[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Avrupa Ombudsmanı, Maastricht Antlaşması ile AB kurumsal yapısına kazandırılmış bir kurumdur. Ombudsman’ın seçimi, Avrupa Parlamentosu tarafından 5 yılda bir yapılmaktadır. Bağımsızlığı Antlaşmalarla teminat altına alınmıştır. AB’nin İşleyişine Dair Antlaşma’nın 20. maddesinde Avrupa Ombudsmanı’na başvurmak Birlik vatandaşlarının hakları arasında sayılmaktadır. Antlaşma’nın 228. maddesi uyarınca Avrupa Parlamentosu tarafından seçilen Avrupa Ombudsmanı’na Birliğin her vatandaşı veya ikametgahı ya da tüzüğüne göre merkezi bir üye devlette bulunan her gerçek ve tüzel kişi başvurabilir. Anılan kişiler, Birlik organları, kurumları veya diğer birimlerinin faaliyetlerinde kötü yönetime ilişkin şikayetleri Avrupa Ombudsmanı’na iletirler ve Ombudsman bunları araştırarak rapor hazırlar. [/box]
Avrupa Ombudsmanı İyi Yönetim İçin Davranış Kodu
1. Madde – Genel Hükümler
Kurumlar ve bunların görevlileri, vatandaşlarla olan ilişkilerinde, İyi Yönetim İçin Davranış Kodu’nu meydana getiren ve bundan sonra “Kot” olarak anılacak olan bu ilkelere uygun davranacaklardır.
2. Madde – Uygulamanın Kapsadığı Personel
1. Kot, Personel ile ilgili Düzenlemeler ve İstihdam Koşullarının uygulandığı tüm kamu görevlilerin ve diğer hizmetlilerin vatandaşlarla ilişkilerinde uygulanır. Bundan sonra görevli terimi, hem kamu görevlilerini hem de diğer hizmet verenleri belirtir.
2. Kurumlar ve yönetimleri bu Kodda yer alan hükümleri, özel hukuk sözleşmeleri çerçevesinde istihdam edilen şahıslar ile kamusal hizmetlerde görev yapan uzmanlar ve stajyerler gibi kurum adına çalışan diğer kişilere de uygulayabilmek için gereken önlemleri alırlar.
3. Vatandaş ifadesi, bir üye ülkede ikamet eden veya etmeyen ya da üye ülkenin nüfusuna kayıtlı olan veya olmayan gerçek ve tüzel kişiler anlamına gelir.
4. Bu Kodun amacı açısından:
(a) “Kurum” ifadesi bir Topluluk kurumunu veya birimi;
(b) “Görevli” ise Avrupa Topluluğundaki bir görevli veya diğer çalışan anlamına gelmektedir.
3. Madde – Uygulamanın Maddi Kapsamı
1. Bu Kot, özel hükümlerle düzenlenmediği sürece, Kurumların ve bunların yönetimlerinin vatandaşlarla olan tüm ilişkilerine uygulanan iyi yönetsel davranışlarla ilgili genel ilkelerini içerir.
2. Bu Kodda yer alan ilkeler kurum ile çalışanları arasındaki ilişkilere uygulanmaz. Bu ilişkiler personel ile ilgili düzenlemeler çerçevesinde yürütülür.
4. Madde – Yasalara Uygunluk
Görevli yasalara uygun davranır ve topluluk mevzuatında yer alan kuralları ve prosedürleri uygular.
Görevli, yasal dayanağa sahip olan ve içeriği yasalara uygun olan kişisel hak ve çıkarları etkileyen kararları dikkate alır.
5. Madde – Ayrımcılığın Olmaması
1. Vatandaşların taleplerini yerine getirirken ve karar alırken görevli eşit muamele ilkesine saygı gösterilmesini sağlamalıdır. Aynı konumdaki vatandaşlar aynı muameleye tabi tutulmalıdır.
2. Yapılan muamelede herhangi bir farklılık ortaya çıkarsa görevli bunun sadece söz konusu özel durumla ilgili objektif özelliklerden kaynaklanmasını sağlamalıdır.
3. Görevli, vatandaşlar arasında milliyet, cins, ırk, renk, etnik veya sosyal menşe, genetik özellikler, dil, din ya da inanç, siyasi veya başka bir düşünce, azınlık üyesi olma, malvarlığı, maluliyet, yaş veya cinsel tercihlere dayalı herhangi bir haksız ve adaletsiz ayrımcılığın ortaya çıkmasından özenle kaçınmalıdır.
6. Madde – Orantılı Olma
1. Görevli kararları alırken uygulanacak tedbirlerin takip edilen amaç ile orantılı olmasını sağlamalıdır. Görevli, kısıtlamalar ve yükümlülükler, sürdürülen faaliyetin amacı ile makul bir ilişkiye sahip olmadığında, vatandaşların haklarını kısıtlamaktan veya onlara sorumluluk yüklemekten özellikle kaçınmalıdır.
2. Görevli, kararları alırken özel şahısların çıkarları ile kamu yararı arasında adil bir denge oluşturmalıdır.
7. Madde – Yetkinin Kötüye Kullanılmaması
Yetkiler yalnızca ilgili hükümlerin ortaya koyduğu amaçlar çerçevesinde kullanılmalıdır. Görevli, bu yetkileri yasal dayanağı bulunmayan ve kamu yararına yönelik olmayan amaçlar için kullanmamalıdır.
8. Madde – Tarafsızlık ve Bağımsızlık
1. Görevli tarafsız ve bağımsız olmalıdır. Vatandaşları olumsuz yönde etkileyen keyfi davranışların yanı sıra, hangi sebeple olursa olsun, her türlü imtiyazlı tutumdan kaçınmalıdır.
2. Görevlinin tutumu hiçbir şekilde şahsi, ailevi veya ulusal çıkarlar ya da politik baskıyla belirlenmemelidir. Görevli kendisini veya yakın akrabalarını ilgilendiren meseleler ile ilgili kararların alınmasına müdahil olmaktan kaçınmalıdır.
9. Madde – Objektif Olma
Görevli, kararları alırken, konuyla ilgisi olmayan unsurları dikkate almayarak, ilgili faktörleri göz önünde bulundurmalıdır ve söz konusu kararda, bu faktörlere hak ettikleri değeri vermelidir.
10. Madde – Meşru Beklentiler, Uyum ve Bilgilendirme
1. Görevli kendisinin üstlendiği idari davranışla birlikte Kurumun idari eylemleri ile de uyumlu olmalıdır. Görevli, bireysel bir olayda bu uygulamalardan farklı davranmak için meşru bir sebep söz konusu değilse, Kurumun rutin idari uygulamalarını takip etmelidir; bu sebepler yazılı olarak kayıt altına alınır.
2. Görevli, Kurumun geçmişteki uygulamaları doğrultusunda vatandaşların meşru ve makul beklentilerine saygı göstermelidir.
3. Görevli, gerekli olursa, kendi önüne gelen bir konuyla nasıl ilgilendiğini ve konuyla ilgilenirken hangi usulleri izlediğini kamuoyuna bildirir.
11. Madde – Adil Olma
Görevli tarafsız, adil ve makul bir şekilde davranmalıdır.
12. Madde – Nezaket ve Saygı
1. Görevli hizmet etmeyi düşünen, doğruluktan ayrılmayan, saygılı ve hürmetkar ve vatandaşlarla olan ilişkilerinde kendisine ulaşılabilir bir kişi olmalıdır. Yazışmalara, telefonlara, e-postalara cevap verirken mümkün olduğu kadar yardımcı olmalı ve sorulan soruları mümkün olduğunca tam ve eksiksiz cevaplandırmaya çalışmalıdır.
2. Görevli söz konusu meseleden sorumlu değilse vatandaşları uygun bir görevliye yönlendirmelidir.
3. Vatandaşlardan birinin haklarını ve çıkarlarını olumsuz şekilde etkileyen bir hata meydana gelmişse görevli bunun için özür beyan etmeli, kendi hatasından ortaya çıkan olumsuz etkileri en münasip biçimde düzeltmeli ve bu Kodun 19. maddesi uyarınca herhangi bir müracaat hakkı olan vatandaşlara bilgi vermelidir.
13. Madde – Mektuplara Vatandaşın Lisanı ile Cevap Verilmesi
Görevli, anlaşma dillerinden herhangi birisiyle Kuruma yazan Avrupa Birliği vatandaşına veya başka bir şahsa, cevabın aynı dilde verilmesini sağlamalıdır. Bu durum, imkan oldukça, birlikler (Hükümet Dışı Organizasyonlar) ve şirketler gibi tüzel kişilere de uygulanır.
14. Madde – Alındıların Teslim Edilmesi ve Yetkili Görevliye İletilmesi
1. Kuruma gelen her mektup ve şikayet başvurusuna iki haftalık süre içinde müstakil bir cevap verilmemişse, bu süre içinde bunların teslim alındığına ilişkin bir yanıt gönderilmelidir.
2. Gönderilerin teslim alındısına yönelik onay veya cevap, konuyla ilgilenen görevlinin telefon numarası ve adının yanı sıra çalıştığı birimi de belirtecek şekilde olmalıdır.
3. Çok fazla sayıda olması, çok fazla tekrar içermesi veya manasız ve maksatsız olmaları nedeniyle mektup ya da şikayet başvurularının suiistimalinin söz konusu olduğu durumlarda, gönderilerin teslim alındığına dair onay veya cevabın iletilmesine gerek yoktur.
15. Madde – Kurumun Yetkili Birimine Transfer Etme Yükümlülüğü
1. Kuruma gönderilen bir mektup ya da şikayet başvurusu Genel Müdüre, Müdüre veya ilgisi olmayan bir birime yönelirse, dosyanın gecikmeksizin Kurumun yetkili birimlerine ulaştırılması sağlanmalıdır.
2. Mektup ya da şikayeti ilk önce alan birim bu transferin sahibini bilgilendirir ve dosyanın ulaştırılacağı görevlinin ismini ve telefon numarasını bildirir.
3. Görevli, dokümanlardaki hatalar veya eksiklikler konusunda vatandaşları ve organizasyonları uyarmalı ve düzeltilmesi için onlara fırsat tanımalıdır.
16. Madde – Bilgilenme ve İfade Verme Hakkı
1. Kişilerin hak ve çıkarlarının söz konusu olduğu durumlarda görevli, karar verme sürecinin her aşamasında, savunma hakkına riayet edilmesini sağlamalıdır.
2. Herkes, alınan bir kararın kendi hak ve çıkarlarını etkilemesi durumunda, yazılı görüş bildirme ve, gerekli görürse, kararın alınmasından önce düşüncelerini sözlü olarak bildirme hakkına sahiptir
17. Madde – Kararların Alınmasında Makul Süre
1. Görevli, Kuruma yapılan her talep ve şikayetle ilgili olarak verilecek kararların gecikme olmaksızın makul bir zaman limiti içerisinde verilmesini ve her hal ve karda bu sürenin belgenin tesliminden sonraki iki aydan daha geç olmamasını sağlamalıdır. Vatandaşların mektuplarını cevaplarken ve görevlinin amirlerine gönderdiği, alınan kararlar hususunda talimatların istendiği yönetsel notların cevapları için de aynı kural geçerlidir.
2. Bünyesinde barındırdığı meselelerin karmaşık olması nedeniyle Kuruma yapılan bir talep ya da şikayet yukarıda belirtilen sürede bir karara bağlanamazsa, görevli, şikayet ya da talep sahibini mümkün olduğu kadar kısa bir süre içerisinde haberdar etmelidir. Böyle bir durumda verilecek kesin karar en kısa zamanda muhataba bildirilmelidir.
18. Madde – Verilen Kararın Sebebini Bildirme Görevi
1. Kurumun, bir kişinin hak ve çıkarlarını olumsuz şekilde etkileyen her türlü kararının, dayandığı gerekçeler ve yasal dayanak açıkça gösterilmek suretiyle, sebepleri belirtilmelidir.
2. Görevli, eksik ya da belirsiz dayanaklara sahip olan veya bireysel muhakemeyi bünyesinde barındıran kararlardan sakınmalıdır.
3. Benzer kararların alakadar ettiği çok sayıda kişi olması nedeniyle alınan kararın sebeplerini ayrıntılı bir şekilde tespit etme imkanı yoksa ve bu nedenle tek tip bir cevap verilmişse, görevli, şahsi bir nedenle talep ettiğini belirten vatandaşlara bunu daha sonra sağlayacağını garanti etmelidir.
19. Madde – Daha Üst Bir Makama Başvurulabileceğinin Belirtilmesi
1. Bir kişinin hak ve çıkarlarını olumsuz yönde etkileyen bir Kurum kararı, bu kararın iptali için daha üst bir makama müracaat imkanlarını gösteren bir bilgiyi de bünyesinde barındırmalıdır. Bu bilgi başvuruların niteliğini ve başvurulacak organlarla birlikte hangi sürede yapılacağını da göstermelidir.
2. Kararlar, Avrupa Topluluğunu kuran anlaşmanın 230. ve 195. maddelerinde belirtilen koşullar çerçevesinde Ombudsman’a şikayetin iletilmesi ve dava açılması olanağına işaret etmelidir.
20. Madde – Kararın Bildirilmesi
1. Görevli, kişilerin hak ve çıkarlarını etkileyen kararların, karar alındıktan sonra en kısa sürede, ilgili kişi ya da kişilere yazılı olarak bildirilmesini sağlamalıdır.
2. Görevli, ilgili kişi ya da kişiler haberdar oluncaya dek kararı diğer kaynaklara iletmekten sakınmalıdır.
21. Madde – Verilerin Korunması
1. Bir vatandaşla ilgili şahsi bir veriyi ele alan görevli, Topluluk kurumlarının ve birimlerinin şahsi verilerin işlenmesi ve bunların serbestçe dolaşımı hakkında bireylerin korunmasıyla ilgili Avrupa Parlamentosu ve Konseyinin 18 Aralık 2000 tarihli Düzenlemesi (No: 45/2001) hükümlerine göre, bireyin mahremiyetine ve güvenliğine saygı göstermelidir.
2. Görevli şahsi verilerin meşru olmayan amaçlar ya da bu verilerin yetkili olmayan kişilere aktarılması için kullanılmasından özellikle kaçınmalıdır.
22. Madde – Bilgi Talepleri
1. Görevli, meseleyle ilgili sorumluluğu bulunduğunda, vatandaşların talep ettikleri bilgileri onlara sağlamalıdır. Mümkünse görevli, kendi yetki alanındaki yönetsel bir prosedürün nasıl gerçekleştirilebileceği hakkında bilgi vermelidir. Görevli iletilen bilginin açık ve anlaşılır olmasına özen göstermelidir.
2. Sözlü olarak talep edilen bilgi üstesinden gelinemeyecek kadar karmaşık ve kapsamlı ise görevli, ilgili şahsa talebini yazılı olarak formüle etmesini bildirmelidir.
3. Görevli, gizlilik nedeniyle talep edilen bilgiyi açıklayamazsa, bu Kodun 18. maddesine göre ilgili şahsa bilgiyi açıklayamamasının nedenlerini belirtmelidir.
4. Sorumluluğu bulunmayan konularda daha fazla bilgi talebi olması halinde görevli, talepte bulunan şahsı yetkili kişiye yönlendirmeli ve bu kişinin ismini ve telefon numarasını vermelidir. Topluluğun diğer kurum ya da birimi ile ilgili olarak daha fazla bilgi talebinin söz konusu olması halinde görevli, talepte bulunan şahsı bu kuruma ya da birime yöneltmelidir.
5. Görevli, mümkünse, talep edilen konuya bağlı olmak şartıyla, bilgi talebinde bulunan şahsı Kurumun vatandaşlara bilgi vermekle sorumlu servisine yönlendirmelidir.
23. Madde – Dokümanlara Halkın Erişimine Yönelik Talepler
1. Görevli, Kurumun dokümanlarına erişmeye yönelik taleplerin olması durumunda, Kurum tarafından kabul edilen kararlar ve (EC) 1049 /2001 No’lu Düzenlemede yer alan genel prensipler ve sınırlamalar uyarınca, bu dokümanlara erişme izni verir.
2. Görevli dokümanlara erişim için yapılan sözlü talebe uymazsa, vatandaşlara, bu taleplerini yazılı olarak formüle etmeleri bildirilir.
24. Madde – Uygun Kayıtların Tutulması
Kurumun departmanları, kendilerine gelen ve giden postaların, teslim aldıkları dokümanların ve aldıkları önlemlerin kayıtlarını uygun bir şekilde tutarlar.
25. Madde – Halkın Koda Erişimi
1. Kurum, bu Kodla elde ettikleri hakları vatandaşlara duyurmak amacıyla etkin önlemleri alır. Mümkünse, metni kendi web sitesinden elektronik ortamda da ulaşılabilir hale getirmelidir.
2. Komisyon, tüm kurumlar adına, bu Kodu bir kitapçık şeklinde bastıracak ve herkese dağıtacaktır.
26. Madde – Avrupa Ombudsmanı’na Şikayet Hakkı
Bu Kodda yer alan ilkelere uyma yönünde görevlilerin gösterdikleri her türlü başarısızlık, Avrupa Topluluğu’nu kuran Anlaşmanın 195. maddesi ve Avrupa Ombudsmanı Kanununa göre, Avrupa Ombudsmanı’na şikayete konu
teşkil edebilir.
27. Madde – Uygulamanın Gözden Geçirilmesi
Her Kurum, bu Kodun kendisindeki uygulamanı iki yıllık faaliyeti sonunda gözden geçirecek ve bu gözden geçirmelerle ilgili Avrupa Ombudsmanı’na bilgi verecektir
Cumhurbaşkanı Yemini, Cumhurbaşkanının Andiçmesi başlığı altındaki Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 3. Kısmının II. Bölümündeki 103. maddede tanımlanmıştır. 2017 yılında yapılan referandum yoluyla değiştirilen Anayasanın ilgili maddesine göre Cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde andiçmektedir.
“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”
Cumhurbaşkanı Yemini, Anayasanın 83. maddesindeki milletvekili yemin metnindeki benzer unsurları taşımaktadır. Milletvekillerinin göreve başlamadan önce okudukları yemin metni şu şekildedir:
“Devletin varlığı ve bağımsızlığını vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim”
Anayasaya göre, Cumhurbaşkanı seçilen milletvekilinin Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona ermektedir. Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday, Cumhurbaşkanı seçilmektedir. İlk oylamada salt çoğunluğun sağlanamaması durumunda ikinci oylama yapılmakta, ilk oylamada en çok oy alan iki adayın katıldığı seçimde geçerli oyların çoğunluğunu alan aday, Cumhurbaşkanı olarak belirlenmektedir. 2018 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde Recep Tayyip Erdoğan ilk turda oyların çoğunluğunu alarak seçimi kazanmıştır.
Türkiye Cumhuriyet Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 9 Temmuz 2018’de Cumhurbaşkanı Yeminini okuyarak görevine başlamıştı.
Mali Saydamlık Uygulamaları Tüzüğü, Uluslararası Para Fonu(IMF) tarafından Mali Saydamlık İyi Uygulamaları Kodu adıyla 1994 yılında kabul edilmiştir. Tüzük daha sonraki yıllarda revize edilmiş ve değiştirilerek geliştirilmiştir.
Mali Saydamlık Uygulamaları Tüzüğü – Mali Saydamlık İyi Uygulamaları Kodu
1- Rollerin ve Sorumlulukların Açık Olması
1.1. Devlet Sektörünün ekonominin kalan kısmından açık bir şekilde ayrılması ile politika ve yönetim rollerinin çok iyi tanımlanması,
1.1.1.Devlet sektörü ve ekonominin geri kalan kısmı arasındaki sınır çok iyi tanımlanmış ve anlaşılır olmalıdır. Devlet sektörü, merkezi idareyi ve daha alt seviyedeki idareler ile bütçe dışı faaliyetleri de kapsamalıdır.
1.1.2.Ekonominin geri kalan kısmında devlet müdahalesi (yönetsel düzenlemeler ve mülkiyet eşitliği gibi) kamuya açık olmalı, ayırım gözetmeyen net kurallar ve uygulamalar esas alınmalıdır.
1.1.3.Devletin farklı kademeleri ile yürütme, yargı ve yasama organları arasındaki sorumlulukların dağılımı açıkça tanımlanmış olmalıdır.
1.1.4.Bütçe ile karşılanan faaliyetler ile ve bütçe dışı faaliyetlerin koordinasyonu ve yönetimi için açık mekanizmalar oluşturulmalı ve diğer kamu kurumlarına (örneğin Merkez Bankası, devlet kontrolündeki finansal ve finansal olmayan kurumlar gibi) açık tanımlanmış düzenlemeler getirilmelidir.
1.2.Mali yönetim için açık bir yasal ve yönetsel bir çerçeve olması.
1.2.1. Mali yönetim, bütçe ve bütçe dışı faaliyetleri kapsayan kanunlar ve yönetsel kurallarla idare ediliyor olmalıdır. Herhangi bir devlet fonunun harcanması veya buna ilişkin taahhüt altına girilebilmesi için yasal bir yetkinin olması gerekir.
1.2.2. Vergiler ve yükümlülüklerin açık bir yasal dayanağı olmalıdır. Vergi kanunları kolayca ulaşılabilir ve anlaşılır olmalı, uygulamasında da idari takdire belirli kriterler yön vermelidir.
1.2.3. Kamu görevlileri için geçerli ahlaki standartlar açık ve iyi duyurulmuş olmalıdır.
2-Bilginin Kamuya Açık Olması
2.1.Hükümetin geçmiş, şimdiki ve projeksiyonu yapılmış dönemlere ait mali faaliyetlerine ilişkin tam bir bilgi setinin kamuya sağlanması.
2.1.1.Yıllık bütçe, merkezi hükümetin operasyonlarını detaylı bir şekilde kapsamasının yanında merkezi hükümetin bütçe dışı faaliyetleri hakkında da bilgi vermelidir. Ayrıca, genel idarenin toplam finansal durumunu sunabilmek için daha alt seviyedeki idarelerin de gelir ve giderleri hakkında yeterli bilgi sağlamalıdır.
2.1.2.Yıllık bütçede, bilgilerin karşılaştırılabilir olması bakımından, gelecek iki yıla ilişkin önemli bütçe bileşenleriyle beraber, önceki iki mali yılın bilgileri de yer almalıdır.
2.1.3.Yıllık bütçe ile birlikte, gerçekleşmesi muhtemel yükümlülüklere, vergi harcamalarına ve yarı mali nitelikteki aktivitelere bağlı mali sonuçlar yayınlanmalıdır.
2.1.4.Merkezi idare, borçlarının ve mali varlıklarının seviyesini ve yapısını düzenli olarak yayınlamalıdır.
2.2. Mali bilgilerin zamanında yayınlanması konusunda kamusal taahhüt,
2.2.1. Mali bilgilerin yayınlanması hususunda açık somut taahhütler olmalıdır.(Bütçe kanunlarında bunlarla ilgili bir madde olması gibi).
2.2.2. Mali raporlamaların yayın takvimi kamu oyuna önceden duyurulmalıdır.
3-Bütçe Hazırlama, Uygulama Ve Raporlama Süreçlerinin Açık Olması
3.1. Bütçe metni mali politika hedeflerini, makro ekonomik çerçeveyi, bütçenin hangi politikalara dayandırıldığını ve tanımlanabilir başlıca mali riskleri içermelidir.
3.1.1. Yıllık Bütçenin yapısı, mali politika hedeflerini ortaya koyacak ve sürdürülebilir mali politikalar hakkında görüş verebilecek nitelikte olmalıdır.
3.1.2. Kabul edilen tüm kurallar (denk bütçe ve borçlanma sınırları gibi) açıkça belirlenmiş olmalıdır.
3.1.3. Yılık bütçe, kapsamlı ve tutarlı bir makro ekonomik çerçeve içerisinde sunulmalı ve bütçe hesaplarının esasında, ekonomik tahminler ve önemli parametreler (fiili vergi oranları gibi) dikkate alınmalıdır.
3.1.4. Mevcut yükümlülükler, yıllık bütçeye ilave edilen yeni politikalardan ayırt edilmelidir.
3.1.5.Yıllık bütçede, başlıca riskler hesaplanmalı ve ekonomik varsayımlardaki olan yada olabilecek değişiklikler ve maliyeti belirli olmayan başlıca harcama taahhütleri (örneğin mali yeniden yapılanma gibi) hesaplanmalıdır.
3.2.Bütçe verileri politik analiz yapmayı kolaylaştıracak ve sorumluluk arttıracak şekilde sınıflandırılmalı ve bu çerçevede sunulmalıdır.
3.2.1. Hükümet işlemleri; gelir, gider ve finansmanı ayrıştıracak brüt bazda raporlanmalı ve harcamalar ekonomik, fonksiyonel ve idari olmak üzere üç kategoride sınıflandırılmalıdır. Bütçe dışı faaliyetlere ilişkin veriler de benzer şekilde sınıflandırılmalı ve bütçe verilerinin sınıflandırması uluslararası karşılaştırmaya izin verecek şekilde olmalıdır.
3.2.2. Başlıca bütçe programları ile hangi hedeflere varılmak istendiği (örneğin ilgili sosyal göstergelerin geliştirilmesi gibi) ortaya konulmalıdır.
3.2.3.Hükümetin genel dengesi, hükümetin mali durumunun standart özet bir göstergesi olmalıdır. Sadece genel dengeye dayalı kararlar almanın doğru olmadığı ekonomik koşullarda, genel denge diğer mali göstergelerle (operasyonel denge, yapısal denge ya da birincil denge gibi) desteklenmelidir.
3.2.4.Yıllık bütçe ve nihai hesaplar, muhasebe sistemi (nakit veya tahakkuk bazlı) ve bütçe verilerinin hazırlanması ve sunulmasında kullanılan standartları içermelidir.
3.3. Ödeneklerin harcanması ve izlenmesi ile ilgili prosedürler açıkça belirlenmiş olmalıdır.
3.3.1. Kapsamlı ve bütünleşik bir muhasebe sistemi kurulmalıdır. Bu muhasebe sistemi gecikilmiş ödemelerin belirlenmesinde güvenilir bir dayanak sağlamalıdır.
3.3.2. İhale ve istihdam ile ilgili prosedürler, standart olmalı ve ilgili taraflarca ulaşılabilmelidir.
3.3.3. Bütçe uygulaması iç denetime tabi olmalı ve denetim süreci incelemeye açık olmalıdır.
3.4. Mali raporlama zamanında, etkin, kapsamlı ve güvenilir olmalı; bütçeden sapmaları tanımlamalıdır.
3.4.1. Yıl boyunca, bütçe ve bütçe dışı faaliyetlere ilişkin sonuçlar düzenli ve zamanında raporlanmalı ve başlangıç ödenekleri ile karşılaştırılmalıdır. Alt yönetim birimlerine ilişkin detaylı bilgilerin eksik olması halinde, mali durumlarına (banka borçlanması ve bono ihracı gibi) ilişkin göstergeler sunulmalıdır.
3.4.2. Bütçe dışı faaliyetlerle ilgili bütün bilgilerle birlikte, zamanında, kapsamlı ve denetlenmiş nihai bütçe hesapları yasama organına sunulmalıdır.
3.4.3. Başlıca bütçe programlarının hedefleri doğrultusunda ulaşılan sonuçlar yasama organına raporlanmalıdır.
4-Denetimin Ve İstatistiki Veri Yayınlamanın Bağımsız Olması.
4.1.Mali bilgiler hem kamuya açık olmalı hem de bağımsız bir denetim organı tarafından denetlenmelidir.
4.1.1. Kamu hesaplarının doğruluğuna ve güvenilirliğine ilişkin periyodik raporları kamu oyuna ve yasama organına sunmakla yükümlü olan ulusal bir denetim kurumu veya eşdeğer bir kurum (Sayıştay), yasama organı tarafından görevlendirilmelidir.
4.1.2. Makro ekonomik tahminler (varsayımlarla birlikte) bağımsız uzmanların incelemesine açık olmalıdır.
4.1.3. Mali istatistiklerin doğruluğu ve güvenilirliği kurumsal bağımsızlığı bulunan bir istatistik dairesi ile güçlendirilmelidir.
Güneşin Karanlığında(The Linkoln Lawyer), aynı ismi taşıyan ve çok satanlar listesinde yer alan kitaptan sinemaya uyarlanmıştır. Zamanının çoğunu Los Angeles’ta ofisi olarak kullandığı Lincoln marka arabasında geçiren yakışıklı ve karizmatik avukat Mick Haller (Matthew McConaughey) kariyeri, önemsiz suçlar işlemiş suçluları savunmakla geçmiştir. Bir gün karşısına önemli bir dava dosyası çıkar. Beverly Hills’in oldukça zengin ve tanınmış kişilerinden biri cinayetle suçlanmaktadır. Şans Haller’a gülmüştür. Suçlu, avukat olarak Haller’ı seçer. Aslında basit gibi görünse de bu isteğin altında karanlık bir amaç yatıyordur. Haller davayı parası iyi olduğu için kabul ederken aslında farkında olmadan ölümcül bir komplonun da ortasına düşmüştür.
Michael Connelly’nin ülkemizde de aynı adla yayınlanan kitabından uyarlan bu heyecan dolu macerada başrollerde Matthew McConaughey, Oscar ödüllü Marisa Tomei ve Ryan Phillipe’i izliyoruz.
Tarihi :1 Nisan 2011
Yapım : 2011-ABD-Tom Rosenberg, Sidney Kimmel
Tür :Dram , Gerilim , Suç
Süre :118 Dak.
Yönetmen :Brad Furman
Senaryo :John Romano
Oyuncular :Matthew McConaughey, Marisa Tomei, Bryan Cranston, Ryan Phillippe, Josh Lucas
Filmi izlerken büyük bir vicdan muhasebesine şahit olunacak; konu, işleyiş, oyunculuk becerisi izleyiciyi filmin içine sürükleyecektir.
Güneşin Karanlığında-Michael Connelly-Kitap Hakkında
“Mickey Haller lüks arabasıyla Los Angeles’ın dörtbir yanındaki mahkemeler arasında mekik dokuyan bir ceza avukatıydı. Müvekkillerinin arasında asi motosikletçilerden tutun da sahtekârlara, ayyaş şoförlere ve uyuşturucu tacirlerine dek her türlü insan vardı. Ona göre yasalar, suçluluk ya da suçsuzluk konularıyla ilgilenmezdi… yasalar, manipülasyon ve pazarlık demekti. Tabi, bazen de adalet.
Barda tanıştığı bir kadının taciz edildiği iddiasıyla tutuklanan Beverly Hills’li zengin bir playboy, kendini savunması için Haller’ı tutar. Aralarında “Kaymaklı” dava olarak adlandırdıkları bu durum, her ceza avukatının düşlerini süsleyecek kadar önemlidir. Haller bu işin meslek hayatındaki en kolay dava olacağına inanır. Fakat çok yakın bir dostu cinayete kurban gidince Haller suçsuzluğunu kanıtlamaya çalıştığı müvekkilinin ateş kadar yakıcı biri olduğunu fark eder.
Bu işten zarar görmeden yakasını sıyırabilmek için elindeki her türlü taktiği kullanması gerekmektedir. Michael Connelly ceza avukatlarının dünyasını avucunun içi kadar iyi tanıyor. Kitaplarının büyük bir okur kitlesine hitap etmesinin nedeni, bu yapıtıyla bir kez daha anlaşılıyor. Güçlü kalemiyle yarattığı öykünün hızlı temposu, beklenmedik gelişmeleri okuyucuyu adeta büyülüyor. Muhteşem yazardan yine muhteşem bir roman.”
Türkiye – Irak Dostluk Antlaşması, Ek Protokolleri ve Ek Sözleşmeler, 29 Mart 1946 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştır. Türkiye ile Irak arasında imza edilen Dostluk ve iyi Komşuluk Antlaşması ile bu Antlaşmaya ek Protokol ve Sözleşmelerin onanması hakkında Kanun, 5 Eylül 1947’de kabul edilmiş ve 12 Eylül 1947 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır.
Antlaşma, dostluğu ve iyi komşuluğu inşa etmek üzere yapılmış, antlaşmaya Ek 6 protokol ile “Suçluların Geri Verilmesi Sözleşmesi, Hukuk, Ceza ve Ticaret işlerine ilişikli Adli Yardım Sözleşmesi ve ekleri” imzalanarak iki ülke arasında birçok alana ilişkin kurumsal işbirliği oluşturulmuştur.
Ankara’da 29 Mart 1946 tarihinde, Türkiye ve Irak Hükümetlerinin yetkili temsilcileri arasında imzalanmış bulunan Dostluk ve iyi Komşuluk Antlaşması ile bu Antlaşmaya ek 6 Protokol ve “Suçluların Geri Verilmesi Sözleşmesi, Hukuk, Ceza ve Ticaret işlerine ilişikli Adli Yardım Sözleşmesi” ile ekleri kabul edilmiş ve onanmıştır.
Antlaşma ekindeki protokoller:
1 Numaralı Ek Protokol Dicle, Fırat ve Kolları Sularının Düzene Konması Protokolü.
2 Numaralı Ek Protokol: Güvenlik işlerinde Karşılıklı Yardımlaşma Protokolü.
3 Numaralı Ek Protokol Eğitim, öğretim ve Kültür işbirliği Protokolü.
4 Numaralı Ek Protokol Posta. Telgraf ve Telefon Protokolü
5 Numaralı Ek Protokol: Ekonomi işleri Protokolü.
6 Numaralı Ek Protokol : Hudut Protokolü.
Madde 2
Birinci maddede sözü geçen Antlaşma ile ekleri Protokoller, bu Antlaşmaya ait onanma belgelerinin alınıp verilmesiyle;
Suçluların Geri Verilmesi Sözleşmesi ile Hukuk, Ceza ve Ticaret işlerine ilişikli Adli Yardım Sözleşmesi bunlara ait onama belgelerinin alınıp verilmesinden on beş gün sonra yürürlüğe girer .
Madde 3
Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Madde 4
Bu kanunu Adalet, İçişleri, Dışişleri, Millî Eğitim, Ticaret, Ekonomi, Ulaştırma, Gümrük ve Tekel Bakanları yürütür.
Türkiye ile Irak arasında Dostluk ve îyi Komşuluk Antlaşması Türkiye Cumhurbaşkanı Ekselan s İsmet İnönü ve Irak Kırallığı Naibi Altes Prens Abdülilâh, Türkiye ve Irak arasında kurulu bulunan pek uğurlu dostluk ve iyi komşuluk münasebetlerini ve iki millet arasında yüzyıllardır süre gelen kaynaşmayı ve kardeşlik bağlarını daha çok kuvvetlendirmek amaciyle hareket ederek;
Her iki memleketin barış ve güvenlik ülkülerini bütün dünya ve hususiyle Orta Doğu milletlerini n barış ve güvenliğinde aramağı dış siyasetlerinin değişmez temeli sayarak, bu defa San Fransisko’da imzalanan ve milletlerarası dayanışmayı geliştirmek hedefini güden Birleşmiş Milletler Antlaşmasının hükümlerinin kendi amaçlarını sağlamlaştırdığım ve kendilerine bu yoldaki emeklerine devam için yeni bir hız almak imkânını kazandırdığını görmekle mutlu olarak,
Gerçek bir yakınlaşmanın ekonomi alanında gösterilecek karşılıklı anlayış ve yardımlaşma ile daha da kolaylaşmış olacağını göz önünde tutarak,
Birleşmiş Milletler Antlaşmasının yukarda anılan prensiplerini uygulamak yolunda ilk adımı atabilmek şerefini elde etmekten duyacakları haklı sevinci hesaba katarak ve Antlaşmadan doğan taahhütlerine sadık kalmak azmiyle hareket ederek,
Yukarda belirtilen düşüncelerin tümünü gerçekleştirebilecek bir antlaşma yapmak gerektiğine inanmışlar ve bu maksatla aşağıda adları yazılı temsilcileri tâyin etmişlerdir:
Türkiye Cumhurbaşkanı Ekselans İsmet İnönü:
Ekselans Hasan Saka, Trabzon Milletvekili, Dışişleri Bakanı,
Ekselans Al Farık Nuri Essaid, Âyân Meclis i Başkanı, Rafidain Nişanının 1 inci rütbesini hâmli,
Ekselans Abdülilâh Hafıdh Saylavlar Meclisi Üyesi
Bu temsilciler usulüne uygun yetki belgelerini gösterdikten sonra aşağıdaki hükümleri kararlaştırmışlardır:
Madde — 1
Antlaşan Taraflar birbirinin ülke bütünlüğüne ve 1926 tarihli Antlaşma ile belirtilmiş ve çizilmiş ola n aralarındaki hududa riayet etmeyi taahhüt ederler .
Madde — 2
Antlaşan Taraflar birbirinin içişlerine karışmaktan kaçınma politikası gütmeyi kesin olarak taahhüt ederler.
Madde — 3
Antlaşan Taraflar, kendilerinin ilgili oldukları, genel mahiyette milletlerarası meselelerde ve hususiyle bölgelik mahiyetteki meselelerde bir birleriyle danışmayı ve b u hususlarda güttükleri politikada birbirlerine Birleşmiş Milletle r Antlaşması çerçevesi içinde ta m bir yardım ve İşbirliği sağlamayı taahhüt ederler .
Madde — 4
Antlaşan Taraflar, Taraflardan birinin ülke bütünlüğüne veyahut hudut dokunulmazlığına karşı her hangi bir saldırma tehlikesi görüldüğünde veya saldırma yapıldığında Birleşmiş Milletler Teşkilâtının yetkili organına hemen haber vermeyi taahhüt ederler.
Madde _ 5
Antlaşan Taraflar aralarında çıkacak bütün anlaşmazlıkları Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 38 üncü maddesi hükümlerine uyan barış yollariyle çözmeyi ve bu yollarda çözemedikleri herhangi bir anlaşmazlığı, anılan Antlaşmanın 37 nci maddesi hükümlerine uyarak, Güvenlik Meclisine götürmeyi taahhüt ederler.
Aynı suretle, Antlaşan Taraflar gerek kendilerinden biri İle üçüncü komşu Devlet, gerekse iki komşu Devlet arasında çıkabilecek anlaşmazlıkların da aynı hükümlere göre çözülmesini sağlamak İçin bütün gayretleriyle çalışmayı taahhüt ederler.
Madde — 6
Antlaşan Taraflar, bu Antlaşmanın ruhuna uygun olarak aralarındaki işbirliğini, münasebetlerinin her alanında, gerçekleştirmek amacı ile bu Antlaşmanın ayrılmaz parçaları olmak üzere aşağıdaki Protokolleri kabul etmişlerdir:
1 Numaralı Ek Protokol Dicle, Fırat ve Kolları Sularının Düzene Konması Protokolü.
2 Numaralı Ek Protokol: Güvenlik işlerinde Karşılıklı Yardımlaşma Protokolü.
3 Numaralı Ek Protokol Eğitim, öğretim ve Kültür işbirliği Protokolü.
4 Numaralı Ek Protokol Posta. Telgraf ve Telefon Protokolü
5 Numaralı Ek Protokol: Ekonomi işleri Protokolü.
6 Numaralı Ek Protokol : Hudut Protokolü.
Antlaşan Tarafını aynı zamanda aşağıdaki Sözleşmeleri de imzalamışlardır:
Suçluların Geri Verilmesi Sözleşmesi
Hukuk, Ceza ve Ticaret işlerine İlişikli Adli Yardım Sözleşmesi.
Madde — 7
Bu Antlaşma sınırsız bir süre için yapılmış olup Antlaşan Taraflardan birinin isteğiyle her beş yıl sonunda gözden geçirilebilecektir.
Bu Antlaşma, Taraflarca onanacak ve onama belgeleri en kısa bir süre içinde Bağdat’ta alınıp verilecektir.
Ankara’da yirmi dokuz Mart bin dokuz yüz kırk altı tarihinde üç eş yazı olarak Arapça, Türkçe ve Fransızca yapılan bu Antlaşmanın anlaşmazlık halinde Fransızcasına başvurulacaktır.
Türkiye ile Irak arasında Posta, Telgraf ve Telefon Protokolü; Türkiye – Irak Dostluk Antlaşması kapsamında 4 Numaralı Ek Protokol olarak 29 Mart 1946 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştır.
Türkiye ile Irak arasında imza edilen Dostluk ve iyi Komşuluk Antlaşması ile bu Antlaşmaya ek Protokol ve Sözleşmelerin onanması hakkında Kanun, 5 Eylül 1947’de kabul edilmiş ve 12 Eylül 1947 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır. Antlaşma, dostluğu ve iyi komşuluğu inşa etmek üzere yapılmış, antlaşmaya Ek 6 protokol ile “Suçluların Geri Verilmesi Sözleşmesi, Hukuk, Ceza ve Ticaret işlerine ilişikli Adli Yardım Sözleşmesi ve ekleri” imzalanarak iki ülke arasında birçok alana ilişkin kurumsal işbirliği oluşturulmuştur.
4 NUMARAL I E K PROTOKOL
Posta, Telgraf ve Telefon Protokolü
Madde — 1
Anlaşan Tarafların yetkil i makamları, memleketler i arasında alınıp verilen mektup postası maddelerine iç post a ücret tarifelerin i karşılıklı olarak uygulamayı taahhüt ederler.
Madde — 2
Anlaşan Taraflar, servisleri arasında alınıp verilen kolilerle değerli mektup ve kutuların Hale p – Telköçek – Nusaybin yolunda n gönderilmesin i sağlamak için gerekli teşebbüslerde bulunmayı taahhüt ederler .
Madde — 3
Türkiye, Ankara – Diyarbakır – Türk – Irak hududu, Irak, Bağdat ile Irak – Türk hududu arasında telgraf ve telefon kuran – portörleriyle donanmış ve en modern donanımlı hattı işletmeye koymayı taahhüt ederler.
Yukarda gösterilen hattın bitirilmesine ve kullanılmasına kadar Türk ve Ira k yetkili makamları, şimdiki hat üzerinden Diyarbakır’la Musul arasında düzgün bir işletme sağlamak amaciyle gerekli tedbirleri alacaklardır. Irak, Türkiye ile Irak arasında Suriye üzerinden telefon görüşmelerini sağlamak üzere, Türkiye Post a İdaresi tarafından Suriye Telefon İdaresine yapılmış ola n başvurmayı destekliyecektir.
Madde — 4
Anlaşan Tarafların yetkili makamları, Devlet ve basın telgrafları ücretlerinde karşılıklı olarak % 50 indirme yapmayı taahhüt ederler.
Üçüncü maddede sözü geçen hattın işletmeye açılmasından sonra bu nispeti n basın telgrafları için 2/3 e indirilmesi de göz önünde tutulabilecektir.
Madde — 5
Bu Protokolün uygulanma şekil ve şartları ve servis bakımından alınması gerekli tedbirler Anlaşan Tarafların yetkili makamlarınca uyuşularak belirtilecektir .
Eski Yargıtay Başkanı ve Adalet Bakanı Cevdet Menteş
Cevdet Menteş 13 Eylül 1972 ile 13.07.1980 tarihleri arasında Yargıtay Başkanlığı yapmıştır.
Eski Yargıtay Başkanı ve Adalet Bakanı Cevdet Menteş, 1915 yılında Bitlis’te doğmuştur. İstanbul Erkek Lisesi’ni 1934 senesinde bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girmiş ve 1937 yılında mezun olmuştur.
Cevdet Menteş, hakimlik ve savcılık yaşamına 1 Kasım 1938 tarihinde başlamış; sırasıyla; Torbalı, Salihli ve Aydın Cumhuriyet Savcılıkları ile İzmir Asliye Ceza Hâkimliği görevlerinde bulunmuştur.
Menteş, 28 Şubat 1958 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilmiştir. 1960’ta Yassıada mahkemesi Yüksek Soruşturma Kurulu üyeliği yürütmüştür. Yedinci Ceza Dairesi Başkanlığı görevini 27 Ekim 1967’den 13 Eylül 1972’ye kadar sürdürmüştür. 13 Eylül 1972 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilmiştir. Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca ikinci kez Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilen Cevdet Menteş, 13.7.1980 günü yasal yaş sınırı nedeniyle bu görevinden emekliye ayrılmıştır.
Emekli olduktan sonra, Cumhurbaşkanı vekili İhsan Sabri Çağlayangil tarafından kontenjan senatörlüğüne atanmış ve bu görevde bir süre bulunduktan sonra Bülend Ulusu Hükümeti olarak bilinen ve 12 Eylül 1980-13 Aralık 1983 tarihleri arasında görev yapan Türkiye Cumhuriyeti’nin 44. Hükümeti’nde 12.09.1980 ile 08.02.1983 tarihleri aralığında Adalet Bakanlığı yapmış, 14.10.2002 tarihinde vefat etmiştir. Evli ve 5 Çocuk babasıdır.
Eserleri
Menteş hukuk alanında çeşitli kitaplar yazmıştır.
Kaçakçılık Mevzuatı ve Tatbikatı
Türk Parasının Kıymetini Koruma (Kambiyo)
Vergi Kaçakçılığı Mevzuatı
Özel Cezalı Kanunlar
Hukuk Yayınevleri Listesi, Türkiye’de ağırlıklı olarak hukuk alanında kitaplar yayınlamakta olan yayıncıların internet siteleri ile birlikte alfabetik olarak listelenmesi yoluyla oluşturulmuştur.
Liste, Türkiye’de ağırlıklı olarak hukuk alanında kitaplar yayınlamakta olan yayıncıların internet siteleri ile birlikte alfabetik olarak listelenmesi yoluyla oluşturulmuştur.
Güvenlik İşlerinde Karşılıklı Yardımlaşma Protokolü, Irak ile 29 Mart 1946 tarihinde, Ankara’da imzalanan Dostluk Antlaşması kapsamındaki bir Ek Protokol’dür. Türkiye ile Irak arasında imza edilen Dostluk ve iyi Komşuluk Antlaşması ile bu Antlaşmaya ek Protokol ve Sözleşmelerin onanması hakkında Kanun, 5 Eylül 1947’de kabul edilmiş ve 12 Eylül 1947 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır.
Güvenlik İşlerinde Karşılıklı Yardımlaşma Protokolü
Madde — 1
Anlaşan Taraflardan her biri, kendi ülkesinden geçerek, öteki Tarafın ülkesine usulüne uygun ve geçerli pasaportu veya belgesi olmaksızın giren üçüncü bir Devlet uyruğu yabancıları, geri çevirdiklerinde kabul etmeyi taahhüt eder
Madde — 2
Anlaşan Taraflardan biri, her hangi bir yabancıyı kendi memleketine göndermek isterse öteki Taraf bu hususta kendisinden istenecek geçiş iznini verecektir. Bu şahıs geçişe izin veren Taraf memleketinden Çıkarılmazsa geçiş izni istemiş olan Taraf bu şahsı yeniden ülkesine alacaktır.
Madde — 3
Anlaşan Taraflardan herbirinin öteki tarafın vatandaşı olup bir mahkeme hükmünce yahut ahlâk, sağlık zabıtasınca, dilenciliğe dair mevzuat gereğince yahut Devletin iç veya dış güvenliğine dokunur sebeplerden ötürü veya yerli mevzuat hükümlerinden dolayı yurtta kalması yasaklanan şahısların ülkesinde yerleşmesine veya oturmasına engel olmaya yahut ülkesinden çıkarmaya hakkı vardır.
Ellerinde usulüne uygun ve geçerli pasaport veya çıkış ve giriş belgesi olmıyan şahıslar, yukarki fıkra hükmü çevresine girmeseler de, kendilerine ihtar edildikten sonraki bir ay içinde usulüne uygun ve geçerli pasaport veya belge edinip göstermezlerse vatandaşı oldukları tarafa geri çevrilebilecek veya ad ve kimlikleri her halde öteki tarafa bildirilecektir. Bu hüküm yerli mevzuat gereğince yapılacak işleme dokunmaz.
Bu gibi şahıslardan, geri alan Devletin vatandaşı olmadığı soruşturma sonucunda belirtilenler geri çeviren tarafa döndürülürlerse alınacaklardır.
Madde — 4
Anlaşan Taraflar, yukarki maddelerde yazılı geri çevirme işlerinin kendi memleketlerinde yapılan harcamalarını öderler.
Madde — 5
Anlaşan Taraflar, silâh ve uyuşturucu maddeler üzerinde kanun dışı ticaret yapılmasını ve hudutlarda mal ve insan kaçırılmasını ve kalp para basılmasını önlemek için karşılıklı yardımda bulunmağı taahhüt ederler.
Madde — 6
Anlaşan Taraflar, imkân halinde 5 inci maddede sayılan eylemleri işlemekten şüpheli bütün şahısların kimliklerin i bildirmeyi, resimlerini göndermeyi ve bunlar hakkındaki etraflı bilgileri vermeyi taahhüt ederler.
Madde — 7
Anlaşan Taraflardan biri, kendi memleketinin güvenliğini bozan suç veya suçlular veyahut şüpheli şahıslar hakkında öteki Taraftan bilgi verilmesini vefa. soruşturma yapılmasını isterse bu istek yerine getirilecektir.
Anlaşan Taraflardan birisinin öteki Taraf ülkesinde bulunan kendi uyruğundan bir şahıs hakkında bilgi ve soruşturma isteğinde bulunması halinde bu istek yerine getirilir .
Madde — 8
Anlaşan Taraflar, öteki Tarafın hudut bölgesinde suç işlemiş şüpheli şahıslar hakkında, hangi Devletin vatandaşları olurlarsa olsunlar, iki memleket emniyet teşkillerinin birbirlerine tamamlayıcı bilgiler vermeleri hususunda uyuşmuşlardır.
Madde — 9
Anlaşan Taraflar, Adli Yardım Sözleşmesinin 22 nci maddesinde gösterilmiş olan haller dışında kalan bilgiler i alıp vermeyi ve imkân varsa hükümlülerin parmak izlerini göndermeyi taahhüt ederler.
Madde — 10
Anlaşan Taraflar, öteki Tarafın güvenliğini bozan ve ayaklanma ruhunu uyandıran ve iki memleketin kanunlarına aykırı olan zararlı ve yıkıcı’ propaganda hakkında karşılıklı olarak bilgi alıp vermeyi taahhüt
ederler.
Madde —11
Bu Protokolde sayılan bütün yazışmalar Türkçe veya Arapça yapılacaktır.
Madde —- 12
Bu Protokol gereğince iki memleketin karşılıklı olarak yazışmaya yetkili bulunan emniyet memurları şunlardır.
Türkiye için: Emniyet Genel Müdürü.
Irak için: Emniyet İşleri Umum Müdürü
Madde 13
Acele ve müstesna hallerde ve yukardaki maddede adi geçen makamlara haber vermek imkânını buluncaya kadar Valili k ve Mutasarrıflık Emniyet Müdürleri bazı acele tedbirleri almak üzere 12 nci maddede bildirilen yazışmayı yapabilirler.
Madde — 14
Anlaşan Taraflar, hudut dışı ettikleri veya zararlı saydıkları şahıslardan Öteki Tarafı İlgilendirenlerin listesini usulen üç ayda bir ve acele hallerde hemen alıp vermeyi taahhüt ederler
Madde — 15
Anlaşan Taraflar, iki memleket zabıtasının çalışmalarının gelişmesine karşılıklı yardım etmek, bilhassa haber alma ve teknik zabıta alanlarında görevlendirilenlerin yetişmeleri ve çalışma usûlleri hususlarında zamanla birli k ve beraberlik sağlamak, iki memleket emniyet teşkilleri mensuplarının birbirlerini çalışma yerlerinde görerek tanımalarına imkân vermek amaciyle zabıta mevzuatının ve bunlarda yapılacak yenileştirme ve değişikliklerin alınıp verilmesini, öteki Taraf öğretim-kurumlarında okumak üzere öğrenciler veya memurlar gönderilmesini ve zabıta mensupları arasında karşılıklı ziyaretler tertip etmeyi taahhüt ederler.
Madde — 16
Bu Protokoldeki hükümlerden hiç bir i Suçluların Geri Verilmesi Sözleşmesiyle Adli Yardım Sözleşmesinde girişilen taahhütleri bozmaz.
Hasan Saka
Feridun Cemal Erkin
Nuri Essaid
Abdülilâh
Dicle, Fırat ve Kolları Sularının Düzene Konması Protokolü; 29 Mart 1946 tarihinde, Ankara’da imzalanan Türkiye – Irak Dostluk Antlaşması’nın 1 Numaralı Ek Protokolü olarak düzenlenmiştir. Dostluk ve iyi Komşuluk Antlaşması ile bu Antlaşmaya ek Protokol ve Sözleşmelerin onanması hakkında Kanun, 5 Eylül 1947’de kabul edilmiş ve 12 Eylül 1947 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır.
1 NUMARALI E K PROTOKOL
Dicle, Fırat ve Kolları Sularının Düzene Konması Protokolü
Türkiye ve Irak,
Düzgün mı alma ve yıllık taşkınlar sırasında su basma tehlikesini önlemek amaciyle akımın düzene konması için Dicle ve Fırat kolları üzerinde korunma araçları yapılmasının Irak İçin olan önemini gördükleri,
Yapılacak ve bütün harcamaları Irak tarafından yüklenilecek bent ve benzeri yapılar için en uygun yerlerin, araştırmalar sonunda, Türk toprağı içinde bulunmasını umdukları,
Anılan nehirlerin akımını kaydetmek maksadiyle Türk toprağı içinde daimi gözetleme istasyonları kurulması ve böylece elde edilecek kayıtların düzgünce Irak’a ulaştırılması gerektiği hususunda da anlaştıkları,
Ve bu gibi nehirler üzerinde yapılacak korunma araçlarının mümkün olduğu kadar ve her iki memleketin menfaatlerine uygun olarak sulama ve sudan elektrik kuvveti elde etme maksatlarına uyar bir şekilde yapılması prensibini kabul eyledikleri İçin,
Aşağıdaki hususlarda uyuşmuşlardır
Madde — 1
Irak, Dicle ve Fırat ve kolları üzerinde yapılması gerekli görülecek bentler, gözetleme istasyonları ve başka yapılar için yerler seçilmesini ve bu hususta gerekli planların hazırlanmasını mümkün kılacak araştırmalar yapmak, arazi ölçmek ve hidrolik, jeolojik ve diğer bilgileri toplamak amaciyle kendi hizmetinde teknisyenleri mümkün olduğu kadar kısa bir zamanda Türkiye’ye gönderebilecektir.
Yapılan arazi ölçmeleri sonucuna göre çıkarılacak haritalar yetkili Türk kurumlan tarafından hazırlanacaktır.
Bu maddede sözü geçen işlerin gerektirdiği bütün harcamaları Irak ödiyecektir.
Madde — 2
Anılan teknisyenler Türk teknisyenleriyle birlikte çalışacak ve Türkiye bunların, görülmesi gereken yerlere gitmelerine izin verecek ve işlerini bitirmeleri için gerekli bilgileri, yardımı ve kolaylıkları sağlıyacaktır.
Madde — 3
Türkiye daimi gözetleme istasyonları kuracak ve işletme ve bakımlarını temin eyliyecektir. Bu İstasyonların işletme giderleri, bu Protokolün yürürlüğe girdiği tarihten başlıyarak Türkiye ve Irak tarafından yarı yarıya ödenecektir.
Daimî gözetleme istasyonları Türk ve Irak’lı teknisyenler tarafından belli aralıklarla denetlenecektir.
Taşkın zamanlarında her gün sabah saat 8 de yapılan nehir seviyesi gözetlemeleri Dicle üzerindeki Diyarbakır, Cizre ilah ve Fırat üzerindeki Keban, ilâh… gibi telgraf haberleşmesi mümkün olan istasyonlardan Irak’ça gösterilecek yetkili makamlara telgrafla bildirilecektir.
Taşkın zamanları dışındaki seviye gözetleme sonuçları 15 günlük bültenlerle aynı makamlara bildirilecektir.
Yukarda sözü geçen bildirme giderlerini Irak ödiyecektir
Madde — 4
Türkiye 1 inci maddede bildirilen araştırmalar sonunda aşağıdaki fıkrada sözü geçen Anlaşmaya uyarak, gerekli görülecek yapıların yapılmasını esas bakımından kabul eder. Daimi gözetleme istasyonları dışındaki yapıların her biri, yer, gider, işletme ve bakım hususunda ve Türkiye’nin sulama ve enerji elde etme maksadiyle onlardan faydalanması bakımından ayrı bir Anlaşmaya konu teşkil eyliyecektir.
Madde — 5
Türkiye, iki nehirden birisi veya bunların kolları üzerindeki korunma araçlarına dair tasarılarını, bu yapıların mümkün olduğu kadar hem Türkiye hem Irak yararına uygun bir şekilde yapılması maksadiyle Irak’a haber vermeyi kabul eyler.
Madde — 6
Anlaşan Taraflardan her biri, bu Protokolün İmzasından sonra, mümkün olduğu kadar kısa bir zamanda, bir temsilci tâyin edecektir. Temsilciler bu Protokol hükümlerinin yerine getirilmesiyle ilgili bütün meseleleri görüşecekler ve bu hususta iki tarafın haberleşmesine aracılık edeceklerdir.
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu(UNESCO) Türkiye Milli Komisyonu Yönetmeliği, Bakanlar Kurulu tarafından 10 Mayıs 2004 tarihinde kabul edilmiş, 4895 sayılı kanuna dayanılarak 19 Haziran 2004 tarihinde yayınlanmıştır.
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu(UNESCO) Türkiye Milli Komisyonu Yönetmeliği
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar
Amaç
Madde 1
Bu Yönetmeliğin amacı, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonunun kuruluş ve çalışmalarına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.
Kapsam
Madde 2
Bu Yönetmelik, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonunun görevleri, yetki ve sorumlulukları ile organlarının belirlenmesine, bu organların oluşum biçimi ile çalışma düzenine ve mali yapısına ilişkin hükümleri kapsar.
Dayanak
Madde 3
Bu Yönetmelik, 20/5/1946 tarihli ve 4895 sayılı Kanunla onaylanan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Sözleşmesinin VII nci maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.
Tanımlar
Madde 4
Bu Yönetmelikte geçen;
Bakan : Milli Eğitim Bakanını,
Bakanlık : Milli Eğitim Bakanlığını,
UNESCO : Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumunu,
Yükseköğretim Kurumları: Üniversite ile yüksek teknoloji enstitüleri ve bunların bünyesinde yer alan fakülteler, enstitüler, yüksekokullar, konservatuvarlar, araştırma ve uygulama merkezleri ile bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı meslek yüksekokulları ile bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı olmaksızın ve kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından kurulan meslek yüksekokullarını,
Milli Komisyon: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonunu,
Genel Kurul: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonu Genel Kurulunu,
Yönetim Kurulu: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulunu,
Denetim Kurulu: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonu Denetim Kurulunu, ifade eder.
İKİNCİ BÖLÜM
Milli Komisyonun Kuruluş, Amaç ve Görevleri
Kuruluş
Madde 5
Milli Komisyon, bu Yönetmelikle belirlenen amaçları gerçekleştirmek ve görevleri yerine getirmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak kurulmuştur.
Milli Komisyonun çalışma yeri Ankara’dadır.
Milli Komisyonun amacı
Madde 6
Milli Komisyonun amaçları şunlardır:
a) Eğitim, bilim, kültür ve iletişim işleriyle yükümlü kamu kurum ve kuruluşları ile özel kuruluşları, UNESCO tarafından yürütülen çalışmalar konusunda bilgilendirmek, bunların faaliyetlere katkı ve katılımlarını sağlamak,
b) Eğitim alanındaki çalışmalara hız ve boyut kazandırılmasına katkıda bulunmak,
c) Kültürün korunmasına ve yaygınlaştırılmasına yardımcı olmak,
d) Bilgi ve bilimin önceliğini gündemde tutarak yayılmasına aracı olmak,
e) UNESCO çalışmalarına, özellikle programların hazırlanmasına ve uygulanmasına etkin bir şekilde katılmak.
Milli Komisyonun görevleri
Madde 7
Milli Komisyonun görevleri şunlardır:
a) UNESCO’nun görev alanına giren konularda bakanlıklar, ilgili resmi ya da özel kurum ve kişilerin işbirliğini sağlamak,
b) UNESCO ile ilgili konularda Hükümete danışmanlık etmek,
c) UNESCO’nun amaç, program ve faaliyetleri konusunda kamuoyunu bilgilendirmek,
d) Genel Konferanslara ve UNESCO tarafından düzenlenen diğer toplantılara katılacak delegelerin seçimi sırasında Hükümete danışmanlık etmek, delegelerle işbirliğinde bulunmak, söz konusu toplantılara Hükümetin katkısının hazırlanmasına yardımcı olmak,
e) UNESCO Genel Konferansında ve UNESCO tarafından düzenlenen diğer toplantılarda kabul edilen karar ve tavsiyeler ile incelemeler ve raporlarda yer alan sonuç ve öneriler hakkında ulusal kurum ve kuruluşlara bilgi vermek, ihtiyaç ve öncelikleri dikkate alarak ilgili bakanlıkların onayı ile bunların tartışılmasını sağlamak ve sonuç alınmasına gayret göstermek,
f) UNESCO’nun faaliyetleri ile ilgili olarak ülkemizin eğitim, bilim, kültür ve iletişim alanlarındaki dış ilişkilerini ilgilendiren konularda ilgili bakanlıkların görüş ve talimatı altında hareket etmek,
g) Alınan kararların uygulanmasına ve karşılıklı bilgi ve belge değişimine ilişkin hususlarda, UNESCO Genel Merkeziyle ve UNESCO’ya üye devletlerin milli komisyonları ya da milli işbirliği kurullarıyla iletişim kurmak,
h) UNESCO Programı ile ilgili ulusal faaliyetlere ve bu programların değerlendirilmesine katkıda bulunmak, UNESCO programlarının gelişimini izlemek ve uluslararası işbirliğinden sağlanabilecek imkanlara ilgili kuruluşların dikkatini çekmek,
i) UNESCO projelerinin yürütülmesi ve UNESCO’nun uluslararası faaliyetlerine katılım konusunda Milli Eğitim, Kültür ve Turizm, Dışişleri bakanlıkları ve ilgili diğer bakanlık ve kurumlarla birlikte görev yapmak,
j)UNESCO’nun olağan programı çerçevesinde ya da bütçe dışı fonlarla finanse edilen memurluklara aday aranması ve UNESCO’dan burs alacak olanların belirlenmesi çalışmalarına katılmak,
k) Ulusal düzeyde eğitim, bilim, kültür ve iletişim alanlarında faaliyetleri olan kurumlar arasındaki disiplinler arası diyaloğu ve işbirliğini teşvik etmek.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Teşkilat
Organlar
Madde 8
Milli Komisyonun organları şunlardır:
a) Genel Kurul
b) Yönetim Kurulu
c) Denetim Kurulu
d) Genel Sekreterlik
Genel Kurulun yapısı
Madde 9
Genel Kurul, Hükümet temsilcileri; eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularıyla ilgili resmi ve özel kurum ve kuruluşların temsilcileri ile eğitim, temel bilimler, insan ve toplum bilimleri, kültür ve iletişim konularında tanınmış kişilerden oluşur. Genel Kurul üyeleri, UNESCO’nun çalışma alanına giren eğitim, temel bilimler, insan ve toplum bilimleri, kültür ve iletişim konuları göz önünde bulundurularak belirlenir.
Genel Kurulu oluşturan temsilciler
Madde 10- Genel Kurul aşağıda belirtilen 77 temsilciden oluşur:
A)Hükümet adına Genel Kurula daimi olarak katılacak bakanlıkların temsilcileri:
1) Milli Eğitim Bakanlığı:
a) Bakan,
b) Müsteşar,
c) Bakanlık tarafından belirlenecek 7 temsilci,
2) Dışişleri Bakanlığı:
a) Müsteşar ya da kendisini temsil edecek yetkili,
b) UNESCO nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi,
c) Dışişleri Bakanlığı tarafından belirlenecek 2 temsilci,
3) Kültür ve Turizm Bakanlığı:
a) Müsteşar ya da kendisini temsil edecek yetkili,
b) Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından belirlenecek 5 temsilci,
B) Diğer Kamu Kuruluşları: UNESCO’nun ilgi alanlarına giren konularda doğrudan hizmet veren ve bir önceki Genel Kurulda seçilerek oluşturulan diğer kamu kuruluşları listesindeki 12 kuruluştan birer temsilci,
C) Yükseköğretim Kurumları: Bir önceki Genel Kurulda, temel bilimler, eğitim, kültür, insan ve toplum bilimleri ve iletişim alanlarından dengeli bir dağılım gözetilmek kaydıyla seçilerek oluşturulan Yükseköğretim Kurumları listesindeki 25 kurumdan birer temsilci,
D) Özel Kuruluşlar: UNESCO’nun ilgi alanına giren konularda sunduğu hizmetlerde kamu yararına faaliyet gösteren ve bir önceki Genel Kurulca seçilerek oluşturulan özel kuruluşlar listesindeki 10 kuruluştan birer temsilci,
E) Tanınmış Kişiler: Bir önceki Genel Kurulca seçilen eğitim, temel bilimler, insan ve toplum bilimleri, kültür ve iletişim alanlarında başarılı çalışmalarıyla tanınmış her alandan ikişer kişi olmak üzere seçilen toplam 10 kişi,
F)UNESCO Yürütme Konseyinde Türkiye temsilcisi.
Genel Kurulun görevleri
Madde 11
Genel Kurulun görevleri şunlardır:
a) Yönetim Kurulunca oluşturulan ve bir sonraki Genel Kurulda temsili öngörülen kurum ve kişileri içeren listeleri inceleyerek, bir sonraki Genel Kurula katılacak 12 kamu kurumunu, 25 yükseköğretim kurumunu, 10 özel kuruluşu ve 10 tanınmış kişi ile yedeklerini belirlemek,
b) Üyeleri arasından Yönetim Kurulunun 11 üyesi ile Denetim Kurulunun 2 üyesini ve bunların yedeklerini seçmek,
c) UNESCO’nun görev alanına giren konularda tavsiyelerde bulunmak,
d) Yönetim Kurulunun çalışmalarına yön vermek,
e) Yönetim Kurulunun çalışmalarını gösteren raporlarını ve tekliflerini görüşerek karar bağlamak,
f) Denetim Kurulunca hazırlanan kesin hesap raporlarını inceleyerek onaylamak.
Temsilcilerin nitelikleri
Madde 12- Genel Kurula temsilci gönderecek kamu kurum ve kuruluşları ile özel kuruluşlar ve tanınmış kişilerin belirlenmesinde göz önünde bulundurulacak hususlar şunlardır:
a) UNESCO’nun etkinlik alanlarını oluşturan eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında belli bir işlevi yerine getirebilecek biçimde teşkilatlanmış bulunmak,
b) UNESCO’nun etkinlik alanlarını oluşturan eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında çalışmalar yürütüyor olmak,
c) Özel kurumlar için en az 3 yıllık çalışma süresini tamamlamış olmak,
d) Tanınmış kişiler için eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında olumlu çalışmaları gerçekleştirmiş ya da gerçekleştirmekte olmak.
Temsilcilik süresi ve temsilcilik sıfatının kaybedilmesi
Madde 13- Genel Kurul temsilciliği sıfatı, kazanılmasından itibaren 4 yıl sürer. Süresi biten Genel Kurul temsilcilerinin görevleri, yeni Genel Kurulun oluşumuna kadar devam eder. Kişilerin, Genel Kurul temsilcisi olarak belirlendikleri kurumdan ayrılmaları, istifaları, çalışamaz hale gelmeleri veya ölümleri hallerinde temsilcilik sıfatları ortadan kalkar. Yerlerine, öncekilerin görev sürelerini tamamlamak üzere, ilgili kurum tarafından yeni isim bildirilir.
Genel Kurulun toplanması
Madde 14- Genel Kurul, belirlenen gündeme göre 4 yılda bir Yönetim Kurulunun daveti ile toplanır. Yönetim Kurulu, 2/3 çoğunlukla alacağı bir kararla Genel Kurulu olağanüstü toplantıya çağırabilir. Zorunlu durumlarda Yönetim Kurulunun 2/3 çoğunlukla alacağı karar ve Milli Eğitim Bakanının onayı ile bir yılı aşmamak kaydıyla erteleme yapılabilir.
Genel Kurulun çalışma esasları
Madde 15
Genel Kurulun çalışmalarına ilişkin esaslar şunlardır:
a) Genel Kurul, Milli Eğitim Bakanının başkanlığında toplanır. Bakanın katılmadığı toplantılarda başkanlık görevini Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı yürütür.
b) Genel Kurul, çalışmaları süresince görev yapmak üzere Başkanlık Divanı oluşturur ve Başkanlık Divanı için iki başkan vekili ile iki katip üyeyi seçer.
c) Başkanlık Divanı; başkan, başkan vekilleri ve iki katip üyeden oluşur. Genel Kurul çalışmaları, başkan veya başkan vekillerinden birinin ve iki katip üyenin yönetiminde gerçekleştirilir.
d) Genel Kurul, gerektiğinde kendisine sunulacak karar tasarılarını inceleyerek rapor haline dönüştürecek komisyonlar kurabilir.
e) Genel Kurul ve kurduğu komisyonlar, kararlarını oy çokluğu ile alır.
Yönetim Kurulunun yapısı
Madde 16- Yönetim Kurulu;
a) Milli Eğitim Bakanlığı tarafından görevlendirilen iki üye,
b) Dışişleri Bakanlığı tarafından görevlendirilen bir üye,
c) Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından görevlendirilen bir üye,
d) Diğer kamu kuruluşları temsilcileri arasından Genel Kurulca seçilecek iki üye,
e)Yükseköğretim kurumları temsilcileri arasından Genel Kurulca seçilecek üç üye,
f) Özel kuruluşların temsilcileri arasından Genel Kurulca seçilecek üç üye,
g)Tanınmış kişiler arasından Genel Kurulca seçilecek üç üye,
h) UNESCO Yürütme Konseyinde Türkiye temsilcisi,
olmak üzere toplam 16 üyeden oluşur.
Yönetim Kurulunun görevleri
Madde 17
Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır:
a) Genel Kurulda temsili öngörülen kamu kurum ve kuruluşlarını, özel kuruluşları, yükseköğretim kurumlarını belirleyen listeleri Genel Kurula sunmak üzere hazırlamak,
b) Yönetim Kurulunun bakanlıkları temsil eden üyelerinin kendi aralarında belirledikleri 5 tanınmış kişi ile Yönetim Kurulunun seçimle gelen üyelerinin kendi aralarında belirledikleri 5 tanınmış kişiden oluşan 10 kişilik listeyi yedekleri ile birlikte Genel Kurula sunmak üzere hazırlamak,
c) İkili olağan ilişkiler, alınan kararların uygulanması ve bilgi-belge değişimi dışında kalan konulardaki çalışmaları, ilgili bakanlıklar ile koordineli olarak gerçekleştirmek,
d) UNESCO Genel Konferanslarında veya UNESCO’nun düzenleyeceği toplantılarda ülkemiz adına katılacak delege ya da uzmanların seçilmesi sırasında Hükümete danışmanlık etmek,
e) Konferans ya da toplantılarda ülkemiz adına ileri sürülecek görüş ve önerileri hazırlamak, Dışişleri Bakanlığının ve ilgili diğer bakanlıkların görüşünü alarak katılacaklara bildirmek,
f) Milli Komisyon Sekretaryasında görevlendirilecek personeli belirlemek,
g) Milli Komisyonunun bütçesini hazırlamak ve Milli Eğitim Bakanlığına sunmak, yıllık faaliyet raporlarını hazırlayarak Genel Kurul üyelerine iletmek ve Genel Kurula sunulacak raporları hazırlamak,
h) Genel Kurul toplantılarının tarihini, yerini ve gündemini gerekli danışmaları yaparak belirlemek,
i) Genel Sekreterliğin çalışmalarını düzenlemek ve kontrol etmek,
j) Kendi üyelerini veya yetkili kişileri davet ederek UNESCO’nun ilgi alanlarında özel ihtisas komiteleri oluşturmak ve çalıştırmak,
k) Denetim Kurulu raporlarında belirtilen hususlardan görev ve yetkisi dahilinde olanlarla ilgili olarak gerekli önlemleri almak, Denetim Kurulu yıllık denetim raporlarının Genel Kurulun inceleme ve onayına sunulmasını sağlamak,
l) UNESCO’nun etkinlikleri kapsamında ülkemizde yürütülen çalışmalar hakkında UNESCO merkezine gönderilmesi gereken ülke raporlarının hazırlanmasına katkıda bulunmak,
m) Görev alanına giren konulara ilişkin kararlar almak.
Yönetim Kurulunun toplanma zamanı ve çalışma şekli
Madde 18
Yönetim Kurulu, bir sonraki toplantı konusunda farklı bir karar almamış ise Başkanın daveti ile her ay toplanır. Başkan, Yönetim Kurulu üyeleri ile yaptığı temaslar sonucunda, belirlenen toplantı tarihinde, toplantı yeter sayısının bulunmadığını saptarsa, toplantıyı erteleyebilir ve yapacağı danışmalar sonunda uygun görülecek yeni bir tarihi önerebilir. Başkanın çağrısı ile olağanüstü toplantılar yapılabilir. Görüşmeler tutanakla saptanır. Bu tutanak üyeler tarafından imzalanır. Toplantının yapılabilmesi için en az 9 üyenin bulunması gerekir. Kararlar katılanların oy çokluğu ile alınır.
Yönetim Kurulu Başkanının görev, yetki ve sorumlulukları
Madde 19
Yönetim Kurulu Başkanının görev, yetki ve sorumlulukları şunlardır:
a) Yönetim Kurulunu olağanüstü toplantılara çağırmak,
b) Toplantıları idare etmek,
c) Yönetim Kurulu kararlarının uygulanmasını sağlamak,
d) Milli Komisyonu temsil etmek,
e) Genel Kurul toplantılarında faaliyet raporunu sunmak,
f) Milli Komisyonun ita amirliğini yapmak.
Yönetim Kurulu Başkanı, Milli Komisyonun Başkanıdır. Milli Komisyonu, Yönetim Kurulu Başkanının bulunmadığı zamanlarda, Başkan vekillerinden biri temsil eder.
Yönetim Kurulunun görev süresi, Başkan seçimi, Yönetim Kurulu üyeliğinin sona ermesi
Madde 20
Yönetim Kurulunun görev süresi 4 yıldır. Aynı kişiler tekrar görevlendirilebilir veya seçilebilir. Süresi bitip ibra edilen Yönetim Kurulu, yeni Yönetim Kurulunun oluşumuna kadar görevde kalır.
Yönetim Kurulu, ilk toplantısında üyeleri arasından gizli oyla bir Başkan ve iki Başkan vekili seçer. Başkan veya Başkan vekillerinin istifalarında ya da Yönetim Kurulu üyelerinin 2/3 ünün gerekli gördüğü durumlarda bu seçimler yenilenebilir.
Yönetim Kurulu toplantılarına geçerli bir özür bildirmeksizin üst üste üç kez katılmayan seçilmiş üye, üyelikten çekilmiş sayılır. Yönetim Kurulu üyeliği; istifa, çalışmayı engelleyecek hastalık, ölüm veya üyelerin çalışmakta oldukları bakanlık, resmi ve özel kurum ve kuruluşlardaki görevlerinden ayrılmaları hallerinde sona erer.
Yönetim Kurulu üyeliği herhangi bir nedenle sona eren seçilmiş üyelerin yerini, varsa aynı grup temsilcilerinden olan yedek üye, yoksa diğer grup temsilcilerinden en çok oy almış yedek üye alır.
Bakanlık temsilcileri için yeni görevlendirme ilgili bakanlıkça yapılır.
Denetim Kurulunun yapısı
Madde 21
Denetim Kurulu; Milli Eğitim Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı müfettişleri arasından atanacak bir üye ile Genel Kurulu oluşturan temsilciler arasından seçilecek iki üye olmak üzere, toplam 3 üyeden oluşur. Genel Kurul, Denetim Kurulu için iki de yedek üye belirler.
Denetim Kurulunun görevleri
Madde 22
Denetim Kurulunun görevleri şunlardır:
a) Milli Komisyon bütçesinden yapılan her türlü gider hesaplarını ve bunların dayanaklarını incelemek,
b) Genel Kurula sunulmak üzere her bütçe yılı sonunda o yılın kesin hesabını ve giderlerin bütçe ile hizmetlere uygunluğunu açıklayan raporları hazırlamak.
Denetim Kurulunun görev süresi, çalışma şekli, Denetim Kurulu üyeliğinin sona ermesi
Madde 23
Denetim Kurulu, her yıl aralarından seçtikleri başkanın yönetiminde toplanır. Denetim Kurulu üyeleri bir araya gelerek ya da ayrı olarak hesap ve kayıtlar üzerinde inceleme yapar ve buna göre raporunu hazırlar. Denetim Kurulu kararları oy çokluğu ile alınır. Denetim Kurulunun görev süresi 4 yıldır. Denetim Kurulu üyelerinin görev süresi, yeni Denetim Kurulu seçilinceye kadar sürer. Denetim Kurulu üyeliği; istifa, çalışmayı engelleyecek hastalık, ölüm veya üyelerin çalışmakta oldukları bakanlık, resmi ve özel kurum ve kuruluşlardaki görevlerinden ayrılmaları hallerinde sona erer.
Üyeliği sona eren üyelerin yerlerini, kalan süreyi tamamlamak üzere, yedek üyeler alır.
Genel Sekreterliğin yapısı
Madde 24
Genel Kurul, Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulunun çalışmalarına ilişkin sekretarya hizmetleri, bir Genel Sekreter, iki Genel Sekreter Yardımcısı ve gerektiği kadar sekretarya personeli tarafından yürütülür.
Genel Sekreterlik personeli
Madde 25
Genel Sekreter, Genel Sekreter yardımcıları, Sayman ve diğer Genel Sekreterlik personeli, Yönetim Kurulunun 2/3 ünün teklifi ve Bakanlığın olumlu görüşü üzerine 4857 sayılı İş Kanununa tabi olarak iş sözleşmesi ile çalıştırılırlar. Bunların görevine son verme işlemi de aynı usule göre yapılır.
Milli Komisyon çalışmalarının yoğunlaştığı ve Genel Sekreterlik iş ve işlemlerinin arttığı dönemlerde, Yönetim Kurulunun kararı ve Bakanlığın uygun görüşü ile sürekli çalışan personel sayısını aşmamak üzere, 4857 sayılı Kanunun 11 inci maddesine göre belirli süreli iş sözleşmesi ile ilave personel çalıştırılabilir.
Genel Sekreter, Genel Sekreter Yardımcıları, Sayman ve Genel Sekreterlik personelinde aranacak şartlar
Madde 26
Genel Sekreter, Genel Sekreter Yardımcıları, Sayman ve Genel Sekreterlikte çalışacak diğer personelde 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48 inci maddesindeki genel şartların yanı sıra aşağıda belirtilen özel şartlar aranır:
a) Genel Sekreterde aranacak özel şartlar şunlardır:
1) En az 4 yıllık fakülte veya yüksek okul mezunu olmak,
2) Uluslararası ilişkilerde belirli bir tecrübeye sahip olmak,
3) Kamu ya da özel sektörde eğitim, bilim, kültür ve iletişim dallarından bir veya birkaçında en az üç yıl çalışmış olmak,
4) İngilizce veya Fransızca dillerinden birinden, Kamu Personeli Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavından en az B düzeyinde sonuç belgesine sahip olmak,
5) Yönetim Kurulunun belirleyeceği diğer niteliklere sahip olmak.
b) Genel Sekreter Yardımcılarında aranacak özel şartlar şunlardır;
1) En az 4 yıllık fakülte veya yüksek okul mezunu olmak,
2) Kamu ya da özel sektörde eğitim, bilim, kültür ve iletişim dallarından bir veya birkaçında en az bir yıl çalışmış olmak,
3) İngilizce veya Fransızca dillerinden birinde, Kamu Personeli Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavından en az B düzeyinde sonuç belgesine sahip olmak,
4) Yönetim Kurulunun belirleyeceği diğer niteliklere sahip olmak.
c) Genel Sekreterlikte çalışacak sayman ve diğer personelde aranacak özel şartlar Yönetim Kurulu tarafından belirlenir.
Genel Sekreterin görev, yetki ve sorumlulukları
Madde 27
Genel Sekreterin görev ve yetkileri şunlardır:
a) Genel Kurul ve Yönetim Kurulunun toplantılarını düzenlemek,
b) Yönetim Kurulunun alacağı kararları yürütmek ve sonuçlar hakkında Yönetim Kuruluna bilgi vermek,
c) Yönetim Kurulunca verilen görevlerin yerine getirilmesi için gerekli ön hazırlıkları yapmak,
d) Milli Komisyon Sekretaryasının günlük çalışmalarını düzenlemek ve denetlemek,
e) Genel Sekreter yardımcıları ile diğer Sekretarya görevlilerinin görev yetki ve sorumluluk durumlarına ilişkin esasları belirleyerek Yönetim Kurulunun onayına sunmak,
f) Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulunun istediği her türlü bilgi, belge, defter ve evrakı temin etmek, çalışmalarını kolaylaştıracak tedbirleri almak,
g) Genel Kurul ve Yönetim Kurulu üyeleri ile iletişim kurmak ve sürdürmek,
h) Genel Kurul ve Yönetim Kurulu üyelerinin üyeliklerinin sona ermesine ilişkin hususların ortaya çıkması durumunda, konuya ilişkin bilgi ve belgeleri hazırlayarak Yönetim Kuruluna sunmak,
i) Milli Komisyonun tahakkuk memurluğu görevini yerine getirmek,
j) Yönetim Kurulu Başkanının öngördüğü diğer görevleri yerine getirmek.
Genel Sekreter, Yönetim Kurulu toplantılarına katılır. Oy hakkı yoktur. Toplantı tutanaklarının tutulmasını sağlar. Genel Sekreter kendisini ilgilendiren toplantılara katılamaz. Bu durumda, Genel Sekreterin görevleri, en genç üyelerden biri tarafından yerine getirilir.
Genel Sekreter, yukarıda belirtilen görevlerin, usulüne uygun olarak ve zamanında yerine getirilmesinden Yönetim Kuruluna karşı sorumludur.
Tahakkuk memurunun görev, yetki ve sorumlulukları
Madde 28
Tahakkuk memuru, giderlerin mevzuatına uygun olarak tahakkuk ettirilmesinden, ödeneklerin zamanında ve yerinde kullanılmasından, giderin gerçek gereksinme karşılığı yapılmasından ve programlanmış hizmetlerin zamanında yerine getirilmesinden sorumludur.
Saymanın görev, yetki ve sorumlulukları
Madde 29
Sayman, aşağıda belirtilen görevleri yapar ve yetkileri kullanır:
a) Yönetim Kuruluna sunulmak üzere yıllık bütçe taslağını hazırlamak,
b) Yıl içinde, bütçe ile gelir ve giderleri gözden geçirerek aktarma önerilerini hazırlamak,
c) Tahakkuk etmiş giderleri ödemek,
d) Saymanlık işlerine ilişkin her türlü yasal defterleri tutmak,
e) Bütçe, aylık gelir ve giderlerle ilgili olarak Yönetim Kuruluna bilgi vermek,
f) Yıl sonunda kesin hesap çizelgelerini düzenlemek,
g) Demirbaş defteri tutmak,
h) Muhasebe defterlerini ve gelir gider belgelerini düzenlemek, giderleri defterlere yazmak.
Genel Sekreterliğin çalışma şekli
Madde 30
Genel Sekreterlik, çalışmalarını kamu kurum ve kuruluşlarının bağlı olduğu çalışma esaslarını da gözeterek Yönetim Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde yürütür.
Genel Sekreter Yardımcıları, sayman ve diğer görevliler, Genel Sekreterin verdiği görevleri yerine getirmekle yükümlüdür.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Mali Hükümler
Milli Komisyonun gelirleri
Madde 31
Milli Komisyonun gelirleri şunlardır:
a) Devlet bütçesinden öngörülen ödenek,
b) Milli Komisyonca yayın, araştırma ve diğer yollarla sağlanan gelirler,
c) Kamu kuruluşlarınca mevzuatına göre yapılacak yardımlar,
d) Bağışlar,
e) UNESCO’dan sağlanabilecek katkılar,
f) Diğer gelirler.
Milli Komisyonun giderleri
Madde 3
UNESCO Milli Komisyonunun gelirleri aşağıda belirtilen harcamalarda kullanılır:
a) Milli Komisyonun görevleri dahilinde yapılan her türlü inceleme ve araştırma çalışmalarına, danışmanlık hizmetlerine, eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında yapılan çalışmalara ve yayınlara ilişkin giderler,
b) Milli Komisyonun görevleri çerçevesinde, ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği içerisinde gerçekleştirilen panel, konferans ve benzeri etkinliklere ilişkin giderler,
c) Çalışanların ücretlerine ilişkin giderler.
Harcamalara ilişkin usul ve esaslar
Madde 33
Milli Komisyonun harcamalarına ilişkin usul ve esaslar şunlardır:
a) Milli Komisyonun çeşitli görevlerinin gerektirdiği harcamalar ile Genel Sekreterlik teşkilatında görevli personele ödenecek ücret ve diğer ödemeler, genel ve özel mevzuat hükümleri esas alınarak Yönetim Kurulunca hazırlanacak ve Bakanlıkça uygun görülecek bir yönergede belirlenen esaslara göre, Yönetim Kurulu kararı ile yapılır.
b) Milli Komisyonun ita amiri Yönetim Kurulu Başkanıdır. Başkanın bulunmadığı hallerde Başkan vekillerinden biri ita amiridir.
c) Milli Komisyonun tahakkuk memurluğu görevini Genel Sekreter, Genel Sekreterin bulunmadığı hallerde Genel Sekreter Yardımcılarından biri; saymanlık görevini ise Milli Komisyon Saymanı yürütür.
d) İdari ve mali nitelikli iş ve işlemlerde, muhasebe kayıtlarında ve belge düzeninde resmi dairelerde uygulanan hükümler esas alınır.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Geçici ve Son Hükümler
Yürürlükten kaldırılan hükümler
Madde 34
26/4/1982 tarihli ve 8/4568 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) Türkiye Milli Komisyonu Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır.
Geçici Madde 1
26/4/1982 tarihli ve 8/4568 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan Yönetmelik hükümlerine göre teşkil olunan Genel Kurul, Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulunun görev süreleri bu Yönetmelikte öngörülen sürelere tamamlanır.
Geçici Madde 2
Bu Yönetmeliğin 33 üncü maddesinde belirtilen yönerge altı ay içinde yürürlüğe konulur. Bu yönergenin yürürlüğe konulmasına kadar, mevcut Yönergenin bu Yönetmeliğe aykırı olmayan hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.
Geçici Madde 3
Yönetim Kurulu, bu Yönetmeliğin yürürlüğe girmesinden sonra yapılacak ilk Genel Kurula katılacak diğer kamu kuruluşlarını, yükseköğretim kurumlarını, özel kuruluşları ve tanınmış kişileri, bu Yönetmelikte belirlenen esaslar çerçevesinde resen belirlemeye yetkilidir.
Yürürlük
Madde 35
Sayıştay’ın görüşü alınan bu Yönetmelik, yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Yürütme
Madde 36
Bu Yönetmelik hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
Asker ve Sivil Mahkumların Affı, 31 Mart 1923 tarihinde, Lozan Antlaşması gereğince ilan edilmiştir. Cumhuriyet tarihinin ilk af kanunlarından olan “Mahkum Askeri ve Sivil Üsera Hakkında Aff-ı Umumi İlanına Dair Kanun” ile Lozan Barış Antlaşması gereğince esirlerin karşılıklı olarak mübadele edilebilmesi amaçlanmıştır. Kanun, genel af mahiyetinde olup, 318 kanun numarasını taşımaktadır ve çıkarıldığı 31 Mart 1923 tarihli zabıt ceridesinde yayınlanmıştır.
Mahkum Askeri ve Sivil Üsera Hakkında Aff-ı Umumi İlanına Dair Kanun
Madde 1
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ve Yunan fevkalâde murahhasları tarafından Lozan’da mütekabilen kabul edilen 30 Kânunusani 1339 tarihli itilâfnamenin dördüncü ve beşinci maddeleri mucibince Türkiye Hükûmeti elinde bulunup iade edilecek olan askerî ve sivil üseradan hukuk-ı umumiyeye ait ceraimden dolayı mahkûm veya takibata maruz bulunanlar haklarında aff-ı umumî ilân edilmiştir.
Madde 2
İşbu kanun tarih-i neşrinden itibaren merʻiyyü’l-icradır.
Madde 3
İşbu kanunun icrasına Adliye ve Müdafaa-i Milliye Vekilleri memurdur.
KANUN HAKKINDA TBMM’DEKİ GÖRÜŞMELER – ZABIT CERİDESİNDEN
Adliye Vekili Rıfat Bey (Kayseri) — Efendim! Adliye Encümenine havalesi tebliğ buyurulan üseranın affı meselesi pek müstaceldir. Malûmuâliniz Lozan’da yapılan muahede mucibince mütekabilen üsera hakkında aff-ı umumi ilânı kabul edilmiştir. Ve bu affı Yunanistan ilân etmiştir ve esirlerimizi peyderpey göndermektedir. Hâlbuki biz henüz bu affı ilân etmedik. Binaenaleyh bu baptaki kanunun bugünkü ruznameye ilâvesiyle müstacelen müzakeresini teklif ediyorum.
Hasan Basri Bey (Karesi) — Efendim! Yunanlıların muhtelif bahanelerle mahkûm edip Yunanistan’a gönderdikleri birtakım zavallı kardeşlerimiz vardır ki bunlar elyevm tarafeynce muahede akdedilmesine rağmen Yunan Hükûmeti tarafından bırakılmamaktadır. Yalnız bizim daire-i intihabiyemizden bu suretle mazlûmen götürdükleri insanların miktarı üç yüze baliğdir. Bunların aileleri, evlatları, çolukları, çocukları Yunanistan’dan sivil üsera geliyor diye her posta İzmir’e gitmekte ve fakat üseranın İzmir’e avdet etmediklerini görünce feryat ve figan ile memleketlerine avdet mecburiyetinde bulunmaktadır. Balıkesir’in muhtelif mahallerinden telgraf alıyorum. Bugün belediye reisinden yine acîp bir telgraf aldık. Yunanlıların bizim sivil üseramızı bırakmamalarının esbabı bizim henüz bu teklifi kabul etmemekliğimizden ileri geldiğini anlıyoruz. Esasen Adliye Vekâletince tanzim edilen bu lâyiha Heyet-i Vekilece tasvip edilmiştir. Muvafık görülürse böyle encümenlere uzun uzadıya gitmektense esasen Heyet-i Vekilece de tasvip edilen bu lâyihanın şimdi müzakeresini heyet-i muhteremeden rica ediyorum. Bu suretle ağlayan, matem çeken binlerce hane halkını, binlerce masum insanları sevindirmiş olursunuz. Bunu Heyet-i Celileden bilhassa istirham ediyorum.
Türkiye Kent Konseyleri Platformu İklim Krizi Bildirgesi , TKKP’nin 16-17 Ekim 2021 tarihlerinde Edirne’de gerçekleştirilen ’’İklim Krizi’’ ana temalı 27. Genel Kurul Toplantısında ilan edilmiştir.
Türkiye Kent Konseyleri Platformu İklim Krizi Bildirgesi
16-17 Ekim 2021 Edirne
TKKP 27. Genel Kurulu 16-17 Ekim 2021 tarihlerinde Edirne’de ’’İklim Krizi’’ ana temasıyla gerçekleştirilmiştir. Namık Kemal Üniversitesi’nden Prof. Dr. Halim Orta, “İklim Krizi ve Kır”, Trakya Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mahmut Güler, “İklim Krizi ve Kent”, MAREM’den Levent Artüz, “İklim Krizi ve Denizler” konulu sunumlarını gerçekleştirmişlerdir. İklimdeki değişimin krize evrilmesinin üretim tarzından kaynaklandığı ortaya konmuştur.
Üç uzmanın da üzerinde durduğu en önemli nokta; iklim krizinin yıkıcı etkilerinin artık uzak bir zamanda olmayacağı, gündelik hayatımızın içerisinde olduğu ve bir an önce harekete geçilmesi gerekliliğidir. Konuşmalarda iki ana eksen ortaya çıkmıştır; iklim krizine sebep olan üretim faaliyetlerinin toplumsal yarar lehine düzenlenmesi, iklim krizinden kaynaklanan afet gibi durumların risklerini en aza indirecek politikaların üretilmesi.
Derin deniz deşarjları, sanayi kirliliği, doğru yöntemlerle arıtılmayıp bertaraf edilmeyen atıklar, endüstriyel tarım uygulamaları, ranta dayalı kentleşme politikaları gibi insan kaynaklı uygulamaların küresel ısınma ve iklim krizinin temelinde yer aldığı vurgulanmıştır. Bu bağlamda Kyoto Protokolü, Paris İklim Anlaşması gibi uluslararası sözleşmelerin uygulanması için ulusal ve yerel mekanizmaların geliştirilmesi ve küresel ısınmaya yol açan faaliyetlerin kısıtlanması üzerinde durulmuştur. İklim krizinin sonuçlarının izleneceği milli kuraklık merkezinin kurulması, konvansiyonel tarım yerine onarıcı ve pulluksuz tarım uygulamalarının yaygınlaştırılması, su kullanımında farkındalık yaratılması, iklim krizi politikalarının üretilmesi ve uygulanmasında merkezi ve yerel yönetim başta olmak üzere tüm paydaşların sürece katılmalarının sağlanması konularına değinilmiştir. Bu bağlamda kent konseylerinin, iklim krizinin gerek sebeplerinin azaltılması gerekse de sonuçlarıyla mücadelede sivil toplum üzerinden kilit rolde olduğu ortadadır.
TKKP 27. Genel Kurulu’nda iklim krizi ve su kaynaklarımız, iklim krizi ve toprak, tarımsal alanlar, iklim krizi ve gıda, iklim krizi ve hava, iklim krizi doğa olayları ve afetler, iklim krizi ve hukuk atölye çalışmaları yürütülmüştür. Bu atölye çalışmalarında aşağıdaki tespit ve öneriler üzerinde durulmuştur:
Kent konseylerinde doğal ve kültürel varlıkların korunması için çalışma grupları oluşturulması.
Başta tarım ve kentsel şebeke suyu kullanımı konusunda farkındalık oluşturulması, yeşil altyapı yatırımlarının yaygınlaşması için girişimlerde bulunması.
Tarım üreticilerine üretim ve örgütlenme eğitimleri verilmesi, üretimde damla sulama sistemine geçilmesi, bilinçsiz ve gereksiz su kullanımı, aşırı gübre kullanımının engellenmesi, planlı tarıma geçilmesi ve uygulamaların denetlenmesi.
Kent konseylerinin, tarım kooperatifleri ve çiftçi sendikaları ile birlikte çalışması.
Kentlerin nefes almasını sağlayacak hava koridorlarının önünü kapatmayacak, yerleşim palanları yapılması. Bu planların yapılmasında kent konseyleri işlevsel kılınması.
Herkes için eşit, sağlıklı, ulaşılabilir ve adil gıda talebi en temel haktır. Bu gıdaların üretim süreçlerinin demokratikleşmesi, dağıtım süreçlerinin yoksulları da kapsayacak şekilde eşit bir biçimde yürütülmesi için merkezi ve yerel düzeydeki örgütlenmelere kent konseyleri destek vermesi.
Üretici pazarları tohum takas etkinlikleri, kent bostanları, üretici ve tüketici kooperatifleri gibi faaliyetleri kent konseyleri ortaklaşmasıyla yürütülmesi.
İklim krizi sonucu oluşan afetlerde gerek hazırlık aşamasında gerekse müdahalede ciddi koordinasyon sorunları olduğu vurgulanmıştır. Kent konseylerinin bu koordinasyon sorununda çözüm mercii olabilmeli.
Özel ilgi gerektiren grupların afetlerde daha fazla etkilendiği, bu sebeple hazırlık aşamasında bu gruplara yönelik çalışmaların yürütülmesi.
Kent konseyleri bünyesinde toplumsal bilincin artırılması ve yerelde iş birliğini sağlamak için afet çalışma gruplarının oluşturulması.
İklim krizine sebep olan kentleşme politikaları ve doğal varlıkların yanlış kullanımları aynı zamanda hukuk sorunudur. Gerek mevzuatın uygulamasında gerekse de yorumda iklim krizinin etki ve sonuçlarının göz önünde tutulması.
Ranta ve talana karşı doğanın ve yaşam alanlarımızın korunması için mücadele ederken birçok yıldırma politikasıyla karşı karşıya kalmaktayız. Bu duruma karşı Kent Konseylerinin dayanışma içinde olması.
Toplantımıza ev sahipliği yapan Edirne’de ve bölgesinde Saros körfezinin korunması için yıllardır mücadele edilmektedir. Saros’ta yapılmaya başlanan FSRU doğalgaz limanı ve kara boru hattının yıkımına dair yıllardır ortaya konan bilimsel raporlar ışığında sürdürülen mücadelenin tüm kent konseyleri olarak yanındayız. İnanıyoruz ki Kazdağları’nda altın madeni şirketine karşı kazandığımız mücadelede olduğu gibi birlikte mücadele ederek yan yana durmaktan başka çaremiz yok.
Marmaris Kent Konseyi’ne karşı açılan tazminat davası sürecinde olduğu gibi, şirketler, kamu kurum ve kuruluşları ÇED süreciyle denetlenmeden, hesap vermeden, sorumluluk üstlenmeden, en düşük maliyetle en yüksek karı elde ederek istedikleri gibi çalışamayacaklarını bilmek zorundadırlar. Kent konseyleri kentlerdeki ve doğadaki her tür yaşam ve kent hakkını ihlal eden faaliyetlere ve eko-kırım yatırımlarına karşı haklarımızı savunmaya devam edecektir.
Hukuku kendi çıkarları için araçsallaştırmaya çalışanların karşısında, ekoloji mücadelesi veren Marmaris Kent Konseyi’nin yanındayız.
Türkiye Kent Konseyleri Platformu Genel Kurulu adına
Esbab-ı Mucibe’den-Retoriğe HUKUKTA GEREKÇE isimli başyapıtın ikinci baskısı Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2018 yılı Nisan ayında basılarak raflarda yerini almıştır. Kitabın ilk baskısından sonra aradan geçen 7 yıl boyunca hukuk dünyasına Hukukta Gerekçe başlığı ile tartışılan konular güncelliğini korumuş, kitabın inceleme konusu önemini yitirmemiştir.
Hilmi Şeker: “Bu kitap için harcanan günlerin, memleketin gerekçe ile bir nebze olsun tanışmasına değdiğini düşünüyorum. O günden bugüne, gerekçeye olan ilgimizin azalmasına, yaşananlar izin vermedi. Soluklanmaya, kötü, yanlış ve üzücü örnekler bir türlü izin vermedi. Algıda seçicilik, içinde gerekçe geçen her şeye dikkat kesilmesine neden olurken, gerekçenin birçok kurumla olan ilişkisi ve bu ilişkinin kötü gittiğinde yaratacaklarının boyutları bizi her fırsatta yorum yapmaya, yazmaya ve anlatmaya mecbur etti.”
Esbab-ı Mucibe’den-Retoriğe HUKUKTA GEREKÇE’nin İkinci Baskısı
Yazar Hilmi Şeker’in deyimiyle “Ulus aşırı yapılanmalarla özdeşleşen çağın geliştirdiği gerekçe konfigürasyonundan bihaber tartışmalar, klasik gerekçe devrinden kalma sığ ve dar gerekçe yaklaşımıyla ahkâm kesmeye devam etmiş ve diyalojik ilkelerle gerekçe arasındaki ilişkinin kötü yönetilmesinin vücuda getirdiği sorunlar daha da büyümüştür.”
Esbab-ı Mucibe‘den-Retoriğe HUKUKTA GEREKÇE’nin ilk baskısını okuyup heyecanla ikinci baskıyı bekleyenler yanında ilk baskıyı kitapçılarda bulamayanlar eserin raflarla yeniden ne zaman buluşacağını hararetle sormuşlardır.
Hilmi Şeker ve Hukuk Ansiklopedisi Editörü İbrahim Aycan bir arada
Eserin birinci baskısının oluşturduğu yankı kimi yazarların eserden ilham almalarını ve gerekçe konusunu irdeleyen yeni eserlerin ortaya çıkmasını da sağlamıştır ve önemli bir kazanım elde edilmiştir.
Yazarın, birinci baskı ile ikinci baskı arasında geçen zamana ilişkin tespitleri can yakıcıdır: “Gerekçesizlik özgürlük karşıtı tutumundan ödün vermedi. Birleştirme kurumunu yozlaştıran, sömüren gerekçelendirme, birleştirdiği iddianamelerle devasa davalar inşa etti. Davalar homurdanarak konuşmaya başladı. Birleştirme, adlileşmenin aktüel buluşu haline geldi. İddianame ve gerekçelerin CD’lerle tebliği olağanlaştı. Binlerce sayfa içinde özgürlüğüne, yaşamına ve malvarlığına hükmeden nedenceleri, elinde büyüteçle arama bulma imkânsızlık ve eziyetine, birey katlanmak zorunda bırakıldı. Yargı, insan trajedisine son vermek yerine, gerekçesizlikle yeni trajediler yarattı.”
Hilmi Şeker: “Kibrine yenik düşen içtihat, kendi etrafında dönmeye başladı ve sermayesini tüketti.”
Dil, Yargılama ve Gerekçe
Yazar, Esbab-ı Mucibe‘den-Retoriğe HUKUKTA GEREKÇE eserinde dil ile yargılama ve gerekçe arasındaki yakın ilişkiye ayrı bir önem vermis, hukukta gerekçenin etnik, politik, ideolojik ve dini aidiyetleri negatif bir unsur olarak algılayıp hukukun ruhunu ve uygulamanın aklını yok etmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Kitabın ikinci baskı hazırlık sürecinde yabancı mahkeme kararlarının gerekçesiz biçimde tanınma ve tenfizlerinin yapılması yönündeki içtihat eleştiri konusu yapılmıştır.
Yazar Hilmi Şeker
Hukukta Gerekçe isimi kitap, gerekçesizliğin ve doyuruculuktan uzak gerekçenin sakıncaları konusunda Anayasa yargısını da kapsama alanına almış, kör bir eleştiri yerine ufuk açıcı önermelerde bulunmuştur.
Esbab-ı Mucibe‘den-Retoriğe HUKUKTA GEREKÇE eserinin ikinci baskısı ile okuyucunun karşısına yeniden çıkan Yazar Hilmi Şeker “Birey, toplum, kamu ve doğayla ibralaşmayı tutkuya dönüştüren bir yargı ve yargılama”dileğiyle kitabını takdim etmektedir.
Hilmi Şeker-Hukuk Felsefesi ve Güncel Sorunlar Paneli sonrası hukukçularla bir arada
Esbab-ı Mucibe’den-Retoriğe HUKUKTA GEREKÇE’nin Birinci Baskısı
Esbab-ı Mucibe’den-Retoriğe HUKUKTA GEREKÇE isimli 1594 sayfalık meşhur kitap 2010 yılının başlarında yoğun bir emek sonucunda tamamlanmış ve Birinci Baskısını yapmıştır. Kitap, Sonsözü, Kaynakçası ve Kavram İndex’i de dahil 1594 sayfadır. Kitap sekiz bölümden oluşmakta oluşmaktadır. Başlıklar, ‘Hukusal Dizgede Gerekçe’, ‘Hukuk Öğretisinde Gerekçenin Görünümü’, ‘Gerekçeli Karar ve Dil İlişkisi’, ‘Uygulamadaki Sapma Biçimleri ve Sapmaların Genetiği’, ’Hakem ve Yabancı Mahkeme Kararlarının Tenfiz ve Tanınmasında Gerekçe’, ’Gerekçeli Karar Hakkına Aykırılığın Etki ve Sonuçları’, ‘Yargıçların Sorumluluğu’ ve ‘Sapmaların Nedenleri’ şeklindedir.
Hilmi Şeker, sabırlı çalışması sonucunda 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabını 2010 yılının başlarında yazmıştır.
Hilmi Şeker’in bu özgün yapıtı hukuk literatüründe büyük bir boşluğu doldurmuştur.
Hilmi Şeker, gerekçeyi, tarihsel kökenlerinden alarak, esbab-ı mucibe’den retoriğe kadar genişleyen bir izlekte günümüze kadar taşıma çabasında olmuştur. Uygulama, dil, tarih ve sapmalar ekseninde oldukça geniş bir inceleme ve eleştiriye tabi tutulmuş, akıcı bir anlatım ve yazma başarısını yakalamıştır. Kitap, hukukçular açısından olduğu gibi tarih, edebiyat ve felsefe eksenli okumalar yapan pek çok okur içinde ufuk açıcıdır. Hilmi Şeker, her şeyden önce kendi alanını ve bu alan içerisinde oldukça geniş bir yer tutan gerekçeyi incelerken göstermiş olduğu yoğun çabaya ek olarak, gerekçeyi anlamlı bir temelde ortaya koyup açıklamaya çalışırken yapmış olduğu postmodernite, modernite, klasizm, dil, cinsiyet, dil ve söylem, anlam, dil ve edebiyat okumalarıyla da kitaba ayrı bir zenginlik katmıştır.
Sümerli Yargıçlara Adanan Kitap
Yazar, temel hak ve özgürlüklerle hukukun üstünlüğünün her daim muhafaza edilmesi gerektiğine özel vurgu yapmıştır. Esbab-ı Mucibe’den-Retoriğe HUKUKTA GEREKÇE isimli kitabın takdimi şu şekildedir: “Bu çalışmayı; yalın ve özverili yaşamayı borçlandığım, babam Talha’ya, yaşamını bizlere adayan annem Feride’ye, düşünen ve yazanlara, yazmama neden olanlara, fikirlerinden etkilendiğim aydınlara, felsefeci ve sosyologlara, insan hakları için küçükte olsa katkısını esirgemeyenlere, hukukun egemenliği için uğraş verenlere, hukuku adalete, gerçeği hukuka dönüştürenlere, umar ve beklentisi, adalet, eşitlik, özgürlük ve hakça paylaşım olanlara, sırlarla mücadele edenlere, muhalif düşünce geliştiren muhaliflere, düşüncenin gücüyle dokunulmazlıkları tuz buz eden aydınlara, bilinen ilk pratisyenler, suskun Kadın davasının isimsiz mimarlarına, Sümerli yargıçlara adıyorum.”
Şeker, kitabın birinci baskısına yazmış olduğu önsözde gerekçeyi şöyle nitelendirmektedir:
“…Gerekçenin, hukukun üstün olduğu yerlerde bağlayıcı, Kara Avrupası hukukunda yönlendirici olduğunu, Sözleşme ile birlikte adil yargılanma hakkının bir parçası olarak, demokratik hukuk devletlerinde, gönüllere taht kurduğunu, kendisine gereksinim duyulan her durumda, birey ve toplumun hizmetine hazır hale geldiği, ona duyulan ihtiyacın sönümlenmesiyle bir adım geriye çekilmeyi bildiğini, gelecekte de kendisine ayrılan kulvarda hedefleri için koşmaya devam edeceğine inandık. Adaleti erek edinen hukuk sistemlerinin, yargıcın gerekçe üzerinden bu hedefi gerçekleştirme fikrine sıcak baktığını, bu bakış açısının bireysel beklentilerin sürpriz kararlarla açılmasına onay vererek, gerekçeler aracılığıyla hukukun adalete dönüştürülmesine izin verdiğini belirledik. Gerçeklikten adalet ve hukukun yaratmaya onay veren dizgelerde kamu gücü, ulusal çıkarı oluşturan referansların, güçlü demokrasi ve hukuk anlayışı tarafından sınanarak, kontrol altında tutulduğunu böylece onların totaliter eğilimlerinin iğdiş edildiğini saptadık. Anılan sistemlerin, gerekçenin etki ve sonuçların hedefleri koyan sistemlerin ise, inşa ettiklerini gördük. Gerekçenin antik doğasının, yaratılan teknik, bireysel ve sığ bir atmosfer içinde yok edildiğini ya da teğet geçildiğini izledik. Kimi sistemlerin ise bireysel olanı kamusal beklentilerle bir arada yürütmeyi yeğleyerek gerekçeye nefes aldırdıklarını saptadık. Yargılamaya temin edilmek istenen amacını, sistemlerin gerekçe –hüküm bağlamlı paradigmalarını belirleyen temel parametre olduğunu saptadık…”
Esbab-ı Mucibe’den-Retoriğe HUKUKTA GEREKÇE, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi Başkanı Hilmi Şeker tarafından yazılmıştır. Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk fakültesinden mezun olmuş ve kısa bir süre avukatlık yaptıktan sonra hakimliğe atanmıştır. Çalışma hayatını İstanbul Bölge Adliye Mahkemesinde sürdürmekte, çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yazmaktadır. Şeker, Hukuk ve felsefeyi bir araya getirerek okuyan, düşünen, yorumlayan bir yargıçtır.
İstanbul Antlaşması, Osmanlı Devletinin ağır bir yenilgiye uğradığı Balkan Savaşı sonrasında, 29 Eylül 1913 tarihinde “Bulgaristan’la Barış Andlaşması” adıyla imzalanmıştır. Yirmi madde ve beş Ek’ten oluşan Antlaşma sonucunda; Edirne, Dimetoka ve Kırklareli’nin Osmanlı Devleti’nde kalması, Kavala ve Dedeağaç’ın Bulgaristan’a bırakılması, Meriç Nehri’nin sınır olması ve Bulgaristan’da kalan Türkler’in siyasi, dini ve sosyal haklarının korunması hüküm altına alınmıştır. Osmanlı Devleti Dönemi Uluslararası Antlaşmalarının sonuncularındandır.
BULGARİSTAN’LA BARIŞ ANDLAŞMAŞI
Devlet-i Aliye ile Bulgaristan hükümeti beyninde akdolunan sulh muahedenamesi mündericatı Meclis-i Vükelâ karanyle tensib edilmiştir.
Bu irade-i seniyenin icrasına Heyet-i Vükelâ memurdur.
Mehmed Reşad
Sadnâzam ve Hariciye Nâzırı Şeyhülislâm Harbiye Nâzın
Mehmet Sait Esat Ahmet İzzet
Dahiliye Nâzın Bahriye Nâzıeı Şura-yı Devlet Reisi
Talât Mahmut Halil
Adliye Nâzıeı Maliye Nâzırı Nafıa Nâzıeı
İbrahim Rifat Osman Nizami
Ticaret ve Ziraat Nâzıeı Maarif Nâzıeı Efkaf-ı Hümayun N.
Süleyman Elbistanî Şükrü Hayri
Zat-ı şevketsemat hazret-i padişahi ile haşmetlû Bulgaristan kiralı hazretleri Londra Muahedesinin akdindenberi zuhur eden vekayiin tevlit eylediği hal ve mevkii suret-i muslihanede ve devamlı bir esas üzerine tanzim etmek ve kendi milletlerinin husul-i seadet-i hali için lüzumu derkâr olan revabıt-ı dostî ve münasebat-ı hasene-i hemcivariyi iade eylemek arzusiyle mütehassis olduklarından muahede-i hazırayı akde karar vermişler ve bunun için,
Zat-ı şevketsemat hazret-i padişahi : Dahiliye Nâzırı Talât Beyefendi hazretlerile Bahriye Nâzırı Mahmut Paşa hazretlerini, ve Şûra-yı Devlet Reisi Halil Beyefendi hazretlerini; ve
Haşmetlû Bulgaristan kıralı hazretleri: Nuzzar-ı sabıkadan Jeneral Savof ve nuzzar-ı sabıkadan Mösyö Naçeviç ile murahhas orta elçi unvanını haiz Mösyö Toşef’i murahhas tayin eylemişlerdir.
Murahasan-ı müşarünileyhim yolunda ve muntazam görünen salâhiyetnamelerini badetteati mevad-dı âtiyeyi kararlaştırmışlardır.
Madde 1
İki memleket arasındaki hudut Bahrisiyah üzerinde bulunan “Aya Yovanna” manastırının cenubunda kâin “Rezavaya” suyu mansabından bed ederek işbu suyun mecrasını “Pirogu” ve “Delidere” sularının “Komila” (Kamila) nın garbındaki nokta-i iltisakına kadar takip eder. “Rezavaya” suyu mansap ile salifüzzikir nokta-i iltisak arasında mansaptan itibaren evvelâ cenub-i garbi istikametini takip eder ve “Plaça”yı Devlet-i Aliye’ye bırakarak bir dirsek teşkil edip şimal-i garbiye ve badehu cenub-i garbiye doğru gider; “Madzura” ve “Pirgoplo” karyeleri memâlik-i Osmaniyede kalır. “Rezavaya Suyu” “Pirgoplo”dan itibaren takriben beş buçuk kilometre bir tul üzerinde cenup istikametini takip ettikten sonra garp ile şimale doğru bir dirsek teşkil eder ve badehu şimale doğru hafifçe bir inhina peyda ederek garp istikamet-i umumiyesinde imtidat eyler. Bu kısımda “Likodi”, “Kladara” karyeleri Bulgar toprağı üzerinde kalır ve “Çıknigori” “Mavrodyo” “Lafva” karyeleri Devlet-i Aliye’ye rücu eder; badehu hudut daima “Rezavaya” suyunu takip ederek “Torfu Çiftlik’Mni Bulgaristan’da bırakır ve cenub-ı şarkiye doğru teveccüh eder ve “Radoslafçi” karyesini Osmanlı arazisinde bırakarak bu karyenin cenubunda takriben sekiz yüz metre garbe doğru inhina eder ve “Komila” (Kamila) karyesini Osmanlı arazisinde bırakarak bu karyenin garbında ve takriben dört yüz metre bud-ı mesafesinde “Pirogu” ve “Delidere” sularının nokta-i iltisakına vasıl olur.
Hat-tı hudut “Pirogu” ve “Delidere” sularının nokta-i iltisakından itibaren “Delidere” mecrasını takip eder ve mezkûr su ile beraber şimal-i garbi istikamet-i umumiyesine imtidat ederek “Paspala” “Kandilcik” ve “Deli” karyelerini Devlet-i Aliye’de bırakır ve “Soğuksu”nun şarkında nihayet bulur; bu son karye Devlet-i Aliye’de kalır ve “Şeveligü” karyesi ise Bulgaristan’a rücu eder. Hat-tı hudut ‘Soğuksu” ile “Şeveligü” arasından geçtikten sonra 687, 619, 363 rakımları üzerinden geçen tepeyi takip ederek şimal-i garbi istikametinde devam eder ve 563 rakımının ötesinde “Çaylayık” (Çayırlık) karyesini Osmanlı arazisinde bırakır ve şu son karyeyi üç kilometre şark ve şimalinden dolaşarak “Golema” suyuna vasıl olur. Hudut “Golema” suyunu takriben iki kilometre tulünde takip ederek işbu suyun “Karabanlar”m cenubundan gelen yine kendisinin diğer bir kolu ile iltisak ettiği noktaya vasıl olur.
İşbu nokta-i iltisaktan itibaren hat-tı hudut “Türk-Alath” dan gelen ırmağın şimalindeki tepe üzerine geçerek eski OsmanlıBulgar hududuna müntehi olur.
Yeni hat-tı hudut ile eski hududun nokta-i iltisakı “TürkAlatlı”nın dört kilometre şarkına ve eski Osmanh-Bulgar hududunun “Aykırıyol” istikametinde şimale doğru bir dirsek teşkil ettiği noktada kâindir.
Bu noktadan itibaren hat-tı hudut Tunca’nın garbinde ve “Derviştepe” karyesinin şimalinde kâin “Balabanbaşı”ya kadar tam eski Osmanh-Bulgar hududunu takip eder.
Yeni hat-tı hudut “Balabanbaşı” civarında eski huduttan ayrılarak hat-tı müstakim üzere “Değirmendere”ye doğru iner. Yeni hududun eski huduttan ayrıldığı nokta “Derviştepe” karyesi kilisesinin iki kilometre bud-i mesafesinde kâindir. Hudut “Derviştepe” karyesini Osmanlı toprağında bıraktıktan sonra “Değirmendere” mecrasını “Bulgar-Lefke” (Lefke-i zimmi) karyesine kadar takip eder ve bu karyeyi Bulgar toprağında bırakır. “Bulgar-Lefke” (Lefke-i zimmi)’nin şark ve cenup kenarlarından itibaren hat-tı hudut “Değirmendere”si mecrasını terk edip garbe doğru teveccüh eder ve “Müslim-Lefke” ve “Dimitri-Köy”i karyelerini Osmanlı toprağında bırakır ve “Büyükdere” (Değirmendere)nin kısmı süflası ve^’Demirhandere” (Osmanlı haritasında Şundi Deresi) (241 rakım) arasındaki hat-tı taksim-i miyahı takip ederek Meric’in Cisr-i Mustafapaşa’nın şarkında şimale doğru teşkil ettiği dirseğin en şimalî noktasına vasıl olur. Dirseğin bu kısmı Cisr-i Mustafapaşa köprüsünün şarkmdaki methalinin üç buçuk kilometre bud-i mesafesindedir.
Hudut Meriç dirseğinin kısm-ı garbisini değirmene kadar takip edip oradan da şimendifer köprüsünün şimalindeki “Çermenderesi”ne hat-tı müstakim üzere vasıl olur (Çermenderesi Cermen karyesinin üç kilometre şarkından Meriç Nehrine dökülen çaydır) ve badehu Cermen karyesini şimalden dolaşarak “Tazı Tepesi”ne gider. Hudut “Çermen”i Devlet-i Aliye’de bırakır ve “Çermenderesi” mecrasını takip ederek Cermen’in şimal-i garbisinde şimendifer hattını kateder ve daima aynı çayı takip ederek (613) rakımlı “Tazı Tepesi”ne çıkar (Çermenderesi’nin “Çermen”in şimal-i garbisinde şimendifer hattını katettiği nokta Cermen karyesi merkezine beş kilometrelik ve Cisr-i Mustafapaşa köprüsünün mahrec-i garbisine 3,200 metrelik bir mesafede kâindir).
Hudut “Tazı Tepesi”nin en mürtefi noktasını Osmanlı toprağında bırakır ve bu noktadan itibaren Osmanlı toprağında kalan “Yaylacık” ve “Gölcük” karyelerinden bilmurur Arda ile Mariç arasındaki hattı taksim-i miyahı takip eyler. “Gölcük”ten itibaren hudut (449) rakımından geçer ve badehu (367) rakımına iner ve işbu rakımdan itibaren takribi olarak hat-tı müstakim üzere cenup istikametinde Arda Nehrine doğru teveccüh eder. Bu hat-tı müstakim Osmanlı toprağında kalan “Bektaşlı”nın bir kilometre garbından geçer. Hat-tı hudut (367) rakımından Arda Nehrine vasıl olduktan sonra Arda’nın sahil-i yeminini şarka doğru takip eder ve “Çıngırlı” karyesinin bir kilometre cenubunda bulunan değirmene vasıl olur. Bu değirmenden itibaren “Gaydahordere” (Taydohor) nin şarkındaki hat-tı taksim-i miyahı takip eder ve “Gaydahordere” karyesinin bir kilometre şarkından geçer ve “Dranişbe” (Draşna) karyesini Bulgaristan’da bırakarak ve bu karyenin takriben bir kilometre şarkından geçerek mezkûr karyenin bir kilometre cenubunda “Ateren deresi”ne iner; oradan da cenub-ı garbi istikametini bittakip “Akalan” ve “Kaylıklı köyü” karyeleri arasından cereyan eden ırmağın menbaına en kestirme tarikle gider ve ırmağın talvegini takip ederek “Kızıldeli Deresi”ne iner. Bu ırmaktan itibaren “Gökçepınar”ı Bulgaristan’da bırakarak “Kızıldeli Deresi” mecrasını alır ve oradan da “Mandiriçe”nin dört kilometre cenubunda ve “Soğanlık balâ” mn üç kilometre şarkında bulunan bir noktada cenuba doğru ırmağın talvegini takip ederek aynı ırmağın menbaına gider ve badehu en kestirme tarikle “Kayacık” “Mandıra” suyu menbaına iner ve menbaından itibaren “Kayacık” “Mandıra” suyunun talvegini takip ederek “Mandriçe”nin garbında “Meriç”e vasıl olur. Bu kısımdaki “Kırantu” karyesi Bulgar toprağında kalır ve “Başkilise” “Ahıryanpınar” ve “Mandıra” karyeleri Devlet-i Aliye’ye rücu eder.
Bu noktadan itibaren hudut Meric’in talvegini nehrin “Kaldırkoz” karyesinin üç buçuk kilometre cenubunda ve iki kola ayrıldığı noktaya kadar takip ederek oradan da “Ferecik”in civarndan geçen sağ kolun talvegini bittakip Adalardenizi’ne müntehi olur. Bu kısımda “Aksu” bataklığı ile “Keneligöl” ve “Kazıkhgöl” gölleri Devlet-i Aliye’de kalarak “Tuzlagölü” ile “Dranagölü” Bulgaristan’a rücu eder.
Madde 2
Tarafeynin şu sırada diğer tarafa rucu edecek olan araziyi işgal etmekte bulunan asakir-i muahedei hazıraya salifüzzikir murahhaslarca vaz-ı imza edildikten on gün sonra arazi-i mezkûreyi tahliyeye ve andan sonraki on beş gün müddet zarfında dahi usul ve kavaid-i cariyeye tevfikan diğer taraf memurinine teslime müsareat eyleyeceklerdir. Şurası da muhakkaktır ki her iki hükümet muahede-i hazıra tarihinden itibaren üç hafta müddet zarfında ordularını terhis edeceklerdir.
Madde 3
Muahede-i haziranın imzasını müteakip tarafeyn-i akideyn beyninde münasebat-ı diplomasiye ile posta, telgraf ve şimendifer münakalâtı derhal tekrar başlayacaktır. Muahede-i haziranın (2) numaralı melfufunu teşkil eden müftilere müteallik itilâfname bütün Bulgar memâlikinde tatbik olunacaktır.
Madde 4
Memleketeyn beyninde münasebat-ı iktisadiyenin teshili maksadı ile tarafeyn-i akideyn 6-19 Şubat 1911 tarihinde ticaret ve seyr-i sefaine müteallik olarak akdolunan mukavelenameyi muahede-i haziranın imzası akibinde ve bu günden itibaren bir sene müddetle tekrar mevki-i icraya vazetmeği düvel-i saireye karşı mevcut olan taahhüdat-ı vakıalariyle kabil-i telif olmak üzere gümrüklerce bilcümle teshilatı kendi mahsulat-ı sınaiye, ziraiye veya sairelerine bahşetmeği taahhüt ederler.
18 teşrinisani-2 kânunuevvel 1909 tarihli konsolosluk beyannamesi dahi aynı müddet zarfında tekrar mevki-i icraya vazolunacaktır.
Mafih tarafeyn-i akideynden her biri kendi memleketleripin düvel-i saire konsolos memurları kabul olunan bilcümle mevakiinde ceneral konsolosluklar (Başşehbenderlikler), konsolosluklar (Şehbenderlikler) ve viskonsolosluklar (şehbender vekâletleri) ihdas eyleyebilecektir. Bundan maada tarafeyn-i akideyn bir ticaret muahedesi ile bir konsolosluk mukavelesi akdini tezekkür etmek üzere müddet-i kalile-i mümküne zarfında muhtelit komisyonlar tayinine iptidar eylemeği taahhüt ederler.
Madde 5
Üsera-yı harbiye ile rehineler muahede-i haziranın imzasından itibaren bir ay müddet zarfında veya mümkün ise daha evvel mübadele kılınacaktır. İşbu mübadele tarafeynce suret-i mahsusada tayin edilen
komiserler marifetiyle icra olunacaktır.
Salifüzzikir üsera-yı harbiye ile rehinelerin iaşesi masarifi yedinde bulundukları hükümete ait olacaktır.
Mamafih işbu hükümet canibinden tesviye olunan zabitan maaşatı zabitan-ı mezkûrenin mensup bulundukları hükümet tarafından tediye edilecektir.
Madde 6
Muhasamata iştirak etmiş olan ve muahede-i hazıradan evvelki vakayi-i siyasiyede methaldar bulunan bilcümle eşhas hakkında tarafeyn-i akideynce tam manasile bir af-fı umumî bahş olunmuştur.
Terk olunan arazi ahalisi havali-i mezkûrede serzede-i zuhur olan vakayi-i siyasîyeden dolayı aynı af-fı umumîye mazhar olacaklardır.
Bulgaristan’a rücu eden arazinin tekrar işgali sırasında kanunen teşekkül edecek hey’et-i hükümet tarafından tayin olunacak ve usulü veçhile ahaliye ilân edilecek olan iki haftalık müddetin inkizasında işbu af-fı umumîden istifade hakkı sakıt olacaktır.
Madde 7
Canib-i Hükûmet-i Seniyeden Bulgaristan’a terk edilen arazinin ahali-i asliyesinden olup orada ihtiyar-ı ikamet etmiş bulunan eşhas Bulgar tebaası olacaklardır.
Ahali-i merkumeden bu suretle Bulgar tabiiyetine geçmiş olanlar Bulgar memurin-i mahalliyesine sadece bir beyanname itası ve Osmanlı şehbenderhanelerinde bir muamele-i kaydiye icrası suretiyle dört sene zarfında bulundukları yerlerde tabiiyet-i Osmaniyeyi ihtiyar eylemek salâhiyetini haiz olacaklardır. İşbu beyanname memalik-i ecnebiyede Bulgar konsoloshaneleri kançilaryalarına tevdi edilecek ve Osmanlı şehbenderhaneleri tarafından kayıt ve* tescil olunacaktır. İhtiyar-ı tabiiyet keyfiyeti şahsî olup hükûmet-i Osmaniyece mecburî değildir. Elyevm sağir bulunanlar sin-ni rüşde vusullerinden itibaren dört sene zarfında hak-kı hiyarlarını istimal edeceklerdir. Terkolunan arazide sakin islamlardan bu müddet zarfında hizmet-i askeriye ifasına ve bir gûna bedel-i askerî tediyesine tabi tutulmayacaklardır.
Bu müslümanlar hak-kı hiyarlarını istimal eyledikten sonra terk edilmiş olan arazide bâlâda musarrah dört sene müddetin inkizasma kadar müfarakat edecekler ve emval-i menkulelerini ihracat resminden muaf olarak imrar salâhiyetini haiz olacaklardır. Mamafih ahali-i merkume şehir ve kasabat ile karyelerde bulunan her gûna emval-i gayrı menkulelerini muhafaza edebilirler ve bunları eşhas-ı sâlise marifetiyle idare ettirebilirler.
Madde 8
Bulgaristan’ın bilcümle memâlikinde Bulgar tebaasından bulunan müslümanlar an asıl Bulgar olan tebeanın haiz oldukları aynı hukuk-ı milkiye ve siyasîyeyi haiz ve serbesti-i vicdana, hürriyet-i diniyeye ve ayin-i dininin alenen icrası hususunda serbestiye malik olacaklardır. Müslümanların adatma riayet olunacaktır.
Zat-ı hazret-i padişahinin nam-ı nami-i hilâfetpenahîlerinin hutbelerde zikrine devam olunacaktır. Elyevm teessüs etmiş olan veya âtiyen teessüs edecek bulunan cemaat-ı islâmiye ile anların silsile-i meratip itibarile teşkilâtı ve emvali tanınacak ve mazhar-ı riayet olacaktır. Cemaat-ı mezkûre bilâ mevani kendi rüesayı diniyelerine tabi bulunacaktır.
Madde 9
Memalik-i Osmaniyedeki Bulgar cemaatı meınâlik-i mezkûredeki cemaat-ı saire-i hıristiyaniyenin elyevm haiz oldukları ayni hukuku haiz olacaklardır.
Tebea-i Osmaniyeden olan Bulgarlar emval-i menkule ve gayrı menkulelerini muhafaza edecekler ve hukuk-ı şahsiye ve tasarrufiyelerinin istimal ve intifaı hususunda zerrece iz’aç edil- meyeceklerdir. Vakayi-i ahire esnasında mesken ve mevalarmı terk etmiş olanlar nihayet iki sene zarfında avdet edebileceklerdir.
Madde 10
Arazinin ilhakından mukaddem iktisap olunan hukuka ve bir de memurin-i müteallika-yı Osmaniye tarafından mu’ti evrak ve vesaik-i adliye ile Senedat-ı resmiyeye riayet olunacak ve aksi kaziye kanunen sabit oluncayadeğin nakız ve ihlâl edilmeyecekdir.
Madde 11
Terk olunan arazide şehir ve kasabat ve kuradaki emval-i gayr-ı menkuleye tasarruf hakkı Osmanlı kanunu ile bahş ve tayin olunduğu surette ve bir gûna tahdidata tabi olmayarak tanınacaktır.
Arazi-i mezkûredeki emval-i gayr-ı menkule veya emval-i menkule eshabı velev suret-i muvakkatade veya katiyede olarak Bulgaristan haricinde ihtiyar-ı ikamet etseler bile bilcümle hukuk-i tasarrufiyelerinden istifade de devam edecekler ve bunları iltizama verebileceklerdir veya eşhas-ı sâlise marifetile idare ettirebileceklerdir.
Madde 12
Terk edilen arazide kâin müstesna, mülhak, icareteynli, mukataalı, icare-i vahideli evkafa ve bir de âşar-ı
vakfiyeye tıpkı kavanin-i Osmaniye ile muayyen oldukları üzere riayet olunacak ve bunlar icap edenler tarafından idare edilecek ve anlara müteferri usul-i idare evvel beevvel muhik bir taviz verilmedikçe tadil ve tağyir olunamayacaktır.
Memalik-i Osmaniyede kâin müessesat-ı diniye ve hayriyenin arazi-i metrukede icare-i vahide, mukataa ünvanile mevcut varidat-ı vakfiyesi ile hukuk-ı sairesine ve âşar-ı mevkufe ve sairesine ve evkaf-ı musakkafa ve gayr-ı musakkafa üzerindeki hukuka riayet olunacaktır.
Madde 13
Zat-ı hazret-i padişahinin emval-i hususiye-i hümayunları ile hanedan-ı saltanat-ı seniye azasının emval-i hususiyesi mahfuz ve baki kalacaktır. Zat-ı hazret-i padişahi ile hanedan-ı saltanat-ı seniye azası bunları vekilleri marifetiyle füruht veya icar edebileceklerdir.
Hükümete ait emlâk-i hususiye hakkında aynı suretle muamele olunacaktır.
Emlâk-i mezkûrenin ahara devir ve ferağı takdirinde şerait-i mütesaviye mevcut ise Bulgar tebaası tercih olunacaktır.
Madde 14
Tarafeyn-i akideyn mezarlıklara ve alelhusus meydan-ı harpte terk-i hayat eden asakirin m e dfenlerine riayet ettirmek üzere vilâyattaki memurlarına evamir ita etmeği taahhüt
ederler.
Memurlar ecnebi toprağında metfun em vatın izamını almaktan bunların taallûkat ve ehibbasını menetmeyeeeklerdir.
Madde 15
Hükûmeteyn-i akideynden her birinin tebaası diğer hükûmet-i âkide memâlikinde kemafissabık serbestçe ikamet ve geşt-i güzar edebilecektir.
Madde 16
Bulgaristan hükümeti imtiyazı Şark Şimendiferleri Kumpanyasına bahş ve ita olunmuş olan hattın terk olunan arazi dahilinde kâin kısmı için mezkûr kumpanyaya karşı mevcut hukuk ve tekâlif ve taahhüdatmca Hükûmet-i Osmaniye makamına kaim olacaktır.
Bulgaristan Hükümeti mezkûr kumpanyaya ait olup kendi tarafından zapt edilmiş bulunan âlât ve edevat-ı müteharrike ile mevad-dı saireyi bilâtehir iade etmeği Jaahhüt eyler.
Madde 17
Muahede-i haziranın 11 inci, 13 üncü ve 16 ncı maddelerinin tefsir veya tatbikinde zuhur edecek olan bilcümle ihtilâfat veya münazaat muahede-i haziranın (3) numaralı melfufunu teşkil eden tahkinınameye tevfikan Lahey’de hakem usuliyle faslolunacaktır.
Madde 18
Hududa müteallik protokol (1 numaralı melfuf) ile müftilere müteallik itilâfname (2 numaralı melfuf), tahkim name (3 numaralı melfuf), şimendiferler ile Meric’e müteallik protokol (4 numaralı melfuf) ve onuncu maddeye müteallik beyanname (5 numaralı melfuf) muahede-i hazıraya raptolunmuş ve bunun cüz-i mütemmimini teşkil eylemekte bulunmuştur.
Madde 19
Londra Muahedenamesinin mevad-dı anife ile fesli ve ilga veya tadil edilmiş olmayan ahkâmı Hükûmet-i Osmaniye ile Bulgaristan Kırallığı hakkında ipka olunmuştur.
Madde 20
Muahede-i hazıra imza edilince derakap mevki-i icraya vaz olunacak ve buna müteallik tasdiknameler bugünden itibaren on beş gün zarfında teati kılınacaktır.
Tasdikan lilmekal tarafeyn murahhasları bunu imza ve mübürlerile tahtim etmişlerdir
9 eylül 1913 tarihinde iki nüsha olarak Dersaadette tanzim olunmuştur.
Kadıdan Hâkime – Bir Mesleğin Yolculuğu, Hakim Muzaffer Şakar tarafından kaleme alınmış ve 2021 yılı ağustos ayında İletişim Yayınları tarafından okuyucuya sunulmuştur.
Kitabın sunumu şu şekildedir:
“Uzun süredir yargı pratiğinin içinde olan, hukuka sosyolojik, tarihsel ve felsefi bir bakış açısıyla yaklaşan Muzaffer Şakar, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan ve günümüze uzanan süreçte hâkimlik mesleğini yolcuğunu etraflı biçimde ele alarak bu soruların peşine düşüyor. Osmanlı’da kadılık, Cumhuriyet dönemindeyse hâkimlik teşkilatının inşasına ve yürütülüş biçimine ilişkin tarihsel bilgilere, mevzuata ve uygulamalara değinerek yargının öteden beri süregelen bürokratik niteliklerini ortaya koyan Kadıdan Hâkime, hukuktan ziyade devlete; adaletten ziyade bürokrasiye göre hizalanan yargının seyrini gözler önüne seriyor.
Siyasal iktidar değişimiyle birlikte yargı kararları kısa sürede nasıl değişebiliyor? Binlerce hâkim, siyasal iktidarın günlük politik tavırları doğrultusunda kısa aralıklarla değişen ve birbirini çürüten kararları nasıl verebiliyor? Bağımsız ve tarafsız olduğu dillerden düşmeyen yargının kolaylıkla manipüle edilebilmesi ne şekilde gerçekleşiyor? Hâkimlerin ve savcıların iktidarın arzusu doğrultusunda sevk ve idaresi nasıl mümkün oluyor? Günümüzde Hâkimler Savcılar Kurulu, yargı üstündeki mutlak güç pozisyonunu, hâkimler üzerindeki otoritesini hangi araçlarla tesis ediyor? Türkiye’deki yargının gerçek anlamda anlaşılması için tüm bu soruların ve fazlasının cevaplanması gerekiyor.
Uzun süredir yargı pratiğinin içinde olan, hukuka sosyolojik, tarihsel ve felsefi bir bakış açısıyla yaklaşan Muzaffer Şakar, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan ve günümüze uzanan süreçte hâkimlik mesleğini yolcuğunu etraflı biçimde ele alarak bu soruların peşine düşüyor. Osmanlı’da kadılık, Cumhuriyet dönemindeyse hâkimlik teşkilatının inşasına ve yürütülüş biçimine ilişkin tarihsel bilgilere, mevzuata ve uygulamalara değinerek yargının öteden beri süregelen bürokratik niteliklerini ortaya koyan Kadıdan Hâkime, hukuktan ziyade devlete; adaletten ziyade bürokrasiye göre hizalanan yargının seyrini gözler önüne seriyor.
“(…) karar verme sürecinin hâkim ve norm arasında yaşanan bir süreç olmadığını, hâkimin ne ‘yasanın dili’ ne de gerçek ‘kanun koyucu’ olarak niteleneceğini anlayacaktım. Hâkim, ne hukuk normuna anlam kazandıran, ne de hukukun ne olması gerektiğini söyleyen kişiydi. Hâkim, hukuk normunu uygulamakla, hatta daha basitiyle dava dosyasını sonuçlandırmak için gerekli prosedürleri ve ilgili evrakları tamamlamakla yükümlüydü . Sadece norm değil, aslında hüküm de hâkim için verili unsurlardan biriydi.”
Van’da doğdu. Bitlis, Muş, Zonguldak ve Siirt’te büyüdü. Lisans eğitimini ve doktorasını Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, yüksek lisansını Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Kocaeli, Ardahan, Çankırı, Kilis, Diyarbakır, Trabzon’da hâkimlik yaptı. Yargıtay’da “tetkik hâkimi”, Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nda uzman olarak çalıştı. Demokrat Yargı Derneği’nde yöneticilik görevinde bulundu. Türkiye’de Yargı Yoktur (2013) ve Türkleşmek, İslamlaşmak, Memurlaşmak: Yargıda Kumpasın Köşe Taşları, AKP ve Cemaat (2014) kitaplarının yazarları arasında yer aldı. Radikal İki, Güncel Hukuk, Birikim, Gazete Duvar’da yazıları yayımlandı.
KİTABIN ÖNSÖZÜ
Böcüzade Süleyman Sami (1852-1932), Üç Devirde Gördüklerim (Hakâyıkü’l Beyân Fî Eşkâli’l Ezmân yahut “Ne Derekeye İnmiştik Ne Dereceye Çıktık”) adlı kitabında saltanat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerindeki tanıklıklarına yer verir. 1891 yılında Isparta Bidayet Mahkemesi azalığına seçilen Süleyman Sami, 1893’te bu görevinden ayrılarak payitahta (İstanbul’a) gider ve hukuk derslerine devam eder. Hukuk mektebinden müstantiklik şahadetnamesi (sorgu yargıçlığı diploması) alır ancak hiçbir göreve atanmaksızın memleketine döner. Nereye atandığını soranlara, “Hamdulillah yüzümün akı ile haneme geldim, ne ehibbaya (dostlara) sıkıntı ne de erbabına rüşvet verdim, memleketin menafi-i umumiyesi ve vücudumun sıhhat ve afiyeti için bir seyahat ve payitahtı ziyaret etmiş oldum” cevabını verir.
Başkentteki rüşvet ve iltimas düzenini kısa sürede fark ederek, hâkimlik görevine atanmaksızın eşinin, ailesinin yanına dönen Böcüzade, dostlara sıkıntı vermemenin huzurunu yaşıyordu. Ondan yüz yıl sonra, 1993 yılında başkentte hukuk tahsiline ve hemen akabinde hâkimlik serüvenine başlayan bendenizse hâkim adayıyken istifa etmeyi tasarlamama rağmen bu niyetimde henüz muvaffak olabilmiş değilim. Böcüzade gibi gönül hoşluğuyla değil üstelik, tanık olduğum, maruz kaldığım musibet ve hâdisatın ağırlığı ve yarattığı hüzünle söylüyorum bu sözleri. Böcüzade Süleyman Sami memleketine dönmesinin ardından önce belediye başkanı, sonra da mebus olarak üç devirde üç ayrı yönetim şekline tanık olmuş. Hâkimlik macerasında sebat gösteren bana da üç ayrı yargı iktidarına tanıklık nasip oldu.
Ankara’da hâkim adayı olarak mesleğe başladığım 1999 yılında, 28 Şubat’ın daha bin yıl süreceğine inanılıyordu. Ordunun ve yargı bürokrasisinin hükümetler üzerinde ve siyasal sistem içerisinde rakipsiz bir konumu bulunmakta, askerlerin söz ve eylemleri siyasal gündemi belirlemekteydi. Siyaset, karargâhın gözetiminde oynanan bir oyun gibiydi. Hukuksa “Cumhuriyet’in bekçisi” yargı bürokratlarına teslim edilmişti. Şüphesiz “bekçiler” kurmayların sözünü dinlemekteydi. Ancak biz sahneden gözümüzü alamazken perde gerisinde büyük kavgalar yaşanmaya başlamıştı.
2005 yılında düzenlenen “Şemdinli İddianamesi” iktidar oyunlarına farklı bir rolle dahil olan yargının ilk tiradıydı. Yargı, olağanüstü mahkemeler eliyle rejim koruyucularına karşı saldırıya geçmişti. Hâlâ vazifesinin başında olan HSYK, bu girişimi cevapsız bırakmamış, iddianameyi düzenleyen Cumhuriyet savcısı meslekten ihraç edilmişti. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kısa süre içinde karşı atağa geçmiş, iktidar partisi aleyhine kapatma davası açılmış, siyasal alanda hâkimiyetin kime ait olduğu gösterilmek istenmişti. Ancak sistemin kendine güveninden ya da tükenmişliğinden, “okçular tepesi” uzun süre önce boşaltıldığından yenilgi kaçınılmaz olmuş ve bir dönem sona ermişti. Olağanüstü mahkemeler eliyle bir yargı iktidarı oluşturan Gülen cemaatinin öncülüğünde devri sabıkın yargılandığına, “28 Şubat davası” kapsamında dönemin askerî yöneticilerinin gözaltına alındığına, tutuklandıklarına tanık olmaktaydık. 1990’lı yılların ikinci yarısında ve 2000’li yılların başında görev yapmış üst düzey askerî yöneticilerin neredeyse tamamının 12 Temmuz 2007 tarihinde Ümraniye’de bir gecekonduda bulunduğu ileri sürülen 27 adet el bombasıyla başlayan soruşturmalar sonrasında çeşitli davalardan yargılandığını ve ağır cezalara mahkûm olduklarını canlı yayınlarda izlemekteydik. Her sabah yeni bir soruşturma “dalgası” var mı diye televizyonu açıyorduk. Mahkeme kararları siyasal gündemin temel belirleyicisi olmuştu ve her gün yeni bir “asrın davası” görülüyordu.
İkinci devir çok hızlı başlamıştı. Olağanüstü mahkemelerin ardından HSYK ve Yargıtay da yeni yargı iktidarının kontrolüne geçtikten sonra bir sabah başka kapıların çalındığına, başka evlerin arandığına, soruşturmanın Başbakan’a doğru yol aldığına tanık olduk. 2005-2010 yılları arasında olağanüstü mahkemelerle Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi arasında yaşanan iç savaşın çok daha kanlısı bu kez neredeyse tüm devlet kurumlarında yaşanmaktaydı. Hükümet yanlıları ve Gülen cemaati mensupları arasında bir iç savaş baş göstermişti. Bu nükleer savaş anında sığınaklara inmeyi salık verenler vardı ancak savaşın tahrip etmediği hiçbir alan yoktu. Şiddetli çatışmaların yaşandığı yargı ve emniyet bürokrasisinde eski ittifaklar dağılmış, “asrın davaları” sahipsiz kalmış, bütün oyun güç dengelerine göre yeniden kurgulanmıştı. 2005-2014 döneminin “büyük davalarında” verilen kararların mürekkebi henüz kurumadan “yargılamaları” sürdüren hâkimler görevden alınmıştı. Televizyonda son on yılda yaşananların sahteliği, dolandırıcılık hikâyeleri eşliğinde yayınlanırken yargı içerisindeki son kararsızlar da tarafını belirlemeye başlamıştı. İkinci devir sona eriyordu.
Üçüncü devir çok daha şiddetli çatışmaların ardından başlamıştı. İktidar mücadelesi seviye atlamış, sahneye uçakların, tankların çıktığı gerçek bir savaş durumuna geçilmişti. Uçakların kamu binalarını, TBMM’yi, polis karargâhlarını bombaladığı, helikopterlerden ateş açılarak insanların öldürüldüğü görüntüleri canlı yayınlarda izlemekteydik. Bir gecelik savaş sona erdiğinde, tank paletlerinin altında kalarak, helikopterden taranarak ölen siviller ve boğazı kesilen erler vardı. Sonraki gün her yerde esir kamplarının kurulduğuna, hainler mezarlığı inşa edildiğine tanık olduk. Üçüncü devir, dalga dalga gözaltılarla ilerliyordu. Her gün yeni gözaltı haberleriyle uyanıyorduk. Gözaltına alınanların sayısı binleri, on binleri bulmaktaydı. Nitekim benim de tanıklığın ötesine geçen bazı tecrübelerim oldu bu dönemde.
Kısa bir aradan sonra sahaya geri döndüğümde üçüncü devrin gürül gürül yaşandığına, yeni yargı makinesinin önüne atılan her canlıyı öğüttüğüne herkesle birlikte tanık olmaktaydım. Gözaltına alınanlar, gözaltına alanları alanlar, tutuklayanlar, tutuklayanları tutuklayanlar… Şenlik alanı gibiydi adliyeler. Hâkim ve savcıların tamamı muhtemel sanık konumundaydı. Lojmana yaklaşan polis aracının bu kez kimleri alacağı perde gerisinden endişeli gözlerle izleniyordu. Darbe teşebbüsü sonrasında, toplam dört bin hâkim-savcı meslekten ihraç edilmişti. Açığa alınan, meslekten ihraç edildikten sonra iade edilen, gözaltına alınan, şüpheli olarak ekip aracına binenlerin sayısı çok daha fazlaydı. Asker, hâkim-savcı lojmanları yüksek riskli bölgeler haline gelmişti. Lojman sakinleri, Covid-19 salgınındaki risk grubu gibiydiler ve yaşananlar olağan bir riskin parçası olarak görülmekteydi. Yıllarca önlerine atılanı homo sacer (kanı helal de diyebiliriz) olarak tanımlayan, özellikle “bir kısım halkı” doğrudan şüpheli olarak kaydeden hâkim ve savcılar “ötekilerin” pozisyonuna geçmişlerdi. İbret verici olduğu kadar, acıklı bir manzaraydı.
Eylül 2013 tarihinde yayımlanan Türkiye’de Yargı Yoktur kitabında, hâkim ve savcılara şu sözlerle seslenmiştim:
Sen ki, her gün hak talepleri yanı başında haykırılırken bir kez dönüp bakmadın.
İnsanlar şiirler yazdı yokluğuna dair bu sözler bana mı diye alınmadın.
Sıraları birlikte doldurduğun, her gün yüz yüze baktığın meslektaşların, yerlerde sürüklenerek gözaltına alındı, adliyeler eylem yeri değildir, dedin. Kime söylüyorum emri sen vermiştin zaten değil mi?
Yazarın “Türkiye’de Yargı Yoktur” isimli kitabı, Uğur Yiğit, Orhan Gazi Ertekin, Kemal Şahin ve Faruk Özsu ile birlikte hazırlanmış ve 2013 yılında Tekin Yayınevi tarafından basılmıştı.
İÇİNDEKİLER – Kadıdan Hâkime – Bir Mesleğin Yolculuğu
TEŞEKKÜR………………………………………………………………………………………………. 13
Önsöz………………………………………………………………………………………………………….. 15
Mutato nomine, de te fabula narratur………………………………………………………………20
Beautiful Boy…………………………………………………………………………………………………22
Giriş……………………………………………………………………………………………………………..27
Hâkimler devletçi mi? ……………………………………………………………………………………28
Yazıcı mı, okuyucu mu? ………………………………………….. …………………………………….30
Bürokratik kıskaç……………………………………………………………………………………………32
Yargı, bürokratik bir örgüt mü?……………………………………………………………………….34
Bürokratik yargının sonuçları………………………………………………………………………….35
Bürokratik gelenek…………………………………………………………………………………………36
BİRİNCİ BÖLÜM
Yargı ve Bürokrasi…………………………………………………………………………………………..39
YARGI …………………………………………………………………………………………………………..39
Yargı kavramı…………………………………………………………………………………………………..39
Mahkeme…………………………………………………………………………………………………………43
Hâkim …………………………………………………………………………………………………………….44
Osmanlı ve Cumhuriyet anayasalarında yargı…………………………………………………………….. 47
İktidarın sınırlandırılması ve yargı……………………………………………………………………………..48
Kuvvetler ayrılığı ve yargı…………………………………………………………………………………………..50
İktidarın meşruiyet kaynağı olarak yargı……………………………………………………………………..55
Hukuk devleti yanılsaması ve yargının sonu………………………………………………………………..60
Marksist hukuk kuramı……………………………………………………………………………………………..65
Hukukun göreli özerkliği……………………………………………………………………………………………70
BÜROKRASİ …………………………………………………………………………………………………………… 75
OSMANLI DÖNEMİNDE KADILIK….………………………………………………………………… 82
Klasik dönemde kadılık………………………………………………………………………………………………85
Kadıların atanma ve tayin usulleri……………………………………………………………………………….87
Kadıların görev süreleri………………………………………………………………………………………………92
Kadının adli görevleri ve yerel yargı bürokrasisi……………………………………………………………94
Kadının idari görevleri……………………………………………………………………………………………….97
Kadıların terfileri……………………………………………………………………………………………………….98
Kadıların sahip oldukları teminatlar ve özlük hakları……………………….. …………………………100
Kadıların denetimi………………………………………………………………..101
Osmanlı’da kadılık hiyerarşisi ve kadıların adalet hizmetindeki etkinliği…………………102
Kadılık hiyerarşisi……………………………………………………………………102
Kadıların adalet hizmetindeki etkinliği…………………………………………………………………………116
Kadıların merkez bürokrasisine bağlılıkları ve taşra idarecileriyle ilişkileri………………………122
Kadıların çalışma düzeni ve tekdüzelik……………………………………………………………………….. 130
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadılık düzeni……………………………………………………………………135
Tanzimat dönemine genel bakış…………………………………………………………………………………..133
Tanzimat dönemi yargı düzeni……………………………………………………………………………………..141
Mahkeme reformu……………………………………………………………………………………………………….141
İlmiye reformu………………………………………………………………………………..147
Reformun gerekçesi …………………………………………………………………………..147
Ceza hukuku tedbirleriyle ilmiyenin “ıslahı”………………………………………… ………………………..154
Kadıların eğitim sisteminin yenilenmesi…………………………………………………………………………156
Kadıların atama sisteminin değiştirilmesi……………………………………………………………………….159
Tanzimat döneminde kadılık mesleğinde yaşanan değişim……………………………………………….163
Osmanlı ilmiye bürokrasisinin dağılması………………………………………………………………………..169
Cumhuriyet yargı bürokrasisinin inşası ve hâkimlik mesleğinin düzenlenmesi…………………..174
Ankara Adliye Hukuk Mektebi’nin açılışı………………………………………………………………………..174
Cumhuriyet’in ilk yıllarında hâkimlik mesleği (1926-1934)……………………………………………….179
1934-1983 döneminde hâkimlik mesleği……………………………………………………………………….. 183
12 Eylül sonrası hâkimlik “mesleği”………………………………………………………………………………..194
Hâkimlik mesleğinin merkeziyetçi niteliği………………………………………………………………………199
Yargı “karargâhının” (Yargı Yüksek Kurulları’nın) kuruluşu…………………………………………….200
27 Mayıs – 12 Eylül arasında yargı idaresi (Yüksek Hâkimler Kurulu’nun kuruluşu)…………..200
12 Eylül sonrası yargı idaresi
(Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kuruluşu)……………………………………….204
2010 sonrası yargı idaresi (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısının değişmesi) 206
Temyiz mahkemesi aktivizmi ……………………………………………………………….210
Hâkimlik hiyerarşisi……………………………………………………………………………..218
Taşrada yargı idaresi ve hiyerarşik düzen……………………………………………….219
Merkez teşkilatında hiyerarşi………………………………………………………………. 227
Yargı yüksek kurullarının hâkimler üstündeki otoritesi………………………….. 232
Şeref, ahlâk, itibar……………………………………………………………………………… 237
Otoritenin pekişmesi ………………………………………………………………………….. 239
La loi c’est moi (Temyiz Mahkemeleri’nin otoritesi)………………………………….245
Denetim ve gözetim hakkı ……………………………………………………………………..245
Hâkimin karnesi………………………………………………………………………………………………246
Cumhuriyet yargı düzeninin tekdüzeliği…………………………………………………………….. 250
Mahkeme kararları kime hitap eder? ………………………………………………………………… 250
Karantina altına alınan hâkimler?………………………………………………………………………252
Devlet mahallesine sığınma ………………………………………………………………….. ………….256
Bölge Adliye Mahkemeleri’nin yargının bürokratik düzenine etkiler……………………… 259
2005 sonrasında yargıdaki dönüşüm ve memurlaşma…………………………………………. 266
2017 sonrası HSK ve hâkimlerin seçme hakkının sonu…………………………………………..270
Sonuç………………………………………………………………………………………………………………. 273
Tanzimat reformları ve “bürokrasinin icadı”…………………………………………………………276
Cumhuriyet dönemi ve ulusal bürokrasinin inşası………………………………………………….. 277
Öneriler…………………………………………………………………………………………………………… 283
Reform……………………………………………………………………………………………………………. 285
Avukat ve hâkimler…………………………………………………………………………………………. 286
KAYNAKÇA………………………………………………………………………………………………….. 289
Yazar Muzaffer Şakar’ın önceki eserlerinden “Yargıda Kumpasın Köşe Taşları AKP ve Cemaat”
Uluslararası Polis Şefleri Birliği Etik Kuralları, birliğin 1957 yılı Ekim ayındaki 64. Yıllık Konferansında kabul edilmiştir. Etik Kurallar, kanunların uygulayıcısı olan kurumların ve kurum personellerinin hizmet ettikleri topluma karşı üstlendikleri misyon ve taahhüdün bir gereği olarak kabul edilmiştir.
Uluslararası Polis Şefleri Birliği Logosu
Uluslararası Polis Şefleri Birliği
Uluslararası Polis Şefleri Birliği (International Association of Chiefs of Police) 1893 yılında faaliyete başlamış olan Virginia merkezli kar amacı gütmeyen sivil toplum kuruluşudur. Dünya polis liderlerinin oluşturduğu en büyük ve en etkili profesyonel meslek birliği olan ve kısaca IACP olarak bilinen birliğin, 150 ülkede 30.000’den fazla üyesi bulunmaktadır. Kurum, misyonunu “Polislik mesleğinin geleceğini şekillendirmek” olarak açıklamıştır.
Uluslararası Polis Şefleri Birliği, daha güvenli toplumlar yaratmayı hedeflemekte, dünya çapında profesyonel polis hizmetlerinin oluşturulmasını hedeflememekte; polislik mesleğinin geleceğini şekillendirerek toplum güvenliğini arttırma konusunda çalışmalar yapmaktadır. Araştırma, eğitim ve düzenlenen programlarla IACP; en acil sorunlara, tehditlere ve zorluklara karşı polisleri, polis kurumlarını geliştirmeyi amaçlamaktadır.
Uluslararası Polis Şefleri Birliği The Police Chief dergisini periyodik olarak yayınlamakta, dünyanın en büyük polis eğitim ve teknoloji fuarı olan IACP Yıllık Konferansı’nı düzenlemektedir.
Uluslararası Polis Şefleri Birliği’ne, Bloomberg Vakfı, Joyce Vakfı, Laura ve John Arnold Vakfı, MacArthur Vakfı, Michael Jordan, Motorola Vakfı, Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı ve Ulaştırma Bakanlığı destek vermektedir.
Uluslararası Polis Şefleri Birliği, uluslararası bir işbirliğinin polislik mesleğinin sorunlarını çözmekte daha faydalı olabileceğini savunmaktadır.
Siyasi yandaşlık, yolsuzluk, partizanlık, kişisel menfaat sağlama gibi sorunları çözmek birliğin amaçlarındandır.
Uluslararası Polis Şefleri Birliği (International Association of Chiefs of Police) tüm polisler ve polis kurumları için Uluslararası Polis Şefleri Birliği Etik Kurallarını ilan etmiştir. IACP Etik Kuralları, birliğin 1957 yılı Ekim ayındaki 64. Yıllık Konferansında kabul edilmiştir.
Uluslararası Polis Şefleri Birliği Etik Kuralları, kanunların uygulayıcısı olan kurumların ve kurum personellerinin hizmet ettikleri topluma karşı üstlendikleri misyon ve taahhüdün bir gereği olarak kabul edilmiştir.
Uluslararası Polis Şefleri Birliği Etik Kuralları
Bir kolluk görevlisi olarak temel görevim topluma hizmet etmek, can ve mal güvenliğini sağlamak, suçlulara karşı masumları korumak, baskı yapan ve zor kullananlara karşı zayıfları korumak; şiddet ve düzensizliğe karşı barışı sağlamak; herkesin eşit, adil ve özgür bir biçimde Anayasal Haklarına saygı göstermektir.
Özel yaşamımı bütün insanlara örnek olacak biçimde temiz tutacağım, kendimin ve kurumumun güvenini ve şerefini koruyacak biçimde davranacağım.
Tehlikeli durumlarla, olaylarla ya da küçümseyici davranışlarla karşılaştığımda cesaretimi ve sükunetimi koruyacağım. Başka insanların iyiliğini sürekli aklımda tutarak kendi davranışlarımı kısıtlama getireceğim.
Özel hayatımdaki ve resmi görevimdeki tüm düşünce ve eylemlerimde dürüst olacağım.
Teşkilatımın kurallarına ve yasalara uygun davranma konusunda başkalarına örnek olacağım.
Gizlilik içeren konularda duyduklarımı ve gördüklerimi, görev gereği açıklamam gerekmedikçe gizli tutacağım ve sır olarak saklayacağım.
Asla gereksiz biçimde davranmayacağım; kişisel duygularım, ön yargılarım, politik görüşlerim doğrultusunda, kişisel arzularıma göre, husumetle veya arkadaşlarımın etkisinde kalarak karar vermeyeceğim ve suça ortaklık etmeyeceğim.
Yasaların uygulanmasını nazik ve uygun biçimde sağlayacağım.
Korku, kayırma, kötülük ve sertlikten uzak duracağım.
Gereksiz güç veya şiddet kullanmayacağım.
Asla hediye ya da bahşiş kabul etmeyeceğim.
Kurumumun rozetini halkın inancının bir sembolü olarak göreceğim ve onu polislik mesleğinin etik ilkelerine sadık kaldığım sürece, halkın güveninin göstergesi olarak kabul edeceğim.
Yolsuzluk ve rüşvet ilişkilerine asla girmeyeceğim gibi diğer polis görevlilerin bu tür davranışlarına da göz yummayacağım.
Adaleti sağlamak için bütün yasal yetkili kurumlar ve onların temsilcileri ile işbirliği yapacağım.
Mesleki performans ve standartlardan tek sorumlu kişinin kendim olduğunu biliyorum; mesleki bilgi ve yeterlilik düzeyimi geliştirmek ve zenginleştirmek için uygun bütün fırsatlardan yararlanacağım.
Bu ideal ve hedeflere ulaşmak için sürekli olarak çaba göstereceğim.
Fransa Milli Polisi Meslek Ahlakı Kanunu(Le code de déontologie de la Police nationale), 18 Mart 1986 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Kanun Metni, 2002 yılında Galatasaray Üniversitesi tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Türk Kolluk Etik İlkeleri ve Avrupa Polis Etik Kuralları belirlenirken Fransa Milli Polisi Meslek Ahlakı Kanunundan faydalanılmıştır. Her polise İlk mesleğin başı sayılan eğitim sırasında etik kuralların bir sureti verilmiş ve etik kuralları tüm personelin benimsemesi hedeflenmiştir. Mesleki etik kuralları daha sonra iç güvenlik kuvvetlerinin tamamını kapsayacak şekilde Ulusal Polisi ve Ulusal Jandarmayı bağlayıcı etik kuralları olarak geliştirilmiştir.
Fransa Milli Polisi Meslek Ahlakı Kanunu
Ön Başlık
1. Milli polis, bütün yurtta özgürlüklerin garanti altına alınmasından, Cumhuriyet kurumlarının savunulmasından, barışın ve kamu düzeninin devam ettirilmesinden, kişi ve malların korunmasından sorumludur.
2. Milli polis; görevlerini İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesine, Anayasaya, uluslar arası sözleşmelere ve yasalara uygun olarak yerine getirir.
3. Milli polis, kanun ve yönetmeliklerle belirlenmiş şartlara uyan her Fransız vatandaşına açıktır.
4. Milli polisin hiyerarşik bir kuruluşu vardır. Milli polis, kendisine adli zabıta görevlerini içeren Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu`nda verilen görevler saklı kalmak kaydıyla, İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak çalışır
5. Bu Meslek Ahlakı Kanunu, milli polis mensuplarına ve bu görevleri yapmaya yasal olarak görevli olanlara uygulanır.
6. Bu Kanun’da tanımlanmış ödevleri yerine getirmeyen kişi hakkında, gerektiği durumlarda Ceza Kanunu’nun ilgili hükümleri uygulanabileceği gibi disiplin cezası tedbiri de uygulanır.
I. Başlık Milli Polis Görevlilerinin Genel Ödevleri
7. Milli polis görevlisi, Cumhuriyet kurumlarına karşı dürüsttür. Hiçbir koşulda liyakatini bozmaz.
Kendini kamu hizmetine adamış milli polis görevlisi, kamuya karşı her zaman örnek bir tutum içerisindedir.
Milli polis görevlisi; felsefi, dini ve politik görüşü, sosyal seviyesi, ırkı ve milliyeti ne olursa olsun bütün herkese mutlak saygı gösterir.
8. Milli polis görevlisi, görevde olmasa bile, kendi inisiyatifi ile tehlike içerisinde bulunan kişilere yardım etmek, kamu düzenini bozacak her türlü faaliyet engellemek, kişileri ve malları saldırılara karşı korumakla görevlidir.
9. Milli polis görevlisi, yasa tarafından izin verilen güç ve özellikle silah kullanma sırasında, mutlaka gerektiği kadar ve hedeflenen amaç ile orantılı olarak güç ve silah kullanır.
10. Yakalanan her kişi polisin koruması ve sorumluluğu altındadır; polis görevlileri veya üçüncü şahıslar tarafından hiçbir şiddet, insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleye maruz bırakılmamalıdır.
Milli polis görevlisi, bu madde ile yasaklanan davranışların tanığı olup da bunları yaptırtmamak için girişimde bulunmazsa veya tanık olduğu durumu yetkililere bildirmeyi ihmal ederse, disiplin cezası ile cezalandırılır.
Milli polis görevlisi, gözaltına aldığı kişinin özel tedavi gerektiren bir durumu olması halinde, bir sağlık görevlisi çağırmak ve gerekirse şahsın hayatını ve sağlığını koruyucu tedbirler almak zorundadır.
11. Milli polis görevlileri, düşüncelerini açıkça ifade etmeye, mesleki gizliliğe ilişkin kurallar çerçevesinde serbesttirler.
12. İçişleri Bakanlığı, milli polis görevlilerini görevleri sırasında maruz kaldıkları tehlikelere, şiddete, hakarete ve iftiraya karşı korur.
II. Başlık
Milli Polis Görevlileri ile Yönetim Otoritelerinin Hak ve Ödevleri
13. Hiyerarşik gücü üstlenen otorite, komuta fonksiyonunu uygular. Bu kapsamda söz konusu otorite, kararlar alır ve bunları uygulatır. Bunları açık ve kesin emirlerle ifade eder ve uygulamanın iyi olarak ifa edilmesi için gerekli açıklamalarda bulunur.
14. Otorite, verdiği emirlerden, bunların uygulanmasından ve sonuçlarından sorumludur. Eğer otorite, astlarından birini kendi yerine görevlendirirse; astın, aldığı emirler çerçevesinde yaptığı faaliyetlerden ve sonuçlarından otorite sorumludur.
15. Milli polis görevlisi kendisine verilen emirlere itaat eder. Emirleri uygulamaktan veya uygulamadığında sonuçlarından sorumludur.
16. Otorite, emirlerini hiyerarşik yolla verir. Eğer acil hallerde bu yol izlenmezse, aradaki amirler en kısa zamanda verilen emirden haberdar edilir.
17. Yasal görevlendirme ve genel disiplin kurallarının uygulanmasını sağlamak dışında, emri verenin fonksiyonel otoritesine bağlı olmayan polis görevlisine hiçbir emir verilemez.
18. Astlar, verilen emrin açıkça kanuna aykırı ve kamu yararına ciddi bir zarar verecek nitelikte olması dışında, otoritenin emirlerine uymak zorundadırlar. Eğer astlar, böyle bir emirle karşı karşıya olduklarına inanırlarsa, çelişkili olan emrin kanuna aykırı yönlerini emri verene açıkça bildirmek zorundadırlar. Eğer astın açıklamalarına ve itirazlarına rağmen kanuna aykırı emirde ısrar edilirse, ast emri verenin bir üstünü durumdan haberdar eder. Müracaat eden ast itirazını kaydettirmek zorundadır. Ancak yukarıda açıklanan koşulları taşıyamayan emirler, uygulamayana sorumluluk doğurur.
19. Bütün milli polis görevlileri, aldıkları emirleri uyguladıklarını ya da uygulayamama nedenlerini amirlerine bildirirler.
III. Başlık Polisin Kontrolü
20. Adli zabıta faaliyetlerinin icrası sırasında sorgu hakimliğinin denetiminden başka; milli polis görevlileri ve onları yöneten mülki idare amirleri, hiyerarşik kontrol ve Mülki İdare Genel Müfettişliği’nin kontrolü altındadır; milli polis personeli aynı zamanda Milli Polis Genel Müfettişliği’nin de kontrolü altındadır.
21. Fransız Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’de yayımlanacak olan bu Kararname’nin uygulanmasından İçişleri Bakanı sorumludur.
Türkiye İleri Ülkü Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen 24 haziran 1971 tarihli kararı ile kapatılmıştır. Partinin kapatılmasına, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 113. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesinin yaptığı yazılı ihtara rağmen kanunî süresi içinde tüzüğünü değiştirmemesi ve Anayasanın 57. maddesi gerekçe gösterilmiştir.
Esas Sayısı : 1971/2 (Parti kapatılması) Karar Sayısı : 1971/2
Karar Günü : 24/6/1971
Davayı açan : Cumhuriyet Başsavcılığı
Davanın konusu: Türkiye İleri Ülkü Partisinin tüzüğünde, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun dördüncü kısmında yer alan maddeler dışındaki buyurucu hükümlere aykırı görülen yönlerin giderilmesi için 648 sayılı Yasanın 113. maddesi “uyarınca Anayasa Mahkemesince yapılan ihtara rağmen kanunla belirtilen altı ay süre, fazlasiyle geçtiği halde söz konusu aykırılıkların giderilmemiş bulunması nedeniyle aynı yasanın 108. ve 113. maddeleri gereğince partinin kapatılmasına karar verilmesi istenilmiştir.
I- Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesi :
Cumhuriyet Başsavcılığının 22/3/1971 gününde 573 sayı ile Anayasa Mahkemesi kaydına geçen 19/3/1971 günlü, 1969/26 – 1971/2 sayılı iddianamesi şöyledir :
Anayasa Mahkemesi Yüksek Başkanlığına
Davacı : Kamu Hakları Davalı : Türkiye İleri Ülkü Partisi
Davanın konusu : 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 113 üncü maddesine aykırılık nedeni ile partinin kapatılması.
Olay : İçişleri Bakanlığına verilen 6 Mayıs 1969 günlü dilekçe ve ekleri ile merkezi İstanbul’da olmak üzere kurulduğu öğrenilen Türkiye İleri Ülkü Partisi’nin tüzüğünde görülen eksiklik ve 648 sayılı Siyasî
Partiler Kanununa aykırı hükümlerin tamamlanması ve düzeltilmesi için 113 üncü maddesi hükümleri gereğince Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan ihtara rağmen aykırılığın giderilmediği görülmüştür.
Yapılan inceleme : Türkiye İleri Ülkü Partisi’nin 6 Mayıs 1969 günü İçişleri Bakanlığına verdiği kuruluş bildirisi ile merkezi İstanbul, Mecidiyeköy, Gülbağ Caddesi, Kuşçular Sokağı, Güneş Apt. 6/3 adresinde faaliyete geçtiği bildirilmesi üzerine tüzük ve program celbolunarak incelenmiştir.
Parti tüzüğünün 17 nci maddesinin kanunun 15/2, tüzüğün 27/b maddesinin kanunun 11., tüzüğün 38/c maddesinin kanunun 11., tüzüğün 57 nci maddesinin kanunun 54 üncü maddelerine aykırı bulunduğu görülerek bu aykırılığın giderilmesi için sözü edilen partiye ihtarda bulunulması konusunda Yüksek Anayasa Mahkemesine başvurulmuş ve Anayasa Mahkemesinin 18/6/1970 gün ve 590 sayılı yazılarında partiye ihtarda bulunulduğu belirtilmiştir.
Gene Anayasa Mahkemesinin 17/3/1971 gün ve 375 sayılı yazılarına göre bu ihtarın Türkiye İleri Ülkü Partisine P.T.T. idaresince 7201 sayılı Kanunun 21 inci maddesi hükmü uyarınca 23/6/1970 gününde tebliğ edildiği anlaşılmaktadır. Bu arada parti ilk adresinden sonra iki defa adres değiştirmiştir.
Delillerin tartışılması : Siyasi Partiler Kanununun 113 üncü maddesinin ilk fıkrası bir siyasî partinin bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümleri dışında kalan emredici hükümlerine aykırılık halinde olması sebebiyle o parti aleyhine Anayasa Mahkemesine, Cumhuriyet Başsavcılığınca re’sen yazıyla başvurulacağı, Anayasa Mahkemesinin aykırılığın giderilmesini siyasî partiye ihtar edeceği, tebliğ tarihinden itibaren altı aylık süre içinde aykırılık giderilmezse C. Başsavcılığının re’sen dava açması üzerine Anayasa Mahkemesince siyasî partilerin kapatılmasına karar verileceği hükümlerini kapsamaktadır.
Siyasî Partiler Kanununun 15, 11 ve 54 üncü maddelerine aykırı görülen tüzüğün 17, 38 ve 57 nci maddelerinin düzeltilmesi ve aykırılığın giderilmesinin ihtarı için başvurulan Anayasa Mahkemesinin ihtarına rağmen bu aykırılık giderilmemiştir.
Parti Genel Merkezi adresini 21/9/1970 günü değiştirmiş olmasına göre 23/6/1970 günü yapılan tebligatın geçerli olması tabiidir.
Tebligatın yapıldığı 23/6/1970 gününden bu yana kanunla muayyen 6 aylık süre fazlası ile geçmiş bulunmaktadır.
Netice ve talep : Türkiye İleri Ülkü Partisinin, tüzüğünde Siyasî Partiler Kanununun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümleri dışında kalan emredici hükümlere aykırı görülen hususların giderilmesi için yapılan ihtara rağmen tebliğ tarihinden itibaren geçen 6 aydan fazla bir süre içinde söz konusu aykırılıkları gidermediği dosya içindeki delillerle sabit olduğundan, Siyasî Partiler Kanununun 108 ve 113 üncü maddeleri hükümleri gereğince kapatılmasına karar verilmesi arz ve iddia olunur. 19/3/1971)
II – Olay :
1 — Merkezi İstanbul’da olmak üzere 6/5/1969 günlü bildirimle Türkiye İleri Ülkü Partisinin kurulduğu İçişleri Bakanlığının 22/5/1971 günlü, Emniyet Genel Müdürlüğü 79542 sayılı yazısiyle bildirilmiştir.
2 — Cumhuriyet Başsavcılığı, S. P. 1969/26 sayılı ve 7/10/1969 ve 18/11/1969 günlü yazılariyle:
a) Parti tüzüğünün 27. maddesinin b bendindeki «Merkez İdare Kurulunun on üyeden oluşacağı» hükmünün 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 11. maddesindeki (Merkez karar organının üye sayısı 15 ten az olamaz.) hükmüne aykırı bulunduğunu;
b) Tüzüğün 38. maddesinin c bendindeki (Anlaşmazlığın incelenmesine ve karara bağlanmasına dair hususlar tüzük hükümleri gözönünde tutularak Yüksek Haysiyet Divanınca hazırlanan yönetmelikle düzenlenir.) hükmünün 648 sayılı Yasanın 11. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ve parti yönetmeliklerinin merkez karar organınca düzenlenmesine ilişkin olan hükme aykırı düştüğünü;
c) 648 sayılı Kanunun 15. maddesinin 2 sayılı bendinin ikinci fıkrasında il yönetim kurulunun merkez yönetim organınca nasıl işten elçektirileceğinin ve geçici yönetim kurulunun nasıl kurulacağının parti tüzüğünde gösterileceğine işaret edildikten sonra (işten elçektirme kararının il yönetim kuruluna bildirilmesinden başlayarak kırkbeş gün içinde il kongresi toplanarak yeni daimî il yönetim kurulunu seçer) denilmesine karşılık tüzüğün 17. maddesinde bu konu düzenlenmediği gibi kademe kongresini toplantıya çağırmak için kırkbeş gün yerine üç aylık bir süre kabul edilerek yasa ile çelişkiye düşüldüğünü;
ç) Tüzüğün 517. maddesindeki (Yalnız seçimlerde veya herkesin gözü önünde açıkça ve yayın yolu ile işlenen suçların cezalan savunma alınmadan verilir.) hükmünün 648 sayılı Yasanın 54. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ve (Disiplin organlarına sevkedilen parti üyelerinin yazılı veya sözlü olarak savunma haklarını nasıl kullanacaklarının ve savunmalarını hazırlamak için yeter sürenin nasıl tanınacağının parti tüzüğü ile düzenleneceği) ne ilişkin bulunan hükümle bağdaşamayacağını, ileri sürerek 648 sayılı Kanunun 113. maddesi uyarınca Türkiye ileri Ülkü Partisine gerekli ihtarın yapılmasını Anayasa Mahkemesinden istemiştir.
3 — Anayasa Mahkemesi, Lûtfi ömerbaş, Salim Başol, Feyzullah Uslu, Fazlı Öztan, Celâlettin Kuralmen, Hakkı Ketenoğlu, Fazıl Uluocak, Avni Givda, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, Ih3an Ecemiş, Ahmet Akar Ziya Önel, Mustafa Karaoğlu ve Muhittin Gürün’ün katılmalariyle 9/6/1970 gününde yaptığı toplantıda:
a) Türkiye ileri Ülkü Partisi tüzüğünün Cumhuriyet Başsavcılığınca 648 sayılı Yasaya aykırılığı bildirilen hükümlerinden :
aa) 27. maddede öngörülen merkez idare kurulu, tüzüğün 22. ve 23. maddelerinde yer alan parti meclisinin niteliğine göre, merkez karar organı sayılamıyacağından 27. maddede 648 sayılı Yasaya aykırı bir yön bulunmadığına;
bb) 648 sayılı Yasanın 11. maddesinin ikinci fıkrasına göre parti işlerini düzenleyen yönetmeliklerin partinin merkez karar organınca yapılması gerektiğinden yüksek haysiyet divanına kendi alanında yönetmelik yapma yetkisini veren 38. maddenin 648 sayılı Yasaya aykırı olduğuna;
cc) ti ve ilçe yönetim kurullarının nasıl seçileceği konusunun tüzükle düzenlenmesi gerekirken yönetmeliğe bırakılmasına, yeni yönetim kurullarım seçmek üzere toplantıya çağırılacak kongreler için üç ay süre tanınmasına ilişkin olan ve tüzüğün 17. maddesinde yer alan hükümlerin 648 sayılı Yasanın 15. ve 16. maddelerine aykırı olduğuna;
çç) 58. maddedeki kimi eylemlerden dolayı savunma alınmadan ceza verilebileceğine ilişkin hükmün 648 sayılı Yasanın 54. maddesine aykırı olduğuna,
Oybirliğiyle;
b) Cumhuriyet Başsavcısının yazılı başvurması üzerine yapılan inceleme sonunda Türkiye ileri Ülkü Partisi tüzüğünün, yukarıda açıklandığı üzere, 648 sayılı Yasaya aykırı görülen 17., 38. ve 58. maddelerindeki aykırılığın giderilmesinin, bu yasanın 113. maddesi uyarınca siyasî partiye ihtar edilmesine oybirliğiyle;
c) Türkiye ileri Ülkü Partisi tüzüğünün, raporda belirtilen 20. ve 36. maddeleri üzerinde 648 sayılı Yasaya aykırılık yönünden gereğini saptamak ve 113. maddeye göre yetkisini kullanmak olanağı kendisine sağlanmak üzere Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına Lûtfi ömerbaş, Salim Başol, Feyzullah Uslu ve Fazıl Uluocak’m bildirmeğe yer olmadığı ve Celâlettin kuralmen, Mustafa Karaoğlu ve Muhittin Gürün’ün (Parti tüzüğünün tamamının inceleme sonucu ile birlikte raporda yazıl) iki maddenin de savcılığa bildirilmesi) gerektiği yolundaki karşı oylarıyle ve oyçokluğu ile,
Karar vermiştir.
