurmay Başkanı DTP’nin adını ağzına almak bile istemediğini söylemekten kaçınmıyor. Anayasa Mahkemesi, yani herkese adil davranmasını, eşit mesafede olmasını haklı olarak beklediğimiz, ülkenin en yüksek hukuk kurumu kuruluş kokteyline tüm parti temsilcilerini davet ederken DTP temsilcilerini davet etmiyor. Meclisteki partiler, AKP, CHP ve MHP, Kürtlerin yasal temsilcisi olan DTP’ye ateş püskürüyor. Hemen hemen tüm iktidar sahipleri, DTP kapatılmalı diyen Başsavcı gibi düşünüyor. Asıl sorun da bu zaten: Kürtlerin varlığının kabul edilmek istenmemesi.

Ortada bir sorun varsa bu sorun nasıl doğdu, neden hala sürüyor, gencecik çocukları ölümü göze alarak dağa çıkmaya iten nedenler nedir sorularının yanıtını aramak zorunludur. Neden silaha sarıldılar, şiddet neden sürüyor sorusunun bir yanıtı olmalı. Bu yanıtı aramadan, bulmadan, savaşmak, imha etmek çözüm getirmiyor. Çözüm getirmediğini generaller bile ifade ediyor.

Hukuk, hukuk dışında bir çözüm bulunamadığında devreye girer. Bir sorun oluştuğunda doğal olan, sorunun taraflarının konuşması anlaşmasıdır, bir anlaşma sağlanamıyorsa hukuk devreye girer. Kamuyu ilgilendiren bir suçun işlenmesi halinde yine hukuk devreye girer. Suç işleyen DTP’liler varsa yargı yoluna başvurulması olağandır. Ama 15 yılda, Kürtlerin kurduğu 6 partinin 6’sı için de kapatma davası açılmışsa ciddi bir sorun var demektir. Bundan çıkan tek sonuç vardır, o da Kürtlere söz hakkı tanınmak istenmediği, Kürtlerin parlamentoda temsiline izin verilmediğidir. Yüzde on barajı zaten Kürtlerin temsilini kısıtlamaktadır. Peki Kürtlere siyaset yolu kapanacaksa Kürtler ne yapsın’

Türkler uzun yıllardır kendilerini egemen olan olarak görmekle kalmamış, ekonomik olarak da, ırksal, kültürel olarak da üstün sanmışlar, öyle davranmışlar. Bu eşitsizlik inancı, değişik görünümlere bürünerek bugüne kadar gelmiş. Siyasi, ekonomik, kültürel dayatmalar, kibir, bugün de sürüyor. Kırılmayı yaratan da bu dayatmacı, farklı kimlikleri tanımayan zihniyetin kendisidir.

Toplumlar, tüm yaşanmış ve yaşanacak olanlardan oluşur; geçmişi ve geleceği de kapsar. Bu yüzden, geçmişteki yanlışlar için özür dilenmesi gerekir. Bu yüzden, bulduğumuzdan daha iyi bir dünya bırakma sorumluluğumuz vardır.

Bugün, geçmişte ırkçı, ayrımcı, dışlayıcı, işkenceci oldukları için kimseyi mahkum edemeyebiliriz. Ama bütün bunları hatırlayabilir, konuşabilir, oluşan tahribatı gidermeye çalışabiliriz. Sayın Başsavcı sadece Diyarbakır Cezaevinde yaşananlarla ilgili kaç cilt kitap yazıldığını biliyor mu’ Cezaevindeki çocuklarını görmeye giden annelerin Türkçe bilmediği ama Kürtçe konuşması da yasak olduğu için bütün bir görüş süresi boyunca durup durup çocuğunun adını tekrarladığını’ Yargısız infazları, faili meçhulleri’ Ya da Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illerdeki işsizlik ve okuma oranını, 1000 lise birincisinin üniversite kazanamadığını, binlerce köyün yakıldığını, o köylerde yaşayan milyonlarca insanın yakınlarının yanlarında sığıntı gibi yaşadıklarını, göçü, yoksulluğu/yoksunluğu, bunun yarattığı öfkeyi görmezden gelebilir miyiz’ Kürtlerin yakın zamana kadar kendi dillerini konuşmalarının dahi yasak olmasının, kendi adlarını seçemeyişlerinin, köylerinin, derelerinin, mezralarının, sokaklarının adlarının değiştirilmesinin hiç mi önemi yok’ Cumhuriyet tarihinin büyük çoğunluğunu sıkı yönetimle, O HAL ile geçirdiklerini, olur olmaz nedenlerle evlerinin basıldığını, ezilmek, horlanmak istenildiklerini unutabilir miyiz’

Elbette bugün bakmamız gereken şey, bugünkü tutumdur ama değişen ne oldu’ Neye bakabilir Kürtler’

Kürtler geçmişte yaşanan her şeyi affetmeye hazır olduklarını defalarca açıklamıştır ama affetmek için artık bugün farklı bir tutum bekliyorlar. Oysa bugüne bakıldığında da bir anlamda eskisinden farklı bir durum yok. Kürtlerin partileri yine kapatılıyor, devleti temsil edenler, Kürtlerden ‘sözde vatandaşlar’ diye söz ediyor ve son iki yıldır Kürtlere karşı görülmemiş bir dışlama uygulanıyor. Neler olup bittiğini kavramak için televizyonlarda gördüklerimizi hatırlamak yeterli. DTP binaları basılıyor, taşlanıyor, camları kırılıyor, bazılarında üstelik polis camları kıranları seyrediyor; Batı’daki Kürt ailelerin evleri işaretleniyor, düğün yaptıkları salonlara bile saldırılıyor, dışarı çıkmalarına izin verilmiyor. Ve Kürtlere yönelik linç girişimleri ‘milli hassasiyetlerin sonucu’ denilerek aklanıyor, linç girişimcileri değil, lince sebep olduğu iddiasıyla Kürtler gözaltına alınıyor, yargılanıyor. Uygulanan linç öyle boyuta vardı ki, üniversiteler, Kürtlere yönelik linç girişimleri üzerine araştırmalar yapıyor, tezler hazırlıyor; aydınlar, köşe yazarlarını tüm Kürtleri hedef haline getiren yayınlar için Basın Konseyine şikayette bulunuyorlar. Kürtlere yapılanlar, artık Kürt olmayanlar için de katlanılamaz boyutlara vardı.

Bir halk bütün bunlara ne kadar dayanabilir’ Kaç gün, kaç ay, kaç yıl’ Daha ne kadar’

Kürtlerin ayrımcılığa uğradığını bir gerçek olarak kabul ediyorsak, ki etmeliyiz, şimdi dönüp ‘Hâlâ ne istiyorsun, gel karış aramıza, kimliğini sürme öne’ diyemeyiz. Elbette Kürt sorunun ekonomik, toplumsal, sosyal yanları var ama asıl olarak kimliğe, kültürel haklara ilişkin bir sorun olduğunu bu yüzden de ekonomik paketlerle, yatırımlarla, sadaka gibi dağıtılan paketlerle çözülemeyeceğini görmek gerekiyor. Kürt sorunu, tek başına yoksulluk, gelişmemişlik ya da güvenlik, asayiş sorunu değildir. Yoksul oldukları için dışkı yedirilmedi Yeşilyurt köylülerine. Binlerce köy, kalkındırılamadığı için yakılmadı. Ne için ayrımcılığa uğradılarsa onunla birlikte kabul edilmek istiyorlar. Kısacası ‘insan hakları’ gibi genel bir ‘hak’ söylemi değil artık söz konusu olan. ‘Bir insan’ olmak değil dertleri. Bir Kürt olarak kabul görmek, bir Kürt olarak kamusal alana girmek istiyorlar. Kürt olarak haksızlığa uğrayanların kendini bir Kürt olarak savunması doğaldır. Sayın Başsavcı ‘Ben Türk kimliğimi öne sürüyor muyum’ diye düşünebilir, oysa cevap basit, çünkü Türklüğü baskı altına alınmadı, kendini, kimliğini inkar etmesi istenmedi. Bir Türk’ün kimlik sorunu yok. Kürtler, insan oldukları için baskı görmediler, Kürt oldukları için baskı gördüler. Şimdi de ne için baskı gördülerse onu geri istiyorlar.

Çoğumuz, dünyayı kendi bildiğimiz kalıplarla görür, öyle değerlendiririz. Bu kalıplara göre iyiyi, kötüyü, doğruyu, yanlışı buluruz. Farklı düşünmemiz doğaldır, yanlış olan, kendi düşüncemizi, kendi doğrularımızı başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmak, başka doğrular olabileceğini kabul etmemektir. Kendi doğrularımızı tek doğru, tek iyi olarak kavradığımızda farklı düşüneni anlamaya çalışmaz, mahkum ederiz. Doğruyu yalnız ben bilirim tavrı, kaçınılmaz olarak objektiflikten, ötekine/bizim gibi olmayana saygıdan uzaklaştırır bizi. Onaylamadıklarımıza karşı baskıcı olmayı, şiddete varan hoşgörüsüzlüğü getirir. Gencecik çocukları, ölümü göze alarak dağa çıkartan nedir’ Bu sorunun cevabını Türkler tek başlarına veremez, Kürtlerle konuşarak bulmak zorundayız.

Kürt sorununun çözümü için diyalog gereklidir. Dünyada ilk kez bizde yaşanmıyor bu sorun. Uygar dünya çözümü diyalogda bulmuştur. Kürt sorununun temelinde Kürtleri anlamama, anlamak istememe var. Ancak anlama isteğiyle girilen diyalog, farklı bakabilmeyi öğretir bize. Dünyanın yalnızca bizim bildiğimiz gibi olmadığını, farklı görüşler, farklı yaşamlar, farklı kimlikler olduğunu kavratır bize. Bizim için iyi, doğru, güzel olanın herkes için böyle olmayabileceğini, bunun pekala mümkün olduğunu, bütün farklılıklarımızla birlikte yaşayabileceğimizi gösterir, öğretir bize. Başkalarının arasına karışır, hayatlarına girer, onlara dokunurken, nasıl yaşadıklarını görür, daha iyi anlarız onları. Sorunları hakkında daha doğru bir kavrayışımız olur. Kitaplarda okuyamayacağımız, filmlerde göremeyeceğimiz, uzmanlardan dinleyemeyeceğimiz, diyaloga girmeden ulaşamayacağımız bir bilgilenmedir bu. DTP’nin de Meclise girdiği ilk günden başlayarak istediği, dillendirdiği tek husus diyalog olmuştur, şiddet değil.

ANLAMA İSTEĞİ İLK ADIM:

Kürtlerin kurduğu tüm partilerin kapatılmasının ardında, Kürtleri potansiyel bölücü olarak görme eğiliminin getirdiği önyargı ve anlama isteğinin olmayışı da var. Anlamak isteği, önemli bir adımdır.

Şemdinli’de patlayan bombaların ardından Yurttaş Heyeti ile bölgeye gittik. ‘Sesimizi duyun, duyurun’ diyordu insanlar. Döndüğümüzde çözümü çatışmada ve çözümsüzlükte görenlerin çabaları arasında sesimizi yeterince duyuramadık, onların güzel deyişiyle, ‘kuyruğundan yakaladıkları canavarın gövdesini çekip çıkaramadık…’. Yapacaklarımızı tam yapamadık, sözümüzü tam tutamadık, seslerini tam duyuramadık, hiç değilse burada, hepimizin son sığınağı olan adaletin tecellisini isterken, gördüklerimizi, duyduklarımızı paylaşalım istiyoruz. Kürtler ne yaşar, ne ister biraz kulak verelim; hayata bakalım, DTP, neden PKK terör örgütüdür demez, belki bir nebze anlaşılmasına yardımcı olacaktır anlatacaklarımız. Evet şimdi biraz hukukun dışına çıkılıyor gibi gelebilir size ama hukuk, adaletin tecellisi değil midir’ Ve adalet, hayattan, hakikatten bağımsız olabilir mi’ Ve zaten PKK terör örgütü dememenin parti kapatma nedeni sayılması da, hukukun dışında, sadece siyasi bir tutum alış değil midir’

Yurttaş Heyeti olarak Van, Yüksek Ova, Şemdinli ve Hakkari’de toplantılar yaptık. Sıradan insanlarla, sokaktaki insanlarla, gençlerle, kadınlarla, yaşlılarla, çocuklarla konuştuk. Bakın neler gördük, dinledik:

Çocuktan Al Haberi:

Çocuklarla ilgili iki gözlem, cilt cilt kitaptan fazlasını anlatıyor: Hakkari’de kaldığımız otelden çıktığımızda hava kararmıştı. Akşam yemeğine kadar biraz dolaşmak istiyorduk. Otelin önünde selpak satan 10-11 yaşlarındaki çocuktan mendil alırken sorduk: ‘Sence hangi tarafa gidelim, neresi daha güzel”, ‘Bence hiçbir tarafa gitmeyin. Karanlık oldu.’ dedi.

Şemdinli Kaymakamlığı’na giderken, beş-altı yaşlarında bir grup çocuk gördük. Asker gibi rap rap yürüyorlardı. Bir arkadaşımız ‘Askercilik mi oynuyorsunuz” diye seslendi. Çocukların önde yürüyeni ‘Hayır’ dedi, ‘Biz iki taraftan da değiliz.’

Kürtler ayrılmak istemiyor, Eşit haklı vatandaşlık istiyor: Şemdinli’de, Yüksekova’da, Hakkari’de düzenlenen toplantılarda, 200’ü aşkın insanla konuştuk Bir kısmı partili, örgütlü, çoğu örgütsüzdü. Gittiğimiz yerlerde esnafı, sokaktaki insanları dinledik. Herkes tedirgindi. Yüzlerine bakınca attıkları sessiz çığlığı duymamak imkansızdı. Hemen hepsi aynı şeyleri söylüyordu:

‘Biz ayrılıkçı olarak görülmekten, potansiyel terörist muamelesi görmekten bıktık. Biz, bölünmek de ayrı devlet de istemiyoruz. Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız, ama Kürt’üz, Kürt olarak doğduk. Doğuştan gelen bu kimliğimizle kabul edilmek, saygı görmek istiyoruz. Türkiye, kendi Kürtleriyle barışmalıdır. Kendi adlarımızı, köylerimizin, yaylalarımızın, sokaklarımızın değiştirilen adlarını geri istiyoruz. En doğal, en sıradan haklarımızı istediğimiz için bölücü olarak görülmek istemiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, eşit haklı vatandaş olarak, Kürt kimliğimizle, korkmadan, kaygılanmadan yaşamak istiyoruz. Ayrılıkçı değiliz ama kimliğimize sahip çıkıyoruz. Başbakan’ın üst kimlik/alt kimlik önerisini doğru/uygun buluyoruz’.

Bölge halkı ısrarla beraber yaşama isteğini dile getiriyor, ‘Kendi ülkemize pasaportla mı gireceğiz’ Kim ister bunu” diyorlardı. Bölge halkının siyasi temsilcilerinden DTP de hem yazılı belgelerinde hem sözlü açıklamalarında ayrılıkçı olmadığını, ayrı devlet anlayışı taşımadığını ısrarla söylemiştir. Nitekim iddianamede Sayın Savcı bunun aksine tek kanıt gösterememiştir ve zaten kimse de gösteremez.

Devlet de düşünmeli:

Bir baba şunları söylüyordu: ‘Biri askerde, biri dağda oğullarımın. Uyku haram oldu bana. Analarının gözünde yaş kalmadı. Her ailenin dağda bir çocuğu var. Devlet de düşünmeli, bu çocuklar dağa neden çıktı diye. Devlet düşünmeli, ben ne yaptım ki bana karşı geliyorlar, bırakıp gidiyorlar diye. Hangi genç durup dururken dağa çıkar’ Okul yok, iş yok, gelecek yok, onu adam yerine koyan, dinleyen yok. Toplumsal barış deyip duruyorsunuz. Bu çocuklar evlerine dönmeden barış olmaz. Her ailenin bir çocuğu var dağda. Ama bunların çoğu eyleme karışmadı, devlet de biliyor, ateşkes vardı. Onurlarını almadan onların, silahlarını almalı devlet.’

Yanımdaki yaşlı kadın, onu onaylar şekilde başını sallayıp dururken birden kadın olduğumu farketmişçesine bana dönüp ‘Çocuğun var mı” diye sordu. ’22 yaşında bir kızım var’ dedim. Ellerini çaresizce iki yana açıp ‘Bilirsin o zaman’ dedi ‘Anlatmak gerekmez ki. Sen onun dağa çıkmasını ister misin’ Hangi anne çocuğunun dağa çıkmasını ister’ Her ay çıkarıp havalandırıyorum elbisesini, gelince sandık sandık kokmasın diye. Biz istemez miyiz çocuklarımız okusun, iş aş sahibi olsun, ev bark geçindirsin, çoluk çocuğa karışsın’ İstemez miyiz”

Anlatmak gerekmezdi sahiden, ama anlatmadan düşünemiyorduk, dinlemeden anlayamıyorduk. Öyle ki 1000 okul birincisinin üniversite kazanamadığını okuyor, ama bu hangi sonuca yol açar akıl edemiyorduk. Tıpkı şimdi de dinlemeden, anlamaya çalışmadan DTP, neden PKK terör örgütüdür demiyor o halde terörü savunuyor denildiği gibi. Neden kulak verip dinlemiyoruz’ Neden bize aktarılanla yetiniyoruz’

Kürt kadınlar iki misli eziliyor: Gencecik kadınlar konuşuyordu Şemdinli’de, Hakkari’de. ‘İki misli baskı altındayız. Hem Kürt olduğumuz için, hem kadın olduğumuz için eziliyoruz. Ne devlet ne aile önemsiyor bizi. Bir erkeğin kızı, annesi, karısı, kardeşi olduğumuz için işkence gördük, taciz edildik, karakola kapatıldık. Erkekleri bulabilmek, onları incitebilmek için korucusu, polisi baskı yaptı bize. Devletin baskısı yetmezmiş gibi, bir de babamızın, ağabeyimizin, kocamızın şiddetine maruz kalıyoruz. Erkekleri okutamayan aileler kızlarını hiç okutmuyor. Okusa ne olacak’ İş mi var’ Eskiden kadınlar sesini çıkarmaz, başa gelen çekilir, dermiş. Ama şimdi devir değişti. Kızımız da erkeğimiz de insan yerine konmak istiyor. Kadın olarak, insan yerine konduğumuz, sesimizi çıkarabileceğimiz tek yer kalıyor: Dağlar. Bakın dağlara, ne kadar yakınlar, görün. Dağları cazip olmaktan çıkarmak lazım. Devlet, kadınıyla erkeğiyle Kürtlerin kendi vatandaşı olduğunu hatırlamalı. Bir İstanbullu ne kadar yurttaşsa bizi de o kadar yurttaş saymalı, bir İzmirlinin hakları neyse bize de o hakları tanımalı’.

Mecburi öğretmen, mecburi doktor istemiyorlar: Okullar okula, hastaneler hastaneye benzemiyordu. Konuştuğumuz herkes hizmet alamamaktan şikayetçiydi: ‘Burada hiçbirimiz insan gibi yaşamıyoruz. Türkiye’nin batısındakiler kadar hak, özgürlük, iş, okul, hastane istiyoruz. Büyük ve çok yönlü sıkıntımız var. Okul birincisi olan çocuklarımız bile üniversite kazanamıyor. En basit hastalığı olanlar tedavi edilemiyor. Fakülte bitirenler iş bulamıyor. Mecburen gelen doktor, mecburi öğretmen, mecburi hizmetli polis istemiyoruz. Mecburen gelenler bize ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıyor, buraya istemeden geldiği için işini iyi yapmıyor, ilk işi rapor almak oluyor. Burası, deneyimsizlerin deney kazandığı ya da yaptığı kötü şeyler yüzünden sürülenlerin yeri olmasın. Bizi insan yerine koyan, kendisiyle eşit gören memurlar istiyoruz. Bölgeler arasındaki eşitsizlik de, Türklerle Kürtler arasındaki eşitsizlik de giderilsin. Biz de vergi veriyoruz, askere gidiyoruz, Milli Takım’ın elenmesine en az Fatih Terim kadar üzülüyoruz. Kurtuluş Savaşı’nda, Kıbrıs’ta birlikte savaştık, bir Türk erkeği devletine ne veriyorsa, ben de veriyorum’.

Konuşanların hepsi çok dertli, hepsi çok haklıydı. Yine de en yaşlılardan biri şöyle kapattı toplantıyı: ‘Ne diyeyim ki’ Görüyorsunuz, dinliyorsunuz. Yine de en önemlisi şu: Bütün bu acılarımızın, bütün bu yaralarımızın üstüne geldiniz ya, bu bile yeter bize’.

‘Adalet istiyoruz’

Şemdinli ayaktaydı. ‘Faili meçhullerde, yargısız infazlarda yüzlerce Kürt öldürüldü. Hiçbir Kürt’ün katili yakalanmadı, hiçbir Kürt’ün katiline ceza verilmedi. Biz yine de devlete güvendik. Şemdinli’de failleri suçüstü yakaladık. Türkiye’nin başka yerlerinde yapıldığı gibi linç etmeye, cezasını kendimiz vermeye, kendi adaletimizi kendimiz sağlamaya kalkmadık. Devlete, hukuka güvendik, failleri devlete teslim ettik. Şimdi, adalet istiyoruz ama kaygılıyız. Başbakan’ın ‘Şemdinliler tanık olamaz’ ifadesinin gerçekleşmesinden, olayın üstünün örtülmesinden endişe ediyoruz. Bombalama olayının görgü tanıkları, tanıklık yapmayacaksa kim yapacak”

Suçüstü yapmışlardı. Hukukun Şemdinli’de de uygulanacağını görmek istiyorlardı. Ne oldu’ Şemdinli iddianamesini yazan savcı, Kara Kuvvetleri Komutanı Büyükanıt için suç duyurusunda bulununca yer yerinden oynadı. Ordu, üyelerine yönelik iddialar karşısındaki alışılmış refleksini gösterdi: İddiaları, yıpratmaya yönelik maksatlı bir davranış saydı. Sonuçta savcı hakkında soruşturma açıldı. Ve dağ fare doğurdu.

Dünyaya açılan pencere:

Herkesin ortak taleplerinden biri de Kürtçe televizyondu. ‘Bölge halkının diline, kültürüne, gündelik yaşamına uygun bir televizyon acilen yayına başlamalıdır. Haberleri, şarkıları, yorumları kendi dilimizden dinlemek hakkımızdır. Hiçbir yasal engel kalmadığı halde yönetmelik hükümleri ve fiili yasaklarla ana dilimizde bir televizyonumuzun olmasının yasaklanması, sadece bir hak sorunu da değildir. Okula gidememiş, Türkçe öğrenememiş milyonlarca insanımız var. Bizim dilimiz Kürtçe, onun içine doğarız. Ninnilerimizi, masallarımızı, şarkılarımızı Kürtçe dinleriz, rüyalarımızı Kürtçe görürüz. Türkçe’yi ya okulda ya askerde öğreniyoruz. Erkekler okula gidemese askere gidiyor ama kadınlar öyle mi ya. Ancak Kürtçe yayın yapan bir televizyon bizim dünyaya açılan penceremiz, gözümüz, kulağımız, dilimiz olabilir. Kürtçe yayın yapan bir televizyon açılmadan ROJ TV’nin kapatılması, ağzımıza, gözümüze, kulağımıza kilit vurulmasıdır’ diyorlardı.

Şiddetsiz bir yaşam özlemi: Hemen her konuşanın altını çizdiği konulardan biri de şiddetsiz yaşam özlemiydi. ‘Ölümlerin son bulduğu, silahların sustuğu, şiddetin sona erdiği bir hayatı özlüyoruz. Huzura ve güven içinde yaşamaya ihtiyacımız var.’

Gezdiğimiz evlerin çoğunun koridorlarında yatak denkleri vardı. Karışık günlerde, dışarıdan gelecek bir tehlikeye karşı evin ortasındaki koridorlarda yatıyorlardı. Bazı evlerde, boy hizasında olması gereken pencereler, güvenlik nedeniyle tavana yakındı. ‘Çocuklarıma ilk öğrettiğim şeylerden biri, silah sesi duyunca yatak altına girmektir. İki yaşını geçmiş her çocuğuma ilk bunu öğrettim’ demişti bir kadın.

‘Baraj kalksın’

Seçim barajları en çok dile getirilen konulardan biriydi. Kürt sorununu konuşmak için muhatap bulamamaktan şikayet edenler bu ortak sese kulak vermeli: ‘Seçimlerde yüzde 10 barajı kalksın. Bizim temsilcilerimiz Meclis’e girebilsin. Eskiden Kürt sorunundan söz açılamazken şimdi Başbakan bile ‘Kürt sorunu vardır’ diyor. Bu da bir ilerleme elbet. Ama Kürt sorunu konuşulurken bizim temsilcilerimiz olmasın mı’ Türkler kendi aralarında konuşarak mı çözecekler Kürt sorununu’ İnsanı asarken bile ifadesini alırlar, bizim ne istediğimizi soran da söyleyen de olmayacak mı’ Biz düşman da değiliz, sömürge halkı da’.

‘Köylerimize geri dönelim’

Görmezden geldiğimiz en önemli sorunlardan birinin de göç sorunu olduğu açıktı. 3000’den fazla yer boşaltılırken, bir milyonu aşkın Kürt yer değiştirmişti. Yaşlı bir erkek yakılan köyünü anlatırken şöyle diyordu: ‘Arılar bile yandı kovanlarında, köy bomboş kaldı. Hoş artık çocuklar da dönmek istemiyor. Nereye dönsünler’ Ev yok, bark yok. Okul yok, iş yok. Olsun, hiçbir şey olmasa da ben oraya dönmek istiyorum. Bak bak bu taş binalara, geçmez günler. Olanla ölene çare yok. Atmasaydı köyümüzden, etmeseydi yurdumuzdan demenin manası yok. Olan oldu artık, bari evimize dönelim. En çok ne özlersin dersen bana, tarlamdaki cevizin gölgesine oturup, püfür püfür esen rüzgarı özlerim. Doğduğum yerlere gömüleyim isterim’.

Yanındaki aldı lafı: ‘Boşaltılan köylerimize geri dönmeyi hepimiz istiyoruz. Hakkari’de yapılan 21.000 başvurudan yalnızca 700’üne cevap verildi. Bir an önce işlemlerin tamamlanmasını istiyoruz. Göç alan şehirlerde birkaç aile aynı evi paylaşıyoruz. Bir aileye bir oda düşerse, iyidir, diyoruz. Hepimiz işsiz, aşsız kaldık, okula gidemeyen çocuklarımızın eline bakar olduk, mendil satıyor, ayakkabı boyuyor, kaldığımız eve üç kuruş getirmeye bakıyorlar. Kendi evlerimize, tarlalarımıza, kendi hayatlarımıza dönmek istiyoruz. Biz şehir insanı değiliz. Köyde bildiklerimiz şehirde nafile. İşe yaramaz olup çıktık buralarda. Şehirde ne yapılır, ne edilir bilmeyiz. Biz toprağın dilinden anlarız, toprak bizden anlar. Köyde bir çayla şeker derdimiz olur, şehirden bir onları alırdık, gerisi bize kalmıştı, her şeyimizi kendimiz yapar kendi yağımızla kavrulurduk. Buralarda işsizlik zaten varken, bir de biz eklendik’.

Aylar sonra, Bilgi Üniversitesi’ndeki Kürt Konferansı’nda göçle ilgili bir belgesel izledim. Zorunlu göçle metropole gelen bir genç konuşuyordu perdede: ‘Çöp kutularından işe yarar ne varsa toplayıp satıyorum hurdacılara. Bu işe ilk çıktığım gecelerde, yanımdan biri geçerken kafamı kutunun içine, çöplerin ta ortasına sokardım, yüzümü görmesinler, kim olduğumu bilmesinler diye. Öyle utanırdım. Sonra fark ettim ki kimse bana bakmıyor, kimse beni görmüyor. Meğer ben görünmez adam olmuşum, ne çöp karıştırırken ne kaldırımda yürürken görünmüyorum kimseye. Şimdi utanmıyorum. Niye utanayım ki’ Yolsuzluk yapmıyorum, hırsızlık yapmıyorum. Beni bu hale koyanlar utansın’.

‘Bütün bunları bir yanlışlık olarak kabul etmeye hazırız’

Oğlu çatışmada öldürülen bir babanın Şemdinli toplantısında vurguladığı husus, genel kabul görüyordu: ‘Bütün bu olup biteni bir yanlışlık olarak kabul etmeye hazırız, yeter ki adım atılsın.’

Bekledikleri adım, partilerinin kapatılması değil kuşkusuz. Sonra Diyarbakır sokaklarında taş atan çocukları görünce kızıyoruz, PKK üyesi bunlar diyoruz. Zaten BELEDİYE Başkanı da onlara hak veriyor diyoruz ve bütün bunları, Kürtlerin önemli bir bölümünü temsil eden partilerinin kapatılması için gerekçe yapıyoruz. Unutmayalım ki, iki yaşında yatak altına saklanmayı öğrenen, devlet diye sokaklardaki kar maskeli adamları görerek büyüyen, köyündeki evi yakılıp yıkılan, rızası alınmadan şehre sürülen, başkalarının evinde yaşamak zorunda bırakılan, adı bilinmeyen, yüzü seçilmeyen, kimliği yok sayılan çocuklar, Diyarbakır sokaklarında taş atarken gördüklerimiz. Ellerine taş alıp sokağa çıkmaları da, silah alıp dağa çıkmaları da kolay. Tıpkı seslerine kulak verilirse, o taşları, o silahları ellerinden bıraktırmanın da kolay olduğu gibi.

Kürt sorununa terör sorunu ya da yalnızca kalkınma sorunu teşhisi koymak, kimlik, kültürel haklar konusunda ısrarlı partilerini kapatmak çözüm getirmez. İmha siyaseti çözüm getiremeyeceği gibi, siyasi temsilcilerini siyaset sahnesinden silmek, yok etmek de sorunu ancak derinleştirir. Elbette iş aş bulunması, yoksulluk ve yoksunluğun giderilmesi, ekonomik paketler hazırlanması, uygulanması önemlidir ama yetersizdir. Soruna yalnızca terör ya da kalkınma sorunu gibi çözüm aramak, her iki tarafta da birer avuç olan, ama sesi güçlü çıkan şiddet yanlılarının ekmeğine yağ sürer. Bu, ‘Biz bölücü değiliz, ama eşit haklı vatandaşlar olarak birlikte yaşamak istiyoruz. Bu, ‘bunu duyun, duyurun’ diyen bölge halkını da duymamak olur.

SAVAŞIN DEĞİL BARIŞIN DİLİNE İHTİYACIMIZ VAR:

Kürtlerin ve Türklerin birbirlerinin düşündüklerini, hissettiklerini anlamaları önemli. Tanımak, anlamak, önyargılardan arınmayı, onu, onun kendini gördüğü gibi görebilmeyi gerektirir. Kendi algılama tarzını, onu nasıl gördüğünü diğerine anlatabilme; diğerinin seni nasıl gördüğünü anlayabilme, ancak diyalog sürecinde gelişebilir. Kürtler kendilerini dışlanmış, hırpalanmış hissediyor. Devlet ve onu temsil edenler ise tanımak yerine tanımlamayı, anlamak yerine anlamlandırmayı seçiyor. ‘Ben, seni senden daha iyi tanırım, tanımlarım’ demek, kimliklerini yok saymak, potansiyel bölücü olarak görmek, Kürtlerde öfke ve içerleme yaratıyor. Bugün yalnızca yoksullar, işsizler değil, üniversite mezunları, hemen iş bulabilecek kapasitede olanlar da PKK içinde yer alıyorsa durup düşünmek gerekir, ne oluyor, neyi yanlış yapıyor devlet ve devlete endeksli düşünenler diye.

3- ANA DİLDE EĞİTİM İSTEMEK SUÇ MUDUR’

DTP, resmi dilin Türkçe olmasına karşı çıkmamıştır. Kaldı ki karşı olduğunu açıklasaydı da, bu bir düşünce açıklama sayılır ve bir suç oluşturmazdı. Ana dilde eğitim istemek, devletin resmi dilinin Türkçe olmasına karşı çıkmak anlamına gelmez. DTP’nin programı nettir. Bugün ne düşündükleri de bugün yazıp, söyledikleri de programından farklı değildir. Emine Ayna’nın Taraf Gazetesine verdiği söyleşide de belirttiği gibi, ‘devletin resmi dili Türkçe olmalı ama bir de bölge dili olmalı. Devletle yazışmalarında Türkçe kullanırken kendi iç yazışmalarında bu dili kullanabilmeli.’ demektedir. Uygar dünyada da sorun böyle çözülmektedir. Sorunun çözümü için önce ne dendiğini anlamayı gerçekten istemek gerekir. Resmi dilinin yanı sıra başka dilleri de kabul eden ülkeler var. Üstelik bölünme tehlikesinin en olmadığı ülkeler onlar. Bizdeki sorun daha çok zihniyetle ilgili.

Ne zaman ana dilde eğitim sorunundan söz edilse hemen üniter devlet tartışması başlatılır. Ne ilgisi var’ Çok dilli ülkeler bölünmüş mü’ Kuşkusuz kimliğini yadsıyan, bir başka kültüre geçebilen insanlar vardır. Ancak bu, az görülen bir durumdur. Kendi dilini, kültürünü yaşama isteği makul, meşru ve haklı bir beklentidir. Kendimizi, sevdiklerimizi, sevinç ve acılarımızı anlattığımız; konuşurken, düşünürken, rüya görürken kullandığımız dilin yasaklanmasını hiçbir gerekçe haklı kılamaz. İçine doğduğumuz çevreye ilişkin, kolay açıklanamaz ortak bilgimiz, görgümüz, tek tek sıralanması imkansız çağrışımlarımız vardır. Tahayyül dünyamızın belirlenmesinde, ortak değerlerin, iletişim biçimlerinin, tutum benzerliklerinin, ninnilerin, şarkıların, masalların payı, sandığımızdan daha çok çoktur. Bizi biz yapan, diğerinden farklı kılan her şeye; ne denli yaralı da olsa tüm geçmişimize, bugünümüze ve yarınımıza bir çizgi çekmemizi isteyen kim olursa olsun buna direniriz. Yabancılaşma lüksü olmayanlar, kendi kültürlerini tehdit altında hissedenler için, bu bağların daha güçlü olması doğaldır.

Ana dil, kimlik, kültürel farklılık, yasayla ya da anayasayla oluşturulamadığı gibi bastırılamaz da. Türkler için tartışmalı olan Kürt kimliğinin Kürtler için tartışmalı olmadığını biliyoruz. ‘Ben Kürt’üm diyen birine ‘Hayır sen Türk’sün’ diyerek homojen bir toplum yaratılamadığını görüyoruz. Yasalar ne derse desin herkes her zaman kendi kimliğine sahip çıkıyor, Kürtler de kendi kimliklerine sahip çıkıyor, bedeli ne olursa olsun ödeyecek ve sahip çıkmaya devam edecekler. Bu da görülüyor.

Bir yandan emekli generaller geçmişte Kürtçe konuşmanın yasaklanmasının yanlış olduğunu itiraf ediyor, sosyal taleplerini yıkıcılık saydık diyor, bir yandan hukuken Kürtçe serbest bırakılıyor bir yandan da güvenlik güçleri ‘tek dil ‘ diye bağıra bağıra Diyarbakır’da yürüyor. Türklerin tek tük bulunduğu, herkesin Kürtçe konuştuğu bir ilin sokaklarında ‘tek dil’ diye bağıra bağıra yürüyenler yalnızca sokakların değil, gerçeğin ve adaletin de üstünde yürümektedir. Ve Sayın Başsavcı, tek dilli olduğumuzu, bunun aksini söylemenin suç olduğunu söylüyor. Türkiye, tek dillidir demek, gerçeğin ve adaletin inkarıdır. Türkiye’nin resmi dili Türkçe’dir demek başka bir şey, Türkiye tek dillidir demek başka şeydir. Türkiye’de resmi dilin Türkçe olduğunu DTP zaten kabul ediyor, bunu programında da görebilirsiniz.

Kürtlerin Kürt olabilme hakkını, onların yasal temsilcisi DTP savunamayacaksa kim savunacak’ Kürt sorununu Türkler tek başlarına mı çözecek’ Türk olmayanların, Kürtlerin, ne istediklerini, ne yapacaklarını, nasıl yaşayacaklarını söyleme hakkı yok mu’ Kendisi dışındakilerin özgürlüğünü, söz söyleme hakkını reddeden bir demokrasi anlayışı ne kadar inandırıcı olabilir’

Ana dilde eğitim hakkı istemeyi bölücülük sayan mantık, çağdaş, demokratik bir mantık olmaktan uzaktır. Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu’nun Başbakan’a mektubundan bir alıntı ile sürdürmek istiyoruz açıklamamızı:

‘AB üyeliği için imzalanması zorunlu olan ancak Türkiye’nin henüz imzalamamış olduğu 7 sözleşmeden 6 tanesi doğrudan Kürt sorunu ve Kürt dilini kullanma hakkı ile ilgilidir. AB nin 2004, 2005, 2006 ve 2007 yılı ilerleme raporlarında da sorunla ilgili yeterince örnek vardır.

Kürtler’in kendi ülkelerinde en doğal hakları olan kendi ana dilleri ile konuşabilme, eğitim görme ve hizmet alma hakları sorunludur. Kürtler, mülteci veya işçi olarak gittikleri yabancı olarak yaşadıkları Almanya, İsveç gibi ülkelerde sahip oldukları haklara kendi ülkelerinde sahip değildirler. Bakalım Kürtler, Türkler ve başka yabancılar GÖÇMEN oldukları ülkelerde ana dil kullanımı konusunda hangi hak ve özgürlüklere sahiptirler ve Kürtler kendi topraklarında bu konuda nasıl bir uygulama ile karşı karşıyadırlar’

Önce İsveç’teki yasal düzenlemelere ve uygulamalara bakalım.

İsveç’te yabancıların ve yerleşik azınlıkların (national minorites) kendi ana dillerini okul öncesi eğitim kurumlarından başlamak üzere tüm temel eğitim ve lise eğitimi boyunca öğrenme hakları, bu grupların çocuklarının ana dillerinde okuma ve eğitim görme hakları ve ana dillerinde ders yardımı alma hakları Anayasa’dan kaynağını alan yasalar ile düzenlenmiş ve bu hakların kullanımı devlet güvencesi altında BELEDİYEler tarafından uygulanmaktadır.

 İsveç, bu ülkede yaşayan ve ana dilleri İsveççe’den başka bir dil olan yabancıların ve Laponlar, Romanlar gibi yerleşik ulusal azınlıkların çocukları için ana dil eğitimi görme hakkını ilk olarak 1968 yılında düzenlenmiştir. 1975 yılında ‘eşitlik, katılımcılık ve seçme özgürlüğü’ sloganıyla bu hak Anayasal güvenceye kavuşturulmuştur.

Aşağıda aktardığımız yasa, kaynağını İsveç Anayasası’nın Temel Hak ve Özgürlükler ile ilgili faslının 21. Maddesinden almaktadır ve buna göre düzenlenmiştir. Bugün yürürlükte olan 1994:1194 sayılı Yasa ile düzenlenmiş olan Temel Eğitim Okulları Yönetmenliği’nin (Grundskoleförordning) 9. maddesinde bu hak şu biçimde tanımlanmıştır.

‘Madde 9: Bir öğrencinin velayetine sahip ebeveynlerinden birisi veya her ikisi İsveççe’den başka bir ana dile sahip iseler ve bu dil çocuk ile günlük ilişkilerinde kullanılan dil ise, öğrenci aşağıda belirtilen şartları yerine getirmek üzere sözkonusu dilde ders olarak eğitim (ana dil eğitimi) alma hakkına sahiptir;

  1. Çocuk ana dilinde (sözkonusu dilde) temel bilgilere sahip olmalıdır.
  2. Çocuk bu dilde eğitim almayı istemelidir.

Laponca, Fince, Romanca, İbranice ve Meankelice dillerinde ana dil eğitimi bu diller çocuk ile gündelik ilişkilerde kullanılan bir dil omazsa bile çocuğa verilmelidir. Bu durum evlatlık edinilmiş ve ana dili İsveççe’den başka bir dil olan çocuklar için de geçerlidir.

Bu Yasa’nın 5. faslının 2. ve 3. maddelerinde öğrencinin ana dilinde ders yardımı alabilmesi için düzenleme yer almaktadır, 2008:97 sayılı yönetmelik.’

İsveç’in İstatistik Merkez Bürosu’nun (Centrala Statistiskabyran) verilerine göre 2006 yılında İsveç’te Kürtçe ana dil dersi eğitimi alan toplam çocuk/öğrenci sayısı 6267 dir. (kaynak: www.scb.se).

İsveç’te 157 farklı dil istatistiklerde kayıtlıdır ve toplam 90000’in üzerinde öğrenci ana dil eğitimi almaktadır. Yukarıda belirtilen kaynaktan aynı bilgiler edinilebilir.

İsveç Parlamentosu’nun (Sveriges Riksdag) internet sitesi aralarında Kürtçe’nin ve Türkçe’nin de olduğu 24 dilde yayın yapmaktadır. Bkz. http://www.riksdagen.se/templates/R_Page__10571.aspx

İsveç’te, bütün devlet ve yerel yönetim (BELEDİYE, il genel meclisi) kurumları ile ilişkilerde, İsveç vatandaşı olup olmadığına bakılmaksızın, İsveç’te oturma hakkına sahip herkes kendi ana dili ile iletişim kurma ve kendi ana dilinde hizmet alma hakkına sahiptir.

İsveç’te anadil dersi veren öğretmenler de öğretmenlik öğrenimlerini İsveç Yüksek Öğretmen Okullarındaki eğitim ile yapmaktadırlar. Örneğin Stockholm Yüksek Öğretmen Okulu Ana Dil Öğretmenliği bölümünde anadil öğretmeni eğitimi 1984-1985 öğretim yılında başlamıştır. İsveç Okullar Genel Müdürlüğü 70000 kelimelik İsveççe-Kürtçe sözlüğü kendisi yayınlamıştır.

Tüm bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, İsveç’te göçmen işçi veya siyasi mülteci olarak kendi ülkelerinden uzakta yaşamak zorunda kalmış insanlar, Kürtler, Türkler ve 77 milletten insanlar hem hendi ana dillerini öğrenme, hem kendi ana dillerinde eğitim görme hem de (devlet tarafından finanse edilen tercümanlık ve çeviri hizmetleri ile) kamusal alanda kendi anadillerini kullanma ve kendi ana dilleri ile hizmet alma hakkına sahiptirler…

Almanya ise bazı farklılıklara rağmen bu konuda daha geride değil…

Bazı farklılıklar ile birlikte genel olarak 1970 yılında Almanya’nın göçmen işçi kabul ettiği ülkeler ile yapılan ikili anlaşmalar çerçevesinde başlayan ana dil eğitimi uygulaması süreç içinde Federal düzeyde yasa durumuna gelmiş ve bu Federal Yasa’ya uygun olarak her eyallette ihtiyaca göre ana dil eğitimi uygulaması yürütülmüştür.

Bu konuda Türkiye ile ilk anlaşmanın 1957 yılında imzalanmış olduğunu da hatırlatmak gerekiyor.

Ancak belirtildiği üzere Almanya’da (eski Federal Almanya) adı geçen uygulama 1970’li yılların ortalarında artık ikili anlaşmalar çerçevesinden çıkmış ve bir iç hukuk durumuna gelmiştir. Bugün de devam eden uygulama hem Almanya’nın kendi benimsediği hem de uluslararası sözleşmelerin konuya ilişkin hükümlerinin uygulanmasının bir sonucudur.

Pratik uygulamalara bakıldığı zaman, şu bilgiler aktarılabilir:

1996-1997 öğrenim yılında Kuzey Ren Westfalya Eyaletinde (Orta Almanya -Köln ve civarı- 86.000 Türk öğrenci ana dil eğitimi almış ve 7000 öğrenci de Türkçe’yi 2. veya 3. dil olarak okumuştur. (7. sınıftan sonra ana dil dersi isteğe bağlı olarak seçmeli dil dersi, örneğin İngilizce, Fransızca, Rusça vb. alınabiliyor).

Yine aynı öğrenim yılında Baden Baden Wurtenberg eyaletinde tamamı Türk olan 28.551 öğrenci ana dil dersi eğitimi almıştır. Bu uygulamaların finansmanı hakkında zaten bir şey belirtmeye gerek yok. Ders araç gereçlerinden, öğretmen eğitimi ve tayinine kadar tüm işlemler devlet tarafından ve devlet finansmanı ile olmaktadır.

Belirtilen bu kurallar göçmen işçi/mülteci olanlar ve çocukları için geçerlidir.

Yani Kürtler gibi tarihin bilinen zamanından beri kendi topraklarında yaşayan bir halktan değil, iş bulmak için veya özgür yaşamak için Almanya’ya giden göçmenlerden bahsediyoruz. Kürtler Türkiye’de göçmen bile olamıyorlar. Göçmenlerin sahip oldukları haklara bile sahip değiller.’

Türkiye’nin, AB üyeliğinin temelini oluşturan Kopenhag Kriterlerine esas teşkil eden 21 uluslararası sözleşmeden bir kısmını imzalamaması ya da imzalanan bir kısım sözleşmelere kimi çekinceler koymasının nedeni de Kürtlere ana dilde eğitim hakkının tanınmaması içindir. Hem Almanya hem İsveç ve hem de diğer AB üyesi ülkeler, bu hakları, imzaladıkları uluslararası sözleşmelerin ve AB üyeliğinin de gereği olarak Anayasal hak biçiminde içselleştirmiş bulunmaktadırlar.

Bu konuda ayrıntılı bilgiyi ilk dilekçemizde vermiştik.

4- HUKUKİ DEĞERİ OLMAYANIN KANIT DEĞERİ DE YOKTUR:

DTP’nin PKK için ‘terör örgütü’ dememesi de, DTP’lilerin Öcalan’a ‘Sayın’ dememesi de suç olmadığı gibi kapatma nedeni de olamaz:

Bir şeyleri hayat boyu aynı şekilde algıladığımızda, sadece alıştığımız şekilde görüyoruz. Oysa bir sorun varsa, o sorunun taraflarının birbirlerinin ne düşündüklerini, ne hissettiklerini anlamaları önemli. Kürtler ne yaşar, ne düşünür, ne ister, Sayın Başsavcı bildiğini iddia edebilir mi’ Peki bunu bilmeden DTP’lilerin niçin ‘PKK terör örgütüdür’ demediğini ya da niçin ‘Sayın Öcalan’ dediklerini bilebilir mi’ Bu dava, suçlamaların, iddiaların net ve hukuka uygun olduğu, sınırları belli, uygulanacak kuralları belli, kuşkuya yer bırakmayan, hukuken ne dendiğinin anlaşıldığı bir dava değildir. Bu tarihsel, toplumsal, politik, kültürel ve elbette psikolojik yanları olan bir iddianame ile açılmış hukuki değil siyasi bir davadır. Öyleyse karar vermek için de bütün bu faktörlerin ışığında düşünmek gerekmektedir. Bu iddianame ile DTP’nin kapatılmasına karar verilmesi, Kürtlere çözümü siyasette aramayın demek anlamına gelir.

Sayın Başsavcı, DTP’nin ne dediğini dahi izlememiş. DTP’nin programı, tüzüğü ve verdiği mesajlar nettir. Sayın Başsavcı, DTP’nin ‘PKK terör örgütüdür’ demeyişini PKK’ye destek olarak kabul ediyor. Evet DTP, PKK terörist bir örgüttür demiyor ama her fırsatta şiddete karşı olduğunu ifade ediyor. Sayın Başsavcı, Ahmet Türk’ün ‘PKK terör örgütüdür’ demem, sözünü terörü desteklemek olarak algılıyor. Düşünce açıklamanın suç olmaktan çıktığı bir çağda düşünce açıklamamayı suç saymak ne hukukla ne vicdanla bağdaşır. Hukuk, adaleti amaçlamalı, adaleti gözetmelidir. Adalet duygumuzu inciten bir hukuk anlayışı hepimize zarar verir. Sayın Başsavcı’nın, bu konuda topladığını iddia ettiği kanıtların hiçbirinin hukuki değeri yoktur. Hukuki değeri olmayanın kanıt değeri de olamaz. Kanıtlar, hukuka uygun olmak zorundadır.

Kapatma kararı verilirse bu beyanlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde kanıt olarak kabul görebilir mi’ Türkiye uluslar arası platformlarda tartışılan bir ülke olmaktan bir türlü çıkamıyor diye hayıflanır dururuz. Kanıt değeri olmayan iddialarla parti kapatılmasının istenildiği bir ülke olmaktan çıkamazsak sürekli tartışılır olmaktan da çıkamayız elbette.

YALNIZCA ALEYHTE DELİLLERİN TOPLANMASI, LEHTE DELİLLERİN TOPLANMAMASI EKSİK İNCELEMEYE YOL AÇACAKTIR:

Sayın Başsavcı lehte delil toplamamıştır. Elbette Anayasa Mahkemesinde bir hukuk ya da ceza mahkemesindeki usul uygulanmaz, peki ama neye göre karar verilecektir’ Başsavcı, kanaatini keyfi şekilde açıklayabilir diyebilir miyiz’ Hukuk devleti anlayışıyla bağlı değil midir, Başsavcı da mahkeme de’ Toplanan açıklamaların ya da susma beyanlarının hiçbir hukuki değeri yokken bunların kanıt olarak sunulması adil midir’ Bir an için toplanan beyanların kanıt niteliğinin olduğunu kabul edelim. Bu deliller tek taraflı olursa hakikat nasıl ortaya çıkacaktır’ Sayın Başsavcının, bir siyasi partinin kapatılmasını istemesi için hem lehe hem aleyhe olduğunu düşündüğü kanıtları toplaması ve buna göre karar vermesi gerekmez mi’ Sadece aleyhe olduğunu düşündüğü kanıtları toplarsa kendisi de mahkeme de sağlıklı bir karar verebilir mi’

Ahmet Türk seçildiğinde, meclise girişlerini bir çözüm süreci olarak değerlendireceklerini, çözüme ve diyaloga önem vereceklerini, diyalogda muhatabın kendileri olması gerektiğini söyledi, Aysel Tuğluk benzer şekilde şöyle yazdı:’ DTP bu süreçte Mecliste dışlanması gereken değil diyalog kurulması gereken bir partidir. DTP’siz bir çözüm süreci sağlıklı işlemez! Çünkü DTP sadece meclis temsiliyetinden dolayı değil, Kürt sorunu dediğimiz mesele içinde aidiyet duygusundan tutun da, ekonomik sorunlarına kadar cumhuriyetle sorun yaşayan topluluğun politik iradesi olmasından dolayı da muhatap kabul edilmesi gereken bir partidir.’

Yine Aysel Tuğluk, gazetecilerin DTP, PKK şiddetine karşı mı’ sorusunu şöyle yanıtlamıştır: ‘Şiddetin politik eylemimizi belirlemesine izin vermemeliyiz. Biz şiddetin çözüm olmadığını ve silahların susması gerektiğini ve PKK’nin de silah bırakması gerektiğini zaten söylüyoruz. Ancak bizim tek yanlı çağrılarımız yetmiyor. Bu noktada hükümetin bir çözüm planı varsa biz bu çözüm sürecine hem katılmak, hem katkı sunmak hem de aktif bir siyasetle yapıcı rol oynamak istiyoruz. 21. yüzyılda yaşıyoruz ve bu çağda sorunların çözüm yöntemi şiddet değil, demokrasidir. Bu yüzden şiddetin mutlaka durması gerekiyor. 21. asrın ilk çeyreğini yaşadığımız şu zamanda silahlı mücadele dönemi bitmiştir! . Biz Kürt sorununun çözümünü istiyoruz. Dağdakilerin silahları bırakmasını sağlamak istiyoruz. Bunun bedeli neyse ödemeye hazırız. Birlikte yaşamak için birlikte çalışalım diyorum…’

Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi yalnızca ölen Kürt gençleri için şehitlerimiz demediler, ölen Türk gençleri için de şehitlerimiz dediler. Diyalogun diğer tarafı olabilecekler ise ‘diyalog için önce PKK’nin terörist bir örgüt olduğunu itiraf edin’ dediler. Milyonlarca seçmenin oyunu alarak Mecliste olan DTP milletvekillerinin, DTP’nin meşruluğunu ‘evet onlar terörist’ demelerine bağladılar. Kürtleri anlamak, barışın dilini kurmak yerine tersine şiddetin, ayrımcılığın dilini, tavrını benimsediler. İşte bu bakış açısının değişmesi, suçlamak, ön yargılı davranmak yerine biraz da dinlemeyi seçmek gerekiyor. ‘Bu yanlış, bunu yapma, yoksa seni cezalandırırım’ demek, sorunu çözmüyor.

Ahmet Türk, tabanımız PKK ile aynı deyince kıyamet koptu. Kürtler geniş aile yapısını koruyor. Bugün hemen her Kürt ailesinin dağda bir yakını olmuştur. Tabanının aynı olması olağan. Parti kapatma kararı için önemli olan, tabanının aynı olması ya da PKK terörist bir örgüttür denilip denilmemesi değil, DTP’nin şiddete, silaha yaklaşımıdır. DTP; şiddete karşı olduğunu ısrarla açıklamış bir partidir.

Emine Ayna PKK ile DTP’nin çözüm için aynı şeyleri talep ettiğini söyleyince bu da saptırılmak istendi. Oysa Kürt sorununun nedenleri de çözümü de belli, bunu hem DTP’nin hem PKK’nın dillendirmesi, söylenenin yanlış olduğuna, bunun şiddetle, bölücülükle sağlanmak istendiğine kanıt olamaz. Ne söyledikleri, söylediklerinin içeriğinin ne olduğudur önemli olan. Eğer DTP çözüm için doğru, barışçı, şiddeti dışlayan öneriler getiriyor ve fakat bunu PKK’de söylüyorsa bunda tedirgin olacak bir şey yoktur. Tersine bu durum, PKK’nin de siyasi çözüm istediği, beklediği, değişim istediği şeklinde algılanmalıdır. Çözüm için önerilen içerik, ya suç kapsamındadır ya da değildir. Söyleyene göre suç oluşturulamaz. Suç, söyleyenden bağımsız olarak ya vardır ya yoktur.

Emine Ayna Taraf Gazetesinde yapılan söyleşide DTP ile PKK’nin farklarını şöyle açıklıyor: ‘Onlar silahla çözmek için oraya çıkmışlar. Biz ise siyaset yapmaya çalışıyoruz. Silahı kesinlikle onaylamıyoruz.’ Neşe Düzel’le yapılan aynı söyleşide Ayna ‘Niye terör örgütü demiyorsunuz, deniyor. Benim düşüncem şu: Dağdaki o insanlara terörist veya terör örgütü deyince, öldürülmeleri meşrulaşıyor. ‘Teröristtir öldürülsün’ deniliyor. Ayrıca terörist demek, yapılan yanlışları da meşrulaştırıyor. Bombalanıp parçalandığı zaman, kimyasal bomba kullanıldığı zaman, yandığı zaman, kefene konmadan gömüldüğü zaman ‘terörist bu’ denildiği için yapılan yanlışa da yanlış diyemiyorsunuz. Sanki yapılanları hak ediyor o. Terör ve terörist tanımlamaları bu insanlık dışı uygulamaları meşrulaştırıyor. Bu tür tanımlamalarla çözüm olmuyor. PKK, Kürt sorununun nedeni değil, sonucudur.’

SUSMA HAKKI YASAL BİR HAKTIR:

Anayasa Mahkemesi’nin de tüm organlar gibi hukuk devleti kurallarıyla bağlı olduğuna kuşku yoktur. Demek ki bir siyasi partinin kapatılması için, ceza mahkemesinde olduğu gibi ‘suç’ işleyip işlemediğine bakılmayabilir ama hukuk devleti kuralları uyarınca Anayasa Mahkemesi de normlarla bağlıdır. Normlara ve insan haklarına aykırı, onları zedeleyen tüm iddialar geçersizdir. Temel hak ve özgürlükler, Başsavcının iddianamesini hazırlamasında da, Anayasa Mahkemesi üyelerinin kararlarında da geçerli ise ‘susmak’ parti kapatma nedeni olabilir mi’ ‘Söylediğimi tekrar et! Tekrar etmezsen terör örgütünü desteklemekten partini kapatırım’ demek ve gerçekten bu yaptırımı uygulamak, hukuk devleti ilkeleri ve insan haklarına uygun bir davranış olabilir mi’ Hangi konuda olursa olsun susmak kanıt sayılabilir mi’

Delillerin elde edilmesiyle ilgili kurallar içinde en önemlilerinden biri de susma hakkıdır. Bu anayasal hak, ayrıca muhakeme hukukumuza da girmiştir. Sayın Başsavcı böyle bir gelişme yokmuş, ya da bir iddianame değil de arkadaşına mektup yazıyormuş gibi ‘Sükut ikrardan gelir’ mantığıyla iddianame hazırlayamaz ki’ Hazırlarsa bunun hukuki bir değeri olmaz ki’ Susma hakkı her aşamada ve ölçüde kullanılabilen bir haktır.

Aslında neden DTP’nin PKK için terörist demesinde ısrar edildiğinin ahlaki, hukuki, vicdani bir açıklaması yoktur. DTP ‘onlar terörist’ dediğinde terör bitecek midir’ Bitmeyecekse bu ısrarın anlamı nedir’ Boyun eğdirmek midir amaç’ Dağa çıkma nedenini kaldırmadıkça, biri ölür, diğeri çıkar. Kara Kuvvetleri Komutanı da bunu söyledi. Harekatla, imha ile örgütün çözülmediğini beyan etti, ‘PKK’ye katılımlar, silahlı mücadelenin sürdüğü 23 yıl boyunca önlenemedi, başarılı olamadık, dedi. İç İşleri Bakanlığı döneminde1000 köy yaktığını, operasyon yaptığını gururla açıklayan Mehmet Ağar, DYP Genel Başkanı olduğu dönemde ‘dağdakilere siyaset yolunu açmak gerekir’ dedi. Baykal bile söylemini artık değiştirdi. DTP’de bunu söylüyor, ‘PKK bir sonuçtur, nedenlerini konuşalım’ diyor.

DTP, çocukları dağda olan ailelerin oylarını almıştır kuşkusuz. Peki bu neyi gösterir’ Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi PKK ile özdeşliği mi, yoksa o ailelerin çocuklarının dağdan indirilmesi için siyasi çözümü bulun diye DTP’ye umut bağladıklarını, oy verdiklerini mi gösterir’Hiç kuşkunuz olmasın ki ikinci neden doğrudur. Peki böyle bir durumda DTP, kendisine siyasi çözüm için oy veren milyonlarca insanın çocukları, yakınları dağda iken PKK terör örgütüdür nasıl der, niçin desin’ Kürt sorununun çözümü için dağdakilerin inmesi şarttır, onları indirmenin yolu, onları tek tek yok etmekten, varlıklarını inkar etmekten, yok saymaktan değil, niçin orada olduklarını dinlemekten, konuşmaktan, anlatmaktan, ikna etmek ve ikna olmaktan geçer. Bu ancak onları anlayanlarla, çözebilecek yetkiye, iktidara sahip olanlar arasındaki diyalogdan geçer. DTP ancak diyalogla çözüm bulunulabileceğini, diyalog için kendisinin muhatap alınması gerektiğini defalarca açıkladı.

İddianame hukuki olmaktan uzak, siyasi bir bakış açısıyla hazırlanmıştır. Ve vurgusundan öyle bir sonuç çıkıyor ki DTP, ‘PKK terör örgütüdür’ deseydi ve yöneticileri, üyeleri ‘Sayın Öcalan’ demeselerdi, partinin kapatılması istemiyle dava açılmayacaktı. Peki bu hukuki bir durum mu’ Yani susmak, istenen konuda konuşmamak, ifade açıklamamak ya da kim olursa olsun birine Sayın demek suç sayılabilir mi’ Kapatma nedeni olabilir mi’ Hangi yasada böyle hüküm var’ Bu bakış açısı doğru olsaydı, uyuşturucudan, kumarhanelere, faili meçhullerden yargısız infaza kadar her türlü kirli ilişkiye bulaşmış insanlara hem de adliye giriş çıkışlarında, mahkemelerde yani savcıların yargıçların gözü önünde ‘Türkiye seninle gurur duyuyor’ diye bağıranlar hakkında da davalar açılıp, onların üyesi oldukları partiler için de kapatma davaları açılması gerekmez miydi’ Neden açılmadı’ Neden hiç kimse dava açılmamasını sorgulamadı’ Herkes bu davranışı onayladığı için değil, bunu söylemenin suç oluşturmaması, parti kapatma nedeni sayılmaması nedeniyle kimse bunun üzerinde durmadı. Kürtlerin partilerini, hem de yeterli hiçbir hukuksal kanıt bulunmadan kapatmak, gerçeğe, adalete, hukuka, demokrasiye, hakkaniyete, vicdana aykırı olur.

Aidiyet sorunlarının, ana dil sorunlarının askeri yöntemlerle, yasaklarla, parti kapatarak bastırılmaya çalışılması, dünyanın her yerinde milliyetçi, ayrılıkçı eğilimleri güçlendiriyor. Diğer yandan yine dünyada görülüyor ki, ekonomik ve sosyal hakların tanınması, geliştirilmesi ancak kültürel haklarla birlikte anlamlı olabiliyor. Nitekim ekonomik ve sosyal haklar tüm uluslararası belgelerde kültürel haklarla birlikte anılır. Yaşadığımız süreç, insani, vicdani, ahlaki, ekonomik tüm boyutlarıyla hepimizi derinden etkiledi. Her sağlıklı toplum, öncelikle o toplumun aydınları, hukukçuları, böylesi bir süreci tartışır, nedenlerini irdeler, sonuçlar çıkarır. Yapılması gerekenleri ortaya çıkarır, şiddetin ektiği öfke tohumlarını söküp yerine iletişim tohumları serpmeye çalışır. Bütün bu acılar bir daha yaşanmasın diye ne yapmak gerekirse onu yapar. Bu iddianamenin bir partiyi kapatmaya yetecek hiçbir hukuksal dayanağının olmadığı açık. Bu dava siyasi bir dava. Bu davada Kürtler, her zaman olduğu gibi çoğunluğun insafına mı terk edilecek, yoksa onların parlamentoda temsil edilmelerini içimize sindirecek miyiz, mesele bundan ibarettir.

Hukuk niçin vardır sorusunun bir yanıtı olmalı. Bu yanıt, vicdanımızı sızlatmamalı.

Aydınların Cumhurbaşkanı’na yazdıkları mektuptaki dileği tekrarlıyoruz: Anayasa Mahkemesi, kapatma kararı vermeyerek, bütün olumsuzluklara rağmen, bu dönemi sonlandırmanın, yüzlerce yıldır birlikte yaşayan halkların kardeşliğini tekrar hatırlamanın ve onarmanın mümkün olduğunu gösterecektir inancındayız.

IV- SONUÇ VE İSTEM

Hukuka ve adalete aykırı, artık bu ülkenin taşıyamayacağı kadar ağır yükler getirecek istemleri içiren davanın REDDİNE karar verilmesini vekil ve müdafiler olarak dileriz’.

V- SÖZLÜ AÇIKLAMA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 24.6.2008 günlü sözlü açıklaması şöyledir:

‘YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI ABDURRAHMAN YALÇINKAYA – Sayın Başkanım, Şahsınızda Yüksek Mahkemenizi saygıyla selamlıyorum.

Demokratik Toplum Partisi (DTP) hakkında Başsavcılığımız tarafından 16 Kasım 2007 tarihli iddianame ile Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemleri nedeniyle Anayasa’nın 69/6 ve Siyasi Partiler Yasası’nın 101/1·b ve 103/2. maddeleri uyarınca temelli kapatılması istemiyle dava açılmıştır.

Anayasa’nın 68 nci maddesinin 2 nci fıkrasında belirtildiği gibi demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan kuruluş ve faaliyetlerinde serbestlik tanınan siyasi partilerin; ‘devletin bağımsızlığına ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, hukuk devleti ilkesine ve Anayasal demokratik yapısına’ duyulan güvenin sarsılmasına neden olan tavır sergilemeleri, amaçlarına ulaşmak için şiddet unsurunu kullanmaları veya mevcut şiddeti desteklemeleri halinde demokratik kamu düzenini bozacakları tartışmasız olup, bu durumda devletin kendi varlığına yönelen tehditlere karşı önlem alması demokratik hukuk devleti olmanın gereğidir.

Yaklaşık yirmi beş yıldır on binlerce vatandaşımızın ölümüne sebep olan, gerek kırsal alanda gerekse kent merkezlerinde asker-sivil, çocuk-yaşlı ayırt etmeden; mayın döşeme, bombalama, kamu binalarını, toplu taşıma araçlarını, Türk Bayrağı’nı tahrip etme, adam kaçırma, haraç alma, uyuşturucu pazarlama, her türlü sabotaj ve insan öldürme gibi şiddet eylemlerini gerçekleştiren, kuruluş amacı Türkiye Cumhuriyeti Devleti topraklarının bir kısmı üzerinde etnik milliyetçilik temeline dayalı bağımsız bir devlet kurma olan PKK’nın uluslararası kamuoyu ve kurumlarca da terör örgütü olarak kabul edildiği ve kınandığı bilinen bir gerçektir.

Eylemleriyle ülkemize maddi anlamda verdiği zararın yanında, vatandaşlarımız arasında kin ve düşmanlık yaratmaya çalışan terör örgütü, amaçlarını gerçekleştirebilmek için geçmişte kapatılan veya haklarında kapatma davası devam eden siyasi partiler (HEP-ÖZDEP-DEP-HADEP­DEHAP) vasıtasıyla siyasal alana da el atmıştır.

Söz konusu partilerle ilgili kapatma davalarına ilişkin yasal süreçler içerisinde de gündeme getirilen ‘İFADE ÖZGÜRLÜGÜ VE ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜGÜ’ kavramları 16 Kasım 2007 tarihli İddianamede değerlendirilmiş olmakla birlikte; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü yönünden 10. maddesinin 2. fıkrasında, örgütlenme özgürlüğü yönünden 11. maddesinin 2. fıkrasında ve 17. maddesinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 30. maddesinde yer alan düzenlemeler Anayasa’nın 14. maddesinde yer alan hükümle örtüşmekte olup, bu itibarla özgürlükler açısından ulusal düzenlemenin uluslararası düzenlemeye uygunluğu hususunda bir kuşku yoktur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ifade ve örgütlenme özgürlüğü konusunda ortaya koyduğu ölçütler davalı partinin savunmasında da bahsi geçen ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ PARTİSİ (ÖZDEP) ve TÜRKİYE BİRLEŞİK KOMÜNİST PARTİSİ’ (TBKP) ile ilgili verilen kararlarda yer almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi söz konusu kararlarında temel olarak demokrasilerde çok sesliliğin esas olduğunu, bu itibarla benimsenenden daha farklı bir siyasi tasarım içeren, kırıcı, şok ve rahatsız edici bilgi ve fikirlerin de ifade özgürlüğü içinde yer aldığını, bu itibarla söz konusu siyasi partilerin tüzük ve programlarında yer alan ifadelerin açıkça şiddeti teşvik etmemesi ve şiddeti öngördüklerine dair yeterli veri bulunmaması nedeniyle kapatma kararları ile sözleşmenin ihlal edildiğine karar vermiştir.

Burada özellikle vurgulamak istediğimiz husus söz konusu partiler hakkında açılan kapatma davalarının konusunun sadece tüzük ve programlarında yer alan hükümler olduğudur, Demokratik Toplum Partisi hakkında açılan kapatma davasında ise sadece partinin tüzük ve programı değil, mensuplarının açıkça terör örgütünü kollayıp, propagandasını yapmaları ve hatta zaman zaman örgüt elemanı gibi davranıp, şiddet eylemlerinin içerisinde yer almaları kapatma nedeni olarak kabul edilmiştir.

Ülkemizde gerçekleşen PKK terörünün ve partililerin katıldığı eylemlerin vehameti karşısında; örgüt elebaşının talimatıyla kurulup, örgüt güdümünde faaliyet gösterdiği açık olan davalı partinin faaliyetlerinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ölçütlerine göre de ifade ve örgütlenme özgürlüğü sınırlarını aştığı tartışmasız bir gerçektir.

Demokratik toplumlarda demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilerin; toplumsal yaşama ait düşünce ve öngörülerini yine demokratik vasıtalarla ortaya koymaları, bunun yanında talepleri ile de kamu düzenini ve toplumsal barışı tehdit etmemeleri gerekmektedir. Buna karşılık bir siyasi partinin öngörülerini toplumu tahrik ederek olmazsa olmaz tarzında kabul ettirmeye çalışması, aksi halde çok kan döküleceği yolundaki tehditvari söylemleri, hiçbir demokratik ülkede hoşgörüyle karşılanamaz.

Bu bağlamda davalı partinin terör örgütü ile olan bağlantılarının yanında, kamu düzeninde yapılmasını öngördükleri değişikliklerin kamuoyunda tepki yaratacağı bilinmesine rağmen, tehdit içeren tarzda söylem ve şiddet içeren gösterilerle ifade edilmesi, vatandaşlarımız arasında farklılaşma, giderek gerginlik, nefret ve neticesinde kitlesel şiddet ortamı yaratacağı kuşkusuzdur. Buna karşılık Demokratik Toplum Partisi, geçmişteki eylemlerinde olsun savunmalarında ileri sürülen görüşlerinde olsun demokratik toplum gelenekleri dışına çıkarak, toplumsal barışı tehdit etmeye açıkça ve ısrarla devam etmektedir.

Anayasa’nın 69. maddesinin 6. fıkrası ile Siyasi Partiler Yasası’nın 101 ve 103. maddelerindeki düzenlemelere göre kapatmaya konu eylemlerin sadece işlenmiş olması yeterli olup bu eylemlerin hükmen sabit olması koşulunun aranmadığı gözetilerek açılan ceza davalarının mahkumiyetle sonuçlanmasının beklenmesi gerekmemektedir. Zira eylemlerin işlenmiş olması, kamuya yansıması, alenileşmesi ve bu eylemlerin Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrası ile tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11 nci maddesinin 2 nci fıkrası kapsamında kalmaları, diğer bir ifade ile Türk ve Avrupa Kamu Düzeni içerisinde kabul ve koruma göremeyecek nitelikte olmaları yeterlidir.

Düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü düzenleyen Anayasa’nın 26 ncı maddesinde; ‘ … milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması…’ amaçlarıyla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün sınırlanabileceği belirtilmiştir.

Biraz evvel de bahsettiğimiz gibi, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrası ile 69. maddesinin 6. fıkrasına göre ise; siyasi parti kapatılması demokratik hukuk devletinin, Anayasal düzenin ve demokrasinin kendi varlığına yönelen tehditlere karşı hukuki yollarla kendisini koruması için alması gereken koruyucu bir önlem niteliğindedir.

Bu bağlamda, bir siyasi partinin il ve ilçe binalarının terör örgütü kampına çevrilmesi, tüm kademelerdeki kongre ve toplantılarında terör örgütü elebaşı ve örgüt lehine sloganların atılması, yasa dışı örgütü övücü resim, bayrak ve pankartların taşınması, zaman zaman taş ve molotof kokteyli atmak, suretiyle çevreye zarar verilen şiddet eylemlerine dönüştürülmesi, parti mensuplarının bombalama eylemine katılması, örgüt mensuplarına mermi, gıda ve sair ihtiyaç malzemelerini temin etmesi, kentlerde lojistik destek sağlaması, terör örgütünün talimatları doğrultusunda halkı tehdit edip örgüt bildirilerini dağıtması, yazılama yapması, terör örgütünün kamplarında eğitim ve diğer çalışmalara örgüt mensupları ile birlikte katılması, hemen hemen tüm konuşma ve beyanlarının terör örgütü elebaşını ve örgüt üyelerini yüceltmek, örgütün propagandasını yapmak, bu amaçla hiçbir fırsatı kaçırmamak şeklinde gerçekleşmesi demokratik bir hukuk devletinde kabul edilebilir siyasi faaliyetler değildir.

İddianamemizde de yer alan ve muhtelif internet sitelerinde ‘görüşme notları’ adı altında yayınlanan terör örgütü PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan’ın beyanları incelendiğinde, daha önce izah edildiği gibi kuruluşundan çok önce isim, yöntem, yönetici gibi hususlar belirtilmek suretiyle davalı partinin kurulması talimatı verildiği ve kuruluş süreci incelendiğinde söz konusu talimatların harfiyen yerine getirildiği sabittir. Bu kadar açık olan bir gerçek karşısında önce söz konusu açıklama ya da söylemlerin davalı partinin bilgisi dışında olduğu, daha sonra ise İmralı Cezaevinde görüşmelerin yapılışı ile ilgili yasal mevzuatın ve Öcal’ın şiddeti öngörmediğine dair görüşme notu örneğinin savunma olarak gösterilmesi, tutarsızlığı nedeniyle itibar edilir görülmemiştir.

Diğer yandan, bazı olaylara veya beyanlara davalı partinin tepki vermemesi susma hakkının kullanımı olarak savunulmuş ise de, susma hakkının ceza yargılamasında sanıklara tanınan bir hak olduğu, bir siyasi partinin tüm kamuoyu önünde kendisine yöneltilen çok ağır ithamlara karşı cevap vermemesi veya verememesinin susma hakkıyla ilgisi olmayıp Anayasa’nın 69/6. fıkrası uyarınca zımnen benimseme sayıldığı gözetildiğinde yerinde de görülmemiştir.

İddianamemizde geniş biçimde yer alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 25 kasım 1997 tarihli ‘Zana-Türkiye’ kararında mevcut ifade özgürlüğüne yönelik değerlendirmeler ve örgütlenme özgürlüğünün ‘suç örgütü kurma veya suç örgütünü destekleme özgürlüğünü kapsamadığı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin ‘demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi’ için sınırlanabileceği ve yaptırıma bağlanabileceği hususları Devletimizin yıllardır yaşadığı yoğun PKK terörü ile birlikte dikkate alındığında; davaya konu edilen eylemlerin içerikleri ve terör örgütü ile olan bağlantıları nedeniyle ifade veya örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi imkânsızdır.

İddianame ve esas hakkında görüşümüzde belirtildiği gibi Avrupa insan Hakları Sözleşmesi hükümleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve bu kapsamda Venedik Komisyonu İlkeleri ayrıntılı olarak değerlendirilmiş, uluslararası hukuka da uygunluğunun tespiti sonucu işbu dava açılmıştır. Bu itibarla davamızın bir Devlet politikası olan Avrupa Birliği’ne üyelik sürecini olumsuz etkileyebileceği iddiası yerinde ve gerçekçi kabul edilemez.

Ulaşılabilir ve anlaşılabilir metinler olan Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası hükümleri bu dava için düzenlenmiş veya değiştirilmiş değildir. Anayasa’nın 38. maddesi dikkate alındığında; uygulama tarihi itibarıyla önceden bilinen ve yürürlükte olan mevzuatın yerinde görülmeyip, Anayasa’da olsun Siyasi Partiler Yasası’nda olsun yeni düzenlemeler talep edilmesi imkânı iç hukukumuzda olduğu gibi evrensel hukuk ilkeleri arasında da yer almamaktadır. Davalı partinin savunmasında yer alan Anayasa ve yasa hükümlerinin yeniden düzenlenmesi şeklinde ifade edilebilecek olan bölümün mercii itibarıyla yargı ile ilgisi olmadığı çok açıktır. Ancak vatandaşların bir kısmının azınlık olarak kabul edilip buna bağlı olarak Anayasa’nın değiştirilemez hükümlerinin, dolayısıyla Devletimizin üniter yapısının bertaraf edilmesini öngören söz konusu taleplerin terör örgütünün nihai amacına hizmet etmesi, davalı partinin varlık amacını ve bağlantılarını göstermesi açısından ayrıca değerlendirilmesi gereken bir husustur.

Davalı parti iddianamede delil olarak gösterilen eylemlerle ilgili olarak Anayasa’nın 38. maddesine atıfta bulunarak kararların büyük bir kısmının kesinleşmediğini savunmuş ise de; Anayasa’nın 68. maddesinin 4 ve 69. maddesinin 6. fıkraları eylemlerin varlığından bahsetmiş, ayrıca eylemler nedeniyle mahkûmiyet hükümlerinin varlığını şart koşmamıştır. Nitekim önceki siyasi parti kapatma davalarında bu husus kuşkuya yer vermeyecek biçimde açıklıkla vurgulanmıştır.

Beraat kararlarının yüksek mahkemeden gizlendiği iddiası ise delil olarak gösterilen dava ve soruşturmaların aşamalar halinde akıbetlerinin yüksek mahkemeye sunulduğu gerçeği karşısında kabul edilemez nitelikte bir iddiadır. Davalı partinin savunmasında mahkemesi veya dosya numarası yazılmadığı iddia edilen delil dosyaları hususunda ise; dosya numarası olmadığı iddia edilen kovuşturma dosyalarından iddianamemizin ek-35. sırasındaki dosyanın Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/184, ek-41. sıradaki dosyanın Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/145, ek-80. sıradaki dosyanın Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/81, ek-81. sıradaki dosyanın Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/105, ek-84. sıradaki dosyanın Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/74, ek-85. sıradaki dosyanın Erzin Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/80 ve ek-87. sıradaki dosyanın Van 3. Ağır ceza Mahkemesinin 2007/111 esas sıralarında kayıtlı olarak yargılamaları devam etmekte olup, Yüksek Mahkemenizin istemi doğrultusunda aşamaları hakkında bilgi sunulmaktadır.

Yine savunmada ‘davalı partinin asgari iki yüz bin üyesi bulunduğu’ şeklinde bir bilgi yer almış ise de 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 10. maddesi gereğince siyasi parti sicillerini tutmakla görevli olan Cumhuriyet Başsavcılığımıza davalı parti tarafından dava tarihi olan 16 Kasım 2007 tarihine kadar bildirilen üye sayısı sadece 147 dir. Davanın açılmasından sonra 11 Ocak 2008 tarihinde 21.890 yeni üye bildirilmiştir. Savunmada parti üyesi olmadığı iddia edilen kişilere ait soruşturma evrakları incelendiğinde söz konusu kişilerin kendilerini Demokratik Toplum Partisi üyesi olarak tanıttıkları da görülecektir. Burada şunu açıkça belirtmek gerekir ki: Terör örgütü ile ilişkisi nedeniyle takip edilen olayların yoğunluğu dikkate alındığında, davalı partinin tüm üyelerini zamanında bildirmesi halinde davada delil olarak gösterilecek eylem sayısının birkaç misli fazla olacağı tartışmasızdır.

Partililerin eylemleri bölümünde 21. sırada bahsi geçen davalı parti İstanbul il yönetiminde görevli Zeki Kılıç’ın terör örgütü PKK’nın talimatı gereği halkı yasa dışı eylemlere davet eden bildiri dağıtması olayı ile ilgili olarak TCK.nun 220. maddesinin 7. fıkrası gereğince verilen mahkumiyet kararını, davalı partinin savunmasında ‘örgüt üyesi olmadığının’ saptanması olarak sunmaya çalışması davalı partinin olaylara ve demokratik hukuk sistemine hangi açıdan baktığını gösteren bir ibret belgesi niteliğindedir.

Söz konusu eylem, ilgiliye uygulanan yaptırım ve davalı partinin bütün bunlara getirdiği savunma birlikte değerlendirildiğinde davalı partinin kapatılması talebinin ne kadar zorunlu, orantılı ve sosyal yönden gerekli olduğu, eylemlerin işlenmesindeki kararlılık ve yoğunluk nazara alındığında Anayasa’da öngörülen odaklık unsurunun gerçekleştiği kuşkuya yer vermeyecek bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

Saygıdeğer Başkan ve çok değerli sayın üyeler;

Açıklamalarım ışığında;

Devletin bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı olduğu belirlenen, davalı Demokratik Toplum Partisi’nin Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 6 ncı fıkrası ve Siyasi Partiler Yasası’nın 101 nci maddesinin 1 nci fıkrasının (b) bendi uyarınca temelli kapatılmasına;

Eylemleri ile partinin temelli kapatılmasına neden olan ve iddianamede esas hakkındaki görüşte isimleri belirtilen kişiler hakkında, Anayasa’nın 69 uncu maddesinin 9 uncu fıkrası ve 84 üncü maddesinin 5 inci fıkrası ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 95 inci maddesi uyarınca kapatma kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasından itibaren beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına karar verilmesi,

Kamu adına talep olunur.

Saygılarımla’.

VI- SÖZLÜ SAVUNMA

Davalı Parti’nin 16.9.2008 günlü sözlü savunması şöyledir:

‘DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ GENEL BAŞKANI AHMET TÜRK ‘ Sayın Başkan, Yüce Mahkemenin sayın üyeleri; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Demokratik Toplum Partisi hakkında açmış olduğu kapatma davasında sözlü savunmamızı sunacağız. Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyoruz.

Kapatılan Halkın Emek Partisi (HEP) Genel Başkanı olduğumdan bu yana aradan yirmi yıla yakın bir süre geçti, bu süre zarfında onlarca hükümet değişti, Türkiye siyasi tarihine damgasını vurmuş anlı şanlı partilerin çoğu silinip gitti, Türkiye AB müzakere sürecini yaşamaya başladı, bu çerçevede başta Anayasa olmak üzere temel yasalarda çok sayıda değişiklik yapıldı, hükümetler tarafından on tane uyum paketi açıklandı. Ancak bunca değişim iddialarına rağmen ne yazık ki 2008 Türkiye’sinde bir başka parti kapatma davası nedeniyle karşınızdayız. Her şeyden önce bu durumdan üzüntü duyduğumuzu belirtmek isterim.

Diğer yandan, yüce mahkemenin Hak-Par ve ardından AK Parti kapatma davalarında verdiği kararları ve yaptığı açıklamaları da önemsiyoruz, önemli buluyoruz Siyaset kurumu üzerine düşen görevleri yapamamakta, sorumluluğunu yerine getirememektedir. En başta 12 Eylül askeri darbesinin ürünü olan ve halen yürürlükte bulunan 1982 Anayasası değiştirilememiştir. Siyasi parti kapatma hükümlerini, Siyasi Partiler Yasası’nı, Seçim Yasası’nı değiştirme sorumluluğunu yerine getiremediği için bugün Anayasa Mahkemesi hâlâ parti kapatma davaları ile muhatap olmaktadır veya muhatap bırakılmıştır.

Sayın Başkan, sayın üyeler; Siyaset kurumu sorumluluğunu yerine getirecek olgunluğa, erdeme ve cesarete sahip değilse, bu noktada hukuk üzerine düşen görevi yerine getirmek durumundadır. Çağdaş demokrasilerde hukuk kurumları toplumsal ihtiyaçları ve değişimi de gözeterek siyasetin önünü açabilecek bir role kavuşmuştur. Bu davanın da böylesi bir gelişmeye hizmet edeceğine inanıyoruz. Ön savunmamızı ve esas hakkında ki savunmamızı tekrar ederken, iddialara karşı cevaplarımızı sunmaya çalışacağız.

Sayın Başkanım, eğer izin verirseniz iki bölümde savunmamızı özetlemeye çalışıyoruz. Esas dosyamızı da size sunacağız. Birinci bölümü Bengi Yıldız arkadaşım, izin verirseniz, yapacak. Partiyle ilgili iddialara da ben yanıt vereceğim.

BAŞKAN ‘ Tabii ki.

Buyurun Sayın Bengi Yıldız.

DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ MERKEZ YÜRÜTME KURULU ÜYESİ BENGİ YILDIZ ‘ Sayın Başkan, Yüce Mahkemenin değerli üyeleri; ben de hepinizi en içten duygularımla selamlıyorum.

Demokrasinin Gelişim Tarihi:

Demokrasi kültürünün kökeni insanlık tarihi kadar eskidir ve özü dar anlamda, halkın kendi kendini yönetmesidir. Demokrasinin bir sistem haline gelmesi birey ve toplumun devlete karşı hak ve özgürlük mücadelesiyle yakından bağlantılıdır. İlk devletleşme bireyi, toplumu ve bunların iradesini yok sayarak kul ve köle haline getirmiştir. Buna karşın demokrasi; bireyin ve toplumun, kendi özgürlükleri lehine devlet iktidarının sınırlandırılması yönünde başlattıkları mücadelenin sonucunda, ilk kez İlkçağ Atina’sında bir yönetim biçimi haline gelecektir. İlk Atina demokrasisi; köleci devletlere karşı mücadele içinde büyüyecek, olgunlaşacak ve günümüzün çağdaş demokrasisi olacaktır. Tüm bu büyüme ve olgunlaşma sürecinin kökeninde şüphesiz ki insan hakları, özgürlük ve eşitlik mücadelesi vardır. Bu nedenle demokrasiyi sadece ‘halkın kendi kendini yönetmesi olarak’ ele almak oldukça dar bir tanım olacaktır. Demokrasinin gerçek tanımı, devletin sahip olduğu iktidarını toplumun ve bireyin özgürlükleri lehine sınırlaması, özgürlük ve eşitlik ilkelerine dayanması, bu temelde devletin kutsal olmaktan çıkarılarak insan hakları ve hukukun üstünlüğünü esas alan bir hizmet aracı halinegetirilmesidir. Tarihte ilk kez Sümerlerde ortaya çıkan devletleşme olgusu, Sümer Rahip tapınaklarında sınıflaşmanın başlamasıyla gelişmiştir. Bu tapınaklarda özetle Zigguratlarda geliştirilen devlet karşısında insan yoktur, haklarından bahsedilemez, sadece görevleri vardır. O da tanrılara sınırsız hizmet ve kulluk etme görevidir.

İnsan, artık doğal toplumun doğal bireyi olmaktan çıkmış, tanrılara ve onun yeryüzündeki gölgesi devlete kulluk edendir. Kulluk temelinde başlayan devlet-birey ilişkisi, devletin Sümer fetih hareketleri ile diğer siteleri ve toplumları egemenlik altına almasıyla birlikte kölelik ilişkisini de beraberinde getirecektir. Savaşlarda köle edilen insanlar kullarla birlikte devlete hizmete koşturulacaktır. İlk Asur Köleci İmparatorluğu, ardından gelen diğer köleci imparatorluklar ve son köleci imparatorluk Roma’ya kadar uzanmaktadır.

Bu özet girişi, insan hakları ve demokrasi mücadelesinin temeline işaret etmek için verdik. Çünkü insan hakları mücadelesi, insanlık tarihinin çok uzun bir dönemini kapsayan bu kulluk ve köleliğe karşı verilen mücadele ile başladı. Zerdüşt düşüncesinin merkezinde ‘iyi düşünen, iyi konuşan ve iyi yapan insan’ vardır. İnsanın kendi bilgisizliği ile mücadele edip aydınlanmasını, giderek kişiliğini ve iradesini oluşturmasını ve bu gelişimini süreklileştirerek, üst insan, bilinçli insan, yetkin insan olmasını savunur. Bu düşünceler, yeniden gelişen devletleşme karşısında egemen olmasa da toplumsal bağlamda Hz. İbrahim ile başlayan peygamberlik hareketlerini etkileyen ana kaynak olur. İnsan hakları mücadelesi böylece Ortadoğu özgülünde peygamberlik hareketleri içinde varlığını sürdürür. Peygamberlik hareketleri katı kulluk ve kölelik sistemini yumuşatıcı bir rol oynar. Tevrat, İncil, Kuran incelendiğinde bu yumuşamanın izleri görülebilir. Köleliğin büsbütün kaldırılmasını amaçlayan hareket Spartaküs ayaklanmasıdır. Bu ayaklanma başarılı olamayıp kanlı bir şekilde bastırılsa da, bu temel üzerinden insanın köleliğe ve kulluğa karşı mücadelesi daha da güçlenerek devam eder. Devlet iktidarının sınırlanması tartışmaları artık önü alınamaz şekilde yükselir. İktidarın mutlak olmadığı, önceleri Tanrı emirleriyle bağlı olduğu şeklinde başlayan bu tartışma, giderek iktidarın toplumun hizmetinde olması gerektiği, devlet iktidarının göksel değil, yersel olduğu ve toplum sözleşmesi ürünü olarak ortaya çıktığı ve bu nedenle bu sözleşmeye bağlı kalması gerektiği, bu temelde iktidarın kendisine yetki devreden bireye ve topluma karşı keyfi davranarak zulüm yapamayacağı, sözleşme ile bağlı olması gerektiği hatta sözleşme dışına çıkarak zulüm eden iktidarlara karşı direnme hakkının olduğu tartışmalarına dek varır. Bu tartışmalar ve verilen mücadeleler birbirini besleyerek, adım adım mutlak devlet iktidarının sınırlanmasını beraberinde getiren yazılı ve kalıcı belgelere dönüşür. Devletin birey ve toplumun özgürlüğü lehine sınırlandırılması anlayışı, Ortaçağ’da yürütülen mücadeleler sonucunda Rönesans ve Reform Hareketi ile daha da bir hız kazanır. Bu temel üzerinde gelişen 1689 da ilan edilen İngiliz Haklar Bildirisi, 1776 Virjinya İnsan Hakları Bildirisi ve 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisiyle, insan hakları çağdaş hukukun temel konusu olur. Bu durum, ‘birey ve toplum, devlet içindir’ anlayışından ‘devlet, birey ve toplum içindir’ anlayışına geçişin ilk adımıdır. Bu temelde gelişen demokratik anayasacılık hareketlerinin özü, ‘otorite karşısında insan hak ve özgürlüklerini güvence altına almak’ olmuştur. Bu anlayış, gelişimini üç kuşak insan hakları biçiminde sürdürerek, devleti birey ve topluma hizmet eden teknik bir aygıt durumuna indirger. Bu gelişimin yazılı ifadesi anayasalardır. Köleliğe, kulluğa ve dinsel doğmalara karşı yürütülen hak talebi mücadelesi, kişisel ve siyasal hakları; bu haklar da kendi içinden veya bağrından ekonomik, sosyal, kültürel hakları doğurmuştur ve bu haklar da kendi içinden halkların barış ve kendi kaderini tayin hakları, kadın, çocuk hakları, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ve gelişme haklarını doğurmuştur. Üç kuşak olarak nitelenen insan hak ve özgürlüklerinin bu birbiriyle bağlantılı, bir zincirin halkaları gibi kopmaz bütünlüğü, tarihsel süreç içinde önce ulusal temelde kimi ülke anayasalarında, İkinci Dünya Savaşından sonra ise giderek uluslar arası alanda Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği belgelerinde yerini alarak evrensel ilkelere dönüşmüştür.

4 Kasım 1950 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, üç kuşak insan hak ve özgürlüklerini düzenlemekte ve bu hakları soy, din, dil, yurttaş, yabancı ayrımı yapılmaksızın tüm insanlara tanımaktadır. Bu yönüyle evrensel olan sözleşmenin korumaya aldığı değer devlet değil, insandır. Çünkü demokrasilerde ‘halk devlet için değil, devlet halk içindir’. İsviçre, Belçika, İsveç, Fransa, Portekiz, İspanya, İtalya ve hatta Yunanistan örnekleri bu konuda çeşitli ve zengin çözümleri ortaya koymuş, etnik nitelikli şiddete yol açan haksızlıkları bu yolla ortadan kaldırmıştır. Elbette ki bunu tamamen anayasal yoldan çözüme kavuşturarak yapmıştır.

Fransa Örneği:Ulus-devlet modelini demokratikleştiren Fransa örneğine bakıldığında önemli sonuçlar çıkarmak mümkündür. Ulus-devletle ‘kurulmak’ istenen devletin kendi ulusunu yaratmaya çalıştığı anlatılmak isteniyor. Çünkü kurulan devlet, milliyetçilik ve bunun sonucu olarak ‘tek dil, tek ideal, tek kültür ve tek ideoloji’ politikalarıyla ‘kendi ulusu’nu yaratırken, tehlikeli bir şekilde farklı dil ve kültürleri de ulusal birlik adına asimile etme politikasını uygular ve farklılıkları ulusal birlik için de bir tehdit olarak ele alır. 22 Eylül 1792 tarihli bildirge ‘Fransız Cumhuriyeti tek ve bölünmezdir’ derken, kültürel çoğulculuğu dahi kabul etmiyordu. Örneğin Cumhuriyetin birliği, dilde birlik anlamını taşıyordu. Bu temelde bölgesel diller olarak adlandırılan Aşağı Brötanca, Baskça, Alsakça, Korsika dili ve 30’a yakın taşra ağzı, ulusal birliğin önünde bir engel olarak görülmüş ve 1794’ten itibaren bu dillerin kamusal ve özel işlemlerde yasaklanması yoluna gidilmiş ve Fransızca’nın tek ulusal dil olarak tüm Fransa’da yaygınlaştırılması amacıyla eğitim, kültür vb. her alanda asimilasyon politikaları uygulamaya konulmuştur. Ancak tüm bu yasaklama ve asimilasyon uygulamalarına rağmen bölgesel diller yok edilemediğinden Fransa, sonuçta 1951 tarihli Dexonne Yasası ile beş bölgesel dili resmen ve hukuken tanımıştır. Bunlar Baskça, Brötanca, Katalanca, Korsikaca ve Oksitan dilleridir. Fransızca, sadece resmi dil olarak öngörülmüştür. Dillerin inkârı politikası böylece terkedilmiştir. Ancak demokrasinin üçüncü kuşak hak ve özgürlükleri de içine alarak gelişmesi karşısında Fransa, De Gaulle’nin ‘artık ulusal birlikten kaygı duymaya gerek yoktur’ çıkışıyla bölgelerin kültürel kimliğini de resmen tanımıştır. 2 Mart 1982 Yasası öncesinde henüz yasal düzenleme yokken, fiili girişimler olmuş ve özellikle yerel yönetimlerle devlet arasında gerçekleştirilen kültürel şartlarla bu konuda önemli ilerlemeler sağlanmış, Brötanya’da kurulan Kültürel Konsey ve bu bağlamda Bröton dili öğretiminin geliştirilmesi, radyo, TV’de Bröton dilinin kullanımına geçilmiştir. 2 Mart 1982 Reform Yasası’ndan sonra bu bölgesel dillerin öğretimi olanağı da isteğe bağlı (seçmeli) olmak kaydıyla açılmıştır. Üniversitelerde lisans ve yüksek lisans düzeylerinde bu dillerin öğretimine başlanmıştır. Ayrıca 23 Eylül 1985 tarihli bir kararnameyle danışma işlevli bir Bölgesel Diller ve Kültürler Ulusal Konseyi kurulmuş ve bu kuruluşun örgütlenmesi çerçevesinde kimi bölgelerde Bölgesel Kültür Ofisi kurulması yoluna gidilmiştir. 1982 Reformu’nun 3.Maddesi uyarınca devlet ile yerel yönetimler arasında yetki paylaşımı yapılmış, kültürel yetkileri tamamlayan eğitim-öğretim ve araştırma alanındakilere bakıldığında devlet, bölge meclislerinin görüşlerini alarak öğretim kurumlarının genel pedagojik yapısını belirlerken, ilgili yerel yönetimlere danışarak yüksek öğretim kurumlarının kuruluşu ve düzenlenmesi etkinliğini yürütmüştür. BELEDİYEler ise, ilköğretim ve anaokulları alanında yetkili kılınmıştır. Bu haklarla birlikte Fransa bölünmemiştir.

İspanya-İtalya-Belçika Örneği:

Farklı dil ve kültürleri anayasal düzeyde tanıma en belirgin biçimde İspanya Anayasası’nda görülmektedir. 1978 tarihli İspanya Anayasası’nın 2.Maddesine göre; ‘Anayasa, İspanyol ulusu birliğinin ayrılmazlığını ve bütün İspanyolların ortak vatanın bölünmezliğini kesinlikle belirtir ve onu oluşturan bölge ve milliyetlerin özerklik hakkını ve aralarında dayanışmayı garanti eder’ ibaresiyle anayasal tanımanın çerçevesi çizilmiştir. Yine farklılıkların anayasaca tanınmasına bir örnek İtalya’dır. İtalyan Anayasası’nın 6.maddesinde; ‘Cumhuriyet, dil açısından mevcut azınlıkları uygun önlemlerle korur’ demektedir. Belçika Anayasası ise, ‘dil esası’na dayalı federalizmi tanımlamaktadır. 1.Maddesinde, ‘Belçika, topluluklar ve bölgelerden oluşan federal bir devlettir’ demektedir. Bu haklarla birlikte İspanya, İtalya ve Belçika bölünmemiştir.

İsviçre ve Kanada Örneği:

İsviçre, 1848 Anayasası’nda Fransızca, İtalyanca ve Almanca’yı ulusal diller olarak ve resmi kullanım içinde eşit olarak tanımıştır. Ülkenin güneydoğu köşesinde dağlık bölgede yer alan Grisona Kantonu’nda kabaca Almanlaştırılmış İtalyancanın bir biçimi denilebilecek Romache dilini konuşan yaklaşık elli bin kişilik bir azınlık grubu yaşamaktadır. Bu grup kendi dillerini bir lehçe düzeyinde bağımsız bir dil düzeyine çıkarmak ve dördüncü ulusal dil olarak tanınmak istemişlerdir. Bunun üzerine 1938’de yapılan referandumda bu durum kabul edilmiştir. Dolayısıyla İsviçre, demokratik teknikleri kullanarak her bir toplumsal gruba kendi geleceğini belirleme hakkını vererek, demokrasinin ideallerine katkıda bulunmuştur. Açık olan şey; çokuluslu bir devlet içinde dayanışma ve ortak amaç duygusunu ilerletmenin geçerli bir yolu varsa, bu, ulusal kimliklerin boyun eğdirilmesinde değil, uzlaştırılmasından geçer. Farklı ulusal gruplardan oluşmuş halk, ancak büyük siyasi yapılanmayı kimliğine boyun eğdiren değil, kimliğinin besleneceği bir bağlam olarak görürse bu yapıya bağlılık gösterecektir. Örneğin Kanada’da uzun yıllar süren ‘ırklar savaşı’ yerini demokrasinin ilkelerine bırakmıştır. Kanada Haklar Bildirgesi’ndeki eşitlik ilkesinin nasıl yorumlanması gerektiğini açıklayan Kanada Yüksek Mahkemesi bir kararında; ‘farklılıkların onay görmesi gerçek eşitliğin özüdür’ içtihadında bulunmuştur. Yine Kanada’nın yerli Kızılderili halkı olan Quebecliler kendi ayrı kimliklerinin anayasal ilke düzeyinde tanınması ve onaylanmasını temel bir saygı meselesi olarak görmektedirler.

Dile Bağlı İnsan Hakları:

1945 sonrası Birleşmiş Milletlerin çalışmalarına öncülük eden kilit belgelerde dil; insan hakları meseleleri içinde en önemli konulardan biri olarak ele alınmıştır. Birleşmiş Milletler’in, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması için Uluslar arası Konvansiyon (E 793, 1948) hazırlık çalışmasında, dilsel ve kültürel soykırım fiziksel soykırım ile birlikte ele alınmış ve insanlığa karşı işlenen suçlar arasında sayılmıştır. Birçok devletin kabul ettiği 1948 Birleşmiş Milletler Konvansiyonu’nda dilsel soykırım şöyle tanımlanmıştır; ‘Gündelik konuşmalarda ya da okulda grup dilinin kullanımını yasaklamak veya grup dilindeki yayınların basımını ve dolaşımını yasaklamak’.

Yine Birleşmiş Milletler Şartı’nın 13. maddesinde; imzalayan devletlerin geliştirmekle yükümlü oldukları konular ‘ırk, cinsiyet, dil ve din’ olarak belirtilmiştir. Maddede, bütün devletlerin ‘…ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı yapılmaksızın herkesin temel özgürlüklerine ve insan haklarına’ uygun davranıp davranmadığının izleneceği belirtilmiştir. Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 27.maddesine göre; ‘Etnik, dini veya dil azınlıklarının yaşadığı devletlerde azınlıkların mensuplarının, gruplarının diğer üyeleriyle birlikte, kültürlerini yaşama, dinlerini öğretme ve uygulama veya kendi dillerini kullanma hakları inkar edilemez’. 6 Nisan 1994 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi Kararı, bu maddeyi geniş kapsamlı ve pozitif olarak yorumlamıştır: Madde’de belirtilen azınlıklara mensup olup olmadıklarına bakılmaksızın Devletler, egemenlik alanında veya egemenliğinde bulunan bireyleri korur. Bir azınlığın varlığı Devletin kararına dayandırılamaz. Nesnel ölçütlere göre değerlendirilir. ‘Hakkın’ varlığını tanır; ve devletlere pozitif görevler yükler.

Gerek AGİK belgesi, gerekse de Azınlıkların Korunmasına Dair Çerçeve Sözleşmesi ve ardından gelen Azınlık Dilleri Şartı ile AİHS M.14’te düzenlenen birey haklarına grup hakları da eklenmiş ve devletler pozitif yükümlülük altına konulmuştur. Kopenhag Belgesi’nin 31. paragrafında eşitlik ve ayrımcılık yapmama ilkeleri yanında bu ilkelerin tam ve etkili uygulanabilmesi için devletlere gerekli tedbirleri alma yükümlülüğü de getirilmiştir. 20.11.1989 tarihli Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 2’nci maddesinde, taraf devletlere, bu sözleşmede yazılı haklar arasında özellikle vurgulanan çocuğun anadilinde eğitim hakkı ve olanağını kendi yetkileri altında bulunan her çocuğa, dil ayrımı yapmadan tanıma yükümlülüğü getirmiştir. Bu sözleşmenin gereği olarak, Anne-babalar sadece çocuğuna sözlü olarak dilini vermekle yetinmemekte, ayrıca okullarda bu dilin eğitiminin de verilmesini isteyerek, çocuğunun anadilini unutmamasını, geliştirmesini ve gelecek kuşaklara aktarılmasını güvence altına alarak dilinin yok olmasının önüne geçmektedir. Ulusal Azınlıkların Eğitim Hakları ile İlgili Hague Tavsiyesi’nde bu durum, ‘Azınlık dilinde eğitimin azınlıklar için hayati öneme sahip olduğu da kesindir’ şeklinde tespit edilmiştir. Bir diğer pozitif gelişme de AGİT Etnik Gruplararası İlişkiler Vakfı tarafından yayınlanan Ulusal azınlıklar Yüksek Komiseri Max Van Der Stoel’un Ulusal Azınlıkların Eğitim Hakları ile ilgili Hague tavsiyeleri-Açıklayıcı Not… Buna göre; ‘Müfredatın yalnızca devlet diliyle öğretildiği ve azınlık çocuklarının bütünüyle çoğunluk çocuklarıyla aynı sınıfta eğitim gördüğü bastırma-türü yaklaşımlar uluslararası standartlara uygun değildir’ ‘İlk ve ortaokullarda azınlık eğitimi’ bölümünde, egemen devletin, iki dilli öğretmenleri eğitmesi görevi olduğu belirtilmiştir. Ayrıca ikinci dil de dahil olmak üzere eğitimin ana-dilde yapılması her düzeyde tavsiye edilmiştir. Bu, tüm dil topluluklarının, anaokulundan üniversiteye kadar eğitimin anadilde yapılması için gerekli fonları devletten almaya hakkı olduğu anlamına gelir. Devletlerin azınlık dilde eğitimi sağlama yükümlülüğüne işaret eden bir başka belge de 1992 Kasımında Birleşmiş Milletler Genel Kurul’u tarafından kabul edilen ulusal veya etnik, dini ve dilsel azınlıklara mensup kişilerin hakları ile ilgili Birleşmiş Milletler Deklarasyonu’dur. Deklarasyon, anadilde eğitim haklarının sağlanması için devletlere pozitif görevler yüklemiştir. Buna göre ‘Devletlerin mümkün olan her yerde, azınlıklara mensup kişilerin anadillerini öğrenmek ve anadillerinde eğitim görmek için yeterli fırsatlara sahip olmaları için uygun önlemleri alması gerekir.’

Türkiye’de Demokrasinin Gelişim Tarihi ve sorunları:

Türkiye demokrasi tarihi, devlet ve siyaset geleneğinden ayrı ele alınamaz. Türkiye’de siyaset geleneği, askeri, elitist ve halktan kopuk bir karakter taşır. Örneğin Osmanlı devlet geleneği için ‘siyaset’ kavramı, ceza ve özellikle ‘ölüm cezası’ anlamında kullanılmaktadır. ‘Siyaseten katl’ yani idam cezası, padişahın verdiği cezalar için kullanılan bir terimdi. İdam sehpasının kurulduğu alanlara ‘siyaset meydanı’ denildiği bilinmektedir. Ülkemiz demokrasi tarihi, Osmanlının son dönemlerinden itibaren başlar. III. Selim’den itibaren, modernleşmeye yönelik bir dizi adım atılır. Askerî, siyasi, eğitim ve ekonomik alanlarda batılılaşma çerçevesinde birçok düzenlemeler yapılır. Tanzimat Fermanı, devlet yapısının yeniden düzenlenmesi girişimidir. Bütün bu değişimler, ‘devleti kurtarma’ operasyonu olarak gündeme gelir. Batı’nın teknolojide, siyasette, bilimde ve dünya coğrafyasını yeniden düzenlemek konusunda elde ettiği üstünlük karşısında, Osmanlının cihan devleti özelliğini kaybetmeye başlamasıyla devlet yapısında ve yönetim sisteminde değişikliklerin yapılması zorunluluğu doğmuştur. Osmanlı elitleri, çözümü devleti modernleştirmekte bulmuştur. Devleti kurtarma amacına dönük olarak gerçekleştirilmeye çalışılan reformlar, genellikle bürokratik idari yapıyı değiştirmeyi hedefler. Nitekim devletin idari, askeri, mali yapıları modernleştirilir. Osmanlı’da halk, reayadır. Kelimenin kökeni raiyye’ den gelir. Raiyye; ‘Otlatılan hayvan sürüsü’ ve ‘vergi veren halk’ anlamına gelmektedir. Yani, reâyâ kendi görevi olan üretimle uğraşmalı ve yönetici sınıfa geçmeye çalışmamalıdır. Toplum düzenindeki yerini bilmeli ve ona göre davranmalıdır. Bu davranış tarzı, yöneten-yönetilen ilişkisinde çok köklü bir statüye yol açmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasını takiben imparatorlukta görev yapan asker-sivil bürokrasisinin öncülüğünde yürütülen Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti kurulur. Cumhuriyetin kurucuları Osmanlı monarşisini tasfiye etmekle birlikte onun devlet geleneğini sürdürürler. Kaldı ki 600 yıllık devlet geleneğinin bir anda ortadan kalkması düşünülemez. Kurtuluş savaşına öncülük eden kişiler Osmanlı askeri bürokrasisinden gelmektedirler. Cumhuriyet, taşıdığı ilerici dinamiklere rağmen, ülkede sosyal sınıfların yeterince gelişmemiş olmaları ve modern kuruluşun devletçi seçkinler eliyle gerçekleştirilmiş olması nedeniyle sağlıklı bir demokratik gelişim çizgisi izleyememiştir. Reformlar da sosyal sınıfların katılımı ve öncülüğüyle değil, devlet eliyle gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle toplum tarafından yeteri kadar içselleştirilememiş, hatta Cumhuriyet inkılâpları arasında sayılan Kılık-Kıyafet Kanunu’nun uygulanışı sırasında bile görüldüğü üzere, direnişler ve ölümler yaşanabilmiştir. Devlet eliyle kurulan yeni ‘modernleşme’ alanında tarih, kültür, siyaset ve toplumsal yaşam yeniden kurgulanmış, ancak toplumsal katmanlar kendilerini bu alanlar içerisinde yeteri kadar bulamamışlardır.

Atatürk’ün ölümünden sonra yerine gelen İsmet İnönü de Osmanlı askeri bürokrasisinden gelmektedir. Kendi adına para bastırır, ülkeyi tek şef olarak ve ‘kuvvetler birliği’ ilkesine göre yönetir. Faşizmin yenilgisiyle sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra değişen dünya koşullarına uyum sağlamak ve ülkedeki sosyal gelişmelerin gereklerini karşılamak için çok partili siyasal sisteme geçilir. Ancak devletin temel felsefesinde hiçbir değişiklik yapılmaz. Temelde bir hizmet aracı olması gereken devlet, Türkiye Cumhuriyeti anayasalarında ülkenin ve milletin mutlak sahibi olan kutsal bir varlık olarak tanımlanır. Cumhuriyetin daha ilk yıllarından beri demokrasiye geçme yönünde denemeler olmuş ve buna sempati ile bakılmıştır. 1924 yılında kurulan Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası, ikinci meclisteki muhalif grupların temsilcisi haline gelmiştir. Ancak toplumsal düzeyde geniş bir muhalefet ortamı ortaya çıkınca kapatılmıştır. Bu kez 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuş ve o da aynı nedenlerden dolayı kapatılmıştır. Bu dönemin en önemli demokratik adımlarından biri de kadına seçme ve seçilme hakkının verilmesidir. Devletin ortaya koyduğu ölçüler topluma yukarıdan aşağıya dayatılmıştır. Toplumsal örgütlenmelere de genç cumhuriyeti koruma kaygısıyla izin verilmemiş, başta sol ve sosyalist olmak üzere çeşitli muhalefet odaklarının faaliyetleri yasaklanmıştır. Cumhuriyet ilan edildiğinde, işçilerin hak ve özgürlükleri gelişmemiş, aksine örgütlenme özgürlüğü için mücadele Cumhuriyet döneminde de sürmüştür. Bugün bile karanlık cinayetlerden biri olarak tarihe geçen, 28/29 Ocak 1921’de Mustafa Suphi ve arkadaşları öldürülür. Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine Ankara’ya görüşme yapmak üzere Bakü’den yola çıkan Mustafa Suphi ve 14 arkadaşı organize bir saldırıyla karşılaşırlar. Ardından Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası adıyla örgütlenen komünistler de İstiklal Mahkemeleri tarafından ağır cezalara çarptırılırlar. Bilinenin aksine Türkiye’nin en eski partisi olan Türkiye Komünist Partisi, Kurtuluş Savaşı’na katılır, Millet Meclisi’nin ilk yıllarında parlamenterleriyle temsil edilir, işçi sendikalarının, köylü kooperatiflerinin, gençlik, kadın, barış örgütlerinin kurulmasında öncü rol oynar. Bu etkinlikleri nedeniyle hedef alınır, kuruluş yıllarındaki kısa yasal dönemi dışında, bütün faaliyetlerini yasadışı olarak sürdürmek zorunda bırakılırlar.

1950’lerden sonra toplumun örgütlenmeye başladığı, toplumsal dinamiklerin değişme eğilimi gösterdiği ve siyasal partilerin halkın tercümanı durumuna geldiği görülür. Vesayetçi dönemde devlet partisi olarak kurulan ve siyasi temsildeki tek adres olan CHP’nin yerini bu kez çevrenin, toplumun ve toplumsal grupların değerlerini taşıyan partiler almaya başlar. Bu süreç 1950 yılında seçimden büyük bir zaferle çıkan Demokrat Parti ile başlar. Demokrat Parti devletçi-seçkinlerin karşısına siyasi-seçkinler kimliği ile çıkar ve toplum ile devlet arasında bir köprü oluşturur. Demokrat partinin yönetime gelmesi devlet elitlerini ve CHP’yi tedirgin eder. CHP yöneticilerinden Cevdet Kerim İncedayı ‘Memleketin yönetimini Hassolara, Memolara bırakacağız’ diyerek bu tedirginliğini ifade edecektir.

Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile siyasi ve askerî devletçi seçkinlerle, seçimle gelen siyasi seçkinler arasında bir çatışma başlar. Nitekim çatışma ordunun 27 Mayıs 1960 darbesiyle, Demokrat Parti aleyhine sonuçlanır. Demokrat Partinin lideri Adnan Menderes ile iki bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edilirler. Darbeden sonra hazırlanan 1961 Anayasası ile yeniden çok partili sisteme geçilir. Bu kez Demokrat Parti’nin yerini Adalet Partisi alır. Adalet Partisi ile beraber halkçı üslup siyasal söylemin ana unsurunu oluşturur. Bu dönemden sonra CHP ile AP arasındaki siyasi çekişmeler siyasal yaşamın nabzını oluşturur. Adalet Partisinin yeniden iktidara gelmesi bir kez daha devletçi ve siyasal seçkinlerin çatışmasına yol açar. Ordu yeniden 12 Mart 1971 tarihinde darbe yapar. Yani bir kez daha çevrenin temsilcisi durumunda olan bir siyasal parti iktidardan uzaklaştırılarak, çevreden gelen ‘tehdit’ savuşturulur. 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan MGK’ye ülke yönetiminde verilen rol yasallaştırılır. Ordu ülkenin politik, sosyal ve ekonomik hayatının koruyucusu olarak yasalar tarafından tanınan özerk bir kurum haline getirilir. 1960’ın ilk yarısından itibaren hızla gelişen sınıf mücadeleleri ve sol rüzgârın önü, 12 Mart 1971 darbesiyle kesilmeye çalışılmıştır. 12 Mart 1971 darbesi, 1960 darbesinin ardından gelişen sınıf hareketine karşı yapılmıştır. Dönemin Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç: ‘Toplumsal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı’ diyerek müdahalenin amacını özetleyecektir.DGM’ler Anayasal bir kurum haline getirilir. İşkenceler ve baskı sistematik hale gelir. Grevler yasaklanır, grev ve grev dışı eylemler 1971 Mayısından 1973 yılı sonuna kadar askıya alınır. Bu süreçte ekonomik ve sosyal hakların tümü ortadan kaldırılmıştır. Darbe sonrası çok güçlü olmasa da sol tekrar toparlanır, Türk ve Kürt solunun kitlesel bağları oldukça yaygındır. Gelişen sol hareket ve Kürt hareketi faili meçhul cinayetler ve katliamlarla durdurulmaya çalışılır. Sivil faşist hareket Kürtlere, Alevilere ve İşçi sınıfına karşı kullanılır. Devlet bu yöntemlerle gelişmeleri kontrol altına almayı başaramayınca 12 Eylül Faşist darbesiyle toplumsal gelişime bir kez daha müdahale eder ve toplumsal uyanışı bastırmak ister.

12 Eylül 1980 darbesini diğer darbelerden ayıran en büyük özelliği daha sistematik ve uzun sürmesidir. 12 Eylül darbesi ülkenin politik yapısında köklü değişiklikler yapan ve en fazla baskı, işkence ve cinayetin yaşandığı müdahale olmuştur. Darbeciler Milli Güvenlik Kurulu aracılığıyla ülke yönetimini devraldıktan sonra partileri kapatır, siyasi liderler tutuklanır. Askeri diktatörlük her şeyi yeniden düzenler. BELEDİYE başkanlarından ilçe kaymakamlarına kadar herkes görevlerinden alınır ve yerlerine askeri atamalar yapılır. Meclis dağıtılır, tüm yetki Milli Güvenlik Konseyi’nin elinde toplanır. MGK bir yıl dolmadan tam 268 kararname çıkarır ve devleti baştan aşağı yeniden inşa eder. Tüm sendikal faaliyetler durdurularak grevler yasaklanır; ücretler dondurulur. Türk-İş dışında tüm sendika ve dernekler kapatılır. DİSK’in bütün malvarlığına el konulur. On binlerce insan tutuklanarak cezaevlerine tıkılır; işkencelerden geçirilir. 12 Eylül yıllarında 650 bin kişi gözaltına alınmış, 50 bin kişi siyasi mülteci olarak Avrupa ülkelerine sığınmış; 700 idam istenmiş, 480 idam cezası kesinleşmiş, 48 kişi idam edilmiştir. Yaklaşık 200 kişi işkencelerde öldürülmüştür. Darbecilerin aldığı kararlar ve yaptığı uygulamalar her türlü yargı denetiminden muaftır. MGK’nın aldığı 52 sayılı kararda şunlar yazmaktadır: ‘Sıkıyönetim Komutanlıklarının kararlarının tartışılması ve haklarında kamu davası açılmış tüzel ve gerçek kişilerle ilgili olarak kamuoyunu yanıltıcı ve ilgilileri etkileyici sözlü-yazılı demeç ya da makale yayımı yoluyla beyan ve yorumda bulunmak da yasaktır.’ Daha sonra bizzat askeri yönetim tarafından hazırlanan Anayasaya göre, cuntanın uygulamalarına ve cuntacılara karşı herhangi bir yasal işlem yapılamayacaktır.Askeri cunta siyasal alan üzerinde tam egemenliğini kurmuştur.

12 Mart darbesi ‘Toplumsal uyanışa’ karşı yapılırken 12 Eylül müdahalesi ise toplumsal uyanışın yanı sıra gelişen Kürt uyanışını hedeflemektedir. Yukarıda izah ettiğimiz gibi dünya çapında kabul görmüş ve birçok ülke anayasasında yerini almış Üçüncü Kuşak Haklar, bugüne kadar Kürtlere uygulanmamıştır. Kürt sorunu temelde buradan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla çözümü de bu hakların tanınmasından geçmektedir. Kürt sorunu bu temelde demokratik hukuk çerçevesinde kolaylıkla çözülebilecek bir sorundur. Ancak bu yapılmadığı için sorun devam etmektedir. Bunun nedeni ise 1924 Anayasası ile başlayan Kürtlerin inkârı ve asimilasyonu sürecidir. Çünkü Kürtlerin tarihsel, toplumsal ve kültürel olarak inkârı bu tarihten itibarendir. Bu süreçler incelendiğinde Osmanlı-Türkiye anayasalarının tarihsel olarak Üç Kuşak insan hakları temelindeki demokrasi ve insan hakları mücadelesindeki gelişmelerin neresinde olduğu ve bu süreçlerde Kürtlerin siyasal, sosyal ve kültürel konumlarının ne olduğu net biçimde ortaya çıkmaktadır.

1876 Tarihli Kanun-i Esasi ve Kürtler:

1876 Tarihli Kanun-i Esasi’nin 1. maddesi Osmanlı İmparatorluğu’nun çok dinli, çok dilli, çok milletli toplumsal çoğulcu yapısını esas almıştır. Buna göre; ‘Devlet-i Osmaniye memalik ve kıtaatı hazırayı (yerleşik şehir ve memleketler) ve eyaleti mümtazeyi (ayrıcalıklı eyaletler) muhtevi ve yek vücut olmağla hiçbir zamanda hiçbir sebeple tefrik kabul etmez’. Anayasanın 1. maddesinde geçen ‘eyalet-i mümtaz (ayrıcalıklı eyaletler)’ statüsü Kürtleri yakından ilgilendirmektedir. Çünkü bu statü, Yavuz Selim ile Kürt beyleri arasında imzalanan 1514 tarihli ittifak-anlaşmayı anayasal korumaya almaktadır. Bu anlaşmaya göre; ‘1- Osmanlı yönetimine bağlı olarak Kürt emirliklerinin özerkliği korunacak, 2- Kürt emirliklerinde de yönetim babadan oğula geçerek sürecek, eskiden beri yürümekte olan yöntem yürürlükte kalacak ve bu konuda ferman padişahtan çıkacak, 3- Kürtler, Türklere bütün savaşlarda yardım edecekler, 4- Türkler de Kürtleri bütün dış saldırılardan koruyacaklar, 5- Kürtler devlete verilmesi gereken her türlü vergiyi ödeyecekler’. Anayasa yapılırken çok uluslu, çok dinli, çok kültürlü Osmanlı Devleti’nin ‘öğretim dili’ başlangıçta anayasanın 18. madde taslağında, İmparatorluktaki bütün ‘akvam (kavimler)’ in kendi dillerinde eğitim ve öğretim yapabilecekleri şeklinde düzenlenmiş, sonradan 18. madde değiştirilerek ‘resmi dilin Türkçe’ olduğu belirtilmişse de, bunun ‘Devlette istihdam olunmak için’ öngörüldüğü aynı maddede vurgulanmıştır. Kendi yönetim sahalarında anadilleriyle eğitim ve öğretimlerini kendi okullarında veya basın-yayınlarında, pozitif bir hak olarak olmasa da devletin bu özerkliğe karışmaması veya negatif bir konumda durması -zorla asimilasyon- olmaması nedeniyle fiilen veya doğal biçimde sürdürerek her alanda kültürel kimliklerini serbestçe ifade edip geliştirebilmişlerdir. Kürtler de aynı şekilde doğal seyri içinde Kürtçe edebi eserler kaleme alabilmiş, Kürtçe gazete vb. çıkarabilmiş, bazı şahsiyetlerin çabalarıyla Kürtçe okuma-yazma çalışmaları yapılabilmiştir. Yine siyasal alanda Heyet-i Mebusan’da her milliyet, din veya grup, kendi öz kimliğiyle siyasal temsilini de bulmuştur. Bu haliyle Osmanlı Devletinin renkli toplumsal yapısını yansıtmıştır. 1909 yılında Kanun-i Esasi’de özgürlükler lehine önemli değişiklikler getirilmiştir. Ancak İttihat ve Terakki’nin Türkçü-Turancı eğilimlere yönelmesi bu gelişmeleri tersine çevirecektir. İttihat ve Terakki 1913 yılından itibaren ‘tek parti’ olmaya yönelmiş ve çoğulcu Osmanlı anlayışından tekçi-Türkçü bir eğilim içine girmiştir. Çoğulcu yapıyı yadsıyan Türk milliyetçiliğine kaymanın ardından demokratik hoşgörüsünü yitiren İttihat ve Terakki yöneticileri, Türkçülük siyasetine gelmeyen siyasi muhaliflerini çeşitli antidemokratik yöntemlerle tasfiye etme yönelimine girmişlerdir. Yanı sıra basına yeniden sansür getirilmesinden, toplanma ve dernek kurma özgürlüklerine kadar siyasal muhalefet yanında toplumsal muhalefeti de bastırmıştır. Siyasal ve toplumsal muhalefeti susturan İttihat Terakki, artık ‘kendini Türklüğün tek koruyucusu’ olarak ilan edecek ve ‘iktidarına ve kendisine karşı yönelen her türlü muhalefeti ‘vatana ihanet’ sayacaktı’. İttihat Terakki’nin, Türk milliyetçiliği veya Türkçülük ideolojisini egemen ideoloji haline getirmesi ve tek parti egemenliğini kurarak muhalefete ve diğer ‘kavimler’e dönük baskılara yönelmesi çok millet ya da kavimden oluşan Osmanlı toplum yapısında yer alan ‘kavimler’i ve ‘milletler’i karşı milliyetçiliğe sevk etmiştir. Örneğin Ermeni milliyetçiliği bağımsızlık tezlerine yönelecek ve Taşnak Partisini kuracaktır. Bu temelde gelişen milliyetçi kamplaşmalar iç çatışmaları da beraberinde getirecektir. İlk kırılma böyle yaşanırken ikinci büyük kırılma, İttihat Terakki’nin Alman emperyalizmiyle işbirliğine girdikten sonra daha da ileri giderek Pan-Turanizme yönelmesi ve bu amaçla Almanya’nın yanında I. Dünya Savaşı’na girmesi ve yenilmesi, beraberinde imparatorluğun da sonunu getirecektir. Bu gelişmelere yakından tanık olan Mustafa Kemal, İttihat Terakki milliyetçiliği veya Pan-Turanizm’in olumsuzluklarını bizzat görmüş ve yaşamış biri olarak; bu olumsuzlukları eleyecek ve toplumsal farklılıkları yadsımadan veya çoğulcu toplumsal yapıyı gözeterek sosyoloji biliminin verilerine uygun düşen ‘Türkiye Halkı’ ve yine siyaset biliminin verilerine uygun düşen ‘Türkiye Devleti’ gibi argümanlarla tüm toplumu farklılıklarıyla birlikte kucaklayıcı; yine dini ve milliyetçi ideolojiye sapmadan, özünde sosyal, siyasal ve hukuki birlik ile demokratik birlik yaklaşımını ifade eden ‘demokrasi şekliyle yönetilen cumhuriyet’ fikrini esas alarak Kürtlerle ittifak temelinde Kurtuluş Savaşı’nı yürütmüştür. Erzurum-Sivas Kongreleri, Amasya Tamimi ve yeni Meclisin beyannamesine oradan yeni devletin yani cumhuriyetin ilk anayasasına (1921 Teşkiat-ı Esasiye) taşırılan bu anlayış olmaktadır.

1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ve Kürtler:

Cumhuriyetin temellerini atan ve anayasal nitelikteki yazılı belgeler olarak kabul edilen Erzurum ve Sivas Kongresi Belgeleri, Amasya Tamimi, Misakı Millî, 1.Büyük Millet Meclisi Beyannamesi, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na bakıldığında, tüm bu belgelerde Kürtlerin Cumhuriyetin kuruluşundaki kurucu rolüne açıkça ve resmen vurgu yapılmıştır. Bu durum, 1921 Anayasası ile gerek parlamento gerekse de yerel yönetimler bağlamında devletin yapısına kadar taşırılmıştır. Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin ardından Mustafa Kemal ve beraberindekiler 18 Ekim 1919 günü Amasya’ya giderek, ayrı ayrı beş protokolden oluşan Amasya Protokollerini imzalarlar. 1921 Anayasası’nın özüne damgasını vuracak olan bu protokoller aynı zamanda kurulacak Cumhuriyetin ilk sosyal ve siyasal sözleşmesi niteliğindedir. Bunlardan 20-22 Ekim 1919 tarihli protokolde vatan; ‘Türk ve Kürtlerin oturdukları topraklar’ (ortak vatan) olarak açıkça tanımlanmıştır. Ayrıca devamla; ‘Kürtlerin etnik ve sosyal haklar bakımından da destekleneceği’ vurgulanmıştır. Mustafa Kemal, Amasya’dan Ankara’ya geçer. Ankara’da yaptığı bir konuşmasında, ‘Mondros Ateşkesinin yapıldığı gün ordularımız eylemli olarak sınırlarımızda egemen bulunuyorlardı. Bu sınır İskenderun Körfezi güneyinden Antakya’dan, Halep ile Katma İstasyonu arasında Caraplun Köprüsü güneyinde Fırat Nehri’ne kavuşur. Oradan Dirzor’a iner; daha sonra Doğu’ya uzanarak Musul, Kerkük, Süleymaniye’yi içine alır. Bu sınır ordumuzca silahla savunulduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürtlerin oturduğu vatan parçamızı içerir.’ demektedir. Mustafa Kemal’in bu konuşmasında tarif edilen ortak vatan sınırı 17 Şubat 1920 tarihinde Misak-ı Millî belgesi olarak onaylanmış ve basına açıklanmıştır. Misak-ı Millî’nin 1.maddesi bunu ifade etmektedir; ‘Dinen, ırken ve aslen birbirine bağlı, karşılıklı saygı ve özveri duyguları besleyen birbirlerinin ırksal ve toplumsal hakları ile bölgelerinin koşullarına tamamen saygılı, Osmanlı İslam çoğunluğunun oturduğu kısımların tamamı hakikaten ve hükmen hiçbir nedenle birbirlerinden ayrılma kabul etmez bir bütündür’. Meclis açılır açılmaz, Mustafa Kemal’in yaptığı önemli konuşmasında yine Misakı Millî için ‘kardeş milletlerin milli sınırları’ ifadesi kullanılmaktadır. Ardından; ‘Bu sınır içinde Türk olduğu kadar Kürt de vardır. Bu unsurlar birbirlerinin haklarına daima saygılıdırlar.’ demektedirler. Aynı görüşleri Meclis kürsüsünden 1 Mayıs 1920, 3 Temmuz 1920, 16 Ekim 1921 ve 1 Mart 1922 günü yaptığı konuşmalarda da tekrar etmiştir. 1’inci Büyük Millet Meclisinin çoğulcu yapısını ve niteliğini Mustafa Kemal 1 Mayıs 1920 tarihli konuşmasında şöyle ifade etmektedir; ‘Yüce meclisimizi oluşturan şahsiyetler yalnız Türk değildir. Yalnız Çerkez değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinin bileşkesi anasır-ı İslamdır, samimi bir mecmuadır. İşte milli sınırlarımız budur dedik; oysa Kerkük’ün kuzeyinde Türk olduğu gibi Kürt de vardır. Biz onları ayırmadık. Bu nedenle korumaya ve savunmaya çalıştığımız milletler doğal olarak bir tek unsurdan ibaret değildir. Farklı İslam unsurlarından oluşmaktadır. Bu birliği oluşturan her İslam unsuru bizim kardeşimiz ve ortak çıkarlara sahip vatandaşlarımızdır ve yine kabul ettiğimiz ilkelerin ilk satırlarında bu farklı İslam unsurları ki, vatandaştırlar, karşılıklı saygılıdırlar ve biri diğerinin her türlü hakkına; etnik, toplumsal, coğrafi haklarına daima saygılı olduğunu tekrarladık ve doğruladık ve hep birlikte bugün samimiyetle kabul ettik. Bu nedenle çıkarlarımız ortaktır. Elde etmeye çalıştığımız birlik, yalnız Türk, yalnız Çerkez değil, hepsinin karışımı İslam unsurudur.’ Bunun da ötesinde Mustafa Kemal o dönem Meclis çatısı altında Kürt realitesini anayasal perspektifle ele almıştır ki, günümüze kadar gelen Kürt sorununun temelinde bu esastan uzaklaşma yatmaktadır ve bugün Kürt sorunu tartışılırken çözüm için esas alınması gereken de yine bu tarihsel temel olmalıdır. Mustafa Kemal bu süreçte Büyük Millet Meclisi Başkanı sıfatıyla, 27 Haziran 1920’de El Cezire Bölge Komutanı Nihat Paşa’ya gönderdiği Kürt ve Kürdistan politikasını belirleyen talimatında, hem Kürtler’i-Kürdistan’ı tanıması hem de sorunların Büyük Millet Meclisi çatısı altında, kendi kaderini idarede tayin etmesi gerektiğini söylemesi, bugün bile yasallaşması istenen yerel yönetim olayıdır. Bir nevi demokratik öz yönetim olayıdır. Söz konusu talimat; Cumhuriyetin kuruluşunda Kürtlerin rolünü çok açık olarak ortaya koymaktadır. Buna göre;

1– Adım adım bütün memlekette ve geniş ölçüde doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu mahalli idareler kurulması, iç siyasetimizin gereğidir. Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise hem iç siyasetimiz ve hem dış siyasetimiz açısından adım adım mahalli bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız.

2– Milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin idare etmeleri hakkı bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre, Kürtlerin bu zamana kadar mahallî idareye ait teşkilatlarını tamamlamış reisleri ve ileri gelenleri bu amaç adına bizim adımıza tarafımızdan kazanılmış olması ve reylerini açıkladıkları zaman kendi kaderlerine sahip olduklarını, Büyük Millet Meclisi idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidir. Kürdistan’da bütün çalışmanın bu amaca dayanan siyasete yönelmesi, El Cezire Cephesi Komutanlığı’na aittir.

3– Kürdistan’da Kürtlerin Fransızlar ve özellikle Irak sınırında İngilizlere karşı düşmanlığını silahlı çarpışmayla değiştirilemeyecek bir dereceye vardırmak ve yabancılarla Kürtlerin birleşmesine engel olmak, adım adım mahallî idareler kurulması sebeplerinin açıklanması ve böylece bize yürekten bağlanmalarını sağlamak, Kürt reislerini mülki ve askerî makamlarla görevlendirerek bize bağlanmalarını sağlamlaştırmak gibi genel çizgiler kabul olunmuştur.

Bu temelde Kürtler, Mustafa Kemal’in politikalarını çıkarlarına daha yakın bulmuşlardır. Nitekim bu birliktelik, anayasal belge niteliğindeki 18 Kasım 1920 tarihli Büyük Millet Meclisi Beyannamesi’nde geçen ‘Türkiye Halkı’ kavramında ifadesini bulmuştur. Bu Kürtlerin sosyal, siyasal, coğrafi hukukunu ve kendi kaderini tayin etme hakkını tanıyarak sistem içine alan kapsayıcı anlayış, daha sonra 1921 Anayasası’na da egemen olacaktır. Mustafa Kemal, 1 Mart 1921 Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) görüşmeleri sırasında Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşmada ‘Türkiye Halkı’ kavramına ilişkin olarak; ‘Efendiler, Türkiye halkı ırken ve dinen ve harsen birlik halinde birbirine karşı karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu ve kaderleri ve çıkarları ortak olan bir sosyal topluluktur. Bu toplulukta etnik haklar ve yöresel koşullara saygı iç siyasetimizin esaslı noktalarındandır.’ belirlemesiyle ‘Türkiye halkı’ kavramına açıklık getirmiştir. Bu temel üzerinde şekillenen devlet de 1921 anayasasına göre ‘Türkiye Devleti’ olacaktır. Burada ‘Türk’, ‘Kürt’, ‘Çerkez’ vb. etnisite ifade etmeyen, fakat bu etnisiteleri de reddetmeden ve hukukunu tanıyarak ‘sosyal topluluk’ gibi sosyoloji bilimi, ‘Türkiye Halkı’, ‘Türkiye Devleti’ gibi siyaset bilimi kavramları altında siyasal birliğe gidilmiştir.

1921 Anayasası’nın 3.maddesi; ‘Türkiye devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur’ hükmüyle toplumun çoğulcu yapısını bağrında taşıyan Büyük Millet Meclisine yollama yapılmaktadır. Çünkü Büyük Millet Meclisini oluşturan temsilciler kendi kimlikleriyle (Kürdistan milletvekili, Lazistan milletvekili gibi) mecliste yer almışlardır. Meclis çatısı altında bir inkâr olmadığı gibi tersine bu meclisin yalnız Türk meclisi olmadığı özenle vurgulanmıştır. ‘Türkiye Devleti’ ibaresi ise, etnik kökeni, dili ve kültürü ne olursa olsun, belirli bir siyasal coğrafya (Misakı Millî sınırları) dahilinde yaşayan insanların siyasal birliğinin en üst noktası olarak, yeni devleti bütün kucaklayıcılığıyla ifade etmek içindir. Hatta Büyük Millet Meclisi İcra Vekilleri Heyeti’yle Encümen-i Mahsus’un anayasa lahiyalarında ‘Türkiye Halk Hükümeti’ adıyla çok daha çarpıcı bir isimlendirme yapılmıştır.

Anayasanın 1.maddesi, bu birliğin demokratik niteliğini ifade etmektedir. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’, ‘Halkın, mukedaratını bizzat ve bilfiil idare etmesi’ gibi esasları içeren 1.maddede ‘Türk milleti’ denilmemektedir. Tek başına sadece ‘millet’ kavramı kullanılmaktadır ki bu kavram etnisiteyi ifade etmez, tersine siyasal egemenliğin kaynağına vurgu yapmak için kullanılmıştır. Bu kaynak da ‘Türkiye Halkı’dır. Türkiye halkı da seçtiği temsilcilerinin oluşturduğu çoğulcu Büyük Millet Meclisi çatısı altında ‘Türkiye Devleti’ni idare edecektir. Bu anayasa da ‘Yüce Türk Devleti’ ‘Kutsal Türk Devleti’ gibi milliyetçi ibareler kullanılmamış, tersine, devlet yönetimi, kaynağını halktan alan idari bir yetki olarak düzenlenmiştir.

Yeni devlet yapılanması, idare yetkisini halktan alan Büyük Millet Meclisi yanında kendi kendini idare veya öz yönetime sahip vilayet şuralarına da geniş özerklik tanıyarak yerinden yönetimi geliştirmiş, taban inisiyatifini merkezileşmeye tercih etmiştir. Böylece Türkiye Halkı 1921 anayasa sistemi çerçevesinde genel anlamda Büyük Millet Meclisi üyelerini seçerek, özel anlamda ise yerel yönetimlere tanınan geniş özerklik ilkesi gereğince Vilayet ve Nahiye Şuraları eliyle kendi kendini yönetme olanağına kavuşmuştur. Devlet ise 1921 Anayasası sisteminde yalnızca iç ve dış siyaset, din, adliye, ordu ile ilgili genel konular ve uluslararası ekonomik ilişkiler gibi merkezi yetkilere sınırlı düzeyde sahiptir. Geriye kalan eğitim, sağlık, vakıflar, medreseler, ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardımlaşma gibi işlerin düzenlenmesi ve yürütülmesi ‘Vilayet Şuraları’nın yetkisine bırakılmıştır. Daha küçük yönetim birimi olan Nahiyelerde ise, ‘yerel işlerin merkeze danışılmadan yürütülmesi’ gibi tam bir yetki ve inisiyatif söz konusudur. ‘yerel özerklik’ anayasanın siyasal ve hukuki alanında ‘parlamentonun üstünlüğü’ ilkesinden sonra gelen üçüncü temel anayasal ilkedir. 24 maddelik anayasanın 14 maddesini, yani yarıdan fazlasını taşranın öz yönetimine, özellikle de yerinden yönetim ve yerel yönetim ilkesine ayrılması bunu çarpıcı biçimde göstermektedir. Buna yerel katılım veya yerel demokrasi adını vermek yanlış olmaz.

Bu konuda II. Büyük Millet Meclisi seçimleri sırasında, 16-17 Ocak 1923’te İzmit Basın Konferansı’nda Mustafa Kemal, Vakit Başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın sorduğu soru üzerine Kürtlerle ilgili şu cevabı vermiştir: ‘Kürt meselesi; bizim yerli Türklerin menfaatine olarak da katiyen mevzubahis olamaz. Çünkü malumu aliniz bizim milli sınırlarımız içinde bulunan Kürtler öylesine yerleşmişler ki, pek az sınırlı yerlerde yoğundurlar. Fakat yoğunluklarını kaybede ede, Türk öğenin içine gire gire, öyle bir sınır oluşmuş ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Sözgelişi, Erzurum’a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense, bizim Anayasamıza göre, yani 1921 Anayasası’na göre, gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da birlikte ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman, bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima beklenir. Şimdi Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetkili vekillerinden oluşur ve hem Kürtler ve hem Türkler, bu iki unsur, bütün menfaatlerini ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkmak doğru olmaz’.

Söz konusu olan demokratik içerikte ve siyasal birlik anlamında bir üniterliktir. Yani tüm toplum kesimlerinin kendi kimliği ve rengiyle temsilini bulduğu genel yönetim olan Büyük Millet Meclisi; Türkiye halkı adına Türkiye Devletinin meclisidir ve bu meclis çatısı altında inkâr, milliyetçilik, ırkçılık, ayrımcılık nüveleri olsa da egemen anlayış demokratik siyasal anayasal birliktir. Tüm elverişsiz koşullara rağmen -ki o dönemde demokrasinin nesnel ve öznel koşulları içte ve dışta yeterince olgunlaşmamıştı- egemen olan ve hayata geçirilmeye çalışılan zihniyet, demokrasi sistemiyle yönetilmesi arzulanan bir cumhuriyettir. Öyle ki üniter devlet kavramını siyasal-kültürel çoğulculuğu reddeden bir kavram olarak kullanan bugünün anlayışı o dönemde söz konusu değildir. Tersine Kürtler, Türkiye Devleti yapılanması içinde kimliğiyle kültürüyle temsilini bulmuştur. Bugünkü anlayış ise tersine Kürtler yararlanmasın diye yerel yönetim yasasını dahi demokratikleştirmekten kaçınmaktadır. Bundan dolayı 23 Temmuz 1923 tarihli Lozan Anlaşması, 1921 Anayasası’ndan kopuk ele alınamaz. Hatta bu Anayasa’nın bir devamı ve tamamlayıcısı bir parçasıdır. Çünkü bu Anayasa gereği genelde Mecliste kendi kimliğiyle siyasal temsiline, özelde de yerel özerklikle kendi öz yönetimine sahip olan Kürtlerin emperyalist devletlerce bir baskı kozu olarak kullanılmasının zemini kalmamış ve bu anayasa temeli üzerinden Kürt milletvekillerinin Lozan’a çektiği telgraflarla heyetin Kürtleri de temsil ettiği vurgulanmıştır.

1921 Anayasası’nın Kürtlere sosyal ve siyasal çoğulculuk anlamında vilayet ve nahiye şuralarında özerklik hakkı çerçevesinde öz yönetim ve Büyük Millet Meclisinde kendi siyasal kimliğiyle temsil edilme olanağını sağlayan sistemine Lozan Anlaşması’yla negatif ve pozitif kültürel haklar da eklenmiştir. Lozan Anlaşması Kanuni Esasinin ilerisine giderek gayrimüslim azınlıklar için ‘Azınlıkların Korunması’ başlıklı Kesim 3’üncü Bölümü’nde pozitif hak ve güvenceler öngörmüştür. ‘Müslüman azınlıklar’ kavramı ise, tartışmalarda dile gelse de Lozan Anlaşma metninde yer almamıştır. Lozan heyeti, bu konuda ‘Müslüman azınlıklar’ kavramı içinde yer alan Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların vesair Türklerle birlikte kaderlerini birleştirdiğini, Türkiye Hükümetinin bunları da temsil ettiğini, yönetimde, Mecliste, her alanda eşit haklara sahip olduklarını, bu nedenle azınlık olarak gösterilmelerine gerek olmadığı tezi savunulmuştur. Kürt milletvekilleri de kendi kimlikleri ve hatta kıyafetleri ile Mecliste yaptıkları konuşmalar ve Lozan’a gönderdikleri telgraflarla Misakı Millî’ye, Kurtuluş Savaşı’ndaki beraberliğe, 1921 Anayasası’nın öngördüğü yerel yönetimlerde özerklik ve Mecliste Kürdistan milletvekili sıfatıyla Kürtleri de temsil ettikleri sistemin devam edeceğine güvenerek, azınlık değil, her alanda beraber ve eşit olduklarına vurgu yaparak, eşit ortaklık statüsünden daha geri bir durumu ifade eden azınlık statüsünde ele alınmasına karşı çıkmışlardır. Bu nedenle, içinde Kürtlerin de yer aldığı ‘Müslüman azınlıklar’ kavramı Lozan Metnine geçmemiştir. Bununla birlikte, Lozan Anlaşması’nın negatif hak getiren özel alanlarla ilgili düzenlemesine göre; herhangi bir Türk uyruğunun gerek özel gerekse ticari ilişkilerde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına hiçbir kısıtlama konulamayacaktır 39’uncu maddeye göre. Bu madde, insan haklarının büyük önem kazandığı 2000’lerde Türkiye için önemli bir maddedir, çünkü ana dil hakkı açısından hiç uygulanmamıştır. Madde de, yoruma gerek duyulmayacak kadar açık bir anlatımla; Türkiye’de herhangi bir Türk uyruğunun, herhangi bir dili, herhangi bir yerde serbestçe kullanması olanağı getirilmekte ve ‘buna karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır’ denilerek hüküm güçlendirilmektedir. Fıkra incelendiğinde, resmî daireler hariç, akla gelebilecek her yerin sayılmış olduğu görülür ve bunların arasında her çeşit yayın konuları da bulunmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de radyo-TV’lerde Türkçe’den başka bir dilin kullanılıp kullanılmayacağı hususunun tartışılması, bu fıkranın açık hükmü karşısında anlamsız kalmaktadır. Resmi alanda pozitif hak getiren düzenleme ise, mahkemelerde kendi ana diliyle savunma yapma hakkına ilişkin olanıdır. Buna göre; devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçe’den başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır. Bu düzenlemeler, anlaşmanın siyasi hükümler kesimiyle birlikte alındığında, Türkçe’den başka bir dil konuşan vatandaşların, dile bağlı mevcut pozitif haklarını garanti altına alma yanında, bunların korunması ve ilerletilmesi yükümlülüğünü de hükûmete yükleyerek ileriye doğru geliştirilmesinin de yolunu açmaktadır. Kaldı ki, anlaşmanın siyasi hükümler kesiminin 37 ile 45’inci maddelerine göre ‘Türkiye’de, 38’inci maddeden 49’uncu maddeye kadar olan maddelerin kapsadığı hükümlerin temel yasalar olarak tanınması ve hiçbir kanunun, hiçbir yönetmeliğin, hiçbir resmî işlemin bu hükümlere aykırı ya da bunlarla çelişir olmaması ve hiçbir kanun, hiçbir yönetmelik ve hiçbir resmî işlemin söz konusu hükümlerden üstün sayılmamasını yükümlenir.’ denilmektedir. Ne var ki Türkiye Devleti, Lozan’dan sonra özellikle Kürtler söz konusu olduğunda yasa, anayasa, kararnamelerle ve birçok resmî işlemle söz konusu hükümleri ihlal edecektir. Örneğin 1924 Anayasası ve ardından çıkarılan yasalarla bu ülkede Kürtçe konuşmak, yazmak, yayınlamak yasaklanmıştır. Yine 1930’larda kasaba ve kentlerde konuşulan Kürtçe kelime başına para cezası alınmıştır.

1924 Anayasası ve Kürtler:

20 Nisan 1924 tarihli ve 491 Sayılı Yasa ile hem Kanun-i Esasi hem de 1921 Anayasası tamamen yürürlükten kaldırılarak yeni bir anayasa, 1924 Anayasası yapılmıştır. Bu Anayasa ile vilayet ve nahiye şûralarının özerkliği kaldırılmış, tam ve katı bir merkeziyetçiliğe geçilmiştir. Anayasa görüşmeleri sırasında bu merkeziyetçi anlayış şöyle dile getirilmiştir: ‘Ademimerkeziyet usulüne gidilmemiştir. Türk Devletinin bir merkezi vardır bunlar merkezden idare olunur’. Böylece 1921 Anayasası’nın demokrasiyi esas alan sisteminin bir ayağı olan ve farklı dil ve halkların, Kürt, Çerkez, Laz gibi kendi dilerini, kendi kaderini tayin hakkını öz yönetim temelinde çözen vilayet ve nahiye eksenli özerk yerinden yönetim sistemi kaldırılmıştır. Yine 1924 Anayasası’nın genel gerekçesinde: ‘Devletimiz milli bir devlettir çok milletli bir devlet değildir. Devlet Türk’ten başka bir millet tanımaz’ anlayışıyla da toplumsal çoğulculuk, kültürel çeşitlilik ve farklılıklar yadsınmıştır. Bunun doğal sonucu, Türkler dışında kalan diğer farklı kimliklerin Laz, Çerkez veya Kürtlerin artık kendi kimlikleriyle Mecliste siyasal temsilinin olamayacağıdır. Anayasa’nın öngördüğü bu devlet yapılanması, hem sosyal gerçekliğe, Türkiye toplumunun çoğulcu yapısına, Türk, Kürt, Laz ve Çerkez Türkiye halkı hem de siyasal gerçekliğe, cumhuriyeti kuran halkların siyasal birliğini ifade eden Türkiye Devleti yapılanmasına yabancılaşmış bir devlet yaratmıştır. Bu devlet, Fransa’nın 19’uncu yüzyılda uyguladığı çoğulcu yapıyı yadsıyan türdeş ulus devletinin ırkçılığa, faşizme dönüşen versiyonu olarak Mussolini ve Hitler’ce uygulamaya konan totaliter devlet modelinden esinlenmiştir. Yine 1924 Anayasası’yla, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı yerine tek tip yurttaşlık, Türk vatandaşlığı getirilerek demokrasinin temel kuralı çiğnenmiştir. Maddeye ‘Türk’ kavramının hukuki bağı ifade ettiği şeklinde zorlama bir açıklama eklense de, bu açıklama özünde etnisiteyi, tek tip yurttaşlığı ve Türkleştirmeyi ifade eden bir kavramlaştırmaya hukukilik kazandıramaz. Hukuki tanım tersine, etnisiteyi içermez. Devletin adı Türkiye Cumhuriyeti ise vatandaşlığı da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı olmalıdır. Tüm anayasalar hukuki tanımlamayı böyle bir diyalektikle ele almaktadır. 1924 Anayasası’nda ‘Devletimiz milli bir devlettir. Çok milletli bir devlet değildir. Devlet, Türk’ten başka bir millet tanımaz’ denmektedir. Yine bu düzenlemelerin ana amacını dönemin Başbakanı İsmet İnönü, 29 Nisan 1925 tarihli Vakit Gazetesi’nde şöyle açıklamaktadır: ‘Vazifemiz Türk vatanının içinde bulunanları bemahal Türk yapmaktır. Türklere ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız, vatana hizmet edeceklerden arayacağımız esas, her şeyden evvel Türk ve Türkçü olmasıdır’. Aynı paralelde Anayasa, özü gereği evrensel olan insan hak ve özgürlüklerini bile Türkleştirebilmiştir. Anayasa’nın bu konuyla ilgili bölümünün başlığı da zaten Türklerin Hukuku Ammesidir. Bu baptaki maddelerin hemen hemen hepsinde hak sahipleri her Türk ya da Türkler biçiminde belirlenmiştir. Hukuk tekniğine tamamen aykırı olan bu kavramlaştırmalara göre, Türk olmayanların bu anayasaya göre bir tek görevi vardır; Türkleşmek. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un ‘Bu ülkede Türk olmayanların bir tek hakkı vardır, Türklere kölelik yapma hakkı’ sözleri, 1924 Anayasası’nın Türkleştirilmiş insan hakları anlayışını özetlemektedir. Bunun sonucu ise Kürtlerin tenkil, tedip, mecburi iskân, Takriri Sükûn, İstiklal Mahkemeleri, Tunceli Kanunu vb. gibi her türden baskı ve asimilasyon sürecinin devlet eliyle başlatılması olmuştur. Eğitim kurumlarında ve sosyal yaşamda vatandaş Türkçe konuş dayatmaları, Kürtçe konuşana ceza veren yasaların öngörülmesi, nüfus kayıtlarında Kürtçe isim yazılmasının yasaklanması, Kürtçe köy, ilçe, şehir, belde isimlerinin kaldırılarak yerlerine Türkçe isimler verilmesi, hızlı bir asimilasyon, Türkleştirme uygulamasına geçilmiştir.

Tek bir dil veya tek bir ırkın üstünlüğünü sağlamak için devlet gücüne başvurma politikasını formüle eden Cumhuriyet Halk Fırkası Tüzüğü, bu politikayı 1937 yılına kadar fiilî tek parti iktidarıyla özellikle Kürtlere uygulamış, 1937 Anayasa değişikliğiyle de bu politika ve uygulamaları resmen anayasallaştırmıştır. Zaten gerek 1937 Anayasa değişikliğiyle anayasallaştırılan Cumhuriyet Halk Fırkası’nın program ve tüzüğünde yer alan altı ilke arasında gerekse de bir bütün olarak 1924 Anayasası sistem içinde olsun demokrasiye kelime olarak bile yer verilmemiştir. Oysa yapılması gereken cumhuriyeti ve onun ortak vatan gerçekliğini tartışmasız kavramak, kabul etmek, onun için de Atatürk kişiliği de dâhil toplumsal sorunların daha demokratik çözümünü Türkiye Büyük Millet Meclisinde tartışarak ve aynı cumhuriyet, Misakı Millî esaslarına bağlı ama daha demokratlaştırılan çözümlerle bunu birçok toplumsal birime taşıran cumhuriyet devrimciliğini, demokratik evrimlerle ilerleterek demokratik cumhuriyete götürmekti.

1961 Anayasası ve Kürtler:

1961 Anayasası kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, özerk kurumlaşmalar, genişletilmiş hak ve özgürlükler ve bunların güvencesi olarak Anayasa Mahkemesi ve iki Meclisli sistemi öngörmüştür. Ayrıca bu gelişmelerle demokrasi, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü gibi çağdaş kavramlar da toplum gündemine girmiştir. Yine siyasal mücadele ve siyasal partiler anayasa kapsamına alınarak hukukileştirilmiş, temel hak ve özgürlükler birinci ve ikinci kuşak herkes için öngörülmüştür. Böylece hem devlet yapılanması hem de içerik bakımından 1961 Anayasası çağdaş anayasacılığa en yakın anayasa olmuştur. Ancak, kaynağını 1924 Anayasasında alan şoven ulusçuluk ideolojisinin, anayasa tartışmaları sırasında anayasa dışı bırakılamaması veya bu anayasanın türdeş ulus yaratma amacına dönük resmi ideolojiden arındırılamaması onun zayıf noktasını oluşturmuştur. 1961 Anayasası’nın Kurucu Mecliste 4’üncü maddesi konuşulurken milliyetçilikle ilgili çok önemli tartışmalar yaşanmıştır. Kurucu Meclis üyelerinden Profesör Necip Bilge, ‘Egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletinindir’ düzenlemesinin ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ biçiminde değiştirilmesini teklif ettiğinde, bir başka üye: ‘…Yalnız burada Türk kelimesi üzerinde ısrarla duracağım. Türk kelimesinin maddede kullanılmasında son derece veciz bir mana vardır. Bu itibarla bu kelimeye dokunulmamalıdır’ diyerek değişime karşı tutucu bir tavır içinde olmuştur. Yine anayasanın 2’nci maddesinde geçen ‘milliyetçilik’ ilkesinin anayasaya girip girmemesi konusunda uzun tartışmalar olmuştur. Bazı üyeler, anayasalarda ideolojilere yer verilmemesi gerektiğini, bunun anayasa tekniğine aykırı olduğunu, ideolojilerin yerinin siyasi parti programları olacağını haklı olarak söylemelerine rağmen, 1924 Anayasasına damgasını vuran hastalığın yeni anayasaya da taşınmasına engel olunamamıştır. Dönemin Devlet Başkanı ve Başbakan Cemal Gürsel’in benzer bir müdahalesiyle tartışma sonuçlanır; ‘Bugün Kürtçülükle yaptığımız mücadeleyi biliyorsunuz. Biz milliyetçiliği kaldırıyoruz desek, bize mi dönecekler’ Evvela milletimizi Türk milleti haline getirelim. Ben asla bu kelimenin anayasadan kalkmasına taraftar değilim. Türkiye Türk olmalıdır. Anayasadan bu tabir kalkmamalıdır’. Ardından bu görüşte olmayan Profesör Doktor Tarık Zafer Tunaya ile İsmet Giritli’nin bu nedenle Anayasa Komisyonu Üyesi görevine son verilmiştir. Bununla da yetinilmeyerek, kamuoyunda 147’ler olarak bilinen ve tanınan çeşitli üniversitelerdeki demokrat öğretim üyelerinin görevlerine son verilmiştir ki bu öğretim görevlileri eşitlik ilkesinin dil bakımından uygulanması gerektiğini savunmuşlardır. Bu durum veya yaklaşım 1961 Anayasasının handikabı olarak onun sağlıklı bir demokratik anayasa olmasını veya bu anayasanın demokrasiye evrilmesini daha başından önlemiştir. Bir kere anayasa, tek bir millete dayalı milliyetçi ideolojiyi benimsediğinde farklı dil ve kültürleri olan toplumsal gruplar da bu anayasanın kendilerini ifade etmeyeceğini düşünerek karşı milliyetçiliğe yönelebilmektedirler. Ancak 1961 Anayasası’na egemen resmî ideolojiye karşı Kürtlerin refleksi ayrılıkçı ve milliyetçi hareketlere yönelmekten çok, dolaylı olarak Anayasanın sağladığı olanakları değerlendirerek anayasanın demokratikleştirilmesi için mücadele biçiminde olmuştur. Bunu da, programına Kürt sorununu anayasal vatandaşlık temelinde çözme hedefini koyan Türkiye İşçi Partisini desteklemek şeklinde göstermişlerdir. Ancak anayasadan arındırılamayan ve bir kere Türk milliyetçiliğini anayasanın resmî ideolojisi olarak kabul eden devlet yapılanması, Kürtlerin bu kendini dolaylı olarak da olsa ifade etme mücadelesini tehlikeli görerek Türkiye İşçi Partisini kapattırmıştır.

Anayasa Mahkemesinin bunu kapatma nedeni saymasının temelinde Kürt halkının anayasal vatandaşlık hakları kullanmak istemesi ve diğer tüm demokratik özlemlerini gerçekleştirmek uğrundaki mücadelesinin giderek büyüyerek anayasaya içkin olan ırkçı-milliyetçi şoven ideolojiyi zorlaması olmuştur. Bu gelişmeyi bastırmak için parti bölücülük gerekçesiyle kapatılmıştır. Adalet Partisinin ‘bu anayasa bol geliyor’ söylemiyle ordunun ‘toplumsal gelişmeler ekonomik gelişmeyi aşıyor’ söylemi örtüşerek; başta 1961 Anayasası’nın özgürlükçü ve sınırlı da olsa demokrasiye açık yönü olmak üzere, gelişen demokratik muhalefet hedef gösterilerek, 1971 Askerî Darbesinin gerekçeleri oluşturulmuştur. Bu temel üzerinde gerçekleştirilen 1971 askerî Darbesi ile 1961 Anayasası’nın zaten sınırlı olan demokratik olanakları ortadan kaldırılmış, özgürlükler önemli oranda tırpanlanmıştır. Yapılan değişikliklerle anayasanın 11’inci maddesine, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ileri sürülerek her türden insan hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılabileceği hükmü getirilmiştir. Bunun sonucu, adım adım özgürlüklerin daha fazla sınırlandırılması, işlemez hale getirilmesi, hatta ortadan kaldırılması olmuştur ki, bu aynı zamanda, farklı olana veya ötekine özgürlük tanımamanın kendi özgürlüğünü de yitireceği anlamına gelmektedir.

1982 Anayasası ve Kürtler:

Darbe zoruyla topluma dayatılan 82 Anayasası; demokrasi ve özgürlüklere düşman gören totaliter-militarist bir anlayışla kaleme alınmış. Meclisin üstünlüğü ilkesi yerine MGK’nin üstünlüğü ilkesini geçirmiş, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırarak, hukukun üstünlüğüne dayanması gereken yargıyı ve hukuku amaç olmaktan çıkarıp yürütmeye ve egemen ideolojiye bağlı bir araç haline getirmiştir. Özgürlüklerin güvencesi kuvvetler ayrılığı ilkesi yerine, kuvvetler birliği biçiminde kutsal devlet yapılanmasını getirerek; bu kutsala üç kuşak insan hak ve özgürlüklerini kurban etmiştir. Siyasal partileri, sivil toplum örgütleri ve toplum ve bireyleri bu anayasaya egemen kılınan resmî ideoloji çerçevesi içinde tek tip düşünme ve davranmaya zorlamış, ideolojik çoğulculuk ve dil yasağına dek varan toplumsal çoğulculuğu yadsımış, ve bir bütün olarak demokrasiyi rafa kaldırmıştır. Anayasa’nın 2 ve 4’üncü maddelerinde değişmezliği ilan edilen cumhuriyetin nitelikleri şöyle açıklanmaktadır: ‘Türkiye Cumhuriyeti… insan haklarına saygılı,’başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan’ bir devlettir. Bir başka deyişle bu devlet insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne değil, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanacaktır. Bunun anlamı devletin, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünden önce başka amaçlar için var olduğudur. O amaçta, başlangıç ilkelerinde ifadesini bulan ideolojik, siyasal, toplumsal ve kültürel çoğulculuğu yadsıyan türdeş bir ulus devletin yaratılması amacıdır. Bu amaç 19’uncu yüzyıl Fransa’sında farklı dil ve kültürleri Fransızlaştırma için kullanılan türdeş ulus devlet projesinden esinlenmiş olup, çağdaş demokrasiye, üç kuşak temelindeki evrensel insan haklarına ve hukukun üstünlüğünün egemen olduğu çağımız değerlerine aykırılığı nedeniyle çoktan terk edilmiş, Türkiye dışında bu yapılanmada ısrar eden hemen hemen hiçbir ülke anayasası kalmamıştır.

1982 Anayasasında; ‘insan haklarına saygı’ ibaresi bu anlayışın bir ürünüdür. Buna göre devlet, ‘insan haklarına dayanan’ bir devlet değil, ‘insan haklarına saygılı’ bir devlettir. Bunun anlamı, insan haklarının bu ideoloji ile uyumlu olabilecek düzeyiyle tanındığı, bu ideoloji ile çelişen evrensel ölçülerin kabul görmeyeceğidir. Nitekim Anayasa Mahkemesi bir kararında, ‘burada sözü edilen demokratik toplum düzeniyle hiç kuşkusuz Anayasamızda gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenen hukuk düzeninin kastedildiğinde duraksamaya yer yoktur içtihadında bulunmuştur. Yanı sıra anayasaca Türkçe’den başka dillerde eğitim yapılması yasaklanırken 42’nci maddede bu durum daha da pekiştirilmiştir. 1982 Anayasası’nın devleti, birey ve toplumdan güvenliklerin sağlanmasının karşılığı olarak özgürlüklerini bütünüyle devlete devretmesini veya devlet otoritesine bağlanarak ancak devletin izin verdiği kadar özgürlük ve demokrasiyle yetinmesini öngörmektedir. Bu anlayışa göre özgürlük ve demokrasinin ilerletilmesi, milli güvenliği ve devletin güvenliğini tehdit edeceğinden sınırlanması gerekmektedir. 06/09/1990 tarihli Kopenhag Kriterleri Belgesi’nde ‘Demokrasilerde halk devlet için değil, devlet halk içindir’ denmektedir. Oysa 1982 Anayasası düzenlemesinde devletin güvenliği, birey ve toplumun güvenliğinin; devletin çıkarları, birey ve toplum çıkarlarının önüne geçmiştir. Birey için devlet’ değil devlet için birey anlayışı egemen kılınmıştır. Sonuçta bu anlayış, temel hak ve özgürlüklere aşırı kısıtlamalar getirerek güçlü devlet karşısında bir tehdit olarak gördüğü özgür birey ve toplumu hareketsiz kılmış ve onları otoriter bir resmî ideoloji çerçevesinde vesayet altına almıştır. Bu çarpık anlayış, uygulamada, devletin anayasal gücünün dahi yeterli görülmemesine yol açmış ve bu da karanlık güç odaklarıyla ilişkiler kurulmasına, onların korunmasına ve bireysel suçlarına göz yumulmasına neden olmuştur.

Yine Anayasa’nın ‘Başlangıç’ kısmında yer alan ‘egemenliği millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi veya kuruluşun bu Anayasa’da gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeninin dışına çıkamayacağı’ ifadelesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Anayasa Mahkemesi’nin bile bu Anayasanın belirlediği hukuk düzeninin dışına bir değişime yönelemeyeceğini belirlemektedir.

Yine bu Anayasa Meclisin iradesinin de üzerinde değişmez ve ebedî ilkeler öngörmüştür. Örneğin ‘Başlangıç’ bölümünde geçen ‘egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletine aittir’ ibaresi milliyetçilik ve etnik bağnazlıktan uzak daha demokratik olan ‘egemenlik kayıtsız şartsız toplumundur’ şeklinde sosyolojik temelde bir değişime uğratılamaz.

Aynı şekilde Anayasa’nın 4’üncü maddesinin yollamasıyla ‘değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen’ bir düzenleme de Anayasa’nın 3’üncü maddesinde geçen ‘Devletin dili Türkçe’dir.’ hükmüdür.

Açık ki bu düzenleme farklı dillerin resmiyette ikinci bir resmî dil olabilme ihtimalinin önüne geçmek için öngörülmüş bir değişmezliktir. Burada sorun, Türkçe dışında toplumda konuşulan birçok dilin ille de resmî dil yapılıp yapılmamasından öte Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve toplumun iradesine ipotek konulması ve demokratik bir zihniyetle asla bağdaşmayacak değişmezliklere ilişkindir. Bu anayasa, demokrasinin ve toplumsal gelişmenin bir gereği olarak Meclise veya ilgili farklı dilleri konuşan toplumsal yapılara bırakılması gereken bir konuyu bile ipotek altına alarak değişmezlik zırhına büründürmüştür. Oysa toplumsal hayat dinamik olduğu gibi anayasalar da dinamik ve değişkenliğe açık olmalıdır. Dinî kitaplarda söz konusu olan tanrının kuralları bile toplumsal ve çağsal değişimlere göre dönüşümler yaşarken insanlar tarafından belirlenen kurallar nasıl değişmez ve değiştirilemez kılınabilir’ Dolayısıyla anayasalara değişmez-dogmatik kurallar koymak -özellikle de bu dil gibi doğal, canlı bir olguya ilişkinse hiçbir şekilde demokrasiyle bağdaşmaz. Hukuki pozitivizmin en devletçi türünün bir örneği olan 1982 Anayasası, ideolojik devletin, toplumsal yaşamın her alanına müdahale etmesini mümkün ve meşru kılan bir metin olmuştur. Siyasal alanı Anayasa ideolojisine aykırı olan düşünce ve akımlara kapatan bu Anayasa bunu bir yandan siyasi partilerin uyacakları esaslar başlığı altında getirdiği yasaklar, diğer yandan da özgürlükler rejimine getirdiği sınırlamalar aracılığıyla gerçekleştirmiştir. Siyasi partilerin uyacakları esaslar başlığı altında; ‘Siyasi partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14’üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır’ Bu yasaklar karşısında resmî ideolojinin sağ ve sol kanadında yer alan siyasi partiler dışında kalan veya resmî ideolojinin sınırları dışına taşarak ciddi bir değişim programıyla yola çıkan partilere Türk Anayasa düzeninde yer yoktur. Siyasi partileri devletin ideolojik tercihleri doğrultusunda politika yapmaya zorlayan bu anlayış, Türkiye’de siyasal partilerin neden kurumsallaşamadığı ve buna bağlı olarak da farklı çıkarları neden temsil edemediklerini açıkça ortaya koymaktadır. Tüm bu belirlemeler orta yerde dururken, kişilerin taleplerini dile getirmeleri ve örgütlenmelerin yolları yani demokratik siyaset kanalları yasalar eliyle bu kadar tıkanmışken, Kürtleri hak ve özgürlük mücadelesinin verileceği tek meşru yolun demokratik siyaset olması gerektiğine nasıl ikna edeceğiz.

Bu Anayasanın ideolojisiyle en çok çelişen ise, Kürt gerçekliğini programa almak olduğundan en çok parti kapatmada bu konuda olmuştur. Anayasa’nın 68-69 maddelerindeki siyasi parti yasaklarına paralel bir düzenlemeye giden Siyasi Partiler Yasası’nın 89’ncu maddesine göre, siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, ulusal ya da dinsel kültür farklılıklarına ya da dil farklılıklarına dayanan ‘azınlıklar’ bulunduğunu ileri süremeyecekleri gibi Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak ya da geliştirmek ya da yaymak yoluyla ‘azınlıklar yaratarak’ ulus bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler. Oysa Türkiye’de toplumsal bir realite olarak farklı ulusal, dinsel, kültürlerle diller doğal olarak vardır, somut-maddi bir olgudur ve demokrasilerde siyasi partiler tam da bu her türden toplumsal çelişki (dil, din, milliyet gibi), ekonomik çelişki (sınıfsal sömürüden kaynaklanan), cins çelişkisi (kadının ezilmişliği), doğa ve çevre ile olan çelişkiler vb. gibi bir çok çelişkiyi çözme iddiasıyla program oluştururlar. Kürt sorunu da bu türden çelişkilerden birisidir, asgari bir demokrasi sorunudur ve bu kadar toplumsal kesimi ilgilendiren bir konudur. Bunun tabu haline getirilmesi, görmezlikten gelinmesi mümkün değildir. Demokratik siyasetin özü de tamı tamına böyle bir sorunu görüp çözmektir. Bu anlayışın bir sonucu olarak, 1961 Anayasası sürecinde Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Emek Partisi kapatılırken, 1982 Anayasası döneminde de 1991 yılında Türkiye Birleşik Komünist Partisi, 1992 yılında Sosyalist Parti, 1993’te Halkın Emek Partisi, 1994 yılında ise ÖZDEP, DEP, HADEP kapatılmış ve DEHAP hakkında kapatılma davası açılmıştır. Tüm bu kapatmaların ortak noktası, bu partilerin Kürt sorununun demokratik çözümünü programlarına alarak bu toplumsal kesimlerin demokratik taleplerinin zemini olmasındandır. Bu partilerin kapatılmasına ilişkin Anayasa Mahkemesi kararlarına baktığımızda; ‘Türk ulusu dışında başka ulusların varlığının hukuken kabulünün egemenliğinin bölüneceği anlamına geleceği’, ‘Kürt dili diye bir dilin olmadığı’, ‘Kürt dilini korumak, geliştirmek, örgütlemek’ gibi bir ifadenin parti programına alınamayacağı’, ‘Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (b) bendinin ‘kültürel tekliği’ içerdiği’, ‘her halükarda korunacak kültürün sadece tek ulusal kültür olan Türk kültürü olduğu’, ‘Kürt kökenli yurttaşların dillerini, gelenek ve göreneklerini özel yaşamında sürdürebileceği, ancak bu farklılıkların kamusal yaşamda yasak olduğu’ vb. gibi gerekçelerle ‘bu anayasa’nın bunu böyle öngördüğünü, dolayısıyla esas alınması gerekenin de ‘bu anayasa’ya egemen türdeş ulus-devlet ideolojisi olduğunu, Anayasa Mahkemesinin de bunun dışına çıkarak, evrensel hukuku (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) veya demokrasinin evrensel ilkelerini(özgürlük, eşitlik, hoşgörü çerçevesinde farklılıkların resmen kabul ve onayının eşitliğin özü olacağı gerçeğine aykırı düşerek) uygulamaya yetkili olmadığı sonucuna varmaktadır. Ancak ‘bu anayasa’ Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Kopenhag kriterleri ve diğer uluslararası insan hakları belgelerinde öngörülen üç kuşak insan hak ve özgürlüklerinin geçerli olduğu çağımızda, kendini çağın da üstünde tutmuş, ‘hukukun üstünlüğü’ ilkesi yerine ‘bu anayasa’nın üstünlüğünü geçirmiştir. ‘Bu Anayasa’ kapsamında siyasi partiler, ‘seçim yoluyla iktidar mücadelesinde ‘siyaset’ yapamayacaklardır. Tıpkı bugün de yaşıyor olduğumuz gibi maalesef oy ve meclis çoğunluğu sağlansa bile ‘iktidar’ olamayacaklar; hükümet olsalar bile, hüküm edemeyecekler; milli iradenin temsilcisi olduğu halde temel siyasi kararları alamayacaklardır’. Çünkü asıl siyaseti ‘bu anayasa’ya göre aynı zamanda bir anayasal kurum olan MGK belirleyecektir. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi denilen gizli belge neyi öngörüyorsa siyasi partiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasa Mahkemesi ve tüm devlet organları buna göre hareket edeceklerdir.

Son Anayasa Değişikliği ve Kürtler:

1990 yılından itibaren hız kazanan anayasa değişikliği tartışmaları ardından, 1993, 1995, 2001 ve 2004 yılında anayasada çeşitli değişikler yapılmıştır. Ancak yapılan tüm bu değişiklikler, 1982 Anayasasına egemen ruh, felsefe, ideoloji, devlet anlayışına dokunmamıştır. Türdeş ulus-devlet ideolojisi hâlâ resmî ideoloji olarak, bireyi, toplumu ve kurumları bağlayan egemenliğini sürdürdüğünden ideolojik, siyasal, toplumsal, kültürel çoğulculuk temeline dayanan demokratik yapılanmaya veya demokratik ulusçuluğa geçişten söz edilemez. Dolayısıyla son dönem değişikliklerle birlikte düşünceyi ifade özgürlüğü, anayasanın öngördüğü resmi türdeş ulus-devlet ideolojisini sorgulayamama, eleştirememe, dokunamama kaydıyla tanınmaktadır. Son değişiklikler ve uyum yasalarıyla düşünce özgürlüğü, düşünceyi ifade özgürlüğü getirilmemiştir. Aksine; Türkiye’nin kurulu düzeninin resmi ideolojinin uygun gördüğü çerçeveyi anayasal dokunulmazlık zırhına büründürerek değişmezliği ebedileştirerek, var olan resmi ideolojiyi kutsallaştırmışlardır. Anayasada siyasi partilerle ilişkin olarak, siyasal partilerin faaliyet alanının genişletilmesi veya parti kapatmaların şeklen zorlaştırılması yönünde birçok değişiklik yapılmıştır ancak demokrasi ve siyasal çoğulculuk açısından asıl ve önemle yapılması gereken değişiklik, anayasanın siyasi partiler felsefesi veya anlayışı olup bu konuya hiç dokunulmamış, bu alan ile ilgili anayasanın siyasi parti yasaklarını düzenleyen 68/4 fıkrası aynen korunmuştur. Bu maddeye göre Türkiye’de siyasal partiler ‘bu anayasa’nın dokunulmazlık zırhına büründürülmüş resmi ideolojisinin dışına çıkamazlar, farklı düşünceler etrafında siyasal faaliyet ve örgütlenmelere gidemezler. Siyasi partileri dar birtakım ideolojik kayıtlara bağlı tutan bu madde ile siyasi partiler örgütlenme ve faaliyetleri bakımından da kıskaç altında olmaya devam etmektedir. ‘Siyasi partilerin uyacakları esaslar’ başlığını taşıyan 69. maddede yapılan değişiklikle, ‘odak’ kavramı yeniden düzenlenmiştir. Buna göre, odaklaşma için üyelerin siyasal partiler için öngörülmüş olan yasak fiilleri yoğun bir şekilde işlemesi ve bunun partinin üst kademe organlarınca zımnen ya da açıkça benimsenmesi aranmıştır. ‘Bu Anayasa’nın 69.maddesindeki değişiklikle Anayasa Mahkemesine, bir partinin üyelerinin söz ve eylemlerinin partinin yetkili organ ve makamlarınca ‘Zımnen’ benimsenmiş görünmesini yeterli kapatma nedeni sayma yetkisi vermektedir. ‘Bunun pratik anlamı, yetkili organlardan çıkmayan, hatta partinin haberdar bile olmadığı söz ve eylemlerin parti tüzel kişiliğine izafe edilmesinin kapısının açık olmasıdır. Anayasa Mahkemesi’nin yasama sorumsuzluğuna giren konuşmaları bile parti kapatma gerekçesi saydığı içtihadı hatırlanırsa, bu hükmün yaratacağı sakıncaları kestirmek zor olmayacaktır’. İkinci aşamada ise, bu fiillerin doğrudan doğruya üst kademe organlarınca kararlılık içinde işlenmesi yeterli sayılmıştır. Son değişikliklerle anayasanın parti kapatma nedenlerine dokunulmaması tersine ek kapatma nedenleri öngörülmesinin anlamı; Kürt sorununun çözümünü programlarına almaları nedeniyle parti kapatmalarının daha da kolaylaştırılarak devam edeceğidir. Böylece son değişikliklere rağmen ideolojik ve siyasal çoğulculuğa kapalılığını sürdüren mevcut anayasa, toplumsal ve kültürel çoğulculuğu da aynı şekilde yadsımaktadır. Bilindiği üzere Türkiye toplumu, Osmanlı İmparatorluğundan beri süregelen etnik ve kültürel bakımdan çoğulcu bir toplumsal yapıya, bir başka deyişle homojen değil heterojen bir toplumsal yapıya sahiptir. Türkiye’de Türkçe, Kürtçe, Abhazca, Arapça, Arnavutça, Çerkezce, Ermenice, Gürcüce, Kıptice, Lazca, Pomakça, Rumca, Süryanice, Tatarca, Yahudice vb. dilleri konuşulmaktadır. Böylesi heterojen toplum yapıları olan tüm devletlerde siyasal-anayasal örgütlenmeler, bu çoğulcu yapı veya farklılıkları tanıyan, onlara özgürlük, eşitlik ve hoşgörü ilkeleri ile yaklaşan devlet yapılanmasını da beraberinde getirmiştir. Bu konuda toplumsal yapısı ile siyasal-anayasal örgütlenmesi çelişki içinde olan tek ülke Türkiye olmaktadır. Tüm demokrasiyle yönetilen ülkelerde 19. yy’dan kalma bu türdeş ulusçuluk anlayışı terk edilmiş, demokratik ulusçuluğa geçilmiştir. Son değişikliklerle yapılan sadece dil yasağı getiren anayasa maddelerinin ilgili ibarelerinin kaldırılması olmuştur. Bu değişikliğin gerekçesi; ‘Vatandaşların günlük yaşamlarında farklı dil, lehçe ve ağızları kullanmasına herhangi bir engel bulunmadığı kabul edilmektedir.’ olarak ifade edilmiştir. Anayasal bazda uyum adına yapılan değişiklik bu kadardır. Burada devlet, negatif bir konuma çekilmekte, dilin özel yaşamda kullanılmasına karışmayacağını ama resmî alanda yasakların devam edeceğini, pozitif bir hak tesis etmeyeceğini ifade etmiştir. Oysa Türkiye’nin Avrupa Birliğine uyum çerçevesini çizen Katılım Ortaklığı Belgesi bunu yeterli görmemekte pozitif düzenlemelerin gereğine işaret etmektedir. Bu durum karşısında anadilde eğitim yasağı getiren 42. Madde’nin değişmesi gerekmektedir. Maddenin son fıkrasında; ‘Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez’ denilmektedir. Bu düzenlemeyle Anayasanın kendisi yurttaşları arasında ayırım yapmakta, bir kısım yurttaşlarına anadilleriyle eğitim hakkı tanımamaktadır. Yanı sıra hâlâ, Kürtçe alfabenin x, q, w gibi harflerini içeren isim veya yazılar üzerindeki yasak devam etmektedir. Anayasa ve yasalarda vatandaşlık, siyaset ve bilim çevrelerinin ya da bürokratların, yargıç ve hukukçuların ileri sürdüğü gibi, vatandaşla devlet arasındaki hukuksal bağ olarak anlaşılmamaktadır. Türk soyu, Türklük, Türk ve Türkiye Tarihi, Türk kültürü, Türk dili, her Türk gibi nitelemelerin vatandaşlıkla ilgisi olmadığı çok açıktır. Belirtilen durumda, sorun, vatandaşlığın nasıl algılandığıdır. Bu durumun somut analizi, Anayasa’dan başlayarak yapılmalıdır. Anayasa’nın 66.maddesi, madde başlığı ile birlikte şu belirlemeleri içerir;

‘Türk Vatandaşlığı:

Madde 66-Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür. Yabancı babadan ve Türk anadan olan çocuğun vatandaşlığı kanunla düzenlenir. ‘Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.’ Maddenin incelenmesinden, Anayasa koyucunun ‘Türk kimdir” sorusunu sorduğu anlaşılıyor. O nedenle madde başlığı Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı değildir. Bir etnik kökenden gelmeyi ifade eden Türk sözcüğü kullanılıyor. Maddede, Türk tanımlanmaktadır. Türk, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olandır. Devlet de Türk Devletidir. Bu durum vatandaşlığın bir hukuksal bağ olarak algılanmadığını, vatandaşlığın etnik kökene göre belirlendiğini göstermektedir. Çünkü, vatandaşı olunacak olan, Türkün vatandaş olması ve Türk Devletinin vatandaşı olmaktır. Oysa sorun vatandaşlık sorunu olarak kavransa ve algılansa, maddenin başlığının ve içeriğinin, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı veya yalnızca vatandaşlık şeklinde düzenlenmesi gerekirdi. Böyle bir bakış açısı doğal olarak, ‘Türkün kim olduğu’ ya da ‘kime Türk denir’ sorusunu sormaz, ‘kim Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşıdır’, ‘kime Türkiye Cumhuriyeti devletinin vatandaşı’ denir sorusunu sorardı. Böyle bir soru, gerçek anlamda hukuksal bağın saptanması amacına dönük olacağından madde içeriği şöyle düzenlenecektir; Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşıdır.

