Ana Sayfa Blog Sayfa 5

Haluk İnanıcı

0
Avukat Haluk İnanıcı

Avukat Haluk İnanıcı, Isparta’da doğdu. Çocukluğu İstanbul’un Tophane, Galata, Bayrampaşa ve Karagümrük semtlerinde geçti. İlkokulu Galata’daki Okçu Musa İlkokulu’nda, Ortaokulu ise Karagümrük Ahmet Rasim Ortaokulu’nda okudu.

Ortaokuldaki Milli Güvenlik dersinin öğreteninden aldığı bilgilerle askeri lise sınavlarına girdi ve bu sınavda başarılı olarak Kuleli Askeri Lisesi’nde okumaya hak kazandı. Liseden sonra üniversite sınavına girip fizikçi olmaya karar verdi ancak o yıl askeri öğrencilerin üniversite sınavlarına girmesi yasaklanınca bu isteği gerçekleşmedi.

Daha sonra Ankara Harp Okulu’na başladı ve 1976 yılında bu okuldan mezun oldu, bir yıl piyade, bir yıl da jandarma subay okulunda okudu. Harp Okulu’nda edebiyat, hukuk ve felsefe ile ilgili yoğun okumalar yaptı, ikinci yabancı dilini öğrenmeye çalıştı. Okulda özellikle Prof. Dr. Ergun Özbudun‘dan aldığı hukuk derslerinden ilhamla aynı yıl üniversite sınavına girdi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı.

İlk görev yeri Hozat Er Eğitim Alayı idi. 1978 yılından 1982 yılına kadar dört yıl boyunca komando bölük komutanlığı ve çeşitli ilçe jandarma bölük komutanlıkları yaptı.

12 Eylül 1980 darbe döneminde üsteğmen rütbesindeydi. 12 Eylül 1980 askerî darbe sürecinde darbe karşıtı subay olması nedeniyle Jandarma Üsteğmen rütbesinde iken ihraç edildi.

Ordudan çıkartıldığında üçüncü sınıf öğrencisi olduğu Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini 1983 yılında bitirdi. Mezun olduktan sonra avukatlık stajını tamamlayarak 1984 yılında İstanbul Barosu’na kaydoldu ve serbest avukatlığa başladı. Avukatlığının ilk yıllarında ceza davalarında müdafilik görevi üstlendi. Daha sonra fikri mülkiyet, basın hukuku, yazılım ve bilişim hukuk alanlarında uzmanlaştı.

Barosu Çalışmaları, Sivil Toplum Faaliyetleri ve Mesleki Yaşamı

İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezinde 15 yıl çalıştı ve Yürütme Kurulu üyeliği görevini yürüttü. 1996-2010 döneminde çeşitli mesleki bölüm başkanlıkları yaptı ve akademik kurullarda yer aldı. Prof. Dr. Yücel Sayman‘ın baro başkanı olduğu 2000-2002 yılları arasında İstanbul Barosu Disiplin Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. İstanbul barosunun düzenlediği 2006 farazi dava yarışmasının jüri heyetinde yer aldı. 2010 yılı İstanbul Barosu Genel Kurulu’nda divan başkanlığı görevini yürüttü.

5 Nisan Avukatlar Günü münasebetiyle, Avukat İnisiyatifi adıyla, 111 avukat tarafından ilan edilen bildirinin imzacılarından biri oldu. Türkiye Barolar Birliği tarafından, 2015 yılı Avukatlar Günü etkinlikleri kapsamında hukukçular arasında düzenlenen “Avukatların ve Baroların Sosyal Sorumluluğu” makale yarışmasında jüri üyesi olarak görev yaptı. Aynı yıl meslekte 30. yıl plaketini aldı. 2018 yılında yapılan ve Av. Mehmet Durakoğlu‘nun başkan seçildiği İstanbul Barosu Genel Kurulunda, Av. Rıza Türmen, Bahri Bayram Belen, ve Şerafettin Can Atalay ile birlikte Av. Fikret İlkiz’in yönetim kurulu listesinden aday oldu.
Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu‘nun başkan seçildiği 19-20 Ekim 2024 tarihli İstanbul Barosu genel kurulunda Türkiye Barolar Birliği delegesi seçildi.
6-7 Aralık tarihinde yapılan 38. TBB Genel Kurulu hakkındaki gözlemlerini, hukukun ve avukatların içinde bulunduğu büyük krizi “Bir Delege’nin TBB Genel Kurulu İzlenimleri” başlıklı makalesi ile HukukPolitik’te yayınladı. 

Birleşmiş Milletler Binyıl Bildirgesi

0
Birleşmiş Milletler Binyıl Bildirgesi

Birleşmiş Milletler Binyıl Bildirgesi(Milenyum Bildirgesi) 6-8 Eylül 2000 tarihlerinde Birleşmiş Milletler’in New York kentindeki genel merkezinde, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 189 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katılımıyla yapılan liderler zirvesinde, günümüzün en güçlü ve öncelikli küresel taahhüt belgelerinden biri olarak kabul edilmiştir.

Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri ile üye devletler, 2015 yılına kadar yerine getirilmesi planlanan sekiz hedefi resmi olarak benimsemiştir.

Bildirgede, tüm dünyada adil ve kalıcı bir barış sağlanması kararlılığı dile getirilmiş, dünya ölçeğinde üstesinden gelinmesi gereken en temel sorunun, küreselleşmenin tüm insanlık için olumlu bir güce dönüştürülmesi olduğu vurgulanmıştır.

Küreselleşmenin sağladığı nimetlerin günümüzde çok dengesiz bir biçimde paylaşıldığı ve külfetinin de yine dengesiz bir biçimde dağıldığı saptaması yapılmıştır. Bildirgeye göre küreselleşme, ancak tüm çeşitliliği ile insanlığı kapsayan ortak bir gelecek kurmaya yönelik geniş kapsamlı ve sürekli çabalarla herkesi kucaklayan ve adil bir sürece dönüştürülebilir.

Binyıl Kalkınması İçin Sekiz Hedef

Uluslararası ilişkiler alanında 21. yüzyılda zorunlu görülen temel ilkelerin özgürlük, eşitlik, dayanışma, hoşgörü, doğaya saygı ve ortak sorumluluk olduğu ilan edilmiş; bu ortak değerlerin yaşama geçirilmesine yönelik hedefler belirlenmiştir. Bu kapsamda, 2015 yılına kadar gerçekleştirilmek üzere, kalkınmaya ve yoksulluğun azaltılmasına yönelik sekiz hedef, Binyıl Kalkınma Hedefleri adıyla belirlenmiştir.

Binyıl Kalkınma Hedefleri

Hedef 1: Aşırı yoksulluğun ve açlığın azaltılması
Hedef 2: Evrensel temel eğitimin sağlanması
Hedef 3: Cinsler arası eşitliğin sağlanması ve kadınların yapabilir kılınması
Hedef 4: Bebek ölümlerinin azaltılması
Hedef 5: Ana-çocuk sağlığının iyileştirilmesi
Hedef 6: HIV/AIDS, sıtma ve diğer hastalıklarla mücadele edilmesi
Hedef 7: Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması
Hedef 8: Kalkınma için küresel bir ortaklık geliştirilmesi

Birleşmiş Milletler Binyıl Bildirgesi Metni

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Birleşmiş Milletler Rio Konferansı sonrasındaki dönemde, dünyanın farklı bölgelerinde yerel düzeyde çok sayıda sürdürülebilir kalkınma girişimi sergilenmiştir. Küresel topluluk, Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşılmasında, bu hedeflerin yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve diğer yerel aktörler tarafından sahiplenilmesinin önemini vurgulamaktadır.

Bu çerçevede, 2002 Birleşmiş Milletler Johannesburg Zirvesi öncesi ve sonrasında yapılan değerlendirmelerde, Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşılmasında ortaklıklar oluşturulmasına verilen önem vurgulanmış, bu konuda çeşitli uluslararası programlar desteklenmeye başlanmıştır.

Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin yaşama geçirilmesinde, Yerel Gündem 21’lerin yaşamsal bir işlevi bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler Binyıl Bildirgesi’nde özellikle Kalkınma ve Yoksulluğun Azaltılması, Ortak Çevrenin Korunması ve İnsan Hakları, Demokrasi ve İyi Yönetişim başlıkları altında getirilen küresel hedeflerin büyük bölümü, Yerel Gündem 21 süreçlerini doğrudan ilgilendirmektedir.

2015 Yılı Sonrası Sürdürülebilir Kalkınma

Birleşmiş Milletler’in binyıl başında belirlediği ve 2000–2015 yılları arasında yürürlükte olan hedeflerin yerini 2015–2030 yılları arasında uygulanacak olan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri almıştır. İnsan, gezegen ve global ortaklık konularına ilaveten adalet ve refah yeni dönemde ön plana çıkmıştır. Yeni dönemde 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi dünya liderleri tarafından kabul edilmiştir. Küresel Hedefler olarak bilinen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, 2015 yılından itibaren 2030 yılına kadar dünya çapında uygulanmak üzere kabul edilmiştir.

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri
Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri-17 Hedef

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, Küresel Hedeflerdir ve yoksulluğu ortadan kaldırmak, gezegenimizi korumak ve tüm insanların barış ve refah içinde yaşamasını sağlamak için evrensel eylem çağrısıdır.

Bu hedefler, Binyıl Kalkınma Hedeflerinin başarılarının üzerine inşa edilmekte; bir yandan da diğer önceliklerin yanı sıra iklim değişikliği, ekonomik eşitsizlik, yenilikçilik, sürdürülebilir tüketim, barış ve adalet gibi yeni alanları içermektedir. Hedefler birbiriyle bağlantılıdır ve bir hedefte başarının anahtarı, birbiriyle ortak yönleri olan sorunları hep birlikte ele almaktır.

 Tüm ülkelere, kendi önceliklerine ve dünyanın karşı karşıya olduğu çevre sorunlarına uygun olarak benimseyecekleri açık rehberlik ve hedefler sağlanmaktadır. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, kapsayıcı bir gündemdir ve yoksulluğun kökenine  inerek insanları pozitif değişiklik yapmak üzere birleştirmeyi amaçlamaktadır.

Binyıl Kalkınma Hedefleri ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı(UNDP)

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, Ocak 2016’da yürürlüğe girmiş ve takip eden 15 yıl boyunca UNDP politikası ve finansmanına rehberlik etmek üzere belirlenmiştir. Birleşmiş Milletler’in kalkınma ajansı olarak UNDP, 170’ten fazla ülke ve bölgede çalışmaları vasıtasıyla hedeflerin uygulamaya konulmasını amaçlamaktadır.

Stratejik planı; yoksulluğun azaltılması, demokratik yönetişim ve barışı yapılandırma, iklim değişikliği ve afet riski, ve ekonomik eşitsizliği içeren temel alanlara yoğunlaşmıştır. UNDP, hükümetlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni kendi ulusal kalkınma planları ve politikalarına entegre etmelerine destek sağlamaktadır. Binyıl Kalkınma Hedefleri kapsamında kaydedilen ilerlemenin daha da hızlanması için birçok ülkeye destek sağlanmaktadır. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nde belirlenen hedeflere 2030 yılına kadar ulaşmak amaçlanmakta; bu çerçevede hükümetler, özel sektör, sivil toplum ve vatandaşlar paydaş olarak görülmektedir.

UNDP-Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri

Ankara Hukuk Fakültesi Açılışında Atatürk’ün Yaptığı Konuşma

0

Ankara Hukuk Fakültesi Açılışında Atatürk’ün Yaptığı Konuşma, Türk Hukuk Devriminin amaçlarına ilişkin tarihi söylevdir.

Atatürk, Hukuk Mektebinin kurulmasını Hukuk Devriminin başlangıcı olarak görmüş, Ankara Adliye Hukuk Mektebi Cumhuriyetin ilk yüksek öğretim kurumu olarak açılmış, öğretimin başlaması ile birlikte “profesör“ unvanı Türk yüksek öğretim tarihinde ilk defa kullanılmış ve kelime Türkçeye girmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk‘ün 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Hukuk Mektebi‘nin açılışında yapmış olduğu konuşmanın orijinali Prof. Dr. Coşkun Üçok tarafından sadeleştirilmiş ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin 40. Yıldönümü Armağanında yayınlanmıştır.

Atatürk, konuşması ile hukukun devlet ve toplum için önemini vurgulamış, toplum ve devlet yönetimi için hukukçulardan ve yeni fakülteden beklentisini açıklayarak Osmanlı Devleti uygulamalarını eleştirmiştir. Cumhuriyet Devrimlerinin yeni bir hukuk sistemi ile inşa edilebileceğine inanan Atatürk konuşmasında, Ankara Hukuk Mektebinin kuruluş amacının yeni bir hukukçu kuşağı yetiştirerek cumhuriyetin hukukunu yaratmak, uygulamak ve geliştirerek Türk hukuk devrimini gerçek anlamda tamamlamak olduğunu öğütlemiştir.

Ankara Hukuk Mektebi 1927 yılında. Bakanlar Kurulu kararı ile Ankara Hukuk Fakültesi ismini almış, 1940-1941 ders yılı sonuna kadar üç yıl olan okuma süresi o yıldan itibaren dört yıla çıkarılmıştır.

ATATÜRK’ÜN 5 KASIM 1925’DE ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ’NİN (ANKARA HUKUK MEKTEBİ) AÇILIŞINDA YAPTIĞI KONUŞMANIN GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİNE UYARLANMIŞ HALİ 
Sayın Dinleyenler,

Cumhuriyetin yönetim merkezinde bir Hukuk Okulu açmak vesilesi bugünkü toplantımızı hazırlamış bulunuyor .Bugün tanık bulunduğumuz olay, yüksek memur ve uzman bilginler yetiştirme girişiminden daha büyük bir önemi haizdir. Yıllardan beri süren Türk Devrimi, varlığını ve zihniyetini toplumsal yaşamın temeli olan yeni hukuk esaslarında saptamak ve güçlendirmek çaresine inanmıştır.

Türk Devrimi nedir? Bu devrim, kelimesinin ilkönce işaret ettiği ihtilâl anlamından başka, ondan daha geniş bir değişmeyi ifade etmektedir. Bugünkü Devletimizin şekli, yüzyıllardan beri gelen eski şekilleri bir yana iten en gelişkin biçim olmuştur.

Ulusun varlığını sürdürmesi için bireyleri arasında düşündüğü ortak bağ, yüzyıllardan beri gelen biçim ve niteliğini değiştirmiş, yâni ulus, dinsel ve mezhepsel bağ yerine, Türk ulusçuluğu bağı ile bireylerini toplamıştır.

Ulus, uluslararası genel savaşım alanında yaşam nedeni ve güç nedeni olacak bilim ve aracın ancak çağdaş uygarlıkta bulunabileceğini, bir değişmez gerçek olarak ilke saymıştır. Kısacası, baylar, ulus saydığım değişiklik ve devrimlerin doğal ve zorunlu gereği olarak genel yönetiminin ve bütün kanunlarının ancak dünyasal gereksinmelerden esinlenmek ve gereksinmenin değişmesi ve gelişmesiyle durmadan değişmesi ve gelişmesi esas olan dünyasal bir anlayışı, yaşamı yöneten neden saymıştır. Eğer yalnız altı yıl önceki anılarınızı yoklarsanız, devletin biçiminde, ulus bireylerinin ortak bağlarında güç kaynağı olacak uygarlık yolunun izlemesinde, kısacası; bütün Örgüt ve gereksinmelerini dayandırdığı hükümlerin görüş noktasından büsbütün başka esaslar üzerinde bulunduğumuzu anımsarsınız. Altı yıl içinde büyük ulusumuzun yaşamının akışında yaptığı bu değişiklik herhangi bir ihtilâlden çok fazla, çok yüksek olan en büyük devrimlerdendir.

Çok ulusların kurtuluş ve yükselme savaşımında, sonunu düşünmez derecede coşkun oldukları görülmüştür. Fakat bu gözü dönmüşlük,Türk ulusunun bilinçli coşkunluğuna benzemez. Sözünü ettiğim büyük devrim yolunda Türk ulusunun şimdiye kadar sarf ettiği çalışma, içteki ve dıştaki kötü niyetlilere karşı yorulmaz, yıpranmaz savaşımlar içinde ve doğrudan doğruya ulusal iradenin karşı gelinemez uygulaması alanında ve hukukçular elinde bulunan yasaların ve diğer kuralların varlığından bilinçli olarak, habersiz gibi gözükerek, her şeyden önce Türk ulus ve devletinin yeni varlık biçimini uğraşarak ortaya çıkarmak uğrunda geçmiştir. Şimdi ortaya çıkan bu büyük eserin anlayışını, gereksinmelerini tatmin edecek yeni hukuk esaslarını ve yeni hukukçuları var etmek için girişimde bulunmaya zaman gelmiştir.

Sanırım ki, Ankara Hukuk Okulu ile Cumhuriyet Hukukunu yalnız dış görünüş ve kelime anlamı biçiminde değil, fakat bilinçsel ve anlamsal niteliği ile, yasalarıyla ve hukukçularıyla açıklayacak ve savunacak tedbirleri almaya girişmiş bulunuyoruz.

Cumhuriyet Türkiye’sinde eski yaşam kuralları, eski hukuk yerine yeni yaşam kurallarının ve yeni hukukun geçmiş bulunması bugün hiç duraksamadan kabul edilecek bir olup-bittidir. Bu olup – bitti sizin kitaplarınızda ve uygulanma değeri olacak yasalarınızda belirtilecek ve açıklanacaktır.

Öğrenci Baylar ve Hukukçu Baylar!

Yeni hukuk esaslarından, yeni gereksinmelerimizin, zorunlu olarak istediği yasalardan söz ederken ‘her devrimin kendine özgü yaptırımı bulunmak zorunludur’ gerçeğine, yalnız bu gerçeğe işaret etmiyorum. Boşuna bir çıkışma eğiliminden kendimi uzak tutarak, fakat Türk ulusunun çağdaş uygarlığın niteliklerinden ve mutluklarından yararlanmak için en aşağı üç yüz yıldan beri sarfettiği çabaların ne kadar elemli ve acı verici engeller karşısında boşa gittiğini tam bir teessür ve uyanıklılıkla göz önüne alarak söylüyorum.

Ulusumuzu düşmeye mahkûm etmiş ve ulusumuzun verimli bağrında dönem dönem eksik olmamış girişim sahiplerini, çaba ve çalışma sahiplerini, en sonunda bıktırmış ve bozguna uğratmış olumsuz ve yok edici güç, şimdiye kadar elimizde bulunan hukuk ve onun içten izleyicileri olmuştur. Belki ağır ve cesurca olan tarihsel gözlemimin, seçkin kurulunuz içinde ve Cumhuriyet Hükümetinin bugün hizmetlerinden yararlanmakta bulunduğu değerli memurlar ve yargıçlarımız içinde kimsenin hayretini gerektirmeyeceğine eminim. Bununla birlikte biraz daha, içimden tasarladıklarımı açıklamak için izin vermenizi rica edeceğim.

Uluslararası genel tarihin akışında Türklerin 1453 zaferini, yâni İstanbul’un fethini gözlerinizin önünde canlandırınız. Bütün bir Dünyaya karşı İstanbul’u sonsuzluğa değin Türk topluluğuna kazandırmış olan güç ve kudret, aşağı yukarı aynı yıllarda bulunmuş olan basımevini Türkiye’ye kabul için hukukçuların uğursuz direncini kırmayı başaramamıştır. Eskimiş hukukun ve izleyicilerinin basımevinin yurdumuza girmesine izin vermeleri için üç yüz yıl gözlem ve duraksamada bulunmalarını ve basımevinin yandaşı ya da karşıcalığı olarak pek çok güç ve kudret sarf etmelerini gerektirmiştir.

Eski hukukun çok uzak ve çok eski ve yeniden ortaya çıkması gücü olmayan bir dönemi ve o dönemin hukukçularını seçtiğim kanısına kapılmayınız. Eski hukukun ve hukukçularının yeni devrim dönemimizde doğrudan doğruya bana çıkarttıkları zorluklardan örnek getirmeye kalksam, başınızı ağrıtma tehlikesiyle karşılaşırım. Fakat bilesiniz ki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş anlarında, onun bugünkü nitelik ve durumunu hukuk esaslarına ve bilim esaslarına aykırı sayanların başında ünlü hukuk bilginleri bulunuyordu. Büyük Mecliste egemenliğin kayıtsız – koşulsuz ulusta olduğunu belirten kanunu önerttiğim zaman, bu esasa

Osmanlı Anayasasına aykırılığından dolayı karşı çıkanların başında yine eski ve bilimsel hünerleri ile ulusu aldatan tanınmış hukuk bilginleri bulunuyordu.

Sayın Baylar,

Hattâ Cumhuriyetin ilânından sonra olan feci bir olayı da uyanık bakışlarınızın önünde canlandırmak isterim. En büyük kentimizin bu yurtta belki Avrupa’da öğrenim görmüş yüksek uzmanlardan oluşan Baro kurulu, açıkça halifeci olduğunu duyuran ve duyurmakla öğünen birisini seçip kendisine başkan yapmıştır. Bu olay eskimiş hukuku izleyen eskimiş hukukçuların Cumhuriyet anlayışına karşı içten ve gerçek olan durum ve eğilimini belirtmeye yetmez mi?

Bütün bu olaylar, devrimcilerin en büyük fakat en sinsi düşmanının çürümüş hukuk ve onun düzeltilemez hukukçuları olduğunu gösterir. Ulusun ateşli devrim atılımları sırasında sinmek zorunda kalan eski kanun hükümleri, eski hukukçular, iyilik yolunda gidenlerin etkisi ve ateşi yavaşlamaya başlar başlamaz derhal canlanarak, devrim esaslarını ve onun içten izleyicilerini ve onların değerli ülkülerini mahkûm etmek için fırsat beklerler. Bu fırsat eski kanunların varlığı ve eski hukuk esaslarının yürürlüğü ile ve eski anlayışını içten ve yüreğinde olarak korumada inatçılıkla direnen yargıçların ve avukatların varlığı ile sağlanır.

Bugünkü hukuksal etkinliklerimizin nedenlerini açıklamış oluyorum umudundayız. Büsbütün yeni kanunlar yaparak eski hukuk esaslarını temelinden ortadan kaldırmak girişimindeyiz. Ve yeni hukukun esasları ile alfabesinden öğrenime başlayacak bir yeni hukuk kuşağını yetiştirmek için bu kurumları açıyoruz. Bütün bu uygulamada dayanağımız, ulusun işe yatkınlığı ve yeteneği ve kesin iradesidir. Bu girişimlerde arkadaşlarımız, yeni hukuku, bizimle birlikte, sözünü ettiğim nitelikte anlamış olan seçkin hukukçularımızdır.

Genel yaşamımızın yeni hukuksal esası kuram ve uygulama alanında görünüp gerçekleşinceye kadar geçecek zamanı sağlayan, doğrudan doğruya ulusumuz ve onun devrimindeki yorulmaz ve yıpranmaz güç olacaktır.

Öğrenci Baylar,

Yeni Türk toplum yaşamının kurucusu ve güçlendiricisi olmak savı ile öğrenime başlayan sizler, Cumhuriyet döneminin gerçek hukuk bilginleri olacaksınız.. Bir an önce yetişmenizi ve ulusun isteğini eylemsel olarak tatmine başlamanızı ulus sabırsızlıkla beklemektedir. Sizi yetiştirecek olan profesörlerin üzerlerine düşen görevi hakkıyla yerine getireceklerine eminim.

Cumhuriyetin yaptırımı olacak bu büyük kurumun açılışında duyduğum mutluluğu hiçbir girişimde duymadım ve bunu açığa vurmakla ve belirtmekle hoşnutum.

ATATÜRK’ÜN 5 KASIM 1925’DE ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ’NİN (ANKARA HUKUK MEKTEBİ) AÇILIŞINDA YAPTIĞI KONUŞMANIN ORİJİNALİ 

Huzzâr-i kiram!

Cumhuriyetin merkez-i idaresinde bir Hukuk Mektebi açmak vesilesi bugünkü içtimaimizi ihzar etmiş bulunuyor. Bugün şahit olduğumuz, hâdise, yüksek memur ve mütehassıs âlimler yetiştirmek teşebbüsünden daha büyük bir ehemmiyeti haizdir.

Senelerden beri devam eden Türk İnkilâbı, mevcudiyetini ve zihniyetini, hayat-ı içtimaiyenin mebnâsı olan yeni esasat-i hukukiyede tesbit ve teyit etmek çaresine tevessül etmiştir.

Türk İnkilâbı nedir? Bu inkilâp, kelimenin vehleten ima ettiği ihtilâl manasından başka, ondan daha vâsi bir tahavvülü ifade etmektedir. Bu günkü Devletimizin şekli, asırlardan beri gelen eski şekilleri bertaraf eden en mütekâmil tarz olmuştur.

Milletin, idame-i mevcudiyet için efradı arasında düşündüğü rabıta-i müştereke, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini tebdil etmiş, yani millet, dinî ve mezhebi irtibat yerine, Türk milliyeti rabıtasiyle efradını toplamıştır.

Millet, beynelmilel umumî mücadele sahasında sebeb-i hayat ve sebeb-i kuvvet olacak ilim ve vasıtanın ancak muasır medeniyette bulunabileceğini, bir hakikat-i sabite olarak umde ittihaz eylemiştir.

Velhasıl efendiler, millet saydığım tahavvülat ve inkılâbatın tabii ve zarurî icabı olarak idare-i umumiyesinin ve bütün kanunlarının ancak dünyevi ihtiyacattan mülhem ve ihtiyacın tebeddül ve tekâmülüyle mütemadiyen tebeddül ve tekâmül etmesi esas olan dünyevi bir zihniyet-i idareyi mabihülhayat addeylemiştir.

Eğer yalnız altı sene evvelki hatıratınızı yoklarsanız Devletin şeklinde, efrad-ı milletin rabıta-i müşterekesinde, medar-i kuvvet olacak tarîk-i medeniyetin takibinde, velhasıl bütün teşkilât ve ihtiyacatını istisnad ettirdiği ahkâm nokta-i nazarından büsbütün başka esaslar üzerinde bulunduğumuzu tahattur buyurursunuz. Altı sene zarfında büyük milletimizin cereyan-ı hayatında vücuda getirdiği bu tahavvülat herhangi bir ihtilâlden çok fazla, çok yüksek olan en muazzam inkılâbattandır.

Çok milletlerin halâs ve itilâ mücadelesinde mütehevvir oldukları görülmüştür. Fakat bu tehevvür Türk Milletinin şuurlu tehevvürüne benzemez Bahsettiğim büyük inkılâp yolunda Türk Milletinin şimdiye kadar sarfettiği mesai; dahilî ve haricî erbab-i kasda karşı yorulmaz, yıpranmaz mücadeleler içinde ve bizzat irade-i milliyenin mukavemet perendaz tatbikatı sahasında ve erbab-ı hukuk elinde bulunan kanunların ve müdevvenatın vücudundan kasden tecahül ederek evvelemirde Türk Millet ve Devletinin yeni şekli mevcudiyetini bilamel meydana çıkarmak uğrunda geçmiştir.

Şimdi vücuda gelen bu büyük eserin zihniyetini, ihtiyacatını tatmin edecek yeni esasat-i hukukiyeyi ve yeni erbab-i hukuku vücuda getirmek için teşebbüs almağa zaman gelmiştir.

Zannederim ki, Ankara Mekteb-i Hukuku ile, Cumhuriyet hukukunu yalnız zahirî ve lâfzı şekliyle değil, fakat şuurı ve izıanı mahiyetiyle, kanunlarıyla ve erbab-ı hukukiyle izah edecek ve müdafaa edecek tedabire tevessül etmiş oluyoruz.

Cumhuriyet Türkiye’sinde eski kavaid-i hayat, eski hukuk yerine yeni kavaid-i hayatın ve yeni hukukun kaim olmuş bulunması, bugün gayrikabili tereddüt bir emrivakidir. Bu emrivaki sizin kitaplarınızda ve mabihüttatbik olacak kanunlarımızda ifade ve izah olunacaktır.

Talebe Efendiler ve Hukuk Müntesibi Efendiler!

Yeni hukuk esaslarından, yeni ihtiyacatımızın talebettiği kanunlardan bahsederken ‘her inkılâbın kendisine mahsus müeyyidesi bulunmak zaruridir’ hikmetine, yalnız bu hikmete işaret etmiyorum. Beyhude bir sistem temayülünden nefsimi tahzir ederek, fakat Türk milletinin muasır medeniyetin vasıflarından ve feyizlerinden müstefid olmak için lâakal üç yüz seneden beri sarfettiği gayretlerin ne kadar elemli ve ıstıraplı mevani karşısında heba olduğunu kemal-i teessür ve intibahla göz önüne alarak söylüyorum.

Milletimizi inhitata mahkûm etmiş ve milletimizin feyyaz sinesinde devir devir eksik olmamış olan erbab-i teşebbüsü, erbab-i cehd ve himmeti, en nihayet meftur ve münhezim etmiş olan menfi ve kaahir kuvvet, şimdiye kadar elinizde bulunan hukuk ve onun samimi muakipleri olmuştur. Belki ağır ve cesurane olan müşahede-i tarihiyemin güzide heyetiniz içinde ve Hükûmet-i Cumhuriyyenin bugün hizmetlerinden istifade etmekte bulunduğu kıymetli memurlar ve hâkimlerimiz içinde, kimsenin hayretini mucip olmıyacağına eminim. Bununla beraber biraz daha izah-ı meram için müsaade buyurmanızı rica ederim. Beynelmilel umumi tarihin cereyanında Türklerin 1453 zaferini, yani İstanbul’un fethini tasavvur buyurunuz. Bütün bir cihana karşı İstanbul’u ebediyen Türk camiasına mal etmiş olan kuvvet ve kudret takriben aynı senelerde icad edilmiş olan matbaayı Türkiye’ye kabul için erbab-ı hukukun meş’um mukavemetini iktihama muktedir olamamıştır.

Köhne hukukun ve müntesiplerinin matbaanın memleketimize girmesine müsaade etmeleri için üçyüz sene müşahede ve tereddüt etmelerine ve leh ve aleyhte pek çok kuvvet ve kudret sarf etmelerine iztırar hasıl olmuştur.

Eski hukukun çok uzak ve çok eski ve kuvve-i ihyaiy’esi ma’dum bir devrini ve müntesiplerini intihap ettiğime zahip olmayınız. Eski hukukun ve onun müntesiplerinin yeni devre-i inkilabiyemizde bizzat bana ika ettikleri müşkülâttan misâl getirmeğe kalksam sizi tasdi etmek tehlikesine maruz kalırım. Fakat bilesiniz ki, Türkiye Büyük Millet Meclisinin âvani teşekkülünde ânın bugünkü mahiyet ve vaziyetini esasat-i hukukiyeye ve esasat-i ilmiyeye münafi addedenlerin başında meşhur hukukşinaslar bulunuyordu. Büyük Meclis’de  hâkimiyetin bilâkaydü şart millette olduğunu ifade eden kanunu teklif ettirdiğim zaman, bu esasın Kanun-i Esasi-i Osmaniye mugayeretinden dolayı muarız bulunanların başında yine eski ve fazilet-i ilmiyesi ile milleti iğfal eden maruf hukukşinaslar bulunuyordu.

Muhterem Efendiler!

Hattâ Cumhuriyet ilân olunduktan sonra vukua gelen feci bir hadiseyi de enzar-i intibahımız önünde canlandırmak isterim. En büyük mamuremizin bu memlekette belki Avrupa’da tahsil etmiş yüksek mütehassıslardan mürekkep Baro Heyeti, alenen hilafetçi olduğunu ilân eden ve ilân etmekle iftihar duyan birisini seçip kendisine reis intihap eylemiştir. Bu hâdise köhne hukuk erbabının Cumhuriyet zihniyetine karşı derunî ve hakiki olan vaziyet ve temayülünü ifadeye kâfi değil midir? Bütün bu hâdisat erbab-i inkilâbın en büyük fakat en sinsi hasm-ı canı, çürümüş hukuk ve onun bîderman müntesipleri olduğunu gösterir. Milletin hummalı inkılâp hamleleri esnasında sinmeğe mecbur kalan eski ahkâm-i kanuniye, eski erbab-i hukuk; erbab-i himmetin nüfuz ve âteşi yavaşlamağa başlar başlamaz derhal canlanarak inkılâp esaslarını ve onun samimî muakkiplerini ve onların aziz mefkurelerini mahkûm etmek için fırsat beklerler. Bu fırsat eski kanunların mevcudiyeti ve eski esasat-i hukukiyenin mer’iyeti ile ve eski zihniyetini derunî ve kalbi olarak muhafazada mütemerrit hâkimlerin ve avukatların mevcudiyetiyle müemmendir.

Bugünkü hukukî faaliyetlerimizin esbabını izah etmiş oluyorum ümidindeyim. Büsbütün yeni kanunlar vücuda getirerek eski esasat-i hukukiyeyi temelinden kal’etmek teşebbüsündeyiz. Ve yeni esasat-i hukukiye ile elifbasından tahsile başlıyacak bir yeni hukuk neslini yetiştirmek için bu müessesatı açıyoruz. Bütün bu icraatta mesnedimiz milletin istidat ve kabiliyeti ve irade-i kat’iyesidir. Bu teşebbüslerde arkadaşlarımız, yeni hukuku, bizimle beraber, bahsettiğim mahiyette anlamış olan güzide erbab-i hukukumuzdur. Hayat-i umumiyemizin yeni esasat-i hukukiyesi nazarî ve tatbikî sahada tecelli ve tahakkuk edinceye kadar geçecek zamanı temin eden bizzat Milletimiz ve onun inkılâbındaki yorulmaz ve yıpranmaz kuvvet olacaktır.

Talebe Efendiler,

Yeni Türk Hayat-i içtimaiyesinin bâni ve müeyyidi olmak iddiasiyle tahsile başlayan sizler; Cumhuriyet devrinin hakikî ülema-i hukuku olacaksınız. Bir an evvel yetişmenizi ve arzu-i milleti fiilen tatmine başlamanızı Millet sabırsızlıkla beklemektedir. Sizi yetiştirecek olan profesörlere terettüp eden vazifeyi hakkiyle ifa edeceklerine eminim.

Cumhuriyetin müeyyidesi olacak bu büyük müessesenin küşadında hissettiğim saadeti hiç bir teşebbüste duymadım ve bunu izhar ve ifade etmekle memnunum.

23 Şubat – Hukuk Takvimi

0
13 Şubat Hukuk Takvimi; geçmişten günümüze hukuk tarihine ışık tutan önemli olaylar, yasal düzenlemeler, tarihte bugün ilan edilen bildirgeler, uluslararası sözleşmeler ve diplomatik adımların kronolojik dizini. bu gün doğan ve vefat eden hukukçular, görülen önemli davalar, alınan kararlar, yapılan tutuklamalar, infazlar ve hukuk dünyasını etkileyen eylemler. Tarihte bugün hukuk alanında yaşanan gelişmeler, takip ederek kolektif hukuki hafızanızı güçlendirin.
23 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 
523 Bizans imparatoru I. Justinianus, Konstantinopolis’te Ayasofya’nın inşası emrini verdi.
1848 Ayaklanan Paris halkı gece silah dükkanlarını, karakolları bastı; sabah Postane, İstasyon ve Emniyet Müdürlüğü’nü ele geçirdi.
1848 Hukukçu ve Amerika Birleşik Devletleri’nin 6. Başkanı John Quincy Adams yaşamını yitirdi. (Doğumu: 11 Temmuz 1767) Harvard College‘de Hukuk eğitimi aldı ve Dışişlerinde çalışmaya başladı. 26 yaşında orta elçi unvanı ile Hollanda’ya atandı. 1802 yılında ABD Senatosu’na seçildi. 6 yıl sonra Başkan James Madison’ın özel elçisi olarak Rusya’da görevlendirildi. 1825 yılında Başkan seçildi. Yollar, kanallar, köprüler, üniversiteler ve benzerlerinin inşasına ağırlık vererek Amerikan Sisteminin oluşmasında ve Federal yapının yerleşmesinde önemli çaba harcadı.
1855 Men-i İrtikap Kanunnamesi, rüşvetle mücadele etmek üzere 3 Şubat 1855 (15 Cemaziyelevvel 1271) tarihinde kabul edilmiştir. “Men-i irtikâba dâir cezanâme lâyihası”, Takvîm-i Vekâyi‘de yayınlanarak 23 Şubat 1855 (5 Cemaziyelâhır 1271) tarihli iradeyle yürürlüğe girmiştir
1868 Amerikalı sosyolog William Edward Burghardt Du Bois doğdu. (Ölümü: 27 Ağustos 1963)  1638-1870 yılları arasında Doktora tezinde ABD’ye Yönelik Afrikalı Köle Ticaretinin Yasaklanması konusunu işledi. 20. yüzyılın ilk yarısında ABD’de Siyah protesto hareketinin en önemli önderi oldu. 1909’da Siyahları Geliştirme Ulusal Derneği’nin (NAACP) oluşturulmasına katkıda bulundu.
1870 Mississippi, Birleşik Devletlerden ayrıldı. İç Savaşın ardından 23 Şubat 1870 tarihinde yeniden birliğe döndü.
1891 Litvanyalı hukukçu, diplomat, yazar ve tarihçi Petras Klimas doğdu. (Ölümü: 16 Ocak 1969) 
1897 İsrailli hukukçu ve politikacı Mordechai Namir doğdu. (Ölümü: 23 Şubat 1897) Odessa Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1924 yılında Siyonizm için yaptığı çalışmaları ile ilgili olarak, Sovyet makamları tarafından tutuklandı. Daha sonra Birleşik Krallık Filistin Mandası’nda Davar gazetesinde çalıştı. 1926 yılından 1930 yılına kadar Ahdut HaAvoda partisinde sekreter oldu. 1929-1935 yılları arasında Histadrut‘da istatistik departmanı müdürü olarak görev yaptı. 1949 ve 1950 yılları arasında Doğu Avrupa ve Moskova‘da bir diplomatik misyon oldu. 1950 yılından 1956 yılına kadar Histadrut genel sekreteri olarak görev yaptı. 1956 yılından 1959 yılına kadar Çalışma Bakanı oldu.
1898 Émile Zola, Fransız Hükûmetini anti-semitist tutumundan dolayı eleştirdiği için hapse girdi.
1893 Rudolf Diesel, dizel motorun patentini aldı.
1902 Küba, Guantanamo Körfezini ABD’ye kiraladı.
1904 ABD 10 milyon dolar karşılığında Panama Kanalı bölgesinin kontrolünü aldı.
1918 Kırım Halk Cumhuriyeti Başkanı, avukat, şair ve yazar  Numan Çelebicihan idam edildi. (1885 – 23 Şubat 1918) 9 Aralık 1917 tarihinde kurulan kısa ömürlü Kırım Halk Cumhuriyeti’nin ilk başkanıdır. Kırım Tatarlarının ulusal marşı Ant Etkenmen’in şairidir. Ocak 1918’de Bolşevik güçlerinin Kırım’ı ele geçirmesinin ardından tutuklandı ve idam edildi. Cesedi de Karadeniz’e atıldı. Bugün, sembolik mezarı; Gözleve şehrinin Eskisaray Camii’sinde, babası Abdülkerim Çelebi ve dedesi Ali İbrahim Çelebi’nin yanında bulunmaktadır.Numan Çelebicihan
1919 İtalya’da Benito Mussolini Faşist Parti’yi kurdu.
1921 T.B.M.M. Hükümeti, Ardahan, Artvin ve Batum’un boşaltılması için Gürcistan’a ültimatom verdi.
1921 Sevr Antlaşmasının değiştirilmesi için Londra’da toplanan konferans (23 Şubat-12 Mart), bir anlaşmaya varılamadan dağıldı.
1923 Yunan hukukçu, yüksek mahkeme başkanı ve siyasetçi Ioannis Grivas dünyaya geldi. 1923 yılında Lokris Bölgesi’nin Kato Titorea kentinde doğdu. Atina kentinde hukuk öğrenimi gördü ve 1954 yılında hakim olarak işe başladı. 1979 yılında Yunanistan Yüksek Mahkemesi üyeliğine atandı. Grivas, 1986 yılında bu mahkemenin başkan yardımcılığını; 1989 yılında ise başkanlığını üstlendi.1989 yılında kısa bir dönem Yunanistan Başbakanı olarak görev aldı. 27 kasım 2016‘da, 93 yaşında iken  hayata veda etti
1924

Danimarkalı savaş suçlusu Grethe Bartram doğdu. (Maren Margrethe Thomsen, 23 Şubat 1924 – 31 Ocak 2017)

1925 Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi kuruluşu 1925 yılında Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey’in girişimi ile gerçekleştirildi, 1925 yılı Bütçe Kanunu tasarısına, yargıç azlığı gerekçesi ile bir yatılı hukuk okulu açılması için ödenek koyuldu, 23 Şubat 1925 günü Bütçe Kanunu Meclis Genel Kurulunda, uzun tartışmalardan sonra Hukuk Mektebinin açılması kabul edildi.
1930 NSDAP ve SA üyesi Horst Ludwig Wessel doğdu. (Ölümü: 23 Şubat 1930) 1926 yılında Friedrich Wilhelm Üniversitesi Unter den Linden Hukuk Fakültesi’nde okurken Ekim 1929’da  kendisini tam zamanlı olarak Nazi hareketine adamak için üniversiteden ayrıldı. ‘Adolf Hitler’in prensipleri artık benimdir. Terör sadece karşı terörle yok edilebilir Komünistlerin ulaştığı yerler inç inç fethedilmelidir’ diyerek komünist karargahlarına baskınlar yapmaya başladı. Ölümünden sonra Joseph Goebbels’in girişimleriyle nasyonal sosyalist hareket tarafından kahraman ilan edildi.
1940 Siyasetçi, Kamer Genç doğdu. (Ölümü: 22 Ocak 2016) 1966 yılında girdiği Danıştay sınavını kazandı. Danıştay tetkik hakimliği ve Danıştay savcılığı görevlerini yaptı. 1981 yılında Tunceli’den Danışma Meclisi Üyeliği’ne ve Başkanlık Divanı kâtip üyeliğine seçildi. 1983-1987’de mali müşavirlik yaptı. Ardından 4 dönem milletvekili seçildi. 1993’ten 1995’e kadar, 1996’dan 1999’a kadar ve 2001-2002 arası TBMM Başkanvekilliği yaptı.
1944 Çeçen-İnguş Sürgünü: Çeçen-İnguş Sürgünü, Josef Stalin’in emriyle Sovyet hükûmetinin aldığı bir karara dayanarak 23 Şubat 1944’te başlatılan, Çeçen ve İnguş nüfusunun topluca Orta Asya’ya ve Sibirya’ya zorla gönderilmesini ifade eder. Bu sürgün sırasında ve sonrasındaki ağır koşullar nedeniyle nüfusun çok önemli bir kısmı hayatını kaybetmiştir. Bazı çalışmalar doğrudan sayı verip 123 bin insanın öldüğünü yazmaktadır. 
1945 Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında ilk Askerî Yardım Antlaşması imzalandı. Sözleşmeye, Hasan Saka ile Laurence Adolph Steinhardt imza koydu.Türkiye Cumhuriyeti, Japonya ile diplomatik ilişkilerini 3 Ocak 1945’te kesmişti. Yeni kurulacak olan Birleşmiş Milletlere yalnızca 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya’ya savaş açmış ülkelerin katılacağının kararlaştırılması üzerine, 23 Şubat 1945’te Japonya ve Almanya’ya savaş ilan etti. Türkiye Cumhuriyeti, Japonya ile diplomatik ilişkilerini 3 Ocak 1945’te kesmişti. Yeni kurulacak olan Birleşmiş Milletlere yalnızca 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya’ya savaş açmış ülkelerin katılacağının kararlaştırılması üzerine, 23 Şubat 1945’te Japonya ve Almanya’ya savaş ilan etti. 
1947 Uluslararası Standardizasyon Organizasyonu (ISO) kuruldu.
1948 Mustafa Taylan Özgür doğdu. (Ölümü: 23 Eylül 1969) 1968 öğrenci hareketi liderleri arasında yer aldı. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun kurucularındandı. 68 Kuşağı’nın faili meçhul cinayete kurban gitmiş ilk isim oldu ve katilleri hâlâ yakalanamadı.
1951 Van’ın Özalp ilçesinde 33 köylü sorgulanmadan kurşuna dizildi. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra yapılan yargılamada Orgeneral Mustafa Muğlalı insanların kurşuna dizilme emrini bizzat verdiğini açıkladı.
1955 Hukukçu, yazar ve tarihçi Edgar Jean Faure, ikinci kez Fransa Başbakanı oldu. (18 Ağustos 1908 – 30 Mart 1988)
1956 Devlet memur ve müstahdemlerine her sene 3 maaş olarak ödenmekte olan ikramiyelerin sayısı 5’e çıkarıldı. Emekli ve dul ikramiyeleri de birden ikiye çıkarıldı.
1960 Şair Necip Fazıl Kısakürek 5 yıl 2 ay 15 gün hapis cezası aldı.
1963 23 Şubat 1963: Genel af ilan edildi.Suriye’de askeri darbe oldu, hükümet devrildi.
1963 23 Şubat 1963: Genel af ilan edildi.
1966 Suriye’de askeri darbe oldu, hükümet devrildi.
1973 Sağlık Şûrası yapıldı. Doktorların çoğunluğu kürtaja evet dedi ve ücretsiz kürtaj yapılmasını talep etti.
1973 Tayfun Akgüner, 23 Şubat 1973 ile 1 Temmuz 1975 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Kürsüsü Asistanı olarak çalıştı.
1974 CHP-MSP koalisyonunun Adalet Bakanı Şevket Kazan açıklama yaptı: “Af Yasası ile cezaevlerinden tahliyeleri öncesinde görevlendireceğimiz vaizlerimiz mahkumlara bundan sonraki hayatları için nasihatlarda bulunacak.”
1975 İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tekstil işkolunda uygulanacak lokavt ve grevleri yasakladı. ODTÜ Akademik Konseyi adına Prof.Cahit Arf’ın yaptığı açıklamada Rektör Hasan Tan’ın “yanıltıcı söylemleri” kınandı.
1977 Yeni atanan ODTÜ Rektörü Hasan Tan bir bildiri yayınlayarak üniversiteyi ve yurtları 15 gün süreyle kapattı.
1978 Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Alaattin Orhan, Mehmet Genç, Osman Z. Yüksel, Mehmet Öztoprak, Necmiye Aba, Alaattin Sevim, Cengiz Kuşçuoğlu tarafından kuruldu.
1980 Ayetullah Humeyni, ABD Elçiliği’ndeki rehinelerin akıbetine, İran Parlamentosu’nun karar vereceğini belirtti.
1981 İspanya’da darbe girişimi oldu. Yarbay Tejero parlamentoyu bastı, parlamenterleri 18 saat rehin tuttu.
1982 İstanbul 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından, 23 Şubat 1982 tarihinde, Barış Derneği’nin 44 yöneticisi hakkında, tutuklama kararı verildi. Orhan Adli ApaydınMahmut Dikerdem, Reha İsvan, Erdal Atabek, Aykut Göker, Tahsin Usluoglu, Haluk Tosun, Şefik Asan, Aybars Ungan, Ali Taygun, Uğur Kökden, Metin Özek, Niyazi Dalyancı, Ataol Behramoğlu, Gencay Saylan, Ergun Elgin, Orhan Taylan, Hüseyin Bas, Nedim Tarhan, Mustafa Gazalci, İsmail Hakkı Öztorun, Nurettin Yılmaz, Kemal Anadol ve Melih Tümer tutuklanarak cezaevine konuldu.
1982 Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve 33 arkadaşı hakkında dava açıldı. Savcı Necmettin Erbakan için 36 yıl hapis istedi. Dava 1983 yılında sona erdi. Necmettin Erbakan laikliğe aykırı hareketten 4 yıl hapis, 1 yıl 4 ay sürgün cezası aldı.
1991 Tayland’da general Sunthorn Kongsompong, kansız bir darbe ile Başbakan Chatichai Choonhavan’ı görevden alarak yönetimi ele geçirdi.
1991 Ankara Birlik Tiyatrosu’nca sergilenen Erol Toy’un “Pir Sultan” adlı oyunu Ankara Valiliği’nce yasaklandı.
1991 TAYAD’ın kapatılmasına karşı yöneticilerin açlık grevine destek için 17 avukat HEP Eminönü İlçe’de 1 günlük açlık grevi yaptı.
1994
  • Önceki gün ortadan kaybolan Elazığ İHD Başkan’ı Av. Metin Can ile doktor Hasan Kaya’dan haber alınamadı. Gözaltına alındıkları anlaşıldı ve bir hafta sonra, işkence edilmiş bedenleri Elazığ-Tunceli yolu üzerindeki Dinar Köprüsü altında 27 Şubat günü 1993 günü bulundu.
  • Şırnak bağımsız milletvekili Mahmut Alınak, Meclis’e sunduğu 50’ye yakın yasa teklifinden bir sonuç alamadığını söyleyerek süresiz açlık grevine başladı.
1996 Otoyol Katili olarak bilinen ve 21 kişiyi öldürdüğü tahmin edilen seri katil William Bonin, 23 Şubat 1996’da Kaliforniya’da zehirli iğne ile infaz edildi. (8 Ocak 1947 – 23 Şubat 1996) Bonin, 5 Ocak 1982’de, 10 genç erkeğe tecavüz etmek ve öldürmek suçundan idam cezasına mahkûm edilmişti.
1998 Anayasa Mahkemesinin Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin gerekçeli kararı Resmi Gazete’de yayımlandı. Fazilet Partisi (FP) kuruldu.
1998
  • İstanbul Üniversitesi rektörlüğü; sakallı, baş örtülü ve kimliksiz öğrencilerin yerleşke ve binalara girişini yasakladı.
  • Usame bin Ladin bir fetva yayımlayarak bütün Yahudi ve haçlılara karşı cihat ilan etti.
2000 Avrupa Parlamentosu ve Konseyi, Türkiye’yi kınayan bir açıklama yaptı: “Seçilmiş temsilcilerin tutuklanması kabul edilemez”.
2001
  • Taliban’ın kontrolündeki Afganistan’da, fuhuşla suçlanan iki kadın, bin kişinin toplandığı Kandehar stadında asıldı. Zinadan suçlu bulunan iki kadınla 10 erkek de kamçılandı.
  • Anayasa Mahkemesi kadınların 58, erkeklerin 60 yaşında emekli olmalarını öngören ve çalışanların “mezarda emeklilik” diye niteledikleri düzenlemeye onay verdi. Emeklilikte kademeli geçişi ise iptal etti.
2003 Pentagon’un Savunma Danışmanı “Karanlıklar Prensi” Richard Perle, Irak’tan sonra sıranın Suriye’ye geleceğini söyleyerek “Umarım Beşir Esad reform yapmayı düşünür” dedi.
2004 Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda Batı şeria’daki Filistin yerleşimlerini ikiye bölen güvenlik duvarının yargılanmasına başlandı. İsrail duruşmalara katılmıyor. Filistin sorunu 1948’den beri ilk defa uluslararası alanda dava konusu oldu.
2005
  • Karikatürcüler Derneği, Başbakan Erdoğan’ın “kedili karikatür” nedeniyle Musa Kart’a karşı açtığı davada Kart’ın 5 bin TL tazminat cezasına çarptırılmasını kınadı. Karikatürü yayınlayan Eskişehir’deki Sakarya Gazetesi’ne açılan tazminat davası ise reddedilmişti.
  • MERNİS-Kimlik Paylaşımı Sistemi Projesi, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı törenle uygulanmaya başlandı.
2006
  • El-Arabiya televizyonunun kadın muhabiri Etvar Behcet, Iraklı kameraman Adnan Abdullah ve teknik eleman Halid Muhsin Samarra yakınında öldürüldü. Irak’ta 2003’ten beri öldürülen gazeteci sayısı 82’ye çıktı.
  • Necmettin Erbakan’ın “kayıp trilyon” davasından aldığı iki yıl dört aylık hapis cezasını evinde çekmesini sağlayan yasa,TBMM’de 69’a karşı 229 oyla kabul edildi.
2011 İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesine Ek Protokol (İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokol); Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 18 Aralık 2002 tarih ve A/RES/57/199 sayılı kararıyla kabul edilerek 4 Şubat 2003 tarihinde imzaya açılmış ve 22 Haziran 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Ek İhtiyari Protokol’ü 14 Eylül 2005 tarihinde imzalamış, Protokol’ün onaylanmasının uygun bulunduğuna dair 23 Şubat 2011 tarih ve 6167 sayılı Kanun kabul edilmiş 15 Haziran 2011 tarih ve 2011/1962 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanmıştır.
2017 Bosna Hersek, Sırbistan’a karşı yeniden soykırım davasının açılması için Hollanda’nın Lahey şehrindeki Uluslararası Adalet Divanına resmi başvuruda bulundu.
2023
  • İsviçreli siyasetçi ve hukukçu François Couchepin yaşamını yitirdi. (19 Ocak 1935, Martigny – 23 Şubat 2023, Lozan) 1991 ile 1999 yılları arasında İsviçre Şansölyesi olarak görev yapmıştır.
  • Amerikalı siyasetçi ve hukukçu Anthony Scully Earl yaşamını yitirdi. (12 Nisan 1936 – 23 Şubat 2023),
2025 İstanbul Barosu Yönetim Kurulu hakkında soruşturma başlatılması ve görevden alınmaları için davaname hazırlanması üzerine Olağanüstü Genel Kurul toplandı. Toplantıda çoğunluk avukat gruplarının ittifakı ile bir bildiri yayımlandı. Toplantıya, İstanbul Barosu seçim grupları liderleri, Türkiye ve Avrupa’dan baro başkanları ve hukuk kurumu temsilcileri, TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan ile YK üyeleri de katıldı. 
2026
  • Gazeteci Alican tutuklu bulunduğu Metris Cezaevi’nden Silivri’deki Marmara 1 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na sevk edildi.
  • CHP’nin kurultay davasında Ankara 26. Asliye Ceza Mahkemesi, ara kararını açıkladı. Mahkeme, dosyanın İBB davası dosyasıyla birleştirilmesi için İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’ne müzekkere yazılmasına, birleştirme yönünde görüş gelirse duruşma yapılmaksızın birleştirme kararının verilmesine  karar verdi.
  • İBB soruşturması kapsamında gözaltına alındıktan sonra adli kontrolle serbest bırakılan gazeteciler Yavuz Oğhan, Şaban Sevinç ve Ruşen Çakır’ın yurtdışına çıkış yasağı kaldırıldı.

  • Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, Suriye’de kapatılan El Hol kampı ve cezaevlerinden Irak’a transfer edilen terör örgütü IŞİD şüphelileri arasında bulunan Türk vatandaşlarının geri alınması konusunda Türkiye ile anlaşmaya varıldığını açıkladı.

  • Avrupa Komisyonu, ABD’nin yeni gümrük tarifeleri açıklamasının ardından Washington’a geçen yıl varılan AB-ABD ticaret anlaşmasına bağlı kalma çağrısı yaptı. Komisyon, öngörülemez tarifelerin transatlantik ticareti olumsuz etkilediğini vurguladı.

Refah Partisi Kapatma Kararı

0

Refah Partisi Kapatma Kararı, laiklik karşıtı eylemler içinde olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından verilmiştir. Karar, 9 Ocak 1998 tarihinde verilmiş, gerekçeli karar Resmi Gazetede 22 Şubat 1998 tarihinde yayımlanmıştır.

Kapatma kararı ile birlikte genel başkan Necmettin Erbakan ile birlikte Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan ve Ankara Milletvekili Ahmet Tekdal ile kapatma kararından önce partiden ayrılan Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, Rize Milletvekili Şevki Yılmaz ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik’in milletvekilliğinin düşürülmesine karar verilmiştir. Üyelikleri düşürülen altı milletvekilinin yanında Kayseri Belediye Başkanı hakkında da ayrıca beş yıl süreyle siyaset yasağı getirilmiştir.

Yargılama Aşaması

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 21 Mayıs 1997 tarihinde, “Anayasanın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin anlaşıldığı” iddiasıyla o dönem yürürlükte olan ve “temelli kapatılmanın ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde” hükmünü içeren, Anayasa‘nın 69 inci maddesinin 6 ncı fıkrası uyarınca partinin temelli kapatılmasını talep etmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş tarafından hazırlanan iddianamede ayrıca Anayasa’nın 68 inci maddesinin 4 üncü fıkrasında belirtilen “Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, … demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz...” hükmünü de ileri sürmüştür.

Anayasa Mahkemesi, Başsavcılık tarafından kendisine 21 Mayıs 1997 tarihinde ulaştırılan kapatma iddianamesini 23 Mayıs’ta Refah Partisi Genel Merkezine tebliğ etmiş, partinin ön savunmasını vermesi için 24 Haziran 1997 tarihine kadar süre vermiş; parti ön savunmayı yapmak üzere ek süre istemiş, mahkeme ek süre vermiş, savunma 4 Ağustos 1997 tarihinde mahkemeye sunulmuştur.

Kapatma davasında esas hakkındaki savunma için verilen ek süreye uygun olarak 6 Ekim 1997 tarihinde savunma yapılmış, yargılama 11 Kasım 1997 günü başlamıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş iddianameyi mahkeme üyelerine okumuş, Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan talep etmiş olduğu 7 günlük ek sürenin arından üç gün boyunca 11 saat süren sözlü savunma yapmıştır. İddianamenin ve yapılan sözlü savunmaların deşifresinin yapılıp taraflara iletilmesinden sonra Anayasa Mahkemesi Raportörü Yusuf Öztürk 450 sayfalık raporunu hazırlayarak sunmuş,  8 ay süren dava sonunda mahkeme kararını 16.01.1998 günü açıklamıştır. Kapatma kararının temel gerekçesi Parti’nin laik cumhuriyet karşıtı eylemlerin odağı haline gelmesi olarak gösterilmiş, Anayasa Mahkemesi, devleti çoğulculuğun nihai koruyucusu olarak nitelendirmiştir. Kapatma kararının ardından konuyla ilgili çok sayıda makale ve kitap yazılmıştır.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Esas Sayısı:1997/1 (Siyasî Parti Kapatma)

Karar Sayısı:1998/1

Karar Günü:16.1.1998

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Refah Partisi

DAVANIN KONUSU : Refah Partisi’nin lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği savıyla kapatılması istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.5.1997 günlü, SP.13-Hz.l997/109 sayılı iddianamesinde şöyle denilmektedir:

‘Refah Partisi’nin aşağıda ayrıntılarıyla açıklayacağım eylemleri, Siyasî Partiler Kanununun parti kapatılmasına neden olacak pekçok hükmünü ihlal etmekle birlikte, 23.7.1995 gün ve 4121 sayılı Yasanın 7 nci maddesiyle Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası şu şekilde değiştirilmiştir.

‘Bir Siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tesbit edilmesi halinde karar verilir.’

Anılan fıkrada yazılı Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında ise; ‘Siyasî Partilerin tüzük ve programları ile eylemleri Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz. Suç işlenmesini teşvik edemez.’ hükmüne yer verilmiştir.