4 — 9/6/1970 günlü ihtar kararı Parti Genel Başkanlığına gönderilmiş ve P.T.T. idaresinin şerhine göre «23/6/1970 gününde adreste muhataba rastlanmadığı ve tebliğe ehil kimse de bulunmadığı» nedeniyle 7201 sayılı Tebligat Kanununun 21. maddesi uyarınca tebliğ edilmiştir.
Bu arada partinin ilk adresinden sonra iki kez adres değiştirdiği öğrenilmiştir.
5 — Cumhuriyet Başsavcılığı 22/3/1971 gününde Türkiye ileri Ülkü Partisinin kapatılması istemiyle dava açmıştır.
III — DAVANIN GEÇİRDİĞİ EVRELER:
1 — Anayasa Mahkemesi Başkanı 29/4/1971 günü saat 10.00 da duruşma yapılmak üzere 24/3/1971 günlü tensip tutanağını düzenletmiştir.
2 — Duruşma davetiyesi siyasî partinin Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığı ile öğrenilebilen son adresine çıkarılmışsa da tebligatın «partinin daimî ilgilisine adreste rastlanamadığı gibi tebliğe ehil ve caiz kimsesi de bulunmadığından, 2/4/1971 gününde Kemankeş Mahallesi muhtarına verilmek ve kapıya ihbarname yapıştırılmak suretiyle yapıldığı» tebliğ tutanağından anlaşılmıştır.
3 — 29/4/1971 günlü duruşmaya adının Hasan Turan olduğunu ve partinin Genel Başkanı bulunduğunu söyleyen bir kimse gelmiş; kendisine 14/7/1970 gününde İstanbul Cumhuriyet Savcılığında «Ben eskiden genel başkandım. 1970 yılının Nisan ayında istifa ettim. Şimdi partinin genel başkanı yoktur.» yollu konuştuğu hatırlatılmış; buna karşılık sonradan tekrar genel başkan seçildiğini söylemiş; seçim tutanağını ve karar defterini ibraz edememiş; seçim kararının onanmış bir örneğini dosyaya konulmak üzere sonra göndermeyi kabul eylemiştir.
Avni Givda, Fazıl Uluocak, Sait Koçak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, İhsan Ecemiş, Recai /Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Zıya Önel, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lûtfi Ömerbaş ve Ahmet H. Boyacıoğlu’nun katıldıkları bu duruşmada:
1971/1 esas sayılı siyasî parti kapatılması davasının 28/4/1971 günlü duruşmasında 44 sayılı Kanunun 32. ve 648 sayılı Kanunun 108. maddelerinde yer alan ve siyasî partilerin kapatılması davalarının duruşmalı olarak görülmesine ilişkin bulunan hükümlerin Anayasa’ya aykırı görüldüğü yolunda verilen karar üzerine bekletici sorun olarak el konulan ve Anayasa Mahkemesinin 1971/27 sayısını alan işin esasının incelenmesine 28/4/1971 gününde karar verilmiş ve bu konunun çözülmesinin eldeki Türkiye ileri Ülkü Partisinin kapatılmasına ilişkin davayı da etkileyeceği açık bulunmuş olduğundan 1971/27 esas sayılı işin sonucu beklenmek üzere işbu davanın geri bırakılmasına oybirliği ile karar verilmiştir.
4 — 1971/27 esas sayılı iş 6/5/1971 gününde sonuçlanmış ve Anayasa Mahkemesi 44 sayılı Kanunun 32. ve 648 sayılı Kanunun 108. maddelerinde yer alan ve siyasî partilerin kapatılması davalarının duruşmalı olarak görüşülmesine ilişkin bulunan hükümlerin Anayasa’nın 148. maddesinin son fıkrasına aykırı olduğuna ve iptaline ve iptal kararına göre artık uygulanamıyacak duruma gelen 44 sayılı Kanunun 32. maddesinin ikinci fıkrasındaki «Davalara Cumhuriyet Savcısının huzuru ile bakılacağı» na ilişkin hükmün de aynı Kanunun 28. maddesinin son fıkrası uyarınca iptaline 1971/50 sayı ile karar vermiştir.
5 — 18/5/1971 gününde Avni Givda, Fazıl Uluocak, Sait Koçak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Ziya Önel, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lûtfi Ömerbaş, Şevket Müftügil ve Ahmet H. Boyacıoğlu’dan kurulu olarak toplanan
Anayasa Mahkemesi :
a) Yukarıda U.I/4 sayılı bölümde açıklanan iptal kararını gözönünde bulundurarak bundan böyle işin dosya üzerinde incelenmesine oybirliğiyle ;
b) Savunmasını bildirmek ve savunmayı imzalayacak kimsenin partiyi temsil yetkisini belirleyen seçim tutanağının noterce onanlı örneği savunmaya eklenmek üzere parti genel başkanlığına tebligat yapılmasına ve bu iş için onbeş gün kesin süre verilmesine Avni Givda, Sait Koçak, Ahmet Akar, Muhittin Gürün ve Lûtfi ömerbaş’ın işin niteliğine göre savunma alınmasının gerekli olmadığı yolundaki karşı oylariyle ve oyçokluğu ile;
Karar vermiştir.
6 — Kararın tebliği üzerine Türkiye Heri Ülkü Partisi Genel Başkanı Hasan Turan imzalı ve 9/6/1971 günlü yazılı savunma ve Anayasa Mahkemesinde görülmekte olan 1971/2 esas sayılı davada Türkiye İleri
Ülkü Partisinin yazılı savunmasında ve temsilinde Genel Başkan Hasan Turan’ın yetkili kılındığına ilişkin parti karar defterinin 4 sayılı ve 1/6/1971 günlü kararının Beyoğlu Beşinci Noterliğinde çıkartılan örneği gönderilmiş; ancak Hasan Turan’ın temsil yetkisini belirleyen seçim tutanağı örneği yollanmamıştır.
Yazılı savunma ve ilişiği 11/6/1971 de Anayasa Mahkemesi kaydına geçmiştir.
Yazılı savunmada, parti yürütme organlarındaki istifalar dolayısiyle aksamalar olduğu ve yazışmaların vaktinde yapılamadığı, partinin kanunlara bağlı, Atatürk ilkelerini benimsemiş, aşırı akımlara kapılmamış kişilerce kurulduğu ilen sürülmekte ve ufak kusurlar yüzünden kapatılmaması istenmektedir
Dosya içindeki bütün kâğıtlar, Anayasa’nın ve 13/7/1965 günlü, 648 sayılı Siyasi Partiler Kanununun konuya ilişkin hükümleri, bunlarla ilgili gerekçeler ve Yasama (Meclisleri görüşme tutanakları ve davayı ilgilendirebilecek öteki metinler okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
648 sayılı Kanunun 113. maddesine göre; bir siyasî partinin, siyasî partilerle ilgili kanunların, bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler dışında kalan emredici hükümlerine aykırılık halinde olması nedeniyle, o parti aleyhine Anayasa Mahkemesine, Cumhuriyet Başsavcılığınca re’sen yazı ile başvurulur. Anayasa Mahkemesi, söz konusu hükümlere aykırılık görürse, bu aykırılığın giderilmesini ilgili siyasî partiye ihtar eder. Bu konudaki Anayasa Mahkemesi kararının yazılı olarak ilgili siyasi partinin genel başkanlığına bildirilmesinden başlıyarak altı ay içinde bu aykırılık giderilmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığının re’sen dava açması üzerine, Anayasa Mahkemesince, bu siyasî partinin kapatılmasına karar verilir.
648 sayılı Kanunun ikinci kısmının üçüncü bölümünde yer alan 11.maddenin, parti işlerini düzenleyen yönetmeliklerin merkez karar organınca yapılmasına ilişkin ikinci fıkrası; aynı kısmın Dördüncü Bölümünde yer alan 15. ve 16. maddelerin 2 sayılı bentlerinin ikinci fıkralarındaki «il ve ilçe yönetim kurullarına ne gibi hallerde ve nasıl işten elçektirileceğinin ve geçici yönetim kurullarının nasıl kurulacağının parti tüzüğünde gösterileceğine ve işten elçektirme kararının yönetim kuruluna bildirilmesinden başlıyarak kırkbeş gün içinde kongrenin toplanacağına ve yeni daimi yönetim kurulunun seçileceğine» ilişkin hükümleri; aynı kısmın Sekizinci Bölümünde yer alan 54. maddenin «disiplin organlarına sevkedilen parti üyelerinin yazılı veya sözlü olarak savunma haklarını nasıl kullanacaklarının ve savunmalarını hazırlamak için yeter sürenin nasıl tanınacağının parti tüzüğü ile düzenlenmesine» ilişkin ikinci fıkrası 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun Dördüncü Kısmındaki maddeler dışında kalan buyurucu hükümlerindendir.
Türkiye İleri Ülkü Partisi;
a) Tüzüğünün 17. maddesinde, tüzükte yer alması gerekli kimi konuları düzenlemeyerek ve kurulların işten elçektirilmesinden sonra kademe kongresinin toplanması için Yasa ile. konulan kırkbeş günlük süreyi üç aya çıkartarak 648 sayılı Kanunun 15. ve 16. maddelerinin 2 sayılı bentlerinin ikinci fıkralarındaki;
b) Tüzüğün 38. maddesinde «haysiyet divanının yetkileri, partililerin divana ne suretle ve hangi koşullar altında başvlirabilecekleri, inceleme, savunma ve bildirimlerin ve anlaşmazlığın karara bağlanmasının
ne yolda yapılacağı» konusunun düzenlenmesini Yüksek Haysiyet Divanınca yapılacak yönetmeliğe bırakarak 648 sayılı Yasanın 11. maddesinin ikinci fıkrasındaki;
c) Tüzüğün 58. maddesindeki (Tüzüğün bir nüshasında bu madde 57. madde ile yer değiştirmiştir.) «seçimlerde veya herkesin gözü önünde açıkça veya yayın yolu ile işlenen suçların cezalarının savunma alınmadan verilmesi» ilkesini benimseyerek 648 sayılı Yasanın 54. maddesinin ikinci fıkrasındaki, Buyurucu hükümlere aykırı düşmüştür.
Cumhuriyet Başsavcılığının 7/10/1969 ve 18/11/1969 günlü yazıları üzerine Anayasa Mahkemesi, parti tüzüğünün 17., 38. ve 58. maddelerindeki aykırılıkların giderilmesinin, 648 sayılı Yasanın 113. maddesi uyarınca siyasî partiye ihtar edilmesine 9/6/1970 gününde karar vermiş; ihtar kararı yazılı olarak 23/6/1970 gününde 7201 sayılı Tebligat Kanununun 21. maddesi uyarınca tebliğ edilmiş ve aradan altı aydan çok bir zaman geçtiği halde aykırılık giderilmediği için Cumhuriyet Başsavcılığınca partinin kapatılması istemiyle dava açılmıştır.
Türkiye İleri Ülkü Partisi, hukukî değer taşıyan herhangi bir savunmada bulunmamış ve 648 sayılı Yasanın 113. maddesinde yazılı koşullar da gerçekleşmiş olduğundan adı geçen siyasî partinin bu maddenin son fıkrası uyarınca kapatılmasına karar verilmesi gerekir.
V — SONUÇ :
Türkiye İleri Ülkü Partisi 13/7/1965 günlü, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 113. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesinin yaptığı yazılı ihtara rağmen kanunî süresi içinde tüzüğünün 17., 38. ve 57. maddelerindeki aykırılıkları gidermediği için Cumhuriyet Başsavcılığınca re’sen dava açılmış ve 113. maddede öngörülen kapatma durumu gerçekleşmiş olduğundan bu siyasî partinin 648 sayılı Kanunun 113. maddesinin son fıkrası uyarınca kapatılmasına ve aynı Kanunun 115. maddesi gerekleri yerine getirilmek üzere kapatma kararının Başbakanlığa,
İçişleri ve Maliye Bakanlıklarına ve Cumhuriyet Başsavcılığına tebliğine 24/6/1971 gününde oybirliğiyle ve Anayasa’nın 57. maddesinin son fıkrası gereğince karar verildi.
Türkiye ve Afganistan Devleteyli Âliyeteyni gerek maddi ve gerek manevi .rabıta ve münasebetlerinin ve gerek biraderi vaziyetlerinin ve hassasiyetlerinin vesair ihtiyaçlarının birliğine binaen asrı hazırın iki millet için günden güne ihdas ve istilzam eylediği vazaifi nazarı mülahazaya alarak teyemmümen aralarında münakit 1 Mart 1337 ve 11 Mart 1299 tarihli muhadene ile mevcut ve berkarar olan kardeşlik ve dostluk bağlarının ve samimi rabıtalarının daha sağlam ve metin esasata iptina ettirilmesini arzu eylediler ve bu maksadın istihsali için bir dostluk ve siyasi ve iktisadi teşriki mesai ahitnamesi akdini lazım addederek Türkiye Reisicumhur Hazretleri Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekili Doktor Tevfik Rüştü Beyefendi Hazretlerinin ve Âli Hazreti Hümayun Afgan Kralı Afganistan Hariciye Veciri Vekili Serdarı Âlâ Gulan Sıddık Han Hazretlerini Murahhas tayin buyurdular müşarünileyhima murahhaslar usulüne muvafık salahiyetnamelerini iraeden sonra mevaddı âtiyeye muafakat eylediler, iki devletin münaseba’tını işbu mevad tanzim edecektir.
Birinci Madde
Türkiye Cumhuriyeti ile Afgan Krallığı beyninde ve kezalik iki millet arasında ihlâli gayri kabil sulh ve samimi ve ebedi mühadenet cari olacaktır.
İkinci Madde
Tarafeyni akideynden biri aleyhinde ahar bir veya birkaç devlet tarafından bîr hareketi hasmane vaki olduğu takdirde diğer tarafı âkit o tecavüzün men’i emrinde bütün gayret ve mesaisini sarf etmeyi ve bu mesaiye rağmen harp emri vaki olduğu halde iki hükümet yüksek menfaatlerine muvafık olan musip kararı taharri etmek üzere vaziyeti aralarında tekrar hayırîıahane ve itina ile mütalaa etmeyi taahhüd ederler.
Üçüncü Madde
Tarafeyni akideynden her biri ahar bir veya birkaç devlet tarafından diğer taraf âkidin aleyhine tevcih edilen hiçbir ittifaka veya siyasi ve askeri ve iktisadi ve mali hiçbir itilafa ve keza ahar bir veya birkaç devlet tarafından diğer taraf akidin emniyeti askeriyesi aleyhine tevcih edilen harekâtı hasmaneye iştirak etmemeyi taahhüt ederler.
Dördüncü Madde
Devleteyni akideyni tarafeyn memleket ve milletlerinin terakki ve tealisi için bir tarafta mevcut ve diğer taraf için müfit olan ve ihtiyaç hissedilen her türlü vesail ve vesaiti ayrıca tertip ve tanzim kılınacak mukavelatı mahsusa ile temine ve onun ihtiyacatını teshil ve tehvine çalışmayı taahhüt ve diğer tarafı
muahede o hususta muavenet ederler.
Beşinci Madde
Türkiye Cumhuriyeti Afganistan’ın maarif ve ordusunun terakki ve tealisi için talep edeceği adli ve ilmi ve askeri mütehassısları intihap ile Afgan Devletinin hizmetine vermeyi taahhüt eder.
Altıncı Madde
(Tarafeyni âkideyn tebaası yekdiğerinin arazisinde ticaret ve ikamet hususunda en ziyade mazharı müsaade millet muamelesine nail olacaklardır. Mâhaza tarafeyn âkideyn ayrıca ikamet ve ticaret mukavelenameleri yapabilecekleri gibi şehbenderlik ve posta ve telgraf ve iadei mücrimin mukavelenamelerini akdedeceklerdir.
Yedinci Madde
Tarafeyn âkideyn her biri işbu muahedenamede tayin edilen mütekabil taahhüdat haricinde diğer devletlerle her türlü münasebatta serbesti hareketini tamamiyle muhafaza edecektir.
Sekizinci Madde
İşbu muahedename Türkçe ve Farisi yazılmıştı ve her iki metin mütesaviyen muteberdir.
Dokuzuncu Madde
İşbu muahedename musaddak nüshaların teatisini den itibaren meri olup mümkün mertebe kısa bir zaman zarfında akitler tarafından tasdik olunacak ve musaddak nüshalar Ankara’da teati olunacaktır.
Bu muahedenin birinci maddesi daimi ve diğer maddeleri on sene müddetle muteberdir. Şayet muahedename mezkûr on senelik müddetin himatında altı ay evvel tarafeyni akideynden biri veya diğeri canibinden fesholunmazsa kendiliğinden bir sene daha meri addedilecek ve fesh keyfiyeti ancak altı ayılık bir müddetin inkizasından sonra hüküm ve tesiri haiz olacaktır, iki taraf murahhasları yukarıda mezfkûr dokuz madde ahkâmını kabul ve tasdik ile bu muahedeneyi imza ve tahtim eylemişlerdir. Ankara’da 25 Mayıs 1928 tarihinde iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.
Doktor Tevfik Rüştü
İmza Protokolü
Bugünkü tarihle imza ettiğimiz muhadenet ve teşriki mesai muahedenamesi ile bir mukaddeme ilç dokuz maddeden ve bu imza protokolü dahil olmak üzere merbutu iki protokolden ibarettir. Bundan başka tarafeyn murahhasları teşriki mesai ve tevdidi mesai tabirlerinden maksatlarının bir mana olup Fransızca mukabili Cöllâboration olduğunu da tasrih için mutabık kalmışlardır.
25 Mayıs 1928
Doktor Tevfik Rüştü
Protokol
Bugünkü tarihli Türk ve Afgan dostluk ve teşriki mesai muahedesini imza eden tarafeyn murahhasları hususatı atiye hakkında mutabık kalmışlardır. Tarafeyn âliyeyni akideyn arasında iktisadi sahaf da teşriki mesai kabul olunmuştur. Gerek bu hususun suveri tatbikiyesinin tetkikiyle tanzim ve gerek iki memleket arasında münakale ve muvasala keyfiyetinin mütalaasıyla bu bapta ittihazı icap eden ve mümkün olan teda’birin tayin ve tesbiti için tarafeyniıi mütehassıs murahhasları mümkün olan kısa bir zaman zarfında müzakerata iptidan edeceklerdir.
İşbu protokol muahedenamenin bir cüzzü müternmiminin teşkil etmek üzere müşarünileyhima murahhaslar tarafından imza edilmiştir.
25 Mayıs 1928 Doktor Tevfik Rüştü
Türkiye – Afganistan Muhadenet ve Teşriki Mesai Muahedenamesi Kanun Layihası
Madde 1. — Afganistan ile Ankara’da 25 Mayıs 1928 tarihinde akd ve imza edilmiş olan muhadenet
ve teşriki mesai muaihedenamesd ile merbutu bulunan protokol ve kezalik 25 Mayıs 1928 tarihli imza protokolü tasdik edilmiştir.
Madde 2. — îşbu Kanun tarihi neşrinden muteberdir.
Madde 3. — îşbu Kanunu icraya Hariciye Vekili memurdur.
22 Temmuz 1928
Başvekil İsmet
Müdafaai Milliye Vekili Mustafa Abdüllıalik
Adliye Vekili Mahmut Esat Beyefendi
Seyahatta Dahiliye Vekili Şükrü Kaya Beyefendi İçtimada bulunmadı
Hariciye Vekâleti Vekili Saraçoğlu Şükrü
Maarif Vekili Mustafa Necati Beyefendi Seyahatta
İktisat Vekili Mustafa Rahmi
Maliye Vekili Saraçoğlu Şükrü
Nafıa Vekili Behiç
Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekili Doktor Refik
YÖK Bilimsel Araştırma ve Etik Yönetmeliği, Yükseköğretim Kurulu Genel Kurulu’nun 29 Temmuz 2012 tarihli toplantısında alınan 2012.18.946 sayılı karar ile ilan edilmiştir.
Madde 1 – (1) Bu Yönerge, bilimsel araştırma, çalışma, yayın ve etkinliklerde uyulması gereken etik kurallarını ve yükseköğretim kurumlarının kendi bünyelerinde oluşturacakları bilimsel araştırma ve yayın etiği kurullarının görev, yetki ve sorumlulukları ile çalışma usul ve esaslarını belirlemek amacıyla hazırlanmıştır.
Kapsam
Madde 2 – (1) Bu Yönerge,
a) Yükseköğretim kurumları mensuplarınca veya yükseköğretim kurumlarıyla ilişkisine bakılmaksızın kişilerce yürürlükteki mevzuat hükümleri uyarınca akademik unvanların elde edilmesi aşamasında ve sonrasında yapılan her tür bilimsel araştırma ve çalışmalar ile gerçekleştirilen bilimsel etkinlikler, desteklenen ve/veya yürütülen bilimsel araştırma-geliştirme projeleriyle ilgili araştırma etiği konularını,
b) Lisans üstü eğitim sırasında yapılan tez ve bilimsel yayınlar ile yürütülen bilimsel araştırma-geliştirme projeleriyle ilgili araştırma etiği konularını,
c) Yükseköğretim kurumları mensuplarınca yurtiçinde ve yurtdışında her çeşit basın, görsel ve işitsel yayın organlarında yayımlanan ya da yayımlanmak üzere gönderilmiş olan her tür yayınla ilgili yayın etiği sorunlarını,
ç) Yükseköğretim kurumları mensuplarınca biyomedikal araştırmalarda kullanılacak deneklerde ve ekoloji ile ilgili çalışmalarda yapılan etik ihlallerini kapsar.
Dayanak
Madde 3 – (1) Bu yönerge 2547 sayılı Kanunun 24 üncü, 42 inci ve 65 inci maddelerine dayanılarak hazırlanmıştır.
İKİNCİ BÖLÜM
Bilimsel Araştırma ve Yayın Etiğine Aykırı Eylemler
Madde 4 – (1) Bilimsel araştırma ve yayın etiğine aykırı eylemler şunlardır:
a) İntihal: Başkalarının özgün fikirlerini, metotlarını, verilerini veya eserlerini bilimsel kurallara uygun biçimde atıf yapmadan kısmen veya tamamen kendi eseri gibi göstermek,
b) Sahtecilik: Bilimsel araştırmalarda gerçekte var olmayan veya tahrif edilmiş verileri kullanmak,
c) Çarpıtma: Araştırma kayıtları veya elde edilen verileri tahrif etmek, araştırmada kullanılmayan cihaz veya materyalleri kullanılmış gibi göstermek, destek alınan kişi ve kuruluşların çıkarları doğrultusunda araştırma sonuçlarını tahrif etmek veya şekillendirmek,
ç) Tekrar yayım: Mükerrer yayınlarını akademik atama ve yükselmelerde ayrı yayınlar olarak sunmak,
d) Dilimleme: Bir araştırmanın sonuçlarını, araştırmanın bütünlüğünü bozacak şekilde ve uygun olmayan biçimde parçalara ayırıp birden fazla sayıda yayımlayarak bu yayınları akademik atama ve yükselmelerde ayrı yayınlar olarak sunmak,
e) Haksız yazarlık: Aktif katkısı olmayan kişileri yazarlar arasına dâhil etmek veya olan kişileri dâhil etmemek, yazar sıralamasını gerekçesiz ve uygun olmayan bir biçimde değiştirmek, aktif katkısı olanların isimlerini sonraki baskılarda eserden çıkartmak, aktif katkısı olmadığı halde nüfuzunu kullanarak ismini yazarlar arasına dâhil ettirmek,
(2) Diğer etik ihlal türleri şunlardır:
a) Destek alınarak yürütülen araştırmalar sonucu yapılan yayınlarda destek veren kişi, kurum veya kuruluşlar ile bunların katkılarını belirtmemek,
b) Henüz sunulmamış veya savunularak kabul edilmemiş tez veya çalışmaları, sahibinin izni olmadan kaynak olarak kullanmak,
c) İnsan ve hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda etik kurallara uymamak, yayınlarında hasta haklarına saygı göstermemek,
ç) İnsanlarla ilgili biyomedikal araştırmalarda ve diğer klinik araştırmalarda ilgili mevzuat hükümlerine aykırı davranmak,
d) İncelemek üzere görevlendirildiği bir eserde yer alan bilgileri eser sahibinin açık izni olmaksızın yayımlanmadan önce başkalarıyla paylaşmak,
e) Bilimsel araştırma için sağlanan veya ayrılan kaynakları, mekânları, imkânları ve cihazları amaç dışı kullanmak,
f) Dayanaksız, yersiz ve kasıtlı olarak etik ihlal isnadında bulunmak,
g) Bilimsel bir çalışma kapsamında yapılan anket ve tutum araştırmalarında katılımcıların açık rızasını almadan ya da araştırma bir kurumda yapılacaksa ayrıca kurumun iznini almadan elde edilen verileri yayımlamak,
h) Araştırma ve deneylerde, hayvan sağlığına ve ekolojik dengeye zarar vermek,
ı) Araştırma ve deneylerde, çalışmalara başlamadan önce alınması gereken izinleri yetkili birimlerden yazılı olarak almamak.
i) Araştırma ve deneylerde mevzuatın veya Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin ilgili araştırma ve deneylere dair hükümlerine aykırı çalışmalarda bulunmak.
j) Araştırmacılar ve yetkililerce, yapılan bilimsel araştırma ile ilgili olarak muhtemel zararlı uygulamalar konusunda ilgilileri bilgilendirme ve uyarma yükümlüğüne uymamak,
k) Bilimsel çalışmalarda, diğer kişi ve kurumlardan temin edilen veri ve bilgileri, izin verildiği ölçüde ve şekilde kullanmamak, bu bilgilerin gizliliğine riayet etmemek ve korunmasını sağlamamak,
l) Akademik atama ve yükseltmelerde bilimsel araştırma ve yayınlara ilişkin yanlış veya yanıltıcı beyanda bulunmak,
Bilimsel Araştırma ve Yayın Etiğine Aykırı Olarak Değerlendirilemeyecek Haller
Madde 5 – (1) Bir başkasının özgün üslup ve ifadesinin aynen kullanmamak şartıyla, anonim bilgilerin, bilim alanlarının temel bilgilerinin, matematik teoremleri ve ispatları gibi önermelerin çalışmalarda kullanılması etik ihlal olarak değerlendirilemez.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Yükseköğretim Kurumlarında Yer AlanBilimsel Araştırma ve Yayın Etiği Kurullarının Oluşumu, Görevleri, Çalışma Usul ve Esasları
Kurulların oluşumu
Madde 6 – (1) Yükseköğretim kurumları bilimsel araştırma ve yayın etiği kurulları sosyal ve beşeri bilimler, sağlık bilimleri ve fen ve mühendislik bilimleri alanlarında oluşturulur. Bu kurullar yükseköğretim kurumlarının ilgili bilim alanlarında görev yapan profesör unvanına sahip öğretim üyeleri arasından iki yıllık süreyle rektör tarafından seçilen yedişer üyeden oluşur. Yükseköğretim kurumları bünyesinde yukarıdaki koşulları sağlayacak yeterli sayıda profesör unvanına sahip öğretim üyesinin bulunmaması durumunda yedi üyeden oluşan bir adet bilimsel araştırma ve yayın etiği kurulu oluşturabilir.
(2) Gerekli görülmesi halinde çalışmaların verimliliğini sağlamak amacıyla farklı bilim alanları için farklı bilimsel araştırma ve yayın etiği kurulları oluşturulabilir.
(3) Belirlenen kurul üyeleri hakkında etik ihlalinde bulunduklarına dair kesinleşmiş bir adli veya idari karar bulunmamalıdır.
(4) Etik kurallarına aykırı eylemi tespit edilen etik kurulu üyesinin görevi, rektörün bu konudaki kararının kendisine tebliği ile sona erer.
(5) Görev süresi biten bir üye aynı usulle yeniden seçilebilir. İzinsiz ve özürsüz olarak üst üste üç toplantıya katılmayan veya en az altı ay süreyle izinli olan üyenin, üyeliği kendiliğinden sona erer. Herhangi bir nedenle boşalan üyelik için, aynı usulle yeni üye seçilir.
(6) Bilimsel araştırma ve yayın etiği kurulları başkanları rektör tarafından seçilir. Her bir bilimsel araştırma ve yayın etiği kurulu başkanı kurul üyeleri arasından bir kişiyi başkan yardımcısı olarak seçer. Başkanın görevinin sona ermesiyle birlikte başkan yardımcılığı görevi de sona erer.
(7) Bilimsel araştırma ve yayın etiği kurullarının sekretaryası yükseköğretim kurumlarının hukuk müşavirliği tarafından yürütülür.
Kurulların görevleri
Madde 7 – (1) Bilimsel araştırma ve yayın etiği kurullarının görevleri şunlardır:
a) Etik ihlal iddialarını incelemek; inceleme kapsamında Rektörlük aracılığıyla gerektiğinde bilirkişi veya uzman görüşü almak, ilgili kişi ve kurumlarla yazışmalar yapmak, bilgi istemek ve inceleme kapsamında gerekli diğer işlemleri yapmak,
b) İnceleme sonucunda alınan kararları rektöre sunmak,
c) Akademik, araştırma ve yayın etiği konularında muhtemel etik dışı eylemleri ortadan kaldırmak için, ilgili birim ya da kurum ve kuruluşlar ile işbirliği yaparak eğitici faaliyetler düzenlenmesini sağlamak üzere rektöre önerilerde bulunmak.
Etik kurullarının toplantı usul ve esasları
Madde 8 – (1) Bilimsel araştırma ve yayın etiği kurulları üye tam sayısının salt çoğunluğuyla toplanır ve karar alır. Başkanın katılmadığı toplantılarda başkan yardımcısı, bilimsel araştırma ve yayın etiği kurulları toplantılarına başkanlık eder.
(2) Bilimsel araştırma ve yayın etiği kurulları çalışmalarını bizzat yürütür. Ancak gerektiğinde alanında uzman bilirkişilerden görüş de alabilir.
(3) Aşağıdaki kişiler bu düzenleme kapsamında yapılan incelemelerde bilirkişi ve uzman olarak görevlendirilemez:
a) İlgilinin lisansüstü tez danışmanları ve doçentlik jürilerinde görev almış öğretim üyeleri,
b) İlgilinin kendi üniversitesinde görev yapan öğretim üyeleri,
c) İlgilinin eşi ve üçüncü dereceye kadar (üçüncü derece dâhil) kan veya sıhrî hısımları,
ç) İlgili ile aralarında husumet bulunan kişiler.
(4) İlgilinin çalıştığı bilim alanında öğretim üyesi bulunmaması halinde, en yakın bilim alanında çalışan öğretim üyeleri arasından bilirkişi görevlendirilebilir. Ayrıca etik ihlal iddiasının hukuki anlam ve kapsamına ilişkin olarak bir hukukçu bilirkişi de görevlendirilebilir. Birden fazla bilirkişi atanması halinde her bilirkişi ayrı rapor tanzim eder.
(5) Bilirkişiler dosya kendilerine ulaştığı andan itibaren en geç bir ay içerisinde konuya ilişkin raporunu kendisine gönderilen örneğe uygun olarak hazırlayıp gönderirler. Bu süre bir defaya mahsus olmak üzere en çok bir ay uzatılabilir.
(6) Bilimsel araştırma ve yayın etiği kurulları üyeleri kendileriyle, kendilerinin daha önce birlikte çalışma yaptıkları kişilerle ve etik ihlalde bulunduğunu iddia ettikleri kişilerle ilgili etik ihlali iddialarının görüşüldüğü toplantılara katılamazlar.
Etik kurullarına başvuru ve kurulların çalışma esasları
Madde 9 – (1) Yükseköğretim kurumuna ulaşan etik ihlal iddiaları, yükseköğretim kurumu bilimsel araştırma ve yayın etiği kurullarında incelenir.
(2) Söz konusu iddialar ile ilgili tüm bilgi ve belgeler bilimsel araştırma ve yayın etiği kurullarına iletilir.
(3) Yükseköğretim kurumu, gönderilen her başvuru dosyası için ayrı dosya açar.
(4) Yükseköğretim kurumuna gönderilen ve etik ihlal iddiası içeren şikâyet ve ihbar dilekçelerinde, kişilerin doçentlik başvuru sürecinin devam ettiğinin de belirtilmesi halinde hakkında etik ihlal iddiası bulunan kişinin devam eden bir doçentlik başvurusunun bulunup bulunmadığı hususu yükseköğretim kurumu tarafından derhal Üniversitelerarası Kurul Başkanlığından sorulur. Üniversitelerarası Kurul Başkanlığınca devam eden doçentlik başvurusunun bulunduğunun bildirilmesi halinde iddialar ile ilgili tüm bilgi ve belgeler Üniversitelerarası Kurul Başkanlığına gönderilir.
(5) Etik ihlali iddiası sebebiyle hakkında inceleme başlatılan kişilerden iddialara ilişkin olarak gerekli bilgi ve belgelerle birlikte yazılı savunmaları istenir. İlgili kişiler, savunma talep yazısının kendilerine ulaştığı tarihten itibaren on beş gün içerisinde savunmalarını vermedikleri takdirde, bu durumun savunma istem yazısında belirtilmesi koşuluyla kurul, diğer bilgi ve kanıtlara dayalı olarak karar verebilir. Hakkında inceleme başlatılanlar, yazılı savunmalarını sunmak üzere iddiaları içeren evrakların bir örneğinin kendilerine verilmesini talep etmeleri halinde, incelemeyi yürüten ilgili kurulca savunma istenmesi yönünde bir karar alınmaksızın da doğrudan yazılı savunmalarını sunabilirler. Ancak bu halde bu kişilerden yeniden yazılı savunma istenmeden de incelemeye devam edilebilmesi için, iddiaları içeren evrakların teslimine ilişkin tutanakta, teslim tarihinden itibaren on beş gün içerisinde savunmasını vermedikleri takdirde diğer bilgi ve kanıtlara dayalı olarak karar verileceğinin açıkça belirtilmesi şarttır. Gerekli görülen hallerde savunma sözlü olarak da alınabilir.
(6) Alınacak kararlar, ilgili bilimsel araştırma ve yayın etiği kurulunda tartışmaya açıldıktan sonra oylanır ve kurul üyelerince imzalanır. Karara muhalif kalan üye karşı oy gerekçesini yazmak zorundadır.
(7) Bilimsel araştırma ve yayın etiği kurullarınca alınan nihai kararlar inceleme raporu niteliğinde olup, bu kararlar onaylanmak ya da başka bir karar alınmak üzere rektöre sunulur.
(8) Kurul üyeleri, uzman ve bilirkişiler yaptıkları incelemeyle ilgili edindikleri bilgi ve belgeleri açıklayamazlar.
(9) Bilimsel araştırma ve yayın etiği kurullarının inceleme sürecinde diğer kurum ve kuruluşlarla her türlü yazışmalar rektörlük aracılığıyla yapılır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler
İnceleme sonucunda yapılacak işlemler
Madde 10 – (1) Bilimsel araştırma ve yayın etiğine aykırı eylemlerde bulunduğu tespit edilen kişiler hakkında ilgili mevzuat uyarınca gerekli disiplin işlemleri ile diğer idari, hukuki ve cezai işlemler yükseköğretim kurumu tarafından yapılır.
(2) Etiğe aykırı eyleme konu olan eserle daha önce akademik unvan elde edilmiş ise kişi hakkında yapılan işlemler sonucunda alınan etik ihlal kararı sebebiyle bu unvanın geri alınıp alınmayacağı hususu da ilgili yükseköğretim kurumu tarafından değerlendirilir.
(3) Etiğe aykırı eylemlerin gerçekleşmesi halinde asıl müellif, zarar gören veya hakları olumsuz etkilenen kişi ve kuruluşların rıza göstermesi ilgililerin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
(4) Bilimsel araştırma ve yayın etiğine aykırı bir eylemin tespit edilmesi halinde yükseköğretim kurumu tarafından ilgili yayının ortak yazarlarının görev yaptıkları kamu kurumuna da bilgi verilir.
(5) Etik ihlal kararları en geç bir ay içerisinde Yükseköğretim Kurulu Başkanlığına bildirilir.
Gizlilik
Madde 11 – (1) Bilimsel araştırma ve yayın etiği kurullarının kararları, genel düzenlemeler dışında gizlidir, etik kurulların tespitleri hakkında bu Yönergede belirtilen kişi ve kuruluşlar ile başvuru sahibinden başkasına bilgi verilmez.
Yeniden inceleme
Madde 12 – (1) Bilimsel araştırma ve yayın etiği kurullarında daha önce incelenen ve esası hakkında bir karar verilen eserlere ilişkin aynı iddialarla yapılan başvurularda yeniden bir inceleme yapılamaz. Bu halde eserlerin ve eserlere ilişkin iddiaların tamamen aynı olduğunun ilgili bilimsel araştırma ve yayın etiği kurullarınca tespit edilmesi şarttır.
Etik ihlallerine ilişkin kayıtlar
Madde 13 – (1) Bu düzenleme kapsamında yapılan inceleme sonucunda alınacak kararlar yükseköğretim kurumu tarafından gizlilik ilkesine riayet edilmek suretiyle uygun bir şekilde dosyalanıp saklanır.
(2) Doçentlik sınavına başvuruda bulunan adaylar dışında kalan kişiler hakkındaki bilimsel araştırma ve yayın etiğine ilişkin şikayet ve ihbar başvuruları, iddiada bulunulan kişinin eylemi gerçekleştirdiği sırada bağlı bulunduğu yükseköğretim kurumunca değerlendirilerek karara bağlanır.
Yürürlük
Madde 14 – (1) Bu Yönerge, Yükseköğretim Kurulu tarafından kabul edildiği tarihten itibaren yürürlüğe girer.
Yürütme
Madde 15 – (1) Bu Yönerge hükümlerini Yükseköğretim Kurulu Başkanı yürütür.
Geçici Madde 1 – (1) Yükseköğretim kurumları etik kurullarını, bu Yönergede belirtilen yeni kriterlere uygun olarak Yönergenin yürürlüğe girmesinden itibaren en geç üç ay içinde oluştururlar.
Avukatın Öz-El Kitabı/Avukatlık Rehberi, çok sayıda yazardan oluşan ortak heyet tarafından yazılarak 2021 yılı Eylül ayında, Platon Hukuk Yayınları tarafından basılmıştır.
Hukuk Kitapları arasında yer alan ve derleme türünde olan eser; yazarlar, Ali Parlar, İbrahim Özden Kaboğlu, Osman Oy, Seyithan Deliduman, Ender Ethem Atay, Eray Karınca, İhsan Baştürk, Suat Çalışkan, Paluri Arzu Kal Demirçi, Atilla Özen, Yavuz Süphandağ, Begüm Gürel, Zafer İşeri, Ümit Ortak, Erol Karaaslan, Zerrin Tokay, Murat Sayın, Çağrı Ayhan Şenel, Ramazan Oruç, Murat Topaloğlu, M. Ufuk Tekin, Neyir Şeyda Musal, Mine Demirezen, Zeynep Öncü Uygun ve Gül Banu Kırtok tarafından yazılmış kitap bölümlerinden oluşmaktadır.
Avukatın Öz-El Kitabı (Avukatlık Rehberi)
KİTABIN KONU BAŞLIKLARI
ANAYASA YARGISI (Prof. Dr. İbrahim Özden KABOĞLU)
UYUŞMAZLIK YARGISI (Av. Begüm GÜREL)
AVUKATLIK HUKUKU (Av. Atilla ÖZEN)
DİLEKÇE (Av. M. Ufuk TEKİN)
SÖZLEŞMELER HUKUKU (Av. Zafer İŞERİ)
TEBLİGAT HUKUKU (Av. Ümit ORTAK)
HAKİMİN REDDİ (Av. Ümit ORTAK)
ARABULUCULUK (Av. Arb. Neyir Şeyda MUSAL)
CEZA MUHAKEMESİNDE KANUN YOLLARI
(Ali PARLAR, İst. BAM Cumhuriyet Savcısı)
HUKUK DAVALARI (Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN).
SULH HUKUK DAVALARI (Av. Paluri Arzu (KAL) DEMİRÇİ)
AİLE HUKUKU DAVALARI (Av. Eray KARINCA)
MAL REJİMİNİN TASFİYESİNDE TEMEL İLKELER (Av. Eray KARINCA)
EVLÂT EDİNME (Hakim Erol KARAASLAN)
SOY BAĞI (Hakim Erol KARAASLAN)
MİRAS HUKUKU (Em. Hakim Zarife Zerrin TOGAY)
GAYRİMENKUL DAVALARI (Av. Murat SAYIN)
KİRA VE TAHLİYE DAVALARI (Av. Osman OY)
KAT MÜLKİYETİ DAVALARI (Hakim Ramazan ORUÇ)
TİCARİ DAVALAR (Prof. Dr. Mustafa TOPALOĞLU)
İCRA İFLAS HUKUKU (Yavuz SÜPHANDAĞ, İcra Md. Yrd.)
FİKİR VE SANAT ESERLERİ HUKUKUMUZDA
CEZAİ KORUMA (Dr. İhsan BAŞTÜRK, Yargıtay Üyesi)
İÇİNDEKİLER
ANAYASA YARGISI (Prof. Dr. İbrahim Özden KABOĞLU)
Anayasa Mahkemesinin Varlık Nedeni Ne?
Anayasa Mahkemesi Kararı Örneği
Anayasa Mahkemesi Başvuru Örneği
UYUŞMAZLIK YARGISI (Av. Begüm GÜREL)
Giriş
Uyuşmazlık Yargısı
Adli Yargı
1.1. Yargıtay
Daireler
A- Hukuk Daireleri
B- Ceza Daireleri
C- Yargıtayda Temyiz İncelemesi ve Duruşma
1.2. Bölge Adliye Mahkemeleri
Hukuk Mahkemeleri Hukuk Yargılaması
Asliye Hukuk Mahkemeleri
Sulh Hukuk Mahkemeleri
Uzmanlık Mahkemeleri (Özel Görevli Mahkemeler)
3.1. Aile Mahkemesi
3.2. Asliye Ticaret Mahkemesi (Ticaret Mahkemesi)
3.3. İş Mahkemesi
3.4. Kadastro Mahkemesi
3.5. Tüketici Mahkemesi
3.6 Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi
3.7. İcra Hukuk Mahkemeleri (İcra Tetkik Mercii)
Ceza Mahkemeleri ve Ceza Yargılaması
Asliye Ceza Mahkemesi
Ağır Ceza Mahkemesi
Uzmanlık Mahkemeleri
Çocuk Mahkemeleri
Çocuk Ağır Ceza Mahkemeleri
İcra Ceza Mahkemesi
Fikri ve Sınai Haklar Ceza Mahkemesi
Şikâyet
İdari Yargı
2.1. Danıştay
Daireler
2.2. Bölge İdare Mahkemesi
İdare ve Vergi Mahkemeleri
İdare Mahkemesi
Vergi Mahkemesi
Sonuç
AVUKATLIK HUKUKU (Av. Atilla ÖZEN)
I- Avukatlığın Mahiyeti
II- Avukatın Hak ve Yetkileri
III- Avukatın Yükümlülükleri
IV- TBB Meslek Kuralları
V- Avukatlık Bürosu ve Avukatın Çalışma Şekilleri
VI- Baro Levhasından Silinme ve Baronun Verdiği Kararlara İtiraz
VII- Avukatın Yasaklılık Halleri
VIII- Görev Suçlarında Yargılama Usulü
IX- Avukatın Hukuki Sorumluluğu
X- Disiplin Muhakemesi
XI- Avukatlık Sözleşmesi
Avukatlık Sözleşmesi
DİLEKÇE (Av. M. Ufuk TEKİN)
Dilekçenin Öğeleri
Biçime Dair Öğeler
İçeriğe Dair Öğeler
Bir Dilekçenin Anatomisi
Hazırlık
Yazım
Bitirirken
Kısa Kısa
SÖZLEŞMELER HUKUKU (Av. Zafer İŞERİ)
A. Sözleşme Nasıl Yazılır, Esaslı Unsurları Nelerdir?
B. Sözleşme Türleri
C. Şekil Şartı Olan Sözleşmelerde Şekil Şartlarının Yerine Getirilmesi
D. Sözleşmenin Geçerliliğini Etkilememekle Birlikte Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar
E. Kira Sözleşmesi Örneği
TEBLİGAT HUKUKU (Av. Ümit ORTAK)
Giriş
Tebligat Hukukunun Gerekliliği
Tebligatın Tanımı ve Unsurları
Tebligat Yapmaya Yetkili Kurumlar
Tebligatta Şekil
Tebligat Çıkarma Yetkisi
Tebligat Türleri
Tebliğ Mazbatası
Tebligatın Muhatabı
Tebligatın Yapılacağı Yer
Tüzel Kişiye Tebligat
Aynı Konutta Oturan Kişilere veya Hizmetçiye Tebligat
Belirli Bir Yerde Devamlı Olarak Meslek veya Sanatını İcra Edenlere Tebligat
Tebliğ İmkansızlığı veya Tebellüğden İmtina
Yabancı Ülkelere Gönderilecek Tebliğ Evrakı
Usulsüz Tebligat
Tebligat Hukukunun Cezai Hükümleri
Usulsüz Tebligat Şikayeti
Örnek Yargıtay Kararları
HAKİMİN REDDİ (Av. Ümit ORTAK)
ARABULUCULUK (Av. Arb. Neyir Şeyda MUSAL)
Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Yöntemlerinden “Arabuluculuk”
Arabuluculuk Modelleri
Arabuluculuğun Temel İlkeleri
Türkiye’de İhtiyari Arabuluculuk ve Dava Şartı Arabuluculuk
Arabuluculuk Süreci
CEZA MUHAKEMESİNDE KANUN YOLLARI (Ali PARLAR, İst. BAM Cumhuriyet Savcısı)
Kanun Yollarına İlişkin Genel Açıklamalar
OLAĞAN KANUN YOLLARI
İtiraz Kanun Yolu
İSTİNAF KANUN YOLU
İstinaf Kanun Yolunun Tanımı
İstinaf Yoluna Tabi Olan ve Olmayan Hükümler
İstinaf İstemi ve Süresi
İstinaf İsteminin Süresi
İstinaf Başvurusunun Şekli
III. TEMYİZ KANUN YOLU
Temyiz kanun yolunun tanımı
CMK 286. Maddesine Göre Temyiz Edilebilen ve Edilemeyen Hükümler
III. OLAĞANÜSTÜ KANUN YOLLARI
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İtiraz Yetkisi
Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı (CMK 308/A. md.)
B) İtiraz Yetkisi, Süresi, Şekli, Mercii
C) İtiraz Sebepleri
KANUN YARARINA BOZMA
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ KANUN YARARINA BAŞVURMASI
YARGILAMANIN YENİLENMESİ
Hükümlü Lehine Yargılamanın Yenilenmesi Nedenleri
İnfazın Geri Bırakılması veya Durdurulması
Yargılamanın Yenilenmesine Engel Olmayan Hâller
Sanık veya Hükümlünün Aleyhine Yargılamanın Yenilenmesi Nedenleri
Yargılamanın Yenilenmesinin Kabul Edilmeyeceği Hâl
Bir Suça Dayanan Yenileme İstemlerinin Kabulü Koşulları
Yenileme İstemi Hakkında Uygulanacak Hükümler
Yenileme İsteminin Kabule Değer Olup Olmadığı Kararı ve Mercii
Yenileme İsteminin Kabule Değer Görülmemesi Nedenleri ve Kabulü Hâlinde
Yapılacak İşlem
Delillerin Toplanması
Yenileme İsteminin Esassız Olmasından Dolayı Reddi, Aksi Takdirde Kabulü
KANUN’UN KAPSAMI VE KANUN’A UYGUN OLARAK KİŞİSEL VERİ İŞLEME ŞARTLARI
VERİ İŞLEME FAALİYETİ GERÇEKLEŞTİREN GERÇEK VE TÜZEL KİŞİLERİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ
KANUN’DAN KAYNAKLANAN HAKLAR
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
CEZA DAVALARI (Dr. Suat ÇALIŞKAN, C. Savcısı)
CEZA DAVALARINDA GÖREVLİ MAHKEME
FİKİR VE SANAT ESERLERİ HUKUKUMUZDACEZAİ KORUMA (Dr. İhsan BAŞTÜRK, Yargıtay Üyesi)
Giriş ve Kavram
FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI, NİTELİĞİ VE KAPSAMI 1086
FİKİR VE SANAT ESERLERİNİN CEZA NORMLAR
Türkiye – Polonya Uluslararası Karayolu Nakliyatına İlişkin Anlaşma, 9 Eylül 1977 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştır. Sözleşmenin resmi adı “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Uluslararası Karayolu Nakliyatına ilişkin Anlaşma” olup, bakanlar Kurulunun onayını takiben resmi gazetenin 14 Mayıs 1978 tarihli sayısında yayınlanıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Uluslararası Karayolu Nakliyatına ilişkin Anlaşma
Türkiye; Afganistan, Almanya, Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Belarus, Belçika, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Hırvatistan, Hollanda, İngiltere, Irak, İran, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Kazakistan, Kırgızistan, Kuveyt, Letonya, Litvanya, Lübnan, Lüksemburg, Macaristan, Makedonya, Mısır, Moğolistan, Moldova, Norveç, Özbekistan, Polonya, Romanya, Rusya Federasyonu, Slovenya, Suriye, Suudi Arabistan, Tacikistan, Tunus, Türkmenistan, Ukrayna, Ürdün, Yemen, Yugoslav Federal Cumhuriyeti ve Yunanistan ile ikili uluslararası karayolu taşımacılığı anlaşmaları imza etmiştir.
Türkiye – Polonya Uluslararası Karayolu Nakliyatına İlişkin Anlaşma
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti, ülkeleri arasında ve ülkeleri üzerinden yapılan yolcu ve eşya nakliyatını kolaylaştırmak ve düzenlemek arzusu ile, aşağıdaki hususlarda mutabakata varmışlardır.
Madde 1
İşbu Anlaşma’nın hükümleri Akit Taraflardan birinde tescil edilmiş taşıtlarla iki ülke arasında veya iki ülke üzerinden transit olarak yapılan yolcu ve eşya taşımaların a uygulanır.
Tarifler
Madde 2
a) Taşımacı» deyimi, Türkiye’de veya Polonya’da millî kanun ve mevzuata göre, yolcu ve eşya taşımaya yetkili kılınmış gerçek veya tüzel kişileri ifade eder.
b) Taşıt deyimi:
i) Yolcu veya eşya taşıma k veya bu taşıtları çekmek üzere imal edilmiş ve kendi gücü ile hareket eden karayolu taşıtlarını,
ii) (i) paragrafında belirtilen taşıtlar ile yolcu veya eşya taşımak amacıyla yapılmış römor k veya yarı-römorklardan oluşan taşıt kombinasyonlarını,
ifade eder.
c) «Düzenli servis» deyimi, önceden saptanmış zaman ve ücre t tarifesine göre belirli bir güzergâhta ik i Akit Taraf ülkesi arasında yolcuların taşınmasını İfade eder.
d) «Düzenli transit servis» deyimi, bir Akit Taraf ülkesinde başlayan, diğer Akit Taraf ülkesinde yolcu indirmeden ve bindirmeden üçüncü bir Devlet ülkesinde sona eren bir düzenli servisi ifade eder.
e) «Mekik servis» deyimi, önceden gruplandırılmış yolcuların bir ve aynı hareket ve varış yerleri arasında birçok gidiş-dönüşü kapsamak üzere taşınmalarını ifade eder. Gidiş seyahatini tamamlamış her grup, bir sonraki seferde hareket noktasına geri getirilir.
Hareket ve varış yerinden hareket ve varış mahalli ile çevresi anlaşılmalıdır. Yolda yolcu indirilmesi veya bindirilmesi yasaktır. Mekik servisin il k dönü ş seyahati ile son gidiş seyahati boş olarak yapılır.
f) «Kapalı kapı servis (turistik taşıma)» deyimi, yolcu indirip bindirmeden, bir ve aynı yolcu grubunun bir ve aynı taşıtla, kalkış ve varış noktalan taşıtın tescil edildiği Akit Taraf ülkesinde bulunan taşımaları ifade eder.
g) «Boş seyahat» deyimi, diğer Akit Taraf ülkesinden yolcu ve eşya almak ve bunları taşıtın tescil edildiği Akit Taraf ülkesine taşımak üzere diğer Akit Taraf ülkesine yapılan boş seyahati ifade eder.
(h) «Yolcu taşıması» deyimi, şoföründen başka 9 yolcu taşıyabilen vasıtalarla yapılan yolcu taşımalarım ifade eder.
i) «Transit Taşıma» deyimi, çıkış ve varış noktaları bir Akit Taraf ülkesinin dışında olan noktalar arasında diğer Akit Taraf ülkesi üzerinden yapılan yolcu ve/veya eşya taşımalarını ifade eder.
j) «İzin belgesi» deyimi, Akit Taraflardan birinde kayıtlı taşıta diğer Akit Taraf ülkesine girebilmesi, çıkabilmesi veya transit geçebilmesi için ikinci Akit Tarafça verilen müsaade belgesi ile işbu Anlaşma’da öngörülen diğer izin belgelerini ifade eder.
Madde 3
Akit Taraflardan birinin ülkesinde kayıtlı taşıtlarla diğer Tarafın ülkesinde bulunan ik i nokta arasında yolcu ve/veya eşya taşınması yasaktır.
Yolcu Taşınması Madde 4
Akit Taraflardan birine kayıtlı taşıtlarla yapılan düzenli servis ve boş seyahat müsaade rejimine tabidir. Bu zorunluluk boş transit seyahate uygulanmaz.
İşbu müsaade taşımacının ülkesindeki yetkili makamı n diğer Akit Taraf yetkil i makamın a yapacağı yazılı müracaat üzerine verilir.
Talebin sunulu ş biçimi, yetkili makamlar ve düzenli servis ile boş seyahate ilişkin diğer konular bir protokolle düzenlenecektir.
Madde 5
Akit Tarafların ülkelerinde kayıtlı taşıtların işbu Anlaşma’nın 4 ünc ü maddesinde belirtilenle dışında gerçekleştireceği diğer taşımalar müsaade rejimine tabi olmayacaktır.
Madde 6
Düzenli yolcu taşımalarına uygulanacak tarifenin ilkeleri Akit Taraflar m yetkili makamları tarafından müşterek bir anlaşma ile düzenlenecektir.
Eşya Taşınması Madde 7
a) Römorklar ve yarı-römorklar da dahil olmak üzere, Akit Taraflardan birine kayıtlı ve iki ülke arasında eşya taşımasında kullanılan taşıtla r giriş ve çıkışlar için kontenjan rejimine tabi değildir.
b) Römorkla r ve yarı-römorklar da dahil olmak üzere. Akit Taraflardan birine kayıtlı ve diğer Akit Tarafın ülkesi üzerinden transit taşımada kullanılan taşıtlar kontenjan rejimine tabidir.
c) Yıllık müsaade kontenjanları işbu Anlaşma’nın 17nci maddesinde öngörülen Karma Komisyon tarafından ya da Akit Tarafların yetkili makamları n yazışmaları yoluyla saptanır.
d) Müsaade belgesi, Akit Taraflardan birinin taşıyıcısına diğer Akit Tarafın ülkesi üzerinden transit seyahat yapma hakkım verecek ve bir gidiş ve geliş seyahati için geçerli olacaktır.
Madde 8
Kontenjan dışında yapılan taşımalar Protokol’de düzenlenecektir.
Müsaade belgeleri yetkili makamların müşterek mutabakatı ile kararlaştırılacak modele göre iki Tarafın lisansında basılır.
Müsaade belgeleri taşıtlarda bulundurulacak ve kontrolle görevli memurların her talebinde ibraz edilecektir.
He r yılın müsaade belgeleri boş ve bedelsiz olarak bir evvelki yılın Kasım ayı içinde Akit Tarafların yetkili makamları arasında teati edilecektir.
Madde 9
Akit ülkelerden birine kayıtlı taşıtlar diğer Akit Taraf ülkesine taşıma yapmışlarsa, dönüşte kendi ülkelerine müteveccihen yük alabilirler.
Madde 10
Akit Taraflardan birine kayıtlı bir taşıtın, kayıtlı olduğu ülkeye veya bir üçüncü ülkeye taşıma k İçin eşya yüklemek üzere bo ş olarak diğer Akit Tarafı n ülkesine girmesi özel izne tabidir.
İki Taraf bu özel izinlerle ilgili talepleri hayırhahlıkla ve süratle incelemek hususunda mutabık kalmışlardır.
Malî Hükümler Madde 11
a) Akit ülkelerden birine kayıtlı olup, Akit Taraflardan arasında eşya taşımasında kullanılan taşıtlar, römorkla r ve yan-römorkla r da dahil olmak üzere, hiç bir vergi, harç , resim veya diğer ödemelere tabi değildirler.
b) Akit Taraflardan birini n ülkesinde kayıtlı ve diğer Akit Tarafın ülkesinden transit eşya nakli için kullanılan, römorkla r ve yan-römorkla r da dahil olmak üzere, boş ya da dolu taşıtlar diğer Akit Tarafın ulusal mevzuatında öngörüle n vergi, resim ve diğer yükümlülükler e tabidir.
c) Akit Taraflardan birinin ülkesinde kayıtlı taşıtların her türlü yolcu taşıması diğer Akit Tarafın ülkesinde hiç bir vergi, resim ve diğer yükümlülüklere tabi değildir.
Madde 12
İşbu Anlaşma hükümlerin e göre yapılacak ödemeler konvertlbl dövizle ifa edilecektir.
Genel Hükümler
Madde 13
Taşıtların standart depolarındaki akaryakıt gümrük vergileri ve diğer vergi ve harçlarda n muaftır. Standart depo vasıtanın fabrikası tarafından yapılmış depoları ifade eder.
Diğer Akit Tarafın ülkesinde bozulan bir taşıtın tamiri için geçici olarak ithal edilen yedek parçalara gümrük vergi ve resminden tam muafiyet uygulanır. Değiştirilen parçala r yeniden ihraç edilir veya Gümrüğü n denetimi altında yok edilir.
Madde 14
Taşıtların taşıyıcı ve personeli işbu Anlaşmanı n hükümleri ile Akit Tarafların yürürlükteki karayolu trafiği ve taşımacılığa ilişkin yasal hüküm ve kararlarına uymakla yükümlüdürler.
Madde 15
Her Akit Tarafın kendi ülkesi üzerinde, yüklü ya da yüksüz ağırlık ve boyutları, izin verilen en fazla ağırlık ve boyutları aşan taşıtların taşıma yapmasını özel İzne tabi tutma hakkı saklıdır.
Madde 16
Her Akit Tarafın iç mevzuatı işbu Anlaşma ile düzenlenmeyen tüm sorunlara uygulanır.
Türkiye ve Polonya’nın birlikte taraf olduğu uluslararası sözleşme ve anlaşmaların hükümleri de aynı şekilde uygulanır.
Madde 17
1) Akit Tarafların yetkili makamları işbu Anlaşmanın yürütülmesine ilişkin usulleri bir yürütme protokolü ile düzenlerler.
2) Akit Tarafların yetkili makamları işbu Anlaşmanı n yürütülmesini sağlamak için bir Karma Komisyon kurarlar.
3) Karma Komisyon Akit Taraflardan birinin yetküi makamlarını n talebi üzerine sırayla her ik i Tarafın ülkesinde toplanır.
Madde 18
Akit Tarafların yetkili makamları uluslararası taşıma yapan sürücüler e ve servis personeline, süratle , birçok yolculuk ve uzun bir sür e için geçerli vize vermek hususunda çaba göstereceklerdir.
Madde 19
İşbu Anlaşma Akit Tarafların ulusal mevzuatlarına uygun olarak onaylanacak ve onaylandığım belirten son bildiri tarihinde kesin olarak yürürlüğe girecektir.
Bununla birlikte. Akit Taraflar işbu Anlaşma hükümlerin i imzalandığı tarihten itibaren geçici olarak yürürlüğe koymak konusunda mutabık kalmışlardır.
Bu Anlaşma kesin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren bir yıl süre ile muteber kalacak ve Akit Taraflardan biri tarafından en az üç ay önceden yazılı olarak feshedilmedikçe yıldan yıla kendiliğinden yenilenecektir.
Ankara’da 9 Eylül 1977 tarihinde, her iki nüsha da aynı şekilde muteber olmak üzere, iki orijinal Fransızca nüsha halinde akdedilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına
Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti adına
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Uluslararası Karayolu Nakliyatına İlişkin Olarak 9 Eylül 1977 Tarihinde Ankara’da İmzalanan Anlaşmanın 17 nc i Maddesinin 1 inci Fıkrası Uyarınca Düzenlenen Protokol
I. YOLCU TAŞIMASI:
Düzenli hatlar:
1. Düzenli yolcu taşımaları için müsaade belgesi talebi ilgili taşıyıcı tarafından ülkesinin yetkili makamına yapılmalıdır. Uygun görülmesi halinde, bu makam hizmetin kullanılmaya başlaması için öngörülen tarihten en az ü ç ay Önce söz konusu talebi diğer Akit Tarafı n yetkili makamın a iletir.
2. Müsaade belgesi talebi; saat, tarife, güzergâh, bir yıl boyunca hattın kullanılmasının tasarlandığı dönem ve hattı n kullanılmaya başlaması için öngörülen tarihle önemli ilgiler ihtiva etmelidir. Yetkili makamlar gerekli buldukları takdirde başka açıklamalar isteyebilirler. Söz konusu belgeler üç nüsha halinde sunulmalıdır.
Düzenli olmayan ve mekik servisler:
Her Akit Taraf kontrolle görevli memurları n her talebinde gösterilmek üzere bir yolcu listesinin taşıtın kenarında bulundurulmasını isteyebilir.
a) Türkiye için: Ulaştırma Bakanlığı, Kara Ulaştırması Genel Müdürlüğü Ankara,
Yalnız 15 inci madde için : Bayındırlık Bakanlığı, Karayolları Genel Müdürlüğü Ankara
b) Polonya için: Ministerstwo Komunikacjiul. Chalufoinskiego 4/6 WarSzawa Anlaşmanın 7 b), 10 ve 1’5 inci maddeleri ile ilgili olarak müsaade belgeleri yetkili makamlar adına aşağıda belirtilen makam tarafından verilecektir.
III. MÜSAADE BELGELERİ KONTENJANI :
1. Kontenjan sistemi 1 Ocak 1978 tarihinden itibaren uygulanacaktır. Söz konusu yıl için transit kontenjanı 3200 müsaade belgesi olarak saptanmıştır.
2. Akit Tarafları ülkeleri arasında yapılan eşya taşıması için müsaade belgeleri gerekli değildir, işbu hüküm Anlaşma’da öngörülen durumlarda özel izin gerekli kılma olanağım ortadan kaldırmaz.
3. Saptanan kontenjanlar iki ülkeden birinin sürücülerinin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmezse, yetkili makamlar bunu tatminkâr bir düzeye çıkarma olanaklarını incelemek üzere ilişkiye geçeceklerdir.
4. Aşağıdaki taşımalar müsaade belgesine tâbi değildir:
a) Posta taşımaları,
b) Hava servislerinin güzergâhının değişmesi halinde, uça k kargosu taşımaları,
c) E v eşyası nakilleri,
d) Fua r ve sergilere ait eşyaların taşınması,
e) Sanat eserleri ve aşyasının taşınması,
f) Tiyatro, müzik, sinema, spor, sirk. fuar veya kermes gösterilerine ait malzeme, aksesuar veya hayvanlar ile radyo, sinema ve televizyona ait malzemenin taşınması,
g) Canlı damızlık hayvan nakliyatı (kasaplık hayvan hariç),
h ) Cenaze nakli,
1) Felâke t halinde yardım malzemesi taşımaları,
k) — Arızalanan arabanı n yükünü almak,
— Arızalanan arabayı çekme k üzere vasıtaların bo ş girişi,
— Tamir vasıtaları.
IV.
Anlaşmalun 8 lnoi maddesinde öngörülen basılı müsaade belgelerinin, Anlaşma’nın geçici olarak yürürlüğe girmesinden hemen sonra teati edilmesinin uygulamadaki olanaksızlığı göz önünde tutularak, 1977 yılı sonuna kadar transit geçişler bu basılı belgeler olmaksızın yapılacaktır.
V . SİGORTALAR:
«Yeşil kart» olarak adlandırılan uluslararası sigorta kartı her türl ü hukuki sorumluluğu kapsamak için geçerli bir belge olarak kabul edilir.
Taşıyıcı bu karta sahip değilse, taşımanın yapıldığı ülkede yürürlükteki hükümlere uymalıdır.
VI .
Taşıtların sürücüleri bir uluslararası sürücü ehliyetine ve taşıt için bir sertifikaya sahip olmalıdır.
Ankara’da 9 Eylül 1977 tarihinde, Fransızca iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.
Sıfır Atık Yönetmeliği, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 12 Temmuz 2019 tarihinde düzenlenerek resmi gazetede yayınlanmış, 15, 16, 17, 18 ve 19. maddeleri yayın tarihinde, diğer maddeleri ise yayım tarihinden altı ay sonra yürürlüğe girmiştir.
12 Temmuz 2019 CUMA
Resmî Gazete
Sayı : 30829
YÖNETMELİK
Çevre ve Şehircilik Bakanlığından:
SIFIR ATIK YÖNETMELİĞİ
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar
Amaç
MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı, hammadde ve doğal kaynakların etkin yönetimi ile sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda atık yönetimi süreçlerinde çevre ve insan sağlığının ve tüm kaynakların korunmasını hedefleyen sıfır atık yönetim sisteminin kurulmasına, yaygınlaştırılmasına, geliştirilmesine, izlenmesine, finansmanına, kayıt altına alınarak belgelendirilmesine ilişkin genel ilke ve esasların belirlenmesidir.
Kapsam
MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik, mahalli idareler ve EK-1 listede tanımlı diğer yerler ile gönüllülük esasına dayalı olarak sıfır atık yönetim sistemini kurmak isteyenler için sıfır atık yönetim sisteminin kurulmasına, izlenmesine, sıfır atık belgesi düzenlenmesine ilişkin esasları kapsar.
(2) Sıfır atık yönetim sistemi kurulan yerlerde oluşan ve 2/4/2015 tarihli ve 29314 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Atık Yönetimi Yönetmeliğinin EK-4 atık listesinde yer alan atıklar bu sistem kapsamındadır. Ancak, sanayi işletmelerinden kaynaklanan atıklardan içerik veya yapısal olarak evsel nitelikli atıklara benzer olanlar hariç olmak üzere, bu işletmelerin faaliyetleri sonucunda oluşan proses atıkları Bakanlıkça kriterleri belirleninceye kadar bu Yönetmelikte tanımlanan sıfır atık belgesi kapsamında değerlendirilmez.
Dayanak
MADDE 3 – (1) Bu Yönetmelik, 9/8/1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre Kanununun 8 inci, 11 inci, 12 nci ve 13 üncü maddelerine, 10/7/2018 tarihli ve 30474 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 97 nci, 103 üncü ve 104 üncü maddelerine dayanılarak hazırlanmıştır.
Tanımlar
MADDE 4 – (1) Bu Yönetmelikte geçen;
a) Atık: Üreticisi veya fiilen elinde bulunduran gerçek veya tüzel kişi tarafından çevreye atılan veya bırakılan ya da atılması zorunlu olan herhangi bir madde veya materyali,
b) Atık azaltımı: Üretim, tüketim ve hizmet süreçlerinde planlanan önleme faaliyetleri doğrultusunda çevresel açıdan belirli ölçütlere, temel şart ve özelliklere göre alınacak tedbirler ile atık miktarının düşürülmesini,
c) Atık getirme merkezi: Ayrı biriktirilen atıkların geri kazanıma ve/veya bertarafa gönderilmesi amacıyla bırakıldığı merkezleri,
ç) Atık işleme tesisi: Ön işlem ve ara depolama tesisleri dahil aktarma istasyonları hariç olmak üzere, atıkları Atık Yönetimi Yönetmeliğinde yer alan EK-2/A ve EK-2/B’deki faaliyetlerle geri kazanan ve/veya bertaraf eden tesisi,
d) Atık üreticisi: Faaliyetleri sonucu atık oluşumuna neden olan kişi, kurum, kuruluş ve işletme ve/veya atığın bileşiminde veya yapısında bir değişikliğe neden olacak ön işlem, karıştırma veya diğer işlemleri yapan herhangi bir gerçek ve/veya tüzel kişiyi,
e) Bakanlık: Çevre ve Şehircilik Bakanlığını,
f) Bina ve yerleşkeler: Bağımsız konut, ticari ya da hizmet birimlerini barındıran yapılar ile açık ya da kapalı sosyal donatılara sahip münferit yapıları da barındıran özerk yerleşimleri,
g) Biriktirme ekipmanı: Atıkların türlerine göre biriktirildiği kumbara, konteyner ve benzeri ekipmanları,
ğ) Biyo-bozunur atık: Biyolojik olarak bozunabilen park ve bahçe atıkları ile evler, ofisler, lokantalar, satış noktaları, kantinler, gıda hazırlama ve gıda işleme tesislerinden kaynaklanan gıda ve mutfak atıklarını,
h) Çevre lisansı: 10/9/2014 tarihli ve 29115 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliğinde düzenlenen geçici faaliyet belgesi/çevre izin ve lisansı belgesini kapsayan lisansı,
ı) Geçici depolama: Atıkların, işleme tesislerine ulaştırılmadan önce atık üreticisi tarafından güvenli bir şekilde bekletilmesini,
i) Geçici depolama alanı: Atık Yönetimi Yönetmeliğinin 13 üncü maddesinde kriterleri belirlenmiş alanı,
j) Geri dönüşüm: Enerji geri kazanımı ve yakıt olarak kullanımı ya da dolgu yapmak üzere atıkların tekrar işlenmesi hariç olmak üzere, organik maddelerin tekrar işlenmesi dahil atıkların işlenerek asıl kullanım amacı ya da diğer amaçlar doğrultusunda ürünlere, malzemelere ya da maddelere dönüştürüldüğü herhangi bir geri kazanım işlemini,
k) Geri kazanım: Piyasada ya da bir tesiste kullanılan maddelerin yerine ikame edilmek üzere atıkların faydalı bir amaç için kullanıma hazır hale getirilmesinde yer alan ve Atık Yönetimi Yönetmeliğinin EK-2/B’sinde listelenen işlemleri,
l) İl müdürlüğü: Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünü,
m) İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planı: Bakanlıkça formatı belirlenen ve Mahalli Çevre Kurulu tarafından hazırlanan, il sınırlarında mahalli idarelerce uygulanacak sıfır atık yönetim sisteminin esaslarını içeren planı,
n) Kaynakta ayrı biriktirme: Atıkların oluştuğu noktada ayrı olarak biriktirilmesini,
o) Kent Konseyi: 8/10/2006 tarihli ve 26313 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Kent Konseyi Yönetmeliği ile tanımlanan konseyi,
ö) Kompost: Organik esaslı atıkların oksijenli veya oksijensiz ortamda ayrıştırılması suretiyle üretilen malzemeyi,
p) Mahalli idare: Büyükşehir belediyeleri, büyükşehir ilçe belediyeleri, il, ilçe ve belde belediyeleri, belediye birlikleri ve il özel idarelerini,
r) Önleme: Ürünlerin yeniden kullanılması veya kullanım ömürlerinin uzatılması ile atık miktarının azaltılması, ürün üretiminde zararlı maddelerin azaltımı ve üretilen atığın çevre ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin en aza indirilmesine ilişkin herhangi bir madde ya da malzeme atık haline gelmeden önce alınacak tedbirleri,
s) Sıfır atık: Üretim, tüketim ve hizmet süreçlerinde atık oluşumunun önlenmesi/azaltılması, yeniden kullanıma öncelik verilmesi, oluşan atıkların ise kaynağında ayrı biriktirilerek toplanması ve geri dönüşüm ve/veya geri kazanımının sağlanarak bertarafa gönderilecek atık miktarının azaltılması suretiyle çevre ve insan sağlığının ve tüm kaynakların korunmasını hedefleyen yaklaşımı,
ş) Sıfır atık belgesi: Sıfır atık yönetim sistemlerini kuran mahalli idareler ile EK-1 listede tanımlı diğer yerlere ve gönüllülük esasına dayalı olarak sıfır atık yönetim sistemini kuranlara verilecek, nitelikleri Bakanlıkça belirlenen belgeyi,
t) Sıfır atık belgesi sahibi: Sıfır atık belgesi verilen yerleri,
u) Sıfır Atık Bilgi Sistemi: Sıfır atık yönetim sistemini uygulayacak yerleri kayıt altına almak, belgelemek, izlemek ve sistem kapsamında yönetilen atıkların izlenebilirliğini sağlamak amacıyla Bakanlıkça oluşturulan çevrimiçi sistemi,
ü) Sıfır Atık Koordinasyon Kurulu: Bu Yönetmelik doğrultusunda yürütülen çalışmaları ve uygulamaları değerlendirmek, yönlendirmek, yaygınlaştırılmasını ve geliştirilmesini sağlamak amacıyla Bakanlık temsilcisinin başkanlığında toplanan kurulu,
v) Sıfır atık yönetim sistemi: Atık oluşumunun önlenmesinden başlayarak, atıkların azaltılması, kaynağında ayrı biriktirilmesi, geçici depolanması, ayrı toplanması, taşınması ve işlenmesi süreçlerinin hepsini içine alan, fayda ve maliyet unsurları göz önünde bulundurularak oluşturulan yönetim sistemini,
y) Stratejik plan: Mahalli idarelerce hazırlanması gereken, 24/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununda tanımlanmış planı,
z) Tehlikeli atık: Atık Yönetimi Yönetmeliğinin EK-3/A’sında yer alan tehlikeli özelliklerden birini ya da birden fazlasını taşıyan, aynı Yönetmeliğin EK-4’ünde altı haneli atık kodunun yanında yıldız (*) işareti bulunan, biriktirilmesi, toplanması, taşınması ve işlenmesinde özel hükümler bulunan atıkları,
aa) Tehlikesiz atık: Atık Yönetimi Yönetmeliğinin EK-4 atık listesinde yıldız (*) işareti bulunmayan, tehlikelilik özelliği göstermeyen atıkları,
bb) Toplama: Atıkların biriktirildiği yerlerden alınarak atık işleme tesislerine götürülmesi amacıyla taşınmasını,
cc) Toplama noktası: Atıkların ayrı biriktirilmesi amacıyla biriktirme ekipmanlarının yerleştirildiği yerleri,
çç) Yeniden kullanım: Ürünlerin ya da atık olmayan bileşenlerin tasarlandığı şekilde aynı amaçla kullanıldığı herhangi bir işlemi,
ifade eder.
İKİNCİ BÖLÜM
Genel Esaslar, Görev, Yetki ve Yükümlülükler
Genel esaslar
MADDE 5 – (1) Üretim, tüketim ve hizmet süreçlerinde kaynakların verimli kullanılması amacıyla;
a) EK-2’de verilen esaslar da dikkate alınarak atık oluşumunun önlenmesi,
b) Atık oluşumunun önlenmesinin mümkün olmadığı durumlarda atıkların azaltılması,
c) Ürün ve malzemelerin yeniden kullanım olanaklarının değerlendirilmesi,
esastır.
(2) Oluşan atıkların türlerine göre EK-5’te verilen açıklamalara uygun olarak biriktirilmesi ve geçici depolanması sırasında çevre ve insan sağlığına zarar vermeyecek şekilde gerekli önlemlerin alınması esastır.
(3) Ayrı olarak biriktirilen atıkların karıştırılmadan toplanması ve öncelikle geri dönüşüm/geri kazanımlarının sağlanması, mümkün olmaması halinde ise çevre kirliliğine yol açmayacak şekilde nihai bertaraflarının sağlanması esastır.
(4) Atıkların maddesel veya enerji geri kazanımı amacıyla kullanılarak ekonomiye kazandırılması yaklaşımının öncelikli tercih edilmesi ve düzenli depolamaya gönderilen atık miktarının azaltılması esastır.
(5) Sıfır atık yönetim sistemi için idari, mali ve teknik açıdan verimlilik, sürdürülebilirlik ve halkın katılımı ilkeleri esas alınır.
(6) Bakanlık ve il müdürlüğü koordinasyonunda ilgili kurum ve kuruluşların işbirliği içerisinde bulunarak sıfır atık yönetim sisteminin geliştirilmesi, yaygınlaştırılması, etkin bir şekilde uygulanması amacıyla bilinç ve farkındalık oluşturulması, çevreye duyarlı tutum, davranış ve faaliyetlerin teşvik edilerek desteklenmesi esastır.
(7) Sıfır atık yönetim sistemi kapsamındaki faaliyetler ve bu faaliyetlere ilişkin olarak istenen bilgi ve belgeler için Sıfır Atık Bilgi Sistemi kullanılır. Askeri birlik ve askeri kurumların Sıfır Atık Bilgi Sistemine bildirmekle yükümlü oldukları bilgi ve belgeler Millî Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığınca yazılı olarak Bakanlığa bildirilebilir.
(8) Mahalli idareler ile EK-1 listede tanımlı yerler ve gönüllülük esasına dayalı olarak sıfır atık yönetim sistemini kuracaklar tarafından bu Yönetmelikte tanımlanan kriterler doğrultusunda sıfır atık yönetim sisteminin kurulması, işletilmesi, geliştirilmesi ve izlenmesi esastır.
(9) Bu Yönetmelik kapsamında sıfır atık yönetim sistemini kuranlarca, atıkların 2872 sayılı Kanun uyarınca çıkarılan mevzuat hükümlerine uygun olarak kaynağında ayrı biriktirilerek atık işleme tesislerine iletilmesinin sağlanması esastır.
(10) Sıfır atık yönetim sistemi kurulan yerlerde bulunan gerçek ve tüzel kişiler, atıklarını dahil oldukları sıfır atık yönetim sistemi kriterlerine uygun olarak biriktirir.
(11) Evlerden kaynaklanan atık ilaçlar, İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planında toplama noktası olarak belirlenmiş olan ilaç satışı yapılan yerlerde ve atık getirme merkezlerinde toplanır.
Bakanlığın görev ve yetkileri
MADDE 6 – (1) Bakanlık;
a) Sıfır atık yönetim sistemine ilişkin plan, program, politika ve hedefleri içeren Sıfır Atık Yönetimi Eylem Planını hazırlamak/hazırlatmakla, güncellemek/güncellenmesini sağlamakla, ulusal ve yerel ölçekte duyurulmasını sağlamakla ve yayımlamakla,
b) Sıfır atık yönetim sisteminin; idari, mali ve teknik unsurları açısından tasarım ve planlama kriterlerini, değerlendirme unsurları ve uygulama esaslarını belirlemek/belirletmek, bu konuda kılavuz dokümanlar hazırlamak/hazırlatmakla,
c) Sıfır atık yönetim sisteminin geliştirilmesi, iyileştirilmesi ve yaygınlaştırılmasına ilişkin program ve politikaları saptamak, eğitim ve farkındalık çalışmaları düzenlemek/düzenletmek, bu konularda kılavuz dokümanlar hazırlamak/hazırlatmakla,
ç) Bu Yönetmeliğin uygulanmasına yönelik işbirliği ve koordinasyonu sağlamak, izleme ve denetim altyapısını oluşturmak ve gerekli idari tedbirleri almakla,
d) Sıfır Atık Bilgi Sistemini hazırlamak/hazırlatmak, performans göstergeleri oluşturmak ve yayımlamakla,
e) Sıfır atık yönetim sistemine ilişkin hususlarda ulusal ve uluslararası politikaların uygulanabilirliğini araştırmak, ilgili çalışmaları takip etmek, izlemek ve yürütmekle,
f) Sıfır atık yönetim sistemine yönelik destek ve teşvik unsurlarını ve uygulamaya yönelik usul ve esasları belirlemekle,
g) Sıfır Atık Koordinasyon Kurulunun oluşturulmasına ve işleyişine ilişkin usul ve esasları belirlemekle,
ğ) Sanayi işletmelerinden kaynaklanan proses atıklarının sıfır atık belgesi kapsamında değerlendirilmesine yönelik kriterleri belirlemekle,
h) Atık önlemeye ilişkin politikalar belirlemekle, atık önleme tedbirlerinin uygulanmasını izlemek ve değerlendirmekle,
ı) İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planı formatını belirlemekle,
görevli ve yetkilidir.
(2) Bakanlık gerekli gördüğü durumlarda birinci fıkrada belirtilen yetkilerinin bazılarını sınırlarını belirlemek kaydıyla il müdürlüklerine devredebilir.
(3) Bakanlık gerekli gördüğü durumlarda il müdürlüklerinin sıfır atık belge başvurularının değerlendirilmesi ve sıfır atık belgesi düzenlenmesi/iptal edilmesi hususundaki görev ve yetkilerini değerlendirme kurum veya kuruluşlarına devredebilir. Bu hükmün uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça belirlenir.
(4) Bakanlık, sıfır atık yönetim sistemlerinin entegrasyonu ve koordinasyonunun sağlanması, İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planının hazırlanması amacı ile illerde mahalli çevre kurullarında yapılacak çalışmalara ilişkin esasları belirler.
İl müdürlüklerinin görev, yetki ve yükümlülükleri
MADDE 7 – (1) İl müdürlükleri;
a) Yetki sahaları içinde Bakanlıkça belirlenen usuller çerçevesinde bu Yönetmeliğin uygulanmasına yönelik işbirliği ve koordinasyonu sağlamak, izleme, denetim faaliyetlerini gerçekleştirmekle,
b) Sıfır atık yönetim sisteminin uygulanmasında yerel ölçekte koordinasyonu sağlamak, izlemek ve süreç içerisinde teknik destek vermekle,
c) Sıfır atık bilgi sistemini kullanmakla, yerel ölçekli kullanıcıların kullanımı için destek sağlamakla,
ç) Sıfır atık yönetim sistemine geçenlerin ve geçme zorunluluğu olan yerlerin faaliyetlerini izlemekle, denetlemekle, aykırılık tespit edilmesi halinde 21 inci maddeyi uygulamakla ve Bakanlığa bilgi vermekle,
d) Sıfır atık yönetim sistemi kapsamında yerel ölçekli eğitim ve bilgilendirme faaliyetleri düzenlenmesini koordine etmekle, bu faaliyetlere katkı ve katılım sağlamakla,
e) İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planının hazırlanması için mahalli çevre kurulu gündemini hazırlamak ve teknik destek sağlamakla,
f) Sıfır atık bilgi sistemine kayıt ve beyanların yapılmasını sağlamak ve beyanların takibini yapmakla,
g) Sıfır atık belge müracaatlarını değerlendirmek, uygun bulunanlara sıfır atık bilgi sistemi üzerinden sıfır atık belgesi düzenlemekle ve iptal etmekle,
görevli ve yetkilidir.
Mülki idari amirlerin görev, yetki ve yükümlülükleri
MADDE 8 – (1) Mahallin en büyük mülki idari amiri;
a) İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planının Mahalli Çevre Kurulu tarafından belirlenecek komisyonca hazırlanmasını, gerekli görmesi halinde revize edilmesini ve mahalli çevre kurulunda karara bağlanmasını sağlar.
b) İl sınırları içerisinde İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planı doğrultusunda mahalli idarelerce sıfır atık yönetim sisteminin kurulması, uygulanması ve işbirliği içerisinde çalışılmasını temin eder.
c) İl sınırları içerisinde uygulanan sıfır atık yönetim sisteminin izlenmesi ve tespit edilen aksaklıkların iyileştirilmesine yönelik çalışmaların belirlenmesi amacıyla mahalli çevre kurulunu toplar. Mahalli çevre kurulu tarafından, alınan karar ve tedbirlerin il düzeyinde uygulanması için programlar hazırlanır ve hazırlanan programların öngörülen sürelerde uygulanması sağlanır.
Mahalli idarelerin görev, yetki ve yükümlülükleri
MADDE 9 – (1) Büyükşehir belediyeleri;
a) Büyükşehir entegre atık yönetim planını, İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planına uyumlu hale getirmekle,
b) İlçe belediyeleri tarafından yürütülen sıfır atık yönetim sistemi uygulamalarının iyileştirilmesi ve yaygınlaştırılması ile sıfır atık yönetim sistemine yönelik işbirliği ve koordinasyonu sağlamakla,
yükümlüdür.
(2) Büyükşehir ilçe belediyeleri, il, ilçe, belde belediyeleri, belediye birlikleri ve il özel idareleri;
a) Tüm faaliyetlerinde bu Yönetmelikte belirtilen genel esaslara uymakla,
b) Halkı, atıklarını ayırmaya ve ayrı biriktirmeye teşvik etmekle,
c) Atık oluşumunun önlenmesi için israfı önlemeye teşvik edecek çalışmalarda bulunmakla,
ç) Kaynağında ayrı biriktirilen atıkların birbirleriyle karıştırılmadan toplanmasına yönelik altyapıyı geliştirip yaygınlaştırmakla,
e) Toplanan atıkların öncelikli olarak maddesel geri dönüşüm ve diğer geri kazanım imkânlarının azami ölçekte değerlendirilmesini sağlamakla/sağlatmakla,
f) Geri dönüşümü/geri kazanımı mümkün olmayan atıkların nihai bertaraf işlemlerinde düzenli depolama yöntemini son seçenek olarak değerlendirmekle,
g) Sıfır atık yönetim sisteminin tasarım aşamasından başlayarak uygulamaların izlenmesi faaliyetlerini de içeren tüm süreci kent konseyi gündemine dahil etmekle,
ğ) Sıfır atık yönetim sistemine geçiş süreci de dahil olmak üzere, mevcut atık yönetim hizmetlerinin sıfır atık yönetim sistemine entegre edilmesine yönelik program ve politikalarını belirleyerek bu hususları stratejik planlarına ve bütçelerine yansıtmakla,
h) Yetkisi dahilinde sıfır atık yönetim sisteminin kurulması ve uygulanmasında EK-1 listede tanımlanan uygulama takvimine uyarak mevcut atık yönetim hizmetlerini bu sisteme entegre etmekle,
ı) Sıfır atık yönetim sisteminin kurulması, işletilmesi ve izlenmesine yönelik olarak Bakanlıkça hazırlanan kılavuz doğrultusunda gerekli iş ve işlemleri gerçekleştirmekle, sisteme ilişkin tam maliyet esaslı tarifeleri belirlemekle ve uygulamakla,
i) Kurulan sıfır atık yönetim sistemini konutlara ilanen duyurmakla, atıkların oluşturulan sistem doğrultusunda biriktirilmesini sağlamakla,
j) Sıfır atık yönetim sisteminin yaygınlaştırılması ve bu konudaki farkındalığın arttırılmasına yönelik bilinçlendirme ve eğitim faaliyetleri yapmakla, bu kapsamda düzenlenen faaliyetlere katkı ve katılım sağlamakla,
k) Belediyelerin mevcut atık yönetim hizmetleri ile belediye sınırlarında herhangi bir işletmeye bağlı olmaksızın atık toplayan kişilerin faaliyetlerini kent konseyi gündeminde değerlendirerek sosyal ve ekonomik koşullar göz önünde bulundurulmak sureti ile yerel ölçekli yapılabilecek uygulamalar için belediye meclislerine önerilerde bulunulmasını sağlamakla,
l) Sıfır Atık Bilgi Sistemine kayıt olmak ve bu Yönetmelik kapsamındaki faaliyetlerine ilişkin olarak istenen bilgi ve belgeleri sisteme kaydetmekle,
m) Toplanan tüm atıklara ilişkin veriler ile bu atıkların teslim edildiği yerlere ilişkin bilgileri Ocak ve Temmuz ayları olmak üzere yılda iki kez sıfır atık bilgi sistemi üzerinden bildirmekle,
yükümlüdür.
(3) Sıfır atık yönetim sisteminin kurulması ve sistemin sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla EK-1 listede tanımlanan uygulama takviminde belirtilen, sisteme geçişlerin tamamlanması için verilen son tarihten önce;
a) 1. Grupta tanımlanan mahalli idarelerde çevre yönetim birimi kurulur.
b) 2. Grupta tanımlanan mahalli idarelerde en az 1 çevre görevlisi bulundurulur.
c) 3. Grupta tanımlanan mahalli idarelerde çevre görevlisi bulundurulur ve/veya çevre danışmanlık hizmeti alınır.
(4) Atık yönetimi amacıyla oluşturulan birliklere üye olunması veya diğer mahalli idarelerin hizmetlerinden faydalanılması halinde, bu Yönetmelik ile getirilen yükümlülükler birlik tüzüğü kapsamında üye olunan birlik veya hizmet alınan mahalli idare tarafından yerine getirilir.
Sıfır atık yönetim sistemi kuran bina ve yerleşkelerin yükümlülükleri
MADDE 10 – (1) Sıfır atık yönetim sistemini kuran bina ve yerleşkeler;
a) Tüm faaliyetlerinde bu Yönetmelikte belirtilen genel esaslara uymakla,
b) Sorumluluk alanları dahilindeki tüm kişi ve kuruluşları, atıklarını türlerine göre ayırmaya ve ayrı biriktirmeye teşvik etmekle,
c) İsrafı önlemeye yönelik çalışmalarda bulunarak atık oluşumunun önlenmesini/azaltılmasını sağlamakla,
ç) Kaynağında ayrı biriktirilen atıkların birbirleriyle karıştırılmadan ayrı olarak toplanmasına ve geçici depolanmasına yönelik altyapıyı oluşturmakla,
d) Sıfır atık yönetim sisteminin kurulması ve uygulanmasında EK-1 listede tanımlanan uygulama takvimine uymakla,
e) Sıfır atık yönetim sisteminin kurulması, işletilmesi ve izlenmesine yönelik olarak Bakanlıkça hazırlanan kılavuz doğrultusunda gerekli iş ve işlemleri gerçekleştirmekle ve mevcut atık yönetim hizmetlerini bu sisteme entegre etmekle,
f) Sıfır atık yönetim sistemine geçiş süreci de dahil olmak üzere mevcut atık yönetim hizmetlerinin sıfır atık yönetim sistemine entegre edilmesine yönelik program ve politikaları belirleyerek ilgili talimatlarına yansıtmakla,
g) Sıfır atık yönetim sisteminin tasarım aşamasından başlayarak uygulamaların izlenmesi faaliyetlerini de içeren tüm sürecin, sorumluluk alanı içerisindeki tüm kişi ve kuruluşların katılımı ile bütünlük ve uyum içinde yürütülmesini sağlamakla,
ğ) Kurulan sıfır atık yönetim sistemini sorumluluk alanındaki tüm kişi ve kuruluşlara ilanen duyurmakla, atıkların oluşturulan sistem doğrultusunda biriktirilmesini sağlamakla,
h) Sıfır atık yönetim sisteminin yaygınlaştırılması ve bu konudaki farkındalığın arttırılmasına yönelik bilinçlendirme ve eğitim faaliyetleri yapmakla, bu kapsamda düzenlenen faaliyetlere katkı ve katılım sağlamakla,
ı) Sıfır Atık Bilgi Sistemine kayıt olmak ve bu Yönetmelik kapsamındaki faaliyetlerine ilişkin olarak istenen bilgi ve belgeleri sisteme kaydetmekle,
i) Oluşan ve ayrı biriktirilen tüm atıklara ilişkin veriler ile bu atıkların teslim edildiği yerlere ilişkin bilgileri Ocak ve Temmuz ayları olmak üzere yılda iki kez sıfır atık bilgi sistemi üzerinden bildirmekle,
yükümlüdür.
(2) Sıfır atık yönetim sistemini kurmakla yükümlü olanlar ile sistemi gönüllü olarak kurmak isteyenler, sıfır atık yönetim sisteminin kurulması ve geliştirilmesinin sağlanması için danışmanlık hizmeti alabilirler. EK-4 doğrultusunda Bakanlıkça belirlenen puanlama kriterleri kapsamında platin belge almak isteyenlerin danışmanlık hizmetini almaları zorunludur. Sıfır atık yönetim sistemi kapsamında danışmanlık hizmeti verilmesine ilişkin esaslar Bakanlıkça belirlenir.
(3) Atıkların toplanması, taşınması ve işlenmesine yönelik hizmet alımlarında ilgili idarelerin tam maliyet esaslı tarifelerine uyulur.
(4) Sıfır atık yönetim sistemi kapsamında biriktirilen atıklar, mahalli idarelerin sıfır atık belgesi bulunması ve atıkları ayrı toplaması halinde mahalli idare tarafından kurulan toplama sistemine; mahalli idarenin sıfır atık belgesi bulunmaması halinde sıfır atık yönetim sistemi kapsamında biriktirilen atıklar Bakanlık ve/veya il müdürlüğünden gerekli izin ve/veya çevre lisansı almış atık işleme tesislerine verilebilir.
(5) Platin sıfır atık belgesine sahip yerler, sıfır atık yönetim sistemi kapsamında gerçekleştirdikleri faaliyetleri, uygulamaları, sistem ile getirilen yenilikleri, sağlamış oldukları kazançları ve ileriye yönelik hedefleri de içeren sıfır atık yönetim sistemi sürdürülebilirlik raporlarını, platin belgenin alınmasını takip eden ikinci yılın sonuna kadar sıfır atık belgesini veren yetkili idareye sunar. Bu raporlar gelişmeler doğrultusunda iki yılda bir güncellenir.
Organize sanayi bölgeleri ve havalimanlarının yükümlülükleri
MADDE 11 – (1) Organize sanayi bölgesi yönetimleri ve havalimanı/terminal işletmecileri 10 uncu maddede verilen yükümlülüklere ilave olarak;
a) Sınırları içerisinde sıfır atık yönetim sisteminin planlanması, kurulması, uygulanması ve izlenmesine yönelik gerekli koordinasyon ve işbirliğini sağlamakla,
b) Sıfır atık yönetim sistemine geçiş süreci de dahil olmak üzere, mevcut atık yönetim hizmetlerinin sıfır atık yönetim sistemine entegre edilmesine yönelik planlama yapmakla, sınırları içerisindeki tüm kurum, kuruluş ve işletmelerin bu plana uymasını sağlamakla,
yükümlüdür.
(2) Organize sanayi bölgeleri ve havalimanları tarafından sorumluluk alanlarına göre atık toplama ve taşıma sistemleri oluşturulurken Bakanlıkça hazırlanan kılavuzlar esas alınır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Sıfır Atık Yönetim Sisteminin Kurulması ve Toplama Sistemine İlişkin Esaslar
Sıfır atık yönetim sistemini kurma yükümlülüğü
MADDE 12 – (1) EK-1 listede yer alan bina ve yerleşkelerin uygulama takvimi doğrultusunda, sıfır atık yönetim sistemini kurarak uygulamaya geçmeleri zorunludur. Belirtilen tarihten sonra faaliyete geçen söz konusu yerler ise faaliyet başlangıç tarihinden itibaren bir yıl içerisinde sıfır atık yönetim sistemine geçerler.
(2) Mahalli idareler ise EK-1 listede belirtilen uygulama takvimi doğrultusunda sıfır atık yönetim sistemine geçerler.
(3) Sıfır atık yönetim sistemini kurma yükümlülüğü bulunanlar istemeleri halinde, EK-1 listedeki uygulama takviminde belirtilen tarihlerden önce sıfır atık yönetim sistemi kriterlerini sağlayarak uygulamaya geçebilirler.
(4) Ortak bir yönetimi olan alışveriş merkezleri, iş merkezleri, terminaller gibi yerlerde tüm bina ve yerleşkeyi kapsayacak şekilde sıfır atık yönetim sistemine geçiş planlaması yapılır. Yapılan planlama doğrultusunda alan içerisindeki tüm kurum, kuruluş ve işletmeleri kapsayacak şekilde yönetimin koordinasyonunda sıfır atık yönetim sistemi kurularak eş zamanlı uygulamaya geçilir. Tüm kurum, kuruluş ve işletmeler bu plana dahil olmak zorundadır.
(5) Ortak bir yönetimi olmayan, ancak aynı bina veya yerleşke içerisinde bulunan kurum, kuruluş, işletmeler sıfır atık yönetim sisteminin kurulması konusunda ortak hareket edebilirler.
Sıfır atık yönetim sisteminin kurulması
MADDE 13 – (1) Sıfır atık yönetim sisteminin kurulmasında mahalli idareler tarafından EK-3/A’da, bina ve yerleşkeler tarafından ise EK-3/B’de verilen kriterler sağlanır.
(2) Sistemin kurulumu için izlenecek yol haritası aşağıda belirtilmiştir:
a) Çalışma Ekibinin Belirlenmesi: Sıfır atık yönetim sisteminin kurulumundan uygulanmasına ve izlenmesine kadar olan süreci takip edecek sorumlu kişi veya kişiler ile çalışma ekipleri oluşturulur.
b) Planlama Yapılması: Uygulanacak sıfır atık yönetim sisteminin en etkin şekilde yapılandırılması için, uygulamaya geçmeden önce yapılacaklara ilişkin planlama yapılır. Bu kapsamda;
1) Mevcut Durum Tespiti: Tüm atıkların kaynağı, türü, miktarı, atık biriktirme, toplama ve taşıma yöntemleri, geçici depolama alanları, atıkların teslim edildiği yerlere ilişkin mevcut durum tespiti yapılır.
2) İhtiyaç Analizi: Ayrı biriktirilecek atıklar için biriktirme ekipmanları ve geçici depolama alanı ihtiyaçları belirlenir.
c) Eğitim/Bilinçlendirme Faaliyetleri ve Uygulamaya Geçilmesi: Farkındalığı arttırmak için eğitim/bilinçlendirme faaliyetleri yapılır ve sistem uygulanmaya başlanır.
ç) İzleme, Kayıt Tutulması ve İyileştirme Faaliyetleri: Düzenli aralıklarla uygulamanın gerçekleştirilmesine ilişkin izleme çalışmaları yürütülür. Aksayan hususlar için önlemler alınır, gerekmesi halinde güncelleme yapılır. Ayrı biriktirilen atık miktarları, elde edilen kazanımlar gibi uygulamaya ilişkin çıktılar kayıt altında tutulur.
Atıkların biriktirilmesi, toplanması ve biriktirme ekipmanlarının özellikleri
MADDE 14 – (1) Sıfır atık yönetim sistemi kapsamında; evlerden ya da içerik veya yapısal olarak benzer olan ticari, endüstriyel işletmeler ile kurumlardan kaynaklanan tehlikesiz nitelikteki geri kazanılabilir kağıt, cam, metal, plastik atıklar diğer atıklardan farklı biriktirme ekipmanında biriktirilir ve ayrı olarak toplanır. Kağıt, cam, metal ve plastik atıklar tek bir ekipman içerisinde biriktirilebileceği gibi malzeme cinslerine göre ayrı biriktirme de yapılabilir.
(2) Atık pil, bitkisel atık yağ, atık elektrikli ve elektronik eşya ile diğer geri kazanılabilir atıklar, atık ilaçlar ve büyük hacimli atıklar mahalli idarelerin toplama planına uygun olarak biriktirilerek yetkili idareye teslim edilir veya bu atıklar için oluşturulmuş toplama noktalarına, atık getirme merkezlerine ve/veya atık işleme tesislerine teslim edilir.
(3) Kullanılacak biriktirme ekipmanlarında, ekipmanın rengi veya ekipman üzerindeki etiketlerde;
a) Kağıt, cam, metal, plastik atıkların birlikte biriktirilmesi durumunda mavi, diğer atıklar için koyu gri renk kullanılır.
b) Malzeme türlerine göre ayrı biriktirme yapılması durumunda kağıt atıklar için mavi, plastik atıklar için sarı, cam atıklar için yeşil, metal atıklar için açık gri renk kullanılır.
c) Biyo-bozunur atıkların yoğun oluşum gösterdiği çay ocakları, kafeterya, yemek hazırlama veya yemek servisinin yapıldığı ve benzeri yerlerde, bu atıkların ayrı biriktirilmesi halinde kahverengi renk kullanılır.
ç) Atık ilaçların toplanması için kullanılacak biriktirme ekipmanları; paslanmaz metal veya yüksek yoğunluklu plastik malzemeden yapılmış, kapaklı, kapakları kilitlenir, yükleme-boşaltma esnasında torbaların hasar görmesine veya delinmesine yol açabilecek keskin kenarları olmayan, yüklenmesi kolay, içerisine atık atıldıktan sonra tekrar alınmasına imkân vermeyecek şekilde teşkil edilir ve üzerinde “Atık İlaç” ibaresi bulunur.
(4) Mahalli idareler tarafından konutlar ve kamuya açık alanlarda aşağıda yer alan hususlar çerçevesinde toplama gerçekleştirilir:
a) Konutlardan toplama yapılırken kullanılacak biriktirme ekipmanlarında geri kazanılabilir atıklar için mavi, diğer atıklar için koyu gri renk kullanılır.
b) Cadde, sokak ve kamuya açık alanlara en az ikili set halinde ekipmanlar yerleştirilir, bu ekipmanlarda mavi ve koyu gri renk kullanılır. İhtiyaca göre cam atıklar için yerleştirilecek ekipmanlarda yeşil renk kullanılır.
c) Ekipmanların üzerinde hangi atıkların atılabileceği yazı ve/veya şekillerle belirtilir.
(5) Atıkların biriktirilmesi ve toplanmasında EK-5’te verilen açıklamalara uygun olarak hareket edilir.
(6) Bu maddede bahsi geçmeyen tehlikeli/tehlikesiz özellikteki diğer atıklar ile tıbbi atıkların yönetimi ilgili mevzuatı kapsamında sağlanarak sıfır atık yönetim sistemine dahil edilir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Sıfır Atık Belgesine İlişkin Esaslar
Sıfır atık belgesi nitelikleri
MADDE 15 – (1) Sıfır atık belgesi, temel, gümüş, altın ve platin olmak üzere dört seviyede düzenlenir.
(2) Temel seviyede sıfır atık belgesi için kriterler EK -3’te yer alır. Gümüş, altın ve platin sıfır atık belgeleri için puanlama kriterleri ise EK-4 doğrultusunda Bakanlıkça belirlenir.
Sıfır atık belgesi alma yükümlülüğü
MADDE 16 – (1) Sıfır atık yönetim sistemini kurmakla yükümlü EK-1 listedeki yerler, 17 nci maddede tanımlanan süreç doğrultusunda temel seviyede sıfır atık belgesi almak zorundadır. Diğer yerler ise talep etmeleri halinde temel seviyede belge almak için müracaatta bulunabilir.
(2) Temel seviyede sıfır atık belgesine sahip yerlerden; il belediyeleri ve nüfusu elli binin üzerindeki ilçe belediyeleri, organize sanayi bölgeleri, alışveriş merkezleri, havalimanları, tren ve otobüs terminalleri, limanlar ile 50 oda ve üstü konaklama kapasiteli işletmeler gümüş, altın veya platin sıfır atık belgesini almakla yükümlüdür. Yükümlülüğü bulunan söz konusu yerler, temel seviyedeki sıfır atık belgesinin alınmasını takip eden on iki aylık süre sonunda gümüş, altın veya platin sıfır atık belgesi için müracaat ederler. Temel seviyede sıfır atık belgesine sahip diğer yerler ise talep etmeleri halinde gümüş, altın ve platin sıfır atık belgesi için başvuruda bulunabilirler.
(3) 300 ve üzeri konuta sahip siteler hariç diğer konutlar belediyelerin sıfır atık yönetim sistemi içerisinde değerlendirilir; ayrıca sıfır atık belgesi düzenlenmez.
(4) İçerisinde birden fazla kurum, kuruluş ve işletme barındıran ve ortak bir yönetimi olan bina ve yerleşkelere, içerisindeki tüm kurum, kuruluş ve işletmeleri kapsayacak şekilde seviyesine uygun tek bir sıfır atık belgesi düzenlenir. Ancak, organize sanayi bölgeleri ile havalimanları içerisindeki kurum, kuruluş ve işletmeler talep etmeleri halinde ayrıca münferit belge müracaatında bulunabilirler.
(5) Ortak bir yönetimi olmayan, ancak sıfır atık yönetim sistemini birlikte kuran ve işleten, aynı bina veya yerleşke içerisinde bulunan kurum, kuruluş ve işletmeler münferit belge müracaatında bulunabileceği gibi seviyesine uygun tek bir sıfır atık belgesi için de müracaat edebilirler.
Sıfır atık belgesine başvuru ve başvurunun değerlendirilmesi
MADDE 17 – (1) Temel seviyedeki sıfır atık belgesi için;
a) Belge başvurusu, EK-3’te yer alan kriterler doğrultusunda sıfır atık yönetim sistemini kuran bina ve yerleşkeler ile mahalli idareler için yapılır.
b) Başvurular sıfır atık bilgi sistemi üzerinden yapılır. Başvuru esnasında, kurulan sisteme ilişkin sıfır atık bilgi sistemi üzerinden talep edilen bilgi ve belgelerin sunulması zorunludur. Bu bilgi ve belgelere yönelik talep edilen yazılı ve görsel her türlü doküman başvuru sahibi tarafından sıfır atık bilgi sistemine yüklenir. Gerekli görülmesi halinde ek bilgi ve belge talep edilebilir.
c) Yapılan başvurular il müdürlüğü tarafından sıfır atık bilgi sistemi üzerinden otuz takvim günü içerisinde değerlendirilir. Gerekli görülmesi halinde yerinde incelemelerde bulunulur.
ç) Söz konusu başvuruda herhangi bir eksiklik görülmesi halinde il müdürlüğü tarafından eksiklikler başvuru sahibine bildirilir. Bildirim tarihinden itibaren eksikliklerin otuz takvim günü içerisinde tamamlanarak sıfır atık bilgi sistemi üzerinden sunulması zorunludur. Eksiklikleri tamamlanan başvuru il müdürlüğü tarafından otuz takvim günü içerisinde değerlendirilir. Başvurunun uygun bulunmaması veya belirtilen süre içerisinde eksikliklerin tamamlanarak sıfır atık bilgi sistemi üzerinden sunulmaması halinde sıfır atık belge başvurusu reddedilir.
d) Yapılan başvurunun il müdürlüğü tarafından değerlendirilmesi sonucunda EK-3’te yer alan kriterleri sağladığı ve herhangi bir bilgi/belge eksikliği bulunmadığı tespit edilen yerlere temel seviyede sıfır atık belgesi düzenlenir.
a) 16 ncı maddenin ikinci fıkrasında yükümlülüğü bulunan yerler, temel seviyedeki sıfır atık belgesinin alınmasını takip eden on iki aylık sürenin tamamlanmasına müteakip otuz takvim günü içerisinde, bir yıllık çalışmaya istinaden EK-4 doğrultusunda belirlenen puanlama kriterlerine esas bilgi ve belgeleri sıfır atık bilgi sistemine yükleyerek müracaat etmek zorundadırlar. Diğer yerler ise talep etmeleri halinde bu belgeler için başvuruda bulunabilirler.
b) Yapılan başvuruların değerlendirilmesi için en az üç il müdürlüğü personelinden oluşan bir komisyon oluşturulur. Komisyon tarafından puanlamaya esas kriterlere ilişkin sıfır atık bilgi sistemi üzerinden sunulan bilgi ve belgeler otuz takvim günü içerisinde incelenerek başvurunun uygunluğu değerlendirilir.
c) Uygun bulunmayan başvurular sıfır atık bilgi sistemi üzerinden iade edilir.
ç) Başvurunun uygun bulunması halinde başvuru sahibi bilgilendirilerek otuz takvim günü içerisinde komisyon tarafından belirlenen tarihte yerinde inceleme yapılır. Yerinde inceleme esnasında komisyon üyelerine puanlama kriterlerine esas yapılan çalışmalara ilişkin bir sunum yapılır.
d) Komisyon üyelerince yapılan yerinde inceleme sonucunda puanlama yapılır. Gümüş, altın veya platin sıfır atık belgesi seviyelerinden herhangi biri için gerekli puanın sağlanmadığının tespiti halinde başvuru sahibine iyileştirme yapılması gerektiği bildirilir.
e) Bildirimin yapıldığı tarihten itibaren otuz takvim günü içerisinde başvuru sahibi tarafından, yapılan iyileştirmelerin sıfır atık bilgi sistemi üzerinden sunulması zorunludur. Sunulan iyileştirmeler komisyon tarafından sıfır atık bilgi sistemi üzerinden otuz takvim günü içerisinde değerlendirilir. Gerekli görülmesi halinde yerinde incelemelerde bulunulur. Yapılan değerlendirme sonucunda üç seviyeden herhangi biri için gerekli puanın sağlanmadığının tespiti halinde başvuru iade edilir.
f) Komisyon tarafından yapılan puanlamanın belge almak için yeterli olması halinde elde edilen puana göre gümüş, altın veya platin sıfır atık belgesi düzenlenir.
g) Belge seviyesinin arttırılmasının talep edilmesi halinde, talep sahibi tarafından puanlamaya esas gerekli bilgi ve belgeler sıfır atık bilgi sistemine aktarılarak yeni kayıt oluşturulur ve bu fıkrada tanımlanan belge süreci yeniden başlar. Yapılacak değerlendirme sonucunda uygun bulunması durumunda belgenin seviyesi yükseltilerek, yeni seviyeye uygun sıfır atık belgesi düzenlenir.
(3) Sıfır atık belgelerinin geçerliliği beş yıldır. Belge alma yükümlülüğü bulunan yerler, belgenin geçerlilik süresi dolmadan üç ay önce belgenin yenilenmesi için başvuruda bulunurlar ve belge süreci yeniden başlar.
(4) Sıfır atık belgesi verilmesi, seviyesinin arttırılması, yenilenmesi ve güncellenmesi için ödenecek bedel her yıl Bakanlık tarafından belirlenir.
Sıfır atık belge esaslarına aykırılık, adres ve diğer değişiklik durumları ve belgenin iptali
MADDE 18 – (1) Sıfır atık bilgi sistemi üzerinden yapılması gereken beyanları yapmayanlar ile denetimler sırasında sıfır atık yönetim sistemini uygulamadığı ve verilen belgenin sürekliliğini sağlamadığı tespit edilen yerlere, idari yaptırım öngörülen fiillerin tespiti halinde idari yaptırım uygulanmasını müteakip doksan takvim günü iyileştirme süresi verilir. Verilen süre sonunda;
a) Gerekli iyileştirmenin mevcut belge seviyesinin sürekliliğini sağlayacak düzeyde olduğu tespit edilen yerlerin sıfır atık belgesi geçerliliğini sürdürür.
b) Gerekli iyileştirmenin mevcut belge seviyesinin sürekliliğini sağlayacak düzeyde olmadığı tespit edilen yerlerin sıfır atık belgesi iptal edilir.
(2) Sıfır atık belgesinin alınmasına esas teşkil eden ve sıfır atık bilgi sistemi üzerinden sunulan bilgi ve belgelerde değişiklik olması halinde değişikliği takip eden otuz takvim günü içerisinde sıfır atık bilgi sistemi üzerinden gerekli bildirimde bulunulur ve belge geçerliliğini korur. Verilen süre içerisinde değişiklik durumlarının bildirilmemesinin tespiti halinde, sıfır atık belgesi iptal edilir.
(3) Uygulamada değişiklik olması halinde söz konusu değişiklikler mevcut uygulamayı aksatmayacak şekilde sıfır atık yönetim sistemine entegre edilerek, değişikliği takip eden otuz takvim günü içerisinde sıfır atık bilgi sistemi üzerinden gerekli bildirimde bulunulur ve belge geçerliliğini korur. Verilen süre içerisinde değişiklik durumlarının bildirilmemesinin tespiti halinde, sıfır atık belgesi iptal edilir.
(4) Sıfır atık yönetim sistemi uygulanan bina ve yerleşkelerden taşınılması durumunda, değişikliği takip eden otuz takvim günü içerisinde gerekli bildirimde bulunulur ve sıfır atık belgesi iptal edilir.
(5) Belge alma yükümlülüğü bulunan yerlerden belgesi iptal edilenlerin;
a) Farklı bina ve yerleşkelere taşınması durumunda taşınma tarihini takip eden yüz seksen takvim günü içerisinde,
b) Diğer belge iptal durumlarında ise belge iptal tarihini takip eden otuz takvim günü içerisinde,
yeniden belge başvurusunda bulunmaları zorunludur.
Sıfır atık belgesine sahip yerlerin denetimi ve izlenmesi
MADDE 19 – (1) Sıfır atık belgesine sahip yerler il müdürlükleri tarafından belge geçerlilik süresi içerisinde asgari bir defa denetlenir.
(2) Yapılan denetimlerde, belge sahibi yerlerin bu Yönetmelikte belirlenmiş belge esaslarına ve kriterlerine uygun olarak faaliyetlerini sürdürüp sürdürmediği kontrol edilir.
(3) Yapılan denetimde uygunsuzluğun tespiti durumunda 18 inci ve/veya 21 inci maddede belirtilen hükümler uygulanır.
(4) Türk Silahlı Kuvvetleri bağlısı birlik ve kurumların bu Yönetmeliğe uygunluğu 24/7/2009 tarihli ve 27298 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Türk Silahlı Kuvvetleri Çevre Denetimi Yönetmeliği çerçevesinde denetlenir.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler
Sıfır atık koordinasyon kurulu
MADDE 20 – (1) Sıfır atık koordinasyon kurulu;
a) Bakanlık tarafından belirlenen kamu kurum/kuruluşları ve ilgili sektör temsilcilerinden oluşur.
b) Yılda en az bir kere Bakanlığın belirleyeceği gündemle Bakanlık temsilcisinin başkanlığında toplanır. Kurulun sekretarya hizmetleri, Bakanlık tarafından yürütülür. Toplantı yer ve zamanı ile gündemine ilişkin hususlar, toplantı tarihinden en az on beş gün önce Bakanlık tarafından ilgili temsilcilere bildirilir.
c) Bu Yönetmelik doğrultusunda yürütülen çalışmaları ve uygulamaları değerlendirerek tavsiye kararları alır.
ç) Bakanlıkça belirlenen çalışma usul ve esaslarına göre çalışmalarını yürütür.
İdari yaptırım
MADDE 21 – (1) Bu Yönetmelik kapsamında yürütülen iş ve işlemlerde 2872 sayılı Kanunda, 10/7/2004 tarihli ve 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununda, 3/7/2005 tarihli ve 5393 sayılı Belediye Kanununda, 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununda ve ilgili diğer mevzuatta idari yaptırım öngörülen fiillerin tespiti halinde yetkili mercilerce idari yaptırım uygulanır.
İl sıfır atık yönetim sistemi planının hazırlanması
GEÇİCİ MADDE 1 – (1) İl mahalli çevre kurulları 8 inci maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planını bu Yönetmeliğin yayımı tarihini takip eden altı ay içerisinde hazırlanmasını sağlayarak karara bağlamakla yükümlüdür.
Yürürlük
MADDE 22 – (1) Bu Yönetmeliğin;
a) 15 inci, 16 ncı, 17 nci, 18 inci ve 19 uncu maddeleri yayımı tarihinden altı ay sonra,
b) Diğer hükümleri yayımı tarihinde,
yürürlüğe girer.
Yürütme
MADDE 23 – (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Çevre ve Şehircilik Bakanı yürütür.
EK-1
SIFIR ATIK YÖNETİM SİSTEMİNİN OLUŞTURULMASINA YÖNELİK UYGULAMA TAKVİMİ
A) Mahalli İdareler İçin Uygulama Takvimi
Sıfır Atık Yönetim Sistemine Geçmesi Gerekenler
Sisteme Geçişlerin Tamamlanması için Son Tarih
1.GRUP
· Büyükşehir İlçe Belediyeleri
250.000 Nüfus ve üzeri
31 Aralık 2020
2.GRUP
· Büyükşehir İlçe Belediyeleri
250.000 Nüfus altı
· Büyükşehir Dışındaki İl, İlçe, Belde Belediyeleri
İl Merkez İlçe Belediyeleri
· Belediye Birlikleri
31 Aralık 2021
3.GRUP
· Büyükşehir Dışındaki İl, İlçe, Belde Belediyeleri
İl Merkez İlçe Belediyeleri Dışındaki Diğer Belediyeler
· İl Özel İdareleri
Mücavir Alan Dışı
31 Aralık 2022
B) Bina ve Yerleşkeler İçin Uygulama Takvimi
Sıfır Atık Yönetim Sistemine Geçmesi Gerekenler
Sisteme Geçişlerin Tamamlanması için Son Tarih
1.GRUP
· Kamu Kurum ve Kuruluşları
1 Haziran 2020
2.GRUP
· Organize Sanayi Bölgeleri
· Havalimanları
· Limanlar
· İş merkezi ve Ticari Plazalar
100 ve üzeri ofis/büro kapasiteli
· Alışveriş Merkezleri
5000 metrekare ve üzeri
· ÇED Yönetmeliği’nin Ek-1 Listesinde Yer Alan Sanayi Tesisleri
· Eğitim Kurumları ve Yurtlar
250 ve fazla öğrencisi bulunanlar
· 100 Oda ve Üstü Konaklama Kapasiteli İşletmeler
· Sağlık Kuruluşları
100 yatak ve üzeri kapasiteli
· Akaryakıt istasyonları ve dinlenme tesisleri
· 300 ve üzeri konuta sahip siteler
· Zincir marketler
31 Aralık 2020
3.GRUP
· Alışveriş Merkezleri
1000-4999 metrekare
· İş Merkezi ve Ticari Plazalar
20-99 arası ofis/büro kapasiteli
· Tren ve Otobüs Terminalleri
· ÇED Yönetmeliği Ek-2 Listesinde Yer Alan Sanayi Tesisleri
· Eğitim Kurumları ve Yurtlar
50-249 arası öğrencisi bulunanlar
· 50-99 Arası Oda Konaklama Kapasiteli İşletmeler
· Sağlık Kuruluşları
50-99 arası yatak kapasiteli
31 Aralık 2021
4.GRUP
· Alışveriş Merkezleri
1000 m2’den az
· Eğitim Kurumları ve Yurtlar
50’den az öğrencisi bulunanlar
· 50’den Az Oda Konaklama Kapasiteli İşletmeler
· Sağlık Kuruluşları
50’den az yatak kapasiteli
31 Aralık 2022
*Uygulama takviminde birden fazla tarih alanına giren kurum, kuruluş, işletme ve diğer noktalar, en erken takvime uygun olarak sıfır atık yönetim sistemine geçmek zorundadır.
EK-2
ATIK OLUŞUMUNUN ÖNLENMESİNE VE AZALTILMASINA İLİŞKİN ESASLAR
(1) Atık oluşumunun önlenmesi ve azaltılması için asgari olarak;
a) Kaynakların verimli kullanılması amacıyla sürdürülebilir üretim ve tüketim modelleri geliştirilerek dayanıklı, tamir edilebilir, yeniden kullanılabilir ve iyileştirilebilir ürünlerin tasarlanması, üretilmesi ve kullanılması esastır.
b) Alternatifi olması halinde, tek kullanımlık/kullan at ürünler yerine yeniden kullanılabilir ürünlerin tercih edilmesi esastır.
c) Tüketici ve ambalajlanan ürün için gerekli güvenlik ve sağlık düzeyini sağlamaya yeterli olandan fazla hacim ve ağırlıkta ambalaj kullanılmaması esastır.
ç) Elektrikli ve elektronik eşyalar, tekstiller, mobilyalar, ambalajlar ile inşaat malzemeleri öncelikli olmak üzere, ürünlerin onarılması ve yeniden kullanımlarının sağlanması esastır.
d) Gıda atıklarının oluşumunun önlenmesi için gıdaların üretimi, tedarik zinciri ve kullanımı boyunca ilgili taraflarca gerekli önlemlerin alınması ve gıda atığı önleme planlarının hazırlanması esastır.
e) Gıda bağışı ve insani tüketim için gıdaların yeniden dağıtımlarını teşvik eden uygulamaların tercih edilmesi, gıdaların hayvan yeminde kullanılması veya işlenerek gıda dışı ürünlere dönüştürülmesi yerine öncelikli olarak insani tüketim amacıyla kullanımını sağlayacak tedbirlerin alınması esastır.
f) Ürünlere ve malzemelere ilişkin mevzuata halel getirmeksizin, ürünlerde ve malzemelerde tehlikeli madde kullanımının azaltacak önlemlerin alınması esastır.
g) Özellikle yeniden kullanıma veya geri dönüşüme uygun olmayan atıkların oluşumunun azaltılması esastır.
Konutlardan tehlikesiz nitelikteki geri kazanılabilir kağıt, cam, metal, plastik atıkların diğer atıklardan ayrı olacak şeklinde en az ikili olmak üzere toplanması veya toplattırılması
2
Cadde, sokak ve kamuya açık alanlara geri kazanılabilir atıklar ve diğer atıklar şeklinde en az ikili olmak üzere, atıkların ayrı biriktirilmesi için kolay ulaşılabilir yerlere yeterli sayı ve kapasitede biriktirme ekipmanının yerleştirilmesi
3
Cadde, sokak ve kamuya açık alanlara ihtiyaca göre atık cam kumbaraları yerleştirilmesi
4
Evlerden kaynaklanan atık ilaçların toplanması için toplama noktası olarak belirlenen ilaç satışının yapıldığı yerlere atık ilaç biriktirme ekipmanı temin edilmesi
5
Tekstil/giysi atıklarının toplanması amacıyla kumbaraların yerleştirilmesi ve bu atıkların yeniden değerlendirilmesi amacıyla çalışmaların yürütülmesi
6
Bakanlığın belirlemiş olduğu esaslara uygun şekilde Atık Getirme Merkezi/Merkezlerinin ve toplama noktalarının kurularak faaliyete başlamış olması
7
Atıkların toplanması amacıyla toplama programının belirlenmesi ve halkın bilgilendirilmesi, bu program çerçevesinde atıkların toplanması veya toplattırılması,
8
Toplama noktaları ve atık getirme merkezlerinde biriktirilebilecek atık pil, bitkisel atık yağ, atık elektrikli ve elektronik eşya, atık ilaç gibi atıklar ile büyük hacimli atıkların buralara getirilmesine veya yerinden alınmasına yönelik planlama, bilgilendirme ve yönlendirme yapılması,
9
Biyo-bozunur atıkların ayrı toplanarak geri kazanımı konusunda gerekli çalışmaların yapılması (Kompost, biyometanizasyon, vb.)
10
Sorumluluk alanında uygulanan sıfır atık yönetim sistemine ilişkin verilerin kayıt altına alınması
11
Sıfır atık yönetim sisteminin uygulanması konusunda farkındalık ve bilinçlendirme çalışmalarının yapılması
12
İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planına uyulması
Ek-3/B Bina ve Yerleşkeler İçin Kriterler
1
Oluşan tehlikesiz nitelikteki geri kazanılabilir kağıt, cam, metal, plastik atıkların diğer atıklardan ayrı olarak biriktirilmesi
2
Oluşan atık pil, bitkisel atık yağ, atık elektrikli ve elektronik eşya ile diğer geri kazanılabilir atıkların ayrı olarak biriktirilmesi
3
1. ve 2. kriterlerde belirtilmeyen tehlikesiz ve tehlikeli özellik gösteren diğer atıklar ile tıbbi atıkların ilgili mevzuatına uygun olarak biriktirilmesi
4
Biyo-bozunur atıkların, yoğun oluşum gösterdikleri çay ocakları, kafeterya, yemek hazırlama veya yemek servisinin yapıldığı yerler gibi noktalarda ayrı olarak biriktirilmesi
5
Biriktirme ekipmanlarında renk kriterine uyulması, atığa özgü bilgilendirici işaret veya yazıların yer alması
6
Tüm biriktirme ekipmanlarının ihtiyaca ve ilgili mevzuatında verilen kriterlerine uygun hacim, adet ve özellikte olması
7
Biriktirilen atıkların ilgili idarenin toplama sistemine ve/veya izin ve/veya çevre lisansı bulunan atık işleme tesislerine teslim edilmek üzere, oluşturulan geçici depolama alanında toplanması
8
Sıfır atık yönetim sistemine ilişkin gerekli bilgilendirme eğitimlerinin verilmesi
9
Çevre Kanunu ve bu Kanun kapsamında hazırlanan mevzuat doğrultusunda almakla yükümlü olduğu izin ve/veya çevre izin/lisanslarının bulunması
10
Depozito kapsamındaki ambalajlı ürünlerin satışını gerçekleştiren satış noktaları; tüketiciler tarafından iade edilmek istenen depozitolu içecek ambalajlarının toplanması amacıyla Bakanlıkça esasları belirlenen depozito sistemine katılım sağlamakla ve uygulamakla (Bu kritere uyum 1/1/2021 yılından itibaren aranacaktır)
EK-4
SIFIR ATIK BELGESİ PUANLAMA KRİTERLERİ
Sıfır atık belgelerinin seviyelerine göre puanlama kriterleri Bakanlıkça çıkarılacak usul ve esaslar ile belirlenir. Bakanlıkça gerekli görülmesi halinde ek kriterler ilave edilebilir.
(A) Mahalli İdareler İçin Puanlama Kriterleri
Sıfır atık belgesi puanlama kriterlerinde bertarafa giden atık miktarındaki azalma oranı dikkate alınır. Azalma oranına göre belge seviyeleri Bakanlıkça belirlenir. Nitelikli belge alınabilmesi için bu oran %15’den az olamaz.
(B) Bina ve Yerleşkeler İçin Puanlama Kriterleri
Zorunlu Kriter:
Sıfır atık belgesi puanlama kriterlerinde bertarafa giden atık miktarındaki azalma oranı dikkate alınır. Azalma oranına göre belge seviyeleri Bakanlıkça belirlenir. Nitelikli belge alınabilmesi için bu oran %15’den az olamaz.
Diğer Kriterler:
Zorunlu kriter sağlanmadan bu bölümdeki kriterlerden puan alınamaz.
– Atık Azaltımı ve Önlemeye Yönelik Faaliyetler
– Yeniden Kullanıma Yönelik Faaliyetler
– İsrafının Azaltılmasına Yönelik Faaliyetler
– Tedarik ve Lojistik Faaliyetleri
– Bilinçlendirme ve Farkındalığın Arttırılmasına Yönelik Faaliyetler
EK-5
TOPLAMA SİSTEMİNE İLİŞKİN AÇIKLAYICI ÖRNEKLER
Ekipman görseli/atık türü
Atılabilecek atık örnekleri/açıklamalar
Not: Malzeme türlerine göre ayrı biriktirme yapılması durumunda kullanılacak biriktirme ekipmanlarında kağıt atıklar için mavi, plastik atıklar için sarı, cam atıklar için yeşil, metal atıklar için açık gri renk kullanılır.
Kağıt ve karton kutular
Gazeteler, dergiler, kitaplar
Yazı ve çizim kağıtları
Plastik şişeler,
Plastik kutular,
Metal (alüminyum) içecek kutuları,
Metal (çelik) gıda kutuları,
Cam içecek ve gıda şişeleri,
Cam kavanozlar
vb.
biriktirilir.
Karışık belediye atıkları
Süprüntü temizleme kalıntıları
Islak havlu ve mendiller,
Seramik ve porselen gibi mutfak ve aksesuar eşya atıkları,
vb.
biriktirilir.
Not: Bu atıklar çay ocakları, kafeterya, yemek hazırlama veya yemek servisinin yapıldığı yerler gibi yoğun oluşum gösterdiği noktalarda ayrı toplanır.
Meyve ve sebze atık ve artıkları,
Her türlü çay ve kahve posaları,
Her türlü yiyecek atığı,
Park ve bahçe bakımından kaynaklı yeşil çimen, yaprak, çiçek vb. atıklar,
vb.
biriktirilir.
Atık Piller
31.08.2004 tarihli ve 25569 sayılı Atık Pil ve Akümülatörlerin Kontrolü Yönetmeliği ile tanımlanan atık pillerin, aynı Yönetmeliğe uygun olarak biriktirilmesi sağlanır.
Bitkisel Atık Yağlar
06.06.2015 tarihli ve 29378 sayılı Bitkisel Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği ile tanımlanan;
· Yenilebilir sıvı ve katı yağlar
· Kullanılmış kızartmalık yağlar
biriktirilir.
Atık Elektrikli ve Elektronik Eşyalar
22.05.2012 tarihli ve 28300 sayılı Atık Elektrikli ve Elektronik Eşyaların Kontrolü Yönetmeliği kapsamında yer alan;
· Floresan lambalar
· Küçük ev aletleri
· Bilişim ve telekomünikasyon ekipmanları
gibi ekipmanlar biriktirilir.
Tıbbi Atıklar
25.12.2017 tarihli ve 29959 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği ile tanımlanan tıbbi atıkların, aynı Yönetmeliğe uygun olarak biriktirilmesi sağlanır.
Atık İlaçlar
Kullanım süresi dolmuş veya artık kullanılmayan, bozulmuş ya da tedavi sürecinin tamamlanması nedeniyle kalan ilaçlar biriktirilir.
Diğer tehlikeli/tehlikesiz atıklar
Yukarıda belirtilenlerin dışında kalan tehlikeli ve tehlikesiz özellik gösteren diğer atıkların Atık Yönetimi Yönetmeliği Ek-4 Atık Listesinde yer alan atık koduna göre ilgili mevzuatına uygun olarak biriktirilmesi sağlanır.
Ekipman renkleri, ekipman bu renkte teşkil edilerek veya ekipmanın üzerine ilgili renkte etiket yapıştırılarak veya giydirme yapılarak da belirtilebilir.
Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı Stockholm Deklarasyonu 6 Haziran 1972 tarihinde kabul edilmiştir. Konferansta alınan karar sonucunda 5 Haziran günü Dünya Çevre Günü olarak belirlenmiştir.
Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı Stockholm Deklarasyonu
Madde 1
İnsanın; hürriyet, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları sağlayan onurlu ve refah içinde bir çevrede yaşamak temel hakkıdır. İnsanın bugünkü ve gelecek nesiller için çevreyi korumak ve geliştirmek için ciddi bir sorumluluğu vardır. Bu bakımdan; kayıtsızlık, ırk ayrımı, ayrımcılık, kolonial veya diğer biçimlerde baskı, yabancı hakimiyetini destekleyen, sürekli kılan politikalar mahkum edilmiştir ve terk edilmelidir.
Madde 2
Bugünkü ve gelecek nesiller için ihtiyaca göre özenli planlama veya yönetim ile dünyanın doğal kaynakları, hava, su, toprak, flora ve fauna dahil, özellikle de doğal eko sistemleri temsil eden örnekler korunmalıdır.
Madde 3
Dünyanın, hayati yenilebilen kaynaklarını üretme kapasitesi sürdürülmeli ve mümkün olduğu hallerde yenilenmeli ve iyileştirilmelidir.
Madde 4
Şu anda zararlı unsurların bileşimi ile ciddi tehlikede olan, yaban hayatın neslini ve tabiatını akıllıca yöneterek sürdürmek, korumak, insanın özel sorumluluğudur. Dolayısıyla ekonomik kalkınma planlamasında yaban hayatı dahil doğanın korunmasına önem verilmelidir.
Madde 5
Dünyanın yenilenemeyen kaynakları, onları gelecekte tükenme tehlikesine karşı koruyacak şekilde kullanılmalı ve bu kullanımın yararlarının bütün insanlıkça paylaşılması sağlanmalıdır.
Madde 6
Eko sistemlere ciddi, onarılamaz zarar verilmemesi için, toksik ve diğer maddelerin deşarjı, ısının, doğanın onu zararsız kılabileceği kapasiteyi aşacak miktarda ve yoğunlukta bırakılması engellenmelidir. Bütün devletlerin kirliliğe karşı haklı mücadelesi desteklenmelidir.
Madde 7
Denizlerin, insan hayatını tehlikeye atabilecek maddelerle kirlenmesini önleyecek, canlı yaşama, denizde hayata zarar verecek, güzellikleri bozacak veya denizlerin diğer yasal kullanımını olumsuz etkileyecek şekilde kirlenmesini önlemek için ülkeler bütün olanaklarını kullanacaklardır.
Madde 8
İnsana uygun bir yaşam ve çalışma çevresini sağlamak ve hayat standardını iyileştirmek için ekonomik ve sosyal kalkınma şarttır.
Madde 9
Az gelişmişlikten ve doğal afetlerden kaynaklanan çevre bozulmaları ciddi sorunlar meydana getirmektedir ve en iyi tedavi hızlandırılmış bir kalkınmadır. Bu amaçla, gelişmekte olan ülkelerin kendi gayretlerine destek olarak ve talep edildiğinde yeterli miktarda finansman ve teknolojik yardım yapılmalıdır.
Madde 10
Gelişmekte olan ülkelerde çevre yönetimi için, ekolojik faktörler kadar ekonomik faktörlerin de dikkate alınması, dolayısıyla fiyat istikrarı, temel mallar ve hammadde alımı için yeterli gelir sağlanması şarttır.
Madde 11
Ülkelerin çevre politikaları, gelişmekte olan ülkelerin bugünkü ve gelecekteki kalkınma potansiyelini destekleyecek ve olumsuz etkilemeyecektir. Herkes için daha iyi hayat şartlarına erişilmesini engellemeyecektir. ülkeler ve uluslararası örgütlerce çevre önlemlerinin uygulanması ile meydana gelebilecek muhtemel ulusal ve Uluslararası ekonomik sonuçları karşılayabilmek için anlaşmaya varacak şekilde uygun tedbirler alınacaktır.
Madde 12
Gelişmekte olan ülkelerin koşullarını ve özel ihtiyaçlarını dikkate alarak çevreyi korumak ve iyileştirmek amacı ile kaynaklar yaratılacaktır. Bu ülkelerin kalkınma planlarındaki çevreyi koruma amaçlı maliyetlerinin ülkelerin talebi üzerine kendilerine sağlanması gerekir. Bu amaçla ilave uluslararası teknik ve finansman yardımı yapılacaktır.
Madde 13
Kaynakların daha rasyonel kullanılmasını sağlamak ve böylece çevreyi iyileştirmek için ülkeler kalkınma planlarında entegre ve koordine bir yaklaşım izleyeceklerdir. Böylece kalkınmanın, nüfusun yararı doğrultusunda, insan çevresinin korunması gereği ile uyumlu olması sağlanacaktır.
Madde 14
Kalkınmanın gerekleri ile, çevrenin korunması ve iyileştirilmesi ihtiyacı arasındaki çelişkileri gidermede rasyonel planlama temel araçtır.
Madde 15
Çevreye olan olumsuz etkileri önlemek, maksimum sosyal, ekonomik ve çevre faydaları sağlamak için yerleşmelere ve kentleşmelere planlama uygulanmalıdır. Bu açıdan kolonial ve ırkçı hakimiyet için yapılan projeler iptal edilmelidir.
Madde 16
Temel insan haklarına ön yargısız olarak, ilgili hükümetlerce uygun bulunan demografi politikaları; çevre veya kalkınma üzerinde olumsuz etkileri olan nüfus artış hızı veya aşırı nüfus yığılmaları ile düşük nüfus yoğunluğunun insan çevresinin gelişmesini veya kalkınmayı engelleyebileceği bölgelerde uygulanmalıdır.
Madde 17
Ülkelerin çevre kaynaklarını çevreyi iyileştirmek prensibinden hareket ederek planlamak, yönetmek ve kontrol etmek görevi uygun ulusal kurumlara verilmelidir.
Madde 18
Sosyal ve ekonomik kalkınmaya katkıları nedeni ile bilim ve teknoloji, çevre risklerinin tanımlanması, engellenmesi ve kontrolü için ve çevre sorunlarının çözümü ve insanlığın ortak çıkarları için kullanılacaktır.
Madde 19
Çevre olaylarında eğitim; genç nesil kadar yaşlılar için de; korunmaya muhtaç gruplara özel önem verilerek, bireylerin teşebbüslerinin ve toplumların çevreyi koruma ve geliştirmesi için insan boyutu açısından bilinçli görüşü genişletmek ve sorumlu icraatı sağlamak için şarttır. Kitle iletişim ortamının çevrenin bozulmasına katkıda bulunmayı engellemesi, tam tersine insanın her yönde gelişmesini sağlayacak şekilde çevreyi korumak ve iyileştirmek ihtiyacı ile eğitsel bilgiyi yayması şarttır.
Madde 20
Ulusal ve uluslararası çevre sorunlarının sebepleri ve sonuçları konusunda bütün milletlerde, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde bilimsel araştırmalar ve gelişmeler teşvik edilmelidir. Bu bağlamda çevre problemlerinin çözümünü kolaylaştırmak için güncel, bilimsel enformasyonun serbest akışı ve tecrübenin transferi desteklenmeli ve yardım edilmelidir. Çevre teknolojileri gelişmekte olan ülkelere bu teknolojilerin yayılmasını teşvik edecek ve ekonomik yük getirmeyecek koşullarla sağlanmalıdır.
Madde 21
Ülkeler, Birleşmiş Milletler kuralları ve uluslararası hukuk prensiplerine göre, kendi kaynaklarını kendi çevre politikalarına uygun olarak kullanma hakkına sahiptirler. Aynı zamanda kendi iç hukukları ve kontrollerindeki faaliyetlerin çevreye ve diğer ülkelere veya ulusal hükümranlık sınırları dışındaki alanlara zarar vermemesi konusunda sorumlulukları vardır.
Madde 22
Devletler, uluslararası hukukun, çevre zararlarının kurbanları ile ilgili borç ve tazminat maddelerini daha da geliştirecek kendi hükümranlık alanları içindeki diğer çevre bozulmaları veya kendi hükümranlık hakları dışındaki kontroller için işbirliği yapacaktır.
Madde 23
Uluslararası kurumlarca kabul edilen kriterlerde veya ulusal olarak kararlaştırılan standartlarda her ülke önyargısız, değerler sistemini dikkate almak durumundadır. Gelişmiş ülkelerde geçerli olan standartların gelişmekte olan ülkelere getireceği sosyal maliyet nedeni ile uygulanamayabileceğinin dikkate alınması şarttır.
Madde 24
Çevrenin iyileştirilmesi ve korunması ile ilgili uluslararası konular, işbirliği ruhu ile, büyük küçük bütün ülkelerce eşit olarak ele alınmalıdır. Çok taraflı veya iki taraflı anlaşmalarla veya diğer uygun yöntemlerle işbirliği bütün ülkelerin egemenlik ve çıkarlarını dikkate alarak her alanda istenmeyen çevresel etkilerin etkin kontrolünün önlenmesi, azaltılması, ortadan kaldırılması için şarttır.
Madde 25
Devletler, çevrenin korunması ve geliştirilmesinde Uluslararası kuruluşların koordinasyonunu, etkinliğini ve dinamikliğini sağlayacaklardır.
Madde 26
Nükleer silahlar ve diğer toplu imha araçlarından insan ve çevresi korunacaktır. Ülkeler, yetkili Uluslararası makamlarla bu tür silahların tamamen yasaklanması ve imhası için derhal anlaşmaya varmak için çalışacaklardır.
Söyleşi, Hukuk Ansiklopedisi röportaj ekibi tarafından gerçekleştirilmiş, gün boyu süren sohbet esnasında Celal Akgünlü de hazır bulunmuştur.
Taklit Edilemez Bir Toplumsal Figür: Senih Özay
Musal: Benim sizde gördüğüm en önemli özelliklerden bir tanesi, hem şeffafsınız hem de oto kontrolünüz var! Bu ikisini bir arada gördüğüm çok ender insanlar var, hatta şu anda aklıma gelmiyor sizden başkası. Bunu siz nasıl sağlayabiliyorsunuz? Bu kadar şeffaflığın içerisinde bu kadar otokontrolün de birlikte yer alması… Kundera’nın bir sözü vardı; “Ben hayatın hep kıyılarında gezindim, son noktasına kadar geldim ama son noktadan sonra bir adım daha atmadım, o tarafa geçmedim, ama oradan sonrasının ne olacağını en yakın mesafeden gözlemledim” buna benzer bir sözü vardı.
Özay: Bu söylediğine şöyle katılıyorum, doğru söylüyorsun, çünkü benim düşünce sistemimde Andropozofi diye bir şey var… Alman ekolünden , yani ben hem kendi fikirlerimi ortaya koyarken, koyduğum sırada, bir saniye iki saniye geçtiği sırada bile, karşımdakini görüyorum. Ne düşündüğünü görüyorum, buna bir şey deniliyor tıp biliminde, ona göre bir daha düşünüyorum ben o sırada, o sırada beynim harekete geçiyor, konuşurken birkaç kez düşünmüş oluyorum böylece, sadece bir kere değil! Hakim Orhan’ın bu konu hakkında söylediği çok güzel bir söz var, hatırla ; ‘’Tekrar edilemez, taklit edilemez” diyor; ‘’Teorik değil bu alan‘ ’diyor. Hı? Ha ha… Bayılıyorum bu lafa…
Musal: Kendinizi sürekli aşarak konuşuyorsunuz, yani sizin hakkınızda insanlar şöyle düşünmüyor değil mi? İşte Senih Özay’ın bu konuda bir fikri var, bu fikirlerini konuşacak işte şimdi diye düşünmüyor, değişebilir, konuşurken farklılaşabilir, yeni bir şey çıkabilir ortaya, tamamen farklı bir şey çıkabilir, ama aynı zamanda bir şeffaflık da barındırıyor. Neyi konuşsam diye bir kaygı yok, konuşmama, söylememe üzerine bir kaygı da yok ama bir otokontrol de var!
Lafını Esirgemeyen Bir Otokontrol Ustası
Özay: Var bir otokontrol, bir yer var beynimde, o sivri bölümleri tutuyor, mesela ben hayatımda küfretmemişim hiç, hiç… Benim karım deliler gibi küfrediyordu, kızım küfrediyor, oğlum küfür biliyorlar üçü de… Benim hiç ağzımdan küfür çıkmadı, bu ne demek? Deminki teorimize gelelim, küfür etmemek için ben küfürlü bölümleri tutan, öbür bölümleri öne atan bir yapım var. Zenciler diyor ya, ‘’Söyleyecek sözü tam bilemeyenler, bulamayanlar küfreder.‘’ Galiba ben söz arıyorum o arada, küfretmemek için söz buluyorum; andropozofi buuu…. Bana, nasıl davranmanı istiyorsam, sana onu sağlatıcı davranıyorum, lafı atıyorum! Senin bana olan davranışına yön veriyorum, ben onu istiyorum, anlatabildim mi bilmiyorum…
Musal: Sadece kendinizin ne söyleyeceği veya ne düşündüğü hakkında çalışmayıp, karşı taraftan gelebilecek olan düşünce ve onu algılama şekli konusunda da çalışarak konuşuyorsunuz ve belki de böylece karşı tarafın kendini tekrar etmesinin bir adım ötesine geçmesini sağlıyorsunuz. Aynı zamanda kendinizi de düşünce sisteminizi de bir sis halinde bırakıyorsunuz, doğru mu anladım? Hepsini bir arada hissetmek çok keyifli oluyor.
Celal: Karşıdaki insana soru sordurma imkanı veriyor böylece. Hatta karşıdaki insana da kendi istediği soruyu sorduruyor!
Aycan: Peki, bu kişisel özelliğiniz, Neyir hanımın güzel bir şekilde ifade ettiği özellik, biz de buraya gelirken zaten gazeteciler gibi sorularımızı hazırlayıp onları sorabilirdik ama öyle yapmadık, soruları size yollayabilirdik, siz de düşünür bunlara cevaplar yazardınız, böylece bir röportaj oluşurdu, böyle yapmadık, biz onu tercih etmedik, zaten böyle olması sizin de isteğinizdi, bizim de isteğimiz buydu, doğal olan bu, doğaçlama en güzeli! Daha iyi olanı bu, çünkü konuşurken yepyeni, bambaşka bir şey çıkacak ortaya, sizin düşünceleriniz de değişecek, benim sizin hakkınızdaki düşüncelerim de değişecek… Ben bu özelliğin toplumsal olaylarda sizin yaptığınız çalışmalara, doğa çalışmalarına, çevreyle ilgili aktivizminize, mahkemelere, davalara nasıl yansıdığını merak ediyorum… Bu bu davranış biçimi oraya illaki yansıyor, bir nezaket de yansıyor…
Özay: Tabi tabi, ben mesela eskiden övünürdüm hiç dava kaybetmiyorum diye, demek ki bu dava kaybetmiyorumculuğum benim, iyi bir şey yapıyorum, iyi yönde bir çaba gösteriyorumculuk idi. Mesela duruşmalara mutlaka iki duruşma önceden giriyorum salona, mutlak surette benim duruşmam üçüncü duruşma olur, ben salona girerim, hakim orada, hakim kimdir, sinirli midir, nasıl biridir, hakim karısı ile kavga etmiş birine benziyor mu, hakimin böyle garip garip şeylerini düşünür bulurum. Sıkıyönetim mahkemelerinde bile sözümü kesmediler, kesemediler; “sanırım müdahale etmeyeceksiniz, müdahale etmeyiniz” tarzında bir şeyler yaparım, bu daha başlangıçta bana, “kısa kes avukat bey, kısa kes, geç bunları, dosyada bunlar var” demesinler diye yaparım…
Ceket İliklemek İle Başlar Senin Çekinmen
Musal: Bu yaptığınız çabaların amacı, aslında tamamen kendinizi tam ve doğal olarak ifade edebilmek için zemin oluşturmak mı ? Ortamı normalleştirmek mi yani? Söyledikleriniz anlaşılsın diye.
Özay: Çok güzel sorular soruyorsunuz…Evet, anlaşılsın isterim ne dediğim, sıkmam, uzatmam, kısa konuşurum, sahte şeyler söylemem, “kısa konuşacağım, 6 dakika konuşacağım” derim mesela, hakim de yani ne yapsın istersen 16 dakika konuş gibi düşünür… der… bana dayanır mutlaka …
Musal: Aslında bu tarz çabanın içerisine girmek normal hukuk zemini içerisinde insanların bireysel durumlarla profesyonellik arasında oluşturmuş olduğu setlerden, zorluklardan da ileri geliyor olabilir, yani düşündüğümüzde, kendi psikolojik durumunu işine yansıtmayan insanların olduğu bir yargılama olduğunu düşünsek, bu tarz, onları izlemek gerektiğini, uzun konuşmak ya da kısa konuşmak gerektiğini düşünmekle vakit harcamak zorunda kalmayabiliriz.
Özay: Ürkersin de! Çekinirsin! Ceket ilikler avukatlar, salakça! Eğilirler mesela! Sevmem böyle davranışları. Hep böyle hakimlere karşı koridorlarda, duruşma salonunda! Ceket iliklemek ile başlar senin çekinmen, burada rahatlayamayacağın, rahat duramayacağın, her şeyi söyleyemeyeceğin, yaşamayacağın, parlak fikirlerinle, yaratarak yaşamın içine giremeyeceğin. Buna kızar, bozulur, diye söylemeden konuyu kapatacağın nokta orada başlar! Ben işte bu üslubu beğenmiyorum! Ben onlara, o tarz durumlara geçit vermeyeyeyim diye bir çabam oluyor. Evet.
Musal: Sağlıklı bir zemin içerisinde söylediklerim anlaşılabilir hale gelsin diyorsunuz; onu bile, o zemini bile siz hazırlamaya çalışıyorsunuz.
Özay: Bu ama benim fazla bireysel düşüncem ve bana özgü tavrımla alakalı…
Yargıçlar Memur Değil
Aycan: Belki buna ben de yakınım, yani sizin duruşunuza kısmen, şimdi devlet idaresi, devlet kurumları bizde otoriter olarak nitelenebilir, kutsallaşırılıyor da denilebilir belki. Bizler! Halk! Halkın da içinde biraz daha fazla okumuş avukatlar, işte gidiyoruz oraya, vatandaşın adına, oralarda meramımızı daha iyi anlatıyoruz, biraz daha iyi anlatıyoruz, eğer dinlerlerse! Şimdi burada yargı makamlarını, diğer devletin diğer makamlarından ayırmamız gerekiyor normalde. Devlet kurumları farklı otorite kullanır, güç kullanır, ama yargıç başka bir şeydir, yargıç devleti gerekirse yargılar, devletin de lehinde yada aleyhinde karar verir, bu şekilde ilerler süreç. Yargıçlar, devleti de yargılamaları gerektiğinin farkında mı? Antiparantez, önlerinde bir kanun metni var, insan hakları evrensel metinleri var, onların da gösterdiği yoldan hareket eden bizim mevzuatımız var; Hakim ve savcı ayrı bir rolde, biz de gariban vatandaşların sözcüleri rolündeyiz, belki koltukları değişsek yani biz oradan kalksak onların yerine otursak roller değişecek ama sistem yine aynı şekilde devam edecek belki. Bu problemin sebebi nedir?
Özay: Mithat Sancar diye bir hocamız var ya, milletvekili. Profesör! O arkadaşımız milletvekili değilken, akademisyenlik yaparken, asistanları ile beraber binlerce hakimlere gittiler, bir istatistik yaptılar, doktora tezi gibi bir çalışma idi… Soruları, ‘devletle yurttaş arasındaki davalarda bizatihi nasıl davranırsın’ idi, vatandaş yanlısı mı devlet yanlısı mı? Cevap: Yüzde 87 mi ne ‘Devleti otomatik olarak her halükarda korurum’ diye çıktı. Dinlemeden karşı tarafı, halkı! Böylece o tezden ne çıktı sence? Türk yargıçları nasıl bu kadar çok devlet aşığı, devlete teslimiyetçi, denge aramayan olurlar, şeklinde bir anlam çıkmadı mı?
Şimdi o tezin tamamını bilmiyorum ama tezin devamından kendi kendime şunu arıyorum, bunlar hakimlerin avukat olamayanları mı ki acaba? Yani avukatlıkta para kazanmayı bekleyemeyecek ya da beklemek istemeyenler mi hakim oluyor diye bir durum var mı acaba? Bu sonuçlar var mı eldeki verilerde? Ya da her yerde söylenen, hakimler maaşlarının 7 bin, 9 bin, her neyse, bu hakimler böyle maaşlarını alıp dururken, avukatların bir çırpıda kendilerinin 3 katı 5 katı kadar para kazandığını duyarak, görerek, garip bir duygu içinde mi kalıyorlar? Bu tarz ihtimaller var mı acaba diye düşünüyorum doğrusu, az sayıda yargıcı da sevmiyor değilim ama… Bunu atlamayalım.
Yargıtay’ın Yerel Mahkeme Kararlarında Çok Büyük Bir Bozma Oranı Var
Aycan: Sorduğum sorunun cevabında birden fazla faktör olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Musal: Kararsız kalıp kolay olanı mı tercih ediyorlar?
Özay: Daha basit düşünebiliriz…
Aycan: Kariyer kaygısı mı?
Özay: Yargıtay’ın da çok büyük bir bozma oranı var, onu da göz ardı etmemek lazım! Kararları iyi değil sanki! Gerçi karar bozan Yargıtaya bir şey demeyecek miyiz? Onlar sıkı denenmiş yüce unsur mu ki?
Aycan: Bu da enteresan bir durum.
Özay: Kararlar iyi değil, şimdi yeni durum nedir bilmiyorum ama, onların tayin durumları var. Hakimler pek tayin olmak istemiyorlar, ancak çocukları koleje gideceği zaman iyi bir şehre gelmek istiyorlar galiba, yoksa kimse beni ellemesin diye belki düşünüyorlar. Çocukları iyi okula gelinceye kadar hakimler ve savcılar imkanları en az olan şehirlerde yaşıyorlar, çocuk liseyi bitirecekse eğer, üniversiteye gidecekse eğer, koleje gidecekse eğer, bunlarla işte dediğim süreç başlar gibi… Hükümete, Bakana, HSK’ya müracaatlar başlar.
Aycan: İnsan yapısını soracağım. Benim sorduğum soruların çoğu bu zaten. Her yerde insan yapısı karşımıza çıkıyor, ben burayı sorguluyorum, kamil insan, yetişmiş insan! Mesela sizi yargıç yapsak, koysak oraya, kariyerist davranmazsınız, avukatı susturmaya çalışmazsınız, ille devletten yana karar vermeye çalışmazsınız, hak hukuk, adalet neyse ona karar verirsiniz. Devlet de hatalı davransa, yurttaş da hatalı davransa, kural neyse odur dersiniz. Hatta vatandaş lehine pozitif ayrımcılık yaparsınız. Peki bu davranışı herkesten neden bekleyemiyoruz? Yetişme tarzı mı, eğitim mi, toplumsal kabuller mi, devletçilik mi?
Özay: Bireyin, hukuk fakültesini bitirip, stajını bitirip hakim olan bireyin, devletin diğer kademelerindekinden farklı olarak, korkup korkmaması o kadar önemli ki; o kadar nadirattan rastlarsın ki korkmayan adam, çok nadirdir korkmayan adam, korkmayan kadın… Yargıç, Savcı.
Aycan: Hakimliğe aday oldunuz ama? Darbe yargılamalarında ben de yargıç olacağım diye başvurdunuz? Baro Başkanlığına da aday olmayı düşündünüz mü?
Hakim Adayı Senih Özay
Özay: Cumhurbaşkanı adayı olmuş bir adamın artık kalkıp Baro Başkanlığına aday olması düşünülebilir mi yahu! Ha ha…
Aycan: Hah ha ha! Çok güzeldi ama bu! Ben onu takip ettim, darbe yargılamaları başlayınca, “benim az çok bu konuda tecrübem vardır, beni darbecilerin yargılandığı ağır cezaya alın, darbe yargılamalarını ben yapacağım” diye HSYK’ya başvuru yaptınız.
Özay: Bana diyorlar ki, git sınava gir, hakim ol öyle atayalım diyorlar, ben de dedim ki, Anayasa Mahkemesine hakim atarken sınava mı alıyorsunuz ki o profesörleri, uzmanları falan, 44 yaşımı geçtim, 47 yıllık avukatım. hukuk fakültesi mezunuyum, Anayasa Mahkemesi Üyeliği için koşulları taşıyorum, bu koşulları haiz olduğum için beni, 20 yaşında, 21 yaşındaki hukuk bitirmiş çocuğu sınava alır gibi sınava alıp hakim tayin etmeye hakkın yok, diye dava açtım.
Aycan: Yok daha neler? Gerçek mi bu? Hakim olma talebiniz reddedilince bir de dava mı açtınız?
Özay: Tabiii… Sürüyor… Lufthansa, Almanyadan İzmire geç kaldı, 55 dakika geç kaldı, ben bir dava açtım. Hakim, demiş ki, yahu demiş, Lufthansa’nın aleyhine davayı bitireceğim ama, içtihat arıyorum, örnek arıyorum demiş o hakim birilerine. Bu Senih Özay gibi birkaç avukat olsa demiş o hakim, ohoo neler olur! O hakimin de sözü olayı doğruluyor, rüzgar esmesi lazım, rüzgar esse, bir çok avukat bunu yapsa gerisini götürecek!
Musal: Peki, yeni avukat olanlara yada mevcut avukatlara, bizlere önereceğiniz şeyler var mı? Özellikle şunlara hassasiyet göstermemiz gerekiyor, en azından şunları yapabiliriz, inançlı olduğunuzda başarabilirsiniz dediğiniz, özellikle söylemek istediğiniz şeyler nelerdir?
Avukat Rakısını İçebilsin
Özay: Söylemek istediğim şey şudur; ne yapıp yapıp fena olmayan bir para kazanmak zorunda iyi bir avukat, akıllı bir avukat, zeki bir avukat bunu yapmalı öncelikle! Yüzü böyle şeylere dönük bir avukatın para kazanabilmeyi becerebilmesi lazım, para kazanmak yüzünden, örneğin çevre duyarlığına ilişkin davalara bakamıyorum dememesi lazım! Böyle güzel şeylere vakit ayıramıyorum diye enayice laf etmemesi lazım! Böyle laf edeceğine git sol elinle para kazan, gel sağ elinle yada bir kısmı ile bu işlere bak, diyebilirim. Mesela siz benim nasıl para kazandığımı biliyor musunuz? Ben nasıl para kazanıyorum? Ben sağ elimle stajyer avukatken daha lüks bir otomobil ve Anayasa Mahkemesine duvar duvara bitişik avukatlık bürosu satın aldım, stajyer avukatken. Davalardan kazandım, daha avukat değilim, cübbe giymiyorum, yanında staj yaptığım avukatla beraber bir operasyon yapıyorum, o operasyondan bana araba çıkıyor, daire de çıkıyor.
Burayı geçiyorum, ben avukat oluyorum, bütün Türkiye’deki pilotların avukatı oluyorum, bütün Türkiye’deki balık adamların avukatı oluyorum, yeni taze avukattım, Kıbrıs’ta her ölen çocuğun anasının babasının avukatıydım. Ankara’da 5 buçuk 6 yıl avukatlık yapıyorum, sonra İzmir’e geliyorum, İzmir’de de devam ediyorum, Devrimci Yol hareketinin avukatlığını yapmaya, sıkıyönetimler falan… Ama sağ elim bankaların avukatı oluyor, oralardan paralar kazanıyorum, telefon şirketlerinin avukatı oluyorum, ama hacizlere gitmiyorum, kimsenin evine hacze gitmedim. Mektup yazıyorum. Sonra paralar kazanıyor bu tarafta harcıyorum! İşte Kenan Evren davasında 19 uçak biletini buradan karşılıyorum! Rakıları oradan içiyorum yollarda! Tavsiyem, genç avukatların para kazanmayı bilmeleri lazım! Ne yap yap bil! Çok, çok para kazanın demiyorum, ama rakısını içebilsin, yemeğini yiyebilsin!
Aycan: Şimdi bu tavsiyeyi verebiliriz, para kazan tavsiyesini genç avukatlara verebiliriz de, şimdi ortada bir pasta var, pasta diyelim ki yüz kişilik, sayı buysa, bunun belli bir kısmı o pastadan yiyebilir, gerisi yiyemez, muhakkak aç alanlar olacak, az kazananlar olacak, çok kazan tavsiyesi herkesi kapsayamaz, herkes için geçerli olamaz bence! Şimdi buradaki tavsiye belki diğer konuştuğumuz konulara da paralel şekilde konuşacak olursak; örneğin müdahillik, insan hakları, çevre, doğa bu tarz şeylerle ilgili olarak aç kalan avukat bu konularla ilgilenemez gibi bir varsayımdan da hareketle…
Davalardan Para Kazanmak Ayıp Değil, İyi Avukat Para Kazanmak Zorunda
Özay: Öyle ama, çünkü bu davalardan para kazanmayı ayıp addediyor entelijansiya! Ayıp geliyor! İnsan hakları ile ilgili konularda çalışıyorsan para almayacaksın! Gönüllü uğraşacaksın çevre davasıyla ilgili, diyorlar! Baz istasyonu davasını almakta tüm apartman asgari ücretini toplasa verse kıyamet mi kopar? Ayıp sayılıyor!
Aycan: İnsan hakları ile ilgili konularda çalışan, davaları İnsan Hakları Mahkemesine taşıyan avukatlarla ilgili çok duyuluyor bu tarz şeyler, dedikodu çıkarıyorlar, para kazanmış vesaire. Yalandır yada iftiradır! Sizin hakkınızda da haberler çıktı biliyorsunuz.
Özay: Parayı aldım köye gittim ya!
Aycan: Vekalet ücreti çıkmış ve vekalet ücreti hakkını alıyor diye dedikodu çıkarılıyor.
Özay: Ben 2 trilyon aldım bana 300 bin lirasını ben aldım, 1 trilyon 700’ünü köylülere tek tek dağıttım, imzalarını aldım, vergisini ödedim. Bergama’da, burası da bari nasıl rehabilite edilir diye altın madenlerinin olduğu yerlere Almanya’dan, Kıbrıs’tan İsveç’ten profesörler getirdim. Paraları öyle harcadım! Karımın dişini de yaptırdım!
Aycan: Ama diyorlar ki; milyonları götürdü?
Özay: Bunlardan etkilenecek bir adam değilim ama başkaları etkileniyor ve zavallılar yapamıyor böyle işleri! Halbuki, Bergama’da veya Çeşme’de veya termik santrallerde, bu kadar insanın 300 kişinin, 500 kişinin, mesela Artvin’de, Amasra’da yüzlerce kişinin davasını alıyorlar, o kadar insanın avukatısın, o kadar insan gönüllü olarak davacı olmaya karar vermiş, kalkmış sana vekalet vermiş, kendi yörelerinde olmasın kötülük diye! Orada o kadar insan gerekirse ve isterlerse 50’şer lira para vererek senin avukat olarak yaşamanı sağlarlar; söylersin onlara yapmayın benim yaşamam lazım dersin, o 500 kişi sana gönül rızasıyla verir 50 lirayı! Sen isteyemezsin ayıp olur diye, birileri almamak lazım, gönüllü alalım diyor diye, bu şekilde yol alamazsın!
Aycan: Sorunun cevabını alabildiniz mi Neyir hanım?
Musal: İnsanların öncelikle ekonomik kaygılardan sıyrılması lazım ki bu tarz çevresel sorunlara daha duyarlı bir şekilde ve işe yarar bir şekilde hareket edebilsin, yardımcı olabilsin diye anlıyorum. Yaşadıkları fiili duruma göre de hareket tarzını belirleyebilsin.
Aycan: Güçlü ol ki, eğer duyarlı yurttaşsan, duyarlı bir hukukçuysan, güçlü ol ki gücün kadar etkin olsun, bu konularda icraat üretebilesin.
Avukat Olmasam Tır Şoförü Olmak İsterdim
Özay: Aynen öyle!
Musal: Hiç düşündünüz mü, avukatlık dışında başka bir meslek düşündünüz mü? Avukat olmayayım da hakim olayım ya da başka bir meslek! bahsettiğiniz Cumhurbaşkanlığı da dışında tabii Avukatlığı hep böyle isteyerek mi avukat oldunuz, hep avukatlık yapmak mı istediniz?
Özay: Şöyle! Bu soruyu bana Radikal gazetesi vardı biliyor musunuz? Radikal gazetesi birinci sayıda benimle bir röportaj yaptı.
Aycan: O zaman Yeşiller Hareketi var mıydı?
Özay: Yeşiller Partisi kapatılmıştı Anayasa Mahkemesi tarafından. Radikal Gazetesi sordu bana, avukat olmasaydınız ne olurdunuz diye? Dedim ki İzmir-Pekin seferi yapan tır şoförlüğü! Hiçbir şey beni cezbetmedi dedim çocuğa! Çocuk çekimleri durdurdu, ben de dedi, ben de tır şoförü olmak istiyordum, istemiştim dedi. Yargıç, Savcı olmaktan da hemen vazgeçtiğimi anlatmıştım. Başka da yeteneğim yok zaten.
Aycan: Nasıl sorular? İyi sıkıştırıyor muyuz?
Özay: Beni doyurdunuz, iyi sorular sormak suretiyle .
Aycan: Bazen politik cevaplar geliyor sanki.
Özay: Ama sen çok derin sorular soruyorsun. Bu sorulara ancak sosyolog psikolog Nuri Bilgin cevap verebilirdi. Sen beni Nuri Abi sanıyorsun! Psikolog değilim, sosyolog değilim, ben avukatım, üstelik hukuk siyasetçisi, siyaset hukukçusu!
Aycan: Ben yaşanmış tecrübenin özetini içeren cevaplar bekliyorum. Bu talebimde haklıyım da!
Özay: Peki, bana neden cesaret kavramı sırasında ve bağlamında Çerkeslik bağını sormuyorsun! Çerkeslikle bağıma değinelim, sen hızlı geçme orayı!
Avrupa Tabip Birlikleri Başkanları Prag Bildirgesi, Çek Cumhuriyeti’nin başkenti olan Prag’da bir araya gelen Tabip Birlikleri Başkanları tarafından 12 Haziran 2015 tarihinde ilan edilmiştir. Avrupa Tabip Birlikleri, sağlık ve insan haklarına yönelik olarak ortak bakış açılarını ve kararlılıklarını dünyaya ilan etmek üzere bildiriyi yayınlamışlardır. Bildirge, demokrasinin desteklenmesini, temel insan haklarına ve sivil özgürlüklere saygıyı, hekimlerin çalışma ve ekonomik koşullarının iyileştirilmesini şart koşmaktadır.
Sağlık hizmetlerine erişimde eşitlik ve adaletin sağlanması için tüm kurumların dayanışması çağrısı yapılmıştır. Bildiriye Türk Tabipler Birliği adına Dr. Bayazıt İlhan imza oymuştur.
Avrupa Tabip Birlikleri Başkanları Prag Bildirgesi
12 Haziran 2015 tarihinde Prag’da toplanan ulusal tabip oda ve birlik başkanları olarak bu bildirgenin altındaki imzalarımızla ortak çabalarımızı güçlendirme, temsil ettiğimiz kuruluşların tüm üyeleri arasında karşılıklı yardımlaşma ve destek sağlama kararlılığımızı ifade ediyoruz.
Gerek Avrupa’nın tamamındaki gerekse tek tek ülkelerdeki ortak hedeflerimiz şunlardır:
1) Demokrasinin desteklenmesi, temel insan haklarına ve sivil özgürlüklere saygı;
2) Tıbbi bilimlerdeki gelişmelerin desteklenmesi ve kolaylaştırılması;
3) Sağlık hizmetlerine ve tıbbi tedaviye erişimde eşitsizliklerin ve haksızlıkların ortadan kaldırılması; bu arada ekonomik ve insani kriz içindeki ülkelere özel önem verilmesi;
4) Tıp alanında meslek etiğinin taşıdığı önemin vurgulanması;
5) Uygun nitelikli sağlık hizmetinin güvencesi olarak klinik kararlarda özerklik ilkesinin sahiplenilmesi;
6) Hekimlerin çalışma ve ekonomik koşullarının iyileştirilmesi;
7) Sağlık ve sağlık hizmetleri üzerinde etkili olabilecek Avrupa ya da ülke ölçeğinde hazırlanmakta olan politikaların “tüm politikalarda sağlık” hedefi doğrultusunda izlenmesi.
Kuruluşlarımızdan bazıları hekimleri gönüllü üyelik temelinde bir araya getirmektedir. Diğerleri ise yasa gereği kurulmuş olup kendi kendilerini yönetir; gerek tıp mesleğine kabul koşullarının düzenlenmesinde gerekse kendi üyelerine yönelik disiplin işlemlerinde yetkilidir. Dolayısıyla, bu kuruluşlar, tıbbın ve tıp mesleğinin geleceği üzerindeki etkileri açısından farklılaşabilirler. Ancak buna karşın, resmi statüleri ne olursa olsun tüm ulusal tıp kuruluşlarını eşit görüyoruz.
Hekimler ve örgütleri arasında işbirliği, Avrupa’da tıbbın, sağlık hizmetlerinin ve hasta güvenliğinin gelecekteki gelişimi açısından yaşamsal önemdedir. Bu hususu gözeterek, Avrupa’da faaliyet gösteren kuruluşlarımızın üye oldukları uluslararası hekim örgütlerinin etkinlik ve çalışmalarına büyük değer veriyoruz.
Aynı zamanda, üyelerimiz adına uluslararası sağlık örgütlerine başvurarak işbölümünü iyileştirme, böylelikle daha etkili bir işbirliğini özendirme çağrısında bulunuyoruz. Avrupalı hekimlerin Avrupa düzeyinde daha düşük bir maliyetle daha iyi ve daha güçlü biçimde temsil edilebilmesi için hekim örgütlerini reorganize etmeye ve yoğunlaşmasını sağlamaya kararlıyız.
Mevcut finansal ve insani kaynakların etkin kullanımını azamiye çıkarmak amacıyla doğrudan işbirliğini ve bilgi alışverişini geliştireceğiz. Avrupa’daki hekim kuruluşları bu amaçlara ulaşılması için birlikte çalışma fırsatını değerlendirmelidir.
Herhangi bir üye örgütümüzün ya da örgütlerimizin özerkliğinin tehdit altında olduğu durumlarda meslektaşlarımıza yardım ve destek sağlayacağımızı ilan ediyoruz. Ayrıca, hekimlerin mesleki özerkliklerine karşı girişimlerde karşılıklı dayanışma ilkesine saygılı olacağımızı belirtiyoruz.
12 Haziran 2015, Prag
Arnavutluk – Dr. Fatmir Brahimaj, Arnavutluk Hekimler Örgütü Başkanı
Avusturya – Dr. Harald Mayer, Avusturya Tabip Odası Başkan Yardımcısı
Bulgaristan – Dr. Galinka Pavlova, Bulgaristan Tabipler Birliği Başkan Yardımcısı
Hırvatistan – Dr. Hrvoje Šobat, PhD., Tabip Odası ve Tabip Odası Uluslararası İşbirliği Komitesi Başkanı
Çek Cumhuriyeti – Dr. Milan Kubek, Çek Tabip Odası Başkanı
Estonya – Dr. Lembi Aug, Estonya Tabipler Birliği Başkanı
Finlandiya – Dr. Tuula Rajaniemi, Finlandiya Tabipler Birliği Başkanı
Fransa – Dr. Patrick Bouet, Tabip Odası Fransa Tıp Konseyi Başkanı
Almanya – Prof. Dr. Frank Ulrich Montgomery, Alman Tabipler Birliği Başkanı
Yunanistan – Dr. Michail Vlastarakos, Panhelenik Tabipler Birliği Başkanı
Macaristan – Dr. István Éger, Macaristan Tabip Odası Başkan
İsrail – Dr. Efraim Zohav, İsrail Tabipler Birliği Başkan Yardımcısı
İtalya – Dr. Roberta Chersevani, FNOMCeO Başkanı
Hollanda – Prof. Dr. Rutger Jan van der Gaag, Hollanda Kraliyet Tabip Odası, Tabipler Birliği Başkanı
Polonya – Dr. Maciej Hamankiewicz, Polonya Hekimler ve Diş Hekimleri Odası Başkanı
Portekiz – Prof. Dr. José Manuel Silva, Portekiz Tabipler Birliği Başkanı
Romanya – Dr. Calin Bumbulut, Tabip Odası Romanya Hekimler Yüksek Okulu Başkan Yardımcısı
Slovak Cumhuriyeti– Dr. Marian Kollár, Slovak Tabip Odası Başkanı
Slovenya – Brane Dobnikar, Slovenya Tabip Odası Genel Sekreteri
İspanya – Dr. Juan José Rodríguez Sendín, İspanya Tıp Okulları Genel Konseyi Başkanı
Türkiye – Dr. Bayazıt İlhan, Türk Tabipleri Birliği Başkanı
Graz Deklarasyonu, 28-30 Mayıs 2003 tarihlerinde Graz’da yapılan Avrupa Üniversiteler Birliği (EUA) toplantısında, kongreye katılan üniversitelerin temsilcileri tarafından kabul edilmiştir. Deklarasyon, kalite güvencesinde bir Avrupa için bir politika oluşturulmasını desteklemek ve Bologna Sürecini ileri götürmek amacıyla hazırlanmış, 2004-2005 dönemi ve daha ilerisi için eylem planını hazırlamıştır.
Deklarasyon, üniversitenin rollerini; kamu sorumluluğu taşıması, araştırmanın öncelikli bir unsur olması, akademik kaliteyi koruması, hareketliliği ve sosyal boyutu geliştirmesi, kalite güvencesini sağlaması ve reformun merkezinde olması olarak tanımlamış; eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, toplum hizmetleri ve kitlesel eğitim alanlarında standartlar getirmiştir.
GRAZ DEKLARASYONU 2003 – Berlin ve Sonrası: Üniversitelerin Rolü
2010 ve Sonrası
1. Üniversiteler Avrupa toplumunun gelişiminde temel bir rol oynamaktadırlar. Yerel, bölgesel, ve küresel düzeyde, sosyal ve ekonomik refah için hayati önem taşıyan bilgiyi yaratır, korur ve yayarlar. Avrupa değerleri ve kültürlerini daha ileriye taşırlar.
2. Üniversiteler –bireysel olarak ve ortaklıklarla-, güçlü bir araştırma kapasitesine sahip olan ve araştırmaya dayalı eğitimi temel alan bir Bilgi Avrupa’ sının oluşumunu desteklemektedirler. Kültür ve dil farklılıkları araştırma ve eğitimi zenginleştirir.
3. Avrupa üniversitelerinin gelişimi bir takım temel değerlere bağlıdır: eşitlik ve ulaşılabilirlik; yükseköğretimin ayrılmaz bir parçası olarak tüm disiplinlerde araştırma ve burs imkanları; yüksek akademik kalite; kültür ve dil çeşitliliği.
4. Öğrenciler akademik topluluğun temel üyelerindendir. Bologna reformları:
Tüm öğrenciler için esnek ve bireyselleştirilmiş öğrenme yolları sunulmasını ve mezunların istihdamını kolaylaştıracak ve kurumlarımızı Avrupa’daki ve diğer kıtalardaki öğrencilerin gözünde daha da cazip hale getirecektir.
5.Yeniliklere ve sürdürülebilir ekonomik kalkınmaya katkıda bulunan Avrupa üniversiteleri küresel düzeyde de faaldir. Rekabet gücü ve üstünlük sosyal birlik ve ulaşılabilirlik ile dengelenmelidir. Bologna reformları ancak üniversiteler küresel rekabet gerçeği ile tüm Avrupa’da daha güçlü bir toplum yaratmanın önemine değinirse başarı sağlar.
6. Üniversiteler kalite, yönetim ve liderliği en yüksek seviyede tutmaya devam etmelidir.
Bir kamu sorumluluğu olarak üniversiteler
7.Hükümetler, üniversiteler ve öğrenciler uzun-vadeli bir Bilgi Avrupa’sı görüşüne sahip olmalıdır. Üniversiteler değişik biçimlerde gelişmeye ve çeşitli kaynaklardan fon yaratmaya teşvik edilmelidir. Ancak, yükseköğretim temel akademik ve vatandaşlık değerlerini korumak, üstünlüğü sağlamak ve üniversitelerin sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeyi hızlandırmada önemli bir rol üstlenmelerine imkan vermek için yükseköğretim öncelikle bir kamu sorumluluğudur.
8.Hükümetler bu nedenle kalıcı yasal ve fon sağlayıcı çevreler sağlama yoluyla kurumları ve bunların özerkliklerini güçlendirmelidir. Üniversiteler, hesap verebilirliği kabul edecek ve kurumsal kaliteyi ve stratejik yönetim kapasitesini arttırmak amacıyla öğrenciler ve paydaşlarla işbirliği halinde reform yapma sorumluluğunu üstleneceklerdir.
Yükseköğretimin ayrılmaz bir parçası olarak araştırma
9.Yükseköğretim ve araştırma arasındaki sıkı bağ Avrupa yükseköğretiminin en temel belirleyici özelliklerinden bir tanesidir. Hükümetler bu etkileşimin bilincinde olmalı ve Avrupa’nın araştırma kapasitesinin geliştirilmesi ve Avrupa yükseköğretiminin daha cazip hale getirilmesinde bir yol olarak Avrupa Yükseköğretim ve Araştırma Alanları ile daha yakın bağlar kurmayı teşvik etmelidir.
Bu nedenle, Bologna süreci kapsamında doktora seviyesinin 3. aşama olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Üniversiteler, araştırma temelli öğretim ve öğrenimin Avrupa üniversitelerinde gerekli olduğunun üzerinde durmaya devam etmelidirler. Bütün seviyelerdeki mezunlar, Avrupa’nın bir bilgi toplumu olarak gereksinimlerini karşılamak için araştırma temelli eğitime ve araştırma ortamına tabi tutulmalıdır.
10. Avrupa’daki üniversitelerin çeşitliliği; Avrupa’daki üniversitelerin çeşitliliği; farklı ilgi alanlarında, farklı misyonlarda ve farklı güçlerde çok verimli işbirliklerinin kurulmasına imkan verir. Doktora ve doktora sonrası düzeylerde işbirliği ve hareketliliği arttırmak (Ortak Doktora Programları yoluyla) Avrupa Yükseköğretimi ile Araştırma Alanlarını bütünleştirmek açısından önem taşır.
Güçlü Kurumlar Kurarak Akademik Kaliteyi Arttırmak
11. Reformların başarıyla uygulanması, her bir kurum içinde liderlik ve kalite ve strateji yönetimini gerektirir. Hükümetler, üniversitelerin kendi iç düzenlemeleri ve yönetimleriyle ilgili (örneğin; kurumsal düzey, fakülteler ve personel idareciliği arasındaki yapı ve iç denge) uzun vadeli kararlar almasını sağlayacak koşulları yaratmalıdır. Hükümetlerin ve üniversitelerin yeniliklere yer vermek ve destek olmak için yeterli süreyi kapsayan, üzerinde görüşülmüş sözleşmeler yapmaları gerekmektedir.
