Arabuluculuğun Toplumsallaşması Seraptır / Hilmi Şeker / Yargıç
Sulh kurumu, son anına kadar kendisini ziyaret edecek birini bekledi. Yakın tarihte cafcaflı bir törenle sahaya sürülen uzlaşma, kendisinden medet umanları sükutu hayale uğrattı. Çiçeği burnunda sulha teşvik kurumu, açık tehdide rağmen başını sokacak yer, gidecek yurt arıyor.
Adlileşmeyle mücadele, çağcıl sistemlerin anlaşılır, ivedi ve öncelikli uğraşıdır. Bireysel barışın hukuka dönüşerek toplumsal barışa katkısı, alternatif uyuşmazlık yöntemlerini, anılan çabanın uzantısına dönüştürdü.
Adli eşiğin yükseltilmesi, huzursuzlukları alternatif yollarla çözme isteğinin sonucudur. Bu akıl eş zamanlı olarak adliye kapı, koridor ve duruşma salonlarına yüklenen uyuşmazlıkları alternatif yollara havale ederek dosya dağlarıyla baş etmeyi tasarladı.
Arabuluculuk, bu ajandanın ithal ettiği almaşık çözüm yöntemidir. Bu kurum, işe büyük umutlarla başlamakla birlikte sahadan kopukluğu, tedariksiz olması, istişareyi hafife alması, teknik kusurları ve tepeden inmeciliğiyle geleceği kalbinden vurmaktadır.
İthal kurumları yaptırımlarla işler kılmak sosyolojiyle inatlaşan aklın trajedisidir.
Kurumları açık ve örtülü tehditlerle yaşatma siyasetinin arabuluculuğu parlatması, pratiğin bibloya dönüştürdüğü seçenekleri görmezden gelir.
Ön incelemeyi; kaygılara rağmen işler kılmaya çalışanların, doku uyuşmazlığının reflekslerini, hassasiyetlerin ve yapabileceklerini unutmuş görünüyor.
Doruk tutkusunun, arabuluculuğun işlerlik koşullarını analiz etmeden performans ölçere dönüştürmesi, arabuluculuğa bel bağlayan aklın gerçeklerle inatlaşan saflığına delalet eder. Vesayetçi bu yaklaşımın hayal kırıklığına uğraması muhtemeldir.
Diri tasarruf anlayışı, her şeyden evvel bu mekanizmanın işlerlik şansını yanların inisiyatifine terk eder. Davayı kontrol yetkisini zorlayan, tasarrufu teşvikle çeliştiren bir anlayış, aşkınlığı tetikleyebilir. Aşkınlık, yargıcı taraflarla özdeşleştiren, kürsüden indiren hatırı sayılır bir sapmadır.
Arabulucuya özendirme prensibinin, yargıcın yanı başında duran ihsası rey yasağıyla ilişkisi belirsizdir. Bu muğlaklık, kürsünün nem kapan yapısıyla birleşerek, özendirme görevine pusu atabilir.
Donanımsızlığın, yanlılıkla yapacağı işbirliğinin yaratacağı riskin tetikleyeceği savunma güdüsü, yargıcı arabuluculuktan soğutan ciddi bir nedendir.
Özendirmenin deneyimsizliği, pratiğin birikimsizliği, kurumun tanıtımı ve kurumsallaşması için harcanan bütçenin zayıflığı, kurum ithaline yatkın genlerin el ovuşturmak için yeni bir fırsat yakaladığını gösterir.
Akademinin suskunluğu, arabuluculuk gibi kabına sığmayan, maruf ve meşhur kurumun, içeride bir kaç teatral numune, rol modelle sınırlanması, onun sıradan bir pazarlığa indirgeneceği, günü geçiştirecek cümlelerle özdeşleştirileceği konusunda ciddi kaygılar yaratmaktadır.
Kişisel istikbal, iradeyi hiçleştirerek kurumu gelişigüzel ve zamansız uygulamaya sürükler. Zorun yaratacağı belirsizlik ve sürprizler, arabuluculuğa teşviki yozlaştırabilir. Yabancılaşma ve yozlaşma bireysel barışı kestirme yollarla yakalama beklentisini berhava eder.
İşin inceliğini öğretmekten aciz, zamanla yarışan, ikna etmekten uzak ve sahadan gelen önerileri hafife alan kibrin, yer ve zamanına göre çapraşık, çetrefil hale gelebilen arabuluculuğu kontrol etmek, yaptırımlarla özendirmek, hak aramaya icbarı yasaklayan hükümlerle çelişkiye neden olabilir.
Kimlerin arabulucu olacağı, arabuluculuğun yeterliliği ile eğitimindeki ciddi sorunlar, sürecin kullandığı malzeme ve beyanların kullanılma yasağı, bundan neşet eden nitelendirme ve koruma sorunları, arabulucuya havale edilen uyuşmazlığı duruşma salonunda bekleyen, makul sürede yargılama, kendiliğinden getirme, aydınlanma, tasarruf ilkeleriyle inatlaşan, dava konusu ve ispat sahasına sürülecek malzemeyle ilgili hususlar, arabuluculuğu strese sokacak ciddi meselelerdir.
Bu sürece iştirak eden, sevk ve idarede görev alan öznelerin beyan, teklif, kabul ve pazarlık unsurları ile bilumum malzemenin açıklanmasına, kullanılması üzerindeki göreceli kota ve yasaktan beklenenin elde edilmesi, açıklama özgürlüğünün yazgısı, uygulamanın yasağı delme gizilgücünün ihtiyaçla sınırlanmasından başka obje, süje, zaman ve mekan bağlamlı sair sınırları, tutanağın işlevselliğine, belleğine, saklama, koruma, anımsatma yeteneğine ve dile olan hakimiyetine bağlıdır.
Arabulucunun yansızlığı, görev tanımı, aydınlatma yükü, süreç ve karar üzerindeki gücü, tutanağın pay ve ağırlığını artırmakta, gerçek ve doğru bir kayıtlama ödünsüz bir ödeve dönüşmektedir. Anılan yükün taşınabilmesi tutanağın misyonu, kendisini gerçekleştirme ve atiye taşıma rolünün bellenmesine bağlıdır. Kayıtlama defolarından neşet eden kadim sorunlarla çözümsüzlüğün yarattığı çaresizlik gözlerin her daim burada tutulmasını gerektirir.
Uyuşmazlığın sınırlanması, vakıa ve talep çiftinden müteşekkil talebin saptanmasına bağlıdır. Hükmün öznel ve nesnel sınırlarının tayini, yeniden yargılanma yasağının üzerine düşeni yapabilmesi, görev tanımını yapan tutanağın/belgenin özenle hazırlanmasını gerektirir. Belgenin, uyuşmazlığı disipline etmesi, teşhise imkan ve kolaylık tanıması, hükmü biçimlendirmesi mazinin gözetilmesini zorunlu kılar. Uyuşmazlığın tayinindeki kusurların hüküm üzerindeki etkisi, bu sürecin doğru yönetilmemesinin yaratacağı büzülme-genleşme odaklı komplikasyonlar hakkında ip ucu vermeye muktedirdir.
Tutanakların yanlardan esirgenmesi, verilmesi uygun olanların uyuşmazlığı bitiren/son tutanakla sınırlandırılması anlaşılmaktan uzaktır. Kararın, öncül ve sonullarla uyumunu sınanmaz kılan düzenleme, etik ilişkiyi kayıt ve denetim dışında tutar, açık yargılanma isteğini yüzüstü ve korunaksız bırakır.
Açık yargılamadan kaideten ödün vermeyen bir bakış açısının arabuluculuk sürecini karanlıkta bırakması, son belgenin paylaşılmasını talep koşuluna endekslemesi, toplumsal denetim isteğini boşa çıkarmaktadır. Tutanağın desteğinden yoksunluk, yansızlık bağlamlı kuşkuları aşma, hükme yönelik savunma ve kanun yolunun etkin şekilde kullanma taleplerini hiçe saymak, tutanağın alın terini hiçleştirmektir.
Tutanağın hükmü besleyen olması, buradaki olası bir kırılmanın, hüküm ve denetim üzerindeki etkisi ile süreç dışında yaratacağı sendrom, onun mimari ve yapısal özellikleriyle, yaratılma sürecini kapsayan özlü eğitimi zorunlu kılar.
Arabulucunun, yanlarla iletişim kurma özgürlüğünü belgeleme zorunluluğu, yansızlık ödevinin masumiyetine yönelen kalkışmaların refi, bu görüşmelerin atideki rol ve işlevini belirlemedeki hissesi, gözleri iletişimi sağlayan yöntem, araçlarla bu süreci görünür kılacak olanak ve kolaylıklara odaklar.
Yönetmelik, iletişimi teşvik etmekle birlikte, ilişkiyi/iletişimi sağlayacak ve yürütecek vasıtalar konusundaki suskunluğu, iletişim araç ve yöntemleri üzerinden arabulucuya duyulan güven, verilen avansın tezahürüdür. Arabulucunun izlenecek usul, esas ve süreç hakkındaki aydınlatma yetkisine, “gerektiği gibi” tümcesiyle zirve yaptırılması bu yaklaşımı konsolide eden bir tutumdur. Bu kabul, arabulucuyu özerk kılarken, olası kayıtsızlığın yaratacağı kuşkuların, aşılmasına ilişkin adımların performansındaki belirsizlik köşeyi tutmaktadır.
Arabuluculuk eğitiminin nasıl, ne şekilde verildiği, bilgi ve deneyimsizliğin yarattığı kusur ve yan etkilerin nasıl aşılacağı, hüküm ile tutanak arasındaki çelişkilerle, adli tecrübenin yaşadığı bunalım uygulamayı çetin günlerin beklediğine delalet eder.
Yansızlığı sınayacak özen borcunun belirsizliği, bu muğlaklığın ithal metinlerle giderilmesinin yaşatacağı karmaşa, zaman bağlamlı dokunulmazlıklar, özen merkezli ihtilafların çözümünü güçleştiren ciddi bir edendir.
Sürenin tasarrufla esnetilme olasılığı, makul sürede yargılama ödevinin yanlarca sömürülmesine neden olabilir. Belirsizliğe neden olan ve bellek sorunlarına yol açan bu tutum, teksifin saflığıyla çelişen perspektiftir.
Arabulucunun liste dışından seçilmesi, izlenecek usulün belirlenmesindeki keyfiyet hareket kabiliyetini artıran isabetli bir tercihtir. Tasarrufu saflaştıran ve içine arabulucu seçimini de alacak şekilde genişleten düzenleme, arabuluculuk süreciyle karara yönelik itiraz, eleştiri ve yakınmaları karşılayan görece seçenektir.
Makul süreyi belirlemede öncelik şansı yakalayan arabuluculuk, işleyiş ajandasını süreyle sınırlayan, hemen her şeyi takvime bağlayan, katı teksif paradigmasıyla inatlaşma ihtimaline gebedir. Arabulucunun bu marja yaslanarak, zamanı sömürme potansiyelinin yaratacağı mesai ve kaynak yitikleri, takdirin sebep olduğu aşkınlıkların kontrol edilmesini zorunlu kılar.
İzlenecek usul ve esasların tercihindeki yavaşlıkla, seçimsizliğin alacağı sürenin sınırlanmaması, ajandayı donduran, yavaşlatan ciddi bir kırılmadır.
Yargısal rollerin örneklenerek belirlenmesi, paralel yargı yetkisini orijinalinden ayırmayı güçleştiren çok boyutlu, sorunlu bir alan görünümündedir. Sayılan örneklerin takdiri delillerle sınırlı olması, uzak durulması gerekenlerin teşhisine yaramakla birlikte, “gibi” sözcüğünün yorumlanmasındaki özgürlük/aşkınlıklar, arabulucuyla kürsü arasındaki farkı, yöntem ve araçlar üzerinden özdeştirme potansiyeli taşır. Arabulucunun, yargıca yaklaşma teşebbüsünün haklı kılacak belirsizliklerin yaratacağı akıbetin zamana bırakılmaması gerekir.
Arabulucuya başvurma isteğinin iki kez ve periyotla sınırlanması, alternatif uyuşmazlıktan beklentinin çokluğuna ve isteğine bağlıdır. Bu isteğin gerçekleşmesine yeteri katkıyı vermeye müsait sürenin boşa geçirilmesi, gecikmenin sulha ayrılan süreyle birleşme olasılığı tahkikata geçişi erteleyeceği/engelleyeceği gibi, kurumların yollarının kesişmesi gidişatı aksatabilir.
Arabuluculukta geçen zamanın hak düşürücü süre ve zamanaşımında dikkate alınmaması, yanlar üzerindeki baskıyı bertaraf eden, anlaşma ve aranın bulunmasını kolaylaştıran akla yatkın düzenlemedir. Sürecin anlaşmazlıkla sonuçlanması halinde, uyuşmazlığın ısıtılarak servis edilme imkanı, bu tercihe kefaleti kolaylaştırmaktadır. Düzenlemenin zamanaşımı ve hak düşürücü süreyi kesmesi, sürelerin, özendirme üzerindeki baskısını minimize eden bir önlemdir.
Anlaşma kapsam ve içeriğinin yanlarca belirlenme tekeli, yanların uyuşmazlık üzerindeki kontrolünü pekiştiren düzenlemedir. Bu olanağın özensiz kullanımı kararı; söylem, form, içerik ve icra defolarının saldırısına açık alan haline getirerek beklentileri boşa çıkarabilir.
Hak ve ödevleri belirleme yetkisinin yanlara bırakılması, tasarrufu öne çıkaran istikrarlı bir tutum olmakla birlikte, arabulucunun kanaatini şekillendiren gözlem, jest ve mimikleri hiçleştiren yaklaşımdır. Bu, uyuşmazlığın içtenlikle çözülmesini önleyen ve hükmün konsantresini bozan olumsuz bir gelişmedir.
Yasama, kamu düzeniyle ilgili hususlarda, hükme müdahale imkanı vermekle birlikte, inceleme konusunu, içeriğin arabuluculuğa elverişliliği ve hükmün icra olunabilirliğiyle sınırlar. Bu tasarrufu başat kılan, arabuluculuğu özendiren bir yaklaşımdır.
Özellikle aile hukuku alanında hükmün uygulanabilirliğine ilişkin testin duruşmalı yapılması, kararının görücüye çıkmadan önce, ilgililerin katılımıyla kendisine çek etmesine, sağaltmasına yarayan önemli bir fırsattır.
Denetlenebilme hissi, kararın özellikle kapsam ve icra edilebilirlik defolarıyla mücadeleyi kolaylaştıran caydırıcı bir eşiktir.
Tenfiz testi; yargılananı betimleme, vasıflandırma ve tanımlamadaki öznellik, aşkınlık ve zaaflarıyla incelemeyi infaz karşıtı bir mekanizmaya dönüştürebilir.
Özellikle yansızlık, eşitlik, tutanak içeriği, belgelerin saklanması, belge tanzimine iştirak, vekil aracılığıyla temsil, tutanağın etki ve sonuçları, etkinliğin sona ermesi, yeterlilik, aydınlatma ödevi, anlaşmanın ilam niteliği, vekille temsil, tutanak mahiyeti, tutanak kapsamına katılma, hak ve sorumluluklar gibi konularda tekrara düşülmesi yasayı realize iddiasındaki yönetmeliğin sistematik zaafıdır.
Kimi kavram, terim ve sözcüklerin seçimindeki isabetsizlik infazı zorlayacak, başları ağrıtacak niteliktedir. Dilin fonetiğine anlam ve bilgisine yeterince egemen olamamaktan kaynaklanan fazlalıklar ve eksikliklerin yaratacağı anlam yitikleri, deyiş ve anlatım defoları dikkate şayandır.
Arabuluculuk kurumunun bel kemiğini oluşturan ilk yirmi maddenin dil, anlam ve kanun tekniği açısından yaşadığı sorun ve tekrarların önümüze koyduğu faturanın belirsizliği, uygulamayı açık vermeye zorlayan risklerdir.
Öngörülen ücretin kaideten zamana endekslenmesi, alternatif adalet arayışının bir başka karakteridir. Mahkemeye gidecek parayı bulmakta zorlanan yurttaşı, zamanı parayla satan ve polemiğe müsait mekanizmayla çalışmaya özendirmek, adli yardıma fokuslanan çabanın ciddi bir çelişkisidir.
Arabuluculuğu para basan, iştah kabartan kapıya dönüştürmek, pahalılığı dert edinmeyen talepler için, çözüme renk katan olmaktan öte anlam taşımaz.
Adliyeden gayrisini görmeyen erişim kültürü eli cebinde, gözü saatte adliye dışında hak aramaya icbar eden bakışın profilini zaman çizecektir.
Temennimiz; toplumsal barışın yaygınlığına, kalıcılığına adanan arabuluculuğun içerikli engin bir yapıya dönüşmesidir. Marifet; toplumun sesli çalışmasına neden olanları deşifre edecek anahtarı bulmak ve onları adliye dışında enterne etmektir.
Tecrübe tekeliyle, toplumsal alışkanlıkların kurumun kök salarak yaygınlaşması önünde aşılmaz engele evirildikleri söylenebilir. Her fırsatta dillendirilen ve Ülke’deki uyuşmazlığı iştahları kabartan bir pastayla özdeşleştiren yaklaşımın, kürsüyle özdeşleşmesi, çözümün alternatifi olması, derinleşerek yaygınlaşması kuşkuludur.
Tahkim ve arabuluculuk gibi seçkinci alternatiflerin sahici uzlaşıcı olabilmeleri, arabuluculuğu spotlara indirgeyen bir ortamda olanaksızdır. Dayatma pratiğinin, uyuşmazlığı sömürme potansiyeliyle yaptığı ciddi koalisyon, arabuluculukla, davayı kamusal sorunla özdeşleştiren mantık arasındaki farkı açmaktadır.
Norm ithalini, sosyolojik taleple özdeşleştiren bu anlayış, hukuk sistemini bir asırdır şekillendiren jakoben/ideolojik tutarlılığın inatçı genleridir. Bu genler bozulmayan, varoluşçu azmiyle bir başka zaman ve bedende kurduğu tahtla, kürsüye ait olanı başkasıyla üleşmektedir.
Sosyoloji, toplumsal ihtiyaçları gereksinime dönüştüren, yaşamla inatlaşan, tepeden inmeci anlayışla, geliştirdiği özgün mekanizma, özellik ve buluşlarla mücadele eden tecrübenin adıdır. Kurumun, görünen adalet idealine seri, isabetli ve ucuz çözümleriyle içten ve etkin bir katkı sunması herkesin beklentisidir. Arabuluculuğun ebelik yapması, sistemden payını alabilmesi, toplumsal ve kalıcı barışın ehli olabilmesi, sosyolojiyle uyumuna, prensiplerle oturmasına, kendisini tüketecek akıbetten uzak durmasına bağlıdır.
1. Rio Zirvesinin bir sonucu olarak geliştirilmiş olan Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi (BMÇMS), hassas ekosistemlerin ve toplumların bulunduğu kurak alanlardaki arazi bozulmasına dikkat çeken bir araçtır.
Yürürlüğe girmesinden 10 yıl sonra, BMÇMS evrensel üyelikten yararlanmış ve giderek daha çok kişi tarafından yoksulluğu küresel ölçekte azaltılmasına ve sürdürülebilir kalkınmaya kalıcı bir katkıda bulunabilecek bir araç olarak tanınmıştır.
2. On yıllık bir uygulamanın ardından, sınırlayıcı faktörlerin sözleşmenin en etkili şekilde uygulanmasını engellediğinin farkına varıldı. Bu faktörlerden öne çıkanlar, 2 kardeş RIO sözleşmesiyle karşılaştırıldığında, yetersiz finansman, zayıf bilimsel temel, yetersiz savunuculuk ve seçilen bölgeler arasındaki bilinç farklılığı, kurumsal zayıflık ve taraflar arasında fikir birliğine ulaşmada yaşanan zorluklar olduğu görünmektedir.
3. Aynı zamanda, BMÇMS yürürlüğe girdiği ilk günden bu yana giderek genişleyen bir çevrede çalışmalar yapmaktadır ve önümüzdeki 10 yıl içinde uygulanmasını etkileyecek farklı sınırlar ve fırsatlarla yüzleşecektir.
4. RIO’dan sonra Milenyum Kalkınma hedeflerinin benimsenmesiyle; Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi (WSSD)’nin sonuçları, Afrika’ya ve az gelişmiş ülkelere artan destek, iklim değişikliğine adaptasyonda ve iklim değişikliğinin etkilerinin hafifletilmesinde daha kararlı olunması, küresel tarım ticaretinin liberalleşme olasılığı, çevresel mülteci ve göçmenlerin artan sayısıyla birlikte fakirlik ve çevresel bozulumun üzerindeki etkileri aydınlatan çevre politikaları artmıştır.
5. Küresel ölçekte kurak alanlardaki arazi bozulmasıyla ilgili biyofiziksel ve sosyo/ekonomik akımların anlaşılmasına bilimsel olarak katkıda bulunan kurak alan ekosistemleri üzerine Milenyum Değerlendirme(MA) çalışmalarıyla geliştirilmiştir. (MA) aynı zamanda, kurak alan ekosistemleri ve bu alanlarda yaşayan insanlar üzerindeki veri ve bilgi ana boşluklarını haritalamak konusunda da katkı sağlamıştır.
6. Çevre finansmanı, Küresel Çevre Fonu (GEF)’nun sözleşmenin finansman mekanizması olması ve resmi kalkınma yardımı (ODA) akışlarının 10 yıllık bir durgunluğun ardından artması ve kırsal kalkınma ve tarımın kaynaklarındaki düşüş ile birlikte, son 10 yılda oldukça değişmiştir. Donörler, finansman stratejilerinde Yoksulluğu Azaltma Strateji Bildirisi (PRSP)’ne dayanan ülke-bazlı öncelikler ve diğer ülkekontrolündeki kalkınma planlama araçlarını destekleme araçlarına odaklandılar. Son olarak, çeşitli ekolojik hizmetler ve karbon finansman ödemeleri de dahil olmak üzere yenilikçi çeşitli finansman araçları hayata geçmiştir.
7. Bu yeni çevrede yirminci yıla girerken başarıların değerlendirilmesi ve sözleşmenin sınırlayıcı faktörleriyle birlikte bu stratejik plan için bir başlangıç noktası sağlamaktadır.
Bu stratejik plan, Sözleşmenin temel zorluklarına dikkat çekmek, güçlerinden istifade etmek, finansman çevresinden ve yeni politikalar sayesinde ortaya çıkan fırsatları kapmak ve bütün BMÇMS paydaşları için yeniden canlandırılmış ortak bir görüş yaratmak için eşsiz bir fırsat sağlamaktadır.
II. Vizyon
8. Sözleşmenin gelecek hedefi, yoksulluğu azaltmak ve çevresel sürdürülebilirliği desteklemek amacıyla etkilenmiş arazilerdeki kuraklık etkilerini azaltmak ve çölleşme ve arazi bozulmasını engelleyip geriye döndürmek için küresel bir ortaklık oluşturmaktır.
III. Stratejik Hedefler ve Beklenen Etkiler
9. Aşağıdaki “ stratejik hedefler”, siyasi iradenin artırılması da dahil olmak üzere, 2008- 2018 yıllarında bütün BMÇMS paydaşlarının ve ortaklarının faaliyetlerine rehberlik edecektir. Bu uzun süreli hedeflerini karşılamak, yukarıda bahsedilen vizyonu gerçekleştirmeye katkı sağlayacaktır. “Beklenen etkiler” stratejik amaçlar doğrultusunda planlanan uzun süreli etkilerdir.
Stratejik Hedef 1: Etkilenmiş nüfusun yaşam koşullarının iyileştirilmesi
Beklenen etki 1.1. Çölleşme/arazi bozulumu ve kuraklıktan etkilenmiş alanlarda yaşayan insanların daha çeşitli geçim yollarına sahip olmalarını ve sürdürülebilir arazi yönetiminden ortaya çıkan gelirden istifade etmelerini sağlamak.
Beklenen etki 1.2. Etkilenmiş nüfusun iklim değişikliğine, iklim çeşitliliğine ve kuraklığa karşı sosyo/ekonomik ve çevresel kırılganlığı azaltmak.
Gösterge S-1: Çölleşme/arazi bozulumu ve kuraklık süreçlerinden olumsuz etkilenen insan sayısındaki düşüş.
Gösterge S-2: Etkilenmiş alanlarda yoksulluk sınırının üzerinde yaşayan insan oranındaki artış.
Gösterge S-3: Etkilenmiş alanlardaki yeterli beslenme seviyesinin altında besin enerjisi tüketen nüfusun oranında azalma.
Stratejik Hedef 2: Etkilenmiş ekosistemlerin koşullarının iyileştirilmesi
Beklenen etki 2.1. Etkilenmiş alanlarda arazi verimliliği ve diğer ekosistem ürün ve hizmetleri geçim kaynaklarına katkı sağlayarak sürdürülebilir bir şekilde artırılmıştır.
Beklenen etki 2.2. Etkilenmiş ekosistemlerin iklim değişikliğine, iklim çeşitliliğine ve kuraklığa karşı hassasiyeti azaltılmıştır.
Gösterge S-4: Çölleşme/arazi bozulumu ve kuraklıktan etkilenen toplam alanda azalma.
Gösterge S-5: Etkilenmiş alanlarda net temel verimlilikte artış.
Stratejik Hedef 3: BMÇMS’nin etkili bir şekilde uygulanması sağlanarak küresel faydalar oluşturmak.
Beklenen etki 3.1. Sürdürülebilir arazi yönetimi, çölleşme ve arazi bozulumuyla mücadele iklim değişikliğinin etkilerinin hafiflemesine ve biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilir kullanımına ve korunmasına katkıda bulunmaktadır.
Gösterge S-6: Etkilenmiş alanlardaki karbon stoğunda (toprak ve bitki biyokütlesi) artış.
Gösterge S-7: Orman, tarım ve akuakültür bölgeleri sürdürülebilir yönetim altında
Stratejik Hedef 4: Sözleşmenin uygulanmasını desteklemek için ulusal ve uluslararası aktörler arasında etkili bir ortaklık oluşturarak kaynakları harekete geçirmek.
Beklenen etki 4.1. Artan finansal, teknik, teknolojik kaynaklar, etkilenen taraf ülkelere ve Orta ve Doğu Avrupa Ülkelerine sözleşmeyi uygulamak için harekete geçirildi.
Beklenen etki 4.2. Tüm seviyelerde BMÇMS uygulaması için politika ortamları geliştirildi.
Gösterge S-8 : Çölleşme/arazi bozulumu ve kuraklığın etkilerini hafifletmek için mevcut finansman çeşitliliğinde ve seviyesinde artış.
Gösterge S-9: Kalkınma politikaları ve tedbirleri çölleşme/arazi bozulumu ve kuraklığın etkilerinin hafifletilmesi gibi konulara dikkatleri çeker konuma gelmiştir.
IV. Misyon
10. Bilim ve teknolojideki mükemmellik, kamuoyu bilinçlendirme ve standart belirleme, savunuculuk ve kaynak mobilizasyonu aracılığıyla çölleşme/arazi bozulumunu tersine çeviren, kuraklığın etkilerini azaltan ulusal ve bölgesel politikaları, programları ve tedbirleri geliştirmeyi ve uygulamayı destekleyen dolayısıyla yoksulluğun azaltılmasına katkıda bulunan küresel bir çerçeve sunmak.
V. Operasyonel Hedefler ve Beklenen Çıktılar
11. Aşağıdaki “ Operasyonel Hedefler” yukarıda belirtilen stratejik amaçlar ve vizyonun desteklenmesi için kısa ve orta vadede BMÇMS’nin bütün paydaş ve ortaklarının faaliyetlerine rehber olacaktır. “Çıktılar” operasyonel khedefler doğrultusunda elde edilmesi planlanan kısa ve orta dönemli etkilerdir.
Operasyonel Hedef 1: Savunuculuk, Bilinçlendirme ve Eğitim
Çıktı 1.1: Çölleşme/arazi bozulumu ve kuraklık konuları ile iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması ve adaptasyon ile biyolojik çeşitliliğin korunması arasındaki sinerjiler uluslararası, ulusal ve yerel düzeylerde kilit kişiler arasında etkin bir şekilde iletişimi yapılmaktadır.
Çıktı 1.2: Çölleşme/arazi bozulumu ve kuraklık konuları tarım ticareti, iklim değişikliğine adaptasyon, biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanım, kırsal kalkınma, sürdürülebilir kalkınma ve yoksulluğun azaltılması gibi konularda dahil olmak üzere ilgili uluslararası forumlarda ele alınmaktadır.
Çıktı 1.3: Kuzey ve güneydeki sivil toplum kuruluşları(STK) ve bilim toplumu Sözleşme süreçlerinde paydaş olarak giderek daha çok yer almaktadır ve çölleşme/arazi bozulumu ve kuraklık, bilinçlendirme, savunuculuk ve eğitim faaliyetlerine daha fazla dahil edilmiştir.
Operasyonel Hedef 2: Politik çerçeve
Çölleşme/arazi bozulumuyla mücadele ve kuraklığın etkilerini hafifletme çözümlerinin yaygınlaştırılmasına imkan verecek ortamların yaratılmasına destek olmak.
Çıktı 2.1: Çölleşme/arazi bozulumunun politik, kurumsal, finansal ve sosyo/ekonomik etmenleri ve sürdürülebilir arazi yönetimindeki engeller değerlendirildi ve bu engelleri yok etmek için alınması gereken uygun tedbirler önerildi.
Çıktı 2.2: Etkilenen taraf devletler biyofiziksel ve sosyoekonomik temel bilgi destekli stratejik belgeler aracılığıyla kendi ulusal eylem planlarını gözden geçirdi ve entegre yatırım çerçevelerine dahil ettiler.
Çıktı 2.3: Etkilenen Taraf devletler, kendi Ulusal Eylem Planları ile sürdürülebilir arazi yönetimi ve arazi bozulumu konularını, kalkınma planlarını, ilgili sektörel ve yatırım planlarıyla ve politikalarıyla entegre ettiler.
Çıktı 2.4: Gelişmiş Taraf devletler, kendi BMÇMS amaçlarını ve sürdürülebilir arazi yönetimine müdahalelerini ulusal sektörel ve yatırım planlarının desteğiyle kalkınma işbirliği programları/projelerine göre düzenlediler.
Çıktı 2.5: Çölleşme ve arazi bozulması eylem planları ile biyolojik çeşitlilik ve iklim değişikliğin etkilerinin azaltılması ve uyumu eylem planları arasında karşılıklı bağlayıcı tedbirler getirildi ve güçlendirildi.
Operasyonel Hedef 3: Bilim, teknoloji ve bilgi.
Çölleşme/arazi bozulumu ve kuraklığın etkilerini hafifletmeyle ilgili teknik ve bilimsel bilgi konusuda küresel bir yetkili olmak.
Çıktı 3.1: Etkilenen ülkelerdeki biyofiziksel ve sosyoekonomik trendler konusunda ulusal izleme ve hassasiyet değerlendirmeleri desteklenmiştir.
Çıktı 3.2: Biyofiziksel ve sosyo/ekonomik konular üzerindeki mevcut sağlam verilere dayanan temel çalışma geliştirilmiş ve ilgili bilimsel yaklaşımlar kademeli olarak uyumlu hale getirilmiştir.
Çıktı 3.3: Biyofiziksel ve sosyo/ekonomik faktörler ve onların etkilenen arazilerdeki etkileşimleri ile ilgili bilgi daha iyi karar vermek için geliştirildi.
Çıktı 3.4: Etkilenen arazilerdeki aşınmış arazilerin restorasyonları, kuraklığın hafifletilmesi ve iklim değişikliğine adaptasyon arasındaki etkileşim ile ilgili bilgi karar verme aşamasına yardım sağlayacak araçların geliştirilmesi için iyileştirildi.
Çıktı 3.5: Karar vericileri ve son kullanıcıları desteklemek amacıyla küresel, bölgesel, alt-bölgesel ve ulusal seviyelerde geleneksel bilgi, iyi uygulamalar ve başarı hikayelerinin paylaşımları ve tanımlanması da dahil olmak üzere, etkin bilgi paylaşımsistemleri hayata geçirilmiştir.
Çıktı 3.6: Çölleşme/arazi bozulumu ve kuraklık ile ilgili kurumlar, bilim ve teknoloji ağları ile BMÇMS uygulamasını desteklemek amacıyla konuya dahil olmuşlardır. Operasyonel Hedef 4: Kapasite Geliştirme Kuraklığın etkilerini azaltmak ve çölleşme ve arazi bozulmasını engelleyip geriye döndürmek için kapasite geliştirme ihtiyaçlarını tanımlamak ve ele almak.
Çıktı 4.1: Ulusal Kapasite Öz Değerlendirme (NCSA)’yi gerçekleştiren ülkeler, ulusal ve yerel düzeylerde çölleşme/arazi bozulumu ve kuraklık konularının üstesinden gelmek amacıyla bireysel, kurumsal ve sistemik düzeylerde gereken kapasiteyi geliştirmek için ortaya çıkan eylem planlarını uygulamaktadır.
Çıktı 4.2: Daha önce kapasite geliştirme değerlendirmesi yapmayan ülkeler ulusal ve yerel düzeylerde çölleşme/arazi bozulumu ve kuraklığının üstesinden gelmek amacıyla kapasite gereksinimlerini tanımlamak için ilgili değerlendirme süreçlerinde bulunması gerekmektedir.
Operasyonel Hedef 5: Finansman ve Teknoloji transferi
Ulusal, iki taraflı ve çok taraflı finansman ve teknolojik kaynakların etkinliğini ve verimini artırmak içinkoordinasyon ve hedef tespitini geliştirmek ve harekete geçirmek. Çıktı 5.1: Etkilenen Taraf devletler, politik baskılarının etkinliğini arttırmak amacıyla ulusal, iki taraflı ve çok taraflı kaynakları kullanmak için entegre yatırım çerçeveleri geliştirmektedir.
Çıktı 5.2: Gelişmiş Taraf ülkeler kuraklığın etkilerini azaltmak ve çölleşme ve arazi bozulumunu engelleyip tersine döndürmek amacıyla yerel girişimleri desteklemek için önemli ve yeterli miktarda; öngörülebilir ve zamanında finansal kaynaklar sağlamaktadır.
Çıktı 5.3: Taraflar, bu kurumların yönetim organlarında bulunan BMÇMS/ Sürdürülebilir arazi yönetimi gündemini destekleyerek Küresel Çevre Fonu (GEF)’da dahil olmak üzere uluslararası finans kuruluşlarından, olanaklardan ve fonlardan gelen finansal kaynakları harekete geçirmek amacıyla çabalarını arttıracaklardır.
Çıktı 5.4: İklim değişikliğinin etkilerinin hafifletilmesi ve adaptasyon, biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilir kullanım, açlık ve yoksulluğun azaltılması için özel kaynaklardan, piyasa-temelli mekanizmalara, ticarete, vakıflara, sivil toplum kuruluşlarına ve diğer finans mekanizmalar da dahil olmak üzere, finans ve finansman mekanizmalarının yenilikçi kaynakları, kuraklığın etkilerini hafifletmek ve çölleşme/arazi bozulumuyla mücadele amacıyla tanımlanmıştır.
Çıktı 5.5: Etkilenen Taraf ülkelerce teknolojiye erişim, bilhassa Güney-Güney ve KuzeyGüney işbirliği çerçevesinde yeterli finansman, etkin ekonomik ve politik teşvikler ve teknik destek aracılığıyla kolaylaştırılmıştır.
VI. Uygulama Çerçevesi
12. Bu bölüm, yukarıda bahsi geçen amaçları karşılamada BMÇMS kurumlarının, ortaklarının ve paydaşlarının rollerini ve sorumluluklarını tanımlamaktadır.
A. Bilim ve Teknoloji Komitesi
13. Bilim, teknoloji ve bilgiye ilişkin 3 nolu operasyonel hedef stratejik planın temel unsurlarından biridir. Bilim ve Teknoloji Komitesi (BTK), 1 nolu operasyonel hedefi uygulamakta destekleyici rol oynamakla birlikte öncelikle bu amacı yerine getirmekten sorumludur. Bu görevi yerine getirebilmek için, BTK çölleşme/arazi bozulumunun sebebini ve etkilerini anlamak konusunda ayrıntılı, tarafsız, açık ve anlaşılır bilimsel, teknik ve sosyoekonomik bilgi temelinde bu uygulamayı desteklemek, tavsiyelerde bulunmak ve değerlendirmek için güçlendirilmeli ve Taraflar Toplantısı kararlarını bildirmelidir.
14. BTK aşağıdaki yönde yeniden şekillenmelidir:
(a)Kurumsal Düzenlemeler
(i) BTK’da temsil ve uzmanlar listesi profesyonel uzmanlığa dayanmalı ve biyofizik ve sosyoekonomik bakış açılarıyla ilgili çok kapsamlı disiplin ve tecrübeleri içermelidir. Birleşmiş Milletler kurallarına göre tarafsız temsilciliğe saygı göstermelidir. Taraflar, Birleşik Kontrol Biriminin tavsiye kararları uyarınca bu konuyla ilgili belirli bir prosedür belirlemelidir.
(ii) Taraflar Toplantısı, bu stratejik plana uygun olarak, devamlılığı sağlamak ve Taraflar Toplantısına güncel politika önerisi temin etmek amacıyla Sözleşmenin Gözden Geçirilmesi Komitesi ve Bilim ve Teknoloji Komitesinin eş zamanlı toplantı ihtimali de dahil olma üzere, Bilim ve Teknoloji Komitesi toplantılarının sıklığına karar verir.
(iii) Taraflar Toplantısı, kurul başkanını 2 yıllık bir dönem için atar. Bilim ve Teknoloji Komitesi bürosu üyelerini de aynı zamanda 2 yıllık bir dönem için atar. Bilim ve Teknoloji Komitesinin çalışmalarındaki devamlılığı sağlamak için büro üyelerinin değişiminin derecelendirilmesi amacıyla, istisna olarak, üyelerin yarısı Taraflar Toplantısı COP8’de 2 yıllık bir dönem için atanacaktır.
(b) Çalışma Programı
(i) Taraflar Toplantısı, Bilim ve Teknoloji Komitesine odaklı çalışma programını benimser ve bu stratejik planı temel alan belirgin öncelikler koyar.
(ii) Taraflar Toplantısı, sorunları ele almak için uygun görüldüğü şekilde bilinen bilimsel kurumları ve konusunda uzman kişileri davet edebilir.
(iii) Uygulama Biçimi:
a. Bilim ve Teknoloji Komitesi bu stratejik planın sonuçlarına ve amaçlarına uygun olarak Sonuçlara Odaklı Yönetim (RBM) yaklaşımını izleyerek iki senelik bir çalışma programı geliştirecektir.
b. Bilim ve Teknoloji Komitesi toplantıları, Taraflar Toplantısı’nda politika oluşturmak ve diyalogla ilgili bilgiler veren yayımlanmış kaynakların ve emsal değerlendirmelerinin derlemesi ve analizlerine dayanan politika odaklı tavsiye kararları ve sağlam bilimsel sonuçlar ortaya koyacaktır.
c. Bilim ve Teknoloji komitesi, BMÇMS’nin bilimsel ve teknik yapısını güçlendirmek amacıyla, kendi himayesi altında çölleşme/ arazi bozulumu konularında üstün başarı göstermiş bilim ve teknoloji uzmanlarını, ağlarını, kurumlarına seferber edecektir.
d. Bilim ve Teknoloji Komitesi, sonuçlarına yüksek düzeyli uzmanlık ve sistematik emsal değerlendirme ekleyerek bir araya getirme gücünü arttıracaktır.
e. Bilim ve Teknoloji Komitesi gündemi, uygun gördüğü şekilde her iki yılda bir gözden geçirilen bir veya iki önceliğe odaklanacaktır.
f. Bilim ve Teknoloji Komitesi, ilgili kuruluşlarla işbirliğiyle, kuruluşlardan, Taraflardan ve son kullanıcılardan gelen ve onlara gönderilen teknik ve bilimsel bilginin aracılığını geliştirmeyi amaçlayan bilgi-yönetim sistemlerini yaratacak ve yönlendirecektir.
g. Bilim ve Teknoloji Komitesi, BTK’nın çalışmalarına bölgesel veriler sağlamak amacıyla geliştirilmiş talimatları olan diğer ilgili bölgesel uygulama faaliyetleri ve Tematik Program Ağları (TPN) ile bağlantılarını pekiştirecektir.
(iv) Öncelikler:
a. BTK, ilgili kuruluşlarla işbirliğiyle, ulusal seviyede çölleşme/ arazi bozulumu konularında biyofiziksel ve sosyoekonomik dayanaklar, araçlar ve metotlar geliştirecektir.
b. BTK, ilgili kuruluşlarla işbirliğiyle, çölleşme/arazi bozulumu akımlarının değerlendirilmesi ve görüntülenmesi için metodoloji ve kılavuz geliştirecektir.
(c) Bütçe: Yukarıdaki tavsiye kararlarının etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak için yeterli ve öngörülebilir kaynaklar gerekmektedir.
B. Sözleşmenin Uygulanmasını Gözden Geçirme Komitesi (CRIC)
15. Sözleşmenin Uygulanmasını Gözden Geçirme Komitesi, Sözleşmenin uygulanmasındaki deneyimden en iyi uygulamaları yayarak, belgeleyerek ve etkin bir şekilde raporlayarak stratejik planın uygulanmasının gözden geçirilmesinde merkezi bir rol oynamaktadır. Genelde, Sözleşmenin Uygulanmasını Gözden Geçirme Komitesi, bu strateji planının uygulanmasında sürekli gelişmeyi desteklemek ve ilerlemeyi ölçmek için geri besleme döngüsünü geliştirmek amacıyla güçlendirilmelidir.
16. Sözleşmenin Uygulanmasını Gözden Geçirme Komitesi aşağıdaki yönde yeniden şekillenmelidir:
(a) Kurumsal Düzenlemeler: Taraflar Toplantısı, bu stratejik planın maddeleri ışığında kurumsal düzenlemelerini ve Sözleşmenin Uygulanmasını Gözden Geçirme Komitesi’nin denetiminin takibini yapmak amacıyla davet edilmiştir.
(b) İşlevler:
(i) BMÇMS’nin uygulanması için iyi uygulamalara karar vermek ve bunları yaymak.
(ii) Stratejik planının uygulanmasını gözden geçirmek
(iii) Tarafların Sözleşmenin uygulanmasına katkılarını gözden geçirmek
(iv) Sözleşmenin Uygulanmasını Gözden Geçirme Komitesi’nin performansını ve etkinliğini değerlendirmek ve görüntülemek.
(c) Çalışma Programı
(i) Uygulama biçimi
a. Çok-yıllık Planlama: Sözleşmenin Uygulanmasını Gözden Geçirme Komitesi, bu stratejik planın sonuçlarına ve amaçlarına uygun olarak sonuçlara dayalı yönetim (RBM) yaklaşımını izleyerek çok-yıllık çalışma programı benimseyecektir.
b. Sözleşmenin Uygulanmasının Gözden Geçirilmesi Komitesi’nin denetimi bağlamında, Taraflar Toplantısı, bu stratejik plan kapsamında ihtiyaç duyulan sıklığa karar kılmak ve uygun görüldüğü şekilde Sözleşmenin Uygulanmasının Gözden Geçirilmesi Komitesi ve Bilim ve Teknoloji Komitesinin toplantılarını eş zamanlı hale getirme ihtimalini incelemelidir.
(ii) Öncelikler:
a. Sözleşmenin Uygulanmasının Gözden Geçirilmesi Komitesi, zamanla ve bölgeler arasında kıyaslanabilir bilgilere dayanan basitleştirilmiş ve etkin bir raporlama süreci doğrultusunda yeniden yapılandırılacaktır. Raporlama üzerine çalışan Özel Çalışma Grubu tarafından üstlenilen çalışmayı göz önünde bulundurarak, yeni raporlama kılavuzları benimsenecektir. Raporlama, Ulusal Eylem Planlarını, alt-bölgesel eylem planlarını ve bölgesel eylem planlarını kapsamalıdır.
b. Sözleşmenin Uygulanmasının Gözden Geçirilmesi Komitesi iyi uygulamaları düzenli olarak belgeler ve dağıtır.
c. Sözleşmenin Uygulanmasının Gözden Geçirilmesi Komitesine, göstergelere dayalı, stratejik planın uygulanmasında düzenli olarak kaydedilen ilerlemenin değerlendirilmesi için sorumluluk verilmiştir.
(d) Bütçe: Yukarıdaki tavsiye kararlarının etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak için yeterli ve öngörülebilir kaynaklar gerekmektedir.
C. Küresel Mekanizma
17. Finans ve teknoloji transferi konusundaki 5. operasyonel hedef, stratejik planın merkezi bileşenidir. Bu hedefe katkıda bulunmak, varolan finansal mekanizmaların etkinliğini ve verimliliğini arttırmak ve önemli finansal kaynakları ve kanalları harekete geçirmek Küresel Mekanizmanın merkezi hedefidir. Küresel Mekanizma, aynı zamanda operasyonel hedef 1 ve 2 için destek görevine sahiptir. Küresel Mekanizma bu görevini yerine getirmek üzere elindeki taze finansal kaynakları harekete geçirmeli ve teknoloji erişimini kolaylaştırmak için kapasitesini geliştirmelidir.
18. Küresel Mekanizma aşağıdaki şekilde yeniden yapılanmalıdır:
(a) Kurumsal Düzenlemeler:
(i) Küresel Mekanizmanın Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD) ile gerçekleştirdiği kurumsal düzenlemeler aynı kalmalıdır..
(ii) Taraflar Toplantısı, Küresel Mekanizmanın IFAD ile yaptığı kurumsal düzenlemerin etkinliğini ve katma değerini Birleşik Kontrol Birimi (JIU) ile koordineli olarak denetlemelidir.
(b) Çalışma Programı:
(i) Küresel Mekanizma, sonuç odaklı bir yaklaşımla, stratejik planın hedef ve sonuçları ile uyumlu olarak 2 yıllık çalışma programı ile tamamlanmış 4 yıllık bir stratejik plan benimser.
(ii) Küresel Mekanizma, etkilenmiş gelişmiş devletler ile Orta ve Doğu Avrupa’daki uygun bulunan tarafların programlı yatırımlarını desteklemek üzere harekete geçirdiği finansal mekanizları özelleştirmek için birleştirilmiş stratejisini ve geliştirilmiş yaklaşımını (CSEA) yeniden düzenlemelidir.
a. Küresel Mekanizma; dayanıklı, elverişli, uygun ve tahmin edilebilir finansal kaynakları harekete geçirmek için gerekli olan çalışmaları ilerletmek üzere donörler, özel sektör ve finans kurumlarıyla bağlantı kurar.
b. Küresel Mekanizma ulusal, iki taraflı ve çok taraflı müdahelelerin etkinliğini ve gücünü arttırmak görüşüyle birleşik yatırım çerçevelerinin geliştirilmesi için, gelişmiş ülkelerdeki tarafları ve uygun bulunan Orta ve Doğru Avrupa ülkelerini destekler ve tavsiyede bulunur.
c. Küresel Mekanizma, çölleşme ile mücadele/arazi bozulumu ve kuraklığın etkilerinin azaltılması için özel sektör, piyasa temelli araçlar, ticari kurumlar, kuruluşlar, STK’lar ve diğer finansal mekanizmalar da dahil olmak üzere iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması ve adaptasyon, biyolojik çeşitliliğinin korunması ve sürdürülebilir kullanım ile açlık ve yoksullukla mücadele için yeni finansal kaynak ve araçları araştırır.
d. Küresel Mekanizma, donör kurumlar arasındaki etkinlik, uyum ve bağlılığı geliştirmek için (alt)bölgesel finansal platformların gelişimini destekler.
(iii) Küresel Mekanizma, Küresel Çevre Fonu’na karşı tamamlayıcı görevini yerine getirmek için strateji geliştirir.
(iv) Kolaylaştırma Komitesi (FC):
a. Kolaylaştırma Komitesi stratejik plan ile bağlantılı bir ek çalışma programı oluşturmak ve Küresel Mekanizmanın yetkilerini gözden geçirmek için davet edilir.
b. Kolaylaştırma komitesinin bireysel üyeleri, BMÇMS stratejik planı ile çalışmalarını uyumlu hale getirmek için uyumlu ve tamamlayıcı finansla platformlar geliştirmek üzere davet edilirler.
c. Kolaylaştırma Komitesi, Taraflar Konferansı ve İzleme ve Gözden Geçirme Komitesine çalışma programına uygun konularda koordineli biçimde raporlama yapar.
(c) Bütçet: Yeterli ve tahmin edilebilir kaynaklar, Küresel Mekanizmanın stratejik plan kapsamında uyumlu ve tahmin edilebilir yayılımını sağlamak için gereklidir.
D. Sekretarya
19. Bu stratejik planın başarılı bir şekilde uygulanması BMÇMS sekreteryasının temel hizmet, savunuculuk, gündem belirleme ve temsil foksiyonlarının kapasite ve kaynaklar konusunda güçlendirilmesini gerektirmektedir ki, taraflar, Taraflar Toplantısı ve diğer organlar kendi rollerini layıkıyla yerine getirebilsin. Sekretarya, diğer operasyonel hedeflerde destekleyici rol oynamasıyla birlikte 2 ve 3 nolu operasyonel hedeflerin belirli amaçları için ve 1 nolu operasyonel hedef için öncü bir role sahiptir.
20. Sekretarya aşağıdaki yönde yeniden yapılandırılmalıdır:
(a) Kurumsal Düzenlemeler: Sekretarya, Birleşik Kontrol Biriminin raporunda bulunan ilgili kurumsal tavsiye kararları konusunda Taraflar toplantısını düzenli olarak bilgilendirir ve uygular.
(b) Çalışma Programı:
(i) Sekretarya, bu stratejik planın sonuçlarına ve amaçlarına uygun olarak sonuçlara dayalı yönetim (RBM) yaklaşımını izleyerek iki-yıllık çalışma programı tarafından tamamlanan dört yıllık bir stratejik plan benimseyecektir.
(ii) Hizmet ve Kolaylaştırma İşlevleri:
a. Sekretarya, taraflar Toplantısının ve Sözleşmenin Uygulanmasını Gözden Geçirme Komitesinin oturumlarını desteklemek amacıyla gelişmiş hizmet işlevleri yürütmektedir ve bunları şu şekilde yapar
1. Yeni kılavuzları temel alarak ulusal raporların sentez ve derlemesini sağlayarak
2. Örnek olay incelemesi, en iyi politika uygulamaları üreterek
3. Ulusal raporların hazırlanmasına destek olarak
b. Sekretarya, BTK’ya etkin bir şekilde yardım etmek için kapasitesini geliştirir, bunu şu şekilde gerçekleştirir:
(i) BTK tarafından kurulan bilgi yönetim sistemlerini destekleyerek ve bilgi ve enformasyon aracılığı işlevleri yürüterek,
(ii) BTK’nın ilgili bilim, bilgi ve teknik kapasiteleri aracılığıyla toplantı ve girişimleri destekleyerek.
c. Sekretarya, alt bölgesel ve/ya da bölgesel ve bölgeler arası düzeyde diyalogu ve istişareyi pekiştirmek amacıyla etkilenen Taraf devletlerin çabalarını destekleyecektir.
d. Sekretarya, bölgesel/ alt bölgesel düzeylerde işbirliğini kolaylaştırarak, istek doğrultusunda bölgesel uygulama ilavelerini sağlar.
e. Sekretarya, Latin Amerika, Karayipler, Asya, Afrika, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki olumlu deneyimi tanımak suretiyle ve bu ülkelerce tanımlanmış ihtiyaçlara göre; Taraflar Toplantısı 9’da sonuçlandırılacak olan, bölgesel koordinasyon için en uygun mekanizmayı belirleyecek süreci bu stratejinin uygulanmasını desteklemek amacıyla kolaylaştırır.
(iii) Diğer temel işlevler:
a. Sekretarya, uygun gördüğü şekilde, uluslararası düzeydeki ilgili forumlarda arttırılmış destek ve farkındalığın arttırılması, gündem belirleme ve temsil faaliyetlerini geliştirecektir.
b. Sekretarya, bir takım merkezi iletişim amaçları ve beklenen sonuçlarla birlikte uluslararası düzeyde kapsamlı bir iletişim stratejisinin uygulanmasını ve gelişimini koordine eder.
c. Sekretarya, Birleşik Kontrol Biriminin tavsiye kararları uyarınca, dayanıklı işbirliğinin daha somut usulleri doğrultusunda hareket etmek amacıyla Rio sözleşmelerinin uygulanma sürecindeki işbirliğini pekiştirmek maksadıyla Ortak İrtibat Grubuyla çalışmaktadır.
d. Sivil Toplum Kuruluşu Katılımı:
(i) Sekretarya, Birleşik Kontrol Biriminin tavsiye kararları uyarınca, farklı bölgelerden katılımcıların dengesini sağlamak amacıyla belirli seçim kriteri dahil olmak üzere BMÇMS toplantıları ve süreçlerinde Sivil Toplum Kuruluşlarının katılımı için düzenlenmiş prosedürler geliştirmektedir.
(ii) Sekretarya, bir Sivil Toplum Kuruluşları ağını desteklemek için daha sağlam mekanizmalar geliştirmektedir.
(iii) Sekretarya, BMÇMS toplantılarına ve süreçlerine Sivil Toplum kuruluşlarının katılımlarını kolaylaştırmak amacıyla ödenekleri yönlendirir ve daha fazla desteğin savunuculuğunu yapar.
(c) Bütçe: Birleşik Kontrol Biriminin raporunda belirtildiği gibi sonuçlara dayalı yönetim (RBM) çerçevesi aracılığıyla bu stratejik planın gerçekleştirilmesi için gereken hizmetleri iletmekte ve merkezi işlevlerini yerine getirmekte sekreterliğin iyi çalışan ve etkili işleyişini sağlamak için yeterli ve öngörülebilir kaynaklar gereklidir.
E. Sekretarya/Küresel Mekanizma (KM) Koordinasyonu
21. Birleşik Kontrol Biriminin tavsiye kararları uyarınca Sekretaryanın ve KM’nin faaliyetleri, sorumlulukları ve işlevleri arasında belirgin bir ayrım yapmak ve stratejik plan doğrultusunda hizmetlerin tutarlı ve tamamlayıcı dağıtımını sağlamak için, sekretarya ve KM genel merkez düzeyinden ülke düzeyine kadar koordinasyonunu ve işbirliğini güçlendirmelidir.
22. Bu aşağıdakileri:
a. Çalışma Programı: Sekretarya ve KM, Taraflar Toplantısına işgücünün paylaşımını belirleyen ve tarafları ortak bir yaklaşımla destekleyen 2 yıllık bir çalışma programı sunar.
(i) Mali Sorumluluk: Sekretarya ve KM, ortak çalışma programına ilişkin gönüllü ve esas fonların kullanımı ve etkili iş paylaşımı konusunda açık ve net olarak raporlama yapar. İki kurumda ortak çalışma programının uygulanması konusunda Taraflar Toplantısına ortak raporlama yapar. Büro, ortak çalışma programının uygulanmasını denetlemek için Taraflar Toplantısı tarafından yetkilendirilmiştir.
(ii) Etkinlik: Sekretarya ve GM, insan ve finansman kaynaklarının etkinliğini nasıl arttıracağı konusunda çalışmada bulunacaklar ve ortak çalışma planının organize bir şeklde dağıtılması organize olmak için profesyonel tavsiye arayışında bulunacaklardır.
Bölgesel Diyalog ve koordinasyon:
Taraflar Toplantısı uygun bölgesel diyalog ve koordinasyon kolaylaştırma mekanizmalarının kurulumunu etüd etmek üzere davet edilecektir. Taraflar Toplantısının göz önünde bulundurması için, her bir bölgenin aşağıdaki yerine getirmesi gerektirmektedir:
(i)Yeni Sekretarya ve KM çalışma programları kapsamında söz konusu bölgesel kuruluşun doğrudan katma değerini tanımlamak
(ii) Kendi bölgesindeki söz konusu bir kuruluş için uygun kurumsal düzenlemelerin neler olabileceğini tanımlamak.
(iii) Bu kuruluşlar için kısa/orta- süreli sonuçlara dayalı yönetim çerçevesi geliştirmek.
F. Taraflar ve Taraflar Konferansına ek Birleşik Kontrol Birimi tavsiye kararları.
23. Taraflar, bu stratejik planın sonuçlarının ve amaçlarının dağıtımına ve entegre edilmiş Birleşik Kontrol Birimi tavsiyelerine rehberlik eder. Aynı zamanda taraflar, Birleşik Kontrol Birimi raporundan gelen bu süreçsel tavsiye kararlarını uygulayacaktır.
(a) Taraflar Toplantısı, Madde 26, paragraf 7 uyarınca etkilenmiş taraf devletlere sözleşme kapsamında gereken bilgi iletişimi ve telifi için gerekli yeterli teknik ve finansman desteğinin sağlandığını teminat altına almak için davet edilmiştir.
(b) Taraflar Toplantısı, oturumda değilken büronun operasyonel ve finansal taliki şartlarıyla nasıl ilgilendiğini değerlendirmek isteyebilir.
G. Küresel Çevre Fonu
24. Taraflar Toplantısı, stratejik planı ele almak ve uygulamalarını sözleşmenin etkin şekilde uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla bağlantılı olarak gerçekleştirmek için Küresel Çevre Fonunu davet edebilir.
VII. Performans Değerlendirme
25. Göstergeler:
(a) Statejik plandaki hedefler, etkilenmiş alanlardaki akımlar hakkında bilgi vermek amacıyla kurulan gösterge çeşitlerini belirtmektedir. Bu göstergelerin çoğu, Küresel Çevre Fonu arazi bozulması odak bölgesi stratejik hedefleri, Milenyum Kalkınma Hedefleri (MDGs) ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 2010 Hedefinden seçilmiştir. Bu küresel göstergeler, 3.2 sonucu altında dayanak veri akımlarını oluşturmak için, mevcut veri kaynağından istifade ederek, Bilim ve Teknoloji Komitesi tarafından denetlenecektir.
(b) Tarafların uygulamalarına ilişkin operasyonel hedef indikatörleri, IIWG’ye göre takip edilecek ve Sözleşmenin Uygulanmasını Gözden Geçirme Komitesi tarafından gözden geçirilecektir.
(c) BMÇMS kuruluşlarına ilişkin göstergeler, Taraflar Toplantısınca benimsenmiş ve bu kuruluşlarca geliştirilecek sonuçlara dayalı yönetim (RBM) çerçevelerinin bir parçası olarak geliştirecektir. Sözleşmenin Uygulanmasını Gözden Geçirme Komitesi, bu göstergelerin ışığında kuruluşların gelişimini değerlendirecektir.
26. Orta-vadeli değerlendirmeler, stratejik planın kabulünden altı yıl sonra performans görüntüleme sistemine dayalı Taraflar Toplantısı tarafından değerlendirilecektir. Bu değerlendirme stratejik planın uygulanmasında kaydedilen gelişmeyi değerlendirecek ve uygulamanın daha ileri gitmesini sağlamak ve performansını geliştirmek için uygun tedbirler önerecektir.
27. Sözleşme kuruluşları ve yan kuruluşlar, Taraflar Toplantısı ve Sözleşmenin Uygulanmasını Gözden Geçirme Komitesi oturumlarında sonuç odaklı çerçevelerine dayanarak stratejik planın uygulanması konusunda rapor vereceklerdir.
Değerli Katılımcılar, Hanımefendiler, Beyefendiler,
Sizleri en içten duygularımla saygıyla selamlıyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılında böylesine anlamlı bir toplantıya ev sahipliği yapan İstanbul Üniversitesinin ve Siyasal Bilgiler Fakültesinin yöneticilerine ve hocalarına teşekkür ediyorum.
Toplantının başarılı ve verimli geçmesini diliyor, programda emeği geçenlere, bildiri sunacak akademisyenlere ve tüm katılımcılara katkılarından dolayı şimdiden şükranlarımı sunuyorum.
1. Giriş: Normatif Bir Kavram Olarak Anayasal Kimlik
Açış konuşması için zor bir konuyu seçtiğimin farkındayım. Anayasal kimlik meselesinin zorluğu, aslında bizatihi kimliğin sorunlu bir kavram olmasından kaynaklanıyor. Evet, insanlar gibi onların oluşturduğu toplulukların da kimlikleri olduğu bilinmektedir. Bu bir değer yargısını değil, olgusal bir durumu ifade etmektedir.
Bununla birlikte bireysel ve toplumsal düzeyde “kimlik” aynı zamanda potansiyel tehlikeler barındıran bir kavramdır. Her şeyden evvel, kimlik genellikle negatif bir dil vasıtasıyla inşa edilir. Kim olduğumuzu, daha ziyade kim olmadığımızı belirterek ifade ederiz. Aslında olmadığımızı ya da taşımadığımızı belirttiğimiz unsurlar da başkalarına ait kimliklerin parçasıdır.
Dolayısıyla kimlik inşa süreci beraberinde kaçınılmaz olarak “biz ve ötekiler” ayrışmasını getirebilmektedir. Bu kimlikler, fanatizmle birleştiğinde de Amin Maalouf’un ifadesiyle “ölümcül” hâle dönüşebilmektedir.1 Nitekim “Öldürmeyeceksin!” emrine muhatap olanların günlerdir tüm dünyanın tanıklığında adeta “ölüm makinası”na dönüşmesi, kimliğin nasıl “ölümcül” hâle gelebildiğini açıkça göstermektedir.
Anayasal kimlik bağlamında meseleye bakıldığında da benzer riskler geçerlidir. Kimliği belirlerken kullanılan dil toplumu ayrıştırmak için kullanılabilir, bu da insan onuru temelinde kişileri eşitleyen anayasal demokrasiler için ciddi bir tehdit oluşturabilir.2 Nitekim anayasal kimlik bazı toplumlarda evrensel anayasal ilke ve değerlerden azade olmanın gerekçesi, dahası baskıcı politikaların bahanesi olarak kullanılabilmektedir.
Bununla birlikte tüm olumsuz çağrışımlarına ve kavramsal istismarlara karşın anayasal kimlik normatif bir kavram olarak da değerlendirilebilir. Bu anlamda anayasal kimlik başta insan hakları ve hukukun üstünlüğü olmak üzere demokratik siyaseti tanımlayan değerler manzumesini ifade eden bir kavramdır.3
Bu konuşmada anayasal kimliği normatif bir kavram olarak ele alıp Cumhuriyet’in anayasal kimliğinin inşasında ve gelişiminde anayasa yargısının etkisine değinmek istiyorum. Bu kapsamda öncelikle Cumhuriyet Dönemi’nin anayasaları üzerinden anayasal kimliğin oluşum dinamiğini, ardından da mevcut Anayasa’dan hareketle anayasal kimliğin temel unsurlarını ele almaya çalışacağım. Son olarak da anayasal kimliğin şekillenmesinde ve gelişiminde anayasa yargısının rolünü somut örneklerden hareketle açıklamaya gayret edeceğim.
2. Anayasal Kimliğin Oluşumu: Devamlılıklar ve Kesintiler
Öncelikle belirtmek gerekir ki anayasal kimlik boşlukta oluşan ve bir kez oluştuğunda sabit kalan bir şey değildir. Tersine bu kimlik geçmişten bugüne birçok etkenin karşılıklı etkileşimi içinde, kesintilerin ve devamlılıkların yaşandığı diyalektik bir süreçte ortaya çıkmakta ve gelişmektedir. Başka bir ifadeyle bir yandan bizden öncekilerden tevarüs ettiğimiz tarihsel ve kültürel miras, diğer yandan içinde yaşadığımız devrin şartları ve eğilimleri anayasal kimliği şekillendirmektedir.
Bu bağlamda anayasal kimlik, sürekliliklerin ve kesintilerin/kırılmaların bir arada yaşandığı bir sürecin ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Osmanlı-Türk anayasacılığı sürecine baktığımızda anayasal kimlikteki devamlılıkları ve radikal kırılmaları görebiliriz.
Belirtmek gerekir ki bu süreçte devamlılık kesintilerden daha belirgindir. Örnek vermek gerekirse Türk anayasal kimliğinin en belirgin unsurlarından biri olan “devletin bölünmez bütünlüğü” ilkesi Osmanlı’dan tevarüs ettiğimiz bir anayasal esastır. İlk anayasamız olan 1876 Kanun-i Esasi’nin ilk maddesinde “Devleti Osmaniye…hiçbir sebeple tefrik kabul etmez” denilmiştir. Aynı şekilde mevcut Anayasa’mızın Başlangıç kısmı da “Türk vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa…” öznesiyle başlar.
Anayasal kimlikteki kırılmaların veya değişikliklerin başında ise kuvvetler ayrılığı ilkesi gelmektedir. 1924 Teşkilatı Esasiye Kanunu kuvvetler birliği esasına dayanmıştı. Bu Anayasa’ya göre, kayıtsız şartsız millete ait olan egemenlik hakkını, yasama yetkisi ve yürütme erki kendisinde toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) kullanırdı (m. 3-5).
Esasen Cumhuriyet’in kurucularının kuvvetler birliği tercihi zamanın ruhuna uygundu. 1924 Anayasası Meclis’te görüşülürken Teşkilatı Esasiye Encümeni Mazbata Muharriri Celal Nuri Bey(Mehmet Cell Nuri İleri) bu tercihi sarih bir şekilde izah etmişti. Celal Nuri Bey’e göre kuvvetler birliğine son derece özen gösterilmiştir zira “bu heyeti doğuran, bu cumhuriyeti vücuda getiren tevhidi kuva esasıdır”.4
1961 Anayasası’yla birlikte egemenliğin kullanımına ilişkin anlayış değişmiş, TBMM egemenlik hakkını kullanan yegâne organ olmaktan çıkmış, “yetkili organlardan” biri hâline gelmiştir. Kuvvetler ayrılığı, açıkça ve lafzen Anayasa’da zikredilmese de yeni anayasal düzenin temel esaslarından biri olarak kabul edilmiştir. Anayasa Mahkemesinin ifadesiyle “Anayasa, yasama yetkisini, yürütme görevini ve yargı yetkisini ayrı ayrı organlara vermekle kuvvetler ayrılığı esasını kabul etmiştir”.5 Mahkeme bu dönemde normların anayasallığı denetiminde kuvvetler ayrılığı ilkesini de kullanmıştır.6
1982 Anayasası’nın Başlangıç kısmı ise anayasal kimliğin bir unsuru olarak kuvvetler ayırımından açıkça bahsetmiş, bu ilkenin devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmediğini, “medeni bir işbölümü ve işbirliği” olduğunu belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi de Başlangıç kısmındaki bu ilkeyi birçok kararında ölçü norm olarak kullanmıştır.
Bu noktada anayasal kimliğin belirlenmesinde anayasaların dibacelerinin ya da başlangıçlarının özel bir yeri olduğunu belirtmek gerekir. Anayasal kimlik aynı zamanda siyasal sistemin meşrulaştırılması işlevini görmektedir. Carl Schmitt, bir siyasal sistemin ahlaki, ideolojik veya felsefi kimliği üzerinden meşruiyet sağlandığını, yazılı anayasaların baştan itibaren bu kimliği yansıtan ifadelere yer verdiğini belirtir. Schmitt’e göre Türkiye’nin 1961 Anayasası, başta Başlangıç kısmı ve 2. maddesi olmak üzere, bu tür meşrulaştırmalarla doludur.7
Esasen anayasal geleneğimizde “başlangıç” uygulaması 1961 Anayasası ile başlamıştır. Başlangıç bir yandan yeni anayasal düzeni oluşturan kurucu iktidarı meşrulaştırma işlevi görürken diğer yandan da yeni düzenin dayandığı temel görüş ve ilkeleri yansıtmaktadır.
Belirtmek gerekir ki başlangıçlar genelde retorik ifadelere yer verirler. Buna ilave olarak bizim anayasaların başlangıçları romantik ve ironik ifadeler de içerir. Başbakanın ve iki bakanın idamıyla sonuçlanan 27 Mayıs sürecinin ürünü olan 1961 Anayasası, “hürriyete, adâlete ve fazilete âşık evlatlarının uyanık bekçiliğine”; demokratik siyasi yaşama son veren 12 Eylül darbesinin ürünü olan 1982 Anayasası ise “demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine” emanet edilmiştir.
İroniye varan retoriği bir yana bırakılacak olursa Başlangıç kısmının anayasal kimliğin inşasında çok önemli bir işlev gördüğünü söylemek gerekir. Mevcut Anayasa’nın 176. maddesi uyarınca Başlangıç “Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirleyen” kısımdır ve “Anayasa metnine dahildir”. Bu nedenle de Başlangıç, Anayasa Mahkemesi tarafından anayasallık denetiminde ölçü norm olarak kullanılmaktadır. Daha önemlisi, Mahkemenin ifadesiyle “Anayasa maddelerinin amacını ve yönünü belirleyen bir kaynak” olan Başlangıç, diğer anayasal hükümlerin yorumlanmasında kendisine başvurulan bir kısımdır.8
Anayasa’nın Başlangıç kısmı aynı zamanda, anayasal kimlikle yakından ilgili olan “Anayasa’nın ruhu”ndan bahsetmektedir. Bu kavram Anayasa’nın Başlangıç kısmı dışında 13. maddesinde de geçmektedir. Başlangıç kısmının sonunda, bu kısımda belirtilen ilke ve esaslar yönünde Anayasa’nın ruhuna saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanması öngörülmektedir. Diğer yandan Anayasa’nın 13. maddesinin ikinci fıkrasında da temel hak ve hürriyetlere yönelik sınırlamaların, diğerleri yanında, “Anayasanın sözüne ve ruhuna” aykırı olamayacağı belirtilmektedir.
Peki, Anayasa’nın ruhu nedir? Bunu cevaplamak kolay değildir zira “söz”ün aksine ruh çerçevesi kolay belirlenebilir ve tanımlanabilir bir kavram olmaktan uzaktır. Biraz da bu nedenle Anayasa Mahkemesi ruh meselesine pek girmemiş ve “Anayasa’nın ruhu” ölçütünü çok fazla kullanmamıştır.
Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi bazı kararlarında “ruh”tan ne anlaşılması gerektiğine dair bazı ipuçları vermiştir. Bu anlamda “ruh”, Anayasa’nın bir kısmından değil ancak tümünden çıkarılabilir. Mahkemeye göre “yasanın, Anayasa’nın ruhuna aykırı olduğu ileri sürülüyorsa, bu kez sayıları sınırlı birkaç Anayasa madde ve ilkesinin değil, Anayasa’nın tümünün yorumlanması gerekir”.9
Diğer yandan ruhu anlamak için Hegel’den yardım alabiliriz. Tarih Felsefesi Üzerine Dersler adlı eserinin başında Hegel, ruhun doğasının doğrudan zıddına yani maddeye bakılarak anlaşılabileceğini söyler. Hegel maddenin özünün yer çekimi, ruhun özünün de özgürlük olduğunu belirtir. Hegel’e göre “özgürlük ruhun yegâne hakikatidir”.10
Hegel’in madde-ruh zıtlığını anayasal dile çevirirsek “maddenin özü otoriteyse ruhun özü de özgürlüktür” diyebiliriz. Bu bağlamda özgürlük “Anayasa’nın ruhu”nun yegâne hakikatidir. Tam da bu nedenle Anayasa Mahkemesi, birçok kararında anayasal hükümlerin hak-eksenli bir yaklaşımla ve özgürlükler lehine yorumlanması gerektiğini vurgulamıştır.11
Esasen Anayasa’nın ruhunu, Anayasa’ya hâkim olan görüş, anlayış, amaç, felsefe ve ilkeler manzumesi olarak tanımlamak mümkündür. Bu da ancak Anayasa’ya yönelik bütüncül bir yaklaşımla belirlenebilir. Sonuçta, anayasal kimliğin tüm unsurları gibi “Anayasa’nın ruhu” da yoruma açıktır. Bu anlamda “Anayasa’nın ruhu”nu nihai olarak yorumlayıp uygulayacak olan da Anayasa Mahkemesidir.
3. Anayasal Kimlik ve Anayasa Yargısı
Anayasal kimliğin bir diyalektik sonucu oluştuğu açıktır. Bu diyalektik, uygulamada mahkemeler, yasama organları ile diğer kamusal ve özel alanlarda gerçekleşen yorumsal ve siyasal faaliyetler şeklinde tezahür etmektedir.12
Anayasal kimliğin oluşumunda kuşkusuz anayasa yargısının ve yargıcının özel bir yeri vardır. Anayasayı yorumlamak ve uygulamakla görevli olan anayasa yargıcı, devletin kurucu aktörlerinin belirlediği anayasal kimliğin şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır.
Anayasanın yorumuna ve uygulamasına ilişkin olarak yasama/yürütme ile yargı arasında yaşanan uyumsuzluk hatta çatışma da anayasal kimliğin şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Belirtmek gerekir ki tarihsel süreç içinde anayasal kimliğin hak-eksenli şekillenmesinde bazen parlamentolar ve yürütme organları bazen de yargı daha olumlu rol oynamıştır.
Bunun biri anayasa yargısı fikrinin doğduğu yer olan Amerika Birleşik Devletleri’nden diğeri de ülkemizden olmak üzere iki örneğinden bahsetmek istiyorum. Bu örnekler anayasal kimliğin unsurlarından olan kanun önünde eşitlik ilelaiklik ilkelerinin yorumlanmasının ve uygulanmasının zaman ve mekân içinde nasıl değiştiğini göstermek bakımından önem taşımaktadır.
Eşitlik ilkesi Amerika’nın soyut anayasal kimliğinin önemli bir bileşeni olmuştur. Bu kimliği inşa eden belgelerin başında gelen 1776 Bağımsızlık Bildirgesine göre “Bütün insanlar eşit yaratılmıştır ve kendilerine onları Yaratan tarafından yaşama, hürriyet ve mutluluğu arama gibi vazgeçilmez haklar bahşedilmiştir.” Ancak bu “hakikat”in somut anayasal kimliğe yansıması çok uzun bir süre almış, “bazılarının daha eşit yaratıldığı” inancı yıllarca toplumsal, sosyal ve siyasal düzene hâkim olmuştur.
19. yüzyılın ortalarında Dred Scott adında bir köle, sahibi tarafından bir süreliğine de olsa köleliğin yasaklandığı bir eyalete götürüldüğünü, bu nedenle artık köle olmadığını ve beyazların sahip olduğu anayasal haklara sahip olduğunu ileri sürerek dava açmış, uzun bir sürecin ardından uyuşmazlık ABD Yüksek Mahkemesinin önüne taşınmıştır.
Yüksek Mahkeme davayı 6 Mart 1857 tarihinde karara bağlamış, kararda siyahilerin vatandaş olamayacağını, dolayısıyla beyazların yararlandığı anayasal haklardan yararlanmalarının mümkün olamayacağını belirtmiştir.13 Mahkeme, gerekçesinde siyahilerin beyaz adamın altında, aşağılarda bir varlık olduğunu, beyaz adamın saygı duyacağı herhangi bir hakları olmadığını, dolayısıyla “bir zencinin (negro) hukuken ve hakkaniyete uygun olarak kendi menfaati gereğince köle yapılabileceğini” ifade etmiştir. Yüksek Mahkemeye göre siyahiler herhangi bir hakkın öznesi olamazlar, tersine beyazların Anayasa’da güvence altına alınan mülkiyet hakkının nesnesi olabileceklerdir.14
Kısacası Amerikan Yüksek Mahkemesinin Dred Scott’a adeta “kölesin sen köle kal” dediği bu karar kölelik sorununu çözmek bir yana, tartışmayı daha da alevlendirmiş ve Amerika’yı İç Savaşa götüren bölünmeyi derinleştirmiştir. İç Savaş’tan sonra Anayasa değiştirilmiş, 13., 14. ve 15. değişikliklerle kölelik lağvedilerek kanun önünde eşitlik ilkesi pekiştirilmiştir. Başka bir ifadeyle anayasal kimliğin şekillenmesi ve uygulamanın soyut eşitlik ilkesine uygun hâle gelebilmesi ikinci Amerikan devrimi olarak bilinen iç savaşın sonucunda gerçekleşmiştir.15
Dred Scott kararı, verildiği dönemde de sonrasında da toplumun büyük bir kesimi dahası bizatihi Yüksek Mahkemenin başkanları ve üyeleri tarafından da kıyasıya eleştirilmiştir. Elbette, yaşanan gelişmelerle uyumlu olarak Yüksek Mahkeme de içtihadını değiştirmiş, özellikle 1954 yılında verdiği meşhur Brown kararıyla siyahiler ile beyazların ayrı okullarda eğitim görmesini eşitlik ilkesine aykırı bulmuştur.16
Anayasa mahkemelerinin anayasal kimliğin oluşumunda oynadıkları olumlu ve olumsuz rolün diğer bir örneği de Türk Anayasa Mahkemesinin başörtüsü sorunu üzerinden yaptığı laiklik yorumunda ortaya çıkmaktadır.
Bilindiği üzere Anayasa Mahkemesi, 1989, 1991 ve 2008 yıllarında verdiği kararlarda üniversitelerdeki başörtüsü serbestisine ilişkin yasal düzenlemelerin ve anayasa değişikliklerinin Anayasa’nın 2. maddesinde korunan laiklik ilkesiyle bağdaşmadığına karar vermiştir.17 Bu kararlarda anayasal kimliğin unsurlarından olan laiklik ilkesi sınırlayıcı, yasaklayıcı ve dışlayıcı bir yaklaşımla yorumlanmıştır. Dahası 1989 yılında verilen ilk kararda laiklik “özgürlüklere kıydırılamayacak” bir ilke olarak değerlendirilmiştir.18
Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi 2012 yılından itibaren hak eksenli yaklaşımla laikliğin özgürlükçü yorumunu yapmaya başlamıştır. Bu defa başörtülü olduğu için mahkeme salonundan çıkarılan avukatın, aynı nedenle üniversiteden atılan öğrencinin ve başörtüsü taktığı için işine son verilen devlet memurunun anayasal haklarının ihlal edildiğine karar verilmiştir.
Bu kararlarda Anayasa Mahkemesi, başörtüsünün din ve vicdan özgürlüğünün bir gereği olduğunu, başörtüsüne yönelik yasağın hiçbir kanuni temeli olmadığını ve bu yasağın inanç temelinde ayrımcılık teşkil ettiğini vurgulamıştır.19 Bunun yanında Anayasa Mahkemesi kararlarında laiklik ilkesinin hâkim olduğu bir hukuk düzeninde dinî tercihler ve bunların şekillendirdiği yaşam tarzının devletin müdahalesi dışında ancak koruması altında olduğu belirtilmektedir.20 Bu kapsamda Mahkeme, başörtüsü yasağı dışında, gayrimüslim bir azınlık cemaatinin dinî liderinin seçimine devlet tarafından müdahale edilmesini de din özgürlüğünün ihlali olarak görmüştür.21
4. Sonuç Yerine: En İyi Anayasa, En İyi Uygulananıdır
Cumhuriyet’in bir asırlık tecrübesi, anayasa yargısının 61 yıllık pratiği bize çok şey öğretmiştir. Dolayısıyla kazanılan başarılar, kazanımlar ve yaşanan hayal kırıklıklarından hareketle ortak bir anayasal kimlik üzerinde mutabakat sağlanabilir.
Kanaatimce bu anayasal kimlik, iktidarın tek elde toplanmasını önleyecek şekilde demokratik, kimlikçi siyasetin tuzağına düşmeyecek ve farklı olanı ötekileştirmeyecek şekilde çoğulcu, ülkede yaşayan herkesi temel hak ve özgürlüklere sahip eşit bireyler olarak görecek şekilde özgürlükçü ve nihayet tüm bu unsurları güvenceye alacak şekilde hukukun üstünlüğüne dayalı bir anayasa anlayışını zorunlu kılmaktadır.
Anayasa Mahkemesi, bilhassa son 10 yılda geliştirdiği hak eksenli yaklaşımla, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik, çoğulcu ve özgürlükçü bir anayasal kimliğin inşasına ve gelişimine çok önemli katkılar yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir.
Bir kez daha vurgulamak gerekir ki anayasal kimliğin oluşumu akşamdan sabaha ya da bugünden yarına gerçekleşmiyor. Bu kimlik toplumda bugün yaşayanlar gibi daha önce yaşamış ve daha sonra yaşayacak olanların etkileşimiyle ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple Edmund Burke’ün devlet için söylediği, anayasal kimlik için de geçerlidir. Burke’e göre devlet sadece şu anda yaşayanlar arasında değil, yaşayanlarla, ölüler ve doğacak olanlar arasındaki bir ortaklık anlaşmasıdır.22
Kuşkusuz Cumhuriyet’in 100 yıllık süreçte oluşan anayasal kimliği de dün, bugün ve yarın boyutunda, zamanın ve mekânın ruhunu da yansıtarak dinamik bir süreç içinde geleceğe evrilmektedir.
Ayrıca belirtmek isterim ki büyük ölçüde anayasa metinlerinde tezahür eden soyut anayasal kimlik kadar hatta ondan daha önemli olan somut anayasal kimliktir, başka bir ifadeyle onun uygulaması, günlük hayata yansımasıdır.
Bu bağlamda, konuşmamı beş yıl önce yine bu salonda kendisi için çıkarılan “Armağan” vesilesiyle andığımız merhum Ali Fuat Başgil’in sözleriyle tamamlamak istiyorum. Başgil’e göre “Anayasaların en iyisi, en iyi ve en kolay tatbik edilenidir. En kötüsü de hiç tatbik edilmeyeni, yahut kötü tatbik edilenidir”.23
Bu duygu ve düşüncelerle, hepinizi bir kez daha saygıyla selamlıyor, Cumhuriyet’imizin 100. yılı dolayısıyla düzenlenen panelin başarılı ve verimli geçmesini temenni ediyorum.
Hepinize sağlık ve afiyet diliyorum.
Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı
* İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi tarafından düzenlenen “Cumhuriyetin 100. Yılında Anayasa Yargısı ve Demokratik Siyaset” Konulu Panelin Açış Konuşması, İstanbul, 27/10/2023.
1 Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler, 10. Baskı, Çev. A. Bora, (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002).
2 Kriszta Kovács, “Introduction: Identities, the Jurisprudence of Particularism and Possible Constitutional Challenges”, The Jurisprudence of Particularism: National Identity Claims in Central Europe., Ed. K. Kovács, (Oxford: Hart Publishing, 2023), içinde, s. 1.
3 Kovács, “Introduction…”, s.13.
4 TBMM Zabıt Ceridesi, II. Devre, Cilt 7, Yedinci İçtima, Birinci Celse, 9.3.1340 (1924), s. 225.
7 Carl Schmitt, “The Legal World Revolution”, Telos, No. 72 (1987): 73-89, ss. 74-75.
8 AYM, E. 1989/1, K. 1989/12, 7/3/1989.
9 AYM, E.1990/1, K.1990/21, 17/07/1990.
10 G.W.F. Hegel, Lectures on the Philosophy of History, translated by J. Sibree, (London: George Bell& Sons, 1894), s. 18.
11Ömer Faruk Gergerlioğlu [GK], B. No. 2019/10634, 1/7/ 2021, § 50; Ali Kuş [GK], B. No. 2017/27822, 10/2/2022, § 50.
12 Gary Jeffrey Jacobsohn, Constitutional Identity, (Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 2010), s.108.
13Dred Scott v. Sandford, 60 U.S. 393 (1857).
14Dred Scott v. Sandford, 60 U.S. 393 (1857), 407, 451-452.
15 David A.J. Richards, “Revolution and Constitutionalism in America”, M.Rosenfeld (ed.), Constitutionalşism, Identity, Difference, and Legitimacy: Theoretical Perspectives, (Durham: Duke University Press, 1994), içinde, ss. 85-142.
16Brown v. Board of Education of Topeka, 347 U.S. 483 (1954).
17 AYM, E.1989/1, K.1989/12, 7/3/1989; E. 1990/36, K.1991/8, 9.4.1991; E. 2008/16, K. 2008/116, 5/6/2008.
18 AYM, E.1989/1, K.1989/12, 7/3/1989.
19 Bkz. Tuğba Arslan [GK], B. No: 2014/256, 25/6/2014; Sara Akgül [GK], B. No. 2015/269, 22/11/2018; B.S., B. No: 2015/8491, 18/7/2018.
20 AYM, E.2012/65, K.2012/128, 20/9/2012.
21 Bkz. Levon Berç Kuzukoğlu ve Ohannes Garbis Balmumciyan [GK], B. No: 2014/17354, 22/5/2019.
22 Edmund Burke, Reflections on the Revolution in France (1790), C.C.O’Brien (ed.), (Harmondsworth: Penguin Books, 1969), ss. 194-195.
23 Ali Fuat Başgil, İlmin Işığında Günün Meseleleri, (İstanbul: Yağmur Yayınları, 2017), s.91.
İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Bildirgesi, 17 Aralık 2019 günü 12 İnsan Hakları Örgütü tarafından kurulan İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı tarafından deklare edilmiştir.
İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Bildirgesi
Türkiye Cumhuriyeti gerek Anayasa uyarınca gerek uluslararası sözleşmelerin doğurduğu yükümlülükler bağlamında yasama, yürütme ve yargı pratiği ile temel hak ve özgürlükleri koruma mecburiyetinde. Anayasa’nın 90. maddesi Türkiye’de iç hukuk düzenlemeleri yani kanunlar ile uluslararası anlaşmaların ihtilafı halinde, temel hak ve özgürlükle ilgili uluslararası anlaşmaların kanunların üstünde olduğunu saptamış durumda. Yasal durum böyleyken insan hakları alanına ilişkin anayasal ve sözleşmesel yükümlülükler yerine getirilmeyerek son yıllarda hem insan hakları kurumları hem de hak ihlallerine karşı mücadele eden insan hakları savunucularına yönelik baskılar giderek arttı.
“Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi” olarak anılan, “Evrensel Olarak Tanınan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması ve Geliştirilmesinde Toplumsal Kuruluşların (Organların), Grupların ve Bireylerin Hakları ve Sorumlulukları Üzerine Bildirge”, insan haklarını savunmayı bir hak olarak tanır ve devletlere, insan hakları savunucularını koruma görevi verir.
Benzer şekilde, AGİT tarafından geliştirilen “İnsan Hakları Savunucularının Korunmasına İlişkin Kılavuz İlkeler” de “insan haklarını savunmak evrensel olarak tanınan bir hak” olduğunu belirtir ve bu hakkın bölünmez, birbirine bağlı ve birbiriyle ilişkili evrensel insan haklarından doğduğuna işaret eder. Kılavuza göre, “AGİT katılımcısı devletler kendi topraklarında ve yetki alanlarında bulunan herkes için bu haklara saygı göstermeyi, hakları korumayı ve hayata geçirmeyi taahhüt etmişlerdir.”, “Korumanın Temı̇n Edı̇lmesı̇ – İnsan Hakları Savunucuları Hakkında Avrupa Bı̇rlı̇ğı̇ İlkelerı̇” başlıklı belge de Avrupa Birliği üyesi devletleri, “İnsan hakları savunucuları, evrensel olarak tanınan insan hakları ve temel özgürlükleri geliştiren ve koruyan bireyler, gruplar ve toplum organlarıdır.” tanımını kabul etmeye, insan hakları savunucularını korumaya, desteklemeye, onlarla iş birliği yapmaya çağırır.