Anayasamızın 11 inci maddesi ‘Anayasa hükümleri yasama, yürütme, yargı organlarını, idare makamlarını, diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.’ hükmünü, 138. maddesi de ‘Hakimler, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler’ kuralını içermektedir.

Anayasanın 11 ve 138. maddeleri karşısında mahkemelerin hüküm verirlerken Anayasa hükümlerini dikkate almak zorunda oldukları bir gerçekliktir. Ancak aynı konuda farklı biçimde düzenlenmiş yasa ve Anayasa kuralları varsa ne olacaktır’

Bilindiği gibi Anayasadaki yasaklar somut ve soyut olmak üzere gruplandırılmaktadır. Soyut yasaklar ya da yasaklamalar, içerikleri tam olarak belirlenmemiş olanlardır. Yasama organı bunları somutlaştırmak ve Anayasa buyruğunu yerine getirmek zorundadır, yoksa görevini savsaklamış olur. Soyut yasaklar yasama organınca somutlaştırılmadıkça idare ve yargı tarafından doğrudan uygulanmazlar. Anayasada yazılı açık ve net yasaklamalar ise, kendiliklerinden ve doğrudan doğruya uygulanabilir. (Prof. Dr. Bülent Tanör, Türkiyenin İnsan Hakları Sorunu, s.261-262; Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu, İnsan Hakları, 1992, 53-54; Prof. Dr. Zafer Gören, Başsavcılığımıza yazdığı görüş bildirme yazısı).

Anayasa Mahkememiz, 1963 yılında verdiği iki kararda, Anayasanın, yürürlüğe girdiği tarihte var olan kanunlardaki aykırı hükümleri kendiliğinden yürürlükten kaldırmasının mümkün olamayacağı belirtilmişse de; o tarihte yürürlükte olan 1961 Anayasasının geçici 9 uncu maddesinde Anayasa Mahkemesinin göreve başladığı tarihte yürürlükte olan kanunlar hakkında iptal davası açılması gerektiği hükme bağlandığından, Anayasa Mahkememizin aksine bir karar vermesi olanaksızdı. Buna rağmen, 1963 yılından sonra verdiği birçok karara göre (3.6.1976 gün ve 13/31; 3.7.1964 gün ve 22/54; 13.1.1966 gün ve 26/1; 30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.1983 gün ve 8/3; 3.6.1976 gün ve l3/31; 17.8.1971 gün ve 41/67 sayılı kararlar) Anayasada sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zımmen ilga edebilmelidir.

Aslında 1982 Anayasasının 177 nci maddesindeki ‘mevcut kanunların Anayasaya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasanın 11 inci maddesi gereğince uygulanır.’ Açık hükmü karşısında Anayasa Mahkemesinin değindiğimiz kararlarına tarihi bir değer atfedilebilir.

Danıştay’a göre ‘Anayasanın temel hukuk kuralları dışında bir konuyu ayrıntılarıyla düzenlemesi ve bu hüküm daha önceki kanunlarda bulunup, aynı konuyu düzenleyen hükümlere aykırı olması halinde, konuyu yeniden düzenleyen Anayasa hükümlerinin uygulanması tabiidir.’-12.2.1970 gün ve 2/1 sayılı Danıştay İçtihadı Birleştirme Kararı-,

Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre de ‘özel kanunun düzenlediği bir konunun, Anayasa’nın bir hükmüyle açıkça düzenlenmiş olması halinde zımni ilga bulunduğu, doğrudan doğruya Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği belirtilmiştir. (15.1.1962 gün ve 1/2 sayılı Ceza Genel Kurulu Kararı)

23.7.1995 gün ve 4121 sayılı Yasa’nın 7 nci maddesiyle Anayasamızın 69 ve 68 nci maddesinde, Siyasî Partiler Kanunu’nda yürürlüğe girmesinden sonra değişiklik yapılmıştır. Bir Siyasî partinin hangi eylemlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi halinde temelli kapatılmasına karar verileceği, Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında açık, net ve hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde belirtilmiştir.

0 halde, bir Siyasî partinin lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline gelip gelmediği, Siyasî Partiler Kanununun 103. maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir.

Siyasî Partiler Kanunu tümüyle yürürlükten kaldırılsa, Anayasamız doğrudan uygulanarak bir Siyasî parti kapatılmayacak mıdır’ Elbette kapatılabilecektir ve bu konuda doktrinde oybirliği vardır.

Özel yasa olan Siyasî Partiler Kanunu yürürlükte olduğu sürece, açık ve net olan Anayasa hükümleri dahi uygulanamaz. Kaldırılsa uygulanabilir demek de mümkün değildir. Çünkü Anayasa hükümlerinden hiçbiri ‘yedeknorm’ niteliğinde değildir ve normlar hiyerarşisinde en üst mevkidedir.

Bütün bu nedenlerle Başsavcılığımız, lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği için Refah Partisi hakkındaki kapatma istemini, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 inci maddenin dördüncü fıkrasına dayanarak yapmıştır.

Anayasamıza Göre Lâiklik:

1982 Anayasası’nın 1 inci maddesinde, devlet şeklini ‘Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.’ diyerek belirtmiş ve 2 nci maddede de Cumhuriyetin niteliklerini saymıştır. Bu maddeye göre;

‘Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.’ Değiştirilemeyecek hükümleri düzenleyen 4. madde, 2. maddedeki cumhuriyetin niteliklerinin değiştirilmez ve değiştirilmesinin teklif edilmez olduğunu hükme bağlamıştır. Böylece Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerinden olan lâiklik ilkesinin değiştirilemeyeceği açıkça ortaya konmuş, güvence altına alınmıştır.

1982 Anayasası’nın ‘Başlangıç’ kısmında yer alan; ‘Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün, tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğin karşısında koruma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı…’

Şeklinde bu ifade ile ‘Lâiklik ilkesi’nin açık ve kesin surette ortaya konulduğunu görmekteyiz. Ayrıca;

‘Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve 0 nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusundadır…’

Sözleri ile de Atatürk ilkelerinin benimsenmesi sonucu zımnen ‘Lâiklik ilkesinin’ Anayasa’ya yön veren ilkeler arasında bulunduğu anlaşılmaktadır.

Anayasa’nın 176. maddesine göre, Başlangıç kısmı, Anayasa’nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirtir ve Anayasa metnine dahildir. Aynı maddenin gerekçesinde de Başlangıç kısmının Anayasa’nın diğer hükümleri ile eşdeğer olduğu ifade edilmiştir.

Batı sözlükleri, lâikliği genel olarak ‘din ve ruhbanlıkla ilgisi olmayan’ diye tanımlarlar- Yrd. Doç. Dr. Bihterin (Vural) Dinçkol, 1982 Anayasası çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi kararlarında lâiklik-,

Aslında lâiklik dini değil, hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan lâiklik, kısaca ve genel olarak din işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak istenen, sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin din kurallarından ayrılarak, zamana ve yaşamın zorunluluklarına, gereklerine göre saptanmasıdır. Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejim anlaşılır. -Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi ve lâiklik, s. 25-,

Lâiklik ilkesi ile dinin Siyasî ve hukuki bir güç olması engellenir.

Dinler, dünya işlerine karışıp Siyasî bakımdan güç kazandıkları ölçüde asıl ruhani erklerini gözardı edip, soysuzlaşmaya başlarlar – Hüseyin Batuhan, Lâiklik ve Dini Taassup, s.60-,

‘Demokrasi herşeyden önce lâikliğe dayanır. Gerçek demokrasiler lâik olanlardır. Zira demokrasinin iki önemli unsuru özgürlük ve eşitliktir. Bu unsurların gerçekleşmesi ancak, dini zorlamaların olmadığı lâik toplumlarda mümkündür.

Anayasa Mahkememizin 21.10.1971 gün ve 53/76 sayılı kararında lâiklik ilkesinin şu unsurları kapsadığı belirtilmiştir:

‘a- Dinin devlet işlerinde egemen ve etkili olmaması esasını benimseme,

b- Dinin, bireylerin manevi hayatına ilişkin olan dini inanç bölümünde aralarında ayırım gözetilmeksizin, sınırsız bir hürriyet tanımak suretiyle dini Anayasa inancası altına alma,

c- Dinin, bireyin manevi hayatını aşarak, toplumsal hayatı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla, sınırlamalar kabul etme ve dinin kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini yasaklama,

ç- Devlete, kamu düzenini ve haklarının koruyucusu sıfatıyla dini hak ve hürriyetler üzerinde denetim yetkisi tanıma niteliklerinden oluşmuş bir ilkedir’.

Anayasa Mahkememizin 25.10.1983 gün ve 2/2 sayılı kararında, Türkiye’deki lâiklik anlayışının batıdaki Hıristiyan ülkelerinden farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğu belirtilmiş ayrıca sosyalist ülkelerin lâiklik anlayışı ile de benzerlik taşımadığı vurgulanmıştır. Hıristiyan ve İslam dini inanç ve gereklerinin farklılığına değinildikten sonra kararda şöyle denilmiştir;

‘Dini ve din anlayışı farklı olan bir ülkenin lâikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batılı ülkelerdeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez ve beklenemez.

…Atatürk Devrimlerinin hareket noktasında lâiklik ilkesi yatar ve devrimlerin temel taşını bu ilke oluşturur. Başka bir anlatımla lâiklik açısından verilecek en küçük ödün, Atatürk devrimlerini yörüngesinden saptırarak, yok olması sonucunu doğurabilir.’

Davamıza Dayanak Yaptığımız Deliller:

1- 3511 sayılı Yasa’nın 2. maddesiyle 2547 sayılı Yasa’ya eklenen ek m.16 hükmü şu şekilde idi:

‘Yükseköğretim Kurumlarında, dersane, laboratuvar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur. Dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü ve türbanla kapatılması serbesttir.’

Bu hükmün iptalinin istenmesi üzerine, Anayasa Mahkememiz sorunu ‘bir yasal düzenlemenin din kurallarına, dinsel inançlara ve gereklere göre yapılıp yapılamayacağı’ şeklinde saptadığı 7.3.1989 gün ve 1/12 sayılı kararında, lâik bir devlette hukuk kurallarının kaynağını dinde değil, akılda bulunduğu, kişilerin iç dünyasına ilişkin kurallar getiren din prensiplerinin yasallaştırılmasının düşünülemeyeceği vurgulandıktan sonra:

‘Tevhidi Tedrisat Kanunu gereğince dinsel eğitimin bile lâik devlet anlayışına göre yapılması gerekir.

…Birlikte çalışmalar yapanların kardeşlikleri, arkadaşlıkları, dayanışmaları yarınları için bile gerekli iken, onları dinsel gereklerle ayırmak, kimin hangi inançtan olduğunu bir işaretle belli etmek, onların yakınlaşmalarını, birlikte çalışıp karşılıklı yardımlaşmalarını ve işbirliğini önler; ayrılıklara, dinsel inanç ve görüşler nedeniyle çatışmalara yol açar.

…Dersliklerde ve ilgili yerlerde dinsel inançları simgeleyen belirtilenden uzak kalınması zorunluluğu nedeniyle yükseköğretim kurumlarında dinsel gereğe bağlanan başörtüleri lâik bilim ortamıyla bağdaştırılamaz.

…Lâiklik ilkesine ve lâik eğitim kuralına karşı eylemlerin demokratik bir hak olduğu savunulamaz.

…Belli biçimde giyinmek özgürlüğü, dinsel inancı aynı, ayrı olanlar ve olmayanlar arasında farklılık yaratmaktadır. Vicdan özgürlüğü, istediğine inanma hakkıdır. Lâiklikle vicdan özgürlüğü karıştırılarak, dinsel giyinme özgürlüğü savunulamaz. Giyim konusu Türk Devrimi ve Atatürk ilkeleriyle sınırlı olduğu gibi vicdan özgürlüğü konusu da değildir.

…Yükseköğretim kurumlarında dinsel giyim esaslarını içeren düzenleme, dinsel kurallardan arındırılmış devlet düzenine, giyim nedeniyle dinsel bir elatmada bulunmaktadır.

…Sözkonusu yasa hükmü, Anayasa’nın 174. maddesinde de yazılı Devrim yasalarına da aykırıdır.’

gerekçesiyle, Anayasa’ya aykırı olduğundan iptaline karar verilmiştir.

Anayasamızın 138/son maddesi hükmüne göre ‘ Yasama ve yürütme organları ile idare; mahkeme kararlarına uymak zorundadırlar; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez’.

Okullarda öğrencilerin dinsel kuralların emrettiği biçimde takılan başörtüsü ile bulunmalarının lâiklik ilkesine aykırı olduğu kesinleşmiş yüksek mahkeme kararıyla belgelenmesine rağmen, Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil, Refah Partisi’nin tüm yöneticileri, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda ve hatta Devlet dairelerinde başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırtmışlar, eylemler düzenlemişler, hatta genel başkan Erbakan ‘iktidar olduklarında rektörlerin başörtüsüne selam duracağını’ bir seçim konuşmasında ileri sürebilmiştir.

‘Başörtüsü’ konusunda yapılan eylemlerin yaygınlığı, bu hususta parti üyelerince ve yöneticilerince binlerce konuşma yapıldığının dikkatli televizyon izleyicilerince dahi açıklıkla saptanması karşısında; bu partinin yalnız bu konudaki eylemleri, söz ve davranışları bile lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini kabule yeterlidir.

2- 23 Mart 1993 günü, TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un Başkanlığı’nda siyasî parti liderlerinin Anayasa değişikliği konusunda yaptıkları 3. toplantıda Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan;

(‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genel prensiplerin içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli, bu bizim tarihimizde de olagelmiştir. Bizim tarihimizde çeşitli mezhepler olmuştur. Herkes kendi mezhebine göre bir| hukuk içinde yaşamıştır ve de herkes huzur içinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına göre yaşamaya mecbur olayım’… Hukuku seçme hakkı inanç hürriyetinin ayrılmaz bir parçasıdır) diyerek, lâik devlet düzenimizi eylemli olarak ortadan kaldıracak önerilerde bulunmuştur.(Ek 1)

3- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 13.4.1994 tarihinde Refah Partisi Meclis Gurubunda yaptığı konuşmada:

(Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak, sorun ne’ geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kansız mı olacak bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum amma, bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda birşeye karar vermesi lazım Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart, geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak, altmış milyon buna karar verecek) diyebilmiştir.

4- Yine Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 13.1.1991 günü Sivas’ın Sıcak-Çermik ilçesinde Refah Partisi’nin Eğitim Seminerinde yaptığı, çeşitli basın organlarında yayınlanan, hatta Deniz Kuvvetleri Komutanımız Güven Erkaya tarafından 28.2.1997 günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında okunduğu pekçok gazete haberine göre sayın Erbakan’ın sezsizce dinlemekle yetindiği iddia edilen konuşmada (Ek 2);

(…sen Refah Partisi’ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz… Çünkü başka türlü müslümanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş yok. Refah bu ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin… Bu parti islami cihad ordusudur. Kendi kendine CİHAD ediyorum diye faaliyette bulunamazsın. Karargaha bağlı olmak zorundasın. Her faaliyette karargaha bağlı olmak zorundayız. Karargaha danışılmadan yapılan faaliyetler tefrikadır. Çalışacaksan, burada çalışacaksın. Müslüman mısın’ Bu orduda asker olmaya mecbursun… Cihada para vermeden müslüman olunmaz. Kişinin müslümanlığı, cihada verdiği para ile ölçülür. Bir müslüman, zekatını götürüp fakire veremez. Zekatını beytülmale, cihad ordusunun karargahına, ilçe teşkilatının başkanlığına verecektir. Biz müslümanız. Biz Kur’anı hakim kılmak isteyene gideceğiz. Hepimiz Refahcı olmaya mecburuz, çünkü cihad ediyoruz… Şuurla Refaha çalışan cennete gidiyor Neden’ Çünkü Refah demek Kur’an nizamını hakim kılmak için çalışmak demektir.) demiştir.

5- Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Necmettin Erbakan, lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderlerine, Devrim Yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık konutunda yemek vererek, bu çeşit kişilerin Devlet katında itibar gördüklerini ve eylemlerinin hoş karşılandığını kanıtlamaya çalışmıştır.

6- Refah Partisi üyesi olup, lâiklik ilkesine aykırı söz ve eylemleri tesbit edilen pekçok kişi var. Bunlardan önemli görevler yüklenmiş olan ve konuşmaları video, kaset ve doğruluğundan kuşku duyulamayacak tutanaklarla tesbit edilen kişilerin konuşmalarından bazı bölümleri değerlendirmenize sunuyoruz.

A- Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün 21.3.1994 gün ve 7444 sayılı yazıları ekinde gönderilen video-bant çözümünde,

(Biz Kur’an nizamından yüz çevirenlerden, ülkesinde Allah Resulü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız.) dediği görülmektedir.

Şevki Yılmaz, Rize Belediye Başkanı seçilmeden kısa bir süre önce İstanbul’da yaptığı konuşmada;

(Sizleri ahirette Dünyada seçtiğiniz liderlerle çağıracağız…Bugün Kur’anın kaçta kaçı bu ülkede uygulanıyor hesap ettiniz mi’ Ben hesap ettim. Kur’anı Kerimin % 39’u bu ülkede ancak uygulanabiliyor. 6500 ayeti rafa kaldırılmış… Kur’an Kursu inşa ettin. Yurt yaptın, çocuk okutuyorsun, öğretmenlik yapıyorsun, vaaz ediyorsun. Bunlar cihad bölümüne girmez. Ameli salih bölümüne girer hakkın ihkakı için, hakkın yayılması, Allah’ın kelimesinin yükselmesi için yapılacak iktidar çalışmasına cihad derler. Cenabı hak bunu Siyasî mücerretten emretmemiş. Cahudiden emretmiş. Ne demek’ Ordu halinde yapılır. Komutanı bellidir… Namaz kılmanın şartı iktidarın müslümanlaştırılmasıdır. Allah diyor ki, camilerden önce iktidar yolu müslüman olacak. . Beş vakit namaz kılınacak yerler için kubbeler yapma sizi cennete götürmez. Çünkü bu ülkede Allah kubbe yapıp yapmadığını sormuyor. Sormayacak, yetkili olup olmadığını soracaktır… bugün müslümanların yüz lirası varsa, bu yüzliranın 30 lirasını kız ve erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur’an kurslarına ayırırken, 60 lirasını da iktidara giden Siyasî kuruluşlara ayıracağız… Allah bütün Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Bana tarikat menşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size diyorum ki, saçlarım adedince başlarım olsa, herbir baş Kur’an yolunda koparılsa yine bu sahip davasından vazgeçmeyecektir… Allah’ın size soracağı soru şöyle; küfür düzeninde islam devleti olsun diye niçin çalışmadın’ Erbakan ve arkadaşları parti görüntüsü altında bu ülkeye islamı getirmek istiyor. Savcı anladı. Savcı kadar biz anlasak bunu, meseleyi halledeceğiz… Bu ülkede dinin simgesinin Refah olduğunu Yahudi Abraham bile anlamıştır… Kim iktidar müslümanın eline geçmeden cemaatı silaha teşvik ediyorsa, ya o cahildir, ya başkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü, hiçbir peygamber devleti ele geçirmeden harbe müsade vermemiştir… Müslüman akıllı olur. Karşısındaki düşmanı nasıl yeneceğini göstermez. Kurmay çizer, asker uygular. Eğer kurmay planını açıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin komutanları üzerine vaciptir. Bizim görevimiz, konuşmak değil, asker olarak ordu içerisinde harpteki planı uygulamaktır…) demiştir.

Aynı kişi milletvekili seçildikten sonra, 29.11.1996 tarihli konuşmasında şöyle diyor.

(Mecliste 158 tane İmam-Hatip mezunu kökenli milletvekili var. Bizim derdimiz Lise-İmam Hatip ayırımı değil liselileri de aynı imam hatip ruhuyla yetiştirmek… insanlara din dersi yetmez. Birde ahiret hazırlık dersi konulmalıdır… Bu ülkede en büyük terör, en büyük isyan Allah’a ve Resulüne yapılıyor. Gelin bu ülkede hep birlikte Başbakan’ından Cumhurbaşkanı’na kadar hepimiz ölüm ve ölümden sonraki hayata hazırlık yaptıralım… Samsunspor’un taraftarı olur da Allah’ın taraftarı olmaz mı bu Dünyada… Elhamdülillah şimdi kilit taşı omuzumuzda. Belediyeler merdiven kurdu. Köprünün ortasına ulaştık. Bir buçuk milyar islam kurtuluş ordusu koruyor. Bak Erbakan hocayı tanımayanlar duysun, o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır.) demiştir.

B- Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, 14.3.1993 tarihinde Kırıkkale’de yaptığı konuşmada;

(Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve kemalizm başkalarınındır… Türkiye yıkılacak beyler. Türkiye Cezayir olur mu diyorlar’ Orada %81 nasıl olmuşsa, %20 falan değil, % 81’lere ulaşacağız. Boşuna uğraşmayın ey emperyalist batının, sömürgeci batının, vahşi batının ve Dünyayla beraber olacağız diyerek ırz ve namus düşmanlığı yapan, müslüman kadınının bacakları arasına insan yerine köpek yerleştirecek kadar köpekleşen ve enikleşen batının taklitçiliğine soyunmuş olan sizlere sesleniyorum. Boşuna uğraşmayın, Kırıkkalelilerin ellerinde gebereceksiniz.) demiştir.

Bu konuşmaya ait bant çözümünün tamamını inceleyen Prof. Dr. Bahri Öztürk. 25.9.1995 tarihli bilirkişi raporunda.

(Konuşmada özellikle belli bir dini görüş ve inanca sahip olanlarla olmayanlar arasındaki farklılık ön plana çıkarılmakta, bu dini görüş ve inanca sahip olmayanlar, şayet bu görüş iktidara gelirse ‘gebertileceklerine’ kadar varan düşmanca hareketlerin hedefi olarak gösterilmektedir. Nitekim konuşmanın diğer yerlerinde de, örneğin ‘bütün hesapları biz soracağız. İstiklal Mahkemelerinin hesabını da biz soracağız. İskilipli Atıf Hoca’nın hesabını da biz soracağız gibi faildeki amacı ortaya koyan ifadelere sıklıkla yer verilmektedir. Sanığın eylemi TCK.nun 312/2. maddesine göre ‘suç işlemeye dolaylı tahrik’ suçunu oluşturur.) denilmektedir.

Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın bu konuşmasına ait kasetler çoğaltılarak Refah Partisi teşkilatına dağıtılmış ve mahalli teşkilatlarca da vatandaşlara dinletilmiştir. Söz konusu kasetlerden biri Dalaman ilçesinde ele geçince 1995 yılana kadar Refah Partisi Dalaman İlçe Başkanlığını yapan Süleyman Akbulut ve 1995 yılında bu görevi devralan ilçe başkanı Ömer Halit Malatyalı, 24.10.1995 tarihinde Dalaman C. savcısı Sinan Esen’e verdikleri ifadelerde ‘üzerinde (Saltanat ve Emperyalizm) yazılı bu kasetin kendilerine Refah Partisi Genel Merkezi tarafından gönderildiğini’ açıklıkla belirtmişlerdir.

C- Refah Partisi Ankara Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal, 24.11.1996 günü Kanal-D televizyon kanalında görüntülü olarak verilen konuşmasında şöyle diyor:

(Parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde, eğer bir millet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının tesisi sadedinde gayret sarfetmez ise, kendisini iki bela karşılayacaktır. Bunlardan bir tanesi bütün münkerler karşısına gelecek, zulüm görecek ve zulmün neticesinde de helak olup gidecektir. Bir diğeri mükellef olduğu hak nizamının tesisi için çalışmadığı için cenabı hakka hesabını veremeyecektir ve bu takdirde de yine zelil olacaktır. İşte değerli kardeşlerim, bu hassasiyetlere dikkat etmek suretiyle hak sistemini tesis etmek isteyen ve bu uğurda mücadele eden topluluklara elden gelen gayretin gösterilmesi elbetteki vazifemizdir. Türkiye’de hak nizamı tesis etmek isteyen siyasal kadronun adı Refah Partisi’dir)

D- 24.11.1996 günlü Kanal-D’de yayınlanan TEKE-TEK programına katılan Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, görüntülü bant çözümünden açıkça anlaşıldığı gibi;

(Asker kalkmış diyor ki, PKK.lı olmanıza müsade ederiz ama, şeriatçı olmanıza asla, bu kafayla çözemezsiniz. Çözüm isterseniz şeriatçılıktır.) demiştir.

E- Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 günü Atatürk’ün hatırasını anmak için yapılan törenden sonra;

(Hakim güçler ‘ya bizim gibi yaşarsınız, ya da her türlü fitneyi, fesadı içinize sokarız.’ diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili bakanlar bile kendi dünya görüşlerini bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de, resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da lâik olduğumu sakın sanmayın. inancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak, bu günkü törenlere katıldım. Belki Başbakan’ın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Bu düzen değişmeli, bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin) demiş, orada bulunan Refah Partisi Kayseri Milletvekili Memduh Büyükkılıç: (Başkanımız duygularımıza tercüman oldu.) demiştir.

F- 8 Mayıs 1997 günü Refah Partisi Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, Meclis kulusinde;

(Refah Partisi iktidarında İmam-Hatipleri kapatmaya kalkarsanız kan dökülür. Cezayir’den beter olur. Ben de kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek fıstık gibi olacak. Ordu, 3.500 PKK’lı ile baş edemedi. Altı milyon islamcıyla nasıl baş edecek. Rüzgara karşı işerlerse yüzlerine gelir. Bana vurana ben de vururum. Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum.) demiş, haber 10 Mayıs 1997 günü yayınlanan çok tirajlı gazetelerimizin hemen hepsinde yayınlanmıştır.

G- Refah Partili Sincan Belediye Başkanı, Sincan’da düzenlediği Kudüs Gecesinde salona İslami Terörist örgüt Liderlerinin büyükboy posterlerini astırdığı, aydınlarımıza ‘şeriat enjekte edeceğini’ söylediği için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce tutuklanmasından sonra, Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan, mahkeme kararını protesto ettiği imajını yaratacak biçimde hapishanede kendisini ziyaret etmiştir.

7- İddianamemizin (6) numaralı bölümde açıklanan konuşmalar, defalarca görüntülü olarak televizyonlarımızda gösterilmesine, gazetelerimizde defalarca yer almasına rağmen, bu konuşmaları yapanlar hakkında Refah Partisi’nce hiçbir disiplin işlemi yapılmamış olması, bu konuşmaların Refah Partisi yöneticilerince de benimsendiğinin, hatta teşvik edildiğinin en açık delilidir.

8- Din eğitiminin, lâik ve demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engel olduğu, en gelişmiş demokratik ülkelerde bile kavranmış; her demokratik devlet, bazan Anayasa ve yasalarına hüküm koyarak, bazan da sadece Yüksek Mahkeme İçtihatlarıyla ‘din eğitimini’ daima denetim altında bulundurmuştur. Zira ‘din adamı’ ihtiyacını karşılamak için açılan okullar dışında, milyonlarca çocuğunun din eğitimi görerek ve düşünce yapısının bu eğitime göre şekillenmesine rıza gösteren bir devlet, lâik devlet olarak nitelendirilemez.

Bazı örnekler vermek gerekirse; (örnekler için bakınız ‘1982 Anayasası çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi Kararlarında Lâiklik’. Yrd. Doç. Dr. Bihterin Dinçkol, Kazancı Yayınları, 1992. s. 123-128):

A.B.D’de Anayasa’nın Ek 1. maddesi gereğince, din eğitimi devletçe desteklenmemektedir: Yani A.B.D’de resmi okullarda dini öğretim yapılmamaktadır. A.B.D.’de resmi devlet okullarında öğretmenlerin dini kisve taşımaları yasak edilmiştir.

Ennel V.Vikale davasında (1962) Ameriken Federal Yüksek Mahkemesi devlet okullarında dua okutulmasını Amerikan Anayasası’na aykırı görmüştür.

1948 yılında görülen Me Collom Board Of Education davasına konu olan olayda, kamu okulların da serbest saatlerde, dini ders öğretmenlerinin ücretsiz olarak ve velilerinden izin de alarak boş odalarda ders vermelerine ilişkin olarak Yüksek Mahkeme, vergiler ile desteklenen devlet okul binalarının, dini doktirinleri yaymak için kullanıldıkları dolayısıyla Evorson prensibinin ihlali olduğu görüşünden hareketle Anayasa’ya aykırılık yargısına varmıştır.

Amerikan Federal Yüksek Mahkemesi 1943 tarihli West Virginia V.Barnette davasında da ‘Anayasal takım yıldızı içinde eğer bir sabit yıldız varsa o da, hiçbir resmi makamın, politikada, milliyetçilikte, dinde ya da düşünce ile ilgili herhangi bir alanda tek doğrunun ne olacağını buyurma yetkisine sahip olmadığıdır.’ şeklinde kararını açıklamıştır. Böylece devletin dini konularda da insanların inançlarına etkide bulunamayacağı görüşü ortaya konulmuştur.

İsviçre Anayasası’nın 49. maddesine göre, hiç kimse din derslerine katılmaya zorlanamaz.

Almanya Federal Cumhuriyeti Anayasası’nın 7. maddesine göre ‘Din dersi devletin denetim hakkına halel gelmeyecek şekilde yapılmalıdır.’ Almanya’da ayrıca çocukların din dersine katılıp katılmamaları velilerin isteğine tabi tutulmuştur.

İngiltere’de Eğitim Yasası (Educational Act) ‘dini inancı olmayan birine dini eğitim yaptırılamaz.’ hükmünü taşımaktadır.

Okulların lâikleştirilmesi, Fransa’da 19. Yüzyılın sonlarında gerçekleştirilmiştir ve bunun sonucunda devlet okullarında din öğretimi kaldırılmıştır. Encychopedia Britannica, Volüma 6, 15 th edition, s.418-.

Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası’nın 174. maddesinde ‘Dinsel topluluklar, sadece din adamlarının yetiştirilmesi için din okulları açabilir’ hükmü ile, dinsel eğitimin sınırlarını çizmiştir- Yaşar Gürbüz. Anayasalar, 1981. s.319-.

3.3.1340 gün ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun 3. maddesinde ‘Maarif Vekaleti Yüksek diniyat mütahassısları yetiştirmek üzere Darülfünunda bir ilahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetiştirmesi için ayrı mektepler küşat edecektir’.

Anayasamızın 174. maddesinde sayılan ve ‘Anayasaya aykırı olduğu şekilde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı’ vurgulandıktan sonra İnkılâp Kanunlarının en başında yazılı olduğuna göre, Tevhidi Tedrisat Kanunu Anayasa hükmü haline gelmiştir.

0 halde, 1) Gereğinin fazla ilahiyat fakültesi açılması, 2) İmam-Hatiplik gibi din görevi görecek memurların yetişmesini sağlayacak adedi geçecek şekilde, başka bir anlatımla milyonlarca çocuğumuzu dini eğitime tabi kılacak şekilde İmam-Hatip okulları açılması açıkça Anayasaya ve eğitimde lâiklik ilkesine aykırıdır.

Hal böyleyken politikacılarımız, ihtiyacın katbe kat üstünde İmam-Hatip okulu açarak ve böylece milyonlarca çocuğumuzun dini eğitimden geçmesini sağlayarak, Türkiye Cumhuriyetinin ‘Lâik devlet’, ‘Anayasaya uygun şekilde yönetilen devlet’ olup olmadığını tartışmalı hale getirmişlerdir.

Bu durumda Milli Güvenlik Kurulu’nun, görevi gereği ‘ihtiyaç fazlası İmam-Hatip okullarının kapatılmasını veya bundan böyle yeni İmam-Hatip Okulları açılmamasını’ hükümetimize tavsiye ve ısrarla takip etme hakkı doğmuşken; Refah Partisi’nin mütemadiyen yeni İmam-Hatip okulları açılması gerektiğinin propagandasını yapması; Milli Güvenlik Kurulu’nun aldığı sekiz yıllık kesintisiz eğitim yapılmasını hükümete tavsiye etme kararı, İmam-Hatip okullarından bir tanesini bile kapatma sonucu doğurmayacağı, öğrencilerin bu okullarda dört yıl dini eğitim görmelerini engellemediği halde, bu tavsiye kararının hayata geçmemesi için düzenlediği eylemler ve tüm yöneticilerinin bu konuda halkı kışkırtıcı konuşmalar yapmalarının, lâiklik ilkesine aykırı eylemler olduğundan kuşku duyulmamalıdır.

İstek: Yukarıda açıklanan nedenlerle, Refah Partisi’nin temelli kapatılmasına karar verilmesi, Anayasamızın 69. Maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince talep olunur.’

II- DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Refah Partisi’nin 4.8.1997 günlü ön savunması aynen şöyledir:

  1. Bölüm (Giriş)
  2. Fasıl: Dünya’da ve Türkiye’de ‘Demokrasi’,’ İnsan Hakları’ ve Özgürlükler’in Gelişmesi
A- Birinci Kısım : Dünyadaki Gelişmeler :Birinci Kısım :

Dünya Küreselleşiyor Artık Bir ülkenin Çağdaşlığı ‘Demokrasi’ ‘İnsan Hakları’ Ve ‘Özgürlük’ Standartları İle Ölçülüyor.

A- 1. Faşist ve Müdahaleci Denemeler İnsanlığa Saadet Getirmedi.

İnsanlık kısa bir süre sonra 21. asra girecektir. Bulunduğumuz noktada arkamızda kalmakta olan 20. asra genel bir bakış yaptığımızda 1. Dünya Savaşına kadar olan dönemde yeryüzünde imparatorlukların geniş yer kapladığını görmemize karşılık, 1. Dünya Savaşından sonra artık milli devletlerin ağırlık kazandıklarına şahit oluyoruz.

Milli devletler döneminin başlangıcında Almanya, İtalya, İspanya, Rusya gibi Avrupa ülkeleri başta olmak üzere bir çok ülkede faşist ve müdahaleci yönetimler iş başına geldiler. Bunlar ‘devlet esastır vatandaşlar devlet için birer vasıtadan ibarettir’ zihniyetiyle hareket ettiler. İnsan hak ve özgürlüklerini tanımadılar, kısıtladılar, çiğnediler. Böylece, insanlık Hitler, Musolini ve Stalin dönemlerini yaşadı. Bu dönemler ne kendi ülkeleri halkına, ne de insanlığa saadet getirdi. Tam tersine, dünya çatışmaya sürüklendi. İkinci Dünya Savaşı kaçınılmaz hale geldi.

İkinci Dünya Savaşında insanlık en büyük trajedilerinden birini yaşadı. Milyonlarca insan hayatını kaybetti. İnsanlık en büyük acıları, en büyük ızdırapları çekti.

İkinci Dünya Savaşından sonraki 50 yıllık dönemde, insanlık bu acı tecrübelerden ders alarak, artık kendisine ‘Demokrasiyi, İnsan Hak ve Özgürlüklerini ana gaye edindi’. Böylece yeni çağa girdik.

A-2. Günümüzde, Bütün Dünyada Demokrasi, İnsan Hak Ve Özgürlüklerinin Tam Ve Kamil Manada Gerçekleştirilmesi Hedef Alınmıştır.

Son 50 yıllık çağa girerken en önemli adım Birleşmiş Milletler Teşkilatının kurulması olmuştur.

Türkiye’nin de kurucu üyesi bulunduğu Birleşmiş Milletler Teşkilatının kuruluşunda temel esası, ‘Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ teşkil etmiştir.

San Francisco’da 26.06.1945 imzalanan ve 24.10.1945’de yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Andlaşması ile Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulmuştur.

Birleşmiş Milletler Andlaşmasını imzalayan devletler, andlaşmada öngörülen amaçları gerçekleştirilmesi, insanlığa ve insan haklarına yapılagelen saldırıların önlenmesi amacıyla ulusların benimseyeceği kuralların saptanması için yeni bir çaba içine girmişlerdir. Bunun sonucu olarak 10.12.1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edilmiştir. Bu Beyannamenin 8. maddesinde ‘Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır.

Bu hak din veya kanaat değiştirmek hürriyetini, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etme hürriyetini içerir’ denilmektedir.

Bu Teşkilatın kuruluşunda isminden de anlaşılacağı gibi, Milletlerin, halkların haklarının korunması esas alınmıştır. Yani asıl gaye insanın haklarının teminat altına alınması ve mutluluğudur. Bu temel gayenin açıkça ortaya konması ve gerçekleştirilmesi için daha başta, insan hakları beyannamesindeki bir takım insan haklarının gerçek manada tesbiti ve açıklanması konusundaki Sovyet Blokunun çıkardığı güçlüklerle karşılaşılmıştır.

Bu yüzden, gerçek demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerden yana olan Avrupa ülkeleri, ayrıca bir ‘Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi’ hazırlayıp, ilan etmek mecburiyetinde kalmışlardır.

Avrupa’nın ilk siyasî kuruluşu olan Avrupa Konseyi’ne ilişkin Statü, 10 devlet tarafından 5.5.1949’da Londra’da imzalanmış ve 3.8.1949’da yürürlüğe girmiştir.

Avrupa Konseyi’nin amaçları arasında yer alan ilkelerin en önemlisi kuşkusuz insan haklarının ve temel özgürlüklerin geliştirilmesi ve korunmasıdır.

Konsey Statüsünün 3. maddesinde, her üye devletin, hukukun üstünlüğü ilkesini ve kendi yetki alanı içinde bulunan herkesin insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanma ilkesini kabul ettiği, açıkça belirtilmiştir.

Statü bununla da yetinmeyerek, 8. maddesinde insan haklarına ve temel özgürlüklere uymayan, bunları ciddi biçimde çiğneyen üye devletlerin Konsey’den çıkarılması yolunu öngörerek, insan haklarına saygılı olmayı bir yaptırıma bağlamıştır.

İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair olan bu sözleşmeye kısaca ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ de denilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 4.11.1950’de aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 15 devlet tarafından Roma’da imzalanmış 3.9.1953 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, yalnız insan haklarının korunmasını sağlayan bir belge değil, aynı zamanda demokrasiyi de somutlaştıran bir belgedir.

Türkiye, imzaladığı bu Sözleşme ile, insan hakları ve demokrasi yolunda önemli adımlar atmaya devam etmiştir.

Nitekim Sözleşmenin 9. maddesi, bunun açık bir ifadesidir.

Madde 9.’Her şahıs düşünme, vicdan ve din hürriyetine sahiptir. Bu hak, din veya kanaat değiştirme hürriyetini ve alenen veya hususi tarzda ibadet ve ayin veya öğretimini yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini veya kanaatini izhar eylemek hürriyetini tazammun eder.’

Bu oluşumları takiben uzun yıllar insanlık ‘soğuk harp’ dönemini yaşadı. Ne var ki, İkinci Dünya Savaşından önceki dönemde yaşanan faşist ve müdahaleci yönetimlerin bir devamı olan Sovyetlerdeki baskıcı yönetim halkına ve insanlığa mutluluk getiremediği için yaşayamamış ve komünizmin iflası ve Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla soğuk harp dönemi sona ermiştir.

Şimdi 7-8 yıldır; Bütün insanlık birlikte yeryüzünde her yerde ve her ülkede demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün tam ve kamil manada yerleşmesi ve yürümesini hedef almış, bunun gerçekleştirilmesi için de el birliğiyle çalışmaya koyulmuştur.

Bu maksatla:

Helsinki’de 3.7.1973 tarihinde yapılan, Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Konferansında bir Nihai Senet ortaya konmuştur.

Helsinki Nihai Senedi’nin 7. bölümünde .’Katılan Devletler, ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı gözetmeksizin herkes için düşünce, vicdan, din veya inanç özgürlüklerini de kapsamak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterirler.

Katılan Devletler, insan kişiliğinin özündeki onurdan doğan ve kişinin özgür ve tam gelişmesi için zorunlu bulunan, yurttaşlık hak ve özgürlükleriyle, siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel ve başka hakların ve özgürlüklerin etkin biçimde kullanılmasını geliştirir ve desteklerler.

Bu çerçeve içinde, Katılan-Devletler kendi vicdanının buyruğu uyarınca tek başına ya da topluca bir din veya inanca inanmak ve onun gereklerini yerine getirmek özgürlüğünü kişiye tanırlar.’

Bu çerçeve içinde yapılan çalışmalarının sonuncusu, 21 Kasım 1990 tarihli Paris Andlaşması’dır.

Paris Şartında: ‘İnsan Hakları ve temel hürriyetler, tüm insanlarına doğumlarıyla birlikte iktisap ettikleri vazgeçilmez haklardır ve kanunlarla garanti altına alınmışlardır. Bunların korunması ve geliştirilmesi devletin başta gelen görevidir. Bunlara saygı, zorba bir devlete karşı asıl güvenceyi oluşturur. Bunlara uyulması ve tam olarak uygulanması hürriyetin, adaletin, barışın temelidir.

Demokrasi, ifade hürriyetinin, toplumun her kesimine karşı hoşgörünün ve herkes için fırsat eşitliğinin en iyi güvencesidir.

Ayırım gözetmeksizin herkesin: düşünce, vicdan, din ya da inanç hürriyetine, ifade hürriyetine,

Örgütlenme ve toplantı düzenleme hürriyetine, seyahat etme hürriyetine sahip olduğunu;..’

Bu sözleşmeler, hem özgürlüklerin etkili bir güvence sistemine kavuşturulmasını sağlamış, hem de insan haklarının dokunulmaz ve kutsal olduğunu taahhüt altına almıştır.

Bir demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün tam ve kamil manada yerleşmesi ve yürümesi için elden gelen gayret yandan bütün dünyanın küreselleşmesi ‘aynı standart değerlere’ sahip olması ve diğer yandan da, yer yüzünün her yerinde gösterilmiştir.

Bu gelişmelerin sonucu olarak uluslararası standartlara uygun ‘demokrasi, insan hakları ve özgürlük’ mefhumları, özellikleri, detayları, olmazsa olmaz şartlarıyla açık ve kesin bir şekilde adeta matematik bir kesinlikle tesbit olunmuştur.

Çağdaş dünyanın, ‘demokrasi’, ‘insan hakları’, ‘özgürlük’açısından ve bunlara dayalı olarak, ‘Siyasî Partiler Hukuku’ bakımından geldiği son nokta aşağıdaki [I. Bölüm, 3. Fasıl, A.] kısmında belirtilmiştir.

B- İkinci Kısım : Türkiye’deki Gelişmeler.
B -1. Türkiye Bütün Bu Uluslar Arası Demokrasi, İnsan Hakları Ve Özgürlük Standartlarına Uymayı Taahhüt Etmiş Bir Ülkedir.

Türkiye yukarda açıklanan çağdaş, küresel gelişmeleri adım adım takip etmiş. Bütün bu uluslararası andlaşmaları onaylamış ve bunların hükümlerine riayet edeceğini hem kendi vatandaşlarına, hem de Dünya’ya ilan etmiştir.

Nitekim :

Türkiye 24.10.1945’te yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Andlaşmasını 15.5.1945 tarih ve 4801 Sayılı Yasayla onaylamıştır.

Birleşmiş Milletler tarafından 10.12.1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini de 27.5.1949’da onaylamıştır.

Aynı şekilde Türkiye Avrupa Konseyi’nin 3.8.1949’da yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Statüsünü 5456 Sayılı Yasa ile 12.12.1949’da onaylamış ve 8.8.1949 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere Avrupa Konseyi Üyesi olmuştur.

Ve yine Türkiye 3.9.1953’te yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 18.5.1954 tarihinde onaylamıştır.

Bunun gibi Türkiye 22 Kasım 1990’da ilan edilen Paris Şartını aynı toplantıya iştirak ederek imzalamıştır.

B – 2.Uluslararası Taahhütler Milli Hukukun Bir Parçasıdır.

Anayasanın 90. maddesinde açıkça: ‘Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak anlaşmaların onaylanması, TBMM’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır…

Usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.’ hükmü yer almıştır.

Bu hükme göre, Türkiye usulüne uygun şekilde, yukarıdaki uluslararası anlaşmaların altına imza koymuş, bu anlaşma hükümlerini onaylayarak yürürlüğe koymuştur.

Bu anlaşmaların hükümlerinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, bunlar Milli hukukun bir parçası olduğundan, mer’i hukukta tatbiki zaruri hükümlerdir.

Aynı şekilde Türkiye;

Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 14. bölümü gereği kurulan uluslararası Lahey Adalet Divanı’nı en yüksek bir hukuk mercii olarak tanıdığı gibi;

Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarının Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (AİHK) müracaatını 1987’de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (Divanın) (AİHM) yetkisini ise 1990’da kabul etmiştir.

Böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini de üst mahkeme olarak kabul etmiş, bu Anlaşmaların ilgili hükümleri gereğince vatandaşlarının ve kurumlarının bu Mahkemelere müracaat hakkını tanımış, bu Mahkemelerin hükümlerine uymayı taahhüt etmiştir.

B- 3. Uluslararası Standartlara Göre Lâiklik; Din, Vicdan Ve İfade Hürriyetinin Teminatı Olduğu Gibi; Dine Karşı Olma Da Değildir. İnanç Hürriyetini Tahdit Veya Ortadan Kaldırmanın Vasıtası Olarak Kullanılamaz.

Türkiye’nin de taraf olduğu yukarıda zikredilen uluslar arası anlaşmaların hepsi demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün en önemli parçası olarak ‘Din ve Vicdan Hürriyeti’ni kabul etmiştir.

Ve yine gelişmiş batı ülkelerindeki tatbikatta açıkça görüldüğü gibi, din ve vicdan hürriyetinin ‘olmazsa olmaz’ şartı olarak kabul ettikleri ayrılmaz parçaları şunlardır:

  1. İfade hürriyeti; İnancını açıklama ve inancına uygun konuşma hürriyeti.
  2. Öğrenim hürriyeti; Dinini öğrenme ve öğretme hürriyeti. 3. Örgütlenme hürriyeti; İnanan insanların dini hizmetleri gerçekleştirmek için örgütlü olarak çalışma hürriyeti.
  3. İbadet hürriyeti; Dininin emirlerini yerine getirebilme ve inancına uygun olarak yaşama hürriyeti.

Lâik devlet, akıl ve ilim esaslarına dayalı olarak, kendi düzenini kurar ve lâik olduğu için de, vatandaşlarına, her türlü inanç sahibine eşit ve tarafsız bir şekilde davranır ve bu hakları tanır.

Uymayı taahhüt ettiğimiz uluslararası standartlara göre, diğer insan haklarının tarifinde olduğu gibi lâikliğin de ne olup, ne olmadığı konusunda batıdaki uygulamalardan yararlanmak mümkündür.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, daha baştan devletin temel esaslarının uluslararası standartlara uygun olması benimsenmiş ve buna uygun olarak da Lozan Anlaşmasıyla Türk vatandaşlarının tamamı için inanç hürriyetinin olmazsa olmaz mahiyetindeki unsurları çeşitli maddelerde ayrı ayrı teminat altına alınmıştır.

Nitekim, Lozan Anlaşması’nın 3. faslı ‘Azınlıkların Himayesi’ başlığını taşımakta olup, bu fasılda yer alan 38. maddede aynen . ‘Türk Hükümeti; doğum yeri., milliyet, lisan, ırk veya din ayırımı yapmaksızın Türkiye ahalisinin tamamına hayat ve özgürlükler bakımından tam ve kamil bir koruma bahşetmeyi taahhüt eder’ denilmektedir.

Bu hüküm gereğince herkese ve bu meyanda azınlıklara da tam ve kamil manada özgürlüklerin tanındığı ve bu hakların korunacağı taahhüt edilmiştir.

Yine aynı maddede yer alan; ‘Türkiye’nin bütün ahalisi kamu düzeni ve genel ahlaka aykırı olmayan her din, mezhep veya itikadın gerek topluca, gerekse bireysel olarak hakkına sahip olacaklardır.’ hükmü ile de herkese din hürriyeti tanınmıştır.

Aynı şekilde Lozan Anlaşmasının 39. maddesinde yer alan ‘Herhangi bir Türk vatandaşının özel ve ticari ilişkilerinde, din ve basın yayında, genel toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanması kısıtlanmayacaktır.’ demek suretiyle din hürriyetinin ayrılmaz bir parçası olan ifade hürriyeti uluslararası bir Anlaşmayla her Türk vatandaşı için teminat altına alınmıştır.

Ve yine Lozan Anlaşmasının 40. maddesinde yer alan; ‘Gayrimüslim ekalliyetlere mensup olan Türk tebaası hukuken ve fiilen diğer Türk tebaaya tatbik edilen aynı muamele ve aynı teminattan müstefit olacaklar ve bilhassa, masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müesesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müesesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve ayini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacaklardır.’ hükümleriyle hiçbir ayırım yapılmaksızın bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ve bu arada gayrimüslim azınlıkların da din hürriyetinin ayrılmaz parçası olan öğrenim, örgütlenme ve ibadet hürriyeti teminat altına alınmıştır.

Ayni şekilde Lozan Anlaşması 42. maddesinde yer alan : ‘Türkiye hükümeti gayrimüslim azınlıkların aile hukuku ve şahsi hukuk bahsin de bu konuların azınlıkların örf ve adetlerine uygun her türlü yasa çıkarmayı kabul eder. Bu yasalar Türkiye Hükümeti ile ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden oluşan özel komisyonlar tarafından düzenlenecektir. Uyuşmazlık halinde Türkiye Hükümetiyle Birleşmiş Milletler müştereken , Avrupa hukukçuları arasından , tarafların seçtiği hakemlere ilaveten bir baş hakem seçeceklerdir’ Lozan Anlaşmasının 43. maddesinde yer alan ‘Gayrimüslim azınlıklara mensup Türk vatandaşları inançlarına aykırı veya dini ibadetlerini engelleyen herhangi bir muamelenin ifasına mecbur tutulmayacakları gibi, (kendi) hafta tatilleri gününde mahkemelerde bulunmaktan veya herhangi bir kanuni muamele icrasından kaçındıklarından dolayı bunların hiçbir hakları düşmeyecektir.’ hükümleriyle din ve vicdan hürriyetinin ayrılmaz parçası olan ve ibadet hürriyetinin bir bölümünü teşkil eden dininin emirlerine örf ve adetlerine uygun şekilde yaşama hürriyeti teminat altına alınmış ve özel hukuk imkanı verilmiştir.

Görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunun temeli olan Lozan Anlaşmasıyla uluslararası standartlara uygun olarak din ve vicdan hürriyetinin bütün ayrılmaz parçalarının bütün çağdaş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de uygulanacağının teminatı verilmiştir.

B – 4. Milli Hukukumuzun, Siyasî Partilerle İlgili Gayesi de; Çağdaş Demokrasi, İnsan Hakları de Özgürlük Standartlarına Noksansız Uymaktır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Türkiye Cumhuriyetinin daha kuruluş esnasında bile her sahada çağdaşlık temel ilke olarak benimsenmiştir. O günden bugüne kadar da daima çağdaş gelişmelere uymak için elden gelen gayret gösterilmiştir. Çağdaşlığın ölçüsü olan demokrasi, insan hakları, özgürlük bakımından da en ileri ülkelerdeki uygulamaların ortaya koyduğu dünya standartlarına ulaşmak ve aynı seviyede olmak Türkiye’nin her zaman temel gayesi olmuştur.

Siyasî partilerle ilgili Anayasa ve kanuni düzenlemeler de bu temel prensipler ve hedefe bağlı olarak geliştirilmiştir.

Aşağıdaki bölümde (I. Bölüm, 2. Fasıl, 1. Kısım) dünyadaki gelişmeye paralel olarak memleketimizde, siyasî partilerimizle ilgili mevzuatta yapılan değişikliklerin mahiyeti ve ana gayeler bakımından ne ifade ettikleri açıklanmıştır.

B- 5. Türkiye’nin Uymayı Taahhüt Ettiği Uluslararası Anlaşmalara Göre Siyasî Partiler Hukukunda Geldiği Son Nokta :

Uluslararası andlaşmalar ‘kanun hükmünde’ olup doğrudan uygulanma gücüne sahip olduğundan gerek Lozan Andlaşması gerekse AİHS hükümleri, Türkiye için bugün gelinen nokta açık ve net ilkeler ortaya koymaktadır. Siyasî parti davalarında da AİHS hükümlerinin gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Bu gereklilik, yüksek mahkemelerin varlık nedenleri (raison detre) düşünüldüğünde, kendini daha fazla hissettirmektedir. Anayasa Mahkemeleri, hak ve özgürlükleri, kamu erkini kullananların muhtemel ihlallerine karşı korumak için vardırlar. (DURAN, L.: ‘The Function and Position of Constitutional Jurisdiction in Turkey’, in: Turkish Public Administration Annual, 1984, no.11,sh.3),

‘Anayasa Mahkemesi eski üyelerinden Sayın Yı1maz Aliefendioğlu’nun kelimeleriyle ifade edecek olursak’, ‘Anayasa Mahkemesi, Anayasa ilkelerini yorumlarken, insan hak ve özgürlüklerinin eriştiği çağdaş anlayış ve insan haklarına saygıyı sürekli göz önünde tutmak, Anayasa’nın öngördüğü devlet yetkileriyle temel hak ve özgürlükler arasındaki dengenin korunmasına özen göstermek durumundadır’ (‘Karşıoy Yazısı’, E.1993/3, K.1994/2, AMKD, sayı 30, cilt 2, sh.1217/1218.)

Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden de Anayasa Mahkemesi’nin 30. Kuruluş Yıldönümünde düzenlenen Sempozyum’un açış konuşmasında aynı gerçeği belirtmiştir. Sayın Özden’e göre: ‘İnsan hakları evrensel bir ülküdür. Her durum ve koşulda, her zaman yaşanıp savunulmalı, hiçbir nedenle sınırlanmamalı ve özüne dokunulmamalıdır. İnsan haklarının çiğnenmesi bağışlanmaz bir suç kabul edilmedikçe bu konudaki yakınmaların arkası kesilmez. Hukukçuların özellikle anayasa yargıçlarının bu konuda sorumlulukları büyüktür. Mahkememiz, insan haklarına dayanan, yollamalar yapan kararlar vermektedir. Yargıçların da uluslararası sözleşmelere daha çok özen göstermesi gerekir.’ (‘Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’in Açış Konuşması’, Anayasa Yargısı, no.9, sh .10/l1.)

Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Doç. Dr. Mehmet Turhan’ın da belirttiği gibi: ‘Anayasa Mahkememiz, bir siyasî partinin kapatılması davasında, ‘kanun hükmünde’ olduğu için AİHS’ni Siyasî Partiler Yasası ile birlikte değerlendirmek; Anayasaya aykırılığı tespit ederken de, Anayasa hükümlerini AİHS’de (ve ek Protokollerde) öngörülen hak ve özgürlükleri dikkate alarak yorumlamak durumundadır.’ (TURHAN, M.: ‘Demokratik Devlet İlkesi Açısından Siyasî Partilerin Kapatılmaları ile İlgili Hükümlerdeki Uyumsuzluklar’, in: Yeni Türkiye, sayı 10, yıl: 1996, sh.420.)

Nitekim Anayasa Mahkemesi kimi kararlarında AİHS’nin örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesine göndermede bulunmuştur. (Örneğin bkz. E.1993/3 K.1994/2, 16.6.1994; AMKD, sayı:30, Cilt:2, sh.1207/1208).

Dolayısıyla, Türkiye’de bir Siyasî parti kapatma davasında şu hususların değerlendirilmesi gerekir:

a- Siyasî parti kapatma kakarı AİHS 11. maddesinin ikinci paragrafından sayılan sebeplerden hangisine dayandırılmaktadır’ Partinin programı ya da eylemleri kamu güvenliğini mi tehdit etmektedir’ Genel ahlaka mı aykırıdır’ Yoksa başkalarının hak ve özgürlüklerini mi ihlal etmektedir’

Öncelikle bu soruları sınırlama temellerini dar bir yoruma tabi tutarak cevaplamak gerekir.

Anılan sorulara açık ve kesin cevaplar bulunamıyorsa bir siyasî partinin kapatılması talebiyle dava açılamaz.

Sınırlama nedenlerini keyfi, geniş yoruma tabi tutarak ve kapsamlarını genişleterek de bu sorular ‘olumlu’ yönde cevaplandırılamaz.

Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Doç. Dr. Mehmet Turhan bu kavramlardan ne anlaşılması gerektiğini şu şekilde açıklıyor:

‘Bir siyasî partinin kapatılması sözkonusuysa, örgütlenme hak ve özgürlüğünün AİHS’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında sayılan ‘milli güvenlik’, ‘kamu güvenliği’ ve ‘….başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması’ gibi kısıtlama sebeplerinin somutlaştırılması gereklidir. Milli güvenliğin korunması sebebine dayanmak için, örgütlenmenin, ülke topraklarını parçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelik hareketlerin bölge barışını bozma eğilimi gösterdiği delillendirilmeli; kamu güvenliğinin korunması sebebini ileri sürebilmek için ise parti örgütünün terörü desteklediği veya yönettiği, halk arasında kin ve husumet duygularını körüklediği ispat edilmelidir. Keza, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine dayanabilmek için de, terörle örgütün (partinin) bağlantısı kanıtlanmalıdır.’ (TURHAN, Yeni Türkiye, Sayı 10, sh.422)

b- Bu sebeplerden bir ya da daha fazlası ileri sürülerek partinin kapatılması isteniyorsa, bunun ‘demokratik bir toplumda gerekli’ olup olmadığı sorgulanmalıdır. AİHK’nun Sosyalist Parti davasında da vurgulandığı gibi, rastgele, keyfi sınırlandırmaları önlemek için ‘demokratik bir toplumda gereklilik’ katı (strict) bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. (Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun 26 Kasım 1996 tarih ve 21237/93 Sayılı kararı: Sosyalist Parti davası, parg. 81 ) ( E k Bölüm I, No:l)

Burada dikkate alınması gereken husus bir siyasî partiyi kapatmanın ‘acil bir toplumsal gereksinme’ye (presing social need) matuf olup olmadığıdır. Bir başka ifadeyle, zorunlu, kaçınılmaz ve acil bir sosyal ihtiyaç olmadığı müddetçe haklar sınırlandırılamaz.

Bu nedenle, yıllar önce söylenmiş olduğu iddia edilen sözler delil gösterilerek bir siyasî partinin kapatılması mümkün değildir.

Nitekim 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun parti üyelerinin eylem ve konuşmalarının üzerinden iki yıl geçmişse değerlendirmeye alınamayacağını belirten hükmü böylesi iddiaların önünü kesmek içindir. (Madde 101/d-1)

Aynı şekilde kapatılması istenen siyasî partinin eylem ve düşüncelerinin ‘potansiyel tehlike teşkil ettiği’ ve ‘ileride büyük zararlara sebep olabileceği’ gibi faraziyelerle de örgütlenme özgürlüğü kısıtlanamaz.