12. Üniversiteler kendi paylarına, liderliği teşvik etmeli ve kurum içi kalite güvencesi, sorumluluk ve şeffaflık oluşturabilmek için bir yönetişim yapısı oluşturmalıdırlar. Öğrenciler ilgili komitelere hizmet vererek kendilerine düşen görevi yapmalıdır. Dış paydaşlar yönetim ve danışma kurullarında hizmet vermelidir.
Bologna Sürecini İlerletmek
13. Bologna süreci aşırı kuralcılıktan kaçınmalı, bunun yerine referans noktaları, ortak seviyeler ve ders tanımlarını geliştirmelidir.
14. Üç seviyeli sistem uygulaması (üçüncü seviye doktora seviyesi) değişiklik gerektirmektedir. Üniversiteler için uygulama öncelikleri aşağıda belirtilmektedir.
– Yaşam boyu öğrenim dahil, öğrenci merkezli ve esnek öğrenim yolları oluşturmak amacıyla, müfredatı yeniden yapılandırma ve geliştirme aracı olarak ECTS’yi (Avrupa Kredi Transfer Sistemi) uygulamak;
– Bir yandan müfredatlarda kurumsal özerklikleri ve farklılıkların faydalarını korurken diğer yandan nitelik çerçevelerinin ve öğrenme çıktılarının ortak tanımlarını geliştirmek ve tartışmak,
– Lisans ve lisansüstü derecelerinin hakkıyla verilebilmesi için akademisyenleri, öğrencileri, profesyonel kurumları ve işverenleri müfredatın yeniden düzenlenmesi sürecine dahil etmek;
– Müfredat içinde istihdam edilebilirliğe yönelik becerilerin kapsamlı bir şekilde tanımlanması ve teşvik edilmesi ve birinci aşama programlarının iş piyasasına girme şansı sunmasını sağlamak;
– İstihdam edilebilirliği arttırmak amacıyla Diploma Eki’ni (Diploma Supplement) daha geniş çapta tanıtmak, en çok kullanılan dillerde hazırlamak ve işverenler ve profesyonel kurumlar arasında bilinmesini sağlamak;
Hareketlilik ve Sosyal Boyut
15. Öğrenci hareketliliği kendi içinde akademik kaliteyi arttırır. Hareketlilik karşılaştırılabilir ve ayırıcı öğrenme yaklaşımları yoluyla öğretim ve araştırma kalitesini arttırarak çeşitliliğin bir değer olarak ortaya çıkmasını sağlar. Hareketlilik kişilerin istihdam edilebilirliğini artırır. Üniversite çalışanlarının hareketliliği de benzer yararlar sağlar.
16.EHEA (European Higher Education Area: Avrupa Yükseköğrenim Alanı) gerçekleşecekse hükümetler; hareketliliğin önündeki engelleri kaldırmak, öğrencilerin desteklenmesi için yeni yasalar çıkarmak (öğrenim kredileri ve burslarının taşınabilir olmasını sağlamak gibi), sağlık, sosyal servisler ve iş izni gibi konularda kuralları geliştirmek zorundadır.
17.Hükümetler ve kurumlar öğrenci desteğini (sosyal destek, konaklama ve yarı-zamanlı iş imkanları dahil), akademik ve profesyonel danışmanlığı, dil öğrenimini ve niteliklerin tanınmasını geliştirerek, hareketliliği teşvik etmelidir. Kurumlar, hareketliliği arttıran araçların (özellikle ECTS ve Diploma Eki) tam kullanımını sağlamalıdır. Kısa dönem hareketlilik ve yarı-zamanlı, uzak ve ergin öğrencilerin hareketliliği için de olanaklar arttırılmalıdır.
18. Genç araştırmacıların ve öğretmenlerin kariyer imkanları genç doktoralıların Avrupa’da ve Avrupa’ya dönüşlerinde çalışmaya devam edebilmeleri için teşvik tedbirleri dahil, geliştirmelidir. İki kişinin de kariyer sahibi olduğu aileler için cinsiyet perspektifleri özel tedbirleri gerektirmektedir. Emeklilik haklarının transferlerindeki kısıtlamalar kaldırılmalı, nakli mümkün emeklilik ve diğer sosyal destek çeşitleri yürürlüğe konmalıdır.
19. Öğretmenlik ve araştırma alanında kadınların katılımını arttırmak rekabet edebilir bir Avrupa için şarttır. Cinsiyet eşitliği akademik kaliteyi yükseltir ve üniversiteler bunu insan kaynakları yönetimi politikalarında vurgulamalıdır.
20.The Trends 2003 (“Eğilimler 2003”) raporu, özellikle hareketlilik konuları ile ilgili bilgi tabanının yetersiz olduğunu göstermektedir. Ulusal hükümetler istatistiksel verileri geliştirmek için işbirliği içinde olmalı ve mevcut izleme mekanizmalarını gözden geçirmek için Avrupa Komisyonu ile birlikte çalışmalıdır. EHEA’nın gelişmesi ile ilgili konular hakkında daha fazla araştırma yapılmalıdır.
21.Ortak programlar ve birleştirilmiş müfredata dayanan dereceler, Avrupa işbirliğini güçlendirmek için mükemmel bir araçtır. Hükümetler, ortak diplomaların verilmesi ve tanınması konusundaki yasal engelleri kaldırmalı ve böyle bir işbirliğin özel mali gerekliliklerini dikkate almalıdır.
22. Kurumlar ortak programlara olan gereksinimin farkına varmalı ve, mevcut pilot projelerden en iyi uygulamaların karşılıklı değişimini arttırarak, ECTS kredilerin geniş çapta kullanımıyla yetkinliklerin ve öğrenim sonuçlarının tanınmasını destekleyip yüksek kaliteyi sağlayarak ortak programlar geliştirmelidir.
Kalite Güvencesi: Avrupa Politikasının Çerçevesi
23. Kalite güvencesi Bologna sürecinde önemi sürekli artan bir yer teşkil eder. EUA, Avrupa için kurumsal özerkliğin sorumluluk yaratıp sorumluluk gerektirdiği inancına dayanan yani üniversitelerin iç kalite kültürünün oluşmasında sorumlu olduğu ve bir sonraki gerekli adımın bütün paydaşların içinde olduğu Avrupa düzeyinde ilerleme olduğu inançlarını temel alan eşit bir kalite güvencesi politikası önermektedir.
24. Mevcut bir iç kalite kültürü ve etkili prosedürler, enerjik entelektüel ve eğitimsel erişimleri teşvik eder. Etkin liderlik, yönetim ve yönetişim de bunu yapmaktadır. Öğrencilerin de aktif katılımıyla, üniversiteler, çalışma programları ve hizmet bölümleri dahil, etkinliklerin tamamını değerlendirmeli ve izlemelidir. Dış kalite güvence prosedürleri iç izlemelerin etkili yapılmış olup olmadığını denetleyen kurumsal denetime odaklanmalıdırlar .
25. Kalite güvencesine Avrupa boyutu getirmenin amacı konu alanları ve ulusal koşulların farklılıklarını gözetirken, şeffaflığı arttırmak ve karşılıklı güveni sağlamaktır.
26. Avrupa için kalite güvence prosedürleri; akademik ve kurumsal kaliteyi geliştirmeli, kurumsal özerkliğe saygı duymalı, iç kalite kültürünü geliştirmeli, düşük maliyetli olmalı, kalite güvence temsilcilerinin değerlendirmelerini içermeli, bürokrasiyi ve maliyeti en aza indirmeli ve aşırı düzenlemelerden kaçınmalıdır.
27.Bundan dolayı AÜB, paydaşların ve özellikle üniversitelerin profesyonel “Avrupa için Yükseköğrenim Kalite Komitesi” oluşturmaları için işbirliği yapmalarını önermektedir. Bu yapı bağımsız olmalı, kalite için kurumların sorumluluklarına saygı ve kamu kaygılarına karşı duyarlılık göstermelidir. Komite tartışma için ortam sağlayacak, atanan bir kurul yoluyla önerilen prensiplerin uygulanmasını izleyecek ve kalite güvencesinde gerçek bir Avrupa boyutu geliştirecektir.
Reformun Merkezindeki Üniversiteler
28. Bologna süreci başlangıçta siyasi alandan kumanda edilmekteydi. Fakat şimdi tüm ilgili ortakların (yüksek öğretim kurumları, hükümetler, öğrenciler ve diğer paydaşlar) aktif ve gönüllü katılımlarıyla ivme kazanmaktadır. 2010’un iddialı hedeflerinin gerçekleşmesi için tepeden inme reformlar yeterli değildir. Üstesinden gelinmesi gereken en büyük güçlük, kurumları kendi kendine yeterli hale getirmek için reformların temel kurumsal işlevlerin ve gelişme süreçlerinin içerisine tamamen entegre edildiğinden emin olmaktır. Üniversitelerin yasal değişiklikleri anlamlı akademik hedefler ve kurumsal gerçeklere dönüştürmek için yeterli zaman ayırmaları gerekmektedir.
29. Hükümetler ve diğer paydaşlar kurumsal yeniliğin kapsamını ve üniversitelerin, Avrupa Birliği’nin Lizbon Deklarasyonu’nda belirtildiği şekilde Avrupa bilgi toplumunun uzun dönemli gelişmesine ve Avrupa Araştırma Alanı’na yaptıkları önemli katkıları kabul etmelidir. Bugün Avrupa nüfusunun yarısından fazlasının hayatını etkileyen Avrupa yükseköğrenimi ortak hareketle bütün kıtayı geliştirebilir.
Türkiye – Bulgaristan Suçluların İadesi Anlaşması, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Bulgar Krallığı Hükümeti arasında aktolunan iadei mücrimin mukavelenamesine dair kanun” adıyla 26 Mayıs 1930 tarihinde mecliste kabul edilmiş ve 9 Haziran 1930 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Türkiye – Bulgaristan Suçluların İadesi Anlaşması -1930
Kanun N°: 1649
Kabul tarihi: 26/5/1930
1 — Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Bulgar Krallığı Hükümeti arasında Ankarada 23 kânunuevvel 1929 tarihinde imza edilmiş olan iadei mücrimin mukavelenamesi tasdik edilmiştir.
2 — Bu Kanun neşri tarihinden muteberdir.
3 — Bu Kanunun ahkâmını icraya Hariciye Vekili memurdur. Türkiye ile Bulgaristan arasında iadei mücrimin mukavelenamesi
Bir taraftan:
Türkiye Reisicumhuru Hazretleri,
Diğer taraftan:
Haşmetlü Bulgarlar Kralı Hazretleri,
Suçluların iadesini tanzim için bir Mukavelename akdi arzusunda bulunduklarından:
Türkiye Reisicumhuru Hazretleri, Sabık Hariciye Müsteşarı ve Tokat Meb’usu Al i Şevki Beyfendiyi,
Haşmetlü Bulgarlar Kralı Hazretleri, Bulgaristanın Ankar a orta Elçisi Müsyü Theodor Pavlof’u,
Mütekabilen murahhas tayin buyurmuşlar ve müşarünileyh murahhaslar bu baptaki mezuniyeti kâmile vesikalarını yekdiğerine tebliğ ettikten sonra usul ve kaidesine muvafık bulmalarile] atideki ahkâmı kararlaştırmışlardır:
Madde 1
Akitler işbu mukavelename ahkâmı mucibince ve kendi tebaaları müstesna olmak üzere, yekdiğeri devairi adliyesince takip olunan veya mahkûm edilen ve diğerin anrzisi üzerinde bulunan eşhası mütekabilen yekdiğerine teslim etmeği taahhüt ederler.
İadei mücrimin, ancak, iade kendisinden talep olunan Devletin arazisi haricinde irtikâp olunmuş bir suçtan dolayı takibat icrası veya mahkûmiyet hallerinde vaki olur.
Madde 2
Aleyhinde takibat icra olunan bir şahıs talep olunduğu takdirde iade ancak cürüm olarak affolunan fiil her iki memleketin kanunlarına göre en aşağı bir sene hapis veya daha ağır bir cezayı istilzam ettiği ahvalde vaki olur.
Kat’ileşen bir hükmün icrası için iade talebinde bulunulursa iade ancak suçlu her iki memleketin kanunlarına göre en az bir sene hapis veya daha ağır bir cezayı istilzam edebilen bir fiil için altı aydan ziyade hapis cezasına kafiyen mahkûm olmuş ise vaki olur.
Madde 3
İadei mücrimin kezalik her ne şekil ve mahiyette olursa olsun teşebbüs veya iştirak hallerinde de bu teşebbüs veya iştirak talip olan devletle iade kendisinden talep olunan devletin kanunlarına göre, ikinci madde ahkâmına tevfikan, cezalandırıldığı takdirde vaki olur.
Madde 4
Aşağıdaki hallerde iadei mücrimin talebi kabul olunmaz..
A) Siyasî suçlar ve onlara murtabıt fiiller için; Devlet reisinin şahsına, ailesi azasına, Veya Hükümet Reisine karşı vaki olan sui kast katil veya buna teşebbüsü yahut iştiraki mutazammın olduğu takdirde siyasî suç veya böyle bir suça murtabıt fiil addedilemez
B ) Askerî suçlar ve ona murtabıt fiiller için,
C ) Matbuat suçları için,
D ) Münhasıran mutazarrır olan tarafın şikâyeti üzerine tak ip edilen ve takibat işbu tarafın feragat etmesile tevkif edilebilecek olan suçlar için,
E ) Talep edilen şahıs iadeyi isteyen devletçe, kendi kanunlarile, iade kendisinden talep olunan devletin veya suç toprağı üzerinde irtikâp edilmiş bulunan devletin kanunlarına nazaran müruru zamana uğramış yahut sakıt olmuş bir suçtan dolayı takip edilmekte ise;
F ) Talep edilen şahıs iade kendisinden istenilen memlekette ayni fiilden dolayı takip edilmekte ise, keza orada sureti kat’iyede dava harici görülmüş, mahkûm edilmiş, affe mazhar olmuş veya beraat kazanmış ise;
G ) İade kendisinden talep olunan devletin daireleri, işbu devletin kanunları mucibince suç hakkında hüküm vermeğe salâhiyettar bulunuyorlar ise;
H ) Fiil – üçüncü bir devletin arazisinde irtikâp edilmiş olupta iade kendisinden istenilen tarafın kanunları ecnebi memlekette irtikâp edilmiş böyle bir fiilin takibini kabul etmez
ise.
İşbu mukavele esasına tevfikan iade talebini redde mahal olup olmadığı hususunda karar ittihazı hakkı münhasıran iade kendisinden talep olunan devlete aittir.
İade talebinin tetkikinde takip olunacak usul her ne olursa olsun, siyasî bir suçtan dolayı iade talebinin reddine, ancak iade kendisinden istenilen devletçe tayin edilmiş salâhiyettar mahkeme tarafından hükmolunacağı hususunda akitler mutabık kalmışlardır.
Madde 7
1 – İade talebile birlikte ya bir mahkeme hükmü ya bir yakalama kararı, ittiham kararı, kat’î bir istintak kararnamesi, gayri muvakkat tevkif müzekkeresi veya ayni kuvveti haiz diğer bir adlî varaka ibraz olunacak ve bunlarda cürüm olarak affolunan fiilin mahiyeti, ağırlığı, vasfı ve talip olan memlekette mer’î ve mevzuubâhis suç için kabili tatbik bulunan kanunun metni ve işbu suçun istilzam ettiği ceza işaret edilecektir.
2-Mülkiyet aleyhine suç mevzuubâhis olduğu takdirde hakikaten vaki olan veya ikama tesaddi edilen zararın, daima takribi baliği bildirilecektir.
3 – İade talepnamesine talep edilen şahsın mümkün mertebe eşkâli veya hüviyetini tayine medar olabilecek diğer malûmat ilâve edilecektir.
4 – Gönderilecek evrak talip olan devletin kanunlarile tayin olunan şekilde tanzim edilecek ve bunların aslı veya işbu devletin mahkemesi yahut sair herhangi salâhiyettar bir dairesi tarafından tasdik olunmuş sureti gönderilecektir. İşbu evraka, iade kendisinden talep olunan devletin lisanında muharrer ve talip devletin diplomasi memuru veya iade talep olunan devletin yeminli bir tercümanı tarafından tasdik edilmiş bir tercüme raptolunacaktır.
5 – Şurası mukarrerdir ki, mücrimin iadesi kendisinden talep olunan devlet yukarıda taahhüt edilen evrakı alır almaz iade talebi vehleten gayri kabili kabul görülmiyorsa işbu talep hakkındaki karar mahfuz kalmak şartile, makamatı aidesi, firar ihtimalinin önünü almak üzer t maznunun tevkifine tevessül edeceklerdir.
6 – Takibatın mevzuunu teşkil eden suçun işbu mukavelenamede derpiş olunan ahval meyanına dahil olup olmadığı mes’elesinde şüphe husulü takdirinde talip hükümetten izahat istenilecek ve verilen izahat bu şüpheleri izale edecek mahiyette bulunmadıkça iadeye muvafakat edilmeyecektir. İstizah talebi iade talebinde bulunan devletin siyasî mümessiline irsal edildiği günden itibaren iki ay zarfında iade kendisinden istenilen devlete izahat verilmemiş ise tevkif olunan şahıs tahliye edilebilir.
Madde 8
Muvakkat tevkif yalnız yedinci maddede zikrolunan vesaikten birinin ibrazı ile değil, iade talep olunan memleketin hariciye dairesine diplomasi tarikile verilmiş olmak şartile müstacel ahvalde, gayri muvakkat bir tevkif müzekkeresinin vücudunu müş’ir olarak posta veya telgrafla irsal olunacak her nevi ihbar üzerine de vaki olacaktır. Bununla beraber iade kendisinden talep olunan hükümet yevmi tevkifinden itibaren bir ay zarfında yedinci maddede zikrolunan vesikalardan birini diploması vasıtasile almadığı takdirde madde hazıra mucibince tevkif olunan şahıs serbest bırakılacaktır.
Madde 9
Maznunun, suçun ikaı neticesinde yeddi tasarrufuna geçirdiği yahut onun üzerinde bulunup alman eşya, suçun ikamda kollanılan alât ve edevat ile husulü kanaata medar olacak her şey, üçüncü şahısların hakları mahfuz kalmak şartile ve salâhiyettar makamın takdirine göre, maznun ile ayni zamanda, iadeyi isteyen Hükümete verilecek ve iadeye muvafakat edilmiş iken suçlunun ölümü veya firarı sebebile iade vuku bulmamış olsa bile bu eşya mezkûr Hükümete yine tevdi olunacaktır. Bu tevdi, iadeye muvafakat eden memlekette maznun tarafından ihfa veya depo edilip te bilâhare keşfolunan ayni
mahiyetteki bilcümle eşyaya da şamil olacaktır.
Madde 10
Talep olunan şahıs kendisinden iade istenilen Devlet arazisi dahilinde iade talebini mucip olan fiilin gayri bir suç sebebile takibata uğramış veya mahkûm olmuş ise, iadesi, müddeti cezaiyesinin hitamına veya cezanın af ve ref’ine kadar tehir olunabilecektir.
Kezalik talep edilen şahıs, kendisinden iade istenilen tarafın makamatı huzurunda, ceza kanunlarına muhalefetten gayri bir sebepten dolayı takip edildiği ve bu da onun cebren ihzarını veya tevkifini müeddi bulunduğu takdirde, iade, takibatın veya mevkufiyetin hitamına kadar tehir olunabilecektir.
Bununla beraber iadeyi talep eden memleketin kanunlarına nazaran bu tehirde, maznunun takibinde mürur zaman veya sair mühim müşkülât hasıl olabilir ise, bazı mülâhazatı mahsusa mâni bulunmadığı takdirde ve talep eden memlekette takibat biter bitmez talep olunan şahıs tekrar iade olunmak taahhüdü
altına maznunun muvakkaten teslimine muvafakat edilecektir.
Talep olunan kimse efrada karşı edindiği taahhüdatı, iade sebebile, ifa edemiyecek olduğu takdirde işbu efradın salâhiyettar makam huzurunda haklarını ihkak ettirmeleri ciheti mahfuz kalmak üzere, iade yine vaki olacaktır.
Madde 11
İadeye muvafakat edildiği takdirde talep olunan şahıs iade kendisinden istenilen Devletin ya hudut mevkifinde yahut irkâp limanında talip Devletin emrine verilecektir. İade kararının tebliğinden itibaren bir ay zarfında talip Devlet tesellüm etmemiş bulunursa mezkûr şahıs serbest bırakılabilecektirMadde 12
İade olunan şahıs, kendisine ‘ iade edilen Devlet arazisinde mahiyeti ne olursa olsun iadeden evvel irtikâp etmiş olduğu bir suçtan dolayı ne takibata tâbi tutulur ne tecziye ne de üçüncü bir Devlete iade olunur. Eğer ki bu hallerden berinde veya diğerinde, hakkındaki hükümden ve mahkûmiyet halinde, cezasını çektikten veya umumî yahut hususî affa nail olduktan sonra bir ay zarfında talep eden memleketi tekrar terk etmek serbestisine malik olmuş olan veya o memlekete kendi rizasile avdet etmiş buluna.
İade edilen şahıs iade talebine sebep olan fiilin gayri bir suçtan dolayı onu iade eden ve muvafık gördüğü takdirde, bu diğer suça dair işbu mukavelenamenin yedinci maddesinde zikrolunan evraktan birinin ibrazını talep edebilecek olan Devletin muvafakati mahsusası olmadıkça kendisine iadeye muvafakat edilmiş olunan Devlet tarafından keza ne takip ne de tecziye edilebilir. Kez a bu Hükümetin muvafakati, maznunun üçüncü bir Devlete iadesine müsaade edilmek için de istihsal olunmak lâzımdır.
Maamafih, maznun muhakeme olunmağı ve cezasını çekmeyi kendiliğinden talep etmiş yahut yukarıda tayin edilen müddet zarfında teslim olunduğu memleket arazisini terketmemiş veya oraya bilâhare avdet etmiş bulunursa bu muvafakatin istihsaline lüzum yoktur.
Madde 13
Akitlerden birinin iadesini talep ettiği şahıs, diğer suçlar sebebile, bir veya müteaddit Devlet tarafından dahi talep edilmekte ise en ağır suç kendi toprağı üzerinde irtikâp olunan Devlete ve suçlar ayni dereceyi vehamette bulundukla’! takdirde; tebaasından olduğu Devlete teslim olunur.
Aleyhinde takibat icra olunan şahıs talip devletlerden hiç birinin tebaasından değil ise, suçlar ağırlıkça müsavi oldukları takdirde, talepnamesi iade kendisinden istenilen Devlete en evvel vasıl olan Devlete teslim olunur. Şurası mukarrerdir ki suçun ağırlığı, iade kendisinden talep edilen devletin kanunlarile tayin olunur.
Madde 14
Bir suçlunun iadesi keyfiyeti âkitlerdçn biri ile üçüncü bir Devlet arasında vaki olursa, iadeyi mucip suç
dördüncü maddede derpiş edilen ef’alden olmamak şartile, suçlu olan bu şahsın ve dokuzuncu maddede münderiç eşyanın kendi toprağından transit olarak müruruna diğer Akit Devlet muvafakat edecektir. Meğerki mevzuubâhis şahıs kendi tebaasından ola.
Transit talebi, yedinci maddede zikrolunan evrakı usuliyeden birinin aslı veya usulü dairesinde musaddak sureti tevdi edilerek, siyasî tarikle icra olunmak lâzımdır.
Madde 15
Akitler kendi arazileri dahilinde suçlunun tevkifi, iaşesi ve nakli ve onuncu maddede zikrolunan muvakkat teslim dolayısile vukua gelen masrafların tediyesine müteallik bilûmum mutalebelerden karşılıklı olarak feragat ederler.
Talip Hükümete iadesine veya muvakkaten teslimine üçüncü bir Devletçe muvafakat edilmiş olan bir şahsın transit masarifi talip, Hükümete ait olacaktır.
Madde 16
İşbu mukavelename tasdik edilecek ve tasdiknameler mümkün olduğu kadar kısa bir zaman zarfında Sofyada teati olunacaktır.
Mukavelename tasdiknamelerin teatisinden bir ay sonra iktisabı mer’iyet edecek ve âkitlerden biri tarafından feshi tarihinden itibaren altı ay hitamına kadar mer’î olacaktır.
Sözlerini tasdikan iki taraf murahhasları bu mukavelenameyi imza etmişler ve mühürlemişlerdir. Ankaıa, yirmi üç kânunuevvel bin dokuz yüz yirmi dokuz.
Prof. Dr. Pervin Somer, 12.10.1961 tarihinde doğmuş, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini 1982 yılında tamamlayarak aynı fakültede özel hukuk alanında yüksek lisans eğitimine başlamış, mezuniyetin ardından hakimlik sınavını kazanarak 1983-1984 yıllarında Adalet Bakanlığı Hakim Adayı olarak görev yapmıştır. Somer, 1984 yılında araştırma görevlisi olarak Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde akademik kariyerine başlamıştır.
Yüksek lisans tezini 1985 yılında “Arsa Payı Karşılığı Kat Yapım Sözleşmesi” adlı tezi ile tamamlamış ve master derecesi almış, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde doktora eğitimine başlamıştır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki doktora eğitimini 1994 yılında tamamlayarak hukuk doktoru unvanını almış ve yardımcı doçent olarak Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesine atanmıştır.
Pervin Somer Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı Berra Besler ile birlikte
Somer, doktora tezi aşamasında YÖK Bursu ile Almanya’nın Trier kent merkezi dışında bulunan Tarfost bölgesindeki Trier Üniversitesinde Doktora Tez Araştırması yapmış, Alman Hukukunu tanıma imkanı bulmuş, “Roma Hukukunda Mala Verilen Zarar” başlığını taşıyan doktora tezini hazırlamıştır. 2002 yılında hukuk doçenti olmuş, 2011 yılında profesörlük unvanını kazanmıştır.
Prof. Dr. Pervin Somer, hukuk fakültelerinde yapmış olduğu Özel Hukuk ve Roma Hukuku alanındaki çalışmaların yanı sıra Sağlık ve Tıp Hukuku branşındaki uzmanlığı ve verdiği dersler, seminerler ve konferanslarla tanınmaktadır. Hukuk alanındaki kişisel gelişim, alternatif enerji terapileri ve meditasyon-imgeleme konularıyla da ilgilenerek farklı alanlarda eğitimler ve sertifikalar almış, konferanslara katılmış, Öz Benlik ve Yaşamla Uyum Atölye Çalışmaları” adıyla seminer ve toplantılar düzenlemiştir.
Akademik Kariyeri
Prof. Dr. Pervin Somer, akademik kariyeri yanında idari görevler üstlenmiş, Kadir Has Üniversitesinde, Hukuk Fakültesi Dekan Yardımcısı, Fakülte Yönetim Kurulu Üyesi, İletişim Fakültesi Fakülte Kurulu üyesi, Üniversite Etik Kurul Üyesi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk/Sağlık Hukuku Yüksek Lisans Modül Koordinatörlüğünü yürütmüştür.
Uluslararası Kıbrıs Üniversitesinde, Hukuk Fakültesi Fakülte Kurulu Üyesi ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak çalışmış, Medeni Hukuk kürsü başkanlığı yapmış, Adalet Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğünü ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Profesyonel Doktora (Almanca) Programı Koordinatörlüğünü yürütmüş, Fakülte dekanı olarak görev almıştır.
Medipol Üniversitesinde, Sosyal Bilimler Enstitüsü Sağlık Hukuku Yüksek Lisans Koordinatörü ve Hukuk Fakültesi Fakülte Kurulu Üyesi ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev almıştır.
Prof. Dr. Pervin Somer’in doktora tezi de olan “Roma Hukukunda Mala Verilen Zarar”, “Atatürk İlkeleri ve Devrimi“, Roma Hukukunda Mala Verilen Zarar–Türk Hukuku ile Karşılaştırmalı”, “Roma Hukukunda İstisna Akdi” ve “100 Soru-100 Cevap Roma Borçlar Hukuku”, “Olması Gereken ve Olan Açısından Erkek Egemen Toplumda, Erkek Olmayanın Yeri”, “Roma Hukukunda Torba Kanun Yasağı”, “2010 Anayasa Değişiklikler Çerçevesinde Yargı Bağımsızlığı” ve “Endikasyon-Aydınlatılmış Onam-Komplikasyon ve Yönetimi” isimleri ile yayınlanmış eserleri bulunmaktadır.
“Healthcare System in Turkey”, “Organ and Tissue Transplantation in Turkey Legal and Ethical Aspect, Legisiation and Issues” ve “New Regulation on Clinical Research in the Context of Turkish Healthcare-An Ethical and Legal Analysis of Changes of Research Bioethics in Turkey” isimli eserlere katkıda bulunmuştur .Şiir ve kişisel gelişim üzerine yayına hazırladığı kitapları bulunmaktadır.
Prof. Dr. Pervin Somer
Pervin Somer
Pervin Somer- Roma Hukukunda İstisna Akdi
Pervin Somer- Atatürk İlkeleri ve Devrimi
Makale ve Bildirileri
Prof. Dr. Pervin Somer’in Ulusal ve Uluslararası hakemli dergilerde yayınlanmış birçok makalesi ile bilimsel toplantılarda sunulmuş bildirileri bulunmaktadır. Bu makaleler ve bildiriler şunlardır:
(1) Arsa Payı Karşılığı Kat Yapım Sözleşmesi (Unsurları-Hukuki Özellikleri-Şekil Sorunu), Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Araştırmaları Dergisi, C.2, S.1
(2) Der Begriff der Widerrechtlichkeit bei der lex Aquilia, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Araştırmaları Dergisi, 1989, C.5, S. 1-3.
(3) Roma Hukukunda Mahkumiyet Kararına Rağmen Borcun İfa Edilmemesinin Borçlu Bakımından Sonuçları, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Araştırmaları Dergisi, 1994, C.8, S. 1-3.
(4) Damnum Iniuria Datum Dolayısıyla Açılan Dava: Actio Legis Aquiliae’nin Özellikleri ve Usul Hukuku Açısından Davaya Kısa Bir Bakış, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Araştırmaları Dergisi, 1995, C. 9, S. 1-3.
(5) Roma Hukukunda Kesin Hükmün Etkisi (Çeviri: Prof. Dr. Hans Wieling), Prof. Dr. Nuri Çelik’e Armağan, İstanbul 2001, C. 1.
(6) Roma Hukukunda Specificatio ve Hukuki Tağyirin Medeni Kanundaki Görünümü, Prof. Dr. Kemal Oğuzman’a Armağan, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2002/1.
(7) Dar Anlamda Roma Aile Hukukunun Esasları, Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, (Hakemli) İstanbul 2002/2.
(8) Roma Hukukunda Accessio, Prof. Dr. Fahiman Tekil’in Anısına Armağan, İstanbul 2003.
(9) Roma Hukukunda Vergilendirme, Prof. Dr. Ergun Önen’e Armağan, İstanbul 2003.
(10) Umumi Hukuk Tarihinin Konusu ve Önemi Üzerine Kısa Bir Değerlendirme, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, (Hakemli) 2005/2.
(11) Roma’da Vergi Şirketleri, (F. İlçin Gönenç), Doç. Dr. Mehmet Somer’e Armağan, İstanbul 2006.
(12) Hint Uygarlığı ve Hukuku, Prof. Dr. Aydın Aybay’a Armağan, Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi-Özel Sayı, 2007/2.
(13) Eğitim Alanında Özürlülere İlişkin Düzenlemeler, Prof. Dr. Hüseyin Ülgen’e Armağan, İstanbul 2007, C.2.
(14) Aynı Coğrafyada Hukuk Kültürlerinin Kesişim Modeli Olarak Tanzimat Dönemi Osmanlı Hukuku ve Türkiye Cumhuriyeti Hukuk Reformu, Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, (Hakemli) 2008/2
(15) Roma’da Hekimin Sorumluluğu, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Araştırmaları Dergisi, Roma Hukukundan Modern Hukuka Sorumluluk Sempozyum Özel Sayısı, İstanbul 2008.
(16) Kultur, Zivilisation und Recht: Gegenseitige Beziehungen, Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, (Hakemli) 2009/2
(17) Hekimin Hukuki Sorumluluğu, Uluslararası I. Sağlık Hukuku Sempozyumu, XII Levha, Kadir Has Üniversitesi Yayını, İstanbul 2010.
(18) Hastane Yöneticisi, Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş’a Armağan, İstanbul 2011
(19) Yasal ve Etik Boyutuyla Klinik Araştırmalar, Uluslararası 2.Sağlık Hukuku Sempozyumu, (Elif Vatanoğlu) Kadir Has Üniversitesi Yayını, XII Levha, İstanbul 2011
(20) Bizans’ta Hekimlik, Bizans’tan Günümüze İstanbul’da Sağlık, İstanbul 2010
(21) Roma Hukukunda Yasama Faaliyeti, Güncel Hukuk Dergisi, Mayıs 2011/5-89.
(22) Tıbbi Kayıtlar, Ankara Barosu III. Sağlık Hukuku Kurultayı, Ankara 2011
(23) Tıbbi Malpraktis ve Hekimin Hukuki Sorumluluğu, Hukuk İlminin Muasır Problemleri, II. Uluslararası Konferans, Nisan 2010, Bakü- Azerbaycan 2011 (e-kitap)
(24) Soyut Adaletten Somut Adalete: Praetorlar, Navisalvia, Dr. Sina Kabaağaç’ı Anma Toplantısı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Özel Yayını, İstanbul 2011
(25) Alternatif Tıp ve Etik, Prof. Dr. Mehmet Akad’a Armağan, İstanbul 2012
(26) Tamamlayıcı Tıbbın Hukuki Dayanağı, SD, Medipol Üniversitesi Dergisi, İstanbul 2012
(27) Tamamlayıcı Tıp-663 s. KHK, Prof. Dr. Mustafa Dural’a Armağan, İstanbul 2013
(28) Klinische Forschungen und Ethische Instıtutionen in der Turkei, Tıp Hukuku ve Tıp Etiği Dergisi, İstanbul 2013
(29) Klinik Araştırmalar Hakkında Yönetmelik Çerçevesinde Etik Kurullar (Elif Vatanoðlu), Prof. Dr. Nur Centel’e Armağan, ıstanbul 2013
(30) Constantinopolis ve Roma Hukuku, ıstanbul 2014
(31) İlaç Üretimi ve Kullanılması Sırasındaki Hatalardan İlaç Üreticisinin, Hekimin ve Eczacının Özel Hukuk Sorumluluğu, Kadir Has Üniversitesi 1. Ulusal Sağlık Hukuku Sempozyumu, İstanbul 2014
(32) Sağlık Yönetiminin Sorumluluğu, V. Lefke-Avrupa Üniversitesi Sağlık Hukuku Sempozyumu, 2014
Prof. Dr. Hayri Domaniç, 1923 tarihinde Kayserinin Pınarbaşı ilçesinde doğmuştur. 1864 yılındaki Büyük Çerkes Sürgününde, Kafkasya’nın Kabardey yöresinden Anadolu’ya göç ederek Uzunyayla yöresine yerleşmiş olan “Dumenış” adlı bir Adige ailesine mensuptur.
Doğmuş olduğu Büyük Kabaktepe köyü o dönemdeki adıyla Aziziye, şimdiki Pınarbaşı ilçesine bağlı iken daha sonra Sarız ilçesine bağlanmıştır. Çocukluğu Türkçe bilmeyen Çerkeslerin arasında geçtiği için öncelikle Çerkesce öğrenmiştir. Çocukluk ve gençliğinin büyük bir bölümü Marğuşey ve Lığurhable köylerinde geçmiştir. Marğuşey köyünün bugünkü adı Yukarı Beyçayır’dır. Doğanın ve tabiatın güzellikleri arasındaki bu köylerde sabahtan akşama kadar kırlarda dolaşan, çift süren, ekin ve ot biçen Domaniç Anadolu köy hayatının içinde yetişmiştir. Çocukluğu Çerkes örf ve adetlerinin yaşandığı bir ortamda geçen ve katıksız Çerkesçe yaşanan bir toplumsal çevrede hayata atılan Domaniç; hayatının sonuna kadar bu örf ve adetlere bağlı yaşamıştır.
Prof. Dr. Hayri Domaniç
Eğitim ve Meslek Yaşamı
Prof. Dr. Hayri Domaniç, Pınarbaşı İlkokulunu bitirdikten sonra, 1937 yılında yatılı okul okumak üzere İstanbul‟a gelmiş, sınavlarını kazandığı Galatasaray Lisesine kaydını yaptırmıştır. Galatasaray Lisesinde sekiz yıl (leyli meccani) parasız yatılı olarak okumuştur. Okulda, Çerkes Beyi ve Çerkes Reisi unvanları ile anılmıştır. Okulun yaz tatillerinde Uzunyayla olarak tabir edilen memleketine gitmiştir.
Hocaların Hocası Hayri Domaniç İstanbul Barosu tarafından düzenlenen bir etkinlikte Avukat İsmail Altay ile birlikte
Prof. Dr. Hayri Domaniç, 1937 yılında girdiği Galatasaray Lisesinden 1944–1945 döneminde bu okuldan mezun olmuştur. 1945 yılı sonbaharında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydolan Hayri DOMANİÇ, 1949 yılında hukuk fakültesinden mezun olmuş ve bir yıl sonra 1950 yılında aynı fakültenin İcra ve İflas Hukuku Kürsüsüne asistan olmuştur. Doktorasını bu kürsüde tamamlayan Hayri Domaniç; 1956 yılında aynı fakültede Kara Ticareti Hukuku Kürsüsüne geçmiş, 1958 yılında doçent, 1967 yılında profesör olmuş 1988 yılına kadar üniversitede çalışmıştır.
Domaniç, Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Yüksek Okulunda 1962-1963 yıllarında ve Özel Şişli İktisadi ve Ticari İlimler Yüksek Okulunda 1968-1971 yıllarında Ticaret Hukuku okutmuştur.
1967’de profesörlüğe yükselerek kürsü başkanlığına getirilen Domaniç, 1988 yılında emekli olduktan sonra da meslek edindiği avukatlığı sürdürmüştür.
Sosyal ve Siyasal Yaşamı
Domaniç, 1970 yılında sembolik olarak Süleyman Demirel’e muhalefet amacıyla Adalet Partisinde politikaya atılmış ise de başarılı olamamış ve politikadan ayrılmıştır.
Latince, Fransızca, İngilizce, Almanca ve Çerkesce bilen DOMANİÇ, 2010 yılında hayata veda edene kadar çevresine ve toplumuna faydalı, sivil toplum faaliyetlerinin içinde aktif bir yaşam sürmüştür. Adeta bir müze gibi dekore ettiği bürosunda büyük bir şapka koleksiyonu oluşturduğu çevresince bilinmektedir. Cömertliği ve küçük büyük ayırt etmeksizin herkese harçlık vermesi ile meşhur olan Domaniç, Galatasaray Üniversitesi Suna Kıraç Kütüphanesindeki hukuk kitaplarının önemli bir kısmını bu kütüphaneye bağışlamıştır.
Ticaret Hukuku alanında yazılmış 10.000 sahifeden fazla eserin sahibi olan ve birçok bankaya danışmanlık yapmış olan Domaniç “tüm banka kredi sözleşmelerinin geçersiz olduğu” yönünde ileri sürdüğü tez ile hukuk dünyasında ses getirmiştir.
Galatasaray Spor Kulübü üyesi olan ve bu kulübe başkanlık adaylığı girişiminde de bulunan Domaniç, yedi büyük Galatasaraylıdan biri olarak anılmıştır.
Prof. Dr. Hayri Domaniç, 14 Mayıs 1950 seçimleri sonrasında “barışçı yollarla, kültürün yeniden diriltilmesi için” Kuzey Kafkasya Kültür Derneği olarak da bilinen Kafkas Kültür Derneğini Beyazıt‟ta Bereket Han’da kurmuş, kendi ifadesi ile bu derneğin on sene süreyle “odacısı, üyesi ve başkanı” olmuştur. Dosteli Yardımlaşma Derneğinin üyesi olarak da faaliyet göstermiştir.
Kafdav adınaÖzdemir Özbay tarafından yapılan röportaj‘da Prof. Dr. Hayri Domaniç’in çalışma ofisi şu şekilde tanımlanmaktadır; “Tavana kadar yükselen kitaplıklarda sayısız eser, antika mobilyaları, masaların üzerinde üst üste yığılmış yayınlar, dolap aralarına ve önlerine serpiştirilmiş Çerkes kamçıları başlıklar, kamalar ve daha birçok nadide Çerkes el sanatı örneği değerli eşyalar. Başka bir köşede kaideye oturtulmuş altın kakmalı muhteşem Çerkes at eğeri…. Biblolar, kalpaklar, kovboy şapkaları, fotoğraflar. Kapının üzerinde bir gazeteden büyültülmüş Atatürk‟le birlikte Çerkes Ethem resimleri. Nereye baksanız, tarih, sanat ve hukuk soluyorsunuz. Her hukukçunun hayalini süsleyecek görkemli bir büro. Çalışma masasında baskıya hazırlanan bir kitabın düzeltmeleri. Başka bir masada dava dosyaları ve bütün bu kalabalığın, bütün bu objelerin içerisinde; gözü ile izlemeden, elini attığında istediği belgeyi bulabilen ak saçlı bir bilim adamı Sayın Hayri Domaniç‟i ve muhteşem bürosunu tanımlamak öyle kolay değil. Bu mekanı solumak ve yaşamak gerekiyor. Sayın Domaniç‟in çok yönlü kişiliği, çalıştığı bu mekana ve eşyalara da yansımış.”
Prof. Dr. Hayri Domaniç’in Eserleri
1988 yılında emekli olan Prof. Dr. Hayri Domaniç’in; hukuk alanında basılmış on yedi kitabı bulunmaktadır.
Anonim Şirketlerin Kuruluşundan Doğan Hukuki Mes’uliyet
Hukukta Kaziye-i Muhkeme ve Nisbi Kuvveti
Adi Kolektif ve Komandit Şirketler
Kıymetli Evrak Hukuku
Ticaret Hukukunun Umumi Esasları
Notlu-İçtihatlı Türk Ticaret Kanunu ve İlgili Mevzuat
Anonim Şirketler
Karşılıksız Çek
Türk Ticaret Kanunu Şerhi
Prof. Dr. Hayri Domaniç’e 80. Yaş Günü Armağanı
Şirketlerde Nevi Değiştirme
Atatürk ve Hukukun Üstünlüğü Prensibi
Ticaret Hukukunun Genel Esasları
Hisseli Komandit ve Limited Şirketler
3167 sayılı Çek Kanunu ve Kıymetli Evrak Hukuku
Faizle Karşılanamayan Zararların Giderilmesini Sağlayan BK.105 ve Diğer Hükümler
Hayri Domaniç
Makaleler ve Bildirileri
Hocaların Hocası Prof. Dr. Hayri Domaniç; gençlik yıllarından itibaren Ticaret Hukuku alanında ve diğer sosyal bilimler alanında; BORÇLAR KANUNU VE 6183 SAYILI KANUNLAR YÖNÜNDEN GECİKME FAİZLERİ VE FAİZLE KARŞILANAMAYAN ZARARLARIN GİDERİLMESİ, EMLAK VERGİSİ KANUNU’NUN UYGULANMASINDAKİ HATALAR, SAHİBİNİN RIZASI DIŞINDA ELİNDEN ÇIKAN ÇEKLER, BANKALARIN KREDİ SÖZLEŞMELERİNDE, SÖZLEŞME SERBESTİSİNİ SINIRLAYAN KURALLAR VE UYGULAMADAKİ HATALAR, HİSSE SENETLERİNİN ÇIKARILMA ZAMANI VE MECBURİYETİ, ANONİM VE LİMİTED ŞİRKETLERDE MALİ BÜNYENİN ZAYIFLAMASI HALİNDE ZORUNLU YASAL TEDBİRLER, ÖZELLEŞTİRMEYE İLİŞKİN KARARNAMELERİN İPTALİNİN YASAL BOŞLUK DOĞURMAYACAĞI VE ÖZELLEŞTİRMENİN DİĞER İLGİLİ KURALLARA GÖRE YAPILABİLECEĞİ, DAVALARIN GEÇ KARARA BAĞLANMASININ SEBEPLERİ VE TEDBİRLERİ, KAPATILAN BANKALARDA MEVDUATI BULUNANLARIN HAKLARINI KORUMAK İÇİN YAPABİLECEKLERİ İŞLEMLER VE YASAL DAYANAKLARI KONUSUNDA NOTLAR, DİRENCEYE UĞRAYAN KAMULAŞTIRMA BEDELLERİNE BK.105 TAZMİNATINI UYGULAMAYAN YARGITAY 5. Ve 18. HUKUK DAİRELERİNİN İDARE YANLISI KARARLARINDAN DOĞAN ÇEŞİTLİ SORUMLULUKLAR VE BAŞKA YASAL YOLLAR, HALK SERMAYESİNİN ANONİM ŞİRKETLERE KATILMASINI VE KORUNMASINI SAĞLAYACAK BAZI TEDBİRLER, 3628 SAYILI MAL BİLDİRİMİNDE BULUNULMASI, RÜŞVET VE YOLSUZLUKLARLA MÜCADELE KANUNU KONUSUNDA ELEŞTİRİLER, ANAYASA’NIN 84/1. MADDESİNİN YORUMU VE ANAYASAYA AYKIRILIĞI, PROTESTOLU SENETLERİN ARTMA NEDENLERİ VE ÖNLEME ÇARELERİ, YÜRÜRLÜKTE BULUNAN VERGİ KANUNLARININ GEREĞİ GİBİ UYGULANMASI DURUMUNDA VERGİ REFORMUNA GEREK YOKTUR, DOĞRU VE İSABETLİ UYGULAMASI KAYDI İLE VERGİ MEVZUATIMIZ İHTİYACA CEVAP VERECEK İÇERİĞE SAHİPTİR, BASİT TEMERRÜT FAİZİ VE GECİKME ZAMMI CAYDIRICI BİR MİKTAR FAZLASI İLE ENFLASYONA ENDEKSLENMELİDİR, FAALİYETİ DURDURULAN BANKALARIN EN AZ % 5’ten FAZLA PAYA SAHİP ORTAKLAR İLE BANKA TEMSİLCİLERİNİN BANKA ALACAKLILARINA KARŞI SORUMLULUĞU, SOSYAL YARDIM ZAMLARININ YÜKÜMLÜSÜNÜN TAYİNİ, DEVLETİN KATLANARAK BORÇLANMASINA VE ALACAK DAVALARININ GİDEREK ARTMASINA NEDEN OLAN BASİT TEMERRÜT FAİZİ ve GECİKME ZAMMI CAYDIRICI BİR MİKTAR FAZLASI İLE ENFLASYONA ENDEKSLENMELİDİR, TİCARİ ALACAKLILARIN TEMERRÜDÜNE REESKONT FAİZİ UYGULANMASINDA HATALAR, BANKALARIN İFLAS YOLU İLE TAKİBİ, YARGI VE İCRA YOLU İLE BANKALARA YATIRILAN PARALARIN FAİZİNİ DEVLETE MALEDEN KANUNDA HATALAR, RESMİ MEVDUATA DÜŞÜK FAİZ UYGULANMASINDA HATALAR, YASAMA DOKUNULMAZLIĞININ TARİFİ, TARİHÇESİ, KAPSAMI VE İSTİSNALAR, 3095 SAYILI FAİZ KANUNUNUN 1 2 ve 4. MADDELERİNİ İPTAL EDEN ANAYASA MAHKEMESİNİN 15.12.1998 TARİHLİ VE E. 1997/34, K. 1998/79 SAYILI KARARININ NETİCELERİ İLE DEVLETİN UZUN ZAMANDIR FAİZ KANUNUNDA ANAYASA MAHKEMESİNİN 2 5 ve 10. MADDELERİNİN EMRİ DOĞRULTUSUNDA HAKSIZLIKLARI ENGELLEYEN KANUNLAR YAPMADIĞINI VURGULAYAN KARAR GEREKÇESİNDEN DOĞAN SORUMLULUKLAR, KİRALARIN DONDURULMASI İLE İLGİLİ HUKUKİ NOTLAR, BORÇLAR KANUNUNUN 105. MADDESİNDE YAZILI MUNZAM TAZMİNAT KONUSUNDA İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARINA NEDEN OLAN ÇELİŞKİLİ BAZI YARGITAY KARARLARININ ÖZETLERİ İLE, İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARININ YASAL YARGISAL VE DOKTRİNAL GEREKÇELİ HÜKÜM FIKRASI başlıkları ile bilimsel makaleler yayınlamıştır.
Domaniç ayrıca, CHP CUMHURİYET HALK PARTİSİ’ ne ÖVGÜLER BÜYÜK ÖLÇÜDE HATALIDIR, VERGİ KANUNU YAPIMINDA VE UYGULAMASINDA HATALAR. TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NDE BAŞLICA İNKİLAP VE VERGİ KANUNLARI İLE SON VERGİ KANUNLARININ KARŞILAŞTIRILMASI VERGİ YÜKÜMLÜSÜ VE AYDINLARIN HATALARI, VERGİ KANUNLARININ UYGULANMASINDA DEVLETİN İHMAL VE HATALARI, HAZİNE GELİRLERİNİ AZALTAN BAZI DEVLET HATALARI, TÜRKİYE ÇERKEZLERİNDE KÖLELİĞİN KALDIRILMASI, ÇEK KANUNU TASARISI, GELİR VERGİSİ KANUNUNDA UYGULAMA HATALARINA DAYALI VERGİ KAYBI VE ÖNLEME ÇARELERİ, KARŞILIKSIZ KALAN ÇEKLERİN DÜZENLEYİCİLERİNE BİR YILDAN BEŞ YILA KADAR HAPİS CEZASI UYGULAYAN 3167 SAYILI ÇEK KANUNU KONUSUNDA DEVLETİN HATALARI, FAİZ VE VERGİ KANUNLARINDA DİSİPLİN, TÜRK HUKUKUNDA ADALETSİZ, ÇELİŞKİLİ FAİZ KURALLARI İLE DİĞER BAZI HATALAR VE DÜZELTME YOLLARI, BİRİKMİŞ VEYA YILLIK KURUM KAZANÇLARININ SERMAYEYE İLAVE EDİLMESİ GELİR VERGİSİ NEDENİDİR, HARP HALİNDE VERİLEN ŞEHİT KADAR HER YIL ÖLÜMLERE NEDEN OLAN TRAFİK KAZALARINI ÖNLEMEYEN DEVLETİN HATALARI VE BİR KANUN TASARISI, OSMANLI İMPARATORLUĞU’nun 701. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ MÜNASEBETİLE KURUCU İLK PADİŞAH OSMAN BEYİN TAVSİYELERİ, VERGİ KAÇAKÇILIĞININ ÖNLENMESİ ÇARELERİ, DEVLET DENETLEME KURULUNUN GÖREV VE YETKİLERİ İLE SORUMLULUKLARI, OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI YAPTIĞINI KANUNLAŞTIRAN FRANSA’YA CEVAPLARLA KARŞI TEDBİR ÖNERİMİZ, TARİHTE DİNLER VEYA DİNLER TARİHİNDEN BAZI KESİTLER, EKONOMİK KRİZDEN ÇIKIŞ YOLLARI, İNKILAP KANUNLARI, DEVLET ORGANLARI İLE ÜYELERİNİN KİŞİSEL SORUMLULUĞUNU DA GEREKTİREN HATALARDAN ÖRNEKLER, ŞİRKETLER VE DANIŞTAY, İKTİSADİ DEVLET TEŞEKKÜLLERİ VE DANIŞTAY, DEVLET ŞİRKETLERİNDE ÇALIŞANLARIN HUKUKİ DURUMU, HİSSE SENETLERİ ÖZEL SERMAYEYE SATILMALIDIR, TÜRKİYE’nin KALKINMASI VE AYDINLAR, KALKINMAMIZ VE AYDINLAR, DAR GELİRLİLER İÇİN DEV BİR KOOPERATİF KURULMALI, DEVLET VE ÖZEL YÜKSEK OKULLAR, ADALET PARTİSİ KONGRESİNDE AÇIKLAYAMADIĞIM İDARİ HATALAR, ANARŞİK OLAYLARIN SEBEBİ ÜNİVERSİTE ÖZERKLİĞİ DEĞİLDİR, SERMAYE PİYASASI, FİAT KONTROL KARARNAMESİ KANUNİ DAYANAKTAN YOKSUN, KÂRA İŞTİRAKLİ TAHVİLLER VE SORUNLARI, CHP-MSP KOALİSYONUNUN BOZULMA SEBEPLERİ, ERKEN SEÇİM İLE BUHRAN BİTMEZ, ANAYASA TARTIŞMALARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ, VERGİLERDE GECİKME ZAMMI ARTIRILMADIĞI ve FAİZE FAİZ UYGULAMASINA DÖNÜLMEDİĞİ TAKDİRDE HAZİNE KATLANARAK BORÇLANMAKTAN KURTULMAYACAKTIR, PROTESTOLU SENETLERİN ARTMA NEDENLERİ VE ÖNLEME ÇARELERİ, YÜRÜRLÜKTE BULUNAN VERGİ KANUNLARININ GEREĞİ GİBİ UYGULANMASI DURUMUNDA VERGİ REFORMUNA GEREK YOKTUR, GELİR VERGİSİ KANUNUNDA UYGULAMA HATALARINA DAYALI VERGİ KAYBI VE ÖNLEME ÇARELERİ, DOĞRU VE İSABETLİ UYGULANMASI KAYDI İLE VERGİ MEVZUATIMIZ İHTİYACA CEVAP VERECEK İÇERİĞE SAHİPTİR, BANKALARIN İFLAS YOLU İLE TAKİBİ, YARGI VE İCRA YOLU İLE BANKALARA YATIRILAN PARALARIN FAİZİNİ DEVLETE MAL EDEN HARÇLAR KANUNUNDA HATALAR YASA DOKUNULMAZLIĞININ TARİFİ TARİHÇESİ KAPSAMI VE İSTİSNALAR, VERGİ KANUNLARININ UYGULANMASINDA DEVLETİN İHMAL VE HATALARI, CUMHURİYET HALK PARTİSİ’NE ÖVGÜLER BÜYÜK ÖLÇÜDE HATALIDIR, KARŞILIKSIZ KALAN ÇEKLER KONUSUNDA DEVLETİN HATALARI, BİRİKMİŞ VEYA YILLIK KURUM KAZANÇLARININ SERMAYEYE İLAVE EDİLMESİ GELİR VERGİSİ NEDENİDİR, HARP HALİNDE VERİLEN ŞEHİT KADAR HER YIL ÖLÜMLERE NEDEN OLAN TRAFİK KAZALARINI ÖNLEMEYEN DEVLETİN HATALARI VE BİR KANUN TASARISI, VERGİ KAÇAKÇILIĞININ ÖNLENMESİ ÇARELERİ, DEVLET DENETLEME KURULUNUN GÖREV VE YETKİLERİ İLE SORUMLULUKLARI, EKONOMİK KRİZİ YENMEYE ÇALIŞAN HÜKUMETE AÇIK MEKTUP, KÖY ENSTİTÜLERİ KONUSUNDA YANILGILAR, IMF İLE 18 DEFA ANLAŞMA YAPMAMIZA NEDEN OLAN DEVLET BORÇLARINDAN KURTULMA ÇARESİ VE SERVET VERGİSİ, EKONOMİK KRİZDEN ÇIKIŞ YOLLARI başlıklarıyla makaleler yayınlamış büyük bir cumhuriyet aydınıdır.
Enformatik Toplum ve Hukuk, Doç. Dr. Fatih Gürsul tarafından editörlüğü yapılarak kaleme alınan ve 2016 yılında Legal Yayıncılık tarafından basılan bir eserdir. Kitap bölümleri; Melike Kavuk, Prof. Dr. Hafize Keser, Ali Erdoğan, Mustafa Özcan, Ceren Çubukçu, Berrin Atiker, Engin Möngü, Tevfik Örkün, Harun Aksaya, Kadir Burak Olgun, Mehmet Elibol, Cemal Aktürk, Tarık Talan, İsmet Yiğitbaşı ve Doç. Dr. Fatih Gürsul tarafından kaleme alınmıştır.
Enformatik; bilgisayar bilimleri ile diğer bilimlerin kesişimini ele alan bir bilim dalıdır. Disiplinler arası bir bilim dalı olan Enformatik; Sağlık Bilişimi, E-Ticaret, E-Devlet, Uzaktan Öğrenme, Açık Öğretim, Bilişim Hukuku v.b birçok konuda araştırma ve geliştirme faaliyetlerini içerir. Bir yıllık çalışma sonucunda hazırlanan bu kitap bilişim hukukunun toplumsal yansımalarını bilimsel yöntemler ile ele alınarak hazırlanmış bir araştırmalar dizisidir.
Kitabın ilk bölümünde siber zorbalığın hukuksal boyutu, ikinci bölümde fikri mülkiyet kapsamında bilişim hukuku, üçüncü bölümde sosyal medya ve bilişim suçları, dördüncü bölümde elektronik ticaret kapsamında bilişim hukuku, beşinci bölümde İnternet bankacılık hizmetleri ve paydaşların sorumlulukları, altıncı bölümde mobil bilişim suçları ve son bölümde ise İnternet bankacılık suçları İstanbul ölçeğinde incelenmiştir. Her bölümde konuya ilişkin literatür ve kavramsal çerçeve ortaya konulup Yargıtay kararları çerçevesinde örneklendirilmiştir.
Konu Başlıkları
Siber Zorbalığın Hukuksal Boyutu, Melike Kavuk – Prof. Dr. Hafize Keser
Fikri Mülkiyet Kapsamında Bilişim Hukuku, Ali Erdoğan – Mustafa Özcan
Sosyal Medya ve Bilişim Suçları, Ceren Çubukçu ve Berrin Atiker
Elektronik Ticaret Kapsamında Bilişim Hukuku, Engin Möngü – Tevfik Örkün
İnternet Bankacılık Hizmetleri ve Paydaşların Sorumlulukları, Harun Aksaya – Kadir Burak Olgun – Mehmet Elibol
Mobil Bilişim Suçları, Cemal Aktürk – Tarık Talan
Online Bankacılık Suçlarının İncelenmesi: İstanbul Örneği, İsmet Yiğitbaşı – Doç. Dr. Fatih Gürsul
Cinsel Taciz ve Saldırı Vakaları Karşısında Tutum Tavsiye Rehberi, Boğaziçi Üniversitesi Cinsel Tacizi Önleme Koordinatörlüğü tarafından rehber olması amacıyla hazırlanmıştır.
Sözle, beden diliyle veya herhangi bir iletişim aracıyla gerçekleştirilen, kişinin cinsel özgürlüğünü ihlal eden, onayına dayanmayan cinsel içerikli davranışların tümü cinsel tacizdir. Flört etmek için aşırı ısrarcı davranmak, laf atmak, şaka yapmak, istenmediği hâlde cinsel içerikli konuşmalar yapmak, karşı tarafın onayı olmaksızın sözlü cinsel davranışta bulunmak, cinsel içerik paylaşmak, idari veya akademik konumu kullanarak bir çalışan veya öğrenciyi flört etmeye veya cinsel içerikli paylaşımlarda bulunmaya zorlamak vb. davranışlar cinsel taciz örnekleridir.
Cinsel Şiddet
Cinselliğin kontrol etmek, denetlemek, küçük düşürmek, aşağılamak ve cezalandırmak amacıyla bir şiddet aracı olarak kullanılmasıdır.
Cinsel Saldırı
Kişinin onayı olmaksızın elleme, dokunma, sarılma gibi beden dokunulmazlığını ihlal eden ve temas içeren davranışların tamamı cinsel saldırıdır. Penetrasyon veya benzer biçimde zorlamalar cinsel saldırının sadece bir türüdür. İstenmeyen herhangi bir temas cinsel saldırı kapsamına girer.
Flört Şiddeti
Flört şiddeti, sevgililik ilişkisi içerisinde fiziksel, cinsel, psikolojik, sosyal ve dijital şiddet içeren davranışlarda bulunulmasıdır. Taraflardan birinin diğerine şiddet göstererek kişi üzerinde egemenlik kurması, onu kontrol etmesi ve ona güç uygulamasıdır.
Israrlı Takip Israrlı takip, sevgili veya herhangi biri tarafından yoğun biçimde izlenmek ve takip edilmektir. Takip davranışı, korku uyandırmayı, gözdağı vermeyi ve güvencesiz hissettirmeyi hedefler. Eski sevgilinin haber vermeden veya davet edilmeden eve, okula, kişinin bulunduğu mekana gelmesi, kişinin karşısına çıkması, sürekli hediye, çiçek vb. alması veya göndermesi, arkadaş çevresi aracılığıyla iletişim kurması ve kişi ile ilgili bilgi almaya çalışması ısrarlı takip davranışı örnekleridir.
Rıza/Onay İnşası
Yukarıda tanımlanan bazı fiiller esnasında karşı tarafın rızası/onayı olduğu ifade edilebilir. Unutmamak gerekir ki, rıza/onay; baskı, korku, güvensizlik, kararsızlık, manipülasyon ile inşa edilebilir, yani kimi durumlarda rızanın olması şiddetin olmadığı anlamına gelmeyebilir.
Danışma Sürecinde İletişim
Eğer herhangi bir üniversite mensubu size bu konular hakkında danışmaya gelmişse, zaman kaybetmeden CITÖK’e yönlendirmenizi rica ederiz.
Bu şekilde hem gizlilik ilkesi gözetilir hem de yeni mağduriyetler yaratılmasının önü alınabilir. Öte yandan, kişinin size danışmakta elbette çeşitli sebepleri olabilir, bu durumda, kendisini dinleyip (tarafları bir araya getirmeye çalışmadan) gerekli birimlere yönlendirmenizi tavsiye ediyoruz. Şikâyete konu olan olay her zaman üniversitenin mekanizmalarıyla çözülecek bir olay olmayabilir ya da yasada suç olarak tanımlanmış olabilir; bu sebeple şikâyetlerin zaman kaybetmeden doğru birimlere yönlendirilmesi gereklidir.
Eğer kişi olayı size anlatmak istiyorsa…
Bu süreçte, konuyu anlamanın ötesine geçecek yorumlar yapmak ve detaylı soru sormaktan imtina etmek, konuşan kişinin kendisini ifade edebilmesi için alan açmak ve dikkatlice dinlendiğini hissettirmek önemlidir. “Neler olduğunu bize anlatır mısınız?” gibi açık uçlu bir soru çoğu zaman yeterli olur.
Şiddet veya taciz anlatısı dinlerken ne tür müdahalelerde bulunduğumuz veya nasıl bir dinleyici olduğumuz olayın devamı açısından belirleyici olabilir. Şiddete veya taciz maruz kalan kişiler, farklı mercilere başlarından geçeni defalarca anlatmak zorunda kalmak ve yargılanmaktan ötürü travmatik anlar yaşadıklarını ifade ederler. Bu durum yaşanan olayın haricinde yeni mağduriyetlerin oluşmasına sebep olabilir.
Cinsiyetçi yaklaşımlardan uzak durmak
Örneğin, anlatanı dinlerken sözünü kesip “gece o saatte neden evine gittin?” diye sormak kişiye maruz kaldığı şiddeti hak ettiği izlenimini verir. Nötr sorular, önyargı ile telaffuz edildiğinde de benzer bir durum oluşur. Örneğin, taraflar arasındaki ilişkiyi anlamak niyetiyle sorulan ancak yargı içeren “ama sevgiliymişsiniz?” gibi bir ifade, daha önce veya halen sevgili olunması tacizin sebebi olabilirmiş, kişi taciz etmek için kendinde hak görebilirmiş gibi bir etki yaratır.
Kişilerin fiziksel görünümleri veya davranışları hakkında yorumlarda bulunmak ve bunlar üzerinden olay hakkında bir yargıya varmaya çalışmak (Örneğin: “çocuk da yakışıklı, sen de istemiş olamaz mısın”,
“sen de kalkıp onun evine gitmişsin”, “flört etmişsin”) tacize uğrayan kişiyi utanç, suçluluk gibi duygularla zor durumda bırakan, mağduru suçlayıcı ve kişilik haklarını ihlal edici bir tutumdur. Bu tür sorularla, cinsiyetçi yargılarla yaklaşmak, olayı anlatan kişide kendisine güvenilmediği ve kendisinin sorgulandığı/suçlandığı izlenimini yaratır.
Eşitsiz ilişkiler ve bağlamın farkında olmak
Eşitsiz güç ilişkileri içinde cinsel taciz, cinsel saldırı, hakaret ya da aşağılamaya maruz kalan tarafın bu hareketlerden herhangi biri başına geldiği anda ilişkiyi bitirmemiş olması olağan bir durumdur. Kişi, konduramamak, yüzleşememek, düzeleceğine inanmak, ilişkiyi bitirmek için kendinde güç görememek, korkmak gibi sebeplerle karşı koyamayabilir. Bu sebeple, “şiddet sarmalı” diyebileceğimiz döngü içerisinde kendini bulabilir, bundan çıkması zaman alabilir. Bu tür tepkiler, örneğin, ilişki içinde bir cinsel saldırı yaşandığında, tecavüz sonrası korkmak, kendine bir çıkış aramak gibi sebeplerle, kişinin faille ortak zaman geçirmeye devam etmesine sebep olabilir.
Bir öğrenci dersini almakta olduğu bir akademisyenin rahatsız edici mesajlarına tam da kendisinden ders aldığı için cevap vermek mecburiyeti hissedebilir. Bu durumlarda “Neden mesajlara cevap verdin?” “Neden birlikte kahvaltı ettiniz?” ya da “neden ilişkiyi kesmedin?” gibi sorular yerine taraflara ilişki, olay, şiddet kronolojisini ve içeriğini anlattırmak yeterli olacaktır.
Cinsel taciz, saldırı ve ilgili olaylar, tarafların eğitim durumu, ders başarısı, geldiği şehir vb. niteliklerle ilgili değildir. İçinde yaşadığımız toplumdaki toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile ilgilidir. Yani bir kişinin üniversite okuması veya profesör olması onun kimseyi taciz etmeyeceği anlamına gelmez. Başvuran öğrenci ise, not ortalamasını sormak gibi konu ile ilgisi olmayan sorulardan imtina edilmelidir.
“Eğitim yaşamına zarar verecek” bir davranışa hazır olup olmadığını sormak gibi, kişide suni vicdan muhasebesi yaratacak, anlatacaklarına ket vurabilecek ve suçsuz bir insanın (varsa) başkasının suçu yüzünden üzerinde baskı hissetmesine yol açacak tutumlara yer verilmemelidir.
Üniversite mensuplarını içeren bir cinsel taciz vb. olayını anlamaya çalışırken, taraflar arasındaki eşitsiz ilişkiler (örneğin: akademisyen-öğrenci, asistan-öğrenci, idari personel-öğrenci, personel-pesonel) muhakkak gözetilmelidir. Yukarıda bahsedildiği gibi, eşitsiz ilişkilerde şiddete maruz bırakılan kişi çeşitli nedenlerle ilişkiyi bitiremeyebilir, şiddeti açık edemeyebilir.
Şikâyete konu olan olay bir akademisyenin bir öğrenciye cinsel tacizde bulunmasını içeriyor ise, öğrencinin akademisyenin mesajlarına cevap vermesi, buluşma tekliflerini kabul etmesi, kendisinin akademisyene bir teklifte bulunması cinsel taciz (veya saldırının) mazur görülmesine sebep oluşturmaz. Örneğin, bir öğrencinin danışmanı ile yemek yemesi kendisini cinsel tacize açık hâle getiremez.
Tarafların üniversitedeki pozisyonları açısından eşit olmadığı durumlarda, güçlü olan tarafın konumunu kullanarak girdiği cinsel ilişki sinir ihlalidir. Karşı tarafın onayı/rızası varmış gibi görünse dahi onayın hiyerarşik ilişki içinde inşa edilmiş olduğu akılda tutulmalıdır.
Tarafların eşit göründüğü durumlarda ise (ör. Öğrenci-öğrenci) eğer anlatıda bir şiddet öyküsü varsa veya söz konusu olaydan önce de çeşitli fiziksel veya psikolojik şiddet öğeleri aktarılıyorsa, olay bu bağlam içinde değerlendirilmeli, bir ilişkide şiddet varsa konumların zaten eşitsiz olduğu ve maruz bırakılanın şiddeti durduramayabileceği bilinmelidir.
Cinsel taciz veya saldırının, hatta günümüzde yaygın bir şiddet biçimi olan flört şiddetinin delillerinin olmayabileceğini unutmamak gerekir. Cinsel taciz ve saldırı eylemleri iki kişi yalnızken, gece karanlık sokakta, kampüste, kapalı yerde gerçekleşebilir ve delil veya tanığı olmayabilir. Örneğin, tecavüze maruz kalan kişi, olayın etkisinden kurtulmak için üzerindeki kıyafetleri yok ederek, yıkanarak, darp raporu almayarak delilleri ortadan kaldırabilir.
Bu tür soruşturmalarda en önemli delil beyandır.
Beyanı esas almak, beyanın değerlendirmeye tabi tutulması şarttır demektir. Cinsel taciz, cinsel saldırı, şiddet, sistematik baskı, kötü muamele vd. tarafların beyanları ile açığa çıkar. Beyanı delilden saymamak, iki kişi arasında yaşanan ve geride hiçbir maddi unsur bırakmayan suçun üstünün örtülmesi anlamına gelir.
Üniversite mensuplarının, bilhassa öğrencilerin, rektörlüğe dilekçe yazarak şikâyetçi olmaları kolay süreçler değildir. Flört şiddeti hakkında bir şikâyet çoğunlukla aylar sonra yapılabilmektedir; cinsel taciz ve cinsel saldırı olaylarında şikâyetçinin kendini hazır hissetmesi süre alabilir.
Resmî süreç başladıktan sonra soruşturma taraflar için çeşitli zorluklar barındırabilir. Bazen mahrem addedilen durumların anlatılmasını içeren, tıpkı mahkeme heyetine anlatmak gibi olan bu kamusallaştırma sürecinin cesaret gerektirdiği dikkate alınmalıdır. Bu sebeple genel inancın aksine, bu tür şikayetlerde iftira ile karşılaşmak sanıldığı kadar sık gerçekleşen bir durum değildir. Bu nedenle beyan esas alınmalı, konuyu değerlendirmeye almak ve gerekirse soruşturma başlatmak için yeterli görülmelidir.
Kendini karar merci sanmamak ve arabuluculuk yapmamak
Bu aktif dinleme ve yönlendirme süreçleri veya disiplin komisyonları bilhassa öğrencilere, hata yaptıkları, genç oldukları vb. sebeplerle, iyi niyetle dahi olsa nasihat edilecek yerler olmamalıdır.
Cinsel taciz veya şiddet anlatılarına tanıklık eden kişinin rolü karşı tarafın dinlendiğine ve doğru yere hızlı bir biçimde yönlendirileceğine olan inancı tesis etmek, Boğaziçi Üniversitesi mensuplarının bu doğrultuda hareket ettiğini doğrulamaktır. (örneğin, cinsel taciz veya cinsel saldırı) söz konusu ise arabuluculuk yapmaya kalkmanın sonuçları daha da ağır olacaktır. Boğaziçi Üniversitesi bünyesindeki CİTÖK birimi bu tür eylemlerin ve olayların engellenmesi ve yaşandığında doğru biçimde yönlendirilmesi için kurulmuştur. Cinsel taciz, saldırı ve şiddet olaylarında bu rehber doğrultusunda ilk adımı atmanızı ve üniversite mensubu şikayetçi kişiyi CİTÖK’e yönlendirmenizi rica ediyoruz.
Prof.Dr. Bülent Tahiroğlu, Kabataş Lisesinden sonra girmiş olduğu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1963 yılında mezun olmuş ve aynı yıl İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Roma Hukuku asistanlığına atanarak akademik kariyerine başlamış, İstanbul ve Cenevre’de hazırlamış olduğu “Roma Hukukunda Iniuria, Maddi ve Manevi Kişiliğe Tecavüz” konulu doktora teziyle 1969 yılında hukuk doktoru unvanını kazanmış, yazmış olduğu tez, aynı yıl basılarak yayınlanmıştır.
Prof. Dr. Bülent Tahiroğlu, Roma Hukuku konusunda ilk akla gelen bilim insanlarındandır.
Tahiroğlu,1972 yılında Strasbourg Uluslararası Mukayeseli Hukuk Fakültesi’nin (Faculte Internationale pour I’Enseignement du Droit Compare) birinci bölümünden diploma almıştır. Tahiroğlu, 1972 yılı Mayıs döneminde Fransızca devlet yabancı dil sınavını başarıyla kazanmış, İstanbul, Ankara ve İtalya’daki kütüphanelerden yararlanarak hazırladığı “Roma Hukukunda Furtum, Hırsızlık Dolandırıcılık Emniyet Kötüye Kullanma konulu doçentlik tezini sunmuştur. Tahiroğlu, Fransızca’dan doçentlik yabancı dil sınavını vermiş, kollokyum ve deneme dersi şeklindeki sınavları geçmiş ve 1974 yılında doçent olmuştur.
İstanbul ve Paris’te yapmış olduğu bilimsel çalışmalar sonucunda hazırladığı “Roma Hukukunda Mülkiyet Hakkının Sınırları” konulu Profesörlük Takdim Tezi ve sunduğu diğer eserlerle, 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu hükümlerine göre, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun Geçici 8. maddesi uyarınca, 1984 yılında profesörlüğe yükseltilmiştir. Profesörlük için başardığı ikinci yabancı dil İtalyancadır.
Roma Hukukundan Modern Hukuka Sorumluluk Sempozyumu – İstanbul Barosu
Akademik Kariyeri
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Roma Hukuku kürsüsüne 22.07.1976 tarihinde doçent olarak atanmış; 1974 yılından itibaren, Uluslararası Eski Çağ Hukukları Derneği (SIHDA), Mukayeseli Hukuk Uluslararası Akademisi ve benzeri kuruluşların, birçok ülkedeki kongrelerine katılarak çeşitli tebliğler ve bildiriler sunmuştur. 17.09.1982 tarihinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Fakülte Kurulu ve Yönetim Kurulu üyeliklerine seçilmiş idari görevler yapmıştır.
1986-1987 eğitim-öğretim yılında Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tedviren Roma Hukuku derslerini ve İzleyen yıllarda İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’nda (İletişim Fakültesi) dersler vermiştir.
Bülent Tahiroğlu
Doçent ve Profesör olarak Kara Kuvvetleri Komutanlığı Levazım ve Maliye Okulu’nda 10 yıl kadar süreyle Medeni Hukuk ve Borçlar Hukuku derslerinde görevlendirilmiştir. Tahiroğlu ayrıca, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, Hukukun Temel İlkeleri ve bu Fakültenin Fransızca eğitim yapan Kamu Hukuku Bölümünde, Droit Civil (Medeni Hukuk) anlatmış, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde Droit Romain (Roma Hukuku) dersini vermiştir.
Tahiroğlu, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Atatürk Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Erzincan Üniversitesi Hukuk Fakültelerinin kuruluşlarında yer almış, eğitim ve öğretim faaliyetlerine katılmış, 2003 yılında İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde dersler vermeye başlamış, anabilim dalı başkanlığı görevini yürütmüştür.
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde kuruluş yılı olan 1982 yılından itibaren Roma Hukuku, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, Hukuk Başlangıcı, Umumi Hukuk Tarihi dersleri vermiş, Yükseköğretim Kurulu tarafından 13.08.1985 tarihinde Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Roma Hukuku profesörlük kadrosuna atanmıştır. 1985 yılında profesör olduktan sonra da aynı okulda ders vermeye devam etmiştir. 20.09.1985 tarihinden itibaren Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde Fakülte Kurulu ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapmıştır.
Tahiroğlu, 1991-1994 ve 1996-1997 yıllarında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Dekan Yardımcılığı görevlerini yerine getirmiştir. 19.09.1997 tarihinde Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı olmuştur. Tahiroğlu, bu okula 28.09.2007 tarihinde ikinci kez dekan atanmıştır.
Roma Hukukundaki kavramlara atıfla kendisine Tahirus lakabı da takılan Tahiroğlu emeklilik sonrası Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesinde dersler vermiş, 20 Ağustos 2020 tarihinde yaşama veda etmiştir.
Prof.Dr. Bülent Tahiroğlu’nun Eserleri
Prof.Dr. Bülent Tahiroğlu’nun, çok sayıda yayınlanmış eseri bulunmaktadır. Prof. Dr. B.ERDOĞMUŞ ile müştereken Roma Hukuku Dersleri ve Roma Hukuku Meseleleri isimli kitapları yazmıştır. Ayrıca, Roma Borçlar Hukuku isimli eser bulunmaktadır. Tahiroğlu, Michel Villey’in yazmış olduğu Roma Hukuku–Güncelliği isimli eseri Türkçeye çevirmiştir. Kitap, Roma Hukukunun aslında günümüze ne kadar etki ettiğini mümkün olduğunca yalın ve basit dille anlatmaktadır.
Filedelfiya Bildirisi, 10 Mayıs 1944 tarihinde, Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansında kabul edilmiştir.
Philadelphia’da 26. toplantısını yapan Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı, Uluslararası Çalışma Örgütünün amaç ve hedefleri ve üyelerinin siyasetlerinden esinlenmiş ilkeler ile ilgili işbu Bildirgeyi 1944 Mayısının onuncu günü kabul eder.
Filedelfiya Bildirisi
I
Konferans, Örgüt’ün dayandığı temel ilkeleri bir kez daha doğrular ve şunları özellikle bildirir;
Emek bir mal değildir
Dernek kurma ve ifade özgürlüğü desteklenen bir ilerlemenin vazgeçilmez şartıdır;
Yoksulluk, bulunduğu yerlerde, herkesin refahına yönelik bir tehlike oluşturur;
İhtiyaca karşı mücadele, her ulusun kendi ülkesi içerisinde tükenmez bir güçle ve kamu yararının sağlanması amacıyla işçi ve işveren temsilcilerinin Hükümet temsilcileri ile eşit şartları içinde katılımlarıyla yapacakları serbest tartışmalara ve alacakları demokratik kararlara hakim olarak sürekli ve ortak bir uluslararası gayretle yürütülecektir.
II
Uluslararası Çalışma Örgütünün Anayasası’nda yazılı bulunup, sürekli bir barışın ancak sosyal adalet temeli üzerinde kurulabileceğine dair olan bildirgenin doğruluğunun tecrübe ile tamamen ortaya çıktığına kanaat getiren Konferans, aşağıdaki hususları bildirir.
Irk, inanç ve cinsiyetleri ne olursa olsun, bütün insanlar maddi ilerlemelerini ve manevi gelişmelerini, hür ve haysiyetli bir şekilde, ekonomik güvence altında ve eşit şartlarda sürdürmek hakkına sahiptirler.
Bu sonuca ulaştıracak koşulların gerçekleştirilmesi, her ulusal ve uluslararası siyasetin ana hedefini oluşturmalıdır.
Ulusal ve Uluslararası düzeyde özellikle ekonomik ve mali alanlarda alınan bütün önlemlerin ve programların bu bakımdan değerlendirilmesi ve sadece bu temel hedefin gerçekleştirilmesini engelleyen değil, kolaylaştıran nitelikte görülecek şekilde kabul edilmelidir.
Uluslararası düzeyde alınan mali ve ekonomik tüm önlemlerin ve yapılan programların bu temel hedef ışığında düşünülmesi ve incelenmesi Uluslararası Çalışma Örgütüne düşen bir ödevdir.
Uluslararası Çalışma Örgütü kendisine verilen görevleri yerine getirirken, bütün uygun ekonomik ve mali faktörleri dikkate aldıktan sonra, karar ve tavsiyelerine uygun gördüğü bütün hükümleri koyabilmek yetkisine sahiptir.
III
Konferans, aşağıda yazılı bulunan hususların gerçekleşmesini sağlayacak programların uygulanması işinde çeşitli uluslara yardımın Uluslararası Çalışma Örgütü için önemli bir yükümlülük oluşturduğunu kabul eder:
Tam istihdamın sağlanması ve hayat seviyesinin yükseltilmesi,
İşçileri, becerilerini ve bilgilerini bütünüyle gösterebilmekten zevk duyacakları işlerde çalıştırmak ve bu sayede ortak refaha en iyi biçimde katkı da bulunmak
Bu amaca ulaşmak için, bütün ilgililer hakkında uygun güvencelerle işçileri mesleklerinde yetiştirmek üzere olanaklar sağlamak ve onların bir yerden diğer bir yere nakillerini ve bu arada gerek kendilerinin gerek diğer halkın göçerliliğini kolaylaştırabilecek önlemlere başvurmak,
Ücretler ve kazançlar, çalışma süreleri ve diğer çalışma koşulları konularda kaydedilen ilerlemelerin sonuçlarından herkese eşit şekilde yararlanma imkanı tanınması, iş sahibi olan ve korunmaya muhtaç olan kimselere asgari yaşam koşulları sağlayacak bir ücret verilmesi,
Toplu görüşme yapmak hakkının tam olarak tanınması, üretim düzenlemelerinin sürekli iyileştirilmesi ile sosyal ve ekonomik politikanın hazırlanması ve uygulanmasında ortaklaşa hareket etmek için işçi ve işverenlerin işbirliği yapması
Güvenceye ve eksiksiz tıbbi tedaviye ihtiyaç duyan herkes için temel bir gelir sağlamak amacına yönelik sosyal güvenlik önlemlerinin yaygınlaştırılması,
IV
İşbu bildirimde belirtilen hedeflere ulaşmak için gerekli olan bütün dünya üretim kaynaklarının daha geniş ve daha eksiksiz bir şekilde kullanılmasının, ulusal ve uluslararası düzeyde etkili bir işbirliğiyle ve özellikle üretim ve tüketimin yaygınlaştırmasını sağlamaya, önemli ekonomik çalkantılardan kaçınmaya, çok az değerlendirilmiş bölgelerin sosyal ve ekonomik ilerlemelerini gerçekleştirmeye, gıda ve hammadde konusunda dünyadaki fiyatlarda daha yaygın bir istikrar sağlamaya ve yüksek kapasitede, istikrarlı bir ticaret ortamı gerçekleştirmeye yönelik önlemlerle sağlanabileceğine kanaat getiren konferans, Uluslararası Çalışma Örgütünün, bu büyük görevde, aynı zamanda bütün ulusların sağlık, eğitim ve refahının iyileştirilmesi hususunda kendisine bir sorumluluk payı ayırmış olan bütün uluslararası kuruluşlarla tam bir işbirliği yapmaya söz verir.
V
Konferans, bu bildirgede sözü edilen ilkelerin, bütün dünya ulusları hakkında tam olarak uygulanabilir olduğunu kabul eder ve şayet bunların uygulama tarzlarında her ulusun sosyal ve ekonomik gelişme derecesinin gerekli şekilde hesaba katılması, gerekirse bu ilkelerin bağımlı durumda olan ulusların yanısıra kendi kendilerini yönetebilecek hale gelenlere aşamalı biçimde uygulanması hususunun bütün uygar dünyayı ilgilendirdiğini doğrular.
Uluslararası Şeffaflık Derneği, 2008 yılında gönüllü çabalarla kurulan, demokratik, sosyal ve ekonomik yönden gelişimi için toplumun tüm kesimlerinde şeffaflık, dürüstlük ve hesap verebilirlik ilkelerini hakim kılma amacı taşıyan bir sivil toplum örgütüdür.
Dernek, ilkelerini gerçekleştirme çerçevesinde, yolsuzluğu sosyal, ekonomik ve politik krizleri besleyen, hukukun üstünlüğü ve demokratik sistemin işleyişini engelleyen, rekabeti ve ekonomik gelişimi önleyen, doğal kaynakların doğru kullanımını engelleyen ve insanları yoksulluk ve sefalete sürükleyen bir olgu olarak görmektedir.
Uluslararası Şeffaflık Derneği, yolsuzluğun azaltılması yönünde çalışmalar yapmakta; kamu kesimi, iş dünyası, sendikalar, üniversiteler, meslek örgütleri ve sivil toplum örgütlerini bir araya getirerek faaliyetlerinde çok aktörlü işbirliğini esas almaktadır. Dernek, toplumsal yapıyı oluşturan ve kamu gücünü elinde bulunduran tüm kişi ve kurumların açık, dürüst, hukuka uygun, etik, izlenebilir ve hesap verebilir şekilde davranmasını talep etmektedir.
Uluslararası Şeffaflık Derneği ve Uluslararası Şeffaflık Örgütü
Uluslararası Şeffaflık Derneği, küresel düzeyde 90′dan fazla ülkede faaliyet gösteren Uluslararası Şeffaflık Örgütü′nün (Transparency International- TI) ilke ve amaçlarını paylaşmakta; Türkiye ülke kolu olarak yakın işbirliği içinde çalışmaktadır.
Uluslararası Şeffaflık Derneği, Şeffaflık Örgütünün periyodik olarak yayınladığı Yolsuzluk Algı Endeksi (Corruption Perception Index-CPI), Rüşvet Verenler Endeksi (Bribe Payers Index-BPI) ve Küresel Yolsuzluk Raporu (Global Corruption Report-GCR) gibi uluslararası raporların hazırlanmasına katkı sağlamakta; raporları yaygınlaştırmakta ve kamuoyunun bilgisine sunmaktadır.
Uluslararası Şeffaflık Örgütü
Uluslararası Şeffaflık Derneği, Şeffaflık Örgütünün hazırladığı Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) Rüşvetle Mücadele Sözleşmesi Yıllık İlerleme Raporlarına doğrudan, Avrupa Birliği İlerleme Raporlarına ise Uluslararası Şeffaflık Örgütü Brüksel ofisi aracılığı ile görüş sağlamaktadır.
Uluslararası Şeffaflık Derneği, yurt içi ve dışındaki birçok kurum ve sivil toplum örgütüyle birlikte yolsuzluk hakkında farkındalığı artırmak, şeffaflık standartlarını geliştirmek, eğitimler vermek ve Türkiye′deki şeffaflığı ölçmek üzere şeffaflık barometresi ve şeffaflık veri tabanı oluşturmak gibi faaliyetler yapmaktadır.
Uluslararası Şeffaflık Derneği yolsuzluğun temel ve sistematik nedenleri ile mücadele etmekte; derneğin faaliyetleri polisiye bir nitelik taşımamakta, isimleri deşifre etmemekte, yolsuzluk dosyaları açmamakta, tek tek kişi, kurum ve olaylara odaklanmamaktadır. Dernek, sivil inisiyatifin geliştirilmesi için gerekli mekanizma ve kuruluşların oluşturulması ile reformların gerçekleştirilmesi için çalışmaktadır.
Uluslararası Şeffaflık Derneğinin Kurucuları ve Proje Destekçileri
Uluslararası Şeffaflık Derneğinin Kurucuları, Emine Oya Özarslan, Zeki Gündüz, Ufuk Batum, Güler Aras, Başaran Nas Yeminli Mali Müşavirlik AŞ adına Kurum Temsilcisi Adnan Nas, Ferruh Tunç, Akis Bağımsız Denetim ve Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik AŞ adına Kurum Temsilcisi İdil Gürdil Atay, Sadık Ferik, Kuzey Mali Müşavirlik AŞ adına Kurum Temsilcisi Dursun Özcan, Denge Bağımsız Denetim Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik AŞ adına Kurum Temsilcisi İzel Levi Coşkun, Ali Kamil Uzun, Ümit Hergüner, Erim Bener, Ahmet Samim Ünan, Mustafa Aydın Aysan ve Ahmet Levent Celepçi’den oluşmaktadır.
Uluslararası Şeffaflık Derneğinin etkinlik destekçileri, İstanbul Bilgi Üniversitesi, KPMG Türkiye, Sivil Toplum Geliştirme Merkezi, Akuğur Hukuk Bürosu, PricewaterhouseCoopers Türkiye, Ernst & Young Türkiye, Friedrich-Ebert-Stiftung Derneği Türkiye Temsilciği, Gün + Partners Avukatlık Bürosu ve Paksoy Ortak Avukat Bürosu olmuştur.
DERNEĞİN PROJE VE PROGRAMLARI
Özel Sektör Programı
Özel Sektörde Etkili Yolsuzlukla Mücadele Programı, etik değerlerini pekiştirmiş güçlü bir iş dünyasının oluşmasını sağlamayı hedeflemektedir. Yolsuzlukla mücadele için ilk adımın şeffaflık olduğunu savunan dernek, kamunun kapsamlı bir şekilde aydınlatılması ile ulaşılan şeffaflık seviyesinin tek başına yolsuzluk riskini azaltmadığını savunmaktadır. Bir şirketin yolsuzlukla mücadele konusundaki farkındalığı ve üst yönetiminin bu konudaki kararlılığı önemli göstergelerdir. Dernek, üyelik gerektiren bu program ile, şirketlere uyum, etik, şeffaflık ve yolsuzlukla mücadele politikalarını geliştirme konusunda farklı düzeylerde eğitimler vermekte, üye şirketler için bilgilendirme toplantıları, düzenli bültenler ve yayınlar sunmaktadır.
Özel Sektörde Şeffaflık için Çok-Paydaşlı Yaklaşım
Proje, iş dünyasına ilişkin bir ‘şeffaflık endeksi’ oluşturmayı amaçlamaktadır. Transparency International tarafından geliştirilen “Kurumsal Raporlamada Şeffaflık” araştırmasının Türkiye ölçeğinde uygulanacağı ve iş dünyasının şeffaflık düzeyinin değerlendirildiği bir araştırmayı temel almaktadır. Endeksleme çalışması sonuçları kamuoyu ile paylaşılmaktadır. İş dünyası ile kamu sektörünü bir araya getirilmekte, özel sektörde uyum ve şeffaflığı geliştirmek üzere çalışma ortaklıkları kurulmaktadır. “Kurumsal Raporlamada Şeffaflık için Çok-Paydaşları Yaklaşım projesi Hollanda Büyükelçiliği, İngiltere Büyükelçiliği ve TÜSİAD tarafından desteklenmiştir.
İş Dünyası için Etkili Yolsuzlukla Mücadele Programları
Uluslararası Şeffaflık Derneği, 2015 yılında sonuçlarını açıkladığı Kurumsal Raporlamada Şeffaflık araştırmasını yayınlamıştır. Borsa İstanbul BİST-100 Endeksi şirketlerinin önemli bir kısmı, yolsuzlukla mücadele programları hakkında kurumsal internet sitelerinde yeterli seviyede bilgi paylaşmamaktadır. Şeffaflık konusunda bir farkındalık eksiklik olan bu durum, çok sayıda şirketin bir yolsuzlukla mücadele programından yoksun olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’de şirketlerin etkili yolsuzlukla mücadele programları tasarlamaları ve uygulamalarını desteklemek amacıyla bir eğitici rehber hazırlama girişiminde bulunulmuştur. Proje kapsamında farklı kentlerde iş dünyasından temsilcilerin katılımı ile toplantılar yapılmakta, sorun alanları tespit edilerek çözüm önerileri geliştirilmekte, uzman akademisyenler ve sektörel temsilcilerin oluşturduğu bir çalışma grubu tarafından rehberin içeriği hazırlanmaktadır. İş Dünyası için Etkili Yolsuzlukla Mücadele Programları projesi Hollanda İstanbul Başkonsolosluğu tarafından desteklenmektedir.
Ulusal Şeffaflık Sistemi Analizi- National Integrity System Assessment (NIS)
Transparency International tarafından geliştirilen şeffaflık sistemi analizleri, tüm AB üye ülkelerinde gerçekleştirilmiş olan kapsamlı bir araştırma projesidir. Araştırmada, ülkedeki temel kurumlar olan yargı, yasama, yürütme, kamu sektörü, özel sektör, medya, sivil toplum gibi kurumlar şeffaflık ve yolsuzlukla mücadele açısından bir değerlendirmeye tabi tutulmakta ve araştırma sonucunda bir rapor yayımlanmaktadır. Bu rapor, projenin sonraki aşamalarındaki savunuculuk faaliyetleri ve izleme süreci için de bir dayanak oluşturmaktadır. Bu proje, tüm aday ülkelerle birlikte Türkiye’de de, Mayıs 2014’te başlatılmıştır. Bu proje Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilmektedir.
Türkiye Çevre İhlalleri Haritası Projesi – Turkey Map of Environmental Violations
Çevre politikaları alanında, çevre hakkı ihlallerini haritalandırmak, çevre politikalarında şeffaflığın temel alınması konusunda savunuculuk faaliyetleri yürütmek amacıyla geliştirilmiş bir projedir. 15 Eylül 2014’te başlayan ve 9 ay süren proje Çevre Hukuku Derneği ile yürütülmüştür. Proje Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilmektedir.
Siyasetin Finansmanında Şeffaflık – Transparency in Political Financing
Avrupa Birliği ve Türkiye Arasında Sivil Toplum Diyaloğu III Siyasi Kriterler Hibe Programı kapsamında desteklenen bir projedir. Proje, Türkiye siyasetinde şeffaflık ve hesap verebilirliği geliştirmeyi amaçlamaktadır. Ekim 2014’te başlayan bu çalışma, özellikle siyasetin finansmanında şeffaflık alanında, mevzuat ve uygulamaya dair temel sorunların tespit edilmesi, bu sorunların çözümüne ilişkin reform önerileri geliştirilmesi ve bu önerilerin savunuculuk faaliyetleri ile desteklenerek hayata geçirilmesini hedeflemektedir. Proje Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilmektedir.
Yolsuzlukla Mücadele Göstergeleri ve Ölçümü Projesi – Comparative Indicator Based Monitoring of Anti Corruption Progress (CIMAP)
Ocak 2010’da Uluslararası Şeffaflık Örgütü ve üç ülke temsilciliği Arnavutluk, Makedonya ve Kosova ile birlikte başlatılan “Yolsuzlukla Mücadele Göstergelerinin Belirlenmesi ve Ölçümü” projesi Türkiye’de şeffaflığın yaygınlaştırılmasını sağlamak amacıyla gerçekleştirilmiştir.
Etik Çocuk – Ethics Chil
Etik Çocuk, düşünme temelli etik eğitimi projesidir. Proje, farklı disiplinlerden eğitici ve akademisyenler tarafından 2013 eğitim-öğretim yılında bir Etik Müfredatı hazırlanması amacıyla başlamış, “eğiticinin eğitimi”yöntemiyle öğretmen ve ilköğretim öğrencilerine yönelik atölye çalışmalarından oluşan eğitimleri içermiştir. Müfredat kapsamına alınan değer ya da kavramlar, felsefi bir gözle ve yöntemle ele alınarak, öğrencilerin soru sorma, sorgulama bilinci, eleştirel ve yaratıcı düşünme becerileri kazanmaları amaçlanmıştır. Proje, ‘Değerler Eğitimi için Bir Kılavuz Denemesi’nin de yayımlanması ile Temmuz 2014’te tamamlanmıştır. Proje kapsamında hazırlanan kitapçıkPDF olarak okunabilmektedir.
Şeffaf Gündem Dergisi
Şeffaf Gündem Dergisi, dernek tarafından çıkarılan süreli yayındır. Derginin önceki sayıları PDF olarak okunabilmektedir.
Suudülmevlevi Efendinin Mahkûm Olduğu Cezanın Affına Dair Kanun, 10 Haziran 1029 tarihinde kabul edilmiş, resmi gazetenin 14 Haziran 1929 tarihli sayısında yayınlanmıştır. Kanun, şahsa mahsus çıkarılmış özel af kanunu mahiyetindedir.
Suudülmevlevi Efendi, Mahfil mecmuasının Babıali caddesindeki bürosunun bir köşesinde hattatlıkla geçimini idame ettiren bir şahıstır. Şapka kanunu ve diğer inkılaplar aleyhine faaliyette bulunduğu gerekçesiyle İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmış ve 10 yıl ceza almıştır. Aynı yargılamada İskilipli Atıf Hoca ve Ali Rıza Hoca’nın idamına karar verilmiştir. 1926-1927 yılları arasında bir sene Ankara Cebeci Hapishanesi’nde, bir sene de İstanbul Sultanahmet Hapishanesi’nde(Günümüzde Four Seasons Hotel olarak kullanılmaktadır) hapis yatmıştır. Kendisinin yazdığı mektubun başkası tarafından yazıldığı adliyece anlaşılmış olduğundan tahliye edilmiş ve mebuslardan Halil Nihad Bey’in delaletiyle Büyük Millet Meclis’ince hukukunun iadesine karar verilmiştir.
Mülga Ayan Meclisi kâtiplerinden hattat Ebüssüut zade Suudülmevlevi Efendinin Ankara İstiklâl Mahkemesinin 9/2/192 6 tarih ve 16/1121 0 numaralı ilamı ile mahkûm bulunduğu on sene kürek cezasının Türk ceza kanununun meriyetinden sonra numaralı kanıma tevfikan tenzilen tahvil kılman iki sene hapis cezası bilcümle hukukî neticelerine şamil olmak üzere affedilmiştir.
İKİNCİ MADDE
Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
ÜÇÜNCÜ MADDE
Bu kanunun hükmünü icraya Adliye Vekili memurdur.
10 haziran 1929
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] Cumhuriyet Tarihinde Çıkarılan Af Kanunları, 23 Nisan 1920 tarihinden itibaren birçok hükumet tarafından çıkarılmıştır. Genel Af yasaları, genellikle geçmişe dair siyasi hesapların kapatılması, yeni bir başlangıç yapılması ve toplumsal huzur ve benzeri gerekçelerle yada darbe sonrası siyasi ve sosyal ortamın konsolide edilmesi amacıyla çıkarılmıştır. Ayrıca, cezaevi hükümlü ve tutuklu mevcudunu azaltmak ve devam eden dava ve soruşturmaları azaltmak yada bitirmek amacıyla iktidarlar tarafından af yasaları çıkarılmıştır. Af kanunlarının birçoğu yasal anlamda tanımlanan “af” kapsamında değildir. Çeşitli infaz düzenlemeleri, denetimli serbestlik koşullarının esnetilmesi ve şartlı salıverme düzenlemeleri de kamuoyunda af olarak nitelenmiştir. Öğrenci afları, vergi afları, kamuya olan borçların yapılandırılması da af ya da kısmi af olarak nitelenmiştir. Yürürlüğe giren vergi kanunu değişiklikleri incelediğinde halk dilinde vergi affı diye nitelenen yapılandırma kanunlarının yürürlüğe alındığı görülmektedir. Özellikle son yıllarda, mali alanda birikmiş gecikme faizlerinin silinmesi veya azaltılarak hesaplanması, taksitlendirmeyi seçeneklerinin sunulması gibi kanunlar çıkarılmıştır. Vergi konularında önceki yılların inceleme ve denetim dışında tutulması da gizli af niteliğinde olmuştur. Öğrenci afları af kanunları arasında kabul edilmemekle birlikte okullarından atılan öğrencilerin yeniden eğitim hayatına dönebilmelerini sağlaması, okuldan atılmaları için verilen disiplin cezalarının ortadan kaldırılması da af niteliğindedir. [/box]
“Yargıcın Örgütlenme Özgürlüğü-Türkiye Deneyimi” isimli eser, Yargıç Nuh Hüseyin Köse tarafından yazılmış ve İstanbul Barosu yayınları tarafından basılarak kitapseverlerle buluşmuştur.
Yazarın Kitap Hakkındaki Notu:
“Değerli dostlar, Yargıcın hangi hallerde konuşup yazabileceği, örgütlenme özgürlüğünün sınırları ve Türk yargısının son 20 yılını bir yargı örgütcüsünün gözünden anlatmaya çalıştığım “Yargıcın Örgütlenme Özgürlüğü; Türkiye Deneyimi” başlıklı akademik çalışmam İstanbul Barosu tarafından kitap olarak basıldı. Kitap, muhtemelen bu hafta başında okurlara sunulacak.
Çalışmada, yargının kafa karıştıran ve daha önce çalışılmamış bu alanında ilginç soruların peşinden giderek, hem yargıcın örgütlenme ve ifade sorununa hem de yargı bağımsızlığının sağlanmasına ilişkin sonuçlara ulaşılması amaçlandı.
Kendimce, dernek ve sendikaların kurulma hikayeleri, yaşanan sorunlar, Fetönün buralara sızmaları, dünyanın öteki ülkelerindeki yargıçların ne amaçla örgütlendikleri, bu örgütlerin hangi etkinliklerde bulundukları, hangi ülkelerde yargıçların sendika kuramadıkları, hangi ülke yargıçlarının siyasi parti üyesi olabildikleri, hangi ülkelerde toplu yargıç azilleri yapıldığı, azillerin akıbeti, hangi Afrika ülkesinde yargıçların darbe ve dış etkiye karşı greve gittikleri gibi sorulara yanıtlar bulduğumu düşünüyorum. Aslında kitap, bir avuç yargı örgütçüsünün emeğinin çok kısa özetidir.
Bu çalışma ilk kitap denemem olması nedeniyle oluşan bazı basım hataları oldu. Örneğin kitabın “içindekiler” kısmında yargı derneklerine ilişkin başlıklar (145-200. sayfalar arası) baskıda atlanmış. Ancak, bu kısımlar kitap içeriğinde bulunduğu için önemli bir sorun teşkil etmiyor. Kitap muhtemelen Eylül ayının başında İstanbul Barosu’nun anlaşmalı olduğu kitabevlerinde okurlara sunulacak. Umarım başvuru kaynağı olarak kullanabilirsiniz.
NOT: Önsöz de teşekkürü unuttuğum tüm dostlara ve özellikle redaksiyon aşamasında benim kadar emeği geçen sevgili Abülkadir Salik ile kapak tasarımını yapan sevgili Duygu EFE’ye, İsmet Efe üstada, çevirilerde yardımını esirgemeyen Didem Turantepe Boulanger, Mahmut Erdemli, Sedat Gök, Can Yavuz, Sezgin Çelik’e; düzeltme katkıları için Yaşar Taş, Saygun Çelebi, Tevhide-Ahmet Koçer,Murat Meşeli Mustafa Taşdemir, Halil Öztürkmen,Birsen Uysal Ece Başaran’a ve değerli katkıları nedeniyle İstanbul Barosu’na teşekkürlerimle…”
YAZAR-YARGIÇ NUH HÜSEYİN KÖSE
Köse, 1969 Çorum, Kargı doğumludur. İlk ve orta öğrenimini Kargı’da yapmış, 1992 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. Çorum Barosundan avukatlık ruhsatı aldıktan sonra yine Çorum Adliyesinde yargıçlık stajını tamamlamış, Bafra, Dicle, Ulubey, Karaburun, Kadıköy, İstanbul Anadolu Adliyelerinde çoğunlukla ceza yargıcı olarak görev yapmıştır. Köse, halen Kayseri İş Mahkemesi yargıcı olarak görev yapmaktadır.
Yargıç Köse, YARSAV, Yargı-Sen ve Yargıçlar Sendikasında kurucu ve yönetici olarak görev almıştır. Yargıçlar Sendikası Basından Sorumlu Başkan Yardımcısı olarak görevine devam etmektedir.
Köse, 2017 yılında Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünden ”Yargıcın Örgütlenme Özgürlüğü; Türkiye Deneyimi” konulu yüksek lisans tez çalışmasıyla mezun oldu.
İbrahim Recep Ayışık hakkında Af Kanunu, 14 Ekim 1971 tarihinde kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 21 Ekim 1971 tarihli sayısına yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun tam adı “Tedbirsizlik, dikkatsizlik neticesi ölüme sebebiyet vermekten hükümlü 1933 doğumlu Mehmet Sait oğlu Zehra’dan doğma İbrahim Recep Ayışık hakkında Af Kanunu”dur.
İzmir 2 nci Ağır Ceza Mahkemesinin 2/12/1968 ‘tarih ve 1967/170 esas, 1968/245 karar sayılı kesinleşen hükmü Ue T. C. Kanununun 455/2 maddesi ve 501 sayılı Kanun hükümleri gereğince iki yıl altı ay ağır hapis cezasına mahkûm olan Mehmet Sait oğlu Zehra’dan doğma 1933 doğumlu İbrahim Recep Ayışık’ın mahkûm olduğu ceza, bütün hukukî neticeleriyle affedilmiştir.
Madde 2
Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Madde 3
Bu kanunu Adalet Bakam yürütür.
ANAYASA VE ADALET KOMİSYONUNUN KABUL ETTİĞİ METİN
Tedbirsizlik, dikkatsizlik neticesi ölüme sebebiyet vermekten hükümlü 1933 doğumlu Mehmet Sait oğlu İbrahim Recep Ayışık hakkında Af Kanunu tasarısı
MADDE 1. — Millet Meclisi metninin 1 nci maddesi aynen kahul edilmiştir.
MADDE 2. — Millet MeclM metninin 2 nci maddesi aynen kabul edilmiştir.
MADDE 3. — Millet Meclisi metninin 3 ncü maddesi aynen kabul edilmiştir.
CUMHURİYET SENATOSU BAŞKANLIĞINA
Millet Meclisinin 30 . 7 . 1971 tarihli 140 ncı Birleşiminde öncelik ve ivedilikle görüşülerek işari oyla kabul edilen, tedbirsizlik, dikkatsizlik neticesi ölüme sebebiyet vermekten hükümlü 1933 doğumlu Mehmet Sait oğlu Zehra’dan doğma İbrahim Recep Ayışık hakkında af kanunu tasarısı, dosyası ile birlikte sunulmuştur.
Saygılarımla.
Sabit Osman Avcı
Millet Meclisi Başkanı
Not : Bu tasan 24 . 7 . 1970 tarihinde Başkanlıkça İlk Komisyona havale edilmiş ve Genel Kurulun 30 . 7 . 1971 tarihli 140 ncı Birleşiminde öncelik ve ivedilikle görüşülerek kabul edilmiştir.
(Millet Meclisi S. Sayısı : 355)
Anayasa ve Adalet Komisyonu raporu Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet Komisyonu
Esas No. : 1/1260
Karar No. : 89
12 . 8 . 1971
Yüksek Başkanlığa Millet Meclisinin 30 Temmuz 1971 tarihli 140 ncı Birleşiminde öncelik ve ivedilikle görüşülerek işari oyla kabul edilen, tedbirsizlik, dikkatsizlik neticesi ölüme sebebiyet vermekten hükümlü 1933 doğumlu Mehmet Sait oğlu Zehra’dan doğma İbrahim Recep Ayışık hakkında Af kanunu tasarısı, Millet Meclisi Başkanlığının 2 Ağustos 1971 tarihli ve 4151 sayılı yazıları ile Cumhuriyet ‘Senatosu Başkanlığına gönderilmekle, Komisyonumuzun 12 Ağustos 1971 tarihli Birleşiminde tetkik ve müzakere olundu.
I – Tasan, İzmir İkinci Ağır Ceza Mahkemesinin 2 Aralık 1968 tarihli ve Esas 967/170; Karar 968/245 sayılı kararı ile kesinleşen hükmü sonucu Türk Ceza Kanununun 455/2 nci maddesi ve 501 sayılı Kanun hükümleri gereğince iki yıl altı ay ağır hapis cezasına mahkûm olan Mehmet
2 — Sait oğlu Zehra’dan doğma 1933 doğumlu İbrahim Recep Ayışık’m mahkûm olduğu cezasının bütün hukukî neticeleri ile affedilmesini öngörmektedir. Komisyonumuz, tasarıya- bağlı mahkûmiyet dosyasını tetkik etmiş, Anayasa ve Adalet Komisyonunun daha önceki emsal kararlarını gözetmiş ve hükümlünün mahkûmiyetinin infazında sosyal bir yarar görmemiş ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin atıfet yetkisinin adı geçenden de esirgenmemesini uygun mütalâa ederek tasarıyı benimsemiştir.
II – Millet Meclisi metninin 1, 2 ve 3 ncü maddeleri Komisyonumuzca da aynen kabul edilmiştir. Genel Kurulun tasviplerine arz olunmak üzere Yüksek Başkanlığa saygı ile sunulur.
Bu kılavuz tüm Boğaziçi Üniversitesi mensuplarını (öğrenciler, çalışanlar, öğretim elemanları, akademik yöneticiler ve idari personel) kapsar.
Boğaziçi Üniversitesinin hedefi kişisel, entellektüel ve akademik gelişimi besleyecek bir üniversite ortamını sağlamaktır. Bu ortamda, tacizinin genel kapsamına giren sömürü, haksız güç kullanımı ve hakaret içeren söz ve davranışlar ne boyutta olursa olsun barınamaz. Taciz özgür eğitim ve gelişim sürecini zedeler. Üniversite ortamında mensupların birbirlerine karşı saygılı davranmaları beklenir. Tacizin her türlüsü karşılıklı saygının eksikliğine işaret eder. Konuşma özgürlüğü, Boğaziçi Üniversitesinde amaçlanan eğitim ve gelişim ortamının en temel unsurlarından biridir. Ancak konuşma özgürlüğü hiçbir şekilde taciz için kılıf olarak kullanılmaz.
Üniversite ortamı kurumsal ve profesyonel bir çalışma ortamı olup, sosyal ortamlarda uygun olmayacak bazı hareketler çalışma ortamına zarar getirebilir. Amaçlanan ortamın sürdürülebilmesinde üniversite mensuplarının önemli görev ve sorumlulukları vardır. Boğaziçi Üniversitesi mensupları özgürlüklerini kullanırken, istemeyerek dahi olsa diğer kişilerin hakkı olan özgür, duyarlı ve saygılı eğitim-gelişim ortamına zarar vermemek için gerekli duyarlılığı gösterirler. Boğaziçi Üniversitesi kendi mensuplarını bilinçlendirme amacıyla, taciz ve cinsel taciz konularını kapsayan eğitim programları sunar ve destek kaynaklar (websiteleri, danışmanlar vb.) oluşturur.
İlgili bölümde sıralanan mercilere yapılan tacizle ilgili şikayetler azami gizlilik ilkelerine uyularak, ivedilikle, tarafsız olarak, ve başvuruyu yapanın isteği yönünde gayri-resmi veya resmi olarak değerlendirilir. Gayri resmi başvurularda gizlilik en üst düzeyde tutulur, ancak bu durumda kurulun etkinliği sınırlı kalır. Resmi başvurularda ise şikayet, olayla doğrudan ilgili kişi veya kişilere bildirilir ve kurul gerekli işlemleri başlatır.
Tanımlar
A) Tacizin Genel Tanımı:
Irk, etnik köken, din, cinsel tercih, cinsiyet ve kişisel özelliklere yönelik, kişi ya da kişileri küçük düşürücü, güç kullanımı içeren veya içermeyen her türlü görsel/sözel veya fiziksel davranışlar taciz tanımına girer. Tacizi belirleyen unsur niyet değil, diğer kişinin üstünde bıraktığı etkidir.
Kişinin gerek bilimsel ve idari yöneticiler, gerekse meslekdaşlarından / öğrenci arkadaşlarından / birlikte çalıştığı iş arkadaşlarından bir bölümü tarafından kurum içindeki verimliliğini, saygınlık ve onurunu etkileyecek biçimde huzursuz edilmesi de taciz tanımına girer. Bu tür taciz kişiyi kurum içinde izole etmek, projelere katmamak, iletişim ve diğer özlük haklarını kullanmasını engellemek gibi örneklerle kendini gösterir.
Taciz içeren davranışlar arasında tanımlanması en zor olanı cinsel tacizdir. Cinsel tacizi temelde olayın öznel koşulları belirler. Cinsel tacizin açık ya da örtülü birçok çeşidi vardır; genelde ast-üst ilişkileri veya kadın-erkek ilişkileri içinde görülmesine karşın, aynı konumdaki bireyler ve hemcinsler arasında da rastlanılmaktadır.
B) Cinsel Tacizin Tanımı:
Bireyin, istemediği halde cinsel şakalara, tekliflere, cinsel içerikli görsel, sözel ya da fiziksel bir harekete maruz kalması aşağıdaki koşullar altında cinsel taciz olarak tanımlanır.
a. Cinsel içerikli teklife uymadığı takdirde kişinin akademik ya da iş hayatıyla ilgili bedeller ödeyeceği, uyduğu takdirde ise hak etmediği kazançlar sağlayacağının açık olarak söylendiği veya ima yoluyla belirtildiği durumlar
b. Kişinin korkutulduğu, sindirildiği ve düşmanca bir ortam yaratılması sonucu akademik ya da iş performansının etkilendiği durumlar
c. Yukarıda tanımlanan davranışlar ya da yaratılan olumsuz ortamlar kendilerine yöneltilmiş olmasa bile, bu kişilerin akademik ya da iş performansının olumsuz yönde etkilendiği durumlar
C) Eşit Statüde Olmayan Bireyler Arasında Gönüllü Cinsel ve Romantik İlişkilerle İlgili Etik Sorunlar
Eşit statüde olmayan bireylerin (öğretim elemanı ile öğrenci, araştırma görevlisi ile öğrenci, müdür ile memur, koç ile sporcu, vb.) gönüllü cinsel ve romantik ilişkilere girmeleri, her iki taraf için yıpratıcı riskler içerebilir. Bu tür ilişkilerin çıkar çatışması, istismar, kayırma potansiyeli taşıma olasılığı yüksek olup, bundan özgür ve liyakata dayalı çalışma ortamı zarar görür. Gönüllü ilişkilerde esas sorumluluk hiyerarşik sıralamada daha üst konumda olan kişinin üzerindedir. Özellikle öğretim elemanı ile öğrenci ilişkisi söz konusu olduğunda çok daha ciddi boyutlarda bir sorun ortaya çıkar. Bu tür ilişkiler kabul edilemez çünkü öğretim üyesinin rolü sadece sınıf içindeki konumuyla sınırlı değildir. O aynı zamanda bir danışman ve entelektüel yol göstericidir. Bu nedenle, öğretim elemanının öğrenci üzerinde sahip olduğu etki ve otorite, gönüllü de olsa, cinsel bir ilişkiyi kaldırmaz.
Cinsel Tacize Uğradığını Düşünen Kişilerin Atabilecekleri Adımlar
A) Tacizin Değerlendirilmesi
B) Tacizin Düzeyine Göre Atılabilecek Adımlar, Alınabilecek Önlemler ve Riskleri
A) Tacizin Değerlendirilmesi:
Tacize uğrayan kişi içinde bulunduğu riski ve tacizin ciddiyetini kendi başına ya da güvendiği bir kişi yardımıyla değerlendirir. Bu değerlendirmenin sonucuna ve bireyin arzusuna göre, akademik danışman, birim yöneticisi, bu konuda uzman kişiler, ÜYEK veya BÜREM devreye girebilir. Değerlendirmenin sonucunda, taciz aşağıdaki üç kategoriden biri içinde sınıflandırılır.
1. Basit Taciz:
Tehdit unsuru taşımayan, ancak rahatsız edici, istenilmeyen ortamları yaratan hareketler. Örneğin, laf atmak, cinsel içerikli şakalar, iltifatlar ya da argo sözcükler kullanmak, flört etmek için ısrarcı davranışlar, pornografik materyal ile rahatsız etmek, kişinin cinsel yaşamıyla ilgili sorular sormak veya dedikodu üretmek v.b.
2. Orta Düzeyde Taciz
Yukarda belirtilen basit cinsel taciz hareketlerin, rahatsız ediciliği yönündeki uyarılara karşın sıklaşarak sürdürülmesi.
3. Ağır Taciz
Tehdit unsuru içeren ve kişinin davranışlarını kontrol etmeye yönelik, süreklilik ya da şiddet içeren hareketler (örneğin takip etme, tehdit etme, telefonda ya da elektronik ortamda sıklıkla rahatsız etme, v.b). Cinsel içerikli teklife uymadığı durumlarda kişinin akademik ya da iş hayatıyla ilgili bedeller ödeyeceği, uyduğu takdirde ise hak etmediği kazançlar sağlayacağının açık olarak söylendiği veya ima yoluyla belirtildiği durumlar.
B) Tacizin Düzeyine Göre Atılabilecek Adımlar, Alınabilecek Önlemler ve Riskleri
1. Basit tacizde atılabilecek adımlar:
Bu hareketin hoş karşılanmadığının söz veya davranışlarla belirtilmesi ya da bu ortamdan uzaklaşılması.
Riskler:
Tartışma olasılığı
Tacizin artma olasılığı
Belgeler:
Tacizciden gelecek notların, mesajların saklanması
Olaya ilişkin ayrıntılı kayıt tutulması
2. Orta Düzeyde Tacizde Atılabilecek Adımlar:
Bu düzeyde atılabilecek adımlar ikiye ayrılır:
2.1) Resmi Olmayan Girişimler:
Tacizde bulunan kişiye, rahatsız edici hareketlerinden vazgeçmediği takdirde, resmi adımlar atılacağının sözel veya yazılı olarak açık bir şekilde belirtilmesi.
Durumla ilgili olarak konuda uzman kişi ve mercilere danışılması.
Üçüncü kişilerin (ortak arkadaşlar, danışman, birim yöneticileri, kurul üyeleri gibi) aracı olarak devreye girmeleri.
2.2) Resmi Girişimler:
Sonuç alınmadığı takdirde, şikayetin bir üst kademeye iletilmesi.
Akademik danışman, birim yöneticisi gibi kişilere veya doğrudan ÜYEK’e durumu belirten yazılı şikayette bulunulması.
Riskler:
Tartışma olasılığı
Tacizin artma olasılığı
Çevre tarafından dışlanma, mimlenme olasılığı
İş veya fırsat kaybı
Belgeler:
Tacizciden gelen notların, mesajların saklanması
Olaya ilişkin ayrıntılı belgelerin tutulması
Bütün atılan adımların ve sonuçlarının kaydının
tutulması
Varsa tanıkların desteğinin istenmesi
3) Ağır Tacizde Atılabilecek Adımlar:
Tehdit unsuru içeren ve kişinin güvenliğini riske atan durumların gerekli mercilere, hem şikayet hem korunma amacıyla bildirilmesi gerekir. Bu merciler akademik veya diğer üst yöneticiler, ÜYEK, ve hatta polis veya savcılık olabilir.
Kişinin destek için BÜREM’e veya bir terapiste başvurması önerilir.
Bu düzeydeki tacizi yok saymak kişinin güvenliğini tehlikeye atacağı için yukarda belirtilen önlemlerin yanısıra diğer kişisel önlemler alınmalıdır
Riskler:
Daha önce sözü edilen riskler
Psikolojik terör
Maddi zarar
İş ve işlevsellik kaybı
Fiziksel zarar
Belgeler:
Yukarıda belirtilen belgelerin tutulması ve güvenli bir yerde saklanması
Etik Kurulunun Değerlendirme Süreci
İvedi, adil ve özenli değerlendirme süreci
Başvurular süratle ve özenle değerlendirilir. Başvurulara verilecek cevap başvurunun öznel koşullarına göre oluşturulur. Gayri-resmi başvurularda ÜYEK ancak danışmanlık görevi üstlenir. Resmi olanlarda ise arabuluculuk, ayrıntılı soruşturma ve üniversite disiplin kuruluna sevk gibi gerekli görünen adımlar atılır.
Gizliliğin gözetilmesi
Değerlendirme sürecinde her iki tarafı da korumak amacıyla gizlilik ilkesine bağlı kalınır. Değerlendirme sonucunda işlem yapılması gereken durumlarda bile gizlilik ilkesi gereği sadece gerekli bilgiler ilgili mercilere verilir. Tüm başvurularla ilgili kurul belgeleri bir sonraki kurul üyeleri dışındaki merci ve kişilere kapalıdır.
Misillemeye karşı koruma
ÜYEK’e şikayette bulunmuş kişilerin misilleme hareketlerine karşı korunmasına çalışılır. Kasıtlı ya da temelsiz şikayetlere karşı gerekirse disiplin soruşturması açılması için girişimde bulunulur.
Sıkça Sorulan Sorular
1. Bir davranışın, şakanın, ya da sözün taciz tanımına girip girmediğini nasıl anlarız?
Aşağıdaki sorular üzerine düşünmek bu konuda faydalı ip uçları verebilir:
Bu ilişkinin tarzı üniversite ortamına uygun mudur?
Diğer üniversite mensupları bu davranışı üniversite ortamına uygun bulur muydu? Başka bir deyişle, sağ duyusuna saygı duyulan/duyduğunuz kişiler bu duruma nasıl tepki gösterirlerdi?
Bu davranışıma yakınlarım tanık olsa mahçup olur muydum?
Bir yakınım bu tür davranışlara maruz kalsa onun adına rahatsızlık duyar mıydım?
Dışardan bakanların yanlış yorumlayacakları bir durum var mı?
Çevreden gelen açık ya da ima yollu olumsuz tepkileri görmemezlikten mi geliyorum?
2. Bir davranışın karşısındakinde rahatsızlık yarattığını anlayan kişi neler yapabilir?
Davranışının uygun düşmediğini fark eder etmez özür dileyebilir.
Benzer davranışlardan bilinçli olarak kaçınır.
Olayı görmemezlikten gelmez veya önemini küçümsemez.
Başkalarının olayı görmemezlikten gelen veya önemini küçümseyen tavsiyelerine uymaz.
Söz konusu ilişki hiyerarşik bir ilişki ise, üst konumda olan kişi diğer kişiyle ilgili sorumluluklarını, eğer mümkünse, uygun başka birine devreder.
3. Cinsel tacize maruz kaldığını düşünen kişi neler yapabilir?
Cinsel tacize maruz kaldığını hisseden kişi, bu durumda yalnız olmadığı ve yalnız bırakılmayacağını bilmelidir.
Öncelikle Boğaziçi Üniversitesinin tacizden koruma ve korunma kılavuzunun bütünüyle okunup bu durumda atılabilecek adımlar üzerinde düşünülerek, gerekirse güvenilir biri yardımıyla durum değerlendirilmesi yapılır.
Şayet karşıdaki kişiyle doğrudan konuşma yolu tercih edilirse, bu konuşmanın açık, net ve tutarlı bir mesaj içermesine özen gösterilmelidir.
Olayı güvenilen biriyle paylaşmak, olayın doğru yorumlanması ve uygun adımların atılması açısından önemlidir.
Sorunu kaçamak ya da başka bir etkisiz bir yolla savuşturmak yerine, doğrudan bir tepki verilmesi daha uygundur. Örneğin; ‘yemek davetinize teşekkür ederim, ama Pazartesi günü meşgulüm’ yerine ‘teşekkür ederim ama ben üniversitede eşit ilişki içinde olmadığım kişilerle çıkmıyorum.’
Yönerge hekimlerin, meslektaşlarına veya üçüncü kişilere yönelik cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği veya bir başka temelde ayrımcılık göstermesini; cinsel şiddeti ve kadına yönelik her türlü şiddeti önlemek amacıyla düzenlenmiştir.
Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu bir arada
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile mücadele etme amacını taşıyan belge, Türk Tabipleri Birliği Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimleri Eşgüdüm Kurulu ile tabip odaları Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme birimlerinin yapısını, görevlerini ve çalışma esaslarını düzenlemeyi hedeflemektedir. Kadın hakları, eşitsizliği gidermenin en önemli argümanıdır. Kadınların ve kadın sağlık çalışanlarının maruz kaldıklarını şiddeti önlemek toplumsal ilerlemede önemli bir kaldıraç olarak görülmektedir.
Tüm insanlar arasında eşitlik perspektifin, geçerli kılmak yönergenin nihai amacıdır.
TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ CİNSEL ŞİDDETİ ÖNLEME VE TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNİ DESTEKLEME YÖNERGESİ
BAŞLANGIÇ
Türk Tabipleri Birliği:
Toplumsal cinsiyetin, biyolojik olarak belirlenenin aksine, toplumsal olarak belirlenmiş güç ilişkisine dayanan cinsiyet rolleri olduğu, kadın ve erkek arasında kurulmuş eşitsiz ve hiyerarşik ilişkinin kendisin yapay, değişebilir, dönüştürülebilir bir ilişki olduğu, cinsel şiddetin, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucu olarak ortaya çıktığı bilinciyle, şiddeti önlemenin yanı sıra, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile mücadele etmeyi hedefleyerek,
Dünya Sağlık Örgütünün tanımladığı gibi cinsel şiddeti; bir kişinin karşısındaki kişiyle arasındaki ilişki biçimi ne olursa olsun, o kişiden cinsel bir fayda ya da güç elde etme girişimi; sözle, bakışla ya da herhangi bir cinsel eylemle kişiye yaklaşma, kişinin cinselliği üzerinde baskı kurma gibi davranışları sosyal, psikolojik ya da fiziksel güç yoluyla karşı tarafa uygulaması olarak kabul ederek,
Cinsel şiddetin yaşanmadığı, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir meslek örgütünün yaratılmasına katkıda bulunmak için, cinsel taciz, cinsel saldırı ve kadına yönelik her türlü şiddete karşı duyarlılık ve farkındalık yaratmak, bunlara ilişkin tutum, davranış ve eylemleri engellemek, cinsel şiddete uğrayanların kendilerini güvenle ve daha açık ifade etmelerini ve güçlenmelerini sağlamayı hedefleyerek, olayın nasıl yaşandığını değil, gerçekleşmiş olmasını dikkate alan bir yaklaşımı önceleyerek,
Kişiler arasındaki ilişkileri sıkı bir disipline sokmayı, rızaya dayalı ilişkileri önlemeyi, belirli bir cinsel ahlakı dayatmayı ve özgür tartışma ortamını engellemeden,
Sessiz kalmanın rıza göstermek olmadığının, rızanın sürekliliğinin esas olduğunun, her zaman geri alınabileceğinin, unvan ve/veya mevki kullanılarak fiziksel ve/veya psikolojik güç kullanımı, tehdit, korku, baskı altına alma, gözdağı verme, hile ve kandırma ile alınan sesli ya da sessiz onayın rıza olarak kabul edilemeyeceğinin farkında olarak, bu yönergeyi kabul etmiştir.
1. AMAÇ
Hekimlerin, meslektaşlarına veya üçüncü kişilere yönelik cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği veya bir başka temelde ayrımcılık göstermesini ; cinsel şiddeti ve kadına yönelik her türlü şiddeti önlemek ve bunların kaynağı olan toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile mücadele etmek için; Türk Tabipleri Birliği Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimleri Eşgüdüm Kurulu ile Tabip Odaları Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimlerinin yapısını, görevlerini ve çalışma esaslarını düzenlemektir.
2. KAPSAM
Bu Yönerge, taraflardan en az birinin hekim olması halinde, birbirlerine karşı veya (üçüncü kişilere, kadınlara, LGBTİ+ ve çocuklara) cinsel şiddet, istismar ve kadına yönelik her türlü şiddeti yer ve zaman sınırlaması olmaksızın kapsar.
3. DAYANAK
Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW), Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi), Çocukların Cinsel Sömürü ve Cinsel İstismara Karşı. Korunmasına. İlişkin Avrupa. Konseyi Sözleşmesi (Lanzarote. Sözleşmesi), 6284 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu, TTB Hekimlik Meslek Etiği Kuralları, 10 Haziran 2017 tarihli 68. TTB Büyük Kongresinde kabul edilen Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi esas alınarak hazırlanmıştır.
4. TANIMLAR
Bu Yönergede geçen;
Cinsiyet: Cinsiyetler arasındaki genetik ve biyolojik farklılıkları,
Toplumsal cinsiyet: Kadınlık ve erkekliğin (ve ikili cinsiyet sisteminin) toplumsal olarak kurulduğunu, kadın ve erkeklere atfedilen rol ve sorumlulukların içinde yaşanılan tarihsel, toplumsal ve coğrafi koşulların bir ürünü olduğunu,
Cinsel kimlik: Bireylerin kendi iç dünyasında kendisini nasıl tanımladığını, kişisel ve özel kimliği,
Cinsel yönelim: Kişinin düşünce, duygu ve davranışsal olarak cinsel çekim duyduğu cinsiyete göre tanımlanan özelliğini,
Cinsel Şiddet:
e.1) Cinsel saldırı: Bir kimsenin vücut dokunulmazlığının, kişinin rızasına dayalı olmayan cinsel nitelikli davranışlarla süreklilik arz etmek zorunda olmaksızın ihlal edilmesini,
e.2) Cinsel taciz: Fiziksel temas olmaksızın gerçekleştirilen, kişinin rızasına dayalı olmayan ve süreklilik arz etmesi gerekmeyen cinsel nitelikli söz, tavır veya diğer davranış biçimlerini,
e.3) Flört şiddeti: İlişki içerisinde fiziksel, cinsel, psikolojik, sosyal ya da herhangi bir iletişim aracı kullanılarak şiddet içeren davranışlarda bulunulmasını,
e.4) Ayrımcılık: Cinsiyeti, cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliği nedeniyle bir kişi ya da gruba, aynı ya da benzer konumda olan diğer kişilere göre keyfi olarak eşit davranmamayı,
e.5) Israrlı takip: Fiili, sözlü, yazılı olarak ya da herhangi bir iletişim aracı, kullanılarak kişinin güvenliğinden endişe etmesine neden olacak şekilde kişide fiziki veya psikolojik açıdan korku ve çaresizlik duygusu yaratan/ yaratabilecek olan ve kişiyi baskı altında tutan her türlü cinsel tutum ve davranışı,
Çocuk istismarı; 18 yaşın altındaki çocuklarla bir yetişkin arasında her türlü cinsel edimi,
Kurul: Türk Tabipleri Birliği Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimleri Eşgüdüm Kurulunu,
Birim: Tabip Odası Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimini
Yönetim Kurulu: Birimin bünyesinde oluşturulduğu Tabip Odası Yönetim Kurulu’nu
Merkez Konseyi: Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyini
Başvurucu: Cinsel şiddete maruz kaldığı veya tanık olduğu iddiasıyla Eşgüdüm Kurulu’na, Birime, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi’ne ya da Oda Yönetim Kuruluna başvuran kişiyi ifade eder.
5. TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ EŞGÜDÜM KURULUNUN OLUŞUMU ve GÖREVLERİ
Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi tarafından, Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimleri Eşgüdüm Kurulu kurulur. Kurulun bir üyesi Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi’nin kadın üyeleri arasından, en az iki üyesi Türk Tabipleri Birliği Kadın Kolu tarafından önerilen üyeler arasından, geriye kalan üyeler ise birimlerin belirleyip bildireceği kişiler arasından olmak üzere 9 kişiden oluşur.
Kurulun görev süresi 2 yıldır. 2 yılın sonunda Kurulun bilgi ve deneyiminin sürekliliğini sağlamak için en az üç üyenin görevine devam etmesi amaçlanır ve bu doğrultuda çaba sarf edilir.
Kurul aşağıdaki faaliyetlerde bulunur:
a) Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir meslek örgütünün oluşturulması, bu çerçevede cinsel şiddet ve kadına yönelik her türlü şiddete karşı farkındalık ve duyarlılık yaratmak için eğitim, tanıtım ve benzeri çalışmalar düzenler.
b) Yurt içindeki ve yurt dışındaki kadın örgütleri başta olmak üzere, kamu ve özel kurum ve kuruluşlar ile cinsel şiddet ve kadına yönelik şiddet konularında çalışmak üzere iş birliği yapar, platformlar oluşturur veya var olan platformlara ve çalışmalara katılır.
c) Bütün tabip odalarında cinsel şiddet ve kadına yönelik her türlü şiddet şikayetleri için etkili, güvenilir, gizlilik ilkesine uygun, başvuranın beyanının esas alındığı bir başvuru mekanizması oluşturulması için çalışır.
d) Birimlerin çalışmalarının geliştirilmesi, deneyim ve bilgi aktarımının sağlanması için düzenli toplantılar yapar.
e) Birimi bulunmayan oda bölgelerinde odalara ya da Merkez Konseyine yapılan başvurularda Birim olarak görev yapabilir.
f) . Bu yönerge kapsamındaki olaylardan haberdar olması halinde kendiliğinden harekete geçerek, ilgili bölgede Birim var ise Birim tarafından yok ise bizzat inceleme yürütmek üzere ilgililer ile iletişim kurar. Kurul, birim gibi görev yaptığı durumlarda birimlerin inceleme yöntemini uygular. Bu halde Birimlerin çalışmalarında Oda Yönetim Kurulu’na verilen görevler TTB Merkez Konseyine verilmiş sayılır.
6. BİRİMLERİN KURULUŞU
Tabip Odası Yönetim Kurulları tarafından, Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi kurulur. Birimde travma alanında deneyimli bir kadın psikiyatristin yanı sıra, tekrarlayan travmaya yol açmayacak görüşme teknikleri konusunda deneyim sahibi olan bir kadın hekim, kadın hekimlik komisyonundan en az bir ve Yönetim Kurulundan en az bir kadın üyenin yer alması teşvik edilir, gözetilir.
Birim, Odaların üye sayısı ve görev alacak gönüllü hekim sayısı dikkate alınarak en az üç, en fazla yedi üyeden oluşur. Birimin görev süresi 2 yıldır. 2 yılın sonunda birimin bilgi ve deneyiminin sürekliliğini sağlamak için üç üyeli birimlerde en az bir, 5 üyeli birimlerde en az 2 ve 7 üyeli birimlerde en az 3 üyenin birimdeki görevine devam etmesi amaçlanır ve bu doğrultuda çaba sarf edilir.
7. BİRİMİN İŞLEYİŞ YÖNTEMİ
a) Cinsel şiddete maruz kaldığını veya tanık olduğunu düşünen kişiler, Türk Tabipleri Birliğine, Kurula, Birime ya da Yönetim Kuruluna başvurabilir. Birim, görev alanına giren olaylardan haberdar olması halinde ve Türk Tabipleri Birliği ile Oda Yönetim Kurulunun bildirdiği hallerde başvuru olmaksızın, harekete geçer.
b) Tabip Odası kurul, komisyon ya da bürolarına başvuru yapılması halinde, başvurucu Birim hakkında bilgilendirilir ve birime yönlendirilir.
c) Birim tarafından her başvuru için ayrı kayıt açılır, bir kayıt numarası verilir ve takip eden işlemler bu kayıt numarası kullanılarak gerçekleştirilir. Kayıt formu başvurucunun adını ve soyadını, başvuru tarihini, konusunu ve başvurucunun taleplerini içerir. Kayıt formuna eklenecek diğer bilgiler başvurucunun onayına tabidir.
d) Başvuruya konu olayın taraflarından herhangi biri ile birim üyelerinden herhangi birinin akademik, idari veya özel bir ilişkide olması durumunda, söz konusu birim üyesi başvuru sürecine dahil edilmez. Söz konusu ilişkinin sonradan öğrenilmesi veya fark edilmesi durumunda da birim üyesi başvuru ile ilgili süreçten ayrılır.
e) Birime doğrudan veya yönlendirme yoluyla ulaşan başvurularda, Birim tarafından belirlenen en az iki üye, var ise Oda hukuk bürosundan bir avukat başvurucu ile yüz yüze görüşür. Başvurucuyu dinler, ihtiyaç ve taleplerini öğrenir, haklarıyla ilgili bilgilendirme yapar. Başvurucuyu hukuki ve diğer çözüm seçenekleri, bu seçeneklerde izlenen süreçler, bu seçeneklerin her birinin yaratabileceği riskler ve alınması gereken önlemler konusunda bilgilendirir.
f) Başvurucunun, şikayet konusuyla ilgili yaşadıklarını, her aşamada yeniden anlatmak zorunda kalarak ikincil mağduriyet yaşamaması için (başvurucunun onayını olarak ses kaydının alınması, online görüşme kaydının alınması, bir avukatın ilk görüşmeye katılması gibi) gerekli düzenlemeleri yapar, önlemleri alır. Görüşme sırasında mağduriyeti artıracak sorgulayıcı ve suçlayıcı söz, davranış, tavır ve imalardan kaçınılır.
g) İlk görüşme sonrasında birim üyeleri ve varsa görüşmeye katılan avukat tarafından, daha sonraki aşamalarda başvurucunun beyan ve açıklamalarına yeniden başvurmayı gerekli kılmayacak şekilde ve özenle yazılı bir görüşme kaydı oluşturulur.
h) Başvurucunun talep ve ihtiyaçları ile birlikte dayanak, belgeler, görüşme notları ve tutanakları kapsayan bir değerlendirme raporu hazırlanır. Değerlendirmeye ilişkin bilgi ve belgeler Birimin değerlendirme raporu ekinde Yönetim Kuruluna iletilir.
i) Birim, başvurucunun talep ve ihtiyaçları doğrultusunda sağlanabilecek desteği tespit eder, raporunda bu konudaki önerilerine yer verir. Bu kapsamda başvurucuyu güçlendirmeye, mesleki alanı iyileştirmeye yönelik önerilerde bulunulabilir. Yönetim kurulu raporu değerlendirir ve gerekli gördüğü işlemleri yürütür. Ancak arabuluculuk yapılmaz, tarafları görüştürmek vb tutumlar bir yöntem olarak reddedilir.
ı) Raporda, başvurucunun şikayet ettiği kişi hakkında soruşturma açılması konusunda talebinin olup olmadığı bilgisine yer verilir. Başvurucunun, başvurusunun disiplin süreçlerine aktarılması konusunda onayı olmaması halinde; işlem başlatılması için başvurucuya ihtiyaç duyduğu zaman tanınır, güçlenmesi desteklenir. Başvurucunun şikâyet edilen hakkında soruşturma açılması talebi var ise Yönetim Kurulu, Türk Tabipleri Birliği Disiplin Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda gerekli gördüğü işlemleri yürütür.
j) Birimi yapılan başvurularda yakınılan kişiler ve olayın özelliklerine ilişkin yıllık rapor hazırlanır. Raporlar, kişilerin kimlikleri gizli tutularak düzenlenir.
k) Başvuruların kabulü ve başvurucuya destek sağlanması için başvurucunun beyanı esas alınır. Başvurucudan cinsel şiddet eylemlerinin varlığını kanıtlaması beklenmez.
l) Başvurularla ilgili tüm belgeler bir sonraki Birim üyeleri, yetkili kurullar ve bürolar dışındaki merci ve kişilere kapalıdır.
m) Tabip Odaları, başvurucunun ihtiyaç duyduğu hukuki ve sosyal destek konusunda Barolar ve bu alanda çalışan ilgili kuruluşlarla temas kurar, iş birliği yapar.
n) Tabip Odasının kendi bölgesinde birim oluşturma koşullarının olmaması, yeterli tıbbi ve hukuki desteğin sağlanamayacağı hallerde Merkez Konsey’e bildirimde bulunabilir, Merkez Konsey talebi Eşgüdüm Kuruluna aktarır. Eşgüdüm Kurulu durumun özelliğine gere bizzat birim olarak görev yapabilir ya da bu görevi yerine getirebilecek bir Tabip Odası Birimini görevlendirebilir.
8. ODA YÖNETİM KURULU’NUN GÖREVLERİ
a) Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi kuruluşunun yaygın biçimde duyurulması, başvuru mekanizmalarının en hızlı ve kolay biçimde oluşturulması için Oda Yönetim Kurulları çaba gösterir. Oda, Birime başvuru olduğu andan itibaren cinsel şiddet uyguladığı bildirilen hekim/hekimlerden Tabip Odası’nın görev aldığı kurul, komisyon, çalışma grubu gibi görevlerini bırakmasını, Birim tarafından yürütülen inceleme sonuçlanıncaya kadar hiçbir görev üstlenmemesini ister.
b) Yönetim Kurulu, cinsel şiddet iddialarının üstünü kapatan, soruşturma açılmasını engelleyen ya da soruşturma süreçlerine müdahale eden ilgililer hakkında, Türk Tabipleri Birliği Disiplin Yönetmeliği hükümleri gereğince soruşturma açar.
c) Başvurucunun onamı halinde konunun özenle soruşturulması konusunda gerekli tüm çabayı gösterir. Cinsel şiddet iddialarının soruşturma süreçlerini etkilemeye çalışan ve/veya engellemeye çalışan kişiler hakkında birim gerekli işlemleri yapar.
d) Yönetim Kurulu, cinsel şiddet iddiaları ile ilgili tüm süreçlerde, Tabip Odası çalışanları, kurul, komisyon, çalışma grubu ve bürolarında, tarafları ve tanıkları korumak amacıyla gizlilik ilkesine uygun davranmaları için gerekli önlemleri alır.
e) Şikayet edilen hekimin, cinsel şiddet uyguladığının tespit edilmesi halinde, 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu ve Türk Tabipleri Birliği Disiplin Yönetmeliği’nin düzenlemelerinde belirtilen yaptırımların yanı sıra ilgili hekime 2 yıl süre ile Tabip Odası faaliyetlerinde yer almaması önerisinde bulunur.
9. TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ TUTUM BELGESİ
68. TTB Büyük Kongresinde kabul edilen Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi, bu Yönergenin ayrılmaz parçasıdır ve Yönergenin uygulanmasında dikkate alınması zorunludur.
10. YÜRÜRLÜK
Bu Yönerge, Türk Tabipleri Birliği’nin Büyük Kongresinde kabulü ile yürürlüğe girer.
İstanbul Gedik üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Temelli Şiddete Karşı Politika Belgesi; Gedik Üniversitesi öğretim üyeleri ve elemanları, idari ve sözleşmeli personeli ve öğrencileri olmak üzere tüm üniversite bileşenlerinin katılımı ile üniversite senatosu tarafından ilan edilmiştir. Belge, daha sonra yürürlükten kaldırılan Yükseköğretim Kurumları Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi’ne dayanılarak hazırlanmıştır. Belgenin amacı, toplumsal cinsiyet eşitliğine dair farkındalığını artırmak ve İstanbul Gedik üniversitesi bileşenlerini toplumsal cinsiyete dayalı taciz, cinsel taciz ve saldırılar konusunda bilgilendirmek, akademik ortamı cinsel tacizden arındırmaktır. İstanbul Gedik Üniversitesi, Toplumsal Cinsiyet Temelli Şiddete Karşı Destek Birimi’ni kurmuştur Ayrıca, “Kadın Girişimciliği ile Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Uygulama ve Araştırma Merkezleri” tarafından “İstanbul Gedik üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Temelli Şiddete Karşı Destek Birimi Yönergesi ve Politika Belgesi” hazırlanmıştır.
İstanbul Gedik Üniversitesi 2010 yılında kuruldu.
İstanbul Gedik üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Temelli Şiddete Karşı Politika Belgesi
AMA VE KAPSAM
Bu politika belgesinin amacı, toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesini T.C. İstanbul Gedik Üniversitesi’nin tüm etkinlik ve uygulamalarında güvence altına almak ve şiddet ve ayrımcılıkla mücadele mekanizmalarının etkin işlemesini sağlamak için uyulması gereken temel ilkeleri ortaya koymaktır.
Belge; toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması, her türlü toplumsal cinsiyet temelli şiddetin önlenmesi ve şiddetle mücadele hakkında Türkiye’nin imzaladığı uluslararası antlaşmalara, Anayasanın ilgili maddelerine, ilgili mevzuata, Yükseköğretim Kurulu’nun 28.05.2015 tarihli Genel Kurul kararına ve Yükseköğretim Kurumları Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi’ne dayanılarak hazırlanmıştır. Bu belgede toplumsal cinsiyet; İstanbul Sözleşmesi’nin 3. maddesinde yer aldığı üzere, “toplumsal olarak inşa edilen ve belli bir toplum tarafından erkekler ve kadınlar için uygun görülen roller, davranışlar, eylemler ve nitelikler” olarak tanımlanmaktadır. Toplumsal cinsiyet eşitliği ise, Avrupa Konseyi Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Stratejisi 2014-2017 belgesinde yer aldığı üzere, “kadınlarla erkeklerin karar almada, katılımda ve sorumlulukta kamusal alanda ve özel yaşamda eşit imkanlara sahip olması ve kaynak dağılımında eşitlik” anlamına gelmektedir. Yine aynı belgeye göre toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üreten kalıp yargılarla ve şiddetle mücadele, adalete erişimde eşitlik, karar alma mekanizmalarına dengeli katılımın sağlanması ve toplumsal cinsiyetin tüm plan ve tedbirlere yerleştirilmesi eşitliği sağlama yolunda benimsenmesi gereken öncelikli eylemlerdir.
T.C. İstanbul Gedik Üniversitesi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini çok boyutlu sonuçları olan toplumsal bir sorun olarak kabul eder. Toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesi konusunda duyarlılığı artırmak; eşitsizliği yaratan ve yeniden üreten her türlü eylemi görünür kılmak ve gerekli önlemleri almak konularında sorumluluk üstlenir. Üniversite mensuplarını konu hakkında bilgilendirmek, duyarlılığı artırmak ve olumsuz uygulama ve yaklaşımları dönüştürmek amacıyla önlemler alır, eğitim faaliyetleri düzenler, araştırma, proje ve yayınlar ortaya koymayı amaçlar.
Eşitlik, özgürlük, adalet ilkelerinin gözetildiği, her türlü ayrımcılık ve şiddet biçimlerinden arındırılmış bir üniversite ortamı yaratılması esastır. Üniversite, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için gerekli koşulları sağlamayı, toplumsal cinsiyete dayalı taciz, cinsel taciz ve cinsel saldırıya maruz kalanların ya da tanık olanların kendilerini ifade edebilecekleri bir güven ortamını oluşturmayı taahhüt eder. Taciz, saldırı ve ayrımcılık görmezden gelinemez; bu konuda bireysel ya da kurumsal hoşgörü gösterilemez.
Toplumsal cinsiyet temelli taciz, cinsel taciz veya saldırı olayına maruz kaldığını veya tanık olduğunu düşünen kişiler, ilgili mercilere başvuru konusunda gerekli adımları atmaya teşvik edilir.
Bu bağlamda, Gedik Üniversitesi bileşenlerinin toplumsal cinsiyet eşitliğine dair farkındalığını artırmak, onları toplumsal cinsiyete dayalı taciz, cinsel taciz ve saldırılar konusunda bilgilendirmek, bu vakalardan arındırılmış bir akademik ortamın sağlanması için gerekli önleme faaliyetlerinde bulunmak, bu vakalara bağlı olarak doğan sorunlara çözüm aramak, hukuki ve psikolojik destek vermek amacı ile Toplumsal Cinsiyet Temelli Şiddete Karşı Destek Birimi kurulmuştur.
Bu belge, Toplumsal Cinsiyet Temelli Şiddete Karşı Destek Birimi Yönergesi ile birlikte, Birimin faaliyetlerinde temel alınacak tanım ve ilkeleri ortaya koymaktadır.
TOPLUMSAL CİNSİYET TEMELLİ TACİZ, CİNSEL TACİZ VE CİNSEL SALDIRIYA İLİŞKİN TANIM VE İLKELER
Tanımlar
Toplumsal Cinsiyete Dayalı Taciz
Açıkça cinsel nitelikli söz ya da davranış içermemekle birlikte, kişiye cinsiyeti, cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliği nedeniyle yönelen ve eşitsiz toplumsal cinsiyet rollerini pekiştiren söz ve eylemlerdir.
Cinsel Taciz
Cinsel taciz kişiyle vücut teması bulunmadan yapılan ve rızaya dayalı olmayan, cinsel içerikli söz, tavır veya diğer davranış biçimlerini içerir. Olayın gerçekleştiği ortama ve bağlama göre, ısrarla tekrarlanan eylemler ya da bir tek eylem cinsel taciz olarak değerlendirilebilir. Süreklilik önkoşul değildir.
Cinsel taciz, taciz niteliğindeki hareketlerin yoğunluğuna ve niteliğine göre; basit taciz, sürekli taciz ve ağır taciz olmak üzere üçe ayrılır. Bu listeyle sınırlı olmamakla birlikte, aşağıdaki örnekler belirtilen cinsel taciz türlerini oluşturabilir:
1) Basit taciz: Tehdit, şantaj ya da hakaret unsuru taşımayan, ancak rahatsız edici, istenilmeyen ortamları yaratan hareketlerdir. Örneğin, laf atmak, cinsel içerikli şaka yapmak ve iltifatlarda bulunmak ya da argo sözcükler kullanmak, flört etmek için olağanın ötesinde ısrarcı davranışlarda bulunmak, pornografik materyal ile rahatsız etmek, kişinin cinsel yaşamıyla ilgili sorular sormak veya dedikodu üretmek.
2) Sürekli Taciz: Basit tacizin, uyarılara rağmen sürekli yapılması halinde söz konusu olur.
3) Ağır Taciz: Tehdit, şantaj ya da hakaret ve benzeri fiillerle ortaya çıkan ve kişinin davranışlarını kontrol etmeye yönelik hareketlerdir. Kişinin mesleki ya da akademik otorite konumunu suiistimal etmesiyle ilgili olabileceği gibi, eşit statüde olanlar arasında da ağır taciz durumları gerçekleşebilir.
Cinsel içerikli teklife uymadığı durumlarda kişinin öğrencilik, akademik ya da iş hayatıyla ilgili bedeller ödeyeceğinin, uyduğu takdirde ise hak etmediği kazançlar sağlanacağının açık olarak söylendiği veya ima yoluyla belirtildiği durumlarda söz konusu olur.
Sık rastlanan taciz biçimleri misilleme, ısrarlı takip ve ödüllendirme vaadidir.
Misilleme
Kişinin cinsel veya duygusal amaçlı girişim ve teklifleri reddetmesi, tacize uğradığını düşünerek şikâyet
etme yoluna gitmek istemesi/gitmesi nedeniyle, ya da kişinin tanık olduğu bir cinsel taciz / saldırı olayı
ile ilgili ihbar yoluna gitmek istemesi veya gitmesinden ötürü, açıkça veya örtülü olarak iş veya eğitim
yaşamının intikam amacıyla zorlaştırılmasıdır.
Israrlı Takip
Bir kişinin rızası dışında, kişinin güvenliğinden endişe etmesine neden olacak şekilde kişide fiziki veya psikolojik açıdan korku ve / veya çaresizlik duygusu yaratan ve kişiyi baskı altında tutan her türlü cinsel tutum ve davranıştır. Kişinin peşine takılma, evinin, okulunun, işyerinin önünde bekleme, yolda uzaktan ya da yakından izleme, kişisel bilgilerini, gündelik hayatını öğrenmek üzerine soruşturma yapma ve bu bilgileri taciz etme amaçlı kullanma eylemleri ısrarlı takip olarak nitelendirilmektedir.
Ödüllendirme Vaadi
Kişinin cinsel veya duygusal amaçlı bir davranış veya teklifi kabulü durumunda ödül, terfi, not veya benzeri hak etmediği kazançlar elde etmesini içeren her türlü ayrıcalık vaadinde bulunulmasıdır. Kişiye, cinsel nitelikli davranış veya teklifi kabul etmesi halinde hak etmediği kazançlar sağlanacağını açık veya ima yolu ile belirtmek ödüllendirme vaadidir. Acil durum önlemlerinin devreye sokulmasını gerektirir.
Cinsel Saldırı
Rızaya dayalı olmayan cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığının ihlal edilmesidir. Cinsel saldırı, kişinin fiziksel ve/veya psikolojik güç kullanımı, tehdit, korku, baskı altına alma, gözdağı verme, hile ve kandırma gibi zorlamalarla cinsel içerik taşıyan fiziksel bir davranışa maruz kalması yoluyla vücut dokunulmazlığının ihlal edilmesi olarak kabul edilmektedir.
Cinsel saldırı iki biçimde gerçekleşebilir. İlk şeklinde, cinsel saldırı cinsel birleşme olmadan kişinin vücut dokunulmazlığının ihlali şeklinde gerçekleşir. Bu tür cinsel saldırı örnekleri arasında; durumun özelliklerine göre sarılmak, ellemek, okşamak, dokunmak sayılabilir. İkinci tür cinsel saldırıda ise kişinin vücut dokunulmazlığının vücuda cinsel organ veya sair bir cisim sokulmasıyla ihlal edilmesi söz konusudur.
Rıza
Kişinin ilgili söz, tutum veya davranışa etkin, iradi ve açık biçimde onay vermiş olması olarak anlaşılmalıdır. Unvan ve/veya mevki kullanılarak fiziksel ve/veya psikolojik güç kullanımı, tehdit, korku, baskı altına alma, gözdağı verme, hile ve kandırma ile alınan sesli ya da sessiz onay rıza olarak kabul edilemez. Sessiz kalmak rıza göstermek değildir. Rızanın sürekliliği esastır, rıza her zaman geri alınabilir.
Ayrımcılık
Bir kişiye toplumsal cinsiyet temelli keyfi ya da haksız bir davranışta bulunulması ve bu suretle bu kişinin mağdur edilmesi olarak ifade edilmektedir. Daha özel olarak, toplumsal cinsiyet kimliği ya da cinsel yönelimi nedeniyle bir kişi ya da gruba, aynı ya da benzer konumda olduğu diğer kişilere göre keyfi olarak eşit davranmamak ya da onları mağdur etmek anlamına gelmektedir.
İlkeler
Ayrımcılık Yasağı
Bu Belgede ortaya koyulan politikalar kişilere, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, medeni veya ailevi durum, gebelik, ırk, renk, etnik köken, ulusal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, doğum, ikamet yeri, uyrukluk, din, mezhep, inanç, dil, şive, aksan, dış görünüş, sağlık durumu, engellilik, yaş, eğitim durumu, sınıf, mülkiyet, ekonomik durum, sosyal veya toplumsal köken, siyasi veya felsefi görüş, statü veya başka herhangi bir temelde ayrım gözetilmeksizin uygulanır.
Özen Gösterme İlkesi
Üniversite, cinsel taciz ve cinsel saldırı iddiaları karşısında, bu iddiaları etkin bir şekilde araştırma, bu iddialar karşısında harekete geçmeyen ve/veya üstünü kapatmaya çalışanlar hakkında gerekli işlemleri yapma, taciz ve/veya şiddete uğrayanların ikinci kez mağduriyete uğramasını önleme ve onların içinde bulundukları durumu anlama hususlarında gerekli dikkat ve özeni gösterir. Özellikle cinsel taciz ve saldırı iddialarıyla ilgili başvuru sürecinde bu ilke, şiddete uğrayanın tekrar mağdur edilmemesini sağlamaya yönelik olup, değerlendirmenin başlatılmasında ‘başvuru sahibinin beyanı esastır’ ilkesinden hareket etmeyi gerektirir.
Gizlilik İlkesi
Üniversite, toplumsal cinsiyete dayalı taciz, cinsel taciz ve saldırı iddialarının ele alındığı tüm aşamalarda, başvuru sahibi kişi ve şikâyet edilen kişinin özel hayatın gizliliği haklarını gözeterek hareket eder.
Güven İlkesi
Üniversite, gizlilik ve özen gösterme ilkelerine riayet ederek, tarafların güven duygusunu zedelemeyecek şekilde davranır.
İvedilik İlkesi
Üniversite, cinsel taciz ve cinsel saldırı iddiaları karşısında vakit geçirmeden harekete geçilmesini
sağlar. Üniversite özellikle,
a) söz konusu istenmeyen cinsel tavır ve yaklaşımlar, aralarında bir kurumsal hiyerarşi olan ve güç asimetrisi bulunan kişiler arasında meydana geldiğinde;
b) bu durumun tacize uğrayan kişinin öğrenimini, akademik veya idari kariyerini, istihdam durumunu olumsuz şekilde etkilediğinde;
c) istenmeyen cinsel yaklaşımlar bir ödüllendirme veya misilleme, intikam alma aracı olarak kullanıldığında;
d) bazı cinsel içerikli yaklaşımlar sıklık veya yoğunlukları nedeniyle kişinin öğrenim ya da çalışma ortamını ciddi şekilde bozduğunda, düşmanca, aşağılayıcı ve saldırgan bir ortam yarattığında ivedi ve aktif olarak hareket eder.
Başvuranın Beyanı Esastır
Cinsel taciz ve cinsel saldırı fiillerinin ilenme şekli, çoğu zaman iki kişi arasında geçip kanıtlanması zor bir durum yaratmaktadır. Bu nedenle cinsel taciz ve/veya cinsel saldırıyla ilgili değerlendirme sürecinde başlarken “başvuranın beyanı esastır” ilkesinden hareket edilir. Bu ilke şiddete uğrayanın toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve diğer nedenler dolayısıyla şikâyet edememesi gibi durumlar gözetilerek getirilmiş olup, sadece değerlendirme sürecinin başlatılmasıyla ilgilidir. Bu ilke, çok defa açık kanıtların olmadığı durumlarda da tacizin doğasına, olayın bağlamına ve kişilere dair daha bütünsel bir akıl yürütmeyle olayın niteliğini anlama ilkesiyle birlikte söz konusu olup tek başına inceleme sonucunu belirlemez.
Yargılamaksızın Destek İlkesi
Kurul tarafından şikâyet sahibine, sürecin her aşamasında ve talebi doğrultusunda psikolojik, tıbbi ve hukuki destek sağlanması esastır. Toplumsal cinsiyet temelli taciz, cinsel taciz veya cinsel saldırı içerikli davranışlara maruz kaldığını belirten kişilere Üniversitenin tüm bileşenleri de yargılamaksızın destek verir.
Risk ve Önlemleri Bildirme İlkesi
Kurul, destek sürecinde şikâyette veya başvuruda bulunan kişiye seçebileceği hukuki ve diğer çözüm yollarını, bu yollarda izlenen süreçleri, bu yolların her birinin yaratabileceği riskleri ve alınması gereken önlemleri anlatmakla sorumludur.
Kasıtlı Yanlış Beyanlara Karşı Farkındalık ve Önlemler
Cinsel taciz ve cinsel saldırı iddiaları kişisel hesaplaşmalara alet edilmemelidir. Şikâyeti yapanın kasıtlı olarak yalan söylediğinin ve yanlış beyanlarda bulunduğunun şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlaşıldığı durumlarda disiplin yaptırımı söz konusudur.
Dünya Tabipler Birliğinin Su ve Sağlık ile İlgili Bildirgesi, 2004 yılı Ekim ayında Japonya’nın başkenti Tokyo’da yapılan 55. genel kurul toplantısında kabul edilerek onaylanmıştır.
Bildirgenin hazırlanmasına 2003 yılında başlanmış, 2004 yılında kabul edildikten sonra 2014 yılında Güney Afrika’nın Durban kentinde ve 2017 yılı Ekim ayında Chicago’da yapılan DTB toplantılarında gözden geçirilerek güncellenmiştir.
Dünya Tabipler Birliğinin Su ve Sağlık ile İlgili Bildirgesi
A. Önsöz
1. Bireyin ve toplumun sağlığı için temiz ve sağlıklı su bir gereksinimdir. Ancak Dünya nüfusunun yarıdan fazlası bu gereksinime ulaşamamaktadır. Bu bölgelerde aynı zamanda su kirliliği ile ilgili de sorunlar bulunmaktadır.
2. DTB insanlığa karşı olan sorumluluğunu sağlık hizmetlerinin herkes için olması konusundaki uluslararası standartların sağlanması çabasıyla yerine getirmeye çalışmaktadır ve bu bildirgeyi sağlıkla ilgili sorumluluğu olan tarafların bireyin ve toplumun sağlığını düşünmelerini desteklemek için yayınlamıştır.
B. Görüşler
3. Su kaynaklı hastalıklar özellikle gelişmekte olan ülkelerde önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Bu sorun savaş, deprem, salgın, kuraklık, sel gibi olağandışı durumlarda daha da önem kazanmaktadır.
4. Ekosistemi etkileyen antropojenik değişimler, doğanın suyun zararlı maddelerini ayrıştıran gücünün sınırlı olması gibi durumlar çevreye, özellikle de suyla ilgili çevresel sisteme zarar vermektedir
5. Halkın sağlığını önceleme yerine ondan “metalaştırılarak” yararlanma sağlanmaya çalışıldığı durumlar güvenli içme suyuna ulaşımı engelleyebilmektedir.
6. Güvenli su temin edebilmek için sürdürülebilir bir altyapının geliştirilmesi toplum sağlığı ve ulusal sağlık açısından çok önemlidir. Suyun temiz olmamasına bağlı oluşan enfeksiyon hastalıklarının ve diğer sorunların önlenmesi ulusal sağlık giderlerini azaltmakta ve üretimi arttırmaktadır. Bu durum da ulusal ekonomiler üzerinde pozitif bir etki yaratmaktadır.
7. Dünya’nın pek çok bölgesinde yaşam için gerekli olan su ile ilgili kıtlık yaşanmaktadır. Bu nedenle kullanımı konusunda çok dikkatli olunmalıdır.
8. Su ile ilgili konularda da küresel düzeyde işbirlikleri yapılmalıdır.
C. Öneriler
9. Hekimler, ulusal tabip birlikleri ve sağlıkla ilgili diğer yetkili birimler sağlık ve su arasındaki ilişkiye ilişkin aşağıda yazılmış olan önerileri yerine getirme konusunda desteklenmelidirler:
a. Dünya üzerinde yaşayan herkes için düşük maliyetli, temiz ve güvenli suya ulaşabilmek ve su kaynaklarının kirlenmemesi için uluslararası ve ulusal programlar.
b. Su kaynaklarının bozulmasını önlemek ve sanitasyon olanaklarının sağlanabilmesi için uluslararası, ulusal ve bölgesel programlar.
c. Atıklar ve sağlık ilişkisini de içeren su kaynakları ile ilgili araştırmalar.
d. İçilebilir özellikteki suyun sağlanması ve atıklarının uygun bir biçimde yok edilmesi için planların yapılması. Bu tür uygulamalar olağandışı durumun niteliğine bağlı olarak değişiklik gösterebilir, ancak olayın olduğu anda ve mekanda dezenfeksiyon, su kaynaklarının saptanması ve su pompalarını anında çalıştırabilmek için enerji kaynaklarının bulundurulması bu kapsamda değerlendirilebilir.
e. Özellikle deprem gibi olağandışı durumlardan sonra sağlık kurumları için güvenli suyun sağlanmasına yönelik koruyucu önlemler. Bu tür önlemler arasında sağlık kurumlarının olağandışı durumlarla baş edebilmeleri için altyapı ve eğitim çalışmaları yer alır. Acil su kaynaklarının sürekliliği ile ilgili programlara ilişkin uygulamalar yerel yetkililer ve toplum katılımıyla birlikte yapılmalıdır.
f. Su kaynaklarının her ülke tarafından daha etkili kullanımı. DTB; özellikle hastaneleri ve sağlık kurumlarını sürdürülebilir su kaynakları üzerindeki etkilerini inceleme konusunda desteklemektedir.
Folklorun ve Geleneksel Kültürün Korunması Tavsiye Kararı, 15 Kasım 1989 tarihinde UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) tarafından kabul edilmiştir.
Folklorun ve Geleneksel Kültürün Korunması Tavsiye Kararı
Folklorun insanlığın evrensel mirasının bir parçası olduğunu ve farklı insanların ve sosyal grupların bir araya getirilmesinde ve kültürel kimliklerini ortaya koymalarında güçlü bir araç olduğunu göz önünde bulundurarak,
Folklorun sosyal, ekonomik, kültürel ve politik önemini, insanlık tarihindeki rolünü ve günümüz kültüründeki yerini belirterek,
Folklorun kültürel mirasın ve yaşayan kültürün ayrılmaz bir parçası olarak spesifik doğasının ve öneminin altını çizerek,
Folklorun geleneksel formlarının son derece hassas yapısını, özellikle de sözlü gelenekle ilgili olan yönlerini ve bu yönlerin yok olabilme tehlikesini kabul ederek,
Folklorun işlevinin ve onun çeşitli faktörlerin etkisi ile karşı karşıya geldiği tehlikenin, bütün ülkelerde kabul edilmesi gerekliliğini vurgulayarak,
Hükümetlerin folklorun korunmasında kararlı role sahip olmaları ve bunun mümkün olduğu kadar kısa sürede yapmaları gerektiğine inanarak,
Yirmi dördüncü oturumda, IV. bölüm, 4. paragrafta belirtildiği üzere Üye Devletlere Tavsiyenin folklorun korunması konusunda olmasını kararlaştırarak,
1989 Kasım’ının on beşinci gününde işbu Tavsiye Kararını kabul etmiştir:
Genel Konferans, Üye Devletlerin folklorun korunması ile ilgili aşağıda yer alan maddeleri, her devletin anayasal düzeninin gerektirdiği kanuni koşulları veya diğer adımları sağlayarak bu Tavsiye Kararında açıklanan prensip ve önlemleri kendi bölgelerinde hayata geçirmek için uygulamalarını önerir.
Genel Konferans Üye Devletlere bu Tavsiye Kararını otoritelerin, folklorun korunması ile ilgili konulardan sorumlu bölüm veya organların ve folklorla ilgili çeşitli kuruluş ve enstitülerin dikkatine sunmalarını ve onların folklorun korunması ile ilgili uygun uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini desteklemelerini önerir.
Genel Konferans, Üye Devletlerin belirlenecek zaman ve şekilde Tavsiye Kararının hayata geçirilmesine yönelik yaptıkları çalışmalarla ile ilgili raporlarını Organizasyona sunmalarını önerir.
A. Folklorun Tanımı
Bu Tavsiye Kararının amaçları için: Folklor (veya geleneksel ve popüler kültür) kültürel bir topluluğun, grup veya bireyler tarafından ifade edilen ve kültürel veya sosyal kimliklerini yansıttığı sürece beklentilerinin ifadesi olarak kabul edilen gelenek temelli yaratımlarının bütünüdür; folklor kalıpları ve değerleri sözlü olarak, taklit yoluyla veya farklı şekillerde aktarılırlar. Folklor biçimleri; dil, edebiyat, müzik, dans, oyunlar, mitoloji, ritüeller, gelenekler, el sanatları, mimari ve diğer sanat dallarını içerir.
B. Folklorun Tespit Edilmesi
Kültürel bir ifade biçimi olarak folklor, kimliği belirtilen grup (ailevi, mesleki, ulusal, bölgesel, dinî, etnik vs.) tarafından ve grup için korunmalıdır. Bu amaçla, Üye Devletler ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeyde uygun araştırmaları aşağıdaki amaçların sağlanması için desteklemelidir:
(a) bölgesel ve küresel folklor kayıtlarına katılması amacıyla folklorla ilgili enstitülerin ulusal envanterini geliştirmek;
(b) Farklı kuruluşlar tarafından kullanılan sınıflandırma sistemleri ile koordinasyonun sağlanması amacı ile tespit etme ve kayıt sistemleri yaratmak (koleksiyon, katalog, transkripsiyon) veya mevcut olanları el kitapçıkları, derleme kılavuzları, örnek kataloglar vs. yoluyla geliştirmek;
(c) Folklorun standart bir tipolojisinin yaratılmasını aşağıdaki yollarla harekete geçirmek:
(i) evrensel kullanım için folklor genel taslağının hazırlanması
(ii) kapsamlı bir folklor kaydının hazırlanması; ve
(iii)bölgesel folklor sınıflandırmasının yapılması, özellikle pilot alan çalışması projeleriyle.
C. Folklorun Muhafaza Edilmesi (Conservation)
Muhafaza etme, halk geleneklerine ilişkin belgeleme ile ilgilenir ve amacı bu tür geleneklerin artık kullanılmadığı veya geliştiği durumlarda araştırmacıların ve gelenek taşıyıcılarının gelenek değişmesi boyunca süreci anlamalarını sağlayacak verilere ulaşmalarını sağlamaktır. Yaşayan folklor, sürekli değişen karakteri nedeniyle her zaman doğrudan korunamamaktadır, somut bir biçimde sabitlenen folklor etkili bir şekilde korunmalıdır.
Bu amaçla Üye Devletler:
(a) derlenmiş folklorun tam anlamıyla saklanabileceği ve ulaşılabilir olabileceği ulusal arşivler oluşturmalı;
(b) hizmet amaçları için (merkezi katalogların oluşturulması, folklor materyalleri ve koruma yönlerini içeren folklor çalışma standartları üzerine bilgilerin yaygınlaştırılması) merkezi ulusal arşivler oluşturmalı;
(c) Mevcut müzelerde geleneksel ve popüler kültürün sergilenebileceği folklor bölümleri ya da müzeler kurmalı;
(d) o kültürün yaşayan veya geçmişte kalan yönlerini öne çıkaracak geleneksel ve popüler kültürü tanıtma yollarına öncelik vermeli (çevrelerini, yaşam biçimlerini ve çalışmalarını, yeteneklerini ve üretmiş oldukları teknikleri göstererek);
(e) derleme ve arşivleme metotlarının uyumunu sağlamalı;
(f) fiziksel muhafazadan analitik çalışmalara kadar folklorun muhafazasında derleme, arşiv, belgeleme uzmanları ve diğer uzmanları eğitmeli;
(g) ) Tüm folklor materyallerinin arşivleme ve çalışma kopyalarını ve bölgesel enstitüler için kopyaların oluşturulmasını sağlamalı böylece kültürel topluluğun bu materyallere ulaşımını güvence altına almalı
D. Folklorun Korunması (Preservation)
Koruma, her insanın kendi kültürüne sahip olma hakkının olduğunu ve bu hakkın sıklıkla kitle iletişim araçları tarafından sağlanan endüstrileşmiş kültürün etkisiyle yıpratıldığı gerçeğini dikkate alarak halk geleneklerinin ve bu geleneklerin aktarıcılarının korunması ile ilgilenir. Alınacak önlemler hem yaratıldıkları çevrede hem dışında halk geleneklerinin statülerini ve maddi desteklerini güvence altına almalıdır. Bu amaçla, Üye Devletler:
(a) yalnızca köy ve diğer kırsal kültürleri değil çeşitli sosyal gruplar, meslekler, kuruluşlar vd. tarafından kentsel alanlarda yaratılan kültürleri de dikkate alarak, folklora saygı vurgusuna dayanan uygun bir biçimde folklora ilişkin resmî ve resmî olmayan eğitim programlarını ve çalışmalarını düzenlemeli ve tanıtmalı; böylece kültürel çeşitliliğinin ve farklı dünya görüşlerinin, özellikle hakim kültürlerde yansıtılmayanların daha iyi anlaşılmasını sağlamalı;
(b) geleneğin uygulanmasının yanı sıra belgeleme, arşivleme, araştırma vb. alanlardaki çalışmaları destekleyerek çeşitli kültürel toplulukların kendi folklorlarına ulaşma haklarını güvence altına almalı;
(c) disiplinler arası temelde, bu alanla ilgili çeşitli grupların temsil edileceği bir Ulusal Folklor Kurumu veya benzer bir koordinasyon organı oluşturmalı;
(d) folklor öğelerini çalışan, tanıtan, geliştiren veya devam ettiren birey ve kuruluşlara maddi ve manevi destek sağlamalı;
(e) folklorun korunmasına ilişkin bilimsel çalışmaları desteklemeli.
E. Folklorun Yaygınlaştırılması
Halkın dikkati kültürel kimliğin bir parçası olarak folklorun önemine çekilmelidir. Bu kültürel mirası oluşturan parçaların geniş bir şekilde yaygınlaştırılması ve böylece folklorun değerinin ve korunma gerekliliğinin tanınması önemlidir. Bununla birlikte, geleneklerin bütünlüğünün korunabilmesi için yaygınlaştırma sırasında biçimsizleştirmeden kaçınılmalıdır. Adil bir yaygınlaştırmayı desteklemek için Üye Devletler:
(a) fuarlar, festivaller, filmler, sergiler, seminerler, sempozyumlar, çalıştaylar, eğitim kursları, kongreler vs. gibi ulusal, bölgesel ve uluslararası etkinlikleri teşvik etmeli ve bu etkinliklerin materyallerinin, belgelerinin ve diğer sonuçlarının yayınını ve yaygınlaşmasını desteklemeli;
(b) bağışlar aracılığıyla, kitle iletişim araçları bünyesinde folklorcular için işler yaratarak, kitle iletişim araçları tarafından toplanan folklor materyallerinin uygun biçimde arşivlenmesini ve yaygınlaştırılmasını sağlayarak ve bu kuruluşlarda folklor birimlerinin kurulması yoluyla; ulusal ve bölgesel basında, televizyon, radyo ve diğer kitle iletişim araçları yayınında folklor materyallerinin daha geniş bir biçimde yer almasını teşvik etmeli,
(c) folklor alanında çalışan kesimleri, belediyeleri, dernekleri ve diğer grupları, bölgedeki folklor etkinliklerini canlandırmak ve koordine etmek amacıyla folklorcular için tam zamanlı işler oluşturmaları konusunda desteklemeli;
(d) eğitim materyallerinin üretimi için mesela son zamanlardaki alan çalışmalarına dayanan video filmleri gibi var olan birimleri ve yeni birimlerin yaratılmasını desteklemeli ve bunların okullarda, folklor müzelerinde, ulusal ve uluslararası folklor festivallerinde ve sergilerinde kullanımını teşvik etmeli;
(e) özel folklor bültenleri ve süreli yayınların yanı sıra dokümantasyon merkezleri, kütüphaneler, müzeler ve arşivler aracılığıyla folklor üzerine yeterli bilginin ulaşılabilirliğini sağlamalı;
(f) iki taraflı kültürel antlaşmalar dikkate alınarak folklorla ilgili bireyler, gruplar ve hem ulusal hem uluslararası enstitüler arasındaki değişimlere ve toplantılara olanak tanımalı;
(g) uluslararası bilimsel toplulukların, geleneksel kültürlere uygun bir yaklaşım ve saygı sağlayacak etik kodları kabul etmelerini desteklemeli;
F. Folklorun Korunması (Protection)
Bireysel veya toplumsal olsun folklor, entelektüel yaratıcılığın göstergesi olduğundan, entelektüel üretimler için sağlanan korumadan ilham alan bir biçimde korunmayı hak etmektedir. Folklorun bu biçimde korunması, ülke sınırları içinde ve dışında, ilgili yasal uygulamaları ihlal etmeden buna ilaveten bu ifadelerin gelişimi, sürdürülmesi ve yaygınlaştırılması yoluyla kaçınılmaz olacaktır. Folklor ifadelerinin korunması konusunda “fikri mülkiyet yönleri” bir kenara bırakıldığında, hâlihazırda folklor belgeleme merkezleri ve arşivlerinde korunan ve gelecekte de korunması sürdürülecek çeşitli hakların kategorileri mevcuttur. Bu amaçla Üye Devletler:
(a) “fikri mülkiyet” ile doğrudan doğruya ilgili otoritelerin, UNESCO ve WIPO’nun fikri mülkiyet ile ilgili önemli çalışmasına dikkat çekerek, bununla birlikte bu çalışmanın folklorun korumasının yalnızca bir yönünü kapsadığını ve folkloru koruma alanında bağımsız bir uygulamanın gerekliliğinin acil olduğunu göz önünde bulundurarak;
(b) bu alandaki diğer haklarla ilgili olarak:
(i) bilgi veren kişiyi geleneğin aktarıcısı olarak korumalı (gizliliğin ve mahremiyetin korunması)
(ii) derleyicinin ilgisi toplanan materyallerin arşivlerde belirli bir metot doğrultusunda ve iyi koşullarda saklanacağını garanti ederek korunmalı ;
(iii) toplanan materyallerin kasıtlı veya kasıtsız yanlış kullanımına karşı korunması için gerekli önlemler alınmalı;
(iv) toplanan materyallerin kullanımını izlemek için arşivlerin sorumluluğunu kabul etmeli.
G. Uluslararası İşbirliği
Kültürel işbirliği ve değişimleri güçlendirme ihtiyacından dolayı, özellikle insani ve maddi kaynakların toplanması yoluyla, folklorun gelişim ve yeniden canlandırma programlarının yanı sıra bir Üye Devletin uzmanlarının diğer bir Üye Devletin bölgesinde gerçekleştirecekleri araştırmaları yürütmek için Üye Devletler:
(a) folklorla bağlantılı uluslararası ve bölgesel dernekler, enstitüler ve organizasyonlar ile işbirliği yapmalı;
(b) folklorun incelenmesi, yaygınlaştırılması ve korunması alanlarında işbirliği yapmalı, özellikle;
(i)her türlü bilginin değişimi, bilimsel ve teknik yayınların değişimi,
(ii) uzmanların eğitilmesi, gezilere ödenek verilmesi, bilimsel ve teknik personelin ve donanımın gönderilmesi;
(iii)çağdaş folklorun belgelenmesi alanında iki taraflı veya çok taraflı projelerin yaygınlaştırılması;
(iv)belirli konular üzerine özellikle de folklor verilerinin ve ifadelerinin sınıflandırılması ve kataloglara ayrılması ve araştırmalardaki modern metot ve teknikler üzerine çalışma kurslarının ve çalışma gruplarının ve uzmanlar arasındaki toplantıların organizasyonu;
(c) uluslararası planda çeşitli ilgili tarafların (topluluklar veya doğal veya hukuki kişiler) folklorun araştırılması, yaratılması, oluşturulması, icra edilmesi, kayıt edilmesi ve/veya 6 yaygınlaştırılmasından kaynaklanan ekonomik, ahlaki ve sözlü komşuluk haklarından yararlandıklarını garanti altına almaya yönelik yakın işbirliği yapılmalı;
(d) bölgesinde araştırma yapılan Üye Devletlerin ilgili Üye Devletlerden bütün belge, kayıt, video film, film ve diğer materyallerin kopyalarını elde etme hakkını garanti altına almalı;
(e) folklor materyallerinin kendi bölgelerinde veya başka Devletlerin bölgelerinde bulunup bulunmadığına bakmaksızın muhtemelen folklor materyallerine zarar verecek veya değerlerini azaltacak ya da yayılmalarını ya da kullanımlarını engelleyecek eylemlerden kaçınmalı;
(f) folkloru maruz bırakıldığı silahlı çatışmalardan, toprak istilalarından ya da başka türlü kamusal düzensizliklerden kaynaklanan riskleri de içeren bütün insani ve doğal tehlikelere karşı korumak için gerekli önlemler alınmalı.