Çoğulculuk ilkesinin doğal sonucu, farklı dil, din, etnik kökenlerin varlığının kabulü, farklı düşüncelerin ifade edilmesi özgürlüğünün bulunduğunun kabulü anlamına gelir. Yalnızca kabul değil, ‘devletin temel amaç ve görevleri’nin de buna göre belirlenmesi gerekir. Bunun için toplumsal ve kültürel çoğulculuğun yasal ve anayasal güvenceye kavuşturulması, siyasal düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün tam sağlanması, anayasanın dini ve milliyetçi ideolojiden yani, Türk-İslam sentezinden arındırılması, devletin tüm düşünce ve ideolojilere eşit mesafede durması, anayasada tek bir etnik (Türk) kimliğe vurgu yapan ibareler yerine, 1921 Anayasasının da benimsemiş olduğu ‘Türkiye Halkı’, ‘Türkiye Devleti’, ‘Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı’ gibi kapsayıcı ibarelere dönülmesi ve kuruluşundaki bu siyasal birliğin demokratik birlikle taçlanması için anayasada ‘Devlet Türkiye’nin çoğulcu etnik yapısını ve kültür çeşitliliğini ülke bütünlüğü içinde korumak ve geliştirmek için gerekli tüm koşulları hazırlar ve uygun önlemleri alır’ şeklinde değişime gidilmesi önerilmiştir. Böylesi bir düzenlemeye gidilmesi demokratik bir dönüşümün anayasal ifadesi olacaktı. Türkiye, Lozan Anlaşması’na atıfta bulanarak, Türkiye’nin gayr-i müslim azınlıklar dışında azınlıkları tanımadığını ifade ederek, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Uluslararası Sözleşmesi, İkiz Sözleşmeler denilen Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin ilgili maddelerine çekince koyarak imzalamış, grup haklarını güvenceye alan pozitif ayrımcılık öngören Avrupa Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi ile Avrupa Azınlık Dilleri Şartı’nı ise hâlâ imzalamamıştır.

Dinsel ve dilsel farklılıkları ifade etmek için kullanılan ve 6 Nisan 1994 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu Kararı’nda geçen ‘azınlıkların varlığının devlet kararına dayandırılamayacağı, objektif sosyolojik bir olgu olarak ele alınacağı’ kararı karşısında Türkiye’nin Lozan’a atıfta bulanarak Türkiye’de yalnızca ‘gayr-i müslim azınlık’ ların tanındığı biçimdeki tezinin hem maddi hem de hukuki temelinin olamayacağı rahatlıkla ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki Lozan Anlaşması’nın azınlıklar metninin içeriğine bakıldığında, Lozan Anlaşması’nın dinsel azınlıklar yanında, ‘Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçe’den başka bir dil konuşan’lar kavramıyla, resmî dil Türkçe dışında kullanılan dillerin (Kürtçe, Çerkezçe, Lazca vd.) de var olduğunu ve bu dillerin negatif ve pozitif hak. 39/4 ve 39/5 bentlerinde vurgu yapılarak dilsel azınlıklara da yer verildiği görülmektedir. ‘Lozan’da sadece gayri müslim azınlıklar tanınmıştır’ tezi yine Lozan’ın Azınlıkların Korunması başlıklı bölümünün içeriğiyle doğrulanmamaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin bu teze dayanarak, uluslararası sözleşmelere koyduğu çekincelerin de hiçbir hukuki geçerliliği yoktur. Kaldı ki azınlık hakları artık devletlerin saklı yetkisinde sayılmıyor. AGİK Üzerine Uzmanlar Toplantısı’nda kabul edilen rapora göre, ulusal azınlıklar artık millî yetkiye dahil bir konu değildir. Yani ülkelerin iç işi olarak kabul edilemez. Bu konu artık ‘meşru uluslararası ilgi konusudur’. Esasen Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne katıldığı 1954 yılında hatta 1923 Lozan’da kuramsal olarak; bireysel başvuruyu kabul ettiği 1987 yılında ise pratik olarak iç mesele sayılması sona ermiştir.

Bu bağlamda Türkiye’nin bu teze dayanarak Avrupa Ulusal Azınlıkların Korunması Hakkında Çerçeve Sözleşmesi’ni imzalamaması kınanmıştır. Türkiye’nin bu belgeleri imzalamaması, Katılım Ortaklığı Belgesi’nde geçen toplumsal çoğulculuk ve kültürel çeşitliliği resmen tanımaması, diğer uluslararası sözleşmelere (Birleşmiş Milletler Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi, Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi vd. gibi) çekinceli olarak imzalaması ve onaylaması bir bütün olarak değerlendirildiğinde, türdeş ulus-devlet ideolojisini korumada ve demokratikleşmemede ısrar etmesi nedeniyle yeniden etnik çatışma ve toplumsal gerginlikler ortaya çıkmıştır. Bir bütün olarak son anayasa değişikleri ve buna paralel çıkarılan uyum yasaları, ideolojik, siyasal, toplumsal çoğulculuk ve kültürel çeşitlilik bakımından gerek dil ve azınlık haklarına ilişkin uluslar arası sözleşmeler ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Kopenhag Kriterleri olsun gerekse de Katılım Ortaklığı Belgesi’nde taahhüt edilen orta vadeli hedefler bakımından olsun uyumlu değildir. Yapılan sadece Kürtçe’nin bireysel konuşulup yazılması ile özel kurs açılması, özel televizyon ve radyolarda ifade edilmesi gibi tamamen özel alanla ‘ki isim hakkı konusundaki kısıtlamalar devam etmektedir- sınırlı olup, anadile sıkı sıkıya bağlı ve bölünmesi mümkün olmayan anadilde eğitim hakkı, ifade, siyasal ve kültürel örgütlenme özgürlükleri önündeki anayasal ve yasal engellerin olduğu gibi durduğu görülmektedir. Bu anlamda demokratik anayasaya geçişten söz edilemez. Bunun Avrupa ve dünyada gelişme gösteren demokrasi ve üç kuşak insan hak ve özgürlükleri temelindeki anayasacılık hareketlerinin oldukça gerisinde bir durum olması yanında toplumsal beklentilere de cevap vermekten uzak oluşu, Kürt sorununun köklü demokratik çözümünü sağlamada yetersiz kalmıştır. Bunun için;

Türkiye’de yapılması gereken ulus-devletin demokratikleştirilmesidir. Bu durum, üniter devlet yapısına aykırı düşmez, zarar vermez. Aksine kardeşleşmeyi ve daha güçlü birliği sağlar, çatışmaları önler. Demokratik Cumhuriyet esas alınmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı şeklinde bir değişime gidilmeli, kültürel kimliklerin önündeki engeller kaldırılmalıdır. Ulus kavramı ‘Demokratik Türkiye Ulusu’ şeklinde kavramlaştırılmalıdır. Türkler ile Kürtler ve Anadolu’daki diğer unsurlar ‘Türkiye Ulusu’nu oluşturur. Türkçe yine resmi dil kalır, bayrak tabii ki kalacaktır, Kürtlerin demokratik örgütlenmesini; kültür, dil, ekonomi, çevre, mesleki ve diğer alanlarda sağlayacak demokratik açılımlarını gerçekleştirebilmelidir. Devlete dayalı ulus yerine, demokrasiye dayalı ulus olmalıdır. Yalnız Türklere değil, herhangi bir dine veya ırka dayanmayan, insan haklarına dayanan bir ulus modeli. Bütün etnisiteleri, kültürleri bir arada toplayan bir demokratik ulus kavramı esas alınmalıdır. ‘Türkiye’ye vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür’ demek yanlıştır. Vatandaşlık kültürel kimlikleri kabul eden, kendi kültürel varlıklarına dayalı ulus vatandaşlığıdır. Herkesi zorla Türk saymak yerine, Türkiyeli ya da Türkiye ulusu vatandaşı denebilir. Türkiyelilik bir üst kimlik olur.

İdeolojik çoğulculuğun sağlanması için Anayasa’nın Başlangıç bölümünde yer alan resmi ideolojiden Türk-İslam sentezinden arındırılması, beraberinde ideolojik çoğulculuğu getirecektir. Böylece düşünce ve örgütlenme özgürlükleri üzerindeki resmi ideolojiden kaynaklı baskı ve sınırlamalar ortadan kalkmış olacaktır. Siyasal çoğulculuğun sağlanması için de anayasanın parti kapatma nedenlerini öngören 68/4’te düzenlenen ve siyasi parti programları ile eylemlerini resmi ideoloji ile çerçeveleyen sınırlamalara gerek kalmayacaktır.

Sayın Başkan, değerli üyeler; bundan sonraki bölümüne Genel Başkanımız devam edecek.

Hepinize saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN ‘ Sayın Türk, sizin yapacağınız bu savunma tahminen, sizin tahmininize göre ne kadar devam eder’

DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ GENEL BAŞKANI AHMET TÜRK ‘ Sayın Başkanım, bir saat sürer veya bir saate yakın.

BAŞKAN ‘ Peki.

O zaman, saat 14.00’te devam etmek üzere ara veriyorum.

Kapanma Saati 11.55

BAŞKAN ‘ Savunmaya kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.

Buyurun.

DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ GENEL BAŞKANI AHMET TÜRK ‘ Sayın Başkan, Yüce Mahkemenin sayın üyeleri; sizleri tekrar saygıyla selamlıyorum.

Demokrasi, ilkesizlik ve kurumsal-geleneksel esaslardan yoksunluk değildir. İlkesi; özgürlük, eşitlik, zora başvurmama, evrimsel gelişme, çıkarlara ve çözümüne saygıdır. Aslında, uygulandığı toplumun bilimsel tanımına ve aydınlanmış olmasıyla oldukça bağlantılıdır. Özgürlüğü, eşitliği tanınmamış bireyler ve gruplar oldukça, o demokrasi ciddi eksiklik içindedir ve sürtüşme, çatışma başlar. Eğer demokratik sistemle yani şiddetsiz bir şekilde aşılmazsa, devrimci süreç, isyan, savaş, ayaklanma devreye girer ve yeni bir demokratik aşamaya yol açar. Örneğin, Avrupa’nın da özünü teşkil eden çok mezhepli, kültürlü ve dilli İsviçre’de; yüzyıllara varan mezhep kavgalarından sonra ‘sonuçta karşılıklı olarak bitkin düşünce, hiçbir taraf karşıtını ortadan kaldıramayınca ve eğer yeniden birleşmezlerse, konfederasyonlarının (birlik biçimi) dağılacağını açık fark edince, ölüp-öldürmektense, yaşayıp-yaşatmanın üzerinde zımnen anlaştılar. Böylece çeşitliliğin hoş görülmesi birliklerinin temeli haline geldi ve demokrasi de farklılıkların uzlaşması konusunda bir antlaşma olarak gelişti. İsviçre küçük bir ülkedir. Fakat tek düze standart ve belli özellikler taşıyan bir ülke değildir. Sonuç olarak İsviçrelilerin bu konudaki ‘dil, kültür- deneyimi paradoksal bir belirleme ile özetlenebilir. Dil çeşitlilikleri, birliklerini zayıflatmaktan çok güçlendirmiştir ve bu farklılıkları hoş görmeleri, bağımsızlıklarının ve demokrasilerinin hem nedeni hem de sonucudur’. Herhalde Türkiye için de, dil ve kültür mozaiği olması açısından alınacak çok ders vardır.

Çağdaş demokrasilerde bir diğer temel ilke siyasal düşünce ve örgütlenme özgürlüğüdür. Bu temelde, halkın yönetime katılımının başlıca aracı olan siyasi partiler, demokrasilerde merkezi bir role ve öneme sahiptirler. Siyasi partiler, toplumdaki farklı düşünce ve görüşleri siyasi alana taşıyarak, halkın temsili, siyasi iktidarın kullanılmasını sağlarlar ve muhalefet işlevlerini yerine getirirler. Bu nedenle demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilmektedirler. Siyasi partiler, toplumsal alanda oluşan farklı görüş ve taleplerin siyasi sisteme taşınmasını sağlamaya yönelik kurumlardır. Bu yönüyle, partiler sivil toplumla siyasal toplum arasındaki bağlantıyı kurarlar. Siyasi partiler, bir yandan toplumsal talepleri siyasi karar alma mekanizmasına taşıyarak aşağıdan yukarıya bir hareketlilik sağlarken, diğer yandan makro düzeyde politikaların uygulanması yoluyla da bu taleplerin hayata geçirilmesini sağlarlar. Bu nedenledir ki, siyasi partiler uluslararası sözleşmeler ve demokratik anayasalar tarafından güvence altına alınmıştır. Siyasi partilerin keyfi ve ölçüsüz olarak yasaklanmasının çoğulcu demokratik rejimin özünü zedeleyeceği kabul edilmektedir. Siyasi partilerin kapatılması konusundaki evrensel standartların, insan haklarına saygılı ve demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye açısından da geçerli olması gerektiğine kuşku yoktur. Nitekim 1961 ve 1982 Anayasalarında siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu açıkça belirtilmiştir. Anayasalarımızda bu evrensel ilke yer almasına rağmen, uygulamada çok sayıda parti demokratik sistemlerde ve uluslararası sözleşmelerde öngörülen kriterlere aykırı bir şekilde kapatılmıştır. Böylece siyasi partilerin demokrasiler açısından ‘vazgeçilemezliği’ ilkesi âdeta tersine çevrilmiştir. 1961 Anayasasının yürürlüğe girdiği tarihten bu yana Anayasa Mahkemesi tarafından yirmi dört siyasi parti kapatılmıştır. Bu sayıya askeri müdahaleler döneminde kapatılan siyasi partiler dâhil değildir. 1982 Anayasası döneminde daha yoğun biçimde parti kapatma kararları verilerek siyasi alan iyice daraltılmıştır. Partimiz Demokratik Toplum Partisinin kapatma davası iddianamesinde siyasi parti kapatma nedenlerinden bahsedilirken Avrupa İnsan Hakları Sözleşmeleri hükümleri ve Venedik Komisyonu ilkelerine de atıf yapılmakta Venedik Komisyonu ilkelerinin siyasi partiler için son derece güvenceli bir koruma sistemi getirdiği, sadece şiddeti benimseyen siyasi partilerin kapatılabileceğine cevaz verdiği gerçeği görmezlikten gelinmektedir.

Avrupa Konseyi bünyesinde ortak bir demokrasi standardını oluşturmak amacıyla kurulan Venedik Komisyonu, siyasi partilerin yasaklanması ve kapatılmaları konusundaki 2000 tarihli raporunda şu ilkeleri belirlemiştir:

Siyasi partinin anayasada barışçıl yöntemlerle bir değişiklik yapmayı savunması tek başına onun yasaklanması ya da kapatılması için yeterli bir delil olarak görülemez.

Yine, siyasi partiler, ancak şiddet kullanmayı savunmaları ya da demokratik anayasal düzeni ortadan kaldırmak suretiyle hak ve özgürlükleri yok etmek amacıyla şiddeti siyasi bir araç olarak kullanmaları durumunda yasaklanabilir.

Yine, partilerin yasaklanması veya kapatılması biçimindeki yaptırım istisnai bir tedbir olarak en son çare biçiminde kullanılmalıdır.

Yine, siyasi parti hakkında dava açılmadan önce, davayı açacak hükümet ya da diğer devlet organlarınca, siyasi partinin özgür ve demokratik siyasi düzen veya hak ve özgürlükler için gerçek bir tehlike oluşturup oluşturmadığına ve kapatma ya da yasaklama yaptırımı dışında daha hafif tedbirlerle bu tehlikenin önlenmesinin mümkün olup olmadığına bakılmalıdır.

Siyasi parti kapatma davaları, hukuki usulün tüm güvencelerine yer veren, aleni ve adil bir yargılama sonucunda karara bağlanmalıdır.

Bu ilkelerden de anlaşılacağı üzere, Venedik Komisyonu siyasi partilerin ancak şiddeti savunma veya şiddeti politik bir araç olarak kullanma durumunda kapatılabileceğini belirtmektedir.

Demokratik Toplum Partisi, toplumun demokratikleşmesinde, devletin ve mevcut anayasanın demokratikleşmesinde, siyasal partiler yasasının demokratikleşmesinde, demokrasinin tabana yayılması ve doğrudan demokrasinin geliştirilmesinde ve Kürt sorununun da bu temelde demokratik şekilde çözülmesinde önemli bir rolü ve işlevi olan bir partidir. Demokratik Toplum Partisi, demokratik siyaset yapmakta, Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümü için çalışmaktadır. Demokratik Toplum Partisinin, PKK ile herhangi bir örgütsel bağlantısı ve ilişkisi yoktur. Demokratik Toplum Partisi, Kürt sorununun demokratik çözümüne dönük siyaset yapan bir partidir. Kapatma davası, DTP’nin bu çabalarına yönelik bir tasfiye politikasıdır. Bu aynı zamanda Kürtlerin demokratik siyaset yapma zeminini ortadan kaldırma, Kürt sorunun demokratik çözümüne karşı bir tasfiye girişimi olarak görmekteyiz. Kürt sorununun diyalogla, demokratik yollarla çözümünü istemeyen güçler, Kürtlerin dil ve kültürel vb. demokratik haklarının tanınmasını engellemek için kapatma davasını devreye koymuştur. Bu hukuki değil siyasi bir yönelimdir. Demokrasi açısından asıl sorgulanması gereken bu yaklaşımın kendisidir. DTP’nin kapatılmasını isteyen anlayış, demokrasi ve hukuk dışı bir anlayıştır.

Türkiye’de yerleşik olan militan demokrasi anlayışı, kendisini, siyasal partilerin faaliyet özgürlüğüne getirilen sınırlamalarda açıkça göstermektedir. ‘Sınırlı politik alan’ teorisi çerçevesinde, Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu’nda gerçekleştirilen düzenlemelerle siyasal partilerin faaliyet özgürlüklerinin önemli ölçüde sınırlandırıldığı görülmektedir. Gerçekten, her iki pozitif hukuk metni, resmî ideolojiyle sınırlı ‘politik alan’ teorisinden hareketle, sınırlı bir çoğulculuk anlayışını somutlaştırmakta ve siyasal partileri bu sınırlı alanda siyaset yapmağa mahkûm etmektedir. Bu sınırları kabul etmeyen ya da aşmaya çalışan siyasal partilerin akıbeti, ülkenin ‘siyasal parti mezarlığı’na gömülmesine neden olmaktadır.

Çoğulcu demokratik siyaseti baltalayan ve Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde en önemli engellerden biri olarak duran bu pratik, siyasal partilerin kapatılması rejiminin gözden geçirilmesine yönelik arayışlara yol açmaktadır. Bu arayışlara bakıldığında, bunların çok büyük oranda ‘Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ kararları etrafında odaklandığını görmekteyiz. Bunun temel nedenlerinden biri, Türkiye’nin Sözleşme’den doğan yükümlülüğünün yerine getirilmesi gereğidir. Diğeri ise, Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecindeki Türkiye’nin Avrupa Birliği müktesebatına ve özellikle de ‘Kopenhag Siyasi Kriterleri’ne uyum sağlama çabasıdır. Kopenhag Siyasi Kriterlerinden olan ‘demokrasi’ ve ‘insan hakları’ kavramlarının ‘Avrupa mekânı’ndaki ortak standartlarının tespitinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin üstlendiği rol dikkate alındığında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uyum çabalarının Avrupa Birliği açısından taşıdığı önem kolaylıkla anlaşılacaktır. Gerçekten de, ‘Avrupa Anayasal Belgesi’ olarak adlandırılan ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uygulanması ve yorumlanmasında temel bir işlev üstlenen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ‘Avrupa demokratik kamu düzeni’ anlayışına yaslanarak, Sözleşme kapsamına giren özgürlükler açısından geçerli olan standartları oluşturmaya çalışan bir kurum olması, onun, Avrupa Birliği açısından taşıdığı önemi ortaya açıkça koymaktadır.

Anayasa Mahkemesinin verdiği siyasal parti kapatma kararlarından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru konusu edilenleri iki kategoride toplamak mümkündür. Bunlar, ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ ilkesi ve ‘laik devlet’ ilkesine aykırılık nedeniyle verilmiş olan kapatma kararlarıdır.

Avrupa İnsan Hakları MahkemesininParti Kapatmalarla ilgili kararları:

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Siyasal Parti Özgürlüğü

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, siyasal partilerden açıkça söz etmemektedir. Ancak, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, siyasal parti özgürlüğünü, Sözleşme’nin ‘dernek kurma ve toplantı özgürlüğü’ başlıklı 11. maddesi çerçevesinde değerlendirmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin siyasal parti özgürlüğünün sınırlarına ilişkin yaklaşımını doğru okuyabilmek için, Mahkeme’nin bu konudaki yaklaşımının özlü bir anlatımına yer veren ‘Venedik Komisyonu Raporu’na kısaca bakmakta yarar vardır.

Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’nin isteği doğrultusunda’Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu’ tarafından hazırlanan ‘Siyasal Partilerin Yasaklanması, Kapatılması ve Benzeri Önlemlere İlişkin Başlıklar’ adlı rapor Komisyonun 10-11 Aralık 1999 tarihli 41’inci kurul toplantısında kabul edilmiştir. Raporda yer alan ilkelerin çoğunluğu Türk hukukunda da geçerli olmakla birlikte, bazı ilkeler açısından Türk hukuku ile Sözleşme sistemi arasındaki temel farklılığı ortaya koyması açısından önem taşımaktadır. Raporda yer alan ve konumuz bakımından önem taşıyan bazı ilkeleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

Siyasal partilerin serbestçe kurulup faaliyet göstermelerine ilişkin getirilecek sınırlamalar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve diğer uluslararası sözleşme hükümlerine uygun olarak yapılabilir.

Yine, siyasal partilerin yasaklanması ya da kapatılması, ancak partilerin demokratik anayasal düzeni yıkmak, hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmak amacıyla şiddet kullanılmasını benimseme ya da şiddeti politik bir amaç olarak kullanması durumunda haklı görülebilir.

Bir siyasal parti, üyelerinin bireysel eylem ve davranışlarından dolayı sorumlu tutulup kapatılmamalıdır. Ancak, eğer üyenin eylem ve davranışları partinin yetkili organlarının açık ya da örtülü desteğine sahipse, partinin sorumluluğu yolu açılmış olur.

Siyasal partilerin yasaklanması ya da kapatılması önlemi, ciddi bir yaptırım olduğu için büyük bir dikkat ve titizlik içinde kullanılmaktadır. Hükümetler ya da devletin diğer organları, yetkili yargı makamından bir partinin yasaklanması ya da kapatılmasını istemeden önce, ülkenin koşullarını dikkate alarak, ilgili partinin özgürlükler ve demokratik bir siyasal düzen için gerçek bir tehlike oluşturup oluşturmadığını ve sözü edilen tehlikenin daha hafif önlemlerle engellenip engellenemeyeceğini tartışmalıdır.

Siyasal partilerin yasaklanması ya da kapatılması, Anayasa Mahkemesi ya da yargı güvencesi ve adil yargılama ilkesinin uygulandığı bir yargı makamına bırakılmalıdır. Bu yaptırım, ancak istisnai durumlarda ve ölçülülük ilkesi dikkate alınarak uygulanmalıdır. Söz konusu önleme, parti üyelerinin değil, bizzat siyasal partinin kendisine atfedilebilecek ve bu önlemi haklı kılabilecek yeterli ve açık delillerin bulunması durumunda başvurulmalıdır.

Raporun ilerleyen bölümünde, yukarıda sıralanan ilkelerin kısa açıklamalarına yer verilmektedir. Bu açıklamaları özetlemek gerekirse; siyasal partilerin faaliyet özgürlüğüne getirilecek sınırlamalar Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrası bakımından zorunluluk, yasallık ve ölçülülük ilkelerine uygun olmalıdır; sınırlamalar, uluslararası yükümlülükler göz ardı edilerek, yalnızca iç hukuka dayandırılamaz; siyasal partilere uygulanacak kapatma yaptırımı, ancak demokratik toplum düzeni bakımından kabul edilebilecek bir gereklilik söz konusu olduğunda uygulanabilir; kapatma önlemi, siyasal partinin demokratik düzen ve özgürlükleri ortadan kaldırıcı veya bunları açıkça tehdit edici faaliyetler içinde bulunduğunun somut delillerle ortaya konulması halinde başvurulabilir; bunun tespitinde, siyasal partinin şiddeti benimseyip benimsemediği ya da silahlı mücadele, terör ya da yıkıcı bir faaliyeti organize ederek mevcut düzeni devirmek amacı güdüp gütmediğinin araştırılması gerekir; meşru araç ve yöntemlerle kurulu anayasal düzenin barışçıl değişimini amaçlayan bir siyasal parti yasaklanamaz ya da kapatılamaz; prensip olarak hiçbir siyasal parti, üyelerinin eylem ve davranışlarından dolayı sorumlu tutulamaz, ancak eğer bu eylem ve davranışlar partinin desteğine sahip olması ya da parti programı çerçevesinde gerçekleşmiş olması halinde, partinin sorumluluğu yoluna gidilmelidir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türkiye’den Yapılan Başvurular Hakkında Verdiği

Kararlara baktığımızda ve başvuruların bilançosuna baktığımızda, bugüne kadarTürk Anayasa Mahkemesi tarafından hakkında kapatma kararı verilen 12 siyasi parti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin başvurmuştur. Yapılan başvurulardan beşi sonuçlandırılmış olup, bunlardan dördünde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin ihlal edildiği kararına varılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilmiş ve kesinleşmiş olan ihlal kararları şunlardır:

Sayın Başkan, ben bunları tek tek saymak istemiyorum; zaten bilinen şeylerdir. Türkiye Birleşik Komünist Partisi, Sosyalist Parti, ÖZDEP, HEP, DEHAP, DEP hakkında verilmiş olan kararlardır. Bunun için sizleri fazla yormadan bunları geçmek istiyorum.

Burada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kriterleri açısından bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Siyasal partiler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından ‘dernek kurma ve toplantı özgürlüğü’ başlıklı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi kapsamında değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, Sözleşme’nin 11. maddesinin siyasal partilere uygulanmaması gerektiği doğrultusundaki iddiaları reddetmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre, ’11. maddenin lafzından anlaşılan, siyasal partilerin demokrasinin düzgün işlemesi için temel örgütlenme biçimlerinden biri olmasıdır. Demokrasinin Sözleşme sistemi içindeki önemi dikkate alındığında, siyasal partilerin 11. maddenin kapsamına girdiğinden kuşku duyulamaz’.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, siyasal parti kapatma kararlarına ilişkin Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edilip edilmediğini incelerken, önce Sözleşmede düzenlenen haklardan herhangi birine bir müdahalenin var olup olmadığına, daha sonra ise, bu müdahalenin haklı olup olmadığına bakmaktadır. Buna göre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin karar alma süreci şu şekilde işlemektedir:

Müdahalenin varlığı: Mahkeme ele aldığı davalarda, önce siyasal parti özgürlüğüne herhangi bir müdahalenin veya engellemenin var olup olmadığına bakmaktadır. Bir siyasal partinin kapatılmasına karar verilmiş olması Sözleşmenin 11. maddesinde yer alan örgütlenme özgürlüğüne yapılmış bir müdahale olarak kabul edilmektedir.

Müdahalenin haklılaştırılması: Bu aşamada, müdahalenin bir yasa hükmüne dayanıp dayanmadığı (yasallık ilkesine uygunluk),

2) Müdahalenin 11. maddenin ikinci fıkrasında sıralanan meşru sınırlama nedenlerinden birini gözetip gözetmediği (meşru amaç olması),

3) Meşru sınırlama nedenleriyle yapılan müdahalenin ölçülü olup olmadığı (demokratik toplum düzenin gereklerine uygun olup olmadığı) incelenmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, siyasal partiler söz konusu olduğunda, Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan sınırlama nedenlerinin -tıpkı 10. maddenin ikinci fıkrasında olduğu gibi- dar yorumlanması gerektiğini söylemektedir. Mahkemeye göre, siyasal partilerin örgütlenme özgürlüklerine yapılacak sınırlamalar, sadece inandırıcı ve zorunlu nedenlerle haklı gösterilebilir. Ayrıca Mahkeme, 11. maddenin ikinci fıkrası anlamında bir gerekliliğin olup olmadığının saptanmasında sözleşmeci devletlerin sınırlı bir takdir yetkisine sahip olduklarını; bu takdir yetkisinin, hem mevzuat hem de bunu uygulayan bağımsız mahkemelerin kararlarını da kapsayan titiz bir Avrupa denetimine tabi olduğunu hatırlatmaktadır.

Öte yandan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, siyasal parti kapatma davalarında Sözleşme’nin 11. maddesinin, düşünce özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi ışığında değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Çünkü Mahkemeye göre, düşünce özgürlüğünün korunması, dernek kurma ve toplanma özgürlüğünün amaçlarından biridir. Bu nedenle Mahkeme, 10. maddeye ilişkin görüşlerine siyasal partilerle ilgili kararlarında da yer vermektedir. Mahkeme, çoğulculuk olmadan demokrasi olamayacağı düşüncesinden hareketle, 10. maddede güvence altına alınan düşünce özgürlüğünün, yalnızca lehte olduğu kabul edilen zararsız ‘haber’ ve ‘düşünceler’ için değil, aleyhte olan, çarpıcı veya rahatsız edici haber ve düşünceler açısından da geçerli olduğu sonucuna ulaşmaktadır.

Son olarak Avrupa Mahkemesi, siyasal parti kararlarında, ‘Avrupa kamu düzeni’nin temel bir özelliği olarak kabul ettiği demokrasinin ‘çoğulculuk’ ilkesi üzerine vurgu yapmaktadır. Mahkemeye göre, demokrasinin temel niteliklerinden biri, bir ülkenin sorunlarını şiddete başvurmadan diyalog yoluyla çözebilme imkânını sunabilmesidir.

Bu çerçevede Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kapatma davalarına dair kararlarından bazılarını hatırlatmakta fayda vardır.

Sayın Başkan, sayın üyeler;Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ÖZDEP davasında, öncelikle Türk Hükümetinin, partinin kapatma kararından önce kendisini feshettiğini, bu nedenle Türk Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kapatma kararının mağduru olamayacağı şeklindeki ilk itirazını incelemiştir. Mahkeme, partinin kendisini feshetmesinin, kapatma davasının olası olumsuz sonuçlarından kaçınmak amacıyla yapıldığını, dolayısıyla özgürce alınmış bir karar olmadığını belirtmiştir. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Siyasi Partiler Kanunu’nun 108. maddesi gereğince de, kararın verildiği tarihte partinin varlığını sürdürmediğinin ileri sürülemeyeceğini belirterek, Hükümetin bu konudaki ilk itirazını reddetmiştir.

ÖZDEP davasında -diğer iki davadan farklı olarak- Hükümet, ÖZDEP’in programında silahlı mücadeleyi desteklediğini ve halkı ayaklanmaya teşvik ettiğini ileri sürmüştür. 8 Aralık 1999 günlü kararında bu iddiayı inceleyen Mahkeme, ÖZDEP’in programında şiddete ve ayaklanmaya teşvik ya da demokratik ilkelerin reddi anlamına gelen herhangi bir ifadeye rastlanılmadığını; tam tersine, politik amaca ulaşmak için demokratik kurallara uymanın gerekliliğinin vurgulandığını belirtmiştir. Mahkeme’ye göre, kapatma gerekçesi olarak kullanılan ifadelerin benzerleri, Avrupa Konseyi üyesi devletlerinde faaliyet gösteren partilerin programlarında yer almaktadır. Parti programında ‘ulusal ve dinsel azınlıkların self determinasyon hakkı’na göndermede bulunulması ve bu çerçevede Kürtlere ve Diyanet İşleri Başkanlığının statüsüne ilişkin görüşlere yer verilmesi, Türk devletinin temel ilkelerine aykırılık oluştursa da, bu durum demokratik ilkelerin ihlali anlamına gelmez. Mahkeme, Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti kararlarındaki içtihadına paralel olarak, ÖZDEP’in kapatılması kararının Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlalini oluşturduğu tespitinde bulunmuştur.

Yine, Halkın Emek Partisiyle ilgi bir karar:

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ‘Yazar, Karataş, Aksoy ve HEP’ kararında, bir siyasal partinin, devletin yasal ya da anayasal düzenini değiştirme doğrultusundaki faaliyetlerinin ancak iki koşulun varlığı halinde meşru görülebileceğini söylemektedir: Bunlardan biri, amaçlarla kullanılan araçların meşru ve demokratik olması; diğeri ise, önerilen değişikliğin temel demokratik ilkelere uyumlu olmasıdır. Buna göre, şiddeti teşvik eden veya demokrasinin bir ya da birden fazla ilkesine uymayan bir siyasal proje öneren veya söz konusu ilkelerin ortadan kaldırılmasını amaçlayan veya demokratik toplumlarda tanınan hak ve özgürlüklere karşı koyan bir siyasal parti Sözleşme’nin korumasından yararlanamaz.

Bu davada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kendi geleceğini tayin hakkı ve dilsel hakların savunulmasının demokrasinin temel ilkelerine aykırı olmadığını bildirmiştir. Mahkemeye göre, HEP’in, siyasi projeleri aracılığıyla Türkiye’nin demokratik rejimini tehlikeye sokacağına ilişkin ciddi olgulara rastlanmamıştır. Partili yöneticilerin, güvenlik güçlerinin terörle mücadele konusundaki bazı davranışlarına karşı sert ve düşmanca eleştirileri, tek başına partinin şiddete başvuran silahlı örgütlerle aynı kapsama alınması için yeterli bir veri oluşturmamaktadır diyor. Kişilere karşı yapılan eleştirilere oranla, hükümetlere karşı yapılan eleştirilerin sınırı daha da geniştir. HEP yöneticileri ve milletvekillerinin, silahlı kuvvetlerin eylemlerini eleştirerek seçmenlerine karşı görevlerini yerine getirmek amacı dışında başka bir amaç güttüğü kanaatine varılamamıştır diyor. Yani, yapılan devletin silahlı güçlerinin eleştirilmesi bir siyasi partinin hakkıdır diyor.

Mahkeme, HEP’in, ülkedeki demokratik rejimi tehlikeye sokan veya şiddeti teşvik eden ya da haklı gören bir tutumu bulunmadığını, dolayısıyla kapatılmasının acil bir toplumsal gerekliliğe cevap vermediğini ileri sürmüştür. Siyasal partilerin kapatılması önleminin radikal niteliğine dikkat çeken Mahkeme, demokratik bir toplumda başvurucuların örgütlenme özgürlüğüne yapılan bu müdahalenin gerekli olmadığı sonucuna varmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, bölünmez bütünlük ilkesini ihlalden dolayı kapatılan siyasal partilere ilişkin kararları ile Türk Anayasa Mahkemesinin bu davalara ilişkin tutumu birlikte incelendiğinde şu sonuçlara varmak mümkündür:

Bölünmez bütünlükle ilgili davalar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Türk Anayasa Mahkemesi arasında ciddi yaklaşım farklılıklarının varlığını ortaya koymaktadır. İki yargı organı arasındaki yaklaşım farklılığı, her iki organın demokrasi ve insan hakları anlayışlarındaki farklılığa dayanmaktadır. Türk Anayasa Mahkemesinin bu konudaki yaklaşımının esin kaynağı 1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olduğu dikkate alındığında, bunda yadırganacak bir şey olmadığı anlaşılacaktır. Gerçekten, 1982 Anayasası, anayasacılık düşüncesine ters düşen bir tutumla, ‘eksik demokrasi’, ‘sınırlı insan hakları’ ve zayıflatılmış hukuk devleti’ formülü üzerine inşa edilmiştir. Siyasal katılım kanallarını dar tutan, siyasete kuşkuyla yaklaşan, siyasal alanı anayasa ideolojisiyle uyuşmayan siyasal akımlara kapatan, devleti kutsayan, yücelten, kutsadığı devlet karşısında birey ve toplulukları korumasız bırakan, temel hak ve özgürlükleri ‘sorumluluk ve ödev’ kavramları ekseninde düşünen, yargıyı güçsüz kılarak ve denetim dışı hukuksal işlemler kategorisini kabul ederek hukuk devleti ilkesini zayıflatan özellikleriyle bilinen Türk Anayasası, ‘Avrupa mekânı’nda yaratılmaya çalışılan ortak demokrasi ve hukuk devleti anlayışından bir hayli uzak bir gelenek üzerine kurulmuştur. Her ne kadar söz konusu Anayasa, 1995 ve 2001 değişiklikleriyle birlikte önemli ölçüde revizyona tabi tutulmuş, demokrasi ve insan haklarına ilişkin sınırlar genişletilmişse de, Anayasanın antidemokratik ve antiözgürlükçü genetik yapısı hâlâ varlığını korumaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiği tespitinde bulunduğu bu davalarda, ‘bölünmez bütünlük’ ilkesi ile demokrasinin ‘çoğulculuk’ ilkesini uzlaştırma çabası ön plana çıkmaktadır. Türk Anayasa Mahkemesi’nin böyle bir çaba içinde olmadığı, verdiği kapatma kararlarıyla sabittir. Türk anayasa yargıcı, karar verirken ‘ölçü norm’ olarak Anayasaya dayandığına ve Anayasanın kendisi de çok açık bir biçimde tercihini ‘bölünmez bütünlük’ ilkesi lehine ortaya koyduğuna göre, bu konuda yargıçlardan çok fazla bir şey beklemek elbette ki doğru olmaz. Nitekim, Anayasa Mahkemesi de, -Anayasa’ya koşut olarak- ‘bölünmez bütünlük’ ilkesine mutlak üstünlük tanırken, ‘çoğulculuk’ ilkesini tümüyle ihmal etmiştir. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi verdiği bütün kararlarında demokrasinin ‘çoğulculuk’ ilkesi üzerine özel bir vurgu yapmaktadır. bu ilkeyi düşünce özgürlüğüyle irtibatlandırarak, şiddeti teşvik dışındaki bütün düşünce açıklamalarını çoğulculuğun bir gereği olarak görmek elbette mümkündür.

Türk Anayasa Mahkemesi, ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ ilkesini bir bütün olarak kabul etmektedir. Evet, bu doğrudur, biz de kabul ediyoruz. Daha açık bir söyleyişle, ‘devletin toprak bütünlüğü’ ile ‘devlet ve halkın bütünlüğü’ değerleri arasında bir dereceleme yapmamakta; her ikisini de eşit değerler olarak görmektedir. Yani, devletin bölünmez bütünlüğü ile halkın bütünlüğü arasında aslında farklı bir yorumu getirmek gerekiyor.

Ulusal güvenliğin sağlanması amacına bağlı olarak parti yasaklamada meşru kabul ederken, ‘devlet ve halkın bütünlüğü’nü bu korumadan yararlandırmamaktadır.

Türk Anayasa Mahkemesi ile Avrupa Mahkemesi siyasal parti faaliyetlerini denetlerken farklı öğelere vurgu yapmaktadırlar. Anayasa Mahkemesi kararlarında, daha çok ‘program’, ‘ifade’, ‘söz’ ve ‘söylem’ öne çıkarken; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, partilerin amaçları ve -bunlarla bağlantılı- eylemlerini dikkate almaktadır. Bu farklılığa bağlı olarak, Anayasa Mahkemesi, tüzük ve programlarında yer alan (anayasal düzeni sorgulayan) görüş ve önerileri nedeniyle -Anayasanın açık hükmü gereği- siyasal partilerin kapatılmasına hükmedebilmesine karşılık; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, şiddet unsurunu dışlama kaydıyla, siyasal partilerin her türlü görüş, ifade ve eylemlerinin Sözleşme’nin 11. maddesinin sağladığı korumadan yararlanacağını savunmaktadır.

Türk Anayasa Mahkemesi, kararlarında, anayasal düzene uygun davranma ile anayasal düzene uygun düşünmeyi aynı kategoride değerlendirmektedir. Mevcut anayasal düzeni ‘mutlak’ ve ‘değişmez’ bir değer olarak kabul eden Anayasa Mahkemesi, bu düzene muhalif söylemler geliştiren siyasal partileri Anayasa’ya aykırı bularak kapatmaktadır. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir devletin mevcut anayasal düzeniyle bağdaşmayan siyasal proje ve önerilerde bulunulmasının, demokrasiye aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağını söylemektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre, bir devletin mevcut anayasal yapısıyla çatışsa da, farklı siyasal programların önerilmesi ve bunların tartışmaya açılması, demokratik ilkeler içerisinde kalmak ve demokrasiye zarar vermemek kaydıyla demokrasinin özünü ifade eder diyor.

Bölünmez bütünlük ilkesine aykırılıktan dolayı Anayasa Mahkemesinin kapatma kararı verdiği son parti HADEP’tir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı HADEP’in devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü bozmaya yönelik eylemlerin odağı hâline geldiği gerekçesiyle kapatılması isteminde bulunmuştur. Kapatma davasının davalı patinin tüzük ve programının Anayasa’ya ve Siyasi Partiler Kanunu’nun bölünmez bütünlükle ilgili kurallarına aykırılıktan dolayı değil de partinin somut eylemleri gerekçe gösterilerek açılması yüksek yargı organlarının tutumundaki değişime işaret etmektedir.

Ancak Anayasa Mahkemesi, geçmiş kararlarındaki yoğunluk ve katılıkta olmasa da, yine bölünmez bütünlük ilkesini yorumlayışında ‘resmi doğrular’ı tekrarlamaktan kendini alıkoyamamıştır. Karardaki değerlendirmesinden, Anayasa Mahkemesinin, kültürel kimlik ve azınlık hakları ile etnik soruna ilişkin yaklaşımında özde bir değişiklik olmadığı anlaşılmaktadır.

HADEP hakkında verilen kapatma kararının tümü dikkatlice incelendiğinde, Anayasa Mahkemesinin, davalı partinin şiddeti teşvik edip desteklediğini, şiddeti politik bir araç olarak kullandığını ve şiddete dayalı bir faaliyet içinde olan bir örgütle ilişki içinde olduğunu gösteren deliller üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Başka bir anlatımla, Anayasa Mahkemesi, davalı Partinin eylem ve faaliyetleri ile ‘şiddet’ olgusu arasındaki doğrudan ve dolaylı bağlantıyı ispatlama çabası içinde olmuştur. Ayrıca bu kararda, davalı Partinin Genel Başkanı ile diğer yöneticilerinin soyut düşünce açıklamalarının Anayasa ve yasaya aykırılığı tek başına irdelenmemiş, daha çok bunların şiddet olgusuyla bağlantısı üzerinde durulmuştur.

Kürt sorunu tartışmalarına Demokratik Toplum Partisinin yaklaşımı:

PKK, Türkiye’nin türdeş ulus-devlet yapılanmasından kaynağını alan Kürtleri inkâr ve asimilasyon politikasına karşı ilk etapta bir tepki hareketi olarak doğmuş, 12 Eylül darbesinin yarattığı baskı, yasak ve işkence ortamında gelişmiş, devletin PKK’ye karşı yürüttüğü mücadelede özellikle Kürtlere karşı kullandığı aşırı ve orantısız güç nedeniyle de geniş kitlesel tabana kavuşmuş bir harekettir. Dolayısıyla çözümsüz bırakılan Kürt meselesinin doğurduğu PKK ile Türkiye’nin demokratikleşemeyen ve dil yasağına dek varan türdeş ulus-devlet ideolojisi arasında diyalektik bir ilişki vardır. Bu diyalektik ilişkiyi görmeyen, bu realiteyi dikkate almayan hiçbir çözüm politikasının da başarı şansı olmamıştır. Temelde partimiz Demokratik Toplum Partisinin diğer siyasi partilerin birçoğundan farklı olarak söz konusu bu diyalektik ilişkiyi göz ardı etmeyen yaklaşımı ve bu temelde üretmeye çalıştığı çözüm politikaları, bu davanın açılmasının da asıl nedenini oluşturmaktadır. Yani PKK’yi Kürt sorununun bir sonucu olarak ele alan ve bu sorundan bağımsız olarak değerlendirmeyen partisel yaklaşımımız, bize göre bu yargılamanın temel kaynağıdır. Partimiz, PKK’yi Kürt sorununun dışında, ondan ayrı ve bağımsız ele almanın temel bir hata olduğunu, PKK’yi ayrı bir sorun olarak değerlendirmek yerine bir sonuç olarak değerlendirmenin çözümü daha mümkün ve daha kolay kılacağını savunmaktadır. Demokratik Toplum Partisi, Kürt sorunundan kaynaklı Devlet-PKK çatışmasının da basit bir asayiş-güvenlik ve terör vakasına indirgenemeyeceği kadar çok yönlü ve çok kapsamlı olduğunu düşünmektedir. Bu teşhis, sorunun çözümüne giden yolu belirleme açısından hayati derecede önemlidir. Sorun salt terör sorunu olarak tanımlarsa bu durumda yapılacak tek şey şudur; terörle mücadele adı altında, elinde silah olan veya olmayan bütün örgüt üyelerini öldürmemiz ya da en azından öldürmeye çalışmanız gerekir. Yine eğer sorun terör sorunu ise; bu kişileri öldürdüğünüzde sorunun da bitmiş olması gerekir. Ayrıca terörün asıl amacının toplumda korku, panik ve tedhiş yaratmak olduğu göz önüne alındığında, mantıken böyle bir örgütün toplumsal desteğinin de olmaması gerekir. Dolayısıyla böylesi bir teşhisten hareketle yapılması gereken tek şey öldürmek olacaktır. Zaten 25 yıldır yapılanlar da tam olarak budur. Partimizin çözümsüz siyaset dediği siyaset de işte budur.

Bu çözümsüzlük siyasetine karşılık DTP daha reel bir bakış açısıyla objektif bir teşhis yaparak soruna ‘Kürt sorunu ‘ demektedir. PKK’yi de bu sorunun içinde bir parça ve sorunun çözümünde görmezden gelinemeyecek bir aktör olarak ifade etmektedir. Bu teşhisle soruna yaklaşıldığında, daha fazla demokrasi ve diyalog ile hem Kürt sorununun hem Türkiye’nin genel demokrasi sorunlarının ve hem de bunlara bağlı olarak varlığını sürdüren şiddet sorununun çözümünün çok daha kolay ve mümkün olduğunu, partimiz ısrarlı bir dille savunmaktadır.

DTP’ye yönelik neredeyse bütün devlet ve hükümet kurumlarının el birliğiyle başlattığı ‘terörist ilan edin’ baskısı, partimizin işte bu ilkesel politikalarına aykırı bir tutumdur. Sorunu biz de resmi devlet söylemiyle tanımlarsak diğer siyasi yaklaşımların düştüğü hataya düşmüş oluruz ve çözümsüzlük politikalarına hizmet eden militarist yöntemleri savunmak dışında hiçbir politika üretemez hale geliriz. Bir siyasi partinin herhangi bir sorunu tanımlama ve ona uygun çözüm politikaları üretme konusunda özgürlüğü ve özgünlüğü olmayacaksa, bu sistemin adı ne demokrasi ne de başka bir şey olur.

Kaldı ki terör kavramının evrensel ölçekte kabul görmüş bir tek tanımının dahi olmadığı, yeryüzünde neredeyse her devletin kendine göre bir ‘teröristinin’ olduğu, özellikle de muhalif hareketleri bastırabilmek için, neredeyse her silahlı hareketin en az bir devlet tarafından terörist ilan edildiği ve bu haliyle şu anda dünyada terörist olarak tanımlanmayan hiçbir silahlı hareketin kalmadığı da düşünüldüğünde, partimizi bu siyasi çıkar karmaşasında ille de herhangi bir terör tanımını tartışmasız bir şekilde kabule zorlamak hukuk dışı bir tutumdur.

Ayrıca, sorunu resmî söylem ile aynı şekilde yorumlamamak, asla şiddeti benimsemek veya desteklemek anlamına gelmez. Partimizin şiddete karşı olan duruşu net ve ilkeseldir. Bu şekilde partimiz üzerinde oluşturulmaya çalışılan psikolojik baskı ile sanki partimiz soruna ‘terör sorunu’ demeyerek şiddeti destekleyen bir konumdaymış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Buna karşılık sanki terör diyenler de şiddet karşıtı ve barıştan yanaymış gibi hava yaratılmak istenmektedir. Oysa bu ülkede barış için en çok mücadele eden, en çok bedel ödeyen, en çok eylem ve etkinlik yapan hareket partimiz Demokratik Toplum Partisidir. Soruna terör sorunu diyenler ise asıl şiddet yanlısı politikalarda ısrar eden ve çözümü sadece askeri operasyonlarda gören çevrelerdir. Bu çevreler ve siyasi partiler bugüne kadar hiçbir çözüm projesi sunmamış, işin kolayına kaçmış ve sorunu sürekli askerlere havale etmişlerdir. Siyaset ne yazık ki sorumluluğunu yerine getirmekten kaçınmaktadır.

Sayın Başsavcının iddianamede şiddet olaylarından söz ederken devlet şiddetine bir tek kelimeyle dahi değinmemiş olması işte bu zihniyetin ürünüdür. Yakılıp boşaltılan üç bine yakın köye, binlerce faili meçhul siyasi cinayete, kaçırılıp gözaltında kaybedilen yüzlerce insanımıza, işkenceye maruz kalan tutuklanan milyonlarca insana, güvenlik gerekçesiyle yakılan ormanlara, ev ve yol aramalarında insanlarımıza yapılan hakaretlere, cezaevlerinde yaşanan insanlık dışı işkencelere, dışkı yedirilen köylülere, köy meydanında çırılçıplak soyularak cinsel organından iple bağlanıp dolaştırılanlara, çatışmada ölen örgüt üyelerinin kesilen kulaklarına ve yakılan vücutlarına bir tek kelimeyle de olsa değinilmemiş olması bu açıdan manidardır. Eğer Türkiye’de terör kavramı tartışılacaksa işte bütün bunlar da göz önünde bulundurularak tartışılmalıdır.

PKK lideri Abdullah Öcalan ise özellikle İmralı yargılamaları boyunca Kürt sorununun siyasi, barışçıl ve demokratik çözümünü savunmuştur. Makul bir çerçevede, Kürt sorununun demokratik çözümünü, demokratik birliği, özgür eşit yurttaşlığı öngören, ayrılıkçılığı reddeden ‘zorla ayrılın deseler de ayrılmayacağız’ diyen, Kürt sorununun üniter devletin veya ulus-devletin demokratikleşmesi ve yerel yönetimlerin demokratik yetkilerinin artırılmasıyla çözülmesini isteyen Abdullah Öcalan’ın, evrensel hukuka ve demokrasiye ters düşmeyen bu yaklaşımını partimizin tartışmaya değer bulması normal karşılanmalıdır. Çünkü, bizim de istediğimiz silahların susması ve gerçekten bu sürecin sona ermesidir. Görüşlerin kimden geldiğine bakılmaksızın değerlendirilmesi, siyasi, hukuki, ahlaki hiçbir sorun teşkil etmemektedir. Kamuoyunun üzerinde etki yaratan bu ve benzeri görüşlerin, toplumsal barışımıza katkı sunması doğrultusunda değerlendirilmesi siyasetçiler olarak vicdani görevimizdir. Eğer sayın Başsavcı gazete köşeleri ve internet sitelerinden alıntı yapmak yerine İmralı Cezaevi resmi görüşme tutanaklarını Adalet Bakanlığından isteyip de oradan takip etseydi belki de bu konudaki fikirleri değişmiş olacaktı.

Görülecektir ki, bu görüşlerin hiçbiri şiddet içermediği gibi, her biri demokrasiyi ve barışı ifade etmektedir. Kürt sorununun çözümünü içeren bu görüşler, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye sokmayacak ve Türk halkının onurunu sarsmayacak içeriktedir. Bu durum, ifade edilen görüşleri çok daha önemli ve uygulanabilir kılmaktadır.

Türkiye’de 25 yıldan beridir yaşanan çatışmaları sonlandırmak için iyi niyetle çabasını ortaya koyan herkese kulak verilmesi barışçıl politikaların bir gereğidir.

Kaldı ki devlet organlarının birçoğunun dahi dikkatle izleyip değerlendirmeye çalıştığı, bizzat devlet yetkililerinin İmralı’ya giderek kendisinin görüşlerini aldığı düşünüldüğünde, partimizin böylesi bir suçlamayla karşılaşması haksızlıktır. Öcalan konusunda başımızı kuma gömerek devekuşu siyaseti yapmamız beklenemez. Toplumsal, sosyal, siyasal bir realite olmasından kaynaklı olarak bu bir zorunluluktur. Siyasetçinin görevi temsil ettiği toplumun sorunlarını çözmek olduğuna göre, ülkemizdeki şiddetin durması için yapılan her çağrıya kulak vermek bizler açısından kaçınılmazdır. Bu konudaki 25 yıllık hatalı politikaları eleştiren bir siyasal hareket olarak gerçekçi yaklaşımlar ortaya koymak ve yaşanan acıları dindirmek bizler açısından tarihi bir misyondur. DTP’nin bu önemli misyonunu yerine getirebilmesi ve sorunun tümüyle demokratik zemine çekilebilmesi için partimizin önünün açılması gerekir. Böylesi tarihî bir gelişme, Türkiye demokrasisine muazzam bir katkı yapacaktır. Tersi durumun yaratacağı sorunların iyi görülmesi gerekir. Bizlere umudunu bağlayan milyonlarca insanın demokratik sisteme olan inançlarını kırmamamız gerekir.

Şimdi izninizle son olarak iddianamedeki atılı suçların hâlihazırda bulunduğu aşamalara dair çok kısa istatistiki bilgiler sunmak istiyorum.

İddianamede yer alan 141 soruşturma ve dava dosyasının ‘bulunduğu aşama’ yönünden incelenmesinde; hali hazırda;

Derdest dosyalar 126 adet dosyanın halen soruşturması veya yargılaması sürmektedir.

Kesinleşen dosyalar 15 adet soruşturma veya dava dosyasının yargılamaları sona ermiş, verilen kararlar kesinleşmiştir.

Kesinleşen bu kararlar şunlardır: 10’u berat, 1’i takipsizlik, 4 para cezası, 1 erteleme, 2 hapis cezası. Bu cezalardan bir tanesi daha DTP kurulmadan önce işlenmiş bir suça dairdir.

İddianamede yer alan suçların % 89.36 sı kesinleşmiş yargı kararı yoktur. iddianamede yer alan 141 eylem partinin kapatılmasını gerektirecek nitelikte olmayıp, 129’u yani %93’ü ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken olaylardır.

Asgari 200 bin üyesi bulunan partimizin kapatılması nedenini oluşturduğu iddia edilen 141 maddelik eylem listesi incelendiğinde;

 – 129 adet iddianın sözlü beyan ve basın açıklaması olduğu,

 – 4 olayda isimleri geçen kişilerin parti üyesi olmadığı

 – 12 davanın beratla sonuçlandığı,

 – 31 davanın halen derdest olduğu

 – 33 hazırlık soruşturmasının devam ettiği;

 – 38 davanın Yargıtay aşamasında olduğu,

 – 9 davada verilen kısa süreli cezaların para cezasına çevrildiği;

Bir davada da kısa süreli ceza nedeniyle erteleme mevcut olduğu anlaşılmaktadır.

Esasen birçok mahkûmiyet kararında Ceza Muhakemeleri Kanunun 231. maddesindeki ‘hükmün açıklanmasının ertelenmesi’ uygulamasının yapılmadığı, yapılması halinde ‘hiçbir hukuksal sonuç doğurmayacağı’ açıktır.

İddianameye konu olan 141 eylemin 129’u yani %93’ünün düşünce açıklama özgürlüğüyle ilgili olduğu ve bunların ‘kesinleşmeleri’ halinde bile, birçoğunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden geri döneceği davalar niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır.

İddianamede sunulan kanıtların bir kısmı gerçeğe aykırı çarptırılmış ve hukuksal değerli olmayan zorlama kanıtlardır:

İddianamede yer alan 141 maddelik eylem listesinin;

 – 12 davada verilen beraat kararlarının Yüksek Mahkemeden gizlendiği;

 – 4 ayrı eylemde partili olduğu iddia edilen kişilerin parti ile hiçbir ilişkisi bulunmadığı anlaşılmaktadır.

SONUÇ VE İSTEM:

Önsavunma dilekçemizde yer alan;

 – İddianamede yer alan 141 eylemle ile ilgili soruşturma ve dava sonuçlarının akıbetinin sorulmasına, anılan soruşturma ve davaların sonuçlanıp kesinleşmelerinin BEKLENMESİNE;

 – İmralı Cezaevi Müdürlüğünden görsel ve yazılı görüşme kayıtlarının istenmesine,

 – Dışişleri Bakanlığından bugüne kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen parti kapatma kararlarının orijinal çevirilerinin istenmesine,

 – Maliye hazinesinden parti kapatmalar ve dokunulmazlıklar nedeniyle verilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları sonucu ne kadar tazminat ve gider ödendiği (Hükümet tarafından tutulan yabancı avukatlara yapılan ödemeler dahil) bu ödemeler nedeniyle sorumlular hakkında rücu yoluna gidilip gidilmediğinin sorulmasına,

 -Siyasi Partiler Kanunu’nun 78, 80, 81, 101 ve 103’ncü maddeleri, anayasanın 2, 3, 10, 36, 37, 38, 42, 66, 68, 69’ncu maddelerine aykırı olduğundan; Anayasaya aykırılık iddiamızın ciddi kabul edilerek, bu maddelerin iptaline,

 – Siyaseten yasaklanması istenen tüm üyelerin davaya ‘müdahil’ olarak kabullerine ve savunmalarını yapmaları için kendilerine süre verilmesine,

 – Başsavcılığın ihtiyati tedbir isteminin reddine,

 – Yukarıda ayrıntılı olarak sunduğumuz ve Sayın Mahkemenizin resen gözeteceği nedenlerle; yasa ve yönteme, eşitlik ilkesine, düşünce özgürlüğüne, Anayasa, Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarına, Yüksek Seçim Kurulu kararlarına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilgili maddelerine, tüm ulusal ve ulusalüstü belgelere, kısaca hukuka ve adalete aykırı davada;

Sayın başsavcının tek tek iddialarına karşı ekte sunacağım dosyada ayrıntılı bir savunma bulunmaktadır. Bu nedenle sözü bu şekilde burada uzatarak gereksiz yere zamanınızı almak istemiyorum. Son söz olarak şunları ifade etmek istiyorum:

Sayın Başkan, Yüce Mahkemenin sayın üyeleri; Partimiz Demokratik Toplum Partisi, Türkiye’de başta Kürt sorunu olmak üzere temel bütün sorunların kalıcı çözümüne dönük önemli bir role ve misyona sahiptir. Bu rolümüzü oynayabileceğimiz zeminler dahi yaratılmadan partimizin kapatılması büyük bir talihsizlik olacaktır. Özellikle Meclise girdiğimiz günden bu yana diyalog kanallarını zorlayarak akan kanı durdurmaya çalışan olağanüstü insani çabamızın görmezden gelinmesi Türkiye’ye kazandırmak yerine maalesef ki kaybettirmiştir. Birlikte yaşamın mümkün olduğu, amacımızın da bu olduğu, kardeşçe kucaklaşmanın hepimizin ortak özlemi olduğu, daha demokratik bir cumhuriyetin hepimizin hakkı olduğu inancını güçlü bir şekilde savunan partimiz, Türkiye demokrasisi açısından büyük bir şanstır.

Sayın Başkan, Parlamentoya geldiğimizden beri sorunun çözüm yerini Ankara, çözüm merkezinin Parlamento olduğunu hep ifade ettim. Bu inançla bugün siyaset yapıyoruz. Amacımız demokratik, sivil yöntemlerle ülkemizi kucaklaştırmaktır. Bugün duygusal atmosferi aşacak, halkı sevgiyle kucaklaşacak bir ortak akla ihtiyaç vardır, bir diyaloga ihtiyaç var. Biz aslında Türkiye’de bunu gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Verdiğimiz iki önemli mesaj var: Güç kullanarak, sopa politikasıyla bu sorunun çözülmeyeceğini, yine diğer tarafta silahı hak arama yöntemi olarak kullanmanın sorunu çözmeyeceğini çok açık bir şekilde ifade etmekteyiz. Ancak bize çok önemli bir sorumluluk düşmektedir. Biz o bölgeden geliyoruz, yaşanan süreçleri biliyoruz, yaşanan olayları biliyoruz, yaşanan Ergenekonları biliyoruz, Ergenekonların beslendiği kaynakları biliyoruz. Biz on yıl önce bunları dile getirdiğimizde kimse buna inanmıyordu; ama, biz bunları yaşamıştık.

Türkiye’nin, diyalogla, ortak akılla, uzlaşıyla sorunları çözmesinden başka bir seçeneği yoktur. Biz rolümüzü o şekilde, etkin bir şekilde oynamak istiyoruz. Evet, bugün biliyoruz eğer duygusal bir atmosferin etkisinde bir kararı oluşturursak bu partinin kapatılması için bin sebep var; ama, barış, uzlaşı, diyalog, hukukun üstünlüğü, demokratik değerlerin topluma yansıtılması konusunda değerlendirirsek, kapatılmaması için de bin bir sebep var.

Gerçekten bu şansın heba edilmeyeceğine inanıyoruz. Yüce Mahkemenizin hukukun temel felsefesinden hareketle hukukun birlikte yaşamayı kolaylaştıran bir görevi olduğunu göz önünde tutarak karar vereceğinize inanıyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum’.

VII- İNCELEME

 A- İDDİANAMENİN KABULÜ KARARI

 Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Mustafa YILDIRIM, Cafer ŞAT, A. Necmi ÖZLER, Serdar ÖZGÜLDÜR, Şevket APALAK, Serruh KALELİ ve Zehra Ayla PERKTAŞ’ın katılımlarıyla 23.11.2007 gününde yapılan ön inceleme toplantısında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Demokratik Toplum Partisi’nin temelli kapatılmasına karar verilmesi istemini içeren 16.11.2007 günlü, SP.135 Hz.2007/2 sayılı iddianamesinin Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 175. maddesine göre kabulüne OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

 B- ÖN SORUNLAR

 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamesinde kapatma istemi dışında Davalı Parti’ye yönelik bazı tedbirlerin uygulanması istemine de yer verilmiş, bunun yanında Davalı Parti tarafından da bazı istemler ileri sürülmüştür. Davanın esası hakkında karar verilmeden önce bu istemler hakkında karar verilmiştir.

 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İstemleri

 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamesinde, kapatma ve yasaklılık istemleri dışında ayrıca, giderilmesi güç veya olanaksız durumların ortaya çıkmaması için, dava süresince Anayasa Mahkemesi’nin her türlü tedbire karar verebilmesi gerektiği, eylemler ve ağırlıkları gözetilerek, Demokratik Toplum Partisi’nin dava süresince olası faaliyetleri de dikkate alınarak, giderilmesi güç ve olanaksız durumların ortaya çıkmaması yönünden:

 -Dava tarihinden itibaren yapılacak seçimlere katılmaktan alıkonulması, ayrıca dava tarihinde parti üye veya yöneticisi olanların bir başka siyasi parti listesinden veya bağımsız olarak dava süresince seçimlere katılmasının önlenmesi,

 – Ödenecek hazine yardımlarının banka hesabında blokesi,

 – Üye kayıtlarının durdurulması,

 önlemlerinin uygulanması hukuksal gereklilik olduğundan, dava süresince devam etmek koşuluyla, ivedilikle bu önlemlere hükmedilmesi istenilmiştir.

 Davalı Parti savunmalarında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının talep ettiği önlemler arasında yer alan ‘Bu çerçevede dava süresince Anayasa Mahkemesi, davalı partinin faaliyetlerinin durdurulması, SPY ve parti tüzüğünde gösterilen belirli veya bütün organlarının faaliyetlerinin durdurulması, dava süresince seçimlere katılamaması ayrıca dava tarihinde parti üyesi olanların bir başka siyasi parti listesinden veya bağımsız olarak da dava süresince seçimlere katılmasının önlenmesi, ödenecek hazine yardımlarının banka hesabında blokesi, üye kayıtlarının durdurulması gibi önlemlere hükmedebilecektir’ şeklindeki ifadelerin hukuk sınırlarını aşan, anti-demokratik talepler olduğunu belirterek istemlerin reddine karar verilmesini istemiştir.

 27.12.2007 gününde Başkan Haşim KILIÇ, Başkanvekili Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Üyeler Sacit ADALI, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN,Mehmet ERTEN, A. Necmi ÖZLER, Serdar ÖZGÜLDÜR, Şevket APALAK, Serruh KALELİ, Zehra Ayla PERKTAŞ’ın katılımlarıyla yapılan oturumda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının istemleri ile ilgili olarak aşağıdaki karar alınmıştır;

 ‘Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, Demokratik Toplum Partisi’nin temelli kapatılmasına karar verilmesi istemini içeren 16.11.2007 günlü, SP.135. Hz. 2007/2 sayılı iddianamesi ve ekleri, konuya ilişkin rapor, ilgili Anayasa ve yasa kuralları okundu, gereği görüşülüp düşünüldü:

 A- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, davalı Parti’nin dava süresince yapılacak seçimlere katılamayacağına, dava tarihinde Parti bünyesinde üye, yönetici, belediye başkanı ve milletvekili olarak görev alanların bir başka siyasi parti listesinden veya bağımsız olarak dava süresince seçimlere katılamayacağına, Parti’ye ödenebilecek hazine yardımlarının banka hesabında blokesine ve Parti’nin üye kayıtlarının durdurulmasına yönelik;

 1-Tedbir istemleriyle ilgili olarak davalı Parti’nin savunmasının alınmasına gerek bulunmadığına, Fulya KANTARCIOĞLU’nun ‘Davalı Parti’nin savunmasının alınması gerektiği’ yolundaki karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

2-Tedbir istemlerinin bu aşamada koşulları oluşmadığından REDDİNE, Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün ‘Davalı Parti’ye ödenebilecek hazine yardımlarının banka hesabında blokesine ve davalı Parti’nin üye kayıtlarının durdurulmasına’, Mehmet ERTEN’in ise ‘Davalı Parti’ye ödenebilecek hazine yardımlarının banka hesabında blokesine’ ilişkin istemlerin koşulları oluştuğundan kabulüne karar verilmesi gerektiği yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

 B-Gereği için karar örneğinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE,

 27.12.2007 gününde karar verildi’.

 2- Davalı Demokratik Toplum Partisi’nin İstemleri

 Davalı Parti’nin 11.2.2008 günlü ön savunmasında;

 1- İddianamede yer alan 141 eylemle ile ilgili soruşturma sonuçlarının akıbetinin sorulmasına,

 2- İmralı Cezaevi Müdürlüğünden görsel ve yazılı görüşme kayıtlarının istenmesine,

 3- Dışişleri Bakanlığından bugüne kadar AİHM tarafından verilen parti kapatma kararlarının orijinal çevirilerinin istenmesine,

 4- Maliye hazinesinden parti kapatmalar ve dokunulmazlıklar nedeniyle verilen AİHM kararları sonucu ne kadar tazminat ve gider ödendiği (Hükümet tarafından tutulan yabancı avukatlara yapılan ödemeler dahil) bu ödemeler nedeniyle sorumlular hakkında rücu yoluna gidilip gidilmediğinin sorulmasına,

 5- SPK’nun 78, 80, 81, 101 ve 103 üncü maddelerinin, yapılan anayasa değişiklikleri sonucu, Anayasa’nın 2, 3, 10, 42, 66, 68, 69 uncu maddelerine aykırı olduğundan; Anayasaya aykırılık iddiamızın ciddi kabul edilerek iptaline,

 6- Siyaseten yasaklanması istenen tüm üyelerin davaya ‘müdahil’ olarak kabullerini ve savunmalarını yapmaları için kendilerine süre verilmesine,

 7- Hazine yardımı yapılmadığından bu talebin reddine,

 karar verilmesini istemiştir.

 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı esas hakkında görüşünde, davalı Parti’nin istemleri ile ilgili olarak, Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde ve Siyasi Partiler Yasası’nın 101 ve 103. maddelerinde bir siyasi partinin kapatılmasına konu olan bireysel eylemlerin yargılamalarının tamamlanması ve buna bağlı olarak belli bir suç veya suçlardan mahkumiyet şartının öngörülmemiş olduğunu, eylemin gerçekleştirilmesinin esas alındığını, söz konusu düzenlemelere göre odaklığı tesbit ederken Anayasa Mahkemesi’nin ‘eylemleri’ değerlendireceğini, bu nedenle davalı partinin ön savunmasında ileri sürdüğü suç ya da eylemlerin yargı sürecinin beklenmesi gereğine dair itirazın hukuki gerekçesinin bulunmadığını, SPK.’nun 101 ve 103. maddelerinin tamamen Anayasa hükümleri paralelinde düzenlemeler içermekte olup, Anayasa’ya aykırılıklarından söz edilmesinin mümkün bulunmadığını, hükümlülerin görüşmelerinin de dahil olduğu infaz hukukuna ait düzenlemelerin 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde gerçekleştirildiğini, anılan yasaya göre görüşmelerin görsel ve yazılı kayıt altına alınmasının hukuken mümkün olmadığını bu nedenle görüşme kayıtlarının istenmesi yolundaki mümkün olmayan talebin reddine karar verilmesi gerektiğini, ön savunmanın sonuç bölümünün 3 ve 4. numaralarında yer alan istemlerin, davanın konusu ile ilgilerinin ve hükme etkilerinin bulunmadığını, Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrasında Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinden inceleyeceğinin, ancak gerekli görüldüğü durumlarda sözlü açıklamalarını dinlemek üzere ilgilileri ve konu üzerinde bilgisi olanları çağırabileceğinin öngörülmekte olduğunu, siyasi parti kapatma davalarında ise siyasetten yasaklanması istenilen kişilerin konumları itibarıyla mağdur ve suçtan zarar gören sıfatları bulunmayıp, eylemleri davalı partinin tüzel kişiliği bünyesinde değerlendirilen kişiler olmaları nedeniyle davaya müdahil olarak katılmalarına karar verilemeyeceğini ileri sürerek davalı Parti’nin istemlerinin reddine karar verilmesini istemiştir.

 21.5.2008 gününde Başkan Haşim KILIÇ, Başkanvekili Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Üyeler Sacit ADALI, Ahmet AKYALÇIN,Mehmet ERTEN, Mustafa YILDIRIM, A. Necmi ÖZLER, Serdar ÖZGÜLDÜR, Şevket APALAK, Serruh KALELİ ve Zehra Ayla PERKTAŞ’ın katılımlarıyla yapılan oturumda Davalı Demokratik Toplum Partisi’nin istemleri ile ilgili olarak aşağıdaki karar alınmıştır;

 ‘Demokratik Toplum Partisi’nin 11.2.2008 günlü ön savunmasında ileri sürdüğü istemler, ilgili Anayasa ve yasa kuralları okundu, gereği görüşülüp düşünüldü;

 1-İddianamede yer alan 141 eylem hakkındaki soruşturma sonuçlarının sözlü savunmaya kadar takip edilmesine,

 2-İmralı Cezaevi’ndeki avukat görüşmelerine ait yazılı ve görsel kayıtların istenmesine ilişkin istemin daha sonra karara bağlanmasına,

 3-Dışişleri Bakanlığı’ndan bugüne kadar siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen kararların orijinal Türkçe tercümelerinin istenmesi talebinin REDDİNE,

 4- Maliye Bakanlığı’ndan siyasi partilerin kapatılması ve dokunulmazlıklar nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce verilen ihlal kararlarına dayalı olarak ne kadar tazminat ve gider ödendiğinin, bu ödemeler nedeniyle sorumlular hakkında rücu yoluna gidilip gidilmediğinin sorulması talebinin REDDİNE,

 5- 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun;

 a- 78., 80. ve 81. maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu yolundaki istemin ciddi olmadığından REDDİNE, Sacit ADALI, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN ve Zehra Ayla PERKTAŞ’ın E.1999/1 (Siyasi Parti – Kapatma) sayılı davanın 9.7.2002 günlü ara kararında belirtilen gerekçeye katıldıkları yolundaki farklı gerekçeleriyle,

 b- 101. ve 103. maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu yolundaki istemin ciddi olmadığından REDDİNE,

 21.5.2008 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi’.

C- GENEL AÇIKLAMA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 120 sayfa ve ekli 42 klasörden oluşan 16.11.2007 gün ve SP.135 Hz.2007/2 sayılı iddianamesiyle; davalı Parti’nin terör örgütü tarafından kurdurulduğu ve yönetildiğine dair bilgiler, gerçekleşen eylemler ve kesinleşmiş mahkeme kararları ile Yerel Cumhuriyet Başsavcılıklarında devam eden hazırlık soruşturmalarına ve mahkemelerde açılmış bulunan kamu davalarına konu olan ve ayrıca parti üyeleri tarafından gerçekleştirilen eylemler ve sarfedilen beyanlar ile Parti tüzük ve programındaki kimi anlatımlar dikkate alınmak suretiyle Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesini istemiştir.

 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamesinin ekinde gönderilen klasörler; Abdullah Öcalan’ın avukat görüşme notlarını içeren gazete ve internet çıktıları, terör örgütü ile davalı Parti arasındaki ilişkiyi ortaya koyan haberleri içeren gazete küpürleri, parti üyeleri tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülen 141 adet eylemle ilgili soruşturma ve/veya kovuşturmaya ilişkin belgeler, haklarında yasaklama istenen şahıslara ait üyelik, doğum ve sabıka kayıtları, davalı Parti’nin tüzük ve programı, kurucular listesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını içermektedir.

2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesine göre siyasi parti kapatma davaları, Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanarak dosya üzerinden karara bağlanmaktadır. Muhakemenin yürütülmesi, hükmün tesisi ve oylamalara ilişkin hususlarda Anayasa’da ve 2949 sayılı Yasa’da özel hükümler bulunmadığı sürece 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanacaktır. Anayasa Mahkemesi’nin önceki kararlarında ifade edildiği gibi siyasi parti kapatma davaları ceza niteliği ağır basan kendine özgü davalardır.

 3.10.2001 günlü 4709 sayılı Yasa ile Anayasa’nın 149. maddesinde yapılan değişiklikle siyasi parti kapatma davalarında kapatılmaya karar verilebilmesi için beşte üç oy çokluğu şartı getirilmiştir. Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası, bir siyasi partinin kapatılmasını Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odağı haline gelme koşuluna bağlamaktadır. Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin yoğunluğu ve ağırlığı partinin kapatılması ya da devlet yardımından yoksun kılınması yaptırımının temelini oluşturmaktadır. Her bir eylemin gerçekleşip gerçekleşmediğinin ve Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasının kapsamında olup olmadığının saptanması, uygulanacak yaptırımı doğrudan doğruya etkilemektedir. Bu nedenle nihai karar öncesi aşamalardaki oylamaların salt çoğunlukla yapılarak bir siyasi partinin Anayasa’ya aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin saptanması uygulanacak yaptırımı doğrudan etkileyeceğinden Anayasa’nın 149. maddesinde belirtilen nitelikli çoğunluk şartının işlevselliğini engeller. Açıklanan nedenlerle kanıtların değerlendirilmesi oylamalarında da Anayasa’nın 149. maddesinin birinci fıkrasında öngörülen beşte üç oy çoğunluğunun aranması gerekmektedir.

 Anayasa’nın 149. ve 2949 sayılı Yasanın 33. maddeleri uyarınca Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinden inceleyip karara bağlayacağı, siyasi parti kapatma davalarında da sözlü savunmanın ancak siyasi parti genel başkanlığı veya tayin edeceği bir vekil tarafından yapılabileceği gözetildiğinde, beyan ve eylemleri nedeniyle kapatma davasında adı geçen parti mensuplarının yazılı savunmalarını Anayasa Mahkemesine sunulmak üzere davalı Parti’ye ulaştırmalarına bir engel bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Nitekim hakkında yasaklama istenilen şahıslardan Halil İmrek tarafından 8.9.2008 günlü, İbrahim Binici tarafından 16.9.2008 günlü bireysel savunma dilekçeleri sunulmuştur.

 Davalı parti üyelerinin parti kurulmadan önceki eylemleri ile iddianamede belirtilen ve parti kurulmadan önce gerçekleşen olayların hükme esas alınıp alınmayacağı tartışılmıştır. Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında parti üyelerinin ya da parti organlarının eylemlerinden söz edildiğine göre, davalı parti kurulmadan önce gerçekleşmiş eylemlerin partiye isnat edilmesi mümkün görülmemiştir. Bu gerekçeye göre, davalı Parti’nin İmralı Cezaevi’ndeki avukat görüşmelerine ait yazılı ve görsel kayıtların istenmesine ilişkin isteminin de reddine karar verilmiştir.

 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Davalı Siyasi Parti’nin kapatılması istemi ile birlikte isimlerini saydığı 221 kişi için de yasaklama isteminde bulunmuştur. Ancak yapılan incelemeler sonucunda, iddianamede Burak Avcı ismine sehven yer verildiği ve isimleri geçen şahıslardan Halil İrmek, Mehmet Sefa Güngör ve Mehmet Topçu’nun davalı Parti’nin üyesi olmadıkları anlaşılmıştır. davalı Parti üyesi olan Fevzi Kara hakkında yasaklama istenmiş ise de, adı geçen şahsın dava açılmadan önce 11.10.2007 tarihinde öldüğü saptanmıştır.

Davalı Demokratik Toplum Partisinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben yazdığı 4.4.2007 günlü, 2007/127 sayılı yazı ile, Partinin 1. Olağanüstü Kongresinin 28.2.2007 tarihinde yapıldığı belirtilerek, Kongrede seçilen Parti Meclisi asıl ve yedek üyeleri çizelgesi ve Merkez Yönetim Kurulu görev dağılımı, Merkez Disiplin Kurulu asıl ve yedek üyeleri çizelgesi ve ilk kez seçilenlere ilişkin evrakın gönderildiği anlaşılmıştır.

 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Davalı Demokratik Toplum Partisine hitaben yazdığı 16.5.2007 günlü, SP.135 Muh.2007/305 sayılı yazı ile, Leyla Zana ve Selim Sadak’ın mahkumiyet hükümlerinin infazlarının durdurulmuş olduğunun, hükümlülüklerinin ortadan kalkmadığının, infazlarının askıya alındığının belirtildiği, Partinin 1. Olağanüstü Kongresine ait evrakın incelenmesinden adı geçenlerin Parti Meclisi asıl üyeliklerine seçildiklerinin görüldüğü, partiye üye olmayanların parti organlarında görev alamayacaklarının öngörülmüş bulunması nedeniyle bu kişilerin Siyasi Partiler Kanunu’nun ‘siyasi partiye üye olamayacakları’ belirleyen 11/b maddesi gereğince parti üyeliğinden ve parti organlarında aldıkları görevlerden çıkartılmasının istendiği anlaşılmıştır. Aynı yazıda Diyarbakır il yönetim kurulu üyesi Hilmi Aydoğdu’nun da kesinleşmiş müebbet ağır hapis cezasına hükümlü olduğu belirtilerek parti üyeliğinden çıkartılması istenmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının anılan yazısına rağmen kapatma davasının açıldığı tarihe kadar davalı Parti tarafından Leyla Zana, Selim Sadak ve Hilmi Aydoğdu ile ilgili yazı gereğinin yerine getirilmediği, adı geçenlerin partiye üye olmadıkları ile ilgili olarak yargılama sürecinde de davalı Parti veya ilgililer tarafından da herhangi bir savunma yapılmadığı anlaşılmıştır.

 Yukarıda belirtilen esas ve ölçütler gözetilerek yapılan incelemelerde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamesinde gösterilen eylemlerden; davalı Partinin kuruluşundan önceye ait olduğu görülen, davalı Parti ile ilişkisi kurulamayan, gerçekleştiği veya davalı Parti mensuplarınca gerçekleştirildiği saptanamayan veya düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğu sonucuna varılan eylemlerin Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası kapsamında değerlendirmeye esas alınamayacağı sonucuna varılmıştır.

 Nitelikli çoğunluk sağlanan aşağıdaki eylemlerin ise Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası kapsamında kaldığı sonucuna ulaşılmıştır.

D- DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

  • – PARTİ BİNALARINDA YAPILAN ARAMALARDA ELE GEÇİRİLEN YAYIN, EŞYA VE DİĞER BELGELER

 Adli yargı makamlarınca yürütülen çeşitli soruşturmalar nedeniyle yetkili ve görevli yargı birimlerince verilen kararlar üzerine, davalı Parti’nin bazı teşkilat binalarında aramalar yapılmış ve bu aramalarda davalı Parti ile PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı ortaya koyacak nitelikte yayın, eşya ve diğer belgeler ele geçirilmiştir.

 1- DTP Mardin Nusaybin İlçe Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

 Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmekte olan soruşturma kapsamında aynı yer Sulh Ceza Mahkemesinin 14.4.2006 günlü ve 2006/195 sayılı arama kararına dayanılarak, DTP Nusaybin İlçe binasında güvenlik kuvvetlerince 14.4.2006 tarihinde yapılan aramada; ölen teröristlerin fotoğraflarının özel bir bölümde sergilendiği, örgüt elebaşısının fotoğraflarının duvarlara asıldığı, gösterilerde güvenlik kuvvetlerine karşı kullanılmak üzere hazırlanan sapan ve bilyeler, terör örgütünü ve faaliyetlerini öven yasadışı pankart ve dövizler ile PKK terör örgütünün sözde bayraklarının ele geçirildiği, dosyadaki tutanak ve CD görüntülerinden anlaşılmıştır.

 2- DTP Siirt İl Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

 Siirt Sulh Ceza Mahkemesinin 31.8.2006 günlü ve 2006/662-659 sayılı arama kararına dayanılarak, DTP Siirt İl binasında güvenlik kuvvetlerince 31.8.2006 tarihinde yapılan aramada; terör örgütünü ve elebaşısı Abdullah Öcalan’ı övücü pankartlar, özel olarak kesilmiş yüz maskeleri, terör örgütünün sözde bayrakları, Abdullah Öcalan’ın posterleri, örgütü tanıtan ve öven yayınlar ile örgüt militanlarının resimlerinin bulunduğu, dosyadaki tutanak ve CD çözüm tutanağından anlaşılmıştır.

 3- DTP Kocaeli Gebze İlçesi Darıca Beldesi Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

 DTP Gebze İlçesi Darıca Beldesi belde teşkilat binasında 30.8.2006 tarihinde yapılan yasal aramada; Abdullah Öcalan ve örgütün diğer üyelerinin duvarlara yapıştırılmış resimleri, değişik mahkemelerce haklarında toplatma kararı verilen terör örgütünün propagandasını içeren yasaklanmış dergilerin bulunduğu, dosyadaki tutanaklardan anlaşılmıştır.

 4- DTP Van İl Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

 DTP Van il teşkilat binasında 18.2.2007 tarihinde yapılan yasal aramada; terör örgütü lideri ve mensuplarının resimleri, PKK terör örgütünün internet sitesinden alınmış dökümler, terör örgütü liderinin yazdığı kitaplar, haklarında toplatma kararı bulunan çok sayıda yayın ile terör örgütünün program ve tüzüğünün bulunduğu, dosyadaki tutanaktan anlaşılmıştır.

 5- DTP Kocaeli Gebze İlçesi Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

 DTP Gebze ilçesi teşkilat binasında 11.3.2007 tarihinde yapılan yasal aramada; molotof kokteyli yapımında kullanılmak üzere hazırlanan boş bira şişeleri ve bez parçaları, terör örgütü liderinin ve diğer örgüt üyelerinin resimlerinin asıldığı pano, terör örgütü liderinin resimlerinin bulunduğu dövizler ile terör örgütü lideri ve değişik kişiler tarafından yazılmış terör örgütünün propagandasını içeren kitapların bulunduğu, dosyadaki tutanaklar ve CD görüntülerinden anlaşılmıştır.

 6- DTP İzmir Konak İlçe Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

 DTP İzmir Konak ilçe binasında 13.3.2007 (bu tarih iddianamede 15.2.2007 olarak yazılmıştır) tarihinde yapılan yasal aramada; terör örgütünü simgeleyen çok sayıda bayrak, terör örgütü liderinin duvara çerçeveyle asılmış posterleri, PKK teröristlerinin silah üzerine yemin ettiklerini gösteren kartpostallar, mahkeme kararı ile haklarında yasaklama ve toplatma kararı verilen terör örgütünün yayını niteliğindeki çok sayıda dergi ve kitaplar, terör örgütü liderinin cezaevinde avukatlarıyla yaptıkları görüşme notlarını içeren belgeler, terör örgütü ve liderini öven döviz ve pankartların bulunduğu, dosyadaki tutanak, CD ve fotoğraflardan anlaşılmıştır.

 7- DTP Balıkesir İl Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

DTP Balıkesir il binasında 6.3.2007 tarihinde yapılan yasal aramada; haklarında toplatma kararı verilen ve aralarında terör örgütü liderinin yazdıkları da bulunan toplam 34 kitap, teröristlerin ve Öcalan’ın resminin bulunduğu 4 adet poster, CD ve video kasetlerinin bulunduğu, dosyadaki tutanak ve belgelerden anlaşılmıştır.

 8- DTP Osmaniye İl Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

 DTP Osmaniye il binasında 27.11.2006 tarihinde yapılan yasal aramada; terör örgütü lideri tarafından yazılmış ve haklarında yasaklama kararı bulunan çok sayıda yasak yayın, silahlı PKK terör örgütü üyelerinin duvarlara asılmış çerçeveli resimleri, terör örgütü üyelerinin kırsal alanda çekilmiş ve duvardaki panolara iliştirilmiş çerçeveli resimleri, PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün sözde başkanlık konseyi tarafından hazırlanmış beş sayfalık bildirinin bulunduğu, dosyadaki tutanak ve belgelerden anlaşılmıştır.

9- DTP Batman İl Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

 DTP Batman il binasında 2.3.2007 tarihinde yapılan yasal aramada;yasadışı örgüt elebaşısı Abdullah Öcalan ile diğer örgüt mensuplarının duvarlara asılı resimleri ile üzerinde Pazaryeri mahallesi yazılı 26 kişinin isminin bulunduğu, karşılarında ‘Şehit-gerilla-tutuklu’ yazılı bulunan çizgili A-4 kağıt, binada bulunan bir masanın çekmesinde bir adet 4 sayfadan oluşan Koma Komalen Kürdistan (KKK’nın) genel esaslarının yer aldığı broşür, parti kütüphanesinde Abdullah ÖCALAN’ın yazdığı kitaplar, haklarında yasaklama kararı bulunan terör örgütünün propagandasını yapan dergiler ve kitapların bulunduğu, dosyadaki tutanaklar ve CD çözüm tutanaklarından anlaşılmıştır.

 10- DTP Şanlıurfa Halfeti İlçesi Yukarıgöklü Belde Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

 DTP Şanlıurfa Halfeti ilçesi Yukarıgöklü belde teşkilat binasında 17.5.2007 tarihinde yapılan yasal aramada; üzerinde ‘Operasyonlara dur de, Öcalan’a özgürlük’ yazılı üç adet yelek, Abdullah Öcalan tarafından yazılmış iki kitap, terör örgütünün propagandasını içeren çok sayıda kitaplar ve terör örgütü liderini öven pankartların bulunduğu, dosyadaki tutanaklardan anlaşılmıştır.

 11- DTP İstanbul Arnavutköy Belde Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

 DTP İstanbul Arnavutköy belde teşkilat binasında 4.9.2006 tarihinde (bu tarih iddianamede 11.9.2006 olarak yazılmıştır) yapılan yasal aramada; duvardaki panolarda teröristbaşı Öcalan’ın resimleri, yine panolara asılmış ve üzerinde ‘şehitler onurumuzdur, onurumuza sahip çıkalım’ yazısı bulunan öldürülen teröristlerin resimleri, elinde roketatar ve kalaşnikof tüfek bulunan iki kadın teröriste ait resimler, terör örgütü liderinin yazdığı ‘Halk Cumhuriyetine Doğru’ isimli bir kitap ile toplam ondört sayfadan oluşan terör örgütü lideriyle yapılan üç ayrı görüşme notlarının bulunduğu, dosyadaki tutanak ve belgelerden anlaşılmıştır.

 12- DTP İstanbul Bağcılar İlçe Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

 Terör örgütünün üst düzey yöneticilerinin toplantı yaptıkları ihbarı üzerine DTP Bağcılar ilçe teşkilat binasında 5.11.2006 tarihinde yapılan yasal aramada; binada ikiyüz kişinin toplantı halinde bulunduğu, bu kişiler arasında haklarında terör suçlarından dolayı arama kararı olan kişilerin bulunduğu tespit edilmiş, ayrıca, terör örgütü mensuplarının kırsal alanda çekilmiş fotoğrafları, terör örgütü liderinin çeşitli ebatlarda çekilmiş resimleri ve posteri, terörist ve teröristbaşı Öcalan’ın çerçevelenmiş resimleri, 10 adet ‘PKK’nın yeniden inşa bildirgesi’ başlıklı yazılar, 18 adet terör örgütünün sözde yürütme konseyi KKK’nın bildirgeleri, terör örgütü liderinin yazdığı 8 adet kitap, haklarında toplatma kararı bulunan kitap ve dergiler, ölen bir terörist için açılan taziye defteri, terör örgütü liderinin verdiği talimatlar sonucu 20 Mart 2005 tarihinden sonra PKK terör örgütünün yeni dönem stratejisinin anlatıldığı ‘kep out’ isimli bir ajanda, terör örgütü liderinin notlarından derlendiği belirtilen bilgisayar çıktılarının bulunduğu, dosyadaki tutanak ve belgelerden anlaşılmıştır.

 13- DTP İstanbul Sultanbeyli İlçe Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

 DTP Sultanbeyli İlçe Teşkilat binasında 11.3.2007 tarihinde yapılan yasal aramada; üzerinde ‘9 Ekim komplosunu nefretle kınıyoruz ‘ kürt sorununda çözüm gücü Öcalan’dır ‘ derhal diyalog kurulsun’ yazılı bir adet pankart, duvardaki panoya iliştirilmiş PKK kamplarında çekilmiş bir fotoğraf ile terör örgütü liderinin bazı sözlerini içeren çeşitli gazete küpürleri, terör örgütü liderinin yazdığı ‘KONGRAGEL’ isimli bir kitap ile terör örgütü ve lideri hakkında yazılmış birkaç kitabın bulunduğu, dosyadaki tutanak ve belgelerden anlaşılmıştır.

 14- DTP Mardin Kızıltepe İlçe Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

 Daha önce güvenlik kuvvetlerince 14 teröristin öldürülmesini protesto amaçlı olarak 1.4.2006 tarihinde (bu tarih iddianamede 2.4.2006 olarak yazılmıştır) DTP tarafından düzenlenen basın açıklamasının şiddet eylemlerine dönüşmesi, parti binasından taş atılması ve bir polis memurunun tabancasının gasp edilip, güvenlik kuvvetlerinin üzerine ateş açılması üzerine merciinden izin alınarak girilen DTP Kızıltepe İlçe binasında yapılan aramada; üzerinde ‘Bizler Türkiyeliyiz ama kürdüz, önderimiz Abdullah Öcalandır’ yazılı sağ ve solunda terör örgütü liderinin resminin bulunduğu bez pankart, üzerinde terör örgütünün faaliyetlerini övücü yazıların bulunduğu 6 adet döviz, üzerinde Öcalan’ın resimlerinin bulunduğu 6 adet karton, 10 adet terör örgütü mensuplarının kırsal alanda çekilmiş fotoğrafları ile çeşitli resmi makamlara gönderilmek üzere yazılmış ‘Abdullah Öcalan’ı bir siyasi irade olarak görüyor ve kabul ediyorum’ şeklinde 500 adet dilekçe örneğinin bulunduğu, dosyadaki tutanak ve diğer delillerden anlaşılmıştır.

 15- DTP Ağrı Doğubayazıt İlçe Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

 PKK terör örgütü üyesi olmaktan kesinleşmiş mahkûmiyeti bulunan Ahmet Özbay isimli kişinin DTP Doğubayazıt İlçe teşkilatını kurma çalışmalarını yürütmek için kullandığı binada hakim kararıyla 24.2.2006 tarihinde yapılan yasal aramada; PKK terör örgütü elebaşısına ait resimler, üzerinde Abdullah Öcalan’ın resminin bulunduğu afiş ve ‘Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine’ başlıklı ve içeriğinde ‘Ben bir Kürdistanlı olarak, Kürdistan’da sayın Abdullah Öcalan’ı bir siyasal irade görüyor ve kabul ediyorum’ şeklinde ifade bulunan dilekçe örneklerinin bulunduğu, dosyadaki belgelerden bu kişinin Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinin E. 1997/21, K. 1999/21 sayılı kararıyla PKK terör örgütü üyesi olma suçundan dolayı 12 yıl 6 ay ağır hapis cezasına mahkum edildiği, söz konusu kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesince onaylandığı ve cezasının bir kısmının infaz edildiği de anlaşılmıştır.

 Davalı Parti’nin çeşitli il, ilçe ve belde teşkilatı binalarında değişik tarihlerde yapılan yasal aramalarda; PKK terör örgütü liderinin, güvenlik kuvvetlerince öldürülen teröristlerin ve halen kırsalda mücadele eden teröristlerin fotoğraflarının duvarlara ya da panolara asıldığının tespit edildiği, bazı yerlerde bunlar için özel bölümler oluşturulduğu, aralarında terör örgütü liderinin yazdığı ve haklarında yasaklama kararı bulunan terör örgütünün propagandasını içeren çok sayıda yayının, terör örgütünün aldığı kararlar ya da yayımladığı bildirilerin, terör örgütü liderinin avukatlarıyla yaptığı görüşme notlarının, terör örgütü veya liderinin propagandasını içeren pankartlar, dövizler, afişler ve görüntü kayıtlarının bulunduğu, yasadışı gösterilerde kullanılmak üzere hazırlanmış molotof kokteylleri ve çeşitli saldırı malzemelerinin ele geçirildiği dosya kapsamından anlaşılmıştır.

  • – DAVALI PARTİ VE MENSUPLARI TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLEN TOPLANTI VE GÖSTERİLER

 1- 12.12.2006 Tarihinde İstanbul’da Yapılan DTP Gençlik Meclisi Birinci Olağan Kongresi

 12.12.2006 tarihinde İstanbul’da yapılan DTP Gençlik Meclisi Birinci Olağan Kongresi sırasında; salon önünde toplanan grup tarafından PKK örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın posterlerinin asıldığı, terör örgütünü övücü mahiyette sloganlar atıldığı, çatışmada ölen bölücü terör örgütü üyelerinin posterleri asıldığı, topluluk tarafından ‘Öcalan selam selam İmralı’ya bin selam’, ‘Dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’, ‘Öcalan’sız dünyayı başınıza yıkarız’, ‘Öcalan siyasi irademizdir’, ‘PKK halktır halk buradadır’ gibi terör örgütünü ve liderini övücü, şiddet içerik ve çağrılı mahiyette sloganların atıldığı, topluluk içerisinde yüzlerini bezlerle kapatan kişilerce PKK/KONGRA-GEL terör örgütünü simgeleyen bez parçası ile terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın bez posterlerinin salon içerisinde toplantı süresince açıldığı, parti yöneticileri ve divan heyeti tarafından bu konuda her hangi bir uyarının yapılmadığı dosyadaki tutanaklar ve CD görüntülerinden anlaşılmıştır.

 DTP Gençlik Meclisinin 1. Olağan Kongresinde yoğun bir şekilde gerçekleşen ve terör örgütünün propagandası niteliğindeki eylemlere karşı parti yöneticileri ve divan heyeti tarafından hiçbir müdahalede bulunulmaması, davalı Parti ile PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı ortaya koymaktadır.

 2- 21.3.2007 Tarihinde Mersin DTP İl Yönetimi Öncülüğünde Düzenlenen Miting

 DTP Mersin il yönetimi öncülüğünde 21.3.2007 tarihinde il merkezinde ‘Nevruz Şenliği’ adı altında organize edilen yasal miting sırasında; yüzleri kapatılmış bazı şahıslarca terör örgütü liderinin resimlerinin ve terör örgütünün sözde bayrağının miting alanında dolaştırıldığı, DTP Mersin merkez ilçe yönetim kurulu üyesi Hediye Bakrak’ın topluluğu ölen teröristler için saygı duruşuna davet ettiği, miting alanındaki topluluğun ‘biji serok Apo’, ‘Şehit namırın’, ‘Dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’, ‘PKK’ya uzanan eller kırılsın’, ‘Apo’ya uzanan eller kırılsın’ şeklinde terör örgütü ve lideri lehine yasadışı sloganlar attığı, miting alanında bazı kişilerce üzerinde ‘Yaşasın halkların ordusu HPG-APO-KKK-PKK’ ve ‘Gençlik Apo’nun fedaisidir’ şeklinde ibareler bulunan bez pankartların dolaştırıldığı, yine bazı kişilerce ‘Kerkük Kürdistanın kalbidir’, ‘HPG zehirin panzehiridir’ ve ‘Öcalan’ı istiyorum’ yazılı dövizlerin açıldığı, miting izleme tutanağı ve izlenen CD görüntülerinden anlaşılmıştır.

 DTP Mersin il yönetimi öncülüğünde organize edilen miting sırasında, hükümet komiserince yapılan uyarı ve ikazlar üzerine tertip heyetinin sadece bir kez uyarı yapmakla yetinmesi, terör örgütü propagandası niteliğindeki eylemlere karşı parti yöneticileri ve divan heyeti tarafından yeterli müdahalede bulunulmaması, davalı Parti ile PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı ortaya koymaktadır.

 3- 01.09.2006 Tarihinde DTP Van İl Yönetimince Van İlinde Organize Edilen ‘1 Eylül Dünya Barış Günü’ Konulu Miting

 DTP Van il yönetimi tarafından 1.9.2006 gününde Van’da organize edilen ‘1 Eylül Dünya Barış Günü Mitingi’nde; ölen teröristler için saygı duruşunda bulunulduğu, topluluk tarafından ‘biji serok Apo’, ‘şehitler ölmez’, ‘dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’ şeklinde sloganlar atıldığı, PKK terör örgütü üyelerinin resimlerinin bulunduğu bir dövizin açıldığı, polis tarafından yapılan uyarıların düzenleme kurulu tarafından dikkate alınmadığı, dosyadaki tutanaklar, CD çözüm tutanakları ve izlenen CD görüntülerinden anlaşılmıştır.

 DTP Van il yönetimince organize edilen miting sırasında, terör örgütü propagandası niteliğindeki eylemlere karşı parti yöneticileri ve tertip komitesi tarafından müdahalede bulunulmaması, davalı Parti ile PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı ortaya koymaktadır.

  • – DİĞER EYLEMLER

 1- Terör Örgütü Yöneticisi Olmak Suçundan Mahkum Olan Nurettin Demirtaş’ın Parti Genel Başkanlığı Görevine Seçilmesi

 8.11.2007 tarihinde yapılan DTP’nin 2. Olağanüstü Büyük Kongresinde genel başkanlığa seçilen Nurettin Demirtaş’ın İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinin 11.10.1995 gün ve 1993/134 esas, 1995/178 sayılı kararı ile terör örgütü yöneticisi olmak suçu nedeniyle 18 yıl 9 ay ağır hapis cezası ile cezalandırıldığı, söz konusu mahkûmiyetinin 5237 sayılı yasa yönünden İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 30.6.2005 tarihli kararıyla 5237 sayılı yasanın 314/1. maddesi gereğince 12 yıl 6 ay hapis cezasına indirilmesi sonucu 1.6.2005 tarihinde şartla tahliye edildiği anlaşılmıştır.

 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 3. maddesine göre bu kişinin mahkum olduğu suç bir terör suçudur. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 11. maddesinde terör eyleminden mahkum olanların siyasi partilere üye olamayacakları ve üye kaydedilemeyecekleri açıkça belirtilmesine rağmen hakkında terör örgütü yöneticisi olmak suçundan mahkûmiyet kararı bulunan Nurettin Demirtaş’ın davalı DTP’nin 2. Olağanüstü Büyük Kongresinde genel başkanlığa seçilmesi, davalı Parti’nin terör örgütü ile bağlantısını ortaya koymaktadır.

 2- Terör Örgütüne Yardım Etmek Suçundan Mahkum Olan Arif Yayla’nın DTP Gaziantep İli Şehitkamil İlçesi İlçe Yönetim Kurulu Üyesi Olarak Görev Yapması

 DTP Gaziantep Şehitkamil ilçesi yönetim kurulu üyesi olarak görev yapan Arif Yayla, Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 1.3.2006 günlü, E.2004/217, K.2006/39 sayılı kararı ile yasadışı silahlı terör örgütünün hal ve sıfatını bilerek örgüte yardım etmek suçundan 765 sayılı TCK’nun 169., 59/2. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca 3 yıl 9 ay hapis cezasına mâhkum edilmiş ve söz konusu hüküm Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 4.4.2007 günlü, E.2006/8476, K.2007/2869 sayılı ilamı ile onanarak kesinleşmiştir.

 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 4. maddesine göre bu kişinin mahkum olduğu suç bir terör suçudur. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 11. maddesinde terör eyleminden mahkum olanların siyasi partilere üye olamayacakları ve üye kaydedilemeyecekleri açıkça belirtilmesine rağmen parti yönetimine getirilmiştir. Davalı Parti tarafından Arif Yayla’nın mahkûmiyetine konu olayın Parti’nin kuruluşundan önce olduğu, halen birçok partide hüküm giymiş birçok kimsenin bulunduğu ileri sürülmüş ise de, adı geçen şahsın mahkumiyeti ile sabit olan terör örgütü bağlantısına rağmen DTP Gaziantep Şehitkamil İlçesi yönetim kurulu üyeliğine getirilmesi davalı Parti’nin terör örgütü ile bağlantısını ortaya koymaktadır.

 3-15.2.2006 ilâ 31.3.2006 Tarihleri Arasında Malatya’da Yapılan Yasadışı Gösterilerde Slogan Atılması, Öldürülen Terörist Cenazelerinde Olay Çıkarılması, Öcalan İçin Parti Binasında Açlık Grevi Organize Edilmesi Eylemleri

 DTP Malatya il yöneticisi ve parti üyesi olan kişilerin;

 – 15.2.2006 gününde, Malatya’da bir caddede toplanarak ellerinde meşalelerle yürüyüşe iştirak edip ‘biji serok apo’, ‘vur gerilla vur, kürdistanı kur’, ‘dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’ ve ‘selam İmralı’ya bin selam’ şeklinde sloganlar atarak yasadışı gösteri yaptıkları, ”15 Şubat kürtler tarafından lanetli gün ilan edildi’ tek irade Abdullah Öcalan’ın kendisidir, süreç böyle devam ederse Malatya’da apocu gençlik insiyatifi yine eylemlerini düzenlemek için sürekli sokaklarda olacaktır” biçimindeki bildiriyi okudukları,

 – 26.3.2006 gününde, güvenlik kuvvetlerince öldürülen 14 teröristin cenazelerinin Malatya Devlet Hastanesi morgundan alınması sırasında ‘dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, şehit namırın, gençlik cepheye misillemeye, HPG cepheye misillemeye, amed şehitler sana emanet, amed şehitlerine sahip çık, PKK halktır halk burada, katil devlet hesap verecek, gençlik Apo’nun fedaisidir, biji serok Apo, Öcalan’sız dünyayı başınıza yıkarız, dağlarda arama apocular her yerde, hepimiz birer gerillayız’ şeklinde slogan attıkları,

 – 31.3.2006 gününde, güvenlik kuvvetlerince öldürülen bazı teröristlerin cenazelerinin teslimi sırasında DTP Malatya il yönetim kurulu üyelerinin de içinde bulunduğu topluluğa hitaben yaptıkları basın açıklamasında ”Muş-Bingöl kırsalında 14 gerilla kimyasal silahlarla şehit düşürüldü’ İran, Suriye ve Irak kürdistanında şehit düşen gerillalar aileleri buraya geldikleri halde verilmemektedir’ biz demokratik kurumlar onlara siyasi bir parti olarak sürekli kendi ölülerimizi şehitlerimizi savunacağız” şeklinde konuştukları, dosyadaki CD izleme ve tespit tutanakları, çekilen fotoğraflar, olay yeri tespit tutanakları ile izlenen CD görüntülerinden anlaşılmıştır.

 DTP Malatya il yöneticisi ve parti üyesi sıfatını taşıyan bazı kişilerin farklı tarihlerde ve çeşitli vesilelerle organize edilen gösterilerde rol aldıkları, bölücü amaçlı terör örgütüne ve eylemlerine açık destek sağladıkları ve terör örgütünün propagandasını yaptıkları dikkate alındığında, davalı Parti ile terör örgütü arasındaki bağlantının ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.

 4- DTP’li 56 Belediye Başkanının Terör Örgütünün güdümünde yayın yaptığı anlaşılan ROJ TV Yayınlarının Durdurulmaması İçin Girişimlerde Bulunmaları

 DTP’li 56 Belediye Başkanının PKK terör örgütünün güdümünde yayın yaptığı anlaşılan ROJ TV’nin yayınlarının durdurulmaması amacıyla Danimarka Hükümetine 21.12.2005 günlü bir mektup yazdıkları, dosyadaki belgelerden anlaşılmıştır.

 Danimarka Başbakanına hitaben yazılan mektup içeriği şöyledir: ‘Bu mektup Roj Tv hakkında süregelen tartışmalar ve gelişmeler karşısında duyduğumuz endişeleri ifade etmek için kaleme alınmıştır. Türkiye’de çoğunlukla kürt nüfusun yaşadığı bölgelerdeki 56 Demokratik Toplum Partisi (DTP) üyesi belediye başkanı olarak, Roj Tv davasının uluslararası düzlemde Türk hükümeti tarafından ele alınış tarzını çerçeveleyen anti-demokratik yaklaşımlar konusunda ciddi kaygılarımız var. Maalesef, Türkiye ve Avrupa medeniyeti arasında basın ve ifade özgürlükleri konularında halen esaslı farklar mevcut olduğunu görüyoruz.

 Roj Tv’nin yayınlarını Avrupa’dan sürdürmek zorunda kalması bizi de rahatsız etmektedir. Bu durum Türkiye sınırları dahilinde serbest Kürtçe yayın yapılmasını engelleyen anayasal ve yasal mevzuatların direkt bir sonucudur. Avrupa Birliğine uyum sürecinde Türkiye Kürtçe yayın hakkını tanımış, ancak bu haklar sadece devlet televizyonunda haftada bir yapılan 45’er dakikalık programlarla sınırlı kalmıştır. Kürtçe yayın yapmak isteyen özel yerel televizyon kanalları ise halen yasal ve çoğunlukla da keyfi idari engellerle karşı karşıyadır. Uluslararası düzlemlerde de birinci elden bilindiği üzere, ifade özgürlüğü kısıtlamaları Türkiye’deki her tür kültür, dil ve kimlik farklılıklarını bastırma üzerine kurulu mevcut otoriter siyasi geleneğin yapı taşlarından birini oluşturmaktadır. Bizim Türkiye’den beklentimiz Kopenhag kriterlerinde belirtilen siyasi kriterlere uyması ve bunun için gereken düzenlemeleri yerine getirmek üzere çalışmalar yapmasıdır. Dolayısıyla, Roj Tv’yi kapatmaktan ziyade, umut ediyoruz ki Türkiye nihai olarak Roj Tv’nin sesini yasallaştıracak, benimseyecek ve hatta yapıcı parçalarından biri olacaktır. Dileğimiz odur ki birgün Roj Tv başka hiçbir yerden değil, bizzat İstanbul, Ankara ya da Diyarbakır’dan yayın yapabilecek ve Türk hükümetinin de desteğiyle kurulmuş birçok Kürtçe yayın yapan televizyon kanallarından biri olacaktır.

 Roj Tv’nin Türkiye içinde ve dışında milyonlarca seyircisi olduğu bilinen bir gerçektir. Tv kanalının yayın politikasının ya da programlarının içerik ve argümanlarını benimseyip benimsememek bir tartışma konusu olabilir. Serbest bilgi ve fikir dolaşımının siyasal tartışmaları besleyen ana damar olduğu göz önüne alındığında bu konular her zaman ve açıkça tartışılmalıdır da. Fakat Roj Tv’nin kapatılması Türkiye’de hakikatli bir çoğulcu ve demokratik yaşam inşa edilmesi yönündeki çabalarımıza bir katkıda bulunmayacaktır. Mevcut siyasal durumda, Roj Tv’nin Avrupa demokratik medeniyetinin mihenk taşlarından biri olan fakat henüz Türkiye’de tam olarak sağlanamamış ifade özgürlüğünün gelişmesi yolunda yapıcı ve olumlu bir çabayı temsil ettiğine inanıyoruz.

 Türkiye’de gerçek bir demokratik hayatın yeşerebilmesi için, Roj Tv’nin sesi susturulmamalıdır. Bu, yerel yönetimler düzeyinde temsil ettiğimiz insanların samimi ve ortak talebidir. Bu sesin ortadan kaldırılması demokrasi, insan hakları ve demokratik medeniyetin temel özgürlükleri için verilen mücadelede önemli bir mekanizmanın kaybedilmesi anlamına gelecektir.

Saygılarımızla.’

 Dosya içeriğinden, Danimarka’dan yayın yapan ROJ TV’nin terör örgütünün güdümünde faaliyet gösterdikleri gerekçesiyle İngiltere ve Fransa tarafından yayın lisansları iptal edilen MED TV ve MEDYA TV’nin devamı niteliğinde bir yayın kuruluşu olduğu, ROJ TV yönetim kurulu başkanı Abdullah Hicap’ın PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün yürütme kurulu üyesi bulunduğu anlaşıldığından, ROJ TV’nin PKK terör örgütünün yayın organı olduğu konusunda hiçbir şüphe kalmamaktadır. Söz konusu TV’nin bilinen bu özelliğine rağmen DTP’li Belediye Başkanlarının bu televizyona sahip çıkmaları ve bu amaçla bir araya gelip mektup yazmaları ve eylemin davalı parti yöneticileri tarafından uygun görülmesi, davalı parti ile PKK terör örgütünün bağlantısını ortaya koymaktadır.

  • – DAVALI PARTİNİN YÖNETİCİ VE ÜYELERİNİN EYLEMLERİ

 İddianamede eylemlerine yer verilen kişilerin davalı Parti üyesi olup olmadıkları Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığından sorularak, gönderilen liste ve belgelerden davalı Parti üyesi oldukları belirtilen kişilerin eylemleri değerlendirmede esas alınmıştır.

 1- Abdülkadir Fırat, Halit Kahraman ve Mehmet Salih Sağlam’ın Eylemleri

 Güvenlik kuvvetlerince öldürülen PKK teröristlerinin cenaze törenlerinde çıkan olaylara destek olunması amacıyla eylemler yapılmasına yönelik terör örgütü tarafından internet aracılığıyla yapılan çağrılar üzerine harekete geçen DTP Ceylanpınar İlçe Başkanı olan Halit Kahraman, İlçe yönetim kurulu üyeleri Mehmet Salih Sağlam ve Abdülkadir Fırat’ın 3.4.2006 tarihinde Ceylanpınar ilçe merkezinde kepenk kapatma eylemine katılmayan esnafları tespit edip bu kişilere terör örgütünün kepenk kapatılması hususundaki talimatlarını ileterek işyerlerinin kepenklerini kapatmaları konusunda uyardıkları, iş yerleri açık olan kişileri tehdit ettikleri ve bu esnada güvenlik kuvvetlerince suçüstü yakalandıkları, dosyadaki bilgi ve belgelerden anlaşılmıştır.

 DTP Ceylanpınar ilçe başkanı ve ilçe yönetim kurulu üyesi sıfatını taşıyan bu şahısların, terör örgütünün kepenk kapatma yönündeki talimatının uygulanması yönünde çaba sarf etmeleri, kepenk kapatma eylemine katılmayan esnafları tespit ederek onları işyerlerinin kepenklerini kapatmaları konusunda uyarmaları ve iş yerleri açık olan kişileri ise tehdit etmeleri, bu kişilerin terör örgütü ile bağlantılarını ve işbirliğini ortaya koymaktadır.

Nitekim, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda da, bu kişilerin eylemi terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmek suçu olarak kabul edilmiş ve sözkonusu Mahkemenin 28.11.2006 günlü, E.2006/58, K.2006/219 sayılı kararıyla bu kişilerin TCK’nun 314/3. ve 220-7. maddeleri yollamasıyla aynı Yasa’nın 314/2., 61., 62/2. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca 6 yıl 3’er ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına karar verilmiştir.

 2- Ahmet Ay’ın Eylemi

 PKK terör örgütü elebaşısının zehirlendiği iddiaları üzerine örgütün yayın organlarınca gösteriler yapılması çağrısına uyan Mersin’deki 150 ‘ 200 kişilik bir gurubun ‘biji serok apo, HPG Mersin’e- biji Kürdistan ‘ Öcalan’sız yaşatmayacağız, Öcalan Öcalan’ biçiminde terör örgütü ve lideri lehine Kürtçe sloganlar atması ve terör örgütünü simgeleyen bez parçalarının taşınması şeklinde gerçekleştirdiği yasadışı gösteri sırasında, DTP Mersin İl Yönetim Kurulu Üyesi olan Ahmet Ay’ın topluluğu yönlendirdiği ve slogan attırdığı, dosyadaki CD çözüm tutanakları, olay tutanağı, fotoğraflar ve izlenen CD görüntülerinden anlaşılmıştır.

 Bu kişinin ayrıca, güvenlik kuvvetlerince terör örgütüne yönelik operasyonlarda yakalanan ve adli makamlarca tutuklanan Emin Konar isimli şahsın üzerinde ele geçirilen ‘Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine, Avrupa Konseyine, Türkiye Cumhurbaşkanlığına, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına, TBMM Başkanlığına’ hitaben yazılmış ve içeriğinde ‘Ben bir Kürdistanlı olarak, Kürdistan’da sayın Abdullah Öcalan’ı siyasal irade olarak görüyor ve kabul ediyorum.’ cümlesi bulunan toplu dilekçeyi de imzaladığı, dosyadaki belgelerden anlaşılmıştır.

 DTP Mersin il yönetim kurulu üyesi olan Ahmet Ay’ın gerek terör örgütü liderinin zehirlendiği iddiaları üzerine örgütün yaptığı eylem çağrısına uyarak yasadışı gösteriyi organize etmesi ve gerekse terör örgütü liderini siyasi önder olarak gördüğünü belirten dilekçeyi imzalaması, bu kişinin terör örgütüyle olan bağlantısını ve terör örgütü liderine bakış açısını ortaya koymaktadır.

 Nitekim, Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda da bu kişinin eylemi ‘terör örgütü adına suç işlemek’ ve ‘terör örgütünün propagandasını yapma’ suçları olarak kabul edilmiş ve söz konusu Mahkemenin 9.6.2008 günlü ve E.2007/93 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 2/2., 5. ve 7/2. maddeleri uyarınca sonuç olarak 6 yıl 13 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir.

3- Ahmet Türk’ün Eylemleri

 a- 18.1.2006 gününde Diyarbakır’da DTP Yöneticilerinin ve Belediye Başkanlarının Katıldığı Toplantıda Yaptığı Basın Açıklaması

 18.1.2006 tarihinde, DTP Genel Başkanı olan Ahmet Türk, Diyarbakır’da DTP yöneticilerinin ve belediye başkanlarının katıldığı toplantıda yaptığı basın açıklamasında, ”kalıcı bir barış ve çözümün gerçekleşmesi, silahların tamamen susması için oldukça yoğun çaba harcadığımız mevcut durumda sayın Öcalan üzerindeki tecridin ağırlaştırılmasının toplumsal kaygıları çok daha derinleştirdiği görülmektedir’ Türkiye’de silahlı güçlerin ülke dışına çıkarılmasında, 1999 yılında Türkiye’nin AB’ye aday ülke statüsüne alınmasında ve genel olarak Kürt sorununun demokratik çözümünde sayın Öcalan’ın rolü bugün herkes tarafından kabul gören bir realitedir’ Açıktır ki, tecridin ağırlaştırılması toplumda büyük endişeye yol açmaktadır. 7 yıla yakın bir süredir tek kişilik İmralı özel cezaevinde tutulması yetmezmiş gibi, hem ulusal hem de uluslararası hukukun kendisine tanıdığı haklar bile maalesef kullandırılmamaktadır. İletişim ve haber alma hakkı yeterince tanınmadığı gibi ailesi ve avukatlarıyla görüştürülmemektedir. Son olarak verilen hücre cezasını bulunduğu yer dikkate alındığında hukuk ve insaf ölçüleriyle bağdaştırmak olanaklı değildir. Zaten tek kişilik hücrede kalan Abdullah Öcalan’a bu cezasının nasıl verilebildiği anlaşılmamaktadır” şeklinde ifadeler kullandığı, basın açıklaması metni, tutanak ve CD görüntülerinden anlaşılmıştır.

 DTP Genel Başkanı sıfatını taşıyan Ahmet Türk’ün yaptığı basın açıklamasında, terör örgütü liderinin Kürt sorunu ve Türkiye’nin AB üyeliği konusunda oynadığı rolden takdirle söz etmesi ve terör örgütü liderinin kaldığı cezaevinde maruz kaldığı sorunları tecrit olarak nitelendirip bunu kamuoyuyla paylaşması, davalı Parti’nin terör örgütü ve liderine siyasi ve ideolojik yönden bağlılığını göstermektedir.

 Nitekim, Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda da Ahmet Türk’ün bu sözleri suç ve suçluyu övmek suçu kapsamında görülmüş ve söz konusu Mahkemenin 28.2.2007 günlü, E.2006/548, K.2007/49 sayılı kararı ile TCK’nun 215/1 maddesi uyarınca 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 b- 4.8.2007 Tarihinde TBMM’de Yeminler Yapılırken Meclis Bahçesinde NTV İsimli Televizyon Kanalına Verdiği Röportajdaki Beyanları

 22 Temmuz 2007 seçimlerine bağımsız aday olarak girerek milletvekili seçilen ve daha sonra DTP’ye katılan Ahmet Türk, 4.8.2007 tarihinde TBMM’de yeminler yapılırken Meclis bahçesinde NTV isimli televizyon kanalına verdiği röportaj sırasında ”şimdi mesele sorunu çözmekse benim etkili olabilecek bir konumda olmam lazım, yani birilerine işte kınıyorum, terörist dediğim zaman benim ne etkim ne kadar kalır, sorunun çözümüne ne kadar katkım olur. Şimdi bunları doğru tartışmak lazım’.biz gerçekten bu şiddetin, bu kanın durmasını istiyoruz ama ne geliyor benimle pazarlıklar yapılıyor, gelin önce kınayın diyor, kınadıktan sonra benim ne etkim olur halk üzerinde” şeklinde beyanda bulunduğu, CD çözüm tutanağı ile CD görüntülerinin izlenmesinden anlaşılmıştır.

 DTP Mardin milletvekili olan Ahmet Türk’ün yaptığı konuşmada, terör örgütünün eylemlerini kınayamayacağını beyan etmesi ve bu kişinin milletvekili seçilmeden önce ve sonrasında davalı Partinin genel başkanlığı görevini ifa etmesi, kendisinin ve temsil ettiği davalı Partinin terör örgütü ile bağlantısını göstermektedir.

4- Ali Bozan’ın Eylemleri

 a- 15.2.2006 Gününde Yaptığı Basın Açıklaması

 15.2.2006 tarihinde Abdullah Öcalan’ın Kenya’dan ülkemize getirilişini protesto etmek amacıyla DTP Mersin il yönetimi tarafından organize edilen gösteride il başkanı olan Ali Bozan tarafından topluluğa hitaben okunan ‘Basına ve Kamuoyuna’ başlıklı bildiride, ”15 Şubat sadece sayın Öcalan’a ve Kürtlere yönelik bir komplo değil, Türkiye halkları başta olmak üzere tüm Ortadoğu’ya dayatılan uluslararası bir komplodur’Milliyetçiliği kışkırtmak, bir halkın önderini tecritte ölüme mahkum etmek, linç kampanyaları düzenlemek, çözümsüzlükten başka bir şey değildir. Tecrite bir an önce son verilmesi ve sağlık kontrollerinin ciddiyetle yapılarak kamuoyuna açıklanması acil bir ihtiyaçtır” şeklinde ifadelere yer verildiği, bildirinin altında ‘Demokratik Toplum Partisi Mersin İl Örgütü Adına DTP İl Başkanı Av. Ali Bozan’ ibaresinin bulunduğu, dosyadaki belge ve tutanaklardan anlaşılmıştır.

 DTP Mersin il başkanı olan Ali Bozan’ın terör örgütü liderinin yakalanışını protesto etmek amacıyla yapılan gösteride okuduğu basın açıklamasında, PKK terör örgütü elebaşısı olan Abdullah Öcalan’dan ‘Sayın Abdullah Öcalan’ şeklinde söz etmesi, terörist başını bir halkın önderi olarak kabul etmesi, terör örgütü liderinin kesinleşmiş ve infaz edilmekte olan cezasını ‘tecritte ölüme mahkûm edilmek’ olarak nitelendirmesi ve bu açıklamayı davalı Partinin il örgütü adına yapması bir bütün olarak değerlendirildiğinde, davalı Partinin PKK terör örgütü ve liderine olan yakınlığını ortaya koymaktadır.

Nitekim Mersin 3. Sulh Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda da bu kişinin yukarıda belirtilen sözleri nedeniyle 20.3.2008 günlü, E.2006/460, K.2008/450 sayılı kararıyla mahkumiyetine karar verilmiştir.

b-İntihar Ederek Ölen Mehmet Alkan Adlı Teröristin Cenazesinin Teslim Alınması Sırasında Yaptığı Konuşma

 DTP Mersin il başkanı olan Ali Bozan’ın cezaevinde intihar ederek ölen Mehmet Alkan adlı teröristin cenazesinin Mersin Tıp Fakültesinde yapılan otopsisinin ardından ailesine verilmek üzere ambulansa konulduğu sırada orada toplanan ve ‘şehit namırın, güneşin yoldaşı ölümsüzdür’ şeklinde sloganlar atan topluluğa hitaben yaptığı konuşmada, ”Mehmet Alkan isimli arkadaşımız dün Mersin Kapalı Cezaevinde kendisini feda ederek şehadet mertebesine ulaşmıştır” biçiminde beyanda bulunduğu, dosyadaki CD çözüm tutanağından anlaşılmıştır.

 DTP Mersin il başkanı olan Ali Bozan’ın kendisiyle hiçbir akrabalık bağı bulunmayan bir teröristin cenazesine sahip çıkması ve bu terörist için ‘şehit’ tabirini kullanarak onun terörist eylemlerini kutsaması, terör örgütü mensuplarının ve eylemlerinin haklı görüldüğünün açık bir ifadesidir.

 Nitekim, Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda da bu kişinin belirtilen sözleri suçluyu övme suçu kapsamında değerlendirilmiş ve söz konusu Mahkemenin 6.12.2007 günlü, E.2006/223, K.2007/174 sayılı kararıyla TCK’nun 215. maddesi uyarınca 10 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve bu cezasının ertelenmesine karar verilmiştir.

 5- Aydın Budak’ın Eylemleri

 a- 14.1.2006 Gününde Memu-Zin Kültür Merkezinde Yaptığı Konuşma

 Cizre Belediye Başkanı olan Aydın Budak’ın 14.1.2006 tarihinde, Memu-Zin Kültür Merkezinde yaptığı konuşmada ”ve milyonlarca Kürdün siyasal iradesi olan Öcalan’ı hücre hapsi cezasıyla cezalandırıyor, ailesi ile görüştürmeme kararı alıyor, sayın Başbakanım kürt sorununu böyle mi çözeceksin, ama bilin ki Kürtler sizin bu kirli oyununuzun farkındadır, bunu başaramayacaksınız ve başaramayacaksınız. Sonunda Kürt iradesi galip gelecek, Türkiye’de demokratik Cumhuriyetin gerekleri yerine getirilecek”şeklinde sözler söylediği, dosyadaki CD çözüm tutanağından anlaşılmıştır.

 DTP’li Cizre Belediye Başkanı olan Aydın Budak’ın terör örgütü liderinden Kürtlerin siyasal iradesi olarak söz etmesi ve bu kişinin cezaevinde maruz kaldığı muameleler konusunda eleştirilerde bulunması, davalı Parti mensuplarının terör örgütü ve liderine karşı olan yakınlıklarını ortaya koymaktadır.

Nitekim, Cizre Asliye Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda da bu kişinin belirtilen sözleri, örgütün ve amacının propagandasını yapma suçu olarak kabul edilmiş ve söz konusu Mahkemenin 9.6.2006 gün ve 2006/100-440 sayılı kararı ile TCK’nun 220/8-1. maddesi gereğince 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 b- 16.6.2006 Gününde Cizre Belediyesi Tarafından Organize Edilen Etkinlikte Sarf Ettiği Sözler

 DTP’li Cizre Belediye Başkanı Aydın Budak’ın 16.6.2006 tarihinde Belediye tarafından organize edilen ‘Cizre’de Kültür ve Sanat Günleri’ konulu etkinlikte topluluğa hitaben yaptığı konuşmada ”eğer bu Kürtler isyancı olmuşlarsa, dağa çıkmışlarsa, suçlu buluyorsanız, bu suçun teşvikçileri de 80 yıldır bütün hükümetlerin suçudur’ gerçek Kürtlerin kabul ettiği liderlerine veyahut da insanlarını muhatap almadan bu sorunun çözülemeyeceği ortadadır, onlarca ve pişmanlık yasalarıyla kimleri getirdiniz, kimleri dağdan indirdiniz, ama İmralı’dan gelen bir çağrı ile Şemdinli’den gelen bir grup teslim oldu’ maalesef Türkiye bunları idamla yargıladı, oysa onlar barışın elçileriydi’madem ki yasalarınızla kimseyi dağdan indiremediniz, İmralı çağrısı ile inebiliyorlarsa İmralı’yı muhatap almak zorundasınız” şeklinde beyanda bulunduğu, dosyadaki CD ve CD çözüm tutanaklarından anlaşılmıştır.

 DTP’li Cizre Belediye Başkanı olan Aydın Budak’ın yaptığı konuşmada dağlarda bulunan teröristlerin isyancı olmalarının haklı bir nedene dayandığını, terör örgütü liderinin Kürtler tarafından lider kabul edildiğini ve bu kişinin devlet tarafından muhatap alınması gerektiğini ifade etmesi, terör eylemlerinin meşru görüldüğünün ve terör örgütü liderinin kendisi tarafından da lider olarak kabul edildiğinin açık bir göstergesidir.

 Nitekim, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda da bu kişinin belirtilen sözleri terör örgütünün propagandasını yapma suçu kapsamında kabul edilmiş ve söz konusu Mahkemenin 20.5.2008 günlü, E.2007/372, K.2008/220 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 7/2. maddesi uyarınca 10 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 c- 21.3.2007 Gününde Açık Havada Kalabalığa Hitaben Yaptığı Konuşma

 DTP’li Cizre belediye başkanı Aydın Budak’ın 21.3.2007 tarihinde Cizre’de yapılan Nevruz Kutlamaları sırasında kalabalığa hitaben yaptığı konuşmada, ‘Her şeyden önce diyoruz ki; merhaba İmralı, Nevruz bayramın kutlu olsun’ Merhaba direnişin kalesi Cizre-Botan Nevruzun kutlu olsun ‘hepimizin bildiği gibi İmralı’da bir zehirlenme vardır. Üç devletin, üç Avrupa devletinin yaptığı tahlillerle böyle bir iddiayı ortaya koydular. Türkiye Adalet Bakanı cevabında; doktorlarını ve hiçbir şeyini adaya göndermeden’ biz istiyoruz ki yalanlar ortaya çıksın. Kaç günden beri Türkiye Adalet Bakanı, Türk doktorlarının da raporlarını bu millete açıklamaya cesaret edememiştir. Biz istiyoruz ki yalancılar bir an önce ortaya çıksınlar. Türkiye Adalet Bakanı mı yalan söylüyor, yoksa İmralı’nın avukatları mı yalan söylüyor’…. Bugün askerlerini bu hudutlara, Irak sınırına yürüterek Zagros’lara, Kerkük’lere gitmek istiyorlar ve PKK’yı yok ekmek istiyorlar. Saddam’ın kimyasalları yok edemedi. Amed zindanlarıyla Kürtleri yok edemediler Bugün istiyorlar ki zehirlenmelerle, silahlarla, PKK’yı yok etsinler. Farz edelim ki PKK’yı yok ettiler’ Biz bugün soruyoruz. Üç buçuk milyon insan ‘Sayın Öcalan irademizdir’ demiştir, bu insanlara ne yapacaksınız’ Bugün, milyonlarca insan, milyonlarca Kürtler bu meydanlarda ve Kürt şehirlerinin meydanlarındaki milyonlarca insanı ne yapacaksınız’ Bunları da imha edebilecek misiniz’ Yapamazsınız. Seksen yıldır, seksen yıldır bu insanları Türkleştirmek istediniz. Yapamadınız. Bugünden sonrada yapamayacaksınız. En büyük çaremiz, en büyük çaremiz; gelin bu tür şeyleri bırakalım Bu oyunları, bu zehirlenmeleri bırakalım. Bu kavgayı bırakın. İmralı’nın zehirlenmesi Kürt-Türk kardeşliğinin zehirlenmesidir. Hiç kimsenin Türk ve Kürt kardeşliğine böyle çirkinlik ve kötülük yapma hakkı yoktur‘ şeklinde beyanda bulunduğu, dosyadaki bilirkişi raporları, konuşma çözüm tutanağı ve olay tutanağından anlaşılmıştır.

 DTP’li Cizre Belediye Başkanı olan Aydın Budak’ın konuşmasında PKK ile Kürt halkı arasında bir bağ olduğunu, terör örgütü liderinin milyonlarca insan tarafından siyasal bir irade olarak kabul gördüğünü ifade etmesi ve güvenlik kuvvetlerince PKK’ya yönelik mücadeleyi örgütün yok edilmesine yönelik eylemler olarak görmesi, terör örgütü ve liderine olan yakınlığını göstermektedir.

 Nitekim, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda da bu kişinin belirtilen sözleri terör örgütünün propagandasını yapmak suçu kapsamında görülmüş ve söz konusu Mahkemenin 25.3.2008 günlü, E. 2007/233, K. 2008/87 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 7/2. maddesi uyarınca iki yıl altı ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir.

6- Ayhan Karabulut’un Eylemi

 Batman il merkezinde 29-30.3.2006 tarihleri arasında dağıtılan Batman Demokratik Halk İnsiyatifi adına düzenlenmiş bildiride, güvenlik kuvvetlerince 24.3.2006 tarihinde yapılan operasyonlar sonucunda 14 PKK militanının öldürülmesini protesto etmek amacıyla esnafın kepenk kapatmaya, işçi ve memurların işi durdurmaya, öğrencilerin okulları boykot etmeye, halkın da kitlesel olarak DTP merkez ilçe binası önünde 30.3.2006 günü saat 10:00’da yapılacak olan basın açıklamasına davet edildiği, bildirinin altında ’14’ler Amed’in onurudur, onuruna sahip çık! Batman Demokratik Halk İnsiyatifi’ ibaresinin yer aldığı,aynı çağrınınterör örgütünün internet sitelerinde ve televizyon kanallarında da yapıldığı, DTP Batman il başkanı olan Ayhan Karabulut’un 29.3.2006 tarihinde örgütün yayın organı olan ROJ TV adlı yurtdışından yayın yapan televizyon kanalında halkı 30.3.2006 gününde DTP il binasından AKP binasına kadar yapılacak olan sözde demokratik tepkiyi dile getirme yürüyüşüne davet ettiği, 30.3.2006 gününde gerçekleştirilen yürüyüş sırasında yasadışı örgütün sözde bayraklarının taşındığı, yasadışı örgütü ve liderini övücü mahiyette pankart ve fotoğraf baskılı posterlerin bulunduğu, bazı kişilerin tanınmamak için yüzlerini maske ile kapattıkları, DTP il başkanı Ayhan Karabulut’un da yasadışı gösteriye katılanların en önünde bulunduğu, terör örgütünün duyurularına uymayarak işyerlerini açan esnafın dükkânlarının ve bankaların göstericilerce zarara uğratıldığı, bildiri metni ile dosyadaki CD görüntülerinden, CD çözüm tutanaklarından, fotoğraflardan ve tutanaklardan anlaşılmıştır.

 DTP Batman il başkanı olan Ayhan Karabulut’un, güvenlik kuvvetlerince PKK teröristlerinin öldürülmesi olayının protesto edilmesine yönelik terör örgütünün yaptığı çağrıya uyarak yapılan yasadışı gösteriye katılması, hatta kendisinin terör örgütünün yayın organı olan ROJ TV’den bu çağrıyı yinelemesi ve yasadışı gösterinin başlangıç noktasının DTP il binası olarak belirlenmesi, bu kişinin ve dolayısıyla davalı Parti’nin PKK terör örgütüyle bağlantısını ortaya koymaktadır.

 Nitekim, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda da bu kişinin yukarıda belirtilen eylemi PKK silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına bilerek ve isteyerek suç işleme suçu kapsamında görülmüş ve söz konusu Mahkemenin 31.12.2007 günlü, E. 2007/292, K. 2007/501 sayılı kararıyla TCK’nun 314/3. ve 220/6. maddelerinin yollamasıyla aynı Yasa’nın 314/2, 62. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

7- Aysel Tuğluk’un Eylemleri

 a- 16.5.2006 Gününde Yapılan DTP Batman İl Başkanlığının 1. Olağan Genel Kurulu Toplantısında Yaptığı Konuşma

 16.5.2006 tarihinde yapılan DTP Batman il başkanlığının 1. Olağan Genel Kurulu toplantısına katılan DTP Genel Başkan Yardımcısı olan Aysel Tuğluk’un yaptığı konuşmada, ”sayın Başbakan diyor ki, PKK’yı terörist ilan edin sizinle görüşelim, biz PKK’yı terörist ilan etsek de bu sorun çözülmez, sizin terörist olarak nitelendirdiğiniz insanlar kimine göre kahramandırlar. Bizim barış taleplerimize karşın sınıra askerler yığıldı, Abdullah Öcalan’a terörist diyerek halkın karşısına çıkamayız, kürt halkı tercihini demokratik mücadelede ortaya koydu, ama bir halka kendi dilini bile özgürce geliştirme hakkı tanımazsanız bu politikanız şiddete zemin sunar” şeklinde ifadeler kullandığı dosyadaki, CD ve bunların çözüm tutanaklarına dayanılarak hazırlanan Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 29.11.2006 günlü ve 2006/633 sayılı iddianamesinden anlaşılmıştır.

 DTP Genel Başkan Yardımcısı konumunda bulunan Aysel Tuğluk’un PKK teröristlerinin bazı kesimlerce kahraman olarak kabul edildiklerini ve bu nedenle terör örgütü liderine karşı terörist diyerek halkın karşısına çıkamayacaklarını ifade etmesi, davalı Parti’nin üst yönetiminin PKK terör örgütü ve liderine yakınlığını ortaya koymaktadır.

 b- 11.12.2006 Gününde Doğubayazıt İlçesinde Partisince Düzenlenen Açık Hava Toplantısında Yaptığı Konuşma

DTP genel başkan yardımcısı Aysel TUĞLUK’un 11.12.2006 tarihinde Doğubayazıt İlçesinde partisince düzenlenen ‘Barış Mitingi’nde yaptığı konuşmada, ”Değerli halkımız seksenbeş yıldır anti demokratik yasak rejimlerle yönetilen bu ülkede en büyük zulüm Kürtler üzerinde uygulandı. Ancak Kürt sorununu sizler yaratmadınız, bizler yaratmadık. Kürt sorunu Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren önümüzde durdu. Biz sadece bu sorunun çözümü çabasına girdik. Biz müthiş bir güç dengesizliği içerisinde Kürt halkı kendi kimliği, kendi kültürü, kendi onuru için direnmek durumunda kaldı’Yıllarca süren savaş Kürt halkına da Türk halkına da çok şeyler kaybettirdi’ şimdi karşımızda bir fırsat var. PKK ateşkes ilan etti, demokratik çözümlere, barışçıl çözüme hazır olduğunu ifade etti, DTP olarak biz bu yöndeki iradeyi önemli buluyoruz. Peki, soruyoruz seksenbeş yıldır Kürtleri inkar edenler hain diye, bölücü diye neredeyse Türk halkıyla düşman haline getirmek isteyenler çözüme hazırlar mı’ Değerli halkımız, görüyoruz ki çözüme hazır değiller. Halen operasyonlar devam ediyor, halen dağlarda kardeşlerimiz yaşamlarını kaybediyor, halen tecrit devam ediyor’Kürtleri görmezseniz, seçeneksiz bırakırsanız, işte o zaman çirkin bir bölünme sorunu ile karşı karşıya kalırsınız. Kürtler artık uluslararası alanda statü kazanmaya başlamışlardır. Halen demokratik çözüm şansı sürüyorsa şiddeti körükleyerek ayrılıkçığa zorlamanın vebali kaldırılamayacak kadar ağır olacaktır” şeklinde ifadeler kullandığı, konuşmasının sık sık topluluk tarafından atılan ‘biji serok Apo, baskılar bizi yıldıramaz’ biçimindeki sloganlarla kesildiği, dosyadaki olay tutanağı, CD ve CD çözüm tutanaklarından anlaşılmıştır.

DTP genel başkanı yardımcısı Aysel Tuğluk’un partisinin ilçe teşkilatı tarafından düzenlenen mitingde yaptığı konuşmada, PKK terör örgütünün yaptığı eylemleri Kürt halkının kendi kimliği, kültürü ve onuru için yaptığı bir direniş ve savaş olarak gördüğünü ve Kürtlerin görmezden gelinmesi durumunda şiddetin ve bölünmenin gerçekleşeceğini ifade etmesi ve dağlarda bulunan terör örgütü üyelerinden kardeş olarak söz etmesi, davalı Parti’nin genel başkan yardımcısı sıfatını taşıyan bu kişinin terör örgütünün eylemlerini meşru olarak gördüğünün ve terör örgütü üyelerini terörist olarak kabul etmediğinin açık göstergesidir.

 c- 21.3.2007 Gününde Van İlinde Düzenlenen Nevruz Mitingi Sırasında Yaptığı Konuşma

DTP Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un söz konusu miting sırasında yaptığı konuşmada, ”Sevgili halkımız, saygıdeğer halkımız, çok tehlikeli oyunlar oynanıyor, sayın Öcalan, evet evet sevgili halkımız, saygıdeğer halkımız sayın Öcalan’ın zehirlenmesi yönündeki iddialara karşı hükümetin, Adalet Bakanlığının yaptığı, açıkladığı raporlar, halkımızı, kamuoyunu tatmin etmemiştir. Evet sayın Öcalan bir kez daha söylüyoruz sayın Öcalan sıradan biri değildir ve İmralı’da Devletin koruması altında olması gereken birisidir. Kürt sorunu konusunda savunduğu fikirler geniş kesimler tarafından kabul görmektedir” şeklinde ifadeler kullandığı, DTP Van İl ve İlçe teşkilatlarının da aralarında bulunduğu bazı sivil toplum örgütlerinin katılımıyla yapılan miting sırasında PKK terör örgütü liderinin ve diğer örgüt üyelerinin resimlerinin bulunduğu pankartların açıldığı, terör örgütünün sözde bayraklarının açıldığı ve kalabalık tarafından ‘biji serok Apo, dişe diş seninleyiz Öcalan, Apo’ya uzanan eller kırılsın, barışta savaşta seninleyiz Öcalan, PKK halktır halk burada, Öcalan siyasi irademizdir, Aposuz dünyayı başınıza yıkarız’ biçiminde sloganlar atıldığı dosyadaki olay tutanağı, memur izlenim raporu ve hükümet komiseri raporundan anlaşılmıştır.

DTP Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un terör örgütünün ve liderinin propagandasının yapıldığı bir mitinge dönüşen açık hava toplantısı sırasında yaptığı konuşmada, terör örgütü elebaşısının fikirlerinin geniş kitleler tarafından kabul gördüğünü beyan etmesi, bu kişinin ve genel başkan yardımcılığını yürüttüğü davalı Parti’nin terör örgütü liderine olan yakınlığını göstermektedir.

 8- Bedri Fırat’ın Eylemi

 DTP Erzurum İl Başkanı olan Bedri Fırat 17.2.2006, 8.3.2006 ve 20.3.2006 tarihlerinde yaptığı konuşmalarda ülkede barışın tesis edilebilmesi için genel siyasi affın çıkarılması, Abdullah Öcalan’a uygulandığını iddia ettiği tecridin kaldırılması, İmralı’nın müze haline dönüştürülmesi, Roj TV’ye yönelik eleştirilerin kınanması, Kürt halkı üzerinde sürekli baskı olduğu, Kürt kanı dökenlerin bu kanda boğulacakları yönünde beyanlarda bulunduğu, ayrıca kendini yakarak intihar eden Viyan-Soran (K) Leyla Velihasan isimli PKK örgüt üyesinin anısına saygı duruşunda bulunup ‘biji serok Apo’ sloganları attığı ve çalışma masasının üzerinde Abdullah Öcalan’ın resminin bulunduğu, dosyadaki belgeler ve sanığın ikrarlarından anlaşılmıştır.

 DTP İl Başkanı olan Bedri Fırat’ın yukarıda belirtilen eylem ve beyanlarıyla terör örgütü ve liderinin propagandasını yaptığı ve terör örgütüyle olan bağını ortaya koyduğu açıktır.

 Nitekim, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda da bu kişinin eylem ve beyanları PKK terör örgütünün propagandasını yapma suçu kapsamında görülmüş ve söz konusu Mahkemenin 27.7.2006 günlü, E.2006/59, K.2006/98 sayılı kararıyla TCK’nun 3713 sayılı Yasa’nın 7/2 ve TCK’nun 53. maddeleri uyarınca 2 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

9- Cemal Kuhak’ın Eylemi

14.3.2007 gününde güvenlik makamlarına yapılan bir ihbar üzerine DTP Tunceli il yönetim kurulu üyesi olan Cemal Kuhak’ın evinde yapılan yasal aramada; bir adet sol üst köşesinde PKK-KONGRA/GEL terör örgütünün sözde bayrağının bulunduğu ve üzerinde‘ Cemal arkadaş bölgede ortaya çıkan siyasi durum kürtlerin hem bölge çapında hem de tek tek ülkelerin siyasal, sosyal dengelerini yeniden kurulmasında önemli rol oynayacağını göstermektedir. Demokrasinin gerçekleşmesinde tabanın zorlanması her zaman belirleyici olmuştur.Demokrasi tarihi bu şekilde yazılmıştır. Kimi zaman halk kalkışmalarına kadar varan eylemlere kimi zaman da pasif eylemliklerle tabanın açığa çıkan tepkilerini örgütlendirmesiyle gerçekleştirmiştir. Yeni bir döneme giriyoruz, bu yeni dönemin siyasal, örgütsel ve eylemsel karakteri anlaşılmadan yapılacak tüm çalışmalar önümüzdeki süreci karşılamayacaktır. Kuzeydeki arkadaşlar Haydar arkadaşla seni eylemsel güç içinde kullanırlarsa daha faydalı olacaktır. Özellikle Nevruzda sizden Dersim alanında ses getirecek bir eylem bekliyoruz. Bu nevruz önderliğin sahiplenilmesi ve serhildanların yükseltilmesi adına çok önemli. Alişan arkadaş özgür yurttaş çalışmalarında boş olan alanlardaki örgütlenme faaliyetlerini bizzat yönlendirsin. Devrimci selam ve saygılarla KKK/TM YÜRÜTME KONSEYİ ATAKAN ‘ yazılı not, bir adet Özgür Yurttaş çalışma kılavuzu, bir adet Abdullah Öcalan’ın yazdığı ‘Seçme Yazılar’ kitabı ile bir adet Abdullah Öcalan’ın ‘Nasıl Yaşamalı’ isimli kitapların ele geçirildiği, bu kişinin adli makamlar önünde verdiği ifadelerde de PKK’nın yan örgütlerinden olan ‘Özgür Yurttaş Hareketi’nin üyesi olduğunu beyan ettiği, dosyadaki belgeler ve tutanaklardan anlaşılmıştır.

 DTP Tunceli il yönetim kurulu üyesi olan Cemal Kuhak’ın evinde ele geçirilen, PKK terör örgütünün bu kişiye verdiği talimatları içeren örgütsel dökümanlar ile söz konusu kişinin PKK’nın yan örgütü olduğu güvenlik birimlerince de kabul edilen ‘Özgür Yurttaş Hareketi’nin bir üyesi olduğunu kabul etmesi, anılan kişinin terör örgütüyle olan organik bağını ortaya koymaktadır.

 Nitekim, Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda da bu kişinin eylemi terör örgütü üyesi olmak suçu kapsamında değerlendirilmiş ve söz konusu Mahkemenin 26.6.2008 günlü, E.2007/66 ve K.2008/125 sayılı kararıyla TCK’nun 314/2. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 10- Deniz Yeşilyurt’un Eylemi

 DTP kurucu üyesi olan Deniz Yeşilyurt’un;

 – 12.2.2006 gününde İstanbul ili Bağcılar ilçesinde terör örgütü yandaşlarının yaptığı yasadışı gösteriye başında bere ve yüzü kapatılmış şekilde katılarak ‘Öcalan Öcalan, biji serok Apo, PKK halktır halk burada, Öcalan’sız dünyayı başınıza yıkarız’ şeklinde slogan attığı ve molotof kokteyli attığı,

 – 19.3.2006 gününde İstanbul ili Zeytinburnu ilçesinde gerçekleştirilen Nevruz etkinliklerinde, terör örgütünün bayraklarının açıldığı grup içinde olduğu ve terör örgütü lehine sloganlar attığı,

 – 23.3.2006 gününde İstanbul ili Küçükçekmece ilçesinde PKK terör örgütü yandaşlarınca gerçekleştirilen yasadışı gösteriye katılarak, molotof kokteyli ve yakmak için lastik temin ettiği,

 dosyadaki fotoğraflar, CD görüntüleri ve tutanaklardan anlaşılmıştır.

 DTP Kurucu üyesi olan Deniz Yeşilyurt’un söz konusu eylemleri, terör örgütüyle olan organik bağını açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda da bu kişinin eylemleri terör örgütü üyesi olmak suçu kapsamında değerlendirilmiş ve söz konusu Mahkemenin 18.6.2008 günlü, E. 2006/94, K. 2008/171 sayılı kararıyla TCK’nun 314/2. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 11- Fehtah (Fettah) Dadaş’ın Eylemi

 DTP Karaçoban ilçe başkanı Fehtah Dadaş ve yeğeni Ersin Dadaş’ın terör örgütü elemanları ile irtibat kurarak onların gıda, telefon kontörü ve ilaç ihtiyaçlarını temin ettikleri, bu konuda maddi kaynak yaratmak için Fehtah Dadaş’ın parti bünyesinde bir fon oluşturduğu, dosyadaki yasal telefon dinleme kayıtları ve diğer belgelerden anlaşılmıştır.

 DTP Karaçoban ilçe başkanı Fehtah Dadaş’ın terör örgütü üyesi olduğu ve söz konusu eylemleriyle terör örgütüne lojistik destek sağladığı açıktır.

 Nitekim, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda da bu kişinin eylemi terör örgütüne üye olmak suçu kapsamında değerlendirilmiş ve söz konusu Mahkemenin 12.12.2006 günlü, E. 2006/128, K. 2006/175 sayılı kararıyla TCK’nun 220/7. ve 314/3. maddeleri yollamasıyla aynı Yasa’nın 314/2., 62. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına karar verilmiş ve söz konusu karar Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 3.7.2007 günlü, E. 2007/5764, K. 5840 sayılı ilamı ile onanarak kesinleşmiştir.

12- Ferhan Türk’ün Eylemi

 PKK terör örgütü liderinin kaldığı cezaevinde sistematik olarak zehirlendiği iddiaları ve bazı DTP il başkanlarının tutuklanmalarını protesto etmek amacıyla 10.3.2007 günündeDTP Mardin il örgütü tarafından organize edilen toplantıda, kalabalığa hitaben il başkanı Ferhan Türk tarafından okunan ‘Basına ve Kamuoyuna’ başlıklı bildiride, ”Yine ülkemizin iç barışını bozmak isteyen Kürt-Türk çatışmasını başlatmak isteyen uluslararası komplocu güçler, üç buçuk milyon insan tarafından siyasi irade olarak kabul edilen Kürt halk önderi sayın Abdullah Öcalan bir komplo sonucu Türkiye’ye getirilmiştir. ..Sayın Öcalan’ın kimyasal maddelerle zehirlendiği resmi tahlil sonuçları avukatlar tarafından basın açıklamasıyla duyurulması Kürt halkını ciddi olarak kaygılandırmış olup, bir iç çatışma ve çözümsüzlük ve kaosu beraberinde getireceği açıktır’sayın Öcalan’ın sağlık durumunun netleşmesi için en kısa zamanda, hem dünya kamuoyu hem de Kürt halkının rahatlaması için bağımsız bir doktor heyetinin tam teşekküllü bir hastanede kontrol edilip sağlık durumunun netleşmesi gerekmektedir” şeklinde ifadelere yer verildiği, toplantıya katılan diğer kişilerce de ‘Öcalan’sız dünyayı başınıza yıkarız’ şeklinde slogan atıldığı, dosyadaki belge ve tutanaklardan anlaşılmıştır.

 DTP Mardin İl Başkanı olan Ferhan Türk’ün PKK terör örgütü liderinin kaldığı cezaevinde sistematik olarak zehirlendiği iddiaları üzerine Mardin’de yasadışı bir gösteriyi organize etmesi, İl örgütü adına okuduğu basın bildirisinde, kürt halkının PKK terör örgütü liderini siyasal irade olarak kabul ettiğini beyan etmesi, terör örgütü liderinden ‘Kürt halk önderi’ olarak söz etmesi, bu kişiyle il başkanı olduğu davalı Parti ile terör örgütü arasındaki bağlantıyı ortaya koymaktadır.

 13- Hadice (Hatice) Adıbelli’nin Eylemi

 Terör örgütünün kırsal alandaki faaliyetlerine katılmak üzere Van iline gelen Adem adlı kişinin Van’da irtibata geçeceği şahısla irtibat kuramaması üzerine İstanbul’daki irtibatı Araş isimli şahıs aracılığı ile Van DTP Teşkilatına yönlendirildiği, burada adı geçen şahsı DTP Van il yöneticisi olan Hadice Adıbelli’nin karşılayıp Ali isimli bir şahısla bu şahsın evine gönderdiği, bu şekilde gizliliği sağladıkları ve ertesi gün Başkale dolmuşlarına binmesinin temin edildiği Adem’in soruşturma aşamalarında alınan beyanları, 17.12.2006 tarihli dosya inceleme ve yüzleştirme tutanağı, soruşturma evrakı ile dosya kapsamından anlaşılmıştır.

 Van 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 25.12.2008 günlü, E.2007/111 ve K.2008/447 sayılı kararıyla Hadice Adıbelli’nin PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün kırsal alandaki kamplarına katılmak üzere İstanbul ilinden Van’a gelen sanık Adem’e yer temin etmek sureti ile PKK/KONGRA GEL örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmek suçunu işlediği sonucuna varılarak 5237 sayılı TCK’nun 314/3., 220/7., 62/1. ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddeleri ile 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 DTP Van il yöneticisi olan Hadice Adıbelli’nin yerel mahkemece de sabit görülen eylemi doğrudan, bilerek ve isteyerek terör örgütüne yardım etmek şeklinde gerçekleşmiştir. Yardıma ilişkin somut olaylar mahkeme kararında ayrıntılarıyla açıklanmıştır. Adı geçen şahsın sıfat ve pozisyonu, eylemin ağırlık ve etkileri gözetildiğinde iddianamede belirtilen bu eylem DTP il teşkilatının yönetiminde bulunan bu şahıs ve dolayısıyla mensubu bulunduğu parti ile terör örgütü ve eylemleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır.

 14- Hüseyin Bektaşoğlu’nun Eylemleri

 DTP Erzincan il başkanı olarak görev yapan Hüseyin Bektaşoğlu’nun, usulüne uygun olarak alınan iletişimin tespiti ve dinlenilmesi kararları uyarınca telefon görüşmelerinin dinlenildiği, bu hususa ilişkin dosyada mevcut iletişimin tespiti tutanağının tanzim edildiği, adına kayıtlı ve kendisi tarafından kullanılan ‘0535 232 .. ..’ no’lu iletişim aracının usulüne uygun olarak dinlenilmesi sonucunda 34 kayıt sırasındaki iletişim tespit tutanağından anlaşıldığı üzere, 24/10/2005 ve 22/12/2005 tarihlerinde PKK terör örgütü üyesi Bülent Kudiş ile görüştüğü, aynı telefon numarasıyla Dicle haber ajansı yetkilisiyle 21/03/2006 tarihinde yaptığı nevruz kutlamasıyla ilgili konuşmayı aktardığı, ‘7 yıldan beri İmralı cezaevinde bulunan sayın Abdullah Öcalan’ın barış çağrısına yanıt verilmesi gerektiği’ şeklinde beyanda bulunduğu, Erzincan DTP İl başkanlığına ait ‘0446 224 .. ..’ numaralı telefon ile PKK terör örgütü üyeliğinden yakalanan ve İstanbul’dan Erzurum’a getirilen Hamza Bulut isimli suçlunun durumuna ilişkin Avukat Necati Güven ile görüştüğü ve durumunu takip ettiği, yine sanığın aynı telefon numarasıyla 09/12/2006 tarihinde Erzincan Eğitim-Sen başkanı ile görüştüğü, Erzincan’da bir demokrasi platformunun oluşturulması bu savaşa karşı bir önlem alınması, işte birlik ve beraberliğin sağlanması açısından böyle bir platformun oluşturulmasının gerekli olduğuna dair genelge geldiğini belirttiği, yine aynı telefon numarasıyla 04/10/2006 tarihinde Diyarbakır Dicle haber ajansıyla görüştüğüve terör örgütünün almış olduğu ateşkes kararı üzerinde Erzincan DTP il başkanlığı yönetim kurulu olarak görüşme yaptıkları, 18/09/2005 tarihinde Van Başkale kırsalında güvenlik güçleriyle silahlı çatışmaya girip öldürülen Gürbüz Dişkıran’ın Erzincan’da bulunan babası İsmail Dişkıran’ın yanına giderek öldürülen teröristin cenazesinin Elazığ’dan Erzincan’a getirilmesi için yardımcı olabileceğini, bu nedenle Elazığ İnsan Hakları Derneği ile görüşebileceğini söylemesi üzerine, İsmail tarafından terslendiği, İsmail’in ‘çocuklarımız sizin yüzünüzden ölüyor‘ demesi üzerine, ‘kimse zorla dağa çıkmamıştır, herkes gönüllü gitmiştir’ şeklinde beyanda bulunduğu, DTP il başkanı sıfatıyla güvenlik güçlerince terör örgütü mensubu olarak dağda bulunan ve kayıtlara geçmiş olan kişilerle görüşme yaptığı, terör örgütü elebaşı olduğu bilinen ve terör örgütü yöneticiliği ve ülke topraklarını ayırmaya kalkışma suçundan hakkında kesinleşmiş mahkumiyet hükmü bulunan ve cezasını infaz etmekte olan Abdullah Öcalan’dan sayın diyerek bahsedip, Öcalan’a tecrit uygulanarak toplumsal barışın sağlanamayacağını beyan ettiği, terör örgütü ile güvenlik güçlerine ateşkes yapmasını isteyen açıklamalarda bulunduğu, terör örgütü mensuplarından gerilla diye bahsettiği, sanığın ölen teröristlerin cenazelerinin defnedilecekleri yerlere taşınmaları işini organize ettiği, ayrıca PKK mensubu teröristlerin yakalandıklarında onların davalarının hukuki surecini takip ederek yardımcı olmaya çalıştığı, terör örgütünün yayın organı olduğu kabul edilen dergi ve televizyonlarla irtibata geçerek açıklamalarda bulunduğu soruşturma evrakı, olay ve görüşmelere ilişkin bilgilerin yeraldığı CD’lerden anlaşılmıştır.

 Erzincan DTP İl başkanı Hüseyin Bektaşoğlu’nun etkin biçimde terör faaliyetlerine karışan şahsın sıfatı, eylemlerinin ağırlık ve etkileri gözetildiğinde iddianamede belirtilen bu eylemlerin DTP İl teşkilatının başında bulunan bu şahıs ve dolayısıyla mensubu bulunduğu parti ile terör örgütü ve eylemleri arasındaki ilişkiyi ortaya koyduğu görülmektedir.

 Nitekim, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda, sanığın sabit kabul edilen eylemi silahlı terör örgütüne üye olmak suçu kapsamında değerlendirilerek, söz konusu Mahkemenin 14.12.2007 günlü, E. 2007/122, K. 2007/190 sayılı kararı ile adı geçen kişinin TCK’nun 314/2, 3713 sayılı Yasa’nın 5. ve TCK’nun 62. maddeleri uyarınca 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 15- Hüseyin Kalkan’ın Eylemi

 DTP’li Batman Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan’ın, ABD’de yayımlanan Los Angeles Times Gazetesinin 30.5.2006 tarihli nüshasında yayımlanan haber ‘ röportajla ilgili olarak Türkiye’de yayımlanan ulusal gazetelerde ve bazı internet sitelerinde yer verilen ”Şiddet en azından amacı olan bir eylem türüdür. Terör hiçbir amaç olmadan yapılır’ PKK silah bırakmak istiyor ama onları eşkıya gibi göstermek istiyorlar. Benim hizmet ettiğim kentin % 80’i dağdakiler gibi düşünüyor’ Diyarbakır ve Batman’daki olayların ardından 200 kadar genç dağa çıktı. Onlar bir amaç için dağa çıktılar’ Abdullah Öcalanı kürt halkının lideri olarak görüyorum’söyledikleriyle milyonları peşinden sürükleyen bir liderdir’.’ biçiminde beyanlarda bulunduğu soruşturma belgeleri, gazete küpürleri ve internet çıktılarından anlaşılmıştır.

 Adı geçen şahsın sıfat ve pozisyonu, eylemin ağırlık ve etkileri gözetildiğinde iddianamede belirtilen bu eylem adı geçen şahıs ve dolayısıyla mensubu bulunduğu parti ile terör örgütü ve eylemleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır.

 Nitekim, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, söz konusu Mahkemenin 24.1.2008 günlü, E. 2006/181, K. 2008/31 sayılı kararıyla sanığın eylemi ‘yasadışı terör örgütünün propagandasını yapma suçu’ kapsamında değerlendirilerek 3713 sayılı Yasa’nın 7/2. maddesi uyarınca 10 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 16- İbrahim Sunkur’un Eylemleri

 a- 18.2.2007 Tarihinde Evinde Yapılan Arama

 DTP Van il başkanı olan İbrahim Sunkur’un 18.2.2007 günü Halilağa Mahallesi, İpekyolu Caddesi, Sahil Sitesi B Blok No:7 sayılı ikametinde Van 4. Ağır Ceza Mahkemesi (CMK.250.Madde ile Yetkili) Nöbetçi Hâkimliğinin 19.2.2007 gün ve 2007/301 Müt. sayılı kararlarına istinaden yapılan aramada beyaz renkli ağzı açık vaziyette bulunan mektup zarfının üzerine el yazısı ile siyah tükenmez kalemle yazılmış ‘kapalı zarf sakın açmayın, başkana teslim edin lütfen’ ibaresinin olduğu, zarf içerisinde bir adet yarım çizgisiz dosya kâğıdı ve bir adet A4 çizgisiz dosya kâğıdının olduğunun belirlendiği dosyadaki tutanaklardan anlaşılmıştır.

 Yarım çizgisiz dosya kâğıdı üzerine el yazısı ile mavi pilot kalemle ön yüzünde; ‘Şırnak Uludere kürtçe şeğan, Cehver Benek baba adı Ahmet Benek sadece tim komutanın ismini tespit etmişim 20 veya 25 kişi net olarak bilmiyorum kaç kişi olduğunu bu insanlar aynı bu time katılıyor. Besta bölgesinde, Uludere bölgesinde, Irak sınırında devamlı bu insanlar bu bölgede geziyorlar. hem millet için hem gerilla için onları vurmak için devlet tarafında görevlendirmiştir. bu millet bu insanlar çok dikkat edin. ben bu ismi söylemiyorum. zor durumdayım lütfen kusura bakmayın. bunun hemen Roj Tv bilgi gönderin’ şeklinde olduğu ve arka yüzünün boş olduğu,

 A4 çizgisiz dosya kâğıdı üzerinde ise mavi pilot kalem ile ve el yazısıyla yazılmış ‘Şefik Bilen ve Halit Babat tim komutanıdır. Cezaevinde her ay operasyona çıkıyorlar. Emir komut Şefik’tedir. Siirt Pervari Doğan köyü kürtçe hosyan,

 Şefik Bilen cezaevinde

 Halit Babat oda cezaevinde

 Mehmet Bilen,

 Sedik Bilen,

Ekrem İlter aynı kardeş oğludur. Yalnız soy ismi ayrıdır. Dayısının soyismini taşımaktadır.

 Ali Kara

 Siirt Pervari Yapraktepe kürtçe evreğ mahkumlarının isimleri

 Mehmet İlter

 Hüseyin İlter

 Mehmet Şirin ilter

 Abdurahman İlter

 Yusuf İlter bu 5 mahkum Siirt Pervari Doğan köyü alay komutanına söylemişiz. eğer siz bizim evrakları bozarsanız bir gurup gerillayı vuracağız. alay komutanı kabul etti.

 Siirt Pervari Doğancı köyü kürtçe Besta Kumyanıs 5 kişi isimleri tespit edilmemiş

 Siirt Pervari kürtçe isim a bir 1 kişi adı Halil soy ismini tesbit edememişim

 bu 17 kişi Siirt Pervari bölgesinde Cudi dağı Herekal dağı Besta bölgesinde Kadul dağı Tahtıraş dağı Jirga aşirat tarafında dağın Kadul bu 17 kişiler de bu bölge tarafında özel tim devlet tarafinda görevlendirmiştir. Hem millet için hem gerilla için vurmak için devamlı bu bölgede gezdiriyorlar. Herhangi bir yerde bir gürültü görürse hemen sikozkla en yakın bir yere gönderiyor. Gece gündüz gözetmenlik yapıyorlar. Gündüz gözetiylar, gece pusu attıyorlar ve yol kesiyorlar.‘ şeklinde olduğu, arka yüzünün boş olduğu saptanmıştır.

 DTP Van il başkanı olan İbrahim Sunkur’un evinde yapılan aramada ele geçirilen belgede bölgede görev yapan güvenlik güçleriyle ilgili bilgiler bulunduğu ve istihbari çalışmalar yapıldığı, böylece adı geçen kişinin terör örgütüne destek verdiği anlaşılmaktadır. Adı geçen şahsın sıfat ve pozisyonu, eylemin ağırlık ve etkileri gözetildiğinde iddianamede belirtilen bu eylem adı geçen şahıs ve dolayısıyla mensubu bulunduğu parti ile terör örgütü ve eylemleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır.

b- Mahalli Bölge Gazetesi’ne Verdiği ve Yayınlanan Röportajda Terör Örgütünün Propagandasını Yapması

 DTP Van il başkanı olan İbrahim Sunkur’un 26.1.2007 tarihli mahalli Bölge Gazetesi’nde yayımlanan röportajında ”PKK kürt sorununun gündemden çıkması için dağlardadır’terör tanımını iyi bilmek lazım. PKK terör tanımını tarif ettiğimizde o kapsama girmiyor’Ateşkes ilan ettik ama kimin kabul etmediğini herkes biliyor. Bu ülkede ateşkesin sağlanması için tüm programları askıya aldık” şeklinde ifadeler kullandığı soruşturma evrakı, tutanaklar ve gazete küpürlerinden anlaşılmıştır.

 DTP Van İl başkanı sıfatını taşıyan İbrahim Sunkur’un mahalli Bölge Gazetesi’nde yayımlanan röportajında kullandığı ifadeler, bir siyasi parti mensubu gibi değil, PKK terör örgütünün bir mensubu gibi konuştuğunu göstermektedir. Adı geçen şahsın sıfatı, eylemin ağırlık ve etkileri gözetildiğinde iddianamede belirtilen bu eylemin DTP İl teşkilatının başında bulunan bu şahıs ve dolayısıyla mensubu bulunduğu parti ile terör örgütü ve eylemleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır.

 17- İzzet Belge ve Abdullah İşnaç (İsnaç)’ın Eylemleri

 DTP Şırnak il başkanı olan İzzet Belge’nin 2.12.2006 tarihinde, Şırnak il merkezinde Cumhuriyet Meydanında izinsiz ve bildirimsiz şekilde toplanan kalabalığa karşı okuduğu ‘basına ve kamuoyuna’ başlıklı bildiride ‘… yaptığı açıklamalar ve öne sürdüğü fikirlerle, savaşın bitmesinden ve kalıcı bir barış ortamının yaratılmasından yana politika izlediğini ortaya koyan Sayın Öcalan’ın bu tarihsel sorunda oynayacağı rolün görülmesi, tartışılması ve sürece katkılarının sürmesinin sağlanması için uygun koşulların yaratılması yerine; Kürt kamuoyunda her defasında gerilim yaratan ağır tecrit koşulları sürdürülüyor” şeklinde ifadeler kullandığı, ayrıca basın açıklamasına katılan DTP Şırnak İl Yönetim Kurulu üyesi Abdullah İsnaç ile birlikte ‘biji aşiti biji PKK, dise dise serhildan, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, barışın elçisi İmralı’dadır, hükümet şaşırma bizi dağa taşırma’ biçiminde sloganlar attıkları, dosyadaki CD inceleme tutanağı, yerel mahkemece yapılan bilirkişi incelemesi ve olay sırasında çekilen fotoğraflardan anlaşılmıştır.

 DTP Şırnak il başkanı sıfatını taşıyan İzzet Belge’nin toplanan kalabalığa karşı yaptığı basın açıklamasında terör örgütü liderinden saygıyla bahsederek terör örgütü liderinin barış ortamının yaratılmasında tarihsel bir rol oynayacağından söz etmesi ve bu kişinin basın açıklamasına katılan DTP Şırnak il yönetim kurulu üyesi Abdullah İsnaç ile birlikte ‘biji aşiti biji PKK, dise dise serhildan, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, barışın elçisi İmralı’dadır, hükümet şaşırma bizi dağa taşırma’ biçiminde sloganlar atmaları, terör örgütünün ve liderinin propagandası niteliğindedir.

 Nitekim, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda, bu kişilerin eylemi bir bütün halinde ‘terör örgütünün propagandasını yapmak’ suçu kapsamında değerlendirilmiş ve söz konusu Mahkemenin 27.9.2007 günlü, E.2007/81, K.2007/346 sayılı kararı ile adı geçenlerin 3713 sayılı Yasa’nın 7/2. ve TCK’nun 62. maddeleri uyarınca 10’ar ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına karar verilmiştir.

 18- Kemal Aktaş ve Haci (Hacı) Üzen’in Eylemleri

 DTP Silopi ilçe başkanı Haci Üzen’in 21.3.2006 tarihinde Nevruz kutlamaları sebebiyle Kürtçe yaptığı konuşmasında ”şehit anneleri merhaba, kürt kızları merhaba’biz burada 24 Şubatta 400 gencimizi davul zurna ile askere gönderdik, o gençlerimizi Gabara ve Cudiye gönderiyorlar, sırf kardeşlerini, dostlarını öldürsünler diye’.bizim bir şartımız varsa önce operasyonlar durdurulsun’kürt sorununun anahtarı kürdistandadır’Operasyonların durdurulması Avrupa yolunun açılması için devletin DTP ile muhataplığı ile belli olur, biz söylüyoruz ki beraber ve kardeşçe bu iş çözülsün, operasyonlarla, topla tankla Kürt halkı bitmez, özgürlük ve barış elinizi uzatın Kürtlere burada Türk annelerine sesleniyorum, çocukları öldüğü zaman anaları hemen diyor ki vatan sağ olsun vatan sağ olsun neden öldürülüyor bunlar”;

DTP Parti üyesi Kemal Aktaş’ın ise ”Mazlum Doğanların bedenine ateş tutturup geliştirerek ölümsüzler kervanını oluşturanların onurlu mirasçıları merhaba’bu topraklarda bu mekanlarda zulme, yok edilmeye baş kaldırarak direnerek onurlu bir direnç yaratarak bugünlere geldiniz’sayın Öcalan’ın 7 yıldan beri yani 1999’tan beri geliştirdiği barış ve çözüm önerileri olumlu bir dönem başlatmıştır’biz DTP olarak silahların susması gerektiğine inanıyoruz ve burada bir kez, bir kez daha silahların susması, adil, demokratik ve bütün siyasi yasakları ortadan kaldırabilecek, dağdakilerin de gerillanın da normal yaşama katılabilecek bir çözüm yani siyasi genel af talep ediyoruz’işte en son Amed’te Diyarbakır’ın göbeğinde sayın Abdullah Öcalan’ın barış çağrılarını yineleyen 70 yaşındaki barış anneleri Abdullah Öcalan’ın sayın Abdullah Öcalan’ın barış çağrılarını dile getirdikleri için tutuklandı’ Kürt dili kültürü, kimlik hakları yalnız Kürtçe’nin serbest bırakılması ile mümkün değildir, Türkçe’nin yanında resmi bir dil olarak kabul görmelidir, Kürtlerin siyasal kimlikleri kabul edilmelidir’,

 şeklinde beyanlarda bulundukları soruşturma evrakı, tutanaklar, olay ve konuşmalara ilişkin görüntülerin yeraldığı CD’lerden anlaşılmıştır.

 DTP Silopi ilçe başkanı Haci Üzen ile Parti üyesi Kemal Aktaş’ın Nevruz kutlamaları sırasında sözkonusu toplantıdaki tutumları ve kalabalığa karşı yaptıkları konuşmalar bir siyasi parti propagandasından ziyade terör örgütünün propagandasıdır. Adı geçen şahısların sıfat ve pozisyonları, eylemin ağırlık ve etkileri gözetildiğinde iddianamede belirtilen bu eylem adı geçen şahıslar ve dolayısıyla mensubu bulundukları parti ile terör örgütü ve eylemleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır.

 Nitekim, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, söz konusu Mahkemenin 6.3.2008 günlü, E. 2006/204, K. 2008/60 sayılı kararıyla, iddianamede isnat olunan terör örgütünün propagandasını yapmak suçunun sabit olduğu kabul edilerek aralarında Haci Üzen ve Kemal Aktaş’ın da bulunduğu sanıkların 3713 sayılı Yasa’nın 7/2. maddesi uyarınca 2 yıl 1’er ay hapis cezasıyla cezalandırılmalarına karar verilmiştir.

 19- Leyla Zana’nın Eylemleri

a- 18.7.2007 Tarihinde Diyarbakır İlinde Düzenlenen DTP Destekli Bağımsız Milletvekili Adaylarının Seçim Mitinginde Yaptığı Konuşma

 DTP Parti Meclisi üyesi Leyla Zana’nın yaptığı konuşmada ”Amed ben sana kurban olayım’ Amed sen tek başına Kürtlerin gönlünde değilsin, sen Kürtlerin hırsı ve direnişinin, sen Kürtlerin sevgisi ve huzurusun Amed, sen Kürtlerin inancı ve umudusun Amed, senden öyle bir ses bekliyorum ki yüksek bir ses sadece Ankara’da duymamalı Amed, dünya alem senin sesini duyması lazım Amed’ üçüncü adım ise oldukça hüzünlüydü, o hüzün öyle ki bütün Kürtlerin gönlünde siyasi bir deprem yarattı. O dönem 1999’daki İmralı dönemi idi’ bugün sıra Amed’tedir sizin de bu sözü vermenizi istiyoruz. O da Kürt halkının başına ve Kürdistan’ın köreltilmesine müsaade etmeyin. Ben bunu Amed’den istiyorum” şeklinde konuşarak terör örgütünün ülke topraklarından ayırmayı hedef edindiği toprakları ve bu bölge içerisinde yer alan Diyarbakır’ı (Amed) kastederek Kürdistan olarak nitelendirdiği, konuşma sırasında yasadışı slogan atan grup tarafından ‘Biji Serok Apo (yaşasın başkan Apo)’ şeklinde slogan atılması üzerine sanığın topluluğa hitaben ‘Ben sizden öyle bir ses istiyorum ki sadece bunu Ankara duymasın tüm dünya alem duysun’ şeklinde konuşması üzerine kalabalığın seslerini artırarak PKK terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan lehine ‘biji serok Apo (yaşasın başkan Apo)’ şeklinde slogan attığı, yapılan mitingte yasadışı silahlı PKK terör örgütü ve elebaşısı Abdullah Öcalan lehine ‘Biji Serok Apo (yaşasın başkan Apo)’, ‘Şehit Namırın (şehitler ölmez), Disa Disa Serhildan Serokeme Öcalan (Yine Yine Başkaldırı, Başkanımız Öcalan)’, ‘PKK Halktır Halk Burada’, ‘Öcalan Öcalan’, ‘Dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’ şeklinde yasadışı sloganların atıldığı, üzerinde ‘Bu Ülkeye Demokrasiyi Kürtler Getirecek, Bu Bizim Namusumuz, Oylar Namustur Namus Satılmaz, Öcalan Siyasi İrademizdir’ yazılı pankart ile yine üzerinde terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’ın resmi bulunan ‘Erxıwedana 14 Etimine (14 Temmuz Direnişi), rastiye mezme parti (Büyük güç partisi)’ yazılı pankartların açıldığı, sözde terör örgütünün demokratik konfederalizm bayrağını simgeleyen bez parçalarının açıldığı, yapılan seçim mitinginin atılan slogan, taşınan pankart döviz ve açılan poster, bez parçalarıyla terör örgütünün propagandasına dönüştürüldüğüsoruşturma evrakı, tutanaklar, olay ve açıklamalara ilişkin görüntülerin yeraldığı CD’lerden anlaşılmıştır.