Bu açıklamalar ışığında iddianamede yer alan ve Sayın Başsavcının Partimizin kapatılmasına delil olarak ileri sürdüğü görüş ve beyanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile garanti altına alınmış ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiği açıktır. Aşağıda ayrıntısıyla izah edileceği üzere; iddia konusu görüş ve konuşmaların AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasındaki sebepler kapsamında mütalaa edilmesi mümkün değildir. Bu ifadelerin, ‘geniş’ ve ‘keyfi’ yorumlanması halinde dahi sınırlandırma sebeplerine dayanılması mümkün değildir. Ayrıca, bu şekildeki sınırlandırmalar, temel unsurları ‘çoğulculuk’ ve ‘hoşgörü’ olan demokratik bir toplumda ‘gerekli’de değildir. Dolayısiyle parti kapatma davaları bir yandan örgütlenme hakkını ortadan kaldırmakta, diğer yandan da ifade özgürlüğünun alanını son derece daraltmaktadır. Çağdaş demokrasilerde şiddet ve terörü savunmayan, başkaları için ‘açık’, ‘ciddi’, ‘mevcut’ ve ‘somut’ bir tehlike teşkil etmeyen siyasî partiler kapatılamaz ve kapatılamamaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının soğuk savaş şartlarında ve faşist rejimlerin henüz hayaletinin hafızalarda taze olduğu bir dönemde Federal Almanya Anayasa Mahkemesi’nin Faşist Parti ve Komünist Partisi’ni kapatma kararları 50 yıl önceki o dönemin şartları içinde değerlendirilmesi gereken istisnai durumlardır. Bunun dışında çağdaş dünyanın bugün ulaştığı noktada genel kural olarak siyasî partiler kapatılamaz. Kapatılamaz, zira siyasî partiler modern demokrasinin olmazsa olmaz unsurlarıdır. Nitekim, aynı partiler daha sonra tekrar kurulmuş; fakat, bir daha kapatılmamışlardır.

Helsinki İnsan Hakları İzleme Komitesi (Human Rights Watch) gibi saygı NGO’ların ve The Ecomomist gibi prestijli uluslar arası dergilerin partimizin kapatılması istemiyle açılan davaya gösterdikleri duyarlılık ve tepki de esasen bu hakikatı ifade etmektedir. (Bkz. Refah Partisinin Kapatılmasına Dair Davaya İlişkin İnsan Hakları İzleme Komitesi Helsinki: Endişe Beyanatı, 3 Temmuz 1997 ve ‘Generals and Politics: The Increasing Lonilenes of being Turkey’, The Economist, 19 Temmuz 1997) (Ek: Bölüm I, No:2 – Ek: Bölüm I, No:3)

Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Partisi’nin kapatılma kararlarını Sözleşme’nin 11. maddesi ile garanti altına alınan örgütlenme özgürlüğüne oybirliği ile aykırı bulması da bu görüşe somut destek teşkil etmektedir. TC. Dışişleri Bakanlığı’nın Adalet Bakanlığı’na yazdığı AKGY+387-2614 sayı ve 25 Şubat 1997 tarihli yazı) :

  1. Fasıl : Türkiye’de Siyasî Partiler Hukuku İle İlgili Gelişmeler
A- Birinci Kısım: Türkiye’de Siyasî Partilerle İlgili Mevzuatın Ve Tatbikatın Gelişmesi

Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’mızın ”Başlangıç’ kısmında belirtildiği gibi ‘Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak’ demokratik ülkeler arasındaki yerini almıştır. Böylece Anayasa’mız daha ‘Başlangıç’ kısmında Türkiye’nin demokratik bir ülke olduğunu, demokrasi ve insan hakları bakımından bütün dünyadaki çağdaş demokratik ülkelere paralel olarak gelişmekte olan bir ülke olduğunu açık bir şekilde belirtmiştir.

Demokrasilerde temel esas milletin iradesidir. Bu yüzden demokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Milli iradeye dayanmayan hiçbir güç meşru sayılamaz. Milli iradenin baskı ve engellemelerle tecellisinin önlenmesi demokrasiyle bağdaşmaz. Demokrasilerde iktidarı da muhalefeti de belirleyen tek güç, milli iradedir. Başka bir deyişle demokrasilerde iktidar yönetim yetkisini, muhalefet ise denetim hakkını milli iradeden alır. Milli irade, siyasî partilerle tezahür eder. Bu yüzden siyasî partiler demokrasilerin vazgeçilmez temel unsurlarıdır. Bundan dolayıdır ki çağdaş dünyada ‘ kutsal devlet’ anlayışı yerine, ‘demokrasinin, insan haklarının ve özgürlüğün kutsallığı’ anlayışı yerleştikçe siyasî partilerin kapatılmaması fikri esas olmuş ve olmaktadır. Esasen totaliter rejimlerdeki ‘kollektif suç’ yerine çağdaş ülkelerde ‘suçun şahsi1iği ‘ prensibinin yerleşmesi de siyasî partilerin kapatılmaması temel esasını pekiştirmiştir. İşte bu çağdaş gelişmelere paralel olarak Türkiye’mizde de 50 yıldan beri demokrasimiz çeşitli merhalelerden geçerek bu çağdaş noktaya ulaşmış bulunmaktadır.

Bilindiği gibi ülkemiz 1946 yılında çok partili hayata geçmiştir. O tarihten bu yana siyasî partiler mevzuatımızda dünyadaki çağdaş gelişmelere paralel olarak çok önemli değişimler olmuştur. Bu gelişmeleri aşağıdaki gibi dört merhale halinde özetlemek mümkündür.

  1. 1946 – 1960 Dönemi
  2. 1961 Anayasası Dönemi
  3. 1982 Anayasası Dönemi
  4. 1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’ndan Sonraki Dönemi
  5. 1946 – 1960 Dönemi:

1946 – 1960 Döneminde siyasî partiler 28.6.1938 tarih ve 3512 Sayılı Dernekler Kanunu’na tabi idi. Bu sebeple siyasî partiler, sıradan dernekler gibi Sulh Ceza Mahkemelerince kapatılabilirdi.

Bir cümle ile o dönemde siyasî partilerimiz başlıca üç şeyden; müstakil bir Siyasî Partiler Kanunundan, Anayasa teminatından ve Anayasa Mahkemesi güvencesinden yoksundu. Bu durum, 1961 Anayasası dönemine kadar devam etti.

  1. 1961 Anayasası Dönemi:

1961 Anayasası ile siyasî partilerimiz için yeni bir dönem başladı. Siyasî partiler ‘demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları’ olarak anayasal kuruluşlar haline geldiler. Bu arada 1961 Anayasası ile Anayasa Mahkemesi kuruldu. Siyasî partileri kapatma davalarına bakma görevi Anayasa Mahkemesi’ne verildi. Böylece siyasî partilerimiz büyük bir teminata; Anayasa Mahkemesi güvencesine kavuştular. 1965 yılında da 648 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu çıkarıldı.

Öte yandan 1971 Anayasa değişikliği ile siyasî partilere, belli şartlar dahilinde, Devlet yardımı öngörüldü. (mad.56/son).

  1. 1982 Anayasası Dönemi:

7 Kasım 1982 günü % 92 nisbetinde halkoyuyla kabul edilen yeni Anayasamız demokrasinin ruhuna uygun olarak siyasî partilere büyük önem vermiş hatta özel korumaya almıştır. Bu da gayet tabiidir. Çünkü siyasî partilerin korunması demokratik rejimin yani milli iradenin korunması demektir.

Siyasî partisiz demokratik siyasî hayat düşünülemez (TEZİÇ, E.:Anayasa Hukuku, 3. baskı, İstanbul, 1996, sh. 305).

Çünkü; ‘demokratik siyasî hayatın motoru siyasî partilerdir’ (DAVER, B.: Siyaset Bilimine Giriş, S. baskı, Ankara-1993, sh. 166).

Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında da belirtildiği gibi: ‘.. çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmaları temel koşuldur… Kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları zordur. Bireysel iradelerini birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, … vazgeçilmez öneme sahip olan siyasî partilerdir’

‘Siyasî partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler…. siyasî katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.’

‘Siyasî partiler, demokratik rejimin ‘olmazsa olmaz”şartıdır.’ Anayasa Mahkemesi, 6.6.1994, E.1993/3, K.1994/2, AKMD, sayı.30, (sh.1061-1229) sh.1184)

Bu yüzdendir ki Anayasamıza göre:’Siyasî partiler demokratik Siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır’ (mad.68, fıkra 2)

‘Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar’ (mad.68, fıkra 3′

Siyasî partiler mahiyetleri itibariyle, hukuken, ‘ serbest kuruluşlar’dır (TEZİÇ, Anayasa Hukuku, sh. 316).

Kamu yararına çalışan bir dernek veya vakıf hükmünde değillerdir. Önemleri itibariyle bunları çok aşan kurumlardır. Bu önemlerinden dolayıdır ki Anayasa’mız siyasî partilere Devlet’in yeterli mali yardım yapmasını öngörmüştür. (mad.68, fıkra 7)

Yine önemlerinden dolayıdır ki Anayasa’mızın amir hükmüne göre: ‘Siyasî Partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir’ (mad.69, fıkra son)

Anayasa’nın sözünü ettiği Kanun, 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’dur.
  1. 1983 Tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunundan Sonraki Dönem:

Bu yeni dönemde çağdaş gelişmelere paralel olarak siyasî partilerin kapatı1maması hususunda büyük ve önemli adımlar atılmıştır.

Nasıl insanlık çağdaşlaştıkça ‘kutsal devlet’ anlayışı yerine ‘demokrasinin, insan hakları ve özgürlüğün kutsallığı’ hakim olmaya başlamışsa, buna paralel olarak milli iradenin serbestçe tecellisinin en mühim vasıtaları olan siyasî partilerin de ufku açılmış, önündeki yasaklar kaldırılmış, teminata kavuşmaları için yoğun çabalar harcanmış ve siyasî partilerin kapatılmaması hedefine paralel olarak bunların kapatılabilmelerine ait şartlar son derece ağırlaştırılmış ve birçok vazgeçilemez hükümlere bağlanmıştır.

Nitekim 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu, siyasî partiler hakkında kapatma davalarının açılabilmesini aşağıda ayrıntılarıyla izah edeceğimiz 5 unsurun hepsinin yerine getirilmesi şartına bağladığı gibi, bir üyenin ihracını da tabii hakimince hüküm giymesi şartına bağlamıştır.

Ayrıca Anayasa Mahkemesi’ne kapatma davası açılınca ilgili üyenin 30 gün içinde ihracı halinde kapatma davasının düşeceği hükmünü de getirmiştir.

Bunun gibi 1995 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile de siyasî partiler lehine aşağıdaki (B-1) bölümünde izah edilen yeni esaslar getirilmiştir.

Türkiye’deki 50 yıllık bu gelişmeyi siyasî partilerle ilgili Anayasa hükümleri, siyasî parti kanunları ve Anayasa Mahkemesi içtihatları açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

B- İkinci Kısım: Siyasî Partiler Hukukunda Ulaşılan Son Merhale:

Yukarıdaki bölümlerde dünyadaki demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerdeki çağdaş gelişmelere genel bir bakış yapılmış, bunlara paralel olarak Türkiye’deki son elli yıllık gelişmelerde ana hatlarıyla belirtilmiş ve yine Türkiye’de bu gelişmelere uygun olarak Siyasî Partiler Hukuku’yla ilgili değişimler ve merhaleler ortaya konulmuştur.

Bu bölümde bütün değişimlerden sonra Türkiye’deki Siyasî Partiler Hukuku’nun eriştiği son merhale ana hatlarıyla belirtilmiştir. Halihazır durumu belirtirken:

B-l. Anayasa’da yapılan değişikliklerle erişilen son merhale,

B-2. Siyasî Partiler Kanunu’nda yapılan değişikliklerle erişilen son merhale,

B-3. Anayasa Mahkemesi içtihatlarıyla erişilen son merhale, olmak üzere üç bölümde kısaca özetlenmiştir.

aöyle ki;

B-1. Anayasa’da Siyasî Partiler Lehine Yapılan Değişiklikler:

Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne dahil etmek için Anayasa’mızda, 1995 yılında siyasî partiler lehine önemli değişiklikler yapılmıştır. Değişikliklerin amacı; Siyasî Partiler Hukuku’nda en son çağdaş normların Türkiye’de uygulanmasını sağlamaktır.

Söz konusu değişiklikleri üç grupta toplayabiliriz.

  1. Kapatma Sebepleriyle İlgili Değişiklikler:

1995 Anayasa değişikliği ile çağdaş gelişmeye paralel olarak Türkiye’mizde de siyasî partilerin kapatılmaması ana prensibi beninsenmiş, 1982 Anayasası ile 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda kabul edilen pek çok kapatma sebepleri ortadan kaldırılmıştır.

Artık bir siyasî partinin kapatılması ancak aşağıdaki üç sebebin, var olması için belirtilen, açık, kesin deliller ve koşulların sübut bulması halinde mümkün olabilecektir.

1 ) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrası hükümlerine aykırı olması,

Böylece 1982 Anayasası ve ayrıca 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda daha önce çok daha şümullü bir şekilde yer almış olan kapatma sebepleri şimdi Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasındaki hususlara inhisar ettirilmiştir.

2 ) Bir siyasî partinin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlar ile yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması,

Önceleri siyasî partilerin yurtdışından yardım almaları kat’i surette yasak iken 1995 değişikliği ile Anayasa, yabancı ülkede bulunmasına rağmen Türk uyrukluğunda olan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alınması yasağını kaldırmıştır. (mad.69, fıkra 9′

3 ) Bir Siyasî Partinin, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin sübut bulması.

Ancak sübut için 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun ilgili maddelerinde belirtilen şartların tahakkuku halinde bir siyasî parti kapatılabilir.

  1. Siyasî Partilere Katılım ve Siyasî Parti Organlarıyla İlgili Değişiklikler:

1995 Anayasa değişikliği ile siyasî haklar genişletilmiş, Siyasî yasaklar azaltılmış, böylece siyasî partilerin daha köklü, güçlü ve etkin kuruluşlar haline gelmeleri için zemin hazırlanmıştır.

Eskiden derneklerin, vakıfların, sendikaların, üniversite öğretim üyelerinin hatta reşit olmasına rağmen 21 yaşını ikmal etmemiş gençlerin, kısacası çok geniş bir kitlenin siyaset yapması yasak iken 1995 Anayasa değişikliği ile bu yasaklar sona ermiştir.

Ayrıca siyasî partilerin kadın kolları ve gençlik teşkilatı kurmaları mümkün hale getirilmiştir.

  1. 1995 Anayasa Değişikliği İle Bir Siyasî Partinin Kapatılmasının Sonuçları hafifletilmiştir: Şöyleki;
  2. Anayasa Mahkemesi kararıyla bir siyasî parti temelli olarak kapatıldığı zaman, 1995’ten önce, kapatılma davasının açıldığı tarihte parti üyesi olan bütün milletvekillerinin vekilliği düşerken artık sadece söz ve eylemleriyle partinin kapatılmasına sebep olan kimselerin milletvekilliğinin düşmesi esası getirilmiştir.
  3. Anayasa’da 1995’te yapılan değişiklikten önce ‘temelli kapatılan siyasî partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden kurucuları, genel başkanı, merkez karar ve yönetim kurulu ile her kademedeki yönetim ve disiplin kurulu üyeleri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi siyasî parti grubu üyeleri başka bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve deneticisi olamazlar’dı.

Günümüzde ise bu yasaklar sadece partinin kapatılmasına sebep olan kimseler için geçerli hale getirilmiştir.

  1. Eskiden bir siyasî partinin temelli kapatılmasına sebep olan kimseler on yıl süreyle siyaset dışı kalırken 1995 değişikliği ile Anayasa bu süreyi beş yıla indirmiştir. (mad.69/VIII)

B-2. Siyasî Partiler Kanunu’ndaki Değişiklerle Ulaşılan Son Merhale:

2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’muz, bir partinin kapatılmasını, bilhassa odak haline gelme sebebiyle kapatma davası açılabilmesini beş kesin şartın gerçekleşmesine bağlamıştır.

Çağdaş gelişmeye paralel olarak siyasî partilerin kapatılmaması ilkesi yönünde adımlar atılırken Türkiye’mizde de 1986 yılında 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda çok önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu meyanda bir siyasî partiden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın bir üyenin ihracını talep edebilmesi için bu üyenin ‘hüküm giymesi’ şartı getirilmiş, bir siyasî partinin suç odağı haline geldiği iddiası ile dava açılabilmesi ise beş kesin şarta bağlanmıştır. Bu şartlar:

  1. Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin ‘hüküm giymeleriyle’ sübut bulması,
  2. Bu üyelerin partiden ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı’nın partiye bildirimde bulunması,
  3. Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,
  4. Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,
  5. Partinin bu fiilleri benimsediğinin de sübuta ermesi.

Anayasa koyucu ise bu şartları dahi yeterli görmemiş olmalı ki yukarıda belirttiğimiz gibi 1995 yılında Anayasa’da siyasî partiler lehine -ilaveten- önemli düzenlemeler yapmış; siyasî katılımcılığı artırırken siyasî partilerin kapatılma sebeplerini azaltmış ve daraltmıştır.

Gerek 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda 1986’da yapılan değişiklikler gerekse1995’te Anayasa’da yapılan değişiklikler, sonuç olarak, siyasî parti yasaklarını azaltan, savunmaya daha fazla imkan tanıyan ve parti kapatmaktan ziyade partilerin sağlıklı bünyeye kavuşmalarını esas alan çağdaş gelişmelere paralel olan değişmelerdir.

B-3. Anayasa Mahkemesi İçtihatlarındaki Gelişme:

Anayasa Mahkemesi içtihatları da, çağdaş gelişmelere paralel olarak ‘parti kapatılmaması ilkesi’ yönünde gelişmiştir.

Yukarıda 1995 Anayasa değişiklikleriyle partilerin kapatılma sebeplerinin son derece daraltıldığını ve 2820 Sayılı Kanun ve 1986 yılında yapılan değişiklikle de ‘odak’ olma sebebiyle siyasî partilerin kapatılmasının birçok şartların sübutuna bağlandığını belirtmiştik.

Bu bölümde ise dünyadaki ve Türkiye’deki çağdaş mevzuat gelişmelerine paralel olarak Anayasa Mahkemesi içtihatlarındaki gelişmelere, parti kapatılmaması istikametinde atılan adımlara değinmek istiyoruz.

Nitekim Yüksek Mahkeme, 500’e yakın sanık ve 80’e yakın eylemle suçlanıp konusu suç teşkil eden fiillerin işlendiği bir ‘odak’ haline gelmekle suçlanan Halkın Emek Partisi’nin odak haline gelmediğine karar vermiştir (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.1992/l, K.1993/l, (R.G.18.8.1993/21672])

Yine Yüksek Mahkeme’miz, tüzük ve programıyla Anayasa’nın 136., Siyasî Partiler Kanunu’nun ise Anayasa’nın Geçici 15. Maddesinin korumasında olan 89. maddesine aykırı davrandığı iddiası ile Demokratik Barış Hareketi Partisi’nin kapatılması için açılan davayı, reddetmiştir (E. 1996/3 [Siyasî Parti-Kapatma) Sayılı dava ile ilgili gerekçeli karar henüz yayınlanmamıştır).

  1. Fasıl : Bu Dava Dünyadaki Ve Türkiye’deki Gelişmelere Ters Düşmüştür.

A – Birinci Kısım: Çağdaş Demokrasilerde Siyasal Partilerin Kapatılması İfade Ve Örgütlenme Özgürlükleri İle Bağdaşmaz.

Dünya ve Türkiye’nin bugün demokrasi, insan hakları, özgürlük, düşünce hürriyeti ve siyasî partiler hukukunda geldiği nokta:

Avrupa insan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Paris Şartı gibi belgeler İnsan hakları ve demokrasi alanında çağdaş dünyanın geldiği en son noktayı göstermektedir. Bu noktada siyasî partiler hukukunun eriştiği son aşamayı tesbit edebilmek için bu belgelerin içeriklerine bakmamız gerekir.

Parti kapatma davalarında AİHS’in ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi ile örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesi öncelikle dikkate alınması gereken hükümler içermektedir. Siyasî partiler birer ‘örgüt’ olarak 11. maddede garanti altına alınan örgütlenme hakkının siyasî alanda tezahürleridirler. Dolayısıyla parti kapatma kararlarının öncelikle 11. madde kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. AİHK’nun içtihatları da zaten bu yöndedir. AİHK Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti kararlarında Sözleşme’nin 11. maddesinin siyasî partilerin kapatılması konusunda bir lex specialis oluşturduğunu düşünmektedir. (Sosyalist Parti (SP/PERİNÇEK v. Turkey davası, Başvuru No:21237/93, Avrupa İnsan Hakları Komitesi Karar Tarihi: 26.11.1996, para.86 (Ek: Bölüm I, No:4). Bununla beraber AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi de parti kapatma davaları için önemli ilkeler ve açık hükümler içermektedir. Bu nedenle biz Sözleşme’nin 11. ve 10. maddelerini birlikte ele alacağız.

AİHS ,11. Maddeye göre:

‘1. Herkes, menfaatlerini korumak için sendika kurma ve onlara katılma hakkı dahil, barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne sahiptir.

  1. Yasalarla öngörülen ve demokratik bir toplumda gerekli olan, milli güvenlik veya kamu güvenliği, düzensizliğin veya suçun önlenmesi, sağlık ve ahlakın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması nedenlerinin dışında hiçbir nedenle bu haklara sınırlama konamaz. Bu madde silahlı kuvvetler, polis ya da devlet memurlarının bu haklardan yararlanmalarına yasal kısıtlama getirilmesini engellemez.’

AİHS’nin 10. Maddesi de benzer şekilde ifade özgürlüğünü ve sınırlarını düzenlemektedir. Buna göre:

‘1. Herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat taşıma ve resmi makamlarca karışılmaksızın ve ülke sınırlarına bakılmaksızın bilgi ve fikirlerin alınıp yayılması özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletleri radyo, televizyon veya sinema girişimlerini izne bağlamaktan engellemez.

  1. Kullanılması ödev ve sorumluluklar içeren bu Özgürlükler, demokratik bir toplumda gerekli olan, ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü veya kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması veya suçun önlenmesi, genel sağlık yada ahlakın korunması başkalarının ün ve haklarının korunması, gizli belgelerinin açıklanmasının engellenmesi yada yargının otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla kanunla konulan kural, şart, kısıtlama ve cezalara bağlanabilir.’ (AİHS 10 ve 11. maddeleri İngilizce aslından çevrilmiştir. Orjinal metinler için bkz. I. Brownlie (ed.), Basic Documents on Human Rights, Third Edition, Oxford: Clarendon Pres, 1992, sh. 330/331)

Görüldüğü gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ifade öz gürlüğü ve örgütlenme hakkı konusunda önce genel ilkeleri vermekte ( 10/ 1 ve 11/1), sonrada bu hakların hangi durumlarda sınırlandırılabileceğini belirtmektedir. (10/2 ve 11/2). Ancak hemen belirtmek gerekir ki Sözleşme çerçevesinde hakların korunması esas, sınırlandırılması ise kesin şartlara bağlanmış istisna niteliğindedir.

Uluslararası İnsan Hakları Hukuku literatüründe otorite olarak kabul edilen Van Dijk ve Van Hool’un da önemle vurguladıkları gibi, bu maddelerin ikinci paragraflarında yer alan ulusal güvenlik, kamu düzeni, genel ahlak gibi sınırlandırma sebeplerinin dar yoruma tabi tutulması gerekir. Aksi takdirde birinci paragrafta garanti altına alınan hakkın yaşama alanı kalmayacaktır. Sınırlandırma nedenleri geniş yorumlandığında Sözleşme’nin öngördüğü hakların korunması ‘hayal’ olmanın ötesine geçemiyecektir. (P.van DIJK & G.J.H. Van HOOL: Theory and Practice of European Convention on Human Rights, Second Edition, Deventer: Kluwer, 1990, sh.583, Ayrıca bkz. P.SIEGHART: The Lawful Rights o Mankind: An Introduction to the International Legal Code of Human Rights, Oxford: OUP, 1986, sh.81)

Böyle bir tehlikeyi önleyebilmek için AİHS, ifade özgürlüğüne ve örgütlenme özgürlüğüne getirilen sınırlamaları da sınırlamıştır. Buna göre 10. ve 11. maddelerinin 2. paragraflarda yer alan nedenlerle haklara yapılan müdahalelerin ‘yasayla öngörülmesi’ (prescribed by law) ve ‘demokratik bir toplumda gerekli (necesary in a democratic society) olması gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) çeşitli davalarda sınırlandırma sebeplerinin nasıl yorumlanmasına ve demokratik toplumun neyi gerektirdiğine dair genel ilkeler ve açık hükümler ortaya koymuştur. AİHM, ‘Silver v.UK’ davasında bu ilkeleri dört ana madde altında özetlemiştir:

(a). (Demokratik toplumda) ‘gerekli’ sıfatı… ‘izin verilebilir,’ ‘sıradan’, faydalı’, ‘makul’, ya da ‘arzu edilir’ gibi ifadelerin esnekliğine sahip değildir.

(b) Taraf Devletler sınırlamaları uygulama bakımından mutlak olmayan bir takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, bu sınırlamaların Sözleşmeye uygunluğu noktasında son söz (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinindir.

(c) ‘demokratik bir toplumda gerekli’ ifadesi (haklara yönelik) müdahalenin ‘acil bir sosyal gereksinimi’ karşılaması ve ‘meşru amacını aşmaması’ demektir.

(d) garanti altına alınan hakkı sınırlandırmaya yönelik istisnaları içeren Sözleşme ifadeleri dar yorumlanmalıdır. (Silver v. United Kingdom davası, 25 Mart 1983, Series A, No.61; (1983J, 5 EHRR 347, para.97.)

ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court) da ifade özgürlüğü ile ilgili kararlarında bir hakkın sınırlandırılabilmesi için o hakkın kullanımının ‘açık ve mevcut bir tehlike’ (clear and present danger) oluşturması gerektiğini belirtmiştir (Bkz. ‘Schenk v. United States’ davası, 249 U.S. 47 [1919], sh.52).

Supreme Court yargıcı Brandeis’e göre: ciddi zarar endişesi, konuşma ve toplanma özgürlüğünü sınırlamayı tek başına haklı gösteremez İnsanoğlu cadılardan korktu ve adınları yaktı. İfade özgürlüğünü meşru bir şekilde sınırlandırabilmek için bu özgürlüğün kullanımının sonucunda ciddi zararlar doğacağına dair endişenin makul temellere (reasonable ground) dayanması gerekir’ (‘Dennis v. United States’ davası, 341 U.S. 494 [1951], sh.585) Benzer bir yaklaşım için bkz. (‘Butler v.Michigan’ davası 352 U.S.380 [1957), sh.383).

Ancak başkaları için ‘açık’, ‘mevcut’ ve ‘ciddi’ bir tehlike sözkonusu ise hakların ve özgürlüklerin kullanımı kısıtlanabilir. Profesör Ronald Dworkin’in ifadesiyle hınca hınç dolu bir tiyatroda yalan yere ‘yangın var!’ diye bağırmak sınırlandırmayı gerektiren davranıştır. [R.DWORKIN: Taking Rights Seriously, London: Duckworth, 1977, sh.204]

Buradaki tehlike ‘açık’, ‘mevcud’ ve ‘ciddi’dir. Bu unsunlar gerçekleşmediği halde, ‘potansiyel tehlike’ yada ‘yoruma başvurma’ suretiyle tehlike tesbiti gibi mülahazalarla özgürlüklerin sınırlandırılması düşünülemez. Bir hakkın kullanımının ‘bugün değilse bile ileride tehlike oluşturabileceği’ faraziyesi ile kısıtlanması söz konusu olamaz.

Parti kapatma davalarında AİHS’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğü de önemli bir yer işgal etmektedir. Handyside davasında ve daha sonraki davalarda AİHM bu konudaki görüşlerini net bir şekilde ortaya koymuştur. AİHM’nin ‘Handyside’ davasında çizdiği ‘demokratik toplum’ resmi daha sonra ifade özgürlüğü ile ilgili hemen her davada tekrar edilmiştir. AİHM düşünceyi açıklama özgürlüğünü çağdaş demokrasinin temel unsuru olarak kabul etmekte ve bu özgürlüğe yönelik sınırlamalara karşı özel bir hassasiyet göstermektedir. ‘Handyside v.UK’ davasında AİHM ‘ifade özgürlüğü’ ve ‘demokratik toplum’ arasındaki ilişkiyi şu şekilde ifade etmiştir: İfade özgürlüğü demokratik toplumun hayati temellerinden biri olup, bu toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için gerekli temel şartlardandır. O (ifade özgürlüğü) sadece ‘lehte’, ‘gücendirmeyen’ veya ‘tarafsız’ ‘bilgi’ ve ‘düşünceler’ için değil aynı zamanda devleti veya belli bir toplum kesimini gücendiren, şok eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Bütün bunlar ‘demokratik toplum’un vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuk, hoşgörü ve müsamahanın (geniş görüşlülüğün) gerekleridir. (Handyside v. United Kingdom, 7.12.1976, Series A, No.24;

/I979-80) I EHRR 737, para. 49. Ayrıca bkz. Sunday times (The) v.United Kingdom, (1979-80) 2 EHRR 245, para.65, Lingens v. Austria, (1986) 8 EHRR 407, para. 41, Castells v. Spain, (1992), 14 EHRR 445, para. 42, Thorgeirson v. Iceland, (1992) 14 EHRR 843, para. 63, Prager and Oberschlich v.Austria, (1995), 21 EHRR 1, para.38, Ivoght v. Germany, (1996), 21 EHRR 205, para. 52.)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yukarıda aktarılan sözleri defalarca tekrarlayarak ifade özgürlüğünün demokratik bir toplum için ne derece önemli olduğunu vurgulamıştır. İfade özgürlüğünün sadece resmi söylemce onaylanmış, ‘sakıncasız’ düşünceler için değil, statükoyu eleştiren hatta siyasî sistemi ‘rahatsız’ edebilecek ‘aykırı’ fikirler için de geçerli olduğunu AİHM açıkça belirtmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün spektrumunun bu kadar geniş olması, demokratik toplumun olmazsa olmaz şartı olan pluralizm ve tolerans gibi değerleri yaşatmak için kaçınılmazdır.

B- İkinci Kısım.Bir Hukuk Devleti Olan Türkiye’de Refah Partisini Kapatmak Mümkün Değildir.

Refah Partisi, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulmuş olup; 14 yıldır Türkiye’de Anayasa ve kanunlara uygun olarak siyasî faaliyet icra etmektedir. Bu zaman zarfında ülkemizde yapılan milletvekili ve yerel yönetimler seçimlerine iştirak etmiş olan Partimiz, Mart 1989 Genel Yerel Seçimlerde, başta 5 ilimiz olmak üzere pek çok belediye başkanlıklarını kazanmıştır; Eylül 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde 62 milletvekili kazanarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Grup oluşturmuştur. Kasım 1993 Kısmi Yerel Seçimlerde, Partimiz adayları önemli belediye başkanlıklarını kazanmışlardır. 27 Mart 1994 Genel Yerel Seçimlerinde ise, başta İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere, pek çok ilin belediye başkanlıklarını, yüzlerce ilçe ve belde belediye başkanlıklarını yine Partimiz adayları kazanmışlardır. Nihayet 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde 158 milletvekili kazanan Partimiz, Türkiye’nin en büyük partisi olarak TBMM’nde grup oluşturmuştur.

Bu zaman zarfında gerek Partimiz adına bulunulan propaganda faaliyetleri, gerek yönetimlerde işbaşına gelen Partimiz temsilcilerinin icraatları hep hukuki zeminde kalmıştır. Yerel yönetimlerde işbaşına gelen Partimiz mensupları, örnek bir yönetim sergileyerek halkımızın teveccühünü kazanmışlardır.

Bu teveccühün bir sonucu olarak, 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde Türkiye’nin en büyük partisi hüviyetini kazanan Partimiz, önce Anamuhalefet partisi görevini üstlenmiştir. Partimiz, Anamuhalefet Partisi olarak bu dönemde önemli hukuki ve siyasî başarılar elde etmiştir. Bu başarılar neticesinde Partimiz, büyük koalisyon ortağı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükümetinin kurulmasında görev almış; Partimiz Genel Başkanı, Başbakanlık görevini üstlenmiş; 18 bakanlık görevi, Partimiz mensubu milletvekillerince üstlenilmiştir.

  1. Yasama döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde teşkil edilen, başta Plan ve Bütçe Komisyonu olmak üzere, pek çok Meclis İhtisas Komisyonundaki başkanlık görevi Partimiz milletvekillerince deruhte edilmiştir.

Bu dönemde TBMM bünyesinde teşkil olunan Meclis Soruşturması ve Araştırması Komisyonlarında Partimiz milletvekilleri görev ifa etmişlerdir.

Partimiz temsilcilerinin bütün bu faaliyetleri hep hukuki zeminde icra edilmiştir.

Bu arda önemle belirtmemiz gerekir ki; büyük koalisyon ortağı olarak Partimizin görev aldığı Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükümeti aleyhine muhalefet partilerince verilen 12 Gensoru Önergesi TBMM’nce reddedilmiştir. Bu vakıa karşısında, gerek Başbakan sıfatıyla, gerek bakan sıfatıyla 54. Hükümette görev alan Partimiz temsilcilerinin Siyasî sorumluluklarının söz konusu olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Siyasî sorumluluğun söz konusu olmadığı faaliyetleri dolayısıyla Partimiz temsilcisi siyasî şahsiyetlerin hukuki sorumluluğundan da bahsedilemez.

Nitekim; Prof. Dr. Erdoğan TEZİÇ’in şu görüşleri bu düşüncemizi açıkça teyid etmektedir:

‘Bir iktidar partisi için kapatma mekanizmasının işlemesi düşünülemez.’ (TÜSİAD, Demokratik Standartların Yükseltilmesi Paketi Tartışma Toplantıları Dizisi, Mayıs 1997) (Ek: Bölüm I, No: 5)

Ayrıca, Refah Partisi 4 milyonu aşkın resmi kayıtlı üyesi ile Türkiye’nin ve hatta dünyanın en büyük partisi hüviyetini kazanmıştır. Takriben 35 milyon seçmen kitlesi olan ülkemizde 4 milyon resmi kayıtlı üyesi ile Partimiz 1989 Genel Yerel Seçimlerde % 10, 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde % 17, 1994 Genel Yerel Seçimlerinde % 20 ve 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde % 22 oy almış bir partidir.

Bu görünüm karşısında, 14 yıldan beri yasalar içinde faaliyet gösteren ve Türkiye’nin en büyük partisi olan Refah Partisi’nin kapatılması hukuken mümkün değildir. Aksi takdirde, Anayasanın 2. maddesinden Devlete izafe edilen demokratiklik vasfı inkâr edilmiş olur. Aslında böyle bir uygulama, Anayasa’ya aykırılık arz edecektir!

Çünkü bu rakamlardan da ve son günlerde yapılan anketlerden de açıkça görüldüğü gibi Refah Partisi sempatizanlarıyla Türkiye’nin üçte birini temsil etmektedir.

Bu topluluğun demokratik rejimde yok farz edilmesi de göz ardı edilmesi de mümkün değildir. Esasen çağdaş dünyada parti kapatmak artık söz konusu değildir. Çünkü parti kapatmakla herhangi bir sonuca ulaşılması mümkün değildir. 14 yıldan beri yasalar içerisinde çalışarak gerek yerel yönetimlerde gerekse merkezi yönetimde halkımıza büyük hizmetleri ifa etmiş olan Refah Partisi’nin iktidarda iken ve lâikliğe aykırı hareket ettiği iddiasıyla TBMM’ne verilen Gensorunun TBMM’nce reddedildiği 20 Mayıs 1997 gününün tam ertesi günü, o güne kadar yıllarca bütün sayın Başsavcılar tarafından Refah Partisi aleyhine bir dava açılmasının hukuken mümkün olmadığının defalarca açıklanmış ve tekrar edilmiş olmasına rağmen hiç bir usul hükmü dikkate alınmadan, Partiye haber vermeden birdenbire bu davanın açılması hem Türkiye’de hem modern dünyada bir büyük hayrete ve reaksiyona sebep olmuştur.

(The Economist, 19 Temmuz 1997, Ek: Bölüm I, No.3)

(New York Times, 19 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No.6)

(New York Times, 14 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No.7)

(Deutsche Presse Agentur, 30 Mayıs 1997, Ek: Bölüm I, No.B)

Bütün uluslararası kuruluşlar böyle bir harekete karşı daha ilk andan şiddetle reaksiyonlarını ortaya koymuşlardır. Bugünkü çağdaş dünyada ve Türkiye’de böyle bir olayın cereyan etmiş olması Refah Partisi’ne değil daha çok Türkiye’ye gölge düşürmüştür. Ülkemizin uluslararası görünümünü demokrasinin ve yasaların gereği olarak hiç bir hukuki mesnede dayanmadan ve kanunların gösterdiği usul hükümlerinden hiç birini yerine getirmekten açılmış olan bu davanın bir an evvel esasına bile girilmesizin usul yönünden derhal reddedilmesi son derece büyük önem taşımaktadır. Yüksek Mahkemenin çağdaşlık, demokrasi ve ulusumuz adına bu şerefli görevi en kısa zamanda yerine getireceğine kesinlikle inanıyoruz.

Aşağıdaki bölümlerde neden bu davanın daha ilk incelemede usul bakımından reddedilmesi gerektiğinin gerekçeleri, davanın esas bakımından hiç bir hukuki mesneden dayanmadığı, hiç bir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde belirtilmiştir.

  1. Bölüm Dava ile İlgili Anayasa ve Kanun Hükümleri

A – Birinci Kısım : Anayasa Hükümleri

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Önceki Metin

MADDE 68- (fıkra 4) Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz. (fıkra 5) Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan Siyasî partiler kurulamaz.

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Sonraki Metin

MADDE 68- (fıkra 4) Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilklerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Önceki Metin

MADDE 69- (fıkra 1) Siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.

(fıkra 5) Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetlerini de takip eder.

(fıkra 6) Siyasî partilerin, kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince karara bağlanır.

(fıkra 7) Temelli kapatılan Siyasî partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir Siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve deneticisi olmayacakları gibi, kapatılmış bir Siyasî partinin mensuplarının üye çoğunluğunun teşkil edeceği yeni bir Siyasî parti de kurulamaz.

(fıkra 8) Siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslar arası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakdi yardım alamazlar, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket eden Siyasî partiler de temelli kapatılır.

(fıkra 9) Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Sonraki Metin

MADDE 69- (fıkra 4) Siyasî partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.

(fıkra 5) Bir Siyasî partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

(fıkra 6) Bir Siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.

(fıkra 7) Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.

(fıkra 8) Bir Siyasî partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

(fıkra 9) Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan Siyasî partiler temelli olarak kapatılır.

(fıkra 10) Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile Siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.

B- İkinci Kısım: Siyasî Partiler Kanunundaki Hükümler

‘Görevli mahkeme ve savcılık

MADDE 98- Siyasî partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekilinin açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle, dosya üzerinde inceleme yapılarak karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırır.

Anayasa Mahkemesince verilen kararlar kesindir.

Cumhuriyet Başsavcılığı, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırılması ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet savcılarına ve sorgu hakimlerine tanınan bütün yetkilere sahiptir. Ancak; Anayasanın ve kanunların sadece hakimler tarafından kullanılabileceğini belirttiği yetkiler bunun dışındadır.

Cumhuriyet Başsavcısının görevlendireceği Cumhuriyet Başsavcıvekili veya Cumhuriyet Başsavcısı yardımcıları Siyasî partilerin kongrelerini izleyebilecekleri gibi, Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasî partilerden incelemek üzere gerekli gördüğü belgeleri de isteyebilir.

Siyasî partiler, Cumhuriyet Başsavcılığının isteklerine en geç onbeş gün içinde cevap vermek zorundadırlar.

Cumhuriyet Başsavcısı, soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcıvekili veya yardımcıları eliyle de yürütebilir.

Cumhuriyet Başsavcısının soruşturma için görevlendirdiği Başsavcı yardımcılarının, Yargıtay üyeliğine seçilmeleri hali hariç, soruşturma sonuçlanıncaya kadar süreli veya süresiz başka bir göreve atanmaları Cumhuriyet Başsavcısının yazılı muvafakatına bağlıdır.

Siyasî Partilerle İlgili Yasakları İnceleme Kurulu

MADDE 99- Siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin isteklerin, Cumhuriyet Başsavcılığınca reddi halinde, yapılan itirazları incelemek üzere Siyasî Partilerle ilgili Yasakları İnceleme Kurulu kurulmuştur.

Bu Kurul, Yargıtay ceza daireleri başkanlarından kurulur. Bunların en kıdemlisi Kurulun Başkanıdır. Daire başkanlarının özürleri halinde dairenin en kıdemli üyesi Kurula katılır. Kurul üye tamsayısı ile toplanır. Karar yeter sayısı, üye tamsayısının salt çoğunluğudur.

Siyasî partilerle ilgili yasaklara aykırılık halinde dava açılması

MADDE 100- Bir Siyasî partinin, bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlal etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından partinin kapatılması davasının açılması:

  1. a) Resen,
  2. b) Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle,
  3. c) Bir Siyasî partinin istemi üzerine,

Olur.

Ancak, bir Siyasî partinin Cumhuriyet Başsavcılığından dava açılmasını isteyebilmesi için, bu partinin son milletvekili genel seçimlerine katılmış olması, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunması, ilk büyük kongresini yapmış olması, partinin merkez karar ve yönetim kurulunun üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu ile dava açılmasının istenmesi yolunda karar alınmış bulunması ve istemin parti adına parti genel başkanı tarafından Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak yapılmış olması gerekir.

Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanının veya partinin yazılı isteminde yeterli delil bulunduğu kanısına varırsa davayı açar. Yeterli delil bulunmadığı kanısına varırsa dava açmayacağını istemde bulunan Adalet Bakanına veya Siyasî parti genel başkanlığına yazı ile bildirir.

Adalet Bakanının veya Siyasî partinin, Cumhuriyet Başsavcılığının bildirimi üzerine, bu bildirimin tebliği tarihinden başlayarak otuz gün içinde Siyasî Partilerle ilgili Yasakları inceleme Kuruluna yazı ile itirazda bulunma hakkı vardır.

Kurul, itirazı ivedilikle en geç otuz gün içinde inceler; itirazı haklı görmezse dava açılmaz; haklı görürse, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesine dava açmakla yükümlüdür.

Bu maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazetede yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanamaz.

Dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması

MADDE 101- Anayasa Mahkemesince bir Siyasî parti hakkında kapatma kararı:

  1. a) Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,
  2. b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,
  3. c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo veya televizyonda yaptığı konuşmanın bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,

Hallerinde verilir.

  1. d) 1- (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı, mercii veya kurulu tarafından bu Kanunun 4 üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, merci veya kurulan işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4 üncü kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.

Siyasî parti, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o Siyasî partinin kapatılması hakkında dava açar. Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenmiş iddianamenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili Siyasî parti tarafından söz konusu parti organı, mercii veya kurulunun işten el çektirilmesi ve parti üyesi veya üyelerinin partiden kesin olarak çıkarılmaları halinde, o partinin kapatılması hakkındaki dava düşer. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi dosya üzerinde inceleme yaparak ve gerekli gördüğü hallerde Cumhuriyet Başsavcısının ve Siyasî parti temsilcilerinin sözlü açıklamalarını ve konu üzerinde bilgisi olanları da dinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı karar bağlar.

2- (I ) numaralı bend gereğince bir Siyasî partiden kesin olarak çıkarılan veya çıkarılmayıp da bir Siyasî partinin kapatılmasına olan üyeleri, çıkarma kararının veya Anayasa Mahkemesinin kapatma kararının kendilerine yazı ile bildirilmesinden başlayarak on yıl süre ile başka hiçbir Siyasî partiye alınamaz, parti kurucusu olamaz, seçimlerde parti listelerinde bağımsız aday da gösterilemez ve milletvekilliği için aday olamazlar. Aksi takdirde bu gibileri üye kaydeden veya parti kurucusu olarak kabul eden veya seçimlerde bağımsız aday gösteren Siyasî partiler hakkında da (1 ) numaralı bend hükümleri uygulanır.

Bir Siyasî parti üyesinin, bu madde gereğince partisinden kesin olarak çıkarılması veya çıkartılmayıp da partinin kapatılmasına sebep olması halinde, hakkında ayrıca genel hükümlere göre işlem yapılır.

95 inci madde hükmü saklıdır.

Cumhuriyet Başsavcılığının isteklerine uyulmaması halinde yapılacak işlem:

MADDE 102- Siyasî partilerin denetimi ve faaliyetlerinin takibi hususlarında Cumhuriyet Başsavcılığının istediği bilgi ve belgeleri, belli edilen süre veya belli edilmemesi halinde makul süre içinde vermeyen Siyasî partiye Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ikinci bir yazı tebliğ olunur. Bu yazıda, belirtilen süre içinde cevap verilmediği ve istek yerine getirilmediği takdirde o Siyasî partinin kapatılması için dava açılabileceği de belirtilir. Bu tebliğde bildirilecek süre içinde yine istek yerine getirilmez veya cevap verilmezse Cumhuriyet Başsavcılığı o Siyasî partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesinde resen dava açabilir.

Kanunsuz Siyasî faaliyetlere mihrak olma sebebiyle kapatma:

MADDE 103- Bir Siyasî partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97 inci maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o Siyasî parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.

Bir Siyasî partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongere, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur.’

III. Bölüm- Davanın Usul Bakımından Reddi Gerekir

A -1. Parti Kapatma Davalarında, Yargılamanın Güvencesi, Usul Kurallarıdır.

Yukarıda da açıklandığı gibi Siyasî partilerin uymadıkları takdirde kapatma sebebi olabilecek hususlar ile kapatma kararı verilebilecek haller, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda düzenlenmiş ve 1995 Anayasa değişikliği ile kapatma sebepleri ve halleri, yasadakilere oranla daha da dar kapsamlı ve mantıklı bir hale getirilmiştir (TANÖR. B: Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri, TÜSİAD Raporu, s.51 )

Siyasî partilerin kapatılması davalarının iki safhası vardır:

  1. Davanın açılmasından önceki safha
  2. Yargılama safhası.
  3. Davanın açılmasından önceki safha :

Davanın alt yapısının hazırlandığı safhadır. Bu hazırlığı, Yargıtay C. Başsavcısı yapacaktır. Siyasî partiler hakkında, ancak hangi şartlar kapatma davası açılabileceği, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 ve103. maddelerinde düzenlenmiştir. 1995 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerle ilgili olarak TBMM Anayasa Komisyonu da, 1995 Anayasa değişikliği sırasında, bu hususu şu şekilde belirtmiştir;

‘…..partinin tüzüğü gibi programı da Anayasa ve kanunla partiler için konan yasaklara veya emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi’nce temelli veya basit olarak kapatılacaktır… Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz, Siyasî partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlenmiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır…..Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatılmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır.’ (Anayasa Komisyonu Raporu: TBMM, Dönem: 19, Yasama Yılı: 4 (S.Sayısı:861 sh: 32/33)

Görülmektedir ki, Siyasî partilerin mevzuatı, parti tüzük ve programının, yasaklara aykırı olması halini, kapatma nedeni olarak saymış, ancak bu konuda Başsavcıya bir mükellefiyet yüklemeyerek, doğrudan kapatma davası açabilme yolunu açık bırakmıştır. Fakat buna mukabil bir Siyasî parti hakkında, yasak eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olması iddiasıyla kapatma davasının açılması bir takım usuli işlemlere bağlanmıştır.

Buna göre bir Siyasî partinin, yasak eylemlerin mihrakı (odağı) haline gelmesi, iddiasının ileri sürülebilmesi için ancak aşağıdaki 5 şartın hepsinin de sübut bulması ile mümkündür. Bu şartlar:

  1. Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin ‘hüküm giymeleriyle’ sübut bulması
  2. Bu üyelerin partiden ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı’nın partiye bildirimde bulunması,
  3. Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,
  4. Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,
  5. Partinin bu filleri benimsediğinin de sübuta ermesi.

Yukarıdaki şartların hepsinin birden sübut bulması halinde bir partinin odak olma iddiasıyla kapatma davası açılabilecektir.

  1. Yargılama Safhası :

Bilindiği gibi, Siyasî partilerin kapatılması davalarına, Yargıtay C. Başsavcısının, açacağı dava üzerine, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle Anayasa Mahkemesi’nce bakılmaktadır (Any. mad.69, fıkra4; Siyasî Partiler Kanunu, mad.98, fıkra 3; Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun, mad.33).

Yukarıda belirttiğimiz prosedür işletilerek açılan kapatma davalarında Yüksek Mahkeme, parti yasaklarına aykırı eylemlerinden ötürü bir partinin temelli kapatılmasına, ancak yukarıdaki beş şartın mevcut olduğunu tesbit ettikten sonra davaya bakabilecek ve bu şartların varlığından sonra partinin üyelerinin yoğun bir şekilde iddia edilen yasa dışı hareketi yapıp yapmadıklarına bakarak, partinin odak haline gelip gelmediğine tespit edip, takdir hakkını kullanacaktır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 103. maddesi yollaması ile 101. maddesinin (d) bendinde belirtilen usule uyulmadan, Yüksek Mahkeme’de, her nasılsa, bir dava ikame edilmişse ne olacaktır’

Bu durum kanunun ihtar mecburiyeti aradığı davalarda, bu vecibenin yerine getirilmeden dava açılmasına benzer ki; bu ahvalde sırf bu sebeple davanın esasa girmeden usul yönünden reddi gerekir.

Parti kapatma davalarının açılabilmesi için kanunun belirlediği bu ön şartların yerine getirilmesi mecburiyeti ayrıca Yüksek Mahkemenin kararlarıyla teyid edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993 günlü, 1992/1 E, 1993/1 K. sayılı kararında: ‘2820 sayılı Yasa’nın getirdiği düzenlemeye göre, Siyasî partilerin 101. maddenin (b) bendinde sayılan organ ve görevlilerinin, dördüncü kısımda yazılı yasaklara aykırı davrandıklarının saptanması durumunda doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmesine karşın, aynı yasak eylemlerin (d) bendinde sayılan organ, merci ya da kurullar veya parti üyeleri tarafından işlenmesi durumunda kapatma davasının açılabilmesi kimi koşullara bağlanmıştır. Bunlar, parti üyeleri bakımından ‘hüküm giyme’ ve bunun sonucunda üyelikten çıkarılması için yasa metninde belirlenen ‘tebligat’ ve buna karşın üyelikten çıkarma’ koşuludur. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Yasa’nın 103. maddesinin en önemli öğesi olan ‘101. maddenin (d) bendinin uygulanmasını’ gözetmediği, eş anlatımla, parti üyelerinin Dördüncü Kısım’da yer alan hükümlere aykırı eylem ve konuşmalarından dolayı ‘hüküm giyme’ ile tebligatta bulunma ve buna karşın üyelikten çıkarma koşulunu aramadığı ve parti üyeleri hakkında açılmış ve devam etmekte olan kamu davalarının varlığını yeterli görerek davalı Siyasî partinin kapatılmasını istediği görülmektedir. Bu durumda, Siyasî Partiler Yasasının 103. Maddesinde yazılı kapatma nedeninin öğeler yönünden gerçekleşmediği açıktır. Buna dayalı kapatma isteminin reddi gerekir’ (Resmi Gazete: 18 Ağustos 1993/21672) demek suretiyle bu sorunun cevabını net olarak ortaya koymuş ve dava konusu olayda bu prosedür uygulanmadığı için Başsavcılığın odaklaşma iddiasına dayanan kapatma talebini reddetmiştir.

Görülmektedir ki, Anayasa Mahkemesi kurulduğu günden beri usül kurallarına çok büyük önem vermiştir. Usül kuralları, Yüksek Mahkemeye göre, yargılamanın güvencesi açısından çok önemlidir. O kadar önemlidir ki, bizzat kendisi Anayasa’da ve yasalarda öngörülmeyen bir güvence kurumu oluşturmuş ve kanunların yürürlüğünün durdurulmasını içtihad yolu ile adeta kurumsallaştırmıştır.

Böylece Yüksek Mahkeme, usuli kuralların ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermiş ve bu konuda hep hassas davranmıştır.

A – 2. Bu Davanın Açılmasında Kanunun Öngördüğü Şartlar Yerine Getirilmemiştir.

Görülmekte olan işbu dava iki bakımdan eksik ve hatalı açılmıştır.

a ) İddianamede davanın dayandırıldığı kanun maddeleri zikredilmemiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Partimiz hakkında açtığı davanın iddianamesinde, dayanılan yasa maddeleri olarak, Anayasamızın 69. maddesinin 6. fıkrası yollamasıyla 68. maddenin 4. fıkrasını göstermektedir. Gerekçe olarak da ‘…Anayasada sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zimnen ilga edebilmektedir.. ” düşüncesini ileri sürmüştür.

Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Çünkü Anayasanın anılan maddeleri, sadece özü belirlenmiş kuralları içermektedir ve ayrıca bu kurallar, yürürlükte olan yasa hükümleri ile mübayenet halinde de değildir.

Keza Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında Siyasî parti kapatma ile ilgili Anayasa hükümlerinin kanunla düzenleneceği açık bir şekilde belirtilmiştir.

Hal böyleyken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, halen yürürlükte bulunan ve Anayasa’nın değişik 68 ve 69. Maddeleriyle mübayenet halinde bulunmayan Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerine dayanmaması hatalı olmuştur. İddianamedeki sevk maddesi isabetli değildir. Çünkü; ‘Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır.’ (AKILLIOĞLU, T.: İnsan Hakları I, Ankara, 1995, sh. 54)

b ) Davanın açılması yönünden odaklaşma iddiası ile ilgili usuli şartlar da yerine getirilmemiştir.

Görülmekte olan dava, Partimizin, Anayasa’nın lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği iddiası ile açılmıştır. Delil olarak da bir kısım üyelerimizin, muhtelif konuşmaları gösterilmiştir. Ancak bu üyeler hakkında Siyasî Partiler Kanunu’nun öngördüğü; -‘Hüküm giyme’, ‘Uyarı da bulunma’ -‘Üyelikten çıkarma’ -‘Kesif şekilde işlenme’ ve -‘Yetkili kurullarca benimseme’ şartlarının sübut bulması gereğince Başsavcılıkça uyulmamıştır.

Böyle bir davanın açılabilmesi için bu beş şartın hepsinin birden yerine getirilmesi kanuni gerekliliktir. Halbuki gerçekte bu şartların beşinin birden yerine gelmesi şöyle dursun, hiç biri varit değildir.

Hal böyle iken birkaç üyemizin sübut bulmamış konuşmaları yeterli görülmüş ve partimizin suç odağı haline geldiği varsayılarak işbu dava açılmıştır. Öte yandan Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. Maddesi, Başsavcıya, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırması ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet Savcılarına tanınan bütün yetkileri ve görevleri vermiştir. Buna rağmen, Başsavcı, lehimizde olan delilleri de toplama cihetine gitmeyerek, savunma hakkımızı hiçe saymıştır.

Nitekim bu davanın açılışında kanunun amir hükümlerinin birbir yerine getirilmesi şöyle dursun herhangi bir konuda Partiye, ne bir şey sorulmuş, ne de haber verilmiştir. Tamamen Partinin gıyabında birden bire Anayasa Mahkemesi’ne müracaat edilmiş ve Parti bunu medyadan duymuştur. Halbuki Anayasa’nın ve yasanın tarif ettiği odak olma fiili, öyle bir fiildir ki, 14 yıl boyunca bununla ilgili hiçbir şey cereyan etmemişken, birden bire hasıl olabilecek bir olay değildir. Bu ancak yıllar içinde birçok üyelerin fiilerinin sübut bulması, partiye bildirilmesi, partinin bu üyeleri ihraç etmeyerek fiillerini üslenmesi ve 4 milyon üyesi bulunan bir parti için binlerce üye hakkında aynı işlemin cereyan etmesi ile meydana gelebilecek bir olaydır.

Hal böyleyken, çağdaş demokrasilerin olmazsa olmaz koşulu olan Siyasî partilerden biri olan ve halen ülkemizin en büyük Siyasî kuruluşu bulunan Partimize, Başsavcılıkça Dernekler Kanunu’nun 53. maddesinin, dernek kapatma davalarında derneklere tanıdığı haklar kadar dahi imkan tanınmaması kabul edilemez.

Netice olarak;

Bu dava, Anayasa’nın hem lafzına, hem de ruhuna aykırı açılmıştır.

Bu dava, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’na aykırı açılmıştır.

Bu dava hukukun temel prensiplerine aykırı açılmıştır.

Bu nedenle Yüksek Mahkemenin bu davada da, teminat olma özelliği taşıyan usül kurallarını, öteden beri olduğu gibi, büyük bir duyarlılıkla dikkate alacağından ve usule aykırılık sebebiyle dosyanın Başsavcılığa iade edileceğinden kuşkumuz yoktur. Kaldı ki muhterem Mahkemenizce bu davanın esas yönünden reddedileceğinden hiç bir şüphemiz bulunmamaktadır.

B- İkinci Kısım: Siyasî partilere ilişkin kapatma davalarında Anayasanın 68. ve 69. maddelerinin doğrudan uygulanması mümkün değildir. 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun uygulanması gerekir.

B-1. Sayın Başsavcının Bu Konudaki İddiası:

Kural olarak Anayasa Hükümleri, doğrudan uygulanmazlar. Anayasa Kuralının uygulanabilirliğini temin için, ayrıca kânûni düzenlemelere ihtiyaç vardır. Bu nedenledir ki; Anayasa’nın muhtelif hükümlerinde Anayasa’da belirtilen esaslar çerçevesinde kânûni düzenlemeler yapılması gerektiği ifade edilmiştir.

Hal böyleyken sayın C.Başsavcısı, Anayasa’nın 23/7/1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değişik 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerinin ‘Zımnen İlga’ edildiğini ileri sürerek, doğrudan Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerine istinaden Parti’mizin kapatılmasını talep etmiştir. Sayın Başsavcının iddianamesine göre: ‘… Bir siyasî partinin lâik cumhuriyet aykırı ilkelerine eylemlerin odağı haline gelip gelmediğini Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi gözönünde tutularak değil Anayasa’mızın 69 uncu maddesinin altıncı fikrası yollamasıyla 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir.’

Sayın Başsavcı’ya göre 1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi arasında bir ‘mübayenet’ ortaya çıkmıştır. Bu ‘mübayenet’ karşısında, 2820 Sayılı Kanun’un 103. Maddesinin ‘zımnen ilga’ edilmiş olduğu ve dolayısiyle, davada Siyasî Partiler Kanunu hükümlerinin değil, doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği kabul edilmelidir.

Bu iddia ve yorum tarzı, 1982 Anayasası’nın temel hükümlerine, usul ve yasalarımıza, Anayasa Mahkemesi’nin 1982 Anayasası’ndan sonraki içtihatlarına tamamen aykırıdır.

Şöyleki:

B – 2. Anayasa Hükümleriyle Siyasî Partiler Kanunu Hükümleri Arasında Bir Mübayenet Yoktur.

Bir Siyasî partinin kanunen yasaklanmış belli faaliyetlerin icrası bakımından odak (mihrak) haline gelmesi dolayısıyla kapatılmasına ilişkin esaslar açısından 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu hükümleriyle 1982 Anayasası’nın 1995 değişikliğinden sonraki 69. maddesi hükmü arasında bir mübayenet mevcut değildir.