Türkiye’nin üyesi olduğu Birleşmiş Miletler ve tarafı olduğu AGİT’nın ilkesel kararlarında yer alan tüm bu tavsiye ve yükümlülüklere rağmen insan hakları alanını ve insan hakları savunucularını yoğun baskı altında tutması, uluslararası hukukun ve Anayasa tarafından güvence altına alınan bir dizi hakkın ihlali anlamına geliyor.
Ne yazık ki Türkiye, zaten sorunlu olan “hukuk devleti” olma pratiğinin son dayanaklarını da hızla yitirirken “hukukun üstünlüğü” prensibi de süratle eriyor; keyfilik, yıldırma ve baskı politikaları yaygınlaşıyor. Sembol niteliği taşıyan isimleri de kapsayan çok sayıda Türkiyeli insan hakları savunucusu, mesnetsiz iddialarla hukuki taciz, soruşturma, yargılama, hapis cezaları, tehdit ve karalama kampanyalarına maruz kalırken baskıların ardı arkası kesilmiyor.
Bu bağlamda biz aşağıda imzası olanlar, insan haklarını savunmanın evrensel bir hak olduğunun altını tekrar çizerek; insan hakları savunucularına yönelik tüm baskıları en güçlü biçimde kınıyor ve tacizlere derhal son verilmesini talep ediyoruz. Bu talebimizin takipçisi olacağımızı ve bu amaçla İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı’nı (Solidarity Network for Human Rights Defenders – Turkey) oluşturduğumuzu ilan ediyoruz.
Çağrıcı Kurumlar:
Af Örgütü Türkiye Şubesi, Civil Rights Defenders, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, Hak İnisiyatifi Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Kaos GL, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği, Sivil Alan Araştırmaları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Yaşam Bellek Özgürlük Derneği, Yurttaşlık Derneğ
ILO 118 No’lu Muamele Eşitliği (Sosyal Güvenlik) Sözleşmesi 28 Haziran 1962 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 19.7.1971 tarihli ve 1453 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 09.06.1973 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Sözleşme, iktisadi gelişme ve kalkınmaya paralel olarak hayat seviyesini yükseltmek iş gücünün sosyal güvenceye kavuşmasını temin etmek amacıyla mükellefiyetler getirmektedir. Her ülke, kendi vatandaşları hakkında fiilen Sağlık yardımları, Hastalık ödenekleri, Analık yardımları, Malüllük yardımları, Yaşlılık yardımları, Ölüm yardımları, İş kazaları ve meslek hastalıkları yardımları, İşsizlik yardımları ve Aile yardımlarına ilişkin hükümleri uygulamak zorundadır.
ILO 118 No’lu Muamele Eşitliği (Sosyal Güvenlik) Sözleşmesi, 28 Haziran 1962 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiştir.
ILO Kabul Tarihi: 28 Haziran 1962 Kanun Tarih ve Sayısı: 19.7.1971/1453 Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 10.8.1971/13922 Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 5.4.1973/7-6217 Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 9.6.1973/14559
Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı,
Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulunun daveti üzerine 6 Haziran 1962 tarihinde Cenevre’de yaptığı 46. Toplantısında,
Toplantı gündeminin beşinci maddesini teşkil eden, vatandaşlarla vatandaş olamayan kimselere sosyal güvenlik konusunda eşit muamele yapılması hakkındaki çeşitli teklifleri, kabul ederek,
Bu tekliflerin bir Milletlerarası sözleşme şekline gelmesini kararlaştırarak,
Yirmi sekiz Haziran bin dokuz yüz altmış iki tarihinde “ 1962 Sosyal Güvenlik Eşit Muamele Sözleşmesi” olarak adlandıralacak olan aşağıdaki sözleşmeyi kabul etmiştir:
MADDE 1
Bu Sözleşmede:
“Mevzuat” terimi , sosyal güvenlikle ilgili kanun ve tüzüklerle diğer mevzuat hükümlerini ifade eder;
“Yardımlar” terimi ,bütün gelirler, emeklilik dul-yetim aylıkları, ödenekler ve diğer yardımlarla bunlara yapılan bütün zamları ve artırmaları içine alır;
“Geçici rejimler gereğince sağlanan yardımlar” ibaresi uygulanan mevzuatın yürürlüğe girdiği tarihte belli bir yaşı aşmış olan kimselere sağlanan yardımlarla bir üyenin ülkesinin bugünki sınırları dışında geçmiş olan süreler veyahut vukua gelmiş olaylar nazara alınmak suretiyle, geçici olarak sağlanan yardımları ifade eder.
“Cenaze Yardımı” terimi, ölüm halinde bir defaya mahsus olarak ödenen paraları ifade eder;
“İkamet” terimi mutad ikameti ifade eder;
“Mevzuatla tesbit olunan” terimleri, yukarıdaki (a) bendinde belirtilen milli mevzuatla veya bu mevzuat gereğince tespit olunan anlamındadır;
“Mülteci” terimi mültecilerin statüsü hakkındaki 28 Haziran 1961 tarihli sözleşmenin birinci maddesinde bu terime verilen anlamdadır,
“Vatansız” terimi , vatansızların statüsü hakkındaki 28 Eylül 1954 tarihli sözleşmenin birinci maddesinde bu terime verilen anlamdadır.
MADDE 2
Her üye,bu sözleşmede yazılı mükellefiyetleri, ülkesinde kendi vatandaşları hakkında fiilen uygulanmakta olan aşağıda yazılı sosyal güvenlik dallarından biri veya birkaçı bakımından kabul edebilir:
Sağlık yardımları
Hastalık ödenekleri
Analık yardımları
Malüllük yardımları
Yaşlılık yardımları
Ölüm yardımları
İş kazaları ve meslek hastalıkları yardımları
İşsizlik yardımları
Aile yardımları
Bu sözleşmeyi uygulayan her üye,Sözleşmenin hükümlerini ,sözleşme mükellefiyetlerini kabul ettiği sosyal güvenlik dalları bakımından uygular.
Her üye, hangi sosyal güvenlik dalı veya dalları için bu sözleşme mükellefiyetlerini kabul ettiğini tasdik belgesinde belirtir.
Bu sözleşmeyi tasdik eden her üye,tasdik belgesinde belirtilmemiş olan sosyal güvenlik dallarından bir veya birkaçı için sözleşme mükellefiyetlerini kabul ettiğini, sonradan Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne bildirebilir.
Yukarıdaki fıkrada öngörülen şeklindeki taahhütler tasdikin ayrılmaz parçası sayılır ve bildirildiği tarihten itibaren hüküm ifade eder.
Bu sözleşmenin uygulanmasında herhangi bir sosyal güvenlik dalı için sözleşme mükellefiyetlerini kabul eden her üye,kendi mevzuatına göre, aşağıda yazılı yardımlar mahiyetinde kabul ettiği yardımlar varsa,bunları Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne bildirir.
Ya korunan kimselerle bunların işverenlerinin finansmana doğrudan doğruya katılmaları veya bir meslekte belli bir süre kadar çalışmış olma şartlarına bağlı olarak sağlanan yardımlar dışındaki yardımlar;
Geçici rejimler gereğince sağlanan yardımlar.
Yukarıdaki fıkra gereğince yapılacak bildirme ya sözleşmenin onanması sırasında veya bu maddenin 4 üncü fıkrası gereğince yapılacak bildiri sırasında,sonradan yürürlüğe giren bu mevzuat bahis konusu olduğu takdirde de bu mevzuatın kabul edildiği tarihten itibaren üç ay içinde yapılır.
MADDE 3
Bu sözleşmeyi uygulayan her üye,sözleşme mükellefiyetlerin kabul ettiği sosyal güvenlik dallarında,ülkesinde ,bu sözleşmeyi uygulayan diğer üye Devletler vatandaşlarına,sosyal güvenliğe tabi olma ve yardımlardan yararlanmaya hak kazanma bakımlarından, kendi vatandaşlarıyla ile eşit işlem yapar.
Ölüm yardımları bahis konusu olduğunda ,eşit işlem, sözleşmeyi tasdik eden diğer bir üye devlet vatandaşının hak sahibi kİmselerine bu kimselerin vatandaşlık durumuna bakılmaksızın sağlanır.
Şu kadar ki,üye herhangi bir sosyal güvenlik dalında bir mevzuata sahip olmakla beraber bu mevzuatın uygulanmasında o üyenin vatandaşlarına kendi vatandaşlarıyla eşit işlem yapmayan diğer bir üye devletin vatandaşları hakkında,söz konusu sosyal güvenlik dalı bakımından bu maddenin yukarıdaki fıkraları hükümlerini uygulamayabilir.
MADDE 4
Yardımlardan yararlanma bakımından eşit muamele,ikamet şartına bağlı olmaksızın sağlanır.Şu kadar ki, diğer bir üye devletin mevzuatına göre ,belli bir sosyal güvenlik dalında yardımlardan yararlanmak için o üyenin ülkesinde ikame şartı bulunduğu takdirde, o üye devlet vatandaşlarının söz konusu sosyal güvenlik dalı yardımlarından yararlandırılmaları ikamet şartına bağlanabilir.
Yukarıdaki fıkra hükmünün istisna olarak,ikinci maddenin 6. (a) fıkrasında sözü edilen yardımlardan (Sağlık yardımları hastalık ödenekleri, iş kazalarıyla meslek hastalıkları yardımları ve aile yardımları hariç) yararlanabilmek için,ilgilinin ölüm yardımları bahis konusu olduğunda da ölen kimsenin mevzuatına göre yardım talep edilen üye devletin ülkesinde aşağıda yazılı sürelerden daha uzun olmamak üzere tespit edilecek bir süre kadar ikamet etmiş olaması şartı konulabilir;
Analık ve işsizlik yardımları için yardım talep tarihinden hemen önce 6 ay,
Malüllük yardımları için,yardım talep tarihinden ,ölüm yardımları içinde ölüm tarihinden hemen önce aralıksız olarak 5 yıl,
Yaşlılık yardımalrı için 18 yaşından sonra 10 yıl,-bu onyılın aralıksız olarak 5 yılının yardım talep tarihinden hemen önce olması istenebilir.
Geçici rejimler gereğince sağlanan yardımlar için özel hükümler öngörülebilir.
Yardımlara tekerrürü önlemek için gerekli hükümler, ihtiyaca göre ilgili üyeler arasında özel anlaşmalarla düzenlenir.
MADDE 5
Bu fıkrada yazılı sosyal güvenlik dallarından biri veya birkaçı için bu sözleşme mükellefiyetlerini kabul eden her üye 4 üncü madde hükümlerine ilaveten gerek kendi vatandaşları gerekse aynı sosyal güvenlik dalı için sözleşme mükellefiyetlerini kabul etmiş olan diğer üye devletler vatandaşlarını yabancı memlekette ikamet etmeleri halinde de,malüllük ,yaşlılık,ölüm ve cenaze yardımları ile iş kazası ve meslek hastalığı sebebiyle bağlanan gelirlerin ödenmesini 8 inci madde uyarınca ihtiyaca göre alınacak tedbirler mahfuz olmak kaydıyla temin eder.
Şu kadar ki,yabancı bir memlekette ikamet halinde ikinci maddenin 6.a) fıkrasında belirtilen mahiyetteki malüllük ,yaşlılık ve ölüm yardımlarının ödenmesi ilgili üyelerin 7 inci madde de öngörülen, hakların mahfuz tutulması sistemine katılmaları şartına bağlanabilir.
Bu madde hükümleri geçici rejimler gereğince sağlanan yardımlar hakkında uygulanamaz.
MADDE 6
Aile yardımları için bu sözleşme mükellefiyetlerini kabul eden her üye 4 üncü madde hükümlerine ilaveten gerek kendi vatandaşları gerekse aynı sosyal güvenlik dalı için sözleşme mükellefiyetlerini kabul etmiş olan diğer üye devletler vatandaşlarının bu üye devletlerinden birinin ülkesinde ikamet eden çocukları dolayısıyla çocuk zamlarının ödenmesini, ilgili üyeler arasında anlaşmak suretiyle tespit edilecek şartlar ve limitler dahilinde temin eder.
MADDE 7
Bu sözleşmeyi uygulayan üyeler,sözleşme mükellefiyetlerini kabul ettikleri sosyal güvenlik dallarında,kendi mevzuatları gereğince bu sözleşmeyi uygulayan üye devletler vatandaşlarının hak kazandıkları yardımlarla ileride hak kazanacakları yardımları mahfuz tutulmasını sağlayan bir sisteme katılmaya ilgili üyeler arasında 8 inci madde hükümleri uyarınca tesbit olunacak şartlar mahfuz olmak kaydıyla, gayret ederler.
Bu sistem, başlıca,yardım hakkının doğması, idamesi ve alınması ile yardım tutarının hesaplanmasında sigortalılık, çalışma veya ikamet süreleriyle muadil sürelerin toplanmasını öngörecektir.
Bu suretle bağlanan malüllük,yaşlılık ve ölüm yardımlarının mali yükü ile ilgili üyeler arasında anlaşma suretiyle tesbit edilecek usullere göre, ya üyeler arasında paylaştırılacak veya yardım gören kimse hangi üyenin ülkesinde ikamet ediyorsa o üye tarafından karşılanacaktır.
MADDE 8
Bu sözleşmeyi uygulayan üyeler, 5 ve 7 nci maddeler hükümlerinden doğan mükellefiyetlerini, ya muhacirlerin aylık haklarının mahfuz tutulması hakkındaki 1935 tarihli sözleşmeyi tasdik ederek veya karşılıklı bir anlaşma akdetmek suretiyle o sözleşme hükümlerini kendi aralarında uygulayarak veyahut söz konusu mükellefiyetlerin yerine getirilmesini sağlamak üzere hazırlanacak iki veya çok taraflı diğer herhangi bir vesika vasıtasıyla ifa edebilirler.
MADDE 9
Üyeler aralarında yapacakları özel anlaşmalarla, başka üyelerin hak ve mükellefiyetlerine halel gelmemek şartıyla ve kazanılmış haklarla ileridekazanılacak hakların,genel olarak, en az bu sözleşmede öngörülen şartlar kadar müsait şartlarla muhafazası temin edilmek kaydıyla bu sözleşme hükümlerinden ayrılabilirler.
MADDE 10
Bu sözleşme hükümleri mültecilerle vatansızlar hakkında mütekabiliyet şartı aranmaksızın uygulanır.
2-Bu sözleşme devlet memurlarını kapsyan özel rejimlerle harpten zarar gören kimseleri kapsayan özle rejimlerle ve sosyal yardım sistemlerine uygulanmaz.
Bu sözleşme hiçbir üyeyi, Milletlerarası anlaşmalar gereğince kendi milli sosyal güvenlik mevzuatından hariç tutulmuş olan kimseler hakkında sözleşme hükümlerini uygulamaya mecbur tutmaz.
MADDE 11
Bu sözleşmeyi uygulayan üyeler, gerek sözleşme hükümlerinin gerekse milli sosyal güvenlik mevzuatlarının uygulanmasını kolaylaştırmak için gerekli idari yardımları karşılıklı ve ücretsiz olarak yaparlar.
MADDE 12
Bu sözleşme ilgili üye için herhangi bir sosyal güvenlik dalı bakımından yürürlüğe girdiği tarihten önce o sosyal güvenlik dalından yapılması gereken yardımalr hakkında uygulanmaz.
Bu sözleşmenin ilgili üye için herhangi bir sosyal güvenlik dalı bakımından yürürlüğe girdiği tarihten önce vukubulmuş olaylar sebebiyle yürürlük tarihinden sonraki sürelere ait olmak üzere o sosyal güvenlik dalından yapılması gereken yardımlar hakkında ne şekilde uygulanacağı çok taraflı veya ikili antlaşmalarla, bu anlaşmaların yapılması halinde de ilgili üyenin mevzuatı ile tespit edilir.
MADDE 13
Bu sözleşme mevcut sözleşmelerden herhangi birinin tadili olarak kabul edilemez.
MADDE 14
Bu sözleşmenin tasdik olunduğu Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne bildirilir,o da bunu tescil eder.
MADDE 15
Bu sözleşme ,yalnız sözleşmeyi tasdik ettikleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatına üye devletleri bağlar.
Sözleşme iki üyenin tasdik etmiş olduklarının Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten itibaren 12 ay sonra yürürlüğe girer.
Bunu takiben ,sözleşme her üye için ,sözleşmeyi tasdik ettiğinin tescil edildiği tarihten itibaren 12 ay sonra yürürlüğe girer.
MADDE 16
Bu szöleşmeyi tasdik etmiş olan her üye szölşemenin ilk olarak yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir sürenin sonunda Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve Genel Müdür tarafından tescil edilecek bir bildiri ile sözleşmeyi feshedebilir.Fesih tescil edildiği tarihinden itibaren bir yıl sonra muteber olur.
Bu sözleşmeyi tasdik etmiş olan ve bundan bu maddede öngörülen fesih hakkını yukarıdaki fıkrada belirtilen on yıllık sürenin sonundan itibaren bir yıl içinde kullanmayan her üye yeniden on yıllık bir devre için bağlanmış olur ve bundan sonra, sözleşmeyi her on yıllık devrenin sonunda bu maddede yazılı şartlarla,feshedebilir.
MADDE 17
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü; Teşkilatın üyeleri tarafından kendisine gönderilecek tescil edilen bütün tastik ve fesih bildirilerini Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bütün üyelerine haber verir.
Genel Müdür ,ikinci tasdik bildirisinin tescil edildiğini teşkilat üyelerine duyururken, sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih üzerine üyelerin dikkatini çeker.
MADDE 18
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddelere göre tescil edeceği bütün tasdik ve fesih bildirileri hakkında Birleşmimş Milletler Antlaşmasının 102 inci maddesi gereğince tescil olunmak üzere,Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine tam bilgi verir.
MADDE 19
Milletlerarası Çalışma Bürosunun Yönetim Kurulu lüzum göreceği zamanlarda Çalışma Genel Konferansına bu sözleşmenin uygulanması hakkında bir rapor verir ve sözleşmenin tamamının veya bir kısmının değiştirilmesinin konferans gündemine alınmasına lüzum olup olmadığını tetkik eder.
MADDE 20
Konferansca bu Sözleşmenin tamamını veya bir kısmını değiştiren yeni bir sözleşme kabul edildiği ve yeni szöleşmede aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde;
Yeni sözleşme bir üye tarafından tasdik edilince,mezkur sözleşme yürürlüğe girmiş olmak şartı ile; yukarıdaki 16 ncı madde hükümlerine bakılmaksızın bu sözleşme derhal ve bütün hukukiyle feshedilmiş olur.
Bu sözleşme ,yeni sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra üyelerin tasdikine açık olmaz.
Bu sözleşme tasdik eden fakat onu değiştiren yeni sözleşmeyi tasdik etmeyen üyeler için bu sözleşme,şekil ve muhteva bakımından, yürürlükte kalır.
MADDE 21
Bu sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede muteberdir.
Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.
Kıbrıs Garanti Antlaşması, 11 Şubat 1959 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti, Yunanistan(Helen Cumhuriyeti), Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Krallığı arasında, İsviçre’nin başkenti Zürich’te imzalanmıştır. Aynı yer ve tarihte Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıs arasında İttifak Antlaşması ile Kıbrıs Cumhuriyetinin Temel Yapısıbaşlıklı metin de kabul edilmiştir.
Bir taraftan Kıbrıs Cumhuriyeti, diğer taraftan Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya ve Şimalî-İrlanda Birleşik Kırallığı,
I – Kıbrıs Cumhuriyetinin, Anayasasının temel maddeleri ile kurulan ve düzenlenen bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin tanınması ve idame edilmesinin müşterek menfaatleri iktizasından olduğunu mülâhaza ederek,
II – Bu Anayasa ile ihdas edilen düzene riayeti sağlamak maksadiyle işbirliği yapmayı arzu ederek, aşağıda gösterildiği üzere anlaşmaya varmışlardır : —
Madde I
Kıbrıs Cumhuriyeti, bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin idamesini ve aynı zamanda Anayasasına riayet edilmesini sağlamayı taahhüt eder. Kıbrıs Cumhuriyeti, her hangi bir devlet ile, tamamen veya kısmen, her hangi bir siyasi veya iktisadi birliğe katılmamayı taahhüt eder. Bu itibarla, her hangi diğer bir devlet ile birleşmeyi veya Adanın taksimini, doğrudan doğruya veya dolayısiyle, teşvik edecek her nevi hareketi yasak ilân eder.
Madde II
Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Kırallık, Kıbrıs Cumhuriyetinin bu andlaşmanın 1. maddesinde gösterilen taahhütlerini nazara alarak, Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini ve aynı zamanda Anayasasının temel maddeleri ile kurulan nizamı tanırlar ve garanti ederler.
Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Kırallık, aynı şekilde, kendilerini ilgilendirdiği nisbette, Kıbrıs’ın her hangi diğer bir Devlet ile birleşmesini veya Adanın taksimini, doğrudan doğruya veya dolayısiyle, teşvik etmek gayesini güden her hangi bir hareketi yasak etmeyi taahhüt ederler.
Madde III
Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyetinin tesisi zamanında Birleşik Kırallığın hükümranlığında kalan bölgelerin bütünlüğüne riayet etmeyi ve bugün Lefkoşa’da imzalanan Kıbrıs Cumhuriyetinin Tesisine dair Andlaşmaya uygun olarak Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından kendisine tanınacak olan hakların Birleşik Kırallık tarafından kullanılmasını ve onlardan istifade edilmesini garanti etmeyi taahhüt ederler.
Madde IV
Bu Andlaşmanın hükümlerine bir riayetsizlik halinde, Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Kırallık, bu hükümlere riayeti sağlamak için gereken teşebbüsler veya tedbirler hakkında birbirleri ile istişare etmeyi taahhüt ederler.
Müşterek veya anlaşarak hareket mümkün olmadığı takdirde, garanti veren üç devletten her biri, bu Andlaşma ile ihdas edilen nizamı tekrar kurmak münhasır maksadı ile harekete geçmek hakkını muhafaza eder.
Madde V
Bu Andlaşma imzalanması tarihinden itibaren yürürlüğe girer. Bu Andlaşmanın asıl metinleri Lefkoşa’da muhafaza edilecektir.
Yüksek Akit Taraflar, bu Andlaşmayı, en erken bir zamanda, Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 102. maddesine uygun olarak Birleşmiş Milletler Sekretaryası nezdinde kaydettireceklerdir.
Bu sözleşmeyi imzalayan Avrupa Konseyi üyesi Hükümetler,
Avrupa Konseyinin amacının, üyelerinin ortak mirası olan ideal ve ilkeleri korumak ve geliştirmek, ekonomik ve sosyal ilerlemelerini kolaylaştırmak olduğunu dikkate alarak; 4 Kasım 1950 de imzalanan İnsan Haklan ve Temel Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi, 20 Mart 1952 de imzalanan bu sözleşmeye Ek Protokol, Avrupa Sosyal ve Tıbbi Yardım Sözleşmesi ile sosyal güvenlik hakkında 11 Aralık 1953 de imzalanan iki Avrupa Geçici Anlaşması gibi Konsey çerçevesi içerisinde şimdiye kadar akdedilmiş bulunan sözleşme ve anlaşmalarda da teyit edildiği üzere Avrupa Konseyi üyesi ülkeler arasındaki bağların özel niteliğini kabul ederek;
Bir bölgesel sözleşme akdi suretiyle, üye ülkelerden her birinin uyruklarına diğer üye ülkelerde uygulanan muamelelere ilişkin olarak ortak kurallar ihdasının birleşme hareketini daha da ileri götüreceğine inanarak;
Uyruklarına karşılıklı olarak bahşettikleri hak ve ayrıcalıkların, yalnızca statüsü gereği Avrupa Konseyi üyesi ülkeleri bir araya getiren sıkı ortaklık nedeniyle tanınmış olduğunu teyit ederek,
Sözleşmenin kapsamı itibariyle Avrupa Konseyi teşkilâtı çerçevesine girdiğini kaydederek,
Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır.
BÖLÜM I GİRİŞ-İKAMET VE SINIRDIŞI EDİLME Madde 1
Âkit Taraflardan her biri, kamu düzenine, milli güvenliğe, kamu sağlığına veya genel ahlâka aykırı olabilecek haller dışında, diğer taraf uyruklarının geçici olarak ikamet amacıyla kendi ülkesine girişlerini kolaylaştıracak ve orada serbestçe dolaşmalarına izin verecektir.
Madde 2
İşbu Sözleşmenin 1. maddesinde öngörülen koşullar altında, âkit taraflardan her biri, ekonomik ve sosyal şartlarının müsaade ettiği ölçüde, diğer taraf uyruklarının, ülkesinde ikametlerini uzatmalarım veya bunların devamlı ikametlerini kolaylaştıracaktır.
Madde 3
1. Âkit Taraflardan birinin, diğer âkit ülkesinde yasal olarak ikamet eden uyrukları ancak milli güvenliği tehdit ettikleri veya kamu düzenine veya genel ahlâka aykırı davrandıkları takdirde sınır dışı edilebilirler.
2. Âkit taraflardan birinin, diğer herhangi bir âkit taraf ülkesinde yasal olarak iki yıldan fazla bir süredir ikamet etmekte olan uyruğu; milli güvenlik açısından kesin zorunluk yoksa, kendisi hakkındaki sınır dışı kararına karşı itirazda bulunmasına ve bu amaçla yetkili makama veya yetkili makamca özel olarak belirlenmiş kişi veya kişilere başvurmasına ve bu organlar önünde temsil olunmasına müsaade edilmeksizin sınır dışı edilemez.
3. Âkit Taraflardan birinin, diğer bir Âkit Taraf ülkesinde on yıldan fazla bir süredir ikamet eden uyrukları, yalnızca milli güvenlik nedeniyle veya bu maddenin birinci bendinde zikredilen diğer nedenlerin, özellikle ciddi bir nitelikte olması hallerinde sınır dışı edilebilir.
BÖLÜM II MEDENİ HAKLARI N KULLANILMASI Madde 4
Âkit Taraflardan birinin uyrukları, diğer bir Âkit Taraf ülkesinde gerek şahsî, gerek aynî mahiyette olsun, medeni haklardan yararlanma ve bunları kullanma hususunda, o devlet uyruklarına uygulanmakta olana eşit bir muameleden faydalanır.
Madde 5
Bu Sözleşmenin 4 üncü maddesi hükümleri hilâfına her Âkit Taraf, milli güvenlik veya savunma nedenleri ile her kategorideki mallara ilişkin iktisap, zilyetlik veya yararlanma haklarını kendi uyruklarına hasredebilir veya diğer taraf uyruklarını yabancılara uygulanan özel şartlara tabi tutabilir.
Madde 6
1. Milli Güvenlik veya savunma ile ilgili haller dışında
a) Bazı kategori malların iktisap, zilyetlik veya yararlanma hakkını kendi uyruklarına hasreden veya diğer taraf uyrukları da dahil bu konuda yabancılar hakkında özel düzenlemeye giden veya bu malların iktisap, zilyetlik veya yararlanma hakkını karşılıklılık esasına bağlayan her Âkit Taraf işbu Sözleşmenin imzası anında bu kısıtlamanın bir listesini, bunları tesis eden iç hukuk hükümlerini belirterek, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirecektir; Genel Sekreter bu listeleri diğer imzalayanlara iletecektir.
b) Âkit Taraflardan biri, işbu sözleşmenin kendisi hakkında yürürlüğe girmesinden sonra, ekonomik ve sosyal nitelikte zorunlu nedenlerle veya memleketin hayati kaynakları üzerinde tekelleşmeyi önlemek amacıyla, kendisini mecbur hissetmedikçe, diğer taraf uyruklarının bazı kategori malları iktisap, zilyetlik veya faydalanma hakkına ilişkin yeni kısıtlamalar koymayacaktır. Âkit Taraf kısıtlama koyduğu takdirde alınan önlemlerden, bunlara ilişkin iç hukuk hükümlerinden ve bunları gerektiren nedenlerden tamamen Genel Sekreteri haberdar edecek; Genel Sekreter bunu diğer taraflara bildirecektir.
2. Her Âkit Taraf, kısıtlamalar listesini diğer tarafların uyrukları lehine azaltmağa çalışacaktır. Bu değişiklikler Âkit Tarafça Genel Sekretere bildirilecek ve Genel Sekreter bunları diğer taraflara ilecektir.
Her Âkit Taraf, yabancılarla ilgili genel düzenlemelere kendi mevzuatınca tanınan istisnalardan diğer taraf uyruklarını yararlandırmak için de gayret sarf edecektir.
BÖLÜM III ADLÎ VE İDARÎ TEMİNATLAR Madde 7
Âkit Taraflardan birinin uyrukları, diğer taraf ülkesinde şahıslarının, mallarının, hak ve menfaatlerinin hukuki ve adlî himayesinden o ülke uyruklarıyla aynı şartlar altında yararlanacaktır. Özellikle, yetkili adlî ve idarî makamlara başvurmak hakkı ile kendi seçtikleri ve ülke kanunlarına ehil olan bir kimsenin yardımını sağlayabilmek hakkına o ülke uyruklarıyla aynı şekilde sahip olacaktır.
Madde 8
1. Âkit Taraflardan birinin uyrukları, diğer taraf ülkesinde, o ülkenin uyruklarıyla aynı şartlar altında meccani adli yardımdan yararlanacaklardır.
2. Âkit Taraflardan birinin yoksul uyrukları, diğer taraf ülkesinde o ülkenin yoksul uyrukları ile aynı koşullar dahilinde kişi hallerine ilişkin belgeleri meccanen alabileceklerdir.
Madde 9
1. Davacı veya müdahil olarak Âkit Taraflardan birinin mahkemeleri önüne çıkan diğer bir Âkit Taraf uyruğundan, Âkitlerden birinin ülkesinde ikametgahı veya mutat meskeni bulunduğu takdirde, gerek yabancı sıfatından dolayı, gerek o memlekette ikametgah veya meskeninin bulunmaması sebebiyle, ne şekil altında olursa olsun, hiç bir teminat veya depozito akçesi talep edilmez.
2. Ayni kural, mahkeme masraflarını teminat altına almak için davacı veya müdahilden yapması istenecek ödeme için de uygulanır.
3. Yukarıdaki bentlerden birine göre veya davanın görüldüğü ülkenin hukuku uyarınca teminat, depozito veya ödemelerden bağışık tutulmuş da davacı veya müdahile hükmedilen mahkeme masrafları ve sair giderlere ilişkin mahkûmiyet kararları diplomatik kanaldan yapılacak istem üzerine, diğer Âkit Taraflardan birinin ülkesindeki yetkili makamca, herhangi bir harç ödenmesi gerekmeksizin yerine getirilebilir.
BÖLÜM IV GELİR GETİREN FAALİYETLER Madde 10
Ekonomik ve sosyal nitelikteki ciddi sebepler müsaade verilmesine engel olmadığı takdirde, Âkit Tarafların her biri diğer taraf uyruklarının, kendi uyruklarıyla eşit olarak, ülkesinde Gelir getiren her türlü faaliyette bulunmasına izin verecektir. İlgili şahıs gerek kendi hesabına çalışırsa gerek bir işverenin hizmetinde bulunursa bu hüküm, bunlarla kayıtlı kalmaksızın sınaî, ticarî, malî, ziraî faaliyetler ile küçük sanatlara ve serbest mesleklere de uygulanır.
Bir Âkit tarafça Gelir getirir nitelikte bir faaliyette bulunmasına belirli bir süre için izin verilen diğer herhangi bir Âkit Taraf uyruğu izin veren Âkit Tarafın benzer şartlar içinde bulunan uyruklarına aynen uygulanmadığı takdirde, kendisine izin verilmesi sırasında mevcut olmayan kısıtlamalara bu süre içinde tâbi tutulamaz.
Madde 12
1. Diğer herhangi Âkit Taraf ülkesinde yasal olarak ikamet eden bir Âkit taraf uyruğuna, aşağıdaki şartlardan birini yerine getirdiği takdirde işbu sözleşmenin 10. maddesinde öngörülen sınırlamalara bağlı tutulmaksızın, ülkesinde bulunduğu Âkit Tarafın uyruklarıyla eşit olarak, gelir getiren her türlü faaliyette bulunmasına izin verilir.
a) O ülkede yasal olarak kesintisiz 5 yıl süre ile gelir getiren bir faaliyette bulunmuş olmak,
b) O ülkede yasal olarak kesintisiz 10 yıl süre ile oturmuş olmak,
c) Sürekli ikametine müsaade edilmiş olmak.
Her Âkit Taraf, işbu Sözleşmenin imzalanması veya onay belgesinin verilmesi anında, yukarıdaki şartlardan bir veya ikisini kabul etmediğini beyan edebilir.
2. Keza Âkit Taraf, aynı usulü göre (a) fıkrasında öngörülen süreyi en çok 10 yıla çıkarabilir. Şu şartla ki, beş senelik bir ilk devreden sonra, o zamana kadar icra edilen faaliyet bakımından iznin yenilenmesi hiçbir şekilde reddedilemez, veya bu yenileme o faaliyetle bir değişiklik yapılmasına bağlanamaz. Her Âkit Taraf, ücretli bir faaliyetten bağımsız bir faaliyete geçiş hakkını her hâlükârda otomatik olarak tanımayacağını beyan edebilir.
Madde 13
Her Âkit Taraf, kamu görevlerini veya Milli güvenlik veya savunma ile ilgili faaliyetleri uyruklarına hasredebilir veya bu faaliyetlerin yabancı uyruklular tarafından ifasını özel şartlara tâbi tutabilir.
Madde 14
1. İşbu Sözleşmenin 13. maddesinde öngörülen hususlardan ayrı olarak,
a) Bazı faaliyetleri uyruklarına hasretmiş veya bunların, diğer taraf uyrukları da dahil olmak üzere, yabancılar tarafından yürütülmesini kaidelere veya mütekabiliyete tâbi kılan, her Âkit Taraf, işbu Sözleşmenin imzası esnasında, bu kısıtlamaların bir listesini, bunların dayandığı iç hukuk hükümlerini belirtmek suretiyle, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edecek ve Genel Sekreter de bu listeleri diğer imzalayan taraflara gönderecektir.
b) Âkit Taraflardan biri bakımından işbu sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra o âkit taraf, ekonomik ve sosyal nitelikte mücbir sebeplerle kendilerini zorunlu hissetmedikleri sürece, diğer taraf uyruklarının gelir getiren faaliyette bulunmalarına yeni kısıtlamalar getirmeyecektir. Yeni kısıtlamalar getirdikleri takdirde, alınan önlemlerden, bunlara ilişkin iç hukuk hükümleri ve bunları gerektiren saiklerden Genel Sekreteri tamamen haberdar edecek ve Genel Sekreter de bunları diğer taraflara bildirecektir.
2. Her Âkit Taraf, diğer taraf uyruklarının yararına olarak;
— Uyruklarına tahsis ettiği veya yabancılar tarafından ifasını kaidelere veya mütekabiliyete tâbi kıldığı faaliyetlerin listesini azaltmaya çalışacaktır; bu değişiklikleri Genel Sekretere bildirecek ve genel sekreterde bunları diğer âkit taraflara iletecektir.
— Mevzuatının öngördüğü ölçüde, yürürlükteki hükümlerden ferdî istisnalar tanımaya çalışacaktır.
Madde 15
Âkit Taraflardan birinin ülkesinde o ülkenin uyruklarınca ifası belirli meslekî ve teknik vasıflara sahip olunmasını veya teminat gösterilmesini gerektiren bir faaliyetin, diğer bir Âkit Taraf uyruğunca yürütülmesi aynı teminatın gösterilmesini, aynı vasıflara veya yetkili milli makamca onlara eşdeğer olarak tanınan diğerlerine sahip olunmasına bağlı olacaktır.
Bununla birlikte, Âkitlerden birinin ülkesinde mesleklerini yasal olarak ifa eden Âkit Taraf uyrukları, belirli bir durumda kendilerine yardım maksadıyla meslektaşlarından biri tarafından diğer herhangi bir Âkit Taraf ülkesine davet edilebilirler.
Madde 16
Asıl faaliyet merkezi taraflardan birinin ülkesinde olan müesseselerden biri hizmetinde bulunan ve ticaret amacı ile seyahat eden Âkit Taraflardan birinin uyruklarının altı ay içinde iki aydan fazla oturmamak şartıyla, diğer bir Âkit Taraf ülkesinde faaliyette bulunması için herhangi bir izin gerekli değildir.
Madde 17
1. Herhangi bir Âkit Tarafın uyrukları diğer Âkit Taraf ülkesinde, genel olarak ücret ve çalışma şartları ile ilgili olarak, kamu makamlarınca konulan kaideler bakımından o ülke uyruklarına uygulanandan daha az elverişli olmayan bir muameleden yararlanacaklardır.
2. Bu bölümün hükümleri, Âkit Taraflarından birinin ülkesinde gelir getiren bir faaliyet icrası bakımından, diğer taraf uyruklarına, kendi uyruklarına uygulanandan daha elverişli bir muamele yapmalarını gerektirdiği şeklinde yorumlanmayacaktır.
BÖLÜM V ÖZEL HAKLA R Madde 18
Âkit Taraflardan hiç biri, ülkesi üzerinde yasal olarak en az beş yıldan beri uygun bir faaliyette bulunmuş olan diğer bir Âkit Taraf uyruklarının ticaret, ziraat ve meslek odaları gibi ekonomik veya meslekî nitelikteki teşekküllerin seçimlerine bu konuda anılan teşekküllerin yetkileri dahilinde alabilecekleri karar saklı kalmak kaydıyla, seçmen sıfatıyla, o ülke uyruklarıyla eşit şartlar altında katılmalarını yasaklayamaz.
Madde 19
Hakem seçiminin tamamen ilgili tarafların ihtiyarına bırakıldığı hakemlik durumlarında, Âkit Taraftarın uyruklarının, diğer taraf Ülkesinde o ülkesinde o ülke uyruklarına uygulanandan maada kısıtlamalara tâbi olmaksızın, hakemlik görevi yapmalarına izin verilecektir.
Madde 20
Eğitimden yararlanma Devletin yetkisinde olduğu hallerde, bir Âkit Taraf ülkesinde yasal olarak oturan diğer bir Âkit Tarafın okul çağındaki uyrukları, o ülke uyruklarıyla tam bir eşitlik içinde, ilk ve orta öğretim ile teknik ve meslekî eğitim kuruluşlarına kabul edileceklerdir. Bu hükmün burs verilmesine teşmili Âkit Taraflardan her birinin takdirine bırakılmıştır.
Bir Âkit Taraf ülkesinde eğitim mecburiyeti varsa o ülkede oturan ve okul çağındaki diğer taraf uyrukları da bu mecburiyete tâbi olacaktır.
BÖLÜM VI VERGİ, ZORUNLU HİZMETLER, KAMULAŞTIRMA, MİLLİLEŞTİRME Madde 21
1. Akdedilmiş ve akdedilecek anlaşmalarda mevcut mükerrer vergi ile ilgili hükümler saklı kalmak kaydıyla, Âkit Taraflardan birinin uyrukları, diğer taraf ülkesinde benzeri bir durumda o ülke uyruklarından istenenden başka, daha yüksek veya daha masraflı, ne isim altında olursa olsun, resim, harç, vergi ve malî mükellefiyetlere tâbi olmayacaklardır, Özellikle, vergi ve resim indirim veya bağışıklıklardan, aile mükellefiyetlerinde yapılan indirimler
de dahil, matrahta yapılan indirimlerden istifade edeceklerdir.
2. Âkit Taraflar, kendi uyruklarından talep etmedikleri herhangi bir ikamet resmini diğer taraf uyruklarına tahmil etmeyecektir. Bu hüküm, yabancılardan istenen izin ve yetki belgelerinin verilmesine ilişkin idari formalitelerin tamamlanması amacı ile gerektiği takdirde harç alınmasına engel olmayacaktır. Ancak, bu harçlar, bu formalitelerin gerektirdiği masraflardan fazla olmayacaktır.
Madde 22
Âkit Taraflardan birinin uyruklar, diğer taraf ülkesinde, hiç bir ahvalde, gerek şahsı, gerek mal varlığı bakımından o ülkenin aynı durumundaki uyruklarına uygulanandan başka veya daha ağır mükellefiyete tâbi tutulmayacaktır.
Madde 23
İnsan Haklan ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesine ek Protokolün birinci maddesi hükümleri saklı kalmak üzere, Âkit Taraflardan birinin uyrukları mallarının diğer bir Âkit Tarafça kamulaştırılması veya millileştirilmesi halinde asgari bu Âkit Taraf uyruklarına uygulanan muameleye tâbi olacaktır.
BÖLÜM VII DAİMİ KOMİTE Madde 24
1. İşbu Sözleşmenin yürürlüğe girişini izleyen yıl içinde bir Daimi Komite kurulacaktır. Bu Komite, Sözleşmenin uygulama şartlarını iyileştirmeye ve gerekirse hükümlerini değiştirmeye veya tamamlamaya yönelik önerilerde bulunacaktır.
2. Bu Sözleşmenin 6. maddesinin 1 (b) bendi ile, 14. maddesinin 1 (b) bendi hükümlerinin yorumlanması veya uygulanması, hususunda görüş ayrılıkları olması halinde, Komite, taraflardan birinin isteği üzerine, tarafları uzlaştırmaya gayret edecektir.
3. Komite, tarafların ülkesinde yürürlükte bulunan ve bu Sözleşmede yer alan konulara ilişkin kanun ve düzenlemelerin durumu ile ilgili bütün bilgileri içeren devrevî bir rapor yayınlayacaktır.
4. İşbu Sözleşmeyi onaylayan, Avrupa Konseyinin her üyesi bu Komiteye bir temsilci atayacaktır. Konseyin diğer her üyesi söz hakkına sahip bir gözlemci tarafından bu Komitede temsil olunabilecektir.
5. Komite, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından toplantıya çağrılır.
İlk toplantı, kuruluşunu izleyen ilk üç ay içinde yapılacaktır. Müteakip toplantılar, her iki yılda en az bir defa yapılacaktır. Komite, Konseyin Bakanlar Komitesinin gerekli gördüğü hallerde de toplanacaktır. İki yıllık süre sön toplantının kapanış tarihinden itibaren işlemeye başlayacaktır.
6. Daimi Komitenin görüş ve tavsiyeleri Bakanlar Komitesine sunulur.
7. Daimi Komite iç tüzüğünü kendi düzenler.
BÖLÜM VIII GENEL HÜKÜMLER Madde 25
İşbu Sözleşmenin hükümleri, diğer Âkit Taraflardan bir veya birkaçının uyruklarına daha elverişli bir işlem sağlayan ve hâlen yürürlükte bulunan veya yürürlüğe girecek olan milli mevzuat, ikili veya çok taraflı andlaşma, sözleşme ve anlaşma hükümlerine halel getirmez.
Madde 26
1. Her Avrupa Konseyi Üyesi, işbu Sözleşmenin imza veya onay belgesinin tevdi sırasında sözleşmenin belirli bir hükmüne, ancak ülkesinde halen yürürlükte bulunan bir kanunun bu hükme uygun olmaması halinde bir çekince koyabilir, İşbu madde gereğince genel mahiyetteki çekincelere müsaade edilemez.
2. İşbu maddeye uygun olarak konulan her çekince söz konusu kanunun kısa bir açıklamasını da içerir.
3. İşbu madde gereğince bir çekince koyan her Konsey üyesi, koşullar elverişli olur olmaz bunu geri alacaktır. Çekincelerin geri alınışı Konsey Genel Sekreterine hitaben bir bildirim ile yapılacak ve bu bildirimin alındığı tarihten itibaren hüküm ifade edecektir. Genel Sekreter bu bildirim metnini Sözleşmeyi imzalayan taraflara iletecektir.
Madde 27
Sözleşmenin 26. maddesi uyarınca sözleşmenin belirli bir hükmü hakkında bir çekince koyan Âkit Taraf, diğer Âkit Taraflardan bu hükmün uygulanmasını ancak kendisinin kabul ettiği ölçüde isteyebilir.
Madde 28
1. Harp veya millet hayatım tehdit eden diğer genel tehlike hallerinde, her Âkit Taraf, durumun kesin olarak gerektirdiği ölçüde, işbu Sözleşmede öngörülen yükümlülüklere uymayan önlemler alabilir. Şu şartla ki, bu önlemler, Devletler Hukukundan doğan diğer bütün yükümlülüklere aykırı olamaz.
2. Bu uymama hakkım kullanan her Âkit Taraf, aldığı önlemlerden ve Dunları gerektiren nedenlerden, Avrupa Konseyi Genel Sekreterini tamamen haberdar edecektir. Bu önlemlerin yürürlükten kalktığı ve Sözleşme hükümlerinin yeniden tamamıyla uygulamaya konulduğu tarihi de Konsey Genel Sekreterine bildirecektir.
BÖLÜM IX SÖZLEŞMENİN UYGULAM A ALAN I Madde 29
1. Bu Sözleşme Âkit Tarafların anavatanlarında uygulanır.
2. Her Konsey üyesi bu Sözleşmenin imzası veya onaylanması sırasında veya bunu izleyen herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben bir bildirimle bu sözleşmenin, söz konusu bildiri de belirtilen ve milletlerarası ilişkilerinden sorumlu olduğu ülke veya ülkelere de uygulanacağını açıklayabilir.
3. Yukarıdaki bende uygun olarak yapılan bildirimler, bu bildirimlerde belirtilen bütün ülkeler bakımından, bu sözleşmenin 33. maddesinde öngörülen şartlara uyularak geri alınabilir.
4. Genel Sekreter, bu maddenin ikinci veya üçüncü bentleri uyarınca kendisine iletilen her bildirimi diğer Konsey üyelerine bildirecektir.
Madde 30
1. Bu Sözleşme hükümlerine göre, Âkit Taraflardan birinin uyrukluğuna sahip gerçek kişiler uyruk addedilir.
2. Âkit Taraflardan hiçbiri sözleşmenin uygulanmadığı anavatan dışı topraklarında mutat meskenleri bulunan diğer bir Âkit Taraf uyruklarını işbu Sözleşmeden yararlandırmak zorunluluğunda olmayacaktır.
BÖLÜM X ANLAŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜ Madde 31
1. İşbu Sözleşmenin yorumlanması veya uygulanması hususunda Âkit Taraflar arasında çıkabilecek anlaşmazlıklar, taraflar başka bir barışçı çözüm yöntemi üzerinde uyuşamadıkları takdirde, özel surette varılacak bir anlaşma ile veya anlaşmazlığa taraf olanlardan birinin başvurması ile Milletlerarası Adalet Divanına götürülecektir.
2. Anlaşmazlıkların Barışçı Yollarla Çözümlenmesi konusundaki Avrupa Sözleşmesinin yürürlüğe girmesinden sonra bu Sözleşmeye taraf olanlar, işbu Sözleşme ile ilgili olarak aralarında çıkabilecek bütün anlaşmazlıklarda anılan sözleşmenin kendilerini bağlayıcı hükümlerini uygulayacaklardır.
3. Yukarıdaki bentlerde öngörülen bir usule tâbi olan her anlaşmazlık, ilgili taraflarca derhal Avrupa Konseyi Genel Sekreterinin bilgisine sunulacak ve genel sekreter de, vakit geçirmeksizin, diğer Âkit Taraftarı haberdar edecektir.
4. Anlaşmazlığa dahil bir taraf, Milletlerarası Adalet Divanının bir hükmü veya bir hakem mahkemesinin karan gereğince kendisine düşen mükellefiyetleri yerine getirmediği takdirde, diğer taraf Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine başvurabilecek ve Komite, gerekli görürse, Komitede bulunmak hakkını haiz temsilcilerin üçte iki çoğunluğunun oyu ile, hüküm veya kararın yerine getirilmesini sağlamak amacı ile tavsiyelerde bulunabilecektir.
BÖLÜM XI NİHAÎ HÜKÜMLER Madde 32
İşbu Sözleşmeye ekli protokol, sözleşmenin ayrılmaz bir bölümüdür.
Madde 33
1. Bir Âkit Taraf işbu Sözleşmeyi sadece, sözleşmenin kendi bakımından yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak beş yıllık süre sonunda, Konsey Genel Sekreterine altı ay önceden ihbarda bulunmak suretiyle feshedebilir. Genel Sekreter de bu ihbardan diğer âkit tarafları haberdar edecektir. Yukarıda öngörülen fesih hakkını kullanmayan bir âkit taraf, müteakip iki yıllık sürelerle Sözleşmeye bağlı kalacak ve sadece bu sürelerin bitiminden altı ay önce ihbarda bulunmak suretiyle bu sözleşmeyi feshedebilecektir.
2. Fesih, ilgili Âkit Tarafı, feshin hüküm ifade ettiği tarihten önce yaptığı herhangi bir fiil bakımından işbu Sözleşmede yeralan sorumluluklarından kurtaramaz.
3. Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkan her Âkit Taraf, aynı koşullarla, bu Sözleşmeye de taraf olmaktan çıkar.
Madde 34
1. işbu Sözleşme Avrupa Konseyi üyelerinin imzasına açık tutulacak ve onaya tâbi olacaktır. Onay Belgesi Avrupa Konseyi Genel Sekreterine verilecektir.
2. İşbu Sözleşme, beşinci Onay Belgesinin verildiği tarihte yürürlüğe girecektir.
3. Sonradan onaylayacak her imzalayan bakımından Sözleşme, Onay Belgesinin verilmesi tarihinde yürürlüğe girecektir.
4. Genel Sekreter Sözleşmenin yürürlüğe girişini, onaylayan Âkit Tarafların isimlerini, konulan çekinceleri ve sonradan verilecek Onay Belgelerini bütün Konsey üyelerine bildirecektir.
İşbu İngilizce ve Fransızca olarak 13 Aralık 1955 tarihinde Paris’te düzenlenmiştir. Her iki metin aynı şekilde geçerli olacaktır. Tek nüsha halinde Avrupa Konseyi arşivine tevdi edilecektir. Genel Sekreter aslına uygun örneklerini bütün imzalayan taraflara gönderecektir.
PROTOKOL KISIM I
Madde 1, 2, 3, 5, 6. bent 1 (b), 10, 13 ve 14. bent 1 (b)
(a) Her Âkit Taraf aşağıdaki hususları kendi milli ölçülerine göre takdir hakkına sahiptir:
(1) Diğer taraf uyruklarının kendi ülkesine girmesine engel olabilecek “kamu düzeni, güvenlik, halk sağlığı veya genel ahlâka ilişkin sebepleri”;
(2) Diğer taraf uyruklarının kendi ülkesinde uzun süre veya devamlı ikametine yahut gelir getiren bir iş yapmasına izin verilmesine engel olabilecek “ekonomik veya sosyal” koşullan;
(3) Millî güvenliğe karşı bir tehdit veya kamu düzeni yahut genel ahlâka karşı bir suç teşkil eden durumları;
(4) Sözleşmede, belirli kategorideki malların iktisap, mülkiyet veya kullanılmasını yahut belirli hakların kullanılmasını ve faaliyetlerin yapılmasını uyruklarına tahsis etmek veya bu hususlarda diğer taraf uyruklarını özel koşullara tâbi tutmak yetkisine sahip olduğunu belirten sebepleri;
(b) Sınırdışı etme sebeplerinin “bilhassa ciddi mahiyette” olup olmadığını takdir her Âkit Tarafa aittir. Bu takdir keyfiyetinde, ilgilinin bütün ikamet süresindeki davranışı dikkate alınacaktır.
(c) Bir Âkit Taraf diğer Âkit Taraf uyruklarının haklarını ancak, işbu Sözleşmede belirtilen sebeplere dayanarak ve taraflarca üstlenilen yükümlülüklerle uzlaşabildiği ölçüde, kısıtlayabilir.
KISIM II
Madde 1, 2, 3, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17 ve 20
(a) Yabancıların kabulüne oturumuna ve dolaşımına ve hatta gelir getiren faaliyetlerde bulunmalarına ilişkin düzenlemeler, Sözleşmeye aykırı olmadıkça, işbu Sözleşmeden etkilenmez.
(b) Bu düzenlemelere uydukları takdirde, Âkît Taraflardan birinin uyrukları diğer taraf ülkesinde yasalara uygun olarak mukim telâkki edilirler.
KISIM III
Madde 1, 2 ve 3
(a) “Kamu düzeni” kavramı genel olarak kıta ülkelerinde kabul edilen geniş anlamı ile anlaşılmalıdır. Taraflardan biri, örneğin siyasi sebeplerle veya oturma masraflarını karşılamak gücü olmadığına yahut gerekli izin olmaksızın gelir getiren bir faaliyette bulunma niyetinde olduğuna dair inandırıcı sebepler varsa diğer taraf uyruğunun memlekete girmesini reddedebilir.
(b) Âkit Taraflar kendilerine tanınan hakların kullanılmasında, aile bağlarını dikkate almayı taahhüt eder.(c) Sınır dışı etme hakkı ancak ferdî hallerde kullanılabilir.
Akit Taraflar sınır dışı etme hakkını Avrupa Konseyi üyeleri arasında var olan özel ilişkileri dikkate alarak kullanacaklardır, özellikle ilgili şahsın aile bağlarını ve ülkelerindeki oturma süresini dikkate alacaklardır.
KISIM IV
Madde 8 ve 9
İşbu Sözleşmenin 8 ve 9. maddeleri hükümleri, Hukuk Usulüne dair Lahey Sözleşmesi hükümlerinden doğan yükümlülükleri hiçbir suretle etkilemez.
KISIM V
Madde 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16 ve 17
(a) İşbu Sözleşmenin 10,11,12,13,14,15,16 ve 17. maddeleri hükümleri, bir ve ikinci maddelerde öngörülen giriş ve oturma ile ilgili şartlara bağlı olarak uygulanır.
(b) Âkit Taraflardan birinin bir diğer taraf ülkesinde yasalara uygun olarak oturan uyruklarının sorumluluğu altında bulunan ve kendilerine refakat veya iltihak etmeye izin verilmiş bulunan eş ve çocuklara işbu Sözleşmenin öngördüğü şartlar altında ve mümkün olduğu nispette, o ülkeye girebilecek ve bir iş tutabilecektir.
(c) Diğer bir taraf ülkesinde özel statülere dayanarak ikamet eden veya özel kural ve anlaşmalar gereğince gelir getiren bir faaliyet icra eden bir Âkit Taraf uyruklarına; diplomatik veya konsolosluk misyonlarının mahallen ise alınmamış mensupları veya personeli, milletlerarası teşkilât memurları, stajyerler, çıraklar, talebeler, meslekî formasyonlarını geliştirme gayesiyle çalıştırılan kişiler ile gemi ve hava gemisi mürettebatı da dahil olmak üzere, işbu Sözleşmenin 12. madde hükümleri uygulanmayacaktır.
(d) İşbu Sözleşmenin 16. maddesi gereğince Âkit Taraflar, iç mevzuat veya düzenlemelerinde, seyyar tacirlik mesleğini, seyyar endüstri veya işportacılıkla eş tutmayacaktır.
(e) 16. maddenin sadece, kabul eden memleket dışında kâin bir teşebbüsün emrinde çalışan ve münhasıran bu teşebbüs tarafından ücreti verilen seyyar tacirlere uygulanacağı anlaşılmalıdır.
(f) İşbu Sözleşmenin 17. maddesinin birinci fıkrası hükümleri, ücretler bakımından stajyerlerin özel durumlarına uygulanmaz.
KISIM VI
Madde 2, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17 ve 25
(a) Sözleşme sınaî, ebedî ve sanatsal mülkiyete ve yeni nebatî ürünlere uygulanmaz; bunlar yürürlükte bulunan yahut yürürlüğe girecek olan milletlerarası sözleşmeler veya diğer ilgili bütün anlaşmalara konu teşkil eder.
(b) Üyesi bulunan ülkelerin uyruklarının istihdamım yöneten Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilâtı Konseyinin Kararlan ile bağlı bulunan veya bağlı bulunacak olan işbu Sözleşmeye. Akit Taraflar, karşılıklı münasebetlerinde ve ücretli faaliyetlerin ifası hususunda, bu Anlaşmanın hükümlerinden veya söz konusu kararlardan hangisi ücretli işlerde çalışanların daha lehinde ise onu uygulayacaklardır, İşbu Sözleşmenin 2, 10,11,12,13, 14, 15,16 ve 17. maddeleri hükümlerinin uygulanmasında ve 10 ve 14. maddelerde belirtilen ekonomik ve sosyal sebeplerin takdirinde taraflar, ücretlilerin daha lebinde oldukları takdirde, yukarıda zikredilen kararlara ruh ve lafzıyla uyacaklardır.
KISIM VII
Madde 26, fıkra 1
Âkit Taraflar, iç mevzuatının temel hükümlerinin gerektirdiğine kanaat getirdikleri ölçüde çekince koyma hakkım kullanacaktır.
KISIM VIII
Madde 29, fıkra 1
(a) İşbu Sözleşme, Fransa bakımından Cezayir’e ve deniz aşırt ülkelerine de uygulanır.
(b) Federal Almanya Cumhuriyeti, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir beyanla işbu Sözleşmenin uygulanmasını Berlin Land’ına da teşmil edebilecektir. Genel Sekreter bu beyanı diğer Âkit Taraflara bildirecektir.
Madde 29,
fıkra 2
İşbu Sözleşmenin 29. maddesinin 2. fıkrası gereğince bir beyanda bulunan her Avrupa Konseyi üyesi, bu beyanda belirtilen her ülke bakımından 6. maddenin 1. fıkrasında ve 14. maddenin 1. fıkrasında öngörülen sınırlama listeleri ve 12. madde gereğince yapılan her beyanı ve işbu Sözleşmenin 26. maddesi gereğince serdedilen her çekinceyi aynı zamanda Genel Sekretere bildirecektir.
Madde 30
“Mutad Mesken” deyimi ilgilinin uyruğu bulunduğu ülkede uygulanmakta olan kuralısı a göre tanımlanacaktır.
Bangalore Yargı Etiği İlkelerinde İlkelilik Değeri Üzerine Mülahazalar / Arş. Gör. Duygu Tan
“Yargı etiği ilkelerini nasıl yaşama geçirebiliriz?” sorusu hem teorik hem de pratik anlamda cevaplanması zor bir soru olarak karşımıza çıkar; nitekim Yargıda Dürüstlüğün Güçlendirilmesine Yönelik Yargı Grubu tarafından kabul edilen Bangalore Yargı Etiği İlkeleri bu soruya ışık tutmak adına atılmış değerli bir adımdır. Hâkimlerin etik davranışları için belirli standartları haiz bir rehber ve çerçeve sunmayı hedefleyen bu ilkeler, altı temel değer tanır: i) bağımsızlık (İng. “independence”); ii) tarafsızlık (İng. “impartiality); iii) ilkelilik (İng. “integrity”); iv) mesleğe yaraşırlık (İng. “propriety”); v) eşitlik (İng. “equality”) ve vi) ehliyet ve özen (İng. “competence and diligence”).
Bu yazıda, her biri ayrı ayrı ele alınmayı hak eden bu altı değerden, üçüncü başlıklı ilkelilik değerini ve pratik hayattaki karşılığını ele alacağım. Oldukça kısa ve soyut bir şekilde kaleme alınmış bu değerin anlamına ve dokunduğu boyutlara değinmeye çalışacağım.
“Integrity” kelimesi, öncelikle Latince’de “bütün” anlamına gelen “integer” kelimesinden; sonrasında ise Latince’de “sağlamlık, bütünlük, tamlık, saflık, doğruluk, kusursuzluk” anlamlarına gelen “integritatem” kelimesinden türeyen eski Fransızca “intégrité” kelimesinden türemiştir. Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’nin Türkçe tercümesine yer veren pek çok kaynakta “integrity” kelimesi, “bütünlük”, “dürüstlük”, “doğruluk” ya da “tutarlılık” olarak tercüme edilmiştir; bunlar yanlış değildir ve kavramın farklı yönlerini temsil eder. Ancak ben kavramın anlamını daha iyi karşıladığını düşündüğüm “ilkelilik” kelimesini kullanmayı tercih edeceğim.
Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’nin “İlkelilik” değeri için yorumunda, “Bir hâkim yalnızca “iyi bir hâkim” değil, aynı zamanda “iyi bir insan” da olmalıdır.” ifadesi geçer. Bu normatif ifadeyi soruşturabilmek için öncelikle “İlkelilik nedir?”, “İlkeli insan olmak ne demektir?” sorularını sormamız gerekir. Öğretide bu sorulara verilen cevaplar oldukça çeşitli olmakla birlikte iki temel üzerinde toplanır: i) ilkelilik, öncelikle kişinin kendisiyle ya da benliğinin parçaları veya yönleri arasında sahip olduğu biçimsel ilişkiyi ifade eder; ii) ilkelilik ile hareket etmek bazı maddi veya normatif kısıtlamalar getireceğinden, ilkelilik önemli ölçüde ahlaki davranmakla ilgilidir. Söz konusu iki temelin tutarlı bir ilkelilik teorisi inşa etmede ne ölçüde etkili olacağı meselesi belirsizdir; zira ilkeliliği açıklamaya çalışan teoriler bu iki temelden birine -çoğunlukla diğerinin aleyhine olacak şekilde- odaklanır.
İlkeliliği kendi kendini bütünleştirme (İng. “self-integration”) olarak açıklayan görüşlere göre, mühim olan kişinin kişiliğinin çeşitli parçalarını, arzularını uyumlu ve sağlam bir bütün halinde bütünleştirmesi ve kendisini bozulmamış olarak tutabilmesidir. Tamamen biçimsel bir ilişkiye referans veren bu görüş, kişinin niyetinin ya da ona karşılık gelen eyleminin uygunluğunu, değerini veya adil olup olmadığını değerlendirmeye hacet duymadığından eleştirilir.
Kendi kendini bütünleştirmiş kişilerin, kendi kendini bütünleştirmeyenlere kıyasla büyük bir çoğunlukla daha iyi ve etkin ahlaki özneler olma eğiliminde olduğu iddia edilse de biçimsel bir bütünleştirme fikrinin ilkeli insan olmaya dair atfedilen niteliği yeterince yakalayıp yakalayamadığı şüphelidir. Söz gelimi mesleki hayatını sadece ve sadece terfi almaya adamış bir hâkim, terfi alma veya yüksek yargı organlarına atanma arzusu için dava dosyası aksini gösterdiği halde siyasi talimat doğrultusunda karar verebilir. Bu durumda, yukarıdaki görüşe göre hâkim kendi bütünlüğüne biçimsel olarak uygun hareket eder; ancak onu örnek ilkeli insan olarak tanımlamamız mümkün değildir. Dolayısıyla ilkeliliği açıklamak için daha fazlasına ihtiyacımız vardır.
İlkeliliği kimlik (İng. “identity”) üzerinden açıklayan görüşler, ilkeliliğin kişinin bağlılıklarına (İng. “commitment”) kararlı bir şekilde sadık kalması ile ilişkili olduğunu söyler. Bağlılık kavramı, pek çok farklı niyet, karar, söz, güven ve beklenti örüntüsü içeren kapsayıcı bir terim olarak kullanılır.
Kişiler, kişilere, kurumlara, ideallere, ideolojilere, prensiplere, dini inançlara bağlılık duyabilir. Bağlılıkların bazıları zayıf veya önemsiz, bazıları ise güçlü veya önemli nitelikte olabilir. Dolayısıyla ilkelilik, kişilerin kendilerini, kimliklerini ve hayatlarını en derinden özdeşleştirdikleri bağlılıklar üzerinden tanımlanır. Lakin bu görüş de eleştirilir; zira ilkelilik uğruna çaba göstermeye değer bir şey olarak kabul edilirken, ilkeliliği kimlik üzerinden açıklayan teori, ilkeliliği kişinin özdeşleştiği bağlılıklara bağlar; bu özdeşleşme eylemi eksik bilgilendirilmiş, yüzeysel veya ahmak bir ilişkiye dayanabilir ve fanatizm gibi olumsuz sonuçlar doğurabilir. Örneğin; bir hâkimin bir dava dosyasında hukuku uygulamaktan ziyade ideolojik ya da dini bağlılıklarına göre hareket ederek karar vermesi, ilkeliliği kimlik üzerinden açıklayan görüşlere göre ilkeli bir davranış sayılabilir; ancak yargı etiği bakımından yine anlamlı bir ilkelilik anlayışı getirmez.
İlkeliliği kendi kendini bütünleştirme ya da kimlik üzerinden açıklayan görüşlerin bireysel niteliğinin doğurduğu zafiyetlere cevap verir şekilde diğer bir görüş, ilkeliliği toplumsal bir erdem (İng. “social virtue”) olarak tanımlar; kişi başkalarıyla kurduğu ilişkiler üzerinden tanımlanır. Dolayısıyla ilkeli bir kişinin bir karara ulaşırken, neyin makul, değerli, adil olduğu ya da neyin yapılmaya değer olduğu konusunda toplumun diğer üyelerinin müzakerelerine ve kararlarına saygı duyması, ihtimam etmesi gerekir.
Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’nin “İlkelilik” değeri için yorumunda, bu konudan ilkelilik ve toplum standartları arasındaki ilişkide bahsedilir: “(…) belirli bir davranışın, toplumun makul, adil ve bilgili üyeleri tarafından nasıl algılanacağının ve bu algının toplum tarafından yargıca veya bir bütün olarak yargıya duyulan saygının azalması ihtimalini taşıyıp taşımadığının değerlendirilmesini gerektirir.” İlaveten, yoruma göre, hâkimin makul bir gözlemcinin bakış açısında bulunabilecek toplumsal standartları özel hayatında da dikkate alması gerekir. Ancak bu, hâkimin davranışlarını sürekli olarak kültürel normlara göre düzenlemesi demek değildir; zira bunlar keyfi ve değişken bir şekilde dayatılabilir. Burada önemli olan, hâkimin görevini adil, bağımsız, tarafsız, yetkin, özenli, insan hakları normlarına ve hukukun üstünlüğüne uygun şekilde yürütmesi ve böyle yürütüldüğü konusunda kamu nezdinde güven tesis etmesidir.
İlkeliliği epistemik bir erdem (İng. “epistemic virtue”) ya da ahlaki bir amaç (İng. “moral purpose”) olarak tanımlayan görüşler ise kavrama ve yargı etiğine farklı açılımlar getirir. Epistemik bir erdem olarak ilkelilik, Greg Scherkoske’ye göre, ilkeli kişiyi “yanılma payı olmaksızın iyi bir epistemik pozisyona yerleştiren ve bilişsel başarıya götüren istikrarlı bir eğilimdir”. Epistemik olarak erdemli olan kişi, hakikati, en makul ya da rasyonel inancı keşfetmeye motivedir; bunun için epistemik gerekçelendirme önemli bir role sahiptir. Ancak ilkeliliği epistemik bir erdem olarak görmenin potansiyel bir tehlike barındırdığını söyleyenler de vardır; çünkü bu anlamda ilkeliliğe sahip ve iradeli kişilerin başkalarının ihtiyaçlarını ve düşüncelerini dikkate almadan hareket etmeye eğilimi olabilir. Bu eğilimi bertaraf etmek için yukarıda ele aldığımız ilkeliliği toplumsal erdem olarak görmeye veya ilkeliliğin içerdiği maddi ahlaki ilkelere (örneğin; güvenilirlik, zorlamama, sosyallik) ya da ilkeliliği ahlaki bir amaç olarak görmeye referans verilir.
İlkeliliği ahlaki bir amaç olarak belirleyenler, bir kişinin ilkeli olabilmesi için kendisini ahlaki bir yaşam arayışına adaması; bunun için de kavramsal olarak net, mantıksal olarak tutarlı ve ampirik kanıtlara dayalı bir şekilde ahlaki hususları dikkatlice gözden geçirmesi ve uygulaması gerektiğini savunur. Bu bağlamda hâkimin ilkeliliğine dönersek, bir hâkimin görevini ifa ederken maddi hakikatin ortaya çıkarılması için hukuk devleti prensibi ve insan hakları normları çerçevesinde rasyonel temellerde çalışması, yargısal muhakemesini ve hükmünü özenle gerekçelendirmesi, diğer bir taraftan da toplumsallığı ve ahlaki prensipleri gözetmesi gerekir, diyebiliriz.
Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’nin “İlkelilik” değeri için yorumunda, şöyle bir ifade de geçer: “Adalet sadece yerine getirilmemeli, aynı zamanda yerine getirildiği de görünmelidir.” Adaletin somut olay özelinde mahkemelerce tecelli ettirilmesi yetmediği gibi kamu nezdinde de şüphe götürmeyecek bir şekilde adil, tarafsız ve bağımsız bir karar verildiği izleniminin yaratılması önemlidir. Verilen kararların, toplumu bir arada tutan ahlaki duygulara; bir başka deyişle, ortak/kamusal adalet anlayışına veya demokratik siyasi düzenin temelinde yatan kamu vicdanına hitap etmesi gerekir. Söz gelimi terfi ya da başkaca bir menfaat karşılığında siyasi talimata göre hareket eden; davasına baktığı sanıkla yemek yiyen; Anayasa Mahkemesi, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi gibi yüksek yargı organlarının kararlarını tanımayan; savunmanın talep ettiği hiçbir delili toplamayan ve hiçbir tanığı dinlemeyen hâkimlerin verdiği kararların, adaleti yerine getirmesi bir yana, kamu nezdinde de ne kadar adil, bağımsız ve tarafsız görüldüğü ortadadır.
İlkeli bir hâkimin, kendi çıkarları aleyhine olsa bile (örneğin; hukuka uygun karar verdiği için ülkenin ücra köşelerine atansa bile) hukukun gereğini yerine getirmesi, kötülüğün, adaletsizliğin aracı olmaması gerekir. Kötülüğün, adaletsizliğin aracı olmanın yargı sistemi ve toplum nezdinde ağır sonuçları olduğu gibi hâkim nezdinde de bir karşılığı olacaktır. Hannah Arendt‘e göre, Nazi Almanyası’nda Yahudileri öldürme emrine karşı gelenler, öldürmeme fikrine körü körüne itaat ettikleri için değil; hayatlarının geri kalanında bir katille -yani kendileriyle- yaşamak istemedikleri için öldürmeyi reddetmişlerdir. Dolayısıyla vicdani ve hukuki muhakemelerine aykırı davranarak adaletsizliğin aracı olan, adaletsizliğin muhataplarının hayatları üzerinde ağır sonuçlar doğuran ve hukuk devletini erozyona uğratarak yargı sistemini temelden sarsan hâkimler, ömürlerinin sonuna dek bir riyakârla -yani kendileriyle- yaşamaya da mahkûm olacaklardır.
İlaveten, kötülüğün ya da adaletsizliğin aracı olmamak pozitif hukuku gereğince uygulamaktan ibaret olmayabilir; hâkim kanunları uygulamakla yükümlü olsa da mevcut düzenlemeler insan hakları normları ya da insan onuru ile bağdaşmayabilir. Böyle bir durumda hâkim, Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’nin “İlkelilik” değeri için yorumunda da bahsedildiği üzere, yargısal görevinden taviz vermek yerine hâkimlikten istifa edebilir. Diğer bir seçenek ise, çökmüş sistemin alternatifi olarak olması gerekeni yapıp söz konusu düzenlemeleri her türlü bedel pahasına uygulamamak olabilir.
Nasyonal Sosyalizm döneminde Nazilerin iktidara gelmesi ile koltuğundan edilen ilk Alman profesör olan ceza hukukçusu Gustav Radbruch’a göre, yasa ve adalet arasındaki çatışma tahammül edilemez bir düzeye erişmedikçe (örneğin; eşitlik bilinçli olarak reddedilmedikçe, inkâr edilmedikçe ya da yadsınmadıkça) hukuk güvenliği korunur. Lakin tahammül edilemezlik düzeyini aşan yasalar artık yasa değil, birer yasal haksızlık niteliğindedir ve adaletin karşısında geri çekilmelidir.
Radbruch, o dönemki Nasyonal Sosyalist hukukun yasal haksızlık teşkil ettiğini ve hâkimlerin hiçbir şekilde bu haksızlığın aracı olmaması gerektiğini savunmuştur. Nasyonal Sosyalist hukukun yasal haksızlık olduğunu dile getirmiş olsalardı yaşamlarının riske gireceğini belirterek ilgili ceza kanunundaki ıztırar haline sığınmak isteyen hâkimlere ise Radbruch şöyle cevap verir: “Bu da utanılacak bir haldir, çünkü yargıcın ethosu, kendi yaşamı dahil ne pahasına olursa olsun adalete doğru yönelmektir.” Siyasi ve toplumsal koşullar (özellikle siyasi rejim türünün otoriter ya da totaliter olduğu durumlarda) değişkenlik gösterebileceğinden, adil olmayan düzenleme(ler) durumunda hâkimler nezdinde nasıl bir mücadele rotası çizileceğini keskin sınırlarla belirlemek zordur; ancak ilgili düzenlemeyi uygulamaktan başka çaresi kalmayan ilkeli bir hâkimden en azından istifa etmesi beklenebilir.
İlkelilik, öğretideki ele alınış biçimleri ile yargı etiğine farklı açılımlar getirir ve Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’nin diğer değerleri ile yakından ilişkilenir. İlkelilik değerinin hâkimlere özel bir sorumluluk yüklediği açıktır; öyle ki Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’nin “İlkelilik” değeri için yorumunda şöyle bir ifade geçer: “Kamunun hâkimin davranışlarından beklediği şey, vatandaşlardan ve bir bütün olarak toplumdan beklenen standartların çok üzerindedir. Aslında kamu, hâkimden neredeyse kusursuz bir davranış biçimi beklemektedir.”
Adalete yönelmiş yargı etiği ilkeleri çerçevesinde ortaya konulan bu “neredeyse kusursuz davranış biçimi” bir hedef olarak alınırsa, her bir hâkimin sorumluluğunun farkında olması, sorumluluğunu bildiği halde göz ardı etmemesi, sorumluluğu için çabalaması ve eyleme geçmesi hem toplumun hem de yargı sisteminin ihyası ve inkişafı için elzemdir.
Sorumluluktan verilen her tavizin sadece yargı sistemini değil; aynı zamanda kaderdaşlığımıza işaret eden ve birbirimize kulak verme, birbirimizi önemseme irademizin ürünü olan toplumu da yozlaştırdığı unutulmamalıdır.
Kaynakça
Arendt, Hannah, “Diktatörlük Dönemlerinde Kişisel Sorumluluk”, Kamu Vicdanına Çağrı Sivil İtaatsizlik, Çev. Yakup Coşar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2014, ss. 182-194.
Radbruch, Gustav, “Yasal Haksızlık ve Yasa Üstü Hukuk (1946)”, Ceza Hukuku Felsefesine Katkı: Radbruch Formülü, Çev. Sevtap Metin ve Altan Heper, Tekin Yayınevi, İstanbul, 2018, ss. 75-101.
Scherkoske, Greg, “Could Integrity be an Epistemic Virtue?”, International Journal of Philosophical Studies, 20:2, 2012, ss. 185–215.
İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalından Prof. Dr. Şebnem Korur-Fincancı’nın Barış İçin Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalaması sebebiyle “Terör örgütü propagandası” iddiasıyla Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde, 37. Ağır Ceza Mahkemesine yargılandığı davadaki beyanıdır.
Şebnem Korur Fincancının Mahkemeye Sunduğu Beyanı
Dostoyevski 150 yıl önce yazdığı Budala’da “Bu devir sıradan insanın en parlak zamanı. Duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir.”, der. Neredeyse yarım asır önce okuduğum bu kitap, daha niceleri gibi insan olmanın gereklerini öğrendiğim kitaplardan biri oldu hayatımda. İyi hekimlik değerlerini benimseyerek, nesnel bilimsel ölçütleri temel alan, bilimsel bilginin emekle örüldüğü bir hakikat arayışının peşinde bağımsız bir adli tıp uzmanı olmak için uğraşırken, insan, hekim, adli tıp uzmanı olmanın gereği hak ihlallerine karşı duruşumu, ne şanslıyım ki bir yaşam biçimine dönüştürdüğüm mesleğimle bütünleştirebildim.
Otuz beş yıllık mesleki uygulamamda hak ihlallerine karşı durmadığım bir gün bile olmadı. Yalnız Türkiye’de değil, dünyanın dört bir köşesinde hakikatin peşinden giderken duygusuzluğun ve hakikat ötesinin çağında hakikatten kaçanlar sayesinde çokça bedel ödedim, bu hakikat için de belli ki bedel ödememiz gerekiyor. Ben hazırım. Bu ısrarı da yaşadığımız toprakların mesellerinden, Sisyphos söyleninden öğrendim, önce Camus’nün anlatısı, sonra arkeoloji eğitimimde.
Hakikat ötesi algının kurguladığı, olmayan bir suçun savunmasını yapacak değilim elbette. Burada olma nedenim gidip gördüğüm, araştırdığım hakikatin bu mecrada dile getirilmesi ve tarihe bir notun da mahkeme arşivleri üzerinden düşülmesidir. Cezasızlık hak ihlallerinin en kadim işbirlikçisidir bu topraklarda. Hem tarih okumalarında Osmanlı’da işlenen suçun Türkiye Cumhuriyetinin taze elleriyle aklanmasına, Cumhuriyet döneminde de benzerlerinin işlenmesine vakıf olmuş, hem de 80’lerden bugüne sayısız yaşam hakkı ve işkence yasağı ihlalinin örtbas edilmesine bilimsel tanıklık etmişken, cezasızlığın yasalarla pekiştirildiği bir dönemde tarihe not düşmenin ve mahkeme arşivlerine hakikatin sızmasının bir aracı olarak görüyorum yazılan Çağlayan günlüklerini, her birimizin beyanlarını.
Bu arşivlere girmiş ve girmekte olan beyanlarda, yaşananların halk sağlığına olumsuz etkisinden, sosyal dokuda ortaya çıkan tahribata, çevreden kente barınma haklarının ihlallerine pek çok başlık yer alıyor, almaya da devam edecek.
Kemerburgaz Üniversitesi’nden Doç. Dr. Gülçin Coşkun’un başka beyanlarda da değişik biçimlerde ifade edilmiş olan “Modern demokratik devletlerde yurttaşlık bağı hak ve sorumluluklar üzerinden kurulur. Dolayısıyla yurttaşlar, sadece vergi ödeyip devletin kendine biçtiği kalıp içerisinde hareket eden bir insan sürüsünden ibaret değildir. Yurttaşların sahip olduğu hakların en başında, devletin temsilcisi olarak hareket eden memurların ve kolluk kuvvetlerinin insan haklarına saygılı ve anayasanın çizdiği sınırlar içerisinden hareket edip etmediğini denetleme hakkı gelir” hatırlatmasından yola çıkarak hak ihlallerine yönelik denetim ve belgeleme görevini 28 yıldır sürdüren, kurucularından olduğum, halen de başkanlığını üstlendiğim Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 1 Ekim 2018 tarihinde yayınladığı sokağa çıkma yasaklarına dair raporun (ek 2-3) bazı bölümlerinden burada söz etmek gerekir, özellikle de 2015 yılındaki iklimi anlayabilmek için.
Yasaklar başlamadan önce gerçekleşen 2014 nüfus sayımına göre, yasağın ilan edildiği ilçelerde en az 1 milyon 809 bin kişi yaşıyordu. Sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte Türkiye’nin de taraf olduğu uluslar arası sözleşmelere göre, bu bölgede yaşayan insanların;
* Özgürlük ve güvenlik hakkı,
* Özel ve aile hayatına saygı hakkı,
* Toplanma ve örgütlenme özgürlüğü,
* İnanç özgürlüğü,
* Bilgi alma ve verme özgürlüğü,
* Mülkiyetin korunması hakkı,
* Eğitim hakkı,
* İşkence ve insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele yasağı,
* Yaşam hakkı ve vücut bütünlüğü hakkı ihlal edilmiş oldu.
Yasakların 2016 yılı içerisinde köy ve mezra gibi, nüfus verilerinin takibi düzenli şekilde gerçekleşmeyen ve/veya kamuoyuna uygun biçimde duyurulmayan bölgelere kayması ile bu verinin güncellenmediğini de ekleyelim yeri gelmişken.
Sokağa çıkma yasakları öncesinde de bazı gelişmeler suça ortak olmama irademize gidiş sürecinde üzerinde durulması gereken değişikliklerden. Kamuoyunda “İç Güvenlik Paketi” olarak da bilinen, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu, Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 4 Nisan 2015’de Resmi Gazete’de yayımlandı. TBMM Genel Kurulunda 27 Mart 2015’te kabul edilen 69 maddeden oluşan kanuna göre, 16 Ağustos öncesi bazı hazırlıklara işaret eden değişiklikler görülmektedir.
Örneğin yargıya gerek olmadan valilerin, lüzumu halinde, kolluk amir ve memurlarına suç faillerinin bulunması için gereken emirleri verebileceği, kamu düzenini ve güvenliğini, kişilerin can ve mal emniyetini sağlamak amacıyla aldığı önlem ve kararların uygulanması için adli kuruluşlar ile yardım isteyebileceğine dair hükmü saklı kalmak kaydıyla askeri kuruluşlar dışında, mahalli idareler dâhil bütün kamu kurum ve kuruluşlarının itfaiye, ambulans, çekici, iş makinesi ve tedbirlerin zorunlu kıldığı diğer araç ve gereçlerinden yararlanabileceği, personeline görev verebileceği düzenlenirken, 2559 sayılı kanunun 16. Maddesine ek olarak “d) (Ek: 27/3/2015-6638/4 md.) Kendisine veya başkalarına, işyerlerine, konutlara, kamu binalarına, okullara, yurtlara, ibadethanelere, araçlara ve kişilerin tek tek veya toplu halde bulunduğu açık veya kapalı alanlara molotof, patlayıcı, yanıcı, yakıcı, boğucu, yaralayıcı ve benzeri silahlarla saldıran veya saldırıya teşebbüs edenlere karşı, saldırıyı etkisiz kılmak amacıyla ve etkisiz kılacak ölçüde, silah kullanmaya yetkilidir.”, maddesiyle kolluk görevlilerinin silah kullanması neredeyse serbest bırakılmıştır. Sınırları olduğu iddia edilse de, sonuçlarına baktığımızda 2015 yılının ilk üç ayında kolluk tarafından yapılan atış sonucu ölüm sayısı 5 iken, yasal düzenlemenin ardından 2015 sonuna kadar benzer şekilde ölenlerin sayısı 217’ye çıkmıştır (ek 4-5).
Sonrasında atılan adımlar, yasal düzenlemeler de 2015’de yaşadıklarımızla uyum içindedir. Önce 8 Kasım 2016 tarihli, 6755 sayılı “Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun”da yer alan 37’nci maddenin 1’inci fıkrası ile; “15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.” düzenlemesi, sonrasında 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 11. maddesinde; “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır.”, denilerek sivillere de kanat geren koruma kalkanı hak ihlallerine devletin ve maalesef ayrılmaz parçası yargının yaklaşımını tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır.
Tam da bugün yasaya dökülen bu bakış açısı nedeniyle 11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” demek, işlenen suçları ortaya koymak, sivil yerleşim alanlarının ağır savaş silahlarıyla tahrip edilmesini, 30 yıldır “çatışma”, “düşük yoğunluklu savaş”, “savaş”, adına ne derseniz deyin yaşanan süreçte hiç olmadığı kadar sivil ölümün olmasını engelleyecek denetim mekanizmalarını harekete geçirmek gerekiyordu.
İddianamede “egemenlik hakkı” ifadesi bu yönden şaşırtıcıdır. Zira uluslar arası sözleşmelere taraf bir ülke olarak hak ihlalleri iddialarında Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Konseyinin birçok organınca denetim yapılabilmesini olanaklı kılacak mekanizmaları kabul etmiş bir ülke olmanın gereği hem ülke içinden hem de ülke dışından hak temelli kurumların değerlendirme yaparak hazırladığı raporlar ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin bu raporlara hazırladığı yanıtlar, periyodik değerlendirmeler hepimizin malumudur.
Bağımsız uzman bilirkişi olarak ben de farklı ülkeler için oluşturulan pek çok benzer denetim mekanizmasının parçası oldum, Bosna, Filipinler, Yeni Zelanda, Bahreyn ve daha birçok ülkede bazen sivil insan hakları örgütlerinin, bazen BM’nin çalışmalarına katıldım, otopsiler ve muayenelerle hak ihlallerini belgelemeye çalışarak raporlar düzenledim.
Askı işkencesinden kaynaklanan akciğer hasarıyla ölüp 11, yazıyla on bir günlük açlık grevi sonucu açlıktan öldüğü, kurt kapanı işkencesinin boyundaki ağır hasarına bahane düşerken boynunu sehpaya çarpma yalanlarıyla örtbas edilmeye çalışılan işkence suçlarını ortaya koyduğumuz gibi Suruç’da yaşanan katliamla başlayan sürecin tanıklığını yapmak, Hacı Lokman Birlik’in çatışmada ölüp üzerinde bomba şüphesiyle araca bağlanıp çekildiği safsatası karşısında aracın arkasına canlıyken bağlandığı (ek 6), araç arkasında sürüklenirken üzerine havan mermileri ve uzun namlulu harp silahlarıyla ateş edildiği (ek 7-8) ve öldükten sonra da atışlara devam edildiğini bilimsel tanıklığımızla söylemek boynumuzun borcuydu.
İlk sokağa çıkma yasaklarıyla başlayan işkenceler ve Hacı Lokman Birlik’in ölümü Cizre Referans Merkezimizin açılışında bilgilendiğim, görüşmelerle ve otopsi fotoğrafları inceleyerek hakikate ulaşmaya çalıştığım olaylardı. Sonraki sokağa çıkma yasakları aylara yayıldı (ek 9-10). Cizre’de operasyon yetkililerin açıklamalarına göre 11 Şubat tarihinde bitmesine rağmen (11.02.2016 tarihli haber) sokağa çıkma yasağı 2 Mart günü sonlandırıldı.
O bodrumda “operasyon bitti” açıklaması sonrası iki hafta kimin nasıl inceleme yaptığını tam olarak bilemesek de, 12.02.2016 tarihinde o bodrumdan 26 ceset çıkarıldığını biliyoruz, aynı tarihli bir tutanakta “bina içerisine, bodrumuna ve müştemilatına kabaca bakıldığında yanmış ve yanmamış hâlde cesetlerin olduğu görülmesi üzerine günün nöbetçi Cumhuriyet Savcısına 05074152588 numaralı telefonundan ulaşılarak konu hakkında bilgi verilmiş, Nöbetçi Cumhuriyet Savcısı bölgenin güvenlik riski taşıdığından olay mahalline gelemeyeceğini bildirerek, olay yerinde gerekli incelemelerin yapılarak genel görünüm olarak fotoğraflama ve kamera kaydının yapılmasını, cesetlerin ve metaryallerin yerlerinin tespit edilmesi, cesetler olay yerinden kaldırıldıktan sonra ikamette, bahçesinde ve müştemilatında genel bir arama yapılmasını, yapılan aramalarda elde edilen suç ve suç unsurlarının tespit edilmesi, ikamet İçerisinde yangın çıkış sebebinin araştırılmasını bildirmiş.”