Cinsel Haklar Bildirgesi(DECLARATION OF SEXUAL RIGHTS), Dünya Cinsel Sağlık Birliği (World Association for Sexual Health, WAS) ilk olarak 1997 yılında İspanya’nın Valencia kentinde kabul edilmiştir. Bildirge, 1999 yılında Hong Kong’da revize edilmiş, 2008’de gözden geçirilmiş ve 2014 yıllarında kuruluş tarafından yeniden teyit edilerek nihai şeklini almıştır. Bildirge, evrensel hukuk ilke ve prensiplerini esas alarak hazırlanmıştır.
Cinsel Haklar Bildirgesi
Dünya Cinsel Sağlık Örgütü (World Association for Sexual Health, WAS), Ulaşılabilecek En Üst Düzeydeki Sağlıklı Cinselliğe Erişilebilmesi İçin Cinsel Hakların Gerekliliğini Dikkate Alarak Şu Bildirgeyi Yayınlar:
WAS, cinsel hakların; uluslararası ve bölgesel insan hakları belgelerinde, ulusal anayasalar ve yasalarında, insan hakları standartlarında ve prensiplerinde yer alan Evrensel İnsan Hakları Bildirgesindeki, evrensel insan haklarına ve son bilimsel verilere dayandığını BEYAN EDER.
WAS, cinselliğin; insan yaşantısı boyunca, insan olmanın temel bir özelliği olduğunu; seks, cinsel kimlikler ve roller, cinsel yönelim, erotizm, cinsel haz, cinsel yakınlaşma ve üremeyi içine aldığını TEYİD EDER.
Cinsellik; düşüncelerde, fantezilerde, arzularda, inançlarda, tutumlarda, sosyal değerlerde, davranışlarda, cinsel deneyimlerde, cinsel rollerde ve ilişkilerde tecrübe ve ifade edilir. Cinsellik tüm bu boyutları kapsayabileceği gibi, her zaman hepsi deneyimlenmeyebilir veya ortaya konmayabilir.
Cinsellik; biyolojik, psikolojik, sosyal, ekonomik, politik, kültürel, yasal, tarihsel, dinsel ve ruhsal faktörlerin birbirleriyle etkileşiminden etkilenir.
WAS, cinselliğin bir haz ve sağlıklılık kaynağı olduğunu; diğer tüm başarılara ve tatminlere katkısı olduğunu KABUL EDER.
WAS, cinsel sağlığın cinsellikle ilişkili olarak fizyolojik, psikolojik, duygulanımsal, zihinsel ve sosyal sağlıklılık hali olduğunu TEYİD EDER;
WAS’a göre, cinsel sağlık sadece hastalık, fonksiyon bozukluğu veya rahatsızlığın olmama durumu değildir! Cinsel sağlık; baskı, ayrımcılık ve şiddet olmaksızın, haz veren ve güvenli cinsel deneyimler edinmek olduğu kadar, cinsellik ve cinsel ilişkilere olumlu ve saygılı bir yaklaşımı da gerektirir.
WAS, cinsel sağlığın; kapsamlı bir cinsellik anlayışı olmadan, tanımlanamayacağını, anlaşılamayacağını ve eyleme konulamayacağını TEYİD EDER.
WAS, cinsel sağlığın kazanılması ve korunması için, tüm insanların cinsel haklarına saygı duyulması, korunması ve karşılanması gerektiğini TEYİD EDER.
WAS, cinsel hakların, tüm insanlığın özgürlük, saygınlık ve eşitliğine dayandığını ve gelebilecek her türlü zarardan korunmaya yönelik taahhüdü KABUL EDER.
WAS, her hangi bir konuda ayrımcılık yapmamanın ve eşitliğin tüm insan haklarının korunmasının ve geliştirilmesinin temeli olduğunu SAVUNUR.
Bunun yanı sıra, ırk, köken, renk, cinsiyet, dil, din, politik veya farklı görüş, milli veya sosyal köken, mal edinme, doğum veya bedensel engellilik gibi farklı bir durum, yaş, uyruk, medeni ve ailevi durum, cinsel yönelim ve cinsel kimlik, sağlık durumu, ikamet yeri, ekonomik ve sosyal konum temelinde her hangi bir ayrımcılığın, dışlamanın ve kısıtlamanın önlenmesi gerektiğini SAVUNUR.
WAS, insanların cinsel yönelimleri, cinsel kimlikleri, cinsel kimliklerinin ifadeleri ve bedensel çeşitliliklerinin insan hakları çerçevesinde korunmasının gerektirdiğini KABUL EDER.
WAS, her türlü şiddet, taciz, ayrımcılık, dışlama ve etiketlemenin insan hakları ihlali olduğunu ve bireylerin, ailelerin ve toplulukların sağlıklılığına önemli etkisi olduğunu KABUL EDER.
WAS, insan haklarına saygı duyulması, insan haklarının korunması ve gerçekleştirilmesi gerekliliklerinin tüm cinsel hak ve özgürlükler için de geçerli olduğunu TEYİD EDER.
WAS, cinsel hakların, diğer kişilerin haklarını gözeterek, tüm insanların cinselliğini yaşama ve ifade etme ve cinsel sağlığın hazzına varma hakkını koruduğunu TEYİD EDER.
CİNSEL HAKLAR CİNSELLİKLE İLGİLİ OLAN İNSAN HAKLARIDIR
1. Eşitlik hakkı ve ayrımcılığa maruz kalmama hakkı
Irk, köken, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya farklı görüş, milli veya sosyal köken, ikamet yeri, mal edinimi, doğum, bedensel engellilik, yaş, uyruk, evlilik ve aile durumu, cinsel yönelim, cinsel kimlik ve cinsel kimliğin ifadesi, sağlık durumu, ekonomik ve sosyal konum ve diğer durumlar gibi hiçbir ayrım yapılmaksızın tüm insanlar bu bildirgede yer alan cinsel haklardan faydalanma hakkına sahiptir.
2. Kişinin yaşama, özgürlük ve güvenlik hakkı
Herkes, yaşam, özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Bu haklar cinsellikle bağlantılı olarak keyfi bir biçimde tehdit edilemez, kısıtlanamaz ya da insanlar bu haklardan mahrum edilemez. Bu haklar arasında; cinsel yönelim, karşılıklı rızayla yapılan cinsel davranışlar ve uygulamalar, cinsel kimlik ve ifade veya cinsellik ve üreme sağlığıyla ilgili hizmet sağlamak ve hizmet almak da bulunmaktadır.
3. Özerklik ve bedensel bütünlük hakkı
Herkesin, kendi vücuduyla, kendi vücut bütünlüğüyle ve cinselliğiyle ilgili konularda özgürce karar verme ve kontrol hakkı vardır. Bunlar arasında diğerlerinin haklarını gözeterek cinsel davranışların, uygulamaların, partnerlerin ve ilişkilerin seçimi de yer almaktadır. Her türlü cinsellikle ilgili test, müdahale, tedavi, ameliyat veya araştırma öncesinde özgür ve bilgilendirilmiş onay alınmasını gerektirmektedir.
4. İşkenceye ve acımasızca, insanlık dışı veya aşağılayıcı davranış ve cezalandırmalara maruz kalmama hakkı
Hiç kimseye işkence ve acımasızca, insanlık dışı ve aşağılayıcı davranışlar yapılamaz. Bunların içinde insan vücuduna ve bütünlüğüne zararlı geleneksel uygulamalar; baskıyla kısırlaştırma, zorla doğum kontrolü veya kürtaj vardır; ya da kişinin cinsiyetine, cinsel kimliğine, cinsel eğilimine, cinsel ifadesine, bedensel farklılıklarına dayanarak hiç kimseye farklı işkence biçimleri, vahşi, insanlık dışı davranış yapılamaz.
5. Her türlü şiddet ve baskıdan özgür olma hakkı
Hiç kimseye cinsellikle ilgili veya cinsel içerikli şiddet ve baskı uygulanamaz. Bu madde; tecavüz, cinsel istismar, cinsel taciz, cinsel zorbalık, cinsel sömürü ve kölelik, cinsel sömürü amaçlı insan ticareti, bekâret testi ve algılanan veya gerçekte var olan cinsel uygulamalar, cinsel yönelimler, cinsel kimlik ve cinsel tercih ve bedensel farklılıklar sebebiyle işlenen şiddet dâhil olmak üzere cinsellikle ilgili tüm şiddet ve baskıları içerir.
6. Gizlilik ve Özel Hayat Hakkı
Herkesin, cinsel yaşantısıyla, cinselliğiyle ilgili ve kendi vücudu ve onamına dayalı cinsel ilişkileri ve uygulamaları yapma konusunda, rastgele müdahale edilmeden ve özeline girilmeden, gizlilik ve özel hayat hakkı vardır. Buna cinsellikle ilgili kişisel bilgilerin açıklanmasını kontrol etme hakkı da dâhildir.
7. Haz verici, tatminkâr ve güvenli cinsel deneyim sağlanması amacıyla, cinsel sağlık dâhil olmak üzere, ulaşılabilecek en yüksek sağlık standardına sahip olma hakkı
Herkesin, haz verici, tatminkâr ve güvenli cinsel deneyimler dâhil olmak üzere, cinsellikle ilgili her türlü en üst seviyede sağlık ve refah hakkı vardır. Bu hak, kaliteli sağlık hizmetinin sağlanmasını, erişilebilirliğini ve kabul görmesini ve cinsel sağlık da dâhil olmak üzere, her türlü sağlıklılığı etkileyen koşullara sahip olunmasını ve ulaşılabilmesini gerektirir.
8. Bilimsel gelişmelerin ve bunların uygulama alanlarından yararlanma hakkı
Herkesin, bilimsel gelişmelerin sonuçlarından ve bunların uygulama alanlarından yararlanma hakkı vardır.
9. Bilgilenme ve bilgilendirilme hakkı
Herkesin, cinsellikle ilgili bilimsel olarak doğrulanmış ve kanıtlanmış ve anlaşılabilir bilimsel bilgiye
ulaşabilme hakkı vardır. Bu tür bilimsel bilgiler keyfi olarak sansürlenmemeli, gizlenmemeli veya bilinçli
olarak yanlış lanse edilmemelidir.
10. Eğitim ve kapsamlı cinsel eğitim hakkı
Herkesin, eğitim ve cinsellik eğitimi konusunda kapsamlı olarak bilgilendirilme hakkı vardır. Kapsamlı cinsel eğitim yaşa uygun, bilimsel olarak doğru ve kanıtlanmış, kültürle tutarlı ve insan haklarına, cinsel kimlik eşitliğine uygun ve cinselliğe ve haz dolu bir cinsel yaşantıya pozitif bir yaklaşım biçimde şekillendirilmelidir.
11. Eşitliğe ve bağımsız, tam onama dayalı evlilik ve benzeri türde ilişkilere girme, sürdürme ve bitirme hakkı
Herkesin, evliliğe, birlikteliğe, ortaklığa veya benzeri tarzdaki ilişkilere tam ve özgür rızasıyla girip, girmeme veya evlenip, evlenmemeyi seçme hakkı vardır. Tüm insanlar evlilik, birlikte yaşama, ortaklık ve benzeri tarzdaki ilişkilere girerken, sürdürürken veya bitirirken, herhangi bir ayrımcılığa ve dışlanmaya maruz kalmadan, eşit haklara sahiplerdir. Bu hak, bahsi geçen ilişkilerin biçiminden bağımsız olarak, sosyal refah ve diğer kazanımlardan eşit şekilde yararlanmaları gerektiğini de kapsar.
12. Çocuk sahibi olup olmama, kaç çocuk yapacağına ve bu doğumlar arasındaki süreye karar verme ve buna yönelik gerekli bilgi ve imkâna sahip olma hakkı
Herkesin, çocuk sahibi olup, olmama ve kaç çocuk yapacağına ve bu doğumlar arasındaki süreye karar verme hakkı vardır. Bu hakkın kullanması sağlığı ve refahı etkileyen tüm koşullara ulaşabilmeyi de gerektirir; hamilelik, doğum kontrolü, doğurganlık, gebelik sonlandırma veya kürtaj ve evlat edinmeyle ilgili sağlık ve üreme sağlığı kurumları bu kapsam içindedir.
13. Düşünce, fikir ve ifade özgürlüğü hakkı
Herkesin, cinsellikle ilgili düşünce, fikir ve ifade özgürlüğü hakkı vardır. Herkesin, diğerlerinin haklarını da gözeterek kendi cinselliğini, örneğin görüntü, iletişim ve davranış yoluyla ifade etme hakkı vardır.
14. Barışçı toplantı, iletişim ve dernek kurma özgürlüğü hakkı
Herkesin, cinsellik, cinsel sağlık ve cinsel haklarla ilgili olanlar da dâhil, barışçıl bir şekilde organizasyon yapmak, iletişim kurmak, dernekleşmek, toplantı yapmak, gösteri ve protesto yapmak ve savunma yapmak hakkı vardır.
15. Kamusal alanda ve siyasi yaşamda yer alma hakkı
Herkesin, sivil, ekonomik, sosyal, kültürel, politik ve yerel, ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeylerde insan yaşamının diğer boyutlarına olumlu katkıda bulunması olası bir çevreye, topluluğa ya da ortama aktif, özgür ve anlamlı, tutarlı bir şekilde katılma hakkı vardır. Özellikle, tüm insanların, cinsellik ve cinsel sağlık da dâhil olmak üzere, kendi refahlarını belirleyen politikaların geliştirilmesi ve uygulanmasında bizzat yer alma hakkı vardır.
16. Adalet, sağaltım ve tazmin edilme hakkı
Herkesin, cinsel haklarının ihlaline yönelik adalet, sağaltım ve tazmin edilme hakkı vardır. Bu hak; etkili,
yeterli, erişilebilir ve uygun eğitimsel, yasal, yargısal ve diğer ölçütleri gerektirmektedir. Bu sağaltım ve iyileştirme; verilen zararın karşılaması, zararın ödenmesi, rehabilitasyon, kefalet ödemesi ve tekrarlanmazlığın hukuken garantilenmesi yoluyla tazminatı kapsamaktadır
Halkın Emek Partisi Kapatma Kararı, 14 Temmuz 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından alınmıştır. 1990 yılında kurulan Halkın Emek Partisi’nin(HEP) faaliyetleri Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu‘na aykırı bulunmuş ve kapatma gerekçesi olarak gösterilmiştir.
Halkın Emek Partisi’nin Genel Başkanları, Genel Başkanvekili ve Genel Sekreterlerinin çeşitli yerlerde ve tarihlerde yapmış oldukları konuşmalarla, kimi gazetelerde çıkan açıklama ve bildirilerle; Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 3., 14. ve 68. maddelerine ve Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a), (b) bentleri, 80. maddesi, 81. maddesinin (a), (b) bentlerine aykırı açıklamalarda bulundukları,
Bu Parti’nin Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesinde öngörüldüğü biçim de aynı Yasa’nın 77-88. ile 97. maddeleri hükümlerine aykırı eylem işlendiği bir mihrak durumuna geldiği ileri sürülerek 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101/b ve 103/1 madde ve fıkraları gereğince kapatılmasına karar verilmesi istemidir.
I – İDDİANAME
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 3.7.1992 günlü, SP.31.Hz. 1992/59 sayılı iddianamesinden aynen :
“I- Giriş
Toplum ve Devlet düzenini ve kamu faaliyetlerim Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği ve mahalli idareler seçimleri yolu ile tüzük ve programlarında belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda yönetmek, denetlemek ve etkilemek için sürekli çalışma amacını güden kuruluşlar olan siyasi partilerin varlıklarına imkan veren Anayasa düzeni ve kanunlar çerçevesi içinde faaliyet göstermeleri gerekir.
Anayasa’nın 68 inci maddesinde yer alan, siyasi partilerin demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğesi oldukları biçimindeki hüküm siyasi partiler açısından koruyucu bir düzenleme ise de, bu koruyucu düzenlemenin siyasi partiler Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasına uygun hareket ettikleri oranda etkili olacağı, yasaların belirlediği alanın dışına çıkılması halinde o siyasi partinin koruma göremeyeceği ve hakkında kapatma yaptırımının uygulanacağı bir gerçektir.
Anayasanın yukarıda anılan 69 uncu maddesinin 5 inci fıkrası ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 102 nci maddesi siyasi partilerin faaliyetlerini takip görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiş olup, 7.6.1990 tarihinde içişleri Bakanlığına bildiri ve belgeleri verilmek suretiyle kurularak tüzel kişilik kazanmış olan davalı Halkın Emek Partisi’nin faaliyetleri, diğer partilerle birlikte, sözü edilen görev çerçevesinde takip edilegelmiştir.
II – Konuyla ilgili Yasal Düzenlemeler
A) Anayasada yer alan düzenlemeler :
Başlangıç kısmı : “. . . bu Anayasa . . . hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği . . . fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere Türk Milleti tarafından, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”
3 üncü maddenin l inci fıkrası : “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”
4 üncü madde : “Anayasanın birinci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile ikinci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
14 üncü maddenin l inci fıkrası : “Anayasada yeralan hak ve hürriyetler den hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek temel hak ve hürriyetleri yoketmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamazlar.”
Aynı maddenin 3 üncü fıkrası : “Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”
66 ncı maddenin l inci fıkrası: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”
69 uncu maddenin l inci fıkrası : “Siyasi partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.”
B) 2820 Sayılı Siyasi Partiler Yasasında yeralan düzenlemeler:
5 inci maddenin 3 üncü fıkrası : “Siyasi parti kurma hakkı, Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din, mezhep ayrımı veya bölge farklılığı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere veya herhangi bir diktatörlük türüne dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz.”
78 inci madde : “siyasi partiler :
a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve ikinci kısmında belirtilen esaslarım; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerinin; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı, veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;
Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;
Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler,
Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğim veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
Genel ahlak ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar:”
80 inci madde : “Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.”
81 inci madde : “Siyasi partiler:
Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette buluna mazlar.
c)….”
5) 101 inci madde : “Anayasa Mahkemesince bir siyasi parti hakkında kapatma kararı:
Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,
Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,
c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,
hallerinde verilir.
d) (b) bendinde sayılanlar dışında kalanlar parti organı, mercii veya kurulu ta rafından bu kanunun 4 üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı sözkonusu organ, mercii veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4 üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.
…….”
6) 103 üncü madde : “Bir siyasi partinin, bu kanunun 78 ila 88 ve 97 nci maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o siyasi parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.
Bir siyasi partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur.”
III – Açıklamalar
Siyasi Partiler Yasasının 106 ncı maddesi gereğince mahalli idari merciler ve Cumhuriyet Savcılıkları tarafından Cumhuriyet Başsavcılığımıza intikal ettirilen bir kısım bilgi ve belgelerin incelenmesinde, beyanlarıyla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılabilen genel başkan ve genel sekreter gibi görevlilerin muhtelif yer ve tarihlerdeki konuşmalarında (II) nolu bölümde belirtilen yasaklamalara aykırılık teşkil eden aşağıdaki beyanlarda bulundukları tespit ve müşahade edilmiştir. (Mahallinde yapıldığı sırada güvenlik güçlerince ses alma cihazıyla kaydedilen konuşmaların daktilo edilmesi sırasında yapılan yanlışlıklar ve konuşmalardaki cümle düşüklükleri aynen muhafaza edilmiş, cümledeki anlama göre” olması gereken kelimeye ayrıca işaret edilmiş, vurgulanan ibareler koyu renkli yazılıp altı çizilmiştir.)
A) Genel Başkanların Beyanları
l- Eski Genel Başkan Fehmi Işıklar’ın beyanları
a) Halkın Emek Partisi Van il örgütünce 26.1.1991 tarihinde düzenlenen açılış törenindeki konuşması :
“Değerli basın emekçileri, çevreden gelen değerli parti temsilcilerimiz, Van’ın sıcak insanları ve yurttaşlarım, hepinizi Halkın Emek Partisi adına sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Daha iyi bir ortamda daha güzel günlerde sizlerle birlikte olmak, çok güzel şeyler anlatmak isterdim. Ama içinde bulunduğumuz koşullar çok güzel şeyleri anlatmama engel, acılı sızılı olaylar içerisindeyiz. Bu nedenle bağışlanmamı diliyorum. Bugün dünyada bloklar arasında giderek yumuşama var, batıda barış yaşanıyor. Varşova Paktı bir tarafta artık çözüldü, Nato işlevini yitirmek üzere, Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansı toplanıyor ve daha giderek bu ülkelerin yaşamlarını daha güvenli işbirliği içerisinde dostça bir arada yaşamalarının koşulları yapılıyor. Ama ne yazık ki bu barış ve yumuşama bölgemize yansımadı, ülkemize yansımadı, bugün bölgemizde savaş koşullan yaşıyoruz. Bütün muhalefet partilerinin muhalefetine, kamuoyunun, halkımızın muhalefetine karşın yavaş yavaş bir büyük savaşın içine doğru çekiliyoruz. Amerika bölgeye nizam, intizam, demokrasi ve barış getireceğini iddia ediyor. İlk Irak’ın Kuveyt’i işgalinde Amerikan çıkarları zarar görecek tehlikededir, onun için müdahale etmek zorunda kaldım demesiyle işe başladı. Bugün bölgemizde barış, nizam ve intizam getirmek isteyenler, faşist Saddam’ı bu duruma getirenler, Halepçe’de beşbin kurt insanın katledilmesine seyirci kalan dünya ve batılı ülkeler bugün utanmadan nizam, intizam ve demokrasiden sözederek büyük bir savaşı bölgemizde başlattılar. Bu savaştan Türk halkının, kurt halkının ve arap halkının hiçbir çıkan yoktur. Onlar için kan ve gözyaşı vardır. Bu savaş emperyalizmin işine yarayacaktır. Bu savaş petrol tekellerinin işine yarayacaktır. Bu savaş silah tüccarlarının işine yarayacaktır. Yılda dörtyüzmilyar dolar silah için harcanıyor. Batıda yaşayan istenen bu barış silah tüccarlarını kaygılandırdı. O nedenle bu silahı yoksul Ortadoğu halkına yönelttiler. Televizyonda izliyorsunuz atılan falan füzenin fiyatı şu kadar milyon dolar, falan bombanın üçyüz bilmem kaç dolar. Hep tüccarca bakıyorlar işe, hep paraca bakıyorlar işe. Kaç insan ölmüştür, kaç insan öldürüyor, bu açıdan bakmıyorlar. Bu yüzyılda insanlık iki defa dünya savaşı yaşadı, milyonlarca insan öldü. Filmlerde izledik, gazetelerde izledik, kitaplarda okuduk, ikibinli yıllarda insanlık bir üçüncü dünya savaşı yaşamasın istedik, ilk savaşa hayır kampanyasını başlatan partiyiz. Bugün bugün ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıkıyor. Üzülerek ifade ediyorum ki parlamentoda bu konular görüşülürken, muhalefet acaba Özal başarılı olur mu, bir erken seçime girerse bu kadar milletvekili çıkaramayız diye kaygılanıyorlar, iktidar halkı çok yoksullaştırdı, işçiler ayağa kalktı, herkes ayakta, memurlar şikayetçi, esnaf şikayetçi, köymü (Köylü) şikayetçi acaba savaşta birşeyler yaparım da iktidarımı sürdürebilirmiyim. İşte hiçbirisi içtenlikle ve samimi olarak, kararlı olarak savaşa karşı değiller, öğle bir savaşki bugün çevre çölde yeni bir çehre yaratıyor insana. Sular bombalanıyor, çocuklar ölüyor, kadınlar ölüyor, biz istemiştik ki ikibin yılına bugün on yaşında çocuk, yirmi yaşında sapasağlam genç olarak gelebilsin. Türkiye ne durumda. TRT, CNN televizyonuna bağlanmış, oraya programlanmış, üstlerimiz Amerikan uçaklarına tahsis edilmiş, Çankaya Beyaz Saray’a programlanmış. Dün Bitlis’den Tatvan’a geldik. Birdenbire görevliler Tatvan’a girmeyin, biraz bekleyeceksiniz, talimat gelecek ondan sonra gireceksiniz. Çekil yolumuzdan dedik. Tatvan’a geldik. Tatvan’da önümüzü kestiler. Emniyet Müdürlüğüne gideceğiz dediler. Hayır dedik biz halkın seçtiği belediyeye oraya gideceğiz dedik. Arabadan indik yürüdük gittik. Halk savaşa karşı, tepkide savaş istemiyor diye bağırıyordu. Biz gelmeden önce 30 yaşında bir insanımız kurşunlanmış, bütün ameliyat ve çabalara rağmen kalbindeki atardamarlar parçalandığı için yaşamını yitirdi. Kardeşi orda idi yakınları orda idi, belki çoluk çocuğu köyde idi. Kölden (köyden) gelmişmiş, kurşun ona isabet etmiş, Savcıya kurşun çekirdeğini sakın kaybetmiyesin dedik, bu insan savaş istememiş, diyelimki Gösteriş Yürüyüş Yasasına aykırı davranmış, yakalarsın gözaltına alırsın, mahkemeye çıkartırsın, üç ay beş ay neyse ceza verilir, kurtulur, hangi yasada yürüdü diye, hangi yasada savaşa hayır dedi diye insan kurşunlanıyor, insan öldürülüyor. Şimdi o bir demokrasi şehididir. Daha çok şehit verdik. İşte Halkın Emek Partisinde birleşmek, Halkın Emek Partisine üye olmak birgün ona seçimde oy vermek, o şehitlerimizin ruhuna fatiha okumak gibidir. Sayın Özal bundan yirmi otuz gün önce TV’den bir açıklama yaptı. Dediki Türkiye bu savaştan daha güçlü çıkacaktır. Büyük Millet Meclisinde gündem dışı söz alarak bunun anlamını sordum. Türkiye bu savaştan nasıl güçlü çıkacaktır. Bir ülke bir savaştan güçlü çıkabilmesi için hele Türkiye güçlü çıkabilmesi için üç dört tane şart vardır. Bir, ya toprak alınacaktır, ya nüfus kırdırılarak bakmakla zorunlu olduğumuz insanlar azalacaktır, ya da grevler toplu sözleşmeler yasaklanarak işçilerin hakları gaspedilecektir, ya da ellibeş milyar borcumuzdan bir kısmı ya da tamamı silinecek, savaş başarılılığı yapacağı, başka ne anlama gelir bir ülkenin savaştan başarılı çıkması, güçlü çıkar. Mecliste bunu sordum, bugün öğreniyorum ki grevler yasaklanmış, oysa Dışişleri Bakanı bana cevap vermiştir. Hayır grevleri yasaklamıyacağız. Öyle birşey mi konuştuk, ben biliyorum onun Dışişleri Bakanı olmadığını, o bir özel kalem müdürü masasında, Dışişleri Bakanlığı ile ilgili bir müdür yetkisinde olduğunu biliyorum Esas emrin nereden geldiğini biliyorum. Şimdi savaşa karşı çıkağımız zaman, çok bilinçli karşı çıkılır. Dörtyüzmilyar dolar harcanıyor dedim. Yılda dortyüzmilyer dolarla ikiyüz milyon çocuk doyabiliyor. Bakın arkadaşlar bizde silaha harcanan paranın yüzde biri ile hani televizyonda izliyoruz ya Afrika’da ölen çocukları, ikiyüzmilyon aç çocuk doyabiliyor. Bir denizaltı ile çağdaş bir hastahane kurulabiliyor. Bir Leopar 2 tankı ile bir koca sanatoryum kurulabiliyor. Savaşa bu nedenle bilinçle karşıyız, insanlarımız aç ve işsiz, insanlarımız hastahane kapılarında sürülüyor, insanlarımız hastalarını, ölülerini rehin bırakmak zorunda kalıyor. Savaşıpta bombaya, silaha para vereceğimize o masrahları (masrafları) halkımıza, halkımızın sağlığını, eğitimi yolu, suyu, elektriği için harcayıp halkımızın yüzünü güldürürüz, onun için karşı çıkıyoruz savaşa ve savaşta kol uçacak, göz çıkacak, ayak çıkacak, bunun için karşı çıkıyoruz savaşa, ne ölmek istiyoruz, ne de öldürmek istiyoruz. Çünkü bu savaşta bizim en ufak bir çıkarımız yok. Şimdi bundan üç gün önce Halkın Emek Partisi küçük kurultayı Diyarbakır’da topladı. Hemen birçok kimsenin can derdine düşüp ili terkettiği yerde bütün başkanlarını, bütün yöneticilerini orada topladı ve neler yapabileceğimizi tartıştık. Göç eden insanlar bir İzmir’de bir yakınının yanına gidiyor, ya akrabasının yanına gidiyor. Zaten Mersin’de burdan 15, doğudan gitmiş vatandaşımız orada perişan vaziyette, üstüne yeni nüfuslarda ekleniyor mu, ve hepsi üst üste yatıyor. Hükümetin bununla bir ilgisi yok. Hükümet bunlar için en ufak bir tedbir düşünmüyor. Yol parası olmadığı için ya da yurdunu terketmek istemediği için gitmeyenlerin can güvenliği yok. İsrail, işgalci İsrail işgal ettiği Filistin topraklarında yaşayan Filistinlilere gaz maskesi dağıtıyor ama Türk Hükümeti bu bölgede yaşayan insanlara en ufak bir araç gereç vermiş değildir. Mecliste dedimki kaldırın bu işe yaramaz yabancı dizilerden birini koyun bir program halkı savaşla ilgili bilinçlendirsin, nasıl korunacağını, ne yapacağını anlatsın, anlatmıyorlar, kaldırmıyorlar bir dizi, neden biliyormusunuz, çünkü öğle bir programda diyecek ki kimyasal silah atılırsa şundan dolayı şunu hissedersiniz, derhal gaz maskenizi takın demek zorunda, bu yok. Gene diyecek ki alarm verildiği zaman sığınağa gireceksin, bu da yok. Bu bakımdan program yapamıyor oysa buna rağmen halkın savunması ve korunması için bilinçlendirmek gerekiyor. Ey Sayın Özal, ey hükümet madem böyle bir savaşta söz verdiniz, Amerika’nın kesesimi delindi. Şu kadar yüzmilyara şu kadar veriyor. Şartı koysaydın, bunları koymadı, çünki neden insanlık önemli değil, zaten insansızlaştırma, bölgeyi insansızlaştırma genel politikaları, bu bölgeye mümkün mertebe göçe zorlansın, 1978 yılından beri özellikle 12 Eylül faşizminden bu yana bu bölge insanı kan ağlıyor, nedir Türkiye’nin durumu, bakın bugüne kadar olanlara, ülke Cumhuriyet döneminden bu yana geçen zamanın yansını sıkıyönetim ile geçirmiş, yani olağanüstü yönetimde olağan yönetememişler, insanlarımız toplumumuz kültürlerini, kimliklerini, düşüncelerini, inançlarım geliştirememişler, belli kalıplar resmi ideolojinin içerisinde baskı altında tutulmuştur. Gençlerimize kıyılmış, hapishanelerde çürütülmüş, işçilerin sendikal hakları ve özgürlükleri budanmış ve onlar memurlar iktidarın merhametine terkedilmiş, emeklilerimiz açlığa terkedilmiş, Türkiye’de gelinen nokta bu kim getirmiş bu noktaya halk mı getirmiş, hergün televizyonda çıkıyorlar ya yakışıklı yakışıklı parti başkanları hani onlar kadar fiziğimiz düzgün olmadığı için televizyonlara çıkarmıyorlar ya. Sayın Demirel diyor ki ben kurtardım, bu Özal’ın elinden kurtarmak lazım bu memleketi, seçimde ağzından kaçırdı, bu memleketin başına Özal’ı ben bela ettim dedi. E, şimdi Demirel’e bir şans tanınırsa kaç tane daha Özal bu memleketin başına bela edecek belli değil, Sayın İnönü çıkıyor, ben düzeltirim diyor, bunlarınki kandırmacadır, yutturmacadır. Diyor ama en çok kanan kendisi şimdi İnönü yine devletin çocuğudur. Babası uzun yıllar bu memleketi yönetti ve halkımız tanıyor. Başka, Ecevit Başbakanlık yaptı, başka, Türkeş Başbakan Yardımcılığı yaptı, başka, Erbakan Başbakan Yardımcılığı yaptı, bugüne kim getirdi bu ülkeyi ve bir bu kadar yoksulluk, açlık, sefalet, işsizlik, çevre bozukluğu, sağlıktan eğitime kadar yaşamın her alanında bozulmasına neden olan politikaları, uygulamaları kim yaptı. Bunlar yaptı. Bunlar, düzen partileri diyoruz, devletin partileri, işte Halkın Emek Partisi böyle bir zamanda halkın ellerinde doğdu ve bir gül gibi açıyor. Demokrasi kurma iddiasındayız, insan haklarını savunma iddiasındayız ve bu konuda kararlı bir mücadele vereceğiz. Bunlar demokrasiyi kuracağız diyorlar, peki bugüne kadar ülke yönetiminde olmuşlar, kim kurma demiş onlara bunlar bu konudada samimi değiller. Çünkü resmi ideolojinin tepesinden bakıyorlar. Nedir demokrasinin önünde en büyük engel bugün demokrasinin önünde en büyük engel Kürt sorunudur. Peki bu sorun yukarıdan aşağıya çözülür mü, bu sorunu demokratik, barışçı bir ortamda özgürce tartışarak çözelim. Dün akşam duydum Kürtçe konuşulabilirmiş, gözünüz aydın, artık Kürt yurttaşlarımız Kürtçe konuşabileceklermiş. Sağolsunlar, İhsan buyurmuşlar. Hatta Özal daha ileri gidiyor, işte yeni bir durum olacak savaştan sonra Irak’taki Kürtleri de himayemize alacağız. Evet buradakilerini abat ettiniz, buradakiler o kadar mutlu, o kadar özgür, o kadar insanca yaşıyor ki bu yetmedi Irak’dan geleceklere de insanca bir ortam yaşayacaklar, getirecekler ve buradan sesleniyorum gölge etmeyin başka ihsan istemez bu insanlar. Evet diyoruz ki biz barışçı, demokratik bir ortamda çözüm yollarını bulmalıyız, biz istiyoruz ki, diyoruz ki insanlar eşittir, halklar kardeştir, halklar ve insanlar kardeştirler ama birinin doğduğu birinin döğüldüğü bir kardeşliği istemiyoruz. Çünki eşit bir kardeşlik istiyoruz biz. Milli Güvenlik Kurulu Kürt sorununu tanışabiliyor, MİT tartışabiliyor, hükümet tartışabiliyor. Kim tartışamıyor, yalnız Kürtlere yasak tartışmak. Evet şimdi özgür, demokratik bir ortamda barış içinde çözmeyi bala içerisine sindiremediler. Sürekli bu sorunu süngü ile çözebileceklerini sandılar. Her yerde söylüyorum şimdi süngü bu topraklara batırıldığı zaman paslanır ama bu topraklarda gül fidanı açar, gülle geliyoruz biz (anlaşılamamış) süngüye karşı, şimdi demokrasi kurmak kurtarmak isteyenler bakın 1987 yılından bu yana aklımızda ne kaldı bunlardan bu seçim yasası adil değil dediler, bu aklımızda kaldı, işte yüzde otuzaltı oyla, yüzde atmışbeş parlamento bir çoğunluğu aldılar, başka ne kaldı aklımızda, Özal aday olamaz, Özal Cumhurbaşkanı olamaz. Özal Cumhurbaşkanı olursa onu indiririz, olursa indiririz, başka ne kaldı aklımızda Özal’ın elini sıkmayız. Gerçekten de çok kararlılar. Uluslararası bir savaş patlak vermiş, Çankaya’ya çıkıp bu konuyu tartışmıyorlar. Çok kararlılar, ama Kürt yurttaşlarımız üzerinde baskı kuracak olan SS kararnameleri sözkonusu olduğunda Çankaya’ya tıpış tıpış giderler ve (anlaşılamamış) başka ne kaldı aklımızda, sinei millet tam kontur gerillayı gündeme getirdik, bir araştırma önergesi verdik. Halkın Emek Partisi olarak, Sayın Demirci usta bir politikacı sinei millet sözünü attı ortaya kıyamet koptu, dönecekmiyiz, dönmeyecekmiyiz, Süleyman bey dedi ki SHP milletvekilleri istifa ederlerse sinei millete döneriz, topu attı SHP’ye, SHP toplandı, tartıştı, görüştü, dedi ki, ANAP erken seçim kararı alırsa sinei millete döneriz. ANAP’ın öyle bir derdi yok. ANAP’da dedi ki, sıkıntılı bir durumda ANAP hadi dönün bakalım dedi. Şimdi dönemiyorlar da Allah’tan savaş patladı. Onların şansı sinei millet sorunu unutuldu. Yoksa aklımızdan siyasi yaşamda halkımız için birtek şey kalmadı aklımızda. Uzun uzun konuşuyorlar. Televizyonu işgal ediyorlar, basında çarşaf çarşaf haberler, ama halkımızın sorunları için en ufak bir çözüm, ciddi bir öneri getiremiyorlar. Şimdi bu bölgenin sorununa temas etmek istiyorum. Ben Lice’yi gezdim, Lice’de insanların üzerine baskı kurulmuş, geliyor genç insanı evinden çıkartıyor gece yarısı, sabaha kadar dört beş asker içeride kalıyor, öyle bir kötü görüntü veriyor ki, o gencin onurunu kıracak (anlaşılamamış) incelemeye gittik, bir milletvekili heyetiyle köylüler şunları anlatıyorlar. 70 yaşında bir elinde sopa ihtiyar, siz hangi partidensiniz dedi bakayım, çok sinirli eli de titriyor dizi de, dedik ki biz Halkın Emek Partisindeniz. Size bir şey demiyorum dedi, öbürleri olsa idi, sopalayacaktım dedi, ya korucu olacaksın, yani ya devletin kölesi olacaksın. Halk yurdunu da toprağını da terketmek istemiyor. Bunu şikayet edecek. Toplanmışlar köylüler, gitmişler kaymakama, hangi kaymakama, gene bu düzenin, bu iktidarın kaymakamına çaresizliğin çaresi olarak oraya gitmişler. Daha yarı yolda yolları kesilmiş, ateş açılmış Tatvan’da olduğu gibi, Kudret Filiz diye bir bacımız şehit düşmüş, altı tane yetim bir de felçli koca, niçin gitmiş, bana baskı yapıyorlar, yapmasınlar göçten de öteye baskı vardı. Ben duyduğum zaman hayretler içerisinde kaldım, hiç kimse yapmaz. Arama yapılıyor, siyah (silah) araması, unu döküyorlarmış, unun üzerine bulgur çuvalını deviriyorlarmış, onun üzerine mercimeği, onun üzerine tuzu, onun üstüne şekeri, artık ne şeker, ne un, ne tuz, ne mercimek, ne bulgur işe yarıyor. Böyle bir zulmü düzenin kaymakamına şikayet ediyorlar ve başlarına bu geliyor. Şimdi işte Halkın Emek Partisi, bu haksızlığa dur demek için başkaldırmak için kuruldu. Biz seçilenlerin, atananlardan yetkili olmasını istiyoruz. Bizim iktidarımızda Milli Güvenlik Kurulu denilen kurulun fesih edilmesini Valilerin halk tarafından seçilmesini öngörüyoruz. Bugün öyle kaynak transferi var ki, doğudan-batıya öyle gelir farkı var ki buradaki kesilen verginin yarısı yeniden yapılaşacak İl genel meclisi tarafından buraya harcanmasını istiyoruz. Bunlar kararı verecek, halkın seçtikleri karar verecek buranan (buranın) halkı, buranın valisini seçerse bu bölge halkı bölge valisini seçerse herhalde Hayri Kozakçıoğlu seçilemez. Halkın Emek Partisi bu nedenle düzenin dışına çıktığı için, düzenle mücadele ettiği için, tehlikeli buluyorlar ve bu nedenle de ne olacağını şaşkınlıkla izliyorlar. Çünkü Öyle bir parti doğmuş ki ilk defa bizim partimiz diyebileceğiniz bir parti doğmuş, ilk defa içimize sine sine içinde yer alabileceğimiz, uğruna mücadele edebileceğimiz, bizim diyebileceğimiz bir parti doğmuş, DSP’lisi geliyor, RP’lisi geliyor, ANAP’lı geliyor, DYP geliyor, SHP’lisi geliyor. Daha evvel bunlar düzen partisi diye bunların içerisinde yer almamış yurtsever demokrat devrimci insanlar geliyor. Hep kaynaşıyor, bir araya geliyoruz ve ilk defa bizim diyebileceğimiz bir parti, halk hareketi doğuyor. Sonra Halkın Emek Partisi’ne bakıyorlar. Milletvekilleri umurunda olmadan ellerini ters çekmişler, bir mücadelenin içinde, halkının yanında yer almışlar. Böyle milletvekilleri ve her yerde söylüyorum. Halkın Emek Partisinden biri üye olmak, yönetici olmak için dürüst olmak gerekli, çalışkan olmak gerekli, çok okumak gerekli, konu komşusuna yardımcı olmak gerekli ve kendi insanlarına sevgi saygı göstermesi gerekli, böyle bir partiyiz, ilk kez doğuyor. Diğer partilerde nasıl biliyormusunuz, ben biliyorum, içinde yaşadım, üç kişi bir araya gelir, biri ayrıldımı dördü onun aleyhinde konuşur. Dört kişiden biri daha ayrıldımı, üçü birleşiyor, ayrılanın aleyhinde konuşuyor. Böyle birinin açığını arıyan birbirinin yanlışını arıyan o yanlışlığı onu yıpratmak için onu kullanan insanların bir araya geldiği parti. Bizde böyle bir şey yok, olmayacakta. Birimizin yanlışı olursa, o yanlışlığı onun kendisine söyleyeceğiz. Düzeltmesini isteyeceğiz. Birbirimize sevgiyle saygıyla bakacağız. Çünki biz sevgiden ve saygıdan yoksul bırakılmışız. Bizim vergi ödeyerek maaşını ödediğimiz memurlar bile bize saygılı olmadılar. Bize baskı yaptılar. Bizi hor gördüler. Bizi hep sevgisiz karşıladılar. Bu bakımdan biz ister ANAPtan gelsin, ister DYP’lisinden gelsin, ister SHP’den ister DSP’den, isterse bunların hiçbirisine bulaşmamış olsun, yepyeni bir anlayışı ve siyasi yaşama kazandıracağız, örnek olacağız, halkın nasıl bir siyasi parti yarattığını, o kuruluşlar da büyük patronlar da zenginler de görmüş olacak. Bize yüz çevirdiler arkadaşlar. Bu partiyi kurarken biz, okumuş aydın geçinen, kendisini aydın sanan birçok insan dirsek çevirdi bize, bizimle birlikte hareket etmediler. Bizi oy potansiyeli olarak gördüler. Dediler ki, biz iyi yönetiriz, siz de iyi yönetilmeye layıksınız. Hayır bir araya geldiğimiz partide söz sahibi olamayacaksak, yarın ülke yönetiminde nasıl söz ve karar sahibi oluruz. Şimdi Halkın Emek Partisi hızla örgütleniyor. Hiç yalnız değil, artık bu bölgenin insanı, İzmir’de, İstanbul’da, Ankara’da, Mersin’de, Adana’da, bütün metropollerde her tarafta kale gibi örgütler oluşuyor. Bu ahlakta, bu anlayışta, bu inaçta (inançta) insanlar oluşuyor. Yarın başınıza bir dert gelirse hiç unutmayın, İzmirdeki insan sizin yanınızda yer alacaktır. Artık bu bölge halkı insanlarımız yalnız değildir. Biz bu halk hareketi başanya ulaştıktan sonra seçilmek için o yadınlar (aydınlar) gelecek sizi artık bakacaktı, dişe dokunur birşey oldu, eh bu partiye girilir diyecek, şimdi birçok yerde mitingde bile yaptım. Bunu savaş gibi çok önemli bir karar biz de bu karar verenler tarafından cahil görülüyoruz. Savaşta ülke yönetiminde çok yeterli karan gerekiyor. Bilinçli olmak gerektiriyor. Çok aydın olmayı gerektiriyor. Çok iyi insan olmayı gerektiriyor, öyle bir karar vermek için, şimdi ben soruyorum, savaşa evet diyen parmak kaldırsın, yok. Savaşa hayır diyen parmak kaldırsın, hani bu halk parmak kaldırmasını bilmezdi, hani bu halk karar vermesini bilmezdi, en önemli savaş kararına bile, savaşa bayır diyerek parmak kaldırabiliyor. O zaman, o zaman bu halk hareketi halkın partisi daha başarıya ulaşacaktır. Bize diyorlar ki bu parti kimin partisi acaba, Kürtlerin partisi diyorlar, alevilerin partisi diyorlar ne kadar horladıkları toplum varsa solcuların partisi diyorlar. Hayır kesinlikle hayır, bu parti en çok sömürülen, baskı altına tutulanların partisi, bu parti en çok kimin partisidir, bu parti en çok ezilen en çok sömürülen en çok baskı altında tutulanların partisidir. Şimdi soruyorum, bu suçlamayı getirenlere en çok kim sömürülüyor, en çok kimi ezdiniz, en çok kimi baskı altında tuttunuzsa onların partisidir. Tek başımıza kurtulamayız bütün Türkiyenin desteğini dayanışmasını almak sempatisini almak zorundayız. Hatta Mandela gibi bütün dünyanın desteğini almak zorundayız. Bu zor ve çetin mücadele bu mücadelenin içine girenler çok bilinçli hareket etmek zorundadır. Yetmiş yaşında altmış yaşında yaşlı insanımız bize baktığı zaman bu harekette macera yok bunlar aklı başında gidiyorlar. Bunlar sağlıklı gidiyorlar. Bunların ayakları yerde akıllılar diye mademki onlarda bizi kucaklarına alıp bağırlarına basıp bize sahip çıkmalılar çok önem veriyorum buna ve kurtuluşumuz için Zonguldak’ta direnen maden işçisine sahip çıkmak zorundayız. Duyarlı olmalıyız o mücadeleye Zonguldak maden işçiside duyarlı olmalıdır. Zonguldak’ta 45 bin işçiye söyledim, insan hakları ihlal edilen doğuda aç ve sefalet içerisinde olan insanlarımız grevlere sahip çıktığı zaman başarılı olursunuz, bu grevlerden çok zam alabilirsiniz, bu sözleşmelerden çok zam alabilirsiniz. Bu cebinizden girer, enflasyonla öbür cebinizden çıkar. Ne zaman kurtulursunuz biliyormusunuz dedim, gerçek demokrasiye kavuştuğunuz zaman kurtulabilirsiniz dedim. Gerçek demokrasiye kavuşabilmeniz için doğuda insan hakları ihlal edilen Kürt yurttaşlarımız için grev yaptığımız için kavuşabilirsiniz. Onun için duyarlı olmak zorundasınız, grevlere sahip çıkmak zorundayız. Hapishanelerde onurunu korumak isteyen gençlerimizi açlık grevi yapan gençlerimize sahip çıkmak zorundayız ve dünyanın neresinde olursa olsun haksızlığa uğrayan her insanın yanında yer almalıyız. Bu parti diğer partilerden farklı olarak lider partisi değildir. Rozet partisi de değildir. Heryerde söylüyorum sayın Demirel Allah geçinden versin vefat ederse DYP ölür. Allah geçinden versin İnönü rahmetlik olursa SHP kristal gibi dağılır gider. Gene Allah geçinden versin Ecevit başına bir iş gelir vefat ederse DSP diye birşey kalmaz. Türkeş vefat ederse MÇP kalmaz. Allah geçinden versin Hoca vefat ederse RP’si kalmaz. Ama Halkın Emek Partisi Genel Başkanı Fehmi Işıklar ölürse binlerce Fehmi Işıklar nöbete gelir, bayrağı alır, en yükseklere çıkarır. Böyle arkadaşlarımız var bizim, biz örgütüz, çağdaş bir partiyiz, rozete bağlı bir parti değiliz. Fenerbahçe, Galatasaray gibi futbol takımı tutan parti değiliz. Çağdaş ve en ileri partiyiz. Nasıl çağdaş partiyiz, bakın Avrupaya, bakın sosyalist ülkelere, halklar toplumlar ayağa kalkıyor. Antidemokratik olarak bulduğu diktatör olarak bulduğu yönetimleri, başkanları alaşağı ediyor. Kendi yönetimlerini oluşturuyorlar. Bizde çağdaş bir partiyiz bizde insan haklan, özgürlükler, demokrasi yolunda mücadele veren en ilerici bir partiyiz, çağa yakınız, bizim dışımızdaki düzen partileri aman bu düzen kurulmasın diye uğraşıyorlar. Hepsi gerici, istediği kadar solcuyum desinler, solcuyum demekle solcu olunmaz. Bize diyorlarki aman solu bölmeyin, solu birleştirin, birleştik, bizim kimseyle birleşme niyetimiz yok. Biz halkımızı birleştireceğiz. Dini inancı ne olursa olsun, mesebi (mezhebi) ne olursa olsun, kökeni ne olursa olsun, ezilen sömürülen yoksul olan halkımızı birleştirmeye kararlıyız. Halkımızın yanında yer almak isteyen, bütün siyasi kadroları halkımızın yanına davet ediyoruz. Halkımızı içine sindirsinler, onunla birlikte olsunlar, onunla omuz omuza yürüsünler ve biz gene her yerde söylüyoruz, en büyük düşmanımızı önce yenmek zorundayız. Bizim en büyük düşmanımız korkudur. Yıllardır bize verilen korkudur. Önce birleşeceğiz, güçleneceğiz, birbirimize sahip çıkacağız, korkuyu yeneceğiz. Burada beni dinleyen memurlar vardır Ankarada (anlaşılamamıştır) duyuyor söylüyorum. Halkın Emek Partisinden bir tek kişiye bile haksız uygulama yapılırsa, baskı yapılırsa hukuk dışı muamele yapılırsa o memurla uğraşacağız, o memurun ismini bütün örgütümüze duyuracağız asacağız, diyeceğiz ki bu halkımıza eziyet etmiştir, yasa dışı davranmıştır ve başta genel başkan olarak bana ve bütün partimize yapılmış sayacağım. Her zaman haklının yanında yer alacağız. Sevgili arkadaşlar birçok ilde, birçok bölgede yolda giderken, yurttaşlarımıza onların duygularına tercüman olabilmek için bu işareti yapıyoruz (zafer işareti) soruyorlar, bu nedir, bu bizim halkımızın bu Halkın Emek Partisinin bu hepimizin zafer işaretidir. Zafer bizim olacaktır. Zafer özgürlüğün olacaktır. En kısa zamanda kavuşmak için bütün yurtta örgütlenecek, baskının zulmün üstüne üstüne gideceğiz, sömürünün üstüne gidecek. Sizleri bu duyguyla ve sevgiyle selamlıyorum. Buraya gelemeyen yurttaşlarımıza sevgilerimi saygılarımı iletmenizi rica ediyorum. Hepiniz varolun, sağolun.”
b) Halkın Emek Partisi Zeytinburnu (İstanbul) ilçe örgütünce 23.2.1992 tarihinde düzenlenen “Barış ve Özgürlük” toplantısındaki konuşması
” Değerli konuklar, basın emekçileri, (anlaşılamamış) hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum, Zeytinburnu deyince aklımıza Gazlıçeşme geliyor. Gazlıçeşme deyince aklımıza (anlaşılamamış) işçileri geliyor, (anlaşılamamış) Zeytinburnu deyince akla devrimciler geliyor. Devrimciler merhaba bugün Türkiye’nin her yerinde emeği ile geçinen insan hakları ihlal edilen baskı altında kalan insanlar gülerek, oynayarak, halay çekerek, baskı ve sömürü düzenine (anlaşılamamış) haksız bir savaş var ilçe başkanı söyledi, bu savaşta Ortadoğu halklarının hiçbir çıkan Türkiye savaşa girmedi, savaşa girmediğimiz halde yüzbinlerce işçi kapıdışarı atıldı, 5 milyona varan işsizlere yenileri katıldı. Birde savaşa girseydik, açlık ve sefalet (anlaşılamamış) bu düzen partileri (anlaşılamamış) Özal Cumhurbaşkanı olurdu, olmazdı, Özal Cumhurbaşkanı olursa indiririz, Çankayada elini sıkmayız (anlaşılamamış) şimdi demokrasiyi kurma iddiasındalar (anlaşılamamış) bugün demokrasimizin yanında en büyük sorun Kürt sorunudur özgür bir ortamda barışçı yollarla demokratik bir ortamda tartışmalı, güvenlik kurulunda tartışarak, biraz güvenlik konusunda, biraz (anlaşılamamış) halkın görüşü alınmadan türkü söylesinler, şarkı söylesinler (anlaşılamamış) Kürt sorunu yukarıdan aşağıya dik teyet inerek çözülemez. Kürt sorununu Türkler çözecektir. Kürtlerle eşit ve kardeşçe omuz omuza çözeceklerdir. Halkın yoktur birbiriyle çelişkisi, alevi diye böldüler, şafıi diye böldüler, hanefi diye böldüler, sünni diye böldüler (anlaşılamadı) Bu hareket bir başkaldırıldı (başkaldırıdır) bu başkaldırıya bu sese kulak vermek zorundadırlar. HEP kurulmadan önce ne din konusu, kültür konusu meydana gelmemiştir. Biz halkımız dilini konuşacak, türküsünü söyleyecek, takunyayı giyecek, kendi demokratik değerlere sahip çıkacak, kendi ülkesinde söz ve karar sahibi olacak, Konya’da, Antalya’da, Ankara’da, İzmir’de, Hamburg’da, Pitsburg’da, Londra’da HEP böyle coşkulu demokratik haklar için haykırıyorlar. Ancak barış ancak özgürlük ancak demokrasi istiyorlar. Bir gün gelecek artık bağırmadan konuşacağız. Bir gün gelecek çok güzel şeyler anlatacağız. Güleç yüzlü olacağız, eğer bugün bağırıyorsak, bugün suratımız asıksa (anlaşılamamış) inim inliyorda, onun için ateş düştüğü yeri yakar, gençlerimiz işsiz, çocuklarımız eğitimsiz, sağlıksız, hastahane kapılarında sürünüyor insanlarımız, bu nedenle her zaman biraz daha asık suratlıyız, demokrasi diyorki, (anlaşılamamış) biraz özgür sayıldığımız bu ortamda bu geceden hapishanelerde insanlık onuru için mücadele veren gençlerimizi selamlıyorum. HEP namuslu insanların emeği ile geçinen partisidir. Çeşitli yakıştırmalar yapıyorlar. Bölücü parti diyorlar. Gerçek bölücüler bizim partiye bölücü parti diyor. Bu parti Kürtlerin partisi diyorlar. Bu parti aksilerin partisi diyorlar. Ben buradan her yerde ilan ettiğim gibi ilan ediyorum. Bu parti ezilen, sömürülen baskı altında tutulanların partisidir. Bu parti en çok kimin partisidir. En çok ezilen, en çok sömürülen, en çok baskı altında tutulanların partisidir. Kimdir bunlar’ Eğer bu devlet, eğer bu düzen partileri hala bu partiye Kürt partisi, alevi partisi diyorlarsa demekki alevilerle, Kürtleri çok ezdiniz, çok sömürdünüz, çok baskı altında tuttunuz. Yine bize diyorlarki oylar boşa gitmesin, sol birleşsin, bugüne kadar sanki oyları boşa gitmemişti, sanki oylar çok doluya gitmiş de şimdi oylar boşa gitmesin diyorlar, esas bundan sonra boşa gitmeyecek, bizim sol partilerle birleşme sorunumuz yok, böyle bir görevimiz yok bizim, açıkça ilan ediyorum, kadrolarınıza, taraftarlarınıza, Akbulut’a, bizim halkımızı birleştirme gibi bir sorunumuz var. Edirneliyle, Hakkarili, hanefı ile şafiiyi, sünni ile aleviyi, Kürtle-Türkü omuz omuza birleştirip, demokrasi mücadelesi verme gibi görevimiz var. Halkımız birieşirse o zaman sol kadrolar da burada görev alırlar. Biz Pitsburg’da sorduk, Hamburg’da sorduk, sözler gibi insanlar da onlar, yurttaşlarımıza sorduk hani kestiği yenmezdi diye iteliyordunuz ya, birbirinizin gözünü çıkarıyordunuz ya, şimdi Almanyadasınız, kimin kestiğini yiyorsunuz, varmı çıkar çelişkiniz, biz birbirimizin, biz inançlarımızın, kültürümüzün bir zenginliği olarak kabul ederiz, insanca yaşayacak bir kültür zenginliği olan değerler yaratacağız, dediğim zaman, herkes bu dediğimi başıyla onayladı. Demek bizim birbirimizle çelişkimiz yok dedi, yakında seçim var, bu bizim fidan boylu Özal’ın ne yapacağı belli olmaz. Bu seçimde HEP’e ya insan haklarına saygılı özgürlüklere saygılı, demokrasiyi kurma kararlılığı, koalisyon olacak, ya da bu değerlere sahip olmayan iktidar karşısında ciddi bir muhalefet olacağız, işçisiyle, köylüsüyle, memuru emeklisiyle, esnafıyla, hep birlikte yavaş yavaş, sağlam ve kararlı adımlarla, iktidara yürüyeceğiz. Ben böyle söylediğim zaman, daha yeni bir parti nasıl iktidar olur, falan diyorlar.
Bunlardan bakan, başbakan olurmu diyorlar. Yusuf Özal’dan olurda yetim Hüsnü’den olurda, bunlardan olmaz. Olur, olur, öyle bir olur ki (anlaşılamamış) generaller bizi suçluyordu, hapishaneden çıkar çıkmaz, halk bizi meclise gönderdi, demekki oluyormuş, saygılar sunuyorum. Sizlerle gurur duyuyorum.”
c) Halkın Emek Partisi tarafından 21.3.1991 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “Nevruz Şenlikleri”ndeki konuşması :
“Özgürlük, demokrasi ve barış uğruna yürümekten onur duyduğum tüm devrimci yurtsever ilerici ve demokrat dostlarım, İşçi ve emekçi kardeşlerim, sevgili gençler ve saygıdeğer hanım yandaşlarım, bacılarım, sizlere en iyi dileklerimle sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Bugün 21 Mart anlamlı ve onurlu bir gün, bugün Nevruz yeni bir gün, yeni (anlaşılamamış) direniş, mücadele başkaldırı ve özgürlük hareketini yükseltme günüdür. Bugün zulme, sömürüye, baskıya başkaldırışın sembolleştiği Nevruz’dur. Bugün demirci Kava’nın zalim (anlaşılamamış) özgürlük meş’alesini Kürt halkına emanet ettiği yer, gündür. Bugün Kürt halkının özgürlük bayramıdır. Sömürüye ve sömürgeciliğe karşı olan bir (anlaşılamamış) gündür. Nevruzumuz. Kutlu olsun, Kürt Hiroşiması, Halepçe vahşetinin bir kez daha lanetlendiği gündür. Bugün Halepçe (anlaşılamamış) ve bir daha Halepçeler yaşanmasın diye haykırıldığı gündür. Böylesine görkemli bir şekilde kutlamanın onurunu kutluyoruz. Selam olsun Kava’nın (anlaşılamamış) Kaya’lara meydanlara sevgili dostlarım Kürt halkının direnme onuru ve mücadele geleneği Nevruz’un kelime anlamı (anlaşılamamış) bu aynı zamanda ve şimdi özgürlük ve demokrasi mücadelesini (anlaşılamamış) emekçi halklarımızın yanında onlarla omuz omuza hep barışa, hep demokrasiye, hep özgürlüğe doğru kararlı adımlarla yürüyoruz, (anlaşılamamış) çığ gibi büyüyor, örgütleniyor. Özgürlük, demokrasi ve meşrutiyet (meşruiyet) dönemleri için Cizre’de, Nusaybin’de, idil’de, Şırnak’da, Tatvan’da ve daha birçok yerde direnen halkımızın Zonguldak’da işçilerin, kamu çalışanlarının, emekçilerin, işçilerin, yoksul ve topraksız köylülerin (anlaşılamamış) bilim adamlarının aydınların, devrimcilerin, demokratların, direnişlerin, yurtseverlerin, yurttaşlık haklarının elinden alınan onurlu insanların (anlaşılamamış) kucaklıyorum, sarılıyorum. Nevruz Bayramında (anlaşılamamış) başkaldırı ve Kaya gibi birinin önderlik yapmasıdır. Nevruzun başlangıca halkın zalim hükümdarın baskısından kurtulma, aradan 2600 yıl geçsede kılıç ve kurşunla (anlaşılamamış) baskı, zulüm ve sömürü düzenini ayakta tutabilmek için bu ideolojinin şeytanları (anlaşılamamış) egemenlere, dün, bugünde Ankara’nın baskısında (anlaşılamamış) günüdür. Bugün özgürlük ve demokrasi tarihinde kınıyoruz ve özellikle 12 Eylül’ün taraflarına ve tüm (anlaşılamamış) insan haklarına karşı saygı istiyoruz. Demokrasi istiyoruz. Ve halkın yönetilmediği sömürü birliğine ve kamu işçiliğine dayalı, bir demokratik düzen için mücadele veriyoruz. Ve halkın aradan kaldırıldığı ve halkın sevinç gözyaşları bu Kürt halkı için elbette kutsal bir bayramdır. Özgür, haklının sömürünün birliği içinde yaşayan Kürt halkı bu bayramı, sevinç gözyaşları içinde zafer ve özgürlük türkülerini haykırarak ve halay çekerek kutlamayı çoktan hak etmiştir. Halkla yazılı halkın halkla karşı direnişlerinin ürünüdür. Bu tür bayramları ancak halk ayakta tutabilir. Ve buna halk sahip çıkabilir. Diriliş halk gruplarının özlemi (anlaşılamamış) halkın sevinç gözyaşları ile bayramla Nevruz Bayramı bölgenin çeşitli bayramları var her çeşit bölgeye rağmen Nevruzu (anlaşılamamış) önümüzde özellikle Türkiye çapında sömürücü ve (anlaşılamamış) halkın devrimci meşalesini dile getiren (anlaşılamamış) güçlü bir (anlaşılamamış) Kürt halkı her zaman maddi değerlere yazmış ve o ne kadar ilginçtir, tüm demokrasi güçleri bu değerleri yaşatma müddeti içindedirler. Kürt halkının, yaşamında onunla dayanışma içinde Kürt halkı özgürlük uğruna hiçbir zaman vazgeçmemiş ve ancak ve ancak (anlaşılamamış) bu yüzden de bugünkü geleneklerine ve kutsal değerlerini hep ayakta tutmasını bilmiştir. Nevruz (anlaşılamamış) bu güzel günü ve anlamlı bayramı kutlamaya çalışıyoruz. İşte sürekli kutlamak almış (anlaşılamamış) Bugün bu Kürt halkı başka anlama getirirler de engellere (anlaşılamamış) şu veya Kürt bayramı deseler de Kürt halkına yağ çekiyorlar. 70 yıllık politikaları iflas ettiğini görüyorlar, iktidarın önemli olan aydası ve sürpriz çıkıştan hem iktidar partisinin büyük ümidi hem de düzen partilerini allan bullak ediyor. Bugün mukaddes ve (anlaşılamamış) Kürt halkına uygulanan politikanın yanlışlığından bahsediyorlar. Düne kadar yok denen Kürtlerle ilgili sahte nüfus karşılaştırmaları yaparak akıl dışı, gerçek dışı, bilgiler üretiyorlar. Kürt kardeşliği de tartışılmaz ve vazgeçilmez haktır. Bu gece demokrasinin önünde birçok engeller duruyor. Sendikal hak ve özgürlükler, düşünce ve örgütlenme özgürlükleri, demokratik hak ve özgürlükler (anlaşılamamış) herkes biliyor ki demokrasinin önünde en büyük engel Kürt sorunudur. Milli Güvenlik Kurulu coşkunuzu biliyorum ama genel başkan olduğum halde, Nevruz (anlaşılamamış) zaman tanıdı, onun için izin verinde konuşmamı tamamlıyayım. Kürt sorununu Milli Güvenlik Kurulu, hükümet, politikacı, gazeteci, sendikacı, tüccar, gemici daha aydınlatılırsa Kürt, Çerkez, Türk, Arnavut, Fransız, İngiliz, hatta satılmış Kürt ne kadar kaldırabiliyorsa bunu ne kadar gerçeği söyleyen Nevruz’un (anlaşılamamış) her Kürdün hakları vardır. Kürt halkı kaderini tayin hakkını kullanırken tekrar ediyorum. Kürt halkı kendi kaderini tayin etme hakkını kullanırken (anlaşılamamış) ben bu nedenle hoşnut değilim diyeceğim, bu yüzden Birleşmiş Milletlerin de uluslararası şölenleri özünü oluşturan halkların kendi kaderlerini tayin hakkına karşı çıkılması yerine, uluslararası hukuka akla, gerçeğe insanlık onuruna aykırı olan uygulamalara ve burjuvaların (anlaşılamamış) ve çok iyi büinmeliki, Kürt sorunu demokratik platformda özgürce tartışılmadan akla (anlaşılamamış) Türkiye’de gerçek bir demokrasiden söz edilemeyecek ve Kürt halkının bu anlamda (anlaşılamamış) baskı altında tutulmuş, onlar da halklar arasında eşit (anlaşılamamış) Türk ve Kürt halklarının (anlaşılamamış) bugün de bu kalabalık halkların evlenmesine rağmen, (anlaşılamamış) onun için yüksek sesle diyorum ki Türkiye’de demokrasi yoktur, çatlak sesler çıkıyor yılların şartlandırılmışlığı içinde çatlak ses çıkaranlara bu durumda seslenmek istiyorum. Korkmayın, yanlıştan vazgeçin daha mutlu, herkesin (anlaşılamamış) insan onurunu varedin yeter baskı zulüm ve sömürüye dayalı hiçbir düzen uzun süre ayakta durmamıştır. Artık bu gerçeği görün ve kabul edin. Dünyadaki gelişmeler nedeni ile hiçbir (anlaşılamamış) Türkiye’de böyle olmalıdır. Bu yüce toplum karşısında Birleşmiş Milletlere seslenmek istiyorum. Kürtlerin yaşadığı, Kürt halkının yürüttüğü mücadeleye sessiz kalınmamalıdır. En kısa zamanda Birleşmiş Milletler topluluğunda bir Kürt konferansı toplanmalıdır. Özellikle Irak’ta savaşan Kürt halkına Kızılay ve Kızılhaç çerçevesinde gerek gıda ve tıbbi yardım yapılmalıdır, (anlaşılamamış) Dostların bugün yasak olmasına rağmen Halepçe katliamına kadar Nevruz bayramını (anlaşılamamış) içinde kutluyoruz. Bugün de hep birlikte, yarında kutlama kararının ve daha kararlı ve daha (anlaşılamamış) burada genel başkan olarak şu huzurda söylemek istiyorum, gelecek Nevruz’u bütün Türkiye’de özellikle Diyarbakır’da bütün yurtta meydanlarda miting şeklinde kutlanmasını partim MKYK. öneriyorum, (anlaşılamamış) Yaşama hakkını dilerim ki büyük bir gelecek mücadelesi karşısında, her türlü tavrı (anlaşılamamış) insan hakları, özgürlükleri, demokrasi mücadelesi olacaktır. Hep barışa, hep demokrasiye, hep özgürlüğe ilerlerken, Nevruz ateşiyle tutuşan (anlaşılamamış) özgürlük şölenlerinde burada olmayan yetkililere Çankaya’da oturana ve Ankara’da oturanlara bu Nevruz’da yapılan baskıların öldürülenlerin işkence görülenlerin hesabı sorulmalıdır. Selam olsun insanlık onuru, işkenceyi yenecek diyen gençlere, selam olsun, selam olsun, işçiye, emekçiye, selam olsun sömürü baskı, zulme karşı duranlara selam olsun,”
d) Halkın Emek Partisi İzmir il örgütünce 22.3.1991 tarihinde düzenlenen eğlence gecesindeki konuşması :
“Nevruz Frozbe, özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesinde omuz omuza yürümekten onur duyduğum tüm devrimci yurtsever ilerici ve demokrat dostlarım, işçi ve emekçi kardeşlerim sevgili gençler ve saygıdeğer kadın yoldaşlarımız, bacılarım. Sizleri en iyi dileklerimle sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Benim konuşma biçimim yazılı alışkanlığı içerisinde değil, hep sözlü konuşurum, ama bugün Nevruz ve hepimiz anlamı aynı olduğu için onbeşbin kişiye İstanbul’da ne söyledi isem İzmir’de de onu söylemek istediğim için 24’de Diyarbekir’de, 26’sında Mersin’de aynı şeyleri söylemek içki yazılı okuyacağım, Bugün 21 Mart anlamlı ve onurlu bugün bugün Nevruz yeni bir günün, yeni bir umudun yıldönümü değil. Zulme karşı direniş, mücadele, başkaldırı ve Özgürlük talebinin yükseldiği gündür. Bugün zulme, sömürüye, baskıya başkaldırışın sembolleştiği Nevruz’dur. Bugün demirci Kaya’nın (Kava’nın) zalimce ak saltanatının (zalim Dehhak saltanatını) yerle bir ederek özgürlük ateşini Kürt halkına emanet ettiği ikibinaltıyüz yıllık direniş geleneğinin bayraklaştığı bir gündür. Bugün Kürt halkının özgürlük bayramıdır. Bugün aynı zamanda sömürüye ve sömürgeciliğe karşı olan dil, din, milliyet ve renk farkı gözetmeden herkesin, mücadele ve dayanışma azminin, bilenerek kenetlendiği anlamlı bir gündür. Nevruzumuz kutlu olsun. Bugün Kürt Hiroşiması ve Halepçe vahşetini bir kez daha lanetlediğimiz gündür, Halepçelerin hesabı sorulsun. Ve bir daha Halepçeler yaşanmasın, diye haykırdığımız bir gündür. Biz bugün gözyaşı da dökeriz, bu gözyaşı sevinç ve özgürlük gözyaşıdır. Ve biz şimdi bu anlamlı günün ve Nevruz’un ruhuyla, ırk, din, dil, milliyet farkı gözetmeden Nevruz’u kenetlenerek kutlayabilmiş olmanın coşkusunu yaşıyoruz. Özgürlük, demokrasi ve barış güçleri olarak el ele ve yığınsal ve kitlesel Nevruz’u böylesine görkemli bir şekilde kutlamanın sevincini yaşıyoruz. Selam olsun Kama’ların (Kava’ların) özgürlük ateşlerini çağ çağ dağlardan Avrupalara kırlara, ovalara, meydanlara taşıyanlara sevgili dostlarım, Kürt halkının direnme ruhunu mücadele geleneğim simgeleyen Nevruz’un kelime anlamı her ne kadar yeni bir gün olarak bilinmekte ise de bu aynı zamanda yeniden doğuşu dile getirir. Ve şimdi Özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren biz de yeniden doğuyor, kendimizi aşıyor, yeniliyor, zulme ve baskıya karşı, mücadele azmimizi yükseltiyor, saflarımızı sıklaştırıyoruz. Emekçi halklarımızın yanında onlarla omuz omuza hep barışa, hep demokrasiye, hep özgürlüğe doğru kararlı adımlarla yürüyoruz. Hava sıcak izin verirseniz ceketimi çıkarmak istiyorum. Ve halklar huzurunda baskaldıran ve halklar şimdi çığ gibi büyüyor, örgütleniyor. Özgürlük, demokrasi ve meşrutiyet (meşruiyet) mücadeleleri için Cizre’de, Nusaybin’de, Diyarbekir’de, İdil ve Şırnak’da, Tatvan’da ve daha birçok yerde halkımızın Zonguldak’ta işçilerin gecekondulardaki yoksulların yanında yürüyoruz. Sendikal haklar mücadelesi ve kamu çalışanları emekçilerin, işçilerin ve yoksullar ve topraksız köylülerim, taban fiyatları, boğazı sıkılan üreticilerin sosyal ve güvenlikten yoksun fukara halkımızın cins ayırımı nedeniyle daha çok sömürülen ve baskı altında tutulan kadınlarımızın bilimsel araştırma yapma özgürlüğü kısıtlanan bilim adamlarının, düşünce, anlatım ve anlatım özgürlüğü zincirleri vurulan aydınların, zindanlarda tutsak tutulan devrimcilerin, demokratların, ilericilerin, yurtseverlerin, yurttaşlık haklan ellerinden alınan gururlu insanların şanına büyük bir azimle mücadele bayrağımızı yükseltiyoruz. Unutulmamalıdır ki Nevruz bayramının önemini arttırıp ona nitelik ve direnç kazandıran şey zulme karşı başkaldırıdır. Ve isyana karşı bir emekçinin önderlik yapmasının aradan 2600 yıl geçse de kılık ve biçim değiştirse de ve haklar (Dehhaklar) bugün de vardır. Baskı, zulüm ve sömürü düzenini tutabilmek için resmi ideolojinin şeytanları akıl almaz dönemler (önlemler) fısıldıyor ve egemenlere yol gösteriyor. Dün de bugün de haklarının (Dehhakların) baskısına ve zulmüne karşı çıkma günüdür. 2603 yıl(dır) önce tutuşturulan onurun, direnişin, kıvılcımlarının bugün özgürlük ve demokrasi mücadelemize meşale yakarak yürüyoruz. Ve özellikle 12 Eylül mihraklarına ve cümle zorbalara karşı saflarımızı sıklaştırıyoruz. İnsan haklarına karşı saygı istiyoruz, demokrasi istiyoruz ve halkların ezilmediği, gönül birliğine ve kamu eşitliğine dayalı, demokratik bir düzen için mücadele veriyoruz. Ve hakkın ortadan kaldırıldığı ve halkın sevinç gözyaşlarını tutamadığı o zahmet günü Kürt halkı için elbette ulusal bir bayramdır. Zulmün, baskının sömürünün binbir çeşidini yaşayan Kürt halkı bugün bu bayramı sevinç gözyaşları içinde zafer ve özgürlük türküleri haykırarak ve halaylar çekerek kutlamayı çoktan haketmiştir. Halk bayramları halkın ortak acı ve sevinçlerinin bir ürünüdür. Bu tür kavranılan bayramları ancak halk yaratabilir ve ona halk sahip çıkabilir. Geniş halk yığınlarının istemi, dilek ve beklentileri, uyuşmayan bayramlar cılız kalır. Coşkusuzdur. Giderek unutulur ve yokolur. Bölgede çeşitli bayramlar her çeşit teşvik ve desteğe rağmen Nevruz’un yerini dolduramaz. Halk Nevruzun devrimci ruhuna sahip çıkmış ve onu ulusal özellikleriyle de şekillendirerek bugüne kadar rengarenk gelenek olarak yaşatmıştır. Günümüzde özellikle, Kürt edebiyatında sömürücü ve sömürgeci güçlerin ne hakla (Dehhakla) özleştirildiğini ve kama (Kava) (anlaşılamamış) halkı devrimci mücadelesinin dile getiren güçlü bin imajın kullanıldığını görüyoruz. Bu halkımızın Nevruz içeriğine getirdiği anlamlı ve yeni katkıdır. Kürt halkı Nevruz için her zaman kendi maddi ve manevi desteğini, değerlerini yaratmış ve onu yaşatmıştır. Tüm demokratik güçlerin de bu değerlerin yaşatılabilmesi için ezilen Kürt balkıyla dayanışmada bulunmaktan onur duymuştur. Dostlarım. Kürt halkı özgürlük tutkusundan hiçbir zaman vazgeçmemiş, daima onu kıskanmış bir halktır. O yüzden de kültürünü, geleneklerini ve ulusal değerlerini hep ayakta tutmasını bilmiştir. Nevruz nasılki Kürtlerin en eski dili (dini) zedustlu (Zerdüşt’ün) kutsal kitabı Zameraska’da (Zendavesta), Firdevsi’nin Şehnamesinde, Ömer Hayyam’ın Nevruznamesinde, Şeref kanın (Şerefhan’ın) Şerefnamesinde, Ahmedi Haninin (anlaşılamamış) nakış nakış işlenmişse o günlerden bu yana da Kürt aydınlarının, yazarlarının şairlerinin, ressam ve araştırmacılarının eserlerinde yeni ve çağdaş örneklerinin çoğalarak günümüze kadar zenginleşerek taşınmıştır. Zorbalar ise bu güzel ve anlamlı bayramı unutturmaya çalışmış, sürekli kana boyamış, Nevruz Bayramını karartmaya çalışmışlardır. Bugün durum çok farklıdır. Başka anlamlar verseler de ve Ergenekon’a kadar gitseler de, Türk Bayramı deseler de el çırpıyorlar, coğrafî raporlarla Kürt halkına yağ çekiyorlar. 70 yıllık inkarcı politikalarla resmi ideolojinin iflas ettiğini görüyorlar, iktidarın dönemsel olarak faydacı ve sürpriz çıkışları her (hem) iktidar partisinin bir bölümünü hem de (bir) diğer düzen partilerini allak bullak ediyor. Bunun utangaç bir üslupla olsa da Kürt halkından uygulanan politikalarıyla yanlışlığından söz ediyorlar. Düne kadar yok dedikleri Kürtlerle ilgili sahte nüfus karşılaştırmaları yaparak akıl dışı, gerçek dışı ve bilim dışı çözümler öneriyorlar. Şimdi buradan ve haklara kulağına birşeyler fısıldayan şeytanlara sesleniyorum. Kendi kaderini belirlemek her halk için olduğu kadar, Kürt halkı için de tartışılmaz, vazgeçilmez bir haktır. Türkiye’de demokrasinin önünde birçok engel vardır. Sendikal hak ve özgürlükler, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, demokratik hak ve özgürlükler, anlamındaki sınırlamalar bu engellerden bazılarıdır. Ama dost düşman biliyorki bugün Türkiye’de demokrasinin önünde en büyük engel Kürt sorunudur. Kürt sorunu Milli Güvenlik Kurulu, Hükümet, MİT, politikacı, sendikacı, tüccar, fabrikatör daha da ayrıntılaştırırsak, Türk, Çerkez, Fransız, İngiliz hattâ satılmış Kürt ne kadar tartışabiliyorsa, bu tartışmaya ne kadar hakları varsa gerçeği söyleyen bir aydının gerçek bir demokratın ve ben insanım diyen her Kürtün en az o kadar hakkı vardır. Altını çizmek istediğim bir gerçek var. Burasını sessiz dinlemenizi istiyorum, çünki burada ne fazla acı, ne de bizi coşkulandıracak bir şey vardır. Bir gerçeğin altını çizmek ve ilan etmek istiyorum huzurlarınızda, Kürt halkı kendi kaderini tayin hakkını kullanırken, biraz sessiz olun, burada sessiz olalım. Kürt halkı kendi kaderini tayin hakkını kullanırken kuruluşunda benim de emeğim, harcında benim de gözyaşım ve kanım olan bu devlet bana çok zulüm, bana çok baskı ve işkence yaptı, ben bu devletten hoşnut değilim diyeceği düşünülüyorsa, Kürt halkı kendi kaderini tayin hakkını kullanırken, altını çiziyorum, harcında benim de gözyaşım, kanım var dediğim bu devlet için bana çok zulüm yaptı, çok işkence yaptı, beni kan ağlattı diyeceği düşünülüyor ve ona göre bir karar verileceği hesaplanıyorsa, Birleşmiş Milletler’in temel bir ilkesi olan uluslararası sözleşmelerin özünü oluşturan hakların kendi haklarını tayin etme hakkına Kürt halkı açısından karşı çıkacaklarına bugüne kadar Kürt halkına baskı yapan, işkence yapan, zulüm yapan politikalara ve devlet resmi ideolojisine karşı çıksınlar. Çok iyi bilinmelidir ki, Kürt sorunu demokratik bir ortamda özgürce tartışılmadan, çağa, akla ve bilime uygun çözümlenmeden, Türkiye’de gerçek bir demokrasiden söz edilemeyecek ve Kürt (Türk) halkı da özgür olamayacak. Çünkü Türk halkı da baskı altında tutulmuş, onlar da haklar (halklar) arasında eşit ve adil olmayan zora dayalı ilişkileri kabullenmeye zorlanmışlardır. Bugüne kadar köle-efendi ilişkisinde Kürt ve Türk halklarına bu ilişkiler zorbaca dayatıldı. Bugün de bu zorbalık halkların iradesine rağmen sürdürülüyor. Onun için de diyoruz ki Türkiye’de demokrasi yoktur. Bugünlerde de bu konularda aralanan kapı ve atılan adımlar olumlu işaretler verse de yetmiyor, yetmiyecektir. Devlet korosunda bu işaretler nedeniyle çatlak sesler duyuluyor. Parti liderleri, düzen parti liderleri, düzenin parti liderleri, ilerici geçinen birçok yazar, çizer yılların şartlandırılmışlığı içinde tedirgin durumdalar, çatlak ses çıkaranlara tedirgin olanlara buradan sesleniyorum. Haksızsınız, yanlışsınız, bundan korkmayın, rahat olun, herkes sizin gibi insan olduğunu . . . (bant bitimi) Birçok yerde bu yıl Nevruz’da birçok gencimiz, birçok insanımız işkence gördü, tutuklandı ve şehit edildiler, hiçkimse kuşku duymasın, bütün bunların hesabı birgün teker teker sorulacak, faturaları ödettiriIecektir. Bu yıl İstanbul’da onbeşbin, burada üçbin ayakta duran insanlarımız var. Kusura bakmasınlar yerler salonlar dar geliyor. Bu nedenle gelecek sene Merkez Karar Yönetim Kuruluna İstanbul’da önerdim, meydanlarda, mitinglerde Nevruz’u kutlamalayız. Gelecek sene Nevruz’da Diyarbakır’da buluşuyoruz. Bu yüce topluluk karşısında Birleşmiş Milletlere ve onu oluşturan devletlere sesleniyorum. Kürtlerin yaşadığı tüm parçalarda, Kürt halkının yürüttüğü mücadele ve onun haklı isteklerine sessiz kalamazsınız. Çeşitli platformlarda öğrenildiği gibi en kısa zamanda Birleşmiş Milletler kapsamında bir Kürt konferansı düzenlenmeli, adil uluslararası sözleşmelere uygun, demokratik bir çözüm bulunmalıdır. Özellikle Irak’ta faşist Saddam’a karşı savaşan Kürt halkına Kızılay, Kızılhaç çerçevesinde yardım kampanyası açılmalıdır. Orda ölümle karşı karşıya olan Kürt halkı da yalnız kalmamalıdır. Başbakana söyledim, biz bu göreve hazırız, yeterki topladığımız yardımları Irak Kürt halkına yetiştirebilsinler, ulaştırabilsinler. Dostlarım, bütün yasaklamalara onca baskılara, zulme, soykırıma, Halepçe katliamına rağmen Nevruz Bayramı canlı bir şekilde kutlanarak bugünlere gelindi. Bugün de hep birlikte daha coşkulu, daha kararlı ve daha kitlesel olarak Nevruz’u görkemli şekilde kutluyoruz. Demokrasi güçlerinin dayanışmasını böyle örnekler çok çoğalarak yarınlara umutla koşuyoruz. Bahar mevsiminin başladığı bu dönemde halkımız arasında canlı bir şekilde kutlanan Nevruz bitip tükenmez bir geleceğe olan inancın yeni ürünlerini veriyor. Yok olmak istemeyen bir halkın azami sevinci büyük bir geleceği kucaklayan mücadelesi karşısında her türlü zorba gücü yenecek insan hakları, demokrasi için mücadele veren bütün güçler ve insanlar mutlaka muzaffer olacaktır. Hep arşa, hep demokrasiye, özgürlüğe ilerlerken, Nevruz ateşiyle tutuşan ateşimizi, halklarımızın bayramlarının yasaklanmadığı, özgürlük şölenlerine başlan dik olarak el ele tutuşup halay çektiği günler için yükseltiyoruz. Çok kısaca bugün Nevruz günü arkadaşlarımın da belirttiği gibi uluslararası değere sahip, evrensel değere sahip bu kısa konuşmalarda çok daha birşeyi partimiz için söylemek istiyorum. HEP’ne Kürt partisi diyorlar. Elbette ezilen, sömürülen, baskı altında tutulan ve zuîme uğrayan bir halk, Kürtler bu partiye sahip çıkıyorsa HEP’e yalnız bundan onur duyacaktır. Ancak biz hiçbir partiye MHP’ye bile Kürt (Türk) partisi suçlaması yapmadık. Bu haksız suçlamadır. Biz uluslararası tüm insanlara eşit bakıyoruz. Biz HEP olarak baskı, zulüm ve sömürüye uğrayanların partisiyiz. Ençok kimin partisiyiz’ Ençok baskıya, ençok zulme, ençok sömürüye uğrayanların partisiyiz. Bütün bu dediklerimize rağmen Kürtlerin partisi diyorlarsa, demek en çok onu ezmişler, en çok onu sömürmüşler, ençok ona zulmetmişler. Selam olsun insanlık onuruyla işkenceyi yenene, yenecek diyenlere, selam olsun İsmail Beşikçilere selam olsun sömürü, baskı ve zulme uğrayanlara, zulme karşı duranlara selam olsun.”
e) Halkın Emek Partisi Siirt il örgütünce 26.3.1991 tarihinde düzenlenen toplantıdaki konuşması :
“… Şimdi konuşmamın sessizce dinlenmesi yere geldi. Sayın Başbakan diyor ki, bu topraklarda Türküm diyen yaşar, ben de burada biliyorum bu sözü yuhluyorsunuz, Başbakana yuh çekmek aklımızdan geçmez, o bir parti başkanı, ben de buradan diyorum ki sayın Başbakan bu ülkede Kürtlerden onur duyan yirmimilyon insan yaşıyor. Sayın Özal Amerika’da Bush’la görüşüyor. Ne oyunlar tezgahlıyor bilmiyorum, inşallah sağsalim memleketimize gelir. O da diyor ki bağımsız Kürte hayır diyor. Bak okumakta bile güçlük çekiyorum, buradan Özal’a sesleniyorum. O fidan boylu Çankaya’daki Özal’a Kürtler bağımlı ve köle olmak istemiyorlar, bunu böylece bilin. Sayın Ecevit diyorki, önce bir partililer, bu partililer varsa orada onlardan özür diliyorum ve hepimiz bir yerlerden geldik. Sayın Ecevit diyorki bu ülkede Kürt sorunu yoktur, yoksa neyi konuşuyorsun o zaman, o zaman yoksa niye niye konuşuyorsun, olmayan şey konuşulurmu. Oysa bu ülkede demokrasinin önünde birçok engel var. Sendikal hak ve özgürlükler kısıtlanmış, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü yok, bunların hepsi demokrasinin önünde engeldir. Ama dost düşman bütün dünya alem biliyor ki demokrasinin önündeki en büyük engel Kürt sorunudur. Kürt sorunu çözülmeden Kürt çözülmeden Türk halkı da özgür olmayacak. Türkiye’de demokrasiden söz edilmeyecektir. Hepiniz televizyonda izliyorsunuz, yakışıklı parti liderlerini, hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden yakışıklı sözler ediyorlar. Bu ülkede sorunları biz çözeriz diyorlar. Kimdir bunlar, sayın Demirel onbeş yıl Başbakanlık yaptı, niye çözemedi. Sayın İnönü sülalece bu ülkeyi yönetti, devlet çocuğu olarak doğdu, niye çözemediler, Sayın Ecevit Başbakanlık yaptı, sayın Türkeş Başbakan Yardımcılığı yaptı, sayın Erbakan Başbakan Yardımcılığı yaptı . . . (anlaşılamadı) bunlar düzeltemediler, bunlar düzen partileri, yetmiş yıldır renk (red) ve inkar politikası izleyen devletin resmi (anlaşılamadı) tutsak olan partilerdir. Her yerde söylüyorum. Alın elinize büyük bir süpürge düzen partilerini bu bölgeden süpürün atın. Sayın Ecevit Allah gecinden versin, hakkın rahmetine kavuşursa onun da partisi dağılır. Türkeş’de öğle, Erbakan’da öğle, ama Fehmi Işıklar ölürse binlerce Fehmi Işıklar var. Daha yepyeni bir partiyiz. Bize çeşitli yakıştırmalar yapıyorlar. Bu parti Kürtlerin partisi, bu parti falanların partisi diye, buradan Kürt, Arap, Çerkez, Arnavut, Pomak herkese sesleniyorum. Bu parti ezilen, sömürülen, baskı altında tutulanların partisidir. Bu parti, bu parti ençok kimin partisidir (dinleyicilerden sloganla “Kürtlerin” diye bağırması). Bu parti ençok ezilen, sömürülen, ençok baskı altında tutulanların partisidir. Şimdi ben buradan soruyorum devlete, düzen partilerine, kim çok eziliyor ve kim çok sömürülüyor, eğer Kürtler eziliyor diyorlarsa suçlarını itiraf ediyorlar ve biz Kürtlerin de partisi olmaktan onur duyuyoruz. Arkadaşlar taktim edildiği, ettiği zaman böyle bir telaşa düşüyorlar. Urfalıyım de diyorlar, başkanım diyorlar. Ben Urfalıyım ama beni seçen demokrat Bursalılara huzurunuzda teşekkür ediyorum . . . (anlaşılamadı) Ama Kaya’lar çoğalıyor, Örgütleniyor ve Kayanın tutuşturduğu özgürlük ateşini bugün daha yükseklere ülkenin her yerine yaymak istiyorlar. Halkın Emek Partisine geldi diye Halkın Emek Partisi niye bazı insanlara baskı yapılıyor. Buraya partiye gelip gidenlere haksızlıklar, haksızlığa uğradı diye yakınları açlık grevi yapanlara geçmiş olsun demeye gelenlere baskı yapıldığını duyduk. Sevgili memurlar, geçiminiz, ücretiniz, siyasi iktidarın iki dudağının arasında biz sizin de haklarınızı savunuyoruz, sizin de insanca yaşamanızı istiyoruz ve Meclistede her-yerde memurların sıkıntısını dile getiriyoruz. Halkın Emek Partisi, emeğiyle geçinen insanların dostudur. Sakın olaki bundan sonra hukuk dışı, yasa dışı, insanlık dışı bir davranışta bulunmayın. Eğer böyle bir durumlar olursa mecliste bakanlıklarda gereğini yapacağız. Yap diyenler böyle, yap diyenler böyle bir uygulama yap diyenler sahip çıkmaz size, uzun süre sahip çıkmaz ve öğle yapanların ismini illerimizde, ilçelerimizde, duvara asacağız, her yerde tanıtacağız, çocukları bile onların zarar görür, artık eskisi gibi Siirt’te baskı yapıp, yasa dışı, hukuk dışı davranıp elbette rahat gitmek mümkün olmayacak. Halkın Emek Partisi Edirnede de il binasını açtı. Bursada da, Konyada da, Mersinde de, Hatayda da, sokakta (anlaşılamamış) Sevgili yurttaşlarım kendi ülkemizde, daha karnı tok gezmek istiyoruz. Refahın yaygınlaşmasını, kimsenin ele güne muhtaç olmamasını, emeklisiyle, memuruyla, köylüsüyle, esnafıyla, genciyle çocuğuyla inim inim inleyen kadınıyla hepimiz daha rahat yaşamak istiyoruz. Çağımız değişti artık. Bu çağa ayak uydurmak zorundadır. Hep birlikte düşünmek zorundayız. Bu topraklar bereketli, bu insanlar çalışkan, peki bu yoksulluk, bu sefalet bu açlık niye, çağ çağ yıllar boyu devam ediyor ve inim inim inleniyor. Çünkü, onlar halk yerine bir avuç çıkarcıyı düşünürler. Bugüne kadar uygulanan politikalar buydu. Artık bu değişmelidir, bunu değiştirmek için Halkın Emek Partisi elinden geleni yapacak bu önümüzdeki seçim. Hani oylarımız boşa gitmesin diyenlerimiz olur, bu önümüzdeki seçim koalisyon var. Halkın Emek Partisi ya böyle bir koalisyonun bir ortağı olacak ya da bir şer hükümete karşı halkı, halkın cephesini ve onun safını tutacak, onun muhalefetini oluşturacağız. Buradaki vali beni tanır. Beni uzun yıllardan beri tanır (anlaşılamadı) milletvekilimize göndereceğiz, imkan bulursam ben de uğrayıp bir merhaba diyeceğim. Ben 12 Eylül’de özellikle işkencenin, zulmün ağırını yaşadım. Bir böbreğimi kaybettim, dört yıl hapis yattım, idamla yargılandım. Ama ben şimdi meydanlarda bu 12 Eylül’de (anlaşılamadı) meydanlardayım. Halkın yanındayım ve milletvekiliyim. Allanın izniyle daha çok olacağız. Vali bilmeli bunu ve valiler bilmez ve emniyet müdürleri idamla yargılanan dört yıl yatan milletvekili oluyorsa, bunu yapıyorsa bizi hükümetede getirir. Siirt’te huzurunuzda buradan zulüm ve sömürüye karşı mücadele verenleri selamlıyorum. Selam olsun, selam olsun işkence, insanlık uğruna işkence, işkence (anlaşılamadı) cezaevindeki dostlar, selam olsun alın teri döküp de buraya gelemeyen yüce halkıma, selam olsun İsmail Beşikçilere selam olsun Nevruz ateşini yükseltenlere, Nevruz ateşini yükseltelim, biraz sonra aranızdan ayrılacağım ve siz dağılacaksınız, karışılmayınca hiçbir şey olmadığını görüyorlar, hep görüyoruz. Adı Nevruze du ka krelle”
f) Halkın Emek Partisi Şişli (İstanbul) ilçe örgütünce 8.5.1991 tarihinde düzenlenen “Dersim Gecesi”ndeki konuşması :
“Değerli dostlar, sayıları gittikçe artan bize güç katan değerli dostlarım, HEP mensupları, değerli mücadele arkadaşlarım, hepinizi partim adına sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Aslında bu toplantılarda bulunup, konuşup, tavır almak çok hoş değil ama bir araya gelmiş iken merak edilen, ilgi duyulan konularda kısa birşeyler söylemek gerekiyor. Örneğin bir yanım DİSK olduğu için birçok arkadaşım DİSK’i ne yapacaksınız, DİSK’i teslim alacakmıyız, diye soruyordu. Biliyorsunuz bir dönemin Türkiye işçi sınıfının temsilcisi, mücadelecisi ve Türkiye’nin delikanlısı olan DİSK’i teslim alacağız, yaşatacağız. Onu biraz daha güçlendireceğiz. Buna cezaevi koşullarında bile devletin gücü yetmedi. Halkın Emek Partisi henüz bir yılını doldurmadı.
Bugün ilan ettik seçim 9 Haziran’da büyük kongremizi yapacağız. Birçok arkadaşım milletvekili ve yöneticiler bu kongre ile ilgili ülke çapında il il, ilçe ilçe örgütümüzü dolaşıyorlar. Bu nedenle aramızda değiller. Kısa süre önce kurulan partimiz seçim hakkım elde etmiş ve kurultayla birlikte yapılacak ilk seçime hazır hale getirilmiştir. Buna halkımızın büyük katkısı olmuştur. Çok yeni partiyiz ama iddialı partiyiz. Diyoruz ki, önce insanı insanlaştıracağız. Bu insan korucu da olsa, rüşvet yeyici de olsa, satılmış Kürt de olsa onu insanlaştıracağız diyoruz çünki doğayı doğallaştıracağız. Dünyamızı ülkemizi, yaşanır hale getireceğiz. Üç toplumu sivilleştireceğiz. Militarist toplum yapısını sivil toplum yapısına dönüştüreceğiz ve her alanda toplumu örgütlendirecek, dört devleti demokratikleştirecek bunlar elbette kolay değil, bunların tümünü demokrasi olarak veriyoruz ve diyoruz ki Türkiye’de demokrasinin önünde en büyük engel Kürt sorunudur. Bu çözülmeden Türkiye’de demokrasiden söz edilemez. Anti terör yasası çıkarıldığı zamanlar Meclis’de ifade ettim. Anti terör yasasının temel amacı devlet terörünü resmileştirmek, pekiştirmek ve kurumlaştırmaktır. Anti terör yasasının sekizinci maddesi konuşulmadan açıkça ama Meclis’de açıkça ifade ettim. Kürt halkı için, onun demokratik mücadelesi için getirilmiş, anti-demokratik ürün. (Bant değişimi) Her halkın olduğu kadar Nevruz gecesinde belirttiğim gibi her halkın kendi kaderini tayin hakkı vardır. Bu hak bugün en çok Kürt halkı için geçerlidir. Biz Türkiye’de Kürt halkı özgürlüğe kavuşmadığı sürece, biz Kürt (Türk) halkını (halkının) özgür olmayacağını biliyoruz ve halkların gönüllü birliğine dayalı, tam eşitliğe ve kardeşliğe dayalı bir demokratik düzenin kararlı savunucusu olacağız, mücadelecisi olacağız. Sevgili dostlarım, buradan Adıyaman’a, Malatya’ya, Elazığ’a gideceğim. Orada da kongreler olacak, geceler olacak. Biz Sosyaldemokrat Halkçı Parti iken bir espiriyle bunu ifade etmiştim. Aramızda SHP’li dostlarımız var. Onlar bizim kanımız, kollarımız, onlar tabii ki bu safta olacak. ANAP’larda bu safta olacak, yurtseverde demokratta onlar da buraya gelecek. Doğru Yolcular’da bu safta olacak, buraya gelecek. Onlara dedim ki büyük patronlara, sermayeye egemenlere göz kırptığınız için, sosyal yanınız bitti. Halkçı parti olarak kaldınız, pardon demokrat halkçı parti. Yedi tane milletvekili Paris’te Kürt gitti diye ihraç ettiniz. Demokrat yanınız gitti, kaldı Halkçı Parti, şimdi halk akın akın SHP’den kopuyor. Halk da gitti, geriye parti kaldı. Şimdi tüm partiler demokrasi mücadelesi verilemez durumda. Verilemeyecektir. O nedenle gücümüz ağır olduğunu yolumuzun uzun olduğunu biliyorum. Bu partide demişlerdi ki bir kurultayda nasıl oluyorda dört tane delege getirmek durumunda olan bu ülkede 99 tane Tunceli’n’ delege ile temsil ediliyor. O kurultayda not tutmuşlar. 99 Dersim’li delege varmış, Dersim’li bir arkadaş dedi ki, bu kadar sürmeseydiniz, bu kadar ölçüp doğra-masaydınız 99 değil, dört delegeyle gelirdik. Şimdi İstanbul’da Dersimliler, Dersim’le dayanışma içerisinde, onlarla omuz omuzalar. İşte metropolle Dersim arasında böylece dialog kuruluyor. Bu birliği güçlendirecek ve oluşturacak, bu geceye emeği geçen değerli yöneticilerimize, değerli dostlarımıza, bu geceye omuz veren, dayanışma gösteren siz değerli kardeşlerimize teşekkür ediyor. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
g) Halkın Emek Partisi Diyarbakır İl Örgütü Başkanı Vedat Aydın’ın 10.7.1991 tarihinde yapılan cenaze törenindeki konuşması :
“Buraya, buraya Diyarbekir’e . . . (anlaşılamadı) 21 Mart’ında Nevruz’u kutlamak için gelecektim. Ne yazık ki, ne yazık ki faşist katiller tarafından öldürülen şehit edilen Vedat Aydın gibi yürekli bir dostumun cenaze töreninde konuşmak üzere geldim. Dünyanın, dünyanın ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen değerli basın emekçileri, Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin değerli milletvekilleri, Doğru Yol Partisi’nin değerli milletvekilleri, Refah Partisi’nin değerli milletvekilleri, İnsan Hakları Derneği’nin değerli temsilcileri, sevgili işçi ve memur sendikacıları, sevgili meslekte . . . (anlaşılamamış) yöneticileri, sevgili Diyarbekirliler, Devrimciler, demokratlar, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bazı bazı merkezlerde . . . (anlaşılamamış) önce sessiz dinleyeceğiz. Bazı yerleri, bazı noktalarda ve kavşaklarda insanlarımızı bu alana bırakmayan görevlileri uyarıyorum. Bırakmazsanız gitmeyeceğiz. Önce HEP . . . (anlaşılamamış) başkanımız Mustafa Özer’in arabasına bomba kondu, sonra ayın beşinde Vedat Aydın gece yarısı evinden alındı, telsizli, bellerinde çıplak silahla görevliler tarafından evden alındı. Üç gün beş gün uğraştık. Dünya kamuoyuna sesleniyorum. Sessiz dinleyin, olayı anlatmak zorundayız. Burada deşarj olmak için toplanmadık. Bir cenaze töreni ile işimiz bitmiyor. Üç gün uğraştık. Bölge Valisi, Emniyet Müdürü, içişleri Bakanı hiçbirisi yerini bilmiyoruz dedi. Daha sonra, daha sonra iki gün sonra Gaziantep İl başkanımızdan telefon aldım. Gece üçte ona da polis görevlisiyim diyenler olmuş, çık emniyete kadar gideceğiz demiş. Vedat Aydın’dan dolayı çıkmamasını söyledik. Teslim olmadı, çıkmadı ve şimdi aramızda yaşamını sürdürüyor. Buradan bütün Türkiye halkımıza, devlete ve dünya kamuoyuna ilan ediyoruz, hiç bir yurttaşımız, hiç bir insanımız, hiç bir HEP’li hiç bir görevlisi geç saatlerde uygun olmayan zamanlarda kimliğine güvenmediği bir ortamda hiç kimsenin davetine katılmasın, gerekirse evinde . . . (anlaşılamamış) evinde ölsün. Buradan devlet yetkililerine, Bölge Valisine, içişleri Bakanına, Başbakana, Cumhurbaşkanına sesleniyoruz. Buradan hükümete sesleniyoruz. Televizyona çıksınlar, televizyona çıksınlar, bu benim dediğimi onlar da ifade etsinler, desinler ki, sizden özür diliyoruz, sizden özür diliyoruz. Bundan sonra, bundan sonra gece vakti kapınız çalınmayacak, çalarlarsa gitmeyin desinler. Bu katliamların amacı kitleleri sindirmek ve katiller görüyorsunuz, kitle sinmemiş bu katliamla iki tane devlet ortaya çıktı. Birisi açık devlet, biri gizli devlet, gizli devlet burada görev yapıyor. Bu katliamla bir şey daha ortaya çıktı. O da Kürt sorununu halen zorla, baskıyla, kurşunla, süngüyle, işkenceyle çözeceklerini sanıyorlar. Bu katliamla susacaksınız, sizlere susacaksınız. Yabancı televizyonlar çekiyor bizleri, durumu anlasınlar, bu katliamla önce Kürt partisi diyerek Halkın Emekçi Partisini sınırlamak isteyenler. Şimdi de terörist olarak sınırlamak istiyorlar. Ben buradan ilan ediyorum. Bu katliamlarla gerçek terörist devlettir. Her yerde ilan ettim. Diyarbakır’da da ilan ettim. HEP ezilen sömürülen, baskı altında tutulanların partisidir. Eğer çok ezilen, sömürülen, baskı altında tutulan Kürt halkı ise, onların partisi olmaktan şeref duyarız. Kürt sorununu HEP barışçı yollarla çözmeyi öneriyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine göre çözüm öneriyor. Türkiye’de ilk önce inkardan vazgeçecekler. Türkiye’de Kürt halkı vardır ve her halk ne kadar kendi kaderim tayin hakkına sahipse Kürt … (anlaşılamamış) kendi yurdumuzda daha özgür yaşamak için, kendi yurdumuzda daha uygar yaşamak için mücadele veriyoruz. Halkımız her gün biraz daha büyük kitlelerle bu mücadeleye katılıyorlar. Her gün biraz daha güçleniyoruz. Önceleri tek tek baskı altına alman insanlarımız gücünü birleştirerek, dayanışmasını pekiştirerek, baskıları uzaklaştırmayı amaçlıyor. Bu ülkede verdiğimiz vergiyle maaş alan insanlarımız, verdiğimiz vergiyle alınan kurşunlanıl, bize sıkmaya hakkı yoktur. Şimdi hepimizin dostu, mücadele arkadaşımız, yoldaşımız Vedat Aydın’a son görevimizi yaptık. Bu olaylar olmasaydı, Aydınlar köyüne gidip ailesine bugün başsağlığı dileyecek, geleneklerimize uygun biçimde törenimizi, taziyemizi tamamlamış olacaktık. Ama şimdi vakit geçti. Bizim programımızın dışına taşıldı, zaman olarak. Bu görevimizi yarına ertelemek durumundayız. Bizi biraz daha Diyarbakır’da, bir biraz daha Diyarbekir’de kalacağız. Bölge Vahşiyle telefonda görüştüm, izin verildi. Ben konuşuyorum, demiş diyorum, budur demiyorum, demiş diyorum. Emniyet Müdürü ile görüştüm. O da yok dedi. Ben hemen inandım. Bana söylüyorsunuz. Bakacağız. Bu tür olayların partimizi güç duruma düşürmek için bizi hem vurun hem de terörist örgüt olarak göstermek için Türkiye kamuoyuna bu tür olaylar oluyor. Biz buna izin vermiyeceğiz. Biz bu oyunu bozacağız. Çünki onlar biziz. Biz yasal mücadele veriyoruz. Biz meşruiyet mücadelesi veriyoruz. Yasaların meşruiyet çizgisine, meşruiyet çizgimizde yasaları oturtmak istiyoruz. O bakımdan bizi oyuna getirmek isteyenleri fırsat vermemek durumundayız. Şimdi yarına ertelediğimiz taziyeyi partide duyuracağız. Saatiyle, ama bir programımız var ki o ertelenmeyecek, yarın onbirde parti meclisimiz, il başkanları ortak toplanacak, hem bugünkü olayı, hem bundan sonra gelişecek olayı değerlendirecek ve ortak bir karar alıp, uygulamaya koyacağız. Ondan sonra taziyeye gideceğiz şimdi buradan.”
h) Halkın Emek Partisi Bursa İl Örgütünce 7.9.1991 tarihinde düzenlenen eğlence gecesindeki konuşması :
“Çok değerli Bursalılar, Bursayı da ekmeği kadar paylaşan değerli hemşehrilerim, değerli demokratlar, yurtseverler, devrimciler, gençler, çok saygıdeğer hanımefendiler, bacılarım, hepinizi saygıyla selamlarım. Dünyada çok güzel olaylar gelişirken, demokrasi konusunda önemli adımlar atılırken, halklar kendi kaderini tayin etmek isterken, özgürlük yolunda önemli ölçüde yol alırken, toplumlar kendi ülkelerinde söz ve karar sahibi olmak için panzerlerin, tankların üzerinde yürürken ve başarı elde ederken, ne yazık ki Türkiye’de bu anlamda esen güzel rüzgarlardan henüz yeteri kadar etkilenmiş değiliz. Ülkede halen insan hakları özgürlük ve demokrasi için çok önemli bedeller ödüyoruz. Seçim atmosferine girdik. Şimdi Türkiye’de yurttaşlarımız sandık başına gidecek, kendilerini yöneten insanlarını seçecekler. Bu noktaya nasıl gelindi’ Adil olmayan bir seçim yasasıyla, kimilerine göre baskın seçim yasasıyla bugüne nasıl gelindi’ Adil olmayan bir seçim yasasıyla yapılan bir seçimle huzur ve istikrar gerçekten sağlanabilirini’ Bu seçim yasasıyla Halkın Emek Partisi, bir iki diğer parti seçim dışı bırakıldı. Amaç, Halkın Emek Partisi’nin seçim dışına itmek, parlamento dışına itmektir. Her yerde demokrasiyi savunduklarını tekrarlayan ve televizyonda sürekli demokrasiden söz edenler, bu baskın secim yasası, parlamentoda görüşülürken, ne yazık ki Halkın Emek Partisi’ni seçim dışında tutabilmek için her türlü gayreti sarf ettiler. Daha bu yasa görüşülmeden eğer basında izleyebildiysek, İl başkanlarımıza, il yöneticilerimize yönelik yoğun saldırılar oldu. Diğer partilerin yöneticileri rahat rahat siyasi faaliyetlerini yürütürken, Halkın Emek Partisi yöneticileri işkence görüyor, kurşunlanıyor, katlediliyorlardı. Sonra sınır ötesi bir harekatla, kahraman olduğunu sanan Mesut Yılmaz, Kıbrıs fatihi sayın Ecevit’e benzer bir başarıyı elde edebileceğini sanarak, 13 ay evvel seçim yasasını gündeme getirdi. Amaç belliydi, amaç yükselen Kürt halkının mücadelesini bastırmak, özgürlük ve demokrasi için Kürt halkının verdiği mücadeleyle işçi sınıfının güçlenen mücadelesinin birleşmesini engel olmaktı. Çünkü biz en son noktaya kadar direnen işçilerin (bu sırada seyirciler tarafından Kürtçe olarak “Biji Partiya Karkeren Kürdistan” sloganı atılmış) slogan yok lütfen, konuşurken slogan atmayınız. Bu iki mücadelenin birleşmesinden demokrasi çıkacaktır. Türkiye’de demokrasiyi yerleştirmede çok önemli görev yapacaktır ve ülkede artık dünyada tartışılmayan insan haklarına saygıyı, özgürlüklere saygıyı yerleştirmiş olacaktır. Bu koşullarda seçime girmemiz engellendi. Gazetelde (gazetelerde) yazıldığına göre bir bakan HEP’in televizyondan yapacağı konuşmadan kaygı duydum diyor. Eğer biz televizyonda konuşmuş olsaydık, on dakika başında, on dakika sonunda konuşacaktık. Fehmi Işıklar’ın 20 dakikalık konuşmasından korkan iktidar, hiçbir zaman ayakta duramayacaktır. Amaçları sömürüye devam, öbür anlamı da tasfiyeyi kalıcı kılmaktır. Biz kendi yurdumuzda haklarımızı alabilmek, alınterimizin hakkını alabilmek, kendi yolumuzda insanca ve özgür olarak yaşamak istiyoruz. Bu aşamada bizi seçime sokmayanların amaçlan boşa çıksın diye bir arayışa girdik. Önce bağımsız adaylarla bütün ülkede seçime girebilirmiyiz diye bir tartışmaya girdik. Ya da koşulları uygun bir partiyle ortaklaşa bir seçime girebilirmiyiz diye düşündük. Çok yönünü düşündük. Halkımızın sonuç alması gerekliydi. Halkımızın üstündeki baskının biraz olsun kalkması ve rahatlaması gerekiyordu. Partimize gelen baskıların, saldırıların belli ölçüde durması gerekiyordu. Daha sayamadığını birçok nedenlerden dolayı ortak birlikte tavır alabiliriz diye seçimlerde birlikte tavır alabiliriz diye, Sosyaldemokrat Halkçı Parti ile ortaklaşa seçime girmeyi uygun bulduk, arkadaşlarıma şunu söyledim, ben bu partinin genel başkanıyım, benim aday olmama hakkımı lütfen bana teslim ediniz. Ancak ne arkadaşlarım, ne de birlikte hareket edeceğimiz parti şimdilik ikna olmuş değil. Biz milletvekili olmadan, dokunulmazlık gibi sahte bir zırha, sahte bir maskeye bürünmeden de mücadele edenlerdeniz. Bunu DİSK’de ispatlamıştık. DiSK Genel Sekreteriyken ben(im) dokunulmazlığım yoktu. Benim dokunulmazlığım, işçi sınıfının desteğiydi. Bugün de dokunulmazlığımızın asıl kaynağı halkımızdır. Çünkü gördük ki Diyarbekir’de dokunulmazlığımız olduğu halde, milletvekilleri ve genel başkanları dövülebiliyor ve bu dokunulmazlığın sahte olduğunu gördük. Şimdi bizim dövülmemizle sadece biz dayak yedik. Ayıp değil dayak yemek, işkence gördük, ama birşey aydınlandı. Diyarbakır’da milletvekilleri dövülebiliyorsa, halkın ne kadar inim inim inlediği, ne ölçüde baskı altında tutulduğu bütün dünya tarafından görüldü. Ben buradan o baskı ve zulme karşı duran halkımızı yürekten selamlıyorum. Sevgili dostlar, şimdi burada Sosyaldemokrat Halkçı Parti delegelerine, üyelerine ve yöneticilerine seslenmek istiyorum ve bütün partilere de seslenmek istiyorum. Biz en son karan, disiplin içinde uygulamak zorunda olan bir partiyiz, içimize sinmese bile partimiz bu karan vermişse hep birlikte uyacağız o karan, ama bu birleşme değildir. Bu SHP ile HEP’in birleşme karan değildir. O karan halkımız verecektir. Şimdi SHP yöneticilerine, üyelerine ve delegelerine sesleniyorum. Özellikle Bursa’da listelerini dürüst, namuslu, adam gibi adaylarla bezemedikçe halkımız kolay kolay destek vermez. Dürüst olacak, demokrat olacak, insan haklarına saygılı olacak, özgürlükler için mücadele verecek, grevdeki işçilerin yanında saf tutacak, ezilen insanların yanında yer alacak, böyle insanları seçiniz. Yerli yabancı düşünmeyiniz. Biz ne Bursa’lı, ne Urfa’lı ne Trabzon’la ne Trakya’lı heryeri kendimizin biliyoruz. Yeterki insan olsunlar. Bu güzel şölende aslında değerli sanatçılardan türkü dinleyeceksiniz, müzik dinleyeceksiniz, folklor izleyeceksiniz, uzun zamanınızı almak istemiyorum. Benim konuşmalarımı zahten biliyorsunuz. Daha çok konuşacağız meydanlarda, onlar ne kadar yasaklasa da, onlar televizyonu ne kadar kapatsalar da, bizi yaşadığımız sürece halkımızdan kucaklaşmaktan, onunla konuşmaktan ve tanışmaktan alıkoyamayacaklarıdır. Halkın Emek Partisinin birgün özgür bir seçimde gücünü göstereceğine inanıyoruz. Ama bu seçimde özellikle bizim adaylarımızdan yer aldığı listelere dürüst insanların yeraldığı listelere verilecek her oy Vedat Aydınların ruhuna bir fatiha yerine geçecektir. Hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum.”
2- Genel Başkan Vekili Ahmet Karataş’ın beyanları
Halkın Emek Partisi’nin 15.12.1991 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kongresi’ndeki konuşması :
“Sayın divan, sayın eski genel başkanımız Fehmi Işıklar ve birlikte gelen tüm HEP’li arkadaşlarım, basının değerli emekçileri, kurultayımızın inançlı delegeleri Kürt, Türk, Laz, Çerkez sıcak Türkiye halkı hepinize merhaba, değerli arkadaşlarımız geçen kurultayda aramızda olup da bu kurultayda olmayan değerli Diyarbakır’lı il başkanı şehit arkadaşamız Vedat Aydın’ın yüce saygısı önünde saygıyla eğiliyorum, Değerli arkadaşlarım. Bugünlere çok koşullarda geldik. Henüz tartışmasının bitmediği bu noktada, bu ülkede Kürt sorunundan bahsetmek, onları da bu kurultayda tartışacağımızı, onları bu kurultayda ibare edeceğimi, herkesin bilmesi gerekir. Bu anlamda ben arkadaşlarımdan özellikle rica ediyorum. Bu kurultayda söyleyeceklerimizi dinlenmesi bilinerek, sonuca ulaşılmalıdır. Değerli arkadaşlarım, dünyamız hızla değişiyor, hızla değişen dünyada, Ortadoğuda yerimiz değişiyor. Türkiye’deki koşullar değişiyor. Bütün bu değişikliklere HEP olarak nasıl baktığımızı, bu konuda neler düşündüğümüzü sizlere ifade etmek istiyorum. Dünyamızda son yıllarda gelişen siyasal gelişmeler dünyanın çehresini oldukça değiştirmiştir ve halen değişmeye devam etmektedir, ikinci Dünya Savaşından bu yana ABD’nin başını çektiği, kapitalıs (kapitalist) kap (kamp) ve SSCB’nin başını çektiği, sosyalist kamp biçimindeki iki başlıklı kutuplaşma, yerini bütünleşme ve tekleşmeye bırakıyor. Sosyalist kampta yeralan ülkelerde uzun yıllardan bu yana başgösteren toplumsal, ekonomik ve siyasal tıkanma ve bu tıkanmasın (tıkanmanın) açılması için geliştirilen cevaplar reformlar biçiminde oldu. Bu reformlarla birlikte özde ve biçimde ciddi değişmeler gündeme geldi. Sözkonusu değişmeler, sosyalizmin aşması biçiminde değil de sağa savrulması tarzında oldu. Tıkanmanın kitleye yansıyan yüzü ise kitlelerin iktidar partilerden uzaklaşması ve küçük burjuva demokrasisine yönelmesi olarak şekillendi. Bu gelişmeler yaygın bir kitle hareketi üzerine oturan hükümet değişikliğini birlikte getirirken, doğu Avrupa’nın yeniden yapılanması, serbest piyasa ekonomisi ve çok partili siyasal sistem mantığına göre şekillenmeyi getirdi. Değişmeler adeta buz tutmuş Doğu ve Batı Avrupa İlişkilerini yeni bir sürece sokmuştur. Sistem olarak kapitalizmle sıkı bîr ilişki içinde kendini aşmak isteyen Doğu Avrupa’nın yüzü batıya doğru olunca, batı da bu gelişmelerden alabildiğine azami bir şekilde sonuç almaya çalışmaktadır. Bu karşılıklı olan yönetim bir bütün olarak dünyanın iki merkezli politikalarını geçersiz kılmıştır. Hiç şüphesiz, sosyalist sistemde bu gelişim, kapitalist bloku olduğu gibi etkilemiş ve burada da eski politikaları geçersiz kılmıştır. Başını ABD’nin çekmiş olduğu kapitalist blokta yer alan Batı Avrupa bugüne kadar Sovyetler ve Varşova ülkelerine karşı NATO içinde kendini koruma mantığını almışken şimdi durumda buna gerek görülmeme başlanmıştır. Daha önce ABD’nin etkisinden kurtulmaya çalışan Batı Avrupa yeni dönemde alabildiğine kurtulma koşulları olgunlaşmıştır. Özellikle Birleşik Almanya’nın öncülüğünde, birleşik bir Avrupa gündeme gelmektedir. AET içinde ve onun bir üst biçimi olarak Avrupa Birliği içinde birleşmek isteyen Avrupa ülkeleri şu anda Doğu Avrupa ülkelerini de bu birleşmenin içine çekmenin çabalarına yatmış bulunmaktadır. Bu dünya siyasetinde güçlü bir Avrupa’nın boy vermesi demektir ki dünya daha şimdiden bunun etkisi altına girmiş bulunmaktadır. Yakınlaşma ve ardından bütünleşmenin hesaplan içinde, Avrupa’nın NATO içinde bir gereksinimi kalmamıştır. Bu bağlamda NATO’nun da esas olarak rolü kalmamış bulunmaktadır. ABD esas olarak sürece cevap verecek politikaları geliştiremiyor. Sosyalist sistem bu tarzda bir değişimi SSCB’nin dünya politikasından düşmesi işine geldiği halde kontrolü dışında ve güçlü bir rakip Avrupa’yı istemektedir. Ancak yapabileceği başka bir şey de yoktur, iki kutuplu siyasal durumu bu tarzdaki değişimi sadece dünyanın bu alanlarını değil, tümünü etkilemektedir. SSCB’ne dayanan ve esas olarak iki merkezli siyasal statükolara göre politikalar üreten sosyalist sistem ülkelerin tümü yeni dönemde bir başlarına kalarak, kendi sorunlarına, kendi öz güçleriyle cevap vermek durumuyla karşı karşıya kalmışlardır. Ne varki ağır yapısal sorunlarla karşı karşıya olan bu ülkelerde gerek iç muhalefetlerine karşı ve gerekse emperyalizmin ekonomik ve siyasal saldırılara karşı oldukça zorlanmakta ve genelde bîr sağa kayışı yaşamaktadırlar. Şu anda sosyalizmde çözüm inat eden Küba ve Çin bunu ne kadar götürecekleri ve ne kadar dayanacakları belirsizliğini korurken ulusal ve sosyal kurtuluş hareketindeki radikalizm de ciddi bir bunalım içine girmiş bulunmaktadır. Ancak bunlar bir çözüm değildir, ilkel acemilik ve çocukluk dönemini sancılarla tamamlayan dünya devrimci güçleri artık gerginlik ve olgunluk dönemine doğru gelişim göstermektedir. Gerçekçi demokratik sosyalizmin ve devrimci radikalizmin bu deney tecrübelere dayanarak daha da objektiviteye kavuşması söz konusudur. Dünyanın siyasal yapılaşmasındaki değişim bloksuz ülkeleri de etkilemektedir. İki merkezden geliştirilen politikalar, birtakım çıkarlarını koruma istemiyle bir araya gelen ve birlikte hareket etmek isteyen bağlantısızlar hareketi, yeni değişimler içinde işlevini yitirmektedir. Çünkü, bu dayanışmayı gerektiren nedenler ortadan kalkmaktadır. Bu durumda eski değerler üzerinde uzun süre politikalar yapmaları mümkün değildir, daha şimdiden doğrudürüst bir toplantı dahi geliştirememektedirler. Gelişen bu durumlar karşısında dünya için genel olarak söylenebilecek olan şudur, ikinci Dünya Savaşının ardından oluşan siyasal statükolar bir bütün olarak parçalanmış ve yeni bir sürece girilmiştir. Geçiş dönemlerinin tüm özelliklerini taşıyan, yeni sürecin ne gibi sonuçlara varacağı henüz netleşmemiş olmakla birlikte nereden bakılırsa bakılsın, yeni çelişkilerin üzerinde yeni dengelerin oluşacağı ve bunun eskiye benzemeyeceği acıktır. Kuzeyin zengin ülkeleri ile güneyin yoksul ülkeleri ve ulusal kurtuluş hareketleri biçiminde tabir edilen yeni bir denge biçiminin gelişeceği kuvvetle muhtemeldir. Dünyadaki bu gelişmelerden en fazla etkilenen olanlardan birisi de içinde bulunduğumuz Ortadoğu bölgesidir. Bölgedeki gelişmelere bakıldığında zorlu boyutlarda değişik dinamikler üzerinde gelişmelerin yaşanacağı görülecektir. Dünya ve bölgedeki son gelişmeler, bölge halklarının gelişmesinin yolunun ne olduğunu iyice ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Bölge halkları ister klasik sosyalizme dayalı ister batıya dayalı yaklaşımlarla fazla yol alamayacakları bir noktaya gelip dayanmışlardır. Başkalarına dayanmanın kendini korumaya yetmediği gibi körfez savaşı ile iyice ortaya çıkmıştır. Bölge halkları kendi tarihsel kaynaklarının ve zenginliklerinin çok gerisinde bir yoksulluğa mahkum edilmişlerdir. Sömürenlerin vicdansızlığı, sömürülenlerin çektiği yoksulluğu açları harekete geçiriyor. Ortadoğu halkları mevcut yeni oluşturulmak istenen egemen,dünyaya karşı en fazla direnen halklar olacaktır. Çünkü bu bölgenin çözülemeyen toplumsal sorunları ve çelişkilerini egemen dünyanın başını çeken emperyalizm çözmemekte, tam tersine çıkarları doğrultusunda iradesini kullanarak bastırmaya çalışmaktadır. Hernekadar çabalar gösterse de istenilen yumuşamanın ve barışçı koşulların bu aşamada geliştirilmesi mümkün değildir, işbirlikçi burjuvalar, monarşiler, şeyhliler (şeyhlikler) ve emirlikler ile halk kesimleri arasındaki çelişkilerin yanısıra Filistin ve Kürt halkının ulusal ve sosyal sorunları gündeme kendini dayatmaktadır. Bunların üzerinde kendisini dayatan emperyalizm işgal ve sömürü bölge halklarının sorunlarını daha da ağırlaştırmaktadır. Bölge halkları ve emperyalizm arasındaki çelişki ezilen sınıflarla ezen sınıflar arasında çelişki, Arap ve israil arasındaki çelişki ve Araplar arası çelişki ve ezilen ulusların ezenlere olan çelişkisi bir bütün olarak bölgeyi çelişkiler yumağı haline getirmektedir. Bu ağır çözümlerin dayatmalarla olmayacağı gibi yüzeysel yaklaşımlarla olması mümkün değildir. Bölge halklarının öz güçlerini ve dinamiklerini yoğunlaştırarak demokratik mücadele süreciyle kenetleşmesi ve kendi sorunlarını kendi içinde özgür iradesiyle ve iç dinamizmiyle çözüme gitmesi tek doğru yoldur. Özünde petrolü ve çıkarlarını korumak için, görünürde Kuveyt’i kurtarmak için daha sonra da Kürt halkına yardım gerekçesiyle bölgeye giren ABD emperyalizmi ve müttefiklerinin tüm güçleriyle bölgeye yönelmesi bölgenin dünya genelindeki önemini ortaya koyar, îşte dünya için önemli olan bu bölgede ağır sorunların gerçekçi çözümü kardeş bölge halklarının kendi öz güçleriyle demokratikleşme ve dayanışmayı sağlamalarıyla mümkündür. Kurtuluş bölge halklarının kendi ellerindedir. Değerli dostlar, sevgili delegeler, biz dış politikada ulusların eşit, özgür iradeye dayalı, kısacası ulusların kendi kaderim kendilerinin tayin edici bir politikadan yanayız. Ulusların kendi kaderini tayin etmeleri mutlak ayrılma hakkı olarak algılanma malıdır. Bu hak özgürlük ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşamak hakkı, aynı zamanda Kıbrıs sorunu yıllardır bîr sorun olmaya devam ediyor. Bazen ayrı bir Türk Devleti, bazan Türkiye’nin ayrı bir ilgi (ili) gibi bakılmaktadır. Bizce buradaki çözüm her iki halkın eşit koşullarda federasyona dayalı tek bir Kıbrıs yaratılarak çözülür. Kafkaslarda ve Balak Cumhuriyetinde bağımsızlık sürecinin hangi boyut kazanacağını şimdiden kestirmek zordur. Filistin sorunu israil’i de yok saymadan eşit koşullara sahip iç içe ya da yan yana ulusal ve sosyal sorunlarını gidererek çözmek mümkündür. Ortadoğu’da en önemli sorun bugün Kürt sorunudur. Gerek gelişmelerin seyri, gerekse birçok ülkeyi doğrudan ilgilendirmesi açısından en önemli sorun halindedir. Bu sorun çözülmeden, Ortadoğu barısı ve ülkeler arasındaki işbirliğini sağlamam (sağlamak) mümkün değildir. Değerli dostlar 70 yıldır bu ülkede uygulanan politika artık iflas etti. Red ve inkar politikasının artık işlemez hale geldiği bir dönem yaşıyoruz. Bu dönemde Türkiye emekçi halkının demokrasi talebinin öne çıktığı Kürt halkının dinamizminin yükseldiği, kendisini her alanda ifade edebilecek bir döneme girmiştir. Bu ülkede bir sorun var ama bu sorunları daha yüksek enflasyonla, daha çok işsizlikle, daha çok işkence ve baskı ve 10 yılda bir darbe yaparak bu ülkenin sorunları çözümlenmez, çözülememiştir de. Bir yandan bu ülkenin harcının ortak atıldığını, bu ülkenin birlikte kurulduğunu söyleyeceksiniz, bir yandan da çifte standart uygulayarak, daha çok baskı uygulayacaksınız. Bu hangi eşitliktir, hangi kardeşliktir. Kardeşliktir, kardeşlik. Kendiniz için istediğiniz tüm hakların başkası için de olmasıyla mümkündür. Bir yemin törenindeki olayı bile işine (içine) sindiremiyor kardeşlik. Sayın Ecevit içinin kan ağladığını söylüyor ama, sayın Ecevit bu ülkede her gün insanlar yerlerinden yurtlarından ediliyor, soykırım ve katliam yapılıyor. Bütün bunlar karşısında hiç kılınız kıpırdamıyor sayın Ecevit. Üç saat içinde Kıbrıs’ın yarısını alırken, Maraş’ta insanların katledilmesine, üç gün boyunca içi hiç kan ağlamıyordu. Sayın Mesut Yılmaz, hükümet programı görüşülürken bu kürsüde ana dilimde konuşacağım diyor. Sayın Yılmaz anlaşılan ana dili ile resmi dili birbirine karıştırıyor. Eğer ana dili ile konuşacaksa. Lazca konuşması gerekiyordu ve başkanısın (başkasının) ana diline de saygı duyması gerekirdi. Biz Türk halkı ile Kürt halkının ortak değerlere sahip olduğunu, çıkarlarının da ortak olduğunu söylüyoruz. Bundan rahatsız olan tekelci sermayedir. Sömürgeci anlayış ve onun devlet yönetimidir. Bugün ülkede demokrasiden bahsediliyor. Ama demokrasiden anlaşılan şey çok partili seçim anlayışıdır. Yeni kurulan hükümet hedef olarak önüne demokratikleşmeyi koyduğunu söylüyor. Artık Başbakanların bile inkar etmeden bu işkence olduğunu söyleyebilmesi Türkiye’de devletin kimin yönettiğini ortaya koymuştur. Hükümeti demokortaklaşma (demokratikleşme) konusunda ne kadar samimi olup olmadığını göreceğiz. Bizim bu konuda endişelerimiz var. Çünkü asıl devlet politikasına yön verenlerle hükümet ve parlamento arasında bir anlayış birliği, genel bir politika görüşü yoktur. Bütün temennimiz söyledikleri demokratikleşmeyi sağlamaları ve bu konuda somut adımlar atmalarıdır. Bu konuda samimi olmaları halinde her türlü özveriyi ve desteği de sunmaya hazırız. Bu konuda samimi iseler hemen yapılması gereken konular var. Bunlar : 1-Anti Terör Yasasının ortadan kaldırılması, 2- Köy koruculuk sisteminin kaldırılması, 3-12 Eylül’ün sonuçlarını ortadan kaldıracak koşulsuz genel bir af ilanı, 4- Kontrgerilla’nın açığa çıkarılması ve dağıtılması, 5- Özel timin bölgeden çekilmesi, 6- Olağanüstü Hal uygulamasının bütün kurumlarıyla kaldırılması, 7- Kürt ulusal sorununun ve çözümünün bütün boyutlarıyla özgürce tartışılabileceği demokratik bir ortamın sağlanması, 8- Gözaltı süresinin 24 saate indirilmesi ve avukat gözetiminde sorgunun yapılması, 9- Adil bir seçim yasasının çıkarılması, 10- Cezaevlerinin insan hak ve onuruna yakışır bir duruma getirilmesi, 11- Tüm çalışanlara grevli toplu sözleşmen” sendikal hakların sağlanması, 12- Genel grev hakkının tanınması, lokavtın kaldırılması, 13- Anayasa’nın demokratikleşmesi ile Milli Güvenlik Kurulu’nun kaldırılması ve Genelkurmayın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması. Değerli dostlarım dünyadaki son gelişmeler beraberinde dünya geneline hızlı bir değişim ve gelişim yaratmıştır. Buna denk düşen bir sürecin Türkiye’de de yaşanması, yansıma ve gelişme yasasının doğal bir kuralıdır. Bu genel gelişme Türkiyeyi zorlamakla birlikte, halkımız tarihin en zor koşullarını yaşarken bir yandan büyük bir yaşam ve geçim sıkıntısı çekmekte, diğer yandan da anti demokratik yasalar ve yöntemlerle boyun eğdirilmeye ve bastırılmaya çalışılmaktadır. Gelişen ekonomi sosyal ve siyasal kriz karşısında acizliğini hakların kısıtlanması ve çıplak zorun dayatılması biçiminde gösterilmektedir. Halkın toplumsal muhalefeti gün geçtikçe artarak, ileri bir noktaya gelmiş bulunmaktadır. Çünki bu kriz öyle ileri boyutlara varmışki dengesizlikler had safhaya varmış emekçi kesim son derece koşullarda açlık, yokluk ve baskıya, çifte standart altında inim inim inlemektedir. İşçi sınıfımız açlık içinde kıvranırken, bir avuç buıjuvaazın (burjuvazi) habire yeni köşeleri dönmekte ve işçinin köylünün gençliğimizin kafasında özel tim, polis jopu eksik olmamaktadır. Bunun yanısıra Kürt halkımız tarihin mahkum ettiği yöntemlerle her türlü uygulamanın mubah sayıldığı bir özel savaş, tarzı ile evinden yurdundan edilerek ıslah edilmeye çalışılmaktadır. Bugün orada tam bir savaş ortamı yaşandığını inkar etmenin hiçbir işe yaramayacağını son yılların gelişmeleri çok açık göstermiştir. O halde kendini sorumlu hisseden her ilerici demokratik kişi veya partinin Türkiye’nin sorunlarına doğru yaklaşmak göreviyle karşı karşıya olduğu açıkça ortadadır. Belli ki eğer sahtelik değil de gerçekçi olmak isteniyorsa bedeli ne olursa olsun sorunlarımızı doğru ortaya koymak zorundayız ve bu konudaki yaklaşım demokratlığımızın ölçütü olacaktır. Biz Türkiye’nin genel sorununun herşeyi sınırsız bir şekilde burjuvazinin elinde olduğunu buna karşılık emekçi halkın ve işçi sınıfının antidemokratik yöntemlerle hakların mahkum edildiği, açlığı yaşattığının bunun yanı sıra Kürt halkının içinde yaşanılmaz koşullarda bulunduğunu belirtiyoruz. Ülkemizin bu gerçekliğini bu biçimde vurgulamakla Kürt partisi mi oluyoruz’ Elbetteki hayır. Ama gerçeklerimiz bunlardır ve bunları biz ısrarla vurgulayacağız. Bundan ürkmemek ve çekinmemek daha işin başında insan haklarına ve demokratlıktan feragat etmek anlamına gelir. Biz egemenlerin herşeyi har vurup, harman savurmasına herşeyi dedikleri gibi yapıp, çağdışı bazı tabularla Kürt ve Türk halkının gemlenmesini kabul etmeyeceğiz, işte biz insanlığın temel görevi bulunan bu gerçekliklerin dile getirilmesi partisi olabiliriz. Temel sorunumuz yılların köhnemiş soyut ve gerçeklerle alakası olmayan kavramları parçalamak, geleceğe, güzelliğe, iyiye, adaletli ve dengeli özgür ve demokratik düzene giden yolu aydınlatmaktır. Bunun için de Edirne’den Van’a kadar Türk, Kürt ve diğer bütün azınlık baklamın (halklarının), emekçi sınıflarının ortak sesi olmak, Kürt halkının, devrimci, demokrat dinamizmi ile Türkiye emekçi sınıflarının bileşkesi olarak demokratik mücadele yöntemleriyle Türkiye’deki sorunların takipçisi bir hükümet, halkımızın çektiği acılara derman olmak ve bu temelde Türkiye’ye bir yenilik getirmek, gerçek devrimci demokrat halk muhalefetinin temsilcisi olmak yegane amacımızdır. Ortamımız herkese açık ve Anayasal çerçevede mücadeleyi esas alan demokratik mücadele platformudur. Türkiye’de ilk kez kapsamlı bir biçimde halkın öz gücüne dayalı halk muhalefetinin gelişimi sözkonusudur. Tabiiki bu yılların kararlı mücadelenin bir birikimidir. Belli bir emek ve çaba sonunda ancak geliştirilebilmektedir. Demokratik halk gücünün ve muhalefetin mücadelesiyle ileri demokratik reformlarla gerçek demokratik anayasa ve toplum yapısına ulaşmak mümkün olacaktır, temel eksenimiz bu ise ve burada kesinleştiriliyorsa kimse bununla oynayamaz ve ileri geri çekemez. Dar grupçu çıkarların öne çıkaran ve bu yapımızı çekiştirenler, bu platformumuzun yapısına ve felsefesine ters düşen kişiler olacaktır. Burası genelde demokratik sürecin boyutlarından geliştiren, bütünleştiren, burjuvazinin sınırsız hakimiyetine karşı geçmiş halk yığınlarının hakimiyetini geliştiren, halkın hak arama mücadelelerini meşrulaştırma platformu olmalıdır. Böyle olunca burası demokratik mücadelelerin ileri bir mevzisi ve halkın gerçek muhalefetinin odağı haline gelir, iki halkın emekçi sınıflarının ortak bir mücadele platformunun geliştirilmesi olarak da ele alınabilecek bu oluşum geleceğin güçlü temellerinin atıldığı bir demokratik dünyanın bir adayı olma özelliğini de taşımaktadır. Bunun üstüne ve edebiyatına ve demokrasiye inanan bütün kesimlerin ve kişilerin uyması zorunlu olmalıdır. Partinin çatısını ve yapısını böyle bir mantıkla örmek ve bunu güçlü bir demokrasi kalesi haline getirmek, demokrasi ilkelerinin yılmaz bir savunucusu haline getirmek hepimizin en başta birinci görevimiz olmalıdır. Örgütlenme ve mücadele tarzı kesinlikle klasik burjuva partilerininkini aşan bir tarz olmalıdır ve tamamen halka dayanan demokratik mücadele ve örgütlenme tarzıyla modern ve devrimci bir literatürle örgütlenmeyi esas alan bir parti olmalı ama aynı zamanda dar ve salt aydın entel tabakalara dayanmayışı da çok geride bırakan en geniş halk kitleleriyle bağ içinde ve kendi içinde en geniş demokrasiyi işleten çalışan aktif bir organizmadan oluşmalıdır. Bu biçimiyle her bakandan yenilikçi, atılımcı ve cesur adımların sahibi olacaktır. Bir örgütlenme ve kadrolaşma modeliyle demokrasi mücadelesine varolan boşluğu dolduracak ve haklarımızın (halklarımızın) ihtiyaç hissettiği ortak demokratik mücadele platformunun geliştirilmesiyle tarihi bir görev yerine getirilmiş olacaktır. Bu anlamda Türkiyedeki devrimci demokrat yurtsever ve siyasi anlayışlarla mevcut sol siyasi partileri ülkenin sorunlarım çözmede aynı çatı altında olmaya çağırıyorum. Bu konuda hiçbir önyargımız ve kaygımız yoktur, kurultayımızın başarılı geçmesini diliyor, hepinize saygılar ve sevgiler sunuyorum.”
3- Genel Başkan Feridun Yazar’ın beyanları :
a) 1-5 Şubat 1992 tarihli Sabah Gazetesi’nde yayımlanan beyanları :
“Osmanlı Devleti 600 yıl gibi uzun bir zaman sürmüştür. Osmanlı Devletinin bu kadar uzun bir zaman ayakta kalmasının ve bir cihan devleti olarak yaşamasının temel ilkesi ve nedeni çok uluslu ve çok inançlı bir toplumu bünyesinde ayırım yapmadan yaşatmış olmasından kaynaklanmıştır.
“Osmanlı Devleti, bir tek etnik yapının dili ve kültürünü değil, bir taraftan Türk, bir taraftan Arap, bir taraftan Pers kültürü, bir taraftan Kürt kültürü ve daha çok sayabileceğimiz diğer emik yapıların dil ve kültürlerini birleştirerek Osmanlı kültürü ve Osmanlı dilini ortaya çıkarmıştır.
“Bu emik yapılar, bu devlet içinde tamı tamına olmasa da herkes kendi kimliğiyle yaşayabilmiştir. Osmanlı Devletinin bu politikası II. Mahmut dönemindeki ıslahat hareketleriyle kısmen değişikliğe uğramış, 1839 yılında Tanzimat Fermanı olarak bilinen Gülhanı Hattı Hümayunu ile çok ileri boyutlar kazanmıştır.
“Tanzimat Fermanı sonrası Avrupalılaşma hızlanmış ve buna bağlı olarak da Türk Milliyetçilik akımı etkinliğini göstererek Jön Türk hareketini doğurmuştur. Bunun neticesi olarak devletin bünyesinde bulunan diğer emik yapılar da kendi kimliklerinin etkinliğinin ve çoğu zaman bağımsızlığını korumak durumuna girmiş, böylece devlet büyük sıkıntılara girmiştir.
“Bunun üzerine 1876 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu ve 1908 yılındaki gelişmeler imparatorluğu ayakta tutmanın çabalarıdır. Ancak, gelişen dünya koşullarında yeterli düzenlemeler yapılamadığı için ve devlet kalıcı, çözümcü, siyasi ve ekonomik politikalar üretemediği için 1. Dünya Savaşma zayıf olarak girdi ve bilindiği gibi yenik olarak çıkıp, devlet parçalandı.
“Sonuçta Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde başlatılan milli kurtuluş mücadelesiyle Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan bütün etnik yapıların müşterek katılımlarıyla bugünkü devletin sınırları belirlenmiş oldu.
“Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk Kitabında belirttiği gibi Türkiye Cumhuriyeti Kürtlerin, Türklerin müştereken verdikleri mücadele sonunda kurulmuştur. Ancak Jön Türk hareketiyle başlayıp İttihat Terakki Fırkası olarak ortaya çıkan düşünce yeni devlette yanlız Türklerin olduğunu, bunun dışındaki bütün etnik yapıları inkar eden bir devlet politikası yaşama geçirildi. İşte bunun sonunda 1925 Şeyh Sait, 1920 Koç Gri isyanı, 1937 Dersim İsyanı çıktı. İttihat Terakki zihniyetinin tek partili dönemde Cumhuriyet Halk Partisi’nde iktidar olması ve devlet bölünüyor endişeleriyle sertleşen, ezen ve hatta yok etmeye yönelik düşünceler yüzünden baskıcı, otoriter bir devlet ile asimilasyon politikası başlatıldı.
“Asimilasyon kelime anlamıyla benzetme olmasına rağmen, etnik bir köken üzerinde işletildiğinde etnik yapıyı diliyle, kültürüyle, tarihiyle yok etme anlamındadır. 1946 yılında Türkiye’nin geçtiği çok partili rejimde kurulan sosyalist yapıdaki siyasi partiler, çok partili yaşamda yer almak istemişlerdir. Ancak, en kısa sürede kapatılmışlardır.
“Yine devletin kurulduğu dönemlerde Mustafa Kemal, Kürt gerçeğini benimsediğini birçok kez açıklayarak Kürt liderlerinin Büyük Millet Meclisine kendi ulusal kıyafetleriyle gelmelerini bizzat önerdiği halde, koşullar değişince bu liderleri Kürt kıyafetleriyle Meclise geldikleri için bölücülükle suçlamış ve istiklal Mahkemelerinde yargılatmış, çoğunu idama mahkum etmiştir.
“Yine Türkiye Büyük Millet Meclisinin ilk açılış töreni, hutbe okunarak yapıldığı ve tanınmış din adamları Mustafa Kemal’in yanında Meclis’te temsil edildikleri halde 1925’ten sonra aynı nitelikte birçok din adamı gericilik suçlamalarıyla ağır cezalara çarptırılmışlardır.
Bu politikalar devam ederken, başlayan II. Dünya Savaşı, dünyayı yeniden şekillendirmiş ve bu savaş sonrasında 1948’de, Türkiyenin de imzaladığı Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir. Ancak Türkiye inkarcı, baskıcı ve asimilasyoncu politikasına devam ederek, bu belgenin gereklerini yerine getirmemiştir.
“1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelişi, Amerikayla kurulan yakın ilişkiler bu politikanın değişimini sağlayamamış, bazı açılımlarına rağmen aynı sıkıntılar devlette devam etmiş, devletin demokratikleşmesi, insan haklarının ön safha (safa) çıkarılması kulak ardı edilmiştir. Anlamını hala bilemediğimiz, niçin yapıldığı da halen tartışılan 27 Mayıs ihtilali Başbakan ve 2 Bakanın idamı ve Cumhurbaşkanının da müebbet hapse mahkum edilmesiyle sonuçlanmış, ancak vatan haini sayılarak idam edilen üç kişi için 1991 yılında devlet töreni ile bir anıt mezar yaptırılmıştır.
“Kendisiyle çelişen bu devlet politikası hala sürdürülmüş ve 1961 yılında yapılan anayasa ile değişen dünya koşullarına uygun gelişmeleri sağlayacak birçok ilkeyi içinde taşımasına rağmen yasalara uygun olarak kurulan ve programının anayasaya uygunluğu kararıyla tescil edilen Türkiye İşçi Partisi (TİP) birçok kez seçime katılmış, parlamentoda temsil edilmiş ve grup kurmuştur.
“Buna karşı TİP 12 Mart döneminde kapatılmış ve yöneticileri tutuklanarak cezalara çarptırılmıştır. 1975’de yeniden kurulan TİP, 12 Eylül askeri darbesiyle yeniden kapatılmış ve yöneticileri mahkum edilmiştir.
“Bu örnekler Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren başta aydınlar olmak üzere, tüm toplumun yürüttüğü demokrasi mücadelesinin kazanımları ile ve mücadeleler sürecinde sağlanan sosyal ve siyasal haklar, temel yasalarla sağlam güvencelere bağlanarak devlete mal edilemedikleri için kolayca alınabilmiştir. Özellikle askeri yönetimler döneminde, bu haklar yok sayılarak bu haklar uygulamadan kaldırılabilmiştir. 1961 Anayasası gibi ileri bir anayasa devlete benimsetilemediği için veya devletin temel kurumlan bu yasalara uydurulamadığı için hükümetler tarafından benimsenmiş olsalar dahi, toplum tarafından da kabullenilseler dahi devletin resmi ideolojisi tarafından istenildiği zaman yok edilmiştir.
“Türkiye’de demokratik kazanmaların kalıcı olmayışının nedenleri devamlı merkeziyetçi devlet anlayışına bağlı asker ve bürokrasinin her türlü değişime kapalı olmalarıdır. Öte yandan iktidara gelen politik kadrolar devlet ve toplum karşıtlığında devletin yüksek menfaatlerini korumayı tercih etmiş, toplumu ve insanı bu menfaatlere kurban etmiştir.
“İşte bu yukarıda belirttiğimiz gelişmeler karşısında aydın, ilerici kitle örgütleri ve Türkiye’de değişim isteyen siyasi partiler, zaman zaman askeri müdahalelerle askıya alınmış, hatta yok edilmiş, bu kişi ve örgütler 12 Mart döneminde şiddetli cezalandırılmalara tabi tutulmuştur. Toplumda zaman zaman geçerliliğini kaybeden, işlemez hale gelen 141, 142, 163. maddeler istendiği zaman yürürlüğe konularak çok sert biçimde uygulanmıştır. Bütün bu inkarcı, asimilasyona dayalı, toplumsal gelişmelere kapalı, adeta yenilenmemek için direnen devletin resmi politikası içerisinde, Türkiyede yaşayan emik yapıların kendi kimliklerini ortaya koyamamaları, demokratikleşmenin sağlanamaması, işçi sınıfının haklarını elde edememesi, inanç sahibi insanların kendi inançlarını özgürce kullanamamaları, kullanmak isteyenlerin de 12 Marttaki askeri müdahalenin cezalandırılmaları ve siyasi örgütlerin kapatılması, Türkiyeyi 12 Eylül’ün askeri darbesinin yapılmasına gerekçe olarak gösterilen ortamı yaratmıştır.
“12 Eylül hareketi kendi yarattığı gerçekleri yine kendi geliş gerekçesi olarak kullanmıştır.
“12 Mart döneminde doğuda köylüler çini çıplak soyulup, köy meydanlarında eşlerinin ve çocuklarının yanında dövüldüler. Dün çocuk olan bugünün gençleri insan haklarına saygısızlığın en acımasızını, işkencenin ve baskının en koyusunu gözleriyle gördüler. Babalarını ve amcalarını çini çıplak gözlerinin önünde gören o çocukların körpe zihinlerinde bu durum kuşkusuz çok derin izler bıraktı. 12 Mart’ın ardından 12 Eylül geldi. Bu kez 12 Mart’ın çocukları 12 Eylül’ün gençleri olarak cezaevlerini doldurdular. Korkunç işkencelere maruz kaldılar. Bir kısmı hayatını kaybetti.
“Bir kısmı sakat kaldı. Resmi beyanlara göre verilen rakamlar dışında kaç kişinin cezaevinde öldüğü kesin olarak belli değildir. Hiçbir demokratik ifade kanalının olmadığı böyle bir ortamda gençler demokratik kanalların tıkandığını, hukuka saygının iflas ettiğini gördüler. Başka yöntemler ve başka arayışlara yöneldiler, işçi sınıfının temsilcisi olan DİSK kapatılmış, yöneticileri ve mensupları uzun yıllar cezaevinde tutulmuş, işkencelere maruz bırakılmışlardır. Kökeni ne olursa olsun, demokratça düşünen aydınlar, gazeteciler, yazarlar cezaevlerine doldurulmuş, baskı ve işkenceye tabi tutulmuştur, işte demokratik tüm yolların tıkandığını gören bazı kesimler antidemokratik uygulamalar karşısında kendi yöntemleriyle mücadele etmek üzere değişik örgütlemeler içine girdiler. Bazı kesimler demokratik yolların zorlanması gerektiğini ve bu nedenle de 12 Eylül’den sonra kurulan siyasi partiler içinde özellikle de SODEP ve SHP’de yer aldılar.
“Gelişen dünya ve onun tarihinde Türkiye’de sınırlanmış, kısıtlanmış ve yasaklanmış tüm hakların demokratik biçimde ifade edilip, kamuoyuna aktarılması ve çözüm yollarının aranması için SKP içinde mücadele verilmiştir. Ancak SHP’nin kendisini çağın gereklerine uygun geliştirememesi, devletin resmi ideolojinin etkisinden kendini kurtaramamış olması, Kürt etnik yapısının önüne engel konulması, işçi sınıfının haklı taleplerinin yeteri derece ifade edilememiş ve mücadelesinin verilmemiş olması gibi sebeplerle bu başarılamadı. Kısacası örneği batı ülkelerinde olan gerçek demokratikleşme özlem ve istekleri SHP içinde çekişmelere neden oluyor. SHP bir türlü devlet partisi olmaktan kurtulup, toplumun partisi olamıyordu.
“İşte bu aşamalar yaşanırken Paris’te toplanan Kürt konferansına katılan 7 milletvekilinin ihraç edilmiş olması bardağı taşıran son damla oldu. Bu olay HEP’in de doğumuna neden olmuştur. Aslında bu neden de tek başına HEP’i oluşturmamıştır.
HEP’e barış, insan haklan evrensel ve demokratik değerler için hern toplumumuzun hem de insanlığımızın binlerce yıllık mücadelesinin büyük birikimine dayanan demokratik bir partidir.
“Başta devlet olmak üzere, bütün siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik kurumlan, demokratikleştirecek, onları vatandaşların hizmetine verecek bir yeniden yapılanma programına sahiptir. Ayrıca bu programı uygulamak için uygulama imkanı bulmak için siyasal iktidara taliptir.
“HEP’i diğer partilerden ayıran en önemli özellik dünya görüşüdür. Olaylara bakış HEP için önemlidir. Bugün kendisini ister sağda ister solda tanımlansın, Türkiyedeki bütün siyasal partiler ve siyasal kadrolar, İttihat ve Terakki geleneğini ve anlayışını sürdürmektedirler.
“Şöven milliyetçi anlayışlardan kurtulamadıkları için çağdaş gelişmeleri derinliğine kavrayamadılar ve örnek aldıkları toplumların kötü bir taklitçisi olmaktan ileri gidemediler. Yaratıcı ve yapıcı olamadılar.” (l Şubat 1992 Tarihli Sabah Gazetesi s. 18)
“HEP’i değerlendirirken ve HEP’in ne yapmak istediğini, ne yapmak istemediğini anlamak isterken öncelikle HEP’in programına bakmak gerekir. Çünkü bir partinin politikasını belirleyen, açıklayan, parti organlarını, bütün üyelerini bağlayıcı belge programıdır. Bir de merkez karar organlarının kararları ve genel başkanın demeçleri partiyi bağlayıcı niteliktedir. Bunların dışındaki fikirler, kongre ve toplantılarda bazı davranışlar HEP’i sorumlu tutmaz. HEP’in politikasını belirlemez.
“HEP barış, demokrasi, insan hakları hareketleri ve evrensel bir nitelik kazanan tüm demokratik gelişmeleri kendisine hedef seçmiştir. Sorunların barış içinde uzlaşmayla çözümlenmesini sağlamaya çalışır. Çevre koruma bilincinin bütün toplumda yaygınlaşmasını ister. Patolojik (ekolojik) dengenin bozulmaya başlaması ve nükleer tehditle birlikte barış ve silahsızlanma çabaları ayrı sistemler arasında işbirliğini artırdı. Bu süreç içerisinde kendisini sosyalist olarak tanımlayan model çöktü, ikinci süper güç olan SSCB tarih sahnesinden çekildi. Ama geride karışıklık ve belirsizlik bırakarak.
“Bir yandan bu sistem çökerken, tek süper güç olarak Amerika Birleşik Devletlerinin kendi çıkarına uygun bir dünya düzeni yaratmakta olduğunu görmekteyiz.
“Dünya nüfusunun dörtte üçünden fazlası az gelişmiş ülkelerde yaşıyor, insanlar genellikle siyasal, dinsel ve ırksal baskıların altında eziliyorlar. Az gelişmişlik çemberini kıramıyorlar.
“Üçüncü dünya ülkelerinde insanların hak ve özgürlükleri, halkların etnik kimlikleri, kültürleri, varlıkları tehdit altındadır. Yeterince üretemeyen, ürettiğinin büyük bir bölümünü de uluslararası tekellere kaptıran, emekçi halk açlığa ve yoksulluğa mahkum edilmiştir. Baskı altındaki halklar kültürlerini korumak ve geliştirmek olanağından yoksun bırakılmıştır. Evrensel kültürün bir parçası olan ve bütün insanlığı ilgilendiren ulusal kültürlerin bazıları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bu haksız düzenin korunması için oluşan totaliter yönetimler her türlü demokratik talepleri ve başkaldırıyı şiddetle ezmekte ve bazı durumlarda kitle kıyımına girişmekte tereddüt etmemekteler.
“Türkiye batıya olan yakın ilişkisine rağmen bir üçüncü dünya ülkesidir ve bu ülkenin sorunlarını yaşamaktadır. Nitekim, Türkiye ekonomisine yabancı ve onlarla işbirliği yapan tekeller egemendir, işsizlik, yüksek enflasyon gittikçe artan bir ölçüde süreklilik kazanmış, sınıflar ve bölgeler arası gelişmişlik uçurumuna dönüşmüştür.
“Türkiye, hukukun genel ilkelerine aykırı bir anayasaya, bu anayasaya bile aykırı yasalara ve bu yasalara bile kendini bağlı saymayan bir devlet yönetimine sahiptir. TBMM’nin bileşimi halkı temsil etmekten uzaktır. Devletin resmi görüşü dışında herhangi bir görüşün meclis kürsüsünden ifade edilmesi ne yazıkki mümkün değildir. (Mahmut Almak olayı bunun açık bir örneğidir.)
“Doğu ve Güneydoğu’da baskı ve asimilasyon politikası uygulanıyor. Olağanüstü Hal sürekli bir yönetim biçimine dönüşmüş, insanların ne can güvenliği, ne de mal güvenliği var. Yıkılan köyler, göçe zorlanan insanlar, faili meçhul cinayetler, işkence ve haksız tutuklama haberleri olağanlaşmış, günden güne artan faili meçhul cinayetlerin güvenlik güçleri tarafından işlendiği iddiaları bile araştırılmıyor. Bölge hukukunun genel ilkelerine aykırı kararnamelerle yönetiliyor. Yargı yolu kapalı ve kararnameler yargı denetiminden uzak tutuluyor. Amacımız devleti ve toplumu demokratikleştirmek, demokratik bir sivil toplum yaratmaktır. Bu amaç programımızın ikinci bölümünde şöyle ifade edilmiştir:
<Çağdaş sosyal hukuk devleti hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün vatandaşların ve .egemenlik altında bulunan bütün insanlığın huzur ve güvenini, refah ve mutluluğunu sağlamakla görevlidir. HEP iktidarında devlet bu anlayışına uygun olarak halkın yönetiminde ve hizmetinde bir kurum olacaktır. Vatandaşlarına, insan onuruna yaraşır bir yaşama düzeni sağlayacaktır.>< Halk için halk yönetimini, gerçek bir demokrasiyi gerçekleştirecek demokrasiye yabancı bütün unsurların ya varlıklarına son vererek ya da konumlarını uygun hale getirerek devlet kurumlarını ve organlarını demokratikleştirecektir.
< Hiç kimse veya organ kaynağını halkın özgür iradesinden almayan bir devlet yetkisi kullanmamalıdır. HEP “siyasi iktidar” yanında bir “devlet iktidarının oluşmasına imkan vermeyecek . . . atananları seçilmişlere oranla daha etkin bir konuma getiren demokrasiye aykırı kurum ve kuralların varlığına son verecek devletin ve bütün devlet organlarının insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı olmalarını sağlayacak hukuksal ve siyasi düzenlemeleri yapacaktır.
< Çağdaş toplum örgütlü toplum demektir. Vatandaşların siyasal partilerde, sendikalarda, meslek kuruluşlarında, her konu ve her alandaki derneklerde örgütlenmeleri özendirilecek ve desteklenecektir. Demokrasinin yerleşip kökleşmesi ve halkın katılımının sağlanması için zamanla devletin ve resmi kurumların bazı işlev ve görevleri bu sivil kurumlara devredilecek ve hedeflenen demokratik sivil toplum yaratılacaktır.>
“Görüldüğü gibi HEP halkın kendisini yönetmesini istiyor, atananların seçilmişlerin emrinde olmasını, demokrasinin temel koşulu olarak görüyor. Sonuç olarak HEP demokratik ve sivil toplumu kurmak ve geliştirmek istiyor. Demokrasinin iki temel şartı var. Biri çoğulculuk, diğeri katılımcılık. HEP çoğulcu ve katılımcı demokrasinin kurulup yerleşmesini istiyor. Programda Türkiye’nin kalkınması, gelişmesi, insanların refah ve mutluluğu demokrasinin yerleşmesine bağlıdır. Türkiye için çoğulcu ve katılımcı demokrasinin dışında kabul edilebilir hiçbir seçenek yoktur. Bunu savunmaktayız. Eşitlik HEP programının temel ilkelerinden birini oluşturuyor. HEP eşitlik ilkesini her alanda yaşama geçirmek, dünyada ve ülkede barış ve huzuru sağlamanın temel koşulu olarak görüyor.
“Biz siyasetin merkezine insanı yerleştirdik. Amacımız insanın özgürlüğüdür, refahıdır, mutluluğudur. Biz insanın özgürlüğünü, refahını ve mutluluğunu amaç olarak alırken, dil, din, ırk, kültür ve cinsiyet farkları gözetmeksizin herkesi eşit olarak kabul ederiz. Ama bu farkı gözetenlere ve eşitsizlikçi bir düzenin bekçiliğini ve savunuculuğunu yapanlara karşı da ödünsüz bir mücadele yürütürüz.
“İnsanların eşitliği esastır, insanların eşitliği diller, dinler, soylar, kültürler ve halklar arasındaki eşitliğin sağlanması ile mümkündür. Bir insanın mensup olduğu grup ve halk diğeriyle eşit kabul edilmiyorsa o kişinin diğerleriyle eşitliğinden ve özgürlüğünden söz etmek mümkün değildir. Biz diller, dinler, soylar, kültürler, halklar ve sonuç olarak bütün insanlar arasında eşitliği gerçekleştirmek amacındayız. Bu eşitlik temelinde kardeşliğe dayalı ve evrensel değerlere dayalı özgür ve demokratik bir refah toplumu kurmak istiyoruz,
“Demokratik sivil toplumu kurmanın önündeki en önemli engellerden birisi 1982 Anayasasıdır. 1982 Anayasası devleti yücelten ve sınırsız yetkilerle donatan, kişiyi devlete karşı savunmasız konuma getiren bir anayasadır. Çoğulculuğu ve katılımcılığı reddeden bu anayasa atananları, seçilmişlere oranla daha etkili bir konuma getirmiştir. Bunların devlet gücünü dilediklerince kullanmalarına olanak tanınırken kişi hak ve özgürlüklerinin özü yok edilecek şekilde sınırlanmıştır. Anayasada egemen olan anlayışa göre halk devlet için vardır. Oysa devlet halk için olmalıdır. Demokrasiye işlerlik kazandıracak bir Anayasa bütün toplum kesimlerinin ve toplumsal güçlerin serbestçe tartışmaya katıldığı demokratik bir ortamda hazırlanmalıdır. Bu Anayasa otoriter ve totaliter yönetimlerin kurulmasına imkan vermeyen insan haklarına dayalı çoğulcu, katılımcı sosyal hukuk devleti ilkelerine bağlı, devleti halkın hizmetinde gören, kişinin hak ve özgürlükleri yararına devletin yetkilerini sınırlayan bir anayasa olmalıdır.
“Halkın Emek Partisi emekten yana bir politika izlemektedir, işçi sınıfının ve tüm çalışanların ekonomik ve demokratik örgütlenmelerine getirilen kısıtlamaları kaldırmak, özgürce örgütlenmenin ve hak aramanın koşullarını hazırlamak istiyoruz. Emekten yana ekonomik, sosyal güvenlik, sosyal ve kültürel politikaların uygulanmasını amaçlıyoruz.
“HEP çarpık kentleşme ve iç göç olgusunu ülkenin önemli sorunlarından biri olarak görmektedir. Yurdun her kesiminde ve özellikle Doğu ve Güneydoğu’dan büyük kentlere ve sanayi merkezlerine büyük bir göç hareketi vardır. Bu göç olayı çarpık kentleşmenin, kent hizmetlerinin karşılanmamasının ve çevre kirlenmesinin önemli nedenidir. Var olan işsizliği daha da arttırdığı gibi büyük sosyal sorunlar da yaratmaktadır. Göçü önlemenin başlıca yolu sanayileşme ve sanayiin desantralizasyonu ile büyük kentler dışındaki yerleşme birimlerinde çağdaş yaşamın ihtiyaçlarını karşılayacak olanakları yaratmaktır. Ayrıca katı merkeziyetçi sistemden ayrılarak halka seçtiği temsilciler vasıtasıyla kendisini yönetme olanağını sağlamaktır. Bu şekilde insanlar daha iyi yaşam koşullarına kavuşacak ve kendi topraklarına sahip çıkarak bu alandaki yaşam koşullarının nicel ve nitel olarak gelişmesine çalışacaklardır. Böylece ülkemizde işsiz, yoksul, mutsuz milyonlarca insanın belirli merkezlerde toplandığı, geri kalmış sorunlu bir ülke olmaktan çıkacak ve göç hareketlerinin yerini turistik geziler alabilecektir.” (2 Şubat 1992 tarihli Sabah Gazetesi, s.14)
“Laisizm, demokratikleşmenin ve çağdaşlaşmanın temel koşuludur. Ancak laik toplumsal bir düzende demokrasiden, insan haklarından, bilim ve sanatın gelişmesinden söz edilebilir.
“Değişik görüşler birbirlerinin varlığına saygılı olarak örgütlenme ve kendilerini ifade etme olanağı bulabilirler. En geniş anlamıyla din ve vicdan özgürlüğü sağlanırken laiklikten hiçbir ödün vermemek kararındayız.
“Biz Türkiyede demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla yerleştirmek isteyen demokrat bir partiyiz. Türkiye’nin bütün sorunlarını hukuk devleti ve demokrasi kuralları içerisinde çözmek istiyoruz. Ama bizim bu niteliğimiz, olaylara bakış açımız, dünya görüşümüz nedense kamuoyuna hep çarpıtılarak iletiliyor.
“Kamuoyu biraz da basının yönlendirilmesiyle sadece bizim Kürt sorunuyla olan ilgimizi merak ediyor. Şunu özellikle belirtelim ki biz emik temele dayalı bir parti olarak kurulmadık. Yine bölgesel bir parti de değiliz. Biz bütün bir ülkenin partisiyiz. Türkiye’nin partisiyiz. Edirne’den Hakkari’ye, Rize’den Antalya’ya uzanan ülkenin partisiyiz.
“Biz Edirneli işçinin, Trabzonlu balıkçının, Manisalı halkın, Adanalı ırgatın, Şırnaklı yoksul köylünün, Hakkari’deki işsiz gencin, kısacası bu ülkede yaşayan herkesin partisiyiz. Biz Türkiye’yi bölmek değil, tam tersine herkesin eşit yaşadığı bir ülke haline getirmek istiyoruz. Gelişen çağa uygun sınırlan ülke yararına olacak bir şekilde kaldırmak istiyoruz. Bir yandan Avrupayla bütünleşmek, diğer yandan Ortadoğu halklarının laik, demokratik bir düzende eşit ve birlikte yaşamalarım sağlayacak harcı yoğurmak istiyoruz.
“Kamuoyunun Kürt sorununa bakış açımızı ve çözüm için önerilerimizi merak etmesi haklı bir istektir. Çünkü Kürt sorunu Türkiye’nin en önemli sorunudur. Bu sorun barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmedikçe Türkiye’de demokrasiyi kurmak, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı sağlamak mümkün değildir.
“Kürt sorunu çözülmedikçe enflasyonu kontrol etmek, işsizliği önlemek, insan haklarının ihlaline son vermek, kısacası Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlamak mümkün değildir.
“Biz Kürt partisi değiliz ama Kürtlerin ezici bir çoğunluğu ya partimizin üyesi veya destekçisidir. Bu durum surdan kaynaklanıyor. Biz emekten yanayız, ezilenden yanayız. Ülkemizde diller, dinler, mezhepler, etnik gruplar arasında eşitliği sağlamaya çalışıyoruz. Baskıya ve asimilasyona karşıyız. Asimilasyonu bir insanlık suçu olarak kabul ediyoruz.
“Hem ekonomik yönden, hem de etnik özelliklerinden dolayı Türkiye’de en fazla ezilenler Kürtlerdir. Bunların da ezilenlerin hakkını koruyan HEP’i desteklemelerinden daha doğal bir şey olamaz.
“Kürtlerin varlık tartışması geride kaldı. Bizzat sayın Başbakanın ağzından Kürt realitesi kabul edilmiştir. Ama bir gerçeğin kabul edilmesi, onun çözümüyle ilgili sorumluluğu da beraberinde getirir. Bu halkın düne kadar kendi dilini bile konuşması yasaktır. Bu yasak kaldırıldı. Fakat asimilasyon politikaları, baskı politikaları hala sürdürülüyor.
“Kürtlerin bulunduğu bölge Olağanüstü Hal kararlarıyla bir anlamda keyfi yönetimle idare ediliyor. Siyasal iktidar devlet güçlerine söz dinletemiyor. Sayın Demirel ve İnönü’nün Güneydoğu’ya yaptıkları geziden sonra Başbakan’ın devletin halka şefkat göstereceği sözü siyasal iktidarın denetimi dışındaki devlet güçlerinin bölgede baskılarını artırmalarına neden olmuştur.
“Kürt sorunu Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri var. Cumhuriyet Türk ve Kürt halklar; tarafından birlikte kurulmuştur. Devletin kuruluşundan sonra Kürt halkı tamamen dışlandı. Oysa Kürt halkı Türkiye Cumhuriyetinin bütünlüğü içinde kendi ulusal ve kültürel kimliğini korumak ve geliştirmek istiyordu. Devlet daha doğrusu devleti ele geçirenler inkarcı politikalarla Kürtleri eritmek istediler. Bunu da beceremediler ve Türkiye bugüne geldi.
“Ve 12 Mart döneminde yukarıda da izah ettiğimiz gibi devletin kullandığı şiddet ortamı ve demokratik yolların tıkanması yüzünden (PKK) Kürdistan İşçi Partisi yani zora karşı zor mantığı ortaya çıkmıştır.
“Biz hareketin doğruluğu ve yanlışlığından ziyade devletin şiddet politikası sonucunda çıkan bir aktivite olduğunu söylüyoruz. Bugün Doğu ve Güneydoğu’da devlet güçleriyle PKK’nın birbirlerine karşı kullandığı şiddet Türkiye’yi ne hale getirdiği açıkça ortadadır. Olay sadece bu bölge ile sınırlı kalmıyor. Giderek Batı’ya doğru da ilerliyor. HEP legal bir partidir. HEP’in hiçbir illegal örgüt ve hareketle en ufak bir bağlantısı ve ilgisi yoktur. Ve çok açıkça iddia ediyoruz ki, HEP her türlü şiddete karşıdır. HEP sorunların çözümünü şiddetten değil, demokratik açılım ve karşılıklı diyalogtan geçtiğine inanır. HEP barışçı ve demokratik yoldan sorunları çözmekten hiçbir ödün vermeyecektir. Bizim olayları açıklamamız, bu barış ve demokratik çerçeve içinde değerlendirilmelidir. HEP zorun zoru doğurduğunu şiddetin şiddeti getireceğini bildiği için, bu metodlar ortadan demokratik açılım ve diyalogla kaldırılmalıdır ilkesine inanır.
“Bazı çevreler Türkiye’de Türk ve Kürt halkları arasında bir düşmanlık yaratıp, Türkiye’yi bir iç kavgaya sürüklemek istiyor. HEP bunu önlemek isteyen bir partidir. HEP kardeşliği savunan bir partidir. Düşmanlığa meydan verenlere karşıdır. Ve herkesi de bu sorumluluğu taşımaya davet eder. Yine gerek basının, gerekse bazı çevrelerin HEP’i PKK ile ilişkide olan bir partiymiş veya onun yan örgütüymüş gibi göstermeleri gerçeği yansıtmıyor. Ancak bazı gerçekleri bilmekte fayda vardır.” (3 Şubat 1992 tarihli Sabah Gazetesi, s. 15)
“PKK, 12 Eylül sonrası Türkiye’de demokratik yöntemlerin tıkandığını ve tek yöntemin silahlı mücadele olarak kaldığı gerekçesiyle ortaya çıkmıştır. Basında verilen ve resmi makamların da açıkladığı beyanlara bakılırsa onbin civarında gerillası, binlerce lojistik desteği ve Kürt halkı içinde büyük sayıda sempatizanı var.
“Güneydoğu gezisinden sonra sayın Başbakan Demirel’in şu değerlendirmesine dikkat çekmek istiyorum. Sayın Başbakan PKK halkta taban bulmuştur demektedir. Bu şu demektir. PKK halkın içinden çıkmış ve bu halkla çok sıkı bağları olan bir yapıya ulaşmıştır.
“Silahlı yöntem kullanan bu örgüt, eğer halk içinde büyük sempatizan buluyorsa, halkta taban buluyorsa bunun çok ciddi nedenleri olduğu üzerinde düşünmek gerekir. Bu nedenlerin en başında devlet güçlerinin ve devletin bölgedeki hukukun ve insan haklarının hiçe sayıldığı uygulamalarının doğurduğu tepki en önemli nedendir. PKK orjini itibariyle Kürt halkının içinden çıkmıştır. Ve Türkiye’de yaşayan Kürt halkının haklarını silahlı yöntemle çözümleyeceğini programlamıştır. Sempatizanları Kürt halkı içerisinden çıkmıştır, kendisine katılan militanlar Kürtlerin içinden çıkmıştır. HEP’in tabanı da yukarıda izah ettiğimiz bir biçimde çoğunluğu hatta büyük çoğunluğu Kurttur. O halde HEP’in de PKK’nın da aynı tabana hitabetmesi nedeniyle tabanı karışmaktadır. Yani şöyle bir örnekle açıklayabiliriz. Silahlı çatışmada ölen bir PKK militanının cenazesi, kendi köyüne veya kasabasına getirilip cenaze töreni yapıldığında aşiretsel, ailesel kız alıp vermeler, hatta kirvelik ve hatta hatta insani duygularla da olsa o köyün, o kasabanın, hatta o bölgenin insanları cenazeye katılmaktadır. Buna o bölgeden oluşan HEP’in tabanı da katılmaktadır. Dolayısıyla PKK’nın sempatizanı HEP’in tabanı, hatta tarafsız başka insanlar ve diğer siyasi parti tabanları (Doğru Yol Partisi, Anavatan Partisi, Sosyaldemokrat Halkçı Parti, Refah Partisi) cenazede bir araya gelmektedirler. Dolayısıyla devletin o bölgede görev yapan güçleri o cenaze törenine katılan bütün insanları hedeflemektedir. Özetle bunların arasında ayırım yapmak artık imkansız hale gelmiştir. Hatta bu cenazelerde atılan sloganlar nedeniyle güvenlik güçlerinin müdahalesi toplu kıyımlara kadar gitmektedir. PKK militanları Türkiye’de yaşayan bütün Kürtlerin her bölgedeki aile, köy ve kasabalarından çıkmışlardır. Türk kökenli PKK militanları da azımsanacak sayıda değildir.
“PKK’ya ister silahlı mücadele örgütü diyelim, ister terör örgütü diyelim, dünyada açıldığa kavuşmamış ve herkesin kendine göre kullandığı hangi sıfatı yakıştırırsak yakıştıralım, artık PKK Türkiye’nin gündeminde bir gerçek olarak hergün yaşamaktadır. Hatta öyle güçlü hale gelmiştir ki, son günlerde Türk Silahlı Kuvvetlerinin uçaklarla helikopterlerle ve ağır savaş silahlarıyla giriştiği hareket, devletin kendi topraklarını Cudi’de, Kulp ve Lice’de bombalamasına neden olmuştur.
“PKK’ya karşı sürdürülen savaş gittikçe, halkla devlet arasındaki köprüyü yıkmaya neden olmuştur. Devletin kullandığı bu yöntem, soruna demokratik ve barışçı yöntemler geliştirmeyi zorlaştırmıştır.
“Yukarıda izah edilen nedenler kamuoyunca yeterince bilinmediğinden veya herkesin veya her çevrenin kendine göre zorlayıcı sübjektif değerlendirmeler sanki HEP ile PKK birbiriyle ilişkili gösterilmektedir. Halbuki savunduğu şey aynı olsa bile, tabanı karışsa bile, kuruluş ve yöntemi tamamen farklı ve aralarında hiçbir organik bağ bulunmamaktadır.
“HEP Siyasi Partiler Yasasına ve diğer yasalara uygun kurulmuş, barışçı ve demokratik yöntemlerle Türkiye’nin bütün sorunlarının çözümünde politikalar üreten ve demokratikleşmenin önünde en büyük sorun olan Kürt sorununun öncelikle çözümünü isteyen bir partidir. Hiç kimse HEP’i yasadışı yollara ilemeyecektir.
“Çözüm şiddeti yaratan nedenleri ortadan kaldırmakla başlar. Kuşkusuz uygulaması çok zor görünüyor. Ama istenince başarılacak bir yoldur ve başkada bir çare yoktur. Şiddet ortamını yaratan nedenler demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla Türkiye’nin her tarafında aynı şekilde uygulanmasıyla ortadan kalkar. Öncelikle Kürt halkının kendi ulusal ve kültürel kimliğim ifade edebilmesinin önündeki engellerini kaldırabilmek ve geliştirebilmesinin olanaklarını yaratmak gerekir. Kürt sorununu tabusuz bir biçimde bütün yönleriyle tartışmaya açmak ve her kesimin katılabileceği çözümler üreterek, Türkiye’nin yararına olan çözüm yollarını bulmak gerekir.