Anayasa’nın değişik 69. maddesinin 6. Fıkrasına göre; ‘Bir Siyasî partinin 68 nci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde karar verilir’

Burada, bir Siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edileceği hükme bağlanmıştır. Bununla ‘tabiî’ olan bir husus, Anayasa hükmü haline getirilmiştir. Çünkü, gerek Anayasa’nın 69. maddesine ve gerekse 2820 Sayılı Kanun’un 98. maddesine göre Yargıtay C.Başsavcılığı, sadece bir iddia makamıdır. Yargıtay C.Başsavcılığı, ancak belli şartların gerçekleştiğinden bahisle bir Siyasî partinin kapatılması gerektiği iddiasında bulunabilir. Bu husus Anayasa’nın 69. Maddesinin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir. Buna göre;’Siyasî partilerin bütün bu yönleri ile faaliyetlerinin Anayasa, kanunlar ve kendi tüzük ve programlarına uyup uymadıklarını öncelikle denetleme; faaliyetlerini de sürekli olarak takip ederek, bunlar hakkında Anayasa ve kanunlara uymadığı takdirde dava açma ve hatta kapatma talep etme yetki ve görevi Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilmiştir.’

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Anayasa’nın 69. maddesinin 6. Fıkrasına göre Yargıtay C. Başsavcılığı’nın parti kapatmaya dönük iddialarının doğru olup olmadığını tespit görevi, yargılama mevkiinde bulunan Anayasa Mahkemesi’ne verilmiştir. Bu husus, Siyasî partilerin kapatılması davalarında Anayasa Mahkemesi’nin ‘görevli Mahkeme’ olmasının tabiî bir sonucudur.

Bir Siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetler açısından odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde partinin temelli kapatılacağı hususundaki Anayasa hükmü; hangi hallerde bir Siyasî partinin bu faaliyetlerin odağı haline gelebileceği hususunda bir ölçü getirmemiştir. Aynı maddenin 10. fıkrasındaki; ‘Siyasî partilerin … denetlenme ve kapatılmaları.. yukarıdaki esaslar çerçevesinde k a n u n l a düzenlenir’ hükmü gereğince bu husus, Kanuna bırakılmıştır. Yani, bir Siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediği, 2820 sayılı Kanun’un 103. ve bu maddenin atıfta bulunduğu 101. maddenin l. fıkrasının (d) bendinde belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde belirlenecektir.

Değişiklikten önceki ve sonraki metinler karşılıklı olarak birbirleriyle mukayese edildiğinde görülecektir ki; 1995 değişikliğinden önce sadece parti tüzük ve programlarında yasaklanmış belli amaçlara ve fiillere yer verilmiş olması dolayısıyla kapatma cihetine gidileceği belirtilmişti. Buna karşılık, 1995 değişikliği ile bu kapsama ‘eylemler’ de dahil edilmiştir. Böyle bir düzenlemeye gerek duyulmasının sebebi; özellikle ülkenin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapan partilerle ilgili olarak açılan kapatma davalarında ‘eylem’ konusunda Anayasal dayanağının bulunmadığının ve bu nedenle, Siyasî Partiler Kanunu’nun ilgili hükümlerinin Anayasa’ya aykırı olduğunun savunma olarak ileri sürülmesidir. 69. maddenin 6. fıkrası hükmü ile Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin anayasal dayanağı oluşturulmuştur.

B – 3. Bir an için böyle bir mübayenetin varlığı kabul edilse bile, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101 ve 103. maddelerinin uygulanması gerekir:

Daha evvel Anayasa’nın 4121 Sayılı Kanun’la değişik 68 ve 69. maddeleri ile ilgili Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi arasında bir mübayenetin bulunmadığını belirtmiştik. Bir an için böyle bir mübayenetin varlığı kabul edilse dahi, konuyu özel olarak düzenleyen Siyasî Partiler Kanunu’ndaki parti kapatmaya ilişkin usul ve esasları bir kenara iterek, genel esasları belirten Anayasa hükümleri doğrudan tatbik edilerek parti kapatma davası açılamaz.

Bu hususun aydınlanabilmesi için şu iki sorunun cevaplandırılması gerekmektedir:

  1. 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu, 1982 Anayasası’nın 177. Maddesi kapsamına girer mi’
  2. Siyasî Partiler Kanunu’ndaki hükümlerle Anayasa hükümleri arasında ‘açık-seçik’ bir mübayenetin mevcudiyeti kabul edilse dahi, acaba halen yürürlükte bulunan kanun hükmünün uygulanması ‘ihmal’ edilerek, olaya doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması mümkün müdür’ Bir başka ifadeyle; daha önce yürürlüğe girmiş kanun hükümleriyle bilahare yapılan Anayasa değişikliği neticesi Anayasa’ya konan yeni hükümler arasında mübayenet bulunması halinde; bu kanun hükümleri zımnen ilga edilmiş sayılır mı’

Birinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:

Sayın Yargıtay C. Başsavcısı, 2820 Sayılı Kanun’un ‘Anayasa’nın yürürlüğe girmesi’ kenar başlığını taşıyan 177. madde kapsamına dahil olduğunu düşünmektedir. Bu itibarla, Sayın Başsavcı, davayı Siyasî Partiler Kanunu yerine, doğrudan Anayasa’nın 68 ve 69. Maddelerine istinaden açmıştır.

İddianamede yer alan bu görüş ve yorum tarzı, doğru değildir.

Şöyle ki:

  1. maddenin (e) bendine göre; ‘Anayasa’nın halkoylaması sonucu kabulünün ilanıyla birlikte yürürlüğe girecek hükümleri ve mevcut ve kurulacak kurum, kuruluş ve kurullar için y e n i d e n kanun yapılması veya mevcut kanunlarda değişiklik yapılması gerekiyorsa, bunlara ilişkin işlemler mevcut kanunların Anayasa’ya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasa’nın 11 . maddesi gereğince uygulanır’

Anayasa’nın 177. maddesi, yeni Anayasa’nın yürürlüğe girmesini sağlamak için aşamalı bir usul öngören ‘bir geçiş dönemi’ hükmüdür. Maddenin (e) bendi münhasıran yeni Anayasa yürürlüğe girdikten sonra, yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar nasıl bir yol izleneceği hususunu düzenlemektedir.

Nitekim bu husus, maddenin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir: ‘Yeni kabul edilen Anayasaların yürürlüğü hakkındaki maddeler, diğer kanunların yürürlük maddelerinden değişik bir şekilde hazırlanmaktadır. Bu farklılığa neden olan en önemli etkenlerden biri de anayasalarda yer alan maddelerden bir kısmının bu maddelere dayalı olarak hazırlanıp kabul edilecek kanunlarla uygulamaya konulabilecek hükümleri ihtiva etmesidir. Aynı şekilde kurulması öngörülen yeni organlar da bunlara ilişkin kanunlarla düzenlenecektir. Örneğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üye sayısını gösteren kuruluş maddesi Siyasî Partiler ve seçime ilişkin hükümler, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçimi hakkındaki hükümler ve bunlarla aynı nitelikteki diğer hükümler; kanunkoyucuya hitap etmekte olup, Kanun’un hazırlanması bakımından yürürlükte olacaktır ki, kanunkoyucu bunlara dayanarak kanunları düzenleyecek ve dolayısıyla Anayasa’nın bu konudaki hükümleri bu esaslar içinde uygulanacaktır.’

Anayasa’nın 177. , maddesinin (e) bendinde sözkonusu edilen ‘mevcut kanunlar’ ifadesine gelince, bu ifadeler ile 1982 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar kastedilmiştir. Bu sebepten dolayı 24.4.1983 tarih ve 18027 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu bu madde kapsamına giren bir kanun olarak mütalâa edilemez. I77. maddenin (e) bendindeki ‘mevcut kanunlar’ ifadesiyle kastedilenin, 1982 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar olduğu hususu Yüksek Yargıtay’ın pek çok kararında açıklanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 14.9.1983 T. ve E.1980/4-1714, K.1983/803 (YKD, Kasım 1983, sh. 1587 vd.); Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 28.3.1988 T. ve E.1988/5-76 K.1988/135 (YKD, Haziran 1988, sh. 840 vd.) S.lı kararları örnek olarak zikredilebilir.

İkinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:

1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri hükümleriyle 2820 sayılı Kanun’un 103. maddesi hükmü arasında bir ‘mübayenet’ bulunduğu fikrinden hareket eden Sayın Başsavcı -açık olarak telaffuz etmese de- 103. madde hükmünün ‘zımnen ilga’ edilmiş olduğunu iddia etmektedir.

Sayın Başsavcı, bu iddiasını ispatlamak için Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay’ın ve Yargıtay’ın çeşitli kararlarına atıfta bulunmaktadır.

Ezcümle Sayın Başsavcı, iddianamenin 3. sahifesinde: ‘Anayasa Mahkemesi’nin verdiği birçok karara göre, Anayasa’da sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir Kanun’un aykırı hükümlerini zımnen ilga edebilmelidir. ‘ demiş ve yüksek Mahkemenin: (3.6.976 gün ve 13/31; 3.7.964 gün ve 22/54; 13.1.966 gün ve 26/l; 30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.983 gün ve 8/3; 17.8.1971 gün ve 41-67) sayılı kararlarını emsal göstermiştir.

Sayın Başsavcının, iddiası ve kabulü bu davada hukuken geçersizdir. Çünkü: Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası ile kurulmuştur. İlk kararlarında ilke olarak Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.

Bilahare 1961 Anayasası’nın geçici 9. ve 151. maddelerindeki Anayasa’nın yürürlüğe konmasını temin için sevk edilmiş olan istisnai hükümlerden dolayı 1982 Anayasası’ndan önceki dönemde bazı özel haller için, adı geçen Anayasa maddelerinin cevaz vermiş olması münasebetiyle, hak ve hürriyetleri genişletme ve ilgili kişiler ve kurumların lehine hareket etme maksadıyla, Anayasa’da daha ayrıntılı ve doğrudan tatbik edilebilir hükümlerin mevcudiyeti halinde Anayasa’yı uygulama istikametinde kararlar vermiştir.

Ancak 1982 Anayasası 1961 Anayasası’ndaki 151. ve geçici 9. maddelerini iptal edip, bunların yerine 152, 177 ve geçici 15. Maddeleri yürürlüğe koyunca, artık kanunları ihmal kapısı kesinlikle kapanmış, bundan dolayı da 1982 Anayasası’ndan sonraki bütün Anayasa Mahkemesi kararlarında mer’î kanun hükümlerinin uygulanmasının ihmal edilemeyeceği, bilakis özel hüküm olması dolayısıyla kanunun tatbiki gerektiği tekrar tekrar vurgulanmıştır.

Sayın Başsavcının iddianamede zikrettiği kararlar 1982 Anayasası’ndan önceki döneme ait kararlardır. 1982’den sonra 1982 Anayasası’nın getirdiği hükümlerle bu kararlar geçerliliğini kaybetmiştir. Bu kararlar, işbu davada mesnet ittihaz edilemezler.

Bu hukuki gerçek, Anayasa Mahkemesi’nin aşağıdaki bölüm de iktibas etmiş bulunduğumuz kararlarında mesnetleriyle açıkça ortaya konulmuştur.

B – 4. Anayasa Mahkemesi kararları sayın Başsavcının iddiasının kabulüne imkan olmadığını göstermektedir.

  1. Anayasa Mahkemesi ilk dönemdeki kararlarında, temel ilke olarak Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.

Bu görüş, Yüksek Mahkeme’nin 1963 tarihli aşağıdaki kararından açıkça anlaşılmaktadır. Karara göre: ‘Anayasa hükümleri, ister yalnız ilkeleri ana çizgileri ile ve kısaca, ister ele aldığı konuyu bütün ayrıntılarıyla tam olarak belirtmiş bulunsun, etki ve değer bakımından hep aynı niteliktedir. Yani bunlar üstün, bağlayıcı temel hukuk kurallarıdır. … Ancak, uyuşmazlık ve çelişme durumlarında sonraki Kanun’un bazı hallerde önceki Kanun’un aykırı hükümlerini, dolayısıyla kendiliğinden yürürlükten kaldırılışı gibi, temel hukuk kuralının uyuşmazlığı ve çelişmeyi meydana getiren kanun hükmünü kendiliğinden kaldırarak onun yerine geçmesi mümkün değildir. Aykırılığın giderilmesi için mutlaka bir eylem ve işlem gerekir ki, bu da ya yasama yoluyla yahut iptal müessesesinin işletilmesi ile olur. Eğer Anayasa’nın, yürürlüğe girdiği tarihte var olan kanunlardaki aykırı hükümleri kendiliğinden kaldıracağını düşünmek mümkün ve caiz bulunsaydı, bu çeşit hükümlerin ayrıca iptali için bir yolun öngörülmesi hiç de gerekmezdi’ (Anayasa Mahkemesi,ll.11.1963, E. 1963/106, K.1963/270 [AMKD, y. I, sh. 468 vd.) Ayrıca bkz. Anayasa Mahkemesi, 22.5.1963, E.1963/205,K.1963/123 (AMKD, sy. 2, sh. 20] )

b ) 1982 Anayasası ve bundan sonra verilen Anayasa Mahkemesi Kararları, Sayın Başsavcının iddiasını dayandırmak istediği Anayasa Mahkemesi Kararlarını hukuki mesnet olmaktan çıkartmıştır.

Her ne kadar Anayasa Mahkemesi 1970’li yıllarda, bazı özel hallerde Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanması gerektiği konusunda bazı kararlar vermiş ise de; Yüksek Mahkeme, 1982 Anayasası’nın getirdiği yeni hükümlere uyarak hususen Siyasî parti kapatma davalarıyla ilgili olarak verdiği kararlarında bu görüşten kesin olarak ayrılmıştır.

Diğer bir ifadeyle, Anayasa Mahkemesi, 1982 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra ‘ihmal tekniği’ni kullanarak 2820 Sayılı Kanun’un Siyasî parti kapatılmasına ilişkin hükümlerinin uygulanmasından sarfınazar edilemeyeceği neticesine ulaşmıştır. Nitekim bu husus; Yüksek Mahkemenin 1993 tarihli kararında açık bir şekilde vurgulanmıştır: Anayasa’nın, Geçici I5. maddesinin kapsamında olan ve böylece Anayasal koruma altında bulunan yasa hükümlerinin sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların (uygulanmasının) Anayasa Mahkemesi’nce ihmal edilmesinden de söz edilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülmelidir. -Öte yandan, Anayasa yargısında bir yasa kuralının ihmal edilebilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir yasa ile Anayasa kuralının bulunması ve yasa kuralının iptal edilebilir nitelikte olması gerekir. Geçici 15. Madde nedeniyle iptali istenilemeyen kuralın ihmali de söz konusu olamaz. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici I5. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil, ayrık bir durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır. – Kaldı ki, Siyasî Partiler Yasası’nın getirdiği yasaklar, Anayasa’nın 68 ve 69. Maddelerinde yer alan kapatılma nedenlerini somutlaştırmaktadır…. (Nitekim) Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında ‘Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir’ denilmektedir…’ (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.,1992/l, K.1993/1) [RG.: 18 Ağustos 1993/21672, sh. 184]. Aynı temel görüşler aşağıdaki Anayasa Mahkemesi kararlarında da tekrar tekrar teyit olunmaktadır: Bakınız; Anayasa Mahkemesi kararları; 10.07.1992, E.1991/2, K.1992/1 [RG.: 25.10.1992/21386]; 23.11.l 993, E.1993/ 1, K.1993/2 [RG.: 14.2.1994/21849); 16.06.1994, E.1993/3, K.1994/2 [RG.: 30.06.1994/21976]; 28.09.1984, E.1984/l, K.1984/1 [RG:14.2.1985/18666, sh.39]; 18.02.1997, E.1996/2, K.1997/2 [RG: 18.7.1997/23053];

Bu hususa müteallik doktriner görüşler için bkz. ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1993, sh. 387/388; ALİ EFENDİOĞLU Y., Anayasa Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi, Ankara, 1996, sh. 318, 323).

  1. Anayasa Mahkemesi 1995 değişikliğine rağmen, Anayasa hükmünün değil 2820 sayılı Partiler Kanunu’nun uygulanmasına karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin, Diriliş Partisi ile ilgili olarak açılan parti kapatma davası münasebetiyle verdiği 18.2.1997 tarihli kararında aşağıdaki hükümler yer almış bulunmaktadır. ‘Anayasa’nın 69. maddesinde, Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile Siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları usul ve esaslarının Anayasa’da öngörülen ilkeler doğrultusunda yasayla düzenleneceği kurala bağlanmış, buna uyularak da 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmıştır.’

‘Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış, Siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirilmiştir.’

Bu hükümlerde açıkça belirtildiği gibi 1995 değişikliklerine rağmen Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın değişen hükümlerini Sayın Başsavcının iddia ettiği gibi doğrudan uygulamamış, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun kararına mesnet yapmıştır.

Keza 1995 yılında Anayasa’nın 68. maddesinin 4. Fıkrasında yapılan değişiklik sonucunda iki devre üst üste seçime girmediği için Siyasî partilerin kapatılması hakkında bir hüküm mevcut olmadığı halde, Yüksek Mahkeme Anayasayı değil, 2820 sayılı Kanun’un ilgili hükümlerini uygulamıştır.

Görülüyor ki; Sayın Başsavcının 2820 sayılı Kanun’un ihmaline dair -davamızda- serdettiği görüş, Yüksek Mahkemenin zikrettiğimiz bu kararlarına ters düşmektedir.

(d )Anayasa Mahkemesi, Dernekler için bile Anayasa’nın 1995 Değişikliğine Rağmen Anayasa Hükmünün Değil, Dernekler Kanunu Hükümlerinin Uygulanmasına Karar Vermiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 1995 değişikliğinden sonra, Anayasa ile Dernekler Kanunu arasında açıkça mübayenet bulunmasına rağmen; doğrudan Anayasa hükmünü değil, Dernekler Kanunu hükmünün uygulanması gerektiğini karara bağlaması da, işbu dava açısından büyük bir önemi haizdir. Şöyle ki:

1995 yılında Anayasa’da yapılan değişiklikle, derneklerin Siyasî faaliyette bulunmasını yasaklayan 33. madde hükmü de değiştirilmiştir. Buna karşılık, dernekler açısından siyaset yasağı getiren 6.10.1983 Tarih ve 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 5. maddesinin 11. bendi halâ yürürlüktedir.

Giresun Halkevleri Derneği’nin olağanüstü genel kurulunda verdikleri siyasal içerikli önergenin kabul edilmesi nedeniyle Dernekler Yasası’nın 5. ve 37. maddeleri yoluyla 76. maddesine göre cezalandırılmaları için Yönetim Kurulu üyeleri hakkında açılan kamu davasının duruşmasında; olaya uygulanması gereken 2908 Sayılı Kanun’un 11. maddesinin 5. bendi Anayasa’nın 1995 yılında değişik 33. maddesine aykırı duruma geldiği için ve iptali talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne gidilmesi gerektiği hususundaki iddianın ciddi olduğu kanısına varan yerel mahkeme, 2908 Sayılı Yasa’nın 5. maddesinin 11. bendinin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştur.

Bu başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi şu kararı vermiştir: ‘Anayasa’da belirli konuları düzenleyen genel kurallar yanında, özel kurallara da yer verilmiştir. Bir konu, özel kurallarla düzenlenmemişse sorunların çözümünde genel kurallar uygulanır. Ancak, o konuda özel düzenlemeler varsa artık genel kurallara başvurulmaz. Anayasa kuralları etki ve değer bakımından eşit olup hangi nedenle olursa olsun birinin ötekine üstün tutulmasına olanak bulunmadığından, bunların birarada ve hukukun genel kuralları gözönünde tutularak uygulanmaları zorunludur. Sözü edilen geçici I5. Maddenin de bir Anayasa kuralı olarak, Anayasa’da yer almış bulunan diğer kurallarla etki ve değer bakımından eşit olduğunda kuşku yoktur. Anayasa’da belli bir konuyu düzenleyen özel kural varken, o konuyu da kapsamı içine alabilecek nitelikte bir genel kural bulunsa bile onun değil, konuya özgü Anayasa kurallarının uygulanması gerekir.

Söz konusu maddenin, ‘Geçici Madde’ olarak adlandırılmış bulunması etki ve değer bakımından Anayasa’nın öteki maddelerinden daha zayıf ve önemsiz olduğu biçimde yorumlanmasına neden olamaz. Çünkü, geçici maddeler genellikle geçiş dönemlerine ilişkin işlemlerin uygulama yöntemini ve kapsamını gösteren ayrık hükümleri içerirler. Hukukta genel kural olarak, yasalar, yayımından sonraki olaylara ve durumlara uygulanırlar. Bu ilkenin en çarpıcı ayrıklığı, yasalardaki geçici kurallardır. Bu nedenle yasaların geçici maddeleri ile esas maddeleri arasında çelişiklik varsa özel niteliği nedeniyle esas maddeden önce uygulanırlar. Çünkü, yasa koyucu, kuralın ayrıklığında kamu yararı görmüştür. Özel düzenlemenin genel düzenlemeden önce geleceği hukukun genel bir ilkesidir. Bir yasada öncelik alan geçici maddeler uygulanıp sonuçları tümüyle alındıktan sonra yürürlükten kalkmış olurlar. Aksi takdirde, yasalardaki geçici maddeler, yasanın bir ayrıklık olarak kapsadıkları konularla birlikte geçerliliklerini sürdürürler. Başka bir anlatımla yasakoyucu, kamu hizmetinin niteliği ve yasama politikasının gereği olarak ayrık kurallar koyabilir.

Yasa metinlerinin, kullanılan sözcüklerin, hukuk dilindeki anlamlarına göre anlaşılması gerekir. Yasa kuralının, günün sosyal ve ekonomik gerekleriyle çeliştiği sanılsa bile, yürürlükte kaldığı sürece uygulanması hukukun gereğidir. Kimi gerekçelerle bu kuralın dışına çıkılması, metinlerin anlamlarından başka biçimlerde yorumlanması, metnin bir tür düzeltilmesine kalkışılması, aslında yasada olmayanı yasaya yakıştırmak ve yorum yoluyla amacını değiştirmek ya da yasa koyucunun yerini almak olur.

Anayasa’nın uluslararası andlaşmaları uygun bulma ile ilgili 90. maddesinin son fıkrasında ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz’ denilmektedir. Bu ve geçici I5. maddede düzenlenmesi, Anayasa’da yer alan genel hukuk ilkelerinin ayrıklığını oluşturan kurallardır.

Geçici I5. madde kapsamındaki, olağanüstü yönetimin olağanüstü koşulları altında çıkarılan yasalarla yasa hükmündeki kararnamelerin geçilen demokratik düzen içinde değiştirilmesine ya da yürürlükten kaldırılmasına değin Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmamasında kamu yararı görülmüştür. Ancak, yasa koyucu, siyasal ve sosyal gelişmelere ve gereksinimlere göre, söz konusu yasal kurallardan gerekli gördüklerini değiştirebileceği ya da kaldırabileceği gibi Anayasa’da öngörülen koşullara uyarak Anayasa’daki geçici maddeleri de kaldırabilir. Bunun dışında, yorum yoluyla Anayasa’nın geçici 15. maddesinin etkisiz duruma getirilmesi olanaksızdır.

Anayasa geçici 15. maddesi ile bir dönemin yasama işlemlerinin Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulmasını yasaklamıştır. Ancak, bunların hukuk devleti ilkesine uygun biçimde yargı denetimine açılması Anayasa’ya aykırılık savında bulunma ve inceleme yasağının kaldırılmasına bağlı olup, bu da Anayasa’nın 87. maddesi uyarınca doğrudan yasama organının görev yetkisi kapsamına girmektedir.

Bu durumda söz konusu kural hakkında, Anayasa’ya aykırılık savında bulunulmasına Anayasa’nın geçici 15. maddesi olanak vermediğinden itirazın reddi gerekir’ (Anayasa Mahkemesi, 14.2.1996, E.1996/6, K.1996/6 [RG.: 13.7.1996/22695, sh. 9 vd.]).

Anayasa Mahkemesi, bu kararıyla konuya açıklık getirmiştir. Derneklerin siyaset yapma yasağı Anayasa’dan çıkarıldığı ve buna karşılık, Dernekler Kanunu’nun konuya ilişkin 5. maddesinin 11. bendi Anayasal dayanaktan yoksun kaldığı halde; Anayasa Mahkemesi, çok açık bir şekilde, Dernekler Kanunu’nun ilgili hükmünün halâ yürürlükte bulunduğunu kabul etmiştir.

(e) Sayın Başsavcının iddiasına emsal olarak gösterdiği Yargıtay ve Danıştay kararları da 1982 Anayasası ile hukuki mesned olma niteliğini kaybetmiştir.

Sayın Cumhuriyet Başsavcısı, ‘zımnen ilga’ konusundaki iddiasını ispatlamak için Danıştay’ın 1970 yılında verdiği bir kararı dayanak göstermektedir. 0 tarihlerde yürürlükte olan 6785 sayılı İmar Kanun’un 45. maddesinde ‘ilan, tebligat addedilir’ şeklinde bir kural mevcuttu. Halbuki 1961 Anayasası’, ‘İdarenin işlemlerinden dolayı açılacak davalarda süre aşımı, yazılı bildirim tarihinden başlar’ hükmünü amirdi (mad. 114, fıkra 3). Parselasyon planlarının iptali amacıyla açılmış olan bir davada Danıştay, Anayasa’nın bu açık, ayrıntılı ve kesin ifadesi karşısında, somut olayda kanun hükmünün değil, Anayasa hükmünün uygulanması gerektiği yargısında bulunmuştur. (Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu, 12.2.1970, E.1969/2, K.1970/1 [Danıştay Dergisi, sayı 1, yıl 1971, sh.90])

Danıştay’ın bu kararı 1970 yılında alınmış bir karardır. 1970 yılında 1961 Anayasası yürürlükte idi. 1961 Anayasası’nın 151. maddesinde ise aşağıdaki hükümler yer almaktaydı:

Madde 151- Bir davaya bakmakta olan, Mahkeme, uygulanacak bir Kanun’un hükümlerini Anayasa’ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır.

Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere üç ay içinde kararını verir. Bu süre içinde karar verilmezse, mahkeme, Anayasa’ya aykırılık iddiasını, kendi kanısına göre çözümleyerek davayı yürütür.

Görüldüğü gibi, 1961 Anayasası’nın 151. maddesinin 3. Fıkrası hükmüyle Anayasa Mahkemesi dışındaki mahkemeler de, Anayasa Mahkemesi kendisine yapılan müracaatı süresi içinde sonuçlandırmadığı takdirde kendi kanaatine göre çözümleyerek yürütmesi yetkisini vermiş idi. Yani bu hallerde Mahkemelerin belli şartlar teşekkül ettiği takdirde kanunları Anayasa’ya aykırı kabul edip, ihmal yetkileri verdi.

Halbuki 1982 Anayasası Mahkemelerden bu yetkiyi almakla kalmamış tam tersine bir kanun un Anayasa ya aykırı olduğu kanaatinde olsa dahi Mahkemeye davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırma görevini vermişti. Nitekim, 1982 Anayasası’nın 152. maddesinin 3. fıkrasında aynen şu hüküm yer almıştır: ‘Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse Mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, Mahkeme buna uymak zorundadır’

Böylece 1982 Anayasası hiçbir Mahkemenin kendisini Anayasa Mahkemesi yerine koyarak, bir kanunun Anayasa’ya aykırı olduğuna karar vermesine veya ihmal etmesine izin vermemiştir.

1982 Anayasası’nın açık hükümlerine her bakımdan aykırı olan ve 1961 Anayasası’nın yürürlükten kaldırılmış bulunan 151. Maddesine göre verilmiş olan bu Danıştay kararını emsal kabul ederek, iptal edilmeyen yasaların ihmal edilebileceğini veya mülga sayılabileceğini iddia etmesinin kabule şayan bir tarafı mevcut değildir.

Diğer yandan, Sayın Başsavcı, doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması gerektiği hususundaki iddiasına Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 15.01.1962 Tarih ve 1/2 Sayılı Kararını da dayanak göstermiştir.

Bu dayanak dahi, geçerliliğini kaybetmiştir. Bu karar, görüldüğü gibi 15.1.1962 tarihlidir. O zamanların özel şartları gözönünde tutularak verilmiştir. O günün şartları tamamen değiştiği gibi, bu konuda uygulanacak Anayasa hükmü de değişmiştir. Bu meyanda uygulamada bir kanunun ihmaline geçici olarak müsamaha eden 1961 Anayasası’nın 151. maddesi yürürlükten kaldırılmış 1982 Anayasası’nın 152. Maddesi yürürlüğe konmuştur. Yukarıda Danıştay Genel Kurulunun emsal gösterilen kararı gibi, bu karar da yeni Anayasa hükmüne ters düşmüştür. Dolayısiyle, sözkonusu kararlar, işbu davada mesnet ittihaz edilemezler. Zira 1982 Anayasası’nın 152. maddesine göre, Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülen kanun Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmedikçe veya Yasama Meclisi tarafından yürürlükten kaldırılmadıkça tatbik edilecektir.

B – 5. 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun Anayasaya aykırılığı iddia eEdilemez.

1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesinde aşağıdaki hüküm yer almıştır: ’12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak T.B.M.M.’nin Başkanlık divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde … çıkarılan kanunların Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez’

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu bilindiği gibi 24 Nisan 1983 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyle Anayasa’nın gecici 15. maddesinin koruması altındadır.

Bundan dolayı bu Kanundaki kural ve hükümlerin Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez.

Yukarıdaki bölümlerde belirtilen müteaddit Anayasa Mahkemesi kararı da bu gerçeği teyid etmiştir. Özellikle Siyasî partilerin kapatılması davalarında yine yukarıda belirttiğimiz gibi 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı iddialarını red ettiği gibi, bu Kanun’un hükümlerinin uygulanmasını ihmal ederek doğrudan Anayasa hükmünü uygulama yoluna da gitmemiştir.

Anayasa Mahkemesi’ne göre ‘iptali istenemeyen kararların ihmali de söz konusu olamaz.’

Diğer taraftan, önemle belirtelim ki; gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Yargıtay ve Danıştay tarafından eski Anayasa hükümlerine göre doğrudan Anayasa kurallarının uygulanması yoluna, hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını önlemek amacıyla gidilmiştir. Sayın Başsavcı, Yüksek Mahkeme’nin aksine, bu yöntemi bir Siyasî partinin kapatılması davasında kullanmak istemektedir. Bu yaklaşım tarzı, Yüksek Mahkemelerimizin 1982 Anayasası’ndan önce kanunların Anayasa’ya aykırı hükümlerini ‘ihmal’ ederek doğrudan Anayasa kurallarını uygulamadaki esprisine aykırıdır.

B – 6. Sadece buraya kadar açıkladığımız hususlar bile açıkça gösteriyor ki; İddianame herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrumdur.

Sayın Başsavcısı’nın davayı 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun ihmal edilmesinin mümkün olduğu faraziyesine dayandırmış olması, iddianameyi herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrum bırakmıştır.

Yukarda açıklandığı gibi, 1960 ve 1970’li yıllardan bu yana gerek Anayasa ve gerekse Siyasî partiler hukukumuzda köklü gelişmeler olmuştur. Geçmişte kalan, zamanının şartları içerisinde bir süre yürürlükte kaldıktan sonra, gelişmeler karşısında geçerliliğini yitiren mevzuata ve o mevzuata göre düzenlenmiş olan bir takım Mahkeme kararlarına dayanılarak günümüzün meselelerine çözüm üretilemez. Bu nedenlerle terkedilmiş olan ihmal tekniğine dayandırılmak istenen bu dava, herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrumdur.

Şöyleki;

1982 Anayasası’nın 152. maddesi, Anayasa’ya aykırılığı iddia olunan bir kanunun ya usulüne uygun olarak Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilebileceğini, yada Yasama Organı tarafından değiştirileceğini tesbit etmiştir. Böylece 1961 Anayasası’nın ihmale müsait hükmü yürürlükten kalkmıştır.

Böyle olunca Sayın Başsavcının dayandığı 1961 Anayasası döneminden kalma tüm Mahkeme kararları da mesnet olmaktan çıkmıştır.

2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu sonradan çıktığı için 1982 Anayasası’nın 177. maddesinin (e) bendinin kapsamı dışındadır. 2820 sayılı Kanun hükümleri bu geçici hükümle ihmal edilemez.

2820 Sayılı Kanun, Anayasa’nın Geçici 15. maddesi ile koruma altına alınmıştır. Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez, tartışılamaz.

Anayasa Mahkeme’mizin emsal kararlarına göre, Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemeyen bir kanunun, ihmal edilmesi de söz konusu değildir.

Kaldı ki, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddeleri ile Anayasa’nın değişik 68. ve 69. maddeleri arasında iddia edildiği gibi bir mübayanet de mevcut değildir. Bu hükümler birbirini tamamlayan hükümlerdir.

Ayrıca, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrası Siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin kanunla düzenleneceğini emretmiştir. Bu kanun 2820 sayılı Kanun’dur. 1982 Anayasa’sı Siyasî partilerle ilgili konularda doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanmasına asla izin vermemiştir.

Anayasa’nın geçici 177. maddesinin (b) bendi de Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasını teyit etmiştir.

Anayasa Mahkeme’miz 1995 değişikliğinden sonra 1996 senesinde verdiği bir kararla Geçici 15. maddenin koruması altında olan Dernekler Kanunu’nun 5. ve 11. maddelerinin, Anayasa hükmü ile çelişmesine rağmen, uygulanması gerektiğine hükmetmiştir.

Netice olarak; yürürlükten kalkmış, tatbik kabiliyeti kalmamış mevzuata, Mahkeme kararlarına ve görüşlere dayandırılan iddianame, hukuki ve kanuni mesnetten mahrumdur. Davanın usul ve esastan reddine karar verilmesi gerekir.

B – 7. Ceza ve Ceza Yerine Geçen Güvenlik Tedbirleri Ancak Kanunla Konulur:

‘Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak Kanunla konulur’ prensibi, Anayasa’mızın 38. maddesinin üçüncü fıkrasının ihtiva ettiği amir bir hükümdür. ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’ şeklinde ifade edilen bu kural, bütün modern ceza hukuku sistemlerinin vazgeçilmez temellerinden biridir. Kişiler ve kurumlar hareketlerini belli ve kesin hükümlerin ışığı altında tayin etmek ihtiyacı içindedirler. Siyasî Parti yasaklamaları da ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri cümlesindendir.

Eğer, Sayın Başsavcının ileri sürdüğü gibi, ceza sınırlarını belirlemeyen, sadece temel prensipler koyan Anayasa hükümleri özel ceza kanunu veya cezai nitelikte olan güvenlik tedbirleri hükümleri yerine doğrudan uygulama alanına konulacak olursa, Anayasa’nın tam tersine ‘kanunsuz ceza olabilir’ hükmü hayata geçirilmiş olur.

‘Cezalar ancak kanunla düzenlenir’ prensibi asla ihmal edilemez. Aksi takdirde hukuk devleti niteliklerine aykırı keyfi bir belirsizlik ortamı ihdas edilmiş olur. Bu bakımdan kanunkoyucu bu prensibin korunması için olağanüstü bir titizlik göstermiştir. Nitekim 1995 değişikliği ile yürürlüğe konulan Anayasa’nın Siyasî partilere ilişkin 69. maddesinin son fıkrasında da bu titizlik kendisini göstermiştir. Bu fıkrada aynen: ‘Siyasî Partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile Siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir’ denilmektedir.

Bu hüküm, kanunsuz suç ve ceza olmaz prensibinin ikinci bir teyidi mahiyetindedir.

Kanunkoyucu, bu ikinci teyid ile de iktifa etmemiş, bu konuda Anayasa’nın 177. maddesinin (b) bendinde, çok önemli bir hüküm daha getirerek, özel kanun hükmüne öncelik verilmesi konusunda üçüncü teyidini yapmıştır. Kanunkoyucu, Siyasî partilerle ilgili Anayasa hükümlerinin yürürlüğe girme tarihini, bu konuda çıkartılacak özel kanunun yani ‘Siyasî Partiler Kanunu’nun’ yürürlüğe girmesi şartına bağlamıştır. Önce Anayasa yürürlüğe girsin, sonra Siyasî Partiler Kanunu çıkartılsın dememiştir. Bu takdim tehir etme olayı dahi Kanunkoyucu’nun, Anayasa’nın 38. maddesindeki prensiplere ne kadar ehemmiyet atfettiğinin kesin bir ifadesidir. Hal böyleyken, özel kanun ihmal edilmeli veya mülga sayılmalı, onun yerine genel Anayasa hükmü uygulanmalı demek, hiçbir surette şayanı kabul bir görüş olamaz. İçtihatlarla veya emsal kararlarıyla ceza tedbirleri konulamaz. Konulursa Anayasa’ya aykırı olur.

Yukarıdaki prensiplerin ışığı altında bu bölümü özetleyecek olursak:

Anayasanın 1995 yılında değiştirilen, 68 ve 69. maddelerinin, bir ceza kanunu hükmü gibi doğrudan uygulanması mümkün değildir.

Anayasa’nın değişik 69. maddesinin 5. Fıkrasında; ‘Bir Siyasî partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikte fillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi halinde karar verilir’ denilmektedir.

Bu maddenin doğrudan uygulanabilmesi için herşeyden önce ‘odak haline gelme’ fiilinin unsurlarının belli olması gerekir. Bu maddede bu konuda açıklık mevcut değildir. Odak haline gelmenin gerek sübut ve gerekse esas bakımından ayrıntılarıyla, kesin olarak belirtilmiş olması, kanunsuz ‘suç ve ceza olmaz’ temel kuralının gereğidir. Bu bakımdan Sayın Başsavcının Siyasî Partiler Kanununun 101. ve 103. maddelerinin mülga sayılmasına ve Anayasanın doğrudan uygulanmasının mümkün olduğuna dair isteminin kabul edilmesine imkân yoktur.

Tıpkı bunun gibi, 69. maddenin atıfta bulunduğu Anayasanın 68. maddesinin 4. fıkrasında sayılan fiillerin cezai unsurları da belirtilmemiştir.

Maddenin 4. fıkrasında sayılan fiiller şunlardır.

Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri

– Devletin bağımsızlığına, ülkesiyle milletiyle bölünmez bütünlüğüne,

– İnsan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,

– Demokratik ve lâik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz

– Sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz.

-Suç işlenmesini teşvik edemez.

Görülüyor ki bu hükümler, genel olarak suç ve yasak sayılan temel konuları ifade etmektedir. Bu ifade tarzı, Anayasalara has normal üsluptur. Ancak bu genel kuralların uygulanabilmesi için her bir yasağın ve suçun, ayrıntıları ile unsurlarının da belirtilmesi gerekir. Bu metinlerde bu unsurlar mevcut değildir.

Ancak bu unsurları belirleyen özel kanun hükümlerinin yürürlüğe konması halinde; vatandaşlar, Siyasî partiler, mahkemeler ve diğer resmi kuruluşlar, hangi fiillerin yasak olduğunu, hangi fiillerin yasak olmadığını ayırt edebilecektir. Böylece temel kurallar netleşecek Siyasî partilerin, parti örgüt ve üyelerinin sorumlu tutulmaları ancak bundan sonra mümkün olacaktır.

Nitekim bu ihtiyacın karşılanması için kanun çıkartılması mecburiyeti bir Anayasa emridir. Yukarıda da açıkladığımız gibi bu emredici hüküm hem Anayasa’nın 38. maddesinde, hem 69. maddesinin son fıkrasında ve hem de 177. maddenin (b) fıkrasında tekrar tekrar teyid edilmiştir. Bilindiği gibi 2820 sayılı Kanunun 4. bölümünde yer alan parti yasakları ve bu yasak ve suçların unsurları ayrıntılarıyla mezkur amir hükümlerin gereği yerine getirilmek için tedvin edilmiştir.

Anayasanın 68. ve 69. maddelerinin değişikliğinden sonra da ayrıntıları ile değişikliklerin uygulamaya konulması için Siyasî partiler yasasında değişiklikler yapılmadığına göre; bu konuda 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun hükümlerinin uygulanması zorunluluğu vardır.

Sayın Başsavcılığın istediği gibi, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun davamız ile ilgili 101. ve 103. maddeleri mülga sayılacak olursa; ortada uygulanacak bir kanun hükmü kalmayacaktır. Yukarıda açıkladığımız sebeplere binaen, Anayasanın 68. maddesinin 4. fıkrası ve 69. maddesi de uygulanamayacaktır.

Anayasa Mahkemesinin içtihatlarla ceza hükümleri veya ceza tedbirlerini belirlemesi de istenemez. Zira bu görev Yasama Organına aittir.

Netice olarak: Tabii çözüm, yürürlükte olan 2820 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasıdır. Yasama Organı eğer bir kanunu değiştirmiyorsa o kanunun uygulanmasına dair iradesini sürdürüyor demektir.

B – 8. İşbu davada Anayasa kurallarının doğrudan uygulanması, Anayasa Hukuku Doktrininde öne sürülen görüşlere göre de mümkün değildir.

Doktrinde pek çok yazar tarafından Anayasa kurallarının doğrudan uygulanabilirliği genel olarak reddedilmiş, ancak muayyen şartlarla kabul edilmiştir. Meselâ Prof. Dr. AKILLIOĞLU’na göre: ‘Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmaları istisnai bir durumdur. Anayasa yasalarla uygulanır. Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır. Üstün kural en sonda uygulanır. Anayasa’nın üstünlüğü ve kamu düzeni niteliğinde oluşu derhal etki göstermesini gerektirirse de bu doğrudan uygulama anlamına gelmez. Anayasa’nın doğrudan uygulanması bazı koşulların gerçekleşmesine bağlıdır. Başlıca koşulları sıralamak gerekirse; Anayasa kuralının yasalar gibi uygulanması, bu alanda yasa bulunmamasına bağlıdır. İlgili Anayasa kuralının ayrıca bir uygulama yasasına gerek göstermeyecek ölçüde açık, kesin ve ayrıntılı bir kural olması aranır. Kısacası arada yasa yoksa, Anayasa kuralı da uygulamaya elverişli açıklık taşıyorsa doğrudan uygulama olanaklıdır.’ (AKILLIOĞLU, T: İnsan Hakları I, Ankara 1995, sh.54) ‘Doğrudan uygulama; açık, kesin, ayrıntılı Anayasa kurallarının, yasa bulunmadığı takdirde uygulanması anlamına gelir.’ (AKILLIOĞLU, T.: age, sh. 57)

Prof. Dr. Necmi YÜZBAŞIOĞLU’na göre de: ‘Anayasa’nın 177. maddesinin her türlü önceki kanun, sonraki Anayasa kuralı çatışmasının çözümünde uygulanabilen bir çatışma kuralı olmadığını da vurgulamak gerekir. Bu kural, 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesindeki çatışma kuralının tersine, ‘ zımnen yürürlükten kıldırılmış olan kanunlar’ için öngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Diğer bir ifade ile bu kural önceki Kanun’un düzenlediği bir konunun, sonraki Anayasa ile genel olarak düzenlenmeyip ‘ayrıntılı olarak düzenlendiği’ ve böylece Anayasa’ya aykırılığın açık olduğu aykırılıkların çözümü için öngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Anayasa’da ayrıntılı düzenleme olmayıp, genel hüküm varsa ve çatışma önceki kanunla genel hüküm içeren sonraki Anayasa kuralı arasında ise, bu tür aykırılıklar zımni ilga teşkil etmez ve 177. maddedeki çatışma kuralı uygulanamaz. Bu tür aykırılıklar, itiraz başvurusu üzerine Anayasa Yargısı ile iptal yaptırımı uygulanarak çözülebilir… ‘(YÜZBAŞIOĞLU, N.: Türk Anayasa Yargısındaki Anayasallık Bloku, İstanbul,l993, sh.245)

Yukarıda, eserlerinden alıntılar yaptığımız yazarlar; arada yasa yoksa ve Anayasa hükmünün önceden çıkmış kanun hükümlerine göre meseleyi farklı ve ayrıntılı bir biçimde düzenlediği durumlarda, Anayasa kurallarının doğrudan uygulanabileceğini savunmuşlardır. Bu görüşün doğruluğu kabul edilse dahi, Sayın Başsavcının iddia ettiği gibi, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin davamızda uygulanma şartları mevcut değildir. Yukarıda ısrarla belirttiğimiz gibi, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerindeki açık ve ayrıntılı düzenlemeler karşısında Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ‘genel hüküm’ niteliğindedir.

B – 9. Sayın Başsavcının bizatihi kendi beyan ve uygulamaları karşısında da, işbu davada Siyasî Partiler Kanununun 101. ve 103. maddeleri ihmal edilerek Anayasanın 68. ve 69. maddeleri doğrudan uygulanamaz. Şöyle ki:

Sayın Başsavcı, İddianamesinde bir taraftan 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101-103. maddelerinin Anayasa’nın 1995 yılında değişikliğe uğrayan 68. ve 69. maddeleri ile zımnen ilga edildiğini ileri sürmüş, bir taraftan da Refah Partisi’nin -ilga edildiği ileri sürülen- Siyasî Partiler Kanunu’ndaki parti kapatma nedeni olan fiil ve eylemleri işlediğini ileri sürmüştür.

Sayın Başsavcı; ‘Refah Partisi’nin aşağıda ayrıntılarıyla açıklayacağım eylemleri, Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatılmasına neden olacak pek çok hükmünü ihlal etmekle birlikte.. ‘şeklindeki ifadesiyle Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerine atıfta bulunmuştur (İddianame, sh.l). Bu bir çelişkidir.

Bu durum, Sayın Başsavcının, Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde yapılan değişiklik ile Siyasî Partiler Kanunu’nun 101-103. maddelerinin yürürlükten kaldırıldığına kendisinin de inanmadığını ortaya koymaktadır.

Diğer taraftan Sayın Başsavcı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na gönderdiği 4.3 .1997 Tarih ve SP. Muh. 1997/ 124 yazısı ile Yasama Organından 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin yürürlükten kaldırılmasını ve bu maddenin Anayasa’nın 69. maddesine uygun olarak yeniden düzenlemesini talep etmiştir. [EK: Bölüm III, No:l]

Sayın Başsavcının bu yazısı da; Onun Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerinin halen yürürlükte olduğunu, bu hükümlerin Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerindeki değişiklik ile zımnen kaldırılmadığını kabul ettiğinin açık delilidir.

Sayın Başsavcı, Cumhuriyet Gazetesi’nin 17 Mayıs 1997 günlü nüshasında yayınlanan Yalçın DOĞAN’la yaptığı söyleşide de Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin 101. ve 103. Maddelerinin yürürlükte olduğunu açıklamıştır. Sayın Başsavcı bu görüşünü şu şekilde ifade etmiştir: ‘… Siyasî Partiler Yasası, partilere çok sayıda sınırlama getiriyor. Bunların bir kısmı bence de demokratik değil. Parti kapatma davası açılmasında Yasa, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na üç konuda yetki veriyor. Partinin genel başkan, yardımcısı ve genel sekreterinin konuşmaları nedeniyle kapatma istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne dava açabiliyoruz. Yani bir partinin 100 milletvekili, I milyon üyesi varsa, bu 3 kişi ‘en iyi Atatürkçü biziz, en Cumhuriyetçi, lâik biziz. Rejimden yanayız’ desin, geri kalan 97 milletvekili ve üyeleri sabahtan akşama kadar rejim aleyhine suç unsuru içeren konuşmalar yapsın. Ben, Ancak Bu Konuşmalar Nedeniyle Ceza Verildiği Zaman Partiden İhraç Edilmesini İsteyebilirim… Diğer yetkimiz, partilerin tüzük ve programlarını inceleyip Anayasa’ya aykırılık bulunması durumunda kapatma davası açmak. Sonuncusu ise, partinin yasa dışı eylemlerinin odağı olmasının saptanması durumunda kapatma davası açabiliyoruz..’ (EK: Bölüm III, No.2)

Sayın Başsavcının bu ifadelerinden de açıkça görüldüğü gibi kendisi gerçekte 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul etmektedir. Ve Sayın Başsavcının bu samimi görüşüne göre de bir partinin odak olabilmesi için üyelerinin büyük bir çoğunluğunun Siyasî parti yasaklarını ihlal etmesi gereklidir.

Yine, Sayın Başsavcı Vural SAVAŞ’ın ‘Bir Başsavcılık Yetkilisi’ adı altında 13 Mayıs 1997 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin 4. sahifesinde yayınlanan açıklaması ile de, Siyasî partilerin herhangi bir üyesinin kapatma nedeni sayılan suçları işlemesi durumunda kapatma davası açılabilmesini öngören yasa değişikliği önerisinin TBMM’nden bir an önce çıkarılması istenmiştir. Bu açıklama ile dolaylı olarak Siyasî Partiler Kanunu’nun 101-103. maddelerinin yürürlükte olduğu belirtilmiştir. (EK: Bölüm III, No.3)

Daha da önemlisi, Başsavcılığın Refah Partisi Kayseri İl Yönetim Kurulu’nun işten el çektirilmesi talebi ile ilgili olarak Partimize gönderdiği 30.01.1997 günlü ve SP. l 3 Muh. 1997/57 sayılı yazısında Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddesine dayanılmıştır. Şöyle ki; Başsavcılığın yukarıda belirtilen yazısı ile 27 Ocak 1997 tarihinde Başbakan ve Refah Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Kayseri’deki ziyaret ve incelemeleri sırasında bazı kişilerin üniformalı kıyafetler giydiği iddiasıyla Partimizin Genel Başkanlığı’ndan, Siyasî Partiler Yasasının 101. Maddesinin (D-1) Bendi Uyarınca Kayseri Refah Partisi İl Yönetim Kurulunun İşten El Çektirilmesi Ve Sonucundan 30 Gün İçerisinde Bilgi Verilmesi İstenmiştir (Ek: Bölüm III, No.4)

Yine, Başsavcı 17.2.1997 Tarih ve SP.l3 Muh. 1997/57 Sayılı yazısı ile Refah Partisi Genel Başkanlığı’nın yukarıda açıklanan olayla ilgili olarak 30 günlük süre uzatım talebini Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d-l. maddesinin hükümlerine istinaden reddetmiştir. Sayın Başsavcının bu konudaki cevabi yazısı aynen şöyledir: ‘… Elde edilen delil ve dokümanlardan ilgi (b) yazılı yazınız içeriği yerinde görülmemiş olup, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Yasasının 101 1d-1. maddesinin açık hükümleri karşısında ek süre verilmesi mümkün görülmemiştir’ (Ek: Bölüm:III, No:5)

Görüldüğü gibi, Başsavcılık da Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerinin zımnen yürürlükten kaldırılmadığına inanmaktadır. Aksi halde, Sayın Başsavcının işbu davayı açtığı tarihlerde Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerine istinaden işlem yapmasının ve TBMM’den Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerinin değiştirilmesini istemesinin bir anlamı olmazdı.

Sayın Başsavcılığın diğer bir çelişkisi de, 18/6/1997 tarihinde Yüksek Mahkeme’niz nezdinde, Demokratik Kitle Partisi aleyhine açtığı kapatma davasının iddianamesiyle ortaya çıkmıştır. Sayın Başsavcılık bu kapatma davasını 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesine dayandırmıştır. Bilindiği gibi 101. madde ile 103. madde birbirini tamamlayan maddelerdir. 103. maddede bir partinin belli fiillerinin işlendiği bir odak haline gelip gelmediğinin tayini açısından yapılması gereken işlemler tek tek belirlenmiş, bu hususta 101. maddeye atıfta bulunulmuştur.

maddenin geçerli olduğu, yürürlükten kaldırılmadığı kabul edilince; onun uygulanmasını öngörmüş olan 103. maddenin de yürürlükte olduğu zımnen veya serahaten ilga edilmediği de kabul edilmiş olur. Bu da Sayın Başsavcının 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul ettiğini gösteren açık bir delilidir.

İşbu dava, aşağıdaki çelişkiler nedeniyle de dinlenemez Çünkü;

Eğer, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101/d ve 103. maddeleri yürürlükte ise bu maddelerin, ‘odak kavramı’ için öngördüğü şartlar gerçekleşmemiştir. Zikredilen maddelerin aradığı şartlar gerçekleşmeden açılmış olan işbu davanın, esasa girmeden, usul yönünden reddi gerekir.

Sayın Başsavcının iddia ettiği gibi 1995 Anayasa değişiklikleriyle, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri mülga kılınmış olduğunun kabul edilmesi halinde ise; işbu dava, konusuz kalacaktır ve bu sebeple dinlenemez duruma düşecektir. Zira Refah Partisine ve mensuplarına isnat edilen fiillerin hemen tamamı 1995 Anayasa değişikliğinden önceki tarihlere aittir.

Başka bir deyişle Sayın Başsavcının davayı dayandırdığı ‘odak’ kavramı Anayasa’ya 23.07.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanun’la girmiştir. Partimiz, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen yasakların işlendiği bir ‘odak’ haline gelmekle suçlandığına göre; bu kavramın oluşumunda 1995 yılından önceki eylemlerin dikkate alınmaması gerekir. Çünkü Anayasa’da 1995 değişikliğinden önce parti kapatma nedenleri arasında odak olma hali mevcut değildi.

Zira Anayasa’ya göre, ‘Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan Kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz’ (mad.38, fıkra 1) ‘Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez’ (mad.l5, fıkra 2)

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre, ‘Hiç kimse, işlediği zaman ulusal ve uluslar arası hukuka göre bir suç sayılmayan bir eylem ya da ihmalden ötürü mahkum edilemez’ (mad.7, fıkra 1)

Türk Ceza Kanunu’na göre; İşlendiği zaman kanuna göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez’ (mad.2, fıkra 1 )

Şimdi hem Partimize hem de Parti mensuplarımıza atfedilen fiil ve beyanların tarihlerine bakalım :

1) Şevki Yılmaz’a izafe edilen konuşmalar, 1989-1990 yıllarında

2) Hasan Hüseyin Ceylan’a izafe edilen konuşma, 1990 yılında

3) Necmettin Erbakan’a izafe edilen Sivas-Çermik konuşması, 1993 yılında

4) ‘Çok hukukluluk’ konuşması, 1993 yılında

5) Grup konuşması, 1994 yılında

6) Ahmet Tekdal’a izafe edilen konuşma ise, 1986 yılına tekabül etmektedir.

Görülüyor ki, iddianameye göre yapıldığı ileri sürülen bu konuşmalar Anayasada odak olma kavramı bulunmadığı döneme ait isnatlardan ibarettir.

Bilindiği gibi, sonradan yürürlüğe giren bir kanun, yargılanan kişi ve kurumların aleyhinde bir hüküm getirmişse, bu hüküm asla geriye yürütülemez.

Bu isnatlarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu’nun 103 ve atıfta bulunduğu 101. maddeleri hükümleri uygulanacaksa; o takdirde Sayın Başsavcı bu maddelerin hükümlerini işleterek odaklaşmanın ispatı için gereken işlemlerin hiçbirisini yapmadığından, dava yine redde mahkumdur.

B -10. Davada 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu hükümleri uygulanmalıdır.

Yukarıda belirtiğimiz gibi, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasına göre, ‘Siyasî Partilerin … denetleme ve kapatılmaları.. yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir ‘

Bu kanun, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunudur. Bu itibarla, Anayasa’mıza göre, bir siyasî partinin kapatılması davası 2820 Sayılı Kanun hükümlerine göre görülecektir.

Bir siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin tespitinde de 2820 Sayılı Kanun’un 103. maddesinin atıfta bulunduğu 101. maddenin d-1 fıkrasındaki usulün uygulanması gerekir.

Netice olarak; İşbu davada Sayın Başsavcı, a. Davaya mesnet yaptığı iddialarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (d) bendinde ayrıntılı olarak açıklanan işlemlerden hiçbirini yapmamış, dolayısiyle b. Partimize savunma hakkı tanımamıştır.

Bu nedenlerle, işbu dava, Parti’mizin gıyabında hazırlanmış, Sayın Başsavcı tarafından haklı olduğuna inanılmadığı halde, usul ve kanuna tamamen aykırı olarak ikame olunmuştur. Aşağıda Bölüm III, Kısım A-2’de ayrıntıları ile belirttiğimiz gibi iddianamenin Başsavcılığa iadesine veya davanın esastan reddine karar verilmesi gerekir.

  1. Bölüm Bu Davanın Esas Bakımından da Reddi Gerekir
A- Birinci Kısım:Refah Partisine Yapılan İthamlar Hukuken Geçersizdir.
A -1. Dünyada Ve Türkiye’de Lâikliğin Hukuki Anlamı
Batıda Lâikliğin Doğuşu ve Gelişmesi

Lâik (Laic-laique) latince (laicus) aslından alınmış Fransızca bir kelimedir. Ve lügat manasıyla ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey fikir, müessese, sistem, prensip demektir. (A.F. Başgil, Din ve Lâiklik Sh.l47)

1789 Fransız ihtilali öncesinde Fransa’da -ve genel olarak, Avrupa’da- etrafı surlarla çevrili şehirlerde bir teokratik yönetim hakimdi. Bu yönetimde kilise ile soylular, toprak ağaları ve derebeyleri işbirliği içindeydiler. Fakat bir de surlar dışında yaşayan, sur içindeki insanların ihtiyaçlarını karşılayan bir halk tabakası mevcuttu. Bunlar da aslında dini inançlarına bağlı kişilerdi, ancak, bu bağlılık geleneksel bir bağlılıktı. Bunlar din hakkında teorik ve sistematik bir bilgiden yoksundular. Bunların dini yaşantısı taklidi bir yaşantıydı. Dinin esasından yetirince haberleri yoktu. Bunun içindir ki; bu insanlara ‘laicien’ (Lâikler) denilirdi. Bu insanlar, kendilerinin yönetiminde, kendileri söz sahibi olmak istediler. Bu amaçla, surun içindeki iktidarı yıkmak için harekete geçtiler. İşte bu insanların, sur içindeki teokratik yönetimi devirerek, kendilerinin de yönetimde söz sahibi olmak için başlattıkları harekete ‘lâiklik’ denmiştir. Bu anlamda ele aldığımızda lâikliğin dine karşı olmak şeklinde hiçbir yönü söz konusu değildir. Bu anlamda lâiklik, s a d e c e teokratik bir yapıya kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı olmayı ifade etmektedir.

‘Lâiklik, Batı toplamlarında üç aşamadan geçerek bugünkü geniş anlamını kazanmıştır. Birinci aşamada, devlet organlarınca güdülen mezhep yobazlığının kaldırılması… ikinci aşamada, devlet dini denen şeyin kaldırılması… üçüncü aşama olarak, hukuk sisteminin ve kamu hizmetlerini düzenleyen kuralların dinsel ya da dinle ilgili kurallar olmaktan çıkarılması’dır. (Mümtaz Soysal, ‘100 Soruda Anayasa’)

Türk Hukuk Sisteminde Lâiklik

Bu kelime literatürümüze meşrutiyet yıllarında girmiş ve o zaman (la dini) diye tercüme olunmuştur. (Başgil, a.g.e. Sh.l48)

Cumhuriyet Döneminde CHP’nin 1931’deki kongresinde parti doktrinini meydana getiren 6 ana hedef parti programında gösterildi, bu hedeflerden biri olan lâiklik 1937 yılında 3115 sayılı kanunla yapılan bir değişiklikle 1924 Anayasasına girdi.