İnceleme yapmak üzere gidecek heyetin gereksinimlerini belirlemek için İnsan Hakları Derneği Başkanı Öztürk Türkdoğan ile 3 Martta gittiğimiz Cizre’de tutanakta tanımlanan “teröristlerin çatışmaya girdiği bodrum”da un ufak olmuş, yanmış kemik yığınları, orta yerinde de bir çocuğun alt çenesini buldum (ek 11-12). O çocuk kayıtlara hiç giremedi. Bu beyan en azından o çocuk burada kayıtlara girebilsin diyedir. Vakfın Cizre Referans Merkezi (ek 13) orta yerine uzun namlulu silah iç mekanizması bırakmak da, İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na soruşturma açmak da çare olmaz hakikati örtmek için…
Şimdiye kadar sayısız sokağa çıkma yasağı yaşamış bir neslin hiç tanık olmadığı biçimde 16 Ağustos 2015’de başlayıp günler, sonra haftalar ve aylarca süren 7/24 sokağa çıkma yasakları, bu yasaklarda yakılıp yıkılan evler, delinen su depoları, temel gereksinimlerden yoksun bırakma ile başlayan işkenceler, ardından ölen çocuklar, ölüsü sokakta kalan insanlar varken bilimsel tanıklığın ötesinde bir yurttaş olarak da olanı duyurmak denetim sorumluluğumuzun bir parçasıydı. Asıl yapmasaydık suçlu olurduk!
Bu süreçte sayenizde tanışıp dost olduklarımızdan sevgili Aslı Odman’ın söyleşisindeki; “Uzun vadede bu bellek yaratma süreçleri hayatımıza bir anlam katacak diye düşünüyorum. Şimdi de katıyor zaten” sözleri bellek yaratma ısrarımızı, burada bulunmamızda bu ısrarın payını da düşündürdü.
Kundera’nın, “İnsanın iktidara karşı mücadelesi, belleğin unutmaya karşı verdiği mücadeledir” sözünü alıntılayarak başladığım bir yazıda da belirttiğim gibi; “Hakikat ortaya konmadığında toplumsal belleğin bir parçası olamıyor. Toplumsal belleği oluşturamadığımızda, toplum olma özelliğini de yitiriyoruz… Bellek oluşturma önüne engeller çıkarma bir tahakküm biçimi olarak da okunabilir… Nilgün Toker Kılınç’ın da söz ettiği gibi bu dünyaya kendimizi gösterme gücünü bu dünyayı düzenleme, kontrol etme gücü olarak gördüğümüzde artık dünyayı insanlar arası bir dünya olarak değil nesneler alanı olarak görmeye başlıyoruz. Ölümler de insanlar arasında ve can yakan olaylar olarak görülmekten çıkıyor hal böyle olunca. İrademizi esir alan bir şiddetle karşı karşıya kalıyoruz. Hakikat tam da irademize sahip çıkmamızın en etkili yollarından biri.” (https://www.evrensel.net/yazi/81697/bellek)
Biz irademize sahip çıktık, çıkmaya da devam ediyoruz. Dostoyevski’nin tanımladığı o kuşaktan olmadığımız açık.
Şebnem Korur Fincancının Esasa İlişkin Savunması
Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın Barış İçin Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalaması sebebiyle “Terör örgütü propagandası” iddiasıyla Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davadaki esasa ilişkin beyanıdır.
Bugün burada ne söylesem diye çokça düşündüm.
Düşündüm, çünkü daha 3 hafta önce Leipzig Üniversitesi Barış ve Çatışma Çözümleri Enstitüsü’nden bilim insanlarının önerisi üzerine, ömrümü adadığım insan hakları mücadelesi ve işkencenin belgelenmesi için gösterdiğim çaba nedeniyle aday gösterildiğim Hessen Eyaleti Albert Osswald Vakfı Barış Ödülü’nü alırken duyduğum mahcubiyet düştü aklıma.
Gülten Akın’ın “Savaşı Beklerken” şiirini bu salonlarda meslektaşlarınız, sevgili Aslı Takanay’dan dinledi, ondan esinlenerek ödül töreninde konuşmamı aynı şiirle sonlandırmıştım ben de, şiiri tekrar okumayacağım ama son sözünü bir kez daha tekrarlamakta yarar var.
Hepimize bir kez daha hatırlatmış olalım ki; “İnsan sorumluluktur!” O nedenle 4 Ekim 2018’de heyetinize hangi suça ortak olmadığımızı anlatmak için, sizin beni google’layarak bulduğunuzu tahmin ettiğim ve suç unsuru gibi göstermeye çalıştığınız Cizre ön inceleme raporumuzu da beyanımda zaten alıntılamış, inceleme sırasında bulduğum çocuk kemiğinin fotoğrafı da dâhil, birkaç kez “ceset fotoğrafı” diye rahatsızlığınızı ifade ettiğiniz fotoğraflarla o dönemde yaşananları aktarmaya çalışmıştım.
Size rahatsızlık veren o görüntüler benim işimin bir parçası, ama sizin de işinizin parçası.
Öyle olmalı! Burası bir Ağır Ceza Mahkemesi, dolayısıyla benim 4 Ekim’de yapmış olduğum sunum bir suç duyurusu niteliği taşımalıydı sizin için.
Dosyaya son anda ve esas hakkında mütalaanın ardından eklemiş olduğunuz raporu ve gazetelerde yayınlanmış söyleşilerimi görünce sevinebilirdim o nedenle.
Oysa işimi yaptığım, hem hekim, hem de adli tıp uzmanı olarak hakikatin peşinde olduğum için ödüllendirilmenin yarattığı mahcubiyet duygusu yerine, bu kez hakikatin ve insan hakları mücadelemizin suça dönüştürülme çabası karşısında utanç içindeyim, ne yazık ki.
“Bilin: Halkın ekmeğidir adalet. bakarsınız bol olur bu ekmek, bakarsınız kıt, bakarsınız doyum olmaz tadına, bakarsınız berbat. Azaldı mı ekmek, başlar açlık, bozuldu mu tadı, başlar hoşnutsuzluk boy atmaya. Bozuk adalet yeter artık! Acemi ellerle yuğurulan, iyi pişirilmemiş adalet yeter! Yeter katıksız, kara kabuklu adalet! Dura dura bayatlayan adalet yeter! …”,
Der ya Bertolt Brecht, ben de suç duyurusu olarak ele alınması gereken, çıkıp kimsenin orada çocuk olmadığını, aksini kanıtlayamadığı bilimsel bir gerçekliği ve dolayısıyla savunma delilimizin suç olarak gösterilmeye çalışılması karşısında ancak Brecht ile verebiliyorum yanıtımı…
Geçen hafta İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 70. Yılı anıldı.
Bildirgenin girişinde; “İnsanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının esaslı bir zaruret olmasına” işaret edilir.
Aynı bildirgenin 10. maddesinde “Herkes, haklarının, vecibelerinin veya kendisine karşı cezai mahiyette herhangi bir isnadın tespitinde, tam bir eşitlikle, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil bir şekilde ve açık olarak görülmesi hakkına sahiptir”, derken 11. maddede ise “Bir suç işlemekten sanık herkes, savunması için kendisine gerekli bütün tertibatın sağlanmış bulunduğu açık bir yargılama ile kanunen suçlu olduğu tespit edilmedikçe masum sayılır.
Hiç kimse işlendikleri sırada milli veya milletlerarası hukuka göre suç teşkil etmeyen fiillerden veya ihmallerden ötürü mahkum edilemez. Bunun gibi, suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha şiddetli bir ceza verilemez”, demektedir.
Bağımsız ve tarafsız olmadığını düşündüğüm mahkemelerde; uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan barış talebinin, insan hakları ihlallerinin belgelenmesinin cezalandırılması, insan haklarının, hukuk rejimi ile korunması zorunluluğunun hiçe sayıldığını göstermektedir burada hepimize.
Bildirgenin 70. yılı İnsan Hakları haftası nedeniyle İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak düzenlediğimiz İnsan Hakları Panoraması etkinliğinde konuşan sevgili dostum Eren Keskin konuşmasında Edward Said’den alıntıyla, “entelektüel kriz çözmez, kriz yaratır” demişti.
Peki, nasıl kriz yaratır bir entelektüel? Tabii ki soru sorarak, hakikatin peşinden ısrarla giderek… Yanıtlar kimsenin hoşuna gitmeyecek olsa da, sorularını esirgemez.
Kişisel olarak entelektüellik iddiasında değilim. Yanlış anlaşılmasın. Bir bütün olarak bir yıl boyunca Çağlayan’da dile getirilen her sözle, gene Edward Said’den, “entelektüelin kendisini bir hareketin gerçekliğiyle, halkın özlemleriyle, müşterek bir idealin peşinde ortak olarak koşanlarla birleştirdiğinde yankı bulan sesi” tanımlamasına denk düşen olağanüstü birikimedir yaptığım atıf.
Son bir yıldır 542 akademisyen haklarında barış istedikleri için “kopyala yapıştır” iddianamelerle açılan davalarda bugün itibarıyla 1009. duruşmada da olduğu gibi mahkemelerin araştırmadıkları delilleri sorgulamaya, hakikatin peşinde olmaya, rahatsız edici sorular sormaya devam ederek oluşturdu bu birikimi. Belli ki olması gerektiği gibi kriz yaratan bir bütünden söz ediyoruz.
“Çocuğun gördüğü düştür barış.”, diye başlar Yannis Ritsos “Barış” şiirine, uzundur şiir. Birkaç dizeyle sınırlayacağım o nedenle…
“…Barış sıcak yemeklerden tüten kokudur akşamda yüreği korkuyla ürpertmediğinde sokaktaki ani fren sesi ve çalınan kapı, arkadaşlar demek olduğunda sadece. Barış, açılan bir pencereden, ne zaman olursa olsun gökyüzünün dolmasıdır içeriye. Barış sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanların sıcacık bir ekmektir o, masası üstünde dünyanın…”
Geçtiğimiz bir yıl boyunca kenetlenmiş ellerimizle birlikte durduğumuz tüm dostlarıma bir kez daha teşekkür ediyorum. Barış istemek suç değildir. Suçlamalarınızı kabul etmiyorum.
İsrail Devleti Hükümeti Arasında Uyuşturucu ve Psikotrop Madde Kaçakçılığı ve Kullanımı, Terörizm ve Diğer Ağır Suçlarla Mücadelede İşbirliği Anlaşması; 3 Kasım 1994 tarihinde Kudüs’te imzalanmış , 15 Ocak 1995 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.
İsrail Devleti Hükümeti Arasında Uyuşturucu ve Psikotrop Madde Kaçakçılığı ve Kullanımı, Terörizm ve Diğer Ağır Suçlarla Mücadelede İşbirliği Anlaşması
Bundan böyle Anlaşmaya Taraf olanlar diye anılacak olan İsrail Devleti Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, iki ülke arasındaki mevcut dostlu k ilişkilerini göz önünde bulundurarak,
İkili anlaşmanın uyuşturucu maddelerin yasadışı kullanımının önlenmesindeki önemini bilerek,
198B tarihli BM Uyuşturucu ve Psikotrop Madde Kaçakçılığı İle Mücadele Sözleşmesi ile 1972 Protokolü İle değiştirildiği gibi 1961 Narkotik Uyuşturucular Tek Sözleşmesi ve 1971 tarihli Psikotrop Maddeler Sözleşmesini hatırlayarak,
Demokratik değerleri ve İnsan haklarını reddeden terörün devam etmesinden deri n endişe duyarak, Uyuşturucu madde, ve psikotrop maddelerin kaçakçılığı ile birlikte terör ve diğer ağır suçlarla mücadelede iki ülke arasındaki işbirliğini daha da geliştirmek ve uygun kolluk kuvvetleri arasındaki işbirliğini ve iletişim kanallarını güçlendirmek arzusuyla,
Böyle bir İşbirliğinin her İki Taraf için de karşılıklı avantajlarının bilincinde olarak,
Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır,
MADDE I
1. Taraflar birbirlerine,
a-1972 Uyuşturucu Protokolü İle değiştirildiği gibi 1961 tarihli Uyuşturucu Maddeler Tek Anlaşması’nda, 1971 tarihli Psikotrop Maddeler Sözleşmesi’nde sıralanan ve Anlaşmaya Taraf olan iki ülkenin ulusal kanunlarının tanıdığı yasadışı üretimde kullanılan maddelerin kaçakçılığının önlenmesi ve kovuşturulmasında,
b-Uyuşturucu müptelalarının tedavisi ve rehabilitasyonu ile birlikte uyuşturucu kullanımının kontrolünde, yardım edecekler ve İşbirliğinde bulunacaklardır.
2. Bu açıdan Anlaşmaya Taraf Olanlar;
-Uyuşturucular ve Psikotrop Maddelerin kullanımı ve kaçakçılığı ve bunlarla mücadele tarzları ile ilgili bilgi ve ayrıntıların mübadelesini yapmaya,
-Uyuşturucular ve Psikotrop Maddelerden meydana gelen kriminal faaliyetler ile birlikte bunların kullanımı ve kaçakçılığı ile ilgili engelleyici servislerin faaliyetlerini koordine etmeye,
-önleme, sağlık eğitimi, uyuşturucu kullananların tedavisi ve rehabilitasyonu , uyuşturucu maddelerin önlenmesi ve kullanım fenomenine yönelik mücadeleye ilişkin kurumsal yapılar, mevcut metodlar ve sosyal faaliyetler alanlarındaki çalışma ve araştırmalarını karşılıklı olarak geliştirmeye ve de bilgi ve deneyimlerini paylaşmaya,
– Taraf oldukları adil yardımlaşma konulu uluslararası anlaşmalara uygun olarak el konulmuş narkotik maddelerin menşei ve tahlil raporları ile soruşturma belge örneklerini adli yardım konusunda resmi talep üzerine birbirlerine göndermeye ve bu konuda da karşılıklı bilgi alışverişinde bulunmaya,
-Uyuşturucu İle mücadele alanındaki eğitim çalışanları için toplantılar, konferanslar, seminerler ve kursla r tertiplemeye gayret edeceklerdir.
3. Anlaşmaya Taraf olanlar, gerektiğinde, uyuşturucu ve psikotrop maddelerin kaçakçılığı ile mücadelede işbirliğini geliştirme nazarıyla müzakereler için birbirlerinin ilgili makamlarının yetkililerini karşılıklı olarak davet edeceklerdir .
4. Anlaşmaya Taraf olanlar, bu maddenin uygulanmasından sorumlu olan yetkili makamlarını birbirlerine diplomatik kanallarla bildireceklerdir.
MADDE 2
Terörle mücadelede, Anlaşmaya Taraf olanla r halkın korunması amacıyla alınan güvenlik tedbirleri ile ilgili bilgi ve deneyimleri n mübadelesinde işbirliğinde bulunacaklardır.
Terör meselelerindeki işbirliği, ilgili birimler vasıtasıyla, Anlaşmaya Taraf olanların polis makamları tarafından gerçekleştirilecektir.
MADDE 3
Diğer ağır suç tipler i il e mücadele bakımından, Taraflar ulusal yasalarının izin verdiği ölçüde Polis yetkilileri arasında bilgi alışverişini sürdürmeye teşebbüs edeceklerdir .
MADDE 4
Bu Anlaşma dahilindeki işbirliği, bu Anlaşmanın kapsadığı alanlarda diğer Taraf ülkede yapılan uluslararası konferanslar veya toplantılar ve de yeni ulusa l kanunlar hakkındaki bilgi mübadelesini de kapsayacaktır.
MADDE 5
1. Bu Anlaşmanın kapsadığı alanlardaki İşbirliği, Adli Meselelerde Avrupa Karşılıklı Yardım Sözleşmesi ve Avrupa Suçluların İadesi Sözleşmesi ile birlikte iki ülkenin ulusal kanunlarına uygun olarak gerçekleştirilecek ve buna tabi olacaktır. Böyle bir işbirliğinin Tarafların ulusa l kanunlarına uygun olduğu boyutlarda ICPO/Interpol normlarına ve uygulamalarına uygun olmasına çalışılacaktır.
2. Ayrıca, uyuşturucu madde alanında işbirliği anlaşmasına Taraf olan her İki ülkenin de onayladığında 1961 tarihli Uyuşturucu Maddeler Tek Anlaşması, 1971 tarihli Psikotrop Maddeler Sözleşmesi ve 1988 tarihli BM Uyuşturucu ve Psikotrop Maddelerin Kaçakçılığına Karşı Sözleşmesinin şartlarına ve ulusal yasalara uygun olarak yapılacaktır.
MADDE 6
Bu Anlaşmanın kapsadığı alanlardaki işbirliği çerçevesinde, Anlaşmaya Taraf olanların yetkili makamları arasında polis uzmanları mübadelesi yapılabilir.
MADDE 7
Taraflar, kriminal teknolojinin, kriminal araştırma metod ve vasıtalarının kullanımı ile ilgili deneyimlerini birbirine aktarmada ve suç İle mücadeleden sorumlu biri m yöneticileri arasında eğitim ve seminerler düzenlenmesi alanında İşbirliği yapacaklardır.
MADDE 8
Her İki Tarafın temsilcilerinden oluşan bir Türk-İsrail Ortak Komitesi kurulacaktır ye Anlaşmaya Taraf olanlardan birinin isteği üzerine gerektiğinde Ankara ve Kudüs’te münavebeli olarak bir araya geleceklerdir.
Komite, bu Anlaşmadaki faaliyetler i koordine etmekten sorumlu olacaktır ve ihtiyaç duyulduğunda bu Anlaşmanın yürütülmesinden sorumlu yetkili makamlarca gösterilen uzmanları da içine alabilecektir.
Taraflarda n hiçbiri diğerinin müsaadesini almadan bu ülke ile ilgili gizli bilgileri açıklamayacak ve üçüncü bir ülkeye İntikal ettirmeyeceklerdir.
MADDE 9
Bu Anlaşmanın yürütülmesi için olan prosedür düzenlemeleri üzerinde her iki Tarafın yetkili makamlarınca ortak olarak çalışılacaktır.
MADDE 10
Bu Anlaşmada belirtilen işbirliğinin yürütülmesinde, tarafların ulusal mevzuatına uygunluk esas alınacaktır.
MADDE 11
Bu Anlaşma bir yıl süreyle geçerli olacak ve Taraflardan birinin Anlaşmayı sona erdirme isteğini öteki Tarafa en az üç ay önceden diplomatik kanaldan yazılı olarak bildirmemesi durumunda birer yıllık sürelerle otomatik olarak yenilenecektir.
MADDE 12
Bu Anlaşma onay belgelerini n diplomatik kanaldan mübadelesinden otuz gün sonra yürürlüğe girecektir.
Bu Anlaşma Musevi Takviminin 5755’in 29 Heşvan gününe tekabül eden 3 Kasım 1994 tarihinde Kudüs’te İbranice, Türkçe ve İngilizce dillerinde ikişer nüsha olarak imzalanmıştır. Yorumlamadan doğan anlaşmazlıklarda İngilizce metin esas alınacaktır.
İnsan Genomu ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi(Universal Declaration on the Human Genome and Human Rights), Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Konferansının 11 Kasım 1997 tarihli yirmi dokuzuncu oturumunda düzenlenmiş, 9 Aralık 1998 tarih ve 53/152 sayılı Genel Kurul kararıyla onaylanarak ilan edilmiştir.
İnsan Genomu ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, insan genomu araştırmalarıyla ilgili etik ilkeleri ve insan haklarını korumayı amaçlayan uluslararası bir metindir. İnsan genomu üzerine yapılan araştırmaların etik çerçevesini çizen, genetik bilgi ve verilerin kullanımını ve korunmasını düzenleyen bildirge, genetik özelliklere dayalı ayrımcılığı reddetmekte, genetik araştırmaların şeffaflık, onay ve gizlilik ilkelerine dayalı olarak yapılmasını vurgulamaktadır. İnsan onurunu korumak ve genetik bilimin ilerlemesini insanlığın sağlığına hizmet edecek şekilde teşvik etmektedir.
UNESCO Anayasası Başlangıç Bölümü’nün “insan onuru, eşitliği ve insanın kişiliğine saygıya ilişkin demokratik ideal”e atıfta bulunduğunu ve “ırklar ve insanların eşit olmadığını ileri süren her türlü dogmayı” reddettiğini, “insan onurunun, kültür ve eğitimin adalet, özgürlük ve barış için geniş yayılımını gerektirdiğini ve bununla ilgili olarak bütün ulusların sorumluluk ve karşılıklı yardımlaşma ile yerine getirmesi gereken kutsal görevler olduğunu” belirttiğini, “barışın insanoğlunun fikri ve ahlaki dayanışma temeli üzerine kurulması gerektiğini” ilan ettiğini, Örgüt’ün “dünya uluslarının eğitim, bilim ve kültür alanlarında işbirliği ile Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kuruluş amaçlarını oluşturan ve Kurucu Antlaşması’nda ilan edilen uluslar arası barış ve insanlığın ortak refahı hedeflerine ulaşmaya çaba harcadığını” belirttiğini anımsayarak,
10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde, 16 Aralık 1966 tarihli Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Hakları ile Medeni ve Siyasi Haklara ilişkin Birleşmiş Milletler Uluslararası Sözleşmeleri’nde, 9 Aralık 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde, Her Türlü Irk Ayrımının Ortadan Kaldırılması konusundaki 21 Aralık 1965 tarihli Birleşmiş Milletler Uluslararası Sözleşmesinde, Zihinsel Engelli Kişilerin Haklarına İlişkin 20 Aralık 1971 tarihli Birleşmiş Milletler Bildirgesinde, Engellilerin Haklarına İlişkin 9 Aralık 1975 tarihli Birleşmiş Milletler Bildirgesinde, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına dair 18 Aralık 1979 tarihli Birleşmiş Milletler Sözleşmesinde, Suçtan ve Gücün Kötüye Kullanılmasından Mağdur Olanlar için Adaletin Temel İlkeleriyle ilgili 29 Kasım 1985 tarihli Birleşmiş Milletler Bildirgesinde, 20 Kasım 1989 tarihli Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde, Engelli Kişilere Fırsat Eşitliği Sağlanması Hakkında 20 Aralık 1993 tarihli Birleşmiş Milletler Sözleşmesinde, Bakteriyolojik (Biyolojik) ve Toksinli Silahların Geliştirilmesi, Yapımı ve Stoklanmasının Yasaklanması ve Bunların İmhasına İlişkin 16 Aralık 1971 tarihli Sözleşmede, Eğitimde Ayrımcılığa Karşı 14 Aralık 1960 tarihli UNESCO Sözleşmesinde, Uluslararası Kültürel İşbirliği İlkelerine dair 4 Kasım 1966 tarihli UNESCO Bildirgesinde, Bilimsel Araştırmacıların Statüsü konusundaki 20 Kasım 1974 tarihli UNESCO Tavsiye Kararında, Irk ve Irkçı Önyargılar Konusundaki, 27 Kasım 1978 tarihli UNESCO Bildirgesinde, İstihdam ve Meslek ile İlgili Ayrımcılık Hakkındaki 111 sayılı ve 25 Haziran 1958 tarihli Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Sözleşmesinde, Bağımsız Ülkelerde Yerli ve Kabile Halkları ile ilgili 169 sayılı ve 27 Haziran 1989 tarihli ILO Sözleşmesinde teyid edilen insan hakları evrensel ilkelerine bağlılığını önemle anımsayarak,
Fikri mülkiyet alanındaki genetik uygulamalarını ilgilendirebilecek uluslar arası belgeleri, özellikle Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına dair 9 Eylül 1886 tarihli Bern Sözleşmesi, 24 Temmuz 1971’de gözden geçirilen 6 Eylül 1952 tarihli UNESCO Uluslararası Telif Hakları Sözleşmesi, 14 Temmuz 1967 de Stockholm’de gözden geçirilmiş olan Endüstriel Mülkiyet Haklarının Korunmasına dair 20 Mart 1883 tarihli Paris Sözleşmesi, 28 Nisan 1977 tarihli Patent Amacına Yönelik Olarak Mikroorganizmaların Bankalanmasının Uluslararası Kabulunün, WIPO Budapeşte Antlaşması, 1 Ocak 1995 te yürürlüğe giren
Dünya Ticaret Örgütü Antlaşmasına eklenmiş olan Fikri Mülkiyet Haklarının Ticari Yönleri Antlaşması (TRIPs) nı akılda tutarak ve onların hükümlerine halel getirmeksizin,
5 Haziran 1992 tarihli Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ni de anımsayarak ve bu bağlamda, insanlığın biyolojik çeşitliliğini kabulünün İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin Başlangıç bölümüne uygun olarak, “insanlık ailesinin tüm üyelerinin eşit ve devrolunmaz haklarını ve doğası gereği taşıdığı onuru” sorgulamaya neden olacak sosyal ya da siyasal nitelikli hiçbir yoruma yol açamayacağını da vurgulayarak,
UNESCO’yu insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı çerçevesinde biyoloji ve genetik alanlarında bilimsel ve teknik gelişmelerin sonuçları ile ilgili etik düşünceleri ve bunlarla bağlantılı eylemleri desteklemek ve geliştirmekle yükümlü kılan 22 C/ Kararının 13.1 maddesi, 23 C/ Kararının 13.1 maddesi, 24 C/ Kararının 13.1 maddesi, 25 C/ Kararlarının 5.2 ve 7.3 maddeleri, 27 C/ Kararının 5.15 ve 28/C Kararlarının 0.12, 2.1 ve 2.2 maddelerini anımsayarak,
İnsan genomu konusundaki araştırmaların ve bunların uygulamalarının, bireylerin ve bütün insanlığın sağlık koşullarının iyileştirilmesi yönünde görüş açısını büyük ölçüde genişlettiğini kabul ederek; ancak bu araştırmaların aynı zamanda, genetik özelliklere dayalı her türlü ayırımcılığın yasaklanmasının yanısıra, insan onuruna, özgürlüğüne ve haklarına tam saygı göstermesi gerektiğini vurgulayarak,
Aşağıdaki ilkeleri ilan ve işbu Bildirgeyi kabul eder.
İnsan Onuru ve İnsan Genomu
Madde 1
İnsan genomu insanlık ailesinin tüm üyelerinin temel “bir”liğini oluşturduğu gibi insanların doğasında varolan onur ve çeşitliliğinin kabul edilmesinin de dayanağıdır. Sembolik anlamda, insan genomu insanlığın mirasıdır.
Madde 2
Genetik özellikleri ne olursa olsun herkesin onuru ve haklarına saygı görme hakkı vardır.
Bu onur, bireyleri genetik özelliklerine indirgememeyi ve insanların benzersizlik ve çeşitliliğine saygı gösterilmesini zorunlu kılar.
Madde 3
Doğası gereği, değişen insan genomu mutasyonlara açıktır. İnsan genomu her bireyin özellikle sağlık durumu, yaşam koşulları, beslenmesi ve eğitimi dahil olmak üzere, doğal ve sosyal çevresine göre, kendini farklı biçimde ifade eden potansiyelleri taşır.
Madde 4
İnsan genomu doğal durumunda parasal kazanç konusu yapılamaz.
Madde 5
Kişinin genomunu etkileyecek bir araştırma, tedavi veya tanı girişimi ancak olası risk ve yararların önceden ve titizlikle değerlendirilmesinden sonra ve ulusal hukukun bütün diğer gereklerine uyularak yapılabilir.
Her durumda ilgili kişinin özgür ve aydınlatılmış onayı önceden alınacaktır. Eğer kişi onay verecek durumda değil ise, bu konudaki onay veya yetki, yasaya uygun olarak ve kişinin yararı doğrultusunda alınacaktır.
Her bireyin, genetik inceleme ve bunların doğuracağı sonuçlar hakkında bilgi sahibi olmak veya olmamak kararına saygı gösterilmelidir.
Buna ek olarak, araştırma söz konusu olduğunda araştırma protokolleri, ilgili ulusal ve uluslararası norm ve ilkelere uygun olarak ön değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.
Eğer yasaya göre bir kişinin onay vermesi için yeterliliği mevcut değilse kişinin genomunu etkileyecek araştırma, sadece onun sağlığına doğrudan yararlı olacaksa, yasada öngörülen yetki ve koruyucu hükümlere uygun olarak yürütülebilir. Sağlığa doğrudan yarar sağlama beklentisi olmayan bir araştırma ancak istisnai durumlarda, büyük bir özenle, kişiyi en az risk ve sıkıntıya sokacak bir şekilde ve ancak araştırma aynı yaş grubu veya aynı genetik durumda olan kişilerin sağlığına yarar sağlamayı amaçlıyorsa ve yasanın koyduğu hükümlere bağlı olarak ve ilgili kişinin bireysel haklarının korunması koşulu ile yapılabilir.
Madde 6
Hiç kimse genetik özellikleri nedeni ile insan hak ve temel özgürlükleri ile onurunu ihlal etmeye yönelik veya bunları ihlal edici sonuçlar doğuracak bir ayırımcılığa maruz bırakılmamalıdır.
Madde 7
Araştırma veya başka amaçla, muhafaza edilen veya işleme tabi tutulan, kimliği bilinen bir kişiyle ilişkilendirilmiş genetik veriler yasa tarafından belirlenen koşullarda gizli tutulmalıdır.
Madde 8
Her birey, doğrudan ve belirleyici sebebi genomuna yönelik bir müdahale olan zararın hakkaniyete uygun giderimini isteme hakkına sahiptir.
Madde 9
İnsan haklarını ve temel özgürlüklerini koruyabilmek için, onay verme ve gizliliğin korunmasına dair ilkelere ancak yasa ile, zorlayıcı nedenlerden ötürü ve uluslar arası hukuk ve uluslar arası insan hakları hukukunun sınırları içinde sınırlamalar getirilebilir.
İnsan Genomu İle İlgili Araştırma
Madde 10
Özellikle biyoloji, genetik ve tıp alanlarında insan genomu ile ilgili olarak yürütülecek hiçbir araştırma ya da uygulama, insan haklarına, temel özgürlüklere, bireylerin veya insan topluluklarının onuruna gösterilen saygıdan daha üstün değildir.
Madde 11
Üremeye yönelik insan klonlama gibi insan onuruna aykırı uygulamalara izin verilemez. Devletler ve yetkili uluslararası örgütler böyle uygulamaların ortaya çıkarılması ve bu Bildirgede ortaya konan ilkelere uygun olarak gerekli önlemlerin ulusal veya uluslararası düzeyde alınması amacıyla işbirliği yapmaya çağrılmaktadır.
Madde 12
İnsan onur ve haklarına saygı kapsamında herkes, insan genomu konusundaki biyoloji, genetik ve tıpdaki ilerlemelere erişim hakkına sahiptir.
Bilginin gelişmesi için gerekli olan araştırma özgürlüğü, düşünce özgürlüğünün bir parçasıdır. Biyoloji, genetik ve tıpdaki uygulamalar dahil olmak üzere insan genomu ile ilgili araştırma uygulamaları, acılarını dindirmek ile bireylerin ve tüm insanlığın sağlığını iyileştirmeyi amaçlamalıdır.
Bilimsel Araştırma Yürütme Koşulları
Madde 13
İnsan genomu ile ilgili araştırmaların etik ve sosyal etkilerinden dolayı, hem araştırmanın yürütülmesi, hem de bulguların sunuşu ve kullanılması aşamalarında araştırıcıların çalışmalarında doğal olarak bulunması gereken sorumluluklar, özellikle de titizlik, tedbir, bilimsel dürüstlük ve saygınlığa özel bir dikkat gösterilmelidirler. Bilim politikası alanında kamusal ve özel karar makamlarının da bu alanda belirli sorumlulukları vardır.
Madde 14
Devletler, insan genomu ile ilgili araştırmaların özgürce gerçekleştirilebilmesi için uygun fikri ve maddi koşulları geliştirmeye ve bu Bildirgede öngörülen ilkeler ışığında bu araştırmaların etik, hukuki, sosyal ve ekonomik etkilerini dikkate almaya yönelik uygun önlemleri almalıdır.
Madde 15
Devletler, insan haklarına, temel özgürlüklere, insan onuruna saygı göstermek ve toplum sağlığını korumak amacı ile bu Bildirgede öngörülen ilkelere uygun olarak insan genomu ile ilgili araştırmaların serbestçe yürütülüş çerçevesini belirlemek için gerekli önlemleri almalıdır. Devletler, araştırma sonuçlarının barışçı olmayan amaçlarla kullanılmamasını sağlamak için çaba göstermelidir.
Madde 16
Devletler, insan genomu ile ilgili araştırmalar ve bunların uygulamalarının ortaya çıkardığı etik, hukuki ve sosyal sorunların değerlendirilmesinden sorumlu bağımsız, çeşitli bilim dalları ve görüşleri temsil eden, etik komitelerin uygun görülecek çeşitli düzeylerde kurulmasının teşvik edilmesinin yararını kabul etmelidir.
Dayanışma ve Uluslararası İşbirliği
Madde 17
Devletler, genetik hastalık veya özürlere yatkınlığı olan veya bunlara yakalanmış olan bireyler, aileler ve topluluklarla dayanışma göstermeli, geliştirmeli ve dayanışmayı desteklemelidir. Devletler, genetik kökenli olan veya genetik yatkınlık nedeni ile ortaya çıkan ve özellikle nadir hastalıkların yanısıra dünya nüfusunun büyük kısmını etkileyen endemik hastalıkların da belirlenmesi, önlenmesi ve tedavisine yönelik araştırmaları desteklemelidir.
Madde 18
Devletler, bu Bildirgede öngörülen ilkelere gerekli saygı çerçevesinde insan genomu, insan çeşitliliği ve genetik araştırmalarla ilgili bilimsel bilgilerin uluslararası yayılımını desteklemeye devam etmeye ve bu bağlamda özellikle sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında bilimsel ve kültürel işbirliğini geliştirmeye çaba göstermelidir.
Madde 19
Gelişmekte olan ülkelerle uluslararası işbirliği çerçevesinde devletler aşağıdaki amaçlara yönelen önlemleri desteklemelidir.
İnsan genomu ile ilgili araştırmalara bağlı risk ve yararların değerlendirilmesi ve kötüye kullanımının önlenmesi,
Özel sorunlarını da göz önünde tutarak gelişmekte olan ülkelerin insan biyolojisi ve genetiği ile ilgili araştırma yapabilme kapasitelerinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi,
Ekonomik ve sosyal ilerlemeyi herkesin yararına desteklemek için, gelişmekte olan ülkelerin bilimsel ve teknolojik araştırmaların ilerlemelerinden yararlanmasını sağlamak,
Biyoloji, genetik ve tıp dallarında bilimsel bilgi ve verilerin serbestçe alışverişinin özendirilmesi,
Yetkili uluslararası kuruluşlar, Devletler tarafından yukarıdaki amaçlar doğrultusunda yapılacak girişimleri desteklemeli ve geliştirmelidir.
Bildirgedeki İlkelerin Tanıtım ve Teşviki
Madde 20
Devletler, disiplinlerarası alanlarda araştırma ve eğitim yapılması ve özellikle bilim politikalarından sorumlu farklı kişilere yönelik olmak üzere her düzeyde biyoetik eğitiminin teşviki suretiyle bu Bildirgede öngörülen prensipleri hayata geçirmeye uygun önlemleri almalıdır.
Madde 21
Devletler, biyoloji, genetik ve tıp bilimlerinde araştırmalar ve bunlardan kaynaklanan uygulamaların ortaya çıkarabileceği insan onurunun korunmasıyla ilgili temel sorunlar hakkında toplumun ve bireylerin sorumluluk bilincinin artmasını sağlayacak şekilde her türlü araştırma, eğitim ve bilgi dağıtımı eylemlerini destekleyecek önlemleri almalıdır. Devletler, ayrıca bu alanlarda çeşitli sosyo kültürel, dini ve felsefi fikir akımlarının özgürce ifade edilmesini sağlamayan uluslararası açık tartışma ortamını desteklemelidir.
Bildirgenin Uygulanması
Madde 22
Devletler, bu Bildirgede öngörülen ilkelerin teşviki ve her türlü uygun önlem yoluyla bu ilkelerin uygulanmasını sağlamak için çaba harcamalıdır.
Madde 23
Devletler, eğitim, öğretim ve bilginin yayılımı yoluyla anılan ilkelere saygı gösterilmesini ve bu ilkelerin tanınmasını ve etkin uygulanmasını teşvik için uygun önlemler almalıdır. Devletler, ayrıca bağımsız etik komiteler arasında işbirliğine, bilgi alışverişi ve iletişim ağlarını destekleyerek ortam yaratmalıdır.
Madde 24
UNESCO Uluslararası Biyoetik Komitesi, bu Bildirgede yer alan ilkelerin yayılmasına, bu ilkelerin uygulanmasından ve adıgeçen teknolojilerin gelişmesinin ortaya çıkarttığı sorunların ayrıntılı olarak incelenmesine katkıda bulunmalıdır. Komite genetik hastalıklara yatkın topluluklar gibi ilgili taraflarla gerekli her türlü görüş alışverişlerini organize etmelidir. Komite UNESCO’nun prosedürlerine uygun olarak Genel Konferansa yönelik tavsiyeler ve Bildirge’nin uygulanmasının takibi ve özellikle eşey hücresinin yapısına müdahale gibi insan onuruna aykırı olabilecek uygulamaların saptanması konusunda görüşler oluşturmalıdır.
Madde 25
Bu Bildirgenin hiçbir hükmü Bildirgede öngörülen ilkeler de dahil olmak üzere insan haklarına ve temel özgürlüklere aykırı herhangi bir eylemde bulunmak veya bu çeşit bir etkinliğin içinde yer almak amacıyla hiçbir devlete, topluluğa veya kişiye hak tanıyor biçiminde yorumlanamaz.
İspirto ve isportolu içkiler kanunu gereğince ispirto sanayiine ve şaraba ayrı yerler ayrılmış, halkın tüketimine arz edilen içkilerin kalitesi, sağlık açısından ve bilimsel bakımından kontrol getirilmiştir. Ülkenin tarım üretimi ve ekonomisi bakımından üzümcülük ve bağcılığın teşviki ve geliştirilmesi amacıyla İnhisar idaresi tarafından şarap ve bira tamamen serbest bırakılmış, isteyen lokantaların şarap ve bira servis etmelerinde kısıtlama kaldırılmıştır. Tamim(Genelge), şarap ve biranın daha serbest satılarak, şarapçılığın inkişafını, üzümcülüğün ıslahını, memlekette üzüm ziraatının güçlendirilesini hedeflemiştir. Genelgenin çıkarıldığı ve uygulandığı yıllarda meclisteki bazı milletvekilleri ve kimi idareciler serbestliğe karşı çıkarak içki ürünlerini halkın tüketimini teşvik etmek yerine ihraç etmek gerektiğini savunmuşlardır.
İnhisarlar Umum Müdürlüğünden: Bira ve şarabın her yerde kadehle satılabileceği hakkında Tamim
470 numaralı kanunun tatbik suretin i gösteren kararnameni n 9 uncu | maddesinde (Bira ve Likör ve terkibinde mevaddı mezkûreden daha fazla derecede ispirto bulunmayan meşrubatın kadrille istimali caiz olan imenatık berveçhiati Hükümetçe tayin ve tesbit olunur. Ancak bu menatıkın tayin olunacak hududları dahilinde dahi mezkûr meşrubatın kadehle füruhtu, kanunu mahsusun altıncı maddesinde mezkûr olan lokanta ve emsali yemek ve yiyecek satan mahallere inhisar eyler) denilmektedir .
Bu maddeye tevfikan şimdiye kadar her ınevi içki satacak olan bayilere aid dükkânların tayin edilen mıntıka hududları dahilinde bulunması lâzım gelmekte idi. 2/8657 sayılı ve 21/4/1938 tarihli kararname ile kadehle bira ve şarap satışlarının bu talıdid haricinde bırakılmadı, yani bira ile şarabın her istenilen mahalde satılmasına müsaade edilmesi kararlaştırılmış olduğundan badema; kadehle bira ve şarap veyahut bunlardan yalnız birisini satmak isteyenler olduğu takdirde bu gibiler -dükkânları mıntıka dahilinde olsun olmasın – idarece usulen alınacak resim mukabilinde ruhsat tezkeresi verilmesi icabeder. Keyfiyetin alâkadarlara bildirilmesini ve mülhakatınıza tamimini dilerim. 28/5/1938
Ernest Gellner, milletleri, milletlerin doğuşunu ve özelliklerini, milliyetçiliğin kökenleri ile dayandığı siyasi, felsefi ve sosyolojik temelleri araştırdığı “Nations and Nationalism/Milletler ve Milliyetçilik” isimli eserinde, vahşi kültürler ile bahçe kültürlerini inceler, bunların bir karşılaştırmasını yapar ve şunları yazar: “vahşi kültürler, bir kuşaktan diğer kuşağa, kendilerinin veya başkalarının tasarımı, nezareti, gözetimi, beslemesi olmaksızın kendilerini yeniden üretirler. Başkalarının tasarımına, nezaretine, bakımına, gözetimine ve beslemesine gereksinimi olan bahçe kültürleri ise, ancak uzmanlaşmış kişiler tarafından yetiştirilebilir. Aksi halde, bahçe kültürleri yok olmaya mahkumdurlar.”
Leeds Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Zygmunt Bauman’un, modernite, post-modernite kavramları ile entelektüel işlevin yerine getirildiği alanları ve bunların bağlamlarını incelediği “Legislators and Interpreters/On Modernity, Post-Modernity and Intelectuals/Modernlikte, Post-Modernlikte ve Entelektüellikte – Yasa Koyucular ve Yorumcular” isimli eserinde işaret ve ifade ettiği üzere, “Modernitenin ortaya çıkışı, vahşi kültürlerin bahçe kültürüne dönüşmesi sürecidir. On yedinci yüzyılda ivme kazanan ve on dokuzuncu yüzyılın başlarında Avrupa kıtasının batı yakasında hemen hemen tamamlanan ve elde ettiği başarıdan dolayı dünyanın diğer taraflarınca örnek olarak alınan bu süreç, yeni bir rolü ortaya çıkarmıştır. Avlak bekçilerinin yerini alan bahçıvan rolünü!”
Yine Bauman’a göre, “Kendilerini, bakmaları için kendilerine emanet edilen arazideki bitkileri ve hayvanları beslemekle, yetiştirmekle, terbiye etmekle görevli ve yükümlü görmeyen, sadece bitkilerin ve hayvanların sorunsuz biçimde yeniden üremelerini güvence altına almakla görevli ve yükümlü sayan avlak bekçilerinin aksine, bahçıvanların görevi, kendilerine emanet edilen bahçedeki bitkilere zarar veren yaban otlarını temizlemek, bahçedeki ağaçları, çiçekleri, başkaca diğer bitkileri işlemek, beslemek, üretmek, onları yeniden tasarlamaktır.”
Hem Bauman’a, hem de Gellner’e göre, moderniteyi yaratan iktidar “bahçıvan modeli” üzerine kurulmuştur.
Akılcılaştırma düşüncesi ile sıkı sıkıya bağlı olan, ancak sadece akılcılaştırmaya indirgenmemesi gereken modernlik; özgürlüğün, inançların, aidiyetlerin, başta kültür olmak üzere geleneksel olan her şeyin yıkılması ile ilerleme kaydeden, akılcılığa tanınan rolden daha çok akılcı bir toplum inşa etme düşüncesine hizmet eden bir süreçtir. Bu süreç, aklın, bilimi ve tekniği yönetmesi ile yetinmez. Laik bir temel üzerinde, insanları, nesneleri, hukuku, ekonomiyi, toplum yaşamını yönetmeyi de kapsar ve dünyevileştirmeyle ilişkilendirilen akılcılaştırmayı, kişisel ve kolektif yaşamın yegane örgütlenme ilkesi haline getirir.
Fransız toplumbilimci Alain Touraine’nın, tarihin ve ideolojilerin sonu, evrensel değerlerin tükenişi ile bunlarla bağlantılı olarak düşünce ve sanat dünyasına egemen olan post-modernizm tartışmalarının, aslında modernizmi sorgulaması gerektiğini ileri sürdüğü, modernliğin ve buna bağlı olarak dünyanın özne temelinde yeniden kurulmasını önerdiği “Modernliğin Eleştirisi” isimli kitabında işaret ettiği gibi: “İnsanların, aklın keşfettiği ve bizzat o aklın da tabi olduğu doğal yasalarca yönetilen bir dünyaya ait olduğuna vurgu yapan bir anlayış, felsefi ve iktisadi bağlamda ise, aklın zaferi, özgürleşme ve devrim olarak tanımlanabilecek olan modernlik, harekete geçirmekten daha çok çeki düzen vermeyi amaçlar. Sermaye ve emekten daha çok aklı merkeze alan modernlik, sınırlarını aklın belirlediği bir müfredat içerisinde, ticaretin, mübadele kurallarının, kamu yönetiminin düzenlenmesine, hukukun egemen kılınmasına, geleneklerin, yasakların, ayrıcalıkların eleştirilmesine ağırlık verir.”
Her iktidarın bilgiye gereksinimi vardır. Zira iktidar sahibi olmak, bilgiyi, bilgili olmayı gerektirir. Bilgi iktidara vizyon, derinlik, meşruluk ve etkinlik kazandırır. Bilgiye gereksinim duyan her iktidar gibi, aydınlanma projesinin iktidarı da vizyon, derinlik, meşruluk ve etkinlik sağlamak amacı ile bilgiyi kullanmıştır. Nitekim modernite ile birlikte öne çıkan ve toplumun, önceden tasarlanmış bir modele göre biçimlendirilerek yönetilmesini, bunun için gerekli kaynaklara ve iradeye sahip yeni tür bir devlet iktidarının ortaya çıkmasını ve bununla uyumlu, bağımsız, özgür ve özerk bir söylemin kurulmasını öngören iktidar/bilgi sendromu, aydınlanma projesine giden yolda kullanılan en önemli ve etkili araçtır. Zira akıl/bilgi/iktidar üçlüsünün ortaklığından oluşan aydınlanma projesinin önceliği, devletin yapılanmasından, devletin uygulayacağı politikaların ve yöntemlerin belirlenmesinden, devletin yönetimi altındakileri denetimi altında almasından, onları düzene sokmasından ve bunun için de yönetilenleri terbiye etmesinden ve ehlileştirmesinden ibarettir.
Bununla birlikte, hem özgürleştirici, hem de yeni tahakküm cihazları yaratan bir süreç olan aydınlanma ile birlikte insan özgür ve özerk bir varlık olarak; algılanmaya başlamış, doğa, yaradılıştan gelen dinsel anlamından ve bağından koparılarak bizatihi araştırmaya değer görülmüş; bilgi ise, bu iki özerk kategori arasındaki bağlantıyı kurmuştur. Bu suretle, insanın ve doğanın sınırları dinsel alanının baskısından kurtularak kendisine özgür bir alan yaratmış, böylece bilgi de kendisini boğan skolastik zincirlerinden kurtulmuştur.
Ne var ki, Zygmunt Bauman’nın da vurgu yaptığı üzere, tarihe aydınlanma çağı olarak geçen toplumsal/entelektüel akım: sadece hakikatin, aklın, akılcılığın, bilimin lehine büyük bir propaganda uygulaması değildir. On sekizinci yüzyılın üçüncü çeyreğinde Fransa’da ortaya çıkan ve aydınlanma projesini yürüten “les philosophes” topluluğu içinde yer alan düşünürlerden Diderot’a göre, aydınlanma, sadece bir yığın ve tüm insanların en aptalı ve en kötüsü sayılan, D’Alembert’e göre, güçlü ve cömert eylemlerde bulunmaktan aciz, cahil ve aptal olan, Voltaire’e göre yırtıcı, vahşi, geri zekalı, kör hayvanlardan oluşan, Rousseau’ya göre, eğitilmesine olanak bulunmayan halka ve zihni ile aklı karışık eğitimsiz kitlelere aydınlığı götürmekten ibaret bir süreç de değildir. Aksine aydınlanma projesinin amacı; devletin gücünü, iktidarını, iddialarını, nüfuz alanını genişletmek, daha önce kilisenin yerine getirdiği pastoral işlevi devlete aktarmak, devleti toplumsal düzenin yeniden üretimini planlamak, tasarlamak ve yönetmek işlevi çerçevesinde örgütlemek, devletin yönetimi altında olanların toplumsal yaşamına yön vermek, hukuku egemen kılmak suretiyle toplum yaşamını kurallı hale getirmek ve buna bağlı olarak hukuk yoluyla toplumu dönüştürmek, terbiye edici eylemin bütünüyle yeni ve bilinçli olarak tasarlanmış toplumsal mekanizmasını yaratmaktır.
Yeni ve bilinçli olarak tasarlanmış bu toplumsal mekanizmanın yaratılması ve yerleştirilmesi amacı ile kullanılan teknikleri kavrayabilmek için ise Michel Foucault’ya kulak vermek gerekir. Michel Foucault, “Bilgi ve İktidar” isimli özgün eserinde, toplum tarihçilerinin dikkatini “gözetim” ya da “yola getirici iktidarın” ortaya çıkmasına, modern çağın başlarında oluşan “toplumsal denetimde göz tekniğinin” gelişimine çeker ve bu tekniğin modern çağı, insan davranışının her yönünün kılı kırk yaran bir şekilde hizaya sokulduğu bir bedensel talim dönemi haline getirdiğini belirtir.
Bu süreçle birlikte ortaya çıkan iktidarın belirgin iki niteliği vardır: “pastorallik” ve “yönlendiricilik.” Fransız düşünür Michel Foucault’un açıklamasına göre, pastoral iktidar kendi adına değil, tebaasının iyiliği için kullanılan iktidardır. Bencil amaçları olmayan bu iktidarın tek amacı, tebaasının daha iyi duruma gelmesini sağlamaktır. Tebaası ile kolektif olarak değil, birer birey ilgilenen bu iktidar türü, her bireyin ıslahını amaçladığı için, bireyi kolektif yaşamın özerk bir birimi olarak yorumlar.
İngilizce karşılığı “proselytization” olan “yönlendiricilik” sözcüğü, “kendi dinine çevirme”, “ihtida ettirme”, “başka bir dine, siyasal partiye vb. katılmaya ikna etme ya da ikna etmeye çalışma” anlamına gelir. Michel Foucault’dan esinlenen Zygmunt Bauman’a göre, yönlendiriciliğin amacı ile yönlendirici iktidarın ayırt edici özelliği: yönetimi altında olanları, bir yaşam biçiminden bir başka yaşam biçimine döndürmeye kararlı olması; kendisini doğru olanı bilen ve uygulayan, yönetimi altındakileri ise doğru olanı bilmekten ve bulmaktan aciz varlıklar olarak görmesidir.
Sağaltıcı iktidar ya da vasilik kompleksi olarak isimlendirilen iktidar türlerinde olduğu gibi, yönlendirici iktidar, yönetimi altındakileri zorunlu olarak kendi imgesine göre biçimlendirmeyi hedefler ve o nedenle değişik yaşam tarzları arasındaki farklılığı gidermeyi ve çözmeyi amaçlamaz.
Hemen ifade etmek gerekir ki, Foucault’nun işaret ettiği, Bauman’nın anlaşılmasına katkı yaptığı anlamda iktidar, yani pastoral ve yönlendirici iktidar modern çağla birlikte doğmamıştır. Aksine, modernlik öncesinde de var olan bu iktidar türü, denetimi altındakilerin yararına gördüğü iktidarını, aynı yöntemlerle, yani gözetim ve denetim yoluyla yerine getirmiştir. Modernizmin erken dönemi ile birlikte ortaya çıkan olgu, gözetim gücünü elinde tutan ve bu işlevi yerine getiren geleneksel iktidar türünün iflas etmesidir. İşte! Devlet, iflas eden geleneksel iktidarın yerine ikame edilen yeni iktidar türünün adıdır.
Yeni bir iktidar türü olarak devletin ortaya çıkmasıyla birlikte, yeni hukuk kavramları yapılmaya, devlete ait yeni, meşru çıkar, nüfuz ve yükümlülük alanları belirlenmeye, ceza ve ıslah önlemleri icat edilmeye başlamıştır.
Onun için Bauman, bir zamanlar Hıristiyan Kilisesi tarafından uygulanan pastoral ve yönlendirici iktidar tekniklerinin, modern iktidarın biçimlenmesinde kilisenin hiyerarşik yapısından bağımsızlaştırılarak ve laikleştirilerek devletin hizmetinde kullanılmaya başlanıldığını ileri sürer ve şöyle devam eder; “Kilisenin pastoral ve yönlendirici iktidarı, bir inancın bir başka inanca ya da bu inancı sebatla ve bütün yürekleriyle kucaklayamayacak kadar zayıf bireylere olan üstünlüğünü üretmeyi ve yeniden üretmeyi amaçlarken, devletin pastoral ve yönlendirici iktidarı, ruhu ele geçirmekle yetinmemiş, aksine kendi yönetimine karşı potansiyel direnme yuvaları olarak görülen her tür yaşam biçimine karşı savaş açmıştır. Bu iktidar tekniği ile istenen, yaşama sanatında devletin uzmanlığının kabul edilmesidir. Bu işlevi, devletin ve onun atayıp, meşrulaştırdığı çalışanlar/memurlar yerine getirirler. Devlet adına çalışan bu kişiler, yönetilenler için neyin iyi olduğunu, hayatlarını nasıl yaşamaları gerektiğini ve kendilerine zarar verecek şekilde davranmaktan nasıl kaçınabileceklerini iyi bildiklerinden, onların emirlerini yerine getirirler.”
Modernitenin icat ettiği, aydınlanma projesinin gelişmesine katkı yaptığı devletin oluşma hikayesi budur ve böyledir.
Peki! Bizim bağlılığımızı, emrinde olduğumuzu sık sık arz etmek durumunda hissettiğimiz, saygımızı ifade etmek amacı ile olsa gerek baş harfini hala büyük yazdığımız devlet şimdi Batıda ve bizde hangi konumdadır?
Batı, kendisinin icat ettiği pastoral ve yönlendirici iktidar anlayışından zaman içinde uzaklaşmış, kısmen de olsa bahçıvan rolünü devletin elinden almış, devleti teknik bir devlet, bu bağlamda bir hizmet örgütü olarak örgütlemiş, devletin memurunu esas yeri olan halkın hizmetkarı pozisyonuna getirmiş, demokratlaşmayı öne çıkarmış, insan haklarının tartışılmaz bir standart olarak özümseneceği, kültürel farklılıkları meşru kılan çoğulculuk anlayışının egemen olacağı bir siyasi ve kültürel iklimin önünü açmış, yurttaş kavramını ulus devletin yurttaş kabulünden daha geniş kapsamlı bir çerçeveye taşıyan sivil toplumun oluşmasına ve devlet ile toplumun ayrışmasına olanak sağlamış, barış, özgürlük ve dayanışma ilkelerinin kamu bilincine yerleşmesinde etkili rol oynayan sivil toplum kuruluşlarını işlevsel hale getirmiştir.
Batıda zaman içinde bütün bu gelişmeler yaşanırken, ataerkil toplumsal yapıdan sıyrılma çabası içinde olan Osmanlı, hiç tanımadığı ve bilmediği göreceli Batı zihniyetini değil, devlet geleneği olarak çok iyi bildiği otoriter zihniyeti kendisine örnek almıştır. Cumhuriyetin Osmanlı’dan tevarüs ettiği bu zihniyet içinde biçimlenmesiyle, toplumdan kaynaklanan meşru siyasi çıkışlar büyük ölçüde sınırlanmış, siyasi tüm yaklaşımlar kendi meşruiyetlerini aynı devletçi ve otoriter zihniyetin içinde aramışlardır. Temel siyasi kültürün ataerkil ve cemaatçi bu yapısı, her dokuyu kendisi gibi biçimlendirmiş, devleti daha hala gerek anlayış, gerekse işlevsel anlamda bir hizmet organizasyonu, devletin memurunu halkın hizmetkarı çizgisine getirememiştir.
Devlete bahçıvan rolünü veren, toplumdaki çıkarları tekilleştiren bu siyasi yapı ve kültür içinde, sivil değerler gelişmediği gibi, var olanlar da seçkinci yapılardan ibaret kalmış, sivil alanın siyasal amaçlar çerçevesinde parçalanarak genişlediği bir kamusal alan oluşmuştur. Siyasi tavır, tercih ve pozisyonlar esas olarak düşüncelerle değil, yaşam biçimleri ve yaşama normları ile tanımlanmış, yaşanan kimi liberal açılımlar, toplumun ataerkil iç düzeninin siyasete taşınmasına olanak vermemiş, aksine bu açılımın otoriter yönetim anlayışı ile bütünleşmesi sonuç itibariyle kendimize özgü bir devletçi/popülist siyasete yol açmıştır.
Devletin yarattığı rant sisteminden yararlanma mücadelesine dönüşen siyaset, doğal olarak bu rantı yaratmanın ve artırmanın aracı olan devletçi yapıyı da korumuştur. Devleti sahiplenmiş olan askeri ve sivil bürokrasi ile devletin menfaatini korumayı adalet olarak algılayan yargı ise, halktan ve iyi ya da kötü var olan sivil toplumdan kopuk özerk bir toplumsal sınıf olmaya doğru evrilmiş ve popülizmin yaratmış olduğu toplumsal meşruiyet sayesinde, hem toplumsal ranttan pay alma kanallarını normalleştirmiş, hem de popülizmin gereksinim duyduğu devleti temsil ettiği ölçüde gücünü ve iktidarını korumuştur.
Onun için bugün Türkiye’de, soyut bir varlık olarak devletin kendisi olsun, devlet gücünü elinde bulunduran yasama, yürütme ve yargı erki olsun, kamusal yetki kullanan adına bürokrat dediğimiz devletin memurları olsun, daha dar iktidar alanlarına sahip parti, belediye, dernek, vakıf, cemaat, grup olarak isimlendirilebilecek tüzel kişilikler ve bu yapılarda güç sahibi olanlar olsun, pastoral iktidarlarını, yani devletin, partinin, belediyenin, derneğin, vakfın, cemaatin, grubun yararına olan yönlendirici iktidarlarını sürdürmeye ve bahçıvan rolünü oynamaya devam etmektedirler.
Anne Çocuk Eğitim Vakfı Cinsel Tacizi ve Saldırıyı Önleme Kurulu Yönergesi
1. AMAÇ, KAPSAM, DAYANAK VE TANIMLAR 1.1. Amaç
Anne Çocuk Eğitim Vakfı olarak yürüttüğümüz çalışmaların temelinde yatan başlıca değerler; yaşama
saygı, bilimsellik, sürekli gelişim ve şeffaflıktır.
Bu yönergenin amacı, Anne Çocuk Eğitim Vakfı’ında çeşitli görevler alan gönüllüler ve çalışanların hem ofiste hem de sahada çalışırken; cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği veya bir başka temelde ayrımcılığa ya da bir başka nedenle oluşabilecek her türlü cinsel taciz ve saldırıdan korunmuş olmalarını sağlamaktır. Yönerge, bu amaçla görevlendirilmiş olan Cinsel Tacizi ve Saldırıyı Önleme Kurulu yapısını,
görevlerini ve uygulama esaslarını düzenlemektedir.
1.2.Kapsam
Bu yönergede yer alan davranış kurallarından tüm yarı veya tam zamanlı AÇEV çalışan ve gönüllüleri, eğiticiler, gönüllü eğiticiler, saha çalışanları, gönüllüleri sorumlu tutulmaktadır.
Bu Yönerge, en az birinin AÇEV çalışanı ya da gönüllüsü olması durumunda, kişilerin birbirlerine karşı veya üçüncü kişilere karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel tacizi ve saldırıyı, tarafların tümünün veya en az birinin profesyonel ilişkisi ya da gönüllülüğü devam ettiği sürece yer ve zaman sınırlaması olmaksızın kapsar. AÇEV merkezlerinde veya ofisinde meydana gelen her türlü cinsel taciz ve saldırı eylemlerinin yanında sahada gerçekleşen ilgili eylemleri de kapsar. Vakıf ortamına taşınan ya da çalışma ortamına etkisi olan her türlü cinsel taciz ve saldırı eylemini kapsar.
1.3.Dayanak
Bu yönerge başta Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ile Türk Ceza Kanunu, İş Kanunu, Borçlar Kanunu ve Anne Çocuk Eğitim Vakfı Etik Politika ve Davranış Kuralları esas alınarak hazırlanmıştır.
1.4.Tanımla
Bu yönergede geçen;
Başvurucu: Cinsel tacize veya saldırıya maruz kaldığı veya tanık olduğu iddiasıyla AÇEV Cinsel Tacizi ve Saldırıyı Önleme Kurulu’na başvuran kişiyi,
Kurul: AÇEV Cinsel Tacizi ve Saldırıyı Önleme Kurulu’nu, Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet: Mevcut veya algılanan cinsiyet kimliği nedeniyle bir kişiye uygulanan veya bu kişiyi orantısız şekilde etkileyen şiddeti ifade eden şemsiye terimi,
Cinsel Şiddet: Cinselliğin kontrol etmek, denetlemek, küçük düşürmek, aşağılamak ve cezalandırmak
amacıyla bir şiddet aracı olarak kullanılmasını,
Cinsel Saldırı: Bir kimsenin vücut dokunulmazlığının, kişinin rızasına dayalı olmayan cinsel nitelikli davranışlarla süreklilik arz etmek zorunda olmaksızın ihlal edilmesini,
Cinsel Taciz: Fiziksel temas şartı olmaksızın gerçekleştirilen, kişinin rızasına dayalı olmayan ve süreklilik arz etmesi gerekmeyen cinsel nitelikli söz, tavır veya diğer davranış biçimlerini,
Acil Durum: Derhal işlem yapılmadığı ya da önlem alınmadığı takdirde cinsel taciz veya saldırının önlenememesi, başvuranın can güvenliğinin veya hak ve hürriyetlerinin korunmasının tehlikeye girmesi, başvuranın zarar görmesi, cinsel taciz veya saldırı eyleminin delillerinin kaybolması ihtimalini ortaya çıkması durumunu,
Israrlı Takip: Fiili, sözlü, yazılı olarak veya herhangi bir iletişim aracı kullanılarak kişinin güvenliğinden endişe etmesine neden olacak şekilde kişide fiziki veya psikolojik açıdan korku ve çaresizlik duygusu yaratan ve kişiyi baskı altında tutan her türlü cinsel tutum ve davranışı,
Misilleme: Kişinin cinsel ya da duygusal amaçlı davranış veya teklifi reddetmesi ya da cinsel tacize ya da saldırıya uğradığını düşünerek şikâyet etme yoluna gitmek istemesi veya gitmesi nedeniyle ya da kişinin tanık olduğu cinsel taciz veya saldırı olaylarıyla ilgili şikâyet etme yoluna gitmek istemesi veya gitmesinden ötürü örtülü veya açık şekilde iş yaşamının intikam amacıyla zorlaştırılmasını,
Ödüllendirme Vaadi: Kişinin cinsel ya da duygusal amaçlı davranış veya teklifi kabulü durumunda ödül, terfi veya benzeri hak etmediği kazançlar elde etmesini içeren her türlü ayrıcalık vaadini,
Tanık: Cinsel taciz veya saldırı teşkil edebilecek olayın taraflarından biri olmayıp, söz konusu olay hakkında herhangi bir yolla doğrudan bilgi sahibi olan kişiyi ifade eder.
2. KURULUN AMACI ve FAALİYET ALANLARI
Bu Kurul;
2.1.Cinsel tacizi ve saldırıyı önlemeyi,
2.2.Cinsel tacizin ve saldırının yaşanmadığı, karşılıklı saygı ve eşitliğe dayanan destekleyici bir çalışma ve gönüllülük ortamının yaratılmasına katkıda bulunmayı,
2.3.Cinsiyetçi kültür ve şiddet kültürünü ortadan kaldırmaya yönelik çalışmayı,
2.4.Toplumsal cinsiyet eşitliğine ve her türlü cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı şiddet ve ayrımcılığın önlenmesine dair farkındalık yaratmayı,
2.5.Cinsel taciz ve saldırı konularında AÇEV çalışanları ve gönüllü eğiticilerini bilgilendirmeyi,
2.6.Cinsel taciz veya saldırı şikâyetleri için etkili bir başvuru mekanizması oluşturmayı,
2.7.Cinsel taciz veya saldırı şikâyeti söz konusu olduğunda başvurana destek vermeyi ve başvuranı güçlendirmeyi,
2.8.Cinsel taciz veya saldırı şikâyetlerini değerlendirerek etkili bir soruşturma yürütmeyi,
2.9.Başvuranların yaşadıkları ya da yaşamakta oldukları veya tanık oldukları durum ve olayları güven içerisinde bildirebilmelerini, maruz bırakıldıkları istenmeyen cinsel davranışları durdurmak yönünde cesaretlendirilmelerini sağlamayı amaçlar.
Kurulun Faaliyet Alanları:
Kurul amacını gerçekleştirmek için aşağıdaki faaliyetlerde bulunur:
Farklılıklara Saygı, Her Türlü Ayrımcılığın ve Cinsel Şiddetin Önlenmesi, Çocuk Koruma ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği eğitimleriyle cinsel tacize ve saldırıya karşı farkındalık ve duyarlılık yaratmayı amaçlar.
Kurul çalışmalarının geliştirilmesi amacıyla, Vakfın diğer birimleriyle işbirliği içerisinde cinsel taciz ve saldırı konularına ilişkin araştırma, proje ve güncel yayınları takip eder.
Cinsel taciz ve saldırı konularında farkındalık yaratmayı, taciz sayılabilecek davranışları önlemeyi hedefler.
Cinsel taciz ve saldırı başvurularını alır, başvurucuları Vakıf içinde ve dışında alınabilecek destek ve çözüm yolu konusunda bilgilendirir, gerekli yönlendirmeleri yapar. Başvuruyla ilgili ciddi ve detaylı bir soruşturma sonrasında konuyu bir karara bağlar.
Başvuranların talep ve ihtiyaçları doğrultusunda, sağlanabilecek desteği tespit eder ve bu konuda ilgili Vakıf içindeki birimlerle iş birliği yapar.
Acil durum söz konusu olduğunda bu yönergenin acil durum maddesi uyarınca alınan acil önlemlerin takibini gerçekleştirir.
Vakfın fiziksel koşullarının cinsel taciz ve saldırının önlenmesine yönelik olarak düzenlenmesi yönünde çalışmalar yürütür.
3. KURULUN OLUŞUMU VE GÖREVLERİ
Kurul’un Oluşturulması ve Karar Alması
a) Kurul Birim Yöneticileri tarafından belirlenen 4 asıl ve 2 yedek kişiden oluşur.
b) Kurul asıl üyelerinin 3’ü AÇEV içerisinde toplumsal cinsiyet konusunda uzman, kadın örgütlüklerinde çalışan ya da gönüllülük yapan ve mümkün olduğu durumlarda cinsel taciz ve saldırı konularında deneyim sahibi kişilerden oluşur. Kurul 1 asıl üyesi AÇEV dışı bir kadın kurumundan, mümkün olduğu durumlarda kadının insan hakları konusunda uzman, hukukçu bir kadın üye olarak belirlenir. Yedek üyeler yine aynı kriterlere göre belirlenir.
c) Kurul asıl ve yedek üyeleri başvuran ve fail ile yakınlık derecelerine göre her vaka özelinde yer değiştirebilirler.
d) Kurul oybirliğiyle karar alır. Alınan kararlar GM’ye sunulur.
Kurul’un Görevleri
a) Kurul’a yapılan tüm başvuruları kayıt altına almak.
b) Acil durum söz konusu olduğunda bu yönergenin 11nci maddesi uyarınca alınan acil önlemleri kayıt altına almak ve süreci takip etmek.
c) Kurul toplantılarının gündemini hazırlamak ve toplantı tutanaklarının tutulmasını sağlamak.
d) Başvuruların yıllık raporunu hazırlayarak Birim Yöneticileri’ne sunmak.
e) Kurul’un faaliyetleri için yıllık bütçe ayrılmasını sağlamak ve uygulamak.
f) Yurt içinde ve yurt dışında Kurul’un faaliyet alanlarına giren konularda gerçekleştirilen toplantı, konferans, panel ve benzeri etkinliklerde Kurul’u temsil etmek.
4. KURUL’UN İŞLEYİŞ USULÜ VE İLKELERİ
Başvuru
Cinsel tacize veya saldırıya maruz bırakıldığını veya tanık olduğunu düşünen kişiler, Kurul üyelerine başvurabilirler. Herhangi bir AÇEV Birimine ve çalışanına başvuru yapılması halinde bu birim ve kişiler kendilerine gelen başvuruları aynı gün içerisinde Kurul’a iletirler.
Kendisine başvuru yapılan kişiler veya AÇEV birimleri, başvuranı Kurul hakkında bilgilendirmek ve Kurul’a yönlendirmekle yükümlüdür.
Her başvuru için Kurul tarafından kayıt açılır. Kayıt formunda başvuranın kimlik bilgileri yer almaz. Her başvuru için Kurul tarafından bir kayıt numarası verilir ve takip eden işlemler bu kayıt numarası kullanılarak gerçekleştirilir. Kayıt formu başvurunun tarihini, konusunu ve Başvuranın taleplerini içerir. Kayıt formuna eklenecek diğer bilgiler Başvuranın onayına tabidir.
Başvuru ile ilgili işlem başlatıldığı takdirde, başvurucu yürütülen süreç ve sonuç hakkında bilgilendirilir.
Destek Süreci
Kurula doğrudan veya yönlendirme yoluyla ulaşan başvurularda, başvuruyu alan Kurul üyesi olayın ayrıntılarını dinler, Başvuranın ihtiyaç ve taleplerini öğrenir ve başvurucuyu hukuki ve diğer çözüm seçenekleri, bu seçeneklerde izlenen süreçler, bu seçeneklerin her birinin yaratabileceği riskler ve alınması gereken önlemler konusunda bilgilendirir.
Başvuran, kendi isteğine bağlı olarak psikolojik destek alması için yönlendirilir. Psikolojik destek sürecinin amacı, başvuranın cinsel taciz veya saldırıya karşı psikolojik açıdan güçlenmesini sağlamaktır.
Başvuranın olayın tanıklarından biri olması durumunda da başvuru kaydı açılır ve olayın ayrıntıları dinlenir. Duruma uygun hukuki ve diğer çözüm seçenekleri ile bu seçeneklerde izlenen süreçler hakkında bilgilendirme yapılır.
Başvuranın anadilinin Türkçe olmaması durumunda, destek süreci mümkün olduğu ölçüde Başvuranın tercih ettiği dilde gerçekleştirilir. Bu gibi başvurularda, Kurul gerekli gördüğü takdirde AÇEV dışından uzmanlık desteği alınması konusunda harekete geçer.
Acil Durum
Acil durum söz konusu olduğunda olaydan haberdar olan tüm AÇEV çalışanları, Kurulu durumdan derhal haberdar ederek acil önlem alınmasını sağlamakla yükümlüdür.
AÇEV çalışanlarının tümü, acil önlemlerin alınması ve uygulanması konusunda Kurul ile işbirliği yapmakla yükümlüdür.
Hızlı Destek Sunma ve Özen Yükümlülüğü
Başvurular sürat ve özenle değerlendirilir. Başvurulara verilecek cevap başvurunun öznel koşullarına göre oluşturulur.
Süreç boyunca, başvuranın travmatize olmasına yol açabilecek ve tarafların insan onurunu ve güven duygusunu zedeleyebilecek her türlü davranıştan kaçınmak ve bu tür davranışların ortaya çıkmasını önlemek hususlarında gereken dikkat ve özen gösterilir.
Destek sürecinde taraflara zarar verebilecek sorgulayıcı ve suçlayıcı söz, davranış, tavır ve imalardan kaçınılır.
Çalışanların tümü sürat ve özen yükümlülüğüne uygun davranır.
Beyanın Esas Alınması İlkesi ve Delillendirme
Başvuruların kabulü ve başvurucuya destek sağlanması için Başvuranın beyanı esas alınır.
Başvurandan cinsel taciz veya saldırı fiilinin varlığını kanıtlaması beklenmez.
Cinsel taciz ve saldırı kanıtlanması zor fiiller olduğundan ve idarî ve adlî soruşturma süreçlerinde yetersiz delil nedeniyle oluşacak şüphe sanık lehine yorumlanacağından, başvuranın, hukuk mevzuatına uygun biçimde görsel veya işitsel kayıtları ya da tanık ifadelerini toplamak ve saklamak hususunda dikkatli davranması önemli olacaktır. Kurul bu konuda başvuranı bilgilendirmekle yükümlüdür.
Başvuranın kasıtlı olarak yalan söylediğinin hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlaşıldığı durumlarda, ilgili vaka bir tavsiye kararla birlikte doğrudan AÇEV’in yönetim mekanizmasına yönlendirilir.
Gizlilik Yükümlülüğü
Cinsel taciz ve saldırı iddiaları ile ilgili tüm süreçlerde, AÇEV birimlerinin tümü, tarafları ve tanıkları korumak amacıyla gizlilik ilkesine uygun davranır. Bu Yönergenin uygulanmasından sorumlu tüm kişiler ve AÇEV birimleri, bu Yönergenin uygulanmasına ilişkin her aşamada tarafların ve tanıkların kimliklerinin diğer kişilere karşı gizliliğinin sağlanmasını ve güvenliğinin tehlikeye düşürülmesinin engellenmesini güvence altına alır.
Başvurularla ilgili tüm belgeler bir sonraki Kurul üyeleri dışındaki merci ve kişilere kapalıdır.
AÇEV’in yönetim mekanizamaının soruşturması başlatıldığı durumlarda dahi gizlilik ilkesi gereği sadece gerekli bilgiler ilgili mercilerle paylaşılır.
Gönüllülük İlkesi
Başvuruda ve sürecin ilerlemesinde gönüllülük esastır. Başvurucu tüm destek mekanizmaları konusunda bilgilendirilir. Bununla birlikte, bu mekanizmalardan herhangi birine başvurmak isteyip istemediğine kendisi karar verir. Başvuranın talebi olmadan hiçbir işlem başlatılamaz, başlatılmış olan işlemler durdurulamaz veya geri çekilemez ya da işlemlere ara verilemez.
Birime ulaşan bir başvuru olmaksızın veya yapılan başvurudan bağımsız olarak AÇEV’in ilgili yetkilileri tarafından resen başlatılan işlemlerde, cinsel taciz veya saldırıya maruz bırakılan kişinin kimliği belli ise kendisi yürütülen süreçten haberdar edilir ve talebi halinde mümkün olduğu ölçüde yürütülen işlemlere müdahil olması sağlanır.
5. DİĞER TACİZ BİÇİMLERİ VE TANIKLIK
Ödüllendirme Vaadi ve Misilleme
Bu yönerge kapsamında, ödüllendirme vaadi bir cinsel taciz biçimi olarak değerlendirilir ve gerçekleştiği durumlarda yönerge hükümleri uygulanır
Misilleme bir cinsel taciz biçimi olarak değerlendirilir ve gerçekleştiği durumlarda yönerge hükümleri uygulanır
Israrlı Takip
Israrlı takip bir cinsel taciz biçimi olarak değerlendirilir ve gerçekleştiği durumlarda yönerge hükümleri uygulanır
Tanıklık
Cinsel taciz ve saldırı tanıkları da başvuran olarak kabul edilir ve tanıkların yaptıkları ihbarlar ciddiye alınır. Olayın aydınlatılması için bildirilen durumun niteliğini ve ağırlığını dikkate alan uygun usullerle hızlı biçimde harekete geçilir.
Başvuruyu yapan tanığın, cinsel tacize veya saldırıya maruz kalan kişi ile iletişime geçme konusunda Kurul’a destek olması beklenir.
6. SON HÜKÜMLER
Bütçe, Lojistik ve Personel
Kurulun tüm giderleri, Kurul tarafından hazırlanıp Genel Müdür’ün onayına sunulan yıllık bütçe çerçevesinde karşılanır.
AÇEV Etik Kod
AÇEV Etik Kod, bu yönergenin ayrılmaz parçasıdır ve yönergenin uygulanmasında dikkate alınması zorunludur.
Yürürlük
Bu yönerge, AÇEV Yönetim Kurulu ve Genel Müdür tarafından kabul edildiği tarihte yürürlüğe girer.
Yürütme
Bu yönerge hükümlerini ilgili AÇEV Etik Kurulu ve Genel Müdür yürütür.
Amaç toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ile ilgili tanımların yapılması, önleyici faaliyetlerin yürütülmesi, başvuru ve yaptırım süreçlerinin tanımlanarak işletilmesi ile ilgili mekanizmanın işletilmesidir. Aynı zamanda hayatta kalan kişiye ihtiyaç duyduğu psikolojik ve hukuki destek sağlanması için kaynak ayrılır.
Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi
Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi
Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi 4620 Sayılı Kanun ile onaylanmıştır.
Strazburg, 25.1.1996
Önsöz
Avrupa Konseyi’nin üye Devletleri ve bu Sözleşmeyi imzalayan diğer Devletler,
Avrupa Konseyi’nin amacının, üyeleri arasında daha sıkı bir birlik kurmak olduğunu gözönüne alarak,
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesini ve özellikle, bu Sözleşme’nin Taraf Devletlerin yasal, idari ve Sözleşme ile tanınan diğer hakları uygulamaya geçirmelerini isteyen 4 üncü maddesini dikkate alarak;
Parlamenter Meclis’in çocuk haklarına ilişkin 1121 (1990) sayılı Tavsiye Kararı’nın içeriğini kaydederek,
Çocukların haklarının ve yüksek çıkarlarının geliştirilmesi gerektiğine ve bu vesileyle çocukların özellikle kendilerini ilgilendiren ailevi işlemlerde olmak üzere, bu hakları kullanma olanağına sahip olmaları gereğine inanarak,
Çocukların haklarının ve yüksek çıkarlarının geliştirilmesi için gerekli bilgiler edinmeleri ve çocukların görüşlerinin usulüne uygun şekilde ele alınması gerektiğini teslim ederek,
Ailelerin çocuklarının hakları ile yüksek çıkarlarının korunmasında ve geliştirilmesindeki rolünün önemini teslim ederek ve lüzumu halinde Devletlerin de bu koruma ve geliştirmeye iştirak etmeleri gerektiğini gözönüne alarak,
Bununla birlikte, anlaşmazlık durumunda, ailelerin sorunu bir adli mercinin önüne getirmeden çözüm bulmayı denemelerinin uygun olacağını gözönünde tutarak, aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır :
Bölüm I – Sözleşmenin uygulanma alanı, amacı ve tanımlar
Madde 1 – Sözleşmenin uygulanma alanı ve amacı
1) Bu Sözleşme 18 yaşına ulaşmamış çocuklara uygulanır.
2) Bu Sözleşmenin amacı, çocukların yüksek çıkarları için, haklarını geliştirmek, onlara usule ilişkin haklar tanımak ve bu hakların, çocukların doğrudan ve diğer kişiler veya organlar tarafından bir adli merci önündeki, kendilerini ilgilendiren davalardan bilgilendirilmelerini ve bu davalara katılmalarına izin verilmesini teminen kullanılmasını kolaylaştırmaktır.
3) Bu Sözleşmenin amaçları açısından, bir adli merci önündeki, çocukları ilgilendiren davalar, özellikle çocukların ikameti ve çocuklarla şahsî ilişki kurulması gibi velayet sorumluluklarına ilişkin davalardır.
4) Her Devlet, imza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma ve katılma belgesinin tevdii sırasında, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine muhatap bir beyanla, bir adli merci önünde bu Sözleşmenin uygulanacağı en az üç çeşit aile uyuşmazlığını belirlemelidir.
5) Tarafların herbiri, ek bir beyanla, Sözleşme’nin uygulanacağı ilave aile uyuşmazlıklarının belirtebilir veya 5 inci madde, 9 uncu maddenin 2 nci paragrafı, 10 uncu maddenin 2 nci paragrafı ve 11 inci madde ile ilgili bilgi verebilir.
6) Bu Sözleşme Tarafların çocuk haklarının geliştirilmesi ve kullanılmasında daha elverişli kurallar uygulamalarını engellemez.
Madde 2 – Tanımlamalar
Bu Sözleşmede,
a) “adli merci” ibaresinden bir mahkeme veya buna eşit yetkileri olan idari bir merci;
b) “velayet sorumluluğuna sahip olanlar” ibaresinden ebeveynler ve velayet sorumluluklarının tümünü veya bir kısmını kullanmaya yetkili başka şahıslar veya kurumlar,
c) “temsilci” ibaresinden bir adli merci önünde, bir çocuk adına hareket etmek için tayin edilmiş avukat gibi bir şahıs ya da kurum,
d) “İlgili bilgiler” ibaresinden, bu bilgilerin verilmesinin çocuğun esenliğine zarar getirmemesi kaydıyla, çocuğun haklarını tümüyle kullanmasına olanak vermek amacıyla, çocuğa, yaşı ve idrak gücü gözönünde tutularak verilecek uygun bilgiler anlaşılır.
Bölüm II – Çocukların haklarının kullanılmasını geliştirmek için usule ilişkin tedbirler
A. Çocuğun usule ilişkin hakları
Madde 3 – Davalarda bilgilendirilme ve dava sırasında görüşünü ifade etme hakkı
Yeterli idrake sahip olduğu iç hukuk tarafından kabul edilen bir çocuğa, bir adli merci önündeki, kendisini ilgilendiren davalarda, yararlanmayı bizzat da talep edebileceği aşağıda sayılan haklar verilir :
a) ilgili tüm bilgileri almak;
b) kendisine danışılmak ve kendi görüşünü ifade etmek;
c) görüşlerinin uygulanmasının olası sonuçlarından ve her tür kararın olası sonuçlarından bilgilendirilmek.
Madde 4 – Özel bir temsilci atanmasını isteme hakkı
1) 9. madde saklı kalmak kaydıyla, iç hukuk bir menfaat çatışması nedeniyle çocuğun ebeveynlerini çocuğu temsil etme olanağından mahrum ederse, çocuğun şahsen veya diğer şahıs ve kurumlar aracılığıyla, adli bir merci önündeki kendisini ilgilendiren davalarda kendisini temsil edecek özel bir temsilci atanmasını isteme hakkı vardır.
2) Devletler 1. Paragraftaki hakkın, yalnız iç hukuk tarafından yeterli idrak gücüne sahip olduğu kabul edilen çocuklara uygulanmasını öngörmekte serbesttirler.
Madde 5 – Usule ilişkin, mümkün olan diğer haklar
Taraflar, adli bir merci önünde çocukları ilgilendiren davalarla ilgili olarak onlara usule ilişkin özellikle;
a) kendi görüşlerini ifade etmekte yardımcı olması için kendi seçtikleri uygun bir kişiden yardım almayı isteme hakkı;
b) kendi kendilerine veya diğer şahıslar veya kurumlar vasıtasıyla, ayrı bir temsilcinin, uygun olduğu takdirde bir avukatın tayinini isteme hakkı,
c) kendi temsilcilerini tayin etme hakkı;
d) sözkonusu davalarda tarafların sahip olduğu hakların tümünü veya bir kısmını kullanma hakkı; gibi ek haklar tanınması olanağını incelerler.
B. Adli Mercilerin rolü
Madde 6 – Karar süreci
Bir çocuğu ilgilendiren davalarda adli merci, bir karar almadan önce :
a) Çocuğun yüksek çıkarına uygun karar almak için yeterli bilgiye sahip olup olmadığını kontrol etmeli ve gerektiğinde özellikle velayet sorumluluğunu elinde bulunduranlardan ek bilgi sağlamalıdır.
b) Çocuğun iç hukuk tarafından yeterli idrak gücüne sahip olduğunun kabul edildiği durumlarda,
– çocuğun bütün gerekli bilgiyi edindiğinden emin olmalıdır.
– çocuğun yüksek çıkarına açıkça ters düşmediği takdirde, gerekirse kendine veya diğer şahıs ve kurumlar vasıtasıyla, çocuk için elverişli durumlarda ve onun kavrayışına uygun bir tarzda çocuğa danışmalıdır.
– çocuğun görüşünü ifade etmesine müsaade etmelidir.
c) Çocuğun ifade ettiği görüşe gereken önemi vermelidir.
Madde 7 – Acil hareket etme mecburiyeti
Bir çocuğu ilgilendiren davalarda, adli merci gereksiz gecikmeyi engellemek için çabuk hareket etmeli, kararlarının süratle uygulanmasını garanti edecek düzenlemeler sağlanmış olmalıdır. Adli merci acil durumlarda gerektiğinde derhal uygulanabilir kararlar alma yetkisine sahiptir.
Madde 8 – Kendi inisiyatifiyle harekete geçme
Bir çocuğu ilgilendiren davalarda, çocuğun esenliğinin ağır bir tehlike altında olduğunun iç hukuk tarafından belirlendiği durumlarda, adli mercinin re’sen harekete geçme yetkisi vardır.
Madde 9 – Bir temsilci atanması
1) Bir çocuğu ilgilendiren davalarda, iç hukuk gereğince, çocukla olan çıkar çatışması sonucunda velayet sorumluluğuna sahip kişiler çocuğu temsil etme yetkisinden men edildiklerinde, mahkemenin bu davalarda çocuk için bir özel temsilci atama yetkisi vardır.
2) Taraflar, bir çocuğu ilgilendiren davalarda, adlî mercinin çocuğu temsil etmek için başka bir temsilci, gerekli olduğu takdirde bir avukat tayin etmek yetkisine sahip olduğunu sağlama olanağını gözönünde bulundururlar.
C. Temsilcilerin rolü
Madde 10 –
1) Temsilci, bir adli merci önündeki çocuğu ilgilendiren davalarda, çocuğun yüksek çıkarlarına ters düşmemek kaydıyla;
a)Çocuğa, yeterli idrak gücüne sahip olduğu iç hukuk tarafından kabul edildiği takdirde, gerekli her bilgiyi vermeli;
b) Çocuğa, yeterli idrak gücüne sahip olduğu iç hukuk tarafından kabul edildiği takdirde, görüşünün uygulanmasının olası sonuçları ile temsilcinin her faaliyetinin olası sonuçları hakkında izahat vermeli,
c) Çocuğun görüşünü belirleyerek adli mercinin bilgisine sunmalıdır.
2) Taraflar, velayet sorumluluğuna sahip kişilerin 1. paragraf hükmü kapsamına alınması hususunu gözönünde bulundururlar.
D. Bazı hükümlerin genişletilmesi
Madde 11 –
Taraflar, diğer kurumlar önünde çocukları ilgilendiren davalar ile çocuklarla ilgili olup, dava konusuna girmeyen sorunların 3. 4. ve 9. madde hükümlerinin kapsamına alınması hususunu gözönünde bulundururlar.
E. Ulusal Kurumlar
Madde 12 –
1) Taraflar, diğerleri yanında özellikle 2. paragrafta öngörülen işlevleri bulunan kurumlar aracılığıyla çocuk haklarının geliştirilmesini ve kullanılmasını teşvik ederler.
2) Bu işlevler şunlardır :
a) çocuk haklarının kullanılmasına ilişkin kanun hükümlerini güçlendirmek için öneriler yapmak;
b) çocuk haklarının kullanılmasına ilişkin mevzuat tasarıları hakkında görüşler vermek;
c) çocuk haklarının kullanımı ile ilgili genel bilgileri medyaya, kamuya, kişilere veya çocuklara ilişkin sorunlarla ilgilenen kurumlara sağlamak,
d) çocukların görüşünü araştırmak ve onlara gerekli tüm bilgiyi sağlamak.