 Belirtilen bu eylemin ağırlık ve etkileri gözetildiğinde, adı geçen şahıs ve dolayısıyla mensubu bulunduğu partinin amacını ve terör örgütü ile ilişkisini ortaya koymaktadır.

 Nitekim, adı geçen kişinin bu konuşması, 19.7.2007 günü Bingöl ilinde yaptığı konuşma ile birlikte değerlendirilerek, aşağıda belirtilen Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 4.12.2008 günlü, E.2008/232 ve K.2008/508 sayılı kararıyla adı geçenin eyleminin kül halinde ‘yasadışı silahlı PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün üyeliği boyutuna ulaştığı’ kabul edilmiş ve 5237 sayılı TCK’nun 314/2, 61, 62, 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca neticeten 10 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 b- 19.7.2007 Günü Bingöl İlinde DTP Destekli Bağımsız Milletvekili Adayı Mehmet Nuri Özmen’in Seçim Mitinginde Yaptığı Konuşma

 DTP Parti Meclisi üyesi Leyla Zana 19.7.2007 günü Bingöl ilinde yaptığı seçim konuşmasında, ‘Bana Diyarbakır’lı diyorlar, ben Diyarbakır’lı değil, Kürdistanlıyım. Buralara Doğu, Güneydoğu diyorlar. Buralar Doğu, Güneydoğu değil Kürdistandır. Bizlere bölücü diyorlar, aslında bu topraklar bizim’Onların nasıl bir kimliği, Türklüğü, tarihi değerleri varsa sizlerinde var. Demin de ifade ettim, Aliler var Ayşeler var, Şeyh Saitler var, Şeyh Rıza’lar var bunların hepsi var. Yani tarih desek tarih, onlar bu topraklara gelmeden biz zaten bu toprakların sahibi idik… Senin beklediğin Kürt iki büklüm hiçbir şey istemeyen kendi kafasında kültüründen, tarihinden utanç duyan Kürt bundan yıllar önce oldu. Artık tatmin edilen Kürt var’ şeklinde konuşmalar yaptığı, bu konuşmaların etkisiyle miting esnasında toplanan grup tarafından ‘biji serok Apo (yaşasın başkan Apo), şehit namırın (şehitler ölmez), disa disa serhildan serokeme Öcalan (Yine Yine Başkaldırı, Başkanımız Öcalan), PKK halktır halk burada, Öcalan Öcalan, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’ vb. şekilde yasadışı sloganların atıldığı, PKK terör örgütünü ve Kürt Federasyonunu temsil eden bez parçaları ile örgütün elebaşısı Abdullah ÖCALAN’ın posterlerinin açıldığı, yapılan seçim mitinginin atılan slogan, taşınan pankart döviz ve açılan poster, bez parçalarıyla terör örgütünün propagandasına dönüştürüldüğü soruşturma evrakı, tutanaklar, olay ve konuşmalara ilişkin görüntülerin yeraldığı CD’lerden anlaşılmıştır.

 Sözkonusu şahsın miting sırasında kalabalığa karşı yaptığı konuşmanın bir seçim mitinginde yapılmış olduğu, eylemin ağırlık ve etkileri gözetildiğinde bu eylemin adı geçen şahıs ve dolayısıyla mensubu bulunduğu partinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesine karşı tutumlarını ortaya koyduğu anlaşılmaktadır.

 Nitekim, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, Leyla Zana’nın iddiada belirtilen eylemi ile birlikte bu şahıs tarafından çeşitli tarihlerde yapılan gösteri, miting ve etkinliklerde gerçekleştirilen diğer eylem ve konuşmaları da değerlendirilmiş ve tüm eylem ve konuşmalar birlikte değerlendirilerek adı geçenin hukuki durumu değerlendirilmiştir. Adı geçenin bu konuşması, 19.7.2007 günü Bingöl ilinde yaptığı konuşma ile birlikte değerlendirilerek, yukarıda belirtilen Mahkemenin 4.12.2008 günlü, E.2008/232, K.2008/508 sayılı kararıyla, sanığın eylemi kül halinde PKK terör örgütü üyesi olmak suçu kapsamında görülerek 10 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 Belirtilen nedenlerle, adı geçen kişi tarafından gerçekleştirilen eylemin davalı Parti’nin kapatılması ve yasaklama açısından delil olarak değerlendirmeye esas alınması gerektiği sonucuna varılmıştır.

 c- 28.10.2007 Tarihinde Diyarbakır’da ‘Demokratik Toplum Kongresi’ Adı Altında Gerçekleştirilen Toplantıda Yaptığı Konuşma

 26-28.10.2007 tarihlerinde DTP Diyarbakır il binası içerisinde DTP milletvekilleri, çevre il ve ilçelerden gelen DTP belediye başkanları ve delegelerin katılımıyla Demokratik Toplum Kongresi adı altında bir toplantı yapılmıştır. Leyla Zana’nın bu toplantıda kürtçe yaptığı konuşmasında; ”1999’tan bu yana kürtlerin lideri tutuklandığı zaman, her ne kadar farklı düşünen Kürtler olsa da, ben inanıyorum ki eğer gönlünde küçücük bir rahmet varsa evinde oturmuş ağlamıştır’Ben inanıyorum ki bu yeni yüzyılda hiçbir haysiyetli ve şerefli kürt, diyemez ki doğrudur ben kardeşimin kellesini size teslim edeyim. Siz ezesiniz ya da zindanlarda çürütesiniz diye’Bu silahlı kişilerin hepsi de bu milletin evlatlarıdır. Onlar da senin geleceğin için yardımcı olacaktır. Hepsi alimdir, yarısı diyebilirim ki üniversitelerde eğitimlerini almışlar. Başkan ve kürtlerin önderinden tut da halkını da şahısları da cahil görüyorsun, sen onları hor görüyorsun, sen onları kötü görüyorsun. Ne zaman ağzın açılırsa, kim kürtler için umut olduysa, sen onlara saldırıyorsun” şeklinde ifadeler kullandığı soruşturma evrakı, tutanaklar, olay ve konuşmalara ilişkin görüntülerin yeraldığı CD’lerden anlaşılmıştır.

 Leyla Zana’nın konuşmasında terör örgütü elebaşısı olan Abdullah Öcalan’dan ‘kürtlerin lideri’, ‘başkan’ ve ‘kürtlerin önderi’ olarak bahsedilmesi ve onun yurtdışından yakalanarak Türkiye’ye getirilmesinin üzüntü verici bir olay olarak kabul edilmesi, teröristlerin yaptıkları eylemler ve bu kişilerin niteliklerinin övülmesi, açıkça terör örgütünün, liderinin ve eylemlerinin övülmesi anlamına gelmektedir.

20- Mehmet Veysi Dilekçi’nin Eylemleri

a- 1.9.2006 Tarihinde Van’da Partisince Düzenlenen ‘1 Eylül Dünya Barış Günü Mitingi’nde Yaptığı Konuşma

 DTP Van il yönetim kurulu üyesi Mehmet Veysi Dilekçi’nin 1.9.2006 tarihinde Van’da partisince düzenlenen ‘1 Eylül Dünya Barış Günü Mitingi’nde ölen teröristler için ” özgürlük mücadelesinde yaşamını yitiren tüm şehitlerimizin anısına hepinizi bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum’ şeklindeki sözleriyle topluluğu saygı duruşuna davet ettikten sonra, Abdullah Öcalan’ın tecrit ve baskı altında olduğu, bu baskıların kaldırılması gerektiği şeklinde konuşma yaptığı, konuşmalar sırasında orada bulunan kalabalığın zafer işaretleri yapıp terörist resimlerinin bulunduğu dövizleri tuttukları, ‘biji serok apo (yaşasın önder apo)’, ‘Öcalan Öcalan’, ‘dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’ şeklinde sloganlar attıkları soruşturma evrakı, tutanaklar, olay ve konuşmalara ilişkin görüntülerin yeraldığı CD’lerden anlaşılmıştır.

 DTP Van il yönetim kurulu üyesi Mehmet Veysi Dilekçi’nin partisince düzenlenen ‘1 Eylül Dünya Barış Günü Mitingi’nde ölen teröristler için topluluğu saygı duruşuna davet ettikten sonra, Abdullah Öcalan’ın tecrit ve baskı altında olduğu, bu baskıların kaldırılması gerektiği şeklinde konuşma yapması ve düzenlenen mitingin terör örgütünün propaganda alanına dönüştürülmesi şeklinde gerçekleşen olayda, adı geçen şahsın sıfatı, eylemlerin ağırlık ve etkileri gözetildiğinde iddianamede belirtilen bu eylemin DTP il teşkilatı yönetiminde bulunan bu şahıs ve dolayısıyla mensubu bulunduğu parti ile terör örgütü ve eylemleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır.

 b- 16.4.2007 Tarihinde Yaptığı Basın Açıklaması

 DTP Van İl yönetim kurulu üyesi Mehmet Veysi Dilekçi’nin 16.4.2007 tarihinde AKP Van il teşkilatını ziyareti sırasında basın mensupları önünde yaptığı konuşmada ‘…PKK bu ülkenin gerçeğidir. Bunu kabul etmek zorundayız. Bizim PKK ile organik değil, duygusal bağımız var. Çünkü bu ülkede PKK’nın militanlığını yapan insanların aileleri yaşamaktadır. Elbette bu annenin, babanın, kardeşin bir siyasi tercihi olacaktır. O siyasi tercihleri DTP ise, bu insanlar DTP’yi tercih ediyorsa, Bu PKK ile bir bağımız olduğu anlamına gelmiyor’ PKK’nın militanları da bu ülkenin evlatlarıdır. Devlet de bunun için çözüm gerçekleştirmek zorundadır” şeklinde beyanlarda bulunduğu soruşturma evrakı ve tutanaklardan anlaşılmıştır.

Eylemi gerçekleştiren şahıs DTP İl Yöneticisi sıfatını taşımakta ve beyanlarıyla terör örgütüne, eylemlerine ve mensuplarına destek olmakta ve halkı Devlete ve diğer halk kesimlerine karşı kin ve düşmanlığa, şiddete yöneltmeye çalışmaktadır. Bu durum ve söylenen sözlerin içerik ve etkileri gözetildiğinde eylemin terör örgütü ile eylem sahibi ve mensubu bulunduğu davalı Parti açısından mevcut ilişkiyi ortaya koyduğu sonucuna varılmaktadır.

 21- Metin Tekce (Tekçe)’nin Eylemi

 DTP’li Hakkari Belediye Başkanı Metin Tekçe’nin 28.2.2006 tarihinde TBMM Araştırma Komisyonunda verdiği ifadesinde PKK terör örgütünü ve eylemlerini meşru gördüğü yönünde beyanda bulunduğu ve bu konuşmasının basın yayın organlarında yer alması üzerine 16.3.2006 tarihinde yaptığı basın açıklamasında ‘28.2.2006 günü Şemdinli olaylarıyla ilgili olarak Meclis Araştırma Komisyonu’nda ifade vermiştim, o ifademde bir takım görüşleri dile getirdim. Orada PKK bana göre terör örgütü değildir diye bir söz söyledim. Bana göre PKK bir terör örgütü değildir. Meclis Araştırma Komisyonu’nda belirttiğim gibi hangi örgüt olursa olsun, benim mensup olduğum partimde Kürt sorununun çözümünde bazı ortak noktalarda birleşebiliyorsa bana göre ortada her hangi bir terör örgütü yoktur. Eğer Kürt sorununun çözümüne yönelik en ufak yapıcı bir yaklaşım sergiliyorsa HAMAS dahi bana göre bir terör örgütü olamaz. PKK.nın çıkış amacı da önemli değildir. Bana göre ortada bir Kürt sorunu vardır ve bu sorunun gerçekliğinin görülebilmesi ve çözümünün olabilmesi için sadece terör kavramına sığınmanın çözüm olamayacağı inancındayım. Ben kesinlikle şiddetten ve terörden yana değilim. Kürt sorununun demokratik çözümü için cesur adımlar atılmasından yanayım.

 Ayrıca 16.3.2006 günü Hakkâri Belediye Başkanlığında yapmış olduğum basın açıklaması esnasında sözlerimin arkasında olduğumu söyledim.

 Bununla kastettiğim az önce belirttiğim görüşlerimin arkasında olduğumu bildirmekti. Bu sorunun demokratik temellerde çözümünün sağlanması için eğer bizim canımız isteniyorsa onu da vereceğiz sözlerini de o dönemde Meclis Araştırma Komisyonunda verdiğim ifademden sonra beyanlarımdan bir kısmının basına yansıması ve benim hakkımda gerek görsel gerekse yazılı basında yer alan haberlerin Kürt sorununun çözümünü istemeyen düşüncelere hizmet ettiği kanısıyla şahsıma dönük yargısız bir infazın geliştiği düşüncesiyle bu çözümsüzlüğü isteyen düşüncelere karşı çözümün mutlaka demokratik yollarla olacağı tezini tekrarlayıp ve bunun bedelini almış olduğum tehditlerden dolayı da canımız da isteniyorsa bunu da verebileceğimi açıklamak amacıyla çünkü bu dönemde birçok tehdit ve ölüm tehditleri almaya başlamıştım’ şeklinde sözler söylediği dosyadaki belgelerden anlaşılmıştır.

 Adı geçen kişinin iddianamede belirtilen 16.3.2006 tarihli basın açıklamasında da terör örgütünü meşru göstermesi, terör örgütünün ve amacının propagandasını yapması kendisi ve mensubu bulunduğu davalı Parti’nin terör örgütü ile ilişkisini açıkça ortaya koymaktadır.

 Nitekim, Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda, bu kişinin eylemi sabit görülerek, söz konusu Mahkemenin 19.3.2007 günlü, E.2006/129, K.2007/76 sayılı kararı ile terör örgütünün ve amacının propagandasını yapmak suçundan dolayı TCK7nun 220/8. ve 62. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 Söz konusu kararda ayrıca, Van DGM Başsavcılığının 5.12.2003 günlü, 2003/339 ve 30.12.2003 günlü, 2003/370 sayılı iddianameleri ile aynı kişi hakkında örgüt üyesi olmak iddiasıyla açılan ve bu davayla birleştirilen kamu davaları yönünden de hüküm kurulmuş ve sanığın PKK terör örgütüyle organik bağ içerisine girerek yoğunluk, süreklilik ve çeşitlilik gösteren eylemlerde bulunduğu, örgüt mensuplarından aldığı emir ve talimatları uyguladığı, örgütün kırsal alanına götürülmek üzere eleman sağlamak için emir ve talimatlar verdiği sabit kabul edilerek adı geçenin örgüt üyesi olma suçundan dolayı TCK’nun 314/2. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 22- Murat Avcı’nın Eylemleri

 a- 19.3.2006 Tarihinde Yaptığı Konuşmada PKK ve Öcalan’ı Övücü Sözler Söylemesi

 DTP Siirt İl Başkanı olan Murat Avcı’nın 19.3.2006 tarihinde Batman İlinde yapılan Nevruz kutlamaları sırasında PKK terör örgütünün amaçlarına ulaşmak için geliştirdiği ve benimsediği strateji doğrultusunda gerçekleştirilen ve serhildan olarak adlandırılan eylemleri organize ettiği ve burada toplanan gruba hitaben yaptığı konuşmada ”sayın Öcalan bu ülkede siyasi bir irade olduğu gibi ortada olan bir gerçektir’sizlerin başlatmış olduğu sayın Öcalan benim irademdir kampanyasını selamlıyorum ve saygıyla karşılıyorum..’ şeklinde beyanlarda bulunduğu soruşturma belgeleri ve tutanaklardan anlaşılmıştır.

 DTP Siirt İl Başkanı olan Murat Avcı’nın serhildan isimli gösterileri organize etmesi ve orada toplanan kalabalıklara yönelik olarak terör örgütü ve onun başına doğrudan açık destek içeren sözler sarfetmesi kendisi ve mensubu bulunduğu davalı Parti’nin terör örgütü ile ilişkisini ortaya koymaktadır.

 Nitekim, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, söz konusu Mahkemenin 21.2.2008 günlü, E.2006/112 sayılı kararıyla adı geçenin eylemi sabit kabul edilerek TCK’nun 220/7. ve 314/3. maddelerinin yollamasıyla aynı Yasa’nın 314/2. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 Yine aynı kararda, adı geçen hakkında aynı Mahkemenin E. 2007/37 sayılı dosyasında görülmekte olan ve bu dava ile birleştirilen adı geçene yüklenilen ‘suç ve suçluyu övme suçu’ da sabit görülerek bu suçtan dolayı da TCK’nun 215/1. maddesi uyarınca 5 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 b- 28.3.2006 ve 29.3.2006 Tarihlerinde Yaptığı Basın Açıklamaları

 Güvenlik kuvvetlerince 24.3.2006 tarihinde yapılan operasyonlar sonucunda 14 PKK militanının öldürülmesi üzerine, terör örgütü yöneticilerinin bu operasyon nedeniyle ölen teröristler için görkemli cenaze törenleri yapılması, halka o gün kepenk kapatma, işe gitmeme yönünde çağrıda bulunduğu, DTP Siirt İl Başkanı olan sanığın bu çağrıya uyarak katıldığı ölü teröristin cenaze töreninde meydana gelen bir kişinin yaralanması eylemi üzerine adı geçenin hastanede kalabalığa hitaben yaptığı konuşmada;

 ‘Evet değerli arkadaşlar biz bugün bu şeyler arasında şehit düşen bir arkadaşımızın cenazesini defin ederken bir arkadaşımızı daha bu devletin güçlerine ait silahlar tarafından yaralı olarak şu anda ameliyathanede tutuluyor. Şunu yıllardır söylüyoruz; bu ülkede savaş hiç birimize faydalı olmamıştır. Ancak birileri bellerindeki silahları kullanmaktan zevk alıyor. Adeta biz bugün tekrar söylüyoruz, yaranız derin olmasına rağmen diyorum ki bu kan durmalı bu kanı durduracak gücümüz vardır ve yine şunu da söylüyoruz ki Türk ordusu bu halkın üzerine kurşun yağdırmaktan vazgeçmelidir. Bu ordu ya asli görevi olan bu halkın can güvenliğini korumakla işlerini yapacak ya da bu halk kendi güvenliğini kendisi sağlayacaktır. Bu ordu bu ülkede Kürdistan’da akıttığı kanın hesabını vermek zorundadır. Bugün, şu anda bu cenaze töreninde yaralanan arkadaşımızın da hesabını vermek, zorundadırlar ve şuradan ifade ediyoruz ki halkımızın bizler barışta olan ısrarımızı koruyacağız. Bu halkın demokraside, barışta olan ısrarı bir gün mutlaka başarıya ulaşacaktır. Ama şunu da söylüyoruz ki bizim irademize yağdırılan hiçbir kurşun bizim mücadelemizi alıkoyamayacaktır ve yine söylüyoruz ki Türk Devlet güçleri bu halka karşı davranırken kırk defa düşünmek zorundadır. Bu halkın acıları, bu halkın öfkesi, bu devletin sorumlularını boğacak kadar büyüktür ve bu halkın öfkesi ve bu ülkede dökülen kanları hepimize yetecek kadar acılar yaratmıştır. Bizler bugünden sonra bu topraklarda acılar yaşanmasını istemiyoruz. Kanın dökülmesini istemiyoruz. Halkımızın daima bizlere yönelik, kendisine yönelik her türlü saldırıya açık cevap verecektir ve yarın halkımız sokağa çıkmayarak bu devlete olan tepkisini ortaya koymalıdır.

 Herkes; bu ülkede insanım diyen herkes, bu acıların bir daha yaşanmaması için sorumlu davranarak bu saldırıları protesto etmek amacıyla esnaflar kepenklerini indirmeli, öğrenciler okula gitmemeli ve yarın herkes çarşıyı boş tutmalıdır. Devlet görmelidir ki bizler bu saldırılara cevapsız kalmayacağız. Tepkimizi ifade edeceğiz. Devlet yetkilileri de bilmelidirler ki bu halka yönelik hiçbir saldırı bizim barıştan yana olan ısrarımızı, özgürlükte olan ısrarımızı geri çeviremeyecek, bu ısrarımızdan alıkoyamayacaktır. Tekrar tekrar çağrıda bulunuyoruz. Hükümet Devlet yetkilileri ve Türk ordu yetkilileri bu halka karşı saldırılarından vazgeçmeli artık. Türkiye’de dökülen kanlar yeterlidir. Tekrardan tekrardan çağrılarımızı yineliyoruz, nevruzda bu halkın ortaya koyduğu irade görülmelidir. Bu halkın iradesine saygı duyulmalıdır. Bu halkın irade etmiş olduğu siyasi iradesi ile bu sorunun çözümü biran önce sağlanmalıdır. Ve her türlü saldırı ortamı ortadan kaldırılmalıdır. Artık yeter diyoruz. Ya bu savaş bitecek ya da bitecek. Hastamız burada olduğu müddetçe hastaneden ayrılmayacağız. Ama diğer hastaların da hastaneye giriş çıkışını engellememek için her arkadaşımız hastanenin giriş çıkışını açık tutsunlar, hastane personelinin işlerini iyi yapabilmesi için yardımcı olsunlar. Yine bu olay sonuçlanana kadar bu olaya ilişkin tüm sorumluların hesabı sorulana kadar takipçisi olacağız halkımız duyarlı ve sorumlu olsun.

 ‘

 Evet arkadaşlar şu anda doktorların yaptığı açıklamada 6 doktor ameliyathaneye girdi. 6 doktorun müdahalesi sonucu arkadaşımızın durumu biraz daha iyiye doğru gidiyor. Ama iyi tedavinin daha iyi yapılması için Diyarbakır’a sevki olacak. Biz de beraber gideceğiz. Diğer arkadaşlarımız da hasta nakil olduktan sonra sesiz bir şekilde dağılsınlar. Herkes evlerine dağılsın bu konuda gerekli açıklamalar gerekli bilgileri açıklayacağız. Zaten ifade ettik yarın toplu bir boykot var. Yarın kepenk kapatma, öğrencilerin okula gitmemesi, çarşıya çıkmama kararımız var. Bu olayın protesto edilmesi amacıyla bütün arkadaşlarımız sağduyulu davransınlar. Biz bu olayı tamamıyla aydınlattık zaten net bir olaydır. Diğer bu şu andan itibaren sorumluların hesap vermesini bekleyeceğiz bu aşamada da hem sizin duyarlılığınızı hem sorumluluğunuzu bekliyoruz ve yarın da Siirt olarak tepkimizi tavrımızı net bir şekilde açık olarak ortaya koyup hükümete gerekli mercilere net olarak cevabımızı vermek zorundayız. Bu konuda da her arkadaşımızı sorumlu olmaya davet ediyorum. Birazdan da hasta nakil olduktan sonra da arkadaşlarımız sesiz bir şekilde dağılsınlar. Biz bu ülkede gerginliklerin, çatışmaların sona ermesi için çaba sarf ettik. Bundan sonra da sarf edeceğiz. Bir arkadaşımızı defin ederken yeni bir arkadaşımızı yaralı aldık koynumuza. Buna rağmen ısrarımıza devam ediyoruz. Barış talebimize devam ediyoruz. Hiçbir güç bizi barış ısrarımızdan ana değerlerimizi savunmaktan alıkoyamaz. Yani daima ifade ettik bundan sonra da ifade edeceğiz. Bundan sonra da bu irademizi ortaya koyacağız ama yarın irademizi güçlü bir şekilde ortaya koyup tepkimizi ifade etmenin diğer tüm yol ve yöntemlerini ifade edeceğiz. Dediğimiz gibi arkadaşlar hasta birazdan nakil olduktan sonra Diyarbakır’a gideceğiz. Bu konuda tüm arkadaşlarımıza gerek basın yoluyla gerek diğer yollardan hastamız hakkında ama asla arkadaşlarımız da sağduyulu bir şekilde beklesinler. Birazdan da hasta nakil olduktan sonra evlerinize dağılın teşekkür ediyoruz. Duyarlılığınız için sorumluluğunuz için’ şeklinde sözler söylediği, konuşma sırasında orada bulunan topluluk tarafından ‘katil devlet’, ‘katil devlet hesap verecek’, ‘öcalan siyasi irademizdir’, ‘terörist devlet’, ‘şehit namırın’, ‘kürdistan faşizme mezar olacak’ şeklinde sloganların atıldığı soruşturma evrakı, tutanaklar ve konuşmaların yeraldığı CD’den anlaşılmıştır.

 Eylemi gerçekleştiren şahıs DTP Siirt İl Başkanı sıfatını taşımakta ve beyanlarıyla terör örgütüne, eylemlerine ve mensuplarına destek olmakta ve halkı Devlete ve diğer halk kesimlerine karşı kin ve düşmanlığa, şiddete yöneltmeye çalışmaktadır. Bu durum ve söylenen sözlerin içerik ve etkileri gözetildiğinde eylemin, terör örgütü ile eylem sahibi ve mensubu bulunduğu davalı Parti arasındaki ilişkiyi ortaya koyduğu sonucuna varılmıştır.

 Nitekim, Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, adı geçenin sabit kabul edilen ‘örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek suçu’ndan dolayı TCK’nun 314/3. ve 220/7. maddelerinin yollamasıyla aynı Yasa’nın 314/2. maddesi uyarınca 7 yıl 6 ay hapis; ‘devletin askeri teşkilatını alenen aşağılamak suçu’ndan dolayı TCK’nun 301/2. maddesi uyarınca 1 yıl hapis ve ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçu’ndan dolayı da TCK’nun 216/1. maddesi uyarınca 1 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 c- 16.5.2006 Tarihinde DTP Batman İl Kongresinde Yaptığı Konuşma

 16.5.2006 tarihinde yapılan DTP Batman İl Başkanlığının 1. Olağan Genel Kurulu toplantısında DTP Siirt İl Başkanı olan Murat Avcı’nın yaptığı konuşmada ”Kürt halkı çözüm konusunda iradesini beyan etmiştir, kürt halkı nevrozlarda milyonlarca insanla birlikte iradesini sayın Öcalan’dan yana koyarak sorunun çözümünün adresini göstermiştir” şeklinde beyanlarda bulunduğu soruşturma belgeleri ve tutanaklardan anlaşılmıştır.

 DTP Siirt İl Başkanı olan Murat Avcı’nın yaptığı konuşmada yasadışı PKK terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’ın siyasi irade olarak kabul edilip Kürt sorununun çözümünde muhatap olarak alınması gerektiğini ifade etmek suretiyle kendisi ve mensubu bulunduğu davalı Parti’nin terör örgütü ile ilişkisini ortaya koymaktadır.

 Nitekim, Murat Avcı hakkındaki kamu davasında Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, söz konusu Mahkemenin 11.3.2008 günlü, E.2008/29, K.2008/74 sayılı kararıyla sanığın 16.5.2006 tarihinde DTP Batman İl Başkanlığının 1. Olağan Genel Kurul toplantısında yaptığı konuşmada yasadışı PKK terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’ın siyasi irade olarak kabul edilip Kürt sorunun çözümünde muhatap olarak alınması gerektiğini ifade etmek suretiyle üzerine atılı, basın yoluyla örgütün veya amacının propagandasını yapmak suçunu işlediği sabit kabul edilerek TCK’nun 220/8. maddesi uyarınca 1 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 23- Murat Daş’ın Eylemi

 21.3.2007 tarihinde Valililikten izin alınarak yapılan Nevruz kutlamaları sırasında Murat Daş’ın ”şimdi hepinizi barış ve demokrasi şehitleri adına bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum…’ diyerek saygı duruşu yaptırdıktan sonra PKK terör örgütü liderine ait olduğu anlaşılan bildiriyi okuduğu ve ardından ‘Kürt halkı barış için tam 30 yıldır mücadele ediyor. Bu mücadelenin binlerce bedeli oldu. Kürt halkının artık bedel vermeye acı çekmeye tahammülü yoktur. Biz barış dedik bizi zehirlediler. Önder Apo kürt halkının kırmızı çizgisidir ve onun acı çekmesi tüm Türkiye’nin acı çekmesidir diyoruz ve nevroz coşkusunu yaşayan siz yurtsever halkımızı en gelişmiş devrimci duygularımızla selamlıyor, nevrozunuzu Sema Yüce, Mazlum Doğan ve önder Apo’nun sıcaklığıyla kutluyoruz’ şeklinde konuşmalar yaptığı soruşturma evrakı ile olay ve açıklamalara ilişkin görüntülerin yeraldığı CD’lerden anlaşılmıştır.

 Davalı Parti’nin kurucu üyesi ve Ağrı İl Teşkilat yönetiminde görevli Murat Daş’ın terör örgütü mensuplarından ‘barış ve demokrasi şehidi’ olarak bahsetmesi ve onlar için topluluğu saygı duruşunda bulunmaya davet etmesi, terör örgütü başına ait olan bildiriyi okuması ve konuşmasında Kürt halkının mücadelesinden bahsetmesi, terör örgütü başının Kürt halkının kırmızı çizgisi olduğunu ve nevruzu onun sıcaklığıyla kutladıklarını ifade etmesi, adı geçen kişi ve dolayısıyla mensubu bulunduğu davalı Parti’nin terör örgütü ile olan yakınlığını ortaya koymaktadır.

 Nitekim, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda, Murat Daş’ın iddianamede belirtilen eylemi sabit görülerek, söz konusu Mahkemenin 16.8.2007 günlü, E.2007/156, K.2007/140 sayılı kararı ile terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan dolayı 3713 sayılı Yasa’nın 7/2. ve TCK’nun 62. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 24- Musa Farisoğulları, Nejdet (Necdet) Atalay ve Hilmi Aydoğdu’nun Eylemleri

 14.2.2006 tarihinde DTP Diyarbakır İl yönetimi tarafından, Abdullah Öcalan’ın Kenya’dan ülkemize getirilişini protesto etmek amacıyla yürüyüş, basın açıklaması ve oturma eylemi organize edildiği, terör örgütü elebaşısı lehine slogan atılmasının sağlandığı ve DTP Diyarbakır il yönetim kurulu üyesi Hilmi Aydoğdu tarafından okunan basın açıklaması metninde; ‘Ortadoğu’ya yapılan en büyük müdahalelerden biri de; 15 Şubat 1999’da sayın Abdullah ÖCALAN’ın uluslararası bir komplo ile kaçırılarak Türkiye’ye teslim edilmesi olayıdır…

 Fakat hepimizin izlediği üzere sayın ÖCALAN’ın tek taraflı çabasıyla bu hesap şimdilik tutmadı, şimdilik diyoruz çünkü; sayın ÖCALAN’ın koşulları her geçen gün daha da ağırlaştırılmakta, tecrit içinde tecrite tabi tutulmaktadır…

 Sayın ÖCALAN yakaladığı her fırsatta bu uluslararası oyunu anlatmaya, teşhir etmeye çalıştı. Buna karşı barışta ısrarcı olunması gerektiğini, Kürt sorununda çözümsüzlükte ısrar edilmesinin krizi derinleştireceğini vurguladı…

 Sayın Öcalan’ın bu tutumu sayesinde Türkiye’de en kritik dönemde cumhuriyet tarihinin en büyük gelişmelerini tetiklemiş ve Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerinin önünü açmıştır…

 Herkes gibi sizler da biliyorsunuz ki Kürt halkının sayın ÖCALAN’a dair hassasiyetleri yüksektir…

 Sayın ÖCALAN’ın koşullarının bir an önce düzeltilmesi gerektiğine inanıyoruz. ÖCALAN’ın son olarak sunduğu barış perspektifinin tarihi bir fırsat sunduğunu ve mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz…’şeklinde terör örgütü liderini övücü ibarelere yer verildiği, basın açıklaması sırasında adı geçenler Nejdet Atalay ve Musa Farisoğulları’nın da Hilmi Aydoğdu ile birlikte hareket ettikleri, basın açıklaması metnini adı geçenlerin birlikte hazırladıkları,gösteri sırasında ‘sayın Öcalan siyasi irademdir’ şeklinde pankart açıldığı, ‘Öcalan, Öcalan’, biji serok apo’, ‘selam selam imralıya bin selam’, ‘disa disa serhildan serokome öcalan-(yine yine başkaldırı, başkanımız Öcalan), dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’ , ‘vur de vuralım, öl de ölelim’, ‘kahrolsun 15 şubat komplosu’, ‘hepimiz aponun fedaisiyiz’ şeklinde sloganlar atıldığı, kolluk kuvvetlerinin ikazlarına rağmen bu tür olayların devam ettiği soruşturma evrakı, olay tutanakları, basın açıklaması, yürüyüş ve eylemler sırasında çekilen görüntülerin yeraldığı CD’lerden anlaşılmıştır.

 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesinde gösterilen eylemi gerçekleştiren Musa Farisoğulları, Nejdet Atalay ve Hilmi Aydoğdu olay tarihi itibariyle DTP Diyarbakır il yönetim kurulu üyesi sıfatını taşımaktadırlar. Basın açıklamasındaki beyanlar, terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ı övmeye ve terör örgütüne destek sağlamaya yönelik ifadeler, adı geçenlerin mensubu bulundukları davalı Parti ile terör örgütü arasındaki arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır.

 Nitekim Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda, Musa Farisoğulları, Nejdet Atalay ve Hilmi Aydoğdu’nun bu eylemleri suçu ve suçlu övme suçu kapsamında değerlendirilerek, söz konusu Mahkemenin 30.11.2007 günlü, E.2006/245, K.2007/405 sayılı kararı ile adı geçenlerin TCK’nun 215/1 ve 63/1 maddeleri uyarınca beşer ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına karar verilmiştir.

 25- Mustafa Tuç’un Eylemi

 4.9.2007 tarihinde DTP Gaziantep İl Başkanı Mustafa Tuç’un ölen bir teröristin cenaze töreninde yaptığı konuşmada ”ilk başta bütün Kürdistan şehitleri adına sizleri bir dakika saygı duruşuna davet ediyoruz’yıllardan beri devam eden bir savaş vardır. Biz bu savaş uğruna nice canlar verdik ve nice canlar vermeye de devam ediyoruz. Dün 11 tane şehit verdik, daha sonra 8 tane şehit verdik, onlardan önce de 4 tane şehit verdik, yine Van’da 2 tane şehit verdik, bugün ise yine acı bir haber geldi İran’da 3 tane şehit verdik, ama halkımızın başı sağ olsun diyorum, biz şehit verdikçe yani Türk Devleti yıllardan beri diretiyor. Biz sürekli barış diyoruz ama ne yazık ki Türk Devleti imha ve inkara devam ediyor, biz bu tutumumuzu devam ettireceğiz. Biz sürekli şehitlerimize bağlılığımızı bildireceğiz” şeklinde terör örgütünü ve mensuplarını övücü beyanlara yer verdiği, orada bulunan kalabalığı ölen teröristler adına saygı duruşuna davet ettiği, konuşma sırasında orada bulunanların ‘şehitler namırın(şehitler ölmez), ‘Öcalan Öcalan’, ‘bıji serok apo(yaşasın önder apo), ‘başbakan şaşırma bizi dağa kaçırma’, ‘katil Erdoğan’, ‘barışa uzanan eller kırılsın’, ‘pkk halktır halk burada’, ‘geliyor geliyor apocular geliyor’, ‘intikam intikam’, ‘selam selam İmralıya bin selam’, ‘barışın bekçisi İmralıda’ şeklindeterör örgütü ve lideri lehine slogan attıkları, terör örgütünün bayrağını ve örgüt liderinin resmini taşıdıkları soruşturma evrakı, olay tutanakları ve çekilen görüntülerin yeraldığı CD’lerden anlaşılmıştır.

 DTP Gaziantep İl Başkanı Mustafa Tuç’un toplantı sırasındaki tutumu ve kalabalığa karşı yaptığı konuşmada söylediği sözler bir siyasi parti temsilcisinden ziyade bir terör örgütü mensubunun davranış ve ifadeleri gibidir. Adı geçen şahsın sıfat ve pozisyonu, eylemin ağırlık ve etkileri gözetildiğinde bu eylem, adı geçen şahıs ve dolayısıyla mensubu bulunduğu parti ile terör örgütü ve eylemleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır.

 Nitekim Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, söz konusu Mahkemenin 24.3.2008 günlü, E. 2007/289, K. 2008/77 sayılı kararıyla adı geçenin eylemi sabit kabul edilerek terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan dolayı 3713 sayılı Yasa’nın 7/2. ve TCK’nun 62. maddeleri uyarınca 10’ar hapis cezası ile cezalandırılmalarına karar verilmiştir.

 26- Nurettin Demirtaş’ın Eylemi

 26-28.10.2007 tarihlerinde DTP Diyarbakır İl Binası içerisinde DTP milletvekilleri, çevre il ve ilçelerden gelen DTP belediye başkanları ve delegelerin katılımıyla Demokratik Toplum Kongresi adı altında bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantı sırasında DTP Genel Başkan Vekili Nurettin Demirtaş tarafından okunan basın bildirisinde; ”Kongremiz Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın Kürt sorununa demokratik çözüm yaklaşımının son derece belirleyici olduğu sonucuna varmıştır’ Yıllardan beri Türk ve Kürt toplumu açısından bu iki eğilimi görüp, tüm zorluklara rağmen Kürt halkı adına çözüm yolunun demokrasiden, barıştan ve bir arada yaşamadan yana geliştiren kürt halk önderi Abdullah Öcalan’a yönelik İmralı uygulamaları çözümün önünü kapattığı gibi, tarihsel kardeşlik duygularına da büyük zarar vermiştir. Bu nedenle, kongremiz kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan başka bir yere nakli ile sağlık sorunlarının giderilmesi için tedavi sürecinin başlatılmasının, toplumsal barış için rolünü oynayabileceği şekilde halkla bağ kurabileceği bir ortam yaratılmasının Kürt halkı kadar, Türkiye demokrasi açısından da son derece yaşamsal olduğu sonucuna varmıştır’ Merkeziyetçi-ulus devlet sistemi kültürel farklılıkları yok sayan sonuçlara yol açtığı gibi Türkiye’de yaşayan tüm toplumsal kesimlerin özgürlük, eşitlik talepleri ile sosyal ve ekonomik sorunlarını çözümsüz bırakan büyük dengesizlikler ortaya çıkarmıştır. ‘Kongremiz bu temelde Türkiye’deki siyasi-idari yapılanmanın köklü bir reformla ele alınarak değiştirilmesini kaçınılmaz görmektedir’.en akılcı model olarak tanımladığımız ‘demokratik özerkliğin’ hayata geçirilmesi açısından yeni Anayasa çalışması da dikkate alınarak siyasi ve idari yapılanmada köklü bir reforma gidilmesi gerekmektedir’.Bu idari modelde adem-i merkeziyetçilik işletilerek birbiri ile yoğun bir şekilde sosyo-kültürel ve ekonomik ilişki içerisinde bulunan İlleri kapsayan ve İl Genel Meclislerine benzer bir şekilde seçim ile iş başına gelen bir bölgesel meclis, merkezi hükümet adına dış işleri, maliye ve savunma hizmetleri ile merkezi ve bölge yönetimlerince birlikte yürütülecek emniyet ve adalet hizmetleri hariç eğitim, sağlık, kültür, sosyal hizmetler, tarım, denizcilik, sanayi, imar, çevre, turizm, telekomünikasyon, sosyal güvenlik, kadın, gençlik ve spor gibi hizmet alanlarından sorumlu olacaktır’ Bu yapı federalizmi ya da etnisitiye dayalı özerkliği ifade etmez; merkezi yönetimle iller arasında kademelendirilmiş demokratik bir yeni idari takviyedir. Bölgelerin her biri o bölgenin özel adı veya bölge meclisinin yetki sınırları içinde bulunan en büyük ilin adıyla anılacaktır’Türkiye’de kurulacak Bölge Meclisleri ‘ki sayısı 20-25 olabilir- TBMM ile İller arasında işleri kolaylaştıran, halkın yönetimine daha fazla katılımını sağlayan çağdaş, demokratik bir idari ve siyasi yapılanmadır’ şeklinde ifadelere yer verilmiştir.

 Bildiride yer alan PKK terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’dan ‘kürt halkı önderi’ olarak söz edilmesi, bu kişinin İmralı cezaevinde kalmasının tecrit uygulaması olarak nitelendirilmesi, başka bir yere naklinin sağlanması, sağlık sorunlarının giderilmesi ve kürt sorununa demokratik çözüm yaklaşımında belirleyici bir role sahip olduğu şeklindeki ifadeler, terör örgütünün propagandası niteliğinde beyanlar olup, davalı Parti ve Genel Başkan Vekili statüsünü taşıyan mensubunun terör örgütü ile bağlantısını ortaya koymaktadır.

 27- Orhan Miroğlu’nun Eylemi

 25.3.2007 tarihinde aralarında DTP’nin de bulunduğu sivil toplum örgütleri tarafından Ankara’da Abdi İpekçi Parkında organize edilen gösteride söz alan DTP Genel Başkan Yardımcısı Orhan Miroğlu’nun konuşmasında ‘Ne Demirci Kawaları unutacağız, ne de Diyarbakır Cezaevinde hayatını Nevroz ateşine sunan devrimcileri unutacağız’ burada anısını saygıyla anacağız, Mazlum Doğanları ve başka devrimci arkadaşlarımızı’ Önce Türkiye’nin fay hatlarından sözetmek istiyorum. Evet çok açık ve bellidir ki Türkiye’nin bir fay hattı var. Sayın Öcalan’ın sağlığıyla oynanmaz, bu bir fay hattıdır’ çünkü Öcalan herhangi bir tutuklu değildir. Fikirleriyle yüzbinlerce insanı etkileyen bir insandır Ve onun sağlığı elbette ki toplumsal bir kaygı ve toplumsal bir meseledir.’ Hükümetten talebimiz şudur, yaptırdığınız incelemeleri ve sağlık incelemelerini kamuoyuna tıbbi gerekçeleriyle açıklayın. Eğer buna gücünüz yüreğiniz yetmiyorsa bu halde bu ülkenin bağımsız tabipler birliğinin bir heyetle İmralı’da bir sağlık araştırması ve sağlık taraması yapmasına izin verin. Bu talebimiz bakidir ve günceldir arkadaşlar’ şunu çok iyi biliyoruz ki PKK bu ülkenin gerçekliğidir’ sevgili arkadaşlar elbette PKK’lı burada ve siz PKK’sınız, DTP de sizsiniz’‘ şeklinde terör örgütü lideri ve mensuplarını övücü beyanlara yer verdiği, orada bulunan kalabalığın ellerinde ‘sağlığın sağlığımızdır’, ‘barış dedik zehirlendik, zehirin panzehiri olacağız’, ‘sana can feda’, ‘nevruz ateşini yükselttin’, ‘dişe diş kana kan, seninleyiz Öcalan’ ibareli dövizler taşıdıkları ve ‘bıji serok apo (yaşasın önder apo), ‘dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’, ‘selam imralıya bin selam’, ‘gençlik aponun fedaisidir’, ‘yaşasın Öcalan’, ‘be serok jiyan na be (başkansız yaşam olmaz)’, ‘geliyor geliyor, apocular geliyor’, ‘öcalansız dünyayı başınıza yıkarız’, ‘nevroze agire zerdeşte’, ‘dise dise serhildan serakoma öcalan (yine yine isyan başkanımız Öcalan)’ şeklinde terör örgütü ve elebaşısı lehine sloganlar attıkları, ‘barışa uzanan eller kırılsın’, ‘PKK halktır halk burada’, ‘geliyor geliyor apocular geliyor’, ‘intikam intikam’, ‘selam selam İmralıya bin selam’, ‘barışın bekçisi İmralıda’ şeklindeterör örgütü ve lideri lehine slogan attıkları, terör örgütünün bayrağını ve örgüt liderinin resmini taşıdıkları soruşturma evrakı, olay tutanakları ve çekilen görüntülerin yeraldığı CD’lerden anlaşılmıştır.

 DTP Genel Başkan Yardımcısı sıfatını taşıyan Orhan Miroğlu’nun yaptığı konuşmada söylediği ”sevgili arkadaşlar elbette PKK’lı burada ve siz PKK’sınız, DTP de sizsiniz’‘ biçimindekisözlerle PKK ile DTP’nin özdeş olduğu açıkça ifade edilmiştir. Bu sözler, bir siyasi parti temsilcisinden ziyade bir terör örgütü mensubunun ifadeleri biçimindedir. Adı geçen şahsın sıfat ve pozisyonu, eylemin ağırlık ve etkileri gözetildiğinde iddianamede belirtilen bu eylemin DTP Genel Yönetiminde bulunan bu şahıs ve dolayısıyla mensubu bulunduğu parti ile terör örgütü ve eylemleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır.

 Nitekim, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesince E.2007/243 sayılı dosyası üzerinden yapılan yargılama sonucunda Orhan Miroğlu’nun eylemi silahlı PKK terör örgütünün propagandasını yapmak suçu kapsamında değerlendirilmiş ve adı geçenin 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2. ve 5237 sayılı TCK’nun 62. maddeleri gereğince 2 yıl 1 ay süreyle hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 28- Sedat Yurtdaş (Yurttaş)’ın Eylemi

 DTP Genel Başkan yardımcısı Sedat Yurtdaş 11.1.2006 tarihinde terör örgütünün yayın organı ROJ TV’nin ‘Gündem’ isimli programına katılarak burada terör örgütünün elebaşısı Öcalan için ‘sayın’ sıfatını kullandığı ve kendisine engeller çıkarıldığından bahsettiği, konuşmasında ‘zorluklarla, zulümlerle bu 30-40 yılın sonunda Kürtler öldürülüyor. Kürtler tankla, tüfekle, topla, askerlerle ve saldırılarla imha ediliyor’ Türk generalleri sözde federal kürdistanın kurulmasında bizim de payımız var diyorlar’1952’ye kadar il, ilçe, köy, ağaç, çimen, toprak ne varsa hepsinin isimlerini değiştirdiler. Yani o isimler bir daha Kürtçe isimlerle kabul edilsin’. Amed (Diyarbakır) bu yüzden merkez olmuş, Hevler merkez olmuş. İnanıyorum ki Süleymaniye de bir merkez olacak. İstesin veya istemesin kendini Kamışlo ve Mahabat’a kadar yetiştirecek’ şeklinde beyanlarda bulunduğu dosyadaki belgeler, CD ve çözüm tutanaklarından anlaşılmıştır.

 Eylemi gerçekleştiren şahıs DTP Genel Başkan yardımcısı sıfatını taşımakta ve bu konuşmaları terör örgütünün yayın organı olan televizyon kanalındaki yayına bağlanmak suretiyle yapmaktadır. Bu durum ve söylenen sözlerin içerik ve etkileri gözetildiğinde eylemin terör örgütü ile eylem sahibi ve mensubu bulunduğu davalı Parti arasındaki mevcut ilişkiyi ortaya koyduğu sonucuna varılmaktadır.

 Nitekim, Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda, sanığın terör örgütü liderine yönelik ‘sayın’ ifadesini kullanması suç ve suçluyu övme suçu kapsamında sabit görülerek, söz konusu Mahkemenin 18.2.2007 günlü, E.2006/364, K.2007/46 sayılı kararı ile suç ve suçluyu övmek suçundan dolayı adı geçenin TCK’nun 215/1 maddesi uyarınca 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 29- Selim Sadak’ın Eylemi

 DTP üyesi Selim Sadak, 23.4.2006 tarihinde DTP Genel Merkezini temsilen katıldığı DTP Nusaybin İlçe Teşkilat binasının açılışında bir kısmını Kürtçe olarak yaptığı, ‘biji serok apo’ sloganları ile desteklenen konuşmasında ‘Sizlerin huzurunda bu anlamda yaşamını yitiren sevgili hocam Musa Anter’in şahsında tüm demokrasi şehitlerinin huzurunda saygıyla sevgiyle eğiliyorum. Kendilerine selamlarımı sunuyorum. Bizi bugünlere taşıyan hak ve özgürlükleri için kürt halkının hak ve hukuku için yaşamını cezaevinde geçiren ve zindanlara hapsedilen tüm siyasi tutsakları sayın Öcalan’ın şahsında saygıyla selamlıyorum’Denenmeyen çareleri denesinler, 1992’lerde operasyonlar düzenlediler, yurt içerisinde operasyonlar düzenlediler, yine sorun çözülmedi’Bu halkın üzerine gülleler yağdırmak değil, kendi yurttaşlarına kendi halklarına, kendi halkına operasyonlar düzenlemek ve uygulamakla bu sorunlar çözülmüyor’ şeklinde beyanlarda bulunmuştur.

 Genel Merkez adına hareket eden bir görevlinin ilçe teşkilatının açılışındaki terör örgütünü ve başını destekleyen beyanları, kişinin ve mensubu olduğu davalı Parti’nin terör örgütü ile ilişkisini ortaya koymaktadır.

30- Ahmet Ertak’ın Eylemi

 07 Eylül 2007 tarihinde DTP’li Şırnak Belediye Başkanı Ahmet Ertak’ın Şırnak’ta Fransız haber ajansı ‘France 24’ kanalına verdiği görüntülü röportajda ”PKK Kürt halkını destekliyor, biz de kürt halkını destekliyoruz, PKK’yı desteklemek lazım, demokrasi, adalet ve davamız için sonuna kadar gideceğiz. Türk makamlarına sesleniyorum; bize, kültürümüze saygı duyulduğu takdirde, biz de saygı duyarız. Eğer Türk ordusunun operasyonları sona ererse PKK da silah bırakacaktır” şeklinde ifadeler kullandığı,röportajın yayınlandığı çeşitli TV kanallarından elde edilen görüntülere ilişkin çözüm tutanakları, Ankara Kriminal Polis Laboratuarında yaptırılan ekspertiz raporu ve bilirkişi inceleme raporlarından anlaşılmıştır.

 Şırnak Belediye Başkanı olan Ahmet Ay’ın kullandığı sözlerin açıkça terör örgütüne destek mahiyetinde bulunduğu konusunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır.

31- Ayhan Ayaz’ın Eylemi

 DTP Iğdır il teşkilatı üyesi olan Ayhan Ayaz’ın 20.3.2007 günü gece saatlerinde Iğdır il merkezinde bulunan ev ve işyerlerinin duvar ve kepenkleri üzerinesprey boya ile ‘PKK’, ‘HPG’, ‘apocuyuz’ ve ‘Öcalan’ yazılarını yazdığının güvenlik kuvvetlerince tespit edildiği, ayrıca terör örgütü mensupları ile temasa geçerek molotof kokteyli yapma eğitimi aldığı, terör örgütü mensuplarından aldığı talimatlar doğrultusunda arkadaşlarını bilgilendirdiği, dosyadaki deliller ve bu kişinin adli makamlar huzurunda verdiği ikrara dayalı ifadelerden anlaşılmıştır.

 Nitekim, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda da bu kişinin eylemleri terör örgütünün propagandasını yapma ve terör örgütüne yardım etme suçu olarak kabul edilmiş ve söz konusu Mahkemenin 25.9.2007 günlü, E.2007/150 ve K.2007/155 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 5., 7/2., 220/7 ve TCK’nun 314/2 maddeleri uyarınca sonuç olarak 6 yıl 13 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir.

 DTP Iğdır İl teşkilatı üyesi olan Ayhan Ayaz’ın terör örgütü mensuplarıyla işbirliği yapması ve terör örgütünün propagandasını yapma eylemini bizzat gerçekleştirmesi, bu kişinin ve üyesi olduğu davalı Partinin PKK terör örgütüyle olan ilişkisini ortaya koymaktadır.

VIII- ESASIN DEĞERLENDİRİLMESİ

 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının kapatma isteminde özetle; davalı Demokratik Toplum Partisi’nin terör örgütü tarafından kurdurulduğu ve yönetildiğine dair bilgiler, gerçekleşen eylemler ve kesinleşmiş mahkeme kararları ile Yerel Cumhuriyet Başsavcılıklarında devam eden hazırlık soruşturmalarına ve mahkemelerde açılmış bulunan kamu davalarına konu olan ve parti üyeleri tarafından gerçekleştirilen eylemler ve sarfedilen beyanlar ile Parti tüzük ve programındaki kimi anlatımlar dikkate alındığında, terör örgütü ve mensuplarını taban olarak muhatap aldıkları halde terör örgütü olarak adlandırmadıkları, Parti binalarının örgüt kampı haline getirildiği, örgütün propagandaları ile halkı kin ve düşmanlığa teşvik eden beyanlarda bulunulduğu, terör örgütünün yayın organı olan ROJ TV isimli televizyon yayınlarına katılındığı, toplantı ve gösterilerde slogan, resim ve pankartlar kullanılarak şiddet görüntülerinin oluşturulduğu, esnafın dükkanlarını kapatmaları yönünde teşvik ve tehdit edildiği, partililerin örgüt kamplarında eğitildiği, örgüt üyelerinin Parti’de yönetici konumuna getirildiği, böylece davalı Parti’nin birçok il ve ilçe teşkilatı başkan ve üyelerinin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlarda bulundukları ve bu eylemlerinin Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda belirtilen odak halini oluşturduğu, bu nedenle davalı Parti’nin kapatılması gerektiği ileri sürülmüştür.

 Davalı Parti savunmasında özetle; kapatma davası dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtların hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadığını, yürütülen soruşturmaların birçoğunun sonuçlanmadığını, sonuçlananlardan birçoğunun beraatle neticelendiğini, iddianamede belirtilen konuşma ve açıklamaların ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, bu nedenle hükme esas alınamayacağını, Türkiye’nin başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere kimi uluslararası sözleşmeleri kabul ettiğini, iç hukuk normu ile ulusalüstü norm arasında bir çatışma söz konusu olduğunda mahkemelerin ulusalüstü normu doğrudan uygulaması gerektiğini, ulusalüstü normların iç hukuka üstün ve bağlayıcı olduğunu, Parti’nin hiçbir şekilde Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerin odağı haline gelmediği gibi, PKK terör örgütü ile de bir bağlantısının bulunmadığını, Parti olarak PKK aleyhine beyanda bulunmaya zorlanmalarının düşünce ve kanaat özgürlüğüne aykırı olduğunu, bu konuda susma haklarının bulunduğunu belirterek davanın reddini istemiştir.

 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dava, kapatılması istenen davalı Demokratik Toplum Partisi’nin Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği ileri sürülerek açıldığından, öncelikle konuya ilişkin Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu ve ilgili uluslararası sözleşmelerin incelenmesi gerekli görülmüştür.

 Anayasa’nın Başlangıcının 1. ve 5. paragraflarında Devletin bölünmez bütünlüğü ilkesine vurgu yapılmış, 3. maddesinin birinci fıkrasında, ‘Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir’; 5. maddesinde, ‘Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini… korumak’(tır)‘; 14. maddesinin birinci fıkrasında, ‘Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz’ denilmiş, ayrıca 26., 28., 58., 81., 103., 118., 122. ve 130. maddelerinde de bölünmez bütünlük ilkesine yer verilmiştir.

 Siyasi partilerin uyacakları esasları belirleyen Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında, ‘Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak halinde geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.’ hükmü yer almaktadır.

 Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında ‘Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez’ denilmektedir.

Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında öngörülen kapatma nedenleri, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin ilk fıkrasının (a) bendinde aynen tekrar edilmiş, bu nedenlerden bir bölümü SPK’nun 78, 80 ve 81. maddelerinde de yeralmıştır.

 Anayasa’nın 68. maddesinin birinci fıkrasında, vatandaşların siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahip olduğu belirtildikten sonra ikinci fıkrasında siyasi partilerin, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu vurgulanmıştır.

 Demokratik rejimin olmazsa olmaz koşulu sayılmaları nedeniyle siyasî partiler Anayasa’da özel olarak düzenlenmiş, 68. maddenin üçüncü fıkrasında siyasî partilerin önceden izin almadan kurulacakları ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürecekleri belirtilmiştir. Böylece, siyasî partilerin diğer tüzelkişilerden farklı olarak kuruluş ve faaliyetlerine ilişkin esaslar anayasal güvenceye kavuşturulmuş, kapatılmalarına yol açabilecek nedenler ise Anayasa’nın 14. maddesinde yer alan; ‘Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.

 Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.’ şeklindeki düzenleme de gözetilerek tek tek sayılmış, yasa koyucuya bunların dışında düzenleme yapmaya elverişli bir alan bırakılmamıştır.

 Belirtilen düzenlemelerle Anayasakoyucu siyasî partilerin varlıklarını sürdürmelerini esas alıp, kapatılmalarını ise ayrık durumlarla sınırlı tutarak, öncelikle demokratik rejimin, sağlıklı biçimde yaşatılmasını amaçlamış, ancak korunması gereğini de göz ardı etmemiştir.

 Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasında, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin yasa hükmünde olduğu ve yasalarla farklı hükümler içermesi nedeniyle doğacak uyuşmazlıklarda uluslararası sözleşme hükümlerinin esas alınacağı öngörülmektedir. Türkiye’nin hukuk düzeni ile çağdaş demokrasilere egemen ilke ve uygulamalar arasında koşutluğun sağlanmasını amaçlayan bu kural, kurucu üyesi ya da üyesi bulunduğumuz uluslararası kuruluşlarca oluşturulmuş temel hak ve özgürlük standartlarının dikkate alınmasını gerekli kılmaktadır. Anayasa’nın somut kuralları, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin içtihatları ile Avrupa ortak standardını saptayan Venedik Komisyonunun belirlediği kriterlerle birlikte değerlendirildiğinde, bir yandan Anayasa’nın öngördüğü klasik demokrasi anlayışının gereği olarak siyasal özgürlüklerin güvence altına alınması sağlanırken, diğer yandan son çare olarak düşünülen siyasi parti kapatma yaptırımı ile demokratik düzenin korunması amaçlanmıştır.

 Siyasal iktidarın kaynağı, dolayısıyla egemenliğin sahibi ulus olmakla birlikte, ulusun kendine ait bir yetkiyi doğrudan kullanamaması, temsil ve aracı sorununu gündeme getirmektedir. Bu sorunun çözümü, ancak karmaşık toplumsal beklentileri ve gereksinimleri somutlaştıran, bunları iktidara yönelik genelleştirilmiş eylem programları biçiminde sunan ve halkın çoğunluğu tarafından tercih edilen, temelinde siyasal karar mekanizmalarını yönlendiren aracı organların mevcudiyetine bağlıdır.

 Toplumlar çok farklı düşünce ve tercihlerin hüküm sürdüğü, demokrasinin işleyişinde çatışabilir fikirlerin akışının sağlandığı yapılardır. Siyasal düzen ve bunun temel normları, hukuksal kurallar, toplumdaki çatışma ve farklılıkların barışçı yolda düzenlenmesine olanak verdiği sürece meşruiyetini korurlar. Bu meşrulaştırma işlevi toplumsal farklılıkların özgürce yaşanması, talep sahiplerinin özgürce örgütlenerek siyasal iktidara yönelmesi ve iktidar kullanımına katılmasıyla yerine getirilmiş olur. Esasen demokrasi toplumsal barışın ve özgürlüğün güvencesidir. Anayasa ise siyasal düzenin barışçı toplumsal taleplere açılmasını ve zaman içinde doğacak zorunlulukları karşılayacak yöntemleri barındıran temel kurallar bütünüdür. Kimi gerekçelerle farklı düşüncelerin siyasal yaşama yansıtılmasının engellenmesi demokrasiyle ve temsilde adalet ilkesiyle bağdaşmaz, çatışan farklı fikirlerin ürünü olan siyasi partilerin bu fikirleri tartışmaya açmaktan yoksun bırakılması ve başka yollarla tehlike savma refleksi demokratik siyasetle çelişki oluşturur.

 Siyasi partiler bu farklı düşünceleri örgütleyip, siyasi düzene yönlendirerek siyasal iktidar ile kendisine meşruiyet dayanağı sunan toplum arasında aracılık görevi de üstlenirler. Dolayısıyla siyasi partilerin hem sayısal olarak ve hem de program yönünden çoğulculuğunun sağlanması, demokratik meşruiyet için zorunludur. Bu nitelikleriyle siyasi partilerin Anayasa’nın 2. maddesindeki demokratik devlet ilkesini gerçekleştirip, demokratik siyaseti geliştirdikleri açıktır.

 Siyasi partilerin kendilerine göre öne çıkardıkları ülke sorunlarına ilişkin farklı çözüm önerileri getirmeleri, demokratik siyasi yaşamda üstlendikleri işlevin doğal sonucudur. Siyasi partiler devlet erkine yönelik toplumsal talepleri yalnızca dile getiren kurumlar değil, toplumsal direktifleri somutlaştıran, yorumlayan ve devlete yönlendiren yaşamsal kurumlardır. Bu nedenle siyasi partiler, Anayasa’nın konuya ilişkin kuralları ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ‘düşünce ve ifade’ ve ‘örgütlenme’ özgürlüklerini düzenleyen 10. ve 11. maddelerinin koruması altındadırlar.

 AİHM, genel olarak ‘bilgi’ ya da ‘fikirlerin’ şok edici, şaşırtıcı veya rahatsız edici olmasının, bu hakka yönelik herhangi bir müdahalenin haklı gösterilmesi için yeterli olmayacağını ancak, şiddeti yüceltecek şekilde kine dayalı sözlerin ise müsamaha ile karşılanamayacağını ifade etmektedir (Karatepe/Türkiye Davası, Başvuru No: 41551/98, Strazburg, 31 Temmuz 2007).

 AİHM’ne göre, ‘demokrasinin temel özelliklerinden birisi bir ülkenin karşılaştığı sorunları, taciz edici olsalar da, şiddete başvurmaksızın, diyalogla çözmesidir. Demokrasi ifade özgürlüğü ile beslenir. Bu ilişki altında, bir siyasal grubun, sadece bir devletin bir kısım halkının kaderini aleni olarak tartışmak istemesi ve demokratik kurallara saygı içinde, tüm ilgilileri tatmin edecek çözümler bulma amacı ile siyasal yaşama katılmak istemesi nedeni ile endişe duymamalıdır’ (Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri / Türkiye Davası, 30 Ocak 1998- 133/ 1996/ 752/ 951).

 Uluslararası yargı yerlerince belirtildiği ve Venedik Komisyonu’nun çeşitli tarihlerde kabul ettiği raporlarında da vurgulandığı üzere, siyasi partilerin şiddet kullanılmasını savunmaları veya anayasayla garanti altına alınan hak ve özgürlüklere zarar verecek şekilde demokratik anayasal düzeni yıkmak için politik bir araç olarak şiddeti kullanmaları veya aynı amaçları gerçekleştirmek için terör ve şiddete başvuran oluşumlarla birlikte hareket etmeleri ve onlara destek vermeleri halinde zorunlu bir tedbir olarak siyasi partilerin yasaklanması veya kapatılması makul görülebilir.

 Nitekim, teröre destek verdikleri ve terörü kınamayı reddettikleri gerekçesine dayalı olarak İspanyol yargı organlarınca kapatılmalarına karar verilen Herri Batasuna ve Batasuna Partilerinin yaptığı başvuruyu değerlendiren AİHM Beşinci Dairesi, 30 Haziran 2009 tarihli Herri Batasuna ve Batasuna / İspanya kararında özetle şu gerekçelerle Sözleşme’nin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır:

 – AİHM, otuz yıldan daha uzun süreden beri var olan terör ortamında ve diğer siyasal partilerin tamamı tarafından kınanmakta iken şiddeti kınamayı reddetmeyi terörizme üstü kapalı bir destek davranışı olarak görmüştür. Mahkeme, başvuran partilere izafe edilebilecek ve terörle uzlaşma sonucuna varacak birçok ciddi ve tekrarlanan eylem ve davranışın varlığını belirlemiştir. Mahkeme, her halükarda, partinin kapatılmasının terörün kınanmaması olgusuna da dayanmış olmasını Sözleşme’ye aykırı görmemektedir Zira, siyasetçilerin sadece eylemleri ve söylemleri değil, aynı zamanda belli durumlarda pozisyon alma olarak değerlendirilebilecek ve tamamen açık destek eylemi sayılabilecek eylemsizlikleri veya sessizlikleri de dikkate alınmalıdır.

– AİHM, başvuran siyasi partilere atfedilen eylem ve söylemlerin, bir bütün olarak ‘demokratik toplum’ kavramı ile çelişkili olduğunu değerlendirmiştir. Bu nedenle, İspanyol Yüksek Mahkemesi tarafından başvuranlara uygulanan ve İspanyol Anayasa Mahkemesi tarafından da onaylanan yaptırımın Devletlerin sahip olduğu takdir yetkisi çerçevesinde makul biçimde ‘sosyal olarak zorunlu bir ihtiyaca cevap verdiği’ sonucuna ulaşmıştır.

Bir siyasi partinin tüzüğü ve programı ile eylemlerinin Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında korunan ilkelere aykırılığı değerlendirilirken, Anayasa’nın siyasi partilere verdiği özel önemi vurgulayan diğer kurallarının da göz önünde bulundurulması gerekir. Bu nedenle, Anayasa’nın 69. maddesi uyarınca tüzük ve programlarındaki söylemleri ya da eylemlerinin, ancak Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında korunan ilkelere temel esasları itibariyle aykırı olması, bu ilkeleri ortadan kaldırmayı amaçlaması ve bu nitelikleriyle demokratik yaşam için doğrudan, açık ve yakın tehlike oluşturması durumunda siyasi partilerin kapatılmasına elverişli ağırlıkta olduğu kabul edilebilir.

 Ulusal düzenlemelerin yanısıra örgütlenme özgürlüğüne ve terörizme ilişkin kimi esaslar uluslararası sözleşmelerde de yer almaktadır.

 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin barışçı amaçlarla dernek kurma özgürlüğüne sahip olduğu belirtilmiş, ikinci fıkrasında ise, bu hakların kullanılmasına, ulusal güvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, genel sağlık ve ahlak veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için ancak yasalarla kısıtlamalar getirilebileceği, 17. maddesinde, sözleşme hükümlerinden hiçbirinin bir devlete, topluluğa veya ferde, sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesi veya sözleşmede belirtilenden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişme veya harekette bulunma hakkı sağladığı şeklinde tefsir olunamayacağı öngörülmüştür.

Paris Şartı’nda da:

 ‘Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.’ …

 ‘Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlal eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.’

 …

 ‘Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.’

 …

 ‘Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler’denilmiştir. Böylece, ırkçılık, etnik düşmanlık ve terörizm kınanmış, ülke bütünlüğü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğu uluslararası bir çağrı olarak kabul edilmiştir.

 Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde Viyana’da gerçekleştirilen ‘Dünya İnsan Hakları Konferansı’ sonunda yayımlanan Deklarasyon’da da, ‘Eşit Haklar’ ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükümete sahip egemen ve bağımsız bir devletin ülke bütünlüğünü ve siyasi birliğini kısmi veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eyleme izin verilemeyeceği gibi desteklenemeyeceği de vurgulanmıştır.

 14.9.2005 tarihli Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1624 sayılı Kararında ise; sadece teröristlerin değil terörizmi teşvik edenlerin de cezalandırılması için üye ülkeler yasal düzenlemeler yapmaya çağrılmakta, ayrıca bu eylemlerin haklılığını savunanlara, mazeret bulanlara ve onları yüceltenlere karşı gerekli önlemlerin alınması ve bunun yanı sıra terörle ilişkisi saptananlara ‘güvenli bölgeler’ yaratılmasının önlenmesi üye devletlerden istenmektedir. Kararda, ayrıca, ‘terör tanımı’ yapılmamakta, ancak ‘amacı ne olursa olsun, ne zaman olursa olsun ve kim tarafından yapılırsa yapılsın terörizm, güvenlik ve barışın bir numaralı tehdidi’ olarak kabul edilmektedir.

 Kökünü Latince ‘terrere’ sözcüğünden alan terör deyimi ‘korkudan sarsıntı geçirme’ veya ‘korkudan dehşete düşmeye sebep olma’ anlamlarına gelmektedir.

 Türkçe’deki karşılığı ‘yıldırma, korkutma’ olan terör kelimesi, ‘bir toplumda bir grubun halkın direnişini kırmak için meydana getirdiği ortak korku’ anlamını da içermektedir; keza terör sözcüğü ‘kamu otoritesini veya toplum yapısını yıkmak için girişilen korku ve yılgınlık saçan şiddet hareketleri’ olarak da tarif edilmektedir.

 Terör olgusu ideoloji, örgüt ve şiddet unsurlarını içermektedir. Buna göre, terörün öncelikle bir ideolojik alt yapısının olması gerekmektedir. Örgüt, benimsediği ideoloji doğrultusunda hareket etmekte, stratejisini buna göre belirlemektedir. Terör örgütlerinin siyasi eğitim adını verdikleri faaliyetlerin amacı, örgütün dayandığı temel ideolojiyi örgüt mensuplarına benimsetmek ve örgütün hedefleri doğrultusunda bilinçlendirmektir. Günümüzde terör örgütleri, dini, felsefi veya siyasi bir düşünce sistemini, belli bir etnik kökene mensubiyeti esas alarak ideolojilerini temellendirmekte ve hedef olarak rejim değişikliğini veya ülke toprakları üzerinde yeni bir devlet kurmayı amaçlamaktadırlar.

 Terörün diğer bir unsuru ise örgüt unsurudur. Örgüt; organize bir yapı içerisinde, aynı ideolojiyi benimseyen ve aynı hedefe yönelmiş kişilerden oluşur. Günümüzde terör örgütleri, çoğunlukla örgüt lideri ile ona bağlı üst düzey sorumlular ve daha alt düzeydeki bölge, il ve birim sorumlularından oluşmaktadır. Örgütsel yapılanmada illegal teşkilatlanma ve gizlilik esastır.

 Terörün en önemli unsuru ise, şiddet unsurudur. Terör örgütleri şiddeti, ideolojileri doğrultusunda belirledikleri hedeflere ulaşmada önemli bir araç olarak görmekte, ‘silahlı propaganda’ adı verilen terör eylemlerini, ülkenin anayasal düzenini değiştirmek için kaçınılmaz bir yöntem olarak benimsemektedirler. Terör örgütleri, gerçekleştirdikleri şiddet eylemleri ile topluma korku salarak, halkta bıkkınlık ve yılgınlık duygusu oluşturup, vatandaşın devlete olan güvenini sarsmayı ve kaos ortamı yaratmayı hedeflemektedirler.

 ‘Terör’ ve ‘terörizm’ birbirinden farklı kavramlardır. Buna göre, terörizm kavramı, terör yöntemlerinin siyasi bir amaçla örgütlü, sistemli ve sürekli bir şekilde kullanılmasını benimseyen bir strateji olarak terör kavramından ayrılmaktadır.

 Terör sözcüğü, dehşet ve korkuyu belirtirken terörizm, bu kavrama süreklilik ve siyasal içerik katmaktadır.

 Buradan hareketle terörizm, ‘Savaş ve diplomasi ile kazanılmayan sonuçları elde etmek, korkutmak ve itaat ettirmek için bir teoriye, felsefeye ve ideolojiye dayanılarak siyasi maksatlarla, iradi olarak terör ve şiddetin sistemli ve hesaplı bir şekilde kullanılması‘ şeklinde tanımlanmaktadır.

 Ansiklopedik tanımlarda ise terörizmin; ‘önceden belirlenmiş hedefleri elde etmek için şiddet kullanan, şiddete başvuran bir grubun veya partinin kullandığı metod’; ‘ihtilalci grupların giriştiği şiddet eylemlerinin tümü, tedhişçilik, bir hükümet tarafından uygulanan şiddet rejimi’; ‘siyasal bir hedefe ulaşmak amacıyla devlete, halka ya da bireylere karşı sistemli şiddet eylemlerine başvurma’ şeklinde karşılandığı görülmektedir.

 Terörizmin temel amacı, bir ‘dava’ya veya siyasal anlaşmazlığa dikkat çekilmesidir. Bu ‘dikkat çekme’ şiddet eylemleri neticesinde toplumda oluşturulan korku ve dehşet havası ile sağlanmaktadır.

 Terörizmin benimsediği bir diğer amaç, kargaşa yaratarak toplumun direnme gücünü kırmak, yerleşik sosyal ve siyasal düzenin arkasındaki halk desteğini şiddet yoluyla zayıflatmaktır.

 Terörizmin birtakım siyasi ve ekonomik çıkarlar sağlamanın aracı olarak kullanılması da mümkündür. Bu gibi durumlarda terörizm, sözü edilen çıkarların elde edilmesinde, hedef alınan ülke ve toplumda amaca uygun bir ortamın oluşmasına aracılık etmektedir.

 Terörizm, kimi durumlarda ise bir siyasi mücadele aracı olmaktan çıkıp, bir ülkenin bir başka ülkeyi zayıflatmak ve istikrarsızlaştırmak için kullandığı bir araç haline gelmektedir.

 Terörizmin, suikastten silah teminine, organize suç örgütleriyle işbirliğinden uyuşturucu ticaretiyle finans desteğine kadar her türlü aracı da kullandığı bir gerçektir.

 Terörizm kitlelere yönelik hedef gözetmeyen şiddet eylemleriyle, toplumun güven duygusunu ortadan kaldırarak, halkın can derdine düşmesini ve olaylara tepkisiz kalmasını amaçlar. Böylece kitleler terörizme karşı duyarlılıklarını yitirir, terörü kanıksar ve devletle toplum arasında güven açısından büyük bir uçurum oluşur.

 PKK/KONGRA-GEL isimli örgütün de yukarıda tanımlanan nitelikte bir terör örgütü olduğu hususunda uluslararası düzeyde bir anlayış birliğinin olduğu tartışmasızdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi makamlarınca açıklanan bilgi ve verilere göre;

Silahlı mücadele yoluyla Türkiye sınırları içerisinde bağımsız bir Kürt devleti kurmayı hedefleyen PKK (Kürdistan İşçi Partisi) 1978 yılında kurulmuş ve 1984 yılında kitlesel eylemlere başlamıştır.

PKK’nın 1984 yılından bu yana gerçekleştirdiği terör faaliyetleri sonucu aralarında masum siviller, öğretmenler ve diğer kamu görevlilerinin de bulunduğu 30.000 den fazla Türk vatandaşı hayatını kaybetmiştir. Söz konusu saldırılar büyük ekonomik kayıplara da yol açmıştır. Örgüt tarafından Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı 515 kez karakol saldırısı gerçekleştirildiği, sair silahlı çatışma, pusu, mayınlı tuzak kurma gibi asimetrik saldırı yöntemleriyle yapılan eylemler sonucunda 1984-2009 yılları arasında köy korucuları da dahil 6.300 den fazla Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu ile güvenlik görevlisi ve 25.000’in üzerinde sivil vatandaşın katledildiği belirlenmiştir.

Örgüt elebaşısı Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında yakalanmasının ardından, Örgüt, stratejisini değiştirdiğini, artık barışçıl yöntemleri benimseyeceğini ve siyasi mücadele yolunu izleyeceğini iddia etmeye başlamıştır.

‘Yeni ve meşru bir örgüt’ görüntüsü verme politikasına uygun olarak ve uluslararası kamuoyunu inandırmak amacıyla örgüt, ismini Nisan 2002’de KADEK (Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi) olarak değiştirmiş, PKK’nın tarihi görevini tamamladığını ve artık siyasi bir kuruluş olarak tanınmak istediğini ileri sürmeye başlamıştır. Ekim 2003’te örgüt ismini bu kez KONGRA-GEL (Kürdistan Halk Kongresi) olarak değiştirmiştir.

Belirtilen isim değişikliklerine rağmen örgütün liderlik kadrosu aynı kalmıştır. Murat Karayılan ve Cemil Bayık gibi PKK’nın kurucu ve önde gelenleri örgüt içerisinde önemli roller üstlenmeye devam etmektedirler. PKK/KONGRA-GEL’in önde gelen birçok yöneticisi örgüte mali kaynak sağlamak amacıyla uyuşturucu kaçakçılığı yapmak suçundan kırmızı bültenle aranan uluslararası tanınmış kişilerdir.

Diğer taraftan, bu iki isim değişikliği ve 1999’daki sözde strateji değişikliğinin ardından, örgüt silahlarını bırakma gibi temel konularda herhangi bir değişikliğe gitmemiş ve 2002 sonrasında da özellikle Güneydoğu Anadolu’da saldırılar düzenlemeye devam etmiştir.

2006 yılında şiddet eylemlerinin kitlesel eylemlerle desteklenmesi amacıyla, örgütçe önem atfedilen, 21 Mart Nevruz, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, 1 Eylül Dünya Barış günü gibi ulusal ve uluslararası kamuoyuna mal olmuş günlerde, özellikle 10’15 yaş arası çocuklar ve kadınlar ön saflara yerleştirilerek eylem ve etkinliklere ivme kazandırılmak istenmiştir.

Kitlesel eylemlerde yeterli desteği bulamayan örgüt bu defa, güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmalarda ölen terörist cenazelerinin defin işlemleri sırasında ve sonrasında güvenlik güçleriyle vatandaşları karşı karşıya getirerek sözde ortaya çıkacak olumsuz tablodan çeşitli örgütsel kazanımlar elde etme yoluna gitmiştir.

Militanlarını ve silahlarını hala muhafaza eden ve şiddete başvurma tehdidinde bulunmakta tereddüt etmeyen bir terör örgütünün sadece isim değişikliği yoluyla geçmişteki suçlarından arınacağını söylemek mümkün değildir.

 PKK terör örgütünün kuruluş süreci, amaç ve faaliyetleri, Abdullah Öcalan hakkında verilen mahkumiyet kararını onayan Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 22.11.1999 günlü, E.1999/1296 ve K.1999/3623 sayılı kararında ise şu şekilde belirlenmiştir: ”Bu örgüt başlangıçta üç yıl süre ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ‘Kürdistan Devrimcileri’, ‘UKO’cular’, ‘APO’cular” adı altında kadrolaşmış, 1977 yılından sonra sık sık silahlı eylemlere girişmiş, örgütün programı bizzat sanık Abdullah Öcalan tarafından kaleme alınarak, 21.11.1978 tarihinde Diyarbakır ili Lice ilçesi Ziyaret (Fis) köyünde yapılan 1.Kongrede kabul edilip yedi kişilik parti yürütme kurulu tarafından kuruluş bildirgesi hazırlanmış, 1978 yılından itibaren de merkezi örgütlenmeye yönelerek 1979 yılında Kürdistan İşçi Partisi adını almış ve genel sekreterliğine sanık getirilmiş, 15 Ağustos 1984 tarihinde ise H.R.K. (Hezen Rizgariye Kürdistan ‘ Kürdistan Kurtuluş Birliği) adı altında yeniden eylemlere başlamış ve 21 Mart 1985 tarihinde E.R.N.K. (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’ni oluşturmuş, yurtiçi ve yurtdışında legal ve illegal alanda gazete ve dergi çıkartılmak suretiyle yayın faaliyeti yürütülmüş, ayrıca MED TV. adı ile bir televizyon kanalı yayına sokularak örgütün propagandasının yapılması amaçlanmıştır. Örgütün mali kaynaklarını; vergilendirme, bağış, aidat adı altında toplanan paralarla, cezalandırma, gasp, soygun, silah ve uyuşturucu kaçakçılığından elde edilen gelirler teşkil etmiş, amacının ise; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hâkimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadele vererek devlet idaresinden ayırmak suretiyle, Kürdistan Devleti kurmak olup, ilk dönemde propaganda yoluyla halkı bilinçlendirmek, silahlı eylemlerle ordu teşkilatına, ekonomik hedeflere sabotajlar düzenlemek suretiyle devlet otoritesini zaafa uğratmak stratejisinin planlandığı belirlenmiş, bugüne kadar örgütün faaliyetlerine ilişkin bütün sorunların ve geleceğe yönelik planlama ile kapsamlı yapısal değişikliklerin ele alındığı geniş katılımlı çok sayıda kongre ve konferanslar gerçekleştirilmiştir.

 Başlangıçta Marksist-Leninist ideolojiyi benimsediğini açıkça dile getiren örgüt, dünya siyasi konjonktüründeki gelişmelere paralel olarak görüntüsünde de değişiklik yapma kararı almış, bu çerçevede 5. Kongrede öncelikle örgüt amblemindeki ”orak-çekiç”in çıkarılmasını kararlaştırmış; Parti, Ordu, Cephe bölümlenmesini benimseyip, parti olarak P.K.K. (Partiye Karkerani Kürdistan – Kürdistan İşçi Partisi), Cephe olarak E.R.N.K. (Kürdistan Kurtuluş Cephesi) ve Ordu olarak da A.R.G.K (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) şeklinde teşkilatlanıp, cephe ve ordunun, partinin çizdiği çerçevede hareket edeceği ilkesini benimsemiştir

 1970 yılında bölücü DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) ve THKP/C (Dev-Genç) gibi örgütlerden etkilenen Abdullah Öcalan liderliğindeki bir grup üniversite öğrencisi, Kürt milliyetçiliği ile Marksist-Leninist fikirlerin sentezi temelinde bir görüş yaratmaya çalışmış ve doğulu öğrencilerden oluşan sempatizanlarını bu yönde eğitmiştir.

 Kürtlerin ayrı bir ulus olduğunu, sömürge halinde yaşadıkları için bağımsız bir örgütlenmeye haklarının olduğunu savunan Abdullah Öcalan ve arkadaşları, bu doğrultuda sürdürdükleri faaliyet alanını 1976 yılında Ankara-Dikmen toplantısından sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine taşımışlardır.

 1977 yılı sonrasında Kürdistan Devriminin yolu isimli broşür ile mücadelenin taktik ve stratejisini ortaya koyan grup, fiilen silahlı eylemlere başlamıştır.

 27 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır Lice ilçesindeki ziyaret (Fis) köyünde gerçekleştirilen 1. Kongre ile grup ismini Partiya Karkerani Kürdistan (PKK) olarak benimsemiş ve 30 Temmuz 1979 tarihinde dönemin Adalet Partisi Şanlıurfa Milletvekili M. Celal Bucak’a yapılan saldırı ile örgüt kuruluşunu ilan etmiştir.

 12 Eylül 1980 hareketinin takip eden günlerde, Suriye üzerinden Lübnan’daki Filistin kamplarına ulaşan PKK grubu, Suriye ve Lübnan’da askeri ve siyasi eğitim çalışması ve propaganda ile örgütlenme faaliyetlerini sürdürmüş, Avrupa’da çeşitli sosyal-kültürel amaçlı dernekler oluşturarak ismini duyurmaya başlamıştır. Aynı tarihlerde Türkiye’den kaçarak Suriye’nin Şam şehrine yerleşen Abdullah Öcalan PKK örgütünü buradan yönlendirmeye başlamıştır.

 Bu dönemde PKK, Irak Kürdistan Demokrat Partisi ile ilişkiye geçmiş, bunun akabinde Suriye’de bulunan PKK mensuplarından bir kısmının Irak Kürdistan Demokrat Partisinin kontrolündeki Kuzey Irak’ta üslendirilmesi için anlaşmaya varılmış ve sonra birçok PKK elemanı gruplar halinde bölgeye aktarılmıştır.

 1984’te Şam’da gerçekleştirilen II. Kongre’den sonra kamplardaki mensuplarını gerilla savaşına hazırlayan örgüt stratejik savunma safhasından, stratejik denge safhasına geçmek için özellikle Güneydoğu Anadolu’nun Hakkari, Mardin ve Siirt illerini kapsayan alan içerisindeki askeri hedeflere karşı Kürdistan Silahlı Kuvvetleri (Hazen Rıgariya Kürdistan- HRK) adı altında cephe-ordu örgütlenmesinin ordu ayağının ön biçimini oluşturmuş ve 15 Ağustos 1984’te Eruh-Şemdinli ilçelerine yönelik saldırılar ile terör eylemlerine fiilen başlamıştır.

 Pusu, taciz atışı gibi silahlı eylemleri ile Güneydoğu bölgesinde etkili olmaya başlayan örgüt, bu avantajını çoğaltmak için 21 Mart 1985’te Nevroz Bayramını vesile ederek Cephe birimi olan ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’yi ilan etmiştir.

 1986 ila 1990 yılları silahlı eylemlerin tırmandırıldığı, kitle katliamlarının yaygınlaştığı yıllar olmuştur. Örgüt 26-30 Ekim 1986 tarihinde Lübnan Bekaa Vadisinde 3. Kongresini yapmış ve bu kongre sonucu HRK (Kürdistan Kurtuluş Birliği) adlı askeri kanadının ismini ARGK (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) olarak değiştirmiştir. Örgüt 3. Kongrede aldığı kararlar doğrultusunda eylemler sırasında kendilerine büyük zorluklar çıkaran köy koruculuğu sistemine karşı topyekün saldırıya geçmiş, birçok köy ve mezra basılarak genç kız ve erkekler topluca dağa kaçırılmış, birçok vatandaşımız öldürülmüştür.

 Örgüt 26 ila 31 Aralık 1990 tarihleri arasında gerçekleştirilen IV. Kongrede, 2000 yılına kadar bölgede bağımsız bir Kürdistan Devleti Kurmak için genel ayaklanmaların başlatılması kararını almıştır. Bu karar doğrultusunda Cizre-Nusaybin ve Silopi’de kitle olayları patlak vermiştir.

 Ağustos 1990 tarihinde meydana gelen Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta meydana gelen otorite boşluğundan yararlanarak, bu bölgede yerleşime ağırlık vererek eylemlerini yoğunlaştıran örgüt, 1992 yılında Kuzey Irak bölgesinde Kürdistan Ulusal Meclisini Toplama ve kurtarılmış bölgelerde ‘Savaş Hükümeti’ilan etme gibi ütopik hedeflere yönelmiş, ancak başarılı olamamıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin aynı yıl bölgeye düzenlediği askeri hareket sonucu ağır kayıplar veren örgüt, yeni arayışlara yönelmiş, Kuzey Irak Kürt Liderlerinden Celal Talabani ile işbirliği yaparak, yeniden toparlanmak amacıyla tek yanlı ateşkes ilan etmiştir. Bu kararın örgütte dağılma ve çözülmeye yol açacağını fark ederek 24 Mayıs 1993 tarihinde Bingöl-Elazığ karayolu üzerinde gerçekleştirdiği yol kesme eylemi ile yeniden silahlı eylemlerine başlamış, özellikle Güneydoğu yöresine basın kuruluşlarının girmesine engel olma, okul yakma ve öğretmenleri öldürme eylemleri ile bölgede devleti işlemez hale getirmeyi amaçlamıştır.

 Bu dönemde örgütün kitle desteğini arttırmak ve daha fazla kimseyi kullanmak amacıyla legal alanda kurulan Halkın Emek Partisi’nin kuruluşunu desteklediği, her düzeydeki birimlerinde yandaşlarının görev almasını sağladığı, ayrıca özgür halk, Yeni Ülke, Dilan ve Özgür Gündem gibi yayınlarla propagandasını yaptığı görülmüştür. 1990 genel seçimlerinde örgütün desteği ile Halkın Emek Partisi’nden parlamentoya giren Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan, Sedat Yurttaş, Zübeyir Aydar, Ahmet Türk, Sırrı Sakık gibi milletvekilleri gerek parlamentodaki faaliyetleri ve gerekse parlamento dışındaki faaliyetleri ile örgütün görüş ve düşüncelerini yansıtan tavır ve davranışlar içine girmeleri sonucu milletvekilliği dokunulmazlıkları kaldırılarak yargılanmış ve PKK örgütü adına faaliyetleri ispatlandığı gerekçesi ile mahkum olmuşlardır.

 Örgütün 1994 yılı içinde eylemlerini metropol kentlere ve turistik yörelere kaydırdığı, Yunanistan’ın desteği ile Türkiye’nin turizm gelirlerinde düşüşü hedeflediği görülmüş, ancak alınan tedbirler sonucu bir kaç münferit olay dışında başarılı olmadığı anlaşılmıştır.

 Ülke içinde gerçekleştirilen etkili operasyonlar ve 1995 yılında gerçekleştirilen ‘çelik hareketi’ sonucu örgütün eylemlerinde hızlı bir düşüş kaydedilmiştir.

 PKK örgütünün amacı; Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki toprakları Türkiye’den ayırarak Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak olduğundan, bunun gerçekleşmesi için uzun süreli bir halk savaşı stratejisi ile silahlı propagandayı benimsemiştir. Öncelikle halkı örgütleyerek silahlanmayı ve uzun sürecek bir gerilla savaşıyla nihai gayesine erişmeyi amaçlamaktadır.

(‘)

 PKK’nın gerçekleştirdiği ve sanığın da sorumluluğunu kabul ettiği eylemlerin her birinin, ulusal ve uluslararası hukuk literatüründe kabul edildiği üzere; doğrudan doğruya masum insanları hedef alan, kitleleri korkutup sindirmeyi amaçlayan nitelik ve nicelikte mutlak terör eylemleri olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır’

 Bu kararda da belirtildiği gibi, PKK terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak, Türk Ulusu’nu etnik kimlik esasına dayalı ‘Türk ve Kürt ulusları’ biçiminde ikiye bölmek ve ezilen halk olarak nitelediği Kürt kökenli vatandaşları, ayrı bir ulus olarak devletini kurma yolunda kanlı şiddet eylemlerine yönelttiği bir gerçektir.

 Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Divanı, Zana-Türkiye davası nedeniyle verdiği 25 Kasım 1997 günlü (69/1996/688/880) sayılı kararında, ‘PKK isimli örgütü amaçlarına ulaşmak için şiddet kullanan bir terörist örgüt’ kabul ederek, ‘Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesinde PKK’nın sivillere yönelik kanlı saldırılar düzenlediğini’ belirtmiş; Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin 25 Haziran 1998 tarihindeki toplantısında aldığı 1377 sayılı kararın 5. maddesi ile de PKK tarafından başlatılan ve Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan nüfusun yerlerinden edilmesine yol açan şiddet eylemleri ve terörizm sert bir biçimde kınanmıştır. Ayrıca, 13.12.2002 günlü, L 337/93 sayılı Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde yayımlanan 12.12.2002 günlü terörizme karşı savaşta alınan tedbirlerin uygulanması konusunda 2001/931/CFSP sayılı Ortak Posizyonu güncelleyen ve 2002/340/CFSP sayılı Ortak Pozisyonu iptal eden Konsey Ortak Pozisyonu’nda terörizme destek veren kişiler, gruplar ve örgütler belirtilmiş ve bu karara ekli listenin 2/14. maddesinde terörizmi destekleyen örgütler arasında PKK’ya da yer verilmiştir.

 2002 tarihli Konsey kararıyla 2001 tarihinde yayımlanan terör örgütleri listesine dahil edilen PKK terör örgütünün daha sonra ismini KONGRA’GEL olarak değiştirmesi üzerine Avrupa Birliği, 5 Nisan 2004 tarihinde güncellediği listeye bu terör örgütünü PKK/KONGRA-GEL olarak tekrar dahil etmiştir. Son yayımlanan Konsey Ortak Tutum belgesinde de bu örgüt önceki listelerde olduğu gibi PKK, KADEK ve KONGRA-GEL terör örgütü adlarıyla yer almaktadır.

 Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemler 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda da terör eylemleri olarak nitelendirilmiştir.

 Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesine aykırı olarak Türkiye Cumhuriyeti devletinin egemenliği altında bulunan ülke topraklarının belli bir bölümü üzerinde ayrı bir devlet kurmayı hedefleyen PKK/KONGRA-GEL isimli terör örgütü tarafından gerçekleştirilen eylemlerin de 3713 sayılı Yasa’nın kapsamına giren nitelikte terör eylemleri olduğu hususunda bir duraksama bulunmamaktadır.

 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesinde davalı siyasi parti üyelerince ve parti organlarınca gerçekleştirildiği iddia edilen eylemler ise, anılan terör örgütü ve bu örgütün elebaşısıyla işbirliği halinde hareket edilmesi, terör örgütünün propagandasının yapılması, bu örgütün varlığının ve eylemlerinin mazur ve meşru gösterilmeye çalışılması, terör örgütüne yardım ve destek sağlanması şeklindeki beyan ve fiillerden oluşmaktadır.

 Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal ve siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

 Türk Devletinin vatandaşları arasında özel ve kamusal alanda etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık sözkonusu değildir. Nitekim, Türk Milleti içinde yer alan farklı kökenden vatandaşlar arasında Türkiye’nin her yerinde yaşama, eğitim ve medeni haklar yanında seçme ve seçilme haklarından tam olarak yararlanma, istek ve başarılarına göre her türlü işte çalışma, dil ve kültürden faydalanma ve katkıda bulunma gibi konularda tam eşitlik anlayışı içinde hiçbir ayırım gözetilmemektedir. ‘Ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü’yle ilgili bu tarihsel oluşum tüm anayasalarımızda vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişme süreci içinde gerçekleşip kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan Türk Ulusu gerçeği ve olgusuna karşı ayrımcılığa, bölücülüğe, teröre ve sonuçta yok olmaya yol açacak eylemler kabul göremez.

 Anayasa’ya ve Siyasi Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Bu nedenle her iki yasal düzenleme ile de belirtilen değerlerin birlikte ve ödünsüz olarak korunması amaçlanmıştır.

 Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

 Bu bağlamda Anayasa’ya göre, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin hangi etnik gruptan olursa olsun Türk sayılması onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, devletine ‘Türk Devleti’, ulusuna ‘Türk Ulusu’ ve ülkesine ‘Türk Vatanı’ denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir. Bu nedenle, Anayasamıza göre siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır.

 Ulusal birlik, bireylerin etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir.

 Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içerir.

 Siyasi partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurabilecek her türlü eylemden kaçınıp, çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri anayasal ve yasal zorunluluktur. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü davranışın siyasi partiler için yasak olmasıdır.Ülkemizde yürürlükte bulunan Anayasa ve kanun hükümleri ile konuyla ilgili uluslararası temel belgeler ve AİHM içtihatlarıyla belirlenen esaslara göre, demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögeleri sayılan siyasal partiler, demokrasiye ters düşen, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak eylemlerde bulunamazlar.

 Demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanılarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı gerçekleştirilen eylemler kabul edilemez. Bu durumda hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına engel olmak, devletin görevi ve varlık nedenidir. Teröre destek verip ondan destek alan bir siyasi partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez.

 Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları sayılmaları siyasi partilere bir güvence sağlamasının yanında, önemli görev ve sorumluluklar da yüklemektedir. Bu, yalnızca iç hukuk sisteminin öngördüğü bir yükümlülük değildir. Yukarıda ayrıntılarıyla üzerinde durulan uluslararası belgelerden, bu dengenin korunmasına özen gösterildiği, bu dengeyi bozucu tutum ve davranışların himaye görmediği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bir siyasi partinin, siyasi faaliyet görüntüsü altında ülkenin tamamının asayiş ve güvenliğini olumsuz yönde etkileyen, tüm bireylerin temel hak ve hürriyetlerinden yararlanmalarını engelleyen veya ortadan kaldıran terör eylemlerini destekleyen, zemin hazırlayan ve meşrulaştırmaya çalışan söylem ve eylemlerde bulunması hiçbir demokratik sistemde koruma göremez.

 Kapatma davası sürecinde ileri sürülen iddialar, deliller ve davalı Parti temsilcileri tarafından bunlara karşı yapılan savunmalar değerlendirildiğinde; davalı Parti’ye isnat edilen eylemlerin; parti mensuplarının terör örgütünün yönlendirmesi doğrultusunda gerçekleştirdikleri eylem ve etkinlikler ile parti teşkilat binalarında yapılan aramalarda ele geçirilen belge ve dökümanlardan, terör örgütü ve elebaşısına destek içeren açıklama ve eylemlerden oluştuğu anlaşılmaktadır.

 Demokratik Toplum Partisi tüzük ve programında kendisini, ‘demokratik uygarlık çağı değerleri olan özgürlükçü, eşitlikçi, adaletçi, barışçı, çoğulcu, katılımcı, çok kültürlü toplumu zenginlik olarak gören ve yenileşmeyi savunan; insan ve toplum odaklı diyalog ve uzlaşıya dayalı, otoriter-merkezi-hiyerarşik siyaset yapma tarzı yerine; demokratik-yerel-yatay işleyişi benimseyen, demokratik iç işleyişi kararlılıkla savunan, barışçıl demokratik siyaseti esas alan, evrensel değerlere sahip çıkan, her türlü ayrımcılığı ve ırkçılığı ret eden, insanlığın özgürleşmesini cinsler arası eşitlikte gören, bu temelde özgür, demokratik-ekolojik toplumu hedefleyen demokratik özgürlükçü eşitlikçi sol bir kitle partisi’ olarak tanımlamaktadır.

 Davalı Parti yetkilileri aşamalarda yaptıkları savunmalarında, Kürt sorununun çözümünde terör örgütünün muhatap alınması gerektiğini, aynı tabana hitap etmeleri nedeniyle terör örgütünün ve eylemlerinin davalı Parti tarafından kınanmasının beklenemeyeceğini, davalı Parti’nin terör örgütü ile ilgili düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağını ifade etmişlerdir.

Nitekim, davalı Parti adına yapılan 12.6.2008 günlü esas hakkındaki savunmanın ‘susma hakkı yasal bir haktır’ başlığı altında, ”Aslında neden DTP’nin PKK için terörist demesinde ısrar edildiğinin ahlaki, hukuki, vicdani bir açıklaması yoktur. DTP ‘onlar terörist’ dediğinde terör bitecek midir’ Bitmeyecekse bu ısrarın anlamı nedir’ Boyun eğdirmek midir amaç’ Dağa çıkma nedenini kaldırmadıkça, biri ölür, diğeri çıkar’ DTP, çocukları dağda olan ailelerin oylarını almıştır kuşkusuz. Peki bu neyi gösterir’ Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi PKK ile özdeşliği mi, yoksa o ailelerin çocuklarının dağdan indirilmesi için siyasi çözümü bulun diye DTP’ye umut bağladıklarını, oy verdiklerini mi gösterir’ Hiç kuşkunuz olmasın ki ikinci neden doğrudur. Peki böyle bir durumda DTP, kendisine siyasi çözüm için oy veren milyonlarca insanın çocukları, yakınları dağda iken PKK terör örgütüdür nasıl der, niçin desin’…’ şeklinde açıklamalara yer verilmiştir.

 Davalı Parti ve temsilcileri tarafından savunma olarak ileri sürülen bu argümanlar davalı Parti ve mensuplarının yaptığı eylemlerin demokratik siyasi mücadele kapsamında görülmesi için yeterli sayılamaz. Demokratik siyasi hayatın sözkonusu olmadığı bir ortamda siyasi partiler de vazgeçilmez unsur olmaktan çıkarlar. Demokratik ortamın korunması ve demokrasi ilkelerinin uygulanması açısından Devlete büyük sorumluluklar yüklendiği açık ise de, bundan, siyasi partilerin bu konuda herhangi bir yükümlülük ve sorumlulukları bulunmadığı sonucuna varmak olanaksızdır. Demokrasiye Devlet kadar, vatandaşlar, diğer sivil toplum kuruluşları ve siyasi partiler de sahip çıkmak, korumak, en azından saygı göstermekle yükümlüdürler.

 Davalı Parti, terör dahil yaşanan her türlü olumsuzluktan Devleti, hükümeti ve sistemi sorumlu tutmaktadır. Davalı Parti’ye göre PKK terör örgütü Devletin, hükümetin ve sistemin yanlışları nedeniyle ortaya çıkmış, varlığını korumuş ve günümüze gelmiştir. Bu nedenle terör örgütünün kuruluşundan günümüze kadar yaşanan acılardan da, Devlet, hükümet ve sistem sorumludur. Bu yaklaşıma göre, davalı Parti ve mensuplarının terör örgütüne olumlu yaklaşımı mazur görülmeli, hatta terör örgütü ile diyalog yolunun açık tutulması bakımından varlıkları bir şans olarak değerlendirilmelidir. Ancak, davalı Parti adına yapılan savunmalarda ortaya konulduğu türden bir devlet ve demokrasi anlayışı gerçeklerden uzaktır.

 Davalı Demokratik Toplum Partisine mensup birçok il ve ilçe teşkilat başkan ve üyelerinin Parti adına düzenlenen etkinlikler sırasında yaptıkları konuşma ve basın açıklamalarıyla Kürt halkının Türk halkından farklı bir ulus olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Kürt halkına karşı baskı ve zulüm politikası yürütüldüğünü, Abdullah Öcalan’ın tecrite tabi tutulduğu ve bunun kabul edilemez olduğunu söyleyerek, aynı ideolojiyi benimseyen ve aynı hedefe yönelen PKK terör örgütüne ve onun başı Abdullah Öcalan’a yardım ve destek sağladıkları, böylece Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlarda bulundukları; 25.6.2006 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen DTP Birinci Olağan Büyük Kongresi başta olmak üzere davalı Parti mensuplarınca organize edilen veya davalı Parti mensuplarının katıldığı ve etkin rol aldığı nevruz kutlamaları, terör örgütü elebaşının sağlık durumunu protesto amaçlı gösteriler ve seçim mitingleri düzenledikleri, terör örgütü mensuplarının cenaze törenlerine katıldıkları, davalı Parti teşkilat binalarında yapılan aramalarda yukarıda ayrıntıları gösterilen eşya, yayın ve dokümanların ele geçirildiği anlaşılmıştır.

 Ulus ve ülke bütünlüğüne karşın, davalı Parti tarafından Türk ve Kürt Ulusları biçiminde bir ayırımın yapılması, ‘Kürt sorununun çözümü’ için terör örgütü ile onun başı Abdullah Öcalan’ın muhatap alınması ve onun tarafından önerilen politikaların uygulanması gerektiğinin belirtilmesi, parti teşkilat binalarında terör örgütüne ait bayrak, doküman ve yasak yayınlara yer verilmesi, terör örgütü başı ve militanlarına ait poster ve resimlerin asılması, çeşitli bahane ve vesilelerle düzenlenen kongre, miting, toplantı ve gösteriler ile örgüt mensupları için düzenlenen cenaze merasimlerinin terör örgütünün propaganda alanına dönüştürülmesi veya dönüştürülmesine göz yumulması, terör örgütü ile bağlantıları mahkeme kararlarıyla saptanan kimselerle araya mesafe koymak, gerektiğinde disiplin yaptırımı uygulamak yerine parti adına söz söyleme yetkisi olan görev ve pozisyonlara getirme gibi davranışlar Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen ‘Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ ilkesine aykırılık teşkil eden eylemlerdir. Söz konusu eylemleriyle davalı Parti şiddeti kışkırtan, elverişli hale getiren, terör eylemlerini siyasi nitelikli eylemler olarak tanımlayan ya da destekleyen, bu tür eylemleri teşvik eden, bunları gizleyen ya da bu tür eylemlere katılan, parti teşkilat binalarını terör örgütüne ve onun propaganda malzemelerine açan bir siyasi partiye dönüşmüştür.

 PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın sağlık durumu bahane edilerek protesto amacıyla PKK terör örgütünün istem ve talimatlarıyla izinli veya izinsiz gösteriler, ve çeşitli etkinliklerin düzenlenmesi, bildiriler dağıtılması, bu etkinliklerde yapılan konuşmaların ve okunan basın bildirilerinin, açılan pankartların, atılan sloganların aynı ya da benzer içerik taşıması, ‘özgürlük’, ‘kardeşlik’ ve ‘barış’ kavramları kötüye kullanılarak ülkenin belirli kesiminde yaşayan veya belirli bir etnik kökenden gelen vatandaşlar üzerinde farklı bir ulus bilincinin uyandırılmaya çalışılması, PKK terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yönelik olarak sürdürdüğü mücadelenin ‘savaş’, ‘onurlu mücadele’, ‘haklı direniş’ olarak nitelendirilmesi ve bu savaşta PKK terör örgütünün yanında yer alarak eylem ve davranışlar içerisinde bulunulması, kimi teşkilat üyelerinin PKK terör örgütü mensuplarına silah, malzeme, tedavi ve bilgi desteği sağlaması, Parti’nin il ve ilçe teşkilatlarında çok sayıda, hakkında çeşitli yargı mercilerince toplatma ve yasaklama kararı verilen PKK terör örgütünün propagandasına yönelik eşya, kitap, pankart ve doküman ile PKK terör örgütü mensuplarının resimlerinin bulundurulması gibi birçok eylem ve bunlara ilişkin yargı kararları davalı Demokratik Toplum Partisi ile PKK terör örgütünün bağlantı ve dayanışma içinde olduğunu göstermektedir.

Yukarıda belirtilen bu eylemlerle Demokratik Toplum Partisi’nin, eksik gördüğü ve siyaseten tanınmasını beklediği haklar ve özgürlükleri, demokrasinin siyasi çoğulculuğa verdiği anlamlı destek ve hoşgörüyü kötüye kullanarak, etnisite temeline dayalı kültürel, sınıfsal yapılanma ve yönetim ayrışıklığına yol açan ve demokratik ilkelerle bağdaşmayan söylem ve eylemlerle ve terör örgütü desteğiyle elde etmek istediği ve terörü kendi siyasi politikaları için araç olarak kullandığı sonucuna varılmaktadır.

 Davalı Parti mensuplarınca gerçekleştirilen organizasyonlarda meydana gelen olaylar karşısında Parti yönetim organlarının herhangi bir şekilde tedbir almamaları ve sessiz kalmaları ise teröre desteğin başka bir göstergesidir.

Demokratik düzende, terör eylemlerine karşı siyasi duruşunu açıkça belirlemeyen, suçu ve suçluları kınamayan ve gizleyen bir partinin varlığı hoşgörüyle karşılanamaz. Davalı Parti’nin bu bağlamdaki tutumu, Partinin PKK’yla olan ilişkisinin ‘açık bir sır’ olarak nitelenmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu gizli kabulle, terör yoluyla hak elde edilmesi bir yöntem olarak benimsenmektedir.

Davalı Parti’nin çeşitli teşkilatlarında görevli şahıslar hakkında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik suçlardan dolayı verilmiş mahkumiyet kararları, arama ve tespit tutanakları, soruşturmalara ilişkin belgeler, yapılan kongre ve toplantılara ilişkin tutanak ve belgeler ile tüm deliller gözetildiğinde, davalı Demokratik Toplum Partisi’nin, Türk ulusunu ırk esasına dayalı olarak ‘Türk-Kürt ve diğer etnik kökenli uluslar’ biçiminde bölmek, etnik köken farkı nedeniyle gerçek dışı varsayımlarla ezilen ve sömürülen bir halkın varlığını kabul ederek bölücülüğü teşvik eden ve bunların sahip olduğu dil ve kültürlerini ayırımcı biçimde tanımlayan ve özellikle bu önkabullerden yola çıkarak, ülkede onbinlerce insanın ölümü ile sonuçlanan silahlı eylemlerde bulunan yasadışı PKK terör örgütünün ve bu eylemlerden hükümlü elebaşısının eylem ve politikalarını destekleyici nitelikte faaliyetlerde bulunmak suretiyle devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin yoğun olarak işlendiği bir parti haline geldiği anlaşılmıştır.

Davalı Parti’nin Büyük Kongresinin, Genel Başkanının, Merkez Karar ve Yönetim organlarının, TBMM Grup Genel Kurulu ile Grup Yönetim Kurulunun, Parti üyelerince gerçekleştirilen eylemleri açıkça reddetmemeleri, eylemleri zımnen benimsedikleri anlamında değerlendirilmiştir. Hukuk devletine aykırı eylemlerin ilgili parti organlarınca kınanmadığı, suskun kalındığı ortamda davalı Parti’nin demokratik sisteme zarar vermesinin önüne geçilmesi anayasal zorunluluk halini almıştır.

Demokratik Toplum Partisi ve mensuplarının Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası kapsamında değerlendirilen beyan ve eylemlerinin birbirleriyle bütünlük içinde bulunduğu, böylece devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırma nihai amacını güttükleri, zaman ve mekan farklılıklarına rağmen eylemlerin tek bir amaca özgülendiği, eylemlerin büyük bir çoğunluğunun Parti organlarında görevli üyelerce sorumluluk alanları içinde gerçekleştirildiği ve terör örgütü kaynaklı yönlendirmelerle sürekli tekrar edilip istikrar kazandığı ve davalı Parti’nin devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin yoğun olarak işlendiği bir odak haline geldiği anlaşılmıştır.

 Belirtilen gerekçeler karşısında davalı Parti hakkında verilecek bir kapatma kararının, ulusal güvenliğin ve anayasal düzenin korunması yönünde güdülen meşru amaçla orantılı, demokratik bir toplumda gerekli ve zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaca cevap veren nitelikte olacağı açıktır.

 Teröre destek niteliğindeki eylem ve söylemlerin yoğunluğunun toplumda sarsıcı etkilere, aşırı endişe, kaygı ve belirsizliklere yol açtığı, bu siyasi anlayışla davalı Parti’nin demokratik hayata katkıda bulunduğunun söylenemeyeceği ve bu nitelikteki fiillerin ağırlığı karşısında, 3.10.2001 günlü, 4709 sayılı Yasa’nın 25. maddesi ile Anayasa’nın 69. maddesinin yedinci fıkrasında yapılan değişiklikle yürürlüğe konulan, Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatma yerine dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebileceğine ilişkin hüküm davalı Parti hakkında uygulanmamıştır.

 Bu durumda, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya ve PKK terör örgütüne yardım ve destek sağlamaya yönelik eylemlerin işlendiği bir odak haline geldiği sabit olan Demokratik Toplum Partisi’nin Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleriyle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. ve 103. maddelerine göre kapatılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

 IX- KAPATMA KARARININ SONUÇLARI

 A- Partili Milletvekilleri Yönünden

 Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında, ‘partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmî Gazete’de gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar’ denilmiştir.

 Bu nedenle, söz ve eylemleriyle Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılmasına neden olan Mardin Milletvekili Ahmet TÜRK ile Diyarbakır Milletvekili Aysel TUĞLUK’un milletvekilliklerinin gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı günde sona ereceğine karar verilmesi gerekir.

 B- Parti’nin (Kurucuları Dahil) Üyeleri Yönünden

 Anayasa’nın 69. maddesinin sekizinci fıkrası ile Siyasi Partiler Yasası’nın 12.8.1999 günlü, 4445 sayılı Yasa ile değişik 95. maddesinin ikinci cümlesinde, ”Bir siyasi partinin kapatılmasına söz veya eylemleriyle neden olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamazlar’ denilmektedir.

 Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan kurucuları dahil üyelerinden;

– Abdulkadir FIRAT, Abdullah İSNAÇ (İŞNAÇ), Ahmet AY, Ahmet TÜRK, Ali BOZAN, Aydın BUDAK, Ayhan KARABULUT, Aysel TUĞLUK, Bedri FIRAT, Cemal KUHAK, Deniz YEŞİLYURT, Ferhan TÜRK, Fehtah (Fettah) DADAŞ, Hacı ÜZEN, Halit KAHRAMAN, Hadice (Hatice) ADIBELLİ, Hilmi AYDOĞDU, Hüseyin BEKTAŞOĞLU, Hüseyin KALKAN, İbrahim SUNKUR, İzzet BELGE, Kemal AKTAŞ, Leyla ZANA, Mehmet Salih SAĞLAM, Mehmet Veysi DİLEKÇİ, Metin TEKCE (TEKÇE), Murat AVCI, Murat DAŞ, Musa FARİSOĞULLARI, Mustafa TUÇ, Necdet(Nejdet) ATALAY, Nurettin DEMİRTAŞ, Orhan MİROĞLU, Sedat YURTTAŞ ve Selim SADAK’ın, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının istemi doğrultusunda ve Anayasa’nın 69. maddesinin dokuzuncu fıkrası gereğince,

– Ahmet ERTAK ve Ayhan AYAZ haklarında ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesinde siyasi yasaklama istenmemiş olmakla birlikte, iddianamede bu kişilerin eylemlerine yer verilmiş olması nedeniyle, re’sen, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 225. maddesi ve Anayasa’nın 69. maddesinin dokuzuncu fıkrası gereğince,

gerekçeli kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına karar verilmesi gerekmiştir.

 X- SONUÇ

 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 16.11.2007 günlü, SP.135. Hz. 2007/2 sayılı İddianamesi ile Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması istenilmekle gereği görüşülüp düşünüldü:

 1- Demokratik Toplum Partisi’nin, eylemleri yanında terör örgütüyle olan bağlantıları da değerlendirildiğinde Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği anlaşıldığından, Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddeleri gereğince KAPATILMASINA,

 2- Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan kurucuları dahil üyelerinden;

 Halil ve Emine’den olma, 1958 doğumlu, Şanlıurfa Suruç Yıldız Köyü nüfusuna kayıtlı Abdulkadir FIRAT,

 Hacı ve Meryem’den olma, 1960 doğumlu, Şırnak Merkez Geçitboyu Köyü nüfusuna kayıtlı Abdullah İŞNAÇ (İSNAÇ),

 Sabri ve Telha’dan olma, 1967 doğumlu, Mersin Merkez Çilek nüfusuna kayıtlı Ahmet AY,

 İsmail ve Meryem’den olma, 1965 doğumlu, Şırnak Merkez Gazipaşa Mahallesi nüfusuna kayıtlı Ahmet ERTAK,

 Sino ve Medine’den olma, 1942 doğumlu, Mardin Derik Kovalı Köyü nüfusuna kayıtlı Ahmet TÜRK,

Abuzer ve Sitiye’den olma, 1978 doğumlu, Adıyaman Merkez Yaylakonak nüfusuna kayıtlı Ali BOZAN,

 Naso ve Hanım’dan olma, 1987 doğumlu, Iğdır Merkez Alikamerli Mahallesi nüfusuna kayıtlı Ayhan AYAZ,

 Mehmet Emin ve Beşire’den olma, 1968 doğumlu, Şırnak Cizre Dağkapı nüfusuna kayıtlı Aydın BUDAK,

 Nurettin ve Fermiye’den olma, 1972 doğumlu, Batman Kozluk Yanıkkaya Köyü nüfusuna kayıtlı Ayhan KARABULUT,

 Hüseyin ve Hatun’dan olma, 1965 doğumlu, Elazığ Merkez Yenimahalle Mahallesi nüfusuna kayıtlı Aysel TUĞLUK,

 Alirıza ve Hanım’dan olma, 1956 doğumlu, Erzurum Hınıs Kolhisar Mahallesi nüfusuna kayıtlı Bedri FIRAT,

 Hasan ve Elif’ten olma, 1985 doğumlu, Tunceli Merkez Baldan Köyü nüfusuna kayıtlı Cemal KUHAK,

 Raif ve Kibar’dan olma, 1984 doğumlu, Ardahan Göle Günorta Köyü nüfusuna kayıtlı Deniz YEŞİLYURT,

 Abdülhalim ve Türkiye’den olma, 1951 doğumlu, Mardin Derik Kovalı Köyü nüfusuna kayıtlı Ferhan TÜRK,

 Keleş ve Fatma’dan olma, 1967 doğumlu, Erzurum Karaçoban Bahçeli Mahallesi nüfusuna kayıtlı Fehtah (Fettah) DADAŞ,

 Süleyman ve Güli’den olma, 1957 doğumlu, Şırnak Silopi nüfusuna kayıtlı Haci (Hacı) ÜZEN,

 Süleyman ve Zübeyde’den olma, 1977 doğumlu, Şanlıurfa Ceylanpınar İlçesi Ceylanpınar Köyü nüfusuna kayıtlı Halit KAHRAMAN,

 Ramazan ve Samiha’dan olma, 1986 doğumlu, Madin Savur Serenli Köyü nüfusuna kayıtlı Hadice (Hatice) ADIBELLİ,

 Ali ve Saibe’den olma, 1953 doğumlu, Bingöl Merkez Saray Mahallesi nüfusuna kayıtlı Hilmi AYDOĞDU,

 Celil ve Elif’ten olma, 1944 doğumlu, Bingöl Kiğı Eskikavak Köyü nüfusuna kayıtlı Hüseyin BEKTAŞOĞLU,

 Nuri ve Sosun’dan olma, 1962 doğumlu, Batman Merkez Yeni Mahallesi nüfusuna kayıtlı Hüseyin KALKAN,

 Hıdır ve Beybun’dan olma, 1953 doğumlu, Van Bahçesaray Ünlüce nüfusuna kayıtlı İbrahim SUNKUR,

 İbrahim ve Bedriye’den olma, 1982 doğumlu, Şırnak Merkez Geçitboyu Köyü nüfusuna kayıtlı İzzet BELGE,

 Bozan ve Vethe’den olma, 1958 doğumlu, Şanlıurfa Suruç Yolcular Köyü nüfusuna kayıtlı Kemal AKTAŞ,

 Fahrettin ve Hediye’den olma, 1961 doğumlu, Diyarbakır Silvan Selahattin Mahallesi nüfusuna kayıtlı Leyla ZANA,

 Sait ve Hanımi’den olma 1970 doğumlu, Mardin Yeşilli Sancar Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet Salih SAĞLAM,

 İsmail ve Esmer’den olma, 1980 doğumlu, Van Özalp Y.Çavdarlık Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet Veysi DİLEKÇİ,

 Abdullah ve Gülsabah’tan olma, 1972 doğumlu, Hakkari Merkez Bulak Mahallesi nüfusuna kayıtlı Metin TEKCE (TEKÇE),

 Mahmut ve Ayşe’den olma, 1979 doğumlu, Diyarbakır Kocaköy Merkez Mahallesi nüfusuna kayıtlı Murat AVCI,

 Sıdık ve Mizkal’den olma, 1974 doğumlu, Ağrı Merkez Kalender nüfusuna kayıtlı Murat DAŞ,

 Mehmet Ali ve Zeynep’ten olma, 1956 doğumlu, Bingöl Genç Yeniyazı Köyü nüfusuna kayıtlı Musa FARİSOĞULLARI,

 Haciali ve Zeynep’ten olma, 1953 doğumlu, Gaziantep Araban Fıstıklıdağ Köyü nüfusuna kayıtlı Mustafa TUÇ,

 Abdülbari ve Suphiye’den olma, 1978 doğumlu Batman Kozluk Şemdinağa Mahallesi nüfusuna kayıtlı Nejdet (Necdet) ATALAY,

 Tahir ve Sadiye’den olma, 1972 doğumlu, Elazığ Palu Atik Köyü nüfusuna kayıtlı Nurettin DEMİRTAŞ,

 İsmail ve Behiye’den olma, 1952 doğumlu, Mardin Midyat Gelinkaya nüfusuna kayıtlı Orhan MİROĞLU,

 Bekir ve Zeliha’dan olma, 1961 doğumlu, Diyarbakır Ergani Çakartaş Köyü nüfusuna kayıtlı Sedat YURTDAŞ (YURTTAŞ) ve

 İbrahim ve Kumri’den olma, 1954 doğumlu, Şırnak İdil Sulak Köyü nüfusuna kayıtlı Selim SADAK’ın,

 Anayasa’nın 69. maddesinin dokuzuncu fıkrası gereğince gerekçeli kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına,

 3- Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan Mardin Milletvekili Ahmet TÜRK ve Diyarbakır Milletvekili Aysel TUĞLUK’un milletvekilliklerinin, Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrası uyarınca gerekçeli kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihte sona ermesine,

 4- Parti tüzel kişiliğinin kapatma kararının verildiği tarihte sona ermesine,

 5-Davalı Parti’nin bütün mallarının 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 107. maddesi gereğince Hazine’ye geçmesine,

 6-Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 107. maddesi uyarınca Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

 11.12.2009 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

BaşkanHaşim KILIÇ BaşkanvekiliOsman Alifeyyaz PAKSÜT ÜyeSacit ADALI
ÜyeFulya KANTARCIOĞLU ÜyeAhmet AKYALÇIN ÜyeMehmet ERTEN
ÜyeA. Necmi ÖZLER ÜyeSerdar ÖZGÜLDÜR ÜyeŞevket APALAK
ÜyeSerruh KALELİ ÜyeZehra Ayla PERKTAŞ

[1] Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı SP-135. Hz.2007/2 sayılı ve 10.03.2008 günlü’Esas hakkındaki görüşün’de; s:15, p.2

[2] Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı SP-135. Hz.2007/2 sayılı ve 10.03.2008 günlü‘Esas hakkındaki görüşün’de; s:15, p. ‘Odak Olma Yönünden’.

[3] Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı SP-135. Hz.2007/2 sayılı ve 10.03.2008 günlü‘Esas hakkındaki görüşün’ de; s:15 son paragraf- s:16 ilk paragraf ‘Odak Olma Yönünden’.

[4] Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 10.03.2008 günlü‘Esas hakkındaki görüşün’de; s:17-18, p. ‘V-SONUÇ ve İSTEM’ A-Bölümü.

[5] Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 10.03.2008 günlü‘Esas hakkındaki görüşün’de; s:17-18, p. ‘V-SONUÇ ve İSTEM’ B-Bölümü-1.

[6] Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 10.03.2008 günlü‘Esas hakkındaki görüşün’de; s:17-18, p. ‘V-SONUÇ ve İSTEM’ B-ÖLÜMÜ-2

[7] ‘Ulusalüstü İnsan Hakları Standartları Işığında Türkiye’de Bilgi Edinme Düşünce-İfade ve iletişim Mevzuatı- Prof.Dr.Semih GEMALMAZ-Araş.Gör.Haydar Burak GEMALMAZ- s:297,

[8] ‘Ulusalüstü İnsan Hakları Standartları Işığında Türkiye’ de Bilgi Edinme Düşünce-İfade ve iletişim Mevzuatı- Prof.Dr.Semih GEMALMAZ-Araş.Gör.Haydar Burak GEMALMAZ-s:297 ‘Le Compte, Van Leuven ve De Meyere v. Belçika‘, Mahkeme kararı: 23/06/1981.

[9] A.g.e: ‘Vogt v. Almanya‘, (No.7/1994/454/535), Mahkeme karar tarihi: 26/09/1995.

[10] A.g.e. s:300-301 ‘Hendrikus Van Der Heijden v. Hollanda‘, (Başvuru No.11002/84), Komisyon kararı: 08/03/1985, DR 41, April 1985, sf:264, 268-271.

[11] Avrupa Mahkemesinin anılan bu kararlarına ilişkin olarak ulusal hukuk doktrininde bir çok çalışma yapılmıştır. Örnek olarak bkz., Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Oğuz Sancakdar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Işığında Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2002, sf:353-391. Ayrıca bkz., Durmuş Tezcan, ‘Örgütlenme Hakkının Sınırları Açısından Siyasi Partileri Kapatma Kararlarına İlişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Ortaya Koyduğu Eğilim‘, Anayasa Yargısı 16, Anayasa Mahkemesi Yay., Ankara 1999, sf:130-141. Oktay Uygun, ‘Siyasi Partilerin Kapatılması Rejiminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Çerçevesinde Değerlendirmesi‘, Anayasa Yargısı 17, Anayasa Mahkemesi Yay., Ankara 2000, sf:256-272. Mustafa Koçak, Siyasi Partiler ve Türkiye’de Parti Yasakları, Turhan Kitabevi, Ankara, 2002, özellikle sf:132-211.

[12] ‘Vogt v. Almanya‘, (No.7/1994/454/535), Mahkeme karar tarihi: 26/09/1995.

[13] Anayasa Yargısı-1999-Prof.Dr.Bakır Çağlar-Prof.Dr.Naz Çavuşoğlu-s:150-151

[14] Mehmet Semih Gemalmaz-Haydar Burak Gemalmaz, Ulusalüstü İnsan Hakları Standartları Işığında Türkiye’de Bilgi Edinme, Düşünce-İfade ve İletişim Mevzuatı, Düşünce Suçuna Karşı Girişim, İstanbul, 2004, sf:299-300.- ‘Vogt v. Almanya‘, (No.7/1994/454/535), Mahkeme karar tarihi: 26/09/1995.

[15] Mehmet Semih Gemalmaz-Haydar Burak Gemalmaz, Ulusalüstü İnsan Hakları Standartları Işığında Türkiye’de Bilgi Edinme, Düşünce-İfade ve İletişim Mevzuatı, Düşünce Suçuna Karşı Girişim, İstanbul, 2004, sf:229-233.

[16] Mehmet Semih Gemalmaz, Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunda ve Türk Hukukunda Olağanüstü Rejim Standartları, Beta Yayınları, Kasım 1994 (2. Baskı), İstanbul.

[17] Askeri yargı organlarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygunluğu konusunda bkz. Kemal Gözler, ‘Askeri Yargı Organlarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Uygunluğu Sorunu‘, İnsan Hakları Yıllığı, Cilt:21-22, 1999-2000, sf:77-93.

[18] Örnek olarak bkz., ‘Case of Arı v. Turkey’, (App. No.29281/95), Karar Tarihi: 25/09/2001, para.36-52.

[19] Bu konudaki pilot vaka olarak bkz., ‘Case of Incal v. Turkey’, (Case No.41/1997/825/1031), (App. No.22678/93), Karar Tarihi. 09/06/1998, para.62-73.

[20] ‘Handyside v. Birleşik Krallık‘ kararının Türkçe metni için bkz., Osman Doğru (editör), İnsan Hakları Kararlar Derlemesi, Cilt:1, İstanbul Barosu Yayınları, İstanbul 1998, sf:221-244. Kararın orijinali için bkz., (Series A, No.24).

[21] Anayasa Yargısı-1999-Prof.Dr.Bakır Çağlar-Prof.Dr.Naz Çavuşoğlu-s:158-159

[22] Anayasa Yargısı-1999-Prof.Dr.Bakır Çağlar-Prof.Dr.Naz Çavuşoğlu-s:161

[23] Anayasa Yargısı-1999-Prof.Dr.Bakır Çağlar-Prof.Dr.Naz Çavuşoğlu-s:161

[24] ‘Sunday Times v. Birleşik Krallık‘ kararının Türkçe metni için bkz., Osman Doğru (editör), İnsan Hakları Kararlar Derlemesi, Cilt:1, sf:341-377. Kararın orijinali için bkz., (Series A, No.30).

[25] ‘Observer and Guardian v. Birleşik Krallık‘, bkz., HRLJ, Vol. 13, No.1-2, 28 February 1992, sf:7-30, özellikle 16, (Karar, parag.59),

[26] ‘Sunday Times v. Birleşik Krallık (No.II)‘, bkz., HRLJ, Vol. 13, No.1-2, 28 February 1992, sf:30-34, özellikle 32, (parag.50).

[27] ‘Thorgeir Thorgeirson v. İzlanda‘, bkz., HRLJ, Vol. 13, No.11-12, 30 December 1992, sf:440-445, özellikle 443, (parag.63).

[28] Türkiye Birleşik kominist Partisi ve diğerleri v. Türkiye, başvuru no. 19392/92, Mahkemenin 30 Ocak 1998 tarihli kararı. Başvurucular, TBKP ile TBKP’nin Başkanı Nihat Sargın ve Genel Sekreteri Nabi Yağcı’dır.

 ‘Avrupa İnsan Hakları Hukuku ve Türkiye-AİHS Sistemi, AİHM Kararlarında Türkiye-Yasemin Özdek-Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü-İnsan Hakları Araştırma ve Derleme Merkezi-2004

[29] E. 1990/1 (siyasal parti kapatma), K. 1991/1, 16.7.1991 Anayasa Mahkemesi Kararları Dergisi, Sayı 27, Cilt 2, s. 885 vd.

[30] Bkz. 1982 Anayasası, -eski- m.69

[31] Komünist Parti (KPD) v. Federal Almanya Cumhuriyeti, başvuru no. 250/57, Komisyonun 20 Temmuz 1957 tarihli kararı. ‘Avrupa İnsan Hakları Hukuku ve Türkiye-AİHS Sistemi,AİHM Kararlarında Türkiye-Yasemin Özdek-Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü-İnsan Hakları Araştırma ve Derleme Merkezi-2004

[32] A.g.eTBKP ve diğerlerinin başvurusu hakkında Komisyonun 3 Eylül 1996 tarihli raporu, par. 81.

[33] A.g.e.Sosyalist Parti ve diğerleri v. Türkiye, başvuru no.21237/93, Mahkemenin 25 Mayıs 1998 tarihli kararı.

[34] A.g.e.E.1991/2 (siyasal parti kapatma), K. 1992/1, 10.07.1992. Anayasa Mahkemesi Kararları Dergisi, Sayı 28, Cilt 2, s.696 vd.

[35] Bakanlar komitesi’nin 4 Mart 1999 tarihli kararı (Interim Resolution DH (99) 245).

[36] Bakanlar komitesi’nin 28 Temmuz 1999 tarihli kararı (Interim Resolution DH (99) 529).

[37] Bkz. HRLJ, Vol.20, No. 1-3, 1999, s. 140-147

[38] ÖZDEP v. Türkiye, başvuru no. 23885/94, Mahkemenin 8 Aralık 1999 tarihli kararı.

[39] E. 1993/1 (siyasi parti kapatma), K. 1993/2, 23.11.1993. Anayasa Mahkemesi Kararları Dergisi, Sayı 30, Cilt 2,, s. 841 vd.

[40] Yazar, Karataş, Aksoy ve Halkın Emek Partisi (HEP) v. Türkiye, başvuru no. 22723/93, 22724/93, 22725/93, Mahkemenin 9 Nisan 2002 tarihli kararı.

[41] Demokrasi Partisi (DEP) adına Dicle v. Türkiye, başvuru no. 25141/94, Mahkemenin 10 Aralık 2002 tarihli kararı.

[42] HEP’in kapatılma kararı için bkz. E. 1992/1 (siyasi parti kapatma), K. 1993/1, 14.7.1993, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, sayı 29, Cilt 2, s. 924 vd. DEP’in kapatılma kararı için bkz. E. 1993/3 (siyasi parti kapatma), K. 1994/2, 16.6.1994, Resmi Gazete, 30 Haziran 1994, Sayı 21976 (mükerrer)

[43]Anayasa Yargısı-1999-Prof.Dr.Bakır Çağlar-Prof.Dr.Naz Çavuşoğlu-s:143.

[44]Anayasa Yargısı-1999-Prof.Dr.Bakır Çağlar-Prof.Dr.Naz Çavuşoğlu-s:144.

[45]4Belilos İsviçre’ye karşı, Seri A No: 132 (29.4.1988) Ayrıca bk. N. Çavuşoğlu, Türkiye’nin İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’na Kişisel Başvuru Hakkını Tanıma Bildirimi’ne Koyduğu “Hususlar” Üzerine Bir Not”, AÜ SBF İnsan Hakları Merkezi Dergisi, Cilt: I, Sayı: 2 {1991}.

5 “Belilos Jürisprüdansı” Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi doktrininin gelişmesini derinden etkiledi. Cf. G, Cohen-Jonathan, in RGDlP, 1989, s. 311 vd.; “Les reserves dans les traites relatifs aux drolls de I’homme”, RGDlP, 1996, s. 916 vd.

6 Loizidou Türkiye’ye karşı, Seri A No: 310 (23.3.1995): “in the Court’s view, the existence of such a restrictive clause governing reservations suggests thai States could not qualify their acceptance of the optional clauses thereby effectively excluding areas of their law and practice within their “jurisdiction” from supervision by the Convention institutions. The inequality between Contracting States which the permissibility of such qualified acceptances might create would, moreover, run counter to the aim, as expressed in the Preamble to the Convention, to achieve greater unity in the maintenance and further realisation of human rights” (par. 77). Ayrıca bk. par. 82-84. Cf. G. Cohen-Jonathan, VAffaire Loizidou”. RGDIP, 1998, s. 123 vd; J.P. Cot, “La responsabilite de la Turquie et le respect de la Convention europeenne dans la partie nord de Qiypre.RTDH, 1998, s. 108 vd.

[46] UYGUN, Oktay, ‘Siyasi Partilerin Kapatılması Rejiminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Çerçevesinde Değerlendirilmesi’, Anayasa Yargısı, No. 17., AYM’nin 38. Kuruluş Yıldönümü Nedeniyle Düzenlenen Sempozyuma Sunulan Bildiriler (25-26 Nisan 2000, Ankara), AYM. Yay., Ankara, 2000, ss. 258-259).

[47] Anayasa Yargısı-1999-Prof.Dr.Bakır Çağlar-Prof.Dr.Naz Çavuşoğlu-s:161

[48] Alain Touraine, ‘bugünün dünyasını anlamak için Yeni Bir Paradigma’, Yapı Kredi Yayınları

[49] Alain Touraine, ‘bugünün dünyasını anlamak için Yeni Bir Paradigma’, Yapı Kredi Yayınları

Türk Kütüphaneciler Derneği

0
Türk Kütüphaneciler Derneği

Türk Kütüphaneciler Derneği, Türk Kütüphanecilerini bir meslek örgütünün çatısı altında toplamak, seslerini duyurabilecekleri, sorunlarını tartışabilecekleri, onlara çözüm yolları arayabilecekleri, dostluk ve dayanışma topluluğu oluşturacakları bir ortam yaratmak amacıyla 19 Kasım 1949 tarihinde Adnan Ötüken öncülüğünde kurulmuştur.

Türk Kütüphaneciler Derneğinin kurulması ile kütüphaneciler bir meslek örgütüne sahip olmuş ve kütüphaneciliğin meslek olarak algılanması yolunda önemli bir adım atılmıştır. Derneğin birçok bölge ve ilde şubeleri bulunmaktadır.

İlk yıllarda etkinliklerini Ankara içinde sürdüren Dernek, 3 Haziran 1961’de yapılan ana tüzük değişikliğiyle yurt çapında il ve ilçelerde de şube açma olanağı bulmuştur. TKD kuruluşundan 26 yıl sonra, 26 Şubat 1975 tarihinde kamu yararına çalışan dernek statüsünü kazanmıştır.

Derneğin amaç ve işlevlerinin gerçekleştirilmesinde önemli bir adım olacağı düşünülerek, ilk köklü değişiklik 1983 yılında yapılmıştır. Bu dönemde yeniden yapılan tüzük değişikliğine göre derneğin çalışmaları kütüphaneler ve kütüphanecilikle sınırlı kalmayıp aynı zamanda bilgi bilim ve arşivcilik alanlarında kapsar biçimde genişletilmiştir. TKD, kütüphanecilerin yanı sıra arşivci ve bilgi bilimcileri de çatısı altında toplama yönünde önemli bir adım atmıştır.

1996 yılında yapılan genel kurulda meslek ahlak ilkeleri kabul edilerek üyelere duyurulmuştur. Aynı genel kurulda mesleğin çeşitli alanlarında çalışmalar yapmak üzere sürekli çalışma grupları oluşturulmasına karar verilmiştir.

Derneğin Yayın Organları

Dernek, kurulumu sırasında ortaya koyduğu “kütüphanecilik, bilgi bilim ve arşivcilik alanlarında bilimsel ve mesleki yayınlar” yapmak amacına, kuruluşundan 3 yıl sonra ulaşmış ve 1952 yılında Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni‘ni (TKDB) yayınlamaya başlamıştır. 1987 yılında adı Türk Kütüphaneciliği (TK) olarak değiştirilen dergi halen 3 ayda bir okuyucuları ile buluşmaktadır.

Türkiye Makaleler Bibliyografyası’nda indekslenmeye başlayan ve dünya standartlarında yayımlanan en eski 30 dergi arasında yer alan Türk Kütüphaneciliği Dergisi, 1994 yılında uluslararası platformda da yerini almış ve kütüphaneciliğin önemli bibliyografik kaynaklarından biri durumundaki LISTA (Library  Information Science and Technology Absrtacts)da indekslenmeye başlanmıştır. TK dergisi 2004 yılından itibaren TÜBİTAK-ULAKBIM tarafından oluşturulmakta olan ve ulusal bilimsel literatürü içeren ULAKBIM Sosyal Bilimler Veri Tabanı’nda da taranmaya başlanmıştır.

1999 yılında elektronik olarak yayınlanmaya başlanan TK’nın, Temmuz 2010’da yayın arşivinin açık erişime sunulması ile birlikte bağımsız web sitesi işletilmeye başlamış olup, derginin makaleleri OAISTER, Google scholar vb. akademik arama motorları veya içerik harmanlayıcılar tarafından standartlar dahilinde dizinleme kapsamında dahil olmuştur. Bu gelişmelerin ardından dergi DOAJ (Directory of Open Access Journals) kapsamında da listelenmeye başlamıştır.

Türk Kütüphaneciler Derneği ; çağdaş, akılcı ve ilerici bakış açısı, yurt geneline yayılan şubeleri ve her geçen gün artan üyeleri ile birlikte çalışmalarını dünyadaki gelişmeleri yakından takip ederek sürdürmektedir.

Denek Başkanı ve Eski Başkanlar

Türk Kütüphaneciler Derneğinin 2004 yılından itibaren başkanı Ali Fuat Kartal’dır. Türk Kütüphaneciler Derneğinde, Tuncel Acar 2002 – 2004 yıllarında; Doğan Atılgan 1996-2002 yıllarında; Ali Berberoğlu 1995-96 yıllarında; Hasan Duman 1994-95 yıllarında; Selma Aslan 1993-94 yıllarında; Tülin Sağlamtunç 1992-93 yıllarında; Nail Bayraktar 1974-78 yıllarında; Necmeddin Sefercioğlu 1968-72,1978-92 yıllarında; Abdulkadir Salgır 1964-68 yıllarında; Osman Ersoy 1961-64 yıllarında; Bahri Ulaş 1959-60 yıllarında; İsmet Parmaksızoğlu 1958-59 yıllarında; Leman Şenalp 1957-58 yıllarında; Mustafa Köymen 1955-56 yıllarında; Selahattin Çetintürk 1951-55 yıllarında; Adnan Ötüken 1950-51 yıllarında ve Nazmi Şahap Coşkunlar 1949-50,1956-57,1960-1961 yıllarında başkanlık yapmıştır.

Türk Kütüphaneciler Derneği Düşünce Özgürlüğü Grubu
Türk Kütüphaneciler Derneği Düşünce Özgürlüğü Bildirgesi

Türk Kütüphaneciler Derneği Düşünce Özgürlüğü Grubu (TKD DÖG), Türkiye’de bilgi hizmetleri alanında çalışanların düşünce özgürlüğü konusundaki duyarlılıklarını geliştirme; kütüphane, arşiv ve bilgi merkezlerinde düşünce özgürlüğüne uymayan, sansür anlamına gelecek uygulamalara dikkat çekerek, bu uygulamaları azaltma ve olanaklıysa ortadan kaldırılmasına katkıda bulunma amacıyla kurulmuş olan ve bu yönde çaba harcayan gönüllü bir çalışma grubudur. 7 Mayıs 2007 tarihinde kurulan Düşünce Özgürlüğü Sürekli Çalışma Grubu 22 Şubat 2008 tarihinde kabul edilen Düşünce Özgürlüğü Bildirisi’ni hazırlamıştır. Bildiri 5 Aralık 2008 tarihinde IFLA web sayfasında Prof. Dr. Yaşar Tonta’nın Türkçe’den İngilizceye çevirisi ile yayınlanmış ve böylece Türkiye, IFLA’da Düşünce Özgürlüğü Bildirgesi yayınlanan 10 ülkeden biri olmuştur.

Uluslararası Kütüphane Dernekleri ve Kurumları Federasyonu (IFLA)

Uluslararası Kütüphane Dernekleri ve Kurumları Federasyonu (IFLA) kütüphane, ve enformasyon hizmetleri ile onların kullanıcılarının çıkarlarını temsil etmek üzere liderlik yapan uluslararası bir kurumdur. Kütüphane ve enformasyon mesleğinin global sesidir.

1927’de uluslararası bir toplantı sırasında Edinburgh, İskoçya’da kurulmuştur ve 2002’de yine İskoçya’nın Glasgow şehrinde yapılan uluslararası bir konferansta 75. yılını kutlamıştır. Yaklaşık 150 ülkeden 1500’ü aşkın üyesi vardır. IFLA 1971’de Hollanda’da resmi olarak tescil edilmiştir. Hollanda Kraliyet ve Ulusal Kütüphanesi IFLA Genel Merkezi için ofis ve diğer olanakları sağlamaktadır.

IFLA bağımsız, uluslararası, kar amacı gütmeyen bir sivil toplum organizasyonudur. Amaçları, kütüphane ve enformasyon hizmetlerinin yüksek standartlarda verilmesini teşvik etmek, iyi kütüphane ve enformasyon hizmetlerinin değerinin yaygın bir şekilde anlaşılmasına çalışmak ve dünyada üyelerinin çıkarlarını temsil etmektir.

Avrupa Araştırma Kütüphaneleri Derneği(LIBER)

LIBER (Ligue des Bibliothèques EUROPEENNES de Recherche – Avrupa Araştırma Kütüphaneleri Derneği) Avrupa’da araştırma kütüphaneleri için ana ağdır.

LIBER ağı 40 ülkeden 400’den fazla ulusal, üniversite ve diğer kütüphaneleri içerir. LIBER’in köklerinin Avrupa’ya dayanmasına rağmen, Avrupa Birliği dışından araştırma kütüphanelerinin katılımı yaygın olarak teşvik edilmektedir.

LIBER Avrupa Konseyi himayesinde bir Dernek olarak 1971’de kurulmuştur. Ofisi 2008 yılında Danimarka Kraliyet Kütüphanesi’nden şu anki yeri olan Hollanda Kraliyet Kütüphanesi’ne taşınmıştır. Bunu LIBER’in 2009’da Hollanda hukuku çerçevesinde resmi Vakıf (Stichting LIBER) olarak kurulması izlemiştir.

LIBER’in amaçları, kurumlarında dünya standartlarında araştırma olanağı veren bir bilgi altyapısı oluşturmak, kullanıcıların deneyimlerinin LIBER tarafından sunulan olanak ve hizmetlerle zenginleştirilmesini sağlamak, tüm Avrupa ve ulusal platformlarda Avrupa kütüphanelerini desteklemek ve topluma liderlik yapabilecek kütüphane ve enformasyon profesyonellerini geliştirmektir.

Türk Kütüphaneciler Derneği
Necatibey Cad. Elgün Sok. 8/8 06440 Kızılay/ANKARA
Tel: 0 312 230 13 25
Fax: 0 312 232 04 53
E-mail: tkd.dernek@gmail.com

Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Önlemlerle İlgili Asgari Standart Kuralları

0

Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Önlemlerle İlgili Asgari Standart Kuralları (Tokyo Kuralları), Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 2 Nisan 1991 tarihli tavsiye kararı ile kabul edilmiştir. Tokyo Kuralları olarak da bilinmektedir. (United Nations Standard Minimum Rules for Non-custodial Measures (The Tokyo Rules) 

Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Önlemlerle İlgili Asgari Standart Kuralları (Tokyo Kuralları)

Genel Kurul,

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ve Medeni ve Siyası Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşmenin yanı sıra, hukukla çatışan kişilerin haklarına ilişkin diğer uluslar arası insan hakları belgelerini hatırda tutarak.

Aynı şekilde, Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tretmanına İlişkin Birleşmiş Milletler Birinci Kongresi tarafından kabul edilen, Suçluların Tretmanı için Minimum Standart Kuralları ve bu kuralların ulasal politikalara ve uygulamalara yaptığı önemli katkıları da hatırda tutarak,

Hapis dışı alternatifler hakkındaki, Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tretmanına İlişkin Birleşmiş Milletler Altıncı Kongresinin 8 numaraları kararını da hatırlayarak,

Aynı zamanda, Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tretmanı ve Cezaevi Mevcudunun Azaltılması ve Suçluların Sosyal Entegrasyonları ile ilgili Birleşmiş Milletler 7. Kongresinin 16 sayılı kararını da hatırlayarak,

İlaveten 21 Mayıs 1986 tarih ve 1986/10 sayılı hapis dışı alternatiflere dair Ekonomik ve Sosyal Konsey kararının, Genel Sekreterden, Suçun önlenmesi ve suçluların tretmanı için Birleşmiş Milletler Enstitülerinin yardımı ile Suçun önlenmesi ve suçluların tretmanı için Birleşmiş Milletler Enstitülerinin yardımı ile Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tretmanı ile İlgili Birleşmiş Milletler 8. Kongresine sunulmak üzere, bu konu ile ilgili temel prensiplerin formüle edildiği bir bakış açısı ile hapis dışı alternatifler hakkında bir rapor hazırlamasının istenildiği XI. bölümünü de hatırda tutarak,

Suçun Önlenmesi ve Kontrolü Komitesinini, Suçun önlenmesi ve suçluların tretmanının geliştirilmesi için en etkili olabilecek yöntem ve tedbirlere dair bölümün yer aldığı dördüncü oturum raporunda da vurgulandığı üzere, Suçluların kurum dışında tretmanı alanında mahalli, milli bölgesel ve uluslar arası yaklaşım ve stratejilerin geliştirilmesi ve minimum standart kurallar formüle etmenin gerekli olduğunun farkında olarak:

Hapsin alternatiflerinin, suçluların tretmanı bakımından hem kendileri hem de içeresinde bulundukları toplum için en üst seviyede yarar ağlayacak etkili bir metot olabileceğine inanarak.

Özgürlüğü sınırlamanın, sadece kamu güvenliği, suçun önlenmesi, adil ve caydırıcı cezalandırma bakımlarından haklı görülebileceğinin ve ceza adalet sisteminin nihai amacının suçlunun topluma yeniden kazandırılması olduğunun bilincinde olarak,

Birçok ülke artan cezaevi mevcutları ile cezaevi kalabalığının, Mahpusların Tretmanına İlişkin Minimum Standart Kuralların uygun bir şekilde tatbiki açısından güçlüklere sebep olduğunu vurgulayarak;

Suçların önlenmesi ve kontrolü komitesinin başardığı işin yanı sıra, 8. Kongre için bölgesel hazırlık toplantıları ile suçun önlenmesi ve tretmanı hakkındaki toplantının II. Numaralı konusu olan “Hapis Sorunları Hakkında Ceza Adaleti Politikaları, Diğer Ceza Yaptırımları ve Alternatif Tedbirler” hakkındaki toplantılarında başardığı işi takdirle karşılayarak,

Hapis dışı tedbirlere ilişkin minimum standart kuralların geliştirilmesinde başardığı görev sebebiyle Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tredmanı ile ilgili Birleşmiş Milletler Asya ve Uzak doğu Enstitüsü’nün yanı sıra ilgili birçok hükümler arasında ve hükumet dışı kuruluşlara özellikle Uluslar arası Ceza ve Cezaevi Vakfı’na hazırlık çalışmalarından dolayı minnetlerini ifade ederek,

1. Bu karar ekindeki Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler için Minimum Standart Kuralları kabul ederek ve Suçun önlenmesi ve Kontrolüne Dair Komitesinin Tavsiyelerinin “Tokyo Kuralları” adıyla tanınmasını kabul eder;

2. Tokyo Kurallarının mili, bölgesel ve bölgelerarası düzeylerde ülkelerin siyası, ekonomik, sosyal ve kültürel şartları ve gelenekleri de dikkate alınarak uygulanmasını tavsiye eder;

3. Üye devletleri, Tokyo Kurallarını Politika ve uygulamalarında tatbik etmeye davet eder;

4. Üye devletleri, Tokyo Kurallarını özellikle yasa uygulayıcı memurların, savcıların, hakimlerin, tretman memurlarının, avukatların, mağdurların, sosyal hizmetlerin ve hapis dışı tedbirlerin uygulanması ile ilgili hükumet dışı kuruluşların ayrıca yürütme, yasama ve kamu oyunun dikkatine sunmaya davet eder;

5. Üye devletlerin, 1994 yılından başlayarak her beş yılda bir Tokyo Kurallarının uygulamasına ilişkin rapor vermesini rica eder;

6. Bölgesel Komisyonları, Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve Mahkûmların Tretmanı Enstitülerini, uzman kuruluşları ve Birleşmiş Milletler teşkilatı içerisindeki diğer birimler ile hükümetler arası kuruluşların yanı sıra ilgili hükumet dışı kuruluşları Ekonomik ve Sosyal Konseye danışmanlık statüsünde Tokyo Kurallarının uygulanmasına aktif olarak katılmaya çağrı;

7. Suçların Önlenmesi ve Kontrolü Komitesine bu tavsiye kararının uygulanmasının öncelikli olarak, nazari dikkate alması gerektiğini duyurur;

8. Genel Sekreterden Suçların Önlenmesi ve Kontrolü Komitesinin 12.oturumunda onaylanmak üzere Tokyo Kurallarına yorumlayıcı hazırlık çalışmaları yapmasını, hukuki güvencelere özel dikkat sarf ederek kuralların uygulanmasını ve benzer prensipleri belirlemesini talep eder;

9. Birleşmiş Milletler suçun önlenmesi ve suçluların tretmanı enstitülerini bu görevde genel sekretere yardımcı olmaya davet eder;

10. Hükumetler arası ve hükumet dışı kuruluşlar ile diğer ilgili kuruluşların bu gelişimi aktif olarak katılmalarını ister.

11. Genel sekreterden, Tokyo Kurallarının mümkün olan en geniş alana yayılmasını sağlayıcı, hükümetlere, hükümetlerarası ve hükümet dışı kuruluşlarla ilgili diğer birimlere de duyurulması da dâhil olmak üzere gerekli işlemleri yapmasını talep eder.

12. Aynı zamanda genel sekreterden, 1994 yılından başlamak üzere her beş yılda bir Tokyo Kurallarının uygulanması ile ilgili çalışmaları bir rapor halinde Suçun Önlenmesi ve Kontrolü Komitesine düzenli olarak bildirmesini talep eder.

13. İlaveten, Genel Sekreterden talepleri halinde üye devletlere Tokyo Kurallarının uygulanması ile ilgili yardımcı olmasını ve bunların Suçun Önlenmesi ve Kontrolü Komitesine düzenli olarak bildirmesini talep eder.

14. Bu kararın ve bu karara ek metnin Birleşmiş Milletlerin ilgili bütün birimlerinin dikkatine sunulmasına bir sonra basılacak Birleşmiş Milletler dokümanı olan “insan hakları: Uluslar Arası Belgelerin Bir Derlemesi” başlıklı dokümana ilave edilmesini rica eder.

1. GENEL PRENSİPLER
1. Temel Amaçlar

1.1 Bu Asgari Standart Kurallar, hapis dışı önlemlerin kullanılmasını geliştirmek için temel prensipleri ve
hapse alternatif bir cezaya tabi olan kimseler için minimum korunmaları düzenler.

1.2 Bu kurallar, ceza adaletinin yerine getirilmesinde ve özellikle suçlulara muamele konusunda toplumun daha fazla katılımının sağlanması ve ayrıca suçlular arasında topluma karşı sorumluluk duygusunun geliştirilmesi amacıyla hazırlanmıştır.

1.3 Bu kurallar, her ülkenin kendi siyasal, ekonomik ve sosyal ve kültürel koşulları ve o ülkenin ceza adalet sisteminin amaç ve hedefleri göz önüne alınarak uygulanacaktır.

1.4 Üye devletler bu kuralları uygularken kamu güvenliği ve suçun önlenmesi bakımından suçluların bireysel hakları, mağdurların hakları ve toplumun kaygıları arasında adil bir denge sağlamak için çaba göstereceklerdir.

1.5 Üye devletler, hapse alternatif başka önlemler sağlamak ve böylece hapis cezasının uygulanmasını azaltmak ve insan haklarına uygunluğu, sosyal adalet şartlarını ve suçlunun ihtiyacı olan rehabilitasyonu dikkate alarak ceza adalet sistemini modernleştirmek için kendi hukuk sistemlerinde hapis dışı önlemler geliştireceklerdir.

2. Hapis dışı önlemlerin kapsamı

2.1. Bu kuralların ilgili hükümleri, ceza adaleti yönetiminin her aşamasında soruşturan, yargılayan ve hükmü infaz edilen herkese uygulanacaktır. Bu kuralların amacı bakımından söz konusu kişilerin zanlı, sanık ya da mahkum olup olmadıklarına bakılmaksızın bu kişiler “suçlu” olarak adlandırılacaklardır.

2.2 Bu kurallar ırk, renk, cinsiyet, yaş, dil, din, siyasal ya da diğer bir fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da diğer bir konum gibi sebeplerle ayrımcılık yapılmaksızın uygulanacaktır.

2.3. Ceza adalet sistemi, suçun niteliğine ve ağırlığına, suçlunun kişiliğine ve geçmiş yaşamına, toplumun suça karşı korunmasına daha fazla uygunluk sağlamak ve hapis önlemlerinin gereksiz yere kullanılmasından kaçınmak için, dava öncesinden hüküm sonrasına kadar her aşamada, bir dizi hapis dışı önlem öngörmelidir. Getirilen hapis dışı önlemlerin sayısı ve türü, hükmün infazını mümkün kılacak
biçimde belirlenmelidir.

2.4. Yeni hapis dışı önlemlerin geliştirilmesi teşvik edilmeli, bunlar yakından izlenmeli ve uygulamaları sistematik olarak değerlendirilmelidir.

2.5. Yasal koruma araçlarına ve hukuk kurallarına uygun olarak, suçluların toplum içinde ele alınmasına özen gösterilmeli, yasal önlemlere ya da dava açma yoluna başvurmaktan mümkün olduğu kadar kaçınılmalıdır.

2.6. Hapis dışı önlemler, asgari müdahale prensibine uygun bir biçimde uygulanmalıdır.

2.7. Hapis dışı önlemler, suçtan ve cezadan arındırma çabalarının bir parçası olarak kullanılmalı ve bu yöndeki çabalara müdahale ya da bunları geciktirme amacı taşımamalıdır.

3. Yasal koruyucular

3.1 Hapis dışı önlemlerin konulması, tanımlanması ve uygulanması kanunla tayin edilmelidir.

3.2 Bir hapis dışı önlemin seçimi, suçun niteliği ve ağırlığı, suçlunun kişiliği ve geçmiş yaşamı, infazın amaçları ve mağdurun hakları bakımından yerleşik ölçülere göre yapılan değerlendirmeye dayanmalıdır.

3.3 Yargı organının ya da diğer yetkili bağımsız makamların bu konudaki takdir yetkileri, yargılamanın her aşamasında tam bir sorumluluk içinde ve sadece hukukun üstünlüğüne uygun olarak kullanılacaktır.

3.4 Resmi bir muhakemeden ya da yargılamadan önce ya da bunların yerine uygulanacak olan ve suçluya bir yükümlülük getiren bir hapis dışı önlem, suçlunun rızasını gerektirecektir.

3.5 Hapis dışı önlemlerin uygulanması hakkındaki kararlar, suçlunun başvurusu üzerine yargısal ya da diğer yetkili bağımsız makamların denetimine tabi olacaktır.

3.6 Suçlu, hapis dışı önlemlerin uygulanması sırasında kişisel haklarının etkileyen konular hakkında yargısal ya da diğer yetkili bağımsız makamlara talepte ya da şikayette bulunma hakkına sahip olacaktır.

3.7 Suçluya başvuru için gerekli mekanizma ve mümkün olduğu takdirde, uluslararası hukukta tanınmış insan haklarına aykırılık ile ilgili her hangi bir şikayet için tazmin sağlanmalıdır.

3.8 Hapis dışı önlemler, suçlu üzerinde tıbbi ya da psikolojik deneyler yapılmasını ya da suçluya gereksiz yere fiziksel ya da ruhsal zarar verebilecek tehlikeleri içermeyecektir.

3.9 Hapis dışı önlem uygulanan suçlunun insanlık onuru her zaman korunacaktır. 3.10 Hapis dışı önlemlerin uygulanması sırasında suçlunun hakları, hapis dışı önlem kararı veren yetkili makamın tayin ettiği ölçüden daha fazla kısıtlanmayacaktır.

3.11 Hapis dışı önlemlerin uygulanması sırasında suçlunun özel yaşamının gizliliğine olduğu kadar, ailesinin de özel yaşamının gizliliğine saygı gösterilecektir.

3.12 Suçlunun şahsi sicili kesinlikle gizli tutulacak ve üçüncü kişilere verilmeyecektir. Bu kayıtlara giriş, sadece suçlunun dosyasını düzenlemekle doğrudan ilgili olan kişilerle ya da usulüne uygun olarak yetki verilmiş kişilerle sınırlandırılacaktır.

4. Saklı Hükümler

4.1 Bu kurallardaki hiç bir hüküm, suçlulara muamele ve onların temel insan haklarının korunması ile ilgili durumlarda, Mahpuslara Muamele için Asgari Standart Kurallar, Gençler için Adalet Sistemine dair Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları, Her Hangi bir Biçimde Tutulan ya da Hapsedilen Kişilerin Korunması için Prensipler Bütünü ya da uluslararası toplum tarafından tanınan diğer insan hakları belgelerinin ve standartlarının uygulanmasını önleyecek bir biçimde yorumlanamaz.

II. DAVA ÖNCESİ AŞAMA
5. Dava öncesi önlemler

5.1 Gerektiği zaman ve hukuk sistemine uygun olduğu takdirde; polis,savcılık ya da cezai konularla meşgul olan diğer makamlar, toplumun korunması, suçun önlenmesi ya da hukuka saygının geliştirilmesi ve mağdurun hakları bakımından soruşturmayı sürdürmenin gerekli olmadığını takdir etmeleri halinde, suçluyu serbest bırakma yetkisine sahip olmalıdırlar. Serbest bırakmanın uygunluğu konusunda karar verebilmesi amacıyla, her hukuk sisteminde bir takım belirli ölçüler geliştirilmelidir. Küçük suçlar için savcılar, gerektiği takdirde, hapis dışı önlemlerin uygulanmasına karar verebilirler.

6. Tutuklama tedbirinden kaçınma

1. Dava öncesi göz altında tutma, aynı zamanda, iddia edilen suçun soruşturulması ve toplumun ve mağdurun korunmasına özen göstererek ceza muhakemesinde son çare olarak uygulanmalıdır.

2. Dava öncesi göz altında tutmaya alternatif önlemler, mümkün olduğu kadar erken bir aşamada uygulanmalıdır. Göz altında tutma, 5.1 sayılı kuralda belirtilen amaca ulaşmak için gerektiğinden daha uzun bir süre devam etmemeli ve insanca ve doğuştan sahip olunan insanlık onuruna saygı esasına uygun olarak yerine getirilmelidir.

3. Dava öncesi göz altında tutmaya başvurulması halinde, suçlunun, yargısal ya da diğer bir yetkili bağımsız makama itirazda bulunma hakkı olacaktır.

III. YARGILAMA VE KARAR AŞAMASI
7. Sosyal araştırma raporları

7.1 Sosyal araştırma raporları edinme imkanı bulunması halinde, yargısal makamlar, yetkili bir kurum ya da kuruluş tarafından hazırlanan bir araştırma raporu edinebilirler. Bu tür bir rapor, suçluların suç işleme eğilimi ve mevcut suçları hakkında sosyal bilgileri içermelidir. Bu raporda ayrıca, hüküm verme usulüne ilişkin bilgiler ve tavsiyeler de yer almalıdır. Rapor, gerçeklere dayalı, objektif ve tarafsız olmalıdır ve sübjektif görüşler açık bir şekilde belirtilmelidir.

8. Mahkumiyet Şekilleri

8.1 Hapis dışı önlemlere karar vermeye yetkili ve elinde hapis dışı alternatifler konusunda geniş bir uygulama alanı bulunan yargısal makam, bu kararı verirken, suçlunun topluma kazandırılma ihtiyacını, toplumun korunmasını ve mümkün olduğu takdirde kendilerine danışılacak olan mağdurların menfaatlerini de dikkate almalıdır.

8.2 Hüküm veren makamlar vakaları aşağıdaki şekillerde çözüme kavuşturabilir:

(a) Tembih, ihtar ve kınama gibi sözlü yaptırımlar;
(b) Şartlı tahliye;
(c) Statü cezaları;
(d) Para cezası ve günlük para cezası gibi ekonomik yaptırımlar ve mali cezalar;
(e) El koyma ve kamulaştırma kararı;
(f) Mağdura iade ya da tazminat kararı;
(g) İnfazı durdurulmuş ya da ertelenmiş ceza;
(h) Denetimli gözetim ya da yargısal denetim;
(i) Kamu hizmetlerinde çalıştırma kararı;
(j) Kampa gönderme;
(k) Ev hapsi;
(l) Kurum dışı muamele yöntemlerinin başka her hangi bir türü;
(m) Yukarıda sıralanmış olan önlemlerden bir kaçının beraber uygulanması.

IV. MAHKUMİYET KARARI SONRASI AŞAMA
9. Mahkumiyet kararı sonrası önlemler

9.1 Mahpusları bir kuruma yerleştirmekten kaçınmak ve onları toplumla yeniden, en erken şekilde katılmalarına yardımcı olmak için, yetkili makamların elinde çok sayıda hüküm sonrası alternatif uygulamalar bulunmalıdır.

9.2 Mahkumiyet sonrası önlemler şunlardır:

(a) Memlekete gitme izni ve geçici yurtlarda kalma;
(b) Çalışma ya da eğitim amaçlı salıverme;
(c) Şartlı tahliyenin çeşitli türleri;
(d) Cezada indirim;
(e) Af

9.3 Af dışında kalan hüküm sonrası önlemler, suçlunun başvurusu üzerine yargısal ya da diğer yetkili bağımsız makamların denetimine tabi olmalıdır.

9.4 Hapis dışı bir program için, her hangi bir biçimde bir kurumdan çıkarılma, mümkün olan en kısa süre içinde ele alınmalıdır.

V. HAPİS DIŞI ÖNLEMLERİN UYGULANMASI
10. Gözetim

10.1 Gözetimin amacı, suçun tekrar etme olasılığını azaltmak ve suçlunun yeniden suç işleme ihtimalini en aza indirecek şekilde toplumla yeniden bütünleşmesini sağlamaktır.

10.2 Bir hapis dışı önlemin gözetimi de içermesi halinde, gözetim hukuken öngörülen özel şartlarda, yetkili makamlar tarafından yürütülecektir.

10.3 Verilen bir hapis dışı önlemler çerçevesinde, her bir özel olayda suçlunun işlediği suç üzerinde kafa yormasına yardımcı olmak amacıyla, ona en uygun gözetim ve muamele yöntemi belirlenmelidir.

Gözetim ve muamele periyodik olarak denetlenmeli ve gerekli görülen değişiklikler yapılmalıdır.

10.4 Gerekli olduğu durumlarda, suçlulara psikolojik, sosyal ve maddi yardım ile, toplumla bağlarını güçlendiren fırsatlar ve toplumla yeniden bütünleşmelerini sağlayan imkanlar sağlanmalıdır.

11. Süre

11.1 Hapis dışı önlemin süresi, hukuka uygun olarak yetkili makam tarafından belirlenmiş süreyi aşmayacaktır.

11.2 Suçlunun, hapis dışı önleme olumlu cevap vermesi durumunda, bu önlemin daha erken sona erdirilmesine karar verilebilir.

12. Koşullar

12.1 Eğer yetkili makam, suçlu tarafından yerine getirilmesi gereken koşulları belirleyecekse, suçlu ve mağdurun ihtiyaçları ve hakları ile toplumun ihtiyaçlarını dikkate alacaktır.

12.2 Yerine getirilmesi gereken şartlar pratik, açık ve mümkün olduğu kadar az olmalıdır, bu şartlar suçlunun yeniden suç işleme olasılığını azaltmayı ve mağdurun ihtiyaçlarını da dikkate alarak suçlunun toplumla yeniden bütünleşme şansını arttırmayı hedefleyecektir

12.3 Hapis dışı önlemlerin uygulanmasından önce suçluya, bu tedbirin uygulanması konusundaki şartlar ile yükümlülükleri ve hakları ile ilgili yazılı ve sözlü olarak açıklama verilecektir.

12.4 Bu şartlar, suçluda meydana gelen gelişmeye uygun olarak, yasal hükümlere göre yetkili makamlar tarafından değiştirilebilir.

13. Muamele süreci

13.1 Verilen bir hapis dışı önlem çerçevesinde, suçluların ihtiyaçlarını daha etkili bir biçimde karşılamak
için, gerekli hallerde sosyal çalışma, grup terapisi, ikametgah içi programlar gibi değişik projeler ile çeşitli suçlu kategorilerine uygun özel muamele programları geliştirmelidir.

13.2 Muamele programı, gerekli eğitimi almış ve pratik tecrübeye sahip uzman kişiler tarafından yürütülmelidir.

13.3 Muamelenin gerekli olduğuna karar verilmesi halinde, suçlunun özgeçmişi, kişiliği, yetenekleri, zeka durumu, sahip olduğu değerleri ve özellikle suçu işlemesine sebep olan şartları anlamak için her türlü çaba sarf edilmelidir.

13.4 Yetkili makam hapis dışı önlemlerin uygulanmasında, toplumun ve toplumsal destek sistemlerinin yardımına başvurabilir.

13.5 Muamele programlarının etkili bir biçimde gerçekleştirilmesini sağlamak için mümkün olduğu kadar yönetsel düzeyde ekip halinde sosyal çalışmaya yönelik görevler verilmelidir.

13.6 Her bir suçlu için, yetkili makam tarafından ayrı bir dosya açılacak ve muhafaza edilecektir.

14. Disiplin ve disiplin koşullarının ihlali

14.1 Uyulması gereken şartların suçlu tarafından ihlal edilmesi, hapis dışı önlemlerin değiştirilmesi ya da kaldırılması ile sonuçlanabilir.

14.2 Hapis dışı önlemlerin değiştirilmesi ya da kaldırılması kararı yetkili makam tarafından verilmelidir. Ancak bu karar, hem gözetim görevlisinin hem de suçlunun sunduğu vakaların dikkatli bir biçimde incelenmesinden sonra verilmelidir.

14.3 Hapis dışı önlemin başarısız olması, otomatik olarak hapis önleminin uygulanmasına yol açmamalıdır.

14.4 Bir hapis dışı önlemin değiştirilmesi ya da kaldırılması halinde, yetkili makam uygun başka bir hapis dışı önlemin uygulanması için girişimde bulunacaktır. Hapis cezası ancak, başka uygun bir cezanın bulunamaması durumunda verilebilir.

14.5 Gözetim altındaki bir suçlunun koşulların ihlali sebebiyle gözaltına alınma ve tutuklama yetkisi
kanunla belirlenecektir.

14.6 Hapis dışı önlemin değiştirilmesine ve kaldırılmasına karşı suçluya yargısal ya da diğer bağımsız bir makam önünde itirazda bulunma hakkı tanınacaktır.

VI. PERSONEL
15. İşe alma

15.1 Personelin ise alınmasında ırk, renk, cinsiyet, yaş, dil, din, siyasal ya da başka bir fikir, milli ya da sosyal köken, mülkiyet, doğum ya da başka her hangi bir statü gibi sebeplerle ayrımcılık yapılmayacaktır. Personelin ise alınmasıyla ilgili politika, ulusal politikalarla onaylanmış pozitif ayrımcılığı dikkate almalı ve gözetim altında tutulacak suçluların çeşitliliğini göz önünde tutmalıdır.

15.2 Hapis dışı önlemleri uygulamak üzere görevlendirilmiş olan kişiler, bu ise kişisel olarak uygun olmalı ve mümkün olduğu kadar mesleki eğitime ve pratik tecrübeye sahip bulunmalıdır. Görevlilerin nitelikleri açıkça belirlenmelidir.

15.3 Nitelikli meslek görevlilerini istihdam etmek ve çalışmalarını sağlamak için, bu görevlere uygun hizmet şartları, yeterli maaş ve işin niteliğine uygun menfaatler sağlanmalı, mesleki gelişme ve meslekte ilerleme için geniş fırsatlar yaratılmalıdır.

16. Görevlilerin eğitimi

16.1 Görevlilere verilen eğitimin amacı, suçluların topluma kazandırılmaları, suçluların haklarının güvence altına alınması ve toplumun korunması konusunda görevlilerin sorumluluklarını açıkça ortaya koymaktadır. Bu eğitim görevlilere, ayrıca ilgili kuruluşlar ıle işbirliği yapma ihtiyacı ile faaliyetleri koordine etme konusunda bir anlayış da vermelidir.

16.2 İşe başlamadan önce görevlilere hapis dışı önlemlerin niteliği, gözetimin amaçları ve hapis dışı önlemlerin uygulanmasında çeşitli modeller hakkında bilgileri içeren bir eğitim verilecektir.

16.3 Görevliler işte çalışmaya başladıktan sonra, meslek içi eğitim ve bilgi tazeleme kurslarına katılarak, bilgilerini ve mesleki kapasitelerini sürdürüp geliştirmelidirler. Bu amaca uygun ve yeterli tesisler sağlanmalıdır.

VII. GÖNÜLLÜLER VE DİĞER TOPLUMSAL KAYNAKLAR
17. Toplum katılımı

17.1 Kendilerine hapis dışı önlemler uygulanan suçlular ile aile ve toplum arasındaki bağların güçlendirilmesindeki en önemli faktörlerden ve başlıca kaynaklardan biri olması nedeniyle, halkın katılımı teşvik edilmelidir. Halkın katılımı, ceza adaletinin yönetimi yönündeki çabaları tamamlayacaktır.

17.2 Halkın katılımı, bireyler için kendi toplumunun korunmasına katkıda bulunma fırsatı olarak kabul edilmelidir.

18. Toplumun anlayışı ve işbirliği

18.1 Hükümet kuruluşları, özel sektör ve genel olarak toplum, hapis dışı önlemleri geliştiren gönüllü kuruluşlara destek vermeleri için teşvik edilmelidir.

18.2 Hapis dışı önlemlerin uygulanmasında toplumun katılımına olan ihtiyaç konusundaki duyarlılığı arttırmak için konferanslar, seminerler, sempozyumlar ve başka faaliyetler düzenlenmelidir.

18.3 Hapis dışı önlemlerin daha geniş çapta uygulanmasına ve suçluların toplumla bütünleşmelerine yardımcı faaliyetlerin yürütülmesine yol açacak şekilde, toplumda yapıcı bir tutum oluşturulmasına katkıda bulunmak amacıyla her türlü medya aracı kullanılmalıdır.

18.4 Toplumun, hapis dışı önlemlerin gerçekleştirilmesindeki rolünün önemi hakkında bilgilendirilmesi için her türlü çaba sarf edilmelidir.

19. Gönüllüler

19.1 Gönüllüler, söz konusu ise olan ilgileri ve yetenekleri esas alınarak özenle seçilip ise alınmalıdırlar. Yapacakları işteki özel sorumlulukları bakımından kendilerine gereği gibi eğitim verilmeli, yetkili makamların desteğinden ve danışmanlığından yararlanılmalı ve kendilerine yetkili makamlarla görüşme fırsatı verilmelidir.

19.2 Gönüllüler, suçlulara ve ailelerine danışmanlık hizmeti vermek, kapasitelerine suçluların ihtiyaçlarına göre başka şekillerde uygun yardımlarda bulunmak suretiyle, suçlular ile ailelerini toplumla daha derin bağlar geliştirmeleri yönünde teşvik etmelidirler.

19.3 Gönüllüler, görevlerini yerine getirirlerken, kazalara, yaralanmalara ve kamusal sorumluluklara karşı sigorta edilmelidirler. Çalışma sırasında uğradıkları zararlar için yaptıkları belgeli masraflar kendilerine geri ödenmeli, toplumun huzuru için verdikleri hizmetler bakımından toplumun kendilerini daha fazla tanımaları sağlanmalıdır.

VIII. ARAŞTIRMA, PLANLAMA, POLİTİKA OLUŞTURMA VE DEĞERLENDİRME
20. Araştırma ve planlama

20.1 Planlama sürecinin esaslı bir yönü olarak, suçluların hapis dışı önlemler ile muameleleri hakkındaki araştırmaların organize edilmesine ve geliştirilmesine, resmi ve özel kuruluşların katılımını sağlamak için çaba gösterilmelidir.

20.2 Hapis dışı önlem uygulanan kişilerin, uygulayanların, toplumun ve politika oluşturanların karşılaştıkları problemler hakkında düzenli olarak araştırma yapılmalıdır.

20.3 Suçlulara hapis dışı muamele uygulanması konusundaki verilerin ve istatistiklerin toplanması ve analizi için ceza adalet sitemi içerisinde araştırma ve enformasyon mekanizmaları oluşturulmalıdır.

21. Politika oluşturma ve program geliştirme

21.1 Ceza adalet sisteminin bütünleyici bir parçası olarak, ulusal gelişim süreci içinde, hapis dışı önlemler için programlar sistematik olarak planlanmalı ve uygulanmalıdır.

21.2 Hapis dışı önlemlerin daha etkin bir biçimde uygulanması amacıyla düzenli olarak değerlendirmeler yapılmalıdır.

21.3 Hapis dışı önlemlerin amaçlarını, fonksiyonunu ve etkinliğini değerlendirmek için periyodik denetimler yapılmalıdır.

22. İlgili kuruluş ve faaliyetler ile bağlantı kurma

22.1 Hapis dışı önlemlerden sorumlu olan birimler ile, ceza hukuku sisteminin diğer kolları, resmi ve gayri resmi sosyal gelişme ve yardım kuruluşları arasında, sağlık, barınma, eğitim, iş ve kitle iletişimi
alanlarındaki bağlantıların kurulmasını kolaylaştırmak için çeşitli düzeylerde gerekli mekanizmalar
geliştirilmelidir.

23. Uluslararası işbirliği

23.1 Kurum dışı muamele alanında, ülkeler arasında bilimsel işbirliğini geliştirmek için çaba sarf edilmelidir. Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve suçlulara muamele ile ilgili kuruluşları vasıtasıyla ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğinin Sosyal Gelişme ve İnsani İlişkiler Merkezi’nin, Suçun Önlenmesi ve Ceza Adalet Birimi ile yakın ilişki halinde, üye devletler arasındaki hapis dışı önlemler hakkında araştırma, eğitim, teknik yardım ve bilgi alış verişi güçlendirilmelidir.

23.2 Şartlı Cezaya Mahkum Edilen ya da Şartlı Tahliye Edilen Suçluların Gözetiminin Transferi Hakkındaki Model Anlaşmaya uygun olarak, hapis dışı önlemlerin alanını başka ülkelere de yaygınlaştırmak ve uygulanmalarını kolaylaştırmak için karşılaştırmalı çalışmalar ile mevzuatın uyumu
çalışmaları yürütülmelidir.

Corpus Juris Civilis

0

Corpus Juris Civilis, Justinianus öncülüğünde, M.S.528-534 tarihleri arasında gerçekleştirilen büyük bir hukuk derleme çalışmasıdır. İmparatorluk görevlisi Tribonianus’un yönetimi altındaki bir heyet tarafından Latince olarak yayınlanmıştır.

Özel hukuka ilişkin bölümlerin ağır basması nedeniyle Vatandaşlar Hukuku Derlemesi yahut Medeni Hukuk Külliyatı adı verilmiştir.

Bu eserde Roma Hukuku, ana prensipleri ile ve tümü ile toplanmıştır. Roma İmparatorluğu’nda yüzyıllar boyunca geçerli olan temel hukuk kaynaklarının, hukukçuların eserlerinin ve Roma imparatorlarının yayınladığı fermanların belli bir sistematik içinde bir araya getirildiği eserdir.

C.I.C. olarak kısaltılan ve vatandaşlar hukuk derlemesi adı verilen bu çalışmada anayasa, idare, ceza ve kilise hukuklarına ilişkin düzenlemeler bulunmaktadır. Gaius‘un Institutiones’i başta olmak üzere klasik roma hukukçularının eserleri örnek alınmak sureti ile hazırlanmıştır.

Corpus Iuris Civilis, dört ana bölümden oluşmaktadır:
    1. Codex: Justinianus’a kadar yayınlanmış imparator emirnameleri bulunmaktadır. Önceki kanunların toplanıp bir araya getirildiği bölümdür. Codex, Hadrianus zamanından itibaren mevcut tüm imparatorluk yasaları derlenmiştir. 

    2. Digesta (Pandectae): Hukuk bilginlerinin görüşlerinin toplandığı bölümdür.  Ayrıca, bu bölüm, hukukçuların çeşitli davalardaki hukuki yorumlarını içermektedir. Özellikle, Ulpianus gibi büyük Roma hukukçularının yazıları, güncel fermanlarla birlikte 533 yılında yayınlanmıştır.  