Türkiye’de lâiklik sadece din ile devletin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda vicdan hürriyetine imkan veren ve akılcılığı sağlayan bir temel kural olarak ortaya çıktı. (M.Laurose)

1924 Anayasasının 2. maddesinde sonradan (1937) yer alan bu ilke, bilahare 1961 Anayasasının 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliklerinden biri olarak öngörülmüştür.

Son olarak da 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde yer alan bu temel ilke, mezkür Anayasanın 4. maddesiyle koruma altına alınmıştır.

Öte yandan, latince bir kelime olan ‘lâiklik’, devletin dili Türkçe olmasına rağmen, hiçbir zaman Anayasa ve kanunlarda Türkçe karşılığı ile ifade edilmedi, edilemedi. Bu yüzden uygulamadaki aksaklıklar da sürüp gidince lâiklik, dar bir kesimin ters tutumu yüzünden halk nazarında dinsizlik ve din düşmanlığı şeklinde algılanmaya başlandı.

Üzülerek ifade etmek gerekir ki, bu anlayış bir takım çevrelerin taassubu ve katı tutumları yüzünden hala ortadan kalkmış değildir.

Dünyada İnsan Hakları, Din Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü

‘Din ve inanç özgürlüğü, tarihte ancak uzun mücadeleler sonunda kazanılabilmiştir. Bu özgürlük günümüzdeki anlamıyla ilk kez 1776 tarihli Amerikan Virginia Haklar Bildirisinde…, 3 Eylül 1791 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisinde… daha sonra BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir’ (Dr. Şeref Ünal, ‘AİH Sözleşmesi’ Sh.207)

‘Böylece insanın doğuştan devredilemez bir takım haklara sahip olduğu, Siyasî düşünce tarihi ilgilendiren felsefi bir tartışma konusu olmaktan çıkmış, devletin anayasal ve hukuk düzenini ilgilendiren bir konu olarak Siyasî mücadele alanına girmiştir. Bu dönemde mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış. kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmış ve insan hakları anayasalarda yer alan haklar olarak pozitif hukuk alanına girmiştir. ‘ ((Dr. Ş. Ünal a.g. e. Sh.68)

’10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin yayımlanmasıyla kişiler; yabancı, vatandaş farkı gözetilmeden, insan olmak sebebiyle Milletlerarası Hukukun himayesi altına alınmıştır. ‘ (Dr. Ş. Ünal, a. g. e. Sh.81-82)

Aynı yılda Lahey’de toplanan Avrupa Kongresi, bir İnsan Hakları Anayasası hazırlanmasına ve bunun hükümlerine uyulmasını sağlamak üzere, gerekli müeyyideyi uygulamakla görevli bir mahkeme kurulmasına karar vermiş ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 4 Kasım 1950 tarihinde, aralarında, Türkiye’nin de bulunduğu 15 Avrupa devleti tarafından imzalanmış ve 3 Eylül 1953’de yürürlüğe girmiştir.

Sözleşmenin 9. Maddesine göre, yukarıda da belirttiğimiz gibi: ‘Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir’ Sözleşme aynı maddede; ‘Bu özgürlüğün ancak kamu güvenliği, kamu düzeni, genel sağlık, genel ahlak ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, gerekli olan tedbirlerle ve kanunla sınırlanabileceğini’ belirtmiştir.

1982 Anayasasında Lâiklik; Din, Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü

Yukarda da ifade edildiği gibi, ilk defa 1937 yılında Anayasa mevzuatımıza dahil olan ‘ L a i k 1 i k ‘ kavramına, 1961 ve 1982 Anayasalarının 2. maddelerinde, devletin temel niteliklerinden biri olarak yer verilmiştir.

Şu farkla ki; 1961 Anayasasında sadece ‘insan haklarına’ dayanan…devlet; 1982 Anayasasıyla ‘toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı…’ bir devlet olarak tarif edilmiş ve böylece diğer temel nitelikler gibi, lâiklik niteliğinin de toplumun huzuruna, milli dayanışmaya ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygıyı esas aldığı ifade edilmiştir.

İç barış ve insan hakları lehine yapılan bu isabetli ilavelerle, lâikliğin, hiç bir zaman katı bir ilke olmadığı, hele hele ‘dinsizlik’ anlamında bir kelime hiç olmadığı açıkça kabul edilmiş ve böylece bu kavramın ne anlama geldiği, tanımının ne olduğu, uygulamada hangi hedeflerin gözetileceği ihtilafa meydan vermeyecek şekilde ortaya konulmuştur. Nitekim bahse konu 2. maddenin gerekçesinde; ‘Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen lâiklik, her ferdin istediği inanca, sahip olabilmesi,, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir’ denilmek suretiyle bu husus vurgulanmıştır.

Yine 1961 Anayasasında olmadığı halde 1982 Anayasasında yer alan 5. madde ile; ‘.. kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı..’ devletin temel amaç ve görevlerinden saymıştır.

1982 Anayasasının 10. maddesinde; ‘Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, Siyasî düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir’ temel esasına yer verilmiştir.

Keza Anayasanın 13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin genel sınırlandırılmasından bahsedilirken, bu sınırlamaların Anayasanın özüne ve ruhuna uygun olacağına ‘demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağını’ hükme bağlamıştır.

1982 Anayasası, din ve vicdan hürriyetlerine saygıda o derece titiz davranmıştır ki; Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulmasını tanzim ederken 15. madde de ‘Savaş halinde dahi, kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaat hürriyetlerine dokunulamayacağını’ kesin hükme bağlanmıştır.

Öte yandan, 1982 Anayasasında, din ve vicdan hürriyetine 24. maddede, düşünce hürriyetine 25. maddede, düşünceyi açıklama hürriyetine 26. maddede yer verilmiştir.

  1. maddeye göre; ‘Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve uçlanamaz’ (1982 Any., Mad. 24, fıkra 3) ‘İbadet, dini ayin ve törenler’ prensip olarak serbesttir (1982 Any., Mad. 24, fıkra 2) Ancak, ‘İbadet, dini ayin ve törenler’, Anayasa’nın 14. maddesi hükümlerine aykırı olamaz. (1982 Any., Mad.24, Fıkra 2)

Tüm bu Anayasal hükümler ve gerekçeler açıkça gösteriyor ki, lâiklik, toplum huzurunu ve milli dayanışmayı ve insan haklarına saygıyı temin için öngörülmüş bir temel ilkedir.

Siyasî Partiler Kanununda Lâiklik

2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 3. Maddesi ‘Siyasî Partileri, Anayasa ve kanunlara uygun olarak tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda, çalışmalar ve açık propagandalar ile milli iradenin oluşmasına sağlayan ve ülke çapında teşkilatlanan kuruluşlar’ olarak tarif edilmiş;

  1. maddesi de ‘Siyasî partileri, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olarak belirlemiş; Siyasî partilerin faaliyet ve kararlarının Anayasada nitelikleri belirlenen demokrasi esaslarına aykırı olamayacağı’ hükmünü vaz etmiştir.

Kanunun 84. Maddesinde; ‘Siyasî Partilerin, Türk toplumunu çağdaş uygarlık, seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin lâik niteliğini korumak amacını güden devrim kanunları hükümlerine aykırı amaç güdemeyeceklerini ve faaliyette bulunamayacaklarını…’ hükme bağlamıştır.

Kanunun 86. Maddesi; ‘Siyasî partilerin Türkiye Cumhuriyeti’nin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi amacını güdemeyeceklerini, bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamayacaklarını’ parti yasakları arasında saymıştır.

Keza 87. Maddesinde; ‘Siyasî Partiler, devletin sosyal ve ekonomik veya Siyasî veya hukuki temel düzeninin, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya Siyasî amaçla veya Siyasî menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyat veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar’ denilmiştir.

Ancak 87. maddenin öngördüğü yasak uygulanırken, din hizmetlerinin, Anayasa tarafından devlete görev olarak verildiği gözardı edilmemelidir. (An. 136 m.)

İleride 3. bölümde açıkça ifade edileceği gibi, Siyasî partiler ister iktidar, ister muhalefette olsunlar, Anayasanın Devlete verdiği bütün görevler meyanında din hizmetleri hakkında da parti programlarına hükümler koymak ve bunları halka tanıtmak mecburiyetindedirler.

Bu sebepten dolayı Siyasî parti mensuplarının gerek halkın dini hizmetlerini nasıl yapacaklarını ve gerek din, vicdan ve düşünce özgürlüklerinin tatbikatını nasıl yürüteceklerini, aksine tatbikat varsa bunları nasıl düzelteceklerini açıklamaları, hiçbir zaman bir istismar veya kötüye kullanma sayılamaz; tam tersine yapmaları gereken görevlerinin bir parçası olarak telakki edilmesi gerekir.

Siyasî Partiler Kanununun yukarıda zikredilen 87. maddesinde de açıkça fiilin lâikliğe aykırı telakki edilebilmesi için, devletin temel düzenini değiştirme amacı, unsur olarak esas alınmıştır. Her ne kadar maddede ‘kısmen de olsa’ ibaresine yer verilmişse de, bu ibare temel düzeni değiştirme kasdı çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Anayasa Mahkemesi İçtihatlarına Göre Lâiklik

İlk kurulduğu yıllarda, Anayasa Mahkemesi, lâiklik prensibinin ‘din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması’ anlamına geldiği ifade ile yetinmiştir: ‘Hukuki yönden, klasik anlamda lâiklik, din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Ayrılık, dinin Devlet işlerine, Devletin de din işlerine karışmaması biçimindedir… ‘ (Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 ‘AKMD, sayı 10, sh.61 ‘)

Buna rağmen Yüksek Mahkeme aynı kararında Diyanet İşleri Başkanlığının Devletin Genel İdare Yapısı içinde yer almasını (1961) An.m.l54) lâikliğe aykırı bulmamıştır. ‘Ancak toplumumuzdaki din ve devlet işlerine ilişkin tarihi tecrübeler dolayısı ile lâiklik kavramının ‘devletin din işlerine karışmaması’ şeklindeki anlamından ayrılınmış ve genel idare içinde ‘Diyanet İşleri Başkanlığı ‘ adıyla sui generis bir kuruluşa yer verilmiştir. Böyle bir kuruluşa genel idare teşkilatı içinde yer verilmiş olması, lâiklik ilkesine aykırı bulunmamıştır.’Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 AMKD, sayı 10, sh.52 vd.’)

1982 Anayasasından sonra Yüksek Mahkeme Kararlarında Lâiklik hakkında daha geniş ve evrensel yorumlar yapılmıştır: ‘Lâiklik ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli kılan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolastik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir’ (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 ‘AMKD, sayı 23, sh. 144’)

‘Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türk Devrimi’nin kaynağı olan lâiklik ilkesi toplumun akıl ve bilim dışı düşüncelerle yargılardan uzak kalmasını amaçlar Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 AMKD, sayı 23, sh. 147’)

‘Lâiklik, bireysel, toplumsal düzeyde ve devlet işlerinde metafizik dışında özgür düşünce gereklerine bağlanır. Kişisel ve toplumsal yaşamın siyasal yönden düzenlenmesinde aklın ve bilimin gereklerini zorunlu kılar. ‘ (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, Ill2 ‘AMKD, sayı 23, sh. 1511’)

Bütün bu kararlarda görüldüğü gibi, Anayasa Mahkemesi, Lâikliği, bir inanış şekli ve ölçütü olarak kabul etmemekte; tam tersine, lâikliğin bir düşünce tarzı, bir davranış biçimi, bir üslup olduğunu kabul etmektedir. Diğer bir ifade ile, vatandaşlar inançlarında özgür olacaklar; devlet buna müdahale etmiyecek; devlet işlerinde de doğmatik ve skolastik zihniyet değil, bilim ve akıl esas alınacaktır.

Yine bu ifadeler açıkça, lâikliğin din düşmanlığı olmadığını; dinleri tanımayıp onların yerine getirilmiş yeni bir din niteliğinde olmadığını, tam tersine bir düşünce tarzı, bir üslup, bir metod olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu hususları te’yiden, ayrıca Yüksek Mahkemenin lâikliğin, din ve vicdan özgürlüğü ile uyumluluğunu belirtmek amacı ile yaptığı yorumlar da vardır. ‘Modern Devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde Devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Lâik Devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum aynıdır. Lâik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak lâik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini Devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Lâik Devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir’ (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76 s – Anayasa Mahkemesi Kararı, 9.4.1991, ve E.90/36, K:91/8 )

Doktrinde Lâiklik, Din, Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü

‘Şüphesiz ki din, yapısı ve dış teşkilatı itibariyle, içtimai bir müessesedir ve cemiyet realitesinden ayrılmayan bir vakıadır. En iptidai kavimlerden, bugünün en yüksek medeniyetli milletlerine kadar, insanlar her devirde, unsur ve esasları değişik inançlara bağlanmıştır’ (A.F. Başg i l, a. g. e. Sh. 71 ).

İçtimai sulhu temin edip, gönüllerde huzur ve emniyeti temin için din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere, modern devlet hukuku ortaya bir kaç esaslı prensip koymuştur ki bunlardan başta gelenleri… din hürriyeti ve lâiklik prensipleridir. (A.F. Başgil a.g.e. Sh.87).

.. din hürriyeti prensibinden fert için bir takım haklar, yani selahiyetler doğar ki bunlar evvela inanma hakkıdır. Sonra serbestçe ibadet ve dua etme hakkı, talim ve tedris, neşir ve telkin faaliyetlerinde bulunma, nihayet dinin emrettiği şekilde hareket etme,, ferdi ve içtimai ahlak ile bezenme hakkıdır. (Başgil, a.g.e. Sh.96)

Din hürriyetinin, birçok değil, yanlız bir düşmanı vardır: o da bir kelime ile, taassuptur. Taassup. bir kimsenin kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç. görü,s ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir. Taassup… kötü bir ruhi hastalıktır. Ve dini olduğu gibi, Siyasî, felsefi de olabilir. (Başgil, a.g.e. Sh.149)

… Siyasî taassup da bu hürriyetin (din hürriyetinin) düşmanıdır… Siyasî taassup koyu bir surette materyalisttir. Onun inandığı ve bağlandığı şey yalnız madde ve menfaattir. (Başgil, a.g.e. sh.156)

Din hürriyetinin ve bundan doğan hakların. bu iki düşmana karşı korunması lazımdır. Bu hürriyeti. hem dini. hem de Siyasî taassuba kar,sı kovmak için alınacak tedbir, tek kelime ile lâikliktir. (Başgil. a.g.e.)

‘Lâiklik ilkesi, devletin, vatandaşları arasında dini inançları açısından bir ayırım yapmamasını gerektirir. Yani devlet kişilerin dini inançları karşısında tarafsız davranmak ve her türlü dini inanç ve düşünceye saygı göstermek zorundadır’ (Dr. Ş.Ünal, a.g.e. Sh.215)

‘Lâiklik hiçbir şekilde dinsizlik veya din düşmanlığı olarak algılanmamalıdır. Tam tersine, bu ilke ve vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktadır. ‘ (Dr. Ş. Ünal a.g.e. sh. 215)

… vicdan hürriyeti din hürriyetinden daha geniştir ve yalnız dini değil, aynı zamanda herhangi bir Siyasî, iktisadi ve felsefi akide ve kanaat serbestliğini de ifade eder. (Başgil a. g. e. Sh. 96)

Şu halde lâik hukuk devince. bundan dini olmayan. esaslarını dinden almayan hukuk; lâik devlet devince de dini akide ve esaslara dayanmayan devlet anlamak lazım gelir. (Başgil a.g.e. sh.145)

Lâik rejimde devlet dine karışmaz demek.. resmen muayyen bir dinin ahkamını kendi işlerine rehber almaz demektir. Yoksa mesela Türkiye gibi, nüfusunun büyük bir ekseriyeti müslüman olan bir memlekette, devlet dini teşkilata ve müslüman halkın dini ihtiyaçlarını temine vardım etmez demek değildir. Bir halk hükümetinin başta gelen prensibi halk için çalışmaktır. (Başgil, a.g.e. sh.172)

Doktrinde lâiklikle ilgili olarak Anayasal açıdan çok önemli bir hususa daha işaret edilmektedir. Bu husus Anayasanın özgürlük ve özgürleştirmeye yönelik özelliğidir;

‘Anayasa. Batıdaki gelişmelere uygun olarak, bir yandan herkesin kişiliğine bağlı. dokunulmaz. devredilmez. vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğunu belirterek özgürlük anlayışsını (Madde 12), diğer yandan da kişinin temel hak ve hürriyetlerini. sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmıyacak surette sınırlayan siyasal. ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı. insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamayı Devletin görevlerinden savarak ‘özgürleştirme’ anlayışını benimsemiştir. (md.5) Prof. Dr. S. Gözübüyük. Anayasa Hukuku Sh.147)

Yine doktrinde, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması konusunda kurallar öngörülmüştür.

Prof. Dr. Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku isimli kitabında; ‘Temel hak ve özgürlüklerin, ancak kanunla sınırlanabileceğini, sınırlama nedenlerinin Anayasada belirtilmesi gereğini, sınırlamanın hakkın ve özgürlüğün özüne dokunamayacağını. sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamıyacağını ve sınırlamada eşitlik kuralına mutlaka uyulması’ gereğini tafsilatıyla izah etmiştir. (a.g.e. Sh. I50-165)

Görülüyor ki doktrin temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasını benimsememiş, bu sınırlamaların son derece zorunlu hallerde yapılabileceğini ifade etmiştir.

  1. Genel Değerlendirme

Görülüyor ki, gerek doktrin, gerek literatür ve gerekse yüksek mahkeme içtihatları; lâikliğin, değişik biçimlerde yorumlanabileceğini açıkça kabul etmiştir. Ancak lâiklik hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın, hukuki açıdan Anayasa ve yasalarda belirtilen temel esaslara uyulmak mecburiyeti vardır.

Bu esaslar iki ana grupta toplanmaktadır.

  1. Lâiklik, din düşmanlığı veya din hürriyeti engeli olmayıp, her türlü din ve vicdan düşünce hürriyetinin teminatıdır.
  2. Devlet, kendi düzenini herhangi bir dinin kurallarına göre değil; değişik sosyal ihtiyaçları göz önünde tutarak akıl ve ilim yoluyla kurar.

Bu sebeplerden dolayı, lâikliği din hürriyetini daraltıcı veya ortadan kaldırıcı bir nitelik olarak tanımlamak mümkün değildir. Zira yukarıda da belirtildiği gibi, Anayasanın 2. maddesinde devletin niteliği olarak belirtilen lâikliğin, yine aynı maddeye göre, demokrasi ve insan hakları esas alınmak suretiyle yürütülmesi prensibi temel alınmış, Yine Anayasanın 13. maddesinde hangi sebeple olursa olsun temel hak ve özgürlüklere konulacak tahditlerin dahi demokratik toplum düzeni gereklerine aykırı olamayacağı, esası vazedilmiş; Ve yine 15. md.de de din ve vicdan hürriyetinin, savaş hukukunun geçerli olduğu ahvalde dahi kısıtlanamayacağı hükmü getirilmiştir.

Aynı şekilde, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 17. maddesinde de: ‘Bu sözleşmenin hiçbir hükmü, bir devlet, grup ya da kişiye burada öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden herhangi birini yok etmeyi ya da sözleşmede hükme bağlanmış olandan daha geniş ölçüde sınırlandırmayı amaçlayan bir etkinlikte ya da eylemde bulunma hakkı verir biçimde yorumlanamaz’ hükmü yer almıştır.

Ve yine Türkiye’nin vatandaşa başvuru hakkı tanıdığı AİHS’nin 9. maddesi, (Yukarıda I. Bölümde belirtildiği gibi) din, vicdan ve düşünce hürriyetinin sınırlandırılmasını son derece dar ve zaruri sebeplere hasretmiş, herkese en geniş manada bu özgürlüğü tanımayı çağdaşlığın ölçüsü saymıştır.

AİHS’nin temel ve hak hürriyetlere koyduğu sınırlamalar, 1982 Anayasası’nın 90. maddesine göre Milli Hukukumuzun da bir parçası olmuştur.

ı- Sonuç

Yukardaki bölümlerde lâikliğin, uluslararası sözleşmeler, Anayasa, Siyasî Partiler Kanunu, doktrine göre hukuki anlamının ne olduğu ortaya konulmaya çalışıldı.

Bütün bu tahliller topluca dikkate alındığında lâikliğin hukuki anlamı bakımından aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkmaktadır:

  1. İlk tezahürü itibariyle lâiklik, dine karşı değil, kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı bir hareketin adıdır.
  2. ‘Türkiye’de devletini temel bir niteliği olan lâiklik, sadece din ile devletini ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, ayını zamanda vicdan hürriyetine imkan veren akılcılığı sağlayan bir temel kuraldır; devletin sadece dinler karşısında değil, felsefi ve Siyasî görüşler karşısında da tarafsızlığını ifade eder’ (An.2, l0.m.leri)
  3. Çağımızda mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış, kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmış ve insan hakları Anayasalarla güvence altına alınmıştır.
  4. Artık herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir. (AIHS. m.9)
  5. Lâiklik kavramı, Anayasadaki tabirle, hiçbir zaman ‘dinsizlik’ olarak yorumlanamaz. Lâiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir. (1982 An.2. Mad. Gerekçesi)
  6. Dolayısıyla lâiklik toplum huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygıyı temin için bir araçtır. (An.m.2)
  7. Lâiklik konusunda yasak olan, istismar etme ve kötüye kullanma eylemidir. Böyle bir eylemsel tehlike niteliği taşımayan düşünceleri sırf lâikliğe aykırı oluşlardan ötürü cezalandırma yoluna gitmekten kaçınmak lazımdır. (M.Soysal, 100 Soruda Anayasa)
  8. Lâiklik, ortaçağ doğmatizmini yıkarak aklın öncülüğünü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını… ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir. (AMK – 7.3.1989, E:l, K:12′
  9. Lâiklik, bir düşünce modeli olmayıp, din ve vicdan hürriyetini güvence altına almaya matuf olarak devlete izafe edilen bir niteliktir, bir davranış biçimidir.
  10. Din hürriyeti ve lâiklik, din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere modern devlet hukukunun ortaya koyduğu prensiplerdir. (a.g.e. Sayfa:87)
  11. Din hürriyetinin yanlız bir düşmanı vardır; o da taassuptur. Taassup, bir kimsenin, kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara düşmanlık beslemesidir. Taassup, dini olduğu gibi, Siyasî ve felsefi de olabilir. Din hürriyetini ve bundan doğan hakları taassuba karşı koruyacak tek kelime lâikliktir. (a.g.e. )
  12. Lâik rejimde, devlet dine karışmaz demek, devlet, dini teşkilata ve (ülkede) halkın dini ihtiyaçlarını temine yardım etmez, demek değildir. (a.g.e. )
  13. Temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunulamaz. Din ve vicdan hürriyeti bu çerçevede yeralan bir hürriyettir.
  14. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması son derece katı kurallara bağlanırken aksine temel hak ve hürriyetlere konulan engellerin kaldırılması Devlete Anayasal bir görev olarak tahmil edilmiştir. (An. m.5)
  15. Siyasî partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olup, çalışmaları ve açık propagandalarıyla milli iradenin oluşmasını sağlarlar. (SPK)
  16. Siyasî partilerin her konuda olduğu gibi lâiklik konusunda da gerek Anayasa’nın devlete yüklediği gerekse halkın dini hizmetlerinin görülmesi veya layıkı veçhile yürütülüp yürütülmediğinin takibi hususunda Anayasa açısından farklı görüş ve düşüncelere sahip olması doğaldır.
  17. Klasik demokrasi anlayışı sağ yada sol bütün düşüncelerin serbestliğine ve bu serbestlik sonunda ortaya çıkacak sonucun en iyi sonuç olacağına inanır. ( a.g.e. )

A – 2. Başsavcının Lâiklik Anlayışı Hukuken Kabul Edilemez

Sayın Başsavcı, İddianamesini tanzim ederken, lâiklik anlayışını ortaya koymak için, doktrinden, Anayasa Mahkemesi Kararlarından bir takım alıntılar yaparak iddiasını haklı göstermeye çalışmıştır.

İddianameye Doktrinden Yapılan Alıntıların Değerlendirilmesi

Sn. Başsavcı İddianamesinin (5-6) sahifesinde, Prof. Dr. Niyazi Berkes’in ‘Teokrasi ve Lâiklik’ kitabından aldığı bir tanımı iddialarına mesnet göstermek istemiştir.

Bahse konu kitaptan seçilip alınan tanıma göre; ‘Aslında lâiklik dini değil. hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan lâiklik, kısaca ve genel olarak din işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak istenen, sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin din kurallarından ayrılarak, zamana ve yaşamın zorunluluklarına, gereklerine göre saptanmasıdır’ ‘Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejim anlaşılır’ (Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi ve Lâiklik, Sh.25)

Yine Sayın Başsavcı, iddianamesinde Hüseyin Batuhan’ın ‘Lâiklik ve Dini Taassup’ isimli kitabından da bir alıntı yapmıştır; ‘Dinler, dünya işlerine karışıp Siyasî bakımdan güç kazandıkları ölçüde asıl ruhani erklerini göz ardı edip, soysuzlaşmaya başlarlar’ (Hüseyin Batuhan, Lâiklik ve Dini Taassup, Sh.60)

Sn. Başsavcının dayandığı bu görüşlerin, önce eserlerin bütünü içerisindeki tutarlılığı açısından tahlilinde fayda vardır. Sn. Prof. Dr. Niyazi Berkes aynı eserinde şu ifadelere de yer vermiştir; ‘En üst ilke, kişilerin inanç özgürlüğünü korumaktır. Gerçek lâikliğin anlamı da budur. İslam dininin yaşanması; modern yaşam kurallarına en uygun olan bir koşul olduktan başka, başından beri ve tarihi boyunca bütün din örgütlenişlerine özgürlük tanıyan İslamlığın tarihsel karakterine de uygun bir tutumdur.'(Sh.23)

Görülüyor ki; Sayın Başsavcı lâiklik anlayışını belirlerken, bu ifadeleri tek taraflı, eksik ve yanlış yorumlamış, bu ifadelerin hem eserin hem Anayasanın bütünlüğü içerisinde yorumlanması gereğine riayet etmemiştir. Sayın Başsavcının lâiklik konusunda Anayasa ve lâikliğin gerçek hukuki anlamına uymayan görüşü, dolayısıyla yanılgısı, şuradan ileri gelmektedir:

Sayın Prof. Niyazi Berkes’in bu ifadelerinden kastı, yukarıda belirttiğimiz gibi lâiklik niteliğinin doğal sonucu olarak, Devletin kendi kurallarını koyarken, herhangi bir dinin kurallarına bağlı olmaksızın, zaman ve yaşamın gereklerine göre ilim ve akıl yoluyla hareket edilmesidir. Bu bakımdan, bu, doğru bir tespittir. Ancak eserin ve Anayasanın bütünlüğü içerisinde konu değerlendirildiğinde açıkça görülür ki, Devlet kurallar koyarken, halkıyla, halkının inancı, örf ve adetleriyle mücadele etmez, etmemelidir.

İddianameye Anayasa Mahkemesi Kararlarından Yapılan Alıntıların Değerlendirilmesi

Sn. Başsavcı İddianamesinde, Anayasa Mahkemesinin iki kararından aldığı pasajlarla iddiasını te’yid etmek istemiştir.

Sn. Başsavcı iddianamesine, 21.10.1971 gün ve 53/76 sayılı Anayasa Mahkemesi Kararı’ndan sadece belli bir bölümü almıştır. Oysa aynı kararda, yukarıda da zikredildiği gibi Yüksek Mahkemenin şu görüşlerine de yer verilmiştir: ‘Modern Devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde Devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Lâik Devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum aynıdır. Lâik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak lâik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini Devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Lâik Devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir’ (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76 s) Anayasa Mahkemesinin 1971 yılındaki lâiklik anlayışında, 1982 Anayasasından sonra, özellikle Anayasanın 2. maddesinde bu ilke için öngörülen hedefler de dikkate alınarak önemli gelişmeler olmuştur.

Bu hususta burada ayrıca bir değerlendirme yapmaya gerek yoktur. (Bkz. IV. Bölüm, A-l.f’

Yüksek Mahkemenin 25.10.1983 gün ve 2/2 Sayılı diğer kararına gelince: Herşeyden önce bu karar Tüzük ve Programına ‘Lâiklik ilkesini benimsemediğini’ açıkça yazan Huzur Partisi hakkındadır.

Diğer taraftan, Sn. Başsavcının İddianamesinde özetlediği hususlar, Karar metninde aynen şöyledir: ‘Yapılan araştırma ve incelemelerin ortaya koyduğu veriler, Türkiye’deki lâiklik ilkesinin anlamıyla uygulamasının hiçbir sosyalist ülkedeki lâiklik anlayışı ile ilgili ve ilişkisi olmadığını, batıdaki Hıristiyan ülkelerin lâiklik anlayışından da farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğunu açıklamaktadır.

Lâikliğin, dinle devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olması nedeniyle, her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesini oluşturan koşullardan esinleneceği, bu koşullar arasındaki uyum ve ya da uyumsuzluğun lâiklik anlayışına da yansıyarak farklı ve değişik modelleri ortaya çıkarması doğal sayılmalıdır.

Hukuki yönden ve klasik anlamda lâiklik, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Buna rağmen, Hıristiyan ve İslam dinlerinin koşulları inanç ve gerekleri aynı olmadığından ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar birbirinin aynı olmamış, aksine büyük farklılıklar göstermiştir. Dini ve din anlayışı tamamen farklı olan bir ülkenin,, lâikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batı ülkelerindeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez ve beklenemez.

Görülüyor ki, Sn. Başsavcı karardan özenle seçerek sadece altı çizilen kısımları almış, Türkiye’deki lâikliğin nasıl bir lâiklik olduğu konusundaki paragrafı nedense ihmal etmiştir.

Oysa Sn. Başsavcının Partimizle ilgili İddianamesindeki ithamlar, Karardan alınan ifadelerle değil, ihmal edilen ifadelerle ilgilidir ki; İşte bu ihmal edilen ifadeler, Refah Partisi olarak, yukarıdan beri savunduğumuz bir gerçeği, yani Anayasal Lâikliği ortaya kovmaktadır.

Kaldı ki, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuruyu kabul ettiği 1987 ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul ettiği 1990 yılından sonra, Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 90. maddesini dikkate alarak ve sözleşmenin milli hukukun bir parçası olduğunu kabul ederek, verdiği son kararlarında Türkiye’deki lâiklik anlayışıyla, Batıdaki lâiklik anlayışını mutabık hale getirmeye çalışmıştır. Bundan dolayı, Sayın Başsavcının; lâiklik, din ve vicdan hürriyeti hususunda, Türkiye’nin ulaştığı noktada, 1987’den önceki değil, daha sonraki kararları emsal alması gerekirdi.

Bu bölümle ilgili maruzatımıza son vermeden şunları da belirtmek gerekir ki; Devlet lâiklik prensiplerini uygularken demokrasinin gereklerini ve insan haklarını ön planda tutar. Bir diğer ifade ile, Devlet halka hizmet için vardır.

Devlet bu hizmeti görürken, halkın ihtiyaçlarını, hiç bir inanç arasında, ayırım yapmaksızın, onların isteğine göre ifa ve icra eder. Anayasanın başta 2. madde olmak üzere lâiklikle ilgili tüm maddeleri bu temel esası vurgulamaktadır.

Yine Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşuna esas teşkil eden Lozan Anlaşmasının ilgili maddeleri, hangi dinden olursa olsun, bütün vatandaşlara din ve vicdan hürriyetinin vazgeçilmez unsurlarıyla tam ve kamil manada tatbik edilmesini esas almıştır.

İşte Sayın Başsavcının yanılgısı, uluslararası hukuku, doktrini, Anayasayı ve Anayasa Mahkemesi Kararlarını bir bütün olarak ele almayışından ve iddiasına mesnet olarak aldığı ifadeleri eksik alıp yanlış yorumlamasından ileri gelmektedir.

Buraya kadar yapılan izahattan açıkça görülüyor ki; Sayın Başsavcının iddianamesine esas aldığı lâiklik görüşü Anayasa ve yasalarda belirtilen hukuki lâiklikle bağdaşmamaktadır, mesnetsizdir, tamamen indidir, uluslararası kurallara ve Anayasal esaslara, aykırı olduğundan, kabule şayan değildir.

A – 3. Refah Partisinin Lâiklik Anlayışı Hukuka Uygundur
Refah Partisi, Anayasa’da belirtilen lâiklik ilkesinin, gerçek savunucusu ve teminatıdır.

Nitekim, bu husus, Refah Partisi’nin tüzük ve programı, yöneticilerinin konuşmaları, mahalli yönetimlerdeki hizmetler ve hükümet icraatları ile sabittir

  1. Refah Partisi’nin Tüzük ve Programı;

Refah Partisi’nin Programında; ‘Bu program Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyet ve Demokrasiyi korumak… kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gereken şartları hazırlamak amacıyla.. hazırlanmıştır. ‘ (Program, Başlangıç)

Partimiz fikir, vicdan ve düşünce hürriyetlerine inanır; fikir, vicdan ve inanç hürriyetlerine yapılacak her türlü baskıyı lâikliğe aykırı sayar.’ (Program md.4) ‘Lâiklik din düşmanlığı olmayıp, bilakis din ve vicdan hürriyetlerini her türlü ihlalden koruyucu bir prensip olarak geliştirilmiş ve uygulama alanına konulmuştur’ deni1mektedir. (Program md.4)

Görüldüğü gibi Refah Partisi Tüzük ve Programında, lâikliği devletin temel niteliği olarak almış, lâikliğin Anayasal ve yasal anlamını teyit etmiş ve lâikliğe aykırı uygulama yapılmaması için nelere dikkat edilmesi geldiğini ortaya koymuştur.

  1. Refah Partisi adına yapılan konuşmalar

Öte yandan Refah Partisi adına bugüne kadar yapılan bütün konuşmalarda da bu husus tekrar tekrar belirtilmiştir.

Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın bugüne kadar TBMM içersinde ve dışında yaptığı tüm konuşmalar bunu doğrulamaktadır. (Ek: Bölüm IV, No:l)

Burada bu dosya içinden sadece bir kaç örnek sunuyoruz:

‘…Lâikliğe aykırı olarak hareket etmek demek, skolastik zihniyetle hareket etmek, körü körüne hareket etmek demektir. Cahil bir insanın ortaya çıkıp ‘dinimiz öyle emrediyor, hepiniz buna uyacaksınız’ diye dayatması, cahilane bir şekilde baskı yapması, dogmatik, skolastik bir zihniyetle hareket etme üslubudur. Biz, ülkede böyle bir üslup olmasın istiyoruz… ‘

‘Lâiklik demek, ilim ve akıl yoluyla hareket etmek demektir’

‘… Şimdi bir toplum düşünün. Bu toplamda çeşitli düşüncede insanlar var. Bu insanlar birarada yaşacaklar. Birinci şart nedir’… Bu insanların birbirlerinin düşüncelerine hoşgörü, saygı göstermeleridir. Lâikliğin bir yüzü budur. Peki ülke nasıl yönetilecek’ Oturacak, millet temsilcisini seçecek, ilim ve akıl yoluyla TBMM kanunları yapacak. Demokrasi ve milletin iradesi var. Öyleyse, TBMM ne karar aldıysa bu karar yürüyecek. Öbür yüzü budur’ 11 Mart 1997 tarihli grup konuşmasından,

‘…Deminden beri ben neyin savunmasını yapıyorum’ Demokrasinin ve lâikliğin. İşte gerçek, işte gerçek. Böyle düşünmeyenleri nereye davet ediyorum. Demokrasiye ve lâikliğe’

‘Bugün lâiklik demek; herkesin din hürriyeti demektir. Bunun teminatıdır. Bakınız şu çok önemlidir. Bir ülkede trafik kuralları vardır. Arabaların trafiğe çıkmasına müsaade edersiniz, herkes arabasına biner. İstediği gibi dolaşır. Ama bir şartınız vardır nedir o’ Arabanızda fren olacak, arabanızın freni olmazsa, trafiğe çıkmamanız gerekir. Neden’ Çünkü gider başkasına çarparsınız. İşte fikir hürriyeti, arabaların serbestçe dolaşabilmesi demektir. Lâiklik ise, arabanda fren olması demektir. Araba başka, Fren başka yani Lâiklik, dinin karşıtı değil’

‘… Fikrinizi, ‘Dinimiz böyle emrediyor, siz de buna uyacaksınız’ diye kaba lafla softa eklinde, körü körüne ortaya koymaya kalkmayacaksınız. Her türlü fikrinizi söyleyebilirsiniz, hiçbir fikri yasaklamıyoruz. Ama bunu söylerken lâikliğe aykırı davranmayacaksınız. Yani lâikliğe aykırılık ve bir uslüp, bir muhteva değil, bir davranış şekli… ‘ 25 Şubat 1997 tarihli grup konuşmasından:

‘. . Türkiye’mizin demokratik, lâik bir hukuk devleti olarak, insan haklarına saygılı hürriyeti parlamenter sisteme sahip bir ülke olarak kısa zamanda beklenen kalkınmasını yapması hususunda tam bir görüş birliği içindeyiz. ‘

‘… Çünkü Refah Partimiz, lâikliğin bekçisidir. Gerçek lâikliğin gerçek teminatıdır. Türkiye’mizin en büyük partisidir.’ 21 Mayıs 1997 tarihinde BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile yaptığı görüşmenin ardından yaptığı açıklama:

Türkiye, müslüman bir ülkedir. Ama aynı zamanda demokratik ve lâik bir ülkedir. Bunun herhangi bir şekilde tehdidi, tehlikesi, değişmesi söz konusu değildir. Bu husustaki bir takım mihrakların çıkartmak istedikleri propagandalar varsa, bunlar temelden yanlıştır ve hatadır. ‘9 Mayıs 1997 tarihli Observer gazetesine verdiği mülakattan:

‘Lâiklik, din hürriyetinin teminatıdır’ ( 18. 02 .1997 TBMM Grp.K.)

‘Lâiklik ne dinsizliktir, ne din düşmanlığıdır. Lâiklik bütün inançlara saygı göstermektir.’ (25.02.1997 TBMM Grp.K.)

‘Bakınız, lâiklik demek, ilim ve akıl yoluyla çalışılacak demektir. Dogmatik bir şekilde, dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle olacak diye dayatamazsınız. Lâiklik demek kanunları TBMM yapar demektir.’ (11.03.1997 TBMM Grp.Kon.)

‘Refah Partimiz lâikliğin bekçisidir. Gerçek lâikliğin gerçek teminatıdır.’ (21.05.1997 TBMM Grp. Kon.)

‘Türkiye’de gerçek demokrasinin teminatı Refah Partisi’dir. Gerçek lâikliğin teminatı Refah Partisi’dir. Lâiklik adı altında lâikliğe aykırı davranışların yapılmamasının teminatı Refah Partisi’dir. (17.06.1997 TBMM Grp. Kon.)

‘Şayet lâiklik; inanç ve din özgürlüğü, herkesin inandığı gibi yaşayabilmesi, hiç kimseye dininden ve inancından dolayı baskı yapılmaması ve devletin bu hususları teminat altına alması şeklinde anlaşılacaksa, Refah Partisi göstermelik değil, samimiyetle, herkesin inanç özgürlüğüne, hiçbir kimsenin diğerlerine, inancından dolayı baskı yapmaması şartına herkesten daha fazla bağlıdır.’ (10 Ekim 1993, 4.B.Kongre Konuşması)

Dünya’nın hiçbir yerinde, lâiklik, din düşmanlığı değildir. Bilakis her türlü inanç hakkının teminat altında alınması demektir. (Refah Partisi 24 Aralık 1995 Seçim Beyannamesi)

‘Lâiklik demek herkesin inancına saygı demektir. Lâiklik demek, din düşmanlığı demek değildir. Halkın inancına saygı göstermek, hizmet etmek demektir.’ (26 Aralık 1995 Basın Toplantısı)

Tüm bu örnek konuşmalardan açıkça görüldüğü gibi, Refah Partisi’nin lâikliğe aykırı hiç bir eylemi olmamış, tüm bu konuşmalarda gerçek lâikliğin ne olduğu anlatışmış, lâikliğin özüne aykırı davranışlar tenkit edilmiştir.

  1. Refah Partisi Yerel Yönetim Hizmetlerinden Örnekler

Refah Partili Belediye Başkanlarının, göreve başlar başlamaz ilk işleri, şayet bölgelerinde varsa, farklı dinlere mensup cemaatleri ziyaretle ihtiyaçlarını tesbit ve bunları yerine getirmek olmuştur. Bu hususta cemaat temsilcilerinden gönderilmiş sayısız teşekkür yazılarından bir kaç örnek ekte sunulmuştur. (Ek: Bölüm IV, No:2)

Refah Partili Belediye Başkanları, lâikliğin uygulamasında çağdaş örnekler sergilemişlerdir. İstanbul Beyoğlu Belediye Başkanı Nusret Bayraktar, Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz Bayat, belediye hudutları içindeki tüm inanç sahiplerinin kilise ve sinagog hizmetlerine destek verirken, Trabzon Belediye Başkanı Asım Aykan tarihi kilisede çan çalınma izni vermiştir.

Refah Partisi’nin kurulduğu tarihten bu yana Refah Partili hiçbir belediye başkanı hakkında lâikliğe aykırılıktan dolayı işlem yapılmamıştır.

  1. 54. Hükümet icraatından
  2. Hükümet programının 4. sahifesinde,’Türkiye Cumhuriyeti’nin, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olması, Atatürk İlkeleri; Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez ortak uzlaşma zemininin teşkil edecektir. ‘

‘Milli ve manevi değerlere bağlı olmayı, din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyeti ve düşünce hürriyetinin demokrasimizin vazgeçilmez uınsurları olduğunu Hükümetimiz temel bir kabul olarak ortaya koymuştur. ‘ ifadelerine yer verilmiştir.

Ve 54. Hükümetin icraatında lâikliğe aykırı olarak ne bir kararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne de herhangi bir idari tasarrufa rastlamak mümkün değildir.

Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel dahi bir TV proğramındaki konuşmasında bu hususu açıkça dile getirmiştir.

  1. Refah Partisine Göre Lâiklik, Kanunların Yapılmasında Skolastik Düşüncenin Değil Ancak Bilim ve Aklın Esas Alınmasıdır.

Bu gerçeği Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın sayısız açıklamaları içersinden alınan ve yukarıki bölümde zikredilen konuşma örnekleri açık bir şekilde gösterilmeye yeterlidir.

  1. Refah Partisi İster Dini, İster Siyasî Kaynaklı Olsun Her Türlü Taassuba da Karşıdır.

Yukarıda da belirtildiği gibi taassup, bir kimsenin kendi inancından ve hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir.

Halbuki Refah Partisi, Türkiye’nin en büyük Siyasî partisi olarak, kurulduğu günden bu yana hep demokrasiden, hep çoğulcu demokrasiden, hep uzlaşmadan, hep hoşgörüden yana olmuş ve böyle de hareket etmiştir.

Refah Partili yöneticilerin 1995 seçimlerinden sonra hükümet kurulması çalışmalarında sergilediği hoşgörü; 54. Hükümette ortağına karşı ortaya koyduğu anlayış ve protokole saygı, hatta Refah Partili yöneticilerden bazılarının 1974’lü yıllarda MSP yöneticileri olarak önce CHP ile, daha sonra Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ile birlikte iktidar olup uyum içinde çalışmaları, bunun neticesinde Kıbrıs Harekatının zaferle , Ağır Sanayi Hamlesinin başarıyla neticelenmesi, O gün MSP, bugün Refah Partisi yöneticisi olan zevatın hoşgörülü olmaları, taassuba karşı tavır almaları sayesinde gerçekleşmiştir.

  1. Diğer Bütün Partiler gibi Refah Partisi’nin de Anayasal ve Yasal Devlet Görevleri Hakkında Görüşlerini Açıklaması Dini İstismar Olarak Yorumlanamaz.

Diğer partiler gibi Refah Partisi’nin de, program ve propagandalarında, gerek lâiklik, gerek din ve vicdan özgürlüğü ve gerekse Anayasa tarafından devlete görev olarak verilen din hizmetleri ve din eğitimi konusunda Siyasî görüşlerini açıklaması ve bu konularla ilgili yanlış tatbikatları eleştirmesi görev ve sorumluluk gereği olup bunların lâikliğe aykırı sayılması, dini istismar olarak yorumlanması mümkün değildir.

Yukarıda da açıklandığı gibi, Anayasa, halka yapılacak hizmetler arasında, din hizmetlerini de, Devlete görev olarak yüklemiş, din hizmetlerinin yürütülmesi konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı’nı Anayasal bir kurum olarak düzenlemiş (An.M.l36); din hizmetleri için eleman yetiştirmek üzere, MEB bünyesinde ‘Din Eğitimi Genel Müdürlüğü’nü kurmuş; din hizmeti gören kamu görevlilerini 657 sayılı ‘Devlet Memurları Kanunu’ çerçevesine almış; dini eserlerin onarılması ve yeni yapılanların desteklenmesi konusunda Vakıflar Genel Müdürlüğüne görev vermiştir.

Bütün bu hususlar açıkça bir devlet görevi olarak yürütüldüğü ve bu konular üzerinde konuşmak ve eleştiride bulunmak, her Siyasî parti yetkilisi için en tabii bir hak ve ödev olduğu halde, Sayın Başsavcının Refah Partisi yöneticilerini, ‘neden bu konularda konuşuyorlar’ diye suçlaması ve bunu ‘dini istismar’ olarak tavsif etmesi; Anayasa ve Kanun gerekleri ile Sayın Başsavcının tavsifi arasında çok büyük bir tezat olduğunu açıkça göstermektedir.

Sonuç

Görülüyor ki Sayın Başsavcının bu konudaki yanılgısı hilafına, Partimizin bu güne kadar Anayasa’daki tanımıyla lâiklik ilkesine aykırı herhangi bir politikası ve faaliyeti olmamıştır.

Diğer bir ifade ile partimiz, 1982 Anayasası’nın gerek ‘Başlangıç’, kısmında, gerek 2. maddesinde belirlenmiş ve 4. maddesinde de ‘değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ olarak tavsif edilen, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin lâik devlet olduğu hususundaki temel ilkeyi benimsemiştir. Kurulduğu tarihten bu güne kadar da Refah Partisi’nin tüm faaliyetleri bu ilkeye uygun olarak gerçekleşmiştir.

A – 4. Refah Partisi’nin Lâikliğe Aykırı Faaliyetlerin Odağı Olduğu İsnadı Varit Değildir

Sayın Başsavcı Refah Partisi hakkındaki işbu kapatma davasını ‘Anayasa’nın lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği’ iddiasıyla açmıştır.

Bu iddia mesnetsizdir, varit değildir. Bahse konu iddia, iki sebebe dayandırılmaya çalışılmıştır.

  1. Refah Partisi’nin Başörtüsünü savunması,
  2. Refah Partisi’nin İmam-Hatip Okullarının, orta kısımlarının kapatılmasına dair MGK Kararına karşı çıkması.

Bu bölümde, işbu iddianamede odak olmanın sebebi olarak gösterilen bu iki hususun, hukuki açıdan tahlili yaparak varit olmadığı ortaya konulacaktır.

  1. Refah Partisi’nin Kılık Kıyafet Yasasını Savunmasının Hukuka Aykırı Hiçbir Tarafı Yoktur.

Refah Partisi’nin Kılık Kıyafet ve Başörtüsü Konusundaki Görüşleri Lâikliğe Aykırı Değildir.

Refah Partisi’nin kılık kıyafet hakkındaki görüşü, ifrata tefrite yer vermeyen, katı kurallara dayanmayan, itidale, toleransa bağlı makul bir görüştür.

Refah Partisi ‘Yürürlükteki mevcut kanunlara aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğretim Kurumlarında kılık, kıyafet serbesttir’ diyen 2547 Sayılı Kanunun EK-17. maddesinde ifadesini bulan yasal ve Anayasal çerçeve içerisinde kalınmasını kabul eder. Bu kanun hükmünün uygulanmasından yanadır.

Bilindiği gibi bu kanun hükmünün iptali için, Yüksek Mahkemeye açılan dava reddedilmiş. Böylece kılık kıyafet konusuna bu yasal çerçevede yaklaşılması gerektiğine dair olan görüşler, teyit edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı elbette bu konuda Siyasî ve siyaset dışı yapılmakta olan tartışmalara berrak bir çözüm getirmiştir.

  1. Kılık kıyafet ve bilhassa başörtüsü konusunun, tartışmalı olmasının en önemli sebebi ise, bu konuda mevcut yasalarda, müspet veya menfi bir hüküm bulunmayışıdır.

Bu kabil hallerde konu üzerinde, vatandaşların, sivil toplum kuruluşlarının, Siyasî parti sözcülerinin kendi görüşlerini ortaya koyarak çözüm üretmeye çalışmaları doğaldır. Böyle olması aynı zamanda söz ve fikir hürriyetinin zaruri bir sonucu sayılmalıdır.

  1. Bununla beraber, Refah Partisi üyelerinin kılık kıyafetle ilgili açıklamalarının hepsi, Anayasa Mahkemesi’nin hakkındaki iptal davasını reddettiği ve böylece halen yürürlükte bulunan 2547 S.K.nun EK 17. maddesi yani (Yürürlükteki mevzuta aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğrenim kurumlarında kıyafet serbesttir) hükmünün savunulmasından ibarettir.
  2. Böyle bir konu üzerinde bir Siyasî Partinin temel görüşünü tespit için parti adına konuşan hatiplerin konuşmalarından ziyade Merkez Karar Organlarının kararları ve ondanda daha önemlisi o partinin icraatı esas alınmalıdır.
  3. Refah Partisi bilindiği gibi yakın geçmişte bir sene müddetle koalisyonun büyük ortağı olarak iktidarda kalmıştır. Bu iktidar süresince başörtüsü ve kılık kıyafet konusunda, yukarıdaki yasal çerçeve içinde kalmış, Sayın Başsavcının iddianamesinde anlatmak istediği şekilde yasa dışı veya lâikliğe aykırı bir icraatta bulunmamış, bir karar almamıştır. Yine aynı şekilde parti ileri gelenleri 1974 tarihinden 1980 tarihine kadar kurulmuş olan dört cumhuriyet hükümeti içinde de Başbakan Yardımcısı ve Bakan olarak mühim görevler ifa etmişler Diyanet İşleri Başkanlığı Vakıflar dahil devleti yönetmişler hiçbir icraatlarında lâikliğe aykırı davranmamışlardır.

Dolayısıyla Refah Partisinin ne merkez karar organlarının ve ne de Hükümetinin böyle bir icraatı yoktur.

İddianamedeki Mülahazalar Yersiz ve Mesnetsizdir

Yukarıdaki açıklamalarımız da gösteriyor ki, Sayın Başsavcılığın Refah Partisini itham etmek için iddianamenin 8. sahifesinde ileri sürdüğü bütün mülahazalar geçersizdir, mesnetten mahrumdur.

  1. Sayın Başsavcı bu konudaki iddiasında ezcümle: ‘Genel başkan Necmettin Erbakan dahil, Refah Partisi’nın tüm yöneticileri, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırtmışlardır… ‘ demektedir.

Sayın Başsavcının bu paragraf içinde yer alan ‘Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek’ şeklindeki beyanına muhterem Mahkemenizin dikkatlerini çekmek isteriz. Yukarıda da açıkladığımız gibi, partimizin bu konuya yaklaşımı, Yasal ve Anayasal çerçeve içinde olmuştur. (Sayın Başsavcının Refah Partisi’nin ‘Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek’ şeklindeki tespitinin Partimizin bu hususta gösterdiği titizliğin bir tezahürü olarak değerlendirilmesi gerekir.)

Bu çerçevenin tatbikatta gözetilmesi için çaba sarf etmek elbette iyi niyetin delilidir. Bu ise yasaları ihlal kastının bulunmadığını ispat eder. Tatbikatta 2547 sayılı kanunun 17. maddesine ve bu konuda çıkarılmış olan Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırı davranışlarında bulunduğu malumdur. Bu türlü aykırılıkların önlenmesini istemek, kesinlikle kışkırtma sayılmaz.

  1. Yine bu iddiasında Sayın Başsavcı, Partimizin bu konuda eylemler düzenlediğini de ileri sürmüştür. Bu mülahaza da yersiz ve mesnetsizdir. Refah Partisi kılık kıyafet konusunda hiçbir eylem düzenlememiştir.

Ayrıca bilindiği gibi, herhangi bir konuda haksız uygulamalara işaret etmek kamuoyunu ve yöneticileri uyarmak için yasalar çerçevesinde yürüyüş, miting, kapalı salon toplantıları gibi eylemler düzenlemek, demokratik ve Anayasal bir haktır. Bu haktan yararlanmak için eylem düzenleyenlerin iddialarında çeşitli görüşler savunulmuş olabilir. Bu kabil yasal etkinliklerin demokratik hukuk devletinin toleransa dayanan geniş ve ılımlı ortamının gereklerine göre değerlendirilmesi, bütün resmi kuruluşların göz önünde tutması gereken bir realitedir.

3) Sayın Başsavcılık tarafından parti yöneticilerince bu konuda yapıldığı iddia edilen konuşmalarda da hiçbir kanun dışı söz sarf edildiği, usulüne uygun olarak ispat edilmemiştir.

Türkiye bir hukuk devletidir. Bir fiil yasaları ihlal etmişse onun ait olduğu Ceza Kanunu maddesine göre, takibata tabi tutulması gerekir. Böyle yapılamamış olması ortada kanunsuz bir fiil olmadığını gösterir. Böyleyken kişileri veya kurumları suçlamak hukuk devleti ilkelerinin kabul edebileceği bir hareket tarzı olamaz. Aksi halde temel hukuk kurallarından biri olan kanunsuz suç ve ceza olamaz prensibi ihlal edilmiş olur.

4) Kılık kıyafet ve başörtüsü konusundaki uygulamaları eleştirmek lâikliğe aykırı sayılamaz. Zira bu eleştirileri yapmayan Siyasî parti yok gibidir.

Böyle olunca bütün Siyasî partilerin aynı iddia ile itham edilmesi mümkündür. Hatta 2547 S.lı K. Ek.l7.m.sini savunanlardan önce, bu kanunu çıkartanların lâikliğe aykırı harekette bulunmakla itham edilmeleri gerekir. Refah Partisi’nin henüz içinde olmadığı bir Parlamento’dan o kanunu çıkartanları bırakıp da, yürürlükte olan bir kanunu savunanları ithama kalkışmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Bu konularda hemen hemen her partiye mensup grup temsilcilerinin (özellikle ANAP ile DYP Grp. Sözcülerinin) TBMM içinde ve dışında sayısız beyanatı vardır. (EK: Bölüm IV, No:3, ANAP ve DYP Grup sözcüleri ve üyelerinin başörtüsünü savunan konuşmaları)

Sayın Başsavcılık her nedense bu iddianamesinde İmam-Hatip Okulları konusunda olduğu gibi ülkemizin gelmiş geçmiş bütün Siyasî partilerini, bütün hükümetlerini ve Başbakanlarını itham edecek şekilde sınırsız bir suçlama mantığıyla hareket etmiştir. Bu hareketiyle Sayın Demirel dahil eski yeni bütün başbakanları ve onların partilerini sanık sandalyesine oturtmak istediğini sanmıyoruz. Ancak kendilerinin, yasakların sınırlarını bilerek veya bilmeyerek bu kadar anormal şekilde genişletmedikçe, Refah Partisinin asla itham edilemeyeceği mülahazasından hareket ettiklerini tahmin ediyoruz.

Bu tür bir abartma ve bu tür davranışlar ortada kanuni mesnet ve ciddi fiiler olmadan ille de bir dava açma sıkıntısı içinde olma haleti ruhiyesinin bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir.

Yoksa bir hanım veya bir kız öğrencinin inancının gereği olarak başını örtebileceğini savunmak bütün medeni alemde suç sayılmayan bir fiildir. Her ne kadar ülkemizdeki lâiklik anlayışı diğer ülkelerin lâiklik anlayışından farklı sayılmakta ise de, İnsan Hakları konusunda dünyamızın müşterek bir standartlaşmaya gittiğini göz önünde tutacak olursak ülkemizin de ergeç bu gelişmeler doğrultusunda ufkunun açılması gerektiği realitesiyle karşı karşıya olduğu anlaşılır.

Nitekim ülkemiz Paris Şartına, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve bu konudaki diğer bütün beynelminel anlaşmalara imza koymuştur. İmzalanan bu anlaşmaların normları milli hukukumuzun bir parçasıdır. Anayasamızın 90 ıncı maddesine göre bu metinlerin Anayasaya aykırılıkları bile iddia edilemez. Bu kurallar ne yasal ve ne de yargısal tasarruflarla değiştirilemez.

Bu sebeplere binaen, bundan sonra gerek insan hakları gerek, söz ve vicdan hürriyeti, gerekse örgütlenme hürriyetleri ve gerekse, inanç, din ve lâiklik konularından yapılacak uygulamalarda, milli hukuk normlarımızın yanında, imza attığımız bütün bu anlaşmaların vazgeçilmez prensiplerini de göz önünde tutarak milli hukukumuzla bu kuralların bağdaştırılması yönünde çaba sarf etmeye mecbur bulunduğumuzu göz önünde tutmak zorundayız.

Bilhassa Yargıya ait tasarruflarımızda ve mahkeme kararlarımızda hedefimiz, milli hukukumuzun da bir parçası haline gelmiş olan bu kuralları uygulamada insan haklarına uymada göstereceğimiz titizlik bakımından, aynı kurallara imza atmış olan bütün ülkelerin ulaşmış oldukları seviyenin de üstün çıkmak olmalıdır. Aksi halde yargı organlarımızın vereceği kararların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde bozulması gibi bir olayla karşılaşabiliriz. Bu bakımdan herşeyden önce Sayın Başsavcılığın İddianamesinde ifadesini bulan insan haklarını kısıtlayıcı mantığını bırakmak zorundayız.

  1. Refah Partisinin (İmam Hatip Okullarının, Orta Kısımlarının Kapatılmasına Dair) Milli Güvenlik Kurulu Kararına Karşı Çıkması İddiasının Lâiklik ve Lâikliğe Aykırılıkla Hiçbir Alakası Olmadığı gibi, Siyasî Parti Yasakları İçinde Milli Güvenlik Kurulu Kararlarına Uymamak gibi Bir Yasak da Yoktur.

b -1. Sayın Başsavcının din eğitimi konusundaki ” görüşleri ve Partimize yaptığı suçlamalar

Sayın Başsavcı, iddianamesinde; ‘Din eğitiminin lâik ve demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engel olduğunu; her demokratik devletin, bazan Anayasa ve Yasalarca hüküm koyarak, bazan da Yüksek Mahkeme içtihatlarıyla, din eğitimini denetim altında bulundurduğunu, milyonlarca çocuğun, dini eğitim görerek, düşünce yapısının, bu eğitime göre şekillenmesine rıza gösteren bir devletin lâik devlet olamayacağını’ ifade ederek dini eğitim konusundaki şahsi görüşünü ortaya koymuştur.