“Bir süredir bütün partiler ve devlet yetkilileri üniter devlet yapısının tartışma konusu yapılamayacağından bahsediyorlar. Üniter devleti şayet Türkiye’nin sınırlarının değişmemesi anlamında kullanıyorlarsa kuskusuz biz de bu görüşü paylaşırız. Ama üniter devletten kastedilen bizce bu değildir, Üniter devletin altında inkarcı politika yatmaktadır. Katı bir merkeziyetçiliği beraberinde getirmektedir. Devlet bu inkarcı ve merkeziyetçi uygulamadan vazgeçerek bütün Türkiye’de insanların, halkların eşit barış içerisinde ve gönüllü birliğine dayalı politikalar üretip halka sunulmalıdır. Aksi bir politika Türkiye’yi giderek içinden çıkılmaz tehlikelere götürür,
“PKK devlet zoruna karşı zor kullandığını açıklamaktadır. Bu demektir ki şayet demokratikleşme hareketi başlar ve devlet şiddetten arındırılırsa bu metoddan vazgeçileceği anlaşılmaktadır. Zaten dünyanın her tarafında uygulamalarım gördüğümüz gibi şiddet nihayet demokratikleşme ile son bulmuştur. Aynı metodu Türkiye’de de uygulamak Türkiye’yi bugünkü içinde bulunduğu durumdan kurtaracaktır. Demokratik açılımın başlamasından sonra ve Kürt sorununun demokratik yoldan çözümü gerçekleşirse PKK’nın silahlı mücadele gerekçesi kalmayacaktır. İşte bugün içinde bulunduğumuz çıkmazı ancak demokratik yoldan aşmak mümkündür. Hatta Türkiye’de Kürtlerin partisi olarak kurulmak istenen partilere izin verilmelidir. Bağımsızlık isteyen Kürt partileri de açılabilmelidir ki Türkiye’de birlikte yaşamak isteyenlerle birlikte yaşamak istemeyenlerin fikirleri tartışılabilsin ve herşey açık ve net ortaya konulabilsin. Bizce bu tehlike yaratmaz, yarar sağlar. Çünki halk şiddet istemez. Şiddetin faturası halkın kendisine çıkar. Biz HEP olarak bu ülkede yaşayan hiçbir insanın kanının akmasını istemiyoruz. Artık silahlar sussun, akan kanlar dursun ve durdurulsun diyoruz. Bunun gerçekleşebilmesi için demokratik kanalların açılmasını, birbirimize karşı hoşgörülü olmasını ve tabusuz bir tartışmanın ve diyaloğun başlamasını istiyoruz.
“Öncelikle siyasi iktidar olan hükümet ve onu seçen meclis devlete hakim olmalıdır. Devleti kendi politikaları doğrultusunda yönlendirmeli, hükümetin ve meclisin denetimi dışındaki kurulları ya yeniden yapılandırmalı veya ortadan kaldırmalıdır. Bölgede hükümetin kontrolü dışındaki şiddet uygulayan, hukuku hiçe sayan, insan haklarını yok eden, kontrolsuz devlet güçlerini kontrol altına alıp, bölgeden çekmelidir.” (4 Şubat 1992 Tarihli Sabah Gazetesi, s.15)
“Bölgede ve tüm Türkiye’de insanların can güvenliği ve düşüncesini özgürce söylemesi teminat altına alınmalıdır. Hükümet ve devlet ikilemine son verilmelidir. Anti demokratik hiçbir uygulamanın bir daha gelmeyeceği demokratik ve katılımca bir anayasa oluşturulmalıdır. Bunun ışığında Kürt sorunu hakkında bu mutabakat çalışması başlatılmalı, geniş anlamda tartışılarak tüm boyutlar belirlenmeli ve herkesin, her kesimin ve her demokrat kuruluşun katılacağı ortak bir çözüm bulunmalıdır. Mutabakatın sonucu olarak ve ona bağlı temel yasaların özünü oluşturacak başlıca ilkeleri şöylece sıralamak mümkündür:
1982 Anayasası tümden kaldırılarak yerine çoğulcu, katılımcı, laik, insan haklarına dayalı, hukukun üstünlüğüne bağlı her türlü demokratik hak ve özgürlükleri güvence altına alan Kürtlerin varlığını kabul ederek Türklerle Kürtlerin eşitliğine ve birliğine dayalı bir toplum düzenini öngören yeni bir Anayasa yapılmalıdır.
Kürt gerçeği insan haklarına saygı temelinde Kürtlerin dil, inanç ve kültür özgürlükleriyle Kürtçe eğitimi, öğrenimi ve diğer haklarını kullanmaları na olanak verecek yeni yasal düzenlemelerle topluma ve devlete benimsetilmelidir.
Irkçılık ve her ne suretle olursa olsun, ırk ayrımını çağrıştıran uygulamalar yasaklanmalı, insanlık suçu sayılarak ağır yaptırımlara bağlanmalıdır.
Tüm eğitim kurumlarında ve öğrenimin her aşamasında eğitim, öğretim programları ırkçı ve şoven milliyetçi ideolojilere kapalı tutulmalıdır. Kürt gerçeği eğitim yoluyla Türklerin ve Kürtlerin eşit haklı birlik anlayışına uygun olarak benimsetilmelidir.
Siyasi Partiler Kanunu değiştirilmeli, Kürtlerin de eşit haklı yurttaşlar olarak özgürce oluşturacakları her eğilimin, siyasi partiler aracılığıyla siyasal yaşama atılmasını sağlayacak biçimde yeniden düzenlenmelidir.
6- Radyo ve Televizyon yayınlarının çoğulcu katılıma, laikliğe, insan hakları na, hukukun üstünlüğüne bağlı, demokratik toplum düzenine ve bilime aykırı niteliklerde olmasını önleyecek yasal önlemler alınmalıdır.
Türklerin ve Kürtlerin eşit haklı birliğine dayalı Kürt gerçeğinin benimsenmesine Kürtçe programlar yapılmasına olanak sağlayacak yeni yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
7- Demokratikleşmenin en etkin güvencesi olan sivil toplum kurullarının, devlet erkini paylaşarak devletin küçülmesi ve bireyin özgürleşmesi sürecine katkıda bulunmaları için yeni yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
Bu bağlamda yerel yönetimler merkezi devletin yönetiminden kurtarılarak mali ve idari özerkliğe kavuşturulmalı, vali ve kaymakamlarla, emniyet müdürleri halk tarafından seçilmeli, il genel meclisleri yerel parlamentolar gibi çalışmalıdır. Bu amaçla gerekli yasal ve anayasal düzenlemeler yapılmalıdır.
Her türlü düşünce ve inancın özgürce örgütlenmesine olanak sağlayacak yeni bir dernekler yasası çıkarılmalı, Terörle Mücadele Yasası başta olmak üzere tüm anti demokratik yasalar yürürlükten kaldırılmalıdır.
Her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşünün engelsiz ve koşulsuz olarak öz gürce olanak veren yeni bir toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasası hazırlanmalıdır.
10- Sendikalar Yasası, iş Yasası ile Grev ve Toplu Sözleşmeler Yasaları çoğulcu ve katılımcı demokrasinin normları içinde ve İLO ilkelerine uygun olarak yeniden oluşturulmalı, memur ve öğretmenler de dahil olmak üzere tüm çalışanlar toplu sözleşmeli, grevli sendikal haklara kavuşturulmalıdır.
Dayanışma grevleriyle hak grevleri ve siyasal amaçlı grevler yasallaştırılmalı ve lokavt hak olmaktan çıkarılmalıdır.
Bağımsız yargıyı, tabii yargıç ilkesini ve yargıç bağımsızlığını güvenceye alan ve yargı sistemini çağdaşlaştıracak olan yeni yasal düzenlemeler yapılmalı, DGM’ler kaldırılmalıdır.
Polis Vazife ve Selahiyet Yasası demokratikleştirilmeli, polis örgütü çoğulcu, katılımcı, laik ve çağdaş demokratik düzenin ihtiyaçlarına ve hukuk devleti ilkelerine uygun bir biçimde yeniden yapılandırılmalıdır.
Her türlü işkence yasaklanmalı ve işkence bir insanlık suçu sayılmalıdır.
En hafif dahi olsa işkence suçu işleyenler ömür boyu devlet görevi yapmaktan yoksun bırakılmalıdır.
Ordu sadece dış güvenlik ve savunma ile görevlendirilmeli, sivil iktidarın denetiminde ve Milli Savunma Bakanlığına bağlı olarak çalışmalıdır.
Milli Güvenlik Kurulu lavedilmelidir.
Kamuoyunda kontrgerilla, Türk gladiosu ya da Özel Harp Dairesi olarak anılan, devletin içinde yuvalanmış ve çeşitli yasadışı eylemlere katıldığı kuşkusu yaygın olan özerk ve sorumsuz kuruluş ya da kuruluşlar derhal tasfiye edilmeli ve yasal dayanaklarına son verilmelidir.
Sıkıyönetim Kanunu kaldırılmalı ve toplumun sıkıyönetimsiz yönetileceği anayasal güvenceye bağlanmalıdır.
Basın ve yayın özgürlüğünü kısıtlayan yasal, politik, ekonomik, mali ve idari baskılara son verilerek, basın ve yayın hayatı özgürleştirilmelidir.
Kamuoyunun çok yönlü bilgilenme hakkını engelleyen, basında tekelleşme girişimleri yasaklanmalıdır.
Çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi, insan hakları ve hukuk kavramlarını, toplumsal dayanışma ve diyalog ve işbirliği anlayışını Türklerin ve Kürtlerin eşit haklı birliğini toplumda yerleştirip, yaygınlaştırmayı amaçlayan yayın etkinlikleri devletçe özendirilmelidir.
19- Üniversiteler özerkleştirilmeli, her türlü bilimsel çalışmanın özgürce yapılmasına ve bulguların kamuoyuna açıklanmasına olanak sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Üniversitelerin ülke kalkınmasında toplumsal gelişme ve değişmenin yönlendirilmesinde bilimsel çalışmalarla öncülük edebilmeleri için gerekli yasal ve siyasal koşullar hazırlanmalıdır. Bir diğer önemli sorun da ekonomik sorundur. Doğu ve Güneydoğu ekonomisi kelimenin tam anlamıyla tahrip edilmiştir. Batıya sürekli sermaye, emek ve beyin göçü bölge ekonomisini felç etmiştir. Yoksulluk ve işsizlik korkunç boyutlardadır. GAP yatırımları uzun vadelidir. Bölge ekonomisine kısa sürede bir katkısı olmayacaktır. Kısa sürede sonuç verecek yatırımlara acil ihtiyaç vardır. Hem devlet hem de özel sektör bölgede ekonomik bir seferberlik başlatmalıdır. Gerçekçi ve uygulanabilir bir plan çerçevesinde Doğu ve Güneydoğu ekonomisi süratle dışa açılmalı, Türkiye ve dünya ekonomisiyle bütünleşmelidir.
“Bize göre demokrasi içinde çözüm budur. Bütün önyargılardan sıyrılarak bu çözüm üzerinde tartışmayı başlatmak gerekir. Ama biz diğer çözüm önerileri üzerinde de düşünmeye ve tartışmaya açığız. Bütün siyasal partiler ve sosyal güçlerle her alanda diyalog kurmaya ve uzlaşmaya hazırız ve inanıyoruz ki bugün çözülmez gibi görünen sorunların üstesinden gelecek barışçı, demokratik bir refah toplumunu çok uzak olmayan bir gelecekte hep birlikte kuracağız.” (5 Şubat 1992 tarihli Sabah Gazetesi, s. 14)
b) Halkın Emek Partisi Sakarya İl Örgütünün açılışı dolayısıyla 20.4.1992 tarihinde düzenlenen toplantıdaki konuşması :
“Değerli Adapazarlılar, sevgili konuklar, Adapazarında bulunmanın ve sizlerle olmanın mutluluğunu hangi derecede yaşadığımı gerçekten bize ayırdetmenin son derece güç. Türkiyenin içinde bulunduğu koşullarda, Doğu ve Güneydoğu bölgesinde yaşanan olaylarda bu sıcak görev önemli ve Türkiye’nin geleceğini belirleyen bir yapı ile burada bulunuyoruz, içinde bulunduğumuz koşullar insanlığın birbirinden ayrı birbirine karşı değil, birbiriyle beraber aynı düşünceleri, aynı yürekle paylaşan, birlik ve beraberlik içinde olması gereken bir günü yaşamamız gerekiyor. Ve işte bunu … (anlaşılamamış) bugün yapılan açılışında birlikte olmanın ne kadar önemli olduğunun bir kere daha vurgulamak istiyorum. Çünkü Sakarya ili bir Diyarbakır ili gibi değildir. Bir Şırnak ili gibi değildir. Bir Mardin bir Urfa değildir. Sakarya ili demin sayın milletvekilimizinde belirttiği gibi her etnik yapıdan insanın bulunduğu ve her etnik yapıdaki insanın kucak kucağa yaşamak zorunda olduğu bir ildir. Biz bu ildeki insanları birbiriyle kardeşçe birbirine saygılı, birbiriyle özgür ve gönül birliği içinde olmalarının mücadelesini veriyoruz. Ve buradaki halk mücadelesini de bu şekilde yükselerek başarıya gideceğine inanıyoruz. Halkın Emek Partisinin kuruluş döneminden bugüne kadar sürekli olarak bize şu söyleniyordu, bu parti bir Kürt partisimidir, bin defa söyledik biz bütün Türkiyenin partisiyiz. Türkiye’de yaşayan bütün etnik yapıların partisiyiz. Türkiyede kim yaşıyorsa biz onun partisiyiz. Ama bu Türkiyede yaşayanların içindeki kim çok eziliyorsa, biz onların partisiyiz. Partiyi kurarken tekrar şu ilkeleri gözönünde tuttuk, niçin bir parti kuruyoruz diye düşündük, hangi törelere dayanmalıdır, hangi . . . (anlaşılamamış) ya hizmet etmelidir, hangi ideolojiyi benimsemelidir diye uzun uzun tartıştık. Birde baktık ki önümüze her on yılda bir askeri ihtilallere sebep olan en önemli sebeplerden bir tanesinin Kürt sorunu olduğudur, ikinci sorunu işçi sınıfının sınıfsal mücadelesi olduğudur. Eğer partimize ilkelerimize Kürt sorununun Türkiyenin içinde demokratik ilkelerle çözüleceğini savunacak olursak ve bunu başarırsak işçi sınıfının emek hakkını savunursak ve bunu başarabilirsek bir daha on yılda bir beş tane generalin ihtilaline maruz kalmayacaktır. Türkiye diye düşündük. Ve partimizin ilkesine, ilkelerine, programına Kürt sorununu işçi sınıfının demokratik ve siyasal yollarla çözümünü ilke olarak benimsedik. Başladılar bize Kürt partisi diye (demeye) çünki bizden önce bunu teşvik eden bir siyasal parti yoktu. Hiçbir siyasi parti Kürt sorunun demokratik yollarla çözümünü dile getirmemiştir. Onun için demiştir diye, işte bugünkü koalisyon hükümetinin tutumu bu. Kürt sorununun demokratik yollarla siyasal diyaloglarla çözülmesi yerine işi askeriyeye havale ederek, askeri çözüm şiddet çözümünü kendisine yol olarak seçti ve işin İçine geldiğimiz yoldaki . . . (anlaşılamamış) Türkiyenin içine geldiği noktadan bu görüşlerde ve bu zihniyetlerde meydana geldi. Türkiye içinden yönetti. Buraya nasıl geldiğini bugünkü koalisyon hükümetinin tutumundan da çok açık görmelidir. Dikkat edin arkadaşlar Süleyman Demirel 1965 yılından bu yana Türkiyeyi yöneten bir insandır. Bu son başkanlığından önce 15 yıl 16 yıl Başbakanlık yaptı. Bülent Ecevit kısa da olsa iki dönem Başbakanlık yaptı. Mesut Yılmaz, Cumhurbaşkanı Turgut Özal Başbakanlık yaptılar ve Türkiyeyi hala yönetiyorlar. Erbakan Başbakan Yardımcılığı yaptı, Alparslan Türkeş Başbakan Yardımcılığı yaptı. Bugüne kadar Türkiyeyi yönetenler bunlar. Ve Türkiyeyi ne kadar iyi yönettikleri, ne kadar kötü yönettikleri gayet açık ve net olarak ortada şimdi çıkıp şunu söylüyorlar, efendim Türkiyeyi siz bu hale getirdiniz. Ben ne zaman Başbakanlık yaptım ki Türkiyeyi bu hale getirdim ve ne zaman Türkiyede iktidar oldum ki bu memleketi bu hale getirdim. Sizin siyasi çözümler yerine kişisel çıkarlarınızı politikada kullanmanız çözümleri köklü biçimde getireceğinize . . . (anlaşılamamış) tik. Geçici günlük çıkarlar uğruna devletin güvenlik güçlerini halkın üzerine saldırmanız, olayları örtbas etmeniz gerçekleri halktan gizlemenizden kaynaklanmıştır. Bunu siz yarattınız. Buraya getirdiniz. Bu kadar kötü yönettiğiniz bir ülkeyi, kafa yapınızı, kalbinizi değiştirmeden nasıl iyi bir yere götüreceksiniz, bu kafa yapınızla getirdiğiniz Türkiye bu değil mi’ Bundan sonrasının sorumluluğunu da siz taşımak zorundasınız. Bundan sonra Türkiyede olacak her olaydan da siz sorumlu olacaksınız. Türkiyede anarşiye, şiddetten (şiddete) çözüm bulmak için altı tane genel başkan televizyonda bir araya geliyor, ama hiçbiri diğerlerine ters düşmüyor. Hepsi aynı çözümü öneriyor. Vuralım, kıralım, bastıralım diyor. Bunun için bir çözüm getirmiyorlar. Gerekçe aynı . . . (anlaşılamamış) düşüncenin sahipleri ve biz diyoruz ki bu altı kişi Türkiyeyi bu hale getirmiştir. Bundan sonra da … (anlaşılamamış) götürmez. Bu memleketi, bu ülkeyi, Kürtüyle, Türküyle, Çerkeziyie, Ârabıyla, Abazasıyla, Boşnağıyla hangi etnik yapıda olursa olsun Türkiyenin mutluluğunu, kardeşliğim, özgürlüğünü ve eşitliğini savunan onlardan ayrı düşünen devletin resmi politikasına ters düşen, bunu değiştirmek isteyen, onu yemden yapılandırmak isteyen Halkın Emek Partisidir. Ve bu Halkın Emek Partisi bu nedenle de şu anda Türkiye’de bir anamuhalefet partisi durumundadır. Anamuhalefet Partisi olmak sadece sayı itibariyle Millet Meclisinde milletvekili sayısının çoğunluğuna bağlı değildir. O sayısal bir çoğunlukta . . . (anlaşılamamış) dayalı ama görüşler aynıdır. Anamuhalefet partisi iktidar olan partiye alternatif politikalar üreten ve bunu halka benimsediği iktidara gelmek isteyen bir partidir. Onun için biz anamuhalefet partisiyiz ve Türkiye’de bütün insanlarımızı kucaklamak isteyen, bütün emekçileri kucaklamak isteyen bütün halkların kardeşliğini, eşitliğini ve özgürlüğünü savunan bunun Türkiyede tek kurtuluş yolu olduğunu ve tek çare olduğunu düşünen ve bunun siyasetini, politikasına üreten partiyiz. Ve kardeş partilerimiz de bu partilerle de (dost partilerle de) birlikte olmak istiyoruz. Bunun ilk adımlarını geçenlerde yaptık. Ankara’da Sosyalist Birlik Partisi Genel Başkanı, Sosyalist Parti Genel Başkanıyla bir araya gelerek Türkiye’de nasıl bir muhalefeti birlikte yürütebiliriz, nasıl bir politikayı demokrasiyle birlikte kurabiliriz düşüncesini tartıştık. Bunun sonucunda Sosyalist Parti Genel Başkanıyla birlikte bir basın toplantısı düzenledik. Temenni ediyorum ki çok yakın bir zamanda Türkiye’nin acil ihtiyacı olan demokratik ilkelerden hep birlikte buluşabileceğiz . . . (anlaşılamamış) milletvekili arkadaşlarımızın yeni oluşturacakları yeni bir siyasi partide bu siyasi partilerin ve bağımsız demokrat kişilerin yer alarak yeni bir biçimde oluşturmasını istiyoruz. Türkiye’de bütün sorunları kucaklayan, bütün halkları kucaklayan, bütün kardeşliği, dostluğu, sevgiyi, demokrasi ve özgürlüğü kucaklayan, Türkiye’de hiçbir insanın hakkını bir kenara atmayan, Edirne’den Muğla’ya kadar Kars’tan Hakkari’ye kadar, Antalya’dan Sinop’a kadar ve Doğubeyazıt’dan İzmir’in Çeşme ilcesine kadar bütün Türkiye bizim, hepimizin hepimizindir. Ve bu Türkiye’de mutluluğu yaratmak istiyoruz. Hepimiz kardeşliği yaratmak istiyoruz. Bizi yanlış anlamak, yanlış anlamıyorlar aslında, yanlış anlamak istiyorlar. Ne dediysem tersini yaptılar. Geçenlerde Diyarbakır’da gazeteci sordu bana Alman ambargosu konulmuş, silah ambargosu ne diyorsunuz’ Sayın Hatip Dicle de yanımdaydı. Dedim ki uluslararası sözleşmeler var. Bir devlet bir devlete silah yardımı yaparken onu sivil halka karşı kullanılmamasını dışa yönelik askeri savunmada kullanılmasını öngörür. Türkiye Cumhuriyeti güvenlik güçleri Nevruz günü Cizre ve Şırnak’ta silahsız insanlara karşı bu silahlan kullanmıştır. Almanya da bu sözleşme gereği bu ambargoyu koymuştur. Uluslararası hukuk ve sözleşmeler gereği bu haklı bir ambargodur dedim. Enesi günü Feridun Yazar Alman gibi konuştu dediler, önün ötesinde ne dediysek çarpıtarak söylediler. Basın toplantısı düzenliyoruz. TRT geliyor, STAR ı geliyor, SHOW geliyor, Alman televizyonları da geliyor. Fakat bizim STAR ı vermez, TRT de bilmem hiç vermez, fakat Alman televizyonları bizim basın toplantılarımızı Avrupa’da yayınlar. Almanya’dan Avusturya’dan gazeteciler Avrupa’da geliyor. Beni görür görmez tanıyorlar. Ama benim halkım beni tanımıyor. Niçin, çünkü oradaki televizyonlar gösteriyor, insanlar izliyor. Buradakiler izlemiyor. Altı kişi televizyonda biraraya geliyor, bizim partiyi eleştiriyorlar, bizim partinin aleyhinde konuşuyorlar, fakat bize kendimizi savunma hakkımızı vermiyorlar. Bir kere çıkarsınlar televizyona, bir daha halkın kendilerine inanmıyacaklarını görecekler. Biz çünkü o kadar doğru şeylere inanıyoruz ki onlara gerçekleri söyleyeceğiz ki orada kendileri cevap verecek güçleri olmayacak. Ülkeyi bu noktaya getiren bu insanlardan kurtarabilmenin bir tek yolu vardır. Geniş kapsamlı bir demokratik güç birliğini oluşturmamız gerekiyor. Türkiye’de eğer bunu yapamazsak çok geç kalabiliriz. Bizzat iç savaşın eşiğinde bulabiliriz kendimizi. Körükleniyor bazı yerlerde Kürt-Türk düşmanlığı. Ben açıkça ilan ediyorum. Hiçbir Kürdün Türk halkı ile düşmanlığı yoktur. Hiçbir Türkün de Kürt halka ile düşmanlığı yoktur, olmayacaktır da. Bu düşmanlığı kıracağız, mücadeleyle kıracağız, dilenerek (direnerek) kıracağız onların bize karşı yakıştırdıkları şeyleri ortadan kaldıracağız, Türkiye’nin bütün insanları kardeştir ve eşittir. Cephelerde birlikte öldüler ama yaşamda da eşit olmak istiyorlar. Birlikte öldükleri bu vatanın üstünde eşit olmak istiyorlar, inkara politikadan, asimilasyoncu politikadan, devletin baskısından, işkencesinden, mahkemesiz öldürülmelerinden, kurtulmak istiyorlar, özgür olmak istiyorlar. Ama, Türkiye’yi bölmek gibi bk düşünceleri yok, biz insanlarımızın hiçbirisinin ölmesini istemiyoruz. İnsanların tümüne insan gözüyle bakıyoruz. Hangi kökten gelirse gelsin hangi dili konuşursa konuşsun, hangi inanca sahip olursa olsun, bütün insanların kardeş olduğuna inanıyoruz. Ama, benim saygı duyduğum kişinin de bana saygı duyması gerekir. Benim dilime yasak koymaması gerekir, benim kültürüme yasak koymaması gerekir. Benim . ,.. (anlaşılamamış) ma yasak koymaması gerekir, işte bu kardeşlikle, bu kaderde birleşeceğiz, birlikte olacağız. Bu halkları insanları düşman edenlerle Türkiye’de yaşayan hangi dili konuşan olursa olsun, hangi inanca sahip olursa olsun, hangi kültüre mensup olursa olsun, hepsine şunu söylüyorum. Gelin bizi düşman edenlere karşı birlikte mücadele edelim, onlarla birlikte mücadele edelim, onları yenelim. Bu ülkenin gerçekten demokratik ilkelerle yönetilmesini sağlayalım. Konuşacak daha çok şey var aslında, böyle eğlence gecelerinde çok ciddi politikaların söylenmemesi gerektiğini de biliyorum. Yirmibeş yıllık politik deneyimim var. 80 Öncesi Urfa’da belediye başkanıydım. Bir geçmiş olsun diyerek anlatmak istiyorum. 12 Eylül’de cezaevine alındım, hücredeyiz, bize kitap okutturuyorlardı, Atatürk’ün Nutuk kitabı, daha önce de okumuştum ama, bir daha okuruz dedik. Bir kişi okuyor. 90 kişi hücrede tekrar ediyorduk. Yani Atatürk bize Samsun’a çıktı diye biri okuyordu. 90 kişi birden Atatürk Samsun’a çıktı diye tekrar ediyordu. Atatürk’ün Nutuk kitabını okuyan varsa, iki cilttir, iki cildin de başından sonuna kadar Kürtlerden bahseder. Yine bir sahifesine geldik. Ben okuyordum. Atatürk şöyle diyordu : Milli mücadele savaşını mutlaka başaracağız, doğudaki Kürtler, Kürt halkı (aşiretleri ve beyleri de) Milli Kurtuluş Savaşında bizlere katıldılar, destek veriyorlar. Onun için bu savaşı biz mutlaka kazanacağız diyordu. Ben o cümleyi okuduktan sonra bir asker elinde sopa ile içeri girdi. Kim Kürt dedi ula dedi, baktım üzerime geldi. Kim dedi, valla komutan ben demedim Atatürk söyledi dedim. Hemen köylü, köyden yeni gelmiş, vatan görevini yapan askerin hiçbir suçu yok, onu suçlamıyorum. Belli bir kültür düzeyi olmadığından, şunu söyledi vay anasını be Atatürk de Kürtçüymüş. Bunu şunun için söyliyeyim, araştırmak isteyenler varsa araştırsınlar. 10 Şubat 1922 yılında Atatürk 18 maddelik bir Kürt otonomi yasasını meclise sundu. Mecliste büyük tartışmalara sebep oldu. Arşivlerde var, bugüne kadar açıklanmadı. Ama bir Amerikan profesörü Robert Olso bir kitabında bunu yayınladı, kaynağım gösterdi. Araştırdım, gerçekten varmış, Atatürk bir Kürt otonomisi tanıma eğilimi gösteren, bunu kabul eden bir insan iken, bugün Atatürk kalkan edilerek Kürtler inkar edilmek isteniyor. Bunu vurgulamak istiyorum. Onun için biz Kürtlerin hak ve taleplerini demokratik ve siyasal yollarla çözümlenmesinden yanayız. Bize başka türlü gözle bakanlar lütfen öyle bakmasınlar. Ama bazıları da şöyle düşünerek mücadele veriyorlar diyorlar ki devlet zorla demokratik yolları tıkamış, demokratik yolların tıkandığı ve zorun kullanıldığı bir yerde demokrasi mücadelesi verilemez. Onun karşısında da silahlı mücadele verilir, görüşünde olup da silahlı mücadele verenler de vardır. Ama biz devlete şunu söylüyoruz. Gelin diyoruz bu kan dökmeyi durduralım diyoruz. Bu ateşi söndürelim, sılah kullanmanın gerekçesi olan demokratik yolları açalım, silahlar sussun Türkiye’de kardeşçe birlik ve bütünlük içinde herkesin birbirine saygılı olduğu bir düzende buluşalım. Halkın Emek Partisi’nin savunduğu budur ve Türkiye’de bunu savunmaya devam edecektir. Herkesi bu mücadeleye destek vermeye davet ediyorum. Sakarya ilinin başarılı olmasını diliyorum. Hepinize saygılar sunuyorum. Sağolun.”
c) 1.6.1992 Tarihli Milliyet Gazetesindeki beyanları;
“. . . Türkiye’de üniter devletin bugüne kadar uygulanan biçiminde sorunları çözmediği ortadadır. Bu nedenle merkeziyetçi devlet sisteminin kendisini değiştirmesi gerekir. Bu birkaç çeşit olabilir. Otonomi bölgeler olabilir, federasyon olabilir, bir de idari federasyon biçimi vardır, İdari federasyon hiç bir etnik yapıya dayanmayan bir federasyon biçimidir. Vali, kaymakam durumundaki insanların seçimle gelmesidir. O bölgenin yönetim biçiminin nasıl olacağı, hangi dilin kullanılacağı, orda nasıl yayın yapılması gerektiği, devletin merkezî otoritesine bağlı kalmak kaydıyla belirlenir, yani kendi başına bağımsızlık değildir. Kendi polisini kendisi belirleyecektir. Vergilerin bir kısmını kendisi toplayacak, kendisi harcayacaktır. Bir kısmını da devlete gönderecektir. Bu sistemin uygulanmasından yanayız.”
B) Genel Sekreterlerin Beyanları :
l- İbrahim Aksoy’un beyanları :
a) Halkın Emek Partisi Van il örgütünce 21.3.1991 tarihinde düzenlenen “Irkçılıkla Mücadele Günü”ndeki konuşması :
“Değerli arkadaşlar, çok konuştuk . . . (anlaşılamamış) şimdiye kadar hiç de böyle heyecanlanmamıştım. Ama bu heyecan aynı zamanda bu meş’alenin de heyecanıdır. Yıllardan beri Van’da Kürtler binlerce yıldan beri kutladıkları bayramlarının meş’alesini belki ilk defa yapıyorlardı, işte bu beni heyecanlandırdı. Değerli arkadaşlar, Nevruz’un efsanesi ne olursa olsun, Nevruz yıllardan beri Kürt halkının bayramı olmuştur. Bizim bayramımız olmuş. Nevruze Prozbe. Değerli arkadaşlar, Kürt halkı yıllardan beri insanlık haklarını kullanamamaktadır. Kürtlerin biç bir hakkı yok. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde . . . (anlaşılamadı) uluslararası anlaşmalardan doğan hiç bir hakkını kullanamamaktadır. Ve bugün fötörlü aydınlar, Osmanlı kavuklusunun çok gerisinde kalmış, çünkü Osmanlı’nın kavuklu aydını, Kürtlerle ilgili yazı yazarken, Kürdüstandan (Kürdistandan), Kürt halkından bahsediyordu. Bugün fötörlü aydınlar, kendi kendilerine, Kürtlerle ilgili teoriler üretiyorlar. Dağlı Kültlerdir (Türklerdir), karda kart kurt yürüdükleri için . . . (anlaşılamadı) halbuki Bulgaristan’da yaşayan Türkler, dağlı Türkler değilse, bizde dağlı Türk değil, Kürdüz . . . (anlaşılamadı) Peki değerli arkadaşlar, peki insan hakları evrensel beyannamesi ne diyor İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi bütün insanlar için geçerlidir. Yalnız bir grup ve bir sınıf için değil. Orda diyor ki her insan, insan olmaktan ibaret olan konut edinme hakkı vardır. Hakkına sahiptir. Peki ya Kürtler bu hakkı kullanamamaktadır. Çok iyi biliyorsunuz. Van’ın belirli yerlerinde oldu. Ama geçen yaz döneminde sadece Şırnak’da 27 köy. sözde güvenlik güçleri tarafından dozerlerle yerle bir edildi. Gidin nereye giderseniz gidin dendi. Görüldüki Kürtler konut edindirme hakkına sahip değildirler. Her insan, insan olmaktan dolayı ikan (iskan) etme hakkı vardır. Ama 70 yıldan beri bu hakkını kullanamıyor. 1925 yılında çıkarılan Mecburi İskan Yasasıyla Kürtler ordan oraya sürgün edilmekte, Kürtler istedikleri yerlerde iskan edemiyor, devlet istediği yerde onların iskan etme hak (hakkı) vardır. Kendileri seçemezler bu hakkı, herkesin iş edinme ve çalışma hakkı vardır. Daha dün Şırnak’da kömür toplayanların katırları kurşunlandı, insanlar kurşuna dizildi. Kürtlerin böyle bir şeye de hakkı yoktur. Herkesin kendini yetiştirme okuma, yazma, ilerleme hakkı vardır. Kürtlerin bu hakkı da yoktur. Değerli arkadaşlar, Kürtlere okumak yazmak yasak, Kürt kültürünü araştırmak yazmak yasak, insanlık, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde Kürtlerin insan olmaktan dolayı kullanacakları hiç bir hakkı, sıfatları yoktur. Ne olmaktadır, yöneticiler tarafından gaspedilmektedir. Uluslararası antlaşmalardan doğan hiçbir hakkı kullanamıyor. Helsinki Nihai Senedi ve son Paris bildirisi . . . (anlaşılamadı) T.C. yetkilileri . . . (anlaşılamadı) çocuk haklarını garanti altına alan sözleşme, bunun üç maddesi T.C. adına yetkilileri adına, 17, 29 ve 30 uncu maddeler aynen şöyle deniliyor; Herkes kendi ana dilinde okuma yazma ve kendini geliştirme hakkına sahiptir. Her çocuk taraf devletler bu konuda çocuklara yardımcı olurlar diyor. Gel gör ki küçücük çocuklara bile bu hakkı tanımıyorlar. Ne yazık ki Kürt halkının yaşama hakkı bile yok . . . (anlaşılamadı) dünyada belki ilk defa Hizan’da, burda yakınımızda olan bir olay dünyada ilk defa kutsal bir mabette din adamı öldürülüyor. Diyorlar ki imam intihar etti. Değerli arkadaşlar imam intihar etmedi, îmamın beynine kurşun sıktılar. Tabancayı eline almış olsaydı, kimi vuracağı belli olmazdı. Tepeden tırnağa silahlı adamlar, güvenlik güçleri sözde onu kurşuna dizerlerdi, delik deşik ederlerdi. Diyarbakır’ın bir köyünde Hüseyin Akaslan isminde bir genç öldürülüyor, 24 yaşında TV haberleri diyor ki, işte falan köyde güvenlik güçleşiri (güçleri) ile teröristler arasında çıkan çatışmada bir terörist Hüseyin Akaslan adında bir terörist bolü (ölü) olarak ele geçirildi. TV’de bu haberi duyuyoruz. Hükümetin yüzkarası TV. bu haberi veriyor, Hüseyin Akaslan defalarca Elazığ Ruh Hastanesinde tedavi görmüş, ayın dördünde, yani ölmeden 24 saat önce Elazığ Akıl Hastanesinden çıkmış, deli yanfelçli bir insan bunu öldürüyorlar. TV de de bu haberi veriyorlar hükümet yetkilileri ve hükümetin yüzkarası TV bunlar bundan utanç duymalıdırlar. Görülüyor ki Kürt halkının yaşama bile hakkı yok değerli arkadaşlarım. SHP’den milletvekili seçildim. Biz o günler dedik ki 12 Eylül yöneticilerinden hesap soracağız. Bu SHP’nin söylediği sözlerdir. Biz dedik ki, faşist yönetimden hesap soracağız . . . (anlaşılamamış) ve böylece HEP’i kurduk. HEP bu programlara hasret, ben size bugün Nevruz ben sizi fazla meşgul etmiyeceğim. Nevruz’da gülünür oynanır, halay çekilir, eylenilir, kısaca bunu anlatacağım. HEP bu amaçla kuruldu. Hedefimiz Türkiye’yi demokratikleştirmek, devletin demokratikleştirilmesinin önünde gelen engel Milli Güvenlik Kuruludur. Milli Güvenlik Kurulu kaldırılmalıdır. Milli Güvenlik Kurulu var olduğu sürece Türkiye’ye demokrasi yerleşmez. Biz diyoruz ki Valiler ve Kaymakamlar seçimle gelsin. Vanlılar kendi valilerini kendileri seçsinler, belediye başkanlarını seçtikleri gibi. Biz diyoruz ki gözaltı süresi 24 saati geçmesin . . . (anlaşılamadı) Bugün Türkiye’de gözaltı süresi, 12 Eylül yönetiminde 90 gündü, bugün 15 gündür. 90 günün 87 gününü işkencelerde geçiren insanlar oldu. Polis hiçbir zaman sorgu yapmasın sorguya ancak Savcılar yapabilir, onu da sanığın avukatının hazır bulunduğu bir ortamda. İşkencehanelerde yapılmaktadır. 12 Eylül cuntasında suçlu aranmadı, insanlar arandı. Yakaladıklarını işkencehanelere götürdüler. Bunu bir suç buldular. Demin Hüseyin Akaslan’a buldukları suç gibi, zindanda döve döve suç yüklediler. Suç yüklediler diyorum. Bunun örneği var biliyoruz TÖB-DER davasında yakaladıkları . . . (anlaşılamadı) ve bu dönemde hukukçular hiç çalışmadı. Türkiye’nin hiçbir yerinde çalışmadı. Ama bugün özellikle doğuda Kürt halkının yaşadığı bölgede Şırnak olayları, Dargeçit, Silvan, Adana, İzmir olay olan yerlerdir. Halkın üzerine ateş ediliyor. TV. de bunu seyrediyorsunuz. Filistin’de Filistinliler taş atıyorlar. Sopa ile İsrail askerlerini kovalıyorlar. Bizde kömür ocağında kömür çıkaranlar kurşuna diziliyor. Bizde mezara gidenler kurşunlanıyorlar. Hiç kimsenin hak arama hakkı da yoktur. Adana’da polis karakoluna olaylara öğrenmek üzere giden il başkanları şu anda gözaltında. Bu nedenle toplantıdan hemen sonra Adana’ya gideceğim. Bunun sebebini öğrenmek için gideceğim. Sebebini aslını biliyorum. Bizim il başkanının Kürt olduğu için HEP’sinin demokratikleşmesinin . . . (anlaşılamadı) İşte bugün siz de böyle bir zor ortamda yaşıyorsunuz ve demokratikleşme için biz açık politika izliyoruz. Türkler için ne istiyorsak açık söylüyorum. Diyoruz ki bunlar bu hakdan yararlanılmalı. Ben bunu iki hafta önce Perşembe günü Mecliste söyledik. Biraz önceki saydıklarımı, Meclis’te söyledim. Kürt meselesinde yani Doğu sorununa tek çözüm Kürt kimliğinin kabulü . . . (anlaşılamamış) ne bölge valisiyle, ne özel timle köy korucusuyla, ne baskıyla ne zulümle, bu güzel bayram gününde bu nedenle türkü söyleyeceğiz, hep birlikte oynayacağız. Bugün çünkü bayramdır. Nevruze Prozbe”
b) Halkın Emek Partisi Fatih (İstanbul) ilçe örgütünce 25.5.1991 tarihinde düzenlenen “Bahar ve Özgürlük” toplantısındaki konuşması :
“Değerli arkadaşlar, eğer biraz sessiz olursanız benim konuşacaklarımı duyacaksınız. Bu nedenle değerli arkadaşlar ben şunu görüyorum. Bir yıl içerisinde Halkın Emek Partisi nereden nereye geldiğini çok iyi görüyorum. Nice haklarımızı da aldık. Nice haklarımızı, sonra ikinci olağan kurultayımızı yapacağız. Biz Halkın Emek Partisi olarak açlığa ve yokluğa karşı mücadele veriyoruz. Biz Halkın Emek Partisi olarak baskı ve zulme son diyoruz. Biz Halkın Emek Partisi olarak . . . (anlaşılamamış ancak benzerlerinden “Halkların” olması gerektiği düşünülüyor) eşitliğinden ve kardeşliğinden yanayız diyoruz ve bunların olabilmesi için Türkiye’nin demokratlaşması gerekiyor. Türkiye’de demokrasi olmadığı sürece çıkarcı çevreler ne bizim kardeşliğimizi bırakırlar ne de bizim barış içinde birlikte yaşamamızı bırakırlar. Bu nedenle önce demokrasi değerli arkadaşlar. Halkın Emek Partisi’nin demokratikleşme ile ilgili programını almaz bile. Çünkü biz iki hafta sonra kurultaya gidiyoruz. Kısaca Halkın Emek Partisi’nin bu kurultayda ne beklediğini söyleyeceğiz. Biz diyoruz ki madem demokratik olmayan ülkemizin demokratikleşmesini istiyoruz. O zaman Türkiye’de demokrasinin gerçekleşmesi mümkün değildir. Bu nedenle hiçbir zaman şunun veya bunun karşısında değiliz. Herkesin bir arada, bir tek şeye karşıyız, baskıya ve zulme karşıyız, bunu açıkça söylüyorum. Bunun karşısında olabilmek için de buna karşı koyabilmek için de buna karşı olan bütün kitlelerle işte güç birliği yapmak mecburiyetindeyiz. İşte bu kurultayımızın sonucunda ortaya çıkacak böyle bir manzarayla biz; halkımıza, biz insanlarımıza daha büyük hizmet yapmış olacağız. Değerli arkadaşlar bir şeyi daha görüyorum. Onu da söylemek mecburiyetindeyim. Gecemizin bu coşkulu sevgiyle devam etmesini hepimize yakışır bir şekilde bunun devamını istiyorum. Başkasının sözünü bize getirmeyin değerli arkadaşlar. Biz ne yaptığımızı biliyoruz. Ne yapacağımızı da biliyoruz. Biz diyoruz ki, son günlerde basın yazıyor. Ben bugün basında çıkan ve henüz duygu ve düşünceleri olan bir görüşümü bugün düzenleterek basında çıktığı şekilde aynen sizlere okuyorum . . . (anlaşılamamış) Az ama ben ne söyleneni çok iyi biliyorum. Biz Halkın Emek Partisi olarak en fazla ezilenin, en fazla sömürülenin en fazla Kürt . . . (anlaşılamadı) örenin partisiyiz diyoruz. Diyorlar ki ha Kürt partisisiniz çünki Kürtler bu partiye çok uyuyorlar. Biz diyoruz ki eğer siz Kürtlere zulmetmişseniz, Biz Kürtlerin de partisiyiz. Şunu istiyoruz değerli arkadaşlarım, çok çabuk unutuldu biraz önce söylediklerim. Bizim hedefimiz eşitlik ilkesine dayalı hakların (halkların) gönüllü birliğinden yanayız. Mücadelemiz onun içindir. Saygılar sunar, gecenize başarılar dilerim.”
c) Halkın Emek Partisi Konya il örgütünün 18.5.1991 tarihinde yapılan kongresindeki konuşması :
“Değerli hemşerilerim, HEP Konya 1. olağan kongresine hoşgeldiniz. Biz HEP’in hangi koşullarda doğduğunu bugüne kadar anlattık. Şimdi ise HEP kongrelerini yapıyor. Kurultayına gideceğiz. Yani partileşmesini, partileşme sürecini tamamlamış oluyoruz. HEP bundan sonra neler yapacak, bundan sonra HEP bunları anlatacak. Değerli arkadaşlar biz yetmiş yıldan beri tabularla yönetilen ülkemizi tabusuz yönetimini arzuluyoruz. Yani ülkemizde tabuların bir genel açıklayacağız. Tabuların (tabulara) özgürlük diyeceğiz. Tabular fikirler özgürleşmediği sürece Türkiye’nin özgürleşmesi, demokrasileşmesi mümkün değildir. Bu tabuların başında yulardan beri ağzına böcek, ayağına pranga vurup kalmışız. Türkiye’de yetmiş yıldan beri yöneticiler birlikte yaşadıkları, hemen hemen aynı sofrada yedikleri insanları, sıkılmadan inkar ettiler. Utanmadan inkar ettiler. Yoktur dediler ama, bugüne kadar yok diyenler baktık, bir gün 12 milyon oldular. Sayı önemli değil, Kürt halkı vardır. Kürt halkının sorunları da vardır. Nedir şimdi tutuyorlar. Doğu sorunu ekonomik sorundur. Biz bu ekonomik sorunu çözersek, Kürt sorununu da çözmüş oluruz. Hayır değerli arkadaşlar hiç de ekonomik sorun değildir. Kürt halkının sorunu ulusal sorundur. Gaspedilmiş ulusal demokratik halkların (hakların) mücadelesini yapıyorlar. Ekonomik olamaz, çünkü bir ülkenin kalkınmışlık oranı o ülkenin kullanmış olduğu o ekonomik görüştür, emekçi görüştür. Türkiye yetmiş kilovat saat elektrik üretmekte, bunun üçte biri Doğu’da, yani Karakaya, Atatürk, Keban barajı ve Elbistan Termik Santralında, diğer üç barajlar hariç. Bilindiği gibi dünyada en ucuz elektrik üretimi hidroelektrik sistemler, yani baraj sistemiyle üretilen elektriktir. Türkiye kişi başına elektrik tüketimi, yıllık 900 kilovatsaat civarındadır. 900 kilovatsaatten daha aşağı 1000 kilovatsaat olarak kabul etsek, peki bu doğudaki tüketim ne kadar aşağı yukarı 300 kilovatsaattir yıllık, Doğudaki elektrik üretimi, kişi başına 5000 kilovatsaattir. Petrol Türkiye’de petrol tüketimi kişi başına 300 litre yıllık doğu-batı kalkınmış oranına bakacak olursak, milli gelir seviyesine baktığımızda doğudaki kişi başına petrol tüketimi 100 lira, peki doğudaki kişi başına petrol üretimi ne kadar, kişi başına 500 litre, yedi milyon insan oturmakta, Doğu ve Güneydoğuda yıllık oradaki petrol üretimi 3,5 milyon ton.
“Değerli arkadaşlar, büyük devlet adamlarından birtanesiydi. Bu kış Türkiye’yi komünizm gelecek diyor. Epey kış geçti gelmedi. Sonra dediler ki 141-142 kalkmazsa Türkiye’ye komünizm gelmez. Kalktı yine gelmedi. Bugün onun için öyle söylüyorlardı. Hak arayışı içinde olan insanları suçlayabilmek için gerekçe gerekiyordu ellerinde baktılar ki olmadı, bugün ne oldu, hak arayışı içerisinde olan insanları bölücülükle suçluyorlar. Hemen devletin bölünmez bütünlüğü değerli arkadaşlar, ben Kürdüm diyen insanı devletin bölünmez bütünlüğüne ihanet ediyor suçlamasıyla suçlayıp, zindanlara atılmaması gerekirdi. Çünkü biraz önce belirttiğim gibi en fazla zulüm gören çok okuduğunuz gazetelerde teker teker saymama gerek yoktur; Yeşilyurt köyündeki insan pisliği yedirilinceye kadar doğuda teröristler vardır diyorlar biz onlara karşı güvenlik tedbirleri aldık. O denli bir açıklama getirmek istiyorum. Bugünkü Başbakan Sayın Yıldırım Akbulut 1984 sonbaharında içişleri Bakanı oluyor ve kürsüye çıkıyor şöyle bir açıklama yapıyor. Diyor ki: Bu teröristlerin sayısı 500-600. Arkasından Mustafa Kalemli içişleri Bakanı, şimdi Abdülkadir Aksu iki ay önce parlementoda olağanüstü halin dört ay daha uzatılması için içişleri Bakanı bir açıklama yapıyor. Diyor ki 1984’den bugüne kadar 2264 terörist ölü olarak ele geçirildi, ikisinden birisi doğru söylemiyor. Yıldırım Akbulut sayıyı 500-600 veriyordu. Abdülkadir Aksu onun aşağı yukarı, onun dört katını götürmüş. Yani fazladan çok daha fazla vatandaş öldürülmüş, diyoruz ki siz bunları bitirmişsiniz, hem de üç dört katıyla, peki öyleyse olağanüstü hal uzatılmasına gerek yokki. Ve Yıldırım Akbulut’un yapmış olduğu açıklamalar 500-600 kişilik bir açıklamasında buna karşı oluşturulan güce bakın, Özel vali, bölge valisi emrinde otuzbin köy korucusu, bir o kadar ihbarcı, onları civarında özeltim, sayıları iki katına çıkan polis, özel komando birlikleri, hava indirme tugayları, birinci ve ikinci ordu, değerli arkadaşlar bunların açıkladıkları sayısında 500-600 terörist bunlara karşı bu gücü oluşturmadılar. Kime karşı oluşturdular’ Orada ulusal taleplerine sahip çıkan Kürt halkına karşı oluşturdular. İnsan hayatına karşı her baskıyı uyguladılar. Sayın Özal olaylarla ilgili şunu söylüyordu: işte görüyorsunuz, bunların canı üçbuçuk tank, öyle ise doğuda üçbuçuk bırak, öbür dağınık güçleri geri çek sayın Cumhurbaşkanı diyor. Evet bu şeye daha açıklama getirmek istiyorum. Çok konuştular ve Türkiye ilim ve siyasal yaşamda rahatsız eder. Değerli arkadaşlar hükümet diyor ki biz her yanda kurulacak bir Kürdistana karşıyız. Ama Litvonya (Litvanya), Petronya’nın, Vegonyanın, Gürcistan’ın, Türkistan’ın, Sovyetler Birliği’nde bağımsızlıklarını ilan etmesinden yanayız. Biz eğer iran’da Kürt halkı kendi bağımsız Kürdistan devletini ilan edeceklerse onların doğal hakkına ne Özal karışabilir, ne de Yıldırım Akbulut karışabilir. Eğer karışmak isterlerse hem iran’ın içişlerine karışmış olurlar. Hem de Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkına saygısızlık yapmış olurlar. Kürt halkı Irak’ta son elli yılın insanlık dramını yaşadı. Elli yıl diyorum. Çünkü en son 1945’de Alman Faşistleri yahudileri fırınlarda yaktılar. Onlar uzakta Kürt halkına daha başkalarına soğukta geldi. Ve düşünebiliyormusunuz, insan hakları adına dağbaşına gelmiş, canını kurtarmaya çalışan, faşistlerden canını kurtarmaya çalışan bunlar, geri gönderilecek. Zaho’da veyahutta herhangi bir yerde kendi evinin bahçesinde başkaları tarafından kurulmuş bir çadırda göçebe olarak yaşayacaklar. Ve bunların kendi kaderlerini tayin hakkında saygısızlık yapacaktır Biz işte bu saygısızlık yapanlara karşıyız. Bir de Barzani, Talabanî gitti Saddam’la görüştü. Değerli arkadaşlar, elbetteki Talabani yıllardan beri bağımsızlık mücadelesinin lideridir. Rafsancani ile görüşebilir, Saddam’la da görüşebilir, Bush’la da, Avrupadaki diğer yöneticiler de görüşebilir. Neden görüşmesin diyorlar. Bugüne kadar Kürtleri dar çerçevede tutup, uluslararası diplomatik ilişkilerden izole ettiler. Kürtlerin bu ilişkilere geçişini hazmedemedikleri için gitmemeliydi diyorlar. Eğer Talabani kan davasına dönüşsün gitmeseydi, Talabani gücünü artırdı. Son olarak son günlerde gazetelerde olduğu gibi, basında olduğu gibi sayın Cumhurbaşkanı Özal’ın televizyona kadar direk benim adımı kullanarak Türkiye’deki işkenceyi, işkencecileri aklamaya çalıştılar. Değerli arkadaşlar, Sayın Özal Cumhurbaşkanıdır. Benim avukatım değildir. Ben ona vekalet vermedim. Onun için sayın Özal benim namıhesabıma benim işkence görmediğimi iddia edemez. Bu nedenle kınıyorum. Türkiye’de işkence vardır. Türkiye’de 12 Eylülden sonra özellikle işkence kurumlaştı. Devletin resmi ideolojisinin politikalarını uygulamak için işkence bir araç olarak kullanıldı. İşte Türkiye’de işkence gören milyonlarca insandan biri de benim. Ben yalan söylemiyorum. Ben işkence görmedim. Benim işkence görmediğimi söyleyenler yalan söylüyor. Saygılar sunuyorum,”
2- Ahmet Karataş’ın beyanları
a) Halkın Emek Partisi İstanbul il örgütünce 1.3.1992 tarihinde düzenlenen “Bütün Halklar Kardeştir, Katliama Son” mitingindeki konuşması :
“Değerli arkadaşlarım, bu ülkenin Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz bu ülkenin bütün insanları, bu ülkenin yiğit insanları hepinize merhaba değerli arkadaşlarım, biz İstanbul’da eğer biraz susarsanız, bu mitingin amacına hizmet etmesinde en büyük katkıyı yapmış olursunuz. Biz İstanbul’da böyle bir mitingi düzenlerken, böyle miting olmasını düzenlerken, içinde bulunduğumuz koşullarda Kürdün dahilinde bulunduğu koşullarda, Kürt halkının bugünlerde içinde bulunduğu karşı karşıya geldiği koşullarda biraz haberdar olmanızdır. Sizlere haber anlatmak içindir. Benim arkadaşlardan bir ricam var sizin sologonlarınız (sloganlarınız) Siyasi anlayışımıza tümüyle saygı duyuyorum, ama işte bu İstanbul maydanıdır . . . (anlaşılamamış) bugün İstanbul meydanında pankart açmanız, Kürt halkının karşı karşı olduğu katliamların önüne geçemiyor. Değerli arkadaşlarım, sologonlarla (sloganlarla) hiç bir yere varamayız. Değerli arkadaşlarım, değerli arkadaşlarını, birbirinizle yarışmayın. Biz buraya gelmiş olan tüm siyasi anlayışları bağrımıza basıyor ve saygı duyuyoruz. Yarışılacak bir şey var ise, bu serbest kürsüde serbestçe yarışmak gerekir. Değerli arkadaşlarım . . . (anlaşılamamış) slogan atmayınız. Değerli arkadaşlarım bu ülke kuruluşundan bugüne kadar tarihinin en bunalımlı gününü yaşıyor. Sizler bugün buraya sologan (slogan) atarken bu meydanları doldururken Kürt halkının içinde bulunduğu ve Kürt halkı üzerinde geliştirmek istedikleri, biraz lütfen yakından takip edelim, biraz onları dinlemeye çalış, o zaman hizmet etmiş olursunuz. Değerli arkadaşlarım, o zaman şöyle bir yöntem saptayalım. Siz atacağınız bütün sologanları atın biz burada bekleyelim, ondan sonra konuşmaya başlayalım. Eğer amacınız burada son günlerde denenmiş, geliştirilmiş politikaları anlatmak ve çözmekse, eğer amacınız Kürt halkına hizmet etmek değilse slogan atmaya devam edin. Değerli arkadaşlarım, şimdi bugünlerde burada mutlu günler yaşıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne zaman darboğaza girdi, ancak yeni kurulan hükümet şu veya bu şekilde Türkiye’de birtakım demokratik açılımlarda alacağını söylerken, şu günlerde yeni oyunlar geliştiriliyor. Sanki dün Dersim’de kadınlarımızın kollarındaki çocukların cinsiyetini tespit etmek için kasatura ile vuran bunlar değilmiş gibi, sanki dün Botan’ı katledenler bunlar değil. Sanki Zonguldak’ı katleden bunlar değilmiş gibi, bugün bu ülkede değerli arkadaşlarım, eğer bu katliamlara son verilecekse eğer Kurt halkının Türk halkının her alanda eşit koşullarda yaşamı gerçekleştirecekse . . . (anlaşılamamış) verdiği mücadeleyi bir müddet bırakmış olabileceğini, çok açık ifade etmiş olmasına rağmen, bu hükümet, bu devlet kanla ve ısrarla . . . (anlaşılamamış) değerli arkadaşlarım, son günlerde bölge olağanüstü hale çevrildi. Son günlerde kontrgerillasının özel timi yanında onbin civannda özel eğitilmiş komando gönderildi. Son günlerde, değerli arkadaşlanm bir ülke düşünün ki uçaklarla kendi topraklarını bombalıyor. Bir ülke düşünün ki kendi toprakları dediği yere özel birlikler gönderiyor. Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de iç hukuku açısından, uluslararası hukuk açısından bir ülkenin kendi topraklama bombalaması, savaş statüsü anlamına gelir. İster taraf kabul etsin, ister taraf kabul etmesin, dolaylı veya dolaysız bu savaşı kabul etmiş anlamına gelir. Kısacası bu ülkenin başbakanı Cudi dağının bombalanmasını resmen doğruluyor. Bir ülkenin Başbakanının kendi topraklarım kendi yeri(ni) uçaklarıyla bombalamasını savaş tarafı olarak kabullenmekte, gerek uluslararası hukuk gerekse Türkiye’nin iç hukuku açısından tarafla savaş kabullendiğini ve bu savaşa tarafları olduğunu açık ve net bir şekilde . . . başka bir şey değildir. Değerli arkadaşlarım, değerli arkadaşlarıma birşey söylemek istiyorum. Değerli arkadaşlarıma söz, değerli arkadaşlarım bu ülkede hepiniz, hepimiz Filistin için sokaklara döküldük. Irak için sokaklara döküldük, tavır koyduk. Kürt halkına karşı sessiz kalmayız diyoruz. Değerli arkadaşlarım beni bağışlasın ama . . . (anlaşılamadı) Burada gösterdiğiniz bu sloganları tavrım orada göremezsiniz.
Bölgeyi tanımıyorsunuz. Burada birbirinizi slogan atarak yarışarak Kürt halkına katliamlarına karşı direnç göstermiş sayılmazsınız. Sloganlarla bu iş yürümüyor. Veya konuda samimi iseniz. Çok açık bir çağrımız var. Eğer bu konuda samimiyseniz, bu konuda samimiyseniz, Kürt halkının dinamizmleri gelişiyor. Kürt halkının dinamizmleri mücadele ediyor. Buyurun Kürt halkının dinamikleri yanında savaş verin. Değerli arkadaşlarım, son günlerde yeni bir tartışma başlatıldı. Bu yeni tartışmada Kürtler ne istiyor, bu Kürtlerin ne istediği de belli değil denmeye başladı. Değerli arkadaşlarım Kürtlerin ne istediği çok belli ve açıktır. Kürtler kimliksiz olmak istemiyor. Kürt halkı ne istediğini çok açık ve net şekilde söylüyor. Kürt halkı özgür olmak istiyor. Kürt halkı dünya insanları gibi yaşamak istiyor. Kürt halkı emeğini değerini dünya halklarına katmak istiyor. Kürt halkı, Türk halkına düşman olmak istemiyor. Kürt halkı Türk halkıyla diğer halklarla hiç bir alıp veremediği yoktur. Kürt halkı Türk halkıyla dost olmak istiyor. Ve Ortadoğulu insanlarla dost olmak istiyor, dünya halklarıyla dost olmak istiyor. Kürt halkı özellikle bir şeyi çok açık ve net istiyor, özgür olmak istiyor. Değerli arkadaşlarım, biz parti olarak bu savaşta bir taraf var. ister açıklansın, ister açıklanmasın . . . (anlaşılamamış) Bu ülkede savaşı sürdüren taraflarda Değerli arkadaşlarım, burada bulunan arkadaşlara çağrım var … (anlaşılamamış) Gelin bölgeyi görün, gelin insanlarımızın içinde bulunduğu koşulları yerinde görün ve burada çok açık ve net şekilde göreceksiniz, eğer bunları yapacak olursanız . . . (anlaşılamadı) olursunuz, yardımcı olmuş olursunuz. Değerli arkadaşlarım, biraz önce söyledim, savaşın tarafları var ve biz diyoruz ki gerek Türk halkında, gerek Kürt halkında, gerekse diğer halklara bu savaş hiç bir şey kazandırmaz. Kürt halkı barıştan yanadır. Kürt balkı özgürlükten yanadır. Kürt halkı kardeşlikten yanadır ve bundan dolayı da Kürt halkı diyor ki, illa ve mutlaka savaşla bu iş çözümlenir demiyor. Kürt balkı politik çözümler yanındadır. Siyasi çözümden yanadır, bu konuda . . . (anlaşılamamış) Kürt halkı buna hazırdır. Hazır olmayan devletin kendisidir. Devlet bundan kaçmaktadır. Bu ülkede hiç bir zaman halklar birbirine düşman olmamıştır. Yetmiş yıldır ve daha öncesinde de halklar birlikte yaşamış, halklar hiç bir zaman birbirine düşman olmamış, kardeşçe barış içinde beraber yaşamışlar. Ama bu ülkede her iki halka da düşman olan ve her iki halka da baskı ve … (anlaşılamamış) altında tutan bir tek devlet vardır. O da bu devlettir. Her iki halka düşman olan devlettir. Değerli arkadaşlarım, eğer iki dakika bizi dinlerseniz, eğer katliamlara karşı iseniz, eğer Kürdistan’da olup bitenlerden kendinizi sorumlu hissediyorsanız, bundan duyarlı olmak istiyorsanız, bu ülkede kırılacaklar, ama bu … (anlaşılamamış) Bu ülkede hangi halktan olursanız olun, hangi ırktan ve hangi dinden olursanız olun, henüz bu ülkede Kürdistan’da geliştirilecek katliam, soykırım ve baskıların karşısında bir demokrasi cephesi, bir yurtseverlik cephesi oluşturalım. Ancak o zaman katliamların önüne geçeriz. işte o zaman yardımcı olmaya hazırsınız demektir. Değerli arkadaşlarım çok açık ve net söylüyorum. Sizler burada görevinizi yapmıyorsunuz, Kürt halkı üzerine düşeni yapmıyor. Sizler görevinizi yapmıyorsunuz. Sadece burda, bu mitingde slogan atmakla üzerinize düştüğünüzü tümüyle yapmış sayılmazsınız. Kendinizi bundan kurtaramazsınız. Bu ülkede sosyalizm adına enternasnonalizm adına herşeyi söylediniz. Dergilerinizi yazıp söylediniz, sokaklara döküldüğünüz ama Kürt halkı üzerine geliştirilen oyun karşısında nedense hep sustunuz, hep susmaya devam ediyorsunuz. Hiç bir dünyanın hiç bir yerinde kendi özgürlüğü için mücadele eden halklara milliyetçi gözüyle bakılmadı. Dünyanın hiç bir yerinde kendi özgürlüğü için mücadele eden halklara milliyetçi bir mücadele gözüyle bakılmada. Ama, Türkiye’nin sosyalistleri, Türkiye’nin aydınları, Türkiye’nin devrimcileri, nedense Kürt halkının dinamizmine, mücadelesine milliyetçilik demekten öteye gidemedi. Türk halkı işte, işte bu konuda sorumlusunuz. Türkiye’nin devrimcileri, sosyalistleri, aydınları gelin Kemalizm’den öte düşünün, kafanızdaki Kemalist çizgileri yıkın, Kemalist çizgileri aşın. Değerli arkadaşlarım, burada bir çok sanatçı arkadaşım var, birçok konuşmacı arkadaşım var. Değerli arkadaşlarım Balâ’nın Botan halkının, Diyarbakır Halkının, Cizre Halkının, Kars Halkının, sizlere kardeşlik, sizlere en sıcak kardeşlik duygu ve selamlarıyla hepinizi selamlıyor.”
b) İmzalamak suretiyle içeriğine katıldığımı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 16.4.1992 tarihli ifadesinde belirttiği ve bu şekilde onun yazılı beyanı haline gelmiş olan 2.4.1992 tarihli “Birleşmiş Milletler, Tüm Uluslararası Kurum ve Kuruluşlara Deklarasyondur” başlıklı bildirge:
“Türk hükümeti 21 Mart Nevruz Bayramı kutlamalarından sonra yeni bir söylem oluşturmaya başladı “Bir savaşla karşı karşıyayız”, “örtülü bir savaşla karşı karşıyayız, savaşta silah kullanılır” gibi sözler sık sık kullanılır oldu. Bu söyleme uygun olarak Türk Hükümeti Kürt halkına karşı savaş uçaklarını, helikopterlerini, tanklarını, toplarını v.s. en yoğun bir şekilde kullanmaya başladı. Zaten 1991 yılı sonlarından itibaren bu tür silahlar teröristlerle mücadele ediyoruz görüntüsüyle Kürt halkına karşı etkin ve yaygın bir şekilde kullanılıyordu.
“Türk hükümeti bir savaştan söz etmektedir. Ama savaşın kurallarına kat’i surette uymamaktadır. Örneğin, savaşta sivil halkın üzerine ateş açılmaz silahlı gruplarla, ordularla savaşılır. Savaş hukukuna göre yakalanan gerilla esir muamelesi görür. Halbuki, 21 Mart’ın hemen öncesinde ve sonrasında süreçten de iyice anlaşılmaktadır ki Türk güvenlik güçlerinin Türk ordusunun esas hedefi Kürt gerillalardan çok Kürt halk yığınlarıdır. Silahsız ve savunmasız insanlara, kadınlara ve çocuklara, yaşlılara, yaralıları taşıyan ambulanslara ve sağlık kuruluşlarına ateş açmaktadır. Açıktan sivil halk katledilmektedir. Köylerde, kasabalarda, şehirlerde evler yakılmakta, içindeki eşyalar tahrip edilmektedir. Türk ordusu, Şırnak ilini savaş uçaklarıyla, helikopterlerle, ağır toplarla ve tanklarla yoğun bir şekilde bombalamıştır. Bu bombardımanlar sonucu, Şırnak’ta oturulabilecek ev kalmamıştır. Buzdolabı, çamaşır makinesi, fırın gibi ev eşyaları tamamen tahrip edilmiştir. Şırnak’ın durumu depremle yıkılan Erzincan’ın durumundan çok daha kötüdür. Açıkça görülmektedir ki, Türk ordu birlikleri, Türk güvenlik kuvvetleri, Kürt gerillalardan çok onlara kaynaklık eden Kürt halk yığınlarını fiziki olarak ve büyük kitleler halinde yok etme peşindedir. Türk Devleti, Kürt sorununu, Kürt insanlarını öldürerek, onların fizik varlığım ortadan kaldırarak çözümleme yolunu seçmiştir. Bütün bunların uluslararası bir norm haline gelmiş, savaş kurallarına, uluslararası savaş hukukuna aykırı olduğu bilinen bir gerçektir. Cenevre sözleşmelerinin hiçbir hükmüne uyulmadığı da yine bilinen bir gerçektir. Türk basın ve yayın kurumlarının, radyonun, televizyonun, gazetelerin, devletin söylevini aynen kabul etmeleri, bunu kat’i surette sorgulamaya çalışmaları, devletin pervasızlığını artırmakladır.
“Türkiye bir taraftan üç buçuk eşkıyadan söz etmekte, bir taraftan da savaştan söz etmektedir. Eşkıyaya karşı mücadelenin ülkenin iç sorunu olduğunu vurgulayarak, Kürtlere karşı yürüttüğü bu kirli savaşın herhangi bir tanığının olmamasını da özenle istemektedir. Aslında burada, Birleşmiş Milletler, Helsinki izleme Komitesi, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, Uluslararası Af Örgütü gibi kurumlara çok büyük görevler düşmektedir. Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere bu kurumlar, Kürtlerin yaşama haklarını, demokratik haklarına ve özgürlüklerine karşı görevlerini yerine getirememişlerdir. Onların bu tutumları, “bu bizim iç sorunumuzdur” diyen Türkiye’ye büyük cesaret vermekte, Türkiye’nin Kürt soykırımına varan katliamlar yapmasını teşvik etmektedir. Birleşmiş Milletler gibi kurumların, bu tavırlarını şiddetle protesto ediyoruz.
“Aslında en kirli savaşlar <bu bizim iç sorunumuzdur> perdesiyle örtülerek yürütülen savaşlardır. Soykırıma varan katliamlar daha çok bu savaşlar sürecinde gelişmektedir. Bunun nedeni gayet açıktır. Çünkü Birleşmiş Milletlerin uluslararası gözlem heyetlerinin, basın-yayın kurumlarının v.s, gözetiminin dışında cereyan eden savaşlardır, tanığı olmayan savaşlardır . . . devletleri, egemenlikleri altında tuttukları halklara karşı pervasızlıklara iten nedenlerden biri, hatta en başta gelen nedenlerden biri bu tür savaşları izleyen ve gözleyen bir tanığın, tanıkların olmamasıdır.
“Türkiye, Ermeniler ve Azeriler arasındaki savaşın uluslararası kurumlar tarafından, basın-yayın kuruluşları ve insan hakları kurumları tarafından izlenmesi gerektiği yolunda sürekli çağrılar yapmaktadır. Bunun gibi biz de Kürtlerle Türk ordusunun ve Türk güvenlik güçlerinin arasında cereyan eden bu kirli savaşın yukarıda adı geçen kurumlar tarafından izlenmesini, zaman zaman ilgili kurumlara raporlar verilmesini ısrarla istiyoruz.
“Süren savaşta taraflardan biri ısrarla diyalogtan yana olmasına karşın, Türk hükümeti buna yanaşmamaktadır. Türk hükümetinin savaşın sona erdirilmesi noktasındaki ilgisizliği ve kirli savaşta dayatması her iki taraftan bir çok insanın kaybına neden olmaktadır. Önümüzdeki süreçte meydana gelebilecek bütün ölüm ve tahribatların baş sorumlusu açıktır ki, siyasal ve demokratik çözüm talebine yanaşmayan taraf olacaktır. Bu konuda tutum geliştirmeyen, tüm uluslararası kurum ve kuruluşlar da sorumlu duruma düşeceklerdir.
“- Bugün Türk hükümeti, Kürtlerin özgürlük, eşitlik ve demokrasi mücadelesine (vurgulama bizim) karşı en ağır, en öldürücü silahlarla çok yoğun, çok yaygın ve çok kapsamlı bir savaş sürdürmektedir. Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansı, AGİK, Helsinki izleme Komitesi, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu gibi kurumların bu kirli savaşı izlemelerini istiyoruz.
“- Basın-yayın kuruluşlarının, insan hakları kurumlarının, bu kirli savaşı dikkatli bir şekilde izlemelerini istiyoruz.
“- Uluslararası sağlık kuruluşlarını bu konuda duyarlı olmaya ve gerekli yardımı yapmaya çağırıyoruz.
“- Savaş Hukuku kurallarına uyuluyor mu, Cenevre Sözleşmelerine uyuluyor mu’ . . . gibi konuları yukarıda saydığımız uluslararası tüm kuruluşların ilgiyle izlemelerini ve gözlemlerini istiyor, bu konuda somut, pratik adımlar atılması çağrısında bulunuyoruz.”
c) Davalı parti ile ilgili olarak Siyasi Partiler Yasasının 106. maddesine göre gönderilen belgelerin incelenmesinde; Genel Başkan, Genel Sekreter gibi sıfat taşıyanların dışında kalan ve partinin taşra örgütlerinde görev almış üyelerin veya onların oluşturdukları kurulların aynı nitelikteki beyanlarına, yayınladıkları bildirilere ve sair eylemlerine de tesadüf edilmektedir ki onları da şu şekilde özetlemek mümkündür.
l- İstanbul İl Başkanı. Osman Özçelik’in Halkın Emek Partisi Zeytinburnu (İstanbul) ilçe örgütünün 23.2.1991 tarihinde düzenlediği “Barış ve Özgürlük” adlı toplantıdaki konuşmasından:
“Halkın Emek Partisi Türkiye’de demokrasiye gereksinim duyulan bir günde, süreçte onaya çıktı. 12 Eylül faşizmi, 12 Eylül faşizminin devamı İktidarlar, düzen partileri, Türkiye halklarını aldatarak iktidarlarını ve muhalefetlerini sürdürdükleri biranda Halkın Emek Partisi ortaya çıktı . . .
. . . Halkın Emek Partisi Türkiye’de halkların kardeşliğini, eşitliğini ve özgürlüğünü savunuyor. Halkın Emek Partisi resmi devlet ideolojisinin karşısında bir partidir. Bu düzenin korunmasında yarar görenlerin karşısında kurulan bir siyasi partidir . . . Halkın Emek Partisi Türkiye’de ve dünyada, Ortadoğu’da Kürt halkının kendi kimliğine sahip çıkmasında ve insanca yaşamasına . . . (anlaşılamamış) çalışan Halkın Emek Partisi ilk defa Kürt balkına demokratik ve özgür bir ortam yaşamasında insanca yaşamasını sağlayan ve tüzük parti programına alan bir partidir …”
2- Aynı kişinin Halkın Emek Partisi tarafından Nevruz münasebetiyle 21.3.1991 tarihinde İstanbul’da düzenlenen şenlikteki konuşmasından :
“21 Mart bir halkın ayaklanması ve onun mücadelesinin rengarenk görüldüğü gündür. . . Nevruz Bayramını kutlayan bu zafer halktır. . . (Genel Başkan Fehmi Işıklar’ı taktım ederken) sayın genel başkanım hoşgeldiniz. Emekçi başkanım hoş geldiniz, işçi başkanım hoşgeldiniz. Sayın başkanım hoşgeldiniz. Kürt başkanım hoşgeldiniz. . .”
3- Aynı kişinin Halkın Emek Partisi Fatih (İstanbul) ilçe örgütü tarafından 25.5.1991 tarihinde düzenlenen “Bahar ve Özgürlük” adlı şölendeki konuşmasından :
“. . . Özgür ve bağımsız yaşayabileceğimiz günlerin müjdecisi bir çok bahan birlikte yaşamak üzere bir araya geldik. . . Eğer Kürtlerin demokrasiye ihtiyacı varsa, biz Kürtlerin de partisiyiz. Eğer Türkiye emekçi halkların demokrasiye insanca yaşamaya ihtiyacı varsa biz onların partisiyiz. Etmeninin, Rumun, Yahudinin, Çerkezin ve diğer tüm etnik azınlıkların da partisiyiz. . . Biz halkların kardeşliğini, halkların özgürlüğünü. . . (anlaşılamamış)”
4- Halkın Emek Partisi Küçükçekmece (İstanbul) ilçe örgütü tarafından 8.3.1991 tarihinde “Dünya Kadınlar Günü” münasebetiyle düzenlenen toplantıda ilçe başkanı Yaşar Kilerci’nin konuşmasından :
“. . . Türkiye’de kadın olup, aynı zamanda Kürt olmak daha zor bir şeydir. Burada Kürt kadınının sorununa değinmeden geçemiyeceğim. Kendi toplumunda daha sert bir şekilde geçerli olan tavırlar, değer yargıları, Kürt kadınını daha büyük baskılarla yüz yüze bırakmaktadır. Aynı zamanda onursal baskı altında tutulması da konunun diğer bir yerini oluşturur. Kürt toplumunun sosyal yapısı içerisinde en gerici kurumlardan biri bile aile içinde kadın olgusuna hukuk kuralları bile yani geleneklere, göreneklere yok sayılmakta, onun cins olarak kimliği . . . (anlaşılamamış) dövülmekte, adeta yaşayan bir varlık bile ona tanınmamaktadır. Kürt toplumunda bunu son derece yalan ve önlemlerle durdu. Berdel, şehtemel, kürtaj yapmak, son derece yaygın bir sorun, yaygın bir işlem olan imam nikahı, başlık parası ve kan davalarında kadınların türlü şekilde bir tarafa yönelmesi ödenen bir malın karşılığı kadının rehin bırakılması bu örneklerden bir kaçıdır. Bunlar, Kürt toplumlarının toplum için baskıları olarak değerlendirmek mümkündür. Tüm bunların yanısıra, egemenlerin Kürt toplumu üzerine yıllardır uygulanmakta oldukları. . . (anlaşılamamış) politikası, devlet terörü, soykırım ve bunun gibi insanlık dışı uygulama ve politikalarla bir bütün olarak Kürt toplumu yok etmeye çalıştıkları bilinmektedir. . . Özellikle son iki yılda Kürt toplumunun içinde meydana gelen ayaklanmalarda, kitle hareketlerinde Kürt kadınlarının oldukça önemli işlere sahip olduklarını görüyoruz. . . Kürt kadınlarının Türk kadınlarından daha farklı bir sorunları vardır. Bu da ulusal sorundur. . .”
5- Halkın Emek Partisi Tunceli Merkez ilçe örgütü başkanı Mehmet Gülmez’in Şişli (İstanbul) ilçe örgütü tarafından 8.5.1991 tarihinde düzenlenmiş olan “Dersim Gecesi”nde yaptığı konuşmadan :
“… Dersim haksızlığa, zulme karşı başkaldıran, onurlu direnişleri bu ülkedeki önemli simgelerden biridir. . . insanlarımızın topluca gözaltına alınıp, işkence şartlarından geçirildiği, köylere baskılar yapılıp, hapse gözaltına alınan gençlerimizin cesetlerinin sabahleyin ailelerine teslim edildiği, askerle zorla köylerinden alınan insanlarımızın dağlarda kurşuna dizildiği bir ildir Dersim, Dersim’in birçok köyünde insan sesi duyulmuyor artık. Toprak damların bacalarından duman tütmüyor. Değerli dostlarım, bu uygulama tarihi yalnız Dersim’e özgü değildir. Bu baskı ve zulüm uygulamaları tüm Kürt halkına karşıdır. Faşist bir olağanüstü bölge yasaları ve bölge valisi Kürt halkını ezmek, Kürt halkının özgürlük mücadelesini komple bastırmak için oluşturulan yasa ve kurumlardır. . . Kürtlerin dostları, Kürt halkının birlikte yaşadığı, halklarının ilerici, yurtsever ve sosyalist güçlerdir. Değerli dostlar dünyanın neresinde olursa olsun, sıcak mücadele ortamına girmiş bir ulusal ya da sınıfsal hareketlerin cephe gerisi güçler, diğer bir yanı dört bir yanda yaşayan sosyalist, ilerici ve demokrat uygulananlardır (uygulamalardır). . . bizim görevimiz elimizden geldiğince cephe gerisindeki görevi yerine getirmektir. Yeri geldiğinde de dostça eleştirmektir. . .”
6- Halkın Emek Partisi Fatih (İstanbul) ilçe örgütü tarafından 25.5.1991 tarihinde düzenlenen “Bahar ve Özgürlük” adlı toplantıda ilçe başkanı Hikmet Can Özdemir’in yapağı konuşmadan :
“Baharların ve baharların müjdecisi Nevruzların özgürlükler getirmesi inancıyla kepiniz hoşgeldiniz. . . Partimiz herşeyden önce Türkiye’de yıllardır artık çirkinleşmiş, kirlenmiş, resmi devlet ideolojisinin, resmi görüşün, Kemalizmin artık bu ülkede işlemeyeceğini, insanların bu ülkede özgürlüğe ve barışa laik (layık) oldukları inancıyla kuruldu. Kürt partisidir dediler. Aman ha yaklaşmayın, yakar ha. Evet bizi defalarca dinleyip çarpıtanlara, defalarca izleyip yanlış yorumlayanlara bir kez daha cevap veriyoruz. Bizim savunduğumuz değerler evrensel değerlerdir. Demokrasidir, barıştır, özgürlüktür ve buna en çok ihtiyacı olan Kürt halkıdır. Bu ülkede, Türkiye’de öncelikle onların partisiyiz. Biz ayırımcı değiliz, bölücü değiliz, biz insanları renklerine, ırklarına, dillerine göre ayırmıyoruz. Tam aksine insanların insanlaşması, doğanın doğallaşması, toplumun sivilleştirilmesi, devletin demokratikleşmesi mücadelesi veriyoruz. Buna Türkiye’de dahil olan her insan nasibini elbetteki alacaktır. Ama öncelikle Kürt halkı alacaktır. Neden’mi Kürt halkı’ 40 milyona varan nüfusuyla Ortadoğu’da artık birinci sorunu aştı. Dünyada birinci sorun olmaya aday ve Kürt halkı şu anda yeryüzünde olmadık vahşetlere maruz kalan, baskılara maruz kalan zalimane, faşist, soykırımcı muamelelere maruz kalan bir halk. Elbetteki biz Türkiye’de siyasal bir parti isek, demokrasi ve özgürlüğü savunuyor isek o insanlara) Öncelik tanımak zorundayız. . . Dostlar Fatih ilçe Örgütünün düzenlediği bu bahar ve özgürlük şöleni. Bahar ve özgürlük, ikisi de birbirinden güzel, birbirinden alımlı. Birincisini çok yaşadık ama ikincisini tadamadık. Ama mutlaka sevdalısıyız onun. . . (anlaşılamamış) onu da göreceğiz. . .”
7- Halkın Emek Partisi İzmir il örgütünce 22.3.1991 tarihinde İzmir’de Nevruz münasebetiyle tertiplenen şenlikte il başkanı Bayram Özcan’ın yaptığı konuşmadan :
“. . . Arkadaşlar dostlarım, ilan edilmemiş bir savaş vardır. Halkımızın yaşam güvencesi yoktur. Biz HEP olarak Kürt halkına karşı yönelik yürütülen baskı, imha ve. . . (anlaşılamamış) politikasına, özlenen savaş haline karşıyız. . . Eğer insanlar suçlu ise devletin yargı organları vardır dostlar. Yargılanırlar, yoksa devletin görevi yerinde kurşuna dizerek infaz etmek değildir. Bunun adı terördür, devlet terörüdür, iktidarın Kürt halkına karşı yürüttüğü baskı ve insafsızlaştırma politikalarına, uygulamalarına, savaş adı yasalarına son vermeli. . . Amacımız. . . Türkiye toplumunu gerçek anlamda demokratik özgürlükler toplumu haline getirmek, özellikle daha baskıcı ve ihmalci bir görünüm alan Kürt halkı üzerindeki baskı ve intihar politikasına son vermektir. Dostlar, Kürt sorunu cesur şekilde tartışılarak çözüme varılması gerektiği inancındayım. Ülkemizde demokrasinin ayıbıdır. Demokrasinin önünde en büyük engeldir. Gelin diyoruz artık bu ülkede kan akıtılmasın, her gün her an beş on insanımız ölüyor. Bu her gün beş on insanın kanı akıtılıyor. Bu ülkede beş on insanın kanı akıtılıyorsa bu bir savaştır. Yeter artık gelin hep birlikte mert, cesur, dürüst bir şekilde sorunu ele alalım. Çağdaş ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesine saygılı bir çözüm yolu ile çözüm bulalım Kürt halkı için de kendi kaderini belirlemek, her hak gibi tartışılmaz ve de vazgeçilmez bir haktır. . .”
8- Halkın Emek Partisi Van Merkez ilçe örgütünün 24.3.1991 tarihinde yapılan 1. Olağan Genel Kurul toplantısında Merkez ilçe sekreteri İsmail Aydın’ın yaptığı konuşmadan :
“. . . HEP oluşumu oluşmasın(ın) toplumsal sebep neydi’ HEP durup dururken niye kuruldu. Vardı ki bir nedeni kuruldu. Bunları kısaca belirtmeye çalışacağım. . . Dünyada barış ve demokrasi rüzgarları eserken, Türkiye’de çok farklı sorunlarla karşı karşıyayız. Militarist devlet yapılı emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda, askeri darbeden tutun da temel hak ve özgürlüklerin yok edilerek varlığını sürdürmektedir. Bu devlet yapısı Kürtlere yönelik asimilasyoncu, baskıcı ve sömürgen politikalar uygulamaktadır. . . Ancak uydurma bir şey vardı. Yaşamın diyalizliği (diyalektiği olmalı) yani toplumsal muhalefetler hiç bir zaman baskıyla durdurulamayacağı, bunun bir örneği dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Türkiye’de işte orada yanıldılar. Sözde demokrasiye geçildi denildi. Resmi devlet partileri kuruldu, îşte böylesi demode HEP’i oluşturma çabalan başladı Türkiye’de. Demokrasi ve insanlar adına yola çıkmış ama özünde iktidar partisinden başka bir şey savunmayan koca demokrat partiler de vardı. Bunlar insanlar böylesi bir dönemde bu partilere yöneldiler. Bu partilerin saflarında çalışmalarını sürdürdü. Ama öyle bir noktaya gelindi ki tıkanıklık başladı. Yani o partilere egemen olan ideoloji, egemen olan siyasi düşünce artık bu insanlara kendi partileri de görmek istediler ve hakim bir şekilde o insanları dışlamaya başladılar. Yani halkımızın çıkarlarını işçinin, emekçinin, köylünün, çiftçinin sorularını belecekleri (bilecekleri) arkadaşlarımızı kendi partilerinden atma yoluna gittiler. Yani daha önce bunların çirkin politikayı artık açıkça uygulamaya başladılar. İşte böyle bir zorunluluk anında HEP’in oluşması gündeme geldi . . . Gerçekten toplumumuzun tanık olduğu siyasal partilerin hemen tayininde birer halk hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Oysa HEP bir yığın hareketi olarak ortaya çıkmıştır. . . Modem çağdaş toplumlarda devlet yansız ve ideolojisizdir. Devletin demokratikleştirilmesi, eksiksiz ve ideolojisiz bir devlet düzeninin yeniden yapılanması hem bir anayasa sorunu, hem de köklü bir zihniyet değişikliği sorunudur. HEP devleti insanın ve toplumun hizmetine sunan ve devleti demokratikleştirecek anayasa değişikliklerini zaman geçmeden gerçekleştirecektir.
Toplam ve insan için varolan ideolojisiz ve yansız bir devlet anlayışını topluma özümsetmek, ideolojik savaşım götürecektir. 1925 yılında Şeyh Sait ayaklanmasına! bastırılmasından sonra devletin güverliğini (güvenliğini) sağlamak amaçlarını açıklamalarıyla toplu öldürmelere ve zorunlu göç uygulamaları yapılmıştır. Yani bu uygulamalar dana o zamandan başlamıştır. Şimdi Değil. Bu göç uygulamalarıyla tepkici, şoven milliyetçiliğinden kaynaklanan ırk esasına dayalı bir hudut politikası uygulamasının bir gereğidir. 70 yıldır uygulanan birlik politikasından aynı tepkinin ürünüdür. 1924 Anayasası da dahil tüm anayasalar T.C vatandaşı olabilmek için Türk olmak ya da Türk olmayı benimseme zorunluğu yeralmıştır. Bugün Türkiye’de Türk milliyetçiliği, Kürtlere baskının bir aracı haline getirilmiştir. … Tüm anayasalarda çok kez yinelenen ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü ilkesinin ısrarla vurgulanmasının başlıca nedeni yönetici katmanların hezeyan haline dönüşen bölünme ve parçalanma korkusudur . . .”
9- Aynı toplantıda il başkanı (halen Özgürlük ve Eşitlik Partisi Milletvekili) Remzi Kartal’ın yapmış olduğu konuşmadan :
“. . . İşte ülkede kimliği ile, benliği ile, varlığıyla birşey yoktur. Kürt diye biri yoktur. Dili de yoktur, kültürü de yoktur. Böyle bir şey yoktur. Türkiye’de herkes Türk’tür diye herkes Türktür diye inkarcı yok dendi. Politikayla kendi inkar edilmiş, bugüne kadar, bu inkarlardan dolayı insan olarak doğuştan var olan devredilemeyen, bir başkasına verilemeyen, inancıyla, diliyle, kültürüyle, kimliğiyle, benliğiyle, kendisine doğuştan verilen değerleriyle, hiç bir … (anlaşılamamış) böyle bir harekete yanaşması, koşması, ya çok demokrasiye ihtiyacı olduğu, demokrasiyi kuracağı, Türkiye’de hür demokratik toplumu kuracağız diyen partinin içine koşmuş olması çok doğaldır. . . 70 senenin kurulu düzeninde sosyal, siyasal ve hukuki düzenlemeleriyle bugünkü Türkiyeyi idare etmek mümkün değildir. Bugünkü Türkiye 1924’ün Türkiyesi değildir. 50’nin Türkiyesi değildir. 8O’lerin Türkiyesi değildir. Politikacıların görevi toplumların rahatlığını(n) tutmaktır, beklentilerini bilmektir. O beklentilere cevap vermektir. Şimdi bunlara cevap vermedimi toplumda sıkıntı yaratırsınız. Bu sıkıntının nedenini parlamenter sistem içinde en gerçekçi, doğru bir şekilde ortaya koymayan ve çözülmesi için doğruları söylemeyen düzen politikacısıdır. Evet devekuşu misali, başı kuma gömmenin zamanı geçmiştir. Ayaklarımızın üstünde duracağız. Gerçekleri söyleyeceğiz. Kürt yok demekle eğer Kürt olmuyorsa, yani binlerce yıllık tarihi olan bu millet(e) daha çoktan bitmişti, gitmişti, gelmezdi. . . hiç kimse bu toplumdan, bu ülkenin toprağından bir yere gitmeyecek, herkes burada, beraber yaşayacak. . .”
10- Halkın Emek Partisi Siirt Merkez ilçe örgütünün 20.4.1992 tarihinde yapılan kongresinde İl başkanı Abdürrahim Deli’nin konuşmasından :
“. . . özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren bizler yeniden doğuyor, kendimizi yeniliyor, zulme ve baskıya karşı mücadele azmimizi yükseltiyor, saflarımızı sıklaştırıyoruz. Emekçi halkımızın yanında, onlarla omuz omuza hep barışa, hep demokrasiye, hep özgürlüğe doğru tavrı adımlarla yürüyoruz. . . Demokrasinin yerleşmesiyle birlikte halkların kendi kaderlerini belirlemek, her halk(ın) için olduğu kadar, Kürt halkı için de tartışılmaz ve vazgeçilmez değer bir haktır. . . Kürt sorunu demokratik bir ortamda, özgürce tartışılmadan çağa, akla, bilime uygun çözülmeden, Türkiye’de gerçek bir demokrasiden söz edilemeyecek ve Türk halkı da gerçek anlamda özgür olamayacaktır. Çünkü Türk halkı da baskı altında tutulmuş onlara halkların arasında eşit ve adil olmayan zora dayalı ilişkiler kabullenmeye zorlanmıştır…”
11- 12.5.1991 tarihinde yapılan Halkın Emek Partisi Muş il kongresinde il başkan adayı (halen Özgürlük ve Eşitlik Partisi Milletvekili) Sırrı Sakık’ın konuşmasından :
“. . . Neden HEP Türkiye’de yeniden yapılanma, yeniden bir siyasî partiye ihtiyaç duyuldu’. . . Sovyetlerde, Sovyet Cumhuriyetlerinde daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük için insanlar hergün göğsünü kurşunlara geriyordu. İşte orada bir ateş yanıyordu, o ateşten bir kıvılcım bizim ülkemize sıçradı. O kıvılcım HEP’i (anlaşılamamış) kısacası HEP . . . baskıya, sömürüye maruz kalmış bütün insanların, diğer yönüyle ben Kürt kimliğini kabul ediyorum. Ben çaş değil(im), ben devletten yana değilim diyenlerin partisidir. . . Bugün kendisini ister sağda, ister solda tanımlasın, Türkiye’deki siyasi partiler ittihat ve Terakki’nin bir ürünüdür, yani Kürtlerin dostları değildirler. Bugün, bugüne kadar Türkiye’deki siyasal yaşamda genellikle ırkçı, şoven, milliyetçi anlayışa sahip, çağdışı, Kürt kimliğini kabul etmeyen siyasi partiler Türkiye’de politika yapmışlar, ama HEP bunların dışında bir partidir. . . insanlar her geçen gün, insanlıklarının bilincine varıyorlar artık. Sadece yaşama hakkı değil, onurlu ve özgür yaşama hakkına sahip çıkıyorlar ve onunla bağdaşmayan bir yaşama biçimini reddediyorlar, İşte örnekleri, Sovyetlerde, Litvanyada insanlar özgür olabilmek için tank paletleri önünde yatıyor, kemiği, eti tank paletleri arasında kalıyor. Ama ülkemizde olmuyormu bu’ Oluyor. Botan’da, Tatvan’da, Lice’de daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük için insanlar yürüyor, hedefleri göğüslerin. . . (anlaşılamamış) kurşunlan hedef ediyorlar. . . Parti Kürt sorununu Türkiye’nin bütünlüğü içinde İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Avrupa insan Hakları Bildirisi, Helsinki Son Belgesinin hükümleri doğrultusunda demokratik ve barışçı yöntemlerle çözmeyi amaçlamaktadır. Ama gönüllü birlikleri de unutmamak lazımdır. . . Ne zaman ki Kürtler bir adım ileriye atıyor, işte haklarını almaya kendi ülkelerine sahip çıkmaya çalışıyorlarsa o zaman Türkiye’de cumhurbaşkanı çağırıyor, gelin anlaşalım diyor. Korkusu var. Bu insanlar geliyor, işte ben Kürtlerin hamişiyim diyor ve Kürtlerin kurtarıcısı benim diyor. . . Biz ne bir Türk askerinin ölmesini istiyoruz, ne de dağda Kürt gencinin ölmesini istiyoruz. . . Kürtler bağımsızlığın ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Çünki Zilanlarda, Halepçelerde, Dersimlerde yüzlerce şehitler var. Siz öyle bazı şeylerin gümüş tepside ikram edileceğini biliyormusunuz’ 1991’de Özal’ın Günaydın Gazetesinde bir demeci var. Ben bağımsız Kürt devleti istemiyorum. Ey Özal, ben de köle kurt istemiyorum. Başbakan iki gün önce bir açıklama yaptı. Bağımsız Kürdistan istemiyoruz. Sen kim oluyorsun, sen Kürtler kadar karar verecek yetkilimisin’ . . . Bugün işte bir parti doğdu, bizim partimiz diyebileceğimiz HEP bu parti, hepimizin partisi bu parti. Türkiye’de emeğiyle geçinen, yoksul Kürdün, Türkün, Lazın, Çerkezin partisidir. . . Bu düzen partilerinin bu bölgede politika yapmaya hakları yoktur. Niye yoktur. Çünki sizleri inkar ediyorlar. Ama HEP diyorki Kürtler vardır. Kürtler oturacak, tartışacak, konuşacak kendi sorunlarına kendileri çözüm bulacak, partilerin bölgede bulunması demokrasi gereğidir. Ama nasıl bir gerek, sadece tabelaları kalsın. . .”
12- Halkın Emek Partisi’nin 18.5.1991 Tarihinde yapılan Ağrı il kongresinde, Ağrı il başkanı Kemal Adıgüzel’in yaptığı konuşmadan :
“. . . HEP için Kürt partisi diyorlar. Biz diyoruz ki, biz yalnız Kürtlerin değil, ezilen, sömürülen, baskı görenlerin partisiyiz, insan haklarına saygılı, emeğe değer veren, örf, dil, din, millet farkı gözetmeden demokrasi güçlerinin dayatmasıyla kurulan, demokratik kitle partisidir. Onlara göre Türkiye’de eğer ezilen, sömürülen ve baskı gören yalnız Kürtlerse tabiiki HEP bu insanların demokratik taleplerini destekleyecektir.
13- Aynı kongrede Ağrı il örgütü üyesi Eyüp Duman’ın yaptığı konuşmadan :
“. . . Bir bölümde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hernekadar yok sayılsa, ne kadar varlıkları inkar edilse, halk efsaneleri ve hikayeleri durdurulsa, inkar edilemeyecek durum vardır. Bir gerçek vardır. Orada yaşayan İnsanlar Kurttur, Kürt insanıdır, Kürt kökenlidir. Kürtlerin istemleri nedir’ Ne istiyorlar’ Niçin inkar ediliyor bunlar’ Niçin daha fazla eziliyorlar’ Gerçi Türkiye’de ezilen, sömürülen Kürt halkı tek değildir. Burada işçiler, köylüler, emekçiler de en az Kürt halkı kadar eziliyor ve sömürülüyor baskı görüyor. Ama Kürtlerin gördükleri baskı biraz daha katmerli ve fazladır, insanlarımız kendi ana dilleri ile konuşmak, yazmak, kültürlerini geliştirmek istiyorlar. Folklorlarını yapmak, örf ve adetlerini yaşamak, kısacası Kürt benlikleriyle yaşamlarını birlik içinde sürdürmek istiyorlar. Başka istemleri yoktur. Ancak resmi politika Kürtleri inkar ve Kürt insanının benliğini asimileye yönelik olduğundan bunları daha fazla baskı uygulanıyor. . . Biz sadece Kürtlerin partisi değiliz, biz Türkiye’de ne kadar ezilen, sömürülen, horlanan insan varsa bunların hepsinin partisiyiz. Bunların tümünün haklarını elde etmek, iddia ve çabasındayız. . . Biz emekçilerin partisiyiz, sömürülenlerin partisiyiz. Eğer gerçekten Kürtler herkesten fazla eziliyorsa, sömürülüyorsa, tabiiki biz bunların partisiyiz. . .”
14- Şimdiki genel başkan Feridun Yazar’ın 2.6:1991 tarihinde Şanlıurfa ilinde yapılan toplantıda genel sekreter yardımcısı sıfatıyla yaptığı konuşmadan :
“. . . Selam olsun, halkı için cezaevlerinde ömür çürütene, ne olursa olsun, selam olsun halkı için şehit olanlara artık 2000 yılına girerken, dünya özgürlükler dünyası, demokrasi dünyası, insan hakları dünyası olmaktadır. Ama bu toplum hala kendi özgürlüğünden mahrum, emperyalistlerin, sömürgelerin baskısı altında inim inim inlemektedir. . . HEP bütün dünyanın peşinden koştuğu özgürlüklerin bugünkü Türkiye’de gerçekleşemediği ve her gün baskısını artırarak yaşamaya çalışan anti terör yasalarla halkını, insanlığı boğmaya çalışan düzene karşı kurulan bir partidir. . . Halkın Emek Partisi 2000 yılına girerken bütün dünyanın önünde koştuğu özgürlüklerin, bir türlü Türkiye’de gerçekleşmediği ve her gün baskısını artırarak yaşamaya çalışan Anti-Terör Yasasıyla halkı, insanları, özgürlükleri, korumaya çalışan bir partidir. . . Biz Türkiye’de yaşayan bütün halkların partisiyiz. Kürtlerin de partisiyiz. Türklerin de partisiyiz. Türkiye’de ne kadar halk varsa hepsinin partisiyiz. . . Halkın Emek Partisi Kürt partisidir, değildir. Ama Kürt sorununa en büyük ağırlığı veren partidir. . . Kürdistan Kürtlerin malı. . . Kürt sorunu Türkiye’de kan kaybediyor. . . Eğer bizi beğenmiyorsanız, Kürt sorununu sizler partinize alın yapın, başka bir şey istemiyoruz. Dünyada Kürtler ve Türkler gibi ezilen halklar özgür olmadıkça hiç bir halk ve dünya özgür olmayacaktır. Ve bu meş’aleyi Ortadoğu’da yükseltelim. . .”
15- Halkın Emek Partisi Turgutlu (Manisa) ilçe örgütünün açılışı münasebetiyle 21.7.1991 tarihinde bu yerde düzenlenen toplantıda eski Manisa ilçe başkanı Celil Bedikanlı’nın yapmış olduğu konuşmadan :
“. . . 21. yüzyıla çok az bir zaman kala dünyada her türlü gelişmeyi en üst düzeyde bulmakla beraber Ortadoğu’nun en eski halklarından ve bugün 30 milyonu aşmış bulunan Kürt halkı daha hala özgür değildir. Ve Kürt halkı esaret zinciri altında kalmış, uygulanan asimilasyon ve baskılar sonucu Beşikçi’nin dediği gibi, klasik sömürge statüsünde bile olmayan Kürt halkı bu nedenle kişiliği parçalanmış, tahribata uğratılmış ve tüm kendisinden uzaklaştırılmıştır. Tarihte hiç bir halk kendisinden bu denli yabancılaştırılmamıştır. Türk tarihine baktığımızda Türklerin diğer sömürgeci güçlerle olan ilişkileri çok karmaşıktır ve genelde bizim istediğimiz temelde bir ilişki yoktur. Daha çok başarı şansı devam edemeden, Kürt halkını kurtuluşa götürememiştir. Kürt halkını böylece perişan etmişlerdir. Özel Harp Dairesinin içinde Kontrgerilla denilen bir kurumun olduğu, bu kurumun bir çok karanlık işlerde kullanıldığı(nı), bir dönem Başbakanlık yapmış, Bülent Ecevit ortaya atmış, Süleyman Demirci’de bunu kabul etmiştir. Fakat kimse bu olayın üzerine gidememiştir. Ama bu güç bugün Kürt halkı üzerinde terör estirmektedir. Gelişen halk muhalefetine karşı güçler antiterörist baskı. . . (anlaşılamamış) Diyarbakır şehidimiz Vedat Aydın bunun son kurbanı oldu. Fakat biz bunu da biliyoruz ki bu hiç bir defa son olmayacaktır. Ama kimse şunu unutmasın, bu mücadelelerimiz Vedat’ların kanı aktıkça gelişecektir. Halkımız kendi tarihini kanla yazacaktır, ilerici insanlık adına şehitlerimiz halkımızın yüreğinde inancımızı daha da pekiştirecektir. . . Vedat Aydın(ın şehit edilmesi hernekadar Kürt halkına sıkılmış bir kurşunsa. . . (anlaşılamamış) bizim kurtuluşumuz birliğimizde yükselecek, bu karmaşık düzeni paramparça edecektir. Kürt halkının (halkı) nice Vedat Aydın’ları şehit vermekten çekinmeyecektir. . .”
16- Halkın Emek Partisi Bursa il örgütünce 7.9.1991 tarihinde Bursa’da düzenlenen eğlence gecesinde Bursa il örgütü başkanı Murat Dağdelen’in yapmış olduğu konuşmadan :
“. . . Partimizin ortaya çıkışıyla doğal olarak devlet Kürt halkının bu anlamda partimizi kanalıyla oynamak istemiştir. Bugün Kürt grubu (sorunu olmalı) demokrasinin önünde kurulup geliştirilmesinde en büyük engeldir ve mutlak çözülmesi gereken bir engeldir. Oysa devlet dün olduğu gibi bugün de bu sorunu çözmede demokratik hiç bir yöntem kullanılmamış, aksine Kürt halkının en sıradan taleplerine bile şiddetle karşı çıkılmıştır. . . Biliyoruz ki Türkiye halklarının özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesinin zafere ulaşmasında partimizin fikirlerinin her alanda olduğu gibi parlamentodada ses verecektir. . . Zafer Kürt ve Türk halklarınındır. Yaşasın halkların kardeşliği.”
17- Aynı gecede davalı partinin Bursa il yönetim kurulu üyesi Abdülkadir Gedik’in yaptığı konuşmadan :
“. . . Yine de özgür demokrasi güzel insani duygularla bir araya gelmiş bu tür toplulukların, mitinglerin her yerde eksiksiz yaşaması bizleri dört duvar arasında mutlu etmektedir. Kürt ve Türk insanının güzel bir geleceğe kavuşmasında bizleri umutlu kılmaktadır. Erkeği kadını, yaşlısı, çocuğuyla, dağda, ovada her tarafı aydınlatan, yol gösterici, umut yazıtımızın peşinde özgür ve bağımsız bir gelecek için ayağa kalkmıştır. Bin yıllardır süren kölelik zincirlerini kırmak için varlığını ortaya koymaktadır. . . sömürgecilik ve zulmün temsilcilerinin üstüne yüreklerini fırlatıp, korkunun, korkusuzlukla yenebildiğini (yenilebildiğini) göstermektedir. . . Türk ve Kürt halkının geleceği aydınlıktır. Buna hepimiz inanmalıyız. . . Bugün Türk ve Kürt halkının mücadelesi güçlenerek gelişmektedir. Türk halkının mücadelesi Kürt halkının, Kürt halkının mücadelesi, Türk halkının olumlu geleceğini dilemekte, bu iki mücadelenin birbirinden kopmaz bağı içinde olduğunu tüm yurtsever demokratlar yaşayarak görmektedirler. Bu nedenle iki halkın ortak mücadelesi her zamankinden daha fazla kendine dayanmaktadır. . . Bu ortak mücadeleye HEP ne kadar katkıda bulunabilir’ Böyle net bir şey söylemek mümkün olmamakla birlikte HEP’in bu mücadelede olumlu bir şey vermesini arzuluyor ve bekliyoruz. HEP bugün sahneye çıkmış mücadele güçlerinin demokratik, legal alandaki öncüsü olabilir. Bu mücadeleyi düzen sınırlan içine çeken değil, Bu mücadeleyi ilerletici rol olabilir. Türkiye’deki demokrasi güçlerini HEP çatısı altında birleştirerek, Türkiye ve Kürdistan’daki mücadele ortaklığını yaratmada olumlu işler görebilir. . . Sömürgeci devlet Halkın Emek Partisi’nin icazetsiz bir demokrasi mücadelesi içinde olacağını, ulusal kurtuluş, demokrasi, özgürlük bilincine engel olmak bir yana, omuz vereceğini gördüğünden, HEP’i seçimlere sokmamıştır. . . Özgürlük ve kurtuluşun tek yolu ulusal kurtuluş, özgürlük ve demokrasi mücadelesini yükseltmek, zafere ulaştırmaktır. . . Bugüne kadar hiç bir mücadele Türk ve Kürt kadınını evinden dışarı çıkartmamıştır. Bugün artık görmekteyiz ki, kadınlar artık sokaklara çıkmakta, toplumsal mücadelede biz de varız demektedir. Özgürlük ve demokrasi güzel şeylerdir. Kürt ve Türk halkı bu güzel şeye layıktır. Şu bir gerçektir ki hiç bir halk bu güzelliklere fedakarlıklar göstermeden ulaşmamıştır. Zaten göstermek zorundadır. Bu gerçeği yaşamak istiyorsa bir insan. 1982 yılında şehit olan Kürt halkının değerli evladı . . . (anlaşılamamış) yaşamı uğruna ölünecek kadar severken, yani özgürlük demek ve buna layık olmak onun uğruna bir şeyler yapmak, hatta gerekirse ölmek diyordu. Kürt halkı bugüne kadar yüzlerce. . . (anlaşılamamış) binlercesi, onlar ki dört duvar arasında öldürülen en güzel kişilerdir. Onbinlercesi işkence tezgahlarında sonsuz acılar içerisinde bundan sonradır ki özgürlük ve demokrasi düşüncesi ve mücadelesi bugün Türk ve Kürt halkı içerisine yaygınlaşmış. Bu düşünce Kürt halkının bayrağını daha yükseklerde dalgalandırıyor. Ancak Kürt halkı bu bayrağı daha da yükseklerde dalgalandıracaktır. . . Ulusal kurtuluş savaşında tutsak olan biri olarak son sözlerimi şöyle söylüyorum: Kürt halkının verdiği bağımsızlık ve demokrasi savaşı yolunda Türk halkının da özgürlük ve demokrasi mücadelesidir. Türkiye’deki gericiliğin, baskının, çağdışı uygulamanın varlık nedeni Kürt halkını köle tutmak içindir. Kürt halkı özgürlüğüne kavuşunca bu korku, baskıcı, çağdışı tutumları bariz bir şekilde ortadan kalkacaktır. Bu nedenle Türk halkının demokratları ve devrimcilerinin bu mücadeleyi koşulsuz desteklemelerini bekliyoruz. Şunu ben diyorum ki Türk halkının gerçek dostu, ancak Kürt halkı ve devrimcileridir. . . Türk-Kürt halkının dostluğu ise gerçek dostluktur. Çünki birbirimizin aleyhine çalışacak değiliz. Bu deyişle Türk halkının özgürlüğü, eşitliği, bağımsızlığı, dahil olmak üzere gelecekte ortak mücadele verme birliğine ulaşmak, kurtuluşumuzu yakınlaştıracaktır.”
18- Halkın Emek Partisi’nin 15.12.1991 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kongresinde bazı partililer tarafından yapılan konuşmalarda aşağıdaki görüş ve düşüncelere yer verildiği görülmektedir :
a) Kongrede divan başkanlığına seçilen Antalya Merkez ilçe teşkilatı üyesi Güven Özata’nın konuşmasından :
“. . . HEP’in henüz bir yılını tamamlamamışken demokrasiyle alay edercesine kendi kurallarını koyan partilerle seçime sokulmadı ama uzungörüler bir irtibat konusu HEP’i bu engeli aştı. Şu anda partimiz saflarında olmasa dahi, 22 arkadaşımızı parlamentoya göndererek cevabını vermiş bulunmaktadır. . . Türkiye’de çağdaş demokrasiye geçilmenin yolu Kürt sorununa gerçek çözümler bulmakla mümkündür. Bu çözüm ne özel hak reçeteleriyle olmayacağı gibi, özel timler, şiddet ve kontrgerillalarla da mümkün olmayacaktır. . . Bütün bunlara rağmen bu çözümde ısrar edilecekse, hak arayışına karşılık bir zamanlar sağcıların dilediği anlayış, devlet terörü gözardı ederek, devletin suç işlediğini inkar etmekte ısrar edecekse, ezilen ve sömürülen Kürt halkının da kendi yazgısını bellemekte kendi kaderini tayin etmekte ısrarlı olacak ve vazgeçilmez ve kaçınılmazdır. Bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da kardeşçe yaşamak azim ve inancında olduğumuz Türk insanı, Türk demokrasi(si) ve Türk emekçileri sizlere sesleniyoruz. Sizler de bu halkın dışında değilsiniz. Bu acılı ızdırap, o halkın olduğu gibi, sizin de yazgınızdır. O halkın yalnızlıkla yönlendirildiği zaman sizin işiniz daha iyi olmayacaktan Demokrasi ve insanlık için verilen bu uğraşta artık sizleri de saflarımızda görmek istiyoruz. Bize katılın, gelin insanlık onurunu birlikte kurtaralım, gelin işkenceyi, zulmü ve insan kıyımını birlikte yokedelim. . .”
b) Adana İl Başkanı (halen genel sekreter yardımcısı) Kemal Okutan’ın konuşmasından :
“. . . Burada hepimiz çok önemli bir günü yaşıyoruz ve bugün bir hürriyetin başlangıcı olacak. Bu süreci insanları kalederek (katlederek), insanlara işkence yaparak bu halkı susturabilmekleri düşünenlerin böyle olmadığını, bu halkın öldürülerek, işkence edilerek, susturulabileceklerinin anlaşılabileceğinin bir süreci, bu sürecin başlangıcı olacaktır. . . 12 Eylül deyince aklımıza Diyarbakır zindanları gelir, Kemal
Pir gelir, Mazlum Doğan gelir ama tarih “göstermiştir ki, süreç göstermiştir ki, insanları katlederek insanları öldürerek ve insanların taleplerini kanla, gözyaşıyla boğmak istemenin sonu yoktur ve olmayacaktır. . . Ama Kahramanmaraş’ta olaylar yaratılarak ve Kahramanmaraş bahane edilerek özellikle Kürtlerin yaşadığı illerde sıkıyönetim ilan ederek hiç bir şey elde edilemeyeceğini de çok önceden görmüş olmaları lazım. Bunu da halkımız bizzat kendi mücadelesiyle kanıtlamıştır. . . Antiterör yasası bölücü bir yasadır, ayrımcı bir yasadır ve bu yasayla birlikte çıkarılan tecil yasasıyla öncelikle faşistleri salıverdiler, daha sonra aktif suç yakalanan salıverildi ve daha sonra özellikle Kürt halkı ile Türk halkının arasını açmak için ve özellikle Kürt halkının demokratik istemlerini ve Kürt halkının ulusal demokratik istemlerini kovabil-mekle bu haklan birbirine kırdırabilmek için Türk devrimcilerini salıverdiler. Ama mücadele veren Türk devrimcileri hala cezaevlerinde yatıyor. . . Şimdi Kürt halkının mücadelesini önleyebilmek ve demokrasi mücadelesinin önüne geçebilmek için özellikle metropol bölgelerde halkları karşı karşıya getirme operasyonları var. Özellikle de sivil faşist eliyle de Kayseri’de, Adana’da, İstanbul’da başka illerde halkları birbirine kırdırabilmek için egemenler çaba sarfediyorlar. Biz diyoruz ki halklar egemenlerin oyununa gelmeyecek ve el ele verecek, Türkiye’de demokrasiyi kuracak ve Kürt halkını (halkına) da ulusal demokratik hareketlerin önünü açacak …”
c) Şanlıurfa Merkez ilçe örgütü üyesi (halen Şanlıurfa il başkanı) Abdülmuhsin Melik’in konuşmasından :
“. . . Partimizin SHP”yle yaptığı seçim iştirakinde büyük basan göstermiş. . . (anlaşılamamış) partimizin seçimlerde büyük bir başarıyla çıkması Kürt halkının geleceği, ulusal mücadelesi, boyutların gerçekleşmesi bakımından önemlidir. Halkımızın varlığını inkar eden, Kürt halkını. . . (anlaşılamamış) isteyen tarihten haritadan silmek isteyen Devletin ve resmi ideolojisi olan Kemalizm’dir. Bu utanç duvarı yıkılmadıkça Türk ve Kürt halkları eşitlik temelinde bir arada yaşayamazlar. Türkiye demokratikleşemez, özgürleşemez. . . Kürtlerin Türkleşme politikasını destekleyen resmi ideolojileri lanetliyor, şehitlerimizi saygıyla anarken, özgürlük mücadelesi verenleri saygıyla selamlıyorum. . .”
d) İstanbul il sekreteri Cabbar Gezici’nin konuşmasında :
“. . . Bugün Türkiye ve Kürdistan’ın her alanda (alanında) kitleler bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük talepleriyle şu veya bu şekilde dile getiriyorlar. . . bugün(kü) aşamada düzen bütün karşı devrimci, faşist zoruna rağmen Kürdistan ve Türkiye halkının çok ciddi örgütlü halkçı tepkileriyle karşı karşıyadır. Kürdistan’da yaşama hakkı bile yasakken. . . Kürt halkı ve Türk halkı bu baskılara gine direniyor, gine kendi gerçekliğini ifade ediyor, gine kendi ulusal demokrasisini, taleplerini dile getiriyor, onları dayatıyor. Kürdistan’da insanlar ulusal kimlikleri için devletin yasakladığı, yasa dışı ilan ettiği örgütlerini(n), önderlerinin çağrılarına uyarak sokaklara dökülüyorsa, bütün yasaklara rağmen Kürdistan halkı bunu yapıyorsa, bu devlet, bu düzen hala şu yasaktır, şu yasa dışıdır diyerek Kürdistan halkının ve Türk halkının bu tepkilerine sessiz kalamaz. . . Kürdistan halkı onbinlerce, yüzbinlerce sokaklara dökülüyor ve gerçeği haykırıyor. Biz Kürdüz diyoruz, burası Kürdistandır diyor, bu terörist dediğiniz insanlar bizim önderlerimizdir diyor… onlar kendi aralarında kurup Kürt halkının bu taleplerine çözüm bulamazsa, Kürt halkının ulusal, demokratik sahiplerine uygun davranmak istiyorlarsa, onlara kulak vermek istiyorlarsa gitsin bu taleplerin sahipleriyle konuşsunlar. Kürdistan halkı çözüm istiyor. Sadece istemekle kalmıyor. Çözümünü dayatıyor, ya benimle görüşeceksin, bu sorunu çözeceksin, ya da bu sorunu kendi bildiğim gibi çözerim diyor. . . gitsinler Kürt halkı ve onun meşru temsilcileriyle otursunlar, bu sorunu çözsünler. . .”
19- Halkın Emek Partisi Nazilli ilçe örgütü tarafından 28.2.1992 tarihinde düzenlenmiş olan “Dayanışma Gecesi’nde genel sekreter yardımcısı Kemal Okutan’ın yaptığı konuşmadan :
“. . . Değerli arkadaşlar coşkunuz büyük, gerçekten Kürt halkının dünyada uygulanan baskıların en kötüsü, en barbarı, en vahşicesi uygulanan Kürt halkı coşmayacak da bağırmayacak da slogan atmayacak da kim atacak’ Elbette atacak. . . Bedeli ağır olsa da, insanlar ölse de, insanlar işkence görse de, özgürlüğün bedelinin ağır olduğunu gördük. Ama bunun sonucunda özgürlüğe kavuşmanın adımlarının daha usta atıldığının bir süreci. . . Bu ülkede bir çok sorun var. Yani Kürt sorunu çözülmeden hiç bir sorun çözülemez. Bu ülkede konut sorunu varsa, enflasyon varsa, Kürt sorunu çözülmeden hiç bir sorun çözülemez. Sevgili dostlar, Kürt sorununa siyasi ve demokratik bir çözüm bulmak için söylüyoruz ve diyoruz ki, Türkiye Cumhuriyeti 70 yıllık asimilasyonundan vazgeçerse, Kürt halkının ulusal varlığımızı (varlığım) tanırsa, yani özgürlükçü politikadan vazgeçmezse Kürt halkının ulusal demokratik kariyerinin tanırsa sorunu çözülebilir. . . Kürt sorunu elbette ki Kürtleri ilgilendiriyor. Ama Kürt sorunu bir anlamda Türklerin de sorunu. Yani bu ülkede Kürtler eziliyorsa, sömürülüyor, vuruluyor, horlanıyorsa, bu yalnız Türkleri ilgilendirmez, Kürt halkına yönetilen bütün politikalar, Kürt emekçisini ve Kürt halkını yoksullaştırıyor. Kürt halkını ezmek için tank alıyorlar, top alıyorlar, silah alıyorlar, ama bu sadece Kürt halkının sorunu değil, Türklerin de sorunu. Son zamanlarda metropollerde geliştirilen şovenizm dalgasına karşı, Türklerle Kürtlerin el ele, omuz omuza verip egemen güçlerin şovenizm dalgasına karşı mücadele vermesini istiyoruz…
Aynı gecede davalı partinin Aydın il başkanı Lazgin Çulduz yaptığı konuşmadan yirmi yıldan beri ikamet ettiği Aydın il merkezini yurtdışı olarak niteleyerek şunları söylemiştir :
“. . . Ben yirmi yıldan beri ülkemden uzak yurtdışında bulunuyorum. Benden daha uzun süre dışarıda katanlar var. . . Vatan dışında çok uzak bir yerde olup, vatan dışında olup yaşamanın bizim için değeri yoktur. Vatanını kaybeden, bir toprak parçası üzerinde özgürce yaşayamayan bir kimse hiç bir kültüre ve sanatsal ve sosyal ulusal gelişmeyi caydıramaz. Belki bir gün ülkemize de döneriz ve bir gün bir araya gelip, etkinlik için programlar yapabiliriz. Ama biliyoruz mülteci yaşamına eğer sağlam bir toprak parçası kalsa da, Kürt bayrağı asarız. . .”
20- Halkın Emek Partisi Adana il örgütünce 12.4.1992 tarihinde düzenlenen “Halkın Emek Partisi Dayanışma Gecesi’nde genel sekreter yardımcısı Kemal Okutan’ın yaptığı konuşmadan;
“. . . Sizleri binlerce Kürdün yurt özlemiyle selamlıyorum. Öyle bir halk düşünün ki binlerce yıl baskı ve zulüm altında kalsın, hain korucu başlarına dikilsin, tarihe ihanet eden bu ihanet kanadıdır. Kürtleri üç gruba ayırdılar. Birisi korucu hain ihanet kanadıdır, bir kanadı da devrimci demirci Kawa’ların direniş kanadıdır. Bu kanat bizleri daha çok ilgilendirmektedir. Bizleri daha çok güçlendirecektir. Bir kanadı da Kürdistan topraklarında petrolü modern tekniklerle çıkaran modern güçler oluşmuştur. Bizi özgürlüğümüze götürecek bir güçtür, . . 1. grup hain Baho oğulları, 2. grup Serhan’dan gelen halklaşan, topa tüfeğe karşı gelen yiğit Kürt halkıdır. 3. ise halkından kopartılan özgürlük savaşçıları vardır. . . Biz kendi kendimizi yönetmek ve kendi meclisimizi seçmek istiyoruz. Eğer bize güzellikleri insanlıkları çok görüyorlarsa biz bunları da almasını biliriz. Hiç bir şey bağımsız ve özgürlükten daha değerli olamaz. . .”
21- Halkın Emek Partisi Sakarya il örgütünün açılışı münasebetiyle 20.4.1992 tarihinde yapılan eğlence gecesinde Bursa il örgütü başkanı Murat Dağdelen’in konuşmasından :
“. . . Bugün burada Lazıyla, Çerkeziyle, Kürdüyle, burada bulunan bütün arkadaşlara, hepinize hoşgeldiniz diyorum. Konuşmamıza başlamadan önce bütün etkinliklerimizde, bütün parti etkinliklerimizde yaptığımız gibi ölenler ama yenilmeyenler adına bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum hepinizi…”
22- Halkın Emek Partisi İstanbul il örgütünce 1.3.1992 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “Bütün Halklar Kardeştir, Katliamlara Son” isimli mitingde İstanbul il başkanı Felemez Başboğa’nın konuşmasından :
“. . . Bugün çok mutluyuz çünkü binlerce Kürt ve Türk emekçisi, devrimcisi, demokratı ve yurtseveri kardeşlik duygularını haykırmak üzere Hürriyet Meydanına gelmiştir. . . Bastırılmış özgürlük tutkuları her yeri kaplar, bugün benim ülkemde baharını yaşıyor. Kışın buzları çözülmeye başladı bile, Botan’da, Amed’de, Serhat’ta özgürlük türküleri yükseliyor. . . binler, onbinler, yüzbinler katılıyor. Kürt halkının özgürlük yürüyüşüne. Egemenlerin yüreğine korku katılmıştır. Ancak birer birer değil, onar onar öldürmeye başladılar. Ancak tabanca tüfek yetmiyor. Tanklarla, panzerlerle, uçaklarla, zehirli gazlarla üzerimize geliyorlar. . . Kürt kardeşin en temel insani hakkını kullanamamaktadır. 70 yıldır seninle iç içe oldu, işçi oldu, memur oldu, hamal oldu, düzenin yükünü birlikte çekti, ama sizden farklı olarak da Kürt olmaktan dolayı da bir yük taşıdı. Kendi kimliğine hiç bir alanda sahip çıkamadı. Dersim, Ağrı, Zilan katliamlarını yaşadı. Ama hiç bir zaman Türk halkına bir düşmanlık taşımadı. . . Bugün en temel insani değerlerini korumak, rahat olarak mücadelesini veren Kürt halkı, Türk halkı ile eşitlik temelinde birlikte yaşamı sağlamak için Özgürlük yürüyüşüne gitmiştir. . . Bu savaşın faturası ekonomiden, insan yaşamına. . . (anlaşılamamış) Türk ve Kürt halkına çıkarılmaktadır. . . Resmi ideolojinin 70 yıldır uyguladığı inkarcı şiddet politikası bugün iflas etmiştir. . . Kürt halkının özgürleşme mücadelesiyle Türk emekçilerinin özgürleşme mücadelesi ne birbirinden kopuk ne birbirine karşıdır. Birbirinden ayrılmış değildir. . . Parti “olarak bizleri birbirimize kırdırmak isteyen ne Türk ne de Kürt halklarıdır. Bir tek sorumlusu vardır. O da resmi ideoloji. Türk ve Kürt halklarının kardeşliğine sabırla adım atma günüdür.”
23- Davalı partiye mensup bazı milletvekillerinin çeşitli yer ve zamanlarda yaptıkları konuşmalar da dikkat çekici bulunmuştur. Bunları şöyle özetlemek mümkündür :
a) Mahmut Almak (halen Özgürlük ve Eşitlik Partisi Milletvekili) Halkın Emek Partisi Eminönü (İstanbul) ilçe örgütünce 16.3.1991 tarihinde düzenlemiş olduğu “Halepçe Katliamı” konulu paneldeki konuşmasında :
“. . . Dört beş gün önce bölgedeydim, İdil’e gittik. Şırnak’a gittik. Bütün bölgeyi dolaştık. Muş Van’a gittik. Kürtler orada toplu katliam tehlikesiyle karşı karşıya Yürüyüşleri kanla, hışımla, barutla susturulmaya çalışılıyor. . . (anlaşılamamış) yönetimi bütün acımasızlığı ile başta insanlar kurşunlanıyor, insanlar vuruluyor, kitlesel olarak gözaltına alınıyor, en hayasızca, en vahşice işkencelerden geçiriliyor ve orada en ufak bir kıpırdanma savaş nedeni olarak kabul ediliyor. . . Kürtler bölgede üç seçenekde karşı karşıya dostlarım. Ajanlık ve köy koruculuğu bir, ikincisi dağa çıkmak. Üçüncüsü de göç etmek. Kürt halkına başka bir seçenek tanımıyorlar. . . Kemalizm zaten paçavraya dönmüş, çağdışı kalmıştır Kemalizm. Yıkılışını sadece ilan ediyor. Zaten yıkılmıştı. . . Hürriyet Gazetesinden kestim, Kürtler azınlık değil başlıklı bir haber, adları bilim adamı olan, binbeşyüz holding adamı, adları bilim adamı ama holding adamı, bir deklarasyon düzenlemişler. Irkçılık, kafatasçılık, iğrençlik deklarasyonu. . . (anlaşılamamış) mensubu olmaktan şeref duyduğumuz bu milleti Türk yapan unsurların, son ortak tarih, örf ve adetler, dini, vatan, ortak ülkü ve menfaatler, bütün sanat eserlerimizle beraber, hatta bunlardan da öte Türkiye Cumhuriyetinin bölünmez bir bütün olduğunu, Türk milletine değer ve arz ederim. Ve diyorlar ki dili Türkçe olan Türkiye Devletinde azınlıklar dışında herkesi Türk tanıdığımızı ve bildiğimizi ve bunun dışında hiç bir görüş, düşünce ve safsatalara iltifat etmediğimizi ilan ederiz diyorlar. Şimdi soruyorum bu soytarılara ne yapacaksınız’ Direnen bir taraftan kendileri için az önce söylediğim gibi bir taraftan da bütün dünya halkları için kahramanca mücadele eden bu halkı ne yapacaksınız ey holding adamları’ Değerli dostlarım neler yapılmalı, izin verirseniz o konuya gelmek istiyorum. Öncelikle Kürt halkı kendi öz gücüne ve kendi mücadelesine güvenmek zorundadır. Kendi iç dinamiklerini oluşturmak zorundadır. Öncelikle kendi ayakları üzerinde durmak zorundadır. Bölgemizde var olan nükleer silahlar, kimyasal silahlar, tamamen ortadan kaldırılmalıdır ve yeni Halepçelerin tekrarlanmaması için Kürt sorunu mutlaka çözümlenmelidir. Kürt sorunu çözümü Kürt halkının kendi geleceğini özgürce belirleme hakkını içerir değerli dostlar. . . Ve Kürtlerin kendi sorunlarını başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, uluslararası bütün platformlarda, bu platformlara taşımaları sağlanmalıdır. . . Değerli dostlarım Kürt halkı dostlarını çoğaltmalıdır. Bizim bir kadersizliğimiz var. Biz bir taraftan Kürt gericiliğine karşı mücadele ediyoruz, bir taraftan da kardeşimiz ve dostumuz olan ve yıllardan beri birlikte olduğumuz Türk halkını(n) baş belası olan Türk şovenizmine karşıda ihtiyatlı davranmak zorunda kalıyoruz. Oysa ki tüm sosyal şovenizmine karşı mücadele vermek, Türk milliyetçiliğine karşı mücadele vermek, Türk ilericilerinin, devrimcilerinin, demokratlarının görevi, öylesine şanssız insanlarız ki, bir taraftan da Türk halkının dostluğunu kazanmak gibi tarihi bir görevle karşı karşıyayız. Bu nedenle başta Kürt halkı Arap halkı, Fas halkı ve bütün dünya halklarını(n) kardeşliğini ve dostluğunu kazanmak onları yanımıza almak zorundayız. Değerli dostlarım, tek yürek, tek vücut gibiyiz. Biz aşacağız, sıkıntıları aşacağız, biz dağları(a) ve çocuklarımıza özgür ve mutlu bir gelecek bırakacağız. Tarihi görev bizim dirilmemizi bekliyor. . .”
b) Aynı kişinin Muş il örgütünün 12.5.1991 tarihindeki kongresinde yaptığı konuşmadan :
“. . . Değerli dostlarım, bizim insanlarımız şehit ediliyor, Gerilla bizim çocuğumuz. Gerillalar, gerillalar dağlarda can veren gerillalar bizim çocuğumuzdur. Bizim kanımızdır, bizim canımızdır ve gerillaya kurşun sıkanlar, kurşun sıkan askerler de bizim çocuklarımız. . . Bu kürsüden Özal’a seslenmek istiyorum, Özal’ın bekçiliğini yaptığı devlet yetkililerine seslenmek istiyorum. Siz bir kere Kürt dostu değilsiniz. Onun altını çizelim. Ne Özal, ne İnönü, ne Erbakan hepsinin Türkeş’den bir farkı yok. Kürt sözcüğü söz konusu olduğu zaman veya Kürtler söz konusu olduğu zaman hiç birinin farkı yok. Eğer Kürt dostu iseniz, iddianız var ise hodrimeydan. Buyurun es es kararnamesini kaldırın. Doğuda. Kürtleri ezmek için baskı altında tutmak için, Kürtleri vahşice yok etmek için çıkardığınız kararnameyi askıya alın. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini yürürlüğe koyun. Kürt dostu iseniz bunu yapın. Ya PKK’lı olacaksın, ya dağa çıkacaksın, ya da köy korucusu olacaksın şeklindeki politikayı bir tarafa bırakın. Eğer sizler, bay politikacılar, bay Kürt düşmanları, eğer sizler samimi iseniz, Kürt halkının baş belası olan, Kürt halkının bahtsızlığı olan, Kürt halkının şanssızlığı olan köy koruculuğu sistemine son verin. Eğer siz Kürt dostu iseniz, Kürt dostu olduğunuzu iddia ediyorsanız ve samimi iseniz, Kürt halkının kendi demokratik tepkilerini ortaya koymasına tahammül ediniz. Kerboran’da, idil’de, Şırnak’da yürüyen Kürtlerin üstüne panzer sürmeyiniz. Kürtlere kurşun sıkmayınız, Kürtleri öldürmeyiniz, Kürtleri katletmeyiniz. . . Daha çok korkacaklar, halkımız büyüyor, halkımız gelişiyor, daha çok korkacaklar bizden, sizden korkacaklar, çocuklarınızdan korkacaklar. Sevgili il başkanı Sim Sakık’ın altını çizdiği gibi onlar korkacak, onlar korktukları için bizi kameraya almaya çalışıyorlar. Onların kameraları da bizimle başedemeyecek. Çünki biz milyonlarız, çünki biz dünyayı onların başına dar edeceğiz ve diyorum ki, Doğu’da akan kan durdurulmalıdır, demokratik çözümler üretilmelidir. Değerli dostlarım, siyasal hak aramak demokratik bir haktır. Çünki insanların siyasal hakları aramalarına engel olurlarsa, onlara faşist ve gerici ilan etmek bizim görevimizdir, insanlar, siyasal hak arama özgürlüğüne kavuşturulmalıdır. Bu kan durdurulması isteniyorsa, bu vahşetin durdurulması isteniyorsa, siyasal hak arama özgürlüğü yasallaştınlmalıdır. insanlar serbestçe düşünüp taşınmalı ve örgütleştirilmelidir. Siyasal düşünceleri uğruna çalışma yapabilmelidirler. Yalnız bu bile tek başına akan kanı durdurmaya yeter. İnsanlar durup dururken dağlara çıkmamışlardır, insanlar durup dururken silahlarına el atmamışlardır, insanlar zorunlu bırakıldıkları için dağlara çıkmak zorunda bırakılmışlardır ve diyoruz ki biz ezilmenin ne olduğunu, horlanmanın ne olduğunu, baskının ne olduğunu, işkencenin ne olduğunu, açlığın ve sefaletin ne olduğunu en iyi Kürtler bilir ve bu nedenle ezilen kim olursa olsun, horlanan, baskı altında tutulan, sömürülen, aç ve sefil bırakılan kim olursa olsun, o bizim dostumuzdur. O bizim kardeşimizdir. Bu nedenle Kürtler, bizler yalnız Türk halkıyla değil, kardeşimiz ve dostumuz Türk halkı değil, bütün dünya halkıyla kardeşçe ve dostça birlikte yaşamak istiyoruz. Bu nedenle Kürtlere, bütün Kürtlere ezilmesi gereken, cezalandırılması gereken, öldürülmesi gereken bir PKK gözüyle bakmayınız. Varsa PKK ile bir hesabınız PKK ortada hesaplaşmak istiyorsanız gidin hesaplaşın. . . Bu ülkede aydınlığa varılmak isteniyorsa, enflasyonun önüne geçilmek isteniyorsa, Kürt sorununun çözümlenmesi gerekir. Kürt sorunu çözümlenmelidir ki Türk halkı da aydınlığa çıksın, aksi halde Türk halkının içinde bulunduğu bu karanlık devam edecektir. Bu devlet yerli ve yabancı sermayenin devletidir. Bu devlet halkımızın devleti değildir. Devlet konusunda da aynı şeyleri konuşuyorum. Onlar sadece halkımızın oy sandığına oy atan bir topluluk, birer sürü olarak görülüyor. Onun dışında halkımızın politikaya girmesini istemiyorlar. Politikaya girdiğiniz zaman demokratik gelenekler yaratılacaktır. Demokratik gelenekler yaratıldığı zaman halk kendi geleceğini özgürce belirleme hakkını elde edecektir. Bu onların işine gelmez. Çünki düzenleri yerle bir olacaktır. Düzenleri başlarına yıkılacaktır. Sömürü ortadan kaldırılacaktır. Yarınımızı, çocuklarımızın yarınlarını karanlığa boğmağa hakkımız yoktur. Ey ANAP’lılar, SHP’liler, mahalli yöneticiler, RP’liler, DSPliler, Muş’lu DSP yöneticileri, bu kürsüden sizlere sesleniyorum. Halkımız eziliyor, halkımız acı çekiyor, halkımız sıkıntı içinde, halkımıza ihanet etmeyiniz. Halkımızı arkadan hançerlemeyiniz. Çünki siz de bu halkın çocuklarısınız. Bu düzen partileri halkı yok etmek için vardır. Geliniz elbirliği yapalım ve sevgili il başkanımızın dediği gibi, bu düzen partilerini, kendileriyle başbaşa bırakalım ve halk düşmanı, emekçi düşmanı olan bu partileri ayaklarımızın altına alalım ve öldüğümüzde çocuklarımıza özgür ve sömürüşüz bir temel atalım ve çocuklarımız bizimle gurur duysun istiyoruz. . .”
c) Aynı kişinin davalı parti Ağrı il örgütünün 18.5.1991 tarihinde yapılan kongresindeki konuşmasından :
“. . . Özal Türk dediği Kürtlerin, öz Kürdistan’ında devlet kurmalarına şiddetle karşı çıkıyor ve Bush’la kapalı kapılar ardında pazarlığını da yapıyor. Uçakların kalkmasına izin sağlıyor ve oradaki Kürtlerin katliamına giden yolu açıyor ve buradan soruyorum Özal’a, hani Kürtler Türktü, madem Kürtler Türk neden devlet kurmalarına karşı çıkıyorsunuz sayın Özal, neden karşı çıkıyorsunuz’ Bu sizin yumuşak karnınız değil mi’. . . Özal’da tıpkı bir İnönü gibi, tıpkı bir Türkeş gibi, tıpkı bir Ecevit gibi Kürt dostu değildir ve Kürtlerle uzaktan yakından hiç ama hiç bir ilgisi yoktur değerli dostlarım. Bunun altında yatan nedenlerden birisi de Kürt siyasal hareketlerin(in) gelişmesidir. Kürt ulusal demokratik hareketini ezmeye çalışmaktır. Tedbirsiz hareket eden Kürtleri abluka altına almaktı(r). Ama Kürtler tarih boyunca sürekli olarak kazık yediler, sürekli olarak hançerlendiler arkadan. Fakat artık, halkımızın geleceği sizlerin elindedir değerli dostlarım. . . Ben ANAP gibi SHP gibi DSP gibi RP gibi partilerde yer alıp da yüreğinde az çok, ama az çok halkın sevgisini taşıyan insanlarımıza buradan bir çağrı çıkarmak istiyorum. Halkımıza ihanet etmeyiniz değerli yöneticiler. Halkınıza ihanet etmeyiniz DSP yöneticileri, DYP yöneticileri, ANAP’ın Ağrı’lı yöneticileri, SHP’nin Ağrı’lı yöneticileri, DSP’nin, RP’nin Ağrı’lı yöneticileri, Halkınız tarih boyunca ezilmiştir. Halkınız tarih boyunca ihanet görmüştür. Halkınızı arkadan hançerleme hakkınız yoktur. Bu nedenle, burjuva partilerinin, bu devlet partilerinin, bu egemen güçlerin emrinde olan bu partilerin rozetlerini yere atınız. Aksi halde bu partilerle tam uzlaşmaya devam ederseniz, sizi ihanetçi olarak ilan etmek bizim hakkımız ve biraz da görevimizdir. . . Kurtuluşunuz HEP’tedir. Bu nedenle bu halk düşmanı cepheleri bırakın, rozetlerini yere atın ve tabelaları indirin. Aksi halde halkımızın çekeceği bütün sıkıntıların, bütün acıların vebali sizin boynunuzda olacaktır. Egemen güçlerin boynunda olacaktır. . . Bütün konularda biz halkımızın demokratik muhalefetiyle iktidara karşı, bu nedenle parlamentoda verilen mücadeleyle, parlamento dışında verilen mücadeleyi birleştireceğiz ve biz asıl mücadeleyi parlamento dışında, halk yığınları dışında, halkla birlikte verilecek bir mücadele olarak tanımlıyoruz. Önümüzdeki tek sorun, toplu hak arama özgürlüğü elde etmektir. Toplu hak arama özgürlüğünü HEP yakaladığı zaman Kürt kendi hakları için mücadele verecektir, işçi kendi haklan için. . . Arkadaşlar sonuç olarak ben sizden şunu istirham ediyorum. Biz birbirimizi seveceğiz. Birbirimizi sevmek zorundayız. Başka bir seçeneğimiz yok. El ele tutuşacağız. Bayrama gider gibi halay çeker gibi büyük bir coşkuyla, büyük bir kararlılıkla Türk ve Kürt halkının birliğini sağlayarak özgür geleceğe, aydınlık geleceğe hep birlikte varacağız …”
d) İstanbul Milletvekili Kenan Dönmez’in davalı parti’nin Üsküdar (İstanbul) ilçe örgütünce 17.3.1991 tarihinde düzenlenmiş olan toplantıda yaptığı konuşmada :
“. . . Yine kamuoyunda ülkemizde son günlerde artan yasakları kıran Kürt halkının artık kimlik kavgasını görüyoruz. . . Değerli dostlar, gözlüğün arkasında hepimizin gördüğü gibi ilçe yönetimi bir pankart asmış, baskıcı, resmi ideolojiye hayır, bunun tartışması ne boyutta olur bilemiyorum. Ama önerim bundan böyle ilçe örgütlerinin baskıcı, resmi ideolojilerin adının da yazılması. Kemaliste hayır demek zorundayız. . . Bakınız Zonguldak’ta işçilerimiz yürüdü. . . bu yürüyüş sırasında gecelediğimiz, konakladığımız bölgelerde, ben de milletvekili arkadaşlarını kökenimiz olarak Kürt olduğumuz için biraz bize yabancı gibi bakıyorlardı. Ama ikinci gün sonrasında onların ateş yakıp sabahladığı yerlerde beraber Kürt halkına yapılan baskıyı konuşuyorduk. Üçüncü ve dördüncü günde, o yürüyüş sırasında artık o insanlar size farklı bakıyordu ve şunu söylüyordu, bu devlet öyle bir devlet ki biz yediyüz metre yerin altında insanca yaşayabileceğimiz, haklı isteğimize karşı görmek istiyor ve uzakta ama Güneydoğu’da yaşayan Kürtleri de ana dillerinde konuştuğu için öldürmek istiyor. Kahrolsun devlet denilen bu işçi arkadaşlarım. . . Sevgili dostlarım yaşasın işçi sınıfımızın devrimci mücadelesi, yaşasın Kürt halkının özgürlük mücadelesi. Saygılar sunarım.”
24- Halkın Emek Partisi İzmir il yönetim kurulunun 3.1.1991 tarihli kararıyla yayınlanan “Yurtsever Demokrat Kamuoyuna” başlıklı bildiride şu hususların yer al dığı görülmektedir :
“. . . Son günlerde ırkçı-şoven, asimilasyoncu politikalar alabildiğine tırmandırılarak Türk ve Kürt halkların kardeşliği, düşmanlığa dönüştürülmek isteniyor.
“Halkların kardeşçe yaşamaları gerekir diyerek yüce bir duyguyu dile getiren parlamenterler, Meclis kürsüsünde saldırıya uğruyor. Çeşitli gerici ve faşist odaklar, Kürt halkını imhaya yönelik savaş naraları atıyorlar.
“Demokrasi düşmanları saldırılarının boy hedefi olarak da partimizi gösteriyorlar. Partimizin şahsında Kürt halkına, Türk emekçi halkına ve tüm demokrasi güçlerine saldırıyorlar.
“Sömürüye ve baskının her çeşidine karşı durmayı var oluş nedeni sayan Türk ve Kürt halklarının kardeşliğini, eşit ve özgür koşullarda gönüllü birliğini, kendi kaderlerini tayin hakkını savunan ve bu uğurda mücadele eden partimizin önlerinde engel görüyorlar.
“Biz Kürt ve Türk halklarının el ele vererek baskının ve sömürüşüz bir gelecek için birlikte mücadele edeceklerine inanıyoruz. . . “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği,
“Yaşasın dünya halklarının barış ve özgürlük mücadelesi,”
25- Diğer taraftan davalı partinin Aydın il örgütü yönetim kurulunun 1.1.1992 tarihli kararıyla partiyi tanıtma ve gelir elde etme amaçlarıyla bir takvim bastırmaya karar verdiği ve karar uyarınca takvimin 1060 adet olarak İzmir’de bastırıldığı anlaşılmaktadır.
Söz konusu takvimin incelenmesinde, Ocak/Şubat/Mart 1992 aylarına ait birinci sayfasında;
“Kürdistanım ben/ asur kitabelerinde adım var/ iraniye, turaniye, samiye/ ve/ hamiye sor beni. . .
“Antakya’dan horasana/ uzeytten termanşaha/ kol germişim/ nice gazi yaratmış/ nice şehit vermişim. . .
“Ben çilesi dolmayan/ ulusların üreği/ inandığı davayı/ kanla canla savunan/ kürt oğlu
“Eli ayağı bağlı/ gözündeki ışıkla direnen/ insancıl ve isyancıl/ eski dağlı/ ölümler, zulümler banadır. . .
“………
“Kocayurt/ bir halay yeridir şimdi/ nice Kürt kenetlenmiştir bir birine/ halayda kenetlenir gibi/ ve dağlarda dalga dalgadır/ davulun gergin sesi/ ve/ uyanıyorum tanda/ iki ellerim kanda/ savaş atıma binmişim/ terkimde özgürlük. . .” şeklinde bir şiirin yer aldığı,
Temmuz/Ağustos/Eylül 1992 aylarına ait üçüncü sayfadaki resimde, bir yanardağdan çıkan dumanlar arasında görülen kırmızı zemin üzerindeki etrafı yeşil çerçeveli san renkli bir dairenin ortasında bulunan kırmızı yıldızdan oluşan bir bayrağın görüldüğü, yanardağdan fışkıran lavlar içinden çıkmış el figürlerinin kalaşnikof denilen otomatik tüfekler tuttuğu, dağın önünde resmedilen insan topluluğu içinden belirginleştirilmiş kadın ve erkek figürlerinin ellerini kaldırarak, parmaklarıyla zafer (V) işareti yaptıkları,
Ekim/Kasım/Aralık 1992 aylarına ait dördüncü sayfadaki resimde ise, bir mezardan yan beline kadar kalkmış bir insan figürünün havaya kaldırdığı kollarından koparılmış bir zincirin halkaları, sağ elinde otomatik tüfek, sol eliyle de önceki paragrafta tarif edilen bayrağın dalgalanır vaziyette bulunduğu, resmin sol alt köşesinde yeşil, kırmızı, sarı renklerden oluşan bir kıyafet giymiş ve halay çeken altı kadın figürünün yer aldığı, bunlardan sol başta olanın elinde aynı renkleri taşıyan bir mendil bulunduğu görülmektedir.
26- Bir diğer eylem türü olarak da, davalı partinin Mardin ve Derik örgüt binalarında yapılan gerek partili kişilerin, gerek partili olmayanların katıldıkları ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununu protesto etmek amacıyla yapılan açlık grevlerinden söz etmek gerekmektedir.
Halkın Emek Partisi Mardin il başkanlığının öncülüğünde ve bu yerdeki parti binasında 31.5.1991 tarihinde bir açlık grevinin başlatıldığı ve 5.6.1991 tarihine kadar devam ettiği, Mardin Emniyet Müdürlüğünün 10.6.1991 tarih ve Güv.Şb.Par.Br.164 sayılı yazısı ile ekindeki izleme tutanaklarından anlaşılmaktadır. Bu grev esnasında 2.6.1991 günü saat 08.00’da düzenlenen tutanağa göre, 1.6.1991 günü saat 19.00-08.00 saatleri arasında parti binası içinde bulunan mevcut kişilerin ellerinde san, yeşil ve kırmızı renkli mendillerle halay çekip “Biji Kürdistan”, “Serhildane Apo” sloganlarını attıkları,
2.6.1991 günü saat 19.00’da tutulan tutanağa göre, aynı gün 08.00-19.00 saatleri arasında greve katılanların aynı nitelikteki söz ve hareketlerine devam ettikleri,
3.6.1991 günü saat 08.00’de düzenlenen tutanağa göre grevci kişilerin mahalli oyunlar oynadıkları ve zaman zaman oyunu kesip “Herşey Kürdistan için” diye bağırdıkları,
4.6.1991 günlü tutanağa göre, grevci kişilerin söyledikleri türküler arasında zaman zaman “Yaşasın Kürdistan”, “Herşey Kürdistan için”, “Resmi Kıyafete Hayır” gibi sloganları bağırdıkları,
5.6.1991 günü saat 08.00’da tutulan tutanağa göre, grevcilerin “Yaşasın Kürdistan”, “Kürdistan Kurulacak” diye bağırdıkları ve aynı tarihli bir başka tutanağa göre, o gün saat 10.50’de binayı boşaltmak suretiyle greve son verdikleri belirlenmiş bulunmaktadır.
Aynı amaçla bir başka açlık grevini de davalı partinin Derik ilçe örgütü binasında 31.5.1991 – 3.6.1991 tarihleri arasında gerçekleştirildiği, 1.6.1991 günü saat 17.30’da düzenlenen bir tutanağa göre ilçe örgütü başkanı tarafından yapılan davet üzerine muhtelif mahallelerden halk topluluklarının ilçe binasına doğru yürüyerek bina önünde toplandıkları, duruma müdahale eden kolluk güçlerine doğru iki el silah atılması üzerine toplanan kalabalığın taşlı saldırıya geçtiği, kollukça uyan ateşi açılmasını takiben dağıldığı,
3.6.1991 tarihli tutanağa göre parti binasında başlatılan ve ilçe örgütü başkanının da katıldığı bu grevde grevci kişilerin kapısı açık olan binanın içinde alkış temposu eşliğinde Kürtçe olarak “Meş’aleyi Yaktık, Temeli Attık”, “Kürdistan’ı Kuracağız”, “Biji, Biji Kürdistan”, “PKK’nın Partisinde Toplanalım”, “Kürtlerin Partisi”, “Duvarları Yıkacağız, Hedefe Varacağız”, “Şehitlerimizin Kanıyla Zafere Ulaşacağız”, “ihtilal, ihtilal, ihtilal” şeklinde sloganlar söyledikleri,
3.6.1991 tarihli bir başka tutanağa göre de grevin yapıldığı parti binasının pencere camlarına yapıştırılmış olan kağıtlarda, “Berxwedan Jiyane”, “Özgürlükse uğrunda savaşılan, hiçbir düşünce uğruna ölmeye gelmez”, “Doğdukları sokakları bile özgürce dolaşamayanlar. Bu zulüm nasıl kabul edilir’ Güneş doğuda doğuyor, doğu niye karanlık’ Çünkü çamur verdim, üç yaşındaki çocuğun eline, silah yapıp verdi bebek yerine”, “Düşün de vicdanına öyle hükmet. Vatanın bağrı parçalanmış bekler senden bir ümit, bir ışık/ zulmet diyarındaki çocuk sen hey/ ağla ağla. Belki gözyaşlarında boğacaksın zalimleri/ onun yanında zulmü film seyreder gibi izleyen bizleri/ zulmet diyarındaki çocuk sen hey/ sen ki kurtuluşa gebesin/ budur belki gözyaşlarının nedeni/ ağla ağla sen kan çocuğusun/ sen kurtuluş meş’alesisin/ ağla çocuk ağla/ ağla ki gözyaşların dünyayı boğsun/ ya özgür bir vatan, ya ölüm”, “topraklarımızda çimenlerimiz yeşerdikçe/ ve insan oğlu var oldukça/ mücadelemiz sürecektir/ bir ihtilaldir/ bunlar engerekler ve uyanlardır/ bunlar aşımıza ve ekmeğimize göz koyanlardır/ tanı bunları/ tanı da büyü/ ey kürdistanın yiğit evladı”, “insan hakları için direnen ve bu yolda şehit düşenlere ne mutlu. . . Şehit kanı zafer getirir”, “Bir yüzgördüm geleceğini unutmuş/ baskılar arasında/ binbir düşünceyle eziliyor dört duvar arasında/ şimdi mazisini yaşıyor yeniden. . / onu gördüm. . . ağlıyor/ parmaklıklar arkasında/. . . devam ediyor” slogan ve şiirlerinin yazılı bulunduğu anlaşılmaktadır.
Bütün bu anlatılanların yanında; gerek parti kongrelerinde, gerekse taşra örgütlerinin çeşitli vesilelerle “şölen”, “gece” gibi adlar altında düzenlemiş oldukları toplantılarda parti adına görev aldıkları anlaşılan, ancak çoğu kez kimlikleri belli olmayan sunucuların beyanları, toplantıların attıkları sloganlar, yapılan eylemler, asılan afiş ve pankartlar üzerindeki yazıların içeriği üzerinde de durmak gerekmektedir.
Bu cümleden olmak üzere;
– 21.3.1991 tarihinde davalı partinin Van il örgütünce düzenlenen “Uluslararası Irkçılıkla Mücadele Günü” toplantısında, sunucunun “Nevruz ateşlerini her sene yakmalıyız. Özgürlük ve demokrasiye ulaşıncaya kadar Nevruz ateşlerini yakacağız diyoruz. . . Bu davaya gönül vermiş, bir mücadelede zindanlara düşmüş tüm İnsanlara ve dolayısıyla Kürt halkına özgürlük istiyoruz” şeklinde beyanda bulunduğu,
Geceye katılan Ozan Hacı isimli kişinin Kürtçe söylediği türkülerde, “memleketime Kürdistane, ey felek emrime pırmaye devleteme mayacalek” (memleketim Kürdistandır, ey felek emrimiz çok vardır, devletimiz ise zamana ihtiyaç vardır), “ema devletemi mezınbibe kurulmuş bibe braşahsın here cehenneme” (ama devletimiz büyüksün kurulsun ve şahsım olarak o zaman cehenneme gitmeye hazırım), “ey Kürdistan duhem güli hem sosını hem dili hem rahanım cicekga berbozeme hamyani” (ey Kürdistan sen hem gülsün hem çiçeksin, hem gülsün hem de reyhansın, hepimizin burnundaki çiçeksin), “iro roje kahaşe roj roja kurdaye hevrabı bejin rabın gelek kürdün” (bugün iyi bir gündür, Kürdistan halkının hep birlikte ve bin ağızdan söyleyin bugün bizim en mutlu en şerefli günürnüzdür), “maybı rabın reda, beje kürdi leda” (haydi yürüyün Kürdistan yolundan yürüyün bağırarak geliyoruz diye) gibi sözlerin bulunduğu, ayrıca gecede toplu olarak “Kundam azadi” (Kürtlere Özgürlük), ” Apo’ya berat” (Apo’ya af), “Biji Kürdistan” (yaşasın Kürdistan) sloganlarının atıldığı;
– 23.2.1991 tarihinde davalı partinin Zeytinbumu (İstanbul) ilçe örgütünce “Barış ve Özgürlük Şöleni” adı altında düzenlenen toplantıda, topluluk tarafından “Kürdistan Faşizme Mezar Olacak”, “Biji Azadi” (yaşasın özgürlük), “Kürdistanda Faşist Baskılara Son”, “yaşasın mücadelemiz” gibi sloganların atıldığı, aynı gün 23.30’da tutulan izlenim raporuna göre şölenin düzenleyicilerinin atılan sloganlara müdahale etmeyip seyirci kaldıkları;
8.3.1991 tarihinde davalı parti Küçükçekmece (İstanbul) ilçe yönetim kurulunun 22.2.1991 gün ve 5 sayılı karan ile düzenlenen “Dünya Emekçi Kadınları” konulu toplantıda, 19.3.1991 tarihli bant çözüm tutanağına göre, erkek sunucu olarak geçen kişinin, “Dersim kayalıklarında Bezet derler adına, şehit Rıza’nın yanıbaşında ve bir kadın, ve bir kadın Koçgiri Destanında yazılı, biryanda Alişen ve bir kadın Zarifemi, Zarifemi acaba’ Ve bir kadın, ve bir kadın Nevruz ateşine can katan yani Zekiye Alkan. Ve bir kadın Diyarbekir zindan kapıbında özgürlük uğruna karaeden. Zulmün körolası seherinde kendini yakmak isteyen ve dostlar tabii ki başka kadınlar var. Dida Şensoy, işkenceye, zulme, baskıya ve sömürüye karşı olanca gücüyle kudretiyle faşizmin ayak seslerine karşı ayak diretmiş ve adını Türkiye halklarının şanlı mücadelesine altın harflerle yazılmış, Dida Şensoy’u arıyorum. . . Ve Dargeçit’te akşam, Cizre’de, İdil’de halkın şanlı mücadelesine gönül vermiş öbek, öbek, dağ, dağ zulmün farmanına karşı durmuş ve bugün dostlar daha kanı kurumamış ve bugün yanı dün katledilmiş Rukiye Bozkurt’u da tanıyorsunuz ve sizler işte sizler sizler onlardan birisiniz. Onlar halklarımızın onurudurlar. Mücadelemizde bayraklaştılar. Saygıyla sevgiyle anıyorum. Mücadelelerini saygıyla selamlıyorum. . .” şeklinde konuşmalar yaptığı, 11.3.1991 tarihli tutanağa göre toplantının devamı sırasında sahnenin aşağısında san, kırmızı ve yeşil renklerden oluşan pusular ve Halkın Emek Partisi’nin aynı renkli bayrakla halay çekildiği salonda asılı pankartlardan birinde “ana dille eğitim” yazısının bulunduğu;
– Davalı parti adına genel sekreter Malatya milletvekili İbrahim Aksoy imza sıyla İstanbul Valiliğine verilen 15.3.1991 tarih ve 790 sayılı dilekçede parti adına düzenleneceği bildirilen ve 21.3.1991 tarihinde İstanbul Abdi îpekçi Spor Salonunda gerçekleştirilen Nevruz Şenliklerinde, 22.3.1991 tarihli tutanağa göre renkleri çoğunlukla sarı, kırmızı ve yeşil olan bez eşarp gibi çeşitli şeyleri ellerine alan bazı kişilerin sahneye fırlayarak tur atmaya ve ellerindekilerini öpmeye başladıkları seyirciler tarafından alkışlandıkları, bu sırada tribünlerden bir grubun aynı renklerden ve ortasında yıldız bulunan üç ayrı bayrağı açarak slogan attıkları, parti görevlilerinin bu hareketi engellemek ister gibi bir tavır takınmalarına rağmen engellemedikleri 22.3.1991 tarihinde saat 00.30’da düzenlenen bir başka tutanakta da doğrulandığı üzere 21.30 sıralarında salon gönderinde bulunan Türkiye Cumhuriyeti bayrağının, tribünlerdeki bir grup tarafından indirildiği, parti görevlilerinin müdahale etmelerine rağmen bayrağın tekrar göndere çekilmediği, sahneye gelen bir folklor ekibinin düzenlediği gösteride bir erkeğin vurulmasının canlandırıldığı, vurulan erkeğin bir bayan oyuncu tarafından kırmızı zemin üzerinde, etrafı siyah çizgili sarı yıldız bulunan bir bayrağa sarılarak, diğer erkek oyuncularını kucağında sahnenin terkedildiği, salonda asılı bulunan pankartlarda “hiçbir şey bağımsızlık ve özgürlükten daha değerli olamaz”, “sömürgeciliğe karşı mücadeleyi yükseltelim”, “Kürdistan özgürlük” gibi dövizlerin yazılı olduğu, aynı toplantıda “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “Vur gerilla vur, Kürdistanı kur”, “Kürdistana özgürlük”, “biji azadi” gibi sloganların atıldığı;
– Halkın Emek Partisi İzmir il yönetim kurulunun 15.2.1991 tarihli kararıyla 22.3.1991 tarihinde yapılan “Eğlence Gecesi”nde 10.7.1991 tarihli bant çözüm tutanağına göre sunucunun “. . . direnen Kürt halkına tarih boyunca aşağılandık, horlandık, ezildik. Kanımız dinmeyen acılarımız ve mukavemetimiz üstüne hükümdarlıklar, dernekler kurdular. Bizi yok saydılar. Dilimize, beynimize, yüreğimize kilit vurdular. Yarenci bir kangren gibi bize musallat ettiler. Bizi öyle bir bal(e) getirdiler ki, hainler yurtseverlerimizden çok oldu. Yani tarihimizi baştan sona soykırımlar, katliamlar, işkenceler ve … (anlaşılamamış) koydular, işte Nevruz böylesi bir gün, Nevruza karşı mücadele günüdür. Nevruzu Nevruz yapan, özgürlük yolunda bir yiğit kurt halkının kanlarını seve seve akıtmaktadırlar. Nevruz halkımızın tutsaklığına karşı andığı gündür. Nevruz günü eğlenme günü değildir. Bu niyaz bugün şanlı bayrağının adını dalgalandırarak halkımız onursuzca yaşamaya başkaldınyor, bu vatan benimdir diyor. Erkeklerin ve çocuklarının göğsünü, sömürgeci, faşist kurşunlara göğüs gererek Nevruz’u kahramanlık . . . (anlaşılamamış) Bugün dost, düşman herkes Kürtlerden söz ediyorda bu halk olarak özgürlük yolunda ne kadar güçlü yürüdüğümüzü, ihaneti, teslimiyeti, ne denli ibraz ettiğinin göstergesidir. Biz artık parüya karkera kürdistan… (anlaşılamamış) kefeni yırttı, insanca onurlu ve özgür yaşamak için yaşamayı seçti. Görev savaşmak ve özgürlük hakları içinde yeralmaktır. Görev Nevruzu tüm yekun ayaklandırmaya dönüştürmektir. Ancak böylece Kürt ve Türk halkı özlemi çekilen özgürlük ve demokrasiye ulaşabilir. Başta Türk ve Kürt halkı olmak üzere sizleri yardıma çağırıyor ve karşınızda saygıyla eğiliyorum. Nevruzları özgür Kürdistan ve demokratik bir Türkiye’de kutlayacağımız günler yakındır.” şeklinde konuştuğu, dinleyiciler tarafından “biji kürdistan”, “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “vur gerilla vur”, “Kürdistan biji partiya karkera” gibi sloganlar atıldığı;
Halkın Emek Partisi Şişli (İstanbul) ilçe başkanlığı adına Dilaver Eren tarafından verilen 29.4.1991 tarihli dilekçede düzenleneceği bildirilen ve davetiyelerde “Dersim Gecesi” olarak geçen yemekli toplantıda tutulan 9.5.1991 tarihli izleme tutanağına göre salonda bulunan pankartlarda “sömürgeciliğe karşı mücadeleyi yüksel telim”, “hiç bir şey bağımsızlık ve özgürlükten daha değerli olamaz” dövizlerinin yazılı olduğu;
Halkın Emek Partisi Fatih (İstanbul) ilçe yönetim kurulunun 5.5.1991 tarih, 7 sayılı kararıyla düzenlenmesine karar verilip, 25.5.1991 tarihinde yapılan “Bahar ve Özgürlük” adlı şölende, 28.5,1991 tarihli bant çözüm tutanağına göre sunucunun, “dostlar merhaba, hergün biraz daha büyüyerek gelişen halkımızın özgürlük ve demokrasi talebinin giderek vazgeçilmez bir unsuru haline gelen Halkın Emek Partisi’nin Fatih ilçe örgütünün düzenlemiş olduğu bahar ve özgürlük şölenine (bahar u azadı) hoşgeldiniz. . . dostlar sizlerin bu coşkusunu anlamamak mümkün mü’ Elbetteki biz yüzyıllardır kimliği yasak olarak yaşadık. Elbetteki biz yüzyılllardır dilinin ve kültürünün üzerinde kocaman bir zulüm çivisiyle yaşadık ve bugün bizi, bizim kimliğimizle Kürt olarak bağrına basmağa hazır bir oluşum yakaladık. Halkın Emek Partisi doğdu ve Halkın Emek Partisi işte böyle bir coşkulu şölenler armağan etti bizlere. Onunla kenetlenmek durumundayız. Onu gözümüz gibi korumak zorundayız. Zindanlara sığmayanlar, selam sizlere. Bağımsızlık ve özgürlük için yüreği çarpanlar, selam sizlere. Bağımsız, özgür yarına. . . (anlaşılamamış) azlara, insanca baharı yaşamak, özgürce baharlara ulaşmak, sömürüşüz bir dünya. . . (anlaşılamamış) güzele ulaşmak, halkların kardeşçe, omuz omuza yarınlar yaratmak işte bunun için yaşıyoruz. Bunun için haklarımızın (Halklarımızın) bu güzel yaşamını baskı, şiddet ve sömürü altına alan iktidarın resmi ideolojisinin, resmi dillere dayandığı insanlık dışı yaşama karşı bu düzenin dostluğun peşindeyiz, kardeşçe yaşamanın mücadelesini veriyoruz. Biz insanız, insanca yaşamak bizim de hakkımızdır. Bunu ne emperyalizm, ne ağır baskı, ne şiddet, ne de halk adına halklara dayalı olan devletin 12 Eylül faşist anayasaları engelleyemez. . . Her türlü kıyım, baskı ve zora karşı halkımız özgürlük mücadelesi devam ediyor. . . Belki zindanlarda her sabah kurşuna dizilmeni beklemedesin, Belki bileklerinde kelepçe. . . (anlaşılamamış) arasında ölüme gideceksin, belki kurtuluş cephesinde bir nefersin, belki bizim sömürgedensin ve emperyalizmin . . .elerini beklemedesin, belki dünyanın herhangi bir köyündensin. Belki Vietnamlısın, belki Brezilya’nın dağlarında bir çetesin, belki Meksika dağlarındansın, belki de Kürdistan’lı bir peşmergesin, belki dünyanın herhangi bir yerindensin, belki de hiç bir zaman zafer türkülerini söylemeyeceksin, fakat asla. . . (anlaşılamamış) ümidini kesmeyeceksin, hiç bir şey olmamış gibi, hiç bir zaman yasamayacakmışsın gibi kavganı sürdüreceksin. Özgürlük türkülerini söyleyerek insanlık uğruna can vereceksin. . .” şeklinde konuşmalar yaptığı, toplantıda seyirciler tarafından “kürdistan faşizme mezar olacak”, “biji serok Apo” (yaşasın lider Apo), “gerilla vuruyor, Kürdistan’ı kuruyor”, “biji PKK” sloganlarının atıldığı;
Halkın Emek Partisi’nin kuruluş yıldönümü münasebetiyle 2.6.1991 tarihinde Şanlıurfa il başkanlığınca düzenlenen toplantıda tarihsiz bant çözümleme tutanağına göre söylenen Kürtçe şarkı ve türkülerde, “. ….Ey Kürt halkı, sizleri şenlendirmek için buraya geldik, kalkın yürüyün, Kürtler geldi, geldi, kalkın, kalkın, Kürtler geldi kalkın, ey anam ağlama, zindanlarda oğulların yattı. Zindan karadır, kalkın kalkın yürüyün, Kürtler geldi kalkın. Ben yaralıyım inliyorum. Ben Kürt halkı için söylüyorum, haydi gel, çabuk gel, Kürt halkım gel, ben söyleyemiyorum. . . bülbüller gibi derdimi anlatamıyorum Kürt halkına. . . Gel arkadaşım gel, Diyarbakırlım gel, bundan sonra biz kardeşiz, sen düşmandan korkmazsın, gel arkadaşım gel, yoldaşım gel, sen haksızlıkları çekemezsin, gel Kürdistanlım gel, arkadaşım gel, sen Kürtlerin partisindensin, sen korkmazsın. . . Haydi coşalım, kalksın, haydi kalksın Kürt halkı. . . .Gelin vatan için öncü olalım, cenkçi olalım, dünyanın dört tarafında, vatanımızın dört tarafında halkımız elli yıl savaştı. Kürt halkı için savaştı. Mehmet amca savaştı. Bir ölür bin diriliriz. Kürt halkı zincirleri kırar çemberi yarar geçer. Bizleri ne zindan ne ölüm, ne de hapishane durdurur. Bizler yolumuza devam ederiz. Düşmanlara boyun eğmeyiz. . . Kürdistan sen başımın üzerinde geldin. Sefa geldin, iki gözümün üzerine geldin. Ey Kürdistan, Kürdistan adın kadar sen şirin tatlısın. Ey anam oy sen zindanlarda işkence ve ölümle pençeleşiyorsun. Hoşgeldin Kürdistan, hoşgeldin. Senin oldu cihat Kürdistan, Kürt halkına kutlu olsun. Ey kardeşlerim, oy vatanım, oy ezilen halkın oy. . . (anlaşılamamış) Ben ölürüm bu yaz mezarımı ceviz ağacının altına kazsınlar. Ey arkadaşlar ben yaralıyım yalan hasretinden yanıyorum. Ben yaralıyım, oy anam oy. Vatanım doğdu, haydi kalkın Kürt halkı kalkın, bu senlik sizler için tertiplenmiştir. Ey bacılarım ey kardeşlerim uyanın, uyanın, Kürt halkı uyandı.
Düşman üzerimize saldırmış kuduz bir kurt gibi biz yavrularımızı bu kurtların elinden neler çektik. . . Yaralı gönlüm parti kurmuş, oy Kürdistan oy. . . Ben kürdüm, tutukluyum, dertliyim, ben bu vatanımızdan sesimizi dünyaya duyururum, kalk Kürt halkım halk, el ele verin. Biz heryerde konuştuk, coştuk, Diyarbakır’a gittim, zindanları gördüm. Kalkın çile çekenlerim, kalk Kürt halkı halk, benim derdim bir değil yürüyün Kürt halkı yürüyün. Dünya alem bilsin duysun senin sesini, kurtuluş için savaş. Biz düşmanı vatanımızdan çıkarırız. Söyle söyle Kürdistan dünya alem biliyor. Biz senin için çalışıyoruz. . . Ey halkı Kürdistan, ey kara Kürdistan hani halkın uyandı, ey kara Kürdistan, ey savaşçım ey, söyle Kürdistan ey dilsiz Kürdistanım, yükseldi Kürdistanım, senelerdir esir kaldın Kürdistan yürüyün savaşçılarım. Ey militanım, ey militanım ağlama, ana ağlama. . . asker dağların etrafını sardı, top ve tüfeklerle, Munzur çayı yine akıyor, harıl harıl. Savaşçılarım senin eteklerindedir. . . Vatan bizimdir ilerleyin. Vatanın gözleri sizlerdedir. Gençler ve yiğitler ilerleyin. Vatanın aşkından yanıp tutuşun. Vatanın gözleri sizleri bekliyor, ilerleyin, ileri daima. Kalkın savaşçım kalkın, gözümüz onların yollarındadır. . . Başkaldırış, direnç bizdendir. Dirençler (direnişçiler) zindanlarda işkencedeler. Direnişçiler bizdendir. . . Arkadaş yürü yürü korkma, biz kimiz’ Biz tüm ploreterya biz Kurduz hey. Kimiz biz’ . . 21 Mart’ta savaş ve direniş başladı. Aslanlar savaşı. . .” sözlerinin yeraldığı, toplantının devamı süresince bir kısım dinleyicinin “biji PKK” (Yaşasın PKK), “vur gerilla vur, Kürdistanı kur”, “biji Kürdistan” (yaşasın Kürdistan), “Serak Apo” (lider Apo), “Kürdistan faşistlere mezar olacak”, “Türkleri Kürdistan’dan kovacağız” şeklinde sloganlar attığı;
– Halkın Emek Partisi Diyarbakır il başkanıyken 5.7.1991 tarihinde bilinmeyen kişilerce öldürülen Vedat Aydın’ın 10.7.1991 tarihinde yapılacak cenaze törenine halkın iştirakini sağlama amacıyla il yönetim kurulunca yayınlanmasına karar verilen bildiriyle herkesin yasa katılmaya davet edildiği, parti genel merkezinden gönderilen seçim otobüsünün içindeki partililerle birlikte cenazenin bulunduğu Maden ilçesine gittiği, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığının 31.7.1991 gün, 1991/1205-533-501 sayılı iddianamesi ile 31.7.1991 tarih ve 1991/1 saydı fezlekesine göre PKK. örgütünün siyasal kanadını teşkil eden ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’nin bayrağına sarılmış olan cenazenin Diyarbakır il merkezine getirildiği, istasyon Meydanında genel başkan Fehmi Işıklar’ın seçim otobüsünde, ilgili bölümde tamamına yer verilen konuşmasını icra ettiği, bu arada töreni yönetmekle görevli olduğu anlaşılan ve davalı partinin halen parti meclis üyesi Serpat Bucak olduğu belirlenen kişinin, “. . . Diyarbakır’ın yitirdiği değerli insan yürekli can Vedat Aydın Kürt halkının aydın düşüncesi şahsında katledilmiştir. Bu nedenle partinin ilan ettiği yasa Diyarbakır halkı, bölge insanı, Kürt insanı, herkes, herkesin yası paylaşması için bekliyoruz. . . Kürt halkının başı sağolsun. Bu nedenle Kürt halkı yas ilan etmiştir. Partimiz bu yasa iştirak anlamında, istasyon Caddesinde yapılacak kısa bir törenden sonra gömülmek üzere Mardinkapı Şehitlik Mezarlığına götürülecektir…” şeklinde Türkçe ve Kürtçe konuşmalar yaptığı, bu konuşmalar ve konvoyun ilerleyişi sırasında törene katılanlar tarafından Türkçe ve Kürtçe olarak “Kürt milleti ölmez (Milleti Kürt namırre)”, “yaşasın PKK” (Biji PKK), “Yaşasın Apo” (Biji Apo), “Ölsün kölelik, yaşasın özgürlük” (bımre koleti bijiazadi), “Lider Apo” (Serak Apo), “Kürdistan faşizme mezar olacak” şeklinde sloganlar atıldığı, görevli Yakup Kaytan’ın Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 24.7.1991 tarihli anlatımına göre definden sonra mezarın basma üzerinde sarı, kırmızı ve yeşil renkli flama benzerlerinin asılı olduğu bir sopanın dikildiği, törenden sonra kalabalık içinden bazılarının güvenlik güçlerine taş ve sopayla saldırdığı, polis otomobillerinin tahrip edildiği, Mardinkapı polis karakoluna ateş edildiği, bir kısım polis memurlarının yaralandığı, bu suretle cenaze töreninin yasadışı gösteri haline dönüştüğü,
Halkın Emek Partisi Turgutlu (Manisa) ilçe örgütünün açılışı münasebetiyle 21.7.1991 tarihinde düzenlenen “Dostluk ve Dayanışma” gecesinde, bant çözüm tutanağına göre sunuculuk yapan Özenç Keskinbalıkçı’nın, “Kürdistanım ben, Asurun ki tabelerinde adım var” dizesiyle başlayan ve daha önce bahsedildiği şekilde aynı partinin Aydın il örgütü tarafından bastırılan duvar takviminin birinci sayfasında yer alan şiir okunduktan sonra sunuculuğa devam ettiği ve sırası gelince bir başka şiir den “. . . Ben insandım, sen bitmeyen kavga/ Ben bağımsızlığına susamış ülke/ Ben yurdumuzun gübrelenmiş toprağı/ Ben Kürdistandım” dizelerini okuduğu ve bu esna da salonda bulunanların toplu halde “Kürdistan faşizme mezar olacak” sloganını attıkları;
Davalı partinin Bursa il örgütü adına yönetim kurulu üyesi Oğuz Tunçbilek imzalı dilekçesiyle müracaat edilerek tertiplenmiş olan ve 7.9.1991 tarihinde “Özgürlük ve Demokrasi Şöleni” adı altında yapılan gecede düzenlenen aynı tarihli tutanak ile bant çözüm tutanağı içeriğine göre, seyirciler tarafından zaman zaman “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “Kürt askerine vur, Kürdistanı kur”, “Biji ARGK, Biji ERNK, Biji PKK”, “Gerillalar ölmez”, “Ibolar ölmez”, “Kürt-Türk halkları kardeştir” şeklinde sloganlar atıldığı, Koma Çiya adlı grubun şarkı söylediği sırada 40-50 kişilik bir topluluğun Kürtçe sloganlar atarak üzerinde PKK örgütünün siyasal kolu olan ERNK (Eniya Rızgariye Netewİa Kürdistan – Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’nin amblemi bulunan bayrağı salonun ortasındaki ışıklandırma kulesinin ayaklarına astığı;
Halkın Emek Partisi’nin 15.12.1991 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kongresinde düzenlenen tarihsiz rapor ile 16.12.1991 tarihli hükümet komiseri rapo runa göre salona alınan partililerin kongrenin başlangıç saatinden önce Kürtçe türküler söyleyerek oyunlar oynayıp, “biji Kürdistan”, “Kürdistan’da devlet terörüne son”, “biji PKK” sloganlarını attıkları, iki partilinin kırmızı, yeşil ve sarı renklerden oluşan bir bayrağı salonda dolaştırdıkları ve bu durumun hazır bulunanlarca tezahüratla karşılandığı, kongre başladığında istiklal Marşı’nın okunmadığı ve salona Türk bayrağı aşılmadığı, Genel Başkanvekili Ahmet Karataş’ın konuşmasından sonra divan başkanının misafirleri tanıtmaya başladığı ve bu cümleden olmak üzere protokol bölümünde oturmakta olan PKK. (Partiye Karkaren Kurdistan) isimli yasa dışı örgütün lideri olan Abdullah Öcalan’ın annesi Esma Öcalan’ın “hepimizin anası, anaların simgesi” şeklinde bir nitelemeyle topluluğa taktim edildiği ve ayakta alkışlandığı ve bu esnada, “biji Apo” sloganlarının atıldığı, Esma Öcalan ve diğer misafirler ve milletvekillerinin parmaklarıyla zafer işareti yaptıkları, bu söz ve davranışların salonda hazır bulunan gazete muhabirleri tarafından da tespit edilerek gazetelerde fotoğraflarıyla birlikte yayınlandığı;
– Davalı partinin Nazilli (Aydın) ilçe örgütü adına başkan Fuat Yemez tarafından 6.2.1992 tarihinde yapılan müracaatla 18.2.1992 tarihinde düzenlenen “Daya nışma Gecesi” ile ilgili bant çözüm tutanağı ile Nazilli Emniyet Müdürlüğünün 4.3.1992 tarih ve 68 sayılı yazısına göre, sunucunun “. . . ülkem güzeldi kan girme den önce. Ülkem güzel olacak özgürlük gelince. Dostlar, Kürtler hayatın her anında mücadeleye ihtiyacı vardır, hayatın her anında. Onun için dağda, bayırda, tarlada, yolda her yerde mücadeleye ihtiyacımız vardır. Önün için günümüzün hiç bir anını boş geçirmeye hakkımız yoktur. Bizler Kürt halkı Türk insanlarının elimizden aldığı hakkı, ellerinden zorla alacağı. . .” şeklinde bir konuşma yaptığı ve programın deva- mınca zaman zaman dinleyiciler tarafından “Berxwedan jiyane”, “vur gerilla vur. Kürdistan’ı kur”, “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “Serok Apo” sloganlarının atıldığı kırmızı zemin üzerindeki siyah daire içinde bulunan kırmızı yıldızdan meydana gelen bir bayrak ile kırmızı, sarı, yeşil renklerden oluşan bir diğer bayrağın sallandığı;
Halkın Emek Partisi Kartal (İstanbul) ilçe yönetim kurulunun 25.2.1992 ta rihli kararıyla yapılmasına karar verilen “Özgürlük, Barış ve Kardeşlik Şöleni”nin 28.2.1992 tarihinde o yerde yapıldığı ve toplantı sırasında iştirakçilerin “biji PKK, biji Apo”, “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “vur gerilla vur, Kürdistan’ı kur”, “militan, militan Kürdistan” şeklinde slogan attıkları;
Halkın Emek Partisi İstanbul il örgütünce 1.3.1992 tarihinde İstanbul’da dü zenlenen “Bütün halklar kardeştir, katliamlara son” mitinginde sunucu olarak görev yapan Osman Özçelik isimli kişinin “. . . bu mitingimiz bütün halkların kardeşliğinin pekiştirildiği, kardeşlik bayrağının dalgalandırıldığı, buradan Türkiye’ye, Türkiye’den dünyaya Kürt ve Türk halkının kardeşliğinin bir kez daha duyurulduğu, ilan edildiği gün olmalıdır. . . şeklinde konuştuğu anlaşılmaktadır.