F. Diğer tedbirler
Madde 13 – Arabuluculuk ve anlaşmazlıkların çözümünde diğer konular
Anlaşmazlıkların önüne geçmek veya çözmek, adli bir merci önünde çocukları ilgilendiren davaları önlemek için Taraflar, arabuluculuk ve anlaşmazlıkların çözümüne yönelik diğer tüm yöntemlerin uygulanmasını ve Taraflarca belirlenen uygun durumlarda bu yöntemlerin bir anlaşmaya varmakta kullanılmasını teşvik ederler.
Madde 14 – Adli yardım ve hukukî danışma
İç hukuk, adli bir merci önünde çocukları ilgilendiren davalarda çocukların temsili için adli yardım ve hukukî danışmayı öngördüğünde, bu hükümler 4. ve 9. maddelerin içerdiği sorunlara uygulanır.
Madde 15 – Diğer uluslararası belgelerle ilişkiler
Bu Sözleşme, Taraflardan birinin taraf bulunduğu ya da olacağı, çocukların ve ailelerin korunmasıyla ilgili özel konuları inceleyen başka uluslararası belgelerin uygulanmasına engel oluşturmaz.
Bölüm III – Daimi Komite
Madde 16 – Daimi Komitenin kurulması ve işlevleri
1) Bu Sözleşmenin amaçları için bir Daimi Komite kurulmuştur.
2) Daimi Komite bu Sözleşme’ye ilişkin sorunları takip eder. Bu komite özellikle :
a) Sözleşme’nin uygulanması veya yorumu hakkında, ilgili her sorunu inceleyebilir. Daimi Komite’nin Sözleşmenin uygulanmasıyla ilgili sonuçları bir tavsiye kararı şeklinde olabilir; tavsiye kararları, oy verenlerin dörtte üç çoğunluğuyla kabul edilir;
b) Sözleşme’ye değişiklik önerebilir ve 20. maddeye uygun olarak önerilen değişiklikleri inceleyebilir;
c) 12. maddenin 2. paragrafında öngörülen işlevleri ifa eden ulusal kurumlara tavsiye ve yardım sağlayabilir ve bunlar arasındaki uluslararası işbirliğini geliştirebilir.
Madde 17 – Oluşum
1) Her bir Taraf Daimi Komite nezdinde bir veya birçok delege tarafından temsil edilebilir. Her bir Tarafın tek oy hakkı vardır.
2) Bu Sözleşme’ye taraf olmayan, 21. maddede atıfta bulunulan her Devlet Daimi Komite’de bir gözlemci tarafından temsil edilebilir. Aynı husus 22. madde hükümlerine uygun olarak Sözleşme’ye katılmaya davet edildikten sonra, diğer Devlet veya Avrupa Topluluğu’na da uygulanır.
3) Taraflardan biri, toplantıdan en az bir ay önce Genel Sekreteri karşı görüşünden bilgilendirmediği takdirde, Daimi Komite;
Yukarıda 2. paragrafta öngörülmeyen her Devlet;
Birleşmiş Milletler’in Çocuk Hakları Komitesi;
Avrupa Topluluğu;
Uluslararası her hükümet kuruluşu;
12. maddenin 2. paragrafında öngörülen işlevlerden birini veya birçoğunu yürüten hükümet dışı uluslararası her kuruluş;
12. maddenin 2. paragrafında öngörülen işlevlerden birini veya birçoğunu yürüten her ulusal kuruluşu, hükümet kuruluşunu ve hükümet dışı kuruluşu, gözlemci olarak bütün toplantılara veya bir toplantının tümüne veya bir bölümüne katılmaya davet edebilir;
4) Daimi Komite çocuk haklarının uygulanmasıyla iştigal eden uygun kuruluşlarla bilgi değişiminde bulunabilir.
Madde 18 – Toplantılar
1) Avrupa Konseyi Genel Sekreteri bu Sözleşme’nin yürürülüğe girdiği tarihi izleyen üç yılın bitiminde, bu tarihi izleyen herhangi bir zaman ve kendi inisiyatifiyle Daimi Komite’yi toplantıya davet edecektir.
2) Daimi Komite, Tarafların en az yarısının hazır bulunması şartıyla karar alabilir.
3) Daimi Komite’nin kararları 16. ve 20. maddeler saklı kalmak kaydıyla hazır bulunan üyelerin çoğunluğu ile alınır.
4) Daimi Komite bu Sözleşme’nin hükümleri saklı kalmak kaydıyla, kendi iç yönetmeliğini ve Sözleşme çerçevesinde uygun bütün görevleri ifa etmek için kuracağı her çalışma grubunun iç yönetmeliğini hazırlar.
Madde 19 – Daimi Komite raporları
Daimi Komite, her toplantıdan sonra, Taraflara ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne görüşmelere ve alınan kararlara ilişkin bir rapor gönderir.
Bölüm IV – Sözleşme’ye getirilecek değişiklikler
Madde 20 –
1) Taraflardan biri veya Daimi Komite tarafından bu Sözleşme’nin maddelerine önerilen her değişiklik, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirilir ve onun tarafından Daimi Komite’nin müteakip toplantısından en az iki ay önce, Avrupa Konseyi üyesi Devletlere, her imzacıya, her Tarafa, 21. madde hükümlerine uygun olarak bu Sözleşme’yi imzalamaya davet edilen her Devlete veya 22. madde hükümlerine uygun olarak Sözleşme’ye katılmaya davet edilen Avrupa Topluluğu’na iletilir.
2) Bir önceki paragrafın hükümlerine uygun olarak önerilen her değişiklik Daimi Komite tarafından incelenir. Daimi Komite, katılımcıların dörtte üç çoğunluğu ile kabul ettiği metni Bakanlar Kurulu Komitesinin onayına sunar. Bu metin, onaydan sonra kabul edilmesi için Taraflara gönderilir.
3) Her değişiklik, tüm Tarafların değişikliği kabul ettiğini Genel Sekreter’e bildirdiği tarihten itibaren bir aylık sürenin bitimini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Bölüm V – Nihai Hükümler
Madde 21 – İmza, onay ve yürürlüğe girme
1) Bu Sözleşme Avrupa Konseyi’ne üye Devletlerin ve Sözleşme’nin oluşmasına iştirak eden Avrupa Konseyi’ne üye olmayan Devletlerin imzasına açıktır.
2) Bu Sözleşme onaylama, kabul veya tasdike tâbi olacaktır. Onay, kabul ve tasdik belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir.
3) Bu Sözleşme, bir önceki paragrafın hükümlerine uygun olarak, aralarında en az iki Avrupa Konseyi üyesi Devletin bulunduğu üç Devletin Sözleşme ile bağlı olduklarına dair rızalarını beyan ettikleri tarihi izleyen üç aylık sürenin bitimini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.
4) Bu Sözleşme ile bağlı olduğuna dair rızasını sonradan beyan eden herhangi bir Devlet için, Sözleşme, onaylama, kabul ve tasdik belgesinin tevdi tarihini takip eden üç aylık sürenin bitimini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.
Madde 22 – Üye olmayan Devletler ve Avrupa Topluluğu
1) Bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden itibaren, Avrupa Konseyi, Bakanlar Komitesi, Kendi inisiyatifi ile veya Daimi Komite’nin teklifi ile Taraflara danışıldıktan sonra, Sözleşme’nin oluşturulmasına katılmamış her Devleti Avrupa Topluluğu’nu Avrupa Konseyi Statüsü’nün 20. maddesinin, “d” fıkrasında öngörülen çoğunluğun kararıyla ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nde temsil edilme hakkına sahip Taraf Devletlerin temsilcilerinin oybirliğiyle Sözleşme’ye katılmaya davet edebilir.
2) Bu Sözleşme, katılan her Devlet veya Avrupa Topluluğu için katılma belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilmesinden itibaren üç aylık sürenin dolmasını izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 23 – Ülkesel uygulama alanı
1) Her Devlet imza sırasında veya onay, kabul, tasdik veya katılma belgesini tevdi ederken bu Sözleşme’nin uygulanacağı ülke toprak veya topraklarını belirleyebilir.
2) Taraflar daha sonraki bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne muhatap bir beyan ile bu Sözleşme’nin uygulanma alanını, uluslararası ilişkilerinden sorumlu ya da adına taahhütte bulunmaya yetkili olduğu, beyanda belirtilen herhangi başka bir ülke toprağına genişletebilir. Sözleşme, ülke toprağı açısından, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne beyanın yapılmasından itibaren üç aylık sürenin dolmasını izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
3) Yukarıdaki iki paragraf uyarınca yapılan herhangi bir beyan, bu beyanda konu edilen ülke toprağı ya da toprakları ile ilgili olarak Genel Sekretere yapılacak bir bildirim ile geri alınabilir. Geri alma, Genel Sekreter’in bildirimi almasından itibaren üç aylık sürenin dolmasını izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 24 – Çekinceler
Bu Sözleşme’ye hiçbir çekince konulamaz.
Madde 25 – Fesih
1) Akit Tarafların her biri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirim ile bu Sözleşme’yi feshedebilir.
2) Fesih, Genel Sekreter’in bildirimi almasından itibaren üç aylık sürenin dolmasını izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 26 – Bildirimler
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey üyesi Devletlere, her imzacıya, her
Tarafa ve Sözleşme’ye katılmaya davet ettiği diğer tüm Devletler ile Avrupa Topluluğu’na :
a) Her imzayı;
b) Her onaylama, kabul, tasdik veya katılım belgesinin tevdi edilmesini;
c) Bu Sözleşme’nin 21. ve 22. maddelerine uygun olarak her yürürlüğe giriş tarihini;
d) 20. maddeye uygun olarak kabul edilen her değişikliği ve bu değişikliğin yürürlüğe giriş tarihini;
e) 1. ve 23. madde hükümleri uyarınca yapılan her beyanı;
f) 25. madde hükümleri uyarınca yapılan her feshi;
g) Bu Sözleşme’yi ilgilendiren diğer herhangi işlem, bildirim veya yazışmayı tebliğ edecektir.
Yukarıdaki hükümleri kabul zımnında, usulüne uygun olarak yetkili kılınan aşağıda imzaları bulunanlar bu Sözleşme’yi imzalamışlardır.
Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanacak olan işbu Sözleşme, İngilizce ve Fransızca olarak ve her iki metin aynı derecede geçerli olmak üzere, tek nüsha halinde, 25 Ocak 1996 tarihinde Strazburg’da yapılmıştır. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Avrupa Konseyi’ne üye Devletlere ve bu Sözleşme’nin hazırlanmasına katkıda bulunan üye olmayan Devletlere, Avrupa Topluluğu’na ve bu Sözleşme’ye katılmaya davet edilmiş her Devlete, Sözleşme’nin onaylanmış örneğini iletecektir.
Çocuk Koruma Kanunu, 3 Temmuz 2005 tarihinde 5395 numaralı kanun olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş ve 15 Temmuz 2005 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Çocuk Koruma Kanununun amacı, korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.
Ahmet Rona-Serozan- Çocuk Hukuku
Kanunun ilk bölümünde kanunun amacı, kapsamı, kanunla ilgili tanımlamalar ve kabul edilen temel ilkeler sıralanmıştır. Çocuk Koruma Kanununun ikinci kısımda, çocukları ilgilendiren soruşturma ve kovuşturmalarda uyulması gereken kurallar, hususlar, üçüncü kısımda mahkeme ve cumhuriyet savcılıklarını ilgilendiren hükümler bulunmakta, dördüncü bölümde ise geçici maddeler ile yürürlük maddeleri bulunmaktadır. Kanun metninde sonraki yıllarda bazı değişiklikler yapılmıştır.
Çocuk Koruma Kanunu, kolluk aşamasında çocuklara özgü usul ve kurallara ilişkin temel prensipleri de belirlemiştir.
Çocuk Koruma Kanununa göre Çocuk Mahkemeleri, asliye ceza mahkemesi tarafından yargılanması gereken suçlar ile ilgili yaş küçüklüğü nedeniyle suça sürüklenen çocuklar hakkında açılan davalara bakmakla görevlidir. Çocuk ağır ceza mahkemeleri, ağır ceza mahkemesi tarafından yargılanması gereken ve çocukların işlediği suçlarla ilgili yaş küçüklüğü nedeniyle çocuklar hakkında açılan davalara bakmakla görevlidir.
Çocuk Koruma Kanunu
Amaç
Madde 1- (1) Bu Kanunun amacı, korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir.
Kapsam
Madde 2- (1) Bu Kanun, korunma ihtiyacı olan çocuklar hakkında alınacak tedbirler ile suça sürüklenen çocuklar hakkında uygulanacak güvenlik tedbirlerinin usûl ve esaslarına, çocuk mahkemelerinin kuruluş, görev ve yetkilerine ilişkin hükümleri kapsar.
Tanımlar
Madde 3- (1) Bu Kanunun uygulanmasında;
a) Çocuk: Daha erken yaşta ergin olsa bile, onsekiz yaşını doldurmamış kişiyi; bu kapsamda,
1-Korunma ihtiyacı olan çocuk: Bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal veya istismar edilen ya da suç mağduru çocuğu,
2-Suça sürüklenen çocuk: Kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuğu,
b) Mahkeme: Çocuk mahkemeleri ile çocuk ağır ceza mahkemelerini,
c) Çocuk hâkimi: Hakkında kovuşturma başlatılmış olanlar hariç, suça sürüklenen çocuklarla korunma ihtiyacı olan çocuklar hakkında uygulanacak tedbir kararlarını veren çocuk mahkemesi hâkimini,
d) Kurum: Bu Kanun kapsamındaki çocuğun bakılıp gözetildiği, hakkında verilen tedbir kararlarının yerine getirildiği resmî veya özel kurumları,
e) (Değişik: 13/6/2012-6327/38 md.) Sosyal çalışma görevlisi: Psikolojik danışmanlık ve rehberlik, psikoloji, sosyoloji, çocuk gelişimi, öğretmenlik, aile ve tüketici bilimleri ve sosyal hizmet alanlarında eğitim veren kurumlardan mezun meslek mensuplarını,
İfade eder.
Temel ilkeler
Madde 4- (1) Bu Kanunun uygulanmasında, çocuğun haklarının korunması amacıyla;
a) Çocuğun yaşama, gelişme, korunma ve katılım haklarının güvence altına alınması,
b) Çocuğun yarar ve esenliğinin gözetilmesi,
c) Çocuk ve ailesinin herhangi bir nedenle ayrımcılığa tâbi tutulmaması,
d) Çocuk ve ailesi bilgilendirilmek suretiyle karar sürecine katılımlarının sağlanması,
e) Çocuğun, ailesinin, ilgililerin, kamu kurumlarının ve sivil toplum kuruluşlarının işbirliği içinde çalışmaları,
f) İnsan haklarına dayalı, adil, etkili ve süratli bir usûl izlenmesi,
g) Soruşturma ve kovuşturma sürecinde çocuğun durumuna uygun özel ihtimam gösterilmesi,
h) Kararların alınmasında ve uygulanmasında, çocuğun yaşına ve gelişimine uygun eğitimini ve öğrenimini, kişiliğini ve toplumsal sorumluluğunu geliştirmesinin desteklenmesi,
i) Çocuklar hakkında özgürlüğü kısıtlayıcı tedbirler ile hapis cezasına en son çare olarak başvurulması,
j) Tedbir kararı verilirken kurumda bakım ve kurumda tutmanın son çare olarak görülmesi, kararların verilmesinde ve uygulanmasında toplumsal sorumluluğun paylaşılmasının sağlanması,
k) Çocukların bakılıp gözetildiği, tedbir kararlarının uygulandığı kurumlarda yetişkinlerden ayrı tutulmaları,
l) Çocuklar hakkında yürütülen işlemlerde, yargılama ve kararların yerine getirilmesinde kimliğinin başkaları tarafından belirlenememesine yönelik önlemler alınması,
İlkeleri gözetilir.
İKİNCİ BÖLÜM
Koruyucu ve Destekleyici Tedbirler
Koruyucu ve destekleyici tedbirler
Madde 5- (1) Koruyucu ve destekleyici tedbirler, çocuğun öncelikle kendi aile ortamında korunmasını sağlamaya yönelik danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma konularında alınacak tedbirlerdir. Bunlardan;
a) Danışmanlık tedbiri, çocuğun bakımından sorumlu olan kimselere çocuk yetiştirme konusunda; çocuklara da eğitim ve gelişimleri ile ilgili sorunlarının çözümünde yol göstermeye,
b) Eğitim tedbiri, çocuğun bir eğitim kurumuna gündüzlü veya yatılı olarak devamına; iş ve meslek edinmesi amacıyla bir meslek veya sanat edinme kursuna gitmesine veya meslek sahibi bir ustanın yanına yahut kamuya ya da özel sektöre ait işyerlerine yerleştirilmesine,
c) Bakım tedbiri, çocuğun bakımından sorumlu olan kimsenin herhangi bir nedenle görevini yerine getirememesi hâlinde, çocuğun resmî veya özel bakım yurdu ya da koruyucu aile hizmetlerinden yararlandırılması veya bu kurumlara yerleştirilmesine,
d) Sağlık tedbiri, çocuğun fiziksel ve ruhsal sağlığının korunması ve tedavisi için gerekli geçici veya sürekli tıbbî bakım ve rehabilitasyonuna, bağımlılık yapan maddeleri kullananların tedavilerinin yapılmasına,
e) Barınma tedbiri, barınma yeri olmayan çocuklu kimselere veya hayatı tehlikede olan hamile kadınlara uygun barınma yeri sağlamaya,
Yönelik tedbirdir.
(2) Hakkında, birinci fıkranın (e) bendinde tanımlanan barınma tedbiri uygulanan kimselerin, talepleri hâlinde kimlikleri ve adresleri gizli tutulur.
(3) Tehlike altında bulunmadığının tespiti ya da tehlike altında bulunmakla birlikte veli veya vasisinin ya da bakım ve gözetiminden sorumlu kimsenin desteklenmesi suretiyle tehlikenin bertaraf edileceğinin anlaşılması hâlinde; çocuk, bu kişilere teslim edilir. Bu fıkranın uygulanmasında, çocuk hakkında birinci fıkrada belirtilen tedbirlerden birisine de karar verilebilir.
Kuruma başvuru
Madde 6- (1) Adlî ve idarî merciler, kolluk görevlileri, sağlık ve eğitim kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, korunma ihtiyacı olan çocuğu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna bildirmekle yükümlüdür. Çocuk ile çocuğun bakımından sorumlu kimseler çocuğun korunma altına alınması amacıyla Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna başvurabilir.
(2) Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu kendisine bildirilen olaylarla ilgili olarak gerekli araştırmayı derhâl yapar.
Koruyucu ve destekleyici tedbir kararı alınması
Madde 7- (1) Çocuklar hakkında koruyucu ve destekleyici tedbir kararı; çocuğun anası, babası, vasisi, bakım ve gözetiminden sorumlu kimse, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ve Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re’sen çocuk hâkimi tarafından alınabilir.
(2) Tedbir kararı verilmeden önce çocuk hakkında sosyal inceleme yaptırılabilir.
(3) Tedbirin türü kararda gösterilir. Bir veya birden fazla tedbire karar verilebilir.
(4) Hâkim, hakkında koruyucu ve destekleyici tedbire karar verdiği çocuğun denetim altına alınmasına da karar verebilir.
(5) Hâkim, çocuğun gelişimini göz önünde bulundurarak koruyucu ve destekleyici tedbirin kaldırılmasına veya değiştirilmesine karar verebilir. Bu karar acele hâllerde, çocuğun bulunduğu yer hâkimi tarafından da verilebilir. Ancak bu durumda karar, önceki kararı alan hâkim veya mahkemeye bildirilir.
(6) Tedbirin uygulanması, onsekiz yaşın doldurulmasıyla kendiliğinden sona erer. Ancak hâkim, eğitim ve öğrenimine devam edebilmesi için ve rızası alınmak suretiyle tedbirin uygulanmasına belli bir süre daha devam edilmesine karar verebilir.
(7) Mahkeme, korunma ihtiyacı olan çocuk hakkında, koruyucu ve destekleyici tedbir kararının yanında 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre velayet, vesayet, kayyım, nafaka ve kişisel ilişki kurulması hususlarında da karar vermeye yetkilidir.
Tedbirlerde yetki
Madde 8- (1) Korunma ihtiyacı olan çocuklar hakkında koruyucu ve destekleyici tedbirler, çocuğun menfaatleri bakımından kendisinin, ana, baba, vasisi veya birlikte yaşadığı kimselerin bulunduğu yerdeki çocuk hâkimince alınır.
(2) Tedbir kararlarının uygulanması, kararı veren hâkim veya mahkemece en geç üçer aylık sürelerle incelettirilir.
(3) Hâkim veya mahkeme; denetim memurları, çocuğun velisi, vasisi, bakım ve gözetimini üstlenen kimselerin, tedbir kararını yerine getiren kişi ve kuruluşun temsilcisi ile Cumhuriyet savcısının talebi üzerine veya re’sen çocuğa uygulanan tedbirin sonuçlarını inceleyerek kaldırabilir, süresini uzatabilir veya değiştirebilir.
Acil korunma kararı alınması
Madde 9- (1) Derhâl korunma altına alınmasını gerektiren bir durumun varlığı hâlinde çocuk, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından bakım ve gözetim altına alındıktan sonra acil korunma kararının alınması için Kurum tarafından çocuğun Kuruma geldiği tarihten itibaren en geç beş gün içinde çocuk hâkimine müracaat edilir. Hâkim tarafından, üç gün içinde talep hakkında karar verilir. Hâkim, çocuğun bulunduğu yerin gizli tutulmasına ve gerektiğinde kişisel ilişkinin tesisine karar verebilir.
(2) Acil korunma kararı en fazla otuz günlük süre ile sınırlı olmak üzere verilebilir. Bu süre içinde Kurumca çocuk hakkında sosyal inceleme yapılır. Kurum, yaptığı inceleme sonucunda, tedbir kararı alınmasının gerekmediği sonucuna varırsa bu yöndeki görüşünü ve sağlayacağı hizmetleri hâkime bildirir. Çocuğun, ailesine teslim edilip edilmeyeceğine veya uygun görülen başkaca bir tedbire hâkim tarafından karar verilir.
(3) Kurum, çocuk hakkında tedbir kararı alınması gerektiği sonucuna varırsa hâkimden koruyucu ve destekleyici tedbir kararı verilmesini talep eder.
Bakım ve barınma kararlarının yerine getirilmesi
Madde 10- (1) Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından, kendisine intikal eden olaylarda gerekli önlemler derhâl alınarak çocuk, resmî veya özel kuruluşlara yerleştirilir.
Çocuklara özgü güvenlik tedbiri
Madde 11- (1) Bu Kanunda düzenlenen koruyucu ve destekleyici tedbirler, suça sürüklenen ve ceza sorumluluğu olmayan çocuklar bakımından, çocuklara özgü güvenlik tedbiri olarak anlaşılır.
Akıl hastalığı
Madde 12- (1) Suça sürüklenen çocuğun aynı zamanda akıl hastası olması hâlinde, 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 31 inci maddesinin birinci ve ikinci fıkraları kapsamına giren çocuklar hakkında, çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanır.
Tedbir kararlarında usûl
Madde 13- (1) Bu Kanunun 7 nci maddesinin yedinci fıkrasında öngörülen durumlar hariç olmak üzere, suça sürüklenen ve ceza sorumluluğu olmayan çocuklarla korunma ihtiyacı olan çocuklar hakkında duruşma yapılmaksızın tedbir kararı verilir. Ancak, hâkim zaruret gördüğü hâllerde duruşma yapabilir.
(2) Tedbir kararının verilmesinden önce yeterli idrak gücüne sahip olan çocuğun görüşü alınır, ilgililer dinlenebilir, çocuk hakkında sosyal inceleme raporu düzenlenmesi istenebilir.
Kanun yolu
Madde 14- (1) Bu Kanun hükümlerine göre, çocuk hâkimi tarafından alınan tedbir kararlarına karşı itiraz yolu açıktır. İtiraz, 4.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun itiraza ilişkin hükümlerine göre en yakın çocuk mahkemesine yapılır.
İKİNCİ KISIM
Soruşturma ve Kovuşturma
BİRİNCİ BÖLÜM
Soruşturma
Madde 15- (1) Suça sürüklenen çocuk hakkındaki soruşturma çocuk bürosunda görevli Cumhuriyet savcısı tarafından bizzat yapılır.
(2) Çocuğun ifadesinin alınması veya çocuk hakkındaki diğer işlemler sırasında, çocuğun yanında sosyal çalışma görevlisi bulundurulabilir.
(3) Cumhuriyet savcısı soruşturma sırasında gerekli görüldüğünde çocuk hakkında koruyucu ve destekleyici tedbirlerin uygulanmasını çocuk hâkiminden isteyebilir.
Çocuğun gözaltında tutulması
Madde 16- (1) Gözaltına alınan çocuklar, kolluğun çocuk biriminde tutulur.
(2) Kolluğun çocuk biriminin bulunmadığı yerlerde çocuklar, gözaltına alınan yetişkinlerden ayrı bir yerde tutulur.
İştirak hâlinde işlenen suçlar
Madde 17- (1) Çocukların yetişkinlerle birlikte suç işlemesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturma ayrı yürütülür.
(2) Bu hâlde de çocuklar hakkında gerekli tedbirler uygulanmakla beraber, mahkeme lüzum gördüğü takdirde çocuk hakkındaki yargılamayı genel mahkemedeki davanın sonucuna kadar bekletebilir.
(3) Davaların birlikte yürütülmesinin zorunlu görülmesi hâlinde, genel mahkemelerde, yargılamanın her aşamasında, mahkemelerin uygun bulması şartıyla birleştirme kararı verilebilir. Bu takdirde birleştirilen davalar genel mahkemelerde görülür.
Çocuğun nakli
Madde 18- (1) Çocuklara zincir, kelepçe ve benzeri aletler takılamaz. Ancak; zorunlu hâllerde çocuğun kaçmasını, kendisinin veya başkalarının hayat veya beden bütünlükleri bakımından doğabilecek tehlikeleri önlemek için kolluk tarafından gerekli önlem alınabilir.
Kamu davasının açılmasının ertelenmesi
Madde 19- (Değişik: 6/12/2006-5560/39 md.)
(1) Çocuğa yüklenen suçtan dolayı Ceza Muhakemesi Kanunundaki koşulların varlığı halinde, kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilebilir. Ancak, bu kişiler açısından erteleme süresi üç yıldır.
Adlî kontrol
Madde 20- (1) Suça sürüklenen çocuklar hakkında soruşturma veya kovuşturma evrelerinde adlî kontrol tedbiri olarak Ceza Muhakemesi Kanununun 109 uncu maddesinde sayılanlar ile aşağıdaki tedbirlerden bir ya da birkaçına karar verilebilir:
a) Belirlenen çevre sınırları dışına çıkmamak.
b) Belirlenen bazı yerlere gidememek veya ancak bazı yerlere gidebilmek.
c) Belirlenen kişi ve kuruluşlarla ilişki kurmamak.
(2) Ancak bu tedbirlerden sonuç alınamaması, sonuç alınamayacağının anlaşılması veya tedbirlere uyulmaması durumunda tutuklama kararı verilebilir.
Tutuklama yasağı
Madde 21- (1) Onbeş yaşını doldurmamış çocuklar hakkında üst sınırı beş yılı aşmayan hapis cezasını gerektiren fiillerinden dolayı tutuklama kararı verilemez.
İKİNCİ BÖLÜM
Kovuşturma
Duruşma
Madde 22- (1) Çocuk, velisi, vasisi, mahkemece görevlendirilmiş sosyal çalışma görevlisi, çocuğun bakımını üstlenen aile ve kurumda bakılıyorsa kurumun temsilcisi duruşmada hazır bulunabilir.
(2) Mahkeme veya hâkim, çocuğun sorgusu veya çocuk hakkındaki diğer işlemler sırasında çocuğun yanında sosyal çalışma görevlisi bulundurabilir.
(3) Duruşmalarda hazır bulunan çocuk, yararı gerektirdiği takdirde duruşma salonundan çıkarılabileceği gibi sorgusu yapılmış çocuğun duruşmada hazır bulundurulmasına da gerek görülmeyebilir.
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması
Madde 23- (Değişik: 6/12/2006-5560/40 md.)
(1) Çocuğa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda, Ceza Muhakemesi Kanunundaki koşulların varlığı halinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Ancak, bu kişiler açısından denetim süresi üç yıldır.
Uzlaşma
Madde 24- (Değişik: 6/12/2006-5560/41 md.)
(1) Ceza Muhakemesi Kanununun uzlaşmaya ilişkin hükümleri suça sürüklenen çocuklar bakımından da uygulanır.
ÜÇÜNCÜ KISIM
Mahkemeler ve Cumhuriyet Savcılığı
BİRİNCİ BÖLÜM
Mahkemelerin Kuruluş, Görev ve Yetkisi
Mahkemelerin kuruluşu
Madde 25- (1) Çocuk mahkemesi, tek hâkimden oluşur. Bu mahkemeler her il merkezinde kurulur. Ayrıca, bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenen ilçelerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü alınarak kurulabilir. İş durumunun gerekli kıldığı yerlerde çocuk mahkemelerinin birden fazla dairesi oluşturulabilir. Bu daireler numaralandırılır. Çocuk mahkemelerinde yapılan duruşmalarda Cumhuriyet savcısı bulunmaz. Mahkemelerin bulunduğu yerlerdeki Cumhuriyet savcıları, çocuk mahkemeleri kararlarına karşı kanun yoluna başvurabilirler.
(2) Çocuk ağır ceza mahkemelerinde bir başkan ile yeteri kadar üye bulunur ve mahkeme bir başkan ve iki üye ile toplanır. Bu mahkemeler bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenen yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü alınarak kurulur. İş durumunun gerekli kıldığı yerlerde çocuk ağır ceza mahkemelerinin birden fazla dairesi oluşturulabilir. Bu daireler numaralandırılır.
Mahkemelerin görevi
Madde 26- (1) Çocuk mahkemesi, asliye ceza mahkemesi ile sulh ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar bakımından, suça sürüklenen çocuklar hakkında açılacak davalara bakar.
(2) Çocuk ağır ceza mahkemesi, çocuklar tarafından işlenen ve ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarla ilgili davalara bakar.
(3) Mahkemeler ve çocuk hâkimi, bu Kanunda ve diğer kanunlarda yer alan tedbirleri almakla görevlidir.
(4) Çocuklar hakkında açılan kamu davaları, Kanunun 17 nci maddesi hükümleri saklı kalmak kaydıyla bu Kanunla kurulan mahkemelerde görülür.
Mahkemelerin yargı çevresi
Madde 27- (1) Çocuk mahkemelerinin yargı çevresi, kurulduğu il ve ilçenin mülkî sınırlarıyla belirlenir.
(2) Çocuk ağır ceza mahkemelerinin yargı çevresi, bulundukları il merkezi ve ilçeler ile bunlara adlî yönden bağlanan ilçelerin idarî sınırlarıdır.
(3) Coğrafi durum ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak çocuk mahkemeleri ile çocuk ağır ceza mahkemelerinin yargı çevresinin belirlenmesine veya değiştirilmesine Adalet Bakanlığının önerisi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca karar verilir.
Hâkimlerin atanmaları
Madde 28- (1) Mahkemelere, atanacakları bölgeye veya bir alt bölgeye hak kazanmış, adlî yargıda görevli, tercihan çocuk hukuku alanında uzmanlaşmış, çocuk psikolojisi ve sosyal hizmet alanlarında eğitim almış olan hâkimler ve Cumhuriyet savcıları arasından Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca atama yapılır.
(2) Atamalarda istekli olanlarla daha önce bu görevlerde bulunmuş olanlara öncelik tanınır.
(3) Herhangi bir nedenle görevine gelemeyen hâkimin yerine bu hâkim görevine başlayıncaya veya Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yetkilendirme yapılıncaya kadar o yerdeki hâkimlerden hangisinin bakacağı, birinci fıkrada aranan nitelikler de gözetilerek adlî yargı adalet komisyonu başkanınca belirlenir.
İKİNCİ BÖLÜM
Cumhuriyet Savcılığı ve Kolluk
Cumhuriyet savcılığı çocuk bürosu
Madde 29- (1) Cumhuriyet başsavcılıklarında bir çocuk bürosu kurulur. Cumhuriyet başsavcısınca 28 inci maddenin birinci fıkrasında öngörülen nitelikleri haiz olanlar arasından yeterli sayıda Cumhuriyet savcısı, bu büroda görevlendirilir.
Çocuk bürosunun görevleri
Madde 30- (1) Çocuk bürosunun görevleri;
a) Suça sürüklenen çocuklar hakkındaki soruşturma işlemlerini yürütmek,
b) Çocuklar hakkında tedbir alınması gereken durumlarda, gecikmeksizin tedbir alınmasını sağlamak,
c) Korunma ihtiyacı olan, suç mağduru veya suça sürüklenen çocuklardan yardıma, eğitime, işe, barınmaya ihtiyacı olan veya uyum güçlüğü çekenlere ihtiyaç duydukları destek hizmetlerini sağlamak üzere, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ve sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği içinde çalışmak, bu gibi durumları çocukları korumakla görevli kurum ve kuruluşlara bildirmek,
d) Bu Kanunla ve diğer kanunlarla verilen görevleri yerine getirmektir.
(2) Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, bu görevler çocuk bürosunda görevli olmayan Cumhuriyet savcıları tarafından da yerine getirilebilir.
Kolluğun çocuk birimi
Madde 31- (1) Çocuklarla ilgili kolluk görevi, öncelikle kolluğun çocuk birimleri tarafından yerine getirilir.
(2) Kolluğun çocuk birimi, korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocuklar hakkında işleme başlandığında durumu, çocuğun veli veya vasisine veya çocuğun bakımını üstlenen kimseye, baroya ve Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna, çocuk resmî bir kurumda kalıyorsa ayrıca kurum temsilcisine bildirir. Ancak, çocuğu suça azmettirdiğinden veya istismar ettiğinden şüphelenilen yakınlarına bilgi verilmez.
(3) Çocuk, kollukta bulunduğu sırada yanında yakınlarından birinin bulunmasına imkân sağlanır.
(4) Kolluğun çocuk birimlerindeki personeline, kendi kurumları tarafından çocuk hukuku, çocuk suçluluğunun önlenmesi, çocuk gelişimi ve psikolojisi, sosyal hizmet gibi konularda eğitim verilir.
(5) Çocuğun korunma ihtiyacı içinde bulunduğunun bildirimi ya da tespiti veya hakkında acil korunma kararı almak için beklemenin, çocuğun yararına aykırı olacağını gösteren nedenlerin varlığı hâlinde kolluğun çocuk birimi, durumun gerektirdiği önlemleri almak suretiyle çocuğun güvenliğini sağlar ve mümkün olan en kısa sürede Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna teslim eder.
Görevlilerin eğitimleri
Madde 32- (1) Mahkemelerde görevlendirilecek hâkimler ve Cumhuriyet savcıları ile sosyal çalışma görevlilerine ve denetimli serbestlik ve yardım merkezi şube müdürlüğünde görevli denetim görevlilerine, adaylık dönemlerinde Adalet Bakanlığınca belirlenen esaslara uygun çocuk hukuku, sosyal hizmet, çocuk gelişimi ve psikolojisi gibi konularda eğitim verilir.
(2) Mahkemelere atananların, görevleri süresince, alanlarında uzmanlaşmalarını sağlama ve kendilerini geliştirmelerine yönelik hizmet içi eğitim almaları sağlanır.
(3) Hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimin usûl ve esasları yönetmelikle belirlenir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Sosyal İnceleme
Sosyal çalışma görevlileri
Madde 33- (1) Adalet Bakanlığınca mahkemelere, en az lisans öğrenimi görmüş olanlar arasından yeterli sayıda sosyal çalışma görevlisi atanır. Atamada; çocuk ve aile sorunları ile çocuk hukuku ve çocuk suçluluğunun önlenmesi alanlarında lisansüstü eğitim yapmış olanlar tercih edilir.
(2) Mahkemelere atanan ve bu Kanun kapsamındaki tedbirleri uygulayan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunda görevli sosyal çalışma görevlilerine almakta oldukları aylıklarının brüt tutarının yüzde ellisi oranında ödenek verilir.
(3) Bu görevlilerin bulunmaması, görevin bunlar tarafından yapılmasında fiilî veya hukukî bir engel bulunması ya da başka bir uzmanlık dalına ihtiyaç duyulması gibi durumlarda, diğer kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanlar ile serbest meslek icra eden birinci fıkrada öngörülen nitelikleri haiz kimseler de sosyal çalışma görevlisi olarak görevlendirilebilirler.
(4) Hakkında sosyal inceleme yapılacak çocuğun, incelemeye tâbi tutulacak çevresi mahkemenin yetki alanı dışında ise, davayı gören mahkemenin talimatına bağlı olarak çocuğun bulunduğu yerdeki mahkemece inceleme yaptırılır. Büyükşehir belediye sınırları içinde kalan yerlerde bu inceleme, davayı gören mahkemeye bağlı olarak çalışan sosyal çalışma görevlilerince yapılabilir.
Sosyal çalışma görevlilerinin görevleri
Madde 34- (1) Sosyal çalışma görevlilerinin görevi;
a) Görevlendirildikleri çocuk hakkında derhâl sosyal inceleme yapmak, hazırladıkları raporları kendilerini görevlendiren mercie sunmak,
b) Suça sürüklenen çocuğun ifadesinin alınması veya sorgusu sırasında yanında bulunmak,
c) Bu Kanun kapsamında mahkemeler ve çocuk hâkimleri tarafından verilen diğer görevleri yerine getirmektir.
(2) İlgililer, sosyal çalışma görevlilerinin çalışmaları sırasında kendilerine yardımcı olmak ve çocuk hakkında istenen bilgileri vermek zorundadır.
(3) Sosyal çalışma görevlilerinin, görevleri sırasında yaptıkları ve hâkim tarafından takdir edilen masrafları Cumhuriyet başsavcılığının suçüstü ödeneğinden ödenir.
Sosyal inceleme
Madde 35- (1) Bu Kanun kapsamındaki çocuklar hakkında mahkemeler, çocuk hâkimleri veya Cumhuriyet savcılarınca gerektiğinde çocuğun bireysel özelliklerini ve sosyal çevresini gösteren inceleme yaptırılır. Sosyal inceleme raporu, çocuğun, işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin mahkeme tarafından takdirinde göz önünde bulundurulur.
(2) Derhâl tedbir alınmasını gerektiren durumlarda sosyal inceleme daha sonra da yaptırılabilir.
(3) Mahkeme veya çocuk hâkimi tarafından çocuk hakkında sosyal inceleme yaptırılmaması hâlinde, gerekçesi kararda gösterilir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Denetim
Denetim altına alma kararı
Madde 36- (1) Hakkında koruyucu ve destekleyici tedbir kararı verilen, kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı onanan, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilen çocuğun denetim altına alınmasına karar verilebilir.
Denetim görevlisinin görevlendirilmesi
Madde 37- (1) Denetim altına alınan çocukla ilgili olarak denetimli serbestlik ve yardım merkezi şube müdürlüğü tarafından bir denetim görevlisi görevlendirilir. Ancak, korunma ihtiyacı olan çocuklar veya suç tarihinde oniki yaşını bitirmemiş suça sürüklenen çocuklar ile çocuğun aileye teslimi yönünde karar verilmesi hâlinde, bu çocuklar hakkında denetim görevi gözetim esaslarına göre Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından yerine getirilir.
(2) Görevlendirme sırasında çocuğun kişisel özellik ve ihtiyaçları dikkate alınır ve çocuğa kolay ulaşabilecek olanlar tercih edilir.
Denetim görevlisinin görevleri
Madde 38- (1) Denetim görevlisinin görevleri şunlardır:
a) Kararla ulaşılmak istenen amacın gerçekleşmesi için çocuğun eğitim, aile, kurum, iş ve sosyal çevreye uyumunu sağlamak üzere onu desteklemek, yardımcı olmak, gerektiğinde önerilerde bulunmak.
b) Çocuğa eğitim, iş, destek alabileceği kurumlar, hakları ve haklarını kullanma konularında rehberlik etmek.
c) İhtiyaç duyacağı hizmetlerden yararlanmasında çocuğa yardımcı olmak.
d) Kaldığı yerleri ve ilişki kurduğu kişileri ziyaret ederek çocuğun içinde yaşadığı şartları, ailesi ve çevresiyle ilişkilerini, eğitim ve iş durumunu, boş zamanlarını değerlendirme faaliyetlerini yerinde incelemek.
e) Alınan kararın uygulanmasını, bu uygulamanın sonuçlarını ve çocuk üzerindeki etkilerini izlemek, tâbi tutulduğu yükümlülüklerin yerine getirilmesini denetlemek.
f) Çocuğun gelişimi hakkında, üçer aylık sürelerle Cumhuriyet savcısı veya mahkemeye rapor vermek.
(2) Denetim görevlisi, görevini yerine getirirken gerektiğinde çocuğun ana ve babası, vasisi, bakım ve gözetiminden sorumlu kimse ve öğretmenleriyle işbirliği yapar.
(3) Çocuğun ana ve babası, vasisi, bakım ve gözetiminden sorumlu kimse çocuğun devam ettiği okul, işyeri veya çocukla ilgili bilgiye sahip kurumların yetkilileri, denetim görevlisine yardımcı olmak, görevi gereğince istediği bilgileri vermek zorundadırlar.
Madde 39- (1) Çocuğa uygulanacak denetimin yöntemi, denetim görevlisince, sosyal incelemeyi yapan uzman veya mahkeme nezdindeki sosyal çalışma görevlisi ile birlikte, görevlendirmeyi takip eden on gün içinde hazırlanacak bir plânla belirlenir.
(2) Denetim plânı hazırlanırken;
a) Çocuk hakkında alınan tedbirin amacı, niteliği ve süresi,
b) Çocuğun ihtiyaçları,
c) Çocuğun içinde bulunduğu tehlike hâlinin ciddiyeti,
d) Çocuğun ana ve babası, vasisi, bakım ve gözetiminden sorumlu kimse tarafından çocuğa verilen desteğin derecesi,
e) Suça sürüklenmesi sebebiyle tedbir alınmış ise suç teşkil eden fiilin mahiyeti,
f) Çocuğun görüşü,
Dikkate alınır.
(3) Denetim plânı, mahkeme veya çocuk hâkimince onaylandıktan sonra derhâl uygulanır. Denetim görevlisi, kararın uygulama biçimi, çocuk üzerindeki etkileri ile çocuğun ana ve babası, vasisi, bakım ve gözetiminden sorumlu kimselerin veya kurumların çocuğa karşı sorumluluklarını gereğince yerine getirip getirmedikleri, kararın değiştirilmesini gerektirir bir durum olup olmadığı ve istenen diğer hususlarda her ay, ayrıca talep hâlinde mahkeme veya çocuk hâkimine rapor verir.
Denetimin sona ermesi
Madde 40- (1) Denetim, kararda öngörülen sürenin dolmasıyla sona erer. Tedbirden beklenen yararın elde edilmesi hâlinde denetim, sürenin dolmasından önce de kaldırılabilir.
(2) Denetim, çocuğun başka bir suçtan dolayı tutuklanması veya cezasının yerine getirilmesine başlanmakla sona erer.
Sosyal inceleme ve denetim raporları hakkında bilgi edinme
Madde 41- (1) Sosyal inceleme raporu ile denetim plânı ve raporunun birer örneğini çocuğun avukatı veya yasal temsilcisi Cumhuriyet savcısından, mahkemeden veya çocuk hâkiminden alabilir. Çocuğa raporun içeriği hakkında bilgi verilir.
(2) Ancak, çocuk ve avukatı hariç olmak üzere birinci fıkrada gösterilen kişilerin sosyal inceleme raporu ile denetim plânı ve raporu hakkında bilgi sahibi olmasının çocuğun yararına aykırı olduğuna kanaat getirilirse, bunların incelenmesi kısmen veya tamamen yasaklanabilir.
DÖRDÜNCÜ KISIM
Çeşitli Hükümler
Uygulanacak hükümler
Madde 42- (1) Bu Kanunda hüküm bulunmayan hâllerde Ceza Muhakemesi Kanunu, Türk Medenî Kanunu, 18.6.1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile 24.5.1983 tarihli ve 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu hükümleri uygulanır.
(2) Denetim konusunda bu Kanunda hüküm bulunmayan hâllerde, Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri ile Koruma Kurulları Kanunu hükümleri uygulanır.
Çocuğun giderleri
Madde 43- (1) Çocuk hakkında verilen koruyucu ve destekleyici tedbir kararlarının giderleri Devletçe ödenir. Ödenecek miktar mahkemece verilecek bir karar ile tespit edilir.
(2) Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre çocuğa bakmakla yükümlü olan kimsenin malî durumunun müsait olması hâlinde, Devletçe ödenen meblağın tahsili için ilgililere rücu edilir.
Kamu görevlisi
Madde 44- (1) Bu Kanun kapsamına giren görevlerle bağlantılı olarak kamu görevlileri hakkında 2.12.1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uygulanmaz.
Kurumlar
Madde 45- (1) Bu Kanunun 5 inci maddesinde yer alan koruyucu ve destekleyici tedbirlerden;
a) (a) ve (e) bentlerinde yazılı danışmanlık ve barınma tedbirleri Milli Eğitim Bakanlığı, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ve yerel yönetimler,
b) (b) bendinde yazılı eğitim tedbiri Milli Eğitim Bakanlığı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı,
c) (c) bendinde yazılı bakım tedbiri Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu,
d) (d) bendinde yazılı sağlık tedbiri Sağlık Bakanlığı,
Tarafından yerine getirilir.
(2) Bakım ve barınma tedbirlerinin yerine getirilmesi sırasında ihtiyaç duyulan kolluk hizmetlerinin yerine getirilmesi, çocukların rehabilitasyonu, eğitimi ve diğer bakanlıkların görev alanına giren diğer hususlarla ilgili olarak Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından yapılan her türlü yardım ve destek talepleri Milli Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, ilgili diğer bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşları tarafından geciktirilmeksizin yerine getirilir.
(3) Bu tedbirlerin yerine getirilmesinde kurumların koordinasyonu Adalet Bakanlığınca sağlanır.
Kadrolar
Madde 46- (1) Bu Kanun gereğince kurulacak mahkemelerin kuruluş ve çalışmaları için gerekli sınıflardan yeteri kadar kadro temin edilir.
Yönetmelik
Madde 47- (1) Bu Kanunun 5 ve 10 uncu maddelerinin uygulanmasına ilişkin usûl ve esaslar, Adalet Bakanlığı ile Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından müştereken, diğer maddelerin uygulanmasına ilişkin usûl ve esaslar ise Adalet Bakanlığı tarafından altı ay içinde çıkarılacak yönetmeliklerle düzenlenir.
Yürürlükten kaldırılan hükümler
Madde 48- (1) 7.11.1979 tarihli ve 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmıştır.
(2) Mevzuatta, yürürlükten kaldırılan 7.11.1979 tarihli ve 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanuna yapılan yollamalar, bu Kanunun ilgili hükümlerine yapılmış sayılır.
Geçici Madde 1- (1) 2253 sayılı Kanun gereğince kurulan çocuk mahkemelerinde derdest bulunan ve bu Kanun ile kurulan çocuk mahkemesinin görevine giren dava ve işler, bu mahkemeler faaliyete geçtiğinde çocuk mahkemesine devredilir.
(2) Genel ceza mahkemelerinde görülmekte olan ve bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte onsekiz yaşını doldurmuş olan sanıklar hakkındaki dava ve işler çocuk mahkemeleri ile çocuk ağır ceza mahkemelerine devredilmez.
(3) Çocuk mahkemeleri ile çocuk ağır ceza mahkemeleri bulunmayan yerlerde, bu mahkemeler kurulup göreve başlayıncaya kadar çocuklar tarafından işlenen suçlara ait soruşturma ve kovuşturmalar Cumhuriyet başsavcılığı ve görevli mahkemelerce bu Kanun hükümlerine göre yapılır.
(4) Çocuk mahkemesi bulunmayan yerlerde, bu mahkeme kurulup göreve başlayıncaya kadar korunma ihtiyacı olan çocuklar hakkında tedbir kararları görevli aile veya asliye hukuk mahkemelerince alınır.
(5) Adalet Bakanlığının koordinatörlüğünde ilgili bakanlıklar ve bağlı kuruluşlar bu Kanunun yürürlüğü tarihinden itibaren altı ay içinde koruyucu ve destekleyici tedbirleri yerine getirmek üzere gerekli tedbirleri alır. Ayrıca, ilgili bakanlıklar ve bağlı kuruluşlar bu amaçla sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliğine gidebilirler.
Yürürlük
Madde 49- (1) Bu Kanunun;
a) Suça sürüklenen ve hakkında bakım tedbiri uygulanan çocuklar hakkında Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından yerine getirilecek hizmetlere ilişkin hükümler ile 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi yayımı tarihinden itibaren altı ay sonra,
b) 37 nci maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesi ile 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi yayımı tarihinden itibaren bir yıl sonra,
c) Diğer hükümleri yayımı tarihinde,
Yürürlüğe girer.
Yürütme
Madde 50- (1) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
5395 SAYILI Çocuk Koruma Kanunu’na EK VE DEĞİŞİKLİK GETİREN
Danıştay Dergisi Etik İlkeleri ve Yayın Politikası
Danıştay Dergisi, bilimsel yayın etiği kapsamında Yayın Etiği Komitesi (COPE: Committee on Publication Ethics) ve Açık Erişim Dergiler Dizini (DOAJ) gibi kuruluşlar tarafından belirlenmiş etik standartlar ve ilkeler çerçevesinde hareket etmektedir.
Danıştay Dergisi, açık erişim ve ücretsiz akademik ve bilimsel yayıncılık ilkesini benimsemektedir. Yazarlardan makale başvuru, değerlendirme ve yayın süreçlerinde herhangi bir ücret alınmaz. Dergi içeriğine, www.danistay.gov.tr / https://dergi.danistay.gov.trüzerinden herhangi bir kısıtlama olmaksızın erişim sağlanmaktadır. Ancak Yayın politikası gereği elektronik ortamda bulunan bütün sayılar Başkanlığımız intranet (iç web) sayfasında yayımlanmakta, internet (dış web) sayfasında ise dergi satışlarının olumsuz etkilenmemesi açısından son iki sayı eksik olarak yayımlanmaktadır.
Makale göndermeden önce, uluslararası standartlar esas alınarak belirlenmiş yayın politikası ve etik ilkeler ile derginin yazım kurallarının dikkatli bir şekilde okunması gerekmektedir. Yazarlar dergiye makale gönderdikleri zaman bu ilke ve kuralları kabul ettiklerini beyan ederler.
Makalenin Tasnif ve Yayın Kurulunca değerlendirme sürecine alınması bir yayın taahhüdü anlamına gelmez. Değerlendirme süreci olumlu sonuçlansa bile makalenin yayımlanıp yayımlanmayacağı veya hangi sayıda yayımlanacağı Tasnif ve Yayın Kurulunun kararı ile belirlenir.
Tasnif ve Yayın Kurulu tarafından istisnai olarak, bazı makalelerin hakemsiz olarak Dergi’de yayımlanmasına re’sen karar verilebilir.
Tasnif ve Yayın Kurulu, makaleleri akademik ve bilimsel içeriğine göre objektif olarak değerlendirir.
Tasnif ve Yayın Kurulunun, makalelere ilişkin intihal ve suistimal iddialarını inceleyerek etik standartlar ve ilkeler çerçevesinde işlem yapma hakkı saklıdır.
Dergiye gönderilen bir makalenin yayımlanmamış veya aynı zamanda başka bir dergiye gönderilmemiş olması zorunludur.
Tasnif ve Yayın Kurulu, dergiye gönderilen tüm materyalin ve hakemlerle yapılan tüm yazışmaların gizliliğini korumayı teminat altına alır.
1. Yazarlar
Yazarlar özgün ve bilimsel çalışmalarını, yayımlanmak üzere dergiye başvurabilir.
Yazarın makalesini değerlendirme süreci başlamadan geri çekme hakkı saklıdır. Değerlendirme süreci başlamış olan makalenin yazar tarafından geri çekilmek istenmesi durumunda, Tasnif ve Yayın Kurulunun onayı gerekir.
Gönderilen makale ile ilgili çıkar çatışması oluşturacak durumlar ve ilişkiler varsa, yazar tarafından açıklanmalıdır.
Yazarlar makalede kullandıkları tüm alıntılara referans vermelidir.
Yazarlar kaynakların orijinalliğinden ve teyidinden sorumludur. Yazarlar makalenin başka bir kişi ya da kurumun fikri mülkiyet haklarını ihlal etmediğini, intihal, sahtecilik, çarpıtma, tekrar yayım, dilimleme, haksız yazarlık ve diğer etik ihlali türlerini içermediğini ve tüm sorumluluğun kendilerinde olduğunu taahhüt eder.
Makalelerde ileri sürülen fikirler yazarlara ait olup Danıştay Dergisini bağlayıcı etkisi yoktur. Makalede adı geçen tüm yazarlar, gönderilen ve yayımlanan makaleler üzerinde eşit sorumluluğa sahiptir. Yazışmadan sorumlu yazar, tüm ortak yazarların yayına ve ortak yazar olarak adlandırılmaya rızası olmasından sorumludur. Çalışmaya önemli bilimsel ve yazınsal katkı sağlayan tüm kişiler ortak yazar olarak adlandırılmalıdır.
Yazarlar kullanılan verilerin kullanım haklarına, araştırma/analizlerle ilgili gerekli izinlere sahip olduklarını gösteren belgelere sahip olmalıdır. Makalenin yayımlanması ile birlikte ilgili belgeler, yayin@danistay.gov.tr adresine iletilmeli ve en az beş yıl süre ile saklanmalıdır.
2. Hakemler
Danıştay Dergisi, makalelerin değerlendirme sürecinde çift taraflı kör hakemlik ilkesini benimsemiştir. Hakemler yazar adını göremeyeceği gibi yazarlar da hakem adını göremez. Hakemler ve yazarlar birbiri ile doğrudan iletişime geçemez.
Hakemler sadece uzmanlık alanı ile ilgili çalışmaları değerlendirirler. Hakemler kendilerine ulaşan makaleleri gizli tutmalı ve hakemlik sürecinden elde ettikleri bilgileri kişisel menfaatleri için kullanmamalı ve başkalarıyla paylaşmamalıdır. Tarafsız ve gizlilik içerisinde, akademik dil kullanarak değerlendirme yapmalıdır. Hakemler değerlendirmeyi nesnel bir şekilde sadece çalışmanın içeriği ile ilgili olarak yapmalıdır. Hakemler değerlendirme sürecinde çıkar çatışması ve rekabet ile karşı karşıya olduğunu düşünürse, çalışmayı incelemeyi reddederek, dergi editörünü bilgilendirmelidir. Hakemler makaleyi belirlenen zamanda ve etik sorumlulukla değerlendirmelidir.
3. Telif ve Yayın Hakları
Dergide yayımlanması kabul edilen ve yayımlanan yazıların yazılı ve elektronik ortamda tüm yayın hakları Danıştay Dergisi’ne aittir. Danıştay Dergisi’ne yayin@danistay.gov.tr e-posta adresi üzerinden makale gönderilmesi aşamasında yazışmadan sorumlu yazar, makalenin her türlü yayım, basım, sunum, dağıtım ve elektronik ortamda sunulmasından doğan telif ve yayın hakkını, hiçbir kısıtlama olmadan Danıştay Dergisi’ne devretmekte ve elektronik lisans anlaşmasını tüm yazarlar adına kabul etmektedir.
4. Değerlendirme ve Yayım Süreci
Makale Gönderimi
Makalelerin Türkçe veya İngilizce olarak gönderimi ve takibi yayin@danistay.gov.tr e-posta adresi üzerinden elektronik olarak yapılmaktadır.
Ön Değerlendirme
Makaleler, hakem incelemesine gönderilmeden önce yayın ilkeleri ve yazım kurallarına uygunluğu açısından ön değerlendirmeye tabi tutulur. İlke ve kurallara uymayan makaleler hakem incelemesine gönderilmez ve yayımlanmaya uygun olmadığı yazarına bildirilir.
Hakem İncelemesi
Yayın ilkeleri ve yazım kurallarına uygun olan makaleler değerlendirilmek üzere editör tarafından Tasnif ve Yayın Kurulunca belirlenen en az iki hakeme gönderilir. Bu süreçte yazarlar ve hakemler birbirlerinden habersizdir. Hakemler uzmanlık alanlarına göre makalelerin değerlendirilmesi için seçilirler ve değerlendirmelerini rapor halinde editöre iletirler. İki hakemin farklı görüş bildirmesi halinde üçüncü bir hakem görüşüne başvurulur. Üçüncü hakemin görüşü nihaidir.
Değerlendirmeler ve Düzenleme
Hakemlerin düzeltme öngörmesi halinde, makale yazara gerekli düzeltmeleri yapması için geri gönderilir. Yazar tarafından belirtilen süre içinde gerekli düzeltme yapılarak dergiye iletilir. Gerekli görüldüğü takdirde düzeltilmiş makale yeniden hakemlerce değerlendirmeye alınır. Makale değerlendirme aşamasında hakem görüşüne yazar tarafından itiraz gelmesi halinde başka bir hakem görüşüne başvurulması Tasnif ve Yayın Kurulunun takdirindedir. İki hakemin olumlu görüşünü alan makaleler Tasnif ve Yayın Kurulu kararı ile kabul edilebilir, iki hakemin olumsuz görüş bildirdiği makaleler ise reddedilir.
Makalenin Geri Çekilmesi
Dergiye gönderilen ve değerlendirme süreci başlamamış makaleler yazarlar tarafından geri çekilebilir. Değerlendirme süreci başlamış makalelerin geri çekilmesi Tasnif ve Yayın Kurulunun onayı ile mümkündür.
Çocuk Hakları Bildirgesi, diğer adıyla Cenevre Çocuk Hakları Beyannamesi, 1924 yılında Milletlerarası Çocuklara Yardım Birliği tarafından yayınlanmış, 26 Eylül 1924 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmiştir.
Birinci Dünya Savaşı’ndan en çok etkilenen kesim olan çocukları korumak, yapılması gerenleri saptamak ve çocuk sorunlarına çözüm bulmak amacıyla 1920 yılında Cenevre’de kurulan ‘Uluslararası Çocuklara Yardım Birliği’ isimli özel örgütün çabaları tarihteki ilk çocuk hakları bildirgesinin hazırlanmasını sağlamış, dünya milletleri hazırlanan metni onaylamışlardır.
Çocukların yaşatılmalarının, gelişmelerinin ve korunmalarının uluslararası bağlamda ilk kez temel ilke olarak ele alındığı beş maddelik bildirgeyi imzalayan devlet başkanları arasında genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk de yer almıştır. Bildirge, 1928 yılında Atatürk tarafından imzalanmıştır.
Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi, uluslararası alanda çocukların korunmasına yönelik yapılan ilk sözleşmedir. Cenevre Bildirgesi’nde; çocukların doğal biçimde gelişmesine olanak sağlanması, aç çocukların beslenmesi, hasta çocukların tedavi edilmesi, terk edilmiş çocukların korunması, felaket anında yardımın öncelikle çocuğa yapılması, çocukların her türlü istismara karşı korunması ve kardeşlik duyguları içinde eğitilmeleri gerektiği belirtilmiştir.
Uluslararası iyi niyetin göstergesi olan bu çalışmaların sonuçları alınamamıştır. 1939 yılında başlayan İkinci Dünya Savaşı döneminde bu alandaki çalışmalar kesintiye uğramış, Milletler Cemiyeti’nin yerine Birleşmiş Milletlerin kurulmasıyla Çocuk Hakları alanındaki çalışmalar savaş sonrasında yeniden başlamıştır.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Uluslararası Çocuk Günü fikri, 1924 yılında Cenevre’de 54 ülkenin katılımı ile yapılan Çocukların Refahı için Dünya Konferansı’ndan sonra doğmuştur. Dünya’daki bazı ülkeler 1 Haziran tarihini Çocuk Günü olarak kutlamaktadır. Çocuklar için düzenlenen özel gün Türkiye’de 23 Nisan’dır. 20 Kasım tarihi ise Çocuk Hakları günü olarak kutlanmaktadır.[/box]
İkinci Dünya Savaşından sonra 1948 yılında Birleşmiş Milletler tarafından İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi yayınlanmıştır. Savaş sonu çocukların durumunun daha da kötüleştiği düşünülerek beş madde daha eklenmiştir.
1989 yılına gelindiğinde 54 maddeden oluşan Çocuk Hakları Sözleşmesi imzaya açılmış ve 193 üye ülkenin 187 si tarafından onaylanmıştır.
Çocuk Hakları Bildirgesi
“Umum Milletlerin erkek ve kadınları insanlığın haiz olduğu en mutena şeyi Çocuğa vermeye mecbur bulunduğunu, ırki, milli ve dini her türlü telkinler haricinde bir vazife olmak üzere kabul ettikleri Cenevre Beyannamesi ismi verilen bu Çocuk Hakları Beyannamesi ile tasdik ederler;
Çocuk bedensel ve ruhsal bakımdan doğal biçimde gelişmesine olanak sağlayacak koşullar içinde bulundurulmalıdır.
Acıkan çocuk beslenmeli, hasta çocuk tedavi edilmeli, fikren geri kalmış çocuk eğitilmeli, yoldan çıkmış çocuk yola getirilmeli, terk edilen çocuklar korunmalıdır.
Herhangi bir felaket anında öncelikle çocuğa yardım yapılmalıdır.
Çocuk hayatını kazanabilecek hale getirilmelidir ve her türlü istismara karşı korunmalıdır.
Çocuk yeteneklerini kardeşlerinin hizmetine adayacak bir ruh ve düşünce içinde yetiştirilmelidir.
Türkiye Arabulucular Etik Kuralları karşılaştırmalı hukuktaki etik ve uygulama kuralları dikkate alınarak ülkemizin arabuluculuk sistemi ile sosyal ve kültürel değerlerine uyumlu olacak biçimde, Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü Arabuluculuk Daire Başkanlığı tarafından hazırlanmış olup, Arabuluculuk Kurulu tarafından gözden geçirilerek kabul edilmiştir.
Arabuluculuk, sistematik teknikler uygulayarak, görüşmek ve müzakerelerde bulunmak amacıyla tarafları bir araya getiren, onların birbirlerini anlamalarını ve bu suretle çözümlerini kendilerinin üretmesini sağlamak için aralarında iletişim sürecinin kurulmasını gerçekleştiren, tarafların çözüm üretemediklerinin ortaya çıkması halinde çözüm önerisi de getirebilen, uzmanlık eğitimi almış olan tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla yürütülen, dava şartı olarak düzenlenen arabuluculuk dışında sürece başvurulmasında ve her halükârda sürecin yürütülmesinde ve sonlandırılmasında ihtiyarî olarak gerçekleştirilen uyuşmazlık çözüm yöntemidir.
Keza arabuluculuk, yabancılık unsuru taşıyanlar da dâhil olmak üzere, ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarının çözümlenmesinde uygulanan ve barışçıl uyuşmazlık çözüm yöntemleri içinde yaygın olarak kullanılan uyuşmazlık çözüm yöntemidir.
Arabuluculuk, taraflara, uyuşmazlık konularını belirleme ve açıklığa kavuşturma, farklı bakış açılarını anlama, menfaatlerini tanımlama, olası çözümleri ortaya koyma, değerlendirme ve istendiğinde de karşılıklı tatminkâr anlaşmalara varma fırsatını sunma gibi çeşitli amaçlara hizmet eder.
Gerek 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanununda (bundan sonra “Kanun” olarak ifade edilecektir) gerekse Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Yönetmeliğinde (bundan sonra “Yönetmelik” olarak ifade edilecektir) hem arabuluculuk kurumu hem de arabulucularla ilgili temel ilke, hak ve yükümlülüklere ilişkin genel düzenlemeler yer almakta ise de; arabulucular etik kurallarının belirlenmesi önemli bir ihtiyacın karşılanması anlamında bir zorunluluk olduğu gibi, aynı zamanda arabuluculuk mevzuatının Arabuluculuk Daire Başkanlığına ve Arabuluculuk Kuruluna yüklediği bir görevin de ifasıdır.
Arabulucular Etik Kurallarının aşağıda belirtilmiş olan üç temel amacı vardır:
Arabuluculara mesleklerinin icrasında rehberlik etmek ve yol göstermek
Arabuluculuğa başvuran tarafları bilgilendirmek ve onların korunmasını sağlamak
Barışçıl bir uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak arabuluculuğa toplum tarafından duyulan kamu güvenini arttırmak.
Arabulucular Etik Kuralları, arabuluculuk sürecini yürütecek ve Arabulucular Siciline kayıtlı bulunan arabulucular tarafından kabul edilmiş sayılır. Arabulucular bu kurallara eksiksiz bir biçimde uymaya özen göstermelidir.
Arabulucular Etik Kuralları, bütün olarak okunur ve yorumlanır. Kuralların sıralanmasında, öneme göre verilen bir öncelik söz konusu değildir.
Arabuluculuk Kurulu, Etik Kurallarının ihlali ve bu durumun öğrenilmesi halinde Kanunun 21’inci maddesinin ikinci fıkrası kapsamında ilgili arabulucunun sicilden silinmesi de dahil olmak üzere arabuluculuk mevzuatında öngörülen diğer yaptırımları uygulayabilir.
Eşitliği Gözetme Yükümlülüğü Madde 1- (1) Arabulucu, süreç boyunca taraflara eşit davranma ve onların gereksinimleri doğrultusunda adil olma ilkelerini gözetmekle yükümlüdür.
Kendi Kararını Verme Hakkı Madde 2- (1) Kendi kararını verme hakkı, tarafların sürece başlamadan, süreç içerisinde ve sonuç aşamasında özgür ve aydınlanmış iradeleriyle, gönüllü ve baskı altında kalmadan karar vermelerini kapsar.
(2) Arabulucu, arabulucunun seçimi, sürecin yürütülmesi, sürece katılım, süreçten çekilme ve süreci sonlandırma dâhil olmak üzere, arabuluculuğun her aşamasında tarafların kendi kararlarını verme hakkını gözetmekle yükümlüdür.
(3) Arabulucu, hazırlık aşaması veya ilk arabuluculuk toplantısında kendisinin arabuluculuk sürecindeki rolü hakkında taraflara bilgi vermek zorundadır. Arabulucu karar verme yetkisinin kendisinde değil, taraflarda olduğu hususunu vurgulamalıdır.
(4) Arabulucu, hukuki uyuşmazlıkla ilgili olarak taraflara hukuki veya mesleki tavsiyelerde bulunamaz. Ancak gerekli ve uygun olduğunda aydınlanmış iradeyle seçim yapmalarına yardımcı olmak üzere uzmanlara danışmalarının önemini taraflara hatırlatmalı ve bu konuda tarafları bilgilendirmelidir.
(5) Arabulucu, daha yüksek bir anlaşma bedeli veya arabuluculuk ücreti sağlamak amacıyla, taraflardan herhangi birinin kendi kararını verme hakkına etki etmemelidir.
Tarafsızlık Madde 3- (1) Tarafsızlık, arabulucunun taraf tutmamasını ve taraflar hakkında önyargılı olmamasını kapsar.
(2) Arabulucu, taraflardan birinin kişiliğine, geçmişine, inanç ve değerlerine ve arabuluculuk sürecindeki tutum ve davranışlarına veya başka bir sebebe dayanarak taraf tutmamalı ve önyargılı davranmamalıdır.
(3) Arabulucu, arabuluculuk sürecini yürütürken tarafsız olmak ve tarafsızlığını şüpheli hâle getirecek davranışlardan kaçınmak zorundadır. Arabulucu, kendisinin davranış ve görünüşteki tarafsızlığından şüphe duyulmasına yol açacak şekilde, taraflara değerli bir hediye, yardım, borç veya değerli başka bir mal vermemeli ve onlardan da kabul etmemelidir.
(4) Arabulucu, arabuluculuğu tarafsız bir şekilde yönetemeyecek ise arabulucu olma teklifini reddetmeli ve hangi aşamada olursa olsun arabuluculuktan çekilmelidir.
(5) Arabulucunun tarafsızlığından şüphe edilmesini gerektirecek önemli hâl ve şartların varlığının söz konusu olması veya sonradan ortaya çıkması hâlinde, bu hususta tarafları bilgilendirmesine rağmen, taraflar, arabulucudan görevi üstlenmesini birlikte talep ederlerse, arabulucu bu görevi üstlenebilir veya üstlenmiş olduğu görevi sürdürebilir.
(6) Arabulucu, taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça, arabuluculuk sürecini arabuluculuğa uygun tarafsız bir yerde yürütmelidir.
Menfaat İlişkisi veya Çatışması Madde 4- (1) Arabulucu ile taraflar arasında herhangi bir menfaat ilişkisi veya çatışması bulunmamalıdır. Arabulucu, taraflar ile arasında menfaat ilişkisi veya çatışması bulunduğu görünümü vermekten kaçınmalıdır.
(2) Arabulucu ile taraflar arasındaki menfaat ilişkisi veya çatışması, tarafların arabuluculuğa başvurmasından sonra ortaya çıkabileceği gibi; arabulucu ile taraflar arasındaki mevcut veya geçmişteki, kişisel ya da mesleki herhangi bir ilişkiden dolayı önceden de var olabilir.
(3) Arabulucu, arabuluculuk sürecini yürütmesi bakımından, iyi niyetli üçüncü bir kişinin, taraflar ile arasında doğmuş veya doğabilecek bir menfaat ilişkisi veya çatışması bulunduğunu düşünmesine yol açacak bir olay olup olmadığını belirlemek üzere makul bir araştırma ve inceleme yapmalıdır. Arabulucunun, taraflar ile arasında doğmuş veya doğabilecek bir menfaat ilişkisi veya çatışmasını ortaya çıkarmak için yapacağı araştırma, somut olayın koşullarına göre değişebilir.
(4) Arabulucu, kendisi tarafından makul koşullarda bilinebilecek ve tarafsızlığı hakkında şüphe uyandırabilecek, doğmuş veya doğabilecek menfaat ilişkisi veya çatışmaları hakkında, mümkün olan en kısa sürede tarafları bilgilendirmelidir.
(5) Arabulucu ile taraflar arasındaki doğmuş veya doğabilecek menfaat ilişkisi veya çatışması, arabulucunun tarafsızlığına ve arabuluculuk sürecine açıkça zarar verecek nitelikteyse; arabulucu, tarafların aksi yöndeki talepleri ve anlaşmasına bakılmaksızın, arabuluculuk teklifini reddetmeli ve hangi aşamada olursa olsun arabuluculuktan çekilmelidir.
(6) Arabulucu, bu sıfatla görev yaptığı uyuşmazlık ile ilgili olarak açılan davada, daha sonra, avukat olarak görev üstlenemez. Ancak, taraflar açık ve yazılı onayları ile birlikte talep ederlerse, açılan tahkim yargılamasında hakemlik yapabilir.
Sürecinin Niteliği ve Görevin Özenle Yerine Getirilmesi Madde 5- (1) Arabulucu, görevini şahsen, özenle, makul sürede, güven içinde, tarafların etkin katılımıyla, hakkaniyete uygun, taraflara yeterli söz hakkı vererek ve katılımcılar arasında karşılıklı saygı gösterilmesini sağlayacak biçimde yerine getirmelidir.
(2) Arabulucu, arabuluculuk görevini, arabuluculuk süreci ile ilgili tüm ön hazırlıkları tamamladıktan sonra ve arabuluculuk sürecini yürütmek için gerekli zamana sahip olduğunda kabul etmelidir.
(3) Arabulucu, arabuluculuk süreci boyunca mesleğin gerekliliklerine uygun biçimde davranmak zorundadır. Arabulucu, kendisine ya da arabuluculuk sistemine duyulacak güven ve itibarına zarar verebilecek bir davranış içerisinde bulunamaz. Arabulucu, toplumsal cinsiyet rollerinin taraflara ve özellikle arabuluculuk sürecine etkisi yanında; taraflar ve taraflarla kendisi arasındaki sosyo-ekonomik ve kültürel farklılıklara karşı da duyarlı olmalıdır.
(4) Arabulucu, arabuluculuk süreci boyunca taraflar arasında dürüstlüğü, saygıyı, samimiyeti ve nezaketi teşvik etmeli ve kendisi de arabuluculuk sürecinde taraflara herhangi bir belge, olay veya durum hakkında bilerek ve isteyerek yanlış bilgi vermemelidir.
(5) Arabulucunun görev ve işlevi, diğer mesleklerden önemli ölçüde farklıdır. Arabulucunun işleviyle diğer bir mesleğin işlevi birbirine karıştırılmamalıdır. Arabulucu, mesleklerinin işlevlerini birbirinden ayırmalıdır. Arabulucu, ancak arabuluculuk ile bağdaşması şartıyla taraflara eğitim ve tecrübesine dayanarak bilgi verebilir.
(6) Arabulucu, arabuluculuk sürecinde arabuluculuktan başka bir uyuşmazlık çözüm yöntemini yürütemez. Arabuluculuk mevzuatından kaynaklanan avantajları kullanmak amacıyla herhangi bir çözüm yolunu arabuluculuk olarak adlandıramaz. Ancak, arabulucu, gerekli ve uygun gördüğünde, taraflara uyuşmazlıklarını tahkim, tarafsız değerlendirme, danışmanlık veya diğer uyuşmazlık çözüm yöntemleriyle çözmeyi düşünmelerini önerebilir.
(7) Arabuluculuk bir suç işlemek amacıyla kullanılırsa, arabulucu uygun adımları derhâl atmalı ve hangi aşamada olursa olsun arabuluculuktan çekilmelidir.
(8) Taraflardan biri arabuluculuk sürecini, uyuşmazlık konularını ve uzlaşma seçeneklerini kavramakta güçlük çekerse veya arabuluculuğa etkin bir biçimde katılmakta zorlanırsa; arabulucu, böyle bir durumdaki tarafın katılma, anlama ve kendi kararını verme hakkına uygun olacak şekilde, hukuki yardım almasını önermek de dahil olmak üzere gerekli değişiklik önerilerini getirmeli, hatta gerekiyorsa arabuluculuğu bitirmelidir.
(9) Arabulucu, kendisi de dâhil olmak üzere bir katılımcının davranışının, arabuluculuk sürecinin yürütülmesine zarar verebileceğini düşünürse, gerektiğinde arabuluculuğu ertelemek, arabuluculuktan çekilmek veya arabuluculuğu bitirmek de dâhil olmak üzere gerekli tedbirleri derhâl almalıdır.
Gizlilik Madde 6- (1) Arabulucu, taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça, arabuluculuk faaliyeti çerçevesinde sunulan veya diğer bir şekilde elde ettiği bilgi ve belgeler ile kayıtları gizli tutmak zorundadır.
(2) Arabulucu, tarafların arabuluculuk sürecinde nasıl hareket ettiği hakkında, sürece katılmayan üçüncü kişilere bilgi vermemelidir.
(3) Arabuluculuk sürecinde taraflardan biriyle özel oturumda bir araya gelen arabulucu, bu özel oturumda edindiği hiçbir bilgiyi, bilgiyi veren tarafın rızası olmadan, doğrudan veya dolaylı olarak diğer tarafa aktarmamalıdır.
(4) Arabulucu, bir arabuluculuk sürecine eğitim veya araştırma amacıyla katılım sağlarsa, tarafların kimlik bilgileri de dahil olmak üzere gizliliğe ilişkin haklı beklentilerine uygun davranmalıdır.
Mesleki Yeterlilik Madde 7- (1) Arabulucu, somut uyuşmazlıkta gerekli olan mesleki yeterliliği haiz değil ve tarafların makul beklentilerini karşılayamayacak durumdaysa, arabuluculuk teklifini reddetmeli ve hangi aşamada olursa olsun arabuluculuktan çekilmelidir.
(2) Arabulucu, mesleki yeterliliğinden ve gelişiminden sorumludur. Bu anlamda kendi mesleki bilgi ve becerilerinin sınırlarının farkında olmalıdır. Arabulucu, gerek mesleki yeterliliğinin artırılması gerekse mesleki gelişimin sağlanması için, yenileme eğitimi başta olmak üzere, arabuluculukla ilgili her türlü bilimsel ve mesleki çalışmalara katılmalıdır.
(3) Eğitim sayesinde kazanılan bilgi ve beceriler, arabuluculuk tecrübesi, toplumsal cinsiyete, sosyo-ekonomik ve kültürel farklılıklara ilişkin farkındalıklar, bir arabulucunun mesleki yeterliliği ve gelişimi için gerekli olan önemli unsurlardır.
(4) Taraflar, arabulucunun eğitimi, tecrübesi ve arabuluculuk sürecini yürütmedeki mesleki yeterliliği ile ilgili bilgilere rahatça erişebilmelidir.
Unvan Kullanımı, Reklam ve Tanıtım Madde 8- (1) Arabulucu, arabuluculuk faaliyeti sırasında bu unvanını belirtmek zorundadır.
(2) Arabulucu, tabela ve basılı kâğıtlarının kullanımında arabuluculuk mevzuatına uygun hareket etmelidir.
(3) Arabulucu, reklam ve tanıtım yaparken dürüstlük kuralına uygun bir tutum ve davranış sergilemelidir. Arabulucunun, kendi nitelikleri, tecrübesi, hizmetleri ve ücreti konusunda vereceği bilgiler doğru olmalıdır.
(4) Arabulucu, tabela ve basılı kâğıtlarında veya elektronik ortamdaki reklam ve tanıtıma yönelik iletişimlerinde, arabuluculuk sürecinin sonucu ve başarısı hakkında kısmen de olsa söz vermemelidir.
(5) Arabulucu, hiçbir şekilde etik kurallarla çelişecek nitelikte reklam yapamaz.
Ücret ve Diğer Masraflar Madde 9- (1) Arabulucu yapmış olduğu faaliyet karşılığı ücret ve masrafları isteme hakkına sahiptir. Keza, ücret ve masraflar için avans da talep edebilir.
(2) Arabulucu, arabuluculuk ücreti ve arabuluculuk süreciyle ilgili olarak ortaya çıkabilecek diğer masraflar hakkında, arabulucu olarak atanmasını müteakip mümkün olan en kısa sürede tarafları bilgilendirmelidir.
(3) Arabulucu, arabuluculuk süreci başlamadan önce, arabuluculuk ücreti ve masraflarıyla ilgili olarak tarafların bir anlaşma yapmalarını sağlamalıdır.
(4) Arabulucu, ücretini belirlerken; kendi niteliklerini, uyuşmazlığın niteliğini ve karmaşıklığını, arabuluculuk sürecinde gereken süreyi ve tüm diğer etkenleri dikkate almak, asgari ücret tarifesinin altında olmamak ve hak arama hürriyetini engellememek koşuluyla, hakkaniyete ve dürüstlüğe uygun bir şekilde hareket etmelidir.
(5) Arabulucu, tarafların kendi aralarında eşit olmayan miktarda ücret ödemesini kabul ettiği hâllerde; tarafsızlığından ödün vermemeli, fazla ücret vereni diğerine göre üstün tutacak tutum ve davranışlarda bulunmamalıdır.
Arabuluculuk Uygulamasının Geliştirilmesi Madde 10- (1) Arabulucu, arabuluculuğun geliştirilmesi ve arabuluculuğun barışçıl bir uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak kabul edilmesi ve konuya dair toplumsal farkındalığın oluşturulması, arttırılması ve kurumun tanıtılmasından sorumludur.
(2) Arabulucu, arabuluculuk faaliyetinde bulunurken, arabuluculuk uygulamasını geliştirecek şekilde hareket etmeye dikkat ve özen göstermelidir. Arabuluculuğun farklı uyuşmazlık türlerinde uygulanabilmesine yönelik çalışmalar yapmalıdır.
(3) Arabulucu, arabuluculuk alanındaki değişik görüşlere saygı göstermeli ve hem mesleğini geliştirmek hem de uyuşmazlığa düşen taraflara daha iyi hizmet sunmak amacıyla, diğer arabulucularla karşılıklı olarak bilgi alışverişinde bulunmalı ve onlarla birlikte bilimsel ve mesleki çalışmalar yapmalıdır.
(4) Arabulucular kendi aralarında bu Kurallara uygun şekilde hareket edilmesi hususunda birbirlerini teşvik etmelidirler.
Gazetecilerin Hak ve Sorumlulukları Bildirgesi, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından hazırlanıp kabul edilen meslek kurallarıdır.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Meslek İlkelerini İzleme Komitesi, “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” taslağını hazırlamış, taslak meslek mensupları ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerince tartışıldıktan sonra Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu tarafından 18 Kasım 1998’de kabul edilmiştir.
Gazetecilerin Hak ve Sorumlulukları Bildirgesi, gazetecinin meslek ilkeleri ve davranış kurallarıyla ilgili prensipleri ortaya koymaktadır.
Gazetecilerin Hak ve Sorumlulukları Bildirgesi
Temel İlkeler
1. Gazeteci, halkın bilgi edinme hakkı uyarınca, kendi açısından sonuçları ne olursa olsun, gerçeklere ve doğrulara saygı duymak ve uymak zorundadır.
2. Bilgi ve haber alma, yorum yapma ve eleştirme özgürlüklerini ne pahasına olursa olsun savunur.
3. Başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur.
Milliyet, ırk, etnisite, cinsiyet, dil, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan, tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır.
İnsanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır.
Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin kültürel değerlerini ve inançlarını (veya inançsızlığını) doğrudan saldırı konusu yapamaz. Şiddeti haklı gösteren, özendiren, kışkırtan yayın yapamaz.
4. Kaynağını bilmediği bilgi ve haberleri yayınlamaz. Kaynak açık olmadığında, yayınlamaya karar verdiği durumlarda da kamuoyuna gerekli uyarıları yapmak zorundadır.
5. Temel bilgileri yok edemez, görmezlikten gelemez ve metinler ile belgeleri değiştiremez, tahrif edemez. Yanlış, yanıltıcı ve tahrif edilmiş yayın malzemesi kullanmaktan uzak durur.
6. Bilgi, haber, fotoğraf, görüntü, ses, belge elde etmek için yanıltıcı yöntemler kullanamaz.
7. Kamuya mal olmuş bir şahsiyet bile olsa, halkın haber alma, bilgilenme hakkıyla doğrudan bağlantılı olmayan hiçbir amaç için, izin verilmedikçe, özel yaşamın gizliliği ilkesini ihlal edemez.
8. Yayınlanmış her yanlışı en kısa sürede düzeltmekle yükümlüdür. İstismar edilmemesi, kötüye kullanılmaması ve kabul edilebilir boyutlar ile biçimde yapılması kaydıyla, cevap hakkına saygılı olmalıdır.
9. Kendisine güvenilerek verilmiş bilgilerin, belgelerin kaynaklarını, kendileri izin vermediği sürece, mesleki gizlilik ilkesi uyarınca, hiçbir şekilde açıklamaz.
10. Çalıntı, iftira, hakaret, lekeleme, saptırma, manipülasyon, söylenti, dedikodu ve dayanaksız suçlamalardan kesinlikle uzak durur.
11. Bir bilginin, haberin yayını ya da yayınlanmaması karşılığı hiçbir maddi veya manevi avantajın peşinde olamaz. Gazeteci, devlet başkanından milletvekiline, iş adamından bürokratına kadar, haber kaynağı olarak da kabul edilen kişi ve kurumlarla iletişimini ve ilişkisini meslek ilkelerini gözeterek yürütür.
12. Mesleğini reklamcılıkla, halkla ilişkilerle veya propagandacılıkla karıştıramaz. İlan – reklam kaynaklarından herhangi bir telkin, tavsiye alamaz, maddi çıkar sağlayamaz.
13. Hangi konuda olursa olsun, elde ettiği bilgileri geniş biçimde yayın konusu yapmadan kendi yararına kullanamaz. Mesleğini, ne şekilde olursa olsun, (yasaların ve yönetmeliklerin kendisine tanıdığı hakların dışında) ayrıcalıklar kazanmak amacıyla kullanamaz.
14. Her ne amaçla olursa olsun, tehdit ve şantaj gibi yollara başvurmaz. Gazeteci bu şekildeki baskılara da karşı koyar. 15. Her türlü baskıyı reddeder ve çalıştığı basın – yayın organındaki yöneticileri dışında, kimseden işiyle ilgili bir talimat alamaz.
16. Meslek ilkelerine en yüksek seviyede uymayı taahhüt eder. Ülkesindeki yasalara saygılı olmakla birlikte, hükumet ve benzeri kurumların müdahalelerine kapalıdır. Mesleki olarak yalnızca meslektaşlarının ve kamuoyunun değerlendirmeleri ile bağımsız yargı organlarının kararlarını dikkate alır.
17. Devleti yönetenlerin belirlediği ulusal ve ulaslararası politika konularında önyargılara değil, halkın haber alma hakkına dayanır. Onu, mesleğin temel ilkeleri ve özgürlükçü demokrasi kaygıları yönlendirir.
Gazetecilerin Uyması Gereken Davranış kuralları
Haber ile yorum ve görüş ayırımı açık yapılmalı, okurun ve izleyicinin neyin haber, neyin yorum olduğunu kolayca seçebilmesi sağlanmalıdır.
Fotoğraf ve görüntünün güncel olup olmadığı açık biçimde belirtilmeli, canlandırma görüntülerde de bu, izleyicinin fark edebileceği biçimde ifade edilmelidir.
Haber ve yorum metinleri veya görüntüleri ile ilan – reklam amaçlı metinlerin ayrımı hiçbir karışıklığa yer bırakmayacak ölçüde yapılmalıdır.
Hazırlık soruşturması sırasında, soruşturmayı zaafa uğratıcı, yönlendirici biçimde haber ve yorumdan kaçınılmalıdır. Yargılama sürecinde de haberler her türlü ön yargıdan uzak ve kesinlikle doğruluğundan emin olunarak sunulmalıdır. Gazeteci yargı sürecinde taraf olmamalıdır. Yargı kararı kesinleşmedikçe, bir sanık suçlu ilan edilmemelidir. Haberlerde ve yorumlarda suçluymuş gibi değerlendirmeler yapılmamalıdır.
Çocuklarla ilgili suçlarda ve cinsel saldırılarda, sanık, tanık ya da mağdur (maktul) olsun, 18 yaşından küçüklerin açık isimleri ve fotoğrafları yayınlanmamalıdır. Çocuğun kişiliğini ve davranışlarını etkileyebilecek durumlarda, gazeteci, bir aile büyüğünün veya çocuktan sorumlu bir başkasının izni olmaksızın çocukla röportaj yapmamalı veya görüntüsünü almaya çalışmamalıdır.
Cinsel saldırı mağdurlarının fotoğrafları, görüntüleri ve kimlikleri, açık kamu yararı olmadıkça yayınlanmamalıdır.
Açık kamu yararı olmadıkça ve olayla doğrudan ilgisi, bağlantısı bulunmadıkça, bir insanın davranışı veya işlediği suç, onun ırkına, milliyetine, dinine, cinsiyetine, cinsel eğilimine, hastalığına veya fiziksel, zihinsel özürlü olup olmamasına dayandırılmamalıdır. Kişinin bu özel durumu, alay, hakaret, ön yargı konusu yapılmamalıdır.