Yine Sayın Başsavcı, hiçbir ciddi araştırma yapmadan, ABD ve Batı Avrupa ülkelerindeki dini eğitim konusunda, duyumlarına göre gerçeklere uymayan bilgiler aktarmış, Refah Partisi icraatı ile hiçbir ilgisi olmadığı halde, gereğinden fazla İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip Okulu açılmasını, milyonlarca çocuğun dini eğitimden geçmesini ‘böyle lâik devlet olmaz’ diyecek kadar ifrata varan bir ifade kullanmıştır.

Bütün bunlardan sonra Refah Partisi hakkında itham; ‘İmam Hatip Okullarının kapatılmasına ve bundan böyle yeni İHO’ları açılmamasına’ dair Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı ile bunu takip hakkına, RP’nin karşı çıkması bu yönde eylemler düzenlenmesi, tüm yöneticilerin halkı kışkırtan konuşmalar yapması ve bu davranışların lâikliğe aykırı olması’ şeklinde ortaya konulmuştur.

Herşeyden evvel Sayın Başsavcının dine ve ülkemizdeki din eğitime karşı duyduğu bu infialin sebebini anlamakta gerçekten zorluk çekmekteyiz.

Yüksek malumları olduğu üzere, Siyasî partiler ister iktidarda ister muhalefette olsunlar şu iki görevi ifa etmek zorundadırlar;

  1. Anayasanın devlete verdiği görevler hakkında parti programlarında açıklama yapmak,
  2. İnsan haklarının korunması ve aykırı tatbikatın önlenmesi için gereken çalışmaları yapmak.

Şüphe yok ki % 99’u Müslüman olan bir ülkede din hizmetleri, halka yapılacak hizmetler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Sadece Türkiye’de değil, sayın Başsavcının tesbiti hilafına bütün dünyada da bu böyledir.

Sayın Başsavcı İddianamesinin 16/7.sh.lerinde; ABD ve bazı Batı ülkelerindeki (Din Eğitimi) üzerinde uzun uzadıya durmuş bu konuda kendine göre kabullerde bulunmuştur.

Sayın Başsavcıya göre; ‘- ABD.de resmi okullarda dini öğretim yapılacaktır. -İsviçre Anayasası’nın 49. m. ne göre (hiç kimse din derslerine katılmaya zorlanamaz.)–Almanya’da Federal Anayasaya göre. devletin din derslerini denetim hakkı vardır.-İngiltere’de ‘dini inancı olmayan birine dini eğitim yaptırılamaz ‘.

Oysa ABD ve Batı ülkelerinde dini eğitime verilen önem hiçte Sayın Başsavcının ifade ettiği gibi değildir. 1996 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan ‘Türk Eğitim Sistemi Alternatif Perspektif’ isimli araştırmada ABD ve Batılı ülkelerde dini eğitimin durumu söyledir: ABD.de din eğitimini özellikle kilise teşkilatları üstlenmişlerdir. (sh.102) ABD’de özel ilk ve orta dereceli okullarda kayıtlı öğrenci sayısı 6 milyon civarında olup, bunların 3 milyonu Katolik, 2 milyonu ise diğer dinler üzerinde eğitim görmektedir. (sh.131 tablo)

Fransa’da, 1958’de yapılan Anayasa değişikliğinden sonra (m.8) ‘Devleti çeşitli dini grupların bulunduğu bir ülkede, inançlara saygılı olacağı ve hiç bir şekilde bu sahaya müdahale edilemeyeceği’ hükmü esas alınmıştır… (sh.128)

Fransa’da özel okulların % 95’i Katolik Kilisesine bağlı olduğu için bu okullarda dini eğitimi tabii ki devlet okullarından farklı bir yere sahiptir. (sh.l28)

Hollanda’da eğitimde özel eğitimin payı % 73.2’dir ve bunlar da büyük çoğunlukla Katolik ve Protestan okullardır. (sh.128)

Belçika’da özel öğretimin oranı % 57.7, İspanya’da % 36.8’dir. (sh.128)

Skandinav ülkelerinde ise … ‘Tarihin ve milli kimliğin temeli olan din ile yurttaşlık bilgisi okullarda mecburi dersler olarak okutulmaktadır’. (sh.128-129)

İngiltere’de din eğitimi ve hizmetleri Kilise tarafından yürütülür. Ayrıca din dersleri resmi müfredatın bir parçasıdır. (sh.l28)

Din eğitimi 5-14 yaş grubuna mecburi iken bu mecburiyet 1988 yılından itibaren 5-18 yaş olarak yükseltilmiştir. (sh.95-128)

Ancak ebeveynler isterlerse çocuklarını din eğitiminden çekip alma hakkına haizdir. (sh.l29)

Avusturya Anayasası’nın 2’nci maddesinde: ‘Devlet, eğitim ve ders konularında üzerine aldığı görevi ailenin kendi dini inançlarını ve dünyaya bakış açılarını dikkate alarak ve haklarına riayet ederek yerine getirmelidir. ‘ (sh.l32) denilmektedir.

  1. maddenin 4.ve S. fıkralarında ise; ‘Okullardaki din derslerini ilgili dini cemaat vermekle yükümlüdür. Devlet, ders ve eğitim müessesesinin en üstün eğitimi yönetmek ve denetlemekle yükümlüdür. ‘(sh.132) (Ek: Bölüm IV, No.4)

Söz konusu eserde yapılan değerlendirmeye göre; ‘Batılı devletler dinsizliğin artışı karşısında Kiliselerin propaganda çalışmalarına azami destek vermektedir. Artık sosyal devlet kavramının yanı sıra ‘Kültür Devleti’ tabiri de kullanılmaya başlanmıştır’. (sh.136)

Görülüyor ki; Sayın Başsavcı; ‘Batı ülkelerinde, dini eğitim yok denecek derecede azdır, biz de onları örnek almalıyız’ görüşünü ileri sürmeye tevessül ederken yukarıdaki ilmi gerçekleri Sayın Başsavcının iddiasının tam tersine ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, Türkiye’nin özel şartlarında Batının örnek alınması da isabetli bir tutum değildir.

b – 2.Din Eğitimi Hakkındaki Görüşler, Ulusal ve Uluslararası Uygulamalar

  1. Doktrinde Din Eğitimi

‘Dini talim ve tedris hakkını indi kararlar ile kısmak ve vatandaşın bu hürriyetini bir takım entrikalı politika mülahazalarıyla baskı altına almak yalnız Anayasaya ve hukukun yüksek prensiplerine aykırı değildir, hem de …. halk kitleleri arasında dini cehalet ve delalete meydan açmaktır.’ (BAŞGİL, sh. 134)

‘…..bir memlekette din ihtiyacını salim mecrasına koymak ve en iyi şekilde tatmin etmek için her şeyden evvel, yüksek bilgili ve sağlam seviyeli din adamlarına ve alimlerine lüzum vardır…memlekette yüksek dini kültür veren tahsil ve tedris müesseleri yok olursa, bu husustaki ihtiyaç ortadan kalmış olmaz; sadece yüksek seviyeli din adamı ve alim yok olur. Diğer taraftan bu yokluğu fırsat bilerek sahneye din adamı ve alim diye gayet sathi, yarı cahil bir takım kimseler çıkar. Ve tabiatiyle etrafı din adına hurafe ve cehalet bürür.’ (BAŞGİL, sh.135)

‘Kişilerin düşünce ve görüşleri seçme (kanaat sahibi olma) ve bu düşüncelerini açıklama serbestliğinde söz edebilmek için, öncelikle düşüncelere ulaşabilme hürriyetine sahip olmaları gerekmektedir. Bu da, eğitim ve öğrenin hürriyetine sahip olma ile gerçekleşir.’ (AKSOY, M.:Türkiye’de Düşünce Özgürlüğü, in: Türkiye’de İnsan Hakları Semineri 9-11 Aralık 1968, Ankara, 1970, 5h.133)

‘Genel olarak düşünce hürriyeti kapsamına giren din ve vicdan hürriyeti, beraberinde dini okutma, öğretme, öğrenme hürriyetini de getirir’ (B. DİNÇKOL, 1982 Anayasasında ve Anayasa Mahkemesi kararlarında Lâiklik’ Sh.131 )

‘Belli bir dine mensup kişi açısından dinini öğrenme ve öğretme, bir haktır’ (BAŞGİL,SH.ll3) Herkesin bildiğini başkasına öğretmeye; isteyenin de istediği hususu, istediği yerden, istediği kurumdan, istediği kimseden öğrenmeye hakkı vardır’ (DİNÇKOL, a.g.e. Sh.131)

‘Türk Milletinin ahlaki değerleri, insani değerleri, manevi değerleri, kültürel değerleri’ gibi kavramlara dinden soyut olarak bir anlam vermek mümkün değildir. Dini ahlak dışında milletimizin herhangi bir ahlak referansı mevcut değildir. Keza, toplumu ayakta tutan aile bağları; millete, devlete bağlılık gibi manevi değerler; hep dinsel motifli değerlerdirler’ (Türköne, M.: Siyasî Bir Sorun Olarak Din Eğitimi, in: Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 [Eğitim Özel Sayısı] Sh.322)

‘Gerek eğitim ve öğretim politikalarının belirlenmesinde gerek günlük hayatta sosyal işlerin düzenlenmesinde kendi değerlerimizle bilimin verilerini uzlaştırmak, ana hedefimiz olmalıdır.’ (TÜRKDOĞAN, O.: TÜSİAD’ın II.Eğitim Raporu Üzerine, in : Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 (Eğitim Özel Sayısı), Sh.532 vd. 536, 537, 538).

Doktrindeki bu görüşlere ilaveten din eğitimi konusunda Atatürk’ün de 31 Ocak 1923’de İzmir’de yaptığı konuşmadan alınmış şu bölümü hatırlamakta fayda vardır: ‘……Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit biçimde öğrenmek zorundayız. Her birey dinini, diyanetini, inancını öğrenmek için bir yere gerek duyar. Orası da okuldur…dinimizin felsefi gerçekleri inceleme, araştırma ve telkin bilimsel ve teknik gücüne sahip olacak seçkin ve gerçek saygıdeğer bilgilerin de yetiştirecek yüksek kurumlara sahip olmalıyız….’ (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını), cilt II, 196,. sh.89/90)

  1. İnsan Hakları Sözleşmelerinde Din Eğitimi Prensipleri

BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 26. maddesine göre; ‘Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygının güçlendirilmesini hedef almalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırk ve din grupları arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu teşvik etmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.’

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ise eğitim konusu 20.3.1952 tarihinde imzalanan, 18.5.1954’de yürürlüğe giren ve Türkiye tarafından 10.3.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanunla onaylanın 1 nolu Ek Protokolün 2’inci maddesinde ele alınmıştır.

Protokolün 2. maddesinde aynen; ‘Kimse eğitim hakkından mahrum edilemez. Devlet eğitim ve öğretim alanında üstleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana babanın bu eğitim ve öğretimi kendilerinin felsefi inançlarına göre sağlanmak hakkına riayet edecektir’ denilmiştir.

‘Totaliter devletlerin, çocukları ana-babalarının etkisinden çıkararak onları sistematik şekilde belirli bir doğmatik görüşü aşılamak suretiyle eğitmeleri, bu hükmün şerh edilmesinin başlıca nedenidir’.

‘Hazırlık çalışmalarında, ana babanın sadece dini görüşünün mü yoksa dünya görüşünün de mi gözönüne alınması gerektiği konusu üzerinde uzun tartışmalar yapılmış ve sonuçta eğitimin her ikisini de kapsaması konusunda uzlaşma sağlanmıştır’. (Dr. Ş.Ünal,a.g.e 5h.273)

  1. 1982 Anayasasına Göre Dini Eğitim:

Anayasa’nın 5. maddesinde ‘…. insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için Devletin görevleri arasında sayılmıştır. Bu maddenin gerekçesinde şu ifadelere yer verilmiştir: ‘Devlet,…. ferdin insan haysiyetine uygun bir ortam içinde yaşamasını gerçekleştirecektir. Bu sosyal devletin görevidir. .. Sosyal devlet her şeyden önce insana ve insanın düşünce hakkına saygılıdır ve bu sınırlar içerisinde ferdin hak ve hürriyetlerinin kullanılmasını sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak, onun başlıca görevleri arasındadır. Ferdin hayatında onun temel hak ve özgürlüklerden olduğu gibi yararlanmasını engelleyen sebepleri ortadan kaldırmak, sosyal devletin görevleridir’ ( 1982 Any., mad.5 Gerekçesi)

‘Eğitim ve öğrenim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz’ (1982 Any.,mad.42, fıkra 3)

‘Din ve ahlak eğitimi ve öğretimi Devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır’ (1982 Any., mad.24, fıkra 4).

Buna göre; ‘din eğitim ve öğretimi Devletin denetim ve gözetimi altında olmak kaydıyla kişilerin kendi isteğine, küçüklerin ise kanuni temsilcisinin talebine bağlı(dır). Ancak, din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulması gerekli zorunlu dersler arasında yer almaktadır’ (Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu Gerekçesi).

  1. Kanunlara göre dini eğitim

743 Sayılı Türk Medeni Kanununa göre;

‘Çocuğun dini terbiyesini tayin, ana babaya aittir'(MK.m.266lI)

‘Ana babanın bu husustaki hürriyetini tahdit edecek her türlü mukavele muteber değildir.’ (MK. m.266/2)

1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’na Göre; ‘Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk İnkılâp ve İlkelerine ve Anayasa’da ifadesi bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren;ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasa’nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik,lâik ve sosyal bir Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir.’ (mad.2).

  1. Türk Eğitim Sisteminde İmam Hatip Okullarının Yeri

Batı ülkelerinde dini eğitimin kilise okullarında gerçekleştirildiğine yukarıda bilvesile temas edilmişti.

Türkiye’de de, Cumhuriyetin ilk yıllarında, inkılâplar sırasında yeni düzenin temelleri kurulurken dini eğitim ihmal edilmedi. Tam tersine, 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan Tevhidi Tedrisat Kanununun 4.maddesinde bu okullara özellikle yer verildi ve açılması emredildi.

Böylece İmam Hatip Okulları Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, başta Atatürk olmak üzere, onun kurucuları tarafından açılan öncelikli okullar arasında yer aldı.

İlk açıldığında İmam ve Hatip yetiştirmek üzere ilkokula dayalı 4 yıllık bir ortaokul olan İmam Hatip Okulları, 1951 yılında ortaokula liseyi eklemiş, 1973 yılında da 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 32.Maddesine istinaden üniversiteye girme hakkı elde etmiştir. Böylece hem mesleğe eleman yetiştiren hem de üniversiteye öğrenci hazırlayan bir ortaöğrenim kurumu halini almıştır.

Bugünkü sistemde İmam-Hatip Liseleri, ortaokul ve liseden oluşurlar. Bu okulların orta kısımları ile diğer ortaokullar arasında program bakımından hiçbir farklılık yoktur. Bu sebeple İmam Hatip Liselerinin orta kısmını bitirenler normal ortaokul diploması alırlar ve isterlerse bir klasik liseye veya başka bir meslek lisesine geçebilirler. Fark sadece bu dönemdeki seçimlik derslerdedir. Bu seçimlik dersler Kur’an Tilaveti (yüzüne okuma) ve Arapça’dır.

İmam Hatip Okullarının lise sınıflarında ise, klasik (normal) liselerin edebiyat programının üzerine bir o kadar da meslek dersi eklenir. Bu, şöyle oranlanmıştır: Normal lise edebiyat programının tamamı İmam Hatip Liselerinin programlarının %60’ını oluşturur. %40’ı ise bu okulların meslek derslerinden meydana gelir. Bundan dolayıdır ki İmam Hatip Liseleri klasik liselerden bir yıl fazla öğrenim görürler.

İmam Hatip Liselerindeki din öğretimi aynı zamanda dini öğretmenin de öğretimidir. Bu okullarda dini öğrenen gençler, öğrendiklerini çocuk ve gençlerden oluşan öğrencilerle, yetişkin ve yaşlılardan meydana gelen cami cemaatlerine öğretmeyi ve ibadette önderlik etmeyi aynı zamanda öğrenmektedirler.

  1. Bu ilmi ve hukuki gerçekler karşısında Sayın Başsavcının dini eğitim ve İHO.ları hakkındaki görüşleri ilmi ve hukuki gerçeklere uymamaktadır.

Yukarıdan beri izaha çalıştığımız ilmi ve hukukî gerçekler karşısında, hemen belirtelim ki Sayın Başsavcının gerek din eğitimi gerek İmam Hatip Okulları hakkındaki görüşleri bu gerçeklere ters düşmektedir.

Zira, Sayın Başsavcının bu konudaki indi mülahazaları iki kabule dayanmaktadır.

  1. Çağımızda Din eğitimi zararlıdır, bilimin önünde en önemli engeldir.
  2. Lüzumundan fazla İmam Hatip Okulu açılması, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi lâik devlet ilkesine aykırıdır.

Oysa yukarıdaki açıklamalarda gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, gerek Anayasalarda, gerekse doktrinde din eğitiminin fayda ve zarureti daha fazla izahata gerek hissettirmeyecek şekilde ortaya kondu.

Diğer taraftan, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi lâik devlet ilkesine aykırı görülseydi, daha Cumhuriyetin kuruluşunda İmam Hatip Okullarına öncelik verilmezdi ve Atatürk bu bölümde doktrin kısmında belirttiğimiz, din eğitimiyle ilgili o veciz konuşmayı yapmazdı.

Ayrıca Uluslararası Anlaşmaların Anayasaların ve bütün dünyadaki uygulamaların ortaya koyduğu gerçek şudur ki, din eğitim ve öğretim, vatandaş için bir hak, devlet için bir görevdir, bu hak ortadan kaldırılamaz, bu görev ihmal edilemez.

  1. Refah Partisi’nin dini eğitim konusundaki görüşleri

Refah Partisi, din eğitimine ilişkin olarak Anayasa’da belirlenen prensipleri benimsemiş ve bunların doğruluğunu savunmayı ve hayata geçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası olarak belirlemiştir.

Bütün bu düşüncelerden hareket eden Partimize göre; din ve ahlak eğitiminin engellenmesi; dini, kişisel hırsları ve menfaat çekişmeleri için kullanmak isteyenlerin eline güçlü bir vasıta vermek demektir. İnsanların hırslarla karışmış din kavgalarından uzak tutmanın yolu, onlara hür bir ortamda dinlerini öğrenme imkanının sağlanmasıdır: Dinin Siyasî rekabet mevzuu olmaktan çıkartılması, din ve vicdan hürriyetinin tesisi ile mümkündür. Bunun için din eğitimi konusunda toplumdan gelen yoğun talebin hem nitelik hem nicelik itibariyle karşılanması gerekir.

Bütün bu düşünce ve görüşleriyle Partimizin, sayın Başsavcının iddia ettiği gibi, lâiklik karşıtı eylemlerin odağı değil; bilakis Anayasada tanımlandığı şekliyle lâikliğin teminatı olduğu ortaya çıkmaktadır.

  1. Dini eğitim konusunda RP’nin suçlanması hukuken mümkün değildir. Çünkü;
  2. Türkiye’de din eğitimi RP’nin tüzüğüne göre değil devletin Anayasa ve yasalarına göre yapılmaktadır.
  3. Din eğitimi Refah Partisi binalarında değil devletin okullarında yapılmaktadır.
  4. Türk Eğitim Sisteminde din eğitimini başlatan ve yürüten Refah Partisi değildir.
  5. İmam Hatip Okullarını açan, yöneten, bu okullardaki eğitim programlarını düzenleyen, programlarda öngörülen dersleri öğrencilere okutan da Refah Partililer değildir.

Bütün bu işleri yapmak Sayın Başsavcıya göre suç, bunları yapanlar suçlu ise, o zaman bu suçlu Refah Partisi değil, bir başka kişi veya kişiler olmalıdır. Böylece bir ithamla Refah Partisi’nin suçlamanın hukuki ve mantıki hiçbir izahı yoktur ve olamaz.

  1. Milli Güvenlik Kurulu Kararlarının Muhatabı Hükümettir. Siyasî Partilerin bu kararlara uymak mecburiyeti yoktur, bilakis gerektiğinde bu kararları eleştirmeleri en tabii haklarıdır.

Milli Güvenlik Kurulu, bu isimle ilk defa 1961 Anayasası’nda (m.lll) yer almış, 1982 Anayasası’nda bazı değişikliklerle yerini aynen korumuştur. (m.118)

Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan Kurul Anayasa’da belirtilen sivil ve asker üyelerden oluşmaktadır.

Milli Güvenlik Kurulu, gerek Anayasa ve gerekse 2945 Sayılı özel kanununda belirtilen görevleri ifa eder.

Milli Güvenlik Kurulu, icrai değil, istişari mahiyette olup, ne Kurul’a katılan Başbakan ve bakanlar hükümeti, ne de Genel Kurmay Başkanı ve komutanlar Ordu’yu temsil eder.

Milli Güvenlik Kurulu, Devletin Milli Güvenlik Siyaseti’ni tayin ve tesbit uygulanması ile ilgili kararların alınması hususundaki Görüşlerini Bakanlar Kurulu’na bildirir. (An.118/3)

Bu görüşler, Bakanlar Kurulu’nda öncelikle dikkate alınır. (118/3)

‘Devletin iç ve dış güvenliğinden TBMM’ye karşı bakanlar kurulu sorumludur'(An.117) Bakanlar Kurulu’nda dikkate alınan bu görüşlerden uygun görülenleri uygulanır, uygun görülmeyen uygulanmaz. Nitekim bildirilen :: görüşler içinde tüm hükümetler döneminde uygulanmayan birçok MGK Kararları vardır.

Görülüyor ki Milli Güvenlik Kurulu, TBMM’nin veya Hükümetin üstünde bir kurul değildir. Az önce ifade edildiği gibi icrai bir kurul da değildir. İcrai niteliği olmayan bir kurulun aldığı kararlar da emredici değildir. Böyle olunca bu kararlara karşı çıkmak da suç değildir.

Kaldı ki bu ‘görüş bildirilmesi mahiyetindeki kararlar’ın muhatabı Anayasa ve Özel Kanununda belirtildiği gibi sadece Bakanlar Kurulu’dur. Siyasî Partiler bu gibi kararların hiçbir zaman muhatabı olamazlar ve fakat Devletin milli güvenlik siyasetine tealluku bakımından birer Siyasî parti olarak kararlar hakkındaki görüşlerini serbestçe ifade edebilirler.

Bu kısa açıklamadan sonra Sn. Başsavcının, ‘MGK kararlarına ve takip hakkına’ Refah Partisi karşı çıkıyor isnadına gelince;

Evvela 28 Şubat 1997 tarihli 406 Sayılı Karardaki İmam Hatip Okullarıyla ilgili görüş teknik mahiyette olup, lâiklikle bir ilgisi yoktur, ki karşı gelmekle lâikliğe aykırılığın ilgisi olsun.

Saniyen, ne genel mahiyetteki 765 sayılı Kanunu’nda, ne özel mahiyetteki 2820 S.lı Siyasî Partiler Türk Ceza Kanunu ile 2945 S.lı Milli Güvenlik Kurulu Kanunu’nda ve ne de diğer özel kanunlarda MGK Kararlarına karşı gelmek suç olmadığı halde, bir hukuk devletinde bunu suç saymak mümkün değildir. ‘Zira kanunsuz suç ve ceza olmaz’ (An. mad.38)

Kaldı ki Sn. Başsavcı bir çelişki içersindedir. Sayın Başsavcı İddianamesinde (Sh.l7-18); Bir taraftan MGK Kararlarına uymayarak İmam Hatip Okullarının kapatılmasına karşı çıktığı için, Refah Partisi’ni, lâikliğe aykırı davranmakla suçluyor; Diğer taraftan MGK Kararlarının İmam Hatip Okullarının kapatılmasını öngörmediğini aynı sayfada iddia etmektedir.

Bu durumda Sayın Başsavcıya göre; MGK, İmam Hatip Okullarını kapatmak istemediği halde lâikliğe uygun davranmış oluyor; Refah Partisi, bu okulların kapatılmasına karşı çıktığı için lâikliği ihlal etmiş sayılıyor.

Bu açık bir çelişkidir. Bu bir çifte standarttır.

Bu Sn. Başsavcının İmam Hatip Okulları konusunda Refah Partisi aleyhinde yapmış olduğu ithamın kendi beyanı ile nakzedildiğini göstermektedir.

Bu gerçek, Sn. Başsavcının Refah Partisi’ne vaki isnadının ne kadar haksız ve tutarsız olduğunu göstermeye yeterlidir.

  1. Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitimin, Lâiklikle Bir İlişkisi Yoktur.

Bu konu tamamen teknik ve ilmi bir konudur. Bu konuda bir ilim heyeti tarafından hazırlanmış rapor ektedir. Bu raporda; Türkiye genelinde 8 yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitime tam olarak hemen geçilebilmesinin imkansızlığı ortaya konulmuştur. (EK: Bölüm IV, No:S)

RP 8 yıllık zorunlu eğitime karşı değil, sadece yönlendirmeli olmasından yanadır. Kaldı ki RP.li Milletvekillerinin TBMM.de zorunlu eğitimin 8, hatta 11 yıl olmasına dair kanun teklifleri gündeme alınacağı günü beklemektedir. (EK: Bölüm IV, No:6)

Sonuç

Tüm bu izahattan açıkça görülüyor ki; Refah Partisi’nin ne kıyafet ile ilgili mevzuata aykırı davranışta bulunmakla, Ne de Milli Güvenlik Kurulu Kararlarına karşı çıkarak yasalara aykırı davranmakla uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı gibi, bu iki konunun da lâiklikle bir ilgisi yoktur.

Refah Partisi’nin her iki konudaki tutum ve davranışları yasalara uygundur.

Kaldı ki hiç bir üyesi hakkında da hiç bir adli makama suç duyurusunda bulunulmamışken, yoğun kanun ihlalleri varmış gibi bir faraziye ile suç odağı isnadında bulunmak; Sn. Başsavcı için gerçekten talihsiz ve hatalı bir tasarruf olmuştur.

B- İkinci Kısım:. Parti Üyelerine Ait İsnadların Hukuken Geçerliliği Yoktur.

B -1. Davaya Mesned Yapılmak İstenilen İddiaların Tahlili

Delil Kavramı İle İlgili Genel Bir Tahlil

Türk hukuk sistemindeki delil kavramına kısa bir gözatmakta yarar görmekteyiz. Delil :

‘Nizaa sebep olan îlî veya hukûkî vâkıanın, olduğuna veya olmadığına hâkimin kanaatini çekmek için usul hukukunun kullanılmasına müsaade ettiği ispat vasıtasıdır.. ‘ (Türk Hukuk Lügatı Say. 66)

‘Delil’ veya ‘sübut vasıtaları’ her dava için büyük önemi haizdir. Zira delil, yalnız iddianın mesnedi değil aynı zamanda, hükmün de dayanağıdır. CMUK nun 254 maddesinin: ‘Mahkeme, irad ve ikame edilen delilleri duruşmadan ve tahkikattan edineceği kanaate göre takdir eder’ hükmü hem açık hem de âmir bir hükümdür.

Kanun koyucu, dava açılabilmesi için karineyi yeterli görmemiş; ‘delilin varlığı’ nı aramıştır. Hatta rastgele delili de yeterli görmediği için, CMUK’nun 163. Maddesinde ifadesini bulan: ‘Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda toplanan deliller kamu davasının açılmasına yeterli ise Cumhuriyet savcısı mahkemeye bir iddianame vermek suretiyle kamu davasını açar.. ‘ hükmünü derpiş etmiştir.

Kanun koyucu, kamu davası açılmasını, ‘yeterli delil’ şartına bağlamıştır. Buradaki ‘yeterli’ lik şartını geniş yoruma tabi tutmamız gerekir.

Nitekim, aynı kanunun 164. maddesinde de: ‘Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda kamu davasının açılması için yeterli delil bulunmaması veya keyfiyetin takibe değer görülmemesi halinde Cumhuriyet Savcısı takibata yer olmadığına karar verir’ hükmü yer almıştır.

‘Hazırlık tahkikatı’ ciddi ve geniş araştırmaya dayalı bir safhadır. Bundan dolayıdır ki yasa yapıcı, diğer davalardan farklı olarak, ‘parti kapatma davaları’nda Cumhuriyet Başsavcısına ‘sorgu hakimi’ sorumluluğu da yüklemiştir. Hatta CMUK’nundan ‘Sorgu Hakimliği’ ve ‘İlk Tahkikat’ müessesesi kaldırıldığı halde, 2820 sayılı özel kanunun 98. maddesinde ‘sorgu hakimliği’ bilinçli olarak muhafaza edilmiştir. Bundan dolayıdır ki: CMUK’nun 154. maddesi şu hükmü getirmiştir: ‘Cumhuriyet savcısı yukarıdaki maddede yasal neticelere varmak için bütün memurlardan her türlü malumatı isteyebilir. Gerek doğrudan doğruya ve gerek zabıta makam ve memurları vasıtasıyla her türlü tahkikatı yapabilir. ‘ bu hükme göre de, deliller sırf ‘kamu davası’ nı açabilmiş olmaya yeterli olmakla kalmamalı, mahkemenin vicdani kanaatinin tam oluşmasına da mesned teşkil edecek yeterlilikte olmalıdır. Aksi halde, CMUK’nun 254. maddesinin yukarda belirtilen hükmünün yerine getirilmesi mümkün olmaz.

Kaldı ki, ‘Yeterli delil’ den maksat, ‘hükme yeterli delil’ olmasaydı; CMUK’nun 153/2 fıkrasında ifadesini bulan: ‘Cumhuriyet savcısı yalnız sanığın aleyhine olan hususları değil, lehine olan cihetleri de arar ve kaybolmasından korkulan delillerin toplanmasına ve zabtına çalışır. ‘ hükmü düzenlenmiş olmaz; Savcının sadece aleyhe olan delilleri toplamış olması yeterli görülürdü ki, böyle bir dava hem adalete hizmet etmiş olmazdı, hem de ‘adalet ekonomisi’ne ters düşerdi. Sun’i davalar sebebiyle, müdellel davalar sürüncemede kalır, ‘geciken adalet’ şikayetlerine yenileri eklenmiş; hükümler ‘ibret-i müessire nitelliğini yitirmiş, insanlar uzun süre ceza, tehdidi’ altında tutulmuş olurdu.

Nitekim bütün dünyada kabul gören Anabiritanica Ansiklopedisi ‘yeterli delil’ hakkında aşağıdaki açıklamayı yapmaktadır.

‘Kamu davasını açmaya yeterli delil’ den, ‘hükme yeterli delil’ anlamı çıkarılmazsa, ‘sanığın lehine olan ‘ delillerin savcı tarafından toplanmasına ihtiyaç kalmaz’

‘yeterli delilden murat, hükme yeterli delil’ olmalıdır.

Delillerin toplanmasında, dünyada uygulanan iki sistem vardır:

‘Soruşturma sistemi olarak bilinen birinci sistemin temel özelliği, delillerin araştırılması için emir veren, belgeleri inceleyen ve tanıkları sorguya çeken yargıcın etkin bir rol üstlenmesidir. Bu sistem genellikle kara Avrupa’sı ceza yargılamaları ile SSCB ve öteki sosyalist ülkelerin ceza ve hukuk yargılamalarında uygulanır.

Suçlama, ya da çatışma sistemi olarak bilinen ikinci sistemde yargıç daha pasif bir rol üstlenir; delilleri toplama ve mahkemeye sunma işi savcıya ve davanın taraflarına bırakılır.. ‘ (Anabiritanica C.7. sa. 84)

Ayrıca: ‘Ceza yargılaması hukukunda yerleşmiş olan ilkelere göre delillerin bazı özellikler taşıması gerekir: 1- Delil akılcı ve gerçekçi olmalıdır. 2- Delil amaca elverişli, olayı yansıtıcı olmalıdır. 3- Delil hukuka ve yasaya aykırı olmamalıdır. 4- Delil, yargılamada tarafların da öğrenebileceği ve algılayabileceği biçimde açıklanmalıdır.. ‘ (Anabiritanica C.7. Say. 85)

Adaletin tecellisinin gereği de budur. Sayın M. Muhtar Çağlayan’ın da dediği gibi: ‘Bilindiği üzere, ceza davasının takibiyle güdülen gaye; suç işlediği iddiasıyla mahkemeye sevk olunan kimsenin mutlaka cezalandırılması değil, hakkın ve adaletin meydana çıkarılmasıdır… ‘ (CMUK cilt. 2 Say. 335)

Yine sayın Çağlayan’ın, Baha Kantar’a atfen ifade ettiğine göre: ‘Sanığın mahkumiyetine karar verilebilmesi için, duruşmada telakki edilmiş olan delillerin ‘Suçluluğu kesin surette isbat edici’ kuvvette olduğuna mahkemenin tamamiyle kani olması lazımdır. Şüpheli hallerde, yani mahkemenin tam bir kanaat getiremediği yerlerde, hiç bir vakit mahkumiyet kararı verilemez. Böyle bir halde davanın sürüncemede kalmasına mahal bırakmamak ve davaya herhalde bir netice vermek lazım geldiği cihetle, Şübhe Sanığın Lehinedir (İn dubio pro rea) kaidesini tatbik ederek Beraat hükmü tesisi icap eder. ‘ (M.M. Çağlayan CMUK c.2 Sa. 542)

‘Yeterli delil’ gereğinden dolayıdır ki; bugünkü sayın Başsavcıdan önce görevde bulunan sayın Başsavcı, basın mensuplarının sorusu üzerine: Refah Partisi aleyhine dava açılmasına imkan olmadığını her defasında belirtmiş; ‘Dava açılabilmesi için somut, yeterli ve elverişli delillerin getirilmesi gerekir’ demiştir. (Hürriyet 15.10.1996) (EK: Bölüm IV, No:7) Başsavcı (o günkü) Sn. Haluk Yardımcı bu beyanında, 1994 senesinden beri araştırma yaptırdığını da ifade etmiştir.

Bu beyanın, Ekim 1996 tarihinde neşredilmiş olduğu dikkate alındığında anlaşılır ki; En azından bu tarihe kadar, ‘soyut, yeterli, elverişli delil’ yoktur.

Bu iddianamede, davaya mesnet ‘delil’ diye takdim edilen tüm bilgi ve güya belgelerin tamamına yakınının 1996 yılından önceye ait olduğu da esasen sayın Başsavcı tarafından te’yid edilmektedir.

Ve yine Sayın Başsavcı da, kendisinden önceki Başsavcı gibi bu davayı açtığı güne kadar böyle bir davayı açma imkanının olmadığını, çünkü böyle bir davanın açılması için kanuna uygun herhangi bir delil bulunmadığını tekrar, tekrar te’yid etmişlerdir. (EK: Bölüm IV. No:B)

Her iki sayın Başsavcının da böyle bir davanın açılabilmesi için elde kanuna uygun delil bulunmadığını tekrar, tekrar ifade etmiş olmaları bu davada ‘delil’ diye ileri sürülen hususların ‘isbata yeterli delil’ olmadıklarını açıkça gösterir.

Sayın Başsavcı’nın iddiasına göre: Refah Partisi ‘Suç odağı’ haline gelmiştir. Halbuki bir partinin ‘Suç odağı’ haline gelmesi ancak üyelerinin kesif bir şekilde parti yasaklarına aykırı hareket ettiklerinin sübut bulmalarıyla mümkündür.

Herhangi bir üye için subuta ermiş bir fiil veya beyan olsaydı, esasen Sayın Başsavcılığın partiden ilgilinin ‘ihraç talebi’nde bulunması gerekirdi. Bunların olmayışı da, davada delil olmadığını açıkça göstermektedir.

Bir önceki sayın Başsavcının, ‘somut, yeterli, davaya elverişli delil yok..’ dediği tarihler için, bu sayın Başsavcının ‘delil var’ faraziyesinden hareket ediyor olması iddianame müstenidatına isbat gücü vermez.

Delil kavramına, kısaca göz attıktan sonra Sayın Başsavcının iddianamesinde adı geçen parti üyeleri hakkında ‘delil’ diye dercettiği hususları, iddianamedeki yeri, isnaddaki özellikleri itibariyle ayrı-ayrı inceleyebiliriz.

B – 2. Partinin Bir Üyesi Olarak Genel Başkan Necmettin Erbakan Hakkındaki İsnadların Hukuken Geçerliliği Yoktur.

  1. Sayın Başsavcının Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve Diğer Bazı Parti Üyelerini, Üniversiteli Kız Talebelerin Kılık ve Kıyafetleri Hakkında, Yaptıklarını İleri Sürdüğü Konuşmalardan Dolayı, İsnada Hedef Yapması, Hukuken Geçersizdir.

(1) Bu husus bütün yönleriyle yukardaki (Bölüm Iv, Kısım A-4.a) bölümünde pekçok delillerin yapılan ispatlarla açıklanmıştır.

(2) Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın bu konuda açıkladığı görüşler Meclis çalışmalarında açıkladığı görüş ve fikirlerin Meclis dışında tekrarından ibaret olduğu için aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölüm de belirtildiği gibi Anayasa 83/1 maddesine göre sorumsuzluk güvencesi altındadır. Ek: Bölüm IV, No:l2’de Necmettin Erbakan’ın bugüne kadar ki meclis çalışmaları esnasında yaptığı pek çok konuşmaya bir misal olmak üzere sadece 5 adet konuşmayı misal olarak bir dosya halinde takdim olunmuştur. Bu dosyadanda açıkça görüldüğü gibi Necmettin Erbakan’ın meclis dışında yaptığı konuşmalar meclis içinde yaptığı konuşmaların tekrarından ibarettir.

Bu sebepten dolayı, bu konuşmalarda yasalara aykırı hiçbir husus olmadığı gibi esasen Anayasanın 83/1 maddesinin milletvekillerine getirdiği sorumsuzluk güvencesine göre bunların herhangi bir davaya mesned yapılmaları da mümkün değildir.

  1. Necmettin Erbakan’ın Özel Hukukta ‘Akit Serbestliği Hakkının Savunulması’na Dair Görüş Serdetmiş Olmasının da Herhangi Bir Davaya Mesned Yapılması Mümkün Değildir.

Sayın Başsavcısı, iddianamesinin 9. sayfasında: Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın; TBMM Başkanı Sayın Hüsamettin Cindoruk tarafından organize edilen ‘Liderler Anayasa Çalışma Toplantısı’nda konuşma yaptığını; ‘ ‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz, çok hukuklu bir sistem olmalı.’ dediğini ifade ederek, lâikliğin ihlal edildiği iddiasında bulunmuştur.

Bu iddia varid değildir. Hiçbir hukuki geçerliliği yoktur. Şöyleki:

Önce bir defa bahse konu toplantı, TBMM Sayın Başkanının daveti üzerine gerçekleşen ve fasılalarla devam eden bir toplantı olup:

(1) Bu çalışma bir meclis çalışmasıdır.

Aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölümünde açıkça belirtildiği gibi, Anayasanın 83. Maddesinin ‘Sorumsuzluk güvencesi’ altındadır; herhangi bir davaya mesned yapılması mümkün değildir.

(2) Bu Meclis çalışmalarında; Parti liderleri yeni Anayasa çalışmaları üzerinde görüşlerini ve tekliflerini açıklama görevlerini yapmışlardır. Birbirlerinin görüşlerini zaman-zaman te’yid ederek karşılıklı yararlanmışlardır.

Nitekim bu toplantının tutanaklarından da görüldüğü gibi Sayın Ecevit bu toplantıda şu açıklamaları yapmıştır.

‘Meclisteki değerli çalışma arkadaşlarımızla birlikte, çok güzel bir sistematikle yaptığınız hazırlık için sizi ve değerli arkadaşlarınızı kutlamak isterim, şükranlarımı belirtirim’

‘Sayın Erbakan gerçekten yararlanarak dinlediğim konuşmalarında başka birçok ülkeden örnek verdiklerini söylediler. ‘

‘Sayın Erbakan’ın ve partisinin seçim sistemiyle ilgili önerisine yürekten katılıyorum ve bunu rejim açısından, demokrasi açısından en az… ‘

(3) Konuşma bütünüyle ele alındığında kastedilen maksadın ‘özel hukukta akit serbestliği hakkının savunulması’ olduğu açıkça görülmektedir.

Nitekim: (Ek: Bölüm IV, No:9) deki toplantı zaptının 11. sayfasında; ‘Biz Gerek Türkiye’de Gerekse Çağdaş Dünyada, Ülkelerin Huzur İçinde Olması İçin ‘ Benim İnandığım Şekilde Sen Yaşayacaksın’ Tahakkümünün Ortadan Kalkmasını İstiyoruz. Çok Hukuklu Bir Sistem Olmalı, Vatandaş Genel Prensiplerin İçerisinde Kendi İstediği Hukuku Kendisi Seçmeli’ cümlesi yer almaktadır.

Burada ki ‘Genel Prensiplerin İçerisinde’ şartı, Anayasa, yasalar, kamu hukukunun temel esaslarını kasdettiği için, açıklanan görüşteki maksadın özel hukuktaki ‘Akit Serbestliği’ olduğu açıkça görülmektedir.

Pek çok yerde yapılan açıklamalarda da bunun böyle olduğu belirtilmiştir. Bundan dolayı açıklanan görüşten maksat: Kamu hukukunda değil, kişilerin ve özel kurumların tercihlerine bırakılan ve: TTK, BK, MK, HUMK, CMUK ve 2657 sayılı Milletlerarası özel hukuk hakkında kanun’da yer alan tercihe bağlı ‘akit yapma’ ve ‘Mahkeme ve Hakem seçme’ hakkının, çağdaş gelişmelere ve taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara paralel olarak Anayasal güvenceye kavuşturulması’ dır.

(4) Yine açıklanan görüşteki ‘serbesti’ ve ‘tercih’ hakkından maksat 2657 sayılı kanunun 14., 24., 31., ve 43. maddelerinin te’yidinden ibarettir.

Yine bu açıklamalar; MK’nun 170 ve 475, BK’nun 19, TTK’nun 8, HUMK 516 ve 536 maddelerinin te’yidinden ibarettir.

(5) Açıklanan fikirler Türkiye’nin de taraf olduğu BM. İnsan Hakları, Avrupa İnsan Hakları Helsinki ve Paris Şartlarında temel insan hakları olarak kabul edilen çağdaş esasların ve tercih haklarının te’yidinden ibarettir.

(6) Netice itibariyle açıklanan fikir insanların özel hayatlarında, yukarda belirtilen uluslararası anlaşmalar ve yasaların insanlara tanıdığı hakların kullanılabilmesinin Anayasal güvenceye bağlanarak kullanılmasından ibarettir.

(7) Böyle bir düşünce açıklamasının ‘Lâiklik’e aykırı sayılması kesinlikle mümkün değildir; tam tersine bu açıklama ‘Lâiklik’in gereğidir. Çünkü, bu açıklamada tek bir görüşün katı kuralları yerine temel esaslar dahilinde, yani Anayasa ve yasalar çerçevesinde herkese tercih hakkı tanıyan bir görüş savunulmuştur.

(8) Yine konuşmanın bütününde baştan-sona kadar ‘Lâiklik’in savunulması yapılmıştır: ‘Lâiklikten bütün dünya üç şey istiyor: Bir kimse, vicdanından dolayı kınanmasın; baskı yapılmasın; herkes inancında hür olsun. Biz burdada ‘her türlü baskıyı önleyen bir devlet’ diyerek, kimsenin kimseye baskı yapmasını önleyici bir kuvvet getirdik ve devletin kendisi tahakküm yapamayacak, devlet hizmet için var olacak, hizmeti esas alacak, ve devlet insan haklarına dayanacak. (…) Demokratik olacak, (…) Bu ne demek’ Kanunların yapılışında halkın isteğini olacak, yani SKOLASTİK bir zihniyetle ‘dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle yapılmalıdır’ diye bir zorlamayı da uygun görmüyoruz; ilmi çalışılmalı’

‘Uzlaşamayacağımız hiçbir şey yoktur; yeterki herkes fikrini açıkça söylesin, yeterki, nihâyet milletin hakem olduğunu dikkate alalım.. ‘ (Ek: Bölüm IV, No:lO, Toplantı Tut. Say. 21)

Tutanaktaki bu ifadelerden açıkça görüldüğü gibi konuşmada ana esas lâikliğin savunulmasıdır.

Kanunların yapılmasında skolastik bir zihniyetle dinin emirlerinin değil, ilim ve aklın esas alınmasıdır.

Bu açık gerçekler ortada iken böyle bir konuşmayı lâikliğin ihlali olarak telakki etmeye elbette imkan yoktur.

(9) Kaldıki Anayasa’nın 25. maddesine göre: ‘Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.. ‘ (Any. Md. 25/2)

(10) Mezkur görüşlerin açıklanması Uluslararası anlaşmaların ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin pek çok kararlarının da tekrar-tekrar te’yid ettiği düşünce hürriyetinin en tabii bir uygulamasından ibarettir. (Bölüm I, Fasıl 2, Kısım B)

(11) Yukarda (Bölüm IV, Kısım A-3′ bölümü münasebetiyle açıkça belirtildiği gibi Necmettin Erbakan’ın bütün beyanları ‘Lâiklik’in savunulması istikametindedir. (EK: Bölüm IV, No:l) Sayılamıyacak kadar çok lehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa’nın herhangi bir suçlamaya müsaade etmediği bir Meclis çalışmasını, anafikirden çıkarıp tam tersine yorumlara tabi tutmak mümkün değildir; Hukuki geçerliliği yoktur.

(12) Bir Meclis çalışmasında, sorulduğu zaman düşünce açıklamanın eylemle hiçbir ilgisi yoktur. ‘Hakimiyetin Kayıtsız Şartsız Millet’e Ait…’ olmasının doğal sonucu milletvekillerinin, bahusus Meclis çalışmalarında görüş ve düşüncelerini hiçbir kayda ve engele tabi olmadan açıklayabilmeleridir.

(13) Yukarıda bir bir serdedilen pek çok gerekçenin hepsi bir yana bırakılsa dahi yine de Sayın Başsavcının kendi faraziyelerine göre yasalara uygun böyle bir Meclis çalışmasını, bir isnad olarak ileriye sürmesi mümkün değildir. Çünkü bu Meclis çalışması 23.3.1993 tarihinde cereyan etmiş olup, 1995 Anayasa değişikliğinden çok öncedir. 1995 Anayasa değişikliğinden önce Anayasa’da Siyasî partilerin ‘odak’ olma sebebiyle kapatılmaları söz konusu olmamıştır.

Sonuç:

Yukardaki Necmettin Erbakan’ın Özel hukukta ‘akit serbestliği’ ile ilgili olarak bir meclis çalışmasında görüşlerini açıklamış olması, herhangi bir davaya mesnet yapılamaz. Çünkü; bu görüşler bir meclis çalışmasında açıklanmış olduğu için, Anayasanın 83. maddesine göre ‘sorumsuzluk güvencesi’ altındadır.

Herhangi bir eylemle ilişkisi yoktur, görüş açıklamaktan ibarettir.

Açıklanan görüşler uluslararası anlaşmalar, Anayasa ve yasalara uygundur, ‘Lâikliğe aykırılık’ la hiç bir ilgisi yoktur; tam tersine bu çalışma ile ‘lâiklik’ savunulmuştur.

Bu görüşlerin açıklanması, bir Siyasî partinin Genel Başkanı ve bir parlamenter olmanın tabii sonucudur.

Siyasî Partiler ve onların temsilcileri, Anayasal teminat altında bulunan yasal ve denetsel görevlerini serbestlik içinde yapamazlarsa ‘Demokratik Parlamenter Sistem’ işlevini nasıl yerine getirecektir.

Görüldüğü gibi bu iddia da diğerleri gibi mesnedden yoksundur, hükme medar olamaz.

c – Necmettin Erbakan’ın Grup Konuşmasında ‘Geçiş Döneminin Huzurlu Olmasını’ İsteyen Konuşmasıyla İlgili Olarak, Sayın Başsavcının İleri Sürdüğü Mütalaalar Yersizdir.

İddianamenin 9. sayfasında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’a bazı sözler izafe edilmiş ve bu sözlere dayanılarak parti suçlanılmak istenmiştir.

Sayın Başsavcı, Meclis grubunda yapılan konuşmanın aslının ne olduğunu, ne maksatla yapıldığını araştırmadan, tesbit etmeden ve ne saikle yapıldığını ilgiliye sormadan, uygun düşeceğini tahayyül ettiği bir takım beyanlarda bulunarak asıl konuşmanın maksat ve gayesiyle ilgisi olmayacak şekilde yorumlama yoluna sapmak suretiyle fahiş bir hata yapmıştır. Halbuki:

(1) Sözü edilen konuşma TBMM Grup toplantısında yapılmış bir konuşma olduğu için Meclis çalışmaları kapsamında yapılmış bir konuşmadır. Anayasa’nın 83. maddesinin milletvekilleri için sorumsuzluk güvencesine ait açık hükmü ve aşağıdaki 83. madde ile ilgili açıklamalara göre hiçbir şekilde, herhangi bir suçlamaya mesned yapılamaz. (Bölüm V)

(2) Herhangi bir suçlamaya mesnet yapılmak maksadıyla değil de gerçekte ne söylendiğinin anlaşılması maksadıyla bir konuşmanın değerlendirilmesi istenildiği takdirde, malum olduğu üzere, müstekar hale gelmiş Yargıtay içtihatlarına ve bilimsel görüşlere göre konuşmanın aslının tam olarak ele alınması bütünü içinde değerlendirilmesi, hangi sebep, saik ve maksatla gerçekte ne söylenmek istendiğinin tesbiti gereklidir. Bunun için de konuşmacıya neyi, niçin söylediğinin sorulması gerekir.

(3) Bu konuşma, bilindiği gibi bir kısım basın tarafından tamamen gerçeklere aykırı biçimde değiştirilmiş, bir-iki kelime ortaya atılarak, asıl maksadının dışında gösterilmeye çalışılmış ve üzerinde birçok polemik yapılmış bir konuşmadır. Yapılan bütün tavzih, tekzip ve açıklamalara rağmen yanlış olarak tanıtılmaya çaba gösterilmiştir.

Hal böyle olduğundan dolayı bu konuşmanın aslının ne maksadının ne olduğunun tesbiti için yukardaki hukuk kurallarına titizlikle riayetin büyük önemi vardır.

(4) Bir konuşmanın değerlendirilmesinde ‘sebep ve saik’ gözardı edilemez; zira hukukta ‘saik’ çok önemlidir. Gerçek Nedir:

(5) Meclis grup toplantısının yapıldığı 13 Nisan 1994 tarihi, 27 Mart 1994 Yerel Genel Seçimlerden iki hafta sonraya rastlayan bir tarihtir.

27 Mart 1994 günü genel yerel seçimler yapılmış; Refah Partisi, başta büyük şehirlerin çoğu olmak üzere tüm ülkede milletimizin beklediği demokratik başarıyı göstermiştir.

Diğer taraftan, hemen bu seçimlerin arkasından henüz icraata başlama fırsatı doğmadan bir kısım çevrelerce Refah Partisi’ne, Refah Parti’lilere tahkir ve açık tehdit eylemleri başlatılmıştır.

Bu meyanda bir takım kuruluşlar tarafından her yere görülmemiş yoğunlukta ‘tahrik’ ve ‘tahrike teşvik’ mahiyetinde eşine rastlanmamış bir kampanya başlatılmıştır. Başta İstanbul, Ankara olmak üzere, bu çevrelerce yasadışı yürüyüşler yapılmıştır.

Bu kampanyanın nasıl bir kampanya olduğunu (EK: Bölüm IV, No:11) de takdim olunan dosyadaki faxlar açık açık bir şekilde göstermeye yeterlidir. Bu faxların nerelerden nerelere gönderildiği de ayrıca dikkat çekicidir.

Hemen belirtelim ki o tarihlerde Refah Partisi tarafından bu konularda yetkili mercilere suç duyurusunda bulunulmuştur. ( E k : Bölüm IV, No:l2)

Bu faxlardan açıkça görüldüğü gibi, ‘Kan’ dan bahseden Refah Partisi Genel Başkanı değil, bizzat bu çevrelerdir. Nitekim faxlarda şu cümleler yer almıştır. ‘Ankara Melih Gökçek’e Mezar olacak… Gerekirse Kanımızın son damlasına kadar direnmeye ve savaşmaya hazırız…’ Ayrıca yapılan kanunsuz yürüyüşlerde de birçok yakışıksız slogan, tehdit, tahkir sözleri kullanılmıştır. ‘Ankara Melih’e Mezar olacak…’ gibi ciddi tehditler yapılmıştır.

Bu olaylar sebebiyle Refah Partisi Genel Başkanı bir yandan bu çevrelerin yürüyüş, eylem ve tahriklerinin son bulması diğer yandan RP’li belediyelerin huzur ve barış içinde hizmet yapabilmeleri için bahse konu grup toplantısında, ülkenin o günkü durumunu bir tahlile tabi tutmuş, bu yapılan kanunsuz eylemleri kasdederek, bu huzursuzluktan bir fayda gelmeyeceğini belirtmek kasdıyla bu tahrikleri yapanlara seslenmiş; kanlı tehditleri bırakın; RP’nin genel yönetimde de iktidara gelip ‘Adil Bir Düzen’i kuracağı güne ulaşıncaya kadar geçireceğimiz dönemi huzur, barış ve kardeşlik içinde geçirelim’ mealinde bir konuşma yapmıştır.

Asıl maksadı ve gayesi açık olan bu konuşma ne yazık ki bir kısım basın tarafından art maksatlı olarak yapılan değiştirmeler ve yorumlar ile asıl gayesinden saptırılmıştır.

Bununla beraber, bir kısım medyanın yaptığı bütün bu tahrifata rağmen, değiştirilmiş, metinlerden bile, dikkatle incelendiği zaman asıl maksadın ne olduğu görülmekte ve konuşma aslının yapılan yorumlarla bir ilgisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Mesela: Bu konuşmayı A.A- 13.04.1994 günlü bülteninde, aşağıda olduğu gibi vermiştir.

‘(A.A) 27 Mart’ta halk yanıldı diyorsunuz, o zaman buyurun hemen halka gidelim, halk ne diyor. (Halk seçim istemiyor) diyorsunuz, o zaman, halkın ne isteyip istemediğini halka soralım. Halk Adil Düzeni, istikrarı, barışı istiyorsa hemen seçime gidelim.

Bir kaç tane hükümet tarafından beslenen holding dışında herkes bizimle birliktedir.

Bütün halkımız bizimle beraber Adil Düzen, lider ülke istiyor, Refah Partisi iktidara gelecek, Adil Düzen kurulacak, sorun ne’ geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı’ Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak’ Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum ama, bunların terörizmi karşısında herkes bu gerçeği görsün diye bu tabirleri kullanmaya mecburiyet duyuyorum.

Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım, Türkiye Refah Partisi Adil Düzen’e bu kesin şart. Geçiş Dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak’ 60 milyon buna karar verecek. Biz diyoruz ki bu geçişi tatlı yapalım, bu geçişi barış içinde, bu geçişi yumuşak yapalım. zihniyet olarak biz barışçıyız; bunlar gibi terörist değiliz. Biz huzurcuyuz, bizim yolumuz kardeşliktir’ (Ek: Bölüm IV, No:13, Anadolu Ajansı Bülteni 13.4.1994)

Bu değiştirilmiş metin dahi dikkatle incelendiği zaman ne görülüyor:

5.1. Metin içerisinde ‘Geçiş Dönemi’ kelimeleri yer aldığı halde, haberin başlığı maksatlı olarak değiştirilmiş, ‘Gelme Biçimi’ olarak ifade edilmiştir. Bu değişiklik ‘temel kastı’ tamamen değiştirmektedir. Şöyle ki: Konuşmanın kastı Refah Partisi yerel yönetimde iktidara geldi. Bir süre sonra da yapılacak seçimlerle genel yönetimde de iktidara gelecek, millet saadet bulacaktır; Millet’in saadet bulması için bu gereklidir.

Yerel Yönetimde iktidara geldikten sonra, genel yönetimde de iktidara gelinceye kadar bir süre geçecektir. Bu süre bir kaç yıl olabilir. Bu bir kaç yıllık süre bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminin huzur, barış ve kardeşlik içerisinde geçirilmesini istiyoruz. Milletin de böyle istediğinden eminiz. Bu geçiş dönemi, şimdi huzursuzluk çıkaranların bu faaliyetlerine devam etmeleri suretiyle baştan sona kadar huzursuz bir dönem olmamalıdır. Bu ve benzer tahriklerden vazgeçilmelidir. Refah Partisi’nin insiyatifi dışında geçecek olan bu birkaç yıllık süre, Millet’in bütününün şuurlu ve uyanık davranışlarıyla bir barış süreci olarak geçmelidir.

Bu kasıtla yapılan bir konuşmanın asıl kast belirten bu bir iki yıllık ‘Geçiş Dönemi’ kelimeleri yerine, Refah Partisi’nin iktidara ‘geliş biçimi’ diye değiştirilirse, bütün kasıt tersine çevrilmiş olur. Zira konuşmacının kastı: Refah Partisi’nin iktidara nasıl geleceği değildir; Çünkü o belli … değiştirilmiş metinde dahi tekrar tekrar görüldüğü gibi RP’nin iktidara gelişi demokrasiyle ve seçimle olacaktır.

Konuşmacının kastı: Refah Partisi’nin iktidara gelişinin huzurlu olup olmayıcağı değil, bu bir kaç yıllık ‘geçiş dönemi’nin huzursuzluk çıkartanlar yüzünden huzurlu geçip geçmiyeceğidir.

5.2. Bu değiştirilmiş metinden dahi konuşmacının kastının: ‘Buyurun halka gidelim.. halk ne diyor… halk adil düzeni istiyor… Hemen seçime gidelim…’ kelimelerinden de açıkça görüldüğü gibi, iktidara gelmenin tek yolunun ‘seçim’olduğudur.

5.3. Refah Partisi’nin ‘adil bir düzen’ istediği herkesin bildiği bir gerçektir. Adil düzenden ne kastedildiği de sayılamıyacak kadar çok meclis konuşmalarıyla, konferanslarla, beyanlarla açıklanmıştır ve her defasında belirtilmiştir ki RP’nin istediği düzen Anayasa’da istenen düzenin gerçek manada tatbikidir.

Esasen: Anayasanın 2. maddesinde ‘… milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde…. ‘ hükmüne; 18. maddesinde ‘Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır’ hükmüne; 55. maddesinde ‘.. işe uygun adaletli bir ücret… ‘ hükmüne; 73. maddesinde de ‘vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı… ‘ hükmüne yer verilmiştir.