Bu beyanların ve eylemlerin sahipleri her ne kadar parti tüzel kişiliğini doğrudan doğruya sorumlu kılabilecek parti üyeleri değiller ise de, bu beyan ve eylemler ile davalı partinin genel merkez yöneticilerinin davaya esas alınan beyanları arasındaki ayniyeti ve işlenmekte olan ana fikrin etki alanını ve biçimini gösterdiği cihetle zikre değer bulunmuştur.
D) Beyanlarıyla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılacakları Siyasi Partiler Yasasının 101. maddesinde öngörülmüş olan genel başkan ve genel sekreter gibi parti görevlilerinin kronolojik sıraya göre tamamı aktarılan konuşmalarındaki temalar bir arada mütalaa edildiğinde, birbiriyle çelişmeyen, aksine biri diğerini doğrulayan ve tamamlayan verilerin meydana getirdiği bütünlük içinde değişmez biçimde ve ısrarla işlenen ana fikrin ne olduğu kolayca açığa çıkmaktadır,
Nitekim bu beyanlardan; II. dünya savaşından sonra oluşan uluslararası siyasal statükonun Sovyetler Birliği’hin dağılmasından sonra parçalanması ile içinde bulunulan sürecin sonuçlarının belli olmadığı, meydana gelebilecek değişmelerden en fazla Ortadoğu halklarının etkilenebileceği;
Bu halkların başında Filistinlilerin ve Kürtlerin geldiği, bunların ulusal ve sosyal sorunlarının kendilerine dayatmağa başladığı, bu sorunlara çözümün dışarıdan empoze edilecek çarelerle değil, söz konusu halkların kendi öz güçlerini ve dinamiklerini yoğunlaştırarak yine kendi öz iradeleriyle gerçekleştirilmesinin doğru olduğu,
Bu tablo içinde yer alan Türkiye’de yaşamakta olan Kürtlerin 70 yıldan beri egemen olan resmi ideolojinin bir sonucu olarak red ve inkar edildikleri, en şiddetli bir şekilde zulme, sömürüye, baskıya maruz bırakıldıkları, hiç bir haklarının bulunmadığı, ulusal demokratik haklarını gasp edilmiş olduğu, özgür olmadıkları, uluslararası sözleşmelerden doğan haklarını kullanamadıkları,
Ancak resmi ideolojinin arük geçerli olmadığı, iflas ettiği ve Kürt halkının dinamizminin yükselerek kendisini her alanda ifade edebilecek duruma geldiği, özgürlük ve demokrasi mücadelesi verdiği,
Bütün bunların Kürt sorunu adı verilen bir sorun oluşturduğu, bu sorunun demokrasi önünde en büyük engel olduğu bu sorun çözümlenmedikçe Türkiye’de demokrasi sorununun da çözümlenemeyeceği, bu bakımdan sorunun Türk halkını da ilgilendirdiği, ulusal nitelikteki Kürt sorununun barışçı ve demokratik bir ortamda tartışılarak çözülmesi ve bu ortamında hemen oluşturulması gerektiği,
Kürtlerin ulusal sorununa, yürüttükleri mücadeleye Birleşmiş Milletleri oluşturan devletlerin sessiz kalmayacakları, en kısa zamanda Birleşmiş Milletler gözetiminde bir konferans toplanarak adil, uluslararası hukuka uygun çözüme ulaşılması gerektiği,
Diğer taraftan Kürt sorununun Türklerle Kürtlerin birlikte eşitlik ve kardeşlik esaslarına göre çözecekleri, parti olarak halkların gönüllü birliğine tam eşitliğe ve kardeşliğe dayalı bir demokratik düzeni savundukları, Türk, Kürt ve diğer bütün azınlık halkların emekçilerinin ortak sesi ve Kürt halkının devrimci, demokrat dinamizmiyle Türkiye emekçi sınıfının bileşkesi oldukları, partinin en çok ezilen, sömürülen, baskı altında tutulan kimselerin partisi olduğu, ençok ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulanlar da Kürtler olduğuna göre, partinin esas itibariyle Kürtlere ağırlık verdiği bundan da onur duydukları, Halkın Emek Partisi’nin Türkiye’de yaşayan bütün etnik yapıların partisi, yaşayan bütün etnik yapıların, Türkiye’de yaşayanların partisi olduğu, bu yaşayanlar içinde kim en çok eziliyorsa onların partisi olduğu, Kürt sorununun demokratik ve siyasal yollarla çözümünü ilke olarak benimsedikleri, partinin Kürdü, Türkü, Abazası, Çerkezi, Boşnağı ile Türkiye’nin mutluluğunu, kardeşliğini, özgürlüğünü eşitliğini savunduğu, devletin resmi politikasına ters düştüğü ve onu değiştirmek istediği,
Sorunun diğer cephesinin Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı olduğu, her hak gibi Kürtlerin de vazgeçilmez ve doğal nitelikte kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip oldukları, parti olarak da ulusların eşit, özgür iradeye dayalı, yani ulusların kendi kaderlerini tayin edici bir politikadan yana oldukları, ancak bu haklan mutlaka ayrılma şeklinde anlaşılmasının gerekmediği, özgür ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşama hakkı olduğu; ancak dünyada demokrasi ve özgürlük konusunda önemli adımlar atılırken, halklar kendi kaderlerini tayin etmek isterlerken Türkiye’de bu gelişmelerin etkilerinin görülmediği,
2600 yıl öncesine dayanan Kawa Efsanesinde olduğu gibi, bugünde Kürtlerin baskı ve zulme başkaldırdıkları, özgürlük isteklerini yükselttikleri, Kürt halkında direnme ruhu ve mücadele geleneğinin mevcut olduğu, Newnız’un bütün bu özellikleri yansıtan ve zulme karşı direniş, mücadele, başkaldırı ve özgürlük talebinin yükseldiği, sömürüye ve sömürgeciliğe karşı, herkesin mücadele ve dayanışma azminin bilinerek kenetlendiği, Kürt halkının direnme ruhunun, mücadele geleneğini simgeleyen, yeniden doğuşu dile getiren gün olduğu hususlarının ana fikir olarak parti adına savunulduğu anlaşılmaktadır.
Davalı partiyi doğrudan doğruya bağlayıcı nitelikteki bu beyanların dışında çeşitli partili kimselerin yukarıda bütünlüğü bozmayacak biçimde özetlenerek kronolojik sıra içinde aktarılmış bulunan beyanlarında aynı temaların çoğunlukla aynı terminoloji ve anlatım biçimi kullanılmak suretiyle sistematik olarak işlendiği de gözlenmiştir.
Burada davalı partinin Partiye Karkeren Kurdistan (PKK) isimli yasa dışı örgüte yaklaşım biçimine temas etmekde yerinde olacaktır. Şimdiki genel başkan Feridun Yazar’ın PKK örgütüne bakışı hiç de eleştirisel görülmemekte, hatta eleştirmekten özenle kaçındığı izlenimi edinilmektedir. Nitekim, adı geçenin sabah gazetesindeki açıklamalarında PKK hareketine kendince objektif bir bakış açısıyla yaklaştığı ve bu cümleden olarak, “hareketin doğruluğu veya yanlışlığından ziyade, devletin şiddet politikası sonucu 12 Eylül sonrası Türkiye’de demokratik yöntemler tıkandığı ve tek yöntemin silahlı mücadele olarak kaldığı gerekçesiyle PKK’nın ortaya çıktığını bu örgütün Türkiye’de yaşayan Kürt halkının haklarını (vurgulama bizim) silahlı yöntemle çözümlemeyi hedef aldığını, aynı şeyi savunmakla birlikte: (vurgulama bizim) HEP ile PKK arasında kuruluş ve yöntem farklarının bulunduğunu, çözümün şiddeti yaratan sebepleri ortadan kaldırmakla başlayacağını, PKK’nın devletin zoruna karşı zor kullandığını demokratikleşme başlayıp devletçe şiddetten arındırıldığı taktirde örgütün de bu yöntemden vazgeçeceğini ve elinde gerekçenin kalmayacağını” söylemekte; sonuç olarak devletin bütünlüğüne kasteden, özü itibariyle ayrılıkçı bir silahlı bir hareketin yok edilmesi amacına yönelik askeri ve polisiye asayiş operasyonlarını ifade ederek, bir ülkenin kendi topraklarını bombalamasının savaş durumu demek olduğunu, Türkiye Devleti’nin bu nedenle iç hukuku açısından taraflı savaşı kabullendiği görüşünü ileri sürmektedir:
Genel Başkan Feridun Yazar’ın partisinin onunla aynı amacı savunduğunu belirttiği PKK. isimli yasa dışı örgütün kuruluşu, gelişmesi, stratejisi ve örgütsel yapısı konusunda Emniyet Genel Müdürlüğünün ekte sunulan 3.4.1992 gün 95799 sayılı yazısı ilişiğinde şu bilgiler verilmektedir:
“Kurdistan İşçi Partisi (PKK) 1. Tanım :
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizde Mancist/Leninist ve bağımsız devlet kurmak hayaliyle, yurt içi ve dışında sürdürülmek istenilen bölücülük faaliyetleri, son iki yıllık dönem itibariyle bir ölçüde de olsa, milli güvenliğimizi tehdit etme vasfını muhafaza etmiştir.
Bir bütün olarak mütalaa edilen bölücülük faaliyetleri konusunda, yurdumuzu hedef alan tüm örgütlerin izlenilmesi ve etkisiz duruma getirilmesine gayret edilirken, aynı hususta komşu ülkelerdeki gelişmelerinde gözönünde bulundurulmasına çalıştırılmıştır.
Genel bir özetleme yapmak gerekirse; aynı devre içerisinde, bölücülük faaliyetlerinin komşu ülkeler itibariyle de hareketliliğini koruduğu, başka bir deyişle,
Kürtçülük konusunu çıkarları uğruna kullanmaya başlayan odakların bu alandaki beklentilerinin devam ettiği, hatta bir ölçüde çoğaldığı arzedilebüir.
12 Eylül harekatı müteakip etkinlikleri ortadan kaldırılan yurdumuzdaki bölücü örgütlerden PKK dışındakiler daha ziyade yurt dışında örgütlenme ve propaganda faaliyetlerine yönelmişler, sözde TÜRKİYE’de hakları gaspedilen Türk unsurunun varlığını” savunarak ülkemizin yıpratılması amacına dayalı gayretlerine ağırlık vermişlerdir.
Ancak, PKK kısa adıyla anılan KÜRDİSTAN İŞÇİ PARTİSİ isimli illegal örgüt yakalanamayan mensuplarını, 12 Eylül’ü takip eden dönemde, yeniden toparlanabilmek gayesiyle yurt dışına kaydırma karan almış, LÜBNAN ve SURİYE’de eğittiği militanlannı IRAK yönetiminin kontrolü dışındaki K. IRAK bölgesine geçirerek ülkemizdeki çalışmalarını anılan bölgeden yönlendirmeye başlamıştır.
PKK 1975 yılında IRAK yönetimi tarafından boşaltılan ve IRAN – IRAK savaşı nedeniyle tamamen denetimsiz kalan bu bölgedeki IRAK rejim muhalifi güçlerle gerçekleştirebildiği işbirliği sonucunda, sözkonusu bölgeyi 15 Ağustos 1984 tarihînde tekrar başlattığı Türkiye’deki silahlı faaliyetleri açısından geri üst olarak da kullanmaya devam etmek istemektedir.
Mezkur görünüm çerçevesinde, örgütün son durumuna deyinilmeden evvel; kuruluşu mevcut örgütsel yapısı, stratejisi ve ilişkileri gibi genel mahiyetteki bilgilerin özetle ele alınmasının yararlı olacağı mütalaa edilmektedir.
Kuruluşu ve Gelişmesi
1973 yılında ANKARA’da Abdullah Öcalan ve Marksist/Leninist ilkeleri benimseyen 20 kadar yüksekokul öğrencisi tarafından ortaya atılan “Kürtlerin ayn bir ulus olduğu ve bu nedenle ayn örgütlenmeleri gerektiği” yolundaki fikirlerin etkisinde kalan gençlerin oluşturduğu grup PKK’nın bünyesini teşkil etmektedir.
1978 yılına kadar KÜRDİSTAN DEVRİMCİLERİ – ULUSAL KURTULUŞ ORDUSU – APOCULAR ve KÜRT HALK KURTULUŞ ORDU gibi adlarla faaliyet gösteren grup “Silahlı Mücadele” fikrini Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerimizde yaygınlaştırmaya çaba göstermiştir.
Militan bir kadro meydana getirilmesi ve bir program tespitini müteakip çalışmalarına etkinlik ve siyasal bir nitelik kazandırabilmek amacıyla da parti kurulmasına karar verilmiş, ÖCALAN ve beraberindeki kişilerce DİYARBAKIR’ın LİCE ilçesi FİS köyünde 27 Kasım 1978’de PKK kurulmuş, 30 Ağustos 1984 tarihinde ilan edilmiştir.
Ülkemizin 12 Eylül 1980 öncesi bir iç savaş ortamına getirilmesinde, anarşi ve terörün tırmandırılmasında etkin rol oynayan PKK.’ya anılan tarihten sonra gerçekleştirilen operasyonlarla büyük bir darbe indirilmiştir.
Örgüt tamamen yok olma durumundan kurtulabilmek için güvenlik kuvvetlerinin takibinden kaçabilen ve kırsal kesimde barınan mensuplarını gruplar halinde illegal olarak yurtdışına çıkarmayı sağlayabilmişler. Bu çıkışlarında daha ziyade SURİYE ve IRAK sınır bölgesinden yararlandıkları öğrenilmiştir.
Örgüt, yurtdışına kaçışı “geri çekilme ve hazırlık dönemi” olarak değerlendirmiş, öncelikle SURİYE de toplandıkları mensuplarının büyük bir bölümünü silahlı eğitim görmek üzere LÜBNAN’daki FİLİSTİN KURTULUŞ ÖRGÜTÜ (FKÖ) kamplarına göndermiştir.
Yine bu dönemde; Temmuz-198’de LÜBNAN’da örgütün birinci konferansı, Ağustos 1982’de de SURİYE’de ikinci kongresi gerçekleştirilmiştir.
İkinci kongresi sırasında örgütsel faaliyetlerin TÜRKlYE’de kaydırılmasına ilişkin kararlar alan PKK, 1983 başlarından itibaren Türkiye’de sürdürülen hazırlık çalışmalarının hedeflenen düzeye vardığından hareketle, 15 Ağustos 1984 tarihinde ERUH ve ŞEMDİNLİ ilçelerinde gerçekleştirdiği silahlı eylemleriyle “Silahlı Direnişi” başlattığını açıklamıştır. Keza, aynı tarihte örgütün askeri gücü olarak KÜRDİSTAN KURTULUŞ BİRLİĞİ (HRK)’nin kurulduğu ilan edilmiştir. (Silahlı Eylem) Bununla birlikte PKK gerek katliamlarını gizlemek, gerekse konuyu uluslararası platforma çekmek ve bir taraftan da destek unsurları oluşturmak, diğer taraftan da Avrupa ülkelerinde gerçekleştireceği terörist faaliyetlerini maskelemek için siyasi alanda organizeli bir faaliyet yürütmek maksadıyla, 21 Mart 1985 tarihinde “Eniya Rızgariye Netewia Kurdistan-Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi – ERNK’yi oluşturmuştur. Bu cephenin stratejik unsurları olarak görülen işçi, Gençlik, Köylü ve Kadın kesimlerini cephe faaliyetlerine çekmeye yönelik bir örgütlenme biçimi olduğu ve ERNK içerisinde;
Kürdistan Devrimci Yurtsever Gençlik: Birliği
Kürdistan Yurtsever işçiler Birliği
Kürdistan Yurtsever Kadınlar Birliği
Kürdistan Yurtsever Aydınlar Birliği’ni organize etmeye çalışmışlardır.
25/30 Ekim 1986 tarihleri arasında örgüt 3. Kongresinde 1984’de başlattığı ve çekirdek güç olarak örgütlendirdiği HRK adının değiştirilmesine ve “ARTEŞE RİZGARİYE GELE KURDİSTAN – KÜRDİSTAN HALK KURTULUŞ ORDUSU (ARGK) adıyla yeni bir örgütlenme şekliyle eylemlerine devam etmeye karar vermişlerdir.
Son zamanlarda kamplarda eğitilen ve destek gören PKK militanları her gerileme döneminde olduğu gibi HRK’nin gözden düşürülmeden silahlı eylemleri (ARGK) Kürdistan Kurtuluş Ordusu tarzında toparlamaktadır. Özellikle SURİYE üzerinde eğitim ve destek unsurlarının dikkat çekilmesini önleme için, hakim oldukları Kuzey Irak ve İran-Urumiye bölgeleri ile Kıbrıs Rum Kesimi bölgelerinde PKK’ya üst ve alt düzeyde destek verildiği ve faaliyetlerine göz yumulduğu bilinmektedir.
Stratejisi
PKK, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu kapsayan Kürdistanın kurtuluşunun ancak silahlı mücadele ile gerçekleştirilebileceği görüşünü savunmaktadır. Daha açık bir ifadeyle; bölge halkının tamamının takılabileceği, planlı ve örgütlü, uzun süreyi kapsayacak bir silahlı mücadeleyi, yeni “uzun süreli halk savaşı” stratejisini benimsemektedir.
Halk savaşında da kın temel almaktadır. Örgüt kırsal alanda yürütülerek siyasi ve askeri çalışmalarla yaratılacak üstlerden yararlanılarak gerçekleştirilecek bir yıpratma savaşıyla kırı, güvenlik güçlerimizin denetiminden çıkartmak ve buradan şehirlere doğru bir hareket düzenleyerek amaca ulaşmak istemektedir.
Örgüt, böyle bir savaşa ancak proleteryanın önderlik edebileceği görüşünden hareket etmekte ve proleteryanın öncü gücü olarak da kendisini görmektedir. Bilindiği üzere halk savaşının gerçekleştirilmesinde üç unsur rol oynamaktadır. Bunlar parti, ordu ve cephe’dir. PKK, kendisinin daha gelişerek güçlenmesiyle proleteryanın tek öncüsü olacağı inancındadır. Örgüt bunun için böyle bir halk savaşının yürütülebilecek bir ordunun da henüz oluşmadığını kabullenmektedir. Ancak, çekirdek niteliğinde olan bugünkü silahlı propaganda birliklerinin ileride genişleyerek orduya dönüşebileceğini belirtmektedir. Bu durumda ise, silahlı kuvvetlerimizin karşı koyabilecek bir halk ordusunun oluşturulabilmesi amacıyla cephe güçlerinden yardım almayı planlamaktadır.
PKK. çizdiği bu stratejiye bağlı olarak halk savaşının;
Stratejik savunma
Stratejik denge
– Stratejik saldırı
aşamalarının Kürdistan Halk Kurtuluş Savaşı içinde geçerli olacağını açıklamaktadır.
PKKya göre Stratejik Savunma Aşaması; mücadele edilen güçlerin çok fazla ve etkin, buna karşı mücadele eden güçlerin cılız olduğu ortamda geliştirilen bir savaş biçimidir. Bu dönemde siyasi zor geliştirilecek ve siyasi gelişmeyle gerilla hazırlığına geçilecektir. Gerilla yöntemleriyle, halk siyasi yönden örgütlenecek ve mücadele edilen güçler politik çıkmaza sokulacaktır. Bu dönemde büyük birliklere kesinlikle saldırı yapılmayacaktır. Yürütülen çalışmalar neticesinde devrimci otorite muhakkak kurulacak, aşiret otoritesi ortadan kaldırılacaktır.
PKK, bu dönemi bir gerilla mücâdelesi olarak nitelendirmekte ve gerilla mücadelesinin;
Silahlı propaganda -Gerilla
Gelişkin gerilla
olmak üzere üç dönemde uygulamak istemektedir.
Örgüt halihazırda silahlı propaganda dönemindedir. Bu dönem, terörist mücadelesinin başlangıç dönemidir. Genel olarak hemen bir ayaklanma yapamayacak kadar zayıf olan ve yine hemen bir gerilla savaşına girişebilecek kadar güçlü olmayan unsurların, gerilla döneminden farkı, temel olarak siyasi mücadeleyi geliştirmesi, mücadele edilen ülkenin askeri güçlerine imhayı 2 nci plana almasıdır. Silahlı propaganda 7-11 kişi arasında değişen silahlı grupların gizlilik ve hareketlilik temelinde faaliyet yürütmesi biçimindedir.
Silahlı propagandanın bu dönemdeki en önemli görevi; partinin örgütlenmesinin sağlıklı bir şekilde geliştirilmesi önünde en büyük engel olarak gördükleri ajan, muhbir ağının ortadan kaldırılmasıdır. PKK ajan ve muhbirleri temizlemedikçe parti örgütlenmesinin yeniden hayata geçirilemeyeceği ve geçirilse dahi bu unsurlar vasıtasıyla kısa süre sonra ortaya çıkarılacağı endişesindedir. Bu nedenle de eylemlerde, tüm ağırlığını bu yapının dağıtılmasına vermiştir. PKK ayrıca bu güçlerin ortadan kaldırılması halinde halk kitlelerinin siyasal bilinçlenme ve örgütlenmesinin daha süratle gerçekleşeceğini belirtmektedir.
Silahlı propaganda temelinde yaygınlaştırılarak yürütülecek propaganda ve ajitasyon çalışmalarına bağlı olarak kadrolaşma sağlanacak, parti örgütleri gelişecek ve bu gelişmelerle birlikte silahlı mücadele yürüten gruplar etrafında yeni silahlı güçler oluşarak geleceğin halk ordusunun çekirdekleri ortaya çıkacaktır. Yine aynı şekilde gerçekleştirilecek propaganda ve ajitasyon faaliyetleri yaygın bir gerilla savaşına başlayabilmek için gerekli gerilla üslerini de yaratabilecektir. Karşısında etkili olan köy korucuları, devlet yanlısı muhtar, köylü yurttaşlar başlıca propagandaya karşı hedefleridir.
Bu dönemde silahlı propagandanın yanı sıra yürütülebilecek her türlü yayın dağıtımı ile şartların elverdiği ölçüde gerçekleştirilebilecek yürüyüş, grev, boykot, protesto vb. eylemler silahlı propaganda gelişmesine hizmet edecektir.
Silahlı propaganda asgari parti örgütlerini oluşturduktan ve gerekli kitle ilişkilerini yarattıktan sonra ise, yerini siyasi, askeri faaliyetlerin geliştirildiği bir döneme, gerilla dönemine bırakacaktır.
Mevcut Örgütsel Yapısı
a) Yurtiçi;
Bilindiği üzere Marksist-Leninist illegal örgütlerde partilerin teşkilatlandırılmaları genellikle Merkez Komitenin insiyatifiyle gerçekleştirilmektedir. PKK. tarafından da 1982’de yapılan ikinci kongrede genişletilmiş bir merkez Komite meydana getirilmiştir.
Bu Merkez Komitenin Genel Sekretere bağlı olarak;
İstihbarat Bürosu (TEV-SAL) Genel Sekretere direkt bağlı,
İç Merkez
Dış Merkez
Polit büro,
halinde dört bölümden meydana geldiği tespit edilmiştir.
Yakalanan şahısların beyanlarından, PKK.’nın Türkiye’de iç Merkeze bağlı olarak Askeri Konseyi faaliyete geçirdiği açıklık kazanmıştır. Askeri Konseye bağlı olarak da HRK faaliyet yürütmektedir.
HRK ise Silahlı Propaganda Birlikte ve bu birliklerin alt gruplarından oluşmaktadır.
Ayrıca örgütün 5 eyalet sorumluluğu tarzını da ayrı bir yapılanmaya yöneldiği, bu yapısını Bölge komiteleri marifetiyle yaygınlaştırmayı amaçladığı bilinmektedir.
b) Yurtdışı;
Yurtdışında dış merkeze bağlı olarak Avrupa temsilciliği ve Ortadoğu temsilciliği şeklinde faaliyet sürdürülmektedir. F.ALMANYA, AVUSTURYA, BELÇİKA, DANİMARKA, FRANSA, HOLLANDA, İSVEÇ, İSVİÇRE, YUNANİSTAN PKK’nın faaliyet gösterdiği ülkelerdir. Bu ülkelerden F. ALMANYA, FRANSA, DANİMARKA, HOLLANDA, İSVEÇ ve İSVİÇRE’DEKİ çalışmalar Demekler aracılığıyla devam ettirilmektedir.
Almanya legal olarak KÜRDİSTAN YURTSEVER İŞÇİ KÜLTÜR BİRLİKLERİ FEDERASYONA (FEYKA KÜRDİSTAN) KÜRDİSTANLI YURTSEVER SANATÇILAR DERNEĞİ (HUNERKOM) ve bağlı dernekleri tarafından örgütsel faaliyetler sürdürülmektedir.
Almanya’da bu iki örgüte bağlı olarak faaliyet gösteren 19 Derneğin yanısıra 8 PKK şubesinin ve bir komitenin bulunduğu tespit edilmiştir.
Fransa’da 2 demek ve 3 bağlı şubesi, Danimarka’da l dernek, Hollanda’da 3 dernek ve 3 bağlı şubesi ile l komite, görünümlü faaliyetlerini sürdüren PKK’nın AVUSTURYA, BELÇİKA ve YUNANİSTAN’daki çalışmalarını taraftarlarından istifadeyle yürüttüğü belirlenmiştir.
Ortadoğu’da ise; SURİYE, İRAN, LÜBNAN ve LİBYA’da temsilcilikler halinde faaliyet gösterilmektedir.
Suriye’deki temsilciliğe bağlı ŞAM, KAMIŞLI, RESULYAN, DERBESlYE, DERİK, AYNELARAP, AFRİN, HALEP ZEBEDAN, HASEKİ, LAZKlYE, TİLBESTİ’de karargahlar mevcuttur.
İRAN’da TAHRAN (KREÇ)’te, TEBRİZ, URMİYE ve RAJHAN’da temsilcilikler, MAKO, FİLKAN, KANlDASTAR, KARANEH ve JANAVA’da örgüt evleri halinde faaliyet sürdürülmektedir.
Lübnan temsilciliğine bağlı olarak; BAR ELÎAS, QUABBELİAS, RİYAK, MASNAA ve BAALBEK yerleşim birimlerinde kamplar mevcuttur.
Libya temsilciliğine bağlı olarak ise; TİRiPOLİ, BİNGAZİ ve SİİRT bölgelerinde ayrı ayrı sorumlulukları şeklinde faaliyet gösterilmektedir.
Irak’ta da IRAK KÜRDİSTAN DEMOKRAT PARTİSİ (IKDP) karargahları yakınında YAM-I (ZIVE), KEŞAN (KISHAN), HAFTANIN; LEJNE, ZAHO, AMADİYE, DURUK, CEMUCÎ, ZAVÎTE ve LOLAN yöreleri örgütün faaliyet alanları olarak kullanılmıştır.
Yayın faaliyetleri
PKK, kitleleri silahlı mücadeleye hazırlamak ve özellikle parti etrafında toplayabilmek için yayın faaliyetlerine ayrı bir önem vermektedir.
Örgütün bugün için yurt içerisinde yayın faaliyeti bulunmaktadır. Yurtdışında ise, günümüze kadar periyodik olarak
F. ALMANYA’da SERXWEBUN (BAĞIMSIZLIK) adlı Türkçe-Kürtçe ga zete üe,
FRANSA’da DOSSLER DU KURDİSTAN (KÜRDISTAN DOSYASI) Fran sızca,
– Irak’ta Peşmerge (Militan) Türkçe-Kürtçe, dergiler yayınlanmıştır.
Yine yurtdışında BAĞIMSIZLIK YAYINLARI (WEŞANEN SERXWEBUN) adına 45 adet kitap yayınlanmıştır.
Öte yandan örgüt AVRUPA’da; DANİMARKA’da Radyo Denge Kurda, İSVİÇRE’de Alternatif Lokal Radyo, HOLLANDA’da Kürt işçilerinin Sesi, FRANSA’da ERİH’in Sesi, K.IRAK’da BARZANİ’nin Sesi Radyosu ve IRAK KÜRT DEVRİMİNİN SESİ adlı Radyo istasyonlarından yararlanmak suretiyle Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesine taraftar sağlamak üzere propaganda yürütmektedir.”
PKK, örgütünün değinilen amacı ve niteliği yargısal kararlarda da kabul ve teyit görmüştür. Nitekim Yargıtay 9. Ceza Dairesi, örneği ekte sunulan 21.3.1990 gün, Esas: 1990/239-Karar: 1990/1240 sayılı ilamında bu örgütü gasp, kaçakçılık ve sempatizanlarından toplanan paralardan sağlanan araç ve silahlarla Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadeleyle devlet idaresinden ayırarak, ayrı bir devlet kurmak amacıyla oluşturulmuş ve teşkilatlandırılmış yasa dışı bir Örgüt olarak nitelendirmiş, aynı daire 30.3.1990 gün Esas: 1990/164-Karar: 1990/1395 sayılı ilamında-bu örgütün Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altında bulunan 19 ili kapsayan bölgeyi silahlı devrim yoluyla devletin İdaresinden ayırarak üzerinde Marksist – Leninist ideolojiye dayalı bir Kürdistan devleti kurmak amacıyla oluşturulan illegal bir örgüt olduğunu, yine aynı daire 29.5.1991 gün, Esas: 1991/1202, Karar: 1991/2148 sayılı ilamında, bu örgütün 1975 yılında kurulup 1977 yılından itibaren amacı doğrultusunda silahlı eylemlere giriştiği, mali kaynaklarının gasp, kaçakçılıktan elde edilen paralar ile sempatizanlardan toplanan aidat ve yardımlardan oluştuğu, amacının ise Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadele vererek devlet idaresinden ayırmak suretiyle bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak olup, ilk dönemde propaganda yoluyla halkı bilinçlendirmek, silahlı eylemlerle devlet gücünün halk üzerindeki etkisini yıkmak, daha sonra gerilla birlikleri kurarak emniyet ve ordu teşkilatına, ekonomik hedeflere silahlı eylem ve sabotajlar düzenleyerek esas amaca ulaşmak olduğunu; ayrıca Yargıtay Ceza Genel Kurulu da, 10.6.1991 gün, Esas: 1990/169, Karar: 1990/199 sayılı ilamında, anılan örgütün Türkiye topraklarının bir kısmı üzerinde Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bağımsız bir Kürt devleti kurmak ve bu amaca ulaşmak için öncelikle ülke topraklarının bir kısmında yoğun bir şekilde ayn bir Kürt ırkı bulunduğu ve bunların egemen Türk devleti tarafından sömürüldüğü hususunda inandırdıkları kişileri Örgütleyerek bu amaca yönelik eylemlere itmek suretiyle ayaklanma hareketi başlatan illegal bir örgüt olduğunu belirtmiş bulunmaktadır.
Genel Başkan Feridun Yazar’ın yukarıda işaret edilen görüşlerine paralel olarak, bazı partililerin konuşmalarında; sıcak mücadele (vurgulama bizim) ortamına girmiş ulusal hareketlerin bir yanının cephe gerisi güçler olduğu belirtilerek kendilerinin cephe gerisindeki görevleri yerine getirmek durumunda olduklarının ifade edilmesi, bu cümleden olmak üzere “halkı için cezaevlerinde ömür çürütenlere, şehit olanlara” selam gönderilmesi, “şehitlerin saygıyla anılması, özgürlük mücadelesi verenlerin” saygıyla selamlanması, “gerillaların kendilerinin çocukları, kanları, canları olduğu”nun ifade edilmesi, partinin 1. Olağanüstü Büyük Kongresine PKK. örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın annesi Esma Öcalan’ın davet edilip, “hepimizin anası, anaların simgesi” nitelemesiyle topluluğa taktim edilmesi, yine davalı partinin Aydın il örgütünce bastırılmış olan 1992 yılına ait duvar takviminde silahlı mücadeleyi simgeleyen otomatik silahlı insan figürleriyle PKK. örgütünün eylem kolu olan ARGK’ye ait olduğu bildirilen bayrakların duygusal bir kompozisyon halinde resmedilmesi, davalı parti tarafından 21.3.1991 tarihinde İstanbul’da tertiplenmiş olan gecede üzerlerinde “hiçbir şey bağımsızlık ve özgürlükten daha değerli olamaz”, “sömürgeciliğe karşı mücadeleyi yükseltelim”, “Kürdistana özgürlük” gibi dövizler yazılı afişlerin asılması ve yine davalı partinin merkez ve taşra örgütlerince düzenlenen kongre ve sair toplantılarında atılan sloganlarla bu örgütün ve onun “Apo” olarak bilinen lideri Abdullah Öcalan’ın övülmesi suretiyle PKK. örgütü mensuplarının ve eylemlerinin parti örgütleri İçinde onaylandığı ve yüceltildiği görülmektedir. Nitekim Meydan Gazetesi’nin 16.2.1992 tarihli nüshasının 5. sayfasında yayınlanan bir habere göre, “Kürt Sorunu İçin Barış İnsiyatifi” konulu bir toplantıda konuşan genel başkan Feridun Yazar’ın “PKK.’yı yasallaştırın, gelip burada konuşsun” demek suretiyle anılan örgütün legalize edilmesi dileğini dile getirdiği de görülmektedir.
Son olarak, davalı partinin genel sekreteri Ahmet Karataş’ın Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 16.4.1992 tarihli anlatımına göre, İstanbul’da bir grup tarafından hazırlanıp parti genel merkezine faksla gönderilen “Birleşmiş Milletler, Tüm Uluslararası Kurum ve Kuruluşlara Deklarasyondur” başlıklı ve tamamına yukarıda yer verilmiş olan bildirge itibariyle, güvenlik güçlerinin PKK. örgütü mensuplarına karşı mücadele ettiklerinin herkesçe bilinen bir keyfiyet olmasına ve bildirgede güvenlik güçlerine karşı savaştıklarından söz edilen ve “gerilla” deyimiyle anılanlardan amacın bu örgüt mensupları olduğunun açık bulunmasına göre, bildirgenin parti genel merkezinde başkalarının imzalamasına arzedilmesi ve başta davalı partinin genel sekreteri Ahmet Karataş olmak üzere, genel sekreter yardımcıları Kemal Okutan, Cabbar Leygara, İstanbul il başkanı Felemez Başbuğa, Diyarbakır il başkanı Hüseyin Turhallı, Bursa il başkanı Murat Dağdelen, İzmir il başkanı Hikmet Fidan, Şanlıurfa il başkanı Abdülmuhsin Melik, Hakkari il başkanı Hamit Geylani, parti meclisi üyeleri Mesut Uysal, Aysel Doğan, Habip Kılıç, İstanbul il sekreteri Orhan Kaya, il saymanı Nevruz Türk, yönetim kurulu üyeleri Emin Köse, Besra Eksen, Nabi Barut, Zeki Albayrak, Merat N. Çetin, Suna Araş, Ali İncesu, F. Ferda Çetin, Orhan Tural, İsmet Erdemli, Mustafa Olcayto, Bakırköy ilçe başkanı Mahmut Özgür, Büyükçekmece ilçe başkanı Ahmet Budaksız, Eminönü Üçe başkanı Şalin Turan, Fatih ilçe başkanı Davut Karadağ, Gaziosmanpaşa ilçe başkanı Mahmut Can, Sarıyer ilçe başkanı Serap Mutlu, Ümraniye ilçe başkanı Hüseyin Yakut, Üsküdar ilçe başkanı Niyazi iletmiş, Zeytinburnu ilçe başkanı Günay Kaya, Yalova ilçe başkanı Hekim Coşkun, Batman il başkanı ilhan Çalar, Van il başkanı Sahabettin Özarslaner, Van merkez ilçe başkanı M. Ali Durmaz, Gevaş ilçe başkanı Nevzat Altındağ, Erciş ilçe başkanı Süleyman Bilici, Özalp ilçe başkanı Reşit Bağcı, Çatak ilçe başkanı Nezir Öcek, Van il saymanı Gafur Çemberlitaş, Van il yönetim kurulu üyeleri Muhittin Çelik, Naif Uğraş, Nurettin Harlar tarafından imzalanması suretiyle uluslararası siyasal kuruluşlar ve uluslararası kamuoyu nezdinde, hedefi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadele yoluyla devlet idaresinden ayırarak ayrı bir devlet kurmak olan PKK örgütü lehine sempati oluşması, ona destek sağlanması ve bir siyasi kimlik kazandırılması amacının güdüldüğü anlaşılmaktadır.
IV- Kapatma Sebepleri ve Değerlendirme
A) Siyasal partilerin uymadıkları taktirde kapatma sebebi olabilecek hususlar ile kapatma karan verilebilecek haller 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasında davayı ilgilendirdiği oranda aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 78. maddesinin (a) bendi ile ilgili bölümü şu hükmü getirmiş bulunmaktadır:
“Siyasi partiler:
a- Türkiye Devletinin. . . Anayasanın başlangıç kısmında ve ikinci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline. . . dair hükümlerini değiştirmek;
….. Irk ayırımı yaratmak…………
Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
b- ….. Irk…………….. esaslarına dayanamaz……….lar.
………………………”
maddesi ise şöyledir:
“Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı devletin tekliği ilkesini değiştirme amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.”
maddesinin ilgili bölümünde şu hükümler yer almıştır. “Siyasi partiler:
a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli kültür veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak veya.yay mak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.”
Siyasi partilerin amaçlan ve faaliyetleriyle ilgili bu yasal düzenleme serisi içinde sözü edilen hükümlerin anayasal dayanaklarını Anayasanın 176. maddesi uyarınca metnine dahil olan başlangıç kısmı ile 2, 3, 14 ve 68. maddeleri teşkil etmektedir.
Anayasa’nın, Cumhuriyetin ve dolayısıyla devletin niteliklerini belirleyen 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin diğer nitelikleri yanında Atatürk milliyetçiliğine bağlı ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayandığı ifade edilmiştir.
Bu maddenin yollama yaptığı başlangıç kısmında ise, Anayasa’mn “hiç bir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve milletiyle bölünmezliği esasını Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılapları karşısında koruma göremeyeceği. . .” fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması gerektiği belirtilmiştir.
maddenin gerekçesinde, Atatürk milliyetçiliği, bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır.
Başlangıç kısmında vurgulanan Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esası, Anayasanın 3. maddesinde yer alan, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçedir. . .” cümlesiyle tekrar teyit edilmiş; 14. maddesinde ise Anayasadaki hak ve hürriyetlerden hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak….. dil, ırk. … ayınım yaratmak. . . . amacıyla kullanılamıyacakları esası getirilmek suretiyle temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması önlenmek istenmiştir.
Anayasa koyucunun bir tarihsel olgu ve hukuki temel niteliğindeki devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesine karşı gösterdiği duyarlığa işaret etmesi bakımından bu ilkeye sadece başlangıç kısmında ve belirtilen maddelerde yer vermekle kalmayıp, aynı zamanda devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5., temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasıyla ilgili 13., basın hürriyetini düzenleyen 28 ve 30., dernek kurma hürriyetini düzenleyen 33., gençliğin korunmasını düzenleyen 58., siyasi partilerin tüzük ve programlarının uyacakları esasları düzenleyen 68., yüksek öğretim kurumlarını düzenleyen 130., radyo-televizyon idaresi ve kamuyla ilişkili haber ajanslarım düzenleyen 133., kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde bu ilkeden söz ederek ona aykırılık teşkil eden suçlara bakmakla görevli olmak üzere 143. maddesiyle özel bir mahkeme (Devlet Güvenlik Mahkemesi) kurduğu, giderek bu ilkeyi 81. maddesinde milletvekili, 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metinlerine dahil ettiği görülmektedir.
Bu ilkeyle doğrudan bağlantılı olarak Anayasa’nın duyarlılık gösterdiği bir diğer husus da dil konusudur. Nitekim 3. maddesinin 1. fıkrasında Türkiye Devletinin dilinin Türkçe olduğu belirtilmiştir. Devlet dilinin Türkçe olması bütün resmi işlerde Türkçenin kullanılması, resmi belgelerin Türkçe düzenlenmesi ve resmi yazışmaların Türkçe yapılması anlamına gelir. Madde gerekçesinde Türkçenin Türkiye’de yaşayanların resmi dili olduğu ifade edilmiş ise de Türkçe’nin sadece resmi bir dil olduğu iddiasına set çekmek amacıyla madde Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonunca bugünkü haline getirilmiştir. Anayasamızın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında düşüncelerin açıklanması ve yayınlanmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dilin kullanılmayacağı; eğitim ve öğretim hakkını düzenleyen 42. maddesinin son fıkrasında da uluslararası sözleşmeler saklı kalmak üzere, Türkçeden başka hiç bir dilin eğitim ve öğretim kurumunda Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamayacağı esası öngörülmüştür.
Sözü edilen ilkelere gerekli güvenceyi sağlamak bakımından Anayasa’nın 4. maddesinde, Atatürk milliyetçiliği ve başlangıçta belirtilen temel ilkeleri de içeren 2. maddesi ile Türkiye Devletinin dilinin Türkçe olduğu hususunun da yer aldığı 3. maddesinin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği kuralı getirilmiş, siyasi partiler yönünden bir yaptırım olarak da 14. maddede öngörülen sınırlamaların dışına çıkan siyasi partilerin temelli kapatılması 69. maddede kabul edilmiştir.
Anayasadan alınan ilhamla düzenlenmiş bulunan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 5. maddesinin ikinci fıkrasında Anayasa’nın 14. maddesine benzer şekilde, “Siyasi parti kurma hakkı Anayasa’nın başlangıç kısmında yer alan temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak… dil, ırk ayrımı yaratmak. . . amacıyla kullanılamaz” hükmü getirilmiş, dördüncü kısmında”
“Siyasi Partilerle ilgili Yasaklar” başlığı altında işbu davaya esas teşkil eden 78, 80 ve 81. maddeler de dahil olmak üzere birtakım yasaklayıcı hükümler sevkedilmiş; tüzük ve programlarındaki veya belirli kurullarının karar, genelge, ya da bildirgelerindeki yahut seçim münasebetiyle partiyi temsilen yapılan radyo-televizyon konuşmalarındaki aykırılık hallerine ek olarak, 101. maddesinin (b) bendinde genel başkan, genel başkan yardımcısı veya genel sekreterin dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı nitelikte sözlü ya da yazılı beyanda bulunmaları halinde de o partinin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılması öngörülmüştür. Bu hüküm ile, yasada sayılan bu sıfatlan taşıyan partili kişilerin her türlü beyanlarının bu yasa bakımından parti tüzel kişiliğini bağlayıcı nitelik taşıdığı ve beyanların öncelikle Anayasadaki ve daha sonra yasanın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı olması halinde o partinin kapatılma yaptırımına maruz kalacağı açıkça belirlenmiştir.
İddianamenin içeriğinden de anlaşılacağı üzere, davalı parti hakkındaki işbu kapatma davasının dayanaklarından birinin partinin genel başkan, genel başkan vekili ve genel sekreteri sıfatlarını taşıyan yöneticilerinin çeşitli beyanları teşkil etmektedir. Bu kişilerin beyanlarının parti tüzel kişiliğini bağlayıcılığına dair kanuni faraziye bir yana bırakılsa bile, tamamı iddianameye aktarılmış olan bu beyanların bir kısmının, davalı partinin büyük kongresinde veya taşra örgütleri kongrelerinde, bir kısmının da genel merkez ya da taşra örgütleri tarafından tertiplenmiş toplantılarda partideki sıfatlan altında yapılmış olması karşısında, bunların davalı partiyi doğrudan doğruya ilzam edeceğinin kabulü gerekir. Esasen, partiyi bağlayıcı açıklamalar yapma yetkisini, davalı parti tüzüğünün 23. maddesi genel başkana, 30. maddesi genel sekretere vermektedir.
2820 sayılı yasa, dördüncü kısmının birinci, ikinci ve üçüncü bölümlerinde yer alan esas ve değerlere Anayasaya paralel olarak büyük önem atfetmekte, bunlara karşı partiler tarafından yapılabilecek tecavüzlerin kapatılma yaptırımıyla karşılaşmasını öngörmüş bulunmaktadır.
Yasanın 78. maddesi siyasi partilere, davanın konusuyla sınırlı kalmak üzere, şu hususları yasaklamaktadır.
(1) Türkiye Devletinin. . . Anayasanın Başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını, (2) Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline. . . dair hükümlerini değiştirmek amacını gütmek veya bu amaca yönelik faaliyette bulunmak, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik etmek, (3) ırk esaslarına dayanmak,
Günümüzde sadece bir teşkilatlanma kanunu olmaktan çıkarak aynı zamanda belirli bir siyasi, ekonomik ve sosyal felsefe anlamında birer ideolojik belge niteliğini kazanan anayasalar devletin kuruluşuna egemen olan fikir ve düşünce sistemini ortaya koyar ve bu sistemi devletin siyasi ve hukuki temeli yapar. Anayasa kuralları bir taraftan devletin esas yapısını şekillendirirken diğer taraftan da onun oluşturduğu fikir ve düşünce sistemi, şekillendirilen devlet yapısına öz ve içerik kazandırır.
Bu açıdan bakıldığında Anayasamızın 176. maddesinin birinci fıkrası, felsefesi, ideolojisi, fikir ve düşünce sistemi anlamında dayandığı temel görüş ve ilkelerin başlangıç kısmında belirtildiğini söylemektedir. Ancak başlangıç kısmının yanında 2 ve 3. maddelerdeki esasların da bu temel görüş ve ilkelere dahil olduğunu kabul etmek gerekir. Aksi taktirde, bu maddelerdeki esasların 4. maddedeki değiştirilmezlik kuralıyla koruma altına alınmasının bir anlamı kalmazdı.
Anayasa’nın başlangıç kısmı aynen şöyledir:
“Ebedi Türk vatan ve milletinin bütünlüğüne ve kutsal Türk Devletinin varlığına karşı, Cumhuriyet devrinde benzeri görülmemiş bölücü ve yıkıcı kanlı bir iç savaşın gerçekleşme noktasına yaklaştığı sırada;
“Türk milletinin ayrılmaz parçası olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin, milletin çağrısıyla gerçekleştirdiği 12 Eylül 1980 harekatı sonucunda, Türk Milletinin meşru temsilcileri olan Danışma Meclisince hazırlanıp, Milli Güvenlik Konseyince son şekli verilerek Türk Milleti tarafından kabul ve tavsip ve doğrudan doğruya O’nun eliyle vazolunan bu ANAYASA:
“- Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda;
“- Dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak; Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet varlığı, refahı, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;
“- Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
“- Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı madeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;
“- Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığı Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle kanştınlmayacağı;
“- Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;
“- Topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde., milli varlığa karşı hak ve ödevlerde nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve <Yurtta sulh, cihanda sulh> arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;
“Fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,
“Türk Milleti tarafından, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”
Buna göre başlangıç kısmı şu ilkeleri içermektedir:
(1) Atatürkçü milliyetçilik anlayışı ve onun ilke ve inkılapları (2) Türkiye Cumhuriyetinin dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olduğu, (3) Egemenliğin kayıtsız ve şartsız Türk milletine ait bulunduğu, (4) Hiç bir düşüncenin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği, (5) Din duygularının devlet işlerine ve politikaya kanştınlamayacağı, (6) Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu.
Anayasanın 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri açıklanarak, “Türkiye Cumhuriyetinin toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu”, 3. maddesinin birinci fıkrasında ise, “Türkiye Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu” ifade edilmiştir.
Anayasanın felsefi, dünya görüşü, kendi deyimiyle temel görüş ve ilkeleri içinde davanın konusu itibariyle üzerinde durulması gerekenler, Atatürk milliyetçiliği ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu ilkeleridir.
Hem başlangıçta hem de 2. maddede sözü edilen Atatürk milliyetçiliği, 2. maddenin gerekçesinde, bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün teşkil etmeleri olarak belirtilmiştir. Başlangıç’ın dokuzuncu paragrafında, Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduklarının ifade edilmesi de aynı niteliktedir.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren meydana getirilmiş olan bütün Anayasalarımızda yer alan ve bu bakımdan tarihsel ve geleneksel bir nitelik kazanmış bulunan bu milliyetçilik anlayışı modem milliyetçilik anlayışıdır. Buna göre, çeşidi kökenlerden gelseler bile, fenlen bir araya getiren, bir arada yaşatan şey onlardaki buna ait duygu, düşünce ve irade birliğidir. Sübjektif nitelikteki bu milliyetçilik anlayışında ana unsur ferdin kendi gibi onlarla birlikte kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu ve düşüncesidir. Bu itibarla Atatürk milliyetçiliği sınırlan belli olan ve bölünmez vatan esasına dayanır. Irkçılığı red eder. Irk düşüncesine ve kökence başka görünen toplulukları bütünden ayn sayılması düşüncesine yer vermez. Kültür milliyetçiliğidir. Yani kökenleri ne olursa olsun fertleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Nitekim, yüksek Mahkemeniz de Esas Î971/3 (Parti Kapatılması, Karar: 1971/3 sayılı kararında, Türk milliyetçiliğinde ırk düşüncesi ve kökence başka görünen toplulukların ayn tutulması düşüncesinin yer almadığını; 27.11,1980 gün Esas 1979/31, Karar : 1980/59 sayılı kararında, Anayasanın ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahip olduğunu; 18.2.1985 gün Esas: 1984/9, Karar: 1985/4 sayılı kararında, Atatürk milliyetçiliğinin Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan dil, ırk ve din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü aynını reddeden, birleştirici ve bütünleştirici ve anlayışı temsil ettiğim belirtirken aynı esaslara işaret etmiş bulunmaktadır.
.Millî devlet olmanın bir sonucu olan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün teşkil etmesi ilkesi ise iki anlam ifade eder. Devletin ülkesiyle bir bütün olması, dışa karşı bağımsızlığını ve ülke bütünlüğünün korunması; Milletiyle bütün olması ise, azınlık yaratılmasının önlenmesi, bölgecilik ve ırkçılık yapılmaması ve eşitlik ilkesinin korunması demektir.
Dil konusuna verilen önemi gösterir şekilde getirilmiş olan Anayasal düzenlemeden ise yukarıda söz edilmiş bulunmaktadır.
Birbirini tamamlayan modern Türk milliyetçiliği anlayışı ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi bu şekilde Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeler arasında yer almakta ve Siyasi Partiler Yasası’da Anayasa’nm bu konudaki duyarlığını siyasi partiler bakımından devam ettirmektedir.
Siyasi Partiler Yasasının 78. maddesinin (b) bendinde yasaklanan bir husus da siyasi partilerin ırk esasına dayanmalarıdır. Buna göre, siyasi partiler belirli bir ırka mensup olanların toplandıkları, sırf onlara mahsus bir parti olduklarını iddia edemiyecekler veya bu amaçla örgütlenemeyeceklerdir. Aksine davranışa cevaz verilmesi halinde bundan öncelikle devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün zarar göreceği muhakkaktır.
Siyasi partiler bakımından bir diğer yasaklama yasanın 80. maddesinde öngörülmüş olan Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı devletin tekliği ilkesini değiştirme amacını gütmek ve bu amaca yönelik faaliyette bulunmaktır. Maddenin gerekçesinde devletimizin federe ve konfedere devletler ve siyaseten özerk kuruluşlar gibi teklik ilkesine aykırı bir nitelik taşımadığı bu ve buna benzer ayrılmalar devletin ve milletin bütünlüğü ilkesine ve toplum yararına ters düşeceğinden bu yolda bir amaç gü-dülmesinin madde ile yasaklandığı belirtilmektedir. Gerçekten, Türkiye Devleti tekil (unitaire) bir devlettir. Federe devletlerden oluşmuş değildir. Milli devlet olmanın yani bir milletin bağımsız devlet halinde örgütlenmesinin sonucu olan bu nitelik etnik, dinsel ya da başka herhangi bir düşünceyle ülkenin federe devletlere veya özerk bölgelere ayrılmasına izin vermez. Milli birliği kurmak ve devam ettirmek amacıyla devlet tekil biçimde oluşmuştur.
Yasanın 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri de siyasi partilerin, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli. . . kültür veya. . . ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmeyi; Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını gütmeyi ve bu yolda faaliyette bulunmayı yasaklamaktadır. Maddenin gerekçesine bakıldığında bu düşüncelerin yer aldığı görülmektedir:
“Ülkemizde Lozan Antlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmi dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.”
“Bir memlekette resmi dilin her vatandaş tarafından bilinmesi hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adli ya da idari işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmi dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevidir.”
Maddenin (a) bendinde siyasi partilerin milli. . . kültür. . . ırk ya da dil ayrılığına dayalı azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri kabul edilmiştir. Gerekçede de açıklandığı üzere ülkemizde azınlıklar konusu 24 Temmuz 1923 tarihli Lausanne Antlaşmasıyla düzenlenmiş ve sadece müslüman olmayanlar azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Bu düzenlemenin amacı, müslüman olmayanlara da müslümanlara sağlanan medeni ve siyasi haklardan yararlanma imkanı verilerek yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmektedir. Bir de 18 Ekim 1925 tarihinde imzalanmış olan Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında Türkiye’deki Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de Türk Devletinin laik mevzuatı kabul etmesini takiben bu azınlıklar bu statülerinden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir. İşte Türkiye’deki hukuk sistemi itibariyle bu iki antlaşmayla tanınanların dışında bir azınlığın var olduğu kabul ve iddia edilemez.
Elbette belirli bir büyüklükte toprağa sahip olan devletlerde din, mezhep, ırk, dil gibi unsurlar bakımından farklı insan toplulukları yani millet olgusuna oranla alttopluluk olarak adlandırılabilecek kesimler var olabilir. Ancak, bu kesimlerin her birine azınlık hakkının tanınması devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesiyle çelişir. Üstelik bunlara mensup olanlar ortak geçmişten gelen tarihsel ve kültürel beraberlik anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderiyle özdeşleştirme iradesini tereddütsüz açığa vurmuşîarsa onlara azınlık hakkı tanınmasına gerek kalmaz. Nitekim, yaklaşık bin yıldan beri Anadolu toprağında yaşamakta olan Türkler ve diğer unsurlar birlikte aynı devletlerin çatısı altında yer almışlar, çeşidi zorluklara birlikte göğüs germişler çeşitli acılara birlikte katlanmışlar ve bunlara karşı birlikte mücadele vermişler, sevinçli günlerde birlikte mutlu olmuşlar; diğer taraftan gerek birbiriyle gerekse çeşitli tarihsel, siyasal nedenlerle veya göç hareketleri sonucu başka insan topluluklarıyla karışıp kaynaşmışlardır. Böylece, ortak bir geçmişe, tarihe ve değer yargılarına dayanan tek bir ulusa mensup olma şuur ve iradesiyle “Türk ulusıTzm oluşturmuşlar ve Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Bu bakımdan Türk ulusu çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle ortak geçmişin oluşturduğu ortak kültürde birleşmeye karar veren tek halktan meydana gelmiştir. Gerçekten, Anayasamızın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu ifade edilmek suretiyle, Türk ulusundan sayılmanın tek şartının “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din ve ırk farklılıklarının nazara alınmayacağı, “Türk ulusu”nun bu suretle vatandaş sayılan bireylerin bütünlüğünü ifade ettiği kabul edilmiştir. Bunun sonucu olarak, bugün ırk, dil, din ya da mezhep ayırımına yer vermeyen, bireyler arasında tam bir eşitliğe dayanan Türk vatandaşlığı sıfat ve ayrıcalığına sahip herkes toplum hayatı içinde saygın bir yere ve hukuk düzenince tanınmış her hakka mutlak biçimde sahiptir.
Maddenin (b) bendinde ise, siyasi partilerin Türk diîî ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiş bulunmaktadır.
Bu açıklama ve tespitlerin ışığı altında davalı partinin genel başkanları, genel başkan vekili ve genel sekreterlerinin yapmış oldukları konuşmalar incelendiğinde, işlenen temalar ve Siyasi Partiler Yasasına aykırılık halleri şu şekilde çıkmaktadır, incelenen konuşma ve demeçlerde;
Türkiye Cumhuriyetinde sadece Türklerin varolduğunu kabul eden, buna karşı,. Türklerin dışında bütün etnik yapılan reddeden bir politikanın ve bunun doğal sonucu olarak, baskıcı, otoriter ve asimilasyoncu bir uygulamanın benimsendiği, insan Hakları Evrensel Beyannamesinin imzalanmasının durumda bir değişiklik meydana getirmediği,
Yetmiş yıldan beri uygulanan (resmi ideoloji olarak adlandırılan) red ve in kar politikasına rağmen kürt halkının mevcut olduğu, sözkonusu resmi ideolojinin artık iflas ettiği, Kürt halkının dinamizminin yükseldiği, kendisini her alanda ifade eden bir döneme girdiği, (tabu olarak nitelendirilen), red ve inkar politikası bırakılmadıkça Türkiye’nin özgürleşemiyeceği,
Demokrasinin önünde en büyük engelin Kürt sorunu olduğu, sorunun çözü münün barışçı ve demokratik bir ortamda tartışmak suretiyle olabileceği, bu sorunu Kürtler ile Türklerin omuz omuza ve kardeşçe çözecekleri, bu sorunu sadece Kürtle rin tartışamadığı, demokratik bir ortamda özgürce tartışılmadan çağa, akla, bilime uygun şekilde çözümlenmeden Türkiye’de gerçek bir demokrasiden söz edilemeyeceği ve Türk halkının özgür olamayacağı, çünkü Türk halkının da baskı altında tutulduğu, onların da halklar arasında eşit ve adil olmayan zora dayalı ilişkileri kabullen meye zorlandıkları, Kürt sorunu çözülmeden Türk halkının da özgür olamayacağı, bu sorun çözümlenmediği sürece, Türkiye’de demokrasiyi kurmanın ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı sağlamanın mümkün olmadığı,
Dış politikada uluslann eşit, özgür iradeye dayalı, yani uluslann kendi ka derlerini tayin edici bir politikadan yana oldukları, bu hakkın mutlaka ayrılma anlamına gelmediği, özgürlük ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşama demek olduğu,
Kendi kaderini belirleme hakkının, her halk için olduğu kadar, Kürt halkı için de, tartışılmaz, vazgeçilmez, doğal bir hak olduğu, Birleşmiş Milletler Örgütünü oluşturan devletlerin Kürtlerin yaşadığı tüm parçalarda Kürt halkının yürüttüğü mücadeleye sessiz kalamayacakları, en kısa zamanda Birleşmiş Milletler kapsamında bir Kürt konferansı toplanarak soruna adil, uluslararası sözleşmelere uygun ve demokratik bir çözümün bulunması gerektiği,
Yeni bir anayasa yapılarak bunun ışığında Kürt sorunu hakkında bir mutabakat çalışmasının başlatılması, herkesin katılacağı ortak bir çözümün bulunması, bu yeni anayasada Kürtlerin varlığı kabul edilerek Türkler ile Kürtlerin eşitliğine ve birliğine dayalı bir toplum düzeninin öngörülmesi gerektiği,
Kürt gerçeğinin eğitim yoluyla Türklerin ve Kürtlerin eşit haklı birlik anlayışına uygun olarak benimsetilmesi gerektiği,
– Halkın Emek Partisi’nin programında Kürt sorununun demokratik ve siyasal yollarla çözümünü ilke olarak benimsedikleri; bütün halkların kardeşliğini, eşitliğini ve özgürlüğünü savunan, bunun Türkiye’nin tek kurtuluş yolu olduğunu düşünen ve politikasını üreten parti oldukları,
Beyan edilmek ve Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin bir kısmı Kürdistan olarak nitelenip, adlandırılmak suretiyle yasanın 78. maddesinin (a) bendine aykırı olarak Türk ve Kürt halkları ve hatta diğer bazı etnik unsurlar ayırımı ısrarla işlenmek suretiyle aşağıda belirtilecek olan idari federasyon adlı modelden başlayıp, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını kullanmalarına kadar varan bir süreç içerisinde Kürtlerin Anayasadaki ulus bütünlüğünden ayrılmaları ve ayn bir Kürt ulusunun oluşturulması esasının benimsendiği anlaşılmaktadır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti devletinde birden fazla ulusun varlığı sözkonusu olamaz. Dili, dini, mezhebi, ırkı farklı da olsa Türk ulusu bütünlüğü içinde yer alan her birey Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçeğin ifadesi olan “Türk Ulusu” olgusunun ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak, ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren iddialar ileri sürülemez.
Diğer taraftan yine bu konuşma ve demeçlerde;
İlk defa içlerine sine sine içinde yer alabilecekleri, bizim diyebilecekleri bir partinin doğduğu, partinin en çok ezilen, en çok sömürülen, en çok baskı alanda tu tulanların partisi olduğu, sömürülen, baskı alünda tutulan ve zulme uğrayan bir halk, Kürtler bu partiye sahip çıkıyorlarsa Halkın Emek Partisinin bundan onur duyacağı, bütün bunlara rağmen partiye Kürtlerin partisi deniyorsa demek ki en çok onların ezildiği, sömürüldüğü, zulmedildiği, Kürtlerin en çok ezildikleri söyleniyorsa, Kürtlerin de partisi olmaktan onur duydukları,
Ekonomik ve etnik özelliklerinden dolayı Türkiye’de en fazla ezilenler Kürt halkı olduğundan, bunların ezilenlerin hakkını koruyan Halkın Emek Partisi’ni desteklemelerinden daha doğal bir şeyin olamayacağı,
Türkiye’de bütün etnik yapıların partisi oldukları, ifade edilmek suretiyle 2820 sayılı Yasanın 78. maddesinin (b) bendine aykırı olarak davalı partinin belli bir ırka mensup olanların ve hatta daha da ileri gidilip Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan “etnik yapı” şeklinde ifade ettikleri değişik kökenli bireylerin bu kökenleri vurgulanarak onların da partisi olduğu ileri sürülmekte ve böylece parti bir yönüyle de ırk esasına dayandırılmaktadır.
Genel Başkan Feridun Yazar tarafından verilen bir demeçte, üniter devlet kavramını Türkiye’nin sınırlarının değişmemesi anlamında aldıkları, ancak Türkiye Cumhuriyetinde üniter devletten kast edilenin inkarcı politika olduğu, bunun da katı bir merkeziyetçiliği beraberinde getirdiği, devletin bu inkarcı ve merkeziyetçi uygulamadan vazgeçerek bütün Türkiye’de halklarının eşitliğine ve gönüllü birliğine dayalı politikaların üretilmesi gerektiği belirtildiği gibi (1.6.1992 tarihli Milliyet Gazetesi) yerel yönetimlerin merkezi devletin denetiminden kurtarılarak mali ve idari Özerkliğe kavuşturulması (5.2.1992 tarihli Sabah Gazetesi), daha sonra da aynı doğrultuda olmak üzere, Türkiye’de üniter devletin bugüne kadar uygulandığı biçimde sorunları çözemediği, bu nedenle merkeziyetçi devlet sisteminin otonom bölgeler veya federasyon, yahut idari federasyon denilen şekilde değişmesi gerektiği, uygulanmasından yana oldukları idari federasyon biçiminde o bölgenin yönetim şeklinin, kullanılacak dilin, yapılacak yayınların o yerde belirleneceği, o yerde vergi toplanıp, yine o yerde harcanacağı, ancak bir kısmının devlete gönderileceğinin ifade edilmesi (1.6.1992 tarihli Milliyet Gazetesi) suretiyle, sırf bazı hizmetlerin daha iyi göriilebilmesinin ve sorunların çözümlenebilmesinin birden çok ili içine alan çevrede teşkilatlanmayı gerektirdiğini dikkate alan Anayasa’nın merkezi idareyi düzenleyen 126. maddesinin üçüncü fıkrasında sadece kamu hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyum sağlanmaya yönelik olmak üzere birden çok ili içine alacak şekilde kurulabileceği öngörülen merkezi idare teşkilatı modeliyle 127. maddesinin son fıkrasında öngörülen ve yine münhasıran belirli kamu hizmetlerinin görülmesi amacına yönelik olarak mahalli idarelerin kendi aralarında Bakanlar Kurulu’mm izniyle kurulabilecekleri birlik modelini aşan, vergi toplama ve toplanan vergilerin mahallinde harcanması, yönetim seklinin ve Anayasanın değiştirilemeyecek olan 3. maddesindeki Türkiye Devletinin dilinin Türkçe olduğu hükmü de gözardı edilerek, kullanılacak dilin ve yapılacak yayınların mahallinde belirlenmesi gibi, parti programındaki yerel yönetim örneğini aşan, adeta siyasal amaçlı yerinden yönetim modeline yaklaşan, özerk bölge niteliğinde, giderek federalizme yol açabilecek “idari federasyon” adı verilen kuruluşların, artık yetersiz kalmaya başladığı belirtilen tekil devletin yerine oluşturulmasının önerildiği ve böyle bir modelin önerilmesiyle de 2820 sayılı yasanın 80. maddesine aykırı olarak devleün tekliği ilkesini değiştirme fikrine sahiplenilip bu yolda beyanda bulunulduğu çok açık biçimde ortaya çıkmaktadır.
Tamamı iddianameye alınmış olan konuşma ve demeçlerde;
– Halkların ve insanların kardeş oldukları ama birinin dövdüğü, birinin dövüldüğü bir kardeşliğin değil, eşit bir kardeşliğin istendiği,
Kürt ile Türkü omuz omuza birleştirip demokrasi mücadelesini verme gibi bir görevlerinin olduğu,
Nevruz’un zulme karşı direniş, mücadele, başkaldırı, özgürlük talebinin yük seldiği, zulme, sömürüye, baskıya başkaldırışın sembolleştiği bir gün ve Kürt halkının özgürlük bayramı olduğu, sömürüye ve sömürgeciliğe karşı herkesin mücadele ve dayanışma azminin bilinerek kenetlendiği bir gün olduğu, Kürt halkının direnme ruhunu, mücadele geleneğini simgeleyen Nevruz’un yeniden doğuşu dile getirdiği, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren kendilerinin de yeniden doğdukları, zulme ve baskıya karşı mücadele azimlerini yükselttikleri, Kürt halkının özgürlük tutkusundan vazgeçmediği, daima onu kıskandığı; Buradan (konuşma kürsüsünden) Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Arnavut, Pomak herkese seslenilerek davalı partinin ezilen, sömürülen baskı altında tutulanların partisi olduğu,
Halkların gönüllü birliğine, tam eşitliğe ve kardeşliğe dayalı bir demokratik düzenin kararlı savunucusu ve mücadelecisi olacakları,
Kürt halkının yıllardan beri insanlık haklarını kullanamadığı, hiç bir haklarının bulunmadığı,
Halkın Emek Partisi olarak halkların eşitliğinden ve kardeşliğinden yana oldukları, hedeflerinin eşitlik ilkesine dayalı, halkların gönüllü birliği olduğu, onun için mücadele ettikleri,
Edirne’den Van’a kadar Kürt Türk ve diğer bütün azınlık halkların, emekçilerin ortak sesi oldukları,
Kürt sorununun Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri mevcut olduğu, Cumhuriyetin Türk ve Kürt halkları tarafından birlikte kurulmuş olmasına rağmen daha sonra Kürt halkının tamamen dışlandığı,
Kürt halkının kimliksiz olmak istemediği, özgür olmak istediği, Kürt halkı nın Türk halkıyla bir alıp veremediğinin bulunmadığı, Kürt halkının özgürlük ve kardeşlikten, siyasî çözümden yana olduğu,
Beyan edilmekte ve Ahmet Karataş’ın genel başkanvekili sıfatıyla 15.12.1991 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kongrede yapüğı konuşmasına “Kürt, Türk, Laz, Çerkez, sıcak Türkiye halkı”, genel sekreter sıfatıyla 1.3.1992 tarihinde İstanbul’da yapılan mitingdeki konuşmasına da “bu ülkenin Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz bütün insanları” sözleriyle başlaması suretiyle 2820 sayılı yasanın 81. maddesinin (a) bendine aykırı olarak Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde dil ve ırk ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğuna işaret edilmektedir.
Davalı parti sorumlularının konuşma ve demeçlerinde;
Kürt halkının özgürlük tutkusundan hiç bir zaman vazgeçmediği, daima onu kıskandığı, o yüzden de kültürünü ve ulusal değerlerini hep ayakta tutmasını bildiği,
Kürtlere okumanın, yazmanın Kürt kültürünü araştırmanın yasak olduğu,
Kürt halkının Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğü içinde kendi ulusal ve kültürel kimliğini korumak ve geliştirmek istediği, devleti ele geçirenlerin inkarcı politi kalarla Kürtleri eritmek istedikleri,
Kürt sorununun çözümü için öncelikle Kürt halkının kendi ulusal ve kültürel kimliğini ifade edebilmesinin önündeki engellerin kaldırılması ve geliştirilmesi olanaklarının yaratılması gerektiği,
Yeniden yapılacak bir Anayasada Kürtlerin dil, inanç ve kültür özgürlükleriyle Kürtçe eğitimi, öğrenimi ve diğer haklarını kuUanmalanna olanak verecek yeni yasal düzenlemelerin topluma ve devlete benimsetilmesi gerektiği,
Belirtilmek suretiyle de, 81. maddenin (b) bendine aykırı davranılmakta ve Türk dili ve kültüründen başka bir dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlık yaratılarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı güdülmektedir. Oysa şurası bîr gerçektir ki; Anayasa ve yasalarda yurttaşlar arasında ne ırk, ne dil, ne de başka herhangi bir nedenle ayırım yapılmasını öngören bir hüküm bulunmaktadır. Devlet, bireylerin soy kökenlerine karşı tarafsız ve ilgisizdir. Hiç kimsenin ve bu arada Kürt kökenli olanların kendi kimliklerini ifade etmelerine bir engel yoktur. Ancak, burada önemli olan, bir azınlığa ya da bir ulusa mensup olmayı ileri sürmeksizin, kimliğin Türk ulusu bütünlüğü ve bu bütüne mensup olduğu ruh ve bilinci içinde anlatılmasıdır. Aksine düşünceler bu bütünlüğü bozacağından ve devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşüreceğinden koruma göremez.
Bu durumda; davalı parti tüzel kişiliğini beyanlarıyla sorumlu kılabilecekleri öngörülmüş olan genel başkan ve genel sekreter gibi görevlilerinin 2820 sayılı yasanın dördüncü kısmında yer alan 78. maddesinin (a) ve (b) bentleri, 80. maddesi ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri hükümlerine aykırı konuşma ve açıklamalarda bulunmaları sebebiyle, davalı partinin aynı yasanın 101/b madde ve fıkrası uyarınca kapatılması gerektiği sonucuna varılmaktadır.
B) Davalı parti yönünden söz konusu olan bir diğer kapatma sebebi ise 2820 sayılı yasanın 103. maddesinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Anılan maddenin birinci fıkrasına göre, “Bir siyasi partinin kanunun 78 ila 88 ve 97. maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde o siyasi parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.”
Kanuna aykırı siyasi faaliyetlerin mihrakı olma halinin nasıl anlaşılacağını, kanunun kullandığı deyimle nasıl sübuta ereceğini aynı maddenin ikinci fıkrası belirtmiştir. Şöyle ki; “Bir siyasi partinin yukarıda yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101. maddenin (d) fıkrasının uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesi ile olur.”
Şu halde, madde hükmüne göre, bir siyasi partinin kanunsuz siyasi faaliyetlerin mihrakı haline gelmesi sebebiyle kapatılabilmesi için, (1) yasanın dördüncü kısmında yer alan 78 ila 88 ve 97. maddelerindeki yasaklamalara aykm fiillerin o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi, (2) bu fiillerin yoğun bir biçimde işlenmiş olduğunun o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya parlementodaki grup genel kurulu yahut grup yönetim kurulunca açıkça veya zımnen benimsendiğinin belirlenmesi gerekir.
Bu açıklamaların ışığı altında davalı partiye mensup üyelerin işledikleri fiiller ile haklarında yapılan adli işlemlere göz atıldığında aşağıdaki hususların ortaya çıkağı görülmektedir:
Halkın Emek Partisi Adana il başkanı (halen genel sekreter yardımcısı) Kemal Okutan ile il yönetim kurulu üyeleri Mehmet Ali Çakıcı, Ahmet Karatekin, Tacettin Bakır ve Yüreğir ilçe örgütü başkanı Nihat Türkmenoğlu’nun 19.3.1991 günü Adana Dağlıoğlu mahallesindeki bir kahvehanede toplanarak 20.3.1991 günü Nevruz Bayramıyla ilgili olarak yürüyüş yapılacağını söyledikleri ve mahalle içinde dolaşarak sakinleri yürüyüşe davet ettikleri, belirtilen günde adlan geçenlerin de dahil oldukları bir grubun mahalledeki sağlık ocağı önünde toplanıp, kadın ve çocuklarla birleşerek şehir merkezine doğru kanunsuz olarak yürüyüşe geçtikleri, topluluk içinde bulunanlardan bazılarının ellerinde “biji nevroz”, “Nevroz Ave Prozbe” yazılı pankartlar ile 1982 yılında Ölen PKK örgütü militanı Mazlum Doğan’ın resmini taşıdıkları ve hep birlikte “yaşasın kürdistan”, “kahrolsun faşist Türk devleti” “yaşasın nevroz ve PKK ve Apo”, “haydi Kürt halkı el ele hep birlikte Kürdistaııı kuralım” diye slogan attıkları, Mehmet Reşat Şimşek ve Mehmet Nur Şimşek isimli kişilerin hayali bir Kürdistan bayrağı taşıdıkları, daha sonra topluluğun, önünü kesen kolluk güçleriyle çatışmaya girdiği ve polis araçlarını tahrip ettiği iddiasıyla Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 15.4.1991 gün, 1991/51 sayılı iddianame ile o yer Devlet Güvenlik Mahkemesine 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 ve T. Ceza Yasasının 516/ilk, 517, 522; 516/3, 517, 522; 258/2 maddeleri uyarınca kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
Halkın Emek Partisi İçel Merkez ilçe örgütü başkanı Ahmet Köse ile yöne tim kurulu üyeleri Ali Aslan, Nesimi Erdem, Selamı Turhan, Hülya Ayhan, M. Ali Coşkun, Vecdi Köylüoğlu, Ali Deniz ve İbrahim Bitkin’in “Irkçılıkla Mücadele Günü” ile ilgili olarak etkinlik karan alıp, bu amaçla 21.3.1991 tarihinde Mersin’de dü zenledikleri toplantıda 21 Mart’ın Nevruz’un Kürtlerin bağımsızlığına kavuştukları gün olarak her yıl kutlanacağını, bu günün kendileri için bir bayram günü olduğunu belirttikleri, toplantı sırasında yapılan konuşmaların içeriğinde yer alan beyanlarla sa nıkların bölücülük propagandası yaptıkları iddiasıyla adlan geçenler hakkında Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 19.3.1992 gün, 1992/51 sayılı iddianame ile o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddesi uyarınca kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
a) Halkın Emek Partisi Şişli ilçe örgütü tarafından 8.5.1991 tarihinde “Dersim Gecesi” adı altında düzenlenen toplantıda yaptığı konuşmanın devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu nitelikte olduğundan bahisle İstanbul il örgütü başkanı Osman Özçelik hakkında,
b) Fatih ilçe örgütü tarafından 25.5.1991 tarihinde “Bahar ve Özgürlük” adıyla düzenlenen toplantıda yaptığı konuşması devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı görülerek, ilçe başkanı Hikmet Can Özdemir ile il başkanı Osman Özçelik hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddesi uyannca cezalandınlmaîan için İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 13.8.1991 gün 1991/401 sayılı iddianame ile o yer Devlet Güvenlik Mahkemesince kamu davası açıldığı ve devam ettiği,
Halkın Emek Partisi Derik ilçe Örgütü başkanı Mehmet Ata Zeren ile Os man Karakaş, Fatime Sayar, Cebrail Sayar ve Remzi Dağ’ın 31.5.1991 günü Derik ilçesinde bulunan parti binasında başlatılan açlık grevine katılarak hep birlikte Kürtçe olarak “meş’aleyi yaktık temeli attık”, “Kürdistanı kuracağız”, “biji biji Kürdistan”, “PKK’nın partisinde toplanalım”, “Kürtlerin Partisi”, “duvarları yıkacağız, hedefe varacağız”, “şehitlerimizin kanıyla zafere ulaşacağız”, “ihtilal, ihtilal, ihtilal” gibi bölücü ve bölgeci sloganlar attıkları iddiasıyla adları geçenler hakkında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 9.7.1991 gün ve 1991/435 sayılı iddianameyle 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesi uyannca cezalandırılmaları için kamu davası açıldığı,
5.7.1991 günü bilinmeyen kişilerce öldürülen Halkın Emek Partisi Diyarba kır il başkanı Vedat Aydın’ıa 10.7.1991 tarihindeki cenaze töreninde toplanan ve İstasyon Meydanına doğru yürüyüşe geçen kimselerin toplu halde ve sık sık “yaşasın Kürdistan”, “yaşasın PKK”, “vur gerilla vur, Kürdistanı kur”, “Kürdistan Türklere mezar olacak”, “kürdistan faşizme mezar olacak”, “kahrolsun Türkiye Cumhuriyeti”, “faşist T.C ordusundan hesap soracağız” ve benzeri şekilde devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine sloganlar attıkları, güvenlik güçlerine saldırıp taşladıkları, polis karakollarına ateş ettikleri, polis otomobillerini tahrip ettikleri iddia sıyla Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 31.7.1991 gün, 1991/501 sayılı iddianame ile o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde başta Şanlıurfa il başkanı Abdülmuhsin Melik ve 38 parti üyesi olmak üzere toplam 328 kişi hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1, 2911 sayılı Yasanın 33/c, T. Ceza Yasasının 258/2, 516, 517, 522. maddeleri uyarınca kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
Halkın Emek Partisi Manisa Merkez ilçe örgütü başkanı Celal Bedikanlı’nın 21.7.1991 tarihinde partinin Turgutlu ilçe binasının açılış törenindeki konuşma sında, üniter bir devlet olan Türkiye Cumhuriyetini sömürgeci olarak nitelendirdiği, Kürtlerin sömürülmekte olduğunu, Kürtlerin ayrı bir halk olup, bağımsızlıkları için mücadele ettiklerini söylemek suretiyle tekil devletin parçalanmasını ve Kürtlerin özgürlüğe ve bağımsızlığa kavuşmalarını amaçladığı gerekçesiyle adı gecenin İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesince 10.12.1991 gün, 1991/133-133 esas ve karar sayılı kararıyla 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8, T. Ceza Yasasının 59/2 madde leri uyarınca bir yıl sekiz ay ağır hapis, 41.666.666.- lira ağır para cezasına mahkum edildiği, hükmün Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 11.2.1992 gün, 1992/421-635 esas ve karar sayılı ilamıyla onanarak kesinleştiği, Cumhuriyet Başsavcılığımızca yapılan uyarı üzerine Celal Bedikanh’nın davalı partideki üyeliğine parti genel başkanlığınca son verildiği,
Halkın Emek Partisi’nin 15.12.1991 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kongresinde yapmış oldukları ve özetlerine yukarıda yer verilmiş bulunan konuşmalarında bölücü propaganda yaptıkları iddiasıyla Antalya Merkez İlçe Örgütü üyesi ve kongre divan başkanı Güven Özatay, Adana il başkanı balen genel sekreter yardım cısı Kemal Okutan, İstanbul il sekreteri Cabbar Gezici, Diyarbakır il örgütü başkanı Hüseyin Turhallı, Şanlıurfa il Örgütü başkanı Abdülmuhsin Melik ve Salih Şahin hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasınını 8. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 24.2.1992 gün, 1992/9 sayılı iddianameyle Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
Halkın Emek Partisi Aydın il örgütü başkanı Lazgin Çulduz, yönetim kurulu üyeleri İsmet Dağ, Hamdullah Kıran, Sabri Tor, Ethem Kışkır, Şakir Sula, Hüseyin Erdemir, Mehmet Duyar, Abdülkerim Babat, Mehmet Muhti Ürün’ün kararıyla partinin tanıtımı ve maddi katkı sağlama amacıyla bastırılan ve ayrıntılarını yukarıda yer verilmiş olan duvar takviminin içeriğinin halkı ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik edici olduğundan ve devletin ülkesi ve milletiyle bölün mezliğini bozmayı hedef aldığından bahisle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 16.3.1992 gün, 1992/15 sayılı iddianameyle T. Ceza Yasasının 312/2, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddeleri uyarınca adları geçenler hakkında o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
Davalı partinin Aydın il örgütü başkanı Lazgin Çulduz’un 18.2.1992 tarihinde Nazilli ilçe örgütünün kuruluş gecesinde yapmış olduğu ve yukarıda özetlenmiş bulunan konuşması içeriğinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu nitelikte olduğundan bahisle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 22.4.1992 gün, 1992/29 sayılı iddianame ile o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddesi uyarınca cezalandırılması için kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
Halkın Emek Partisi İstanbul il örgütünce 1.3.1992 günü İstanbul’da dü zenlenen “Bütün halklar kardeştir, katliama son” adlı mitingde yapılan konuşmaların devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün bozulmasına yönelik olduğun dan bahisle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 29.5.1992 gün, 1992/388 sayılı iddianameyle parti genel sekreteri Ahmet Karataş, İstanbul il sekreteri Orhan Tural ve Diğer parti üyeleri Ahmet Kulaksız ve Salih Turan dahil olmak üzere dokuz kişi hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddesi uyarınca İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
Halkın Emek Partisi Adapazarı il yönetim kurulu başkanı olan Ahmet Gözcan’ın başvurusunu takiben 20.7.1992 günü yapılan açılış şenliğinde yasadışı örgüt olan PKK ve onun lideri Abdullah Öcalan’ın ve faaliyetlerinin övüldüğü, propa gandasının yapıldığı, geceye katılanların “biji Kürdistan”, “biji Apo”, “vur gerilla vur Kürdistanı kur”, “şehitlerimiz onurumuzdur”, “yeni konuştan”, “gençler vatana” şeklinde slogan attıkları, sol ellerini havaya kaldırdıkları, zafer işareti yaptıkları, yönetim kurulu üyelerinden Zülküf Ateş’in topluluğu yönlendirdiği slogan atılmasına öncelik ettiği iddiasıyla Ahmet Gözcan ve yönetim kurulunu oluşturan Abdülkadir Tekin, Mehmet Emin Eroğlu, Hizni Aydın, Mehmet Ali Yıldız, Rıfat Gözcü, Zülküf Ateş ve Fethi Doğan da dahil olmak üzere toplam 10 kişi hakkında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 2.6.1992 gün, 1992/499 sayılı iddianame ile İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddesi uyarınca kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
Anlaşılmıştır.
Görüldüğü gibi; adlan geçen parti üyeleri hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesiyle bireysel olarak yaptırıma bağlanan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü hedef alan propaganda yapma eyleminden dolayı yurdun çeşitli yerlerinde kamu davaları açılmış bulunması, 2820 sayılı yasanın siyasi partiler bakımından bu bütünlüğe uygun hareketi esas almış olan ve davanın konusunu teşkil eden 78. 80 ve 81, maddelerine aykırı fiillerin parti üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği olgusunu ortaya koymaktadır.
Diğer taraftan, davalı partinin merkez karar ve yönetim kurulu, parti üyelerince yoğun bir şekilde işlenen bu fiilleri açıkça reddetmiş veya kınamış da değildir. Bu, parti merkez karar ve yönetim kurulunun, parti üyelerinin sözü edilen fiillerini susma veya engelleyici bir harekette bulunmama suretiyle zımnen benimsediğini göstermekte ve böylece davalı partinin kanunsuz siyasi faaliyetlere mihrak olduğu sonucunu doğurmaktadır.
V- Sonuç ve istem
Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle birlikte açıklandığı üzere davalı Halkın Emek Partisinin genel başkanları, genel başkan vekili ve genel sekreterlerinin çeşitli yerlerde ve tarihlerde yapmış oldukları konuşmalarda Anayasanın başlangıç kısmı ile 2, 3, 14 ve 68. maddelerine ve Siyasi Partiler Yasasının 78. maddesinin (a), (b) bentleri, 80. maddesi, 81. maddesinin (a), (b) bentlerine aykırı beyanlarda bulundukları,
Davalı partinin Siyasi Partiler Yasasının 103. maddesinde öngörüldüğü şekilde kanunsuz siyasi faaliyetlerin mihrakı haline geldiği anlaşıldığından,
Halkın Emek Partisi’nîn Siyasi Partiler Yasasının 101/b ve 103/1 madde ve fıkraları gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.” denilmektedir.
II- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ÖN SAVUNMASI
Halkın Emek Partisinin 3.9.1992 günlü ön savunmasında aynen:
“I- Siyasi Partiler Yasası Anayasa’ya aykırıdır.
Anayasa’nın 69. maddesi, siyasi partilerin uyacakları esasları ve kapatma nedenlerini düzenlemektedir. Bu hükme göre; “siyasi partiler tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır”. Böylece Anayasa siyasi partilerin kapatılma nedenlerini sınırlamıştır. Anayasa’nın parti kapatma nedenlerindeki sınırlamanın amacı, demokratik toplumun vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilerin, anayasal güvence altında faaliyet yürütmelerini sağlamaktadır. Kapatma nedenleri sayma yoluyla sınırlandırıldığına göre, yasayla yeni yasak veya sınırlamaların getirilmesi mümkün değildir.
Buna göre Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesi, Anayasa’nın “Başlangıç Kısmı”nı, L, 2., 3., 4., 5. ve 66. maddelerini yasak kapsamına aldığından Anayasa’ya aykırıdır.
Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesi de, “mezhep, ırk veya dil farklılığı’nı yasak kapsamına aldığından, Anayasa’ya aykırıdır.
Öle yandan bu maddeler, sosyoloji bilimine ve toplumsal oydaşmaya aykırıdır. Çünkü, toplumda, farklı kültür, dil, mezhep veya ırkın varlığı veya yokluğu sorunu, yasayla düzenlenecek bir olgu değildir. Düzenleme bu yönüyle de “ölü hüküm” niteliğindedir.
Ayrıca iktidar ortağı olan Sosyal Demokrat Halkçı Parti, Anayasa’nın başlangıç kısmını “. . . . 12 Eylül hareketini meşrulaştırmakla kalmayıp, ‘kutsal devlet’ gibi çağdışı anlayışlara. . . .” diyerek bu kısmın kaldırılacağını savunmaktadır. Bu nedenle de Başlangıç Kısmına aykırılık iddiasıyla kapatma talebi meşru bir talep olamaz.
II- Siyasi Partiler Yasası’nın 9. maddesi ihlal edilerek bu dava açılmıştır.
Halkın Emek Partisi’nin kapatılması nedenleri arasında “kanunsuz siyasi faaliyetlere mihrak haline geldiği” iddia edilmektedir. Bu iddiaya dayanılarak kapatılma talebinde bulunulması için, Cumhuriyet Başsavcılığının Siyasi Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre ihtarda bulunması gerekirdi. Böyle bir ihtarda bulunulmadığından, idianamenin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesi ile davanın reddine karar verilmesi gerekir.
III- Duruşma istemi
Bu dava özü itibariyle bir ceza davasıdır. Siyasi Partiler Yasası’nın 98. maddesinin “. . . dosya üzerinden inceleme yapılarak karara bağlanır. . .” hükmü, davanın duruşmalı yapılmasına engel değildir. Bu nedenle, bu davanın duruşmalı olarak görülmesini talep ediyoruz.
Ancak Anayasa Mahkemesi, uygulamada hukuk mahkemelerinde öngörülen isticvap benzeri bir uygulamayla yetinmektedir. Bu ise niteliği itibariyle bir sorgudur. Sorgu ise hiçbir zaman duruşma yapılmasının yerine geçemez. Duruşmalı yapılmayan bir ceza yargılaması ise, savunma hakkını kısıtlayacağından yargılama adil olmayacaktır. Açıklanan nedenlerle yargılamanın duruşmalı olarak yapılması gerekmektedir.
IV- iddianamedeki “mantık” ve buna dayanak teşkil ettirilen belgelerin “kanıt” değeri.
Belgeler bütünlük içinde incelenmemiş; suçlamaların temeli yapılan Genel Başkan ve Genel Sekreterlerin konuşmaları; bazan içindeki bir paragraf, cümle ve hatta bir sözcük bile çıkarılarak suçlama konusu yapılmıştır. Bu tutum ise ancak “suç yaratabilme” mantığıyla açıklanabilir.
Dosyaya kanıt olarak konulan ve çözümleri görevlilerce yapıldığı belirtilen kasetlerdeki metinler; eksik, hatalı ve bütünlüğü bozacak niteliktedir. Gerekli titizliğin gösterilmediği ilk bakışta anlaşılmaktadır. Örneğin: KEP Eski Genel Başkanı Fehmi IŞIKLAR’ın 22.03.1991 tarihli konuşması.
İddianamenin dayandığı “suçlama mantığı” gereği, her Kürt sözcüğünün geçtiği paragraf, cümle ve sözcük suçlama konusu yapılmıştır. Bunu görmek için id dianameye göz atmak yeterlidir.
Dosyaya kanıt olarak sunulan video kasetleri eksik ve çözümleri de yanlıştır. ibraz edilen kasetlerden üçü Halkın Emek Partisi’nin katledilen Diyarbakır il Başkanı Vedat AYDIN’ın cenaze törenine aittir. Diğer kaset ise Partinin Olağanüstü Kurultayına aittir.
Vedat AYDIN’ın cenaze törenine ait kasetler incelendiğinde; özellikle yer yer taş atan küçük çocuklar öne çıkarılarak, taş atılma bahanesiyle halkın üzerine ateş açan güvenlik güçlerine ise hiç yer verilmediği görülmektedir. Kasetin ve çözümünün kanıt değeri taşıyabilmesi için eksiksiz olması gerekir. Cenaze töreninde atılan taşların dava ile bir ilgisi yoktur. Bu ilginin kurulması çabası hukuki olmayıp, siyasidir. Kaldıki cenaze töreninin parti aleyhine suçlayıcı bir delil sayılması, herşeyden önce insani değerlere aykırıdır. Halkın bağrına bastığı il Başkanının cenaze törenine her kesimden geniş katılımlar olmuştur. Bu itibarla asıl suçlanması gerekenler, İl Başkanım katledenler ile halkın üzerine fütursuzca ateş açıp birçok insanın ölmesine ve yaralanmasına neden olanlardır, iddianamenin ve eklerinin pek çok yerinde cenazede meydana gelen olaylarda “polisimize saldırılmıştır”, “polise taş atılmıştır” denilmektedir. Taş atana kurşun sıkmak nerede görülmüştür. . . ‘ Böylesi bir yargı mantığının hukuk, adalet ve kardeşlikle ilgisi yoktur.
Cenaze törenine ait kaset ve belgelerin dava ile ilgileri bulunmadığından dosyadan çıkarılması gerekmektedir.
iddianamede parti tüzelkişiliğini temsil etmeyen kişi ve kurullara ait beyan ve kararları esas alınmıştır. Oysaki 2820 Sayılı Yasa’nın 101/b maddesinde, Parti tüzel kişiliğini bağlayacak kişiler ile kurullar sayılmıştır. Bu yasa ve yasaya uygun olarak hazırlanmış bulunan tüzüğe göre, yetkili kişi ve kurullar; Genel Başkan, Genel Sekreter, Parti Meclisi ile Parti Kurultayıdır. Nitekim bu husus iddianamede açıkça kabul edilmektedir. Buna rağmen iddianamenin ileriki bölümlerinde bu kabul ile çelişkiye düşürülerek “. . . bu davalı partiyi doğrudan ilzam edeceği kabulü gerekir. .” denilerek yasa, tüzük ve kabullerine göre, partiyi bağlamayan kişi ve kurulların beyan ve kararları bağlayıcı kabul edilmiştir.
Deliller arasında sayılan “16.04.1992 tarihli Birleşmiş Milletler ve Tüm Uluslararası Kurum ve Kuruluşlara deklarasyondur” başlıklı metnin Partiyle bir ilgisi yoktur. Metnin hazırlanmasında, imzaya açılmasında ve sunulmasında partinin her hangi bir rolü yoktur, imzalayan partililer kişisel insiyatifi ile hareket etmişlerdir. Genel Sekreter de metni şahsı adına imzalamıştır. Kaldı ki savaşın bitmesini isteyen ve bunu deklere edenleri cezalandırmaya kalkan anlayışların günümüz dünyasında yerinin olmadığına inanıyoruz.
iddianamede kanıt olarak aleyhte değerlendirilmek üzere Kürdistan İşçi Partisi (PKK) hakkında bilgiler sunulmuştur. Halkın Emek Partisi ile Kürdistan İşçi Partisi arasında illiyet bağının nasıl kurulduğunu ve bu bağ kurulmaya çalışılırken, hangi ölçütlere başvurulduğunu anlayamamaktayız. Çünkü Halkın Emek Partisi ile Kürdistan İşçi Partisi arasında ilk bakışta da görüleceği üzere; örgütlenme, amaç ve kullanılan araçlar bakımından herhangi bir ilgi yoktur. Ayrıca Partinin mevcut yasalara uygun olarak kurulup tüzelkişilik kandığı da açıktır, ilkeleri de buna uygundur. Oysa Kürdistan İşçi Partisi her bakımdan farklı bir oluşumdur, iddianamedeki bu tutum, iddia makamının içişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün verdiği ve Kürdistan İşçi Partisi hakkındaki bilgilere davayı oturtma çabasıdır. Haksızdır, yersizdir ve dayanaksızdır.
V- Uluslararası Hukuk Açısından Değerlendirme
Anayasa’nın 90. maddesi “Usulüne uygun olarak yürürlüğe konmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir” demek suretiyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu antlaşmaları onaylamakla hem ilgili konularda egemenlik haklarından feragat etmekte, hem de bu antlaşmaları birer iç hukuk kuralı haline getirmektedir.
Bu itibarla iddia makamının ilgili uluslararası antlaşmaları dikkate almadan dava açması hem iç hukuka, hem de uluslararası hukuka aykırıdır. Bu bakımdan iddianame içerik itibariyle, Türkiye’nin imza koyduğu “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildiri”, “Avrupa Konseyi insan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi”, “Helsinki Nihaî Senedi”, “Paris Şartı” gibi uluslararası sözleşmelere aykırıdır. Keza iddia makamının “Halkın Emek Partisi azınlık yaratmaya çalışmıştır” savı da yerinde değildir.
Halkın Emek Partisi, azınlık yaratmaya çalışmamıştır. Resmi ideolojice inkar edilen “Kürt Halk gerçekliği’ni dile getirmiştir. Azınlık ya da ulus olma sosyolojik bir realitedir. Yasalarla azınlık ya da ulus yaratmak mümkün olmadığı gibi, yok da edilemezler. Türkiye’nin en son imzaladığı “21.11.1990 tarihli AGİK Sözleşmesi” azınlık haklarını dahi garanti altına almaktadır. Kaldı ki halk gerçeği azınlık haklarını aşar.
Anayasa Mahkemesi, öncelikle hukukun genel ilkelere ve uluslararası sözleşmelere Hukukun genel ilkelerine ve yukarda sözü edilen uluslararası sözleşmelere göre Halkın önek Partisi, “Kürt Halkı” deyimi kullanıldığı için kapatılamaz.
VI- Bekletici Sorun.
Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasının değiştirilmesi hakkında 25 Kasım 1991 tarihli “Hükümet Programı’nda; “… Ülkemizin günümüz siyasal sosyal ve ekonomik koşullarını dikkate alan; çağdaş, katılımcı ve tam demokratik bir anayasaya gereksinimi vardır.
Türkiye’nin ihtiyacı olan anayasa, hukukun üstünlüğünü vazgeçilmez bir ilke sayan, tam demokratik ve çoğulcu sistemi öngören çağdaş bir anayasadır. Böyle bir anayasa, Paris Şartı’nın da öngördüğü katılımcı demokrasinin tüm koşullarını insan hakların, kişi hak ve hürriyetleri ile sendikal hakların en ileri ülkelerde görülen oranda yer almasını sağlayacak ve Türkiye’nin uygar Dünya ile bütünleşmesine yönelik bir adım oluşturacaktır. . .” denilmektedir.
19 Kasım 1991 tarihli ortak “Hükümet Protokolünde” Siyasi Partiler Yasası için “. . . 1982 Anayasası gibi Siyasi Partiler Yasası ve Seçim yasaları da 12 Eylül hukukunun önemli ürünleridir.
Yapımcılarının gerek konuya yaklaşım biçimleri, gerek demokrasi anlayışları ve gerekse yapım tarihindeki koşulları, bu iki temel yasanın mutlak anlamda yeni baştan ele alınmalarını zorunlu kılmaktadır.
Yasaklayıcı ve müdahaleci hükümler ile Siyasi Partiler Yasası partilerin çalışmasını değil, çalışmamasını temine yönelik hükümler içermektedir, isim ve amblem yasağından başlayan, bağış ve üye yazım biçimine kadar uzanan yasaklar zinciri haktan çok ceza hükümleri ile dolu bir anlayış, tüzük hükümleri ile bile düzenlemesine gerek olmayan ayrıntılı düzenlemeler, çağdışı bir anlayışın ürünü olarak hukukumuzun içinde bulunmaktadır. . .
Bunların düzeltilmesi ve çok daha kısa ve özgürlükçü bir Siyasi Partiler Yasasının yapılması kaçınılmazdır.
Bu nedenle, bütün siyasi partilerin geniş bir mutabakatıyla bu kanunların yeni baştan ele alınarak ve adaletli bir temsil ile siyasi istikrarın, demokratik, ölçülere uygun bir denge içinde, birlikte sağlayacak düzenlemeler yapılacak ve böylelikle siyasi rejim kalıcı bir çözüme kavuşacaktır. . .” denilmektedir.
Görüldüğü gibi hükümet programında ve Hükümet Protokolünde, Anayasa’nın ve Siyasi Partiler Yasası’nın Türkiye toplumunun gerçeklerine uygun düşmediği ve acilen değiştirilmesi gerektiği öngörülmüştür. Hükümet ortaklan olan Doğru Yol Partisi ve Sosyal Demokrat Halkçı Partisi dışında kalan diğer partilerde Anayasa’nın ve bu yasaların değiştirilmesi doğrultusunda düşünce belirtmişlerdir. Mahkemeniz de dahil olmak üzere bir çok kurum da Anayasa’nın değiştirilmesi doğrultusunda düşünce belirtmişlerdir. Dolayısıyla bu konuda Türkiye toplumunda bir oydaşma oluşmuştur. Belirtilen konularda TBMM’nin ilgili komisyonları çalışmalara başlamıştır.
Görüldüğü üzere gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel olan bu değişikliklerin gerçekleşmesi halinde, davanın esastan incelenmesi imkanı dahi kalmayacağından, bu gelişmelerin bekletici sorun yapılması gerekmektedir.
TBKP programında Kürt Sorununa yer verildiği için Mahkemenizce hakkında kapatma karan verilmiştir. Bu partinin yetkili organlarınca kapatma kararına karşı, “Bireysel Başvuru hakkı” kullanılarak AlHK’nuna gidilmiştir. Başvuru, komisyon tarafından incelemeye alınmıştır, inceleme sonucunda, AlHS’ne ve Ek Protokol hükümlerine aykırılık sonucuna varılırsa; bu kararın önemli boyutlarda hukuksal sıkıntılar yaratacağı açıktır. Halkın Emek Partisi’nin kapatılması durumunda aynı süreç yaşanacağından, TBKP’nin başvurusunun sonucunun beklenmesi hususunun bekletici sorun yapılması gerekmektedir.
VII- İddianamedeki Temel Olguların Değerlendirilmesi.
Siyasi Partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Olmazsa olmaz koşuludur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri kurulan siyasî partilere bakıldığında, bu kurala pek de uyulmadığı, Türkiye’nin bir siyasi partiler mezarlığı haline getirildiği görülmektedir. Şimdiye kadar kapatılan siyasi partilere bakarsak; Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası-Serbest Cumhuriyet Fırkası-Türk Cumhuriyet Amele ve Cumhuriyet Partisi-Milli Kalkınma Partisi-Çiftçi Köylü Partisi-Türkiye Sosyalist Partisi-Türkiye Sosyalist İşçi Partisi-Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi-İslam Koruma Partisi-Millet Partisi-İslam Demokrat Partisi-Türkiye İşçi Çiftçi Partisi-Türkiye İleri Ülkü Partisi-Türkiye İşçi Partisi-Türkiye Emekçi Partisi-Huzur Partisi-Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti’nin kuruluşlarından kısa süre sonra siyasi hayatlarına son verilmiştir. Kapatılan bu partilerden henüz teşkilatlarını dahi kuramayanlar da olmuştur. Bir kısmının kapatılma nedenleri ise; zayıfta olsa resmi ideolojiyi veya uygulamayı eleştirmeleridir. Resmi ideolojinin güdümünden çıkan siyasi partilere hiç yaşam hakkı tanınmazken, darbeler dönemlerinde resmi ideolojiden yana olan düzen partileri de kapatılmıştır. 1960 darbesinde dönemin iktidar partisi olan Demokrat Parti, 1980 darbesinde ise tüm siyasi partiler kapatılmıştır.
Türkiye siyasal tarihi açık olarak göstermiştir ki, parti kapatmak, sadece demokrasiye, çok partili rejimi ve çağdaşlaşmayı geciktirici etkisi vardır. Çünkü kapatılan hemen her partinin benzer düşünce ve eylemlilik çerçevesinde bir süre sonra yakın isimle onaya çıktığının tanıkları durumundayız. Bu nedenle de davadan beklenen “kamu menfaati” gerçekleşmeyecektir.
İddianame, 70 yıllık resmi ideolojinin yansıması ve savunulmasıdır. Dogmatizm temel alınarak, Anayasa’nın ideolojik bir belge olduğu vurgulanarak, ulus, dil ve kültür gibi sosyolojik gerçekler bu perspektifte sınırları çizilerek; buna aykırı düşünce suç sayılmıştır. Bu düşünce taranın bariz kanıtı, tamamen ideolojik nitelikte bulunan Başlangıç Kısmı’na aykırılığın suç sayılmasıdır.
İddianamedeki dogmatizm genel olmayıp, Türk ırkı esasına dayanmaktadır. Bu dogmatizm ifade edilirken, ırk aleyhtarı kavramlar kullanılarak demokratik bir düşünce biçimi verilmeye çalışılmıştır. Esasen bu tutum iddiaya has değildir. Erkin temelini oluşturmaktadır. Erk, çifte standartlı, çift mantık taşımaktadır; gizlilik, hiy-le-i şer, demogoji, gerçekleri çarpıtma, zayıfı ezme güdüsü, fiziksel ve düşünsel zor kullanma, zor ve şiddete karşıymış gibi görünme en yaygın yöntem olmaktadır, iddianamede belli bir otoriter-totaliterlik hakim olmakla birlikte, hukuk devleti olma iddiası da elden bırakılmamaktadır.
İddia makamı biryandan “ırkçılık esas”nı yasal temellere dayandırmaya çalışmakta, diğer yandan Halkın Emek Partisi’nin ırkçılık aleyhtarı sosyolojik gerçekleri dile getirmesini ırkçılıkla mahkum etmeye çalışmaktadır.
1982 Anayasası, militarist merkeziyetçi, bürokratik, otoriter bir toplum yaratmayı hedeflemiştir. Bu nedenle ideolojiye ağırlık verilmiştir. Türdeş bir toplum hedeflenerek, günümüz insanlık ailesinin temel değerleri kaâle alınmamıştır. Bu ruh halı iddianamede de hakim olmuştur.
İddia makamı temel düşüncesini Anayasa’nın “başlangıç kısmına” dayandırmıştır. Bu kısım ise herkesin Türk’lüğün tarihi ve manevi değerlerine göre Dünyayı yorumlama zorunluluğu getirmektedir. Oysaki böyle bir zorunluluk bulunmamaktadır.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, temel, Türk ve Kürt halkları tarafından atılmıştır, iddianamede ise Türk ırkından başka bir ırkın, dilin veya kültürün bulunduğunu söylemek suç olarak kabul edilmiştir. Bu ise toplum bireylerinin bir arada bulunmasının meşru temeline aykırıdır.
İddia makamı (devletin tekliği ilkesine aykırılık) konusunda Genel Başkanın “İdari federasyon tartışılmalıdır” düşüncesini esas almaktadır. İddia makamı Genel Başkanın tanımadığı idari federasyon modelini anlamamıştır. Zincirleme bir metod ile, basit bir yerinden yönetim değişikliğinin Anayasasının 127. maddesinin son fıkrasına göre mali idareler modelini aşacağını, bu modelin giderek federasyona oradan da özerkliğe gideceğini ve böylelikle devletin bölünüp parçalanacağını ileri sürmek hukuk mantığıyla bağdaşmaz. Siyasi partilerin yönetim modelleri hakkında düşünce üretmeleri olağandır. Aksi halde farklı partilere gerek olmazdı.
Günümüzde parti kapatma girdapları hala aşılamamıştır, iktidar muhalifi olan, düzeni eleştiren ve kardeşliği savunan partiler kapatabilmektedir. Kapatmaya gerekçe gösterilen sebepler, 70 yıllık resmi ideolojinin değişmeyen gerekçeleridir. Rejim ve ideolojisi güvensiz olduğundan muhalif olabilecek düşüncelere yaşama olanağı tanınmamaktadır.
İddia makamının “devlet’in ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine faaliyette bulunma” savı bir slogandır. Resmi ideolojinin varolma koşullarım dikkate alarak hayat vereceği soyut ve Türkiye’de yaşayan halkların inkarı temelinde geliştirilmiş, yaşanan gerçekliğe aykırı bir kavramdır.
Kürtler, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda Türkler kadar kan vermişlerdir. Ancak Cumhuriyetin kuruluşundan Kürt’lere verilen sözler tutulmamıştır.
Bu nedenle birçok toplumsal başkaldırılar yaşanmıştır. Yakın süreçte ise, Kürt’lerin kimliklerinin tanınması yolunda ısrarlı istemleri karşısında devlet Kürt kimliğini tanıdığını, bu kimliğin tanınmasının Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayacağını belirtmiştir.
Başbakan Süleyman DEMİREL, 9 Aralık 1991 tarihli konuşmasında şunları söylemiştir: “. . . Bu devleti Türk ırkından gelen insanlar kurmuş. . . diğerleri ikinci sınıf vatandaş değildir. Beraber kurmuşuz. Kader birliğimizi rıza ile kurmuşuz. Biz-Siz diye bir şey yok, hepimiz varız. Hepimiz varsak buradaki insan Kürtçe konuşan Kürt asıllıyım diyen insanada Kürt kimliği diyoruz. Artık buna karşı çıkmakta mümkün değildir. Hayır arkadaş sen Orta Asya’dan geldin, bizde ordan geldik ama yolda gelirken dillerimiz değişti diyemeyiz yani Kürt realitesini Türkiye tanıyacaksa ki tanımıştır ve bana göre son l senenin en önemli olayı budur. Kürt realitesini tanımak aslında Türkiye’nin birliğini muhafazaya mani değildir. . .”
Görüldüğü gibi Kürt gerçekliğinin bulunduğunu buna bağlı olarak Halklarının bulunduğunu herkes söylemektedir. Halkın Emek Partisi’nin Kürt gerçekliğini dile getirmesi gerçeklere uygun olup hukuka da aykırı değildir.
VIII. Mihrak Olma İddiası.
İddianamede parti üyeleri hakkında 3713 sayılı terörle mücadele yasasa’nın 8. maddesi uyarınca yurdun çeşitli yerlerinde il kadar kamu davası açıldığı, Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 80 ve 81. maddelerine aykırı fiillerin parti üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği, davalı partinin Merkez Karar ve Yönetim Kurulunun üyelerce işlenen bu fiilleri açıkça red etmediği veya kınamadığı için parti üyelerinin sözü edilen fiillerini zımnen benimsediği, belirtilmektedir.
Daha öncede belirttiğimiz gibi 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 101. maddesinin (b) bendinde partileri bağlayıcı beyanda bulunacak kişiler ile bağlayıcı karar alacak kurullar tek tek sayılmış olup, davalı parti açısından bunlar: Genel Başkan, Genel Sekreter, Parti Meclisi ve Parti Büyük Kongresidir.
Aynı maddenin (d) bendinde ise, “(b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı, merci veya kurulu tarafından bu kanunun 4. kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak 2 yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, merci veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4. kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.
Siyasi parti, tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği taktirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o siyasi partinin kapatılması hakkında dava açar. . .” Hükmü yer almaktadır.
İddianamenin bu bölümünde Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Yasası’nın 101/d maddesini hiç nazara almamıştır. Yasa üyeler yönünden hüküm giyme şartını öngördüğü halde, iddianamede henüz karara bağlanmamış derdest davalar delil olarak gösterilmiştir.
Bugüne değin bir kez Celil BEDİKANLI adlı üyenin ihracı Cumhuriyet Başsavcılığınca istenmiş olup, istem davalı parti tarafından derhal yerine getirilmiştir bunun dışında herhangi bir istem vaki olmamıştır.
Belirtilen maddenin açık metni karşısında iddianamedeki mihrak olma iddiası hukuki mesnetten yoksundur. Davalı partinin il ilçe örgütlerince veya üyelerince 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 4. kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil işlenmiş ise, öncelikle Cumhuriyet Başsavcılığı yasa ile kendisine verilen görevi yerine getirmeliydi. Davalı partiden istemde bulunup istemini yerine getirmemesi halinde iddianamede yer alan bu konuya yer verilmeliydi. Bu yapılmadığı için iddianamedeki mihrak olma iddiasının incelemeye almaksızın reddi gerekir.
Özet olarak Halkın Emek Partisi, Sosyal Hukuk Devletinin ve Demokratik sivil bir refah toplumunun gerçekleşmesini amaçlayan, bunun da Türk ve Kürt halklarının eşitliği, kardeşliği ve gönüllü birliği ile mümkün olacağına inanan ve çalışmalarında hukuki çerçeve içinde kalmaya özen gösteren bir siyasi partidir.
İddianamede Halkın Emek Partisi hakkında ileri sürülen iddiaların tamamı hukuki dayanaktan yoksundur. Anlaşılan odur ki, Halkın Emek Partisi düzenin çizdiği sınırları zorladığı, düzenin güdümüne girmediği için hukuki mesnetten yoksun, siyasi yönü ağırlıklı bir karar sonucu olan bu kapatılma davası ile karşı karşıya kalmıştır.
Sayın Mahkemenizin, Siyasi Partilerin kapatılmasının Demokratikleşme sürecini uzatmaktan başka bir şeye yaramadığı gerçeğini göz önünde tutarak, özellikle hukukun genel ilkelerine, demokrasinin evrensel kurallarına ve Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere dayanarak, hukuki mesnetten yoksun işbu davayı red edeceği inancındayız.
Anayasa’ya aykırılık iddiamızın incelenerek, Siyasi Partiler Yasası’nın İPTALİNE,
6- Davanın REDDİNE karar verilmesini davalı parti adına vekaletten dileriz.” denilmektedir.
III – YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞININ ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
22.10.1992 günlü SP.31.HZ. 1992/59 sayılı esas hakkındaki görüşünde aynen:
“Davalı Halkın Emek Partisi hakkında 3.7.1992 tarihli iddianamemizle açtığımız dava dolayısıyla Yüksek Mahkemenizce istenilen esas hakkındaki görüşümüz aşağıda sunulmuştur.
Ancak, öncelikle savunmada belirtilen bazı hususlara cevap verme ve açıklık kazandırmanın yararlı olacağı düşünülmektedir.
Davalı siyasi partinin Ön savunmasında iddianamenin dayanağı olan Siyasi Partiler Yasasının (bundan sonra “SPY” şeklinde belirtilecektir.) Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle tümünün iptal edilmesi isteğinde bulunulmuştur.
Anayasanın geçici 15. maddesinin son fıkrasında; 12.9.1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık Divanı oluşturuluncaya kadar geçecek süre içinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmündeki kararnameler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar tasarruflarının Anayasaya aykırılığının ileri sürülemiyeceği belirtilmiş ve böylece yetkili organca kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar Anayasaya uygunluk denetimi yoluyla bu hükümlerin tartışılması önlenmek istenmiştir.
İptali istenen yasanın, 6.11.1983 tarihinde yapılan genel seçimler sonucu toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk Başkanlık Divanının oluştuğu tarihten önce, 22.4.1983 tarihinde kabul edilmiş olması karşısında geçici 15. maddenin son fıkrası hükmüne göre Anayasaya aykırılığı iddia edilemeyeceğinden isteğin reddi gereklidir.
Davalı siyasi partinin bir diğer savunması, kapatma davasının sebeplerinden biri olan “kanunsuz faaliyetlere mihrak olma” iddiası bakımından, öncelikle SPY. nın 9. maddesine göre ihtarda bulunulması gerekmesine rağmen bu ihtarın yapılmamış olmasıdır. Anılan yasanın sistematiğine göre 9. maddenin siyasi partilerin teşkilatlanması başlıklı ikinci kısmının kuruluş aşamasını düzenleyen birinci bölümünde yer aldığı ve “Cumhuriyet Başsavcılığının partilerin kuruluşunu denetlemesi” matlabını taşıdığı görülmektedir: Bu madde hükmüne göre, Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarını Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunu ve belgelerinin tamam olup olmadığını inceler. Bunlarda herhangi bir eksikliğin tespiti halinde giderilmesini, ayrıca ek bilgi veya belgeye lüzum görürse gönderilmesini ister. Eksikliğin belirli süre içinde giderilmemesi veya istenen ek bilgi ve belgelerin gönderilmemesi halinde, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin hükümler uygulanır. Bu madde hükmünden açıkça anlaşıldığı üzere, ön savunmada “ihtar” olarak adlandırılmış bulunan Cumhuriyet Başsavcılığının yazılı istemi, eksik görülen hususların giderilmesi veya gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesine ilişkindir ve partinin kuruluş evresini takip eden inceleme evresinde sözkonusu olabilecek bir işlemdir.
Bu durum karşısında, Cumhuriyet Başsavcılığımızca davalı parti aleyhine açılmış olan kapatma davası partinin kuruluş evresinde tespit edilen eksikliğin giderilmemesi ya da gerekli görülen ek belge ve bilgilerin gönderilmemesine dayanmadığından SPY. nın 9. maddesinin burada uygulanma yeri yoktur.
Ön savunma dilekçesinde yer alan hususlardan birisi de duruşma yapılması isteğidir.
Anayasanın, Anayasa Mahkemesinin çalışma ve yargılama usullerini düzenleyen 149. maddesinin son fıkrasında, mahkemenin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde niceleyeceği hükmü getirilmiştir. Aynı husus SPY. nın 98. maddesinin ilk fıkrasında kapatma davasında açıkça söz edilmek suretiyle tekrarlanmış, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın 33. maddesinde de Anayasadaki hükme paralel olarak siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenip karara bağlanacağı esası getirilmiş, ancak gerek SPY. nın, gerekse 2949 sayılı yasanın anılan maddelerinde, Anayasa Mahkemesi’ne, gerek gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisi tanınmış bulunmaktadır. Birer özel yargılama hukuku hükmü niteliğinde olan ve kamu düzenini ilgilendiren bu yasal düzenleme karşısında, yüksek mahkemenize tanınan dinleme yetkisini kullanma bakımından taktir hakkı saklı kalmak üzere, parti kapatma davalarında duruşma açılması mümkün değildir. Şimdiye kadarki uygulama da bu şekilde olmuştur.
Ön savunmada yer alan bir diğer husus, beyan ve kararları partiyi bağlamayan kişi ve kurulların beyan ve kararlarının da bağlayıcılığının kabul edilmiş olmasıdır.
İddianamede, partili görevlilerin sıfatlarına göre parti tüzel kişiliğini sorumlu kılacak kişiler ile böyle olmayanlar arasında beyanlarına yapılan göndermeler bakımından bir ayırım yapılmış ve herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeme ve bütünüyle değerlendirmelerine imkan sağlama amacıyla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılan parti görevlilerinin beyanlarının tamamı iddianameye aktarılmış, diğer partililerin beyanları ise davanın konusu ile ilgili olduğu ölçüde belirtilmiştir. Parti tüzel kişiliğini sorumlu kılan partili görevlilerin konuşmalarındaki davanın konusu itibarıyla önemli ve gerekli görülen kısmaların bütünlüğü bozmadan Ayrıca ve vurgulanarak ifade edilmesi doğaldır. Partinin tüzel kişiliğini bağlayıcı olmayan beyan ve eylemlere iddianamede yer verilmesinin sebebi, 115. sayfada açıklandığı üzere, bu kimselerin beyan ve eylemleriyle davalı partinin genel başkan ve genel sekreterlerinin davaya esas alınan beyanları arasındaki ayniyeti ve partide işlenmekte bulunan ana fikrin etki alanı ve biçimini göstermeye yönelik olmasıdır. Kuşkusuz davanın dayanaklarından birisini oluşturan beyanlar sadece SPY. ve parti tüzüğü hükümlerine göre parti tüzel kişiliğini sorumlu kılan genel başkan ve genel sekreterlerin beyanlarıdır. Bu husus iddianamenin 7 ve 131 inci sayfalarında belirtilmiştir. İddianamenin hiçbir yerinde parti tüzel kişiliğini bağlayıcı yetkisi bulunmayan kişi ve kurulların beyanlarının partiyi doğrudan sorumlu kılacağına ilişkin bir açıklama ve kabul bulunmamaktadır Sadece, 131. sayfada SPY. nın 101/b maddesindeki genel başkan ve genel sekretere sorumluluk yükleyen hüküm bulunmamış olsa dahi, anılan kimselerin beyanlarının yine de parti tüzel kişiliğini bağlayıcı nitelikte sayılması gerekeceği bir görüş olarak belirtilmiştir. Bu itibarla iddianamede partiyi bağlamayan kişi ve kurulların beyan ve kararlarının bağlayıcılığının kabul edildiğine dair savunmada da isabet bulunmamaktadır.
Ön savunmada bir başka husus olarak, Türkiye’nin imzaladığı insan Haklan Evrensel Bildirisi, Avrupa insan Haklan Sözleşmesi, Helsinki Nihai Senedi ve Paris Şartı gibi uluslararası sözleşmeler dikkate alınmadan dava açılmış olduğu ve bunun iç hukuka ve uluslararası hukuka aykırılık oluşturduğu ileri sürülmüş, ancak davanın bu uluslararası belgelerin hangi hükümlerine aykırı olduğu belirtilmemiştir.
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi bir uluslararası sözleşme olmayıp, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 10.12.1948 tarihinde kabul ettiği bir metindir. Türkiye de buna olumlu oy vermiş ve Bakanlar Kurulu Kararıyla 27.5.1949 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Kendiliğinden bağlayıcı niteliği bulunmamaktadır. .
Gerek bu bildiride, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde davanın açılmasına ve görülmesine engel teşkil edecek bir hüküm mevcut değildir.
1990 tarihli “Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı” ise, 1975 yılında imzalanan Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansının başlangıç belgesi olarak imzalanan Helsinki Nihai Senedi doğrultusunda tanzim ve imza edilmiş olup, uluslarası sözleşme niteliği taşımamaktadır. TBMM’den de geçmemiştir, imzacı devletlere bazı hedefler gösterir. Irkçı davranışları, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınayan hükümler içermekte, ülke bütünlüğü ve demokratik düzeni yıkma girişimlerine karşı uluslararası koruma çağrısı öngörmektedir. Bu belgede de davanın açılmasına ve görülmesine engel bir hüküm bulunmamaktadır.
I-Giriş
SPY. nın 3. maddesi siyasi partileri, “Anayasa ve kanunlara uygun olarak, milletvekili seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile milli iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar” olarak tanımlamaktadır. Bu tanımlamadan çıkan ilk sonuç, siyasi partilerin tüzük ve programlarıyla çalışmalarının Anayasa ile yasalara uygun olması şartıdır.
Anayasanın 68. maddesinde ifadesini bulan, siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu yolundaki anlayış doğal olarak onlar için bir güvence niteliğinde ise de, bu koruyucu düzenlemenin mutlak olmadığı, siyasi partilerin toplum yararım sağlama amacıyla Anayasa ve yasalar tarafından öngörülmüş, sınırlamalar içinde hareket ettikleri ölçüde işlerlik kazanacağı, aksine davranış içinde bulunan siyasi partilerin bu güvenceden yararlanamayacakları ve kapatılma yaptırımı ile karşılaşacakları bilinen bir gerçektir.
Anayasanın 68. maddesinin beşinci fıkrası ile SPY. nın 102. maddesinin Cumhuriyet Başsavcılığımıza yüklemiş olduğu siyasi partilerin faaliyetlerinin takibi görevi çerçevesinde, davalı partinin faaliyetleri, diğer partilerle birlikte, davanın açılmasından önce olduğu gibi açılmasından sonra da izlenegelmiştir.
II- Konuyla İlgili Yasal Düzenlemeler
Bu hususta iddianamenin 3-7. sayfalarında açıklama yapıldığından, tekrardan kaçınma amacıyla burada yeniden belirtilmemiştir. Bu bakımdan iddianamenin anılan sayfalarına gönderme yapmakla yetiniyoruz.
III- Açıklamalar
İddianamenin 7. sayfasında, SPY. nın 106. maddesi gereğince yerel idari merciler ve Cumhuriyet Savcılıkları tarafından Cumhuriyet Başsavcılığımıza intikal ettirilen bir kısım bilgi ve belgelerin incelenmesinde beyanlarıyla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılan genel başkan ve genel sekreter gibi görevlilerin muhtelif yer ve tarihlerdeki konuşmalarında, iddianame ile esas hakkındaki görüşümüzün (II) no.lu bölümünde belirtilmiş bulunan yasaklamalara aykırı nitelikte beyanlarda bulundukları tespit edilmiş ve bunların tamamı aşağıdaki sistematik dahilinde iddianameye aktarılmış bulunmaktadır
A- Genel Başkanların Beyanları
1- Eski Genel Başkan Fehmi Işıklar’ın beyanları
26.1.1991 tarihli konuşması (s. 7-16)
23.2.1991 tarihli konuşması (s. 16-18)
21.3.1991 tarihli konuşması (s. 18-21)
22.3.1991 tarihli konuşması (s. 22-27)
26.3.1991 tarihli konuşması (s. 27-29) O 8.5.1991 tarihli konuşması (s. 29-31) g) 10.7.1991 tarihli konuşması (s. 31-33) n) 7.9.1991 tarihli konuşması (s. 33-36)
Genel Başkan Vekili Ahmet Karataş’ın beyanları:
15.12.1991 tarihli konuşması (s. 36-43)
Eski Genel Başkan Feridun Yazar’ın beyanları:
Sabah Gazetesi’nin 1-5 Şubat 1992 tarihli nüshalarında yayımlanan beyanları (s. 43-60)
20.4.1992 tarihli konuşması (s.60-65)
Milliyet Gazetesi’nin 1.6.1992 tarihli nüshasındaki beyanları, (s. 65)
d) 19.9.1992 tarihinde yapılan 2. Olağanüstü Kongredeki konuşması: (Davanın açılış tarihinden sonra yapıldığı için tamamı aşağıya alınmıştır)
“Sayın basın mensupları, birazcık geriye doğru giderseniz herkesin fotoğraf çekme veya videoya alma hakkını kısıtlamamış olursunuz. Rica edeyim. Sayın basın mensupları, saygıdeğer konuklar çilekeş delegeler ve sayın seyirciler HEP’in ikinci Olağan (olağanüstü olmalı) kuruluna hoşgeldiniz. Dünyada siyasi gelişmeleri izlerken Ortadoğu’da oluşan olaylar ve Türkiye’deki siyasi gelişmeler bizim ikinci olağan (olağanüstü olmalı) genel kurulumuzu yapmayı gerekli kıldı. Bizi (Sizi olmalı) ikinci defa buralara kadar yorduğumuz için ve bu sıcak havayı sizinle paylaştığımız için gerçekten mutluluk duyuyorum. Sanırım tahminen 9-10 ay önce yine bu salonda birlikteydik ve o zaman sizin değerli oylarınızla seçildiğim bu onurlu görevi bugüne kadar imkanlarım ölçüsünde, gücümün yettiği kadar, size layık olacak (olabilecek) bir biçimde yerine getirmeye çalıştım. Eksiklerim mutlaka vardır, yanlışlarım mutlaka vardır. Ama bunların yapabildiğim kadarını, size layık olabilecek kadar olanını yaptım ve bundan da gerçekten mutluluk duyuyorum. Bu onuru yaşamımın sonuna kadar taşıyacağım. Her yerde söylediğim gibi şöyle bir giriş yapmak istiyorum. Halkın Emek Partisi bir insana benzetilecek olursa bebekçik (bebeklik) çağı vardır, çocukluk çağı vardır, delikanlılık çağı vardır. Bir partinin bir insana benzetildiği zaman ama artık HEP’i bebekliği aşmış, çocukluğu aşmış, delikanlılık dönemini bile aşmış, askerliğini yapmış, evlilik sorumluluğu altına giren bir olgunluğa erişmiş durumdadır, l Kasım’da seçimlere katılarak bu olgunluğu taşımak istiyoruz artık. Divan başkanımızın da belirttiği gibi dünyada herkesin gönlünden geçen sloganlara sonsuz saygımız vardır. Ancak bu dönemi aşmış durumda bulunuyoruz artık. Türkiye’de halka gip (gidip) bize oy verin sizi yönetmeye talibiz diyoruz. Türkiye’nin düzenini değiştirmeye talibiz diyoruz; insanların hak ve demokratik özgürlüklerinin yılmaz savunucusuyuz diyoruz. Bunu sloganlarla yapamayız. Birlikte yapmalıyız. El ele vermeliyiz. Omuz omuza vermeliyiz. Ve kendimizi çok ciddi bir görev karşısında kamuoyuna ispat etmeyi istiyoruz. Hepinizin bildiği gibi dünyanın gelişmelerinde Sovyetler Birliği sol grubun dağılmasıyla birlikte yeni gelişmeler yeni polika (politika) gelişmeleri ortaya çıkmış bulunuyor. Tek başına dünyada hakimiyeti kuran sağ grup ve onun en büyük temsilcisi bulunan ABD’nin kurmak istediği yeni düzen el-betteki istesek de, istemesek de, beğensek de, beğenmesek de içinde yaşadığımız Ortadoğu koşullarında bizi çok yakından ilgilendirmektedir. Ortadoğu’da gelişen olaylar Kürt halkının direk (direkt) özgürlük mücadelesi ile ilgili olaylardır. Uzun yıllardan bu yana, belki bin yıl, belki de daha fazla, bu Ortadoğu’da bir Kürt halkı yaşıyordu. Zaman zaman belki uluslaştı, belki uluslaşmada ama daha sonra aralarına konulmuş bulunan sun’i sınırlarla dört parçaya bölünerek kimliğinden yoksun bırakılmak istendi, dilinden yoksun bırakılmak istendi ve bazı tezgahlarla bu dört parçada yaşayan halk paramparça edilerek zaman zaman birbirine düşman edilerek, bir birine kırdırtılarak üzerlerindeki hakimiyet bugüne kadar devam edilerek geldi, içinde bulunduğumuz koşullar Ortadoğudaki koşullar son derece önemli koşullan arz etmektedir. Giderek Türkiye’nin bütünlüğünü etkileyen bir iç savaşa sürükleyen ve kardeşi kardeşe boğazlatacak olan bir konuma getirilmiş bulunmaktadır, işte Halkın Emek Partisi dünyada Azerilere tanınan özgürlüğün, Bosna-Hersek’de haklı olarak müsleteman (müsliiman) Boşnaklara tanınan özgürlüğün, Kuzey Kafkasya’da üç milyon vatandaşı Abazalıİara yapılan saldırılan ve soykırımı lanetliyerek, onların da özgür olmasını isteyerek Türkiye’de ve dünyada Ortadoğu’da özgür kalmayan bir tek balkın kalmasını istemiyoruz ve diyoruz ki her halkın hakkı olan özgürlük Kürtlerin de hakkıdır. Ama bir şey daha söylüyoruz, diyoruz ki biz bunu barışçı demokratik ve siyasi çözümlerle çözelim, daha fazla kan dökülmesine meydan vermiyelim. Birbirimizi suçlamakla, birbirimizi (birbirimize) yapıştırmalar (Yakıştırmalar) yapmakla hiç kimsenin faydası yoktur, ve (ne) Türkün Kürdü katletmeye ne de Kürdün Türkü kötülemeye hakkı yoktur. B unlan ortadan kaldırabilmek şölenizmi (şovenizmi) kırabilmek, herkesi kendi kimliği ile, özgürce kültür ve diliyle yaşayabileceği bir Türkiye yaratalım istiyoruz. Huçkümsinun (hiçkimsenin) hakkı bir başkasının teminatı altında olmasın kimse kimsenin kimliğini inkar etmesin herkes kendi kimliği ile yaşasın diyoruz. Birlikte kurduk bu Cumhuriyeti diyoruz. Birlikte kurduk. Geliniz diyoruz 2000 yılına doğru giderken ikinci defa bu Cumhuriyeti kuralım diyoruz. Ama Cumhuriyeti kurarken herkesin kendi kimliği ve özgürlükleri ile yaşayabileceği, Kürdün Kürt gibi yaşayacağı, Türkün Türk gibi yaşayacağı, Çerkezin Çerkez gibi yaşayacağı bir dünyayı oluşturalım, kardeşliği sağlıyalım. Dökülen kanlan önlüyeliın. Başvurduk, çok başvurduk, uğraştık on ay görevim süresince bu iş için sürekli çalıştık, bundan sonra da hayatım boyunca da çalışacağım. Siyasi baş liderlere başvurduk. Sırasıyla Başbakan yardımcısı SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’yle görüştük. ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’la görüştük. Sayın Ecevit’le görüştük. Sayın Türkeş’le görüştük. Sayın Erbakan’Ia görüştük. Avrupa’nın bütün Büyükelçileriyle görüştük, bütün basın mensuplarıyla görüştük. Türkiye’deki bu kanı birlikte durduralım dedik. Gelin bir çözüm getirelim, kardeş kardeşi vurmasın, bizim içimiz kan ağlıyor, ölen PKK. liye de üzülüyorum, Ölen polisede üzülüyorum, ölen halka da üzülüyorum. Hiç bir damla kanın akmasını istemiyoruz dedik. Bu kanı durduralım, bu bizim elimizdedir dedim. Türkiye Büyük Millet Meclisinde çözelim dedik. Eğer TBMM. Türkiye’nin sorunlarını çözemiyorsa, eğer orada söz sahibi değilse, eğer onun üstünde kurullar var ise bu insanlar bu parlamentoda halkın sırtından niçin maaş alıyorlar, çekip gitsinler diyoruz. Ne dediysek bize falan falanın uzantısısınız dediler, haksız suçlamalarda bulundular. Her yerde her zaman söyledim PKK. ler bu memlekete aydan gelmediler dedim. Aydan gelmediler bunlar. Bu ülkenin çocuklarıdır. Bu halkın çocuklarıdır. Bunları red edemezsiniz. Aydan gelmiş gibi gösteremezsiniz başka bir devlet tahrik ediyor gibi gösteremezsiniz. Akıllı olun, bunun nedenlerini koyalım niçin böyle bir mücadele yöntemine başvurmuşlar dedim. Bunu tartışalım ortaya koyalım dedim, ilişkiniz nedir dediler. Şunu söyleyeyim dedim. Şimdi yine burada söylüyorum. Bizim organik hiç bir bağımız yok. Ne biz onların uzamışıyız. Ne de onlar bizim uzantımızdır dedim. Ama biz akrabayız dedim. Akrabayız. Niçin akrabayız, nasıl akrabayız’ Bir köydeki insanın, bir köydeki ailelerin gençlerinin bir kısmı orda, bir kısmı burda, bir kısmı başka partilerde yanlız biz mi akrabayız. O bölgedeki yaşayanlar politika yapanlar hepsi akrabadır. SHP’de akrabadır. ANAP’da akrabadır, DYP’de akrabadır. Çünkü onların da akrabaları orada, işte milletvekili çocukları dağa gidip karışıyor, mücadele veriyor. Peki şimdi o akraba değilmi, kendi çocuğuyla, işte bu anlamda akrabayız diyoruz ve bir olay daha var. Biz de bir Kürt partisi olmamakla birlikte Türkiye partisi olmakla birlikte Türkiye’deki Kürt sorunu çözülmedikçe başka sorunların çözülmesine imkan olmadığına inanıyoruz. Onlar da kendi yöntemleriyle kendilerine seçtikleri bir yöntemle Kürt sorununu çözmeye çalışıyorlar. Zaman zaman söylediklerimiz birbirine benzeyebilir. Ama bu hangi parti olduğumuzu göstermez. Ve dedik ki buyurun gelin Milliyet Gazetesi’nde izlediniz, olayı çözebilmek için kanı durdurabilmek için gidelim Abdullah Öcalan’la görüşelim, buyurun gelin herkesi davet ediyorum. Bu kanı durduralım, ben hazırım. Bu işe yeni yönetici arkadaşlarım da hazırdır bu işe. Biz bu kanı durdurabilmek için Türkiye’deki barışı sağlayabilmek için insanları mutlu bir ülkede yaşatabilmek el ele birlikte özgürce yaşayabilmek için her türlü yola başvururuz. Bize haber geldi kabul ediyorum dedi Abdullah Öcalan. Yakında gideceğiz herhalde ama huzurunuzda davet ediyorum. Sloganı bırakalım arkadaşlar, huzurunuzda herkesi davet ediyorum. Bütün siyasi temsilcilerini Türkiye akan kanın sorumluluğunu taşıyan ve durmak isteyen tüm Türkiye demokratiyetlerini (demokratlarını), basın mensuplarını gidelim tarafsızca görüşelim ne istiyor, ne istemiyor bu Türkiye’den onu kamuoyuna aktaralım. Bana diyorlar ki bu şeydir efendim, bu fiili bir diyalogdur. Diyalog kurmanın kötülüğünü dünyanın hiç bir yerinde görmedim. Diyalog insanlara mutluluk getiren anlaşma yollarını getiren, çözümler getiren bir olaydır. Bu diyalogu her zaman kurmak lazımdır ve kurulmasına gerektirdiğine inanıyorum değerli arkadaşlar. Partimiz hakkında kapatma kararı verilmek üzere dava açıldı. Henüz bitmedi. Olay şudur: Bizim hakkımızda açılan davada suçlanan olay şu, Kürt halkı vardır dediğimiz için bu parti Anayasaya aykırıdır. Diyorum ki federasyonu Cumhurbaşkanı bile tartışalım diyor. Başbakan Kürt kimliğini tanıyorum diyor. Başbakan yardımcısı tanıyorum diyor. Sayın Türkeş’le görüştüğümüz zaman bin yıllık kardeşimizder (kardeşlerimizle) birlikte yaşadık diyor. Kürtleri kabul ediyor. Peki bu kabul yalnız bize yasaktırmı, yani olra (onlara) serbest bizemi yasaktır. Kürt halkı vardır. Senin Anayasanda olmasada vardır. Önemli değildir o, senin Anayasan çağdışı kalmışsa suç benimmidir’ Ben mi senin Anayasanı çağdışı bıraktım. Bu Anayasayı çağdışı bırakanlar bu ihtilalden sonra Anayasayı elinde tutanlar değilimdir hala on yıllık Anayasa çağdışı kalmış bu Anayasayla bu memlekette Kürt vardır yoktur gibi tartışmalar açılıyor, biz Kürt halkının artık inkâr eden bir zihniyeti zaten tanımıyoruz ve bu zihniyetlerin de bizim Urfa Birecik’de kelaynak kuşları vardır aynı onlar gibi nesli tükenmek üzeredir zaten. Değerli arkadaşlar, Türkiye’de politika izlenmesi sözkonusudur. Bu politika ne olmalı’ işçiye, esnafa yönelik dar gelirliye yönelik politikalar oluşturabiliriz. Ama ben şuna inanıyorum ki Türkiye öyle bir içsavaşın içine sürüklenmektedir ve halkımız o kadar bunun bilici (bilinci) içindedir ki artık kendi aldığı maaşı düşünmüyor, yarın çocuğunun askerdeki (askerde) ne olacağını düşünüyor. Evine giderken can güvenliği varmı yokmu onu düşünüyor. Bizim esas görevimiz önce bu sorunu temelinden çözmektir. Türkiye’deki bütün insanların emik kökeni ne olursa olsun, elbetteki bizden beklentisi size Kürt partisi diyorlar, peki siz bu Kürt partisini nasıl çözmek istiyorsunuz, bunu bir an önce durdurun. Oğul şehit ve analar oğlu ölen analar, bilmem kimler, her taraftan bizlere müracaatlar var. Bu kanı durdurun diyor. Bu artık yeter diyor. Kardeş kanı akmasın diyor, işte bizim temel politikamız elbetteki işçi sınıfının yanındayız. Elbetteki esnafın sorunu bizim sorunumuzdur. Elbetteki dargelirlerinin (dargelirlinin) sorunu bizim sorunumuzdur. Ama herşeyden önce bizim tek sorunumuz en önemlisidir o da akan kanı durdurmaktır. Kürt sorununa insanca demokratik bir çözüm getirmektir. Bu bizim asli görevimizdir. Bu Türklerin de görevidir. Kürtlerin de görevidir. Türkiye’de yaşayan herkesin görevidir. Herkesi bu göreve davet ediyorum. Bir devlet bütçesinde yüzde yetmişinin (yetmişine) yakını Doğu ve Güneydoğu’da terörü yok edeceğim diye polise, köy korucusuna, benzine, tanka, mermiye verirse, orada lojmanlar yaptırmaya kalkarsa enflasyonu durdurmak değildir. Sayın Demirel, sen bu kafayla değil enflasyonu düşürmek, düşürsen ancak kendini düşürürsün. Enflasyonu düşüremezsin. Bunu çok iyi bil, Doğu ve Güneydoğu’da yaptırımlar (yatırımlar) yok. Zaten zamanında yatırım yapılmamıştı ki, bugün de çalışsın. Bir sürü kredilerle bazı binalar yapıldı. Onların da kredileri kesildi. Bomboş duruyor. Böyle şey olmaz ülke bu Türkiye Hakkari’den Edirne’ye kadar bizimdir. Bunda hakkımız vardır, Çürski atalarımız Çanakkale’de can verdi. Sakarya’da can verdi. Bir karış toprağından vazgeçmiyoruz. Kanımızın pahasına vazgeçmiyeceğiz. Ama bir hakkımız daha var. Her karış toprağında Kürt kimliğimizle özgürce yaşama hakkımız da var. Bunu sağlamaya çalışacağız ve bunun mücadelesini veriyoruz. Herkesi bu göreve davet ediyorum. Dün Kürt kimliği vardır diyen hükümet tavrını değiştir, askeri çözümle bir yere gidemezsiniz, iki defa şapkanı aldın gittin Demirel, üçüncüsü gitmesin diye bu işe karşı olanlara teslimini oldun diyorum. Zaten geçen gün bir gazetecimizin de dediği gibi sayın Erdal İnönü herhalde bu işi anlamamış, Türkiye’deki bu olan bitenleri bilmiyor dediler, farkında değil anlamıyor. Anlamadığı için de birileri ne diyorsa aynısını tekrarlıyor. Bu hükümetten umut kesildi. Dış temsilciliktekilere de söyledik, gittik görüştük. Avrupa Parlamentosu ile de görüştük. Hollandayla görüştük, Almanya ile Fransa ile de görüştük, Belçika ile görüştük, İsveç ve İngiltere ile de görüştük, görüşmeye devam edeceğiz. Türkiye iki yüzlü politikasını değişmedikçe (değiştirmedikçe) iki yüzlü politikasını terketmedikçe, iç hukukunu ve iç siyasal yapısını uluslararası sözleşmelere uymadıkça (uydurmadıkça) evrensel hukuk değerlerine sahip çıkmadıkça biz bu görüşmelere ve bu diplomasiye sonuna kadar devam edeceğiz. Onların hakkı ise bizim de hakkımızdır. Demirel’in ne kadar hakkı ise benim de o kadar hakkımdır. Kimse bunu engelleyemez. Bir olay daha, aydınlanasınız diye söylüyorum. Nivyorkta, Vaşhingtonda veya ABD’nin herhangi bir yerinde önümüze yeni bir model çıksa Türkiye hemen bunu uygulamaya kalkar. Çünkü Amerika’nın izlediği politikanın izindedir, yolundadır. Onun dışına çıkamaz. ABD çok spikilasyon (spekülasyon) olduğu için anlatıyorum. Belki temsilcileri de burdadtr. ABD büyükelçiliklerini ziyaret ettik. Bir hafta sonra randevu istediler, görüşmek istiyoruz. Buyursunlar dedik. Geldiler ağırladık. Dediler ki biz HEP ten de bir heyeti Amerika devlet sistemini tanımak üzere herkese, her kuruma, her siyasi partiye kültürel alanda bir gezi düzenliyoruz. Size de böyle bir gezi düzenlemek istiyoruz. Ben o zaman yetkili kişilere söyledim. Kabul ediyoruz dedi. Ancak basına intikal ettirelim mi, hiç bir sakıncası gizlisi yok dedi. Biz de onun üzerine basına açıklama yaptık. Kıyamet koptu. Kıyamet koptu, kıyamet Amerikanın çekiç gücünü Ortadoğu’da durdurabilmek için canını verenler, siz nasıl Amerika’ya gidersiniz. Kimdir bunlar, gidiyor, gideceğiz. Ama geçici olarak ertelendi. Amerika’ya gideceğiz diyalog kuracağız. Bütün dünyanın, bütün görüşleriyle diyalog kuracağız, kimseden endişemiz yok. Cinle de diyalog kurarız, Fransa ile de diyalog kurarız, Suriyeyle de kurarız. Amerika ile de kurarız, İngiltere ile de kurarız. Bizim kimsenin diyalıgundan (diyalogundan) korkumuz yok. Yaşadığımız dünya giderek siyasi ve ekonomik entegrasyona uğruyor. Dünyanın düzeninde hakimiyet sahibi olan bu devletlerde (devletlerle) görüşebilmek en tabii hakkımız. Çünkü şu anda Türkler (Kürtlerden) başka dili, kültürü ve kimliği yasaklanmış bir halk kalmadıki. Bu hakkımızı almak için herkesle diyalog kuracağız. Kanı durdurmak için herkesle diyalog kuracağız. Bundan kimsenin endişesi olmasın. Türkiye’yi bölmek için gidiyormuş. Türkiye’yi biz değil Halkın Emek Partisi değil, Halkın Emek Partisi’nin dışında kalmış Meclis’de temsil edilen siyasi politika bölecektir. Çünkü, barıştan yana ateşkesten yana ve diyalogdan yana olan tek parti Halkın Emek Partisidir. Onun dışındaki olan bütün siyasi partiler şiddeti ve askeri çözümü önermektedirler. İşte onların bu tutumu devam ederse korkarım Türkiye o zaman bölünecektir. Askeri çözümlerle hiç bir zaman bir halkı hak ve demokratik özgürlüklerin talepleri bastırılamaz. Bize Kürt partisimi diyorsunuz. Bize PKK. lı diyorsunuz. Ne derseniz deyin ama biz ne olduğumuzu çok iyi biliyoruz, biz demokratik, yasal, meşru zeminler temelinde herkesi eşit olarak değerlendirip, kanların dökülmesini istemeden, demokratik hak ve taleplerin yerine getirilmesi için çalışıyoruz. Kokuyorsanız (korkuyorsanız) diyorum. Silahlı şeylerden olmamasını istiyorsanız, yasallaştırın PKK. yı gelsin mücadelesini versin, gelsin siyasi mücadele versin, bıraksın silahlan gelsin, siyasi mücadele versin, çıkarın bir genel af iki yüzlü hukuk politikası izlemeyin diyorum hükümete. 125. maddeden hepsi Kürt kökenlidir. Onlar meşru salıvermeden şartla salıvermeden, İnfazdan istifade edemiyorlar. Öbürlerinin tümü ediyor. Şimdi yasalar önünde Türkiye Devletinde herkes eşit deniliyor. Bunu Avrupadaki hukukçulara devlet yöneticilerine, politikacılara anlatma hakkı yommu (yokmu). Hollanda Büyükelçisi şunu söyledi. Bana parlamentodaki Dışişleri Komisyon Başkanı bir bakan geldi. Dedi ki, ben Kiirtüm işte bütün Kürtler benim kadar hak sahibidir. Bu Dışişleri Bakanıymış, dedim ki doğrudur. Ama o hak yalnız ona aittir. Yalnız o hak ona tanınmıştır. Bize tanınmıyor. Biz onun kullandığı hakkı kendi kimliğimizle kullanmak istiyoruz. O Türk olarak bakan olmak istiyor. Ben Kürt olarak bakan olmak istiyorum. Aramızdaki fark bu değerli arkadaşlar. Zamanımız bir hayli kısa bugün kurultayı bitirmek zorundayız. Kafanıza (kafanızda) hiç bir soru belirmesin onun için konuşmamı sununla bağlamak istiyorum. Hürriyet Gazetesi bir şeyler yazdı, başka gazeteler de vardı. HEP bolündü, yok HEP şu idi. HEP bölünmez arkadaşlar, HEP bölünmez. Bazı köprüleri geçebilmek için dar zamanlarımızı, dar zamanlarımızı geçirebilmek için birbirimize özveride bulunabiliriz. Hiç kimse demokratik hakkının elinden alındığını veya başka bir arkadaşının elinden alındığını düşünmesin. Biz kendi isteğimizle özveride bulunmuşuz. Ahmet Türk hepimizin adayıdır. Benim de adayımdır, bunu bilin. Bu bir nöbet değişimidir. Bu bir özveridir. Bir parlamentor olması gerektiğinde genel bir eğilim belirlendi. Başım gözüm üstüne ve ben seçilmediğim için de hiç bir zaman üzülmeyeceğim. Şunu çok iyi bilin. Ahmet Türk bu partiyi bir adım daha ileriye götürebilmesi için yanında bir asker gibi çalışacağım. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Böyle spekülasyonlara, böyle nedenlere kimse meydan vermesin. Gün gelir yine bu onurlu görevi verirseniz. O nöbet bana düşerse, o nöbetten kaçmam, yine büyük bir onurla yaparım. Dünyanın sonu gelmedi. Bir espir (espri) daha anlatayım. Ben 70 yılına kadar politika yapmaya kararlıyımdır. Yetmiş yaşına kadar tabii sağ kalırsak. Evet bu spekülasyonlara meydan vermemek İçin bu açıklamayı yaptım. Öğle falan filan geniş tabanlıdır. Dar tabanlıdır falan, gine espirisini yapayım. Mahmut Alınak’a söyledim, sana geniş tabanlı diyorlar kaç numara giyiyorsun dedim. Bana dedi 41 numara dedi. Ben 42 giyiyorum Benimki daha geniş tabanlı espirisini yaptık güldük. Bizde geniş tabanlı şu kılık, bu kılık yok bizde.
Halkın Emek Partisi’nin Türkiye’de yaşayan etkin (etnik) kökeni ne olursa olsun, yapısı ne olursa olsun, dili kültürü ne olursa olsun, inancı ne olursa olsun herkesin kendisini ifade edebileceği kimliğiyle, diliyle kendini temsil edebileceği hür demokratik bir toplum yaratmak istiyoruz. Demin söylediğim gibi öyle bir toplumu yaratmak için buluşmak üzere Kürtün Kürt gibi yaşayacağı, Türkün Türk gibi yaşayacağı Çerkezin Çerkez gibi, Arapın Arap gibi, hangi etnik yapı varsa tümünün kendi özgürlüklerini, kendisini ifade edebileceği bir biçimde eşit koşullarda ve gönül birliğine dayanak kuracağımız bir Türkiye’de buluşmak üzere şimdilik Allahaısmarladık diyorum. Kurultaya başarılar diliyorum.”
B- Genel Sekreterin Beyanları
1- İbrahim Aksoy’un Beyanları:
21.3.1991 tarihli konuşması (s. 65-68)
25.5.1991 tarihli konuşması (s. 68-69)
18.5.1991 tarihli konuşması (s. 69-72)
2- Ahmet Karataş’ın Beyanları :
1.3.1992 tarihli konuşması (s. 72-76)
2.4.1992 tarihli konuşması (s. 76-78)
Ön savunmada adı geçenin bu bildirgeyi şahsı adına imzaladığı belirtilmişse de Mahmut Özgür, Ahmet Kulaksız, Serap Mutlu, Niyazi iletmiş, Felemez Başbuğa, Süleyman Bilici, Mehmet Ali Durmaz, Nevzat Altındağ gibi imzacıların Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki ifadelerine göre bildirgenin partinin İstanbul il merkezinde hazırlanması, burada ve parti genel merkezinde imzaya açılmış olması ve Ahmet Karataş’ın imza tarihinde partideki görev ve sıfatı nazara alındığında adı geçenin bildirgeyi şahsı adına imzaladığına ilişkin savunma yerinde görülmemiştir.
C- İddianamede genel başkan, genel sekreter sıfatlarım taşıyanların dışında kalan veya partinin taşra örgütlerinde görev almış partililerin beyanlarından alıntılara ve kongre veya eğlence gibi toplantılarda sergilenen söz ve davranış biçimlerine, salt parti tüzel kişiliğini bağlayıcı beyanda bulunmaya yetkili olanların davaya esas alınan beyanlarıyla aralarında mevcut ayniyeti ve nedensellik bağını belirtmek amacıyla yer verilmişti (s. 78-102).
Bunlara ek olarak iddianamenin hazırlık çalışmalarının son aşamasında veya dava açıldıktan sonra muhtelif makamlardan ve Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığından Başsavcılığımıza gönderilmiş bulunan çeşitli belgelerin incelenmesi sonucunda yukarıdaki paragrafta ifade edilen amaca uygun olarak, yapılan konuşmalardaki aşağıda belirtilen hususları da işaret edilmesi yararlı ve gerekli görülmüştür.
l- Genel sekreter yardımcısı Kemal Okutan’ın konuşmaları:
a) Davalı partinin Bursa il örgütünce 28.6.1992 tarihinde düzenlenen “Halk Şenliği”ndeki konuşmasından :
“. . . Dersim’de, Palu’da, Genç’te ve Kürdistan’ın dört bir tarafında canlarını tanklara, toplara siper ederek şehit düşen insanların anılarına saygı duyarak konuşmama başlamak istiyorum. . . Kurtuluş Savaşından sonra Kürt halkını yok etmek ve tarihe gömmek için, Kürt halkının özgürlüğü için her başkaldırdığı gün Dersim’de, Palu’da, Genç’de ve Şeyh Sait isyanında Diyarbakır’da binlerce, onbinlerce insan katledildi. Ama görüldüki Kürt halkı katledilerek, Kürt halkı kurşunlanarak bitmiyor… 1940’la 1960 yılları arasında göreceli olarak da olsa bir suskunluk dönemi yaşanır. Ama 1960’dan sonra bu ülkede yaşayan Kürt halkı artık kendisinin bir ulus olduğunun bilincine varmağa başlar. . . O güne kadar hiç bir partiye girmemiş insanlarımız bir araya gelerek bugüne kadar resmi ideolojiyi savunan partilerin dışında Halkın Emek Partisi diye bir parti kurduk. . . Halkın Emek Partisi’ni seçimlere sokmadılar ve zannettiler ki parlamentonun kapısını Kürt halkının ulusal taleplerine kapadık. . . Siz parlamentonun kapısını bize kapatırsanız, biz parlamentonun penceresinden gireriz. Özgürlük mücadelesini orada veririz. . . Kürt sorununa demokratik ve siyasi çözüm bulunmadıkça Türkiye’de demokrasi gerçekleşmez ve öneriyoruz, diyoruz ki Kürt halkının önüne sandık koyunuz, sorunuz siz ne istiyorsunuz, istekleriniz nelerdir, bir referandum yapınız ve Kürt sorununa siyasi çözüm bulunması için adım atınız…”
b) 19.9.1992 tarihinde yapılan 2. Olağanüstü Kongre’deki konuşmasından:
“. . . Bu kez de Halkın Emek Partisi’ni kapatmak için bir dava açmış bulunuyorlar. Ama şunu söylemek istiyorum. Partileri kapatmakla mücadeleler önlenemez. Hele Kürt halkının mücadelesini hiç önleyemezsiniz. Çünkü Kürt halkının mücadelesi HEP’le başlamadı. HEP’le de bitmeyecektir. . . Biz kurulduğumuz günden bugüne kadar halkların kardeşliğini savunduk. Biz halkların kardeşliğine ve hak eşitliğine dayalı özgürce kendilerinin belirleyeceği sistemin kurulmasından yanayız. Biz ne Kürtlerin, ne Türklerin, ne de Lazların kimliğinin inkar edilmesinden, hor görülmesinden ve sömürülmelerinden yana değiliz. . .”
Adı geçenin önceki konuşmalarından alıntılar iddianamenin 92-95. sayfalarındadır.
2- Halkın Emek Partisi parti meclisi üyesi Abdülcabbar Gezici’nin 19.91992 tarihli 2. Olağanüstü Kongre’deki konuşmasından:
“… Düne kadar cesaret edilmeyen, dile getirilmesinden korkulan, hatta bugün mevcut yasalara göre Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suç kabul edilebilecek bir çok gerçeğin artık yasalar korku (ünlenmeden burdan haykırıldığım görmek Kürt halkının ulusal kurtuluş mücadelesinin yenilmezliğini, geriye dönülmezliğini ve sonuçlanmak üzere olduğunu göstermektedir. . . Biz neyi isteyeceğiz, şunu açıkça isteyebilirmiyiz, kurultay karan olarak, kurultayımızın bir çağrısı olarak kurultaydan çıkacak parti meclisinin önüne bir kurultay emri olarak koymak üzere şunu isteyebilirmiyiz, Kürt halkının açık özgür seçimleri diyebilinniyiz, bence bunu demek gerekir. Kürdistan’da en kısa zamanda uluslararası gözlemcilerin kontrolünde açık referandum, iki Kürdistan’da bir savaş var. Bütün çalışmalarımıza bu savaşın iki tarafı bellidir arkadaşlarım dile getirdi. Nasıl bir tarafı açıksa Türkiye Cumhuriyeti ise, bir tarafı da Kürdistan İşçi Partisi ve onun öncülüğündeki gerilladır. . . Şu çağrıyı yapabilirmiyiz, bence yapmalıyız. Kurultay kararı olarak sonuç bildirgesine eklemeliyiz. Bu savaşın iki tarafı en kısa zamanda bir araya gelerek bir masa etrafında oturarak bu savaşı çözmelidirler. . . Kürt halkı için şunu isteyebilinniyiz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti eğer mevcut parlamentoyu işletmiyorsa bize bir parlamenterlerimize bir parlamenter sahip olması gereken haklar tanımıyorsa o zaman bıraksın Kürt halkı kendi parlamentosunu oluştursun, bu Kürt halkının en doğal ve meşru hakkıdır. Kurultay kararı olarak bunu istemeliyiz. Diğer bir şey uluslararası platformlarda artık Kürdistan’da yürütülen savaşın temsilcileri yani onların Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin terörist dediği, bölücü dediği, bizim ve dünyanın ise ulusal kurtuluş mücadelecileri olarak kabul ettiği Kürdistan’daki savaşın bir tafı (tarafı) T.C. Devleti bunu açıkça meşruluk kazandırmasa da biz şunu söyleyebilirmiyiz, PKK ve diğer birçok devrimci örgüt bizim nezdimizde meşrudur, yasaldır. Kurultayımız birçok ulusal kurtuluş mücadelesini yürüten başka ülkelerdeki güçleri ve bu arada da PKK. yı da T.C.nin nitelediği gibi terörist olarak görmediğini, Kürt halkının meşru temsilcisi olarak gördüğünü söylemelidir. . . Literatürümüze şunu açıkça koymalıyız. Sizin terörist dediğiniz insanlar yasal olmasa da meşru hakları olan kendilerini güçleriyle döktükleri kanlarla meşrulaştırmış olan güçlerin biz bu insanların mücadelesini destekliyoruz, çünkü haklıdırlar dememiz gerekiyor. . . Biz doğuşumuzda söylediğimiz gibi resmi ideolojiye karşı bayrak açmış ve varlığımızı ancak onun değiştirilmesi, bu ideolojinin yok edilmesine bağlı olduğunu bildiğimiz için mücadelemiz buna dönük, bu sevindiricidir. O zaman bu mücadeleyi kurallarına göre yürütelim. Yani T.C. Hükümeti Devletinin yasaları Kürt halkının varlığını yok sayan yasaları bizi bağlamalıdır. . . Bu kurultayda ayrıca şunu da talep edebilmeliyiz. Mevcut yasaları tanımadığımızı, kapatma gerekçesi olan yasaları tanımadığımızı ve onun için bugün aynı şeyleri tekrar tekrar söylediğimizi ve yarın kapatılırsak da söyleyeceğimizi, burada açıkça kurultay kararı olarak belirtmeli, karar altına almalıyız. . .”
Adı geçenin önceki konuşmalarından alıntılar iddianamenin 93-94. sayfalarındadır.
3- Halkın Emek Partisi Genel Sekreter Yardımcısı (kongre öncesi) Hanın Çakmak’ın 19.9.1992 tarihli 2. Olağanüstü Kongredeki konuşmasından:
“. . . Kendimizi işçilerin, köylülerin, emekçilerin, Kürtlerin, Çerkeslerin partisi ilan etmiş isek, bunların bugünkü nokta ne olursa olsun biz o temelden ayrılmamalıyız. Biz ona rağmen ısrarla ısrarla ısrarla bunların peşinden koşmalıyız. . . Önümüzdeki süreçte HEP bir Kürt halkının sorunları üzerinde Kürt halkının mücadelesi üzerine daha kitlesel gidecektir. . . HEP yasal demokratik zeminde Türkiye halklarının gerçekten bugüne kadar 70 yıllık tarih boyunca varolmuş en ileri, en demokrat, en halkçı partidir. . . Kendi bağımsız kişiliği ile, kendi özgür kişiliği ile Kürt halkının uğradığı mezalimi, Kürt halkının özgürlük mücadelesini, Kürt halkının istem ve taleplerini bütün örgütleriyle, bütün politikalarıyla, Türk emekçilerinin ve diğer halkların emekçilerinin istem ve taleplerini mutlaka ve mutlaka kendi başına yarattığı ya da bu dinamelerin (dinamiklerin) katılımı ile ya da bu dinamiklerin katılımıyla yarattığı ona açık bir parti halinde örgütlemek zorundadır. . . Eğer Halkın Emek Partisi önümüzdeki süreçte yaşasın HEP demeyi öğrenirse, bunu yerleştirir ise gerçekten partileşme sürecini de tamamlar, gerçekten Türkiye halklarına umut vaat eden, Türkiye halklarının istem ve taleplerini politik bir organizasyon olarak sunan bir parti haline gelebilir. . .”
4- Halkın Emek Partisi Bakırköy (İstanbul) ilçe örgütü üyesi Mustafa Kemal Öztürk (Kemal Saruhan)’ın 19.9.1992 tarihli 2. Olağanüstü Kongredeki konuşmasından:
“. . . Kürt ulusal hareketi devletin ve düzenin çözümsüzlüklerini güçlendiriyor. . . Devletin 70 yıllık Kemalist politika dayanakları sarsıntı geçiriyor, ulusal kurtuluş ve toplumsal özgürlük ihtiyacı şiddetleniyor. . . Ayağa kaldırılmış bir halkın kucaklayabilen bir parti Kürdistandaki politik canlılığı, büyük kentlerin emekçilerine taşıyabilmekte yetersiz kalmıştır. . .”
5- Halkın Emek Partisi milletvekili Mahmut Alınak’ın 19.9.1992 tarihli 2. Olağanüstü Kongredeki konuşmasından:
“… Buradan bütün analara, bütün babalara, bütün kardeşlere bir çağrıda bulunmak istiyorum. Çocuklarını ölümün üzerine göndermesinler. Doğuya ve Güneydoğuya asker olarak göndermesinler. Değerli arkadaşlarım, anaların yüreği yansın istemiyoruz, gözyaşı dursun istiyoruz. Bu vahşice akıtılan kan dursun istiyoruz ve bu kanı durdurmak Abdullah Öcalan’ın görevi değil, devletin görevidir. Çünkü sorun çözümlendiği zaman şiddetin gerekçeleri de ortadan kalkmış olacaktır. . . Türk halkı kurtulmak istiyor ise, Türk halkı mutlu olmak istiyor ise, üretken ve kalkınmış bir Türk halkı yaratmak istiyor ise, Türk halkı söz ve karar sahibi olduğu bir düzen kurmak istiyor ise, demokratik halk iktidarını kurmak istiyor ise Kürt halkının acılarını kendi acıları, sıkıntıları olarak kabul etmeli ve Türk Kürt halkının özgürlükler uğruna mücadele vermelidir. Çünkü, Kürdün özgürlüğü Türkün özgürlüğüdür. Bu nedenle değerli arkadaşlarım Kürdün davası yalnız Kürdün değil, yalnız bizim değil, Türkün, Arabın, Kızılderilinin, bütün ezilenlerin kutsal davasıdır. . . Bunlar içindir ki Kürt halkı özgürlük ve eşitlik temelinde Türk halkıyla aynı coğrafyayı birlikte yaşamak istemektedir. . . Gelecek toplumu, özgür toplumu Kürt ve Türk halkının birlikte oluşturacaktan, eşit oldukları Özgür toplumu nasıl yaratabiliriz, bu konuda görüş, düşünce ve projeler de ortaya koymak zorundayız. . . Acil olarak yapılması gereken nedir’ Bir Kürt halkı kendi kaderini özgürce belirleme hakkına kavuşmalıdır. Bu demokratik bir hakdır. Bu siyasal bir haktır. . .”
Adı geçenin önceki konuşmalarından alıntılar iddianamenin 97-101. sayfalarındadır.
6- Halkın Emek Partisi Milletvekili Hatip Dicle’nin 19.9.1992 tarihli 2. Olağanüstü Kongrede yaptığı konuşmadan:
“. . . Halkımızın ulusal onurunu ve özgürlüğü için mücadele ederken, özgürlük ağacını kanlarıyla sulayan Vedat Aydın ve tüm şehitlerimizin aziz hatıraları önünde saygıyla, minnetle eğildiğimi ifade etmek istiyorum. Onların anılan halkımızın binbir fedakarlıkla yazdığı tarihinin kendi yazdığının şeref sayfalarıdır. Onların anılan yollarımızı aydınlatan güçlü ışıldaklardır. Onlar onurumuzdur, övünç kaynağımızdır. Dağlarda, serhınlarda, zindanlarda, işkence tezgahlarında direnen insanlarımızın, kadınlarımızın, çocuklarımızın, gençlerimizin, yaşlılarımızın, diğer marhum partimizin enerji kaynağı, esin kaynağıdır. . . Şu dört noktada vurgu yapmak istiyorum. Birincisi devletin kürt halkının ulusal kimliğini ve ulusal haklarını red eden resmi ideolojisi Kemalizm iflas etmiştir. Hiç bir inandırıcılığı kalmamıştır. İkincisi devletin 70 yıldır Kürt halkının haklı özgürlük talepleri(ni) bastırmakla kullandığı şiddet politikası bugün halkımızın fedakarlığı ile hayatının her alanında, üçüncüsü Kürt halkı Türk halkına karşı beslediği kardeşlik duygularını asla terk etmediler. Gasp edilen bütün ulusal hakların kendi geleceğini özgürce belirleme hakkını ve dünya uluslar ailesinin eşit haklı bir üyesi olma azim ve kararlığındadır. Kürt halkı gemileri yakmıştır, dönüş yoktur. . . Eğer Kürtler ulussa ki biz ulus olduğunu söylüyoruz, onun siyasal hakları da vardır. Bu siyasal hakları otonomi, federasyon ve bağımsızlık çerçevesinde tartışılacaktır. Şimdi düşünün devlet katında da böyle bir belirleme yoktur. Peki böyle bir curcuna içerisinde sorunun bir tarafı olan devlet bu soruna nasıl çözüm bulacaktır. Bu da aydınlatılmamıştır. Kısacası devletin programlarının ve projelerinin netleşmesi zorunludur. Üçüncüsü devletin Kürt halkı açısından muhatabı bugün geniş halk kitlelerinde de destek bulan, taban bulan hatta bunu sayın Cumhurbaşkanının, Başbakanın da ifade ettiği şekilde taban bulması olgusu aslında bir itiraftır ve muhatap Kürdistan işçi Partisidir. Devlet eğer ben PKK ile oturmam diyorsa o zaman ona bir çözüm daha önerelim, gelin özgür bir ortamda yapılacak seçimle oluşacak Kürdistan Ulusal Meclisi’ni muhatap alınız. . . Evet dördüncüsü devlet PKK. hakkındaki o terörist nitelemesine son vermelidir. Bir Güney Afrika Cumhuriyeti Afrika Ulusal Kongresini terörist nitelemekle ne kadar haklı ise, bir İsrail Devleti Filistin Kurtuluş Örgütünü terörist nitelemesinde ne kadar haklı ise bugün Türkiye Cumhuriyeti o kadar haklıdır dostlar. PKK. Cenevre Sözleşmelerine göre savaşan taraftır. . . Kürdistan’da ilan edilmemiş bir savaş vardır. Bu savaşın bir tarafı Türkiye Cumhuriyeti, bir tarafı da Kürdistan işçi Partisidir. . . Biz ateşkesi öneriyoruz. Savaşanlar tarafında ateşkes olmalıdır diyoruz. . . Tabii ateşkes görüşmeleri isterseniz Türkiye’nin içerisinde belli unsurlar tarafından arabuluculuk edilsin, isterse uluslararası kurumlar tarafından arabuluculuk edilsin. Ateşkes siyasal çözümün yolunu açacaktır. Diyalog başlayacaktır. Anarşi duracaktır. Tabii bu ateşkes koşullarında olağanüstü halin kaldırılması, köy koruyucu sisteminin lağvedilmesi, özel timin bölgeden çekilmesi, koşulsuz bir genel af ve Kürtleri kültürel de olsa haklarının tanınması gerekir. . . Ondan sonra karar Kürt halkınındır. Kürt halkı birliktemi yaşayacağına, nasıl yaşayacağına kendisi karar verecektir ve ondan sonraki çözüm özgür bir ortamda biç bir silah gücün, gerek PKK. nın gerek devlet güçlerinin halkı zorlamadığı ama özgürce propaganda yapıldığı bir ortamda yapılacak referandumdur. Ben inanıyorum ki biz bu yöntemlerimiz dikkate alınırsa Kürt ve Türk halkı arasında düşmanlık tohumlan daha fazla itilmezse Kürt halkı birlikte yaşamadan yanadır… Ve bunun yöntemlerine de yine Kürt halkı otonominin Kürt Halkı Federasyonunla olacağına da yine Kürt halkı karar verir. . . Bizim bir şiarımız var. O şiarımız özgürlük şehitlerinin kanla yazdığı bir şiardır. O şiar halkımızın mücadele ruhundan kaynaklanmıştır. O şiar şiarımızdır. Direnmek yaşamaktır. . .”
7- Halkın Emek Partisi Milletvekili Ali Yiğit’in 19.9.1992 tarihli 2. Olağanüstü Kongredeki konuşmasından:
“. . . Cumhuriyetin kuruluşundan beri bu vahşet vardır. Günümüze doğru dozunu artmış ve bugün gelip son sınırına dayanmıştır. Vahşetin mayasında Kemalizm, kafatasçılık ve halkların kardeşliğinin canına kasıt vardır. Bir kanlı savaşın içindeyiz. . . Bu savaşın bir yakasında T.C. Devleti öbür yakasında ise Kürt halkı vardır. Daha önemli, daha belirleyici ve kesin gerçek, gerçek de şu, kişisel yetenek ve tecrübe olumlu ve avantajlı kişisel özellikler Kürt halkının ulusal ve toplumsal çıkartan ile onun bağrından çıkardığı kurtuluşçu güçlerle uyum içinde ancak sonuca gidilebilir…”
Bunlara ek olarak;
Bursa il örgütünce düzenlenen “Halk Şenliğinde görevlilerce tutulan 29.6.1992 tarihli tutanağına göre, “Yaşasın Türk-Kürt Halklarının Kardeşliği”, “Kürdistan Faşizme Mezar Olacak”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Yaşasın Kürdistan” sloganlarının atıldığı,
Fatih (İstanbul) ilçe örgütünce 19.7.1992 tarihinde düzenlenen salon toplantısında görevlilerce tutulan 20.7.1992 tarihli tutanağa göre, “Gençler Botana”, “Biji Sero(k) Apo”, “Gençler PKK safına”, “Kürdistan Faşizme Mezar Olacak”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Vur Gerilla Vur Kürdistanı Kur”, “Gerilla Vuruyor Kürdisini Kuruyor”, “Biji Partiya Karkeran Kürdistan” gibi sloganların atıldığı,
Davalı partinin 19.9.1992 tarihinde yapılan 2. olağanüstü kongresinde görevlilerce düzenlenen aynı tarihli bir tutanağa göre kongrenin yapıldığı salonda Türk Bayrağı ve Atatürk resminin aşılmadığı, istiklal Marşının söylenmediği, misafir ve delegelerin toplu halde “Serok Apo”, “Biji PKK” “Vur Gerilla Vur Kürdistam Kur”, “PKK Geliyor Kürdistanı Kuruyor”, “Biji Serok Apo”, “Gençler Serhata”, “Kürdistan Faşizme Mezar Olacak”, “Kahrolsun Sömürgecilik”, “Yaşasın PKK”, “Gençler Botana”, “PKK Halkın PKK Halkın”, “Gerilla Halkın”, “PKK Cihame (Anamız)”, “işçi, Botan Elele Devrimci iktidara”, “Gerilla Vuruyor, Kürdistanı Kuruyor”, “Başkan Öcalan”, “En Büyük Kürdistan Hükümet Kuracak”, “Kurtuluş PKK” gibi sloganları söyledikleri “Tüm Halklar Kardeştir”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Vedat Aydın Ölmedi, Mücadelemizde Yaşıyor” gibi dövizlerin yazılı olduğu pankartların asılı bulunduğu; kongreyi izleyen hükümet komiserlerince düzenlenen 20.9.1992 tarihli tutanakta da yukarıdaki hususlar doğrulandığı gibi, ayrıca toplantının açılışından önce Kürdistan Ulusal Marşı olduğu iddia edilen ve “Kimse demesin Kürtler öldü diye / Kürt yaşıyor, yaşayacaktır / yaşıyor özgür olacak bayraklarıyla / Özgür olarak yaşayacaklar / Biz genciz, biz delikanlıyız / Biz bu toprakların genç bekçileriyiz / Biz bu toprakların daimi öncü gençleriyiz / Kimse demesin Kürtler öldü diye / Kürt yaşıyor yaşayacaklar / Yaşıyor özgür olacak bayraklarıyla / özgür olarak yaşayacaklar / Can feda olsun bu topraklarda, can feda can feda / Her can feda olsun her zaman / Kimse demesin Kürtler öldü diye / Kürt yaşıyor yaşayacak / Yaşıyor özgür olacak bayraklarıyla / özgür olarak yaşayacaklar” dizelerinden oluşan marşın Kürtçe olarak söylendiği ve söyleyiş sırasında ellerle zafer işareti yapıldığı, bazı konuşmaların Kürtçe olarak yapıldığı anlaşılmaktadır. Sözü edilen kongreye ilişkin olarak Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığından, Başsavcılığımıza gönderilen evrak ve ekindeki görüntü ve ses kasetleriyle gazetelerde bu konuda yayınlanmış olan haber yazıları ve fotoğrafların fotokopileri daha önce 9.10.1992 tarihinde yazımızla Yüksek Mahkemenize sunulmuştu.
Gerek iddianamede ve gerekse esas hakkındaki düşüncemizde belirtilmiş olan bu ve benzeri beyanların ve eylemlerin sahipleri her ne kadar parti tüzel kişiliğini doğrudan doğruya sorumlu kılabilecek parti üyeleri değiller ise de bu beyan ve eylemler ile davalı partinin genel başkan ve genel sekreter gibi yöneticilerinin davaya esas alınan beyanları arasında mevcut ayniyati, nedensellik bağını ve işlenmekte olan ana fikrin etki alanını ve biçimini göstermesi bakımından zikre değer bulunmuştur.
D- Beyanlarıyla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılacakları SPY. nm 101. maddesinde öngörülmüş olan genel başkan ve genel sekreter gibi parti görevlilerinin ko-ronolojik sıraya göre tamamı aktarılan konuşmalarındaki temalar bir arada mütalaa edildiğinde birbiriyle çelişmeyen, aksine biri diğerini doğrulayan ve tamamlayan verilerin meydana getirdiği bütünlük içinde, değişmez biçimde ve ısrarla işlenen ana fikrin ne olduğu kolayca ortaya çıkmaktadır.
Nitekim, bu beyanlardan; II. Dünya Savaşından sonra oluşan uluslararası siyasal statükonun Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra parçalanması ile içinde bulunan sürecin sonuçlarının belli olmadığı, meydana gelebilecek değişmelerden en fazla Ortadoğu halklarının etkilenebileceği,
Bu halkların başında Filistinlilerin ve Kürtlerin geldiği, bunların ulusal ve sosyal sorunlarının kendilerini dayatmağa başladığı, bu sorunlara çözümün dışarıdan empoze edilecek çarelerle değil, sözkonusu halkların kendi öz güçlerini ve dinamiklerini yoğunlaştırarak yine kendi öz iradeleriyle gerçekleştirilmesinin doğru olduğu,
Ortadoğuda gelişen olayların doğrudan Kürt halkının Özgürlük mücadelesiyle ilgili olduğu, belki bin yıl veya daha fazla zamandan beri Ortadoğuda yaşayan Kürt halkının aralarına konulan yapay sınırlarla dört parçaya bölünüp, kimliğinden ve dilinden yoksun bırakılmak istendiği,
Bu tablo içinde yer alan Türkiye’de yaşamakta olan Kürtlerin yetmiş yıldan beri egemen olan resmi ideolojinin bir sonucu olarak red ve inkâr edildikleri, en şiddetli bir şekilde zulme, sömürüye, baskıya maruz bırakıldıkları, hiç bir haklarının bulunmadığı, ulusal demokratik haklarının gaspedilmiş olduğu, özgür olmadıkları, uluslararası sözleşmelerden doğan haklarını kullanamadıkları,
Ancak, resmi ideolojinin artık geçerli olmadığı, iflas ettiği ve Kürt halkının dinamizminin yükselerek kendisini her alanda ifade edebilecek duruma geldiği, özgürlük ve demokrasi mücadelesi verdiği,
Bütün bunların Kürt sorunu adı verilen bir sorun oluşturduğu, bu sorunun demokrasi önünde en büyük engel olduğu, bu sorun çözümlenmedikçe Türkiye’de demokrasi sorununun da çözümlenemiyeceği, bu bakımdan sorunun Türk Halkını da ilgilendirdiği, ulusal nitelikteki Kürt sorununun barışçı ve demokratik bir ortamda tartışılarak çözülmesi ve bu ortamın da hemen oluşturulması gerektiği,
Kürtlerin bu ulusal sorununa, yürüttükleri mücadeleye Birleşmiş Milletleri oluşturan devletlerin sessiz kalamayacakları, en kısa zamanda Birleşmiş Milletler gözetiminde bir konferans toplanarak adil, uluslararası hukuka uygun bir çözüme ulaşılması gerektiği,
Diğer taraftan, Kürt sorununu Türklerle Kürtlerin birlikte eşitlik ve kardeşlik esaslarına göre çözecekleri, parti olarak halkların gönüllü birliğine, tam eşitliğe ve kardeşliğe dayalı bir demokratik düzeni savundukları, Türk, Kürt ve diğer bütün azınlık halkların, emekçilerinin ortak sesi ve Kürt halkının devrimci, demokrat dinamizmiyle Türkiye emekçi sınıfının bileşkesi oldukları, partinin en çok ezilen, sömürülen baskı altında tutulan kimselerin partisi olduğu, en çok ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulanlar Kürtler olduğuna göre, partinin esas itibariyle Kürtlere ağırlık verdiği, bundan da onur duydukları, Halkın Emek Partisi’nin Türkiye’de yaşayan bütün etnik yapıların partisi, Türkiye’de yaşayanların partisi olduğu, bu yaşayanlar içinde kim en çok eziliyorsa onların partisi olduğu, Kürt sorununun demokratik ve siyasal yollarla çözümünü ilke olarak benimsedikleri, partinin Kürdü, Türkü, Abazası, Çerkezi, Boşnağı ile Türkiye’nin mutluluğunu, kardeşliğini, özgürlüğünü, eşitliğini savunduğu, devletin resmi politikasına karşı çıktığı ve onu değiştirmek istediği,
Sorunun diğer cephesinin Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı olduğu, her halk gibi Kürtlerin de vazgeçilmez ve doğal nitelikte kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip oldukları, parti olarak da ulusların eşit, özgür iradeye dayalı, yani ulusların kendi kaderlerini tayin edici bir politikadan yana oldukları, ancak bu hakkın mutlaka ayrılma şeklinde anlaşılmasının gerekmediği, özgür ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşama hakkı olduğu; ancak dünyada demokrasi ve özgürlük konusunda önemli adımlar atılırken, halklar kendi kaderlerini tayin etmek isterlerken Türkiye’de bu gelişmelerin etkilerinin görülmediği, Türkiye’de yaşayan etnik kökeni dili ve kültürü ne olursa olsun bütün unsurların kendilerini kendi dil ve kültürleriyle ifade edebilecekleri, eşit koşullara ve gönül birliğine dayalı bir toplum yaratmak istedikleri;
2600 yıl Öncesine dayanan Kawa Efsanesinde olduğu gibi, bugün de Kürtlerin basla ve zulme başkaldırdıkları, özgürlük isteklerini yükselttikleri, Kürt halkında direnme ruhu ve mücadele geleneğinin mevcut olduğu, Newrozun bütün bu özellikleri yansıtan ve zulme karşı direniş, mücadele, başkaldırı ve özgürlük talebinin yükseldiği, sömürüye ve sömürgeciliğe karşı herkesin mücadele ve dayanışma azminin bilenerek kenetlendiği, Kürt halkının direnme ruhunun, mücadele geleneğini simgeleyen, yeniden doğuşu dile getiren bir gün olduğu hususlarının ana fikir olarak parti adına savunulduğu anlaşılmaktadır.