Sağlık konusunda sansasyondan kaçınılmalı, insanlara umutsuzluk veya sahte umut verecek yayın yapılmamalıdır. Tıbbi alandaki gibi yayımlanmamalıdır. İlaç tavsiyesinde mutlaka uzmana danışılmalıdır. Hastanelerde araştırmalar yapan, bilgi ve görüntü almaya çalışan gazeteci, kimliğini belirtmeli ve girilmesi yasak bölümlere yetkililerin izniyle girmelidir. Yetkilinin, hastanın veya yakınının izni olmaksızın hastane ve benzeri kurumlarda hiçbir yolla ses ve görüntü alınmamalıdır.
Yayın öncesi kararlarla ve yayınlarla ilgili önyargı, kuşku yaratacak her cinsten kişisel hediye ve maddi menfaat reddedilmelidir.
Gazetecinin bir basın – yayın organındaki işlevini Hak ve Sorumluluk Bildirgesindeki hakları, sorumlulukları ve görevleri belirler. Gazeteci, bu mesleki çerçeve ile yayın organının çizgisi dışında, müessese çıkarı söz konusu olsa dahi, hiçbir faaliyete gönüllü olarak veya zorla katılmamalıdır.
Gazeteci ile basın – yayın organları, tekzip ve cevap hakkı gibi zorunlulukların dışında da, yanlışları düzeltmeli ve öz eleştiri yapmalıdırlar.
Gazeteci ve yayın organı, taraf oldukları bir olaydaki konumlarını kamuoyuna açıkça belirtmelidir. Yayın organı yahut yorumcu, siyasi, ekonomik ve toplumsal tercihlerinin doğrultusunda yayın yapabilir. Bu durumda bu tavır açıkça ortaya konulmalı, ayrıca yorum ile haber – olay ayrımı kesin biçimde yapılmalıdır.
Asıl olan kamu yararıdır.
Özel hayatın gizliliğinin geçersiz sayılabileceği başlıca durumlar şöyle sıralanabilir:
a) Büyük bir suç yahut yolsuzluk üstüne araştırma ve yayın,
b) Toplumu kötü etkileyici bir tutumla ilgili araştırma ve yayın,
c) Toplumun – güvenliğinin veya sağlığının korunması,
d) İlgili kişinin sözleri yahut eylemleri sonucu halkın yanılmasının, yanıltılmasının veya yanlış yapmasının engellenmesi.
Bu durumlarda dahi, özel hayatın kamuya açılan kesiti mutlaka konuyla doğrudan ilgili olmalı veya ilgili kişinin özel hayatının onun kamusal faaliyetini de etkileyip etkilemediği gözetilmelidir.
Doğrudan kamu yararı olmadıkça, sahibinin izni dışında belge, fotoğraf, sese yahut görüntü alınmamalıdır. Kamu yararı söz konusu olduğunda dahi, yukarıdakilerin başka hiçbir şekilde elde edilmeyeceğine kesin kanaat getirilmiş olması gerekir.
Gazeteci belge veya görüntü sağlamak amacıyla, bir suçla ilgili sanık, tanık veya onların yakınlarına para teklif etmemeli ve vermemelidir.
Üzüntü, sıkıntı, tehlike, yıkım, felaket ya da şok halindeki insanlar söz konusu olduğunda, gazetecinin olaya yaklaşımı ve araştırması insani olmalı, gizliliklere uyularak duygu sömürüsünden kaçınılmalıdır.
Gazeteci, sanıkların ve suçluların akrabalarını, yakınlarını, olayla ilgileri olmadıkça veya olayın doğru anlaşılması için gereği bulunmadıkça teşhir etmemelidir.
İntihar olayları hakkında haber çerçevesini aşan ve okuyucu veya izleyiciyi etki altında bırakacak nitelikte ve genişlikte yayın yapılmamalıdır. Olayı gösteren fotoğraf, resim veya film yayınlanmamalıdır.
Yasalarla yasaklanmış olmasa dahi, gazeteci, elde ettiği ekonomik – mali bilgileri, geniş biçimde yayınlamadan önce kendisinin yahut yakınlarının çıkarları için kullanmamalıdır. Gazeteci, kendisinde ve yakınlarında bulunan hisse senedi ve benzeri mali araçlar konusunda, yayın organındaki sorumluları bu menkul kıymet sahipliği hakkında doğru bilgilendirmediği sürece yayın yapmamalıdır. Gazeteci, hakkında haber ve yorum yazdığı ya da yazmayı tasarladığı taşınır ve taşınmaz kıymetlerin doğrudan veya dolaylı alım satımını yapmamalıdır.
Gazeteci, kendi çabasıyla elde etmedikçe, bir kaynağın verdiği bilgi veya belgenin yayınlama tarihi konusundaki isteğe uymalıdır. Gazeteci, röportaj, haber, yorum veya görüntü, yayın şekli şekil ne olursa olsun, hazırlığını yayın organında ki sorumlular dışında, kaynağı da dahil kimseye denetettirmekle yükümlü değildir. Gazeteci, açıklanmaması kaydıyla (off the record) verilen bilgiyi ve sarf edilen sözleri yayınlamamalıdır.
Gazeteci, rekabet nedeniyle de olsa, bir başka gazeteciye bilinçli ve açık mesleki zarar vermekten kaçınmalıdır. Bir meslektaşının yayınını engelleyici davranışlarda bulunmamalıdır.
Gazeteci, başta ajans haberleri olmak üzere, bir meslektaşının ve herhangi bir yayının sunduğu bilgileri kullandığında mutlaka kaynağı belirtmelidir.
Bir yayın organında, sürekli veya zaman zaman; gazetecilik kapsamına giren alanlarda faaliyet gösterenlerin asıl sıfatları, asli işleri uygun şekilde belirtilmeli, kamuoyu onların temel konumu hakkında bilgilendirilmelidir.
Gazeteci, uzmanlık alanı ne olursa olsun, öncelikle gazetecidir. Polis muhabiri polis veya sözcüsü, spor muhabiri kulüp yöneticisi veya sözcüsü, herhangi bir partiden sorumlu muhabir onun üyesi veya sözcüsü gibi davranmamalı ve bu yönde yayın yapmamalıdır.
Türkiye-Irak Kültür Antlaşması, 29 Mart 1946 tarihinde, Türkiye ile Irak arasında imza edilen Dostluk ve iyi Komşuluk Antlaşması’nın 3 numaralı Ek protokolü olarak imzalanmıştır. Sözleşme, 5 Eylül 1947’de kabul edilmiş ve 12 Eylül 1947 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır.
3 NUMARAL I E K PROTOKO L
Türkiye Cumhuriyeti ile Irak Kırallığı arasında Eğitim Öğretim ve Kültür İşbirliği Protokolü
Yüksek Sözleşen Taraflar, Londra’da 16 Kasım 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler arasında imzalanan «Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Anayasası» ndaki prensipleri gerçekleştirmek için, iki taraftan birinin üçüncü bir Devletle yaptığı kültür anlaşmalarının hükümleri saklı kalmak üzere, komşuluklarının eğitim, öğretim ve kültür alanlarında gerektirdiği işbirliği dolayısiyle aşağıdaki hususlarda uyuşmuşlardır:
Madde — 1
Yüksek Sözleşen Taraflar, yukarda sözü geçen Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Anayasasının prensiplerine uyarak aralarında kültür yakınlığını sağlıyacak bütün işlerde karşılıklı yardım yapılması, devamlı veya geçici olarak birbirlerine öğrenci, öğretmen ve uzmanlar göndermeleri, her iki memleketin kültür ve tarihiyle ilgili bütün konuların araştırma ve incelemeleri için kolaylıklar gösterilmesi ve her iki Tarafın kendi kanunlarına uyulmak şartiyle, öğretim ve bili m kurumlarının ilmî ve amelî öğretimlerinden karşılıklı faydalanması hususlarını sağlamağı kabul ederler.
Madde — 2
Ne yolda kurulacağı 5 ve 6 nci maddelerde belirtilmiş olan Komisyon, 1 inci maddede yazılı prensiplerin gerçekleştirilmesi hususunda uygun tedbirlerin alınması için gereken kararları verecektir. Ancak bu kararlar ilgili Hükümet tarafından onanmadıkça uygulanamaz.
Madde — 3
Bu Protokol gereğince iki memleket arasında eğitim, Öğretim ve kültür alanlarında gerçekleştirilecek işbirliğinin başlıca konuları şunlardır:
1. İki memleket okullarınca verilen doktora da dâhil olmak üzere bütün diplomaların karşılıklı öğretim basamaklarına kabul hususunda denkliğini tanımak.
2. Ticaret okullarında yabancı dil öğretiminde karşılıklı olarak ve öğrenilmesi isteğe bağlı olmak şartiyle Türkçe ve Arapça’ya yer vermek
3. Yatılı Devlet okullarında parasız okutmak üzere belli sayıda öğrenci değiştirmek.
4. Yabancı memleketlerdeki Türk ve Irak’h öğrencileri bakıp gözetme işlerinde karşılıklı yardım.
5. Gençler arasında komşu memleketin dilini tam yetenekle öğrenme isteğini uyandırıcı mükâfatlar koymak.
6. Spor ve izcilik alanında yaklaşma, karşılaşma ve yardımlaşmayı sağlamak.
7. Kültür ve izcilik gezi ve toplantıları yapmak yoliyle yüksek ve orta Öğrenim gençlerinin tanışma ve beraber çalışmalarını sağlamak.
8. Ticaret okullarında okutulacak Türkçe ve Arapça dersleri için öğretmen değiştirmek.
9. Üniversite ve yüksek okulların türlü öğretini dallarında profesör değiştirmek.
10. İki memleket üniversite ve yüksek okulları tarafından Türkiye ve Irak’ın büyük merkezlerinde kültür haftaları tertiplenmesi yoliyle iki memleket yüksek Öğretim üyeleri arasında tanışma ve işbirliğini sağlamak.
11. Sanat Öğretmen yetiştiren okul ve enstitülerle kurslardan karşılıklı faydalanmak.
12. Her dereceden teknik ve meslek okullariyle enstitülerinden, üniversite ve yüksek okullardan ve buralardaki çalışma, araştırma ve inceleme imkân ve araçlarından devamlı veya geçici olarak karşılıklı faydalanmak.
13. Ankara ve İstanbul Üniversitelerindeki «Arap Dili ve Edebiyatı Enstitülerin gibi Bağdat’ta da bir “Türk Dili ve Edebiyatı Enstitüsü” açmak.
14. İki memleket okullarının kuruluşlarım v e öğretim programlarını imkân derecesinde birleştirip yaklaştırmak çarelerini birlikte aramak.
15. İki memleketi n bili m hayatı ve eğitim işleri üzerinde incelemelerde bulunmak için karşılıklı uzmanlar v e öğretmenler göndermek.
16. Kültür ve sanat işleri, spor ve izcilik dolayısiyle veya tatil ve inceleme gezisi yapmak üzere bir memleketten ötekine gidecek öğretmen, uzman , artist ve öğrenci gruplarına Devlet taşıtlarında indirilmiş tarife uygulamak ve kendilerinin Devlet yapılarında parasız konuklamalarını sağlamak.
17. İki memleket radyolarında Türkiye ve Ira k saatleri ayırarak iki tarafın birbirlerini daha yakından tanımalarını sağlıyacak yayımlarda bulunmak; gazete, dergi, sinem a ve benzer i araçlarla iki memleketi bir birine tanıtıcı faydalı bilgiler yayımlamak.
18. Karşılıklı olarak resmî ve özel sanatı müzik, temsil ve resim grupları için ziyaretler tertiplemek.
19. Karşılıklı veya birlikte olarak sanat, kültür ve teknik sergileri tertiplemek.
20. İki memleketin her çeşit kültür, bilim, spor yayımlarını ve kitaplık kataloglariyle bibliyograflarını ilgili kurumlar arasında karşılıklı olarak değiştirmek.
21. İki memleketin mevzuatım ve Hükümet çalışmalarının gelişmesin i belirten he r çeşit yayımlarını ilgili Devlet kurumları arasında karşılıklı olarak değiştirmek.
22. Müze, kitaplık ve arşiv işlerinde uzmanlarda n karşılıklı faydalanmak.
23. Eski eserlerden ve müzelik eşyalardan fazlalarını değiştirmek.
24. İki memlekette yapılan arkeoloji araştırmaları ve kazıları ve tarihî eserlerin onarma veya restore edilmesi işlerinde iki memleketin ilgili uzmanlarına haber vermek veya çalışmalara katılmaya çağırarak gerek yapılan işlerde, gerek elde edilen sonuçların değerlendirilmesinde karşılıklı işbirliğini sağlamak.
25. Kitaplıklarda mevcut yazmaların fotoğrafla kopyalarının alınmasına, geçici olarak resmî bir kitaplığa gönderilmesine ve fazla yazmaların değiştirilmesine karşılıklı olarak izin vermek.
26. Devlet arşivlerinde (şer’î mahkeme sicilleri ve tapu kayıtları dâhil) bulunan her türlü belge ve kayıtlardan tarihî incelemeler için faydalanmak.
27. İslâm kültürünün ve iki memleket tarihinin diğer ortak taraflarının birlikte ve aynı anlayışla incelenmesini sağlayacak bilim toplantıları yapmak. İki memleketin bilim adamları arasında fikir işbirliğini sağlayarak birlikte yayımlarda bulunmak.
28. İki memlekette tertiplenen millî tören ve gösteriler yapılan bilim ve eğitim kongrelerine öteki memleketin temsilcilerini çağırmak.
Madde — 4
Bu Protokolün hükümlerini yerine getirmek ve her iki memleketin Millî Eğitim Bakanlarının başkanlığında olmak üzere bir «Türkiye -Irak Eğitim İşbirliği Komisyonu» kurulacaktır. Bu Komisyonun üçü Türk ve üçü Irak’lı altı üyesi bulunacak ve bunlardan bir Türk ve bir Irak’lı üye Komisyonun genel sekreterliğini ve Komisyon toplantı halinde bulunmadığı zamanlarda kendi Hükümetleri yanında Komisyonun temsilciliğini yapacaklardır.
Tarafların bu Komisyonda görevlendireceği üç üyeden birini o memleketin Dışişleri Bakanı ve diğer ikisiyle bu üç üyeden hangisinin Genel Sekreter olacağını Milli Eğitim Bakanı tayin eder. İki memleketin Dışişleri Bakanları Komisyon için seçilen üyelerin adlarını ve kimliklerini, diplomasi yoliyle birbirlerine bildirirler.
Madde — 5
Türk – Irak İşbirliği Komisyonu, nöbetleşe Türkiye ve Irak’ta olmak üzere yılda bir defa ve toplantının yapıldığı memleket Milli Eğitim Bakanının Başkanlığı altında toplanır. Komisyon, iki taraftan birinin konuşma konusun u önceden bildirerek göstereceği lüzum üzerine ve iki tarafın zamanı ve yer i hakkında uygun kalmaları şartiyle olağanüstü toplantılar da yapabilecektir.
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim Ve Kültür Kurumu (Unesco) Türkiye Milli Komisyonu Yönetmeliği, Bakanlar Kurulu tarafından 10 Mayıs 2004 tarihinde, 4895 Sayılı Kanuna dayanarak düzenlenmiş, 19 Haziran 2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim Ve Kültür Kurumu (Unesco) Türkiye Milli Komisyonu Yönetmeliği
BİRİNCİ BÖLÜM : AMAÇ, KAPSAM, DAYANAK VE TANIMLAR AMAÇ
Madde 1 – Bu Yönetmeliğin amacı, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonunun kuruluş ve çalışmalarına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.
KAPSAM
Madde 2 – Bu Yönetmelik, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonunun görevleri, yetki ve sorumlulukları ile organlarının belirlenmesine, bu organların oluşum biçimi ile çalışma düzenine ve mali yapısına ilişkin hükümleri kapsar.
DAYANAK
Madde 3 – Bu Yönetmelik, 20/05/1946 tarihli ve 4895 sayılı Kanunla onaylanan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Sözleşmesinin VII nci maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.
TANIMLAR
Madde 4 – Bu Yönetmelikte geçen;
Bakan : Milli Eğitim Bakanını,
Bakanlık : Milli Eğitim Bakanlığını,
UNESCO : Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumunu,
Yükseköğretim Kurumları: Üniversite ile yüksek teknoloji enstitüleri ve bunların bünyesinde yer alan fakülteler, enstitüler, yüksekokullar, konservatuvarlar, araştırma ve uygulama merkezleri ile bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı meslek yüksekokulları ile bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı olmaksızın ve kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından kurulan meslek yüksekokullarını,
Milli Komisyon: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonunu,
Genel Kurul: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonu Genel Kurulunu,
Yönetim Kurulu: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulunu,
Denetim Kurulu: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonu Denetim Kurulunu,
ifade eder.
İKİNCİ BÖLÜM : MİLLİ KOMİSYONUN KURULUŞ, AMAÇ VE GÖREVLERİ
KURULUŞ
Madde 5 – Milli Komisyon, bu Yönetmelikle belirlenen amaçları gerçekleştirmek ve görevleri yerine getirmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak kurulmuştur.
Milli komisyonun çalışma yeri Ankara’dadır.
MİLLİ KOMİSYONUN AMACI
Madde 6 – Milli Komisyonun amaçları şunlardır:
a) Eğitim, bilim, kültür ve iletişim işleriyle yükümlü kamu kurum ve kuruluşları ile özel kuruluşları, UNESCO tarafından yürütülen çalışmalar konusunda bilgilendirmek, bunların faaliyetlere katkı ve katılımlarını sağlamak,
b) Eğitim alanındaki çalışmalara hız ve boyut kazandırılmasına katkıda bulunmak,
c) Kültürün korunmasına ve yaygınlaştırılmasına yardımcı olmak,
d) Bilgi ve bilimin önceliğini gündemde tutarak yayılmasına aracı olmak,
e) UNESCO çalışmalarına, özellikle programların hazırlanmasına ve uygulanmasına etkin bir şekilde katılmak.
MİLLİ KOMİSYONUN GÖREVLERİ
Madde 7 – Milli Komisyonun görevleri şunlardır:
a) UNESCO’nun görev alanına giren konularda bakanlıklar, ilgili resmi ya da özel kurum ve kişilerin işbirliğini sağlamak,
b) UNESCO ile ilgili konularda Hükümete danışmanlık etmek,
c) UNESCO’nun amaç, program ve faaliyetleri konusunda kamuoyunu bilgilendirmek,
d) Genel Konferanslara ve UNESCO tarafından düzenlenen diğer toplantılara katılacak delegelerin seçimi sırasında Hükümete danışmanlık etmek, delegelerle işbirliğinde bulunmak, söz konusu toplantılara Hükümetin katkısının hazırlanmasına yardımcı olmak,
e) UNESCO Genel Konferansında ve UNESCO tarafından düzenlenen diğer toplantılarda kabul edilen karar ve tavsiyeler ile incelemeler ve raporlarda yer alan sonuç ve öneriler hakkında ulusal kurum ve kuruluşlara bilgi vermek, ihtiyaç ve öncelikleri dikkate alarak ilgili bakanlıkların onayı ile bunların tartışılmasını sağlamak ve sonuç alınmasına gayret göstermek,
f) UNESCO’nun faaliyetleri ile ilgili olarak ülkemizin eğitim, bilim, kültür ve iletişim alanlarındaki dış ilişkilerini ilgilendiren konularda ilgili bakanlıkların görüş ve talimatı altında hareket etmek,
g) Alınan kararların uygulanmasına ve karşılıklı bilgi ve belge değişimine ilişkin hususlarda, UNESCO Genel Merkeziyle ve UNESCO’ya üye devletlerin milli komisyonları ya da milli işbirliği kurullarıyla iletişim kurmak,
h) UNESCO Programı ile ilgili ulusal faaliyetlere ve bu programların değerlendirilmesine katkıda bulunmak, UNESCO programlarının gelişimini izlemek ve uluslararası işbirliğinden sağlanabilecek imkanlara ilgili kuruluşların dikkatini çekmek,
i) UNESCO projelerinin yürütülmesi ve UNESCO’nun uluslararası faaliyetlerine katılım konusunda Milli Eğitim, Kültür ve Turizm, Dışişleri bakanlıkları ve ilgili diğer bakanlık ve kurumlarla birlikte görev yapmak,
j) UNESCO’nun olağan programı çerçevesinde ya da bütçe dışı fonlarla finanse edilen memurluklara aday aranması ve UNESCO’dan burs alacak olanların belirlenmesi çalışmalarına katılmak,
k) Ulusal düzeyde eğitim, bilim, kültür ve iletişim alanlarında faaliyetleri olan kurumlar arasındaki disiplinler arası diyaloğu ve işbirliğini teşvik etmek.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : TEŞKİLAT ORGANLAR
Madde 8 – Milli Komisyonun organları şunlardır:
a) Genel Kurul
b) Yönetim Kurulu
c) Denetim Kurulu
d) Genel Sekreterlik
GENEL KURULUN YAPISI
Madde 9 – Genel Kurul, Hükümet temsilcileri; eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularıyla ilgili resmi ve özel kurum ve kuruluşların temsilcileri ile eğitim, temel bilimler, insan ve toplum bilimleri, kültür ve iletişim konularında tanınmış kişilerden oluşur. Genel Kurul üyeleri, UNESCO’nun çalışma alanına giren eğitim, temel bilimler, insan ve toplum bilimleri, kültür ve iletişim konuları göz önünde bulundurularak belirlenir.
GENEL KURULU OLUŞTURAN TEMSİLCİLER
Madde 10 – Genel Kurul aşağıda belirtilen 77 temsilciden oluşur:
A) Hükümet adına Genel Kurula daimi olarak katılacak bakanlıkların temsilcileri:
1) Milli Eğitim Bakanlığı:
a) Bakan,
b) Müsteşar,
c) Bakanlık tarafından belirlenecek 7 temsilci,
2) Dışişleri Bakanlığı:
a) Müsteşar ya da kendisini temsil edecek yetkili,
b) UNESCO nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi,
c) Dışişleri Bakanlığı tarafından belirlenecek 2 temsilci,
3) Kültür ve Turizm Bakanlığı:
a) Müsteşar ya da kendisini temsil edecek yetkili,
b) Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından belirlenecek 5 temsilci,
B) Diğer Kamu Kuruluşları: UNESCO’nun ilgi alanlarına giren konularda doğrudan hizmet veren ve bir önceki Genel Kurulda seçilerek oluşturulan diğer kamu kuruluşları listesindeki 12 kuruluştan birer temsilci,
C) Yükseköğretim Kurumları: Bir önceki Genel Kurulda, temel bilimler, eğitim, kültür, insan ve toplum bilimleri ve iletişim alanlarından dengeli bir dağılım gözetilmek kaydıyla seçilerek oluşturulan Yükseköğretim Kurumları listesindeki 25 kurumdan birer temsilci,
D) Özel Kuruluşlar: UNESCO’nun ilgi alanına giren konularda sunduğu hizmetlerde kamu yararına faaliyet gösteren ve bir önceki Genel Kurulca seçilerek oluşturulan özel kuruluşlar listesindeki 10 kuruluştan birer temsilci,
E) Tanınmış Kişiler: Bir önceki Genel Kurulca seçilen eğitim, temel bilimler, insan ve toplum bilimleri, kültür ve iletişim alanlarında başarılı çalışmalarıyla tanınmış her alandan ikişer kişi olmak üzere seçilen toplam 10 kişi,
F) UNESCO Yürütme Konseyinde Türkiye temsilcisi.
GENEL KURULUN GÖREVLERİ
Madde 11 – Genel Kurulun görevleri şunlardır:
a) Yönetim Kurulunca oluşturulan ve bir sonraki Genel Kurulda temsili öngörülen kurum ve kişileri içeren listeleri inceleyerek, bir sonraki Genel Kurula katılacak 12 kamu kurumunu, 25 yükseköğretim kurumunu, 10 özel kuruluşu ve 10 tanınmış kişi ile yedeklerini belirlemek,
b) Üyeleri arasından Yönetim Kurulunun 11 üyesi ile Denetim Kurulunun 2 üyesini ve bunların yedeklerini seçmek,
c) UNESCO’nun görev alanına giren konularda tavsiyelerde bulunmak,
d) Yönetim Kurulunun çalışmalarına yön vermek,
e) Yönetim Kurulunun çalışmalarını gösteren raporlarını ve tekliflerini görüşerek karara bağlamak,
f) Denetim Kurulunca hazırlanan kesin hesap raporlarını inceleyerek onaylamak.
TEMSİLCİLERİN NİTELİKLERİ
Madde 12 – Genel Kurula temsilci gönderecek kamu kurum ve kuruluşları ile özel kuruluşlar ve tanınmış kişilerin belirlenmesinde göz önünde bulundurulacak hususlar şunlardır:
a) UNESCO’nun etkinlik alanlarını oluşturan eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında belli bir işlevi yerine getirebilecek biçimde teşkilatlanmış bulunmak,
b) UNESCO’nun etkinlik alanlarını oluşturan eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında çalışmalar yürütüyor olmak,
c) Özel kurumlar için en az 3 yıllık çalışma süresini tamamlamış olmak,
d) Tanınmış kişiler için eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında olumlu çalışmaları gerçekleştirmiş ya da gerçekleştirmekte olmak.
TEMSİLCİLİK SÜRESİ VE TEMSİLCİLİK SIFATININ KAYBEDİLMESİ
Madde 13 – Genel Kurul temsilciliği sıfatı, kazanılmasından itibaren 4 yıl sürer. Süresi biten Genel Kurul temsilcilerinin görevleri, yeni Genel Kurulun oluşumuna kadar devam eder. Kişilerin, Genel Kurul temsilcisi olarak belirlendikleri kurumdan ayrılmaları, istifaları, çalışamaz hale gelmeleri veya ölümleri hallerinde temsilcilik sıfatları ortadan kalkar. Yerlerine, öncekilerin görev sürelerini tamamlamak üzere, ilgili kurum tarafından yeni isim bildirilir.
GENEL KURULUN TOPLANMASI
Madde 14 – Genel Kurul, belirlenen gündeme göre 4 yılda bir Yönetim Kurulunun daveti ile toplanır. Yönetim Kurulu, 2/3 çoğunlukla alacağı bir kararla Genel Kurulu olağanüstü toplantıya çağırabilir. Zorunlu durumlarda Yönetim Kurulunun 2/3 çoğunlukla alacağı karar ve Milli Eğitim Bakanının onayı ile bir yılı aşmamak kaydıyla erteleme yapılabilir.
GENEL KURULUN ÇALIŞMA ESASLARI
Madde 15 – Genel Kurulun çalışmalarına ilişkin esaslar şunlardır:
a) Genel Kurul, Milli Eğitim Bakanının başkanlığında toplanır. Bakanın katılmadığı toplantılarda başkanlık görevini Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı yürütür.
b) Genel Kurul, çalışmaları süresince görev yapmak üzere Başkanlık Divanı oluşturur ve Başkanlık Divanı için iki başkan vekili ile iki katip üyeyi seçer.
c) Başkanlık Divanı; başkan, başkan vekilleri ve iki katip üyeden oluşur. Genel Kurul çalışmaları, başkan veya başkan vekillerinden birinin ve iki katip üyenin yönetiminde gerçekleştirilir.
d) Genel Kurul, gerektiğinde kendisine sunulacak karar tasarılarını inceleyerek rapor haline dönüştürecek komisyonlar kurabilir.
e) Genel Kurul ve kurduğu komisyonlar, kararlarını oy çokluğu ile alır.
YÖNETİM KURULUNUN YAPISI
Madde 16 – Yönetim Kurulu;
a) Milli Eğitim Bakanlığı tarafından görevlendirilen iki üye,
b) Dışişleri Bakanlığı tarafından görevlendirilen bir üye,
c) Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından görevlendirilen bir üye,
d) Diğer kamu kuruluşları temsilcileri arasından Genel Kurulca seçilecek iki üye,
e)Yükseköğretim kurumları temsilcileri arasından Genel Kurulca seçilecek üç üye,
f) Özel kuruluşların temsilcileri arasından Genel Kurulca seçilecek üç üye,
g)Tanınmış kişiler arasından Genel Kurulca seçilecek üç üye,
h) UNESCO Yürütme Konseyinde Türkiye temsilcisi,
olmak üzere toplam 16 üyeden oluşur.
YÖNETİM KURULUNUN GÖREVLERİ
Madde 17 – Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır:
a) Genel Kurulda temsili öngörülen kamu kurum ve kuruluşlarını, özel kuruluşları, yükseköğretim kurumlarını belirleyen listeleri Genel Kurula sunmak üzere hazırlamak,
b) Yönetim Kurulunun bakanlıkları temsil eden üyelerinin kendi aralarında belirledikleri 5 tanınmış kişi ile Yönetim Kurulunun seçimle gelen üyelerinin kendi aralarında belirledikleri 5 tanınmış kişiden oluşan 10 kişilik listeyi yedekleri ile birlikte Genel Kurula sunmak üzere hazırlamak,
c) İkili olağan ilişkiler, alınan kararların uygulanması ve bilgi-belge değişimi dışında kalan konulardaki çalışmaları, ilgili bakanlıklar ile koordineli olarak gerçekleştirmek,
d) UNESCO Genel Konferanslarında veya UNESCO’nun düzenleyeceği toplantılarda ülkemiz adına katılacak delege ya da uzmanların seçilmesi sırasında Hükümete danışmanlık etmek,
e) Konferans ya da toplantılarda ülkemiz adına ileri sürülecek görüş ve önerileri hazırlamak, Dışişleri Bakanlığının ve ilgili diğer bakanlıkların görüşünü alarak katılacaklara bildirmek,
f) Milli Komisyon Sekretaryasında görevlendirilecek personeli belirlemek,
g) Milli Komisyonunun bütçesini hazırlamak ve Milli Eğitim Bakanlığına sunmak, yıllık faaliyet raporlarını hazırlayarak Genel Kurul üyelerine iletmek ve Genel Kurula sunulacak raporları hazırlamak,
h) Genel Kurul toplantılarının tarihini, yerini ve gündemini gerekli danışmaları yaparak belirlemek,
i) Genel Sekreterliğin çalışmalarını düzenlemek ve kontrol etmek,
j) Kendi üyelerini veya yetkili kişileri davet ederek UNESCO’nun ilgi alanlarında özel ihtisas komiteleri oluşturmak ve çalıştırmak,
k) Denetim Kurulu raporlarında belirtilen hususlardan görev ve yetkisi dahilinde olanlarla ilgili olarak gerekli önlemleri almak, Denetim Kurulu yıllık denetim raporlarının Genel Kurulun inceleme ve onayına sunulmasını sağlamak,
l) UNESCO’nun etkinlikleri kapsamında ülkemizde yürütülen çalışmalar hakkında UNESCO merkezine gönderilmesi gereken ülke raporlarının hazırlanmasına katkıda bulunmak,
m) Görev alanına giren konulara ilişkin kararlar almak.
YÖNETİM KURULUNUN TOPLANMA ZAMANI VE ÇALIŞMA ŞEKLİ
Madde 18 – Yönetim Kurulu, bir sonraki toplantı konusunda farklı bir karar almamış ise Başkanın daveti ile her ay toplanır. Başkan, Yönetim Kurulu üyeleri ile yaptığı temaslar sonucunda, belirlenen toplantı tarihinde, toplantı yeter sayısının bulunmadığını saptarsa, toplantıyı erteleyebilir ve yapacağı danışmalar sonunda uygun görülecek yeni bir tarihi önerebilir. Başkanın çağrısı ile olağanüstü toplantılar yapılabilir. Görüşmeler tutanakla saptanır. Bu tutanak üyeler tarafından imzalanır. Toplantının yapılabilmesi için en az 9 üyenin bulunması gerekir. Kararlar katılanların oy çokluğu ile alınır.
YÖNETİM KURULU BAŞKANININ GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI
Madde 19 – Yönetim Kurulu Başkanının görev, yetki ve sorumlulukları şunlardır:
a) Yönetim Kurulunu olağanüstü toplantılara çağırmak,
b) Toplantıları idare etmek,
c) Yönetim Kurulu kararlarının uygulanmasını sağlamak,
d) Milli Komisyonu temsil etmek,
e) Genel Kurul toplantılarında faaliyet raporunu sunmak,
f) Milli Komisyonun ita amirliğini yapmak.
Yönetim Kurulu Başkanı, Milli Komisyonun Başkanıdır. Milli Komisyonu, Yönetim Kurulu Başkanının bulunmadığı zamanlarda, Başkan vekillerinden biri temsil eder.
YÖNETİM KURULUNUN GÖREV SÜRESİ, BAŞKAN SEÇİMİ, YÖNETİM KURULU ÜYELİĞİNİN SONA ERMESİ
Madde 20 – Yönetim Kurulunun görev süresi 4 yıldır. Aynı kişiler tekrar görevlendirilebilir veya seçilebilir. Süresi bitip ibra edilen Yönetim Kurulu, yeni Yönetim Kurulunun oluşumuna kadar görevde kalır.
Yönetim Kurulu, ilk toplantısında üyeleri arasından gizli oyla bir Başkan ve iki Başkan vekili seçer. Başkan veya Başkan vekillerinin istifalarında ya da Yönetim Kurulu üyelerinin 2/3 ünün gerekli gördüğü durumlarda bu seçimler yenilenebilir.
Yönetim Kurulu toplantılarına geçerli bir özür bildirmeksizin üst üste üç kez katılmayan seçilmiş üye, üyelikten çekilmiş sayılır. Yönetim Kurulu üyeliği; istifa, çalışmayı engelleyecek hastalık, ölüm veya üyelerin çalışmakta oldukları bakanlık, resmi ve özel kurum ve kuruluşlardaki görevlerinden ayrılmaları hallerinde sona erer.
Yönetim Kurulu üyeliği herhangi bir nedenle sona eren seçilmiş üyelerin yerini, varsa aynı grup temsilcilerinden olan yedek üye, yoksa diğer grup temsilcilerinden en çok oy almış yedek üye alır.
Bakanlık temsilcileri için yeni görevlendirme ilgili bakanlıkça yapılır.
DENETİM KURULUNUN YAPISI
Madde 21 – Denetim Kurulu; Milli Eğitim Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı müfettişleri arasından atanacak bir üye ile Genel Kurulu oluşturan temsilciler arasından seçilecek iki üye olmak üzere, toplam 3 üyeden oluşur. Genel Kurul, Denetim Kurulu için iki de yedek üye belirler.
DENETİM KURULUNUN GÖREVLERİ
Madde 22 – Denetim Kurulunun görevleri şunlardır:
a) Milli Komisyon bütçesinden yapılan her türlü gider hesaplarını ve bunların dayanaklarını incelemek,
b) Genel Kurula sunulmak üzere her bütçe yılı sonunda o yılın kesin hesabını ve giderlerin bütçe ile hizmetlere uygunluğunu açıklayan raporları hazırlamak.
DENETİM KURULUNUN GÖREV SÜRESİ, ÇALIŞMA ŞEKLİ, DENETİM KURULU ÜYELİĞİNİN SONA ERMESİ
Madde 23 – Denetim Kurulu, her yıl aralarından seçtikleri başkanın yönetiminde toplanır. Denetim Kurulu üyeleri bir araya gelerek ya da ayrı olarak hesap ve kayıtlar üzerinde inceleme yapar ve buna göre raporunu hazırlar. Denetim Kurulu kararları oy çokluğu ile alınır. Denetim Kurulunun görev süresi 4 yıldır. Denetim Kurulu üyelerinin görev süresi, yeni Denetim Kurulu seçilinceye kadar sürer. Denetim Kurulu üyeliği; istifa, çalışmayı engelleyecek hastalık, ölüm veya üyelerin çalışmakta oldukları bakanlık, resmi ve özel kurum ve kuruluşlardaki görevlerinden ayrılmaları hallerinde sona erer.
Üyeliği sona eren üyelerin yerlerini, kalan süreyi tamamlamak üzere, yedek üyeler alır.
GENEL SEKRETERLİĞİN YAPISI
Madde 24 – Genel Kurul, Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulunun çalışmalarına ilişkin sekretarya hizmetleri, bir Genel Sekreter, iki Genel Sekreter Yardımcısı ve gerektiği kadar sekretarya personeli tarafından yürütülür.
GENEL SEKRETERLİK PERSONELİ
Madde 25 – Genel Sekreter, Genel Sekreter yardımcıları, Sayman ve diğer Genel Sekreterlik personeli, Yönetim Kurulunun 2/3 ünün teklifi ve Bakanlığın olumlu görüşü üzerine 4857 sayılı İş Kanununa tabi olarak iş sözleşmesi ile çalıştırılırlar. Bunların görevine son verme işlemi de aynı usule göre yapılır.
Milli Komisyon çalışmalarının yoğunlaştığı ve Genel Sekreterlik iş ve işlemlerinin arttığı dönemlerde, Yönetim Kurulunun kararı ve Bakanlığın uygun görüşü ile sürekli çalışan personel sayısını aşmamak üzere, 4857 sayılı Kanunun 11 inci maddesine göre belirli süreli iş sözleşmesi ile ilave personel çalıştırılabilir.
GENEL SEKRETER, GENEL SEKRETER YARDIMCILARI, SAYMAN VE GENEL SEKRETERLİK PERSONELİNDE ARANACAK ŞARTLAR
Madde 26 – Genel Sekreter, Genel Sekreter Yardımcıları, Sayman ve Genel Sekreterlikte çalışacak diğer personelde 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48 inci maddesindeki genel şartların yanı sıra aşağıda belirtilen özel şartlar aranır:
a) Genel Sekreterde aranacak özel şartlar şunlardır:
1) En az 4 yıllık fakülte veya yüksek okul mezunu olmak,
2) Uluslararası ilişkilerde belirli bir tecrübeye sahip olmak,
3) Kamu ya da özel sektörde eğitim, bilim, kültür ve iletişim dallarından bir veya birkaçında en az üç yıl çalışmış olmak,
4) İngilizce veya Fransızca dillerinden birinden, Kamu Personeli Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavından en az B düzeyinde sonuç belgesine sahip olmak,
5) Yönetim Kurulunun belirleyeceği diğer niteliklere sahip olmak.
b) Genel Sekreter Yardımcılarında aranacak özel şartlar şunlardır;
1) En az 4 yıllık fakülte veya yüksek okul mezunu olmak,
2) Kamu ya da özel sektörde eğitim, bilim, kültür ve iletişim dallarından bir veya birkaçında en az bir yıl çalışmış olmak,
3) İngilizce veya Fransızca dillerinden birinde, Kamu Personeli Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavından en az B düzeyinde sonuç belgesine sahip olmak,
4) Yönetim Kurulunun belirleyeceği diğer niteliklere sahip olmak.
c) Genel Sekreterlikte çalışacak sayman ve diğer personelde aranacak özel şartlar Yönetim Kurulu tarafından belirlenir.
GENEL SEKRETERİN GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI
Madde 27 – Genel Sekreterin görev ve yetkileri şunlardır:
a) Genel Kurul ve Yönetim Kurulunun toplantılarını düzenlemek,
b) Yönetim Kurulunun alacağı kararları yürütmek ve sonuçlar hakkında Yönetim Kuruluna bilgi vermek,
c) Yönetim Kurulunca verilen görevlerin yerine getirilmesi için gerekli ön hazırlıkları yapmak,
d) Milli Komisyon Sekretaryasının günlük çalışmalarını düzenlemek ve denetlemek,
e) Genel Sekreter yardımcıları ile diğer Sekretarya görevlilerinin görev yetki ve sorumluluk durumlarına ilişkin esasları belirleyerek Yönetim Kurulunun onayına sunmak,
f) Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulunun istediği her türlü bilgi, belge, defter ve evrakı temin etmek, çalışmalarını kolaylaştıracak tedbirleri almak,
g) Genel Kurul ve Yönetim Kurulu üyeleri ile iletişim kurmak ve sürdürmek,
h) Genel Kurul ve Yönetim Kurulu üyelerinin üyeliklerinin sona ermesine ilişkin hususların ortaya çıkması durumunda, konuya ilişkin bilgi ve belgeleri hazırlayarak Yönetim Kuruluna sunmak,
i) Milli Komisyonun tahakkuk memurluğu görevini yerine getirmek,
j) Yönetim Kurulu Başkanının öngördüğü diğer görevleri yerine getirmek.
Genel Sekreter, Yönetim Kurulu toplantılarına katılır. Oy hakkı yoktur. Toplantı tutanaklarının tutulmasını sağlar. Genel Sekreter kendisini ilgilendiren toplantılara katılamaz. Bu durumda, Genel Sekreterin görevleri, en genç üyelerden biri tarafından yerine getirilir.
Genel Sekreter, yukarıda belirtilen görevlerin, usulüne uygun olarak ve zamanında yerine getirilmesinden Yönetim Kuruluna karşı sorumludur.
TAHAKKUK MEMURUNUN GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI
Madde 28 – Tahakkuk memuru, giderlerin mevzuatına uygun olarak tahakkuk ettirilmesinden, ödeneklerin zamanında ve yerinde kullanılmasından, giderin gerçek gereksinme karşılığı yapılmasından ve programlanmış hizmetlerin zamanında yerine getirilmesinden sorumludur.
SAYMANIN GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI
Madde 29 – Sayman, aşağıda belirtilen görevleri yapar ve yetkileri kullanır:
a) Yönetim Kuruluna sunulmak üzere yıllık bütçe taslağını hazırlamak,
b) Yıl içinde, bütçe ile gelir ve giderleri gözden geçirerek aktarma önerilerini hazırlamak,
c) Tahakkuk etmiş giderleri ödemek,
d) Saymanlık işlerine ilişkin her türlü yasal defterleri tutmak,
e) Bütçe, aylık gelir ve giderlerle ilgili olarak Yönetim Kuruluna bilgi vermek,
f) Yıl sonunda kesin hesap çizelgelerini düzenlemek,
g) Demirbaş defteri tutmak,
h) Muhasebe defterlerini ve gelir gider belgelerini düzenlemek, giderleri defterlere yazmak.
GENEL SEKRETERLİĞİN ÇALIŞMA ŞEKLİ
Madde 30 – Genel Sekreterlik, çalışmalarını kamu kurum ve kuruluşlarının bağlı olduğu çalışma esaslarını da gözeterek Yönetim Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde yürütür.
Genel Sekreter Yardımcıları, sayman ve diğer görevliler, Genel Sekreterin verdiği görevleri yerine getirmekle yükümlüdür.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : MALİ HÜKÜMLER MİLLİ KOMİSYONUN GELİRLERİ
Madde 31 – Milli Komisyonun gelirleri şunlardır:
a) Devlet bütçesinden öngörülen ödenek,
b) Milli Komisyonca yayın, araştırma ve diğer yollarla sağlanan gelirler,
c) Kamu kuruluşlarınca mevzuatına göre yapılacak yardımlar,
d) Bağışlar,
e) UNESCO’dan sağlanabilecek katkılar,
f) Diğer gelirler.
MİLLİ KOMİSYONUN GİDERLERİ
Madde 32 – UNESCO Milli Komisyonunun gelirleri aşağıda belirtilen harcamalarda kullanılır:
a) Milli Komisyonun görevleri dahilinde yapılan her türlü inceleme ve araştırma çalışmalarına, danışmanlık hizmetlerine, eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında yapılan çalışmalara ve yayınlara ilişkin giderler,
b) Milli Komisyonun görevleri çerçevesinde, ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği içerisinde gerçekleştirilen panel, konferans ve benzeri etkinliklere ilişkin giderler,
c) Çalışanların ücretlerine ilişkin giderler.
HARCAMALARA İLİŞKİN USUL VE ESASLAR
Madde 33 – Milli Komisyonun harcamalarına ilişkin usul ve esaslar şunlardır:
a) Milli Komisyonun çeşitli görevlerinin gerektirdiği harcamalar ile Genel Sekreterlik teşkilatında görevli personele ödenecek ücret ve diğer ödemeler, genel ve özel mevzuat hükümleri esas alınarak Yönetim Kurulunca hazırlanacak ve Bakanlıkça uygun görülecek bir yönergede belirlenen esaslara göre, Yönetim Kurulu kararı ile yapılır.
b) Milli Komisyonun ita amiri Yönetim Kurulu Başkanıdır. Başkanın bulunmadığı hallerde Başkan vekillerinden biri ita amiridir.
c) Milli Komisyonun tahakkuk memurluğu görevini Genel Sekreter, Genel Sekreterin bulunmadığı hallerde Genel Sekreter Yardımcılarından biri; saymanlık görevini ise Milli Komisyon Saymanı yürütür.
d) İdari ve mali nitelikli iş ve işlemlerde, muhasebe kayıtlarında ve belge düzeninde resmi dairelerde uygulanan hükümler esas alınır.
BEŞİNCİ BÖLÜM : GEÇİCİ VE SON HÜKÜMLER YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILAN HÜKÜMLER
Madde 34 – 26/04/1982 tarihli ve 8/4568 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) Türkiye Milli Komisyonu Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır.
Geçici Madde 1 – 26/04/1982 tarihli ve 8/4568 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan Yönetmelik hükümlerine göre teşkil olunan Genel Kurul, Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulunun görev süreleri bu Yönetmelikte öngörülen sürelere tamamlanır.
Geçici Madde 2 – Bu Yönetmeliğin 33 üncü maddesinde belirtilen yönerge altı ay içinde yürürlüğe konulur. Bu yönergenin yürürlüğe konulmasına kadar, mevcut Yönergenin bu Yönetmeliğe aykırı olmayan hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.
Geçici Madde 3 – Yönetim Kurulu, bu Yönetmeliğin yürürlüğe girmesinden sonra yapılacak ilk Genel Kurula katılacak diğer kamu kuruluşlarını, yükseköğretim kurumlarını, özel kuruluşları ve tanınmış kişileri, bu Yönetmelikte belirlenen esaslar çerçevesinde resen belirlemeye yetkilidir.
YÜRÜRLÜK
Madde 35 – Sayıştay’ın görüşü alınan bu Yönetmelik, yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
YÜRÜTME
Madde 36 – Bu Yönetmelik hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
Ur-Nammu Kanunu (M.Ö. 2100-2050) bir bütün olarak günümüze ulaşan en eski yasal metindir. Milattan önce 2100-2050 yıllarına ait olup Sümerce yazılmıştır. Mezopotamya havzasında bu kanundan daha önce başka kanunların da var olduğu bilinmektedir. İnsanlık tarihinin ilk reform metinleri ya da yazılı hukuk kuralları olarak değerlendirilen ve Lagaş şehir devleti kralı Urukagina’nın talimatnamelerini ‘yasa’ olarak nitelendirenler bulunmaktadır. Ancak her iki durumda da ilk yazılı kanunlar Sümer Hukuku‘na aittir.
Kanunun dibacesi bunu Ur şehri kralı Ur-Nammu’ya atfetmektedir. Ur-Nammu, Akad ve Guti egemenliğinin ardından Güney Mezopotamya’da Üçüncü Ur Hanedanı’nı kuran Sümer kralı olup tarihe geçen en önemli başarısı devleti yeniden yapılandırması ve en eski yazılı yasa olan Ur-Nammu Kanunları ile anılmasıdır. Ancak metnin gövde kısmının Ur-Nammu’nun oğlu tarafından hazırlatılmış olması ihtimali bulunmaktadır.
Bu kanunun içerdiği elli yedi kuralın kırkı derlenebilmiştir. Bu hükümlerin büyük kısmı ceza hukuku ve aile hukukunu ilgilendirmektedir. Kanunda öldürme ve hırsızlık gibi bazı suçlar için idam cezası öngörülmekle beraber, diğer suçlar için muhtelif para cezaları getirilmekteydi.
Ur-Nammu Kanunu’nun bilinen ilk versiyonu İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.
Kil tabletlerde bulunan kanunlar İstanbul arkeoloji müzesi bünyesinde, Dünyaca ünlü Sümerolog İlmiye Çığ ve Hatice Kızılyay tarafından çözümlenmiştir.
Ur-Nammu Kanunu (M.Ö. 2100-2050)
“M.Ö 2050 yılında üç erkek; bir berber, bir bahçıvan ve mesleği bulunmayan diğer bir kişi Lu İnnana adındaki bir tapınak görevlisini öldürdüler. Katiller, kurbanın karısı olan Nin Dada’ya kocasının öldürüldüğünü söylediler (Neden söyledikleri bilinmiyor).Karısı sırrı tuttu ve yetkililere cinayeti bildirmedi.Ancak kanunun kolu uzundu ve o zamanın yüksek düzeyde medenileşmiş Sümer devletinde de bu bir istisna değildi.
Suç Kral Ur Ninurta’nın dikkatine getirildi, başkent İsin’de kendisi Nippur’daki vatandaşlar mahkemesine davayı götürdü, ki söz konusu yer, adalet mahkemesi olarak işlev görüyordu.
Bu Mecliste dokuz kişi suçlular hakkında kovuşturma açılmasını istedi. Savlarına göre sadece üç katil değil, bunun yanında adamın karısının da idam edilmesi gerektiğini, çünkü suçu öğrendikten sonra sessiz kaldığını ve bu yüzden de öldürmeye yardımcı olduğunu öne sürmüşlerdi. Mesliste bulunan iki adam daha sonra kadını savunmak için söz aldılar. Kadının kocasının öldürülmesinde bir payı olmadığını ve bu yüzden de serbest bırakılması gerektiğini savundular.“
Atina Antlaşması (Yunanistan’la Barış Antlaşması), Balkan Savaşlarının sonunda, 14 Kasım 1913 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile Yunanistan Krallığı arasında imzalanmış barış antlaşmasıdır. Antlaşma sonucunda; Osmanlı İmparatorluğu Yanya ve Selanik’in Yunanistan’a ait olduğunu kabul etmiştir. 1897 yılında özerk olan Girit, Yunanistan’a katılmış, Osmanlı Devleti Girit’in Yunanistan’a ait olduğunu kabul etmiştir. Ayrıca, Yunanistan’da kalan Türk azınlığın statüsü sözleşme ile düzenlenmiş, azınlık hakları verilmiştir. Yunanistan’da kalan Müslümanlara ait camilerde Osmanlı padişahı adına hutbe okunması şartı sözleşmeye dercedilmiştir.
Osmanlılar, Midye-Enez hattına çekilmiş, Osmanlı Devleti’nin terk ettiği topraklarda yaşayan ahalinin Yunanistan yahut Osmanlı vatandaşlığını tercih etmeleri için altı ay süre verilmiştir.
Bu kerre Devlet-i Aliye ile Yunanistan hükümeti beyninde akdolunan sulh muahedenamesi mündericatı meclis-i vükelâ kararıyla tensib edilmiştir.
Bu irade-i seniyenin icrasına heyet-i vükelâ memurdur.
23 zilhicce 1331 — 10 teşrinisani 1329
Mehmed Reşat
Sadr-ı âzam ve Hariciye Nazirı Şeyhülislâm Harbiye Nâzırı Mehmet Sait Esat Ahmet İzzet
Dahiliye Nâzın Bahriye Nâzın Şuray-ı Devlet Reisi
Madde 1
İşbu mukavelenamenin imzasını müteakip Devdelt-i Aliye ile Yunanistan beyninde münasebat-ı diplomasiye tekrar başlıyacak ve tarafeyn konsoloslukları tekrar teessüs ve her iki memlekette ifa-yı vazife edebilecektir.
(Bent) Hükûmet-i Osmaniye terk olunan arazinin halen düvel-i ecnebiye konsolos memurları bulunan mevakii ile Yunan hükümetinin konsolos memurlarını kabulde mahzur görmeyeceği bilcümle mevakide şehbenderlikler ihdas eyliyebilecektir.
Madde 2
Münasebat-ı diplomasiyenin hin-i inkitaında beyneddevleteyn münakit veya mer’î bulunan muahedat, mukavelât ve muakedat mukavele-i haziranın imzasından itibaren tekrar tamamiyle kesb-i mer’iyet edecek ve her iki hükümet ile tebealarının muhasamattan evvel mevcut vaziyetleri tekrar aym
suretle tesis kılınacaktır.
İşbu mukavelenameye merbut üç numaralı protokol Yunanistan’ın bilcümle memâlikinde tatbik olunacaktır.
Madde 3
Muahede-i hazıradan evvelki vekayi-i siyasiyede methaldar bulunan bilcümle eşhas hakkında tarafeyn-i akideynce tam manasile af-fı umumî bahş olunmuştur.
Binaenalyh muharebe ile her ne suretle olursa olsun taallûk ve münasebeti olan ef’alden dolayı hiç bir kimse şahsı veya emvali veyahut hukukundan istifadesi itibarile takip veya tazip edilemiyecek ve bu gibi ef’ale mübteni olarak cihet-i adliyeden sadır olan bütün mahkûmiyet kararları ve cihet-i idarece ittihaz
olunan tedabir bilfiil hükümden sakıt olacaktır.
Madde 4
Yunanistan’ın zir-i idaresine intikal eden arazi-i Osmaniyede mütemekkin kesan Yunan tebeası olacaklar.
Ve Yunan memurin-i aidesine bir beyanname itası ve Osmanlı şehbenderhanelerinde bir muamele-i kaydiye icrası suretiyle bugünden itibaren üç sene zarfında tabiiyet-i Osmaniyeyi ihtiyar eylemek salâhiyetini haiz olacaklardır, işbu beyanname memâlik-i ecnebiyede Yunan konsoloshaneleri kançılaryalarına tedvi edilecek ve Osmanlı şehbenderhaneleri tarafından kayıt ve
tescil olunacaktır.
Mamafih bu hak-kı hıyarın istimali alâkadaranın nakl-i mekân etmelerine ve Yunanistan haricinde ihtiyar-ı ikamet eylemelerine tabi bulunacaktır.
Bu müddet zarfında memâlik-i Osmaniyeye veya memâlik-i ecnebiyeye hicret edecek veyahut oralarda ihtiyar-ı ikamet eyleyecek olan eşhas Osmanlı kalacaklar ve emval-i menkuleleri için ihracat rüsumundan mafüviyeti haiz olacaklardır.
İhtiyar-ı tabiiyet keyfiyeti şahsî olacaktır.
Mezkûr üç sene müddet zarfında islâmlar hizmet-i askeriye ifasına tabi tutulamıyacakları gibi bir gûna bedel-i askeri de tediye et miy ecekler dir.
Terk olunan arazinin işgaline kadar iktisap olunan hukuka ve bir de memurin-i müteallika-i Osmaniye tarafından mu’ti evrak ve vesaik-i adliye ile senedat-ı resmiyeye riayet olunacak ve aksi kaziye kanunen sabit oluncayadeğin bunlar nakız ve ihlâl edilmiyecektir.
(Bend) işbu madde Paris’teki Balkan mesail-i maliye komisyonunca ittihaz edilebilecek olan mukarrerat üzerinde hiç bir veçhile icra-yı tesir etmiyecektir.
Madde 6
Terk olunan arazi ahalisinde mukavele-i haziranın dördüncü maddesi ahkâmına tevfik-i hareket ve tabbiyet-i Osmaniyeyi muhafaza edip te memâlik-i Osmaniyeye veya memâlik-i ecnebiyeye hicret edecek veyahut oralarda ihtiyar-ı ikamet eyleyecek olanlar arazi-i mezkûrede kâin emval-i gayr-ı menkulelerini muhafazaya ve iltizama vermeğe veyahut eşhas-ı sâlise marifetiyle idare ettirmeğe vedam edeceklerdir.
Yunanistan’a terk olunan mahallerde canib-i hükûmet-i Osmaniyeden mu’ti senedat veyahut Osmanlı kanunu mucibince efrat tarafından şehir ve kasabat ve kurada tasarruf olunan emlâk üzerinde mevcut olan ve işgalden mukaddem bulunan hukuk-ı tasarrufiye hükûmet-i Yunaniyece tanınacaktır.
Salifüzzikir işgalden mukaddemki kavanin-i Osmaniye mucibince eşhası maneviye namına mukayyet olan veya eşhas-ı mezkûre tarafından tasarruf olunan marülbeyan emval üzerindeki hukuk-i tasarrufiye hakkında da bu yolda muamele olunacaktır.
Hiç kimse usul ve nizamı veçhile mütehakkik menfaat-ı umumiyeye müstenit olmadıkça ve mukabilinde evvel beevvel muhik bir taviz verilmedikçe hukuk-ı tasarrufiyesinden kısmen veya kamilen, doğrudan doğruya veya dolayısiyle mahrum edilmeyecektir.
Madde 7
Zat-ı hazret-i padişahinin emval-i hususiye-i hümayunları ile hanedan-ı saltanat-ı seniye azasının emvali hususiyesi mahfuz ve baki kalacaktır. Zat-ı hazret-i padişahi ile hanedan-ı saltanat-ı seniyeleri âzası bunları vekilleri marifetile füruht veya icar edebileceklerdir.
İşbu maddenin tefsir veya tatbiki hususunda zuhur edecek olan bilcümle ihtilâfat veya münazaat akdolunacak bir tahkimnameye tevfikan Lahey’de hakem usuliyle faslolunacaktır.
Madde 8
Üsera-yı harbiye ile askerliğe veya huzur ve asayiş-i umumîye ait tedabir icabatıyla tevkif olunmuş olan diğer bilcümle eşhas muahede-i haziranın imzasından itibaren bir ay müddet zarfında veya mümkün ise daha evvel mübadele kılınacaktır.
İşbu mübadele tarafeynce suret-i mahsusada tayin olunan komiserler marifetile icra olunacaktır.
Üsera-yı harbiyeye müteallik olarak tarafeyn-i akidince mütekabilen vaki olacak metalip akdolunacak bir tahkimnameye tevfikan Lahey’de hakeme havale kılınacaktır.
Mamafih hükûmet-i Yunaniyece tediye olunan zabitan maaşatı zabitan-ı mumaileyhimin mensup oldukları hükümet canibinden tesviye edilecektir.
Madde 9
Mukavele-i haziranın imzasını müteakip hükûmet-i Osmaniye ilân-ı harptan evvel zaptolunup halen tevkif edilmekte bulunan Yunan bayrağını hamil bilcümle sefain ile merakib-i bahriyeyi salıverecektir.
Yunan sefaini ile hamulelerinin zabıt ve müsaderesi yüzünden alâkadaranın duçar oldukları zarar ve ziyanların tazminine ait metalip bilittifak kararlaştırılacak olan bir tahkimnameye tevfikan her iki tarafça tayin olunacak dört hakemden ve bir de tarafeyn-i akideynce veyahut beyinlerinde mübayenet-i efkâr zuhuru takdirinde isviçre Hükûmat-ı Müttehidesi Meclisince düvel-i bahriye tebeası meyanından intihap edilecek diğer üç hakemden mürekkeben teşekkül edecek bir mahkeme-i hakemiyeye havale kılınacaktır.
Madde 10
Selanik’teki asakir-i Osmaniye nezdinde mevcut olup hükûmet-i Osmaniyece iadeleri talep edilmekte bulunan eslihaya dair belde-i mezkûrenin teslimi hakkında 2 teşrinievvel-i rumî 1912 tarihinde münakit protokol ile buna merbut olarak ferdası günü imza edilen protokolün tefsir-i münderecatından münbais ihtilâfın halli için her iki hükümet bu bapta akddedilecek bir tahkimnameye tevfikan Lahey’de bir mahkeme-i hakemiyeye müracaat edeceklerini taahhüt ederler.
Madde 11
Yunanistan’a terk olunan mahaller ahalisinden zir-i idare-i Yunaniyede kalacak olanların can ve mallariyle namus ve din ve mezhep ve âdâtına kemal-i ihtimam ile riayet olunacak ve bu kısım ahali an asıl tebea-i Yunaniyeden olanların haiz oldukları aynı hukuk-ı medeniye ve siyasiyeyi tamamiyle haiz bulunacaktır. Müslümanlar hürriyet-i diniyeye ve âyin-i dininin alenen icrası hususunda serbestiye malik olacaklardır.
Zat-ı hazret-i padişahinin nam-ı nami-i hilâfetpenahilerinin hutbelerde zikrine devam olunacaktır.
Elyevm teessüs etmiş veya âtiyen teessüs edecek olan cemaat-ı islâmiyenin muhtariyetine ve silsile-i meratip itibarıyla teşkilâtına ve anlara ait nukut ve emvalin idaresine asla iras-ı nakisa edilemiyeceği gibi ahali ve cemaat-ı islâmiyenin Dersaadet’te makam-ı meşihat-ı ulyâya tabi bulunacak olan rüesa-yı diniyeleri ile olan münasebatına dahi asla iras-ı nakisa olunamıyacak ve baş müftünün menşuru makam-ı âli-i meşihattan ita kılınacaktır.
Müftülerden her biri kendi dairesi dahilinde müslüman müntehipler tarafından intihap olunacaktır.
Baş müftü Yunanistan’daki bilcümle müftülerden mürekkep bir meclis-i intihap tarafından intihap ve irae olunan üç namzet meyanında bittefrik haşmetlû Yunan kiralı hazretlerince tayin olunur.
Hükûmet-i Yunaniye baş müftünün intihabını Dersaadet’teki Yunan sefareti vasıtasiyle makam-ı âli-i meşihatpenahiye tebliğ edecek ve taraf-ı âli-i meşihatpenahiden müfti-i mumaileyhe bir menşur ve umur-ı memurisini ifa ve bu bapta kendisi dahi Yunanistan’daki diğer müftülere hüküm ve iftâ salâhiyetini bahşedebilmesi için bir mürasele gönderilecektir.
Müftüler sırf dinî umur ve hususat hakkındaki salâhiyetlerinden emval-i vakfiyenin idaresi üzerindeki teftiş ve nezaretlerinden maada nikâh, talâk, nafaka, vasayet, velayet, ispat-ı rüşt, müslümanlara ait vasiyetler, tevarüs ve tevliyet gibi mevadda beynelmüslimin icra-yı ahkâm edeceklerdir.
Müftüler tarafından isdar olunan ilâmlar Yunan memurin-i aidesi tarafından icra edilecektir.
Umur-ı irsiyeye gelince müslümanlardan işte alâkadar olan taraflar evvel beevvel beyinlerinde itilâf hasıl ettikten sonra hakem sıfatiyle müftüye müracaat edebilirler. Bu veçhile sadır olacak hakem kararına karşı mahakim-i mahalliyeye vukubulacak her türlü müracaatlar kabul olunacaktır. Meğerki aksi kaziyeyi mübeyyin olarak sarahaten bir kayıt ve şart mevcut olmuş ola.
Madde 12
Terk edilen arazide kâin icare-i vahideli, icareteynli, mukataalı evkafa işgal-i askeri zamanında kavanin-i Osmaniye ile muayyen oldukları üzere ister mazbuta ve mülhaka, ister müstesna olsun riayet olunacak ve bunlar terk olunan arazideki cemaat-ı islâmiye tarafından idare edilecek ve cemaat-ı mezkûre mütevellilerle galledarların hukukuna riayet eyleyecektir.
(Bend) Yunanistan’a terk edilen arazi dahilindeki bilâd ve kasabat ve kurada mevcut varidat memâlik-i Osmaniyede kâin müessesat-ı dinrye ve hayriyeye muhtas olan bilcümle emlâk-i vakfiye-i mazbuta veya mülhaka dahi evkaf nezareti tarafından füruht edilinceye kadar salifüzzikir cemaat-ı islâmiye tarafından idare olunacaktır. Şurası mukarrerdir ki galledarların evkaf-ı mezkûre üzerindeki hukukuna nezaret-i müşarünileyhaca riayet edilecektir.
Evkafın usul-i idaresi evvel beevvel muhik bir taviz verilmedikçe tadil ve tağyir olunamıyacaktır.
Aşar-ı vakfiye fesih ve ilga edildiği cihetle şayet işbu fesih ve ilga üzerine Yunanistan’a terk olunan arazideki tekkelerle cami, medrese, mektep ve hastahanelerden ve sair müessesat-ı diniye ve hayriyeden bazıları âtiyen idarelerine kâfi varidattan mahrum kalacak olurlarsa hükûmet-i Yunaniye bunun için iktiza eden tahsisatı ita edecektir.
İşbu madde ahkâmının tefsir veya tatbiki hususunda zuhur edecek bilcümle ihtilâfat Lahey’de mahkeme-i hakemiyeye müracaatle fasledilecektir.
Madde 13
Tarafeyn-i akideyne mezarlıklara ve alelhusus meydan-ı harpta terk-i hayat eden asakirin metfenlerine riayet ettirmek üzere vilâyattaki memurlarına emir vermeği taahhüt ederler.
(Bent) Memurlar ecnebi toprağında metfun emvatın izamını almaktan bunların taallûkat ve ehibbasını menetmiyeceklerdir.
Madde 14
Hükûmet-i Yunaniye Selânik-Manastır şimendiferlerile Şark şimendiferlerinin ve Selânik-Dedeağaç iltisak şimendiferinin Yunanistan’a terk olunan arazi dahilindeki aksamı için mezkûr şimendifer kumpanyalarına karşı mevcut hukuk ve tekâlif ve taahhüdatça hükûmet-i Osmaniye makamına kaim olmuş olduğundan bunlara müteferri mesailin kâffesi Paris’teki Balkan mesail-i maliye komisyonuna havale olunacaktır.
Madde 15
Tarafeyn-i akideyn 30 mayıs 1913 tarihli Londra Muahedenamesi ahkâmını muahedename-i mezkûrun beşinci maddesi ahkâmı da dahil olduğu halde kendilerine taallûk eden hususatta ifa etmeği taahhüt eylerler.
Madde 16
Muahede-i hazıra imza edilince derakap mer’î kalacak ve buna müteallik tasdiknameler bugünden itibaren on beş gün zarfında teati kılınacaktır.
Tasdiken lilmekal tarafeyn murahhasları bunu imza ve mühürlerile tahtim etmişlerdir.
1-14 teşrinisani 1913 tarihinde iki nüsha olarak tanzim olunmuştur.
(İmza)
Galip Kemali
D. Panas
1 NUMARALI PROTOKOL
Terk edilen arazinin ahali-i asliyesinden olup memâlik-i Osmaniye haricinde mütemekkin bulunanlara tabiiyet-i Yunaniyeyi ihtiyar etmek üzere altı aylık bir mühlet verilecektir.
Buna ait beyanname ile netayici dördüncü maddede musarrah beyanname ile netayicin aynı olacaktır.
(İmza)
Galip Kemali
D. Panas
Suret-i mahsusada tanzim olunan
2 NUMARALI PROTOKOL
Hükûmet-i Osmaniye terk edilen arazide kâin emlâk-i hususiye-i miriyenin kendi uhdesinde kalması lâzım geleceğini iddia ettiği ve hükûmet-i Yunaniye kabul etmediği ve emlâk-i mezkûrenin kendisine ait olması icap edeceği iddiasında bulunduğu cihetle tarafeyn-i akideyn bu meseleyi akdolunacak bir tahkimnameye tevfikan Lahey’de bir mahkeme-i hakemiyeye havale etmeği kararlaştırmışlardır. Emlâk-i mebhusenin miktarı ile mesahası işbu protokola merbut listede münderiçtir.
(imza)
Galip Kemali
D. Panas
Hükümete ait emlâk-i hususiye
1 — Selanik vilâyeti
A — Peyderpey hükümete intikal eden emlâk : Bu emlâkin miktarı henüz tayin olunmamıştır.
Fakat bunlar pek te haiz-i ehemmiyet olmayıp kıymetleri de iki bin lira-yı Osmanîden ibarettir. Lira-yı Osmanî 2.000
Selanik’te kâin olup üzerine ebniye inşa edilmiş bulunan 288 290 metroluk arsa dahi dahil olduğu halde
93 parça arsa 118 024 dönüm 312 139 lira-yı Osmanî kıymetinde
Selanik Umanı üzerinde kâin arsa 6 410 metro 30 000 lira-yı Osmanî kıymetinde
2 — Yanya vilâyeti
A — Peyderpey hükümete intikal eden emlâk 916 parça arsa 109 732 dönüm vüsatinde 15 175 lira-yı Osmanî kıymetinde 319 bap bina 48 dönüm vüsatinde 12 105 lira-yı Osmanî kıymetinde
B — Hazine-i hassadan hükümete devir olunan emlâk 119 parça arsa 2 673 dönüm vüsatinde 235 lirayı Osmanî kıymetinde
193 çiftlik 550 380 dönüm vüsatinde 200000 lirayı Osmanî kıymetinde 48 parça bina kıymeti tahmin olunmamıştır.
Aynı nahiye dahilindeki Boşnak ve Stanova çiftlikleri maadini
Avrathisar kazasındaki altın maadini
Selanik’teki petrol depoları
“Ladova” bataklığının kurutulması Selânik’in sahil-i şarkisinde denizden kazanılacak arsalar Selanik körfezinde rıhtım ve liman inşası Kesendire ve Selanik körfezlerinde vapur işletilmesi
2 — Yanya vilâyeti
Leniçe, bitüm madeni:
Leniçe çiftliği petrol madeni: Bunlar kırk sene müddetle Mösyö Frederik Ispadel’e ihale olunmuştur. Yalnız çinko madeni işletilmektedir.
(İmza) : Galip Kemali
(İmza) : D. Panas
3 _ NUMARALI PROTOKOL
1 — Vaktiyle camie kalbolunmuş ve esna-yı muhasamatta hal-i aslîlerine irca edilmiş olan eski hıristiyan kiliseleri hakkında canib-i hükûmet-i seniyeden her ne suretle olursa olsun hiç bir talep ve iddia dermeyan olunamıyacaktır.
2 — Kiliseye kalbolunan cevamiin vaktiyle kilise olmadıklarına dair canib-i hükûmet-i seniyeden serdolunacak her bir iddia hükûmet-i Yunaniyece tetkik edilecektir.
3 — Mamafih (1) numaralı fıkrada zikrolunan cevamie ait emval-i vakfiyenin varidatı mevcut ise bunlar mahfuz kalacak ve muhtas-sı aslilerine mümasil makasıt uğruna serbestçe sarf olunmak üzere yeni ilhak olunan arazideki cemaat-ı islâmiyeye teslim edilecektir.
4 — Hükûmet-i kıraliye kendi masrafına olarak payitahtta, bir cami ve lüzumu his olunacak köylerde dahi diğer dört cami inşa ettirecektir.
5 — Mevad-dı salifenin tefsir veya tatbikine müteallik bilcümle ihtilâfat akddolunacak bir tahkimnameye tevfikan Lahey’de bir mahkeme-i hakemiye marifetiyle fasl edilecektir.
6 — Nüvvap yetiştirmek üzere bir müessese-i mahsusa dahi tesis edilecektir.
7 — Baş müftü ile müftüler ve bir de anların aklâmındaki memurin ve müstahdimin Yunan memurininin haiz oldukları aynı hukuk ve vazaifi haiz olacaklardır.
8 — Baş müftü intihap olunan müftünün seran matlup olan kâffe-i evsafı cami olup olmadığını tahkik eder.
9 — Müftüler ancak Yunan kıralhğı kanunu esasisinin 88 inci maddesi ahkâmına tevfikan azlolunabilecektir.
10 — Cemaat-ı islâmiyeye nezaret ve idare-i evkaf ile de mükellef olduklarından baş müftünün başlıca vazaifinden biri de anlardan hesap talep etmek ve buna müteallik muhasebe cetvellerini hazırlatmaktır.
11 — Menfaat-ı umumîyeye müstenit olduğu tahakkuk etmedikçe ve evvel beevvel muhik bir taviz verilmedikçe hiç bir vakıf yer istimlâk edilemiyecektir.
12 — Makabir-i umumîye-i islâmiye emval-i vakfiyeden olmak üzere tanınacaktır.
14 — Müftüler tarafından isdar olunan hüccet ve ilâmlar baş müftü tarafından tetkik olunacak ve baş müftü bunları ahkâm-ı şer’iyeye muvafık bulduğu takdirde tasdik edilecektir.
Bu hüccet ve ilâmlar müslümanların vasiyetlerinden gayrı mesail-i diniyeye veyahut münhasıran maddî bir takım menafie taallûk ettiği takdirde gerek baş müftü ve gerek alâkadar taraflar makam-ı âli-i meşihatpenahiye müracaat edebileceklerdir.
15 — Mekâtib-i hususiye-i islâmiye ve ezcümle Selanik’teki Mithatpaşa Mekteb-i Sanayii tanınacak ve bunların zaman-ı teessüslerindenberi kendi masraflarına karşılık olmak üzere malik oldukları akarlar mahfuz kalacaktır.
Zaten mevcut bulunan veya efrad veya muteberan-ı islâmiyeden mürekkep olarak mahallerince teşekkül edecek komisyonlar tarafından tesis olunacak olan bilcümle mekâtib-i hususiye-i islâmiye hakkında dahi bu suretle muamele olunacaktır.
Baş müftü ile müftüler ve hükûmet-i Yunaniyenin maarif müfettişleri bu mektepleri teftiş edebileceklerdir. Tedrisat resmî pragrama tevfikan türkçe icra olunacak ve lisan-ı Yunaninin
tedrisi mecburî olacaktır.
(imza)
Galip Kemalî
D. Panas
DEVLET-I ALİYE MURAHHASININ BEYANNAMESİ
Bugünkü tarihli akdolunan Osmanlı – Yunan mukavelenamesini imzaya memur olan muharrir-i imza Devlet-i Osmaniye murahhası ilân-ı harpten evvel zapt olunan Yunan bayrağını hamil sefainden hiç birinin müsadere edilmemiş olduğunu beyan ile kesb-i fahreyler.
Devlet-i âliye murahhası Galip Kemalî Bey tarafından 1-14 teşrinisani tarihile Yunan murahhası ve hükûmet-i Yunaniye Hariciye Nâzın Mösyö D. Panas’a irsal olunan mektubun nüsha-i saniyesi tercümesidir.
Bugün tarihle akdolunan mukavelenamenin altıncı maddesinde zikrolunan eşhas-ı maneviye zümresine ittihat ve Terakki Cemiyetinin dahil olup olmadığının ve binaenaleyh bu cemiyetin Selanik’te mutasarrıf olduğu emlâk üzerindeki hukukunun dahi tanılıp tanınmayacağının ve bu hukuka riayet edilip edilmeyeceğinin taraf-ı acizaneme bildirilmesini rica eylerim.
Devlet-i âliye murahhası Galip Kemalî Bey’e 1-14 teşrinisani 1913 tarihile Yunan murahhası ve Hükûmet-i Yunaniye Hariciye nâzın Mözyö D. Panas tarafından irsal olunan takrir-i cavabinin tercümesidir:
Bugünkü tarihle akddolunan mukavelenamenin altıncı maddesinde zikrolunan eşhas-ı maneviye zümresine İttihat ve Terakki Cemiyetinin dahil olduğunu ve binaenaleyh cemiyet-i mezkûrenin Selanik’te mutasarrıf olduğu emlâk üzerindeki hukukunun dahi tanınacağını ve bu hukuka riayet edileceğini 1-14 teşrinisani’ 1913 tarihli mektubunuza cevaben iş’ar eylerim.
(Tasdiknameleri 14-27 teşrinisani 1329 — 1913 tarihinde Atina’da teati edilmiştir).
Adli Tıp Kurumu’nun ülkemizdeki kökleri 1839 yılında Sultan II. Mahmut tarafından Galatasaray’da açılan Mekteb-i-Tıbbiyye-i Şahane’de ilk defa Tıbb-ı Kanuni (Adli Tıp) dersleri verilmesine dayanmaktadır.
1857 yılında Sultan Abdülmecid tarafından verilen bir fermanla içinde Tıbb-ı Adli İşleri Encümeni de bulunan “Meclis-i Umur-u Tıbbiyye-i Mülkiye ve Sıhhiyye-i Umumiyye Teşkilatı” kurulmuştur. Bu teşkilat daha sonra 1915 tarihinde kurulan Sıhhiye Nezaretine (Sağlık Bakanlığı) bağlanmıştır. 1917 tarihinde 225 sayılı kanunla bugün Adalet Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyet gösteren Adli Tıp Kurumumuzun temelleri atılmıştır. Adliye Nezareti (Adalet Bakanlığı) Teşkilatı içinde bugünkü anlamda bir kurum olarak Tıbb-ı Adli Müessesesi ve Meclisi kurulmuştur.
Adli Tıp konusu ve kurumu, Cumhuriyet Döneminde önemsenmiş ve çeşitli kanunlarla düzenlenmiştir. 1982‘de 2659 sayılı kanunla büyük ölçüde bugünkü organizasyon yapısına kavuşmuştur. Adli Tıp Kurumu, 19.02.2003 tarih, 4810 Sayılı Kanun’la değişik, 14.04.1982 tarih ve 2659 sayılı Kanun’la ilgili olarak adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak, adli tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı programları ile görev alanına giren konularda diğer adli bilimler alanlarında sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek ve bunlara ilişkin eğitim programları uygulamak üzere Adalet Bakanlığına bağlı olarak kurulmuştur. 2006 yılında Bahçelievler’deki Başkanlık binasına taşınmış ve faaliyetlerini burada sürdürmeye başlamıştır.
Adalet Bakanlığınca Kuruma bağlı olarak Adli Tıp Kurumu grup başkanlıkları veya şube müdürlükleri kurulabilir. Adli Tıp Kurumu grup başkanlıkları bünyesinde bir veya daha çok adli tıp ihtisas dairesi bulunur.
Adli Tıp Kurumunun görevleri şunlardır:
Mahkemeler ile hakimlikler ve savcılıklar tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmek,
Adli tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı eğitimini Tıpta Uzmanlık Tüzüğü çerçevesinde vermek,
Adli tıp ve adli bilimler alanlarında çalışmaları yürütmek üzere seminer, sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek, bunlara ilişkineğitim programları uygulamak ve ilgili kurum, kuruluş ve kurulların hazırlayacakları adli tıpla ilgili eğitim programlarının yapılmasına ve yürütülmesine yardımcı olmak,
Adli tıp hizmetlerinin görülmesi sırasında yapılması zorunlu sağlık hizmetlerini vermek.
Adli Tıp Kurumu yapılanması aşağıdaki şekildedir:
Adli Tıp Kurumu Başkanlığı
Adli Tıp Başkanlar Kurulu
Adli Tıp Genel Kurulu
Adli Tıp İhtisas Kurulu
Adli Tıp İhtisas Daireleri
Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlıkları
Adli Tıp Şube Müdürlükleri
Adli Tıp İhtisas Kurulları, Bilirkişilerce, Fizik ve Trafik İhtisas Dairelerinin tıpla ilgili olmayan raporları hariç olmak üzere adli tıp ihtisas dairelerince, Adli tabip veya adli tıp uzmanlarınca verilip de mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar tarafından yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayan ve aralarında çelişki olduğu belirlenen raporları inceleyip bilimsel ve teknik görüş bildirirler.
Adli Tıp Kurumunda sekiz ihtisas kurulu bulunur. Aşağıdaki ihtisas kurulları¸ bir başkan ve adli tıp uzmanı iki üye ile;
1.ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
1. Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
Tıbbi Pataloji
İç hastalıkları
Kardiyoloji
Genel Cerrahi
Beyin ve Sinir Cerrahisi
Anesteziyoloji ve Reanimasyon
Kadın Hastalıkları ve Doğum
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanından oluşur.
Görevi: 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda belirtilen hayata karşı suçlar ile diğer ihtisas kurullarının görevine girmeyen işler.
2. ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
2. Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
Radyoloji
Göz Hastalıkları
Kulak Burun Boğaz Hastalıkları
Genel Cerrahi
Göğüs Cerrahisi
Kalp ve Damar Cerrahisi
Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi
Nöroloji
Ortopedi ve Travmatoloji,
Kadın Hastalıkları ve Doğum,
Ruh Sağlığı ve Hastalıkları uzmanından oluşur.
Görevi: Vücut dokunulmazlığına karşı suçlar ile işkence ve eziyet suçlarına ilişkin fiiller.
3. ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
3. Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
Ortopedi ve Travmatoloji
Genel Cerrahi
Nöroloji
İç Hastalıkları
Göğüs Hastalıkları
Kardiyoloji
Üroloji
Tıbbî Onkoloji
Ruh Sağlığı ve Hastalıkları
Beyin ve Sinir Cerrahisi uzmanından oluşur.
Görevi: Malûliyetler, meslekte kazanma gücü kaybı, beden çalışma gücü kaybı, meslek hastalıkları, hapis cezalarının infazının ertelenmesi, sürekli hastalık, engellilik ve kocama sebepleri ile belirli kişilerin cezalarının hafifletilmesi veya kaldırılmasına ilişkin işlemler.
4. ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
4. Adli Tıp İhtisas Kurulu;
Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için üç,
Nöroloji için bir uzmandan oluşur.
Görevi: 5237 sayılı Kanunun 31 inci ve 33 üncü maddeleri hariç olmak üzere, ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler ile akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerine ilişkin işler, uyuşturucu ve uyarıcı maddeleri kullanan kimselerin alışkanlığı ile ilgili bağımlılık derecesinin belirlenmesine ilişkin işlemler, uyuşturucu madde suçları ile ilgili olarak tedavi ve denetimli serbestlik tedbirlerine ilişkin işler, fiil ehliyetinin tespiti, vesayeti gerektiren hâller, koruma amacıyla özgürlüğün kısıtlanması, tasarruf ehliyetine ilişkin işler, akıl hastalığı nedeniyle evliliğin iptali veya boşanmaya ilişkin işler.
5. ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
5. Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
Tıbbi Mikrobiyoloji
Tıbbi Farmakoloji
Tıbbi Biyokimya
Analitik Kimya
İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları
Tıbbi Genetik
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji
Halk Sağlığı uzmanından oluşur.
Görevi:Zehirlenmeler ile alerji ve immünolojiye, ilaç kimyasına, alışkanlık yapan diğer maddelere ilişkin işler, nesebin belirlenmesine ilişkin işler, çevreye karşı suçlar ile kamunun sağlığına karşı suçlar, yenilecek ve içilecek şeylere ilişkin işler, uyuşturucu ve uyarıcı maddeler ile adlî biyoloji ve adlî genetiği ilgilendiren işler.
6. ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
6. Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
Kadın Hastalıkları ve Doğum için bir
Radyoloji için bir
Üroloji için bir
Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için iki
Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için iki
Çocuk Cerrahisi uzmanından oluşur.
Görevi: Yaş küçüklüğü, sağır ve dilsizlik ile çocuk düşürtme, düşürme veya kısırlaştırma, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar, genel ahlaka ve aile düzenine karşı suçlar, cinsel iktidar tespiti, fiile karşı kendisini savunup savunamayacağı hususları ile yaş belirlemesi ve cinsiyete ilişkin işler.
7. ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
7. Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
Genel Cerrahi,
İç Hastalıkları,
Kadın Hastalıkları ve Doğum,
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları,
Anesteziyoloji ve Reanimasyon,
Beyin ve Sinir Cerrahisi,
Ortopedi ve Travmatoloji,
Göz Hastalıkları,
Kardiyoloji,
Kulak Burun Boğaz Hastalıkları,
Tıbbî Onkoloji,
Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi,
Üroloji,
Kalp ve Damar Cerrahisi,
Diş Hekimliği,
Deri ve Zührevi Hastalıkları uzmanından oluşur.
Görevi: Ölümle sonuçlanmayan tıbbî uygulama hatalarına ilişkin işler.
8. ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
8. Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
Genel Cerrahi,
İç Hastalıkları,
Kadın Hastalıkları ve Doğum,
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları,
Anesteziyoloji ve Reanimasyon,
Kardiyoloji,
Beyin ve Sinir Cerrahisi,
Acil Tıp,
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanından oluşur.
Görevi: Ölümle sonuçlanan tıbbî uygulama hatalarına ilişkin işler, hakkında bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmek.
Türk Çocuk Hakları Bildirisi, 28 Haziran 1963 günü UNESCO Türkiye Milli Komisyonunun 7. Genel Kurulunda kabul edilmiştir.
Türk Çocuk Hakları Bildirisi, 20 Kasım 1959’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen ve on ilkeden oluşan Çocuk Hakları Bildirisi doğrultusunda hazırlanmıştır.
Türk Çocuk Hakları Bildirisi
1- İyi bakım, iyi yetiştirilme ve çocuğa uygun bir eğitim, her yerde ilgi, sevgi ve yardım görme her Türk çocuğunun hakkıdır. Resmi, özel her kurum, her yurttaş bu çocuk hakkını tanımak, eldeki olanaklarla onu gerçekleştirmek yükümlülüğündedir. Sıkıntı içinde bulunan çocuğun kurtarılmasına öncelik verilir.
2- 16 yaşından önce hiç bir çocuk resmi öğrenimden alıkonularak özel işlerde çalıştırılamaz. Hiçbir şekilde sömürülemez.
3- Her ana baba çocuğuna bakmak, onu bilgili, becerili ve en iyi şekilde yetiştirmekle yükümlüdür. Orta dereceli öğrenime devam etmeyen, edemeyenlerin gerekli bilgi ve becerileri kazanmaları için devlet kurslar açar. Ana babanın yeterli olmadığı durumlarda bu görev çocuğun birinci derece yakın akrabalarına ve devlete düşer.
4- İlk öğrenimden sonra orta dereceli okullara devam etmeyenler, edemeyenler için teknik, tarımsal bilgi ve beceri kazandıran kurslar açılması ve bu kurlardan çocukların yararlanması için Milli Eğitim Bakanlığı, Belediye Başkanlığı ve muhtarlar işbirliği yapmakla yükümlüdür.
5- Sakat ve uyumsuz çocukların iyileştirilmeleri, yaşama zorluğu çeken çocukların kurtarılmaları, durumlarına uygun bir meslek için kendi yaşamlarını kazanacak derecede başarılı ve güçlü yetiştirilmeleri ana baba ile birlikte devletin ve bu amaçla kurulmuş örgütlerin ödevidir.
6- Çocuğun korunması ile ilgili yasalar öncelikle hazırlanıp çıkarılmalı, geciktirilmeden uygulanmalıdır.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin, AYM kararı doğrultusunda Anayasal yükümlülüğünü ivedilikle yerine getirmesi gerektiğini belirten Başkanımız Av. Filiz Saraç, “Hak ihlali sona erdirilmeyip, tahliye sağlanmadığından, Baromuz tarafından Hakimler Savcılar Kurulu (HSK)’na İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı hakkında ‘görev suçu’ ve ‘meşru vasıtaları kullanmak sureti ile hürriyeti tahdit’ nedeni ile şikayette bulunulmuştur” dedi.
İstanbul (Çağlayan) Adliyesi önünde yapılan basın açıklamasına İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz, Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş, Yönetim Kurulu Üyeleri Av. Prof. Dr. Ali Kemal Yıldız, Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım, Av.Sinan Naipoğlu, Av. Bahar Ünlüer Öztürk, Av. Elif Çalışkan, Av. Hüseyin Köprülü, Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkan Yardımcısı Başkanlık Divanı Üyesi Av. Gürkan Av. Gürkan Altun ve İstanbul Barosu Üyesi yaklaşık 250 meslektaşımız katıldı.
İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç tarafından yapılan basın açıklaması şöyle:
“Cumhuriyetimizin temel nitelikleri Anayasa’nın 2.maddesinde tanımlanmıştır. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Hukuk devleti ise; yasama, yürütme ve yargı organlarının Anayasa ile bağlı olduğu devlettir.
Bağımsız ve tarafsız yargının olmadığı, Anayasa Mahkemesi’nin, AİHM’nin kararlarının tanınmadığı, hukuka saygının olmadığı bir ülkede hukuk devletinden de demokrasiden de söz edilemez.
Anayasa’nın 153/6 maddesine göre “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.”