    3. Institutiones : Hukukun temel kavramlarını ve ilkelerini açıklamıştır. Bu bölüm, özellikle hukuk öğrencileri için yazılmış bir ders kitabı mahiyetindedir.
    4. Novellae: Üç bölümden oluşan külliyata, Justinianus döneminde çıkartılan yeni kanunların eklenmesi ile oluşmuş bölümdür. Daha önceki kanun derlemelerinde bulunmayan yeni hükümleri içermektedir.

Bu derleme, Orta Çağ’da yeniden keşfedilmiş ve böylelikle, modern medeni hukukun temellerinin atılmasına katkı sağlamıştır. Pandekt Hukukunun gelişimi ile günümüz hukukuna aktarılmıştır. Corpus Juris Civilis, Avrupa’nın birçok ülkesinde ve Batı hukuk sistemlerinin gelişiminde etkili olmuştur.

Kazakistan Cumhuriyeti Anayasası 

0
Kazakistan Cumhuriyeti Anayasası

Kazakistan Cumhuriyeti Anayasası 30 Mayıs 1995 tarihinde kabul edilmiş ve 7 Ekim 1998, 23 Nisan 2003, 21 Mayıs 2007, 2 Şubat 2011 tarihlerinde değişiklik ve ilaveler yapılmıştır. Anayasa genel olarak dünya anayasaları içinde kazuistik sınıfta yer almaktadır ve devlet sistemi detaylı bir şekilde tanımlanmıştır.

Giriş

Biz,

Ortak tarihi kaderle birleşmiş Kazakistan halkı, Ezeli Kazak toprakları üzerinde devleti kurarak,

Kendimizi özgürlük, eşitlik ve barış ideallerine adamış, barışsever ve sivil bir toplum olduğumuzun bilincine vararak,

Dünya toplumu içinde hak ettiği yeri almayı arzulayarak,

Bugünkü ve gelecek nesiller karşısında yüksek sorumluluğumuzun bilincinde olarak,

Egemenlik hakkımızdan yola çıkarak,

Bu Anayasayı kabul ediyoruz

1.KISIM

GENEL HÜKÜMLER

Madde 1

Kazakistan Cumhuriyeti, en yüksek değerleri birey, onun yaşamı, hak ve özgürlükleri olan, demokratik, dünyevi, hukuk ve sosyal bir devlet olduğunu ilan eder.

Cumhuriyetin faaliyetinin temel ilkeleri, toplumsal barış ve siyasal istikrar; tüm halkın yararına yönelik ekonomik kalkınma; Kazakistan vatanseverliği ve devlet işlerinin en önemli sorunlarının, ulusal düzeyde ya da parlamentodaki seçimler dahil demokratik yöntemlerle çözülmesidir.

Madde 2

Kazakistan Cumhuriyeti, başkanlık yönetim şekliyle üniter bir devlettir.

Cumhuriyetin egemenliği, onun bütün ülkesini kapsar. Devlet, kendi ülkesinin bütünlüğünü, ihlal edilemezliğini ve devredilemezliğini sağlar.

Cumhuriyetin idari-mülki yapısı, onun başkentinin statüsü kanunla belirlenir. Kazakistan’ın başkenti, Astana şehridir.

Kazakistan Cumhuriyeti ve Kazakistan adları aynı anlama gelir.

Madde 3

Devlet egemenliğinin tek kaynağı halktır.

Halk, egemenliğini ulusal referandum ve serbest seçimler aracılığıyla doğrudan kullanabileceği gibi egemenliğin kullanımını devlet organlarına aktarabilir.

Kazakistan Cumhuriyetinde hiç kimse iktidara el koyamaz. İktidara el koyma, kanunlarla cezalandırılır. Halk ve devlet adına hareket etme hakkı, Başkana ve Anayasayla belirlenmiş yetkiler çerçevesinde Parlamentoya aittir. Hükümet ve diğer devlet organları, kendilerine verilen yetkiler içinde yalnızca devlet adına hareket edebilir.

Kazakistan Cumhuriyetinde devlet iktidarı bütündür ve yasama, yürütme ve yargı kollarına ayrılması ilkesine ve bunların etkileşimini sağlayan fren ve denge sistemine uygun olarak Anayasa ve kanunlar temelinde kullanılır.

 Madde 4

Anayasa hükümleri, ona uygun kanunlar, diğer normatif hukuk düzenlemeleri, uluslararası antlaşmalar, Cumhuriyetin diğer taahhütleri ayrıca Anayasa Konseyi ve Cumhuriyetin Yüksek Mahkemesinin düzenleyici kararları, Kazakistan Cumhuriyetinde geçerli hukuku oluşturur.

Anayasa, en üstün hukuki güce sahiptir ve Cumhuriyetin tüm topraklarında doğrudan geçerlidir.

Cumhuriyet tarafından onaylanan uluslararası antlaşmalar, kanunlara göre önceliğe sahiptir ve bir uluslararası antlaşma, uygulanması bir kanunla yayımlanmasına bağlı olduğu durumlar hariç doğrudan uygulanır.

Bütün kanunlar ve Cumhuriyetin taraf olduğu tüm uluslararası antlaşmalar yayımlanır. Vatandaşların hak, özgürlük ve ödevleriyle ilgili normatif hukuk düzenlemelerinin resmen yayımlanması onların uygulanması için gerekli şarttır.

 Madde 5

Kazakistan Cumhuriyeti, ideolojik ve siyasal çoğulculuğu tanır. Toplumsal ve devlet kurumlarının birleştirilmesi, devlet organlarında siyasi parti örgütlerinin kurulması yasaktır.

Toplumsal birlikler kanun karşısında eşittirler. Devletin toplumsal birliklerin işlerine kanun dışı müdahalesi ve toplumsal birliklerin devlet işlerine müdahalesi, toplumsal birliklere devlet organlarının işlevlerinin yüklenilmesi yasaktır.

Anayasal düzeni zorla değiştirmeye, cumhuriyetin toprak bütünlüğünü ihlal etmeye yönelik amaç ve faaliyetler izleyen, devlet güvenliğini zayıflatan, sosyal, ırki, milli, dini, sınıfsal ve köken ayrımcılığını teşvik eden, toplumsal birliklerin kuruluşu ve faaliyeti, ayrıca izinsiz yarı askeri birimlerin kurulması yasaktır.

Kazakistan Cumhuriyetinde diğer devletlerin siyasi partilerinin ve sendikalarının, din temelinde kurulan partilerin faaliyeti, ayrıca siyasi partilerin ve sendikaların yabancı tüzel kişiler ve yabancılar, yabancı devletler ve uluslararası örgütler tarafından finansmanı, yasaktır.

Ülke sınırları içinde yabancı dini birliklerin faaliyeti, ayrıca yabancı dini merkezler tarafından ülkedeki dini birliklerin yöneticilerinin atanması, ülkenin ilgili devlet organıyla işbirliği içinde gerçekleştirilir.

Madde 6

Kazakistan Cumhuriyetinde devlet mülkiyeti ve özel mülkiyet tanınır ve eşit şekilde korunur.

Mülkiyet yükümlülük getirir, onun kullanılması aynı zamanda toplum yararına olmalıdır. Mülkiyetin sahibi ve konusu, ayrıca mülkiyet sahiplerinin kendi haklarından yararlanma kapsamı ve sınırları, onların haklarının güvencesi kanunla belirlenir.

Toprak ve yer altı kaynakları, sular, bitki ve hayvanlar alemi, diğer doğal kaynaklar devlet mülkiyetindedir. Toprak, kanunlarla belirlenen esaslar, şartlar ve sınırlar dahilinde özel mülkiyet konusu olabilir.

Madde 7

Kazakistan Cumhuriyetinde devlet dili Kazakça’dır.

Devlet kurumlarında ve yerel yönetim birimlerinde Kazakça’yla birlikte eşit şartlarda, resmi olarak Rusça da kullanılır.

Devlet, Kazakistan halkının dillerinin öğrenilmesi ve geliştirilmesi için uygun şartlar sağlar.

Madde 8

Kazakistan Cumhuriyeti uluslararası hukuk ilkeleri ve normlarına saygılıdır, devletler arasında işbirliği ve iyi komşuluk ilişkileri, eşitlik ve birbirinin iç işlerine karışmama, uluslararası sorunları barış yoluyla çözme politikası izler, silahlı kuvvetlerin öncelikli olarak kullanılmasından kaçınır.

Madde 9

Kazakistan Cumhuriyeti devlet simgesi olarak kendi Bayrağına, Armasına ve Milli Marşına sahiptir. Onların tarifi ve resmi kullanılış şekli anayasal kanunla belirlenir.

2.KISIM

İNSAN VE VATANDAŞ

Madde 10

Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşlığı, kanuna uygun olarak edinilir veya sona erer, edinme esası ve nedenine bakılmaksızın tek ve eşittir.

Kazakistan Cumhuriyet vatandaşı hiç bir şekilde vatandaşlıktan, vatandaşlığını değiştirme hakkından yoksun bırakılamaz, ayrıca Kazakistan Cumhuriyetinden sınır dışı edilemez.

Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşının, başka bir devlet vatandaşlığı tanınmaz.

Madde 11

Kazakistan Cumhuriyetinin taraf olduğu antlaşmalar aksini öngörmedikçe, Kazakistan vatandaşı yabancı ülkeye verilemez.

Kazakistan Cumhuriyeti, kendi vatandaşlarını yurtdışında koruyacağına ve himaye edeceğine güvence verir.

Madde 12

Kazakistan Cumhuriyetinde insan hak ve özgürlükleri Anayasaya uygun olarak tanınır ve güvence altına alınır.

İnsan hak ve özgürlükleri doğuştan itibaren herkese ait olup, mutlak ve ayrılmazdır, kanun ve diğer normatif hukuk düzenlemelerinin içerik ve uygulama şeklini belirler.

Kazakistan vatandaşı, vatandaşlığı itibariyle haklara sahiptir ve yükümlülükler taşır. Yabancılar ve vatandaşlığı olmayan kişiler, Kazakistan’da Anayasa, kanunlar ve uluslararası antlaşmalar aksini öngörmedikçe, vatandaşlarla aynı haklara sahip olur ve aynı yükümlülükleri taşırlar.

İnsan ve vatandaş hak ve özgürlüklerinin kullanılması, diğer kişilerin hak ve özgürlüklerini ihlal etmemeli, anayasal düzen ve toplum ahlakına aykırı olmamalıdır.

 Madde 13

Herkes kendisinin hak ehliyetinin tanınması hakkına sahiptir ve hak ve özgürlüklerini meşru-müdafaa dahil, kanuna aykırı olmayan tüm yollarla koruyabilir.

Herkes hak ve özgürlüklerinin yargısal korunması hakkına sahiptir.

Herkes yeterli hukuk yardımı alma hakkına sahiptir. Kanunla öngörülen durumlarda hukuki yardım ücretsiz olarak sağlanır.

Madde 14

Herkes kanun ve mahkeme önünde eşittir.

Köken, sosyal durum, görev ve mali durum, cinsiyet, ırk, milliyet, dini inanç, görüş, oturma yeri veya her hangi bir özellik nedeniyle kimseye ayrım yapılamaz.

Madde 15

Herkes yaşam hakkına sahiptir.

Hiç kimse, insanı keyfi olarak yaşamından yoksun bırakamaz. Ölüm cezası, terör suçluları ve savaş zamanında işlenen ağır suçlar bakımından, mahkumun af konusunda istemde bulunma hakkı sağlanarak, istisnai bir ceza şekli olarak kanunlarla belirlenir.

Madde 16

Herkesin kişisel özgürlük hakkı vardır.

Tutuklama ve gözaltı, sadece kanunla öngörülen durumlarda ve yalnızca kanuni mahkeme ya da savcının kararıyla, tutuklanan kişiye itiraz hakkı verilerek, mümkündür. Gözaltına alınan kişinin itiraz etme hakkı vardır. Savcının kararı olmaksızın hiç kimse yetmiş iki saatten fazla gözaltında kalamaz.

Gözaltına alınan, tutuklanan ve suç işlemekle itham edilen herkes, gözaltına alındığı, tutuklandığı veya suçlandığı andan itibaren avukat (savunucu) yardımından yararlanma hakkına sahiptir.

Madde 17

İnsan onuru dokunulmazdır.

Hiç kimse işkenceye, şiddete, diğer zalimce veya insan onurunu aşağılayıcı muameleye veya cezaya maruz bırakılamaz.

Madde 18

Herkes özel yaşamının, kişisel ve ailevi sırrının dokunulmazlığı, şeref ve onurunun korunması hakkına sahiptir.

Herkes bireysel tasarruflarının ve mevduatlarının, yazışmalarının, telefon konuşmalarının, posta, telgraf ve diğer haberleşmelerinin gizliliği hakkına sahiptir. Bu hakkın sınırlandırılmasına sadece doğrudan kanunda belirlenen durumlarda ve şekilde izin verilir.

Devlet organları, toplumsal birlikler, yetkili kişiler ve kitle iletişim araçları her vatandaşa, onun hak ve çıkarlarını ilgilendiren belgeleri, kararları ve bilgi kaynaklarını görme ve inceleme imkanı sağlamakla yükümlüdürler.

Madde 19

Herkes, kendi milliyetini, etnik, parti ve dini mensubiyetini belirtmek veya belirtmemek hakkına sahiptir.

Herkes kendi ana dilinde konuşma, kendi kültürünü yaşama, iletişim, konuşma, eğitim ve yaratıcılık dilini özgürce seçme hakkına sahiptir.

Madde 20

İfade ve yaratıcılık özgürlüğü güvence altına alınır. Sansür yasaktır.

Herkes, kanunla yasaklanmamış her türlü yolla serbestçe bilgi edinme ve yayma hakkına sahiptir. Kazakistan Cumhuriyetinin devlet sırrı kapsamına giren bilgiler listesi kanunla belirlenir.

Anayasal düzeni zor kullanarak değiştirmeye, devletin toprak bütünlüğünü ihlal etmeye, devletin güvenliğini sarsmaya, savaşa, sosyal, ırki, milli, dini, sınıfsal ve köken ayrıcalığına, ayrıca gaddarlığa ve şiddete yönelik propaganda yapmak ve teşvik etmek yasaktır.

Madde 21

Kazakistan Cumhuriyeti sınırları içinde kanuni olarak bulunan herkes, kanunlarla önceden belirlenmiş durumlar hariç, ülke sınırları içinde serbest dolaşım ve ikamet yerini serbestçe seçme hakkına sahiptir.

Herkes, Kazakistan dışına çıkma hakkına sahiptir. Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşları engellenmeksizin ülkeye dönebilirler.

Madde 22

Herkes vicdan özgürlüğü hakkına sahiptir.

Vicdan özgürlüğü hakkının gerçekleştirilmesi, evrensel ve medeni hakların ve devlet karşısında ödevlerin sınırlandırılmasına veya bunlara şart koşulmasına yol açamaz.

 Madde 23

Kırgızistan Cumhuriyeti vatandaşları örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptirler. Toplumsal birliklerin faaliyeti kanunla düzenlenir.

Orduda görevde bulunanlar, milli güvenlik organları ve hukuk muhafaza organları mensupları ve hakimler parti ve sendika üyesi olamazlar, herhangi bir siyasi partiyi destekleyemezler.

Madde 24

Herkes, çalışma özgürlüğü, özgürce faaliyet ve meslek seçme hakkına sahiptir. Zorunlu çalıştırma, sadece mahkeme kararıyla yapılabilir veya olağanüstü durum yahut savaş halinde uygulanır.

Herkes, hijyen ve sağlık koşullarının uygun olduğu ortamda çalışma, herhangi bir ayrım yapılmadan emeğinin karşılığını alabilme, ayrıca işsizlik dolayısıyla sosyal güvence hakkına sahiptir.

Grev hakkı dahil, kanunlarla belirlenmiş kurallar uyarınca, bireysel ve toplu iş ihtilaflarını çözümleme hakkı tanınır.

Herkes dinlenme hakkına sahiptir. Sözleşmeli olarak çalışanlara kanunlarla öngörülen şekilde mesai süresi, tatil ve bayram günleri, yıllık ücretli izin güvence altına alınır.

Madde 25

Konut dokunulmazdır. Mahkeme kararı olmadan konuta el konulması yasaktır. Konuta giriş, arama yapma ve inceleme, sadece kanunla öngörülen hallerde yapılabilir.

Kazakistan Cumhuriyetinde vatandaşlara konut sağlamak için ortam oluşturulur. Kanunlarda belirtilen ve konut ihtiyacı bulunan vatandaş gruplarına, yine kanunlarla öngörülen normlara göre devlet konut fonundan uygun ücretle konut temin edilir.

Madde 26

Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşları kanuni şekilde edindikleri her türlü özel mülkiyete sahip olabilirler.

Mülkiyet, miras hakkı dahil, kanuni güvence altındadır.

Hiç kimse mahkeme kararı olmaksızın kendi malvarlığından yoksun bırakılamaz. Kanun ile öngörülmüş istisnai durumlarda devlet ihtiyaçları için malvarlığının zorunlu olarak kamulaştırılması, eşdeğer tazminat şartıyla yapılabilir.

Herkes serbest girişimcilik hakkına sahiptir. Tekel faaliyetler kanunlarla düzenlenir ve sınırlanır. Haksız rekabet yasaktır.

Madde 27

Evlenme ve aile, annelik, babalık ve çocukluk devletin koruması altındadır.

Çocukların bakımı ve yetiştirilmesi ebeveynlerin doğal hakkı ve yükümlülüğüdür.

Yetişkin yaştaki çocuklar, engelli ebeveynlerine bakmakla yükümlüdürler.

Madde 28

Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşının asgarî ücreti ve emekli maaşı ve yaşlanması, hastalanması, engelli olması ya da geçimini sağlayan kişinin kaybı durumlarında ve diğer kanuni esaslar gereğince sosyal güvenliği güvence altına alınır.

İsteğe bağlı sosyal sigorta, ek sosyal güvence şekilleri ve hayır işleri teşvik edilir.

 Madde 29

Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşları sağlıklarının koruması hakkına sahiptirler.

Cumhuriyet vatandaşları, kanunlarla belirlenmiş ölçüde ücretsiz, güvenceli ve yaygın sağlık hizmeti alabilir.

Ücretli sağlık hizmetleri, kanunlarla belirlenen şartlar ve usullere göre, devlet ve özel sağlık kurumlarında, ayrıca özel tıbbi çalışmalar yürüten kişilerce verilebilir

Madde 30

Vatandaşların, devlet eğitim kurumlarında ücretsiz orta eğitim alma hakkı güvence altına alınır. Orta eğitim zorunludur.

Vatandaşlar, devletin yüksek eğitim kurumlarında rekabetçi bir temelde, yüksek eğitim alma hakkına sahiptirler.

Vatandaşlar kanunda belirtilen esas ve koşullarda, özel eğitim kurumlarında eğitim alma ve ödeme yapma hakkına sahiptir.

Devlet ülke genelinde zorunlu genel eğitim standartlarını belirler. Her türlü eğitim kurumunun faaliyeti bu standartlara uygun olmalıdır.

 Madde 31

Devlet, insan yaşamı ve sağlığına uygun bir çevreyi korumayı amaç edinir.

Yetkililer, kanuna göre, insan yaşamını ve sağlığını tehdit eden olayları ve koşulları gizlemekten dolayı sorumlu tutulurlar.

Madde 32

Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşları, barışçıl ortamda ve silahsız olarak, toplanma, miting, yürüyüş, gösteri, sokak tören ve protestosu yapma hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanılması devlet güvenliği, kamu düzeni, sağlığın korunması ve diğer kişilerin, hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

Madde 33

Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşları, doğrudan veya kendi temsilcileri aracılığıyla devlet yönetimine katılma, kişisel olarak hitap etme, ayrıca devlet organlarına ve yerel yönetimlere bireysel ve toplu başvuruda bulunma hakkına sahiptirler.

Cumhuriyet vatandaşları, devlet organlarına ve yerel yönetimlere seçme ve seçilme, ayrıca genel referandumlara katılma hakkına sahiptirler.

Mahkeme tarafından ehliyetsizliğine hükmedilen, ayrıca mahkeme kararıyla cezaevinde hükümlü olan vatandaşlar, seçme ve seçilme, referanduma katılma hakkına sahip değildirler.

Kazakistan vatandaşları eşit olarak devlet memuriyetine girme hakkına sahiptirler. Devlet memuru olarak çalışmak isteyen adaylarda aranan koşullar, sadece görevin özellikleriyle bağlantılı olabilir ve kanunlarla belirlenir.

 Madde 34

Herkes, Anayasa ve Kazakistan Cumhuriyeti kanunlarına uymak, diğer kişilerin hak ve özgürlüklerine, şeref ve onurlarına saygı göstermekle yükümlüdür.

Herkes, Kazakistan Cumhuriyetinin devlet simgelerine saygı göstermekle yükümlüdür.

Madde 35

Kanunlarla belirlenmiş vergi, harç ve benzeri yükümlülüklerin ödenmesi herkesin ödevi ve sorumluluğudur.

Madde 36

Kazakistan Cumhuriyetini savunma, her bir vatandaşın kutsal borcu ve yükümlülüğüdür.

Kazakistan vatandaşları, kanunların öngördüğü şekil ve yöntemlerde askeri hizmetlerini yaparlar.

 Madde 37

Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşları, tarihi ve kültürel mirası korumaya özen göstermekle, tarihi ve kültürel anıtları muhafaza etmekle yükümlüdürler.

Madde 38

Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşları, doğayı korumak, doğal servetlere özenle davranmakla yükümlüdürler.

Madde 39

İnsan ve vatandaş hak ve özgürlükleri, sadece anayasal düzen, kamu düzeni, insan hakları ve özgürlükleri, halkın sağlığı ve ahlaki değerleri korumanın gerektirdiği derecede ve sadece kanunlarla sınırlanabilir.

Milletlerarası barışı ihlal edebilecek her türlü eylem Anayasaya aykırıdır.

Siyasi gerekçelerle hiç bir şekilde insan hakları ve özgürlükleri sınırlandırılamaz. Anayasanın 10, 11, 13-15. maddelerinde ve 16. maddesinin 1.fıkrasında, 17, 19, 22. maddelerinde, ayrıca 26. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen hak ve özgürlükler hiç bir şekilde sınırlandırılamaz.

3.KISIM

DEVLET BAŞKANI

Madde 40

Kazakistan Cumhurbaşkanı devletin başı olup, devletin iç ve dış politikasının temel yönlerini belirleyen ve Kazakistan’ı ülke içinde ve uluslararası ilişkilerde temsil eden en yüksek yetkili kişidir.

Cumhurbaşkanı, halkın birliğinin ve devlet iktidarının, Anayasanın, insan ve vatandaşların hak ve özgürlüklerinin dokunulmazlığının, simgesi ve güvencesidir.

Cumhurbaşkanı, devlet iktidarının bütün kollarının uyum içinde çalışmasını, hakimiyet organlarının halk karşısında sorumluluğunu sağlar.

 Madde 41

Kazakistan Cumhurbaşkanı anayasal kanun uyarınca, Kazakistan Cumhuriyetinin reşit vatandaşları tarafından genel, eşit ve doğrudan seçme hakkına dayanan gizli oylamayla beş yıllık süre için seçilir.

Doğumdan Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşı olan, en az kırk yaşını doldurmuş, Kazakistan’da son 15 yıl ikamet etmiş ve devlet dilini serbestçe kullanabilen her bir vatandaş Cumhurbaşkanı seçilebilir.

Cumhurbaşkanı olağan seçimleri Aralık ayının ilk Pazar günü yapılır ve tarih olarak Parlamento seçimleriyle aynı günde gerçekleştirilemez.

Olağanüstü başkanlık seçimleri, Cumhurbaşkanı tarafından kararlaştırılır ve Anayasal kanunla belirlenen zaman ve koşullarda yapılır

Oylamaya katılan seçmenlerin yüzde ellisinden fazlasının oyunu alan aday seçilmiş sayılır. Adaylardan hiç birisinin gereken oy miktarını alamaması durumunda tekrar oylama yapılır ve bu oylamaya en fazla oy almış iki aday katılır. Oylamaya katılan seçmenlerin çoğunluğunun oylarını alan aday seçilmiş sayılır.

Madde 42

Kazakistan Cumhurbaşkanı, halka, aşağıdaki şekilde yemin ettikten sonra göreve başlar: “Kazakistan halkına sadakatle hizmet edeceğime, Anayasaya ve Kazakistan kanunlarına titizlikle uyacağıma, vatandaşların hak ve özgürlüklerini güvence altına alacağıma, Kazakistan Cumhurbaşkanı gibi yüce bir görevden doğan yükümlülüklerimi vicdanla ve namuslu şekilde yerine getireceğime resmen yemin ederim”

Yemin töreni, Ocak ayının ikinci Çarşamba günü Parlamento milletvekilleri, Anayasa Mahkemesi üyeleri, Yüksek Mahkeme hakimleri ve Kazakistan’ın eski Cumhurbaşkanlarının katılımıyla, törensel bir ortamda, gerçekleştirilir. Anayasanın 48. maddesinde öngörülen durumda, Kazakistan Cumhurbaşkanı yetkilerini üslenen kişi, Cumhurbaşkanı yetkilerini üslendiği günden itibaren bir ay içinde yemin eder.

Cumhurbaşkanının yetkileri, yeni Cumhurbaşkanı göreve başladığı andan itibaren, ayrıca zamanından önce görevinden alınması veya uzaklaştırılması, yahut ölümü durumunda sona erer. Görevinden uzaklaştırılanlar dışında bütün eski Cumhurbaşkanları, Kazakistan Cumhuriyetinin eski Cumhurbaşkanı unvanını taşırlar.

Aynı kişi üst üste iki defadan fazla Cumhurbaşkanı seçilemez. Bu kısıtlama Kazakistan Cumhuriyetinin ilk Cumhurbaşkanı için geçerli değildir.

Madde 43

Kazakistan Cumhurbaşkanı, temsili organlarda milletvekili olamaz, diğer maaşlı görevlerde bulunamaz ve girişimcilik faaliyetini gerçekleştiremez.

 Madde 44

Kazakistan Cumhurbaşkanı:

Ülkenin durumu ve Kazakistan Cumhuriyetinin iç ve diş politikasının temel yönlerine ilişkin yıllık mesajla Kazakistan halkına yıllık hitap eder;

Cumhuriyetin Parlamentosu ve Kamaralarına olağan ve olağanüstü seçimleri belirler; Parlamentoyu ilk dönem toplantısına çağırır ve milletvekillerinin Kazakistan halkı karşısında yaptıkları yemini kabul eder; Parlamentoyu olağanüstü toplantıya çağırır; Parlamento Senatosunun sunduğu kanunu bir ay içinde imzalar ve ilan eder veya tekrar görüşülmek ve oylanmak üzere kanunu veya belli maddelerini geri gönderir;

Parlamento Meclisinde temsil edilen siyasi parti grupları ile yapılan istişareler sonrasında, Cumhuriyetin Başbakan adayını onaylanmak üzere Meclise sunar; Parlamento Meclisinin onayından sonra, Cumhuriyetin Başbakanını atar; onu görevinden alır; Başbakanın önerisi üzerine Cumhuriyet Hükümetinin yapısını belirler, Hükümet dışındaki merkezi yürütme organlarını kurar, fesheder veya yeniden yapılandırır, Cumhuriyet Hükümeti üyelerini atar; Dışişleri, Savunma, İçişleri ve Adalet Bakanlarını atar; Hükümet üyelerinin görevlerine son verir; Hükümet üyelerinin yeminlerini kabul eder; özel öneme sahip konularda, Hükümet toplantılarına başkanlık eder; Parlamento Meclisine kanun tasarısı sunması için Hükümetten istekte bulunur; Hükümetin ve vilayetlerin, büyük kentlerin ve başkentin akimlerinin düzenlemelerini tamamen veya kısmen iptal eder veya askıya alır;

Senatonun onayı ile Kazakistan Cumhuriyeti Merkez Bankası Başkanını, Başsavcıyı ve Milli Güvenlik Komitesi Başkanını göreve atar; onların görevlerine son verir;

Cumhurbaşkanına karşı doğrudan sorumlu ve hesap veren Hükümet kuruluşlarını kurar, fesheder ve yeniden yapılandırır, bu kurumların yöneticilerini atar ve görevden alır;

Cumhuriyetin diplomatik temsilciliklerinin yöneticilerini göreve atar ve geri çağırır.

Merkez Seçim Komisyonu Başkanı ve iki üyesini, Cumhuriyet bütçesi denetimine ilişkin Denetim Komitesi Başkanı ve iki üyesini beş yıllık süreyle göreve atar;

Cumhuriyetin devlet programlarını onaylar;

Başbakanın teklifi üzerine devlet bütçesi hesabında bulunan bütün organ ve kurumlarda çalışanların maaşları ve bunların finansmanı için bir bütün oluşturan sistemi onaylar;

Ulusal referandum yapılması konusunda karar alır;

Cumhuriyetin uluslararası antlaşmalarını görüşür ve imzalar; onay belgelerini imzalar; yabancı devletlerin diplomatik ve diğer temsilcilerinin güven mektuplarını ve geri çağırma belgelerini kabul eder;

Cumhuriyetin Silahlı Kuvvetlerinin Yüksek Başkumandanıdır ve Silahlı Kuvvetlerin üst düzey komutanlarını göreve atar ve görevden alır;

Cumhuriyetin devlet ödülleri, onursal ödüler, üst düzey askeri ve diğer rütbeler, sayılı unvanlar, diplomatik payeler, yeterlilik dereceleri ile ödüllendirir;

Cumhuriyetin vatandaşlığı ve siyasi sığınma verilmesi konularını karara bağlar;

Vatandaşlar için af çıkarır;

Cumhuriyetin demokratik kurumları, bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, siyasi istikrarı, vatandaşların güvenliği ciddi ve doğrudan tehdit altındaysa ve devletin anayasal kurum ve birimlerinin normal işleyişi sürdürülemiyorsa, Cumhurbaşkanı, Kazakistan Başbakanı ve Parlamento Kamaralarının Başkanlarıyla resmi danışma ve görüşmelerden sonra, Kazakistan genelinde ve belli bir bölgesinde olağanüstü hal ilan edilmesi ve Cumhuriyetin Silahlı Kuvvetlerinin kullanılması dahil, bu konudaki kararını derhal Parlamentoya bildirmek koşuluyla, söz konusu durumun gerektirdiği her türlü önlemleri alır.

Cumhuriyete karşı saldırı veya onun güvenliğine karşı yakın dış tehlike durumunda ülkenin belirli bölgelerinde veya genelinde sıkıyönetim uygular, kısmi veya tam seferberlik ilan eder ve kararını derhal Parlamentoya bildirir;

Kendine bağlı olan Cumhuriyet Devlet Başkanlığı Koruma Hizmetini ve Cumhuriyet Muhafız Birliğini oluşturur;

Kazakistan Cumhuriyeti Devlet Sekreterini göreve atar ve görevden alır, onun statüsünü ve yetkilerini belirler; Cumhurbaşkanlığı Sekreterliğini oluşturur;

Güvenlik Kurulunu ve diğer danışma ve istişare organlarını, ayrıca Kazakistan Halkları Meclisini ve Yüksek Yargı Kurulunu oluşturur;

Anayasa ve kanunlara uygun olarak diğer yetkilerini kullanır.

Madde 45

Kazakistan Cumhurbaşkanı, Anayasa ve kanunlara dayanarak ve uygulanması için Cumhuriyet genelinde bağlayıcı olan kararname ve emirler çıkarır.

Anayasanın 53. maddesinin 4. bendinde öngörülen durumlarda, Cumhurbaşkanı kanunlar çıkarır, 61. maddenin 2. fıkrasında öngörülen durumdaysa, Cumhuriyet kanunlarının uygulanmasına yönelik kanun hükmünde kararname çıkarır.

Cumhurbaşkanınca imzalanmış Parlamento düzenlemeleri, ayrıca Hükümetin teşebbüsüyle çıkarılan Cumhurbaşkanı düzenlemeleri, bunların hukuka uygunluğunda yargısal olarak sorumlu olan, sırasıyla Parlamentonun her iki kamarasının Başkanlarınca veya Başbakanca öncelikle imzalanır.

Madde 46

Kazakistan Cumhurbaşkanı, onun şeref ve onuru dokunulmazdır.

Cumhurbaşkanı ve ailesinin geçimi, güvenliği ve korunması devlet tarafından sağlanır.

Bu madde hükümleri eski Cumhurbaşkanlarını da kapsar.

Kazakistan ilk Cumhurbaşkanın konumu ve yetkileri, Cumhuriyet Anayasası ve Anayasal kanunla belirlenir.

 Madde 47

Kazakistan Cumhurbaşkanı hastalık nedeniyle devamlı olarak görevlerini yerine getiremediği hallerde zamanından önce görevinden alınabilir. Bu durumda, Parlamento her iki kamaradan eşit sayıda üyeden ve ilgili tıp dallarında uzmanlardan oluşan bir komisyon kurar. Cumhurbaşkanın zamanından önce görevinden alınmasına ilişkin karar, Parlamento kamaralarının bileşik toplantısında söz konusu komisyon görüşü ve belirlenmiş anayasal prosedürlere uyulmasına ilişkin Anayasa Konseyinin görüşü esas alınmak suretiyle, her Kamaranın üye tam sayısının en az dörtte üç oy çoğunluğuyla kabul edilir.

Cumhurbaşkanı, sadece görevlerini yerine getirirken işlemiş olduğu eylemlerden dolayı sorumlu tutulabilir ve sadece vatana ihanet dolayısıyla Parlamento tarafından görevinden uzaklaştırılabilir. Suçlama ve ilgili tahkikat için karar, milletvekillerinin üye tam sayısının en az üçte birinin isteği üzerine Meclis milletvekilleri üye tam sayısının en az yarısından fazlasının oyuyla alınır. Suçlamayla ilgili tahkikat, Senato tarafından düzenlenir ve sonuçlar Senatonun üye tam sayısının en az yarısından fazlasının oyuyla, Parlamento Kamaralarının bileşik toplantısının görüşüne sunulur. Bu konuda nihai karar, ithamın gerekçeliliğine ilişkin Yüksek Mahkeme görüşünün ve belirlenmiş anayasa prosedürlerine uyulmasına ilişkin Anayasa Konseyinin görüşünün olması şartıyla Parlamento Kamaralarının bileşik toplantısında, her iki Kamaranın toplam üye sayısının en az dörtte üçünün oyu ile kabul edilir. Suçlama tarihini izleyen iki ay içinde nihai karar alınmadığı durumda, Cumhurbaşkanına yöneltilen itham reddedilmiş sayılır. Cumhurbaşkanının vatana ihanetle suçlanmasının her hangi bir aşamada reddi, bu konunun görüşülmesini isteyen Meclis milletvekillerinin yetkilerinin zamanından önce sona ermesi sonucunu doğurur.

Cumhurbaşkanının, Cumhuriyet Parlamentosu veya Parlamento Meclisinin yetkilerinin zamanından önce sona ermesi konusunu görüştüğü sırada, Cumhurbaşkanının görevden uzaklaştırılmasına ilişkin konu gündeme getirilemez.

Madde 48

Kazakistan Cumhurbaşkanının zamanından önce görevinden ayrılması veya uzaklaştırılması, ayrıca ölümü durumunda, Cumhurbaşkanlığı görevi, kalan görev süresi için Parlamento Senatosu Başkanına geçer; Senato Başkanının, Cumhurbaşkanı görevini üslenememesi durumunda bu görev, Parlamento Meclis Başkanına geçer; Meclis Başkanının, Cumhurbaşkanı görevini üslenememesi durumunda bu görev, Başbakana geçer. Cumhurbaşkanı yetkilerini üslenen kişi, sırasıyla Senato Başkanı, Meclis Başkanı veya Başbakan görevini bırakır. Bu durumda boşalmış devlet görevlerinin doldurulması, Anayasada öngörülen şekilde gerçekleştirilir.

Bu maddenin birinci fıkrasında öngörülen esas ve şekilde Kazakistan Cumhurbaşkanı görevini üslenen kişi, Kazakistan Cumhuriyeti Anayasasına değişiklikler ve ilaveler yapılması girişiminde bulunma hakkı yoktur.

4.KISIM

PARLAMENTO

Madde 49

Kazakistan Cumhuriyeti Parlamentosu, yasama işlevini yerine getiren, Cumhuriyetin en üst temsili organıdır.

Parlamentonun yetkileri, ilk dönem toplantısı açıldığında başlar ve yeni seçilen Parlamentonun ilk toplantısında son bulur.

Parlamentonun yetkileri, Anayasada belirlenmiş durumlarda ve şekilde zamanından önce sona erdirilebilir.

Parlamentonun oluşumu ve faaliyeti, milletvekillerinin hukuki statüleri anayasal kanunla belirlenir.

Madde 50

Parlamento, daimi esasta çalışan iki kamaradan; Senato ve Meclisten oluşur.

Senato, Anayasal kanunla belirlenen şekilde, sırasıyla her ilden (oblast), büyük şehirden ve Kazakistan Cumhuriyetinin başkentinden ikişer kişi olmak üzere, seçilen vekillerden oluşur. Senatonun on beş üyesi Cumhurbaşkanı tarafından, ulusal-kültürel ve toplumun diğer menfaatleri göz önünde bulundurularak, doğrudan atanır.

Meclis, Anayasal kanuna göre seçilen 107 milletvekilinden oluşur.

Bir Parlamento üyesi aynı zamanda iki kamarada milletvekili olamaz.

Senato milletvekillerinin görev süresi altı yıl, Meclis milletvekillerinin görev süresi ise beş yıldır.

 Madde 51

Meclis milletvekillerinin seçilmesi, doğrudan, eşit ve genel seçim hakkına dayanan gizli oylamayla yapılır. Meclisin dokuz milletvekili, Kazakistan Halklar Meclisi tarafından seçilir. Meclisin olağan seçimleri, mevcut Parlamentonun yetkilerinin sona ermesine en az iki ay kala yapılır.

Senato seçimleri gizli oylamaya dayanan, dolaylı seçimler yoluyla yapılır. Senato milletvekillerinin yarısı her üç yılda bir tekrar seçilir. Olağan seçimler ise, söz konusu milletvekillerinin yetkilerinin sona ermesine en az iki ay kala yapılır.

Parlamento veya Parlamento Meclisi milletvekillerinin olağanüstü seçimleri, mevcut Parlamento veya Parlamento Meclisi milletvekillerinin yetkilerinin zamanından önce sona ermesini izleyen iki ay içinde yapılır.

Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşlığında olan ve son on yıldır ülkede sürekli ikamet etmiş bir kişi milletvekili olabilir. Otuz yaşına ulaşmış, yüksek öğrenim yapmış, en az beş yıl iş deneyimi olan, ilgili il, büyük şehir veya başkentte en az üç yıl ikamet etmiş her bir Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşı Senato milletvekili seçilebilir. Yirmi beş yaşını doldurmuş vatandaşlar Kazakistan Meclisine milletvekili olarak seçilebilirler.

Cumhuriyet Parlamentosu Milletvekilleri seçimi, Anayasal kanunla düzenlenir.

Parlamento milletvekili Kazakistan halkı karşısında yemin eder.

Madde 52

Parlamento milletvekilleri, Parlamento çalışmalarına katılmakla yükümlüdürler. Parlamentoda oylama, milletvekili tarafından şahsen yapılır. Haklı bir mazereti olmaksızın Kamaraların ve onların organlarının oturumlarına üç defadan fazla bir Milletvekilinin katılmaması, ayrıca oy hakkını devretmesi, kanunla öngörülen cezaların uygulanmasına sebep olur.

Parlamento milletvekili, başka bir temsili organda üye olamaz, eğitim, bilim ve diğer yaratıcılık faaliyetleri dışında herhangi bir ücretli görevde bulunamaz, girişimcilik faaliyeti yapamaz veya ticari kurumların yönetim organı veya denetim kurulunda görev alamaz. Bu kuralların ihlali, milletvekili görevlerinin sona ermesine sebep olur.

Parlamento üyesi suçüstü yakalanma ve ağır suç işleme durumları hariç, görev süresince ilgili kamaranın izni olmaksızın, gözaltına alınamaz, tutuklanamaz, yargı kararıyla idari cezaya çarptırılamaz, hakkında suç dolayısıyla dava açılamaz.

Parlamento milletvekilinin yetkileri, istifa etmesi, ölümü, yürürlüğe girmiş bir mahkeme kararıyla yasal ehliyetsizliğinin, ölüm ya da gaipliğinin belirlenmesi ve Anayasa ve Anayasal kanunla belirlenmiş diğer durumlarda sona erer.

Parlamento milletvekilin görevi şu durumlarda sona erer

Kazakistan dışına daimi ikamet etmek için çıkması;

Bir mahkeme tarafından verilen mahkumiyet kararının yürürlüğe girmesi;

Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşlığını kaybetmesi;

Bir Parlamento Meclis milletvekili şu durumlarda görevinden yoksun bırakılır:

Anayasal kanuna uygun olarak seçildiği bir siyasi partiden istifa etmesi ya da ihraç edilmesi;

Anayasal kanun uyarınca milletvekili seçildiği siyasi partinin fesih edilmesi. Senatoya atanan üyelerin yetkileri, Cumhurbaşkanı tarafından fesih edilebilir.

Parlamento Meclisi ve milletvekillerinin yetkileri, Parlamento veya Parlamento Meclisinin dağılması ile sona erer.

Milletvekillerine karşı uygulanacak işlemler, bu maddenin 3. fıkrasına ilişkin taleplere uyulması, milletvekilinin davranış kuralları, ayrıca, milletvekili yetkilerinin sona ermesi, yetkilerinin ve dokunulmazlıklarının ortadan kaldırılmasıyla ilgili konuların hazırlanması görevi, Kazakistan Cumhuriyeti Merkezi Seçim Komisyonu tarafından yerine getirilir.

Madde 53

Kamaraların bileşik oturumunda Parlamento:

Kazakistan Cumhurbaşkanının teklifi üzerine Anayasada değişiklik ve ilaveler yapar;

Devlet bütçesini, Hükümetin ve bütçe denetiminden sorumlu Denetim Komitesinin bütçenin uygulanmasına ilişkin raporlarını onaylar. Hükümetin ulusal bütçenin uygulanmasına ilişkin raporunun onaylanmaması, Parlamentonun Hükümete karşı güvensizliği anlamına gelir.

Cumhurbaşkanının isteği üzerine, her bir kamaranın milletvekili üye tam sayısının üçte iki oy çoğunluğuyla, yasama yetkisi azami bir yıl süreyle Cumhurbaşkanına devredilebilir;

Savaş ve barışa karar verir;

Cumhurbaşkanının önerisi üzerine uluslararası barış ve güvenliği korumaya yönelik yükümlülüklerin yerine getirilmesi amacıyla, Silahlı Kuvvetleri kullanma konusunda karar verir;

Cumhuriyette anayasal düzene uygunluğa dair Anayasa Konseyinin yıllık mesajlarını dinler;

Kamaraların ortak komisyonlarını oluşturur, onların başkanlarını seçer ve görevden alır, komisyonların faaliyetlerine ilişkin raporları dinler;

Anayasa ile Parlamentoya tanınmış diğer yetkileri kullanır.

Madde 54

Parlamento, Anayasal kanun ve diğer kanunlar dahil, sırasıyla önce Meclis, sonra Senatoda konuların ardı ardına görüşülmesi yoluyla, kamaralarının ayrı ayrı oturumlarında:

Ulusal bütçeyi onaylar, değişiklik ve ilaveler yapar;

Devlet vergi ve harçlarını belirler ve iptal eder;

Kazakistan Cumhuriyetinin idari-mülki yapısı ile ilgili sorunların çözüm yollarını belirler;

Devlet ödüllerini, onursal, askeri ve diğer unvanları, payeleri ve rütbeleri, diplomatik paye ve dereceleri, Cumhuriyetin devlet simgelerini belirler;

Devletin borçlanması ve devlet tarafından ekonomik ve başka yardım yapılması konularını görüşür;

Vatandaşlar için genel af çıkarır;

Cumhuriyetin uluslararası antlaşmalarını onaylar ve iptal eder.

Parlamento, sırasıyla önce Meclis, sonra Senatoda konuların ardı ardına görüşülmesi yoluyla, kamaralarının ayrı ayrı oturumlarında:

Ulusal bütçenin onaylanması hakkında raporu görüşür;

Cumhurbaşkanı tarafından itiraz edilen kanun veya kanun maddelerini, söz konusu itiraz tarihini izleyen bir ay içinde tekrar görüşür veya oylamaya sunar. Bu süreye uyulmaması halinde, Cumhurbaşkanının itirazları kabul edilmiş sayılır. Eğer Meclis ve Senato, daha önce kabul ettiği kararını, her kamaranın milletvekili üye tam sayısının üçte iki oy çoğunluğuyla yeniden onaylarsa, Cumhurbaşkanı, bir ay içinde kanunu imzalar. Cumhurbaşkanının itirazları kamaralardan en az biri tarafından aşılamıyorsa, kanun kabul edilmemiş veya Cumhurbaşkanının önerdiği şekliyle kabul edilmiş sayılır. Anayasal kanunların Parlamento tarafından kabul edilen hükümlerine, Cumhurbaşkanının itirazı, bu bentte öngörüldüğü şekliyle ele alınır. Parlamentonun her kamerasının üye sayısının en az dörtte üç çoğunluğu ile Cumhurbaşkanının anayasal kanunlara itirazı aşılır.

Cumhuriyet referandumu konusunda istekte bulunur.

 Madde 55

Aşağıdakiler sadece Senatonun yetkisindedir:

Kazakistan Cumhurbaşkanının önerisi üzerine Cumhuriyet Yüksek Mahkemesi Başkanını, ve Yüksek Mahkemesi hakimlerinin seçilmesi ve görevden alınması, onların yemininin kabul edilmesi;

Cumhurbaşkanı tarafından, Merkez Bankası, Başsavcı ve Milli Güvenlik Komitesi Başkanının atamasına onay verilmesi;

Cumhuriyet Başsavcısı, Yüksek Mahkeme Başkanı ve hakimlerinin dokunulmazlığının kaldırılması;

Meclisin geçici olarak çalışmalarına ara verdiği ya da görevinin erken sona ermesi durumlarında, Anayasal kanun ve kanunların kabulüne ilişkin, Cumhuriyet Parlamentosunun işlevini yerine getirmek;

Senato, Anayasa tarafından verilen diğer görevleri yerine getirir.

 Madde 56

Meclisin münhasır yetkisine aşağıdakiler girer:

Parlamentoda değerlendirilmek üzere, Anayasal kanun ve kanun taslaklarını hazırlamak ve bu taslakları görüşmek;

Senatonun milletvekillerinin çoğunluğunun oyuyla, Cumhuriyetin Başbakanının atanması için Cumhurbaşkanına onay vermek;

Cumhurbaşkanı olağan seçimlerinin ilan edilmesi;

Parlamento Meclisine Anayasa tarafından verilen diğer yetkileri kullanır.

Melis milletvekillerinin en az beşte birinin teklifiyle ve Meclis milletvekillerinin oy çokluğuyla, Hükümete güvensizlik oyu verme hakkına sahiptir.

Madde 57

Parlamentonun her bir kamarası diğer kamaradan bağımsız olarak aşağıdakileri gerçekleştirir:

Anayasa Konseyinin iki üyesini atamak; Merkezi Seçim Komisyonunun iki üyesini, Devlet bütçesinin uygulanması hakkında denetimden sorumlu Denetim Komitesinin üç üyesini, beş yıllık süre için göreve atamak;

Bu Anayasanın 47. maddesinin l. fıkrasında öngörülen durumda, Parlamentonun oluşturduğu komisyon üyelerinin yarısını göreve atamak;.

Kamaraların ortak komisyonlarının üyelerinin yarısını seçmek;

Kamaraların milletvekillerinin yetkilerini sona erdirmek, ayrıca Kazakistan Cumhuriyet Başsavcısının önerisiyle kamaraların milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması konusunda karar almak;

Kendi yetkilerine giren konularda parlamento görüşmeleri yapmak;

Kamara milletvekilleri üye tam sayısının en az üçte birinin isteği üzerine, Hükümet üyelerinden faaliyetlerine ilişkin rapor isteyebilir. Bu raporun sonucunda, Kamara milletvekilleri üye tam sayısının üçte iki oy çoğunluğuyla, Hükümet üyesinin kanunları ihlal ettiği gerekçesiyle görevden alınmasına ilişkin Cumhurbaşkanına müracaatta bulunabilir. Eğer Cumhurbaşkanı bu müracaatı geri çevirirse, milletvekilleri ilk müracaat tarihinden altı ay sonra kamara milletvekili üye tam sayısının en az üçte iki çoğunluğuyla Hükümet üyesinin görevden alınmasına ilişkin konuyu tekrar Cumhurbaşkanının gündemine getirebilirler. Bu durumda Cumhurbaşkanı Hükümet üyesini görevden alır;

Kamaraların koordinasyon ve çalışma organlarını oluşturmak;

Kendi faaliyet içtüzüğünü ve kamaranın yapısı ve iç düzenine ilişkin konularda diğer kararları almak.

Madde 58

Kamaralar, devlet dilini akıcı şekilde kullanabilen milletvekilleri arasından, Senato ve Meclis milletvekili üye tam sayılarının çoğunluğu tarafından gizli oylamayla seçilen Başkanlar yönetir. Senato Başkanlığına adaylık, Kazakistan Cumhurbaşkanı tarafından gösterilir. Meclis Başkanı adayını kamaranın milletvekilleri belirler.

Kamara Başkanları, milletvekili üye tam sayısının oy çoğunluğu ile görevden alınabilir veya istifa edebilirler.

Parlamento kamaraları Başkanları:

Kamaraları oturuma çağırır ve oturumları yönetirler;

Kamaraların görüşüne sunulacak konuların hazırlanmasında genel gözetimde bulunurlar;

Kamaraların başkan yardımcılıklarına adaylıkları, kamaraların onayına sunarlar;

Kamaraların faaliyetlerinde iç tüzüklere uyulmasını sağlarlar;

Kamaraların koordinasyon organlarının faaliyetlerini denetlerler;

Kamaraların kabul ettikleri düzenlemeleri imzalarlar;

Anayasa Konseyine, Merkezi Seçim Komisyonuna ve Devlet bütçesinin uygulanması hakkında denetimden sorumlu Denetim Komitesine üyelik için, Kamaralara aday sunarlar.

Parlamento Tüzüğü uyarınca kendilerine verilmiş diğer görevleri yerine getirirler;

Meclis Başkanı:

Parlamentonun dönem toplantısını açar;

Kamaraların olağan bileşik oturumunu toplantıya çağırır ve kamaraların olağan ve olağanüstü bileşik oturumlarına başkanlık yapar;

Kamara başkanları yetkileri dahilinde emirler çıkartırlar.

Madde 59

Parlamento toplantıları, kamaraların bileşik veya ayrı toplantıları şeklinde düzenlenir.

Parlamentonun ilk oturumu, Kazakistan Cumhurbaşkanı tarafından seçim sonuçlarının ilanını izleyen otuz gün içinde toplantıya çağrılır.

Parlamentonun olağan dönem toplantıları Eylül ayının ilk mesai gününden başlamak üzere Haziran ayının son mesai gününe kadar yılda bir kez düzenlenir.

Parlamento toplantısı, genelde Cumhurbaşkanı tarafından açılır, Senato ve Meclisin bileşik toplantısında kapanır. Parlamentonun dönem toplantıları arasında, Cumhurbaşkanı kendi girişimiyle, kamara başkanlarının teklifi üzerine veya Parlamento milletvekilleri üye tam sayısının en az üçte birinin teklifiyle, Parlamentoyu olağanüstü oturuma çağırabilir. Bu oturumda sadece toplanmaya esas oluşturan konular görüşülebilir.

Kamaraların bileşik ve ayrı oturumları, her kamaranın milletvekili üye tam sayısının en az üçte ikisinin hazır bulunduğu durumda düzenlenebilir.

Kamaraların bileşik ve ayrı oturumları açıktır. İçtüzüklerle öngörülen durumlarda kapalı oturumlar düzenlenebilir. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Hükümet üyeleri, Milli Banka Başkanı, Başsavcı ve Milli Güvenlik Komitesi Başkanı istediği oturuma katılabilir ve dinlenilebilir.

Madde 60

Kamaralar, her bir kamarada yediden çok olmamak üzere, daimi komiteler oluştururlar.

Kamaraların ortak faaliyetleriyle ilgili konuların çözümü için, Senato ve Meclis, eşitlik temelinde, ortak komisyonlar oluştururlar.

Komiteler ve komisyonlar, yetkilerine giren konularında kararlar alırlar.

Komite ve komisyonların oluşturulması, yetkileri ve faaliyet şekli kanunla belirlenir.

Madde 61

Yasama teklifinde bulunma hakkı, Cumhurbaşkanına, Parlamento milletvekillerine ve Hükümete aittir ve sadece Mecliste kullanılabilir.

Cumhurbaşkanı, kanun tasarılarının görüşülme önceliğini belirleme, ayrıca bir kanun tasarısının sunulmasını takip eden bir ay içinde Parlamento tarafından görüşülmesini sağlamak üzere, kanun tasarısının ivedilikle görüşülmesi gerektiğini ilan etme hakkına sahiptir. Söz konusu talebin Parlamento tarafından yerine getirilmediği durumda, Cumhurbaşkanı kanun hükmünde Kararname çıkarabilir ve bu Kararname, Anayasada öngörülen şekilde Parlamento tarafından yeni kanun kabul edilmesine kadar yürürlükte kalır.

Parlamento önemli toplumsal ilişkileri düzenleyen ve aşağıdaki konulara ilişkin temel ilke ve normları belirleyen kanunlar çıkarma hakkına sahiptir:

Gerçek ve tüzel kişilerin hak ehliyeti, kişi hak ve özgürlükleri, gerçek ve tüzel kişilerin yükümlülükleri ve sorumlulukları;

Mülkiyetin koşulları ve diğer mülkiyet hakları;

Devlet organlarının ve yerel yönetim organlarının kuruluş ve faaliyetleri ile devlet ve askerlik hizmetinin esasları;

Vergiler, harçlar ve diğer zorunlu ödemelerin belirlenmesi;

Cumhuriyet bütçesi;

Yargı sistemi ve yargılama konuları;

Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik;

İşletmeler ve varlıklarının özelleştirilmesi;

Çevrenin korunması;

Cumhuriyetin idari-mülki yapısı;

Devletin savunmasının ve güvenliğinin sağlanması. Diğer tüm ilişkiler, yasal düzenlemelere tabidir.

Mecliste görüşülen ve milletvekili üye tam sayısının oy çoğunluğu ile onaylanan kanun tasarısı Senatoya intikal eder ve burada en çok altmış gün içinde görüşülür. Senato milletvekili üye tam sayısının oy çoğunluğu ile kabul edilen tasarı, yasalaşır ve on gün içinde Cumhurbaşkanının imzasına sunulur. Senato milletvekili üye tam sayısının oy çoğunluğuyla tümüyle reddedilen tasarı Meclise iade edilir. Meclis, milletvekili üye tam sayısının üçte iki oy çoğunluğuyla aynı tasarıyı tekrar onaylarsa, tasarı tekrar görüşülmesi ve oylanması için Senatoya gönderilir. İkinci kez reddedilen tasarı aynı dönem toplantısı süresince tekrar sunulamaz.

Kanun tasarısına, Senato milletvekili üye tam sayısının oy çoğunluğuyla yapılan değişiklikler ve ilaveler Meclise gönderilir. Meclis, milletvekili üye tam sayısının oy çoğunluğuyla teklif olunan değişiklik ve ilaveleri kabul ederse, kanun kabul edilmiş sayılır. Meclis aynı oy çoğunluğu ile Senatonun önerdiği ilave ve değişikliklere karşı çıkarsa, Kamaralar arasındaki anlaşmazlık, uzlaşma yöntemleriyle giderilir.

Anayasal kanun tasarısı, Meclis üye tam sayısının en az üçte iki çoğunluğu ile görüşülüp ve onaylandıktan sonra Senatoya gönderilir ve Senato en geç altmış gün içinde bu tasarıyı ele alır. Senato milletvekillerinin en az üçte iki çoğunluğu ile onaylanan tasarı anayasal kanun haline gelir ve on gün içinde imzalanmak üzere Cumhurbaşkanına sunulur. Anayasal kanun tasarısı, Parlamentoda Meclis ve Senato üye tamsayısının oy çokluğu ile reddedilebilir.

Anayasal kanun tasarısına, Senato milletvekili üye tam sayısının en az üçte iki çoğunluğuyla yapılan değişiklikler, Meclise gönderilir. Meclis, milletvekili üye tam sayısının en az üçte iki oy çoğunluğuyla, teklif olunan değişiklik ve ilaveleri kabul ederse, kanun kabul edilmiş sayılır.

Meclis, en az üçte iki oy çoğunluğu ile Senatonun önerdiği ilave ve değişikliklere karşı çıkarsa, Kamaralar arasındaki anlaşmazlık, uzlaşma yöntemleriyle giderilir.

Devlet gelirlerinin azaltılmasını veya devlet harcamalarının artırılmasını öngören kanun tasarıları, sadece hükümetin olumlu görüşünün alınması şartıyla önerilebilir. Cumhurbaşkanının bir yasama teşebbüsü olarak, Meclise sunulan kanun tasarısı için, bu şartın varlığı gerekli değildir.

Hükümet tarafından sunulan kanun tasarısı kabul edilmemesi durumunda, Başbakan Parlamento Kamaralarının bileşik oturumunda Hükümete güvenoyu konusunu gündeme getirebilir. Bu konuyla ilgili oylama, güvenoyu konusu gündeme geldiği andan itibaren en az kırk sekiz saat sonra yapılabilir. Güvensizlik oyu teklifi, her bir kameranın oy çokluğu ile kabul edilmezse, kanun tasarısı oyla­ma­ yapılmaksızın kabul edilmiş sayılır. Fakat Hükümet bu hakkını, yılda bir defadan fazla kullanamaz.

Madde 62

Parlamento, Cumhuriyetin tamamında uygulanması zorunlu olan, Kazakistan Cumhuriyeti kanunları, Parlamento kararları, Senato ve Meclis kararları şeklinde, yasal düzenlemeler kabul eder.

Cumhuriyet Kanunları, Cumhurbaşkanı tarafından imzalandıktan sonra yürürlüğe girer.

Anayasaya değişiklikler ve ilaveler, her bir kamaranın milletvekili üye tam sayısının en az dörtte üç oy çoğunluğu ile yapılır.

Anayasal kanunlar, Anayasada belirtilen konularla ilgili olarak her bir kamaranın milletvekili üye tam sayısının en az üçte iki oy çoğunluğuyla kabul edilir.

Parlamento ve Kamaralarının yasal düzenlemeleri, Anayasada aksi öngörülmedikçe, Kamaraların milletvekilleri toplam oy sayısının çoğunluğuyla kabul edilir.

Kazakistan Cumhuriyeti Anayasasına ilave ve değişiklikler yapılmasına ilişkin görüşmelerin en az iki defa yapılması zorunludur.

Cumhuriyet kanunları, Parlamento ve Kamaralarının kararları Anayasaya aykırı olamaz. Parlamento ve kamaraların kararları kanunlara aykırı olamaz.

Kanun ve diğer normatif hukuk düzenlemelerinin hazırlanması, sunulması, görüşülmesi, yürürlüğe konması ve yayımlanması şekli özel bir kanunla, Parlamento ve kamaralarının iç tüzükleriyle belirlenir.

Madde 63

Kazakistan Cumhurbaşkanı Parlamentonun Kameralarının Başkanları ve Başbakanla görüştükten sonra, Parlamentoyu ve Parlamento Meclisini feshedebilir.

Parlamento, olağanüstü hal ve sıkıyönetim durumlarında, Cumhurbaşkanının görev süresinin son altı ayı içinde, ayrıca bir önceki Parlamento feshini izleyen bir yıl içinde, feshedilemez.

 

5.KISIM HÜKÜMET

Madde 64

Hükümet, Kazakistan Cumhuriyetinde yürütme yetkisini kullanır, yürütme organına başkanlık eder ve faaliyetlerini düzenler.

Hükümet, kolejyal bir organdır ve bütün faaliyetlerinden dolayı Cumhurbaşkanı karşısında sorumludur, ayrıca Anayasada belirtilen durumlarda Parlamento Meclisi ve Parlamento önünde sorumludur.

Hükümet üyeleri, Anayasanın 57. maddesi 6. bendinde öngörülen durumlarda Parlamentonun kamaralarına hesap verir.

Hükümetin yetkileri, kuruluş şekli ve faaliyeti anayasal kanunla belirlenir.

Madde 65

Hükümet, Kazakistan Cumhurbaşkanı tarafından Anayasada öngörülen şekilde kurulur.

Hükümetin yapısı ve oluşumu konusunda teklifler, Başbakanın atanmasından sonra on gün içinde Başbakan tarafından Cumhurbaşkanına sunulur.

Hükümet üyeleri halka ve Kazakistan Cumhurbaşkanına yemin eder.

Madde 66

Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti:

Devletin sosyo-ekonomik politikasının, onun savunma gücünün, güvenliğinin, kamu düzeninin sağlanmasının temel yönlerini belirler ve bunların gerçekleştirilmesini organize eder;

Devlet bütçesini ve onun uygulanmasına ilişkin raporu Parlamentoya sunar, bütçenin uygulanmasını sağlar;

Meclise kanun tasarıları sunar ve kanunların uygulanmasını sağlar;

Devlet mülkiyetinin yönetimini düzenler;

Cumhuriyetin dış politikasının yürütülmesine ilişkin önlemler alır;

Bakanlıkların, devlet komitelerinin, diğer merkezi ve yerel yürütme organlarının faaliyetlerini yönetir;

Bakanlıkların, devlet komitelerinin, devletin diğer merkezi ve yerel yürütme organlarının düzenlemelerini tamamen veya kısmen iptal eder veya yürürlüğünü durdurur;

Hükümete girmeyen merkezi yürütme organlarının yöneticilerini göreve atar ve görevden alır;

Anayasa, kanunlar ve Cumhurbaşkanının düzenlemeleri ile belirlenen diğer işlevleri yerine getirir.

Madde 67

Kazakistan Cumhuriyeti Başbakanı:

Hükümetin faaliyetini organize eder ve yönetir, onun çalışmasından dolayı şahsen sorumludur;

Hükümet kararnamelerini imzalar;

Hükümet faaliyetlerinin başlıca yönleri ve onun tüm önemli kararları hakkında rapor sunar;

Hükümetin faaliyetlerinin yönetimi ve denetimine ilişkin diğer işlevleri yerine getirir.

Madde 68

Hükümet üyeleri kendi yetki alanlarında serbestçe karar alabilir ve onlara bağlı olan devlet organlarının faaliyeti dolayısıyla Başbakan karşısında şahsen sorumludur. Hükümetin yürüttüğü politikaya karşı çıkan veya bu politikayı uygulamaktan kaçınan Hükümet üyesi istifa eder veya görevinden uzaklaştırılır.

Hükümet üyeleri, temsili organlarda vekil olamaz, eğitim, bilim ve diğer yaratıcı faaliyetler dışında herhangi bir ücretli görevde bulunamaz, girişimcilik faaliyeti yapamaz veya kanuna uygun olarak onlara verilen görevler hariç, ticari kurumların yönetim veya denetleme kurulunda görev alamazlar.

Madde 69

Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti kendi yetkileri çerçevesindeki konularda ülke genelinde bağlayıcı olan kararlar alır.

Başbakan, ülke genelinde bağlayıcı olan emirler verir.

Hükümetin kararları ve Başbakanın emirleri Anayasaya, kanunlara, Cumhurbaşkanının kararname ve emirlerine aykırı olamaz.

Madde 70

Hükümet, yeni seçilmiş Cumhurbaşkanı önünde yetkilerini iade eder.

Cumhuriyetin Başbakanı, yeni seçilmiş Parlamento Meclisi önünde, Hükümeti güven oylamasına sunar. Mecliste güven oylaması sırasında, Cumhurbaşkanı tarafından başka türlü karar verilmedikçe, Hükümet görevine devam eder.

Hükümet ve onun her bir üyesi kendisine verilen görevleri yapabilmesinin mümkün olmadığını düşüyorsa, Cumhurbaşkanına istifasını sunma hakkına sahiptir.

Parlamento Meclisi veya Parlamento, Hükümete güvensizlik oyu verirse, Hükümet Cumhurbaşkanına istifasını sunar.

Cumhurbaşkanı on gün içinde istifanın kabul edilmesine veya geri çevrilmesine karar verir.

İstifanın kabulü, Hükümetin veya onun ilgili üyesinin yetkilerinin sona erdiği anlamına gelir. Başbakanın istifasının kabulü tüm Hükümetin yetkilerinin sona ermesi anlamına gelir.

Hükümetin veya onun herhangi bir üyesinin istifası kabul edilemezse, Cumhurbaşkanı onu görevini sürdürmekle görevlendirir.

Cumhurbaşkanı kendi inisiyatifiyle Hükümetin yetkilerinin sona erdiğine dair karar verebilir ve Hükümetin herhangi bir üyesini görevden alabilir. Başbakanın görevden alınması bütün Hükümetin yetkilerinin sona ermesi anlamına gelir.

6.KISIM

ANAYASA KONSEYİ

Madde 71

Kazakistan Cumhuriyeti Anayasa Konseyi, görev süresi altı yıl olan yedi üyeden oluşur. Eski Cumhurbaşkanları Anayasa Konseyinin ömür boyu üyesi olma hakkına sahiptirler.

Anayasa Konseyi Başkanını Cumhurbaşkanı göreve atar ve oyların eşit dağılımı durumunda Başkanın oyu belirleyicidir.

Anayasa Konseyinin iki üyesini Cumhurbaşkanı, ikişer üyeyi sırasıyla Senato ve Meclis atar. Anayasa Konseyi üyelerinin yarısı her üç yılda bir yenilenir.

Anayasa Konseyi üyeleri ve Başkanı milletvekili olamaz, eğitim, bilim ve diğer yaratıcı faaliyetler dışında başka ücretli görevlerde bulunamaz, girişimcilik faaliyeti yapamaz veya ticari kurumlarda yönetim organı veya denetim kurulunda görev alamazlar.

Anayasa Konseyi Başkanı ve üyeleri, yetkileri süresince suçüstü yakalanma ve ağır suç işleme durumları hariç, Parlamentonun izni olmaksızın tutuklanamaz, gözaltına alınamaz, mahkeme kararıyla idari cezaya çarptırılamaz, hakkında cezai dava açılamaz.

Anayasa Konseyinin kuruluşu ve faaliyeti anayasal kanunla düzenlenir.

Madde 72

Anayasa Konseyi Kazakistan Cumhurbaşkanının, Senato Başkanı ve Meclis Başkanının, parlamentonun üye tam sayısının en az beşte birinin ve Başbakanın başvurusu üzerine:

Cumhurbaşkanı, Parlamento milletvekilleri seçimlerinin ve Cumhuriyet referandumunun yapılmasına ilişkin uyuşmazlıkları çözüme bağlar;

Parlamentoda kabul edilmiş kanunların, imzalanmadan önce, Kazakistan Anayasasına uygun olup olmadığını görüşür;

Parlamento ve onun Kamaralarının kararlarının Anayasaya uygunluğunu incelemek;

Onaylanmadan önce Kazakistan’ın uluslararası antlaşmalarının Anayasaya uygunluğu hakkında görüş bildirmek;

Anayasa normlarının resmi yorumunu yapar;

Anayasanın 47. maddesinin l. ve 2. fıkralarında öngörülen durumlarda görüş bildirir.

Anayasa Konseyi, bu Anayasanın 78. maddesinde öngörülen durumlarda mahkemelerin başvurularını görüşür.

Madde 73

Anayasanın 72. maddesinin 1. fıkrasının 1. bendinde belirtilen konularda Anayasa Konseyine müracaat edilmesi durumunda Cumhurbaşkanının göreve başlaması, Parlamentonun seçilmiş milletvekillerinin kaydı veya cumhuriyet referandumu sonuçlarının belirlenmesi durdurulur.

Anayasanın 72. maddesinin 1. fıkrasının 2. ve 3. bentlerinde belirtilen konularda Anayasa Konseyine müracaat edilmesi durumunda ilgili düzenlemenin imzalanma veya onaylanma süreleri durdurulur.

Anayasa Konseyi, başvuru tarihini izleyen bir ay içinde karar verir. Cumhurbaşkanının isteği ile acil durumlarda bu süre on güne kadar kısaltılabilir.

Anayasa Konseyi kararına tamamen veya kısmen Cumhurbaşkanı itiraz edebilir ve bu itirazlar Anayasa Konseyi üye tam sayısının üçte ikisinin oyu ile aşılır. Cumhurbaşkanının itirazı giderilmezse Anayasa Konseyinin kararı kabul edilmemiş sayılır.

Madde 74

Kazakistan Cumhuriyeti Anayasasına uygun bulunmayan kanunlar ve uluslararası antlaşmalar imzalanamaz, onaylanamaz ve yürürlüğe konulamaz.

İnsan ve vatandaş hak ve özgürlüklerini ihlal edenler dahil Anayasaya aykırılığı saptanan kanunlar ve diğer normatif hukuk düzenlemeleri iptal edilir ve uygulanamaz.

Anayasa Konseyi kararları, kabul edildiği günden yürürlüğe girer, ülke genelinde bağlayıcı ve nihai olup, itiraz edilemez.

7.KISIM

MAHKEMELER VE YARGILAMA

Madde 75

Kazakistan Cumhuriyetinde yargılama, sadece mahkemeler tarafından yerine getirilir.

Yargı yetkisi medeni, cezai ve kanunlarla belirlenmiş diğer yargılama usulleriyle kullanılır. Kanunla öngörülen durumlarda ceza yargılaması jürinin katılımıyla gerçekleştirilir.

Mahkemeler, Kazakistan Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi, yerel mahkemeler ve kanunla kurulan diğer mahkemelerden oluşur.

Cumhuriyetin mahkeme sistemi Anayasa ve anayasal kanunla kurulur. Herhangi bir unvan altında özel veya olağanüstü mahkemeler kurulması yasaktır.

Madde 76

Yargı yetkisi, Kazakistan Cumhuriyeti adına kullanılır ve Anayasanın, kanunların, diğer normatif hukuk düzenlemelerinin uygulanması yoluyla vatandaşların ve kurumların hakları, özgürlükleri ve kanuni çıkarlarının korunması amaçlanır ve uluslararası antlaşmaların uygulanması sağlanır.

Yargı yetkisi, Anayasa, kanunlar, diğer normatif belgeler, uluslararası antlaşmalar esasında meydana gelen her türlü dava ve antlaşmazlıkları kapsar.

Mahkemelerin kararları, hükümleri ve diğer kararları ülke genelinde bağlayıcı güce sahiptir.

Madde 77

Hakim, yargılama sırasında bağımsız olup sadece Anayasa ve kanunlara tabidir.

Mahkemenin yargılama işlevine herhangi bir müdahale söz konusu olamaz ve kanunlar gereğince sorumluluk getirir. Belli bir dava ile ilgili olarak hakimlere, hesap sorulamaz.

Kanunları uygularken hakim aşağıdaki ilkelerden hareket etmelidir:

Kişi, suçu kesinleşmiş bir mahkeme kararıyla ispatlanana kadar, bir suçu işleme konusunda masum kabul edilir;

Hiç kimse, aynı suçtan dolayı iki kez cezai veya idari yargılamaya tabi tutulamaz;

Kendi rızası olmaksızın hiç kimsenin kanun gereğince davasının görüşülmesi gereken mahkeme değiştirilemez;

Herkes mahkemede dinlenilme hakkına sahiptir;

Vatandaşların sorumluluklarını belirleyen ve artıran, yeni yükümlülükler getiren veya onların durumunu kötüleştiren kanunlar geriye yürümez. Bir suç işlendikten sonra kanunla sorumluluk kaldırılmış veya azaltılmışsa, yeni kanun uygulanır;

Sanık suçsuz olduğunu ispatlamakla yükümlü değildir;

Hiç kimse kendisi, eşi ve kapsamı kanunla belirlenen yakın akrabaları aleyhinde tanıklık yapmak zorunda değildir. Din görevlileri dini ibadetler sırasında kendilerine güvenenler aleyhinde tanıklık yapmak zorunda değildir.

Kişinin suçluluğu açısından her türlü şüphe, sanığın lehine yorumlanır.

Yasadışı yolla elde edilen deliller hukuken geçerli değildir. Hiç kimse yalnız kendi ikrarına dayanılarak cezalandırılamaz.

Kıyas yapılarak ceza kanunlarının uygulanması yasaktır.

Anayasayla belirlenmiş yargılama ilkeleri, Cumhuriyet mahkemeleri ve yargıçlarının tamamı için ortak ve aynı niteliktedir.

Madde 78

Mahkemeler, Anayasada öngörülen insan ve vatandaş hak ve özgürlüklerini ihlal eden kanunları ve diğer normatif hukuk düzenlemelerini uygulamazlar. Mahkeme, uygulanması gereken kanun veya diğer normatif hukuk düzenlemesinin Anayasada öngörülmüş insan hak ve özgürlüklerini zedelediğini tespit ederse, o, davaya ilişkin yargılamayı durdurur ve bu düzenlemenin Anayasaya aykırılığının belirlenmesi için Anayasa Konseyine başvurur.

Madde 79

Mahkemeler, bağımsızlıkları Anayasa ve kanunlarla korunan daimi hakimlerden oluşur. Hakimin görevi, sadece kanunla öngörülmüş nedenlerle sona erdirilebilir veya durdurulabilir.

Hakim, suçüstü yakalanma ve ağır suç işleme durumları hariç, Cumhurbaşkanının, Cumhuriyet Yüksek Yargı Kurulu görüşüne dayanan onayı olmaksızın veya Anayasanın

3.maddesinin 3. bendinde öngörülen durumda ise Senatonun onayı olmaksızın tutuklanamaz, göz altına alınamaz, yargı yoluyla idari cezaya çarptırılamaz, hakkında ceza kovuşturulması yapılamaz.

Yirmi beş yaşını doldurmuş, yüksek hukuk eğitimi almış, en az iki yıl hukuk alanında çalışmış ve yeterlik sınavını geçmiş Kazakistan vatandaşları hakim olabilirler. Kanunlarla hakimlerde diğer şart ve özellikler aranabilir.

Hakimler milletvekili olamaz, eğitim, bilim ve diğer yaratıcı faaliyetler dışında başka ücretli görevlerde bulunamaz, girişimcilik faaliyeti yapamaz, ticari kurumların yönetim organı ve denetim kurulunda görev alamazlar.

Madde 80

Mahkemelerin finansmanı, hakimlerin konut teminatı devlet bütçesinden sağlanır ve yargının tam ve bağımsız şekilde gerçekleşmesine yeterli olmalıdır.

Madde 81

Kazakistan Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi, medeni, cezai ve diğer davalara ilişkin yerel ve diğer mahkemelerin üst yargı organı olup, kanunun öngördüğü usul ve kurallar gereğince mahkemelerin faaliyetlerini denetler ve mahkeme uygulamaları hakkında yorumlar yapar.

Madde 82

Yüksek Mahkeme Başkanı ve hakimleri, Cumhuriyet Yüksek Yargı Kurulunun tavsiyesi üzerine Cumhurbaşkanının önerdiği kişiler arasından Senato tarafından seçilir.

Yerel ve diğer mahkemelerin başkan ve hakimleri Yüksek Yargı Kurulunun tavsiyesi üzerine Cumhurbaşkanı tarafından atanırlar.

Anayasal kanunla öngörülen şekilde mahkemelerde, yargı kurulları oluşturulabilir. Kurul başkanlarının yetkilendirilmesin ilişkin düzen, Anayasal kanunla belirlenir.

Yüksek Yargı Kurulu, Cumhurbaşkanının atadığı Başkan ve diğer görevlilerden oluşur.

Yüksek Yargı Kurulunun yapısı ve oluşumu kanunla belirlenir.

Madde 83

Savcılık, devlet adına, kanunların ve Cumhurbaşkanı kararnamelerinin ve diğer normatif hukuk düzenlemelerinin ülke genelinde zamanında ve aynı şekilde uygulanması üzerinde, arama faaliyetinin, tahkikat ve soruşturma işlemlerinin, idari ve yürütme işlerinin yasallığı üzerinde yüksek denetimi gerçekleştirir, her türlü yasadışı işlem ve eylemlerin giderilmesi için karşı önlem alır, ayrıca, Anayasa ve kanunlara aykırı olan kanun ve diğer hukuk düzenlemelerine itiraz eder. Savcılık mahkemede ve davada devlet çıkarlarını temsil eder, ayrıca, kanunla belirlenmiş şekilde ve çerçevede ceza takibatını gerçekleştirir.

Cumhuriyet Savcılığı, alt kademe savcıların üst kademedekilere ve Cumhuriyet Başsavcısına tabi olması ilkesine dayanan tek merkezi sistemden oluşturur. O, kendi yetkilerini diğer devlet organlarından ve yetkili kişilerden bağımsız olarak gerçekleştirir ve sadece Cumhurbaşkanına karşı sorumludur.

Cumhuriyet Başsavcısı yetki süresi boyunca suçüstü yakalanma ve ağır suç işleme durumları hariç, Senatonun onayı olmaksızın tutuklanamaz, göz altına alınamaz yargı yoluyla idari cezaya çarptırılamaz, hakkında ceza kovuşturulması yapılamaz. Başsavcının görev süresi beş yıldır.

Cumhuriyet Savcılığının yetkileri, kuruluşu ve çalışma şekli kanunla belirlenir.

Madde 84

Yürürlükten kaldırılmıştır.

8.KISIM

YEREL DEVLET İDARESİ VE YEREL YÖNETİMLER

Madde 85

Yerel devlet idaresi, kendi yetki alanlarındaki durumlardan sorumlu olan, yerel temsili ve yürütme organları tarafından gerçekleştirilir.

Madde 86

Yerel temsili organlar – Maslahatlar, ilgili idari-mülki birimdeki halkın iradesini ifade eder ve genel devlet çıkarlarını dikkate alarak onun gerçekleştirilmesi için gereken önlemleri alır ve uygulanmasını denetler.

Maslahatlar, halk tarafından genel, eşit ve doğrudan seçim hakkına dayanan gizli oylamayla beş yıllık süre için seçilirler.

Yirmi yaşını doldurmuş Kazakistan Cumhuriyeti vatandaşı maslahat üyesi seçilebilir. Bir vatandaş sadece bir maslahatın üyesi olabilir.

Maslahatların yetki alanına aşağıdakiler girer:

İlgili bölgenin ekonomik ve sosyal kalkınma plan ve programlarının, yerel bütçenin ve uygulanmasına ilişkin raporun onaylanması;

Kendi yetki alanında yerel idari-mülki teşkilat konularında karar alma;

Kanunla maslahatların yetkisine bırakılmış konularda idari-mülki birimlerin yöneticilerinin raporlarını değerlendirme;

Maslahatın daimi komisyonları ve diğer çalışma birimlerini oluşturma, bunların faaliyet raporlarını değerlendirme, maslahatın çalışma düzeniyle ilgili diğer sorunları çözümleme;

Cumhuriyetin kanunları uyarınca vatandaşların hak ve kanuni çıkarlarını sağlamak üzere diğer yetkileri kullanma;

Maslahatların yetkileri, zamanından önce kanunla belirlenmiş şekilde ve esaslar gereğince Cumhurbaşkanı tarafından, ayrıca kendi kendini feshetmeğe ilişkin karar kabul etmesi durumunda sona erer;

Maslahatların yetkileri, kuruluşu ve faaliyet şekli, üyelerinin hukuki statüsü kanunla belirlenir.

Madde 87

Yerel yürütme organları, Kazakistan Cumhuriyetinin bir bütün oluşturan yürütme sistemi içinde yer alır ve ilgili bölgenin menfaat ve kalkınma talepleriyle bağlantılı şekilde yürütme organının genel devlet politikasının uygulanmasını sağlarlar.

Yerel yürütme organlarının yetki alanına aşağıdakiler girer:

Bölgede ekonomik ve sosyal kalkınma plan ve programlarının, yerel bütçenin hazırlanması ve onların uygulanmasının sağlanması;

Kamu mülkiyetinin yönetimi;

Yerel yürütme organlarının yöneticilerini göreve atama ve görevden alma, yerel yürütme organlarının faaliyetinin teşkiline ilişkin diğer konuları karara bağlama;

Yerel devlet yönetiminin çıkarları doğrultusunda Cumhuriyet kanunları ile yerel yürütme organlarına tanınan diğer yetkilerin kullanılması;

Yerel yürütme organı, Cumhurbaşkanı ve Hükümetin temsilcisi olan ilgili idari-arazi biriminin akimi tarafından yönetilir.

İllerin, büyük şehirlerin ve başkentin akimleri, sırasıyla, illerin, büyük şehirlerin ve başkentin Maslahatlarının teklifiyle Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Diğer idari-mülki birimlerinin akimleri Kazakistan Cumhurbaşkanının belirlediği şekilde göreve atanır veya seçilirler. Cumhurbaşkanı kendi görüşü doğrultusunda akimleri görevden alabilir.

Bir akime karşı güven oylaması teklifi, Maslahat üye tam sayısının en az beşte birinin oyuyla verebilir. Bu durumda, Maslahat üye sayısının çoğunluğuyla akime güvenoyu verilebileceği gibi Cumhurbaşkanından veya bir üst akimden söz konusu akimi görevden alması talep edilebilir. İllerin, büyük şehirlerin ve başkentin akimlerinin yetkileri, yeni seçilen Cumhurbaşkanının göreve başlamasıyla sona erer.

Yerel yürütme organlarının yetkileri, kuruluşu ve faaliyet şekli kanunla belirlenir.

Madde 88

Maslahatlar, kendi yetkileri çerçevesinde kararlar alırlar, akimler ise ilgili idari-mülki birimde bağlayıcı kararlar ve emirler çıkarırlar.

Maslahatların yerel bütçe gelirlerinin azaltılmasını ve yerel bütçe giderlerinin artırılmasını öngören karar tasarıları, sadece akimin onayı ile görüşmeye sunulabilir.

Maslahatların, Anayasaya ve Kazakistan Cumhuriyeti mevzuatına aykırı olan kararları, yargı yoluyla iptal edilebilir.

Akimlerin karar ve emirleri sırasına göre, Cumhurbaşkanı, Hükümet veya ilgili üst makam akim tarafından, ayrıca yargı yoluyla iptal edilebilir.

Madde 89

Kazakistan Cumhuriyetinde yerel önem taşıyan konuların halk tarafından şerbetçe çözümlenmesini sağlayan yerel yönetimler tanınır.

Yerel yönetimler, doğrudan halk tarafından, maslahatlar veya nüfusun belli bir kısmının bir arada yaşadığı ilgili bölgeyi kapsayan diğer yerel topluluklarda diğer yerel yönetim organları aracılığıyla gerçekleştirilir.

Kanuna uygun olarak yerel makamlara, devlet işlevlerinin yerine getirilmesi aktarılabilir.

Kazakistan’da yerel yönetimin kuruluş ve faaliyet şekli, kanunla belirlenir.

Yasayla belirlenen yetkiler kapsamında yerel yönetim organlarının bağımsızlığı güvence altına alınır.

9.KISIM

NİHAİ VE GEÇİCİ HÜKÜMLER

Madde 90

Genel referandumla kabul edilen Kazakistan Cumhuriyeti Anayasası, referandum sonuçlarının resmen yayımlandığı gün, önceki Anayasanın eş zamanlı olarak yürürlükten kalkması ile yürürlüğe girer.

Cumhuriyet referandumuyla Anayasanın kabul edildiği gün, Kazakistan Cumhuriyeti Anayasa Günü olarak, devlet bayramı ilan edilir.

Madde 91

Kazakistan Anayasasına değişiklik ve ilaveler, Cumhurbaşkanının kendi teşebbüsü, Parlamento veya Hükümetin teklifi üzerine almış olduğu kararla gerçekleştirilen Cumhuriyet referandumuyla yapılabilir. Anayasa değişikliği ve ilavelerine ilişkin tasarı, Cumhurbaşkanı tarafından Parlamentonun görüşüne sunma kararı alırsa, cumhuriyet referandumuna sunulamaz. Bu durumda Parlamento, Anayasada öngörülen şekilde karar alır. Eğer Cumhurbaşkanı, Parlamentonun Anayasaya değişiklikler ve ilaveler yapılmasına ilişkin teklifini Cumhuriyet referandumuna çıkarmayı reddederse, Parlamento her bir parlamento kamarasının üye tam sayısının beşte dört çoğunluğuyla Anayasaya değişiklikler ve ilaveler yapılmasına ilişkin kanun kabul edebilir. Bu durumda Cumhurbaşkanı kanunu imzalar ve Cumhuriyet referanduma çıkarır. Bu referandum, referanduma katılma hakkına sahip vatandaşların yarıdan fazlasının oylamaya katıldığı durumda gerçekleşmiş sayılır. Cumhuriyet referandumuna çıkarılmış Anayasa değişiklik ve ilaveleri, iller, şehirler ve başkentin vatandaşlarının üçte ikisinin oylama katılması ve katılanların yarıdan fazlasının lehte oy vermesiyle kabul edilmiş sayılır.

Anayasada belirlenen devletin üniter yapısı ve toprak bütünlüğü, cumhuriyet yönetim şekli değiştirilemez.

Madde 92

Anayasal kanunlar, Anayasanın yürürlüğe girdiği tarihi izleyen bir yıl içinde çıkarılmalıdır. Anayasada anayasal kanun diye belirtilen kanunlar veya böyle bir kanun gibi geçerli olan diğer düzenlemeler, Anayasanın yürürlüğe girmesinden önce kabul edilirlerse, bu durumda Anayasaya uygun şekle getirilir ve Kazakistan Cumhuriyeti anayasal kanunu sayılırlar.

Anayasada belirtilen diğer kanunlar Parlamentonun belirlediği sürelerde ve şekilde, fakat Anayasanın yürürlüğe girdiği günü izleyen en geç iki yıl içinde kabul edilmelidir.

“Kazakistan Cumhurbaşkanına ve Yerel İdari-Mülki Birimlerin Başkanlarına Geçici Olarak Ek Yetkiler Verilmesine İlişkin” Kazakistan Cumhuriyetinin 10 Aralık 1993 tarihli Yasası uyarınca, Cumhurbaşkanının ek yetkilerini kullandığı süre içinde imzaladığı kanun hükmünde kararnameler, sadece Cumhuriyetin diğer kanunlarının değiştirilmesi, ilaveler yapılması veya iptali için öngörülen şekilde değiştirilebilir, ilaveler yapılabilir veya iptal edilebilir. Kazakistan Cumhuriyetinin 28 Ocak 1993’te kabul edilmiş Anayasasının 64. maddesinin 12.-15., 18., ve 20. bentlerinde öngörülen konularla ilgili olarak Cumhurbaşkanının ek yetkilerini kullandığı süre içinde çıkardığı kararnamelerin Parlamentoda onaylanması gerekmez.

Anayasanın yürürlüğe giriş tarihinde yürürlükte olan Kazakistan Cumhuriyeti mevzuatının Anayasa ile çelişmeyen kısımları uygulanır ve bunlar Anayasanın kabul tarihini izleyen iki yıl içinde Anayasaya uygun şekle getirilir.

Madde 93

Anayasanın 7. maddesi hükmünü gerçekleştirmek amacıyla Hükümet, yerel temsili ve yürütme organları, özel kanun uyarınca Kazakistan Cumhuriyetinin bütün vatandaşlarının devlet dilini serbestçe ve ücretsiz olarak öğrenmeleri için gereken bütün organizasyonu, maddi ve teknik ortamı oluşturmakla yükümlüdürler.

Madde 94

Anayasanın yürürlüğe giriş tarihinde yürürlükte olan kanunlara göre seçilmiş Kazakistan Cumhurbaşkanı, söz konusu Anayasanın Cumhurbaşkanına verilen yetkileri elde eder ve 29 Nisan 1995 tarihinde kabul edilmiş Cumhuriyet referandumu kararıyla düzenlenen süre içinde bu yetkileri kullanır. Kazakistan Cumhurbaşkanının rızasıyla Cumhurbaşkanının bu yetki süresi Parlamento kamaralarının bileşik oturumunda her bir kamaranın üye tam sayısının çoğunluğuyla kabul edilmiş Parlamento kararıyla azaltılabilir. Bu durumda Parlamento Meclisi bir ay içinde Kazakistan Cumhurbaşkanı seçimlerini belirler. Bu seçimler sonucu seçilen Cumhurbaşkanı, seçim sonuçlarının yayımlandığı günden itibaren bir ay içinde yemin eder ve yedi yıl sonra Aralık ayının ilk Pazar günü yapılacak olan olağan Cumhurbaşkanı seçimlerinde seçilen Cumhurbaşkanının göreve başlamasına kadar yetkilerini kullanır.

Anayasanın yürürlüğe giriş tarihinde yürürlükte oları kanunlara göre seçilmiş Cumhurbaşkanı yardımcısı seçildiği sürenin sonuna kadar yetkilerini kullanır.

Madde 94-1

Cumhurbaşkanının görev süresini belirleyen Anayasanın 41. maddesinin 1. paragrafındaki hükümler, 4 Aralık 2005 tarihindeki seçimlerde seçilen Cumhurbaşkanının yedi yıllık görev süresinin sona ermesi ile düzenlenecek olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçilecek kişiye de uygulanır.

Madde 95

Anayasal kanunla belirlenmiş şekilde Senato milletvekillerinin yarısı dört yıllığına, diğer yarısı ise iki yıllığına seçilir.

Parti listeleri esasında Parlamento Meclisine milletvekili seçimlerine ilişkin Kazakistan Cumhuriyeti Anayasasının hükümleri, Parlamento Meclisinin ikinci süre için seçilen milletvekilleri seçimlerinden başlayarak uygulanır.

Madde 96

Anayasa yürürlüğe girdiği günden itibaren Kazakistan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu, Anayasada öngörüldüğü şekilde Kazakistan Cumhuriyeti Hükümetinin hak, yükümlülük ve sorumluluğunu üzerine alır.

Madde 97

Kazakistan Cumhuriyeti ilk Anayasa Konseyi aşağıdaki şekilde oluşturulur: Cumhurbaşkanı, Parlamento Senatosu Başkanı ve Parlamento Meclisi Başkanı, Anayasa Konseyine birer üyeyi üç yıllığına, birer üyeyi de altı yıllığına atarlar. Anayasa Konseyi Başkanı, Cumhurbaşkanı tarafından altı yıllık süre için atanır.

Madde 98

Anayasada öngörülen yargı ve soruşturma organları, ilgili kanunlarla öngörülen şekilde ve sürelerde oluşturulur. Bunlar oluşturuluncaya kadar mevcut yargı ve soruşturma organları kendi yetkilerini devam ettirir.

Kazakistan Cumhuriyetinin Yüksek Mahkemesi ve Yüksek Hakem Mahkemesinin, yerel mahkemelerin hakimleri Anayasada öngörülen mahkemeler kuruluncaya kadar yetkilerini devam ettirirler. Boş görevlere Anayasanın öngördüğü şekilde hakim atanır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ayşe Sarısu Pehlivan Kararı

0
HRB Ceiling

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ayşe Sarısu Pehlivan Kararı, Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri iken  21 Ocak 2017 tarihinde Evrensel Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajı nedeniyle, Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından başlatılan soruşturma sonucunda Pehlivan hakkında verilen disiplin cezasına ilişkin olarak 6 Haziran 2023 tarihinde açıklanmıştır.

Mahkeme, disiplin cezasına çarptırılan hâkim Ayşe Sarısu Pehlivan’ın ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetmiştir. Tazminat talebi bulunmaması nedeniyle Türkiye aleyhine tazminata hükmedilmemiştir. AİHM, bir yargıçlar sendikasının genel sekreteri olan Pehlvan’ın sivil toplumda bir aktör olarak rol üstlendiğini, kamuoyunu ilgilendiren konularda açıklama yapma hakkının ifade hürriyetinin bir parçası olduğunu tespit etmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ayşe Sarısu Pehlivan Kararı

 

İKİNCİ KISIM

SARISU PEHLİVAN / TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no. 63029/19)

KARAR

Madde 10 – İfade özgürlüğü – Yargıçlar ve Savcılar Kurulu tarafından, yargıyı etkileyen anayasa reformlarına ilişkin referandum hakkında ulusal bir gazetede yayınlanan röportajı nedeniyle bir yargıç ve Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri hakkında verilen disiplin cezası – İlgili kişinin bu reformlar hakkındaki görüşlerini ifade etme hakkı ve görevi, Yargı ve adalet sisteminin bağımsızlığı üzerinde etkisi olabilecek – Kamu yararını ilgilendiren ve yüksek düzeyde koruma gerektiren konularla ilgili bir tartışmaya ilişkin ifadeler – İki gün süreyle maaştan kesme cezası nispeten ılımlı, ancak ilgili kişi ve bir bütün olarak yargı üzerinde caydırıcı etki – Yeterli gerekçenin olmaması – Yargı yolunun bulunmaması.

STRASBOURG

6 Haziran 2023

Bu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar altında nihai olacaktır. Bu karar, deformasyona uğramış değişikliklere maruz kalabilir.

Sarısu Pehlivan v. Türkiye davasında,

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), aşağıdaki üyelerden oluşan bir daire halinde toplanmıştır:

Arnfinn Bårdsen, Başkan,

Egidijus Küris,

Pauliine Koskelo,

Saadet Yüksel,

Lorraine Schembri Orland,

Frédéric Krenc,

Diana Sârcu, jüri üyeleri,

ve Hasan Bakırcı, Yazı İşleri Müdürü,

Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme‘nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, söz konusu ülke vatandaşı Ayşe Sarısu Pehlivan (“başvuran”) tarafından 26 Kasım 2019 tarihinde yapılan başvuruyu (no. 63029/19) dikkate alarak,

Şikayetin Türk hükümetinin dikkatine sunulması kararını göz önünde bulundurarak,

(“Hükümet”),

Davalı Hükümet tarafından iletilen gözlemleri ve başvuran tarafından cevap olarak iletilenleri göz önünde bulundurarak,

Bölüm Başkanı’nın yazılı yargılamaya müdahil olma yetkisi verdiği İfade Özgürlüğü Derneği‘nden gelen yorumları dikkate alarak (Sözleşme’nin 36 § 2 maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44 § 2 maddesi),

Dairelerinde 16 Mayıs 2023 tarihinde müzakere ettikten sonra, aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı tebliğ eder:

GİRİŞ BÖLÜMÜ

1.Şikâyet, ulusal düzeyde yayın yapan bir gazetede başvuranla yapılan bir röportajın ardından, Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından, bir yargıç ve söz konusu tarihte Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri olan başvurana verilen disiplin cezasına ilişkindir. Başvuru sahibi, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğinden şikâyetçidir.

OLGULAR

2.Başvuran 1967 doğumludur ve İzmir’de ikamet etmektedir. Kendisi avukat M. Meşeli tarafından temsil edilmiştir.

3.Hükümet, temsilcisi Türkiye Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.

I. DAVANIN BAĞLAMI

4.Söz konusu tarihte, başvuran, İzmir iline bağlı Karşıyaka’da hâkim olarak görev yapmaktaydı. Kendisi aynı zamanda Yargıçlar Sendikası’nın Genel Sekreteriydi. Tüzüğüne göre, 16 Kasım 2016 tarihinde kurulan bu sendika, hukukun üstünlüğünü, gelişimini ve sürekliliğini teşvik etmeyi ve yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını korumayı amaç edinmiştir.

5.21 Ocak 2017 tarihinde, Anayasa’da değişiklik yapan 6771 sayılı Kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Kanun, esas olarak Cumhurbaşkanının yetkilerinin yeniden düzenlenmesi ve genişletilmesi ile Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişi sağlamış ve diğer hususların yanı sıra, askeri mahkemelerin kaldırılmasını ve Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; “HSYK”) menşelerinin ve seçilme usullerinin değiştirilmesini öngörerek yargı teşkilatında önemli değişiklikler yapmıştır. Bu kanun, 16 Nisan 2017 tarihinde ülke genelinde yapılan referandum sonucunda kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir.

II.BAŞVURAN TARAFINDAN YEREL GAZETEYE YAPILAN RÖPORTAJ

6.20 Şubat 2017 tarihinde, ulusal Evrensel gazetesi tarafından davacı ile yapılan bir röportaj gazetenin basılı nüshalarında ve internet sitesinde yayınlanmış ve dağıtılmıştır. Söz konusu basın makalesinin davayla ilgili bölümleri aşağıdaki gibidir:

“Ülke tarihinin en önemli referandumuna doğru ilerlerken, [önerilen] Anayasa değişikliklerine [yöneltilen] temel eleştirilerden biri, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan kuvvetler ayrılığının [ortadan kaldırılması] ile ilgilidir.

Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri, Karşıyaka hakimi Ayşe Sarısu Pehlivan ile yargı [erkinin] örgütlenmesinin durumu ve anayasa değişiklikleri ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda (HSYK) yapılan değişikliklerin yargı sistemi açısından sonuçları hakkında görüştük.

Anayasa değişiklikleri HSYK’nın yapısını da değiştirmektedir. Ne tür değişikliklerden bahsediyoruz ve bunların yargı sistemi üzerinde ne gibi etkileri olacaktır? Mevcut sistemde HSYK yirmi iki üyeden oluşmaktadır. Cumhurbaşkanı bunlardan dördünü adli ve idari hakimler arasından değil, üniversite hukukçuları ve avukatlar arasından atamaktadır. Üç asil üye Yargıtay, iki üye Danıştay ve bir üye de Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu tarafından seçilmektedir. On asil üye ise adliyelerde kurulan sandık sistemi aracılığıyla hakim ve savcılar tarafından seçilmektedir.

Anayasa değişiklikleri, Yargıtay, Danıştay, Türkiye Adalet Akademisi ve diğer adli ve idari kurumların HSYK’ya “kendi temsilcilerini” seçme hakkını ortadan kaldırmaktadır. (…) Bundan böyle yargının başı olan HSYK’da sadece Cumhurbaşkanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen üyeler yer alacaktır.

Başkanlığın Adalet Bakanı’na [re’sen] verilmesi korunacak ve Adalet Bakanı’nın sekreter yardımcısı “doğal üye” olarak görev yapacaktır. Kurulun diğer on bir üyesi aday gösterme yoluyla atanacaktır. Dört üye Cumhurbaşkanı tarafından atanacaktır. Cumhurbaşkanı üç üyeyi adli yargı hakim ve savcıları arasından, bir üyeyi de idari yargı hakim ve savcıları arasından seçecektir. Yedi üye Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilir. Bu yedi üyenin üçü Yargıtay’dan, biri Danıştay’dan, üçü de üniversite öğretim üyeleri ve avukatlar arasından seçilecektir. Parlamento tarafından seçilecek kişiler, aslında Cumhurbaşkanı tarafından [parlamentoda bulunan] siyasi partisinin üyelerine [gösterilecek] kişiler olacaktır.

YARGI YETKİSİNİN YÜRÜTMEYE DEVREDİLMESİ

Buna ek olarak, HSYK, biri atamalardan ve yargı yetkisinden olmak üzere üç oda aracılığıyla faaliyet göstermektedir. Başka bir deyişle, hangi hakimin hangi şehirde çalışacağını ve kimin hangi davalara bakacağını belirlemektedir. Diğer iki odadan biri hakim ve savcıların soruşturulmasından sorumluyken, diğeri terfilerden sorumludur. Kariyerimize belli bir dereceden başlayarak her iki yılda bir değerlendirmeye tabi tutuluyoruz. Bu süre zarfında karara bağladığımız davalar, müfettiş raporları, bu iki yıl içinde Yargıtay tarafından onaylanan dava sayısı ve not sistemi kaldırılmadan önce aldığımız notlar incelenerek terfimize karar veriliyor. Tüm bu [unsurlar] HSYK tarafından takdir edilmektedir.

Her ne kadar [bazıları] bugün özel yetkili mahkemeler olmadığını söylese de, mevcut haliyle ceza mahkemeleri aslında özel yetkili mahkemelerdir. Buralarda çalışan insanlar çok önemli işlevleri yerine getirmektedir. Bu mahkemeler HSYK tarafından biçimlendirilecektir. Davanın nerede görüleceğini [önceden] bilmiyor olsaydınız, bunun önemli olmadığını söylerdiniz, ancak [şu anda] belirli dava türlerinin belirli mahkemelerde görülmesine ilişkin bir düzenleme mevcuttur. Dolayısıyla, bu mahkemelere [atanan] kişiler, bu kurallar göz önünde bulundurularak, siyasi iktidara karşı gelmeyecek hakimler arasından [seçilecektir].

Değişiklik ayrıca HSYK’nın ismindeki “yüksek” kelimesini de kaldırmaktadır. HSYK’nın adı Hakimler ve Savcılar Kurulu (“HSK”) oluyor. Bu büyük bir değişiklik gibi görünmese de, [meydana gelen] dönüşümü yansıtıyor ve psikolojik bir etkisi söz konusudur. Yargı artık “tepede” değil, yürütmenin altında [yer almaktadır]. Başka bir deyişle, “yürütmenin güdümünde çalışacak bir kurul” konumuna getirilmiştir. Bu da yargı için bağımsızlık anlamına gelmemektedir.

” BİZLERE KÖTÜ BİR MİRAS BIRAKILDI”.

Bu sürecin bu noktaya gelmesinde yargı mensuplarının sorumluluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sorun gerçekten bizde yatıyor. Biz hakimler olarak sağlam bir duruş sergileyebilseydik, eğilip bükülmeseydik bunların hiçbiri olmazdı (…). Bize her zaman ‘batan’ [iktidarın hizmetinde] işlevi yüklendi, bu [rol] bize dayatıldı. En güçlü olanın yanında yer aldık. Kendimizi ortaya [koyamadık]. Bize kötü bir miras bırakıldı. Biz bu mirası reddeden küçük bir grubuz. Nefes almamıza da izin verilmiyor.

Birçok meslektaşımız yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını şu şekilde algılıyor: “Kimse bana şu davada şunu yap ya da şu kararı ver diyemez. Bu yargı bağımsızlığı değildir. [Bağımsızlık sizin atanmanıza, yetkilendirilmenize, maaşınıza, birlikte çalıştığınız personele, bütçenize kimin karar verdiğinden kaynaklanır. [Bizim] bütçemiz yok, her şey [yukarıdan geliyor].

YARGIÇLAR DEVLET MEMURU DEĞİLDİR

Yargıda Birlik Derneği üyeleri şunları söyledi: “Seçimlerde bizimle hareket edin, cemaat’i [Türk makamları tarafından “FETÖ/PDY” (“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) olarak tanımlanan bir örgüt olan Gülen kardeşliği için kullanılan terimlerden biri] birlikte yenelim”. Biz beyan ettik: “Ne cemaat ne de cemaatçilik”. Yürütmenin [halkı] nasıl kullandığını, hâkim ve savcıların elinden neleri aldığını da görüyoruz, bu yıllar içinde oldu. Biz ikisinin de tarafını tutmuyoruz.” Cevap verdiler: “[Ne olacak], Adalet Bakanlığı hakim ve savcılara [ofis eşyaları] veriyor”. Bu cümle ile Adalet Bakanlığı ile Yargıda Birlik Derneği’nin birlikte olduğunu ima ettiler.

Devlet bunları yapmakla yükümlüdür, bu şekilde organize edilmiştir. Biz onunla işbirliği yapmak zorunda değiliz, ama o yapıyor.

Bir de meslektaşlarımızın çoğunun kendilerini devlet memuru olarak görmeleri, millet adına karar verdiklerinin farkında bile olmamaları var. Siyasi iktidarlar bunu kendi lehlerine kullandılar. Üç bin sekiz yüz kişi [sadece devlet memuru olarak] görevden alındı ve yerlerine barodan gelenler hakim, savcı vb. niteliklere sahip değildi. [Siyasi iktidar] bunları dikkate almıyor, ‘ben bunları görevden aldım, yerlerine yenilerini getirdim, bu kadar’ diyor.

HUKUK KONUŞANLAR BİRLEŞMELİ

Tüm bunlar toplumu nasıl etkileyecek? Bir ülke adaletsiz yönetilebilir mi?

Anayasa değişiklikleri tek adam rejimi, otoriter bir rejim getiriyor. Bunun mevcut cumhurbaşkanıyla bir ilgisi yok, [kim olursa olsun] bu çok tehlikeli. Ne olacağını tahmin edemezsiniz, çünkü değişiklikler herhangi bir kontrol mekanizması öngörmüyor. Hatta Cumhurbaşkanı’nın bir yasanın nasıl uygulanacağına karar verebileceği söyleniyor. Böyle bir şey mümkün mü? Bir partinin üyesi olan bir Cumhurbaşkanı olacak ve belki de o partiden bir ilçe başkanı bile hakim ve savcılar üzerinde etkili olmaya başlayacak. Şimdiye kadar karşılaşılan sorunlar gelecekte nelerle [karşılaşabileceğimizi] gösteriyor.

ANAYASA TOPLUMSAL MUTABAKAT OLMAKTAN ÇIKTI

Anayasa çerçeveyi çizer, bireylerin inisiyatifine bırakmaz; işlevsel denetim mekanizmaları kurar ve [devlet örgütlenmesini] bu temel üzerine inşa eder. Anayasa toplumsal bir mutabakatın ürünüdür. Anayasa’nın [önerilen değişikliklerle] yeniden düzenlenme biçimi nedeniyle böyle olmaktan çıkacağını görüyoruz. Örneğin, kimin ya da hangi [üniversite] hocasının hazırladığını bilmiyoruz. Tamamen bir siyasi parti ve onu destekleyen başka bir parti tarafından düşünülmüş bir anayasadan bahsediyoruz. Sonra da bunu anayasa olarak tüm ülkede uygulayacağınızı söylüyorsunuz. Halkın iradesini de felç ediyorsunuz. İçeriğinin doğru dürüst anlatılmasını istemiyorsunuz ve “hayır” diyenlerin FETÖ’cü, PKK’lı (Kürdistan İşçi Partisi, yasadışı silahlı örgüt) olduğunu iddia ederek insanları sürekli korkutuyorsunuz. İnsanların neye oy verdiklerini bilmeleri ve kendi geleceklerini belirlemeleri en doğal haklarıdır. Şu anda HDP’li (Halkların Demokratik Partisi, Kürt yanlısı sol bir siyasi parti) milletvekilleri [hapiste], gazeteciler [hapiste]. İnsanların yazmasını engelliyorsunuz, konuşmasını engelliyorsunuz, sonra da anayasa değişikliği yaptık diyorsunuz, bu mümkün değil ve bu böyle devam edemez. “Evet” tarafı kazansa bile bu iş yürümez.

Hayır oyu veren toplumun diğer kesimine ne olacak, [onlar] buraya ait olmadıklarını nasıl hissetmeyecekler?

[Bu şekilde devam edemeyiz. Böyle bir toplum, böyle bir ülke ya çökecek ve tarihten silinecek ya da kendini silkeleyip yeniden yükselecek. O yüzden gerçekten hukuka inanan insanların bir araya gelmesi gerekiyor. Yargı içinde böyle insanlar var ama çok dağınık ve sessizler. Önemli olan, aynı şekilde hisseden bu insanları bir araya getirebilecek bir şeye sahip olmak. Biz de bunun için buradayız. Tek bir sesle [konuşalım], mücadele edelim, birbirimizle dayanışma içinde olalım. Çünkü gidecek başka yerimiz yok.

Referandum sürecinde sendika olarak neler yapacaksınız?

Sendika olarak, anayasa değişikliklerinin otoriter bir rejime yol açacağına ve yönetimi tek adama emanet edeceğine inandığımız için referandumda “hayır” oyu kullandık. Bu görüşümüzü elimizden geldiğince her yerde dile getiriyoruz. Arkadaşlarımız bunu TV programlarında ve [yayınladıkları] makalelerde açıklıyorlar. Ses olmaya, konuşmaya, tartışmaya devam edeceğiz. Hukuk, haksızlığa uğrayan herkesin sığınabileceği bir limandır; bu limanı kaybetmemeliyiz, yoksa fırtınalarda boğuluruz. Arkadaşlarımızı örgütlenmeye davet ediyoruz. Örgütlü mücadele her zaman güç verir.

ADALET SİSTEMİNDE ÖRGÜTLENME

Bildiğimiz kadarıyla Türkiye’de yargıç ve savcıların örgütlenmesi 2006 yılında YARSAV (Yargıçlar Birliği) ile başladı. Siz nasıl örgütlendiniz?

YARSAV kurulduğunda ben Ankara Ticaret Mahkemesi’nde çalışıyordum. Ö.F.E.’nin öncülüğünde Yargıtay’daki savcı ve tetkik hâkimi arkadaşlarla başlayan bir süreçti – bütün bu arkadaşlar daha sonra HSYK tarafından [2010’daki oluşumunda] başka yerlere [transfer edildi] – bir kurucular kurulu oluşturuldu, ana sözleşme hazırlandı ve imzaya açıldı. Kendi kendime “yargıda hak [talebi] olacak, mesleğimizin geleceğini biz belirleyeceğiz, siyasi iktidara karşı haklarımızı koruyacağız, en azından ortak bir sesimiz olacak, bunu duyuracağız” diyerek büyük bir heyecanla imzaladım. YARSAV beş yüz bir kurucu üye ile kuruldu. Hemen ardından genel kurul yapıldı ve ben de yönetim organlarına yedek üye olarak katıldım. Neler yapmalıyız, nelere öncelik vermeliyiz, hangi düzenlemelere itiraz etmeliyiz, hâkim ve savcı alım usullerinde düzeltilmesini istediğimiz hataları nasıl ele almalıyız gibi konuları tartıştık ve çok sayıda hukuki girişimde bulunduk.

Hâkim ve savcı alımına ilişkin sözlü sınav kayıt altına alınmamıştı ve büyük ölçüde [kayırmacılığa] yol açıyordu. Bir itiraz durumunda delil olarak kullanılmak üzere sözlü sınavın kayıt altına alınması ve [komisyonda] sadece Adalet Bakanlığı mensuplarının değil, psikolog, sosyolog, iletişim uzmanı gibi deneyimli uzmanların da bulunmasının sağlanması için girişimlerde bulunduk – çünkü bir hakimin kendini ifade edebilmesi, muhatabına ne söylemek istediğini aktarabilmesi, beden dilini okuyabilmesi vb. önemlidir. Kayıt talebimizi “bunu özel hayatın ihlali olarak değerlendiriyoruz” diyerek reddettiler. Elbette bunun konuyla bir ilgisi yoktu. Sadece komisyonun yapısını genişleterek Temyiz Mahkemesi’nden birkaç kişiyi dahil ettiler.

Yurtdışındaki yargı örgütleriyle işbirliği yaparak [yargı organının] dış dünyaya açılmasını sağladık. Kendimize başka ülkelerdeki hakimler hakkında, bizden ne kadar farklı oldukları, çalışma koşulları hakkında hiç soru sormamıştık. Elimizden geldiğince bu hâkim ve savcılarla konuştuk. Ergenekon-Balyoz davaları sırasında İtalya’daki “Temiz Eller” operasyonunu yürüten savcıyı bir panelde konuşması ve deneyimlerini bizimle paylaşması için davet ettik.

Biz bu inisiyatifleri geliştirirken siyasi otoriteler şu açıklamayı yaptılar:

“YARSAV [Yargıçlar ve Savcılar Birliği] YARSAP [Yargıçlar ve Savcılar Partisi] oldu, [öyle ki] bir siyasi parti kurdular”. M.A.Ş. o zaman Adalet Bakanıydı. İnsanlar doğru şeyi söylüyordu ve siyasi otoriteler bundan hoşlanmıyordu. Halkın gözünde [bizi] itibarsızlaştırmak için şöyle açıklamalar yaptılar: “cübbelerini bırakıp siyasete girsinler” gibi açıklamalar yaptılar.

Sendika içindeki] seçimler 2009 yılında gerçekleşti. Kurucu başkan [Ö.F.E.’nin] görevi devralması engellendi. Buna pek çok faktör [katkıda bulundu]. Herkes şaşırdı. Ona şöyle diyor: “birçok cemaat üyesi YARSAV’a katıldığı için [Ö.F.E.’nin] seçilmesi engellendi”. E.Ü.T. [seçimlerin yapıldığı] genel kurulda seçildi. Ardından 2010 referandumu gerçekleşti. Dernek de 2010 yılında, belki de güven tazelemek ve HSYK seçimlerinin başarısızlığını aşmak için olağanüstü genel kurul yaptı.

Kendi kendimize dedik ki, Ö.F.E’nin adaylığının seçimde başarısız olmasını cemaat üyelerinin girmesiyle açıklayan yorumların [esasını] değerlendirelim. “YARSAV hepimizin” hareketini başlattık ama genel kurulda üyeleri ikna edemedik. Bu nedenle liderliği E.Ü.T.’ye devrettik.

Sendikalaşma süreci nasıldı?

Dernek rüştünü ispat ettikten ve büyüdükten sonra yurtdışındaki derneklere üye oldu.

Artık sıra sendikada dedik kendi kendimize. 2011 yılında YARGI-SEN adı altında tüzüğümüzü hazırladık ve Ankara Valiliği’ne bir dosya sunduk. Vali yardımcısı başvuruyu kabul etmekte tereddüt etti ama sonunda kabul edildi.

Çok kısa bir süre sonra Ankara Valiliği “hakim ve savcılar sendika kuramaz” diyerek fesih prosedürünü başlattı. Bize şöyle söylendi: “[büro çalışanlarının] [sendika] şubesinde örgütlenebilirsiniz”. Genel kurul çağrısı yaptık ve [kurul] hâkim ve savcılar olarak örgütlenmemize ve tüzüğün değiştirilmemesine karar verdi. Mahkeme “ihtara uymadınız” diyerek sendikayı feshetti. Dava temyize gitti ve [bu yargı alanında] iki yaklaşım arasında tartışma yaşandı, bunlardan biri [sendikanın] [hiçbir koşulda] kurulamayacağını, diğeri ise kurulabileceğini düşünüyordu, ancak nihayetinde Yargıtay, bazı eksikliklerden bahsettikten sonra fesih kararını onayladı.

Bunun üzerine davayı [Uluslararası Çalışma Örgütü‘ne], ardından da [Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne] götürdük. [Prosedür] orada devam ediyor.

Buna ek olarak, mahkemenin kararında ilk yapının feshini haklı göstermek için öne sürdüğü hususları tüzüğün hazırlanmasında dikkate alarak 2012 yılında Yargıçlar Sendikası’nı kurduk. İkinci sendikamıza karşı yine fesih talebinde bulundular, ancak bu kez mahkeme reddetti ve Yargıtay da [bu kararı] onayladı.

Dört yıldır bir sendikamız var. Ancak YARSAV’ın kurucuları dağıldığı ve YARSAV dağıtıldığı için meslektaşlar katılmaya cesaret edemiyor. Önemli olmadığını düşünüyoruz, biz varız ve üyeliğimiz, örgütümüz gibi, kesinlikle büyümeye devam edecek. Yargı alanındaki sendikaların uluslararası örgütü olan MEDEL’e [Magistrats europeens pour la democratie et les libertes] gözlemci olarak katılmak için başvuruda bulunduk, önümüzdeki Nisan ayında yapılacak toplantıda başvurumuz değerlendirilecek. Yargıçlar birçok ülkede sendikalar, dernekler ve uluslararası bir örgüt (…) ile örgütlüdür.

Bir sendikal örgüt, ücret taleplerini ve sosyal hakları dile getirir ve işverenle pazarlık yapar. Sendikanızı kurarken aklınızda ne vardı?

Biz (…) yasa ve yönetmeliklerin (…) hepimizin günlük hayatını nasıl etkilediğini gözlemliyoruz. En azından siyasi partileri [fikirlerimizle] besleyeceğimize, onlara görüşlerimizi bildireceğimize ve [ortaya çıkan sorulara] karşı tavır alacağımıza [karar verdik]. Bunun dışında, dediğimiz gibi, üyelerimizin özlük hakları, çalışma koşulları ve mesleki gelişimleri üzerinde elbette çalışacağız.

Maaş artışları konusunda Yargıçlar Sendikası kapatılmadan önce bir çalışma yapmış ve bir dilekçe taslağı hazırlamıştı. Sendika adına dava açtık ancak Danıştay, sendikanın belirli kararlarda [üyelerini] temsil edemeyeceğini söyleyerek davayı reddetti.

ÇALIŞMA KOŞULLARIMIZLA ILGILI BIR ÇALIŞMA YÜRÜTTÜK

YARSAV tarafından yürütülen ve bir yargıcın kaç davaya bakması gerektiği sorusu üzerine çalışma koşullarına ilişkin bir çalışma [da] vardı. Çok iyi bir çalışmaydı. Bunu Tıp Konseyi ile işbirliği içinde yaptık. Dosyalardaki bu sararmış kağıtlar toz ve mikrop taşıyor. Ayrıca tortikolis, kötü oturma pozisyonu, disk hernisi, taşikardi, göz ve cilt rahatsızlıkları gibi meslek hastalıklarımız da var.

Ama siyasi iktidarlar bizi hep bir siyasi kalıba sokmaya çalıştıkları için bu çalışmalar hep geri plana itildi, kimsenin ruhu bile duymadı.

Ancak [üzerinde çalıştığımız] asıl konu elbette hukuktur ve sendikamızı kurmamızın amacı haklarımızı savunmaktır. Günlük hayatımızı etkileyen konularda görüşlerimizi ifade etmemiz [siyasi iktidar içinde bu konular hakkında tartışma yaratılmasına yardımcı oluyor]. İlgili yasama çalışmaları [devam ederken], bir dosya hazırlar ve siyasi partilere gönderirdik, ancak hepsi [bu yaklaşımı] desteklemiyordu, CHP (Cumhuriyet Halk Partisi, ana muhalefet partisi) destekliyordu ve bizi CHP’nin karşı kanadı olarak adlandırmaya [başladılar]. Ö.F.E.] son yasama çalışmaları sırasında meclis tartışmalarına katılmak isteyince bir MHP (Milliyetçi Hareket Partisi) milletvekili tarafından dışarı kovuldu. Sizi dinlemiyorlar bile ve sonra sizi başka bir siyasi partiyle ilişkilendirmeye çalışıyorlar.

Biz de başka bir görev üstlendik. Yargıtay kararları UYAP’ta (Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi) yayınlanmıyordu, çünkü Yargıtay üyeleri bu kararlarla ilgili kitap yazıp para kazanıyorlardı. Biz Yargıtay kararlarının UYAP üzerinden erişilebilir olması gerektiği fikrini savunduk. Çünkü bir yargıcın kendisini ilgilendiren bir konuda bir üst mahkemenin nasıl yaklaştığını, neye önem verdiğini, neyi bozduğunu, neyi onayladığını bilmesi en doğal hakkıdır. Biz bir dava açtık, Yargıtay savunmada gözlemlerde bulundu ya da [belki] bulunmadı, tam hatırlamıyorum, sonra davayı kazanacağımızı anladılar ve UYAP üzerinden [kararlara erişimi] açtılar. Bunu YARSAV’a karşı bir davayı kaybetmemek için yaptılar.”

III.BAŞVURU SAHİBİ HAKKINDA BAŞLATILAN DİSİPLİN İŞLEMLERİ

7.21 Şubat 2017 tarihinde, HSYK Üçüncü Dairesi, yukarıda bahsi geçen mülakatla ilgili olarak alınan bir ihbar mektubunu dikkate alarak, incelenmek üzere bir müfettişe gönderilmesine karar vermiştir.

8.20 Haziran 2017 tarihinde, müfettişin incelemesinin ardından yaptığı öneriye uygun olarak, HSYK Birinci Dairesi (Anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesinin ardından verilen yeni adıyla), söz konusu olayların soruşturulmasını gerektirdiğini düşünerek başvuran hakkında soruşturma izni vermiştir.

9.28 Mayıs 2018 tarihinde, HSK İkinci Dairesi’nin talebi üzerine, başvuran savunmasını sunmuştur. Bu savunmada, ihtilaflı röportajda yayınlanan açıklamaları Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri sıfatıyla ve herhangi bir önyargı olmaksızın yaptığını ve bu açıklamaların, anayasa değişikliklerine ilişkin tartışmaların arka planında, kamu yararına ulusal hukukun gelişimine yapılan bir katkının parçası olduğunu ileri sürmüştür.

10. HSK İkinci Dairesi, 20 Eylül 2018 tarihinde, başvuranın söz konusu mülakatta yer alan bazı ifadeleri kullanırken hem görevdeyken hem de görev dışında resmi konumunun gerektirdiği itibar ve güven duygusunu zedeleyecek davranışlarda bulunduğu gerekçesiyle, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 65 § 2 a) maddesi uyarınca önce kınama cezası vermiştir. Ardından, 2802 sayılı Kanun’un 70. maddesini uygulayarak ve başvuranın yaptığı işleri, olumlu sicilini ve terfilerini göz önünde bulundurarak, verilen cezayı hafifletmeye karar vermiş ve başvurana iki günlük maaş kesintisi (yani ilgili tarihte yaklaşık 190 Euro’ya (EUR) karşılık gelen 1.218 Türk Lirası (TRY)) uygulamıştır.

Bu kararın gerekçeleri aşağıdaki gibidir:

“Mevcut davada, davalı [günlük bir gazetede yayınlanan] bir röportajda yargıya ilişkin sorunlar ve anayasa değişikliklerinin yol açabileceği olumsuz [sonuçlar] hakkındaki görüşlerini belirtirken, yargı kurumunun toplum nezdinde sahip olduğu saygınlığı zedeleyecek ve [söz konusu kurumun] mevcut ve geçmiş uygulamalarının [kurumu] bir bütün olarak işlemez ve güvenilmez hale getirdiği fikrini uyandıracak ifadeler kullanmıştır. Söz konusu kurumun] mevcut ve geçmişteki uygulamalarının [kurumu] bir bütün olarak işlemez ve güvenilmez hale getirdiğini; anayasa değişikliklerine ilişkin görüşlerini ifade ederken, söz konusu değişikliklere ilişkin referandum sürecinin yarattığı toplumsal atmosfer [göz önüne alındığında] siyasi olarak tarafgir olduğu izlenimi veren ifadelerde bulunduğunu ve bu haliyle makalenin içeriğinin bir bütün olarak bir yargı mensubunun ifade özgürlüğünü kullanırken göstermesi gereken sağduyu ve ihtiyata uygun olmadığı sonucuna varılması gerektiğini belirtmiştir. “

11.20 Kasım 2018 tarihinde başvuran, özellikle yargı mensuplarının sahip olduğu örgütlenme ve ifade özgürlüğüne dayanarak, 20 Eylül 2018 tarihli kararın gözden geçirilmesi için HSK İkinci Dairesi’ne başvurmuştur.

12.HSK İkinci Dairesi, 3 Ocak 2019 tarihinde, itiraz edilen kararın ilgili olduğuna hükmederek başvuranın talebini reddetmiştir.

13.HSK Genel Kurulu, 2 Mayıs 2019 tarihinde, başvuranın 3 Ocak 2019 tarihli karara yaptığı itirazı reddetmiş ve hem kararın hem de dayandığı gerekçelerin usul ve yasaya uygun olduğunu belirtmiştir.

KONUYLA İLGİLİ ULUSAL VE ULUSLARARASI YASAL ÇERÇEVE

1. KONUYLA İLGİLİ YEREL MEVZUAT VE UYGULAMA

14.2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 65. ve 70. maddeleri bu davadaki ilgili bölümlerinde aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir:

“Madde 65: Suçun yaptırımı

“Suçlama: Belirli bir davranışın yanlış kabul edildiğine dair yazılı bildirim.

Kınama yaptırımı aşağıdaki hallerde uygulanır:

a) Görev kapsamında olsun veya olmasın, resmi görevin gerektirdiği itibar ve güven duygusunu sarsacak nitelikte davranışlarda bulunulması,

(…)

Madde 70 – Daha hafif veya daha ağır bir disiplin cezasının uygulanması

(…) Bir kişi ilk kez bir disiplin suçu işlediğinde ve geçmiş hizmeti sırasında olumlu çalışmalar yapmışsa, tercihli veya ayrıcalıklı terfiye layık görülmüşse ve iyi veya çok iyi bir sicili varsa, görevden alınmayı gerektiren durumlar dışında, daha hafif bir yaptırım uygulanabilir.”

15. İlgili ulusal mevzuat ve uygulamaya ilişkin olarak, aşağıdaki Eminağaoğlu/Türkiye (no. 76521/12, §§ 36-43, AİHM 2021) ve Kozan/Türkiye (no. 16695/19, §§ 22-28, AİHM 2022) kararlarına bakınız.

II.  VENEDİK KOMİSYONU’NUN 2017 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİNE İLİŞKİN GÖRÜŞÜ

16.Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (“Venedik Komisyonu”), 10 ve 11 Mart 2017 tarihlerinde düzenlenen 110. Genel Kurul toplantısında, 21 Ocak 2017 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen ve 16 Nisan 2017 tarihinde ulusal referanduma sunulan Anayasa değişikliklerine ilişkin bir görüş (CDL-AD(2017)005) yayınlamıştır:

” 124. Her devlet kendi siyasi sistemini seçme hakkına sahiptir: Başkanlık, Parlamenter ya da Karma. Ancak bu hak koşulsuz değildir. Kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkelerine saygı göstermelidir; bu da seçilen sistemin yeterli denge ve denetleme mekanizmalarını içermesi gerektiği anlamına gelir. Dolayısıyla anayasa karmaşık bir denge ve denetleme sistemi oluşturur; diğer ülkelerin anayasalarında zaten mevcut olanlar da dahil olmak üzere tüm hükümleri bu nedenle genel güç dengesine katkıları ışığında değerlendirilmelidir.

125. Türkiye’nin 21 Ocak 2017 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen ve 16 Nisan 2017 tarihinde halkoylamasına sunulan Anayasa değişikliğinde yaptığı gibi, bir ülkenin başkanlık sistemini tercih etmesi halinde, başkanlık sistemi doğası gereği otoriter bir sürüklenme riski taşıdığından, azami dikkat gösterilmesi gerekmektedir. Böyle bir sistemde yürütme ve yasama kendi güçlerini ve meşruiyetlerini belirli aralıklarla yapılan seçimler yoluyla halktan alırlar. Bu iki güç birbirinden kesin olarak ayrı olduğu için aralarında çatışma olması kaçınılmazdır ve yönetim bu durumda hakemlikten ibarettir. Dolayısıyla güçlerin etkin bir şekilde ayrılması, her birinin farklı siyasi yaklaşımlara ve önceliklere açık kapı bırakacak şekilde oluşturulmasını gerektirir.

126.Önerilen değişiklik, Türk yetkililerin “Türk usulü” başkanlık sistemi olarak tanımladıkları, ancak artık Türkiye’nin uzun parlamenter geleneğini hiç yansıtmayan ve ülkenin anayasal tarihinde tam bir kopuşu temsil eden bir sistemi getirmeyi amaçlamaktadır. Demokratik başkanlık rejimlerini karakterize eden kuvvetler ayrılığı mantığını takip etmemektedir. Yürütme ve yasama arasındaki anlaşmazlıkları önlemek için Cumhurbaşkanlığı ve yasama seçimleri sistematik olarak aynı gün yapılacak, bu durumda biçimsel ayrılık uygulamada aldatıcı olabilecek ve yasama organı -ikisinden daha zayıf olanı- marjinalleşme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Cumhurbaşkanı sadece beş yılda bir yapılan seçimlerde ulusa karşı sorumlu olacaktır.

127.Önerilen rejimin aşağıdaki özellikleri kuvvetler ayrılığı açısından özellikle endişe verici görünmektedir.

– Yeni Başkan yürütme yetkisini tek başına kullanacak ve herhangi bir denetim olmaksızın, bir meslektaşlar hükümeti oluşturmayacak olan bakanları atayabilecek ve görevden alabilecek, ayrıca Devletin üst düzey temsilcilerini tek başına belirleyeceği kriterlere göre atayabilecek ve görevden alabilecektir.

– Başkanlık makamının boşalması ya da Başkan’ın geçici olarak görevde bulunmaması halinde, herhangi bir demokratik meşruiyet ya da Parlamento onayı olmaksızın, başkanlık görevlerini yerine getirmek üzere bir ya da daha fazla başkan yardımcısı seçebilir.

– Başkan, başkan yardımcıları ve bakanlar ancak çok zayıf bir parlamenter denetim aracı olan gensoru usulü ile sorumlu tutulabiliyordu.

– Başkan, yasama organını etkileyebileceği bir kanal olan siyasi partisinin üyesi, hatta lideri olabilir.

– Başkanlık ve yasama seçimlerinin eşzamanlı olması gerekecektir.

– Başkan herhangi bir nedenle Parlamentoyu feshedebilir ki bu demokratik bir başkanlık sistemiyle temelde bağdaşmaz ve bu otomatik olarak erken başkanlık seçimlerini tetikler – siyasal sorunları çözmenin ilkel bir yoludur.

– Cumhurbaşkanı, ikinci dönemi sırasında Meclis’in erken seçim kararı alması halinde üçüncü dönem seçeneğine sahip olacaktır ki bu da Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yer alan iki dönem sınırlamasına ve Avrupa’daki en iyi uygulamalara uygun olmayan bir istisnadır.

– Ayrıca, Anayasa Mahkemesi’nin denetleyebileceği bir kanuna ihtiyaç duymaksızın Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinden geniş ölçüde faydalanabilecektir. Prensipte kanun, cumhurbaşkanlığı kararnamesine göre öncelikli olacaktır, ancak revizyon uygulamada bu önceliği etkili bir şekilde garanti altına alacak herhangi bir mekanizma öngörmemektedir.

– Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal ilan edebilecek ve bu süre zarfında herhangi bir kısıtlama olmaksızın Cumhurbaşkanlığı kararnameleri çıkarabilecektir.

128.Başkanlık sisteminde, güçlü ve bağımsız bir yargının yürütme ve yasama arasındaki anlaşmazlıkları çözebilmesi esastır. Ancak, önerilen değişiklik Türk yargısını güçlendirmek yerine zayıflatmaktadır. Mevcut yapısı uluslararası standartların çoğunu karşılayan Hakimler ve Savcılar Kurulu’nda derhal geçerli olmak üzere reform yapılacaktır: on üç üyesinden altısı artık siyasi tarafsızlıkla bağlı olmayacak olan Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, yedi üye ise üzerinde Cumhurbaşkanı’nın etkisi olacak ve seçimlerin eşzamanlı olması nedeniyle büyük olasılıkla Cumhurbaşkanı ile aynı siyasi güçleri temsil edecek olan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilecektir. Artık Konsey’in hiçbir üyesi kendi meslektaşları tarafından seçilmeyecektir. Kurul’un hakim ve savcıların atanması, terfisi, nakli, disiplin cezaları ve görevden alınmalarına ilişkin önemli işlevleri göz önüne alındığında, Cumhurbaşkanı böylece adaletin işleyişini kontrol edecektir. Hakimler ve Savcılar Kurulu üzerindeki bu kontrol dolaylı olarak Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesini daha iyi kontrol etmesini de sağlayacaktır.

129.Değişiklik, yürütmenin yargı ve savcılar üzerindeki kontrolünü artıracaktır ki bu da yargı bağımsızlığının zaten uzun süredir endişe yarattığı Türkiye’de daha da sorunlu olacaktır. Bu değişiklik, yürütme üzerinde zaten zayıf olan yargı denetimi sistemini daha da zayıflatacaktır.

130.Venedik Komisyonu, Türk Anayasası’nda önerilen değişikliğin, otoriter bir sürüklenmeyi önlemek için gerekli olan denge ve denetleme mekanizmalarından yoksun bir başkanlık rejimi getireceğini belirtmiştir. Askeri mahkemelerin kaldırılması ve TBMM tarafından onaylanmayan kararnamelerin otomatik olarak hükümsüz sayılması iyi bir şeydir, ancak bu sonucu değiştirmek için yeterli değildir.

131.Dahası, revizyonun parlamentoda görüşülmesi ve kabul edilmesi, ikinci büyük muhalefet partisinin bazı milletvekilleri cezaevindeyken gerçekleşmiştir ve oylamanın gizliliğine riayet edilmemesi, reforma verilen desteğin gerçekliği ve milletvekillerinin oylarının kişisel samimiyeti konusunda şüphe uyandırmaktadır. Parlamenter prosedürün, Parlamentoda temsil edilen tüm siyasi güçlere açık gerçek bir tartışmaya yol açmamış olması üzücüdür.

132.Anayasanın revizyonunun Parlamento tarafından kabul edilmesi ve referandum yoluyla halka danışılmasının hazırlanması tamamen olağanüstü hal sırasında gerçekleşirken, ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü önemli ölçüde kısıtlanmıştır. Gazeteciler son derece zor koşullar altında çalışmaktadır ve kamuoyu tartışmaları genel olarak giderek yoksullaşmakta ve partizanlaşmaktadır; bu da özellikle revizyonun uygunluğuna ilişkin gerçekten kapsayıcı ve demokratik bir referandum kampanyası olasılığına şüphe düşürmektedir.

133.Sonuç olarak Venedik Komisyonu, önerilen değişikliklerin içeriğinin Türkiye’nin demokratik anayasal geleneğinde tehlikeli bir geri adım teşkil ettiği kanaatindedir. Önerilen sistemin otoriter ve monokratik bir sürüklenme tehlikesi barındırdığını vurgulamaktadır. Dahası, reformun zamanlaması da yanlış seçilmiş ve endişe vericidir: mevcut olağanüstü hal, anayasa referandumu için gerekli demokratik koşulları karşılamamaktadır.

134.Venedik Komisyonu, her türlü ilave yardım için Türk makamlarının emrindedir.

GÖRÜŞ NO. 25 (2022) NO’LU YARGIÇLARIN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE İLİŞKİN AVRUPA YARGIÇLAR İSTİŞARE KONSEYİ KARARI

17. 2 Aralık 2022 tarihinde, Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE) hâkimlerin ifade özgürlüğüne ilişkin 25 (2022) sayılı Görüşünü kabul etmiştir. Bu görüşün ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

” (…)

3. Bir kurum olarak yargıyı ilgilendiren konulara ilişkin açıklamalar

48. Hâkimler, yargının bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı da dâhil olmak üzere, temel insan hakları, hukukun üstünlüğü, hâkimlerin atanması veya terfisi ve adalet yönetiminin düzgün işleyişi ile ilgili konularda yorum yapma hakkına sahiptir. Eğer konu mahkemelerin işleyişini doğrudan etkiliyorsa, hakimler, yasa teklifleri veya hükümet politikaları da dahil olmak üzere, siyasi açıdan tartışmalı konularda yorum yapmakta serbest olmalıdır. Bu durum, demokratik bir toplumda çok önemli olan bu konular hakkında halkın bilgilendirilmesinde meşru bir menfaati olduğu gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Üst düzey görevlerde bulunan yargıçlar veya yargıç derneklerinde ya da adalet konseyinde görev yapanlar, yargı adına konuşmak için iyi bir konuma sahiptirler.

(…)

VI. Yargıçların, yargıç birliklerinin ve yargı konseylerinin yasal ve/veya etik bir görevi olarak yargı bağımsızlığını savunmak

58.no. 3 (2002) ve 18 (2015) sayılı Görüşleri doğrultusunda, AYM her hâkimin yargı bağımsızlığını teşvik etmek ve korumakla yükümlü olduğunu teyit etmektedir; bu bağımsızlık sadece hâkim için anayasal bir güvence olarak işlev görmemekte, aynı zamanda hâkimlere bunu korumak ve bu temel değerler tehdit altında olduğunda hukukun üstünlüğünü ve yargı bağımsızlığını savunmak için etik ve/veya yasal bir görev yüklemektedir. Bu görev, iç ve dış bağımsızlık meselelerini de kapsar.

(…)

61. Savunma görevi yargının bağımsızlığından kaynaklandığından, tüm hakimler için geçerlidir. Bir hakim bu tür beyanları sadece kişisel olarak değil, aynı zamanda bir yargı konseyi, bir sulh hakimleri birliği veya yargıyı temsil eden başka bir organ adına yaptığında, hakime sağlanan koruma pekiştirilir. Yukarıda belirtilenler ışığında, konuya ve bağlama bağlı olarak, adalet konseyi, hakim dernekleri, mahkeme başkanları veya diğer bağımsız organlar, örneğin üst düzey anayasal meseleler gibi bu tür konuları ele almak için en iyi konumda olabilirler. Hâkimler görüşlerini uluslararası bir hâkimler birliği çerçevesinde de ifade edebilirler.

(…)

LOKASYON

I.SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

18.Başvuran, ulusal bir günlük gazete tarafından yayınlanan bir röportajda yaptığı açıklamalar nedeniyle kendisine verilen disiplin cezasının ifade özgürlüğü hakkının ihlalini teşkil ettiğini iddia etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesine atıfta bulunmaktadır:

“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu otoritesinin müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat sahibi olma, haber ve fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, Devletlerin yayın, sinema veya televizyon işletmelerini bir dizi izne tabi tutmalarına engel değildir.

2.Görev ve sorumlulukları da beraberinde getiren bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve düzensizliğin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için gerekli tedbirlerin alınması amacıyla, kanunla öngörülen bazı formalitelere, şartlara, sınırlamalara veya cezalara tabi tutulabilir.

A.Kabul Edilebilirlik

19.Hükümet, davacıya uygulanan maaş kesintisi yaptırımının bir sonucu olarak davacının önemli bir önyargıya maruz kalmadığını savunarak kabul edilemezlik iddiasında bulunmaktadır. davacının olayların meydana geldiği tarihteki maaşının yaklaşık on ikide birine tekabül eden 1.218 TL tutarındaki söz konusu yaptırımın, davacının durumuyla ilgili olarak sembolik olduğu ve kendisine aşırı bir yük getirmediği değerlendirilmektedir.

20.Davacı bu itiraza ilişkin herhangi bir görüş bildirmemiştir.

21.Mahkeme, mevcut davada davacıya uygulanan ve ilgili tarihte yaklaşık 190 Euro’ya tekabül eden 1.218 TL’lik maaş kesintisinin mali açıdan ihmal edilebilir bir yaptırım olmadığı kanaatindedir ve özellikle böyle bir disiplin cezasının, sicilinde kaldığı sürece davacının kariyerinde ilerlemesini tehlikeye atabileceğini gözlemlemektedir. Ayrıca, ihtilaflı yaptırımın başvuran üzerindeki maddi değil pratik etkileri, mevcut davada önemli bir zararın varlığını değerlendirmek için tek ölçüt olamaz. Gerçekten de, bir ihlalin ciddiyeti, hem başvuranın öznel algısı hem de belirli bir davadaki nesnel riskler dikkate alınarak değerlendirilmelidir (Eon / Fransa, no. 26118/10, § 34, 14 Mart 2013). Mevcut davada, başvuran, genel sekreteri olduğu sendika adına yaptığı ve kendi görüşüne göre kamu yararını ilgilendiren bir konuyla ilgili olan ve ifade özgürlüğü kapsamına giren yorumlar nedeniyle cezalandırılmıştır. Başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyeti, genel öneme sahip ilkesel sorunları gündeme getirmektedir: meslektaşlarını temsil etme işlevini yerine getiren bir yargıcın, Anayasa’da yapılan ve sadece yargısal değil siyasi sonuçları da olan değişiklikleri kamuoyu önünde eleştirmek için ifade özgürlüğünden yararlanıp yararlanamayacağı sorusu ve böyle bir eylem karşısında uygulanan yaptırımın demokratik bir toplumda hangi koşullar altında gerekli görülebileceği sorusudur. (bkz. mutatis mutandis, Panioglu/Romanya, no. 33794/14, § 75, 8 Aralık 2020, ve Handzhiyski c. Bulgaristan, no. 10783/14, § 36, 6 Nisan 2021 ve orada atıfta bulunulan referanslar).

22.Bu nedenle Mahkeme, mevcut davada, ihtilaflı cezanın uygulanmasının başvuranın Sözleşme’nin 35 § 3 (b) maddesi anlamında telafisi mümkün olmayan bir zarara uğramasına neden olmadığını kabul edemez. Bu nedenle hükümetin itirazı reddedilmelidir.

23.Başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olmadığını veya Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen diğer gerekçelerden dolayı kabul edilemez olmadığını tespit eden Mahkeme, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.

B. Esaslar

1.Tarafların Argümanları

a) Başvuru sahibi

24. Başvuru sahibi, anayasa değişikliklerine ilişkin görüşlerini ifade ettiği için kendisine verilen disiplin cezasının ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini düşünmektedir. Başvuran, söz konusu cezaya ilişkin olarak ulusal makamlar tarafından verilen kararları eleştirmekte ve ifadelerinde kullandığı hangi ifadelerin veya cümlelerin yargının saygınlığına zarar verdiğini ve yargıçlık statüsüyle bağdaşmadığını belirtmediklerini ileri sürmektedir.

25. Başvuru sahibi, Mahkeme’nin içtihatlarına atıfta bulunarak, özellikle yargının bağımsızlığı gibi kamu yararını ilgilendiren konularda hâkimlerin ifade özgürlüğünün korunmasının önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, bir sulh hakimleri sendikasının önde gelen bir üyesi olarak, rejim değişikliği ve sulh hakimlerinin üst organının yapısında köklü değişiklikler öngören anayasa değişikliklerinin oluşturduğu önemli yasal gelişmeler hakkında görüşlerini kamuya açık bir şekilde ifade etme hakkına sahip olduğunu iddia etmiştir. Bu bağlamda, başta Venedik Komisyonu’nun ilgili görüşü olmak üzere, çeşitli uluslararası kurumlar tarafından yayınlanan ve HSYK’nın yapısını düzenleyen 2017 anayasa değişikliğinin öngördüğü değişikliklerin yargı bağımsızlığını tehlikeye attığının belirtildiği çeşitli uluslararası belgelere atıfta bulunmaktadır.

b) Hükümet

26.Hükümet, statüleri nedeniyle yargı mensuplarının ifade özgürlüklerini kullanırken diğer vatandaşlardan daha fazla kısıtlamaya tabi olduklarını belirtmektedir. Bu bağlamda, ulusal makamların başvuranın 2017 anayasa değişikliği taslağına ilişkin açıklamalarının hâkimlik statüsünün doğasında bulunan bağımsızlık ve tarafsızlığa aykırı olduğu yönündeki tespitlerine atıfta bulunmaktadır. Ayrıca, başvurana verilen iki günlük maaş kesintisi cezasının, dört yıl sonra hizmet sicilinden silinebilecek oldukça hafif bir yaptırım teşkil ettiğini savunmaktadır. Bu nedenle, başvuranın açıklamalarının Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından korunmadığını ve ifade özgürlüğüne herhangi bir müdahale olmadığını düşünmektedir.

27.Mahkeme’nin bir müdahale olduğunu kabul etmesi durumunda, Hükümet, söz konusu yaptırımın 2802 sayılı Kanun’un 65 § 2 (a) maddesinde öngörüldüğünü ve yargının otoritesini ve tarafsızlığını güvence altına almak gibi meşru bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir.

28 Müdahale gerekliliğine ilişkin olarak, başvuranın söz konusu açıklamaları yaptığı bağlamı vurgulamış ve söz konusu dönemde birçok kişinin siyasi tercihlerini belirtmek ve o dönemde yapılacak olan anayasa değişiklikleri referandumu öncesinde vatandaşları yönlendirmek amacıyla açıklamalar yaptığını belirtmiştir. 11, ihtilaflı röportajın siyasi açıdan taraflı olarak algılanma riski taşıdığını ve bu nedenle yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını zedelediğini iddia etmiştir. 11, özellikle başvuranın referandumda nasıl oy kullanacağını açıkça belirtmesinden, meslektaşlarının bazı konuşmacıları ve gazetecileri gözaltına alma kararlarına karşı çıkmasından ve anayasa değişikliklerini eleştiren siyasi yorumlar yapmasından şikayet etmektedir.

29.Hükümet, başvuranın bir politikacınınkine benzeyen ifadelerinin, bir yargıç olarak mesleki sorumlulukları ve yükümlülükleriyle bağdaşmadığını düşünmektedir. 11. Bu bağlamda, referandumda kendisiyle aynı siyasi tercihi yapmamış olan vatandaşların, sorumlu olduğu yasal işlemlerde adil bir karar verebileceğinden şüphe duyabileceklerini savunmuş ve başvuranın yorumlarının medya tarafından geniş bir şekilde yayıldığını ve toplumun büyük bir kesimi tarafından önyargılı olarak algılandığını açıklamıştır.

30.Hükümet, ilk olarak, ulusal makamların disiplin cezasına ilişkin kararlarında, söz konusu menfaatleri ayrıntılı bir şekilde incelediklerini ve bunlar arasında adil bir denge kurduklarını ve ikinci olarak, uygulanan yaptırımın ılımlı olduğunu göz önünde bulundurarak, ihtilaflı tedbirin demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ve izlenen meşru amaçla orantılı olduğunu savunmaktadır.

c) Üçüncü taraf

31.İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD), yargıçların ifade özgürlüğünün kullanımı bakımından daha katı bir rejime tabi olmalarına rağmen, kamu yararına ilişkin konuların ve özellikle de yargının bağımsızlığına ilişkin konuların bu ilkenin önemli bir istisnasını oluşturduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda, üçüncü taraf müdahil, başvuranın beyanlarına konu olan 2017 anayasa değişikliklerinin, Venedik Komisyonu’nun reformun bu yönüne ilişkin ciddi endişelerini dile getirmesine rağmen, HSYK’nın yapısında önemli değişiklikler yaptığını savunmaktadır. Ona göre, HSYK’nın yapısının değiştirilmesi, Mahkeme’nin yukarıda bahsi geçen Eminağaoğlu/Türkiye kararında bu konuda dile getirdiği sorunları çözmek yerine daha da kötüleştirmiştir. Bu bağlamda, üçüncü taraf müdahil, HSK’ya yapılan atamaların artık siyasi kontrol altında olduğunu ve bu nedenle söz konusu Kurul’un artık yapısal olarak bağımsız sayılamayacağını savunmaktadır.

32.Üçüncü taraf ayrıca, yargıçların anayasal konulardaki açıklamaları nedeniyle ceza aldıkları durumlarda, üç ana noktanın kesinlikle dikkate alınması gerektiğini düşünmektedir. İlk olarak, ona göre, bir yandan diğer hakimler veya görülmekte olan davalar üzerinde yankı uyandırması muhtemel konuşmalar ile diğer yandan kamu yararını ilgilendiren konulardaki ifadeler arasında bir ayrım yapılmalıdır; kamu yararını ilgilendiren konulardaki bir tartışmanın açıkça bir parçası olan ifadeler yüksek düzeyde korumadan yararlanır. Ardından, diğer meslekler gibi hakimlerin de dernek kurma hakkı olduğundan, bir meslek örgütünü temsil eden hakimlerin yasal gelişmeler hakkında açıklama yapma hakkına sahip olması gerektiğini düşünmektedir. Bir sulh yargıcı disiplin soruşturmasına tabi tutulduğunda, bağımsızlık ve tarafsızlık gerekliliklerini karşılayan bir prosedürden yararlanması gerektiğini savunmaktadır.

2.Mahkemenin Değerlendirmesi

a) Genel ilkeler

33.Mahkeme, Baka/Macaristan ([GC], no. 20261/12, §§ 162-167, 23 Haziran 2016) ve Eminağaoğlu/Türkiye (no. 76521/12, §§ 120-126, 9 Mart 2021) kararlarında belirtildiği üzere, hâkimlerin ifade özgürlüğüne ilişkin genel ilkelerin mevcut davada da geçerli olduğunu hatırlatır.

34.Özellikle, demokratik bir toplumda, kuvvetler ayrılığı ve yargının bağımsızlığının korunması ihtiyacına ilişkin soruların çok önemli genel menfaat meseleleri teşkil ettiği kanaatindedir (Morice/Fransa [BD], no. 29369/10, § 128, AİHM 2015). Genel menfaat konularına ilişkin tartışmalar, genellikle, yetkililer açısından özellikle kısıtlı bir takdir marjı ile el ele giden 10. madde kapsamında yüksek düzeyde bir korumadan faydalanır (Morice, yukarıda, §§ 125 ve 153, July ve SARL Liberation/Fransa, no. 20893/03, § 67, AİHM 2008 (alıntılar)). Yargıyla ilgili tartışmaya yol açan bir sorunun siyasi sonuçları olsa bile, bu tek başına bir yargıcın konuyla ilgili bir açıklama yapmasını engellemek için yeterli değildir (Wille/Lihtenştayn [BD], no. 28396/95, § 67, AİHM 1999-VII).

35.Yargının toplumdaki özel rolünün hâkimlere bir ihtiyat görevi yüklediği doğrudur. Bununla birlikte, bu sonuncusunun özel bir özelliği vardır: hakimin sözü, avukatınkinden farklı olarak, sadece kendini ifade eden kişiyi değil, aynı zamanda onun aracılığıyla tüm Adalet kurumunu bağlayan nesnel bir takdirin ifadesi olarak kabul edilir (Morice, precite, §§ 128 ve 168).

36. Bu nedenle, özellikle gizlilik yükümlülüğünün söz konusu hâkimlerin tepki vermesini engellediği durumlarda, yargıyı ciddi bir dayanaktan yoksun yıkıcı saldırılara karşı korumak gerekebilir (Prager ve Oberschlick/Avusturya, 26 Nisan 1995, § 34, Seri A no. 313, Koudechkina/Rusya, no. 29492/05, § 86, 26 Şubat 2009, ve Di Giovanni/İtalya, no. 51160/06, § 71, 9 Temmuz 2013). Özellikle, yargı görevlilerinin, yargının otoritesinin ve tarafsızlığının sorgulanması muhtemel olduğunda (Wille, yukarıda anılan, § 64) ve ayrıca, diğer görevlilere, özellikle de diğer hâkimlere yönelik eleştirilerini ifade ederken (Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 136) ifade özgürlüklerini ölçülü bir şekilde kullanmaları beklenmelidir.

b) Bu ilkelerin mevcut davada uygulanması

37.Mahkeme, mevcut davada başvuranın ulusal bir günlük gazete tarafından yayınlanan bir röportajda yaptığı açıklamalar nedeniyle disiplin cezasına çarptırıldığını gözlemlemektedir. Mahkeme, bir röportajda ifade ettiği görüşler nedeniyle başvurana ceza verilmesinin, ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasına yönelik bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir (bkz. diğer kararlar arasında, Wille, yukarıda anılan, § 51, Kudeshkina, yukarıda anılan, § 80, Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 127).

38. Söz konusu müdahalenin yasal bir dayanağı olduğu, yani 2802 sayılı Kanun’un 65 § 2 a) maddesi olduğu taraflar arasında tartışmasızdır. Mahkeme, bu hükmün şikâyet edilen müdahale için öngörülebilir bir yasal dayanak oluşturabileceğini varsaymaya hazırdır (Kozan/Türkiye, no. 16695/19,

§ 57, 1 Mart 2022). Ayrıca, müdahalenin yargının otoritesini ve tarafsızlığını güvence altına almak gibi meşru bir amaç güttüğünü de kabul etmeye hazırdır (ibidem, § 58).

39. İhtilaflı tedbirin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını değerlendirmek için Mahkeme davayı bir bütün olarak ele almalıdır. Bunu yaparken, bir yandan başvuranın bir yargıç olarak konumuna ve Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri olarak sahip olduğu pozisyona, diğer yandan başvuran tarafından yapılan açıklamaların içeriğine ve bunların yapıldığı koşullara ve ayrıca ihtilaflı tedbire yol açan karar alma sürecine özel önem atfedecektir (bkz. Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 132).

40. Mahkeme her şeyden önce, başvuranın ihtilaflı sözleri sarf ettiği sırada bir yargıç olduğuna dikkat çekmektedir. Bu özel statünün, adaletin düzgün işlemesine ve dolayısıyla halkın adalete olan güvenine yaptığı katkı nedeniyle, kendisine bireysel özgürlüklerin ve hukukun üstünlüğünün garantörü olarak bir görev yüklediğine şüphe yoktur (bkz. Kayasu/Türkiye, no. 5 64119/00 ve 76292/01, § 91, 13 Kasım 2008, ve Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 133, ayrıca bkz. 25 (2022) sayılı CCJE görüşünün 58. paragrafı, yukarıda 17. paragraf).

41.Mahkeme daha sonra, başvuranın söz konusu tarihte, hukukun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığını savunmak için faaliyet gösteren bir sendikal örgüt olan Yargıçlar Sendikası’nın genel sekreteri olduğunu (yukarıdaki 4. paragraf) ve kendisiyle bu sıfatla mülakat yapıldığını gözlemlemektedir. Sonuç olarak, bu sivil toplum kuruluşunun üstlenebileceği “sosyal bekçi köpeği” işlevi göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın, faaliyetlerini özgürce yürütmeye devam eden yasal bir sendikanın genel sekreteri olarak, yargının işleyişine ilişkin sorular hakkında görüş bildirmeye sadece hakkı değil, aynı zamanda görevi de vardı (bkz. mutatis mutandis, Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 134 ve Zurek / Polonya, no. 39650/18, § 220, 16 Haziran 2022; ayrıca bkz. görüşün 48 ve 61. paragrafları

CCJE No. 25 (2022), yukarıdaki 17. paragraf).

42. Buna göre, Mahkeme, ilk olarak, başvuranın bir sulh hâkimi olarak konumunun doğasında bulunan ihtiyat ve itidal yükümlülüğü ile bağlı olduğunu ve ikinci olarak, bir sulh hâkimleri sendikasının genel sekreteri olarak sivil toplumda bir aktör olarak rol üstlendiğini kaydeder. Bu nedenle, yargı ve yargı sisteminin bağımsızlığı üzerinde etkisi olabilecek anayasal reformlar hakkında görüş bildirme hakkı ve görevi vardı (Eminağaoğlu, precite, § 135 ve Zurek, precite,§222).

43.Başvuranın yorumlarının içeriğiyle ilgili olarak Mahkeme, bu yorumların anayasa reformunun öngördüğü değişikliklerle ve bunların, özellikle de HSYK’da yapılan değişikliklerin yargı, yargıdaki sendikalaşma süreci ve yargıç sendikaları tarafından yürütülen çalışmalar üzerinde nasıl bir etkiye sahip olabileceğiyle ilgili olduğunu kaydeder. Bu bağlamda, dilekçe sahibi özellikle anayasa reformunun HSYK’nın yapısını yeniden şekillendirerek yargının bağımsızlığını zedeleyeceğini belirtmiştir. Anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesiyle birlikte, yargıyı yönetmekle yükümlü olan ve yargıçların atanması ve terfi ettirilmesi gibi önemli yetkilerle donatılan yeni HSYK’da sadece Cumhurbaşkanı ve Meclis tarafından seçilen üyelerin yer alacağını ve yargıçların artık yürütmenin iradesine karşı gelemeyeceğini düşündüğünü açıklamıştır. Yargının örgütlü mücadelesinin önemini vurgulayarak, hakim ve savcıların da yürütmeye bağımlı olmalarından kısmen sorumlu olduklarına işaret etti. Ayrıca sendikasının önümüzdeki anayasa reformu referandumunda hayır oyu kullanma niyetini de açıkladı.

44.Mahkeme, disiplin konularında sahip olduğu yetkiler sayesinde

Yargı mensuplarının nakli, terfisi ve hatta görevden alınması gibi konularda HSK, yargıçların kariyerleri üzerinde çok güçlü bir etkiye sahiptir. HSK’nın Devletin yargı dışı güçlerine karşı bağımsızlığının korunması, Sözleşme anlamında Türkiye’nin demokratik sisteminin temel ilkelerinden biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda başvuran da dâhil olmak üzere tüm hâkimler için mesleki kariyerlerini doğrudan ilgilendiren bir unsur ve dolayısıyla yargısal faaliyetlerini tam bir bağımsızlık ve tarafsızlık içinde sürdürmelerini sağlayacak bir tartışma ve düşünme konusu teşkil etmektedir (Kozan, yukarıda, § 61). Bu bağlamda, başvuranın ifadelerinin, yargı mensuplarının yanı sıra bir bütün olarak toplumu da yakından ilgilendiren bir tartışmanın parçası olduğu tartışmasızdır.

45.Mahkeme’nin görüşüne göre, hedef alınan kişi veya kurumlara yönelik bir eleştiri teşkil etmekten ziyade, tüm yorumlar yargının yürütme karşısındaki bağımsızlığına ilişkin soruları gündeme getirmiş ve bu bağımsızlığın korunmasının önemini vurgulamıştır. Gerçekten de, söz konusu mülakatta, başvuran esasen, ilk olarak, anayasa reformunun gerçekleştiği bağlam ve gerçekleştirilme şekli; ikinci olarak, başkanlık rejimine atfettiği ve kendisine göre bu reformdan kaynaklanan ve otoriter bir rejime yol açma riski taşıyan aşırılıklar; ve son olarak, anayasa değişikliklerinin yargı organlarının örgütlenmesi ve işlevi ve yargının bağımsızlığı üzerindeki etkileri ile ilgili endişelerini ortaya koymuştur. Mahkeme, başvurucunun ayrıca bu hususların Venedik Komisyonu tarafından da söz konusu anayasa değişikliklerine ilişkin görüşünde belirtildiğini ileri sürdüğünü kaydeder (yukarıdaki 16. ve 25. paragraflar).

46.Yargıyla ilgili anayasa değişikliklerini eleştiren bu tür ifadeler, şüphesiz, demokratik bir toplumda serbest tartışmaya açık olması gereken, kamuoyunu yakından ilgilendiren bir konuyla ilgilidir (bkz. Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 140). Mevcut davada, başvuranın söz konusu değişikliklere ilişkin görüşleri, kuvvetler ayrılığı ve yargının bağımsızlığı gibi yargı sistemine ilişkin konularla ilgili olduğundan, bu durum daha da geçerlidir. Bu nedenle Mahkeme, bu ifadelerin açıkça kamu yararını ilgilendiren konulara ilişkin bir tartışma kapsamına girdiğini ve yüksek düzeyde koruma gerektirdiğini düşünmektedir.

47.Mahkeme, başvuranın beyanlarına konu olan anayasa değişikliklerine ilişkin referandumun aynı zamanda hükümet sistemi ile yürütme ve yargı erklerinin yapısında da değişiklikler öngördüğünü ve dolayısıyla siyasi aygıtın da bu tartışmada dolaylı olarak söz konusu olduğunu gözden kaçırmamaktadır. Bu bağlamda, yargının siyasi iktidardan bağımsızlığı ile ilgili konuların bir şekilde Devletin yapısı ve işleyişi ile ilgili genel politikanın bir parçası olduğuna işaret etmektedir. Yargı mensupları tarafından yapılan siyasi açıklamalara ilişkin çekinceler dile getirilebilse bile, bu davada Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamaların siyasi sonuçları tam olarak açık değildir, Başvuranın yukarıda belirtilen konulardaki ifadelerinin siyasi sonuçları, Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri olarak mesleğinin özünü etkileyen bir konuda ifade özgürlüğünü kısıtlamak için tek başına yeterli olamaz (bkz. yukarıda anılan Baka, § 165, yukarıda anılan Eminağaoğlu, § 134, ve yukarıda anılan Kozan, § 65).

48.Ayrıca, mevcut davada verilen iki günlük maaş kesintisi cezasının nispeten ılımlı olduğu kabul edilse de (karşılaştırma için bkz. yukarıda anılan Eminağaoğlu, § 13, iş yeri değişikliği cezası verilmişti ve yukarıda anılan Kozan, § 15, kınama cezası verilmişti), başvurana bu cezanın verilmesinin doğası gereği, sadece başvuranın kendisi üzerinde değil, aynı zamanda bir bütün olarak yargı üzerinde, özellikle de yargı üzerinde etkisi olabilecek yasal veya anayasal reformlar ya da yargının bağımsızlığına ilişkin daha genel konular hakkında kamuya açık tartışmalara katılmak isteyen hâkimler üzerinde caydırıcı etkisi bulunmaktadır (Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 124, ve Kozan, yukarıda anılan, § 68).

49. Mahkeme, başvuranın ifade özgürlüğünü kullanmasına haksız bir müdahale teşkil edebilecek bir tedbirle ilgili olarak sahip olması gereken usuli güvencelere ilişkin olarak, öncelikle, HSK’nın cezayı veren kararında, başvuranın röportajında yargı kurumunun toplum nezdinde sahip olduğu saygınlığı zedeleyecek ve kurumun bir bütün olarak işlemediği ve güvenilmez olduğu fikrini ima edecek ifadeler kullandığını ve ikinci olarak Başvuranın mülakatında yaptığı açıklamaların, yargı kurumunun toplum nezdinde sahip olduğu saygınlığı zedeleyecek ve kurumun bir bütün olarak işlevsiz ve güvenilmez olduğu fikrini ima edecek şekilde yapıldığını ve üçüncü olarak Başvuranın röportajında yaptığı açıklamaların, yargı kurumunun toplum nezdinde sahip olduğu saygınlığı zedeleyecek şekilde yapılmış olması, ikinci olarak, davalı tarafından yapılan açıklamaların, anayasa değişikliklerine ilişkin referandumun yarattığı sosyal atmosfer göz önüne alındığında, siyasi olarak tarafgir olduğunu düşündürmesi (bkz. yukarıdaki 10. paragraf). Mahkeme, bu gerekçe beyanının, yukarıda belirtilen kriterlere uygun olarak, başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ile bir yargıç olarak kendisine yüklenen ihtiyat ve itidal yükümlülüğü arasında uygun bir denge sağlayacak herhangi bir gelişme içermediğini tespit etmiştir. Bu tür bir dengeleme, başvuran tarafından yapılan itirazlar bağlamında çeşitli HSK organları tarafından daha sonra verilen kararlarda da görülmemektedir. Aslında, HSK’nın kararlarının hiçbirinde, bir yandan başvuranın yargıç statüsü ve Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri olarak konumu, diğer yandan da bu ifadeleri çevreleyen bağlam dikkate alındığında, ihtilaflı mülakatta yargının saygınlığına zarar verdiği ve siyasi olarak önyargılı olduğu düşünülen belirli pasajlar veya ifadeler belirtilmemiştir. Dolayısıyla Mahkeme, ulusal makamların söz konusu tedbiri haklı çıkarmak için yeterli gerekçe sunmadığı kanaatindedir.

50.Mahkeme ayrıca, başvuranın HSK tarafından kendisine karşı alınan tedbire karşı herhangi bir yargı yoluna sahip olmadığını gözlemlemektedir. HSK, mevcut davada hem ilk derece mahkemesi olan İkinci Daire’de hem de ikinci derece mahkemesi olan Genel Kurul’da karar vermiştir. Başvuran tarafından yapılan açıklamalar, HSK’nın yürütme karşısındaki bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda soru işaretleri doğurduğundan, Mahkeme, HSK’nın mevcut davada hem bir suçlama makamı hem de ilk derece mahkemesinde, kendi yapısı ve işleyişinin söz konusu olduğu bir davada karar veren bir makam olarak hareket ettiğini gözlemlemelidir (bkz. Kozan, yukarıda anılan, § 69). Bir hakim hakkında disiplin soruşturması başlatıldığında, yargının işleyişine yönelik kamu güveninin tehlikede olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle, disiplin soruşturmasına konu olan her hâkim keyfiliğe karşı güvencelere sahip olmalıdır. Özellikle, ilgili kişi, söz konusu tedbirin, tedbirin hukuka uygunluğu hakkında karar verebilecek ve yetkinin kötüye kullanılmasını cezalandırabilecek bağımsız ve tarafsız bir organ tarafından incelenmesi imkânına sahip olmalıdır (Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 150). Mahkeme burada durumun böyle olmadığını tespit etmiştir.

51. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında Mahkeme, davanın disiplin koşullarının 10 § 2 maddesi anlamında demokratik bir toplumda gerekli bir tedbir olarak görülemeyeceği sonucuna varmıştır.

52. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.

II.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

53.Sözleşme’nin 41. Maddesi hükümleri uyarınca:

“Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarının ancak eksik bir şekilde telafi edilmesine imkan veriyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın adil tatminine hükmeder.”

54.Başvuran adil tazmin talebinde bulunmamıştır. Sonuç olarak, Mahkeme, kendisine bu konuda herhangi bir meblağ ödenmesi için herhangi bir gerekçe bulunmadığını düşünmektedir.

BU SEBEPLERDEN DOLAYI, MAHKEME OYBİRLİĞİYLE ;

1.Dilekçenin kabul edilebilir olduğuna karar verir;

2.Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir;

Fransızca olarak hazırlanmış, daha sonra Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 6 Haziran 2023 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

Uluslararası Standardizasyon Örgütü

0
Uluslararası Standardizasyon Örgütü

Uluslararası Standardizasyon Örgütü (ISO-International Organization for Standardization), teknik ve teknik dışı tüm alanlarda uluslararası standartlar geliştiren, hükümet dışı ve kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur. 23 Şubat 1947’de İsviçre’nin Cenevre kentinde kurulmuştur. 2025 itibariyle 160’tan fazla ülkenin ulusal standart kuruluşlarını bir araya getiren küresel bir federasyon niteliğindedir. Her üye ülkede o ülkenin standartlar konusunda en yetkili kurumu ISO’yu temsil etmektedir.

ISO’nun temel amacı; mal ve hizmetlerin uluslararası değişimini kolaylaştırmak, güvenliği ve çevrenin korunmasını desteklemek, ürün ve süreçlerin birbirleriyle uyumlu ve değiştirilebilir olmasını sağlamak ve bu yolla entelektüel, bilimsel, teknolojik ve ekonomik iş birliğini geliştirmektir. Bu amaçla, makinelerin ve malzemelerin özelliklerinden yönetim sistemlerine, ölçme ve adlandırma kurallarından bilgi güvenliğine kadar çok geniş bir yelpazede standartlar hazırlamaktadır.

Standartlar, uluslararası teknik komitelerin çalışmaları sonucu “Uluslararası Standart (IS)” olarak yayımlanmakta ve teknolojik gelişmelere uyum sağlamak için düzenli aralıklarla gözden geçirilmektedir. ISO, geliştirdiği standartlarla uluslararası ticareti hızlandırmayı, yaşam kalitesini artırmayı ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde teknik altyapının güçlenmesini hedefleyen, modern küresel ekonominin temel kurumsal aktörlerinden biridir.

Kamuoyunda “ISO belgesi” olarak anılan kalite belgeleri, ISO tarafından değil; ISO standartlarını esas alan ve ulusal ya da uluslararası düzeyde akredite edilmiş bağımsız belgelendirme kuruluşlarınca verilmektedir. ISO; ISO 9001 kalite yönetimi, ISO 14001 çevre yönetimi, ISO 22000 gıda güvenliği, ISO 27001 bilgi güvenliği, ISO 45001 iş sağlığı ve güvenliği gibi çok sayıda yönetim sistemi standardının hazırlayıcısıdır; ancak sertifikasyon süreçlerine taraf olmamaktadır.

İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi

0
ILO 187 No'lu İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi

ILO 187 No’lu İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi, 15 Haziran 2006 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 20 Şubat 2009 tarihinde onaylanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin prensipleri belirlemiştir.  Sözleme, ulusal politika, ulusal sistem ve ulusal program geliştirme yoluyla iş kazalarını, meslek hastalıklarını ve ölümleri önlemek için iş sağlığı ve güvenliğinin sürekli geliştirilmesini sağlamayı amaçlamaktadır.

İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi, Türkiye tarafından 20 Şubat 2009 tarihinde onaylanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO üyeleri, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı tesis etmek için tüm etkin tedbirleri almayı; en fazla temsil kabiliyetine sahip işçi ve işveren kuruluşları temsilcilerine danışarak, iş sağlığı ve güvenliği hakkında alınabilecek tedbirleri periyodik olarak gözden geçirmeyi taahhüt etmiştir.

ILO 187 No’lu İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 15 Haziran 2006 
Yürürlüğe Giriş Tarihi: 20 Şubat 2009 
Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı, 

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu’nun daveti üzerine 31 Mayıs 2006 tarihinde Cenevre’de yaptığı doksan beşinci oturumunda;

İşkazalan, meslek hastalıkları ve bunlara bağlı ölümlerin küresel boyutunun farkında olarak ve bunları azaltmak için gerekli tedbirlerin alınmasının devam ettirilmesinin gerekliliğine inanarak ve

İşçilerin genel hastalıkları veya işten kaynaklanan meslek hastalıkları ve kazalara karşı korunmalarının ILO Anayasası’nda belirtildiği gibi Uluslararası Çalışma Örgütü’nün amaçlan arasında olduğunu hatırlatarak ve

İş kazaları, meslek hastalıkları ve bunlara bağlı ölümlerin verimlilik, ekonomik ve sosyal gelişme üzerindeki olumsuz etkilerinin farkında olarak ve

İşçilerin bütün mesleklerde yaşam ve sağlıklarının yeterli bir şekilde korunması hususunda Dünyanın çeşitli ülkelerinde uygulanan özgün programların daha da geliştirilmesine ilişkin ILO’nun yükümlülüğünü vurgulayan Filedelfiya Beyannamesinin III (g) fıkrasını göz önünde bulundurarak ve

ILO’nun 1998 tarihli Çalışmada Temel İlkeler ve Haklar Bildirgesi ve Bu Bildirgenin İzlenmesi enstrümanını göz önünde tutarak ve

İş Sağlığı ve Güvenliğine ilişkin 1981 tarihli 155 Sayılı Sözleşme’yi, İş Sağlığı ve Güvenliğine ilişkin 1981 tarihli 164 Sayılı Tavsiye Kararı’nı ve iş sağlığı ve güvenliğini geliştirmeye yönelik Uluslararası Çalışma Örgütü’nce kabul edilen diğer belgeleri not ederek ve

İş sağlığı ve güvenliğinin geliştirilmesinin Uluslararası Çalışma Örgütü’nün herkes için saygın iş gündeminin bir parçasını oluşturduğunu hatırlatarak ve

2003 tarihinde düzenlenen 91. Uluslararası Çalışma Konferansı tarafından benimsenen ve özellikle ülkelerin gündemlerinde yer alan iş sağlığı ve güvenliğine öncelik verilmesine ilişkin küresel stratejinin Sonuçlarını göz önünde bulundurarak ve

Sağlık ve güvenlik bakımından ulusal düzeyde önleyici bir kültürün sürekli olarak geliştirilmesinin önemini vurgulayarak ve

Oturum gündeminin dördüncü maddesini oluşturan iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin diğer bazı önerileri kabul etmeyi kararlaştırdıktan sonra ve

Bu tekliflerin uluslararası bir sözleşme şeklini almasını belirledikten sonra ve

İki bin altı yılı Haziran ayının on beşinci günü İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi (2006) başlıklı aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.

I. TANIMLAR
Madde 1

Bu Sözleşmede, amacı bakımından;
(a) ulusal politika terimi 1981 tarihli ve 155 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Sözleşmesinin, 4’üncü maddesindeki ilkelere uygun olarak geliştirilen iş sağlığı ve güvenliği ve çalışma ortamı ile ilgili ulusal politikayı ifade eder;

(b) iş sağlığı ve güvenliği ulusal sistemi ya da ulusal sistem terimi iş sağlığı ve güvenliği ulusal politika ve ulusal programları yürütmek için ana çerçeveyi sağlayan altyapıyı ifade eder;

(c) iş sağlığı ve güvenliği ulusal programı ya da ulusal program terimi önceden belirlenmiş bir takvime göre gerçekleştirilecek hedefleri, öncelikleri ve iş sağlığı ve güvenliğini geliştirmek için hazırlanan eylem planlarını ve bu konuda kaydedilen gelişmeleri değerlendirecek vasıtalan içeren her hangi bir ulusal programı ifade eder;

(d) ulusal önleyici sağlık ve güvenlik kültürü terimi hükümet, işveren ve işçilerin; hakların, sorumlulukların ve görevlerin tanımlandığı bir sistem vasıtasıyla güvenli ve sağlıklı çalışma ortamı sağlanmasına aktif olarak katıldıkları ve önleme ilkesinin en öncelikli addedildiği sağlıklı ve güvenli bir çalışma ortamı hakkının her düzeyde karşılanmasını gerektiren bir kültürü ifade eder.

II. AMAÇ
Madde 2 

1. Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye, en fazla temsil kabiliyetine sahip işçi ve işveren kuruluşlarının temsilcilerine danışarak, ulusal politika, ulusal sistem ve ulusal program geliştirme yoluyla iş kazalarım, meslek hastalıklarını ve ölümleri önlemek için iş sağlığı ve güvenliğinin sürekli geliştirilmesine katkıda bulunacaktır.

2. Her üye, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) iş sağlığı ve güvenliğini geliştirme çerçevesi ile ilgili belgelerinde belirlenen ilkeleri dikkate alarak iş sağlığı ve güvenliği konusunda ulusal sistem ve ulusal programlar aracılığıyla, aşamalı olarak, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı tesis etmeye yönelik etkin tedbirler alacaktır.

3. Her üye, en fazla temsil kabiliyetine sahip işçi ve işveren kuruluşları temsilcilerine danışarak, ILO’nun iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin sözleşmelerini onaylamak için ne tür tedbirlerin alınabileceği hususunu periyodikolarak gözden geçirecektir.

III. ULUSAL POLİTİKA
Madde 3 

1. Her üye, ulusal bir politika belirleyerek, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı geliştirecektir.

2. Her üye, işçilerin güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı hakkım, ilgili her seviyede geliştirecek ve ilerletecektir.

3. Her üye, ulusal politikasını belirlerken, ulusal şartların ve uygulamanın ışığında ve en fazla temsil kabiliyetine sahip işveren ve işçi kuruluşlarına danışarak, iş risklerini ya da tehlikelerini değerlendirmek; iş riskleri ya da tehlikeleri ile kaynağında mücadele etmek; bilgilendirme, danışma ve eğitimi içeren ulusal önleyici güvenlik ve sağlık kültürünü oluşturmak gibi temel ilkeleri geliştirecektir.

IV. ULUSAL SİSTEM 
Madde 4 

1. Her üye, en fazla temsil kabiliyetine sahip işveren ve işçi kuruluşlanna danışarak, iş sağlığı ve güvenliği için ulusal bir sistem kuracak, sürdürecek, sürekli geliştirecek ve belirli sürelerle gözden geçirecektir.

2. İş sağlığı ve güvenliği ile ilgili ulusal sistem, aşağıdakileri de içerecektir:

(a) İş sağlığı ve güvenliği konularındaki yasalar ve yönetmelikler, gerekli görülüyorsa, toplu sözleşmeler ve ilgili diğer her türlü belgeler;

(b) Ulusal yasa ve uygulamaya uygun olarak belirlenmiş, iş sağlığı ve güvenliğinden sorumlu bir makam ya da kuruluş veya makamlar ya da kuruluşlar;

(c) Teftiş sistemleri de dahil, ulusal yasalar ve yönetmeliklerle uyumu sağlamak üzere mekanizmalar;

(d) İşletme seviyesinde, işyerinde önleyici tedbirlerin esas unsuru olarak yönetim, işçiler ve bunların temsilcileri arasındaki işbirliğini geliştirmeye yönelik düzenlemeler;

3. Ulusal iş sağlığı ve güvenliği sistemi, gerekli görülürse, aşağıdakileri de kapsayacaktır;

(a) İş sağlığı ve güvenliği konularıyla ilgili ulusal bir üçlü danışma organı veya organları;

(b) İş sağlığı ve güvenliği konularında bilgilendirme ve danışmanlık hizmetleri;

(c) İş sağlığı ve güvenliği eğitiminin sağlanması;

(d) Ulusal yasa ve uygulamaya uygun iş sağlığı hizmetleri;

(e) İş sağlığı ve güvenliği konularında araştırma;

(f) ILO’nun ilgili belgeleri göz önünde bulundurularak, iş kazaları ve meslek hastalıkları konusunda veri toplanması ve analiz edilmesi için bir mekanizma;

(g) İş kazaları ve meslek hastalıklarını kapsayan ilgili sigorta veya sosyal güvenlik sistemleri ile işbirliği için hükümler;

(h) Mikro-işletmelerde, küçük ve orta ölçekli işletmelerde ve kayıt dışı ekonomide, iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin koşulların sürekli gelişimi için destek mekanizmaları.

V. ULUSAL PROGRAM 
Madde 5 

1. Her üye, en fazla temsil kabiliyetine sahip işveren ve İşçi kuruluşlarına danışarak, iş sağlığı ve güvenliği konusunda ulusal bir program düzenleyecek, uygulayacak, izleyecek, değerlendirecek ve belirli sürelerle gözden geçirecektir.