Davalı partiyi doğrudan doğruya bağlayıcı nitelikteki bu beyanların dışında çeşitli partili kimselerin yukarıda bütünlüğü bozmayacak biçimde özetlenerek kronolojik sıra içinde aktarılmış bulunan beyanlarında aynı temaların çoğunlukla aynı terminoloji ve anlatım biçimi kullanılmak suretiyle sistematik olarak işlendiği de gözlenmiştir.
Burada davalı partinin Partiya Karkeran Kurdistan (PKK) isimli yasa dışı örgüte yaklaşım biçimine temas etmek de yerinde olacaktır. Eski genel başkan Feridun Yazar’ın PKK örgütüne bakışı hiç de eleştirisel görülmemekte, batta eleştirmekten özenle kaçındığı izlenimi edinilmektedir. Nitekim, adı gecenin Sabah Gazetesindeki açıklamalarında PKK hareketine kendince objektif bir bakış açısıyla yaklaştığı ve bu cümleden olarak, “hareketin doğruluğu veya yanlışlığından ziyade, devletin şiddet politikası sonucu ve 12 Eylül sonrası Türkiye’de demokratik yöntemlerin tıkandığı ve tek yöntemin silahlı mücadele olarak kaldığı gerekçesiyle PKK.nın ortaya çıktığını, bu örgütün Türkiye’de yaşayan Kürt halkının haklarını (vurgulama bizim) silahlı yöntemle çözülmeyi hedef aldığını, ön savunmada belirtildiğinin tersine, aynı şeyi savunmakla birlikte (vurgulama bizim) HEP ile PKK. arasında kuruluş ve yöntem faiklarının bulunduğunu, çözümün şiddeti yaratan sebepleri ortadan kaldırmakla başlayacağını, PKK. nın devletin zoruna karşı zor kullandığını, demokratikleşme başlayıp devlet şiddetten arındırıldığı taktirde örgütün de bu yöntemden vazgeçeceğini ve elinde gerekçesinin kalmayacağını” söylemekte; sonuç olarak devletin bütünlüğüne kasteden, özü itibariyle ayrılıkçı bir silahlı hareketin yok edilmesi amacına yönelik asayiş operasyonlarını ifade ederek, bir ülkenin kendi topraklarını bombalamasının savaş durumu demek olduğunu, Türkiye Devletinin de bu nedenle iç hukuku açısından taraflı savaşı kabullendiği görüşünü ileri sürmektedir.
Eski genel başkan Feridun Yazar’ın, partisinin onunla aynı amacı savunduğunu belirttiği Partiya Karkeran Kurdistan (PKK) adlı yasa dışı örgütün kuruluşu, gelişmesi, stratejisi ve örgütsel yapısı konusunda iddianamenin 118-125. sayfalarında açıklama yapılmış, örgütün değinilen amacını ve niteliğini yargısal planda kabul ve teyit eden Yargıtay kararlarından söz edilmiş bulunmaktadır.
Feridun Yazar’ın yukarıda işaret edilen görüşlerine paralel olarak, bazı partililerin konuşmalarında; sıcak mücadele (vurgulama bizim) ortamına girmiş ulusal hareketlerin bir yanının cephe gerisi güçler olduğu belirtilerek kendilerinin cephe gerisindeki görevleri yerine getirmek durumunda olduklarının ifade edilmesi, bu cümleden olarak, “halkı için cezaevlerinde ömür çürütenlere, şehit olanlara” selam gönderilmesi, “şehitlerin saygıyla anılması, özgürlük mücadelesi verenlerin” saygıyla selamlanması, “gerillaların kendilerinin çocukları, kanları, canları oldukları”nın ifade edilmesi, partinin 1. Olağanüstü Büyük Kongresine PKK. örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın annesi Esma Öcalan’ın davet edilip, hepimizin anası, anaların simgesi” nitelemesiyle topluluğa takdim edilmesi, yine davalı partinin Aydın İl örgütünce bastırılmış olan 1992 yılına ait duvar takviminde silahlı mücadeleyi simgeleyen otomatik silahlı insan figürleriyle PKK. Örgütünün eylem kolu olan ARGK. ye ait olduğu bildirilen bayrakların duygusal bir kompozisyon halinde resmedilmesi, 2. Olağanüstü Büyük Kongrede Kürt ulusal marşı olduğu söylenen ve Kürtçe dizelerden oluşan marşın zafer işareti yaparak okunması, davalı parti tarafından 21.3.1991 tarihinde İstanbul’da tertiplenmiş olan gecede üzerlerinde “Hiçbir Şey Bağımsızlık ve Özgürlükten Daha Değerli Olamaz”, “Sömürgeciliğe Karşı Mücadeleyi Yükseltelim”, “Kürdistana Özgürlük” gibi dövizler yazılı afişlerin asılması ve yine davalı partinin merkez ve taşra örgütlerince düzenlenen kongre vesair toplantılarında atılan sloganlarla bu örgütün ve onun “Apo” olarak bilinen lideri Abdullah Ocalan’ın övülmesi suretiyle PKK. örgütü mensuplarının ve eylemlerinin parti örgütleri içinde onaylandığı ve yüceltildiği görülmektedir. Nitekim, Meydan Gazetesi’nin 16.2.1992 tarihli nüshasının 5. sayfasında yayınlanan bir habere göre, “Kürt Sorunu için Barış inisiyatifi” konulu bir toplantıda konuşan Feridun Yazar’ın, “PKK. yı yasallaştırın, gelip burada konuşsun” demek suretiyle anılan örgütün legalize edilmesi dileğini dile getirdiği anlaşılmaktadır. Davanın açılmasından sonra, 19.9.1992 tarihinde yapılan 2. Olağanüstü Büyük Kongrede ise Feridun Yazar bir adım daha ileri giderek, daha önceden açıkladığı düşüncesini tekrarlayıp, bu örgütün lideriyle görüşmeye gideceğini, sanki bilinmiyormuş gibi, ne isteyip ne istemediğini kamuoyuna aktaracağını söylemiş ve bütün siyasi temsilcileri de kendisi ile birlikte gitmeye davet etmiş, silahlı eylemlerin olmaması için PKK. örgütünün yasallaştırılması ve genel af çıkartılması önerisinde bulunmuştur. Adı gecenin yukarıda ifade edilen, geniş tabanlı bir siyasetçi heyetiyle birlikte örgüt lideriyle görüşmeye gidilmesi ve genel af çıkartılması önerileri örgütün yasallaştırılması ve ona siyasal kimlik kazandırılması dileğinin diğer bir biçimde dile getirilmesinden başka bir şey değildir.
Davalı partinin eski genel sekreteri Ahmet Karataş’ın Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 16,4.1992 tarihli anlatımına göre, İstanbul’da bir grup tarafından hazırlanıp, parti genel merkezine faksla gönderilen “Birleşmiş Milletler Tüm Uluslararası Kurum ve Kuruluşlara Deklarasyondur” başlıklı ve tamamına iddianamenin 76-78. sayfalarında yer verilmiş olan bildirgenin incelenmesinde, güvenlik güçlerinin PKK. örgütü mensuplarına karşı mücadele ettiklerinin herkesçe bilinen bir keyfiyet olmasına ve bildirgede güvenlik güçlerine karşı savaştıklarından söz edilen ve “gerilla” deyimiyle anılanlardan amacın bu örgüt mensuptan olduğunun anlaşılmasına göre, anılan metnin partinin İstanbul il örgütünde hazırlanıp bu yerde ve parti genel merkezinde başkalarının imzalamasına arz edilmesi ve başta davalı partinin eski genel sekreteri Ahmet Karataş olmak üzere isim ve sıfatları iddianamenin 127-128. sayfalarında belirtilmiş pek çok parti üyesi tarafından imzalanması suretiyle uluslararası siyasal kuruluşlar ve uluslararası kamuoyu nezdinde, hedefi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadele yoluyla devlet idaresinden ayırarak ayrı bir devlet kurmak olan PKK. örgütü lehine eski genel başkan Feridun Yazar’ın yukarıda ifade edilen dileğine paralel olarak, sempati yaratılması, ona destek sağlanması ve siyasi bir kimlik kazandırılması amacının güdüldüğü açıkça ortaya çıkmaktadır.
IV- Kapatma Sebepleri ve Değerlendirme
A) Siyasi partilerin uymadıkları taktirde kapatma sebebi olabilecek hususlar ile kapatma kararı verilebilecek haller SPY. da davayı ilgilendirdiği oranda aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:
SPY. nın 78. maddesinin (a) ve (b) bentleri dava ile ilgili olarak şu hükümleri getirmiş bulunmaktadır:
“Siyasi partiler:
a- Türkiye Devletinin. . . Anayasanın başlangıç kısmında ve ikinci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline. . . dair hükümlerini değiştirmek;
… Irk ayrımı yaratmak . . .
Amacım güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarım bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
b- … Irk … esaslarına dayanamaz. . . lar
………..”
maddesi ise şöyledir;
“Siyasi Partiler Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı devletin tekliği ilkesini değiştirme amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.”
maddesinin ilgili bölümünde şu hükümler yer almıştır:
“Siyasi Partiler:
a- Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli kültür. . . veya ırk veya diî farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
b- Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
Siyasi Partilerin amaçları ve faaliyetleriyle ilgili bu yasal düzenleme serisi içinde sözü edilen hükümlerin anayasal dayanaklarını Anayasanın 176. maddesi uyarınca metnine dahil olan başlangıç kısmı ile 2, 3, 14 ve 68. maddeleri teşkil etmektedir.
Anayasanın, Cumhuriyetin ve dolayısıyla devletin niteliklerini belirleyen 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin diğer nitelikleri yanında Atatürk milliyetçiliğine bağlı ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayandığı ifade edilmiştir.
Bu maddenin yollama yaptığı başlangıç kısmında ise, Anayasanın. . . “hiç bir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve milletiyle bölünmezliği esasının. . . Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılaptan karşısında koruma göremiyeceği. . .” fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması gerektiği belirtilmiştir.
maddenin gerekçesinde, Atatürk milliyetçiliği, bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır.
Başlangıç kısmında vurgulanan Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esası, Anayasanın 3. maddesinde yer alan, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçedir. . .” cümlesiyle tekrar ve teyit edilmiş; 14. maddesinde ise Anayasadaki hak ve hürriyetlerden hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak. . . dil, ırk. . . ayırımı yaratmak. . . amacıyla kullanılamıyacakları esası getirilmek suretiyle temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması önlenmek istenmiştir.
Anayasa koyucunun bir tarihsel olgu ve hukuki temel niteliğindeki devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesine karşı gösterdiği duyarlılığa işaret etmesi bakımından bu ilkeye sadece başlangıç kısmında ve belirtilen maddelerde yer vermekle kalmayıp, aynı zamanda 5, 13, 28, 30, 33, 58, 68, 130, 133, 135, 143. maddeler de de söz ettiği ve giderek bu ilkeyi 81. maddesinde milletvekili, 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metinlerinde yer verdiği görülmektedir. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün, E.1979/1 (Parti Kapatılması), K.1980/1 sayılı kararında belirtildiği üzere, “. . . Gerçekten, Sevr Antlaşmasına kadar varan bir çöküşü, emperyalizme karşı ulusun bütün bireylerin varlıklarını ortaya koymaları pahasına kazanılan Kurtuluş Savaşı ile ulusal bir devletin kuruluşuna dönüştürmeyi başaran Türk Ulusunun, ilkesine büyük bir duyarlıkla bağlı bulunması ve bu ilkeyi Anayasanın temel kurallarından biri durumuna getirmesi doğaldır. . .”
Bu ilkeyle doğrudan bağlantılı olarak Anayasa’nın duyarlılık gösterdiği bir diğer husus da dil konusudur. Nitekim 3. maddenin 1. fıkrasında Türkiye Devletinin dilinin Türkçe olduğu belirtilmiştir. Devlet dilinin Türkçe olması, bütün resmi işlerde Türkçenin kullanılması, resmi belgelerin Türkçe düzenlenmesi ve resmi yazışmaların Türkçe yapılması anlamına gelir. Madde gerekçesinde Türkçenin Türkiye’de yaşayanların resmi dili olduğu ifade edilmiş ise de, Türkçe’nin sadece resmi bir dil olduğu iddiasını önlemek amacıyla madde Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonunca bugünkü haline getirilmiştir. Anayasamızın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında düşüncelerin açıklanması ve yayınlanmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dilin kullanılamıyacağı; eğitim ve öğretim hakkını düzenleyen 42. maddesinin son fıkrasında da uluslararası sözleşmeler saklı kalmak üzere, Türkçeden başka hiç bir dilin eğitim ve Öğretim kurumunda Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamayacağı esası öngörülmüştür.
Sözü edilen ilkelere gerekli güvenceyi sağlamak bakımından Anayasanın 4. maddesinde, Atatürk milliyetçiliği ve başlangıçta belirtilen temel ilkeleri de içeren 2. maddesi ile Türkiye Devletinin dilinin Türkçe olduğu hususunun da yer aldığı 3. maddesinin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemiyeceği kuralı getirilmiş, toplumu ilgilendiren faaliyetleri ve amaçları göz önüne alınarak siyasi partiler yönünden bir yaptırım olarak da 14. maddede öngörülen sınırlamaların dışına çıkan partilerin temelli kapatılması 69. maddede kabul edilmiştir.
maddesine göre, hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri, bu cümleden olarak siyasi partileri ve davalı siyasi partileri ve davalı siyasi partiyi bağlayan temel hukuk kuralları olan Anayasadan alınan ilhamla düzenlenmiş bulunan SPY, nın 5. maddesinin ikinci fıkrasında Anayasanın 14. maddesine benzer şekilde, “siyasi parti kurma hakkı Anayasanın başlangıç kısmında yer alan temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak. . . dil, ırk ayrımı yaratmak. . . amacıyla kullanılamaz.” hükmü getirilmiş, dördüncü kısmında “Siyasi Partilerle ilgili Yasaklar” başlığı altında işbu davaya esas teşkil eden 78, 80 ve 81. maddeler de dahil olmak üzere birtakım yasaklayıcı hükümler sevkedilmiş; tüzük ve programlarındaki veya belirli kurullarının karar, genelge ya da bildirgelerindeki yahut seçim münasebetiyle partiyi temsilen yapılan radyo-televizyon konuşmalarındaki aykırılık hallerine ek olarak, 101. maddenin (b) bendinde genel başkan, genel başkan yardımcısı veya genel sekreterin dördüncü kısımdaki hükümlere aykırı nitelikte sözlü ya da yazılı beyanda bulunmaları halinde de o partinin Anayasa Mahkemesince kapatılması öngörülmüştür. Bunun da sebebi, bir partinin genel başkanının, genel başkan yardımcısının ya da genel sekreterinin beyanlarının partinin takip edeceği siyaseti anlatan açıklamalar demek olmasıdır. Bu açıklamalar parti üyesi olan kimselere olduğu kadar partili olmayan yurttaşlara ve kamuoyuna partinin belirli konularda gerçekleştireceği hedefleri bildirmek için yapılır. Bu hüküm ile, yasada sayılan bu sıfatları taşıyan partili kişilerin bu tür beyanlarının bu yasa bakımından parti tüzel kişiliğini bağlayıcı nitelik taşıdığı ve beyanlarının öncelikle Anayasadaki ve daha sonra yasanın dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı olması halinde, o partinin kapatılma yaptırımına maruz kalacağı açıkça belirlenmiştir.
SPY., dördüncü kısmının birinci, ikinci ve üçüncü bölümlerinde yer alan esas ve değerlere Anayasaya paralel olarak büyük önem atfetmekte, bunlara karşı partiler tarafından yapılabilecek tecavüzlerin kapatılması yaptırımıyla karşılaşmasını öngörmüş bulunmaktadır.
Yasanın 78. maddesi siyasi partilere, davanın konusuyla sınırlı kalmak üzere, şu hususları yasaklamaktadır: (1) Türkiye Devletinin. . . Anayasasının başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını, (2) Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline. . . dair hükümleri değiştirmek amacını gütmek veya bu amaca yönelik faaliyette bulunmak, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik etmek, (3) Irk esaslarına dayanmak,
Günümüzde sadece bir teşkilatlanma yasası olmaktan çıkarak aynı zamanda belirli bir siyasi, ekonomik ve sosyal felsefe anlamında birer ideolojik belge niteliğini kazanan anayasalar devletin kuruluşuna egemen olan fikir ve düşünce sistemini ortaya koyar ve bu sistemi devletin siyasi ve hukuki temeli yapar. Anayasa kuralları bir taraftan devletin esas yapısını şekillendirirken diğer taraftan da onun oluşturduğu fikir ve düşünce sistemi, şekillendirilen devlet yapısına öz ve içerik kazandırır.
Bu açıdan bakıldığında Anayasamızın 176. maddesinin birinci fıkrası, felsefesi, ideolojisi, fikir ve düşünce sistemi anlamında dayandığı temel görüş ve ilkelerin başlangıç kısmında belirtildiğini söylemektedir. Ancak başlangıç kısmının yanında 2 ve 3. maddelerdeki esasların da bu temel görüş ve ilkelere dahil olduğunu kabul etmek gerekir. Aksi taktirde, bu maddelerdeki esasların 4. maddedeki değiştirilmezlik kuralıyla koruma altına alınmasının bir anlamı kalmazdı.
Anayasanın sözü edilen başlangıç kısmına ve içerdiği ilkelere iddianamenin 132-134. sayfalarında yer verilmiş bulunmaktadır.
Anayasanın 2. maddesinde ise Cumhuriyetin nitelikleri açıklanarak, “Türkiye Cumhuriyetinin toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu”, 3. maddenin birinci fıkrasında ise, “Türkiye Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu” ifade edilmiştir.
Anayasanın felsefesi, dünya görüşü, kendi deyimiyle temel görüş ve ilkeleri içinde davanın konusu itibariyle üzerinde durulması gerekenler, Atatürk milliyetçiliği ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu ilkeleridir.
Hem başlangıçta, hem de 2. maddede sözü edilen Atatürk milliyetçiliği, 2. maddenin gerekçesinde, bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün teşkil etmeleri olarak belirtilmiştir. Başlangıç’ın dokuzuncu paragrafında, Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduklarının ifade edilmesi de aynı niteliktedir.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren meydana getirilmiş olan bütün Anayasalarımızda yer alan ve bu bakımdan tarihsel ve geleneksel bir nitelik kazanmış bulunan ve 1961 Anayasasının “Türk milliyetçiliği” adını verdiği, 1982 Anayasanın ise “Atatürk milliyetçiliği” olarak adlandırmayı tercih ettiği bu milliyetçilik anlayışı modern milliyetçilik anlayışıdır. Buna göre, çeşitli kökenlerden gelseler bile, fertleri bir araya getiren, bir arada yaşatan şey onlardaki buna ait duygu, düşünce ve irade birliğidir. Sübjektif nitelikteki bu milliyetçilik anlayışında ana unsur ferdin kendi gibi olanlarla birlikte kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu ve düşüncesidir. Bu itibarla Atatürk milliyetçiliği sınırları belli olan ve bölünmez vatan esasına dayanır. Irkçılığı red eder. Irk düşüncesine ve kökence başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılması düşüncesine yer vermez. Kültür milliyetçiliğidir. Yani, kökenleri ne olursa olsun fertleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Nitekim, Yüksek Mahkemeniz de, 20.7.1971 gün, E, 1971/3 (Parti Kapatılması), K.İ971/3 sayılı kararında Türk milliyetçiliğinde ırk düşüncesi ve kökence başka görünen toplulukların ayn tutulması düşüncesinin yer almadığını; 8.5.1980 gün, E. 1979/1 (Parti Kapatılması), K. 1980/1 sayılı kararında, geçmişte “panislamist” ve “panturanist” görüşlerin neden olduğu acı deneyimleri yaşamış olan “Türk Ulusunun din, dil, ırk ve mezhep gibi esaslara dayalı ayrılık çabalarına ödün vermeyen, birleştirici ve toplayıcı bir “milliyetçilik” anlayışına Anayasanın başlangıç hükümleri arasında yer vermesinin imparatorluktan ulusal devlete dönüşmüş bir toplumun bilinçli bir davranışı olduğunu, 27.11.1980 gün E.1979/31, K.1980/59 sayılı kararında, Anayasanın ırkçılık, turancılık, ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları red eden, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahip olduğunu; 18.2.1985 gün, E.1984/9, K.1985/4 sayılı kararında, Atatürk milliyetçiliğinin Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan dil, ırk ve din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayırımı red eden birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı temsil ettiğini; 16.7.1991 gün, E.1990/1 (Siyasi Parti Kapatma), K.1991/1 sayılı kararında da, milliyetçiliğin büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi” üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışı, Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Devriminin temel ve önde gelen ilkelerinden olduğunu, Cumhuriyet döneminde “millet” ile “milliyetçilik” kavramlarının, başta Yüce Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucuları ve onların temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almış olduklarını,. . . bunun ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkını, kökeni ne olursa olsun devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgu olduğunu; ayrımcılığı dışlayıp, “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavramın, etnik kökenlerin kimliklerin bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemediğini; dil ve din birliği yanında önemli toplumsal bağlar kurmuş olan toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişimi kışkırtmanın Anayasanın ve Siyasi Partiler Yasasının hoşgöreceği bir tutum olmadığını; Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türk”ler ve değişik kökenlilerin ayırımsız bir biçimde yer almakta ve devletin temel öğesi olan “tek ulus” olgusunun böylece somutlaşmakta olduğunu belirtirken aynı esaslara işaret etmiş bulunmaktadır.
Milli devlet olmanın bir sonucu olan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi ise iki anlam ifade eder. Devletin ülkesiyle bir bütün olması dışa karşı bağımsızlığı ve ülke bütünlüğünün korunması; milletiyle bir bütün olması ise, azınlık yaratılmasının önlenmesi, bölgecilik ve ırkçılık yapılmaması ve eşitlik ilkesinin korunması ilkesidir.
Bu konusuna verilen önemi gösterir şekilde getirilmiş olan Anayasal düzenlemelerden daha önce söz edilmiş bulunmaktadır.
Birbirini tamamlayan modern Türk milliyetçiliği anlayışı ile devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi bu şekilde Anayasa’nın dayandığı temel görüş ve ilkeler arasında yer almakta ve SPY. da Anayasa’nın bu konudaki duyarlılığını siyasi partiler bakımından devam ettirmektedir. Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün E.1971/3 (Parti Kapatılması), K.197İ/3 sayılı kararında belirtildiği gibi, “. . . Siyasi partilerin çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel hükmüne uymaları demek, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü davranıştan, sözden ve yazıdan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bu kuraldan çıkan sonuç da bütünlüğü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.”
SPY.nın 78. maddesinin (b) bendinde yasaklanan bir husus da siyasi partilerin ırk esasına dayanmalarıdır. Buna göre siyasi partiler belirli bir ırka mensup olanların toplandıktan, sırf onlara mahsus bir parti olduklarını iddia edemiyecekler veya bu amaçla örgütlenemiyeceklerdir. Aksine davranışa cevaz verilmesi halinde bundan öncelikle devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğinin zarar göreceği muhakkaktır.
Siyasi partiler bakımından bir diğer yasaklama yasanın 80. maddesinde öngörülmüş olan Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı devletin tekliği ilkesini değiştirme amacını gütmek ve bu amaca yönelik faaliyette bulunmaktır. Maddenin gerekçesinde devletimizin federe ve konfedere devletler ve siyaseten özerk kuruluşlar gibi teklik ilkesine aykırı bir nitelik taşımadığı bu ve buna benzer ayrılmalar devletin ve milletin bütünlüğü ilkesine ve toplum yararına ters düşeceğinden bu yolda bir amaç güdülmesinin yasaklandığı belirtilmektedir. Gerçekten, Türkiye Devleti tekil (unitaire) bir devlettir. Federe devletlerden oluşmuş değildir. Milli devlet olmanın, yani bir milletin bağımsız devlet halinde örgütlenmesinin sonucu olan bu nitelik etnik, dinsel ya da başka herhangi bir düşünceyle ülkenin federe devletlere veya özerk bölgelere ayrılmasına izin vermez. Milli birliği kurmak ve devam ettirmek amacıyla devlet tekil biçimde oluşmuştur.
Yasanın 81. maddesinin (a) ve (b) benden de siyasi partilerin, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli. . . kültür veya … ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmeyi; Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını gütmeyi ve bu yolda faaliyette bulunmayı yasaklamaktadır. Maddenin gerekçesine bakıldığında şu düşüncelerin yer aldığı görülmektedir:
“Ülkemizde Lozan Antlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmi dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.
“Bir memlekette resmi dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adli ya da idari işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla resmi dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevidir.”
Maddenin (a) bendinde siyasi partilerin milli. . . kültür. .. ırk ya da dil ayrılığına dayalı azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri kabul edilmiştir. Gerekçede de açıklandığı üzere, ülkemizde azınlıklar konusu 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşmasıyla düzenlenmiş ve sadece müslüman olmayanlar azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Bu düzenlemenin amacı, müslüman olmayanlara da müslümanlara sağlanan medeni ve siyasi haklardan yararlanma imkanı verilerek yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmektir. Bundan ayrı olarak, 18 Ekim 1925 tarihinde imzalanmış olan Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında Türkiyedeki Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de Türk Devletinin laik mevzuatı kabul etmesini takiben bu azınlıklar bu statülerinden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir. Türkiye’deki hukuk sistemi itibariyle bu iki antlaşmayla tanınanların dışında bir azınlığın varolduğu kabul ve iddia edilemez.
Elbette, belirli bir büyüklükte toprağa sahip olan devletlerde din, mezhep, ırk, dil gibi unsurlar bakımından farklı insan toplulukları, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimler varolabilir. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün E.1979/1 (Parti Kapatılması), K.1980/1 sayılı kararında da belirtildiği üzere, bu gibi toplulukların “dilinin ya da dininin toplumun öteki kesimlerinden ayrı olduğundan nesnel biçimde söz etmek tek başına bir <azınlığın bulunduğunu=”” ileri=”” sürmek=”” style=”box-sizing: border-box;”>anlamına gelmez.” SPY.nın 81. maddesine benzer hükmü içeren eski 648 sayılı yasanın 89. maddesinin birinci fıkrasını yorumlayan Yüksek Mahkemeniz aynı kararında, <azınlıklar bulunduğunun=”” ileri=”” sürüldüğünün=”” style=”box-sizing: border-box;”>kabul edilebilmesi için, “sözkonusu topluluğun toplumun öbür kesimlerinden ayrılan varlığını ve niteliklerim koruması ve sürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvence tanınması gerektiğinin, yani bu kimselerin <azınlık hukuku=”” style=”box-sizing: border-box;”>ndan yararlanmaya hak kazanmış olduklarının da açık ya da üstü örtülü biçimde ileri sürülmüş olması gerektiğini” ifade etmiş bulunmaktadır. Bu toplulukların herbirine azınlık hakkının tanınması devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesiyle çelişir. Üstelik bunlara mensup olanlar ortak geçmişten gelen tarihsel ve kültürel beraberlik anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderiyle özdeşleştirme iradesini tereddütsüz açığa vurmuşlarsa onlara azınlık hakkı tanınmasına gerek kalmaz. Nitekim yaklaşık bin yıldan beri Anadolu toprağında yaşamakta olan Türkler ve diğer unsurlar birlikte aynı devletlerin çatısı altında yerahnışlar, çeşitli zorluklara birlikte göğüs germişler, çeşitli acılara birlikte katlanmışlar, sevinçli günlerde birlikte mutlu olmuşlar; gerek birbirleriyle, gerekse çeşitli tarihsel, siyasal nedenlerle veya göç hareketleri sonucu başka topluluklarla karışıp kaynaşmışlardır. Böylece, ortak bir geçmişe, tarihe ve değer yargılarına dayanan tek bir ulusa mensup olma şuur ve iradesiyle “Türk UIusu”nu oluşturmuşlar ve Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E.1971/3 (Parti Kapatılması), K.1971/3 sayılı kararında da belirtildiği gibi, Ulusal Kurtuluş Savaşına katılıp, omuz omuza döğüşerek bu ülkeyi düşmanlardan temizlemiş ve böylece alın yazısı ve gönül birliğini dosta düşmana açıkça göstermiş bulunan doğulu ve batılı yurttaşlar arasında Anayasanın başlangıç kurallarındaki düşüncelere temel tutulan ruhsal birlik ve bütünlük daha Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında perçinlenmiş, Türk ulusunun siyasal ve toplumsal bütünlüğü bir kez daha kimsenin anlamazlıktan gelemeyeceği biçimde duyurulmuştur. . . “Yine Mahkemenizin yukarıda anılan 8.5.1980 günlü kararında aynı konuda benimsenen görüşe göre, “. . . Kurtuluş savaşında ulusun bütün bireylerinin dil ve ırk ayrımı gözetmeksizin düşmana karşı omuz omuza çarpışmış bulunmaları, dili ya da ırkı ayrı olan kimi grupların bugün azınlık hukukundan yararlanmalarını gerektirecek bir durum sayılmaz. Tam tersine, bu durum söz konusu vatandaşlarımızın ırk ve dil ayırımına yer vermeyen Türk milliyetçiliğini daha o zaman benimsediklerini gösterir. . .” Bu bakımdan Türk Ulusu çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradeleriyle ortak geçmişin oluşturduğu ortak kültürde birleşmeye karar veren tek halktan meydana gelmiştir. Gerçekten, Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu ifade edilmek suretiyle, Türk Ulusundan sayılmanın tek şartının (vurgulama bizim) “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din ve ırk farklılıklarının nazara alınmayacağı, “Türk Ulusu”nun bu şekilde vatandaş sayılan bireylerin bütünlüğünü ifade ettiği kabul edilmiştir. Bunun sonucu olarak, bugün ırk, dil, din ya da mezhep ayrımına yer vermeyen, bireyler arasında tam bir eşitliğe dayanan Türk Vatandaşlığı sıfat ve ayrıcalığına sahip herkes toplum hayatı içinde saygın bir yere ve hukuk düzenince tanınmış her hakka ayrımsız ve mutlak biçimde sahiptir. Maddenin (b) bendinde ise, siyasi partilerin Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiş bulunmaktadır. Yüksek Mahkemenizce yukarıda zikredilen 8.5.1980 günlü kararında bu madde ve bendin küçük farklılıklarla benzeri olan eski 648 sayılı yasanın 89. maddesinin ikinci fıkrasıyla ilgili olarak yaptığı yorumda şöyle denilmiştir: … bu hükümde de … <azınlık yaratma=”” style=”box-sizing: border-box;”>deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, söz konusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birinci fıkradaki <azınlıklar bulunduğunun=”” ileri=”” sürülmesi=”” style=”box-sizing: border-box;”>deyimiyle sıkı ilişkisi göz önünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla varılacak sonuç ise, <azınlık yaratma=”” style=”box-sizing: border-box;”>deyiminin, ancak, anlamına gelebileceğidir…” Aynı kararda, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde “azınlık yaratma” amacı güdüldüğünün ya tüzük ya da program metinlerinden veya partinin faaliyetlerinden yahut her ikisinden anlaşılabileceği, bunun kesinlikle anlaşılmasının o partinin ulus bütünlüğünün bozulmasını da amaçladığını ortaya koyacağı kabul edilmiştir. Yine Yüksek Mahkemenizin yukarıda zikredilen 20.7.1971 günlü kararında belirtildiği üzere, “. . . bir siyasi partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için birtakım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda git gide kopmalara, bölünmelere yol açması demektir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmağa elverişli bir tutumdur. . .”</azınlık></azınlıklar></azınlık></azınlık></azınlıklar></azınlığın>
Bu açıklama ve tespitlerin ışığı altında davalı partinin genel başkanları, genel başkan vekili ve genel sekreterlerinin yapmış oldukları konuşmalar incelendiğinde işlenen temalar ve Siyasi Partiler Yasası’na aykırılık halleri şu şekilde çıkmaktadır.
İncelenen konuşma ve demeçlerde;
– Türkiye Cumhuriyetinde sadece Türklerin var olduğunu kabul eden, buna karşılık Türklerin dışında bütün etnik yapılan reddeden bir politikanın ve bunun doğal sonucu olarak baskıcı, otoriter ve asimilasyoncu bir uygulamanın benimsendiği, insan Hakları Evrensel Beyannamesinin imzalanmasının durumda bir değişiklik meydana getirmediği,
Yetmiş yıldan beri uygulanan ve resmi ideoloji olarak adlandırılan red ve inkar politikasına rağmen Kürt halkının mevcut olduğu söz konusu resmi ideolojinin artık iflas ettiği, Kürt halkının dinamizminin yükseldiği, kendisini her alanda ifade eden bir döneme girdiği, red ve inkar politikası bırakılmadıkça Türkiye’nin özgürleşemiyeceği,
Demokrasinin önündeki en büyük engelin Kürt sorunu olduğu, sorunun çözümünün barışçı ve demokratik ortamda tartışmak suretiyle olabileceği, bu sorunun Kürtler ile Türklerin omuz omuza ve kardeşçe çözecekleri, bu sorunu sadece Kürtlerin tartışamadığı, demokratik bir ortamda özgürce tartışılmadan çağa, akla bilime uygun şekilde çözümlenmeden Türkiye’de gerçek bir demokrasiden söz edilemiyeceği ve Türk halkının özgür olamayacağı, bu sorun çözümlenmediği sürece, Türkiye’de demokrasiyi kurmanın, ekonomik sosyal ve kültürel kalkınmayı sağlamanın mümkün olmadığı,
Dış politikada ulusların eşit, özgür iradeye dayalı, yani ulusların kendi kaderlerini tayin edici bir politikadan yana oldukları. Bu hakkın mutlaka ayrılma anlamına gelmediği, özgürlük ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşama demek olduğu,
Kendi kaderini belirleme hakkının, her halk için olduğu kadar, Kürt halkı için de tartışılmaz, vazgeçilmez, doğal bir hak olduğu, Birleşmiş Milletler Örgütünü oluşturan devletlerin Kürtlerin yaşadığı tüm parçalarda Kürt halkının yürüttüğü mücadeleye sessiz kalamayacakları, en kısa zamanda Birleşmiş Milletler kapsamında bir Kürt konferansı toplanarak soruna adil, uluslararası sözleşmelere uygun demokratik bir çözümün bulunması gerektiği,
Yeni bir Anayasa yapılarak bunun ışığında Kürt sorunu hakkında bir mutabakat çalışmasının başlatılması, herkesin katılacağı ortak bir çözümün bulunması, bu yeni Anayasada Kürtlerin varlığı kabul edilerek Türkler ile Kürtlerin eşitliğine ve birliğine dayalı bir toplum düzeninin öngörülmesi gerektiği, Kürt gerçeğinin eğitim yoluyla Türklerin ve Kürtlerin eşit haklı birlik anlayışına uygun olarak benimsetilmesi gerektiği,
Halkın Emek Partisinin programında Kürt sorununun demokratik ve siyasal yollarla çözümünü ilke olarak benimsedikleri; bütün halkların kardeşliğini, eşitliğini ve özgürlüğünü savunan, onun Türkiye’nin tek kurtuluş yolu olduğunu düşünen ve politikasını üreten parti oldukları,
Beyan edilmek ve Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin bir kısmı Kürdistan olarak nitelenip, adlandırılmak suretiyle öncelikle Anayasanın 69. maddesinin birinci fıkrası ve SPY. nın 78. maddesinin (a) bendine aykırı olarak Türk ve Kürt halkları ve hatta diğer bazı etnik unsurlar ayırımı ısrarla işlenmek suretiyle aşağıda belirtilecek olan idari federasyon adlı modelden başlayıp, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını kullanmalarına varan bir süreç içerisinde Kürtlerin Anayasa’daki ulus ve bütünlüğünden ayrılmaları ve ayrı bir Kürt ulusunun oluşturulması esasının benimsendiği anlaşılmaktadır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devletinde birden fazla ulusun varlığı söz konusu olamaz. Dili, dini, mezhebi, ırkı farklı da olsa Türk Ulusu bütünlüğü içerisinde yer alan her birey Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçeğin ifadesi olan “Türk Ulusu” olgusunun ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak, ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren iddialar ileri sürülemez. Türk milliyetçiliğinin hukukumuzdaki anlamına, öğretiye de uygun olarak, Yüksek Mahkemenizce çeşitli vesilelerle getirilmiş yorum ve açıklamalara rağmen, ön savunmada olduğu gibi iddianamede doğmatizm esas alındığına, bunun Türk ırkı esasına, ırkçılık esasına, ırkçılık esasının da yasal temellere dayandırmaya çalışıldığına dair savunmanın kabulü olanaksızdır.
Diğer taraftan yine bu konuşma ve demeçlerde;
İlk defa içlerine sine sine içinde yer alabilecekleri, bizim diyebilecekleri bir partinin doğduğu, partinin en çok ezilen, en çok sömürülen, en çok baskı altında tu tulanların partisi olduğu, sömürülen, baskı altında tutulan ve zulme uğrayan bir halk, yani Kürtler bu partiye sahip çıkıyorlarsa Halkın Emek Partisinin bundan onur duya cağı, bütün bunlara rağmen partiye Kürtlerin partisi deniyorsa demek ki en çok onların ezildiği, sömürüldüğü, zulmedildiği, Kürtlerin en çok ezildikleri söyleniyorsa, Kürtlerinde partisi olmaktan onur duydukları,
Ekonomik ve etnik özelliklerinden dolayı Türkiye’de en fazla ezilenler Kürt halkı olduğundan, bunların ezilenlerin hakkını koruyan Halkın Emek Partisi’ni desteklemelerinden daha doğal bir şeyin olamayacağı,
Türkiye’deki bütün etnik yapıların partisi oldukları, ifade edilmek suretiyle, SPY. nın 78. maddesinin (b) bendine aykırı olarak davalı partinin belli bir ırka mensup olanların ve hatta daha da ileri gidilip Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan “etnik yapı” şeklinde ifade ettikleri değişik kökenli bireylerin bu kökenleri ısrarla ve her vesileyle vurgulanarak onların da partisi olduğu ileri sürülmekte ve böylece parti bir yönüyle de ırk esasına dayandırılmaktadır.
Eski genel başkan Feridun Yazar tarafından verilen bir demeçte üniter devlet kavramını Türkiye’nin sınırlarının değişmemesi anlamında aldıkları, ancak Türkiye Cumhuriyeti’nde üniter devletten kast edilenin inkarcı politika olduğu, bunun da katı bir merkeziyetçiliği beraberinde getirdiği Devletin bu inkarcı ve merkeziyetçi uygulamadan vazgeçerek bütün Türkiye’de halkların eşitliğine ve gönüllü birliğine dayalı politikaların üretilmesi gerektiği belirtildiği gibi (1.6.1992 tarihli Milliyet Gazetesi) yerel yönetimlerin merkezi devletin denetiminden kurtarılarak mahalli ve idari özerkliğe kavuşturulması (5.2.1992 tarihli Sabah Gazetesi), daha sonra da aynı doğrultuda olmak üzere, Türkiye’de üniter devletin bugüne kadar uyguladığı biçimde sorunları çözemediği, bu nedenle merkeziyetçi devlet sisteminin otonom bölgeler veya federasyon, yahut idari federasyon denilen şekilde değişmesi gerektiği, uygulanmasından yana oldukları idari federasyon biçiminde o bölgenin yönetim şeklinin, kullanılacak dilin, yapılacak yayınların o yerde belirleneceği, o yerde vergi toplanıp, yine o yerde harcanacağı, ancak bir kısmının devlete gönderileceğinin ifade edilmesi (1.6.1992 tarihli Milliyet Gazetesi) suretiyle, sırf bazı hizmetlerin daha iyi görülebilmesinin ve sorunların çözümlenebilmesinin birden çok ili içine alan çevrede teşkilatlanmayı gerektirdiğini dikkate alan Anayasa’nın, merkezi idareyi düzenleyen 126. maddesinin üçüncü fıkrasında sadece kamu hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyum sağlanmaya yönelik olmak üzere birden çok ili içine alacak şekilde kurulabileceği öngörülen merkezi idare teşkilatı modeliyle 127. maddesinin son fıkrasında öngörülen ve yine münhasıran belirli kamu hizmetlerinin görülmesi amacına yönelik olarak mahalli idarelerin kendi aralarında Bakanlar Kurulu’nun izniyle kurabilecekleri birlik modelinin ötesinde vergi toplama ve toplanan vergilerin mahallinde harcanması, yönetim şeklinin ve Anayasa’nın değiştirilmeyecek olan 3. maddesindeki Türkiye Devletinin dilinin Türkçe olduğu hükmü de gözardı edilerek, kullanılacak dilin ve yapılacak yayınların mahallinde belirlenmesi gibi, parti programındaki yerel yönetim örneğini dahi aşan, adeta siyasal amaçlı yerinden yönetim modeline yaklaşan, özerk bölge niteliğinde giderek federalizme yol açabilecek “idari federasyon” adı verilen kuruluşların, artık yetersiz kalmaya başladığı belirtilen tekil devletin yerine oluşturulmasının önerildiği ve böyle bir modelin önerilmesiyle de SPY. nın 80. maddesine aykırı olarak devletin tekliği ilkesini değiştirme fikrine sahiplenip bu yolda beyanda bulunulduğu çok açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Oysa, ülkemizde bölgelerin ulusal kimliğinden söz edilemez. Anayasa özerk ya da otonom bölge yahut federasyon gibi uygulamalara bilinçli olarak yer vermemiştir.
Tamamı iddianameye alınmış olan konuşma ve demeçlerde;
Halkların ve insanların kardeş oldukları ama birbirinin dövdüğü, birbirinin dövüldüğü bir kardeşliğin değil, eşit bir kardeşliğin istendiği,
Kürt ile Türkü omuz omuza birleştirip demokrasi mücadelesi verme gibi bir görevlerinin olduğu,
Nevruz’un zulme karşı direniş, mücadele, başkaldırı, özgürlük talebinin yükseldiği, zulme, sömürüye, baskıya başkaldırısın sembolleştiği bir gün ve Kürt halkının özgürlük bayramı olduğu, sömürüye ve sömürgeciliğe karşı herkesin mücadele ve dayanışma azminin bilenerek kenetlendiği bir gün olduğu, Kürt halkının direnme ruhunu, mücadele geleneğini simgeleyen Nevruz’un yeniden doğuşu dile getirdiği, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren kendilerinin de yeniden doğdukları, zulme ve baskıya karşı mücadele azimlerini yükselttikleri, Kürt halkının özgürlük tutkusundan vazgeçmediği, daima onu kıskandığı; buradan (konuşma kürsüsünden) Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Arnavut, Pomak herkese seslenilerek davalı partinin ezilen, sömürülen, baskı altında tutulanların partisi olduğu,
Halkların gönüllü birliğine, tam eşitliğe ve kardeşliğe dayalı bir demokratik düzenin kararlı savunucusu ve mücadelecisi olacakları,
Kürt halkının yıllardan beri insanlık haklarını kullanamadığı, hiç bir haklarının bulunmadığı,
Halkın Emek Partisi olarak halkların eşitliğinden ve kardeşliğinden yana oldukları, hedeflerinin eşitlik ilkesine dayalı halkların gönüllü birliği olduğu, onun için mücadele ettikleri,
Edirne’den Van’a kadar Kürt, Türk ve diğer bütün azınlık halkların, emekçilerin ortak sesi oldukları,
Kürt sorununun Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri mevcut olduğu, Cumhuriyetin Türk ve Kürt halkları tarafından birlikte kurulmuş olmasına rağmen daha sonra Kürt halkının tamamen dışlandığı,
Kürt halkının kimliksiz olmak istemediği, özgür olmak istediği, Kürt halkı nın Türk halkıyla bir alıp veremediğinin bulunmadığı, Kürt halkının özgürlük ve kardeşlikten, siyasi çözümden yana olduğu,
Beyan edilmek ve Ahmet Karataş’ın genel başkanvekili sıfatıyla 15.12.1991 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kongresinde yaptığı konuşmasına “Kürt, Türk, Laz, Çerkez, sıcak Türkiye halkı”; genel sekreter sıfatıyla 1.3.1992 tarihinde İstanbul’da yapılan mitingdeki konuşmasında da “bu ülkenin Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz bütün insanları” sözleriyle başlaması suretiyle SPY. nın 81. maddesinin (a) bendine aykırı olarak Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde dil ve ırk ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğuna işaret edilmektedir.
Davalı parti sorumlularının konuşma ve demeçlerinde;
– Kürt halkının özgürlük tutkusundan hiç bir zaman vazgeçmediği, daima onu kıskandığı, o yüzden de kültürünü ve ulusal değerlerini hep ayakta tutmasını bildiği,
Kürtlere okumanın, yazmanın, Kürt kültürünü araştırmanın yasak olduğu,
Kürt halkının Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğü içinde kendi ulusal ve kültürel kimliğini korumak ve geliştirmek istediği, devleti ele geçirenlerin inkarcı politikalarla Kürtleri eritmek istedikleri,
Kürt sorununun çözümü için öncelikle Kürt halkının kendi ulusal ve kültürel kimliğini ifade edebilmesinin önündeki engellerin kaldırılması ve geliştirilmesi olanaklarının yaratılması gerektiği,
Yeniden yapılacak bir Anayasada Kürtlerin dil, inanç ve kültür özgürlükleriyle Kürtçe eğitimi, öğrenimi ve diğer haklarını kullanmalarına olanak verecek yeni yasal düzenlemelerin topluma ve devlete benimsetilmesi gerektiği,
Türkiye’de yaşayan emik kökeni, dili ve kültürü ne olursa olsun bütün in sanların kendilerini, kendi dil ve kültürleriyle ifade edebilecekleri, eşit koşullara ve gönül birliğine dayalı bir toplum yaratmak istedikleri,
Belirtilmek suretiyle de, 81. maddenin (b) bendine aykırı davranılmakta ve Türk dili ve kültüründen başka bir dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlık yaratılarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı güdülmektedir. Oysa şurası bir gerçektir ki; Anayasa ve yasalarda yurttaşlar arasında ne ırk, ne dil, ne de başka herhangi bir nedenle ayrım yapılmasını öngören bir hüküm bulunmaktadır. Devlet, bireylerin soy kökenlerine karşı tarafsız ve ilgisizdir. Hiç kimsenin ve bu arada Kürt kökenli olanların kendi kimliklerini ifade etmelerine bir engel yoktur. Ancak burada önemli olan, bir azınlığa ya da ayrı bir ulusa mensup olmayı ileri sürmeksizin, kimliğin Türk ulusu bütünlüğü ve bu bütüne mensup olma ruh ve bilinci içinde anlatılmasıdır. Aksine düşünceler bu bütünlüğü bozacağından ve devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşüreceğinden koruma göremez. Nitekim Yüksek Mahkemeniz de 16.7.1991 gün E. 1990/1 (Siyasi Parti Kapatılması), K.1991/1 sayılı kararında, kimi siyasal nedenlerle dış etkilerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlilik tanınamıyacağı ifade edildikten sonra, “. . . devlet “TEK”tir, ülke “TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların, ya da bireylerin etnik kökeni ne olursa olsun (vurgulama bizim), yurttaşlık kurumu içinde ayırımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayıranı öngören hiç bir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı yoktur. . .” denilerek ulusal birliğimizin anlamı ve niteliği bir kez daha gözler önüne serilmiştir.
Bu durumda; davalı parti tüzel kişiliğini beyanlarıyla bağlayacakları öngörülmüş olan genel başkan ve genel sekreter gibi görevlilerinin Anayasanın 14. maddesindeki Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiç birinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla kullanılamıyacağı biçimindeki sınırlamaya, SPY. nın dördüncü kısmında yer alan 78. maddesinin (a) ve (b) bentleri, 80. maddesi ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri hükümlerine aykırı konuşma ve açıklamalarda bulunmaları sebebiyle davalı partinin Anayasanın 69. maddesinin birinci fıkrası ve SPY, nın 101/b madde ve fıkrası uyarınca kapatılması gerektiği sonucuna varılmaktadır.
B) Davalı parti yönünden söz konusu olan bir diğer kapatma sebebi ise SPY.nın 103. maddesinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Anılan maddenin birinci fıkrasına göre, “Bir siyasi partinin kanunun 78 ila 88 ve 97. maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde o siyasî parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.”
Kanuna aykırı siyasi faaliyetlerin mihrakı olma halinin nasıl anlaşılacağını, kanunun kullandığı deyimle nasıl sübuta ereceğini aynı maddenin ikinci fıkrası belirtmiştir. Şöyle ki; “Bir siyasi partinin yukarıda yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101. maddenin (d) fıkrasının uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesi ile olur.”
Şu halde, madde hükmüne göre, bir siyasi partinin kanunsuz siyasi faaliyetlerin mihrakı haline gelmesi sebebiyle kapatılabilmesi için, (1) yasanın dördüncü kısmında yer alan 78 ila 88 ve 97. maddelerindeki yasaklamalara aykırı fiillerin yoğun bir biçimde işlenmiş olduğunun o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya parlamentodaki grup genel kurulu yahut grup yönetim kurulunca açıkça veya zımnen benimsendiğinin belirlenmesi gerekir.
Bu açıklamaların ışığı altında davalı partiye mensup üyelerin işledikleri fiiller ile haklarında yapılan adli işlemlerin neler olduğuna iddianamenin 145-149. sayfalarında işaret edilmişti.
Bunlara ek olarak, iddianamenin hazırlık çalışmalarının son aşamasında veya dava açıldıktan sonra Başsavcılığımıza intikal etmiş bulunan diğer belgelerin incelenmesinden;
l- Aralarında Halkın Emek Partisi üyelerinden Yavuz Binbay, Sadun Acar, Naif Yaşar, Halil Yacan, Kenan Özdemir (Ödemiş), Hakim Burgu, Arif Acar, Faik Şimşek, Yahya Arslan ve Ali Kalçık’ın da dahil olduğu 94 kişiden oluşan bir topluluğun 21.3.1992 tarihinde Van il merkezinde kanunsuz gösteri yürüyüşüne katıldığı, bütün sanıkların yürüyüş sırasında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği aleyhinde sloganlar söyledikleri, dağilmaları sırasında bazı kimselere ait işyerlerinin cam ve çerçevelerini kırmaları sonucu 1.991.926.000 TL.- tutarında zarara sebebiyet verdiklerinden bahisle Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 30.4.1992 gün, 1992/349 sayılı iddianame ile diğer yasa maddeleri ile birlikte 3713 sayılı yasanın 8/1 maddesi uyarınca o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde dava açıldığı,
2- Halkın Emek Partisi Muğla il örgütü başkanı Mehmet Nuri Ermiş, il sekreteri Zülküf Atay ve yönetim kurulu üyeleri Mehmet Salih Hekimoğlu, Mehmet Okur, ihsan Şahin’in 21 Mart 1992 tarihinde Nevruz nedeniyle meydana gelen olaylarda Kürtlere karşı girişilen katliamı protesto için açlık grevinin Muğla il binasında yapılmasına, yerel ve genel basına bilgi verilmesine karar verdikleri, hazırladıkları bildiriyi basına ve muhtelif yerlere dağıttıkları, söz konusu bildiride “Kürt ve Orta doğu halklarının bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin ilk tohumu olan 21 Mart Nevruz Bayramı kutlamalarında Kürtlere karşı girişilen provakasyon eylemlerle kitle katliamlarına girişilmiştir. Bu olayları protesto edip, nefretle kınıyoruz. Bu sebeple Halkın Emek Partisi il binasında devrimci yurtseverler tarafından açlık grevi başlatıl mıştır. Bu olayları kınayan tüm insanların manevi desteklerini bekleriz.” ifadesinin yer aldığı, adlan geçenlerin parti binasına yeşil, san, kırmızı kartonlara “Faşizm Döktüğü Kanda Boğulacaktır. – Devrimci Gençlik”, “Nevroz Pirozbe – HEP”, “Devrim Şehitleri Ölümsüzdür, Yaşasın Çağdaş Kawalar – Yurtsever Gençlik”, “Me Ber- xuda, Emi Berxudıdin, Emi Bentubidin, Direndik, Direniyoruz, Direneceğiz – Yurt sever Gençlik”, “Dün Dersim, Ağrı, Zilan. . . Bugün Cizre, Silopi, Şırnak, Nusaybin… – HEP”, “Kürdistan’da Katliama Son-HEP”, “Kürdistan’daki Katliamları Protesto Amacıyla Açlık Grevi Başlamıştır-HEP” dövizlerini yazarak astıklarından bahisle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 3.6.1992 gün, 1992/49 sayılı iddianame ile 3713 sayılı yasanın 8/1 maddesi uyarınca o yer Devlet Güvenlik Mahkemesine dava açıldığı,
3- Halkın Emek Partisi Karşıyaka (İzmir) ilçe örgütü başkanı Âbdurrahman Dayan’ın kardeşinin kızının 13.6.1992 tarihinde yapılan düğünü için Grup Zozan isimli müzik topluluğunu oluşturan Abdülgafur Aksoy, Mehmet Dursun, Azat Kurt ve Şeyhmus. . . isimli kişilerle anlaştığı, bu kişilerin Abdurrahman Dayan’ın talimatı doğrultusunda düğünde, “Biz Kürdüz, yaşasın PKK., yaşasın Kürdistan, Apo liderimiz, Apo başımız, Ya haun peşmerge sakıp şalvar servan, evin roniya gula sor bıdın destivan Apoye serokeme” sözleriyle PKK. örgütünü övdükleri, bölücü slogan attıkları ve attırdıkları, düğün evindeki Türk bayrağını indirip, Kürt bayrağı olduğu ileri sürülen bir kumaş parçasını astıklarından bahisle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 24,6.1992 gün, 1992/58 sayılı iddianame ile 3713 sayılı yasanın 8/1 maddesi uyarınca cezalandırılması için o yer Devlet Güvenlik Mahkemesine dava açıldığı,
4- Halkın Emek Partisi İzmir il yönetim kurulunu oluşturan Enver Yüzen, Vefa Çabuk, Mehmet Zeynettin Unay, Kasım Öztürk, Abdülaziz Aktaş, Mehmet Tekin, Hasan Akdemir, Zeki Karatay ve İbrahim İncal’ın 1.7.1992 tarihinde toplanarak gecekondu yıkımlarıyla ilgili olarak “Yurtsever Demokrat Kamuoyuna” başlıklı bildirinin İzmir ili sınırları içinde dağıtılmasına karar verdikleri, işbu bildiride, “Son günlerde İzmir’de Kürt halkına yönelik Valilik, Emniyet ve Belediye üçlüsü tarafından uygulamaya konulan “Metropolleri Kürtsüzleştirme” temeline bir kampanya başlatıldığı. . . Metropolleri Kürtlerden arındırma senaryosu uygulamaya konulmadan önce karanlık güçlerce İzmir’de haftalarca yoğun bir biçimde dağıtılan “Yurtsever İzmirliler” imzalı bildirilerle bu uygulamanın maddi zemini, psikolojik zemini zaten yaratılmıştı. Bu bildirilerde özellikle Kürt halkına karşı düşmanlık körükleniyor, Kürtlere karşı tahrik amaçlanıyordu. Kürde iş ve ev verme, selamı kes, kız alıp verme, Kürde karşı şiddet kullan biçimindeki propagandayla Kürtlere karşı ırkçı-şoven hava yaratıldığı. . . Valilik, Emniyet ve Belediye üçlüsü tarafından gecekondu yıkımlarına başlandığı. . . Seçimler öncesinde düzen partilerince potansiyel oy deposu olarak görülen gecekondu semtleri ki çoğunluğu Kürttür, “Oyunu Ver, Konudunu Yap” aldatmacasıyla gecekondulaşmaya davetiye çıkaranlar bu kez de Kürtleri yılgınlaştırarak, terörize ederek geri göçe zorlama senaryosu gereği bu konduları vahşice yıkmaya çalıştılar. . . Yapılanlar Türk ve Kürt emekçilerine karşı uygulanan devlet terörüdür. . . “metropolleri Kürtlerden Arındırma Politikası” Bugün ülkede Kürt halkına karşı sürdürülen ÖZEL SAVAŞ’ın bir parçasıdır. . . ülkede kontrgerilla, özel tim, köy koruculuğu, SS kararnamesi ve her türlü devlet terörü ile halk bastırılmak, susturulmak istenirken, İzmir’de halkımızın elinden ekmeği, aşı alınarak en son evi başına yıkılarak bu amaç gerçekleştirilmek isteniyor. . . Metropollere yönelik bu saldırılan boşa çıkarabilmenin yolu HALKIN ÖZ GÜCÜNE DAYALI MAHALLE KOMİSYONLARI oluşturmaktır. Tüm Kürt ve Türk demokrat yurtseverlerini emekçi halka dayatılan bu Özel savaşa karşı durmaya, sorumluluğunu yerine getirmeye davet ediyoruz. . . şeklindeki sözlerle ırk mülahazasıyla halkın kin ve düşmanlığa tahrik edildiğinden bahisle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 27.7.1992 gün, 1992/68 sayılı iddianame ile T. Ceza Yasasının 312/2-3, 3713 Sayılı Yasanın 5, 5680 sayılı yasanın ek 4. maddeleri uyarınca o yer Devlet Güvenlik Mahkemesine dava açıldığı,
5- Halkın Emek Partisi Aydın il başkanı Lazgin Çulduz’un Aydın ili ve çevresinde PKK. örgütünün dağ kadrosuna militan gönderme çalışmalarında bulunduğu, 1991 yılı Aralık ayında Bilal Ülkü, Bayram Yılmaz, Bayram Pişkin, Faruk Ceylan, Yunus Tutuş, Ebedin Duyar, Murat Tilki isimli şahısları parti binasına çağırarak PKK. örgütünün her gün geliştiğini, Kürdistan’ın kurulacağını, kendilerinin büyük adamlar olacağını söyleyip, örgütün propagandasını yaptığı, bu kişileri İzmir’e getirerek PKK. kamplarına götürülmek üzere kimliği belirlenemeyen kişilere teslim ettiği, Lazgin Çulduz’un örgüt kampına gönderdiği kişilerden Bilal Ülkü’nün Irak’daki Şehit Mahir kampında eğitim görüp 6.6.1992 tarihinde silahlı çatışmada yakalandığı, il yönetim kurulu üyeleri olan İsmet Dağ, Şakir Sula’nın Aydın çevresinde PKK. örgütüne eleman temini için örgütün propagandasını yaptıklarından bahisle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 12.8.1992 gün, 1992/78 sayılı iddianame ile T. Ceza Yasasının 169, 3713 sayılı yasanın 5, 7/2 maddeleri uyarınca o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde dava açıldığı,
anlaşılmıştır.
Görüldüğü gibi; adları geçen parti üyeleri hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesiyle bireysel olarak yaptırıma bağlanan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü hedef alan propaganda yapma eyleminden dolayı yurdun çeşitli yerlerinde kamu davaları açılmış bulunması, SPY. nın siyasi partiler bakımından bu bütünlüğe uygunluğu esas almış olan ve davanın konusunu teşkil eden 78, 80 ve 81. maddelerine aykırı fiillerin parti üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği olgusunu ortaya koymaktadır.
Diğer taraftan, davalı partinin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu, parti üyelerince yoğun bir şekilde işlenen bu fiilleri açıkça reddetmiş veya kınamış da değildir. Bu hal, parti merkez karar ve yönelim kurulunun, parti üyelerinin sözü edilen fiillerini susma ve engelleyici bir harekette bulunmama suretiyle zımnen benimsediğini göstermekte ve böylece davalı partinin kanunsuz siyasi faaliyetlere mihrak olduğu sonucunu doğurmaktadır.
V- Sonuç ve istem
Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Halkın Emek Partisi’nin genel başkanları, genel başkan vekili ve genel sekreterlerinin çeşitli yerlerde ve tarihlerde yaptıkları konuşmalarda Anayasa’nın başlangıç kısmı ile 2, 3, 14, 68 ve 69. maddelerine ve SPY. nın 78. maddesinin (a), (b) benden, 80. maddesi, 81. maddesinin (a), (b) bentlerine aykırı nitelikte beyanlarda bulundukları,
Davalı partinin SPY. nın 103. maddesinde öngörüldüğü şekilde kanunsuz siyasi faaliyetlerin mihrakı haline geldiği anlaşıldığından,
Halkın Emek Partisi’nin SPY. nın 101/b ve 103/1 madde ve fıkraları gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.” denilmektedir.
DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI
Halkın Emek Partisinin 22.1.1993 günlü esas hakkındaki savunmasında aynen:
“Tekrardan kaçınmak amacıyla ön savunmada belirtilen ancak bu savunmamıza almadığımız hususları aynen tekrar ettiğimizi belirterek esas hakkındaki savunmamızı sunuyoruz.
l- Siyasi Partiler Yasası Anayasa’ya aykırıdır.
Cumhuriyet Başsavcılığı, Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırılığı doğrultusundaki savunmamıza karşı Anayasa’nın geçici 15. maddesini, iptal istemini incelemeye engel olduğunu belirterek karşı çıkmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığı şekli savunma yapmış, işin esası hakkında bir şey söylememiştir. Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasaya aykırı olduğunuda zımnen kabul etmiştir.
Anayasa’nın 69. maddesi, Siyasi Partilerin uyacakları esasları ve kapatma nedenlerini düzenlemektedir. Bu maddeye göre; “Siyasi Partiler Tüzük ve Programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.” Anayasa, Siyasi Partilerin kapatılma nedenlerini sınırlamıştır. Bu sınırlamanın amacı demokratik toplumun vazgeçilmez unsurları olan Siyasi Partilerin, Anayasal güvence altında faaliyet yürütmelerini sağlamaktır. Kapatma nedenleri sayma yolu ile sınırlandırıldığına göre, yeni yasalarla getirilmesi mümkün değildir.
Buna göre, Siyasi Partiler Yasasının 78. maddesi Anayasa’nın “Başlangıç Kısmı’nı, l, 2, 3, 4, 5 ve 66. maddelerini yasak kapsamına aldığından Anayasa’ya aykırıdır.
Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddeside, yasak kapsamına “Mezhep, Irk veya Dil farklılığı”nı aldığından Anayasa’ya aykırıdır.
Cumhuriyet Başsavcılığı, Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırı olduğu konusundaki savunmamızın, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası hükmüne göre, iddia edilemiyeceği yolundaki görüşüne gelince;
a- Anayasa’nın geçici 15. maddesi, geçici bir maddedir. Bu madde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık divanının oluştuğu 6.12.1983 tarihinde kendiliğinden ortadan kalkmıştır. Geçici maddeler süreklilik arz etmez, belirli bir zaman dilimini kapsarlar. Bu zaman dilimi ise 12.09.1980-6.12.1983 tarihleri arasındaki dönemdir. Geçici madde olma özelliği de budur. Geçici bir maddeye süreklilik kazandırmak hukuk devleti niteliği ile bağdaşmaz. Kaldı ki bu dönemde, bu geçici maddenin korumasından yararlanan 838 yasama işlemi çıkarılmıştır. Bu kadar çok sayıdaki, geçici döneme ait, olağanüstü dönemin sancılarını içeren ve aksaklıkları uygulama ile birlikte giderebilecek olan yasama işlemine dokunulmazlık tanımak hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu gibi, geçici maddelerin konuluş amacına da aykırıdır. Zira, geçici maddeler olağanüstü bir dönemde, olağan bir döneme geçişi sağlamayı amaçlarlar. Olağanüstü dönemi yasama işlemlerine sürekli dokunulmazlık tanımak olağan dönemlerin hiç gelmemesini, olağanüstü dönemlerin sürekliliğini beraberinde getirir. Geçici 15. maddenin lafzi yorumu ile yetinmek olağanüstü dönemi süreklileştirmektir. Bu ise hukuk devleti ilkesinin açık ihlaline yol açar. Bu nedenlerle Anayasa’nın geçici 15. maddesinin ortadan kalktığı kanısındayız.
b- 22.04.1983 tarihinde yürürlüğe giren 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası, yürürlüğe girdiği tarihten bu yana bir çok kez değişikliğe uğramıştır. Dolayısıyla yasa Milli Güvenlik Kurulu Konseyi dönemindeki orjinal halini kaybetmiştir. Bu nedenle de Anayasa’nın geçici 15. maddesinin korumasından yararlanamaz. Anayasa’nın geçici 15. maddesi ile koruma altına alınan Milli Güvenlik Konseyi döneminde yürürlüğe konulan yasaların orjinal halidir. Yürürlüğe girdiğindeki orjinal hali bugüne değin yaklaşık 10 kez değiştirilen Siyasi Partiler Yasasının hala ilk orjinalliğini koruduğunu düşünmek doğru değildir.
II- Anayasa’ya aykırı olan Siyasi Partiler Yasası “İhmal tekniği” yolu ile uygulama dışı bırakılmalıdır.
Anayasa’nın 138. maddesine göre hakimler “. . . hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırılığını reddetmeyip, zımnen kabul dahi etmektedir. Ancak Anayasa’nın geçici 15. maddesi hükmü nedeniyle aykırılığın ileri sürülemiyeceğini belirtmektedir. Anayasa Mahkemesi de konuya ilişkin kararlarında Anayasa’nın geçici 15. maddesinin lafzi yorumuyla yetinip, esastan incelemeye girmemiştir. Evrensel hukuk kurallarına uygun olmayan bir yasayı uygulamak durumu ile karşı karşıya kalan hakim, hukuka uygun olmayan bu yasayı vicdani kanaatini kullanarak ihmal tekniği yolu ile uygulamaktan sarfınazar edebilir.
Diğer taraftan, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılması için bizzat hükümet tarafından başlatılmış ve kamuoyuna yansıtılmış bir çalışma mevcuttur. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılması konusunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsilci bulunduran tüm Siyasi Partiler hemfikir olduğu gibi, bu maddenin kaldırılması gerektiği yönünde oluşan kamuoyunun ortak görüşü karşısında, Anayasa’nın geçici 15. maddesini Anayasa’ya konulmasını sağlayan ve bizzat kendileride geçici 15. maddenin korunmasından istifade eden dönemin Milli Güvenlik Konseyi üyeleri dahi, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılmasının gerektiği konusunda görüş belirtmişlerdir. Kaldırılması an meselesi olan bir geçici madde nedeniyle Anayasa’ya aykırı olan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın yukarıda belirttiğimiz ve Anayasa’ya aykırılığını iddia ettiğimiz maddelerinin bu davada uygulanmaması gerekir. Bu gelişme karşısında ciddi boyutta bir hukuki sıkıntı doğmuştur. Bu sıkıntının ihmal tekniği yolu ile giderilmesi mümkündür ve bunun yapılması gerektiği kanısındayız.
III- Duruşma istemi
Ön savunmamızda belirttiğimiz gibi Siyasi Parti kapatma davaları özü itibariyle bir ceza davasıdır. Sağlıklı bir karara varabilmek için yargılamanın dunışmalı yapılması gerektiği kanısındayız. Duruşma yapılmasını engelleyen herhangi bir yasal hüküm de bulunmamaktadır. Bu nedenle öncelikle duruşma istemimizin kabulüne karar verilmesini talep etmekteyiz.
Duruşma istemimizin kabul edilmemesi halinde, Parti yetkililerinin çağrılarak sözlü açıklamalarda bulunmalarına olanak verilmelidir.
Kaldı ki Mahkemenizin daha önceki uygulamalarıda bu yöndedir.
Cumhuriyet Başsavcılığı iddianamedeki suçlamalarını Eski Genel Başkan Fehmi IŞIKLAR’ın,
a- 26.01.1991 Tarihli konuşmasına,
b- 23.02.1991 Tarihli konuşmasına,
c – 21,03.1991 Tarihli konuşmasına,
d- 22.03.1991 Tarihli konuşmasına,
e- 26.03.1991 Tarihli konuşmasına,
f- 08.05.1991 Tarihli konuşmasına,
g- 10.07.1991 Tarihli konuşmasına,
h- 07.09.1991 Tarihli konuşmasına, ikinci Eski Genel Başkan Feridun YAZAR’ın
a- Sabah Gazetesinin 1-5 Şubat 1992 tarihli nüshalarında yayınlanan beyanlarında,
b- 20.04.1992 Tarihli konuşmasına,
c- Milliyet Gazetesinin 01.06.1992 tarihli nüshasındaki beyanına,
d- 10.09.1992 Tarihli konuşmasına,
Genel Başkan vekili Ahmet KARATAŞ’ın 15.12.1991 tarihli konuşmasına,
Eski Genel Sekreter İbrahim AKSOY’un 21.03.1991, 21.05.1991 ve 18.05.1991 tarihli konuşmalarına,
Genel Sekreter Ahmet KARATAŞ’ın 01.03.1992 ve 02.04.1992 tarihli konuşmalarına dayandırmaktadır.
Toplam 18 konuşma ve beyanın Sekizi Eski ve ilk kurucu Genel Başkan olan Fehmi IŞIKLAR’a, dört tanesi de ikinci Eski Genel Başkan Feridun YAZAR’a aittir. Bu kişiler Parti adına bağlayıcı beyanda bulunma hakkına geçmişte sahip olmuş olan kişilerdir, iddianamede de bu şahısların beyanları esas alınarak dava açılmıştır. Konuşma ve beyanlar bant çözümleri ile basında çıkan yazılara dayanmaktadır. Ön savunmamızda bant çözümlerinin ve basına çıkan beyanların eksik ve yanlış olduğunu, beyan sahiplerinin söyledikleri şeyler olmadığım itiraz olarak ileri sürmüştük. Bu itibarla da müvekkil Partinin şu anki Genel Başkam Ahmet TÜRK ile birlikte ilgili olmaları nedeniyle eski Genel Başkanlar Fehmi IŞIKLAR ve Feridun YAZAR’ında sözlü açıklamalarda bulunmaları için çağrılmalarını talep ediyoruz.
IV- İddianamede ve Cumhuriyet Başsavcılığının esasa ilişkin mütalaasında ileri sürülen mihrak olma iddiası hukuki dayanaktan yoksundur.
Ön savunmamızda ayrıntılı olarak açıklamamıza rağmen Cumhuriyet Başsavcılığı esas hakkındaki mütalaasında bu konudaki itirazlarımıza hiç değinmemiş, sadece Siyasi Partiler Yasası’nın 9. maddesi hakkında görüş belirterek esas itibariyle, ileri sürdüğümüz Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesi hükmüne uyulmadığı yolundaki savunmamızı adeta örtbas etmeye çalışmıştır. Önemine binaen bu konuya ilişkin savunmamızı yeniden açıklanması gerektiği kanısındayız.
İddianamede, parti üyeleri hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 8. maddesi uyarınca yurdun çeşitli yerlerinde 11 kadar kamu davası açıldığı, Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 80 ve 81. maddelerine aykırı fiillerin parti üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği, davalı partinin Merkez Karar ve “Yönetim Kurulunun üyelerce işlenen bu fiilleri açıkça red etmediği veya kınamadığı için parti, üyelerinin söz edilen fiillerini zımnen benimsediği, belirtilmektedir.
Daha öncede belirttiğimiz gibi 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 101. maddesinin (b) bendinde partileri bağlayıcı beyanda bulunacak kişiler iîe bağlayıcı karar alacak kurullar tek tek sayılmış olup, davalı parti açısından bunlar: Genel Başkan, Genel Sekreter, Parti Meclisi ve Parti Büyük Kongresidir.
Aynı maddenin (d) bendinde ise, “(b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı, merci veya kurulu tarafından bu kanunun 4. kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak 2 yıh geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, merci veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4. kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.
Siyasi Parti, tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği taktirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o siyasi partinin kapatılması hakkında dava açar. . .” Hükmü yer almaktadır.
İddianamenin bu bölümünde Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Yasası’nın 101/d maddesini hiç nazara almamıştır. Yasa üyeler yönünden hüküm giyme şartını ön gördüğü halde, iddianamede henüz karara bağlanmamış derdest davalar delil olarak gösterilmiştir.
Bugüne değin bir kez Celil BEDİKANLI adlı üyenin ihracı Cumhuriyet Başsavcılığınca istenmiş olup, istem davalı parti tarafından derhal yerine getirilmiştir. Bunun dışında herhangi bir istem vaki olmamıştır.
Belirtilen maddenin açık metni karşısında iddianamedeki mihrak olma iddiası hukuki mesnetten yoksundur. Davalı partinin il ilçe örgütlerince veya üyelerince 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 4. kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil işlenmiş ise, öncelikle Cumhuriyet Başsavcılığı yasa ile kendisine verilen görevi yerine getirmeliydi. Davalı partiden istem de bulunup, istemini yerine getirmemesi halinde iddianamede yer alan bu konuya yer verilmeliydi. Bu yapılmadığı için iddianamedeki mihrak olma iddiasının incelemeye almaksızın reddi gerekir.
V- Cumhuriyet Başsavcılığı iddianame ve esas hakkındaki mütalaasında Siyasi Partiler Yasası’nın Partiyi bağlayıcı beyanda bulunmak yetkisi olan kişi ve kurullar ayrımına girmeksizin, Parti aleyhine olabilecek ve bulabildiği herşeyi suçlama konusu yapıp delil olarak sunmuştur.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 101/b maddesinde, Parti tüzel kişiliğini bağlayıcı beyanda bulunma yetkisi olan kişiler ile kurullar tek tek sayılmıştır. Bu yasa ve yasaya uygun olarak hazırlanan Parti tüzüğüne göre yetkili kişi ve kurullar; Genel Başkan, Genel Sekreter, Parti Meclisi ile Parti Kurultayıdır. Bu husus iddianame ve esas hakkındaki mütalaada da açıkça kabul edilmiştir. Ancak Cumhuriyet Başsavcılığının bu açık kabullerine rağmen iddianame ve esas hakkındaki mütalaada Partiyi bağlamayacak kişilerin beyanlarına bolca yer verilmesinin nedeni, kanımızca Parti aleyhinde yeterli delilin bulunmamasının verdiği sıkıntıdır. Bu sıkıntıdan dolayı suni ve zorlama bir çaba gösterilmiştir.
Parti tüzüğü ve programı dava konusu değildir. Partinin yetkili kurullarının herhangi bir karanda dava konusu edilmemiştir, işbu dava Parti Genel Başkanları, Genel Başkan Vekili ve Genel Sekreterlerinin konuşma ve demeçlerine dayanılarak açılmıştır.
Partinin kuruluşundan dava tarihine kadar, Fehmi IŞIKLAR, Feridun YAZAR Genel Başkanlık, Ahmet KARATAŞ Genel Başkan Vekilliği, İbrahim AKSOY, İsmail Hakkı ÖNAL ve Ahmet KARATAŞ Genel Sekreterlik görevlerini üstlenmişlerdir. Bu şahısların aşağıdaki konuşma ve beyanları suçlama konusu yapılmıştır;
l- Fehmi IŞIKLAR’ın (Eski Genel Başkan);
a- 26.01.1991 Tarihli Konuşması,
b- 23.02.1991 Tarihli Konuşması,
c- 21.03.1991 Tarihli Konuşması,
d- 22.03.1991 Tarihli Konuşması,
e- 26.03.1991 Tarihli Konuşması,
f- 08.05.1991 Tarihli Konuşması,
g- 10.07.1991 Tarihli Konuşması,
h- 07.09.1991 Tarihli Konuşması,
2-Eski Genel Başkan Feridun YAZAR’ın;
a- Sabah Gazetesî’nin 01-05 Şubat 1992 Tarihli nüshalarında yayınlanan beyanları;
b- 20.04.1992 Tarihli Konuşması,
c- Milliyet Gazetesi’nin 01.06.1992 Tarihli nüshasındaki beyanı,
d- 19.09.1992 Tarihli Konuşması,
Genel Başkan Vekili Ahmet KARATAŞ’ın; 15.12.1991 Tarihli Konuşması.
Eski Genel Sekreter İbrahim AKSOY’un;
a- 21.03.1991 Tarihli Konuşması,
b- 21.05.1991 Tarihli Konuşması,
c- 18.05.1991 Tarihli Konuşması,
5- Genel Sekreter Ahmet KARATAŞ’ın,
a- 01.03.1992 Tarihli Konuşması,
b- 02.04.1992 Tarihli Konuşması.
Belirtilen bu konuşmalar tek tek incelendiğinde içerik olarak aynı mahiyette oldukları aynı şeylerin ifade edildiği öz itibariyle aynı temanın işlendiği görülmektedir. Benzer olmalarından dolayı hepsini ayrı ayrı incelemekten ziyade suçlama konusu yapılan bu konuşmaların Cumhuriyet Başsavcılığınca iddia edildiği gibi müvekkil Siyasi Partinin kapatılmasını gerektirir düzeyde olmadıklarının tespiti açısından eski Genel Başkan Fehmi IŞIKLAR’ın iddianamede yer verilen ilk iki konuşması ile eski Genel Başkan Feridun YAZAR’ın Sabah Gazetesi’nde yayınlanan beyanlarını özetlemekte yarar olduğu kanısındayız:
l- Eski Genel Başkan Fehmi IŞIKLAR’ın 26.01.1991 Tarihli Konuşması : Konuşmacı, Varşova Paktı’nın dağıldığını NATO’nun işlevsiz kalmak üzere olduğunu, dünyada silahsızlanma ve barışa doğru bir yönelişin başladığını, ancak bunun Türkiye ve Ortadoğu’ya yansımadığını, Amerika Birleşik Devletleri’nin Körfez Savaşını çıkarmasındaki faydacı yaklaşımını vurguladıktan sonra bu savaşın bölgede yaşayan Türk-Kürt ve Arap halklarının yararına olmadığını, Türkiye’nin bu savaşta bir çıkarının olamayacağını, savaşlar nedeniyle silahlara verilen paraların aç insanlar için, ülkelerin kalkınması için harcanmasının daha yararlı olduğunu, barış istediklerini, barıştan yana oldukları için savaşa hayır kampanyası başlattıklarını belirtip dönemin hükümetinin savaş ile ilgili politikalarım eleştirmiştir. Ayrıca Türkiye’deki memurların, işçilerin içinde bulundukları sıkıntıya değinmiş, Partilerinin demokrasiyi kurma insan haklarını savunma iddiasında olduğunu, demokrasinin önünde en büyük engelin Kürt sorunu olduğunu, bu sorunun demokratik barışçıl bir ortamda özgürce tartışılarak çözülmesi gerektiğini, halkların kardeş olduğunu, eşit olduğunu, Kürt sorununun süngü ile çözülemeyeceğini, Kürt yurttaşlarımız için sürgün kararnamelerin çıkarıldığını vurguladıktan sonra, bölgede insanlara yapılan haksızlıklara örnekler vererek diğer partileri eleştirip ilk defa bizim diyebilecekleri bir Partinin kurulduğunu, partilerinin sevgi ve saygı temelinde oluştuğunu ve hızla örgütlendiğini, partilerine Kürtlerin ve Alevilerin partisi denildiğini, bunun doğru olmadığını, partilerinin en çok ezilen sömürülen ve baskı altında tutulan insanların partisi olduğunu, bütün Türkiye’nin desteğini ve sempatisini almak istediklerini, Zonguldak’taki işçilerin kurtuluşunun Türkiye’de gerçek anlamda bir demokrasinin gerçekleşmesine bağlı olduğunu, halkı birleştireceklerini, dini, inancı, mezhebi, kökeni ne olursa olsun, ezilen, sömürülen, yoksul olan halkı birleştirmeye kararlı olduklarını belirtmiştir.
b- Aynı şahıs 23.02.1991 Tarihli Konuşmasında
Özet olarak; Körfez savaşına girilmediği halde Türkiye’de işçilerin büyük zarar gördüğünü, savaşın yanlışlığına değindikten sonra, Türkiye’de demokrasinin önündeki en büyük sorunun Kürt sorunu olduğunu, sorunun özgür bir ortamda barışçıl yollarla tartışılmasının gerektiğini, Kürt sorununun dikey olarak çözülemiyeceğini, sorunun Türkler tarafından Kürtlerle eşit ve kardeşçe omuz omuza çözeceklerini, halkın birbiriyle bir çelişkisinin olmadığını, gençlerin işsiz, hastaların hastane kapılarında beklediğini, partilerine bölücü diyenlerin kendilerinin bölücülük yaptığını, partilerinin en çok ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulanların partisi olduğunu, halkı birleştireceklerini Edirne’li Hakkari’Ii, Hanifi ile Şafi’yi, Sünni ile Alevi’yi, Kürt ile Türk’ü omuz omuza birleştirip demokrasi mücadelesi vereceklerini belirterek dönemin iktidarını eleştirmiştir.
c- Eski Genel Başkan Feridun YAZAR’ın Sabah Gazetesi’nin 01-05 Şubat 1992 tarihli nüshalarında yayınlanan beyanları:
Bu beyanlarında özet olarak; Osmanlı Devletinin uzun süre bir Cihan devleti olarak ayakta kalmasının nedeninin çok uluslu ve çok inançlı bir toplumu ayrım yapmadan bünyesinde bulundurmasından kaynaklandığını, bir tek etnik yapının dili ve kültürü değil, bünyesinde bulunan her etnik yapının dilini ve kültürünü birleştirdiğini, herkesin kendi kimliği ile yaşadığını, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan tüm etnik yapıların katılımı ile bugünkü devlet sınırlarının belirlendiğini, ancak daha sonra inkarcı bir politika izlendiğini, bunun sonucunda çeşitli isyanların çıktığını, asimilasyon politikasının hayata geçirildiğini, devletin kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Atatürk’ün Kürt gerçeğini benimsediğini, Türkiye’nin 1948’de imzaladığı Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinin gereklerini yerine getiremediğini, Türkiye’nin sürekli olarak kendisiyle çelişen bir devlet politikası izlediğini, çok Partili dönemden sonra kurulan birçok partinin kapatıldığını, Türkiye’deki demokratik kazanımların kalıcı olmamasının nedeninin merkeziyetçi devlet anlayışına bağlı asker ve bürokrasinin her türlü değişime kapalı olmasından ileri geldiğini, Türkiye’de inkarcı, asimilasyonca, toplumsal gelişmelere kapalı yenileşmemek için direnen resmi bir devlet politikası bulunduğunu, Türkiye’de yaşayan etnik grupların kendi kimlik yapılarını ortaya koyamadıklarını, demokratikleşmenin sağlanamadığını, işçi sınıfının haklarını elde edemediğini, inanç özgürlüğünün bulunmadığını, bunlara karşı çıkıldığında askeri darbelerin kendini dayattığını, Türkiye’de insan haklarının yoğun bir biçimde ihlal edildiğini, çocukluğunda gözleri önünde babasına işkence yapılan çocuklara gençliklerinde kendilerine işkence yapıldığını, işkence sonucu birçok insanın sakat bırakıldığını, öldürüldüğünü, demokratik kanalların tıkandığı noktalarda insanların başka arayışlara yöneldiğini, 12 Eylül’de tüm partilerin kapatıldığını, 12 EylüTden sonra kurulan birçok partinin kendilerini şoven milliyetçi anlayışlardan kurtaramadıklarını, özellikle SHP’nin bekleneni veremediğini, HEPnin nasıl doğduğunu belirttikten sonra partisinin demokrasi, insan haklarım evrensel nitelik kazanan tüm demokratik gelişmeleri kendisine hedef seçtiğini, sorunların barış içinde çözülmesini savunduğunu belirttiği, Türkiye’nin bir üçüncü dünya ülkesi olduğunu ve bu ülkelerin sorunlarını yaşadığını, enflasyon ve işsizliğin had safhaya ulaştığını, Türkiye’de hukukun genel ilkelerine aykırı bir Anayasa’nın, bu Anayasa’ya aykırı yasaların, bu yasalara kendilerini bağlı hissetmeyen bir yönetici kadronun olduğunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin halkı tam olarak temsil etmekten uzak olduğunu, mecliste devletin resmi görüşü dışında herhangi bir görüşün ifade edilemediğini, Doğu ve Güneydoğuda baskı ve asimilasyon politikasının uygulandığını, olağanüstü halin süreklileştirildiğini, mal ve can güvenliğinin kalmadığını, faili meçhul cinayetlerin arttığını, bölgenin hukukun genel ilkelerine aykırı kararnameler ile yönetildiğini, kararnamelerin yargı denetimi dışında tutulduğunu, partilerinin amacının devleti ve toplumu demokratikleştirmek, demokratik sivil bir toplum yaratmak olduğunu ve ayrıca Parti Programından örnekler vererek Partisinin amacını açıklamaya çalışmış, sonuç itibariyle eşiılik ve kardeşliğe dayalı özgür ve demokratik bir refah toplumu kurmak istediklerini vurgulamış, 1982 Anayasa’sın eleştirip, Demokratik yeni bir Anayasa’nın hazırlanması gerektiğini belirtmiş, daha sonra çarpık kentleşmenin ve iç göçün ülkenin önemli bir sorunu olduğunu, işsizliğin arttığını, sosyal sorunların arttığını, göçü önlemenin başlıca yolunun sanayileşme ve sanayinin dezantrealizasyonu ile büyük kentler dışındaki yerleşim birimlerinde çağdaş yaşam için gerekli koşulların yaratılması olduğunu, değişik görüşlerin kendilerini ifade edebilme olanağı bulmalarının gerektiğini, din ve vicdan özgürlüğünden yana olduklarını ancak laiklikten taviz veremiyeceklerini, Türkiye’de demokrasiyi tüm kurum ve kuruluşlarıyla yerleştirmek isteyen demokratik bir parti olduklarını, Türkiye’nin tüm sorunlarını demokrasi ve hukuk devleti kuralları içerisinde çözmek istediklerini, özellikle basın tarafından kendilerinin kamuoyuna yanlış tanıtıldığını, bölgesel bir parti olmadıklarını, bütün Türkiye’nin partisi olduklarını, Edirne’den Hakkari’ye, Rize’den Antalya’ya uzanan ülkenin partisi olduklarını, Edirneli işçinin, Trabzon’lu balıkçının, Manisalı halkın, Adanalı ırgatın, Şırnak’lı yoksul köylünün, Hakkari’deki işsiz gencin, kısacası bu ülkede yaşayan herkesin partisi olduklarını, Türkiye’yi bölmek değil tam tersine herkesin eşit yaşadığı bir ülke haline getirmek istediklerini, Kürt sorununun Türkiye’nin en önemli sorunu olduğunu, bu sorun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmedikçe Türkiye’de demokrasinin kurulmasının ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmanın sağlanmasının mümkün olmadığını, enflasyonun önlenemeyeceğini, insan hakları ihlallerinin önlenemeyeceğini, Kürt partisi olmadıklarını, ancak Kürtlerin ezici bir çoğunluğunun partilerinin üyesi veya destekçisi olduklarını, emekten yana olduklarını, baskı ve asimilasyona karşı olduklarını, asimilasyonu insanlık suçu olarak gördüklerini, Kürt Halkının Türkiye Cumhuriyetinin bütünlüğü içerisinde kendi ulusal ve kültürel kimliğini korumak ve geliştirmek istediğini, devletin kullandığı şiddet ortamı ve demokratik yolların tıkanması yüzünden Kürdistan işçi Partisi’nin yani zora karşı zor mantığının ortaya çıktığını, hareketin devletin şiddet politikasının sonucu olduğunu, partilerinin legal bir parti olduğunu hiç bir illegal hareketle ilişkilerinin bulunmadığım, her türlü şiddete karşı olduklarını, kardeşlikten yana olduklarını, belirttikten sonra, Türkiye’de kalıcı bir demokrasinin yerleşmesi için başta Anayasa olmak üzere bir çok yasanın yeniden ele alınarak değiştirilmesi gerektiğini, yeni yasaların toplumsal gerçeklere uygun bir biçimde düzenlenmesi gerektiğini, belirtmiştir.
Diğer konuşma ve beyanları da benzer mahiyettedir. Yanlız 01.06.1992 tarihli Milliyet gazetesindeki beyanında merkeziyetçi sistemin aksaklıklarını giderme açısından idari federasyon önerisinde bulunmuştur.
Suçlama konusu yapılan bu konuşmalar ile yukarıya almadığımız parti adına beyanda bulunma, yetkisine sahip diğer şahısların tamamı içerik itibariyle aynıdır. Bu konuşmalarda işlenen ana tema Türkiye’de gerçek anlamda bir demokrasinin bulunmadığı bunun yanında enflasyon, işsizlik, işçi hakları, sendikal haklar, çarpık kentleşme, çevre kirliliği, insan hakları gibi çağdaş demokratik toplumların çok gerisinde kalan sorunların bulunduğu, demokrasinin önündeki en büyük engelin Kürt sorunu olduğu, bu sorunun aynı zamanda diğer bir çok sorununda ana nedeni olduğu, Kürt sorununun öncelikle demokratik, barışcıl bir ortamda özgürce tartışılarak çözülmesi gerektiği biçimindedir.
Konuşmaların tamamında tüm konuşmacılar birlik ve beraberlik fikrini özellikle işlemişlerdir. Konuşma metinlerinde de bu durum açıkça yer almıştır. Örneğin; Edirneli ile Hakkari’liyi, Suni ile Alevi’yi omuz omuza birleştirmek istediklerini, halkların kardeşliğini savunduklarını açıkça beyan etmişlerdir. Konuşmaların tamamı bütünlük içerisinde incelendiğinde bölücülük amacının güdülmediği açıkça anlaşılmaktadır.
Cumhuriyet Başsavcılığı iddianame ve esas hakkındaki mütalaasında Kürt sözcüğünün geçtiği her satır ve cümlenin altını çizerek vurgulama yapmıştır, iddianame ve esas hakkındaki mütalaada “Kürt-Kürt Halkı” sözcükleri bölücülükle ülkeyi bölmekle eş anlamda görülmüştür. Müvekkil parti aleyhindeki tüm suçlamaların temelinide bu iki sözcük yani “Kürt-Kürt Halkı” sözcükleri oluşturmaktadır. Suçlama budur. Müvekkil Parti adına bağlayıcı beyanda bulunma hakkı olan kişilerin bu sözcükler dışında söyledikleri bir şey yoktur. Bu sözcüklerin tek başına ele alınarak suçlama konusu yapılması hukuk mantığıyla bağdaşmaz. Bu sözcükler suç teşkil etmediği gibi, sözcüklerin geçtiği konuşmalar bir bütün olarak ele alınıp değerlendirildiklerinde ülke bütünlüğü aleyhinde kullanılmadıkları açık ve net olarak anlaşılmaktadır.
Bu iki sözcüğün dışında eski Genel Başkan Feridun YAZAR’ın Milliyet gazetesinde yayımlanan beyanında öne sürdüğü “îdari Federasyon” Önerisi Cumhuriyet Başsavcılığınca çarpıtılmaktadır. Öneri Federasyon veya Bağımsız devletçikler biçiminde değildir. Önerilen mevcut manalı idarelerin daha etkili, söz ve karar sahibi olabilecekleri, mahalli bir idari yönetim şeklidir. Devletin Bağımsızlığım, mahalli idareler üzerindeki hükümranlık hakkını bertaraf edici özellikte değildir.
Siyasi Partilerin devletin işleyişi ve şekillenmesi hakkında değişik öneriler sunması, doğaldır. Siyasi Partiler mecliste gerekli çoğunluğu edindiklerinde veya önerilerine yeterince çoğunluk bulduklarında Anayasa ve yasaları değiştirme hakkına sahiptirler. Mahalli idareler yasasının değiştirilmesi bu yolla mümkündür. Bu hakka sahip olabilecek olan bir Siyasi Partinin değişmesi mümkün olan Mahalli idareler yasasının alabileceği yeni şekli hakkında öneride bulunması doğaldır.
Cumhuriyet Başsavcılığının suçlama konusu yaptığı ve yukarıda belirtilen sözcükler ile Öneriler Cumhuriyet Başsavcısının müvekkil siyasi Partinin kapatılması konusundaki aşın istemini, ancak yeterli delilin elde bulunmamasının yarattığı çaresizliği göstermektedir. Müvekkil Parti “Kürt” ve “Kürt Halkı” deyimleri kullanıldığı için iş bu kapatma davası ile karşı karşıyadır. Dünyada demokrasi barış ve insan hakları konusunda büyük gelişmeler olmaktadır. Dünyada esen barış ve demokrasi rüzgarlarına Türkiye’nin kayıtsız kalması mümkün değildir. Nitekim şimdiden bu esintiler kendini hissettirmeye başlamış, Türkiye’de de kalıcı bir barış ortamının, gerçek bir demokrasinin yerleşmesini ve insan haklan ihlallerine son verilmesi için birçok kişi ve kuruluş ses vermeye başlamıştır. Bunun sonucunda, Özde kendilerini mevcut düzeni korumakla görevli hisseden birçok siyasi kişi bu konulara eğilmek zorunda kalmıştır. En tepe noktasında Cumhurbaşkanı, Kürt sorununun tartışılması gerektiğim Federasyonun da tartışılabileceğini belirtmiş, Başbakan Kürt realitesini kabul ettiğini beyan etmiş, başta koalisyon ortağı SHP olmak üzere, birçok siyasi partide Kürt sorunu ve çözümü konusunda raporlar hazırlamışlardır.
Türkiye’de politika yapan ve sorumluluk hisseden müvekkil Siyasi Partinin Kürt sorunu konusunda görüş ve düşünce açıklaması varlığının gereğidir. Aynı sorun müvekkil partinin beyanlarını aşan bir boyutta başkalarınca tartışılırken onlar hakkında herhangi bir işlemin yapılmaması, “ki doğru olan da budur” müvekkil parti hakkında kapatılma davasının açılması çifte standarttır. Birine yasak diğerine serbest mantığı bir hukuk ayıbıdır.
Siyasi Partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ülke sorunları hakkında düşüncelerini ve önerilerini özgürce açıklayıp gereğini yapabilmelidirler. Bunu yapabildikleri sürece görevlerini yerine getirmiş olurlar. Siyasi Partilerin savundukları görüşleri kamuoyuna açıkça ve çekinmeden sunmaları bu düşüncelerine ve görüşlerine taraftar kazandırarak kendilerine iktidar yolunu açmaları demokrasinin gereğidir. Siyasi Partiler bu işlevlerini zor ve baskıya dayandırmadıkça ya da ihtilal yoluyla iktidara gelmeyi amaçlamadıkça Anayasal ve hukuksal korunmadan yararlanmalıdırlar.
Mevcut, antidemokratik ve toplumsal gerçekliğe ters düşen yasalara dahi aykırı olmayan beyanlar nedeniyle müvekkil parti hakkında iş bu kapatılma davasının açılmasının esas nedeni iddianamenin dayandığı mantıktır, iddianame, yetmiş yıllık resmi ideolojinin yansıması ve savunulmasıdır. Dogmatizm temel alınarak Anayasa’nın ideolojik bir belge olduğu vurgulanarak ulus, dil ve kültür gibi sosyolojik gerçekler bu perspektif ile sınırları çizilerek buna aykırı düşünce yasak sayılmıştır. Bu düşünce tarzının bariz kanıtı suçlamanın dayandığı olguların zayıflığıdır, iddianamedeki Dogmatizm genel olmayıp “Türk Irkı” esasına dayanmaktadır. Bu dogmatizm ifade edilirken ırk aleyhtarı kavramlar kullanılarak demokratik bir düşünce biçimi verilmeye çalışılmıştır. Oysa sosyolojik gerçekliğin yok sayılması ırkçılığın en ilkel biçimidir. Esasen bu tutum iddiaya has değildir. Erkin temelini oluşturmaktadır. Erk, çiftestandartlı ve çift mantık taşımaktadır. Gizlilik, hiyle-i şer, demogoji gerçekleri saptırma, zayıfı ezme, kuvvetliye boş görünme güdüsü, fiziksel ve düşünsel zor kullanma, zor ve şiddete karşıymış gibi görünme ey yaygın yöntem olmaktadır. İddinamede belli bir otoriter-totaliterlik hakim olmakla birlikte, hukuk devleti olma iddiası da elden bırakılmamaktadır. İddia makamı bir yandan ırkçılık esasını yasal temellere dayandırmaya çalışmakta diğer yandan müvekkil partinin ırkçılık aleyhtarı sosyolojik gerçekleri dile getirmesini ırkçılıkla mahkum etmeye çalışmaktadır.
VI- Cumhuriyet Başsavcılığı esas hakkındaki mütalaasında yeni beyan ve konuşmaları Mahkemeye delil olarak sunmuştur. Mahkemeye sunulan bu yeni beyan ve konuşmaların hiçbiri Müvekkil partiyi bağlayıcı beyanda bulunma yetkisine sahip kişilere ait değildir. Bunlardan biri de delil olarak ibraz edilen eski Genel Başkan Feridun YAZAR’ın Müvekkil partinin 19.09.1992 tarihinde yapılan 2. olağanüstü kurultayındaki konuşmasıdır.
Eski Genel Başkan Feridun YAZAR’ın bu konuşmasını kurultayda, Kurultay Divan Başkanlığının oluşumundan sonra yapmıştır. Kurultayda Başkanlık divanı oluştuğu anda Genel Başkanlığı son bulmuştur. Zira seçimli bir kurultay yapılmıştır. Başkanlık divanının oluşumundan sonra kurultayda parti adına karar verme hakkı sadece ve sadece Kurultaya aittir. Partinin Büyük Kurultayından başka yetkili hiç bir organı kalmaz. Parti adına karar alma hakkı Başkanlık divanı oluşumundan itibaren Kongre sonucuna kadar sadece Kurultaya aittir. Başkanlık divanı oluşmadan önce konuşmuş olsa idi, Genel Başkan sıfatı ile konuşmuş olacaktı oysa konuşma, Başkanlık divanının oluşumundan sonra yapılmıştır. Bu konuşmayı Genel Başkan sıfatıyla değil, doğal delege olarak yapmıştır. Bu açıdan da konuşmasının partiyi bağlayıcı yönü yoktur. Bu nedenle de Parti aleyhine suçlayıcı bir delil olarak değerlendirilemez.
VII- İddianamede Müvekkil parti Genel Merkezinde imzaya açıldığı belirtilen 16.04.1992 tarihli “Birleşmiş Milletler ve tüm uluslararası kurum ve kuruluşlara Deklarasyondur” başlıklı metnin parti Genel Merkeziyle bir ilgisi yoktur, îddia edildiği gibi Genel Sekreter Ahmet KARATAŞ bu bildiriye Genel Sekreter olarak imza koymamıştır. Kendi adına imzalamıştır. Nitekim imzalarken de Halkın Emek Partisi Genel Sekreteri ibaresi de yer almamıştır. Bunun partiyi bağlayıcı bir yanı yoktur.
VIÜ- Cumhuriyet Başsavcılığı ön savunmamızda belirttiğimiz uluslararası sözleşmelerin dikkate alınmadan davanın açıldığı yolundaki savunmamıza karşı bu sözleşmelerin işbu davanın açılmasına ve görülmesine engel olmadığı gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığınca bu yoldaki savunmamız “dava engeli” biçiminde algılanmıştır. Oysa savunmamızda belirtmek istediğimiz husus, Cumhuriyet Başsavcılığının suçlama konusu yaptığı konuşma ve beyanların uluslararası sözleşmeler ve hukukun genel İlkeleri karşısında “Suçlama Konusu” yapılamayacağına ilişkindir. Konuşma ve beyanların suç teşkil edip etmediğinin partiyi kapatma nedeni sayılıp sayılamıyacağının değerlendirilmesinde uluslararası hukuk kuralları ile sözleşmelerin, göz önünde bulundurulmadığı yolundadır.
Cumhuriyet Başsavcılığı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin kendiliğinden bağlayıcı nitelikte bulunmadığım belirmektedir. Başsavcılığın bu beyanım talihsizlik sayıyoruz. Zira, bu bildirge kendiliğinden bağlayıcıdır ve imza koyan tüm ülkeler buna uymak durumundadırlar. Aksi taktirde ciddi prestij sorunları ve imzacı devletlerin saygınlığı sorunu ortaya çıkar.
Cumhuriyet Başsavcılığınca ihmal edilen bu hususun Anayasa Mahkemesince göz önünde bulundurularak giderileceği inancındayız.
IX- Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararların kesin olması sebebiyle Anayasa Mahkemesi’nin ilk derece Mahkemelerinden farklı bir yorumla, hukukun genel ilkelerini, uluslararası sözleşmeleri gözönünde bulundurarak yasaları uygulamak durumundadır. Hukukun genel kuralları Anayasa Kurallarının da önünde gelir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi uluslararası hukuk kurallarını, Avrupa insan Hakları Komisyonu ve Mahkemesinin vermiş olduğu kararları ve insan Haklarının ortak değer olarak korunması gerektiğini, kararlarında gözönünde tutmak durumundadır.
Anayasa Mahkemesi kararlı ile Türkiye’de tıkanma noktasında bulunan Demokratik düzenin önünü açmalıdır. Siyasi Partiler Demokrasilerin vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi Partilerin kapatılmasına karar vermekle, Anayasa Mahkemesi demokratik düzeni bizzati kendisi tıkamış olur. Oysa Anayasa Mahkemesinden beklenen Çağdaş yorumlarla tıkanan demokratik düzenin önünü açmaktır.
X- Özet olarak Halkın Emek Partisi, Sosyal hukuk devletinin ve demokratik sivil bir refah toplumunun gerçekleşmesini amaçlayan, bununda Türk ve Kürt halklarının eşitliği, kardeşliği, gönüllü birliği ile mümkün olacağına inanan ve çalışmalarında hukuki çerçeve içinde kalmaya özen gösteren bir siyasi partidir.
Halkın Emek Partisi hakkında ileri sürülen iddiaların tamamı hukuki dayanaktan yoksundur. Halkın Emek Partisi düzenin çizdiği sınırlan zorladığı için, düzenin güdümüne girmediği için hukuki mesnetten yoksun, siyasi yönü ağırlıklı bir karar sonucu olan bu kapatılma davası ile karşı karşıya kalmıştır.
Hukukun genel ilkelerine ve uluslararası sözleşmelere göre müvekkil parti, “Kürt Halkı” deyimini kullandığı için kapatılamaz.
Sayın Mahkemenizin, Siyasi Partilerin kapatılmasının demokratikleşme sürecini uzatmaktan başka bir işe yaramadığı gerçeğini gözönünde tutarak, özellikle hukukun genel ilkelerine, demokrasinin evrensel kurallarına ve Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere dayanarak, hukuki mesnetten yoksun işbu davayı reddedeceği inancındayız.
Sonuç ve istem : Yukarıda anlatılan nedenlerle;
1- İddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığı’na iadesine,
Duruşma isteminin uygun görülmemesi halinde ilgileri nedeniyle Genel Başkan Ahmet TÜRK ile eski Genel Başkanlar Fehmi IŞIKLAR ve Feridun YAZAR’ın sözlü açıklamalarda bulunmaları için çağrılarak dinlenmelerine,
Anayasa’ya aykırılık iddiamızın incelenerek, Siyasi Partiler Yasasının iptaline,
Davanın reddine karar verilmesini davalı parti adına vekaleten dileriz.” denilmektedir.
1.3.1993 günü yapılan sözlü açıklamada, Davanın Evreleri Bölümünde belirtildiği üzere Partiyi temsile yetkili olarak Parti Genel Başkanı Ahmet TÜRK ile Eski Genel Başkan ve şimdiki davalı parti üyesi olan Feridun YAZAR dinlenilmiş, eski Genel Başkan ve bugün için Davalı Partiyle bir hukuksal bağlantısı olmayan Fehmi IŞIKLAR’ın salonda bulunduğu sırada Başkan tarafından söyleyecekleri varsa, elinde belgeleri ve bilgileri varsa onları adı geçen temsilcilerin kendi sunuşları içinde Mahkeme’ye sunabilecekleri bildirilmiştir ve bu husus sözlü açıklama tamamlandığında da yinelenmiştir.
Sözlü Açıklamada :
l- HEP Genel Başkanı Ahmet TÜRK, aynen: “Bugün üçüncü yılını doldurmuş olan Halkın Emek Partisiyle ilgili dava nedeniyle huzurunuzdayız. Halkın Emek Partisi, kurulduğu günden beri Büyük bir Türkiye partisi olarak ortaya çıktı. Amacı, Türkiye’deki sorunları irdelemek, amacı Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü içinde sorunları ortaya koyarak, bugün olumsuzlukları ortadan kaldırmaktır. Böyle bir anlayışla Halkın Emek Partisi yola çıktı. Ve bugünkü Parti söylevlerimizde yaptığımız bütün konuşmalarımızda, barışçıl yöntemleri öne çıkararak, olayı Türkiye kamuoyuna yansıtmaya çalıştım.
Bir siyasi parti, elbette ki düşüncelerini kamuoyuna yansıtmak için uğraşır, özlediği bir düzeni, bir anlayışın egemen olması için özlediği bir anlayışın Türkiye’de egemen olması isteminde bulunur ve bu şekilde de Hükümet olmayı, iktidar olmayı ve düşlediği, hayal ettiği bir anlayışı gerçekleştirmek için yola koyulur. Bunu yaparken, elbette ki bugünkü yasalara uygun bir çalışma içinde olmayı da hedefler ve bugüne kadar yapılan çalışmalar da bunu göstermektedir.
Bazı söylemlerimizde, suç sayıldığı iddia edilen bir iki noktaya değinmek istiyorum. Biz, Türkiye’de Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü içinde ve anlayışı içinde olayları gündeme getirdik, sorunları getirdik, tartıştık. Bugün Türkiye’de birçok sorun var. Bu sorunların başında bir Kürt sorunu var. Bu, bir Türkiye’nin gerçeğidir. Kürt sorununu, Halkın Emek Partisi yaratmadı, böyle bir sorunu bir yerden alıp işlemedi. Var olan bir gerçeği ortaya koydu ve bu sorunun çözümü için barışçıl yöntemleri öne çıkardı; böyle bir anlayışla Kürt sorununu aldık.
Bu Kürt sorunu, sadece Halkın Emek Partisi de ele alıp işlemiş, bir sorun değil. Sayın Başbakan, Doğru Yol Partisi Genel Başkanı”, Türkiye’de bir Kürt realitesi vardır” diyor. Sayın Cumhurbaşkanı Özal, “federasyon dahi tartışılmalıdır” diyor. Sosyaldemokrat Halkçı Parti, “Kürt sorunuyla ilgili geniş bir rapor hazırlıyor. Yine ANAP milletvekili rahmetli Kahveci de, Kürt sorunuyla ilgili bir rapor hazırlıyor. Yani, ortada bir Kürt sorununun olduğunu herkes söylüyor. Ki, Halkın Emek Partisi de bunu söylemiş ve bu sorunu, Türkiye’nin birliği, bütünlüğü içinde insanların eşit, özgür bir temelde ele alıp irdelenmesini istemiş sadece. Sorunlar ancak bu şekilde çözümlenir inancıyla yola çıkmış. Bugün yaşanan kan ve gözyaşı, olayları açarsak, tartışırsak, hoşgörü ortamını yaratırsak, bütün bu olumsuzluklar ortadan kalkar inancıyla olayları ele almış, yorumlamış ve bu şekilde de düşüncelerini ortaya koymuş.
Şimdi, Sayın Özal, “federasyon dahi tartışılmalıdır”, Sayın Başbakan, “Kürt realitesini ve Kürt gerçeği üzerinde “söylemleri vardır, raporlar hazırlanıyor. Peki, o zaman bir Kürt olayı var ve Kürt halkı denildiği zaman da suç olunuyor Anayasamıza göre. O zaman, Kürt realitesi demekle, bir Kürt halkının varlığını Sayın Demirci’de, Sayın Özal’da, diğer siyasi partiler de söylüyor; o zaman bütün siyasi partileri kapatmamız gerekiyor, yani olaya böyle bakmak. . .
Şimdi ben şunu sormak istiyorum: Sayın Başbakana sorarsam, inanıyorum ki, benim ailemden veyahut ailemle bütünleşmiş akrabalaşmış birisinin de Kürtlüğü var ve sayın üyelere sorarsam, birçoğunun ailesinde bir Kürt kökeni gibi bir şey bulunur bir çoğumuzda. O zaman benim ailemde var, “ben Kürt’üm diyorsam, bir başkasının ailesinde varsa, onbinlerce insan oluyorsa, bu bir halktır. Bu bir gerçektir. Biz sadece bu gerçeği ortaya koyduk; ama Türkiye’de insanların birlikte yaşamasını da önemsedik ve bu konuda da bütün açıklamalarımızda sorunları ortaya koyduk, ama Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü içinde, herkesin özgür ve eşit olacağı bir temelde olayları ele aldık, yorumladık ve böyle bir anlayışla, bir siyasi partinin çalışmalarına önayak olduk.
Şimdi ben, ikinci bölüme geçmek istiyorum: 1982 Anayasası ve 1982 Anayasası’nda bazı kelimelerin, söylemlerin suç olduğu söylenmekte; kabul ediyorum, doğrudur.
Ancak, 1982 Anayasası’nın baktığımızda, bugün 10 siyasi parti liderinin yaptığı bir toplantıdaki zabıtlar var. Başlangıç kısmında ve Anayasanın tamamının değişmesi gerekir bir anlayış egemen Türkiye’de. Ve hepsi diyor: “Bu Anayasa değişmelidir”. Başlangıç bölümünde, halkın çağrısı üzerine 1980 12 Eylülünü yaratan silahlı kuvvetler, halkın çağrısı üzerine 12 Eylül darbesini gerçekleştirmiş ve oluşmuş olan Danışma Meclisi çalışmaları sonucunda, yine Milli Güvenlik Konseyinin onayıyla bir Anayasa oluşmuş ve bugün ülkedeki 10 siyasi parti böyle bir anlayış olmaz. . . Ne zaman halk böyle bir çağrı yapıldı, böyle bir Anayasa yapıldı ve bu Anayasanın halkımıza, insanımıza yetmediğini ortaya koymuş, çok açık bir şekilde bunu dile getirmişlerdir.
Sayın Başkan, sendikalarla ilgili 52. maddeye bakalım, İşçi sendikaları siyaset yapamazlar, üretemezler, siyasi çalışma içinde olamazlar deniyor. Fakat bakıyoruz bugün; siyasi toplantılar da yapıyor, düşüncelerini de ortaya koyuyor, siyasi parti genel başkanları gidiyor, toplantılarına katılıyor, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı gidiyor, orada konuşmalar yapıyor, anlayışlarını ortaya koyuyor ve onlardan sempati bekliyor, destek arıyor. O zaman bütün siyasi partiler, bugün bir Anayasa suçu işlemektedir.
Şunu söylemek istiyorum: Bu Anayasa, Cumhurbaşkanı’nın siyasi partilerin davranışlarıyla, söylemleriyle delik deşik edilmiş. Şimdi bir elek olarak ele alalım, bunun içine su koyuyoruz, altı delik, bütün su süzülüyor, dökülüyor yere, Halkın Emek Partisiyle ilgili eleğin içinde o suyu tutalım deniliyor.
Eğer, bugün 1982 Anayasasına göre Halkın Emek Partisi suç işlemişse ve kapatılması gerekiyorsa, inanın ki diğer siyasi partiler de aynı davranış içinde olmuşlardır. O zaman bu olay, sadece bir hukuki sorun olmaktan çıkıyor, bir siyasal sorun olarak önümüzde duruyor. Ben özellikle bunu ifade etmek istiyorum.
Sayın Başkan, zaten yaptığımız savunmada, konuşmalarla ilgili birçok söylem var. Başta da ifade ettiğim gibi, arz ettiğim gibi, sorunlar ortaya koyuluyor, ama bütün konuşmaların özünde ve içeriğinde Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü içinde olayları ele alın, yorumladığımızı ifade ettik. Ancak, zaman zaman, birçok siyasi partinin toplantılarında merkezin ve yönetimin anlayışı dışında bazı sloganların atıldığı, bazı durumların geliştiği bir gerçektir.
Ben Dördüncü Dönem milletvekiliyim; daha önce CHP içinde bulundum, SHP içinde bulundum, onların toplantılarında kurultaylarında da, işte, “halklara özgürlük” buna benzer birçok slogan atıldı. Halkın Emek Partisinde de bu yaşandı.
Şimdi elinizde bir bant var; dikkatle izlendiği zaman burada 250 kişilik bir delegasyon var, 250 kişilik delegasyon bölümünden en ufak bir şey yok; ama, 6 bin insan salonda ve bugün 6 bin insan gelip izleyen insanlar arasında zaman zaman slogan atıldığı doğrudur ve divan, her zaman uyarısını yapmış, uyarıda bulunmuş ve slogan atılmamasını istemiştir.
Şimdi bir kurultayda, bir partinin toplantısında 7 bin insanın katıldığı bir toplantıda “neden slogan atıldı'” gibi bir anlayışla bir siyasi parti kapatılıyorsa, bence bu da çok büyük yanlışlık olur.
Yine iddianın zaman zaman Halkın Emek Partisinin başka illegal bir anlayışla organik bağı olduğu iddiası var. Biz bütün açıklamalarımızda şunu çok açık bir şekilde ifade ettik; Halkın Emek Partisi özgür iradesiyle kurulmuş olan bir parti, kimseyle hiçbir organik bağı yoktur ve biz bugün bu demokrasi mücadelesini bu alanda yararlı olacağına, halkımıza yarar getireceğine inanmasaydık bugün burda olmazdık, Parlementoda olmazdık, siyasi parti oluşturmazdık. Zaten siyasi parti oluşturduğumuz zaman biraz tarihi dayatmalar, gerçekler bizi bu noktaya getirdi. Bir konferansa katıldık, ihraç edildik ve bir arayış içinde, kendiliğinden gelişen bir siyasî parti olayı; şimdi burada başka bir zeminle veyahut başka bir anlayışla bütünleştirerek Halkın Emek Partisi başka bir partinin yan kolu gibi gösterme iddiaları gerçek dışıdır. Ama, bazı gerçekler var, bugün özellikle Doğu ve Güneydoğuda bir olağanüstü hal var, uygulamalar var, haksız baskıcı bir anlayış var, egemendir.
Eğer, izin verirseniz birçok örneğiyle bunu ortaya koymak istiyorum ki, çok kısa bir zamanda bundan bir hafta önce benim ilçemde, Derik’in Dumanlı köyünde 9 kişi öldürüldü ve TRT’den açıklama yapıldı, işte “silahlı çatışma sonucunda 9 PKK militanı öldürüldü” diye bir açıklama çıktı. Benim ilçem ve tanıdığım köy olduğu için sordum; ölenlerin 5’i bir aileden, bir baba, kızı, iki oğlu ve yeğeni; köyde oturan sakinler. Şimdi ben bir milletvekili olarak bir insan olarak bunun yanlış olduğunu söylüyorsam, “Bu yanlıştır, bu, böyle değildir” dediğim zaman, PKK’lı oluyorsam o zaman yapacağım hiçbir şey yok. Bir haksızlık olduğu zaman köyler yakılıyor, insanlar göçe zorlanıyor, ben bu gerçekleri söylediğim zaman eğer, birileri beni PKK’lı gösteriyorsa, bu da yanlıştır.
Şimdi, Halkın Emek Partisi’nin PKK ile olan organik bağının nedeni, kurulmak istenen bağın nedeni buradandır. Çünkü, orada olumsuzluklar var, orada hukuk dışı uygulamalar var. Bakınız, bir yıl içinde 620 faili meçhul cinayet; ben, bunlar karşısında suskun kalamam; insanların yaşamına son veriliyor, bir siyasi parti olarak bir insan olarak bunları ortaya koymaya çalışıyorum, ama Sayın içişleri Bakanı veya Hükümet veyahut siyasal anlayışlar veya birileri, “efendim zaten siz bellisiniz, siz bunun için savunuyorsunuz” diyorsa, o zaman yapacak bir şey kalmıyor.
Şunu söylemek istiyorum; biz, gerçekleri bu olumsuzlukları dile getirdiğimiz için rahatsızlık duyuluyor ve biîinçü olarak bir başka siyasi partiyle bağımızın olduğu iddia ediliyor; kesinlikle bunu reddediyoruz ve bugüne kadar bütün çalışmalarımızda gerçekten Halkın Emek Partisi insanları özgür iradesiyle politika üretmiş Türkiye’nin gerçeklerini ortaya koymuş bir parti. Bunu, bütün samimiyetimizle söylüyoruz ve her zaman söyledik; “Türkiye’nin tamamı bizimdir” demişiz, Hakkari’den Edirne’ye kadar binlerce yıl bir arada yaşamışız, binlerce yıl bir arada yaşayabiliriz; ama, insan onuruna yakışır bir anlayışla. Bizim yaptığımız bu çalışmalar Türkiye’yi bölme değil, bütünleştirmedir, bu ayırışma politikası değil, bütünleşme politikasıdır. Aslında burada hizmeti veren biziz; çünkü, gerçekleri görüyoruz.
Sayın Başkanım, şimdi ben başka bir konuya değinmek istiyorum. Bugün Türkiye birçok uluslararası sözleşmeleri imzalamış, bir taahhüt altına girmiş. Bakın, Paris Şartının 11. maddesi, “Bir ülke, kendi ülkesinde yaşayan halkların kültürlerini geliştirmeye mecburdur, yardım eder” diyor. Yine İnsan Hakları Uluslararası Sözleşmesi ve buna benzer birçok sözleşmelerde bazı taahhütler altına girmiş.
Şimdi biz ne istiyoruz; biz gerçekten Türkiye’nin uluslararası imzaladığı sözleşmelere uygun bir anlayışı geliştirsin ve bütün insanlarına hoşgörü içinde sevgiyle yaklaşsın diyoruz; bizim isteğimiz budur.
Burada Atatürk’ün bazı söylemleri var, bakınız burada 30. sayfada ne diyor; “Hududu milli olmak üzere tespit edilmiştir, fakat, bu hudut dahilinde taahhüt edilmesin ki, anasıri islamiyede yalnız bir cins millet vardır. Bu hududu dahilinde Türk vardır, Çerkez vardır, Kürt vardır, bu anasın saire islamiye vardır; işte bu hudut menzuc bir halde yaşayan bütün maksatlarını, bütün manasıyla tevhit etmiş olan kardeş milletlerin bir bütünüdür.”
Bizim anlayışımız bu; bunu ortaya koymak istiyoruz. Yine söylemlerde 196. sayfaya bakıyoruz; “Sureti umumiyede prensip şudurki, hududu milli olarak çizdiğimiz daire dahilinde yaşayan anası muhtelefi islamiye yek değerine karşı ırkı, muhiti, ahlakı bütün hukukunu riayetkar öz kardeştir. Binaenaleyh, onların arzulan hilafında bir şey yapmaya biz de razı olmayız. Bizce kati olarak muayyen olan bir şey varsa o da hududu milli dahilinde Kürt, Türk, Laz, Çerkez vesair bütün bu islam unsurlar müşterekül menfaattir” diyor. “Beraber çalışmaya karar vermişlerdir. Yoksa hiçbir vakit başka bir noktayı nazarı yoktur, arzui vicdani ile uhudvetkarane ve dindarane bir vahdet vardır. Yani birbirine karşı saygıyı, temelinde bir birlik vardı, bu kimsenin inkarı anlamına gelmez.
Şimdi, Anayasada bir gerçeği inkar ediyorsa, bir Kürt olayını inkar ediyorsa, bir Kürt olayını inkar ediyorsa, bunu inkar etmekle Kürtler yok olmaz, “vardır” demekle de Kürtler var olmaz. Şimdi burada yargılandığımız zaman zaman işte “Kürtler vardır, Kürt halkı vardır” dediğimiz içindir. Yani, bugün Türkiye bir ırk devleti değildir, böyle görmüyoruz kabul etmiyoruz. Bu bir anlayıştır; ama, bu insanlar birlikte bir hedefe doğru yönelmişler ve birlikte yaşamayı kararlaştırmışlar.
Bugün Almanya’ya bakıyoruz, bir ırk devleti; ama, bir federal yapı vardır, tek ırktan olmasına rağmen bir federal yapı vardır, sorunlarını 100 milyonluk Almanya’yı bu şekilde yöneteceklerine inanmışlardır.
Bir üniter yapı içinde olan bir Belçika’ya bakalım Sayın Başkamın; bir üniter devlettir, ama, orada Flemenkler vardır, Volenler vardır; onun da dili kullanılıyor, Flemenklerin de, Volenlerin de. Ama, bir üniter devlettir. Kimse, “Belçika bölünecek; Flemenk var, Volen var” diye bir kaygısı yok. Bugün birlikte Belçika’nın büyümesi, yaşaması için her insan kendi görevini yapıyor. Biz böyle bir Türkiye düşlüyoruz, böyle bir Türkiye istiyoruz” demiştir.
2- Feridun YAZAR (Eski Parti Genel Başkanı ve Halen Parti üyesi aynen), “-Sayın Başkanım, gerçekten Türkiye tarihinde çok önemli olan bir davanın görülmesinde sizlerle birlikte bu davada katkımız olabilirse, ışık tutabilirsek kendimizi mutlu hissedeceğiz. Ben hukukçu olduğum için olaya daha çok hukuk açısından bakmaya çalışacağım ve siyasi anlamda da Sayın Genel Başkanım Ahmet Türk’ün açık bıraktığı veyahut da benim değinmediği diye tespit ettiğim konulara değinmeye çalışacağım.
İddianameye baktığımda şunları görüyorum; iki esas nedenden dolayı davanın açıldığını tespit ettim. Biri, yasa dışı mihrakların merkezi haline dönüştüğü iddiası var. Halkın Emek Partisinin; biri de, “Kürt halkı vardır” diyerek milli birliği bozucu bir politika izlediği iddiası nedeniyle dava açılmış bulunuyor.
Sayın Türk de, açıkladılar; ben önce Kürt halkı açısından bakmaya çalışacağım, “Kürt halkı vardır, yoktur.” Yazılı savunmamda da açıklamıştım, tarihi çok uzundur oraya girmek istemiyorum; ancak, Meclis gizli zabıtlarına baktığımızda Şubat 1922 tarihinde Atatürk Elcezire Komutanına bir telgraf çekerek, bir talimatname göndererek orada bir Kürdistan eyaleti otonomisinin oluşturulması talimatını verir halen şu andaki mevcut zabıtlarda hazır, bulunuyor. Onun dışında, 1922 yılında Lozan antlaşmaları görüşmeleri devam ederken, yine gizli zabıtlarda rastlamadık ama bir tarihçi araştırmanın kitabında yakaladık onu, 19 veya 18 maddelik bir Kürdistan eyaleti ve meclisinin araştırılması, kurulması için talimatlar verir.
Bunları şunun için söylemek istiyorum; Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı çok önemlidir bizim açımızdan. Türkiye’de bunun anlaşılması gerekir. Gerçekten Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı Türk halkının dışındaki bütün halkları inkar etmek midir, yoksa daha sonradan mı böyle dönüştürülmüştür’ 1921 Anayasasına bakıyoruz; orada hiçbir “Türk” kelimesine rastlamıyoruz, bir “Kürt” kelimesine de rastlamıyoruz, bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti vardır ve çok kısa ana hatlarıyla belirlenmiştir. Ancak, 1924 Anayasasına geldiğimiz zaman; 1924 Anayasasında ilk defa şuna rastlıyoruz: Türkiye’de yalnız Türklerin yaşadığını ve diğer halkların artık kabul edilmez tavır, bir anlayış içerisine girildiğini görüyoruz.
İşte, 1924 Anayasasındaki bence bir anlayışın sonucudur ki, bir Şeyh Sait isyanı çıkmıştır, 1927-1930 yıllarına kadar Ağrı isyanları çıkmış, 1937/1938’de Dersim Olayları olmuştur ve bunların hepsi tarihimizde insanlarımızın Türkiye’de yaşayan bütün toplumun tüm insanların acı günleridir ve biz bu acı günlerin bir daha Türkiye toplumunda yaşanmasından yana değiliz.
Uzun yıllar politika yaptım ben de 1980 öncesi Urfa Belediye Başkanı idim ve Cumhuriyet Halk Partisinde idim. Ancak, öyle bir anlayış Türkiye’de egemen idi ki 1979’da, “ben Kürdüm” dediğim için silahlı saldırıya uğrayarak hayatımı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya geldim; fakat, hala beni vuran kişiler tespit edilemedi.
Bunu niçin anlatmaya çalıştığımı söyleyeyim; o gün de Türk milliyetçiliği, Türk ırkçılığının ileriye çıkışı vardı, ülkü ocakları vardı, işte onlar tarafından işlenen bir eylemdi; ama bunun sonrasında 12 Eylül geldi. Etki-tepki meselesidir; bu bir doğa kanunudur; bir şeye etki edildiği zaman tepkisinin çıkacağı gayet doğaldır. Bir asimilasyon hareketi, Kürtleri inkar eden bir politika 1930’lu yıllardan sonra, 24’den sonra çok büyük bir şekilde işletilmeye çalıştı. Tek parti döneminde çalışıldı, 1950’den sonra çalışıldı, Ben, çocukluğumda ilkokulda okurken hatırlıyorum “Vatandaş Türkçe konuş” gibi resmi dairelere ve Urfa’da caddelerin her tarafında asılan pankartlarla karşılaştık. Ama bunun yanında, devlet, herhangi bir varlık da bu asimilasyonu başarıya götürecek Bir varlık da gösteremedi; çünkü, bu, doğanın yasasına ters bir olaydı. Yani, insanlar eğer bir dil öğrenmişlerse, bir halktan geliyorlarsa, bir kökenden geliyorlarsa, bunun dilinin de olması gayet doğaldır. Bu nedenle, bu asimilasyon hareketiyle de Kürt sorununun çözülemediği ve bugün geldiğimiz bu noktada bunu bu yüksek mahkemede tartışmanın da açıkça ifade ettiğini belirtmek istiyorum.
1961 yılından sonra dünya giderek gelişmeye başladı ve 1961 Anayasası’da gerçekten çağdaş dünyaya daha açık bir Anayasaydı ve sol, dünyadaki solun gelişmesiyle birlikte birçok milliyetçi hareketlerin Ortadoğu ve Afrika’da gelişmesi elbet-teki Kürt insanının da kendi kimliğini, kendi onurunu yaşama ve arama gibi bir eğilimin içerisine sokmuş oldu. işte o yıllarda üniversitede öğrenciydik. Ben hayatım boyunca hiçbir zaman, -kişisel yargılama yapmıyorum, ama kişisel düşüncemi de söylemekten vazgecmiyeceğim- silah ve şiddete taraftar olmadım ve partimde bir tek kişinin de buna taraftar olduğuna inanmıyorum. Olabilir, her siyasi partinin içinde çok çeşitli unsurlar olabilir. Bugün PKK eğer Türkiye’nin içerisinden çıkmışsa, bunun suçunu o zaman devlette aramak lazım. Eğer PKK veya başka şiddet, silah kullanan, yöntemini kullanan örgütte bir başka partinin içerisine girmişse, bunu devletin temelinde olan bozukluktan veya düzen değişikliğinden, hangi düzende yeşerdiğine bakmak lazım. Yoksa, onu tutup bir siyasi partinin içerisine sıkıştırmak ve onu bu parti yaptı gibi göstermek mümkün değildir.
Demeçlerimiz ortada Sayın iddianameyi hazırlayan cumhuriyet savcısı da çok açık şekilde belirlemiş. Biz hiçbir zaman Türkiye’de bir bölünme islemedik. Son kurultay konuşmamda açıkça şunu söyledim; Türkiye’nin her karış toprağı bizimdir. Çünkü, bu Cumhuriyetin kuruluşunda atalarımız kan dökmüşlerdir. Benim bizzat babam dedem de çarpışmıştır ve sanının burada babası dedesi çarpışmayan hiç kimse yoktur; ama bir şey vardı, burada kendi kimliğimizle yaşamak istiyoruz., kendi kültürümüzle; Kürtlerin, Türklerin, Çerkezlerin de kim olursa olsun herkesin kendisini kimliğiyle ifade edebileceği, ama bunu silah zoruyla değil, bunu anlayışlı, hukuk normlarına, anlaşmalara ve politik dayanışmalara, yeni fikirler, yeni düzenler üretmeye bağlı olduğuna inanıyoruz.
Bakıyoruz dünyanın hiçbir yerinde bu şekilde şiddet eylemleriyle sonuca gidilmiş değildir. Sonuçta böyle şeyler her iki tarafa da zarar vermiştir. Biz, bağımsızlık isteyen insanlar da olabilir, başka türlü düşünenler de olabilir; ama bu , Halkın Emek Partisinin dışındaki görüşlerdir. Halkın Emek Partisi, Türkiye’yi bölmeden, Türkiye’deki kendi etnik yapısıyla, kendi kimliğiyle yaşayan insanların özgürce yaşama ortamını sağlamaya çalışıyor ve bunun da kendisine en büyük destek ve esasını da şuna dayandırıyor; doğa hukukuna, doğa hukukundan sonra uluslararası ortak hukuk kurallarına ve bunlara göre düzenlenmiş bulunan iç hukuka göredir. Bugünkü Anayasaya baktığımızda, elbetteki Türkiye’de Kürt vardır demek, Çerkez vardır demek, başka şeyler de söylemek belki ilk bakışta görünüşte somut bir şekilde hemen ters gelebiliyor; ama bugün, Sayın Başkanın da belirttiği gibi, bir Anayasanın artık çağdaşlaşması söz konusu, bir anayasanın değişmesi söz konusu ve bir Avrupa Topluluğu kuruluyor, Avrupa’da devletler üstü bir hukuk sistemi oluşuyor, ulusal devletler üstünde devletler sistemi oluşuyor ve dünyanın siyasi ve ekonomik entegrasyona uğradığı bir dönemde Türkiye hâlâ içinde bir Kürt sorununu tartışarak, bir Kürt sorununu çözümleyemeyerek bunlara ayak uydurması çok zor olacaktır ve ayak uydurmadığı zaman bu çağdaşlaşan, durmadan gelişen dünyaya yaklaşmadığı sürece de sürekli olarak insanlarına arzu ettiği düzeni vermesi mümkün değildir.
Biz, bu nedenle, bu partide sürekli olarak bunu tartıştık ve bunu insanlarımıza anlatmaya çalıştık; ama bu ara kurultaylarımızda gelip slogan atanlar da oldu; kurultaylarımızda, bizim düşüncelerimize, partimizin programına, düşüncelerimize uygun olmayan sloganlar da atılmıştır, tavırlar da olmuştur; ama bunu bize mal etmek, bunu biz yapıyoruz ve onları bizim düşüncemizmiş gibi gösterilmesi, yasa tarafından bağlılığı ayrı bir konu, bağlayıp bağlamaması, ayrıca Türkiye’deki gelişen olaylar açısından da bizim gerçekten böyle bir düşünceye sahip olmamız söz konusu değildir. Çünkü, biz, Türkiye’deki toplumunun tümünün partisi olmaya gayret ettik ve şimdi de iddia ediyorum, diyorum ki, biz, Türkiye’de 60 milyon insan varsa, 60 milyon insanın partisiyiz. Hiçbir zaman 60 milyon insandan bir tane insanın ne hakkına bir halel gelmesini istiyoruz, ne de herhangi bir ezikliğine izin vermek istiyoruz ve bunun için bir düzen kurmaya çalışıyoruz. Bu düzeni kurarken, siyasi partilerin görevlerinin de bilincinde olarak hareket etmeye çalışıyoruz.
Siyasi partiler açık ve hepiniz tarafından benden çok daha iyi taktir edilir ki, bir devletin düzenini kendi düşüncesi doğrultusunda iktidara geldiğinde değiştirmek üzere programlar yapar. Ama bunu yaparken, ana kurallara da bağlı kalır. Bu ana kurallar, işte entegrasyona uğrayan Avrupa ve uluslararası hukuk normlarına uygun olanlardır, çünkü doğal olarak da bu Anayasanın, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın da onlara uygun olması gerektiğini görüşünü savunuyor. Ben, Türkiye’deki Anayasa’nın şu andaki yapısını şöyle benzetiyorum; 15 yaşında veya 17-10 yaşındaki bir genç delikanlının giydiği ceketi 40 yaşındaki bir insana giydirmeye benzetiyorum; yani, toplumun gelişmesine ayak uyduracak bir Anayasa değil, toplumun ihtiyaçlarına, bugünkü Türkiye sorunlarına cevap verebilecek ve onu tümüyle çözebilecek bir anlayışın içinde de değildir. Bu nedenle de değiştirilmesi isteniyor ve biz, bu değiştirilirken de bu düşüncelerimizin de bu Anayasada yer alabilmesi için Parlamento düzeyinde, politika düzeyinde de gerekli mücadeleyi vermeye çalışıyoruz.
Sayın Başkanım, değerli üyeler; gerçekten tarihi bir görevle karşı karşıya bulunuyoruz. Halkın Emek Partisi’nin kapatılması hukuk açısından Anayasaya ve Siyasi Partiler Yasası’na uygunluğu açısından belki çok büyük bir problem yaratmayabilir. Bir partidir taktir edersiniz buna aykırıdır der kapatırsınız veya onu yorumlayarak da gelişecek olan dünya ve Türkiye koşullarına değişmesi gereken Anayasa koşullarına göre de yorumlayarak Türkiye’nin gerçekleri ışığında değerlendirilebilir. Bu da Sayın Heyetin taktirindedir.
Ancak, daha önce şunu gördük; Türkiye’de çok parti kapatıldı 4 tane parti kapatıldı; Hatırladığım kadarıyla Türkiye Emek Partisi, İşçi Partisi, Sosyalist Parti ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve hepsi de Kürt sorununa yer verdiği için kapatılmış oldu Ama görüyoruz ki, bunların kapatılmasından sonra Türkiye’de Kürt sorunu yine yok olmuyor, çözülemiyor da. Bur partinin bundan bahsetmesi gerekiyor. Bir kesim insanların buna çözüm getirmesi gerekiyor. Bu da siyasi partiler olabilir, demokratik kuruluşlar olabilir ve başka kurum ve kuruluşlar, kendini sorumlu hisseden kurum ve kuruluşlar olabilir. Biz, bu sorumluluğun bilincinde olan bir siyasi partiyiz ve Türkiye’deki bu sorunun demokratik yollarla çözülmesi, Türkiye bütünlüğü içerisinde çözülmesinden yanayız. Bu nasıl bir sistemle olur’ Herkes birşey söyleyebilir, bizim dışımızda bazı insanlar çıkıp bağımsız bir Kürdistan devletinin kurulmasını da isteyebilirler, federasyon isteyebilirler, otonomi isteyebilirler, ama, biz, bütün bunların dışında önce bu meselenin detaylarıyla tartışılmasından yanayız ve sürekli olarak topluma bunu vermeye çalıştım.
Bizim Kürt sorunu şöyle çözülsün diye net bir öneri bugüne kadar partimizde ileri sürülmemiştir. Niçin sürülmemiştir’ Yasalar müsait olmadığı için sürülmemiştir. Belki de henüz toplum bu konuda netleşmediği için ileriye sürülememiştir. Çünkü, çok kişi Kürt sorununu değişik açılardan görüyor, dış kaynaklıdır, şudur, budur, Avrupa destekliyor, Amerika destekliyor; herkesin kendine göre görüşleri olabilir, doğruluğu yanlışlığı bizi ilgilendirmiyor, onu herkes taktir eder; ancak, bizi ilgilendiren çok önemli sorun, bu devletin topraklan içerisinde, ülkenin içerisinde yaşayan insanlarımızın bir kısmının Kürt olduğu, Kürtçe konuştuğu, bir dile sahip olduğu ve bunu da bu devletin kurucuları tarafından da açıkça ifade edildiğidir. Öyle toplum birbirine karışmıştır ki, bugün doğu ve güneydoğu bölgesinde yaşayan 5 milyon insan -ben tahmini rakamlar söylüyorum, bunlar araştırılmış değil, sadece beylik rakam olsun diye söylüyorum – eğer orada Kürt diye yaşıyorsa, bana öyle geliyor ki 10 milyona yalan insanı da batıda yaşıyor. Bu insanları belki birbirinden ayırmak ne kadar mümkündür, herkesin kendi anlayışına göre değişebilir; ama, ben, insanlarımızın bir ayrılma duygusu içinde olduğuna da inanmıyorum; ne Kürtün Türkten ayrılmaya, ne de Türkün Kürtten ayrılmaya herhangi bir niyet ve görüşüne ben rastlamadım; ama Kürtlerin de bu çağdaşlaşan dünyada çağdaş konumda artık kendi kimlik ve kültürleriyle bu devletin içinde ifade edebileceklerini ve yaşamak istediklerini de açıkça ortadadır.
Örnek bir anı olsun diye söyleyeyim; Sayın Türkeş ile ben genel başkanlık sırasında siyasi görüşmeye gittiğimde bana şunu söylemiştir; “Türkiye’de Türk milliyetçiliğinin en sert insanı olarak bilinen Sayın Türkeş dedi ki; “Benim kızkardeşimin beyi de eniştem de Kurttur ve benim yeğenlerim Kurttur. Biz, onun için Kürtlerle kardeş gibi yaşıyoruz. Bu silahlı mücadele farklıdır, ama demokratik yönden bazı şeyler düşünülmesi gerekir.”
Türkiye’nin bütün toplumunda, her alanda bu sorun artık tartışılmaya başlıyor ve Sayın Başkanım, benim, Sayın Mahkeme Heyetinden özellikle sadece arzu ve istem olabilir, istirham olabilir, lütfen bu yolun, bu sorunun kapısının açılması için gayret sarfedilmesinden yanayım, insanların ölmeyeceği, Türkiye’deki bütün insanların artık sokakta rahat yürüyebileceği İnsanların fikir ve düşüncelerinin çok rahat söylenebileceği ve herkesin hiçbir sopaya bir yumruğa bile başvurmayacağı bir düzeni açık ve net bir biçimde kurabilmenin yolu, Kürt sorunun, Kürt olayının demokratik yollarla çözümüne bağlıdır. Bu da Kürt halkının varlığının kabulünden geçer.
Kürt halkının varlığının kabulü, çözümünü tartışmaya getirecektir. Bu kabul edilmedikçe, bu insanlar tarafından benimsenmedikçe, bunun çözümü tartışılamadığı zaman, demokratik yollar tıkandığı zaman başvurulacak metodun silahlı ve insanlara acı çektiren, insanların ölümüne neden olan yöntemler olduğu da bütün dünyada açıkça ortadadır.
Halkın Emek Partisinin kapatılması, Kürt sorununa ve Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne katkı değil, katkısızlık ve çözümsüzlük getireceği inancındayım. Bunun için, Halkın Emek Partisinin bu sorununun kamuoyunda tartışılmasına izin verilmelidir. Bunun tartışılmasına müsaade edilmelidir. Anayasa Mahkemesi, diğer nonnai mahkemelerimizin ötesinde bir göreve sahiptir. Vereceği kararlar Anayasadaki maddeler kadar geçerlidir, onlar kadar toplum tarafından benimsenen bir karar organı olarak düşünülür ve beni af ederseniz, kişisel görüşüm olarak söylüyorum; biraz da çok hukuktan hukukçu hukuku uyguladığı kadar, biraz da dünyanın ve Türkiye’nin gelişen siyasi durumuna göre de karar vermesi gereken bir organ olduğu düşüncesindeyim, bir mahkeme olduğu düşüncesindeyim. Çünkü, yargılanan şey Anayasayla olan bağlantıdır ve anayasalar zaten siyasi bir belirlemedir. Onun için, kararın, salt hukuk açısından değil, bütün bu gelişmeler göz önüne alınarak, Türkiye’nin yarını düşünülerek, dünyanın geleceği düşünülerek, Türkiye’nin imza attığı Avrupa Sözleşmeleri düşünülerek, AGİK süreci düşünülerek, biz her fırsatta söylemişiz. Helsinki’nin nihayi senedi Türkiye’de iç hukuka uygulanmalıdır. Çünkü Türkiye bunu taahhüt etmiştir. Devlet bunu taahhüt etmiştir. Avrupa bir çok görüşmelerimizde karşımıza çıkan sorun budur; ama Helsinki nihayi senedine baktığınız zaman, Sayın Başkanım, çok iyi taktir edersiniz ki, 10 maddeden ibarettir ve 2 maddesi, 3 maddesi bizim için çok önemlidir. Birisi toprak bütünlüğü, birisi sınırların değişmezliğidir, biri de halkların kendi kaderini tayin hakkıdır. Bu üç maddenin iç hukuka uygulanması, bazı kişiler şöyle değerlendirebilir. Halkların kendi kaderini tayin hakkı Kürt halkı acaba bağımsızlığa mı gider’ Hayır öyle bir durum söz konusu değildir; Sayın Ahmet Türk’te Örnek verdi, Belçika’da üç tane resmi dil vardır. Fransızca var, Almanca var, Flemenkçe vardır, İsviçrede ise yine böyle bir yığın dil vardır, İspanya’da böyle uygulamalar vardır. Dünyanın daha birçok yerinde, Kanada’da böyle uygulamalar vardır.
Ben Kürtlere Türklerin gerçekten birlikte yaşama duygusundan yana olduklarına inanıyorum; ama artık gelişen dünyada bu birlikte yaşamanın herkesin kendi özgürlüğümide, kendi kültürünü ve kimliğini de kullanması gerektiğine inanıyorum. Bu olmadığı sürece demokratik yollar tıkanıp insani yollarla bu işin kapısı açılmadığı sürece de bizi hergün üzen olayların devam edeceği ve daha ne gibi vahim olayların bizi beklediğini de gerçekten bilemiyoruz. Şu anda hiçbirimiz kendi yaşamımıza sahip değiliz. Ben Genel Başkanlıktan ayrıldıktan sonra, çok samimi bir şekilde söyleyeyim, Urfa’ya gidip tekrar avukatlığa dönmekte endişe ediyorum. Can güvenliği açısından endişe ediyorum. Çünkü birçok arkadaşım bu şekilde failimeçhul cinayete kurban gitmişlerdir. Bunun sebebi de kapak kutulardır. Bir sorunun açık ve net biçimde tartışılmamasından kaynaklanmaktadır. Her konuşmamızda bunu belirttik.
Tekrar çok fazla daha zamanınızı almadan soracak sorularınız olursa onu da saygıyla cevaplamaya çalışacağız.
Kürt sorununun demokratik bir biçimde Türkiye’de tartışılması gerektiğine inanıyorum. Artık siyasi partilerin, geçmişte kapanan siyasi partilerin dahi açıldığı bir dönemde, sadece ve sadece düşünce bazında düşüncelerini söylemeye söylemekten başka hiçbir suçu olmayan, bu düşüncelerini de Türkiye toplumunun tümüyle gerçekleştirmeye çalışan bir siyasi partinin kapatılmaması gerektiği görüşündeyim” demiştir.
Sorular üzerine de,
Feridun YAZAR – “Benim bu sözleşmelerdeki halkların kendi kaderini tayin hakkı çok genel bir çizgidir. Yani uluslararası kabul edilen bir çizgidir. Yoksa Türkiye’de Kürtlerin ayrı bir biçimde yaşamlarını öneren bir çağrışım olarak düşünülmemelidir. Bu da üye Sayın Haşim Kılıç beyin söylediği gibi, bir tartışmanın açılmasıdır. Yani Kürtlerin Türkiye’deki yaşama biçimi ne olmalıdır, nasıl olmalıdır, ne gibi hukuki veya insani, insan haklarından kendilerine göre kültürel mi’ Biz bir Kürt partisi olmadığımızı her fırsatta açıkladık. Bu nedenle de Kürt halkı adına konuşma, Kürtlerin adına bu böyle olsun deme, bir yetkimiz de sözkonusu değildir. Biz Türkiye toplumunda Kürt sorununu en önemli bir sorun olarak değerlendirmişiz ve diyoruz ki, bu sorunu da uluslararası bu hukuk kuralları normlarım ışık tutucu özelliklerini gözönünde bulundurarak tartışalım, nasıl çözülmesi gerekiyorsa hep birlikte karar verelim ve Türkiye toplumuyla birlikte çözelim diyoruz.”,
Ahmet TÜRK – “Kürt olayı ve Kürt sorunu ile ilgili duyarsız olmadığımızı çok açık bir şekilde ortaya koyduk. Bir sorunun olması ayrı şeydir, bir de bu soruna özüm getirme, önerme ayn şeydir. Halkın Emek Partisi bu sorunu ortaya koyuyor, bu sorunun tartışılmasını istiyor, ancak insanlar özgürce birşeyi tartıştığı zaman en doğruyu, en iyiyi, en güzelini ortaya koyacağına inanıyor. Biz bu nedenle bütün yaptığımız konuşmalarda, çalışmalarımızda hiç bir zaman için bir çözüm şekli önermiş değiliz. Böyle bir önerimiz de yoktur. Bizim, bugün üzerinde durduğumuz nokta, Türkiye’de yasaklar kalksın, bir olay, bir tabu yapmanın yararı yoktur. Tartışılsın, tartışıldığı taktirde inanıyorum ki sevgi ve hoşgörü ortamı daha da gelişecek, o zaman birlikteliği daha kalıcı bir şekle dönüştürmüş olacağız.
Halkın Emek Partisi Kurt olayına ve Kürt halkına böyle bir anlayışla yaklaşmış, bakmış. Biz baştanberi söyledik. Türkiye’de insanların özgür ve eşit temelde birlikte yaşama istemini dile getiriyoruz. Biz böyle bir politikanın ayrışımı engelleyeceğine inanıyoruz.
Anayasa olarak evet, biliyoruz, zaman zaman bazı kelimelerden dolayı bir suç olduğu ifadesi var. Şimdi ben Sayın Başkana söylersem, söyledikleriniz doğru, ama ben 1982 Anayasasına göre davranırım diyorum. Ben de diyorum 1982 Anayasasına göre eğer o kalıplara bağlı kalırsanız bütün siyasi partileri kapatmanız gerekir diyorum; ama Anayasa Mahkemesi yüksek bir mahkemedir. Siyasal, toplumsal gelişmeleri ve değişimleri ele alarak yorumlayan bir mahkemedir. Türkiye’nin en üst konumlu bir mahkemesidir.
Şimdi bazı gerçekler var, bazı gelişmeler var, Toplumun vicdanında siyasi partilerin vicdanında meşrulaşıyor. Şimdi toplumun vicdanında, siyasi partilerin vicdanında meşrulaşmış olan bazı şeyleri Anayasa Mahkemesi gönnemezlikten gelemez. Bugün sendikalarla ilgili örnekler verdim. Bugün 1982 Anayasasına göre suç olan ama siyasi partilerin bunu bile bile söylemleri ortaya koymak istedim.
Şimdi Halkın Emek Partisi de bir Türkiye Partisidir. Bu Türkiye Partisi, Türkiye’deki bu gerçekleri dile getiriyor. Türkiye’nin birliği, bütünlüğü içinde olayları ortaya koymak istiyor. Bu bir siyasi partinin görevidir. Siyasi parti olarak ben bu Anayasayı beğenmiyebilirim, bunun değişmesini isteyebilirim bunun değişmesi için çalışmalar yaparım, iktidara geldiğim zamanda bu Anayasayı kökten değiştiririm diyorum.
Bugüne kadar Halkın Emek Partisi’nin düşünsel bazda, düşünce bazında onlar ortadadır; ama hiçbir zaman bu Anayasayı ben tanımıyorum, bu Anayasa benim için geçerli değildir bir anlayışın içinde olmadı; ama bir siyasi partinin hakkıdır. Bu Anayasayı eleştirmek, bu Anayasanın sınırlanın zorlamak, toplumun vicdanında meşru olmuş olan bazı şeyleri ortaya koyma, benim bir siyasi parti olarak görevimdir.
Bugün Türkiye’de bir Siyasi partinin kapatılması halinde birçok insanın artık ben bu alanın dışına itiliyorum, ben ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorum gibi bir düşünce de gelişebilir. Bu da tehlikelidir.
Biz bugün sadece Halkın Emek Partisi kapatılmasın gibi bir anlayışla konuşmuyoruz. Gerçekten bu ortamın oluşması, siyasi partilerin varolması, insanların bugün parlamentoda siyasi parti olarak Türkiye’nin içinde var olmasında büyük yarar görüyoruz; ama insanlar kendilerini dışlanmış gibi görürse, kabul ederse, o zaman ayrışım, o zaman bölücülük yapmış oluyoruz.
Bugün bizim yapağımız gerçekten insanları bütünleştirmek için bir çabadır, bir çalışmadır.”
demişlerdir.
VI- DAVANIN EVRELERİ
A- Dava, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 3.7.1992 günlü, SP. 31.Hz.1992/59 sayılı iddianamesi ile açılmış ve aynı gün 1058 sayı ile Anayasa Mahkemesi kaydına geçirilerek 1992/1 (Siyasi Parti Kapatma) esas sayısını almıştır.
B- Anayasa Mahkemesi’nce 7.7.1992 gününde alınan karar aynen şöyledir
” l- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen, Halkın Emek Parti-i’nin kapatılması istemli 3.7.1992 günlü, SP.31.Hz. 1992/59 sayılı İddianame’nin Onanlı bir örneğinin, almalarından başlayarak ve iddianame ve eklerinin kapsamları gözetilerek saptanan, altmış günlük süre içinde, gerekli görülürse dosyayı da inceleyip hazırlayacakları ön savunmayı yazılı olarak Anayasa Mahkemesi’ne göndermeleri için adı geçen Parti Genel Başkanlığına tebliğine,
Verilen süre içinde ön savunma gönderilmediği taktirde savunma yapmaktan kaçınmış sayılacaklarının yazılacak tezkerede belirtilmesine,
Ön savunma geldiğinde esas hakkındaki düşüncelerini bildirmek üzere onanlı bir örneğinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine,
Esas hakkındaki düşüncenin onanlı bir örneğinin, ilgili partiye tebliğiyle yine altmış gün içinde inceleyip hazırlayacakları savunmalarının istenmesine,
Verilen süre içinde savunma gönderilmediği taktirde savunma yapmaktan kaçınmış sayılacaklarının yazılacak tezkerede belirtilmesine,
C- İddianamenin onanlı örneği ve Anayasa Mahkemesi’nin 8.7.1992 günlü, 937 sayılı: “Ön savunmanın altmış gün içinde yapılmasına ilişkin” yazısı, karar gereğince 8.7.1992 tarihinde Halkın Emek Partisi Genel Başkanlığına, -Genel Sekreter Ahmet Karataş imzasına- memur eliyle tebliğ edilmiştir.
D- Davalı Siyasi Parti’nin vekili eliyle verdiği 18.8.1992 günlü ve “Savunma için Mahkeme’nin taktir edeceği ek süre verilmesi” içerikli dilekçesindeki istemi henüz Anayasa Mahkemesince karara bağlanmadan, 3.9.1992 günlü “Ön Savunma” Mahkemeye ulaşmıştır.
E- 3.3.1992 günlü, ön savunmanın onanlı örnekleri, 7.7.1992 ve 8.9.1992 günlü kararlar uyarınca, davaya ilişkin esas hakkındaki düşüncelerini bildirmesi için 10.9.1992 gün ve 1241 sayılı yazı ekinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.
F- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 22.10.1992 gün ve SP.31.Muh.1992/232 sayılı yazısı ekinde, “Davanın Esası Hakkında Görüş”ünü bildirmiş, karar gereğince bu yazı ve eklerinin onanlı örnekleri, 23.10.1992 gün ve 1505 sayılı yazı ekinde davalı Siyasi Parti Genel Başkanlığına, 26.10.1992 tarihinde memur eliyle tebliğ edilmiştir.
G- Davalı Parti’nin Savunma için ek süre verilmesi istemi üzerine, 22.10.1992 günlü kararla Partiye “25.12.1992 gününden başlayarak 30 günlük ek süre” verilmiş ve bu karar 23,12.1992 tarihinde bildirilmiştir.
H- Davalı Siyasi Parti’nin “Esas Hakkındaki Savunması” 22.1.1993 gününde süresi içinde, Anayasa Mahkemesi’ne ulaşmıştır.
Bu savunmada yer alan istemler üzerine Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar aynen şöyledir:
“1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca Halkın Emek Partisi’nin kapatılması istemiyle açılan davada davalı Parti tarafından verilen esas hakkındaki savunmada istenilen duruşma isteminin anayasal ve yasal olanaksızlık nedeniyle REDDİNE,
Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrasıyla, Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesi uyarınca Halkın Emek Partisi Genel Başkanı ile iki yetkiliden oluşacak üç kişinin dava konusunda sözlü açıklamalarının dinlenmesine,
Sözlü açıklamada bulunacak temsilcilerin Anayasa Mahkemesi’nde hazır bulundurulmaları için Halkın Emek Partisi Genel Başkanlığı’na 2949 sayılı Yasa’nın 30. maddesi uyarınca yazı yazılmasına,
Bu yazıda dinlenmeleri öngörülen Parti temsilcilerinin gelmemesi durumun da incelemenin dosya üzerinden sürdürüleceği hususunun yine 2949 sayılı Yasa’nın 30. ve 31. maddeleri uyarınca belirtilmesine,
Sözlü açıklamanın l Mart 1993 Pazartesi günü saat 14.30’da Anayasa Mahkemesi salonunda yapılmasına,
Adı geçen Parti’ye gerekli tebliğ işlemlerinin yaptırılması için karar örneğinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine,
9.2.1993 gününde OYBiRLİĞİYLE karar verildi.”
İ- Karar gereğince 1.3.1993 gününde toplanan Anayasa Mahkemesi, davalı Siyasi Parti’nin sözlü açıklama için bildirildiği isimler üzerine şu karara varmıştır:
“A. Halkın Emek Partisi Genel Sekreteri’nin imzasını taşıyan 1.3.1993 günlü, 1993/449 sayılı yetki belgesinde, sözlü açıklama yapmak için adlan verilenler arasında bulunan Fehmi IŞIKLAR’ın eski genel başkanı olup HEP’Ie üyelik ilişkisi kalmadığının saptanması üzerine konu görüşülüp gereği düşünüldü:
Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrasında öngörülen ve 2949 sayılı Yasa’nın 30. maddesinin birinci fıkrasında yinelenen “Anayasa Mahkemesi. . . gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek üzere ilgilileri ve konu üzerinde bilgisi olanları çağırabilir.” kuralı gereğince 9.2.1993 günlü kararla parti temsilcisi olarak sözlü açıklamada bulunmak üzere genel başkan ve iki yetkili çağırılmıştır. Buna göre sözlü açıklama yapması istenen kişiler, parti yetkilileri, partiyle hukuksal ilişkileri devam eden ve temsil görevi olanlardır. Kapatma isteminde Fehmi IŞIKLAR’ın konuşmalarına dayanılması onun yetkili sıfatıyla dinlenilmesini gerektirmez. Kaldı ki sözlü açıklama mahkemenin gerekli gördüğü durumlarda uygulanan bir yöntem olup isteğe bağlı değildir. Bu nedenle Fehmi IŞIKLAR’ın yetkili sıfatıyla DİNLENEMEYECEĞİNE, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU’nun “Anayasa Mahkemesi’nin “Parti Başkanı ile iki yetkilinin” dinlenmesine ilişkin kararının, Anayasa’da, 2949 sayılı Yasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda yer alan “Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarım dinlemek üzere ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırabilir” kuralı karşısında, ancak bu kapsam içinde olduğu düşünülebilir. Eski genel başkanın, olayların bir kesiminin kendi başkanlığı zamanında cereyan etmesi nedeniyle ilgili ve konu hakkında bilgili olduğu kuşkusuzdur. Kaldı ki, kendisi, Anayasa Mahkemesi’nin karan uyarınca parti tarafından “Yetkili” olarak görevlendirildiğine göre, Anayasa’nın öngördüğü “ilgili ya da konu hakkında bilgisi olan” kapsamındadır. Duruşma ve sorgulama yapılmadığına, savunma alınmadığına göre bu kişinin dinlenme anında parti üyesi olması ya da partiyi temsile yetkili bulunması zorunlu değildir; sözlerinin de partiyi bağlayıcı bir yanı yoktur. Anayasa’nın ve yasaların öngördüğü, Anayasa Mahkemesi’nin, gerekli görmesi halinde ilgili ya da konu bilgili olanı çağınp dinleyebilmesidir. Anayasa Mahkemesi bu gerekliliği hissedip, bir başkan ile iki yetkiliyi dinlemek üzere çağırdığına göre, yetkili kişilerin seçimini de partiye bırakmış demektir. Bu nedenle dinlenmesi gerekir”, Mustafa ŞAHİN ile Haşim KlLIÇ’ın ise “kararda sözü edilen Anayasa ve yasa maddelerinin kapsamı ve açıklığı karşısında, üstelik kişisel olarak onun sözleri kapatma nedenleri arasında bulunduğundan, geniş yorum ve amaca uygun değerlendirme yapılarak dinlenmesi gerekir” yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
Fehmi IŞIKLAR’ın ilgili ve konu üzerinde bilgisi bulunan biri sıfatıyla DİNLENMESİNE GEREK OLMADIĞINA, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU ile Haşim KILIÇ’ın “Konu hakkında bilgisi olan sıfatıyla dinlenebileceği”, Servet TÜZÜN ile Mustafa ŞAHİN’in “Konu hakkında bilgisi olması nedeniyle dinlenebileceği”, Mustafa BUMİN’in ise “Dinlenmesinde yarar bulunduğu” yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
B, Bu doğrultuda sözlü açıklamaları dinlenen Halkın Emek Partisi Genel Başkam Ahmet TÜRK ile Genel Yönetim Kurulu üyesi Feridun YAZAR’ın sözlü açıklamalarına ilişkin bantların ve stenograflarca düzenlenen tutanakların çözümlenip üyelere dağıtılmasından sonra incelemenin Başkanlıkça belirlenecek bir günde sürdürülmesine, OYBİRLİĞİYLE,
1.3.1993 gününde karar verildi.”
Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrasında Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinden inceleyeceği, ancak gerekli görüldüğü durumlarda sözlü açıklamalarını dinlemek üzere ilgilileri ve konu üzerinde bilgisi olanları çağırabileceği öngörülmektedir. Anayasa Mahkemesi, gereksinim duyarak sorular yöneltip bilgi almak ve ayrıntılarla teknik konularda daha çok açıklık kazanmak için 9.2.1993 günlü kararıyla, kendiliğinden 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesini gözeterek HEP’in Genel Başkanı ile iki yetkiliden oluşacak üç kişiyi çağırmıştır. Sözlü açıklamada bulunacak temsilcilerin hazır bulundurulmalarını sağlamak üzere HEP Genel Baskanlığı’na yine aynı kararın 3. bendi gereğince bildirimde bulunulmuştur. Sözlü açıklama bu karara göre yapılacağından HEPle hukuksal bağı olmayan bir kimsenin HEP yetkilisi ve temsilcisi sayılıp dinlenmesi olanaksızdır. Çağırma kararı “yetkili temsilci” sıfatlarını açıkça içerdiğinden bu nitelikte olmayan kimsenin dinlenmesi hem Anayasa’nın 149. maddesinin Dördüncü fıkrasıyla, 2949 sayılı Yasa’nın 30. maddelerine, hem de bu maddelere dayanılarak alınmış karara aykırı düşer. Mahkeme, önceden “ilgili” ya da “bilgisi” olan, aransa ve istense idi dosyada kapatma nedeni sayılan sözlerin sahiplerinden birini çağırabilirdi. Genelde “ilgisi” ve “bilgisi” olan, ceza yargılaması yönteminin ağırlıklı biçimde uygulandığı bu davada esas alınamaz. Tanık ya da bilir kişi dinleme niteliğinde uygulama da olamaz. Kaldı ki sözlü açıklama tutanağının 3. sayfasında açıkça yazılı olduğu üzere Mahkeme Başkanı’nca Fehmi IŞIKLAR’ın yüzüne karşı “. . . Ancak, Sayın Türk ile Sayın Yazar, konuşmalarında Fehmi IŞIKLAR’ın söyleyecekleri varsa, elinde belgeleri, bilgileri varsa kendi sunuşları içinde onları mahkememiz dosyasına sunabilirler. Buyurun Fehmi Bey, Sizi dışarıya alalım konuk olarak” denilmiştir. Tutanağın 25. sayfasında da “bir kere daha hatırlatıyorum, Sizi burada dinledik; ama IŞIKLAR’ın konuşma metnini, IŞIKLAR’ın konuşması olarak değil, siz bize kitap ta verebilirsiniz, bant ta verebilirsiniz, dergi de verebilirsiniz. O anlamda veriyorsanız alabiliriz, dosyaya koyarız, vermiyorsanız bir diyeceğimiz yoktur. Hatırlatılmadı, bir başka konuşma, bir başka savunma, olanağının kapısı kapatıldı gibi bir anlayış olmasın.” uyarısı da yapılmıştır. Siyasi Parti Kapatma davalarında Sözlü açıklama (savunma toplantısı olmayıp davalı parti tarafından savunma yazılı olarak verilmekte), sorular yanıtlanarak yapılmaktadır.
VII. GEREKÇE
ÖN SORUNLAR YÖNÜNDEN
Davalı Halkın Emek Partisi’nin savunmalarında ele alınmasını istediği ön sorunlar üzerinde öncelikle durulması gerekmektedir.
Siyasî Partiler Yasası’nın Kimi Maddelerinin Anayasa’ya Aykırılığı Sorunlar üzerinde öncelikle durulması gerekmektedir.
Gerek 3.9.1992 günlü “Ön Savunmada, gerekse 22.1.1993 günlü “Esas Hakkındaki Savunma”da bu konuda:
Geçici bir maddeye süreklilik kazandırmak hukuk devleti niteliği ile bağdaşmaz. Olağanüstü bir dönemden, olağan bir döneme geçişi sağlamayı amaçlayan Anayasa’nın Geçici 15. maddesi, 12.9.1980 ile 6.12.1983 tarihlerini kapsamaktadır ve TBMM’nin Başkanlık Divanının oluştuğu bu tarihte kendiliğinden ortadan kalkmıştır.
Kaldı ki, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası, yürürlüğe girdiği 22.4.1983 tarihinden bu yana bir çok kez değişikliğe uğramış olup ilk biçimini yitirmiştir. Bu durumuyla Anayasa’nın Geçici 15. maddesindeki korumadan yararlanamaz.
Açıklanan nedenlerle uygulama konusu olan ve Anayasa’ya aykırılıkları açık bulunan kuralların iptaline karar verilmelidir.> denilmektedir.
Bu savunmalara karşılık Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 22.10.1992 günlü Esas Hakkındaki Görüş yazısında, “22.4.1983 günlü 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılmış yasalardan olduğu ve Anayasa’nın Geçici 15. maddesi kapsamında bulunduğundan, Anayasa’ya aykırılık savının ciddi görülmeyerek reddi gerekeceği,” belirtilmiştir.
Anayasa’nın diğer maddelerinde de Anayasa Mahkemesi’nce yapılacak denetimi kısıtlayan ve engelleyen benzer hükümler vardır. Örneğin 90. maddenin son fıkrası, yöntemince yürürlüğe konulmuş uluslararası andlaşmalar hakkında; 148. madde, olağanüstü durumlarda, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin biçim ve öz bakımından; 152. madde, red kararlarının yayımlanmasından sonra 10 yıl geçmedikçe aynı yasa hükmünün Anayasa’ya aykırılığı savıyla yeniden; 105. madde, Cumhurbaşkanı’nın resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhi ne Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamıyacağını öngörmüştür. Bunlara karşılık Anayasa’nın Geçici 15. maddesi, “. . . Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez”, devrim yasalarının korunmasıyla ilgili 174. maddesi ise “… Anayasa’ya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.” biçiminde kesin anlatımları yeğlemiştir.
Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası, arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıklarının iddia edilememesi yönünden bir bağ vardır. Son fıkra, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürçmeme yönünden bîr zaman sınırlaması yapmamış, fıkradaki “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Nitekim, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın “Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemiyecek diğer metinler.” başlıklı 25. maddesi Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin son fıkrasındaki “Bu dönem” deyişini aynı biçimde yorumlamış, geçici maddenin birinci fıkrasındaki belirli bir dönemi açıklayan sözcükler ile son fıkrayı birleştirip düzenlemeye açıklık kazandırmıştır.
Davalının savunmasında ayrıca, Geçici 15. maddenin, geçici bir madde olması nedeniyle artık hükmünü doldurduğu ve geçerliliğini yitirdiği, Anayasa’nın diğer kuralları ile uyum içinde bulunmadığı ileri sürülmüştür.
Geçici maddelerin geçerliliği, uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve anlamlan ile değerlendirilir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını, uygulamanın daha geniş bir zaman dilimine yayılarak yapılmasını sağlarlar. Bu yönden de geçici maddeler ile temel hükümler arasında, farklılıklar bulunması doğaldır. Geçici maddelerin taşıdıktan hukuksal değer, diğer maddelerden farklı değildir. Hatta temel düzenlemeden ayrık hükümler getirmesi yönünden uygulama önceliğine ve etkinliğine sahiptirler. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir kuralın Anayasa yargısı tarafından uygulanmaması düşünülemez. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrasında hakkında Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı belirtilen düzenlemeler, zamanı birinci fıkrada belli edilen “Bu dönem içinde. . .” sözcükleriyle sınırlanmıştır. 12 Eylül 1980 ile 6 Aralık 1983 tarihleri arasında başvurma yapılmaması değil, bu tarihler arasında yürürlüğe konulan metinler hakkında aykırılık savıyla başvurulamıyacağı öngörülmüştür. Kimilerince, kimi nedenlerle Anayasa’nın öbür maddelerine ve hukuka aykırı olduğu ileri sürülse, siyasal eleştirilere konu yapılsa ve çağdaş bir Anayasa özlemiyle böyle bir maddenin göz ardı edilmesi istense de yasama organınca yürürlükten kaldırılmadıkça Geçici 15. maddenin Anayasa Mahkemesi’nce “yok” sayılması olanaksızdır. Anayasa kuralları arasında üstünlük ve öncelik ayrımı yapılamıyacağı gibi Anayasa Mahkemesi, Anayasakoyucu ve Yasakoyucu yerine geçecek tutumlardan özenle kaçınır. Bu konuyla ilgili önceki kararlarda vurgulandığı gibi yürürlükteki bir Anayasa kuralını tanımazlık “geçici” adına bakıp savsaklamak hukuksal anlayış ve işlev özelliğiyle bağdaşmaz. Sonuç olarak, Anayasa’nın Geçici 15. maddesinde, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık Divanı’nı oluşturuncaya kadar geçen süre içinde çıkarılacak yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemiyeceğinden bu ara dönemde çıkarılan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78 ve 81. maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.
Güven DİNÇER, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU ve Mustafa GÖNÜL bu görüşe katılmamışlardır.
Siyasi Partiler Yasası’nın ilgili Kurallarının “İhmal Tekniği” Yolu ile Davada Uygulama Dışı Bırakılması Sorunu
Davalı Siyasi Parti adına yapılan savunmalarda, Anayasa’nın 138. maddesine göre, yargıçların “. . . hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verecekleri. . .” Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin sözel yorumuyla yetinilse bile, evrensel hukuk kurallarına uygun olmayan bir yasayı uygulamak durumu ile karşı karşıya kalan yargıcın, hukuka uygun olmayan bu yasayı vicdani kanaatini kullanarak ihmal tekniği yolu ile uygulamaktan geri kalabileceği;
Öbür yandan Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılması için çalışmaların başlatıldığı ileri sürülerek, Anayasa’ya aylan olan Siyasi Partiler Yasası’nın belirtilen kurallarının, davada uygulanmasıyla doğabilecek sıkıntıların, ihmal tekniği yoluyla giderilmesi gereği belirtilmektedir.
22.4.1983 günlü Siyasi Partiler Yasası, Anayasa’nın Geçici 15. maddesi öngörülen dönemde çıkarılmış olduğundan, Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamayacak yasalar arasına girmektedir.
Geçici 15. madde 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesine benzer bir koruma düzenlemesidir. Söz konusu geçici maddenin kapsamında olan ve böylece anayasal korunma altında bulunan yasa kurallarının geçici maddeyle korunmaları nedeniyle Anayasa’ya aykırı oldukları ileri sürülmeyeceği gibi, bunların Anayasa Mahkemesi’nce ihmal edilmesinden de söz edilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanması düşünülmelidir.
Öte yandan, Anayasa yargısında bir yasa kuralının ihmal edilebilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir yasa ile Anayasa kuralının bulunması ve yasa kuralının iptal edilebilir nitelikte olması gerekir. Geçici 15. madde nedeniyle iptali istenilemeyen kuralın ihmali de söz konusu olamaz. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil ayrık bir durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı “yok” sayması olanaksızdır.
Kaldı ki, Siyasi Partiler Yasası’nın getirdiği yasaklar, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatılma nedenlerini somutlaştırmaktadır. Bu kurallar, tekil ve ulusal devlet niteliğinin korunması ilkesinin yaptırımlarıdır. Çünkü Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında “Siyasi Partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.” denilmektedir. Yukarıda değinildiği gibi Anayasa Mahkemesince bir yasa kuralın ihmali, ancak hakkında iptal davası açılmamış durumlarda o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır.
Yasakoyucu, Anayasa’da öngörülen bir düzenlemeyi gerçekleştirmiştir.
Bu nedenlerle Siyasi Partiler Yasası’nın kimi kurallarının ihmal edilmesi yolundaki savunma yerinde değildir.
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU ve Mustafa GÖNÜL bu görüşlere katılmamışlardır.
Yargılama’nın “Duruşmalı” Olarak Yapılması, Bu Yerinde Görülmezse Parti Yetkililerinin Çağırılarak Sözlü Açıklamalarda Bulunmalarına Olanak Verilmesi İstemi
Davalı Siyasi Parti’nin bu istemi konusunda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Esas Hakkındaki görüşünde özetle;
Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrasıyla 2949 sayılı Yasa’nın 30. ve 33. maddelerindeki “Yüce Divan sıfatıyla bakılan davalar dışında kalan işlerin dosya üzerinde inceleneceği” açıklığı ve Siyasi Partiler Yasası’nın 98. maddesinin bu kurallara koşut içeriği karşısında kapatma davalarının Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası uygulanarak dosya üzerinden incelenip karara bağlanmasının gerekeceğini, sözlü açıklama konusunda ise taktirin Anayasa Mahkemesi’nde olduğunu belirtmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nce 9.2.1993 günlü ara kararı ile, “Anayasal ve Yasal olanaksızlık” bulunduğu gerekçesi ile duruşma istemi reddedilmiş ve Mahkeme, kendiliğinden sözlü açıklama için davalı parti temsilcilerini çağırmış, yetkili temsilci olarak gelen Ahmet TÜRK ve Feridun YAZAR’ın açıklamaları dinlenmiştir.
Davanın Siyasi Partiler Yasası’nın 9. Maddesine Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı Sorunu
Davalı Siyasi Parti, ön savunmasında kapatma nedenleri arasında gösterilen “Kanunsuz siyasi faaliyetlere mihrak olma” iddiasının incelenebilmesi için, Cumhuriyet Başsavcılığının Siyasi Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre partiye ihtarda bulunması gerekeceği, bu yapılmadığına göre iddianamenin geri çevrilmesi ile davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, esas hakkındaki görüşünde 2820 sayılı Yasa’nın 9. maddesi gereğince partiye uyanda bulunmasına gerek olmadığını, davanın Cumhuriyet Başsavcılığının partilerin faaliyetini izleyeceğini öngören Siyasi Partiler Yasası Hükmüne dayandırıldığını bildirmiştir.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğunu ve ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı maddeye dayanarak saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Anılan maddede, kurulan partilerin tüzük ve programlan ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılarak değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki: Cumhuriyet Başsavcılığı saptanan noksanlıkların giderilmesi, gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini belirten yazının tebliğinden başlayarak 30 gün içinde noksanlık giderilmediği ya da istenen ek bilgi ve belgeler gönderilmediği taktirde siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin kuralların uygulanmasına karşı partilerin tüzük ve programlan ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması 104. maddeyle düzenlenmiştir. Başka bir koşul öngörülmemiştir.
2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesine aykırılık nedeniyle açılan kapatma davaları için 9. madde uyarınca ihtarda bulunmak zorunluluğu da yoktur. Bu nedenle davanın, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca uyan yapılmadan açılmış bulunduğu yolundaki davalı Parti savunması, davanın 2820 sayılı Yasa’nın 4. kısmında yasaklanan parti faaliyetlerinden kaynaklanması nedeniyle yerinde değildir.
Siyasi Partiler Yasası’nda ve Anayasa’da Değişiklik Çalışmaları Yapılmakta Olduğundan ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi hakkında Anayasa Mahkemesi’nce Verilen Kapatma Karan Avrupa insan Hakları Komisyonu’nda incelenmekte Bulunduğundan, Davayı Etkileyecek Bu iki Hususun Bekletici Neden Sayılıp Sayılmaması Sorunu
Davalı Siyasi Parti bu konudaki savunmalarını Türkiye’nin de imza koyduğu, “Birleşmiş Milletler insan Hakları Evrensel Bildirisi”, “Avrupa Konseyi insan Hakları ve Temel Özgürlüklerini Koruma Sözleşmesi”, “Helsinki Nihai Senedi”, “Paris Şartı” gibi uluslararası sözleşmelere aykırı olarak dava açıldığı görüşüne dayandırarak yinelemekte, Anayasa ve yasa değişiklikleri çalışmaları ile Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna yapılmış başvuru sonuçlarının beklenmesini istemektedir.
Hukukta bekletici neden, bir davanın sonuçlandırılması kimi zaman o mahkemenin yetkisi dışında kalan bir sorunun çözümlenmesine bağlı olduğu durumlarda ortaya çıkar. Bu bakımdan ancak konunun o mahkemenin görev ve yetkisi dışında fakat davanın esastan çözümüne etkisi olan uyuşmazlıktır. Bakılmakta olan bir dava sırasında, ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık savlan, bekletici neden olarak kabul edilmiştir. Yargılama makamlarınca çözümleneceğinden, ortada yine yargılanacak bir uyuşmazlık söz konusudur ve her iki uyuşmazlık nedeniyle yapılan yargılamalar arasında bağlantı bulunmaktadır.
Oysa, bekletici nedenle Siyasi Partiler Yasası’nda değişildik çalışmalarının yapılmakta olması ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi hakkında verilen kapatma kararının Avrupa İnsan Hakları Komisyonumda incelenmekte bulunması, birbirinden farklı durumlardır. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun vereceği karar ile Siyasi Partiler Yasası’nın değiştirilmesi konusu bu dava için bekletici neden sayılmaz.