Cumhuriyetimizin 100.yılının kutlandığı bugünlerde AYM kararları uygulanmayarak, hukukun üstünlüğü ayaklar altına alınmıştır.
Anayasa Mahkemesi (AYM), 27.10.2023 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan kararı ile Hatay Milletvekili ve Baromuzun üyesi Av. Şerafettin Can Atalay’ın Seçilme ve ‘Siyasi Faaliyette Bulunma Hakkı’ ile ‘Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakları’nın ihlal edildiğine karar vermiştir.
Bu husus Anayasa Mahkemesi kararında “Kararın bir örneğinin hak ihlallerinin ortadan kaldırılması için başvurucunun yeniden yargılanmasına başlanması, mahkumiyet hükmünün infazının durdurulması, ceza infaz kurumundan tahliyesinin sağlanması ve yeniden yapılacak yargılamada durma kararı verilmesi şeklindeki işlemlerin yerine getirilmesi için İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine (E.2021/178) GÖNDERİLMESİNE” denilerek açıkça belirtilmiştir.
Yargılama süreçlerinde yaşanan hukuksuzluklar silsilesine AYM kararına uyulmayarak bir yenisi daha eklenmiştir.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, AYM’nin hak ihlali kararından sonra görevli olan mahkemedir. Bu husus kararda açıkça belirtilmiştir.
Can Atalay, AYM kararı doğrultusunda ihlalin sonuçları ortadan kaldırılarak derhal tahliye edilmelidir. Aksi durum ‘hürriyeti tahdit’ ve ‘görevi kötüye kullanma’ suçlarını oluşturur.
Buna karşın İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı imzası ile dosya Yargıtay’a gönderilmiştir. Ayrıca ağır ceza mahkemeleri heyet halinde karar verir. Sadece Başkanın imzası ile böyle bir karar verilemez. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi yok hükmünde olan kararından dönerek Anayasal yükümlülüğünü ivedilikle yerine getirmelidir.
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi daha önce AYM’nin vermiş olduğu Enis Berberoğlu kararı doğrultusunda tespit edilen hak ihlallerinin, ortadan kaldırılması için başvurucunun yeniden yargılanmasına başlamış, mahkumiyet hükmünün infazını durdurmuş ve Ceza İnfaz Kurumu’ndan tahliyesini sağlamıştır. Aynı süreç AYM’nin vermiş olduğu Can Atalay kararı içinde işlemelidir.
Hak ihlali sona erdirilmeyip, tahliye sağlanmadığından, Baromuz tarafından Hakimler Savcılar Kurulu’na İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı hakkında ‘görev suçu’ ve ‘meşru vasıtaları kullanmak sureti ile hürriyeti tahdit’ nedeni ile şikayette bulunulmuştur.
Yargının taraflı ve bağımlı olmasının yeni bir örneğinin yaşanıyor olması, AYM’nin yoruma açık olmayan hak ihlali ve bu ihlalin giderilmesine ilişkin kararının uygulanmaması karşısında üyemiz Av. Ş. Can ATALAY için sesimizi yükseltmek ve “Hukuk Devletine Saygı” demek için bir aradayız.
Yargı kurumlarını hukuk devletine bağlı olmaya ve saygı duymaya davet ediyoruz.”
Türkiye Cumhuriyeti ile İtalya Krallığı Arasında Akit ve İmza olunan Konsolosluk Mukavelesi
Türkiye Reisicümhuru Hazretleri ve Haşmetli İtalya Kiralı Hazretleri iki memleket arasındaki konsolosluk münasebatını umumî hukuku düvel ve mütekabiliyet esaslarına müsteniden tesis eylemek ve bu maksatla konsolosluk memurlarının karşılıklı kabulleri kaidelerini, müstefit oldukları müsaadat ve masuniyetleri ve bunların vazife ve salâhiyetlerini tayin etmek arzusile bir Konsolosluk Mukavelenamesi aktini kararlaştırmışlar ve murahhasları olarak:
Türkiye Reisicümhuru Hazretleri:
İtalya Kiralı Hazretleri nezdinde Fevkalâde Murahhas ve Büyük Elçisi Suat Beyefendiyi;
Haşmetli İtalya Kiralı Hazretleri:
Hükümet Reisi, Başvekil ve Nazır, Hariciye Nazırı Müsyü Benito Mussolini Cenaplarını tayin etmişlerdir.
İşbu murahhaslar salâhiyetnamelerini tetkik ederek usulüne muvafık görmüşler ve aşağıdaki hususları kararlaştırmışlardır:
Birinci Bap Konsolosluk Memurları
Madde 1— Yüksek Âkitlerden her biri kendi arazisinde kâin liman, şehir ve mahallere diğer Âkidin başkonsoloslarını, konsoloslarını ve muavin konsoloslarını kabul etmeği i taahhüt eyler. Bu memurlar meslekten veyahut fahrî olabilirler.
Bu fahrî memurlar memuriyetlerini icra edecekleri memleket tâbiiyetinde bulundukları takdirde tayinlerinden evvel tebaası bulundukları hükümetin muvafakati, diplomasi tarikile, istihsal edilecektir.
Yüksek Âkitlerden her biri ülkesinin bazı mahallerinde veya kısımlarında konsolosluklar tesisine müsaade etmemek
hakkını muhafaza eder. Maahaza bu kayıt, diğer bilcümle devletlere de şamil olmadıkça Âkitlerden birine tatbik edilemez.
Madde 2 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar tayin beratlarını ibraz edecekler ve bulundukları memlekette cari usul ve kaidelere göre mütekabilen tanınacak ve kabul edileceklerdir.
Her konsolosluğun memuriyet havzesi sahası, yukarıda mezkûr memurları tayin edecek olan Âkit tarafından tesbit edilecek ve diğer Âkide tebliğ olunacaktır. Evvelce tesbit edilmiş olan memuriyet havzelerinde sonradan yapılacak tadilât için ayni muamele icra olunacaktır.
Hiç bir konsolosluğun memuriyeti havzesi sahası, ülkenin konsolosluk tesisine müsaade olunmayan mahallerini veya
kısımlarını ihtiva edemiyecektir.
Madde 3 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar bulundukları memlekette cari teamül ve kaidelere göre tesbit edilen usuller dairesinde kabul edilip tanındıktan sonra memuriyetleri havzesi dahilinde vazifelerini ifa edebileceklerdir.
Tayin beratlarının görülmesi üzerine mümkün olduğu kadar süratle Exequatur veya diğer kabul vesikası alacaklardır.
Hususî bir halde Âkitlerden biri Exequatur veya sair kabul vesikası verilmiyeceği veya bunların geri alınması lâzım geldiği mütaleasında bulunursa bunun, takdir hakkı, yalnız kendisine ait olan, sebeplerini diğer Âkide tebliğ edecek ve ikinci şıkta işbu tebliği, Exequatur veya sair kabul vesikasının geri alınmasından evvel icra eyliyecektir.
Madde 4 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar nezdinde bulundukları Devletin tebaası olmadıkça memuriyetlerini icra edecekleri memleket Hariciye Nezaretinden verilip sahibinin fotoğrafını ve imzasını muhtevi, resmî sıfatını mübeyyin olan ve kendisini mahallî makamlarına tavsiye eden hüviyet varakasını hâmil olacaklardır.
Madde 5 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsolosların manii zuhûrunda veya gaybubetleri veya ölümleri halinde, maiyyetlerinde bulunan memurlar, resmî sıfatları evvelce alâkadar mahallî makamlarına bildirilmiş olmak şartile mensup oldukları Devletçe tesbit edilmiş olan sıra dahilinde âmirlerinin vazifelerini vekâleten ifaya mezun olacaklardır.
Evvelce usulü dairesinde haberdar edilmiş olan mahallî makamlar bunlara muzaheret ve muavenette bulunacak ve kendilerinin vekâleten vazife ifa ettikleri müddetçe bu mukavelename mucibince vekâlet eyledikleri memura bahşedilmiş olan muafiyetler, imtiyazlar, masuniyetler, hürmetler ve müsaadelerden istifade etmelerini temin eyliyeceklerdir.
Meslekten veya fahrî bir başkonsolos , konsolos ve muavin konsolosun yerine vekâlet için muayyen bir memur mevcut olmaksızın ölümü halinde mahallî makamlar bir dost devletin konsolos memurunun ve müteveffayı tayin eden Âkit tebaasından iki kişinin muvacehesinde evraka derhal mühür vaz’ına tevessül eyliyeceklerdir.
Mezkûr makamlar derakap müteveffanın mensup bulunduğu Devletin Büyük Elçiliğini Hariciye Vekâleti vasıtasile haberdar edecekler ve bu hususta tanzim eyliyecekleri zabıt varakasının bir nüshasını göndereceklerdir.
Mühürlerin fekki mahallî makamlar huzurunda konsolosun halefi veya konsoloshanenin mensup olduğu Devlet tarafından mansup herhangi bir diplomasi veya konsolosluk memuru tarafından yapılacaktır.
İkinci Bap Konsolosluk Memurlarına ait müsaadat ve masuniyetler
Madde 6 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar daire veya kançılaryalarının bulunduğu binaya kendilerini tayin eden Âkidin armasını, konsolosluğun resmî sıfatını gösteren bir levha ile birlikte vazedebileceklerdir. Bunlar mezkûr bina üzerine kendi memleketlerinin umumî merasim günlerinde ve mutat diğer hallerde millî bayrağı çekebileceklerdir. Bu haricî alâmetlerin hiç bir vakit melce hakkı teşkil eder mahiyette tefsir edilemiyeceği mukarrerdir; bu alâmetler konsoloshane binasını iraeye hizmet edecektir.
Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar resmî vazifelerini ifa eyledikleri bilcümle hallerde hususile kendilerini tayin eden hükümeti temsil eyledikleri zaman resmî mevkilerinin icabettirdiği hürmetlere mazhar olacaklardır.
Madde 7 — Konsoloshanenin resmî hizmetleri için kullanılan odaların kâffesi \e konsoloshane evrakının vaz’ına bilhassa ayrılan mahal taarruzdan masundur. Bu odalar ve mezkûr mahal konsolosluk memurunun şahsî ikametine tahsis edilmiş olan odalardan tamamile ayrı olacak ve başka suretle istimal edilmiyecektir. Bunlar, hiç bir veçhile melce olarak kullanılmıyacaktır. Mahallî makamlar hiç bir vesile ile bu evrakı teşkil eden kâğıtları muayene ve müsadere edemezler. Bu kâğıtlar konsolosun şahsî evrakından ve fahrî konsolosun icra edebileceği ticaret ve sanayie ait defterler ve kâğıtlardan tamamile ayrı bulunacaklardır.
Madde 8 — Meslekten olan Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar ile meslekten olan kançılarlar, kâtipler, kâtip tercümanlar diğer Âkidin ülkesinde her türlü istimval, şahsî mükellefiyet ve askerî ibate gibi bilcümle mükellefiyetlerden muaf olacaklardır. Bu muafiyet salifüzzikir konsolos memurlarının bulundukları memlekette mutasarrıf oldukları gayri menkul emvale , işbu binalar konsolosluk hizmetine tahsis edilmedikçe veya mezkûr memurlar tarafından ikametgâh olarak kullanılmadıkça, şamil olmıyacaktır.
Bundan maada işbu memurlar, gayri menkul emvale tasarruf hasebile matruh olmadıkça veya memurların ikamet ettikleri memlekette kullanılmış bir sermayenin faizleri üzerine mevzu bulunmadıkça, devlet tarafından veya memleket hukuku ammesine nazaran teessüs etmiş diğer bir heyet tarafından tarhedilmiş bilcümle bilâ vasıta vergilerden menkul emval, zinet vergilerinden, aynî veya şahsî vergilerden muaf olacaklardır.
Fahrî konsolosluk memurları, bulundukları memleket tebaasından olsalar bile, yalnız kançılarya kalemlerine ve evrakına tahsis edilmiş mahaller için istimvalden ve askerî ibateden muaf olacaklardır.
Madde 9 — Meslekten olan başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar ile bilcümle meslekten olan konsolosluk memurları, memuriyetlerine ilk defa muvasalatlarında veya onu takip eden üç ay zarfında kendilerine ve aileleri efradına ait menkul emval, melbusat, eşya ve üsası beytiyeyi muayene ettirilmek şartile resim vermeksizin ithal etmeğe mezundurlar. Bu muafiyet istihlâk eşyasına tatbik olunmaz.
Bu üç aylık müddet zarfında konsolosluk memurunun tâbi olduğu diplomatik makam tarafından verilecek sebebe müstenit malûmat üzerine ve başka bir merasim ve muameleye lüzum kalmaksızın mezkûr üç aylık müddet, menkul emvalini ve şahsî eşyasını tabiî şerait dairesinde getirilmesi için konsolosluk memuruna hakikaten muktazi zaman nisbetinde temdit olunacaktır. Maahaza bu temdit üç aylık yeni bir müddeti tecavüz edemiyecektir.
Bundan maada, iki Yüksek Âkit Taraftan her biri başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsolosların adreslerine gönderilen bayrak, üniforma, arma, kayıt defterleri, başlıklı kâğıtlar, koçanlı defterler, pasaportlar, şehadetnameler, pullar, umumî vesaik, kasa ve yazı makineleri de dahil olduğu halde diğer bilcümle büro levazımının bilâ resim imrarına müsaade etmeği taahhüt eylerler.
Madde 10 — Konsolosluk memurlarının ikametine tahsis edilmiş olup da iki Yüksek Âkitten birinin malı bulunan binalar veya mahaller devlet tarafından veya memleket hukuku ammesine nazaran teessüs etmiş diğer bir heyet tarafından mevzu ve işbu gayri menkul emval veya onların varidatı üzerine matruh vergilerden muaftır.
Madde 11 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar memuriyetlerinden mütevellit ef’alden dolayı bulundukları memleket mahkemeleri tarafından muhakeme olunamazlar.
İşbu Mukavelenamede münderiç müsaade ve masuniyetler müstesna olmak üzere konsolosluk reisleri ve diğer konsolosluk memurları gerek hukuk gerek ceza davalarında mahallî tebaa ile aynı şerait dairesinde, bulundukları memleket mahkemelerinin hakkı kazasına tâbi olacaklardır.
Madde 12 — Hukuk ve ticaret davalarında meslekten olan başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar ve kançılarlar gerek icraî gerek ihtiyatî tedbir olmak üzere hapis ile tazyik olunamıyacaklardır.
Yakarıda zikrolunan memurlar mahallî kanunlar mucibince asgarî üç sene hapis cezasını istilzam eden bir cürüm mevzuubahis olmadıkça kabielhüküm hapis veya tevkif edilemiyeceklerdir.
Şayet bunlardan biri tevkif veya diğer suretle takip olunmuş ise memleketin Büyük Elçiliğine diğer Âkit Hükümet tarafından derhal malûmat verilecektir.
Madde 13 — Konsolosluk memurları, adliye makamlarının daveti üzerine şahit sıfatile mahkemelerden isticvap olunacaklardır.
Meslekten olan konsolosluk reisleri vazifeleri icabatından mütevellit bir mânileri zuhûrunda adliye makamı tarafından tesbit edilen müddet zarfında konsolosluk binasında şehadet edebileceklerdir. Bu takdirde isticvap, mahallî kanunları ile derpiş edilen şekillere göre vukubulacak ve zabıt varakası da bu şekillere göre tanzim edilecektir.
Konsolosluk memurları vazifelerinin icrasına taallûk eden bilcümle ef’al hakkında şehadetten imtina edebileceklerdir.
Madde 14 — Bundan maada, Yüksek Âkitlerden her birinin konsolosluk memurları, diğer Âkit arazisinde, mütekabiliyet şartile, aynı mahiyette, aynı mevkii işgal eden üçüncü bir devlet konsolos memurlarının malik oldukları müsaadat ve masuniyetlerin aymndan işbu üçüncü devlet memurları müstefit oldukları müddetçe istifade ederler.
Yüksek Âkitlerden hiç birinin kendi konsolosluk memurları lehine diğer Âkit konsolosluk memurlarına kendiliğinden bahşedilmiş olan müsaadat ve masuniyetlerden başka veya daha vasi müsaadat ve masuniyetler talebi için üçüncü bir devlet ile aktolunan bir mukaveleden mütehassıl istifadeyi ileri süremiyeceği aralarında takarrür etmiştir.
Madde 15 — Başkonsoloslukları, konsoloslukları ve muavin konsoloslukları vekâleten idare eden memurlar, umuru vekâleten idare ettikleri müddet zarfında, makam sahibi hakkında tanınan bilcümle müsaadat ve masuniyetlerden istifade edeceklerdir.
Üçüncü Bap Konsolosların vazifeleri
Madde 16 – Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar temsil eyledikleri memleket tebaasının menafi ve hukukunu muhafaza ve bahusus işbu tebaanın ticaretini ve seyrisefain işlerini himaye ve teşvik etmeğe mezundurlar.
Mumaileyhim memuriyetlerinin icrası esnasında memuriyetleri havzesi dahilindeki idarî makamlara müracaat ve iki
Akit arasında mer’i muahedeleri ve mukavelenameleri veya hukuku düvelin umumî esaslarını muhil her husustan dolayı işbu makamlar nezdinde müddeiyatta bulunabilirler.
Madde 17 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar ve kançılarlar memleketleri kanun ve nizamlarile
mezun oldukları derecede atideki hakları haiz olacaklardır:
1 – Kendilerini tayin eden Âkit tebaasından olan tüccar veya sair efrat, kaptanlar, gemi mürettebatı veya bu gemilerin
yolcuları tarafından vaki olabilecek beyanatı gerek daire, kançılarya veya ikametgâhlarında gerek alâkadarların ikametgâhında veya memleketlerinin ticaret gemilerinde istima etmek;
2 – Memleketleri tebaasının vasiyetlerine müteallik ahkâmı tanzim, tevsik veya tasdik etmek;
3 – Münhasıran, kendilerini tayin eden Âkidin ülkesinde kâin emvale ve görülecek ve yapılacak işlere ait olmak şartile bilcümle akitleri ve mukaveleleri, bunların sadır olduğu şahısların veya bunları aktedenlerin, tâbiiyeti ne olursa olsun, tanzim, tevsik veya tasdik etmek;
4 — Gemilerin satılmasına, deniz ödüncüne, terhine, taife kaydına müteallik mukaveleleri ve kezalik seyrü sefer icrasına muktazi diğer bilcümle mukaveleleri tanzim ve Âkit Taraflardan biri konsolosun mensup olduğu Devlet tebaasından olmak şartile gemilerin alım mukavelelerini tescil etmek;
5 — Kendilerini tayin eden devletin talimatına tevfikan pasaport ve diğer bütün resmî vesaiki ita etmek ve vize
vermek;
6 — Temsil eyledikleri devletin’ tâbiiyetindeki kur’a efradının askerî hizmet ve sıhhî muayenelerine ait bilcümle muamelâtı ifa etmek;
7 — Kendi memleketleri makamlarından veya memurlarından sadır olan her nevi evrak ve vesaiki tercüme etmek ve tercümelerini tasdik eylemek;
8 — Mensup oldukları devlet kanunlarına göre ve bilhassa içtimaî basiret kanunlarının tatbiki ile tekâlifin edasını kabul ve istihkak sahiplerine tahsis olunan irat ve tazminat bedelini ahzetmek, konsolosluk memurlarına tanınan yukarıda mezkûr hakkın bulundukları memleket için hiç bir taahhüdü tazammun edemiyeceği mukarrerdir.
Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar tarafından tanzim, tevsik veya tasdik edilen ve bunların mühürlerile tahtim olunan akitler ve mukavelelerin kâffesi kezalik bunların yine işbu konsolos memurları tarafından mühürlenerek aslına mutabık oldukları tasdik olunan suretleri, hulâsaları veyâ tercümeleri, bu memurların bulundukları memlekette işbu memleketin resmî memuru tarafından tanzim, sıhhati veya aslına mutabakatı tevsik veya tasdik edilmiş gibi resmî mahiyeti ve aynı kıymeti ve kuvvei müsbiteyi haiz olacaklardır. Yukarıda zikri geçen kıymet ve kuvvei müsbite yalnız şekle ait olup aktin veya mukavelenamenin esasına ve icra kuvvetine şamil olmaz.
Maahaza işbu akitler veya diğer bütün vesikalar bu memlekette icra olunacak işleri istihdaf ettiklerine göre memleket kanunu ile talep edilen damga resimlerine ve diğer vergilere, kezalik işbu memlekette bu hususa müteallik bilcümle eşkâl ve merasime tâbi olacaklardır.
Âkitlerin konsoloshanelerinden birinin kançılaryasında tescil edilmiş olan bir resmî varakanın mevsukıyeti ve musaddak sureti hakkında ve yukarıda bahsi geçen suretlerin, hulâsaların veya tercümelerin mevsukıyeti ve sıhhati hakkında bir şüphe hasıl olduğu takdirde, bunların asıllarile mukabelesini talep edecek olan alâkadarın bu talebi reddedilmiyecek ve mumaileyh lüzum görürse işbu mukabelede hazır bulunabilecektir.
Madde 18 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar ile diplomasi mümessilleri memleketleri kanun ve nizamları ile mezun iseler tebaalarının evlenme işlerini yapabileceklerdir.
Müstakbel karı kocadan biri diğer Âkit tebaasından bulunduğu takdirdeki evlenmelerde işbu ahkâm tatbik olunamaz.
Yukarıda bahsedilen konsolosluk memurları ve diplomasi mümessilleri zikri geçen evlenmeleri bulundukları memleket makamlarına mümkün olduğu kadar süratle bildireceklerdir.
Madde 19 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar ile diplomasi mümessilleri, memleketlerinin kanun
ve nizamlarile tayin edilen şekiller dairesinde, tebaalarının doğum ilmühaberlerini ve ölüm ilmühaberlerini tanzim hakkını haizdirler.
Konsolosluk memurları, kezalik mahallî makamlar, işbu konsolosluk memurlarının tâbiiyetine mensup şahısların doğum ve ölüm varakalarını azamî bir aylık müddet zarfında mütekabilen yekdiğerine tebliğ edeceklerdir.
FASIL : 1 Vesayet ve Kayyımlık
Madde 20 — Âkitlerden her birinin başkonsolosları, konsolosları ve muavin konsolosları aile hakları ve ehliyet maddelerinde memleketlerinin diğer Âkit arazisinde ikamet eden tebaası üzerinde vesayet ve kayyımlık tesis edebilecekleri gibi işbu vesayet ve kayyımlıkların idaresine de nezaret eyliyebileceklerdir. Bunlar, işbu vazifelerinin icrasında aşağıdaki ahkâma tâbi olacaklardır:
§ I – Vesayet ve kayyımlık tesisi, idaresi ve nezareti, üzerinde vesayet ve kayyımlık tesisi lâzımgelecek şahsın mensup
olduğu Âkidin kanun ve nizamlarile tanzim olunacaktır.
§ II – Âkitlerden birinin ülkesinde diğer Âkit tebaasından biri hakkında bu Âkidin kanunları mucibince bir vesayet veya bir kayyımlık tesisini zarurî kılacak ahval vukua geldiği takdirde mahallî makamlar, bilâ teahhur, o mahaldeki veya en yakındaki konsolosluk memurunu keyfiyetten haberdar
edecektir.
§ III – Konsolosluk memuru ikinci bentte bahsedilen ihbara muttali olduğu günden itibaren altı ay zarfında kendisini tayin eden Âkidin kanununa tevfikan vesayet veya kayyımlık tesis edecek ve intihap ettiği vasiyi veya kayyımı mahallî makama bildirecektir. Hacir sebebile tesis edilecek bir vesayet veya kayyımlık mevzuubahis olursa, müddet bir sene olacak ve işbu müddet zarfında mahallî mahkemelerin kararı – icabında hacri reddeden karar – mahallî makama ibraz edilecektir.
Konsolosluk memuru birinci bent ahkâmına o bentte mezkûr müddetler zarfında ittiba etmemiş ise, veya vesayet
veya kayyımlık tesis etmiyeceğini beyan eylerse, mahallî makam vesayet veya kayyımlığı kendi kanunlarına tevfikan
tesise, idareye ve nezarete bizzat tevessül edebilecektir.
2 – İkinci bentte mezkûr ahvalde mahallî makam tarafından ittihaz olunan tedbirler konsolosluk, memuru birinci bent ahkâmına riayet eder etmez refolunacaktır.
§ IV – Konsolosluk memuru tarafından tesis olunan vesayet veya kayyımlık, küçük veya ehliyetsizin şahsına ve menkul ve gayri menkul mallarının umumuna bihakkın şamildir.
Şurası mukarrerdir ki küçük veya ehliyetsizin gayri menkul mallarının idaresi ve ahara ferağı hususunda evvelki bentler mucibince tayin edilen vasi veya kayyım işbu malların kâin bulunduğu memleket kanunlarına tevfiki hareket edecektir.
§ V – Vesayet veya kayyımlık tesisi için muktazi müddet zarfında, konsolosluk memuru, küçük veya ehliyetsizin şahsına ve mallarının umumuna müteallik vasi veya kayyım vazifelerini, muvakkat surette, bizzat ifa edebilecektir.
§ VI – Konsolosluk memuru salâhiyeti dairesinde bir vesayet veya bir kayyımlık tesis ettiği takdirde bulunduğu ülke kanunlarınca tayin olunan neşrü ilân muamelelerinin istikmaline tevessül edecektir.
FASI L : 2 Miras
Madde 21 — Yüksek Âkitlerden birinin diğer Âkit ülkesinde bulunan tebaalarına ait menkul emval terekeleri hususunda müteveffanın memleketi başkonsolosları, konsolosları ve muavin konsolosları aşağıdaki vazifeleri haiz olacaklardır.
§ 1 – Yüksek Âkitlerden birinin tebaasının diğer Akit ülkesinde vefatı vukuunda, mahallî makamlar oradaki konsolosluk memuruna, veya en yakın konsolosluk memuruna keyfiyeti ihbar edeceklerdir. Konsolosluk memurları da daha evvel haberdar oldukları takdirde mahallî makamlara aynı surette ihbar edeceklerdir. Mahallî makamlar konsolosluk memurlarına yukarıki bentte münderiç ihbarda bulunmakla beraber ölüm ilmühaberini gönderecek ve mirasçılar, onların makarlarına ve vasiyet ahkâmı mevcudiyetine dair her ne malûmatları varsa bildireceklerdir.
§ II — Müteveffanın memleketi başkonsolosları, konsolosları ve muavin konsolosları müteveffa ne vasiyette bulunmuş ve ne de vasiyeti tenfiz memurları tayin eylemiş olduğu ve gerek nesepleri sahih, gayrı sahih veya vasiyetname ile mansup hak sahipleri küçük, ehliyetsiz veya gaip bulunduğu veya mirasa hakkı olanlar arasında bir ihtilâf zuhûr ettiği veya tayin edilmiş olan vasiyeti tenfiz memurları mirasın açıldığı mahalde bulunmadıkları takdirde, keyfiyetten zamanında mahallî salâhiyettar makamları haberdar ettikten sonra gerek şahsen gerek bir vekil vasıtasile, memleketlerinin kanun ve nizamlarına tevfikan gerek resen gerek alâkadarların talebi üzerine terekeye mühür vaz’ma salâhiyettar olacaklardır.
Mahallî makamlar bu mühür vaz’ında hazır bulunmak ve kendi mühürlerini de basmak hakkını haizdirler; bunlar vaktinde hazır bulunmamış oldukları takdirde kendi mühürlerini konsolosluk memurunun mühürlerile çaprazlama bir vaziyette basabileceklerdir.
Konsolosluk memurlarile mahallî makamlar tarafından konulan mühürler mahallî makamların iştiraki olmaksızın fekkedilemiyecektir. İşbu mahallî makamlar konsolosluk memurları tarafından lâakal 4 8 saat evvel kendilerine vaki olan davete icabet etmemiş oldukları takdirde, konsolosluk memuru mührün fekkine bizzat tevessül edebilecektir.
Badehu bu memur, davete icabet ederse, mahallî makamlar huzurunda terekenin bir defterini tanzim edecektir. Mahallî makamlar, huzurlarında tanzim edilmiş olan zabıt varakasını husus için her hangi bir masraf veya resim talep eylemeksizin konsolosluk memurile birlikte imza edeceklerdir. Mahallî memurlar davete icabet etmemişlerse, konsolosluk memuru tutulan defterin aslına mutabakatı tasdik edilmiş bir suretini işbu defterin tanziminin hitamından itibaren sekiz gün müddet zarfında kendilerine tevdi edecektir.
§ III — Terekenin alacaklıları veya tereke üzerinde veraset veya vasiyet cihetinden müddeiyatı olan tebaa varsa bunlar, konsolosluk memuruna keyfiyeti ihbar ve ikinci bent ahkâmına tevfikan mühür vaz’ına tevessül eylemesini talep edebileceklerdir.
Bu talep mahallî hukuk muhakemeleri usulü kanununda celpnamelerin tebliği için tayin edilen uzaklık müddetleri icabı takdirinde ilâve edilmek üzere azamî 12 saat zarfında intaç edilmediği takdirde mahallî makamlar, memleket kanunlarına tevfikan terekeye mühür vaz’ına salâhiyettar olacaklardır. Konsolosluk memuru kendi mühürlerini mahallî makamlarının mühürlerile çaprazlama vazedebileceklerdir. Mahallî makamlar veya konsolosluk memuru mühür fekkinin ve defter tanziminin müştereken icrasını ve zabıt varakasının müştereken imzasını talep edebileceklerdir. Konsolosluk memuru, veya mahallî makamlar, mahallî hukuk muhakemeleri usulü kanununda ilâmların tebliği için tayin edilen uzaklık müddetleri icabı takdirinde ilâve edilmek üzere azamî 48 saat evvel vaki olacak bir davet üzerine isbatı vücut etmiyecek olurlarsa; en evvel gelen memur veya makam yalnız olarak mühür fekkine ve defterin tutulmasına tevessül edebilecektir. Defterin aslına mutabakatı musaddak bir sureti halin icabına göre konsolosluk memuruna veya mahallî makamına verilecektir.
§ IV – Konsolosluk memuru, lüzumu halinde, mirasın açılması ve alâkadarların celbi için memleketin kanunlarına veya mahallî teamüllere tevfikan ilânatta bulunacak ve bu ilânatı mahallî makama tebliğ edecektir. Mahallî makam da mümasil ilânatta bulunabilecektir.
§ V – Konsolosluk memuru ikinci ve üçüncü bentlerde muharrer ahvalde terekenin mürekkep bulunduğu kâffei mevaddı ve bu meyanda müteveffanın efrat, bankalar, sigorta şirketleri, umumî sandıklar ilâh… veya mahallî makamlar yedinde bulunabilecek evrakı ve bilhassa mevcutsa vasiyetnamesini, bunların iade ve müteveffanın talep edebileceği şartlar dahilinde tesellüm hakkını haiz olacaktır. Tereke emvalinin kâffesi veya bir kısmı haciz ve sekestroya tâbi bulunursa haciz veya sekestro refedilmedikçe konsolosluk memuru mezkûr emvale vazıyet edemiyecektir.
Mühür vaz’ı, defter tanzimi veya tasfiye esnasında tereke emvali üzerinde bir haciz veya sekestro vazedilmişse ana müteallik kararname konsolosluk memuruna tebliğ edilecektir ve bu memur haciz veya sekestro edilen emvalin vazıulyedi olacaktır. Konsolosluk memuru terekenin harap olmağa müstait veya muhafazası müşkül ve masraflı olacak bilcümle menkul mevaddını, memurun bulunduğu memleket kanunları ve teamülleri ile muayyen eşkâl ve merasime riayet ederek alenî müzayede suretile sattırabilecektir.
§ VI – Deftere geçmiş eşyayı, satış vaki olduğu takdirde mefruşat satış bedelini, tahsil edilmiş alacaklar yekûnunu, mirasın açıldığı hakkındaki son ilânı takip eden üç ay zarfında veya böyle bir ilân mevcut olmadığı takdirde vefatı takip eden dört ay zarfında konsolosluk memuru bulunduğu memleketin kanunlarına tâbi vedia suretinde muhafaza edecektir. Konsolosluk memuru, bu müddet esnasında, alacakları, varidatı, esham ve tahvilâtın temettü hisseleri, düyunu umumiye hisse senetlerinin faizlerini ve terekeye ait diğer mebaliğ ve varidatı sulhan veya mehakime müracaat suretile tahsil edecek ve borçlulara ihticaca salih makbuz verilecektir.
Maahaza konsolosluk memuru mahkeme masraflarını, konsolosluk resim ve harçlarını veya mahallî makamların resim ve harçlarını, müteveffanın tedfin masrafını, son hastalığı masrafını, müteveffanın ailesi efradının infak ve iaşesi için muhtemel masrafları ile hizmetçi ücretlerini ve icar bedelini tereke mevcudundan derhal ifraz edecektir.
§ VII — Altıncı bendin birinci fıkrasındaki kaydi ihtirazî ile mukayyet olmak üzere konsolosluk memuru terekenin muhafazası maksadile alâkadarların menfaati dairesinde lüzumlu ad ve telâkki eylediği bütün tedbirleri almak hakkını haizdir. Konsolosluk memuru terekeyi bizzat veya kendi namına hareket etmek üzere tayin edeceği bir veya müteaddit vekil tarafından idare edebilecektir. Mirasçılara hüviyetlerini ısbat edecek vesikaları vermeğe salâhiyettar olacaktır.
§ VIII — Altıncı bendin birinci fıkrasında tesbit edilmiş olan müddetin cereyanı esnasında herhangi bir devlet tebaası
tarafından tereke aleyhinde tehaddüs edebilecek müddeiyata karşı itirazat serdedilirse, veraset veya vasiyet hüccet ve senedine müstenit olmadıkça işbu müddeiyat hakkında karar itası memleket mahkemelerine ait olacaktır.
Şayet tereke bedeli borçları ödemeğe kifayet etmezse, memleket kavanini müsaade ettiği takdirde alacaklılar, mahallî salâhiyettar adliye makamlarına müracaatla iflâs kararı talep edebileceklerdir. Konsolosluk memuru, iflâsta bizzat veya vekilleri vasıtasile vatandaşlarının menafiini temsil ile mükellef bulunduklarından iflâs ilânını müteakip bütün miras, iflâs jüj komiserine ve sindiklere teslim edilecektir.
§ IX — Altıncı bendin birinci fıkrasında tesbit edilmiş müddetin inkızasında tereke aleyhine hiç bir iddia mevcut değil ise, konsolosluk memuru memlekette mer’i tarifelere nazaran tereke zimmetindeki bilcümle resimleri, masrafları ve hesapları tediye ve tesviye eyledikten sonra terekeye tamamen vazıyet edecek, onu tasfiye edecek ve hükümetinden maada hiç kimseye hesap itası mecburiyetinde olmaksızın alâkadarlara teslim eyliyecektir.
§ X – Âkitlerden birinin tebaasından diğer Âkit ülkesinde bulunan terekelerinin açılması, idaresi ve tasfiyesi hususlarından mütevellit bütün mesailde başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar veya bunların vekilleri, terekeyi temsil etmeğe bihakkın mezun olacaklar ve vekâletleri sıfatını hususî bir vekâletname ile isbata mecbur tutulmaksızın resmen terekenin mümessili tanınacaklardır. Konsolosluk memuru bizzat veya vekilleri vasıtasile salâhiyettar mahallî makamlar huzurunda isbatı vücude ve verasete ait bilcümle hususatta mirasçıların müşterek menfaatlerini müdafaaya ve terekeye karşı irat olunacak suallere cevap vermek salâhiyetini haiz olacaktır. Bununla beraber, vasiyeti icraya memur olanların veya mirasçıların tereke hakkındaki mutalebata itirazlarını bihakkın serd ve dermeyan edebilmeleri için konsolosluk memuru veraset hakkında kendisine vaki bütün mutalebattan vasiyeti infaza
memur olmaları muhtemel eşhası veya yukarıda zikri geçen mirasçılardan hazır bulunanları veya bunların vekillerini bir an evvel haberdar edecektir.
Konsolosluk memuru terekenin mümessili addolunduğundan terekeye müteallik bir işten dolayı mahallî makamlar huzurunda şahsen davaya dahil edilemez.
§ XI – Miras hakkı ve menkul terekenin taksimi müteveffanın millî kanununa tâbi olacaktır. Terekenin miras veya vasiyet hüccet ve senedine istinat ve işbu mirasa veya onun taksimine taallûk eden bütün mesail müteveffanın mensup olduğu devlet arazisindeki mehakim veya sair salâhiyettar makamlar tarafından müteveffanın millî kanunlarına tevfikan halledilecektir. Bu kararlar diğer memlekette tanınacaktır.
§ XII – Âkitlerden birinin tebaasından birinin diğer Âkit ülkesi üzerinde, birinci maddenin üçüncü fıkrasına tevfikan diğer Âkidin bir konsoloshane tesis etmesine müsaade olunmıyan bir mahalde veya ülkesinden bir kısmında, vefatı vukuunda memuriyeti havzesi en yakın olan konsolosa her türlü kolaylık gösterilecek ve kendisine bu hususta lâzımgelen muamelenin istikmali için kısa bir mühlet verilecektir.
Maamafi, ikinci fıkrada zikri geçen ahvalde, konsolosluk memurunun vüruduna kadar, salâhiyettar mahallî makamlar tereke emvaline mühür vaz’ı ve mezkûr emvalin memleket kanunlarına tevfikan bir müfredat defterini tanzim edeceklerdir. Defterin musaddak bir nüshası, ölüm ilmühaberi ve müteveffanın tâbiiyetini isbat eden bütün evrak konsolosluk memuruna teslim edilecektir.
§ XIII – Konsolosun gaybubetinde gerek III üncü bent mucibince ve gerek XII nci bent mucibince mahallî makam terekenin defterini tanzim etmiş ise, işbu tereke hakkında memleket kanunlarile melzum bilcümle tedbirleri ittihaz edecek ve menkul metrukâtı VI nci bentte tesbit edilen müddet zarfında mezkûr kanunlara tâbi emanet suretinde muhafaza edecek ve bu müddetin inkızasında terekeyi alâkadarlara teslim eylemek üzere konsolosluk memuruna veya vekiline gönderecektir.
Konsolosluk memuru, beşinci bent ahkâmına tevfikan terekenin teslimini talep eder etmez veya terekeye taallûk eden muktazi tedbirleri ittihaz etmek için terekenin açıldığı mahalde şahsan veya vekili isbatı vücut eyler eylemez, bu
hususta müdahale eylemiş olan mahallî makam, VI nci dan XII nciye kadar bentler ahkâmına göre hareket edecektir.
§ XIV – Âkitlerden birinin tebaasından olup gemide olsun karada olsun diğerinin ülkesinde veyahut karasuları haricinde seyrü sefer eden bir gemi üzerinde vefat eden gemi mürettebatından, yolcularından yahut diğer seyyahlardan bir şahsın terekesi halinde tereke mühürlemek, defterini tanzim etmek ve terekenin muhafaza ve tasfiyesi zımnında muktazi sair resmî bütün muameleleri ifaya müteveffanın mensup olduğu memleketin başkonsolosları, konsolosları ve muavin konsolosları münhasıran salâhiyettar olacaktır.
§ XV – II den XIV üncüye kadar bentler ahkâmı, gayri menkul miraslara tatbik olunmaz. Tereke defterinin musaddak bir nüshası, oradaki veyahut en yakın konsolosluk memurlarına teslim edilecek veya gönderilecektir. Tereke hüccet ve senedine veya vasiyet hüccet ve senedine istinat eden ve gayri menkul mirastaki hukuka veya işbu mirasın taksimine taallûk eden meseleler, gayri menkullerin kâin bulunduğu memleket kanunlarına tâbi olacaklardır. Gayri menkul tereke hakkındaki her türlü talepleri veya itirazları tetkik ve rü’yet etmek münhasıran o memleketin mahkemelerine veya diğer salâhiyettar makamlarına ait olacaktır. Bu mahkemeler ve makamlar, kendi tebaalarının gayri menkul mirasları hakkında memleket kanun ve nizamlarına nazaran ittihaz edecekleri muhafaza tedbirlerinin aynını, müteveffanın gayri menkul malları hakkında da ittihaz etmek mecburiyetindedirler.
Terekeye dahil gayri menkullerin idaresi, münhasıran konsolosluk memurları veya vekillerine ait olacak ve bunlar işbu gayri menkullerin bulunduğu memleket kanunlarına göre hareket edeceklerdir.
§ XVI – İşbu madde ahkâmı Âkitlerden birinin ülkesinde bulunan ve diğer tarafın işbu ülke haricinde vefat eden tebaasından birinin mirasına ait menkul ve gayri menkul emvali hakkında kıyas yolile tatbik olunacaktır.
FASIL : 3 Seyrisefain
Madde 22 — Seyrisefain hususunda iki taraf konsolosluk memurlarının vazifeleri atideki hükümlere tâbi olacaktır:
§ 1 – Bulundukları liman nizamlarına tevfikı hareket ederek başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar millî sancaklarını taşıyan gemilerin duhulünü, sevkını teshil edebilecekler ve konsolosluk memuriyeti havzesi dahilinde bulundukları müddetçe kendilerine muzaheret eyliyebileceklerdir.
Bu bapta, işbu gemiler serbest pratika ile kabul olununca bunlara bizzat girebilecekler veya vekil gönderebilecekler, kaptanları, mürettebatı isticvap edebilecekler ve yolculardan malûmat alabilecekler, gemi evrakını muayene edebilecekler, manifestolar tanzim eyliyebilecekler, mürettebatın ve yolcuların seyahat, mahalli azimet, seyrisefer esnasında vukubulan hadiseler hakkındaki beyanatını ve diğer her türlü beyanatını 17 nci maddeye tevfikan dinleyebilecekler, itimatlarını haiz olan ehlihibre marifetile, avarya halinde her türlü zararların tesbitile yahut deniz kazası halinde kendi millî kanunlarile derpiş edilen her türlü tahkikata tevessül edebileceklerdir.
Salâhiyettar kara memurları, icabında memleketlerinin limanlarında diğer Âkidin ticaret gemilerinde istintak ve isticvap, haciz, tahtı tevkife alma, kablelhüküm tevkif, şahitler istimaı, bir hükmün veya sair her türlü resmî icbarı tazammun eden bir muamelenin icrası hususlarını doğrudan doğruya yapabileceklerdir.
§ II – Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar millî bayraklarını taşıyan ticaret gemilerinde dahilî nizam ve asayişin muhafazasile münhasıran mükellef olacaklardır. Tâbi oldukları devletin kanunlarına göre olbaptaki sıfat ve salâhiyetleri haiz oldukça geminin kaptan, zabitan ve diğer mürettebatı arasında her nevi ihtilâflar ve bilhassa ücret ve mütekabil taahhüdatın ifasına müteallik ihtilâflar, yukarıda bahsedilen konsolosluk memurları tarafından hallolunacaktır.
Mahallî memurlar, ancak gemilerde zuhûr etmiş olan nizamsızlık, karada veya limandaki sükûnet ve nizamı ammeyi ihlâl edebilecek mahiyette olur veyahut bu gibi nizamsızlıklara o memleketin tâbiiyetini haiz olan veyahut gemi mürettebatından olmıyan kimseler de karışmış bulunursa müdahale edebileceklerdir. Gemilerde zuhûr edebilecek diğer her türlü nizamsızlıklarda, mahallî memurlar, konsolosluk memurlarına veya konsolosun ademi mevcudiyeti takdirinde kaptanlara, bunlar tarafından talep vukuunda, muavenette bulunmakla iktifa edeceklerdir. Mahallî memurlar, bilhassa taife defterinde mukayyet her şahsı gemiye sevkedecekler ve bu son halde memleket tebaasından biri mevzuubahis olmadıkça onu tevkif edeceklerdir. Tevkif keyfiyeti mahallî memurlara hitap- edilmiş tahrirî talep üzerine icra ve bu talebe taife defterinin aslına mutabık bir sureti leffedilecek ve tevkif iki ay müddetle devam eyleyecektir. Gemi limanda daha uzun müddet kalırsa mevkuf, geminin hareketine kadar sefineye sevk olunacaktır.
Derdest ve tevkif masrafları konsolosluk memurunun tâbi olduğu devlet uhdesine müterettiptir.
§ III — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar, gemicilerden ve her ne sıfatla olursa olsun millî sancaklarını taşıyan gemilerin mürettebatı meyanına dahil eşhastan firar edenleri tevkif ve gemiye sevk ve iade ettirebileceklerdir, Mumaileyhim bu hususta salâhiyettar mahallî makamlara tahriren müracaat edecekler ve haklarında talep vaki olan eşhasın filhakika mürettebat meyanına dahil olduğunu gemi sicillâtını veya taife defterini göstermek veya işbu vesikaların sahih ve mevsuk bir suretini ibraz etmek suretile isbat eyliyeceklerdir. Konsolosluk memurları bulunmayan mahallerde, yukarıda bahsolunan bu talep aynı şerait dairesinde bizzat kaptan tarafından yapılabilecektir. Bu suretle meşruiyet kesbetmiş olan işbu talep üzerine firarilerin sefineye şevkleri maksadile taharri ve tevkifleri hususunda işbu konsolosluk memurlarına ve kaptanlara her türlü muzaheret va muavenette bulunulacaktır.
Maamafih firari karada her hangi bir cinayet veya suç işlediği halde, mahallî makam, mahkeme ilâmını ısdar edinciye ve ilâm tamamile icra edilinciye kadar firarinin teslimini tecil edebilecektir.
Yüksek Âkitler, şurasını kararlaştırmışlardır ki gemiciler veya mürettebata mensup diğer şahıslar firarın vaki olduğu
memleket tebaasından iseler işbu madde ahkâmından müstesnadırlar.
§ IV – Yüksek Âkitlerden birinin bayrağını taşıyan bir gemi diğer Yüksek Âkidin sahillerinde battığı veya karaya oturduğu zaman mahallî makamlar, hadiseyi, memuriyeti havzesine dahil olan başkonsolosa, konsolosa ve muavin konsolosa ve bunların gıyabında hadiseye en yakın mahaldeki başkonsolosa, konsolosa ve muavin konsolosa bildireceklerdir.
İtalya Kırallığı sahillerinde batan veya karaya oturan Türk gemilerinin tahlisine mütedair bilcümle ameliyeler, Türkiye Cümhuriyeti başkonsolosları, konsolosları veya muavin konsolosları marifetile sevk ve idare edilecek ve bilmukabele Türkiye Cümhuriyeti sahillerinde batan veya karaya oturan İtalyan gemilerinin tahlisine mütedair bilcümle ameliyeler İtalya Kırallığı başkonsolosları, konsolosları veya muavin konsolosları marifetile sevk ve idare olunacaktır.
İki memlekette mahallî makamlar, ancak konsolosluk memurlarına veya vekillerine muzaheret etmek, nizam ve asayişi muhafaza eylemek, tahlis edilen emtianın girmesi ve çıkması hususunda ecnebi tahlisiyecilerin menfaatlerini temin etmek ve seyrisefainin umumî menfaatlerini muhafaza ve sıyanet eylemek için müdahele edebileceklerdir.
Konsolosluk memurunun veya bu bapta tevkil edeceği şahsın gıyabında ve muvasalatına kadar mahallî makamlar, eşhasın himayesi ve batmaktan kurtarılmış olan eşyanın muhafazası için muktazi bilcümle tedbirleri ittihaz edeceklerdir.
İşbu muhtelif ahvalde mahallî makamların müdahalesi, tahlis ameliyelerinin ve tahlis edilen eşyanın muhafazası hususunun istilzam ettireceği ve kezalik mümasil ahvalde millî gemilerin tâbi olacakları rüsum haricinde hiç bir nevi rüsumun ahi ve cibayetine mahal vermiyecektir.
Tahlis edilen emtia ve eşya dahilî istihlâke mahsus olmadıkça hiç bir gümrük resmi tesviyesine tâbi olmıyacaktır.
§ V — Gemide ve hamulede alâkadar taraflar arasında hilâfına bir tesviye sureti olmadıkça, Yüksek Akitlerden birinin gemisinin yolda duçar olduğu avarya eğer gemi memuriyetleri havzesi dahilinde bir limanda tevakkuf etmiş ise, bu Akidin başkonsolosları, konsolosları veya muavin konsolosları marifetile hal ve tesviye edilecektir.
Maamafih memleket tebaasından veya üçüncü bir devlet tebaasından biri alâkadar olduğu surette ve işi sulhan tesviye çaresi bulunmadığı takdirde avarya memleket makamları marifetile hal ve tanzim olunacaktır.
§ VI – Yukarıda gösterilen vazifelerden maada başkonsoluslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar, seyrisefain hususunda ancak mensup oldukları devlet kanunlarile kendilerine tevdi edilmiş olan sırf idarî, hesabî veya teknik mahiyette diğer vazaifi ifa edebileceklerdir.
İhtar: bundan evvelki bentlerde zikredilmiş olan mürettebat tabirinden kaptan, zabitan, gemiciler ateşçiler ve gemide müstahdem diğer eşhasın anlaşıldığı kararlaştırılmıştır.
FASI L : 4 Umumi Ahkâm
Madde 23 — Birinci maddenin son fıkrasında mevzuubahis mahallerde veya ülke aksamında 16 dan 20 nciye kadar maddelerde ve 22 nci maddede derpiş edilen konsolosluk vazife ve salâhiyetleri en yakın konsolos tarafından icra edilecektir.
Madde 24 — Yüksek Akitlerden her birinin konsolosluk memurları, diğer Âkidin ülkesinde aynı sıfatı haiz olan ve aynı rütbe ve sınıfta bulunan herhangi üçünü bir devletin konsolosluk memurlarının haiz oldukları vazifelerin aynını, mütekabiliyet şartile, icra edebileceklerdir.
Dördüncü Bap Nihai Ahkâm
Madde 25 — İşbu Mukavelename İtalyan müstemlekelerine de tatbik olunur.
Madde 26 — İşbu Mukavelename imzasından itibaren mümkün olduğu kadar kısa bir müddet zarfında tasdik olunacak ve tasdiknameler mümkün olduğu kadar süratle Ankarada teati olunacaktır.
İşbu mukavelename tasdiknamelerin teatisi gününden itibaren üç sene müddetle mer’i olacaktır. Maamafih bu müddetin inkızasından altı ay evvel mukavelenin mefsuhiyeti ilân edilmezse, zımnî temdit tarikile gayri muayyen bir müddet için temdit olunacak ve o halde ise mefsuhiyetinin ilânı gününden itibaren altı ay müddet zarfında daha mer’iyülicra kalarak her zaman feshi kabil olacaktır.
Balâdaki mevaddı tasdik etmek üzere yukarıda isimleri geçen murahhaslar işbu mukavelenameyi imzalamışlar ve
mühürlemişlerdir.
Birer nüsha, imza vazeden devletlerin her birine verilmek üzere iki nüsha olarak 9 eylül 1929 tarihinde Romada tanzim edilmiştir.
Türkiye namına İtalya namına İmza İmza Suat Mussolini
Bir Konsolosluk Mukavelenamesinin akti için toplanan Türk – İtalyan Konferansı
ZABITNAME
Türk ve İtalyan Murahhas Heyetleri bundan evvelki içtimalarda müzakerat zeminini teşkil eden Konsolosluk Mukavelenamesi projesini kat’î surette tetkik eylemek üzere 9 eylül 1929 tarihinde Romada Chigi sarayında içtima etmişlerdir.
Madde 1 ilâ 15 Kabul eylemişlerdir.
Madde • 16 Kabul edilmiştir.
İtalya Murahhası 16 ncı maddedeki sujet kelimesinin yerine resortissant, kelimesinin vaz’ma muvafakat ederek bu kelimede bilâ tefrik bütün te’baaların dahil olduğunu kasteylediğini beyan eyler. Türk Heyeti MurahhaSasının buna bir itirazı yoktur.
Madde : 17 ilâ 19 Kabul edilmiştir.
Madde : 20 Kabul edilmiştir.
İki Murahhas Heyet, müttefikan, 20 nci madde ahkâmını müşavir tayinine de kabili tatbik olduğu hususunda mutabık bulunduklarını beyan ederler.
Madde : 21 ilâ 26 ve nihaî protokol Kabul edilmiştir.
İki Heyeti Murahhasa müttefikan mukavelenamelerde şifre muhaberatının sureti istimali hakkında hususî bir hükmün dercini faidesiz gördüklerini beyan ederler. Zira mevzu usul mucibince Yüksek Akit Taraflar dahi bu muhaberenin Yüksek Âkit Tarafların ülkesindeki konsoloshaneler ile mütekabil memleketlerin büyük elçilik, elçilik ve konsoloslukları beyninde serbestçe icra edilebileceğini kabul ederler.
Nihaî Protokol
Türkiye Cümhuriyeti Hükümeti, 13 teşrinievvel 1919 tarihli Paris Beynelmilel Havaî Seyrisefer Mukavelenamesine iltihak ettiği veya havaî seyrisefer hakkında bir kanun mer’iyete koyduğu takdirde, İki Yüksek Âkit – yukarda zikrolunan iltihak keyfiyeti veyahut kanuna mugayir kayıtları ihtiva etmedikçe -işbu mukavelede derpiş olunan bahrî hususlardaki konsolosluk vazifelerinin havaî seyrisefere de teşmil olunmasını nota teatisi suretile tesbit edeceklerdir.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği, Sağlık Bakanlığı tarafından 27 Ekim 2014 tarihli ve 29158 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği; on beş uygulama tanımlanarak düzenlenmiştir.
Akupunktur
Apiterapi
Fitoterapi
Hipnoz
Homeopati
Karyopraktik
Kupa Uygulaması
Larva Uygulaması
Mezoterapi
Müzikterapi
Osteopati
Ozon Uygulaması
Proloterapi
Refl Eksoloji
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği ne göre bu uygulamalar Sağlık Bakanlığınca yetkilendirilmiş ünite ile uygulama merkezlerinde ilgili alanda sertifikalı tabipler ve diş hekimliği alanında sertifikalı diş hekimleri tarafından yapılabilecektir. Sağlık Bilimleri Üniversitesi bünyesinde, üniversitelerde Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Eğitim Merkezleri ile üniversiteler ve devlet hastanelerinde Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulama Merkezleri kurulmuştur.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği
Birinci Bölüm
Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar
Amaç
Madde 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı, insan sağlığına yönelik geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulama yöntemlerini belirlemek, bu yöntemleri uygulayacak kişilerin eğitimi ve yetkilendirilmeleri ile bu yöntemlerin uygulanacağı sağlık kuruluşlarının çalışma usul ve esaslarını düzenlemektir.
Kapsam
Madde 2 – (1) Bu Yönetmelik, geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının yapıldığı kamu ve özel hukuk tüzel kişileri ile gerçek kişilere ait sağlık kuruluşları ve bu kuruluşlarda yöntemleri uygulayacak kişileri kapsar.
Dayanak
Madde 3 – (1) Bu Yönetmelik, 11/4/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun Ek 13 üncü maddesine, 7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununun 9 uncu maddesinin (c) bendine ve Ek 11 inci maddesine, 11/10/2011 tarihli ve 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (f) ve (ğ) bentlerine ve 40 ıncı maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.
Tanımlar
Madde 4 – (1) Bu Yönetmelikte geçen;
a) Bakanlık: Sağlık Bakanlığını,
b) Bilim Komisyonu: Bakanlıkça oluşturulan Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Bilim Komisyonunu,
c) Genel Müdürlük: Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünü,
ç) Müdürlük: İl Sağlık Müdürlüğünü,
d) Sağlık kuruluşu: Kamu kurum ve kuruluşlarına bağlı hastaneler, tıp fakültesi veya diş hekimliği fakültesi sağlık uygulama ve araştırma merkezi, 27/3/2002 tarihli ve 24708 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Özel Hastaneler Yönetmeliğine göre ruhsatlandırılmış özel hastaneler ile 15/2/2008 tarihli ve 26788 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik hükümlerine göre ruhsatlandırılmış sağlık kuruluşlarını,
e) Sertifikalı tabip: Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları ile ilgili olarak Bakanlıkça tescil edilmiş sertifikaya sahip tabibi,
f) Sertifikalı diş tabibi: Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları ile ilgili olarak Bakanlıkça tescil edilmiş sertifikaya sahip diş tabibi,
g) Uygulama: Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarını,
ğ) Uygulama merkezi: İlgili alanda sertifikası bulunan tabip ve/veya diş tabibi sorumluluğunda ve bu Yönetmelikte belirlenen uygulamaları yapmak üzere eğitim ve araştırma hastanesi ve tıp fakültesi veya diş hekimliği fakültesi sağlık uygulama ve araştırma merkezi bünyesinde kurulan ve Bakanlıkça yetkilendirilmesi halinde eğitim verilebilecek merkezi,
h) Ünite: İlgili alanda sertifikası bulunan tabip ve/veya diş tabibi sorumluluğunda ve bu Yönetmelikte belirlenen uygulamaları yapmak üzere, kamu ve özel hukuk tüzel kişileri ile gerçek kişilere ait sağlık kuruluşları bünyesinde kurulan birimleri,
ifade eder.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği
İkinci Bölüm
Bilim Komisyonu, Görevleri ve Çalışma Usulü
Bilim komisyonunun kuruluşu
Madde 5 – (1) Bu Yönetmelikte öngörülen uygulamalar, uygulamaları yapacak kişiler, ünite ve uygulama merkezlerinin standartları ile ilgili görüş vermek üzere, Bakanlıkça Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Bilim Komisyonu oluşturulur.
(2) Bilim komisyonu:
a) Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü veya görevlendireceği yetkilinin başkanlığında,
b) Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünden ilgili daire başkanı,
c) İlgili alanlarda bilimsel çalışması bulunan üniversite öğretim üyesi veya Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı eğitim ve araştırma hastanelerinde uzmanlık eğitimi verme yetkisine sahip tabipler arasından seçilecek üç üye,
ç) Eczacılık fakültelerinin farmakognozi alanından bir üye,
d) Tıp fakültelerinin farmakoloji alanından bir üye,
e) Sertifikalı iki tabip üye,
f) Öğretim üyesi veya eğitim görevlisi tıbbi onkoloji uzmanı bir üye,
g) Tıbbi etik veya tıp tarihi ve deontoloji alanlarında uzmanlık veya doktora eğitimi almış bir üye,
olmak üzere 11 üyeden teşekkül eder.
(3) Bilim komisyonu üyeleri Bakan tarafından belirlenir. Üyeler iki yıl süreyle görev yapar.
Bilim komisyonunun çalışma usulü
Madde 6 – (1) Bilim Komisyonu, Genel Müdürlüğün daveti üzerine yılda en az iki defa toplanır. Bakanlık gerektiğinde Bilim Komisyonunu toplantıya çağırabilir.
(2) Bilim Komisyonu, gündem maddelerini görüşerek raporunu hazırlar. Toplantı gündemi genel müdürlükçe en az yedi gün önceden üyelere bildirilir.
(3) Bilim Komisyonu, en az dokuz üye ile toplanır ve salt çoğunlukla karar alır. Oylarda eşitlik halinde Başkanın tarafı olduğu görüş geçerli sayılır.
(4) Bilim Komisyonunun sekretarya hizmetlerini Genel Müdürlük yürütür.
Bilim komisyonunun görevleri
Madde 7 – (1) Bilim komisyonunun görevleri şunlardır:
a) Uygulama alanlarının belirlenmesine, uygulamaların endikasyon ve oluşabilecek yan etkilerine ilişkin görüş vermek,
b) Uygulama yapılan ünite ve merkezlerde bulunması gerekli tıbbi araç ve gereç, personel, fiziki standartların oluşturulması hususunda görüş bildirmek,
c) Ünite ve uygulama merkezi başvurularını bilimsel, teknik alt yapı ve personel yönünden değerlendirerek, uygunluğu hususunda görüş vermek,
ç) Bu Yönetmelikte tanımlanmamış uygulamalarla ilgili bilimsel ve teknik çalışmaları yapmak,
d) Uygulamalar ile ilgili yönlendirici, aydınlatıcı ve bilimsel çalışmalar yapmak ve yaptırmak,
e) İhtiyaç duyulan konularda çalışma yapmak üzere alt komisyonlar kurmak.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği
Üçüncü Bölüm
Uygulama Esasları, Sağlık Kuruluşlarının Türleri ve Çalışma Esasları, Eğitim
Uygulamaların genel esasları
Madde 8 – (1) Uygulamalar bu Yönetmelikte belirlenen alanlarla sınırlıdır. Bakanlık gerektiğinde ünite ve uygulama merkezinde yapılan ve yapılabilecek yeni uygulamaların bilimsel yönden bilim komisyonunda değerlendirilmesini isteyebilir. Bilim komisyonu, uygulamaların bilimsel kanıtlarını inceleyerek kişilere uygulanıp uygulanmayacağı ve uygun görülenlerden hangilerinin ünite veya uygulama merkezinde uygulanabileceği hususunda Bakanlığa görüş verir.
(2) Bu Yönetmelik ekinde bulunmayan uygulamalar için 13/4/2013 tarihli ve 28617 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İlaç ve Biyolojik Ürünlerin Klinik Araştırmaları Hakkında Yönetmelik kapsamında sadece uygulama merkezlerinde araştırma yapılabilir ve yapılan araştırmaya ilişkin dosyaların bir örneği de Genel Müdürlüğe gönderilir. Gönderilen bu çalışmalar uygulamaların ülke genelindeki gelişimi, etkinliği ve kanıt düzeyi açısından Bilim Komisyonu tarafından değerlendirilir. Gönderilen bu veri ve çalışmalar kişilerin bilgi ve izni olmaksızın kişisel bilgileri belli edecek şekilde kullanılamaz.
(3) Ünitelerde, Ek-3’de sayılı listede, ünitelerde yapılabileceği belirtilen uygulamalardan başka işlem yapılamaz. Uygulama merkezi, ünite için belirlenen uygulamaları da yapabilir.
(4) Uygulamalar hastalığın standart tedavisinin yerine geçecek ve devam eden tedaviyi aksatacak şekilde yapılamaz. Bu husus bireylere açık bir şekilde anlatılır ve onaylanmış rıza formunda belirtilir.
(5) Tabip ve diş tabibi olmayan uygulama alanında temel eğitimi bulunan sağlık meslek mensupları sertifikalı tabip ve diş tabiplerinin gözetimi ve denetimi altında uygulamalara katılırlar.
Uygulamaların yapılabileceği yerler ve yetkili kişiler
Madde 9 – (1) Uygulamalar, Bakanlıkça yetkilendirilmiş ünite ile uygulama merkezlerinde ve ilgili alanda “uygulama sertifikası” bulunan tabip ve sadece diş hekimliği alanında olmak üzere diş tabibi tarafından yapılabilir. Uygulama alanında temel eğitimi bulunan sağlık meslek mensupları merkez ve ünitelerde sertifikalı tabiplere uygulamada yardımcı olabilirler.
(2) Diş hekimliği uygulama ve araştırma merkezlerinde, diş hastanelerinde ve ağız ve diş sağlığı merkezleri ile diş polikliniklerinde sadece diş hekimliği alanında uygulama yapılabilir.
Uygulama merkezi ve ünitelerin çalışma usul ve esasları
Madde 10 – (1) Uygulama merkezi veya ünite, Bakanlığın sağlık kuruluşu/tesisi planlaması kapsamında açılabilir, bu yöndeki izinler yeni bir özel sağlık kuruluşu açılması veya kapasite artışı için ayrıca hak oluşturmaz. Uygulama merkezi veya ünite açmak isteyen kamu ve özel hukuk tüzel kişileri ile gerçek kişilere ait sağlık kuruluşları Ek-1’de yer alan belgelerle birlikte Bakanlığa başvurur. Uygulama merkezi ve/veya ünite açma başvuruları, standartlara uygunluk ve başvuru yapılan ilde ihtiyaç bulunup bulunmadığı bakımından Bilim Komisyonunca değerlendirilir. Bilim Komisyonunca uygun görülen başvuruların Bakanlıkça da uygun görülmesi halinde uygulama merkezi ve/veya ünite açma izni verilir. Ünite ve uygulama merkezi ile buralarda yapılacak uygulamalar, sağlık kuruluşunun ruhsatına veya faaliyet izin belgesine işlenir.
(2) Kültür ve Turizm Bakanlığından belgeli konaklama tesislerinde, tesiste konaklayan ve sadece akut tedavisi tamamlanmış kişilere uygulanmak kaydıyla Bakanlıkça uygun görülen uygulamalara yönelik birim, planlama kapsamında kurulabilir. Konaklama tesisinin bulunduğu ildeki özel hastaneler ile Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik kapsamındaki özel sağlık kuruluşları tarafından kendi kadro ve kapasitesinin kullanılması kaydıyla planlamadan istisna olarak konaklama tesislerinde birim olarak açılabilir. Bu birim başvuruları özel sağlık kuruluşunun mesul müdürünce müdürlüğe yapılır ve faaliyetlerinden bağlı oldukları özel sağlık kuruluşu sorumludur.
(3) Ünite ve uygulama merkezinde, yapılan tüm uygulamalar ile ilgili olarak hastalara ait hasta dosyası hazırlanır. Hastaya ve uygulamalara ilişkin verilerin elektronik ortamda talep edilmesi halinde, kişisel sağlık verilerinin mahremiyeti gözetilerek, Bakanlığa gönderilmesi zorunludur.
(4) Yapılan uygulamalara bağlı olarak hastalarda ortaya çıkan her türlü istenmeyen etki, her ay düzenli olarak müdürlüğe bildirilir ve bu bilgiler Bakanlığa gönderilir.
(5) Uygulamalar için 1/8/1998 tarihli ve 23420 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Hasta Hakları Yönetmeliğine uygun “Bilgilendirme ve Rıza Formu” hazırlanır ve uygulama yapılacak tüm hastalardan rıza alınır.
Ücretlendirme
Madde 11 – (1) Kamuya bağlı sağlık kuruluşlarınca yapılacak uygulamaların sağlık hizmet ücret tarifesi Bakanlıkça belirlenerek ilan edilir.
Tanıtım ve bilgilendirme
Madde 12 – (1) Bu Yönetmelik kapsamında faaliyet gösteren ünite ve uygulama merkezleri Bakanlıkça belirlenen bilgilendirme ve tanıtım mevzuatına uymak zorundadır. Bakanlıkça belirlenen bilgilendirme ve tanıtım hükümlerinin ihlali halinde sağlık kuruluşunun tabi olduğu ilgili mevzuat hükümleri uygulanır.
(2) Bu Yönetmelik kapsamındaki uygulamalara ilişkin tıbbi ürünler hakkındaki tanıtımlarda tıbbi ürün tanıtımına ilişkin mevzuat hükümleri uygulanır.
Eğitim
Madde 13 – (1) Bu Yönetmelik kapsamındaki sertifikalı eğitimler, 4/2/2014 tarihli ve 28903 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Sağlık Bakanlığı Sertifikalı Eğitim Yönetmeliği kapsamında, Bakanlıkça eğitim vermek üzere yetkilendirilmiş merkezler tarafından verilir.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği
Dördüncü Bölüm
Ünite ve Uygulama Merkezinde Bulundurulması Zorunlu Asgari Birimler, Tıbbi Cihaz, Malzeme ve İlaçlar
Ünite ve uygulama merkezinde bulundurulması zorunlu asgari birimler
Madde 14 – (1) Ünite ve uygulama merkezinde asgari olarak aşağıda belirtilen bölümler bulunur:
a) Asgari 12 metrekare yüzölçümünde muayene ve uygulama için gerekli asgari tıbbi malzemenin ve donanımın bulunduğu muayene ve uygulama odası.
b) Hasta kabul ve bekleme alanı.
c) Arşiv.
(2) Sağlık kuruluşlarında hasta kabul ve bekleme alanı ile arşiv alanı ortak olarak kullanılabilir.
(3) Sağlık kuruluşu bünyesindeki ünite veya uygulama merkezinin kuruluşun hizmet binası dışında farklı bir alanda oluşturulması halinde hasta kabul ve bekleme alanı, arşiv gibi alanlar Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkındaki Yönetmelikte sağlık kuruluşları için belirlenen asgari fiziki şartlara uygun şekilde hazırlanır.
(4) Bakanlıkça açma izni verilen ünite ve uygulama merkezleri Ek-3’te yer alan uygulamaları Bakanlıktan izin almak kaydıyla yapabilirler. Ünite ve uygulama merkezleri Ek-3’te yer alan her yeni uygulama için Bakanlıktan izin almak zorundadır. Bu Yönetmelik kapsamında faaliyet gösterilecek yerlerde, ilgili mevzuatlarına göre zorunlu ilaç, cihaz ve malzemelerin bulundurulması gerekir.
Tıbbi cihaz, malzeme ve ilaçlar
Madde 15 – (1) Ünite ve uygulama merkezinde Ek-2’de yer alan asgari tıbbi cihaz, araç gereç ve ilaçlar ile ayrıca her uygulama için gerekli olan tıbbi cihaz, araç ve gereç ile ilaçların bulundurulması zorunludur.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği
Beşinci Bölüm
Denetim, Uyulması Gereken Diğer Hususlar, Yasaklar ve İdari Müeyyideler
Denetim
Madde 16 – (1) Ünite ve uygulama merkezleri, şikâyet, soruşturma veya Bakanlıkça yapılacak olağan dışı denetimler hariç olmak üzere, Müdürlükçe en az bir dahili branşlardan uzman ve bir cerrahi branşlardan uzman tabibin yer aldığı en az 3 kişilik bir ekip tarafından yılda en az bir defa denetlenir. Denetim, Ek-5’te yer alan denetim formu kullanılarak yapılır. İki nüsha olarak düzenlenecek formun bir nüshası denetlenen ünite veya uygulama merkezinin bulunduğu kurum veya kuruluşta muhafaza edilmek üzere bırakılır.
Uyulması gereken diğer hususlar ve yasaklar
Madde 17 – (1) Ünite ve uygulama merkezlerinde, aşağıda belirtilen hususlara uyulmak zorundadır:
a) Ünite ve uygulama merkezi Bakanlıktan izin almadan hizmet veremez.
b) Ünite ve uygulama merkezinde bu Yönetmelik ve eklerinde yer alan bulundurulması zorunlu asgari birimler yer almak zorundadır.
c) Ünite ve uygulama merkezleri amacı dışında faaliyet gösteremez.
ç) Ünite ve uygulama merkezlerinde herhangi bir faaliyet alanının veya biriminin, yetkisi olmayan kişiler tarafından kullanılması yasaktır.
d) Ünite ve uygulama merkezlerinde Bakanlıkça ilgili mevzuat hükümlerine göre ilgili alanda sertifikaları bulunmayan ve gerekli çalışma izinleri olmayan tabip, diş tabibi ve diğer sağlık personeli çalıştırılamaz.
e) Tabip ve diş tabipleri uygulama sertifikası ile yetkilendirildikleri alan dışında uygulama yapamazlar.
İdari müeyyideler
Madde 18 – (1) Bu Yönetmelikte belirlenen usul ve esaslara uymayanlar hakkında, Ek-4’te yer alan idari müeyyideler uygulanır.
(2) Ünite ve uygulama merkezlerine ilişkin hüküm bulunmayan hallerde, uygulamanın yapıldığı ilgili sağlık kuruluşunun tabi olduğu mevzuatta yer alan idari müeyyideler ile ilgili mevzuatta belirlenen diğer idarî müeyyideler uygulanır.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği
Altıncı Bölüm
Çeşitli ve Son Hükümler
Hüküm bulunmayan haller
Madde 19 – (1) Ünite ve merkezlerin fiziki standartlarına, hizmet sunumuna ve idari müeyyidelerine ilişkin bu Yönetmelikte hüküm bulunmayan hallerde diğer ilgili mevzuat hükümleri uygulanır.
Yürürlükten kaldırılan yönetmelik
Madde 20 – (1) 17/9/2002 tarihli ve 24879 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Akupunktur Tedavisi Uygulanan Özel Sağlık Kuruluşları ile Bu Tedavinin Uygulanması Hakkında Yönetmelik yürürlükten kaldırılmıştır.
Akupunktur uygulaması için uyum süreci
Geçici Madde 1 – (1) Akupunktur uygulaması için Bakanlıkça yetkilendirilmiş olan kurum ve kuruluşlar 1/1/2016 tarihine kadar bu Yönetmeliğe uyum sağlamak zorundadır. Bu süre sonunda uyum sağlamayan kurum ve kuruluşların yetki belgesi geçersiz sayılır.
Yürürlük
Madde 21 – (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Yürütme
Madde 22 – (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Sağlık Bakanı yürütür.
Herkesin İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Korunmasına dair Bildiri
Madde 1 ― İşkence tanımı
1. Bu Bildiri bakımından işkence, bir kamu görevlisi tarafından bizzat veya onun teşvikiyle bir kimseye, kendisinden bir itiraf almak veya üçüncü bir kişi hakkında bilgi elde etmek, işlediği veya işlediğinden kuşkulanılan bir suçtan ötürü kendisini cezalandırmak, kendisinin veya başkalarının gözünü korkutmak gibi amaçlarla, fiziksel veya ruhsal olarak ağır acı veya ıstırap veren her hangi bir fiildir. İşkence terimi, Mahkumların İyileştirilmesi için Asgari Standart Kurallara uygun olan hukuki yaptırımlardan kaynaklanan veya bu yaptırımların doğasında varolan acı ve ıstırabı kapsamaz.
2.İşkence, zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezanın ağırlaştırılmış ve kasten işlenmiş bir biçimini oluşturur.
Madde 2 ― İşkencenin cezalandırılması
İşkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya ceza oluşturan bir eylem insanlık onuruna karşı işlenmiş bir suçtur ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaçlarını reddettiği ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde ilan edilmiş insan haklarını ve temel özgürlükleri ihlal ettiği için yasaklanır.
Madde 3 ― İşkenceyi haklı gösterme yasağı
Hiç bir Devlet işkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya izin veremez veya hoşgörü gösteremez. Savaş veya savaş tehdidi, iç siyasal huzursuzluk veya bir olağanüstü durum gibi diğer istisnai haller, işkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele ve cezanın haklı gösterilmesi için ileri sürülemez.
Madde 4 ― İşkenceyi önleme yükümlülüğü
Her Devlet bu Bildirinin hükümlerine uygun olarak, kendi egemenlik alanda işkencenin ve diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezanın uygulanmasını önlemek için etkili önlemler alır.
Madde 5 ― İşkence yasağı hakkında eğitim verilmesi
Kolluğun ve kişileri özgürlükten yoksun bırakma yetkisine sahip olabilecek diğer kamu görevlilerinin eğitiminde, işkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya ceza yasağına tam bir dikkat gösterilir. Gerektiği takdire bu yasaklara ayrıca, kişilerin nezaretiyle veya iyileştirilmesiyle meşgul olabilecek her hangi bir kimsenin yetki ve görevleri ile olarak çıkarılan genel kurallarda veya talimatlarda da yer verilir.
Madde 6 ― Sorgulama yöntemlerini ve uygulamayı denetleme
Her Devlet, kendi egemenlik alanı içinde her hangi bir işkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya ceza olayını engellemek amacıyla sorgulama yöntemlerini ve uygulamalarını ve ayrıca özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin nezareti ve iyileştirilmesiyle ile ilgili düzenlemeleri sistematik olarak denetler.
Madde 7 ― İşkence fiillerinin cezalandırılması
Her Devlet birinci maddede tanımlanan eylemleri ceza kanununda suç olarak düzenler. İşkence yapılmasına katılma veya iştirak etme, işkence yapılmasını teşvik etme veya işkence yapmaya teşebbüs etme fiilleri de aynı şekilde cezalandırılır.
Madde 8 ― Yetkililere şikayet hakkı
Bir kamu görevlisi tarafından veya onun teşvikiyle işkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya maruz kaldığını iddia eden bir kimse, ilgili Devletin yetkili makamlarına olay hakkında şikayette bulunma ve olayın tarafsızlıkla incelenmesini isteme hakkına sahiptir.
Madde 9 ― Soruşturma yürütme yükümlülüğü
Birinci madde tanımlanan bir işkence fiilinin işlendiğine inanmak için makul sebepler bulunması halinde ilgili Devletin yetkili makamları, resmen bir şikayet yapılmamış olsa bile, hemen tarafsız bir soruşturma yapar.
Madde 10 ― Failler hakkında dava açılması
Yukarıda sekizinci ve dokuzuncu maddelere göre yapılan soruşturmanın birinci maddede tanımlanan işkence fiilinin işlenmiş olduğunu ortaya koyması halinde, fail veya failler hakkında iç hukuka göre ceza davası açılır. Zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezanın diğer biçimleri hakkında ileri sürülen iddiaların esaslı olduğunun düşünülmesi halinde de, fail veya failler cezai, disipliner veya diğer bir yargılamaya tabi tutulurlar.
Madde 11 ― Giderim ve tazminat
Bir kamu görevlisi tarafından veya onun teşvikiyle işkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya ceza fiilinin işlendiği kanıtlandığı taktirde, mağdura iç hukuka göre bir giderim ve tazminat sağlanır.
Madde 12 ― İşkence altında verilen ifadeler
Bir kimseye yapılan işkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya ceza sonucu olarak verildiği anlaşılan bir ifade, her hangi bir davada bu kimse veya başka bir kimse aleyhine delil olarak ileri sürülemez.
Mülteciler ve Diğer Zorla Yerinden Edilmiş Kişilerin İşgücü Piyasasına Erişimi İçin Rehber İlkeler, ILO(International Labour Organization) tarafından yayınlanmıştır. İlan edilen ilkeler, ILO Üye Devletler ile işçi ve işveren örgütlerine yönelik olarak düzenlenmiş olup bağlayıcı olmayan ve rehberlik içeren prensiplerdir.
İlkeler; işgücü piyasalarına erişim için yönetişim çerçeveleri, kapsayıcı işgücü piyasaları için ekonomi ve istihdam politikaları, çalışma hakları, fırsat ve muamele eşitliği, ortaklık, koordinasyon ve uyum, gönüllü dönüş ve dönenlerin yeniden entegrasyonu konularını kapsamaktadır.
Mülteciler ve Diğer Zorla Yerinden Edilmiş Kişilerin İşgücü Piyasasına Erişimi İçin Rehber İlkeler
Giriş
Dünyanın her yerinde, çatışma, şiddet ve insan hakları ihlalleri nedeniyle zorla yerinden edilme vakaları, uzun süre devam edebilmekte, başta zaten sosyoekonomik zorlukların üstesinden gelmeye çalışan kesimler olmak üzere, mülteciler, etkilenen topluluklar ve ülkeler için zorluklar yaratmaktadır.
Uluslararası toplum gittikçe artan oranda, insana yakışır işe erişimin, sürdürülebilir müdahale stratejilerinin vazgeçilmez bileşeni olduğunu, mültecilerin ev sahibi ülke toplumuna ve ekonomisine katılması ve katkıda bulunmasını, aynı zamanda ev sahibi ülke vatandaşı olan işçiler ve diğer insanların dezavantajlı duruma düşmemesini sağladığını kabul etmektedir.
Gerçek yaşamda, mültecilerin işgücü piyasasına katılma ve insana yakışır iş bulma kapasitelerini etkileyen birtakım faktörler bulunmaktadır. Bunlar arasında ev sahibi ülkenin sosyo-ekonomik koşulları, mültecilerin korunması ve çalışma haklarına ilişkin mevzuat ve politikalar, dil ve idari engeller gibi diğer sorunlar vardır. Bunların sonucunda ortaya çıkan gerçek şudur ki, mülteci işçiler genellikle düşük vasıflı, kayıt dışı istihdamda veya yeterince düzenlenmemiş sektörlerde yoğunlaşmakta, insana yakışır iş açığı, ayrımcılık ve sömürüye açık hale gelmektedir.
ILO’nun, kendi ülkeleri dışında istihdam edilenler dahil tüm işçilerin hak ve çıkarlarını koruma görevi vardır. ILO’nun kapsamlı normatif çerçevesi, diğer şeylerin yanı sıra, kadın ve erkeklerin çalışma koşullarını iyileştirmeyi, işgücü piyasası yönetişini güçlendirmeyi, kabul edilemez çalışma biçimlerini ele almayı ve en kırılgan kesimleri korumayı amaçlamaktadır.
Mülteciler ve ev sahibi toplulukların, özellikle büyük çaplı insan hareketlerinin olduğu bu dönemde, özel ilgiyi hak ettiğini kabul eden ILO, 2016 yılında, işgücü piyasasının işleyişini iyileştirmeye yönelik politika önlemlerinin uygulanması, ülke yurttaşı olanların yanı sıra, mülteci işçilerin de korunması hakkında uygulamalı rehberlik sağlamak üzere üçlü teknik toplantı düzenlemiştir. Toplantının sonunda, “Mülteciler ve Diğer Zorla Yerinden Edilmiş Kişilerin İşgücü Piyasasına Erişimine İlişkin Rehber İlkeler” adı verilen, ilgili uluslararası çalışma standartları, evrensel insan hakları belgelerine dayanak ve sahadaki iyi uygulamalardan esinlenen, gönüllülük esasına dayalı, bağlayıcı olmayan ilkeler benimsenmiştir.
Rehber İlkeler’de yer alan unsurlar, 2017 yılında kabul edilen 205 No’lu Barış ve Dayanıklılık İçin İstihdam ve İnsana Yakışır İş Tavsiye Kararı’na dahil edilmiştir. Ayrıca, Rehber İlkeler’in uygulanması, özellikle mülteciler için tam ve üretken istihdama ve insana yakışır işe katkıda bulunmak suretiyle, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın gerçekleştirilmesine yönelik çabalarda, kimsenin geride bırakılmamasını sağlayacaktır.
ILO’nun tüm Üye Devletleri, işveren ve işçi örgütlerinin derin kaygılarına dayanan bu Rehber İlkeler, mülteciler ve ev sahibi topluluklar için kapsayıcı istihdam yaratma, fırsat ve muamele eşitliğine yönelik somut ve zamana uygun aracı temsil etmektedir. İlkeler, iklim değişikliği ve küresel salgınlar dahil, küresel kriz durumlarında özellikle önemlidir.
[toggle title=”” state=”closed”]Guy Ryder: Dünyamızda bugün yaşadığımız mülteci krizinin çözümlenmesi için, işgücü piyasalarına ve insana yakışır işe erişimi sağlamak zorundayız.[/toggle]
Mülteciler ve Diğer Zorla Yerinden Edilmiş Kişilerin İşgücü Piyasasına Erişimi hakkında Üçlü Teknik Toplantı,
Cenevre’de 5-7 Temmuz 2016 tarihlerinde toplanarak,
Yönetim Kurulu’nun, 326. Oturumunda (Mart 2016) aldığı, “Mülteciler ve Diğer Zorla Yerinden Edilmiş Kişilerin İşgücü Piyasasına Erişimine ilişkin politika önlemleri için Rehber İlkeler” hazırlamak üzere üçlü teknik düzenlenmesi kararını yerine getirerek, 2016 yılının Temmuz ayının yedinci gününde, aşağıdaki Rehber İlkeler’i kabul etmiştir.
Mülteciler ve Diğer Zorla Yerinden Edilmiş Kişilerin İşgücü Piyasasına Erişimine İlişkin Rehber İlkeler
1.Bu Rehber İlkeler, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin işgücü piyasasına erişimine ilişkin politika müdahalelerinin tasarlanması ve ulusal üçlü diyalog konusunda temel sağlamak üzere ILO’nun tüm Üye Devletleri, işveren ve işçi örgütlerine hitap eder.
2. İlkeler gönüllülük esasına dayanır ve bağlayıcı değildir; mahiyet olarak esnektir ve Üye Devletlere ilave yükümlülükler yükleme amacını gütmez.
3.Rehber İlkeler, Mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin işgücü piyasasına erişimi konusunda Üyeleri destekleme, bu tür durumlardan etkilenen Üyelerin ev sahibi topluluklar, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin ihtiyaç ve beklentilerini karşılayacak müdahaleleri sağlamasına yardım etmeye yönelik ilkeleri belirler.
4. ILO, sosyal adaleti ve İnsana Yakışır İş Gündemi’ni destekleme görevi, uluslararası çalışma standartları, işgücü piyasası uzmanlığı ve benzersiz üçlü yapısı yoluyla, uluslararası müdahalelere önemli değerler katabilir.
5. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ile ILO arasında Temmuz 2016’da imzalanmış Mutabakat Zaptı’nın öngördüğü üzere, iki kuruluş arasındaki işbirliğinin artması memnuniyetle karşılanmıştır ve diğer ilgili kuruluşlar ile işbirliği teşvik edilir.
6. Mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin büyük çoğunluğuna ev sahipliği yapan ülkelerin yaptıkları önemli katkılar, ve ayrıca bu grupların yapabileceği katkılar tanınır.
7. Ev sahibi topluluklar, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler dahil herkese, menşe, ev sahibi ve üçüncü ülkelerde insana yakışır iş fırsatlarının sağlanması önemlidir.
8. Üye Devletlerin, büyük mülteci kitlelerine ev sahipliği yapan ülkeler ile sorumluluğu daha eşitlikçi biçimde paylaşmaları ve diğer zorla yerinden edilmiş kişileri desteklemelerine yardım etmelerinin hayati önem taşıdığı teyid edilir.
9. Geçerli uluslararası ve ulusal hukuk, Devletlerin etkili yanıt vermesini sınırlayan zorluklar, kapasiteler ve kaynaklar üzerindeki yükler göz önünde tutularak, farklı ulusal ve bölgesel koşullar dikkate alınmalıdır.
10. İade etmeme ilkesine riayet edilerek, yerel entegrasyon, yeniden yerleşme, gönüllü dönüş ve yeniden entegrasyon, işgücü hareketliliği kanallarını destekleyen işgücü piyasası kurumları ve programlarını geliştirmek veya güçlendirmek için, mümkün ve uygun olduğunda, ilave taahhütler gereklidir.
11. Bu ilkelerin etkili biçimde uygulanması için, uygun olduğunda, uluslararası toplum tarafından yeterli, sürdürülebilir ve öngörülebilir destek sağlanmalıdır.
A. İşgücü piyasalarına erişim için yönetişim çerçeveleri
12. Üyeler, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin, insana yakışır iş ve geçim imkanlarına erişim de dahil olmak üzere, işgücü piyasasında korunmalarını sağlamak için uygun gördükleri biçimde ulusal politikalar ve eylem planları hazırlamalıdır.
13. Ulusal politikalar ve eylem planları, uluslararası çalışma standartları, insana yakışır iş ilkeleri, insani yardım ilkeleri, geçerli insan hakları hukuku ve mülteci hukuku dahil, insan hakları hukukuna uygun olarak ve çalışma bakanlıkları, temsilci işveren ve işçi örgütlerine danışarak hazırlanmalıdır.
14. Mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin kendilerine yeterliğini desteklemek için kayıtlı ve insana yakışır işleri destekleyecek ulusal politikalar ve eylem planları, asgari olarak aşağıdakileri gerçekleştirecek önlemleri
içermelidir:
(a) işveren ve işçi örgütlerine, istihdam kurumları dahil diğer paydaşlara, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin işgücü piyasalarına erişimleri hakkında rehberlik sağlamak;
(b) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin işgücü piyasalarına etkileri ve mevcut işgücü ve işverenlerin ihtiyaçlarına ilişkin güvenilir bilgilere dayalı olarak, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler için iş fırsatlarını incelemek;
(c) mültecileri kamplara yerleştirme politikalarını ve insana yakışır iş fırsatlarına erişmeyi engelleyebilecek, istihdama ilişkin ayrımcı davranışlara veya düzensiz istihdama yol açabilecek diğer kısıtlamaları kaldırmayı veya gevşetmeyi değerlendirmek;
(d) İşe erişimin, çalışma izni, işveren için istihdam izni veya kotaları gibi belirli yasal kriterler veya gereklere tabi olduğu hallerde, bu koşulların çalışma yaşamında temel ilkeler ve haklar, uluslararası çalışma standartları, insani yardım ilkeleri, işgücü piyasasında fırsat ve muamele eşitliği dahil olmak üzere geçerli insan hakları hukuku ve mülteci hukuku dahil insan hakları hukukuna uygun olmasını sağlamak; ve
(e) geçerli uluslararası çalışma standartları ve insan hakları normlarının uygulamaya konulmasına ilişkin yasal, politika ve idari uygulama tutarsızlıklarını tespit etmek ve varsa ortadan kaldırmak.
15. Üyeler, işletme tescili gibi girişimcilik için geçerli kanun ve düzenlemeler, ilgili çalışma ve istihdam kanun ve düzenlemeleri ve vergi gereklerine ilişkin bilgilerin kolayca erişilebilir olmasını sağlamalıdır.
B. Kapsayıcı işgücü piyasaları için ekonomi ve istihdam politikaları
16. Üyeler, kadın ve erkek mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler dahil tüm işçiler ve işletmelere yarar sağlayacak, insana yakışır işlerin yaratılmasına yatırımı destekleyen aktif işgücü piyasası politikaları dahil olmak üzere, uyumlu makro ekonomik büyüme stratejileri tasarlamalıdır.
17. Üyeler, mümkün olduğu hallerde temsilci işveren ve işçi örgütleri ile birlikte, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişileri kapsayıcı ulusal istihdam politikaları geliştirmeli ve uygulamalıdır.
(a) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin işgücü piyasasına erişimini özellikle işe yerleştirme ve kariyer danışmanlığı bakımından desteklemek amacıyla, kamu istihdam hizmetlerinin kapasitesini ve özel istihdam büroları dahil diğer hizmet sağlayıcılarla işbirliğini artırmak;
(b) mülteci ve diğer zorla yerinden edilmiş kitlelere mensup gençler ve kadınların, eğitime erişim, hayat boyu öğrenme, çocuk bakımı ve okul sonrası programlar yoluyla, işgücü piyasalarına dahil edilmesini desteklemeye yönelik çabaları güçlendirmek;
(c) gerekirse uygun beceri tespit testleri yoluyla, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin edinilmiş beceri ve yetkinliklerinin tanınması ve akredite edilmesini desteklemek;
(d) güçlü işbaşı bileşeni (örneğin çıraklık) ve yoğun dil öğretimi içeren, iş sağlığı ve güvenliği dahil, ihtiyaca uyarlanmış mesleki eğitimi kolaylaştırmak;
(e) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler için beceri geliştirme ve yükseltme fırsatları, girişimcilik ve iş kurma eğitimine erişimi güçlendirmek; ve
(f) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler ve ev sahibi topluluklar için, istihdamda kayıtlı ekonomiye geçişi desteklemek dahil, insana yakışır iş fırsatlarına erişimin artırılmasını desteklemek.
19. Üyeler, menşe, geçiş ve varış ülkeleri arasında, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin çalışmayla ilişkili haklarının (örneğin, emekli aylıkları dahil, sosyal güvenlik yardımları) taşınabilirliğini, becerilerinin akreditasyonu ve tanınmasını kolaylaştıracak önlemleri almalıdır.
20. Üyeler, işveren ve işçi örgütlerinin katılımıyla, mültecilerin işgücü piyasasına erişiminin kendi ekonomileri üzerindeki etkilerini değerlendirmeye teşvik edilir.
21. Üyeler, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin, ev sahibi topluluklar, işgücü piyasaları ve daha genel olarak ekonomiler üzerindeki etkilerine ilişkin bilgi ve veri toplama dahil olmak üzere, ulusal işgücü piyasa yönetişim sistemlerinin kapasitesini güçlendirmelidir.
C. Çalışma hakları, fırsat ve muamele eşitliği
22. Üyeler, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler için çalışma yaşamında temel ilkeler ve haklar, çalışma koşulları, kaliteli kamu hizmetlerine erişim, ücretler ve sosyal güvenlik yardımlarına erişim hakkı bakımından kadınlar, gençler ve engelliklerin özel ihtiyaçlarını tanıyarak başta toplumsal cinsiyet eşitliği olmak üzere, herkes için fırsat ve muamele eşitliğini desteklemek ve mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişileri çalışma hakları ve koruma önlemleri hakkında eğitmek için ulusal politikalar benimsemeli veya var olanları güçlendirmelidir.
23. Ulusal politikalar asgari olarak aşağıdakileri gerçekleştirecek önlemleri içermelidir:
(a) erkek, kadın ve çocuk mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişileri etkileyen, hukukta ve uygulamada her türlü ayrımcılık, zorla çalıştırma ve çocuk işçiliğiyle mücadele etmek ve önlemek;
(b) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler dahil tüm işçilerin, özellikle sendika kurma ve katılma, toplu pazarlık mekanizmalarına katılma, istismara açık çalışma koşullarına karşı adalete ve adli çarelere erişme hakkı dahil olmak üzere, temsil örgütlerine katılmalarını kolaylaştırmak;
(c) işyerinde yabancı düşmanlığı sergileyen davranışlarla mücadele için yasal önlemleri benimsemek; bilgilendirme, savunuculuk ve farkındalık artırma kampanyalarını kolaylaştırmak; işveren ve işçi örgütleri, sivil toplum ve diğer ilgili paydaşların anlamlı katılımı ile, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin olumlu katkılarını vurgulamak;
(d) işyerindeki mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin, asgari ücret, analık koruması, çalışma süresi, iş sağlığı ve güvenliği dahil ilgili çalışma kanun ve düzenlemeleri kapsamında olmalarını sağlamak, işçi hak ve yükümlülükleri, ihlaller için başvuru yollarını anlayacakları dilde ifade eden bilgi sağlamak; ve
(e) iş teftiş kurulları, kamu görevlileri ve yargı makamlarına, mülteci hukuku ve çalışma hakları konusunda eğitim sağlamak, işçilere bilgi ve eğitimin işçilerin anlayacağı dilde verilmesini sağlamak.
24. Ayrımcılık yapmama ve eşitlik ilkesi herkese uygulanmalıdır. Belirli mesleklere erişim, uluslararası çalışma standartları ve diğer uluslararası hukuka uygun olarak, ulusal kanunların belirlediği biçimde kısıtlanabilir.
D. Ortaklık, koordinasyon ve uyum
25. Üyeler, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin büyük kitlesel akınlarının işgücü piyasası üzerindeki etkileri, geçim kaynaklarına erişim ve insana yakışır işin önemi hakkında ulusal, ikili, bölgesel ve küresel diyalogu
desteklemelidir.
26. Üye Devletler arasında işbirliği, aşağıdakileri gerçekleştirecek önlemleri içermelidir:
(a) ILO ve başta UNHCR olmak üzere diğer uluslararası kuruluşların desteğiyle, tutarlı bölgesel müdahaleleri desteklemek üzere, yerel yönetimler, bölgesel organlar ve özellikle bölgesel ekonomik komisyonlar ve bölgesel girişimlerin rolünü güçlendirmek;
(b) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler dahil tüm işçilerin yararına, insana yakışır ve üretken işler yaratma, iş geliştirme ve serbest çalışma için kalkınma yardımları ve özel sektör yatırımlarını teşvik etmek;
(c) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler için çalışma yaşamında temel ilkeler ve hakları korumak ve desteklemek üzere, işveren ve işçi örgütleri ve sivil toplum rol ve kapasitelerini artırmak; ve
(d) BM Kalkınma Yardımı Çerçevesi (UNDAF) mekanizmaları4 da dahil olmak üzere, ulusal kalkınma planlama süreçlerine, mümkün olduğu hallerde, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin dahil edilmesini desteklemek.
27. Üyeler, mülteci ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilere ev sahipliği yapan en az gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeleri desteklemek ve bu ülkelerin kalkınmalarının devamını sağlamak için öngörülebilir, sürdürülebilir ve
yeterli kalkınma yardımı sağlamalıdır.
28. Kamu ve özel sektördeki işveren ve işçi örgütlerinin, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin çalışma yaşamına ve topluma dahil edilmesini desteklemede önemli rolleri vardır ve bunu taahhüt etmelidirler. İşveren ve işçi örgütleri, Üye Devletlerin bu Rehber İlkeler’e uygun olarak aldıkları önlemleri ulusal ve yerel düzeyde desteklemeli, kapsayıcılığı destekleyen politikaların tasarlanması ve geliştirilmesinde hükümetler ve diğer paydaşlar ile işbirliği yapmalıdır. Mültecilerin nesnel durumu ve iş arayanlar için mevcut aktif işgücü piyasası önlemlerini göz önünde tutarak, işçilere fırsat ve muamele eşitliği güvencesi sağlamak amacıyla, becerilerin doğrulanması ve beceri eşleşmesine yardım etmek amacıyla beceri ve yetkinlik değerlendirmesi, test edilmesi ve varlığının saptanmasında kilit rol oynamalıdırlar.
E. Gönüllü dönüş ve dönenlerin yeniden entegrasyonu
29. Menşe ülkeler, dönen mültecileri işgücü piyasasına entegre etmelidir. ILO ve yapabilecek durumda olan Üyeleri, herkes için istihdam ve insana yakışır iş yaratma, geçim imkanları ve kendine yeterlik bakımından, dönen mültecilerin menşe ülkelerine yardım sağlamalıdır.
30. Üyeler, menşe ülkelere danışarak, geçerli mülteci hukuku ve insan hakları hukuku dahil uluslararası hukuk kapsamında yükümlülüklere uygun olarak, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin kendi ülkelerine dönüş ve yeniden entegrasyonlarını destekleyecek uygun koruma çerçeveleri geliştirmelidir.
F. İşgücü hareketliliği için ilave kanallar
31. Üyeler, büyük mülteci kitleleri ve diğer zorla yerinden edilmiş kişi kitlelerinin kabulü ve bu kitlelere ev sahipliği yapan ülkelerle sorumluluk paylaşma kanallarından biri olarak işgücü hareketliliğini desteklemeli, bu türden kabul kanallarını kendi ulusal politikalarına dahil etmelidir.
32. Üyeler, uluslararası çalışma standartları, İnsana Yakışır İş Gündemi ve Emek Göçüne ilişkin Çok Taraflı Çerçeveyi, mümkün olduğu hallerde, işgücü piyasasına erişim sağlamak suretiyle, mülteciler için işgücü hareketliliği
kanallarının geliştirilmesi ve genişletilmesini düzenleyen ulusal politikalar, bölgesel ve ikili anlaşmalara dahil etmelidir. Bu türden politikalar ve anlaşmalar, işveren ve işçi örgütlerine danışmayı içermelidir.
33. Ulusal ve uygun olduğu hallerde bölgesel politikalar, aşağıdakileri gerçekleştirecek önlemleri içermelidir:
(a) işgücü hareketliliği programlarına katılanlar dahil olmak üzere, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler için, uluslararası ve bölgesel hukuka göre uygulanır olduğu hallerde, iade etmeme ilkesine uymak;
(b) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişileri destekleyen, ve ayrıca, ülkelerine dönmeye karar verdiklerinde kendi ülkelerine yeni becerilerini taşımalarına yardım eden, beceri geliştirme programlarını sağlamak suretiyle, ev sahibi topluluklara dahil ve entegre edilmesini desteklemek; ve
(c) Mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin istihdam edilebilecekleri düşük vasıflı ve düşük ücretli işlerde çalışanlara özel önem vererek, uluslararası çalışma standartlarına uygun olarak ücretler ve çalışma koşulları bakımından muamele eşitliğini sağlamak.
34. Üyeler, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin kendi menşe ülkelerinin ekonomik ve sosyal gelişimine katkıda bulunmalarına yardım edecek ulusal politika, bölgesel ve ikili anlaşmaların geliştirilmesine, yurtdışındaki toplulukların (diyaspora topluluklarının) katılmalarını kolaylaştırmalıdır.
İş yükünden şikayet eden bir Hakim ve Savcı’ya rastlayamazsınız. Daha iyi bir refah seviyesi altında yaşamak en çok onların hakkı olmasına rağmen asla bundan yakınmazlar. Oysa onlar geceleri, gündüzleri, cumartesileri ve hatta pazarları olmayan bir meslek grubudur. Ama asla bundan şikayet etmezler. Fakat onların bu durumu ağır iş yükü altında çalıştıkları, yüksek yargıya ve enflasyona oranla geçmiş yıllara göre daha az maaş aldıkları gerçeğini değiştirmez. Hakimler ve Savcılar Derneği olarak Hakimlerin ve Savcıların parasal ve özlük haklarıyla ilgili mücadelemizi her platformda dile getirmekteyiz. Bu kapsamda kamuya kapalı ve tamamen meslektaşlarımızın katılımıyla oluşturulan sosyal medya meslektaş gruplarında anketler düzenledik. İş bu anketlerin hayata geçirilmesi için gerekirse mevzuat değişiklikleri yapılması halinde iş yükünün çok büyük önemde azalacağı ve adalet hizmetlerinin hiç olmadığı kadar hızlı ilerleyeceğine inanıyoruz. Yaptığımız anket çalışmalarında ulaştığımız sonuçlar aşağıdaki şekildedir:
İŞ YÜKÜNÜN AZALTILMASI VE İŞLERİN HIZLANDIRILMASI İÇİN NE GİBİ YÖNTEMLER İZLENEBİLİR:
USULE İLİŞKİN ADLİ YARGI İDARİ YARGI ORTAK:
1- Hâkim ve Savcı sayısı arttırılabilir,
2- Hâkim ve Savcı yardımcılığı müessesesi getirilip kapsamı genişletilebilir (çalışmalar devam ederken henüz Hakim yardımcılığı müessesesi yoktu, ayrıca Savcı yardımcılığı müessesesi de getirilebilir),
3- Kalem personel sayısı arttırılabilir,
4- Bakılacak dosya sayısına günlük/aylık/yıllık bazda kota getirilebilir,
5- Hâkim ve Savcılara kalem personeli hakkında sicil düzenleme yetkisi verilebilir,
6- Hâkim ve Savcılara Hastanelerde ve diğer kamu kurumlarında öncelik tanınabilir,
7- Çok acil ve/veya hayati durumlar dışında vatandaşların Hâkim ve Savcılarla görüştürülmemesi, acil ve/veya hayati durumlar dışında vatandaşların Başsavcı ve/veya Başkanlarla görüştürülmesi sağlanabilir,
8- Keşiflerin gereksiz yere uzamaması adına, keşif araçlarına çakar takılması, güvenlik şeridinden geçişine izin verilmesi sağlanabilir,
9- Gerekçesiz ve sebepsiz yere Hâkim veya Savcılar hakkında ret talebinde bulunanlara ağır para cezası verilebilir,
10- Her evrakın elektronik imzayla imzalanabilmesi, ıslak imza usulüne son verilmesi, tüm tebligatların elektronik tebligat usulü ile yapılması sağlanabilir,
ESASA İLİŞKİN:
ADLİ YARGI:
11- Yazılı yargılama usulünde duruşmalar istisnai bir hale getirilebilir,
12- Duruşmada hazır bulunmayan vekilin tebligatla çağrılma usulünden vazgeçilebilir,
13- Kanunun emredici hükümlerine ve Anayasa Mahkemesi kararlarına Yargıtay dahil tüm mahkemelerin uyması (davalının adresi gibi) sağlanabilir,
14- Usulden ret kararları, harç tamamlanmadığı için kaldırılması usulünden vazgeçilebilir,
15- Davanın talep edilebilirlik şartı oluşmadığından bahisle ret kararlarının, ”tüm delilleri topla” şeklinde kaldırılması usulüne son verilebilir,
16- Dâhili davalı kurum ile alakalı düzenleme yapılabilir,
17- Harcın tamamlanması ve tahsili, mahkemenin görevleri arasından çıkartılarak, kalemin görevleri arasına eklenebilir,
18-Yargıtay/İstinaf daireleri arasındaki görüş ayrılığından dolayı mahkeme kararlarının kaldırılması usulüne son verilebilir,
19- İstinafın kaldırma kararlarında mahkeme kararının neden hatalı olduğuna dair en ince ayrıntısına kadar yer verilebilir,
20- Yargıtay kararlarına karşı direnme mümkünken istinafın kesin kararlarına karşıda direnme yolu evleviyetle açılabilir,
21- Bilirkişilerin nitelikli kişiler arasından seçilmesi, gerektiğinde listeden çıkarılabilmesi sağlanabilir.
İDARİ YARGI:
22- Tanık dinleme usulü olmadığından, dosyaya yenilik getirmediğinden ve dosyayı karara bağlama süresini gereksiz yere uzattığından tüm dosyalar dâhilinde duruşma yapıp yapmama hususu Mahkemenin takdirine bırakılabilir,
23- Usulden ret kararlarının, harç tamamlanmadığı gerekçesiyle kaldırılması usulüne son verilebilir,
24- Harcın tamamlanması ve tahsili, mahkemenin görevleri arasından çıkartılarak, kalemin görevleri arasına eklenebilir,
25- Danıştay/İstinaf daireleri arasındaki görüş ayrılığından dolayı mahkeme kararlarının kaldırılması usulüne son verilebilir,
26- İstinafın kaldırma kararlarında mahkeme kararının neden hatalı olduğuna dair en ince ayrıntısına kadar yer verilebilir,
27- Danıştay kararlarına karşı direnme mümkünken istinafın kesin kararlarına karşıda direnme yolu evleviyetle açılabilir,
28- İdari yargıdaki iş yükünü yaklaşık olarak %60 oranında arttıran ve yavaşlatan heyet (toplanarak karar alma) usulünün tamamen kaldırılması, ilk derecede Mahkemelerindeki her dosyaya tek hâkimli olarak bakılması, sadece aynı konuda farklı kararlar verilmemesi adına ortak dosyalarda koordinasyonun sağlanması, adil yargılama ve adaletin tecellisi bakımından heyet yapılması gerekli ve yeterli olan istinaf ve Danıştay’daki heyet usulünün devam ettirilmesi sağlanabilir,
29- Kanunun emredici hükümlerine ve Anayasa Mahkemesi kararlarına Danıştay dahil tüm mahkemelerin uyması sağlanabilir,
30- Mazeret izni alırken Bölge Başkanına telefonla bilgi verilmesi usulünden vazgeçilebilir.
Görüldüğü üzere mevzuat değişiklikleriyle yargının iş yükünü %90 oranında azaltacak ve yargılamayı %90 oranında hızlandıracak son derece etkili çözümleri yukarıda sıraladık. Yukarıdaki önerilerin hayata geçirilmesi halinde bundan sadece yargı çalışanları değil, tüm vatandaşlarımız yararlanacak. Çünkü yargılamalar eskisine oranla çok daha hızlı sonuca ulaştırılabilecek ve yargı çalışanlarının iş yükleri azaltılacak.
Osmanlı’dan Günümüze Türk Hukukunda Yargı Etiği ve Hakimin Vasıfları isimli eser Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Anabilim dalı yüksek lisans öğrencisi Hasan Turgut tarafından hazırlanan Yüksek Lisans Tezi olarak 2018 yılında jüri tarafından kabul edilmiştir. Eser, 2019 yılında kitap olarak Adalet Yayınevi tarafından basılmıştır.
2019 yılı Mart ayında basılan kitabın sunuşu şu şekildedir: “Hukuk ve adalet kavramı geçmişten günümüze tüm canlılığını korumaktadır. Hukuk sistemleri, içinde barındırdığı etik ilkeler sayesinde gerçek bir hukuk sistemi olmakta, hak ve adaleti sağlayabilmektedir. Ayrıca ideal bir hukuk sisteminde, yargının asli kurucu unsurları olan hâkim, savcı ve avukatların, etik ilkelere bağlılığı oldukça önemlidir. Genel olarak ideal bir yargı teşkilatı, bunu isteyen, arzulayan ve uygulamaya koyan bir toplumda mümkündür. Daha özelde ise teşkilat mensuplarının bu ilkelere bağlı olması gerekir. Günümüzde bunu sağlamaya yönelik birçok ulusal ve uluslararası hukuki metin bulunmaktadır. Kitabımızda, öncelikle etik kavramı ve etik-hukuk ilişkisi üzerinde, daha sonra Osmanlı Devleti’nde yargı teşkilatı üzerinde durulmuş, kadıların eğitimi, nitelikleri ve yargıya olan bakış açısı uygulamadan örneklerle izah edilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızın sonunda Türk yargı teşkilatı hakkında bilgi verilmiş ve Türkiye’de ideal bir yargı sistemi için önerilerde bulunulmuştur.”
Turgut tarafından yazılan tezin önsözü şu şekildedir: “Hukuk ve adalet kavramı geçmişten günümüze tüm canlılığını korumaktadır. Hukuk sistemleri, içinde barındırdığı etik ilkeler sayesinde gerçek bir hukuk sistemi olmakta, hak ve adaleti sağlayabilmektedir. Ayrıca ideal bir hukuk sisteminde, yargının asli kurucu unsurları olan hâkim, savcı ve avukatların, etik ilkelere bağlılığı oldukça önemlidir. Genel olarak ideal bir yargı teşkilatı, bunu isteyen, arzulayan ve uygulamaya koyan bir toplumda mümkündür. Daha özelde ise hâkim ve savcıların bu ilkelere bağlı olması gerekir. Günümüzde bunu sağlamaya yönelik birçok ulusal ve Uluslararası metin bulunmaktadır. Araştırmamızda, Osmanlı Devleti’nde Yargı Teşkilatı üzerinde durulmuş, kadıların eğitimi, nitelikleri ve yargıya olan bakış açısı uygulamadan örneklerle izah edilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızın sonunda Türk yargı teşkilatı hakkında bilgi verilmiş ve Türkiye’de ideal bir yargı sistemi için önerilerde bulunulmuştur. Çalışmamız üç bölüme ayrılmıştır. İlk bölümde etik kavramı, ahlak ile olan ilişkisi, önemine binaen kamu yönetiminde etik ve ülkemizdeki durum ele alınacaktır. Etik ilkeler, doğru davranışı belirleme amacı taşıdığı için hukukla doğrudan ilgilidir. Ülkelerin yolsuzluk algısı, gelişmişlik seviyeleri ile hukuk sistemleri arasında paralellikler vardır. Bu açıdan tüm kamu görevlileri için hayati öneme sahip meslek etiği, yargı görevlileri için daha da önemli hale gelmiştir. Bu sebeple Türk kamu yönetiminde meslek etiği üzerinde durulacaktır. Daha sonra etiğin hukukla ilişkisine değinilecek ve yargı etiği üzerinde durulacaktır. İkinci bölümde Osmanlı Devleti Yargı teşkilatı üzerinde durulacak, bu kapsamda, hukuk sistemi, kadılık teşkilatı, kadılarda bulunan vasıflar, göreve başlama şartları, denetim usulleri incelenecektir. Zira Mecelle son dönemde kabul edilmiş ise de o döneme kadarki uygulamaların özetidir. İlgisi nedeniyle yer yer İslam Hukukundan örnekler verilecektir. Sonraki bölümlerde Mecelle’de hüküm altına alınan hâkimin vasıfları maddeler halinde açıklanacak, uygulamadan örnekler verilecektir. Son bölümde Cumhuriyetin kabulünden itibaren uygulanan mevzuat kısaca izah edildikten sonra, 1982 Anayasası ve özel kanunlarda yargı etiğine ilişkin hükümler üzerinde durulacaktır. Mevcut durumda özellikle Yargıtay’ın Uluslararası metinleri örnek alarak kendi bünyesinde çalışan hâkim ve savcılar ile yardımcı personel için etik ilkeler hazırlaması olumlu gelişmelerdendir. Ancak tüm hâkim ve savcılar için yerli olarak hazırlanmış etik ilkeler mevcut değildir. Uluslararası alanda kabul edilen Bangalor ve Budapeşte İlkeleri ülkemizde de bağlayıcı hale gelmiş olsa da genel ilkeler ortaya koyduğu ve bölgesel düzenlemeleri ülke hukuk sistemlerine bıraktığı görülmektedir. Yargı teşkilatına olan güvenin artması, hukuk ve adaletin gerçek yerini bulması, vicdan sahibi, çalışkan ve dürüst hâkim ve savcılar eliyle sağlanacaktır. Bu açıdan ülkemizde Yargı teşkilatının gerçek yerini alması için etik ilkeler hazırlanmalı, bunun dışında Yargıda bulunan birçok sorunun da giderilmesi gerekmektedir. Bu amaçla Türkiye’de ideal bir hâkim savcının nitelikleri ve yargı etiği oluşması için önerilerde bulunulacaktır.”
Kitabın ETİK, AHLAK VE YARGI ETİĞİ başlıklı birinci bölümünde; etik kavramı, etik ve ahlak ilişkisi, etik ve kamu ilişkisi, meslek etiği, kmu yönetiminde etik, etik ve yargı ilişkisi, etik ve hukuk, etik ve yargı etiği alt başlıklarından oluşmaktadır.
Kitabın ikinci bölümü, Mecelle’de Yargı Etiği ve Hakimin Nitelikleri ana başlığı altında; Osmanlı Devleti uygulamasına genel bir bakış, Osmanlı Devletinde Hukuk, Osmanlı Devletinde Yargı Teşkilatı, Kadı, Kadılık Eğitimi ve Göreve Başlama Şartları, Kadı Bağımsızlığı ve İdare ile İlişkileri, Kadıda Bulunması Gereken Vasıflar, Denetim Usulleri, Kadı Yardımcıları: Naib ve Diğer Görevliler. Mecelleye Göre Hâkimin Vasıfları, Hâkime İlişkin Vasıflar (Hakîm, Fehîm, Müstakîm, Emîn, Mekîn, Metîn), Yargılamaya İlişkin Vasıflar, Hediye veya Menfaat Temin Etmeme. Taraflara Eiit ve Adil Davranma, Karar Verilmesine Engel Durumlar alt başlıkları altında ele alınmıştır.
Kitabın üçüncü bölümünde ise ulusal ve uluslararası belgeler ışığında değerlendirme yapılmış; ulusal mevzuatta yargı etiği (1982 Öncesi Dönem, 1982 Sonrası Dönem ve Yürürlükteki Mevzuat, 1982 Anayasası, 2802 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu) Uluslararası Belgeler, Bangalor Yargı Etiği Kuralları,(Bağımsızlık, Tarafsızlık, Doğruluk, Dürüstlük, Eşitlik, Ehliyet ve Liyakat), Savcılar İçin Budapeşte İlkeleri, Avukatların Rolüne İlişkin Havana Kuralları üzerinden yargı etiği standartlarının yerine getirilmesi için yapılması gerekenler sıralanmıştır.
İstanbul Barosu: Uluslararası Hukuk Kurum ve Birliklerine Filistin Mektubu
İstanbul Barosu Filistin’de yaşananlarla ilgili olarak, İstanbul Barosu’nun kurucularından ve üyesi olduğu Avrupa Barolar Federasyonu (FBE), Uluslararası Barolar Birliği (UIA), Avrupa Barolar ve Hukuk Birlikleri Konseyi (CCBE) dahil olmak üzere çok sayıda uluslararası hukuk kurumu ve birliğini “Barışın ve Hukukun sesi” olmaya davet eden bir mektup gönderdi.
Mektupta şu ifadeler yer aldı:
Filistin ve İsrail topraklarında başlayan silahlı çatışmalar ve yükselen savaş çığlıkları arasında yaşanan sivil ölümler dünya kamuoyunun duyarlı kesimleri tarafından endişe ile takip edilmektedir. Silahlı çatışmalar, kasten sivilleri hedef almakta ve çocuk, kadın ayrımı gözetmeden sivil ölümlerinin yaşanmasına neden olmaktadır.
Dünyanın gözü önünde, sivillerin yoğun olarak yaşadığı yerleşim yerleri, hastaneler hedef alınmakta, insanlar ikametlerinden çıkarılmakta veya çıkmak zorunda bırakılmaktadırlar. Ağır yaşam koşulları altında yaşamaya zorlanan sivillerin sayısının giderek arttığına, yerleşim yerlerinin zarar gördüğüne tanık olunmakta, ambargo ve ablukalar ile temel insani ihtiyaçların dahi karşılanmadığı bir aşamaya gidilmektedir.
Bölgedeki sivillerin barınacak yer, temiz suya erişim, beslenme, ilaca ve sağlık gibi en temel ihtiyaçlara erişim haklarına yönelik insancıl hukuka aykırı ciddi bir tehdidin var olduğu görülmektedir.
Gelinen noktada çatışmalarda sivillerin hedef alınması, hedef alınan sivillerin dünya kamuoyu önünde “suçlu” olarak tanımlanarak sivil hedeflerin öldürülmesi veya ağır yaşam koşullarına maruz bırakılmasına meşruiyet zemini yaratılması, hastanelerin hedef gösterilmesi ve hedef alınması, soykırım suçunu oluşturmakla birlikte, bu konuya karşı devletlerin politikalarının duyarsız kalabildiği ve uluslararası hukukun işletilmediği açıktır.
Oysa insanlık, bu gibi halleri sıradanlaştıramaz.
Uluslararası hukuk açısından, silahlı çatışmaya maruz kalan insanların yaşamlarını, haysiyet ve haklarını koruyan ve tüm dünya devletleri tarafından imzalanmış olan 1949 Cenevre Sözleşmelerinden Harp Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin Cenevre Sözleşmesi’nin bağlayıcı olduğu kabul edilmiştir. Sözleşme, savaş veya silahlı çatışmalar sırasında sivillerin yaşam haklarını, beden bütünlüklerini, güvenliğini korumayı ve temel insani ihtiyaçlarının giderilmesini ilgili tüm dünya devletleri için asli bir görev ve yükümlülük olarak düzenlemektedir.
Çatışmaya taraf veya çatışmaya silahlı destek açıklamaları yapan tüm devletlerin IV numaralı Cenevre Sözleşmesi ile bağlı olduğunu hatırlatmak isteriz. Bu açıdan öncelikle sivillerin yaşam haklarının, beslenme, barınma, ilaca, sağlık hizmetlerine ve temiz suya erişim haklarının çatışma veya savaş durumlarında dahi korunması çatışan veya savaşan devletlerin yükümlülüğü olduğu gibi, tüm grupların insani olarak da görevidir.
Bu yükümlülük ve görev bugünün dünyasında değil, neredeyse binlerce yıldır uygulama zorunluluğu taşıyan insanlığın bir kuralıdır.
İstanbul Barosu olarak, başta çocuklar ve kadınlar olmak üzere, sivillere yönelik ölümcül müdahalelerin durdurularak, insanlığın temel kuralları uyarınca, çocuk ve kadınların, hasta ve yaralılar ile birlikte bölgeden tahliyelerinin sağlanmasını ve bilhassa sivilleri hedef alan temel ihtiyaçlardan mahrum olacaklarına dair üst düzey söylemlerin ve soykırım suçunu oluşturan eylemlerin son bulmasını talep ediyoruz.
Bu çerçevede, insan hakları ile hukukun üstünlüğünü korumakla savunmanın temsilcileri ve hukuk kurumları olarak, yaşanan hukuk dışı ve haksız eylemlere karşı duyarsız kalınması mümkün değildir.
Sivillere yönelik eylemlerin durdurulması amacıyla, kurucusu ve üyesi olduğumuz Fédération des Barreaux d’Europe’nun üyesi olan barolara yazı gönderilmesi ve siyasi iktidarlara sivillerin korunmasına yönelik insani yükümlülüklerinin hatırlatılarak eyleme geçilmesinin sağlanması için çağrıda bulunuyoruz.
İSTANBUL BAROSU
To the Press and the Public,
In the armed conflicts that have commenced in the regions of Palestine and Israel, it is a matter of grave concern that international treaties are being openly flouted, and heinous acts of violence against civilians, irrespective of age or gender, are being perpetrated right before the eyes of the whole world. The most recent incident of such a nature transpired on the 17th of October, 2023, with the bombardment of the al-Ahli Baptist Hospital in Gaza, resulting in the tragic loss of hundreds of civilian lives.
Right before the eyes of the whole world, densely populated residential areas and hospitals are coming under attack, and individuals are being displaced from their homes or forced to leave.
It is evident that the number of civilians forced to endure challenging living conditions is steadily rising, with settlements suffering damage. This situation is leading us to a stage where even fundamental humanitarian needs are not being met due to embargoes and blockades.
It is clear that there exists a serious, humanitarian, and unlawful threat to the access rights of the region’s civilians regarding basic necessities like shelter, clean water, nutrition, medicine, and healthcare.
In the present context, the intentional targeting of civilians in conflicts, as well as the deliberate targeting of hospitals and subjecting civilians to severe living conditions, collectively amounts to the commission of the crime of genocide. It is apparent that nations may exhibit apathy toward this matter, and international legal mechanisms may not be duly invoked.
Nonetheless, it is imperative to underscore that humanity cannot afford to normalize such circumstances.
The imperative of ceasing lethal interventions against civilians and orchestrating evacuations from the region, particularly focusing on children, women, and those who are injured or ill, constitutes a compelling humanitarian necessity.
We extend an invitation to international bodies, with the United Nations at the forefront, urging them to discharge their responsibilities in quelling crimes against humanity and ushering in an era of peace.
The enforcement of the rule of law stands as the foundational stride toward peace. In this context, it is imperative to underscore that the resolution of the Palestinian issue hinges upon the adherence to existing United Nations resolutions as the prevailing legal framework, and the establishment of a new, enduring legal apparatus encompassing the lifting of the siege imposed on the civilian population.
Given the universality of law, legal professionals must unite under a universal outlook, driven by the dual goals of standing against injustice and advocating for peace through the medium of law. As such, today, on the 18th of October 2023, we have shared a written communication with legal bodies worldwide, including the European Bar Federation, of which the Istanbul Bar Association is a founding member, to extend an invitation to join us in championing the causes of Peace and Law.
Adhering to the cherished principle of our Great Leader, Mustafa Kemal Atatürk, “Peace at Home, Peace in the World” the Istanbul Bar Association shall persist in being a resolute voice for peace, justice, and those who often go unheard.
Uluslararası Sosyal Çalışmacılar Federasyonu (IFSW) Etik İlkeleri, (International Federation of Social Workers, IFSW) tarafından 2000 yılında Kanada’nın Montreal şehrinde yapılan dünya konferansında kabul edilmiştir. Sosyal çalışma mesleğinin değerleri yeniden belirlenerek dünyaya ilan edilmiştir.
Uluslararası Sosyal Çalışmacılar Federasyonu (IFSW)’nun Etik İlkeleri
1) Sosyal hizmet, insanî (hümanist) değerlere ve demokratik ideallere dayanmaktadır.
2) Sosyal çalışma faaliyetlerine motivasyon (güdüleme) ve meşruiyet kazandıran değerlerin başında insan hakları ve sosyal adalet gelmektedir.
3) Bu sayılan değerler, her insanın eşitliği ve şerefi karşısında saygıdan kaynaklanmaktadır.
4) Yüz yıl evvel kuruluşundan bu yana meslekî sosyal çalışma, insanî ihtiyaçlara yönelmiştir ve öncelikli olarak insanların potansiyellerinin geliştirilmesine destek vermiştir.
5) Meslekî sosyal çalışma, yoksulluğu gidermek, yaralı (mahzun), dışlanmış ve baskı altında olan insanları kurtarmak için, çaba gösterir ve insanların potansiyellerini görerek, sosyal entegrasyonuna katkı sağlar.
6) Sosyal hizmet değerleri, millî ve milletlerarası boyutuyla “Meslek Etik Kodları”nda (Sosyal Hizmet Mesleği Etik Kodları’nda) yer almaktadır”
IFSW’nin Belirlediği Etik İlkeleri
Sosyal hizmet elemanları, aşağıdaki ilkelere riayet etmek suretiyle insanların gelişimine katkıda bulunmaktadır.
1) Her insan değerlidir ve kendisine insanî ve ahlâkî yönden yaklaşılmalıdır.
2) Her insan, başkalarına verilen aynı hakkı engellemediği sürece kendini keşfetme ve gerçekleştirme hakkı vardır. Aynı zamanda her insanın görevi, toplumsal refaha katkı sağlamaktır.
3) Hangi düzen içinde olursa olsun her toplum, üyelerine en üst seviyede fayda sağlamaya yönelik hizmetlerde bulunur.
4) Sosyal hizmet elemanları, sosyal adalet ilkelerine bağlıdır.
5) Sosyal hizmet elemanları, şahısların, grupların, toplulukların ve toplumun gelişimine yönelik edindikleri meslekî bilgilerle katkı sağlar. Kişi ile toplum arasında çıkan sorunların çözümünde etkin olurlar.
6) Hiçbir dinî, cinsel, etnik, kültürel, bedenî ayrımcılık yapılmadan müracaatçılara en iyi sosyal destek sağlanır.
7) Sosyal hizmet elemanları, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ni benimser.
8) Sosyal hizmet elemanları, meslekî hizmet sürecinde kişilerle ilgili olarak elde ettikleri özel bilgileri, mahremiyet içinde değerlendirir ve kişilerin özel dünyalarına saygı gösterir.
9) Sosyal hizmet elemanları, müracaatçılarla geniş kapsamlı bir işbirliği yaparken onların hayrına olanı tercih eder. Müracaatçıların alınacak kararlara katılımı ve süreç içinde desteği sağlanır. Müracaatçılara tavsiye edilen tedbirlerin risk ve avantaj boyutu anlatılır.
10) Müracaatçılar, kendilerini ilgilendiren hayatî konularla ilgili ortak kararların sorumluluklarını üstlenir. Sosyal hizmet elemanları, kanunî çerçevede kendilerine sunulan cebrî tedbirleri mümkün mertebe asgarî seviyede uygular.
11) Birlikte yaşadıkları insanları terör eylemleri, işkence veya buna benzer vahşî yöntemlerle baskı altında tutan insanlara, gruplara, siyasî partilere ve(ya) güç oluşturan organizasyonlara destek vermez.
Dünyadaki yoksulluğa işaret etmek ve yoksulluğu bitirmek amacıyla Birleşmiş Milletler, 1992 yılında 17 Ekim’i Dünya Yoksullukla Mücadele Günü olarak ilan etmiştir. Bu vesileyle, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi bünyesinde faaliyete başlayan Derin Yoksulluk Alt Çalışma Grubu olarak derin yoksulluk ve insan hakları ilişkisine dair bir hatırlatma yapmak isteriz.
Derin yoksulluk, kişilerin açlık sınırı altında kalmalarının yanı sıra barınma, eğitim, sağlık gibi temel hak ve hizmetler ile adalete erişim imkanlarının sınırlı olması, toplumsal karar alma süreçlerine etkin bir şekilde katılamaması, sosyal dışlanma ve ayrımcılığa maruz bırakılması halidir. Bireylerin hayatını idame ettirecek kaynaklardan, araçlardan, tercihlerden, güvenlikten yoksun kalması ve bu bağlamda sivil, kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasi haklara da erişememesi, derin yoksulluk içinde yaşayan bu kimseleri kısır bir döngü içine iterek sistematik olarak güçsüzleştirmekte ve yoksulluğun nesilden nesile aktarılmasına sebep olmaktadır.
Derin yoksulluk ancak devletlerin, uluslararası aktörlerin, kamu kurum ve kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin disiplinler arası ortak çalışmasıyla mücadele edilebilecek çok boyutlu bir sorundur. Derin yoksulluğun önüne geçilebilmesi, yoksulluğun bir insan hakları meselesi olduğunun idraki ve bu bilinçle alınacak önlemler ile mümkündür. Nitekim insan haklarının temel amacı onurlu bir yaşamı garanti altına almaktır.
Yoksullukla etkin bir şekilde mücadele edilmesi gerekirken yoksulların eleştirildiği ve dışlandığı günümüz dünyasında, insan hakları savunucuları olarak bizler, uluslararası sözleşmeler, Anayasa’da işaret edilen sosyal devlet anlayışı ve yasalar çerçevesinde, derin yoksulluğun ve yoksullaştırmanın bir insan hakları ihlâli olduğunu tekrar vurgulamak istiyoruz.
Yargı Mensuplarının Yüklendikleri Ağır Sorumluluk, Her Türlü Şüphenin Aydınlatılmasını Gerektirir
İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı ile Hâkimler ve Savcılar Kurulu arasındaki resmî yazışmaların bir kısmı kamuoyuna yansımış ve gündem hâline gelmiş; ardından bu konuya ilişkin yayın ve erişim yasağı getirilmiştir.
Resmî yazışmalarda dile getirilenler soyut ve gerekçesiz söylemler değil, bir Cumhuriyet Başsavcısı tarafından ortaya konan iddialardır.
Yargının işleyişinde etik ilkelerin gözetildiğinin görülmesi, yurttaşların yargıya güvenini artırarak hukukun üstünlüğünü pekiştirecektir. Çünkü adaletin yalnızca tecelli etmesi yetmez; tecelli ettiğinin görülmesi de gerekir. Bunu sağlamanın yolu, şeffaf ve hesap verebilir bir sistemin inşa edilmesinden geçer. Münferit vakalarda, yargı mensupları hakkında en küçük bir şüphe dahi, bütün bir adalet ve yargı sisteminin sorgulanmasına sebep olacaktır. Zira yargı mensuplarının yüklendikleri ağır sorumluluk, tek bir şüphenin dahi varlığını kaldırmaz.
İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı tarafından ortaya konan vakalar, hâkimlerin tarafsızlığına şüphe düşürecek niteliktedir. Gelinen aşama itibariyle, yargının tarafsızlık ve bağımsızlık niteliğini koruma görevi, başta Hâkimler ve Savcılar Kurulu olmak üzere idari ve adli makamlara düşmektedir.
Beklentimiz, ilgili kişilerin lekelenmeme haklarına da riayet edilmek suretiyle, adalet ve yargı sistemimizin bu tür iddialar karşısında ivedilikle harekete geçeceğinin açık bir şekilde gösterilerek, kamuoyunda yargının zarar görmesinin engellenmesidir.
Türkiye Barolar Birliği ve Barolar, yargının tarafsızlığının ve bağımsızlığının korunması için kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirecek, sürecin sonuna kadar takipçisi olacaktır.
2017 Yılında Balıkesir’de görevliyken, teamüle aykırı olarak Zonguldak adliyesine tayinim çıktı. Bu tayinimin çıktığı tarihte neden böyle bir tasarruf yapıldığını bilmiyordum. Sonraki süreçte, bu tayinimin, Cumhurbaşkanına hakaret suçundan verdiğim beraat kararı nedeniyle hakkımda açılan soruşturmanın işaret fişeği olduğunu öğrendim. Tabii ilk başta bunu bilmediğim için ve bu tayine anlam veremediğimden, adalet.org sitesinde, Dadaloğlu’ndan esinlenerek kurula hitaben bir şiir ve aşağıda linkini verdiğim ekinde bir yazı yazdım.
***
Kalktı göç eyledi Balıkesir elleri
Ağır ağır giden eller bizimdir
Arap atlar yakın eyler Zonguldağı
yüce dağdan aşan yollar bizimdir
Elimizde kanun, yüreğimizde vicdan
Taşı deler hükmümüzün-sözümüzün özü
Hakkımızda kurul etmiş fermanı
Ferman kurulun, kürsü ve cübbeler bizimdir
***
Yargıç Aydın Başar’ın sürgün hikayesi gazetelere manşet oldu.
Bu şiir ve ekli yazı nedeniyle hakkımda ikinci kez soruşturma açıldı. Bu sırada, vermiş olduğum beraat kararı nedeniyle, hakkımda yer değiştirme cezası verilmişti. İkinci kez yer değiştirme cezası almam halinde meslekten atılacaktım.
HSK müfettişi yazdığım bu şiir ve ekindeki yazı nedeniyle benden savunma istedi. Artık savunma yazmaktan bıktığım için aşağıdaki şiiri savunma olarak gönderdim.
***
Savunma istemişsiniz benden
Düne dair hüzün
ve
Yürekten
Dökülen sözden
Ne söz söyleyeyim
Ne eyleyeyim Müfettiş Bey
Savunma suçludan istenir
Ne suçum var
Siz söyleyin Müfettiş Bey
Vicdan deyip sürülen ben
Adalet deyip sürülen ben
Emek deyip sürülen ben
Demokrasi, barış, kardeşlik deyip sürülen ben
Sizi vekil tayin ettim
Ne suçum var
Siz söyleyin Müfettiş Bey
Demişim, 2010 yılında
Hani
Suç örgütü üyesi olup
Üyeleri içeri atılan
İleri demokrasi ürünü kurula
Sizden büyük Allah var
Adaletsizlik yapmayın
Adam kayırmayın
İsterseniz
Sözümden dolayı
Hakkımda soruşturma açın diye
Onlar açmaya yetiştiremediler de
İş size mi kaldı
Siz söyleyin Müfettiş Bey
Demeyin, böyle savunma mı olur
Biraz ciddiyet
Derim ben de
Böyle suçlama mı olur
Biraz vicdan, adalet
Allah münezzehtir-bağışıktır eleştiriden
Ancak insanoğlu, Allahlın kulu
Dertleri hüzünleri kalkınca şaha
Bir sitem gönderir kendini yaratana, Allaha
Biz azıcık, acı bir sitemde mi gönderemeyeceğiz
İnsan yapısı kurula
Siz söyleyin Müfettiş Bey
Kin yoktur sözümde
Yazdıklarım hüzündür, vicdandır özünde
Ferman sizde
Kalem sizde, söz sizde
Gerisini sen yaz, sen söyle
Savunmamda
Seni vekil tayin ettim
Müfettiş Bey
***
Şiirimle vekil tayin ettiğim sayın müfettiş, soruşturmayı tamamlayıp, HSK ikinci dairesinden, hakkımda meslekte ihraçtan sonra en ağır ceza olan yer değiştirme cezası verilmesini talep etti.
Eğer, kurul hakkımda yer değiştirme cezası verseydi, daha önceden beraat kararı nedeniyle yer değiştirme cezam olduğundan bu sefer meslekten atılmama karar verilecekti.
HSK önüne gelen bu soruşturma nedeniyle benden savunma istedi. Savunmamı aşağıda sunuyorum.
HAKİMLER VE SAVCILAR KURULU DAİRE BAŞKANLIĞINA
İlgi:……….. karar ve 26.12.2019 tarihli karar
Konu:Savunma
Savunmamın istenmesine yönelik kararın başlığında,
Hizmet içinde ve dışında, resmi sıfatının gerektirdiği saygınlık ve güven duygusunu sarsacak nitelikte davranışlarda bulunduğu,
Bu cümleden denilip, bu suçumdan dolayı savunmam istenmiştir.
Soruşturmaya konu olan yazılardan dolayı, bu ülkede bir kişi bile, sayın kurul müfettişinin yapmış olduğu suçlamayı yaparsa, benim savunma yapmamın bile bir anlamı yoktur. Kendi cezamı kendim veririm.
Hatam, tayin sonrası bir hayal kırıklığının etkisi altında, hakkımda yapılan tasarrufa, sitem ve eleştirisel olarak yazdığım bir yazının altına yazan Avukata uyarı yapıp, üslubun doğru değil, siyasi içerikli yazdıklarına katılmıyorum mu demektir.
Aslında savunmam, beni suçladığınız yazılarımın içinde saklıdır. Nasıl bir yargı, nasıl bir meslek istediğimi o suçlu ilan ettiğiniz yazımın ve geçmişte binlerce yazdığım yazıların içinde yazılıdır. O yazı içinde kurula azıcık eleştiri yapıp, zülfüyâre dokunduğum için mi ,mesleğin saygınlığına zarar verdim. Ferman sizin, kürsüler bizim dediğim için mi alındınız. Evet kürsüler bizim, ferman sizin. İstediğiniz yere tayin eder, istediğiniz yere sürersiniz. İster cezalandırır, ister ödüllendirirsiniz. Tayin ettiğiniz, sürdüğünüz her yerde, yine o kürsüye, mesleğime sarıldım. Batak mahkemeleri düzlüğe çıkardım. İlk görev yerim Borçka’daki heyecanım neyse, yine o heyecanla görev yaptım, millete ve mesleğe küsme hakkım yoktu.2010 öncesi ve 2010 ve 2014 kuruluna da benzer yazılar yazdım. Hiç biri çıkıp, sen mesleğin saygınlığına zarar veriyorsun demedi. 2010 yılı kuruluna yazdığım yazıda bahsettiğim kişi,15 temmuz sonrası, meslekten ihraç edildi. Benim vicdanım, her dönemde susmadı. Haksızlığı hep dile getirdim. Bundan zarar göreceğimi bildiğim halde. Keşke bu ülkede benim yargı ütopyam gerçekleşseydi. Belki o zaman bu ülke cennet olurdu. Ve sizler şimdi, mesleğinin başından beri ve bu ütopya için bu mesleği seçmiş birini yargılıyorsunuz. Onun yıllarca dile getirdiklerini, etik ilkeler olarak kabul edip yayınlıyorsunuz. Dedim ya ne desek boş.
Uzatmayacağım, bitireceğim.
-25 yılda, sadece bir buçuk(1,5) günlük raporum olduğu için,
-25 yıl içinde en yüksek terfileri yaptığım için,
-25 yılda görev yaptığım adliyelerin mesai saatinden önce kapısını açan ben olduğum için,
-25 yılda ne tayin, ne başka bir talep için siyasetçilerin, başka insanların peşinde koşmadığım için,
–Mesleğin vakar ve onuruna aykırı gördüğüm için, istikbalim, geleceğim, menfaatim için bir cm bile eğilmediğim ve dünya makamının peşinden gitmediğim için,
-Elime, kaşar, bal ve hatta balık ,hediyeler alıp, Ankara yollarına düşmediğim için, benim torpilim kuldan değil, Allah’tandır dediğim için, torpil yapmak isteyenlere bile, benim ilkelerim var deyip reddettiğim için,
-2010 yılı öncesi Kurul Başkan vekiline, bir toplantıda yüzüne karşı, bu torpili ne zaman bitireceksiniz deyip, kara listeye alındığım için,
-25 yılda sadece mesleğimi düşünüp, mesleğime binlerce günümü verip, en fazla bir sağol için emek verdiğim için,
-Mesleğimde vicdandan ve adaletten başka eğilecek kimse yoktur ,olamaz dediğim için,
-Bu meslekte, herkesin birbirinin kurdu olduğu zamanlarda, hep birlikteliği ve hakim-savcının millete güven vermesi gerektiğini savunduğum için,
-Görev yaptığım yerlerde, hep devletimi ve adaleti düşünerek, millete yüksekten bakan değil, bir adalet hizmetçisi olduğum için,
-Hakkımda geçmişte verdiğiniz en ağır cezaya bile, pek çok kişinin İnsan Hakları Mahkemesinde dava aç, dava dilekçeni biz hazırlarız dedikleri halde, kendi ülkemi şikayet etmem diyerek Avrupa’dan adalet dilemediğim için, (Ben yaşanılanı, milletimin, insanlarımın, adaletine ve vicdanına havale ettim ve bir de her türlü saikden uzak dağbaşındaki çobanların vicdanına)
-Bu meslekte, siyaseten veya hangi saikle olursa, milletin her ferdini bir görüp, ayırmayıp, hakimin güneş, hava, su olduğuna inandığım ve yaşadığım için,
Hizmet içinde ve dışında, resmi sıfatının gerektirdiği saygınlık ve güven duygusunu sarsacak nitelikte davranışlarda bulunmuşsam, en ağır cezayı verin. Ben zaten, yukarıda belirttiğim bu ilkeleri savunup, yaşadığım için hak ettim bunları.
Ve ben Kars’da aynı kafayla yola devam ediyorum.
Sizlerden adalet diliyorum demiyorum. Çünkü suç işlemedim. Adaletiniz, ancak gelecekte vicdanınızın huzuru olabilecektir sadece. Bir gün o makamlardan ayrılıp, hakkımda yaptığınız soruşturmalar ve verdiğiniz-vereceğiniz cezalar,sizin vicdanınızı huzursuz etmeyecekse, verdiğiniz her karar adaletli ve isabetli olacaktır zaten. Sizlerin, her türlü saikden uzak vereceğiniz, içinde vicdanı olan her karar da benim adaletim olacaktır.
Evet, yine uzattım. Ancak yürek susmuyor. Belki bir roman uzunluğunda yazılabilir. Keşke tek bir cümle ile ifade edebilseydim kendimi.
Takdir, dünde olduğu üzere, yine sizindir.
Saygılarımla.03.03.2020 Aydın Başar Kars Hakimi (33326)
***
En son savunmamda, “Ve ben Kars’da aynı kafayla yola devam ediyorum.” sözü ,”Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ”, şiirine bir göndermeydi..
Soruşturma sonunda ,6 üyenin katılımıyla hakkımda Ceza tayinine yer olmadığına(beraatime) karar verildi. 4 üye, ceza tayinine yer olmadığı yönünde, bir üye, kınama, bir üye ise yer değiştirme cezası verilmesini talep etti. Yer değiştirilmesi cezası verilmesini talep eden sayın üye, daha önceden yer değiştirme cezası aldığım beraat kararı soruşturmasında meslekten atılmamı istemişti.
Çok kez dedim, yazdım. Bu süreçleri anlatırken, kendimi değil yargıyı, benzer öyküleri yaşayanları anlatmak istiyorum. Tarihe not düşmek istiyorum. Ve geçmişte tekrarladığım üzere ,bir bedel ödemişte değilim. Hak ve adalet yolunda büyük bedeller ödeyenlerin yanında bizim yaşadıklarımız ancak sosyetik bedel olabilir. Yaşadığım bu süreç içerisinde sığındığım Allahlıma ve kendime söz verdim. Yaşadığım sürece, hakimlik cübbesinden başka üstüme cübbe giymeyeceğim. Bu diğer mesleklere olumsuz bir bakışımın sonucu değildir. Her meslek onurlu ve asildir. Benim kararım ,yüreğimin sesidir. Ve yüreğimin sesinden gitmek istiyorum. Dağbaşındaki çobanlara ve bir ferdini bile ayırt etmediğim milletime selam ve sevgi olsun.
Yargıç Aydın Başar Hakkında:
Mesleğe 1994 yılında Artvin’in Borçka ilçesinde başladı. 1999 yılında Ardahan’ın Çıldır ilçesinden, Düzce’nin Gölyaka ilçesine atandı. Düzce’de çalışmakta iken bilgisayar programcılığına ilgi duymaya başladı. Balıkesir hakimi olduğu dönemde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret davalarından birine baktı. Facebook’ta kendisinin yazmadığı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştiren bir şiiri paylaşan sanık C.B. hakkında beraat kararı verdi. Erdoğan’ın avukatları Başar’ı gerekçeli kararı nedeniyle HSK’ya şikayet etti. HSK bu şikayet üzerine Başar hakkında 2016 yılında inceleme başlattı. Kararı veren HSK 2. Dairesi’nin bir üyesi Başar’ın ihracı yönünde oy kullanırken 3 üye yer değiştirme, 2 üye ise kınama cezası verilmesini istedi. HSK 2. Dairesi’nin kararına Başar’ın yaptığı itiraz HSK Genel Kurulu’nca reddedildi. Böylece karar kesinleşti. 2017’de önce Zonguldak’a, 2018’de Erzurum’a sürüldü. 2019’da ise Kars’a gönderildi. Sürgün hikayesini “Vicdan Yolu Haritası”nı ile anlattı.
Yargıda Yapay Zekâ Kullanımı Hakkında Bildiri / 13.12.2022
İstanbul Barosu Bilişim Hukuku Komisyonu olarak, Yargıtay Başkanlığı ve Avrupa Konseyi tarafından yürütülen, Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi tarafından finanse edilen Yargıtay’ın Kurumsal Kapasitesinin Güçlendirilmesi Projesi kapsamında geliştirilen, yapay zekâ ile çalışması planlanan Yargıtay İçtihat Merkezi sistemine ilişkin kamuoyunda çıkan haberlere ve açıklamalara yanıt vermek isteriz.
Yapay zekâ sistemlerinin kullanım alanlarının günden güne arttığına, bu sistemlerin her geçen gün daha kritik ve önemli konularda karar mekanizması olarak kullanıldığına şahit oluyoruz. Hayatlarımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen yapay zekânın hukuk dünyasında kullanımı ve etkileri de bu aşamada kaçınılmaz hale geliyor. Zira yapay zekâ farklı coğrafyalarda da içtihat tarama, belgelendirme, tasnif, iş takibi, karar destek veya karar mekanizması, hukuki danışmanlık veya analiz gibi birçok alanda hali hazırda kullanılıyor. Ancak bu kullanımın etkileri birtakım soruları beraberinde getiriyor. İstanbul Barosu olarak, hukukta yapay zekâ kullanımının olumlu ve olumsuz yanlarını ortaya koyarak yapay zekânın geliştirilmesinde, tasarımında ve kullanımında dikkat edilmesi gereken hususlara işaret etmek istiyoruz.
• Yapay zekânın sistemine yüklenen verileri tasnif ederek dokümantasyon; etiketli verileri analiz ederek hukuki dokümanların özetlenmesi; daha önceden verilmiş mahkeme kararlarının sistemine yüklenmesi neticesinde kararlar arasındaki benzerlik ve farklılıkları tespit ederek benzer uyuşmazlıklar için çözüm önerisi getirmesi; öngörücü tahminlerde bulunabilmesi gibi faaliyetlerinin yargıda hız, adalete erişim, bürokratik iş yükünün azalması ve eşitlik hususunda olumlu etkileri olduğu yönündeki görüşlere katılıyoruz. Nitekim gelişmiş arama filtrelerinin, yargılama faaliyetlerinin aktörlerinin iş ve işlemlerini kolaylaştıracağı son derece açıktır. Yapay zekânın dijital delillerin toplanması, işlenmesi ve gerektiğinde bu verilere erişilmesi noktasında da birtakım kolaylıklar sağladığını düşünüyoruz. Öte yandan, yapay zekânın gelişmiş maskeleme ve şifreleme yöntemlerinin, veri güvenliğini sağlamada olumlu bir etkisi olabileceğini de belirtmek isteriz. Ancak bu noktada, özellikle yapay zekânın teknik sağlamlık ve güvenlik, veri güvenliği ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin risk ve endişeler yarattığı da göz ardı edilmemelidir.
• Yapay zekâ sistemlerinin eğitildikleri veri setlerinin önyargı barındırması neticesinde eşitliği zedeleyecek sonuçlara sebebiyet verebilmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir. İnsanlar tarafından verilmiş kararları analiz ederek çıktı üreten yapay zekânın, insan önyargısını pekiştirmesi riskinin, kabul edilebilecek riskler arasında yer almadığı kanaatindeyiz.
• Yapay zekânın doğrudan karar mekanizması olarak kullanılması, yargılama faaliyetlerinin bu sistemlere devredilmesi tartışmaları ise sıklıkla gündeme gelen bir başka husustur. Yapay zekâ sistemlerinin, hakimlerin takdir yetkisi, hakkaniyet, vicdani kanaat gibi unsurlardan yoksun olduğu göz önünde bulundurulduğunda; bu sistemlerin hayatın olağan akışına uygunluk, ölçülülük, adillik gibi birçok insani ve soyut unsuru değerlendirmede yetersiz olacağı, dolayısıyla yargıda doğrudan bir karar mekanizması olarak kullanılamayacağı görüşünü benimsiyoruz.
• Mutlaka değinilmesi gereken bir diğer husus ise opaklık problemidir. Sistemlerin karar mekanizmalarının açıklanamadığı haller, teknik tabiri ile “kara kutu” içermesi, yargı için geri dönülemez zararlar doğuracaktır. Opak sistemlerin adil yargılanma ve kararların gerekçelendirilmesi ilkelerinde yaratacağı probleme dikkat çekmek isteriz. Bu risk, yargılama faaliyetlerinde benimsenen ve vazgeçilmesi söz konusu dahi olmayan birçok ilkenin temelden sarsılmasına sebebiyet verebilecektir.
• Yargıda yapay zekâ kullanımında önemli bir diğer husus ise yapay zekânın dilin karmaşık yapısı, bağlamın anlamlandırılması, mantıksal bütünlüğün sağlanması gibi birtakım dile dayalı unsurlarda yaşadığı problemdir. Bu durum, dilin kullanımının son derece önemli olduğu yargılama faaliyetlerinde büyük önem arz etmektedir.
• Yapay zekânın önleyici ve öngürücü kolluk faaliyetleri çerçevesinde canlı yüz tanıma sistemleri gibi vasıtalarla işlediği veriler neticesinde gerçekleştirdiği profilleme faaliyetleri her ne kadar suç ve suçlularla mücadeleyi kolaylaştırabilecek ise de bu uygulamanın potansiyel suçlu profillerinin oluşturulması, kişisel verilerin korunması, masumiyet karinesinin zedelenmesi, ayrımcılığın pekiştirilmesi gibi birtakım etik ve hukuki riskler barındırdığı kanaatindeyiz.
Günümüz dünyasında yapay zekâyı kullanmaktan kaçınmanın bir seçenek olmadığını kabul ediyor; ancak bu kullanımın fayda-zarar dengesi gözetilerek, derinlemesine hukuki ve etik değerlendirmeler yapılarak, risk temelli bir yaklaşım ile temellendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. İnsan denetiminin, bu sürecin her daim bir unsuru olması gerektiğinin altını çiziyoruz. Mevcut teknolojinin, yapay zekanın doğrudan karar mekanizması olarak kullanılması için elverişli olmadığını; ancak bu sistemlerden, gerekli önlemler alındığı ve gerekli hukuki düzenlemeler yapıldığı takdirde karar destek mekanizması olarak yararlanılabileceği yönündeki görüşlerimizi yineliyoruz.
Sonuç olarak; yargıda yapay zekâ kullanımı, avantajları ve dezavantajları ile bir bütün olarak ele alınmalı, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, yargının tüm kurucu unsurları, barolar nezdinde çeşitli akademik tartışmalar yapılmasına müteakip toplum yararına olacak şekilde geliştirilmelidir.
İklim İçin Bende Varım: 2015 yılı Şubat ayında yayınlanmıştır. Aralık 2015’te Paris’te toplanan BM İklim Değişikliği Sözleşmesi Taraflar Konferansı (COP21) öncesi dünya halklarını mücadeleye çağrı talebi ile yayınlanmıştır. “#İklimİçinBendeVarım!” dünya çapında düzenlenen bir kampanyadır.
Yeryüzü dört bir yanda iklim değişikliğine bağlı sorunlarla, felaketlerle yüz yüze. Türkiye’de de ani sellerle, sinsi kuraklıkla, azalan yeraltı suları ve kavurucu orman yangınlarıyla, ekmeğimizden suyumuza hayatımızın her yanına yönelik tehdit altındayız.
Yine de iklim değişikliğini geri dönülmez noktaya gelmeden önce durdurmak hâlâ mümkün. İnsanlığın bunun için gerekli politika ve araçları var.
Ancak, şirketlerin etkisi altındaki hükümetler, aşırı tüketim, fosil yakıtların yakılması ve ormansızlaşma gibi insan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim değişikliğine karşı etkin ve adil bir biçimde mücadele etmekten kaçarak, sistemin çıkarları için ve kâr uğruna tüm canlı hayatı hiçe sayıyor.
Bugün bir yol ayrımındayız ve şirketlerin ve hükümetlerin sessizliğine ve aymazlığına karşı bütün dünyada harekete geçiyoruz.
Geçtiğimiz Eylül’de, “Olağanüstü” İklim Zirvesi’nin yapıldığı New York’da gezegeni ve geleceği savunmak için sokağa çıkan 400 binden fazla insana dünyanın dört bir yanından milyonlarcamız eşlik ettik. Şimdi yine dünyanın dört bir yanından bir araya geliyor ve herkesi “iklim için ben de varım” diyerek mücadele etmeye davet ediyoruz.
Gelin, Aralık 2015’te Paris’te, yeni bir iklim anlaşmasının kabul edilmesi beklenen uluslararası müzakereler öncesinde, hep birlikte mücadele edelim.
Gelin, iklim için harekete geçelim. Kendilerine lider diyenlerin ortaya koyamadıkları değişim gücünün bizde olduğunu gösterelim.
Gelin, sürdürülebilir ve tüm canlılar için adil bir gelecek talebiyle, herkesle ve hep birlikte yeni bir hareket yaratalım.
Gelin, hükümetlere “tüm canlı yaşamı adına muhatap olduğumuzu” haykırmak için bütün dünyada aynı gün sokağa çıkalım.
AGİK Nihaî Senedi, Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı ve özellikle AGİK İnsanî Boyut Konferansı Kopenhag Toplantısı Belgesi dahil insanî boyuta ilişkin diğer AGİK Belgeleri hükümlerini ve ilkelerini tam olarak uygulama vaatlerini ve Avrupa’da kalıcı bir barış, güvenlik, adalet ve işbirliğinin ön koşulları olan insan haklarına ve temel özgürlüklere tam bir saygı gösterilmesi ve çoğulcu demokrasiye dayanan toplumların geliştirilmesi ve hukukun üstünlüğü gibi bu hükümlerin uygulanmasında daha da ilerlenmesinin gerçekleşmesi hususundaki kararlılıklarını yenilerler.
Bu bağlamda Katılımcı Devletler,
AGİK Nihaî Senedi ve Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı uyarınca, BM Şartına ve devletlerin toprak bütünlüğüne ilişkin olanlar dahil, uluslararası hukukun ilintili normlarına uygun olarak halkların eşit hakları ve kendi kaderlerini tayin hakkına saygı gösterilmesinin altını çizerler.
Katılımcı Devletler,
Özellikle ulusal, etnik ya da dinsel temeldeki kişilere ya da gruplara yönelik ayrımcı düşmanca ve yıldırma içeren işlem ve eylemleri mahkum ederler, dolayısıyla Katılımcı Devletler insan boyutuna ilişkin vaatlerini tam olarak gerçekleştirebilmeleri için çabaların sürdürülmesine gerek bulunduğu görüşünde olduklarını ifade ederler.
Katılımcı Devletler,
İnsan haklarına, temel özgürlüklere, demokrasiye ve hukuk devletine ilişkin verilerin uluslararası ilgi konusu olduğunu, bu haklara ve özgürlüklere saygı gösterilmesinin temellerini oluşturduğunu vurgularlar.
Katılımcı Devletler,
İnsan haklarına, temel özgürlüklerine daha da ileri güvenceleri sağlama, kendi ülkelerinde demokrasinin yetkinleşmesini sağlamlaştırma hususlarındaki kolektif kararlılıklarını ifade ederler.
BÖLÜM II
Halkın Serbest İradesine Saygı
Katılımcı Devletler,
Taraflardan herhangi birinin ülkesinde, halkın serbest irade ile tayin ettiği iktidarın, anayasaya aykırı biçimde gasp edilmesini kayıtsız şartsız mahkum ederler.
Meşru iktidarın antidemokratik yollarla devrilmesine teşebbüs edilmesi durumunda, o devletin, bu teşebbüse karşı çıkan meşru güçlerini –ortak taahhütleri gereği- desteklerler.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği çerçevesinde demokratik ilerlemeyi geri dönüşsüz kılabilmek için, Nihaî Senet, Viyana Sonuç belgesi, Kopenhag Toplantısı Belgesi, Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı ve bu belgedeki ilkelere ve hükümlerle tespit edilen standartların altına düşmeyi önlemek için, insan haklarına, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne dair ileri ve barışçıl çabaları tanırlar.
Hukukun Üstünlüğüne Saygı
Katılımcı Devletler,
Kopenhag Belgesindeki hukukun üstünlüğüne ilişkin taahhütlerini yeniden vurgularlar. Ve hukukun üstünlüğünün temelini oluşturan adalet ilkelerini desteklemeye olan bağlılıklarını teyid ederler.
Demokrasinin, hukukun üstünlüğü kavramının içinde olduğunu ve çoğulculuğun siyasal örgütler bakımından önemli olduğunu bir kez daha teyid ederler.
Yasaların, doğrudan seçilmiş temsilciler tarafından, halkın iradesini yansıtan bir sürecin sonucu olarak yapılabileceğini kabul ederler. Herkesin temel haklarına saygı gösterilmesini güvence altına almak üzere idarî kararlara karşı etkin başvuru yollarının gerekliliğini kabul ederler. Bu kabulleri doğrultusunda idarî karar ve düzenlemelerin yargısal denetimi için çaba harcarlar.
Yargı Bağımsızlığı
Katılımcı Devletler,
Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi ve Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesinde, uluslararası tanımaya kavuşturulmuş olan “yargıçların ve yasa uygulayıcılarının bağımsızlığına ve kamusal yargı hizmetlerinin işleyişinin yansızlığına” ilişkin standartlara saygı gösterecekler ve yargı bağımsızlığını garanti edilmesini ve bunun ülkenin anayasasında ya da yasalarda düzenlenmesini ve bunu uygulamada
saygı gösterilmesini temin edeceklerdir.
Yargı ve yargıç bağımsızlığına ilişkin Uluslararası standartlar:
Ara başlıklar, konunun daha iyi anlaşılabilmesi için konmuştur ve kararlar, hacmi arttırmamak ve tekrarlardan kaçınmak için özetlenerek ifade edilmiştir.
– Yargıçlar üzerindeki baskıları yasakladığı gibi, (yargı kararlarındaki cezayı hafifletme veya değiştirmeye yetkili mercilere tanınan istisnalar hariç olmak üzere) hukuka uygun yargı kararlarının idarî makamlar tarafından değiştirilmesini de yasaklamakta;
– Yargının ifade ve örgütlenme özgürlüğünü korumakta ve yargıçların donanımlı, eğitimli ve yansız olmalarını,
– Yargıçların ilerlemesini ve yargıçlık güvencesini,
– Yargıçların disiplin işlerinin, açığa alınmalarının ve görevden uzaklaştırılmalarının hukuka uygun olarak belirlenmesini temin etmektedir.
– Toplumda yargının ve hukuk mesleğinin rolü hakkında eğitim ve öğretim yapmak için; faaliyet gösteren uluslararası yargıç ve avukatlar örgütlerinin önem ve işlevlerini kabul ederler. Bu örgütlerle görüş alış-verişi ve işbirliğini kolaylaştırırlar.
Hukukun Uygulanması ve Uygulayıcılar
Yargıçların ve hukuk uygulayıcılarının eğitim-öğretimi, bağımsızlığı ve kamusal yargı hizmetlerinin yansızlığını esas alacak mevzuatın tesisinde işbirliği yaparlar.
Hukukî işlemlerin yargısal denetlemeye tabi olmasını, görevlilerin bu işlem ve eylemlerinden dolayı sorumlu tutulmalarını, hukuka aykırı tasarrufların mağdurlarının iç hukuk uyarınca yeterli tazminat alabilmelerini temin ederler.
Hukuku uygulayan görevlilerin aşırı güç/zor kullanması yasağına ilişkin eğitimlerinde, uluslararası ve ulusal Davranış Kurallarının yer almasını sağlayacak tedbirler alırlar.
Gözaltı ve Tutuklamalar
Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilere insanca ve insan onuruna saygı göstererek, insan haklarına ilişkin standartlara saygı gösterirler.
Katılımcı Devletler ayrıca şunları temin ederler:
– Hiç kimse yasayla belirlenmiş esaslara ve usuller aykırı olarak özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.
– Gözaltına alınan veya Tutuklanan kimse tutuklanma nedeni hakkında, anladığı bir dilde derhal bilgilendirilir.
– Gözaltına alınmasının ya da tutuklanan kimse derhal yargıç önüne çıkarılır. Eğer gözaltı veya tutuklama hukuka aykırı ise gecikmeksizin serbest bırakılır.
– Bir suçlama yöneltilen herhangi bir kimse, bizzat veya temsilcisi vasıtasıyla kendisini savunma hakkına sahiptir. Müdafi tayini için gerekli ücret ve masrafı ödeyemeyecek durumda olanlara ücretsiz hukukî yardım verilir, müdafi tayin edilir.
– Gözaltına alınan ya da tutuklanan herhangi bir kimse; gecikmeksizin gözaltına alınması, tutuklanması ve nerede tutulduğu hususlarında, yakınlarını bildirim yapmak hakkına sahiptir. Bu hakkın kullanımına getirilecek kısıtlamalar ancak yasa ile uluslararası standartlara uygun şekilde yapılabilir.
– Gözaltına alınan veya tutuklanan kişilerin itirafa zorlanması veya başkaları aleyhine tanıklık yapması için görevlilerin yapabilecekleri baskılara karşı etkin önlemler alınmalıdır.
– Sorgulama süresi ve sorgulamalar arasındaki zaman aralıkları iç hukuka uygun olarak kayıt ve tescil edilmelidir.
– Gözaltına alınan kimsenin ya da avukatının, özellikle işkence ve diğer zalimane, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamelelere karşı, yetkili mercilerden talep ve şikayette bulunma hakkı vardır. Bu tür bir istem ya da şikayet ile derhal ilgilenilir ve gecikilmeksizin gereği yapılır.
– Eğer talep ya da şikayet reddedilirse ya da aşırı bir gecikme olursa; şikayetçi bu şikayetini bir yargıç ya da başka bir yetkili önüne getirme konusunda yetkilidir. Böyle bir şikayet ya da istem yapıldığı için ne gözaltına alınan ya da hapsedilen kişi ne de şikayeti zarar görmemelidir. Hukuka aykırı gözaltına almanın ya da tutuklamanın mağduru olan herhangi bir kimsenin bundan ötürü tazminat hakkı vardır.
Katılımcı Devletler, gözaltında bulunan ya da hapsedilen bireylerin bu durumlarına ilişkin koşulları iyileştirecek önlemleri almaya çaba harcarlar.
Özel Yaşam ve Haberleşme
Katılımcı Devletler,
Özel yaşamın ve aile yaşamının, konutun, haberleşmenin ve elektronik iletişimin korunması hakkını teyid ederler.
Demokratik bir toplum için zararlı bireyin özel yaşamına ve haberleşmesine, devlet tarafından yapılacak müdahaleler, uluslararası olarak tanınan insan hakları standartlarına uygun düşen yasalara tabidir.
Özellikle kişilerin ve özel yerlerin aranması ve el konulması, hukuken infazı kabil standartlara uygun biçimde yapılmalıdır.
Güvenlik güçleri ve istihbarat birimleri, etkin yönlendirme ve denetime tabi olmalıdır. Gerekli olduğu yerde de güçlendirilmelidir. Bunun için de gerekli ve etkin yasal gözetim düzenlemeleri yaparlar.
İletişim hakkı, medyanın bilgi, haber ve görüşleri toplama, rapor etme, yayma hakkı dahil olmak üzere ifade özgürlüğü hakkını teyid ederler. Bu hakkın kullanılmasına ilişkin herhangi bir sınırlama yasayla konmuş ve uluslararası standartlara uygun olmalıdır.
Medyanın özgür ve açık bir toplum ve demokratik sistem için zorunluluğunu ve insan haklarının ve temel özgürlüklerinin güvence altına alınmasındaki özel önemini kabul ederler.
Kendi egemenlik alanlarında basım ve yayım yapan medyanın yabancı haber ve bilgi servislerine sınırlama olmaksızın ulaşabilmesini dikkate alırlar.
Halk, yabancı basın ve yayın dahil, kaynağı ne olursa olsun kamusal otoritelerin müdahalesi olmaksızın bilgi ve düşüncelerin alınması ve paylaşılması hususunda benzeri bir özgürlükten yararlanır ve özgürlüğü kullanır.
Bilgi, malzeme ve olanaklara ulaşmanın desteklenmesinde, bağımsız medyaya karşı ayrımcılık yapılmayacaktır.
İnsan haklarına saygıya, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye dayanan hukuk sistemlerinin geliştirilmesi için anayasal, idarî, ticari, medenî ve toplumsal alanlarda işbirliği yaparlar. Bu amaç için, iki taraflı ve çok taraflı yasal ve idarî işbirliğinin sürdürülmesi ve artırılması için:
– Etkin idarî sistem geliştirmek,
– Yasaların ve düzenlemelerin biçimlendirilmesinde yardım,
– İdarî ve adlî görevlilerin eğitimi, hukuk alanındaki çalışmaların periyodiklerin değişimini sağlarlar.
Olağanüstü Rejime İlişkin Standartlar
Katılımcı Devletler,
Olağanüstü rejim hali, sadece devletlerin uluslararası yükümlülüklerine ve AGİK taahhütlerine uygun olarak çok istisnaî ve tehlikeli koşulların varlığında meşrulaşabilir.
Olağanüstü rejim hali, demokratik anayasal düzeni yıkmak ve uluslararası olarak tanınan insan hakları ve temel özgürlükleri tahrip etmek amacıyla kullanılamaz.
Kuvvet kullanımının kaçınılmaz olduğu hallerde, bu kullanım makul düzeyde olmalıdır.
Olağanüstü rejim hali, anayasal bir organ tarafından ilan edilebilir. Yürütme organı tarafından alınan, Olağanüstü hal kararı, derhal yasama organının denetimine ve onayına sunulmalıdır.
Devlet, vatandaşlarını, alınmış bulunan önlemler hakkında gecikmeksizin bilgilendirir.
Olağanüstü rejim hali, mümkün olan en kısa sürede kaldırılmalıdır.
Olağanüstü rejim süresinde, insan hakları ve temel özgürlüklere getirilecek sınırlamalar; mutlaka, dokunulmaz haklar saklı kalmak üzere uluslararası belgelerdeki standartlara uygun olmalıdır.
Olağanüstü rejim hali sırasında hukuk devletini, hukukun üstünlüğünü ayakta tutacak gerekli tüm yasal güvenceler yürürlükte kalmalıdır.
İfade özgürlüğüne ilişkin uluslararası standartlara uygun biçimde, gazetecilerin mesleklerini meşru biçimde icra etmelerine, durumun kesin gerektirmediği hallerde sınırlamalar konmayacaktır.
Olağanüstü rejim hali ilan edildiğinde ya da kaldırıldığında, ilgili devlet bu kararın yanı sıra o devletin uluslararası insan hakları yükümlülüklerine getirdiği sınırlamalar konusunda, derhal AGİK kurumunu bilgilendirecektir. Kurum, diğer AGİK Devletlerini gecikmeksizin bilgilendirir.
Ombudsman ve benzeri diğer kurumlar arasında bilgi değişimi ve ilişkilerinin geliştirilmesinde, Katılımcı Devletlerin ortak çıkarları olduğu kabul edilir.
BÖLÜM III
İkâmet ve Seyahat Özgürlüğü
Katılımcı Devletler, Helsinki Nihaî Senedi, Viyana Sonuç Belgesi ve AGİK’in diğer belgelerinde üstlendikleri ve aralarında, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterilmesinin ve bunların hiçbir ayrım olmaksızın güvence altına alınmasının temin edilmesinin yer aldığı ilkelere ve hükümlere ilişkin taahhütlerini yeniden vurgularlar.
Kendi hukukları uyarınca, tüm bu taahhütlerine bağlı kalarak, meşru da olsa, askerî, emniyet, ekolojik ya da diğer nedenlerle resmen ilan; “vatandaşlarının ve yabancıların seyahatlerine ilişkin ve sürekli oturma iznine sahip olanların yerleşmelerine ilişkin” tüm yasal ve diğer sınırlamaları en azda tutmayı, üstlenirler.
Gazetecilere İlişkin Önlemler
Katılımcı Devletler, özellikle silahlı çatışma hallerinde olmak üzere, tehlikeli mesleki görevle iştigal eden gazetecileri korumak için alınabilecek tüm önlemleri alacaklar ve bu önlemleri etkinleştirmek için işbirliği yapacaklardır.
Bu önlemler:
– Akıbetlerinin belirlenmesi için kayıp gazetecilerin izlenmesini,
– Onların ailelerine geri dönmelerini sağlayacak yardım ve olanakların sağlanmasını kapsar.
Kültüre İlişkin Güvenceler
Katılımcı Devletler, fikir ve sanat özgürlüğünü güvence altına almayı ve AGİK insan boyutunun bir parçasını oluşturan kültürel mirası muhafaza etmeyi, yeniden vurgularlar.
Bağımsız bir entelektüel ve kültürel yaşamın, özgür toplumların ve demokratik toplumların devamında yaşamsal önem taşıdığını vurgularlar.
Miras hakkındaki Krakov Sempozyumu Belgesinde belirtildiği üzere, kültürel yaşama ilişkin taahhütlerini uygulayacaklar, bunun yanı sıra, özgürlük, yaratıcılık ve işbirliği dahil olmak üzere, kültürel meselelere ilişkin görüşlerin ifade edilmesi, AGİK tarafından ileride değerlendirilecektir.
Ölüm Cezasının Kaldırılması
Katılımcı Devletler, Ölüm Cezası ile ilgili olarak Viyana Sonuç Belgesindeki taahhütlerini yeniden vurgularlar,
Ölüm cezasının kaldırılması hakkında bilgi değişimine ve ölüm cezasının kullanımı konusundaki bilginin kamu için ulaşılabilir kılınmasına ilişkin Kopenhag Toplantısı Belgesindeki yükümlülüklerini teyid ederler,
Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar sözleşmesinin Ölüm Cezasının Kaldırılmasını amaçlayan İkinci Seçmeli Protokolünun 11 Temmuz 1991 tarihinde yürürlüğe girdiğini, bir dizi Katılımcı Devletin halihazırda ölüm cezasını kaldırma doğrultusunda adımlar attığını ve birçok hükümetler dışı örgütlerin ölüm cezası sorunuyla ilgilenmekte olduklarına işaret ederler.
Azınlıklarla İlgili
Katılımcı Devletler, Ulusal azınlıklara ve bu azınlıklara mensup kişilerin haklarıyla ilgili olarak, başta AGİK İnsan Boyutu Konferansı Kopenhag Toplantısı Belgesinde olmak üzere tüm AGİK belgelerindeki hükümleri ve taahhütleri ile AGİK Ulusal Azınlıklar Uzmanlar Toplantısı Cenevre Raporunu teyid ederler, bunların tam ve ivedi uygulanması çağrısında bulunurlar.
Özellikle yeni ve gelişmekte olan AGİK mekanizmalarının ve usullerinin kullanılmasının ulusal azınlıklara mensup kişilerin haklarının korunmasına ve geliştirilmesine daha da katkı sağlayacağına inanmaktadırlar.
Göçmen İşçiler İçin Güvenceler
Bir Katılımcı Devlet içinde hukuka uygun olarak ikamet eden göçmen işçilerin ve onların ailelerinin haklarına saygı gösterilmesinin gereğini vurgulayarak, onların kendi etnik, kültürel, dinsel ve dilsel özgürlüklerini özgürce ifade hakkını tanırlar,
Bu tür hakların kullanımı, yasayla konulmuş ve uluslararası standartlara uygun nitelikteki sınırlamalara tabi tutulabileceğini kabul ederler.
Göçmen işçilere karşı, ırk, renk ve etnik köken, hoşgörüsüzlük ve yabancı düşmanlığı temelindeki bütün ayrımcılık girişimlerini mahkum ederler.
İç hukuka ve uluslararası yükümlülüklere uygun olarak, hoşgörü, anlayış ve fırsat eşitliğinin geliştirilmesi ve göçmen işçilerin temel insan haklarına saygı gösterilmesi için etkin önlemleri alırlar.
Ulusal, ırksal, etnik ya da dinsel ayrımcılığa, düşmanlık ya da nefrete dayanan şiddete tahrik oluşturan eylemleri yasaklayan önlemleri kabul ederler.
Göçmen işçilerin, Katılımcı Devletin toplumsal yaşamına katılmalarına imkan veren uygun önlemleri almayı kabul ederler.
İnsanî Yardımlar
Katılımcı Devletler, İnsanî yardım çalışmalarının hızla ve etkin biçimde yerine getirilmesine imkan sağlamak üzere, işbirliği çalışmalarını artıracaklar,
Bu tür kurtarma çalışmaları için etkilenen alanlara hızla ve gecikmeksizin girmeyi kolaylaştıracak gerekli düzenlemeleri yapacaklardır.
Kadın Erkek Eşitliğine İlişkin Önlemler
Katılımcı Devletler, kadınlarla erkekler arasındaki tam ve hakiki eşitliğin, hukukun üstünlüğüne dayalı adil ve demokratik bir toplum için bir temel öğe olduğuna,
Toplumun tam olarak gelişmesinin ve tüm üyelerinin refah sahibi olmasının, kadınların ve erkeklerin tam ve eşit katılımı için fırsat eşitliğinin gerekli olduğuna inanırlar,
İnsan haklarının ve temel özgürlüklerin korunmasına ve geliştirilmesine ilişkin tüm AGİK taahhütlerinin, eksiksiz biçimde ve cinsiyete dayalı ayrımcılık olmaksızın uygulanmasını temin ederler.
Eğer taraf olmuşlar ise, Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Her Biçiminin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesine uyarlar. Henüz taraf olmamışlarsa, bu Sözleşmeyi onaylamayı ya da ona katılmayı değerlendirirler.
Bu Sözleşmeyi çekincelerle onaylayan ya da katılan Devletler, bu çekinceleri kaldırmayı değerlendirirler.
Taraf bulundukları uluslararası belgelerdeki yükümlülükleri etkin biçimde uygularlar ve “Kadınların Yetkinleştirilmesi İçin BM Nairobi İleriye Yönelik Stratejilerin” uygulanması için elverişli önlemlerini alırlar.
Kadınlar ve erkekler arasındaki fırsat eşitliğinin sadece hukuken değil, ama fiilen de başarılmasının ve gerçekleştirilmesinin amaç olduğunu ve bu amaçla etkin önlemleri geliştirebileceklerini teyid ederler.
Ayrımcı olmayan istihdam politikaları ve uygulamaları, eğitim ve öğretimden eşit şekilde yararlanma dahil olmak üzere, kadınlar için eksiksiz ekonomik fırsatı temin edecek önlemler ile erkek ve kadın işçiler için aile sorumlulukları ve istihdam kolaylıklarına ilişkin önlemleri desteklerler.
Kadınlara yönelik şiddetin her biçimini ve her şekliyle kadın ticaretini ve kadınların fahişe olarak sömürülmesini ortadan kaldırmayı, bu tür tasarruflara karşı gerekli yasal yasakları ve uygun diğer önlemleri araştırırlar.
Kadınların bütün yönleriyle siyasal ve kamusal yaşamın, karar alma süreçlerinin ve genel olarak uluslararası işbirliğinin içinde tam katılımları için fırsat eşitliğinin destekler ve geliştirirler.
Kadınların ve kadın örgütlerinin, hükümetler ile anlamlı bir işbirliğini teşvik etmenin de yer aldığı programların, kadın haklarını geliştirmede oynadıkları yaşamsal rolü tanırlar.
Kadınlara ve kadınların haklarına ilişkin uluslararası ve iç hukuktaki bilgilerin kolayca anlaşılabilir olmasını teşvik etmek üzere önlemler alırlar.