2. Ulusal program:

(a) Sağlık ve güvenlik bakımından ulusal önleyici kültürün gelişmesini teşvik edecek;

(b) Iş kazaları, meslek hastalıkları ve ölümleri önlemek ve işyerinde sağlık ve güvenliği geliştirmek amacıyla, ulusal yasa ve uygulamalara uygun olarak, makul ve uygulanabilirliği ölçüsünde, işle ilgili tehlikeleri ve riskleri ortadan kaldırarak ya da en aza indirerek işçilerin korunmasına katkıda bulunacak;

(c) İş sağlığı ve güvenliği için, ulusal sisteminin anaİizini de kapsayacak şekilde, iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin ulusal durum analizi yapılacak ve gözden geçirilecek;

(d) Kaydedilen gelişmenin amaçlarını, hedeflerini ve göstergelerim içerecek;

(e) Mümkün olduğu takdirde, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamını aşamalı olarak gerçekleştirmeye yardımcı olacak diğer tamamlayıcı ulusal programlar ve planlar vasıtasıyla desteklenecektir.

3. Ulusal program kapsamlı bir şekilde tanıtılacak ve olabildiği ölçüde, en yüksek ulusal makamlarca onaylanacak ve yürürlüğe konulacaktır.

VI. SON HÜKÜMLER 
Madde 6 

Bu Sözleşme hiçbir Uluslararası Çalışma Sözleşmesi veya Tavsiye Kararım değiştirmez.

Madde 7 

Bu Sözleşmenin resmi onay belgeleri, tescil edilmek üzere, Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne iletilecektir.

Madde 8 

1. Bu Sözleşme, sadece onay belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri bakımından bağlayıcıdır.
2. Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girer.
3. Bu Sözleşme, daha sonra, onu onaylayan her üye için onama belgesinin tescil edildiği tarihten itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girer.

Madde 9 

1. Bu Sözleşmeyi onaylamış bulunan her üye, Sözleşmenin ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre geçtikten sonra, Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne tescil edilmek üzere göndereceği bir ihbarname ile Sözleşmeyi feshedebilir. Bu fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olacaktır.

2. Bu Sözleşmeyi onaylayıp yukarıdaki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl içerisinde, bu madde gereğince, fesih hakkını kullanmayan her üye, yeni bir on yıllık süreye tabi olur ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık süreyi takip eden ilk yıl içerisinde ve bu maddede öngörülen koşullar çerçevesinde feshedebilir.

Madde 10 

1. Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri tarafından kendisine tebliğ edilen bütün onama ve fesihlerin tescil edildiğini Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bütün üyelerine duyurur.

2. Genel Müdür, kendisine tebliğ edilen Sözleşmenin ikinci onama belgesinin tescil edildiğini Örgüt üyelerine bildirirken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

Madde 11 

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, kabul edilmiş onaylara ve fesihlere ilişkin bütün bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102’nci maddesi uyarınca, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine iletir.

Madde 12 

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, gerekli görürse, bu Sözleşmenin, işleyişi hakkında bir raporu Genel Konferansa sunar ve gerekirse gözden geçirilmesi hususunun Konferans gündemine alınması isteğini inceler.

Madde 13 

1. Konferans, bu Sözleşmeyi değiştiren yeni bir Sözleşmeyi kabul etmesi halinde ve yeni Sözleşme aksini öngörmedikçe:

a) Değiştirilmiş yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması, yukarıdaki 9 uncu madde hükümleri dikkate alınmaksızın ve değiştirilmiş yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olması kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin derhal feshini gerekecektir.

b) Bu Sözleşme, değiştirilmiş yeni Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, üyelerin onayına açık tutulamaz.

2. Bu Sözleşme, onu onaylamış olan ancak değiştirilmiş yeni Sözleşmeyi onaylamamış olan üyeler için her halükarda mevcut şekli ve içeriği ile yürürlükte kalmaya devam eder.

Madde 14 

Bu Sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri aynı şekilde geçerlidir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Devlet Denetleme Kurulu’nun Yolsuzlukla Mücadeleye Yönelik Önerileri

0

Devlet Denetleme Kurulu Başkanlığı’nın Yolsuzlukla Mücadeleye Yönelik Önerileri, 1996 yılı Haziran ayında yayınlanan Yolsuzlukla Mücadeleye Yardımcı Olmak Maksadıyla Alınması Gerekli Tedbirlere İlişkin İnceleme Raporu‘na dayanmaktadır. Cumhurbaşkanlığı’na bağlı olarak çalışan Devlet Denetleme Kurulu, 3 Nisan 1981 tarihinde kurulmuştur.

Devlet Denetleme Kurulu Başkanlığı’nın Yolsuzlukla Mücadeleye Yönelik Önerileri

I. Kamu Kaynaklarına İlişkin Öneriler

a.1050 Sayılı Yasa kamu sektörünün performansına, programların hedef ve sonuçlarına, kaynakların verimli kullanımına önem veren ve kamu sektörünü kavrayan yeni bir yapıya kavuşturularak, kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde kamu kaynaklarını kullanan idareler için ortak bir düzenlemeye gidilmelidir.

b. Bütçe hazırlama ve uygulaması ile hazine işlemlerinin bir arada yürütülmesi sağlanmalıdır.

c. Bütçe hazırlık ve uygulamasında bütçe büyüklükleri, program bütçenin gerekleri ve program hedefleri doğrultusunda gerçekçi olarak tespit edilmeli, harcamalarda toplam bütçe ödenekleri aşılmamalı, harcamacı kuruluşların ödenek serbest bırakma programları önceden tespit edilerek, nakit ihtiyacı buna göre zamanında karşılanmalıdır.

d. Bütçenin kapsayıcı ve belirleyici olması açısından, üniversiteler dışındaki katma bütçeli kuruluşlar ile hizmetlerini genel ve katma bütçelerin transfer tertiplerinden aldıkları ödeneklerle yürüten kuruluşlar, genel bütçe dışında yönetilmesinde anayasal zorunluluk bulunanlar ile sanat faaliyetinde bulunanlar hariç, genel bütçe kapsamına alınmalıdır.

e. Fonlar, döner sermayeli işletmeler ve özel kanunlarla kurulmuş kamu kurumlarının saymanlık hizmetleri Maliye Bakanlığı’nca yürütülmeli; bu yolla usule uygun olmayan harcamaların, sayman denetimiyle engellenmesi ve idarelerin saymanlar üzerindeki muhtemel olumsuz etkilerinin kaldırılması sağlanmalıdır.

f. Kamu kurumlarınca veya personelince kurulmuş olan vakıflar incelenerek, vakıf niteliği taşımayan, kurumun hizmet sürecinde yer alan ve bu yolla kaynak yaratan vakıflar tasfiye edilmelidir.

g. KİT üst yönetimi ve yönetim kurullarına atanmada ve görevin devamında liyakat, başarı ve performans ölçüleri esas olmalı; KİT yönetimleri her türlü siyasal etkiden korunarak özerkleştirilmelidir.

h. Vergi idaresinin etkinliğini ve vergi tahsilatını artırabilmek için, vergi daireleri eğitilmiş personel ile takviye edilmeli, maddi ihtiyaçları karşılanmalı, politik ve yerel müdahalelerden korunmalı ve vergi istihbarat imkanları artırılmalıdır.

i. Vergi kayıp ve kaçaklarını en aza indirmek ve vergilemede adaleti sağlayabilmek için; her Türk vatandaşına bir vergi numarası verilerek vergiye tabi faaliyetler ile mal edinmelerin bu numara ile işlem görmesi sağlanmalı; “servet ve gider beyanı” esasları yeniden vergi mevzuatına alınmalı; mükelleflerin kendi aralarındaki vergiye tabi işlemlerine ait her türlü ödeme ve tahsilatları banka yoluyla gerçekleştirilmeli; tüm ticari senetlerin düzenlenmesinde fatura nizamına paralel hükümler getirilmeli, götürü vergileme kaldırılmalıdır.

j. Vergi denetiminde etkinliğin artırılması için özel sektörden daha çok yararlanılmalı, bu amaçla yeminli mali müşavir ve serbest muhasebeci ve mali müşavirlerin her türlü beyannameyi tasdik etmeleri sağlanmalıdır.

k. Tarımda şirketleşmeyi ve arazi tapulaştırılmasını sağlamak, küçük ölçekli bireysel tarımsal işletmeciliğin neden olduğu verimsizliği ve kaynak israfını ortadan kaldırmak amacıyla, vergiden muaf çiftçilerin sahip oldukları arazi veya tarım araç gereçlerini sermaye olarak koymak suretiyle kuracakları kooperatif veya sermaye şirketlerinin belli bir süre kurumlar vergisinden muaf tutulmaları ve daha sonra da Gelir Vergisi Kanunu’nun zirai kazancın tespiti şekillerinden sayılan “Götürü Gider Usulü”nün bu kurumlar için de geçerli olması sağlanmalıdır.

l. Kaçakları önleyici tedbirlere önem verilerek vergi gelirleri arttırılmalı, kamu görevlisine uzlaşma imkanı tanıyan hükümler en aza indirilmeli, mümkünse kaldırılmalıdır.

m. Belediyelerde, tüm tahakkuk , tahsilat ve ödeme işlemlerinden, nitelikleri merkezi idare tarafından belirlenen bir Hesap İşleri Müdürü sorumlu ve yetkili olmalı; tahsilat işlemleri olabildiğince bankalar ve PTT aracılığıyla yapılarak tahsildar uygulaması en aza indirilmelidir.

n. Gecikme olması durumunda faiz uygulaması yapılması gibi vergilerin erken ödenmesi durumunda da indirim uygulanmalıdır.

o. Ücretlilere vergi iadesinde geçerli mal ve hizmet kapsamı genişletilerek özellikle temel ihtiyaçlara yönelik vergi oranları da düşük tutularak belgelendirme sistemi genişletilmelidir.

p. Hayali kazanılmış paraların geri alınmasını engelleyen zamanaşımı süreleri ya arttırılmalı ya da tamamen kaldırılmalıdır.

q. Yıl içinde harcanamayan ödeneklerin tenkis edilmeyerek ertesi yıl kullanılmasına imkan veren yeni bir bütçe anlayışı getirilmelidir.

II. Personel Rejimine İlişkin Öneriler

a. Kamu hizmetlerinde başarılı, bilgili, beceri sahibi doğru karar verebilen ve uygulayabilen yöneticilere ihtiyaç olduğu göz ardı edilmeksizin atamalarda ehliyet ve liyakatten sapılmayarak görev değişikliklerini sınırlandırıcı tedbirler getirilmelidir.

b. Siyasal görevler yasal olarak belirlenip siyasal iktidarlara yalnızca bu görevleri yapanları değiştirme imkanı sağlanarak bürokrasinin politize olması azaltılmalı ve bu kadroların nitelikleri de önceden saptanmalıdır.

c. Yolsuzluk olaylarına karşı hizmet içi eğitimle devlet memuru olmanın getirdiği yüksek sorumluluk fikri zihinlere yerleştirilmeli; hizmet içi eğitimlerde etkin programlar uygulanarak boşalan her kademedeki yönetim görevi teşkilata duyurularak bu görevlere atanmada sınav esası getirilmeli, hizmet içi eğitim mutlaka terfilerde rol oynamalı, üst yöneticiler için lisansüstü eğitim aranmalı, teftiş kurulları da yönetici yetiştiren kaynak olarak görülmelidir. Üst görevlere atanmada, mal bildirimi ve sicil mutlaka birlikte değerlendirilmelidir.

d. Özellikle paraya taalluk eden işlerde görev verilecek kişilerin memuriyet geçmişleri çok iyi incelenmeli, memuriyet süresi içinde ahlaki zaafiyet gösterdiği tespit edilenler ile soruşturmaya uğrayıp suçlu veya kusurlu bulunanlar aktif görevlere getirilmemelidir.

e. Tayin ve nakiller mutlaka belirlenen şekil ve usule uygun olarak belirli planlamalar dahilinde yapılmalı, standart kadro üstünde tayin yapılması önlenmeli ve liyakate önem verilerek işe göre adam prensibine bağlı kalınmalıdır.

f. Etkin görevlere atanacak olanların seçimindeki kriterleri belirleyici düzenleme yapılmalı, ihaleye yönelik veya diğer komisyonlarda görevlendirileceklerin seçiminde memurun sicil raporları da mutlaka dikkate alınmalıdır.

g. Özellikle yolsuzluk gizli gücü taşıyan konumlarda bulunanların ekonomik durumlarının yolsuz uygulamaları özendirmeyecek bir düzeye çıkarılması diğer tamamlayıcı önlemler ile birlikte düşünülmelidir.

h. Uzmanlık ve özel meslek bilgisi gerektiren ve geçici süreli görevler ile çalıştırılacak personelin nitelik ve nicelikleri de önceden tanımlanarak sözleşmeli personel çalıştırılması buna göre yapılmalıdır.

i. Görev ve iş bakımından halkla ve iş sahipleriyle doğrudan ilişkide bulunan personelin seçiminde psikolojik yöntemler uygulamaya geçirilmelidir.

j. Yolsuzluk olaylarına karşı hızlı bir disiplin mekanizması harekete geçirilmeli, yolsuzluğa karışan görevli mutlaka cezasız kalmamalı, özellikle yolsuzluğa duyarlı pozisyonlardaki memurların servet ve yaşam biçimlerini denetleyici mekanizmalar geliştirilmeli; disiplin uygulamasına yönelik zamanaşımı
süreleri arttırılmalıdır.

k. Memur seçiminde mutlaka merkezi sistem uygulanmalı, değişik meslek gruplarına göre sistem geliştirilerek özellikle denetime yönelik tüm birimlere dağılım tek elden yapılmalı, yazılı ve uygulamalı sınavların zorunluluğu hükme bağlanmalı, sözlü sınavlar için objektif kriterler geliştirilmelidir.

l. Verimliliğin arttırılması ve niteliğin korunması açısından sivil kamu yönetiminde de askeri personele uygulanan benzer bir yöntem geliştirilerek yükselme ve emekli edilmelerde bu yöntem geçerli kılınmalı; belirlenen hedefleri gerçekleştiremeyen yöneticilerden bunun hesabı sorulmalıdır.

m. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununun menfaat sağlama amacıyla hediye kabul etmeyi ve iş sahiplerinden borç isteme ve almayı yasaklayan 29’uncu maddesi değiştirilerek yasak kapsamına girecek hediyelerin nitelik ve değerleri belirlenmeli, bunun üzerindeki hediye kabulü de olmak üzere menfaat sağlama amaç ve kastı şart koşulmaksızın ağır cezai yaptırımlar öngörülmelidir. Konu bir yönetmelikle ayrıntılı olarak çözüme kavuşturulmalıdır.

n. Dürüst, çalışkan, başarılı memurların manen ve maddeten ödüllendirilmeleri usulüne işlerlik kazandıracak yeni esaslar getirilmelidir.

o. Disiplin suç ve cezaları günün koşullarına uygun ve caydırıcı niteliği arttırılmış şekilde yeniden düzenlenmeli disiplin cezalarının belli süreler sonunda silinmesi hususu göz önünde bulundurularak sık sık disiplin affı getirilmesinden vazgeçilmelidir.

p. Emekli Sandığı Kanunu’na göre; vazife malüllüğü aylığı bağlananlardan adi malül oldukları üç yıl içinde anlaşılanlar hakkında işlem yapılacağına ilişkin 63’üncü madde değiştirilerek süre kısıtlaması kaldırılmalıdır.

q. Mahiyetinde çalışan memurlara kanuna aykırı emir vererek yapılmasını sağlayan ve/veya maiyetindeki memurdan özel menfaat teminine yönelik talepte bulunan amirler hakkında da işlem yapılabilmesini kolaylaştıracak düzenlemeler yapılarak bazı hallerdeki müracaat ve/veya şikayetlerin silsile yolu ile yapılmasından vazgeçilmelidir.

r. İstisnai memuriyetlerin kapsamı daraltılarak bu görevlere getirileceklerin nitelikleri de önceden belirlenmeli, bunlarla kadro karşılığı olmaksızın sözleşme yapılarak bu yöntemle devlet memuriyetine giriş önlenmelidir.

s. Harcırah Kanunu uyarınca verilmekte olan gündelik miktarlarının düşük seviyelerde olmasını önleyici tedbirlere önem verilerek özellikle kontrol amaçlı görevlerde bulunanların iş sahipleriyle olan ilişkileri nedeniyle mağduriyetlerini önleyici bir gündelik ile birlikte geceleme giderlerini de alabilmeleri sağlanmalı, hatta belirli belge ve izinler vermeye yönelik kontrol ve denetim görevinde bulunanların harcırahlarının iş sahiplerinden alınmasına yönelik yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

t. Aynı hizmet birimlerinde çalışılmasına rağmen farklı tazminatlar ödenmesi uygulamalarından vazgeçilmelidir.

III. Kamu Örgütlenmesi ve İşlemlerine İlişkin Öneriler

a. Planlama işleri bakımından, Araştırma-Planlama Kurulları’nın (APK) kuruluş amaç ve fonksiyonlarına uygun nitelikte kadrolar ile donatılarak bunların yaptıkları işlerin, DPT’nin işlemlerinin özünü oluşturması ve yapılan genel planlara uyularak daha iyisi geliştirilmedikçe değiştirilmesine meydan verilmeyecek bir mevzuat düzenlemesine gidilmelidir.

b. Genel olarak kamuda özel olarak kurum içinde aynı işleri gören birimler birleştirilerek, ortada kalan fonksiyonlarını üstlenecek kurum veya birimler açıkça tespit edilmeli, koordinasyon gerektirecek durumlarla ilgili koordinasyon görevinin kime verildiği de açıkça belirtilerek ona bu yetkiyi kullanabileceği pozisyon kazandırılmalıdır. Kırtasiyecilikle mücadelede siyasal kararlılık ve irade yaratılmalıdır.

c. Süratli, etkin, yapıcı ve projeler üreten, uzmanlığa yönelik çalışmalar yapabilen bir kamu yönetimi kurulmalı, merkezi yönetimden yerinden yönetime geçecek yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

d. Özel olarak gümrük teşkilatında yeni bir yapılanmaya gidilerek personel politikası değiştirilip hizmet-içi eğitime ve niteliğe önem verilmeli; gümrük muhafaza ayrı bir teşkilatlanmaya gitmeli; yurt dışı giriş-çıkışın yapıldığı hava limanı, sınır kapıları ve limanlarda bütün hizmetleri tek elden yürüten bir
otorite tesis edilmelidir.

e. Kamu görevlilerinin işleri, yetkileri ve sorumlulukları önceden tanımlanarak şematize edilmeli, para ve mal hareketleri şeffaf hale getirilmeli ve önceden açıklanmalı, yürütülmesi ve sonuçları takibe açık hale getirilmelidir.

f. Bürokratik örgütlenme belli bir sistem dahilinde yeniden düzenlenmeli ve öncelikle yapılacak iş tanımlanarak görev ve unvanlar belirlenmeli, belirlenen görevlere yönelik birimlerin örgütlenme içinde nasıl birbirine bağlanacağı analiz edilerek yolsuzluk olasılığı içeren kararlara ilişkin süreçlerin ve kararların azaltılması yoluna gidilmeli, işlemlerde biçimden çok öze ağırlık verilerek iş akışı hızlandırılmalıdır.

g. Bir idari işlemin bir dairede veya ilgili memurda sonuçlandırılma süresi önceden belirlenerek iş sahiplerinin görebileceği bir biçimde ilan edilmeli, bu süreleri aşan gecikmelerden memur sorumlu tutulmalıdır.

h. Kamu kurumlarının giriş katlarındaki elverişli bir yeri halkla ilişkiler hizmetinin yürütülmesine tahsis edilerek, burada halka gerekli olabilecek her türlü doküman bulundurulup, dahili telefonlarla iş sahiplerinin servislerle temas kurmaları sağlanmalıdır.

i. Hileli veya diğer şekillerde iflas etmiş, hayali ihracat veya diğer kaçakçılık olaylarına karışmış, sahte ve yanıltıcı belge düzenlemiş, daha önce verilen teşviklerde suiistimallerde bulunmuş ticari suçlardan hüküm giymiş, gümrük yolsuzluklarına karışmış kişiler ve bu tür kişilerce kurulmuş şirketlerin yakından izlenmesi ve neden olabilecekleri çeşitli suiistimallerin önlenmesi amacıyla Başbakanlığa bağlı merkezi bir “Risk Santrali” kurulmalı ve bu amaçla bir yasa düzenlenmelidir.

j. Hileli iflas ve/veya diğer ticari suçlardan hüküm giyen şirket ortaklıkları hakkında Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nda tutulacak sicil kaydına işlenmesinin temini ile gerek bu bilgilerin gerekse adı geçen bakanlıkça, ortaklıklar nezdinde yapılan mutad denetim sonuçları da kurulacak risk santraline
aktarılmalıdır.

k. Gümrükler Genel Müdürlüğü İstatistik ve İzleme Şubesi; gümrük yolsuzluklarına karışmış kişi ve kuruluşlarla, gümrük işlemlerine ilişkin çeşitli bilgilerin kaydedileceği bir bilgi toplama ve arşiv merkezi haline getirilmeli; kurulacak risk santraline de kaynaklık edecek bu merkezin kuruluş ve işleyiş esasları bir yönetmelikle belirlenmelidir.

l. Yolsuzlukların soruşturulması ve kovuşturulması ile ilgili olarak Yargıtay’da ve il savcılıklarında uzmanlaşmayı sağlayacak şekilde özel birimler kurulmalı ve yine bu konu ile ilgili olarak istihbarat örgütlerinde de bu amaca yönelik özel birimler/gruplar oluşturulmalıdır.

m. Kamu hizmetinde ahlakiliğin düzenlenmesi ve geliştirilmesi için yeni yasal düzenlemeler yapmak ve mevcut yasaları daha da geliştirmek gerekmektedir. Göreve yeni başlayanlar için var olan “yemin” sistemine işlerlik ve anlamlılık kazandırılmalıdır.

IV. Yolsuzluk Riski Taşıyan Alanlara İlişkin Öneriler
1. Dış Ticaret-Kambiyo-Yatırım Teşvik Sistemlerine İlişkin Öneriler

a. İdari müeyyidelerle ilgili olarak; firmaların müeyyidelendirilmesi açısından netlik ve yeknesaklık sağlanması için idareye takdir yetkisi sağlayan çok seçenekli müeyyide maddeleri ile “…kaldırılabilir, ……..alınabilir” gibi ifadelerin bulunduğu müeyyide düzenlemeleri kaldırılarak, yerine suç teşkil eden fiilleri açıkça tanımlayan ve bunlara uyulmaması halinde uygulanacak müeyyideleri kesin ifadelerle belirten düzenlemeler yapılmalıdır.

b. “Faaliyetten Men” cezasına cezasının etkili olabilmesi için “İhracat Belgesi İptali”, “İthalattan Men” ve “Teşvik Belgesinin İptali” gibi müeyyidelerin uygulandığı firma ortaklarının bir başka unvan ile kurdukları firma aracılığı ile aynı konuda yeniden faaliyete başlamasını ya da teşviklerden yararlanmasını engelleyecek düzenlemeler yapılmalıdır.

c. Dış ticaret faaliyetinde bulunan, teşvik belgesi verilen firmalar hakkında Dış Ticaret Müsteşarlığına intikal eden tüm bilgilerin kurulacak “Risk Santrali”ne iletilmesi sağlanmalıdır.

d. Geçmiş uygulamalarda değerlendirilmek suretiyle dış ticaret rejimiyle ilgili tek bir yasa çıkarılmalı; ihracat ve ithalata yönelik bilgi merkezi oluşturularak, özel sektör bilgilendirildiği gibi belgelerdeki rakamların doğruluğu bu merkezce irdelenmelidir.

e. İhracat teşviklerinde vergi iadesi uygulaması yapılması halinde özellikle fatura istenilmeli, faturayı veren firmayla irtibat kurularak fatura içeriğinin doğruluğu teyit ettirilmelidir.

f. Dövize ilişkin işlemlerin sağlıklı bir biçimde izlenebilmesi ve denetlenebilmesi için, bankalar ve özel finans kurumlarının yaptıkları işlemlerin ortak bir merkezde kayıtlanması sağlanmalıdır. Bu uygulamanın etkinliği ve sistemdeki kaçakların asgariye indirilmesi açısından ise örneğin; yolcu beraberi getirilen ihracat bedeli peşin dövizlerin deklare edilmesinden sonra döviz tevdiat hesabına yatırılması ayrıca, yurt dışına döviz transferindeki US $ 50.000’lık izleme sınırı aşağıya indirilerek yurt dışına döviz transfer işlemlerindeki kayıtlama uygulamasının genişletilmesi şeklindeki düzenlemeler de yapılmalıdır.

g. Bankalar, özel finans kurumları ve yetkili müesseselerin kambiyo işlemlerinin periyodik olarak denetlenmesi sağlanmalı ve yapılan denetimlerin etkin olabilmesi için Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki 1567 Sayılı Kanun’da yer alan ancak, caydırıcılığını yitirmiş olan cezalar mutlaka arttırılmalıdır.

h. Firma ve kuruluşlara “uyarı” cezası bir kez verilmeli ve tekerrürü halinde daha ağır müeyyidelendirilmelidir.

i. Yatırım teşvik konularının sınırları kesin olarak mevzuat ile belirlenmeli ve bu kapsam dışındaki konulara teşvik verilmesi engellenmelidir.

j. Teşvikler verilirken, siyasi sistemin bir parçası olmaktan uzak tutularak, yatırımın ekonomik olup olmadığı, firmaların mali yapıları, kullanılacak teknoloji, fiyat analizi gibi konular detaylı olarak araştırılmalı ve teşvik verilen firmalar, yatırım takip formları yanında periyodik olarak yerinde yapılacak incelemeler ile de izlenmelidir.

2. Sübvansiyon Ödemelerine İlişkin Öneriler

a. Tarımsal destekleme konularında öncelikle fayda-maliyet analizi yapılmalı ve ödemeler yapılmadan önce, usulsüz belge düzenleyerek haksız yere destekleme primlerinden yararlanılmasını engellemek için ekim alanları ile sahipleri Tarım İl/İlçe Müdürlükleri tarafından tespit edilmeli ve geçmiş yıllar rekolteleri dikkate alınarak tahmini ürün miktarları belirlenmelidir.

b. Hazinenin yapacağı ödemelerle ilgili olarak; usulsüz ve haksız kazançların engellenebilmesi için mevzuatın hazırlık aşamasında mutlaka denetim birimlerinin de katkısı sağlanmalıdır.

3. Bankacılık Sistemine İlişkin Öneriler

a. Bankacılık konusunda düzenleme yapma yetkisinin Hazine Müsteşarlığı ile Merkez Bankası arasında dağıtılması ve koordinasyonunun sağlanamaması nedeniyle, bazı bankacılık düzenlemelerinin sonuç ve uygulamaları takip edilememekte ve denetim dışı alanlar oluşmaktadır. Bu nedenle; bankacılık düzenlemelerinin etkinleştirilmesi ve bankalar üzerindeki kamu denetim ve gözetiminin daha iyi yapılabilmesi için bu fonksiyonların Hazine Müsteşarlığı bünyesinde toplanması sağlanmalıdır.

b. Bankaların gözetimi için, aylık ve üç aylık hesap dönemleri itibariyle Merkez Bankası’na gönderilen yaklaşık 50 periyodik cetvel gereksiz ve aşırı bilgilerden arındırılmalı ve bu bilgiler zamanında Hazine Müsteşarlığına intikal ettirilmelidir.

c. Bankaların mali yapıları hakkında kamuoyunun bilgilendirilmesi açısından, bağımsız dış denetçilerin tasdik ettikleri banka bilançolarının yayımının yanı sıra bu kuruluşların düzenledikleri raporlar ile bilanço dipnotları da açıklanmalı ve ayrıca bağımsız dış denetim uygulaması, yeniden gözden geçirilerek kamuoyunu aydınlatma ve şeffaflık sağlama bakımından, daha fonksiyonel hale getirilmelidir.

d. Bankacılıktaki “Sırdaş Hesap” uygulaması sınırlandırılmalıdır.

e.“TC.Merkez Bankası Krediler Genel Müdürlüğü” Risk Santralizasyon Müdürlüğü kurularak merkezi “Risk Santral”ine bilgi sağlayacak bir kaynak olarak değerlendirilmelidir.

4. Kamu Borçlanmasına İlişkin Öneriler

a. Belediyelerin mali güçlerini aşmayacak oranlarda kredi alıp borçlanabilmeleri ve aldıkları kredinin belli bir miktarını kendi görev süreleri içinde ödemekle yükümlü kılmaları sağlanmalıdır. Kredili işler, titizlikle denetlenmelidir.

b. Devletin iç ve dış borçlanmasına ilişkin genel esaslar ve sınırlamalar anayasa veya yasalar ile belirlenmelidir.

5. Devlet İhale Sistemine İlişkin Öneriler

a. Tüm kamu kurum ve kuruluşlarının ya belli bedeli aşan ihaleleri ihale kanunu kapsamına alınmalı ya da özerk kuruluşların ihale yönetmelikleri genel ihale kanununa tabi olacak biçimde yeniden düzenlenmelidir.

b. Muhammen bedeli belirli limitin üzerindeki kamu ihaleleri ve sonuçları kitle iletişim araçlarıyla da duyurulmalı, ihaleler ilansız yapılmamalıdır.

c. Satın alma ile ilgili bütün mevzuat standart hale getirilerek satın almalar öncelikle iç ve dış satın alma olarak ikiye ayrılmalı ve rekabeti teşvik edici kapsamda hazırlanarak, iş mutlaka uzman kadrolar eliyle yaptırılmalıdır.

d. Satın alınması düşünülen mal ve hizmetlerin maliyet analizleri yaptırılarak çıkan maliyetlerin çok üstünde bir fiyatla alım yapılması önlenmelidir.

e. Yapım ihalelerinde avam proje ve buna dayalı keşif yerine kesin proje veya varsa uygulama projesi aranmasını sağlayacak düzenleme ile birlikte kesin plankote, vaziyet planı ve kazıdan çıkacak malzemenin döküm yerinin ihaleden önce ve ilk keşfe esas olacak biçimde tespit edilmesi yasal düzenlemeye kavuşturulmalıdır.

f. Uygun bedeli ilk aşamada belirleyecek olan ihale komisyonlarının, tahmini bedeli ilan aşamasından önce incelemelerini sağlayacak düzenleme yapılmalıdır.

g. İhale komisyonlarında görev alacak personel iyi seçilmeli, sicil raporları göz önünde bulundurulmalı, ihale ve muayene komisyonlarında görev almış fakat haklarında adli, inzibatı ve idari yönden müeyyide teklif edilenlere aklanana kadar bu komisyonlarda görev verilmemeli, üyeler hep farklı kişilerden seçilmeli ve görevler süreli olmalıdır.

h. Teknik şartnameler mutlaka, ihalenin konusu olan mal ve hizmet ile ilgili ehliyetli personel tarafından hazırlanmalı, hem ihale hem de kabul ve muayene komisyonlarında aynı personelin bulunması gibi yanlışlıklar önlenmelidir.

i. Özelliği bulunan yapım işlerine sınırlama getirilmeli, pazarlık usulü ile satın almanın kapsamı da daraltılmalıdır.

j. “Anahtar Teslimi Götürü Bedel” ile “Fiyat ve Teklif İsteme” usullerinin de Devlet İhale Kanunu’na girmesi sağlanmalıdır.

k. Kapalı teklif usulüyle gerçekleştirilen yapım ihalelerinde teklif mektubunu içeren “iç zarf”, istenen diğer belgelerin yeraldığı “dış zarf”la beraber ve firmaların yeterliliklerini gösteren belgelerin yer aldığı ikinci bir zarf idareye aynı anda verilmeli; bu zarflar, ihale komisyonuna alında belgesi karşılığı teslim edilmeli; teklif mektubunu içeren iç zarfın yer aldığı dış zarflar ihale komisyonunca, ilanda belirtilen ihale gün ve saatinde açılmak üzere muhafaza edilirken, ihale komisyonuna bağlı olarak görev yapacak yeterlik komisyonu, isteklilerin yeterliğini belirlemeli; ihale komisyonu, ihale gün ve saatinde ihaleye katılan herkesin huzurunda teklif mektuplarının bulunduğu torbayı açarak öncelikle yeterli görülmeyenlerin zarflarını iade etmeli, daha sonra yeterli görülenlerin zarfları açılarak ihale sonuçlandırılmalıdır.

l. İhale komisyonlarının geçici ihale kararlarının ihale onay merciince onaylanmaması halinde gerekçe göstermek zorunlu hale getirilmelidir. İhale kararlarının onaylanmaması durumunda ihale komisyonu ve onay merciinin sorumlulukları yasada belirlenmeli ve kesinleşen ihale kararlarının ilan edilmesi yasal düzenlemeye kavuşturulmalıdır.

m. Bugün hemen hemen herkesin yapmasının mümkün olduğu taşeronluk ve müteahhitlik mesleği disiplin altına alınmalı; müteahhitlerinde “oda” halinde teşkilatlanmaları suretiyle kendi iç denetimlerini yapmaları sağlanmalı; müteahhitlik karnesini devreden teknik elemanın ilgili firmadaki teknik müdürlük görevinin kağıt üzerinde kalması önlenmeli; bunun için karnesini devreden kişiye yürütülen işle ilgili sorumluluk verilmesi ile şirkete uygulanan ceza ve yasakların karne ve karneyi devredene de yansımasını sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır.

n. İhaleye katılmada geçici yasaklamalar en az altı aydan başlamak üzere artırılmalı, yasaklanan kişilerin ihalelere dolaylı yollardan katılmaları önlenmeli; durum sözleşmeden sonra fark edilmişse bile sözleşmenin iptali ve işin tasfiyesini sağlayıcı hükümleri getirilmeli; ve bütün bu hususların Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nda tutulacak meslek sicillerine işlenmesi sağlanmalıdır.

o. Yapım ve satım, kira ve yapım, intifa ve yapım, işletme ve yapım karakterindeki karma nitelikli sözleşmelerin akdine ve bu sözleşmelerin çerçevesinde iş yaptırılmasına esas olacak ihalelerin usul ve esaslarını tespit etmek üzere yeni bir ihale usulü ihdas edilmelidir.

p. Kanuna tabi idarelerin, kanun kapsamından kurtulmak amacıyla vakıf, fon veya iktisadi teşekkül kurmaları ve bazı ihtiyaçlarını buralardan temin etmeleri yolundaki uygulamaya, kanunda bu tür idarelere hızlı, esnek ve ticari esaslara göre hareket edebilme imkanı verecek düzenlemeler getirilmek suretiyle son verilmelidir.

q. İhale komisyonlarının ihaleyi sonuçlandırma aşamasında çalışma mahallinde teklif verenlerin dışında kimsenin bulunamayacağına ilişkin hüküm değiştirilerek bazı istisnalar dışında, ilgisi olan herkesin, özellikle medya mensuplarının ihaleleri izlemeleri sağlanmalıdır.

r. Uluslararası ihalelerin, 2886 Sayılı İhale Kanunu’na tabi kurum ve kuruluşlarda Bakanlar Kurulu’nun 10.4.1985 tarih ve 85/9342 sayılı kararında yer alan usuller çerçevesinde yürütülmekte olduğu; belirlenen belli usul ve esaslar dışında kalanların 2886 Sayılı Kanunla, bu Kanun uyarınca yürürlükte bulunan mevzuata ve bu karar esaslarına aykırı olmamak kaydı ile ilgili kurum veya kuruluşlar tarafından işin özelliğine bağlı olarak serbestçe düzenlenip şartnamelerine dahil edilebildiği; 2886 Sayılı Kanun kapsamında bulunmayan idarelerin açacakları uluslararası ihalelerin usul ve esaslarını kendi mevzuatları çerçevesinde belirledikleri dikkate alınarak belli bir standardizasyona kavuşturulması açısından uluslararası ihaleler konusunda da bütün kamu kuruluşlarını kapsayacak şekilde yasal düzenleme yapılmalıdır.

s. İhalesi yapılan işlere ait istihkak ödemelerinde özellikle nakit durumunun müsait olmadığı hallerde, bütün ödemeler önceden saptanan bir kural dahilide ve şeffaf olarak yapılmalıdır.

t. Özellikle büyük inşaat işleri ile ilgili ihalelerin kontrollük hizmetinin bağımsız mühendislik firmalarına yaptırılması hususu değerlendirilmelidir.

u. Özellikle belli miktarı aşan işlerin şartnameye uygun olarak yapılıp yapılmadığı konusunda aralarında meslek odaları temsilcilerinin de bulunacağı, uzman heyetlerin zaman zaman kontrol yapabilme olanakları sağlanmalıdır.

v. İşin gecikmeyle bitirilmesi durumunda gecikme cezalarında yalnızca ihale bedeli değil varsa keşif artışı ile fiyat farkları da hesaba katılmalı ve cezalardaki artışlar mutlaka fiyat farkı artışlarından yüksek olmalıdır.

w. İhale Kanunu uyarınca; isteklilerde aranacak nitelikler ve istenecek belgeleri belirleyecek “tüzük”ün çıkarılmaması dolayısıyla bu hususların bir kısmına her yıl yayımlanan tebliğlerde yer verilmesi nedeniyle bu tebliğe aykırı hareket edenlere verilecek cezalarda bu tebliğde yer aldığından; sözleşme yapılmış gerçek ve tüzel kişilerle ortaklıkların, kanun metninde yer almadığı halde cezai bir düzenleme de getiren tebliğ veya tebliğlere aykırı eylem ve işlemleriyle ilgili sözleşme sonuçlarına ilişkin müeyyidelerin mutlaka kanunda yer alması sağlanmalıdır.

x. Ülkemizde üretilen mal ve hizmetlerle ilgili olarak öncelikle üretici ve tüketiciler tarafından uyulması gereken ulusal standartlar tespit edilmeli, bu ulusal standartların Avrupa ve dünya standartlarına ulaşması yolunda gerekli yasal düzenlemeler getirilmelidir.

y. “Kontrol Mühendisliği” kavramı geliştirilerek ayrı bir denetim birimi hüviyetinde organize edilmeli ve diğer mühendislik hizmetlerinden uzak tutulmalıdırlar.

V. Denetim Sistemine İlişkin Öneriler

a. Mevcut denetim elemanlarının etkinliğini arttırmak, idarede verimlilik, etkinlik ve tutumluluk anlayışını yerleştirmek üzere halen yapılmakta olan düzenlilik denetimleri yapılacak performans denetimleriyle desteklenmeli, gerek düzenlilik gerekse performans denetimlerinin yapılmasında toplu (sistem tabanlı) denetim teknikleri kullanılmalıdır.

b. Orta düzey yöneticiler adına yürütülen denetimlerde göz ardı edilebildiği düşüncesinden hareketle; denetim görevinin planlanması, programlanması ve yürütülmesinde adına hizmet yapılan makamdan talimat almamak, denetlenecek hususların önceliklerini tespit etmek ve yapılacak denetimlere uygun yöntemleri seçmekte serbest olmak; yetkili makamın talebi üzerine yerine getirilecek işlerin nasıl yapılacağına karar vermek; yapılan denetimin kapsamını ve biçimini değiştirmeye, denetim bulgularını, sonuç ve önerilerini örtbas etmeye zorlanmamak ve bunları temin maksadıyla uygun teminatlarla teçhiz edilmek anlamında uluslararası denetim standartlarında da belirtilen denetimde bağımsızlık ilkesi, görevini meslek mensupları eliyle yerine getiren tüm denetim birimlerine tanınmalıdır.

c. Denetim birimleri arasında iletişimi sağlamak, ulusal denetim standartlarını yayımlamak, ilgili mercilere tavsiyelerde bulunmak ve böylece denetimde bağımsızlık ve mesleki özen ilkelerini gerçekleştirmek üzere bağımsızlığı ve teminatı anayasa ile güvence altına alınmış Sayıştay Başkanı’nın başkanlığında bir “Milli Denetim Komitesi” kurulmalıdır.

d. Denetim hizmetlerinin de ayrı bir meslek olduğunun kabulü açısından, Devlet Memurları Kanunu’na; “Teftiş ve Denetim Hizmetleri Sınıfı” ilave edilerek denetim görevlileri mali ve idari yönden güçlendirilmeli, meslek elemanları arasındaki özellikle ücret konusundaki büyük farklılıklara son verilmelidir.

e. Hiyerarşik denetime de önem ve öncelik verilerek yönetici pozisyonunda bulunanların sahip oldukları denetim yetkisini kullanmaları sağlanarak bunu yerine getirmeyen yöneticilere de yaptırım uygulanmalıdır.

f. Her kamu örgütünde bulunacak yakınma büroları aracılığıyla halkın dilek ve şikayetleri yönetime aktarılarak bu sorunlara en alt düzeyde çözüm getirilmeye çalışılmalıdır.

g. Merkezi idarenin mahalli idareler üzerindeki vesayet denetimi sınırlandırılarak, vesayet denetimi; kamu parasının kullanımı ile, mahalli idarelerin, idarelerin bütünlüğü çerçevesinde ve hukuka uygun işlemesini sağlayıcı amaçlar doğrultusunda kullanılmalı ve mahalli idareler etkili iç denetim mekanizmalarına kavuşturulmalı; mahalli idareler de kurulacak “Bölge Sayıştayları” aracılığıyla Sayıştay denetimine alınmalıdır.

h. Devlet ya da büyük halk kitlelerine ait kaynakların kullanıldığı ancak yeterince denetlenmemeleri nedeniyle büyük ölçüde yolsuzluk riskine maruz kalan kamu işletmeleri, dernekler, vakıflar, kooperatifler ve teşvikle ilgilendirilen her türlü özel sektör işlemlerinin denetiminde, raporlarını ilgili kamu merciine vermek üzere serbest dış denetçilerden yararlanılması ile birlikte bu süreç oluşuncaya kadar dernek, kooperatif ve vakıfların, kuruldukları kuruluşların denetim birimlerince de denetlenmeleri
sağlanmalıdır.

i. Kamuda görevli tüm denetim elemanlarıyla bazı üst düzey yöneticilere kendi konuları dışındaki hususlarda da temel bilgiler verilerek, günlük yaşamlarında rastladıkları konularda ilgili kuruma ihbarda bulunma mekanizması uygulamaya konulmalıdır.

j. Birçok batı ülkesinde örnekleri bulunan “Kamu Denetçiliği” (Ombudsman) müessesesinin ülkemizde de kurulması için yasal olanaklar araştırılmalı; trafik, halk sağlığı ve çevre sorunlarında fahri halk denetçiliğinden de yararlanılmalıdır.

k. Çok sayıda yasa, tüzük, yönetmelik ve idari talimatlarla tanımlanan faaliyetlerin kolayca kavranması, öngörülen sürecin maliyeti ve faydasının tartışılması, yolsuzluk, riskini arttıran aşamaların tespiti, yapılabilecek iyileştirmeler için muhakeme yürütme imkanı sağlanması; görevlilerin işlerini kolayca öğrenmeleri, kamu hizmet ve faaliyetinin yurdun her tarafında aynı standartta yerine getirilmesine yardım, denetimde kolaylık gibi birçok yararı olabilecek iç kontrol yapısının genel hedeflerine varmak amacıyla kurum, kuruluş ve işletmelerin faaliyetlerini yürütürken amaçlarını gerçekleştirmek ve otokontrolü sağlamak üzere uygulanan usul ve mekanizmaların tümünü ifade eden iç kontrol sisteminin belgelendirilmesi; bu suretle bütün kamu kurum ve kuruluşlarının verimli, etkin, tutumlu çalışma ve yolsuzluklarla mücadele etme konusunda harekete geçirilmesi sağlanmalıdır.

l. Sayıştay denetiminde sürat ve güncelliği sağlamak, denetim gücünü verimli biçimde kullanmak amacıyla sayman hesapları sektör, program, proje veya konu itibariyle kısmı olarak inceleme ve denetime tabi tutulabilmelidir.

m. TBMM’nin talebi ya da Sayıştay’ın kendiliğinden gerek görmesi hallerinde özelleştirme uygulamaları da dahil olmak üzere, bütün kamu kurum ve kuruluşları Sayıştay’ca klasik denetim usullerinin dışında da incelenebilmeli ve araştırmaya tabi tutulabilmelidir.

n. Denetimi yapılan kuruluşların iç kontrol sistemlerinin amaçlarına uygun ve etkin bir şekilde işleyip işlemediği denetlenmeli, iç kontrol mekanizmalarının yeterli olduğu tespit edilen alanlar kısmen veya tamamen inceleme dışında bırakılabilmelidir.

o. Uluslararası düzeyde kabul görmüş iç kontrol standartlarına uygun olarak belgelendirilmiş iç kontrol sisteminin kurulmasını teminen; Başbakanlık İdareyi Geliştirme Başkanlığı, ya da Devlet Planlama Teşkilatı koordinatörlüğünde bütün araştırma-planlama ve koordinasyon kurulu başkanlıkları görevlendirilmeli; hiyerarşik yapıya uygun olarak bütün birimlerden anket ya da doğrudan sorma yöntemiyle görüş alınmalıdır.

VI. Yasalara İlişkin Öneriler
1. Türk Ceza Kanunu İle İlgili Olarak

a. Memurların kadro görevleri dışında çalıştırılmalarının yaygınlaşması ve para, çek, mal gibi kaynaklara ulaşmada gerekli sınırlamanın yapılmaması sonucunda, kendisine teslim edilen şeyleri aşıranlar, cezası daha hafif olan emniyeti suiistimal suçundan hüküm giymekte olduklarından ceza kanununda buna yönelik tedbirler alınmalıdır.

b. İrtikap cürmü de en az rüşvet kadar yaygın olmasına rağmen; yasal işlemlerini yaptırmak için memurlara para vermek zorunda kalan kişilerin, oluşan suçu irtikap yerine rüşvet olarak değerlendirip kendilerini de suçlu addederek şikayetten kaçınmaları nedeniyle, irtikap suçunu işleyenlerin açığa çıkarılamadığı gözlendiğinden rüşvet ve irtikap arasındaki fark belirgin hale getirilmeli ve halk bu konuda aydınlatılmalıdır.

c. Devletin resmi görevlilerinin birtakım dernek, vakıf veya birlikler adına yardım toplamaları, devlet hizmetlerini paralı hale dönüştürücü ve zimmet, irtikap, görevi suiistimal gibi ağır suçları örtecek nitelikteki yasal dayanaktan yoksun eylemler olarak görülmeli ve “amme itibarını” sarsacak mahiyette olması nedeniyle, yaptırıma yönelik düzenlemelerle önlenmelidir.

d. Ceza kanununda, toplumdaki sosyo-ekonomik gelişmelerin neden olduğu yeni ekonomik ve teknolojik suç kavramlarına da yer verilerek günümüzde işlenen bu nevi suçların da cezasız kalması önlenmelidir.

e. “İhaleye fesat karıştırma” suçu ile ilgili maddeler yalnızca “2886 Sayılı Devlet İhale Kanunu”na tabi olan kurumlarda çalışanlar için söz konusu edilebildiğinden, tüm kamu çalışanlarını kapsayacak bir düzenlemeye gidilerek yaptırım alanı genişletilmelidir.

2. Kanuna Mugayir Tahakkuk ve Tediye Muamelatını İhbar Edenlere İkramiye İtasına Dair Kanun

Usulüne uygun tahakkuk ettirilerek ödenen veya tediye emrine bağlanarak ödenmesi gerekir hale gelen bir masrafın verilmemesi gerektiğini ihbar edenlere, ihbarlarının doğru çıkması halinde söz konusu meblağın bir bölümünün ikramiye olarak verilmesi maksadıyla 1927 tarihinde yürürlüğe sokulan ancak bugün için uygulamada yer verilmeyen bu kanuna işlerlik kazandırılmalı; yasal düzenlemelere aykırı olarak kamu kaynaklarının azalmasına yol açan her türlü uygulamanın ortaya çıkmasında yardımcı olan
gerek kamu görevlisi gerekse diğer şahısların ödüllendirilmesi ile yanlış uygulamaya sebep olanların cezalandırılmasına yönelik tedbirleri içerecek bir tarzda yeniden düzenlenmesi sağlanmalıdır.

3. Kamu Görevlerinden Ayrılanların Yapamayacakları İşler Hakkında Kanun

a. Kanunun saydığı ve hemen hemen bütün kamu kurum ve kuruluşlarından ayrılan personeli kapsayan yasaklamanın; son iki yılda çalışılan yerdeki görev ve faaliyet alanları ile ilgili ibarenin yeteri kadar anlaşılamamasını da dikkate alarak kanuna ilişkin ayrıntılar ve uygulama ilkeleri bir yönetmelikle düzenlenmelidir.

b. Bu düzenleme çerçevesinde hangi kamu görevlerinde bulunanların hangi tür işlerde bulunamayacaklarının belirlenmesi ve “görev ve faaliyet alanları” hususu ilgili kişinin kamu görevinde bulunurken bir takım karşılıklı taahhütlerde bulunduğu özel sektör kuruluşları ile sınırlandırılmalıdır.

c. Kamu görevlerinden ayrılarak özel sektöre geçen veya özel iş kuran şahıslara, durumlarını ayrıldıkları kuruma bildirme zorunluluğu getirilmeli, bu zorunluluğa beraber çalıştıkları özel kesim yetkilisi de dahil edilmelidir.

d. Kamu sektöründen özel sektöre geçiş için konulan kısıtlamalar özel sektörden kamu sektörüne geçiş için örnek alınarak yasa, kamu ve özel sektörde görev almanın koşullarını belirleyen bir yapıya kavuşturulmalıdır.

Özel sektörde çalışanların kamu üst yönetiminde görev alabilmeleri, aralıksız kamuda üç yıl süreyle görev yapmaları koşuluna bağlanmalıdır.

4. TBMM Üyeliği ile Bağdaşmayan İşler Hakkında Kanunla İlgili Olarak

a. Yolsuzluklarla mücadele açısından önem arz eden yasamanın yürütmeden ayrılması ve bürokrasinin politize olmaması görüş ve düşüncesine yardımcı olan bu kanuna, uyulama işlerliği kazandıracak düzenlemeler de yapılmalı; kanuna; kamu görevlerinden ayrılanların yapamayacakları işler ile ilgili kanuna benzer bir nitelik kazandırılmak suretiyle seçilemeyen milletvekillerinin nüfuz ticareti yapmaları önlenmelidir.

b. Kanunda sayılan kurum ve kuruluşlarda “ücret karşılığı iş takipçiliği, komisyonculuk, müşavirlik yapamazlar” hükmünde yer alan “ücret karşılığı” ibaresi metinden çıkarılmalı ya da “ücretsiz veya ücret karşılığı” şeklinde değiştirilmelidir.

5. Memurun Muhakematı Hakkında Kanunla İlgili Olarak

a. Memurun Muhakematı Hakkındaki Kanun’da tanımlanmamış olması nedeniyle; TBMM’nin 8.12.1941 tarih ve 1255 sayılı tefsir kararı; TCK’nin 279’uncu maddesindeki memur tanımı, ilgili kurumların kuruluş kanunlarındaki ilgili hükümler ve yargı kararlarına dayanılarak yapılan “memur” tanımlarından esinlenerek Memurun Muhakematı Hakkındaki Kanun’a göre yargılanması gereken memur kavramına açıklık getirilmelidir.

b. Doğrudan soruşturma yapabilecek veya soruşturma emri verebilecek makamların, işlenen bir suça rağmen soruşturma izni vermediği veya bizzat soruşturma yapmadığı zaman ne yapılması gerektiği hususlarında da düzenleme yapılmalıdır.

c. Gerek soruşturmanın gerekse yargılama kurulu üyelerinin nitelikleri kesin olarak belirlenmeli, soruşturmacılarda ve üyelerde mutlaka hukuk  formasyonu aranmalıdır.

d. Danıştay’ın ve Bölge İdare Mahkemeleri’nin iş yükü araştırması yapılarak zaman içerisinde memur yargılama kurulları kaldırılmalı, bu işi idari yargı mekanizmalarının yerine getirmesi sağlanmalıdır.

e. Memur suçlarıyla ilgili olarak idarenin yapacağı inceleme ve soruşturmalar için bir süre belirlenerek işin adli makamlara intikali hızlandırılmalı, adli yargıda da süre sınırlamasına gidilmeli ve sorumluların hak ettikleri cezayı buldukları kanısı yaygınlaştırılmalıdır.

f. Yargının gecikmemesi amacıyla, bir memurun mahkemeye gönderilmesini gerektiren suçu ne ise yalnız o suçtan dolayı yargılanmasına ilişkin hüküm değiştirilerek, savcı farklı bir maddeden dava açılmasını gerekli görmüşse tekrar izin alması gerekmemeli ancak bu değişiklik itiraz hakkı olmak üzere idareye bildirilmelidir.

6. Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklara Mücadele Kanunu ile İlgili Olarak

a. Siyasi partilerin merkez yönetimleri ile il ve ilçe örgütlerinde başkan ve üye olarak görev alanlarda mal bildirimi vermek zorunda olan kişiler kapsamına alınmalıdır.

b. Özellikle kamu sektörü dışında kalan yükümlülerin belirlenerek öncelikle yükümlülüklerini yerine getirip getirmedikleri tespit edilip daha sonra da mal bildirimleri karşılaştırılarak gerçeğe aykırı bildirimde bulunma veya haksız mal edinildiğinin nasıl ortaya çıkarılacağına ilişkin açıklayıcı düzenlemeler getirilmelidir.

c. Mal bildiriminde bulunanların sosyal yaşantıları bakımından geliriyle uygun olduğu kabul edilemeyecek harcamalarda bulunmasının nasıl tespit edileceği ve bu tespiti kimlerin, ne şekilde yapacağı hususunda da açıklayıcı düzenlemeler yapılmalıdır.

d. Kanunun üçüncü maddesiyle getirilen; kamu görevlilerinin genel anlamıyla Türk uyruğunda olmayan herhangi bir özel veya tüzel kişi veya kuruluştan aldıkları belli bir değerin üzerinde değere sahip hediyelerini kendi kurumlarına teslim etme zorunluluğuyla ilgili düzenleme Türk uyruğunda olan kişi ve kuruluşlardan kabul edilebilecek hediyeler içinde yapılmalıdır.

e. Günümüz ekonomik koşullarında günden güne değer kaybeden tasarruflarını çeşitli şekillerde değerlendirmeye çalışan kamu görevlileri mal varlığında meydana gelebilecek böylesi bir değişikliği kanuna göre bir ay içinde bildirmek durumunda olduklarından sık sık mal bildirimi vermek durumunda kalabilecekleri düşüncesinden hareketle, söz konusu mükellefiyet daha makul hale getirilmeli, örneğin; mal varlığında bir yıl içinde meydana gelebilecek artışlar için yeni mal bildirimi verme zorunluluğu getirilmelidir.

f. Mal bildiriminin beş yılda bir yenilenmesi orta ve üst düzey yöneticilerle yolsuzluk açısından hassas sayılabilecek görevlerde bulunanlar için iki yıla indirilmelidir.

g. Mal bildirim formları, önceki bildirimler ile kıyaslamaları içerecek ve artışların kaynaklarını da gösterecek bir yapıya kavuşturulmalıdır.

h. Mal bildirimlerini, üst görevlere atamalarda değerlendirilen, atama kararlarını etkileyen ve işlemin vazgeçilmez koşulu haline getiren yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

i. Görevden ayrılma halinde verilecek bildirimlerde üst yöneticiler tarafından eski bildirimle karşılaştırılmalı ve kamuoyuna açıklanabilmelidir.

j. Mal bildirimleri bilgisayara yüklenerek tapu, trafik tescil gibi bilgiler entegre edilmeli; mal bildirimlerinin müfettişler tarafından periyodik olarak incelenmesi sağlanmalıdır.

k. Mal bildiriminin verilmesindeki etkiyi arttırabilmek için mal varlığında bir değişiklik olduğunda ilgili merciin ihtarına gerek olmadan yeni bildirimde bulunmayana da daha ağır yaptırımlar uygulanmalıdır.

l. Beldelerden başlamak üzere tüm belediye meclis üyeleriyle belediye başkanlarının mal bildirimlerini verecekleri merciler kaymakamdan İçişleri Bakanlığı’na uzanan bir yapıya kavuşturulmalıdır.

7. Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanunla İlgili Olarak

a. 3071 sayılı bu Kanun uyarınca; Meclis İçtüzüğü’yle gerekli düzenlemeler yapılarak Dilekçe Komisyonu’nun çalışmalarına işlerlik kazandırılmalıdır. b.Raporumuzun ilgili bölümünde önerdiğimiz Milli Denetim Komitesi ile Dilekçe Komisyonu arasında bir bağ oluşturularak alt düzeylerde çözüme kavuşturulamayan sorunlara bu Komite veya Dilekçe Komisyonunca kesin çözüm bulunabilmesi yönünden yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

c. Dilekçe Komisyonu’nun adli, idari veya askeri yargı mercilerinin kararlarını gerektiren durumlarda başvuruları işleme koymaması yerine; yargıdaki gecikmelerden, yasal boşluklar veya günün şartlarına uymayan hükümler nedeniyle mağdur olduklarını ileri sürenlerden doğrudan bilgi sahibi olmak suretiyle yasama görevine katkı sağlamak amacıyla inceleme ve değerlendirilmesini sağlayıcı yasal değişiklik yapılmalıdır.

d. Özellikle, aynı kurum içinde olup da birtakım yolsuz ve usulsüz uygulamalardan haberdar olduğu halde isminin deşifre olmasından çekinen kamu görevlileri veya kurumla devamlı iş ilişkisi içinde bulunan ve bu nedenle isim ve adreslerini saklama gereği duyan şahısların da bulunacağı göz ardı edilmeyerek birtakım delil örneklerinin veya yolsuzluğu ortaya çıkarıcı yolların gösterildiği ihbar ve şikayetler de değerlendirilmelidir.

8. Taşıt Kanunu İle İlgili Olarak

a. Merkezi idare dışında taşıtların dağıtım, idare ve denetimi valiler ve kaymakamlar tarafından yerine getirilmeli; taşıtların, gerektiğinde çevrilerek görev belgelerinin sorulması düzenlenmelidir.

b. Makam hizmetlerine tahsis edilen araçlarla emir ve zat’a tahsis olunan araçların kullanım esasları, aradaki farkı belirleyecek nitelikte açık ve net olarak düzenlenmelidir.

c. Bugünkü gelişmeler çerçevesinde oldukça kısıtlı kaldığı görüşünden hareketle emir ve zat’larına binek otomobili verilecekler ile taşıtların tahsis edileceği makam hizmetlerinin kapsamı genişletilmelidir.

d. Bazı hizmetlere ilişkin olarak şoförsüz taşıt tahsisi uygulamasına geçilmeli; taşıtların kullanıldığı mesafelerin gerekçeleriyle yazıldığı ve rutin teftişlerde denetlenebilir formlar geliştirilmelidir.

e. Taşıtları usulsüz olarak kullanan veya kullanılmasına izin verenlerden, mevcut yaptırımlara ilave olarak, yapılan masraflar misliyle geri alınmalıdır.

9. Mevzuatla İlgili Genel Öneriler

a. Mevzuatın objektif ve kesin hükümler taşıyan basit ve anlaşılabilir olması sağlanarak; herhangi bir konuda mevzuat düzenlenirken, uygulamada aksaklıklar olmaması için, muhatapla yüz yüze gelen uygulayıcıdan başlayarak ilgili tüm kuruluş ve meslek odalarıyla, örgütün genel işleyişini ve sistem sapmalarını tarafsız bir gözle değerlendiren denetim birimlerinin görüşleri de alınmalıdır.

b. Ceza hükümleri içeren bütün kanunlarda yer alan para ve hapis cezalarının alt ve üst limitleri arasındaki fark oldukça açık tutularak suç niteliği taşıyan eylemin nitelik ve niceliğine göre yargıya geniş takdir yetkisi bırakılmak suretiyle cezalandırmada hakkaniyet temin edilmeli, para cezaları içeren hükümler bir gösterge rakamından ibaret kılınarak her yıl değişen katsayılar uygulanmalı ve böylece sık sık değişmesi gündeme gelen para cezalarına ilişkin hükümlerle ilgili bu durumda önlenerek ödenecek bedellerle caydırıcılık artırılmalıdır.

c. Kanun, kanun hükmünde kararname, tüzük ve yönetmelik ve tebliğlerin hazırlanmasında uyulacak esaslar ve şekil kuralları için bir düzenleme yapılmalı, özellikle tebliğ ve yönetmelikler içinde idari yargıdan veya hukuk müşavirliklerinden yasalara uygunluk görüşü alınmalıdır.

d. Çeşitli konularda yer alan komisyonlarda (takdir komisyonu, uzlaşma komisyonu gibi) üye olarak görev yapacak olanların nitelikleri kesin olarak belirlenmeli; bu nitelikleri haiz kişilerin sayısının fazla olması durumunda komisyon üyeleri belli sürelerle görev yapmalı ve süre sonunda değişmeli, takdire yönelik komisyonlarda üyelik yapanların ücretleri belli limitler dahilinde, hakkında karar verilen kıymetin yasal değerine göre belirlenmelidir.

e. Neredeyse yargı yerine karar verir hale gelen ve ayrı bir meslek gibi görülmeye çalışılan “bilirkişilik” müessesesini ıslah edici çalışmalar yapılarak bunların seçimi merkezileştirilmeli ve bilirkişilik ücretleri davaların nitelik ve niceliğine göre değişen miktarlarda belirlenmelidir.

VII. Siyasal Sisteme İlişkin Öneriler

Türk Milleti yaşam tarzı olarak demokratik rejimi seçmiştir. Her türlü kapalı rejime göre belirli üstünlükleri olan Demokratik rejim, yolsuzluklarla mücadele yönünden farklı ve etkin olanaklar sunmaktadır. Bu itibarla Türk Demokrasisi geliştikçe, yolsuzluklarla mücadele yönünden başarılı olmak
önemli ölçüde kolaylaşacaktır.

Demokrasi, öncelikle bir katılım ve çoğulculuk rejimi ve bunu amaçlaması gereken bir seçimler sistemidir. Bu nedenle, yasama meclisi ve siyasi yönetime seçilmenin koşullarını düzenleyen mevzuatın, seçme ve seçilme haklarını en demokratik yöntemlerle kullanılmasına olanak verecek kurallara kavuşturulması, rejiminin niteliği açısından son derece önemlidir.

Demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasal partilerin, demokratik doğma ve sınırlamalar dışında, etkinliklerini sürdürülebilmeleri, egemenliğin koşulsuz “millete ait olmanın” gereği iktidarları münhasıran millet iradesinin belirlemesi, demokratik rejimin işlevlerini yerine getirebilmesinin kesin koşullarıdır.

Parlamenter demokratik sistemde, yasama, yargı ve yürütme organlarının ayrışık ve olumlu çalışmaları, siyasal, yargı ve yürütme alanındaki denetimlerin etkinlik oranı, yolsuzluklarla mücadele alanında yeni umutlar yaratabilecektir.

Bunun için;

a. Demokratik toplumların vazgeçemeyecekleri temel bir faaliyet olan siyasal faaliyet masraflı olmaktan çıkarılmalı, siyasal örgütlerin ve siyaset yapanların gelir kaynakları ve harcamalarını kamuoyunun bilgisine sunacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

b. Seçim sistemlerinde gerekli düzenlemeler yapılarak parlamentonun kapısı gerçek anlamıyla halka açık hale getirilmelidir.

c. Siyasal sistemde, yasal otoritenin halkın iradesi demek olduğu, otoriteyi kullananlar ve halka bir bilinç olarak yerleştirilmeli; bunun için gerekli demokratik mekanizmalar geliştirilmeli; otoritenin kaynağının halk olduğu bilinci kamu yönetimine de yerleştirilerek, yönetici kendini halkın efendisi değil hizmetkarı olduğuna alıştırmalıdır.

VIII. Diğer Öneriler
1.Şeffaf İdare

Dürüst ve saydam devlet yapısı oluşturulmalıdır. Bu amaçla halkın bilgi alma, bilgiye ulaşma ve bilgilendirme hakkı güvence altına alınmalıdır. Şeffaflık veya yönetimde açıklık, yönetimin yeniden düzenlenmesi ve bürokratik kişiliğin özelliklerinden bazılarını tartışma ortamına çıkaran bir kavramdır.

Söz konusu kavram, açık bir düzeni sağlamak yanında, karmaşık işleri düzenlemeyi, gizli kalmış muhtemel kimlik dışı davranışları açığa çıkarmayı ve bunların doğrusunu gösteren açıklamaların yapılmasını ifade eder.

2.Devletin Ahlak Yasası

“Devlet Ahlak Yasası” adı altında saydam devlet kavramını tanımlayan, bürokratik etik değerlerin onarımlarını belirleyen ve bu normlara aykırı davranışlara karşı yaptırımlar geliştiren bir yasa hazırlanmalıdır. Zira devletin ahlak yönünden yükselen kurallara göre yönetilmesi, yolsuzluklarla mücadele açısından çok değer taşımaktadır.

Yasalar genellikle bu ihtiyaca cevap vermek üzere düzenlenmesine rağmen, özellikle siyasal ve devletin üst yönetim kadrolarının uymaları gereken tüm kuralları bir arada toplayan “Devlet Ahlak Yasası”na büyük ihtiyaç duyan yazarlar vardır. Bu yazarlara göre, mal bildiriminde bulunma zorunluluğu, şeffaflık ilkeleri, siyaset ve bürokraside yüksek düzeyde hizmet edenlerin gelir ve maddi varlıklarını kayyuma bırakmaları gibi hususları kapsayan bir “Devlet Ahlak Yasası” mutlaka düzenlenmelidir.

3.Eğitim ve Kültüre İlişkin Olanlar

-Milli Eğitim Temel Kanunu’nda belirtilen temel ilkeler doğrultusunda eğitime ağırlık verilmeli; uluslararası ilişkiler, yakın tarih, felsefe ve toplumbilim dersleri orta dereceli okullarda ders programına alınmalıdır.

-Öğretmenlik mesleğine atanacak olanlara yeterli ölçüde mutlaka mesleki formasyon verilmelidir.

-Kültürel düzeyde yolsuzluklara karşı günah kavramına yardımcı değer yargıları geliştirilmelidir.

-İyi ve kötü şeyleri, yasalar karşısındaki sorumlulukları, topluma zarar vermeyecek hal ve hareketleri, devlet malının kullanılmasında dikkat edilecek hususları, insani ilişkileri, kamu kurumları ile olan ilişkilerdeki hareket tarzları gibi hususlar, eğitim kurumlarında ders olarak verilmelidir.

-Özel kurslarla alınmaya çalışılan bilgi ve becerilerin parasal olanaklara dayalı farklı bir eğitimle alındığını, ekonomik durumu bozuk olanların bu kabiliyet gelişimini sağlayamayacağını, fırsat eşitliğinden yararlanamayacağını gören ve anlayan çocuklarımızla bu durumdan etkilenen aileleri psikolojik bozulmalardan, yolsuzluğa yol açıcı düşüncelerden uzaklaştırmak bakımından özel okul, kurs gibi yöntemlerden arındırılmış bir milli eğitim politikası oluşturulmalıdır.

4.Sosyo-Ekonomik Nedenlere İlişkin Olanlar

-Hızlı ve çarpık kentleşmeyle birlikte işsizlik ve suça yönelmeyi de beraberinde getiren köyden kente göç olgusunu önleyebilmek açısından köyler birleştirilerek her bölgede cazibe merkezleri oluşturulmalı, buralarda tarıma dayalı sanayi yatırımlarına yönelerek emek yoğun yatırımlara ağırlık verilmelidir.

-İşsizliğin getirdiği veya iş bulmaya yönelik yolsuzlukların önlenebilmesi ve istihdama çare olunabilmesi açısından nüfus planlamasına yönelik çalışmalar teşvik edilmelidir.

5.Medya İle İlgili Olanlar

-Tüm toplumda; “iyi insan iyi vatandaş” olma şuuru tüm iletişim araçlarının ve medyanın da yardımı ile uyandırılmalı, ahlaki değerler yeniden ön plana çıkarılmalı ve bunlar yapılırken topluma örnek olunmalıdır.

-Kamu kurum ve kuruluşlarında ortaya çıkarılan yolsuzluk olayları bütün ayrıntılarıyla basın-yayın organları aracılığı ile duyurulmalıdır.

-Tüketiciyi aldatan esnafa ve vergisini vermeyenlere ağır para cezaları yanında medya aracılığı ile teşhir edilmelerini sağlayan düzenlemeler yapılmalıdır.

Avukatlara Meslekî-Ahlakî Öğütler

0
Avukatlara Meslekî-Ahlakî Öğütler

İstanbul Barosu tarafından 1928 yılı için yayımlanan İstanbul Barosu Ajandasında yer alan elli meslekî-ahlâkî öğüt, avukat ve hukuk tarihi araştırmacısı Tugay Aydın tarafından günümüz hukukçularının istifadesine sunulmuştur.

Öğütler, İstanbul Üniversitesi Sadri Maksudi Arsal Hukuk Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından yayımlanan Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları Dergisinin (Journal of Turkish Legal History) 2020 yılı Güz sayısında, (30. sayı) yayımlanan “Türkiye’nin İlk Avukat Ajandası: İstanbul Barosu Ajandası 1928 ve Avukatlara Meslekî-Ahlâkî Öğütler” başlıklı makale aracılığıyla okuyucuyla yeniden buluşturulmuştur.

Tugay AydınTugay Aydın Hakkında: 1992 yılında Ankara’da doğdu. 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajının ardından mesleğe başladı. Stajyer avukat olduğu dönemde, Arap harfleriyle basılmış olan 1924 yılına ait İstanbul barosu levhasını latin harflerine aktararak hukuk camiasına kazandırdı. 2017 yılında İstanbul Barosu Hukuk Tarihi Araştırma Merkezi’nin kurucu üyesi ve ilk genel sekreteri oldu, bu görevi 2021 yılına kadar sürdürdü. Ağırlıklı olarak avukatlık tarihine ilişkin araştırmalar yapmaktadır. Araştırmalarında, Türkiye’de savunma mesleğinin gelişimi, baroların kuruluşu, dönemin avukatları ve nadir bilinen hukuki metinler önemli yer tutmaktadır. Gazeteci, şair, yazar, avukat, muallim ve siyasetçi kimliğiyle tanınan Krikor Zöhrab’ın (1861-1915) Hukuk-ı Ceza isimli eserini 116 yıl sonra arşivlerden bularak yayına hazırlamıştır. Eser, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinin takdim ve katkılarıyla 2025 yılında On İki Levha Yayıncılık tarafından basılmıştır.  

İstanbul Barosu tarafından 1928 yılı için avukatlara özel olarak çıkarılan ajanda, Türkiye’nin  ilk avukat ajandasıdır. Kapağında “İstanbul Barosu Ajandası 1928” yazan ajanda, 372 sayfadan ibaret olup 1927’de İstanbul Hilal Matbaası’nda basılmıştır. İlkeler, ajandada her cuma gününün sonuna eklenen kısa birer vecizeden oluşmaktadır. Daha sonraki yıllarda yayımlanan avukatlık etik ilkeleriyle benzerlik taşıyan bu öğütlerin tek bir müellifi belirtilmemiştir. İlkelerin, dönemin baro yöneticileri ve avukatları tarafından hazırlandığı anlaşılmaktadır.

Avukatlara Meslekî-Ahlakî Öğütler

1. Avukat, avene-i hak ve adlden oldukça mevcûdun en şerefli şahsiyeti olur.

2. Avukat zulme karşı şedid, adle karşı şâkirdir.

3. Haklı bir dava kazanan avukatın duyduğu hazzın mümâsili yoktur.

4. Avukatın âlet-i tezvir olduğu hakkındaki âmiyâne zihniyeti izâleye sa’y, bilumûm meslektaşlara terettüb eden bir vazifedir.

5. Zümre-i münevverânın ilk safında, ilm-i hukuk ulemâsı olan avukatlar bulunur.

6. Hak ve adle delil ve vasıta olmak kadar mucib-i fahr ne vardır?

7. Avukatın dimağî ve bedenî mesaisini takdir etmemek takdirsizliğin en pest derecesidir.

8. Avukat davayı kaybetmekten değil, ismâ ve ifhâm edememekten teessür duyar.

9. Mevzû-i dava hakkında avukatın yaptığı tetebbuunu şâyin-ı iltifat görmemek kadar ye’s-âver talihsizlik olmaz.

10. Kanunların esaslı hatları içinde hak yolunda yürüyen ve yürüten ve reh-güzârında ışık tutan avukat denilen rehberler, şâyân-ı tebcil mücâhidlerdir.

11. Bir memlekette ki avukat yoktur ve bir davada ki avukat bulunmaz; orada hak ve adlin teminatı ehemmiyetli surette noksanlık irâe eder.

12. Avukat en nazik, en mütevazı, en sabûr ve gayûr ve inde’l-icab en cesur bir adam olmalıdır.

13. Sıfat-ı emanetine halel târi olan avukatın mesleken mevtine hükmolunabilir. Bir avukata yakışmayan en çirkin sıfat şarlatanlıktır.

14. Avukat! Bir davayı dinlerken birinci vazifen ahlak hocalığıdır.

15. Avukatlar mütesânid bir küll teşkil ederler. Çünkü bir yolun yoldaşıdırlar.

16. Bir avukat diğer bir avukatın şahsına müteallik haklarında hasım ve engel olmamalıdır.

17. Avukat hiçbir vakit unutmamalıdır ki karâbet-i meslekiye, râbıta-i tevkilden daha kuvvetlidir.

18. İki avukatın edibâne münakaşası kadar zevk-âver münazara olmaz.

19. Muhakeme salonuna girerken iki muhâsım ve çıkarken iki muhâden olan iki tarafın avukatlarından hiçbirinin maddi bir emel hissiyle diğerinin kalp ve izzet-i nefsini rencide etmeye hak ve selâhiyeti yoktur.

20. Avukat! Kanun sana müzâhir oldukça hiçbir şeyden yılma.

21. Yeis ve fütur, avukatların meçhulü olan kelimeler olmalıdır.

22. Mesleğin bil-kuvve hâiz olduğu hakk-ı ittikârını şahsen ve fiilen de iktisab ve isticlâba sarf-ı mesai etmemek mesleken intihardır.

23. Avukat! Kavs-ı adalet karşısında daima işgal eylediğin o ufak sandalye ve müttekâ, hak yolunda bir minber-i muallâdır.

24. Avukat! Sırtındaki ferve-i sevda, himaye-i hakkın remzidir ve birçok hil’atlerden daha fâhirdir.

25. Bir hakkı iddia veya bir mağduru, bir masumu müdafaa sadedinde avukatın birkaç müdellel ve muknî sözü birçok hitabelerden, mevizelerden daha müfid daha müessir ve daha belîğdir.

26. Avukat, müvekkilinin işinde yalnız iki rehbere güvenir ve itaat eder: Kanun ve vicdan.

27. Avukat! Cübbeni giyerken her türlü hissiyattan tecerrüd etmekle mükellefsin.

28. Avukat! Dünyanın en fedakâr ve müstakim hakimi olan, ta’zime şâyân Türk hakimine ihtiram et. Onun vazifesini teshil eyle, işkâl etme.

29. Adliyede müntehâ-yı merâtib avukatlıktır. En büyük makam-ı adlî olan Temyiz riyâset-i ûlâsından sonra yazıhanedeki avukatlık koltuğu gelir.

30. Müdekkik bir avukat bilgisine güvenmez, daima merci ve mehazları karıştırır.

31. Meslekte teâli arzusunu besleyen avukat Garb hukukunun terakkiyât ve neşriyâtını takip eder.

32. Avukatın manevi gıdası okumak, okumak ve okumaktır.

33. İyi bir avukat, hukuk davalarında ıtnâbın, ziyâde izah ve tafsilin fâide yerine zarar getireceğini müdriktir.

34. Sahifelerce levâyih ve evrâk-ı dava yazmak itiyadında bulunan avukatların, binlerce işler arasında medfun bulunan hükkâm ve bilhassa Temyiz hükkâmına ve kıymetli vakitlerine acımaları lâzım gelir. Halbuki bir lâyihaya iki bend-i mûcez bile kâfidir.

35. Avukat işe müftekir bile olsa kendisine her arz olunan davayı tedkik ve teemmülsüz almaz.

36. Bir avukat için kesret-i deâvi, çok defa tenezzül-i kadrini mücİb olur.

37. Kendisine arzolunan bir davayı avukat evvela şu miheklere vurur ve müvekkilini istintak eder: 1. Davaya ehliyet, 2. Teveccüh-i husumet, 3. Mesmûiyet, 4. Müruruzaman ve merâsim-i mütekaddime, 5. Vazife ve selâhiyet, 6. Ecvibe ve müdâfaat-ı mukaddere. 7. Esbâb-ı sübûtiye.

38. Dava, niyet kağıdı ve piyango bileti değildir ki talihe bırakılsın, candan çalışma ister.

39. Bir avukat için tamahkar olmak ne kadar mezmûm ise ne verirlerse almak da o kadar süflî bir kanaattir.

40. Mahkeme kalemlerinin intizamsızlığından şikayet etmezden evvel yazıhanelerimizdeki evrâk-ı dava ve kuyûdâtı tanzim etmeliyiz.

41. Rekabet-i ticariye ne kadar memduh ise avukatlıkta o kadar makduhtur.

42. İyi bir avukat ale’l-ekser davasını nukât-ı esasiyeden kazanmak ister, noksâni-i eşkâlden değil.

43. Tarafeyni takrib ve sulhe muvaffak olan vekillerin mesaisi, senelerce emek sarfederek hüküm istihsal eden vekillerin mesaisinden daha meşkûrdur.

44. Avukatları üzen, sinirlendiren ne midir? Onu hepiniz bilirsiniz: Koridorlarda intizar. En ziyade meyus eden de adem-i ismâ-ı meram.

45. Şimdi müfti-i mâcin kalmamıştır, inşallah içimizden vekil-i mâcin de çıkmaz.

46. Her yerde vakar, avukat için şiar olmalıdır.

47. İlm-i hukuk bir deryadır. Baştan başa şinâverlikle kat olunamaz. Onun ufak havzlarında seyahat için peydâ-yı iktidar olunabilir. Binâenaleyh münkasim olduğu muhtelif branşlardan birinde karar ihtisası ideal ittihaz etmelidir.

48. Genç rüfekâya en hayırhahâne nasihatimiz, Garb lisanlarından birini elde ermeleridir.

49. Avukata, avukat her nerede tesadüf ederse selam vermeden geçemez.

50. Borçlar Kanunu, vekilleri işçi zümresinden addediyor, iftihar edelim! Çünkü asrımızda en kıymetli ve ehemmiyetli unsur ve bizzat servet, işçiler ve ameledir; biz ise fikir amelesiyiz. Bu, iftiharımızı dü-bâlâ eder.

Aleksandr Meryem Kuli

0
Aleksandr Meryem Kul

Aleksandr Meryem Kuli (Alexandre Meriem-Kouli), İstanbul Barosu’nun kurucu üyelerinden ve ilk başkanı olan Osmanlı vatandaşı hukukçudur. Arşiv araştırmalarına göre, Doğu Hristiyanlığı (Nasranî) kültürüne mensup İran kökenli bir aileden gelen Kuli’nin 1845–1850 yılları arasında doğduğu tahmin edilmektedir. Soyadında yer alan “Meryem Kuli” ifadesinin, dönemin Doğu Hristiyanlığı gelenekleri bağlamında “Bakire Meryem’in kulu/kölesi” anlamına geldiği belirtilmektedir.

Yükseköğrenimini Fransa’da tamamlayan Kuli, 1870 yılında Paris Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. Yabancı dil bilgisi ve Batı hukukuna hâkimiyeti sayesinde dönemin Osmanlı hukuk çevrelerinde öne çıkan isimlerden biri olmuştur.

Dava vekilliği mesleğinin kurumsal bir çatı altında örgütlenmesi amacıyla 5 Nisan 1878 Cuma günü, 12’si Müslüman olan  63 avukatın katılımıyla gerçekleştirilen tarihi ilk genel kurulda başkan seçilen Kuli, bu görevi 1880 yılına kadar sürdürmüştür. İstanbul Barosu’nun resmî tarihçesi toplantıyı Kostaki Sardenski’nin açtığını ve bir konuşma irat ettiğini, Alexandre Meriem Kouli’nin de başkanlığa getirildiğini kaydetmektedir. Kuli, 18 Temmuz 1878 tarihli Heyet-i Cemiyet-i Dâime listesinde Reis-i evvel olarak zikredilmiştir.

İstanbul Barosu’nun ilk yönetim kurulunda farklı dinî ve etnik kökenlerden hukukçular birlikte görev yapmıştır. Kuli’nin başkanlığındaki yönetim kurulunda Reis-i Sani (Başkan Yardımcısı) görevini Müslüman-Türk hukukçu Mehmed Şehrî Efendi üstlenmiştir. Kurulun diğer üyeleri ise Karabet Gürci (Kâtip ve Sandık Emini), Bedros Şaşayan, Kostaki Sardenski ve Agop Mercekyan olmuştur. Karabet Gürci’, aynı zamanda kâtip ve sandık emini(sayman) olarak görev almıştır. 

Kuli, 1880 yılında başkanlık görevini tamamladıktan sonra yerini Rus asıllı avukat François Rosolato’ya bırakmıştır. Barodaki faaliyetlerinin ardından Osmanlı devlet teşkilatında da görev üstlenen Kuli, 1889 yılında “Hazine-i Celîle Vekili” (Hazine Avukatı) olarak görev yapmıştır.

Devlet Arşivleri’nde hukuk tarihçileri tarafından tespit edilen 1889 tarihli resmî belgede, Kuli’nin kendi el yazısıyla attığı imzası ile 1878 yılına ait İstanbul Barosu mührünün bulunması, onun 1889 yılında hayatta olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, kesin ölüm tarihi henüz tespit edilememiştir.

Aleksandr Meryem Kuli’nin doğum tarihi, aile kökeni ve ölüm tarihi henüz kesin olarak tespit edilememiştir. Ulaşılabilen kaynaklarda kendisine ait doğrulanmış bir fotoğraf veya portre de bulunmamaktadır. Buna karşılık, İstanbul Barosu’nun 5 Nisan 1878 tarihli ilk genel kurulunda reis-i evvel seçildiği, 1878–1880 arasında başkanlık yaptığı ve Paris’te hukuk eğitimi aldığı belgelenebilmektedir.

Kuli hakkındaki bilgiler hukuk tarihçisi Tugay Aydın, Prof. Dr. Fethi Gedikli ve İstanbul Barosu kayıtlarına dayanmaktadır.

Mehakimi Nizamiye Davavekilleri Hakkında Nizamname

1
Mehakimi Nizamiye Davavekilleri Hakkında Nizamname

Mehakimi Nizamiye Davavekilleri Hakkında Nizamname; Türkiye’de savunma mesleğini 17 Kasım 1875 (18 Şevval 1292 – 5 Teşrinisani 1291) tarihinde düzenleyen ilk yazılı hukuki metindir.

Nizamname, 13 Ocak 1876 (16 Zilhicce 1292) ) tarihli 1. Tertip Düstur’da yayınlanmıştır. Osmanlı Devleti’nde Batıdaki anlamıyla avukatlık kurumu, Tanzimat dönemindeki gelişmelerle uyumlu biçimde bu nizamname ile hukuk sistemi içerisine girmiştir. 

Düstur: Belirli zamanlarda kabul edilen mevzuatın taşıdığı tarihlerin sırasına göre hazırlanarak tertiplere ayrılan ve her tertibi de muhtelif ciltlerden oluşan kanun külliyatıdır. Resmi Gazete‘nin(Takvim-i Vekayi)  tamamlayıcısıdır.

Mehakimi Nizamiye Davavekilleri Hakkında Nizamname

FASLI EVVEL

Dava vekâleti silkine duhul ve kabulün şeraiti beyanındadır

Madde 1

Bizzat ikamei dava etmek istemiyenlerin müteallikat ve akrabasından ve kendilerile hukukça müşarik olanlardan tayin edebilecekleri vekiller müstesna olmak şartile işbu nizamname mucibince divanı ahkâmı adliye nezareti celilesinin ruhsatı resmiyesini istihsal etmiyenlerin mehakimî nizamiyede dava vekâleti etmeleri memnudur.

Madde 2

Mehakimi nizamiyede dava vekâleti edecek olanların evvelâ mektebi hukuka devam ve tahsili fünun ile bil imtihan ruus alması veyahud harîçde tahsili ilmihukuk etmiş olubda mektebi hukuk nezdinde işbatı malûmat ile yedinde bulunacak ruus veya şahadetnameyi tasdik etdirmiş olması, saniyen yirmi bir yaşına baliğ olmuş bulunması, salisen memuriyeti devletde bulunmaması, rabian mücazatı terziiiye veya terhibiye ile mahkûmen ceza görmemiş olması, hamisen tüccar ve sarraf silkinde bulunmuş olubda resmen izharı iflâs etmemiş veyahud izharı iflâs eyledikden sonra kanunen iadei itibar etmiş olması meşrutdur.

Madde 3

Maddei sabıkada muharrer malûmat ve sıfatı haiz olarak dava vekâleti silkine dahil olmak isteyenler divanı ahkâmı adliye nezareti celilesi dairesinde bulunan komisyona tercümei hallerini ve menşe ve mesleklerini havi bir lâyiha itasile ittihaz olunacak cedvele isimlerini kaydetdirmeğe ve kaidei mahsusası mucibince koçanlı ve numaralı ve nezaret tarafından mühürlü ruhsatname istihsal etmeğe mecburdurlar.

Madde 4

Gerek mektebi hukukden neşetle ve gerek mektebin usulü tedrisine muvafık olmak üzere isbatı malûmat ile dava vekâleti silkine dahil olacaklara verilecek şahadetnamelerin beherinden bir defalık olarak komisyon marifetile beş aded yüzlük osmanlı altını harc alınıb işbu dava vekâleti umurundan dolayı komisyonun vukubulacak masarifine karşılık sermaye olmak üzere divanı ahkâmı adliye veznesine teslim olunacakdır.

Madde 5 

Ruhsatnameli davavekilleri beher sene martı hululünde komisyona bilmüracaa faslı salisde beyan olunan cemiyetin tahtı tasdikinde olmak üzere kayıdlarını tecdid etdirecekler ve bunun için yalnız varakı baha ita edeceklerdir.

Madde 6 

Eshabı deavinin ekarib ve mensubat ve şürekâsından tayin edecekleri vekillerin müvekkillerine ciheti karabet ve münasebetlerini ve davada alâka veya müşareketlerini mübeyyin ilmühaber veya senedatı saire ibrazile işlerinin havale olunduğu mahkeme nezdinde icrayı vekâlete istihkaklarını isbat etmeleri lâzımgelir. Şukadar ki o misillû vekillerin sahibi davaya nisbet ve karabetleri ve esasi maddede medhal ve müşareketleri müddeialeyh tarafından mahkeme huzurunda tasdik olunduğu veyahud mahkemece malûm olduğu takdirde bunun için ilmühaber ve senedat talebinden sarfınazar kılınır.

FASLI SANİ

Davavekillerinin vezaifine ve mesuliyetlerinin derecatına dairdir

Madde 7

Ruhsatnameyi haiz olan her davavekili deruhde eylediği davaya vekâleti hususî ise ol davanın havale olunacağı mahkemeye kablelmuhakeme vekâletnamesini aynen ibraz ve itaya ve eğer vekâleti umumî ise vekâletnamesinin sureti musaddakasını vermeğe mecburdur.

Madde 8

Bir davaya tayin olunan vekilin umumî veya hususî vekâletnamesi bulunmadığı veyahud kablelmuhakeme müvekkili mahkeme huzurunda anı tevkil etmiş olmadığı halde anden evvel bilâ vekâlet icra eylediği kâffei muamelât keenlemyekün addolunacağı ibi bundan mutazarrır olan tarafın istidası üzerine tebeyyün eden zarar ve ziyan ve masarifi saire ol vekile tazmin etdirilecek ve bu misillûlerden derecei muamelâta göre bir adedden üç aded Osmanlı altınına kadar cezayinakdî alınacakdır ve eğer vekil dava vekâlet silkine dahil olanlardan ise tazminat ve cezayinakdiden başka icrayı vekâlet istihkakının sekiz günden altı aya kadar muvakkaten refile mücazat olunacakdır.

Madde 9

Vekillerin müvekkillerinden alacaktan vekâletnameler isim ve şöhret ve mahalli ikametlerini ve vekili oldukları davanın aslını ve mercii rü’yetini derc ve tahrir ve eğer diğerini tevkile mezun olurlar ise anı dahi tasrih etdirmeleri lâzımgelir.

Madde 10

Mecellei ahkâmı adliyenin kitabülvekâiesinde münderic şurut ve ahkâmı umumiye muktezasınca hududu vekâlet dairesinde olan mevaddan ve aslen ve fer’an bir davaya müteallik evrakın tasdiki ve yemin teklifi veya reddi gibi muamelâtı tabiiyeden vekâletnamesinin sarahaten nebi eylediği maddeyi icraya vekilin salâhiyeti yokdur.

Madde 11

Davavekilleri vekâletnamelerinde mezuniyeti sariha olmadıkça iadei muhakeme ve itirazı alelhükem ve istinaf ve temyiz gibi hukuku kanuniyeden huzuru mahkemede sarfınazar etmeğe ve müvekkiline izafetle istinaf ve temyizi dava ve iadei muhakeme ve bir mahkeme heyetinin mecmuu veya içinden biri hakkında istika ve akçe kabız ve ita eylemeğe ve hakem tayinine muktedir olamaz.

Madde 12

Her davavekili müteahhid olduğu davadan dolayı müvekkilinden ne kadar akçe almış ise hitamı vekâletde anın hesabını  vermeğe ve müvekkili tarafından veya anın namına almış olduğu nukud ve evrak ve senedatı iade ve teslim etmeğe mecburdur.

Madde 13

Vekilin ihmali ve tekâsülünden ve vazifesini tecavüzden veyahud iadeye mecbur olduğu nukud ve senedatın tehir ve tediye ve itasından mutazarrır olan müvekkilin davası üzerine zarar ve ziyan ve masarifi sairesi vekile tazmin etdirilir ve yarım altından üç aded Osmanlı yüzlük altınına kadar cezayinakdî alınır eğer mahkûm olan kimse dava vekâleti silkine dahil olanlardan ise icrayı vekâlet hakkı muvakkaten refolunur.

Madde 14

Bir kimsenin icrayı vekâlet etmiş olduğu davada nizamen şayanı kabul olan masarifini müvekkilinden mutalebeye hakkı ve bunun istihsaline kadar on ikinci madde mucibince yedinde bulunacak akçe ve senedatı tevkife salâhiyeti vardır.

Madde 15

Bir davavekilinin haiz olduğu hakkı vekâletin hitamı kitabülvekâlede münderiç esbabın vücudüne ve eğer ruhsatnameli vekillerden ise on yedinci maddede muharrer ahvalden dolayı mahkemece azli veyahud üç aydan ziyade mezuniyetinin mahkeme kararile ref’i maddelerin’ den birinin vukuuna mevkufdur.

Madde 16

Bilâ sebeb meşruh vekilin istifası mülâbesesile vukubulan teahhurat rü’yeti davaca hukuku kanuniyeden olan bir müddetin inkizasım müstelzim olur ise müvekkiline nizamen terettüb edecek zarar ve ziyan ve masarifin bilâ özür istifa etmiş olan vekilden tahsiline hükmolunur.

Madde 17

Mahkemede rü’yeti dava olunur iken gerek şifahen ve gerek tahriren mahkemenin kadrü namusuna ve idarei devlete dokunacak akval ve efalde bulunan davavekilleri usulü muhakeme! ticaretin üçüncü faslı ahkâmına tatbikan mesul olacaklardır.

Madde 18

Ruhsatnameli davavekiii yedinde mevcud olan evrak ve senedatı asliyenin ledeliktiza mümzi suretlerini ihraç ve ita etdikleri halde asıllarına mutabakatı elzem olub bu makule evrakın asıllarına ademi mutabakatları failleri hakkında mucibi mesuliyetdir.

Madde 19

Dava vekâleti sınıfına dahil olanların vekâleten deruhde etdikleri deaviye dair kaleme aldıkları muharrerat müsveddeleri aynile mahfuz olacağı gibi müvekkillerile olan muhasebelerine mahsus olmak ve deavi kalemi veya mahkeme reisi tarafından adeddi sahifelerİ rnusaddak ve mümzi bulunmak üzere bir kıt’a defter tutmaları dahi icabedecekdir.

FASLI SALÎS

Davavekilieri ücretlerinin sureti tahdid ve tahsiline dairdir.

Madde 20

Ruhsatnameli davavekilleri mehakimi nizamiyede icrai vekâlet için makalei mahsusaya müsterûd olmıyarak müvekkillerinden alacakları ücretleri işbu nizamnameye ve merbut tarifeye tevfikan istihsal edeceklerdir.

Madde 21

Bir davanın sahibi badelmuhakeme isbatı müdde aeyledikde ol davanın rü’yeti için tayin etmiş olduğu vekilin tarife mucibince lâzımgelen ücretini mahkûmualeyhden talebe haklı olduğu gibi işbu ücreti doğrudan doğruya mahkûmu aleyhden taleb ve istihsale vekilin dahi salâhiyeti vardır.

Madde 22

Bir dava vekili haiz olduğu mezuniyet üzerine davayı sulhan tesviye etdiği veya hakem sıfatına aid muamelâtı icra eylediği halde ol dava bidayet mahkemesine müteallik ise tarifede gösterilen bidayet ücretini ve istinaf veya temyiz mahkemesine aid ise işbu mahkemelerde görülen deavi için kezalik tarifede muharrer ücreti müvekkilinden mutalebe edeceği gibi nizamen derecei ulâda hükmolunması lâzımgeien bir dava tarafeynin rızası üzerine bidayet mahkemesinde sureti kafiyede faslu rü’yet olunmuş ise davavekilinin istinaf mahkemesi huzurunda vukubulan muamelâta mahsus ücreti almağa hakkı olacakdır.

Madde 23

Davavekilini azleden veya yedinde bulunan evrakı istirdad eyliyen müvekkil vekilin vaki olan icraatından veya tanzim eylediği muharreratdan dolayı alacağı ücreti mükanneneyi ve sair nizamen şayanı kabul olacak esbab üzerine vukubulmuş olan masarifini tediye etmeğe mecburdur vekilin azli rü’yeti dava için tarafeynin celbine mahkemece karar verildikden sonra kablelmuhakeme vukubulur ise vekilin bir defa muhakeme icrası için tarife mucibince alması lâzımgelen ücretin nısfını mutalebeye hakkı olur.

Madde 24

Davavekillerinin deruhte etdikleri davalardan dolayı alacakları ücretlerin mikdarı tarifenin kaçıncı kısmına müteallik ise, ol kısmı tanzim edecekleri muharrerata dercetmeleri lâzım geleceği misillû yirmi altıncı maddeye tatbikan kaleme alacakları müfredat defterlerinin her kaleminde dahi beyan ve işaret kılınacakdır.

Madde 25

Davavekillerinin ücuratı mukannenesinden başka nizamı dairesinde vukubulan masarif müsbitelerini müvekkillerinden istihsale hakları olduğu gibi icrayi vekâlet ettikleri davaların neticei hükmü müvekkillerinin aleyhinde zuhur etse bile tarife mucibince lâzım gelen ücreti kezalik müvekkillerinden taleb ve tahsile salâhiyetleri olacakdır.

Madde 26

Ücreti mukannenesini mutalebe edecek olan davavekili müvekkilinin imtinaı takdirinde davanın faslolunduğu mahkemeye bir istidaname ile bir kıt’a müfredat defteri ve bunları teyid edecek evrakı ita ederek taleb olunan ücret tarafeyn muvacehesinde mahkemece tedkik ve tasdik olundukdan sonra kaç kuruşa baliğ olur ise yekûnu istidaname üzerine rakkam ve ibare ile yazılarak mucibince tahsili işaret ve vaz’ı tarih olundukdan sonra reisi  mahkeme canibinden imza ve mahkeme mührile tahtim edilecek ve mahkûmbih olan ücret icra cemiyeti tarafından tahsil ki kılınacakdır.

Madde 27

Davavekillerinin tanzim edecekleri muharrerat ile verecekleri evrak ve senedat suretleri varakai sahihe üzerine yazılmamış bulunur ise hiç bir mahkemede kabul olunmıyacakdır.

Madde 28

Tarife mucibince istihsal olunacak ücretler sim mecidiye yirmi kuruş itibarile hesab olunacakdır.

Madde 29

Davavekillerinin müvekkillerinden mukavelei mahsusa tahtında ücret almaları dahi caiz olub fakat beş bin kuruş kadar olan davalar için mukavele eyledikleri ücretlerin tarifede muayyen mikdarı tecavüz etmemesi ve beş bin kuruşdan ziyade olan davalar için mukavele tahtına aldıkları ücretlerin kemiyeti dahi meblâğı müddeanın nihayet yüzde yirmisini geçmemesi meşrutdur.

FASLI RABİ

Davavekilleri cemiyetinin sureti teşkil ve vezaifi beyanındadır

Madde 30

Davavekillerinin umur ve hususahna bakmak ve nezaret ahkâmı adliye tarafından icra olunacak tebligatı resmiyeye
vasıta ittihaz kılınmak üzere bir cemiyeti daime tesis olunacakdır.

Madde 31

İşbu cemiyet bir reisi evvel ve bir reisi sani ve dört azadan ibaret olub bunlar Dersaadetde mukim ve icrayi vekâlete mezun bulunmak şartile davavekilleri tarafından ekseriyeti ara ile intihab olunacakdır.

Madde 32

Reis ve azanın müddeti memuriyetleri iki sene olub beher sene azanın nısfı tebdil olunarak yerlerine diğerleri intihab olunmak üzere ilk senenin hitamında çıkacak iki aza için kura keşide olunarak ve diğer sene eskileri çekilerek yerlerine başkaları intihab kılınacak ve ikinci sene hitamında reislerin dahi müddeti memuriyeti munkaziye olmuş bulunacakdır.

Madde 33

Maddei sabıkada beyan olunan suretle çıkacak aza aradan bir sene mürur etmedikçe yeniden intihab olunamayıb fakat reislerin tekrar intihabı caiz olacakdır vefevvel beevvel reislerin ve badehu azanın bir defada intihabı icra olunarak hitamında cemiyetin reisi evveli kendisinin ve reis sani ile azayi sairenin intihabını batakrir ahkâmı adliye nezaretine iş’ar eyliyecekdir.

Madde 34

Reis ve aza intihabında esas ittihaz olunmak üzere davavekillerine dair ahkâmı adliyede mahfuz cetvelin sureti musaddakası cemiyete verileceği gibi ileride işbu cedvele kayid veyahud kayidleri terkin olunan davavekillerinin isimleri dahicemiyete tebliğ kılınacakdır.

Madde 35

Heyeti cemiyetin efradı intihab olundukdan sonra kendileri içlerinden birisini kâtib ve sandık emini olmak üzere ekseriyeti ara ile tayin edeceklerdir.

Madde 36

Cemiyeti daimede reisden maada öç aza bulunmadıkça müzakereye şuru olunmıyacak ve tesavii ara vukuunda reisin bulunduğu taraf ağleb addolunacakdır.

Madde 37

Cemiyetin vezaifi evvelâ divanı ahkâmı adliye nezareti cililesinden davavekillerinin muamelâtı hakkında ittihaz olunacak kararların tebliği saniyen vekiller namına lâzımgelen mevaddm nezareti müşarünileyhaya bamazmata ifadesi salisen davavekillerine mahsus nizamatın tamamii icrası rabian davavekilleri beyninde sınıf ve sıfatlarına dair tahaddüs eden münaziatın sulhen tesviyesi ve mümkün olamadığı takdirde netayicinin beyanı hamisen davavekillerinin ücret ve masarifi hakkında olan tarifeden dolayı müşkülât ve ihtilâfati zuhurunda izahat itası sadisen fukaradan olan esbabı deavinin cemiyete müracaatlarında meccanen tedkiki davalarile lâzımgelen muamelâtı kanuniyenin teshil ve iraesi ve sureti aharı ile muaveneti lâzımenin icrası sabian dava vekâleti silkine dahil olmak istiyenlerin beşinci maddede gösterildiği üzere tecdidi kayıdları için beher sene divan ahkâm adliye nezaretine bir defter itası hususlarından ibaretdir.

Madde 38 

Deavi esbabından fakirülhal olanların teshil ve tedkiki masalihi cemiyet marifetile vekillerin münasiblerinden mürekkeb bir heyete havale olunacakdır.

Madde 39

Hilafı nizam hareket eden davavekilleri haklarında cemiyetin ittihaz edeceği muamelât evvelâ ihtarı vazife etmek saniyen tazir ve itaba yalnız karar verilmek salisen müstahakı tazir olan vekil cemiyetin huzurunda reisi cemiyet marifetile tekdir olunmak rabian cemiyetin mahalli mahsusuna kabulden mahrum edilmek hususlarından ibaret bulunacakdır.

Madde 40

Bir davavekili hakkında cemiyetçe vukubulan şikâyatın ehemmiyeti olubda icrayi vekâlet mezuniyetinin kendisinden ref’ini müstevcib olacağı cemiyetçe müşahede olunur ise esbab ve keyfiyatını ve refi mezuniyetin müddetini havi bir mazbata yapılarak divanı ahkâmı adliye nezareti celilesinr irsal olunacakdır.

Mevaddı muvakkate

İşbu nizamnamenin neşir ve ilânından mukaddem dava vekâleti edenler ve hukuk mektebi talebesinin müddeti tahsiliyesi hitamından evvel dava vekâletine salik olanlar divanı ahkâmı adliye nezareti dairesinde bulunan komisyona bilmüracaa imtihan olunmadıkça ruhsatname istihsaline kesbi istihkak edemezler. İmtihan edilecek davavekillerinin mutlaka türkce okuyub yazmağa ve türkce kitabeti yoksa diğer bir lisanda meramını kaleme almağa muktedir olması meşrut olub imtihan dahi kavanini adliyei devleti âliyeden ve usulü muhakemeden icra kılınacakdır.

İmtihan için komisyona müracaat edecek olanlar işbu nizamnamenin üçüncü ve beşinci maddeleri mucibince isimlerini kayd ve ruhsatname aldıktan sonra kayıdlarını her sene tecdid etdirmeğe ve kablelimtihan ikinci maddede tasrih olunan ahvalden beraatlarını mübeyyîn devletçe muteber bir şehadetname ibraz etmeğe mecbur olacaklardır.

İmtihanları icra olunanlar meratibi ehliyetlerine göre üç sınıf itibar olunarak sınıfı evvele kaydolunanların ruhsatnamelerinden bir defalık olarak beşer ve sınıfı sani ruhsatnamelerinden dörder ve sınıfı salis ruhsatnamelerinden üçer aded Osmanlı altını resim istihsal olunacak ve tecdidi kayıd için beşinci madde mucibince yalnız varaka baha alınacakdır.

Birinci sınıf dava vekilleri bilâ istisna mehakimi nizamiyenin her derecesinde yani bidayet ve istinaf mahkemelerile temyiz hukuk mahkemesinde ve ikinci ve üçüncü sınıf davavekilleri bidayet ve istinaf mahkemelerinde icrayı vekâlet edeceklerdir. Fakat Üçüncü veya ikinci sınıfa dahil olubda aradan bir sene mürurundan sonra; mafevkindeki sınıfa nakil muradında bulunanlar komisyona bilmüracaa yeniden imtihan olacaklardır.

Cemiyeti daimenin reislerile iki azası birinci ve diğer iki azası dahi ikinci ve üçüncü sınıf davavekillerinden alınacakdır.

Bidayet mahkemelerinin birinde riyaset ve istinaf mahkemelerinde azalık memuriyetile bir sene istihdam olunubda istifa veya infisali vukuundan sonra dava vekâletinde bulunmak istiyenler imtihandan muaf tutularak birinci sınıfa kaydolunacaklardır.

Mektebi Hukukdan birinci defa olarak bilimtihan ruus ile talebe çıkdığı tarihden sonra komisyonda imtihan icrasını terk ile dava vekâleti silkine duhul mutlaka mektebi mezkûre devama veyahud mektebin tedrisatına muvafık suretle mekteb nezdinde bilimtihan isbatı malûmata mevkuf tutulacakdır.

Hateme

İşbu nizamnamenin ahkâmı yalnız Dersaadetde Divanı Ahkâmı Adliye nezareti celilesine merbut mehakimi nizamiyede icrayı vekâlet edecek olanlara mahsustur ve faslı salisde gösterilen cemiyeti daimenin evkat ve mahalli ictimaile masarifi muktaziyenin tesviyesi için dava vekâleti sınıfına dahil olanların verecekleri iane vesair bu gibi sermayenin sureti idaresini şamil cemiyet marifetile bir kararname lâyihası kaleme alınarak licelittedkik Divanı Ahkâmı Adliye nezareti celilesine ita kılınacakdır.

Ruhsatnameli dava vekillerinin esbabı deaviden alacakları ücretlerin tarifesidir.

Bidayet mahkemelerinde rü’yet olunan deaviye müteallik ücretlerin derecatı Birinci kısım bir dava sahibinin müddeası hakkında vukubulacak müracaati üzerine ruhsatnameli vekil tarafından verilecek reyname için elli kuruş.

İkinci kısım asıl davayı havi bidayet mahkemesine resen ve cevaben verilecek istidaname ile huzuru mahkemede dermeyan olunacak ifadat ve itirazatı şamil tanzim edilecek lâyihalar için yüz elli kelimeyi tecavüz etmediği halde otuz kuruş ve yüz elli kelimeyi tecavüz eylediği takdirde fazlası için her yüz kelimede beş kuruş.

Üçüncü kısım mezkûr neviden olarak mahkemeye veyahud jüj komiser gibi mahkeme canibinden tayin olunan memurlara verilecek istidaname ve protesto ve hacizname ve vekâletname gibi evrak ve senedatın tanzimi için yirmi kuruş.

Dördüncü kısım ilâmat hakkında itirazı alelhüküm istidanamesi tahriri için yirmi beş kuruş.

Beşinci kısım sureti kat’iyede bidayeten rü’yet olunacak deaviden dolayi her muhakeme için otuz ve kabili istinaf olmak üzere faslolunacak deavinin kezalik her muhakemesi için elli kuruş ücret ita
kılıcakdır.

Altıncı kısım haciz gibi deavii müstacele ile müzekkere üzerine vukubulan her muhakemede ve gıyaben hükmolunan davalarda beşinci kısımda tahdid edilen ücretin nısfı verilecekdir.

Yedinci kısım celb veya ihzar puslası irsal etdirmek ve nizamen lâzım gelen kefaletnameyi veya kablelmuhakeme verilmesi iktiza eden cezayinakdiyi teslim etmek misillû mahkemeye gelen davavekiline on beş kuruş ita edilecekdir.

Sekizinci kısım keşfiyat ve tahkikat icrası ve istintak ve şuhud istimaı ve emval ve eşyanın sebti defter olunması ve bir ilâmın icrayi hükmü gibi muamelâtda bizzat hazır olacak davavekiilerine her iki saat için yirmi kuruş ücret verilecekdir. Fakat mahkeme huzurunda vukubulacak muhakeme ücreti beşinci kısım mucibince başkaca tesviye olunmak lâzımgelir.

Dokuzuncu kısım davavekillerinin indeiicab verecekleri evrak ve senedat suretleri için ikinci kısımda gösterilen rüsumun sülüsü verilecekdir.

Mehakimi istinafiye ile mahkemei temyizde rü’yet olunan deaviye müteferri ücretlerin mikdarı

Onuncu kısım istinaf ve temyiz ve iadei muhakeme istidalarile istinaf ve temyize dair resen ve cevaben tanzim olunacak lâyihalar için yüz elli kelimeyi tecavüz etmediği halde elli kuruş verilerek yüz elli kelimeyi tecavüz eylediği takdirde fazlası için her yüz kelimede on kuruş ilâve olunacakdır.

On birinci kısım istinaf ve temyiz mahkemesinde vukubulacak her muhakeme için altmış kuruş ita kılınıb fakat verilen hüküm ise ücreti mezkûrenin yalnız sülüsam verilecekdir.

On ikinci kısım istinaf mahkemelerile mahkemei temyize müteallik davalardan dolayı itirazı alelhüküm istidanamesini tanzim eden ve celb ve ihzar muamelâtını icra etdiren vekillere bidayet mahkemelerinde bu muamelâtı icra için beşinci ve yedinci kısımlarda tahdid olunan mikdara göre ücret ita kılınacakdır.

Fıkrai mahsusa

İşbu tarifenin hükmü muvakkat olub icabı halde tadil ve tebdili caiz olacakdır.

18 Şevval 1292, 3 Teşrinisani 1291

(Not: Biz 3 değil 5 Teşrinisanı 1291 olarak hesapladık)

[1] Düstur, tertip: I, cilt: 3, sah: 168

Not: 3 Nisan 1340 tarihli muhamat (Avukatlar) kanununa muhalif olan ahkamı mezkûr kanunun 15. maddesinde muharrerdir, C Sicilli Kavanin. cilt: 1, sah: 493)

3 Eylül 1325 tarihli davavekillerl hakkındaki kanunu muvakkati; (Düstur, tertib : II, cilt: 1, sah: 761) 3 Nisan 134O tarihli avukatlık kanununun dava vekâleti edebileceklerine müteallik ahkamda zımnen mülga ve işbu 1292 tarihli nizamnamenin 4. maddesine müzeyyel 2 Nisan 1335 tarihli mevaddı nizamiye (Düstur, tertip: II. cilt: 11, sah: 185} ise; davavekilleri cemiyetlerile mehakimi Istinafiyenin ilgası dolayısile bilfiil metrukdur.

Kirletilen Hukuk

0
Kirletilen Hukuk

Profesör Doktor Aydın Aybay tarafından kaleme alınan makale 28 Ağustos 2008’de Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmıştır. 

Hukuk mesleği ve hukukçuluk hınçlarla, hırçınlıklarla ve cehaletle kirletilmemesi gereken bir temiz alan olmalıdır. Bu nedenle, birkaç kendini ve haddini bilmez, şan-şöhret uğruna siyasetçilerin maşası olmayı kabul eden ruh hastası kişilerin hukuku kirletmelerini en kısa sürede mutlaka önlemek gerekir.

Çeşitli derece öğretim kurumlarında görev yapan “hoca”ların, sınıflarında ders gören öğrencileri hakkında türlü yönlerden değerlendirmeler yapmaları doğal bir olgudur. Hoca, her şeyden önce o kurumda uygulanmakta olan sınav sistemine göre, öğrencilerin bilgi düzeyini sınayarak, onlar hakkında bir “kanaat notu” vermek zorundadır. Bu, kuşkusuz öğrencinin “bilgi edinme” ve “bilgiyi kullanma” yeteneğinin ölçülmesinin ürünü bir “nottur”. Ama, uzun meslek yaşamında işini seven ve bir pedagog gibi ciddiyetle yapan bir hocanın değerlendirmeleri bununla sınırlı kalmaz. Bu öğretmen tipi, görevini yaparken, öğrencilerin öğrenimle ilgili sorunları yanında, ister istemez, onların kimlik ve kişiliklerinin oluşması ile ilgili birçok “özel” ve hatta bazen “mahrem” bilgiye de ulaşır. Bu bilgi, öğrencinin, ekonomik durumu, aile yaşamı, hatta (yaşına göre) gönül ilişkilerine kadar geniş bir alanı kapsayabilir. Önemli olan şudur: Öğrencisini öğrenim süresi boyunca böylece izleyen ve değerlendiren hoca’nın edindiği kanaat, onun (öğrencinin) öğrenim sonrası yaşamı hakkında da önemli ipuçları verir. Onun, okul sonrası iş ve meslek yaşamı ile ilgili herhangi bir nedenle bir değer yargısı verilmesi söz konusu oldukça bu kanaat önemlidir.

Örneğin, öğrenci öğrenimini tamamladıktan sonraki meslek yaşamında her nasılsa “başarılı” sayılacak belli bir konuma ulaşmış ise, onun eski hocalarının hakkındaki değerlendirme ve kanaatlerini öğrenmek ilginç olur. Çünkü, bulunduğu mevki ile bağdaşmayan davranışları tespit edilen eski öğrencisinin “ne mal olduğunu” veya “olacağını” en iyi, onu yakından izlemiş olan öğretmen bilir. Örneğin, yaptığı usulsüz iş ve işlemler nedeniyle kamuoyunda “dile düşmüş” yüksek mevki sahibi birinin, geçmişi kurcalanırken, okul yıllarında nasıl biri olduğunu mutlaka hocalarına sormak gerekir.

Bu konuyla ilgili olarak, ortaöğretimden sonra, hukuk öğrenimi görmek için İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolan öğrencilerle ilgili birkaç kişisel tespitimi açıklamak istiyorum. (Bunlar 1950-1960 ve hemen sonraki yıllara ait saptamalardır): Kaydolan öğrenciler fakültenin birinci sınıf amfisinde dersleri izlemeye başlamalarının hemen ardından (birkaç hafta içinde) fiilen iki kola ayrılırlar: “Büyük Kentliler ve Taşralılar”.

Bu ayrım, kimi istisnalarla, sonraki yıllarda da sürer gider. Bu, bölünme, arkadaşlık ilişkileri ve yakın dostluklar kurulmasındaki süreçleri de belirler. Bu temel ayrımın yanı sıra, daha çok taşralılar cenahında yer alan bazı alt ayrımlar da vardır. Bunların en önemlisi “anti sosyaller” denilebileceklerin yer aldığı ayrımdır. Bunlar, diğer sınıfdaşları ile sosyal ilişkiler kurmakta zorlanan, içine kapanık, mutsuz görünüşlü gençlerdir. Bu nedenlerle, aslında çevrelerinin kusuru olmamasına karşın, kendilerini sınıftaki topluluklardan “dışlanmış”, “izole olmuş” gibi görürler. Bu duygu ve anlayış, onları gitgide daha da yalnız ve gergin yapar. Bu tür dertleri olmayan sınıfdaşlarına karşı bu yüzden gizli gizli “kıskançlık” ve “husumet” duyarlar. Üstelik, bu yapıları nedeniyle, başarılı bir öğrenci grafiği de çizemezler; sınavlarda orta derecenin üstünde not almaları çok nadir bir olaydır. Sonunda, bu antisosyal takım, düşe kalka, ama topluma karşı içlerine işlemiş hınç, husumet ve kıskançlık duygularıyla fakülteden mezun olurlar.

Hedef adalet hizmeti

Hukuk fakültesini bitiren mezunların çoğunun meslek hedefi adalet hizmetidir. Hemen her ülkede durum böyledir. İstisnalar bir yana bırakılırsa, hukuk diploması alanların hepsi yargıç, savcı, avukat veya noter olmak ister. İşte bizim, öğrencilik yaşamındaki “izole” haliyle mezuniyet mertebesine erişen antisosyal gencimizin de hedefi budur. Çevresine karşı üzerinden atamadığı husumet, kıskançlık duygularıyla hemhal olarak, özellikle yargıçlık, savcılık gibi kendisine güç verecek meslek alanına talip olur ve girer. Bu onun için tam bir “tatmin” aracı olurken çevre için patlamaya hazır bir tehlikeli seçenektir. Şimdi artık o, bu aşamada, kendisine “sen” değil “siz” diye hitap edilen bir kişidir. Burada artık, yılların birikimi olan hınç ve husumetin zorlaması sonucunda, bir çeşit “yükselme” (sublimasyon=aşağılık duygusundan kurtulma) çabası ile, bu kez o, herkese “sen” diye hitap etmeye başlar ve vaktiyle yaşadığı ezikliğin öcünü alırcasına görevini yaparken, saygın ve kellifelli kişilere böyle hitap etmenin vazgeçilmez keyfini sürer. Bunlar, aslında, topluma karşı masum sayılabilecek “intikam” davranışlarıdır. Ama daha tehlikeli olan, bu antisosyallerin daha yüksek düzeydeki konumlara geçmeleridir. Örneğin bunlar, siyasal bir tahrikle açılmış bir davada, evvelce huzurlarına kabul edilmek için hiçbir şansları bulunmayan ünlü bir yazarı, bir işadamını, bir generali sorgulamakla görevlendirilmiş olabilirler. Bu olgu, onların birikmiş hınç ve husumetlerini tatmin için rüyalarında bile göremeyecekleri bir fırsattır.

Çoğunun ne doğru dürüst bir kültür birikimi, ne de kendi meslek alanlarında dişe dokunur bir yaratıcılıkları olmadığı halde, çoklukla maşa olarak kullanıldıklarını da bile bile, hemen bu “zevkli” işe koyulurlar. Bu takımın çoğunun yabancı bir kültür diline aşinalığı yoktur. Yabancı/yerli kültür dünyası ile temasları da olmamıştır.

Sevgili Hocam merhum Prof. R.Sarıca’nın deyişi ile yaşamında “Ünlü bir ressamın tablosuna içi titreyerek bakmamıştır; heykel deyince de İstanbul Üniversitesi binasının önündeki anıt aklına gelir!” Kafka’yı belki de Çek milli futbol takımının kalecisi İbsen’i de bir ihtimal İsveç’in milli güreşçisi zanneder.

Bu anlattıklarımın hayal ürünü veya abartılı olduğunu söyleyecek meslektaşlarıma diyeceğim şudur: Çevrelerine derinlemesine baksınlar; hemen yanı başlarındaki çalışma arkadaşlarını “alıcı gözüyle” gözlemlesinler; geçmişi, öğrencilik günlerini, o günlerin yaşantısını ve ilişkilerini anımsasınlar, anlattıklarımı somutlayan bir sürü örnek saptayacaklardır. Ülkemizin adli yaşamının “talihsizliği” de işte buradadır. Hukuk mesleği ve hukukçuluk yukarıda sözünü ettiğim hınçlarla, hırçınlıklarla ve cehaletle kirletilmemesi gereken bir temiz alan olmalıdır. Bu nedenle, birkaç kendini ve haddini bilmez, şan-şöhret uğruna siyasetçilerin maşası olmayı kabul eden ruh hastası kişilerin hukuku kirletmelerini en kısa sürede mutlaka önlemek gerekir.

Tunalı Hilmi – Türkiye Anayasası Taslağı – 1902

0
Tunalı Hilmi Bey

Tunalı Hilmi – Türkiye Anayasası Taslağı – 1902

Tunalı Hilmi Bey’in 1902 yılında “Türkiye’de Halk Hâkimiyetinin Düzenlenmesi Hakkında Bir Proje (Hilmy Tounali, Un Projet D’Organiation Souverainet é du Peuple ex Turquie-Accompagné D’une Charte, Eggimann, 1902) başlığıyla yayımlanan çalışmasında yer alan Anayasa taslağı; Sacit Somel tarafından çevrilmiş ve Tarih ve Toplum Dergisi‘nin 1984 yılı Mart ayı sayısında yayımlanmıştır.

Anayasa taslağı Doç. Dr. Tolga Şirin tarafından, Anayasa Hukuku derslerinde kullanmak üzere çevrimiçi ortama aktarılmış ve hukuk camiasının dikkatine sunulmuştur.

Tunalı Hilmi Bey tarafından önerilen Anayasa taslağı toplam 55 maddeden oluşmaktadır. Bir Anayasa olarak kabul görmemiş, meclis tarafından onaylanmamış ancak Anayasa Hukuku tarihinde önemli bir metin olarak yer almıştır. Dönemin koşulları itibari ile Padişah onayı ve Saltanat Sistemi üzerinden kurgulanmış, monarşi esası üzerine yazılmıştır.

Cumhuriyet Devrimlerine öncülük eden birçok yasa teklifi vererek kadınların seçme ve seçilme hakkının, işçi ve köylü haklarının ve diğer sosyal hakların yasalaşması için çalışan eski kaymakam ve parlamenter Tunalı Hilmi Bey, 28 Ağustos 1871’de Bulgaristan’da doğdu. II: Abdülhamit döneminde uzun süre sürgünde kaldı. İttihat ve Terakki Cemiyetinin Cenevre şubesini kurdu ve Osmanlı İhtilal Fırkasını kurdu. Yaşamı boyunca Öz Türkçe’yi savundu. (Ölümü: 26 Temmuz 1928)

ANAYASA

Madde 1

Türkiye birleşmiş, bağımsız ve tek bir hükûmete tabi bir ülkedir.

Madde 2

Hükûmet, halkın egemenliği altında, meşruti, monarşik bir idaredir.

Madde 3

Halifelik, Padişahlığa bağlıdır ve hanedanın büyük oğluna geçer.

Madde 4

Vekiller, işleri yasalara göre yürütürler ve Ahali Meclisi ile senatoya karşı sorumludurlar.

Madde 5

Vekillerin başı Sadrazamdır. Sadrazam, padişahın onayı ile vekilleri seçer ve Vekiller Heyeti (Conseil des Ministres) kararı olmadan onları azledemez.

Madde 6

Bir vekilin azledilmesi hâlinde azil nedeni yayınlanır ve kendisi de Divanın huzuruna çıkarılır.

Madde 7

Vekiller Sadrazamın izni olmadan Saray ya da Padişah nezdinde girişimde bulunamazlar.

Madde 8

Sadrazamın imzasını taşımayan iradeler geçersizdir.

Madde 9

Yasalara aykırı bir iradeye karşı gelinebilir. Böyle bir iradeyi imzalayan Sadrazam da cezalandırılabilir.

Madde 10

Yasalar ile ulus özdeştir. Ulusa göre yasalar ancak Ahali Meclisi ve Senato tarafından yapılır ve kabul edilir.

Madde 11

Ahali Meclisi ve Senato tarafından düzeltilmeyen eski yasalar yürürlükten kalkar.

Madde 12

Ahali Meclisinin ve Senatonun kaynağı ulustur. Fakat beş kademe halinde birbirinden doğan meclislerden vürut etmiş gibi görünür. Bu meclislerden her biri köy, nahiye, kaza, sancak ve vilâyet merkezine toplanır. Bunların başında Vilâyetliler Meclisi gelir. Her meclisin bir de cemiyeti ve ara hâkimi vardır. İlk temsilciler halk tarafından atanır.

İstanbul’da bir Devlet Meclisi vardır. Ahali Meclisinin ve Senatonun üyeleri ile belli başlı hükûmet dairelerinin temsilcilerinden oluşan bu Meclis, hesapları teftiş eder ve her yıl, Ahali meclisinin ve Senatonun da düzenlemesinden geçirerek devletin bütçesini yayınlar.

Madde 13

Oy hakkı evrenseldir. Ücret veya vergiye tâbi veya bağlı değildir.

Madde 14

Vilâyetler, temel yasalara ve bunlara ilâveten kendi meclislerince alınıp, Ahali meclisinin ve Senatonun düzenlemesinden geçen kararlara göre idare edilir. Polisler, görev yaptıkları yerin içinden seçilir.

Madde 15

Vilâyetlerin temel yasaları birbirinden farklılık gösteremez.

Madde 16

Türkiye’de bütün bölgeler ve bütün Türkiyeliler kanun önünde eşittir.

Madde 17

Her Türkiyeli Osmanlıdır.

Madde 18

Her Osmanlı, askerlik görevini yapmakla yükümlüdür. (İstanbullular ve Osmanlı Hanedanının çocukları da aynı yüküm altındadır.)

Madde 19

Askerlik görevi 2 yıldır.

Her askerî merkezde, acemi eratı yetiştirmek için bir kışla mektebi vardır.

Madde 20

Çalışan, gelir sahibi olan, memur, subay, hoca ve papaz her Osmanlı gerlirleri üzerinden müterakkî bir vergiye tabidir.

Madde 21

Padişaha, hanedan ailesine ve vakıflara ait bütün taşınmaz mallar ile bunlara bağlı mülkler, halkın tâbi tutulduğu tarife üzerinden vergi ve aşâra tâbidir.

Madde 22

1877 yılından beri Padişah namına halktan ve devletten gasp edilmiş olan araziler, çiftlikler ve taşınmaz mallar bilirkişiye incelettirilerek, faizleri ile birlikte sahiplerine iade edilir.

Madde 23

1877 yılından beri verilen imtiyazlar arasında, devlete doğrudan ya da dolaylı hiçbir çıkar sağlamayanlar hükümsüz addedilecektir.

Madde 24

Herhangi bir bölgede vergilerin tahsiline yüksek vergi mükelleflerinden başlanır.

Madde 25

Hiçbir Osmanlıdan, yasalarda yazılı olmayan bir vergi istenemez.

Madde 26

Hiçbir Osmanlı, mahkeme kararı olmadan, irade ile bile, hapse atılamaz ve sürülemez.

Madde 27

1877 yılından beri cezaevlerinde bulunan veya sürülmüş olan siyasî mahkûmlar için genel bir af çıkarılmıştır.

Madde 28

Gerek basın gerek bütün Osmanlılar, düşüncelerini açıklamakta, yazmakta toplantılar yapmakta, dernekler ve sendikalar kurmakta, grev yapmakta serbesttir. Bir kimse ancak mahkeme tarafından suçlanabilir.

Madde 29

Her bölgede işçiler ile işverenler arasındaki anlaşmazlıkları karara bağlamak üzere bir İş Mahkemesi bulunur. İş mahkemeleri bütün meslek bölümlerinde işçiler ve işverenler tarafından seçilen hâkimlerden oluşur.

İş günü 8 saattir. Kaza sigortası primleri işveren tarafından ödenir.

Madde 30

Gizli mahkeme yoktur ve kurulamaz. Her iddianame alenîdir.

Madde 31

Osmanlıların ikametgâhlarına, mektuplarına, din, vicdan ve eğitim hürriyetlerine dokunulamaz. Keza, mensup olduğu ırk dolayısıyla hiçbir Osmanlı baskı ve sınırlamaya tabi tutulamaz.

Madde 32

Hükûmetin denetimi altında okullar serbesttir. (Arnavutlar ve Kürtler de kendi dillerinde okullar açabilirler – Askerî orta okullar Eğitim Bakanlığının idaresine bağlı sivil okullar haline getirilir.)

Madde 33

Devletin dili Türkçedir.

Madde 34

Mahkemelerde ve devletin orta okullarında, o bölgede çoğunluk olan topluluğun dili de, Türkçe ile birlikte kullanılabilir.

Madde 35

Keza yasalar o bölgedeki çoğunluğun dilinde de yayınlanır.

Madde 36

Her Osmanlı, çocuklarını 13 yaşına kadar okula göndermekle yükümlüdür. Aksi hâlde para ezasına çarptırılır. İlk okullarda elle yapılan iş kursları vardır. Bu kurslar zorunludur.

Madde 37

Okullar ve ilk okul gereçleri parasızdır.

Madde 38

Her şehrin ana mahallelerinde çocukların oynayıp, okumayı öğrenmeye başladıkları ana okullar açılır.

Madde 39

Hükûmet, her vilâyet merkezinde ve diğer büyük şehirlerde bir yıllık bir eğitim ve terbiye okulu (L’École d’éducation) açar. Genel ve bağımsız olan bu okulların yanında da pedagojik tecrübe sağlayan bir eğitim ve terbiye evi bulunur.

Madde 40

Hükûmet, bir yıl pedagoji eğitimi görmek ve özellikle ilkokulları incelemek üzere Avrupa’ya hemen 500 öğrenci göndermeyi üstlenir. Dönüşlerinde hükûmet bunları genel eğitimin başında veya her tarafı dolaşan konferansçılar olarak kullanacaktır.

Madde 41

Her bölgede bir gece okulu olacaktır. Bu okullarda gerek erkekler gerek kadınlar için konferanslar verilecektir.

Madde 42

Kadın erkeğe eşittir ve özgürdür.[2]

Madde 43

Türkiye’de soylu sınıf diye tanınan bir sınıf ne eskiden olmuştur ne de şimdi vardır.[3]

Madde 44

Paşalıktan başka hiçbir sivil rütbe yoktur.

Madde 45

Sivil ve askerî memurlarla din adamlarının, keza Vergi arşivleri müsahdemin emeklilik işleri Maliye Nezaretine,

Ormanlar, madenler, ziraat, posta ve telgraf ve gümrük daireleri mensupları ile Düyun-u Umumiye memurlarının emeklilik işleri Ticaret Nafia Nezaretine,

Tophane Müşirliği ile Bahriye mensuplarının emeklilik işleri Harbiye Nezaretine, Zaptiye Nezareti mensupları ile şehir emanetine bağlı bazı büroların mensuplarının emeklilik işleri Dahiliye Nezaretine,

Şehir Emanetinin belediye hizmetleri ile ilgili merkez işleri ile Fetva Emaneti mensuplarının, Evkaf daireleri hıfzıssıhha teşkilâtı memurlarının emeklilik işlemleri Maarif Nezaretine bağlanmıştır. Bunlardan her birisi sadece bir Nâzıra bağlanmış olup, Divan-ı Muhasebat da kaldırılmış, onun yerine Devlet Meclisi almıştır.

Madde 46

Sadrazamın aylığı 150,000, Şehyülislâmın ve Nâzırların 125,000 Valilerin derecelerine göre, 100, 85, veya 75,000 kuruştur. Diğer memurlara lüzumlu derecede dolgun maaş verilir. Mareşallerin ve subayların maaşları da yukarıdaki esasa kıyasla saptanır.

Madde 47

Eğitim bütçesinin giderler kısmı diğerlerinden daha kabarıktır ve bütçenin büyük bir kısmı ilk eğitme ayrılmıştır.

Dilimizin yazılışının saptanması için derhal bir Yazı cemiyeti kurulacaktır. Hükûmet en pratik öneriyi getirene 1.000 Liralık bir ödül verilecektir.

Madde 48

Padişah olabilmek için ilk şart, anayasayı kabul ve ona riayet etmektir. Tahta sırası gelen, daha doğrusu Anayasayı kabul ve imza eden getirilir ve tahta çıkışı tanınır.

Madde 49

Tahta Çıkış Meclisi (Biat Meclisi), Hükûmetle hiçbir ilişkisi olmayıp sadece emekli maaşı alan, örneğin; Ulemâ, Patriklik, Egsarhlık ve Hahamlık Meclisleri üyeleri ve eski sivil, askerî ve dinî yüksek memurlar gibi kimselerden oluşur. Bunlar: 1) aralarında şüpheli gördüklerini çıkarabilmek için bir oylama yaparlar. Üçte bir aleyhte oy alan çekilir. 2) Anılan meclisin henüz üyesi olmayıp da üyeliğine lâyık görülenlerin kabulü için ikinci bir oylama daha yapılır ve oylardan beşte birini alan meclise kabul edilir. Bunlardan sonra üyeler, Ahali Meclisi ve Senato üyeleri İstanbul’a gelip de bir anayasa kabul edinceye kadar yürürlükte kalmak üzere Mithat Paşa Anayasasını kabul ederler. Üyeler hem geçici anayasaya saygı göstereceklerine hem de halka sadık kalacaklarına yemin ederler. Nihayet, Padişahın tahta çıkması ile birlikte keyfî idarenin sona erdiğini imzaları ile resmen ilân ederler.

Madde 50

Tahta Çıkış Meclisi, Ahali Meclisinin ve Senatonun açılışına kadar devam eder. /Teklif ettiğimiz esaslar kabul edildiği takdirde bu meclislerin açılması 8 aydan evvel mümkün olmayacaktır.) Tahta Çıkış Meclisi halkın desteğini daima izhar ve beyan edecek ve önemli işleri yürütecektir. Her şeyden evvel nâzırları seçecek ve Padişahın onaması ile Valilerin, mutasarrıfların, mareşallerin ve ordunun generallerinin yerlerine yenilerini atayabilecektir. Tahta Çıkış Meclisi bütün diğer memurlardan bağımsız ve hür olacaktır.

Bu meclisin ilk görevlerinden birisi bir seçim sistemi kabul etmek ve bunu, iki ay içinde seçimlere gidilmesi talimatı ile birlikte Vilâyetlere bildirmektir.

Meclisin üçe ikisi Müslüman olacaktır.

Madde 51

Her vilâyet merkezinde bir Tahta Çıkış Meclisi şubesi kurulur. Bunlar Vilâyetliler Meclislerinin açılmasıyla dağılırlar.

Madde 52

(Keyfî bir rejime son vermek ve onun yerine daha insancıl ve anayasal [meşrutî] bir rejim kurmak yahut halkı buna hazırlamak için cemiyet ve derneklerle işe girişmek lâzımdır.) Cemiyet ([İttihat ve Terakki] bütün bölgelerde, kendi iç meselelerinde bağımsız hareket yetkisine sahip gizli şubeler kuracaktır. Fakat bu şubeler cemiyetin tümü tarafından karara bağlanan konularda kendi kendine hareket edemeyecektir. Cemiyetin Türkiye dışında sadece bir tek merkezi ve bir tek şubesi vardır ve birden fazla olamayacaktır.

Madde 53

Cemiyet merkezi, broşürler, tebliğler ve bir tek de gazete yayınlayacaktır. Yayınlarına devrimci bir ifade hâkim olacak, süslü ve klâsik lisanı değil, bütün diğer dilleri kullanacaktır. Tenkitleri sadece halkın yanlış fikirlerine yönelecek, hatta hükûmetin kusurlarının bile (bunlar, bütün dünyaya teşhir edildikten sonra) üzerinde durulmayacaktır. Yayınlarını, İstanbul’dan ve diğer şehirlerden ziyade köylerin içinde ve özellikle de erat arasında dağıtacaktır.

Madde 54

(Bu kadar zâlim bir idare varken) Cemiyet [İttihat ve Terakki] isteklerini ancak devrim yolu ile gerçekleştirebilir. Evvelâ kişisel olarak, fakat daima vicdanlı bir devrimle.

Madde 55

Cemiyet [İttihat ve Terakki], kendisi için büyük devletlerden, bunların Türkiye’deki Büyükelçilerinden ve konsoloslarından yardım isteyebilir. Onların desteği kazanmak için elinden gelen her şeyi yapabilir.

[1]Aynı sözcük, Türkçede aynı anlamı taşır (şart).

[2]Bir Türk atasözü “Erkek aslan aslandır da, dişi aslan aslan değil midir?” demektedir.

[3]Bütün Osmanlı prenslerine Şehzade, yani Padişahın oğlu denilmekte ve buna sadece, diğer vatandaşlara olduğu gibi, Efendi unvanı ilâve edilmektedir. Bugün de padişahlık tahtına varis prenslere Bey demeyip , Reşad Efendi dediğimiz gibi…

Savaş ve Barış Hukuku

0
Savaş ve Barış Hukuku

Savaş ve Barış Hukuku (De iure belli ac pacis(, Hugo Grotius‘un (10 Nisan 1583 – 28 Ağustos 1645) uluslararası hukukta temel bir eser olarak kabul edilen savaşın hukuki statüsü üzerine yazdığı 1625 tarihli bir kitaptır.

Hukukçu, avukat, yargıç, akademisyen, devlet adamı ve diplomat olarak görevler yapan Grotius, aynı zamanda hukuk felsefesi ve uluslararası hukuk alanındaki eserleri ile bilinmektedir. De Jure Belli Ac Pacis, Grorius’un en ünlü eseridir. Savaş, onun için “necessary evil” yani zorunlu kötülüktür. 

Uluslararası Hukuk alanında yürürlükte olan “denizlerin serbestisi” ilkesi de onun doğal hukuk felsefesinin insanlığa armağanlarındandır. 

Eserin Tanıtım Bülteni 

“Uluslararası hukukun büyük kurucularından Hollandalı ünlü hukukçu Hugo Grotius (1583-1645), Savaş ve Barış Hukuku başlığını taşıyan üç ciltlik yapıtını 1625’de Latince olarak yayımlamıştır. Kısa bir süre içinde kitabın yeni baskıları, sonra da dünyanın yaygın dillerine çevirileri yapılmıştır.

Grotius’un görüşleri ve düşünceleri yurdumuzda da hukuk felsefesi, kamu hukuku ve uluslararası hukuk alanlarında çalışanlarca gereği gibi ele alınmış, çeşitli açılardan incelenmiştir. şu var ki, bugüne kadar, De lure Belli Ac Pacis’in Türkçe bir çevirisi, tümüyle ya da seçmeler olarak, yayımlanmamıştır.

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Savas-ve-Baris-Hukuku.avifGrotius’un bu ünlü yapıtını dilimize kazandırmayı uzun yıllardır düşünmekteydim. Ancak, bunun için gerekli çalışmanın büyüklüğü, öte yandan da bin sayfayı aşacak bir çevirinin baskı güçlükleri, böyle bir çabayı göze almayı pek kolaylaştırmıyordu. Üstelik, kitabın tümünü dilimize çevirmenin ne ölçüde yerinde olacağı da haklı olarak sorulabilirdi. Çünkü Grotius, geniş bilgi hazinesinden yararlandığı bu kitabında yalnız uluslararası hukuk konularını değil, hukuk felsefesi, özel hukuk, ceza hukuku konularını da ele almaktadır. Klasik yazarlardan, ozanlardan, din bilginlerinden geniş ölçüde aktarmalar yapmakta, eski tarihlerden aldığı sayısız örnek-olayla görüşlerini desteklemektedir.”    Prof. Seha L. Meray 

Yaşamı boyunca hukukun laikleşmesi için çalışmalar yapan ve çağdaş uluslararası hukukun babası olarak kabul edilen Hugo Grotius’un bu önemli eserinden seçme metinleri, devletler hukuku profesörü Seha L. Meray’ın çevirisiyle sunuyoruz. Uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi, hukuk ve felsefe alanlarıyla ilgilenen herkes için temel eser niteliği taşıyan Savaş ve Barış Hukuku’nun yeniden okuyucuyla buluşması önemli bir eksikliği giderecektir.”

Savaş ve Barış Hukuku

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Hugo-Grotius-Heykeli.avif

Doğal hukuk öğretisiyle ün kazanmış olan Hollandalı hukukçu, avukat, yargıç, akademisyen, devlet adamı ve diplomat olarak görevler yapan Hugo Grotius 10 Nisan 1583’te dünyaya geldi. Hukuk felsefesi ve uluslararası hukuk alanındaki eserleri ile bilinmektedir. De Jure Belli Ac Pacis (Savaş ve Barış Hukuku) Grorius’un en ünlü eseridir. Savaş, onun için “necessary evil” yani zorunlu kötülüktür. Hugo Grotius’un ortaya attığı ve bugün de hâlen Uluslararası Hukuk alanında yürürlükte olan en önemli ilke “denizlerin serbestisi” ilkesidir. 28 Ağustos 1645 günü yaşamını yitirdi. Hukuk tarihinde derin bir iz bıraktı. Heykeli dikildi. 

İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine

0

İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine(Discourse on the Origin and Basis of Inequality Among Men, Discours sur l’origine et les fondements de l’inégalité parmi les hommes), J.J. Rousseau tarafından 1754 yılında yazılmış, Türkçe’ye Rasih Nuri İleri ve Hakan Zengin tarafından çevrilerek, Morpa Kültür Yayınları ve Say Yayınları tarafından ayrı ayrı basılmıştır.

Eser, Rousseau’un toplum ve siyaset felsefesinin temel metinlerinden biridir. Toplumların nasıl oluştuğu, eşitsizliğin kaynağı, insanın doğası, toplumsal sınıflar, doğal hukuk anlayışı, özel mülkiyet, eşitsizliğin toplumsal ve siyasi sonuçları gibi konuları temel alan eser Toplum Sözleşmesi’nin de temellerini atmıştır.

J.J. Rousseau, Aydınlanma Çağında yetişmiş olmakla birlikte, uygarlık eleştirisi ve doğaya dönüş önerisiyle romantik akıma öncülük etmiş, monarşiye karşı halkın egemenliğini savunmasıyla Fransız Devrimi’ni körüklemiş Rousseau’nun, Dijon Akademisinin “Eşitlik” temalı tartışması için hazırladığı Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine kitabı; insanlığın altın çağını yerleşik düzene geçmesiyle, toprak ve madenleri işlemesini öğrenmesiyle yitirdiği, “işbölümü” ve “özel mülkiyet”in uygarlaşma sürecini daha başından sakatladığı ve insanlar arasındaki eşitsizliğin temeli olduğu gibi savları yüzünden yayımlandığı yıl (1755) büyük ilgi ve tepkiyle karşılanmıştır.
Bir uygarlık eleştirisi olarak da kabul edilen bu kitap, doğuştan edindiğimiz zekâ ve beden eşitsizliğinin ötesinde, sonradan edindiğimiz eşitsizlikleri de tartışmaya açmıştır.

Kitabın Tanıtım Bülteni

“Cenevre’de saatçi ustası olan babasının yanından ayrılan; mesleksiz, işsiz, parasız ve hiçbir toplumsal statü ile bağlantısı olmayan Jean-Jacques Rousseau, yeni bir çağın oluşumunun öncesinde, çağımızın birçok sorununu yaşayacak ve bunları düşünüp değerlendirmeye çalışacak olan yeni bir insan tipinin ilk örneğidir.

Onun yalnızlığı, 1756 Lizbon Depremi’nde yayımladığı bildirisiyle olayı hâlâ Tanrısal iradeye bağlayan Papa’nın yalanını da; Papa’nın deklerasyonundaki yalanı vurgulayan ama bunu yalnızca jeolojik bir olay olarak sunan Voltaire’in yalanını da fark eden ve yaşanan depremin toplumsal sistemin ürünü olduğunu, yıkımın ve ölümün gelip yoksul mahallelerin başına çöktüğünü gören bir düşünürün yalnızlığıdır. Bu nedenle, günümüzdeki “depremleri”, “çöküntüleri” yalansız dolansız anlamak isteyen herkesin yeniden ve yeniden okuması gereken bir düşünürdür Rousseau. (Tanıtım Bülteninden)”

Martin Luther King: Bir hayalim var

0

Martin Luther King, ABD’deki Sivil Haklar Hareketi öncüsüdür.

“Bir hayalim var’ mottosu ile dünya tarihine yazılan ünlü konuşmasını, 28 Ağustos 1963’te yaptı. İlham verici bir lider olarak büyük bir kalabalığa hitap etti, olağanüstü sahne yarattı, birlik hissi veren bir atmosferi oluşturdu. Konuşmayı, 250 bin kişi ayakta dinledi ve alkışladı, televizyonlardan da milyonlarca insan izledi. Washington DC’deki Lincoln Anıtı’nda yapılan konuşma, tarihin akışını değiştirdi ve gelecek nesillere umut verdi.

Konuşma; özgürlük ve demokrasi temelinde kurulan ABD’de siyah-beyaz ayrımı olmaksızın gerçek özgürlüğe giden yolu açtı. Barışçıl direnişin savunucusu olan King, Amerikan toplumundaki derin ırkçı bölünmeleri ortadan kaldırmayı hedefledi. Bu konuşma, ABD’deki ırk ayrımcılığına karşı verilen mücadelede dönüm noktası olarak kabul edildi.

King, Bağımsızlık Bildirgesi, Özgürlük Bildirgesi ve Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’na özel vurgular yaptı. 1863’te milyonlarca köleyi özgür ilan eden Abraham Linloln‘ün çıkardığı yasanın önemini özellikle vurguladı.

 “Bir Hayalim Var” konuşması, küresel insan hakları hareketlerinin de sembolü haline gelmiştir. Dünya genelinde şiddet karşıtı ve ırkçılık karşıtı görüşleri ile kabul gören Martin Luther King, 1964 yılında Nobel Barış Ödülü‘nü kazanmıştır.

Bir hayalim var / Martin Luther King

Bugün burada sizlerle, özgürlük adına halkımızın tarihine geçecek en büyük mitingde bir arada olmaktan mutluyum.

Bundan yüz yıl önce sembolik olarak gölgesinde durduğumuz muhteşem Amerika Özgürlük Bildirgesi (Emancipation Proclamation) imzalandı. Bu son derece önemli olay, utandıran adaletsizliğin ateşinde dağlanan milyonlarca siyahi köleye umut ışığı olmuştur.

King’in “Bir Hayalim Var” adlı konuşması, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Abraham Lincoln tarafından 22 Eylül 1862 tarihinde ilan edilen Özgürlük Bildirgesi’nden yaklaşık bir yıl sonra yapıldı.

Ülkemiz tarihinde özgürlüklerle ilgili düzenlenmiş olan bu en büyük gösteride, şu anda aranızda bulunmaktan kıvanç duyuyorum.

Bundan bir asır kadar önce, şu an manevi himayesinde bulunduğumuz büyük Amerikalı, Özgürlük Beyannamesi’ni imzalanmıştı. Bu tarihi belge, esaret zinciri altında yaşamış ve adaletsizlik ateşiyle yanıp kavrulmuş milyonlarca zenci için, uzun ve zifiri karanlık esaret gecelerini sona erdirecek bir umut ışığı haline gelmişti. Ancak ne yazık ki, bundan 100 yıl sonra bile, siyahlar hala özgür değil ve hayatlarını ırkçılığın ve ayrımcılığın prangalarına mahkûm olarak, sürünerek geçiriyorlar.

Uçsuz bucaksız zenginlikler okyanusun içinde, fakirlikle kuşatılmış yalnız bir adada yaşıyorlar. Hala kendilerini Amerika toplumundan dışlanmış, kendi toprakları üzerinde sürgün hissediyorlar ve acılar içinde kıvranıyorlar. İşte bu maksatla; bugün, bu utanç verici durumu gözler önüne sermek için burada toplanmış bulunuyoruz.

Bir anlamda bugün, ülke başkentine artık vadesi dolmuş çeklerimizi bozdurmak için geldik. Büyük cumhuriyetimizin yüksek mimarı, İnsan Hakları Beyannamesi’nin ve anayasamızın muhteşem sözlerini imzaladıklarında, aynı zamanda her bir Amerikalı’nın bu mirastan kendine düşen payı alabileceğini de vaat etmekteydiler.

Bu öyle bir vaatti ki, herkesin; evet, siyah olsun beyaz olsun herkesin vazgeçilmez ve devredilemez, özgürce yaşama ve mutlu olma haklarını teminat altına almaktaydı.

Bu gün artık şurası gerçektir ki, Amerika vaat edilen bu haktan, vatandaşlarının renkleri söz konusu olduğunda, vazgeçmiş gibi görünüyor. Bu kutsal yükümlülüğü ifa etmek yerine, zenci vatandaşlara, üzerinde “karşılıksız” yazan sahte çekler veriliyor.

Ancak biz, Adalet Bankası’nın iflas etmiş olduğuna inanmıyoruz.

Bu ülkenin engin fırsatlar hazinesinin iflas etmiş olduğuna inanmak istemiyoruz. Onun için buraya; bu çekin, dilediğimiz anda özgürlüğümüzü ve sosyal güvencemizi geri verecek olan bu çekin, karşılığını almaya geldik.

Ayrıca, bu kutsal mekândan, Amerika’ya, bu işin çok acil olduğunu hatırlatmaya geldik. İşleri ağırdan alma veya uyuşturucu çekmiş kişiler gibi yavaştan hareket etme zamanı değildir. Vakit, demokrasiyle ilgili vaatlerin gerçekleştirme zamanıdır. Ulusumuzu adaletsizlik ve ırkçılık bataklığından, kardeşliğin sağlam zeminine oturtma zamanıdır. Vakit, tanrının tüm evlatları arasında gerçekleştirme zamanıdır.

İçinde bulunduğumuz şu anın aciliyetini görmezden gelmek ve bizi siyah vatandaşların kararlılığını yanlış değerlendirmemek, ülkemiz için gerçek bir felaket olabilir. Siyahların memnuniyetsizliğinin yol açtığı bu bunaltıcı sıcak yaz ateşi, ta ki kardeşliğin ve özgürlüğün geleceği serin sonbahar günlerine kadar sürecektir. 1963 yılı bir son değil, yalnızca bir başlangıçtır. “Zencilerin biraz hava atıp boşalmaya ihtiyaçları var, bunlar hemen sakinleşirler” diye düşünenler şunu iyi bilsinler ki, eğer bu usul önceki tutumlarına yeniden dönecek olursa, sarsıcı bir uyanışla karşılaşacaklardır. Zencilerin vatandaşlık hakları verilmediği sürece, Amerika’da ne bir rahat ne de bir huzur kalacaktır. Ta ki, adaletin aydınlığına kavuşuncaya kadar, isyan fırtınaları ulusumuzun temellerini sarsmaya devam edecektir.

Adalet sarayına giden sıcak eşiğin üzerinde durmakta olan halkıma da söylenecek bir çift sözüm var. Haklı davamızı gerçekleştirme yolunda yanlış tutum ve davranışların esiri olmamalıyız.

Hürriyet ateşimizi acı ve nefret kâsesinden içerek söndürmeye çalışmalıyız. Mücadelemizi daima ve kar ve disiplinin yüce kanatları altında sürdürmeliyiz. Yaratıcı protestolarımızın fiziksel bir şiddete dönüşmesine asla müsaade etmemeliyiz. Her zaman, fiziksel güce, manevi gücümüzün sosuz yücelikleriyle karşılık vermeliyiz.

Zenci toplumunu çepeçevre kuşatmış bulunan bu yeni ve kutsal militan ruh, bizi tüm beyaz insanlara karşı bir güvencesizliğe yöneltmemelidir. Beyaz kardeşlerimizin pek çoğu, kendi kaderlerinin bizimki ile sıkı sıkıya bağlı olduğunu idrak etmektedir. Bunun en güzel delili, şu an bizim aramızda bulunmuş olmalarıdır. Biz, bu yolu tek başımıza yürüyemeyiz.

Yolumuzda ilerlerken; daima ileriye bakacağımıza söz vermeliyiz. Artık geri dönmemiz mümkün değil… Kendilerini vatandaşlık hakları uğruna adamış kimselere, “daha ne zaman tatmin olacaksınız?”diyenlere, zenci halkın hiçbir zaman dile getiremediği polis zulüm ve dehşetin bittiği ana kadar, “asla tatmin olmayacağız!” diyeceğiz.

Bizler, bu yolda yürümekten bitkin düşmüş vücutlarımız, otobandaki motellerde ve şehirdeki otellerde istirahat edemedikçe, asla tatmin olmayacağız.

Bizler, çocuklarımızı kimliklerinden sıyıran ve insanlık değerlerinden koparan “beyazlara mahsustur” yazan tabelalar var olduğu müddetçe asla tatmin olmayacağız.

Mississippi’deki bir zenci oy veremediği ve New York’taki bir zenci oy vermeye değer bir şey olmadığına inandığı müddetçe, asla tatmin olmayacağız.

Bizler, adalet sular gibi çağlamadıkça ve haklar gür bir nehir gibi coşmadıkça, katiyen tatmin olamayız ve olamayacağız.

Bir çoğunuzun buraya büyük bir çalkantı ve zorlukların içinden sıyrılarak geldiğinizi anlamıyor değilim. Kiminiz daracık zindanlardan henüz kurtulmuş olarak burada bulunuyorsunuz. Kimileriniz de, hürriyet aşkınız zulüm rüzgârlarıyla gölgelendiği ve polis işkencesiyle tepelendiği yerlerden geliyorsunuz.

Sizler, ıstırabın her çeşidini tatmış kahramanlarsınız! Acı çekmeden kazanılan başarıların gelip geçici olduğu inancıyla, yolunuza devam edin…

Bu durumun bir şekilde değiştirilebileceğini ve mutlaka değişeceğini bilerek Mississippi’ye dönün, Alabama’ya dönün, Güney Carolin’e, Georgia’ya, Louisiana’ya dönün, modern şehirlerimizin kıyısındaki fakirhanelerinize ve gettolarınıza geri dönün.

Bugün size şunu hatırlatıyorum ki, dostlarım, ümitsizlik batağında boğulmayalım. Şu an yaşamış olduğumuz ve önümüzde bulunan zorluklara rağmen, hala bir hayalim var benim. Bu hayal, Amerikan rüyasının derinliklerine kök salmış bir hayaldir.

Evet… Bir hayalim var benim!

Gün gelecek, bu ulus ayağa kalkacak ve kendi inanç değerlerini tam anlamıyla yaşayacak. Şu husus apaçık ortadadır ki, bütün insanlar eşit yaratılmıştır.

Bir hayalim var benim!

Gün gelecek, bir zamanlar köle olanların evlatlarıyla yine bir zamanlar köle sahiplerinin evlatları, Georgia’nın kızıl tepelerinde, birlikte kardeşlik sofrasına oturabilecekler…

Bir hayalim var benim!

Gün gelecek, Mississippi eyaleti bile, adaletsizliğin ve baskıların ateşiyle bunalmış olan o eyalet bile, bir özgürlük ve adalet vahasına dönüşecek…

Bir hayalim var benim!

Gün gelecek, dört büyük çocuğum, derilerinin rengine göre değil, karakterlerinin yapısına göre değerlendirilecekleri bir ülkede yaşayacaklar…

Bugün bir hayalim var benim!

Gün gelecek, Alabama eyaleti, şirret ırkçıları ile, ağzından hep müdahale ve yasaklar yönünde sözler dökülen valisi ile, o eyalet bile, minicik siyah erkek ve kız çocuklarının, minicik beyaz erkek ve kız çocukları ile, kardeşçe el ele tutuşabilecekleri bir yer olacaktır…

Bugün bir hayalim var benim!

Evet, bir hayalim var! Gün gelecek, özgürlüğümüzün önünde birer engel olan bütün vadiler yükselecek, bütün dağlar eğilecek, engebeli yerler hizaya gelecek ve Tanrı’nın yüce şanı yeryüzüne inecek ve bütün canlılar bunu hep birlikte göreceğiz.

Bizim umudumuzdur bu! Bu umutla güneye gideceğiz. Bu inançla umutsuzluk dağlarını yontarak bir umut anıtı yapacağız. Bu inançla ülkeyi saran ahenksiz sesleri kardeşliğin senfonisine dönüştüreceğiz. bu inanç sayesinde, bir gün özgür olacağınızı bilerek, hep beraber mücadele edecek, hep beraber hapse düşecek ve hürriyet için hep beraber ayağa kalkacağız.

İşte o gün yüce Tanrı’nın bütün kulları yepyeni bir ruhla söylenecekler bu şarkıyı:

Benim ülkem, senin ülken. Özgürlüğün güzel yurdu, sana söylüyorum bu şarkıyı. Atalarımın öldüğü toprak burası. Şehitlerin gururu olan toprak… Her bir dağın yamacından, özgürlük yankılanacak!

Ve eğer Amerika büyük bir ülke olacaksa, bunun gerçekleşmesi şarttır. Öyle ise,

New Hampshire’ın yüce tepelerinden özgürlük.

Yankılansın, New York’un ulu dağlarından.

Ve… Pennsylvania dağ kasabalarının zirvelerinden.

Colorado’nun karlarla kaplı kayalıklarından yankılansın!

Yankılansın, California’nın kıvrımlı yamaçlarından.

Yalnızca Georgia’nın yalçın dağlarından değil,

Mississippi’deki her bir ağacın yamacından yankılansın özgürlük.

Ve bu gerçekleştiğinde, özgürlüğün çanlarının çalmasına izin verdiğimizde, her köyden, her mezradan, her eyaletten ve her şehirden yankılanmasına izin verdiğimizde, Tanrı’nın tüm çocuklarının, siyahların ve beyazların, Yahudilerin ve Hristiyanların, Protestanların ve Katoliklerin el ele tutuşup eski zenci ilahisinin sözleriyle şarkı söyleyebilecekleri günü hızlandırabileceğiz:

“Sonunda özgürüz! Sonunda özgürüz! Yüce Tanrı’ya şükürler olsun, sonunda hepimiz özgürüz!

 

Martin Luther King, Jr

28 Ağustos 1963 / Lincoln Memorial, Washington D.C

 

Washington Yürüyüşü Resmi Programı (1963)
Washington Yürüyüşü Resmi Programı (1963)

Özgürlük Bildirgesi – Abraham Lincoln

0

Özgürlük Bildirgesi, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Abraham Lincoln tarafından 22 Eylül 1862 tarihinde ilan edilmiştir.

Hukukçu olan ve birliği sağlayarak ABD’de kölelik sistemini kaldıran, tarihte dönüm noktası olarak kabul edilen devrimleri yapan ve tüm dünyada köleliğin tamamen kaldırılması yönündeki çalışmalara rehber olan Lincoln, 15 Nisan 1865 tarihinde suikasta uğramıştır.

Özgürlük Bildirgesi – Abraham Lincoln

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın Bildirgesi

Yüce Tanrımızın yarattığı 1862 yılının Eylül ayının 22. gününde, diğer unsurların yanı sıra, aşağıdaki hususları da içeren bu bildirge Amerika Birleşik Devletleri Başkanı tarafından yayınlanmıştır.

Yüce Tanrımızın yarattığı 1863 yılının Ocak ayının 1. gününde, herhangi bir eyalette veya eyaletlerin belirli mahallerinde, halkın aksi halde Amerika Birleşik Devletleri’ne isyan içinde olacaklarının kabul edileceği hal ve şart altında, köle olarak tutulan tüm insanlar bu tarihten itibaren ve sonsuza kadar özgür kılınacak ve böylelikle kara ve deniz güçleri dahil olmak üzere, devletin yürütme gücü bu insanların özgürlüklerini tanıyacak ve koruyacaktır ve bu insanların tümüne veya herhangi birine özgürlükleri için yapacakları herhangi bir girişimi bastırmaya yönelik eylem ya da eylemlerde bulunmayacaklardır.

Başkanlığın iradesi; bildirge gereği daha önce bahsi geçen Ocak ayının 1. gününde, eğer vuku bulursa, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı isyan hareketinde olduğu kabul edilecek insanların içinde yer aldığı eyaletleri tespit edecek, ancak o gün iyi niyetle oy verme hakkı olan insanlarının çoğunluğunun katılımlarıyla, Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’ne seçilen üyeler tarafından temsil edilen eyalet ve insanların, aksi yönde kuvvetli şahadet olmadıkça, Amerika Birleşik Devletleri aleyhine isyan içinde olmadığı, bağlayıcı olarak kabul edilecektir.

Böylece şimdi ben, Amerika Birleşik Devletleri’nin Başkanı Abraham Lincoln, bana tanınan Amerika Birleşik Devletleri ordusunun ve Deniz Kuvvetleri’nin Başkumandanlığı yetkisine dayanarak, Ocak ayının bu 1. günü, yüce Tanrımızın 1862 yılında Amerikan Hükümeti’ne ve otoritesine fiilen başkaldırılması zamanında isyanı bastırmak için uygun ve gerekli bir savaş tedbiri olarak kamuoyuna ilan ediyorum ki, yukarıda bahsi geçen birinci günden başlamak üzere, halkı Amerika Birleşik Devletleri’ne isyan eden eyaletleri ve eyalet mahallerini toplam yüz gün süreyle tespit ve ilan ediyorum:

Arkansas, Texas, Louisiana (…) [burada Amerikan Güney Eyaletleri Konfederasyonu tarafından denetlenen tüm bölgelerin detaylı listesi vardır.]

Ve yetkimin gereği olarak ve yukarıda bahsedilen amaç doğrultusunda emrediyor ve beyan ediyorum ki, belirtilen eyaletlerde veya eyalet mahallerinde köle olarak tutulan tüm insanlar bundan böyle özgür kılınacaklardır ve ordu ve deniz kuvvetleri dahil olmak üzere, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti bundan böyle, söz konusu insanların özgürlüklerini tanıyacak ve koruyacaktır.

Ve ben, özgür kılınan insanlara, kişisel savunmaları için mecbur olmadıkça hiçbir şiddete başvurmamalarını ihtaren emrediyor ve onlara ortam izin verdikçe makul bir maaş karşılığında sebatla çalışmalarını tavsiye ediyorum.

Ve yine beyan ediyor ve bilinmesini istiyorum ki, bu insanlardan şartları uygun olanları kalelerde, mevzilerde, istasyonlarda ve diğer yerlerde konuşlandırılmak üzere Amerika Birleşik Devletleri ordusuna kabul edileceklerdir.

Ve bu anayasanın teminatında bulunan ve en halisane duygularla adaletli olduğuna inanılan işbu kararla ilgili, askeri harekât vukuunda, insanlığın basiretli hükümlerine ve her şeye kadir Tanrı’nın himmetine başvuruyorum.

28 Ağustos – Hukuk Takvimi

0
28 Ağustos - Hukuk Takvimi

28 Ağustos – Hukuk Takvimi

430

Modern batı düşüncesinin öncülerinden filozof Aurelius Augustinus, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 13 Kasım 354 – Ölümü: 28 Ağustos 430) Aziz Augustinus ya da Hippo’lu Augustinus olarak da bilinmektedir.

Aurelius Augustinus

1645 Uluslararası hukukta temel bir eser olarak kabul edilen ve savaşın hukuki statüsü üzerine yazdığı 1625 tarihli Savaş ve Barış Hukuku (De iure belli ac pacis) isimli yapıtı ile tarihe geçen Hugo Grotius yaşamını yitirdi. (10 Nisan 1583 – 28 Ağustos 1645)
1749 Hukukçu, doğa filozofu, yazar ve şair Johann Wolfgang von Goethe (28 Ağustos 1749 – 22 Mart 1832) Frankfurt’ta doğdu.
1845

Amerikan bilim dergisi Scientific American, ilk sayısını yayınladı. Dergi, Amerika Birleşik Devletleri’nde yayınlanmakta olan en eski bilim dergisidir.

1871     Cumhuriyet Devrimlerine öncülük eden birçok yasa teklifi vererek kadınların seçme ve seçilme hakkının, işçi ve köylü haklarının ve diğer sosyal hakların yasalaşması için çalışan eski kaymakam ve parlamenter Tunalı Hilmi Bey, Bulgaristan’da doğdu. (Ölümü: 26 Temmuz 1928)
1900 İngiliz filozof ve ekonomist Henry Sidgwick yaşamını yitirdi.
 1910 Bağımsız Karadağ Prensliği, parlamento kararıyla resmi olarak Karadağ Krallığı adını almış ve Prens Nikola, Kral I. Nikola unvanını ilan et
 1911 Hollandalı diplomat, Joseph Marie Antoine Hubert Luns, doğdu.
 1916 Amerikalı sosyolog ve hümanist Charles Wright Mills doğdu.  (Ölümü: 1962)
 1924 Cumhuriyet döneminin ilk Baro Genel Kurulu, 28 Ağustos 1924 Perşembe günü toplanmış ve sert tartışmalardan sonra Lütfi Fikri Bey yeniden başkanlığa seçilerek Cumhuriyet döneminde İstanbul Barosu’nun  ilk Başkanı olmuştur.
 1930 Edirne’de Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi kuruldu. Hükümet partinin faaliyete geçmesine izin vermedi.
 1938 Hukukçu ve Kanada eski başbakanı Paul Edgar Philippe Martin dünyaya geldi.
1950 Brezilyalı avukat ve politikacı Miquéias Matias Fernandes dünyaya geldi.
1953   Bedrettin KÖKER Yargıtay Başkanı oldu. 1953-1956 yıllarında görev yaptı.
1954 Emekli General Sadık Aldoğan tutuklandı. Gerekçe; Millet gazetesine yazdığı bir yazıda adliyenin manevi kişiliğine hakaret etmekti.
1957   Hırvat hukukçu ve Cumhurbaşkanı Ivo Josipoviç, doğdu. 
1959   Yahudi asıllı Polonyalı avukat Raphael Lemkin, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 24 Haziran 1900, Belarus) Genocide(soykırım) terimini uluslararası literatüre kazandırması ve Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesini hazırlamasıyla bilinmektedir.
1961  Amerikalı oyuncu, komedyen ve aktivist Jennifer Coolidge, doğdu. Hayırsever çalışmaları, AIDS konusundaki toplumsal duyarlılık çalışmaları ve hayvan haklarını destekleme kampanyalarına katkısı ile öne çıktı.
1963   ABD’de Güney’den başlayan “Sivil Haklar Yürüyüşü” Washington‘da Lincoln Anıtı önünde son buldu. Washington Yürüyüşü sonunda Martin Luther King Jr., yaklaşık 250.000 kişinin katıldığı gösteride ünlü “I Have a Dream – Benim Bir Hayalim Var” konuşmasını yaptı.
1969 Tunceli’de tutuklanmaktan kurtularak Ankara’ya dönen Halk Oyuncuları basın toplantısında karakolda taciz ve işkence gördüklerini iddia etti.
1978 İran’da Şah’ın “İslami kuralların uygulanmasına öncelik tanınacak” açıklamasının ardından tüm gazino ve kumarhaneler kapatılmaya başlandı.
1980 Türkiye, İsrail‘in Kudüs’ü “ebedi ve bölünmez” başkenti ilan etmesini sert bir şekilde protesto ederek Kudüs Başkonsolosluğu’nu kapatma kararı aldı. 
1980 Ankara Savcılığı, Erbakan’ın dokunulmazlığının kaldırılmasını istedi.
1982 “Bölücü, ideolojik ve politik” oldukları gerekçesiyle 272 kitabın okullarda bulundurulması yasaklandı. Aynı gün, Talim ve Terbiye Kurulu ilk ve orta okullarda din ve ahlak derslerinin zorunlu olmasını kararlaştırdı.
1990 Cumhuriyet yazarı İlhan Selçuk ve Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin’in iki makalede “Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a hakaret edildiği” iddiasıyla Basın Savcılığı’nca açılan davada sorgulanmalarına başlandı.
1991 
  • Mikhail Gorbaçov, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreterliği’nden istifa etti. 
  • Ukrayna, SSCB’den bağımsızlığını ilan etti
1995 Markale Katliamı meydana geldi. Bu olayın ardından NATO “Deliberate Force” (Kararlı Güç) Operasyonu’nu başlattı.
1996 
  • Prens Charles ile Prenses Diana boşandı.
  • Türkiye – İsrail Savunma Sanayii ve Askeri İşbirliği Antlaşması imzalandı.
1998
  • Devlet Güvenlik Mahkemesi, Recep Tayyip Erdoğan’ın, kapatılan Refah Partisi’nin İstanbul İl Başkanı olduğu dönemde (4 Aralık 1994) Ümraniye İlçe Örgütü’nün yeni binasının açılışında yaptığı konuşmaya ilişkin soruşturmada zamanaşımı kararı verdi. Takipsizlik kararı verilen konu hakkında, Şişli Cumhuriyet Savcılığı, 21 Ağustos 2001’de TCK’nin “Devlete hakaret”i düzenleyen 159.maddesi uyarınca yeniden soruşturma başlatmıştı.
  • Greenpeace üyeleri Enerji Bakanlığı binası üzerine “Cumhur Ersümer: Atoma Hayır” yazılı bir pankart sarkıttı, 11 kişi gözaltına alındı.
1999  
  • Basın yoluyla işlenen bazı suçların ertelenmesine dair kanun, kabul edildi. Öğrenci affına ilişkin kanun yasalaştı. Cezaların infazı hakkındaki kanuna bir geçici madde eklenmesine dair kanun kabul edildi.
  • 23 Nisan 1999’dan önce işlenmiş suçları kapsayan Af Yasa Tasarısı, TBMM’de kabul edildi.
  • İstanbul 2 No’lu DGM, avukatların itirazı üzerine Ankara 2 No’lu DGM’nin Fethullah Gülen hakkında 11 Ağustos 2000 tarihinde verdiği gıyabi tutuklama kararını 28 Ağustos 2000 tarihinde kaldırdı.
2001  

Üzeyir Garih cinayetinden aranan ve İstanbul Hasdal Mekanize Alay Komutanlığı’nda askerliğini yapan er Yener Yermez firar etti. Olaydan yaklaşık 10 gün sonra yakalandı.

2002   Afganistan’da Hint filmleri ve radyolarda da kadınların şarkı söylemesi yasaklandı.
2003

Turquality projesinin hukuki alt yapısını oluşturulmak üzere, Para-Kredi ve Koordinasyon Kurulu’nun 2003/3 sayılı “Türk Ürünlerinin Yurt Dışında Markalaşması ve Türk Malı İmajının Oluşturulmasına ilişkin Tebliğ”i yürürlüğe girdi. 

2004 ABD’de 5 bin bisikletçi, Bush ve savaş karşıtı gösteri yaptı. Union Meydanı’ndan başlayan protesto iki saat boyunca Manhattan trafiğini kilitledi. 264 bisikletçi tutuklandı.
2006
  • Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Lübnan’a asker gönderilmesi için karar aldı.
  • Türbanın Sümerler’den uygulamasını da anlattığı “Vatandaşlık Tepkilerim” adlı kitabından dolayı Muazzez İlmiye Çığ (93) ve kitabın yayıncısı hakkında 9 Aydan 1.5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
2007 Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Türkiye’nin 11. cumhurbaşkanının belirlenmesi için yapılan seçimde Abdullah Gül, cumhurbaşkanı oldu.
2012
2015
  • Avukat Salih Şehabettin Bey’in oğlu olan ve bir süre de Hukuk Fakültesinde okuyan gazeteci, yazar ve edebiyatçı Oktay Akbal (20 Nisan 1923, İstanbul – 28 Ağustos 2015, Muğla) yaşamını yitirdi. Saint Benoit Fransız Lisesi’nde başladığı ortaöğrenimini, 1942 yılında İstiklal Lisesi’nde bitirdi. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk ve Edebiyat fakültelerinde eğitim gördü ancak yüksek öğrenimini yarıda bırakarak yazarlığa devam etti.
  • 60 gün görev yapacak seçim hükümeti kuruldu. CHP ve MHP  bakan vermedi.
2024  MHP Genel Başkan yardımcıları İzzet Ulvi Yönter, Feti Yıldız ve İsmail Faruk Aksu’nun Şubat 2022’de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği dilekçe üzerine, farklı dönemlerde yaptığı çeşitli açıklamalar gerekçe gösterilerek ‘Suç ve suçluyu zincirleme şekilde övme’kle suçlanan Kılıçdaroğlu için 2,5 yıldan 3,5 yıla kadar hapis ve TCK 53 kapsamında ‘siyasi yasak’  istenen İddianame Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.
2024

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç sosyal medya hesabından, Dünya Diş Hekimliği Kongresi’nde görev almak isteyen diş hekimliği öğrencisi Dilara Çiçek’in başvurusunun başörtülü olduğu gerekçesiyle reddedildiği iddiasına ilişkin açıklama yaparak, “Dilara Çiçek’in başvurusunun başörtülü olduğu gerekçesiyle reddedildiği iddiasıyla ilgili İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından TCK’nin ‘Nefret ve ayrımcılık’ suçunu düzenleyen 122. maddesi uyarınca soruşturma başlatılmıştır” ifadelerini kullandı.

 2024
  • Fransa’da gözaltına alınan Telegram CEO’su Pavel Durov çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı.
  • Haftalık olağan toplantısını yapan RTÜK, TELE1’de yayınlanan “4 Soru 4 Yanıt” ile Flash Haber’deki “Cemil Kılıç ile Aydınlanma” programında kullanılan ifadeler nedeniyle iki kanala da yüzde 3 idari para cezası verdi.
  • Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, ‘sendikal örgütlenme çalışmalarına katıldıkları gerekçesiyle’ 145 işçiyi işten çıkaran Polonez’e ceza kesip hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.
  • Meta CEO’su Zuckerberg, pandemi döneminde Biden yönetiminin Facebook ve Instagram’daki içeriklerin sansürlemesi talebini kabul ettiğini açıkladı.
  • Taliban yönetimine bağlı Erdemi Yayma ve Ahlaksızlığı Önleme Bakanlığı adlı kurumun denetleyeceği kurallar ile kadınların toplum içinde ‘duyulacak sesle konuşması’ yasaklandı. Yasa yürürlüğe girdiğinde, kadınların evlerinin dışında yüzlerini göstermesi de tamamen yasaklanacak.

 2025
  • Başkan Donald Trump’ın, 14203 sayılı Yürütme Emri uyarınca, ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nin (OFAC) Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkililerinin ABD yargı yetkisindeki tüm mal varlıklarını dondurma, finansal işlemleri engelleme ve adı geçen ICC yetkililerine seyahat kısıtlamaları getirmesi üzerine başlayan kriz devam ediyor. Yaptırımlar, Yargıç Kimberly Prost (Kanada), Yargıç Nicolas Guillou (Fransa), Başsavcı Yardımcısı Nazhat Shameem Khan (Fiji) ve Başsavcı Yardımcısı Mame Mandiaye Niang’ı (Senegal) hedef alıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi bu kararı “yargı bağımsızlığına açık bir saldırı” olarak nitelendirdi. İsrail hükümeti ise, siyasi amaçlı bir yargılama olarak gördüğü soruşturmaya karşı getirilen yaptırımları memnuniyetle karşıladı. Hem  ABD hem de İsrail, Roma Statüsü’ne taraf olmadığı için hukuki belirsizlik devam ediyor.
  • İnsan Hakları İzleme Örgütü, Afganistan’daki Taliban yetkililerinin medya ve ifade özgürlüğüne yönelik geniş kapsamlı kısıtlamalar getirdiğini açıklayan bir bildiri yayınladı. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün de aralarında bulunduğu uluslararası örgütler daha önce bağımsız medyaya getirilen kısıtlamaların Afganların bilgi edinme hakkını baltaladığı ve uluslararası insan hakları hukuku kapsamındaki yükümlülükleri ihlal ettiği konusunda  uyarıda bulunmuştu. 
  • İnsan Hakları İzleme Örgütü , ABD ordusunun savaş suçları işleyen İsrail güçlerine yardım ettiği gerekçesiyle yasal sorumlulukla karşı karşıya kalabileceğini ve ABD ordusu mensuplarının da savaş suçlarından bireysel olarak sorumlu tutulabileceğini açıkladı. 
  • BM insan hakları uzmanları, Peru’da 1980-2000 yılları arasında uluslararası hukuku ciddi şekilde ihlal etmekle suçlanan güvenlik güçlerine af getiren ve henüz onaylanan yasa konusunda endişelerini dile getirerek bu yasayı Peru’nun hesap verebilirlik ve adalete olan bağlılığına bir darbe olarak nitelendirdi. Yeni yasa, insanlığa karşı suç işleyenleri cezasızlıkla ödüllendirilmesi yönüyle ağır eleştiriler alıyor.
  • Aralık 2024’te Melbourne’ün Ripponlea semtindeki Adass İsrail Sinagogu’na yapılan kundaklama eylemi nedeniyle Avustralya, İran büyükelçisini sınır dışı etti. Buolay, Avustralya’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk büyükelçi sınır dışı etme kararıdır.
  • ABD Başkanı Trump, ABD bayrağı yakmayı yargılayan bir kararname imzaladı. Karar,, ABD Yüksek Mahkemesi’nin (SCOTUS) 1989 tarihli kararı kapsamında korunan ifade özgürlüğüne karşı potansiyel bir gerginlik konusu olarak nitelendirildi. 
  • Müzisyen Ogün S anlısoy, hakkında yapılan taciz iddialarına ilişkin olarak hukuki yollara başvuracağını açıkladı.
  • Kahramanmaraş’ın Türkoğlu ilçesinde kaçak kazı yapan 3 şüpheli suçüstü yakalandı. Şüpheliler hakkında adli tahkikat başlatıldı.
  • Çağdaş Gazeteciler Derneği, ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Tele1 hakkında verilen ekran karartma kararına tepki gösterdi ve cezanın haber alma hakkına bir saldırı niteliğinde olduğu açıkladı.
  • İzmir’in Karabağlar ilçesinde, Boşanmaya çalıştığı eşini şikâyet için karakola giden ve ifade veren Büşra K.‘yi (32) evine bırakıp, cinsel saldırıda bulunduğu suçlamasıyla polis memuru Süleyman’a Ay‘a (50) yerel mahkemece verilen “Cinsel saldırı” ve “Konut dokunulmazlığını ihlal” suçlarından indirimsiz olarak verilen 10 yıl 6 ay hapis cezasına istinaf mahkemesinde yapılan itiraz reddedildi.
  • Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nı tarafından “nitelikli cinsel istismar” suçlamasıyla tutuklama talep edilen ve 12 yaşındaki bir çocuğa cinsel istismarda bulunduklarını itiraf ettikleri belirtilen iki kişi, Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği’nce adli kontrolle serbest bırakıldı.  
  • BirGün gazetesi, taciz ifşaları sonrası yazar ve komedyen Kaan Sezyum ile yollarını ayırdığını duyurdu. Gazete, ‘cinsiyetçi tahakküm ve erkek şiddetinin karşısında durmaya devam edeceklerini’ açıkladı.
  • İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, İstanbul’un Zeytinburnu ve Sarıyer ilçelerinde düzenlenen operasyonlarda 847 bin 600 uyuşturucu hap ele geçirildiğini duyurdu.
  • Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği’nin (AICA) Türkiye şubesi, cinsel taciz suçlamaları yöneltilen eleştirmenler Oğuz Karayemiş ve Ahmet Ergenç’in derneğin etik komisyonuna sevk edildiğini açıkladı.
 2025
  • Türkiye Barolar Birliği, Avukatlar İçin Yapay Zekâ Kullanımı Tavsiye Rehberi‘ni yayımladı.
  • Brezilya federal hükümeti mesajlaşma platformu Discord’a karşı ulusal çocuk koruma yasalarını ihlal ettiği gerekçesiyle yaklaşık 500 milyon Brezilya Reali (97 milyon ABD Doları) tazminat talebiyle dava açtı.
  • Birleşmiş Milletler Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi (CERD), Çarşamba günü Lübnan’da sivilleri hedef alan veya ayrım gözetmeksizin etkileyen saldırılara son verilmesi çağrısında bulundu. Çağrıda, İsrail’in 1979’da onayladığı Irk Ayrımcılığının Tüm Biçimlerinin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme uyarınca devletlerin “etkin kontrolü” altındaki yabancılara karşı yapılanlar da dahil olmak üzere, ırk ayrımcılığını önlemek ve ortadan kaldırma yükümlülüğü bulunduğu hatırlatıldı.
  • İnsan Hakları İzleme Örgütü, Ekvador’da 118-0 oyla onaylanan ve 14 Ağustos’ta yürürlüğe giren yeni evlat edinme yasasını eleştirerek, lezbiyen, gay ve biseksüel bireylerin evlat edinmesini kısıtlayan ve trans çocuklarla ilgili bazı tıbbi kararlar üzerindeki ebeveyn yetkisini kısıtlayan hükümlerin eşitliği ve çocuk haklarını ihlal ettiğini savundu.
  • Sosyal medyada “Fidan Hoca” olarak bilinen Dr. Fidan Atalay hakkında, sosyal medyadaki paylaşımları gerekçe gösterilerek “müstehcenlik” ve “müstehcenlikten suçundan elde ettiği gelirle suçtan kaynaklanan gelirle mal varlığını aklama” iddiasıyla re’sen soruşturma başlatıldı. Atalay, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturması kapsamında İzmir’de gözaltına alındı.
  • “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisindeki sözleri nedeniyle 3 Temmuz’dan beri ‘Dini değerleri aşağılama’ ve ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçlamalarıyla tutuklu bulunan Deniz Göktaş‘ın tutukluluğuna yapılan itirazı inceleyen İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi tahliye kararı verdi. Tahliye kararının ardından Göktaş,  başka bir soruşturma kapsamında İstanbul 4. Sulh Ceza Hakimliği tarafından ‘suçu ve suçluyu övme’ suçlamasıyla yeniden tutuklandı.
  • Manifest grubunun kurucusu ve menajeri Tolga Akış, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında savcılık ifadesinin ardından “müstehcenlik” suçundan tutuklama talebiyle sevk edildiği Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklandı. Manifest hakkında 6 Eylül 2025’te İstanbul’da verdikleri Küçükçiftlik Park konserinin ardından soruşturma açılmış, aralık ayında görülen davada grup üyeleri hakkında ayrı ayrı 3 ay 22 gün hapis cezası verilmişti.
  • Kurduğu ‘saadet zinciri‘yle aralarında Helin Avşar, Ece Erken ve basketbolcu Semih Erdem’in de bulunduğu çok sayıda kişiyi dolandırdığı iddiasıyla hakkında toplam 20 yıl kesinleşmiş hapis cezası bulunan ‘Ponzi Mine‘ lakaplı Mine Mumcu (45), Kadıköy’de yakalandı. Üzerinden başkasına ait kimlik çıkan Mumcu’nun 38 ayrı yakalama kararı bulunduğu öğrenildi.
  • Eski Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’un şikâyeti üzerine Ersoy’dan “tahliye ve beraat kararı aldırma” vaadiyle yüksek miktarda para talep ettiği iddia edilen biri avukat dört kişi  gözaltına alındı.