ESAS YÖNÜNDEN İNCELEME
Genel Açıklama
Demokrasilerde genel ve eşit oy hakkı, vatandaşların devlet yönetiminde etkili olmalarını sağlarsa da, bu etkileme tek tek kendi güçleriyle tam olarak gerçekleşemez. Bu nedenle bireysel iradeleri biraraya getiren, onlara yön veren ve ağırlık kazandıran kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihlerin açıklık ve kesinlik kazanması, aynı zamanda devlet gücünün sınırlanması, kişilere özgürlük ve güvenlik sağlanması yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.
Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında “Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” ilkesine yer verildikten sonra üçüncü fıkrasında da “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.” denilmektedir.
Siyasal Partilere ilişkin Anayasa kuralları gözden geçirilirse Anayasakoyucunun bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğu görülür.
Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasal düşünce ve erekler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasi partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.
Demokrasinin simgesi sayılan olmazsa olmaz koşulu olarak nitelenen, özgürlük ve hukuksallığın ulusal araçları durumunda bulunan siyasi partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı görerek, kurulmalarından başlayıp çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekte kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenleneceğini öngörmüştür.
Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası çıkarılmış; siyasi partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da da yer alan yasaklara uymayan, siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.
Siyasal Partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Nitekim Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti . . . demokratik. . . bir hukuk devletidir.” denilmektedir.
Hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi’nin bir çok kararında yinelenip vurgulandığı üzere insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kurarak bu düzeni sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, tüm davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine açık olan devlet demektir.
Varlığı ve etkisi işlevleriyle ortaya çıkan devlet belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme ve eşitlik ilkesi bir devlet için vazgeçilmez öğeler demektir. Her canlının ve insanların kendilerini koruma içgüdüsünde olduğu gibi, devletlerin de saldın ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.
Devletler hukukunda, genellikle, “devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve geçerli yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak” yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin öğelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her tür çabayı kapsar. Bunların başında, bireylerin ve devletin varlığını koruma hakkının bulunduğu tartışmasızdır. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yok edici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır. Bu bakımdan Siyasi Partiler Yasası’nda yer alan konuyla ilgili düzenlemeler, devletler hukukunda öngörülen devletin kendini ve halkını koruma hakkının kapsamı içinde kalmaktadır. Durumun demokrasi ilkeleriyle çatışan bir yönü yoktur. Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez.
Konuya açıklık kazandırmak için, devletin temel öğelerini belirlemek ve bunları korumak amacıyla Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’ndaki kimi düzenlemelerin kaynağı Anayasa’nın aşağıdaki maddeleridir. Bunlar, toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturan, Anayasa’nın özünü ve ereğini de ortaya koymaktadır. Şöyle ki:
“MADDE 1. – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”
“MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”
“MADDE 3. – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli Marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.”
“MADDE 4. – Anayasa’nın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
Görüldüğü gibi Anayasakoyucu, yukarıdaki düzenlemelerle ulusal birliğimizin değişmez ilkelerini ve devletin tekil yapısını ortaya koymuştur. Bu ilkeler arasındaki öncelikli olanların ülke-ulus bütünlüğüyle Atatürk milliyetçiliği olduğu görülmektedir.
Vatana ve ulusa bağlılığın, sevgi ve kardeşliğin içte ve dışta barışın simgesi sayılan ve herkesi olduğu gibi kabul eden, eşitlik ve adalete dayalı, çağdaş evrensel değerlerle birleşen bu ilkeler, ulusal yaşamın her alanda çağdaşlaşmasına ve demokratikleşmesine kaynak ve dayanak olacak güçtedir.
Anayasa’nın ve Siyasi Partiler Yasası’nın ilgili Kurallarının Bağlantısı
Anayasa Kuralları
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, davalı Siyasi Parti’nin, Anayasa’nın Başlangıç’ıyla 2., 3., 14. ve 68. maddelerine aykırı davrandığını ileri sürmektedir. Bu konuda Anayasa’nın 69. maddesi de önemli bir dayanaktır.
Yasa Kuralları
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, dayanakları ve gerekçeleri ilgili bölümlerde açıklandığı üzere davalı Halkın Emek Partisi’nin, Genel Başkan, Genel Başkanvekili ve Genel Sekreterlerinin değişik yerlerde ve günlerde yapmış oldukları konuşmalarda gazetelerde yayımlanan açıklamalarında ve imzaladıkları bildirilerde Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a), (b) bentleri ile 80. maddesi ve 81. maddesinin (a), (b) bentlerine aykırı davrandıkları, ayrıca davalı Parti’nin, Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesinde belirtildiği biçimde kanunsuz siyasi faaliyetlerin mihrakı durumuna geldiği savıyla Siyasi Partiler Yasası’nın 101/b ve 103/1 maddeleri gereğince kapatılmasını istemiştir. 2820 sayılı Yasa’nın 78., 80. ve 81. maddeleri kimi eylemleri yasaklamakta, 101/b ve 103. maddelerinde ise, bu yasak eylemlerin belli kişi veya kurullarca işlenmesi durumunda ya da kimi koşullar gerçekleştiğinde siyasal partinin kapatılacağı öngörülmektedir. Başka bir anlatımla 78., 80. ve 81. maddelerde eylem, 101. ve 103. maddelerde bunun yaptırımı yer almaktadır. Öte yandan 2820 sayılı Yasa’nın 117. maddesinde, içinde 78., 80. ve 81. maddelerin bulunduğu Dördüncü Kısmında yazılı yasak eylemleri işleyenlerin eylemleri daha ağır cezayı gerektirmediği taktirde altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılacakları da belirtilmiştir. Ayrıca, hem 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 98. ve hem de Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddeleri, siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde inceleme yapılarak karara bağlanacağını öngörmektedir.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78/a, b, 80. ve 81/a,b madde ve bentlerinde, devletin tekliği ile ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden söz edilmektedir. Bu maddeler, Anayasa’da yazılı soyut “Bölünmez bütünlük” ve “tekil devlet” kavramlarını açıklayarak somutlaştırmaktadırlar. Eş anlatımla, Siyasi Partiler Yasası, devletin tekliği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla, ayrılıkçı akımların bir parti durumunda örgütlenmesini yasaklamakta ve yine siyasi partilerin federal bir sistemi savunamıyacaklarını, azınlık yaratamıyacaklarını (özendirip kışkırtamıyacaklarını), bölgecilik, ırkçılık yapamayacaklarını ve eşitlik ilkesini korumak zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Böylece Anayasal İlkeler Siyasi Partiler Yasası’yla yaşama geçirilip yaptırımlara bağlanmıştır.
Sav ve Savunmanın Kanıtları
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Savının Kanıtları
Sava dayanak olan Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası, yanında kanıtlar, Partinin ber kademesindeki görevlilerin değişik yer ve zamanlarda yapmış oldukları konuşmaları içeren bant çözüm tutanakları, gazete küpürleri, izleme raporları, görüntülü ses kayıtları, açılmış kamu davalarına ilişkin iddianamelerle mahkeme kararları ve ilgililerce imzalanmış bildirilerdir.
İddianamedeki sırası da gözetilerek, kanıtların ilgili bölümleri şöyledir:
a) Eski Genel Başkan Fehmi IŞIKLAR’ın Sözleri:
HEP Van il örgütünce 26.1.1991 gününde düzenlenen açılış konuşması.
HEP Zeytinburnu ilçe örgütünce düzenlenen 23.2.1991 günlü “Barış ve Özgürlük” toplantısındaki konuşması.
HEP tarafından 21.3.1991 gününde İstanbul’da düzenlenen “Nevruz Şenlikleri”ndeki konuşması.
HEP İzmir il örgütünce 22.3.1991 gününde düzenlenen eğlence gecesindeki konuşması.
HEP Siirt il örgütünce 26.3.1991 gününde düzenlenen toplantıdaki konuşması.
HEP Şişli ilçe örgütünce 8.5.1991 gününde düzenlenen “Dersim Gecesi”ndeki konuşması.
HEP Diyarbakır il örgütü Başkanı Vedat AYDIN’ın 10.7.1991 günü yapılan Cenaze törenindeki konuşması.
HEP Bursa il Örgütünce 7.9.1991 gününde düzenlenen eğlence gecesindeki konuşması.
Konuşmaların genel içeriği :
Kürt halkının özgürlük, demokrasi ve meşruiyet mücadeleleri verdiği üzerin de durulup 2600 yıl önce Dehhak’ın zulmüne karşı ayaklanan Kawa efsanesiyle paralellik kurularak Kawaların çoğaldığı,
İlk defa kendilerinin diyebileceği partinin doğduğu, bu partinin en çok sömürülen, baskı altında tutulanların partisi olduğu,
Demokrasinin önünde en büyük sorun olan Kürt sorunu çözülmeden Türk halkının özgür olamıyacağı, Türkiye’de demokrasiden söz edilemiyeceği,
Dünyada çok güzel olaylar gelişirken … halklar kendi kaderlerini tayin etmek isterken ne yazık ki Türkiye’nin yeteri kadar etkilenmediği,
Birleşmiş Milletler ve onu oluşturan devletlere seslenerek en kısa zamanda Birleşmiş Milletler Örgütünde bir Kürt Konferansı toplanması,
– Kürt halkının verdiği mücadeleyle, işçi sınıfının güçlenen mücadelesinin birleştirilmesi,
Yönündedir. Bu konuşmalarında açıkça “Kürt halkı (Ulus anlamında) vardır.”, “Demokrasinin önündeki en büyük sorun Kürt sorunudur.”, “Bize Kürt partisi diyorlar biz ezilen sömürülen horlananların partisiyiz. Kürtler en çok eziliyor sömürülüyorsa, biz Kürtlerin de partisiyiz.”, “Halklar. Kürt halkı da, kendi kaderlerini belirleme hakkına sahiptir. . .” Konuları işlenmektedir.
bb) Genel Başkanvekili Ahmet KARATAŞ’ın 15.12.1991 günlü konuşmasının içeriği şöyledir:
Dünya ve Ortadoğudaki konumun değiştiği, kutuplaşmanın kalktığı, NATO’nun gereği kalmadığı, yeni süreç içinde kurtuluş hareketleri tabir edilen yeni bir dengenin gelişeceğinin kuvvetle muhtemel görüldüğü,
Ortadoğudaki halklarla, özellikle, Filistin halkı ile paralellik kurulmaya çalışıldığı,
Kürt halkının tarihin mahkum ettiği yöntemlerle her uygulamanın mubah sayıldığı bir özel savaş tarzı ile evinden yurdundan edildiği, vurgulanmış Kürt ve diğer azınlık halklarının varlığından söz edilmiştir.
cc) Genel Başkan Feridun Yazar’ın Sözleri:
1-5 Şubat 1992 günlü Sabah Gazetelerinde yayımlanan, açıklanma
HEP Sakarya İl Örgütü’nün açılışı sırasında 20.4.1992 günü yapılan konuşma
1.6.1992 günlü Milliyet Gazetesi’ndeki açıklama
Konuşma ve gazetelerde çıkan açıklamaların genel içeriği şöyledir;
Cumhuriyet döneminde bütün etnik gruplara karşı otoriter devlet ile asimilasyon politikası uyguladığı,
HEP’in Bütün emik grupların Partisi olduğu savına karşın Cumhuriyet’in Türk ve Kürt halkları tarafından kurulduğu, buradan kalkılarak diğer etnik grupları dışlayan Türklerle Kürtlerin eşitliğine ve ırka dayalı toplum düzeni kurulmasının gerekliliği,
Devletin kullandığı şiddet ortamı ve demokratik yolların tıkanmasından (PKK) Kürdistan İşçi Partisi’nin zora karşı zor mantığıyla ortaya çıktığı,
Türkiye’de yaşayan vatandaşların değil, halkların eşitliğine dayalı bir sistem arayışı,
Demokratikleşmenin önünde en büyük engelin Kürt sorunu olduğu,
Üniter Devlet biçiminin değiştirilmesi, üzerinde durulmuştur.
dd) Genel Sekreter İbrahim AKSOY”un beyanları:
HEP Van il örgütünce 21.3.1991 günü düzenlenen “Irkçılıkla Mücâdele Günü”nde,
HEP Fatih ilçe örgütünce 25.5.1991 günü düzenlenen “Bahar ve Özgürlük” Toplantısında,
(3) HEP Konya İl Kongresinde 18.5.1991 günü yaptığı konuşmalarda, Konuşmaların genel içeriği şöyledir;
Kürt halkının uluslararası anlaşmalardan doğan hiçbir hakkı kullanamadığı,
Kürtlerin okuma, yazma ve ilerleme hakkının olmadığı,
Güneydoğu’daki Devlet gücünün teröristlere karşı değil ulusal taleplerine sahip çıkan Kürt halkına karşı oluşturulduğu,
Doğu sorununun ekonomik sorun olmadığı, Kürt halkının sorununun ulusal olduğu üzerinde durulmakta ve Sovyetler Birliği’ndeki gelişmelerle Türk Ulusu için de yeralan Kürt kökeninden gelen vatandaşlarımızın durumu arasında ilgi kurulması, görüşlerine yer verilmiştir.
ee) Ahmet Karataş’ın Genel Sekreter olarak sözleri:
HEP İstanbul il örgütünce düzenlenen 21.3.1992 günlü “Bütün Halklar Kardeştir. Katliama Son” mitingindeki konuşmasıyla,
İmzalamak suretiyle içeriğine katıldığını Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, Cumhuriyet Savcılığı’ndaki 16.4.1992 günlü ifadesinde belirttiği ve böylece yazılı beyanı durumuna gelmiş olan 2.4.1992 günlü “Birleşmiş Milletler, Tüm Uluslararası Kurum ve Kuruluşlarına Deklarasyondur.” başlıklı bildirgede:
Kürt halkının özgür olmak istediği, – Kürdistan’daki katliama engel olunması, Teröristlerle mücadele görüntüsü ile Devlet tarafından Kürt halkına karşı silah kullanıldığı,
– Kemalist çizgilerin yıkılması, aşılması gereği,
Terör örgütüne karşı alınan yasal önlemlerin ve uygulamaların uluslararası bir savaş ve bu savaşın taraflarından birinin PKK terör örgütü olduğu,
Bu örgüte mensup teröristlerin özgürlük savaşçısı gerillalar oldukları ve haklarında uluslararası savaş hukukunun uygulanması gerektiği, ancak Türk Hükümeti’nin bu kurallara kat’i surette uymadığı,
TC Ordusu ve Güvenlik Kuvvetlerinin Kürt gerillalardan çok onlara kaynaklık eden Kürt halk yığınlarını fiziki olarak ve büyük kitleler halinde yok etme peşinde oldukları,
Belirtilerek bu davranışın izlenmesi uluslararası kuruluşlardan istenilmektedir.
ff) Partinin taşra teşkilatı görevlilerinin beyan, yayın ve eylemlerinin sıralaması da aşağıdaki gibidir:
Konuşmalar
(1) İstanbul İl Başkanı Osman Özçelik:
Zeytinburnu “Barış ve Özgürlük toplantısı 23.2.1991,
İstanbul – Nevruz, 21.3.1991,
Fatih, 25.5.1991,
Yaşar Kilerci – Küçükçekmece İlçe Bşk. 8.3.1991,
Tunceli Merkez ilçe Bşk. Mehmet Gülmez “Değişim Gecesi” 8.5.1991- İst.
Fatih ilçe Bşk. Hikmet Can Özdemir, 25.5.1991,
İzmir II Başkanı Bayram Özcan, 22.3.1991,
Van Merkez ilçe Sekreteri İsmail Aydın, 24.3.1991,
Van il Başkanı Remzi Kartal Milletvekili, 24,3.1991,
Siirt H Başkanı Abdurrahim Deli, 20.4.1992,
Muş il Başkanı Adayı (Milletvekili) Sırrı Sakık, 12.5.1991,
Ağrı İl Başkanı Kemal Adıgüzel, 18.5.1991,
Ağrı İl Örgütü üyesi Eyüp Duman, 18.5.1991,
Feridun Yazar Genel Sekreter Yardımcısı iken Urfa’da – 19.2.1991,
Manisa eski ilçe Başkanı Celil Bedikanlı, Turgutlu – 21.7.1991
Bursa İl Başkanı Murat Dağdelen, 7.9.1991,
Bursa İl Yönetimi K.üyesi Abdülkadir Gedik, 7.9.1991,
15.12.1991 de, 1. Olağanüstü Büyük Kongre’deki Partililerin konuşmaları:
Güven Özata – Divan Başkanı Antalya Merkez îlçe Üyesi,
Kemal Okutan – Adana il Başkanı,
Abdulmuhsin Melih – Urfa il Başkanı,
Cabbar Gezici – İstanbul il Sekreteri,
(17) Genel Sekreter Yardımcısı Kemal Okutan – Nazilli 28.2.92,
– Adana, 12.4.1992
Bursa İl Örgütü Bşk. Murat Dağdelen – Sakarya 20.4.1992,
İstanbul İl Başkanı Felemez Başboğa İstanbul – 1.3.1992,
Partili Milletvekillerinin Konuşmaları:
(a) Mahmut Almak Eminönü – 16.3.1991,
Muş – 12.5.1991
Ağrı- 13.5.1991
(b) Kenan Dönmez İstanbul (Milletvekili) Üsküdar – 17.3.1991,
HEP İzmir İl Yönetim Kurulu’nun 3.1.1991 günlü kararıyla yayımlanan “Yurtsever Demokratik Kamuoyuna” başlıklı bildiri,
HEP Aydın İl Yönetim Kurulu’nun 1.1.1992 günlü kararıyla, tanıtım ve gelir amacıyla bastırılan (1060 adet) duvar takvimi,
Mardin ve Derik örgüt binalarında yapılan partili partisiz kişilerin katıldığı, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nı protesto etmeyi amaçlayan açlık grevleri:
Mardin 31.5.1991 – 5.6.1991 arası (sloganlar v.s. – izleme tutanakları), .
Derik – 31.5.1991 – 3.6.1991 arası.
Ayrıca, iddianamenin 106-115. sayfalarına gerek parti kongrelerinde, gerekse taşra örgütlerinin “şölen”, “gece” gibi adlarla düzenledikleri toplantılarda parti adına görev aldıkları anlaşılan sunucuların beyanları, atılan sloganlar, yapılan eylemler, asılan afiş ve pankartlar üzerindeki yazıların içerikleri üzerinde durulmuştur.
Bunlar, çeşitli yer ve günlerdeki çok çeşitli sunuşlar, kürtçe şarkılar, sloganlar, pankartlardaki sözler, sarı-kırmızı-yeşil renklerden oluşmuş eşarplarla eylemler, aynı renkteki bayraklarla eylemler, Türk Bayrağının indirilmesi eylemi, kışkırtıcı konuşmalar, Vedat Aydın’ın cenaze törenindeki olaylar (pankart, slogan, karakola ateş edilmesi gibi), Terör örgütü PKK lideri Apo’nun anasının, “hepimizin anası” olarak sunuluşu gibi eylemlerdir.
Ancak ilgili görülen bölümleri alınmış olan konuşmalar ve diğer kanıtların nitelikleri için iddianamenin 115. sayfasında aynen şöyle denilmektedir
“Bu beyanların ve eylemlerin sahipleri her ne kadar parti tüzel kişiliğini doğrudan doğruya sorumlu kılabilecek parti üyeleri değiller ise de, bu beyan ve eylemler ile davalı partinin genel merkez yöneticilerinin davaya esas alınan beyanları arasındaki ayniyeti ve işlenmekte olan ana fikrin etki alanını biçimini gösterdiği cihetle zikre değer bulunmuştur.”
Yargıtay Başsavcılığının “esas hakkındaki görüşünde” de aynı sav yinelenmektedir.
Davalı Siyasi Parti ise tüm savunmalarında, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101/b, d maddelerindeki açıklık karşısında partinin, ancak sorumlu kişilerinin beyanları ile suçlanabileceğini, bunların dışındaki örgüt üyelerinin beyan ve eylemlerinin doğrudan doğruya kapatma sebebi yapılamıyacağını, bu gibi durumlarda uyulacak yöntemin Siyasi Partiler Yasası’nın 101/d maddesinde gösterilmiş bulunduğunu ve buna uyulmamış olduğundan anılan kanıtların değerlendirme dışı bırakılmasını istemiştir.
Yukarıda belirtilen bu kanıtların esas yönünden partiyi sorumlu tutabilecek görevlilerinin yaptıkları konuşmalardan bir farkı bulunmamakta, sorunlara ve çözümlerine koşut bir yaklaşım sergilediği gözlenmekte, çoğunda ise yasa dışı bir örgüt olan PKK’nın övülüp ve desteklendiği görülmektedir.
Konuya, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın getirdiği sistem yönünden yaklaşmak gerekmektedir. Bu Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendindeki koşulların gerçekleşmesi durumunda doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmekte, bu bentte sayılanlar dışında kalan parti organ mercii veya kurulu tarafından 4. Kısım’daki yasaklara aykırı davranılması durumunda ise maddenin (d) bendinin uygulanması gerekmektedir. Bu bent gereğince kapatma davası açılabilmesi kimi ön koşullara bağlanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinde sayılanlar dışındaki organ, merci ya da kurullarının 4. Kısım’daki yasaklara aykırı davrandıklarını saptadığında eylem tarihinden itibaren iki yıl geçmemişse, organ, merci veya kurulların işten el çektirilmesini, yasak eylemlerden hüküm giyen parti üyelerinin ise kesin olarak çıkarılmasını isteyip 30 gün içinde yerine getirilmediği taktirde kapatma davası açma olanağı vardır.
gg) Diğer Kanıtlar
Davalı Halkın Emek Partisi’nin, Adana, İçel, Şişli, Fatih, Derik, Şanlıurfa, Manisa, Antalya, Aydın, İstanbul, Adapazarı il ve ilçe örgütlerinin çeşitli kademedeki yöneticileri ve parti üyeleri hakkında bölücü eylemlerinden dolayı, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 8/1. maddesi uyarınca açılmış ve sürmekte bulunan 11 kamu davasına ilişkin iddianameler ve bunlara ilişkin hazırlık soruşturmaları evrakı.
İddianamenin 145-149. sayfalarında geniş özeti alınan bu belgeler -ki yalnızca HEP Manisa Merkez İlçe Örgütü Başkanı Celal Bedikanlı hakkında açılmış olan davanın 3713 sayılı Yasanın 8/1 maddesi uyarınca mahkumiyetle sonuçlandığı, Yargıtay’ca onanarak kesinleşen bu karar üzerine Partiye uyarıda bulunulması sonucun da adı geçen kişinin davalı partideki üyeliğine son verildiği, diğer kamu davalarının henüz devam etmekte olduğu bildirilmektedir. davalı siyasi partinin “kanunsuz siyasi faaliyetlerin mihrakı” olduğuna ve bu nedenle de, 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesi uyarınca kapatılması istemine kanıt olarak gösterilmektedir. Aynı kapatma nedenine kanıt olarak “Esas hakkındaki görüş” yazısının 50-53 sayfalarında özetlenen ve partinin çeşitli örgüt yöneticileri ve üyeleri hakkında açılmış ve henüz sonuçlanmamış 5 ayrı kamu davasından daha söz edilmektedir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 3.7.1992’de açmış olduğu kapatma davasına ilişkin olarak düzenlediği iddianamenin sunulmasından sonra, 9.10.1992 gün ve SP.Muh. 1992/229 sayılı yazısı ekinde, değişik makamlardan, bu arada, Ankara, Diyarbakır, İzmir ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemeleri Savcılıkları’ndan gönderilen belgeler, “Açılmış olan davayla bağlantılı görüldüğünden” kanıt olarak sunmuş bulunmaktadır.
Yine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 22.10.1992 günlü “Esas Hakkındaki Görüşünde” öncekilere ek olarak:
Genel Sekreter Yardımcısı Kemal Okutan’ın Bursa’daki 28.6.1992 ile 2. Olağanüstü Kongredeki 19.9.1992 günlü,
Parti Meclisi üyesi Abdülcabbar Gezici’nin yine 2. Olağanüstü Kongre’deki 19.9.1992 günlü,
Genel Sekreter Yardımcısı Harun Çakmak’ın aynı yer ve günlü,
HEP Bakırköy ilçe örgütü üyesi Mustafa Kemal Öztürk’ün aynı yer ve günlü,
HEP Milletvekili Mahmut Alınak’ın aynı yer ve günlü,
HEP Milletvekili Hatip Dicle’nin aynı yer ve günlü,
HEP Milletvekili Ali Yiğit’in aynı yer ve günlü, konuşmalarından yaptığı alıntılan yeni kanıt olarak sunmuş ve davalı Partinin Bursa ile Fatih örgütlerince düzenlenen toplantılarda atılan sloganlarla 2. Olağanüstü Kongrede yaşanan olayları tesbit eden tutanaklara da dayanmış bulunmaktadır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının dayandığı kanıtlardan biri de, 7.1.1993 günlü ve SP.31.Muh. 1993/2 sayılı yazılan ekinde gönderilen belgelerdir. Bunlar:
İddianamenin 148. sayfasında (8) no da belirtilen Aydın İl Örgütü Yönetim Kurulu Başkan ve Üyelerinden oluşan 10 kişi hakkında 3713 sayılı Yasa’nın 8/1 maddesi uyarınca verilen mahkumiyet kararının onanmasına ilişkin Yargıtay 9, Ceza Dairesi’nin 4.12.1992 günlü, 1992/9988-10833 sayılı kararı,
İddianamenin 69. sayfasında özetlenen 18.5.1991 günlü beyanı nedeniyle eski genel sekreter İbrahim Aksoy hakkında, Konya DGM Savcılığı tarafından düzenlenen 14.12.1992 günlü iddianame,
22,10.1992 günlü Esas Hakkındaki Görüş’ün 24. sayfasında belirtilen, davalı partinin 19.9.1992’de gerçekleştirdiği 2. Olağanüstü Kongreyle ilgili olarak, kimi parti görevlileri ve üyeleri hakkında Ankara DGM Savcılığı’nca düzenlenen 13.11.1992 günlü iddianamedir.
Bu başlık altında sıralanan ve tümü dosyaya sonradan sunulan kanıtların çoğunluğu kapatma davasının açılmasından (3.7.1992) sonraki günlerde gerçekleştiği öne sürülen olaylara ilişkindir. Eş anlatımla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 3.7.1992 gününe kadar toplamış olduğu kanıtlara göre kapatma davasını açmış ancak iddianamesini, hatta esas hakkındaki görüşünü verdikten sonra bile, davalı Siyasi Parti hakkında yürütülen her türlü soruşturma evrakını, gazete kupürlerini, “açılmış olan dava ile ilgisi nedeniyle” kanıt olarak değerlendirmek üzere göndermiş bulunmaktadır.
b) Savunmanın Kanıtları
Davalı parti kanıt olarak bilgi ve belge sunmamış, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın verdiği kanıtlan çürütmeye yönelik 11 sayfalık, 3.9.1992 günlü “Ön Savunma”; 16 sayfalık, 22.1.1993 günlü “Esas Hakkındaki Savunma” ve 1,3.1993 günlü “Sözlü Açıklama” ile yetinmiştir. Savunmalarda öne sürülen usûl sorunları daha önce çözümlenmiş olup, esas, savunmaları değerlendirme bölümünde ele alınacaktır.
Kanıtların Değerlendirilmesi
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesi ve aynı doğrultudaki Esas Hakkında Görüş yazısı incelendiğinde davalı Halkın Emek Partisi’yle ilgili kapatma isteminin başlıca iki nedene dayandırıldığı görülmektedir.
Bunlar:
– Irk esasına dayanmak, Devletin tekliği ilkesini değiştirme amacını gütmek, azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek ve Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültür leri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla ülke üzerinde azınlıklar yaratarak “Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez Bütünlüğünün bozulması” amacını taşımak ve bu yolda faaliyette bulunmak,
– Kanunsuz siyasi faaliyetlere mihrak olmak, biçiminde özetlenebilir.
Davalı Siyasi Parti de, faaliyetlerinin suçlama konusu yapılamıyacağını, eylemlerinin kapatma nedeni oluşturmayacağını savunmuştur.
Kanunsuz Siyasi Faaliyetlere Mihrak Olma Nedeniyle Kapatma istemi
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın “Kanunsuz Siyasi faaliyetlere mihrak olma sebebiyle kapatma” başlıklı, 3270 sayılı Yasa ile değişik 103. maddesinde:
” Bir siyasi partinin, bu kanunun 78-88 ve 97. maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o siyasi parti Anayasa Mahkemesi’nce kapatılır.
Bir siyasi partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101. maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük Kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur” denilmektedir.
Maddenin ikinci fıkrasında sözü edilen aynı yasanın, 3270 sayılı yasa ile değişik 101. maddesinin (d) bendinin ilgili bölümü de aynen şöyledir:
“d) 1. (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı mercii veya kurulu tarafından bu kanunun 4. kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yıl geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı sözkonusu organ, merci veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4. kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.
Siyasi parti, tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği taktirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesi’nde o siyasi partinin kapatılması hakkında dava açar. . .”
2820 sayılı Yasanın getirdiği bu düzenlemeye göre, Siyasi Partilerin, 101. maddenin (b) bendinde sayılan organ ve görevlilerinin, Dördüncü Kısım’da yazılı yasaklara aykırı davrandıklarının saptanması durumunda doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmesine karşın, aynı yasak eylemlerin (d) bendinde sayılan organ, merci ya da kurullar, veya parti üyeleri tarafından işlenmesi durumunda kapatma davasının açılabilmesi kimi koşullara bağlanmıştır. Bunlar, parti üyeleri bakımından “hüküm giyme” ve bunun sonucunda üyelikten çıkarılması için yasa metninde belirlenen “tebligat” ve buna karşın “üyelikten çıkarma” koşuludur.
Cumhuriyet Başsavcılığımın, Yasa’nın 103. maddesinin en önemli öğesi olan “101. maddenin (d) bendinin uygulanmasını” gözetmediği, eş anlatımla, parti üyelerinin Dördüncü Kısım’da yer alan hükümlere aykırı eylem ve konuşmalarından dolayı “hüküm giyme” ile tebligatta bulunma ve buna karşın üyelikten çıkarma koşulunu aramadığı ve parti üyeleri hakkında açılmış ve devam etmekte olan kamu davalarının varlığını yeterli görerek davalı siyasi partinin kapatılmasını istediği görülmektedir.
Bu durumda, Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesinde yazılı kapatma nedeninin öğeler yönünden gerçekleşmediği açıktır. Buna dayalı kapatma isteminin reddi gerekir.
b) “Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğünün Bozulması” Amacını Taşımak ve Bu Yolda Faaliyette Bulunmak, Nedenleriyle Kapatma istemi
Halkın Emek Partisi’nin eski Genel Başkanları Fehmi IŞIKLAR ve Feridun YAZAR ile Genel Sekreter İbrahim AKSOY ve bir süre Başkanvekilliği de yapan Eski Genel Sekreteri Ahmet KARATAŞ’ın iddianameye aktarılmış bulunan konuşmalarıyla gazetelerde yayımlanan açıklama ve imzaladıkları bildirilerin 2820 sayılı Yasa’nın Dördüncü Kısmı’nda yazılı yasaklara aykırılık oluşturup oluşturmadığının değerlendirmesinde gözönünde bulundurulmak üzere konu ile ilgili kimi kavramların açıklanmasına yer verilecek ve bu amaçla öncelikle devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve Atatürk Milliyetçiliği kavranılan ele alınacaktır.
“Bütünlük” ilkesi ilk olarak Misak-ı Milli’nin birinci maddesinde “. . . İslam çoğunluğu bulanan yerleşik toprak parçalarının tamamı hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayırma kabul etmez küldür.” biçiminde yer almıştır.
İsmet İnönü, Lozan Barış Andlaşması görüşmelerinde, bütünlük ilkesini “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk Yurdu’nun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçiminde açıklamıştır.
Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir. (Madde 5), Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği de kabul edilmiş, (Madde 13 ve 14) aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30. 33), gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58), bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamıyacağı belirtilmiş (Madde 130), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi uygun bulunmuş (Madde 135), birlik ve bütünlük konusunda işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143), aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103), siyasi partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır. (Madde 69)
2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü yanında, devletin resmi dilinin Türkçe olduğuna ilişkin kuralı da değiştirmek amacını güdemiyecekleri açıldığını taşımaktadır.
Gerçekte, bin yıldan beri birlikte yaşayan, vatanın her yerinde içice kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçe en yaygın dildir. Sadece resmi işlerde değil, ailede, günlük yaşamda ve eğitimde kısacası toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dil olmuştur. Türkçeyi bilmeyen ve kullanmayan çok az kişi vardır.
Ayrıca kapalı ve açık özel ortamlarda, ev ve işyerinde, basın ve sanat alanında ana dilin kullanılması da yasak değildir. Tersine savlar gerçek dışıdır.
Ulus bütünlüğü içinde yer alan kimi etnik grupların kendi aralarında kullandıkları yerel dillerin resmi dil yerine ortak iletişim ve çağdaş eğitim aracı olarak tanınması olanaklı değildir. Özgün bir Kürt dili yoktur.
Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” denilmektedir. Türkiye’de özellikle yasaklanan bir dil kalmadığı gibi özel yaşamda bir çok dil kullanılmaktadır. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemiyeceği, uluslararası andlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Bu anayasal gerek, öğretim ve eğitim birliği ile ilköğretimin zorunlu olmasının ve bu yolla ulusal bütünlük ve dayanışmanın taşıdığı öneme bağlanmalıdır.
Dil konusunu kapsayan bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasındaki Anayasa’da yer alan, “hak ve hürriyetlerden hiçbirinin dil ayrımı yaratma amacıyla kullanılamıyacağı” kuralıdır.
Devletin bölünmez bütünlüğü ile dili konusundaki kurallar, yaptırmışız değildir. Herşeyden önce Anayasa’nın 4, maddesine göre bu konularda genel ilkeyi koyan Anayasa’nın 3. maddesi, “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez”. Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu sınırlamalara uymayan devlet düzeni kurma yasağını içeren 14. maddeye aykırı davranan siyasi partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın ilgili kuralları, bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda bir kural koymuş, siyasi partilerin, diğer yasaklar yanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüyle diline ilişkin yukarda değinilen Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemiyeceklerini belirlemiştir.
Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Telç vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana çağlar boyu Anadolu için”Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adım kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.
Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlaka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun bütünlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz.
Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak uluslararası hukuksal belgelerin benimsediği temel bir görev ve haktır.
Türkiye Cumhuriyeti son yıllarda dışardan desteklenen silahlı bölücü terörün tehdidi altındadır. Halkın Emek Partisi’nin dava konusu faaliyetleriyle, teröristlerin gerçek istek ve savları başka bir biçimde belirtilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünleştirici ve tekil devlet esaslarından vazgeçilmesini, gerçekleştirilmesi olanaksız değişiklikleri savunan ve eşit haklara sahip Türk Ulusu bütünlüğü içinde yer alan vatandaşların bir kısmında azınlık ve ayrılık duygusu yaralamaya yönelik kışkırtıcı ve yıkıcı çabalan demokrasinin ve çağın bir gereği sayılamaz. Kaldıki, kendileri ayrı bir ırk ve ulus kimliğiyle devlet çatısı altına sokulmak istenen vatandaşların Türk Ulusu ortak kimliğine ve bütünlüğüne sağduyuyla ve kesin biçimde sahip çıktıkları belirgindir.
Yüzyıllardan beri süregelen tarihsel ve manevi birliğe ek olarak, bütün yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşı birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılıp Cumhuriyeti kuran ve böylece kader ve gönül birliğini kanıtlamış bulunan; ülkenin her yöresindeki vatandaşlar arasında ulusal bütünlük perçinlenerek, Türk Ulusu’nun siyasal ve toplumsal birliği kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ortak tarihsel değerlere ve kültüre sahip, aynı ulusal kimlik taşıyan ve tek vücut olan Türk Ulusu’nun bireyleridir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu, yöneticisi ve koruyucusu olan bu ulus, bölünmenin kendisine yarar getirmeyeceği bilinciyle özenli ve duyarlı davranmaktadır.
Gerek Anayasa’ya gerek Siyasi Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel öğeleridir. Faaliyet, ister ülke, ister ulus bütünlüğüne yönelik olsun, sonuçta devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünün hedef alınmasının ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz, mutlak olarak korumayı amaçlamıştır.
“Millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavranılan, başta, teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıcı’nda “. . . Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı . . . “, 2. maddesinde “. . . Atatürk milliyetçiliği . . ,”, 42. maddesinde “. . . Atatürk ilkeleri , . .” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce . . .” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikti birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmi bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir. Dil ve din birliği yanında önemli başka toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişim, kışkırtma, toplumsal gerçeklere Anayasa’ya ve Siyasi Partiler Yasası’na uygun bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve diğer değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta Devletin temel öğesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır. Emik kökeni açıklamanın yasak olduğu savı da gerçek dışıdır.
Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve” ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı, dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öğe aramayan ümmet kavramlarından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir.
Bu esaslar içinde “Türk Ulusu” ve “Atatürk milliyetçiliği” kavramlarında aşağıdaki tarihsel ve toplumsal gerçekler vardır:
“Misak-ı Milli” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu topraklar, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda üzerinde yaşayan ortak geçmişe, tarihe, ahlaka, hukuka ve eşit haklara sahip değişik kökenden gelen insanlarla birlikte bir vatan ve ulus oluşturmuştur.
Onuncu yüzyılda yoğunlaşan Türk göçü ile öncelikle Anadolu’daki insanlar, birlikte, çeşitli devletlerin siyasal çatısı altında yaşamışlar ve Osmanlı imparatorluğu’nun kuruluşundan sonra ise Kafkaslar, Balkanlar ve Arap ülkelerine uzanan büyük bir birlik yaratmışlardır. Daha sonra, diğer imparatorluklar gibi Osmanlı imparatorluğu da parçalanarak Trakya ve Anadolu’ya çekilmiştir. Siyasal hükümranlık, Balkan, Kafkas ve Arap halkıyla uzun yıllar birlikte yaşama, Anadolu insanını yeni yeni kültür ve insanlarla birleştirip kaynaştırmıştır. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanlar değişik kaynaklardan gelse bile ortak kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde ülkenin her karış toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşların payı vardır. Bu nedenle de Türkiye’de emik ayrılığa dayanan çoğunluk ya da azınlık düşüncesiyle görüşler geliştirmenin tarihsel ve bilimsel temelleri yoktur. Ülkenin her yeri her yurttaşındır. Kurtuluş Savaşı’ndan önce, Anadolu’nun yer yer işgal edildiği, bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolu’nun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün 18.6.1919 günü, 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya çektiği telgrafta:
“Bütün Anadolu halkının milli bağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş olduğu” belirtilmektedir.
Anadolu’da yaşayanlar tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerinde bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyle, çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu’nu oluşturmayı sağlamışlardır. Bu olgu, bugün de Ulusça bağlı olunan bir tür ulusal ant ve toplumsal bir uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, yerleşimde, çalışma yaşamında, temel hak ve özgürlüklerde, her konuda ve her yerde eşitliği kabul eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı’nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmayı başarmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaştan arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık söz konusu değildir. Bireysel düzeyde toplumun bütün kesimlerinde gerçekleşen bu kutsal, tarihsel mirasın korunmasına yönelik önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Nitekim, Türk Ulusu içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve basanlarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye’nin her yerinde, köyünde, kentinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dili ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Bu tarihsel oluşum; “Ülke ve Milletin bölünmez bütünlüğü”, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana her Anayasa’da vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişine süreci içinde gerçekleşen bu kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan “Türk Ulusu” gerçeğine ve insan haklarını üstün tutan olgusuna karşı, ayrıcalığa, bölücülüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.
Türkiye’de; Türk Ulusu’nun dengeli, tutarlı yaşamı ile hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği, ulusal bütünlüğü adaletli biçimde sağlanmıştır. Ulusal bütünlüğün temeli, ortak kültüre, laiklik ilkesiyle akla, bilime ve özgür sağduyuya, adalete dayanan “Atatürk Milliyetçiliği’dir. Anayasa’da yer alan bu ilke, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi resmiyette Türk adıyla tanıtan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.
Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında değinildiği gibi:
1921 Anayasasından 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Milli’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.
Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “Ulus”u Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” biçiminde tanımlanmıştır.
Anayasa Mahkemesi’nin 27.11.1980 günlü, Esas 1979/31, Karar 1980/59 sayılı kararında “. . . Anayasa’da ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden, Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışının” benimsendiği vurgulanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yücelmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir, insancıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar.
2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin Anayasa’nın 3. maddesiyle konulan devletin bütünlüğüne ve diline ilişkin ilkeyi .değiştirme amacını güdemiyeceklerini öngörmektedir. Bu Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendine, siyasi partilerin dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremiyecekleri kuralı konularak, Anayasa ilkeleri çerçevesinde devlet yapısının, ülke ve ulus bütünlüğünün korunması için azınlık yaratmama yolundaki duyarlılığının siyasi partilerce de paylaşılmasının sağlanması amaçlanmıştır. Aynı maddenin (b) bendi ise, siyasi partilerin, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemiyeceklerini belirtmiştir. Bu kurallar “yaratarak” sözcüğüyle, yapay oluşum çabalarının önlenmesine yöneliktir.
maddenin gerekçesinde:
“Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmi dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasi sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.” denilmektedir.
Bu maddenin (a) bendinde, siyasi partilerin ulusal ya da dini kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremiyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir. Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, dil, din ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların herbirine azınlık statüsü tanımak ülke ve ulus bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen ve “kültürel kimliğin tanınması istemleri” adı altında geliştirilen bu bölücü çabalar, zamanla azınlık yaratma ve bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konuya özel bir özen göstermiştir.
Gerçekten “Lozan Barış Andlaşması” ve 18 Ekim 1925 günlü, “Türkiye ve Bulgaristan arasındaki Dostluk Antlaşmasında sayılanlar dışında Türkiye’de “azınlık” ya da “ulusal azınlık” bulunmamaktadır. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülemiyecekleri devlet bütünlüğü içinde anlatılmıştır. Lozan Barış Andlaşması’na göre, ancak müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. Müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medeni ve siyasi haklardan yararlanma olanağı sağlanıp yasalar önünde din ayrımı yapmaksızın herkesin eşit olduğu belirtilmiştir. Bir ülkede dinsel ya da etnik yönden farklı topluluklar yaşayabilir. Nüfus ağırlıkları da farklı olabilir. Bu farklılıklar herhangi bir hak ya da azınlık sayılma savına dayanak yapılamaz. Türkiye’de sosyolojik yapısı bakımından özgün nitelikli bir toplum yoktur. Birliktelikler çok, ayrılıklar azdır. Kürt kökenlilerin toprağı sayılacak, yalnız onların yerleştiği, belli, doğal ya da yönetsel sınırları olan bölge ve kent yoktur. Birlikte girilip yerleşilen, birlikte savaşılıp kurtarılan, birlikte yaşanan, her yöresinde devletin egemenliği tartışmasız bir ülke vardır. Kentsel dokulaşmalarda etnik farklılık gözetilmemiş tir. Ülkenin her yerinde her kökenden, değişik sayıda yurttaş yaşamaktadır. Bilimsel yönden azınlık sayılmaya yeterli özellikler ve öğeler yoktur.
Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan Barış Konferansı tutanaklarında birçok kez vurgulanmıştır.
Alt komisyon, önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayan azınlıklar gibi müslüman azınlıkların da örneğin; Kürtlerin, Çerkezlerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altında bulunmaktan tamamiyle memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon, bu inandırıcı sözler üzerine koruma tedbirlerini yalnız, müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.
Barış görüşmeleri sırasında Komisyonda söz alan İsmet İnönü:
“Türkiye’de hiçbir Müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayrım gözetilmemektedir” demiştir. Aynı Konferans’ın 20 Kasım 1922 günlü, oturumunda, Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiride şu görüşler yer almıştır “Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmektedir; oysa Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar arasında en tam bir birlik yaratmaktadır.1″
Türk Delegasyonunun bu görüşleri Konferans’ça benimsenmiş ve “Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına ilişkin” 15 Aralık 1922 günlü tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “Din ya da dil”, “soy, din ya da dil azınlıkları” sözcükleri yerini “gayrimüslim ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemiyeceği Lozan Barış Andlaşması’yla kabul edilmiştir. Aynı Konferans’ta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk Delegasyonumun, “Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderleriyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler” gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bendleri, kimi küçük değişikliklerle önceki 648 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 89. maddesinin tekrarından ibarettir. Anayasa Mahkemesi’nin 648 sayılı Yasa’nın yürürlükte olduğu dönemde bu maddeye dayanarak verdiği 20.07.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında aynen:
“. . . Türkiye’nin her bölgesinde gelişmiş ve gelişmemiş yerlere rastlandığına göre, geri kalmışlığın doğuya özgü ve oradaki birtakım yurttaşların Türkçe’den başka bir dil konuşmalarıyla bağlantılı bir siyasanın sonucu olarak halka sunulması, bu yurttaşların bütünden soğutulması ve ayrılması gereğine yönelmiş bir tutumdan başka nitelik göstermez.” denilmektedir.
Türkiye Emekçi Partisinin kapatılmasına ilişkin 8.5.1980 günlü, Esas 1979/1, Karar 1980/1 sayılı kararda da; adı geçen partinin programında yer alan “Ana dili Türkçe olmayan okul çağındaki Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlarına Milli Eğitim Bakanlığı yönetiminde anadil ve kültür eğitiminin sağlanması” tümcesine ilişkin olarak;
“. . . Bir kesim vatandaşta kendilerinin azınlık oldukları düşüncesini yaratmaya çalışmak. . .” devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğü temel ilkesine kesinlikle aykırı düştüğünden, böylece azınlık yaratma amacı güden bir siyasal partinin ulus bütünlüğüne ters düşmeyebileceği hele bu yoldan ulus bütünlüğünü sağlamayı amaçlayabileceği biçimindeki savların, Anayasamızın belirtilen yapısı içinde kabulü ne olanak yoktur.
Bu bakımdan 89. maddenin ikinci fıkrasında geçen “. . . millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.” sözcüklerinin, davada ulus bütünlüğünün bozulması amacının ayrıca kanıtlanması zorunluluğunu belirtmek için değil, yalnızca azınlık yaratmayı amaçlamanın Anayasa’nın 57. maddesindeki anlamda “ulus bütünlüğünün bozulması” sonucunu doğuracağını kesin biçimde göstermek için maddeye konuldukları kuşkusuzdur.”
denilmektedir.
Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsü tanımak, ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir. Türk Ulusu’nu oluşturan etnik gruplar arasında çoğunluk ya da azınlık biçiminde bir ayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi “Türk” sayan birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin hangi etnik gruptan olursa olsun “Türk” sayılması, onun etnik kimliğini inkar anlamında değil; Dünyaca, Devleti’ne “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”, Ulusuna “Türk Ulusu” ve Vatanına “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir.
Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak azınlık, ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer aldıkları ortaya konmuştur. Azınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımlarına uygun bir nitelik, Kürt kökenli yurttaşlarda bulunmadığı gibi, onları öbür yurttaşlardan ayıran her hangi bir kural yoktur. Türkiye’nin her yerinde her yurttaş hangi kurala bağlı ise onlar da aynı kurala bağlıdır. Azınlıkların bağlı olduğu kuralların kaynağını andlaşmalar oluşturmakta, Kürt kökenli yurttaşlarla öbür yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapılmamakta, hak ve özgürlüklerden sınırsız biçimde yararlanmalıdırlar. Esirgenen, yoksun kılınan, dar tutulan bir hak yoktur. İşçi, işveren, hekim, avukat, memur, subay, yargıç, milletvekili, Bakan Cumhurbaşkanı her şey olabilmektedirler. Kimi yerel ve etnik köken özellikleri dışında, dil birliği, din birliği, tarihsel birlik vardır. Evlilikler nedeniyle kan bağlılığı oluşmuştur. Aynı yörede birlikte yıllardır yaşamaktadırlar. Sınırsız hakları, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsızlığı açıktır. Amacın, bölünmeyi gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki, hangi demokratik hakkın verilmediği açıklanmamakta, üstü kapalı konuşmalarla, her yurttaşın her yakınacağı güncel, ekonomik, genel yaşam sorunlarına ve esasta ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği ulusal haklara değinilmektedir. Bu durum sorunun demokratik haklarla ilgili olmadığını göstermektedir.
Anayasa’daki ulus bütünlüğü, ilkesinden uzaklaşıp, Türk ve Kürt ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, bir devlet ve bir ulus vardır. Bir devlette, birden çok ulus olamaz. Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçek olan Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir. Anayasa, bölgeler için özerklik ve özyönetim yöntemlerine-biçimlerine kapalıdır.
Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke TÜM”dür, ulus “BİR” dir. Ulusal birlik; devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayırımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılmaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyetidir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukuksallığını korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere maletmek, etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş, insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Ülkenin her köşesinde her vatandaş aynı koşullar içinde yaşamaktadır. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına; din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki insan hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil aynı zamanda ayrı ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise, ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.
Devlet, ülke, ulus konuları, her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksız olgulardır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasi partilerin uyma zorunluluğu tartışılamaz.
Üzerinde durulması gereken diğer bir husus da bölünmez bütünlük ilkesinin, egemenlik kavramı ile yalan ilişkisidir. Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esaslarına göre kurulmuş, bütünlüğe dayanan devlettir. Bir devletin içte ve dışta özgür davranma yetkisi olan “Egemenlik” başlıklı Anayasa’nın 6. maddesinde “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. . .” hükümleri yer almıştır. Bu kurala göre, egemenlik ulus bilincinde birleşenlere aittir. Ulus, Yasama Organı’nı özgür İradesiyle belirleyecektir. Hangi köken ya da soydan gelirse gelsin herkes ulus kapsamındadır. Böylece, ülke, ulus ve egemenlik, bir bütünlük ve uyum içinde gözetilmesi gereken kavramlar olarak ortaya çıkmakladır.
Bölünmez bütünlük ilkesi, devletin bağımsızlığını ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar. Kuruluşundan beri tekil devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu tarihsel niteliği Anayasalara yansımış olup korunması konusunda güçlü yaptırımlar getirilmiştir. Özen ve duyarlıkla sürdürülen yapı, ulusun varlık nedeni olup başka ülkelerin koşulları ile bir tutulamaz. Bu temel ilkeden ödün verilemez. Gerçekte olmayan bir insan hakkı sorunu ileri sürülerek, devlete parçalamaya yönelik girişime, azınlık bulunduğu bahanesi dayanak yapılamaz. Tekil devlet esasına göre düzenlenen Anayasa’da federatif devlet sistemi benimsenmemiştir. Bu nedenle siyasi partiler, Türkiye’de federal sistem kurulmasını savunamazlar. Devlet yapısında “bölünmez bütünlük” ilkesi; egemenliğin ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi, çok uluslu devlet anlayışına olanak vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe devletler tarafından kullanılan egemenlikler söz konusudur. Tekil devlet sisteminde ise, birden çok egemenlik yoktur. “Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü” kuralı azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. “Egemenlik” ve “devlet” kavramlarının, “ulus” kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir emik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusun çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın smıflariistü bir kavram olmasıdır. Bunun için, egemenliğin kullanılmasını tek bir toplumsal sınıfa bırakan ya da bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veya egemenliği bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters düşer. Anayasa’daki “Türk Milleti” tanımı içinde dinsel inanç ve emik kökeni ne olursa olsun her yurttaş, tam eşitlikle yer almakta, bu tanım köken özelliklerinin açıklanıp kullanılmasını asla yasaklamamaktadır. Tersine savlar, yapay halk-ulus nitelemeleri, bölücülük ve ayrımcılık özendirmeleri olmaktan öteye geçemez. Bu bağlamda kendi varlığını korumak ve güçlendirmek en doğal görevi olan Devleti, düzen sağlayıcı, terör bastına, tüm yıkıcılığı ve hukuk dışı kalkışmaları önleyici olağan çabaları nedeniyle zulüm, baskı, kirli savaş suçlamalarıyla kötülemek terörü ve teröristi savunmakla birdir. Demokrasi, demokrasiyi yıkarak savunulamıyacağı gibi Demokrasi, demokrasiye karşı ve onu yoketmek için kullanılamaz. Demokratik haklar, despotizme araç yapılamaz. Herkes için bağlayıcı olan Anayasa, siyasal partileri ve milletvekillerini öncelikle bağlar.
Son yıllar içinde kimi devletlerin yapısal değişime uğramasından esinlenilerek, kimilerince Türkiye’de aynı değişikliğin olması gereğinin ortaya konulması, Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan maddeler arasında bulunan devlet, ulus ve ülke kavramlarının tartışmaya açılarak bu konularda olabilirlik umutlarının yaratılması gerçeklerle çatışan tarihsel ve hukuksal yanılgılar olmuştur. Diğer ülkelerde son yıllarda izlenen ve yeniden bağımsızlığı kazandıran yapısal değişiklik, Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile daha önce yapılmış ve tamamlanmıştır. Cumhuriyetin tarihsel süreci bunun kanıtıdır.
Siyasî Partiler Yasası, siyasi partilerle ilgili konuları düzenlemektedir. Bu Yasa’nın 2. maddesinde, “Bu Kanun, siyasi partilerin kurulmaları, teşkilatlanmaları, faaliyetleri, görev, yetki ve sorumlulukları, gelir ve giderleri, denetlenmeleri, kapanma ve kapatılmalarıyla ilgili hükümleri kapsar.” denilmektedir.
Anayasa’da partiler diğer tüzel kişilerden ayrı düşünülmüş ve toplumsal önemlerinden ötürü özel hükümler getirilmiş, partilerin kapatılması davalarına bakma görevi Anayasa Mahkemesi’ne verilmiştir.
Devletin, ülke bütünlüğünü, ulus birliğini koruma hakkı; yalnız devletin varlığıyla sınırlı olmayıp demokratik ülkelerde, özellikle bir hukuk devleti niteliğine uygun tutumla, insan haklarını ve özgürlüklerini korumayı da içerir. Demokratik yaşamı tehdit eden, ondan yoksun kalmaya yolaçacak eylemlere girişen, bu tür amaçları taşıyan siyasal partilere yaptırım uygulanması zorunluluğu doğal karşılanmalıdır. Tersine düşünce, kargaşa getirebileceği gibi başka biçim ve adla gerçekleştirilmesi olanaksız sakıncalı amaçların siyasal parti kimliğiyle gerçekleştirilmesi çelişkisini açıklar. Demokratik düzenin, yıkıcı söz ve faaliyetlere karşı kendini savunma hakkının varlığı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 30. maddesinde belirtilmiştir. Siyasal partiler konusunda bu önlem, durdurulup giderilmesi olanaksız durumlarda “kapatılma” olarak öngörülmüştür.
Yukarıda isim ve görevleri yazılı parti sorumlularının konuşmalarının, bu açıklamalara göre değerlendirilmelerine gelince:
Davalı Siyasi Parti, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının savlarında geçen konuşma, bildiri ve açıklamaların varlığını ve içeriklerinin doğru olduğunu kabul etmiştir, iddianame ve Esas Hakkındaki Görüş yazısında irdeleme bu doğrultuda yapılmış, savunma da aynı görüşten hareket etmiştir. Ancak, davalı Siyasi Parti kendi amacına göre değerlendirme yaptığında farklı sonuçlara varmaktadır.
Tüm konuşmalarda belirli görüşlerin partililere ve kamuoyuna sistemli biçimde aktarılmaya çalışıldığı, işlenen konuların aynı olduğu açıktır. Kanıt yönünden sorun yoktur. İzleme tutanakları, ses ve görüntü kayıtlarının çözümü, basında yer alan demeçler, çeşitli soruşturmalar kaynak gösterilerek tümü iddianameye alınan konuşmaların yapılmadığı ya da gerçeğe uygun olmadığı yolunda bir savunma ile karşılaşılmamıştır. Genel Sekreter Ahmet Karataş’ın 2.4.1992 günlü, “Birleşmiş Milletler, Tüm Uluslararası Kurum ve Kuruluşlara Deklarasyondur” başlıklı metni, kendi adına imzaladığı savunulmakta ise de, o tarihte Genel Sekreter olduğundan sözü edilen yazılı beyanın partiyi bağladığında duraksanamaz.
İncelemelerde, konuşmaların ve yazılı metinlerin Yasaya aykırılıkları bölümler üzerinde durulmuş davalı Siyasi Parti ise savunmalarında konuşmaların böyle nitelenemiyeceği yinelenmiştir. Böylece dolaylı biçimde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın savları doğrulanmıştır. Burada önemli olan inceleme konusu söz ve beyanların özü ve amacıdır. İddianameye tamamen aktarılan delillerin birbiriyle çelişmediği, tersine birbirini doğrulayan ve tamamlayan bütünlük içinde olduğu görülmektedir.
Konuşma, açıklama ve bildirilerde genelde:
Türkiye’de zulüm altında ezilen kültürü, dili ayrı olan Kürt halkının olduğu
Kürtlerin okuma, yazma, ilerleme haklarının olmadığı ve kültürlerini geliştiremedikleri,
Kürt halkının özgürlük, demokrasi mücadelesi verdiği üzerinde durularak ve 2600 yıl önce Dehhak’ın zulmüne ayaklanan Kawa efsanesi ile paralellik kurularak, Kawaların çoğaldığı,
Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının olduğu,
Kürt halkının uluslararası anlaşmalardan doğan hiçbir hakkı kullanamadığı,
Doğu sorununun ekonomik olmadığı,
Terör örgütüne karşı alınan yasal önlemlerin ve uygulamaların uluslararası bir savaş ve bu savaşın taraflarından birinin PKK terör örgütü olduğu,
Bu örgüte mensup teröristlerin özgürlük savaşçısı gerillalar oldukları ve haklarında uluslararası savaş hukukunun uygulanması gerektiği, ancak Türk Hükümeti’nin bu kurallara kati surette uymadığı,
TC ordusu ve güvenlik kuvvetlerinin, Kürt gerillalardan çok onlara kaynaklık eden Kürt halk yığınlarım fiziki olarak ve büyük kitleler halinde yok etme peşin de oldukları.
SSCB’nin dağılmasından sonraki gelişmelerle Türk Ulusu içindeki Kürt kökenli vatandaşlar arasında ilgi ve Filistin halkının durumu ile paralellik kurulduğu,
Cumhuriyetin, Türk ve Kürt halkları tarafından kurulduğu, buradan hareketle diğer etnik grupları dışlayan Türklerle Kürtlerin eşitliğine ve ırka dayalı bir toplum düzeninin kurulmasının gerekliliği,
Güneydoğudaki Devlet gücünün teröristlere karşı değil, ulusal haklarına sahip çıkan Kürt halkına karşı oluşturulduğu,
Türkiye’de ezilen Kürtlerin, işçilerin, sömürülen, ezilen diğer etnik grupların Arap, Çerkez, Laz ve Arnavutların da partisi oldukları,
En kısa zamanda Birleşmiş Milletler Örgütü’nde bir Kürt Konferansı toplan ması gerektiği,
Kürt halkı sorununun demokrasi önünde en büyük engeli oluşturduğu, bu sorun çözülmedikçe Türkiye’de demokrasi sorununun çözülemiyeceği,
üzerinde durulmuş ve bunlar yinelenmiştir.
Bu özetlemelerde, Devleti yıkmaya demokratik olanaklardan yararlanıp demokrasiyi yozlaştırmaya yönelik yazılı beyanlar ve sözlü eylemler saptanmıştır. Savunmalarda yasaya aykırılıkları örtme ve bu aykırılıkların yaptırımlarından kurtulma amaçlı sözcük oyunları gerçek durumu gizliyememiştir. Teröre dayanak yapılan tutumlar belirgin biçimde yinelenmiştir. Özetle iddianamede yer alan konuşmalarda ve bildirilerde, Terör örgütü PKK lehine sempati oluşması, ona destek sağlanması ve bir siyasi kimlik kazandırılması amacı belirgin olarak görülmektedir. HEP yetkilileri yaptıkları konuşmalarıyla bildiri ve açıklamalarında PKK ile tabanlarının aynı olduğunu ortaya koymuşlardır. PKK’ya karşı sürdürülen savaşın halkla Devlet arasındaki köprünün yıkılmasına neden olduğu vurgulanmış ve güvenlik güçlerinin halkın üzerine saldırdığı, soykırım ve katliam yaptığı, gerçek teröristin devlet olduğu, vergi ile alınan kurşunları kendilerine sıkmaya hakkı olmadığı sözleriyle terörist hareketler halk hareketi olarak gösterilmiştir.
Devlete, demokrasiye, hukuka, kardeşlik ve barışa, özellikle ülkenin ve ulusun bütünlüğüne saygı ve özen çağrısı yerine, kışkırtma izlenmektedir. Demokrasi, sınırsızlık, yıkıcılık ve yapay ayrılık yaratıcılarının araç ve ortamı değildir. Dünya barışı, ülke barışının ve demokratik yapının korunmasına bağlıdır, însan hak ve özgürlüklerine dayanan çağdaş hukuk devleti, demokrasinin güncel adıdır. Devleti ve Demokrasiyi koruma doğrultusundaki çabaların anti demokratiklikle eleştirilmesi, demokrasiden yana olmayanların haksız suçlamalarıdır. Her yönden eşit yurttaşları “Türk-Kürt-Laz” diye ırka dayalı olarak ayırdıktan, böylece “vatandaşlık” kavramını tanımazlıktan gelerek ulusu parçalamayı eyleme dönüştürdükten sonra “Irkçılık değil, sosyolojik gerçektir.” savunmasının, kardeşlikten ve bütünlükten söz etmenin geçerli yanı yoktur. Anayasal kavram olan Türk Ulusu ortak kimliğine karşıt tavır alınmaması kaydıyla esasen serbest olan, toplumsal renklilik ve zenginlik biçiminde ulusça mutluluk, gurur ve saygınlık duyulan yerel dil, folklor ve kültürün yasak olduğunu ileri sürmek gerçeklerle bağdaşmayan ulusal birliği bozucu yanılgıdır.
Kürt halkının yaşama, hak arama özgürlüğünün, olmadığını ileri sürmek, teröre “özgürlük mücadelesi” demek; ülkenin ekonomik, sosyal kimi sorunlarının içindeki durumları “Kürt Sorunu” diye siyasal alana çekmek, “Kürt Partisi” diye ırk esasına dayalı terör özgürlüğüne geçerlilik istemek, “Türk’üm diyen yaşar” sözüyle Kürt kökenlileri ayırıp kışkırtmak, ayrı bir ulus varmışcasına “geleceğini belirleme” önerisi altında ulusal birliği parçalamak, devleti “zorba-zalim” tanıtmak, halk kitlelerini ayaklandırmayla başlayıp ölüm olaylarıyla süren Nevruz ve saptırılan etkinliklerini coşkuyla kutlayıp selamlamak, bu acı olayları “Kürt halkının dinamizmi” olarak tanımlamak ve “Kürt ulusal sorunu” diye yapay bir sorunla ülkede çalkantı yaratmak; “asimilasyon”, “eritme” ve “dışlama” gibi gerçek dışı anlatımları yinelemek; eşitlik olmadığı kanısını uyandırmak için “Kürtlerin ve Türklerin eşitliğinden” söz etmek ve bu amaçları yeni bir Anayasa isteyip “ulus”u “uluslar”a dönüştürmek; Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na aykırı eylemlerdendir. Dil, inanç, kültür özgürlüğünü yadsıyıp Anayasa’ya karşın devlet yapısı içinde resmi dil dışında başka dil ve eğitim isteği de böyledir. Yalnız Kürt kökenlileri değil, uyum ve huzur içinde yaşayan değişik kökenlileri de kışkırtan sözler kapatma nedenidir. “Kürtlere okuma ve yazma yasağı” uygulandığı savı gerçek değildir. Gasbedilmiş hiç bir hak yokken bu söylentileri genişleterek yinelemek, devletin terörle mücadelesini “Kürtlere karşı savaş” diye saptırıp yaymak, devleti “halk düşmanı” olarak suçlamak, “Kürdistan” diye yurdu ayırmak, Cumhuriyetin temeli olan ilkeleri yıkmaya uğraşmak, siyasal içerikli, iyi niyetli düşünce açıklaması, çözüm üretimi ve demokratik öneri niteliğinde algılanamaz. “Hükümetin Kürt halkına karşı silah kullandığını, sivil halkın katledildiğini” söyleyerek Cenevre Sözleşmesi’yle savaş hukuku uygulanmasını istemek, savunmayla çelişen ve onu geçersiz kılan sözlü eylemlerdir.
Davalı Parti, iddianamenin içerik yönünden Türkiye’nin imza koyduğu “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”, “Avrupa Konseyi İnsan Haklarını ve Temel Özgürlüklerini Koruma Sözleşmesi”, “Helsinki Nihai Senedi”, “Paris Şartı” gibi uluslararası sözleşmelere aykırılığını ileri sürmüştür.
Ulusal ve tekil devletin, etnik farklılıklara göre tartışılmasına uluslararası hukuksal belgeler olanak tanımamıştır. Anayasa Mahkemesi bir çok kararında, insan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa insan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır.
HEP’in kapatma nedeni sayılan dava konusu etkinliklerinin bu sözleşmede belirlenen kurallara da aykırı olduğu kuşkusuzdur. Anılan Sözleşme’nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyle ilgili 11. maddesinin ikinci fıkrası aynen şöyledir:
“Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliği, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlen mesinin, sağlığın ve ahlakın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.
Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.”
HEP, kardeşlik ve birlik istediği görünümü vererek destek aramış, insan haklarından, işçi haklarından ve diğer etnik grupların haklarından söz etmiş ise de gerçekte vatandaşlar arasında ırk esasına dayalı kin ve husumet duyguları yaratmaya çalışmış, Türk Ulusu’nun bütünlüğünü ırka dayalı bir görüşle Türk ve Kürt olarak ikiye ayırıp ayrı devletler kurmayı öngörmüştür. Bu çabalarının ülke ve millet bütünlüğünü yıkmayı amaçladığı açıktır.
HEP, yukarda ilgili bölümlerde açıklandığı üzere insan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla 17. maddesinde yer alan kurallarla bağdaşmayacak biçimde çabalarda bulunmuştur.
Sözleşme’nin 17. maddesi aynen şöyledir:
“Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir olunamaz.”
Özellikle, araçları farklı olmakla birlikte HEP”nin amacının teröristlerin amacı ile benzerlik gösterdiği de dikkat çekicidir. HEP, Türkiye Cumhuriyeti topraklan üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan ve özellikle de “Kendi kaderini tayin hakkına sahip, ezilen bir Kürt Halkı’nın varlığını ileri sürmekte bu konuda Atatürk’ün konuşmaları da dayanak gösterilmektedir. Ancak,
Atatürk, konuşmalarında Kurtuluş Savaşı’nın tüm bir ulus birliğine dayandığını, herhangi bir etnik yapılaşmanın söz konusu olmadığını dile getirmiştir. Halkın Emek Partisi’nin savunmalarında üzerinde durulduğu üzere ulusu oluşturan emik gruplardan zaman zaman söz edişi onlara bir ayrıcalık tanınmasını düşündüğü ya da dışladığı anlamına gelmez.
Bu durumda, üzerinde durulması gereken önemli bir konu da, yazılı ve sözlü savunmalarda Kürt Ulusu’nun kendi kaderini tayin hakkının, ileri sürülmesidîr. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’de tek bir ulus vardır. O da Türk Ulusu’dur. Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla “ulus” bütünlüğünü oluşturmuştur. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan öneri, üstelik terörle desteklenip gündemde tutulmaktadır “Kendi kaderini tayin hakkı” yeni bir kavram değildir. Uluslararası hukuk düzeninde devam edegelen bir olgudur. Türk Ulusu, bu konuyu Lozan Barış Andlaşması’yla gündeminden çıkarmıştır. Ülke ve ulus bütünlüğünü koruma hakkı, Lozan Barış Andlaşmasında olduğu gibi bugün de uluslararası hukuk düzeninde geçerlidir.
Nitekim, dayanak gösterilen Helsinki Nihai Senedi’nin ilkeleri arasında;
Devletin egemen eşitliği ve egemenliğin üzerindeki haklara saygı,
Sınırların dokunulmazlığı,
Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,
İçişlerine karışmama, ilkeleri de yer almıştır.
Hukuksal yönden bağlayıcılığı olmayan Paris Şartı’nda da:
“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”
……………………….
“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlal eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”
…………………………..
“Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”
……………………………..
“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler.” kuralları da yer almaktadır.
O halde devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez tümlüğünü bozmaya yönelik girişimlere olanak vermeyen Helsinki Nihai Senedi ile Paris Şartı’nın dayanak gösterilmesi bu belgelerin hukuksal niteliklerinin içerik tümlüğü ile amaçlarının gözardı edilmesi doğru değildir.
Görülmektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı”, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabul etmiştir. Devleti yıkmaya yönelik faaliyetlerin demokratik haklar kapsamında ve bir özgürlük olarak değerlendirilmesi olanaksızdır. Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye bağlandığı, demokratik işlerliğin her alanda yaşandığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Her türlü baskı, adaletsizlik, sömürü ve kargaşaya karşı olup toplumsal barışı ve refahı amaçlar. Demokratik istemler, demokratik yol ve yöntemlerle açıklanır. Ayaklanmaya, silahla sonuç almaya yönelik faaliyetlerle, ırk ayrımcılığı bu kapsamda düşünülemez. Kışkırtma, kavga, kargaşa, yaralayıp öldürme, yakma-yıkma, gözdağı ve devlete karşı silahlı eylemlerle demokratik çözüm isteklerini bağdaştırmak olanaksızdır. Demokrasiden söz ederek demokrasiyi ortadan kaldırma, barış içinde yaşayan ulusu acıyla izlenen olaylarla bölme çabaları, dış destekli sınır olaylarıyla da ülkeyi parçalama boyutunda sürmektedir. Demokrasiyle bağdaşmayan eylemlerle kışkırtma çabalarındaki HEP sorumlularının sık sık yineledikleri konuların gerçek dışı savlara dayanması; suçlama ve saldırı ağırlığıyla kışkırtıcı içeriği, teröre hoşgörü yanında terörü haklı bulma ve hızlandırma niteliğindedir.
Demokrasilerde, ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin ve Milletvekilinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Devletin ülkesi ve ulusuyla birlikte bütünlüğünü koruması en doğal hakkı olup, kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de savsaklanmayacak görevidir.
Burada üzerinde özenle durulması gereken bir diğer husus; ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürünün yasaklanması değildir. Çeşitli kökenden gelen yurttaşlarımız kendi dil ve kültürüne sahip bulunmakta, onları geliştirmektedir. Günlük yaşamda bu açıkça görülmekte, ülke ve ulus bütünlüğü içinde onurlu yerini almakta ve saygı görmektedir. Bin yıldır birlikte yaşamış tarihi, dini, gelenek ve görenekleri aynı olan, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız kültürleri güçlü biçimde ulusal kültürde yerini alan bir topluluğun bireyleri arasında ayrılığı gerektirecek düzeyde kültür ayrılığı olduğunu ileri sürmek ve ortak ulusal kültürü yadsıyıp dışlamak gerçeklerle bağdaşmaz. Kürt kökenli Türk yurttaşı ile başka kökenli Türk yurttaşı arasında temel hak ve özgürlüklerden yararlanma açısından hiçbir fark yoktur. Türk vatandaşlığı, ayrımları önleyen ve herkesi insan hak ve özgürlüklerde birleştiren bir kurumdur. “Kürtlerin kültürel ve ulusal hakları” sözleri azınlık yaratmaya ve buna bağlı olarak somut ayrılıkları gündeme getirmeye yöneliktir. Kürt kökenli yurttaşların dillerini, gelenek ve göreneklerini özel yaşamlarında sürdürmelerine hiçbir engel yoktur. Davalı Parti’nin amacının Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü yıkarak devlet yapısını değiştirmek ve ırk esasına dayanan oluşumları gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Buna Anayasa olur vermemektedir. Türkçe’nin çeşitli etnik soydan gelen vatandaşlar arasında resmi dil olması yanında ortak iletişim aracı, kültür ve eğitim dili olduğu, bu olgunun tarihi ve sosyolojik gerçeklere dayandığı gözardı edilmemelidir.
Yukarıda belirtildiği gibi, yasaklanan, farklılıkların açıklanması değil, bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde olmayan azınlıklara özendirerek, zorla azınlık yaratmaya çalışarak ulus bütünlüğünün bozulması ve buna dayalı yeni bir devlet düzeni kurma amacını gütmektir. Bunun hiçbir ulusal ve bireysel yaran yoktur, istekler, insan haklarına dayalı vatandaşlık hakları ile ilgili değildir, istenilen kültürel haklar da, etnik bir grup haklarının üstünde ulusal varlığının temeli olarak ileri sürülmekte ve ulusal özgürlük olarak ortaya konmaktadır. Oysa, haklar ve özgürlükler yönünden yurttaşlar arasında ayrım ve bir yurttaşa eksik ya da fazla verilen bir hak yoktur.
Siyasi partileri kapatma diğer çağdaş demokratik ülkelerde de vardır. Anayasanın temel ilkesi, hak ve özgürlükleriyle, çoğulculuğun korunması için Anayasal hakları yok edecek bir siyasi rejini kurulmasının önlenmesidir. Demokratik toplum düzeninde, siyasi parti faaliyetlerinin güvence altına alınması, Anayasa’ya uygun kurulan ve faaliyet gösteren siyasi partilerin Anayasa’ya dayalı hukuk devletinin sağladığı tüm hak ve ayrıcalıklarından faydalanmaları anlamına gelir. Siyasî partiler Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan uluslararası üstün hukuk kurallarına da uygun olan devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü ile ulusun birliğini değiştirmeyi amaçlayan çalışmalarda bulunamazlar. Bunların siyasal tercih kapsamına alınması olanağı yoktur. Anayasa’nın 81. maddesi uyarınca bu konuda and içmiş milletvekillerinin de bu yasakla bağımlı oldukları tartışılamaz. Anayasa’nın 84. maddesindeki yaptırımın dayanağı budur. Siyasi partiler ve milletvekilleri devletin temel ilkelerine karşı olamaz.
Etnik grupların kültürel kimliklerinin korunması ve gelişmesine bağlı haklar, Uluslararası Avrupa hukuk düzeninde demokratik toplum düzenine aykırı siyasal kimliğe bağlı ulusal haklara dönüştürülmemesi kaydına bağlanmıştır. Yine ırka dayalı milliyetçilikler ve uluslaşmalar Avrupa hukuk düzeninde reddedilmiştir.
Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi de Federal Cumhuriyetin varlığını tehlikeye atan veya temel demokratik düzeni yok etmeye yönelik faaliyetlerde bulunan siyasal partileri kapatma ve benzer örgütlerin kurulmasını engelleme yetkisine sahiptir.
Fransız Anayasa Konseyi Korsika’ya özel statü tanıyan Yaşatan iptali ile ilgili kararında bütün Fransız vatandaşlarından oluşan “Fransız Halkı” kavramının değiştirilmesine olanak vermemiş, hatta “Fransız Halkının mütemmim cüzü (tamamlayıcısı) olan “Korsika Halkı” kavramını reddederek, söylenmesi gereken şeyin “kanunen bölünmesi mümkün olmayan Fransız Halkı” olduğunu vurgulamıştır.
Kararın VII. Bölümünde yer alan GEREKÇE’den başlayarak yapılan açıklamalar, sav ve savunmalar bir arada gözetilerek yapılan değerlendirmede;
Kararın VII. B, 3. a. (ff) ve (gg) bendlerinde yer alan kanıtlar için 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (d) bendinde belirtilen koşulların yerine getirilmediği görülmüştür.
Bu kanıtların bir bölümü bu davanın açıklanmasından (3.7.1992) sonraki günlerde gerçekleştiği ileri sürülen olaylara ilişkindir. Bunların davada kanıt olarak değerlendirilmesi öncelikle 2820 sayılı Yasa’nın 98. ve 2949 sayılı Yaşatan 33. ve CMUK’un 257. maddeleri karşısında olanaksızdır.
Bu nedenlerle söz konusu kanıtlar dikkate alınmıştır.
Böylece, Halkın Emek Partisi’nin eski Genel Başkanları Fehmi IŞIKLAR ile Ferudun YAZAR, eski Genel Başkanvekili ve Genel Sekreteri Ahmet KARATAŞ ile Genel Sekreter İbrahim AKSOY tarafından aynı amaca yönelik olarak; düzenlenen toplantılarda yapılan konuşmalarla, imzalanan bildiri ve gazetelerde çıkan yazılarda geçen kimi sözlerin, kararın ilgili bölümlerinde yer alan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesi ve Esas Hakkındaki Görüşü’nde belirlendiği üzere Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na aykırılık oluşturduğu saptanmıştır.
Şöyle ki:
a) Türkiye Cumhuriyeti’nde sadece Türklerin varlığı kabul edilip diğer bütün etnik yapıların reddedildiği, “baskıcı otoriter bir asimilasyon” uygulandığı; resmî ideolojinin iflas ettiği; Kürt halkının dinamizminin yükseldiği; Türk Halkı ile Kürt Halkı’nın eşitliğine dayanan bir düzenin kurulmasının gerektiği, Kürt halkının özgürlük mücadelesi verdiği;
Terör örgütüne karşı alınan yasal önlemlerin ve uygulamaların uluslararası bir savaş ve bu savaşın taraflarından birinin PKK terör örgütü olduğu;
Bu örgüte mensup teröristlerin özgürlük savaşçısı gerillalar oldukları ve haklarında uluslararası savaş hukukunun uygulanması gerektiği ancak Türk Hükümeti’nin bu kurallara kati surette uymadığı,
TC ordusu ve güvenlik kuvvetlerinin Kürt gerillalardan çok onlara kaynaklık eden Kürt halk yığınlarını fiziki olarak ve büyük kitleler halinde yok etme peşin de oldukları,
Kürt halkının uluslararası anlaşmalardan doğan biç bir ulusal hakkı kullanamadığı; Doğu sorununun ekonomik değil Kürt Halkının ulusal sorunu olduğu üzerinde durularak emik grupları ulus olarak gösterip ısrarla ayrımın işlediği ve “idari federasyon” adı verilen modelden başlayıp Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını kullanmalarına varan bir süreç içerisinde Kürtlerin, Anayasa’ca benimsenmiş ulus bütünlüğünden ayrılmaları ve ayrı bir Kürt Ulusu’nun oluşturulmasıyla bu amaçla kaderlerini belirleme esasının benimsendiği görülmektedir.
Oysa, tarihsel bir gerçeğin ifadesi olan “Türk Ulusu” bütünlüğü olgusunun ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren iddialar ileri sürülemez. Aksine davranış, 2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendine aykırılık oluşturmuştur.
İlk kez “İçlerine sine sine içinde yer alabilecekleri, bizim” diyebilecekleri bir partinin doğduğunu, partinin en çok ezilen, sömürülen, baskı altında tutulan ve zulme uğrayan halk Kürtler ise onların da partisi olduklarını, bundan onur duydukla rını, gerçekte ekonomik ve etnik özelliklerinden dolayı en fazla ezilenlerin Kürt halkı olduğunu, Türkiye’deki bütün emik yapılan da halk olarak gösterip onların da partisi olduklarını söylemişlerdir. Böylece Türk Ulusu içinde yeralan vatandaşların değil, etnik grupların kendi görüşleriyle yaratılan ayrı halkların (ulusların) eşitliğine dayalı bir düzen arayışını ortaya koymak suretiyle ırk esasına dayanılmış ve Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmıştır.
Halkların eşitliğine dayalı bir düzen istenilmesi, Kemalist çizgilerin yıkılıp aşılması, Türkiye’de bugüne kadar uygulanan üniter devletin sorunları çözmediği, bu nedenle merkeziyetçi devlet sisteminin otonom bölgeler veya federasyon yahut idari federasyon biçiminde değişmesi gerektiği, bu durumda o bölgenin yönetim biçimi nin, kullanılacak dilin, yapılacak yayınların o yerde belirleneceği, vergilerin toplandığı yerde harcanacağı, ancak bir kısmının devlete gönderileceğinin söylendiği, bununla da, 2820 sayılı Yasa’nın 78/b ve 80. maddelerine aykırı olarak Devletin tekliği ilkesinin değiştirilmesi amacının güdüldüğü açıkça anlaşılmıştır.
Türk ile Kürt’ü omuz omuza birleştirip demokrasi mücadelesi verme gibi bir görevlerinin olduğu; Nevruz’un Kürt halkının özgürlük bayramı olup direnme ruhunu, mücadele geleneğini simgeleyerek yeniden doğuşu dile getirdiğini; HEP’nin Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Arnavut, Pomak gibi, ezilen sömürülen, baskı altında tutulanların partisi olduğunu, Kürt halkının yıllardan beri insanlık haklarını kullanamadığını; Kürt, Türk ve diğer bütün azınlık halklarının ortak sesi olduklarım Kürt sorunu’nun baştan beri var olduğunu; Cumhuriyetin Türk ve Kürt halkları tarafından birlikte kurulmuş olmasına karşın daha sonra Kürt halkının tamamen dışlandığını, ifade etmek suretiyle, Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) bendine aykırı biçimde T.C. ülkesi üzerinde dil ve ırk ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğu ileri sürülmüştür.
Kürt halkının özgürlük tutkusundan hiç bir zaman vazgeçmediği, kültürünü ve ulusal değerlerini hep ayakta tutmasını bildiği, Kürtlere okumanın, yazmanın, Kürt kültürünü araştırmanın, yasak olduğu, Kürt halkının kendi ulusal ve kültürel kimliğini korumak ve geliştirmek istemesine karşın inkarcı politikalarla Kürtlerin eritilmek istendiği; Kürt sorununun çözümü için öncelikle Kürt halkının kendi ulusal ve kültürel kimliğini ifade edebilmesinin önündeki engellerin kaldırılmasının gerekti ği; yeniden yapılacak bir Anayasa’da Kürtlerin dil, inanç ve kültür özgürlükleriyle Kürtçe eğitimi, öğrenimi ve diğer haklarını kullanmalarına olanak verecek yeni yasal düzenlemelerin topluma ve devlete benimsetilmesi gerektiği; etnik kökeni, dili ve kültürü farklı da olsa, tüm insanların kendilerini, kendi dil ve kültürleriyle ifade edebilecekleri, belirtilmek suretiyle de Türk dili ve kültüründen başka bir dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlık yaratılarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı güdülmüş ve 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmıştır.
Halkın Emek Partisi’nin Türk Ulusu’nu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt Ulusları” biçiminde ikiye böldüğü, böylece Kürt kökenli yurttaşları gerçek dışı biçimde “ezilen bir ulus” olarak nitelendirerek, devlete karşı kışkırtarak zulme karşı özgürlük mücadelesi veriyor gösterdiği, “kendi kaderini tayin hakkının tanınması” önerisiyle ve öbür çalışmalarıyla da Anayasa’ya ve Siyasi Partiler Yasası’na aykırı olarak bölücülük yaptığı anlaşılmıştır.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan yasaklara aykırı davranılmasının yaptırımı, aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendiyle belirlenmiştir.
Buna göre davalı Halkın Emek Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesi gerekmektedir.
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU bu görüşe katılmamıştır.
Kapatma Kararının Sonuçları
Eylem ve sözleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan davalı Siyasi Parti’nin eski Genel Başkanları Fehmi IŞIKLAR ile Feridun YAZAR, eski Genel Başkanvekili ve Genel Sekreteri Ahmet KARATAŞ ile eski Genel Sekreter İbrahim AKSOY’dur.
Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında aynen şöyle denilmektedir:
“Anayasa Mahkemesi’nin kararında partinin kapatılmasına eylem ve sözleri ile sebebiyet verdiği belirtilen milletvekilinin üyeliği ile temelli olarak kapatılan siyasi partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona erer”
Bu yaptırım, Anayasa’nın 81. maddesi uyarınca Devletin varlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağına and içen milletvekillerini, Anayasa’nın değiştirilmeyecek kuralları arasında bulunan dava konusu konularda çok dikkatli olmaya çağırmaktadır. Kararda bu konuya yer verilmesi, sözleri ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olanlardan Fehmi IŞIKLAR’ın milletvekili bulunması karşısında, ilgili ve yetkili TBMM’nin Anayasa gereği durumdan bilgi edinmesini sağlamaya yöneliktir. Anayasa’nın 84. maddesinin birinci fıkrasındaki “üyeliğin düşmesi” ile üçüncü fıkrasındaki “üyeliğin sona ermesi” birbirinden ayrı durumlardır. Düşme kararını TBMM verir. Anayasa Mahkemesi böyle bir karar veremez. Ancak, bir siyasal parti kapatılınca, sözleri ve eylemleriyle buna neden olan milletvekilinin üyeliği, Anayasa Mahkemesi’nin partiyi kapatma kararını TBMM’ne tebliğ etmesiyle kendiliğinden sona erer. Bunun için Anayasa Mahkemesi’nin ya da TBMM’nin ayrı bir kararına ve işlemine gerek yoktur. Anayasa Mahkemesi’nin açıklayıcı belirlemesi, karar tümlüğünün, doğal sonucudur.
Anayasa Mahkemesi, Anayasa maddelerini hukuksal yönden irdeler, eleştirir ama ona uyar ve onu uygular. Yürürlükteki Anayasa kuralını savsaklayamaz. Birini öbürüne yeğleyerek maddeleri sıralayıp seçemez. Kurallar dizininde Anayasa Maddelerinin önceliği-sonralığı değil, olayı ilgilendirenin uygulanması söz konusudur. Anayasa maddelerinin birbirine karşılığı, tersliği ve çelişkisi düşünülemez. Hukuk devleti yönünden somutlaşan sonuç, Anayasa’nın amacı ve gereğidir.
VIII. SONUÇ:
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 3.7.1992 günlü, SP.31.Hz.1992/59 sayılı iddianamesi’nde Halkın Emek Partisi’nin, Anayasa’nın Başlangıç’ına ve 2., 3., 14., 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78., 80. ve 81. maddelerine aykırı olarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı ve Yasa’ya aykırı siyasi faaliyetlerin mihrakı olduğu savıyla Siyasi Partiler Yasası’nın l0l/b ve 103. maddeleri gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmekle gereği düşünüldü:
Davalı Siyasi Parti’nin 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesi gereğince kapatılması isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
Halkın Emek Partisi’nin faaliyetlerinin Anayasa ile 2820 sayılı Siyasi Parti ler Yasası’na aykırı olduğuna ve 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendi uyarınca davalı Parti’nin KAPATILMASINA, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU’nun karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
Anayasa’nın 84. maddesi gereğince:
Eylemleri ve sözleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan Fehmi IŞIKLAR, Feridun YAZAR, Ahmet KARATAŞ ve İbrahim AKSOY’dan halen Milletvekili bulunanlarla, kapatma davasının açıldığı 3.7.1992 gününde Parti üyesi diğer milletvekillerinin milletvekilliklerinin de, kapatma kararının TBMM Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona ereceğine, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU’nun “Bu maddenin uygulamaya ilişkin bulunduğu ve bu konuda bir karar verilmesine yer olmadığı”; Mustafa GÖNÜL’ün ise “Cezaların kişiselliği ilkesiyle bağdaşmaması nedeniyle Parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliklerinin sona ermeyeceği” yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine, OYBİRLiĞİYLE,
Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, Milletvekilleri yönünden TBMM Başkanlığı’na, yasal işlemler yönünden, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE,
14.7.1993 gününde karar yerildi.
Başkan
Yekta Güngör ÖZDEN
Başkanvekili
Güven DİNÇER
Üye
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU
Üye
Mustafa GÖNÜL
Üye
Oğuz AKDOĞANLI
Üye
İhsan PEKEL
Üye
Selçuk TÜZÜN
Üye
Ahmet N. SEZER
Üye
Haşim KILIÇ
Üye
Mustafa BUMİN
Üye
Sacit ADALI
KARŞIOY YAZISI
Esas Sayısı : 1992/1 (Siyasi Parti Kapatma)
Karar Sayısı : 1993/1
GENEL AÇIKLAMA:
Bir ülkedeki bireylerin siyasal Örgütlenmesi sonucunda oluşan Devlet’in, en önemli amacı o ülkedeki insanların huzur ve mutluluğunu, refah ve güvenliğini sağlamaktır. Başka bir deyişle Devlet, toplum ve birey içindir. Anayasamız, Başlangıç’ında “. . . her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu. . . “ndan söz ederek bu hususu açıklamış; 2. maddesinde Cumhuriyeti, insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti nitelikleriyle belirlemiş; 5. maddesinde de “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartlaRI hazırlamaya çalışmaktır.” kuralını getirerek, Devletin temel amaç ve görevinin, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumanın yanında kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlayıp, kişinin temel hak ve özgürlüklerini sınırlayan engelleri kaldırmak olduğunu açıkça hükme bağlamıştır. Anayasa, böylece, devlet yetkilileri ile kişilerin refah, huzur ve mutluluğuyla doğrudan ilgili olan temel hak ve özgürlükler arasında hassas bir denge kurulmasını öngörmüştür. Devletin, ulusun bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü, cumhuriyet ve demokrasiyi koruma işlevlerini yerine getirirken de, gerçekte kişilerin ve toplumun huzur ve mutluluğunu sağlamak amacını güttüğü kuşkusuzdur.
Anayasaların, temel hak ve özgürlükleri koruyan şemsiyeleri üst norm niteliğindeki kurallarla oluşur. Ancak bu şemsiyeyi, genel hukuk kurallarını özel durumlara uygulayarak (somutlaştırarak), getirdiği yorumlarla onlara ruh ve anlam kazandırarak kullanacak olan yargı yerleridir. Kuralın sözlü anlatımından çok, onun mahkemelerce anlaşılma biçimi önemlidir. Özellikle Anayasa Mahkemesi, Anayasa ilkelerini yorumlarken, insan hak ve Özgürlüklerinin eriştiği çağdaş anlayışı ve insan haklarına saygıyı sürekli göz önünde tutmak, Anayasanın öngördüğü devlet yetkileriyle temel hak ve özgürlükler arasındaki dengenin korunmasına özen göstermek durumundadır. Anayasa Mahkemesinin bir görevi de, Anayasadaki kavramlara, yaşamın değişen koşullarına uygun içerik kazandırmaktır.
KARŞI OY GEREKÇESİ :
Yukarıdaki genel açıklamanın ışığında karşıoyumuz aşağıya çıkarılmıştır.
Geçici 15. Madde Yönünden:
Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın temel esprisi, Başlangıç’ta belirtildiği gibi, ulus iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Ulusuna ait olması ve bunu ulus adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamamasıdır.
Bu fıkradan anlaşıldığı üzere ulusal iradenin mutlak üstünlüğü egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Ulusuna ait olmasını ve Türk Ulusu adına egemenliği kullanan kişi ve organların, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bu demokrasinin bağlı olduğu hukuk düzeninin içinde kalmalarını gerektirir. Bu fıkra, aynı zamanda Türk Milleti adına egemenliği kullanan kişi ve organların Anayasal yetki alanlarını belirler. Bu alan, “Anayasada gösterilen özgürlükçü demokrasi ve bu demokrasinin, bağlı olduğu hukuk düzenidir.” Bu kural, Anayasanın ikinci maddesinde belirtildiği biçimde, “Devletin” dayandığı temel ilkelerden birisidir.
Bir döneme ait kimi yasama işlemlerinin Anayasal denetimin dışında kalması ve bu denetim yasağına zamanla bir sınır getirilmemesi, Cumhuriyetin hukuk devleti olma niteliğini zedeler ve Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenen hukuk düzeninin dışına çıkılması sonucunu doğurur.
Anayasanın 2. maddesinde, “Hukuk Devleti”; Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılmıştır. Anayasa’nın 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri, Anayasanın 4. maddesinde sayılan değiştirilemeyen, değiştirilmesi teklif edilemeyen hükümler arasında yer almıştır. Böylece Anayasa’nın, kendilerine değişmezlik özelliği tanıdığı, 1., 2. ve 3. maddeleri, Anayasa’nın öteki kurallarına göre “üst norm” niteliğindedir. Bir dönemde çıkarılan yasama işlemleri yönünden de olsa, Anayasal yargı denetimine yer vermeyen, üstelik bu denetimsizliğe zamanla bir sınırlama getirmeden, Anayasanın geçici maddesini temel kural kabul ederek yapılan uygulama Cumhuriyetin hukuk devleti niteliği ile bağdaşmaz. Kaldı ki, bu dönemde çıkarılan yasama işlemleri küçümsenmiyecek bir sayıya ulaşmıştır.
Anayasa’nın 11. maddesinde, Anayasanın üstünlüğü, “kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” biçimindeki bir kuralla belirlenmiş, 148. maddeye göre ise, Anayasa Mahkemesi yasaların KHK’lerin ve TBMM İç tüzüğünün Anayasaya uygunluğunu denetlemekle görevlendirilmiştir.
Anayasa’nın Geçici 15. maddesinde, 12 Eylül 1980 tarihinden ilçe genel secim sonucunda toplanacak TBMM Başkanlık Divanı oluşturuluncaya kadar geçecek süre (12.9.1980-6.12.1983) içinde çıkarılan yasaların, KHK’ler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarruflarının Anayasaya aykırılığı iddia edilemez, denilmektedir. Bu dönem içerisinde 669 yasa, 90 adet KHK ve 2324 sayılı yasa uyarınca 76 adet Milli Güvenlik Konseyi karan ve 3 adet Milli Güvenlik Konseyi bildirisi olmak üzere toplam 838 yasama işlemi çıkarılmıştır.
Geçici 15. madde, Anayasanın yukarıda sözü edilen temel maddeleriyle çatışmaktadır. Bu geçici maddenin, sürekli bir kural olarak kabulü durumunda, Anayasanın öngördüğü hukuk devleti, Anayasanın üstünlüğü ve Anayasal denetimle ilgili temel kurallar, bu dönemde çıkan yasalar ve KHK’ler yönünden, işlerliği kaybetmekte, söz konusu yasama işlemleri “hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzenin” dışında kalmaktadır.
Geçici bir maddenin, Anayasanın temel kurallarım süresiz işlemez hale getirmesi Anayasal sistemle bağdaşmıyacağı gibi, maddenin geçicilik özelliğine de uygun düşmez. Doğaldır ki, geçici maddenin hükmü de geçici olmalıdır.
Öte yandan Anayasa’nın 138. maddesi, hakimleri, önce Anayasa, yasaya ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar vermekle görevli kılmıştır. Geçici maddeye süreklilik kazandırılır ve bu maddeyle bir dönemde çıkarılan yasama işlemlerinin Anayasaya uygunluk denetimi önlenir ise, hakim Anayasaya ve vicdani kanısına göre nasıl karar verecektir’ Hakim, Anayasaya aykırı olduğuna inandığı ya da aykırılık savını ciddi bulduğu bir yasayı uygulamak durumunda kalırsa kararını Anayasaya ve hukuka uygun biçimde vicdani kanaatine göre vermiş sayılabilecek midir’ Bu durumda, Anayasa’nın temel kuralları bir yana bırakılmış, Anayasanın geçici 15. maddesinin anayasal denetimi yasaklıyan kuralına öncelik tanınmış olur. Anayasa geçici bir maddesiyle, bir dönemde çıkan yasama işlemleri yönünden kendisim yok kabul edemez. Anayasanın uygulanmasını önleyen geçici maddenin, ancak, geçici bir süre için askeri yönetimden özgürlükçü demokrasiye ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzenine geçişte uyun) sağlama amacıyla getirilmiş bir kural olarak kabulü, nitelikleri Anayasanın 2. maddesinde belirlenen Türkiye Cumhuriyetinin, hukuk devleti olması koşulunun gereğidir. Kaldı ki, Anayasa Başlangıç sekizinci fıkrada, “Her Türk vatandaşının, bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine üoğuştan sahip olduğu;” belirtilmiş iken, haklarında bu dönemde çıkan yasa ve KHK’lerin uygulanması söz konusu olan vatandaşlar, Anayasal güvenceden ve doğuştan sahip oldukları maddi ve manevi varlıklarını Anayasal düzen içinde geliştirmekten, sırf geçici madde nedeniyle, yoksul kılınmış olurlar. Geçici maddenin getirdiği yasağın, 12 Eylül 1980’den TBMM Başkanlık Divanının oluşturulduğu 6.12.1983 tarihine kadar ki süre için geçerli olduğu kabul edilirse, madde geçiciliğine uygun anayasal bir anlam kazanır. Geçici maddenin ve getirdiği yasağın, sürekli bir kural niteliğinde anlaşılması, geçici hükmün, Anayasanın kimi temel kurallarının önüne geçmesi sonucunu doğurur. Bu dunun. Anayasaya dayalı demokratik hukuk devleti niteliğiyle bağdaşmadığı gibi, Anayasanın sözüne ve özüne de uygun düşmez.
Öte yandan, sadece söze bakıp, Anayasanın geçici 15. maddesine süreklilik kazandıracak biçimde yapılacak yorum, Anayasanın yürürlüğe girişiyle ilgili 177. maddesiyle de bağdaşmaz. Çünkü, böyle bir yorum, Anayasanın, sözü geçen dönemde çıkan yasa ve KHK’ler yönünden hiç bir zaman yürürlüğe girmemesine neden olacaktır. Halbuki Geçici 15. madde, Anayasanın 177. maddesinde sayılan istisnalar arasında yer almamıştır. Ayrıca, bu maddenin (e) fıkrasında, “… mevcut kanunların Anayasaya aykırı olmayan hükümleri ve doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasanın 11. maddeleri gereğince uygulanır.” denilmekle, Anayasa, yasaların, Anayasanın yayımlandığı tarihteki durumlarına göre değerlendirilmesini, Anayasaya aykırı görülen hükümler yerine, Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmasını Anayasanın üstünlüğü ilkesinin gereği saymıştır. Böylece, Anayasanın yürürlüğe girmesiyle ilgili 177. maddesi de, geçici 15. maddenin getirdiği Anayasal denetim yasağının TBMM Başkanlık Divanı’nın oluşturduğu 6.12,1983 dönemiyle sınırlı olması gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Her ne kadar, Geçici 3. maddede “2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun’un TBMM toplanıp Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar yürürlükte kalacağının belirtilmesine karşın, Geçici 15. maddenin, bu tür bir açıklık içermemesi karşısında uygulanmasının geçici bir süreyle bağlı tutulamıyacağı ileri sürülebilirse de, bu görüş öncelikle maddenin geçiciliğiyle bağdaşmaz. Kaldı ki, yürürlüğe girişiyle ilgili 177. maddede bu yönde ayrık kural bulunmamaktadır. Bu durum Anayasada kurallar arasındaki çelişkiyi gösterir. Çelişkili kuralları esas alıp, temel kuralları bir yana iten görüş, kanunca, Anayasanın temel esprisiyle bağdaşmaz, iyi bir sistematiğe dayanmayan 1982 Anayasasında, sistematik (bütün içinde aldığı yere göre) ve gramatik (yazılışa göre) yoruma gidilerek amaçsal (teleolojik) yorumun bir yana bırakılması hatalı sonuçlar doğurabilir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, geçici 15. maddedeki “Anayasaya aykırılığın iddia edilemiyeceğine” ilişkin kuralın 6.12.1983 tarihine kadar geçerli olduğunu düşünmekteyim.
Anayasa Mahkemesi, bu konuda değişik kararlar vermiş olmakla beraber, kimi kararlarında, 1961 Anayasasının geçici 4. maddesine karşın, işin esasına girerek,
Anayasaya aykırı kuralın ihmal edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır, özellikle, ispat haklarıyla ilgili 6.5.1982 günlü, E.19S1/8, K.1982/3 sayılı kararında “Yasakoyucunun, geçici 7. maddesindeki buyruğu yerine getirmemesi ve Türk Ceza Kanunu’nun 481. maddesindeki anayasaya aykırılığı giderecek yasayı çıkarmaması ve iptal ile itiraz yollarının da geçici 4. maddenin üçüncü fıkrasına göre tıkanmış olması karşısında, kısıtlı kalan anayasal ispat hakkının bu içeriği ile uygulanmasının sürüp gitmesi artık düşünülemiyeceğinden, mahkemelerce, Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcı niteliğini açıklayan 8. maddenin ikinci fıkrasına dayanarak, 481. maddenin birinci fıkrasındaki ispat hakkını sınırlayıcı hükümlerin bir yana bırakılması ve kurallar kademesinde en üst düzeyde bulunan Anayasanın 34. maddesindeki hükmün doğrudan uygulanması gerekmektedir.” denilerek bu görüş çok açık biçimde ifade edilmiştir.
Anayasaya uygunluğu sağlamakla görevli Anayasa Mahkemesi’nin işlevi, anayasal yargıdaki tıkanıklığı aşmayı, Anayasanın temel hak ve özgürlükleri koruyan bir çok maddesinin uygulanamaz hale gelmesine neden olan Geçici 15. maddenin yarattığı sorunu çağdaş yorumla çözümlemeyi gerektirir. Anayasa Mahkemesi Anayasaya açıkça aykırı olan kuralları, Anayasanın geçici bir maddesi nedeniyle de olsa, korur duruma girmemelidir.
Açıklanan nedenlerle bu dönemde yayımlanan 24.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerine karşı yöneltilen Anayasaya aykırılık savının incelenmesi, bu maddelerin Anayasaya aykırı bulunması durumunda iptal ya da en azından ihmâl edilmesi gerekir.
İşin Esası Yönünden:
Siyasi parti kapatma davalarında, işin hukuksal görünümü yanında; ülkenin ve karar verme durumunda bulunan mahkemenin saygınlığını etkileyen siyasal yön, partiye gönül verenlerin temsil ettiği sosyal konum, ülkenin içinde bulunduğu ulusal ve uluslararası etkenler önem kazanır. Bu çok yönlü boyut, bu davaların, genelde, siyasal ve demokratik yasama Anayasanın temel ilkeleri doğrultusunda yön verici, temel hak ve özgürlükleri koruyucu işlevi ağır basan Anayasa Mahkemelerince görülmesinin en önemli nedenidir.
Nitekim 1961 ve 1982 Anayasaları siyasi partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince karara bağlanır kuralını getirmiştir. Anayasa Mahkemesi bu işlevini yerine getirirken, ilk derece mahkemesinden farklı olarak, Anayasanın ya da Siyasi Partiler Yasası’nın belirli bir kuralının belirli bir eyleme uygulanmasından çok Anayasanın temel ilkelerini, uluslararası sözleşmeleri ve bu davaların yukarıda açıklanan özelliklerini gözönünde tutularak karar vermesi gerekir.
Anayasa Mahkemesi kimi kararlarında hukukun genel kurallarının Anayasa kurallarından da önde geldiğini belirlemiştir. Bunun yanında uluslararası sözleşmelere dayalı ulusalüstü bir hukukun ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Mahkemesi gibi kimi ulusalüstü (supra national) organların verdiği kararların bağlayıcılığı ve insan haklarının ortak değer olarak korunması anlayışı, Anayasa Mahkemesinin getireceği yorumlardaki çağdaş niteliği belirleyen ölçütler haline dönüşmüştür. Türkiye yönünden 10.3.1954 günlü ve 6366 sayılı yasayla onaylanarak yürürlüğe giren ve yasa hükmünde bulunan insan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Korumaya Dair Sözleşmenin kişi özgürlüğü ve güvenliğine, düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne ilişkin kuralları yanında; Türkiye tarafından da imzalanarak kabul edilen güvenlik, ekonomik ve insan haklarına ilişkin konularda ilkeler belirliyen, Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansı (AGİK) süreci kapsamındaki 1975 tarihli Helsinki Nihai Senedi (Helsinki final Act) ve bunu izleyen toplantılarda alınan kararlar ve 1990 tarihli “yeni bir Avrupa için Paris Yasası (şartı) içhukuku, uluslararası hukukla bütünleşmeye zorlayan belgeler konumuna girmiştir. Bu durumda, Türkiye açısından, dünya uluslar ailesinin onurlu bir üyesi sıfatının devamlılığının sağlanması için içhukukun sözleşmelerle yükümlendiğimiz dışhukuk kurallarına uydurulması gerekmektedir. Mahkemelerin, özellikle Anayasa Mahkemesinin, getireceği çağdaş (amaçsal) Yorumla bu akımın öncülüğü yapması işlevine uygun bir davranıştır. Helsinki Nihai Senedî’nin VII. ilkesi düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlüklerini de kapsamak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı esasını öngörmektedir. VIII. ilke “Halkların Haklarının Eşitliği ve Kaderlerini Kendilerinin Saptamaları Hakkı” ile ilgilidir.
Paris Yasası’na (Şartına) göre ise, “insan hakları ve temel özgürlükler, tüm insanların doğumlarıyla birlikte iktisap ettikleri vazgeçilmez haklardır ve yasalarla garanti altına alınmıştır. Bunların korunması ve geliştirilmesi devletin başta gelen görevidir. . . Demokratik yönetim, düzenli olarak yapılan hür ve adil seçimlerle ifadesini bulan hak iradesine dayanır. Demokrasinin temelinde insana saygı ve hukukun üstünlüğü yatar. Demokrasi, anlatım özgürlüğünün, toplumun her kesimine karşı hoşgörünün ve herkes için fırsat eşitliğinin en iyi güvencesidir.”
Bu sözleşmeyi imzalayan devletler, “Ayırım gözetmeksizin herkesin düşünce vicdan, din ya da inanç ve anlatım özgürlüğüne, örgütlenme ve toplantı düzenleme özgürlüğüne. .. . sahip olduğunu”; ulusal azınlıkların etnik, kültürel dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusal azınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerini ayırıma tabi tutmaksızın ve yasa önünde tam bir eşitlikle hür olarak beyan etmeye, korumaya ve geliştirmeye hakları olduğunu”; doğrulamaktadırlar.
Paris Yasası ile, Helsinki Nihaî Senedi’nin on ilkesine tam bir sadakatle uyulacağı ayrıca taahhüt edilmiştir.
Anayasa, Başlangıç’ta ve 174. maddesinde Türk toplumunun çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırılması ya da bu seviyenin üstüne çıkarılması azmini belirlerken; 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında “demokratik” olmayı hukuk devletinin temel özellikleri arasında saymıştır.
Çoğulculuk, katılımcılık ve düşünce özgürlüğü demokrasinin vazgeçilemeyen öğeleridir.
Çoğulculuk, (plüralizm) başka bir deyişle “çok seslilik”, çeşitli görüş ve eğilimde olan parti veya kuruluşlara söz hakkı tanınmasıdır. Siyasi partiler, Örgütsel yapılarıyla çoğulculuk ilkesini yaşama geçirmenin aracıdırlar. Anayasanın 68. maddesindeki “Siyasi Partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” denilmekle bu husus vurgulanmıştır.
Katılımcılık, kişilerin, karar alma sürecinin her aşamasına oylarıyla ve düşünceleriyle katılmaları; demokratik yapıdaki örgütlerde yer alarak kamuoyunu etkilemeleri yoluyla gerçekleşir. Siyasi partililer, bu konuda da en önemli görevi yüklenirler.
Düşünce özgürlüğü, duymak istemediğimizi de dinlemeyi ve karşı düşünceye hoşgörüyü gerektirir. Görüşlerini paylaşmadığımız, söylediklerini beğenmediğimiz ve onaylamadığımız kişilerin bu görüşlerini açıkça bildirebilme özlüklerine saygı duyulması ve olanak sağlanması çoğulcu demokrasinin vazgeçilemeyen öğesidir. Demokrasi demek düşünceye saygı, karşı görüşe hoşgörü demektir. Düşünce özgürlüğüyle güdülen amaç, toplum huzurunu sağlamanın yanında siyasi partiler tarafından temsil edilen çeşitli görüşlerin toplumdaki yansımasını görmek ve en iyi çözüme ulaşmaktır. Demokratik siyasi yaşamın vazgeçilmez unsurunu oluşturan siyasi partiler, sorunlar karşısında çözüm üreterek bu işlevi yerine getirirler. Siyasi partilerin beğensek de, beğenmesek de, buldukları çözümleri ya da savundukları görüşleri, topluma açıkça ve çekinmeden sunarak çoğunluğa mal etmeye çalışmaları, çoğunluğu elde ettiklerinde de iktidar olmaları demokrasinin gereğidir.
Siyasi partiler bu işlevlerini baskı ve teröre dönüştürmedikçe, ülkenin bölünmez bütünlüğünü bozmadan yana tavır almadıkça, belirli gruplara dayanarak ihtilalle iktidara gelmeyi amaçlamadıkça Anayasal ve hukuksal korumadan yararlanmalıdırlar.
Siyasi partilerin görüşleri aynı zamanda düşünsel ürünleridir. Kaynağını akıldan alan düşünce, yeni görüşlerle beslenerek ya da karşıt görüşlerle çatışarak gelişebilir ya da değişebilir. Bu oluşum ve akış tam bir anlatım özgürlüğü içinde gerçekleşmelidir. Yasaklanan düşünce çekici gelebilir. Yeterince tartışılmadan büyüyüp gelişebilir. Terörist uygulamada bulunmayan, ülkeyi bölmeyi ya da ihtilal yoluyla iktidar olmayı amaçlamayan bir partinin kapatılması, o partinin görüşlerinin yaygınlaşmasına neden olabileceği gibi, ayrıca, ülke içi ve dışı pek çok soruna yol açabilir.
Anayasanın 69. maddesinde “Siyasi partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.” denilmektedir. O halde siyasi partiler, anayasadaki esaslar dairesinde ve ancak Anayasada sayılan nedenlerle kapatılabilir. Siyasi Partiler Yasası, siyasi partilerin kapatılmalarına ilişkin yeni nedenler getirmemelidir.
Olayda kapatma, Halkın Emek Partisi (HEP)’nin genel başkanları, genel başkan vekili ve genel sekreterinin çeşitli yerlerde ve değişik tarihlerde yaptıkları konuşmalarda “Devletin ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozdukları savına dayandırılmıştır.
Anayasa’nın 69. maddesinde, siyasi partiler, . . . Anayasanın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.” denilmektedir. Anayasanın 14. maddesinde de, Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerden hiçbirinin, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, amacıyla kullanılamıyacağı açıkça belirtilmiştir. Maddede, ayrıca, ırk ayırımı yaratılması ve bu esasa dayanılması yasaklanmıştır.
Bu durumda, kapatma davasının muhatabı olan partiyi yargılarken, parti başkanları ve genel sekreterinin konuşmalarında, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak” amacını güdüp, gütmediklerinin ve “ırk ayırımı esasına dayanıp dayanmadıklarının” araştırılması gerekmelidir.
Mahkemenizin kapatma kararı, eski ve yeni genel başkanlarının, eski ve yeni genel sekreterlerinin değişik tarihlerde ve çeşitli yerlerde yaptıkları konuşmaları içeren bant çözüm tutanaklarına ve genel başkanın bir gazeteye verdiği yazılı beyanata dayanmaktadır.
Eski genel başkan Fehmi Işıklar’ın iddianamede yer alan ve altı çizilerek belirlenen konuşmalarından yapılan kimi alıntılar aşağıdaki gibidir:
26.1.1991 tarihli konuşmadan:
“. . .. bu parti en çok sömürülen, baskı altında tutulanların partisi. . . “
“. . . bugün demokrasinin yanında en büyük sorun Kürt sorunudur. ..”,”…
Kürt sorununu Kürtler Türkler çözecektir. Kürtlerle eşit ve kardeşçe omuz omuza çözeceklerdir. ..”,”… Kürtle Türk’ü omuz omuza birleştirip; demokrasi mücadelesi verme görevimiz vardır. . .”
23.2.1992 tarihli konuşmadan :
“. . . bugün demokrasimizin yanında en büyük sorun Kürt sorunudur, Özgür bir ortamda barışçı yollarla demokratik bir ortamda tartışılmalı. . .”, “. . . Kürt sorununu Türkler çözecektir. Kürtlerle eşit ve kardeşçe omuz omuza çözeceklerdir.”
“Kürt halkının direnme onuru ve mücadele geleneği Nevruz’un kelime anlamı…” “. . . Kürt halkı için elbette kutsal bir bayramdır. . .”
“. . . demokrasinin önünde en büyük engel Kürt sorunudur. . .”
“… Kürt halkı kendi kaderini tayin hakkını kullanırken, altını çiziyorum, harcında benim de gözyaşım, kanım var dediği bu devlet için bana çok zulüm yaptı, çok işkence yaptı, beni kan ağlattı diyeceği düşünülüyor ve ona göre bir karar verileceği hesaplanıyorsa, Birleşmiş Milletler’in bir temel ilkesi olan uluslararası sözleşmelerin özünü oluşturan halkların kendi haklarını tayin hakkına kurt halkı açısından karşı çıkacaklarına, bugüne kadar kurt halkına baskı yapan, işkence yapan, zulüm yapan politikacılara ve devlet resmi ideolojisine karşı çıksınlar. Çok iyi bilinmelidir ki, kurt sorunu demokratik ortamda özgürce tartışılmadan, çağa akla ve bilime uygun çözümlenmeden, Türkiye’de gerçek demokrasiden söz edilemiyecek ve Kürt-Türk halkı da özgür olamıyacaktır. . .”
8.5.1991 tarihli konuşmadan :
“. . . Her halkın kendi kaderini tayin hakkı vardır. . . “, “halkların gönüllü birliğine dayalı, tam eşitliği ve kardeşliğe dayalı bir demokratik düzenin kararlı savunucusu olacağız.”
Genel Başkan Vekili Ahmet Karakaş’ın, 15.12.1991 günlü konuşmasından : “Kürt, Türk, Laz, Çerkez sıcak Türkiye halkı. . . “
“. . . biz dış politikada ulusların eşit, özgür iradeye dayalı, kısacası ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin edici bir politikadan yanayız. Ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri mutlak ayrılma hakkı olarak algılanmamalıdır. Bu hak özgürlük ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşamak hakkı. . . “
“. . . Bu dönemde Kürt halkının dinamizminin yükseldiği, kendisini her alanda ifade edebilecek bir döneme girmiştir.”
“Biz Türk halkı ile Kürt halkının ortak değerlere sahip olduğunu, çıkarlarının da ortak olduğunu söylüyoruz.”
Genel Sekreter İbrahim Aksoy’un konuşmasından” (21.3.1991 günlü) “… Ne yazık ki, Kürt halkının yaşama hakkı bile yok. . . ” “… Kürt halkı vardır. Kürt Halkının sorunları vardır. . . “
Genel Başkan Feridun Yazar’ın 5 Şubat 1992 tarihli Sabah Gazetesi’nde Yayımlanan Beyanı:
“… Bugün kendisini ister sağda ister solda tanımlasın, Türkiye’deki bütün siyasal partiler ve siyasal kadrolar, ittihat ve terakki geleneğini ve anlayışını sürdürmektedirler. Şoven milliyetçiliği anlayışından kurtulamadıkları için çağdaş gelişmeleri derinliğine kavrayamadılar. . .”
“Biz Kürt partisi değiliz ama Kürtlerin ezici bir çoğunluğu ya partimizin üyesi veya destekçisidir.”
“Devletin kuruluşundan sonra Kürt halkı tamamen dışlandı. Oysa Kürt halkı Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğü içinde kendi ulusal, kültürel kimliğini koruma ve geliştirmek istiyordu. . . “
“PKK, 12 Eylül sonrası Türkiye’de demokratik yöntemlerin tıkandığı ve tek yönetimin silahlı mücadele olarak kaldığı gerekçesiyle ortaya çıkmıştır.”
“. . . Üniter devlet, şayet Türkiye’nin sınırlarının değişmemesi anlamında kullanılıyorsa kuşkusuz biz de bu görüşü paylaşırız. . . Devlet, . . . bütün Türkiye’de insanların halkların eşit, barış içerisinde ve gönüllü birliğine dayalı politikalar üretip halka sunmalıdır.”
“. . . Yerel yönetimler merkezi devletin yönetiminden kurtarılarak mali ve idari özerkliğe kavuşturulmalı. . . “
“Türklerin ve kürtlerin eşit haklı birliğine dayalı Kürt gerçeğinin benimsenmesine, kürtçe programlar yapılmasına olanak sağlayacak yeni düzenlemeler yapılmalıdır.”
“. . . bütün halkların kardeşliğini, eşitliğini ve özgürlüğünü savunan, bunun Türkiye’de tek kurtuluş yolu olduğunu ve tek çare olduğunu düşünen ve bunun siyasetini ve politikasını üreten partiyiz.”
Yukarıdaki alıntılarda, kurt halkından, kürt sorunundan, kürt halkının kendi kaderini tayin hakkından söz edilirken; kurt sorununun demokratik özgür bir ortamda Türk’lerle Kürt’ler arasında birlikte ve kardeşçe çözümlenmesi, ulusların kendi kaderlerinin tayin hakkının özgürlük ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşama hakkı şeklinde algılanması gerektiği biçimde belirtilmiştir.
Halk, ulus sözcüğünden daha geniş bir anlatımı ifade etmektedir. Halk aynı ülkede yaşıyan, aynı uyrukta olan insan topluluğu kadar, aynı soydan gelen, ayrı ülkelerin uyruğu olarak yaşayan insan toplulukları anlamına da gelmektedir. Bir ülkede yaşıyan değişik soylardan gelen insan topluluklarının her biri de kendi kültürel özellikleriyle halk diye adlandırılabilir. Bir ülkede ayrı halkların olması mutlaka ülkenin bütünlüğünün bu halklar tarafından bozulmasını ve bir paylaşımı gerektirmez. Ortak çıkar, çok halde, bütünleşmede ve bütünlük içinde dayanışmadır. Öteyandan, her devletin ülke bütünlüğünün bozulmasına ve paylaşıma dönük eylem ve davranışlar karşısında, hukuk devleti anlayışı içinde kendi varlığını koruma ve kollama hakkının bulunması doğaldır.
Konuya bu yönden bakıldığında, yukarıda sözü edilen konuşmaların, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak; dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacını güttükleri sonucuna varılamamıştır.
Anayasa’nın 84. maddesi açısından :
Anayasanın 84. maddesinin son fıkrasında “Anayasa Mahkemesinin kararında partinin kapatılmasına eylem ve sözleri ile sebebiyet verdiği belirtilen milletvekilinin üyeliği ile, temelli olarak kapatılan siyasi partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına tebliğ edildiği tarihte sona erer.” denilmektedir.
Anayasanın, bu konuda, Anayasa Mahkemesine verdiği yetki, koşullar oluşmuşsa partinin kapatılmasına karar vermek ve varsa, eylem ve sözleriyle partinin kapatılmasına neden olan milletvekillerini belirlemektir. Bunların ve partinin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte parti üyesi olan milletvekillerinin üyeliklerinin sona ermesi, ikincil ve uygulamayla ilgili ayrı bir işlemi gerektirir.
Gerekli saptamayı yaparak işlem tesis etmek, kanımca, TBMM Başkanlığına ilişkin bir yetkidir. Bu işleme karşı yönetsel yargı yolu açık olacaktır.
Kaldı ki Anayasanın 84. maddesinin bu fıkrası bütünüyle, ceza hukukunun genel ilkesi durumunda olan “ceza sorumluluğu şahsidir.” kuralı ile çatışmaktadır. Çünkü, parti tüzel kişiliği ile parti üyesi olan ve partinin kapatılmasına eylem ve sözleriyle neden olan veya olmayan milletvekillerinin kişilikleri ayrıdır ve ayrı sorumluluk alanına girer. Partinin kapatılması nedeniyle onların cezalandırılmamaları gerekir. Eylem ve davranışlarıyla partinin kapatılmasına neden olan milletvekillerinin konuşmaları ya da beyanları suç oluşturuyor ise normal olarak, Anayasanın 83. maddesine göre yasama dokunulmazlıkları kaldırılarak kişisel sorumlulukları nedeniyle ceza kovuşturması yapılmalıdır. Özellikle parti üyesi olan ve partinin kapatılmasına eylem ve sözleriyle neden olmayan milletvekilleri yönünden “ceza sorumluluğunun kişiselliği” ilkesine aykırılık çok açıktır.
Ayrıca seçimle gelen bir milletvekilinin, milletvekilliğinin, Anayasa Mahkemesi kararıyla ya da TBMM Başkanlığınca tesis edilecek yönetsel bir işlemle (Tespitle) sona ermesinin “kuvvetler ayınım” ve “ulusal iradenin üstünlüğü” ilkeleriyle ne denli bağdaştığı düşünülecek bir başka konudur. Bu arada, kapatılan partinin eski başkanının, daha sonra başka bir partiye geçerek yeni partide milletvekili seçilmesi, böylece başka bir parti programının içerdiği statü içindeyken, eski partisinin kapatılması nedeniyle milletvekilliğinin son bulması konuyu daha ilginç kılmaktadır.
III. SONUÇ
Anayasa Mahkemesi Kararının:
Anayasanın Geçici 15. maddesine;
Halkın Emek Partisi’nin kapatılmasına;
Eylemleri ve sözleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olanlardan halen milletvekili bulunanlarla, kapatma davasının açıldığı tarihte parti üyesi olan milletvekillerinin milletvekilliğinin sona ereceğine;
ilişkin bölümlerine yukarıda açıklanan nedenlerle karşıyım.
Üye
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU
KARŞ1OY YAZISI
Esas Sayısı : 1992/1 (Siyasi Parti Kapatma)
Karar Sayısı: 1993/1
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından davalı Halkın Emek Partisi’nin (HEP);
1) Genel Başkanları, Genel Başkanvekili ve Genel Sekreterlerinin çeşitli yerlerde ve tarihlerde yapmış oldukları konuşmalarla Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 2., 3., 14. ve 68. maddelerine ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) ve (b) bentlerine, 80. maddesine, 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı açıklama ve eylemlerde bulundukları,
2) 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesinde belirtilen siyasal eylemlerin mihrakı haline geldiği. . . ileri sürülerek, anılan partinin kapatılması istemiyle 3.7.1992 günlü ve SP. 31.Hz.1992/59 sayılı İDDİANAME ile Anayasa Mahkemesi’nde dava açılmıştır.
Davalı Halkın Emek Partisi, kapatma istemine dayanak olarak gösterilen 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırı olduğunu, Anayasa’nın GEÇiCi 15. maddesindeki korumadan yararlanamayacağını iptal edilmesi gerektiğini 3.9.1992 günlü ön Savunmasında ve 22.1.1993 günlü Esas Hakkında Savunmasında ileri sürmüştür.
Anayasa’nın GEÇİCİ 15. maddesine ve 84. maddesinin son fıkrasındaki “. . . temelli olarak kapatılan siyasi partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına tebliğ edildiği tarihte sona erer.” kuralına ilişkin karşıoy gerekçelerimizi aşağıda açıklamaya çalışacağız.
GEÇİCİ 15. MADDESİNE YÖNELİK KARŞIOY GEREKÇEMİZ: Sağlıklı bir irdeleme için, maddenin tam metnini aşağıya alıyoruz.
“GEÇİCİ MADDE 15.- 12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyi’nin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.
Bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmasından dolayı, karar alanlar tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.
Bu dönem içinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnameler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez.”
Anayasa Mahkemesi’ne soyut ya da somut norm denetimi yoluyla gelen iptal istemlerinde olduğu kadar siyasi parti kapatma davalarında da, sözü edilen GEÇÎCÎ MADDE 15’in amaçladığı yasak kuralların, “12 Eylül 1980 tarihînden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek” süreyi kapsadığını, bu dönemden sonra, aynı maddenin üçüncü fıkrasının uygulama olanağının kalmadığı sık sık ileri sürülmüştür. Bu tür savlar karşısında Anayasa Mahkemesi her defasında, maddenin birinci fıkrasında belirlenmiş “bu dönem” içinde çıkarılmış bulunan yasa ya da yasa gücünde kararnamelerin Anayasa’ya aykırılıklarının ileri sürülemiyeceğini, oyçokluğuyla da olsa, karara bağlamıştır (Esas: 1990/1-SP. Kapatma, Karar: 1991/1, Resmi Gazete, 28.1.1992, Sayı: 21125, S. 57). Yine Anayasa Mahkemesi’ne göre “geçici maddelerin geçerliliği uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını sağlar ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını gerçekleştirir. Geçici maddelerle temel hükümler arasındaki farklılık da burada yatmaktadır. Hukuksal değer bakımından ise geçici maddelerle temel hükümler arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir kanunun haklı nedenler olsa dahi Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanmaması düşünülemez” (Aynı karar, S. 57; ayrıca bkz. E: 1990/2-SP. Kapatma, K: 1991/2, Resmi Gazete 24.4.1992, Sayı. 21208, S. 23-24).
Oysa, Anayasa Mahkemesi, yine bir siyasal parti (Doğru Yol Partisi) kapatma davasında, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırılık savı dolayısıyla Geçici 15. madde metnindeki “. . .Anayasaya aykırılığı iddia edilemez.”liği, Anayasa’nın bağlayıcılığını ve üstünlüğünü vurgulayan 11. maddedeki “Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” kuralıyla birlikte irdelemiş ve çözümsüzlükleri dışlayan hukuksal esneklikle çağdaş bir yorumun yolunu açık tutmuştur:
“Anayasanın bütününe egemen olan bu temel ilke ve buyruğa rağmen Geçici 15. madde ile Anayasaya giren bu yasakla güdülen amacın, Milli Güvenlik Konseyi’nin yasama yetkisini elinde tuttuğu dönemlerde kabul edilerek yürürlüğe konulan kanunların değiştirilmelerinin mümkün olmadığı ve bunların temelli olarak Anayasa Mahkemesi’nin denetimi dışında tutulmasının istendiği biçimde anlaşılmasına olanak yoktur. Tam tersine, Geçici 15. maddenin bütünü dikkatli olarak incelendiği taktirde yapılan düzenleme ile bu dönemde çıkarılan yasalar için mutlak bir dokunulmazlığın tesisi ve böylece Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesinin ihlalinin değil, bu madde kapsamındaki kanunların deağiştirilmelerine veya yürürlükten kaldırılmalarına değin, Anayasaya uygunluk denetimi yoluyla bu hükümlerin tartışma konusu yapılmalarını ve bu yoldan yararlanılarak 12 Eylül harekatını zedelemeye yönelecek girişimlere fırsat verilmeyip, onları önleme ereğinin güdüldüğünde kuşku duyulmamalıdır.
Bu açıklamaların ışığı altında, sözü edilen Geçici 15. maddenin, Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olarak değil, 12 Eylül harekatının zedelenmesine imkan verilmemesi için ve tıpkı 1961 Anayasası’nın Geçici 4. maddesindeki gibi bir düzenlemeden ibaret olduğu kabul edilmelidir. . .” (Esas: 1984/1-Siyasi Parti Kapatma, Karar: 1984/1, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi C. 20, s. 503-504).
Kanımızca pek çok devletin anayasasında ortaya konuş nedenleriyle uyumlu, geçiş dönemlerinin zorunluluklarıyla sınırlı “geçici” maddelerin bulunması doğaldır. Bunlar kendilerini doğuran neden ve koşulların ortadan kalkmasıyla yürürlük güçlerini yitirirler. Oysa, Türk Anayasa Mahkemesi, Geçici 15. maddenin süre ve konu öğelerini “GEÇİCİ”likten “KALICI”lığa dönüştürmüş, etki alanını genişleterek kurumsallaştırmıştır. Anayasa koyucunun öngördüğü çerçeveyi de aşmıştır. Çünkü:
Anayasa koyucu, 12 Eylül 1980 tarihinde yeni kurucu bir iktidarın yolunu açarken, bu uğurda yaşamlarını ortaya koyan lider kadrosunu, aynı dönemdeki hükümetlere ve başlıca görevi bugünkü Anayasa’yı hazırlamak olan Danışma Meclisini her türlü karar ve tasarruflarından dolayı cezai, mali, veya hukuki sorumluluk dışına çıkarmış, bu amaçla herhangi bir yargı merciine başvurulmasını önlemiştir. Geçici 15. maddenin zaman öğesi, başlangıç ve bitiş tarihleriyle “dönem” olarak belirlenmiştir. “Muhatap” öğesini, Milli Güvenlik Konseyinin başkan ve üyeleri, bu dönemde kurulan hükümetler ile Danışma Meclisinin üyeleri, bunların karar ve tasarruflarına dayalı olarak o dönemlerdeki yönetimce ya da yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar oluşturmaktadır. Konu öğesi de, muhatap öğesinin kararları, işlemleri ve uygulamalarıdır.
Anayasal korumanın muhataplarının, belirlenen dönemdeki karar, işlem ve uygulamalarının dayanağı olan yasa ya da yasa gücündeki kararnamelerin Anayasa’ya aykırılığı iddia edilmeyecektir.
Bu anayasal koruma, muhatap öğesinin kapsamındaki kamu görevlileri için yaşamları boyunca ya da bu maddenin bir Anayasa değişikliğiyle yürürlükten kaldırılmasına kadar geçerlidir. Ölüm hali, doğaldır ki, bu koruma mekanizmasının işlevini de ilgilisi için sona erdirecektir.
Geçici 15. maddenin belirlediği dönem sonrasındaki karar, eylem ve işlemlerin dayanağı olan yasa ya da yasa hükmünde kararnameler, anılan dönemde çıkarılmış olsalar da, Anayasa’ya uygunluk denetimine tabi olmaları gerekir. Bir başka anlatımla bu koruyucu kural, her zaman, her konuda ve herkes için uygulanamaz. Maddenin GEÇİCİ niteliği, ancak bu yolla kendi mantığı içinde tutarlılık ve uyum kazanabilir.
Anayasa koyucu, Geçici 15. maddeyi, Anayasa Mahkemesi kararında nitelenen çerçevede kalıcı, sürekli ve temel bir ilke olarak kabul etseydi, geçici maddeler arasında değil, asıl metni oluşturan kuralları içine alırdı. Örneğin; usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası sözleşmelerin (madde 90/5), olağanüstü hallerde sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan yasa gücündeki kararnamelerin (madde 148/ 1) Anayasa’ya aykırılık savıyla Anayasa Mahkemesi’nde dava konusu yapılamıyacakları, kalıcı ve sürekli birer kural olarak düzenlenmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin artık yerleşik hale gelmeye başlayan yorumları karşısında Geçici 15. maddeyle koruma altına alınan yasa kuralları, Anayasa’nın temel ilkeleriyle çeliştiği izlemini vermektedir. Bu durumda başvurulabilecek iki yol vardır: Birinci ve öncelikli yol, Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında da belirtildiği gibi; “. . . Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorum. . . ” tekniğini kullanmaktır (Esas: 1984/1-SP. Kapatma, Karar: 1984/1, AMKD. Sayı: 20, S. 504). ikinci yol ise “ihmal” tekniğidir. Örneğin; 1961 Anayasası döneminde Anayasa Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu’nün 481. maddesinin birinci fıkrasına ilişkin olarak “ihmal” tekniğini uygulamış ve kararını şu gerekçeye dayandırmıştır: “481. maddenin birinci fıkrasındaki ispat hakkını sınırlayıcı hükümlerinin bir yana bırakılması ve kurallar kademeleşmesinde en üst düzeyde bulunan Anayasa’nın 34. maddesindeki hükmün doğrudan doğruya uygulanması gerekir.” (Esas: 1981/8, Karar: 1982/3, AMKD., Sayı: 20, S.8).
Bu durumda davalı Halkın Emek Partisi’nin kapatılması istemine dayanak gösterilen ve Geçici 15. maddenin koruması altındaki konu ve kişiler dışında kalan, ancak aynı maddenin üçüncü fıkrasının belirlediği dönemde çıkarılmış 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın ilgili kuralları, ya doğrudan Anayasa’ya uygunluk denetimine tabi tutulmalı ya da ihmal tekniğiyle uygulama dışı bırakılmalıdır.
Açıklanan nedenlerle, Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin öngördüğü sürede çıkarılmış olması nedeniyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın aynı maddenin üçüncü fıkrası uyarınca Anayasa’ya uygunluk denetimi dışında bırakan çoğunluk kararının bu bölümüne karşıyım.
Halkın Emek Partisi’nin kapatılmasına ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin 14.7.1993 günlü ve Esas: 1992/1 (SP-Kapatma), Kararı 1993/1 sayılı kararının SONUÇ bölümünün 3. fıkrasında “. . . kapatma davasının açıldığı 3.7.1992 gününde Parti üyesi diğer milletvekillerinin milletvekilliklerinin de, kapatma kararının TBMM Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona ereceğine, …” hükmedilmiştir. Bu hüküm, Anayasa Mahkemesi içtihatından kaynaklanan yeni ve “kurucu” nitelikte bir karar değil bir “durum saptaması”dır. Bu da, Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasındaki “. . . temelli olarak kapatılan siyasi partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına tebliğ edildiği tarihte sona erer.” biçimindeki buyurucu kurala dayanmaktadır.
maddenin anılan fıkrasının tümce başlangıcında “Anayasa Mahkemesinin kararında partinin kapatılmasına eylem ve sözleriyle sebebiyet verdiği belirtilen milletvekilinin üyeliği . . .”nin düşmesiyle yetinilmemiştir. Ayrıca, partinin kapatılmasına neden olabilecek “eylem ve sözler”in dışında kalmış, yani hiç bir biçimde suçlanmamış, ama sadece kapatılma davasının açıldığı tarihte parti üyesi bulunan milletvekillerinin TBMM üyeliğinin düşmesi de öngörülmüştür. Bir bakıma başkasının suçuyla suçsuzlar da cezalandırılmaktadır. Bu bir Anayasa kuralıdır.
Öte yandan Anayasa’nın 38. maddesinin altıncı fıkrasında “Ceza sorumluluğu şahsidir.” kuralı yeralmıştır. Anayasa’nın İKİNCİ BÖLÜM’ünde, “Kişinin Hakları ve Ödevleri” kategorisindeki bu evrensel nitelikli temel hukuk ilkesi de bir Anayasa kuralıdır. Her iki kural da, Anayasa’nın 11. maddesine göre bağlayıcıdır. Ama aynı zamanda birbirlerine karşı çelişkili konumdadırlar.
Uygulama gereksinimi belirince hangisinin yeğleneceği ya da ihmal edileceği son derece Önemli bir anayasa hukuku sorunudur. Tutarlı bir çözüm için “Ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesini kısaca açıklamak gerekmektedir.
MEYDAN LAROUSSE şu açıklamayı yapmaktadır:
“Cezanın şahsiliği (veya ferdiliği), cezanın, diğer hukuk müeyyidelerinden farklı olarak sadece suçu işleyen kimseye uygulanması, cezanın etki ve sonuçlarının suçludan başkasına aksettirilmemesi, bir suçtan dolayı bağımsız olarak veya şerik sıfatıyla sorumlu bulunmayan kimsenin cezalandırılmaması yolundaki modern görüş.” (MEYDAN LAROUSSE, cilt: 2, S. 879-880).
2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun’un 33. maddesi uyarınca “. . . siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalar, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinden. . .” incelenip karara bağlandığına göre, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nın “Ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesiyle ilgili tanımını aktarmada yarar vardır
“Madde 150.- Tahkikat ve hüküm, yalnız iddianamede beyan olunan suça ve zan altına alınan şahıslara hasredilir. . . “
“Beşinci fıkra, ceza sorumluluğunun “şahsi” olduğu; yani failden gayri kişilerin bir suç sebebiyle cezalandırılamıyacağı hükmünü getirmektedir. Bu ilke dahi ceza hukukunun yerleşmiş ve “kusura dayanan ceza sorumluluğu” ilkesine dahil, terki mümkün olmayan bir kuraldır.
Konuyu bir de Anayasa Mahkemesi kararlarıyla saptayalım:
“. . . ceza sorumluluğunun şahsiliği prensibinin kavramı, kişinin ancak kendi fiil ve ihmalinden sorumlu tutulabileceğidir. Bu da kişinin başkalarının fiilinden dolayı cezalandırılmasına kalkışılmasını önlemeyi sağlar.” (Esas: 1963/298, Karar: 1963/283, AMKD C: l, S. 528).
“Anayasa’nın suç ve ceza konularında, . . . ceza sorumluluğunun şahsiliği (Madde 33) … gibi başlıca bir kaç ceza ilkesini belirtmekle yetinerek, bunların dışında kalan konularının . . . saptanmasını yasa koyucuya bırakmış bulunmaktadır . . .” (Esas: 1971/2, Karar: 1971/36, AMKD C: 9, S. 407-408).
Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan ve verdiğimiz karar örneklerinde anlaşılmaktadır ki, hem Anayasa’nın bir temel kuralı, hem de bir üstün ve evrensel hukuk ilkesi olan “Ceza sorumluluğunun şahsiliği”, vazgeçilemez, savsaklanamaz, ertelenemez konumdadır. Anayasa Kuralları arasında çelişkinin olamıyacağı yolunda öğretideki kimi görüşlere karşın, Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasındaki “. . . partinin kapatılmasına eylem ve sözleri ile . . .” neden olanlar dışında kalan ve herhangi bir yolla suçlanmamış partili milletvekillerinin milletvekilliklerinin düşürülmesini de Öngören kural, Anayasa’nın 38. maddesinin altıncı fıkrasındaki “Ceza sorumluluğu şahsidir.” ilkesiyle açık-seçik çelişmektedir.
Bir başka çelişki de, Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasındaki sözü edilen suçsuzluğa rağmen milletvekilliğini düşüren kural ile “Yasama dokunulmazlığı”nı düzenleyen 83. madde arasında görülmektedir. Gerçekten 83. madde, seçimden önce ya da sonra bir suç işlediği ileri sürülen milletvekili bakkaldaki soruşturma yöntemini, hatta seçimden önce ya da sonra bir milletvekili hakkında verilmiş ceza hükmünün yerine getirilmesini, yasama dönemi sonuna erteleyen özel koruma statüsünü benimserken, 84. maddenin son fıkrası, suçsuzluğa rağmen, dokunulmazlığı kaldırmanın ötesinde, çok daha ağır ve haksız sonuçlar doğuran milletvekilliğinin otomatik olarak düşmesini kabul etmiştir.
Anayasa’nın çelişen hükmünü (Madde 84/son) İptal olanağı bulunmadığına göre, yapılacak iş, “sisteme bağlı yorum” tekniğiyle, bir başka deyimle “uygun yorum” yöntemiyle sorunu çözmek olacaktır. Buna göre, 84. maddenin son fıkrasın!, Anayasa’nın temel kurallarından biri olan, üstün ve evrensel hukuk buyruğu niteliğindeki 36. maddenin altıncı fıkrasındaki “Ceza sorumluluğu şahsidir.” ilkesine olabildiğince uygun yorum yapmaktır. Kısacası, 84. maddenin anılan fıkrasındaki ibareyi bu yorum içinde işlevsiz bırakmaktır. (Esas: 1984/1-SP. Kapatma, Karar: 1984/1, AMKD C: 20, S. 504).
Çelişkinin sürdürülmesi ısrarı, insan onurunu zedeleyici bir tutumdur. Demokratik, genel ve özgür seçim mekanizmalarıyla oluşan ulusal iradenen temsil işlevine haksızlıktır. İnsan hakları ve özgürlüklerine karşı beslenen saygı ölçüsünde yücelen, çok yönlü evrensel değerlerle güçlenerek yaygınlaşan “çoğulcu adalet” ülküsünün çağdaş boyutlarını, eşiğinde bulunduğumuz 21. Yüzyıla yabancı bir ilkellik konumundaki kısır ölçekli “tekil adalet” anlayışına tutsak etmemeliyiz. Alman hukukçu Prof. Dr. Bernd Rüthers’in “Adaletin Ne Olduğunu Neden Tam Olarak Bilmiyoruz'” adlı incelemesinde dediği gibi, “Adaletin çoğulculuğu özgürlüğü gerçekleştirir. Adaletin tekilliği dogmatizmin egemenliğine, dogmatizm de totaliterizme kadar gidebilir.” (Warum wir nicht genau wissen, was “Gerechtigkeit” İst. in: Festschrift für Wolfgang Zeidler I. Walter de Gruyter-Berlin-New York 1987, S.26).
Anayasa’nın BAŞLANGIÇ kısmındaki “Dünya Milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli, bir üyesi olarak; Türkiye Cumhuriyetinin . . . çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde; …” temel beklentilerinden biri de, hiç kuşkusuz çelişkilerden arınmış, akılla vicdanın kesişme noktasındaki hem bireysel hem de toplumsal tatminlerle zenginleşen adalet anlayışıdır. Çoğulcu adalet, bu alanı gün ışığına çıkarmaktadır. Ona sahip çıkmak ve yaşatmak, içtikleri antla yükümlülük altına giren yasama ve yargı yetkililerinin görevidir.
Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 84. maddesinin sonuncu fıkrasına ilişkin “… kapatma davasının açıldığı 3.7.1992 gününde parti üyesi diğer milletvekillerinin milletvekilliklerinin de, kapatma kararının TBMM Başkanlığına tebliğ edildiği tarihte sona ereceğine, . . .” biçimindeki çoğunluk kararına da karşıyım.
Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Sözleşmesi 6 Mayıs 1969’da İngilizce ve Fransızca dillerinde olmak üzere Londra’da imzalanmıştır. (COE-European Treaty Series NO: 66-European Convention on the Protection of the Archaeological Heritage, London)Sözleşme Avrupa Konseyi üyelerinin ve diğer ülkelerin imzasına ve katılımına açık tutulmuştur. Sözleşmenin süresiz olarak yürürlükte kalması öngörülmüştür. İmzacı devletler uygulamaya ilişkin alabilecekleri önlemleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bildireceklerdir.
Nemrut Dağı arkeolojik kazı alanı
Sözleşme; gizli saklı yapılan kazıların yasaklanmasını ve engellenmesini, kazıların yetkili kişiler tarafından yapılmasını, arkeolojik mirasın kamu tarafından korunmasını ve bu alanda uluslararası işbirliğini amaçlamaktadır. Tarihsel bir döneme ya da medeniyete ilişkin kanıt teşkil edebilecek her tür kalıntı ve nesneler ile insanoğlunun varlığına dair her türlü izler arkeolojik bulgu olarak kabul edilmekte; tüm arkeolojik objelerin envanterinin oluşturulması ve bilimsel kataloğunun hazırlanması hedeflenmektedir.
Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Sözleşmesi
Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi Üye Ülkeleri,
Avrupa Konseyinin amacının, kendi ortak miraslarını oluşturan idealleri ve ilkeleri korumak ve gerçekleştirmek amacıyla Üyeleri arasında daha fazla birliktelik oluşmasını sağlamak olduğunu göz önünde tutarak,
19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te imzalanan Avrupa Kültür Sözleşmesini ve buna ek olarak Sözleşmenin 5.maddesini göz önünde tutarak,
Arkeolojik mirasın medeniyetlerin tarihlerinin bilinmesi için gerekli olduğunu doğrulayarak,
Ciddi bir şekilde harap edilme tehdidi altında olan Avrupa tarihinin en eski kaynağı Avrupa arkeolojik mirasının korunmasına yönelik ahlaki sorumluluk öncelikle söz konusu devlete ait olsa da bu sorumluluğun aynı zamanda Avrupa ülkelerinin de ortak kaygısı olduğunun bilincinde olarak;
Kültürel mirası korunmaya yönelik atılacak ilk adımın; bu mirasın tüm tarihi önemini korumak ve izinsiz kazılar sonucunda doğacak onarılması olanaksız kaybı imkansız kılmak amacıyla arkeolojik araştırmalarda ya da keşiflerde en bağlayıcı bilimsel yöntemlerin kullanılması olduğunu göz önünde tutarak;
Arkeolojik nesneleri güvence altına alan bilimsel korumayı göz önünde tutulduğunda bu durum,
a. özellikle kamu koleksiyonlarının yararına olacak,
b. arkeolojik bulgular piyasasında çok büyük bir gereklilik olan reforma katkıda bulunacaktır.
Gizli kapaklı yapılan kazıları yasaklamanın, arkeolojik bulguların bilimsel bir kontrolünü sağlamanın ve arkeolojik kazılara gösterilmesi gereken bilimsel önemin verilmesini sağlayacak eğitim arayışında olmanın gerekliliğini göz önünde tutarak;
Aşağıdaki hususlar konusunda görüş birliğine varmıştır:
1. madde
Bu Sözleşmenin amacını gerçekleştirmek amacıyla bilimsel verinin temel kaynağı ya da temel kaynaklarından biri olan bir dönem ya da medeniyet için kanıt teşkil edebilecek bütün kalıntılar ve nesneler veya insanoğlunun varlığına dair her türlü izler arkeolojik bulgular olarak değerlendirilecektir.
2. madde
Arkeolojik objelerin saklı kaldığı kalıntıların ya da alanların korunması amacıyla Akit Tarafların her biri aşağıda belirtilen sırayla gerçekleştirilebilecek önlemleri almayı taahhüt eder.
a. arkeolojik açıdan ilgi uyandıran alanları sınırlandırmak ve korumak;
b. İleriki kulaklardaki kuşaklardaki arkeologlar tarafından araştırılmak üzere maddesel bulguların korunması için yedek koruma alanlarının yaratılması.
3.madde
Bu Sözleşmenin 2. maddesine göre belirlenen alan, bölge ve sahalardaki arkeolojik kazılara gerekli bilimsel önemi tam anlamıyla vermek için Akit Tarafların her biri aşağıdaki hususları mümkün olduğunca yerine getirmeyi taahhüt eder:
a. gizli saklı yapılan kazıları yasaklamak ve engellemek,
b. kazıların özel bir izinle yalnızca yetkili kişiler tarafından yapılmasını sağlamak için gerekli önlemleri
almak,
c. elde edilen sonuçların kontrolünü ve korunmasını sağlamak,
4.madde
1.Çalışmanın amacı ve arkeolojik bulgulara dair elde edilen bilginin yayılması için Akit Tarafların her biri
kazılar ve bulgular üzerine çıkarılan bilimsel yayınlarda bilginin en hızlı ve eksiksiz bir şekilde yayılması için gerekli bütün önlemleri alacağını taahhüt eder.
2. Bununla birlikte; Akit Tarafların her biri aşağıda belirtilen hususları gerçekleştirmenin yollarını arayacaktır.
a. kamuya ait hatta mümkün olduğu takdirde özel mülkiyete ait tüm arkeolojik objelerin ulusal bir
envanterinin oluşturulması
b. kamuya ait hatta mümkün olduğu takdirde özel mülkiyete ait arkeolojik bulguların bilimsel bir
kataloğunun hazırlanması.
5..madde
Sözleşmenin bilimsel, kültürel ve eğitici amaçları dikkate alındığında, Akit Tarafların her biri aşağıdaki hususları yerine getirmeyi taahhüt eder.
a. Bilimsel, kültürel ve eğitici hedefleri gerçekleştirmek için arkeolojik bulguların dolaşımını kolaylaştırmak.
b. i) arkeolojik objeler,
ii) izinli ve izinsiz kazılar gibi konularda bilimsel kuruluşlar, müzeler ve yetkili ulusal merkezler arasındaki bilgi alışverişini teşvik etmek.
c. İzinsiz kazılardan ya da resmi kazılardan izinsiz bir şekilde geldiğinden şüphe edilen her türlü tekliften söz konusu ülkenin yetkili mercileri ile bu Sözleşmeye Akit Tarafların gerekli detaylarla birlikte haberdar
edilmesini sağlamak için yetkisi dahilinde elinden geleni yapmak.
d. Uygarlık tarihine dair bilgilerin oluşmasında arkeolojik bulguların öneminin ve kontrolsüz kazıların bu miras için oluşturduğu tehdidin farkına varılması için kamuoyu oluşturulması için eğitici yolara başvurmak.
6.madde
1.Her bir Akit Taraf arkeolojik objelerin uluslararası dolaşımının bu objelere ilişkin kültürel ve bilimsel ilginin korunmasını hiçbir şekilde zarar uğratmayacağını temin etmek için en uygun şekilde işbirliği yapmayı taahhüt eder.
2.Her bir Akit Taraf aşağıdaki hususları yerine getirmeyi açık bir şekilde taahhüt eder.
a. Devralma politikaları Devlet kontrolünde olan müze ve buna benzer kurumlar belirli bir nedenle şüphe uyandıran, gizli saklı yapılan bir kazıdan gelen veya resmi bir kazından izinsiz bir şekilde gelen arkeolojik bir objeyi devralmamak için gerekli önlemleri alacaktır.
b. Akit Taraflardan birinin sınırları dahilinde bulunan ancak devralma politikalarında Devlet kontrolünde olmayan müzeler ve buna benzer diğer kurumların izleyecekleri devralma politikası için;
i Bu Sözleşme metni iletilecek,
ii Bir önceki paragrafta belirtilen ilkeler konusunda söz konusu müze ve kurumların desteğini almak için bir çaba sarf edilmeyecektir.
c. Belirli bir nedenle izinsiz kazılardan ya da resmi kazılardan izinsiz olarak elde edilmiş olduğundan şüphe edilen arkeolojik objelerin yer değiştirmeleri eğitimle, bilgilendirmeyle, dikkatle ve işbirliğiyle mümkün olduğunca sınırlandırmak.
7. madde
Sözleşmenin temelini oluşturan arkeolojik mirasın korunması için işbirliği sağlamak amacıyla, her bir Akit Taraf; bu Sözleşmenin şartları çerçevesinde kabul edilen yükümlülükler bağlamında bir diğer Akit Tarafın ortaya atacağı kimlik saptama ve doğruluğunu ispat etme sorularını dikkate alacağını ve ulusal yasaların el verdiği ölçüde aktif iş birliği içinde olacağını taahhüt eder.
8.madde
Bu Sözleşmede öngörülen önlemler ülke içindeki yasal ticareti ve arkeolojik obje mülkiyetini sınırlandıramaz ve bu tür objelerin yer değiştirmesine ilişkin yasal kuralları etkileyemez.
9. madde
Her bir Akit Taraf bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasına ilişkin alabileceği önlemleri vakti gelince Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bildirecektir.
10. madde
1. Bu Sözleşme, Konsey’e Üye Ülkeler tarafından imzaya açılacak; tasdik ve onaylamaya tabi tutulacaktır. Tasdik ve onaylama belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne teslim edilecektir.
2. Sözleşme, üçüncü tasdik ve onaylama belgelerinin teslim edildiği günden itibaren üç ay içerisinde yürürlüğe girecektir.
3. İmza sahibi Ülkenin tasdik ve onayıyla ilgili olarak Sözleşme tasdik ve onay belgelerinin teslim tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
11. madde
1. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesini takiben,
a. 18 Aralık 1954 tarihinde Avrupa Kültürel Sözleşmesine Akit Taraf olan ancak Avrupa Konseyi üyesi olmayan her devlet bu Sözleşmeye katılabilir.
b. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi üye olmayan herhangi bir ülkeyi bu Sözleşmeye katılmaya çağırabilir.
2. Bu tür bir katılım Avrupa Konseyi’nin teslim edildiği tarihten itibaren üç ay sonra yürürlüğe girecek olan katılım belgesini Genel Sekreterliğe teslim etmesiyle gerçekleşecektir.
12. madde
1.İmza sahibi her bir Ülke imza sırasında ya da tasdik veya onay belgesini sakladığı sırada ya da Sözleşmeye katılan her bir Ülke katılım belgesini teslime ederken bu Sözleşmenin uygulanacağı sınırı ya da sınırları belirleyebilir.
2. İmza sahibi her bir Üye Ülke, bu Sözleşmeyi; tasdik ve onay belgelerini teslim ederken ya da daha sonraki bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne hitaben gönderilen bir bildiri ile bildiride belirtilen başka sınır ya da sınırlara, uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu ya da adına taahhüde bulunmaya yetkili olduğu tarafları kapsayacak şekilde genişletebilir.
3. Bir önceki paragrafa uygun olarak sunulan herhangi bir bildiri Bildiride belirtilen sınırlar konusuyla ilgili olarak bu Sözleşmenin 13. maddesinde ifade edilen usule uygun olarak geri çekilebilir.
13. madde
1. Bu Sözleşme süresiz olarak yürürlükte kalacaktır.
2. Herhangi bir Akit Taraf Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne bir bildirim ile anlaşmanın kaldırılacağını duyurabilir.
3. Anlaşmanın bu şekilde kaldırılması bu bildirimin Genel Sekreterin eline geçmesinden itibaren altı ay sonra yürürlüğe girecektir.
14. madde
Avrupa Konseyi’nin Genel Sekreterliği Konsey’in Üye Ülkelerine ve bu Sözleşmeyi kabul etmiş herhangi
bir Ülkeye aşağıda belirtilen hususları bildirecektir.
a. Herhangi bir imza, bir tasdik, onay ya da katılım belgesinin herhangi bir şekilde saklanması,
b. 10. maddeye uygun olarak bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesine ilişkin her hangi bir tarih,
c. 12. maddenin 2 ve 3. paragraflarındaki hükümler neticesinde alınan herhangi bir bildiri.
d. 13. maddenin hükümleri ve Anlaşmanın kaldırılmasının gerçekleştiği tarih neticesinde alınan herhangi bir bildiri.
Yukarıdaki hususlar neticesinde usulen yetki sahibi olarak aşağıda imzası bulunanlar bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.
Avrupa Konseyi’nin arşivlerinde saklanmak kaydıyla tek bir kopya halinde, her iki metinde aynı derecede geçerli olmak şartıyla İngilizce ve Fransızca dillerinde 6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalanmıştır.
Avrupa Kültürel Varlıkların Korunması Sözleşmesi, 19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te imzalanmıştır. Ortak kültür ve medeniyeti keşfetmek, yardımlaşmak ve korumak temel amaçlardandır. Avrupa Konseyi çerçevesinde imzalanan ilk antlaşmalardandır.
Avrupa Kültürel Varlıkların Korunması Sözleşmesi
İşbu Anlaşmayı imzalayan Avrupa Konseyi Azası hükümetler,
Avrupa Konseyi gayesinin, bilhassa müşterek mameleklerini teşkil eden ideal ve prensipleri korumak ve yükseltmek için Azaları arasında daha sıkı bir birlik tahakkuk ettirmek olduğunu,
Avrupa halkları arasındaki karşılıklı anlayışın inkişafının bu gayeye doğru ilerlemeyi temin edeceğini,
Bu maksada varmak için, sadece Konsey azaları arasında iki taraflı anlaşmalar akdetmekle kalmayıp Avrupa kültürünü korumayı ve onun inkişafını teşvik etmeyi istihdaf eden müşterek bir hareket tarzı ihtiyar olunmasının temenniye sayan olduğunu nazarı itibara alarak,
Bütün Konsey azaları ve bu anlaşmaya bilahare iltihak edecek diğer Avrupa devletleri vatandaşlarına müşterek medeniyetlerini olduğu kadar diğer Akit Tarafların medeniyet, tarih ve dillerini de tetkik imkanını bahşedecek bir Umumi Avrupa Kültür Anlaşması akdetmeye karar vermişler ve aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:
Madde 1
Her Akit Taraf Avrupa’nın müşterek kültür mamelekindeki milli payını idame ettirmek ve bunun inkişafını teşvik etmek için kendisine has tedbirleri alacaktır.
Madde 2
Her Akit Taraf, imkan nispetinde.
a – Vatandaşlarını diğer Akit Tarafların medeniyet, tarih ve dillerini tetkik etmeye teşvik edecek; diğer Akitlere de kendi ülkesinde bu gibi tetkiklerde bulunmak hususunda kolaylık gösterecek, ve
b – Diğer Akit Taraflar ülkesinde kendi medeniyet, tarih, dil veya dillerinin tetkikine gelişmesine ve bu Akit Tarafların vatandaşlarına da kendi ülkesi üzerinde bu kabul tetkikleri yapmaları imkanının bahsedilmesine gayret sarf edecektir.
Madde 3
Akit Taraflar Avrupa menfaatine olan kültürel faaliyetlerinin inkişafını temine matuf müşterek hareketlerini hem ahenk kılmak gayesiyle Avrupa Konseyi çerçevesi dahilinde istişarelerde bulunacaklardır.
Madde 4
Her Akit Taraf, imkan nispetinde, ikinci ve üçüncü maddenin tatbiki gayesiyle; kültürel kıymeti haiz eşyanın olduğu gibi şahısların da tedavül ve mübadelesini kolaylaştıracaktır.
Madde 5
Her Akit Taraf, Avrupa kültürü için bir kıymet ifade edip kendi kontrolü altında bulunan eşyaları Avrupa’nın müşterek kültür mamelekinin ayrılmaz bir cüzü olarak telakki edecek, onları korumak için lüzumlu tedbirleri alacak ve bu eşyaların tetkik edilebilmelerini kolaylaştıracaktır.
Madde 6
1 İşbu Anlaşma hükümlerinin tatbiki ile ilgili teklifler ve tefsirlerine müteallik meseleler Avrupa Konseyi Kültür Eksperleri Komitesi toplantılarında incelenecektir.
2 Bu anlaşmaya 9uncu maddenin 4üncü paragrafı hükmüne uygun şekilde iltihak etmiş olup Avrupa Konseyi azası bulunmayan her devlet evvelki paragrafta derpiş edilen toplantılara bir veya daha fazla temsilcisini iştirak ettirebilecektir.
3 İşbu maddenin 1inci paragrafında derpiş edilen toplantılarda kabul edilmiş olup Kültür Eksperleri Komitesinin munzam masrafları icap ettirmeyen idari mahiyetteki hususlara müteallik salahiyetine tabi olmayan kararlar, Avrupa Konseyi Vekiller Komitesine tavsiye seklinde arz edileceklerdir.
4 Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey azalarına olduğu gibi işbu Anlaşmaya iltihak etmiş olan bütün hükümetlere de Vekiller Komitesi veya Kültür Eksperleri Komitesince bu mevzuda alınacak her kararı tebliğ edecektir.
5 Her Akit Taraf, Vekiller Komitesi veya Kültür Eksperleri Komitesi kararları muvacehesinde işbu Anlaşma hükümlerinin tatbiki ile ilgili olarak alabileceği bütün tedbirleri zamanında Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirecektir.
6 İşbu Anlaşmanın tatbikine mütedair bazı teklifler Akit Tarafların ancak mahdut bir kısmını ilgilendirdiği takdirde; bunlar, tatbik sahasına konulmaları Avrupa Konseyine masraf tahmil etmemek şartıyla, 7inci madde hükümleri dairesinde incelenileceklerdir.
Madde 7
Eğer iki veya daha fazla Akit Taraf işbu Anlaşma gayelerinin tahakkuku maksadıyla Avrupa Konseyi merkezinde 6ncı maddede derpiş edilenlerden başka toplantılar tertibini arzu ederlerse Konsey Genel Sekreteri onlara lüzumlu idari yardımlarda bulunacaktır.
Madde 8
İşbu Anlaşmanın hiçbir hükmü
a – Akit Taraflardan birinin evvelce imzalamış bulunduğu iki taraflı kültür anlaşmaları hükümlerini ihlal edecek veya Akit Taraflardan birinin atide böyle bir anlaşmanın akdini daha az temenniye sayan kılacak veya,
b – Bir Akit Taraf ülkesinde merci bulunan yabancıların giriş, ikamet ve çıkışlarına müteallik kanun ve nizamnamelerin her şahıs için tahmil eylediği vecibeleri bertaraf edecek mahiyette telakki edilmeyecektir.
Madde 9
1 İşbu Anlaşma Avrupa Konseyi azalarının imzasına açıktır. Anlaşma tasdik edilecek ve tasdiknameler Avrupa Konseyi Genel Sekreteri nezdinde tevdi edilecektir.
2 İşbu Anlaşma, üç mümzi Hükümetin tasdiknamelerini tevdilerinden itibaren bu hükümetler için meriyete girecektir.
3 İşbu Anlaşma, Anlaşmayı bilahare tasdik edecek olan her mümzi hükümet için tasdiknamenin tevdiinden itibaren meriyete girecektir.
4 Avrupa Konseyi Vekiller Komitesi icabı hale göre; Konsey azası olmayan her Avrupa Devletini işbu Anlaşmaya iltihaka davete ittifakla karar verebilecektir. Böyle bir daveti alan her Devlet, iltihak vesikasını Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine tevdi etmek suretiyle Anlaşmaya iltihat edebilecektir. İltihak keyfiyeti mezkur vesikanın alınmasından itibaren katiyet kesbedecektir.
5 Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, her tasdikname ve iltihak vesikasının tevdiini bütün Konsey azalarına ve iltihak olan Devletlere tebliğ edecektir.
Madde 10
Her Akit Taraf, işbu Anlaşma hükümlerinin tatbik edileceği ülkeleri, Avrupa Konseyi Genel
Sekreterine göndereceği ve Genel Sekreter tarafından bütün diğer Akit Taraflara tebliğ edilecek
bir beyanla tayin ve tasrih edebilecektir.
Madde 11
1 İşbu Anlaşma, meriyete giriş tarihinden itibaren beş senelik bir müddet geçtikten sonra, Akit Taraflardan her biri tarafından her zaman feshedilebilecektir. İşbu fesih keyfiyeti Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yazılı bir tebliğ şeklinde vuku bulacak ve o da diğer Akit Tarafları meseleden haberdar edecektir.
2 Fesih keyfiyeti, alakalı Taraf için Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından ihbarın tebellüğ tarihinden 6 ay sonra katiyet kesbedecektir. İşbu Anlaşma, Hükümetlerince bu hususta tam salahiyetli kılınan ve aşağıda imzaları bulunan murahhaslar tarafından imza edilmiştir.
İşbu Anlaşma 19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te, Fransızca ve İngilizce olarak her iki metin de muteber olmak ve Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilmek üzere tek nüsha halinde tanzim edilmiştir. Genel Sekreter bunun, usulüne uygun bir kopyasını her mümzi ve iltihak eden Devlete tebliğ edecektir.
Christine de Pisan (Pizan), ortaçağın sonlarında, 1364 yılında Venedik’te doğmuş, bu dönemdeki kadın düşmanlığı ile mücadele etmiş önemli bir düşünür, şair ve yazardır. Christine de Pisan (Pizan), 1380 tarihinde evlenmiş, 10 yıl evli kalmış, yaşamının önemli bir kısmını Paris’te geçirmiş ve daha sonra Poissy’de bir manastıra yerleşmiştir. Christine de Pizan, 15 yaşındayken kraliyet sarayı sekreteri Etienne du Castel ile evlenmiş, üç çocuğu olmuştur.
Pizan’ın kocası kralın verdiği bir görevi yerine getirirken bir salgın sonucunda ölmüş, bu ölümden sonra iki çocuğuyla birlikte annesinin yanına yerleşmiş, geçimini sağlayabilmek için yazmaya yönelmiştir. Christine de Pisan, kocası öldükten sonra edebi yeteneklerini sergilemeye başlamış, 1399-1429 yılları arasında 41 adet eser yazmış ve Avrupa’nın saygı duyulan ilk profesyonel kadın şairi olmuştur. Eserlerini Fransızca ile yazmış, kadının toplumsal konumunu sosyolojik düzlemde tartışmaya açmıştır. Şiirleri, kadın ve cesaret temalarını işlemektedir ve dönemin zevkine uygundur.
Kadınlara sorunlarını dile getirebilecekleri bir platform oluşturmuş, toplumsal adalet arayan kadının sesi duyulmaya başlanmıştır. Eserlerinde genel olarak, sistematik bir mantık dizini takip ederek ataerkil toplum yapısının mevcut değerlerine karşı çıkmıştır. Kadın haklarını ön plana çıkarmış, iş kollarının yaratılıp kadınların iş gücüne katılması gerektiğini savunmuştur.
Fikirleri, Eserleri ve Etkisi
Christine de Pisan’ın eserleri, Charity Cannon Willard, Earl Jeffrey Richards, Simone de Beauvoir ve benzeri düşünürler zamanında yeniden gündeme gelmiş ve toplum tarafından daha çok tanınmıştır. Yazdığı eserler, yaşamı hakkında önemli fikirler vermektedir. Eski tarihsel hikaye ve efsaneleri insan ögesini ön plana çıkararak sunmuş; saray çevrelerinde, ruhban sınıfında ve soylu sınıfta eserleri etki yaratmış ancak kadın düşmanı yazarlar tarafından eleştirilmiştir. Özellikle Simone de Beauvoir, 1949 yılında yazdığı Épître au Dieu d’Amour isimli yazısında, kadın cinselliğinin ve kadınlığın önemini savunan ilk isim olarak Christine de Pisan’ı göstermiş ve onun ilk feminist düşünür olduğunu söylemiştir.
Bazı felsefeciler, kadınların toplumsal yapı içindeki önemini keşfetmesi ve yaşadığı devirde kadını ön plana çıkarması nedeniyle Christine de Pisan’ın feminizmin erken temsilcisi olduğunu ve Pisan’ın kadınların haksız yere karalanmasına karşı koyan bir kadın entelektüel olarak ortaya çıkarak saygınlık kazandığını iddia etmişlerdir. Yapıtları, onun yaşadığı döneme egemen olan kadın düşmanlığının oluşturduğu umutsuz ortamın iyileştirilmesinde önemli bir dayanak olmuştur.
Christine de Pisan, 1405 yılında en başarılı yapıtları olarak bilinen Kentli Kadınların Kitabı ve Kadınların Değeri adlı eserlerini yazmıştır. Kentli Kadınların Kitabında başarıları takdir edilen ve toplumsal güven içerisinde yaşayan kentli kadınların varlığını imgesel olarak betimlemiştir.
Üç temel öge olarak, sağduyu, adalet ve dürüstlüğü ön plana çıkarmış; barışın sağlanması noktasında kadınların söz hakkına sahip olması gerektiğini savunmuştur. Kadınların Değeri isimli eserinde kadınlardan toplumsal statü ayrımı yapmaksızın hazine olarak bahsetmiştir.
Christine de Pisan, kitaplarında kadınların toplumsal var oluşa katkılarını ele almış, kadın düşmanlığının nasıl azalacağını işlemiş ve çözüm aramıştır. Pisan, 1429 yılında Jan Dark Masalı adlı eseri yazmış, bir kadının, kendi cinsinin yüceliğini savunması temasını işlemiştir.
Kadın karşıtlarına karşı “Querelle du Roman de la Rose” adlı eserini kaleme almıştır.
Türk Hukukçu Kadınlar Derneği, hukukçu kadınlar arasında dostluk ve bilimsel ilişkiler kurmak ve bilimsel çalışmalar yapmak, tüm hukuk problemlerini, özellikle toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak amacıyla kurulmuştur.
Türk Hukukçu Kadınlar Derneği’nin kurucuları arasında avukat, savcı, yarfıç, noter, emniyet müdürü ve akademisyenler oluşan çoğulcu bir kadro bulunmaktadır. Süreyya Ağaoğlu, Fahriye Akman, Suat Berk Avukat, Çiçek Ecemen, Şükûfe Ekitler Savcı, Muazzez Erkoral, Süreyya Erol, Handan Ertunç, Sara Geron Avukat, Suna Giritli, Malike Bayülken, Bihterin Hotinli Berkin, Rayegân Kender, Zehra Onaran, Nuran Sayın, Lütfiye Temelli, Beyhan Tipi, Muazzez Tümer, Nihal Uluocak ve Beraat Zeki Üngör derneğin kurucu listesinde yer almaktadır.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]SÜREYYA TURAN 12 Temmuz 1964 Trabzon doğumludur. 1985’te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Türk Hukukçu Kadınlar Derneği’nde Yönetim Kurulu Üyesi, Genel Sekreter , Denetleme Kurulu Üyesi ve Başkan Yardımcısı olarak çalışmıştır. Dernek faaliyet konuları kapsamında seminer çalışmalarına katılarak eğitim vermiştir. Bunun yanında birçok Sivil Toplum kuruluşunda kadın ve çocukların haklarının anlatılması çalışmalarında bulunmuştur. İstanbul Barosu’nda Kültür Sanat Komisyonu ve Kamu Avukatları Komisyonunda görev yapmıştır. 2006-2010 döneminde Baro Meclisi Divan Üyeliği, 2010-2012 döneminde Baro Meclisi Başkan Vekilliği görevinde bulunmuştur. İki dönem Barolar Birliği delegeliği yapmıştır. Staj Eğitim Merkezinde, Uygulamada Avukat Bölümünde avukatların Görevleri sebebiyle işledikleri suçlar konusunda ve sanal yargılama konusunda uygulamalı eğitimler vermiştir. Avrupa Konseyi ve Türkiye Barolar Birliği’nin ortak olarak yürüttükleri Türk Avukatların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konularında Aşamalı Eğitimleri Projesinde eğitimci avukat olarak görev almış ve bu kapsamda İzmir, Trabzon ve İstanbul’da avukatlara eğitim vermiştir. Verdiği seminerlerle ilgili sunumlar Barolar Birliği’nin sitesinde yayınlanmaktadır. Bakırköy Yerel Gündem 21 Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyeliği, Sağlık Kurulu Başkanlığı ve Kent Konseyi Kadın Meclisi 2.Başkanlığı yapmıştır. 2012-2014 yıllarında İnsan Hakları Merkezi, İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Komisyonu, Kurum ve Kamu Avukatları Kurulu Koordinatörlüğü görevinde bulundu. 2012-2014, 2014-2016, 2016-2018 dönemlerinde 6 yıl İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptı. İstanbul Fındıklı Rotary Kulübü tarafından Türk Hukukçu Kadınlar Derneği ve istanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi olarak mesleğine hizmetleri nedeniyle Rotary Üstün Meslek Hizmet Ödülü, Galandar Şenlikleri ve Lames Festivallerinde Kadınlara yönelik çalışmaları nedeniyle başarı ödülleri almıştır. İstanbul Üniversitesi Danışma Kurulu üyesidir. Halen Türk Hukukçu Kadınlar Derneği Başkanıdır.[/box]
1956 yılında Uluslararası Kadın Hukukçular Federasyonunun Venedik’teki toplantısına Av. Bihterin Hotinli Berkin davet edilmiş, ilk Türk hukukçusu olarak katıldığı bu toplantıda Konsey Üyesi seçilmiştir.
Uluslararası platformda mesleki birikimi ve son derece iyi bildiği Fransızca ve İngilizce hukuk dili ile Türkiye’yi temsil eden Av. Bihterin BERKİN Türkiye’de dernek kurma konusunda teşvik edilmiştir.
Bihterin BERKİN, hukukçu arkadaşlarını bu konuda bilgilendirerek dernek kurma çalışmalarına başlamış, derneğin kurucu üyeleri olan hukukçular, Federasyonun 1961 Paris Kongresine 3, 1965 Atina Konsey Toplantısına 2 ve 1967 Varşova Kongresine 4 hukukçu olarak katılım sağlamışlardır. Türk hukukçular, Çocukların Korunmasına İlişkin Türkiye’deki Uygulama, konulu rapor hazırlayarak Varşova toplantısında sunmuşlardır.
Federasyon Yönetimi İstanbul’da da bir konsey toplantısı yapılmasını istemişler, bunun üzerine kongreye katılan hukukçular teklifi kabul ederek 1968 yılı Konsey toplantısı ve Kongre için Federasyon üyelerini Türkiye’ye davet etmişlerdir.
1968 yılı Temmuz ayında İstanbul’ da ilk Uluslararası Hukukçu Kadınlar Federasyon Konsey toplantısı “Hukukçu Kadınlar Derneği” organizasyonunda yapılmıştır.
Derneğin kurucu başkanı Av. Bihterin BERKİN, İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra hakimlik stajı, Camlıca Kız Lisesinde Fransızca öğretmenliği ve avukatlık stajını yapmıştır. Hukuk Fakültesinin asistan aradığını öğrenen BERKİN, 1950 yıllarında hem Fransızca hem İngilizce imtihana girmiş, “Deniz ve Hava Hukuku” kürsüsü Prof. Mazhar Nedim Göknil’in asistanı olmuştur. Uluslararası Hukukçu Kadınlar Federasyon ve Konsey toplantılarında “Türk Hukukçu Kadınlar Derneği’ni temsil etmiştir. Kendisi aynı zamanda hukuk eğitiminin yanında Güzel Sanatlar Akademisine (Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi) girerek Nuri İyem, Avni Arbaş gibi ünlü ressamlar ile aynı dönemde Resim Bölümünü de bitirmiştir.
Üyeler : Dr.Nuray Barlas, Av. Oya Aktan, Av.Zeynep Uçar Yakar
Derneğin Önceki Başkanları
Alev Toker
Meral Umut Akarçay
Ayla Babila
Barış Aybay
Aytaç Karacan
INTERNATIONAL FEDERATION OF WOMEN OF LEGAL CAREERS
Milletlerarası Kadın Hukukçular Federasyonu
Hukukçu Kadınlar Derneği 1928 yılında Fransa’da kurulmuş ve daha sonra Estonya, Almanya ve İspanya’da kurulan Hukukçu Kadınlar Dernekleri ile 1929 yılında birleşerek orjinal adı “Des Femmes Des Carrıéres Jurıdıques” kısaca FİFCJ adını alarak federasyon halinde birleşmişlerdir. Federasyon kuruluşundan sonra, bütün dünyada hukukçu kadınların yer almaları konusunda çalışmalar yoğunlaşmıştır. 30 Haziran-2 Temmuz 1973 tarihinde İngiltere’de yapılan konsey toplantısında Federasyon unvanının INTERNATIONAL FEDERATION OF WOMEN OF LEGAL CAREERS olması uzun tartışmalardan sonra kabul edilmiştir.
Federasyonun amacı;
Milletlerarası anlayış ve barışı sağlamak,
Kadın ve erkek arasında hukuk alanındaki eşitsizlikleri ortadan kaldırmak,
Hukuki, sosyal ve ekonomik bakımdan çocuk ve aile problemleri üzerine eğilmek,
Değişik ülkelerin kanunları arasında uyum tesisine çalışmak,
Dünya hukukçu kadınları arasında dostluk ve mesleki dayanışmayı sağlamak,
İç İşleri Bakanlığının 8.1.1975 günlü ve (A) 34-10-094/234761-007398 sayılı yazıları ile, Derneğe verilen izin sonucunda, “Milletlerarası Kadın Hukukçular Federasyonu” ile işbirliği yapma olanağı sağlanmıştır. Federasyon, değişik ülkelerde olmak üzere 3 senede bir “Genel Kurul” toplantısı yapmaktadır. Türkiye’de 1968 yılında, 1987 yılında ve 2001 yılında olmak üzere üç Federasyon konsey, üç genişletilmiş Yönetim Kurulu Toplantısı yapılmıştır. Derneğin davetlisi olarak İstanbul’a gelen, Mali Hukukçu Kadınlar Derneği üyesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi 1. Başkan Yardımcısı, Federasyon Üyesi Fatoumata Diarra, Roma statüsünün yürürlüğe girmesinden 8 yıl sonra Uluslararası Ceza Mahkemesi konulu bir konferansı İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesinde vermiştir. Federasyon Başkanı ve Portekiz İstinaf Mahkemesi Başkanı Terresa Feria De Almeida derneğin davetlisi olarak İstanbul Kültür Üniversitesinde düzenlenen konferansta ülkesindeki İstinaf Mahkemesi uygulamalarını anlatmıştır.
Türk Hukukçu kadınları, 1956 tarihinden beri Milletlerarası Hukukçu Kadınlar Federasyonu ile başlarda ferdi üye kaydedilmek üzere ilişki kurmuş, Av. Bihterin Berkin 1956 ilk Türk ferdi üye, daha sonra Doç. Dr. Nihal Uluocak, Handan Ertunç, Malike Bayülken ferdi üye olarak toplantılara katılmışlardır. Av.Süreyya Ağaoğlu 1980-1982 döneminde Federasyon 2. Başkanı seçilmiştir.
1982 yılında FİDA Başkanı tarafından Süreyya Ağaoğlu’na toplantıda altın madalya verilmiştir. Ekim 1994 Mali Bamako Kongresinde Federasyon Başkanlığına “Claire Jourdan” seçilmiştir. Yeni yönetim yaptığı görev bölümünde Av. Fani Motola’yı Orta-Doğu Bölgesi Sorumlu Başkan Yardımcısı seçilmiştir.
Eylül 2000 Toledo Kongresinde Av. Ayşen ÖNEN “Federasyonun Avrupa Bölgesi’nden Başkan Yardımcısı seçilmiştir. Eylül 2003 Capo Verde Kongresinde Av. Ayşen ÖNEN yeniden Başkan Yardımcılığına seçilmiştir.
Eylül 2009 Paris Kongresinde Av. Ayşen Önen Başkan Yardımcılığına, Av. Alev Toker, Av. Pınar Özlem Tokelli Konsey üyeliğine seçilmişlerdir.
Kasım 2012 Senegal Dakar Kongresinde Av. Ayşen Önen Başkan Yardımcılığına, Av. Alev Toker, Av. Ayla Babila ve Av. Ayşen Önen konsey üyeliğine seçilmişlerdir. Portekiz’in Coimbra kentinde, 2-3 Mayıs 2013 tarihlerinde yapılan Yönetim Kurulu toplantısında, Av. Ayşen Önen, 3 yıllık süre için II. Başkan olarak seçilmiştir.