Çalışma alanlarının tümünde kadınların katılımını desteklemek üzere, kendi anayasal sistemlerine uygun olarak eğitim politikalarını ve kadınlar ve erkekler arasında eşitliğe ilişkin meselelerde daha kapsamlı bir anlayışın oluşmasını desteklerler.
Engellilere İlişkin Önlemler
Katılımcı Devletler,
– Engellilerin insan haklarının korunmasını temin etmeye,
– Toplumlarının yaşamına tam katılımlarını temin edecek fırsat eşitliği için adımlar atmaya,
– Kendilerini ilgilendiren alanlarda karar almaya uygun katılımlarını geliştirmeye,
– Engellilerin, Mesleksel ve sosyal rehabilitasyonu için sosyal hizmetlilerin hizmetlerini ve öğretimlerini teşvik etmeye,
– Kamu binalarına ve hizmetlerine, konutlara, ulaşım araçlarına ve kültürel ve örgütlenme etkinliklerinden yararlanabilmeleri için elverişli koşulları teşvik etmeye karar vermişlerdir.
İnsan Hakları Eğitimi
Katılımcı Devletler, İnsan hakları eğitiminin temel olduğunu, vatandaşlarının insan hakları ve temel özgürlüklerine, taraf olabilecekleri uluslararası belgeler ve iç mevzuat kapsamında saygı gösterilmesini ve bu düzenlemelerdeki taahhütlerine bağlılık konusunda eğitilmelerinin zorunluluğunu teyid ederler.
Etkin insan hakları eğitiminin, Çingene karşıtlığı, yabancı düşmanlığı ve Yahudi düşmanlığı dahil olmak üzere hoşgörüsüzlüğün, dinsel, ırksal ve etnik ön yargı ve nefretin bastırılmasındaki katkılarını tanırlar.
Askerî, polis ve kamu hizmetleri okullarında olanların yanı sıra, her düzeydeki öğrenciler için; müfredatta ve kurslarda insan haklarına yer verilen etkin eğitim programlarından sorumlu yetkili makamlarını teşvik ederler.
Uluslararası olanın yanı sıra ulusal düzlemde de, insan hakları programlarının biçimlendirilmesinde ve değişiminde, örgütlerin ve eğitim kuruluşlarının işbirliği yapmasını teşvik ederler.
BM ve Avrupa Konseyi gibi, mevcut tüm organlar ile işbirliği şekillerini, deneyim ve programları dikkate alarak, insan hakları eğitiminin daha kapsamlı olarak geliştirilmesi yönüyle etkinliklerin yürütülmesini temin etmenin yollarını araştırırlar.
Hükümet Dışı Örgütlerle İlişki
Katılımcı Devletler, yürürlükteki ulusal usuller uyarınca, kendilerini hükümetler dışı örgütler (NGO) olarak ilan eden örgütleri tanırlar. Bu tür örgütlerin, kendi ülkelerinde etkinliklerini özgürce icra etmelerini kolaylaştırırlar.
Bu etkinliği oluşturmak için, hükümetler dışı örgütler ve ilişkili ulusal merciler ve hükümet kurumları arasında ilişkiler ve görüş alış-verişi imkanını güçlendirecek yollar hakkında çaba harcarlar.
İnsan boyutu koşullarını gözlemlemek için herhangi bir Katılımcı Devletten gelecek hükümetler dışı örgütlerin kendi ülkelerinde yapacağı ziyaretleri kolaylaştırmaya çaba harcarlar ve etkinliklerini memnuniyetle karşılarlar.
Bu örgütlerin, kendi ve diğer tüm Katılımcı Devletlerin hükümetlerine, AGİK’in insan boyutu konusundaki gelecekteki çalışmaları sırasında görüşlerini iletmelerine imkan tanırlar.
AGİK Sekreteryası, elinde bulunan kaynaklar çerçevesinde, hükümetler dışı örgütlerin, AGİK’in kayıtlanmamış belgeleri için yaptıkları istemleri olumlu biçimde yanıtlayacaklardır.
Prof. Dr. Ali Hüsrev Bozer 28 Temmuz 1925 tarihinde Zehra ve Mustafa Fevzi’nin çocuğu olarak Ankara’da dünyaya geldi. Türk Eğitim Derneği Ankara Koleji(Maarif Koleji)’nin ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Fakülte eğitiminin ardından İsviçre Neuchâtel Hukuk Fakültesi‘nde doktora eğitimini tamamladı ve hukuk doktoru unvanını kazandı. ABD’ye giderek Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde bir yıl süreyle araştırma ve seminerlere katıldı. 1965 yılında Ankara Üniversitesi Ticaret Hukuku Anabilim dalında profesör olarak atandı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku Kürsüsü Öğretim Üyeliği ve Başkanlığı yaptı.
Ordu Yardımlaşma Kurumu Yönetim Kurulu Üyeliği(OYAK), Türkiye Öğretmenler Bankası Yönetim Kurulu Üyeliği, Oyak-Renault otomobil fabrikası yönetim kurulu başkanlığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Hakimliği, Lahey Adalet Divanı Üyeliği, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı ve Üyeliği, Dünya Sigorta Hukuku Derneği Türk Grubu Başkanlığı, Ankara Türk Eğitim Derneği Vakfı Başkanlığı gibi birçok görev ifa etti.
1972 yılında Hükümet Temsilcisi olarak TRT Yönetim Kurulu Üyeliği görevine getirildi. Akabinde Gümrük ve Ticaret Bakanı olarak atandı.
Milliyetçi Demokrasi Partisi kurucu üyesi oldu ve TBMM 17. Dönem Ankara, 18. Dönem İçel milletvekili olarak görev yaptı.
12 Eylül 1980 Darbesinin ardından kurulan Danışma Meclisi üyeliğinde ve Bülent Ulusu tarafından kurulan 44. Türkiye cumhuriyeti Hükûmetinde Gümrük ve Tekel Bakanı olarak görev yaptı. Daha sonra kurulan 45.ve 46. Hükûmette Devlet Bakanı, 46. ve 47. Hükûmette Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı.
16 Ekim 1986 tarihinde ilk defa kurulan Avrupa Topluluğu ile İlişkilerden Sorumlu Devlet Bakanlığına getirildi. AT tam üyelik başvurusu hazırlıklarının bizzat başında bulundu, bu süreçteki deneyimleri sonunda Yıldırım Akbulut Hükümetinde Dışişleri Bakanlığı görevine getirildi ve 22.02.1990-12.10.1990 tarihleri arasında bu görevde kaldı. 1990 Körfez Savaşı’na Türkiye’nin girmemesi için çaba gösterdi ve dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a bu konuda muhalefet etti. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ABD ziyareti sırasında Başkan George Bush’la yaptığı görüşmeye alınmayan Bozer, 11 Ekim 1990’da görevinden istifa etti. Özal, Çankaya’da 1,5 saat süren bir görüşmeye rağmen Bozer’in istifasını önleyemedi.
Fransızca ve İngilizce bilen Ali Bozer, Legion d’honneur nişanı sahibidir.
Ali Bozer’in, Kıymetli Evrak Hukuku, Sigorta Hukuku, Bankacılar İçin Ticaret Hukuku Bilgisi, Borçlar Hukuku-Genel Hükümler, Ticari İşletme Hukuku adlı eserleri ve çok sayıda bilimsel makalesi bulunmaktadır.
Evli ve üç çocuk babası olan Bozer, 30 Eylül 2020 tarihinde yaşamını yitirmiş, 2 Ekim 2020 Cuma günü yapılan törenlerin ardından Ankara Karşıyaka Mezarlığı’na defnedilmiştir.
1987 yılında yargıç olarak Ceyhan’da göreve başladım. Sırasıyla Varto, Taşova, Siverek, Soma’da görev yaptı.
2001 yılında İstanbul Kartal Adliyesine atandı. 2001 yılından beri Kartal Adliyesinde ve 2011 yılında adliyelerin taşınmasından sonra da İstanbul Anadolu Adliyesinde ceza yargıcı olarak görev yapmaya başladı.
Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalında “Cezanın Belirlenmesi” teziyle hukuk alanında mastır derecesi ve aynı üniversitede “Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması” teziyle 2011 yılında hukuk doktoru unvanını kazandı.
Herkese Bilim Teknoloji dergisinde ayda bir düzenli olarak ve Cumhuriyet gazetesinde zaman zaman bilim ve hukuk üzerine yazıları yayımlanmaktadır. Hukuk Defterleri Dergisi ve İstanbul Barosu Dergisi‘nde makaleleri yayınlanmıştır. Yazılı ve görsel basında hukuk alanında röportajları yayınlanmıştır. Barolarda ve Adliyelerde düzenlenen bilimsel toplantı, konferans ve panellerde tebliğler sunmuştur.
Kumbasar İngilizce bilmektedir Avukatlık yapmakta olan bir kızı vardır.
Ceza adalet sisteminin geçen yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygın biçimde uygulamaya koyduğu hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, alınan olumlu sonuçlar nedeniyle ülkemiz hukukunda da yerini almıştır. Kurumun, uzlaşma kurumunun aksine görülen yaygın uygulaması, konuluş amacı bakımından tuttuğunu göstermekle birlikte, kurum üzerindeki yoğun tartışma ve eleştirileri önleyememiştir. Bu çalışma, bu önemli kurumun ortaya çıkışı ve tarihi gelişimi ile birlikte karşılaştırmalı hukuktaki yeri, hukuki niteliği, benzer kurumlar karşısındaki durumu, dayandığı diğer ceza ve ceza muhakemesi kurumları ile bağlantısı, uygulama koşulları ve sonuçları, bütün hukuki düzenlemeler ışığında, öğreti ve uygulamadaki tartışmalarla birlikte, kavramsal düzeyde ve karşılaştırmalı yöntemle yapılmış kapsamlı bir incelemeyi içermektedir.
Avukat Şebnem Kartal, 1987 yılında İstanbul’da doğdu. Ümraniye Anadolu Lisesi’nde okudu ve İngiltere’de Royal Masonic School’da dil eğitimi aldı, 2009 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olarak İstanbul Barosu’na kaydoldu.
Baro Bilişim Hukuk Merkezi’nde, 2009 yılından itibaren aktif çalışmalarda bulundu. Merkezde, genel sekreter (4 yıl), başkan yardımcısı (2 yıl) ve başkan (2018-2021) görev aldı.
ShiftDeleteNet sitesinde haftalık “Diji Hukuk” programını yürüttü. Webrazzi internet sitesinde her hafta “HukukiWeb” adlı bilişim hukuku programını sundu. Digitalage, E-ticaret Çağı gibi dergilerde köşe yazıları yazdı. BilisimHukuk.com sitesinde makaleler ve çeviriler yayınladı. Bu alanda yazdığı makale ve aylık haber bültenlerin yanı sıra,
Anadolu Üniversitesi tarafından hazırlanan İnternet ve Mobil Pazarlama ders kitabında ‘İnternet ve Mobil Pazarlamanın Etik ve Hukuksal Boyutları’ ünitesini hazırladı.
2010’da Hindistan’da düzenlenen International Technology Law Association (ITECHLAW) konferansına ve 2011 yazında ABD Washington D.C.’da “Hukukçular için Dil Okulu–Legal English for Lawyers” eğitimine katıldı.
İstanbul’da ve çeşitli illerde, üniversitelerde, kurumlarda, akademilerde, emniyet birimlerinde, farklı barolarda, bağımsız eğitim programlarında bilişim hukuku alanında düzenlenen pek çok eğitime, seminere ve televizyon programına eğitmen ve konuşmacı olarak katıldı.
İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Crenvo İK, Webrazzi ortaklığında düzenlenen Sosyal Medya Uzmanlığı Sertifika Programı eğitimlerinde 2015 yılından itibaren Sosyal Medyada Hukuk eğitimleri verdi.
E-Ticaret ve İnternet Hukuku Derneği’nin üyesi olan Kartal, İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezi’nde bilişim hukuku dersleri verdi. İstanbul Barosu bünyesinde gerçekleştirdiği ‘Kurgusal Dava’ çalışmalarında jüri üyesi olarak görev aldı.
15 yıl klasik bale ve piyano eğitimi alarak Royal Academy of Dance ve MEB lise seviyesi mezuniyete sahip oldu. Lisanslı olarak dalış sporu yapmakta, tiyatro oyunlarında rol almaktadır. Londra’daki ATC Theatre ve İstanbul DasDas ortak yapımı ‘Yakaranlar’ müzikal projesinde rol almıştır. Boğaziçi Caz Korosu bünyesindeki Magma Korosu’nda korist olarak yer almaya devam etmektedir.
Cehaletin Alacakaranlığı: 3 Temmuz 1993, Sivas / Av. Dr. Ersoy ZIRHLIOĞLU
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, bireylerin düşünce, ifade ve kanaat özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü ve laikliği koruyan maddelerle donatılmıştır. Bu maddeler, birbirlerini tamamlayan ve koruyan niteliktedir. Bu maddeleri kısaca incelemek, yazının devamı için faydalı olacaktır.
Düşünce ve İfade Özgürlüğü: Anayasanın 25. ve 26. maddeleri düşünce ve ifade özgürlüğünü düzenler. 25. maddeye göre, “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” 26. madde ise ifade özgürlüğünü düzenler: “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir.”
Din ve Vicdan Özgürlüğü: Anayasanın 24. maddesi din ve vicdan özgürlüğünü düzenler. Bu maddeye göre, “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. … Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. … Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”
Laiklik: Anayasanın 2. maddesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini belirler ve “laik” bir devlet olduğunu vurgular: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”
Örneğin, bir kişi herhangi bir dine inanmıyorsa, bu düşüncesini ifade edebilir. Devlet, bu kişiyi bu sebeple herhangi bir yaptırıma tabi tutamaz. Aynı şekilde, bir kişi inandığı dinin yükümlülüklerini yerine getirmek istediğinde, devletin karışamaması da yine laiklik ilkesi sayesinde koruma altındadır. Sürekli karıştırılan bir ifade olması sebebiyle, laiklik kavramını biraz daha derinlemesine incelemekte yarar vardır.
Laiklik, Fransa’da ortaya çıktığında, dini özgürlüğün gereğinden fazla kısıtlandığı düşüncesiyle bazı Hristiyan topluluklar tarafından eleştirilmiştir. Bununla beraber, bu ilkenin destekçileri, devlet ile dinin ayrılmasının korunması ve tüm vatandaşların dini inançlarına bakılmaksızın eşit muamele görebilmesinin sağlanmasının laiklik sayesinde mümkün olduğunu savunmaktadır. Peki, eleştirileri yürütenler kimlerdir sizce? Öncelikle radikal dinciler, ırkçı ve aşırı muhafazakâr partilere mensup kişilerin eleştirilerine maruz kalmaktadır. Bugün dahi, Fransa’da laiklik karşıtı olan kesimlerin aşırı sağcı, ırkçı gruplar olduğu rahatlıkla fark edilmektedir.
Laikliğin bazı belirgin özellikleri ise şunlardır:
Devlet ile Dinin Ayrılığı: Devlet, hiçbir dinin savunucusu veya destekçisi olmaz ve dini meselelere karışmaz. Diyanet İşleri Başkanlığı dışında, köylülerin cami yapma ya da yapmama tercihlerine devlet müdahil olamaz. Ayrıca devlet, sünnet olmayı zorunlu kılma veya bu eylemi engelleme hakkına da sahip değildir. Benzer şekilde, namaz kılmanın zorunlu olduğunu söyleyemez ya da namaz kılmanın önüne geçemez.
Din Özgürlüğü: Bireyler, istedikleri dini tercih etme veya hiçbir dini pratiği yapmama hakkına sahip olurlar. Bireysel dini tercihler üzerine “neden Sünni ya da Alevi oldun, neden Bahai, Yahudi, Hristiyan oldun ya da neden Allah’a inanmıyorsun” gibi baskılar yapılamaz. İbadetlerin detaylarına dair “neden sadece farz olan rekâtları kıldın, niye Kuran’ı ezberlemedin, neden sakalını kestin” gibi müdahaleler kabul edilmez.
Tüm Vatandaşların Eşitliği: Tüm vatandaşlar, dini inançlarına bakılmaksızın eşit muamele görürler. Bu, laikliğin en kritik noktası ve varoluş nedenidir. Yoksa “iyi bir Müslüman” kavramı yerini “kim daha çok Müslüman” yarışına bırakır. Gerekli dini görevler gösteriş amacıyla yapılır, dini yaşamak yerine dinden nemalanma durumları ortaya çıkar. Dini yaşantısını gösterişe dökmeden sürdürmek isteyenler hak ettikleri yaşamı süremezler. Bir hükümet gelip içki içenlere zorluk çıkarırken, bir başka hükümet namaz kılanlara zorluk çıkarabilir. Hem içki içip hem namaz kılanlar duruma göre iki dönemde de ya rahat bir hayat sürerler ya da baskılara maruz kalırlar.
Özetle “Laiklik” dinsizlik değil, dar anlamıyla, dini uygulamalara devletin müdahale yetkisinin olmamasıdır.
Ayrıca, bu maddeler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile de koruma altına alınmış haklar olup; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi gereği kanunlardan dahi daha üstte bir korumaya sahip güvencelerdir.
Bu durum, en azından yukarıda anılan yasal ilkeler açısından, Türkiye’nin laik ve demokratik bir hukuk devleti olduğunun ve bireylerin düşünce, ifade, din ve vicdan özgürlüğünün uluslararası düzeyde de korunduğunun bir göstergesidir.
Sonuç olarak, laiklik, düşünce ve ifade özgürlüğü ile din ve vicdan özgürlüğünün birbirini tamamlayan ve koruyan unsurlar olduğunu söyleyebiliriz. Bu üç unsur, bireylerin özgürce düşünebilme, inançlarını özgürce ifade edebilme ve dinlerini veya dinsizliklerini özgürce yaşayabilme haklarını güvence altına alır. Bu hakların korunması ve yaşatılması, demokratik ve laik bir hukuk devletinin temel görevleri arasındadır.
“Kahrolsun laiklik”, “burası laiklere mezar olacak” vb. nidaların nedeni ne olabilir? Sonuç itibariyle insanlar değil devletler laik olabilir. Keza ülkeler soyut olgular olduğundan bir dine de ait olamazlar. Örneğin siz hiç üniversite sınavına hazırlanan bir devlet gördünüz mü? Yahut bir pasta yiyen devlet? Peki bu kadar fikre sahip olup hiç bilgiye sahip olmamanın müsebbibi nedir?
Tabii ki eğitim eksikliği de yine devletin vatandaşına sunması gereken bir hak; aynı zamanda da her topluma ve kendine faydalı vatandaşın da yararlanması gereken bir insanlık görevidir.[1]
3 Temmuz 1993 günü, Türkiye Cumhuriyeti olarak yukarıdaki haklar, özgürlükler ve yönetim anlayışı olmadığında Radikal Cehaletin Alacakaranlığı nasıl bir şey hep beraber yaşadık.
Cahil bırakılmış bir topluluğun en karanlık yüzünü gösteren olaylardan biri olan Sivas Katliamı, 1993 yılında gerçekleşti, sonraki yıllarda da farklı formlarda gerçekleşmeye devam etti. Katliam, düşüncenin ve düşünürlerin katliamı olarak tarihe geçti. Farklı inanç ve düşüncelere sahip yurttaşların katledilmesi, gözdağı verme ve baskı ile üstünlük kurma isteği gibi olası amaçlarla gerçekleşti. Ancak bu olayı gerçekleştirecek öfkeli kalabalıkların yaratılabilmesinin altında yatan asıl kolaylaştırıcı sebep, cehalet ve eğitimsizliktir.
Eğitimsiz kalmış bir topluluk, sosyal dünyadan kopuk bir kabileden daha bilinçsizdir. Kabile, ateşin kendisini tutan eli yakacağını bilir. Cehalet, öyle bir alacakaranlıktır ki, ateşi gördüğü zaman, aydınlığı ve fikirleri de yakacağını düşünür. Socrates, Giordano Bruno, Thomas More, Jeanne d’Arc ve sayısız düşünür fikirleri yüzünden öldürülmüştür.[2]
Eğitim, bir toplumun gelişmesi ve ilerlemesi için hayati öneme sahiptir. Ancak eğitim, sadece okuma yazma bilmek veya bir üniversite diplomasına sahip olmak anlamına gelmez. Gerçek eğitim, insanların düşünme yeteneğini geliştiren, onlara eleştirel düşünme becerisi kazandıran ve farklı düşüncelere saygı göstermeyi öğreten bir süreçtir.
Sivas Katliamı, eğitimin bu önemli yönünün eksikliğinin ne tür sonuçlara yol açabileceğini gösteren, önlenebilecek olmasına rağmen geç kalınmış bir örnektir; keza eğitim ihtiyacı, hep ertelenmiştir.
Sivas Katliamı esnasında atılan sloganlar (“Kahrolsun laiklik!”, “Müslüman Türkiye!”, “Yaşasın Şeriat!”, “Sivas, Aziz’e mezar olacak!” “Şeytan Aziz”, “Sivas laiklere mezar olacak.”) kendi içlerinde büyük çelişkiler içeriyordu. Bu sloganlar, elbette yukarıda bir kısım ilkelerine değindiğimiz anayasal düzeni sindiremeyen ve laikliği anlamayan eğitimsiz ve belli bir hedef yolunda güdülenmiş kişilerin sözleridir.
Bu kertede belirtmemiz gereken önemli bir husus, bu menfur katliamın gerçekleşmesinin altında yatan sebebin eğitimsizlik olduğu değildir. Bu iki husus birbiri ile karıştırılmamalıdır. Burada açıklanmak istenen, devrin yöneticilerinin “öfkeli topluluk” olarak adlandırdığı zanlıların ve katillerin neden bu olaya katıldıklarıdır. Bazı kişilerin veya grupların maşası olarak ortalığı kızıştıran birkaç kişi olsa dahi, neden bu denli fazla insan onları takip etmiştir sorusunu açıklamaya çalışmaktayız.
Bugünün teknolojik ve tıbbi gelişmesi ile psikiyatrik inceleme yapılsa idi belki üç beş kişide Psikopatik eğilimleri olanlar veya Narsisistik[i] Kişilik Bozukluğu çıkabilirdi, ki, bu dahi sadece yapılan eylemlerdeki dayatmalara dair izlenimlerden ibarettir. Kısaca birkaç psikiyatrik sorunu özetlemek gerekirse;
Narsisistik Kişilik Bozukluğu:Bu bozukluğa sahip bireyler genellikle aşırı ve yersiz bir benlik saygısı vardır. Başka bireylere karşı empati eksikliği ve kendi görüşlerini diğer kişilere empoze etme eğilimi gösterirler. Sivas Katliamında da, kendi dini inançlarını ve görüşlerini kabul etmeyen bireylere karşı şiddet kullanılması bu tür bir bozukluğu anımsatmaktadır.
Antisosyal Kişilik Bozukluğu / Psikopati: Antisosyal kişilik bozukluğu olan bireyler, başkalarının haklarına saygı göstermeme, yalan söyleme, manipülasyon ve suç işleme eğilimindedirler. Psikopatik eğilimler, başkalarının yaşamına, güvenliğine ve huzuruna yönelik ciddi bir kayıtsızlıkla karakterizedir. Bu tür bir bozukluğa sahip olan kişiler, herhangi bir duygudan aridir. Pür psikopatlık çok ender rastlanan bir bozukluk olsa da, antisosyal kişilik bozukluğunun belirli derecedeki mevcudiyetleri Sivas Katliamı gibi toplu şiddet eylemlerine katılan saldırganlarda var olabilirler.
Asıl değiştirilmesi ve eğitim ile düzeltilmesi gereken geriye kalan “öfkeli topluluk” olarak tabir edilenlerdir. Psikopatik eğilimleri olanlar ve Narsisistik Kişilik Bozukluğu olanları tıbbi bakım ile tedavi, karanlık ellerin maşalarını ise cezaevleri ile ıslah edebilirse de, geriye kalan “öfkeli topluluk” her an, her yerde karşımıza çıksın istemiyorsak, bunun yolu sadece düzgün bir eğitimden geçer.
Açıkladığımız üzere, laiklik kavramının lafzi yorumunu dahi bilmeden, söylediği lafların anlamını anlamadan sokağa dökülen kişilerin kolayca güdülenebilmesinin sebeplerinin başında eğitim eksikliğinin geldiğini söylemek de yanıltıcı olmayacaktır. Bunun sebebi ise, eğitimin, toplumun gelişmesi ve ilerlemesi yolunda kritik bir rol oynamasıdır. Burada bahsedilen eğitimin tanımını sadece okur-yazarlık veya bir meslek sahibi olma; yani öğrenim durumuyla sınırlamak eksik ve hatalı bir yorum olacaktır. Eğitim, aslında, anne karnında başlayıp ölene kadar devam eden, çok daha kapsamlı ve derin bir süreçtir.
Eğitim, bireylerin düşüncelerini, inançlarını ve değerlerini şekillendirme gücüne sahiptir. Dünyayı ve kendimizi anlamamıza yardımcı olur, bu sayede haklarımızı ve özgürlüklerimizi koruma yeteneğimizi geliştirir. Diğer insanlara ve çevremize karşı tutumlarımızı belirlerken, saygı gösterme ve farklılıkları kabul etme yeteneğimizi de besler.
Sosyal uyum ve iş birliğini de yine eğitim güçlendirir. Düşünme, eleştirel düşünme ve problem çözme yeteneklerimizi geliştirerek, daha bilinçli ve etkin bireyler olmamıza olanak sağlar. Kendimizi ifade etme, iletişim kurma ve bilgiye ulaşıp onu kullanma yeteneklerimizi geliştirirken yaşam kalitemizi ve beklentilerimizi artırır.
Toplumun genel ilerlemesine katkıda bulunma yeteneğimizi de yine eğitim geliştirir. Demokratik değerlere ve insan haklarına olan saygımızı pekiştirir, barış, adalet ve eşitlik ilkelerine olan bağlılığımızı güçlendirir. Doğal çevre ve kaynaklara olan saygımızı artırırken, kültürel çeşitlilik ve mirası koruma farkındalığımızı yükseltir.
Eğitim, bilim, teknoloji ve yeniliklere açık bir zihin yaratır. Sürekli öğrenme ve kişisel gelişim yeteneklerimizi geliştirir. Etik ve ahlaki değerlere olan saygımızı sağlamlaştırır.
En nihayetinde, eğitim bize insanlık değerlerine, mirasına ve insan onuruna derin bir saygı kazandırır. Eğitim, bizleri bireyler olarak geliştirirken, toplumun ilerlemesine de katkıda bulunur. Bu yüzden eğitime gereken değeri vermeli ve onun çok yönlü faydalarını anlamalıyız.
Bu sebeplerle “Eğitim Şart!” sözü, klişe haline gelecek kadar çok kullanılagelmiştir.
Sivas Katliamında, saldırıyı gerçekleştirenler, kendi inanç ve düşüncelerini kabul etmeyen insanlarımızı hedef almış ve sonuçta, hedef haline getirilen 35 kişi hayatını kaybetmiş, 50 kişiden fazla da ağır yaralanmıştır.
35 insanımızın, hatta daha fazla insanımızın bir seferde hayatını kaybetmesi, ne yazık ki bu toprakların yabancı olduğu bir olay değildir. Buna karşın Sivas Katliamını birçok olaydan ayrı noktaya koyan unsur, bu menfur katliama hükümet tarafından verilen tepkilerdir.
“Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir.”[ii] Başbakan Tansu Çiller
“Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş…Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır…Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır.”[iii] Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel
“Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir.” “Yangın önceden planlanmış olay değil, topluluk psikolojisi ile ortaya çıkmıştır. (…) Aziz Nesin hakkında da soruşturma açılabilir.”[iv] İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu
“Fikir özgürlüğünün, halkımızın mukaddes değerleri için kullanılmasına hiçbir şekilde kayıtsız kalınamaz.”[v] Mesut Yılmaz Ana Muhalefet Partisi ve ANAP Genel Başkanı
“Ben Vali Bey’in ve Emniyet Müdürü’nün isteği üzerine, topluluğu yatıştırmak amacıyla konuşma yaptım. Belediye olarak üzerimize düşeni yaptığımız kanaatindeyim. Ben aslında teşekkür beklerken adeta suçlandım.”[vi] Temel Karamollaoğlu Refah Parti Sivas Belediye Başkanı
Sivas Katliamı, birçok kişinin öldüğü, insan hakları ve özgürlüklerinin ağır bir şekilde ihlal edildiği bir olaydır. Bu nedenle yetkililerin açıklamaları, olayın ağırlığına ve çerçevesine uygun olmalıydı; ancak, açıklamalar beklentileri karşılamamıştır.
Katliamda hayatını kaybedenlerin can güvenliğinin ihlal edildiği birçok kademede açıkça göz ardı edilmiştir. Olayın ağırlığını perdeleme çabasına girilmiş, birçok insanın ölümüne neden olan bu eylemi hafifletme girişimi ile hedef şaşırtılmaya çalışılarak suni suçlular olarak düşünce ve ifade özgürlüğüne yaslanılmıştır. Devletin koruma görevini yerine getirmediğini kabul etmemiştir. Dini inançların ve inançsızlıkların ifade edilmesi, Türkiye’yi uluslararası arenada çağdaş demokrasilere yakışmayacak bir şekilde ağır tahrik olarak nitelendirilmiştir.
Bu durumun AİHS ve Anayasa’ya açıkça aykırılık teşkil etmesine rağmen ağır tahrik olarak nitelendirilmesi, kişilerin dini inançlarından kaynaklanmaktan ziyade, yaşanan ağır katliamın üstünü alelacele örtme çabasıdır. Nitekim bu ateşin közleri bile, işlerini yapmayan–yahut işlerini gayet iyi yapan–kişileri açığa çıkartacaktı. Bunun olmaması için din, siyasete alet edildi.
Olayın bütün suçlusu topluluk muydu; yoksa bu topluluğun bu raddeye gelmesine ve insanları diri diri yakmasına müsamaha gösterenler, belki de yol gösteren karanlık eller miydi? Hiçbir zaman tek ağızdan konuşmamış olan kişilerin, tek ağızdan, elden gelenin yapıldığını belirtip, suçlunun Aziz Nesin olduğunu ima etmeleri, ısrarla ve üstüne basarak ağır tahrik demeleri ilgi çekicidir.
Sonuç olarak, yetkililerin yaptığı açıklamalar, olayın ağırlığına uygun olmamakla birlikte, ifade özgürlüğü ve eşitlik ilkelerine aykırıdır. Bu tür olaylarda devlet, vatandaşlarını koruma görevini yerine getirmeli ve ifade özgürlüğüne saygı göstermelidir. Buna karşın devletin çeşitli kademesindeki yetkililer, daha da ayrıştırıcı ve körükleyici açıklamalardan çekinmemişlerdir.
Bütün bu yönleri ile ele alındığında, Sivas Katliamının neden kara bir leke olarak 30 yıldır ilk günkü gibi hatırlandığı ve hatırlanmaya da devam edeceği daha rahat anlaşılabilir.
Baktığımız zaman, 3 Temmuz 1993 tarihinde Sivas alev alev yanıyordu, ama gördüğümüz zaman, Türkiye hiç bu kadar karanlık olmamıştı. Umarız tarih tekerrür etme alışkanlığını göstermeden bizler eğitime olan yatkınlığımızı arttırmış oluruz.
Dipnotlar:
[1] Yazıldığı dönemden ötürü bazı bakış açıları çağımızın gerisinde kalmış olsa da, Jean-Jacques Rousseau’nun yazdığı, “Emile, ya da Eğitim Üzerine” adlı kitabı başta eğitimciler olmak üzere, bir insanın hayatına değecek herkese, özellikle de anne-babalara tavsiye ederiz.
[2]Socrates (Yunanistan): Felsefi görüşleri ve gençlerin ahlaki değerlerini bozduğu iddiasıyla idam edildi.
Giordano Bruno (İtalya): Hristiyanlık dışında birçok dini inanışı savunduğu ve evrenin sonsuz olduğunu iddia ettiği için Roma Katolik Kilisesi tarafından yakılarak idam edildi.
Thomas More (İngiltere): Kral VIII. Henry’nin boşanmasına ve Anglikan Kilisesi’nin kurulmasına karşı çıktığı için idam edildi.
William Tyndale (İngiltere): İncil’i İngilizce’ye çevirdiği için Katolik Kilisesi tarafından yakılarak idam edildi.
[i] Her ne kadar TDK sözcüğü “Narsist” olarak kullanmanın doğru olduğunu kabul etmiş olsa da, görüşümüzce, Narsist kullanımı etimolojik açıdan yanlış olup, doğru kullanım Narsisist sözcüğüdür.
[ii] Rengin Arslan, Sivas 1993: Madımak Oteli’nde ne oldu?, BBC News Türkçe, 2 Temmuz 2015, https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150702_sivas_1993 (Son Erişim 20 Temmuz 2023).
[iv] a.g.e.; Sivas Katliamı’nın 27. Yılı Ali Ekber Ataş-2: Bakıyor görmüyor, duyuyor söylemiyor, biliyor ses çıkarmıyor, Cumhuriyet Gazetesi, 3 Temmuz 2020, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/sivas-katliaminin-27-yili-ali-ekber-atas-2-bakiyor-gormuyor-duyuyor-soylemiyor-biliyor-ses-cikarmiyor-1749085 (Son Erişim 20 Temmuz 2023)
[v] Sivas Katliamı’nın 27. Yılı Ali Ekber Ataş-2: Bakıyor görmüyor, duyuyor söylemiyor, biliyor ses çıkarmıyor, Cumhuriyet Gazetesi, 3 Temmuz 2020, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/sivas-katliaminin-27-yili-ali-ekber-atas-2-bakiyor-gormuyor-duyuyor-soylemiyor-biliyor-ses-cikarmiyor-1749085 (Son Erişim 20 Temmuz 2023)
Alternatif uyuşmazlık çözüm (“AUÇ”) yollarında, bu yolların özellikle fikri mülkiyet uyuşmazlıklarına ve uluslararası ticaret uyuşmazlıklarına uygulanması hususuna uzmanlaşmayı şiar edinmiş avukat ve akademisyen. Amerikan Barolar Birliğinin 2022-2024 dönemi AUÇ bilim kurulu üyesi; çalışmaları itibarı ile Nisan 2022 ayında, ABD’de ayın avukatı olarak taltif edilmiş hukukçu. Doktora tezi ve sonrasındaki çalışmalardan dolayı, dünyadaki birçok ülkenin patent, marka ve telif hakları uyuşmazlıklarının çözümlenmesi konularına hâkim. Analitik düşünme ve problem çözme yetilerine, Pennsylvania Üniversitesi’nde (University of Pennsylvania) yüksek lisans yaparken, Wharton akademisyenlerinden dünyaca ünlü Prof. Stuart Diamond’dan aldığı müzakere eğitimi ve bu eğitimin sonrasındaki çalışmalarından dolayı güçlü ikna kabiliyetine ve etkili müzakere tekniklerine sahip müzakere uzmanı. Fikri mülkiyet uyuşmazlıkları, hukuk eğitimi ve andragoji, hukuki araştırma, karşılaştırmalı özel hukuk, uluslararası ticaret hukuk ve alternatif uyuşmazlık çözüm yolları uzmanıdır. DFMÖ’de (WIPO) kayıtlı hakem ve arabulucudur. 2007 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini, 2008 yılında Ankara Barosu Başkanlığı’nda eğitimini, 2009-2010 arasında New York’ta bulunan Pace Üniversitesi’ndeki (Pace Univesity) dil eğitimini, 2010-2011 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi’nde (University of Pennsylvania) yüksek lisansını, 2011-2016 yılları arasında Arizona Üniversitesi’nde (University of Arizona) doktorasını tamamlayan Dr. Zırhlıoğlu, doktora eğitiminin ilk senesinde Arizona Üniversitesi Hukuk Fakültesinde ders vermiş, aldığı teklif üzerine 2012-2014 yılları arasında British Columbia Üniversitesi’nde (University of British Columbia) misafir akademisyenlik yapmıştır.
Doç. Dr. Saadet Yüksel, Mardin’lidir ve 1983 yılında dünyaya gelmiştir. Yüksel, eski Mardin Milletvekili, Yeni Dünya Vakfı İstişare Kurulu Başkanı ve hukuk profesörü Cüneyt Yüksel’in kardeşidir.
Doç. Dr. Saadet Yüksel, 2011 yılında ikinci yüksek lisans diplomasını Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamlamıştır. Doktora çalışmalarının bir kısmını Georgetown Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde sürdürmüş, Uluslararası Hukuk Enstitüsünde yürüttüğü çalışmaları sırasında Hukuk İngilizcesi ve ABD Hukuk Sistemi üzerine araştırmalarda bulunmuş; 2012 yılında Türkiye’ye dönerek İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden doktora derecesi unvanını almıştır.
Yüksel, yüksel lisans tezinde Karşılaştırmalı Anayasa Yargısında Temel Hak ve Özgürlükler Rejimi, doktora tezi olarak ise Hükümet Sistemleri Bağlamında Devlet Başkanının İşlemleri ve Yargısal Denetimi konusunu irdelemiştir.
Kariyeri ve Bilimsel Çalışmaları
Doç. Dr. Saadet Yüksel, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesinde akademik dersler vermiş; Amerika Birleşik Devletlerinde Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Georgetown Üniversitesi Hukuk Fakültesinde araştırma görevlisi ve misafir öğretim üyesi olarak akademik çalışmalarda bulunmuş, Katar’da HBKU Hukuk Fakültesinde misafir öğretim üyesi görev almıştır.
Yüksel, İngilizce ve Fransızca bilen Yüksel çalışmalarında Anayasa Hukuku ve İnsan Hakları alanında uzmanlaşmıştır. Çalışmalarında, hak ve özgürlüklerin korunması, anayasa yargısı, karşılaştırmalı anayasa yargısı, Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde Türkiye’deki anayasa değişiklikleri ile anayasa dizayn ve yapım süreçleri konuları üzerine yoğunlaşmıştır. Yüksel, incelediği anayasa hukuku ve insan hakları hukuku konularını Kıta Avrupası ve Anglo Sakson Hukuku açısından karşılaştırmalı olarak değerlendirmiş; iletişimin önleme amaçlı denetlenmesi konusuna özel yaşamın gizliliği hakkı açısından yaklaşan ilk çalışmalardan birini yapmış, bu alandaki çalışması uluslararası raporlarda ve ulusal yargı kararlarında referans alınmıştır.
Yüksel, 2018 yılı Türkiye Bilimler Akademisi Üstün Başarılı Genç Bilim İnsanı Ödülleri Programı (TÜBA–GEBİP) Ödülü sahibidir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Seçilen İkinci Türk Kadın Yargıç
Doç. Dr. Saadet Yüksel, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı ve Fakülte Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapmakta iken 2019 yılı Nisan ayında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yargıçlığına seçilmiştir.
Saadet Yüksel, Avrupa Konseyi Sekretaryasına Türkiye Cumhuriyeti Hükumeti tarafından önerilen ilk üç listenin reddedilmesinin ardından dördüncü defa önerilen 3 kişilik listedeki adayların 29 Mart 2019 tarihinde Paris’te mülakata alınması sonucunda AİHM yargıcı olarak seçilmiştir.
Doç Dr. Saadet Yüksel, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki görevine 03.07.2019 günü yemin ederek başlamıştır. Yemin törenine Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, Danıştay Başkanı Zerrin Güngör ve Yargıtay Başkanı Cirit katılmıştır.
Saadet Yüksel, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde görev yapan Rıza Türmen’in ardından göreve getirilen Ayşe Işıl Karakaş‘tan sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine seçilen ikinci kadın Türk yargıç olmuştur.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
Basılı Eserleri, Makaleleri ve Tebliğleri
Doç Dr. Saadet Yüksel’in ulusal ve uluslararası yayın olarak basılmış makale, tebliğ, kitap bölümü ve çevirileri bulunmaktadır.
Yüksel, Anayasa Yargısında İbadet Özgürlüğü (Free Exercise of Religion within the Context of Constitutional Review), Özel Yaşamın Bir Parçası Olarak Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Gizliliğine Önleyici Denetimle Müdahale (Intelligence Surveillance of Electronic and Wire Communications within the Context of the Right to Privacy) ve Avrupa Birliğinde İsçilerin Serbest Dolaşımı ve Türk İşçilerinin Statüsü (Free movement of workers in the EU and the status of Turkish workers in the EU) isimli kitapların sahibidir.
Makaleleri
Saadet Yüksel’in, The EU Constitution and Its Challenges, Childhood Victimization Law in Turkey: Challenges and Some Solutions from EU Law, Constitutional Arrangements of Turkey in 2001 under the Framework of EU Adaptation Process, Annales de la Faculté de Droit d’Istanbul, Translated into Turkish the foreword of Francesca Bignami and Sabino Cassese’s “Law and Contemporary Problems, The Administrative Law of the European Union”, Turkey’s Procedural Challenges to Making a New Constitution, Türk Anayasa Hukukunda Hakimlerin Bağımsızlığına Genel Bir Bakış (Independence of Judges in Turkish Constitutional Law), Intelligence Surveillance of Wire Communications Under Turkish Law, A Comparative Approach on New Turkish Constitutionalism, Intelligence Surveillance of Wire Communications under Turkish Law, A Comparative Analysis of the Constitutional Dimension of Wire
Communications Surveillance in Turkey, İletişimin Önleme Amaçlı Denetlenmesinin Anayasal Boyutu ve Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi, The Clash Between Free Exercise of Religion and Secularism within the Turkish Legal System, Hükümet Sistemi Değişikliği Tartışmalarına Dair Anayasal Değerlendirme: Başkanlık Sistemi ve Parlamenter Sistemdeki Kurumsal Değişkenler, An Analysis of the Turkish Constitutional Court’s Decision on Religious Marriage ve Anayasa Mahkemesi’nin Dini Nikah Kararına Dair Kısa Bir Analiz başlıkları ile yayınlanmış makaleleri bulunmaktadır.
Anayasa Yargısında İbadet Özgürlüğü
Anayasa Yargısında İbadet Özgürlüğü
Anayasa hukukçusu Doç. Dr. Saadet Yüksel bu çalışmasında, din özgürlüğünün hukuki güvencesine yönelik hukuk korumasının dine değil, inanç ve ibadet özgürlüğüne yönelik olması hassasiyetiyle gerçekleşebileceğini açıklamaktadır. Yüksel, başkaca modelleri aynen alıntılamak veya bu talepleri ilk bakışta din-devlet ayrılığına aykırılıktan reddetmek yerine; her olayın özelliklerini dikkate almaya imkan verecek bir standart geliştirilmesi gerektiğini iddia etmektedir. Bu standart, Türkiye’de Anayasa Mahkemesinin özellikle ibadet özgürlüğüne müdahaleyi incelerken sorguladığı laikliğe dair yeni tanım arayışına da katkıda bulunacak ve bir tartıma imkan verecek olan “ölçülülük”tür. Yüksel, ölçülülük standardının bir anayasal analiz metodu olarak, bu standardı benimseyen devletlerin yargı düzeni ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında, Türkiye’de anayasa yargısı tarafından nasıl uygulanacağına yönelik kitap ve makaleleri ile anayasa hukuku ve insan hakları literatürüne özgün katkı sağladı. “Anayasa Yargısında İbadet Özgürlüğü” isimli son eserinde din özgürlüğüne yönelik talepler açısından din-devlet ilişkisine yoğunlaşmaktan öte, din özgürlüğü üzerinden giderek din-devlet ayrılığıyla ilişkilendirebilecek bir anlayışı karşılaştırmalı örneklerle sundu; ölçülülük standardını uygulayarak Türkiye’de anayasa yargısının nasıl bir içtihat geliştirebileceğini ele almıştır.
Özel Yaşamın Bir Parçası Olarak Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Gizliliğine Önleyici Denetimle Müdahale
Özel Yaşamın Parçası Olarak Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Gizliliğine Önleyici Denetimle Müdahale
Kitabın Konu Başlıkları
Birinci Bölüm: Özel Yaşamın Gizliliği Hakkı Ve Koruduğu Değerler
Konu 1: Özel Yaşamın Gizliliği
Konu 2: Özel Yaşamın Gizliliği Kavramının Kapsam İtibari ile Değerlendirilmesi
Konu 3: A.B.D. Hukukunun Yaklaşım Farklılığı
İkinci Bölüm: Türk Hukukunda Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Gizliliği Ve Denetim
Konu 1: Kavramlar
Konu 2: Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Denetlenmesinin Özel Yaşamın Gizliliği Ve İletişimin Gizliliği Bağlamında Değerlendirilmesi
Üçüncü Bölüm: Kişisel Verilerin Korunması
Konu 1: Genel Olarak Konu
2: Avrupa Konsey Ve Avrupa Birliği Mevzuatı Bağlamında Kişisel Veriler
Konu 4: Kişisel Verilerin Korunması Bağlamında Özel Yaşamın Gizliliği Dair Avrupa Birliği Yaklaşımının A.B.D. Yaklaşımıyla Genel Bir Karşılaştırması
Konu 5: Türk Hukukunda Özel Yaşamın Gizliliği Hakkının Korunması Bağlamında Kişisel Verilerin Korunması
Dördüncü Bölüm: Türk Hukukunda Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Önleme Amaçlı Denetlenmesinin Şartları Ve Uygulanması
Konu 1: Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Önleme Amaçlı Denetlenmesinin Şartları ve Uygulanması
Konu 2: Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Önleme Amaçlı Denetlenmesinin Koşulları Ve Uygulanması
Konu 3: Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Önleme Amaçlı Denetlenmesi Sonucu Elde Edilen Verilerin Niteliği Ve Kullanımı
Konu 4: Hukuka Aykırı Olarak Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Önleme Amaçlı Denetlenmesi Ve Yaptırımı
Avrupa Birliğin’de İşçilerin Serbest Dolaşımı ve Türk İşçilerinin Statüsü
Avrupa Birliği’nde İşçilerin Serbest Dolaşımı ve Türk İşçilerinin Statüsü
Saadet Yüksel, telif eserlerinin yanı sıra; Antje du Bois Pedain, M. Suleman Arsalan, Hayrettin Ökçesiz, Alexandra Chirinos, Janine Simpson, Jörg Arnold, Ben Saul, Arndt Sinn, Ujiwal Kumar Singh, Alejandro Aponte, Kendall W. Stiles, Günther Jakobs, Klaus Malek, Joshua D. Zelman, Richard J. Goldstone, Andreas Eicker, Jochen Bung ve Hans Peter Gasser tarafından yazılan “Terör ve Düşman Ceza Hukuku” isimli kitaba yayına hazırlık aşamasında katkıda bulunmuştur.
Navanethem(Navi) Pillay, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği yapmış olan Güney Afrikalı kadın hukukçudur.
Güney Afrika vatandaşı olan Pillay, 23 Eylül 1941 tarihinde doğmuş, 1965 yılında Hukuk Fakültesini bitirmiştir. Pillay, Natal Üniversitesi’nden mezun olmuştur.
Navi Pilllay, Harvard Law School’da doktora yapan ilk Güney Afrika’dır.
Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1982 yılında Hukuk Yüksek Lisans derecesi ve 1988 yılında da Doktora derecesi elde etmiştir. Pillay, Harvard Law School’da doktora yapan ilk Güney Afrika’dır.
Pillay Hint-Tamil kökenlidir. Apartheid karşıtı eylemciler için savunma avukatı olarak çalışmış, işkence görenlere yardım etmiş, Robben Adası’ndaki mahkumların haklarını savunmuştur. Pillay, KwaZulu-Natal Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmış, daha sonra Durban Westville Üniversitesi Konsey Başkan Yardımcısı olarak atanmıştır.
Pillay, apartheid’in sona ermesinden ve Afrika Ulusal Kongresi’nin iktidara gelmesinden sonra, 1995 yılında, Nelson Mandela tarafından Güney Afrika Yüksek Mahkemesi’ne yüksek yargıç olarak atanmıştır. Bu atama, Güney Afrika’da, beyaz olmayan bir kadın için ilktir.
Pillay, Hint-Tamil Kökenlidir
Navi Pillay’ın Uluslararası Kurumlardaki Görevleri
Daha önce Uluslararası mahkeme yargıcı olarak görev yapan Pillay, 2003`ten 2008 yılına kadar Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargıç olarak görev yapmıştır. Pillay ayrıca Ruanda’da soykırım sorumlularının yargılamak üzere 1995 yılında kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesinin de başkanlığını yürütmüştür. Pillay, insan hakları konusunda yaptığı çalışmalarla tanınmıştır. Hukuk hayatına insan hakları savunucu grupların avukatlığını yaparak başlayan Pillay, ayrıca, Güney Afrika’da Yüksek Mahkeme’ye atanan ilk siyah kadın olmuştur.
Pillay, 1995 yılında BM Genel Kurulu tarafından Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne yargıç olarak seçilmiş, 1999-2003 yıllarında bu mahkemede başkan olarak görev yapmıştır. ICTR’in soykırım konusundaki çığır açan içtihatlarına imza atmış, ifade özgürlüğü ve nefret propagandası konularında da kritik kararlar almıştır.
Pillay, 2003 yılında Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde hakim olarak atanmış, Ağustos 2008’e kadar bu mahkemede görev yapmıştır.
Navi Pillay- Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Sırasında
Güney Afrikalı insan hakları savunucusu ve hukukçu Navanethem Pillay, 30 Haziran 2008`de boşalan İnsan Hakları Yüksek Komiserliği görevine getirilmiştir. Louise Arbour’ın yerine BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un tavsiyesi ve Genel Kurul’un aldığı karar ile Navi Pillay’ın atanması 28 Temmuz 2008 tarihinde Genel Kurul tarafından onaylanmış, 2008 Eylül ayında resmen yeni görevine atanmıştır. Görev süresi 1 Eylül 2012 tarihinden itibaren iki yıllığına yenilenmiştir.
Navi Pillay, İnsan Hakları Yüksek Komiserliği görevini yürütmekte iken cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri temelinde bireylere yöneltilen şiddet ve ayrımcılığın sona erdirilmesi yönünde çalışmalar yürütmüş, 2012 yılında Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Raporu başlığı ile rapor yayınlamıştır.
Pillay, Nisan 2015’te Ölüm Cezasına Karşı Uluslararası Komisyon’un 16. Komiseri olarak görev yapmaya başlamıştır.
Pillay ve İnsan Hakları Mücadelesi
Pilllay, 1967 yılında, memleketi Natal eyaletinde avukatlık yapmaya başlamış ve 28 yıl boyunca Güney Afrika’da avukat olarak, apartheid karşıtı eylemcilerisavunmuştur.
Navanethem Pillay, Güney Afrika ülkesinde kadın hakları savunuculuğunda önde gelen isimlerdendir. Irk, cinsiyet, din ve cinsel yönelim temelinde ayrımcılığı yasaklayan eşitliklerin gelişmesinde çabalar göstermiştir. Pillay, Uluslararası kadın hakları örgütü olan Equality Now’ı kurmuş ve çocuklar, tutuklular, işkence mağdurları ve aile içi şiddet mağdurları ile çeşitli ekonomik, sosyal ve kültürel haklarla ilgili konularda çalışan diğer kuruluşlarla işbirliği yapmıştır.
Pillay, Güney Afrika’daki ırkçı rejim dönemlerinde yaşananlara bire bir tanık olduğunu, bu nedenle ırkçılık ile mücadelenin ne anlama geldiğini çok iyi bildiğini belirtmektedir.
Pillay, 2003 yılında Pillay, Kadın Hakları için yapmış olduğu çalışmalardan ötürü Gruber Ödülü’nü almış, 2009’da yılında Forbes Dergisi tarafından dünyanın en güçlü kadınları arasında gösterilmiştir.
Pillay, Güney Afrika’daki ırkçı rejim dönemlerinde yaşananlara bire bir tanık olduğunu, bu nedenle ırkçılık ile mücadelenin ne anlama geldiğini çok iyi bildiğini belirtmektedir.
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Polis Bildirisi
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Polis Bildirisi, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin Polis Hakkındaki Bildiriye İlişkin Kararı olarak 8 Mayıs 1979 tarihinde kabul edilmiştir.(Declaration on the Police)
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Polis Bildirisi (Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin Polis Hakkındaki Bildiriye İlişkin 690 (1979) Sayılı Kararı)
1. Avrupa insan hakları sözleşmesi ve diğer ulusal ve uluslar arası belgelerle güvenceye alınmış olan insan hakları ve temel özgürlüklerin tam anlamıyla kullanılabilmesinin, kamu düzeni ve kamu güvenliğinden yararlanan huzur içinde bir toplumun varlığını zorunlu kıldığını dikkate alarak;
2. Bu bakımdan, bütün üye devletlerde polisin temel bir rol oynadığını, son derece tehlikeli koşullar içinde müdahale etmek için onların sık sık çağrıldıklarını, uygulayacakları davranış kurallarının yeterli açıklıkla belirtilmemiş olmasının, görevlerini daha da karmaşık bir hale getirdiğini dikkate alarak;
3. Görevleri sırasında insan haklarını çiğneme suçu işlemiş polisler ile kullandıkları insanlık dışı yöntemler yüzünden birlikleri lağvedilmiş polislerin, polis olarak kullanılmamalarını temenni ederek;
4. Polise, insan hakları ve temel özgürlüklere ilişkin görevlerini nasıl yapması gerektiği konusundaki kurallar anlatılırsa, insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması ile ilgili Avrupa sisteminin güçleneceğini düşünerek;
5. Polislerin, içinde görev yaptıkları toplumun maddi ve manevi aktif desteğinden yararlanmalarını temenni ederek;
6. Polislerin, devletin diğer görevlilerinkine benzer, statü ve haklardan yararlanmaları gereğine inanarak;
7. Savaş halinde ve diğer olağanüstü durumlarda ve yabancı bir gücün işgali ihtimalinde, polislerin davranışlarını yönlendirecek direktifler belirlemenin arzu edileceğini dikkate alarak;
8. Aşağıdaki Polis Hakkındaki Bildiri’yi, bu kararın tamamlayıcı bölümü olarak kabul eder.
9. Ulusal parlamentolardan ve halkla ilişkilerle görevli komisyondan, hukuki sorunlar komisyonundan ve Avrupa Konseyi Genel Sekreterinden, bu bildiriyi azami ölçüde duyurmalarını beklediğini beyan eder.
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Polis Bildirisi
Bölüm A
Görevle İlgili Mesleki Kurallar (Deontoloji)
1. Her polis, kanunla kendisine verilmiş görevleri, vatandaşlarını ve toplumu, şiddet, mülke zarar verme ve kanunla tanımlanmış diğer haksızlıklara karşı koruyarak yerine getirmekle yükümlüdür.
2. Her polis, birlik içinde, tarafsız ve onurlu bir şekilde davranmak zorundadır. Özellikle her türlü rüşvet olayından kaçınmak ve tam bir kararlılık içinde ona karşı çıkmak zorundadır.
3. Yargılamadan adam öldürmek, işkence ve diğer insanlık dışı veya alçaltıcı ceza veya muameleye tabi tutmak, durum ve şartlar ne olursa olsun yasaktır. Her polis, bu eylemleri içeren emir veya direktifleri uygulamamakla yükümlüdür.
4. Bir polis, hiyerarşik üstü tarafından nizami olarak verilmiş meşru emirleri yerine getirmekle yükümlüdür; bununla birlikte yasaya aykırı olduğunu bildiği veya bilmesi gerektiği herhangi bir emri yerine getirmekten kaçınacaktır.
5. Kanunların çiğnenmesine karşı koyma, her polisin görevidir. Eğer bu eylemler, hemen ağır veya tamiri mümkün olmayacak zararlara yol açma niteliğinde ise, bu taktirde polis, vakit geçirmeden kendi imkanları ölçüsünde bunları önlemeye çalışacaktır.
6. Eğer, hemen ağır veya tamiri mümkün olmayacak bir zarar tehlikesi söz konusu değilse, polis, üstlerine haber vererek bu şiddet hareketlerini veya bunların tekrarını önlemeye çalışacaktır.
7. Yasa dışı bir emri yerine getirmeyi reddeden bir polise hiçbir ceza veya disiplin cezası verilemez.
8. Yasa dışı bir eylemde bulunduğu şüphesi olmadan, sırf ırki veya dini veya siyasi inançları nedeniyle aranan, tutuklu olan veya yargılanan kişilerin, aranmasına, yakalanmasına, gözaltında tutulmasına veya nakline katılmayı reddetmek, polisin görevlerindendir.
9. Her polis, kendi eylemlerinden ve yasa dışı olarak verdiği eylem ve ihmal emirlerinden, kişisel olarak sorumludur.
10. Hiyerarşik düzen, açıkça belirtilmelidir. Bir polisin eylem ve ihmalinden sorumlu olan üste ulaşmak, her zaman mümkün olmalıdır.
11. Polisin faaliyetleri sonucu ortaya çıkan zararlara karşı başvuru yolları, mevzuatla güvence altına alınmalıdır.
12. Polis, görevlerini yaptığı sırada, kararlılıkla ve kanunla zorunlu kılınmış veya müsaade edilmiş bir görevi yerine getirmek için makul olandan fazla bir kuvvet kullanmadan hareket etmek zorundadır.
13. Polislere, silahlarını kullanacakları durumlar ve tarzlar hakkında, açık ve kesin talimat vermek gerekir.
14. Durumu tıbbi bakımı gerektiren bir kimsenin muhafazası görevinde bulunan bir polis, durumu sağlık görevlilerine bildirir ve gerektiğinde, bu kişinin hayatını ve sağlığını koruyucu önlemler alır. Kendisi, doktorların ve yetkili diğer sağlık personelinin, söz konusu kişinin tıbbi gözetim altında tutulması gereğini bildirmeleri halinde, buna uymak zorundadır.
15. Görevlerinin gereği veya kanun hükümleri, başka türlü hareket edilebileceğini emretmemişse, bir polis, görevi dolayısıyla sahip olduğu gizli nitelikteki bilgilerin gizliliğini korumak zorundadır.
16. Bu Bildiri hükümlerine uyan her polis, içinde görev yaptığı toplumun maddi ve manevi aktif desteğine hak kazanır.
Bölüm B
Statü
1. Polis kuvvetleri, kanunla kurulmuş ve kanunların uygulanması ve düzenin korunması ile görevli bir kamu hizmeti teşkilatını oluşturur.
2. Aranan koşulları taşıyan her vatandaş polis olabilir.
3. Polis memurları, hizmete başlamadan ve hizmet sırasında, derinliğine, genel ve mesleki nitelikte bir eğitime tabi tutulmak, ayrıca da sosyal sorunlar, kamu özgürlükleri, insan hakları ve özellikle de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi konularında uygun bir öğretimden geçmek zorundadırlar.
4. Polisin içinde görev yaptığı çevre, mesleki psikolojik ve maddi koşulları, birliği, tarafsızlığı ve onuru koruyacak nitelikte olmalıdır.
5. Polisler, adil bir ücret hakkına sahiptirler. Bu ücretin tespitinde, tehlike ve sorumlulukların önemi, çalışma saatlerinin düzensizliği gibi özel faktörler dikkate alınmalıdır.
6. Polis memurları, mesleki örgütler kurabilmeli, onlarla birleşebilmeli ve aktif bir şekilde katılabilmelidir. Polis memurları, diğer örgütlerde de aktif bir rol oynayabilmelidir.
7. Temsile yetkili olmak koşulu ile mesleki bir polis örgütü:
a. Polis memurlarının mesleki statüsü ile ilgili görüşmelere katılabilmeli,
b. Polis teşkilatının yönetimi konusunda görüş verebilmeli,
c. Bir polis veya bir grup polis lehine herhangi yargısal bir girişimde bulunabilmelidir.
8. Bir polisin mesleki bir kuruluşa girmesi veya onun faaliyetlerine katılması olayı, kendisine zarar verici olarak değerlendirilmemelidir.
9. Kendisine karşı ceza veya disiplin kovuşturması başlatılan bir polis memurunun, dinlenmeğe ve bir avukat tarafından savunulmaya hakkı vardır. Karar, makul bir sürede alınmalıdır. Ayrıca üyesi olduğu mesleki örgütün yardımını isteyebilmelidir.
10. Hakkında bir disiplin tedbiri veya cezai müeyyide uygulanan bir polis memurunun, bağımsız ve tarafsız bir kuruluşa veya bir mahkemeye başvurma hakkı vardır.
11. Mahkemeler önünde, bir polis memuru, diğer vatandaşların haiz oldukları aynı haklardan yararlanır.
Bölüm C
Savaş Hali ve Diğer Olağanüstü Durumlar, Yabancı Bir Gücün İşgali
1. Savaş veya düşmanın işgali durumunda; polis, sivil halkın çıkarları doğrultusunda, can ve mal güvenliğini koruma görevini yapmaya devam edecektir. Bu bakımdan “muharipler” statüsüne tabi değildir. Bu itibarla da kendilerine savaş esirlerine uygulanacak muamele ile ilgili 12 Ağustos 1949 tarihli Üçüncü Cenevre Sözleşmesi hükümleri uygulanmaz.
2. Savaş sırasında sivil kişilerin korunmasına ilişkin 12 Ağustos 1949 tarihli Dördüncü Cenevre Sözleşmesi hükümleri, sivil polislere de uygulanır.
3. İşgalci güç, polislere bu bölümün 1 nci maddesinde belirlenenlerden başka görevler yapmaları için emir veremez.
4. İşgal durumunda polisler:
Direniş hareketleri üyelerine karşı yapılan eylemlere,
Halkı askeri amaçlarla ve askeri tesislerde nöbetlerde kullanmak üzere alınan önlemlerin uygulanmasına katılamaz ve yardımcı olamaz.
5. Eğer bir polis memuru, düşman işgali sırasında, işgalci güç tarafından yukarıda sayılanlar gibi meşru olmayan ve sivil halkın çıkarlarına ters düşen emirleri yerine getirmek için zorlandığı ve başka çıkar yol bulamadığı gerekçesiyle istifa etmiş ise; kendisi teşkilatta kalsa idi yararlanacağı bütün hak ve avantajlarından hiçbir şey kaybetmeden, işgal biter bitmez, teşkilata yeniden alınır.
6. İşgal sırasında veya işgalin sonunda, yetkili olduğu kabul edilen bir makamdan aldığı ve uygulanması polisin normal görevleri arasında olan bir emri iyiniyetle yerine getiren bir polis hakkında, hiçbir halde cezai veya idari bir takibat yapılamaz.
7. İşgal kuvveti işgalden önce yetkili makamlar tarafından verilmiş emirleri yerine getiren polisler hakkında idari veya yargısal yaptırımlar uygulayamaz.
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin, Polis Hakkındaki Bildiriye İlişkin 690 Sayılı Karar Üzerindeki Gözlemleri
1. Bakanlar Komitesi, Meclisin, Polis Hakkındaki Bildiriye ilişkin 853 sayılı önerilerini, yetkili muhtelif müdürler komitesinden aldığı görüşlerin ışığında incelemiştir.
2. Bakanlar Komitesi, Meclisin, insanın temel haklarının korunması ve kollanması endişesini duyan demokratik bir toplumda, polisin en üst düzeyde mesleki normlar uygulaması gerektiği hakkındaki, görüşünü paylaşır.
Meclisin, 690 sayılı Karara ek “Polis Hakkındaki Bildiri” metnini hazırlamak için harcadığı çabayı takdirle karşılamakla birlikte, Bakanlar Komitesi, bu metinle ilgili aşağıdaki gözlemleri saptamıştır.
Bölüm A
Görevle İlgili Mesleki Kurallar (Deontoloji)
3. 1 numaralı dipnotta, bu Bildirinin, savaş ve diğer olağanüstü durumlarla ilgili C bölümü hariç, diğerleriyle beraber askeri polise de uygulanacağı belirtilmiştir. Bu durum, örneğin askeri polisin, silahlı kuvvetlerde disiplini sağlamak ve Sıkıyönetim Kanununu uygulamak için göreve çağrıldığı zaman bir takım sorunların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Ayrıca, emirlere itaat ilkesinin silahlı kuvvetlerde, polisten daha katı olmasından kaynaklanacak anlaşmazlıklar da ortaya çıkabilecektir.
4. “Polis memuru” deyimi, Bildirinin, sadece memur statüsünde olan polislere uygulanacağı izlenimini vermektedir. Oysa bu durum 1 numaralı dipnotla çelişir gibi görünmektedir.
5. A.4 paragrafında görülen “gayri meşru-yasaya aykırı (illegal)” sözcüğü çok geniş kapsamlıdır ve polisteki hiyerarşi ve disiplin ilkeleriyle çatışma tehlikesini taşımaktadır. Ayrıca da A.10 paragrafı dikkate alınınca, gereksizliği ortaya çıkmaktadır.
6. “Üst makamlar” (paragraf A.6), “sorumlu” (paragraf A.9), “yasal güvence” (paragraf A.11), “bir kimsenin muhafaza görevlisi” (paragraf A.14) gibi Bildiride kullanılan bir kısım terimlerin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
Bölüm B
Statü
7. Polis, sadece, “düzenin korunmasından ve yasaların uygulanmasından” sorumlu değildir. Buna polisin önleyici görevleri ile ihtiyacı olan kişilere yardım görevlerini de eklemek gerekir.
8. Hizmete almada her türlü ayrıcalığı ortadan kaldırmak endişesi ile B.2 paragrafına mesleğin zorunlu kıldığı koşulları ve yasanın öngördüğü nitelikleri (örneğin, fizik ve moral) taşıyan her vatandaş polis olabilir, şeklinde bir açıklık getirmek gerekir.
9. B.6 ve B.8 paragraflarıyla ilgili olarak, Avrupa Sosyal Şartının 5 ve 6 ncı maddelerine; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11 inci maddesine ve sendika hakkının korunması ve özgürlüğü ile ilgili 87 numaralı Uluslararası Çalışma Sözleşmesi hükümlerine yollamalar yapmak uygun olacaktır.
10. Özellikle B.6 paragrafına bir açıklık getirmek gerekir. Zira bilindiği gibi, üye devletlerin bir kısmında, polislerin, görevleriyle ve tarafsız olma yükümlülüğü ile bağdaşmadığı gerekçesiyle sendika kurma veya bir sendikaya katılma hakları yoktur. (Bakınız A.2.) Bu durumda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11 inci maddesinin 2 nci fıkrasına göre, polislerin dernek kurma haklarına getirilebilecek kısıtlamaları belirtmek gerekecektir. Bu açıklama “diğer örgütler” sözcüğünün siyasi partileri de kapsaması halinde, çok daha zorunlu olmaktadır. Gerçekten de, üye devletlerden pek çoğu, polislerin siyasi partilere aktif olarak katılmalarını, sendikalar için ileri sürülen nedenlerle, hoş karşılamamaktadır.
11. B.7 paragrafındaki mesleki polis örgütlerine danışılma zorunluluğu açıklığa kavuşturulmalıdır. Örneğin, polis birimlerinin (karakollar gibi) günlük yönetiminde danışma söz konusu olacak mıdır?
12. Ceza muhakemeleri usulü söz konusu olduğunda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ncı maddesinin 1 inci fıkrası, mesleki bir kuruluşun yardımına başvurma hakkı hariç, B.9 ve B.10 paragraflarındakine benzeyen güvenceler öngörmüştür. Sözleşme organlarının devamlı bir içtihadına göre, disiplin kovuşturmaları, 6 ncı maddenin 1 inci fıkrasının uygulama alanına girmemektedir.
Bununla birlikte, bir devletin bir usulün disiplinle ilgili olduğunu açıklaması, Sözleşme organlarının, söz konusu usulün ceza usulü ile ilgili olup olmadığını incelemesini engellemez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir devletin bir suçlamayı disiplin niteliğinde değerlendirmesi halinde, bunun ceza hukuku ile ilgili olup olmadığını ortaya çıkaracak ölçüleri saymış bulunmaktadır.
Mahkemenin bu konuda dikkate aldığı unsurlar:
a. Savunmada bulunan devletin hukuk tekniğine göre, aykırılık konusunu tanımlayan metinlerin, ceza hukuku, disiplin hukuku veya her ikisi ile ilgili olup olmadığının araştırılması,
b. Aykırılığın niteliği,
c. İlgiliye uygulanabilecek yaptırımın ağırlık derecesidir.
Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, birçok olayda aynı metodu uygulamıştır. Ayrıca, B.9 ve B.10 uncu paragraflarda öngörülen güvenceler, bir kısım ülkelerde esasen vardır ve bunlar, sadece ceza kovuşturmaları için değil, fakat aynı zamanda disiplin kovuşturmaları için de geçerlidir. Bununla birlikte, disiplin usullerinin belli bir şekle bağlı olmaması ve kısa olması gibi nitelikleri dikkate alınınca, özellikle de ufak çaptaki disiplin suçlarının söz konusu olduğu durumlarda, polis memurunun mutlaka bir avukat tarafından savunulmasında ısrar etmek temenni edilmeyeceği gibi, aynı zamanda gereksizdir.
Gerçekten de her yerde hakkı, bir temsilci aracılığı ile aramak, durumu, ne sanık memura ne de genel olarak polis teşkilatına bir yarar sağlayacak bir bürokrasiye götürmekten başka bir işe yaramaz. Bunun gibi, anlamsız, önemsiz pek çok işlerle ilgili disiplin hükümleri arasına, mahkemeye itirazda bulunma hakkını öngören bir madde koymanın yararı olmayacağı izlenimi edinilmiştir.
13. B.11 paragrafına gelince, polisin adli veya idari bir mahkemede taraf olması veya tanıklık yapmak üzere, bir mahkeme önüne çağırılması durumlarında, ilgilinin polis teşkilatı içindeki hiyerarşik durumu veya resmi görevleri bazı kısıtlamalara neden olabilir.
Bölüm C
Savaş Hali ve Diğer Olağanüstü Haller, Yabancı Bir Devletin İşgali
14. Cenevre Sözleşmesi’ne sık sık yapılan yollamaların da gösterdiği gibi, bu bölümde ele alınan sorunlar, evrensel nitelikteki hukuk mekanizmaları ile ilgilidir. Bu itibarla Avrupa Konseyi bu konuların tartışılması bakımından, uygun bir forum olarak görünmemektedir. Öte yandan bir “Bildiri,” Cenevre Sözleşmesi hükümlerini yorumlayacak uygun bir araca benzememektedir.
15. Ayrıca, önerilen kurallar, “savaş” ile “işgal durumu” arasındaki farkı açıkça belirtmemektedir. İç savaştan kaynaklanan sorunlara değinilmemektedir. Öte yandan, kurallar, bir taraftan askeri polisi uygulama alanı dışında bırakırken, bazı üye devletlerdeki polisin askeri bir statüye tabi olduğunu ve savaş zamanında, kendilerine, onları savaşa sürükleyebilecek özel görevler verilebileceğini dikkate almamaktadır.
16. C.3, C.6 ve C.7 paragrafları, polislerden ziyade işgal kuvvetini ilgilendirmektedir. C.4 paragrafına gelince bu bir takım sorunların somut uygulamaları ile ilgilidir.
17. Sonuç olarak; Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyinde, insan hakları ve suçlarla ilgili alanlarda yapılmış ve yapılmakta olan çalışmalarda, polisin faaliyetlerinin önemli bazı yönlerinin incelenmiş olduğunu ve incelenmeye devam edildiğini hatırlatır. Bakanlar Komitesi, bu çalışmaların, olanak ölçüsünde, Meclisin bu cevaba konu olan metinde açıkladığı endişelere cevap verecek doğrultuda devam edip gelişmesini, dikkatle izleyecektir. Bununla birlikte, bu metinler bazı tereddütler ve karşı fikirler uyandırdığı için, Bakanlar Komitesi bunları, istisnasız olarak destekleyememiştir. Buna karşılık, Bakanlar Komitesi, kendi otoritesi altında devam eden çalışmaların sonuçları hakkında, örneğin, gelecek yıl yayımlaması öngörülen, polislerin mesleki eğitimi el kitabı gibi, Meclise bilgi vermekten kaçınmayacaktır.
21. Yüzyılda Avukat ve Baro: Eleştirel Bir Değerlendirme, isimli eser Avukat Haluk İnanıcı tarafından 2008 yılında yazılmış, Legal Yayıncılık tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur.
Yazar, avukatlık mesleğinin tarihi gelişimini de ele alarak günümüzün dünyasında ve özellikle de Türkiye’de hukukun ve avukatların içinde bulundukları can yakıcı sorunlara dair geniş perspektifler sunmaktadır.
21. Yüzyılda Avukat ve Baro: Eleştirel Bir Değerlendirme
Eserin konu başlıkları
21’nci Yüzyılda Avukat ve Baro, Eleştirel Bir Değerlendirme
Avukatlık Deontolojisine Giriş Eleştirel Yaklaşım
Avukatlık Mesleğinde Ahlak, Etik, Meslek Kuralları ve Etik Bir Deneme
Avukatlık Mesleğinde İhtisaslaşma ve Şirketleşme
Uluslararası Gelişmeler Işığında Adli Müzaheret
Türkiye’de Avukatlık İdeolojisi
Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Meslek: Avukatlık
Teknoloji Toplumları, Teknik Hukuk ve Avukatlık Mesleği
Avukatlık, İş Hayatı, Etik Küreselleşmeye Dair Bir Dipnot
Küreselleşmenin Avukat Tipi ya da Siz Kimsiniz?
Avukatın Bağımsızlığı Yoksa Bir İllüzyon ve Demagoji Malzemesi mi?
Lonca-Devlet Sırrından Avukatın Meslek Sırrına, “Meslekçi Zihniyet’in” Eleştirisi
Kutsal Devlet, Kutsal Adalet, Kutsal Savunma Meslekçi Zihniyetin Eleştirisi
“İşçi Avukatlar” İçin Bir Değerlendirme, Bir Öneri
İşçi Avukatlar 2, Avukat Yanında Çalışan Avukatlar İçin Bir Değerlendirme, Bir Öneri
Kamu Avukatları
Avukatlık Sınavı Ama Nasıl Olacak? Kim Yapacak?
Çağdaş Avukatlar Grubu Seçim Yenilgisi
Tespitler, Değerlendirmeler, Öneriler
Çağdaş Avukatlar Grubu 2002 Baro Seçim Yenilgisi Bir Dönüm Noktası mı?
Çağdaş Avukat’ın Grubu: Kayan Zeminde Depremi Önceden Tahmin Etmek
Aynı Konuda İki Farklı DGM Kararı İdeoloji ve Yargılama Faaliyeti İlişkisi Üzerine Bir Yorum
Yargı Reformunda Bağımsız Yargı İçin Üç Öncelik: Bağımsız Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Bağımsız Adli Tıp Kurumu Bağımsız Adli Kolluk
Düşünce Suçu Davalan, Avukat, Gazeteci, Politikacı Etiği
Kitabın Arka Kapak Yazısı
Avukatlık mesleğinde 20. yüzyılın son çeyreğinde başlayan “büyük değişim” yeni yüzyılda da devam ediyor. Bu değişimin birçok boyutu var: İlki teknolojinin, sanayiden hemen sonra, öncelikle banka ve sigorta alanları olmak üzere “hizmet sektörü”ne girmesi ve “işbölümü kuralları”na tabi tutarak “mesleği” ayrıştırmaya başlaması. İktisadi ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak bu süreç, “avukatlıkta uzmanlaşma” ve “yargıda ihtisaslaşma” gibi klişe tanımlarla anılıyor. Avukatlıkta “teknisyenleşme”, “yoksullaşma gibi bir dolu sorunun temeli de işte tam bu noktada ortaya çıkıyor. Bir diğer boyut ise, “klasik yargı” ve buna “bağlı/bağımlı” olan “klasik avukatlığın” toplumun adalet/uzlaşma ihtiyacına cevap verememesi nedeniyle krize girmesi. Bu da beraberinde, avukatlığın temel var olma nedenlerinden, yani “ihtilafların çözülmesi ve hak arama” süreçlerinden kısmen tasfiyesi ve de yargıya ait görevlerin başka kurum ve mesleklere “ihale edilmesi”ni getiriyor.
21. Yüzyılda Avukat ve Baro: Eleştirel Bir Değerlendirme – Önsöz
SUNU
1983 yılından beri üyesi olduğum İstanbul Barosu’na bağlı bir avukat olarak çalışırken, “avukat kimdir” sorusunu kendime sürekli olarak sordum. Bu soruya bağlı olarak Baro nedir, ne yapar? sorusunu da tabii. Aslında bir insanın para kazandığı bir meslek alanını tahlil etmesinde birçok zorluk vardır. Hukuk alanında, avukatlık alanında özne olarak faaliyet gösteren bir avukatın, kendisini anlamaya çalışması çok kolay bir şey değildir. Çünkü özne olarak yaşayan insan ideoloji yardımıyla yaptığı işi, işleri sürekli olarak doğrulama eğilimi içindedir. Hatta bunu bir adım ileriye götürerek, bir avukatın gitgide her türlü toplumsal olguyu “avukat” olarak değerlendireceğini söyleyebiliriz. Bu nedenle gerçekten yaptığı işi anlayama çalışan bir avukatın önce bu ideolojik kalıbın dışına çıkması gerekiyor.
Burjuva toplumlarında böyle bir çaba ancak anlama konusuna farklı bir perspektifinden bakmakla mümkündür. Bu nedenle 25 yıldır faaliyet gösterdiğim alanı ve avukatı anlamaya çalışırken sloganlardan, kalıplardan uzak kalmaya çalıştım. Yaklaşık kırk civarındaki makalemin içinde tekrarlar olduğunu da görerek, önemli olanlarından seçerek bir derleme yapmayı uygun gördüm. Makaleleri yayınlama isteğimin nedeni, çeşitli dergilerde yayınlanan, toplantılarda sunulan yazılarımın birlikte okunmasının daha yararlı olacağını düşünmemdir.
Avukatlık mesleği 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren büyük bir değişim geçiriyor. Bu değişimin birçok boyutu vardır. İlki, teknolojinin sanayiden sonra başta banka, sigorta alanları olmak üzere “hizmet sektörüne” girmesi ve burayı “işbölümü kurallarına” tabi olarak ayrıştırmaya başlamasıdır. Bu süreç “ avukatlıkta uzmanlaşma”, “yargıda ihtisaslaşma” olarak anılmaktadır.
Avukatlık mesleği modern bir meslek olarak 18. yüzyıldan itibaren anlamını bulmaya başlamıştır. Yaklaşık iki yüzyıllık süreç, mücadele mesleğin burjuva formunun olgunlaşmasını sağlamıştır. Ancak bugün avukatlığa bakarken, bu mesleğin burjuva toplumunun gelişmesine bağlı olarak geçirdiği değişimleri de anlamak gereklidir. Özellikle, son otuz yıldır ortaya çıkan post-modern toplumsal yapılar, bir anlamda klasik avukatlığın karşısına yeni bir avukatlık tipi çıkarmıştır. Bu avukat tipini “hukuk teknisyeni” olarak tanımlıyorum. Özellikle, işbölümü kuralları doğrultusunda ayrışan, uzmanlaşan avukatlık mesleğinin gelişimine büyük hukuk korporasyonlarının ortaya çıkışı ve “hukuk teknisyeni” tipolojisi eşlik etmiştir. Sadece para kazanmaya yönelik olarak faaliyet yürüten, profesyonelliği bu anlamda kavrayan, yeni avukat tipi, avukat şirket tiplerinin “adalet” duygusuyla, amacıyla ne derecede bağdaşacağını da düşünmemiz gereklidir.
Bir diğer boyut ise, “klasik yargı ve klasik avukatlığın” toplumun adalet/uzlaşma ihtiyacına cevap verememesi nedeniyle kriz içinde olmasıdır. ABD’de çok önceleri başlayan, AB’de ise son yirmi yıldır tartışılan konu nihayet 2002 yılında “Yeşil Kitap” ta ele alınmış ve yargıya, avukatlık mesleğinin geleceğine yeni bir yön verilmiştir. Bu gerçek ülkemizde yeteri kadar tartışılmamıştır. Özellikle baroların ve TBB’nin seçim ve kurultay dönemlerinde tartışılan konuların iç boşluğu maddi sürecin anlaşılmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Avukatların çoğu hâlâ kendi mesleklerine imtiyaz peşinde koşmaktadır. Örneğin şirketlere, kooperatiflere zorunlu avukat tutma zorunluluğuyla ilgili maddenin Avukatlık Kanunu’na eklenmesi sırasında bu imtiyaz talebinin “toplumsal meşruiyet gerekçesi” ortaya konulamamıştır. 2001 yılında Avukatlık Kanunu’nda yapılan değişikliklerle, Avukat-müvekkil ücret ihtilaflarının bir hâkim iki avukattan oluşan hakem mahkemelerine bırakılmasındaki “gayrimeşruluk” tartışılmamıştır. Avukatların ücret ihtilaflarına yine avukatların karar vermesinde hiçbir sakınca görülmemiştir. Bu düzenleme Anayasa Mahkemesi’nden “eşitlik ilkesine aykırılık” nedeniyle dönmüştür. Bazı avukatlar, barolar hâlâ benzeri bir düzenleme peşindedirler. Avukatların büyük çoğunluğunun “meşru nedeni gösterilemeyen imtiyaz taleplerinin” ancak feodal toplumlarda, lonca örgütlenmesi kapsamında ileri sürülebileceği göz ardı edilmektedir.
Önemli bir başka boyut ise “meslekçi zihniyet” problemidir. Avukatların, kendi konumlarını, faaliyetlerini anlamayı zorlaştıran en önemli faktörlerden birisi de benim “meslekçi zihniyet” diye adlandırdığım, lonca artığı düşünme sisteminin etkisinde olunmasıdır.
Bu zihniyetin etkisindeki avukatlar Molierac’ın geçmişte, devlet/lonca avukatlığından kopuş sürecinde söylenmiş bir sözünü dillerine pelesenk etmişlerdir: “Görevimizi yaparken ‘kimseye, ne müvekkile, ne hâkime hele ne iktidara tabiyiz. Bizim aşağımızda kişilerin varlığı iddiasında değiliz. Fakat hiç bir hiyerarşik üst de tanımıyoruz. En kıdemsizin en kıdemliden veya isim yapmış olandan farkı yoktur. Avukatlar esir kullanmadılar, fakat efendileri de olmadı.” Avukatlar bu ifade ile kendilerini, toplumdan “bağımsız özneler”miş gibi takdim edebilmektedirler. Kitapta meslekçi zihniyetin üç önemli bileşeni olan kutsal savunma, kutsal/mutlak meslek sırrı, avukatın bağımsızlığı bileşenlerini eleştiren yazılarım da yer almaktadır.
Kitaptaki makaleler, bir yanda post-modern hukuk teknisyeni tipine karşı “klasik avukatlık” modelini korumaya diğer yanda da, klasik avukatlık anlayışının çelişkilerini ortaya koymaya çalışmaktadır. Bir anlamda bu makalelerin, “Eleştirel avukatlık meslek anlayışı” oluşturulması yolunda bir adım olduğunu belirtmem gerekiyor. Bu çalışmaların okurla buluşması en azından harcanan emeğin boşa gitmemesi anlamına gelecektir. Türkiye’ de Modern Avukat tipinin gelişmesinde 1136 Sayılı Avukatlık Kanunun oluşması sürecinde, İstanbul Barosu Avukatlarından Ali Haydar Özkent, Volf Çernis ve Faruk Erem’in özel yerleri vardır. Bu üç avukatın, bugün modern avukat tipinin gelişmesinde büyük katkıları olduğunu belirtmek, her avukat için bir vicdan borcudur.
HALUK İNANICI
Çocukluğunu İstanbul’un Tophane, Galata, Bayrampaşa, Karagümrük semtlerinde geçirip askerî ve sivil cümle okulları kâmilen bitirdi. 12 Eylül 1980 askerî darbe sürecinde üsteğmenken re’sen emekli edildi. 1983 yılından beri serbest avukatlık yapıyor. Mesleğiyle ilgili alanlarda çok sayıda makale yazdı. Bunların bir kısmını 21. Yüzyılda Avukatlık ve Baro (2008, Legal Yayınevi) ismiyle kitaplaştırdı. Rugan Ayakkabılı Teğmen isimli romanı 2010 yılında (Everest Yayınları) yayımlandı. Özel ceza mahkemeleriyle ilgili derleme çalışması Parçalanmış Adaletismiyle (2011, İletişim Yayınları) yayımlandı.
Oyuncular :Gabriel Byrne, William Hurt, Armand Assante, Kathleen Quinlan, Joanne Whalley
Senaryo :Heywood Gould, Jordan Katz
Yapımcı :Mark Gordon, James G. Robinson
Heywood Gould imzalı eser, Türkçe anlamı olarak ‘jüri davası’na denk gelen ‘Trial By Jury’ teriminden beslenmesiyle de aslında bir hedef belirlemiştir. “Masumiyetin Bedeli”nde Joanne Whalley, Armand Assante, William Hurt, Kathleen Quinlan ve Gabriel Bryne rol alıyor.
Eşinin cinayeti üzerine büyük bir şirkete dava açan dul bir kadının milyon dolarlık davasında dürüst bir avukat kadının davasına bakıyor. Davanın sonucu önceden belli ve hukuk dünyasının arka planındaki olaylar ilgi çekici gelişmelere sebep oluyor.
Mahkeme karşısına çıkacak olan ünlü mafya babası Rusty Pirone, işini şansa bırakmaz ve jüri üyelerinden biri olan Valerie Alston’a kendisini suçsuz bulması yönünde baskı yapar. Valerie işbirliği yapmadığı takdirde, genç oğlunun hayatını tehlikeye atacağının bilincindedir. Ancak Pirone’yi suçlu bulan 11 jüri üyesini aksi tarafa yönlendirmek hiç de kolay olmayacaktır. Üstelik Pirone’yi hapse tıkmaya kararlı olan Savcı’nın da şüphelerini üzerine çekmiştir.
Valerie’nin (Whalley) bu konumunu suiistismal etmek isteyen mafya patronunun tehditleriyle karşı karşıya gelmesi de bu filmin yönelimini belli etmiştir. Büyük oranda jürinin gerçekliği sorgulamaya tabi tutulur. Çünkü, Jüri üyeleri mahkemelerin bir parçasıdır.
Jüri Sistemi
“Jüri Sistemi, adli olaylar hakkında karar verecek olan mahkemelerin bir bütün olarak olumsuzluk doğurucu kararlarını azaltma amacı taşımaktadır. Sistem, yargılamaya demokratik bir unsur katması, yargılamanın üzerindeki gizlilik, gizem ve soğukluğun kaldırılmasını kaldırmayı, doğru ve adil kararları çoğaltmayı amaçlar. Jüri, yargılama aşamalarına yurttaşların katılımını sağlamayı amaçlar, ancak Jüri bu sistem içerisinde yargılama yapan bir organ değildir ve yargılamayı yapacak yargıcın yetkilerini azaltmaz. Yurttaşlar, adalet sisteminin Yargıçlara yardımcı roldedirler. Ceza mahkemelerinde ve birçok birinci dereceden hukuk mahkemesinde bir jüri bulunmaktadır. Ceza işlerinde jüri, bir suçun işlenip işlenmediğine veya zanlının suçlanıp suçlanamayacağına kara verebileceği gibi sanığın suçlu olup olmadığına da karar verebilir. Genellikle ceza yargılamasında uygulanmakta olup, eğer jüri üyeleri sanığı suçsuz bulursa yargılama sona ermekte, sanık suçlu bulunursa verilecek cezayı yargıç belirlemektedir. Jürinin doğru karar verebilmesini çapraz sorgu yöntemi sağlamaktadır.”