Avukatlar İçin Yapay Zekâ Kullanımı Tavsiye Rehberi

0
Avukatlar İçin Yapay Zekâ Kullanımı Tavsiye Rehberi

Avukatlar İçin Yapay Zekâ Kullanımı Tavsiye Rehberi, 14-15 Şubat 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen Türkiye Barolar Birliği “Yapay Zekâ ve Avukatlık Çalıştayı” çerçevesinde hazırlanmıştır. Türkiye Barolar Birliği Bilişim ve Teknoloji Hukuku Komisyonu tarafından hazırlanan Tavsiye Rehberi, 28 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye Barolar Birliği tarafından yayımlanmıştır.

Türkiye Barolar Birliği, Rehberi yapay zekâ araçlarının avukatlık faaliyetlerinde güvenli, bilinçli ve mesleki yükümlülüklerle uyumlu biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla hazırlamıştır. Rehber, yapay zekâ teknolojilerinin avukatlık mesleğinde kullanımına ilişkin temel ilke ve uygulama ölçütlerini ortaya koymaktadır.

Yapay Zekâ Kullanımında Hukuki ve Mesleki Sorumluluk

Rehber, doğrudan yeni bir disiplin cezası veya yapay zekâ kullanımına özgü özel bir yaptırım öngörmemektedir. Yapay zekâ kullanımından kaynaklanan olası sorumlulukların değerlendirilmesi, somut olayın özelliklerine göre mevcut Avukatlık Hukuku, meslek kuralları ve diğer ilgili hukuki düzenlemeler çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu kapsamda somut ihlal, ortaya çıkan zarar, kusur, veri güvenliği ihlali veya mesleki özen yükümlülüğünün ihlali gibi hususlar önem taşımaktadır.

Yapay Zekâ Kullanımının Risk Sınıfları

Rehberde; üretken yapay zekâ sistemleri, büyük dil modelleri, belge inceleme ve analiz araçları, içtihat ve mevzuat arama sistemleri, sözleşme analizi ve benzeri yapay zekâ destekli uygulamaların mesleki kullanımından kaynaklanabilecek etik, hukuki ve teknik riskler ele alınmaktadır. Yapay zekâ kullanımı, taşıdığı risk düzeyine göre “serbest yardımcı kullanım”, “sınırlı ve kontrollü kullanım”, “özel güvenceye ve gerekli hâllerde onama bağlı kullanım” ve “yasak kullanım şekilleri” olmak üzere dört başlık altında değerlendirilmektedir.

Çalışmada özellikle insan denetimi ve nihai sorumluluk, mesleki sır ve gizlilik, kişisel verilerin korunması, veri minimizasyonu, doğrulama yükümlülüğü, şeffaflık ve müvekkilin bilgilendirilmesi gibi konular üzerinde durulmaktadır. Rehber, yapay zekâ kullanımını bütünüyle yasaklayan bir yaklaşım yerine, teknolojinin avukatlık mesleğinin temel değerleri ve mesleki yükümlülükleriyle uyumlu şekilde kullanılmasını esas almaktadır.

Doğrulama Yükümlülüğü ve Avukatın Sorumluluğu

Rehberde ayrıca yapay zekâ tarafından üretilen bilgilerin her zaman doğru, güncel veya hukuken isabetli olmayabileceğine dikkat çekilmekte; mevzuat, içtihat, maddi vakıa, süre ve diğer hukuki bilgilerin güvenilir kaynaklardan doğrulanmasının gerekliliği vurgulanmaktadır. Yapay zekâ araçlarından yararlanılması, avukatın mesleki değerlendirme ve denetim yükümlülüğünü ortadan kaldırmamakta; nihai hukuki değerlendirme ve mesleki sorumluluk avukata ait olmaya devam etmektedir.

YÖNETİCİ ÖZETİ  – Tavsiye Rehberinin Öne Çıkan İlkeleri

Nihai sorumluluk avukattadır. Yapay zekâ çıktısı, nihai hukuki görüş veya işlem olarak kabul edilmemeli; avukat tarafından denetlenmeden müvekkile, mahkemeye, idareye veya üçüncü kişilere sunulmamalıdır.

Müvekkil sırrı mutlak korunur. Müvekkilin kimliğini, dosyanın ayırt edici unsurlarını, stratejiyi, delilleri, özel nitelikli verileri veya ticari sırları içeren bilgiler, gerekli teknik ve hukuki güvenceler sağlanmadan yapay zekâ araçlarına girilmemelidir.

KVKK uyumu ön koşuldur. Kişisel verilerin işlenmesi, aktarılması, saklanması ve silinmesi süreçlerinde veri minimizasyonu, aydınlatma, güvenlik tedbirleri, yurt dışına aktarım rejimi ve veri işleyen sözleşmeler gözetilmelidir.

Bilgilendirme gereklidir. Yapay zekâ kullanımı müvekkilin haklarını, kişisel verilerini, hukuki stratejisini veya hizmetin sonucunu etkileyebilecek nitelikteyse müvekkil açık, anlaşılır ve kayıt altına alınabilir biçimde bilgilendirilmelidir.

Halüsinasyon ve yanlılık denetlenir. Uydurma içtihat, hatalı mevzuat atfı, eksik kaynak, onaylama yanlılığı ve veri sürüklenmesi risklerine karşı yapay zekâ araçlarının çıktıları avukat tarafından doğrulanmalıdır.

Yapay zekâ kullanımı ücretin değerini düşürmez. Mesleki hizmetin değeri, kullanılan aracın hızına değil avukatın hukuki muhakemesine, sorumluluğuna ve özenine dayanır.

TBB ve barolar standart belirleyici konumdadır. Belirli ürünlerin ticari onayı yerine; güvenilirlik kriterleri, eğitim standartları, örnek sözleşme maddeleri ve denetim ilkeleri geliştirilmelidir.

Eğitim zorunlu mesleki ihtiyaçtır. Staj eğitimleri ve meslek içi eğitimlerde yapay zekâ okuryazarlığı, etik kullanım, veri güvenliği ve doğrulama becerileri yer almalıdır.

 

Avukatlar İçin Yapay Zekâ Kullanımı Tavsiye Rehberi

 

 

TBB Başkanı Av. Erinç SAĞKAN tarafından yazılan ÖN SÖZ

Yapay zekâ teknolojileri, hukuk hizmetlerinin sunum biçimini, mesleki araştırma yöntemlerini, belge inceleme süreçlerini ve avukatlık bürolarının çalışma düzenini hızla dönüştürmektedir. Bu dönüşüm, doğru ve bilinçli yönetildiğinde savunma hakkının daha etkin kullanılmasına, hukuki hizmetlerin niteliğinin artmasına ve mesleki verimliliğin güçlenmesine katkı sağlayabilecek önemli imkânlar barındırmaktadır. Ancak avukatlık mesleği yalnızca bilgiye erişimden veya metin üretiminden ibaret değildir. Avukatlık; bağımsızlık, sır saklama yükümlülüğü, mesleki özen, sadakat, hukuki muhakeme, etik sorumluluk ve müvekkil menfaatinin korunması üzerine kurulu kamusal nitelikte bir meslektir. Bu nedenle yapay zekâ araçlarının mesleki faaliyette kullanımı, teknolojik kolaylık perspektifiyle değil; savunma hakkı, hukuk devleti, kişisel verilerin korunması, müvekkil gizliliği ve meslek kuralları ekseninde değerlendirilmelidir.

Bu Rehber, yapay zekâyı yasaklayan veya meslektaşlarımızı teknolojik gelişmelerden uzaklaştıran bir metin olarak değil; aksine avukatların bu araçlardan güvenli, bilinçli ve mesleki sorumluluklarına uygun biçimde yararlanabilmeleri için hazırlanmış ilke temelli bir çerçeve olarak görülmelidir. Rehberin temel yaklaşımı açıktır:

Avukat yapay zekâdan yararlanabilir ancak mesleki sırrı, kişisel verileri, müvekkilin menfaatini, nihai hukuki muhakemeyi ve mesleki sorumluluğu hiçbir aşamada yapay zekâya veya üçüncü kişilere devredemez.

Türkiye Barolar Birliği (TBB) olarak görevimiz, teknolojik gelişmeler karşısında mesleğin değerlerini korurken avukatların değişen dünyaya güvenle uyum sağlamasına katkı sunmaktır. Bu kapsamda; yapay zekâ kullanımında güvenilir araç seçimi, insan denetimi, doğrulama yükümlülüğü, KVKK uyumu, müvekkil bilgilendirmesi, eğitim ve büro içi politika gibi başlıkların mesleki standart haline gelmesi büyük önem taşımaktadır.

Rehberin hazırlanmasına katkı sunan Türkiye Barolar Birliği Bilişim ve Teknoloji Hukuku Komisyonu’na, çalıştay sürecine katılan barolarımıza, meslektaşlarımıza, akademisyenlere ve tüm paydaşlara teşekkür ederim. Bu çalışmanın, avukatlık mesleğinin bağımsızlığını ve savunma hakkını güçlendiren; teknolojiyi insan denetimi, etik sorumluluk ve hukuk devleti ilkeleriyle buluşturan bir başvuru metni olmasını diliyorum.

Av. R. Erinç SAĞKAN
Türkiye Barolar Birliği Başkan

27 Ağustos – Hukuk Takvimi

0
27 Ağustos - Hukuk Takvimi

27 Ağustos – Hukuk Takvimi

865 Fars simyacı, kimyager, hekim ve filozof Râzî (Ebû Bekir Muhammed bin Zekeriyyâ er-Râzî) (865, Rey – 925, Rey)
1590 Engizisyon Mahkemesi yargıcı ve Papa V. Sixtus öldü. Eğitimine Montalto’daki manastırda başladı ama Ferrara ve Bologna’da devam etti. 1547’de Siena’da papazlık unvanı ile de kutsandı. 1557’de Papa IV. Pius tarafından Venedik Engeziyon mahkemesine başkan seçildi. Bu mahkemenin başkanı iken gösterdiği fanatik ve merhametsiz tutumu Venedik Cumhuriyeti idarecilerinin hoşnutsuzluğuna yol açtı ve devletin isteği üzerine bu görevden alınıp Roma’ya getirildi. Roma’da Vatikan’da Vatikan hukuk idaresinde savcılık yaptı. Minorit tarikatın en yüksek Papazı ve papalık yüksek eğitim kurumu olan Sapienza’da profesörlük görevleri verildi. 24 Nisan 1585’ten öldüğü tarih olan 27 Ağustos 1590!a kadar Roma Katolik Kilisesinde papalık yaptı.
1689 Rusya Çarlığı ile Çin’deki Çing Hanedanı arasında Nerçinsk Antlaşması imzalandı.
1770 Alman filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel dünyaya geldi. (27 Ağustos 1770, Stuttgart –  14 Kasım 1831, Berlin)
1809 Avukat, diplomat, senatör ve Amerika Birleşik Devletleri’nin 15. başkan yardımcısı Hannibal Hamlin (27 Ağustos 1809 – 4 Temmuz 1891) dünyaya geldi.  1861’den 1865’e kadar, Başkan Abraham Lincoln‘ün ilk döneminde görev yaptı. Köleliğin Kaldırılmasına büyük destek verdi. 
1812 Macar hukukçu, şair ve Başbakan Bertalan Szemere 27 Ağustos 1812’de dünyaya geldi. Pressburg’da hukuk okudu. Parlamento Genç Üyeler Grubu’nun bir üyesi oldu ve liberal ilkeleri savundu. Macar Bilimler Akademisi’ne üye oldu. İlk Macar cumhurbaşkanı Regent Lajos Kossuth’un döneminde, 1848’de Batthyány Hükümeti’nin İçişleri Bakanı oldu. 1849’dan itibaren Başbakan olarak görevine devam etti. Avusturya-Macaristan Uzlaşmasını destekledi. Macar Devrimi’nin kısa döneminde Macaristan’ın üçüncü Başbakanı oldu.  18 Ocak 1869’da yaşamını yitirdi
1865 Amerikalı hukukçu, bankacı ve devlet adamı Charles G. Dawes, doğdu. (Ölümü: 23 Nisan 1951) Cincinnati Hukuk Okulundan mezun oldu. Nebraska State Bar Association‘a kabul edildi. I. Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik krizde savaş tazminatlarını ve buna bağlı gelişen uluslararası krizi çözmek amacıyla hazırladığı Dawes Planı sayesinde Nobel Barış Ödülü kazandı. City National Bank and Trust Co. da yönetim kurulu başkanı olarak iki yıl görev yaptı.

Hukukçu ve Nobel Barış Ödülü sahibi, Charles G. Dawes, 11 Hziran 1928 tarihinde ünlü Tüme Dergisinin kapağında
1875 ABD’li aktivist, filantropist, kadın hakları ve doğum kontrolü savunucusu Katharine McCormick, doğdu. (Ölümü: 28 Aralık 1967) Massachusetts Institute of Technology’de biyoloji alanında lisans derecesi aldı. 1909’da McCormick, Massachusetts’te kadınlara oy hakkı için yapılan ilk açık hava mitinginde konuştu. Kadınların seçme ve seçilme hakkı için mücadele etti. O ve mücadele arkadaşları sayesinde 192o’de ABD’de tüm eyaletlerde kadınlara oy hakkı tanındı. National American Woman Suffrage Association’ın başkan yardımcısı ve saymanı oldu. Derneğin Woman’s Journal yayınını finanse etti. Kocasının ölümünden sonra ailesinin servetinin önemli bir kısmının varisi oldu ve doğum kontrol hapını geliştirmek için yapılan araştırmaların çoğunu finanse etti.

 

Katharine McCormick
1884 Avukat ve Fransa’da Dördüncü Cumhuriyet’in ilk cumhurbaşkanı Jules-Vincent Auriol (27 Ağustos 1884, Revel, Haute-Garonne – 1 Ocak 1966, Paris) dünyaya geldi. 1947-1954 arasında görev yaptı.
1906 Plainfield Kasabı veya Plainfield Hortlağı olarak da bilinen ABD’li seri katil ve mezar hırsızı Edward Theodore Gein (27 Ağustos 1906, La Crosse – 26 Temmuz 1984, Madison) doğdu. Hüküm giydi ve ölümüne kadar kaldığı akıl hastanesinde kaldı.
1908 Amerikan Barolar Birliği (ABA), Seattle’da düzenlediği 31. Yıllık Toplantısında ABD genelindeki avukatlar için ilk ulusal etik standartlar olan Meslek Etiği İlkeleri’ni (Canons of Professional Ethics) resmi olarak 27 Ağustos 1908‘de kabul etti.
1910 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2.Enternasyonal’e bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü kutlanması önerisini getirmiş ve öneri oy birliğiyle kabul edilmiştir. 
1914 Türk-Alman İttifak Antlaşması, en yetkili makamlarca da uygun bulunarak onaylanmış ve 27 Ağustos 1914 Tarihinde resmen yürürlüğe girmiştir.
1925 Atatürk, İnebolu Şapka Nutku‘nu irat etti.
1927 Gazi Mustafa Kemal’e suikast hazırlamak üzere Sisam Adası’ndan Anadolu’ya geçen Hacı Sami ölü, arkadaşları yaralı olarak yakalandı.
1928 Fin hukukçu ve siyasetçi Arthur Brofeldt yaşamını yitirdi. Helsinki Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi görmüş ve Finlandiya Senatosu’na seçilmişti.
1928 Kellogg-Briand Paktı, 15 ülkenin katılımıyla Paris’te imzalandı. Avustralya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Birleşik Krallık, Britanya Hindistanı, Özgür İrlanda Devleti, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri temsilcileri tarafından imzalanarak 24 Temmuz 1929’da yürürlüğe girdi. Pakt, Milletlerarası anlaşmazlıkların çözümünde savaşa başvurmamayı öngörmekte ve savaşı, devletlerin birbirleriyle ilişkilerinde millî politika aracı olarak kullanmayı yasaklamaktadır. NATO’nun temeli sayılan Kellogg Briand Paktı’na Türkiye, 1929 yılında katılmıştır.
1942 Hukukçu ve çevirmen Selahattin Bağdatlı 27 Ağustos 1942’de Arhavi’de doğdu.
1945 Vârisleri, Sultan II. Abdülhamit’in miras davasını kazandı. II. Abdülhamit’in mirası 400 milyon dolardı.
1948 Birleşmiş Milletler Ekonomik Sosyal Konseyi, 27 Ağustos 1948 tarihindeki 7nci toplantısında “Bütün Ekonomik Faaliyetlerinin Milletlerarası Standart Tasnifi” kararını kabul etti. Bu karar, ülkeler arası ekonomik verilerin karşılaştırılabilmesini sağlayan Uluslararası Standart Sanayi Sınıflaması (ISIC) sisteminin temelini oluşturdu.
1948 Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Charles Evans Hughes hayatını kaybetti. (Doğumu: 11 Nisan 1862) Brown Üniversitesi ve Columbia Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. Birkaç yıl özel olarak çalıştıktan sonra, 1905’te kamu hizmetleri ve hayat sigortası endüstrisine yönelik başarılı devlet araştırmalarını yönetti. 1906’da New York Valisi seçildi ve çeşitli ilerici reformlar uyguladı. 1910 yılında Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi’ne yargıç olarak atandı ve 1941’e kadar bu görevde kaldı.  
1951 İslam Demokrat Partisi kuruldu. Adında ilk defa “İslam” kelimesini kullanan ve Türkiye’de demokratik hayatta kurulan ilk İslamcı partidir. Cevat Rifat Atilhan ve arkadaşları tarafından 27 Ağustos 1951 tarihinde kuruldu. 3 Mart 1952 tarihinde İstanbul Eminönü Sulh Ceza Mahkemesi tarafından kapatılmıştır.
1951 İzmir Fuarı’nda Çekoslovakya pavyonundaki panolarda komünizm propagandası yapmakla suçlanan Müdür T.Frankisen mahkemeye sevk edildi.
1963 Amerikalı sosyolog William Edward Burghardt Du Bois yaşamını yitirdi. (Doğumu: 23 Şubat 1868)  1638-1870 yılları arasında Doktora tezinde ABD’ye Yönelik Afrikalı Köle Ticaretinin Yasaklanması konusunu işledi. 20. yüzyılın ilk yarısında ABD’de Siyah protesto hareketinin en önemli önderi oldu. 1909’da Siyahları Geliştirme Ulusal Derneği’nin (NAACP) oluşturulmasına katkıda bulundu.
1964 Türkiye’deki ilk ABD aleyhtarı gösteri, ABD’nin Kıbrıs konusundaki tutumu nedeniyle Ankara’da yapıldı.
1965

Hukukçu ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) Volker Türk Avusturya’nın Linz kentinde dünyaya geldi.

1966 Hukukçu ve Estonya eski başbakanı Juhan Parts 27 Ağustos 1966’da Tallinn’de doğdu.
1971
  • Türk asıllı Alman hukukçu ve politikacı Aygül Özkan, doğdu. Hamburg Üniversitesi‘nde hukuk okudu. 1998 yılında avukat oldu. 2010 yılında, David McAllister ve İkinci Christian Wulff Kabinesinde, Sosyal İşler, Kadın, Aile, Sağlık ve Uyum Bakanı olarak göreve getirildi. 
  • THKP-C davası oturumunda Mahir Çayan ve 13 arkadaşının “Mahkeme heyetini red” talepleri kabul edilmedi. Mahkeme, talebin “duruşmaları uzatma kastıyla yapıldığı” kanaatiyle talepte bulunanları 250’şer TL para cezasına çarptırdı.
1973 Türkiye-Irak Petrol Boru Hattı Antlaşması imzalandı.
1980 Alman Hükümeti, Türkiye’ye verdiği notada MSP Genel Başkanı ve eski Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ı eroin kaçakçılığı ile suçladı. Nota, Almanya’da eroin ticareti yaparken yakalanarak hapis cezası alan Halit Kahraman’ın ifadelerine dayanıyordu. Kahraman, sonraki yıllarda bu iddialarının yalan olduğunu itiraf etti.
1982 Türkiye’nin Kanada’daki askeri ataşesi Atilla Altıkat (1937, İstanbul – 27 Ağustos 1982, Ottava), Kanada’nın başkenti, Ottava’da uğradığı suikast sonucu yaşamını yitirdi. Suikastın sorumluluğunu Ermeni örgütü ESAK üstlenmiştir.
1983 Barış Derneği Davası’nda Semra Özdamar savunma yaptı: “Sanatçı yaratıcı ve yaşamseverdir; yaratmayan savaşmak, yok etmek ister.” 
1986 Avusturyalı diplomat ve devlet adamı Sebastian Kurz, doğdu. GRG 12 Erlgasse’den mezun oldu Viyana Üniversitesinde başladığı hukuk öğrenimini yarıda bırakarak 2009 yılında Avusturya Halk Partisi‘nin gençlik şubesi başkanı seçildi. 2010 ve 2011 yılları arasında Viyana şehir meclisi üyeliğini yürüttü. 2011 yılı Nisan ayında İçişleri Bakanlığı’nda müsteşarlığına atandı. 27 yaşında iken Avusturya Cumhuriyeti‘nin en genç bakanı ve Avrupa Birliği‘nin en genç dışişleri bakanı oldu.

Sebastian Kurz
1987 Gazetecilerin ziyaretine açılan Metris Askeri Cezaevi’nde açlık grevinde olan mahkumlar “Her bahaneyle coplandıklarını” iddia etti.
1988 Haydar Kutlu ve Nihat Sargın’ın işkence nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yaptıkları başvuru kabul edildi.
1990
1991 Moldova, Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını ilan etti. 27 Ağustos, Moldova Bağımsızlık Günü olarak kutlanmaktadır.
1998 Türkiye Komünist hareketinin önemli isimlerinden Mehmet Bozışık yaşamını yitirdi. 9 kez tutuklanmış ve 16 yıl hapis yatmıştı.
2000 Danıştay’ın 5.sınıfı bitiren öğrencilerin yaz aylarında Kuran kursuna gitmesini öngören 1998 tarihli Diyanet yönetmeliğini iptalinin ardından Mart 2000’de çıkarılan yeni yönetmelik de değiştirildi: Kuran kurslarına devam süresi haftada 3 günden 5 güne çıkarıldı.
2002 Tokyo’da bir mahkeme ilk kez, Japonya’nın II. Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde biyolojik silah kullandığını kabul ederken, 180 Çinli’nin, biyolojik silah programının kurbanı oldukları gerekçesiyle istedikleri tazminat talebini reddetti.
2003 Fransız politikacı Pierre Poujade yaşamını yitirdi.
2011 Türkiye Bilimler Akademisi’nin (TÜBA) 27 Ağustos 2011 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan ve aynı gün yürürlüğe giren Kanun Hükmünde Kararname ile fiilen özerk bir kurum olmaktan çıkarıldığı ve hükumete bağlı bir kuruluş haline getirildiğini ve böylece TÜBA’nin bir bilim akademisi olma vasfını yitirdiğini iddia eden Bilim Akademisi Derneği üyeleri yeni bir oluşum kurdu. Bilim Akademisi Derneği, istifa eden 17 TÜBA üyesi tarafından 25 Kasım 2011’de kurulmuştu.
2016 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin soruşturma kapsamında eski Büyükelçi Gürcan Balık ile görevden alınan büyükelçiler Ali Fındık ve Tuncay Babalı tutuklandı.
2019 Nükleer silahlara, savaşlara ve fosil yakıtlara karşı yürüttüğü protestolarda yaklaşık 100 kez gözaltına alınan, çok sayıda ödül sahibi sivil itaatsizFrances Crowe(15 Mart 1919 –27 Ağustos 2019) yaşamını yitirdi.
2020 Avukat Ebru Timtik, haksız bir yargılamaya maruz kaldığı gerekçesiyle başladığı ölüm orucunda iken yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1978) Eylül 2017’de tutuklanan 18 avukattan oluşan bir grubun parçasıydı. Tutuklanan avukatların hepsi Çağdaş Hukukçular Derneği ve Halkın Hukuk Bürosu üyeleri idi. Adil yargılanma amacıyla açlık grevine girdikten sonra 27 Ağustos 2020’de hayatını kaybetti. Arkadaşı Aytaç Ünsal, kamuoyundan gelen çağrılar üzerine ölüm orucundan vazgeçti ve tedaviyi kabul etti. 
2026
  • Adalet Bakanı Akın Gürlek, katıldığı TV100 canlı yayınında Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığının gündeminde 690 civarında dosyanın bulunduğunu açıkladı.
  • Birleşmiş Milletler Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi (CERD), Perşembe günü  Güney Afrika’da göçmenleri hedef alan şiddet ve ırkçı nefret suçlarındaki artıştan duyduğu endişeyi dile getirerek , yetkilileri bu sorunu ele almak için önlemler almaya çağırdı.
  • Uluslararası Af Örgütü Çarşamba günü , Haiti’nin Kenscoff kentinde bu hafta başlarında meydana gelen ve en az 47 kişinin ölümüne, 22 kişinin yaralanmasına ve onlarca kişinin kaçırılmasına yol açan ölümcül çete saldırısını kınadı. İnsan hakları örgütüne göre, saldırıya uğrayanların çoğu şiddet olaylarından sonra bir kiliseye sığınan kişilerdi.
  • Kanada Başbakanı, ABD’ye karşı misilleme gümrük vergileri uygulanacağını duyurdu.
  • Manifest grubunun menajeri Tolga Akış; müstehcenlik, uyuşturucu madde kullanma ve suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçlamasıyla gözaltına alındı.
  • Bodrum’daki bir finans toplantısında konuşan İngiliz ekonomist Timothy Ash hakkında, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla resen soruşturma başlatıldı.
  • Ekrem İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü davasına davam edildi. 53’ü tutuklu 414 sanıklı davanın 71. duruşma gününde sanıklardan savunmaları alındı ve tutukluların tahliye talepleri başladı.
  • Kırıkkale’de hakkında 30 yıl 3 ay 15 gün kesinleşmiş hapis cezası bulunan H.G., jandarma ekipleri tarafından düzenlenen dron destekli operasyonla yakalandı.
  • Narin Güran cinayetinin anlatıldığı ‘Şeytantepe’ belgeseline soruşturma başlatıldı; belgeselin finansmanı incelemeye alındı

 

27 Ağustos – Hukuk Takvimi

Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi

0
Irk-Ayrımcılığının-Ortadan-Kaldırılması-Komitesi-1050x525

Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi(The Committee on the Elimination of Racial Discrimination (CERD),  Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 21 Aralık 1965 tarihli kararıyla kabul edilen ve 4 Ocak 1969 tarihinde yürürlüğe giren Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmenin denetimini sağlamak üzere kurulan ve bağımsız uzmanlardan oluşan bir organdır.

Komite Toplantılarından bir kare

Komite, tarafsızlıkları ve yüksek ahlaki duruşlarıyla tanınan 18 uzmandan oluşmakta, üyeleri dört yıllık süre için taraf devletler tarafından seçilmektedir. Seçimler iki yıllık aralıklarla üyeliklerin yarısı için yapılarak komite yenilenmekte, dünyadaki farklı coğrafi bölgeler, farklı uygarlıklar ve adalet sistemlerinin temsil edilmesi amaçlanmaktadır. CERD özerk bir yapıdır ve Komite’deki uzmanlar kendi şahsi sıfatlarıyla seçilmektedir. Komite üyeleri görev süreleri dolmadığı sürece hiçbir organ ve makam tarafından azledilememekte ve kendi istekleri dışında değiştirilememektedir. Komite toplantıları genellikle Birleşmiş Milletlerin New York’taki Genel Merkezi’nde ya da Cenevre’deki Birleşmiş Milletler ofisinde gerçekleştirilmektedir.

  • Türkiye’den Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gün Kut, 2010 yılından itibaren komitede görev almış; 2018-2021 döneminde görev yapacak üyelerin belirlenmesi amacıyla 22 Haziran 2017 tarihinde New York’ta yapılan seçimlerde Türkiye tarafından tekrar aday gösterilmiş ve Komite’de boşalan 9 yer için 15 adayın yarıştığı seçimlerde 128 oy alarak seçimleri ön sıralarda kazanmıştır. 
Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesinin Amacı ve Misyonu 

Sözleşmenin etkili şekilde uygulanması için kurulan Komite, Birleşmiş Milletler tarafından Devletlerin özel bir insan hakları sözleşmesi altındaki sorumluluklarını yerine getirmek üzere gerçekleştirdikleri faaliyetleri izlemek ve gözden geçirmek için kurulmuş ilk yapılanmadır. Sözleşme’ye göre kendi iç tüzüğünü oluşturmaktadır.  Komitenin ve üyelerinin dışarıdan talimat alması yasaktır.

Sözleşme gereğince bütün devletler Taraf Devletler, hakların nasıl uygulandığına dair Komiteye düzenli olarak raporlar sunmakla yükümlüdür. Devletler, sözleşmenin uygulamasına başladıktan bir yıl sonra ve her iki yılda bir rapor vermek zorundadır.

Komite Toplantısı

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesi gereğince, Komite öneri ve genel tavsiyelerde bulunabilmekte, bu öneri ve tavsiyeler taraf devletlerin yorumlarıyla birlikte Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun bilgisine sunulmaktadır.

Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesinin Denetim Şekli 

CERD, sözleşme ile devletlerin üstlendiği ırk ayrımcılığı ile mücadele etme yükümlülüğünü yerine getirip getirmediğini denetlemek için üç farklı yöntem uygulamaktadır.

Bu prosedürlerden birincisi, sözleşmede de öngörüldüğü üzere taraf devletlerin komiteye düzenli olarak rapor sunma yükümlülüğüdür. Komite, devletlerin verdiği her raporu incelemekte ve endişelerini ve tavsiyelerini taraf devlete sonuç gözlemleri olarak sunmaktadır.

Sözleşme ile öngörülen prosedürlerden ikincisi, devletlerin sözleşme ile ilgili yükümlülüklerini yerine getirmeyen diğer devletleri şikayet etmesi yoludur.

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme

Öngörülen üçüncü prosedür ise bireysel başvuru olarak tanımlanan, ırk ayrımcılığına maruz kaldığını iddia eden kişi ya da grupların Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesine başvurarak vatandaşı olduğu devletleri şikayet etmesi yoludur. Bu yöntem sözleşmeye taraf olan ve Komiteye yapılan şikayetleri kabul etme yetkisini tanıyan devletler açısından geçerlidir. Türkiye Komitenin bu yetkisini kabul etmemiştir.

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 21 Aralık 1965 tarihli kararıyla kabul edilmiş ve 4 Ocak 1969 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, 2019 yılı itibariyle 181 ülke tarafından imzalanmış ya da onaylanmıştır.

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesini kabul eden ülkeler haritası

Türkiye, Sözleşme’yi 13 Ekim 1972 tarihinde imzalamış, sözleşmenin onaylanmasını uygun bulan 3 Nisan 2002 tarih ve 4750 sayılı Kanun, 9 Nisan 2002 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesinin onaylanmasına ilişkin 13 Mayıs 2002 tarihli ve 2002/4171 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ve resmi Türkçe çeviri, 16 Haziran 2002 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Sözleşmenin onay belgeleri 16 Eylül 2002 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne tevdi edilmiş; sözleşme Türkiye’de 16 Ekim 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, Sözleşme’nin hükümlerinin yalnızca Türkiye’nin diplomatik ilişkisi bulunan taraf devletlere karşı uygulanacağını ve Sözleşme’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesel sınırları itibariyle onaylanmış bulunduğunu ifade eden iki beyanda bulunmuş ve Sözleşme’nin yorum veya uygulanmasıyla ilgili uyuşmazlıkların Uluslararası Adalet Divanı’na intikal ettirilmesini düzenleyen 22. maddesiyle bağlı sayılmayacağını ifade eden bir çekince koymuştur.

Sözleşmenin Öngördüğü Tedbirler

Sözleşme, devletlerin ırk ayrımcılığını ortadan kaldırmak için üstlenmeye karar verdikleri önlemleri belirlemektedir. Taraf Devletler; eğitim, öğretim, kültür ve bilgi alanlarında önyargılarla savaşmak ve milletler ve ırksal ya da etnik gruplar arasında anlayış, tolerans ve dostluğu yaygınlaştırmak için harekete geçmeyi taahhüt etmektedir.

Sözleşme, ırk ayrımcılığının tasfiye edilmesi için; yargı yerleri ve adalet dağıtan her türlü organ önünde eşit muamele görme hakkı; kişi güvenliği hakkı; siyasal haklar; seyahat özgürlüğü; vatandaşlık hakkı; evlenme ve eşini seçme hakkı; tek başına veya başkaları ile birlikte mal ve mülke sahip olma hakkı; miras hakkı; düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkı; fikir ve ifade özgürlüğü hakkı; barışçıl bir biçimde toplanma ve örgütlenme özgürlüğü hakkı; çalışma, işini serbestçe seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma, işsizliğe karşı korunma, eşit işe eşit ücret, adil ve elverişli gelir hakları; sendika kurma ve sendikalara girme hakkı; barınma hakkı; sağlık, tıbbi bakım, sosyal güvenlik ve sosyal hizmetlerden yararlanma hakkı; eğitim ve öğrenim hakkı; kültürel faaliyetlere eşit olarak katılma hakkı; ulaşım araçları, oteller, restoranlar, kafeteryalar, tiyatrolar ve parklar gibi halkın kullanımı için tasarlanmış yerlere ve hizmetlere eşit olarak ulaşma hakkı gibi ekonomik, sosyal ve kültürel hakları düzenlemekte; tüm bu hakların temini için etkili bir hukuk yoluna başvurma hakkını vermekte; ırkçı propaganda ve faaliyetleri ise tamamen yasaklamaktadır.

Sözleşme uyarınca taraf devletler;
  • Bireylere, kişi gruplarına ya da kurumlara yönelik ırk ayrımcılığı hareketleri ve uygulamalarına dâhil olmamayı ve kamu yetkilileri ve kurumlarının böyle davranmasını sağlamayı;
  • Kişi ya da kurumların ırk ayrımcılığını himaye etmeme, savunmama ve desteklememeyi;
  • Hükümet politikaları ile ulusal ve yerel politikaları gözden geçirmeyi ve ırk ayrımcılığı yaratan ya da uygulayan kanun ve düzenlemeleri değiştirmeyi ya da yürürlükten kaldırmayı;
  • Bireylerin, grupların ve kurumların gerçekleştirdiği ırk ayrımcılığını yasaklamayı ve sonlandırmayı;
  • Birleşmeci ya da çok ırklı örgütler ve hareketler ile ırklar arasındaki engelleri ortadan kaldıracak diğer araçları cesaretlendirmek ve aynı zamanda ırksal bölünmeyi güçlendirme eğilimi olan her şeyin cesaretini kırmayı taahhüt etmektedir.
Türkiye Denetim Raporları ve Türkiye’nin Komite’ye sunduğu raporlar

Türkiye Sözleşme kapsamında ilk raporunu 2007 yılında sunmuştur.

Türkiye’nin Komiteye Sunduğu Rapor/ Türkçe Metin- 2007 

  • Türkiye, Üçüncü Periyodik Rapor, 13 Şubat 2008, CERD/C/TUR/3

Raporun İngilizce metni

  • Türkiye, Dördüncü, Beşinci ve Altıncı Periyodik Rapor, 17 Nisan 2014, CERD/C/TUR/4-6

Raporun İngilizce metni

Komite’nin Türkiye’ye ilişkin sonuç gözlemleri
  • Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi, Sonuç Gözlemleri: Türkiye Üçüncü Periyodik Rapor, 24 Mart 2009, CERD/C/TUR/CO/3

Raporun İngilizce metni

 

 

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. R. Erinç Sağkan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunda

0
Ramiz Erinç Sağkan

Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Av. R. Erinç Sağkan, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 27 Ağustos 2025 tarihinde gerçekleştirilen 6. toplantısına katıldı.

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un başkanlığında gerçekleştirilen toplantıda Birliğimizin sürece ilişkin görüş ve önerilerini sunan Sağkan’a Yönetim Kurulu üyeleri Av. Nizam Dilek ve Av. Ali Bayram eşlik etti.

Toplantıya, TBMM’nin davetiyle katılan baro başkanları da konuya ilişkin değerlendirmelerini sundu.

TBB BAŞKANI AV. R. ERİNÇ SAĞKAN’IN TBMM MİLLİ DAYANIŞMA, KARDEŞLİK VE DEMOKRASİ KOMİSYONU TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMANIN TAM METNi:

Terörün ülkemiz gündeminden çıkartılması, toplumsal barışın sağlanması için atılacak adımları ve bu kapsamda hedefin özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti alanında çalışmalar yapılması olarak belirlenmesini çok kıymetli buluyoruz. Bu vesileyle Gazi Meclis çatısı altında bu çalışmayı yürüten Komisyon Başkanımıza, siz kıymetli Komisyon Üyelerimize bizlerin de fikirlerini almak üzere yaptığınız davet nedeniyle teşekkürlerimizi sunuyorum, bu sürecin barışa katkı sunmasını gönülden arzu ediyorum.

Tarafımıza iletilen davette özel bir gündem belirtilmediği için komisyonun genel amacı ve görevi kapsamında yani özgürlükler, demokrasi ve hukuk devleti alanında atılması gerektiğini düşündüğümüz adımlardan bahsederken özellikle komisyonun bir Anayasa çalışması yapmayacağı ortaya konulduğu için kanuni düzenlemeler ve uygulamadan kaynaklı sorunlar üzerinde duracağım.

Türkiye Barolar Birliği olarak milli birlik ve beraberliğin pekiştirilmesinin ön koşulunun Anayasa’nın içerdiği asgari teminatların sağlanması olduğu düşüncesindeyiz. Yürürlükteki Anayasa’ya saygı gösterilmedikçe herhangi bir sorunun çözülmesi de mümkün değildir. Anayasa’ya saygı konusunda ise özellikle yargı kararlarındaki saptamalara göre bir yol haritası sunmayı anlamlı görüyoruz.

Çatışma çözümleri konusunda ise temkinli ve terditli (incrementalist) yaklaşımın benimsenmesi gerektiği inancındayız. Bu yaklaşıma göre yıllara yayılmış derin sorunların çözümü aniden köklü adımların atılmasıyla değil, öncelikle karşılıklı güvenin inşasıyla mümkündür. Bu güven inşası, anlaşma sağlanamayan konuların sessizce geçiştirilmesindense (reticence), bunun açıklıkla ortaya konmasını ve gerekli koşulları varsa bir sonraki adımda bir çözüm bulmaya çalışılacağının ilan edilmesiyle mümkün görünmektedir.

Bu çerçevede terör örgütünün ve üyelerinin tüm silah ve mühimmatını tamamen teslim edip yeni bir isimle yeniden kurulmayacağını temin etmesi, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne tam riayeti taahhüt etmesi tüm bu sürecin sağlıklı yürümesinin ön koşuludur.

Yürütme açısından ise ön koşulun, Anayasa’ya tam riayetin sağlanması olduğu düşüncesindeyiz.

Zira toplumun ciddi bir kesiminin yürütülmekte olan bu sürece ihtiyatla yaklaşmasının temel sebebinin bir yanda Meclis çatısı altında toplumsal bütünleşmenin gerçekleşmesi için özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti alanında çalışmalar yapmak hedef olarak ortaya konulurken bir yanda ise bazı hukuka aykırı yargı uygulamaları ile idari tasarruflar bu hedefin tam aksine işlemektedir. Bir taraftan milli birliğin ve beraberliğin pekiştirilmesi hedefi ortaya konulurken diğer taraftan hukuka aykırı gözaltı ve tutuklama kararları, bazı AYM ve AİHM kararlarının uygulanmaması gibi yargısal faaliyetler ile kayyım uygulamaları, diploma iptali ve Atatürkçü subayların TSK’dan tasfiyesi gibi idari uygulamalar taban tabana zıt bir sürece işaret etmekte, kamuoyu vicdanını derinden yaralamaktadır.  

Bu bakımdan gerek komisyonun hedef olarak ortaya koyduğu amaca ulaşabilmesi, gerekse toplumun süreci daha güvenle değerlendirebilmesi bakımından ilk etapta çözülmesinin zorunlu olduğunu düşündüğümüz ve akut olarak belirlediğimiz dört başlığı komisyonun bilgisine sunmak isterim;

1- KEYFİ TUTUKLAMALAR

Türkiye’de bazı yargılamalar yönünden en son ve istisnai olarak uygulanması gereken tutuklama tedbiri ölçüsüz ve keyfî biçimde kullanılmaktadır. Son dönemde bunun yoğun örneklerini bazı il ve ilçe belediye başkanları hakkında yürütülen soruşturmalarda görmekteyiz. Bu örnekleri çoğaltabiliriz ancak özellikle belediye başkanlarına ilişkin örneği vermemin sebebi bu kişilerin sahip oldukları halk iradesi temsiliyeti nedeniyle bu hukuka aykırı uygulamaların bireysel hak ihlallerinin yanında demokratik sisteme de ağır zarar verdiğini vurgulamaktır.

Bu keyfî tutukluluk kümesi içinde özellikle bir meslek örgütü olarak mensubumuz Av. Mehmet Pehlivan’ın tutukluluğunun ise altını ayrıca çizmek isterim. Zira bu tutuklama kararının sevk gerekçesinde mesleki faaliyetlerin suç isnadı olarak gösterilmesini genel olarak savunma makamının etkinliğine dönük bir tehdit olarak algılıyoruz.

Bu soruna dönük çözüm önerisi ise aslında bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duymamaktadır. Zira sorun uygulamadan kaynaklanmakta ve genel olarak yargı bağımsızlığı sorunu ile ilgilidir. Ancak yine de keyfî ve basmakalıp gerekçeyle verilen tutukluluk sorununu aşmak için tutukluluğa sevk, tutuklama kararı ve bu kararlara itiraz halinde verilen kararlarda kaçma şüphesi ya da delillerin karartılması olarak gösterilen tutuklama nedenlerinin olgusal temellerini ayrıntılı olarak belirtme zorunluluğu içeren standart bir formla gerekçelendirme yükümlülüğünün getirilmesi ve tutukluluk hâlinde re’sen yapılan incelemede müdafiin haberdar edilmesi ile duruşmada hazır bulunmasının teminat altına alınmasının bir nebze olsun denetime elverişliliği sağlayabileceği düşüncesindeyiz.

2- İFADE HÜRRİYETİNE DÖNÜK AĞIR İHLALLER

Basın mensupları özelinde tutukluluğun cezalandırma ve basın özgürlüğünü bastırma aracı hâline geldiği, AİHM’in Türkiye ile ilgili bazı kararlarında saptanmıştı. Bugün başta Fatih Altaylı gibi simgeleşmiş isimler olmak üzere bazı gazetecilerin tutuklu yargılanmaları yahut adli kontrol uygulamaları ve hatta yayın yaptıkları kanalların erişime engellenmesi kararları, basın özgürlüğü çerçevesinde ifade hürriyeti bakımından ağır hak ihlallerine sebebiyet vermektedir.

Yine Anayasa’dan kaynaklanan demokratik haklarını kullanırken gözaltına alınan, gözaltı süreleri uzatılan, tutuklanan ya da adli kontrol uygulanan gençlerimizin, öğrencilerin durumu kamuoyu vicdanını derinden yaralarken toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı çerçevesinde ifade hürriyetinin kullanımına dönük ağır baskı ve kaygı yaratmıştır.

Yine bir meslek örgütü olarak, hukuk tarihimizde ilk defa yaptıkları bir açıklama nedeniyle bir baromuzun başkan ve yönetim kurulu üyelerinin görevlerinin sonlandırılmasına karar verildiğinin ve ceza davalarının ise devam ettiğinin altını çizmek isterim. İstanbul Barosu’nun seçilmiş başkan ve yönetimine yargı eliyle yapılan bu hukuka aykırı müdahale yargının kurucu unsurlarından olan savunma makamını hedef almış olup baroların ve avukatlık mesleğinin bağımsızlığı açısından son derece kaygı vericidir.

İfade hürriyeti bağlamında yaşanan sorunlara dair çok sayıda çözüm önerisi sunulabilir. Biz öncelikle;

  • İfade özgürlüğünün önünde engel teşkil eden ve bir “düşünce suçu” kategorisi üreten bazı suç tipleri (TCK md. 216, 217/A, gibi) bakımından yeni bir değerlendirme yapılması ile,
  • 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Hakkında Kanun” da ki içerik engelleme ve erişim yasaklarını keyfî ve yargı denetiminden uzak biçimde uygulanabilir hale getirmesi sorununu gidermek (md. 7-8) için etkili bir değişikliğe gidilmesi ile başlanması gerektiği düşüncesindeyiz.

3- BAZI YARGI KARARLARININ UYGULANMAMASI

TBMM’de olması gerekirken cezaevinde bulunan Can Atalay hakkında verilen AYM kararının ve yine Selahattin Demirtaş ile Osman Kavala hakkındaki AİHM kararlarının uygulanmamasının bireysel hak ve özgürlüklerinin ihlali ile birlikte Anayasal Devlet/Anayasal Demokrasi anlayışına telafisi imkânsız zararlar verdiği inancındayız. Bu çerçevede;

  • Anılan kararların gerekleri zaman geçirmeksizin yerine getirilmeli,
  • Yargı kararlarını icra etmemeye dönük cezai yaptırımlar ayrıntılandırılmalı,
  • AİHM ve AYM kararlarını icra etmemenin ve ayrıca süregelen yargılamalar yönünden objektif etkileri konusunda gerekli değerlendirmenin yapılmamasının idari yaptırımları ve sicil puanına etkileri ağırlaştırılmalı düşüncesindeyiz.

4- KAYYIM UYGULAMALARI

Bu antidemokratik uygulamanın demokratik sisteme verdiği ağır zararın bir an evvel giderilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Bu kapsamda;

  • Mahalli idarelerin seçilmiş organlarının “görevleri ile ilgili bir suç” dışında başka bir suç kapsamında görevden alınması uygulamasına son verilmeli,
  • Açığa alınacak kişilerin yerine görev yapacak kişilerin seçimle belirlenmesi esası vurgulanmalı,
  • “Görevle ilgili suç nedeniyle” açığa alma uygulamaları söz konusu olduğunda bu konuda bir süre kaydı getirilmelidir. Bu çerçevede Belediye Kanunu md. 45, 46 ve 57 mutlaka değiştirilmelidir.

Dört başlık olarak belirlediğimiz bu akut sorunların temelinde ise yargı bağımsızlığına ilişkin yaşanan sorun yatmakta olup başta Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun yürütmenin etkisinden çıkartılması ve üye belirlenmesi yöntemi olmak üzere Anayasa değişikliği içeren önerilerimizi komisyonun görev alanında bulunmaması nedeniyle bu aşamada paylaşmıyoruz, ancak mevzuat düzenlemesi ile de atılabilecek önemli adımlar olduğu inancındayız. Bu kapsamda;

  • Hâkim ve savcılar için coğrafi teminat sağlanması bakımından 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nda değişiklik yapılmalıdır.
  •  Kamu hizmetine girişte ve özellikle hâkim/savcı mülakatlarında kamera kaydı vb. usullerle şeffaflık sağlanmalı, hak arama özgürlüğü etkin kılınmalıdır.
  • Hâkim ve savcıların mülakatları yürütme erkinden bağımsızlaştırılmış kurullara bırakılmalıdır.
  • Cumhuriyet Savcısına bağlı, İçişleri Bakanlığı’ndan tamamen bağımsız bir adli kolluk sistemi kurulmalıdır.

Sayın Başkan Sayın Komisyon Üyeleri;

Komisyonun terörün Türkiye gündeminden tamamen çıkartılması amacı çerçevesinde geçiş dönemi adaleti kapsamında bir geçiş dönemi kanununun genel çerçevesini belirleme yönünde çalışması var ise mevzuat çerçevesinde kısaca şu hususları paylaşmak isteriz.

Öncelikle geçiş dönemi kanunu kapsamında adı af olmayan ama sonuçları itibarıyla af niteliği taşıyan “örtük af” biçimlerinin sağlıklı yöntemler olmadığının altını çizmek isteriz. Nitekim Anayasa Mahkemesi de bu tür tutumlara mesafelidir. [1]

Hâl böyleyken sonucu itibariyle af niteliği taşıyan düzenlemelerin infaz kanununda değişiklik yapılması yöntemiyle değil, TBMM’de nitelikli çoğunlukla değerlendirilmesi gerekir. Nitelikli çoğunluk şartı, böylesi hassas bir konuda toplumsal uzlaşının sağlanmasının da teminatıdır. Eğer bu çoğunluk sağlanamıyorsa bu konuda koşullar henüz olgunlaşmamış demektir.

Yine bu tür düzenlemeler için bunun bir zorunluluk olması ve güçlü bir gerekçelendirme yapılması gerekir. AİHM’e göre “zorunlu durumlar” dan biri “toplumsal uzlaşının sağlanması” amacıdır. Bu bakımdan düzenleme, keyfî biçimde uygulanmayacak, toplumsal barışa katkı sağlayacak bir nitelik taşımalıdır. Bu yüksek meşru amaç, “geçiş dönemi adaleti” denen ideal açısından özellikle önemlidir.

Bu nedenle yapılacak bir düzenlemenin gerekçesinde ve icabında ilk maddesinde barış, geçiş dönemi adaleti ve toplumsal uzlaşının sağlanması amaçları net bir şekilde ortaya konulmalıdır.

Ancak önemle altını çizmek isterim ki, sadece geçiş dönemi adaletini sağlamak üzere çıkartılacak bir geçiş dönemi kanunu, komisyonun belirlediği temel hedefe ulaşılmasını sağlayamayacak olup akut sorunlar olarak belirttiğimiz alanlarda yapılacak düzenlemelerle birlikte toplumun tamamını kucaklayan, temel hak ve özgürlükler alanını genişleten adımların atılması ile bu hedeflere ulaşılabilir.

Saygılarımla.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Av. R. Erinç SAĞKAN

Katharine Dexter McCormick

0

Katharine Dexter McCormick, ABD’nin Michigan eyaletinde, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak 27 Ağustos 1875 tarihinde dedesi Yargıç Samuel W. Dexter’den kalma tarihi bina Gordon Hall‘da dünyaya geldi. Ünlü bir avukat ve Chicago Barosu Eski Başkanı olan babası Wirt Dexter’ı 14 yaşında iken kaybetti,  annesi Josephine ile birlikte 1890’da Boston’a taşındı.

İyi bir eğitim aldı. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde eğitim alan ilk kadınlardan biri oldu. 1904 yılında Massachusetts Institute of Technology’de biyoloji alanında lisans derecesini elde etti ve aynı yıl kocası Stanley McCormick ile evlendi. Tıp fakültesine gitmeyi planladı ancak evliliği buna engel oldu.

Kadın hakları ve cinsiyet eşitliği alanındaki çalışmalara üniversitede iken başladı. Kendini kadın haklarına, kadınların oy hakkı mücadelesine, doğum kontrol hakkı elde etmesine ve sivil aktivizme adadı. Ağır hastalıklar geçiren kocasının ölümüne kadar sağlığı ile yakından ilgilendi. Yaşadığı dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nde yasal olmayan doğum kontrolü hakkının elde edilmesinde rol oynadı. 1920’lerin başında, ülkenin ilk doğum kontrol kliniği New York City’de açıldı.

1909’ yılında, Massachusetts’te kadınlara oy hakkı için yapılan ilk açık hava mitinginde konuşma yaptı. Kadınlqrın oy hakkı için çalışan derneğin yönetiminde yer aldı. Kadınların seçme ve seçilme hakkı için sürekli mücadele etti.

McCormick ve mücadele arkadaşları sayesinde 192o yılında ABD’de tüm eyaletlerde kadınlara oy hakkı tanındı.

1922’de Avrupa seyahatine çıktı, Roma ve Paris gibi şehirleri ziyaret etti. Kadınlar için doğum kontrol amacıyla kullanılan diyaframları yasa dışı yollarla Avrupa’dan ABD’ye getirmeyi başardı. BU kaçakçılığa 1925’e kadar devam etti. Sonraki yıllarda kocasının hastalığına zaman ayırmak zorunda kaldı. 1950’li yıllarda, doğum kontrolü mücadelesine yeniden döndü ve bu amaçla büyük bir fon topladı. İlk doğum kontrol hapını geliştirmek için araştırmaları finanse etti .

National American Woman Suffrage Association’ın başkan yardımcısı ve saymanı oldu. Derneğin Woman’s Journal yayınını finanse etti.

Kocasının şizofreni hastası olması nedeniyle bu hastalığın tedavi yollarını bulmak için çalışmalar yürüttü. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi ile birlikte Nöroendokrin Araştırma Vakfı’nı kurdu ve Endocrinology Dergisinin yayınlanmasına maddi destek sağladı Kocasının ölümünden sonra ailesinin servetinin önemli bir kısmının varisi oldu ve doğum kontrol hapını geliştirmek için yapılan araştırmaların çoğunu finanse etti.

28 Aralık 1967 tarihinde Massachusetts’te 92 yaşında iken yaşamını yitirdi. Ailesinden kalan milyonlarca dolarlık mirası çeşitli vakıflara bağışladı.

Yaşamı, 1998 yılında T. Coraghessan Boyle tarafından yazılan  Riven Rock isimli romana konu oldu.

Katharine Dexter McCormick’un doğduğu ev, dedesi Yargıç Samuel W. Dexter ve babası Avukat Wirt Dexter’ten miras kalan bina Gordon Hall’

Volker Türk

0
Volker Türk

Volker Türk, 27 Ağustos 1965’te Avusturya’nın Linz kentinde dünyaya geldi. Akademik kariyerine Linz Üniversitesi’nde hukuk eğitimi alarak başladı ve buradan hukuk yüksek lisans derecesiyle mezun oldu. Ardından Viyana Üniversitesi’nde uluslararası hukuk alanında doktora çalışmalarını tamamladı.

Doktora tezini Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ve kurumun görev alanı üzerine hazırlayan Türk, bu çalışmasını 1992 yılında Berlin’de kitap olarak yayımladı.

Kariyerinin Başlangıcı ve Saha Deneyimi

Türk, Birleşmiş Milletler bünyesindeki profesyonel kariyerine 1991 yılında başladı. İlk olarak Kuveyt’te Avusturya Dışişleri Bakanlığı tarafından finanse edilen geçici bir görevde bulundu. Takip eden yıllarda BMMYK bünyesinde Malezya, Kosova, Bosna-Hersek ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi dünyanın kritik çatışma ve kriz bölgelerinde çeşitli saha görevleri üstlendi. Bu süreçte mülteci hakları ve uluslararası koruma konularında derin bir saha tecrübesi kazandı.

Üst Düzey Yöneticilik ve Stratejik Görevler

2009 yılında Cenevre’deki BMMYK Genel Merkezi’nde Uluslararası Koruma Bölümü Direktörü olan Türk, 2015-2019 yılları arasında Korumadan Sorumlu Yüksek Komiser Yardımcısı olarak atandı. Bu göreviyle o dönemdeki en üst düzey Avusturyalı BM yetkilisi unvanını aldı ve “Mültecilere İlişkin Küresel Mutabakat”ın geliştirilmesinde kilit rol oynadı.

2019 yılında BM Genel Sekreteri António Guterres tarafından Genel Sekreterlik İcra Ofisi’nde Stratejik Koordinasyondan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı olarak atandı. 2021-2022 yılları arasında ise Politikalardan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaparak, Genel Sekreter’in “İnsan Hakları İçin Harekete Geçme Çağrısı” ve “Ortak Gündemimiz” raporu gibi küresel vizyon projelerinin koordinasyonunu yürüttü.

İnsan Hakları Yüksek Komiserliği

8 Eylül 2022 tarihinde BM Genel Kurulu tarafından Michelle Bachelet’in yerine Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri olarak seçildi. 17 Ekim 2022’de resmi görevine başlayan Türk, bu makamda evrensel insan haklarının korunması, sivil alanın genişletilmesi ve hukukun üstünlüğü için küresel savunuculuk yapmaktadır. Görev süresi boyunca, Rus muhalif Vladimir Kara-Murza’nın serbest bırakılması çağrısı gibi kritik çıkışlarıyla demokratik değerlerin korunması konusundaki kararlılığını sergilemiştir.

Akademik Katkıları ve Kişisel Yaşamı

Uluslararası mülteci ve insan hakları hukuku alanında çok sayıda yayını bulunan Türk, özellikle 2003 yılında yayımlanan Refugee Protection in International Law kitabının eş yazarlarından biridir. İnsan hakları alanındaki üstün hizmetleri nedeniyle 2016 yılında Graz Üniversitesi İnsan Hakları Ödülü’ne layık görülmüştür.

İngilizce ve Fransızca dillerini akıcı, İspanyolca’yı ise iyi derecede konuşan Volker Türk, günümüzde çalışmalarını Cenevre’de sürdürmektedir. Kariyerini dünyanın en savunmasız insanları olan mültecilerin ve vatansız kişilerin haklarını aramaya adamış bir hukukçu olarak tanınmaktadır.

İslam Demokrat Partisi’nin Kapatılması Kararı

0

İslam Demokrat Partisi’nin Kapatılması Kararı, 03 Mart 1952 tarihinde İstanbul Eminönü Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 1952/121 dosya ile alınmış ve parti temelli kapatılmıştır.

Kapatılan Siyasi Partiler

İslam Demokrat Partisi

İslam Demokrat Partisi, adında “İslam” kelimesini kullanan ve Türkiye’de demokratik hayatta kurulan ikinci İslamcı partidir. İslam Demokrat Partisi’nden önce İslam Koruma Partisi ilk defa İslam kelimesini parti adında kullanmıştır.

Cevat Rifat Atilhan ve arkadaşları tarafından 27 Ağustos 1951 tarihinde kurulmuştur. Parti’nin kuruluş amacı, “Maddi ve manevi ölçülerle ve bütün mana ve şümulüyle Türk milletini medeni âlemde mümtaz ve tarihiyle, şerefli mazisine layık bir refah ve ümran seviyesine çıkarmak ve Türk vatanını en ameli ve yapıcı sistemlerle ve cezri çalışmalarla baştanbaşa imar etmek” olarak açıklanmıştır. Türk siyasetini derinden etkilemiş, Milli Görüş Hareketi’ne kaynaklık etmiştir. Necmettin Erbakan tarafından savunulan “Müslüman Ülkeler Birleşmiş Milletler” teorisi İslam Demokrat Partisi tarafından “Birleşmiş İslam Milletleri” adıyla dile getirilmiştir.

İktidardaki Demokrat Partiye rakip olarak kurulan Partinin genel merkezi, Beyazıt Bakırcılar semtinde ve Mühürdar Emin Paşa Sokak’ta bulunan 34 numaralı Mercan Apartmanı’nın 4 numaralı dairesidir. Kurucu ve yöneticileri; Cevat Rıfat Atilhan, Zühtü Bilimer, Kerim İnan, Hakkı Sadık Azarlı, Hamit Tekinsoy, Nuri Çallı, Feridun Okyanus, İ. Galip Hamikoğlu, Hacı Nuri Erdoğdu, Naci Yeter, Mehmet Reşat Düşünür, Ahmet İlkol, Neşet Aslın, Şevket Üzümcü ve Mahmut Düşünür’dür. Partinin genel başkanı Cevat Rifat Atilhan, emekli Osmanlı subaydır. Cevat Rifat Atilhan, daha önce Milli Kalkınma Partisi’nin kurucuları arasında yer almış, İslam Birliği-Şark Federasyonu’nu savunmuştur. 1947 yılında kurduğu Türk Muhafazakâr Partisi’ndeki benzer görüşlerini yeni kurduğu İslam Demokrat Partisi adıyla da savunmuştur. Parti, benzer görüşlerdeki birçok yayın organı tarafından  desteklenmiştir. 

Parti, Siyonizm, komünizm ve masonlukla mücadeleyi ön plana almıştır. Partinin kuruluş nizamnamesinin 5’inci maddesi, “Komünizm ve farmasonluk gibi haddi zatında beynelmilel karakter taşıyan bütün gizli ve devirici kuvvetlerin faaliyetleri kati suretle ve şiddetle men edilecektir” şeklindedir.

İslam Demokrat Partisi’nin Kapatılması

İslam Demokrat Partisi (İDP), Cemiyetler Kanunu’nun “Umumî heyetin müzakere zabıtları reis ve reis vekilleri ve kâtibler tarafından imzalanarak saklanır. Umum î heyet kararları da ayrıca karar halinde yazılarak aynı suretle imza edilip saklanır.” şeklindeki 24’üncü maddesini ihlal etmesi gerekçe gösterilerek 03 Mart 1952 tarihinde kapatılmıştır. Parti kurulduktan 14 ay sonra kapatılmış, kapatılmasında  irticai faaliyetler önemli rol oynamıştır. Kapatma davasında, İslam Demokrat Partisi’nin avukatı Abdurrahman Şeref Laç, mahkemede yaptığı savunmada mahkeme hâkimine “Muhterem Müslüman Türk hakimi! İslam veya Müslüman kelimesi neden kanuna mugayir olsun? Bu kelimeden niçin korkulsun? Bu kelimeden ancak din düşmanları korkarlar Müslümanlar değil. Halbûki Allah bile İslam’ı ve Müslümanları methetmiştir. Kur’an-ı Azimüşşan şöyle der: Ve men ahsenü kavlen mimmen dea ilallahi ve amile salihan ve kale inneni minelmüslimin. (Fussilet Suresi 33. Ayet) Korku, Allah’ın methüsena ettiği güzel sözden, İslam kelimesinden ise yazıklar olsun!” cümleleri ile seslenmiştir. Laç’ın, mahkemede yaptığı savunması, Sebiliürreşad ve Büyük Doğu dergilerinde yayımlanmıştır.

Sonraki yaşamında gazete yazarlığı da yapan ve cinsel taciz suçlaması nedeniyle hüküm giymiş olan Hüseyin Üzmez isimli lise öğrencisi 22 Kasım 1952 tarihinde gazeteci Ahmet Emin Yalman’ı silâhla vurarak yaralamış, bu olayın ardından birçok tutuklama gerçekleşmiştir.

İslâm Demokrat Partisi lideri Atilhan, Necip Fazıl Kısakürek ve Osman Yüksel Serdengeçti, ağır ceza mahkemelerine sevk edilmiş, bu sürecin sonunda İslam Demokrat Partisi de kapatılmıştır.

İslam Demokrat Partisi liderinin tutuklanasına ilişkin gazete haberi

Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipler-Havana Kuralları

0
Havana-Küba

Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipler-Havana Kuralları, 27 Ağustos-7 Eylül 1990 tarihleri arasında Havana’da toplanan Suçların Önlenmesine ve Suçların Islahı Üzerine Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilmiştir.

Havana-Küba

Başlangıç

Dünya halkları, Birleşmiş Milletler Şartı’nda adaletin sürdürülebileceği koşulları yaratmak için verdikleri kararı teyit ettiklerinden ve ırk, cins, dil ve din ayırımı yapmaksızın insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı geliştirme ve teşvik etme konusunda uluslararası işbirliğini gerçekleştirme amacı taşıdıklarını ilan ettiklerinden,

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi hukuk önünde eşitlik ile masumluk karinesi prensiplerine, hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkına ve kendisine suç isnat edilen bir kimsenin savunması için gerekli bütün güvencelere yer verdiğinden,

Buna ek olarak, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi de sebepsiz yere gecikmeden yargılanma hakkını ve hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız yetkili bir mahkeme tarafından yargılama hakkını ilan ettiğinden,

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi de, devletlerin Birleşmiş Milletler Şartı’na göre her yerde insan hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesi ve buna uyulması yükümlülüğünü hatırlattığından,

Avukatlar İçin Temel Prensipler-Havana Kurallarını PDF olarak okuyabilirsiniz

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Herhangi Bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması için Prensipler Bütünü, tutulan bir kimsenin bir avukatın yardımından yararlanma ve avukatla iletişim kurma ve avukatla görüşme hakkına sahip olmasını öngördüğünden,

Mahpusların Islahı için Asgari Standart Kurallar, tutuklulara, özellikle hukuki yardım verilmesini ve avukatla gizli bir biçimde görüşme imkanının sağlanmasını tavsiye ettiğinden,

Suçtan ve Yetki istismarından Mağdur Olanlara Adalet Sağlanmasına Dair Temel Prensipler Bildirisi, suç mağdurlarının adalete ulaşmaları ve adil muamele görmeleri, zararların karşılanması, tazminat ve yardım almaları için uluslararası ve ulusal düzeyde alınması gerekli tedbirleri tavsiye ettiğinden,

Bütün insanların sahip olduğu ekonomik, sosyal ve kültürel veya kişisel ve siyasal nitelikteki insan hakları ve temel özgürlüklerin yeterli bir biçimde korunması, herkesin bağımsız hukukçuların sağladığı adli hizmetlere etkili bir biçimde ulaşma hakkına sahip olmasını gerektirdiğinden,

Avukatların meslek örgütleri, mesleki standartların ve meslek ahlakının yüceltilmesinde, üyelerinin baskıya, haklarının yersiz olarak kısıtlanmasına ve ihlal edilmesine karşı korunmasında, ihtiyacı bulunan herkese adli hizmet sağlanmasında ve hükumet ve diğer kuruluşlarla işbirliği yaparak adaletin ve kamu yararının daha fazla gerçekleştirmesinde hayati bir role sahip olduğundan,

Avukatların görevlerini gereği gibi yerine getirmelerini sağlama ve geliştirme konusunda üye devletlere yardımcı olmak için formüle edilen aşağıdaki Avukatların Rolüne Dair Prensipler, ulusal mevzuat ve uygulama bakımından hükumetler tarafından dikkate alınır ve avukatlarla birlikte yargıçlar, savcılar, yürütme ve yasama organı mensupları gibi diğer kimselerin ve genel olarak halkın dikkatine sunulur. Bu prensipler mümkün olduğu kadar, avukatlık resmi statüsüne sahip olmadan avukatlık görevi yapan kimselere de uygulanır.

Avukata ve Adli Hizmetlere Ulaşma

1. Herkes haklarının varlığını tespit ettirmek, korumak ve ceza muhakemesinin her aşamasında haklarını savunmak için kendi seçtiği bir avukatın yardımına başvurma hakkına sahiptir.

2. Hükumetler, ırk, renk, etnik köken, cinsiyet, dil, sin, siyasal veya başka bir fikir, ulusal ve toplumsal köken, doğum, ekonomik veya başka bir statüye dayanan bir ayrımcılıkla hiç biri ayrım yapmaksızın, egemenlik yetkisine tabi olan ve ülke içinde bulunan herkesin, avukata etkili bir biçimde ve eşit olarak ulaşma hakkını sağlayan etkin usulleri ve ihtiyaçlarına karşılık verebilecek mekanizmalar kurar.

3. Hükumetler, yoksullara ve gerektiği takdirde mahrumiyet içinde bulunan diğer kimselere adli hizmet verilmesi için yeterli mali imkanlar ve başka kaynaklar sağlar. Avukatların meslek örgütleri bu hizmetlerin, imkanların ve kaynakların organize edilmesinde sunulmasında işbirliği yapar.

4. Hükumetler ve avukatların meslek örgütleri, kişilerin hukuka göre sahip oldukları haklar ve ödevler ile temel özgürlüklerin korunmasında avukatların rolü konusunda halkı bilgilendirmek için programlar yaparlar. Yoksul ve mahrumiyet içindeki diğer kimselere yardım ederken, onların haklarını arayabilecekleri ve gerektiği takdirde avukatın yardımını isteyebilecekleri bir konuma ulaşmaları için özel bir dikkat gösterir.

Ceza Adaletiyle İlgili Konularda Özel Koruyucular

5. Hükumetler, gözaltına alınan veya tutulan veya cezai bir fiil ile suçlanan kimselerin, kendi seçtikleri bir avukatın yardımından yararlanma hakkına sahip oldukları konusunda yetkili makamlar tarafından hemen bildirilmelerini sağlar.

6. Avukatı bulunmayan bu durumdaki kimselere, adaletin yararının gerektirdiği bütün olaylarda etkili bir hukuki yardım verilmesi için, suçun niteliğine uygun deneyim ve donanıma sahip bir avukat atanır; bu kimseler avukatlık hizmetinin karşılığını ödeyebilme imkanından yoksun ise, ücretini kendisinin ödemediği bir avukat hakkına sahiptir.

7. Hükumetler ayrıca, hakkında suç isnadı bulunsun veya bulunmasın, gözaltına alınan veya tutulan herkese hemen ve her ne olursa olsun gözaltına alınmasından ve tutulmasından itibaren kırk sekiz saat geçmeden avukata ulaşma hakkı sağlar.

8. Gözaltına alınan veya hapsedilen herkesin, bir avukat tarafından vakit geçirilmeden ziyaret edilmesi, kesintisiz biçimde iletişim kurabilmesi ve sansüre uğramadan tam bir gizlilik içinde görüşebilmesi için yeterli imkanlar, zaman ve kolaylık sağlanır. Kanun adamları, görüşmeleri gözle izleyebilir fakat dinleyemez.

Avukatların Nitelikleri ve Eğitimi

9. Hükumetler, avukatlık meslek örgütleri ve öğretim kurumları, avukatların gereği gibi eğitim ve öğrenim almalarını ve avukatlık meslek idealleri ve ahlaki görevleri ile ulusal ve uluslararası hukuk tarafından tanınmış olan insan haklarına ve temel özgürlüklere vakıf olmalarını sağlar.

10. Hükumetleri avukatların meslek örgütleri ve öğretim kurumları, hukuk mesleğine girişte ve mesleğin icrası dışında bir kimseye karşı ırk, renk, cinsiyet etnik köken din, siyasal veya başka bir fikir, ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum, ekonomik veya başka bir statü gibi nedenlerle ayrımcılık yapılmamasını sağlar. Bir avukatın ilgili ülkenin vatandaşı olması şartı, ayrımcılık yapılması şeklinde anlaşılmaz.

11. Adli hizmete olan ihtiyaçları karşılanmayan grupların, toplulukların veya bölgelerin bulunduğu ülkelerin bulunduğu ve özellikle bu tür grupların değişik kültürlere, geleneklere ve dillere sahip olmaları veya geçmişte ayrımcılıktan ötürü mağdur edilmiş bulunmaları halinde; hükumetleri avukatların meslek örgütleri ve öğretim kurumları bu gruplara mensup meslek adaylarının adalet mesleğine girmeleri için özel tedbirler alır ve kendi gruplarının ihtiyaçlarına uygun şekilde eğitim ve öğretim görevlerini sağlar.

Avukatların Görev ve Sorumlulukları

12. Avukatlar adalet dağıtımında temel bir unsur olarak, her zaman mesleklerinin şeref ve itibarını
korurlar.

13. Avukatların müvekkillerine karşı görevleri şunları içerir:

a. Müvekkillerine sahip oldukları haklar ve yükümlülükler ile müvekkillerinin haklarını ve yükümlülüklerini ilgilendirdiği ölçüde hukuk sisteminin işleyişi konusunda kendilerine bilgi vermek;

b. Müvekkillerine uygun yoldan her türlü yardımda bulunmak ve onların haklarını korumak için hukuki muamelede bulunmak;

c. Müvekkillerine mahkemeler, yargı yerleri ve eğer uygunsa idari makamlar önünde yardım etmek.

14. Avukatlar müvekkillerinin haklarını korurken ve adaletin gerçekleşmesine çalışırken, ulusal ve uluslararası hukukun tanıdığı insan haklarının ve temel özgürlükleri yüceltmeye çalışırlar ve hukuka ve hukukçuluk mesleğinin kabul görmüş standartlarına ve ahlaki kurallarına uygun biçimde serbestçe ve özenle hareket ederler.

15. Avukatlar her zaman müvekkillerinin menfaatlerine saygı gösterirler.

Avukatlık Faaliyetinin Güvencesi

16. Hükumetler avukatların;

a. Hiçbir baskı, engelleme, taciz veya yolsuz bir müdahaleyle gerek karşılaşmadan her türlü
mesleki faaliyeti yerine getirmelerini;

b. Yurt içinde ve yurt dışında serbestçe seyahat etme ve müvekkilleriyle görüşebilmelerini;

c. Kabul görmüş meslek ahlak kurallarına, görevlerine, standartlarına uygun faaliyette bulundukları için kovuşturma veya idari, ekonomik veya başka bir yaptırımla sıkıntı çekmemelerini veya tehditle karşılaşmamalarını sağlar.

17. Avukatlar görevlerini icra etmemeleri nedeniyle güvenlikleri tehdit edildiği takdirde, yetkili makamlar tarafından gerekli bir biçimde korunurlar.

18. Avukatlar görevlerini icra etmeleri nedeniyle müvekkilleriyle veya müvekkillerinin davalarıyla özdeşleştirilemezler.

19. Bir avukat ulusal hukuka ve uygulamaya göre ve bu prensiplerle bağdaşır bir biçimde müvekkil tarafından azledilmedikçe, huzurunda avukatlık yapma hakkına sahip olduğu mahkeme veya idari makam tarafından bu makamların önüne çıkma hakkından yoksun bırakılamaz.

20. Avukatlar, bir mahkeme, yargı yeri veya hukuki ya da idari bir makam önünde mesleki nedenlerle bulundukları sırada veya konuyla ilgili yazılı veya sözlü taleplerinde yaptıkları beyanlardan ötürü hukuki v cezai muafiyetten yararlanır.

21. Yetkili makamların ellerinde veya denetimleri altında bulunan gerekli bilgileri, dosyaları ve
belgeleri, avukatların müvekkillerine etkili bir hukuki yardım verebilmelerini sağlayacak yeterli bir
sürede ulaşmalarını temin etmek, kamu makamlarının görevidir. Avukatların bu belgelere en kısa
sürede ulaşmaları sağlanır.

22. Hükumetler, avukatlar ile müvekkilleri arasında mesleki ilişkiler kapsamındaki bütün haberleşme ve görüşmelerin gizli olduğunu kabul eder ve buna saygı gösterir.

İfade ve Örgütlenme Özgürlüğü

23. Avukatlar, diğer vatandaşlar gibi ifade, inanç, örgütlenme ve toplanma özgürlüğüne sahiptir. Avukatlar özellikle, hukukla, adalet sistemiyle ve insan haklarının geliştirilmesi ve korunması ile ilgili konularda kamusal tartışmalara katılma ve yasal faaliyetleri veya yasal bir örgüte mensup olmaları nedeniyle mesleki kısıtlamalara maruz kalmaksızın, yerel, ulusal veya uluslararası örgütler kurma veya bunlara mensup olma ve bunların toplantılarına katılma hakkına sahiptir. Avukatlar bu hakları kullanırken, her zaman hukuka ve hukuk mesleğinin kabul görmüş standartlarına ve meslek ahlak kurallarına uygun davranırlar.

Avukatların Meslek Örgütleri

24. Avukatlar kendi menfaatlerini temsil etmek süreklilik taşıyan mesleki eğitim ve öğretimlerini geliştirmek ve meslek haysiyetlerini korumak için bağımsız meslek örgütleri kurma ve bunlara katılma hakkına sahiptir. Meslek örgütlerinin yönetim organları, üyeleri tarafından seçilir ve bu organlar dış müdahaleye maruz kalmadan görevlerini yapar.

25. Avukatlık meslek örgütleri herkese etkili ve eşit bir biçimde adli hizmet verilmesi için ve avukatların usulsüz bir müdahale ile karşılaşmadan hukuka ve kabul görmüş meslek ahlak kurallarına ve standartlarına uygun olarak müvekkilleri ile görüşebilmeleri ve onlara yardım edebilmeleri sağlamak için hükumetle işbirliği yapar.

Disiplin İşlemleri

26. Avukatın mesleki davranış kuralları, ulusal hukuka, geleneklere, uluslararası standartlara ve normlara uygun olarak kendi meslek örgütlerinin ilgili organları veya yasama organı tarafından düzenlenir.

27. Mesleki sıfatları nedeniyle avukatlar hakkında yapılan suçlamalar ve şikayetler, usulüne uygun olarak hızla ve adil bir biçimde takip edilir. Avukatlar, kendi seçtikleri bir avukattan yardım görme hakları da dahil, adil yargılanma hakkına sahiptir.

28. Avukatlar hakkında disiplin işlemleri, meslek örgütleri tarafından kurulan bağımsız bir disiplin komitesi, bağımsız bir kanuni makam veya bir mahkeme önüne getirilir ve bu işlemler bağımsız yargısal denetime tabidir.

29. Bütün disiplin işlemleri, mesleki davranış kurallarına ve diğer kabul görmüş mesleki standartlar ile hukuk mesleğinin ahlak kurallarına uygun olarak ve bu prensipler ışığında karara bağlanır.

Birleşmiş Milletler Savcıların Rolüne Dair İlkeler Yönergesi

0
Birleşmiş Milletler Savcıların Rolüne Dair İlkeler Yönergesi
Birleşmiş Milletler Savcıların Rolüne Dair İlkeler Yönergesi (Guidelines on the Role of Prosecutors), 27 Ağustos-7 Eylül 1990 tarihleri arasında Küba’nın Havana şehrinde yapılan 8. Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve Suçluların Islahı Konferansında kabul edilmiştir.

Savcıların Rolüne Dair İlkeler / Birleşmiş Milletler Savcıların Rolüne Dair İlkeler Yönergesi

Dünya halkları, Birleşmiş Milletler Şartında adaletin korunabileceği şartları yaratmak için verdikleri kararı teyit ettiklerinden, ve ırk, cins, dil ve din ayrımı yapmaksızın insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı geliştirme ve teşvik etme konusunda uluslararası işbirliğini gerçekleştirme amaçlarını ilan ettiklerinden,

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi hukuk önünde eşitlik ile masumluk karinesi prensiplerine ve hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkına yer verdiğinden,

Genellikle, bu prensipleri vurgulayan görüşler ile gerçek durum arasında hala bir açıklık bulunduğundan,

Her ülkedeki adli örgütlenme ve işleyiş bu ilkelerden ve onları gerçek yaşama geçirmeyi üstlenmiş çabalardan esinlenmesi gerektiğinden,

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Savcılar adalet dağıtımında çok önemli bir rol oynadıklarından, ve onların bu sorumluluklarını yerine getirmelerine ilişkin kurallar yukarıda belirtilen ilkelere saygı göstermelerine ve uygun davranmalarına yardım edeceğinden, ve böylece adil ve hakkaniyete uygun bir ceza adaletine ve vatandaşların suçlara karşı etkili bir biçimde korunmasına katkıda bulunacağından,

Savcıların gerek daha iyi yöntemlerle göreve alınmaları ve hukuki ve mesleki açıdan eğitilmeleri suretiyle, gerekse suçlulukla ve özellikle suçun yeni biçim ve boyutlarıyla mücadele ederken gerekli her türlü vasıtanın kendilerine temin edilmesi suretiyle görevlerinde başarının gerektirdiği mesleki nitelikleri edinmelerini sağlamak şart olduğundan,

Suçların Önlenmesi ve Suçluların Islahı konusunda Birleşmiş Milletler Beşinci Kongresinin tavsiye kararı alması üzerine, Genel Kurulu 17 Aralık 1979 tarihli ve 34/179 sayılı kararıyla Kanun Adamları için Talimatname’yi kabul ettiğinden,

Suçların Önlenmesi ve Suçluların Islahı hakkında Birleşmiş Milletler Altıncı Kongresinin 16 sayılı kararında, Suçların Önlenmesi ve Kontrolü hakkında Komiteden yargıçların bağımsızlığı ile yargıçların ve savcıların göreve seçilmeleri, mesleki eğitimleri ve statüleri ile ilgili bir yönerge hazırlamayı öncelikleri arasında yer vermesi istendiğinden,

Suçların Önlenmesi ve Suçluların Islahı hakkında Birleşmiş Milletler Yedinci Kongresi, Yargı Bağımsızlığına dair Temel Prensipleri kabul ettiğinden ve bu da daha sonra Genel Kurulun 29 Kasım 1985 tarihli ve 40/32 sayılı kararı ile 13 Aralık 1985 tarihli ve 40/146 sayılı kararlarında uygun bulunduğundan,

Suçtan ve Yetki İstismarından Mağdur olanlara Adalet Sağlanmasına dair Temel Prensipler Bildirisi, suç mağdurlarının uluslararası ve ulusal düzeyde adalete ulaşmalarını ve adil muamele görmelerini, zararlarının giderilmesini, tazminat ve yardım için alınması gereken tedbirleri tavsiye ettiğinden,

Yedinci Kongrenin 7. kararında, savcıların göreve seçilmeleri, mesleki eğitim ve statüleri, savcıların görevleri ve davranışları, ceza adaleti sisteminin düzeltici işlevine yaptıkları katkıyı ve polis ile yaptıkları işbirliğini artırma yolları, takdir yetkilerinin kapsamı, ve ceza muhakemesinde oynadıkları rol ile ilgili olarak Komiteden bir yönergenin hazırlanması ihtiyacını ele almasını ve bir sonraki Birleşmiş Milletler Kongresine bir rapor sunulması istendiğinden,

Savcıların ceza muhakemesinde etkili, tarafsız ve adil olmalarını sağlama ve geliştirme konusunda Üye Devletlere yardımcı olması için formüle edilen aşağıdaki Yönergeye, Hükümetler tarafından saygı gösterilir ve bu Yönerge ulusal mevzuat ve uygulamalar çerçevesinde dikkate alınır, ve savcıların, ayrıca yargıç, avukat, yürütme ve yasama organı mensupları gibi konuyla ilgili diğer kişilerin ve genel olarak kamunun dikkatine sunulur. Bu Yönerge ilke olarak savcılar göz önünde tutularak formüle edilmiştir; fakat bu kurallar, uygun düştüğü takdirde, belirli bir olay için atanan (ad hoc) soruşturmacılar için de uygulanır.

Nitelikleri, Göreve Seçilmeleri ve Eğitimleri
  1. Savcılar, gerekli eğitimi ve nitelikleri kazanmış, dürüst ve ehliyetli kişiler arasından seçilir.
  2. Devletler aşağıdaki şartları sağlar:
  3. a) Savcıların göreve seçilmelerindeki ölçüler, tarafgirliğe ve önyargıya dayanan atamalara ve bir kimseye ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir fikir, ulusal, toplumsal veya etnik köken, mülkiyet, doğum, ekonomik veya başka bir statü gibi nedenlerle ayrımcılık yapılmasına karşı güvenceler içerir. Savcılık görevi için adaylardan o ülkenin vatandaşı olmasının istenmesi ayrımcılık yapma olarak kabul edilemez.
  4. b) Savcılara, görev yaptıkları makamın gerektirdiği idealler ve ahlaki ödevler ile, anayasa ve yasalarda sanıkların ve mağdurların haklarını korumak için getirilen hükümler, ve ulusal ve uluslararası hukuk tarafından tanınmış insan hakları ve temel özgürlükler konusunda gerekli eğitim ve öğretim verilir.
Statüleri ve Hizmet Şartları
  1. Adalet dağıtımında temel bir unsur olan savcılar, her zaman mesleklerinin şeref ve itibarını korurlar.
  2. Devletler, savcıların baskıya, engellemeye, tacize, yolsuz bir müdahaleye veya haksız olarak hukuki, cezai veya başka bir sorumluluk iddiasına maruz kalmadan görevlerini yerine getirmelerini sağlar.
  3. Savcıların görevlerini yapmaları nedeniyle kişisel güvenliklerinin tehdit edilmesi halinde, kendileri ve aileleri yetkili makamlar tarafından fiziksel koruma altına alınır.
  4. Savcıların hizmet için sahip olmaları gereken makul şartlar, yeterli bir ücret almaları ve gerekiyorsa, görev süreleri, emeklilik aylığı ve emeklilik yaşı yasayla ve yönetmeliklerle düzenlenir
  5. Savcıların yükselmeleri ile ilgili bir sistemin bulunması halinde bu sistem objektif faktörlere, ve özellikle mesleki niteliklere, ehliyete, dürüstlüğe ve tecrübeyi esas alır; bu konularda adil ve tarafsız bir usule göre karar verilir.
İfade ve Örgütlenme Özgürlüğü
  1. Savcılar, diğer vatandaşlar gibi, ifade, inanç, örgütlenme ve toplanma özgürlüğüne sahiptir. Savcılar özellikle hukukla, adalet sistemiyle ve insan haklarının korunması ve geliştirilmesi ile ilgili kamusal tartışmalara katılma, ve hukuka uygun faaliyetleri ve yasal örgütlere üyelikleri nedeniyle mesleki açıdan hiç bir dezavantajlı duruma girmeksizin yerel, ulusal veya uluslararası örgütlere üye olma ve toplantılarına katılma hakkına sahiptir. Savcılar, bu haklarını kullanırken, daima hukuka ve meslek ahlakının tanınmış prensiplerine uygun davranırlar.
  2. Savcılar menfaatlerine sahip çıkmak, mesleki eğitimlerini yükseltmek ve kendi statülerini korumak için, mesleki dernekler veya diğer örgütler kurma ve bunlara üye olmakta serbesttirler.
Ceza Muhakemesindeki Rolü
  1. Savcıların görevleri yargısal fonksiyonlardan kesin bir biçimde ayrılır.
  2. Savcılar, ceza muhakemesinde kovuşturmanın açılmasında ve kanunla yetkili kılınmaları veya yerel uygulamalara uygun olması halinde suçların soruşturulmasında, bu soruşturmaların hukukiliğinin gözetiminde, mahkeme kararlarının infaz edilmesinin gözetiminde ve kamu yararının temsilcileri olarak kendilerine verilen diğer görevlerin yerine getirilmesinde aktif bir rol üstelenirler.
  3. Savcılar görevlerini hukuka uygun olarak, adil, sürekli ve süratli bir biçimde, insan onuruna saygı gösterip koruyarak, insan haklarının yanında yer alarak yürütürler ve bu suretle adil yargılamanın gerçekleştirilmesine ve ceza adaleti sisteminin düzgün işlemesine katkıda bulunurlar.
  4. Savcılar görevlerini yaparlarken:
  5. a) İşlerini tarafsızlıkla ve her türlü siyasal, sosyal, dinsel, ırksal, kültürel, cinsel veya başka her hangi bir ayrımcılıktan kaçınarak yürütürler;
  6. b) Kamu yararını korurlar, objektif bir biçimde hareket ederler, zanlının ve mağdurun durumunu gereği gibi dikkate alırlar, ve zanlının yararına veya zararına olup olmadığına bakmaksızın, ilgili her türlü duruma dikkat ederler;
  7. c) Görevlerinin icrası veya adaletin ihtiyaçları aksini gerektirmedikçe ellerinde bulunan bilgiyi gizli tutarlar,
  8. d) Mağdurların kişisel menfaatlerini etkileyen hususlarda onların görüş ve düşüncelerini dikkate alır ve mağdurları Suçtan ve Yetki İstismarından Mağdur olanlara Adalet Sağlanmasına dair Temel Prensipler Bildirisi’ne göre sahip oldukları haklardan haberdar eder.
  9. Savcılar, tarafsız bir soruşturmanın isnadın temelsiz olduğunu göstermesi halinde kovuşturma başlatmaz veya devam etmezler, veya muhakemeyi durdurmak için her türlü çabayı gösterirler.
  10. Savcılar, kamu görevlileri tarafından işlenen suçları, özellikle, rüşvet, yetki suiistimali, ağır insan hakları ihlali ile uluslararası hukuk tarafından tanınan diğer suçların kovuşturulmasına ve kanunen yetkili kılınmaları veya ülkedeki uygulamalara uygun olması halinde bu suçların soruşturulmasına yeterli özeni gösterirler.
  11. Savcılar işkence, zalimane, insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele veya ceza gibi ağır insan hakları ihlali oluşturan hukuka aykırı yollara başvurularak, veya başka bir biçimde insan hakları ihlal edilerek elde edildiğini bildikleri veya bu yollarla elde edildiğine makul sebeplere dayanarak inandıkları delilleri, bu yollara başvuranlara karşı kullanmanın dışında, başka hiç bir biçimde kullanamazlar; bu durumdan Mahkemeyi haberdar ederler ve bu yolların kullanılmasından sorumlu olanların adalet huzuruna çıkarılmalarını sağlamak için gerekli tüm işlemleri yaparlar.
Takdiri Görevler
  1. Savcılara takdir haklarını kullanabilecekleri yetkilerin verildiği ülkelerde, kovuşturmanın açılması veya kovuşturmadan vazgeçilmesi de dahil, kovuşturma sürecinde alınan kararlarda istikrarın ve adaletin sağlanması için kanunla veya tüzükle veya yönetmelikle bir düzenleme yapılır.
Kovuşturmaya Karşı Alternatifler
  1. Savcılar ulusal hukuka uygun olarak ve sanıkların ve mağdurların haklarına bütünüyle saygı göstererek, kovuşturmadan vazgeçilmesi, kovuşturma sürecinin şartlı veya şartsız olarak durdurulması, veya cezai olayların yargısal sistemin dışına taşınması için gerekli çabayı gösterirler. Bu amaçla Devletler, hem mahkemelerin aşırı dava yüklerini hafifletmek, hem de tutuklama, dava açma ve mahkumiyet sürecinin aşırı kullanılmasından ve ayrıca hapisliğin olumsuz sonuçlarından kaçınmak için değişik usulleri kabul etme imkanını araştırırlar.
  2. Küçüklerin kovuşturulmaları veya kovuşturulmamaları konusunda savcılara takdir hakkı verilen ülkelerde, suçun niteliğine ve ağırlığına, toplumun suça karşı korunmasına, küçüğün kişiliğine ve geçmişteki yaşamına özel bir dikkat gösterilir. Savcılar bu konuda bir karar verirken, küçükler için adalet sistemine ve usullerine göre, kovuşturmaya karşı imkan dahilindeki seçenekleri özel olarak dikkate alırlar. Savcılar, sadece kesinlikle gerekli olan haller dışında küçüklere karşı kovuşturma işlemi yapmamak için her türlü çabayı gösterirler.
Devletin Diğer Kurum ve Kuruluşları ile İlişkiler
  1. Savcılar, kovuşturmanın adilliğini ve etkililiğini sağlamak için, polisle, mahkemelerle, hukukçularla, kamu için çalışanlarla ve diğer idari kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmak için çaba gösterirler.
Disiplin Yargılaması
  1. Savcıların disiplin suçları yasayla veya yasaya dayanan yönetmeliklerle düzenlenir. Savcıların açıkça mesleki standartlara aykırı bir tarzda hareket ettiklerini iddia eden şikayetler, süratle ve öngörülen usule uygun olarak adil bir biçimde yürütülür. Savcılar adil yargılanma hakkına sahiptir. Savcılar hakkında verilen kararlar bağımsız bir yargısal denetime tabidir.
  2. Savcılar hakkında yapılan kovuşturma, objektif bir araştırma yapılmasını ve karar verilmesini güvence altına alır. Bu araştırma ve karar hukuka, mesleki davranış kurallarına ve diğer yerleşik standartlara ve ahlaki kurallara uygun olarak, ve bu Yönergenin ışığında tespit edilir.
Yönergeye Uygun Davranma
  1. Savcılar bu Yönergeye uygun davranırlar. Savcılar ayrıca, bu Yönergenin ihlalini önlemek ve ihlal edilmesine aktif bir biçimde karşı çıkmak için ellerinden geleni yaparlar.
  2. Savcıların, bu Yönergenin ihlal edildiğine veya ihlal edilebilecek olduğuna inanmaları için yeterli sebep bulunması halinde, gerektiği takdire durumu incelemeye ve hukuki çözüm getirmeye yetkili diğer makamlara ve organlara bildirirler.

 

Birleşmiş Milletler Savcıların Rolüne Dair İlkeler Yönergesi ve Önemi 

Bu yönerge, savcıların mesleklerini icra ederken uymaları gereken etik ve profesyonel standartları belirler. Amaç, savcıların bağımsızlıklarını ve tarafsızlıklarını korumalarını sağlamaktır.

Yönerge, şu temel ilkelere dayanmaktadır:

  1. Bağımsızlık ve Tarafsızlık: Savcılar, siyasi veya diğer dış etkenlerden bağımsız olarak, adil bir şekilde görevlerini yürütmelidir.
  2. Adaletin Sağlanması: Savcılar, yalnızca yeterli kanıt varsa dava açmalı ve masumiyet karinesine saygı göstermelidir.
  3. İnsan Hakları: Savcılar, sanıkların haklarına saygı göstermeli ve kötü muamele, işkence gibi insan hakları ihlallerine karşı hassas olmalıdır.
  4. Adil Yargılama: Savcılar, delillerin hem lehine hem aleyhine dikkatlice değerlendirilmesi gerektiğini bilerek, yargılamanın adil bir şekilde gerçekleşmesini sağlamalıdır.
  5. Profesyonellik ve Eğitim: Savcılar, mesleki bilgi ve becerilerini sürekli olarak geliştirmelidir.

Birleşmiş Milletler Savcıların Rolüne Dair İlkeler Yönergesi, savcıların adil yargılama süreçlerinde oynadığı kritik rolü vurgular ve uluslararası düzeyde kabul gören standartlara göre hareket etmelerini teşvik etmektedir.

Kolluk Güçlerinin Zor ve Silah Kullanmalarına Dair Temel Prensipler

0
Kolluk Güçlerinin Zor ve Silah Kullanmalarına Dair Temel Prensipler

Kolluk Güçlerinin Zor ve Silah Kullanmalarına Dair Temel Prensipler, 27 Ağustos – 7 Eylül 1990 tarihleri arasında Havana’da toplanan Suçların Önlenmesi ve Suçluların Islahı üzerine Sekizinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilmiştir.

Havana

Kolluk Güçlerinin Zor ve Silah Kullanmalarına Dair Temel Prensipler
BAŞLANGIÇ

Kanun adamlarının yaptığı işler büyük önemi bulunan sosyal bir hizmet olduğundan ve bu nedenle, bu görevlilerin çalışma koşullarını ve durumlarını koruma ve gerekli olduğunda geliştirme ihtiyacı bulunduğundan,

Kanun adamlarının yaşamına ve güvenliğine karşı tehlike, bütün toplumun huzuruna karşı bir tehlike olarak görülmesi gerektiğinden,

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde güvence altına alınan ve Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile teyit edilen yaşama hakkının, kişi özgürlüğünün ve güvenliğinin korunmasında, kanun adamları hayati bir role sahip olduklarından,

Hapishane görevlilerinin görevlerini yaparken zor kullanabilme şartları, Mahpusların Islahı için Asgari Standart Kurallar’da yer aldığından,

Kanun Adamları için Talimatname’nin 3. maddesi, kanun adamlarının sadece kesinlikle gerekli olduğunda ve görevlerini yerine getirmeleri için gerekli olduğu ölçüde zor kullanabileceklerini öngördüğünden,

Suçların Önlenmesi ve Mahpusların Islahı hakkında Yedinci Birleşmiş Milletler Kongresi için İtalya’nın Varenna kentinde yapılan hazırlık toplantısında, kanun adamlarının zor ve silah kullanmalarının sınırları hakkında daha ayrıntılı bir çalışma yapılırken göz önünde tutulması gereken bazı unsurlar üzerinde anlaşmaya varıldığından,

293 Kanun Adamlarının Zor ve Silah Kullanmalarına Dair Temel Prensipler Yedinci Kongre’de alınan 14. kararda, başka noktalarla birlikte, kanun adamları tarafından zor ve silah kullanılmasının insan haklarına saygıyla orantılı olması gerektiği vurgulandığından,

Ekonomik ve Sosyal Konsey 21 Mayıs 1986 tarihli ve 1986/10 bölüm IX sayılı kararında, Üye Devletleri, Kanun adamlarının Zor ve Silah Kullanmaları hakkında Kuralların uygulanmasına özel bir dikkat göstermeye davet ettiğinden ve Genel Kurul da 4 Aralık 1986 tarihli ve 41/49 sayılı kararında Konsey tarafından alınan bu tavsiyeyi memnuniyetle karşıladığından,

Kanun adamlarının kişisel güvenliklerine gerekli özeni göstermek, onların adalet dağıtımında, yaşama hakkının, kişi özgürlüğü ve güvenliğinin korunmasında oynadıkları rolün önemine, kamu güvenliğini ve toplumsal barışı korumak için taşıdıkları sorumluluğa ve onların niteliklerinin, eğitimlerinin ve davranışlarının önemine dikkat etmek gerekli olduğundan,

Kanun adamlarının görevlerini düzenleyip geliştirme işini yerine getirirken Üye Devletlere yardımcı olması için formule edilen aşağıdaki temel prensipler, ulusal mevzuatın çıkarılması ve uygulanması sırasında Hükümetler tarafından dikkate alınır ve bu prensiplere uyulur; bu Prensipler kanun adamları ile yargıçlar, savcılar, avukatlar, yürütme ve yasama organı mensupları gibi diğer kişilerin ve kamuoyunun dikkatine sunulur.

Genel Hükümler

1. Hükümetler ve kanunen yetkili kuruluşlar, kanun adamlarının kişilere karşı zor ve silah kullanmaları hakkında yasalar çıkarıp
düzenlemeler yaparlar ve bunları yerine getirirler. Hükümetler ve kanunen yetkili kuruluşlar bu tür kurallar koyup düzenlemeler yaparlarken, zor ve silah kullanma ile bağlantılı olan ahlaki sorunları her zaman göz önünde tutarlar.

2. Hükümetler ve kanunen yetkili kuruluşlar, kanun adamlarının kendilerini farklılaştıran bir tarzda zor ve silah kullanabilmelerine imkan hazırlamak için, onlara mümkün olduğu kadar geniş imkanlar sağlar ve onları çeşitli tipte silah ve mühimmatla donatırlar. Kişilerin ölümüne veya yaralanmasına yol açabilecek silahların kullanılmasını giderek sınırlama düşüncesiyle, uygun durumlarda kullanılmak üzere öldürücü olmayan etkisizleştirici silahlar da bu araçlara dahildir. Yine aynı amaçla, başka türlü silahları kullanma ihtiyacını da düşürmek için kanun adamlarının kalkan, miğfer, kurşun geçirmez yelek ve kurşun geçirmez taşıtlar gibi kendilerini koruyucu araçlarla donatılmaları mümkündür.

3. Öldürücü olmayan etkisizleştirici silahların geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, olaylarla ilgisi olmayan kişilere gelebilecek zarar tehlikesini en aza indirebilmek için dikkatlice değerlendirilir ve bu tür silahların kullanılması özenle denetlenir.

4. Kanun adamları görevlerini yaparlarken, zora ve silaha başvurmadan önce mümkün olduğu kadar şiddet içermeyen araçları kullanırlar. Sadece başka araçların etkisiz kalması veya hedeflenen sonucun gerçekleşme ümidinin bulunmaması halinde zor veya silah kullanabilirler.

5. Kanun adamlarının, zor veya silah kullanmaları kaçınılmaz hale geldiği zaman:

a) Suçun ciddiliğiyle ve gerçekleştirilmek istenen meşru amaçla orantılı bir ölçüde zor kullanılır;
b) Meydana gelecek zarar ve hasarı en aza indirilir ve insan yaşamına saygı duyulur ve korunur;
c) Yaralanan ve zarara maruz kalan kişilere mümkün olan en kısa sürede tıbbi yardım ve destek verilmesini sağlanır;
d) Yaralanan veya zarara maruz kalan kişinin akrabaları veya yakın arkadaşlarına mümkün olan en kısa sürede haber verilmesi sağlanır.
6. Kanun adamları tarafından zor veya silah kullanılması sonucunda bir yaralama ve ölüm meydana gelmesi halinde, aşağıda 22. prensibe göre olay hemen üst makamlara bildirilir.
7. Hükümetler, kanun adamları tarafından zor veya silahın keyfi biçimde veya suiistimal edilerek kullanılmasını, iç hukuklarında cezayı gerektiren bir suç olarak düzenler.
8. İç siyasal huzursuzluk veya başka her hangi bir olağanüstü durum gibi istisnai haller, bu temel prensiplerden ayrılmayı haklı göstermek için ileri sürülemez.

Özel Hükümler

9. Kanun adamları kendilerinin ve başkalarının öldürülmelerine veya ağır bir biçimde yaralanmalarına yönelik yakın bir tehlikeye karşı müdafaa halleri ile yaşama karşı ağır bir tehdit içeren ağır nitelikteki özel suçların işlenmesini önlemek, bu tür bir tehlike gösteren veya emirlere direnen bir kimseyi yakalamak veya böyle bir kimsenin kaçmasını önlemek amacı dışında ve bu amaçları gerçekleştirmek için daha hafif yöntemler yetersiz kalmadıkça başkalarına karşı silah kullanamazlar. Her halükarda sadece yaşamı korumak için kesinlikle kaçınılmaz olduğu zaman öldürmeye yönelik silah kullanılabilir.

10. Kanun adamları dokuzuncu prensipte belirtilen durumlarda, kendilerini gereği gibi tanıtarak silah kullanma niyetleri konusunda açık bir uyarıda bulunurlar ve uyarıya uyulabilmesi için yeterli zaman verirler. Eğer uyarıda bulunmak, kanun adamlarını gereksiz yere tehlikeye sokacak ise, veya başkaları için ölüm veya ciddi bir biçimde yaralanma riski yaratacak ise, veya olayın şartları içinde açıkça gereksiz veya anlamsız ise, uyarı yapılmaz.

11. Kanun adamlarının silah kullanmaları konusunda tüzük veya yönetmelikler şu yönergeyi içerir:

a) Kanun adamlarının hangi şartlarda silah taşımaya yetkili olduklarını belirten ve taşınmasına izin verilen silahlar ile mühimmatın türlerini gösterir;

b) Silahların sadece gerekli durumlarda ve gereksiz zarar riskini en aza indirebilecek bir tarzda kullanılmasını sağlar;

c) Haksız bir yaralamaya sebep olacak veya gereksiz bir tehlike oluşturacak şekilde silah ve mühimmat kullanılmasını yasaklar;

d) Kanun adamlarına verilen silahlar ve mühimmattan sorumlu olmalarını sağlayan usuller de dahil, silahların kontrolünü, depolanmasını ve zimmet şeklini düzenler;

e) Gerektiğinde silah kullanılacağı zaman, yapılacak uyarılar yer alır;

f) Kanun adamları görevlerini yerine getirirken silah kullanmaları halinde, bunun daha sonra haber verilmesi için bir sistem öngörür.

Yasadışı toplantılarda asayiş sağlama

12. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde ve Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nde herkesin yasal ve barışçıl toplantılara katılma hakkı tanınmış olduğundan, Hükümetlere ve kanunen yetkili kuruluşlara ve kanun adamlarına, sadece aşağıdaki 13. ve 14. prensiplere uygun olarak zor ve silah kullanılabilme imkanı tanınır.

13. Kanun adamları yasa dışı olan ve fakat şiddet içermeyen toplantıların dağıtılması sırasında zor kullanmaktan kaçınırlar; zor
kullanmaktan kaçınmak mümkün değilse, bu zor kullanmayı gerekli olan asgari ölçüyle sınırlı tutarlar.

14. Kanun adamları şiddetli toplantıların dağıtılmasında, daha az tehlikeli araçların kullanılmasının elverişli olmaması halinde ve sadece gerekli olan asgari ölçüde kullanabilirler. Kanun adamları, yukarıda dokuzuncu prensipte belirtilen şartlar dışında silah kullanamazlar.

Tutulan veya hapsedilen kişiler bakımından asayişi sağlama

15. Kanun adamları, kurum içinde güvenliğin ve düzenin sürdürülmesi için gerekli olmadıkça veya kişisel güvenlikleri tehdit edilmedikçe, hapsedilen kişilerle olan ilişkileri sırasında zor kullanamazlar.

16. Kanun adamları, kendilerini veya başkalarını yakın bir ölüm veya ciddi surette yaralanma tehlikesine karşı savunma halleri dışında, veya dokuzuncu prensipteki tehlikeliliği gösteren mahpus ya da tutulmuş kimsenin kaçmasını önlemek için kesinlikle gerekli olmadıkça, mahpus veya tutulmuş kimseler karşısında silah kullanamazlar.

17. Yukarıdaki prensipler, hapishane görevlilerinin Mahpuslar Islahı için Asgari Standart Kuralların özellikle 33, 34 ve 54. maddelerinde belirtilen haklarına, görev ve sorumluluklarına aykırı sayılmaz.

Nitelikler, eğitim ve tavsiyeler

18. Hükümetler ve kanunen yetkili kuruluşlar, bütün kanun adamlarının uygun bir eleme usulüne göre göreve seçilmelerini, görevlerini etkili bir biçimde yerine getirmeleri için gerekli olan ahlaki, psikolojik ve fiziksel niteliklere sahip olmalarını ve sürekli ve tam bir mesleki eğitim almalarını sağlar. Bu kişilerin bu görevlere sürekli uygunluk içinde olup olmadıkları periyodik olarak denetlenir.

19. Hükümetler ve kanunen yetkili kuruluşlar, bütün kanun adamlarının zor kullanmada gerekli eğitimi almalarını ve gerekli yeterlilik standartlarına göre sınavdan geçirilmelerini sağlar. Silah taşımaları gerekli olan kanun adamları, ancak silahların kullanımı konusunda özel eğitimi tamamlamalarından sonra silah taşıma yetkisi kazanabilirler.

20. Hükümetler ve kanunen yetkili kuruluşlar, kanun adamlarının eğitiminde, özellikle soruşturma sürecinde polis ahlakı ve insan hakları konularına, zor ve silah kullanmaktansa çatışmaları barışçıl bir biçimde çözüme kavuşturma, kalabalıkların davranışlarını anlama, ikna, müzakere ve arabulma gibi yöntemler de dahil, çeşitli alternatif yöntemler kullanma, ve ayrıca zor ve silah kullanılmasını kısıtlama amacıyla teknik araçların kullanılmasına özel bir önem verirler. Kanunen yetkili kuruluşlar, eğitim programlarını ve işleyiş usullerini somut olaylar ışığında yeniden değerlendirirler.

21. Hükümetler ve kanunen yetkili kuruluşlar, zor ve silah kullanılabilecek olaylarda görev alacak kanun adamlarına gerekli
talimatları verirler.

Haber verme ve inceleme usulleri

22. Hükümetler ve kanunen yetkili kuruluşlar, 6. ve 11. f numaralı prensiplerde belirtilen türden bütün olaylar için etkili bir haber verme ve inceleme usulü kurarlar. Hükümetler ve kanunen yetkili makamlar, bu prensiplere göre haber verilen olaylar için etkili bir inceleme yapılmasını sağlar ve bağımsız idari veya kovuşturma makamlarının gerekli gördüklerinde yetkilerini kullanabilme durumunda olmalarını temin eder.

Ölüm, ciddi yaralama veya başka vahim bir olayın meydana gelmesi halinde, idari inceleme ve yargısal denetimle görevli yetkili makamlara hemen ayrıntılı bir rapor gönderilir.

23. Zor ve silah kullanılmasından etkilenen kişileri ve kanuni temsilcileri yargısal usuller de dahil, bağımsız bir inceleme usulüne katılma hakkına sahiptir. Böyle bir kimsenin ölmesi halinde, bu hüküm o kimsenin himayesi altında bulunan kişilere de uygulanır.

24. Hükümetler ve kanunen yetkili kuruluşlar, kendi emirleri altındaki kanun adamlarının yasadışı olarak zor ve silah kullanmakta veya kullanmış olduklarını bildikleri veya biliyor olmaları gerektiği halde, bu tür zor veya silah kullanımını önlemek, bastırmak ve haber vermek için yetkisi içindeki bütün önlemleri almayan amirlerin sorumlu tutulmasını sağlar.

25. Hükümetler ve kanunen yetkili kuruluşlar, Kanun Adamları için Talimatname ve bu temel prensiplere uygun davranmak için, verilen zor ve silah kullanma emrini yerine getirmeyi reddeden veya diğer görevliler tarafından bu tür hareketlerin yapılmasını rapor eden kanun adamlarına hiç bir cezai veya disipliner bir yaptırım verilmemesini sağlar.

Birleşmiş Milletler Binası

26. Kanun adamları, bir kimsenin ölümüne veya ciddi şekilde yaralanmasına yol açan zor ve silah kullanma emrinin açıkça yasaya aykırı olduğunu biliyorsa, ve bu tür bir emri yerine getirmemek için makul bir imkana sahip idiyse, amirin emrini icra savunması yapılamaz. Her hal ve karda, yasa dışı emirleri verenler de sorumlu olurlar.

İnsancıl Hukuk Sözlüğü

0

İnsancıl Hukuk Sözlüğü isimli kitabın yazarı Dr. Françoise Boucher-Saulnier

İnsancıl Hukuk Sözlüğü, 1999 yılında Nobel Barış Ödülü’nü alan “Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü” tarafından tasarlanan ve örgütün hukuk sorumlusu Dr. Françoise Boucher-Saulnier tarafından hazırlanan bir kitaptır. Kitabın amacı, eylem içinde savunma yapan bir hukuk olan `insancıl hukuk`a ait bir kullanma kılavuzunun okuyucu kitlesine kazandırılmasıdır.

İnsancıl Hukuk Sözlüğü, uluslararası ilişkiler ve insancıl faaliyetlerle uğraşanlar, uluslararası ve Hükümet Dışı Örgütler, gazeteciler, üniversite öğrencileri ve hukukçular için vazgeçilmez bir başvuru kaynağıdır. Bu kadar önemli ve ayrıntılı bir kaynak olmasının yanı sıra, şiddetin ve silahlı çatışmaların potansiyel mağdurlarına hitap etmesi ve insanlığa karşı işlenen suçlara karşı direnişin ve yaşamı sürdürme çabasının rehberliğinde bize yardımcı olmak ve biçimlenen dünya toplumunun daha insancıl bir konuma getirmek amacıyla da yazılmıştır.

İnsancıl Hukuk Sözlüğü

İnsancıl Hukuk Sözlüğü, 150’yi aşkın maddesi, zengin kaynakçası ve uluslararası örgütlerin adresleriyle insanlık onurunun yüceltilmesi yolunda bir kilometre taşıdır.

The Practical Guide to Humanitarian Law

Françoise Bouchet-Saulnier

Hukuk doktorudur. Günümüzde Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü’nün hukuk işleri sorumlusu ve Sınır Tanımayan Doktorlar Vakfı’nın araştırma müdürüdür. Françoise Bouchet-Saulnier, uzmanlık alanı olan International Review of the Red Cross and of the Editorial Committee of the historical komite üyesidir. Çalışmaları insancıl hukuka ve eylemlere dönüktür. İnsani yardım eylemleri ve kitlesel suçlar, askeri müdahale ve uluslararası ceza adaleti konularında politikalar ve kamusal programlar geliştirmiştir.

Selahattin Bağdatlı-Çevirmen

27 Ağustos 1942’de Arhavi’de doğmuş, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1967 yılında bitirmiştir. İstanbul’da 1970-1985 yılları arasında avukatlık yapmş, Gelişim Yayınları Büyük Larousse Ansiklopedisi’nde Hukuk bölümü yönetmeni olarak çalışmıştır. Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak Hukuk, İktisadi ve İdari Bilimler ve İletişim Fakültelerinde Uluslararası Hukuk, Anayasa Hukuku, İnsan Hakları Hukuku, Hukuka Giriş dersleri vermiştir. Okan Üniversitesi’nde Hukuka Giriş dersleri okutmuştur.

Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü

Médecins Sans Frontières (Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü), insani yardım amaçlı çalışan Nobel Barış Ödülü almış bir sivil toplum kuruluşudur. Fransa’da kurulmuştur ve halihazırdaki merkezi İsviçre’nin Cenevre kentindedir. Kuruluş, savaş ve doğal afetler dolayısıyla zarar görmüş bölgelerde çalışan; gelişmekte olan ülkelerdeki endemik hastalıklara karşı projeler üreten, tarafsızlık prensibini benimsemiştir. Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü herhangi bir politik, dini veya ekonomik güce bağlı olmaksızın; bağımsız olarak çalışmakta ve faaliyet göstermektedir.

Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü, bünyesindeki 30.000’den fazla doktor, hemşire, tıbbi elemanlar, ulaşım uzmanları, su ve sağlık alanında uzmanlaşmış mühendisleri, yöneticileri ve gönüllüleriyle birlikte, 70’ten fazla ülkede tıbbi destek ve hizmet sağlamaktadır. Organizasyonun yıllık bütçesi bir milyon euronun üzerindedir.  

Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütünün Amsterdam, Barselona-Atina, Brüksel, Cenevre ve Paris’te operasyon merkezleri bulunmaktadır. Ortak ilkeler ve temel konular ulusal ofisinin temsil edildiği Uluslararası Konsey tarafından düzenlenmektedir. Uluslararası Konsey, Uluslararası Ofis’in bulunduğu Cenevre’de toplanmaktadır.

Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü

Harbin Millî siyaset aleti olarak kullanılmaması hakkında Moskova Protokolü

0

Harbin Millî siyaset aleti olarak kullanılmaması hakkında Moskova Protokolü, 9 Şubat 1929 tarihinde Moskova’da imzalanmıştır.

Harbin Millî siyaset aleti olarak kullanılmaması hakkında Moskova’da imza edilmiş olan protokol, Bakanlar Kurulu tarafından 21 Şubat 1929 kabul edilerek meclise sevk edilmiş ve  meclise sevk edilerek kabul edilmiş, Resmi Gazete’nin 9 Nisan 1929 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Esbabı mucihe – Gerekçe 

Harbin Millî siyaset aleti olarak kullanılmasından feragati mutazammın olarak Büyük Meclis tarafından 19/l/l929 tarihinde tasdik edilmiş olan Paris muahedenamesinin üçüncü maddesindeki şartlar mucibince meriyet kesbetmesine intizar eylemeden akitler arasında şimdiden muteber olması hakkında Estonya, Letonya, Polonya Cumhuriyetleri, Romanya Krallığı ve Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri hükümeti arasında Moskovada imza edilmiş olan ve 4 mart 1929 tarihinde Hükûmtimiz tarafından da iltihak edilmiş olan protokol Büyük Meclisin tasvip nazarlarına arzedildi.

Şarkın en mühim ve sulhperver bir hükümeti bulunan Türkiye Cumhuriyetinin işbu protokolün beşinci maddesi mucibince mezkûr protokola iltihakı dost Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri ittihadı tarafından çok har ve samimî bir lisan ile iltimas edilmesi üzerine şimdiye kadar tutmuş olduğumuz sulh ve müsalemet yolunda yeni bir adım teşkil eden bu protokola iltihak teklifini Hükümetimiz kemali memnuniyetle kabul eylemiştir. Protokolün Pariste”‘imza edilmiş olan muahede ahkâmının bir an evel tatbiki gibi sırf müsalematkâr bir gayeden başka bir hedefi yoktur.  Hükümetimiz milletler arasında sulh fikrinin yerleşmesine yardım edecek olan bu yeni müsalemet vesikasını Büyük Meclisin Yüksek tasvibine arzeder.

Harbin Millî siyaset aleti olarak kullanılmaması hakkında Moskova Protokolü

Protokol

Estonya Cumhuriyeti Hükümeti, Letonya Cumhuriyeti Reisi, Polonya Cumhuriyeti Reisi, Haşmetli Romanya Kiralı ve Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri ittihadının merkezî icra komitası, memleketleri arasında mevcut sulhun idamesine hizmet etmek ve bu maksatla da, Pariste 27 ağustos 1928′ tarihinde imza edilen ve harbin millî siyaset aleti olarak kullanılmasından feragati mütezammın olan muahedeyi, mezkûr memleketler milletleri arasında bilâ tehir meriyete koymak arzusile mütehassis olarak, Estonya Cumhuriyeti Hükümeti, Estonyanın Moskova Fevkalâde Murahhas ve orta elçisi M. Julius Sel Jamaa Ji, Letonya Cumhuriyeti Reisi, Letonyanın Moskova fevkalâde Murahhas ve orta elçisi M. Charles Ozols’u, Lehistan Cumhuriyeti Reisi, Lehistanın Moskova fevkalade Murahhas ve orta elçisi M. Stanislas Patek’i, Haşmetli Romanya Kiralı, Varşova fevkalade Murahhas ve orta elçisi M. Charles Davillay’ı e Sosyalist Sovyet Cümhnriyetleri İttihadı merkezî icra komitası, merkezî icra komitası âzasından, Hariciye Halk Komiseri Vekili M. MaXime Litvinoff’u, tayin eylemişlerdir.

Bu Murahhaslar yolunda olduğu anlaşılan salahiyetnamelerini taati ettikten sonra atideki hususlarda müttefik kalmışlardır.

MADDE I

Paris’te 27 ağustos 1928 de tanzim edilen ve bir nüshası işbu protokola mütemmim cüz olarak raptedilmiş olan harbin millî siyaset aleti olarak kullanılmasından feragati mütezammın muahede, işbu 1928 Paris muahedesinin, âkit devletlerin her birinin teşri heyetleri tarafından tasdikim müteakip meriyete girecektir.

MADDE II

1928 Paris muahedesinin, işbu protokol hükmile mezkûr protokol âkitle rirrm karşıhkh münasefbeflerrnde meriyete konulması keyfiyeti, 1928 Paris muahedesinin 3üncü maddesinde zrkredildiği şekilde meriyete girmesine vabeste olmayarak muteber olacaktır.

MADDE III

1 ) İşbu Protokol, akitlerin selahiyettar teşri heyetleri tarafından, her birinin kanunu esasileri dairesinde olarak tasdik edilecektir.

2 ) Tasdiknameler, her biri âkit tarafından işbu protokolün kendilerine tasdiki tarihinden itibaren bir hafta zarfında Sosyalist Soviyet Cumhuriyetleri İttihadi Hükümetine tevdi edilecektir.

3 ) Akitlerden ikisi tarafından tasdiknamenin tevdii gününden itibaren işbu protokol mezkûr iki taraf arasında meriyete girecektir. Diğer âkittere protokolün aralarında meriyete girmiş olduğu devletler münasebatında işbu paotokol, tasdiknameleri mezkûr devletler tarafından tevdi edildikçe sırasile meriyete girecektir

4) Sosyalist Soviyet Cumhuriyetleri ittihadı Hiıhûmeti her tasdikname tevdiini işbu protokolü imza edenlerin cümlesine derhal tefhim edecektir.

MADDE I

İşbu protokolün birinci maddesine meriyet kesbettirmek üzere her âkit kendi teşri heyeti tarafından 1928 Paris muahedenamesi tasdik edidikten sonra bunun diplomasi tarikile Sosyalist Sovyet Çümhuriyetrleri ittihadı Hükümetine ve işbu protokolün sair bütün akitlerine tefhim edecektir.

MADDE V — İşbu protokol bütün memleketler hükümetlerinin iltihakına açıktır. Kafi iltihak tebliği Sosyalist Soviyet Cumhuriyetleri ittihadı Hükümetince icra edilecek ve bu Hükümet keyfiyeti işbu protokolün sair bütün akitlerine bildirecektir. Mevzuubahis tebliğin vürudu akabinde işbu protokol, iltihak eden devletle protokolün sair bütün akitleri arasındaki karşılıklı münasebetlerde meriyete konulacaktır.

MADDE VI

1928 Paris muahedenamesinin, işbu protokol hükmile, iltihak eden Devlet ile işbu protokolün sair bütün akitleri arasındaki karşılıklı münasebetlerde meriyete girmesi protokolün 4 üncü maddesinde münderiç şekil dairesinde vuku bulacaktır.

MADDE VII

İşbu protokol bir nüsha olarak tanzim edilmiş olup müsaddak sureti Soviyet Sosyalist Cumhuriyetleri ittihadı Hükümeti tarafından protokolü imza eden ve ya buna iltihak eden devletlerin her birine tevdi kılınacaktır.

Muhteviyatım tasdik etmek üzere zikredilen murahhaslar işbu protokolü imza etmiş ve mühürlemişlerdir.

Hariciye Encümeni mazbatası

YÜKSEK REİSLİĞE
Harbin Millî siyaset aleti olarak kullanılmaması zımnında Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri ittihadile Estonya, Letonya, Polonya Cumhuriyetleri ve Romanya Kralliğı arasında 9 şubat 929 tarihinde Moskovada imza edilmiş olan Protokola Türkiye Cumhuriyetinin de iltihakı hakkındaki kanun lâyihası ve esbabı mucibesi Encümenimizce mütalâa ve tetkik olundu.

İşbu Protokolün Pariste aktetmiş olduğumuz muahede ahkâmının bir an evvel tatbikini istihdaf etmesi itibarile Yüksek Meclisin arzu ve takip buyurduğu sulh ve müsalemet poletikasını teyit eyleyen bir vesika mahiyetinde olduğu görülmüş ve tasviben heyeti celilenin tasdikına arzolunmuştur.

Harbin millî siyaset aleti olarak kullanılmasından feragati mütezammın 27 ağustos 1928 tarihli Paris muahedesinin meriyete konulmasına müteallik 9 şubat 1929 da imza edilen ve atideki şekilde muharrer bulunan Moskova protokoluııa Türkiye Cumhuriyetinin iştirak eylediğini zirde imzası mevcut Türkiye Hariciye Vekili beyan eder.

Şapka Kanunu

0

Şapka Kanunu, 28 Kasım 1925 tarihinde çıkarılmış, kanun 28 Kasım 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen 671 No’lu Şapka İktisası Hakkında Kanun ile milletvekilleri ve memurlara şapka giyme zorunluluğu getirilmiştir.

Şapka Kanununun Çıkarılışı

Atatürk, 23 Ağustos 1925’te Kastamonu ve İnebolu’ya yaptığı seyahatlerde şapkayı halka göstererek Cumhuriyet Devrimleri arasında önemli yer tutan kılık kıyafet devriminin ilk işaretini vermiştir. “Biz her nokta-i nazardan medeni insan olmalıyız. Fikrimiz, zihniyetimiz, tepeden tırnağa kadar medeni olacaktır. Medeni ve beynelmilel kıyafet milletimiz için layık bir kıyafettir onu giyeceğiz.” diyen Atatürk; 27 Ağustos 1925’te de İnebolu’da “Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeye mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için, çok cevherli milletimiz için layık bir kıyafettir.” diyerek, medeni yaşayışa uyan kıyafetin kabulü gerekliliğini belirtmiştir. Atatürk’ün uyarması üzerine 25 Kasım 1925 tarih ve 671 Sayılı Şapka Kanunu çıkmadan önce vatandaşlar şapka giymeye başlamış, bu yenilik, medeni kıyafet değişimi olarak halk arasında olumlu karşılanmıştır. Cüppe ve sarık giymek yasaklanmış, bu kıyafetleri giyme hakkı sadece din adamlarına tanınmıştır.

Şapka Kanunu
Kanun No. 671

Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun

28 Teşrinisani (Kasım) 1341(1925):

Madde l

Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ile idarei umumiye ve mahalliye ve bilumum müessesata mensup memurin ve müstahdemin, Türk milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedirler. Türkiye halkının da umumî serpuşu şapka olup buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet men eder.

Madde 2 

İşbu kanun neşir tarihinden itibaren muteberdir.

Madde 3

İşbu kanun Büyük Millet Meclisi ve icra Vekilleri Heyeti tarafından icra olunur.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Atatürk’ün İnebolu Şapka Nutku

0

Atatürk’ün İnebolu Şapka Nutku (27 Ağustos 1925)

Arkadaşlar, ben sevgili memleketimizin hemen bütün aksamını gezdim, gördüm. Bütün vatandaşlarımızın büyük kitleleriyle yakından temas ettim. Bütün bu candan temasların bende bıraktığı silinmez hatıratı hürmetle yad ve tezkar ederken, beyan etmeliyim ki bu havalide, Çankırı ve Kastamonu havalisinde ilk defa olarak seyahat ediyorum. Samimi arkadaşlar bu havaliyi yakından görmek benim için mukaddes bir emel halinde idi. Bu emel şüphesiz memleket ve millet vezaifini vukuflu ifa noktainazarından aynı zamanda bir vazife idi. Onun için vilayet namına Ankara’ya gelen heyeti muhteremenin vuku bulan davetine memnuniyetli ve derhal icabet ettim. Bu noktada güzel ve yüksek bir tecelliyi ifade etmek, benim için çok medarı iftihar olacaktır. Benim şu veya bu sebeple tehir ettiğim mühim vazifeyi millet bana ihtar etmiş ve yaptırmıştır. Bunu milletin ruhu müşterekindeki ulviyeti irşadına parlak bir misal olarak zikretmeliyim.

Efendiler; Bu hitap münasebetiyle ufak bir noktayı tekrar edeyim. “Efendiler” dediğim zaman başka bir yerde olduğu gibi burada da bunun medlulü hanımefendiler ve beyefendiler. Efendiler, bu seyahatim ne isabet oldu, vasi ormanlarıyla, müteaddit ve mütenevvi madenleriyle Türkiye Cumhuriyetinin en mühim servet menbalarını ihtiva eden bu mıntıkayı yakından görmek benim için ne kadar istifadeli oldu. Fakat çok yüksek seda ile ifade etmeliyim ki, bundan daha çok daha kıymetli istifade bahş olan bu mıntıka halkına yakından temas etmek oldu. Bütün meşhudatım her noktainazardan beni çok bahtiyar etmiştir. Çankırı’dan Kastamonu’ya, Ankara’dan İnebolu’ya kadar bütün bu üçyüzelli kilometrelik güzergahta, bugün burada samimi huzurlarıyle şerefyap olduğum muhterem İnebolulularda gördüğüm tenevvür, yüksek zihniyet ve inkişaf derecesi cidden iftihara şayestedir. Cidden ehemmiyetle zikre şayandır.

Güzel kalpli kardeşler; bu bariz hakikatın aksini iddia edenlerin de, mevcudiyetini düşündükçe mütellim oluyorum. Bu gibiler millete kendi gafletlerini umumi zannetmek gafleti amikasındadırlar. Kendi dar zihniyetlerini vahidi kıyası tutarak milleti her türlü yüksek teceddütten mahrum etmeğe kalkışıyorlar. Milletin medeniyet ve insanlık yolundaki uzun hatvelerini durdurmak için adeta çırpınıyorlar. Fakat o gibiler niçin düşünmüyorlar ki , buna artık imkan kalmamıştır.

Ey memleketini seven ve memleketi, milleti için hayatını fedadan çekinmemiş bulunan kıymetli vatandaşlar; hep beraber bütün cihana sarih ifade edelim ki, bunca inkılabın şuurlu kahramanı olan bu millet, medeniyet güneşinin bütün hararetini almıştır, masetmiştir. Şüphe etmeğe mahal var mıdır ki, bu hararetin füyuzatı elbette emrivaki halinde mütecelli olacak, fışkıracaktır. Muhterem arkadaşlar, gerçi çok kısa bir zamanda seri ve kesif denilecek kadar siyasi, idari, içtimai inkılaplar yaptık. Yaptıklarımızın sü’rat ve kesafetinden ancak memnuniyetle ve bahtiyarlıkla bahsolunabilir. Çünkü bu böyle olmasaydı, kurtuluş ihtimali tehlikeye düşebilirdi. Emniyet etmek muvafıktır ki ve böyle yapmak zarureti olduğu içindir ki, böyle yaptık. Artık bugün her şeyi anladığına kani olduğum muhterem vatandaşlar size sual tarzında bazı hitaplarda bulunacağım. Hakimiyetine sahip olan bu milletin başında bir dakika bile olsun bir sultanı bırakmak caiz olabilir miydi? Bunu sizden soruyorum (asla, katiyen.sesleri).

Benim sevgili kardeşlerim; Fikir ve idrak sahibi olduğunu büyük hadisat ile isbat etmiş olan bu millet, Allah’ın gölgesi, peygamberin vekili olduğunu iddia küstahlığında bulunan halife unvanındaki gafillere, cahillere, riyakarlara vatanında, vicdanında yer verebilir miydi? Bunu sizden soruyorum (Haşa, katiyen sesleri).

Ey büyük millet, cihan aileyi medeniyetinde mevkii ihtiram sahibi olmağa layık Türk Milleti, evlatlarına vereceği hırsı, vereceği terbiyeyi mektep ve medrese namında birbirinden büsbütün başka iyi nevi müesseseye takdim etmeğe hala katlanabilir miydi? Terbiye ve tedrisatını tevhid etmedikçe aynı fikirde, aynı zihniyette fertlerden mürekkep bir millet yapmaya imkan aramak abesle iştigal olmaz mıydı?

Efendiler, Türkiye Cumhuriyetini tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatta medenidir. Fakat ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi haber vermeye mecburum ki, medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı; fikriyle zihniyle medeni olduğunu isbat ve izhar etmek mecburiyetindedir. Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatiyle, yaşayış tarzıyle medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir. Velhasıl medeniyim diyen Türkiye’nin, hakikaten medeni olan halkı baştan aşağıya vaz’ı haricisiyle dahi medeni ve mütekamil insanlar olduğunu fiilen göstermeğe mecburdur. Bu son sözlerimi vazih ifade etmeliyim ki, bütün memleket ve cihan ne demek istediğimi suhuletle anlasın. Bu izahımı heyeti aliyenize, heyeti umumiyeye bir sual tevcihiyle yapmak istiyorum.

– Bizim kıyafetimiz milli midir? (Hayır, hayır sadaları)
– Bizim kıyafetimiz medeni ve beynelmilel midir? (Hayır, hayır sadaları)

Size iştirak ediyorum. Hayır, hayır, hayır. Tabirimi maruz görünüz. Altı kaval üstü şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne de beynelmileldir. O halde kıyafetsiz bir millet? Bu olur mu arkadaşlar? Böyle tavsif olunmağa razı mısınız arkadaşlar? (Hayır, hayır.katiyen.sesleri).

Çok kıymetli bir cevheri çamurla sıvıyarak enzori aleme göstermekte mana var mıdır? Ve bu çamurun içinde cevher gizlidir. Fakat anlamıyorsunuz demek münasip midir? Cevheri gösterebilmek için çamuru atmak elzemdir ve tabiidir. Cevherin muhafazası için bir mahfaza yapmak lazımsa onu altından veya platinden yapmak icap etmez mi? Bu kadar açık bir hakikat karşısında tereddüt caiz midir? Bizi tereddüde sevk edenler varsa onların humku belahatine hükmetmekle hala mı tereddüt edeceğiz? Arkadaşlar Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeğe mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu iktisa edeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, caket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siperi şemsli serpuş. Bunu çok açık söylemek isterim:

– Bu Serpuşun İsmine Şapka Denir.

Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi.… İşte şapkamız. Buna caiz değil diyenler vardır. Onlara diyeyim ki, çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz. Ve onlara sormak isterim:

Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olur da, şapkayı giymek neden olmaz ve yine onlara, bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının kisvei mahsusası olan cübbeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler? Bu noktainazara ait beyanatımı bitirmezden evvel birkaç kelime daha söylemek isterim.

Efendiler, içtimai hayatın mebdei, ukdesi aile hayatıdır. Aile, izaha hacet yoktur ki, kadın ve erkekten mürekkeptir. Kadınlarımız hakkında, erkekler hakkında söz söylediğim kadar fazla izahatta bulunmayacağım. Fakat bu mevcudiyeti ulviyeyi bilhassa huzurlarında müsamaha ile geçemem. Müsaade buyurulursa bir iki kelime söyleyeceğim ve siz ne söylemek istediğimi suhuletle anlayacaksınız. Esnayı seyahatimde köylerde değil, bilhassa kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kesif ve itina ile kapamakta olduklarını gördüm. Bilhassa bu sıcak mevsimde bu tarz kendileri için mutlaka mucibi azab ve ızdırap olduğunu tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar bu biraz bizim hodbinliğimizin eseridir. Çok afif ve çok dikkatli olduğumuzun müdrik ve mütefekkir insanlardır. Onlara mukaddesatı ahlakiyeyi kuvvetle telkin etmek için, milli ahlakımızı anlatmak ve onların dimağını nur ile, nezahetle teçhis etmek esası üzerinde bulunduktan sonra fazla hodbinliğe lüzum kalmaz. Onlar yüzlerini cihana göstersinler
. Ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur.

Arkadaşlar, sureti mahsusada telaffuz ediyorum. Korkmayınız, bu gidiş zaruridir. Bu zaruret bizi yüksek ve mühim bir neticeye isal ediyor. İsterseniz bildireyim ki bu kadar yüksek ve mühim bir neticeye vusul için lazım gelirse, bazı kurbanlar da verelim. Bunun ehemmiyeti yoktur. Mühim olarak şunu ihtar ederim ki, bu halin muhafazasında taannüt ve taassup, hepimizi her an kurbanlık koyun olmak istidadından kurtaramaz.

Hanım ve Bey arkadaşlarım; size malumunuz olan bir hakikati kısa bir cümle ile tekrar arzedeceğim; beni mazur görünüz. Medeniyetin coşkun seli karşısında mukavemet beyhudedir. O gafil ve itaatsizler hakkında çok biamandır. Dağları delen, semalarda pervaz eden, göze görünmeyen serattan yıldırlara kadar her şeyi gören, tenvir eden, tetkik eden medeniyetin muvacehei kudret ve ulviyetinde kurunu vustai zihniyetlerle, iptidai hurafelerle yürümeğe çalışan milletler mahvolmağa veya hiç olmazsa esir ve zelil olmağa mahkumdurlar. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti halkı mütemeddin ve mütekamil bir millet olarak ilelebet yaşamağa karar vermiş, esaret zincirlerini ise tarihte namesbuk kahramanlıklarla parça parça etmiştir.

(Kaynak:https://www.inebolu.bel.tr/inebolu.asp?Id=21&inebolu=turk-ocagi-ve-sapka-nutku)

Alman-Osmanlı İttifak Antlaşması

0
  1. Tarafeyn-i âkıdeyn, Avusturya ve Macaristan ile Sırbistan arasında mütekevvin ihtilâfa karşı kat’î ve mutlak bir bîtarafî muhâfaza etmeyi taahhüd ederler.
  2. Rusya, tedâbîr-i fi’liyye-i askeriyye ile ihtilâfa müdâhale edecek ve bu hareketi ile Almanyaca Avusturya-Macaristan’a muâvenet-i fi’liyye-i askeriyyede bulunulmasını mucib ve müstelzim bir sebeb-i harb tevlîd eyliyecek olur ise, Rusya’nın bu tavr-u-hareketi Türkiye içün dahî bir sebeb-i harb teşkil edecektir.
  3. Harb zuhûru takdirinde Almanya Türkiye’deki hey’et-i mahsûsa-i askeriyyesini Türkiye hükûmetinin emrine âmâde bulunduracaktır. Buna mukabil Türkiye hükûmeti hey’et-i mezkûreye, Türk ordusunun sevk-u-idâre-i umumiyyesine müteallik umûr-u-husûsât üzerinde –Türkiye Harbiyye nâzırı ile Alman hey’eti askeriyye reisi beyninde bu bâbda kararlaştırılan şerâite tevfikan– fi’lî ve kat’î bir nüfuz te’min edecektir.
  4. Almanya hükûmeti, Türk mülkünü lede-l-hâce, bu arâzî tehlikeye ma’rûz kaldığı takdirde silâh kuvveti ile müdâfaa etmeyi der’uhde eyler.
  5. Almanya ve Türkiye imparatorluklarını ihtilâf-ı hâzırdan tevellüd edebilecek beynelmilel teşevvüşât ve ihtilâtâta karşı sıyânet ve muhâfaza kasdı ile akdolunan işbu mukavele, isimleri bâlâda mezkûr salâhiyyetdâr murahhaslar tarafından imzâ olunduğu andan i’tibâren kesb-i mer’iyyet edecek ve sâir taahhüdât-ı mütekaabile-i mümâsile gibi 31 Kânunuevvel 1918 tarihine kadar mer’î ve câri olacaktır.

Günümüz Türkçesi

  1. Anlaşma tarafları Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasındaki mevcut ihtilafta tarafsız kalmayı taahhüt eder.
  2. Rusya, faal askerî adımlarla müdahale eder ve Avusturya-Macaristan dolayıyla casus foederis ile Almanya’yı karşısına alırsa, Türkiye de casus foederis koşullarına tabidir.
  3. Almanya savaş durumunda askerî misyonunu Türkiye’de bırakacaktır. Anında yürürlüğe girmiş olan, Türk savaş bakanı ekselansları ve Alman askerî misyon şefi arasında gerçekleşen önceki anlaşmalara göre, Türkiye adı geçen askerî misyonun Türk ordusunun genel komutasında etkin nüfuz sahibi olacağını garanti eder.
  4. Tehdit durumunda ve gerekli olduğunda Almanya imparatorluğu, Türkiye imparatorluğu topraklarını silahlı kuvvetlerle savunmayı taahhüt eder.
  5. İşbu anlaşma iki ülkeyi mevcut ihtilaftan doğabilecek uluslararası karışıklıklardan korumak için yapılmıştır; belirtilmiş tam yetkili kişiler tarafından imzalandığı andan itibaren yürürlüğe girer ve 31 Aralık 1918 tarihine kadar, mevcut tüm kararlarıyla bağlayıcıdır.
  6. İmza taraflarından herhangi biri antlaşma bitim tarihinden altı ay öncesine kadar antlaşmanın iptal olacağını bildirmezse antlaşma beş yıl daha uzamış olur.
  7. İşbu belge Alman kayser ekselansları, Prusya kralı ve Osmanlı imparatoru ekselansları tarafından tasdik edilecektir. Tasdikler imza tarihinden bir ay sonra takas edilecektir.
  8. İşbu antlaşma gizli kalacaktır ve imza taraflarının biri tarafından ancak diğer tarafın onayı ile yayınlanabilir.
Kaynak: Danişmend, İsmail Hami (1972). İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi. 

Dr. Veli YILMAZ tarafından kaleme alınan makaleye göre Antlaşma Metni

2 Ağustos 1914 Tarihli

Türk – Alman İttifak Antlaşması:

İSTANBUL, 2 Ağustos 1914

“Majesteleri Osmanlı Sultanı ve Majesteleri Alman İmparatoru, Prusya Kralı, Türk ve Alman İmparatorlukları arasında bir savunma ittifakı teşkil edilmesini kararlaştırmışlardır.

Bu maksatla Majesteleri Osmanlı Sultanı, Sadrazam ve Dışişleri Bakanı Altesleri Prens Said Halim Paşa’yı, Majesteleri Alman İmparatoru, Prusya Kralı da Sultan nezdindeki elçisi Ekselans Wangenheim Baronu’nu tam yetkili olarak tayin etmişlerdir.

Bu yetkililer, yasal delegasyonlarıyla görüştükten sonra aşağıdaki hususlarda mutabakata varmışlardır:

1. Bu iki güç, halihazırda Avusturya-Macaristan ve Sırbistan arasındaki çatışmada, kat’i bir tarafsızlık izlemeye karar vermişlerdir.
2. Rusya, etkin askeri müdahelelerde bulunur ve bu durum Almanya için Avusturya-Macaristan’la ittifak nedeni (Casus Foederis) oluşturursa, bu ittifak nedeni Türkiye için de geçerli olacaktır.

3. Harp durumunda, Alman Askeri Heyeti Türkiye’nin emrine verilecektir. Öte yandan Türkiye, Ekselansları Harbiye Nazırı ve Ekselansları Askeri Heyet Başkanı’nın birlikte vardıkları antlaşmaya uygun olarak, yukarıda sözü edilen Askeri Heyet’e Ordunun (Türk Ordusu) genel yönetimi konusunda gerçek bir etkinlik sağlayacaktır.

4. Almanya, Osmanlı arazisi Rusya tarafından tehdit altına düştüğü takdirde icap ederse Osmanlı Topraklarını silâhlı olarak muhafazayı taahhüt eder.

5. Her iki imparatorluğu da, halihazırdaki anlaşmazlıklardan doğabilecek uluslararası çatışmalarda korumak amacıyla yapılan bu anlaşma, yukarıda adı geçen yetkililerce imzalanmasını müteakiben yürürlüğe girecek ve karşılıklı vecibelerle 31 Aralık 1918’e kadar yürürlükte kalacaktır.

6. Bu antlaşma, yukarıda belirlenen tarihten altı ay öncesine kadar taraflardan biri tarafından iptal edilmezse, beş yıllık yeni bir dönem daha yürürlükte kalacaktır.

7. Bu belge, Majesteleri Osmanlı Sultanı ve Majesteleri Almanya İmparatoru, Prusya Kralı tarafından tasdik edilecek ve tasdiknameler imza tarihinden itibaren bir ay zarfında karşılıklı teati edilecektir.

8. Bu antlaşma gizli kalacak ve ancak iki yüksek tarafın muvafakati ile kamuoyuna açıklanabilecektir. Buna istinaden iki yetkili bu antlaşmayı imzalamış ve karşılarına mühürlerini koymuşlardır.

Mühür İmza Said Halim
Mühür İmza Wangenheim

Yolsuzlukla Mücadeleye Yönelik Tavsiyeler

0

Yolsuzlukla Mücadeleye Yönelik Tavsiyeler, Uluslararası Hakimler Birliği  tarafından 27 Eylül 2001 tarihinde yayınlanmıştır. Kararlar, birliğin Madrid’de düzenlenen 44. yıllık toplantısında Merkez Konseyince  alınmıştır. 

The International Association of Judges – IAJ

Uluslararası Hakimler Birliği, 1953’te Salzburg’da kurulmuştur ve merkezi Roma’dadır. IAJ, yargıçların en eski ve en prestijli örgütüdür. Avrupa Konseyi , Uluslararası Çalışma Örgütü ve BM Ekonomik ve Sosyal Konsey’ine (ECOSOC) danışmanlık statüsü bulunmaktadır. Dünya çapında Hukukun Üstünlüğünü ve Yargının Bağımsızlığını sağlamak üzere hareket etmektedir. Yaklaşık  90  ülkeden dernekler, vakıflar ya da farklı statüdeki organizasyon temsilcilerinden oluşmaktadır.. Türkiye’den YARSAV, 23 Temmuz 2016 tarihinde Olağanüstü Hal (OHAL) kararnamesi ile kapatılmadan önce örgütün üyesiydi. 

Yolsuzlukla Mücadeleye Yönelik Tavsiyeler

Yolsuzlukla mücadele ve güvenilirliğin korunması hakkında ilki 1999 yılında Washington’da, ikincisi ise 2001 yılında La Hey’de düzenlenen Global Forumlar, genel anlamda yolsuzlukla ilgilidir. Birleşmiş Milletlere dahil ya da dışındaki diğer uluslararası etkin kuruluşlar da, yargıdaki yolsuzluklarla mücadele amacıyla özel önlemler üzerinde çalışmaktadırlar. Ayrıca bazı ülkeler kendi yargı sistemleriyle ilgili düzenlemeler yapmak durumundadırlar. Bazı ülkeler ise yargıdaki yolsuzluk konusunda yanlış iddialarla uğraşmaktadırlar. Diğer bazı ülkelerde ise yargıda yolsuzluk hayret ver5ici bir husus olarak algılanmaktadır.

60 hakimler birliğinin global bir organizasyonu olan ve bu sıfatla tüm dünya hakimlerini temsil eden Uluslararası Hakimler Birliği Merkez Konseyi (IAJ), 27 Eylül 2001 tarihinde Madrid’de düzenlenen 44. yıllık toplantısında;

  • “Tek bir ulusal güvenilirlik sistemi tüm ülkelere uygulanamaz” (31 Mayıs 2001 tarihinde La Hey’de düzenlenen 2. Global Forum’un mütalaalarla ilgili Raporun 7.maddesi) hükmünü benimseyerek;
  • Birleşmiş Milletlerin 29 Kasım 1985’teki 29. Genel Kurulunda onayladığı “Yargı Bağımsızlığıyla ilgili Temel Prensipler-Sonuç 40/32”, özellikle de 4. ve 5. prensipleri dikkate alarak;
  • Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyin 24 Mayıs 1989 tarihli “Yargı bağımsızlığıyla ilgili Temel Prensiplerin uygulanmasına yönelik Prosedürler-Sonuç 1989/60”, özellikle de 5.Prosedürü dikkate alarak;
  •  Uluslararası Hakimler Birliği Merkez Konseyi’nin 17 Kasım 1999’da oybirliğiyle onayladığı “Hakimler Evrensel Bildirgesi”ni göz önünde bulundurarak;
  • Uluslararası Hakimler Birliği Merkez Konseyi Afrika bölgesel grubunca 22 Şubat 2001 tarihinde Togo’da kabul edilen “Yargıda Yolsuzluk” temasıyla ilgili Tavsiyeleri benimseyerek,
Uluslararası Hakimler Birliği Merkez Konseyi;

1.Yolsuzlukla mücadeleyle ilgili tüm kanunların etkin bir şekilde uygulanmasını,

2.Yargıda yüksek ahlaki ve mesleki standartlarla donatılmış bireylerin istihdam edilmesini ve hakimlere yönelik sürekli mesleki eğitimin sağlanmasını,

3.Hakimlerin ve diğer yargı çalışanlarının ücretlerinin ve destek hizmetlerinin önemli ve etkin biçimde iyileştirilmesini tavsiye eder.

Bu tavsiyelerin etkin şekilde ve süratle uygulanmasını ve bağlayıcı olmasını teminen Uluslararası Hakimler Birliği Merkez Konseyi, Başkanlık Komitesine;

  • Yargıdaki yolsuzlukların ya da yanlış yolsuzluk iddialarının üstesinden nasıl gelinebileceği hakkında ulusal düzeydeki yetkililere tavsiyelerde bulunabilecek, yüksek mesleki standartlarda ve saygınlıktaki (emekli) hakimlerden oluşan bir daimi danışma komitesi kurmasını,
  • Hakimler Evrensel Bildirgesini, 2003 yılında Japonya veya Kore’de düzenlenecek olan yolsuzlukla mücadele ve güvenilirliğin korunması 3.Global Forumu’na sunması konusunda ısrar eder

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi(BMİDÇS)

0
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi BMİDÇS

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi(BMİDÇS) iklim değişikliği sorununa karşı küresel tepkinin temelini oluşturmak üzere 9 Mayıs 1992’de kabul edilmiştir.

Sözleşme 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi‘ne 24 Mayıs 2004 tarihinde katılmıştır.

194 Tarafı bulunan Sözleşme, evrensel bir katılıma ulaşmıştır.

İklim değişikliğiyle mücadelenin uluslararası hukuk temellerini oluşturan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesinin (BMİDÇS) bilimsel gerekçeleri, BM Çevre Programı (UNEP) ile Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) 1988’de ortaklaşa ihdas ettiği Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından “iklim sistemi üzerindeki insan kaynaklı tehlikeli etki” olarak ortaya konulmuştur.

Sözleşmenin nihai amacı, atmosferdeki sera gazı birikimlerini, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir düzeyde durdurmaktır. BMİDÇS bir çerçeve sözleşme olarak genel kuralları, esasları ve yükümlülükleri tanımlamaktadır. Sözleşme, iklim sisteminin, bütünlüğü başta endüstri ve diğer sektörlerden kaynaklı karbondioksit ve öteki sera gazı salımlarından etkilenebilecek, ortak bir varlık olduğunu kabul etmektedir.

IPCC’nin ortaya koyduğu insan kaynaklı faaliyetlerin neden olduğu küresel ısınmanın iklim üzerindeki etkilerine karşı, 1992 yılında Rio de Janeiro’da düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda imzaya açılan BMİDÇS, uluslararası alanda atılan ilk ve en önemli adımdır. 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe giren Sözleşme’ye, aralarında ülkemizin de bulunduğu 196 ülkenin yanısıra, Avrupa Birliği (AB) de taraftır.

BMİDÇS, taraf ülkeleri, sera gazı emisyonlarını azaltmaya, araştırma ve teknoloji üzerinde işbirliği yapmaya ve sera gazı yutaklarını (örneğin ormanlar, okyanuslar, göller) korumaya teşvik etmektedir. Sözleşme, sera gazı emisyonlarının azaltılması için, ülkelerin kalkınma önceliklerini ve özel koşullarını göz önüne alarak “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler” ilkesine dayanmaktadır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Sözleşme, bazı ülkelerin sanayi devriminden sonra iklim değişikliğine sebep olan sera gazlarını atmosfere diğer ülkelerden daha çok salmalarından ötürü daha fazla sorumluluk almaları gerektiği düşüncesine dayanmaktadır. “Ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler” ilkesi ülkelerin bu küresel çabaya sosyo-ekonomik koşulları dâhilinde katkısını öngörmektedir.

Amaç ve İlkeler

Madde 2, Sözleşme’nin nihai amacını “Sözleşme’nin ilgili hükümlerine göre, atmosferdeki sera gazı birikimlerini, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir düzeyde tutmayı başarmak” olarak tanımlamıştır. Bu amaç “Böyle bir düzeye, ekosistemlerin iklim değişikliğine doğal bir şekilde uyum sağlamasına, gıda üretimini tehdit etmeyecek ve ekonomik kalkınmanın sürdürülebilir şekilde devamına izin verecek bir zaman dahilinde ulaşılmalıdır” hükmü ile niteliklendirilmiştir.

Sözleşme’nin genel ilkeleri, Giriş bölümünde ve 3. Madde’de yer almaktadır. 3. Madde’de sayılan ilkeler şunlardır:

  • Eşitlik ilkesi (Madde 3.1)
  • Ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ilkesi (Madde 3.1)
  • İhtiyatlılık ilkesi (Madde 3.3)
  • Sürdürülebilir kalkınmayı destekleme hakkı ve yükümlülüğü (Madde 3.4)

Sözleşme yukarıda sayılanlara ek olarak, Giriş bölümünde ve diğer maddelerinde “insanlığın ortak kaygısı”, “serbest ticaret” ve “maliyet etkinlik” gibi ilkelere yer vermiştir.

Sözleşme Kapsamındaki Yükümlülükler ve Ülkelerin Durumu

Sözleşme, farklı yükümlülüklere göre ülkeleri üç gruba ayırmış ve tarafların azaltım ve iklim değişikliğinin etkilerine uyuma ilişkin yükümlülüklerini tanımlamıştır. Sözleşme, tüm Taraflar için geçerli yükümlülüklere ek olarak, gelişmiş ve gelişmekte olan ülke Tarafları için farklı yükümlülük türleri ortaya koymaktadır.

Bunlar aşağıdaki şekilde sınıflandırılabilir:

1) Tüm Taraflar için geçerli yükümlülükler (Madde 4.1)

2) EK-I Taraflarının yükümlülükleri (Madde 4.2)

3) EK-II Taraflarının yükümlülükleri (Madde 4.3, 4.4, 4.5)

Sözleşme kapsamında, tüm Taraflar sera gazı salımları, ulusal politikalar ve en iyi uygulamalar ile ilgili bilgileri toplamak ve paylaşmakla yükümlüdür. Sözleşme, Tarafların ulusal salım envanterleri geliştirmelerini, iklim değişikliği azaltım ve uyumu kolaylaştırma önlemleri içeren ulusal programlar hazırlamalarını ve uygulamalarını ve uygulama ile ilgili bilgileri Taraflar Konferansı’na bildirmelerini gerektirmektedir.

Sözleşme, EK-I’de listelenen gelişmiş ülke Tarafları için daha sıkı azaltım yükümlülükleri belirlemektedir. EK-I Tarafları salımlarını sınırlamaya ve yutaklarını iyileştirmeye yönelik politika ve önlemler geliştirmekle yükümlüdür. Sözleşme ayrıca bu Tarafların 2000 yılına kadar sera gazı salımlarını 1990 yılı düzeylerine getirmeleri için yasal olarak bağlayıcı olmayan bir hedef koymuştur.

EK-II’de yer alan gelişmiş ülke Tarafları, gelişmekte olan ülkelere Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmelerine yardımcı olmak ve uyum için mali kaynak sağlamak ve teknoloji transferi için adımlar atmakla yükümlüdür.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) ve Türkiye

Türkiye, bir OECD üyesi olarak, BMİDÇS 1992 yılında kabul edildiğinde; gelişmiş ülkeler ile birlikte Sözleşme’nin EK-I ve EK-II listelerine dâhil edilmiştir. 2001’de Marakeş’te gerçekleştirilen 7. Taraflar Konferansı’nda (COP7) alınan 26/CP.7 sayılı Kararla Türkiye’nin diğer EK-I Taraflarından farklı konumu tanınarak; adı BMİDÇS’nin EK-II listesinden çıkarılmış fakat EK-I listesinde kalmıştır. Türkiye 24 Mayıs 2004’te 189. Taraf olarak BMİDÇS’ne katılmıştır.

Türkiye 5386 Sayılı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun’un 5 Şubat 2009’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabulü ve 13 Mayıs 2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın ardından, katılım aracının Birleşmiş Milletlere sunulmasıyla 26 Ağustos 2009 tarihinde Kyoto Protokolü’ne Taraf olmuştur. Protokol kabul edildiğinde BMİDÇS tarafı olmayan Türkiye, EK-I Taraflarının sayısallaştırılmış salım sınırlama veya azaltım yükümlülüklerinin tanımlandığı Protokol EK-B listesine dâhil edilmemiştir. Dolayısıyla, Protokol’ün 2008-2012 yıllarını kapsayan birinci yükümlülük döneminde Türkiye’nin herhangi bir sayısallaştırılmış salım sınırlama veya azaltım yükümlülüğü bulunmamaktadır.

Türkiye, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) müzakereleri altında kendine özgü bir konuma sahiptir. Bu kapsamda Türkiye, Ek I kapsamında olup da geçiş ekonomisi olmayan ve “özel şartları” Taraflar Konferansı kararlarıyla kabul edilmiş olan tek ülkedir.

Tarihsel sorumluluk, ekonomik potansiyel, teknolojik birikim, insani kalkınma indeksi, hassas ülke konumu vb. göstergeler de dikkate alındığında; Türkiye’nin Ek-I ülkesi olmakla birlikte özel koşulları nedeniyle; diğer Ek-I ülkelerinden farklı bir konumda olduğuna işaret eden 26/CP.7 sayılı Marakeş Kararı önem arzetmektedir. 2001’de Marakeş’te düzenlenen sözkonusu 7. Taraflar Konferansı (COP 7) çerçevesinde, Türkiye’i BMİDÇS Ek-II listesinden çıkarılması kararlaştırılmıştır. Ayrıca, Ek-I’de kalması ancak Ek-I listesinde yer alan ülkelerden farklı bir konumda olduğuna vurguyla; Türkiye’nin özel şartlarının dikkate alınması yönünde çağrıda bulunulmuştur.

Konferanslar ve Türkiye’ni Konumu

2010 yılında Cancun’da düzenlenen 16. Taraflar Konferansı (COP 16) 1/CP.16 sayılı karar çerçevesinde, Türkiye’nin diğer Ek-I ülkelerinden farklı bir konumda olduğunu tanınmış olup; finansman, kapasite geliştirme ve teknoloji transferi imkânlarından yararlanmaya elverişli olduğuna işaret edilmiş; Uzun Dönemli İşbirliği Faaliyeti Geçici Çalışma Grubu’nun belirtilen konuyu değerlendirmeye devam etmesi talep edilmiştir.

2011 yılında Durban’da düzenlenen 17. Taraflar Konferansında (COP 17) yapılan müzakereler neticesinde; 2/CP.17 nolu karar metninde Türkiye’nin özel şartları ile ilgili olarak 170. Madde’de belirtilen karar ile emisyon azaltımı, iklim değişikliğine uyum, teknoloji geliştirilmesi ve transferi, kapasite geliştirme ve finansman alanlarında ülkemize sağlanacak desteğin modalitelerinin belirlenmesine ilişkin görüşmelerin sürdürülmesi karara bağlanmıştır.

2012 yılında Doha’da gerçekleştirilen 18. Taraflar Konferansında (COP 18) 1/CP.18 nolu karar metninde, özel koşulları Taraflar Konferansı tarafından tanınan Türkiye’ye finans, teknoloji ve kapasite geliştirme desteği sağlanmasının önemi vurgulanmış; ulusal iklim değişikliği stratejileri, eylem planları ve düşük emisyonlu kalkınma stratejilerinin veya 1/CP.16 Kararı uyarınca hazırlanan planların geliştirilmesi amacıyla finansman, teknolojik, teknik ve kapasite geliştirmeye yönelik destek sağlanması çağrısı yapılmıştır.

Son olarak, 2014 yılında Lima’daki 20. Taraflar Konferansı (COP 20) 21/CP.20 nolu karar metninde, Türkiye’nin özel durumundan söz edilen 26/CP.7, 1/CP.16, 2/CP.17 ve 1/CP.18 nolu kararlara atıfta bulunulmuş, durumunun Ek-I ülkelerinden farklı olduğu teyit edilmiş ve finansman, teknoloji ve kapasite geliştirme desteğinin önemi tekrar vurgulanmıştır. Metinde devamla, gelişmiş ülkelerin en az 2020’ye kadar özel koşulları tanınmış olan taraflara ulusal stratejilerini uygulamaları, sera gazı emisyon azaltımı, iklim değişikliğine uyum ve düşük karbonlu kalkınma stratejilerini geliştirmeleri amacıyla Küresel Çevre Fonu (GEF) dâhil olmak üzere çok taraflı kurumlar, uluslararası kuruluşlar ve ikili fonlar gibi yollarla finans, teknoloji, teknik ve kapasite geliştirme desteği sağlamaları gerektiğinin altı çizilmiştir.

2015 yılında Paris’te yapılan 21. Taraflar Konferansı (COP 21) ile 2020 sonrası için ilk kez küresel ölçekte bütün ülkeler sera gazı emisyon azaltımı taahhüdünde bulunmuşlardır. Anlaşma’nın, farklılaştırmaya imkân vermeyecek şekilde oluşturulması; Sözleşme’nin Ek sistemine atıfta bulunmaması, Türkiye’nin “özel koşulları”nın Paris Anlaşması’na veya COP 21 kararlarına dercedilmesine imkân vermemiştir.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) Metni

İşbu Sözleşmeye Taraflar,

Yeryüzü iklimindeki değişikliğin ve bunun zararlı etkilerinin insanlığın ortak kaygısı olduğunu kabul ederek,

İnsan faaliyetlerinin atmosferdeki sera gazları yoğunluklarını arttırmakta olduğu, bu artışların doğal sera etkisini yükselttiği ve bunun yeryüzü sathında ve atmosferde ek bir ortalama sıcaklık artışı ile sonuçlanacağı ve doğal ekolojik sistemlere ve insanlığa zarar verici etki yapabileceği endişesiyle,

Geçmişteki ve günümüzdeki küresel sera gazı salımında en büyük payın gelişmiş ülkelerden kaynaklandığını, gelişme yolundaki ülkelerde kişi başına salımın halen nispeten düşük olduğunu, gelişme yolundaki ülkelerden kaynaklanan küresel salım payının sosyal ve kalkınma gereksinimlerini karşılamak üzere artacağını not ederek,

Sera gazları yutakları ve haznelerinin kara ve deniz ekosistemlerindeki rolünün ve öneminin farkında olarak,

İklim değişikliğine ilişkin tahminlerde, özellikle zamanlama, büyüklük ve bölgesel model bakımından birçok belirsizlikler bulunduğunu not ederek,

İklim değişikliğinin küresel niteliğinin, tüm ülkelerin ortak fakat farklı sorumluluklarına ve imkânlarına ve sosyal ve ekonomik koşullarına uygun olarak mümkün olan en geniş ölçüde işbirliği yapmasını ve etkili ve uygun uluslararası çabaya katılmasını gerektirdiğini kabul ederek,

Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansının 16 Haziran 1972’de Stokholm’de kabul edilen bildirisinin ilgili hükümlerini hatırlayarak,

Devletlerin, Birleşmiş Milletler Şartı ve uluslararası hukuk ilkeleri uyarınca, kendi çevre ve kalkınma politikalarına uygun olarak kaynaklarını kullanma hakkına sahip olduğunu ve kendi yetki alanı ya da kontrolü altındaki faaliyetlerin diğer devletler ya da ulusal yetki alanı dışında kalan bölgelerdeki çevreye zarar vermemesini sağlama sorumluluğunu da hatırlayarak, İklim değişikliği karşısındaki uluslararası işbirliğinde Devletlerin hükümranlık hakkı ilkesini tekrar teyid ederek,

Devletlerin etkin çevresel mevzuatı yürürlüğe koymaları, çevre alanındaki standartlar, yönetim hedefleri ve önceliklerinin ait bulundukları çevre ve kalkınma çerçevesini yansıtmaları gerektiğini ve bazı ülkeler tarafından uygulanan standartların diğer, özellikle gelişme yolundaki ülkeler için uygun olmayan ve haksız ekonomik ve sosyal külfete malolacağını kabul ederek,

Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı hakkındaki 22 Aralık 1989 tarih ve 44/228 sayılı ve bugünkü ve gelecek kuşaklar için küresel iklimin korunmasına dair 6 Aralık 1988 tarih, 43/53 sayılı; 22 Aralık 1989 tarih, 44/207 sayılı; 21 Aralık 1990 tarih, 45/212 sayılı ve 19 Aralık 1991 tarih, 46/169 sayılı Genel Kurul kararları hükümlerini hatırlayarak,

Adalarda ve kıyı alanlarında, özellikle alçak konumlu kıyı alanlarında deniz seviyesi yükselmesinin muhtemel zararlı etkilerine dair 22 Aralık 1989 tarih, 44/206 sayılı Genel Kurul kararı hükümlerini ve Çölleşmeyle Mücadele Eylem Planının uygulanmasına dair 19 Aralık 1989 tarih, 44/172 sayılı Genel Kurul kararı ilgili hükümlerini de hatırlayarak,

Ayrıca, 1985 tarihli Ozon Tabakasının Korunması için Viyana Sözleşmesi ve 29 Haziran 1990 tarihinde değiştirilip uyumlaştırılan 1987 tarihli Ozon Tabakasını İncelten Maddelere Dair Montreal Protokolünü hatırlayarak,

İkinci Dünya İklim Konferansının 7 Kasım 1990’da kabul edilen Bakanlar Bildirisini not ederek,

İklim değişikliği hakkında birçok devlet tarafından yapılan değerli inceleme çalışmalarının Dünya Meteoroloji Örgütünün, Birleşmiş Milletler Çevre Programının, Birleşmiş Milletle sisteminin diğer organ, örgüt ve kuruluşlarının olduğu kadar diğer uluslararası ve hükümetlerarası organların bilimsel araştırma sonuçlarının karşılıklı değiştirilmesine ve araştırma koordinasyonuna yaptıkları önemli katkıların bilincinde olarak,

İklim değişikliğini anlamak ve ele almak için gerekli adımların, eğer bunlar bilimsel, teknik ve ekonomik endişelere dayanıyor ve bu alanlardaki yeni bulguların ışığı altında tekrar değerlendiriliyorsa çevresel, sosyal ve ekonomik açıdan son derece etkili olacağını kabul ederek,

İklim değişikliğini ele almak için gerçekleştirilecek çeşitli eylemlerin ekonomik olarak gerekli olabilecekleri gibi diğer çevresel sorunların çözümüne de yardımcı olabileceklerini kabul ederek,

Gelişmiş ülkelerin, sera etkisinin çoğalmasına yapmış bulundukları katkıyı da gözönünde bulundurarak ve tüm sera gazlarını dikkate alarak, küresel, ulusal ve anlaşma var ise, bölgesel düzeyde kapsamlı bir karşı stratejiye ilk adım olarak, açık öncelikleri temel almak suretiyle, esnek bir yaklaşımla acilen harekete geçmeleri gereğini de kabul ederek,

İlaveten, alçak konumlu ve diğer küçük ada ülkelerinin, alçak konumlu kıyısı, kurak ve yarı kurak alanları veya sellere, kuraklık ve çölleşmeye müsait alanları bulunan ülkelerin ve hassas dağlık ekosistemlere sahip gelişme yolundaki ülkelerin iklim değişikliğinin zararlı etkilerine daha açık olduklarını kabul ederek,

Bu ülkelerin, özellikle ekonomileri fosil yakıt üretimi, kullanımı ve ihracatına bağımlı olan gelişme yolundaki ülkelerin, sera gazı salımlarının sınırlandırılması için alınan önlemler dolayısıyla karşılaşacakları sıkıntıları kabul ederek,

İklim değişikliğine tepkilerin entegre bir şekilde sosyal ve ekonomik kalkınmayla koordineli olması gereğini, gelişme yolundaki ülkelerin sürdürülebilir kalkınmaya ulaşmak ve fakirliği ortadan kaldırmak yönündeki haklı öncelikli ihtiyaçlarını tamamen dikkate almak ve aksinin kalkınma üzerindeki zararlı etkisinden kaçınma gereğini de gözönünde bulundurmak suretiyle onaylayarak,

Öncelikle gelişme yolundaki ülkeler olmak üzere, tüm ülkelerin sürdürülebilir sosyal ve ekonomik kalkınmaya ulaşmak için gerekli kaynaklara erişmeye ve gelişme yolundaki ülkelerin bu hedefe yaklaşabilmek için enerji tüketimlerini arttırmaya gereksinimleri olduğunu ve bu gereksinimlerini karşılarken, uygulamayı ekonomik ve sosyal açıdan kârlı kılacak daha etkin enerji kullanımı ve genel ifadeyle sera gazı salımlarının kontrolü imkânlarını dikkate alacaklarını kabul ederek,

Günümüz ve gelecek kuşaklar için iklim sistemini korumak kararlılığıyla,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmaya varmışlardır :

MADDE 1
TANIMLAR

İşbu Sözleşmenin amaçları için:

1. “İklim değişikliğinin zararlı etkisi” doğal halindeki veya yönetim altındaki ekosistemlerin bileşimi, kendilerini onarma yeteneği veya sosyo-ekonomik sistemlerin işlemesi veya insan sağlığı ve refahı üzerinde önemli zararlı etkileri olan iklim değişikliği sonucunda fiziksel çevrede veya biyotada ortaya çıkan değişiklikler demektir.

2. “İklim değişikliği”, karşılaştırılabilir zaman dilimlerinde gözlenen doğal iklim değişikliğine ek olarak, doğrudan veya dolaylı olarak küresel atmosferin bileşimini bozan insan faaliyetleri sonucunda iklimde oluşan bir değişiklik demektir.

3. “İklim sistemi” atmosfer, hidrosfer, biyosfer, jeosfer’in tamamı ve bunların karşılıklı etkileşimleri demektir.

4. “Salımlar”, sera gazlarının ve/veya bunlara kaynaklık yapan öncül maddelerin belirli bir bölge ve zaman diliminde atmosfere salınması demektir.

5. “Sera gazları” hem doğal, hem de insan kaynaklı olup atmosferdeki, kızıl ötesi radyasyonu emen ve tekrar yayan gaz oluşumları anlamına gelir.

6. “Bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu”, belirli bir bölgenin egemen Devletleri tarafından kurulan, bu Sözleşme veya protokolleriyle düzenlenen konularda yetki sahibi ve kendi iç mevzuatına göre ilgili belgeleri imzalamaya, onaylamaya, kabul, uygun bulma veya katılmaya tam yetkili kuruluş demektir.

7. “Hazne”, bir sera gazının veya bir sera gazının oluşumunda rolü bulunan bir öncü maddenin depolandığı iklim sisteminin bir unsuru veya unsurları anlamına gelir.

8. “Yutak”, bir sera gazını, bir aerosolü veya bir sera gazının oluşumunda rolü bulunan bir öncü maddeyi atmosferden uzaklaştıran herhangi bir işlem, faaliyet veya mekanizma anlamına gelir.

9. “Kaynak” bir sera gazını, bir aerosolü veya bir sera gazının oluşumunda rolü bulunan bir öncü maddeyi atmosfere salan herhangi bir işlem veya faaliyet anlamına gelir.

MADDE 2
AMAÇ

İşbu Sözleşmenin ve Taraflar Konferansının benimseyebileceği herhangi bir ilgili yasal belgenin nihai amacı, Sözleşmenin ilgili hükümlerine göre, atmosferdeki sera gazı birikimlerini, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir düzeyde durdurmayı başarmaktır. Böyle bir düzeye ekosistemin iklim değişikliğine doğal bir şekilde uyum sağlamasına, gıda üretiminin zarar görmeyeceği ve ekonomik kalkınmanın sürdürülebilir şekilde devamına izin verecek bir zaman dahilinde ulaşılmalıdır.

MADDE 3
İLKELER

Taraflara, Sözleşmenin amacına ulaşmak ve hükümlerini yerine getirmek için yapacakları eylemlerinde, diğer hususlar meyanında, aşağıdakiler yol gösterecektir:

1. Taraflar, iklim sistemini, eşitlik temelinde ve ortak fakat farklı sorumluluklarına ve güçlerine uygun olarak, insanoğlunun günümüz ve gelecek kuşakların yararı için korumalıdır. Dolayısıyla, Taraflardan gelişmiş ülkeler iklim değişikliği ve onun zararlı etkileri ile savaşımda öncülük etmelidir.

2. Sözleşmeye Taraf gelişme yolundaki ülkelerin, özellikle iklim değişikliğinin zararlı etkilerine karşı savunmasız olanların ve gelişme yolundaki ülkelerden sözleşme uyarınca gereğinden fazla veya anormal yük altında kalanların ihtiyaç ve özel koşulları tümüyle dikkate alınmalıdır.

3. Taraflar, iklim değişikliği nedenlerini önceden tahmin etmek, önlemek veya en aza indirmek ve zararlı etkilerini azaltmak için önleyici önlemler almalıdır. Ciddî veya önlenemez hasar tehlikesi olan durumlarda, tam bilimsel kesinliğin yokluğu, iklim değişikliğine ilişki politikalar ve önlemlerin mümkün olduğu kadar etkin maliyetli ve en az harcamayla küresel yarar sağlayacak şekilde olmaları gerektiği de dikkate alınarak, bu önlemlerin ertelenmesine neden olarak kullanılmamalıdır. Bunu başarmak için bu tür politikalar ve önlemler değişik sosyo-ekonomik bağlamları dikkate almalı, kapsamlı olmalı, ilgili tüm sera gazı kaynaklarını, yutaklarını, haznelerini ve uygulamayı kapsamalı ve bütün ekonomik sektörleri ihtiva etmelidir. İklim değişikliğine cevap verme çabaları ilgili Taraflarca işbirliğiyle yerine getirilebilir.

4. Taraflar sürdürülebilir kalkınmayı destekleme hakkına sahiptir ve de desteklemelidirler. İklim sistemini insanların neden olduğu değişikliğe karşı koruma politika ve önlemleri, Tarafların herbirinin özel koşullarına uygun olmalı ve iklim değişikliğine cevap verecek önlemleri almak için ekonomik gelişmenin gerekli olduğu dikkate alınarak, bu politika ve önlemler ulusal kalkınma programlarına entegre edilmelidir.

5. Taraflar, özellikle gelişme yolundaki Taraf ülkelerde sürdürülebilir ekonomik büyüme ve kalkınmaya yol açacak açık ve destekleyici bir uluslararası ekonomik sistemi teşvik etmek ve böylece iklim değişikliği sorunlarıyla daha iyi ilgilenebilmelerini sağlamak için işbirliği yapmalıdır. İklim değişikliğine karşı alınan önlemler, tek taraflı olanlar dahil, keyfi, haksız ayırımcı veya uluslararası ticarete gizli bir kısıtlama oluşturmak açılarından bir vasıta oluşturur nitelikte olmamalıdır.