Bu hükümlerden ve Anayasanın:’Türkiye Cumhuriyeti Adalet An1ayışı içinde’… demokratik, lâik sosyal bir hukuk devletidir. Anayasanın Amir hükmünden de görüldüğü gibi demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde, devletin düzeni adalet anlayışı içinde yürüyen bir düzendir. Yani ‘adil bir düzen’dir. Sayılamayacak kadar çok defa belirtilmiştir ki Refah Partisi’nin belirttiği ‘adil düzen’ işte bu anayasal düzendir.

Sonuç olarak: Bu gerçeklerin ışığı altında, sayın Başsavcının ileri sürdüğü mütalaa değerlendirildiğinde görülen nedir’:

(1) Sayın Başsavcı yapılan konuşmanın aslını ve tamamını dikkate almadan, saikini, kastını inceleyip tesbit etmeden, yanlış kabullere dayanarak ve yanlış yorumlar yaparak, haksız isnadda bulunmuştur.

(2) Yukarda yapılan açıklamalar karşısında ortada lâikliğe aykırı davranışla ilgili hiçbir husus yoktur.

(3) Sözü edilen konuşma meclis çalışmaları kapsamındadır. Bu yüzden aşağıdaki bölümde açıklandığı gibi 83. maddenin açık hükmüyle ‘sorumsuzluk’ güvencesi altındadır. Bu sebepten hiçbir ithama mesned yapılamaz.

(4) Ve yine adı geçen Meclis çalışmasının tarihinden de belli olduğu gibi ( 13 Nisan 1994) bu konuşma Anayasada, 1995 yılında yapılan değişiklikten önce yapılmıştır. Sayın Başsavcının iddianamedeki kabullerine göre, hangi yönden bakılırsa bakılsın ‘odak olma’ faaliyetine delil olamaz.

(5) Yukarda (Bölüm IV, Kısım A-3) bölüm münasebetiyle açıkça belirtildiği gibi Necmettin Erbakan’ın bütün beyanları lâikliğin savunulması istikametindedir. (Ek: Bölüm IV, No:l) Sayılamıyacak kadar çok lehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa’nın herhangi bir suçlamaya müsaade etmediği bir Meclis çalışmasını ana fikrinden çıkarıp tam tersine yorumlara tabi tutmak mümkün değildir. Hukuki geçerliliği yoktur.

(6) Yine RP’nin, iktidara seçimle ve demokratik yolla geleceğine dair sayısız konuşma ve beyanı vardır. Sadece bir misal olarak; İktidarın nasıl devralınacağı, 1993 tarihli büyük kongrede alenen ve açıkça ifade olunmuştur. (Ek: Bölüm IV, No:l4)

Yukardaki izahlardan açık bir şekilde görülüyor ki: Necmettin Erbakan meclis grup konuşmasında ‘geçiş dönemi’nin huzurlu olmasını isteyen konuşmasıyla ilgili olarak başsavcının ileri sürdüğü mütalaalar yersizdir.

  1. Sayın Başsavcının, Basındaki Bir Kısım Gerçekdışı Maksatlı Yazıları Delil Telakki Etmesi Hukuki Değildir.

İddianamenin yine 9. ve 10. Sayfalarında yer alan, ‘Sivas – Sıcak Çermik Seminer Konuşmaları’ diye takdim edilen iddiaya gelince:

(1). Bu iddianın hiçbir dayanağı yoktur. Böyle bir konuşma kesinlikle yapılmamıştır.

(2). Sayın Başsavcının, bir gazetenin asılsız bir haberine dayanarak, Deniz Kuvvetleri Komutanının MGK toplantısında Gazeteler okuduğuna ve bu gazeteler karşısında Başbakan Necmettin Erbakan’ın sessiz kalmak suretiyle bu iddiaları kabul etmiş sayılacağına dair iddiasının hem gerçekle bir ilgisi yoktur ve hemde bu iddia hukuken geçersizdir.

(3). Çünkü MGK toplantıları gizlidir. Bu toplantılar hakkında bir bilgi almak mümkün olmadığı gibi, toplantılar hakkında yayın yapmakta yasaktır. Kaldıki kanuna aykırı biçimde elde edilen deliller hükme dayanak yapılamaz.

(4). Sayın Başsavcı, bu iddiası ile ‘aval’ın deyişiyle ‘sükut ikrardan gelir’ demek istiyorsa, bu kabulün de hiçbir hukuki dayanağı ve değeri yoktur.

(5). Kaldı ki bu kabil bu gerçek dışı asılsız iddialar nerede, ne zaman yapılmışsa tarafımızdan reddedilmiş ve muttali olunan iftiralar hakkında kununi yollara başvurulmuştur.

(6). Husumet-i sabit kimselerin beyanları delil olamaz.

Nitekim Siyasî husumetle bu yayınları yaparak saldırıda bulunanlara karşı Refah Partisi yetkilileri tarafından hukuk yollarına gerekli başvurular yapılmıştır.

Bu cümleden olarak bu konu ile ilgili olmak üzere haklarında açılan davada Zekeriya Beyaz ile sorumlu müdür T. Kutsi Makal, Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesinin 18.5.1995 tarih ve 1994-645-1995/391 sayılı kararıyla manevi tazminat ödemeye mahkum edilmişlerdir. (Ek: Bölüm IV, No:l5) Bu karar, 26.12.1995 gün 1995/9171-10106 sayılı ilamla Yargıtayca onanmıştır. (Ek: Bölüm IV, No:l6) Ayrıca, adı geçenler, Ankara 2. As.ceza Mahkemesinin 30.10.1995 tarih ve 1994/01122-995/000215 sayılı kararıyla hapis ve ağır para cezasına mahkum edilmişlerdir.(Ek: Bölüm IV, No:l7) Ve yine Adı geçenler, Refah Partisi’ne hakaretten dolayı Ankara 2. As.Ceza Mahkemesinin 27.9.1995 gün ve 1994/01122-1995/00840 sayılı kararıyla da hapis ve ağır para cezasına mahkum olmuşlardır.(Ek: Bölüm IV, No:l8)

(7). Böylece, bu mahkumiyet kararlarıyla sözü geçen yayınların gerçekle ilgisi olmadığı ve bunların husumetten ileri gelen bühtan ve iftiralardan ibaret olduğu ‘kesin hükümle’ ile sabit olmuştur.

(8). Sayın Başsavcı 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. maddesinin verdiği Sorgu Hakimliği görevini ve CMUK’un 153/2. maddesinin yükümlü kıldığı ‘Lehteki delilleri’ de toplama vecibesini yerine getirmek suretiyle usul hükümlerini noksansız yerine getirmiş olsaydı, parti kapatma gibi ciddi ve önemli bir davada böyle asılsız ve aksi sabit olmuş bir konuyu delil olarak ileri sürmezdi.

Sonuç: Yukarıda yapılan açıklamalardan da kesin olarak görüldüğü gibi; Husumete dayanan bir basın haberindeki, asılsızlığı mahkeme kararıyla ‘kesin hüküm’ haline gelmiş bir yazının delil olarak ileri sürülmesi hukuken mümkün değildir.

e – Sayın Başsavcının, Başbakanlık Konutunda Diyanet İşleri Başkanlığı ve İlahiyat Fakültesi Mensuplarına Verilen İftar Yemeğini Lâikliğe Aykırı Bir Davranış Olarak Nitelendirmesi Hukuken İsabetli Değildir.

Sayın Başsavcı iddianamenin 10. sayfasında dercettiği sözleriyle Başbakan sıfatıyla Necmettin Erbakan’ın Başbakanlık konutunda Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına vermiş olduğu bir iftar yemeğini lâikliğe aykırı bir davranış olarak gösterebilmek için, bu iftara Diyanet İşleri mensubu olarak katılmış olanlardan bir kısmının ‘Devrim yasalarını ihlal eden’ ve güya ‘Lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderleri’ olduklarını ileri sürmüştür.

Bir kısım medyanın maksatlı olarak yaptıkları yayınların etkisi altında kalınarak ileri sürülen bu görüşlerin gerçekle de, hukukla da hiç bir ilgisi yoktur. Diğer iddialar gibi bu iddiada hukuken geçersizdir. Çünkü;

(1) Söz konusu iftar yemeği Refah Partisi adına değil, Başbakanlık adına verilmiştir; bu sebepten dolayı Refah Partisi ile hiç bir ilgisi yoktur.

(2) Böyle bir iftar davetinin yasal olup olmadığını denetleme TBMM’nin görevidir.

(3) TBMM 04.02.1997 günü bu konuyla ilgili gensoru müzakeresiyle denetleme görevini yapmış ve bu konuyla ilgili iddiaların varid olmadığına karar vererek gensoru önergesini reddetmiştir. ( E k : Bölüm IV, No:l9, Gensoru önergesi)

(4) Başbakan sıfatıyla Başbakanlık konutunda verilen bu iftar yemeği, aynı Ramazan ayında, toplumun çeşitli kesimlerine, bu meyanda üniversite mensupları, yargı organları mensupları, medya mensupları, yazarlar, sanayici, iş adamları, işçi kuruluşları temsilcileri … vs.ye verilen 20’den fazla iftar davetlerinden birisidir.

(5) Bir Ramazan ayında toplum kesimlerinin geniş yelpazesini dikkate alarak yapılan bir seri iftar davetlerinden birisinin Diyanet İşleri ve İlahiyat fakültesi mensuplarına tahsis edilmesinden daha doğal bir şey olamaz.

(6) Bu iftar yemeklerinin tertip ve tanzimi Başbakanlık halkla ilişkiler görevlileri tarafından yapılır. Diyanet İşleri, İlahiyat Fakültesi mensuplarından kimlerin davet edileceğini bu görevliler tanzim eder.

(7) Türkiye’mizde 30 Teşrinisani 1341 tarih ve 677 sayılı ‘Tekke ve zaviyelerle, türbelerin seddine dair kanun’ la birlikte, yani 1925’ten bu tarafa 72 senedir tekke-zaviye ve türbeler kapatılmış, şeyhlik, meşayihlik, tarikat ve tarikate mensubiyyet yasaklanmıştır.

(8) Fiili ve hukuki durum bu kadar açık iken, Sayın Başsavcının ‘Tarikat liderlerinden’ de söz etmesini; hele böyle bir mevhumeyi ‘davaya delil’ diye ikame etmesini adalet ilkesi ve hukuk mantığı ile bağdaştırmak imkansızdır.

Hukukun genel kurallarına göre; ‘Tevehhüme itibar yoktur’

(9) Yukarki 5. maddede belirtildiği gibi söz konusu iftar daveti, Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarının daveti münasebetiyle yapılmıştır.

Bu davete başta Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri Yılmaz olmak üzere Diyanet İşleri mensuplarından bir grup, İlahiyat Fakültesinden dekan başta olmak üzere İlahiyat Fakültesinin profösörleri katılmışlardır.

Diyanet İşleri mensubu olması dolayısıyla davet edilen zevata bu sıfatların dışında başka sıfatların izafe edilmesinin olayla hiç bir ilgisi yoktur. Bu davet münasebetiyle Sayın M. Nuri Yılmaz ve İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın M. Sait Yazıcıoğlu birer konuşma yapmışlardır.

Davetin maksat ve gayesinin ve hasıl ettiği sonucu belirtmek bakımından, İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. M. Sait Yazıcıoğlu’nun davette yaptığı teşekkür konuşmasındaki şu cümlelerin önemi büyüktür. ‘Böyle bir ilgiyi ve beraberliği, her Ramazan’da beklerdik, ancak şimdi nasiboldu; bu gibi beraberliklerin demokrasinin gelişmesine katkı sağlayacağını; zira, hangi kesimden olursa olsun, halkla, seçilmişler arası diyaloğa ihtiyaç bulunduğunu, toplumsal huzuru geliştireceğini ifade etmek isterim’ demiştir.

(10) Ramazan münasebetiyle çeşitli kurum ve kuruluşlar benzer ikramlarda bulunur. Bizim tarihi geçmişimiz emsalleriyle doludur.

(11) Bugün artık hür dünya, her türlü taassuptan arınmış, toplumsal huzuru sağlamaya seferber olmuştur. Bu sebeple ulusal ve hatta uluslararası barışın sağlanabilmesi için her fırsat değerlendirilir olmuştur. Ulusların Milli Bayramları, özellikle de barış ve hoşgörü günü olan dini gün ve bayramlar barış için fırsat bilinmektedir.

Nitekim Türkiye Gazetesi’nin Ek’te sunduğumuz resimli haberinde şu sözlere yer verilmiştir. ‘ABD’li milletvekili ve senatörler, İslam toplumu temsilcileri ile birlikte iftar yaptı. kongre binasındaki davete askerler de katıldı. ‘ (Ek: Bölüm IV, No:20, Türkiye gazetesi 8.2.1997)

Sonuç Olarak: Yukarıki izahattan açıkça görüldüğü gibi: Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık adına halkla ilişkilerin geliştirilmesi maksadıyla verilmiş olan ve TBMM kararıyla lâikliğe aykırı hiçbir yönünün bulunmadığı tebeyyün eden bir yemek davetinin gerçekle alakası olmayan yorumlarının hukuki değer ifade etmeyeceği açıktır.

Netice Olarak Necmettin Erbakan Hakkında, İddianamede İleri Sürülen İsnadların Hukuki Değeri Yoktur.

Genel Başkan Necmettin Erbakan hakkında iddianamede beş tane isnat ileri sürülmektedir. Yukarda ayrı-ayrı açıklandığı gibi bu isnatlardan hiçbirinin hukuki geçerliliği yoktur. Ayrı ayrı belirtilen pek çok sebebe ilaveten kısa bir özetleme dahi gerçeği ortaya koymaya yeterlidir.

Nitekim, kısa bir özetleme yapacak olursak bu beş isnadın mahiyetti nedir’ Bunlar niçin hukuken bir değer ifade etmez; Çünkü;

(1) Üniversitelerle ilgili kılık kıyafet kanunun savunulması. Yani 2547 sayılı kanunun Ek-17. maddesinin savunulması.

(2) Bir Meclis çalışmasında Genel Esaslar çerçevesinde, özel hukukta ‘akit serbestliği’ hakkının savunulmasına dair görüş serdedilmiş olması.

(3) Grup konuşmasında ‘geçiş dönemi’nin huzurlu olmasını istenmesi.

Bu üç konu doğrudan doğruya Meclis çalışmaları, ya da bu çalışmaların halka tekrarından ibaret konular olup Anayasa’nın 83. maddesi gereğince ‘sorumsuzluk’ güvencesi altındadır; Hiçbir davaya konu yapılamazlar.

Bu konuşmaların içerisinde ne lâikliğe nede yasalara aykırı hiç bir husus yoktur.

Bu konuşmalar, Anayasanın ve altına imza koyduğumuz uluslararası anlaşmaların en doğal insan hakkı olarak tanıdıkları düşünce hürriyetinin sınırları içinde yapılan konuşmalardır. Görev ve sorumluluğun gereği olarak iyi niyetle yapılmış konuşmalardır.

(4) Bir yayın organında gerçekle alakası olmadığı, husumet eseri olduğu mahkeme kararlarıyla da tesbit edilen, Necmettin Erbakan’la hiç bir alakası bulunmadığı sabit olup, mesulleri cezalandırılmış olan bir yazı.

(5) Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık faaliyeti olarak verilen ve TBMM’nce denetlenip lâiklikle ilgili olmadığı karar altına alınan bir iftar yemeği.

Görülüyor ki: Necmettin Erbakan ile ilgili olarak ileri sürülen isnadların hiçbirinin geçerliliği yoktur. Bunların davadaki ‘lâikliği ihlal’ isnadına mesned yapılması hukuken mümkün değildir.

B – 3. Partinin Diğer Bazı Üyelerine Yapılan İsnatlarda Hukuki Dayanaktan Yoksundur.

a- Şevki Yılmaz;

İddianamenin 11. ve 12. sahifelerinde Rize milletvekili Şevki Yılmaz’a üç konuşmasında lâikliğe aykırı davrandığı ileri sürülmektedir.

a-l. Hac’da yaptığı iddia edilen bir konuşma,

a-2. İstanbul’da hanımlara hitaben yapıldığı iddia edilen konuşma,

a-3. Yapıldığı iddia edilen diğer bir konuşma.

Bu konudaki iddiaların değerlendirilmesi,

( 1 ) Şevki Yılmaz’ın (a-1 ve a-2) bölümünde bahsedilen konuşmaları yaptığı ileri sürülen tarihte Refah Partisi ile herhangi bir organik bağı mevcut değildi. Bir başka ifadeyle bu tarihlerde, adı geçen kişi Refah Partisinin üyesi değildi.

Çünkü, Şevki Yılmaz 27 Mart 1994’de Rize Belediye Başkanı seçilerek Refah Partisi üyesi olmuştur.

a-3 olarak ileri sürülen konuşmanın ise nerede, ne zaman ve ne münasebetle yapıldığı belli değildir. Delil olma niteliği yoktur.

(2) Adı geçenin yaptığı iddia edilen konuşmalara ilişkin delil olarak video bantlar sunulmuştur.

Böyle bir konuşma yapılmış mı’ Şayet yapılmışsa, nerede, ne zaman, hangi tarihte yapılmış’ Bu video bantlar, nereden alınmış, hangi yolla elde edilmiş’ Video bantlar sağlam mı’ üzerlerinde oynama, montaj var mı’ Konuşmalar hakikaten adı geçene mi ait’ Bununla alakalı olarak ne bir belge, ne bir tutanak ne de tanık ifadesi yoktur. Şevki Yılmaz’a böyle bir konuşma yapıp yapmadığı sorulmamıştır.

Bu açıdan bunların hukuki anlamda delil olma niteliği yoktur. Nitekim bantların yan delillerce doğrulanmadan tek başına delil olarak kabul edilemeyeceğine ilişkin Anayasa Mahkemesi ve diğer Yüksek Yargı organlarınca pek çok kere teyit edilmiş müctekâr kararlar vardır. (AYMKD, S:30, Cilt: 2, Sayfa: 1193, 1993/3E.-19942 K.Sayılı Karar)

(3) Bu konuşmalarla ilgili olarak 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d maddesi uyarınca hiç bir yargılama yapılmamıştır.

(4) Adı geçenin partiyi temsil yetkisi bulunmadığı gibi, partinin kurul ve organlarında görevi yoktur.

(5) Yapıldığı iddia edilen konuşmalardan Parti’mizin haberi olmamıştır. Partimiz bunları iddianame ile öğrenmiştir.

(6) Adı geçenin parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) Partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820’sayılı yasanın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiz için, partimizden her hangi bir talepte bulunmamıştır.

(7) Kaldı ki, adı geçen Milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. (İhraç kararı: Ek:Bölüm IV, No.21) Bu durumda SPK 101/d-1’deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

b- Hasan Hüseyin Ceylan

Ankara milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’a izafe edilen iki konuşma, bu davada iddianın gerekçesi olarak gösterilmiştir. (İddianame Sh.l2-14)

iddiaların değerlendirilmesi,

(1) İzafe edilen her iki konuşma hakkında ortada banttan başka bir şey yoktur. Bu konuşmalar nerede, ne zaman yapılmıştır. Kim tarafından banta alınmıştır. Bant bozukmudur. Nasıl elde edilmiştir, nasıl muhafaza edilmiştir. Belli değildir.

(2) Her iki konuşmasına da video bant delil olarak sunulmuştur. Konuşmanın yapıldığı ve iddia edilen konuşmaların içeriğini doğrulayan başka bir delil sunulamamıştır. Video bantların tek başına delil olmadığı Anayasa Mahkemesi kararıyla belirtilmiştir.

(3) Her iki bantla ileri sürülen konuşmanın, aslında var olup olmadığı, muhtevasında lâikliğe aykırı herhangi bir unsurun bulunup, bulunmadığı hususunda hakkında hiç bir mahkeme kararı mevcut değildir.

(4) Yapıldığı iddia edilen konuşmalardan partimizin haberi olmamıştır. Partimiz bunları ancak iddianame ile öğrenmiştir.

(5) Adı geçenin partiyi temsil yetkisi yoktur. Parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820 sayılı yasanın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiş, partimizden her hangi bir talepte bulunmamıştır.

(6) Hasan Hüseyin Ceylan’ın bu konuşmasına ait kasetlerin çoğaltılıp Refah Partisi teşkilatlarına dağıtıldığı iddiası doğru değildir. Partimizin böyle bir çalışması yoktur. Video bantların çoğaltılması zor bir olay değildir, ticari amaçla bu tür çalışma yapanlar olabilir.

(7) Adı geçen milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. Bu durumda SPK 101/d-1’deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

c-İbrahim Halil Çelik

İddianamenin 15. sahifesinde yer alan, ’10 Mayıs 1997′ günü bazı gazetelerde yayımlandığı iddiasıyla İbrahim Halil Çelik’e atfedilen sözler.

(1) Adı geçen, iddia edilen sözleri söylemediğini, tekzip hakkını kullandığını beyan etmiştir. İddia edilen sözlerin, söylenip söylenmediği, doğru olarak aktarılmadığı hususunun araştırılması bizim savunmamızın kapsamı dışındadır.

(2) İbrahim Halil Çelik’in partimizi temsil yetkisi bulunmadığı gibi, partinin kurul ve organlarında herhangi bir görevi yoktur.

(3) Söylendiği iddia edilen sözlerle ilgili olarak açılan soruşturmada, TCK’nun 312/2 maddesinde belirtilen suçu işlediği iddia edilmektedir. Ancak isnad edilen bu suçlamanın ‘Lâikliğe aykırı eylemle’ hukuki bir ilgisi yoktur.

(4) Adı geçenin parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820 sayılı yasanın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiş, partimizden her hangi bir talepte bulunmamıştır.

(5) Kaldı ki, adı geçen milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. Bu durumda SPK 101/d-1’deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

d- Ahmet Tekdal

Ahmet Tekdal’ın yıllarca önce gittiği bir hacda yaptığı iddia edilen bir konuşma iddai ispata matuf delil olarak ileri sürülmüştür.

Adı geçene izafe edilen bu konuşma,

(1) İddianamenin 13. sayfasında Kanal D televizyonunun 24.11.1996 günü yaptığı bir yayında Ahmet Tekdal’ın yıllarca önce gittiği bir hacta yaptığı ileri sürülen bir yayın bu davaya delil yapılmak istenmiştir.

(2) Hac’da yapıldığı iddia olunan konuşmanın video bant dışında bir dayanağı yoktur. Bu konuşmanın hangi tarihte, nerede yapıldığı belli değildir. Bant üzerinde montaj veya değiştirme var mı’ Belli değildir. Adı geçen kanal bilindiği gibi o tarihlerde partimiz aleyhine yoğun bir şekilde maksatlı yayın yapmaktaydı. Bu bakımdan bu yayının bir mesned olarak alınması mümkün değildir.

(3) Ahmet Tekdal 1986 yılında Hacca gitmiştir. Hacca Genel Başkan sıfatıyla değil, sade bir vatandaş olarak gitmiştir. Hac Siyasî faaliyet yeri olmadığı için, parti adına Siyasî bir konuşma yapması da düşünülemez.

(4) İsnad edilen konuşmanın aslı olup olmadığı araştırılmamıştır. Konuşmanın tam metni yoktur. Konuşmanın Ahmet Tekdal’a ait olup olmadığı sorulmamıştır.

(5) İddia olunan konuşmada hak nizamı ibaresinin söylenip, söylenmediği, söylenmişse ne maksatla söylendiği belli değildir.

(6) Parti’mizin, yapıldığı ileri sürülen konuşmadan iddianame ile haberi olmuştur. Partimizin hükmü şahsiyetin iddia edilen fikirleri kabul etmesi söz konusu değildir.

(7) Ses bantlarının ve video kasetlerinin yan delillerle doğrulanmadan delil olarak kabul edilemeyeceği Yüksek Mahkemenin 16.06.1994 tarih 1993/3-1994/2 sayılı kararında belirtilmiştir. (AYMKD, Sayı 30, Cilt 2, Sh. 1193)

(8) Bu konuda 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101-d maddesinde belirtilen işlemlerden hiçbiri vaki olmamıştır.

Açıkladığımız gibi, partimiz bu söylendiği iddia edilen sözleri tekabül etmemiştir.

Yukarıda sıraladığımız sebeplerden dolayı, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan, Ahmet Tekdal ve İbrahim Halil Çelik isnad edilen söz ve eylemler sebebiyle, partimizin, ‘Lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı’ olma iddiası ile kapatma davası açılması hukuken mümkün değildir.

Şükrü Karatepe

Sayın Başsavcı, iddianamenin 14. sayfasının (e) bendinde, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin, 10 Kasım 1996 günü yaptığı ileri sürülen bir konuşmayı bu davaya delil göstermiştir.

Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığınca tahkikat açılmış. Yapılan tahkikat sonunda 1996/13102 Esas sayı ile 30.06.1997 günü Şükrü Karatepe’nin izafe edilecek bir suç bulunmadığından takipsizlik kararı verilmiştir. (Ek: Bölüm IV, No:22)

Ayrıca yine bu konuşma münasebetiyle Kayseri DGM Başsavcılığı tarafından da tahkikat açılmış. Bu tahkikatın sonucunda da 2.4.1997 günü 996/132 Hazırlık Esas, 997/5 Sayılı kararla aynı şekilde takipsizlik kararı verilmiştir. (Ek: Bölüm IV, No:23)

Hal böyle iken, Sayın Başsavcının bunları araştırmadan DGM Savcısının tahkikatının neticesini sonradan ve açılan tahkikatın akıbetini öğrenmeden, bu hadiseyi davasına delil ve mesnet olarak göstermesi isabetsiz olmuştur.

Bu Hadisenin de adı geçen Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 inci maddesindeki hüküm giyme şartı gerçekleşmediği cihetle de davamızda delil olarak kabul ve ikamesine kanuni imkan yoktur.

Şevket Kazan

Sayın Başsavcı iddianamesinin 15. sayfasının G. bendinde Şevket Kazan’ın Adalet Bakanlığı sırasında Sincan Belediye Başkanı’nı ziyaret etmesini delil göstermek istemiştir.

Bu ziyaret bir hükümet üyesinin görevi sırasında yapılmış olduğundan böyle bir konunun denetimin TBMM’ye ait olması dolayısıyla bu denetim Anayasa’nın 100. maddesine göre Meclis Soruşturması açılması talebiyle TBMM’de görüşülmüş bu müzakerelerde Şevket Kazan’a izafe edilecek herhangi bir bir suç bulunmadığına karar verilmiş ve soruşturma talebini reddetmiştir. (Görev ve Sorumluluk Broşürü, Ek: Bölüm IV, No:24)

Aşağıda (Bölüm IV, Kısım C)’de açık bir şekilde belirtildiği gibi TBMM’nin işbu kararından sonra aynı konunun yargı tarafından ele alınması mümkün değildir.

B-4. Refah Partisi’nin Bazı Üyelerinin Söz ve Eylemlerine Karşı Sessiz Kaldığı İddiası Doğru Değildir.

Refah Partisi’nin üyelerinin kural dışı sayılan söz ve eylemlerine karşı sessiz kaldığı iddiası doğru değildir.

Refah Partisi, Başkanlık Divanını, MKYK üyelerine, il, ilçe ve belde başkanlarını, Belediye başkanlarını ve köydeki temsilcilerine kadar bütün üye ve mensuplarını yakından takip etmekte ve onların kanun ve kural dışı söz ve hareketlerini inceleme altında tutmaktadır. Kanun dışı herhangi bir hadiseye sebebiyet vermemek için elinden geleni yapmaktadır. Mevcut partilerimizin hiçbirinin mensupları Refah Partisi kadar eğitimli, dikkatli ve itinalı değildir. Nitekim kurulduğu günden bugüne kadar Yargıtay Başsavcılığınca partimiz ve mensupları hakkında bir takibat yapılmamıştır.

2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d bendinde açıkça belirtildiği gibi üyelerinin kural dışı eylemlerine karşı Siyasî partilerin sorumlulukları üyelerin hüküm giymesinden sonra başsavcılıkça bu üyenin partiden ihracı talebinden sonra başlar.

Bu güne kadar böyle bir olay vaki olmadığından partimizin kural dışı sayılan eylemlere karşı sessiz kaldığı iddiası geçerli değildir.

Kaldı ki partimiz yetkili organları üyelerinin bütün faaliyetlerini her zaman yukarda da belirtildiği gibi yakinen takip etmiştir. Bu hususta soruşturulacak herhangi bir konu söz konusu olduğunda gereken disiplin çalışmalarını dikkatle ve titizlikle yürütmüştür.

Nitekim bazı üyeleri hakkında yapılan ihbarlar üzerine bu dava açılmadan çok daha önce gerekli duyarlılık gösterilerek disiplin hükümleri uygulanmıştır.

C- Üçüncü Kısım : Anayasa’nın 83. ve 100. Maddelerinin Getirdiği Güvenceler Müvacehesinde Hükümet Ve Meclis Üyeleri Sorumlu Tutulamaz

Milletvekillerinin sorumsuzluk ve dokunulmazlıklarının ‘yok’ sayılması Anayasanın 83. ve diğer maddelerine aykırıdır.

C-1. Tarihi Gelişim:

Tarihi süreç içerisinde iki tür ‘muafiyet’ e şahit olunmaktadır. ‘Diplomatik’ ve ‘Parlamenter muafiyet’ Bu iki dokunulmaz kurumun toplum hayatına girişi farklıdır.

Devlet hayatı, parlamenter sisteme geçişten çok eskidir bundan dolayı da ‘Diplomatik muafiyet’, ‘Parlamenter muafiyet’ten daha öncedir. ‘Diplomatik muafiyet’le toplum ortaçağda tanışmış, bu müessese 1815 tarihli Viyana Kongresiyle devletler hukukuna girmiştir.

Bizim devlet hayatımızda ‘özdeyiş’ haline gelen ‘Elçiye zeval o1maz’ sözü, ‘diplomatik muafiyet’in özlü bir ifadesidir. ‘Diplomatik muafiyet’ Devletler arası ilişkiler için etkin bir güvencedir.

‘Parlâmenter muafiyetler’, Parlâmenter fonksiyonun ifâ edilebilmesi için, parlâmenteri, Siyasî iktidarlar ve diğer kişi ve kurumların itham, isnad ve adli takiplerden koruyan imtiyazlardır.

Parlâmenter muafiyetler, hiç şüphesiz, kişisel imtiyazlar değildir. Millî iradeyi temsil edenin, ‘temsilcilik fonksiyonu’nu her türlü baskı ve korkudan emin olarak ifâ edebilme imkânıdır. Millî iradeyi temsil eden müessesenin iyi çalışmasını ve baskılardan korunmasını amaçlar. Parlâmenter – Demokrasilerin ‘olmazsa-olmaz’ şartlarındandır.

Tarihi seyrine bakıldığında, İngiltere’den kaynaklandığını ve daha sonra Fransa’ya, oradan da Türkiye’ye intikal ettiğini görmekteyiz.

(1) İngiliz ‘Haklar Beyannamesi’nin 9. Maddesi ile ilk defa hukuki nitelik kazanan ve Krala karşı da koruyuculuk etkisi taşıyan ‘parlamenter muafiyet’ler, 1789 ihtilaliyle birlikte Fransa’da uygulama alanı bulmuş, ‘Milletvekillerinin herbiri şahsi tecavüzden masundur ve bir milletvekiliniz Etats Generaux’daki herhangi bir teklifinden, reyinden, mütalaasından veya demecinden dolayı, bu içtima esnasında veya ondan sonra kovuşturmaya araştırmaya, tevkife veya tevkif ettirmeye, tutmaya veya tutturmaya cüret eden bütün özel kişi, cemiyet, hakimler hey’eti (tribünal), mahkeme (cour) veya komisyonlar Millet hainidir ve çok ağır bir suç işlemiş olurlar.’ hükmünü ihtiva eden bir kararname neşredilmiştir.

(2) 1793 tarihli Fransız anayasası da, ‘Parlamenter Sorumsuzluğu’nu şöyle ifade etmiştir: ‘Parlamentonun hiçbir üyesi, Parlâmenter fonksiyonlarını yerine getirirken açıkladığı görüşlerinden ya da kullandığı oylarından dolayı soruşturulamaz… ‘

Görüldüğü gibi, Fransız anayasasında, ‘Yasama Sorumsuzluğu kapsamı’ çizilirken mekan ve zaman tahdidi getirilmemiş; aksine, parlamenter fonksiyonun alabildiğine serbesti içerisinde ifâsı hedeflenmiştir. Hattâ, Fransız hukuk düzenlemelerine göre: Parlamento üyesi olmayan bakanlar, komisyon görüşmelerine katılan kamu görevlileri.. de bu sorumsuzluk imkânından yararlanmaktadır.

(3) Federal Alman Anayasanın 46. Maddesinde de benzer hüküm yer almaktadır.

(4) Parlâmenter muafiyetler, bizim hukukumuza ilk defa 1876 tarihli ‘Kanun-i Esasi’ ile girmiştir. Anılan kanunun 47. Maddesinde aynen şöyle denilmektedir: ‘Meclis-i umumi azası re’y ve mütalaa beyanında muhtar olarak bunlardan hiçbiri bir gûnâ vaadü vaîd ve talimat kaydı altında bulunamaz… ‘

Bir asırdan fazla zamandan beri, hukukumuza yerleşmiş bulunan ‘Adem-İ Mes’uluyyet’ ya da ‘Sorumsuzluk’; dünya hukuk düzenlemelerdeki gelişmelere paralel olarak, ‘Parlamenter Demokratik Sistem’ ve ‘Hukuk Devleti’ niteliğine yaraşır biçimde tekâmül edegelmiştir.

Vakı’a, 1921 anayasasında ‘Adem-İ Mes’uliyyet’le ilgili açık bir hüküm yoksa da; kimi konularda, 1876 tarihli Teşkilât-ı Esasîye Kanununa atıfla boşluk doldurulmak istenilmiştir.

Muafiyetler, 1924 Anayasa’sının 17. Maddesiyle düzenlenmiştir. Buna göre: ‘Hiçbir meb’us, Meclis dahilindeki rey ve beyanatından ve meclisteki re’y mütalaasının ve beyanatının Meclis haricinde irad ve izharından dolayı mesul değildir.. ‘

1961 Anayasasının 79.maddesiyle düzenlenen ‘Muafiyetler’ daha geniş tutulmuştur. Zira: 1924 Anayasasında ‘Meclis Dahilinde’ deyimi kullanılmışken; 1961 Anayasasında ‘Meclis Çalışmaları’ ifadesine özellikle yer verilmiştir. Anayasa yapıcının, bu ifadeyi maksatsız kullanmış olması düşünülemez. Anlaşılmaktadır ki: Anayasa yapıcı, hem dünya hukukundaki gelişmeleri, hem ülkemizin çok partili demokratik-parlamenter sisteme geçmiş olmasını, hem de 1960 öncesi uygulamalarla ‘Adem’İ Mes’uliyyet İlkesi’ nin alabildiğine ihlal edilmiş olduğunu göz önünde bulundurmuştur. Dinamik bir toplumun ihtiyaçlarının, statik kurallarla giderilmesinin mümkün olamayacağı her türlü izahtan varestedir.

1982 Anayasası da, ‘Adem-İ Mes’uliyyet’ ilkesini, 83. Maddede düzenlemiştir. Bu maddede de esas alınan temel felsefe: ‘Parlamenter Fonksiyon’ un milli iradeyi temsil işlevinin eksiksiz korku ve tehdidden emin bir biçimde yerine getirilebilmesidir. Bu sebeple de: ‘Kürsü’, ‘Genel Kurul’, ‘Komisyon’, ‘Parti Grupları’, ‘Başkanlık Divanı’, ‘Danışma Kurulu’ ifadeleri yerine, özellikle, özenle ve bilinçli olarak ‘Meclis Çalışmaları’ ifadesi kullanılmıştır. Bütün bu yukarda sayılan yer ve kurullar, Anayasa yapıcının malumu iken, onların hiçbirine iltifat etmeyerek, ‘Meclis Çalışmaları…’ ifadesini kullanması, ne tecahül-ü ârifanedir, ne de tesadüftür.

Herbir parlâmenter, bir bölgeden seçilmiş olsa da tüm milleti temsil etmektedir. Dolayısıyla da, işlevi, yetkisi sorumluluğu milletin tümü adınadır. Millet çıkarına olduğuna inandığı en aykırı fikri bile tereddütsüz, zemin ve zaman kaydına tabi olmaksızın rahatça ifade edebilmeli; yine inandığı biçimde re’yini izhar edebilmelidir.

Yasa koyucu bilmektedir ki: ‘Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir’. Bu sebepten dolayı milletin vekillerinin, millet adına görevlerini ifa ederken fikir, görüş, kanaat ve tekliflerini açıklamalarında hiç bir kayda ve engellemeye ve sınırlamaya tabi tutulmamalıdır.

Ve yine Yasa koyucu bilmektedir ki: Meclis kararları oluşurken sadece Genel Kurul’da değil, parti grupları, komisyonlar, Danışma Kurulu, Başkanlık Divanı şeklinde yapılan çalışmaların katkısıyla olur. Bu sebepten dolayı, bütün bu Meclis çalışmalarında da milletvekillerinin görüş, fikir, kanaat ve tekliflerinin de her türlü tahdit ve engellemeden korunmuş olması gereklidir.

Esasen, dünyanın; hukukuyla, ekonomisiyle, teknolojisiyle, bilgi çağına uygun bilim anlayışıyla yeniden yapılanma çabasında olduğu şu zamanda; ‘Yasama Sorumsuzluğu’nun, kapsam itibariyle gerilerde bırakılmış olması düşünülemez.

‘Temsili Sistem’lerde aslolan: Millete ait temsil görev ve sorumluluğunun alabildiğine hürriyet içerisinde kullanılabilmesidir.

C-2. Sorumsuzluk Ve Dokunulmazlık:

Bu iki müesseseyi birbirinden ayırmak gerekmektedir. Esasen, gelişmiş Batı’lı hukuk sistemlerinde ve tabii ‘Temsili Sistem’in uygulandığı ülkelerde bu iki kurum ayrı mütalaa edilmiştir. Aynı şekilde bizim hukukumuzda da bu iki kurum birbirinden ayrı düzenlenmiştir. Nitekim, 1961 Anayasasının 79/1 . maddesi ile 1982 Anayasasının 83/1. Maddesi ile ‘Sorumsuzluk’ -parlâmenter sorumsuzluk- düzenlenmiştir. Aynı maddelerin 2. Fıkralarında ise ‘Dokunulmazlık’ ilkesi tanzim edilmiştir.

  1. SORUMSUZLUK:

Sorumsuzluk, bir parlâmento üyesinin ‘Parlamenter Fonksiyonu’ ifâ ederken, parlamentonun içinde ve dışındaki işlem ve eylemlerinden dolayı sorumlu tutulmaması, herhangi bir kişi yada kurum tarafından takibata uğramamasıdır. ‘Parlamenter Fonksiyon’ kavramı özellikle kullanılmaktadır. Zira, bundan maksat, yalnız ‘Yasama Sorumsuzluğu’ değil, aynı zamanda ‘Denetim’ faaliyetlerinin de ‘Sorumsuzluğu’ dur.

Parlamenter-Demokratik sistemlerde, parlamentoların iki esas işlevi-fonksiyonu- vardır: 1 ) Yasa yapma; 2) İcra organını denetleme..

Parlâmenter fonksiyonun eksiksiz yerine getirilebilmesinin yegane şartı, hiç şüphesiz, ‘Sorumsuzluk’tur. Hem yasa yapmada, hem de denetimde… Bu hürriyetin kuşkusuz iki yönü vardır:

(1) Parlamenter’in kişisel hürriyeti. Parlamenter, ancak böyle bir sınırsız hürriyet sebebiyledir ki, parlamenter işlevini yerine getirirken isteğini söyleyebilir, istediği yasa teklifini verebilir; denetimde istediği denetim yolunu kullanabilir. Ancak ifade etmek gerekir ki: ‘KİŞİSEL’ gibi görünen ‘Sorumsuzluk’ aslında milli iradeye tanınmış sınırsız hürriyettir. Milli iradenin temel kaynağı olan milletin, kendisine böyle bir hürriyeti, eylem ve işlemlerden sorumsuzluğu tanıması kadar tabii bir tasarruf olamaz. Zira; ‘Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir’.

(2) Parlâmentonun kollektif hürriyeti. Bu hürriyet O’na, bağımsız davranma imkânını verir. Esasen, bir ülke parlamentosunun, kendi dışında kalan kişi ve kurumların takip, tehdid ve insiyatifine tabi olmasının demokratik ve hukuki izahı olamaz.

Hukukta her hürriyetin, yada ‘Sınırsız Hürriyet’ anlamına gelen ‘Sorumsuzluğun’ da bir ‘Kapsamı’ olmalıdır. Meselenin bu tarafına baktığımızda:

a.l. SORUMSUZLUĞUN KAPSAMI
(1) SORUMSUZLUĞUN KİŞİLER BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:

Parlamento’da hizmet veren her insanın ‘Sorumsuz’luğundan elbet te söz edilemez. Zira, ‘Sorumsuz’luğun kaynağı ‘Milli İrade’ ve sebebi ise ‘Parlamenter Fonksiyon’dur. O halde, böyle bir hudutsuz hürriyetten yararlanabilmenin mutlak şartı: Temsili sistemde milleti temsil etmek ve parlamenter olmak.

Vakı’a, bizim hukukumuzda, parlâmenter olmadığı halde ‘Sorumsuzluk’ ilkesinden yararlanabilen bir istisnâ vardır: Dışardan atanan bakanlar kurulu üyesi. Bu husus , 1982 Anayasanın 112/4 maddesiyle özel olarak düzenlenmiştir.

Ağırlıklı olarak Fransız hukukunda, bazı diğer Batı’lı ülke hukuklarında: Bakanlar, komisyona davet edilmiş bürokratlar, ifadesine başvurulan tanıklar dahi beyanlarından dolayı sorumsuzdurlar. Böyle bir düzenlemenin, parlâmentonun işlevini yerine getirmesine yardım edeceği kuşkusuzdur. Özellikle, ‘Denetim’ yollarının kullanılması esnasında bilgisine başvurulacak olan ilgililerin böyle bir ‘Sorumsuzluk’ te’minatı na sahip olmaları, bu teminatı bilerek hizmete katkıda bulunmaları daha kolay olur.

(2) SORUMSUZLUĞUN ‘YER’ BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:

Bazı ülke Anayasalarında, ‘Parlamenter Sorumsuzluk’ için yer belirtilmemiş; bu anayasalar, sorumsuzluğun hudutlarını belirlerken, ‘Teşri Görev’le ilgili fiilleri göz önünde bulundurmayı yeterli görmüştür.

Temsili sistemini geliştirmiş, medeni ülkeler içerisinde layık olduğu yeri yakalamış ‘Demokratik-Parlamenter Sistem’e sadık hemen her ülke, ‘Parlamenter Sorumsuzluk İlkesi’nin önündeki her pürüzü temizleyerek, sınırsız hürriyeti te’minat altına almıştır.

Bizim hukukumuzdaki gelişmeler de bu istikamette olmuştur. Mesela 1876 tarihli Kanuni Esasi’nin konuyla ilgili 47. Maddesinde ..Meclisin Müzakeresi Esnasında…’ denilmişken; 1924 Anayasanın 17. Maddesinde ‘Hiçbir Meb’us Meclis Dahilindeki Re’y ve Mütalaasından.. ‘ denilmek suretiyle, şümul, yer bakımından kısmen genişletilmek istenilmiştir.

Halbuki, birbirinin hemen-hemen benzeri olan 1961 Anayasasının 79/1. maddesi ile, 1982 Anayasanın 83/1. Maddesi, ‘…Meclis Çalışmaları…’ esasını getirmek suretiyle yer tahdidini

kaldırmıştır.

Filhakika, 1924 Anayasasının 17. Maddesinde ‘Meclis Dahilinde’ denilmek suretiyle: Parlamentonun tüm bölümlerindeki ‘Parlamenter. Faaliyet’ sorumsuzluk te’minatına alınmıştır.

Tabii, 1961 ve 1982 Anayasaları haklı olarak, daha da isabetli ‘..Meclis Çalışmaları..’ sınırsızlığını ‘yer bir düzenlemeyle, bakımından- anayasal hüküm haline getirmiştir.

Hiç şüphesiz, ‘…Meclis Çalışmaları…’ şümulü, 1924 Anayasasında mevcut ‘.. ‘Meclis Dahilindeki.. ‘ deyiminin şümulünü içermekte ve onu aşmaktadır.

Buna göre parlâmentere, meclis çalışmaların tam bir hürriyet içerisinde yapabilme imkanı tanınmıştır.

Doktrin, Yargı Kararları ve Hukuki düzenlemeler de bu görüşleri te’yid etmektedir:

a.2. DOKTRİN :

Doktrinde netleşmiş görüşe göre: Sorumsuzluk, yer bakımından iki kısımda incelenmektedir.

(1) MECLİS İÇİ ÇALIŞMALARI:

Yine genel kabule göre; kürsü, genel kurul salonu, komisyon salonları, Siyasî partilerin grup toplantı salonları; hatta diğer müştemilat…

Komisyonsuz, Grupsuz bir Parlamento’nun düşünülmesi mümkün olamaz. Özellikle de ‘Demokratik-Parlamenter’ sistemlerde… Esasen, hem komisyonlara tahsis edilmiş bulunan mekânlar, hem de Siyasî parti gruplarına tahsis edilmiş mekânlar ‘Meclis Dahilinde’ bulunmaktadır. Siyasî parti gruplarının, daimi veya muvakkat komisyonların katkılarının bulunmadığı bir ‘Meclis Çalışması’ndan elbet de söz edilemez.

Nitekim, Milli Eğitim eski Bakanlarından, Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet Komisyonu sabık Başkanlarından Sayın Prof. Dr. Safa Reisoğlu’nun, suretini ekte sunduğum makalesinde aynen şöyle denilmektedir: ‘…Meclis çalışmalarının kapsamına milletvekillerinin parlamenter görevleriyle bağlantılı olarak yaptıkları çalışmalar girer. böylece, milletvekilleri, meclis genel kurulunda, komisyonlarda, başkanlık divanında, danışma kurulunda ve Parti Gruplarında kullandıkları oylardan, yaptıkları konuşmalardan, ifade ettikleri düşüncelerden sorumlu tutulamazlar… ‘ Milliyet Gazetesi. 27.10.1992 ) (EK: Bölüm IV, No:25)

(2) MECLİS DIŞI ÇALIŞMALARI:

1961 VE 1982 Anayasalarının ‘…Meclis Dahilinde…’ kavramını terkedip, ‘….Meclis Çalışmaları…’ noktasına gelmiş olmaları da göstermektedir ki: Parlamenter faaliyet, -Grupları, Komisyonları içerse de- ‘Meclis Dahili’ işlevlerle beklenilen gayeyi gerçekleştiremez.

Nitekim, Millet Meclisi İçtüzüğünün 103. Maddesi, özel komisyonların ‘Ankara dışında da çalışabileceği…’ hükmünü getirmiştir.

Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonun zaman-zaman ülke dışına çıkarak ‘Parlamenter Fonksiyon’ ifa ettiği bilinmektedir.

Uluslararası toplantılara katılan milletvekillerimizin de ‘Parlamenter Fonksiyon’ ifa ettiği şüphesizdir.

Çeşitli vesilelerle, meselâ kutlama, bayram… gibi sebeplerle parlamentoyu temsilen yurtiçinde yapılan seyahatlarda da parlamentoyu temsil görevi ve parlamenter işlev ifa edilmektedir.

  1. 3. Yargı Kararları :

Parlamenter faaliyetin, yalnız ‘Kürsü’, ‘Genelkurul’ çalışmalarından ibaret olmadığı; Siyasî Partilerin Grup Çalışmalarıyla, Daimi ve geçici komisyon çalışmalarının da ‘Meclis Çalışmaları’ndan ma’dut bulunduğu Anayasa Mahkemesince de kabul edilmektedir.

Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in, ‘Türk Parlamento Hukukunun Kaynakları ve İlgili Anayasa Mahkemesi Kararları’ isimli 1980 basımı eserinin 119. sayfasında belirttiği 2.3.1965 tarih ve 1964/19 E. 1965/11 K. Sayılı Anayasa Mahkemesi kararında aynen şöyle denilmektedir: ‘…Anayasa ve içtüzük hükümlerine göre meclislerdeki Siyasî Parti Grupları, içinde bulundukları meclislerin çalışmaları ile ilgili faaliyetlerde bulunmak üzere kurulmuş teşekküller olup, meclisler dışında bir parti grubunun varlığı düşünülemez…’

Bu karar çok açık biçimde göstermektedir ki: Siyasî partilerin guruplarındaki faaliyetleri ‘Parlamenter Faaliyettir’. Ve bu faaliyet de ‘Sorumsuzluk Teminatı’ altındadır.

1982 Anayasasının 15 3/6 .maddesinde belirtilen: ‘Anayasa Mahkemesi Kararları’nın ‘Yasama, Yürütme ve yargı organları…’ dahil tüm kişi ve kurumları bağlayacağı hükmü tartışmasızdır. O halde: Kürsüde, Genel kurulda, Komisyonlarda ve Siyasî Partilerin Grup toplantılarında, hattâ müştemilatta serdedilen ‘ Söz ‘, ‘Oy’ ve ‘Düşünce’; ‘Sorumsuzluk Teminatı’ altındadır.

  1. 4. Hukuki Düzenlemeler:

Temsili sistemin hakim olduğu ülkelerde, parlamentoların çalışmaları, hiç şüphesiz, hukuki düzenlemelerle yürütülür. Genelde ‘İçtüzük’lerle yapılır bu düzenlemeler.

Hiç şüphesiz, bir ‘Meclis İçtüzüğü’ Meclisle ve Meclis çalışmalarıyla alakalı kurum ve kuruluşlarla meşguldür. Meclis dışı kişi, kurum ve kuruluşların faaliyetini tanzimi mümkün değildir. Böyle bir örnek de yoktur.

Dünya ülkelerinde olduğu gibi bizim ülkemizde de ‘Meclis İçtüzüğü’, meclisin rükünlerinin, kurumlarının faaliyetlerini tanzim etmektedir. Meclis’le ve Meclis çalışmalarıyla alakalı olmayan herhangi bir kurumu, kendi içtüzüğü ile düzenlemeye kalkışan bir meclis düşünülemez.

O halde, Anayasalarda, özellikle de İçtüzük de zikredilen kurum ve kuruluşların faaliyetleri ‘meclis faaliyyeti’nden maduttur. Örnek olmak üzere birkaç tanesini zikredecek olursak:

(1) Anayasanın ( 1982) 68/2. Maddesinde: ‘Siyasî partiler, demokratik Siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. ‘ denildiğine göre; bir Siyasî partiyi ve onun grup faaliyetlerini demokratik-parlamenter hayattan dışlamak mümkün olamaz.

(2) Aynı yasanın 94-2. maddesinde de Siyasî parti gruplarının TBMM Başkanlık Divanın oluşumuna katılacağından söz edilmektedir.

(3) Yine aynı Anayasanın 95/2.maddesinde ‘…İçtüzük hükümleri Siyasî parti guruplarının, Meclis’in bütün faaliyetlerine üye sayısı oranında katılmalarını sağlayacak yolda düzenlenir. ‘ denilmektedir.

(4) 1982 Anayasasının 100/4.maddesinde: ‘Meclis’teki Siyasî parti gruplarında, Meclis soruşturmasıyla ilgili görüşme yapılamaz, karar alınamaz…’ denildiğine göre, mefhum-u muhalifinden hareketle şu anlaşılmaktadır: Benzer bir-iki istisna dışında TBMM’nin bütün faaliyetleriyle ilgili olarak Siyasî parti gruplarında müzakereler yapılır ve kararlar alınır.

Esasen, Siyasî partilerin gruplarında görüşülmemiş, tartışılmamış bir kanun tasarısı (takınılacak tavır açısından); hazırlanacak ve savunulacak bir kanun teklifi ya da denetim yollarından birinin kullanılması düşünülemez. Hemen hepsinde, Siyasî parti gruplarının etkisi ve katkısı vardır.

(5) 1982 Anayasasının 162/2. Maddesindeki düzenleme, Plan Bütçe Komisyonunun teşekkül tarzını ve Siyasî parti gruplarını vazgeçilmezliğini vurgulamaktadır.

(6) TBMM İçtüzüğünün hemen her maddesinde siyasî parti gruplarını şu veya bu şekilde atıfta bulunulmakta; Meclis çalışmalarını, âdeta Siyasî parti gruplarının faaliyetleri oluşturmaktadır.

İçtüzüğün ll. maddesi Siyasî Parti gruplarının, TBMM Başkanlık Divanının teşekkülüne katılım biçimlerini belirlemektedir.

(7) Siyasî partilerin grup kurabilme şartları İçtüzüğün 18. Maddesiyle belirlenmiştir. Hatta, her Siyasî parti grubunun kendi ‘İç Yönetmeliği’nin, Siyasî parti gruplarınca Meclis Başkanlığına vermesi yükümlüğü getirilmiştir.

(8) Millet Meclisi Danışma Kurulunun teşekkül tarzı ve işlevi İçtüzüğün 19. maddesiyle düzenlenirken de yine Siyasî parti gruplarına önem verilmiştir.

(9) Meclis müzâkerâtında, Siyasî parti gruplarına öncelik tanınmış olması da göstermektedir ki; Siyasî parti grupları ve grup faaliyetleri Meclis’in dışında telakki olunamaz.

(10) İçtüzüğün 107.maddesinde, denetim yollarında en etkilisi olan Gensoru’nun verilmesinde -yazımda- Siyasî parti gruplarına öncelik tanınmış olması da grup faaliyetlerinin yerini açıkça göstermektedir.

(11) İçtüzüğün 143. maddesindeki düzenlemeye göre: ‘Millet Meclisi eski üyeleri… Genel Kurul ve Parti Grup toplantılarına…’ katılamazlar Bu hüküme göre, tüzük yapıcı, Meclis Genel Kurulundaki faaliyet ile Parti grubundaki faaliyeti eşdeğer nitelikte görmüştür.

(12) Emniyet tedbirlerini düzenleyen İçtüzüğün 140. maddesinde de, Millet Meclisine ait bina, sair müştemilat aynı nitelikte mütalaa olunmuştur.

Bütün bu isbat edilmiş hususlardan da anlaşılmaktadır ki: Sorumsuzluk ‘Yer’ bakımından kısıtlı ya da mahdut değildir.

a.5. Sorumsuzluğun Fiil Bakımından Şümulü:

Sorumsuzluğun ‘kişiler’, ‘yer’ bakımından sorumsuzluğunun izahından sonra, bir de ‘fiiller’ bakımından ‘şümulü’ ne gözatacak olursak: Hangi fiillerin’ Parlamenter Sorumluluk ‘ şümulüne girdiğini birer birer saymanın mümkün olmadığı anlaşılacaktır. Belki bir kaç örnekle, meseleye ışık tutmak mümkün olabilir.

Hiç şüphesiz, bunun ölçütü de yine ‘Parlamenter Fonksiyon’ olacaktır. Buna göre; Parlâmentoda ileri sürülen görüşler, yapılan konuşmalar, kanun önerileri, araştırma, genel görüşme, gensoru, soru önergeleri… gibi yasama ve denetim faaliyetleriyle bunlara benzer fiiller örnek olarak zikredilebilir.

a.6. Sorumsuzluğun Neticeleri

Her hükmün mutlaka bir veya birden fazla da neticesi vardır. Sorumsuzluğun da bir takım neticelere vabeste olması muhakkaktır.

Doktrinde özetlendiğine göre, ‘sorumsuzluk’un üç neticesi vardır:
(1) Sorumsuzluk Mutlaktır:

Bir meclis üyesi, yasama faaliyetini yürütürken bu faaliyetle ilgili fiillerinden cezayı müstelzim suç hasıl olsa dahi takibata tabi tutulamaz, tecziye edilemez. Mutlak bir muafiyet bahse konudur.

Çünkü; Anayasa’nın 83. maddesine göre sorumsuzluk kapsamına giren bir fiil milletvekili için suç olmadığından yargı organının görev ve yetki alanı dışında kalır.

Bu duruma yargı organının müdahalesi hem kanunsuz bir eylem, hem yetki tecavüzü hem de Anayasa ihlali manasına gelir.

Zira Anayasa’nın 6. maddesine göre ‘Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz’

Yine Anayasa’nın 11. maddesine göre; ‘Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını’ …bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Milletvekili sorumsuzluğu bir Anayasa hükmüdür. (md.83). Bu hükmü kaale almamak veya hangi mülahaza ile olursa olsun bu açık hükme aykırı bir tutum ve davranışta bulunmak Anayasa ihlali demek olur.

(2) Sorumsuzluk Daimidir:

Yasama sorumsuzluğunun ‘daimi’ oluşu, milletvekilinin bağımsızlığı, milli iradenin tam tecellisi için kaçılmazdır. Daimilik sebebiyle milletvekilleri, hem milletvekillikleri devam ettiği sürece, hem de süre bitiminden sonra sorumsuzluk te’minatından yararlanmaya devam ederler. Hem filhal, hem de gelecekte ‘sorumsuzluğa’ sahip temsilci bağımsız davranma imkanını elde etmiş olur; böyle bir te’minat da millete hizmet imkanı verir.

(3) Sorumsuzluk Kamu Düzenindendir:

Sorumsuzluk, ‘Bağlı Parlamenter Fonksiyona’ bir imtiyaz olduğu için ve milli iradenin tam temsilini sağlamaya yönelik bulunduğundan dolayıdır ki parlamento üyesi bu imtiyazdan ferağat edemez. Bu imtiyazı kullanmayacağına dair hiç bir taahhütte bulunamaz. Sorumsuzluk teminatı, yargılamanın her safhasında ileri sürülebilir, mahkemelerce de re’sen nazara alınmak lazım gelir.

  1. Yasama Dokunulmazlığı:

‘Dokunulmazlık’, Anayasalarımızdaki ilk ifâdesiyle ‘Teşrii masuniyet’ parlamenter faaliyetin bir başka güvencesidir. 1982 Anayasasında hüküm şudur:

‘Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz yargılanamaz…. ‘ (Anayasa Md. 83/2)

Çok açık biçimde anlaşılmaktadır ki, ‘dokunulmazlık’ ancak üyenin mensubu bulunduğu Meclisçe kaldırılabilir. Burada da aslolan ‘dokunulmazlık güvencesi’nin dönem sonuna kadar devam ettirilmesidir.

Esasen, Anayasanın 83/2 fıkrası bahse konu edildiğinde aynı Anayasanın ‘başlangıç’ bölümünün 4. fıkrasındaki şu hükmüde dikkate almak gerekir. Mezkur hükme göre: ‘Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa’da ve kanunlarda bulunduğu; ‘ Çok açık ifâde edilmektedir ki: ‘üstünlük ancak Anayasa ve kanunlarda’dır.

O halde, ‘Kuvvetler Ayrımı’ gereği her organ kendi yetki sınırları içerisinde işlevini yerine getirecektir.