MADDE 4
TAAHHÜTLER

1. Tüm taraflar, kendi ortak fakat farklı sorumluluklarını ve özgün ulusal ve bölgesel kalkınma önceliklerini, hedeflerini ve koşullarını dikkate alarak:

a) Taraflar Konferansınca uygun bulunacak mukayese edilebilir metodolojiler kullanarak, Montreal Protokolü ile denetlenmeyen tüm sera gazlarının insan kaynaklı salımları ve yutaklar tarafından uzaklaştırılanlara ilişkin ulusal envanteri, 12 nci madde uyarınca geliştirecek, dönemler itibariyle güncelleştirecek, yayınlayacak ve Taraflar Konferansına sunulmak üzere hazır bulunduracaklardır.

b) Montreal Protokolü ile denetlenmeyen tüm sera gazlarının insan kaynaklı salımları ve yutaklar tarafından uzaklaştırılanlarını ele alarak, iklim değişikliğini azaltacak önlemleri içeren ulusal ve uygun durumlarda bölgesel programları ve iklim değişikliğine uyumu kolaylaştıracak önlemleri oluşturacak, uygulayacak, yayınlayacak ve düzenli olarak güncelleştireceklerdir.

c) Enerji, ulaştırma, sanayi, tarım, ormancılık ve atık yönetimi sektörleri dahil, tüm ilgili sektörlerde, Montreal Protokolü ile denetlenmeyen insan kaynaklı sera gazı salımlarını kontrol eden, azaltan veya önleyen uygulama ve işlemlerin teşvik ve geliştirilmesinde, uygulanmasında ve teknoloji transferi dahil yayılmasında işbirliği yapacaklardır.

d) Sürdürülebilir yönetimi teşvik edecek ve biyolojik kütleye, ormanları ve okyanusları ve diğer kara, kıyı ve deniz ekosistemlerini de içerecek şekilde, Montreal Protokolü ile denetlenmeyen tüm sera gazı yutak ve haznelerinin korunması ve takviyesini işbirliği halinde teşvik edeceklerdir.

e) İklim değişikliği etkilerine uyum hazırlığında işbirliği yapacak, kıyı kuşağı yönetimi, su kaynakları ve tarım ve özellikle Afrika’daki gibi kuraklık, çölleşme ve sellerden etkilenen alanların korunması ve rehabilitasyonu için uygun ve entegre planlar hazırlayacak ve geliştireceklerdir.

f) İklim değişikliğini azaltmak ve değişikliğe uyum sağlamak amacıyla alınan önlemler ve uygulanan projelerin ekonomi, halk sağlığı ve çevre kalitesi üzerinde zararlı etkilerini en aza indirmek amacıyla, örneğin ulusal düzeyde hazırlanacak etki değerlendirmeleriyle, uygun metodlar uygulamak suretiyle, iklim değişikliği mülahazalarını kendi sosyal, ekonomik ve çevresel politikalar ve eylemleri çerçevesinde mümkün olan en geniş şekilde dikkate alacaklardır.

g) İklim sistemi ile ilgili olarak, bilimsel, teknolojik, teknik, sosyo-ekonomik, sistematik gözlem ve çeşitli karşı stratejilerin ekonomik ve sosyal sonuçlarını ve iklim değişikliğinin nedenleri, etkileri, önemi ve zamanlaması konusunda mevcut belirsizlikleri daha iyi anlamak, azaltmak ya da ortadan kaldırmak amacıyla veri arşivlerinin geliştirilmesine destek verecek, işbirliği yapacaklardır.

h) İklim sistemi ve iklim değişikliği ve karşı stratejilerin ekonomik ve sosyal sonuçları hakkında bilimsel, teknolojik, teknik, sosyo-ekonomik ve hukukî bilginin tamamen, açıklık ve doğrulukla alışverişini teşvik için tümüyle işbirliği yapacaklardır.

i) İklim değişikliği ile ilgili olarak öğretim, eğitim ve kamu bilinci oluşturmakta ve hükümet dışı kuruluşlar da dahil olmak üzere bu işleme en geniş katılımı sağlamayı teşvik için işbirliği yapacak; ve

j) Uygulamayla ilgili bilgileri 12 nci maddeye göre Taraflar Konferansına ileteceklerdir.

2. Taraflardan gelişmiş ülkeler ve EK-I’de yeralan diğer Taraflar aşağıdaki hususları yerine getireceklerini taahhüt ederler:

a) Taraflardan herbiri, insan kaynaklı sera gazı salımlarını sınırlandırarak ve sera gazı yutaklarını ve haznelerini koruyarak ve takviye ederek iklim değişikliğini azaltmak için ulusal

(1) politikalar benimseyecekler ve uygun önlemler alacaklardır. Bu politika ve önlemler, Sözleşmenin amacına uygun olarak, gelişmiş ülkelerin insan kaynaklı salımların uzun vadeli temayüllerini değiştirmede öncü rol oynayacaklarını gösterecek, içinde bulunduğumuz on yıl sonunda karbondioksit ve Montreal Protokolü ile kontrol edilmeyen diğer sera gazlarının insan kaynaklı salımlarının daha önceki seviyelerine geri çekilmeleri bu değişikliğe katkıda bulunacak ve Taraflardan herbirinin, bu amaç yönündeki küresel çabaya sağlayacakları eşit ve uygun katkılarda Tarafların başlangıç noktalarındaki ve yaklaşımlarındaki, ekonomik yapı ve kaynak temellerindeki, kuvvetli ve sürdürülebilir kalkınmayı devam ettirmeye olan ihtiyaçları, ellerindeki teknolojilere ilişkin farklılıklar ile diğer münferit koşullar dikkate alınacaktır. Bu Taraflar bu tür politika ve önlemleri diğer Taraflarla ortaklaşa uygulayabilecek ve Sözleşmenin, özellikle bu alt paragrafın amacının yerine getirilmesine katkıda bulunmakta diğer Taraflara yardım edebilecektir.

b) Bu yöndeki gelişmeyi desteklemek amacıyla, Tarafların herbiri Sözleşmenin kendisi açısından yürürlüğe girmesinden itibaren altı ay içerisinde ve daha sonra periyodik olarak ve 12 nci madde uyarınca, yukarıdaki (a) alt paragrafında belirtilen politikalarına ve önlemlerine ilişkin ve karbondioksit ve Montreal Protokolü ile denetlenmeyen diğer sera gazlarının insan kaynaklı salımlarının ayrı ayrı veya ortak olarak 1990 yılı seviyesine çekilmesi amacı ile, altparagraf (a)’da belirtilen dönemde Montreal Protokolü ile denetlenmeyen sera gazlarının beklenen insan kaynaklı salımı ve yutaklar tarafından uzaklaştırılması hakkında ayrıntılı bilgi vereceklerdir.

Bu bilgi, 7 nci madde uyarınca Taraflar Konferansının ilk oturumunda ve daha sonra periyodik olarak gözden geçirilecektir.

c) Kaynaklardan çıkan sera gazı salımlarının ve yutaklar vasıtasıyla uzaklaştırılmalarının yukarıdaki (b) alt paragrafı uyarınca yapılacak hesaplamalarının, yutakların fiili kapasitesi ve gazların iklim değişikliğine katkıları dahil, mümkün olan en iyi bilimsel bilgilere dayandırılması gerekecektir. Taraflar Konferansı ilk oturumunda bu hesaplamalar için metedolojiyi tezekkür edip kararlaştıracak ve daha sonra muntazaman gözden geçirecektir.

d) Taraflar Konferansı ilk oturumunda yukarıdaki (a) ve (b) alt paragraflarının uygunluğunu gözden geçirecektir. Bu gözden geçirme, ilgili teknik, sosyal ve ekonomik enformasyonun yanısıra iklim değişikliği hakkındaki mevcut en iyi bilimsel enformasyon ve değerlendirme ışığında yapılacaktır.

Bu gözden geçirmeye istinaden, Taraflar Konferansı yukarıdaki (a) ve (b) alt paragraflarına değişikliği de içerebilecek uygun bir hareket tarzı benimseyebilecektir. Taraflar Konferansı ilk oturumunda yukarıdaki (a) alt paragrafında belirtilen ortak uygulamaya ilişkin kıstaslar hakkında kararlar alacaktır. Alt paragraflar (a) ve (b)’nin ikinci bir gözden geçirilişi en geç 31
Aralık 1998’den önce yapılacak, daha sonra ise, Sözleşmenin amacı yerine getirilinceye kadar, Taraflar Konferansınca kararlaştırılacak aralıklarla muntazaman gözden geçirilecektir.

e) Bu Taraflardan herbiri:

(i) Diğer Taraflarla, Sözleşmenin amacının yerine getirilmesi için geliştirilmiş ilgili ekonomik ve idarî birimlerle gerektiği veçhile eşgüdümü sağlayacaklardır; ve

(ii) Montreal Protokolü ile denetlenmeyen insan kaynaklı sera gazlarının daha yüksek seviyelere ulaşmasına yolaçan faaliyetleri teşvik edici politikalar ve uygulamaları teşhis edip dönemsel olarak gözden geçireceklerdir.

f) Taraflar Konferansı, Ek-I ve II’deki listelere gerekebilecek değişiklikleri getirmek konusunda karar almak amacıyla, mevcut bilgiyi, ilgili Tarafın onayıyla, 31 Aralık 1998’den geç olmamak üzere gözden geçirecektir.

g) Ek-I’e dahil olmayan herhangi bir Taraf, onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesinde veya daha sonra herhangi bir zaman Depoziter’e yukarıdaki (a) veya (b) alt paragrafı ile bağlı kalmak istediğini bildirebilir. Depoziter diğer imzacıları ve Tarafları bu bildirimden haberdar edecektir.

3. Gelişmiş ülke Tarafları ve Ek-II’deki diğer Gelişmiş Taraflar, gelişme yolundaki ülke Taraflarının Madde 12, paragraf 1 tahtında üstlendikleri yükümlülükleri yerine getirirken ortaya çıkan, üzerinde mutabık kalınmış tüm masrafların karşılanması için yeni ve ek malî kaynakları sağlayacaktır. Gelişmiş ülke Tarafları aynı zamanda, gelişme yolundaki ülke Taraflarının bu maddenin 1 inci paragrafı kapsamındaki önlemlerin uygulanmasının gerektirdiği, gelişme yolundaki bir Tarafla, 11 inci maddede atıfta bulunulan uluslararası kuruluş veya kuruluşlar arasında bu maddeye uygun olarak üzerinde anlaşmaya varılan, malî kaynakları, teknoloji transferi de dahil, karşılayacaklardır. Bu taahhütlerin uygulanması, fon akışındaki yeterlilik ve öngörülebilirlik ihtiyacını ve gelişmiş ülkeler arasında uygun külfet paylaşımının önemini dikkate alacaktır.

4. Gelişmiş ülke Tarafları ve Ek-II’de yer alan diğer gelişmiş Taraflar, iklim değişikliğinin zararlı etkilerine en fazla açık gelişme yolundaki ülkelerin bu zararlı etkilere uyum sağlama için yapacakları masrafların karşılanmasına yardım edeceklerdir.

5. Gelişmiş Ülke Tarafları ve Ek-II’de yer alan diğer gelişmiş Taraflar, diğer, özellikle gelişme yolundaki ülkeler Taraflarına Sözleşme hükümlerini uygulayabilmelerini teminen, çevreye uyumlu teknolojiler ve bilgi transferi veya bunlara erişilmesini sağlamak için uygun görülecek teşvik, kolaylık ve finansman tedbirlerini sağlayacaklardır. Bu süreçte, gelişmiş ülke Tarafları, gelişme yolundaki ülke Taraflarının yerel kapasitelerinin ve teknolojilerinin geliştirilmesini ve güçlendirilmesini destekleyeceklerdir. Bunu yapabilecek durumdaki diğer Taraflar ve örgütler de bu tür teknolojilerin transferinin kolaylaştırılmasında yardımcı olabileceklerdir.

6. Taraflar Konferansınca, pazar ekonomisine geçiş sürecinde bulunan Ek-I’de yer alan Taraflara, Montreal Protokolü ile denetlenmeyen sera gazlarının insan kaynaklı salımlarının tarihi seviyelerinin, bir referans olarak seçilmesinin nazarı dikkate alınması dahil, bu Tarafların iklim değişikliği konusuna eğilebilme yeteneklerini kuvvetlendirmek amacıyla, yukarıdaki 2 nci paragraftaki taahhütlerinin uygulanmasında belli bir dereceye kadar esneklik tanınacaktır.

7. Gelişme yolundaki ülke Taraflarının Sözleşmeden doğan taahhütlerini yerine getirmelerindeki başarı derecesi, gelişmiş ülke Taraflarının Sözleşme kapsamındaki malî kaynaklar ve teknoloji transferine dair taahhütlerini yerine getirmedeki etkinliğe bağımlı olacak, ekonomik ve sosyal kalkınma ve fakirliğin ortadan kaldırılmasının gelişme yolundaki ülke Tarafları açısından birinci ve en önemli öncelik olduğu hususu tümüyle dikkate alınacaktır.

8. Taraflar, bu Maddedeki taahhütlerin uygulanmasında, gelişme yolundaki ülke Taraflarının iklim değişikliğinin zararlı etkilerinden ve/veya karşı önlemlerin alınmasından kaynaklanan özgün gereksinimlerini ve endişelerini karşılamak için malî kaynak, sigorta ve teknoloji transferi sağlamayla ilişkili girişimleri de içerecek şekilde, Sözleşme kapsamında hangi eylemlerin gerekli olduğunu, başta aşağıdakilere ilişkin olmak üzere tümüyle gözönünde bulunduracaklardır:

a) Küçük ada ülkeleri;
b) Alçak konumlu kıyı alanları bulunan ülkeler;
c) Kurak ve yarı-kurak alanları, ormanlaştırılmış alanları ve orman çürümesine karşı hassas
alanları bulunan ülkeler;
d) Doğal afetlere mütemayil alanları bulunan ülkeler;
e) Kuraklığa ve çölleşmeye karşı hassas alanları bulunan ülkeler;
f) Yüksek kentsel atmosfer kirliliğine sahip alanları bulunan ülkeler;
g) Dağlık ekosistemleri dahil, hassas ekosistemlere sahip alanları bulunan ülkeler;
h) Ekonomileri, büyük ölçüde fosil yakıtların üretiminden, işlenmesinden, ihracaatından ve/veya tüketiminden ve fosil yakıtlarla ilişkili enerji-yoğun ürünlerden gelen gelire bağımlı ülkeler; ve
i) Denize çıkışı olmayan ve transit ülkeler;
Bunların dışında, Taraflar Konferansı, gerektiği ölçüde bu paragrafla ilgili eylemler yapabilir.

9. Taraflar, teknoloji finansmanı ve transferiyle ilgili eylemlerinde, en az gelişmiş ülkelerin özgün ihtiyaç ve durumlarını tümüyle dikkate alacaktır.

10. Taraflar, 10 uncu Madde uyarınca, Sözleşmenin taahhütlerini yerine getirirken Tarafların, özellikle ekonomileri iklim değişikliğine karşı önlemlerin uygulanmasının olumsuz etkilerine hassas gelişme yolundaki ülke Taraflarının durumlarını dikkate alacaktır. Bu özellikle, ekonomileri büyük ölçüde fosil yakıtların üretimine, işlenmesine, ihracatına ve/veya fosil yakıtlarla ilişkili enerji yoğun ürünlerin tüketimine bağımlı bulunan; ve/veya fosil yakıt kullanıp, diğer alternatiflere dönüşümde ciddî güçlükleri bulunan Taraflar için geçerlidir.

MADDE 5
ARAŞTIRMA VE SİSTEMATİK GÖZLEM

Taraflar, 4 üncü Maddenin 1 (g) paragrafı kapsamındaki taahhütlerini yerine getirirken:

a) Bu alandaki gereksiz çifte çabaları en aza indirme ihtiyacını da dikkate alarak, araştırma, veri toplama ve sistematik gözlem faaliyetlerinin tanımlanmasını, yönetilmesini ve değerlendirilmesini amaçlayan, uluslararası ve hükümetlerarası programları, şebekeleri, yerine göre, destekleyecekler ve daha fazla geliştirecekler;

b) Özellikle gelişme yolundaki ülkelerdeki sistematik gözlemleri ve ulusal düzeydeki bilimsel ve teknik araştırma kapasiteleri ve kabiliyetleri güçlendirmek amacına matuf uluslararası ve hükümetlerarası çabaları desteklemek ve ulusal yetki alanı dışından elde edilen veri ve analizlere erişilmesini ve karşılıklı değişimini teşvik edecekler; ve

c) Gelişme yolundaki ülkelerin özel endişelerini ve ihtiyaçlarını dikkate alacak ve iç kapasiteleri ve kabiliyetlerini yukarıdaki (a) ve (b) altparagraflarında atıfta bulunulan çabalara katılmaları amacıyla geliştirmelerinde işbirliği yapacaklardır.

MADDE 6
ÖĞRETİM, EĞİTİM VE KAMU BİLİNÇLENDİRİLMESİ

Taraflar, 4 üncü Maddenin, 1 (i) paragrafı kapsamındaki taahhütlerini yerine getirirken:

a) Ulusal yasalarına, yönetmeliklerine ve kapasitelerine göre, ulusal, yerine göre altbölge ve bölge düzeylerinde, aşağıdaki hususları destekleyecek ve kolaylaştıracaklardır;

(i) İklim değişikliği ve etkileri konusunda kamu eğitimi ve bilinçlendirilmesi programları geliştirilmesi ve uygulanması;
(ii) İklim değişikliği ve etkileri konusundaki bilgiye kamunun erişmesi;
(iii) İklim değişikliği ve etkilerine karşı konulmasına ve uygun karşı strateji geliştirilmesine kamunun katılımı; ve
(iv) Bilimsel, teknik ve idarî personelin eğitimi.
b) Aşağıdaki hususlarda, yerine göre mevcut organları kullanarak, uluslararası düzeyde işbirliği yapacak ve teşvik edeceklerdir;
(i) İklim değişikliği ve etkileri hakkında eğitsel ve kamu bilinçlendirilmesi malzemelerinin geliştirilmesi ve değişimi; ve
(ii) Ulusal kurumların güçlendirilmesini ve bu alandaki uzmanların, özellikle gelişme yolundaki ülkelerdeki uzmanların eğitimi için personel değişimi veya görevlendirilmesini de içerecek şekilde, öğretim ve eğitim programları geliştirilmesi ve uygulanması.

MADDE 7
TARAFLAR KONFERANSI

1. Aşağıdaki ilkeler uyarınca bir Taraflar Konferansı oluşturulmuştur.
2. Taraflar Konferansı, bu Sözleşmenin en yüksek organı olarak, Sözleşmenin ve Taraflar Konferansının kabul edeceği tüm hukukî belgelerin uygulanmasını düzenli olarak gözden geçirecek ve Sözleşmenin etkili biçimde uygulanmasını teşvik için, yetkisi dahilindeki gerekli kararları alacaktır.

Bu bağlamda Taraflar Konferansı:
a) Tarafların yükümlülüklerini ve Sözleşme kapsamındaki kurumsal düzenlemeleri, Sözleşmenin amacı ışığında, uygulanmasından kazanılan deneyim ve bilimsel ve teknolojik bilgi gelişiminin ışığında dönemsel olarak inceleyecek;
b) İklim değişikliği ve etkilerine karşı Taraflarca kabul edilen önlemlerle ilgili bilgi değişimini, Tarafların değişik koşulları, sorumlulukları ve kabiliyetleri ve Sözleşme altındaki taahhütlerini dikkate alarak teşvik edecek ve kolaylaştıracak;
c) İki veya daha çok Tarafın talebi üzerine, iklim değişikliği ve etkilerine karşı Taraflarca alınan önlemlerin eşgüdümünü, Tarafların değişik koşulları, sorumlulukları ve kabiliyetleri ve Sözleşme altındaki taahhütlerini dikkate alarak kolaylaştıracak;
d) Sözleşmenin amaç ve hükümlerine uygun olarak, sera gazlarının kaynaklar tarafından salımı ve yutaklar tarafından emilmesine ilişkin dökümün yapılması ve diğerleri meyanında salımı sınırlamak ve bu gazların emilmesini güçlendirmek amacıyla alınan tedbirlerin etkilerinin hesaplanması için, Taraflar Konferansının kararlaştıracağı uygun metodların dönemsel olarak geliştirilmesini ve hazırlanmasını teşvik edecek ve yönetecek;
e) Sözleşmenin hükümleri çerçevesinde kendisine ulaşan bütün bilgilere dayanarak, Sözleşmenin taraflarca uygulanmasını ve uygulanması halinde alınan tedbirlerin topla etkilerini, özellikle çevresel, ekonomik ve sosyal etkilerini, bunların toplam sonuçlarını ve Sözleşmenin hedefleri doğrultusunda kaydedilen gelişmeleri değerlendirecek;
f) Sözleşmenin uygulanması ile ilgili dönemsel raporları inceleyecek, kabul edecek ve ilan edilmesini sağlayacak;
g) Sözleşmenin uygulanması için gereken bütün sorunlara öneriler getirecek;
h) 4 üncü Maddenin 3, 4 ve 5 inci fıkralarına ve 11 inci Maddeye uygun olarak gerekli malî kaynakları harekete geçirmeye çalışacak;
i) Sözleşmenin uygulanması için gerekliliğine karar verilen alt organları kuracak;
j) Alt organlarının raporlarını inceleyecek ve onları yönlendirecek;
k) Kendisi ve yardımcı organlardan herhangi biri için oybirliği ile tüzük ve malî yönetmelik kuralları saptayacak ve onaylayacak;
l) Gerektiğinde ilgili uluslararası örgütlerin, hükümetlerarası ve hükümet dışı kuruluşların yardımlarını, desteklerini ve sağladıkları bilgileri isteyecek ve kullanacak;
m) Sözleşmenin hedefine ulaşabilmek için, gerekli diğer görevlerin yanı sıra Sözleşmenin kendisine verdiği diğer görevleri de ifa edecektir.
3. Taraflar Konferansı Birinci Oturumunda, kendi ve Sözleşme tarafından oluşturulan ve alt organların Sözleşmenin öngördüğü karar alma mekanizması ile kapsanmayan sorunlara ilişkin karar alma usullerini de kapsayan İçtüzüğünü kabul eder. Bu usuller farklı kararların kabul edilmesi için ne tür çoğunluk gerektiğini belirtebilir.
4. Taraflar Konferansının Birinci Oturumu, 21 inci maddede onaylanmış olan geçici Sekretarya tarafından toplantıya çağrılacak ve toplantı Sözleşmenin yürürlüğe girişinden sonra en geç bir sene içinde yapılacaktır. Daha sonra, Taraflar Konferansı kararda değişiklik yapmaz ise, senede bir kere olağan oturum yapacaktır.
5. Taraflar Konferansı, Konferansın gerekli gördüğü hallerde, veya Taraflardan birinin yazılı isteği üzerine Sekretaryanın sözkonusu isteği Taraflara göndermesinden sonraki altı ay içerisinde, Tarafların en az üçte biri tarafından onaylanması şartı ile, olağanüstü oturumlar yapar.
6. Birleşmiş Milletler Teşkilatı, Birleşmiş Milletler’in uzman kuruluşları ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile Sözleşmeye taraf olan ve taraf olmayıp gözlemci statüsünde bulunan devletler, Taraflar Konferansı oturumlarında gözlemci sıfatıyla temsil edilebilirler. Taraflar Konferansı oturumuna gözlemci sıfatıyla temsil edilmeyi arzu ettiklerini Sekretaryaya haber vermiş olan, Sözleşmenin kapsadığı konularda yetkili Ulusal, Uluslararası, Hükümet veya Hükümetdışı tüm kurum ve kuruluşlar, var olan Tarafların en az üçte birinin reddi bulunmaması kaydı ile bu sıfatla kabul edilebilirler. Gözlemcilerin kabulü ve katılımı Taraflar
Konferansının kabul ettiği İçtüzüğe tabi olacaktır.

MADDE 8
SEKRETARYA

1. Bir Sekretarya kurulmuştur.
2. Sekretaryanın işlevleri şunlar olacaktır:
a) Taraflar Konferansı ve Konferansın Sözleşme gereğince oluşturulan alt organları için oturumlar düzenlemek ve bunlara gerekli hizmetleri vermek;
b) Kendisine sunulan raporları toplamak ve dağıtmak;
c) Taraflar ve bunlar içinde özellikle gelişme yolundaki ülke taraflarına talepleri üzerine Sözleşme hükümleri uyarınca gereken bilgilerin toplanmasında ve dağıtılmasında yardım etmek;
d) Faaliyetleri hakkında raporlar düzenleyip Taraflar Konferansına sunmak;
e) Diğer ilgili uluslararası organların Sekretaryaları ile gereken işbirliğini sağlamak;
f) Görevini etkin bir biçimde yerine getirmek için Taraflar Konferansının gözetimi altında,
gerekli olabilecek idarî ve akdî tasarruflarda bulunmak; ve
g) Sözleşme veya protokollerin herhangi birinde belirtilen diğer Sekretarya işlevlerini ve Taraflar Konferansının belirleyeceği diğer işlevleri yerine getirmek.
3. Taraflar Konferansı, birinci oturumunda, bir daimi Sekretarya atayacak ve işlevi için gereken düzenlemeleri yapacaktır.

MADDE 9
BİLİMSEL VE TEKNOLOJİK ALT DANIŞMA ORGANI

1. Taraflar Konferansına ve gerektiğinde diğer alt organlara Sözleşme ile ilgili bilimsel ve teknolojik meseleler hakkında zamanında bilgi ve görüş vermekle görevli bir bilimsel ve teknolojik alt danışma organı kurulmuştur. Bütün Tarafların katılımına açık olacak bu organın faaliyeti birçok bilim dalını kapsayacaktır. Bu organ, hükümetlerin ilgili uzmanlık alanlarında
yetkili temsilcilerden oluşacaktır. Organ, Taraflar Konferansına çalışmalarının tüm yönleri hakkında düzenli olarak rapor sunacaktır.

2. Taraflar Konferansının velayeti altında hareket eden ve yetkili uluslararası organların çalışmalarına dayanan bu organın görevleri şunlardır:

a) İklim değişikliği ve bunun etkilerine ilişkin bilimsel bilgilerin durum değerlendirmesini yapmak;
b) Sözleşmenin uygulanması çerçevesinde alınan tedbirlerin bilimsel etkileri açısından değerlendirmeler yapmak;
c) Yenilikçi ve verimli teknolojiler ile “know-how” belirleyecek, bunların gelişmelerini teşvik edici yolları gösterecek ve transferlerini sağlamak;
d) İklim değişikliği konusunda, bilimsel programlar, araştırma-geliştirme için uluslararası işbirliğinin yanısıra, gelişme yolundaki ülkelerin iç kapasitelerini artırmaları için yardım imkânları hakkında tavsiyelerde bulunmak;
e) Taraflar Konferansı ve alt organların bu organa yönelttiği bilimsel, teknolojik ve metodolojik soruları cevaplandırmak.
3. Bu organın işlevleri ve görev talimatı Taraflar Konferansınca daha ayrıntılı hale getirilebilir.

MADDE 10
UYGULAMA ALT ORGANI

1. Sözleşmenin etkinlikle uygulanmasının gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesini sağlamak için, Taraflar Konferansına yardımcı olacak bir uygulama alt organı kurulmuştur. Bu organ, tüm tarafların katılımına açık olup, iklim değişikliği ile ilgili meselelerde uzman olan devlet temsilcilerinden oluşacaktır. Organ, Taraflar Konferansına çalışmalarının tüm veçheleri konusunda düzenli olarak rapor sunacaktır.

2. Taraflar Konferansının velayeti altında hareket eden bu organın görevleri şunlardır:

a) İklim değişikliği ile ilgili en son bilimsel değerlendirmelerin ışığında, Taraflarca alınan tedbirlerin topyekün etkilerini değerlendirmek üzere, 12 nci Maddenin 1 inci paragrafı uyarınca iletilen bilgileri dikkate almak;
b) Taraflar Konferansının 4 üncü Maddenin 2 (d) paragrafında öngörülen değerlendirmeleri yapmasına yardım için, 12 nci Madde 2 nci paragraf uyarınca iletilen bilgileri incelemek;
c) İhtiyaçlar itibari ile kararlarının hazırlanması ve uygulanmasında Taraflar Konferansına yardım etmek.

MADDE 11
MALÎ MEKANİZMA

1. Teknoloji transferi içinde olmak üzere, malî kaynakları bağış veya kolaylıklar yoluyla temin eden mekanizma tanımlanmıştır. Bu mekanizma Sözleşmeye ilişkin politikalarını, program önceliklerini ve yeterlilik kriterlerini saptayacak olan Taraflar Konferansına bağlı ve sorumlu olacaktır. İşlevi, bir veya birden fazla mevcut uluslararası birimlere verilecektir.

2. Malî mekanizma, şeffaf bir yönetim sistemi çerçevesinde, tüm tarafların eşit ve dengeli temsilini esas almıştır.

3. Taraflar Konferansı ve malî mekanizmanın uygulanmasını yapacak birim veya birimler, yukarıdaki paragraflara yürürlülük kazandırmak üzere aşağıdakileri içerecek düzenlemeler üzerinde mutabık olacaklardır.

a) İklim değişikliğine karşı koymak için finanse edilen projelerin Taraflar Konferansı tarafından belirlenmiş olan politikalara, program önceliklerine ve yeterlilik kriterlerine uygunluğunu sağlayacak usuller;
b) Politikaların, program önceliklerinin ve yeterlilik kriterlerinin ışığında, belirli fon tahsisi kararlarının tekrar ele alınabilme usulleri;
c) Birim ve birimler tarafından Taraflar Konferansına 1 inci fıkrada mezkûr sorumluluk prensibine uygun olarak, malî işlemler hakkında düzenli raporlar sunulması mecburiyeti;
d) İşbu Sözleşmenin uygulanması için gerekli ve mevcut malî tutarın önceden anlaşılabilir ve tanımlanabilir bir şekilde belirlenmesi ve bu miktarın dönemsel olarak gözden geçirilme koşulları.

4. Taraflar Konferansı, birinci oturumunda, 21 inci Maddenin 3 üncü paragrafında öngörülen geçici düzenlemeleri inceleyerek ve gözönünde bulundurarak, yukarıdaki hükümlere etkinlik kazandırmak için gerekli düzenlemeleri yapacak ve bunların sürdürülüp sürdürülmeyeceklerini kararlaştıracaktır. Bundan sonra, dört yıl dahilinde, Taraflar Konferansı, mekanizmanın durumunu gözden geçirecek ve uygun önlemleri alacaktır.

5. Sözleşmenin uygulanması için, gelişmiş Taraf ülkeler ikili, bölgesel veya çok taraflı yollardan malî kaynak sağlayabilecekler ve gelişme yolundaki Taraf ülkeler bu kaynaklardan yararlanabileceklerdir.

MADDE 12
UYGULAMAYLA İLGİLİ BİLGİ İLETİŞİMİ

1. Tarafların herbiri, 4 üncü Maddenin 1 inci paragrafı uyarınca Sekretarya kanalı ile Taraflar Konferansına aşağıdaki hususlarda bilgi iletir:

a) İmkânları elverdiği ölçüde, Taraflar Konferansının üzerinde anlaşacağı ve kullanımını teşvik edeceği karşılaştırılabilir metodları kullanarak, Montreal Protokolünce kontrolü öngörülmeyen bütün sera gazlarının kaynaklar tarafından insan kaynaklı salımı ve yutaklar tarafından emilmesinin ulusal envanteri;
b) Sözleşmenin uygulanması için Tarafın aldığı veya almayı öngördüğü önlemlerin genel bir tanımı;
c) Tarafın, Sözleşmenin hedefine ulaşılabilmesi için uygun olduğu takdirde, Dünyadaki emisyon eğilimlerini saptamak için gerekli veriler dahil, bildirisinde yer almasını uygun bulduğu bilgileri.

2. Her Gelişmiş Taraf ülke ve Ek-I’e dahil Tarafların herbiri aşağıdaki bilgileri bildirisine dahil edecektir:
a) 4 üncü Madde 2 (a) ve 2 (b) paragrafları altındaki taahhütlerini uygulamak için
benimsediği politikaların ve önlemlerin ayrıntılı tanımını;
b) Hemen yukarıdaki (a) alt paragrafında zikredilen politikaların ve önlemlerin, 4 üncü madde 2 (a) paragrafında belirtilen süre zarfında sera gazlarının kaynaklar tarafından insan kaynaklı salımı ve yutaklar tarafından emilmesi üzerindeki etkilerinin özgün bir tahminini,

3. Ayrıca, herbir gelişmiş Taraf ülke ve Ek-II’de yer alan diğer herbir gelişmiş Taraf, 4 üncü Maddenin 3, 4 ve 5 inci paragrafları uyarınca aldığı önlemlerin ayrıntılarını verir.

4. Gelişme Yolundaki Taraf ülkelerin gönüllü olarak, projelerin icrası için gereken teknolojileri, malzemeleri, donanımı, teknikleri veya uygulamaları belirterek, mümkün olduğu takdirde, projelerin sera gazlarının salımı ve emilmesi sonucu oluşacak bütün ek giderlerinin gelişmelerin ve beklenebilecek avantajların bir tahminini yaparak, finanse edilecek projeler önermeleri mümkündür.

5. Her Gelişmiş Taraf Ülke ve Ek-I’de yer alan herbir Taraf, Sözleşmenin kendileri için yürürlüğe girmesinden sonra altı ay içinde, bir ilk bildirim sunacaktır. Listelerde yer almayan herbir Taraf Sözleşmenin kendisi için yürürlüğe girmesinden veya 4 üncü Maddenin 3 üncü paragrafı uyarınca malî kaynakların eline geçmesinden itibaren üç sene içinde ilk bildirimini sunacaktır. En az gelişmiş Taraf ülkeler, ilk bildirimlerini sunacakları tarih hakkında serbesttirler. Daha sonra, tüm Taraflarca hangi sıklıkta bildirim yapılacağı bu paragrafın öngördüğü değişik bildirim tarihlerini dikkate alarak Taraflar Konferansınca belirlenecektir.

6. Taraflarca bu madde uyarınca yapılan bilgi iletişimi Sekretarya tarafından Taraflar Konferansına ve ilgili alt organlara en kısa sürede iletilir. Gerekirse, Taraflar Konferansı bilgi iletişimi usullerini tekrar gözden geçirebilir.

7. Gelişme yolundaki ülke Taraflarının isteği üzerine, İlk Oturumundan itibaren Taraflar Konferansı, 4 üncü Madde uyarınca alınan karşı önlemler ve önerilen projelerin uygulanması için gereken malî ve teknik ihtiyacın belirlenmesi, ve bu madde uyarınca bilgilerin iletişimi ve bir araya getirilmesi için gerekecek malî ve teknik desteği sağlamak için tedbirler alacaktır. Bu destek uygun oldukça, Taraflar, yetkili uluslararası kuruluşlar veya Sekretarya tarafından bu kuruluşlardan hangisi uygun görülür ise, sağlanabilir.

8. Herhangi bir Taraf Grubu, Taraflar Konferansına önceden bildirmek ve Taraflar Konferansınca belirlenmiş esaslarına uymak şartı ile, verecekleri ortak bir bildirim ile bu madde uyarınca yerine getirmek durumunda oldukları yükümlülüklerini yerine getirdiklerini bildirebilirler, böyle bir bildirimin, bildirim içinde yer alan herbir Tarafın Sözleşme uyarınca üzerine düşeni yerine getirdiği hakkındaki bilgiyi içermesi gereklidir.

9. Sekretarya’ya ulaşan ve Taraflar Konferansı tarafından belirlenecek kriterlere göre bir Tarafın gizli olduğunu belirttiği bilgiler, incelenmesi ve bildirim uyarınca kendisine ulaşması öngörülen organlardan birine iletilmeden önce, gizliliğini korumak için Sekretarya tarafından biraraya getirilecektir.

10. 9 uncu paragraf saklı kalmak ve herhangi bir Tarafın her zaman bildirisini kamuoyuna sunma imkânına halel getirmeksizin, Tarafların bu maddenin uygulanması ile ilgili sunduğu bildirimleri, Sekretarya Taraflar Konferansına sunduğu zamanda, kamuoyunun da bilgisin getirecektir.

MADDE 13
UYGULAMAYA İLİŞKİN SORULARIN KARARA BAĞLANMASI

Taraflar Konferansı, Sözleşmenin uygulanmasına ilişkin soruların karara bağlanması için,
birinci oturumunda, Tarafların istekleri üzerine hizmetlerine sunulacak çok taraflı bir danışma
süreci oluşturmayı tezekkür edecektir.

MADDE 14
ANLAŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜ

1. İlgili Taraflar, Sözleşmenin yorumu veya uygulanması ile ilgili olarak iki veya daha fazla Taraf arasında anlaşmazlık çıkması halinde, müzakere veya kendi tercihlerine göre diğer barışçıl yollara başvurarak bu anlaşmazlığın çözümüne çalışırlar.

2. Bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatı olmayan bir Taraf, Sözleşmeyi onay, kabul, uygun bulma veya katılım safhalarında, veya daha sonra herhangi bir zamanda, Depozitere Sözleşmenin uygulanması veya yorumu ile ilgili bir anlaşmazlığa ilişkin bir yazılı belge sunarak bir beyanda bulunduğunda, aynı yükümlülüğü kabul eden bütün Taraflara karşı hukuken ve özel bir anlaşma olmaksızın aşağıdakilerin zorunluluk olduğunu kabul etmiş olmaktadır:

a) Anlaşmazlığın Uluslararası Adalet Divanına götürüleceği, tabi ve/veya;
b) Mümkün olur olmaz, Taraflar Konferansının hakemliğe ayrılmış bir eki ile kabul edeceği prosedür uyarınca karar verileceği, Bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatı olan bir Taraf, hakemlik konusunda (b) altparagrafında öngörülen prosedür uyarınca, benzeri bir bildiri yapabilir.

3. Yukarıdaki 2 nci paragraf uyarınca yapılan bir bildiri, bildiride belirtilen süre sona erinceye veya bu bildirinin feshini yazılı olarak Depozitere tevdi edilmesini izleyen üç ayın sonuna kadar yürürlükte kalır.

4. Anlaşmazlık halinde bulunan taraflar aksine karar vermedikçe, yeni bir beyanın sunulması, bir bildirinin iptalinin tebligatı edilmesi veya bir bildirinin süresinin sona ermesi, Uluslararası Adalet Divanına veya Hakem Mahkemesine sunulmuş işlemleri hiçbir şekilde etkilemez.

5. Yukarıdaki 2 nci paragraf saklı kalmak kaydıyla, eğer Taraflardan birinin diğerine aralarında anlaşmazlık olduğunu duyurduğu tarihten sonra oniki aylık bir süre içinde, ilgili Taraflar 1 inci paragraftaki belirtilen yolları kullanarak aralarındaki anlaşmazlığı giderememişler ise, anlaşmazlığa düşen Taraflardan birinin isteği üzere, anlaşmazlığın giderilmesi için uzlaşma yoluna başvurulur.

6. Anlaşmazlığa düşen Taraflardan birinin isteği üzere bir uzlaşma komisyonu kurulacaktır. Komisyon, ilgili Tarafların her biri tarafından atanan eşit sayıda üyelerden ve bu üyelerce müşterek olarak seçilen bir Başkandan oluşur. Komisyon, Tarafların iyi niyetle inceleyeceği bir Tavsiye sunar.

7. Mümkün olur olmaz, Taraflar Konferansınca, uzlaşmaya ayrılan ek ile tamamlayıcı uzlaşma usulleri kabul edilecektir.
8. Belge aksini gerektirmediği takdirde, işbu maddenin hükümleri, Taraflar Konferansının kabul edebileceği herhangi bir ilgili hukukî belgeye uygulanır.

MADDE 15
SÖZLEŞMEYE DEĞİŞİKLİKLER

1. Herhangi bir Taraf Sözleşmeye değişiklik önerebilir.
2. Sözleşmede yapılacak değişiklikler, Taraflar Konferansının bir olağan oturumunda kabul edilir. Sözleşmede yapılması önerilen herhangi bir değişiklik metni, önerinin kabul edilmesi için sunulduğu toplantıdan en az altı ay önce Sekretarya tarafından Taraflara iletilir. Sekretarya ayrıca önerilen değişiklikleri, Sözleşmeyi imzalayanlara ve bilgi için Depoziter’e bildirir.

3. Taraflar, Sözleşmeye yapılması önerilen her değişiklik üzerinde, oybirliğiyle mutabakata varılması için her çabayı sarfeder. Eğer bu yönde sarf edilen bütün çabalar sonuçsuz kalır ve herhangi bir mutabakat sağlanamaz ise, son çare olarak hazır bulunan ve oy kullanan Tarafların dörtte üçünün oy çoğunluğu ile değişiklik kabul edilir. Depoziter, Sekretarya tarafından kendisine bildirilen onaylanmış değişikliklerin kabulleri için, bütün Taraflara iletir.

4. Bir değişiklik için kabul belgeleri Depoziter’e tevdi edilir. 3 üncü paragraf uyarınca kabul edilen bir değişiklik Sözleşmeye Tarafların dörtte üçünün kabul belgelerinin Depozitere ulaştığı tarihten sonraki doksanıncı günden itibaren, kabul etmiş olan Taraflar için yürürlüğe girer.

5. Değişiklik diğer herhangi bir Taraf için, sözkonusu değişiklikle ilgili kabul belgesini Depozitere tevdi ettiği tarihten sonraki doksanıncı günden itibaren, değişiklik yürürlüğe girer.

6. Bu Maddenin amaçları doğrultusunda, “hazır bulunan ve oy kullanan Taraflar” deyimi, oylamada hazır bulunan ve olumlu veya olumsuz oy veren Taraflar anlamındadır.

MADDE 16
SÖZLEŞME EKLERİNİN KABULÜ VE DEĞİŞİKLİĞİ

1. Sözleşmenin ekleri onun ayrılmaz bir parçasını oluşturacaktır ve, aksi açıkça ifade edilmedikçe, Sözleşmeye yapılan bütün atıflar eklerine de yapılmış addolunur. 14 üncü madde 2 (b) ve 7 nci paragraflarındaki hükümlere halel getirmeksizin, ekler, listelerden, formlardan ve bilimsel, teknik, işlemsel ve idarî özellikteki diğer tanımlayıcı belgelerden oluşmakla sınırlanmış olacaktır.

2. Sözleşmenin ekleri 15 inci Maddenin 2, 3 ve 4 üncü paragraflarında tanımlanmış olan usullere göre, önerilecek ve kabul edilecektir.

3. Yukarıdaki 2 nci paragraf uyarınca kabul edilen bir ek, Depoziterin kabul edildiğini Taraflara bildirdiği tarihten altı ay sonra, bu süre içinde Depozitere sözkonusu eki red ettiğini yazılı olarak bildiren Taraflar için hariç olmak üzere Sözleşmeye Taraflar için yürürlüğe girer. Red duyurusunu geri alan Taraflar için ek, bu duyurunun Depozitere ulaştığı tarihten sonraki doksanıncı günden itibaren yürürlüğe girer.

4. Sözleşme eklerine yapılacak değişikliklerin önerilmesi, kabulü ve yürürlüğe girişi, 2 ve 3 üncü paragraflarda yer alan Sözleşme eklerinin önerme, kabul ve yürürlüğe giriş yönteminin aynısına tabi olacaktır.

5. Eğer bir ek’in kabulü veya bir ek’te yapılacak değişikliğin kabulü sırasında, Sözleşmeye de bir değişiklik geliyorsa, o ek veya ek’teki değişiklik, Sözleşmedeki değişiklik yürürlüğe girmeden yürürlüğe girmez.

MADDE 17
PROTOKOLLER

1. Taraflar Konferansı, olağan oturumlarından herhangi birinde, Sözleşmeye protokoller kabul edebilir.
2. Önerilen herhangi bir protokol metni, böyle bir toplantıdan en az altı ay önce, sekretarya tarafından Taraflara iletilir.
3. Herhangi bir protokolün yürürlüğe girme koşulları, bu protokollerle belirlenir.
4. Sadece Sözleşmeye Taraf olanlar bir protokole Taraf olabilirler.
5. Bir protokole ilişkin kararları, sadece o protokole Taraf olanlar alabilir.

MADDE 18
OY HAKKI

1. Aşağıdaki 2 nci paragraftaki zikredilenler hariç, Sözleşmeye Taraf olanların her biri, bir oy hakkına sahiptir.
2. Bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatları, kendi yetki alanlarında, Sözleşmeye Taraf olan, kendi üye Devletlerinin sayısına eşit oy sayısı ile, oy kullanma hakkına sahiptirler. Bu kuruluşlar, eğer kendi üye Devletlerinden herhangi birisi oy hakkını kullanmış ise oy hakkı kullanmayacak veya kullanmamış ise oy hakkını kullanabilecektir.

MADDE 19
DEPOZİTER

Birleşmiş Milletler Teşkilatının Genel Sekreteri, Sözleşmenin ve 17 nci madde uyarınca kabul edilen protokollerin Depoziteridir

MADDE 20
İMZA

İşbu Sözleşme, Birleşmiş Milletler Teşkilatına veya Birleşmiş Milletlerin uzman kurumlarından birine üye Devletler veya Uluslararası Adalet Divanı Yasasına Taraf olan Devletlerin; bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatlarının, Rio de Janeiro’daki Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı sırasında ve daha sonra New York’taki Birleşmiş Milletler Teşkilatı merkezinde 20 Haziran 1992 ile 19 Haziran 1993 tarihleri arasında imzalarına açıktır.

MADDE 21
GEÇİCİ DÜZENLEMELER

1. 8 inci Maddede belirtilen sekretarya görevleri, Taraflar Konferansının birinci oturumunun sonuna kadar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 21 Aralık 1990 tarihli ve 45/212 sayılı Kararı ile geçici olarak oluşturulan sekretarya tarafından yerine getirilecektir.

2. Yukarıdaki 1 inci paragrafta belirtilen geçici sekretaryanın Başkanı, objektif bilimsel ve teknik tavsiyelere olan ihtiyaca cevap verebilmesini teminen, İklim Değişikliği Hükümetlerarası Paneli ile yakın işbirliği yapacaktır. Yetkili diğer bilimsel kuruluşlara da danışılabilir.

3. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Birleşmiş Milletler Çevre Programı ve Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası tarafından oluşturulan Küresel Çevre İmkânı 11 inci Maddede atıfta bulunulan malî mekanizmanın yürütülmesini geçici olarak sağlayacak uluslararası birim olacaktır. Bu bağlamda, 11 inci Maddenin beklentilerine cevap verebilmesi için, Küresel Çevre İmkânının gereği şekilde yapılandırılması ve evrensel üyelik katılımı sağlayabilmesi gerekecektir.

MADDE 22
ONAY, KABUL, UYGUN BULMA VEYA KATILMA

1. Sözleşme, Devletlerin ve bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatlarının onayı, kabulü, uygun bulması veya katılımına tabidir. Sözleşme, imzaya kapatıldığı günün ertesi gününden itibaren katılıma açık olacaktır. Onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgeleri, Depozitere tevdi edilecektir.

2. Üye Devletlerinden herhangi biri Taraf olmadığı halde Sözleşmeye Taraf olan herhangi bir bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatı, Sözleşmeden doğan tüm yükümlülüklerle bağlıdır. Bu tür bir teşkilatın bir veya daha fazla üye Devletinin Sözleşmeye Taraf olması halinde, bu teşkilat ve üye Devletleri, Sözleşme uyarınca üstlendikleri yükümlülüklerin ifası için her biri üstlenecekleri sorumluluklar hususunda karar vereceklerdir. Bu tür durumlarda, teşkilat ve üye Devletler, Sözleşmeden doğan hakları aynı zamanda kullanma hakkını haiz değildirler.

3. Bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatları, onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgelerinde, Sözleşmenin kapsadığı konularla ilgili olarak yetkilerinin derecesini belirtirler. Ayrıca, bu teşkilatlar, yetkilerinin derecesinde meydana gelen tüm önemli değişiklikleri, Taraflara bildirecek olan Depoziter’e bildirirler.

MADDE 23
YÜRÜRLÜĞE GİRİŞ

1. Sözleşme, Ellinci onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesinin tevdiini izleyen, doksanıncı gün yürürlüğe girecektir.

2. Ellinci onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesinin tevdiinden sonra, Sözleşmeyi onaylayan, kabul eden, uygun bulan veya Sözleşmeye katılan her Devlet ya da bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatı için Sözleşme, bu Devlet veya teşkilat onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesini sunduktan doksan gün sonra yürürlüğe girer.

3. 1 ve 2 nci paragrafların amacına ulaşması için, bir bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatı tarafından tevdi edilen herhangi bir belge, kendi üye Devletleri tarafından tevdi edilenlere ilave olarak sayılmaz.

MADDE 24
ÇEKİNCELER

İşbu Sözleşmeye hiçbir çekince konulamaz.

MADDE 25
AYRILMA

1. Sözleşmenin, bir Taraf için yürürlüğe girdiği tarihten üç yıl sonrasından itibaren sözkonusu Taraf, Depoziter’e yazılı bildirimde bulunarak Sözleşmeden çıkabilir.

2. Çıkış bildiriminin Depoziter tarafından alındığı tarihten bir yıl geçtikten sonra veya bildirimde belirtilecek herhangi bir daha ileri tarihte, sözkonusu çıkış yürürlüğe girer.

3. Sözleşmeden çıkan herhangi bir Taraf, Taraf olduğu bütün protokollerden de çıkmış olarak kabul edilir.

MADDE 26
GEÇERLİ METİNLER

İşbu Sözleşmenin Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca asıl metinleri eşit derecede geçerli olup, Birleşmiş Milletler Teşkilatının Genel Sekreterine tevdi edilecektir.

BU SÖZLEŞME AŞAĞIDA İMZASI BULUNAN TAM YETKİLİ TEMSİLCİLER TARAFINDAN USULÜNE UYGUN OLARAK İMZALANMIŞTIR.

Bindokuzyüzdoksaniki yılı Mayıs ayının dokuzuncu günü New York’ta AKTEDİLMİŞTİR.

EK-1
Almanya
Amerika Birleşik Devletleri
Avrupa Topluluğu
Avustralya
Avusturya
Belçika
Beyaz Rusya (a)
Bulgaristan (a)
Çekoslovakya (a)
Danimarka
Estonya (a)
Finlandiya
Fransa
İngiltere ve Kuzey İrlanda
Hollanda
İrlanda
İspanya
İsveç
İsviçre
İtalya
İzlanda
Japonya
Letonya (a)
Litvanya (a)
Lüksemburg
Kanada
Macaristan (a)
Norveç
Polonya (a)
Portekiz
Romanya (a)
Rusya Federasyonu (a)
Türkiye
Ukrayna (a)
Yeni Zelanda
Yunanistan

(a) Pazar ekonomisine geçiş sürecindeki ülkeler.
EK-II
Almanya
Amerika Birleşik Devletleri
Avrupa Topluluğu
Avustralya
Avusturya
Belçika
Danimarka
Finlandiya
Fransa
Hollanda
İngiltere ve Kuzey İrlanda
İrlanda
İspanya
İsveç
İsviçre
İtalya
İzlanda
Japonya
Lüksemburg
Kanada
Norveç
Portekiz
Türkiye
Yeni Zelanda
Yunanistan

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Kyoto Protokolü

0
Kyoto Protokolü

Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadele konusunda imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne paralel Birleşmiş  Milletler Sözleşmesidir.

Kyoto Protokolü, Türkiye tarafından 05.02.2009 tarihli ve 5836 sayılı Kanunla onaylanmış, 07.05.2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 13 Mayıs 2009 tarih ve 27227 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.

Sera gazı emisyonlarının küresel ölçekte artmaya devam etmesi ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin giderek daha fazla hissedilir olması üzerine, gelişmiş ülkelerin bağlayıcı yükümlülükler üstlenmeleri için Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS)’ne taraf ülkeler mevcut Sözleşme’nin niteliğini güçlendirmek amacıyla, Kyoto Protokolü’nü müzakere etmeye başlamışlar; iki buçuk yıl süren müzakereler sonucunda, Protokol, Sözleşme’nin 1997 yılında Kyoto’da yapılan 3. Taraflar Konferansı’nda kabul edilmiş, 2005 yılında yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Protokol’e 2009 yılında taraf olmuştur. Protokol’e halen 191 ülke ve AB taraftır.

Taraflardan, emisyon azaltımı ya da kontrollü artış yükümlülüğü olan Sözleşme’nin Ek-I ülkeleri, Protokol’ün Ek-B listesini oluşturmaktadır. Sözleşme’de Ek-I’de yer alan ülkelerin sera gazı emisyonlarını, birinci taahhüt dönemi olan 2008–2012 yılları arasında hangi oranlarda azaltacakları KP’nin Ek-B’sinde tespit edilmiştir.

KP’nin hedefi, Ek-B Listesi’nde yer alan ülkelerin sera gazı emisyonlarının toplamının, 2008-2012 yılları arasındaki birinci taahhüt döneminde, 1990 yılındaki seviyenin % 5 altına düşürülmesidir. Bu genel hedefe ulaşmak için anılan ülkeler, müzakereler sonucunda farklı oranlarda sera gazı emisyon azaltımı/sınırlandırması yükümlülükleri üstlenmişlerdir.

İklim politikalarının belirlenmesinde, 2007 yılında Bali’de gerçekleştirilen 13. Taraflar Konferansı sonucunda oluşturulan Bali Yol Haritası, önemli bir dönüm noktasını teşkil etmiştir. Daha sonra, 2009 yılında Kopenhag’da düzenlenen 15. Taraflar Konferansı’nda ikinci taahhüt dönemi için uzlaşamayan taraflar, 2012 yılında Doha’da düzenlenen 18. Taraflar Konferansı’nda uzlaşmaya vararak, Protokol’ün 2020 yılına kadar devam etmesi kararı almışlardır. Böylece, ikinci taahhüt dönemi 2013-2020 yılları olarak belirlenmiştir.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) ve Kyoto Protokolü

Protokol, Sözleşme’nin amaç ve vizyonunu korumakta ve paylaşmaktadır. İki anlaşma arasındaki en temel fark, düzenledikleri yükümlülüklerin hukuki niteliğidir. Sözleşme sanayileşmiş ülkelerin sera gazı salımlarını stabilize etmeleri yönünde bağlayıcı olmayan bir yükümlülük tanımlarken, Protokol sanayileşmiş ülkelere bağlayıcı sera gazı salım sınırlama ve azaltım yükümlülükleri getirmiştir. Protokolün ülkelerin onayına ve uygulamasına hazır hale getirilmesi için gerekli ayrıntılı uygulama kuralları 2001 yılında Marakeş’te gerçekleştirilen 7. Taraflar Konferansı’nda kabul edilmiştir. “Marakeş Uzlaşmaları” olarak adlandırılan bu kurallar 2005 yılında Protokol’ün 1. Taraflar Toplantısı’nda onaylanmıştır.

Protokolün ikinci taahhüt dönemini oluşturan “Doha Değişikliği” ile ilk taahhüt döneminden farklı olarak; Ek-B listesinde bulunan tarafların emisyonlarını 2020 yılında 1990 yılına göre en az %18 azaltması kararlaştırılmıştır. Bu kararın yürürlüğe girebilmesi için 144 tarafın değişikliği onaylaması gerekmektedir. ABD, Japonya, Rusya ve Yeni Zelanda ikinci taahhüt döneminde yer almamışlardır.

Protokol’e taraf olan, Ek-B dışındaki diğer ülkeler; Ek-dışı ülkeler olarak adlandırılmakta olup, bunların sera gazı emisyon azaltımı konusunda sayısal yükümlülükleri bulunmamaktadır. Ülkemiz KP’ye 2009 yılında taraf olduğu cihetle, sayısallaştırılmış emisyon sınırlandırma / azaltım taahhüdü bulunmamaktadır.

Kyoto Protokolü Metni

MADDE 1
Bu protokolün amaçlarını gerçekleştirmek üzere Kongre’ye ilişkin Madde 1′de yapılan tanımlamalar dikkate alınacaktır. Ayrıca:
  1. “Taraflar Toplantısı” burada Kongre ile ilişkili olarak TaraflarToplantısı anlamına gelecektir.
  2. “Kongre” burada 9 Mayıs 1992 tarihinde New York şehrinde akdedilen İklim değişikliğine Yönelik Birleşmiş Milletler Çerçeve Kongresi anlamına gelecektir.
  3. “İklim Değişikliğine Yönelik Devletler Arası Panel” burada 1988 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından ortaklaşa düzenlenen İklim Değişikliğine Yönelik Devletler Arası Panel anlamına gelecektir.
  4. “Montreal Protokolü” burada 16 Eylül 1987 tarihinde çıkartılan ve daha sonra üzerinde değişiklik ve düzeltmeler yapılmış olan Ozon Tabakası Delici Maddelere Yönelik Montreal Protokolü anlamına gelecektir.
  5. “Mevcut/halihazırda bulunan ve Oy Veren Taraflar” burada mevcut ve olumlu veya olumsuz oy veren Taraflar anlamına gelecektir.
  6. “Taraf” aksi metinde açıkça belirtilmediği sürece, bu Protokol Tarafları’ndan biri anlamına gelir.
  7. “Ek 1′e yer alan Taraf” burada Ek 1 de belirtilmiş Kongrenin bir Tarafı anlamına gelecek olup, keyfiyet Kongrenin Madde 4 Fıkra 2(g) uyarınca bildirilecektir.
    Loader Loading...
    EAD Logo Taking too long?

    Reload Reload document
    | Open Open in new tab
MADDE 2
  1. Ek 1′de yer alan bütün Taraflar, sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmek amacıyla Madde 3′e uygun olarak sayısallaştırılmış emisyon sınırlaması ve indirimini yerine getirmek amacıyla:
(a) Aşağıdaki ulusal koşullara uygun olarak politika ve önlemler uygulayacak ve/veya geliştirecektir:
(i) Ulusal Ekonominin ilgili sektörlerindeki enerji etkinliğinin iyileştirilmesi;
(ii) İlgili uluslararası çevre antlaşmaları kapsamındaki taahhütler ile sürdürülebilir orman düzenleme uygulamaları, ağaç dikimi ve ağaç takviyesine/desteğine ilişkin teşvikler dikkate alınarak Montreal Protokolü ile düzenlenen sera gazlarına ilişkin rezervlerin korunması ve iyileştirilmesi;
(iii) İklim değişikliğine ilişkin yaklaşımlar ışığında sürdürülebilir tarımsal yöntemlerin yaygınlaştırılması;
(iv) Yeni ve yenilenebilir enerji çeşitleri, karbondioksit tecrit/ayırma teknolojileri ve gelişmiş ve yenilikçi çevresel bakımdan sağlam teknolojiler üzerinde araştırma yapmak, teşvik etmek, geliştirmek ve kullanımının artmasını sağlamak;
(v) Kongrenin amacına aykırı çalışan ve sera gazı yayan sektörlere yapılan mali teşvikler, vergi ve harç istisnaları ile ekonomik yardımları veya ilgili piyasa aksaklıklarını aşamalı olarak kaldırmak veya tasfiye etmek;
(vi) Montreal Protokolü ile düzenlenmemiş bulunan sera gazının emisyonunu/yayılmasını sınırlandıran veya azaltan politika veya önlemleri teşvik etmeyi amaçlayan ilgili sektörlerdeki uygun reformların teşviki;
(vii) Nakliye sektöründe, Montreal Protokolü tarafından düzenlenmeyen sera gazı emisyonu/yayımının sınırlandırılması ve/veya azaltılmasına ilişkin önlemler;
(viii) Atık idaresi ile birlikte üretim, nakliye ve enerji dağıtımının iyileştirilmesi ve kullanılması yoluyla metan emisyonunun/yayımının sınırlandırılması ve/veya azaltılması;
(b) Kongre’ye ilişkin Madde 4, Fıkra 2(e)(i) uyarınca Madde 1 kapsamında düzenlenen politika ve önlemlere ilişkin bireysel ve müşterek/ortak etkinliğin genişletilmesi için söz konusu Taraflar ile işbirliği yapmak. Bu amaçla, söz konusu Taraflar, yukarıda açıklanan politika ve önlemler ile ilişkili deneyim ve bilgi alış verişinde bulunmak için uyumluluk, şeffaflık ve etkinlik yolları geliştirmek de buna dahil olmak kaydıyla adımlar atacaklardır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı ilk toplantısında/oturumunda veya sonraki ilk uygulanabilir oturumunda tüm gerekli bilgileri dikkate alarak bu iş birliğini kolaylaştırmanın yollarını ele alacaktır.
  1. Ek 1′de yer alan Taraflar, Montreal Protokolü Tarafından düzenlenmemiş bulunan ve havacılık ve deniz yakıt tankerlerinden kaynaklanan sera gazlarının emisyonu/yayımını sınırlandırılması veya indirilmesini gözetecekler ve bu amaçla sırasıyla Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü ve Uluslararası Denizcilik Örgütü ile beraber çalışılacaktır.
  2. Ek 1′de yer alan Taraflar bu Madde kapsamındaki politika ve önlemleri uygulamaya çalışacaklardır. Burada ters etkilerin en aza indirilmesine önem verilecek ve Kongre’ye ilişkin Madde 3 göz önünde bulundurularak iklim değişikliği üzerindeki ters etkiler, Uluslararası ticaret üzerindeki etkiler ve diğer Taraflar üzerindeki sosyal, çevresel ve ekonomik etkiler (özellikle gelişmekte olan ülke Taraflar ve bilhassa Kongre’ye ilişkin Madde 3 Fıkra (8) ve (9) da belirtilenler) buna dahil olacaktır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nda, uygun görüldüğü taktirde, daha ileri bir adım atarak bu Fıkra hükümlerini gerçekleştirilmesi teşvik edilecektir.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı farklı ulusal koşullar ve muhtemel etkileri dikkate alarak yukarıdaki Fıkra (1)(a)bakımından yararlı olduğu kararına vardığı taktirde, söz konusu politika ve önlemlerin koordinasyonu için gerekli yol ve yöntemleri ele alacaktır.
MADDE 3
  1. Ek 1′e yer alan Taraflar, bireysel veya müşterek/ortak olarak, Ek A’da sıralanan sera gazlarına ilişkin toplam antropojenik/insan türümsel karbondioksit eş değer emisyonu/yayımı Ek B’de sayısallaştırılan emisyon sınırlaması ve indirimi taahhütleri gereğince belirlenen ve hesaplanan miktarları, bu Madde hükümleri gereğince ve 2008 ila 2012 yılları arasındaki seviyenin 1990 yılı seviyeleri en az %5 altında olacağı perspektifiyle, aşmayacaktır.
  2. Ek 1′de yer alan bütün Taraflar 2005 yılına kadar bu protokol kapsamındaki taahhütlerini yerine getirmek konusunda gözle görülür bir ilerleme kaydedecektir.
  3. Doğrudan insan kaynaklı toprak kullanımı değişikliği ve orman faaliyetlerden (1990 yılından bu yana ağaçlandırma, ağaç takviyesi ve dikimi ile sınırlı olmak kaydıyla) kaynaklanan ve her bir taahhüt süresi içinde karbon stoklarındaki doğrulanabilir değişiklikler olarak ölçülebilen, sera gazı emisyonlarındaki net değişiklikler Ek 1′de yer alan her bir Tarafa ilişkin bu Madde kapsamındaki taahhütlerini karşılamak için kullanılacaktır. Bu faaliyetlerle ilişkili olarak, sera gazı emisyonları şeffaf ve doğrulanabilir biçimde rapor edilecek ve Madde 7 ve 8 e uygun olarak gözden geçirilecektir.
  4. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nın birinci toplantısından/oturumundan önce, Ek 1′de yer alan her bir Taraf, bilimsel ve teknolojik tavsiye amaçlı yardımcı bir organın incelemesine sunulmak üzere 1990 yılındaki karbon stokları seviyesine ilişkin Verileri sağlayacak ve sonraki yıllar içinde karbon stoklarında meydana gelebilecek değişikliklerin tahmin edilmesini sağlayacaktır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, ilk toplantısında veya bundan sonra ne zaman olabilirse, aşağıdaki konularla ilgili usul, kılavuz ve kurallar üzerinde karar alacaklardır : Sera etkisi yaratan gaz emisyonlarında, değişikliklerle ilgili insan kaynaklı ek faaliyetler, sinkler kullanılarak tarımsal topraklarda tasfiye, toprak kullanıma ilişkin değişim ve orman sınıflarının Ek 1′de yer alan Taraflar için belirlenmiş miktarlara eklenmesi ve çıkartılması – ki bu sonuncusu için, belirsizlikler, raporlamada şeffaflık, doğrulanabilirlik, İklimsel Değişiklik konusunda Devletler arası Panele ilişkin metodolojik çalışma,Taraflar Toplantısı’na ilişkin kararlar ve Madde 5′e uygun olarak Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye amaçlı Yardımcı Organ Tarafından sağlanan tavsiyeler. Söz konusu bir karar, ikinci ve daha sonraki taahhüt dönemlerinde uygulanacaktır. Herhangi bir Taraf, birinci taahhüt dönemi için ilave insan kaynaklı faaliyetler konusunda söz konusu kararı uygulama yoluna gidebilir,ancak bu faaliyetler 1990 yılından bu yana gerçekleşmiş olmalıdır.
  5. Ek 1′de yer alan ve Taraflar Toplantısı 9/CP.2 kararı uyarınca ikinci toplantısında tespit edilen baz yılı veya dönemine sahip piyasa ekonomisine geçiş sürecinde olan ekonomiler kendi taahhütlerini yerine getirmek için bu Madde kapsamındaki baz yılı veya dönemini kullanacaktır. Kongre’ye ilişkin Madde 12 kapsamında birinci ulusal bildirimini henüz gerçekleştirmemiş olan ve Pazar ekonomisine geçiş süreci içinde olan Ek 1′de yer alan herhangi bir Taraf, bu Madde kapsamında taahhütlerinin yerine getirilmesi amacıyla tarihsel baz yıl veya 1990′dan başka süre kullanmak isteğini de bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısına bildirecektir. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı bu bildirimin kabul edilip edilmeyeceğine karar verecektir.
  6. Bu Madde haricinde bu protokol kapsamındaki taahhütlerin yerine getirilmesinde bu Kongre’ye ilişkin Madde 4, Fıkra (6) göz önünde bulundurularak, Ek 1′de yer alan bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından, piyasa ekonomisine geçme süreci içinde olan ekonomilere belirli bir derecede esneklik sağlanacaktır.
  7. 2008′den 2012′ye kadar olan birinci sayısallaştırılmış emisyon sınırlaması ve indirimi taahhüdü döneminde, Ek 1′de yer alan ve her bir Taraf için belirlenen miktar 1990 yılı veya baz yıl veya yukarıdaki Fıkra(6) ‘ya uygun olarak belirlenen bir dönemde Ek A’da sıralanan sera gazlarına ilişkin toplam antrofogenik/insan türümsel karbondioksit emisyon değerinin 5 ile çarpılması ile elde edilen sonuç için Ek B’de açıklanan yüzdeye eşdeğerdir. Ek 1′de yer alan Taraflar (ki bunlar için toprak kullanımı değişimi ve ormancılığa 1990 yılında sera gazı emisyonun net kaynağını oluşturmaktadır) 1990 yılı emisyonları baz yılı veya süresi/periyodu içine 1990 yılı emisyonlarında baz yılı veya kaynaklarıyla toplam antropogenik/insan türümsel karbondioksit eşdeğeri emisyonları dahil edilecektir), belirlenen miktarların hesaplanması amacıyla toprak kullanımı değişiminden yine 1990 yılında sinkler kullanılarak gerçekleştirilen tasfiyeler bundan indirilecektir.
  8. Ek I’de yer alan Taraflar’dan herhangi biri, yukarıda Fıkra (7)’de atıfta bulunulan hesaplama amacıyla 1995 yılını hidroflorokarbon, perflorokarbon ve sülfür hekzaflorit için baz yıl olarak kullanabilir.
  9. Ek I’de yer alan Taraflar için sonraki yıllara yönelik taahhütler bu Protokol’e ait Ek B’de düzenlenebilir, şu şartla ki bu düzenleme Madde 21 Fıkra (7) hükümlerine uygun olmalıdır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, yukarıda Fıkra 1′de atıfta bulunulan birinci görev süresinin sonundan önce en az yedi yıl içinde söz konusu taahhütlere ilişkin görüşmelere başlayacaktır.
  10. Bir Tarafın Madde 6 veya Madde 17 hükümlerine göre bir diğer Taraftan talep ettiği herhangi bir emisyon indirme birimleri, veya belirlenen miktarın herhangi bir bölümü talep eden Taraf için belirlenen miktara ilave edilecektir .
  11. Bir Tarafın Madde 6 veya Madde 17 hükümleri gereğince diğer Tarafa aktardığı herhangi bir emisyon indirme birimleri, veya belirlenen miktarın herhangi bir bölümü, Aktaran Taraf için belirlenen miktardan düşürülecektir.
  12. Bir Tarafın Madde 12 hükümlerine göre bir diğer Taraftan talep ettiği tasdikli indirim birimleri talep eden Taraf için belirlenen miktarlara ilave edilecektir.
  13. Taahhüt süresi içinde Ek I’de yer alan bir Tarafa ilişkin emisyonların bu Madde kapsamında belirlenen miktardan az olması halinde, o Tarafın talebi üzerine, izleyen taahhüt süreleri içinde, o Taraf için belirlenen miktara ilave edilecektir.
  14. Ek I’de yer alan her bir Taraf, yukarıdaki Fıkra 1′de açıklanan taahhütleri, özelikle Kongre’ye ait Madde 4, Fıkra 8 veya 9′da belirlenmiş olanlar olmak üzere, gelişmekte olan ülke Taraflar üzerindeki sosyal,çevresel ve ekonomik ters etkileri asgariye indirecek şekilde uygulamak için elinden ne geliyorsa yapmaya çalışacaktır. Bu Fıkraların uygulanması konusunda, Taraflar Toplantısının ilgili kararlarına uygun olarak, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, ilk toplantısında, bu Fıkralarda atıfta bulunulan Taraflar üzerinde tepki önlemleri ve/veya iklim değişiklerinin ters etkilerini asgariye indirmek için gerekli girişimleri ele alacaktır. Ele alınacak konular arasında fon kurulması, sigorta ve teknoloji transferi olacaktır.
Madde 4
  1. Madde 3 kapsamındaki taahhütlerini yerine getirmek için bir anlaşmaya varmış Ek 1′de yer alan Tarafların bu taahhütleri karşıladığı varsayılacaktır, ancak Ek A’da sıralanan sera gazlarının emisyonlarına eşdeğer toplam entegre/bütünleşik antropogenik/insan türümsel karbon dioksit, Ek B’de açıklanan kantitatif emisyon sınırlaması indirim taahhütleri uyarınca ve Madde 3 hükümlerine uygun olarak hesaplanan miktarları aşmayacaktır. Anlaşmanın her bir Tarafına tahsis edilen ilgili emisyon seviyesi o anlaşmada açıklanacaktır.
  2. Bu Protokolün şartları, bu anlaşmanın Tarafları tarafından bu anlaşma tarafından onaylanan, kabul edilen veya tasdik edilen araçlara ilişkin belgelerin emanete bırakılma tarihinde Sekreterya’ya bildireceklerdir. Sekreterlik, sırası geldiğinde, Kongre’nin Taraflarına ve imza sahiplerine anlaşmanın koşullarını açıklayacaktır.
  3. Böyle herhangi bir anlaşma, Madde 3, Fıkra 7′de belirtilen uyma süresi için geçerliliğini koruyacaktır.
  4. Tarafların, bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü çerçevesinde, birlikte ve müşterek hareket etmesi halinde, bu Protokolün düzenlenmesinden sonra örgütün bileşimindeki herhangi bir değişiklik, sadece bu değişikliğin ardından düzenlenen Madde 3 kapsamındaki taahhütlere ilişkin amaçlar için uygulanabilir.
  5. Tarafların toplam bütünleşik emisyon indirimlerini yerine getirmemeleri halinde, bu anlaşmanın taraflarından her biri bu anlaşmada açıklanan kendi emisyon oranlarından sorumlu olacaktır.
  6. Kendisi de bu protokole Taraf olan bir bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü çerçevesinde, ve bu örgüt ile birlikte, müşterek hareket eden Tarafların böyle hareket etmesi halinde, bölgesel ekonomik bütünleşme örgütüne üye her bir Devlet üye münferiden/tek başına ve Madde 24′e uygun hareket eden bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü ile beraber, toplam bütünleşik/entegre emisyon indirimlerinde başarısız olunması halinde, bu Maddeye uygun olarak belirtilen kendi emisyon/yayım seviyelerinden dolayı sorumlu olacaktır.
MADDE 5
  1. Ek I’de yer alan her bir Tarafın, ilk taahhüt süresinden önceki bir yıldan geç olmamak kaydıyla, Montreal Protokolü tarafından düzenlenmemiş kaynaklara göre antropogenik/insan türümsel emisyonları ile sinkler kullanılarak kaldırılan tüm sera gazlarının, tahmin eden ulusal bir sistem içinde bir yere sahip olacaktır. Aşağıdaki Fıkra 2′de belirtilen metodolojileri oluşturan böyle ulusal sistemler için kılavuzlar üzerinde, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının ilk toplantısında kararlaştırılacaktır.
  2. Montreal Protokolü tarafından düzenlenmemiş kaynaklara göre antropogenik/insan türümsel emisyonlar ile sinkler kullanılarak kaldırılan tüm sera gazlarının tahminine ilişkin metodolojiler, İklim Değişimi üzerindeki Hükümetler Arası Panel’de kabul edilecek ve Taraflar Toplantısı’ nın ilk toplantısında kararlaştırılacaktır. Böyle metodolojilerin kullanılmadığı yerlerde, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının ilk toplantısında üzerinde anlaşılan metodolojiler uygulanacaktır. Diğerlerinin yanı sıra, İklim Değişimi üzerindeki Hükümetler Arası Panel tarafından yapılan çalışma ve Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Kurumu Tarafından sağlanan tavsiye esas alınarak bu ProtokolTarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, Taraflar Toplantısınca alınmış ilgili kararları tamamen göz önünde bulundurarak söz konusu metodolojileri ve düzenlemeleri düzenli olarak gözden geçirecek ve uygun olduğu takdirde değiştirecektir. Metodolojilere veya düzenlemelere ilişkin herhangi bir revizyon sadece bu revizyonun ardından düzenlenen taahhüt süresi göz önünde bulundurularak Madde 3 kapsamındaki taahhütler ile olan uygunluğun temin edilmesi için kullanılabilecektir.
  3. Ek A’da listelenmiş kaynaklara göre antropogenik/insan türümsel emisyonları ve sinkler kullanılarak kaldırılan tüm sera gazlarına eşdeğer karbon dioksiti hesaplamak için kullanılan küresel ısınma potansiyelleri, İklim Değişimine Yönelik Hükümetler Arası Panel’in üçüncü oturumunda/toplantısında kabul edildiği şekilde olacaktır. İklim Değişimine Yönelik Hükümetlerarası Panel’e ilişkin çalışma ve Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Kurumu Tarafından sağlanan tavsiye temelinde, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, her bir sera gazının küresel ısınma potansiyelini gözden geçirecek ve gerekli gördüğü takdirde, Taraflar Toplantısı’nın ilgili kararları bütünüyle göz önünde bulundurularak revize edecektir. Küresel ısınma potansiyeline ilişkin herhangi bir revizyon, bu revizyonu müteakip düzenlenen herhangi bir taahhüt dikkate alınarak sadece Madde 3 kapsamında yer alan taahhütlere uygulanacaktır.
MADDE 6
  1. Madde 3 kapsamında taahhütlerin yerine getirilmesi amacıyla, Ek 1′de yer alan herhangi bir Taraf, herhangi bir ekonomik sektördeki sera gazlarının sinkler kullanılarak antropogenik olarak kaldırılmasının iyileştirilmesini veya kaynaklarına göre antropogenik emisyonların azaltılmasını amaçlayan projelerden kaynaklanan herhangi bir diğer böyle Tarafın emisyon indirimi birimlerine aktarabilir, şu şartla ki :
(a)Böyle bir proje ilgili Tarafların onayını almalıdır; (b)Böyle bir proje kaynaklarına göre emisyonda bir azalma veya sinkler kullanılarak kaldırılmasında iyileşme sağlayacaktır, demek oluyor ki bu aksi takdirde olabilecek olana ilave niteliğindedir.(c) Madde 5 ve 7 kapsamındaki sorumluluklarına uygun hareket etmediği takdirde herhangi bir emisyon azaltıcı birimler elde edemez; ve(d) Emisyon indirim birimlerinin temini Madde 3 kapsamındaki toplantı taahhütlerine ilişkin amaçlar için yapılan yurt içi çalışmalara ilave nitelikte olacaktır.
  1. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı ilk oturumunda, veya toplantısından sonra olabilecek en kısa sürede doğrulama ve raporlama için dahil olmak üzere bu Maddenin uygulanmasına yönelik kılavuzları daha fazla incelemeye tabii tutabilir.
  2. Ek 1 de yer alan Taraf; üretim, transfer veya edinime yol açan faaliyetlere katılmaları için emisyon indirim birimlerine ilişkin, kendi sorunluluğu altında olmak üzere ve bu Madde kapsamında yasal kurumlara yetki verebilir.
  3. Madde 8 de bu Maddeye atıfta bulunularak gerekli şartlara ilişkin Ek 1 de yer alan ve bir Tarafın uygulamasına ait bir sorun meydana gelmesi halinde, emisyon indirim birimlerine ilişkin transfer ve edinimler sorun tespit edildikten sonra sürdürülmeye devam edilebilir. Şu şartla ki söz konusu birimler, uygunluk sorunu çözümleninceye kadar Madde 3 kapsamındaki taahhütlerin yerine getirmek için Taraflardan biri Tarafından kullanılamaz.
MADDE 7
  1. Ek 1′de yer alan her bir Taraf, montreal protokolü Tarafından düzenlenmeyen Taraflar Toplantısının ilgili kararına göre gönderilen ve Madde 3 e uygunluğunu temin etmek amacıyla gerekli ek bilgi niteliğindeki ve yukarıdaki Fıkra 4 e uygun olarak tespit edilecek, (kaynaklara göre) antropojenik emisyonlar ile sera gazlarının sinkler kullanılarak kaldırılmasına, yıllık envanterinde, yer verecektir.
  2. Ek 1′de yer alan her bir Taraf, ulusal bildirgesinde, konvensiyonun 12.Maddesi kapsamında gönderilen, aşağıdaki Fıkra 4 ile uygunluğunun kararlaştırılacak bu protokol kapsamındaki taahhütleri uygunluğu göstermek için gerekli ek bilgiye yer verecek olup aşağıdaki Madde 4′e uygun olarak kararlaştıracaktır.
  3. Ek 1′de yer alan her bir Taraf yukarıdaki Fıkra 1 kapsamında istenen bilgileri yıllık olarak gönderecektir. Şöyle ki bu Protokol o Taraf için yürürlüğe girdikten sonra taahhüt süresinin birince yılında Kongre kapsamında birinci envanter ile beraber başlar. Her bir Taraf bu Protokol yürürlüğe girdikten sonra ve aşağıdaki Fıkra 4′de bahsedilen kılavuz’un düzenlenmesinden sonra Kongre kapsamında 1. ulusal bildirgenin parçası olarak yukarıdaki Fıkra 2 kapsamında gerekli bilgiyi gönderecektir. Bu Madde kapsamında istenen bilgiye ilişkin müteakip gönderme sıklığı bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından tespit edilecek olup Taraflar Toplantısı tarafından kararlaştırılan ulusal bildirgelerin gönderilmesi için zaman çizelgesi dikkate alınır.
  4. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı konferans ilk toplantısında ve daha sonra periyodik olmak üzere bu Madde kapsamında istenen bilgilerin hazırlanmasına yönelik kılavuzların hazırlayarak gözden geçirecek olup Taraflar Toplantısı Tarafından düzenlenen Ek 1 de yer alan Tarafların ulusal bildirgelerin hazırlanması için düzenlenmiş kılavuzlar dikkate alınır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı konferans, aynı zamanda, birinci taahhüt süresinden önce tayin edilen miktarların kayda geçirilmesi için gerekli değişiklikler üzerinde karar verecektir.
Madde 8
Ek 1′de yer alan her bir Taraf tarafından Madde 7 kapsamında gönderilen bilgi, Taraflar Toplantısı’nın ilgili kararları uyarınca, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı aşağıdaki Fıkra 4 kapsamında bu amaçla düzenlenen kılavuzlara uygun uzman revizyon ekipleri çalışmaları ile gözden geçirilecektir. Ek 1′de yer alan her bir Tarafça, Madde 7 Fıkra 1′e uygun olarak gönderilen bilgiler, emisyon envanterlerinin ve tayin edilen miktarların yıllık düzenlenme ve hesaplanma işlemlerinin bir parçası olarak gözden geçirilecektir. Buna ek olarak, Ek 1′de yer alan her bir Taraf tarafından Madde 7 Fıkra 2 bildirgelerin revizyonunun bir parçası olarak gözden geçirilecektir.
  1. Uzman revizyon ekipleri Sekretarya tarafından koordine edilecek olup Taraflar Toplantısı’nın buradaki amacına uygun sağlanan kılavuza uygun olarak Kongre Tarafları ve, uygun olduğu taktirde, devletler arası organizasyonlar tarafından tayin edilen kişiler arasından seçilen uzmanlardan oluşacaktır.
  2. Revizyon süreci bu Protokol’e ilişkin herhangi bir Taraf tarafından gerçekleştirilen uygulamanın bütün yönlerinin baştan sona ve kapsamlı teknik olarak değerlendirilmesini sağlayacaktır. Uzman revizyon ekipleri Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısına bir rapor hazırlayacak olup Tarafların taahhütlerine ilişkin uygulamalar değerlendirilecek, taahhütlerin gerçekleştirilmesi sırasında ortaya çıkan herhangi bir potansiyel sorunu ve etkileyen faktörleri tespit edecektir. Söz konusu raporlar sekreterlik tarafından Kongre’nin tüm Taraflarına sirküle edilecektir. Sekreterya bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından daha fazla incelenmesi için söz konusu raporlarda belirtilen uygulamalara ilişkin sorunları listeleyecektir.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı ilk toplantısında, Taraflar Toplantısının ilgili kararlarını dikkate alarak, uzman revizyon ekipleri Tarafından bu Protokolün uygulanmasının gözden geçirilmesi için ilk oturumunda kılavuzlar hazırlayacak ve daha sonra düzenli olarak gözden geçirecektir.
  4. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, uygulama için yardımcı organ ve gerekli olduğu taktirde, bilimsel ve teknolojik tavsiye yardımcı organın yardımı ile aşağıdaki konuları ele alacaktır:
(a) Madde 7 kapsamında Taraflarca gönderilen bilgi ve bu Madde kapsamında geçekleştirilen uzman revizyonlarına ilişkin raporlar;(b) Sekreterya Tarafından yukarıdaki Fıkra 3 kapsamında listelenenuygulamaya ilişkin sorunlar ile beraber Taraflarca çıkarılan her türlü sorun.
  1. Yukarıdaki Fıkra 5 e atıfta bulunarak bilginin ele alınması uyarınca, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, bu Protokolun uygulanması için gereken her hangi bir konuda kararlar alacaktır.
Madde 9
  1. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı iklim değişimi ve sonuçları üzerindeki elde edilebilecek en iyi bilimsel ve değerlendirmeler ile birlikte teknik, sosyal ve ekonomik bilgiler ışığında bu Protokolu gözden geçirecektir.
  2. Birinci revizyon bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısına ait ikinci toplantısında gerçekleşecektir.
Madde 10Bütün Taraflar ortak fakat farklılaşmış sorumluluklar ve özel ulusal ve bölgesel öncelikleri, amaçları ve koşullarını göz önünde bulundurarak ek 1 de yer almayan Taraflar için yeni taahhütler getirmeden, kongreye ilişkin Madde 4 Fıkra 1 kapsamındaki mevcut taahhütleri yeniden teyit ederek Kongre’ye ilişkin Madde 4 Fıkra 3, 5 ve 7 dikkate alınarak sürdürülebilir kalkınma ve gelişme gerçekleştirilmesi amacı ile bu taahhütlerin uygulanmasını geliştirilmeye devam edecek olup aşağıda belirtilen hususları yerine getirecektir:
(a) Yerel emisyon faktörlerinin kalitesi, Taraf konferansınca üzerinde anlaşılan ve Taraflar Toplantısınca düzenlenen ulusal bildirgenin hazırlanması için gerekli kılavuzlar ile uyumlu karşılaştırmalı metodolojiler kullanılarak Montreal Protokolü Tarafından düzenlenmeyen bütün sera gazının sinkler yoluyla kaldırılması ve kaynaklara göre antropolojik emisyonlara ilişkin ulusal envanterlerin hazırlanması ve periyodik olarak güncellenmesi için her bir Tarafın sosyoekonomik koşullarını yansıtan yerel emisyon faktörleri, faaliyet verileri ve/veya modellerini iyileştirmek için ilgili ve olabildiği ölçüde maliyet etkin ulusal ve gerekli yerde de bölgesel programların formülasyon;
(b) İklim değişikliklerini azaltacak önlemler ile iklim değişimi için uygun adaptasyonları kolaylaştırmak için gerekli olan önlemleri içeren ulusal ve gerekli olduğu yerde bölgesel programların formüle edilmesi, uygulanması, yayınlanması ve düzenli olarak güncelleştirilmesi;
(i)Söz konusu programlar, diğerlerinin yanı sıra enerji, nakliye ve sanayi sektörleri ile beraber tarım, ormancılık ve atık yönetiminde ilgilendirir. Bunun ötesinde, uzamsal planlamanın iyileştirilmesine yönelik adaptasyon teknolojileri ve yöntemleri iklim değişiminin adaptasyonu iyileştirir; ve
(ii) Ek 1 de yer alan Taraflar, bu program kapsamında uygulamaya yönelik bilgiler gönderecek olup buna Madde 7 ye uygun olarak ulusal programlar dahildir; diğer Taraflar kendi ulusal bildirgelerine, uygun olduğu taktirde,söz konusu Tarafın iklim değişikliğini ve bunun yan etkilerini ele alınmasında katkıda bulunduğuna inandığı önlemleri içeren programlar hakkında bilgiler dahil etme yoluna gidecek olup buna sera gazı emisyonlarındaki artışın azaltılması ve sinkler kullanılarak kaldırılması, tesis inşaatı ve adaptasyon önlemlerinin geliştirilmesi dahildir;
(c) Çevresel bakımdan sağlam teknolojilere yönelik geliştirme, uygulama ve yaygınlaştırma için etkili değişikliklerin teşviki, yine bu teknolojilerin teşvik edilmesi, kolaylaştırılması ve finanse edilmesi, uygun olduğu yerlerde iklim değişikliği ile ilgili çevresel bakımdan sağlam teknolojiler,know how, uygulamalar ve işlemlere ilişkin transfer, erişim, özellikle gelişmekte olan ülkeler için olmak üzere, kamu oyuna mal olmuş çevresel bakımdan sağlam teknolojilerin etkin transferi için programlar ve politikaların formülasyonu dahil özel sektör için yetenekli bir çevrenin yaratılması, çevresel bakımdan sağlam teknolojilerin teşvik edilmesi ve geliştirilmesi ve erişilmesinde işbirliği yapmak;
(d) Bilimsel ve teknik araştırmalarda iş birliği yapılması ve Tarafı olanlar, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının herhangi bir toplantısına gözlemci olarak katılabilirler, ancak bu Protokol kapsamında kararlar sadece bu Protokolün Tarafları tarafından alınacaktır. Bu Protokol Tarandojen kapasiteler ile uluslar arası ve devletler arası çabalara katılmaya yönelik kapasiteler, araştırma ve sistematik gözlem konusundaki programlar ve şebekeler ilişkin programların geliştirilmesi ve güçlendirilmesi olup burada Kongrenin 5. Maddesi dikkate alınır;
(e) Eğitim ve yetiştirme Programlarının geliştirme ve uygulanmasına yönelik uluslararası seviyede ve gerektiği hallerde mevcut organlar kullanılarak teşvik ve katılımda bulunmak olup özellikle insan ve kurumsal kapasitesi açısından ulusal kapasitenin oluşturulmasının güçlendirilmesi ve personel mübadelesi yapılarak özellikle gelişmiş ülkelerde bu alanda uzman yetiştirilmesi ve iklim değişikliği konusunda ulusal seviyede kamuoyunun bilinçlenmesi ve kamuoyunun gerekli bilgilere erişebilmesinin sağlanması. Kongre’ a ilişkin Madde 6 dikkate alınarak Kongre’ un ilgili organları kanalıyla bu faaliyetleri uygulamak için uygun yöntemler geliştirilmelidir;
(f) Taraflar Toplantısının ilgili kararlarına uygun olarak bu Madde uyarınca üstlenilen program ve faaliyetler hakkındaki bilgilerin kendi ulusal bildirgelerine dahil edilmesi; ve
(g) Bu Kongre’ye ilişkin bu Madde, Madde 4, Fıkra 8 kapsamında ki taahhütlerin uygulanmasında tam bir dikkat sarf edilmesi
Madde 11
  1. Madde 10 un uygulanmasında Taraflar Kongre un Madde 4 Fıkra 4,5,7,8 ve 9 hükümlerini dikkate alacaklardır.
  2. Kongre Madde 4 Fıkra 3 ve Madde 11 hükümlerine uygun olarak Kongre un Madde 4 ve Fıkra 1 in uygulanması kapsamında ve Kongre un mali mekanizmalarının işlemesi için yetkilendirilmiş kurum ve kuruluşları yoluyla, gelişmiş ülke Taraflar ve Kongre Ek 2 de yer alan gelişmiş Taraflar:
Madde 10
Bent (a) da ele alınan ve Kongre’ye ilişkin Madde 4 Fıkra 1 (a) kapsamındaki mevcut taahhütlerini uygulanmasının geliştirilmesinde,gelişmekte olan ülke Taraflarca bütünüyle üstlenilen üzerinde anlaşılmış tam maliyetlerin karşılamak için yeni ve ilave mali kaynaklar sağlayacak; ve
(b) Aynı zamanda Madde 10 Tarafından ele alınan Kongre’ye ilişkin Madde 4 Fıkra 1 kapsamında mevcut taahhütlerin uygulanmasının geliştirilmesine ilişkin üzerinde anlaşılmış tam maliyetlerin karşılanması için gelişmekte olan ülke Taraflarca ihtiyaç duyulan (ve teknoloji transferi de buna dahildir) mali kaynakları sağlayacak olup o Maddeye uygun olarak Kongre’ye ilişkin Madde 11 de atıfta bulunulan uluslar arası kurum veya kuruluşlar ile gelişmekte olan ülke Taraf arasında mutabakata varılacaktır. Bu mevcut taahhütlerin uygulanması fonların akışındaki doğruluk ve uygunluk ihtiyacı ve gelişmiş ülke Taraflar arasında uygun yük paylaşımının öneminin dikkate alacaktır. Bu Protokol düzenlenmesinden önce üzerinde anlaşılan dahil olmak üzere Taraflar Toplantısının ilgili kararları kapsamında Kongrenin mali mekanizmasının işleyişi görevi verilen kurum veya kuruluşlara yönelik kılavuz bu Fıkra’nın hükümlerini gerekli değişiklikler yapılmış olarak uygulanacaktır.
  1. Gelişmiş ülke Taraflar ile Kongre’ye ilişkin Ek 2′de yer alan diğer gelişmiş Taraflar (ile gelişmekte olan ülke Taraflar bundan yararlanacaklardır), öte yandan, karşılıklı, bölgesel ve diğer çok kanallı Taraflar yoluyla Madde 3′ün uygulanması için mali kaynakları sağlayabilirler.
Madde 12
  1. Temiz gelişme mekanizması burada açıklanmıştır.
  2. Temiz gelişme mekanizmasının amacı, Ek 1′de yer almayan Taraflara sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasında ve Kongreye ilişkin nihai amaca katkıda bulunulmalarına, ve Ek 1′de yer alan Taraflara Madde 3 kapsamındaki sayısallaştırılmış emisyon sınırlaması ve indirimi taahhütlerini yerine getirmelerine yardım etmek olacaktır.
  3. Temiz gelişme mekanizması kapsamında :
(a) Ek 1′de yer alan Taraflar, belgelendirilmiş emisyon indirimlerinden kaynaklanan proje faaliyetlerinden (b) Ek 1′de yer almayan Taraflar, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından tespit edildiği üzere Madde 3 kapsamında sayısallaştırılmış emisyon sınırlaması ve indirimi taahhütlerinin bir kısmına uymaya katkıda bulunan böyle projelerden elde edilen tasdikli emisyon indirimlerini kullanabilir.
  1. Temiz gelişme mekanizması, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı yetki ve kılavuzluğuna tabi olup temiz gelişme mekanizmasının idari kurulu tarafından denetlenir.
  2. Her bir proje faaliyetinden kaynaklanan emisyon indirimleri, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından tayin edilecek operasyonel organlarca aşağıda belirtilen esaslarla tasdik edilecektir :
(a) İlgili her bir Tarafça onaylanan gönüllü katılım;
(b) İklim değişimini azaltılmasına ilişkin gerçek, ölçülebilir ve uzundönemli kazançlar;
(c) Tasdikli proje faaliyeti olmaksızın gerçekleşen ilave emisyonindirimleri;
  1. Temiz temizleme mekanizması, gerektiğinde, tasdikli proje faaliyetlerine ilişkin fonların düzenlenmesine yardım edecektir.
  2. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, ilk toplantısında, proje faaliyetlerinin bağımsız denetim ve doğrulanması yoluyla şeffaflık, etkinlik ve kaydedilebilirlik amaçlarına yönelik değişiklik ve yöntemleri ayrıntılı bir şekilde ele alır.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, tasdikli proje faaliyetlerinden doğan bir payın, idari masraflar ile uyarlama maliyetlerini karşılamak için iklim değişikliklerinden ters yönde etkilenecek gelişmekte olan ülkelere yardımı kapsayacak şekilde kullanılmasını sağlayacaktır.
  4. Yukarıda Madde 3(a)’de belirtilen ve tasdikli emisyon indirimlerine ilişkin kazanımlarda bahsedilen faaliyetler dahil olmak üzere temiz gelişme mekanizması kapsamındaki katılım, özel ve/veya kamu kuruluşlarını içine alabilir, ve temiz gelişme mekanizmasının yönetim kurulu tarafından sağlanan kılavuzluğa tabi olacaktır.
  5. 2000 yılından birinci taahhüt süresinin başlangıcına kadar geçen süre içinde sağlanan tasdikli emisyon indirimleri, birinci taahhüt süresi içinde uyumun başarılmasında yardım etmek için kullanılabilir.
Madde 13
  1. Taraflar Toplantısı, Kongre’nin üst organıdır, bu Protokol Tarafları’nın toplanmasına hizmet edecektir.
  2. Bu Protokolün Tarafı olmayıp Kongrenin Tarafı olanlar, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının herhangi bir toplantısına gözlemci olarak katılabilirler, ancak bu Protokol kapsamında kararlar sadece bu Protokolün Tarafları tarafından alınacaktır.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nda, Kongre’de bir Tarafı temsil eden Taraflar Toplantısı Bürosu’na ait herhangi bir üye, aynı zamanda bu Protokol’ün Tarafı olmadığı takdirde, bu Protokol’ ün Tarafları arasından seçilecek ilave bir üye ile yer değiştirecektir.
  4. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, Protokol uygulanmasını düzenli olarak gözden geçirecek ve kendi yetkisi dahilinde, etkin işleyişini geliştirmek için gerekli kararları alacaktır. Bu Protokol tarafından kendine verilen görevleri yerine getirecektir :
(a) Bu Protokol hükümlerine göre elde edeceği bilgiler temelinde, bu Taraflar Protokol’ünün uygulanmasını, bu Protokol uyarınca alınan önlemlerin top yekün etkilerini, özellikle çevresel, ekonomik ve sosyal etkileri ile kümülatif etkisini ve Kongre’nin amacı yönünde hangi ölçüde ilerleme sağlandığını değerlendirmek;
(b) Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nın yükümlülüklerini periyodik olarak incelemek, Kongre’nin amacı doğrultusunda ve bilimsel ve teknik bilginin evrim ve uygulanması ile kazanılan deneyimler ışığında Kongre’ye ilişkin Madde 4, fıkra 2(d) ve Madde 7 fıkra 2 gereğince istenen revizyonları eksiksiz yerine getirmek, ve böylece bu Protokol’ un uygulanması konusunda düzenli olarak raporlar hazırlamak;
(c) Tarafların farklı çevre, sorumluluk ve imkan ve kabiliyetleri ile bu Protokol’ün uygulanması konusundaki taahhütleri dikkate alınarak iklim değişimi ve etkilerini ele alan Taraflarca düzenlenen önlemler konusunda bilgi alış verişini teşvik etmek ve kolaylaştırmak,
(d) İki yada daha fazla Tarafın talebi üzerine, Tarafların farklı çevre,sorumluluk ve imkan ve kabiliyetleri ile bu Protokol’ün uygulanması konusundaki taahhütleri dikkate alınarak, iklim değişikliği ve etkilerini ele almak için alınan önlemleri kolaylaştırmak;
(e) Kongre’nin amacı ve bu Protokol’ün hükümlerine uygun olarak Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından alınan ilgili kararlar bütünüyle dikkate alınarak bu Protokol’un Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından üzerinde anlaşılan etkili şekilde uygulanması için karşılaştırılabilir metodolojilerin geliştirilmesi ve periyodik olarak iyileştirmesinin yapılmasını teşvik etmek ve bu yönde kılavuzluk etmek;
(f) Bu Protokol’ün uygulanması için gerekli konular hakkında tavsiyelerde bulunmak;
(g) Madde 11, fıkra 2 uygun olarak ilave mali kaynakları harekete geçirme yoluna gitmek;
(h) Bu Protokol’ün uygulanması için gerekli görülen yardımcı organlar oluşturmak;
(i) yetkili uluslararası kuruluşlar ve hükümetler arası ve sivil organlardan, uygun yerde bilgi, hizmet ve işbirliği aramak ve yararlanmak ve;
(j) Bu Protokol’ün uygulanması için gereken diğer işlevlerin yerine getirilmek ve Taraflar Kongresi tarafından alınan bir karardan kaynaklanan her türlü görevi ele almak.
  1. Taraflar Toplantısı’na ilişkin prosedürlere ait kurallar ve bu Kongre tarafından uygulanan mali prosedürler, Taraflar Kongresi’nin ilk toplantısında gerekli değişiklikler yapılmış olarak (mutatis mutandis) uygulanır, şu şartla ki bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından oy birliği ile aksi kararlaştırılmış olması hali bu durumun dışındadır.
  2. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’na ait birinci toplantısı, bu Protokol’ün yürürlüğe girdiği tarihten sonra programlanan toplanacaktır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nın daha sonraki olağan toplantıları her yıl Taraflar Toplantı’sına ilişkin olağan toplantılar ile bağlantılı olarak yapılacak şu şartla ki bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından oy birliği ile aksi kararlaştırılmış olması hali bu durumun dışındadır.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nın olağan üstü toplantıları, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından gerekli görüldüğü takdirde veya herhangi bir Tarafın talebi üzerine diğer zamanlarda da yapılabilir, şu şartla ki sekreterlik tarafından Taraflara bu talep altı ay içinde bildirilecektir ve en az Taraflar üçte biri tarafından desteklenecektir.
  4. Birleşmiş Milletler ve uzmanlaşmış organları, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ile Kongre’de taraf olmayan devlet üyeler, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantılarında temsilci statüsüyle temsil edilecektir. Bu Protokol tarafından kapsanan konularda yetkili olan ve sekreterliğe Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı ‘nda gözlemci olarak temsil edilmek istediğini açıklayan Ulusal veya uluslararası, devletsel veya sivil herhangi bir kurum veya organın bu isteği kabul edilir şu şartla ki mevcut Tarafların üçte biri tarafından bu durum onaylanmalıdır. Gözlemcilerin giriş ve katılımı, yukarıda fıkra 5′de atıfta bulunulan prosedür kurallarına tabidir.
Madde 14
  1. Kongre’ye ilişkin Madde 8 tarafından kurulan sekreterlik bu Protokol’ün sekreterliği olarak hizmet görecektir.
  2. Sekreterlik işlevleri konusunda Kongre’ye ait Madde 8 fıkra 2 ile sekreterliğin işlevlerine ilişkin yapılan düzenlemeler konusunda Kongre’ye ait Madde 8 fıkra 3 gerekli değişiklikler yapılmış olarak (mutatis mutandis) uygulanacaktır. Sekreterlik, buna ilaveten, bu Protokol tarafından kendisine verilen işlevleri yerine getirecektir.
Madde 15
  1. Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Organı ve Kongre’ye ilişkin Madde 9 ve 10 tarafından kurulmuş Uygulamaya yönelik Yardımcı Organ, sırasıyla, bu Protokol’ün Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Organı ve Protokol’ün Uygulanmasına yönelik Yardımcı Organ olarak hizmet görecektir. Kongre kapsamındaki bu iki organın işleyişine ilişkin hükümler gerekli değişiklikler yapılmış olarak (mutatis mutandis) bu Protokol’e uygulanacaktır. Bu Protokol’ün Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Organı ve Protokol’ün Uygulanmasına yönelik Yardımcı Organı’nın toplanma oturumları, sırasıyla, bu Protokol’ün Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Organı ve Protokol’ün Uygulanmasına yönelik Yardımcı Organı toplantılarıyla bağlatılı olarak yapılır.
  2. Protokol’ taraf olmayan ancak Kongre’ye taraf olan Taraflar yardımcı organların herhangi bir toplantısına gözlemci olarak katılabilirler. Yardımcı organlar bu Protokol’ün yardımcı organları olarak hizmet görmeleri halinde, bu Protokol kapsamında kararlar sadece bu Protokol’e taraf olan Taraflarca alınacaktır.
  3. Kongre’ye ait Madde 9 ve 10 tarafından kurulmuş yardımcı organların bu Protokol’e ait meseleler ile ilgili işlevlerini yerine getirmeleri halinde Kongre’nin bir Tarafını temsil eden yardımcı organlara ilişkin Bureaux’un herhangi bir üyesi bu Protokol’ün Tarafları arasından ve yine bu Protokol Tarafları tarafından seçilecek bir ilave üye ile değiştirilecektir.
Madde 16
Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, olabildiğince yakın bir süre içinde, Protokol’e yapılan başvuruları ele alacak ve Taraflar Toplantısı tarafından alınabilecek ilgili kararlar ışığında, Kongre’ye ait Madde 13′de atıfta bulunulan çok taraflı istişare sürecini, uygun olduğu yerde, değiştirecektir. Bu Protokol’e uygulanabilecek herhangi bir çok taraflı istişare süreci Madde 18′e uygun olarak oluşturulan prosedür ve mekanizmalara tarafsız bir şekilde uygulanacaktır.
Madde 17
Taraflar Toplantısı, ilgili ilkeleri, değişiklikleri, kuralları ve kılavuzları, özellikle emisyon alış verişi için doğrulama, raporlama ve hesaplama açısından tanımlar. Ek B’de yer alan Taraflar Madde 3 kapsamındaki taahhütlerini yerine getirmek amacıyla emisyon alış verişine katılabilirler. Böyle bir alış veriş bu Madde kapsamındaki sayısallaştırılmış emisyon sınırlamaları ve indirimi taahhütlerini karşılamak amacıyla yurt için girişimlere ilave nitelikte olacaktır.
Madde 18
Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı birinci toplantısında bu Protokol’e ilişkin hükümlere aykırı hareketleri tespit etmek ve ele almak için uygun ve etkili süreç ve mekanizmaları onaylayacaktır, şöyle ki aykırılığın nedeni, türü, derecesi ve sıklığını dikkate alarak sonuçları gösteren bir liste geliştirilmesi buna dahildir. Bağlayıcı sonuçlar doğuran bu Madde kapsamındaki herhangi bir süreç veya mekanizma bu Protokol değiştirilmesi yoluyla düzenlenecektir.
Madde 19
Uyuşmazlıkların giderilmesine yönelik Kongre’ye ilişkin Madde 14 hükümleri bu Protokol gerekli değişiklikler yapılmış olarak uygulanacaktır.
Madde 20
  1. Bütün Taraflar bu Protokol’e ilişkin bir değişiklik teklif edebilirler.
  2. Bu Protokol ilişkin değişiklikler, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının olağan toplantısında düzenlenecektir. Bu Protokol ilişkin teklif edilen değişiklik metni, bu değişikliğin değiştirileceği toplantıdan en az altı ay önceden Sekreterlik marifetiyle Taraflara bildirilecektir. Sekreterlik herhangi bir teklif edilen değişiklik metnini Taraflara ve Kongre’nin imza sahiplerine ve bilgi için de Emanetçi’ye (Depositary) bildirecektir.
  3. Bu Protokol için teklif edilen değişiklikler için Taraflar oy birliği ile bir anlaşmaya varmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Oy birliği için tüm yollara başvurulduğu takdirde ve bir uzlaşmaya varılamadığı takdirde, değişiklik son çare olarak toplantıda mevcut ve oy veren Tarafların dörtte üçlük çoğunluğu ile kararlaştırılır. Yapılan değişiklik sekreterlik tarafından Emanetçiye bildirilecek ve kabulü için tüm Taraflara sirküle edilecektir.
  4. Bir değişikliğin kabul edilmesi ile ilgili belgeler Emanetçi’ye bırakılacaktır. Yukarıdaki Madde 3′e uygun olarak yapılan bir değişiklik, bu Protokol Tarafları’nın en az dörtte üçü tarafından kabul edildiğine ilişkin bir belge Emanetçi tarafından alındıktan sonraki doksanıncı günde kabul eden Taraflarca yürürlüğe girecektir.
  5. Değişiklik, bir başka Taraf için söz konusu değişikliğe ilişkin kabul evrağını Emanetçi’ye bıraktığı tarihten sonraki doksanıncı günde bu Taraf için yürürlüğe girecektir.
Madde 21
  1. Bu Protokol ekleri, aksi açıkça belirtilmedikçe, Protokol’ün önemli bir parçası sayılacak olup bu Protokol’e yapılacak atıflar aynı zamanda eklerine de yapılmış sayılacaktır. Bu Protokol’ün yürürlüğe girmesinden sonra yapılan herhangi bir ekleme, bilimsel, teknik, usul veya idari nitelikli liste, form veya diğer açıklayıcı belgeler ile sınırlandırılacaktır.
  2. Bütün Taraflar bu Protokol’ün Eklerinde bir değişiklik teklif edebilirler.
  3. Bu Protokol’ün Eklerinde bir değişiklik, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının olağan toplantısında düzenlenecektir. Bu Protokol’ün Eklerinde teklif edilen değişiklik veya teklif edilen ek metni, bu değişikliğin yapılacağı toplantıdan en az altı ay önceden Sekreterlik marifetiyle Taraflara bildirilecektir. Sekreterlik herhangi bir teklif edilen değişiklik ek veya teklif edilen ek metnini Taraflara ve Kongre’nin imza sahiplerine ve bilgi için de Emanetçi’ye (Depositary) bildirecektir.
  4. Bu Protokol’ün Eklerinde teklif edilen değişiklik veya teklif edilen ek metni için Taraflar oy birliği ile bir anlaşmaya varmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Oy birliği için tüm yollara başvurulduğu takdirde ve bir uzlaşmaya varılamadığı takdirde, değişiklik son çare olarak toplantıda mevcut ve oy veren Tarafların dörtte üçlük çoğunluğu ile kararlaştırılır. Yapılan değişiklik sekreterlik tarafından Emanetçiye bildirilecek ve kabulü için tüm Taraflara sirküle edilecektir.
  5. Yukarıdaki Fıkra 3 veya 4 uygun olarak hazırlanan Ek A veya B’nin dışındaki bir Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişikliği, Emanetçi tarafından söz konusu Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişikliğinin Taraflara bildirim tarihinden sonra altıcı ayda bu Protokol tüm Taraflar için yürürlüğe girecektir, şöyle ki Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişikliğin kabul edilmediğini Emanetçi’ye yazılı olarak bildiren tarafından hariçtir. Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişiklik; Emanetçi tarafından geri çekilme bildiriminin alındığı tarihten sonra 90 gün İçindeki kabul etmeme bildirimi yapan Taraflar için yürürlüğe girecektir.
  6. Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişiklik Protokol’deki bir değişiklik ile ilgiliyse; Protokol’e ilişkin bu değişiklik yürürlüğe girinceye kadar o Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişiklik yürürlüğe girmeyecektir.
  7. Bu Protokol’e ilişkin Ek A ve B’e ait değişiklikler Madde 20′de belirtilen usule uygun olarak hazırlanacak ve yürürlüğe girecektir; şöyle ki Ek B’ye ilişkin herhangi bir değişiklik sadece ilgili Tarafın yazılı onayı ile yapılacaktır.
Madde 22
  1. Aşağıdaki Fıkra 2′de belirtilenler hariç bütün tarafların tek bir olacaktır.
  2. Bölgesel ekonomik bütünleşme örgütleri, yetkili oldukları konularda, bu Protokol Taraf üye Devlet sayısına eşit bir oy sayısı ile oy verme hakkına sahip olacaktır. Böyle bir örgüt, üye Devletlerinden herhangi biri oy hakkını kullandığı takdirde bu oy hakkını kullanmayacaktır veya tam tersi durum da geçerlidir.
Madde 23
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu Protokol’ün Emanetçisidir.
Madde 24
  1. Bu Protokol, Kongre’ye taraf olan Devletler ve bölgesel ekonomik bütünleşme örgütlerinin imzasına açık olacak olup onay, kabul veya tasdiklerine tabi olacaktır. Birleşmiş Milletler, Merkez Binasında 16 Mart 1998 ila 15 Mart 1999 tarihleri arasında imzaya açık olacaktır. Onay, kabul, tasdik ve girişe ilişkin belgeler Emanetçi’ye teslim edilecektir.
  2. Herhangi bir üye Devleti Taraf olmaksızın bu Protokol’ün tarafı olan herhangi bir bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü, bu Protokol kapsamında yer alan tüm yükümlülükler ile bağlı olacaktır. Böyle bir örgüt olması halinde, bir veya daha fazla üye devleti bu Protokol’e Taraf ise, örgüt ve üye Devletler bu Protokol kapsamındaki yükümlülüklerinin yerine getirilmesine ilişkin ilgili sorumluluklarını üzerinde karar vereceklerdir. Böyle durumlarda, örgüt ve üye Devletleri eşanlı olarak haklarını kullanma yetkisine sahip olmayacaklardır.
  3. Onaylama, kabul, tasdik ve girişe ilişkin belgelerde, bölgesel ekonomik bütünleşme örgütleri bu Protokol tarafından düzenlenen konulara ilişkin olarak yetki derecelerini açıklayacaklardır. Bu örgütler, yetki derecelerindeki önemli herhangi bir değişiklik hakkında Teminatçı’ ya, ve Teminatçı tarafından da yeri geldiğinde Taraflar’ a, bilgi sağlayacaktır.
Madde 25
  1. Bu Protokol, Kongre’nin 44 Tarafından daha az olmamak kaydıyla, 1990 yılı itibariyle toplam karbon dioksit emisyonunun an az % 55′i için hesap edilen Ek A’da yer alan Tarafların onay, kabul, tasdik ve girişlerini emanete teslim ettikleri tarihten sonraki tarihten sonra doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
  2. Bu Madde’nin amacı gereğince, “El I’de yer alan Taraflara ilişkin 1990 yılı toplam karbon dioksit emisyonları” Kongre’ye ilişkin Madde 12′ye uygun olarak gönderilen birinci ulusal bildirgelerde belirtilen Ek 1′de yer alan Taraflarca bu Protokol’ün kabul tarihi sırasında ve öncesinde açıklanan miktar anlamına gelecektir.
  3. Bu Protokol’ü onaylayan, rıza gösteren veya tasdik eden veya Fıkra 1′de açıklanan şartlar yerine getirildikten sonra kabul eden her bir Devlet veya bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü için, bu onay, rıza, tasdik ve kabule ilişkin belgelerin teminata bırakıldığı tarihi izleyen doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
  4. Bu Madde’ nin amacı gereğince, bir bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü tarafından teminata bırakılan herhangi bir belge örgütün Devlet üyeleri tarafından teminata bırakılanlara ilave olarak sayılmayacaktır.
Madde 26
Bu Protokol hiçbir rezervasyon yapılmayacaktır.
Madde 27
  1. Bir Taraf için bu Protokol’ün yürürlüğe girdiği tarihten başlamak üzere üç yıl sonra herhangi bir zamanda; o Taraf bu Protokol’den Teminatçı’ ya yazılı bildirimde bulunarak geri çekilebilecektir.
  2. Söz konusu çekilme Teminatçı tarafından geri çekilmeye ilişkin bildirimin alındığı tarihten veya geri çekilme bildirimde açıklanan daha sonraki bir tarihten sonra bir yılın sona ermesi ile yürürlüğe girecektir.
Madde 28
Bu Protokol orijinali ki Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca aynı derecede geçerlidir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ nde teminata teslim edilecektir.Bin dokuz yüz doksan yedi yılı Aralık ayının on birinci gününde Kyoto’da düzenlenmiştir.

26 Ağustos – Hukuk Takvimi

0
26 Ağustos – Hukuk Takvimi

26 Ağustos – Hukuk Takvimi

1743

Antoine Laurent de Lavoisier, 26 Ağustos 1743 tarihinde Paris’te doğdu. 1789 Fransız İhtilali sonrasında 8 Mayıs 1794 tarihinde 51 yaşındayken Giyotin ile idam edilmiş Fransız  hukukçu ve bilim insanıdır. Simya adı altında yürütülen bilimsel alanda yaptığı çalışmalarla çağdaş kimya biliminin mimarı olmuştur.

1789

Fransa Ulusal Meclisi tarafından İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi kabul edildi.

1920

Amerika Birleşik Devletleri’nde kadınların oy kullanma hakkı Anayasal bir hak halinde getirildi. (Bknz: ABD Anayasası) Amerika Birleşik Devletleri Anayasası; 7 madde ve 27 yasa değişikliğinden oluşmaktadır. Yetkiyi ulusal ve eyalet hükumetleri arasında bölerek, federal bir sistem kurmaktadır.

1921 Macar hukukçu ve devlet adamı Sándor Wekerle, hayatını kaybetti. (Doğumu: 14 Kasım 1848, Mór) 

Sándor Wekerle
1924

Cumhuriyet döneminin ilk ulusal bankası olan İş Bankası, Atatürk’ün direktifleriyle İzmir Birinci İktisat Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda 26 Ağustos 1924 tarihinde kuruldu. Sermayenin ilk 250 bin lirasını Atatürk koydu.

1925 30 Mart 1977 – 22 Mayıs 1981 yıllarında Fransa Adalet Bakanlığı yapan Alain Peyrefitte dünyaya geldi. (26 Ağustos 1925, Najac (Aveyron) – Ölümü. 27 Kasım 1999, Paris)
1926

İttihatçıların Ankara’da yapılan yargılamaları hakkındaki hüküm Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından açıklandı. Atatürk’e “suikast girişimi” gerekçesiyle açılan ”İttihatçılar Davası”nda eski Maliye Nazırı Cavid, İttihat ve Terakki eski Genel Merkez Üyesi Fenerbahçe Başkanı Dr. Nazım ve eski katiplerden Nail, eski Ardahan mebusu Hilmi Beyler idama mahkum edildiler, sonraki sabah Cebeci’de asıldılar.

1933 İtalyan hukukçu ve siyasetçi Gaetano Gorgoni dünyaya geldi. Bari Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1960’dan 1985’e kadar il meclis üyeliği yaptı. Kültür, Kültürel Miras, Avcılık, Balıkçılık ve Turizm meclis üyesi olarak görev yaptı. 1963’ten itibaren Vernole, Lizzanello ve Cavallino’da, ardından 1985’ten itibaren de Lecce’de belediye meclisi üyesi oldu. Milletvekili seçildi ve bayındırlık müsteşarlığı görevine getirildi. 1992’den 2006’ya kadar Cavallino belediye başkanı ve 2011’den 2016’ya kadar belediye başkan yardımcı olarak çalıştı. 13 Mayıs 2020‘de yaşamını yitirdi.
1937

Amerikalı iş adamı, endüstrici, devlet adamı, hayırsever ve sanat koleksiyoncusu Andrew W. Mellon, hayatını kaybetti. (Doğumu 24 Mart 1855, Pennsylvania) 1873’te Western University of Pennsylvania’dan ekonomi odaklı bir eğitim alarak mezuniyetinden kısa süre önce ayrıldı. Hukukçu olan babasının aksine avukatlık yapmadı, doğrudan finansman uzmanı ve bankacı olarak görev yaptı. Babası Yargıç Thomas Mellon Pensilvanya Mahkemelerinde görev alırken, Andrew W. Mellon ise iş dünyasına yöneldi. 1932-1933 yılları arasında ABD’nin Birleşik Krallık elçisi olarak görev yaptı. 1921’de Başkan Warren G. Harding tarafından Hazine Bakanı olarak atandı ve 1921-1932 yılları arasında görev yaptı. Görevi sırasında ABD’nin I. Dünya Savaşı’ndan kaynaklanan bütçe açığını azaltmaya çalıştı ve daha etkili bir vergi toplama sistemi için vergi reformu yaptı.

Andrew Mellon
1944

Alman hukukçu, diplomat ve nazi karşıtı direnişçi Adam von Trott zu Solz, hayatını kaybetti. (Doğumu: (9 Ağustos 1909, Potsdam) Münih’teki Ludwig Maximilians Üniversitesi’nde hukuk okumaya başladı. Göttingen’deki Georg-August Üniversitesi’nde hukuk eğitimini tamamladı. Göttingen  Üniversitesi’nde Hegel’in devlet felsefesi ve uluslararası hukuk üzerine bir tezle doktorasını aldı. Nasyonal Sosyalist rejimin bir muhalifiydi.

1985

Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri (Basic Principles on the Independence of the Judiciary),  26 Ağustos – 6 Eylül 1985 tarihleri arasında Milano’da yapılan BM Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisi Yedinci Kongresinde kabul edildi. 

1993

Gazeteciler Cemiyeti’nin adı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak değiştirildi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ülkenin tek partili yönetimden çok partili demokratik bir rejime geçme sancılarının başladığı 1946 yılının 10 Haziran günü kurulmuştu

1999 Terör zanlılarına yönelik Pişmanlık Yasası yürürlüğe girdi
2001

Adli Tıp Kurumu, 19 Aralık 2000 tarihinde düzenlenen operasyonlarda, Bayrampaşa Cezaevi’nde ölen üç tutuklunun savcı denetiminde yapılan otopsisinde, cesetlerin, mermi çekirdekleri çıkarıldıktan sonra Adli Tıp’a teslim edildiklerinin ortaya çıktığını açıkladı.

2006

Alman hukukçu ve siyasetçi Rainer Candidus Barzel, yaşamını yitirdi.  Doğumu: 20 Haziran 1924, Münih) Avukat olarak çalıştı. 1971-1973 yılları arasında Hristiyan Demokrat Birliği Başkanı olarak görev yaptı. 29 Mart 1983 – 25 Ekim 1984 tarihlerinde Alman Federal Meclisi (Bundestag) başkanlığı yaptı.

2009 Türkiye 5386 Sayılı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun’un 5 Şubat 2009’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabulü ve 13 Mayıs 2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın ardından, katılım aracının Birleşmiş Milletlere sunulmasıyla 26 Ağustos 2009 tarihinde Kyoto Protokolü’ne Taraf olmuştur.
2010

Arnavut kökenli sosyal hizmetler gönüllüsü ve insan hakları aktivisti, Nobel Barış Ödülü sahibi Rahibe Teresa, Üsküp’te doğdu. (Ölümü: 5 Eylül 1997, Hindistan) Teresa adına 26 Ağustos 2010’da yüzüncü yaş gününde anma evi inşa edildi.

Rahibe Teresa hayatını yoksullara, çocuklara ve hastalara adadı
Rahibe Teresa hayatını yoksullara, çocuklara ve hastalara adadı

2011

OdaTV Haber Müdürü Barış Terkoğlu, imtiyaz sahibi Soner Yalçın, yazar Doğan Yurdakul, Barış Pehlivan ve Müyesser Yıldız’ın silahlı terör örgütüne üye olmak (Ergenekon) iddiasıyla tutuklandıkları dosya kapsamında iddianame hazırlandı ve İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesine gönderildi.

2024

Bursa Mahmut Celalettin Ökten İmam Hatip Ortaokulu Müdürü Ergin Kaya Kırbıyık’ın kız öğrencilerin okulda başörtüsüz eğitim alamayacağını, kız öğrencilerin ve kadın öğretmenlerin kıyafetlerine de müdahalede bulunacağını söylemesi sonrasında Laiklik Meclisi Kırbıyık hakkında suç duyurusunda bulundu.

2024
  • AİHM’in, Osman Kavala’nın serbest bırakılması yönünde hak ihlali kararına uymayan Türkiye’nin 16 Temmuz’a kadar iletmesi gereken savunma için ek süre talep ettiği öğrenildi. Türkiye’nin 16 Eylül’e kadar savunmasını tamamlaması gerekiyor. Kavala’nın serbest bırakılması yönündeki karara uymayan Türkiye’nin bu tarihe kadar savunmasını mahkemeye iletmesi bekleniyor.
  • Diyarbakır’da Amedspor taraftarı Psikolog Eyyüp Eser Karayel, Iğdır maçında yaşanan sahte bilet olayı ile ilgili sorumluluğu bulunan yöneticilerin cezalandırılması için savcılığa suç duyurusunda bulundu.
  • Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, “Aziz milletimizin oylarıyla seçilen, ülkemize ve milletimize hizmet etmek için gece gündüz demeden çalışan Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik hadsiz ve çirkin ifadeler asla kabul edilemez. Milletvekilliği kimliğini taşıyan bir kişinin milletin değerlerini hiçe sayan, terbiyesiz ve ahlak dışı sözlerini şiddetle kınıyorum” dedi ve Cumhurbaşkanı’na hitaben “Seni sarayın züppesi seni!” diyen Tuncay Özkan hakkında soruşturma başlatıldığını açıkladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da sosyal medyadaki ifadeleri nedeniyle CHP İzmir Milletvekili Tuncay Özkan hakkında 250 bin liralık manevi tazminat davası açtı.
2025
  • CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in açıklamaları üzerine başlatılan soruşturma kapsamında, eski AKP MKYK üyesi avukat Mücahit Birinci İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ifade verdi. Özel, Birinci’nin, İBB soruşturması kapsamında tutuklu bulunan iş insanı Murat Kapki’den serbest bırakılması karşılığında 2 milyon dolar talep ettiğini iddia etmişti. Birinci hakkında, haftada bir gün imza atma ve yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbiri kararı verildi.
  • Avukat Nusret Yılmaz, İBB’ye yönelik soruşturması kapsamında Trabzon’da gözaltına alındı. Trabzon Barosu açıklama yaparak tepki gösterdi.
  • Beşiktaş Belediyesi Kültür ve Sosyal İşleri Müdürlüğünce 2019’daki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları için doğrudan temin yöntemiyle yapılan alımlara ilişkin 8 kişi hakkında hazırlanan iddianame İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesinin tarafından kabul edildi. Beşiktaş Belediye Başkan Yardımcısı Alican Abacı, dönemin Beşiktaş Kültür ve Sosyal İşleri Müdürü Mehmet Mandacı ile Büyükçekmece Belediye Başkan Yardımcısı Rıza Can Özdemir’in aralarında bulunduğu 8 kişi hakkında ‘ihaleye fesat karıştırma’ suçundan iddianame düzenlenmişti.
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yurtdışından yasadışı yollarla getirilen pırlanta, zümrüt, yakut gibi ziynet eşyalarını satın alan şüpheliler hakkında soruşturma başlatıldı. Düzenlenen operasyonda piyasa değeri 445 milyar 750 milyon lira olduğu değerlendirilen kaçak değerli taş ve ziynet eşyası ele geçirildi. 41 adresle, şüphelilerin faaliyette bulunduğu 21 iş yeri ve 30 araca eş zamanlı düzenlenen operasyonlarda 35 şüpheli gözaltına alındı.
  • Ankara’nın Yenimahalle ilçesinde komşusunun köpeğini silahla vurarak öldüren şüpheli şahıs tutuklandı.
  • İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde bir yurttaş intihar girişiminde bulundu.
2026
  • Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla yürütülen soruşturma kapsamında sevk edildikleri hakimlikçe tutuklandı. Sendika, tutuklamaları “Yıldızlar SSS Holding’in çıkarlarına hizmet eden bir sınıf saldırısı” olarak nitelendirdi.
  • AKPM Raportörü Sergiy Vlasenko, AİHM’in Osman Kavala hakkında verdiği son kararın ardından Türkiye’ye “derhal serbest bırakma” çağrısında bulundu. Vlasenko, kararın yalnızca Kavala dosyası açısından değil, Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü bakımından da önemli sonuçlar doğurduğunu belirtti.
  • Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, liselerde cep telefonu kullanımını yasaklayan yasanın yürürlüğe girdiğini açıkladı.
  • ABD’de federal mahkeme, Titanik’in enkazından çıkarılan 100’den fazla tarihi eserin açık artırmada satılmasını koleksiyonun bütünlüğüne ilişkin endişeler nedeniyle durdurdu. Yargıç Rebecca Beach Smith, münhasır kurtarma hakkına sahip şirketten eserlerin envanteri ve mevcut durumları hakkında detaylı bilgi istedi.  Virginia eyaletinde Federal Bölge Mahkemesi Yargıcı Rebecca Beach Smith, enkaz üzerinde münhasır kurtarma hakkına sahip “RMS Titanic” şirketi tarafından planlanan açık artırmanın durdurulmasına karar verdi.

26 Ağustos – Hukuk Takvimi

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi

1
1789 Tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi Metni

26 Ağustos 1789 şöyle başlar: Ulusal Meclis halinde toplanan Fransız halkı temsilcileri, toplumların uğradıkları felaketlerin ve yönetimlerin bozulmasının yegane nedeninin; insan haklarının bilinmemesi, unutulmuş olması ya da hor görülüp kâle alınmamasına bağlı olduğu görüşünden hareketle; insanın doğal, devredilemez ve kutsal haklarının resmi bir bildiri içinde açıklamaya karar vermişlerdir. Öyle ki, bu bildiri tüm toplum üyelerinin hiçbir zaman akıllarından çıkmasın, sürekli olarak onlara haklarını ve ödevlerini hatırlatsın. Öyle ki, yasama ve yürütme iktidarlarının faaliyetleri siyasal toplumların amacına uygun olup olmadığı her an denetlenebilsin ve bu iktidarlara daha çok saygı gösterilsin. Öyle ki, bundan böyle yurttaşların basit ve tartışma konusu olmayan ilkelere dayanan istekleri hep anayasanın korunmasına ve herkesin mutluluğuna yönelik olsun. Sonuç olarak Ulusal Meclis Yüce Varlığın huzurunda ve himayesinde aşağıdaki İnsan ve Yurttaş Haklarını kabul ve ilan eder:

Fransız Aydınlanma Felsefesi

Madde 1

İnsanlar, haklar yönünden özgür ve eşit doğarlar ve yaşarlar. Sosyal farklılıklar ancak ortak yarara dayanabilir.

Madde 2

Her siyasal toplumun amacı, insanın doğal ve zamanaşımı ile kaybedilmeyen haklarını korumaktır. Bu haklar; özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnmedir.

Madde 3

Egemenliğin özü esas olarak ulustadır. Hiçbir kuruluş, hiçbir kimse açıkça ulustan kaynaklanmayan bir iktidarı kullanamaz.

Madde 4

Özgürlük, başkasına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmektir. Böylece her insanın doğal haklarının kullanımı, toplumun diğer üyelerinin aynı haklardan yararlanmalarını sağlayan sınırlarla belirlidir. Bu sınırlar ise ancak yasa ile belirlenebilir.

Madde 5

Yasa ancak toplum için zararlı fiilleri yasaklayabilir. Yasanın yasaklamadığı bir şey engellenemez ve hiç kimse yasanın emretmediği bir şeyi yapmaya zorlanamaz.

Madde 6

Yasa, genel iradenin ifadesidir. Tüm yurttaşların, bizzat ya da temsilcileri aracılığı ile yasanın yapılmasına katılma hakları vardır. Yasa ister koruyucu, ister cezalandırıcı olsun herkes için aynıdır. Tüm yurttaşlar yasa önünde eşit olduklarından, yeteneklerine göre her türlü kamu görevi, rütbe ve mevkiine eşit olarak kabul edilirler, bu konuda yurttaşlar arasında erdem ve yeteneklerinden başka bir ayırım gözetilmez.

Madde 7

Bir kimse, ancak yasanın belirlediği hallerde ve yasanın öngördüğü şekillere uyularak suçlanabilir, yakalanabilir ve tutuklanabilir. Keyfi emirler verilmesini isteyenler, keyfi emirler verenler, bunları uygulayanlar ya da uygulatanlar cezalandırılır. Ancak yasaya uygun olarak yakalanan, yasaya uymaya çağrılan her yurttaş anında itaat etmelidir, direnirse suçlu olur.

Madde 8

Yasa ancak açık ve zorunlu olarak gerekliliği beliren cezaları koymalıdır ve bir kimse ancak suçun işlenmesinden önce kabul ve ilan edilmiş olan ve usullüne göre uygulanan bir yasa gereğince cezalandırılabilir.

Madde 9

Her insan suçlu olduğuna karar verilinceye kadar masum sayılacağından, tutuklanmasının zorunlu olduğuna karar verildiğinde, yakalanması için zorunlu olmayan her türlü sert davranış yasa tarafından ağır biçimde cezalandırılmalıdır.

Madde 10

Hiç kimse inançları nedeniyle, bunlar dini nitelikteki inançlar olsa bile, tedirgin edilmemelidir; meğer ki, bu inançların açıklanması, yasayla kurulan kamu düzenini bozmuş olsun.

Madde 11

Düşüncelerin ve inançların serbest iletimi insanın en değerli haklarındandır. Bu nedenle her yurttaş serbestçe konuşabilir, yazabilir ve yayınlayabilir, ancak bu özgürlüğün yasada belirlenen kötüye kullanılması hallerinden sorumlu olur.

Madde 12

İnsan ve yurttaş haklarının güvenliği bir kamu gücünü gerektirir, bu nedenle bu güç herkesin yararı için kurulmuştur, yoksa bu gücün emanet edildiği kişilerin özel çıkarları için değil.

Madde 13

Kamu gücünün devamını sağlamak ve idarenin masraflarını karşılamak için herkesin bir vergi vermesi kaçınılmazdır. Vergi tüm yurttaşlar arasından olanakları oranında eşit olarak dağıtılır.

Madde 14

Tüm yurttaşların bizzat ya da temsilcileri aracılığı ile verginin gerekliliğini belirlemeğe, vergilemeyi serbestçe kabul etmeye, vergi gelirlerinin kullanılmasını gözlemeye ve verginin miktarını, matrahını, tahakkuk biçim ve süresini belirlemeye hakkı vardır.

Madde 15

Toplumun tüm kamu görevlilerinden, görevleriyle ilgili olarak hesap sormak hakkı vardır.

Madde 16

Hakların güven altına alınmadığı kuvvetler ayrılığının yapılmadığı bir toplumda Anayasa yoktur.

Madde 17

Mülkiyet dokunulmaz ve kutsal bir hak olması nedeniyle, yasa ile belirlenen kamu ihtiyacı açıkça gerekmedikçe ve adil ve peşin bir tazminat ödenmedikçe, kimse bu haktan yoksun bırakılamaz.

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi Metni

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi

Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri

0
Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri

Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri (Basic Principles on the Independence of the Judiciary),  26 Ağustos – 6 Eylül 1985 tarihleri arasında Milano’da yapılan BM Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisi Yedinci Kongresinde kabul edilmiş, 29 Kasım 1985 tarih ve 40/32 sayılı ve 13 Aralık 1985 tarih ve 40/146 sayılı kararlarla BM Genel Kurulu tarafından onaylanmıştır.

Birleşmiş Milletler Antlaşması kapsamında dünya halklarının, diğer hususların yanı sıra, hiçbir ayrımcılık olmaksızın insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı teşvik etme ve destekleme konusunda uluslararası işbirliği sağlamak üzere adaletin idame ettirilebileceği koşulları oluşturma yönünde kararlılıklarını beyan etmiş olduğu,

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin özellikle hukuk önünde eşitlik, masumiyet karinesi ve kanunla kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil ve halka açık olarak yargılanma hakkı ilkelerini ortaya koyduğu,

Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ve Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin bu hakların kullanımını garanti ettiği ve Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin ayrıca haksız gecikme olmaksızın yargılanma hakkını da garanti ettiği,

Bu ilkelerin ardında yatan vizyon ile fiilî durum arasında genel anlamda hâlâ bir boşluk olduğu,

Her ülkede adaletin organizasyonunun ve idaresinin bu ilkelerden esinlenmesi ve bunları tamamıyla gerçekliğe dönüştürmek yönünde çaba sarf edilmesi gerektiği,

Yargı görevinin icrasına ilişkin kuralların, hâkimlerin bu ilkelere uygun hareket etmesini sağlamayı amaçlaması gerektiği,

Hâkimlerin; vatandaşların yaşamı, özgürlükleri, hakları, görevleri ve mülkiyeti üzerinde nihai karar vermekle sorumlu olduğu,

Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisi Altıncı Kongresinin 16 sayılı kararı ile Suçun Önlenmesi ve Kontrolü Komitesini, hâkimlerin bağımsızlığına ve hâkim ve savcıların seçimi, mesleki eğitimi ve statüsüne ilişkin rehber ilkelerin oluşturulmasını öncelikleri arasına koymaya davet ettiği, Bu nedenle öncelikle adalet sistemi bakımından hâkimlerin rolüne ve göreve seçilmelerinin, eğitimlerinin ve davranışlarının önemine dikkat edilmesinin uygun olduğu dikkate alınarak,

Yargının bağımsızlığını temin ve teşvik etme görevlerinde Üye Devletleri desteklemek üzere oluşturulmuş olan aşağıdaki temel ilkeler, ulusal mevzuatları ve uygulamaları kapsamında Hükümetlerce dikkate alınmalı ve riayet edilmeli ve hâkimlerin, avukatların, yürütme ve yasama mensuplarının ve halkın genelinin dikkatine sunulmalıdır. Bu ilkeler, esasen meslekten olan hâkimler düşünülerek oluşturulmuştur; ancak ilgili durumlarda meslekten olmayan hâkimler için de eşit düzeyde geçerlidir.

Yargı Bağımsızlığı

1. Yargı bağımsızlığı devlet tarafından güvence altına alınır ve anayasada veya iç hukukta yargı bağımsızlığına yer verilir. Yargı bağımsızlığına saygı göstermek ve gözetmek bütün hükümet kurumlarının ve diğer kurumların görevidir.

2. Yargı organı, önündeki sorunlar hakkında herhangi bir tarafın herhangi bir nedenle doğrudan veya dolaylı kısıtlama, etki, teşvik, baskı, tehdit ve müdahalesine maruz kalmaksızın, maddi olaylara ve hukuka dayanarak tarafsız bir biçimde karar verir.

3. Yargı organı yargısal niteliğe sahip her konuda yargılama yetkisine ve karar vermesi istenen bir sorunun kendisinin hukuken tanımlanan yetkisine girip girmediği hakkında münhasıran karar verme yetkisine sahiptir.

4. Yargılama sürecine usulsüz ve yetkisiz müdahale yapılamaz ve yargısal kararlar değişikliğe tabi tutulamaz. Yargısal organların verdikleri cezaların hukuka uygun olarak yargısal denetime tabi tutulması veya yargı organlarının verdikleri cezaların yetkili makamlar tarafından azaltılması veya başka bir ceza ile değiştirilmesi bu prensibi ihlal etmez.

5. Herkes, önceden konmuş hukuki usullere göre yargılama yapan olağan mahkemelerde veya yargı yerlerinde yargılanma hakkına sahiptir. Olağan mahkemelere veya yargı yerlerine ait olan yetkilerin ellerinden alınması amacıyla, yerleşmiş yasal usulleri gereği gibi uygulamayan yargı yerleri kurulamaz.

6. Yargı bağımsızlığı prensibi, yargılama organının davaları adil bir biçimde görmesini ve tarafların haklarına saygı gösterilmesini gerektirir ve yargılama organına bu imkanı verir.

7. Yargı organlarının görevlerini gereği gibi yapmalarını mümkün kılmak için yeterli kaynakları ayırmak, her üye devletin görevidir.

Hakimlerin İfade ve Örgütlenme Özgürlüğü

8. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne uygun olarak, diğer vatandaşlara olduğu gibi yargı organı mensuplarına da ifade, inanç, örgütlenme ve toplanma hakkı tanınır; ancak hâkimler bu haklarını kullanırlarken, her zaman görevlerinin itibarını ve yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruyacak tarzda hareket ederler.

9. Hâkimler, kendi menfaatlerini savunmak, mesleki eğitimlerini geliştirmek ve yargı bağımsızlığını korumak için hâkimlerden oluşan örgütler kurabilir, bu örgütlere ve diğer kuruluşlara üye olabilirler.

Hâkimlerin Nitelikleri, Göreve Seçilmeleri ve Eğitimleri

10. Hâkimler, gerekli hukuk eğitimini ve niteliklerini almış, dürüst ve ehliyetli kişiler arasından seçilir. Yargısal göreve seçim yöntemleri düzenlenirken, uygunsuz saiklerle atama yapılmasına karşı koruyucu tedbirler getirilir. Hâkimlerin seçiminde ırk, renk, cinsiyet, din, siyasal veya başka bir fikir, ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum ve statü gibi nedenlerle bir kimseye karşı ayrımcılık yapılamaz. Yargısal görev için adayların o ülkenin vatandaşı olma şartı aranması, ayrımcılık yapılması şeklinde anlaşılamaz.

Hizmet Şartları ve Hâkimlik Teminatı

11. Hâkimlerin görev süresi, bağımsızlığı, güvenliği, ücretleri, hizmet şartları, emekli aylıkları ve emeklilik yaşı yasada yeterli şekilde güvence altına alınır.

12. Hâkimler ister atanmış ister seçilmiş olsunlar, zorunlu emeklilik yaşına kadar veya süreli bir görevleri varsa sürelerinin dolmasına kadar görev yapmaları güvence altına alınır.

13. Meslekte yükselmenin bulunduğu sistemlerde hâkimlerin yükselmeleri, başta yeterlilik, dürüstlük ve deneyim olmak üzere nesnel faktörlere dayanır.

14. Hâkimlerin üyesi bulundukları mahkeme içinde davaların dağıtımı, yargı idaresinin bir iç işidir.

 Mesleki Gizlilik ve Dokunulmazlık

15. Hâkimler, aleni yargılama süreçleri hariç olmak üzere görevleri sırasında edindikleri gizli bilgiler konusunda ve yaptıkları müzakere ve değerlendirmeler konusunda mesleki gizlilik kuralıyla bağlıdırlar ve bu tür konular hakkında tanıklık yapmaya zorlanamazlar.

16. Disiplin prosedürleri, temyiz hakları ve devletten tazminat isteme hakları saklı kalmak kaydıyla, ulusal hukuka uygun olarak, hâkimler yargısal yetkilerini kullanmalarında uygunsuz davranış veya ihmal gerekçesiyle maddi tazminat istenen hukuk davalarına karşı kişisel dokunulmazlığa sahiptir.

Disiplin, Uzaklaştırma ve Görevden Alma

17. Mesleki sıfatları nedeniyle bir hâkim hakkında yapılan bir suç isnadı veya bir şikâyet, uygun bir usule göre hızla ve adil bir biçimde takip edilir. Hâkimler adil olarak yargılanma hakkına sahiptir. Hâkim tarafından aksi talep edilmedikçe, incelemenin ilk aşaması gizli tutulur.

18. Hâkimler sadece görevlerini yapamayacak duruma gelmeleri veya görevleriyle bağdaşmayacak davranışlarda bulunmaları sebebiyle görevlerinden alınabilir veya görevlerine son verilebilir.

19. Bütün disiplin, uzaklaştırma ve göreve son verme işlemleri, yargısal faaliyetin yerleşik standartlarına göre karara bağlanır.

20. Disiplin, uzaklaştırma ve göreve son verme kararları bağımsız bir denetime tabidir. Bu ilke en yüksek mahkemenin veya yasama organının itham ve benzeri yargılama süreçlerinde aldığı kararlar için geçerli değildir.

Genç Avukatlarla Gizli Konuşmalar

0

Genç Avukatlarla Gizli Konuşmalar, Türkiye avukatlık tarihinde bir başyapıt olarak halen değerini korumakta olan, Av. Ali Haydar Özkent’in “Avukatın Kitabı” adlı eserinden alınmıştır.

Genç Avukatlarla Gizli Konuşmalar

Bu faslı yazmağa neden lüzum gördük? Yolun çoğunu aldığımız ve önümüzde pek azını bıraktığımız şu sıralarda, genç arkadaşlarım, sizinle gizli bazı şeyler konuşmak istiyorum. Bu konuşacaklarımızın kanunlarda, kitaplarda yeri yoktur. Kanunlarda, kitaplarda, meslek an’anelerinde yeri olan şeyleri bundan evvel yazdık.

Şimdi konuşacaklarımız, san’atın daha temiz, daha rahat ve daha verimli yapılması için ne gibi şeylerin gerek olduğuna, nasıl hareket edilmesi icap ettiğine dairdir. Yani birazda maddi taraf. Baroya ayak atarken bunları bize söyleyen olmadı. Bir kitapta da yazılmış görmedik. Adliye sarayında eski bir üstattan konuşma esnasında tesadüfen işittiğimiz bir söz, öteki birinden duyduğumuz bir şikayet ve figan, Disiplin Meclisinde geçen bir vak’a, bir kıvılcım… Nihayet yirmi iki senelik bir tecrübe bunları bize öğretti. Nice arkadaşlar biliriz ki işin değil fakat angariyenin çokluğundan ve kazancın azlığından şikâyet ederler. Kıymetli zamanları, hatta sıhhatleri şunun elinde oyuncaktır. Zayıf iradeli olduklarından kendilerini bedava kullandırır, iş sahiplerinin esirleri derecesine düşürürler. Hülasa rahat yüzü görmezler ve yarınlarından emin değildirler. Bu gizli fasılda konuşmak istediğimiz şeyler, mesleğinize, haysiyetinize toz kondurmamak, sıhhatinizi bozmamak, yazıhanenizi kapayıp da çıktığınız zaman geniş bir nefes almak, yarını düşünmeyerek yemek masasında karınız ve çocuklarınızla kedersiz ve neşeli bir yemek yemek, geceleri rahatça bir uyku uyumak ve ertesi günü korkusuz ve sağlam, işinize başlayabilmek için lazım gördüğüm şeylerdir.

Genç Avukatlarla Gizli Konuşmalar – Ali Haydar Özkent

Bab, fasıl ayırmaksızın ve hiçbir tasnife tabi tutmaksızın bunları kafamda doğduğu gibi, sıralıyorum. Bu gizli konuşmalar, genç meslektaşlarım, yalnız sizin içindir. Eskiler ne ise odur. Onlar bu yazıları okurken geçmişe teessüf etseler de geri dönmek ellerinde değildir.

Sizler, mesleğe yeni başlıyorsunuz. Dikkat ederseniz iş sahiplerine, işlere, hadiselere kendinizi ezdirmezsiniz.

Müvekkillerle teklifsizlikten sakınınız. Mesleğin veriminin birinci sırrı, müvekkil ile teklifsiz olmamaktır. Bu, hiç şaşmayan bir düsturdur. İş sahipleri ile aranızda bir mesafe bırakınız. Müvekkil yazıhanenize gelirken bir kahve haneye, bir sinemaya girer gibi girmemelidir; hele bir sigara veya kahve içmek, dedikodu ve boşboğazlık etmek için hiç gelmemelidir. Ona his ettirmelisiniz ki yazıhanenizde yalnız iş karşılık beklenir. Hatta yazıhanenizin dışında dahi bu hissi veriniz.

Hülasa, iş sahipleri ile canciğer, sıkı fıkı, teklifsiz olmayınız. Teklifsizlik, meslek haysiyetiniz kırar, iş sahiplerine kendiniz oyuncak eder ve sizi bedavaya çalıştırır.

İnsanlar çok tuhaftır. Başkalarını bedavaya çalıştırmaktan zevk alırlar. Sizde bu emellerini gıcıklayan bir yumuşaklık görünce istismar etmek isterler. Bunun başlıca sebebi de teklifsizliktir. İşlerini gördürmek için arkadaşlıktan, dostluktan bahsederler. Öyle vaziyet alırlar, öyle bir dil kullanırlar ki ücret istemeye utanırsınız. Öyle kurnaz müvekkiller vardır ki ücreti önlemek için sizi bir eğlentiye çağırır yahut evinde veya lokantada bir iki yemek yedirir, meyliniz varsa birkaç kadeh rakı ile çakır keyif ederler. Artık dost oldunuz. Para isteyemezsiniz. Hâlbuki siz o işten alacağınız ücretle yüz defa daha iyi yemek yer, daha iyi eğlenirsiniz.

Bu kadar da değil. Eğer sizinle samimi dost gibi görüşen o adamın minnettar kalacağını, insanca yardımınızdan dolayı size karşı sevgi ve saygı besleyeceğini sanıyorsanız aldanırsınız. Ah, insan denilen mahlûk, ne muammadır? Ne karışık, ne bilinip anlaşılmayan bir varlıktır. Böyle bedava çalıştırdıkları ilim adamlarına hürmet edecekleri yerde onlarla eğlenir, eğilmiş gördükçe sırtlarına daha ziyade binerler. İnsan ruhunun en çirkin bir yüzü de, zayıfı, yumuşağı ezmektir. Kendinizi ezdirmeyiniz. Yerlere kadar eğilmeyiniz. Bir ziyafet, ufak bir menfaat mukabilinde ilminizi, seciyenizi oyuncak etmeyiniz. Yardımınızın mukabilini almak, işinizde şerefli bir adam gibi sevgi ve saygı görmek isterseniz, herkese ve bilhassa davalarını aldığınız, istişarelerini yaptığınız adamlara kendinizi dirhem dirhem ve fakat kibarca satınız. Teklifsizlik, bunun birinci düşmanıdır. Müvekkillerle teklifsiz olmayınız.

Şimdi içinizden şöyle dediğinizi duyar gibi oluyorum: Yeni işe başladık, fakat kafa tutarsak iş bulamayız. Onun için iş sahiplerinin suyuna gitmeliyiz… Bu çok yanlıştır. İş sahipleri siz yumuşadıkça sertleşir, siz arkalarından koştukça kaçarlar. Dava almanın, müvekkil tutmanın, namus dairesinde para kazanmanın yolu başkadır. İyi bir tahsil görmüş, avukatlık için lazım gelen vasıfları haiz bulunmuş iseniz, daima okuyor, çalışıyor ve dürüst hareket ediyorsanız er geç
meydan sizindir. Çabuk avukat olunmaz, acele ile para kazanılmaz.

Müvekkilinize kendinizi ezdirip kan ter içinde boşuna çalışmaktan ve sonunda sıhhatinizi, haysiyetinizi kaybetmekten ise yazıhanede oturup kitap okumak yahut ta mahkemelere ve konferanslara gidip birkaç faideli söz dinlemek daha hayırlıdır.

Meslekte vakarınızı muhafaza ediniz, müvekkillerinizle aranızda mesafe bırakınız, fazla teklifsiz olmayınız, hatta zaruret olmayınca ve en aşağı on defa davet edilmedikçe yemeğini yemeğiniz, derken yazıhaneye her gelene kafa tutunuz, çalım satınız demek istemediğimi elbette anladınız. Avukat, maddi hayatta muvaffak olmak için sempatik olacak, kibirli ve çalımlı olmayacak, herkesi kendisinden soğutacak hallerden, sahte vakarlıklardan sakınacaktır. Bu muvaffakiyetin alfabesidir. Fakat aynı zamanda bir ilim adamına yakışan ciddiyet ve vakarı da gösterecektir. Müvekkiller böylelerini arar, böylelerine sarılır ve böylelerine ücret verirler. Onlardan yardımınızın mukabilini almak, itimat görmek isterseniz sarmaş dolaş olmayınız. Sizi boşu boşuna döndürür, boynunuza zincir takar ve çabucak yıpratırlar. İyi çocuktur, derler ama, bıyık altından gülerler. Mühim bir iş çıktığı zaman, kendisini idare etmeyi bilen başka avukata müracaat ederler, kendilerinden iyi bir avukat isteyene başkalarını tavsiye ederler. Çünkü siz kendisine mühim işi becerecek, kendisini ağır satacak bir kıymet göstermemiş oldunuz. Meslekte bu dereceye düşmekten çok sakınınız. İşte bir kere böyle başlar ve böyle bir nam alırsanız sonuna kadar küçük, orta kalır ve hiçbir zaman büyük ve zengin bir avukat olamazsınız.

Çabuk açılıp dökülmeyiniz. Bu meslekte saçlarını ağartmış, her kıssadan bir hisse çıkarmış, her telden bir ses işitmiş olan eskilerin bu alanda söyleyecekleri ikinci bir sözde, size bir dava vermek isteyenlere karşı çabuk açılıp dökülmemenizdir. Yazıhanenizin kapısı açıldı. Tanıdığınız yahut tanımadığınız bir iş sahibi içeri girdi. Yer verdiniz, oturarak işini anlatmaya başladı. Ara sıra sizden fikir soruyor: Haklı değimliyim? Hasmım haksız değimli? Şu delile ne dersiniz? Elimde bu ibra varken davamı yüzde yüz kazanamaz mıyım? İşin ruhu da buradadır. Bülbül gibi ağzınızı açar ve ona yerden göğe kadar haklı olduğunu, bu davasını şu kadar zamanda kazanmak işten bile olmadığını söylerseniz her şeyi kaybettiniz. Bir kere, bütün vesikaları, ilgili kanun maddelerini tetkik etmeden laf söylemek ve adamcağıza büyük ümitler vermekle bir meslek hatasında, en yumuşa tabir ile yemek yemeden yemiş yiyen çocuğun hareketine benzer bir hafiflikte bulundunuz. İş sahibi zeki bir adam ise sizin bu hafifliğinizi görerek her halde itimadı sarsılmıştır. Mühim bir işini mümkün değil size tevdi etmez.

Sonra iş sahiplerinin çoğu, zannettiğinizden daha kurnazdırlar. Sizden alacağını aldıktan sonra çok defa gider ve bir daha semtinize uğramazlar. Yahut ta o işin hakkı olan ücretten pek azını teklif ederler. Çünkü ellerine silahı siz kendiniz verdiniz. Bu davayı kazanmanın pek kolay yolu olduğunu, uzun sürmeyeceğini, paraları çatır çatır tahsil edeceğinizi daha beş dakika önce siz söylediniz. Kanunun filan maddesi kendisin hak verdiğini ve mahkeme ve icra huzurunda şöyle derse işinin lehine biteceğini öğrenmiştir. Zaten avukat hakkında yel alıp rüzgâr satan bir adam diye bulanık bir fikir taşıyor. İki satır yazı yazacak, iki de laf söyleyeceksiniz!! O lafları da ona öğretmiş bulunuyorsunuz. Artık ne diye size itimat edecek ve istediğiniz parayı verecektir? Onun için boş boğazlıktan sakınınız. Kim olursa olsun, iş sahibine çabuk ve çok açılıp saçılmayınız. Layihada yazacağınız ve mahkemede söyleyeceğiniz sözleri daha davasını almadan ve kitap karıştırmadan o adama söylemeyiniz. İşte şu avukat yok mu? Sizin kadar ilmi, sempatisi olmadığı halde büyük dava sahipleri hep ona koşuyorlar, yazıhanesi bir karınca yuvası gibi işliyor neden? Bir kere araştırdınız mı? Elbette size üstün bir hali vardır. O hal, başka bir şey değilse, mutlaka, müvekkillerine derhal açılıp saçılmaması, kendisini idare etmesi, konuştuklarına ağır başlılığı ile itimat telkin etmesi, çekirge gibi sıçramaması, ilmini ve yardımını bedava satmamasıdır. Şu halde sizde onun gibi yapınız. İşi dinledikten sonra mümkünse delilleri isteyiniz, hadiseyi biraz derinleştiriniz. Davasını kazanacağınıza sizde bir kanaat hasıl olmuşsa, işini üzerinize alabileceğini söyleyiniz. Pek sıkıştırırsa yahut aranızda şöyle böyle bir boşluk varsa bazı prensiplerden ve müphem ve umumi surette bahsediniz. Fakat zinhar dökülüp saçılmayınız. Bu suretle kendisine daha ziyade itimat vermiş, fakat her şeyi öğretmemiş olursunuz. İşini aldıktan ve ücret mukavelenizi yaptıktan sonra, fırsat düştükçe, daha fazla konuşabilirsiniz.

Ücretinizi kararlaştırınız. Burada, konuştuklarımızın gizli olduğunu başta söylemiştim. Öyle ise, eğiliniz de kulağınıza söyleyeyim, her işten muhakkak ücret isteyiniz ve mutlaka bir mukavele yapınız. Bütün avukatlar ve bilhassa meslekte yeni bıyığı terlemiş çağda bulunan genç meslektaşlar, bu işin çok yabancısıdırlar. Herkese akıl öğreten, herkes tarafından işini ve kazancını bilir zan olunan avukatlar, kendi söküğünü dikemeyen terziler gibi bu hususta acınacak haldedirler. Bütün yanlış telakkilere, dedikodulara, görünüşe rağmen avukatlar yaptıkları yardımın çok defa mukabilini almazlar ve yahut alamazlar. Bunun çok sebebi vardır. Mesleğin hamuru feragatle yoğrulduğu için çat kapı içeri girene, ver bakalım paraları demek bize ağır geliyor. Sonra bizim memlekette, bilhassa yerlilerle işi olanlar bilirler ki halkımız, avukatın söylediği söze, yazdığı her kelimeye bir ücret vermek lazım geldiğini takdir etmemektedirler. Hekime gittiği zaman nabzını muayene ettirdiği, bir de reçete aldığı için(vizite) vermek lazım geldiğini anlamaya başlayan iş sahipleri, avukat söz söylediği, bu söz ortada görülmediği, havayi nesimiye karıştığı için ücret lazım geldiğini düşünmemektedirler. İstediğiniz kadar yazıhanenize(istişare bedava değildir), (her istişareye şu kadar ücret alınır) diye levha asınız, istediğiniz kadar kinayeli laflar söyleyiniz. Hiç aldırmaz, biraz da tanışıklık varsa kahvenizi içer, telefonunuzla konuşur, sizi bir iki saat işgal ederi Allahaısmarladık deyip çıkar giderler.

Peki amma, siz bu yazıhaneyi keyif için açmadınız, bu kadar masrafınız var. Çoluk çocuk sahibisiniz. Onların hakkı üzerinde bu kadar zararlı tasarruf edemezsiniz. Hastalık, sağlık sizin içindir. Birkaç ay yazıhaneniz kapalı kalırsa dilenecek vaziyete düşersiniz. Aylığınız, yıllığınız olmadığı için bu serbest mesleği ihtiyar ettiniz. O halde hakkınızı başkalarına çiğnetmemelisiniz. Şu kanaatimi de söyleyeyim ki, kendi hakkını temin ve istifa etmeyi bilmeyen bir avukat, başkalarının hakkını daha iyi temin ve müdafaa ettiğini iddia edemez. Şurasını da unutmamalısınız ki bedava iş görmek yalnız sizi ilgilendiren bir hal değildir. Bu hareketlerle mesleğinize, arkadaşlarınızın hakkına tecavüz etmiş oluyorsunuz.

Genç arkadaşlar! Bir müvekkilden ücret isterken yüzünüzün ne kadar kızardığını, kalbinizin ne kadar attığını, o anları yaşadığım için ben de bilirim. Sanki bir suç işlemiş gibi utanırsınız. İçinizden ücret istemek geçer, fakat diliniz söyleyemez? Yardım ettiği işe kendisini bu kadar kul yapan bir meslek adamına ancak avukatlıkta rast gelinir. Sebebini yukarıda biraz söyledim, bu kitabın muhtelif yerlerinde de anlattım, bu, mesleğin kendisindendir. Yardımını adalet gayesine hasreden adam, bir tüccar gibi, her şeyden evvel para istemeyi centilmenliğe yakıştıramıyor. Müvekkilin kendiliğinden vermesini bekliyor, o ise, çok defa aldırmıyor… Lakin her şeyin bir derecesi vardır. Mesleğinizi, bir erkeği çıldırasıya seven bir kadın gibi sevebilirsiniz. Çıldırasıya seven kadınların bile aşk dolu yüreklerinde satılacak ve satın alınabilecek yahut ufak bir hediye ile sevindirilebilecek köşeler bulunur. Ruhunuz asil, kalbiniz semih ve alicenap olsa da, bir köşesinde kendinizi ve çocuklarınızı düşünmek için yer bırakınız. Bazı aile işleri, pek yakın dost işleri olur ki bunlardan ücret istemek bahis
mevzuu olamaz. Bazen fakirlerin işlerini görmek icap eder, bundan zevk duyulur, vazife sayılarak yapılır. Hülasa seve seve yapılabilecek angaryalar olur. Bunlardan kaçınmak mümkün değildir. Fakat bütün meşguliyet angarya olur, ilim
yardımının ve beden yorgunluğunun büyük bir kısmı karşılıksız kalırsa, işte o zaman felakettir. Onun için bir avukat kendisine bedavacı damgasını vurdurmak istemezse kendi işini de biraz bilmeli ve yardımına ücret beklediğini iş sahibine anlatmalı ve yazılı mukavele ile miktarını tespit etmelidir. Yeni kanun yazılı mukaveleye raptedilmedikçe ücret talep edilemeyeceğini emretmiş olmasına nazaran artık sonradan ecri misil davalarının kapısı da kapanmış demektir.

Ücreti evvelden tespit etmekte bir avukat için sıkılacak hiçbir cihet yoktur. Bir iki işte ücret isteyince alışır ve arkası gelir. Fakat bir kere yanlış yol tutuldu mu, dönmek zor olur. Ücreti evvelden tespit ve bir mukaveleye raptetmek, mutlaka dava açmak için değildir. Bir kere yazıhanenize her gelip de sizden bir yardım gören adam, az çok bir ücret vereceğini bilmelidir. Sonra evvelden konuşulmayan ücretin miktarını iş bittikten sonra kararlaştırırken çok defa münazaa çıkar. Siz çok umarsınız, işin bittiğini ve maksadının hasıl olduğunu gören müvekkil azı zihninden geçirir.

İyisi mi, evvelden konuşmalı, müvekkil ile ücret münakaşası, ücret davası gibi nahoş sahnelere sonradan meydan vermemelidir. Ücret miktarını tespit ettiğiniz halde sonunda alamazsanız. Dava  edip etmemek elinizdedir. Böyle bir hal vukuunda nasıl hareket etmek lazım geldiğini yerinde izah ettik.

Muhtaç ve zebun görünmeyiniz. Bir iş sahibi, yardımcısına müracaat ettiği avukatı muhtaç, perişan, düşkün vaziyette görmemelidir. Böyle bir hal, avukat için izmihlâldir. Ücret isterken, sebep ve mazeret olarak, yazıhanesinin kirasını veremediğini, vergi borcu için haciz geldiğini söyleyen avukat, müvekkil nazarında her şeyi kaybetmiştir. İnsanlar, böylelerinden kaçınırlar. Böyle düşkün  vaziyette bulunan avukatın muhakemesinde selamet görülmez. Aldığı işi sonuna kadar takip edeceğinden şüpheye düşülür, emniyet ve itimat sarsılır. Çok avukatlar vardır ki, en müşkül dakikalarda bile başkalarının hakkına el uzatmamışlar, müvekkillerinin emanetlerini nefisleri bahasına muhafaza etmişlerdir. Bu böyle olmakla beraber iş sahipleri, düşkün olmayan meslek adamlarını tercih ederler.

Bir avukatın, hakkını isterken sebep ve mazeret dermeyan etmesine hiç ihtiyacı yoktur. Kendi hususi hayatına, ihtiyacına dair söylediği söz yalnız lüzumsuz değildir, kendisini müvekkil nazarında sukut ettirdiği için zararlıdır. İş sahibi, centilmen bir insan ise, en hafifi, itimadını kaybeder, üzülür ve bunun neticesi olarak, mühim bir işini size tevdi etmez. Evvelden tevdi etmiş olduğu işi bitirir bitirmez bir daha yazıhanenize uğramaz. Eğer seviyesi düşük bir adam ise sizin zaafınızı, ihtiyacınızı istismar eder. Az ile sizi kullanır. Ayakları altında çiğner.

Hâlbuki durum böyle mi olmalıydı? İş sahibi, avukat yazıhanesine karanlıkta ışık, hastalıkta derman arar gibi girmeli, avukatı ilim ve ahlak bakımından olduğu gibi dünyalık bakımdan dahi hiç kimseye muhtaç olmayan, müstakil, üstün bir vaziyette görmelidir. Bu bir nevi ruh haletidir. Mantıkla alakası yoktur.

Niçin böyledir? denilemez. İnsanların, zebun bulduklarını ezmeleri ve üstün gördüklerinin önünde eğilmeleri fıtratın ezeli kanunları iktizasındandır. Bu, hiç şaşmaz. Meslekte muvaffak olmak, kendisini müvekkillerin arzu ve istismarına kaptırmamak isteyen genç avukat, daha başlangıçta bunlara dikkat etmelidir.

Ben bir hekime müracaat ederken sakalının tıraşlı, yakasının yağlı, ellerinin kirli olup olmadığına daima dikkat etmişimdir. Hele hastalıklı, öksürüklü, biçare bir hekime kendimi muayene ettirdiğimi hiç hatırlamam. Görür görmez bende, istikrah veya merhamet hissi uyandıran bir adama sıhhatimi tevdi etmek elimden gelmiyor. Müvekkil ile avukat arasında ki münasebet de böyledir. Evi veya yazıhanesi haczedilmiş, perişan, akşam nafakasına muhtaç, düşkün bir avukata hiçbir kimse canını ve malını emniyet edemez. Öksürüklü ve aksırıklıdan kaçmak, düşkünlerden uzak bulunmak, insiyaki bir harekettir. İnsan ister istemez böyle yapar. Bir insan, kaçındığı bir adama nasıl olurda işini emniyet eder ve ondan yardım, kuvvet, mücadele bekler?

İşe yeni başlayan bir genç avukatın para kazanamaması, masrafını çıkaramaması, hattâ günün birinde yazıhane eşyasının haczedilmesi hiç de hacaleti mucip değildir. Fakat bunu müvekkile sezdirmek zararlıdır. Demek istediğimiz, avukatın kendisine ait bu halleri kendinde saklaması, müvekkillerine düşkün ve zebun görünmemesidir.

Temiz olunuz. Yazıhanenin temizliği ve ağırbaşlılığı gibi avukatın üstü başı temiz, yüzü tıraşlı, saçı taranmış, potini boyanmış olması da müşteriye tesir yapar. Kirli adamın müşterisi de kirli olur. Kirli müşterinin verebileceği ücretle ise nihayet bir çürük portakal alınır. Karmakarışık saçlı, bir karış sakallı avukatın karşısında ki adama yapacağı tesir menfidir. Avukat, iş sahiplerine, yalnız ilim ve fazilet üstünlüğü değil, aynı zamanda, kılık ve kıyafetçe de düzgünlüğünü göstermelidir. Bu, müşteri avlamak için yapılacak bir gösteri değildir. Bu, cemiyet hayatının gereklendirdiği bir vazifedir. Hele cemiyetin en münevver adamlarındanım diye ortaya çıkmış bir avukat için bir borçtur. Görünüşün insanlar üzerinde ki tesiri büyüktür. İş adamları babaca, tırnakları kirli, ekmek peynirle geçinir kanaatini veren avukatlarla ücret pazarlığı yaparken, böyle bir adama şu kadarı bile çok! Derler, fakat düzgün kıyafetlisine kesenin ağzını açabilirler. Her tarafı temiz, kibarca giyinmiş bir avukatla kolay kolay teklifsiz olunmaz. Gelen müşteri yapışır. Harabati avukattan ise uzaklaşır.

Müşteri tutmak, yaptığını yardımın karşılığını hakkile almak isterseniz temiz ve ütülü elbise giyiniz, yağsız yaka ve kravat takınız. Her gün tıraş olunuz, dişlerinizi ve tırnaklarınızı temizleyiniz, potininizi boyatınız.

Hayatınızı yalnız mesleğinizle kazanınız. İşte size eski bir avukat. Avukatlıktan altın para ile elli bin lira kazandığı halde bir vapurculuk işine takılmış, varını yoğunu vermiştir. Şimdi ak saçları ile adliyenin dik merdivenlerinden beli bükük çıkarken tatlı günlerini acıya çeviren o ticaret macerasına lânetler yağdırıyor.

İşte ikinci bir avukat daha. Birisinin teşvikine ve hırs ve tamaa kapılarak Rusya’ya gönderdiği halılar yüzünden bütün kazancını kaybetmiş, sefaletin gelip kapısını çaldığı son günlerinde ne yapacağını şaşırıp kalmıştır.

Bir üçüncüsü de kazancını paylaşmak üzere kardeşine verdiği bütün varlığının az bir zaman sonra yok olduğunu görmüştür. Kalp hastalığına, öksürüğe, sinir buhranlarına mal olan o varlığın yerini bir daha dolduracağından şüpheli, kan ter içinde sulh mahkemesinden icra dairelerine koşup duruyor. Parasını İngiliz lirasına çevirdiği ve başka spekülasyonlar yaptığı için bugün çoğun kaybetmiş olan, yüzde on beş faizle ipoteğe yatırdığı ana parasının yarısı ile canını ancak kurtaran, öteki avukatları da sayalım mı?

Doğrudan doğruya veya dolayısıyla ticaretin avukatlar için yasak olduğunu biliyoruz. Fakat genç arkadaşlarım, ben burada size, kanunun meydana çıkaramayacağı ve yahut masum görebileceği ticaret işlerine bile karışmamanızı tavsiye etmek istiyorum. Pek basit gibi görünen faizle ödünç para vermekten, şöyle bir ipotek almaktan, taksi işletmekten, ne bileyim en ufak ve masum kazanç işlerine karışmaktan sakınınız. Biliniz ki günün birinde mutlaka zararlı çıkacak ve damla damla kazancınızı muslukla kaybedeceksiniz. Çünkü bu sizin işiniz değildir. Aldığınız tahsil ve terbiye, bir ucu tüccarlığa dayanan bu işlere büsbütün aykırıdır. Sizin kafanız başka türlü yoğrulmuştur. Para dalaverelerinin istediği bin bir türlü düzenbazlıkları yapamazsınız. Sizi behemehal aldatırlar.

Sonra kazancı veya gaybı başkalarının elinde olan bir işe sermaye yatırmak neden? Siz avukatsınız. Bu meslek adamı çok zengin etmez amma refah içinde yaşatabilir. Şerefli bir insan için bu refah yetişir. (Az tama çok ziyan getirir) ata sözü, mesleğinden başka işlerle kazanç yapmak isteyen avukat için söylenmiştir, denilse yeridir.

Çalışmada intizam ve takip. Çalışmada intizam, her meslekten ziyade avukatlıkta gerektir. İstediğimiz zaman yataktan kalkıp istediğimiz zaman sallana sallana ve gerine gerine yazıhaneye gelecek zamanda değiliz. Kanunlar, bilhassa memleketimizde, her gün değişiyor. Bunları takip etmek, mahkemelerde hazır bulunmak lazımdır. Fevkalade bir hal olmadıkça, her sabah yazıhanenize muayyen saatte gelip muayyen saatte çıkmalısınız. Hattâ kâtibiniz ve daktilonuz hangi saatte nerede olduğunuzu, uğrayanlara filân saatte geleceğinizi söyleyebilmelidir. Çünkü arayan ve bekleyenlerin vakti dahi bizimki kadar kıymetlidir. İş sahipleri, hele biraz sezmek kabiliyetinde olanları, böyle şeylere dikkat ederler. Bir, iki, üç defa avukatı yerinde bulamayan bir iş sahibi onun hakkında numarasını vermiştir.

İntizamsızlık, devamsızlık çok zararlıdır. Çünkü intizamsız çalışan avukat işlerinde şaşırır, acele ve mühim olanı unutarak ehemmiyetsizlerle uğraşır, davaları gıyaba bırakır. Arkasından can sıkıntısı, sinir buhranı ve daha başka şeyler gelir. Bunlar kendisi için tehlike. Müvekkiller ise çalışması tesadüfe tâbi avukatı çabuk silkip atarlar. Onlar da yavaş yavaş, bu derbeder adamın kendisine hayrı yok ki bize olsun, kanaati hasıl olur. Bu da işleri ve dünyalığı için tehlike.

Avukat yaşamak ve sevdiği mesleğinde devam edebilmek için müvekkile muhtaç olduğundan onları kendisinden kaçıracak hallerden sakınmalıdır. Aldığınız işlerin muhakeme celselerinde saatinde hazır bulunmalısınız. Hakiki bir mazeretiniz olmadıkça muhakemeleri talik için haber gönderir, mektup, arzuhal yazarsanız hem mahkeme, hem müvekkiliniz nazarındaki itibarınızı kaybedersiniz.

Derbeder, sallapati avukatları sakın taklit etmeyiniz. Avukatlıkta kalenderlik kadar muvaffakiyete engel olan bir hâl yoktur. Kalenderlik ve dağınıklık, intizamsızlıktan, ihmalden ve irade gevşekliğinden ileri gelir. Muhakeme celseleri neticesini müvekkilinize mektupla veya telefonla bildirmeyi unutmayınız. Bütün bunlarla iş sahibinde size itimat edebileceği hissini verirsiniz. Pek çok müvekkilleri her şeyden ziyade buna ehemmiyet verirler. Hele şuna çok dikkat ediniz: Üzerinize aldığınız bir işi sonuna kadar takip etmek gerektir. Evvelce ateşli birkaç adım attıktan sonra arkasını bırakıvermek, manen ölüm demektir. Böyle avukat sağlam, daimi hiçbir müşteri tutamaz. İşleri olduğu gibi bırakıvermekten doğacak maddi mes’uliyet, zarar ve disiplin cezaları da başka.

Yazı masası çarpık, iskemleleri karmakarışık, döşemesi tozlu bir avukat ziyaretçiye çok kötü tesir yapar. Hele masası üzerinde bağrı yırtık zarflar, güneşten rengi sararmış kağıtlar, dilenci gibi boynu bükmüş dosyalar, ciltleri param parça olmuş kitaplar, mürekkepsiz hokkalar, uçsuz veya cızırdadıkça sağa sola mürekkep damlaları saçacak kadar eski uçlu kalemler görülen bir avukat, müvekkile emniyet telkin edemez. Böyle haller avukatta çalışma zevkini, ziyaretçide itimat duygusunu kaçırıverir.

Müddetleri son güne bırakmayınız. Adiye sarayında bir meslektaşa rast gelip te (aman, lâyihanın son günü. Hemen yazıp mahkemeye vereceğim) dediğini işittiğim zaman ona da, mesleğe de acır ve içimde sızı duyarım. Düşünüp taşınarak, dosyası baştan nihayete kadar okunarak, kanun ve şerhler karıştırılarak yazılması lazım gelen bir itirazın, bir temyiz lâyihasının acele bir çırpıda çıkarılması… Bu, ayıp dememek için söylüyorum, çok tuhaf bir şeydir. Kendi kanmadığı yerde hasım avukatını, hakimi kandırmak! Bu mümkün değildir. Sonra temyiz arzuhalinin on beşinci, itiraznamenin beşinci günü sağ kalıp yazıhaneye gelebileceğimize dair elimizde bir senet var mı? O gün, vapuru kaçırmayacağımız, tramvay kazasına uğramayacağımız ne malum? Onun için bir avukat, müddete tabi işleri son güne bırakmamalı, en aşağı birkaç gün evvel yazacağını yazıp vereceği makama vermelidir. Akşam yazıhaneyi kapattıktan sonra rahat bir nefes almak, sofrada aile yuvasında neşe ile ve hiçbir ruh sıkıntısı ve düşüncesi olmadan tatlı ve mesut bir hayat geçirmek ancak bu suretle mümkündür, sanırım. Bugünkü işini yarına bırakma! Bu alanda avukatın daima hatırlayacağı atasözü olmalıdır. Müddetin geçirilmesinden dolayı bir arzuhal ve lâyihanın reddolunması kadar bir avukat için çirkin ve hiç af olunmayan bir suç yoktur.

Kitaba bakınız. Bir arzuhalin ne gibi şartları haiz olması, bir temyiz kefaletnamesinde ne gibi kelimelerin bulunması lâzım geldiğini gösteren usulün maddelerini avukatlık hayatımda belki binlerce defa okumuşumdur. Fakat bir dava arzuhali, bir temiz kefaletnamesi, bir tashihi karar lâyihası yazarken her defasında yine okurum. Bundan hiç zarar görmedim. Bu bana kuvvet ve itimat verir. Kefaletnamede bir kelimeyi eksik yazdığı için icranın tehiri talebi reddolunduğundan, bu suretle haksız tahsil ettiği parayı hasımdan geri alamadığından şikâyet eden çok arkadaşlar hatırlarım. Bunlar hep bana ibret dersi vermiştir. Hele, kanunun aradığı şartlar haiz olmayan dava arzuhallerinden reddedildiğini işittiğim genç avukatlar bir iki değildir. Bunlara da çok acırım.

Bizim meslekte, hele hukuk ve ticaret davalarında söz, kanun ve kitabındır. Orada avukat değil, dosya söyler. Davanın temeli, arzuhaldir. Duvarları ve çatısı lâyihadır. Şu halde bir genç avukat, aldığı bir davanın arzuhalini yazarken H.M.U.K önüne açmalı, satırları birer birer okumalıdır. Adres mi lazım? Yazmalı, vakıalar mı ister? Sıralamalı, ne istediğini, neye dayandığını açık olarak söylemelidir. Eksik bir arzuhalin reddolması, iptidai itirazlara yol verecek surette çabuk ve düşüncesiz yazılması… Bunlar af edilmeyen hususlardandır. Genç avukatlar bunlara çok dikkat etmelidirler. Eskiden kalma bir zihniyetle, kanunun maddei mahsusasına istinat eden tembel bir avukat, mesleğine karşı saygısızlık göstermiş ve kendi çukurunu kendi kazmış olur. Böylelerinin iş yok!

Mahkemeler iş çıkarmıyor! Diye şikâyetlerini kimse dinlemez. Böyle tembel, kitapsız avukata kim iş verir? Bir iş veren bir daha yanına uğrar mı? Ne dediği anlaşılmayan, hangi hukuki sebebe dayandığı bilinmeyen dava arzuhalini hâkim anlayamaz ve celseler uzarsa kabahat hâkimin midir? Biz, kendi uhdemize düşeni yapmalıyız. Tesadüfü perçeminden yakalamalı ki kaçmasın. Kendisine gelen bir davada düşünüp taşındıktan, kitap karıştırıp hazırlandıktan sonra müdafaa yapan genç avukat, parlak bir istikbalin temelini attığına emin olabilir. Müvekkil, onun intizamını, çalıştığını, dosyasının düzgünlüğünü görür ve sırf bu sayede davasını kazandığını anlar. Başka işleri olunca artık kendisine gelir, dostlarına genç yardımcısını tavsiye eder. İlim bombardımanına, muntazam ve düzgün yaylım ateşine uğrayan hasım da böyle bir avukatı takdir eder, başka işi olunca o da kendisine koşar. Nice avukatlar bilirim ki bir davada yere serdikleri hasımları başka işleri için kendisine müracaat etmişlerdir. Hâkimlere gelince, böyle avukatları her yerde överler. Böylelikle iş işi açar, şöhret ve onun arkasında ki refah kendiliğinden gelip başınıza konar.

Talih, şans, kısmet… aziz meslektaşım, bunlara bel bağlama. Avukatlıkta böyle boş şeyler yoktur. Muvaffakiyet, şöhret, refah ancak ve ancak sağlam bir seciye, usul ve intizam dairesinde çalışma ile elde edilir.

Yazı yazmak. Avukatın sermayesi, önce doğruluk ve namuskârlık, sonra bilgidir. Bu iki vasıf, bir sikkenin yazı ve tura tarafı gibi birbirini tamamlar. Doğruluğunu ve bilgisini işleten avukat, muvaffak olacaktır. Fakat bu doğruluğu ve bilgiyi herkese nasıl öğretmeli? İş sahiplerine nasıl anlatmalıdır? Şöhretten bahsetmek istiyorum.

Avukat, bilmem hangi hastalığın tedavisinde yeni bir usul keşfettiğini söyleyen bir hekim gibi reklam yapamaz, bir damla sile yüzdeki çilleri düşüreceğini söyleyen hazır ilaç satıcıları gibi ilan veremez. Bunlar yasak. Ne yapmalı? Gelen iş sahibini, biraz evvel söyledik, iyi idare etmeli. İş sahipleri sizin için zahmetsiz, masrafsız reklam yaparlar. Fakat bu yetişmez. Mahkemelerde ilmi müdafaalar yapmak. Bu da iyi. Hâkimler ve dinleyenler her yerde sizi över, haberiniz olmadan size iş gönderirler. Lakin bu da yetişmez. Bir mevzuu, Almanya’da nasıldır? Fransız âlimleri ne demişler? Bizim mahkemeler be temyiz ne reyde? İyice bir tetkikten sonra derli toplu meslek mecmuasında yazmak yok mu? Avukatı tanıtan en mühim amillerden birisi de budur. Avukatlar, başlarından geçip uzun boylu tetkik etmiş oldukları davalarda, istişarelerde böyle mevzular bulabilirler. Ancak henüz dava görülürken gerek doğrudan doğruya ve gerek başka bir namla yazı yazmak, centilmenliğe yakışmaz. Davanın lehte veya aleyhte neticelenmesini beklemek gerekir.

İlmi, mesleki mecmualarda yazı yazmak, fikre açıklık verir, bilgiyi genişletir. Fakat temin edeceği şöhret… bunlardan aşağı değildir. O makaleyi en az birkaç yüz meslektaş okur. Onlar sizi tanımaya başlarlar. Günün birinde o mevzua dair bir istişareye çağrılmış iseniz biliniz ki sebebi bu makaledir. Anadolu barolarında da böyle yazılarla akisler yaparsınız. Hiç haberiniz olmadan size, iş, murafaa gönderirler.

Filan avukat, malumatlı olduğu için mi çok para kazanıyor? Şu arkadaş lisan bildiği ve yazı yazdığı için mi tanınmıştır. Demeyiniz. Eski hukuku, eski şöhretleri, eski şartları bir yana bırakalım. Türk hukuku kıblesini batıya çevirmiştir. Biz de oradakiler gibi yapmaya mecburuz. Zaman gittikçe değişiyor. Tanınmak için okumak yazmak gerektir.

Mesleğinizi seviniz. Bir mesleği sevebilmek, bıkıp usanmadan yapmak, yaptıkça heyecan duymak, manevi saadetlerin en büyüğünü tatmak, cemiyette şerefli bir mevkie sahip etmek, refah içerisinde yaşatmak için ne lazımsa avukatlık mesleğinde bunların hepsi vardır. Bu meslek, üstat Henri – Robert’ın dediği gibi (yalnız başına sevilmek için kâfi derecede güzeldir. Avukatlık kıskanççasına, tatlı sevilebilir.

Bu kitabın birçok yerlerinde gördük ki, avukatlık kadar insanı yoran, boş zamanların tadını tattırmayan, uykuyu rahat uyutmayan başka bir meslek yoktur. Evinizden çıktığınız dakikadan yazıhanenize gelinceye kadar sorgular karşısındasınızdır. Yazıhanenizde sizi bekleyenlere fikir ve nasihat vereceksiniz. Mektuplar, arzuhaller, lâyihalar yazacak, Adliye sarayında müdafaa yapacaksınız.

Arkadaşlarınızla kanunları konuşur, müzakereler, münakaşalar edersiniz. İşler peşinizi bir dakika bırakmaz. Bir saniye serbest değilsiniz. Çünkü sizin yazıhaneniz filan handa ve vazife yeriniz Adliye Sarayında değildir. Sizin yazıhaneniz, imalathaneniz bizzat dimağınızdır. Bu daimi meşguliyet, ne çok kuvvet sarf ettirir, ne kadar sabır, metanet ister! Onun içindir ki siz herkesten daha çabuk ihtiyarlarsınız, saçlarınız dişleriniz daha çabuk dökülür, kalp, verem, kanser, sinir hastalıkları her meslekten ziyade avukatlıkta tahripler yapar. Eğer mesleğinizi sevmezseniz devam için lazım olan sabır ve sebatı, metaneti, çalışmak zevkini, meslek saygısını kendinizde bulamaz ve hadiselerin bindirdiği maddi ve manevi yüklere dayanamayarak çöker gidersiniz. Meslek aşkı size bir kuvvet kaynağı olur. Onu sever ve her şeyden üstün tutarsanız, sağlamlık, dinçlik, dayanıklılık duyarsınız.

Bu meslek sevilmeye layıktır. Yaptığı hizmet, bir devletin en kutsi bir vazifesi olan adaleti dağıtmak işine yardımdır. Onun için, hâkimlik gibi, mesleklerin en iyilerinden ve en şereflilerindendir.

Serveti, ailesi, namusu tecavüze uğramış olan bir insanın en evvel koşup geleceği, himaye isteyeceği adam avukat ve sığınacağı yer onun yazıhanesidir. Ne kadar aileler vardır ki servetlerini, haysiyetlerini, avukatın yardımına borçlulardır. Her gün en mahrem sırlar ona tevdi olunur, en gizli şeyler onunla konuşulur. Hıristiyanlıkta Allah’ın vekili diye saygı ve huşu ile önünde günahlar itiraf edilen, ruhanilik ne ise, dört duvar arasında büyük bir emniyet ve itimat ile kendisine sır ve dert dökülen adalet vekilliği de odur. Nice büyük mevkilere çıkmış adamlar vardır ki tecavüze uğrayan haklarını ve menfaatlerini almak için avukatın yardımına koşmuş ve ona en büyük saygı ve itimadı göstermişlerdir. Nice analar, hemşireler, ne kadar masum aile kızları vardır ki, başka kimsenin bilmediği ve bilemeyeceği sırları ilk defa olarak dudaklarından avukata ifşa etmişlerdir. Küçük büyük yurttaşların bu sonsuz saygı ve itimadına mazhar olmak kadar ruha sükûn ve zevk veren başka ne vardır ki? Kılıç ve süngü takıp tehlikedeki vatanı ve milleti için hududa koşan askerle, fazilet ve bilgi silahlarını kuşanarak tecavüze uğramış bir hakkı müdafaa için adalet meydanına koşan avukat aynı derecede sevgi ve saygıya layık değil midir?

Hâkimi aydınlatmak, hakkı yapmak, masumu ipten kurtarmak, zalimden alıp mazluma vermek, bu ne büyük bir şeydir! Dünyada bundan daha büyük ve daha temiz başka bir saadet var mıdır? İlkbahar kışın uyuşturduğu ağaçlara nasıl can verir, çiçekleri nasıl fışkırtır ve kuşları öttürürse, bir heykeltıraş balçığa nasıl ilahi bir kudret aşılarsa avukat da çiğnenmiş biçarelere, sille tokat atılmak istenen dul ve yetimlere kuvvet verir. Onları müdafaanın ışığı ile aydınlatır, sıcak himaye ve şefkat ile ısındırır. Bu mesleği seviniz, çünkü sevilecek kadar asil, cazibesinden kurtulunamayacak derecede güzeldir. Bir dulun, bir yetimin hakkını aldığınız, bir yurttaşı zulüm ve tecavüzden kurtardığınız zaman duyacağınız gurur, koca bir imparatorluğu avucu içine almış olan Sezar’ın, Orta Asya’dan kalkarak Roma kapılarına kadar dayanmış olan Atilla’nın, düşmanı Türklüğün harimi ismetinde boğmuş olan Atatürk’ün duyduğu gururdan aşağı değildir. Bu bakımdan avukat, hukuk ilmini canlandırır, onu mücerret fezasından çıkararak can, mal yapar… Bir hâris, bir hâlik ki silahı hak, sesi müdafaa, mihrabı mahkemedir.

Bu meslekte insanı baştan çıkaracak şeyler, sebepler, vesileler pek çoktur. Dosyada ki bir kelimeyi söylememek, bir kâğıt parçasını mahkemeye göstermemek sureti ile zengin olmak pek kolaydır. Yazıhaneye gelen iş sahipleri içinde cazibesi kalpleri sürükleyen, ılık kokusu insanı titreten, saçlarının parlaklığı ve gözlerinin tatlılığı nefsi emareyi şahlandıran kadınlar ve kızlar vardır. Bunlara karşı sizleri koruyacak silah, vazifenizin yüksekliği, mesleğinizin asaleti hakkında edineceğiniz fikirdir. Bu mesleği sevmezseniz, kendinizi koruyamazsınız. Avukatlık kadar hangi meslek bedii heyecan verir? Müdafaanın verdiği zevk ve inşirahı, başka nerede bulabiliriz? İnsanı usandıran riyazî katiyetler, yoran mücerret mefhumlar, bir örnekliler bu meslekte yoktur. Her şey yeni, her şey taze, her şey renk ve çiçekle doludur. Mevzuu bunun kadar geniş, genişliği nispetinde değişen, değiştikçe benliği sürükleyen hangi meslek vardır?

Daimi bir savaş. Ne zaman biteceği bilinmeyen bir kasırga. Değersiz bir istişarede, en sade gibi görülen bir davada tarafların, hadiselerin size verdiği heyecanı gizleyebilir misiniz? Hayat, mücadeledir. Bu çarpışma insanın yaşaması, yükselmesi için en büyük zaruret olduğuna göre avukatlık bizzat başlı başına bir hayattır, denilse doğru olur. Onun bütün ömrü çarpışmadır; galiplik veya mağlupluktur. Bu savaşın erkânı harbi, başkumandanı kendisidir. Bir romancı avukatın yazıhanesinde şah eser yaratacak her gün bir mevzu bulabilir. Bazen feci bazen zevk ve neş’e ile dolu olan bı mevzular, hakiki hayatın; beşer ıztırabın veya saadetin beşiğidir.

Elem, keder, kin, ihtiras gibi insan kalbinin inilti ve sızıntılarını, feryat ve feveranlarını bu kadar açık ve çıplak başka hangi meslekte görürsünüz? Bu feryat ve feveranları dindirmek, her dinlediği figandan kanuni bir faide çıkarmak, bir
kelime ile insan kalbi, insan ruhu ve onun yongası olan insan malı ile uğraşmak… Bu ne tatlı, ne heyecanlı bir meşgaledir! Ya o zafer yolunda yürüyüş ve hakkın zaferinde duyulan san’atkâr zevki! Bu heyecanı, bu san’tkâr zevkini tatmak gerçi çok zordur. Fakat mesleğimizin güzelliği biraz da bu zorluğundan değil midir? Bir davayı haksız olarak kaybettiğiniz, tezinizi hâkime anlatamadığınız zaman duyduğunuz eza ve hiddet ve tarafların kötü niyetinden, bir şahidin yalan ifadesinden, bir senet imzasının inkâr edilmesinden duyduğunuz nefret bile size heyecan vermiyor mu? Ve bu heyecan, ateşinizi, azminizi tazelemiyor mu?

Avukatlık zengin olmak için yapılmaz; bu kitabın birçok yerlerinde feragat, fedakârlık, menfaati istihkar gibi mesleğin esaslı vasıflarından uzun uzadıya bahsettik. Meslek ayet ve hadislerinin emrettiği yolda yürüyen bir avukatın zengin olamayacağını biliyoruz. Bununla beraber meslek namuslu bir insanı sükûn ve refah içinde yaşatacak maddi vasıtaları temin eder.

Muvaffakiyet, çok zordur. Yavaş yavaş kazanılır, bazen cesaret kırılır, fakat kazanılır. Hayat değiştikçe, ihtiyaçlar çoğaldıkça, muameleler giriftleştikçe, insanlarda bu kin, bu ihtiraz devam ettikçe mahkemeler ve avukat yazıhaneleri işleyecektir. İşin ve iş sahibinin nankörlüklerini hesaba katmakla beraber bu meslek sizi yine rahat rahat geçindirir. Çünkü hukuk bilgisi her şeyin temelidir. Ferdin olduğu kadar cemiyet ve devletin hayatını o tanzim eder. Herkes doğrudan doğruya veya dolayısıyla size muhtaçtır. Kanunları yapan, tatbik eden hukukçulardır. Ticaret ve san’at devleştirilirse, kontenjan, kliring müesseseleri iş sahasını daraltsa, dünya küçülse ve gök yerinden düşse hukukçu ayaktadır. Büyük şehirde rekabet mi var? Küçüğüne gidersiniz. Avukatlıkta iş mi azaldı? Hocalık, gazetecilik, memurluk, hâkimlik yaparsınız. Elinizde öyle bir elmastraş var ki her şeyi keser. Her kalıba uyan, daha doğrusu her kalıbı yapan bir mesleğe mensupsunuz. Cemiyette yüksek bir mevkie sahipsiniz. (Üstat) sınız. Ne kadar tevazu gösterirseniz gösteriniz, sizi çevreleyenlere karşı görünen bir üstünlüğünüz vardır.  Yüksek bir tahsil görmüş olmanız bu imtiyazı size verir. Sonra söyleyeni çabuk anlamak, hazır cevap olmak, delilleri ustaca hazırlayıp yerli yerinde kullanmak ve bu suretle münakaşalarda hâkim mevkide bulunmak, bu mesleğe mahsus dense yeridir.

Ananızı seversiniz. Çünkü sizi doğurmuş ve büyütmüştür. Mesleğinizi de onun kadar seviniz, zira hukuk bizim (büyük anamız) dır. Bizi büyütmüş, terbiye etmiştir. Sonsuz tabiatı kucaklayan ufukları seversiniz. Mesleğinizde fertlerin, cemiyetin hayatını, nizamını kucaklamıştır. Önce bir ırmak sanırken, dere, nehir, sel ve nihayet deniz olan hukuk ilmini uçsuz bucaksız beşer ve cemiyet hayatına tatbik eden sizsiniz. Bir yandan en büyük itimada mazhar olmuş bir adamın gururunu verirken, öte yandan daimi bir heyecanla sizi ummanlara sürükleyen bir meslek sevilmeye lâyıktır. Tabiattan hiç usanılmaz. Çünkü daima değişen denizleri, dağları ormanları, kırları, çiçekleri, karları, fırtınaları vardır. Bu meslek de öyledir. Derinliği denizinkinden aşağı değildir.

Bir davanın çıkılamayacak sanılan tepelerini, bir kartal cesareti ve ustalığı ile aşarsınız. Bulutlar içinde dolaşır, fırtınalar, kasırgalara atlatırsınız. Bu uçuş ve inişler içinizde yeni yeni kuvvet ve heyecan kaynakları yaratır. Her iniltiden bir ızdırap, her zaferden bir zevk duyarsınız. Önünüzde rengini ve kokusunu hiç kaybetmeyen çiçekli, uğraştıkça taze kuvvet veren renkli bir çalışma alanı vardır. Bu meslek baştanbaşa hayatla, şiirle doludur.

Yaptığı iş insanlığın üzerinde titrediği adalete yardım olan genç Türk avukatı! Mesleğini sev, yalnız sevmekle kalma, böyle bir mesleğe mensup olduğun için gurur da duy. Çünkü sevilecek ve gurur duyulacak kadar asil ve güzeldir. Bu mesleği sevmeyen, kalbinde onun mukaddes ateşi yanmayan, asil ruhlu olmayan, mesleği bir tezgâhtar, bir tefeci, bir lonca esnafı gibi günlük rızkı için yapan, mesleğin asil heyecanını duymayan adam, iyi bir avukat değildir ve olamaz. Haklı gördüğü bir ihtilafı adalet huzurunda, hasis ve sefil duygulardan uzak, hakkın ve vicdanının emrinden başka hiçbir emir dinlemeyerek ilmin, kanunun ve medeni cesaretin verdiği bir imtiyazla müdafaa eden ancak böyle bir adamdır ki memleketine, mahkemelere, muhitine, müvekkillerine ve hatta hasmına sevgi ve saygı telkin edebilir. Öyle bir Adam! Ki, yalnız doğru söyler ve her söylediği söz doğru görülür.

Hâkimler Uluslararası Derneği

0
Hâkimler Uluslararası Derneği (IAJ - International Association of Judges)

Hâkimler Uluslararası Derneği (IAJ – The International Association of Judges), yargıçların en eski ve en prestijli uluslararası örgütüdür. Uluslararası Yargıçlar Derneği, Uluslararası Hakimler Birliği ya da Hâkimler Uluslararası Derneği olarak bilinmektedir. Ulusal yargıç birliklerinin profesyonel, politik olmayan, uluslararası kurumudur. Dernek, 6 Eylül 1953 tarihinde Avusturya’nın Salzburg şehrinde kurulmuştur ve merkezi Roma’dadır.

IAJ’nin yürütme organı Merkez Konseyi’dir. Her üye derneğin Konsey’de iki temsilcisi bulunmaktadır. Merkez Konseyi yılda bir kez, tercihen her yıl farklı bir ülkede toplanmaktadır. Ayrıca, 2013 yılında Yalta’da (Ukrayna) düzenlenen IAJ Yıllık Toplantısı’nda, katılan Onursal Başkanlar Fatoumata Diakite, Jose Maria Bento Company, Maja Tratnik, Sidnei Beneti ve Günter Woratsch, Sidnei Beneti’nin önerisi üzerine IAJ-UIM Onursal Başkanlar Konseyi (CHP) kurulmuştur. 

Birliğin başkanlığını 2026 yılı itibariyle Walter Barone yürütmektedir. Barone, Ekim 2025’te Baku’da yapılan Merkez Kurulu toplantısında iki yıllık dönem için başkan seçilmiştir. Genel Sekreterlik görevini ise İtalyan yargıç Giacomo Oberto yürütmektedir.

Avrupa Konseyi, Uluslararası Çalışma Örgütü ve ECOSOC’ta danışmanlık statüsüne sahiptir. Dernek ayrıca anayasa hukuku, medeni hukuk, ceza hukuku ve iş hukuku üzerine dört çalışma komisyonuyla yargı eğitimine odaklanmıştır.

Hâkimler Uluslararası Derneği (IAJ), Hukukun Üstünlüğünü ve Yargının Bağımsızlığını hedeflemektedir. Uluslararası Yargıçlar Derneği, yargıçlar yerine ulusal yargıç birliklerini bir araya getirerek kurumsal ve evrensel çalışma sergilemektedir. Örgüt, beş kıtadan 90 ülkeyi temsil eden 93 ulusal dernek veya temsilci grubundan oluşmaktadır. 2016 yılında KHK ile kapatılan YARSAV, İAJ’nin Türkiye’den birliğe üye olan tek kuruluştur.

Hâkimler Uluslararası Derneği Üyelik Kriterleri

Bir ülkenin IAJ’ye üyeliği, bireysel hâkimler yerine ulusal hâkim dernekleri veya ulusal temsilci hâkim grupları aracılığıyla gerçekleştirilmekte, yalnızca kurumsal başvuru kabul edilmektedir. Başvuran kuruluşun ülkesindeki yargıyı temsil etmesi, IAJ’nin ilkeleriyle uyumlu faaliyet göstermesi ve yürütme ile yasama organlarından bağımsız olması gerekmektedir. Başkanlık Komitesi tarafından görevlendirilen iki raportör, başvuran kuruluşu ve ilgili ülkedeki yargı sistemini; özellikle kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı bakımından inceleyerek rapor hazırlamaktadır. Raportörlerin raporu sonrasında Başkanlık Komitesi’nin önerisi Merkez Konseyi’ne sunulmakta ve üyeliğe kabul için kullanılan oyların üçte ikisinin olumlu olması gerekmektedir.

Hakimin Evrensel Şartı

Örgüt, insan haklarının bir garantisi olarak yargı bağımsızlığına odaklanmıştır. Hakimin Evrensel Şartı, Hâkimler Uluslararası Derneği (The International Association of Judges) Merkez Kurulu tarafından 17 Kasım 1999’da, Tayvan’da kabul edilmiştir. (1999 Basısına bağlantı) Şart, Santiago de Chile’de 14 Kasım 2017 tarihinde güncellenmiştir. Yeni Evrensel Şartın orijinal metni – The Universal Charter of the Judge Adopted by the IAJ Central Council in Taiwan on November 17th, 1999. Metnin Türkçe’ye tercümesini, Dr. Fehmi Kerem Bilgin ve Avukat Furkan Alim Göller Hukuk Ansiklopedisi için yapmıştır.

IAJ sadece merkezden yönetilmemektedir; dünya genelindeki çalışmalarını daha etkin yürütmek amacıyla dört büyük coğrafi bölgesel gruba ayrılmıştır: 
  • Avrupa Yargıçlar Birliği (EAJ): En geniş katılımı sağlayan gruptur (44 üye).
  • Afrika Grubu (21 üye).
  • İbero-Amerikan Grubu (19 üye).
  • Asya, Kuzey Amerika ve Okyanusya Grubu (ANAO) (15 üye).
Onur Ödülleri

Birlik, 2022 yılından itibaren dünya genelinde baskı ve zorluklara rağmen yargı bağımsızlığını savunan hukukçuları onurlandırmak için özel bir ödül dağıtmaya başlamıştır. Bu ödül; daha önce yolsuzlukla mücadele eden Guatemalalı yargıç Erica Aifan‘a, Taliban tarafından sürgün edilen Afgan yargıç Azar Sarem‘e ve Amerikan Barolar Birliği‘ne verilmiştir. 2025 yılı ödülü ise Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Margaret Satterthwaite ile Meksika Yüksek Mahkemesi eski Başkanı Norma Lucía Piña Hernández‘e layık görülmüştür.

Hâkimler Uluslararası Derneği Üye Listesi 

ALBANIA (Union of the Albania’s Judges)

ALGERIA (Syndicat National des Magistrats Algeriens)

ANGOLA (Associaçao dos Juizes de Angola – AJA)

ARGENTINA (Asociación de Magistrados y Funcionarios de la Justicia National)

ARMENIA (Association of Judges of the Republic of Armenia)

AUSTRALIA (Australian Judicial Officers Association)

AUSTRIA (Vereinigung der Oesterreichischen Richterinnen und Richter)

AZERBAIJAN (Azerbaijan Union of Judges)

BELGIUM (Section Belge de l’Union Internationale des Magistrats – Internationale Unie van Magistraten-Belgische Afdeling)

BENIN (Union Nationale des Magistrats du Bénin)

BERMUDA (Judges of Bermuda)

BOLIVIA (Associacion de Magistrados de Bolivia)

BOSNIA and HERZEGOVINA (Udruženje Sudija u Bosni i Hercegovini)

BRAZIL (Associaçao dos Magistrados Brasileiros)

BULGARIA (Bulgarian Judges Association)

BURKINA FASO (Syndicat Autonome des Magistrats Burkinabé – SAMAB)

CANADA (Canadian Superior Courts Judges Association)

CHILE (Asociación National de Magistrados del Poder Judicial de Chile)

COLOMBIA (Corporacion de Jueces y Magistrados de Colombia)

COSTA RICA (Associacion Costarricense de la Judicatura)

CROATIA (Udruga Hrvatskih Sudaca)

CYPRUS (Énosi Dikastón Kýprou)

CZECHIA (Soudcovská Unie Ceské Republiky)

DEMOCRATIC REPUBLIC OF CONGO (Syndicat Autonome des Magistrats de la République Démocratique du Congo)

DENMARK (Den Danske Dommerforening)

DOMINICAN REPUBLIC (Asociación “Jueces Dominicanos para la Democracia” – JUDEMO)

EAST TIMOR (Associação de Magistrados Judiciais de Timor-Leste – AMJTL)

ECUADOR (Asociación Ecuatoriana de Magistrados y Jueces – AEMAJ)

EL SALVADOR (Asociacion de Magistrados y Jueces de El Salvador)

ESTONIA (Eesti Kohtunike Ühing)

FINLAND (Suomen tuomariliitto – Finlands domareförbund ry)

FRANCE (Union Syndicale des Magistrats)

GABON (Syndicat national des magistrats du Gabon – SYNAMAG)

GEORGIA (Judges of Georgia)

GERMANY (Deutscher Richterbund)

GREECE (Énosi Dikastón kai Eisangeleon)

GUATEMALA (Asociación Guatemalteca de Jueces por la Integridad)

GUINEA (Association des Magistrats de Guinée)

GUINEA BISSAU (Associação Sindical dos Magistrados Judiciais Guineenses – ASMAGUI)

HUNGARY (Magyar Biroi Egyesület)

ICELAND (Dómarafélag Íslands)

IRELAND (The Judges Association of Ireland)

ISRAEL (The Israeli Association of Judges)

ITALY (Associazione Nazionale Magistrati)

IVORY COAST (Union Nationale des Magistrats de Côte d’Ivoire)

JAPAN (Nihon Saibankan Kyokai)

KAZAKHSTAN (Union of Judges of the Republic of Kazakhstan)

LATVIA (Latvijas Tiesnesu Biedriba)

LEBANON (Club des Magistrats du Liban)

LIBERIA (National Association of Trial Judges of Liberia – NATJL)

LIECHTENSTEIN (Vereinigung der Liechtensteinischer Richter)

LITHUANIA (Lietuvos Respublikos Teiseju Asociacija)

LUXEMBOURG (Groupement des Magistrats Luxembourgeois)

MALI (Syndicat Autonome de la Magistrature)

MALTA (Assocjazzjoni ta’ l-Imhallfin u tal-Magistrati ta’ Malta)

MAURITANIA (Club des Magistrats Mauritaniens)

MEXICO (Comisión Nacional de Tribunales Superiores de Justicia de los Estados Unidos Mexicanos)

MOLDOVA (Asociatia Judecatorilor din Moldova)

MONGOLIA (Association of Judges of Mongolia)

MONTENEGRO (Association of Judges of Montenegro-AJM)

MOROCCO (Alwidadia Alhassania Lilkodate)

MOZAMBIQUE (Associação Moçambicana de Juizes)

NETHERLANDS (Nederlandse Vereniging voor Rechtspraak)

NEW ZEALAND (Judges Association of New Zealand)

NIGER (Syndicat Autonome des Magistrats du Niger)

NIGERIA (National Association of Judges of Nigeria)

NORWAY (Den Norske Dommerforening)

PANAMA (Asociación Panameña de Magistrados e Jueces)

PARAGUAY (Asociación de Magistrados Judiciales)

PERU (Asociación Nacional de Magistrados)

PHILIPPINES (The Metropolitan and City Court Judges Association of the Philippines – METCJAP)

POLAND (Polish Judges Association – IUSTITIA)

PORTUGAL (Associaçao Sindical dos Magistrados Judiciales Portugueses)

PUERTO RICO (Asociacion Puertorriqueña de la Judicatura)

REPUBLIC OF CHINA (TAIWAN) (The Judges Association of the Republic of China)

REPUBLIC OF NORTH MACEDONIA (Zdruzenie na sudii na Republika Makedonija)

ROMANIA (Association of Rumenian Judges)

SAO TOME & PRINCIPE (Associação Sindical dos Juízes de São Tomé e Principe – ASSIMAJUS)

SENEGAL (Union des Magistrats Senegalais)

SERBIA (Društvo sudija Srbije)

SLOVAKIA (Združenie sudcov Slovenska)

SLOVENIA (Slovensko Sodnisko Drustvo)

SOUTH AFRICA (Judicial Officers’ Association of South Africa)

SPAIN (Asociación Profesional de la Magistratura)

SWEDEN (Sveiges Domareförbund)

SWITZERLAND (Association Suisse des Magistrats de l’Ordre Judiciaire)

TOGO (Association Professionnelle des Magistrats du Togo)

TUNISIA (Association des Magistrats Tunisiens)

TURKEY (Yargiçlar ve Savcilar Birliği)

UKRAINE (Ukrainian Independent Judges Association)

UNITED KINGDOM (The British Section of the International Association of Judges)

URUGUAY (Asociación de Magistrados Judiciales)

U.S.A. (Federal Judges Association)

Yargıcın Davranış İlkeleri

0
Yargıcın Davranış İlkeleri / Dr. Enver Kumbasar

Yargıcın Davranış İlkeleri / Dr.Enver Kumbasar, Yargıç     

Kavram ve Tanım

Kökenini eski Yunanca “ethos” sözcüğünde bulan “etik”, dilimize Fransızcadan (ethique) geçmiş olup, Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanan Türkçe Sözlükte “ahlaki”, “ahlakla ilgili” olarak tanımlanmıştır. Aynı sözlükte “ahlak”, “Bir toplum içinde kişilerin benimsedikleri, uymak zorunda bulundukları davranış biçimleri ve kuralları” olarak açıklanmıştır. Etik, ahlakın tam özdeşi değildir. Etik, daha çok davranışla, kişilerin davranışsal görüntüsüyle ilgilidir. Davranışlar, uyulması gereken üstün değere dönüştüklerinde “ilke” olarak adlandırılır. İlkeler sosyal ya da mesleki bir gruba ait ise, o grubun etik ilkeleri olarak kabul edilir.

Enver Kumbasar

Yargı, dar anlamda “hüküm”, “karar” demektir. Geniş anlamda ise devletin üç temel işlevinden birini ifade eder; yasama, yürütme, yargı. Bu anlamıyla yargı, hukukla buluşur. Böylece yargı, hukukun adalet ve düzen işlevini yerine getiren sisteme dönüşür. Çağdaş devletlerde bu sistem “hukukun üstünlüğü” ile “yargı bağımsızlığı” ilkelerine göre işler. Yargı sisteminde bu ilkeleri hayata geçirecek özne, karar (hüküm) vermekle görevli ve yetkili olan yargıçlardır. Bu sistemde yargıçların bağlı olduğu bazı davranış kuralları oluşturulmuştur. Bunlar genel olarak “yargı etiği ilkeleri” olarak anılır.

Yargı etiği ilkeleri, aslında yargıçların bağlı oldukları, dolayısıyla uymaları gereken davranış ilkeleridir. O nedenle bu ilkeler bütününe  “yargıcın davranış ilkeleri” de denilmektedir.

Avukatlıkta Meslek Etiği

Konunun Sınırları

Yargının tek öznesi yargıçlar değildir. İddia ve savunma makamında yer alan savcılar ve avukatlar da bu yapının birer parçası, asli unsurlarıdır. Yargıda etik ilkeler, bu özneler bakımından da değer ifade eder. Öyle ki avukatlar için “avukatlık etiği” olarak tanımlanabilecek “avukatlık meslek kuralları” mevcuttur. Aynı durum savcılar için de geçerlidir.

Birleşmiş Milletler Savcıların Rolüne Dair İlkeler Yönergesi

Savcılar için ulusal ve uluslararası belgelere geçmiş yargı etiği kuralları kabul edilmiştir. “Yargı etiği” olarak tanımlanan ilkeler bir bütün olarak yargının bu üç öznesini içermekle birlikte, biz burada karar vermekle yetkili yargıçlar ile sınırlı bir alanda kalarak değerlendirme yapacağız.

Yargı/Yargıç Etiği İlkeleri

Yargıçların görevi, hukuku uygulayarak adaleti sağlamaktır. (Doç. Dr. Sibel İNCEOĞLU, Adil Yargılanma Hakkı ve Yargı Etiği, Bilgi Üniversitesi, Ankara 2007, s.125).

Adaleti sağlamak aynı zamanda toplumsal düzenin barış ve güvenlik içinde sürdürülmesini olanaklı kılar. Ancak bunun için evrensel ilkelere uygun bir hukuk düzeninin kurulması, yargı bağımsızlığı ve yargıçların (mahkemelerin) tarafsızlığının sağlanması ön koşuldur. Toplumsal düzen ve adaletin sağlanması, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması ancak bu koşullar gerçekleştiğinde olanaklı olabilir.

Çağdaş demokratik hukuk devletlerinde temel hak ve özgürlüklerin korunması, adaletin gerçekleşmesi, barış ve güvenlik içinde bir toplumsal düzenin korunup sürdürülmesi için gerekli olan, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkelerinin hayata geçirilmesidir. Bunun için güven veren yargı kurumları ve bu ilkeleri içselleştirmiş yargıçların varlığı gerekir. Bu amaçla yargıçların uymaları gerekli (mesleki) davranış ilkeleri geliştirilmiştir. Bu ilkeler binlerce yıldır süre gelen yargı pratiklerinden damıtılarak ortaya çıkmış ve evrensel nitelik kazanmışlardır. Yargı etiği ilkeleri ya da yargıcın davranış ilkeleri olarak nitelediğimiz bu ilkelerin, yargıçlar tarafından içselleştirilmeleri amacıyla, ülkelerce uyulması gerekli hukuk kurallarına dönüştürülmüşlerdir. İlkelere uyulmaması çok yerde yaptırıma bağlanmıştır.

Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri

Osmanlı Hukukunda

Yargıçların davranış ilkeleri olarak nitelendirilebilecek ilk örneklere Osmanlı hukukunda temel kanun olarak nitelenen Mecelle’de rastlıyoruz. Sözü geçen Kanunun 1792. maddesine göre bir yargıcın nitelikleri bilgin, zeki, doğru, güvenilir, vakar sahibi ve sağlam olarak belirtilmiştir. Bu ilkeler bir yargıcın sahip olması gereken ve davranışlarına yön veren özellikler olarak gözükmektedir. Bu niteliklerin elbette bugün de geçerliliğini koruduğunu söylemek yanlış olmaz.

Uluslararası/Ulusal Hukukta

Çağımızda demokratik hukuk devletlerinin gelişimi, bağımsız ve tarafsız yargının bireyler, toplumlar ve ülkeler için önemi arttıkça, ülkeler ve uluslar arası örgütler yargı etiği ilkelerinin bağlayıcı bir yapıya kavuşturulmaları için önemli çabalar göstermişlerdir. Bu amaçla Birleşmiş Milletler öncülüğünde yapılan çalışmalar sonuç vermiş, bugün çok sayıda demokratik hukuk devleti tarafından onaylanan  “Bangalor Yargı Etiği İlkeleri-2003” kabul edilmiştir. Öte yandan Avrupa Konseyi tarafından yürütülen çalışmalar sonunda benzer ilkeler kabul edilmiştir. Bangalor Yargı Etiği İlkeleri, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun 27.06.2006 tarih ve 353 sayılı kararı ile benimsenerek bütün yargıçlara duyurulmuştur. Hakimler ve Savcılar Kurulu 06.03.2019 tarihli Genel Kurul kararıyla “Türk Yargı Etiği Bildirgesi” adı altında yargıda davranış ilkeleri kabul etmiş,  uyulması için tüm yargıç ve savcılara tebliğ edilmiştir.

Biz burada evrensel nitelikteki Bangalor Yargı Etiği İlkeleri’ni esas alarak bir değerlendirme yapmak istiyoruz. Bangalor Yargısal Davranış İlkeleri, yargıda korunması gereken temel değerleri bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük, mesleğe yaraşırlık, eşitlik, ehliyet ve özen olarak altı başlık altında toplamıştır (İNCEOĞLU s.129). Hemen belirtelim ki eşitlik, bağımsızlık ve tarafsızlık birer anayasal ilke olarak halen yürürlükte olan Anayasada yer almaktadır (Anayasa m. 10, 138).

Bangalor yargı etiği ilkelerinin, metinde yazıldıkları gibi soyut birer kavram olarak kaldıklarında bir anlam ifade etmeyecekleri açıktır. Bu ilkeler bir yargıcın yalnızca iç dünyasındaki duyguları ifade edemez. Bu ilkeler yargı pratiği içerisinde yargıcın göstermek zorunda olduğu dışa dönük davranışlarıdır. İlkelerin sadece içselleştirilmesi değil, aynı zamanda davranışa da dönüştürülmesi zorunludur. Aksi halde ilkelere uyumlu davranıştan (uygulamadan) söz edemeyiz.

Etik İlkeler Eğitimi

Yargıda etik ilkelerin yaşama geçirilmesinin ön koşulu yargıçların bu ilkeleri içselleştirmesidir. Bunun öncelikle eğitimle olacağı tartışmasızdır. Bu amaçla hukuk fakültelerinde “Yargı Etiği İlkeleri” dersi, hiç değilse seçimlik ders olarak okutulması gerekir. Böylece ilerde yargıç olacak hukuk öğrencilerinin bu konuda temel bilgileri edinmiş olmaları sağlanır. Günümüzde hukuk fakültelerinde usul derslerinde ve veriliyorsa adalet psikolojisi derslerinde yargıda etik ilkelere sınırlı ölçüde değinilmektedir.

Eğitimde ikinci aşama yargıç adaylarının adaylık dönemlerinde Adalet Akademisi‘nde verilen derslerdir. Burada yargı etiği ve disiplin hukuku dersleri görülmekle birlikte, bunların ne kadar etkili olduğu tartışmalıdır. Çünkü mevcut yargı yönetimi düzeninde (Hakimler Savcılar Kurulu’nun yapısı) yargıç adayları, yargıda etik ilkeleri içselleştirmekten uzak, adeta bürokratik hiyerarşik yapının bir parçası gibi yetiştirilmektedir. Eğitimini tamamlamış yargıç ve savcı adaylarının kura çekim törenlerinin yürütme organını temsil eden Cumhurbaşkanlığı makamında (Beştepe) yapılması bunun en açık kanıtıdır.

Yargıçların görevdeyken tabi tutuldukları meslek içi eğitimlerde zaman zaman yargı etiği konularının işlendiği görülmektedir. Bunların yeterli olmadığı açıktır. Her düzeyde eğitim zorunluluktur.

Türkiye Adalet Akademisi

Disiplin Süreçleri

Yargı etiği ilkelerinin yaşama geçirilmesi için disiplin süreci bir yöntem olarak kullanılmaktadır. 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nu 62-82 maddeleri disiplin işlemlerini düzenlemektedir. Burada disiplin cezasını gerektiren birçok fiil (davranış), tarafsızlık, dürüstlük, mesleğe yaraşırlık, ehliyet ve özen gibi yargıda etik ilkeler kapsamına girmekte ve bu fiilleri işleyenler hakkında disiplin soruşturmaları yapılmakta, disiplin cezası verilmektedir.

Yargıya Güven

Yargı etiği ilkelerinin yaşama geçirilebilmesi için eğitim ve disiplin iki önemli unsur olarak öne çıkmakla birlikte, bunların yetersiz olduğu yargı pratiğiyle ortaya çıkmıştır. Ülkemizde yargıya olan güven en alt seviyelere inmiştir. Bu aynı zamanda yargıca olan güvenin zayıfladığını da göstermektedir. Yargı mensuplarıyla ilgili görsel ve yazılı medyada çıkan olumsuz haberler bunun en açık kanıtıdır. Özellikle son dönemlerde uygulanan sağlıksız mülakat yöntemiyle, tarafsızlık, dürüstlük, mesleğe yaraşırlık, ehliyet gibi yargı etiği ilkeleri göz ardı edilerek mesleğe kabuller yapıldığı görülmüştür.  Bu durum kabul edilebilir ve sürdürülebilir değildir.

Etik ilkeler: Yargı Bağımsızlığı

Yargı bağımsızlığı, diğer bütün ilkelerin temelini, bir çeşit ön koşulunu oluşturur. Yargı etiği ilkelerinin yaşama geçirilebilmesi için yargı bağımsızlığı olmazsa olmaz niteliktedir. Yargı bağımsızlığı anayasal bir ilkedir. Anayasa’nın 138. maddesine göre, hakimler görevlerinde bağımsızdır. Fakat aynı Anayasanın 159. maddesinde düzenlenen Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun mevcut yapısıyla (üyelerinin çoğunluğu partili Cumhurbaşkanı tarafından doğrudan ve dolaylı yöntemlerle seçilmekte) yargı bağımsızlığının sağlaması adeta olanaksız hale getirilmiştir. Yargı bağımsız değilse, yargıçların yargı etiği ilkelerini yaşama geçirmeleri ne kadar olanaklı? Bir yargıç dürüst, eşitlikçi,  mesleğe yaraşır, tarafsız, ehil ve özenli olabilir ancak, yargı bağımsız değilse, bu ilkeleri yaşama geçirmesi oldukça zordur. Ülkemiz yargısına bir bütün olarak bakıldığında neredeyse olanaksızdır. Bir kısım yargıçların yargı etiği ilkelerine uygun davranışları,  bu olumsuz değerlendirmeyi değiştirecek nitelikte değildir.

Yargıçların Statüsü Hakkında Avrupa Şartı

Etik ilkeler: Tarafsızlık

Tarafsızlık ilkesi yargının varlık nedenidir. Taraflı bir yargıç, taraflı bir yargı düşünülemez. Ülkemizde yargının zaman zaman uygulamalarıyla tarafsızlık görüntüsünden oldukça uzaklaştığını rahatlıkla görebilmekteyiz. Ne acı! Tarafsızlık sadece yargıcın iç dünyasında yaşattığı bir erdem olarak kalamaz. Evet, tarafsızlık yargıç için bir erdemdir. Dolayısıyla yargıçlar erdemli olmak zorundadır. Öte yandan yargıç sadece tarafsız görünmekle yetinemez,  öyle de olmak zorundadır. Tarafsızlık, bağımsızlık ilkesiyle yakından ilişkilidir. Çok söylenir; yargı bağımsız değilse, yargıç tarafsız olamaz! Tartışmalı bir konu.

Şu kesin ki, bir ülkede yargı bağımsızlığı sağlanmışsa, tarafsızlık ilkesinin yaşama geçirilmesinin çok daha kolay olacağı açıktır. Tarafsızlık ilkesine adil yargılanma bağlamında (tarafsız mahkeme) Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilmiştir. Tarafsızlık ilkesine uyulmaması yargıcın reddi gerekçeleri arasında sayılmıştır: 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nu 25 ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 36.maddesi uyarınca tarafsızlığını şüpheye düşürecek olguların varlığı halinde yargıcın reddi talebinde bulunulabilir. Bütün bu anayasal ve yasal hükümler tarafsızlık ilkesinin yaşama geçirilmesi için her zaman yeterli olmamaktadır. Aynı zamanda yargıcın yargı faaliyetini yürütürken tarafsızlık gibi bu üstün erdemi içselleştirmiş olması gerekir.

Etik İlkeler: Dürüstlük

Dürüstlük, insani bir erdemdir. Dürüstlük, adil olmayı gerektirir. Adalet, toplumsal barış ve huzurun da temelidir. Dürüst yargıç, adil davranan yargıçtır.  Kişilerin adil (dürüst) yargılanma hakları vardır (Anayasa m.36). Yargıç, adil (dürüst) bir yargılama sonunda adaletli bir karar vermekle yükümlüdür. Yargıçlar, Anayasaya, yasaya ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar verirler (Anayasa m.138/1). Kararlar, yine yargının yasa yolu süreçlerinde denetlenmekte, varsa hukuka aykırı yönlerin giderilme olanağı ortaya çıkabilmektedir.  Bütün bu süreçlerde dürüst (adil) olma bir yargıcın sahip olması, içselleştirmesi gereken bir erdem (değer) olarak karşımıza çıkmaktadır.

Etik İlkeler: Eşitlik

Eşitlik, dürüstlük ilkesiyle bağlantılı bir kavramdır. Dürüstlük, adil olmayı, adil olma öncelikle eşit davranmakla olanaklıdır. (Adalette eşitlik, dağıtıcı adalet, denkleştirici adalet ve sosyal adalet anlayışları içerisinde farklı biçimlerde anlam kazandığını belirtmekle yetinelim.) Eşitlik, bir anayasal ilke olarak Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenmiştir: Herkes, dil, ırk, renk, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Elbette bu tanım adalet dağıtmakla yükümlü bir yargıç için bağlayıcıdır ancak, yine de daha dar bir alanı ifade eder. Kanun önünde eşitliği bir yargıç, hukuk önünde eşitlik olarak değerlendirmelidir. Hukuktaki evrensel gelişmeler ve insanlığın ulaştığı yeni değerler eşitlik ilkesinin uygulanmasında yargıca yol göstermelidir. Bu bağlamda dağıtıcı adalet, onarıcı adalet ve sosyal adalet ilkeleri eşitlik ilkesinin içeriğini anlamlandırmalıdır.

Etik İlkeler: Ehliyet ve Özen

Ehliyet ve özen, bir yargıcın mesleğine ilişkin donanımı ve mesleğini yerine getiriş biçimini deyimler. Hukuk canlı bir varlık gibi sürekli değişme ve gelişme göstermektedir. Yargıç, bütün bu süreçleri yakından takip etmelidir. Bir yargıç karar verirken sadece hukuk bilgisine değil, hukuk dışı alanların (psikoloji, tarih, siyasal düşünceler, din, tıp vb.) bilgisine de ihtiyaç duyar. Yetkin bir yargıç, bilge bir insandır aynı zamanda, öyle olmalıdır. Yargısal görevini bu niteliklerle donatılmış olarak yürütmelidir. Hukuk fakültelerindeki eğitimin yetersizliği, adaylık dönemindeki bürokratik anlayış, meslekte karşılaşılan olağanüstü iş yükü, yargıçların ehliyet ve özen ilkesinin gereklerine ulaşamadıklarının temel nedenleridir. Bireysel olarak bu niteliklere ulaşılması, bir bütün olarak yargıda ehliyet ve özen ilkesinden uzak kalındığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Etik İlkeler: Mesleğe yaraşırlık

Mesleğe yaraşırlık, bir yargıcın doğru ve tutarlı davranması demektir. Bu aynı zamanda yargı mesleğinin onuruyla uyumlu davranmayı da gerektirir.  Bir yargıç hem mesleğini yerine getirirken, hem de kişisel yaşamında bu ilkeye uygun davranmak zorundadır. Örneğin; davanın taraflarıyla özel olarak görüşmemelidir. Görsel ve yazılı medyada, bu ilkeyi yerle bir eden haberler yer almakta. Asla kabul edilemez. Böyle durumlarda disiplin süreçlerinin işletilmesi beklenir.

Sonuç Yerine

Kısaca özetlemeye çalıştığımız yargı etiği ilkelerini yargıçlık mesleği ile sınırlandırarak değerlendirdik. Aslında yargıda etik ilkeler, avukatlık ve savcılık mesleğini de kapsar biçimde iddia ve savunmanın etik ilkeleri ile bir bütün olarak değerlendirilmelidir ve bu ilkelerin yaşama geçirilmesi yargıç, avukat ve savcının ortaklaşa çalışması ve mücadelesi ile olanaklı olabilir. Yukarıda özetlediğimiz yargıcın davranış ilkelerinin yaşama geçirilmesinde avukatların ve avukat örgütlerinin (Barolar) katkısı azımsanmayacak önemdedir. Baroların bu görevi ne kadar yerine getirdikleri tartışma konusudur.

Yargıçların davranış(etik) ilkelerinin yaşama geçirilmesi, öncelikle yargı görevini yürüten yargıçların bu ilkeleri tam anlamıyla içselleştirmeleri ön koşuluna bağlıdır. Bunun için öncelikle hukuk fakültelerinde ve adaylık dönemlerinde iyi bir eğitim alınması gerekir. Mesleğini yerine getirme sürecinde yargıç, çağının bütün gelişmelerini yakından izlemeli, kendisini çağdaş değer ve bilgilerle donatmalı, yenilemelidir.

Yargıcı, yargıdaki etik ilkelere uygun davranmaya zorlayacak öznel dürtüler yanında, bazı kurallar ve süreçlerin bağlayıcı ve zorlayıcılığından da yararlanmak gerekmektedir. Disiplin kuralları ve süreçleri bunların başına gelir. Meslekte yükselme, daha liyakatli görevlere gelme bu kurallardan diğer bazılarıdır.

Bunlar dahi yeterli olmayabilir. O nedenle değerlendirmemizi bir temel önermeyle bitirelim: Yargı etiği ilkelerinin yaşama geçirilmesi, öncelikle yargı bağımsızlığının tam olarak gerçekleştirilmesiyle olanaklıdır. Bu hedefe ulaşabilmesi için, yargının bütün öznelerinin, dahası bütün toplumsal güçlerin örgütlü ortak mücadelesi kaçınılmaz gözükmektedir.

Yargı Etiği Belgeleri

Hakimin Evrensel Şartı

0

Hakimin Evrensel Şartı, Hâkimler Uluslararası Derneği (The International Association of Judges) Merkez Kurulu tarafından 17 Kasım 1999’da, Tayvan’da kabul edilmiştir. (1999 Basısına bağlantı] Şart, Santiago de Chile’de 14 Kasım 2017 tarihinde güncellenmiştir. [Yeni Evrensel Şartın orijinal metni- The Universal Charter of the Judge- Adopted by the IAJ Central Council in Taiwan on November 17th, 1999)]

Metnin Türkçe’ye tercümesini, Dr. Fehmi Kerem Bilgin ve Stj. Avukat Furkan Alim Göller, Hukuk Ansiklopedisi için yapmıştır.

Şart’ın Hazırlıkları ve Kabulü

Hâkimler Uluslararası Derneğinin hazırlıkları 1993-1995 yıllarına dayanmaktadır. Dernek ilk olarak Avrupa, Amerika ve Afrika yargıçlar sözleşmelerini kabul etmiştir. Hakimlerin statüsüne dair, Avrupa Yargıçlar Grubu, Latin Amerika dahil Amerikan Grubu) ve Afrika yargıçlar Grubu tarafından hazırlanan çeşitli bölgesel tüzükler Şart’ın hazırlanmasında öncü olmuştur. Bu metinlerle birlikte, uluslararası alanda yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını koruma amacı güden bir dizi standart kabul görmüştür. Nihayet 1999 yılında IAJ Merkez Konseyi, Tayvan’da toplanarak evrensel bir yargıçlar tüzüğünü kabul etmiştir. Bu standartlar dünyadaki diğer kuruluşlar tarafından da benimsenmektedir. Birleşmiş Milletler’in 1966’dan itibaren hazırladığı metinler, Avrupa Konseyi Tavsiye Kararları ve Avrupa Yargıçlar Şartı(1998), Yargı etiğine ilişkin Bangalore ilkeleri, Venedik Komisyonu raporları, Şart’ın hazırlanmasında referans alınmıştır.

Şart’ın güncelleme çalışmaları 2014 yılında başlamıştır. 1999 versiyonunda olduğu gibi 2017 revizyonunda  da uluslararası diğer metinler yol gösterici olmuştur. Yargı bağımsızlığının gerçekleşebilmesi için gerekli koşulları, sosyal medyanın etkisi ve adalete erişim gibi konular güncellenen metinde yer almaktadır.

Uluslararası Yargıçlar Derneği Hakkında

IAJ, yargıçların en eski ve en prestijli uluslararası örgütüdür. Uluslararası Yargıçlar Derneği, Uluslararası Hakimler Birliği ya da Hâkimler Uluslararası Derneği olarak bilinmektedir. 

Hâkimler Uluslararası Derneği

Mütercim Furkan Alim Göller Hakkında:: Av. Furkan Alim Göller, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2023 yılında mezun oldu. Mezuniyetinin ardından Erasmus programı kapsamında iki ay İspanya’da bulundu. Tekirdağ Barosunda avukatlık stajını tamamlayarak 14 Şubat 2025’te ruhsatını aldı ve serbest avukat olarak çalışmaya başladı. Öğrencilik yıllarından itibaren baro ve sivil toplum faaliyetlerine aktif olarak katıldı. Arkadaşlarıyla beraber güncel konularda hukuki içerikler ürettikleri Lawyered isimli platformda yayın koordinatörü olarak çalıştı. 2022 yılında İstanbul Barosu HFSK’nın aktif bir üyesi oldu. Barolar arası kurgusal dava yarışmasında Tekirdağ Barosu’nu temsil etti. Çevre, insan hakları ve hukuk felsefesi alanlarında çalışmalarını sürdürmekte, Tekirdağ Barosu’na bağlı serbest avukat olarak çalışmaktadır. 

Fehmi Kerem Bilgin

Hakimin Evrensel Şartı – 2017 

MADDE 1 – GENEL İLKELER

Yargı, hukuk devletinin güvencesi olarak, herhangi bir demokratik devletin üç erkinden biridir.

Hâkimler tüm çalışmalarında herkesin âdil yargılanma hakkını temin edeceklerdir. Medenî haklarının ve yükümlülüklerinin veya aleyhlerine herhangi bir cezaî suçlamanın tespitinde, bireylerin davalarının kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından âdil ve alenî sûrette mâkul bir süre içinde görülmesi hakkını destekleyeceklerdir.

Hâkimin bağımsızlığı kanun çerçevesinde tarafsız yargı için zarûrîdir. Bölünemezdir. Hâkimlerin kişisel menfaati için verilmiş bir ayrıcalık veya imtiyaz olmayıp hukuk devleti ve tarafsız bir yargı talep eden ve bekleyen herkesin menfaati için sağlanmıştır.

Ulusal veya uluslararası tüm kurum ve makamlar bu bağımsızlığa riâyet etmeli, onu korumalı ve savunmalıdır.

MADDE 2 – DIŞ BAĞIMSIZLIK

Madde 2-1 – Bağımsızlığın en yüksek düzeyde bir hukukî metinde güvence altına alınması

Yargı bağımsızlığı Anayasada veya mümkün olan en yüksek hukukî düzeyde güvence altına alınmalıdır.

Yargısal statü diğer devlet erklerinden hakîkî ve etkili sûrette bağımsız yargısal görevi oluşturan ve koruyan bir kanunla güvence altına alınmalıdır.

Hâkim, yargısal görevin sâhibi olarak, yargısal yetkileri toplumsal, iktisâdî ve siyâsî baskılardan âzâde ve diğer hâkimlerden ve yargı idâresinden bağımsız sûrette kullanabilmelidir.

Madde 2-2 – Görev temînatı

Hâkimler, bir kez atandıktan veya seçildikten sonra, zorunlu emeklilik yaşına veya görevleri sona erene kadar kadroya sâhiptirler.

Hâkim süre sınırlaması olmaksızın atanmalıdır. Hukuk sistemi sınırlı bir süre için atama öngördüğü takdirde, atama koşulları yargı bağımsızlığının tehlikeye atılmamasını sağlamalıdır.

Hiçbir hâkim rızâsı olmaksızın başka bir göreve atanamaz veya terfi ettirilemez.

Bir hâkim, kanunda öngörülmedikçe ve savunma haklarına ve çelişki ilkesine riâyet eden disiplin usûlleri sonucunda olmadıkça, nakledilemez, açığa alınamaz veya görevden alınamaz.

Yargısal zorunlu emeklilik yaşına ilişkin herhangi bir değişikliğin geçmişe etkisi olmamalıdır.

Madde 2-3 – Yargı Kurulu

Yargı bağımsızlığını korumak amacıyla, bu bağımsızlığın geleneksel olarak başka vâsıtalarla temin edildiği ülkeler hâricinde, bir Yargı Kurulu veya eşdeğer başka bir organ kurulmalıdır.

Yargı Kurulu diğer devlet erklerinden tamâmen bağımsız olmalıdır.

En geniş temsili sağlayacak usûllere göre meslektaşları tarafından seçilen hâkimlerin çoğunluğundan oluşmalıdır.

Yargı Kurulu sivil toplumun çeşitliliğini temsil etmek amacıyla hâkim olmayan üyelere sâhip olabilir. Herhangi bir şüpheye mahal vermemek amacıyla, bu üyeler siyâsetçi olamazlar. Dürüstlük, bağımsızlık, tarafsızlık ve beceriler bakımından hâkimlerle aynı niteliklere sâhip olmalıdırlar. Hükûmetin veya Parlamentonun hiçbir üyesi aynı zamanda Yargı Kurulunun üyesi olamaz.

Yargı Kurulu hâkimlerin işe alımı, eğitimi, atanması, terfii ve disiplini sâhalarında en geniş yetkilerle donatılmalıdır.

Yargısal statü ve etikle ilgili muhtemel tüm meseleler hakkında, kezâ Yargının yıllık bütçesini ve mahkemelere kaynakların tahsisini ilgilendiren tüm konular hakkında, yargı kurumlarının organizasyonu, işleyişi ve kamusal imajı hakkında diğer devlet erkleri tarafından Kurula danışılabileceği öngörülmelidir.

Madde 2-4 – Yargının kaynakları

Devletin diğer erkleri yargıya işlevini îfâ edebilmesi için kendisini münâsip sûrette donatmasına gerekli vâsıtaları sağlamalıdırlar.

Yargı, Yargının bütçesi ve mahkemelere tahsis edilen maddî ve insânî kaynaklarla ilgili olarak alınan kararlara katılma veya bu kararlar hakkında dinlenilme imkânına sâhip olmalıdır.

Madde 2-5 – Hâkimin korunması ve hükümlere saygı

Hâkim görevlerini îfâ ederken kendisine karşı yöneltilebilecek her türlü tehdit ve saldırıya karşı kanunî korumadan yararlanmalıdır.

Hâkimin ve ailesinin fizikî güvenliği devlet tarafından sağlanmalıdır. Yargısal tartışmaların sükûnetinin sağlanması amacıyla devlet tarafından mahkemelere yönelik koruyucu tedbirler uygulamaya konulmalıdır.

Hükümlere karşı yargının bağımsızlığına halel getirebilecek veya kamunun yargı kurumuna güvenini tehlikeye düşürebilecek her türlü eleştiriden kaçınılmalıdır. Böyle iddialar olduğu takdirde, davaların açılabilmesi ve ilgili hâkimlerin gereği gibi korunabilmesi için münâsip mekanizmalar tesis edilmelidir.

MADDE 3 – İÇ BAĞIMSIZLIK

Madde 3-1 – Hâkimin kanuna tâbiliği

Hâkim yargısal görevlerinin îfâsında yalnızca kanuna tâbidir ve yalnızca kanunu dikkate almalıdır.

Aşağıda öngörüldüğü sûrette kararların yeniden incelenmesi (bknz Madde 3.2) hâriç olmak üzere, hâkimlerin yargısal karar verme faâliyetlerinde mahkeme başkanlarına veya üst mercilere astlığı anlamında yargının hiyerarşik örgütlenmesi yargı bağımsızlığı ilkesinin ihlâli olacaktır.

Madde 3-2 – Kişisel özerklik

Herhangi bir makamdan doğrudan veya dolaylı hiçbir nüfuz, baskı, tehdit veya müdâhale kabul edilemez.

Hâkimlere herhangi bir türden emir veya tâlîmat verilmesi yasağı, önceki mercilerin kararlarını kanunen tesis edilmiş usûllere uygun sûrette bozduklarında yüksek mahkemelere uygulanmaz.

Madde 3-3 – Mahkeme idâresi

Yargısal görevlerin îfâsını etkileyen herhangi bir karardan önce yargı temsilcilerine danışılmalıdır.

Yargı bağımsızlığını etkileyebilecek olması îtibâriyle, mahkeme idâresi öncelikle hâkimlere tevdi edilmelidir.

Hâkimler eylemlerinden sorumludur ve yargının işleyişi hakkında her türlü faydalı bilgiyi vatandaşlar arasında yaymalıdırlar.

Madde 3-4 – Davaların tevzi tarzı

Davaların tevzii önceden belirlenmiş ve hâkimlere iletilmiş nesnel kurallara dayanmalıdır. Tevziye dâir herhangi bir karar şeffaf ve doğrulanabilir bir sûrette alınmalıdır.

Bir dava geçerli sebepler olmaksızın belirli bir hâkimden alınmamalıdır. Böyle sebeplerin değerlendirilmesi kanunla önceden belirlenmiş nesnel kıstaslar temelinde ve şeffaf bir usûl izlenerek yargı bünyesindeki bir makam tarafından yapılmalıdır.

Madde 3-5 – İfâde özgürlüğü ve dernek kurma hakkı

Hâkimler diğer tüm vatandaşlar gibi ifâde özgürlüğünden yararlanırlar. Ancak bu hakkı kullanırken ihtiraz göstermeli ve her zaman görevlerinin haysiyetini, yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruyacak sûrette davranmalıdırlar.

Hâkimin meslekî bir derneğe üye olma hakkı bilhassa etik veya diğer statü kurallarının uygulanması ve yargının vâsıtaları hakkında hâkimlere danışılabilmesine imkân vermek amacıyla ve hâkimlerin meşrû menfaatlerini ve bağımsızlıklarını savunmalarına imkân vermek amacıyla tanınmalıdır.

MADDE 4 – İŞE ALIM VE EĞİTİM

Madde 4-1 – İşe alım

Hâkimlerin işe alımı veya seçimi yalnızca meslekî becerilerini temin edebilecek nesnel kıstaslara dayanmalıdır; madde 2.3’te belirtilen organ tarafından yapılmalıdır.

Seçim cinsiyet, etnik veya sosyal köken, felsefî ve siyâsî görüşler veya dinî inançlardan bağımsız sûrette yapılmalıdır.

Madde 4-2 – Eğitim

Yargı bağımsızlığını, yargı sisteminin niteliğini ve verimliliğini sağlamaya yönelik ön ve hizmet içi eğitimler hâkim için bir hak ve görev teşkil ederler. Yargının denetimi altında düzenlenirler.

MADDE 5 – ATAMA, TERFİ VE DEĞERLENDİRME

Madde 5-1 – Atama

Hâkimin seçimi ve her bir ataması meslekî yeterliliğe dayalı nesnel ve şeffaf kıstaslara göre yapılmalıdır.

Seçim bu Şartın 2-3. maddesinde tanımlanmış bağımsız organ veya eşdeğer bir organ tarafından yapılmalıdır.

Madde 5-2 – Terfi

Kıdeme dayalı olmadığı takdirde, hâkimin terfii münhasıran nesnel ve çelişkili değerlendirmeler vâsıtasıyla doğrulanmış olan, yargısal görevlerin îfâsındaki nitelikler ve liyâkate dayanmalıdır.

Terfi kararları kanunda öngörülen şeffaf usûller çerçevesinde verilmelidir. Bunlar yalnızca hâkimin talebi üzerine veya rızâsıyla gerçekleşebilir.

Bu Şartın 2-3. maddesinde belirtilen organ tarafından kararlar alındığında terfi başvurusu reddedilen hâkimin bu karara itiraz etmesine imkân tanınmalıdır.

Madde 5-3 – Değerlendirme

Hâkimlerin değerlendirildiği ülkelerde, değerlendirme öncelikle niteliksel olmalı ve hâkimin liyâkatine, meslekî, kişisel ve sosyal becerilerine dayanmalıdır; idârî görevlere terfilerde ise hâkimin yönetimsel yetkinliklerine dayanmalıdır.

Değerlendirme önceden îlân edilmiş nesnel kıstaslara dayanmalıdır. Değerlendirme usûlü bağımsız bir organ önünde karara îtiraz etmesine imkân verilmesi gereken ilgili hâkimin katılımını sağlamalıdır.

Hâkimler hiçbir koşulda verdikleri hükümlere göre değerlendirilemezler.

MADDE 6 – ETİK

Madde 6-1 – Genel ilkeler

Hâkimler her koşulda etik ilkelere göre hareket etmelidirler.

Aynı zamanda meslekî görevleri ve davranış biçimlerini ilgilendiren bu tür ilkeler hâkimlere rehberlik etmeli ve eğitimlerinin bir parçası olmalıdır.

Kamunun hâkimlere ve yargıya güvenini artırmak amacıyla bu ilkeler yazılı sûrette belirlenmelidir. Hâkimler bu tür etik ilkelerin geliştirilmesinde öncü bir rol oynamalıdırlar.

Madde 6-2 – Tarafsızlık, haysiyet, bağdaşmazlıklar, ihtiraz

Hâkim yargısal görevlerinin îfâsında tarafsız olmalı ve öyle görünmelidir.

Hâkim görevlerini ihtirazla ve mahkemenin ve müdâhil tüm kişilerin haysiyetine dikkatle îfâ etmelidir.

Hâkim tarafsızlığına ve bağımsızlığına olan güveni bilfiil etkileyebilecek her türlü davranış, eylem veya ifâdeden kaçınmalıdır.

Madde 6-3 – Etkililik

Hâkim görevlerini gereksiz gecikmelere mahal vermeden, basiretli ve etkili sûrette îfâ etmelidir.

Madde 6-4 – Dış faâliyetler

Hâkim, kamusal veya özel, ücretli veya ücretsiz, hâkimin ödevleri ve statüsüyle tümüyle bağdaşır olmayan herhangi bir diğer görevi îfâ etmemelidir.

Hâkim muhtemel herhangi bir menfaat çatışmasından kaçınmalıdır.

Hâkim rızâsı olmadan dış atamalara tâbi kılınamaz.

Madde 6-5 – Hâkimin tavsiye almak için bağımsız bir makama muhtemel başvurusu

Hâkimler bağımsızlıklarının tehdit altında olduğunu telakkî ettiklerinde olguları soruşturma ve onlara yardım ve destek sağlama vâsıtalarına sâhip bağımsız bir makama, tercihen bu Şartın 2-3. maddesinde tanımlanana, başvurabilmelidirler.

Hâkimler yargı bünyesindeki bir organdan etik konusunda tavsiye alabilmelidirler.

MADDE 7 – DİSİPLİN

Madde 7-1 – Disiplin usûlleri

Yargının idâresi ve hâkimlere yönelik disiplin tâkîbatı hâkimlerin hakikî bağımsızlığına halel getirmeyecek ve yalnızca nesnel ve ilgili mülâhazalar dikkate alınacak sûrette düzenlenmelidir.

Disiplin usûlleri çoğunluğunu hâkimlerin oluşturduğu bağımsız organlar veya eşdeğer bir organ tarafından yürütülmelidir.

Kesin bir hükümle tespit edilmiş kasıt veya ağır ihmal halleri hâricinde, bir hâkime karşı davaları karara bağlamak için gerçekleştirdiği hukukun yorumlanması, olguların değerlendirilmesi veya delillerin takdiri sebebiyle hiçbir disiplin tâkîbatı başlatılamaz.

Disiplin yargılaması âdil yargılanma ilkesine tâbi sûrette yürütülecektir. Hâkimin yargılamaya erişimine ve bir avukatın veya bir meslektaşının yardımından yararlanmasına izin verilmelidir. Disiplin hükümleri gerekçeli olmalıdırlar ve bağımsız bir organ önünde îtiraz konusu olabilirler.

Bir hâkime karşı disiplin tâkîbatı ancak önceden mevcut bir kanunda öngörüldüğü takdirde ve önceden belirlenmiş usûl kurallarına uygun sûrette yapılabilir. Disiplin yaptırımları orantılı olmalıdırlar.

Madde 7-2 – Medenî ve cezaî sorumluluk

Bir hâkime karşı hukuk davasına (buna cevaz verilen ülkelerde) ve yakalama dâhil olmak üzere ceza davasına yalnızca hâkimin bağımsızlığının etkilenmemesini temin eden koşullar çerçevesinde izin verilmelidir.

Adlî hataların çâresi münâsip bir kanun yolları sisteminde bulunmalıdır. Yargının idâresindeki diğer ihlâllerin her türlü çâresi yalnızca devletin sorumluluğundadır.

Kasıtlı kusur hâli hâriç olmak üzere, yargısal görevlerinin icrâsı bakımından bir hâkimin, devletin rücu davası yoluyla dahi, herhangi bir kişisel sorumluluğa mâruz bırakılması münâsip değildir.

MADDE 8 – ÜCRET, SOSYAL KORUMA VE EMEKLİLİK

Madde 8-1 – Ücret

Hâkim hakîkî iktisâdî bağımsızlığını ve bu yolla haysiyetini, tarafsızlığını ve bağımsızlığını temin etmek için yeterli ücreti almalıdır.

Ücret hâkimin çalışmasının sonuçlarına veya performansına bağlı olmamalı ve yargısal hizmeti sırasında azaltılmamalıdır.

Ücrete dâir kurallar mümkün olan en yüksek düzeydeki yasal metinlerde yer almalıdırlar.

Madde 8-2 – Sosyal Koruma

Statü meslekî sıfatla faâliyette bulunan hâkimler için hastalık, analık, mâlûliyet, yaşlılık ve ölüme bağlı sosyal risklere karşı bir güvence sağlamalıdır.

Madde 8-3 – Emeklilik

Hâkim meslekî sınıfına uygun bir irat veya maaşla emekli olma hakkına sâhiptir.

Hâkim, emekli olduktan sonra, eski hukukî faâliyetiyle etik açıdan bağdaşmaz olmadığı takdirde başka bir hukukî meslekî faâliyet icrâ edebilir.

Sırf başka bir meslekî faâliyet icrâ ettiği gerekçesiyle emekli maaşından mahrum edilemez.

MADDE 9 – ŞARTIN UYGULANABİLİRLİĞİ

Madde 9-1 – Yargısal görevler icrâ eden tüm kişilere uygulanabilirlik

Bu Şart, meslekten olmayan hâkimler dâhil olmak üzere, yargısal görevler icrâ eden tüm kişilere uygulanabilirdir.

Madde 9-2 – Savcılığa uygulanabilirlik

Yukarıdaki ilkeler savcılık mensuplarının hâkimlere benzetildiği ülkelerde gerekli değişikliklerle savcılara uygulanır.

Madde 9-3 – Savcıların bağımsızlığı

Hukukun devleti için zarûrî olan savcıların bağımsızlığı hâkimlerinkine benzer şekilde, mümkün olan en yüksek düzeyde kanunla güvence altına alınmalıdır.

*          *          * 

Avrupa Konseyi Tutuklama Şartları Hakkında Tavsiye Kararı

0

Avrupa Konseyi Tutukluluk Hakkında Tavsiye Kararı(R (80) 11), Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 27 Haziran  1980 tarihinde yapılan 321. toplantısında  ilan edilmiştir.

Karar, tutukluluğun şartlarını somut gerekçelendirme zorunluluğu getirmektedir.

Avrupa Konseyi, 2006 yılında tutuklu yargılamalar hakkında aldığı yeni bir tavsiye kararı oluşturmuş, “Tutuklu Yargılamalar Hakkında Avrupa Konseyi Tavsiye Kararını (AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ’NİN ÜYE DEVLETLERE TUTUKLU YARGILAMANIN KULLANIMI, İÇİNDE VUKU BULDUĞU KOŞULLAR VE İSTİSMARINA KARŞI KORUYUCU DÜZENLEMELER HAKKINDA REC (2006) 13 SAYILI TAVSİYE KARARI) Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin 27 Eylül 2006 tarihinde yaptıkları 974. oturumunda ilan etmiştir.

Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler ise, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1990 tarihinde ve 45/111 sayılı karar ile kabul ve ilan edilmiştir.

Avrupa Konseyi Tutukluluk Hakkında Tavsiye Kararı

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Şartı’nın 15. B maddesi uyarınca, (65) 11 sayılı Tutukluluk hakkındaki Karar ile (73) 5 sayılı mahpusların ıslahı için standart minimum kurallara ilişkin Karar göz önüne alınarak,

Bu kararlarda yer alan tavsiyelerin ceza siyaseti ile ceza usulündeki mevcut gelişmelere intibak ettirilmesinin arzu edilebilirliğini düşünerek,

İnsancıl ve sosyal nedenlerle, tutukluluğa başvurmayı adalet gereği elverdiğince minimuma indirmenin arzu edilirliğini görerek,

Avrupa düzeyinde duruşma için bekleyenlere uygulanmak üzere belli standartlar oluşturulmasının arzu edilirliğini ele alarak,

Hakkında bir suç isnat edilen kişinin mümkün olan sür’atle duruşmasının yapılması için gerekli kaynakları sağlamanın önemini algılayarak,

4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imzalanan İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesinin tutuklulukla ilgili hükümlerini ve Avrupa Komisyonu ile İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihat hukukunu göz önünde tutarak,

Avrupa Adalet Bakanları Konferansı’nın Mayıs 1974 tarihinde Viyana’da kabul ettiği 1 sayılı Kararı nazara alınarak,

Üye devletler hükumetlerine tutukluluğa ilişkin olarak kendi hukuk ve uygulamasında aşağıdaki ilkelerin rehber olmasını tavsiye eder.

I. Genel ilkeler

1. Suçluluğu sabit oluncaya dek kişi masum olduğundan bir suçla itham edilen bir kimse durumlar kesinlikle gerektirmediğinde tutuklanmayacaklardır.

II. Tutuklanma kararları na uygulanacak İlkeler

2. Kendisine bir suç isnat edilen ve hürriyetinden yoksul bırakılan kişi derhal hakim veya kanunun adli kuvvet kullanımı ile yetkilendirdiği diğer kişi huzuruna çıkarılmalıdır. (Metinde “adli makam” olarak değinilecektir.)

Adli makam huzuruna getirilen kişinin tutukluluğuna ilişkin karar gecikmeksizin alınacaktır.

3.Kişinin isnat edilen suçu işlediği hakkında makul şüphe ve aşağıdaki gerekçelerden bir veya birkaçının varlığına ait kuvvetli sebeplerin varlığı halinde ancak tutuklamaya karar verilebilir:

– Kaçması tehlikesi,
– Adaletin işleyişine müdahale etmesi tehlikesi,
– Ciddi bir suç işlemesi tehlikesi.

4.Yukarı da anılan gerekçelerin varlığı saptanamadığı halde dahi özellikle ciddi suçlara ilişkin ban işlerde tutuklamaya başvurulması istisnai olarak haklı gösterilebilir.

5. Tutuklama kararı verilirken, adli makamlarca her davanın özellikleri ve ilgisi ölçüsünde özellikle aşağıda yer alan faktörler göz önüne alınmalıdır.

– İsnat edilen suçun niteliği ve ciddiyeti,
– Kişinin suç işlediğine ilişkin delinin kuvveti,
– Mahkumiyet halinde hükmedilebilecek ceza,
– Kişinin karakteri, geçmişi, şahsi ve sosyal durumu ile toplumsal bağları,
– Kişinin tutumu özellikle önceki ceza yargılaması sürecinde tahmil edilen mükellefiyetleri nasıl yerine getirdiği.

6. İlgili kişinin şahsi ve sosyal durumları hakkında adli makama bilgi sağlamakla görevli hizmetlerin geliştirilmesine de önem verilmelidir.

7. Hürriyetten yoksunluk isnat edilen suçun niteliği ve taşıdığı cezaya oransız olduğunda tutuklama kararı verilmeyecektir.

8. Tutuklama kararında isnat konusu ve kararın dayanağı olan sebepler mümkün olduğunca açık bir şekilde belirtilmelidir. Karar tutukluya derhal bildirilmeli ve bir örneği kendisine verilmelidir.

9. Yukarıda yer alan ilkeler uyarınca tutuklamaya karar verilmesi  mümkün olduğunda, adli makamlarca 15. ilkede yer alan alternatif tedbirlerin uygulanması ile tutuklamadan sarfınazar edilip edilmeyeceği irdelenmelidir.

10. Adli makam huzurunda tutuklama sorusu söz konusu olduğunda veya olabileceği herhalde ilgili kişi kanuni olarak temsil edilmeye müstahaktır. Tutuklama kararı verildiğinde, tutuğun imkanları el vermediğinde kendisine makul bir sürede adli yardım sağlanmalıdır.

11.Hakkında tutuklama kararı verilen kişi bu karara karşı kanun yoluna ve keza salıverilmesi için başvuruda bulunma hakkına sahiptir.

12.Hakkında tutuklama kararı verilen kişi haklarından ve özellikle kanuni temsil edilme hakkı, adli yardım talep hakkı ile kanun yoluna ve salıverilmesi için başvuruda bulunma hakkından bilgilendirilmelidir.

13.Üçüncü ilkede yer alan amaçlar tahtında gerekli olmanın ötesinde ve keza tutuklu kalınan sürenin mahkumiyete hükmedilmesi halinde infaz edilecek cezaya nispetsiz olması halinde tutukluluğa devam edilmeyecektir.

14.Tutukluluk durumu kanun veya adli makamca saptanacak makul ölçüdeki kısa aralıklarla gözden geçirilmelidir. Bu gözden geçirme işleminde, ilgili kişinin tutuklanmasından itibaren durumundaki vaki değişimler göz önüne alınacaktır.

III. Alternatif Tedbirlere Uygulanacak ilkeler

15.Tutukluluktan sarfınazar edilmesi konusu incelenirken adli makamca aşağıda yer alan tedbirleri de içerebilen mevcut tüm alternatif tedbirler mülahaza edilecektir:

– İlgilinin adli makamca istenildiğinde gelmesi ve adaletin işleyişine müdahale etmemesi vaadi,
– Adli makamca belirlenen koşullar tahtında belli bir adreste (örneğin ev, kefalet yurdu, genç suçlular için özel bir kurum vs.) ikamet gereği,
– İzin almaksızın belli bir yer veya bölgeyi terk etmesi veya o yerlere girmesinin kısıtlanması,
– Belli makamlara (örneğin mahkeme, polis vs.) muntazaman rapor etme emri,
– Pasaportun veya diğer kimlik belgelerinin geri alınması,
– İlgilinin imkanları göz önüne alınarak kefalet veya diğer güvenlik biçimlerini isteme,
– Teminat isteme,
– Adli makamca belirlenen bir büronun gözetim ve yardımı.

Bu tedbirler yazılı olarak ilgilisine bildirilerek; sarih olarak açıklanması yapılacak ve bunlara uyumu başaramadığında tutuklanabileceği kendisine ihtar olunacaktır.

Hakkında alternatif tedbirlerden bir uygulanan kişi bu tedbirin gerektirmesi ölçüsünde, bu Tavsiyede tutuklu kişilere tanınan güvencelerden aynen yararlanacaktır.

IV. Soruşturmada ve Duruşmada uygulanacak ilkeler

16. Tutuklu kişiler hakkındaki isnatların soruşturulması ile hazırlık aşamasındaki ceza usullerinin tutukluluk süresini minimuma indirgemek için mümkün olduğunca ivedi olması sağlanmalıdır. Bu amacı elde etmek için mümkün olan her çaba gösterilmelidir.

Soruşturmanın yürütülmesi ve ilgilinin duruşmaya çıkarılmasında söz konusu makamlarca tutuklu işlere öncelik verilmelidir.

17.Tutuklulukta geçen süre mahkumiyet süresinden indirilecektir.

18.Tutuklu kişilerin sonradan mahkum olmaması halinde, kendilerine tazminat verilmesi için bir düzenlemenin tesisi veya geliştirilmesi ele alınmalıdır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [255.84 KB]

Tütün ve Madde Bağımlılığı ile Mücadele Dairesi Başkanlığı

0
Tütün ve Madde Bağımlılığı ile Mücadele Dairesi Başkanlığı

Tütün ve Madde Bağımlılığı ile Mücadele Dairesi Başkanlığı, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak 25 Ağustos 2016 tarihinde Ankara’da faaliyetlerine başlamıştır.

Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname değişiklik kapsamında hazırlanan; 25 Ağustos 2017 tarihindeki Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Hizmet Birimleri ve Görevleri Hakkında Yönergesi ile Tütün ve Madde Bağımlılığı ile Mücadele Dairesi Başkanlığı adı ile yeni görev tanımı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Görev Tanımı

Daire Başkanlığı; tütün ve bağımlılık yapıcı maddelerle mücadele ile ilgili hizmet plan ve programlanmasının yanı sıra uygulanması, izlenmesi ve değerlendirilmesini sağlamaktadır. Ayrıca başkanlık, görev alanı ile ilgili mevzuat hazırlama, uygulama ve geliştirme çalışmalarını yürütmektedir. Görev alanına giren konularla ilgili ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapan Başkanlık; ulusal ve uluslararası düzeydeki bilimsel gelişmeleri izleme, değerlendirme ve hizmetin geliştirilmesinde kullanmaktadır.

Daire Başkanlığı; “Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi” kapsamında yapılan çalışmaların planlanması, uygulanması ve denetlenmesini sağlamaktadır. Aynı zamanda Ulusal Tütün Kontrol Programının ve eylem planının uygulanması, izleme ve değerlendirmesini sağlamaktadır.

Hizmetlerin yürütülmesi için gereken organizasyon ve koordinasyonları sağlayan Başkanlık; diğer Bakanlıklar, resmi ve özel kuruluşlar, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yapmaktadır. Dolayısıyla hizmetleri ile ilgili araştırma ihtiyaçlarını belirleme, ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yaparak araştırma projeleri hazırlama ve uygulanmasını sağlamaktadır.

Aynı zamanda sağlık personellerinin hizmet içi eğitim ihtiyacını saptama, eğitim programı ve materyalleri hazırlama ve uygulanmasını sağlamaktadır. Bununla birlikte halkı bilgilendirme ve farkındalığı arttırmaya yönelik eğitim programları ve projeleri geliştirme, eğitim materyalleri hazırlama ve hedef kitleye ulaştırılması ile kullanılırlığını sağlamaktadır.

Başkanlık tüm kamu ve özel kurum ve kuruluşlar, üniversiteler ve sivil toplum örgütlerinin bilgilendirilmesi amacıyla eğitim ve işbirliği toplantıları düzenlenmesini koordine etmek ve uygulamaları takip etmektedir. Bunlara ek olarak, izleme ve değerlendirme çalışmalarını yürüten Daire Başkanlığı; tütün ve bağımlılık yapıcı maddelerle mücadele konusunda kampanyalar hazırlamaktadır. Ayrıca Sürücü Davranışları Geliştirme Eğitimi mevzuatını geliştirme, çalışmaları koordine etme ve eğitimin verilmesini sağlamaktadır.

Başkanlık, genellikle tütün ve bağımlılık yapıcı maddeler ile ilgili yaygın ve/veya örgün eğitim kurumları ve basın yayın organları aracılığı ile toplumu bilgilendirmektedir. Böylece faaliyet alanları ile ilgili eğitim, sempozyum, panel, çalıştay, seminer gibi etkinlikleri düzenleme ve düzenlenen ulusal ve uluslararası etkinliklere katkı sağlamaktadır.

 
Poliklinikler
  • Alkol Madde Tedavi ve Eğitim Merkezi – AMATEM
  • Ayaktan Tedavi Merkezi
  • Bağımlılık Danışmanlık Merkezi
  • Çocuk Ergen Madde Tedavi Merkezi – ÇEMATEM
  • Danışmanlık ve Tedavi Merkezi – DANTE
  • Psikiyatri Polikliniği
  • Sigara Bırakma Polikliniği – SBP
İletişim
Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü
Tütün ve Madde Bağımlılığı ile Mücadele Dairesi Başkanlığı
Adres: Sağlık Mah. Adnan Saygun Cad. No: 55 PK: 06430 Sıhhiye, Çankaya / Ankara
Telefon: 0 312 565 50 00
Faks: Diğer
E-Posta: eposta.saglik.gov.tr/bagimliliklamucadele/
Web: hsgmdestek.saglik.gov.tr/tr/bagimliliklamucadele

İbn-i Sina – Avicenna

1

İbn-i Sina (Avicenna) 980 yılında, Özbekistan’ın Buhara kenti yakınlarındaki Afşara’da doğmuştur. Tam adı Ebu Ali el-Hüseyin bin Abdullah bin Sina’dır. Batı’da isminin Latincesi olan Avicenna unvanı ile tanınmıştır.

Filozof ve hekim olan Sina’nın çocukluğu  verimli  geçmiştir. Babası Samanoğulları sarayının katipliğini yaptığı için evine gelenler dönemin ünlü bilginleridir ve bu durumdan faydalanarak çocukluğundan itibaren dönemin bilginlerini tanıma imkanına ulaşmıştır. 16 yaşına geldiğinde yanında başka hekimleri çalıştıracak kadar ileri derecede bilgin biri haline gelmiştir. 18 yaşında Buhara Sultanı Nuh bin Mansur’u tedavi etmiş ve bunun karşılığında Samani sarayının zengin kütüphanelerinden faydalanma imkanı bulmuştur. Kütüphanede Farabi’nin günümüze ulaşamayan ‘et-Ta’lim üs-sani’ adlı yapıtı da yer aldığı için eserden yararlanarak Aristoteles‘in metafiziği ile ilgili bilgiler edinmiştir. Genç yaşta edebiyat, felsefe, matematik, astronomi, doğa bilimleri, tıp ve benzeri alanlarda döneminin en önemli bilginleri arasına girmiş, 21 yaşında ise Medrese dallarının tümünde uzmanlaşmıştır.

Babasının ölümünden sonra ve devletin içindeki huzursuzluklar nedeniyle çalkantılı bir yaşam geçirmiş, devlet hizmetlerine katkıda bulunarak bir süre saray katipliği yapmıştır. Hanedan’da Şemsüddevle’ye vezirlik yapmış, siyasi sorunlar nedeniyle kent kent kaçmak zorunda kalmıştır.

Felsefe ve tıp alanlarındaki çalışmalarıyla tanınmakta olmasına karşın mantık, fizik, geometri, astronomi, matematik, müzik, metafizik, tıp,  fizyoloji,  hıfzıssıhha,  farmakoloji,  kimya gibi alanlarda geniş çalışmaları olmuştur. Bilimsel araştırmalarında Hipokrat, Aristoteles, Kindi ve Birûni’den etkilenmiştir. Tıp alanındaki çalışmaları sırasında bazı hastalıkların bulaşmasında gözle görülmeyen bazı varlıkların etkisi olduğunu tespit etmiş ve mikroskop henüz icat edilmeden mikroplar hakkında araştırmalar yapmıştır.

Berhelet, kimya alanındaki çalışmalarının önemini vurgulamak için İbn-i Sina’yı kimyanın günümüzdeki halini almasındaki en büyük yardımcı olarak tanıtmıştır. Eserleri Latince yoluyla Batı dillerine çevrilmiştir. Fizik, astronomi ve felsefeyle ilgili 150’ye yakın eser vermiştir. Bunların Farsça olanların dışında büyük çoğunluğu Arapça’dır.

İbn-i Sina’nın Eserleri 
El-Kanun fi’t-Tıb, 1593

“Tıpta Kanun”(Tıp ile ilgili zamanının bilgilerini ihtiva eder. Orta çağda dört yüz yıl Batı’da ders kitabı olarak okutulmuştur. Latinceye on çevirisi yapılmıştır. Bu kitap İbn-i Sina’nın deneyimlerinin yer aldığı sistematik bir ansiklopedidir. İbn-Sina’nın en ünlü kitaplarındandır. Günümüzde Paris Üniversitesi’nin tıp fakültesi öğrencileri S.t Germain Bulvarı yakınlarındaki konferans salonunda İbn-i Sina ve er-Razi gibi iki bilginin portreleri ile karşılaşmaktadır.

Kitabü’l-Necat

Kurtuluş Kitabı, Metafizik konularda yazılmış özet bir eserdir. Kitap savaş alanında ve Kitabü’ş-Şifa’nın yetkin bir özeti şeklindedir.

Risale fi-İlmi’l-Ahlak

Ahlak Kitabı

İşarat ve’l-Tembihat

Mantık, Fizik ve Metafizik bölümlerini içermekte ve 20 bölümden oluşmaktadır. Bu kitap İbn-i Sina’nın kişisel görüşlerini içeren bir yapıttır.

Kitabü’ş-Şifa

Mantık, Matematik, Fizik ve Metafizik konularında yazılmış on bir ciltlik bir eserdir. Birçok kere Latinceye çevrilmiş ve ders kitabı olarak okutulmuştur.

Diğer Eserleri

Lisanü’l-Arab Isfahan, Aksamu’l-Ulumi’l-Akliyye, Risale fi’l Hudud, İsbatu’n, Nubavve, Risale fi’l-Kader, el-Ahlak, Kitab fi’s-Siyaset , Risale fi’l-Aşk, Hayy İbn Yakzan, Kitabu’l-İnsaf, el-Ahd, el-işaretu ila İlmi’l-Mantık, el-Hidaye,  Makale fi’n-Nefs

Dünya Bilim İnsanlarının İklim Acil Durumu Uyarısı: Harekete Geç

0

Dünya Bilim İnsanlarının İklim Acil Durumu Uyarısı-2022

William J. Ripple, Christopher Wolf, Jillian W. Gregg, Kelly Levin, Johan Rockström, Thomas M. Newsome, Matthew G. Betts, Saleemul Huq, Beverly E. Law, Luke Kemp, Peter Kalmus, Timothy M. Lenton

Şu anda Dünya için “kırmızı kod” durumundayız. İnsanlık, kesin olarak bir iklim acil durumuyla karşı karşıya.

Hâlihazırda muazzam boyutlarda olan insanî acıların boyutu, iklim kaynaklı felaketlerinin artmasıyla birlikte hızla büyüyor. Bu nedenle bilim insanlarını, vatandaşları ve dünya liderlerini bu Özel Rapor’u okumaya ve iklim değişikliğinin en kötü etkilerinden kaçınmak için gerekli adımları hızlı bir biçimde atmaya çağırıyoruz.

2022 yılı, 1992 yılında 1.700’den fazla bilim insanı tarafından imzalanan “Dünya Bilim İnsanlarının İnsanlığa Uyarısı”nın 30. yıldönümüdür. Bu ilk uyarıdan itibaren küresel sera gazı emisyonlarında yaklaşık %40’lık bir artış meydana geldi. Bu durum, Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin birçok yazılı ikazına ve 158 ülkeden yaklaşık 15.000 imzacının katıldığı, bilim insanlarının yakın tarihli bir iklim acil durum uyarısına rağmen gerçekleşti. (Ripple et al. 2020)

Mevcut politikalar, gezegeni 2100 yılına kadar yaklaşık 3 santigrat derece ısınmaya doğru götürüyor. Bu, Dünya’nın son 3 milyon yıldır yaşamadığı bir sıcaklık seviyesidir. (Liu ve Raftery, 2021) Küresel ısınmanın sonuçları giderek daha aşırı hâle gelmektedir ve dünya çapında toplumsal çöküş gibi sonuçlar akla yatkındır ve tehlikeli bir şekilde yeterince araştırılmamıştır. (Kemp ve ark. 2022) Bu küresel krizin ahlakî aciliyetinden hareketle burada iklimle ilgili son felaketleri takip ediyor, gezegenin hayatî belirtilerini değerlendiriyor ve kapsamlı politika önerileri sunuyoruz.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

İklimle İlgili Aşırı Hava Koşulları

İklim değişikliği, dünya genelinde şiddetli hava olaylarının sıklığını ve yoğunluğunu artırdı. (Coronese ve ark. 2019) Bunun nedeni muhtemelen genel bir ısınma eğilimi, değişen yağış modelleri, yükselen deniz seviyeleri ve hava akımlarındaki değişiklikler de dâhil olmak üzere birbiriyle bağlantılı çeşitli süreçlerdir. Örneğin Kuzey Kutbu’ndaki hızlı ısınma, Kuzey Yarımküre’deki yaz hava akımını kıvrılmaya ve tıkanmaya daha yatkın hâle getirerek sıcak hava dalgalarına, sellere, kuraklıklara ve diğer felaketlere neden olmuş olabilir. (Mann ve ark. 2017) Bazı aşırı hava olayları artık sadece daha sık değil, daha yoğun ya da zaman ve mekân olarak birbirine daha yakın gerçekleşiyor. Bu durum; hasarı artırmakta, iyileşme süresini kısaltmakta ve ayrıca büyük gıda üretim bölgelerinde mahsul veriminde eş zamanlı küresel başarısızlık gibi aşırı risklerin olasılığını artırabilir.

Daha önce nadiren meydana gelen olay ve felaketlere artık düzenli olarak şahit oluyoruz. Trajik bir şekilde bu felaketler, sera gazı birikimine en az katkıda bulunan düşük gelirli bölgelerdeki yoksul insanlara orantısız bir şekilde zarar veriyor. Örneğin 2022 yazında Pakistan’ın üçte biri sular altında kaldı, 33 milyon insan yerinden oldu ve bundan 16 milyon çocuk etkilendi.

Bu yıl yaşanan diğer felaketler arasında Avrupa’daki korkunç orman yangınları, Avustralya’nın doğusunda arka arkaya yaşanan hortumlar ve ardından gelen seller, Çin ve Avrupa’da kuruyan çok sayıda nehir, ABD’nin güneydoğusunu vuran olağanüstü şiddetli bir kasırga, Bangladeş ve Hindistan’daki güçlü fırtınalar ve geniş çaplı seller yer alıyor.

ABD’nin batısında mega yangınlar ve on yıllık kuraklığın devamı, Yellowstone Ulusal Parkı’nı kapatan büyük bir sel ve Kuzey Yarımküre’nin birçok yerinde alışılmadık derecede şiddetli sıcak hava dalgaları veya “ısı kubbeleri” (ayrıntılar ve atıflar için tablo 1’e bakınız). Bu seriDünya Bilim İnsanlarının İklim Acil Durumu Uyarısı-2022  ve eşzamanlı etkiler, dayanıklılığı ve diğer krizlerle başa çıkma kabiliyetini büyük ölçüde azalttığı için toplumun sınırlarını test ediyor. Bu etkileri göstermek için, iklimle ilgili felaketlerin insani maliyetini belgeleyen bir fotoğraf serisi sunuyoruz

Gezegenin Hayatî Belirtilerindeki Son Eğilimler

İlk olarak Ripple ve meslektaşları (2020) tarafından yayınlanan gezegenin hayatî belirtilerinin güncellenmesi, potansiyel iklim etkenlerindeki (şekil 2) ve etkilerindeki (şekil 3) değişiklikleri izlemek için basit ama güçlü bir yol sağlar. Toplamda, takip ettiğimiz 35 değişkenden 16’sı zaman serisi verilerine göre rekor uç noktalarda yer alıyor (ek tablo S1). Bu hayatî işaretlerden bazılarını aşağıda tartışıyoruz.

İklimle ilgili insan faaliyetlerinin zaman serisi. Ripple ve meslektaşlarının (2021) yayınından bu yana elde edilen veriler kırmızıyla gösterilmiştir (baskıda koyu gri). Panel (f)’de, ağaç örtüsü kaybı orman kazanımını hesaba katmaz ve herhangi bir nedenden kaynaklanan kaybı içerir.

Panel (h) için hidroelektrik ve nükleer enerji ek şekil S1’de gösterilmiştir. Panel (j)’de, elden çıkarılan varlıklar, kurumsal taahhütlere dayalı olarak yönetim altındaki toplam varlıkları yansıtmaktadır. Her bir değişkenle ilgili kaynaklar ve ek ayrıntılar ek dosya s1’de verilmiştir.

İklimle ilgili tepkilerin zaman serisi. Ripple ve meslektaşlarının (2021) yayınından sonra elde edilen veriler kırmızıyla gösterilmiştir (baskıda koyu gri). Amerika Birleşik Devletleri’nde yanan alan (l) ve milyar dolarlık sel sıklığı (n) için siyah yatay çizgiler, ani kaymalara izin veren değişim noktası model tahminlerini göstermektedir (bkz. ek). Nispeten yüksek değişkenliğe sahip diğer değişkenler için yerel regresyon eğilim çizgileri siyah renkte gösterilmiştir. Değişkenler çeşitli sıklıklarda ölçülmüştür (örn. yıllık, aylık, haftalık). X eksenindeki etiketler yılların orta noktalarına karşılık gelmektedir. Milyar dolarlık sel sıklığı (n) muhtemelen iklim değişikliğinin yanı sıra maruziyet ve kırılganlıktan da etkilenmektedir. Her bir değişkenle ilgili kaynaklar ve ek ayrıntılar ek dosya S1’de verilmiştir.

Ekonomi

Cesaret verici bir şekilde, 2022 yılında küresel fosil yakıtların elden çıkarılmasında güçlü ir artış yaşandı. Genel bir azalma eğilimine rağmen doğrudan fosil yakıt sübvansiyonları, 2021 yılında 440 milyar ABD dolarına yükseldi. Bu da 200 milyar ABD dolarının altındaki seviyelerden endişe verici bir artış anlamına geliyor.

Karbon fiyatlandırmasının kapsadığı sera gazı emisyonlarının yüzdesi, 2021 ve 2022 yılları arasında nispeten sabit kalırken (şekil 2m) ton karbondioksit başına küresel emisyon ağırlıklı ortalama fiyatı da (2022 itibariyle yaklaşık 14,20 ABD$; şekil 2n) aynı seviyede kaldı. Küresel fosil yakıt kullanımının azaltılmasında etkili olabilmek için hem
emisyonların karşılanma oranının hem de karbon fiyatının önemli ölçüde artması gerekiyor. (Cramton et al. 2017)

Enerji

COVID-19 salgını nedeniyle küresel fosil yakıt enerji tüketimi, 2020 yılında karbondioksit emisyonları ve kişi başına karbondioksit emisyonları ile birlikte azaldı. Ancak bu düşüşler kısa süreli olmuş ve 2021 yılında tüm bu değişkenler yeniden önemli ölçüde yükselmiştir. Güneş ve rüzgâr enerjisi tüketimi, 2020 ve 2021 yılları arasında yaklaşık %18 oranında artmış olsa da fosil yakıt tüketiminden hâlâ yaklaşık 18 kat daha düşük (Şekil 2h). Yeni fosil yakıt geliştirilmesinin derhal durdurulması ve emisyonların azaltılması acil ihtiyacına rağmen fosil yakıt projeleri muazzam bir ölçekte sürdürülmeye devam ediyor.

Şu anda 425 adet “karbon bombası” -en az 1 gigaton potansiyel karbondioksit emisyonuna sahip, hazır bulunan veya planlanan fosil yakıt çıkarma projeleri- mevcuttur ve bunların potansiyel emisyonları 1.5 derecelik küresel ortalama sera gazları ve sıcaklığın yaklaşık iki katıdır. Üç ana sera gazı -karbondioksit, metan ve azot oksit, 2022 yılında atmosferik konsantrasyonlar için yeni yıl rekorları kırdı.

Mart 2022’de karbondioksit konsantrasyonu milyonda 418 parçaya ulaşarak şimdiye kadar kaydedilen en yüksek aylık küresel ortalama konsantrasyona ulaştı. Buna ek olarak 2022 yılı, kayıtlara geçen en sıcak yıllardan biri olma yolunda ilerliyor (şekil 3d). Okyanus ısı içeriği 2021’de büyük ölçüde arttı ve şu anda rekor seviyede

İklim Etkileri

En azından kısmen iklim değişikliğiyle bağlantılı olan afetler keskin bir artış eğilimi gösteriyor. İklim değişikliği hem sıklığı hem de yoğunluğu olmak üzere aşırı sıcak olaylarının artışıyla bağlantılı. Aşırı sıcak günlerin sayısı 1980’den bu yana neredeyse iki katına çıktı (Şekil 3o). Küresel olarak 2000 ve 2019 yılları arasında yaklaşık 500.000 ölüm, sıcaktan dolayı idi ve bununla ilgili aşırı ölüm oranı 2000-2003’ten 2016-2019’a kadar önemli ölçüde arttı. (Zhao ve ark. 2021)

Etkiler, küresel ısınma ile doğrusal bir seyir izlemeyebilir. Küresel sıcaklıklarımız arttıkça, bazı iklim felaketlerinin sıklığı veya büyüklüğü gerçekten de artabilir. (Calvin 2019, Fischer ve ark. 2021) Ön modellerimiz, bu sıçrama modelinin veya eşik tepkisinin Amerika Birleşik Devletleri’nde hem orman yangınları tarafından yakılan alan hem de en az 1 milyar ABD doları hasara neden olan iç sellerin sayısı için geçerli olabileceğini gösteriyor. (bkz. ek dosya S1, şekil 3l, 3n, ek şekiller S2-S3)

Buna ek olarak küresel orman yangını aktivitesinin 2009’dan bu yana hızlı bir artış gösterdiği görülüyor (şekil 3m). Artan sıcaklıklar ve şiddetli rüzgâr fırtınaları gibi diğer faktörler nedeniyle bazı sivrisinek türlerinin dang virüsünü bulaştırma eğilimi 1980’den bu yana önemli ölçüde arttı (şekil 3p).

Artan sıcaklıklar, örneğin donmuş toprakların çözülmesi ve Amazon ormanlarının yok olması gibi potansiyel olarak geri besleme döngülerinin ve devrilme noktalarının tetiklenme riskini artırıyor. (bkz. ek dosya S1) Daha yüksek sıcaklıklar, hastalık ve çatışma gibi basamaklı etki riskini artırmanın yanı sıra diğer felaket tehditlerinin olasılığını ve
bunlara karşı kırılganlığımızı da artıracak. (Kemp et al. 2022).

İklim Politikası

Dünya’nın durumunu düzenleyen gezegensel sınırların çoğu güvenli alanlarının ötesindedir. (Rockström vd. 2009; ek materyale bakınız) Dolayısıyla iklim değişikliği tek başına bir sorun olmayıp insan talebinin biyosferin yenilenme kapasitesini aştığı daha büyük bir sistemik ekolojik aşım sorununun bir parçasıdır. (Wackernagel ve ark. 2002)

İnsanoğlu, sınırlı bir dünyada sınırsız büyümeyi sürdüremez. Ekolojik aşımı ele alırken aynı zamanda iklim konusundaki eylemleri de hızlandırmamız gerekiyor. Bu nedenle bütüncül ve dönüştürücü değişim çağrımıza devam ediyoruz. (örneğin Rees 2019, Ripple ve ark. 2020)

Ekolojik aşımı engellemenin anahtarları, küresel orta sınıfın ve özellikle zenginlerin aşırı tüketimini ve israfını büyük ölçüde azaltmayı, kız çocukları ve kadınlar için eğitim ve haklar sağlayarak insan nüfusunu istikrara kavuşturmayı ve kademeli olarak azaltmayı ve sosyal adaleti sağlayan sürdürülebilir bir ekolojik ekonomi uygulamayı içeriyor. (Rees
2019)

İklim felaketlerinin artan sıklığı ve yoğunluğu, acil azaltım ve adaptasyon ihtiyacını açıkça ortaya koyuyor. Ormanlar da dâhil olmak üzere doğayı korumanın ve neredeyse tüm fosil yakıt emisyonlarını ortadan kaldırmanın yanı sıra tarihî emisyonlara karşı koyarak gezegeni uzun vadede soğutmaya yardımcı olabilecek etkili karbondioksit giderme stratejilerinin potansiyelini keşfetmek için çaba gösterilmelidir (ek şekil S4).

Yeterince yüksek bir karbon fiyatı, belirli sektörlerdeki emisyonları azaltabilir ve karbondioksit ortadan kaldırılmasını teşvik edebilir. İyi tasarlandığı takdirde, sosyal açıdan adil iklim adaptasyonlarını desteklemek ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde iklimle ilgili kayıp ve zararları telafi etmek için finansman da sağlayabilir.

İklim adaletini daha fazla teşvik etmek için bu, karbon fiyatı gelirinin bir kısmının veya tamamının, özellikle iklim etkilerine karşı en savunmasız olan düşük gelirli bölgelerdeki insanlara doğrudan iade edilmesiyle gerçekleştirilebilir. Daha genel olarak, diğer politika araçları arasında inovasyon ve iklim finansmanı yatırımları (ek şekil S5), pozitif sübvansiyonlar ve yenilenebilir enerji üreticileri için piyasa fiyatının üzerinde bir fiyatı garanti eden tarife garantileri yer alabilir.

Harekete Geçme Çağrısı

Son yıllarda bilim insanlarının iklim krizi hakkında konuşmalarında eşi benzeri görülmemiş bir eğilim görülüyor. Bu eğilimi alkışlıyor ve bilim insanlarının gelecek nesiller için gezegenin korunmasından endişe duyan vatandaşlar olmalarının doğal bir sonucu olarak görüyoruz. (Nelson ve Vucetich 2009)

Sağlam ve şeffaf bilimsel gerekçelere dayandırıldığında bilim insanlarının halkı eğitme ve iktidara karşı gerçeği söyleme potansiyeli, ihtiyaç duyulan politika değişiklikleri için itici bir güç olabilir. Gerçekten de sesini duyuran ve açık sözlü bilim insanları, nükleer imha ve ozon tabakasının delinmesi gibi konuların gündeme gelmesinde kilit rol oynadılar. Bu ruhla bilim insanı dostlarımızdan iklim ve diğer çevre konularında seslerini yükseltmelerini rica ediyoruz. Seslerini yükseltmenin yanı sıra bazı araştırmacılar durumun o kadar vahim olduğunu savunmaktadır ki bilim insanlarının barışçıl sivil itaatsizliğine ihtiyaç duyulan bir noktadayız. (Capstick et al. 2022)

Yıllık iklim felaketlerindeki artışın da gösterdiği gibi şu anda büyük bir iklim krizi ve küresel felaketin içindeyiz. Her zamanki gibi iş yapmaya devam edersek çok daha kötüsü bizi bekliyor. Bu nedenle 10.000 yıldan uzun bir süredir bizi destekleyen istikrarlı iklim sisteminin ortaya çıkışından bu yana bugün her zamankinden daha fazla tehlike söz konusudur.

Burada, Dünya’daki yaşam için böylesine büyük bir fark oluşturma fırsatı ile uçurumun kenarında duruyoruz. İnsanların Dünya üzerindeki 2 milyon yıllık tarihi boyunca yaklaşık yüz milyar insan yaşadı ve öldü. (Curtin 2007)

Bir gün var olacak ve kaderleri bugün yapacağımız seçimlere bağlı olan potansiyel olarak trilyonlarca insan var olacaktır. İnsanlığın geleceği, şu anda gezegende bulunan 8 milyarımızın göstereceği azim, yaratıcılık ve ahlakî değerlere bağlıdır. Umudumuzu kaybetmek yerine, ekolojik aşımı adil bir şekilde azaltmalı ve derhal büyük ölçekli iklim değişikliğini hafifletme ve adaptasyon çalışmalarına başlamalıyız. Ancak bu şekilde yakın vadedeki zararı sınırlandırabilir, tabiatı koruyabilir, insanların tarifsiz acılar çekmesini önleyebilir ve gelecek nesillere hak ettikleri fırsatları verebiliriz.

Proje Web Siteleri

Dünya Bilim İnsanlarının hazırladığı İklim Acil Durum Uyarısı belgesinin (Ripple ve ark.2020) şu anda 158 ülkeden 14.700’den fazla imzacısı var. Bilim insanlarından imza toplamaya devam ediyoruz. İmzalamak veya daha fazla bilgi edinmek için https://scientistswarning.forestry.oregonstate.edu adresindeki Dünya Bilim İnsanları İttifakı web sitesini ziyaret edin. Bilim temelli savunuculuk hakkında bilgi edinmek ve bilim insanlarının sesini duyurduğu yeni belgesel film “Bir Bilim İnsanının Uyarısı”nı izlemek için www.scientistswarningfilm.org adresini ziyaret edin.

Teşekkür

Michael Mann, Franz Baumann, Kelly Patrick Gerling, William H. Calvin, Katherine Gaubard, Joseph McNulty ve Karen Wolfgang’a yardımcı önerileri için teşekkür ederiz.

Kısmî finansman; CO2 Vakfı, Karen Josephson, Peter Stoel ve Roger Worthington’dan sağlanmıştır.

2022’deki son iklim felaketleri

Ocak-Eylül 2022

Avrupa’daki birçok nehir, son 500 yılın en kötü kuraklığı ve yoğun sıcak hava dalgaları nedeniyle kısmen azaldı veya kurudu. İklim değişikliği, kuraklık ve sıcak hava dalgalarının sıklığını ve yoğunluğunu artırarak bu krizde muhtemelen önemli bir rol oynamıştır.

Şubat 2022

La Nina ve iklim değişikliği, Avustralya’nın doğu kıyısında rekor kıran yağışlara neden oldu. Bu durum binlerce mülke zarar veren ve sekiz kişinin ölümüne neden olan sellere yol açtı.

Şubat-Mart 2022

Avustralya’nın kuzeydoğu kıyılarında meydana gelen rekor düzeydeki sel felaketi, durgun suya yol açarak Japon ensefalit (beyin iltihabı) virüsünü taşıyan sivrisineklerin yayılmasını hızlandırdı. Bu tür sellerin iklim değişikliği nedeniyle daha yaygın hâle gelmesi bekleniyor.

Şubat-Temmuz 2022

Kenya, Somali ve Etiyopya’da kuraklıktan etkilenen ve güvenli suya erişimi sınırlı olan insan sayısı 9,5 milyondan 16,2 milyona yükseldi. Bu artan kuraklık şiddeti en azından kısmen iklim değişikliğinden kaynaklı olabilir. (Ghebrezgabher et al. 2016)

Mart 2022

Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Ovalarında yaşanan şiddetli kuraklık, kışlık buğday mahsulünü riske attı. Kuraklık, birçok muhtemel nedeni olan karmaşık bir olgu olmasına rağmen artan kuraklık yoğunluğu, iklim değişikliği ile ilişkilendirilmektedir. (Mukherjee et al. 2018)

Mart-Nisan 2022

Hindistan ve Pakistan’da meydana gelen ölümcül sıcak hava dalgası, en az 90 kişinin ölümüne ve yaygın ürün kayıplarına ve orman yangınlarına neden oldu. İklim değişikliğinin bu olayın gerçekleşme ihtimalini 30 kat arttırdığı tahmin ediliyor.

Nisan 2022

İklim değişikliği, Güney Afrika’nın doğusunda en az 435 kişinin ölümüne ve 40.000’den fazla kişinin etkilenmesine neden olan sel ve toprak kaymalarını tetikleyen aşırı yağışlara muhtemelen katkıda bulundu.

Nisan-Haziran 2022

Orta Doğu’daki yaygın toz fırtınaları binlerce insanın hastaneye kaldırılmasına yol açmış olup, iklim değişikliği nedeniyle bu tür toz fırtınalarının sıklığı artıyor olabilir.

Mayıs 2022

Brezilya’nın kuzeydoğusundaki aşırı yağışlar, toprak kaymalarına ve sellere yol açarak en az 100 kişinin ölümüne neden oldu. İklim değişikliği aşırı yağışların sıklığının artmasından sorumlu olabilir.

Haziran 2022

Yellowstone’da (Amerika Birleşik Devletleri) meydana gelen şiddetli bir fırtına, Gardner Nehri ve Lamar Nehri’nin
taşmasına ve Yellowstone Ulusal Parkı’ndaki çeşitli yolların bir kısmının tahrip olmasına neden oldu. İklim değişikliği nedeniyle bu tür aşırı sellerin sıklığı artıyor olabilir.

Haziran 2022

Batı Avrupa’daki birçok ülke, rekor kıran bir sıcak hava dalgası yaşadı. Bu sıcak hava dalgası, İspanya ve Almanya’da büyük orman yangınlarına yol açtı. Kuzey Yarımküre’nin diğer birçok bölgesinde de aşırı sıcaklar yaşandı; örneğin Japonya’nın Isesaki kentinde sıcaklıklar 40 °C dereceye ulaşarak ülke için tüm zamanların rekorunu kırdı. Benzer şekilde, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir ısı kubbesi de rekor kıran sıcaklıklara katkıda bulundu. Etkilenen diğer ülkeler arasında Finlandiya, İran, Norveç ve İtalya bulunuyor. Genel olarak, iklim değişikliği nedeniyle aşırı sıcaklar daha yaygın hâle geliyor. (Luber ve McGeehin 2008)

Haziran 2022

Aşırı sıcakların ardından Çin, iklim değişikliğiyle bağlantılı olabilecek rekor düzeyde yağış aldı.

Haziran 2022

Bangladeş, son 100 yılın en kötü muson selini yaşadı ve en az 26 kişi hayatını kaybetti. Bu sel felaketinin en azından kısmen iklim değişikliğinin muson yağmurlarını daha değişken hâle getirmesinden kaynaklandığı tahmin ediliyor.

Haziran-Temmuz 2022

Aşırı yağışlar, Avustralya’nın Yeni Güney Galler eyaletinin bazı bölgelerinde sellere yol açtı. Sydney şu anda kayıtlara geçen en yağışlı yılı yaşama yolunda ilerliyor. İklim değişikliğinin bu yağışlara ve sellere en azından kısmen katkıda
bulunmuş olması muhtemeldir.

Haziran-Ağustos 2022

Pakistan’daki ölümcül seller, Haziran ortasından bu yana 1.000’den fazla kişinin ölümüne ve 16 milyonu çocuk olmak üzere yaklaşık 33 milyon kişinin etkilenmesine neden oldu. Etkiler arasında; dang humması, mide enfeksiyonları ve sıtma oranlarındaki artış da yer alıyor. Bu seller en azından kısmen iklim değişikliğinin muson yağışlarını daha yoğun hâle getirmesiyle ilgili olabilir.

Haziran-Ağustos 2022

Çin, küresel çapta şimdiye kadar kaydedilmiş en şiddetli olabilecek olağanüstü bir sıcak hava dalgası yaşadı. Bu tür olayların iklim değişikliği nedeniyle daha yaygın hâle gelmesi muhtemeldir. Aşırı sıcaklar, 66 nehrin kurumasına neden olan ve hidroelektrik üretiminde önemli bir düşüşe yol açan büyük bir kuraklığı şiddetlendirmenin yanı sıra, büyük ölçekli mahsul kıtlıklarına ve orman yangınlarına katkıda bulundu.

Ağustos-Eylül 2022

Kaliforniya ve Batı Amerika Birleşik Devletleri’nin diğer bölgeleri, yedi itfaiyecinin sıcağa bağlı yaralanmalarla hastaneye kaldırılmasına neden olan bir ısı kubbesi nedeniyle aşırı sıcaklarla karşı karşıya kaldı. Isı kubbesinin etkileri iklim değişikliği nedeniyle daha da kötüleşmiş olabilir.

Eylül-Ekim 2022

Amerika Birleşik Devletleri’nde Ian Kasırgası, Florida ve Carolinas’ın birçok bölgesinde hasara yol açarak 100’den fazla kişinin ölümüne ve en az 2,5 milyon kişinin elektriksiz kalmasına neden oldu. Ian, Amerika Birleşik Devletleri’ni şimdiye kadar vuran en maliyetli ve en güçlü kasırgalardan biridir. İklim değişikliği muhtemelen Ian gibi güçlü ve hızla şiddetlenen fırtınaların daha yaygın hâle gelmesine neden olmaktadır.

*Burada, en azından kısmen iklim değişikliğiyle ilgili olabilecek çok sayıda yeni felaketi listeliyoruz. Bu listenin kapsamlı olması amaçlanmamıştır. Bu olayların yakın tarihli olması sebebiyle kaynaklarımız genellikle haber medyası makalelerini içermektedir. Her bir olay için genellikle bu tür bir olayın olasılığının veya gücünün insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle artmış olabileceğini belirten referanslar sunuyoruz. Bilimsel makalelerin referansları doğrudan tabloda verilmiş olup, haber makalelerinin bağlantıları ek dosya S1’de verilmiştir.

Not: Bu iklim felaketlerinden bazıları en azından kısmen jet akımlarındaki değişikliklerle ilgili olabilir. (Stendel vd. 2021, Rousi vd. 2022)

Tamamlayıcı materyal

Ek verilere BIOSCI online adresinden ulaşılabilir.

Bu raporda kullanılan gezegenimizdeki hayatî gösterge değişkenlerinin yöntemleri ve ayrıntıları diğer tartışmalarla birlikte bu makalenin S1 ek dosyasında yer almaktadır. Ripple ve meslektaşları (2020) için 25 Ağustos 2022 itibarıyla imza atan bilim insanlarının listesi bu makalenin S2 ek dosyasında yer almaktadır. Bu imzaların mevcut makale için olmadığını unutmayın.

Yazarlar Hakkında:

J. Ripple (bill.ripple@oregonstate.edu) ve Christopher Wolf (christopher.wolf@ oregonstate.edu), Oregon Eyalet Üniversitesi (OSU) Orman Ekosistemleri ve Toplumu Bölümü, ABD. Bu çalışmaya eşit derecede katkıda bulunmuşlardır.

Jillian W. Gregg, OSU’da Mahsul ve Toprak Bilimi Bölümü, ABD,

Kelly Levin, Brookline, Massachusetts’teki Bezos Earth Fund, ABD.

Johan Rockström, Potsdam İklim Etkileri Araştırma Enstitüsü, Almanya.

Thomas M. Newsome, Sydney Üniversitesi Yaşam ve Çevre Bilimleri Fakültesi, Avustralya.

Matthew G. Betts, OSU’da Orman Ekosistemleri ve Toplum Bölümü, ABD,

Saleemul Huq, Bangladeş Bağımsız Üniversitesi, Uluslararası İklim Değişikliği ve Kalkınma Merkezi.

Beverly E. Law, OSU’da Orman Ekosistemleri ve Toplum Bölümü, ABD.

Luke Kemp, Cambridge Üniversitesi Varoluşsal Risk Çalışmaları Merkezi, İngiltere.

Peter Kalmus, Kaliforniya Üniversitesi Bölgesel Yer Sistemi Bilimi ve Mühendisliği Ortak Enstitüsü, ABD.

Timothy M. Lenton, Exeter Üniversitesi Küresel Sistemler Enstitüsü, İngiltere.

Metin, Türkçe’ye, Üsküdar Üniversitesi Çevre Ahlakı Forumundan İbrahim Özdemir tarafından çevrilmiştir.

Manifestoyu imzalamak için: https://scientistswarning.forestry.oregonstate.edu/node/add/climate-signato

Zekeriya Sertel Savunması

0
Mehmet Zekeriya Sertel

Mehmet Zekeriya Sertel, Tan gazetesinin 22 Ağustos 1945 tarihli nüshasında yayımlanan “Hükümet ve Meclisten Bir Şey Bekleyebilir miyiz?” başlıklı makalesi nedeniyle “Meclisin ve Cumhuriyet hükümetinin yüce varlığını tahkir ve tezyif” iddialarıyla suçlanmıştır. Yargılama, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılmıştır. Kendisi de bir hukukçu olan Sertel tarafından mahkemeye hitaben yapılan savunma Can Yayınları tarafından yayımlanan Sabiha-Zekeriya Sertel’in “Davamız ve Müdafaamız” adlı kitapta yayınlanmıştır.  

                                                                                                  ***

Zekeriya Sertel ‘in Mahkemedeki Savunması – Şahsım Namına İftihar Memleket Hesabına Hicap Duyuyorum
İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi Reisliğine

Huzurunuza böyle bir dava ile gelmiş olmaktan dolayı şahsım namına iftihar fakat memleket hesabına hicap duyuyorum.

Şahsım namına iftihar duyuyorum. Çünkü bu dava adi bir hakaret davası değil, memleketin hürriyet ve demokrasi davasıdır. Hadiseler ve bilhassa müddeiumumiliğin bir türlü yakamı bırakmayarak ve mütemadiyen hürriyet ve demokrasi müdafaası için yazdığım yazılarımı seçerek mutlaka beni cezalandırmaya çalışması, isteyerek veya istemeyerek beni bu davanın kahramanı haline getirmiştir. Bu hürriyet ve demokrasi kurban ve kahramanı olarak huzurunuzda millete hesap vermeye mecbur edilmiş olmak, hayatımın en şerefli ve zevkli safhasını teşkil eder.

Fakat memleket namına hicap duyuyorum:

Çünkü bütün dünyanın kabuk değiştirdiği, bütün milletlerin daha geniş hürriyet ve demokrasiye doğru koştuğu, milyonlarca insanın uğruna kan döktüğü hürriyet ve demokrasinin muzaffer olduğu bu devirde, demokrat bir rejime sahip olduğu iddia edilen bu memlekette bir vatandaşın hürriyet ve demokrasi kurbanı olarak mahkeme huzuruna sevk edilmesi utanılacak bir hadisedir.

Memleket namına utanıyorum:

Çünkü cumhurreisinin ağzından memlekette tenkidin, bilhassa hükumeti tenkidin bir hak olarak ilan edildiği, rejimimizin ana karakterlerinin demokrasi olduğu iddia edildiği bir zamanda bir fikir yüzünden mahkemeye düşmekliğim, ortaya atılan iddialar ve yapılan davalar acı bir istihzadır.

Memleket namına utanıyorum:

Çünkü altına imza koyduğumuz Birleşmiş Milletler Anayasası ile insanlık haklarına riayet etmeyi vaat ettiğimiz halde, her hür vatandaşın en tabi hakkı olan tenkit hakkımı kullandığım için huzurunuza getirilmekliğim memleketimin ve milletimin milletlerarası şeref ve haysiyetini kırıcı bir hadisedir. Memleketimi ve milletimi bütün dünya milletleri karşısında küçülmüş görmek beni utandırıyor.

Utanıyorum:

Çünkü otuz beş senedir hürriyet için çırpınan ve demokrasiye varmak için mücadele eden bu memlekette hâlâ bir fikrinden ve bir tenkidinden dolayı bir vatandaşın mahkemeye sevk edilmesi, bu sahada otuz beş senede bir adım bile ileri gidemediğimizi gösteren hazin bir vakıadır. Hâlâ fikre zincir vurma teşebbüsü, hâlâ zulüm ve istibdat sevdası. Bu memlekette hâlâ sabah olmadığını görmek insanı yeise düşürüyor ve utandırıyor.

Nihayet memleket namına utanıyorum;

Çünkü iddianameyi dinlerken insanın aklına gayriihtiyari şu meşhur hikâye geliyor:

Bu ne koyundur ne keçi, bu Allah’ın bir belasıdır, cezamız ne ise verin gidelim!

Filhakika benim mahkemeye sevkimi icap ettiren yazıda, müddeiumuminin tabiriyle, bende ve yazımda, mevcut olmadığı halde üzerime atılan suç ne!

Cumhurreisi 19 Ağustos 1945 tarihinde söyledikleri bir nutukta memlekette daha geniş bir demokrasinin gelişmesi lüzumuna işaret buyuruyor ve bu gelişmeye aykırı ve demokrasinin tahakkukuna engel olan kanunlar varsa bunların değiştirilmesini tavsiye ediyorlar.

Ben de bir başmuharrir sıfatıyla cumhurreisinin bu işaretlerinden ilham alarak memlekette demokrasinin gelişmesi için hangi kanunlarda ne gibi değişiklikler yapılması lazım geldiğini araştırıyorum. Bu kanunlarda bu değişikliklerin ancak hükumet ve meclis yoluyla yapılabileceğini göz önünde bulundurarak hükumetin ve meclisin bu işi yapıp yapamayacağını araştırıyorum. Bu hükumetin ve bu meclisin Halk Partisine mensup olmak itibarıyla o parti programına bağlı olduklarını bütün hareket ve icraatlarında parti programına uymak mecburiyetinde bulunduklarını, halbuki parti programının bu değişiklikleri yapmaya müsait olmadığını izah ediyorum. Nitekim cumhurreisinin irşatlarına ve tavsiyelerine rağmen hükumet ve meclis parti programında tadilat yapmadıkça bu değişiklikleri yapamayacağını anlamış ve önümüzdeki aylarda toplanacak kongrede bu maksatla programda bazı tadiller yapılması kararlaşmıştır. Bu iddiamı tevsik için de bu hükümet ve bu meclisin, nasıl dört mebus imzasıyla parti grubuna demokratlaşma takriri verildiğini, San Fransisco’da imzalanan Birleşmiş Milletler Anayasası’nın tasdiki sırasında mecliste nasıl bu zihniyete aykırı tezahürler yapıldığını, nasıl matbuat hürriyetini bir kat daha takyit için meclis encümenlerinde projeler hazırlandığını zikrediyorum.

Ve bunu gayet objektif, nezih ve akademik bir tahlil şeklinde yazıyorum. Ve bunu yazarken, değil tezyif ve tahkir, hatta tam manasıyla tenkitten bile içtinap ediyorum.

Nitekim yazımda mutlaka bir hakaret ve tezyif unsuru bulmak için gayret sarf eden iddia makamı, yazımda gerek medluli küllîsi ve gerek medluli cüzisi bakımından suç unsurunu ihtiva eden kelime, cümle ve fikirleri, olduğu gibi ve sarahatle göstereceğine tefsir yoluna sapmaya mecbur olmuş ve bana aklıma gelmeyen fikirleri atfetmek, yazmadığım kelime ve tabirleri kullanmak suretiyle bir suç unsuru icadına çalışmıştır.

İddia makamına göre ben:

“Büyük Millet Meclisini ve Cumhuriyet hükümetini demokrasiye aleyhtar göstererek, demokrasinin icap ve faydalarını anlamaz, kanunların demokratik olmadığını takdir ve idrakten aciz bir durumda olduğunu” da söylemişim.

Ben böyle bir şey söylemedim.

Yine iddia makamına göre “mecliste demokrasiyi müdafaa edenlere karşı meclisin, insanlardan başka mahluklarda konuşma vasıtası olan tabanlarıyla cevap verecek kadar düşünme hassalarından mahrum bulunduğunu” bildirmişim.

Ben böyle bir şey de söylemedim. Zaten insanlardan başka hangi mahluklarda tabanların konuşma vasıtası olduğunu bilmiyorum, iddia makamının tabiat bilgisinden imtihan veremeyecek kadar zayıf olduğunu görüyorum. Ben meclise tabansız demiş olsaydım, belki bir hakaret sayılabilirdi. Fakat ayaklarını vurarak bir hatibi susturmalarını anlatmak için, “tabanlarıyla cevap vermiştir” tabirini kullanmak, bir nevi ifade tarzından başka bir şey değildir.

Müddeiumumilik iddiasına göre, bu yazıda Ceza Kanunu’nun 159. maddesine uygun hakaret suçu mevcuttur. 159. madde mutlaktır. Sadece hakaretten bahseder fakat hakareti tarif etmez.

Tahkir ve tezyif suçu hangi hallerde teşekkül eder? Ne gibi neşriyat Büyük Millet Meclisi’nin ve cumhuriyet hükümetinin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif mahiyetinde telakki edilmek lazım gelir? Hangi neşriyat tenkit mahiyetini haizdir? Ne vakit ve hangi hallerde neşriyat tenkidin hududunu aşmış sayılır? Bu hususta sarahat yoktur. Müddeiumuminin iddiasına göre, bundan maksat, hadiselere göre hâkimin vicdanında husule gelecek kanaatin serbestçe takdir edilmesini temindir.

İddia makamı kendiliğinden hakaretin indî bir tarifini yapmaya kalkışmış ve, “tahkir, hor görme, tezyif, küçültme, aşağılama suretiyle kötüleme manalarında kabul edilmelidir” demiştir.

Hakareti böyle anlarsak muhalefeti inkâr etmek lazım gelir. Çünkü? Demokraside muhalefetin rolü muvafakati her vasıta ile ve her şekilde tenkit ve tehzil ederek hor görmek, küçültmek ve aşağılatmaktır. Tek parti sisteminin icap ettirdiği uysallık zihniyetine kapılan ve şimdiye kadar tenkidi fena, daima fena gören siyasi terbiyenin tesiri altında bulunan iddia makamını bu tariften dolayı mazur görmek mümkündür. Fakat Türkiye Cumhuriyeti’nin ana karakteri demokrasi olduğuna, tek parti sistemine nihayet verilip muhalif partilerin teşekkülüne müsaade edildiğine göre, tenkit hürriyetinin hududunu da demokrat memleketlerin ananelerine göre tayin etmekliğimiz lazım geliyor, yani bu hususta kullanacağımız ölçüyü, demokrat memleketlerdeki misallere ve örneklere bakarak almak zarureti vardır.

Demokrat memleketlerde hükümet ve meclis mukaddes, ilahî, dokunulmaz mefhum ve müesseseler değildirler. Bilakis muhalefetin vazifesi, hükümeti devirip yerine geçmek, meclisi dağıtıp yeni intihapta kazanmak olduğu için bu iki müessese daima tenkit ve hücuma maruzdur.

Eski İngiliz Başvekili Churchill nutuklarından birinde vatandaşların hükümetlerini tenkit etmek, hatta devirip yerine yenisini getirmek hakkını kullanamadığı yerlerde demokrasiden bahsedilemeyeceğini söylemişti. İngiltere’nin siyasi tarihi buna ait örneklerle doludur. En son misal, harbin sonunda Churchill hükümetine ve o hükümetin dayandığı meclise karşı yapılan tenkit ve hücumlardır. Churchill harbin sonuna kadar Avam Kamarasının dağılmamasını ve hükümetin değişmemesini istiyordu. Fakat muhalifler parlamentonun ve hükümetin harp sonrasında milletin beklediği sosyal inkılabı başaracak kudret ve kabiliyette olmadığını, Avam Kamarasında ekseriyeti teşkil eden ve bu sebeple parlamentoya hâkim olan muhafazakârların sadece büyük sermayeye uşaklık ettiklerini, bunların Birinci Cihan Harbi’nden sonra olduğu gibi, şimdi de büyük ve yalancı vaatlerle milleti aldattıklarını; artık milletin bu defa bu yalanlara kanmayacağını yazıp neşrediyorlardı. Bu neşriyat arasında birbirlerine kuduz köpek diyecek kadar ileri gittikleri vaki idi. Muhafazakârlar da sosyalistleri memlekete diktatörlük ve komünistlik getirmek istemekle itham ediyorlardı. Seçim esnasında iktidar mevkisinde bulunanlara karşı yapılan hücumlarda iddia makamının zannettiği gibi neşir adabına ve nezakete riayet edilmez. Sosyalistlerin yaptıkları ağır ve tecavüzkâr hücumlar karşısında Churchill gibi bir milli kahraman payesine yükselmiş bir devlet adamı bile mevkisini kaybetmeye, parlamentoda ekalliyette kalmaya mecbur oldu. Muhalifler hükümeti hor görüp halk nazarında küçültmeselerdi Churchill’i devirip seçimi kazanabilirler mi idi?

Şimdi de Churchill partisi ve bu partinin gazeteleri hükümeti aynı tarzda hırpalamakta ve halkın nazarında küçültüp alçaltmaya çalışmaktadır. Demokrasi ve parlamento hayatının bu, en tabii icabıdır.

Amerika kongre ve cumhurreisi hakkında yapılan tenkitlerde ne kadar ileri gidilebileceği hakkında bir fikir vermek üzere, size son günlerde Amerikan gazetelerinde rast geldiğim bir karikatürü takdim ediyorum. Bu karikatür Amerika’nın en meşhur iki gazetesi olan New York Times ve Chicago Sun gazetelerinde çıkmıştır. Bu karikatürde kongre, yani Amerikan meclisi bir inatçı eşek şeklinde arabaya koşulmuştur. Cumhurreisi de zavallı bir arabacı olarak tasvir edilmiştir. Arabacı kan ter içinde eşeğini yürütmeye çalışmaktadır. Fakat eşek inatçıdır. Ve iki arka ayağını yere dayayarak ileri gitmemekte ısrar etmektedir.

Bir cumhurreisini ve bir meclisi tehzil için bundan daha ağır bir şey yapılamaz. Fakat ne bu karikatür sahibi ne da onu neşreden gazeteler mahkemeye verilmişlerdir.

Demokraside en ileri memleketlerden biri olan Fransa’ da ise cumhurreisini, hükümeti ve meclisi tenkit için değil, tehzil için kullanılan lisan usul ve vasıtalar o kadar çok serttir ki bunu bizlerin kavramamız bile güçtür. Müdafaanameme raptettiğim bir iki karikatür size bu hususta bir fikir verebilir.

Demokrat memleketlerden aldığım bu örneklerde kullanılan bu ölçü, benim yazımdan hakaret manası çıkarmaya kalkmak biraz gülünç olsa gerek. Hele bizim yazılarımız Fransızca ve İngilizceye tercüme edilip bu memlekette neşredilse ve muharrirlerinin bu yazılardan dolayı tevkif edilip mahkemeye verildikleri bildirilse idaremiz ve adliyemiz hakkında verilen hüküm her halde Türkiye Cumhuriyeti idaresinin ve Türk adliyesinin şerefini arttıracak değildir.

Evet, amma bunlar asırlardan beri demokrasi içinde yaşamış ve olgunlaşmış memleketlerdir. Bunları bize misal gösteremezsiniz, diyebilirsiniz.

O halde müsaade ederseniz size daha yarım asır evvel Türkiye’nin bir vilayeti olan Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya’dan misaller getireyim.

Bu üç memleket bugün hâlâ askerî işgal altındadırlar. Ona rağmen bu memleketlerde şiddetli bir siyasi mücadele mevcuttur. Muhalifler mevcut hükümeti yerden yere vurmak, halkın ve yabancıların nazarında küçük düşürmek için ellerinden gelen hiçbir gayreti esirgemiyorlar. Gazetelerde ajans haberlerini okuyanlar, muhaliflerin mevcut hükümetlere karşı ne kadar ağır hücumlar yaptıklarını pekâlâ bilirler. Yunanistan’da muhalif mevkiinde bulunan EAM’cılar1 mevcut hükümeti İngiltere’nin uşağı olmak, memlekette zulüm ve istibdadı kurmakla, vatandaşların arzusuna muhalif olarak cebren iktidar mevkisine gelmekle itham ediyorlar. Romanya ve Bulgaristan’da muhalifler, mevcut hükümetleri, arkalarını millete değil Rusya’ya dayamakla itham etmekte ve memlekette hakiki hürriyet ve demokrasinin tahakkuku için evvela parlamentoların dağılması ve hükümetlerin çekilerek halkın serbest reyine başvurması lazım geldiğini iddia etmektedirler. Bu fikirlerini gazeteleriyle açıkça yaymakta ve siyasi kavgaları en ağır ithamlarla devam etmektedirler.

Bu siyasi kavga her üç memlekette de yabancı müdahalesine sebebiyet verecek derecede, vatana zararlı olduğu halde, ne Yunanistan’da EAM liderleri ne Romanya’da Köylü Partisi Şefi Maniu ve Liberal Partisi Şefi Bratiyanu ne de Bulgaristan’da muhalif şefleri tevkif edilip mahkemeye verilmiş, ne de bunların gazeteleri kapanmıştır.

Balkan memleketlerinde kullanılan demokrasi ölçüsüyle de bizim yazılarımızda bir suç unsuru aramak ancak totaliter rejim ölçüsünü kullanmakla mümkündür.

Bu ölçülere göre, hatta iddia makamının anladığı şekilde:

“Millet Meclisinin ve Cumhuriyet hükümetinin mevcut kanunların demokratik olmadığını anlamayacak derecede geri fikirleri ve bunu düşünemeyecek ve ileriye hamle yaparak değiştiremeyecek kadar kifayetsiz ve ehemmiyetsiz ve Büyük Millet Meclisinin muhalefete tabanlarıyla cevap verecek derecede insanlıktan uzak, cahil ve müstebit ruhlu olduğunu” yaymış dahi olsaydım yine bunun bir suç olarak telakki edilmemesi icap ederdi.

Halbuki ben yazımda bu manaya göre hücumlarda bulunmuş değilimdir. Ben sadece akademik ve objektif bir tarzda San Fransisco’da imzaladığımız Milletlerarası Anayasa hükümlerine göre kanunlarımızda yapılması lazım gelen tadilatı bugünkü hükümet ve meclisin yapamayacağını tahlile çalışmış ve mütalaalarımı vakıalara istinat ettirmekle iktifa etmişimdir. Diyebilirsiniz ki yabancı memleketlerden aldığınız misaller ve onlarda mevcut olduğunu anlattığınız ölçü, o memleketlerin kendi siyasi bünyelerine uygun olabilir. Fakat biz kendi ölçümüzü kendi siyasi bünyemizin şartlarından çıkarmaya mecburuz. Bahsettiğim ölçüler bütün demokrat memleketlere şamil umumi ölçülerdir. Bu ölçüler demokrasi mefhumun zaruri icaplarına göre ayarlanmıştır. Bununla beraber müsaade ederseniz size biraz da kendi memleketimizdeki son neşriyattan ve bu neşriyata karşı tatbik edilmiş olan ölçüden bahsedeyim:

25 Temmuz 1945 tarihli Vatan gazetesinde “Siyasi Hayatın Esaslı İcapları” ve Ahmet Emin Yalman imzalı makaleden aldığım aşağıdaki fıkraya dikkatinizi çekerim (bu gazeteyi ayrıca takdim ediyorum).

“Tek partili sistemin namzetler göstermesi ve namzetlerinin parti mekanizmasında mutlak olan hüküm ve tesiriyle seçilmesi, hakikatte bir seçim değil bir tayindir. Bu suretle tayin edilen mebuslar mevkilerini ve geçimlerini pek tabii olarak kendilerini tayin edenlere borçludurlar. Onların tesirli surette murakabe etmeleri beklenemez.”

Mebusları, milletin seçimle gönderilmiş vekiller telakki etmeyip onları yukardan tayin edilmiş ve vazifelerini ifadan âciz bir memur olarak gösteren bu yazıdan dolayı bu gazetenin ve yazı muharririnin mahkemeye sevk edilmemiş olması; bizde kabul edilen ölçü hakkında bir fikir vermeye kâfi değil midir?

İşte size başka bir misal:

3 Ağustos 1945 tarihli Vatan gazetesinde Ahmet Emin Yalman “İdare Edenler ve Edilenler” başlığı altında yazdığı bir yazıda diyor ki:

“Bizde hürriyet bayramları geldikçe seçimler yapıldı. Murakabe vazifesini görmek üzere muhtelif adlar altındaki millet meclislerine birtakım vatandaşlar gönderildi. Fakat bunları halk mı seçti? Hayır. Birtakım zümreler derhal kanunların ruhlarını çiğnediler ve vasilik sistemleri kurdular. Dediler ki, ‘Seçimleri serbest bırakırsak millet fena, cahil, avamperest; mürteci adamlar seçer. Namzetleri biz tayin edelim. Halk, seçme merasimi yapsın, seçer gibi görünsün fakat seçmesin.’ Bu iddianın neticesi olarak seçilenler kimlerdir? Hep eski memurlar, mahalli eşraf ve bunların halkasına katılan tek tük serbest meslek sahipleri, bunların tesirli bir murakabe vazifesi görmesini beklemek, muhali istemekti. Bir defa mevkilerini halka da kendilerini namzet diye tayin ve kabul edenlere borçludurlar. Sonra zihniyetleri cesarete ve teşebbüse göre değil, memur sıfatıyla itaate ve uyarlığa göre kurulmuştur. Ara sıra vicdanlarından gelen emirle veya muhitin tesiriyle şahlansalar bile, yaptıkları tenkitler tesirli bir murakabe şeklini alamazdı. Nitekim sıra murakabenin asıl imtihan noktası olan rey vermeye gelince, en acı tenkitlerden ortalıkta eser görülmüyor, ittifak şeklinde reyler veriliyordu.”

Büyük Millet Meclisi’ni halk nazarında bu derece küçülten bu yazıdan dolayı da müddeiumumilik makamı harekete geçmiş değildir. Çünkü kullanılan ölçüye göre bu yazıda suç unsuru bulmak mümkün değildir.

Ahmet Emin Yalman 25 Ağustos 1945 tarihinde, yani benim mahkemeye verilen yazımın çıktığı gün, “Yapılacak İş Var” başlıklı yazısında daha ileri giderek meclisin dağıtılmasını ve mebusların bugünkü maaşlarıyla tekaüde sevk edilmelerini tavsiye etmiştir. Bu yazı dahi Büyük Millet Meclisi’ne karşı hakaret ve tezyif mahiyetinde görülmemiştir.

Hariçten ve dahilden verdiğim bu misallerin tayin ettiği ölçü ile benim yazımda bir suç unsuru bulunduğunu iddia etmek, tavşanları bile güldürür sanırım.

Bu misallere bir de temyiz umumi heyetinin tenkit, tahkir ve tezyif hakkındaki mütalaa ve tefsirini ilave edersem, hakareti tayin için kullanılması lazım gelen resmî ölçüyü de vermiş olurum.

T. M. Ceza M. H.nin 23.3.942 tarih ve esas 68 karar 73 numaralı karara göre tenkit, hakaret ve tezyif şöyle tarif edilmektedir.

“Tenkit ilminin mana ve mevzusu redi ile cettini ayırt etmekten ibaret olmasına göre gerek tenkidi mutazammın yazılar ve gerekse tenkidi tenkit olmak üzere yazılan yazılarda huşunet bulunması tabii olduğu cihetle tarafların ikame ettikleri karşılıklı hakaret davalarında tetkik edilmesi gerekli başlıca nokta bu yazıların münhasıran tenkit ve sureti mahsusada tahkir kast ve tespiti ile yazılıp yazılmadığının tebarüz ettirilmesidir. Bunu belirtmek için o yazıları parçalayıp içlerinden bazı kelime ve cümleleri alarak bunlara kırk mana vermek kâfi gelmeyeceğinden her makalenin birer kül olarak tetkikiyle tarafların bu yazılarıyla birbirine sövmeye mi, yoksa bu sert cümlelerle olsa dahi birbirinin yazılarını tenkit etmek mi farz eylediklerinin gereği gibi zahire ihracı muktezi bulunduğu halde bu veçhiyle tetkikat icrasından zühul edilerek medluli küllinin ihracıyla medluli cüzilere istinat olunarak mahkûmiyet kararı verilmesinin yolsuzluğuna mütedair Temyiz Dördüncü Ceza Dairesince ittihaz olunan 21.6.942 tarih ve esas 1385 karar 1304 numaralı karar Cumhuriyet Baş Müddeiumumiliği’nce itiraz edilmiş ve bittetkik dava evrakı ve duruşma zabıtnamesi münderecatına ve hususi daire kararının müstenit olduğu esbabı mucibeye nazaran itirazname müddeası varit görülmediğinden ekseriyetle itirazın reddine karar verilmiştir.”

Temyizin bu tefsir kararı karşısında iddia makamının yazımın medluli küllisini ihmal ederek taban kelimesi üzerinde durmak suretiyle medluli cüzisine istinat etmek suretiyle suç araması da kanuni bakımdan hatalıdır.

Zaten iddia makamının bu kelime üzerinde durması bana Napolyon’un meşhur sözünü hatırlattı. Napolyon, “Bana herhangi bir yazının içinden bir kelime veriniz, sahibinin idam ilamını yazayım,” demiş. Bir yazının içinden bir kelimeyi, bir satırı, bir cümleyi alarak hüküm çıkarmak, ancak, mutlaka aramak kastıyla hareket etmeye mütevakkıftır.

Yazının hedef tuttuğu fikre, takip ettiği gayeye, kullanılan ifade tarzına ve umumi eda ve havasına bakmaksızın bir satır üzerinde mütalaa yürütmek daima hatalıdır. İddia makamı da taban kelimesinde bir suç aramakla bu hataya düşmüştür.

Görülüyor ki, hukuki ve kanuni bakımdan iddia makamının ileri sürdüğü mütalaaların alır tutar yeri yoktur.

Onun için, Vatan gazetesi aleyhinde yukarıda işaret ettiğim neşriyattan dolayı harekete geçmeye lüzum görmeyen, yazım çıktıktan sonra uzun müddet bunda suç unsuru aramayan müddeiumumiliğin aradan uzun zaman geçtikten sonra uyanıp şimdi yalnız Tan’a karşı harekete geçmiş olmasının sebebini hukuki ve kanuni yollarda değil, siyasi icaplarda aramak lazım gelir. Diğer bir tabirle bu dava hukuki bir dava değil, sadece ve sadece siyasi bir davadır.

Maksat, işlenen bir suça karşı adaleti temin etmek değildir. Maksat memlekette hürriyeti kanun yoluyla boğmak, gazetelerin tahribi ve kapamak, muhalefeti susturmaktı. Bunun için de muhalefette ve tenkitte kendilerinin ileri gittiğini zannettikleri gazeteleri ve bilhassa Tan’ı ve onun muharrirlerini susturmak lazımdır. Çünkü bütün harp boyunca milli birliğe riayet için hükümetle işbirliği yapan Tan, harp bittikten sonra memlekette faşizmin tasfiye edilmesini, daha geniş hürriyet, demokrasiye geçilmesini isteyen ilk gazete idi. Uzun bir itaat ve sükût terbiyesi almış olan matbuat arasında bir gazetenin böyle birdenbire sesini yükseltmesi meslektaşlar arasında hayret ve hükümet nezdinde asabiyet uyandırdı.

Birçok meslektaşlarım bana:

“Zekeriya, bu memlekette hürriyete inanılmaz, vaatlere güvenilmez. Bu bir tuzaktır, sonra acısını çekersin,” diyorlardı.

Bende onlara, “Mussolini’nin hikâyesini bilir misiniz?” diye sorardım. Mussolini’ye atfedilen şu hikâyeyi anlatırdım:

Bir Amerikalı muhabir Mussolini’den bir mülakat istemiş, Mussolini kendisini Venezya Palas’taki [Palazzo Venezia] makamında kabul etmiş. Mülakat esnasında muhabire kendisinin memlekette her sınıf halk tarafından çok sevildiğinden, her emrine kayıtsız şartsız itaat ettiğinden, harp emri verdiği gün bütün milletin arkasından geleceğinden bahsetmiş. Amerikalı muhabir inanmayan bir adam edası ile şöyle bir sırıtmış. Mussolini farkına varmış ve atılmış:

“Sözlerime inanmıyorsunuz galiba fakat ispatı kolay, buyurun balkona çıkalım,” demiş. Balkona çıkmışlar, Mussolini yüksek sesle yoldan geçenlerden herhangi birine bağırmış. Birkaç dakika sonra salona bir adam girmiş, “Evet, duçe,” demiş.

Mussolini, kendisini balkondan aşağı atarak intihar etmesini emretmiş. Meçhul adam derhal bu emre uyarak kendisini balkondan sokağa atmış ve ölmüş.

Amerikalı gözü önünde cereyan eden bu vaka karşısında şaşırmış fakat körü körüne inanmak istememiş. Gelen bu adamın eski bir mahkûm, bir deli, bir meczup olabileceğini düşünmüş ve Mussolini’ye yine inanmayan septik bir eda ile bakmış. Mussolini tecrübeyi tekrar etmiş. Yine balkona çıkmışlar. Mussolini yine herhangi bir İtalyan ismi söyleyerek meydanda bulunan halktan birini çağırmış. Biraz sonra salona ikinci bir adam gelmiş. Mussolini, ona bir balkondan kendisini sokağa atmasını emretmiş. O da bu emri itiraz etmeden tatbik etmiş.

Amerikalı bütün bütün şaşırmış amma bir oyun karşısında kaldığına zahip olarak yine körü körüne inanmak istememiş. Mussolini bu tarzda bir üçüncü vatandaşı çağırmış. Ona da balkondan kendisini atmasını emretmiş. Üçüncü vatandaş bu emre uyarak balkona doğru yürürken, Amerikalı koşmuş, adamı kolundan yakalayarak, “İnandım canınıza kıymayınız,” demiş.

Meçhul adam Mussolini’yi göstererek şu cevabı vermiş:

“Bu adamın zulüm ve istibdadı altında yaşamaktansa ölmek müreccahtır. Bırakınız, öleyim,” demiş.

Bu hikâyeyi anlattıktan sonra da beni ikaz eden dostlarıma şunu ilave ederdim:

“Hürriyet olmayan bir yerde gazete çıkarılamaz. Ya hür konuşacağım yahut da gazeteciliği bırakacağım.”

Çünkü ben, memleketin daha geniş bir hürriyet ve demokrasiye geçmesi lüzumuna kani idim ve bu hususta devlet adamlarımız tarafından yapılan resmî vaatlerin samimiyetine inanıyordum.

Nitekim gün geçtikçe daha geniş bir hürriyet ve demokrasiye geçmemiz lüzumu anlaşılıyor ve tedricen o vakte kadar sükûtu tercih eden bazı gazeteler de bize iltihak ediyordu. Hürriyet havası genişleyip tenkitler artınca Halk Partisi ve onun hükümeti rahatsız olmaya, telaşa düşmeye başladı. Çünkü matbuat, hürriyet ve tenkit hakkını kullandıkça hükümetin hataları, kanunların ve idarenin totaliter mahiyeti meydana çıkıyordu

Fakat hükümet, Matbuat Kanunu’nun 50. maddesinin kendisine verdiği hakkı kullanarak gazeteleri kapatamıyordu. Çünkü demokrat bir memlekette gazete kapatmanın çirkinliğini anlatan Amerikalılara artık hiçbir sebeple hükümetin gazete kapatmayacağı hakkında teminat verilmişti. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler camiasına girmek suretiyle insan haklarına ve ana hürriyetlerine riayet edeceğimize dair milletlerarası bir taahhüde girmiş bulunuyorduk.

Bu sebeple muhalif gazetelere ve bilhassa Tan’a karşı tezvir ve iftira silahına başvurdular. Bizi komünistlikle, Rus ajanı olmakla itham ettiler. Bu tezvir ve iftira silahında, hiçbir delil ve vesikaya dayanmayan, kör bir balta olduğu ve bunun Tan’ı susturmaya kâfi gelmediği anlaşılınca, ancak faşist hükümetlerde misline rastlanan şeytani bir hileye başvurdular. Üniversite talebesine izafeten bir nümayiş tertip ettirdiler ve mesul insanlardan mürekkep bir kafileye taşlarla, baltalarla, balyozlarla matbaamızı ve binamızı tahrip ettirdiler. Bu suretle kanun yoluyla yapmadıkları işi zorbalıkla yaparak gazetemizi bir daha çıkaramayacak vaziyet ihdas ettiler. Örfi idare bulunan bir şehirde polisin gözü önünde ve onun himayesi altında yapılan bu nümayişi üniversite talebesine atfetmekle de memleket gençliğine ağır bir iftirada bulundular.

Fikre balyozla değil, fikirle cevap vermesini bilen üniversite talebesini böyle bir hareketten tecrit etmek isterim. Talebe namı altında matbaamızı balyozlarla tahrip edenler gayrimesul birtakım serseriler ve gizli polise mensup kimselerdi. Nitekim kanun başkasının mülküne tecavüzü men ettiği halde mütecavizler yakalanmadılar, mesuller serbest bırakıldılar. Onların yerine gadre ve tecavüze uğrayan bizleri mahkemeye sevkettiler. Bu nümayişin ertesi günü de parti grubunda toplanarak Tan gazetesi muharrirlerinin mahkemeye sevk edilmelerini istediler. Ertesi gün başbakan bazı gazetelerin mahkemeye verileceğini bildirdi. Bir hafta sonra da adliye vekâleti bu davayı tahrik etti. Maksat, matbaalarını yıkmakla gazete çıkarmak imkânından mahrum edilen Tan muharrirlerinin bir de ellerine kelepçe, ağızlarına kilit vurdurmak ve onları kalın duvarlar arkasına hapsederek siyasi hayattan uzaklaştırmaktı. Bu vesile ile de mahkemelerde hakkımızda isnatları tekrar etmek fırsatını bulacaklarını umuyorlardı. Aradılar, taradılar bütün neşriyatım içinde bana ait yirmi yazı bulabildiler. Bunların biri hükümetten hesap soran ve millet önünde hesaplaşmak isteğini izhar eden yazımdı. Huzurunuza sevk edilmemizi icap ettiren “taban” kelimesinin kullanılmasına dayanılarak suç sayılan yazımdır. Hani ya Serteller komünisttiler, hani ya Serteller Rus ajanı idiler? Hükümetin bütün cihazını kullanarak hakkımızda birçok vesikalar bulup toplaması, bu vesikalara dayanarak bizi komünistlik ve Rus ajanlığı suçu ile mahkemeye vermesi icap etmez miydi? Nerede bu vesikalar, nerede deliller? İftiharla ve başım yukarda söyleyebilirim ki, bütün gayretlerine, arzularına ve araştırmalarına rağmen buna muvaffak olamadılar. Çünkü isnat ve iftiralarını ispat edecek vesikalar bulamadılar. Nihayet bula bula suç olarak bütün neşriyatım içinde bir “taban” kelimesi bulabildiler. Cumhurreisi de dahil olduğu halde bütün devlet adamları, memlekette hürriyet ve demokrasi bulunduğunu, daha geniş bir demokrasiye geçmek lazım geldiğini nutuklarında her vesile ile tekrar ettikleri bir devirde bir vatandaşın bir kelime için hapse atılması, mahkemelere sevk edilmesi, ya söylenen sözlerin samimi, doğru olmadığına yahut bu memlekette hürriyet namına bir şey mevcut olmadığına ve vatandaşın emniyette bulunmadığına delalet eder. Bir kelime için vatandaşlarını hapse atan bir idareye demokrasi sıfatını vermek ise demokrasi ile alay etmekten başka bir şey değildir.

Ferdî hayatta olduğu gibi siyasi hayatta da değişmez kaide ancak şudur ki insanlar ya oldukları gibi görünmeli yahut göründükleri gibi olmalıdırlar. Olduğu gibi görünmeyi kimseden talep etmeye hakkımız yoktur, çünkü insani zaaf buna mânidir. Fakat göründüğü gibi olmaya çalışmak ahlakın birinci şartıdır. Ya biz bir demokrasi memleketinde yaşıyoruz, cumhuriyet idaresi altındayız ve böyle olmanın icaplarına uymak mecburiyetindeyiz. Yahut biz demokrasi ve cumhuriyet davasından vazgeçmeliyiz.

Fakat memleket hesabına işin acıklı tarafı, adliye cihazımızın bu siyaset oyununa alet edilmek istenmesi ve müddeiumumilik makamının bir zulüm ve istibdat vasıtası olarak kullanılmasıdır.

Eğer böyle olmasaydı, iddia makamı yazının intişarından sonra harekete geçmek için aylarca beklemeye lüzum görmez, kendisine yazıda suç unsuru bulunduğunun hatırlatılmasına meydan vermezdi.

Eğer böyle olmasaydı, müddeiumumilik Tan muharrirleri hakkında harekete geçmekle kalmaz, yukarıda verdiğim misallerle de anlaşıldığı üzere aynı suçu daha ağır bir şekilde işlemiş olan diğer gazeteler hakkında da dava açmak mecburiyetini duyardı.

Eğer böyle olmasaydı, bizleri muhakemenin başlamasından on gün evvel gece yarısı evlerimizden kaldırtarak, derhal cani gibi ihtilattan men ettirerek tevkif ettirmez ve polis müdüriyetinde masalar üzerinde yatırılmamıza lüzum görmezdi.

Eğer böyle olmasaydı, bütün dünyada siyasi sanıklara ve matbuat kanunlarına tatbik edilen usule muhalif olarak tevkifhanede hakkımızda adi mahkûm muamelesi yapmaya teşebbüs edilmezdi.

Bütün bunlar gösteriyor ki maksat sadece Tan sahip ve muharrirlerine eza ve işkence ederek diğer gazetelere bir gözdağı vermek, matbuat ve muhalefeti boğmak, tenkidi susturmaktır. Bu gaye de temin edilmiştir.

Tan kapatılmış, Tan’cılar hapsedilmiş, gazeteler susturulmuş ve muhalefet korkutulmuştur. Tek tesellimiz ve tek ümidimiz mahkemelerimizin şeref ve haysiyetini korumakta titiz ve hassas bulunmalarıdır.

Yüksek mahkemenizin vereceği karar, Türkiye Cumhuriyeti’nin idaresinde adliyenin siyasete alet olmadığını, bir fikir adamının fikrinden dolayı mesul edilemeyeceğini, tenkit hürriyetinin vatandaşlara anayasa ile verilmiş bir hak olduğunu meydana çıkaracak ve adliyemizin millet ve dünya önünde lekelenmek istenen şeref ve haysiyetini kurtaracaktır.

Türk adliyesi istibdat devrinde karşısına padişahlar getiren Zenbilli Ali Efendi gibi, Abdülhamid devrinde sarayın takibine göğüs geren Abdurrahman Paşa gibi, meşrutiyette adliyenin şerefini kurtarmak için açlıktan ölmeyi göze alan hâkimler gibi kahraman hâkimler tanımıştır. Cumhuriyet devrinde de bunların misalleri çoktur.

Yüksek mahkemenizin de vereceği kararlar, adliye makinesini siyasete alet etmek suretiyle şerefini kırmaya çalıştıkları adliyemizin haysiyet ve şerefini kurtaracağına ve adliye tarihimize şerefli bir sahife hediye edeceğine eminim.

25 Ağustos – Hukuk Takvimi

0
25 Ağustos – Hukuk Takvimi

25 Ağustos – Hukuk Takvimi

766
İmparator V. Konstantin, 766 yılında kendisine karşı düzenlenen suikast ve darbe girişimini ortaya çıkardıktan sonra elebaşları Konstantin Podopagouros ve kardeşi Strategios’u başkent Konstantinopolis’teki Kynegion Tiyatrosu’nda idam ettirdi. Diğer on sekiz yüksek rütbeli yetkiliyi ise saçları ve sakalları tıraş edilmiş halde hipodromda halkın önünde alaya alıp aşağılattı.
1615  Fransız maliyeci Nicolas Fouquet (7 Ocak 1615 – 23 Mart 1680) doğdu. Hukuk eğitimi aldı ve Kral XIV. Louis döneminde 1653’ten 1661’e kadar Fransa’da Maliye Müfettişi olarak görev yaptı. Daha sonra yolsuzluk suçlamalarıyla yargılanarak ömür boyu hapse mahkûm edildi.
1744 Alman filozof, dinbilimci, şair ve edebiyatçı Johann Gottfried Herder doğdu.
1767 Fransız siyasetçi ve Fransız İhtilali’nin liderlerinden Louis Antoine de Saint-Just Decize’de doğdu. (Ölümü: 28 Temmuz 1794) Reims Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne başladı ama bir yıl sonra Hukuk Fakültesinden ayrıldı ve Blérancourt köyüne döndü. Fransız Devrimi’nde önemli bir rol oynadı. Devrimin ardından Blérancourt’da gerçekleştirilen ilk yerel seçimlerde arkadaşlarıyla kent yönetimini ele geçirdi. Yasal seçilme yaşında olmadığı için siyasal bir görev alamadı ama yerel Ulusal Muhafız Kıtasında görev aldı. 25 yaşına girdikten sonra Paris’teki Ulusal Konvansiyon‘a milletvekili olarak seçildi. Robespierre, Couthon ve diğer yakınlarıyla birlikte 28 Temmuz 1794’te giyotinle idam edildi. Öldürüldüğünde 26 yaşındaydı. Saint Just ve arkadaşı Robespierre’in idamları Terör Döneminin sonunu ve yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilir.
1776 İskoç filozof ve tarihçi David Hume yaşamını yitirdi.
1785  Danimarka anayasal monarşisindeki ilk Danimarka Başbakanı Adam Wilhelm Moltke, doğdu. (Ölümü: 15 Şubat 1864) 
1825 Uruguay, Brezilya‘dan bağımsızlığını ilan etti. 
1830 Belçika Devrimi başladı.  
1883 Huế Antlaşması imzalandı. Fransa ile Vietnam arasında imzalanan antlaşmayla Annam ve Tonkin üzerinde Fransız himayesi kabul edildi.
1914 25 Ağustos 1330 (10 Eylül 1914) tarihli ve Tifo Aşısının Lüzum Görülecek Mahallerde Tatbikinin Mecburi Olması Hakkında İrade-i Seniyye (Meclis-i Vükela Kararı/Kararname) kabul edildi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde tifo salgınlarıyla mücadele amacıyla çıkarılmış çığır açıcı bir koruyucu hekimlik ve hukuki düzenlemedir.
1919 Alaşehir Kongresi çalışmaları tamamlandı
1919  ABD’de dört dönem Alabama eyalet valiliği yapan Demokrat Partili hukukçu ve devlet adamı George Corley Wallace, doğdu. (Ölümü: 13 Eylül 1998, Montgomery) 1942’de Alabama Üniversitesi Hukuk Okulu’nu bitirdi. 1946’da eyalet savcı yardımcılığına getirildi, daha sonra iki dönem eyalet yasama meclisine seçildi. Üçüncü Yargı Bölgesi’nde yargıçlık yaptığı dönemde siyahların oy verme hakkına ilişkin ayrımcı uygulamaları soruşturan ABD Medeni Haklar Komitesi’ne karşı çıktığı için Savaşan Yargıç lakabıyla ünlendi.
1933 
  • İtalya ile Sovyetler Birliği saldırmazlık antlaşması imzaladı. 
  • Haavara Anlaşması, 25 Ağustos 1933 tarihinde Nazi Almanyası Ekonomi Bakanlığı ile Almanya Siyonist Federasyonu ve Anglo-Filistin Bankası arasında imzalandı. Yahudilerin amacı Alman Yahudilerinin varlıklarını koruyarak İngiliz mandası altındaki Filistin’e göç etmelerini sağlamak, Nazilerin amacı ise Almanya’daki Yahudi nüfusunu azaltmak ve uluslararası alanda başlatılan Alman malı boykotunu kırmaktı.
1936 
  • Grigori Zinovyev, Lev Kamenev ve diğer 14 eski Bolşevik lider, 19-24 Ağustos 1936 tarihleri arasında yapılan ilk büyük Moskova Duruşması’nın ardından idama mahkûm edildi ve 25 Ağustos 1936 sabaha karşı kurşuna dizilerek idam edildi
  • Ukraynalı hukukçu, devrimci ve Sovyet komünist lider Grigori Zinoviyev, 23 Eylül 1883 tarihinde doğdu. Bern Üniversitesi’nde kimya ve hukuk okudu. Vladimir Ilyich Lenin’in en yakın yoldaşı olarak tanındı. 1 Aralık 1934’te suikasta uğrayan Sergey Mironoviç Kirov’un cinayetine adı karıştığı iddiasıyla partiden ihraç edilerek tutuklandı. 1935 yılında 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve siyasi mahkûm kampına gönderildi. 1936’de “Moskova Davası”nda 1932’deki Stalin’e karşı olan suikastı planladıklarına dair iddiaya dayanan “Birleşik Merkezi” olayının yanı sıra Ekim Devrimine karşı ihanet ettiği için de yargılandı. Stalin’in kendilerini öldürmeyeceğine dair sözüne inanarak kerhen suçlarını kabul etti. Ancak 25 Ağustos 1936’da idama mahkûm edilip aynı günü tüm ailesiyle beraber idam edildi. 13 haziran 1988’de SSCB Yüksek mahkemesi, 1936’da Zinovyev hakkında verilen kararı iptal etti.
1939 Birleşik Krallık ve Polonya, yabancı bir gücün işgali durumunda Birleşik Krallık’ın Polonya’yı savunmayı taahhüt ettiği bir askeri ittifak kurdu.
1944

Paris, dört yıllık Nazi işgalinin ardından özgürlüğüne kavuştu.

1952 Kuzey Atlantik Konseyi (NATO’nun en üst düzey karar alma organı), 1951 yılında Londra’da imzalanan ana NATO SOFA sözleşmesinin, Türkiye ve Yunanistan gibi ittifaka yeni katılan ülkelerin hukuki sistemlerine uyarlanabilmesi ve uygulanabilmesi için resmi bir tadil (değişiklik) kararı aldı
1954  Volkan dergisi yazarı Nihat Yazar, Atatürk‘e hakaretten 2 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı. 
1963  Sloven avukat ve siyasetçi Miro Cerar, doğdu. Ljubljana Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde profesörlük, Sloven Parlamentosunda hukuk danışmanlığı yaptı. 2 Haziran 2014 tarihinde, Stranka Mira Cerarja (Miro Cerar Partisi) adında yeni bir siyasi parti kurdu. 15 Mart 2018 tarihinde Anayasa Mahkemesi’nin bir milyar euroluk demiryolu projesinin kabul edildiği referandumu iptal etmesinin ardından istifa etti.
1967  Türkiye Öğretmenler Sendikası‘nın (TÖS) 3 gün süren 1. Olağanüstü Kongresi’nde, Fakir Baykurt Genel Başkan seçildi. 
1971 
1972 

Sıkıyönetim Askeri Savcısı Baki Tuğ, devam eden Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) davasında Genel Başkan Fakir Baykurt ve 30 sanık hakkında 20’şer yıl, 104 sanık hakkında 16’şar yıla kadar, 9 sanık hakkında 5 yıldan 16 yıla kadar hapis cezası ve 6 beraat istedi.

1973

“Komünizmi ve eylemci anarşistleri övdüğü, Atatürk’e dil uzattığı” vs. iddialarla 3 aydır tutuklu bulunan Aşık Mahzuni, çıkarıldığı 1 no’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi.

1972 

Sıkıyönetim Askeri Savcısı Baki Tuğ, devam eden Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) davasında Genel Başkan Fakir Baykurt ve 30 sanık hakkında 20’şer yıl, 104 sanık hakkında 16’şar yıla kadar, 9 sanık hakkında 5 yıldan 16 yıla kadar hapis cezası ve 6 beraat istedi.

“Komünizmi ve eylemci anarşistleri övdüğü, Atatürk’e dil uzattığı” vs. iddialarla 3 aydır tutuklu bulunan Aşık Mahzuni, çıkarıldığı 1 no’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi.

1974  Hukukçu müzisyen, ve akademisyen Ege Göktuna, 25 Ağustos 1974’te doğdu. 1992 yılında Özel Saint Benoit Fransız Lisesi’ni bitirdi. Lisansını İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden aldı. 2000 yılında Yüksek Lisansını Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yapan Ege Göktuna 2011 yılında, aynı üniversitede sürdürdüğü doktora çalışmalarını tamamlayarak Mali Hukuk Anabilim Dalında doktor unvanını kazandı. 1997 yılından 2013 yılına kadar Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesinde akademisyen olarak çalıştı. 2013’ten sonra  Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Yardımcı Doçent unvanıyla akademik çalışmalarına devam etti.
1980 Zimbabve BM üyesi oldu.
1982 DİSK duruşmasında Genel Başkan Vekili Ali Rıza Güven 1980’de gözaltında ağır işkence altında alındığını söylediği polis ifadesini reddetti.
1988  Sığınak Yönetmeliği yayınlandı
1991  Belarus(Beyaz Rusya), SSCB‘den bağımsızlığını ilan etti
1995

12 Mart 1995 akşamı kahvehanelerin taranmasıyla 22 kişinin hayatını kaybettiği Gazi olaylarıyla bağlantılı olarak yaklaşık 100 sanığın, toplantı ve gösteri yürüyüşleri mevzuatına aykırılık iddiasıyla yargılanmasına başlandı.

1997 Eski Doğu Almanya lideri Egon Krenz, Berlin Duvarı’nda vur emri politikası izlemekten  ve savaş suçlarından altı buçuk yıl hapis cezasına çarptırıldı, 
1998 Hukukçu, yargıç Lewis F. Powell Jr. Hayatını kaybetti. (Doğumu: 19 Eylül 1907) Haziran 1931’de Washington ve Lee Üniversitesi hukuk fakültesinden birincilikle mezun oldu. Hukuk Yüksek Lisansını Harvard‘da yaptı. 1964’de ABA başkanlığına seçildi. Kapsamlı hukuk etiği reformu, ceza hukuku idaresindeki standartların uygulanması ve yoksullar için hukuk hizmetlerinin genişletilmesi çağrısında bulunarak mesleğinin zirvesine yükseldi. ABD Yüksek Mahkeme Yargıcı olarak görev yaptı. Powell, Yüksek Mahkeme’de genel olarak muhafazakar kanatta yer aldı.
1998 
  • Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Maliye Bakanlığı müfettişlerinin hazırladığı “kayıp trilyon” raporu doğrultusunda Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na resmi olarak başvurarak Refah Partisi’nin son genel başkanı ve yöneticileri hakkında kamu davası açılması ve mallara ihtiyati tedbir konulmasını talep etti.
  • İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne (DGM) 17 adamıyla birlikte çıkarılan Sedat Peker ve 3 adamı, “çete kurmak” suçlamasıyla tutuklanarak Bayrampaşa Cezaevi’ne gönderildi.
1999 Kadınların 58, erkeklerin ise 60 yaşında ve 7.000 gün prim ödeme koşuluyla emekli olabilmelerine ilişkin 4447 Sayılı Kanun TBMM’de kabul edildi. 
2006 Ukrayna’nın eski Başbakanı Pavlo Lazarenko, kara para aklama, elektronik dolandırıcılık ve gasp suçlarından ABD’de 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Birleşmiş Milletler’e göre 1996-97 yılları arasında Lazarenko hükûmeti yaklaşık 200 milyon ABD dolarını zimmetine geçirdi.
2015

Türk Siyasi Tarihinde ilk kez anayasal zorunluluk gereği seçim hükümeti kurulmasına karar verildi. TBMM seçimlerinin yenilenmesi kararı aldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu, Geçici Bakanlar Kurulunu kurmak üzere görevlendirdi.

2016 Tütün ve Madde Bağımlılığı ile Mücadele Dairesi Başkanlığı, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak 25 Ağustos 2016 tarihinde Ankara’da faaliyetlerine başlamıştır.
2017  OHAL kapsamında 693 ve 694 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) yayımlandı. 928 kamu personeli ihraç edildi, 57 kişi ise göreve iade edildi. MİT, Başbakanlık makamından alınarak Cumhurbaşkanlığına bağlandı. 6 kurum kapatıldı.
2022 Sanatçı Gülşen Bayraktar Çolakoğlu, 30 Nisan 2021’de Ataşehir’de verdiği bir konserdeki  “İmam Hatip’te okumuş bence daha önce kendisi, sapıklığı oradan geliyor” şeklindeki sözleri nedeniyle “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan soruşturma kapsamında tutuklanarak Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderildi. 
2024
  • Eski futbolcu ve AK Parti Milletvekili Hakan Şükür’ün sosyal medyada kendisine yorum yapan kişiler hakkında yaklaşık 200 farklı tazminat davası açtığı öğrenildi.
  • Kocaeli 2 No’lu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde koğuşlarda yapılan arama baskınlarında tutuklulara şiddet uygulandığı iddiaları üzerine başgardiyan hakkında soruşturma açıldı.
  • Antalya Konyaaltı Belediyesi’ne bağlı şirkette çalışanların maaş ödemelerini yapan büro personeli Ç.B. her ay kendisine fazla maaş ödemesi yaptığı, sahte üniversite diploması ile yüksek maaş alarak 2 yılda zimmetine 567 bin lira geçirdiği iddiasıyla açılan davada, Antalya 11. Ağır Ceza Mahkemesi sanığı ilk duruşmada 3 yıl 1 ay 15 gün hapis ve 625 bin lira adli para cezasına hükmetti. Sanık karara itiraz etti.
  • 21 Ağustos’ta Bakü’deki evinden çıkarken gözaltına alınan savaş karşıtı Azerbaycanlı siyaset bilimci Bahruz Samadov hakkında, Sabail Bölge Mahkemesi tarafından 4 aylık “önleyici tedbir kararı” verildi. Azadlıq Radiosu’ndaki habere göre Samadov, Azerbaycan Ceza Kanunu’nun 274. maddesi (vatan hainliği) sebebiyle yargılandı. 23 Haziran 2025’te Samadov 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
  • Mesajlaşma uygulaması Telegram‘ın kurucusu ve CEO’su Pavel Durov, Azerbaycan’dan özel jetle geldiği Fransa’da havalimanında gözaltına alındı. 39 yaşındaki milyarder hakkında Telegram ile bağlantılı suçlarla ilgili olarak yakalama emri çıkarıldığı, Fransa’nın aranan kişiler listesinde yer aldığı ve reşit olmayan çocuklara karşı işlenen suçlarla mücadele departmanının talebi üzerine bu kararın alındığı açıklandı. Fransız basınına göre Pavel Durov, popüler mesajlaşma uygulamasının suç amaçlı kullanımının önlenmeye yönelik adım atmamakla suçlanıyor. X’in sahibi Elon Musk, Fransa’da havalimanında gözaltına alındığı bildirilen Telegram’ın kurucusu ve CEO’su Pavel Durov için ‘özgürlük’ çağrısında bulundu.
2024
  • Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, kendilerine bilgilendirme yapılan ancak halen beyanname vermeyen yaklaşık 700 bin mükellefin tespit edildiğini, bu mükellefler hakkında cezalı işlem yapılacağını açıkladı.
  • ABD’nin New York kentinde Fransisken kilisesine mensup Pawel ‘Paul’ Bielecki isimli rahibin, Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta klinik işlettiği iddiasıyla internet üzerinden topladığı on binlerce doları, estetik ameliyatlara, lüks restoranlara ve yazlık evleriyle ünlü Hamptons’a gezilere harcadığı, hakkında, dokuz yıl boyunca bağış yoluyla topladığı 650 bin doları bu şekilde harcaması nedeniyle iddianame hazırlandığı öğrenildi. New York Güney Bölgesi Savcılığı’nın hazırladığının hazırladığı iddianameye göre Bielecki, 2015-2024 arasında Beyrut’ta klinikler işleten bir doktor olduğunu iddia ederek “internet ve posta yoluyla dolandırıcılık yapmakla” suçlanıyor. Rahip Paul, suçlu bulunursa 40 yıl hapis cezası alacak.
2024
  • Şişli’de eniştesini öldüren zanlı ile babası tutuklandı. Zanlı, eniştesini kız kardeşine kötü davrandığı için öldürdüğünü savundu.
  • Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, İzmir’de Ceyda Yüksel‘in cinsel ilişkiyi reddettiği için katledildiği davada fail Serkan Dindar‘a verilen ve Yargıtay’ın ‘haksız tahrik indirimi’ uygulayarak onadığı ceza kararına itiraz etti. Bakanlık, Ceza Muhakemesi Kanunu 308’inci maddesinde düzenlenen ‘Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İtiraz Yetkisi’ kapsamında dosyanın Ceza Genel Kurulu’na gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu.
  • Park ve bahçelerde 2023 yılında 35, 2024 yılının ilk beş ayında 11, eğitim kurumları ve çevresinde ise 6 kasten öldürme olayı yaşandığı açıklandı.
  • DEM Parti Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu, Eş Genel Başkanlar Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan adına, sosyal medya platformunda yaptığı paylaşım nedeniyle Prof. Dr. Bengi Başer hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda, Başer’in söz konusu paylaşımıyla Kürt halkını topluca hedef gösterdiği belirtildi.
2026
  • Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan soruşturma kapsamında 17 Ağustos tarihinde tutuklanan Emekli Amiral Türker Ertürk hakkında “basın yayın yoluyla halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” suçundan 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası istendi. İddianame Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesine gönderildi.
  • Uluslararası Af Örgütü, yaptığı açıklamada , büyük teknoloji şirketlerinin çocukların çevrimiçi güvenliğini sağlama konusundaki uluslararası başarısızlığına vurgu yaparak çocukların ve gençlerin hayatında çevrimiçi gözetimin normalleşmesine tepki gösterdi. 
  • AİHM Büyük Dairesi, iş insanı ve sivil toplum aktivisti Osman Kavala’nın ikinci başvurusunda Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin altı maddesini ihlâl ettiğine hükmetti. Karar üzerine 38 insan hakları örgütünden oluşan İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı, “AİHM kararı uygulansın, Osman Kavala derhal serbest bırakılsın“ çağrısında bulundu. Diğer hukuk örgütleri ve inan hakları kuruluşları da benzer açıklamalar yaptı.
  • Süleymancılara yönelik düzenlenen üçüncü dalga operasyonda 54 isim hakkında gözaltı kararı verildi,  ilişkili 11 şirket ile 4 derneğe kayyım atandı. 
  • İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), 12-14 yaş grubundaki çocuklara bazı ağır suçlarda 27 yıla kadar, 15-17 yaş grubundakilere ise müebbet hapis cezası öngören düzenlemeyi, uluslararası çocuk adaleti standartlarına aykırı ve çocuk hakları bakımından geriletici bulan bir açıklama yaptı.
  • ABD Yüksek Mahkemesi, Trump’ın seçim güvenliğine ve posta yoluyla oy verme sistemine ilişkin başkanlık kararnamesi hakkında açılan davada, alt mahkemenin yürütmeyi durdurma kararını temyiz incelemesi sonuçlanıncaya kadar askıya aldı.
  • Yeni Zelanda hükümeti Pazartesi günü, 16 yaşın altındaki çocuklar için sosyal medyayı yasaklayan bir yasa tasarısı sunduğunu duyurdu. Yasa, sosyal medya platformlarının ve yapay zeka destekli sosyal yardımcı uygulamaların, hizmet sunmadan önce kullanıcıların yaşlarını doğrulamalarını zorunlu kılacak.
  • Cem Küçük soruşturması kapsamında; İsmail Çanak, Serdar Özyurt ve Ahsen Melek Kocatürk hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Cem Küçük, ‘şantaj’ ve ‘yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’ suçlamaları nedeniyle 31 Temmuz 2026 tarihinde tutuklanmıştı.
  • Zonguldak’ta 16 yıl sonra aydınlatılan ‘Kirpi Ahmet’ lakaplı Ahmet Yılmaz cinayetinin azmettiricisi olduğu gerekçesiyle yargılanan ve ev hapsinde bulunurken elektronik kelepçesini kırarak firar eden Emircan İleri, yakalandı. Dosya kapsamında İlker Eren, Kasım 2025’te tutuklanıp daha sonra tahliye edilmiş, Şubat 2026’da Tarık Yolcu ve Köksal Aktaş tutuklanmış, Emircan İleri hakkında ise ev hapsi kararı verilmişti.
  • İstanbul 2. İdare Mahkemesi, Üsküdar Belediye Meclisi’nde yapılan başkanvekilliği seçimini CHP’li Sibel Tan Çetinkaya’nın kazanmasına ilişkin meclis kararının yürütmesini durdurdu. Üsküdar Belediyesi Başkanı Sinem Dedetaş’ın tutuklanması ve görevden alınmasının ardından başkanvekilliği seçimi yapılmıştı.
  • Sosyal medyada “Rıdvan Abi” adıyla tanınan Rıdvan Çelik, yasa dışı bahis sitesi reklamı içeren videolar hazırlayıp paylaştığı iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan 3 şüpheliyle birlikte tutuklandı.

25 Ağustos - Hukuk Takvimi