Üyeleri yargılama hakkı (Sorumsuzluk dışında kalan fiiller için) elbette mahkemelerindir. Ancak, ‘dokunulmazlık’ güvencesi devam ettiği sürece mahkemelerin bu hakkı da dondurulmuş olur. Buna rağmen sorgulama, yargılama teşebbüsleri hem Anayasal düzenlemelere uygun düşmez, hem de kuvvetler arası yetki tecavüzü bahse konu hale gelir.

Yasama organının, İcra organının; ya da bunlardan birinin yargıya doğrudan veya dolaylı müdahalesi nasıl Anayasal aykırılığı oluşturursa; mahkemelerinde, kendi yetkileri dışında kalan organların sorumluluk sahasına girmesi o şekilde Anayasal aykırılığı doğurur.

Kaldıki, Anayasanın 6, 7, 8 ve 9. maddeleri, kuvvetleri ve bunların yetki alanlarını açık biçimde tâdad ve tahdid etmiştir.

O halde, ‘dokunulmazlık güvencesi’ gündeme geldiğinde Anayasanın Başlangıç bölümünü, 6, 7, 8, 9 ve 83. Maddelerini birlikte düşünmek gerekir.

Zira, ‘meşrû Devlet yetkisi’ nin yegâne kaynağı ‘Anayasa’ dır. (Anayasa Md. 6/2)

Sayın Prof. Dr. Süheyl Batum, ‘Dokunulmazlık…’ başlıklı makalesinde şu görüşlere yer vermektedir. ‘Yasama dokunulmazlığı, genel olarak ‘bir zırh’, ‘Bir dokunulmazlık statüsü’ görünümündedir. Bu zırh içinde, Milletvekili kendi meclisinin izni ve bu yönde bir kararı olmaksızın tutulamaz, yakalanamaz,. soruşturulamaz, yargılanamaz, adli takibata ya da yargılama işlemlerine konu olamaz. Ve bu zırhın nedeni de,. yasama meclisi üyesinin iktidarın baskısından olası komplolarından ve yıldırma yöntemlerinden korunmasıdır. (… ) Üyeyi bir baskı,. komplo, iktidar çoğunluğundan gelecek, bir tehdit, yada değişik sindirme yöntemleri karşısında korumak ve görevini gereği gibi yapmasını sağlamaktır… ‘ (Prof. Dr. S. Batum Milliyet 13.2.1997) (Ek: Bölüm IV, No:26)

Yine Sayın Prof. Dr. Bahri Savcı da ‘Boşuna tartışma: Parlamenterliğin sona ermesi’ başlıklı makalesinde:

‘Doğrudan halk seçiminden gelerek, ulusal egemenliğin belirdiği ve merkezleştiği temsilcidir, milletvekili… Onun, ayrıcalıkları -korunmuşlukları-dokunulmazlıkları vardır. Bunlar rakipleri, özellikle, resmi otoriteler tarafından, siyasal amaçlarla rahatsız edilmeden, bir tasalluta uğramadan, yaşamın maddi yüklerinden ve sorunlarından kurtulmuş (azade) olarak, parlamenterlik işlerini, huzur ve güvenlik içinde görebilmeleri içindir; siyasal amaçlı olarak elkonulma tutulma yakalanma hapsedilme, olasılıklarından uzak bulundurmak içindir. Milletvekili, böyle bir statü içinde, ulus kadar özgür çalışabilmelidir. ‘

‘Yasal korunmuşluk: (Teşrii masuniyet) Buna göre de parlamenter ‘Cürm-ü meşhud-u cinaî’ (cinayet işleme anı) dışında, kendisine suçluluk yöneltilmesi (isnadı) ile hot be hot, adliye ve yargı yöntemlerine uğratılamaz; üyesi olduğu parlamentoca, yöntemine göre dokunulmazlığı kaldırılmadıkça, yakalanamaz, tutulamaz, tevkif edilemez, muhakeme edilemez, kendisine hüküm giydirilemez; kendisine, bu hükmün gerekleri uygulanamaz. Koğuşturulabilmesi için önce, ayrıcalık ve korunmuşluklarından soyundurulmuş olması gerekir. Doktrin böyle der’.

‘Dokunulmazlığın kaldırılarak milletvekilinin ‘düşürülmesi’ kurumunun yanına, işe Meclis’i karıştırmadan, onun dokunulmazlığının kaldırılması kararına gerek duymadan ve Meclis’in, ayrıca bir değerlendirmesine de olanak vermeden, doğrudan Anayasa Mahkemesi’nce hükmedilmek üzere, bir de üyeliğin sona ermişliği kurumu da getiriyor!’ değerlendirmesini yaptıktan sonra şu tesbiti yapıyor:

‘Ederlerse ne mi olur’ Hukuk ve gerçekler dünyamızda kaos olur’ (Prof. Dr. Bahri Savcı, Cumhuriyet 5.10.1993) (EK: Bölüm IV, No:27)

Netice olarak görülmektedirki: ‘Sorumsuz1uk’ ve ‘dokunu1mazlık’ milli iradenin eksiksiz temsili için zaruri birer güvencedir, aslâ vazgeçilemez ve asla ihlal edilemez.

Zira, aksi halde, Anayasa’nın temel esası olan ‘kuvvetler ayrımı’ prensibi ortadan kalkar, Milli iradenin TBMM’de tecelli ettirdiği aritmetiğin, milli irade dışında herhangi bir yol veya sebeple değiştirilebilmesi imkanı doğar ki, bu durumun Demokrasinin temel esaslarıyla bağdaşması mümkün değildir.

Nitekim, Sayın Başsavcı’nın, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a izafe ederek iddianamesinin 9. sayfasına dercettiği Grup Genel Kurulu konuşması ile ilgili olarak Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığının, Anayasa’nın bu temel esaslarına aykırı olarak, hazırlayıp TBMM’ye gönderdiği bir fezleke; TBMM Başkanlığınca ilgili savcılığa iade edilirken şu görüşlere yer verilmiştir:

‘Bizim Anayasalarımız, paralel olarak mutlak oy’un ve beyanın sınırsız düzenlemiştir. Fransız Anayasa geleneğine dokunulmazlığı kullanılan muhtevasına bakmaksızın,

İkinci husus, mutlak dokunulmazlık, parlamento üyesinin şahsına tanınan bir hak ve imtiyaz değildir.

Bu müessese, görülen görevin fonksiyonuna bağlıdır. Bu dokunulmazlık, genel ve süreklidir. Sıfatın kalkmasından sonra da devam eder. Milletvekili bu kurumdan feragat edemez. Çünkü ortada vazgeçilecek bir hak söz konusu değildir. Fonksiyonun getirdiği bir cezasızlık hali söz konusudur.’

‘Mutlak dokunulmazlık için Anayasanın getirdiği sınırlar 83. Maddede yazılıdır. Bu metne göre Meclis çalışmaları içinde oy, söz ve düşünce biçiminde açıklanan her eylem mutlak dokunulmazlık sınırları içindedir. Mutlak sorumsuzluğun, yüce Meclis tarafından kaldırılması da mümkün değildir. ‘

‘Yüce Meclis’in Anayasayı değiştirmedikçe muktedir olmadığı bir konuda elbette yargı yolu da kapalıdır. İstisna açıkça yazılmadıkça, kaide mutlak sayılır. ‘

‘Bir Sayın Milletvekilinin Partisinin Meclis Grubu’nda yaptığı konuşmadan ötürü ceza takibatı yapılması Anayasa tarafından yasaklanmıştır. Parlamento’nun varlığı ve işlevi nedeni ile konulan bu yasak, demokrasinin vazgeçilmez güvencesidir. ‘ (TBMM Başkanlığının 20.08.1994 tarihli yazısı) (EK: Bölüm IV, No:28).

C-3. Bu Dava İle, Yürütme Organı Üyesi Olan Başbakan veya Bakanların Yargılanmaları yolunun Açılması Anayasaya Aykırıdır.

İddianamenin 10. sahifesinin 5. Paragrafında Sayın Başsavcı, Başbakan Necmettin Erbakan’ın bazı Diyanet İşleri Başkanlığı mensubu ile İlahiyat Fakültesi mensubuna verdiği iftar yemeğini ileri sürerek suçlamak istemiş, Başbakanın emsali çok ve gayet doğal davranışını hiç ilgisi olmadığı halde ‘Lâikliği ihlal’ iddiasına mesned yapmak istemiştir.

İddianâmeden de anlaşılacağı üzere bu iftar yemeği, Türkiye’de ve dünyada emsali çok ikramlardan biridir ve Başbakan tarafından verilmiştir.

Başbakanın bu davranışında, hukuka hiçbir ayrılık yoktur. ‘Muhali farz’ ile varsayalımki ‘hukuka aykırıdır.’ Bu halde dahi Başbakan’lar ve hükümetin diğer üyeleri ‘ceffel-kalem’ sorgulanamaz.

Anayasanın 100. Maddesi maksatsız düzenlenmiş değildir.

Meclisin diğer denetim yollarından farklı düzenlemelere tabi tutulmuş; olabildiğince zorlaştırılmıştır. Anayasa yapıcı, hükümet üyelerini 100. Madde yoluyla bir kerre daha güvence altına almak istemiştir.

Nitekim mezkur maddenin müzakeresi esnasında, komisyon sözcüsü Sayın Prof. Dr. Kemal Dal: ‘Bir hükümetin üyelerini, yaptıkları görev dolayısıyle, bulundukları mevki dolayısıyla, olur – olmaz ithamlardan korumak gerekir. Bu, ülkenin iyi yönetimi bakımından da gereklidir.’ Gerekçesini ortaya koymuştur. (Danışma Mec. B 140 Otu.l. 1.9.1982 Ek:Bölüm IV, No.29)

Yine aynı maddenin müzakeresi esnasında Anayasa Komisyonu Başkanı Sayın Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı şu haklı gerekçeyi serdetmiştir: ‘Meclis soruşturması bilindiği gibi Başbakan veyahut Bakanlar aleyhine açılabilir. Meclis soruşturması açılıp Mecliste karara bağlandıktan sonra, eğer herhangi bir tahkikat yahut Yüce Divana sevk kararı verilmezse, bu karar kesindir. Halbuki bir mukayese yaparsak, mesela; yasama dokulmazlığı konusunda verilecek bir karar, sadece 0 seçim devresi içindir.

Şimdi burada, niçin bir Bakanın görevi sırasında işlediği iddia olunan bir suçtan dolayı ceza mahkemesine verilebilmesi yahut Yüce Divana verilebilmesi için bir Meclis soruşturması açılıyor’.. Bunun amacı Bakanı himaye etmektir. Yani Bakanın görevi sırasında bazı suçlar işleyebileceğini kabul etmesi ve Meclisinin bunu takdir ederek Bakan hakkında soruşturma yapmamaya karar vermesidir ve bu karar da dediğim gibi kesindir. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra hakkında, Mecliste tahkikat yapılan ve soruşturmaya mahal olmadığına karar verilen Bakan hakkında tekrar savcılık bir tahkikat açamaz. Bunun bilinmesi lazımdır. ‘ (Danışma Mec. B: 150. O: 4 13.9.1982) (EK: Bölüm IV, No:30).

Yukarda arz ve izah olunduğu üzere, Anayasanın 100. Maddesinin gereği yerine getirilmeden bir Başbakanın yada bakanın hangi mülahaza ile olursa olsun sorguya çekilmesi, yargılanması, itham edilmesi hem Anayasanın anılan maddesine, hem de ‘Kuvvet1er ayırımı’ ilkesine aykırı düşer.

Netice şu ki: Çok partili demokratik parlamenter sistemi kurallarına uygun çalıştırmak; milli iradenin tezahürünü ve kuvvetler ayrımı prensibini korumak için millet adına düşünülmüş ve verilmiş bulunan ‘Parlamenter Sorumsuzluk’ ve ‘Yasama Dokunulmazlığı’ gibi kurumların işlerliğini eksiksiz sağlamak Anayasa’nın 83. ve 100. maddelerinin amir hükmüdür.

  1. Bölüm – Ek Dosyanın Partimizle ve Gerçekle İlgisi Yoktur.

İşbu dava açıldıktan bir süre sonra Sn. Başsavcı 7.7.1997 gün ve 1997/432 Sayılı tezkeresine ekli olarak ve bu dava ile ilgilendirmek isteyerek Yüksek Mahkemeye 111 sahifeden oluşan bir fotokopi derlemesi göndermiştir.

Bu fotokopiler esas dava ile ilgili cevap süresi içinde cevaplandırılmak üzere Yüksek Mahkeme tarafından Partimize tebliğ edilmiş, daha ayrıntılı bir cevap için talep ettiğimiz ek süre Yüksek Mahkemece kabul edilmemiştir. Dolayısiyle daha ayrıntılı cevap için çalışmalarımız bir yandan devam etmektedir.

Bu çalışmalarımız tamamlandığında daha ayrıntılı cevap verme hakkımızı mahfuz tutuyoruz-

Bununla beraber aşağıda zikrettiğimiz açıklamalarımız ve bu açıklamalarımızla ilgili sunduğumuz belgeler bu dosyadaki fotokopilerin ne partimizle, ne dava ile ve nede gerçekle bir ilgisi olmadığını ve bunların hiçbir iddiaya mesnet teşkil edecek herhangi bir delil niteliğinin de bulunmadığını açıkça göstermek için yeterlidir.

A- Birinci Kısım: Bu dosya muhteviyatının bu dava ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur

  1. Bu dosyadaki fotokopilerin kimler tarafından ne şekilde tanzim edildiği belli değildir.
  2. Fotokopiler delil olamazlar.
  3. Bu fotokopilerin muhtevasının ne olduğu aşağıdaki kısımda özetlenmiştir. Bu muhtevanın bu davadaki isnatla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

B- İkinci Kısım: bu fotokopilerin gerçekle de bir ilgisi yoktur.

Ek dosya içindeki münderecat incelendiğinde aşağıdaki hususlar açıkça görülmektedir.

111 sahifeden oluşan bu münderecatın takriben 80 sahifesinin velev ki tutarsız olsun Refah Partisi’ne bir isnatla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu 80 sayfalık kısım bir takım uçak biletlerinden, yabancı bir ülkede yapılan toplantıda bir takım yabancıların yaptığı konuşmalara dair bölümlerden söz etmektedir.

Geriye kalan fotokopi sahifeleri ise iki konuya teallük etmektedir.

  1. RP.ne Libya’daki bir cemiyetin güya parasal yardımda bulunduğuna dair yazılar
  2. RP.Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın yabancı ülkelerde yabancı bazı kişi ve kuruluşlarla yaptığı iddia edilen temaslar.

Bunların hiçbirisinin gerçekle bir ilgisi yoktur. Şöyle ki;

Refah Partisi’ne bir cemiyetin güya parasal yardımda bulunduğuna dair fotokopilerin gerçekle hiç bir ilgisi yoktur.

  1. Bu gerçek dışı isnad yıllarca önce bir köşe yazarı tarafından ortaya atılmıştır.
  2. Bu art maksatlı yayın üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma açılmış ve bu iddia bütün yönleriyle incelenmiştir. Bu incelemede bu konu ile ilgili gösterilmek üzere ismi geçen Beşir Darçın o tarihlerde Ankara C. Başsavcılığına ifade vermiş. İsnadın asılsız olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur.

Bu incelemelerde, fotokopilerdeki imzanın Beşir Darçın’a ait olmadığı tesbit edilmiş ve yine bu yayını yapan kimse verdiği ifadesinde kendisine gönderilen fotokopinin kim tarafından nasıl hazırlandığı hakkında bir bilgisi olmadığını belirtmiştir.

Yapılan tahkikat sonucunda hem Beşir Darçın, hem de Necmettin Erbakan hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 22.09.1995 tarih ve Basın Hz. 1994/144, Basın. K. 1995/437 sayılı takipsizlik kararını vermiştir. (Ek: Bölüm V, No. 1)

  1. Refah Partisi’nin herhangi bir yabancı kuruluştan yardım aldığının iddia edilebilmesi için parti yetkilisi muhasebecisinin imzasını ihtiva eden bir belgenin olması, böyle bir yardımın parti muhasebesine intikal ettiğinin kayıtlarda görülmesi zorunluluğu vardır.

Bunlar olmadığına göre bu kabil hayali isnatlar sadece Siyasî maksatlı propagandalardan ibaret gerçek dışı iddialardır.

  1. Adı geçen yayın üzerine konuyu TBMM’de Refah Partisi’nin mal varlığının araştırılması için kurulan komisyonda aylarca araştırmış bu araştırmalardan sonra vaki bir soru üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına, Komisyon Başkanının cevaben yazdığı bir tezkerede: ‘araştırmalar esnasında Refah Partisi’nin Libya’dan mali yardım aldığına dair hukuki delil teşkil edecek bir belge bulunmamaktadır’ cevabı verilmiştir. (Ek: Bölüm V, No.2)
  2. Ve yine basında yapılan bu maksatlı yayın üzerine, o tarihte Refah Partisi Genel Sekreterinin imzasının muhtevi yazıyla, haberde adı geçen Libya’daki Uluslararası Cemiyete başvurmuş, gelen yazıda cemiyetin bu BM’e üye bir hayır cemiyeti olduğu, hiçbir Siyasî faaliyetle ilgilenmediği, bu sebeple Refah Partisi’ne herhangi bir yardım yapılmadığı, hangi ülkede olursa olsun herhangi bir Siyasî partiye maddi yardım yapılmasının söz konusu olmadığı açıkça ifade edilmiştir. Bu gerçekleri gösteren belgeler Ek’te sunulmuştur. (RP Genel Sekreterinin Yazısı, Ek: Bölüm V, No.3) (Adı geçen cemiyetin cevabi yazısı, Ek: Bölüm V, No.4)
  3. Anayasa ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler kanununa göre Siyasî Partilerin mali denetimi Anayasa Mahkemesi tarafından yapılar. Bütün partilerin olduğu gibi Refah Partisi’nin de mali denetimi Anayasa Mahkemesi tarafından muntazaman yapılmaktadır.

Bu meyanda Refah Partisi’nin 1989 yılı Mali hesaplarıda Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmiş ve ibra edilmiştir.

Anayasaya göre: ‘Yüksek Mahkemenin bu denetimler konusunda verdiği kararlar kesindir.’ (Mad. 69/3) Hal böyle iken Siyasî maksatla başta medya kartelleri olmak üzere bazı çevrelerce yabancı bir dernek tarafından Partimize ‘maddi yardım’ da bulunulduğu mütemadiyen iddia edilmiştir. Bu iddiaları ‘isbat’lamak gayretiyle ayrıca pek çok ‘belge’ uydurulmuştur, Ek dosya muhteviyatı tetkik edildiğinde görülecektir ki; bu fotokopiler, kaynağı belli olmayan, nerede, ne zaman ve kimler tarafından tanzim edildiği belli olmayan ‘belge’ görüntüsü verilmiş yazılardan ibarettir. Dosyadaki mevcut halleriyle bu fotokopiler belge niteliğini ve dolayısıyla, delil kıymetini haiz değildirler.

C- Üçüncü Kısım: Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın Yabancı Ülkelerde Bazı Kişi Ve Kuruluşlarla Yaptığı İddia Edilen Temasların Ne Gizliliği, Ne De Normal Münasebetlerin Dışında Herhangi Bir Yanı Yoktur.

  1. Necmettin Erbakan Pakistan seyahatini Refah Partisi Genel Başkanı sıfatıyla değil 54.Hükümetin Başbakanı sıfatıyla yapmış ve tüm görüşmeler programlanan şekilde gerçekleşmiştir.

Bu ziyaret sırasında Pakistan Cumhurbaşkanı Sayın Lagari, Başbakan Sayın Butto ile resmi görüşmelerde bulunulduğu gibi Pakistan İslam Devletinin kuruluş yıldönümü merasimlerine iştirak edilmiş, Parlamentoya mensup çeşitli milletvekilleri ve parti başkanları ile görüşülmüş ve karşı taraftan gelen bir istek üzerine Pakistan Koalisyon hükümetinin ortağı olan Ulema Partisi Lideri Fazlurrahman ve Cemaat’i İslamiye Partisi Lideri Ahmet Hüseyin, TC. Başbakanı tarafından Büyükelçiliğimizde kabul edilmişlerdir. Esasen Anayasasında İslami bir cumhuriyet olduğu bilinen Pakistan’da, ikisi de parlamentonun en önemli partilerinin liderleri olan bu muhterem kişilerle yapılan görüşmelerin hiçbir gizli tarafı yoktur. – Öte yandan Necmettin Erbakan’ın Libya’da yapılan bir takım toplantılara katılması Refah Partisi’ni ilzam etmez.

  1. Bu nezekat ziyaretlerini kabul T.C. Başbakanı sıfatı ile vaki olmuştur. Refah Partisi ile bir ilişki yoktur.
  2. Bu temasların denetimi TBMM’ye aittir. Nitekim 16.10.1996 gününde görüşülen gensoru ile bu denetim yapılmış. TBMM bu konudaki bu gensorunun müzakeresindeki iddiaları varit görmemiş, ve iddiaları reddetmiştir.
  3. Necmettin Erbakan’ın Libya’da yapılan bir takım toplantılara davet edilmesi ile Refah Partisi’nin hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü kendisi bu toplantılara bir bilim adamı olarak davet olunmuş, bu toplantılarda şahsi düşünce ve tecrübelerinden yararlanılmak istenmiştir.
  4. Nitekim dosya muhteviyatının fotokopilerinde KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Denktaş’ın, Ekonomi Profesörü Sayın Nevzat Yalçıntaş’ın ismi geçmektedir. Bunlar da bu kabil toplantılara aynı şekilde fikir ve görüşlerinden istifade edilmek üzere davet edilmişlerdir.
  5. Esasen bu toplantılara sadece ilim adamları değil, geniş bir basın mensubu grubu da her defasında davet edilmiştir.

Bu da göstermektedir ki bu toplantıların gizlilikle hiç bir alakası yoktur.

  1. Libya Uluslararası Çağrı Cemiyetinin bir aksiyonu olarak sözü geçen Müslüman Topluluklar Liderliğinin bir resmi devlet kuruluşu değil, sadece özel olarak teşkil edilen bir konferans heyeti olduğu, maksadının 0 müslüman ülkelerin az gelişmişlikten ve sömürüden nasıl kurtulacaklarının araştırılması ve bu hususta çözüm yollarının bulunmasından ibarettir.

Tıpkı Rauf Denktaş, Prof. N.Yalçıntaş v.s. gibi Prof. Dr. Necmettin Erbakan’da bu toplantılara şahsen davet edilmiştir. Bu toplantılara katılmasının Refah Partisi ile bir ilgisi yoktur. Bu hususta Refah Partisi’nin yetkili organlarının bir kararı da yoktur. Bu gerçekleri bizzat adı geçen kuruluşun ekte sunulan yazısı da açıkça göstermektedir. (Ek: Bölüm V, No.5)

İşbu kısa maruzat dahi ek dosyanın hukuken hiçbir geçerliliği olmadığını ortaya koymaktadır.

Bu nedenle dava dosyasına delil olsun diye gönderilen ek dosya münderecatının iş bu davada nazara alınmamasını arz ve talep ederiz.

  1. Bölüm- Son Açıklamalar

Davanın açılmasının gerçek sebebi bir kısım medyanın maksatlı propagandasıdır

Yukardan beri yapılan izahattan açıkça görüldüğü üzere bu davanın açılmasını haklı gösterecek ortada ne bir olay ve ne de ciddi bir delil vardır. Buna rağmen bu dava açılmıştır. Bunun gerçek sebebi bir kısım medyanın olağanüstü tahrikleridir.

Yeni RTÜK kanunu ile sayıları günbegün artan TV. kanalları sayesinde olayları olabildiğince abartan, habbeyi kubbe yapan, yeni tahrik metodlarıyla günümüzde medya birinci kuvvet olmaya başlamıştır.

Bu haliyle medya, ‘Ülkeleri ben yönlendireceğim; egemenlik kayıtsız şartsız medyanındır’ diyecek mevkiye gelmiştir.

Bu anormal gelişmeler yalnız ülkemizdeki demokratik dengeleri bozmakla kalmayıp diğer bütün demokratik ülkelerde de dengeleri önemli ölçüde etkilemiştir.

Nitekim, İtalya gibi demokrasisi ve ekonomisi istikrara kavuşmuş bir ülkede dahi tesirini icra etmiş, bir medya kralı olan Silviyo Berliskoni medyayı en iyi şekilde kullanarak kısa zamanda iktidara gelmiş ve fakat kendisinin ve kadrosunun devlet yönetiminde hiçbir deneyimi olmadığı için yine kısa zamanda geldiği gibi iktidardan uzaklaştırılmıştır.

Ne var ki, bu Medya darbesinden İtalyan demokrasisi ve ekonomisi çok büyük zarar görmüş, bu ülke en azından bir buçuk yılı aşkın bir zaman kaybetmiştir.

Bu yüzden Amerika gibi ülkelerde bile medya gücünün tekelleşmesini önlemek için katı ve kesin önlemler alınmasına, kanunlar çıkartılmasına ihtiyaç duyulmuştur.

Zira, bir hukuk devleti olmayı temel şart sayan demokratik ülkelerde, hak ve hukuk tanımayan kontrolsüz bir gücün, orta yerde kasırga gibi eserek tahribat yapmasına, asla izin verilemez, aksini düşünmek hukuk devleti olmaktan ve onun nimetlerinden vazgeçmek anlamına gelir.

Ülkemizde ortaya çıkan medya patlaması karşısında, diğer demokratik ülkelerde olduğu gibi, medyanın kartelleşmesini önleyecek kanuni tedbirler henüz alınmış değildir. Elbette yakın bir gelecekte, bu problem de çözülecek, gereken hukuk ortamı ve istikrar sağlanacaktır.

Ancak bu tedbirler alınıncaya kadar, cereyan eden olaylara bu çarpık aynalardan bakmak zorunda olduğumuzu da hesaba katmamız gerekecektir.

İşte bu dengeleri bozan ve olayların dayandığı gerçekleri yanlış yansıtan ve saptıran ortamda bir kısım medyadaki yayınlara bakarak önemli Siyasî olayları değerlendirirken, ihtiyatı elden bırakmamak gerekmektedir.

Türkiye’de Refah Partisi 4 milyonu aşkın üyesi olan, 6 milyonu aşkın oy almış bulunan bir partidir. Ülkemizin birinci partisidir. 54. Hükümeti kurmuştur. Bu Hükümetin büyük ortağı olmuştur.

  1. Hükümetin ekonomik alanda sergilediği en önemli icraat, bu ülkenin 4.5 katrilyon parasını faizcilikte kullanarak, yatırım ve üretimi engelleyen rantiyecilikle mücadele ve kartelleşmeye son vermek olmuştur.

Bu icraatın tabii neticesi olarak, aynı zamanda bir kısım tekelci medyayı da elinde bulunduran rantiyeci kesim, Refah Partisi’nin büyük ortağı olduğu 54. Hükümeti bir an önce hükümetten düşürmek, rantiyeciliğe ve tekelciliğe yeniden devam edebilmek için harekete geçmiş muhalefet partilerini tahrik ederek, bir senede tam 13 gensoru ve Meclis Soruşturma önergesi verilmesinde başlıca amil olmuşlardır.

Bu meyanda da özellikle Refah Partisi’ne karşı amansız bir yıpratma kampanyası başlatılmıştır. Bu kampanyaya gerekçe olarak da Refah Partisi’nin lâikliğe karşı olduğunu ileri sürerek sivil ve resmi kesimleri kolayca kışkırtmanın daha kolay ve daha elverişli olacağı düşünülmüş ve Refah Partisi aleyhtarı kampanya işte böyle başlatılmıştır.

Böylesine kontrolsüz tekelci medya, hukuk devletinin kontrolüne alınamaz, serbest ve müeyyidesiz bırakılacak olursa Türkiye’de ne bir partinin kapatılmaktan kurtulması, ne de herhangi bir Hükümetin uzun ömürlü olması son derece müşküldür.

İşte Refah Partisi hakkında işbu davanın açılmasına bu amansız medya tahrikleri sebep olmuştur.

Oysa ortada kapatma davasının açılmasını gerektirecek ne ciddi bir olay, ne bir odaklaşma olgusu, ne de herhangi bir delil vardır.

6 milyon oy almış 4 milyon kayıtlı üyesi olan bir büyük partiye karşı 18 sahifelik bir iddianame ile açılan bu davada, sadece üç-beş kişinin yaptığı ileri sürülen konuşmalar söz konusu edilmiştir ve fakat hiçbir geçerli delil ileri sürülememiştir. Bu durum karşısında bu davanın tahrik ve abartma sonucunda açıldığını kabul etmek bir emri tabii olmak gerekir.

Nitekim Helsinki İzleme Komitesi başta olmak üzere Batıdaki tüm İnsan Hakları Örgütleri ve sözcüleri, Türkiye’deki bu olayı hayretle karşıladıklarını, Refah Partisi hakkında böyle bir davanın açılmasının demokrasi ile bağdaştıramadıklarını ne var ki bunda medyanın yoğun kampanyasının büyük rolü olduğunu açıkça ifade etmektedirler.

Yüksek Mahkemenizin hukuki ve kanuni gerçekler ve gerekçeler yanında yukarıda arz ettiğimiz fiili durumu da değerlendirmeye alacağına ve esas hakkında hiçbir dayanağı olmayan bu davanın reddine karar vereceğine kesinlikle inanıyoruz.

VII. Bölüm – Sonuç ve Talep

Sayın Yargıtay Başsavcısı tarafından ‘lâikliğe aykırı faaliyetlerin odağı olduğu’, iddiasıyla RP.nin kapatılması için açmış olduğu işbu davanın iddianamesi ve sair münderecatı, en ince teferruatına kadar işbu ön savunma layihamızda;

Dünyada ve Türkiye’de ‘Demokrasi’, ‘İnsan Hakları’, ‘Özgürlükler’ ve ‘Lâiklik’ konusundaki ilmi görüşlerin; İnsan Haklarıyla ilgili uluslararası anlaşmaların; Anayasa ve ilgili kanun hükümlerinin, Anayasa Mahkemesi içtihatlarının, Işığında çok geniş bir değerlendirmeye tabi tutularak cevaplandırılmıştır.

Bütün bu ilmi ve hukuki gerçekler karşısında; Görülüyor ki;

  1. İşbu dava 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerinde öngörülen usul hükümleri işletilmeden açılmıştır.

Usul Hükümleri yok farz edilerek açılan bu davanın, ön savunmamızın (III) Bölümünde ayrıntılarıyla açıkladığımız sebeplerden dolayı ru’yet edilmesi mümkün olamayacağından, davanın öncelikle; usul bakımından reddine karar verilmesini;

  1. a) Dosyada odak olmanın isbatına mesnet olacak hiçbir delil olmadığından, dosyaya konulan kağıtlar, gazete küpürleri, teyp ve video bantları da böyle bir davada delil sayılamayacağından;
  2. b) Gerek lâikliğe aykırılık ve gerekse odaklaşma iddialarının cezai bakımdan suç unsurları teşekkül etmemiş olduğundan;
  3. c) Fiilleri işbu davaya mesnet yapılan Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, bu dava açıldıktan sonra 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin 1/d fıkrasının 2. paragrafındaki ’30 günlük süre’ içinde Refah Partisi’nden ihraç edilmiş olup bunlara ait dava ve iddialar düşmüş olmakla parti ile ilgili davaya mesnet yapılamayacağından,
  4. d) Ayrıca, bu davada Yüksek Mahkeme’nizin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü hakkındaki l0.ncu, örgütlenme özgürlüğü hakkındaki 11 nci maddeleri ile diğer ilgili hükümlerini ve ek protokoller ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal kararlarını dikkate alacağına olan inancımızdan,

Açılan davanın işbu ön savunmamız da açıkladığımız tüm sebepler ve Yüksek Mahkemece re’sen takdir olunacak diğer sebeplere binâen; esas bakımından da reddine karar verilmesini Refah Partisi Genel Başkan sıfatıyla arz ve talep ederim.’

Davalı Parti ön savunmasına ek olarak kimi belgeleri de sunmuştur.

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı’nın 5.8.1997 günlü, 5P.13-Hz. 1997/109 sayılı esas hakkındaki görüşünde özetle:

Ülkemiz üzerinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğundan beri görülmemiş şekilde kara bulutların dolaştığı belirtildikten sonra; Anayasa Mahkemesi’nin Milli Nizam Partisi’nin kapatılması kararına göndermede bulunularak, Necmettin Erbakan ve arkadaşlarının lâikliğe aykırı davranışlarının yıllar önce belgelendiği; şeriata göre üstünlüğün ilahi kanunlarda, TC. Anayasası’na göre ise Anayasa ve yasalarda olduğu; kimi yazarların toplumun geleceğinin, lâik düşünceyi ülkenin toplumsal ve kültürel yaşamında egemen kılmaya bağlı olduğunu belirttiği; Anayasa’nın Başlangıç’ında yer alan, ‘Lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya karıştırılamayacağı’ şeklindeki ifadenin önem taşıdığı, bu ifadede lâiklik ilkesinin temel biçimiyle nitelendiği; lâiklik ilkesinin ‘Atatürk Milliyetçiliği, ilke ve inkilapları ve medeniyetçiliği’ ifadesiyle aynı cümleye konularak, lâikliğin Atatürk ilke ve inkılâplarından, özellikle Atatürk milliyetçiliğinden ayrı düşünülemeyeceğinin ortaya konulmuş olduğu ve bir medeniyetçilik ilkesi olarak rolünün vurgulandığı; Anayasa’nın 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti’nin sadece ‘demokratik, lâik ve sosyal hukuk Devleti değil, ‘…Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti’ olduğu; ‘demokrasilerde Siyasî parti kapatılamaz’ görüşünün doğru olmadığı; klasik demokrasi teorisyenlerinden Henri B. Mayo’nun demokrasinin korunması için, siyasî parti çalışmalarının Anayasal sınırı aşmaması gerektiğini söylediği; ikinci Dünya Savaşı öncesinde faşist karakterli partilerin, liberalizmin geleneksel özgürlük anlayışından yararlanarak, planlı saldırılarla demokratik kurumları sistemli bir biçimde tahrib ettikleri ve demokrasiyi yıktıkları; mücadeleci demokrasi eğiliminin etkisiyle 1930 yıllarından itibaren demokratik düzeni ve Devletin bağımsızlığı ile bütünlüğünü tehdit eden Siyasî kuruluşlara engel olmak için bazı önlemler alınmaya başlandığı; İtalyan Anayasası’nın 49. maddesinin, parti faaliyetlerinin demokrasi ilkelerine uygun olması gerektiğini hükme bağladığı; geçici hükümlerin XII. maddesiyle de faşist partinin kapatıldığı ve tekrar kurulmasının yasaklandığı; Federal Almanya Anayasası’nın 21. maddesinin ikinci fıkrasına göre de herhangi bir Siyasî partinin, gayesi ve taraftarlarının davranışıyla özgür demokratik düzeni kayıtlamayı veya ortadan kaldırmayı ve federal cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmeyi amaç edinmesinin, o partinin kapatılmasını gerektirdiği; Almanya’da bu hükmün üç defa uygulandığı ve Federal Almanya Mahkemesi’nin 23 Ekim 1952’de sosyalist Rayh Partisi’ni, 17 Ağustos 1956 gününde de Almanya Komünist Partisi’ni kapattığı; ayrıca Anayasa’ya aykırılıkları nedeniyle kapatılan bu partilerin üyesi olan Federal Meclis veya Federe Meclisler üyelerinin milletvekilliklerinin düşmesine, kapatılan partinin mallarının Hazine’ye aktarılmasına karar verildiği; yine Federal Almanya’nın yakın bir geçmişte Hürriyetçi işçi Partisi’ni kapattığı; uluslararası hukuki metinlerde Siyasî partiler hakkında özel hükümler bulunmadığı; siyasî partilerin dernek olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'(AİHS)nin 11. maddesinin koruması altında bulunduğu; sözleşmenin 17. maddesinin ise, herhangi bir topluluğun sözleşmedeki temel haklara dayanarak bu hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmak amacını güden bir faaliyet ve harekette bulunmasına engel olduğu; nitekim Avrupa insan Hakları Komisyonu’nun, kapatılan Almanya Komünist Partisi’nin Sözleşme’nin 9., 10. ve 11. maddelerine aykırılık savıyla Federal Almanya Hükümeti aleyhine yaptığı başvuruyu, 17. maddeye dayanarak reddettiği; Sözleşme’nin 17. maddesine göre, sözleşmedeki hiçbir hükmün, hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya veya kayıtlamaya yönelen bir çalışmaya girişmek hakkını vermediği; Anayasa dışı eğilimleri olan partilere, kendilerini geliştirmeleri, yoğun bir propaganda ve eğitim faaliyeti ile taraftarlarını Anayasa’ya karşı bir savaşçı olarak yetiştirmeleri imkanını tanımanın, aslında özgür düzeni, liberal demokrasinin biçimsel ilkelerine kurban etmekten başka bir anlama gelmediği; kökleşmiş demokrasi geleneği olan ve emelleri Anayasa dışı bir düzen kurmak olmayan Siyasî partilere sahip ülkelerde, elbetteki Siyasî partilerin kapatılamayacağı; Amerika Birleşik Devletlerinde, Federal Yüksek Mahkeme’nin kamu hürriyetleri alanının bekçisi olarak, ‘açık ve halen var olan bir tehlike’ ölçüsüne dayandığı ve olayları bu açıdan incelediği; Amerika Birleşik Devleti’nin, aşırı partileri özellikle komünist partisini, açıkça kanun dışına çıkarmadığı, fakat ağır kayıtlara bağladığı ve dolaylı bir yoldan çalışmalarına sed çektiği; ROBESPİERRE’in, ‘hürriyetin düşmanlarına hürriyet yok’ prensibine uygun olarak demokrasilerde demokrasiyi ortadan kaldırma hürriyetinin kabul edilmediği İngiltere’de de partilerle ilgili kimi kısıtlamaların olduğu;

Demokrasinin, aynı zamanda bir kurallar rejimi olduğu; Erbakan ve arkadaşlarının, siyasî partilerin hangi hallerde kapatılacağını düzenleyen ve 1995 yılında Anayasamızın 68 ve 69. maddelerinde yapılan değişikliklere kendilerinin de oy verdiği; ancak oylarının biraz arttığını görünce ısrarla ‘Demokrasilerde Siyasî parti kapatılamaz’ görüşünü savunmaya başlamalarının Anayasamızın kurallarına uymayacaklarının, başka bir deyişle Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez temel ilkesi olan lâikliğe karşı yıllardır devam ettirdikleri savaşa devam edeceklerinin en güzel delili olduğu; demokrasilerde siyasî partiler, Anayasalarına ters düştüklerinde kapatıldıkları gibi, faaliyetlerine kısıtlamalar da getirilebildiği; esasen Anayasamızın siyasî partilerin kapatılabileceğini kabul ettiği, yasal ve anayasal şartlar oluştuğu takdirde, Anayasa Mahkemesi’nin bir Siyasî partiyi kapatmamasını, Anayasa’nın, Anayasa Mahkemesi kararıyla ihlali anlamını taşıyacağı; Refah Partisi’nin 14. kuruluş yıldönümü olan 19.7.1997 tarihinde, bu partinin Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk’ün, açılan kapatma davasına ilişkin olarak binlerce kişiye diyerek Anayasal düzenimize karşı partisinin diğer sözcüleriyle aynı eylem planını benimsediğini ortaya koyduğu; Prof. Dr. İlhan Arsel’in belirttiği gibi; demokraside parti kapatılamaz diye bir kural olmadığı, çünkü demokrasi denen şeyin herkesin bildiği gibi, bir özgürlük rejimi olduğu ve özgürlükleri yoketmeyi amaç edinen bir partinin kesinlikle kapatılacağı, eğer siyasal bir parti, inanç bağnazlığına bayrak açmış olarak temel özgürlüklere göz dikmişse, örneğin şeriat heveslisi olarak lâik cumhuriyeti yıkmak niyetinde ise, ‘Cihad’ sözcüğünün kaypak anlamlarından yararlanarak kendisini ‘islam cihad ordusu’ olarak ilan etmiş ise, islamiyet politikaya araç ederek örneğin, ‘biz şeriat hukukuna bağlıyız ve iktidara geldiğimiz zaman bu hukuku uygulayacağız’ biçiminde laf etmişse, ya da bu siyaseti gerçekleştirme uğruna ‘kan dökülecektir’ diyerek bu politikanın taktiğini çizenlere kanat açmışsa bir partinin kapatılacağı, bu nedenle Refah Partisi liderinin yaptığı gibi; ‘Demokrasilerde parti kapatılamaz; parti kapatmak ilkelliktir’ demenin ve halkoylamasıyla iktidar olup lâik cumhuriyeti yıkmayı umut etmenin, demokrasinin sayı hesabına değil, fakat ‘insana saygı’ esasına dayalı bir yaşam tarzı olduğunu bilmezlikten gelmek olduğu; Prof. Dr. Arsel’in yanısıra kimi yazarlarında yazılarında ‘demokrasilerde parti kapatılamaz’ söylemini eleştirdikleri ve bu söylemi doğru bulmadıklarını belirttikleri;

Anayasa Mahkemesi’nin 23.11.1993 gün ve 1/2 sayılı kararında: ‘Siyasî partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altına alınmışlardır. Çağımız partiler demokrasisi çağıdır. Ancak, bu demokrasilerin kendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin hukuk devletinin sağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa’ya uygun davranmaları ile mümkündür.

Çünkü Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması, ancak anayasal hakları yok edecek siyasal örgütlenmelerin (faaliyetlerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamanda çoğulculuğun da korunması anlamına gelir.

Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Hele bir siyasî parti, bunu gerçekleştirmek isterse buna olanak verilemez. Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez öğesi olan siyasî partiler, demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak program düzenleyemez ve eylemde bulunamazlar. Bulundukları takdirde,… Anayasamızın ve Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili hükümleri uyarınca, haklarında kapatma davası açılması öngörülmüştür’ denildiği; 21.5.1997 tarihli Başsavcılık iddianamesinde, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası ile, 69. maddesinin altıncı fıkrası ‘soyut’ değil, ‘somut’ nitelikte normlar olduğundan ve Siyasî Partiler Kanunu’ndan sonra yürürlüğe girdiğinden, bir siyasî partinin lâik cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin, Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasa’nın anılan maddelerinin gözönünde tutularak belirlenmesi gerektiğinin Prof. Dr. Bülent Tanör, Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu ve Prof. Dr. Zafer Gören’in görüşlerine de yer verilerek ayrıntıları ile açıklandığı; iddianamenin düzenlenmesinden sonra, Anayasa Hukuku profesörlerinden Ergun Özbudun, Orhan Aldıkaçtı, Süheyl Batum, İlhan Arsel ve Bahri Savcı’nın, Başsavcılığın bu husustaki görüşüne katıldıklarını açıkladıkları; konuyu ayrıntılarıyla inceleyen Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in de Anayasa’da bir kanun olduğuna göre, bir konuyu açık ve ayrıntılı düzenlediği durumlarda, aynı konuyu düzenlemiş olan kanunları üstü kapalı olarak ilga ettiğini kabul etmek gerekir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, 4.12.1963 gün ve 82/286 sayılı kararında, Emekli Sandığı Kanunu’nun 39. maddesinin (b) bendinin yargıçlar açısından ‘uygulanmasına imkan kalmadığı’ gerekçesiyle, üstü kapalı ilgayı kabul ettiği gibi; daha sonraki 3.6.1976 gün ve 13/31, 6.5.1982 gün ve 8/3 sayılı kararlarında da, Anayasa’nın açıkça düzenlediği bir konuda, önceki kanunu üstü kapalı ilga ettiği sonucuna varmıştır.

1982 Anayasası’nın yürürlüğe girmesiyle ilgili kural (m.177/e bendi), Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğüne (m.11) atıfta bulunarak, yürürlükteki kanunların Anayasa’ya uygunluğu sağlanıncaya, ya da yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar, mevcut kanunların Anayasa’ya aykırı olmayan hükümlerinin, ya da doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanacağını öngörüyor. Bu düzenleme, Anayasa’nın bir konuyu açık seçik düzenlediği durumlarda, aynı konuyu düzenlemiş olan önceki kanunla çalışmasında, Anayasa’nın doğrudan uygulanıp uygulanmayacağı konusundaki tereddütleri ortadan kaldırma amacını gütmektedir.

‘Anayasa bu hükmü ile, 1961 Anayasası’ndan ayrılmış, kanunlardaki Anayasa’ya aykırı hükümlerin çözümü için öngörülmüş prosedüre başvurulmaksızın doğrudan ve tereddütsüz Anayasa hükümlerinin uygulanması zorunluluğunu getirmiştir’

Mevcut kanunlar kapsamına, Anayasa’nın Geçici 15. maddesi uyarınca 12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu TBMM Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar (6 Aralık 1983) çıkarılan Kanunların da girdiğini kabul etmek gerekir. Çünkü, Geçici 15. madde kapsamına giren kanunların içinde Anayasa’ya aykırı hükümlerin bulunması halinde, 177. maddenin (e) bendi gereği bunlar ihmal edilerek, 11. madde uyarınca, Anayasa doğrudan uygulanmalıdır.

Kanunların Anayasa’ya uygunluğunun öngörüldüğü 1961 Anayasası’nda, ‘kanunlar çerçevesinde’ yerine getirilen yürütme görevi, idare açısından da, kanun/Anayasa ilişkisinde, hukuken zımni (üstü kapalı) ilgaya imkan tanımıyordu. Buna karşılık, 1982 Anayasası’nda, ‘Anayasa ve Kanunlara uygun olarak yerine getirilen’ yürütme yetkisi ve görevi, 177. maddenin (e) bendi karşısında, üstü kapalı ilgayı mümkün kılmaktadır. Ancak, belirtmek gerekir ki, ayrıca Anayasa yargılamasının da öngörüldüğü 1982 Anayasa sisteminde, önceki kanun ile sonraki Anayasa kuralları arasında bir çatışma varsa, aynı konuda Anayasa’da açık ve doğrudan uygulanması mümkün bir kuralın bulunması gerekir. Aksi halde, kanunla Anayasa arasındaki çatışmada, aynı konuda, Anayasa doğrudan uygulanabilir bir kural içermiyorsa, ortaya bir Anayasa’ya aykırılık sorunu çıkarak çözüm yoluna gidilmelidir. Bunun için de, ya iptal davası yolu ile (m.150. 151), ya da aykırılığın görülmekte olan bir dava sonunda ileri sürülerek, sorunun çözümü Anayasa Mahkemesi’ne havale edilmelidir.

Şu halde, Anayasa’nın bir konuyu açık, ayrıntılı ve doğrudan uygulanabilir nitelikte düzenlediği durumda, buna aykırı kanunları üstü kapalı (zımnen) ilga ettiğini buna karşılık, Anayasa’nın genel nitelikleri kuralları ile, aynı konuyu düzenleyen önceki kanun arasında bir çatışma bulunuyorsa, üstü kapalı ilga sözkonusu olmaması gerekir. Bu durumda, ileri sürülen aykırılığın mevcut olup olmadığı ancak Anayasa Mahkemesi’nce karara bağlanmalıdır. Anayasa’nın 177. maddesinin (e) bendi bu çerçeve içinde yorumlanmalıdır’ görüşünde olduğu;

Siyasî Partiler Kanunu’nu yürürlüğe girdiği zaman, TCK.nun 163. maddesinin de yürürlükte olduğu, başka bir deyişle, kişilerin lâikliğe aykırı davranışları nedeni ile cezalandırılmasına karar verilmesinin olanaklı olduğu, anılan madde yürürlükten kaldırdığına göre, lâikliğe aykırı propaganda ve eylemlerinden dolayı parti üyeleri hakkında kamu davası açılmasının imkansız hale geldiği; bu durumda

Anayasa Mahkemesinin, bir parti kapatma davasına bakarken, Siyasî Partiler Kanunu’nda, Anayasamızın 68. maddesinin dördüncü fıkrası ve 69. maddesinin altıncı fıkrasıyla bağdaşmasına imkan olmayan bir değişiklik yapıldığında, kendi yetkilerini Anayasa’ya aykırı olarak kayıtlayan kanun hükümlerinin bu vasfını bir ara kararla tesbit etmesi ve bu hükümleri temelli kapatma davası sırasında uygulaması gerektiği; bir partinin üyelerinin söz ve davranışlarından ötürü temelli kapatılabilmesi için bu söz ve davra­nışların suç oluşturmuş olmaktan ötürü daha önce kesin mahkumiyet kararına konu olmuş bulunmasını şart kılan hükmün de Anayasa ya aykırı olduğu ve Anayasa Mahkemesi ile Cumhuriyet Başsavcısı tara­fından dikkate alınmaması gerektiği, çünkü, hukukta suç ile tedbirin birbirinden farklı kavramlar olduğu, bir fiilin suç olarak kabul edilmemiş olabileceği, fakat aynı fiilin örneğin bir tüzel kişiliğin kapatılmasında olduğu gibi, bir tedbir alınması için sebep olarak görülebileceği ; Anayasa’nın 68. maddesindeki değişikliğin, sonra­dan yürürlüğe girmiş kanun niteliğinde bir hukuk kuralı olmakla, Siyasî Partiler Kanunu’ndaki Anayasa’yla çelişen hükmü de ortadan kaldırmış sayılması gerektiği;

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/b maddesi gereğince, nin, anılan kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlere, bu meyanda lâiklik ilkesine aykırı olarak sözlü veya yazılı beyanda bulunması halinde Anayasa Mahkemesince o siyasî Partinin kapatılmasına karar verileceği;

Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmında yer alan hükümler arasında, suç teşkil eden eylemler olduğu gibi, suç olmayan eylemlerin de bulunduğu, örneğin lâikliğe aykırı şekilde propaganda yapmanın , TCK’nun 163. maddesi kaldırıldığı için suç olmadığı, ancak parti kapatma nedeni olduğu;

Anayasa’nın 83. maddesi gereğince, yasama dokunulmazlığının, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin şahsi sorumluluğuna ilişkin olduğu, Başsavcılığın Refah Partisi Genel Başkanının şahsen sorumlu tutulmasını istemediği, Refah Partisi nin kapatılmasını istediği;

Cezaların nelerden ibaret olduğunun, TCK.nun 11. maddesinde sayıldığı, parti kapatmanın, ceza değil, bir tedbir olduğu, millet­vekili olsun veya olmasın, parti genel başkanlarının, genel başkan yardımcılarının ve genel sekreterlerinin sözlü veya yazılı olarak lâiklik ilkesine aykırı beyanlarının parti kapatma nedeni olduğu ve bu beyanların yasama dokunulmazlığı kapsamında olmadığı, Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadarki uygulamalarının da bu yolda olduğu;

Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil Çelik gibi kişilerin, yıllardır sürdürdükleri lâikliğe aykırı söz ve dav­ranışlarının Refah Partisi’nin tüm yöneticilerince bilindiği; bu şahısların, Erbakan ve arkadaşları tarafından adeta bir gibi kullanıldığı, haklarında disiplin uygulaması yapılması şöyle dursun, milletvekili seçtirilerek yasama dokunulmazlığından yarar­lanmalarının sağlandığı, Refah Partisi’yle özdeşleşen bu kişilerin, parti kapatma davası açılmasından sonra partiden muvazaalı bir şekilde ihraç edilmelerinin, parti tüzel kişiliğini sorumluluktan kurtaramayacağı;

İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı tarafından ülkemiz­de uygulanması istenen niçin Anayasamıza aykırı olduğuna değinildiği, bu konuda, Prof. Dr. Nur Serter in de ‘Demokrasi kullananın niyetine göre değişen bir keskin kılıçtır. Bireyi esas alan bu hak ve özgürlükler rejimini kendi kendini yok edecek bir maharette kullanma çabalarına Türkiye çokça tanık olmak­tadır. Bu uygulamalardan en dikkat çekici olanı da demokrasiyi öne süren ve bireyi esas aldıklarını iddia eden bazı siyasal İslam yan­lılarının ileri sürdükleri ‘çok hukukluluk’ iddiasıdır.

Çok hukukluluk fikrini savunanlara göre, ‘devletin, farklı kültürleri olan insan topluluklarına tercihleriyle kendi hukukunu seçme şansını vermesi hukuk üretme gibi bir görevi olmaması ve bu görevi insanlara bırakması; böylelikle insanların daha özgür bir ortamda ilerleme sağlamakla beraber, aynı zaman diliminde hukukların da tatbikattaki başarıları ile mukayeselerinin yapılabileceği’ ileri sürülmektedir.

Bu iddiaya dayanak alınan uygulama ise Peygamberin ‘Medine Sözleşmesi’dir. Bu sözleşme Medine’deki Yahudi ve putperes kabile­lerle imzalanmış ve imzacı taraflara kendi hukuklarına göre yaşama hakkı tanınmıştır. Bu sözleşmeden hareket eden Siyasal İslamcı bazı düşünürler, çağımızda da etnik , dini ideolojik gruplara kendi hukuklarını seçme özgürlüğü tanıyarak bir arada yaşamayı ve toplum­sal barışa bu yolla ulaşmayı önermektedirler…..

­

Oysa Türkiye’de dine dayalı bir hukuk ayrımının temel alın­masının mümkün olamayacağı, alınması halinde ise çok parçalı bir tablo ile karşılaşılacağı açıktır. Herşeyden önce lâik-anti lâik ayrımı, dine dayalı bir ayırım olmayıp, siyasî tercihini belirleyen bir ayırımdır…

Sonuç son derece açıktır. Çok hukukluluk, hukuk devletinden güç alan demokratik rejimin zaafa uğratılarak, yıpratılması ve din devletine kolay bir geçiş yapılması dışında hiçbir amaca hizmet etmeyecektir’ görüşünde olduğu;

Din eğitimi konusunda iddianamenin (8). bölümündeki görüşlerini aynen tekrarlamakla birlikte, bu konuda kimi hususlara da değinmekte de yarar görüldüğü;

Anayasa’nın ‘Din ve Vicdan Hürriyeti’ başlıklı 24. maddesi­nin dördüncü fıkrasının, üç temel ilke getirdiği ve fıkrada, ilkele­ri anlatan üç tümceye yer verildiği, fıkradaki sırasıyla bu tümcele­re göre: 1) Din ve ahlak eğitim ve öğretiminin devletin gözetimi ve denetimi altında yapılacağı, 2) Din ve ahlak eğitim ve öğretiminin ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alacağı, 3) Din kültürü ve ahlak öğretimi dışındaki dinsel eğitim ve öğretimin isteğe bağlı olacağı;

Anayasa’nın 24. maddesi yorumlanırken, 42. maddesinin gözden uzak tutulmaması gerektiği, bu maddede, tüm eğitim ve öğretimin, Atatürk ilk ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında verile­ceğinin, bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim kurumları açılamayacağının belirtildiği, bu maddede, zorunlu din kültürü öğretimi dışında kalan isteğe bağlı dinsel eğitim ve öğretim progra­mının da Atatürk ilke ve devrimleri ile çağdaş bilim ve eğitim esas­ları gözetilerek saptanmasının zorunlu kılındığı; belirtildikten sonra; sonuç bölümünde;

‘Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı şekilde tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Yukarıda ayrıntılarıyla açıkladığımız gibi, gerek ülkemiz ve gerekse diğer demokratik ülkeler Anayasa Mahkemelerince kapatılan hiçbir parti, kendi Anayasasına Refah Partisi kadar ters düşmemiştir. Demokratik savunma mekanizmaları felç olmuş toplumlar, demokrasiyi yaşatamazlar’ denilmiş ve Refah Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesi istenilmiştir.

IV- DAVALI SİYASÎ PARTİ’NİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Refah Partisi’nin 6.10.1997 günlü esas hakkındaki savunmasında özetle:

Önce Refah Partisi gerçeği anlatılmış, Refah Partisi’nin bir siyasî kuruluş olduğu, dini veya felsefi bir ekol olmadığı belirtilmiş, Parti’nin milletin maddi varlığının gelişmesine olduğu kadar, manevi varlığının geliştirilmesine de önem verdiği ve 14 yıldan beri bu konuda da büyük hizmetler yaptığı; yerel yönetimlerde başarılı olduğu; Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükümetinde de, Türkiye’nin meselelerini çözmek, güçlü ve müreffeh Türkiye’yi meydana getirmek için çok başarılı hizmetler yaptığı; çalışmaları sırasında ve icraatında lâikliğe aykırı hiçbir tutum ve davranışı, karar ve icraatı olmadığı; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın delilsiz, mesnedsiz, sadece Refah Partisi’ne karşı olan bazı köşe yazarlarının görüşlerini esas alan gazete küpürlerine, indi mülahazalara ve varsayımlara dayandığı; bu davanın açılmasının gerçek sebebinin Refah Partisi’nin sömürüye izin vermeyen icraatı olduğu; tekelci sermayenin kontrolündeki medyayı Refah Partisi hakkında gerçek dışı ithamlar oluşturmak için sürekli olarak tahrik ettiği ve yönlendirdiği; olayın gerçek nedeninin ‘sömürü devam etsin, avanta devam etsin ve kendilerinin ekonomideki pazar payları azalmasın, artsın, bunun için gerekirse Türkiye hiç kalkınmasın’ zihniyeti olduğu belirtildikten sonra Başsavcılığın esas hakkındaki görüşünde ileri sürdüğü hususlar üzerinde durularak:

Cumhuriyet Başsavcısı’nın önce bu davanın açılması olanağının bulunmadığını söylediği, sonradan iddianamede ve esas hakkındaki görüşünde gerçeklere değil, bir takım faaliyetlere ve önyargılara dayanarak bu davayı açtığı, böylece hukuku, insan haklarını, uluslararası andlaşmaları, Anayasa ve yasaları yok saydığı; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın anayasal bir kurum olduğu; ancak Yargıtay Başsavcısı’nın Türkiye’de ilk defa henüz yargılaması yapılmayan bir siyasî partiyi, Anayasa’yı ve yasaları çiğneyerek kamuoyu önünde suçlu ilan etmeye kalkıştığı; Parti lehine olan delilleri, CMUK 153/2 nin emrine rağmen Mahkeme’ye ibraz etmediği; ‘Esas Hakkındaki Görüş’ (EHG)te yer verilen hususların Refah Partisi’yle ilgisi olmadığı gibi, bu dava ile de bir ilgisinin bulunmadığı; iddianamede olduğu gibi (EHG)de de sadece Refah Partisi’nin değil, TCK.nun 141., 142. ve 163. maddelerini kaldıran TBMM’nin ve o günkü Meclisi oluşturan tüm siyasî partilerin suçlandığı; halbuki Refah Partisi’nin, lâikliğin de; Atatürk milliyetçiliğin de, ulusal devletinde samimi ve inançlı bir savunucusu ve takipçisi olduğu; Esas Hakkında Görüşün bütünüyle yanlış bilgi, yorum, sonuçlara dayandığı; Başsavcı’nın açıklamalarının tersine Necmettin ERBAKAN ve arkadaşları hakkında yıllar öncesinden bugüne kadar belgelenmiş lâikliğe aykırı tek bir davranışın söz konusu olmadığı; TCK 141., 142. ve 163. maddelerinin kaldırılmasında Refah Partisi’nin bir rolünün bulunmadığı; 1995 yılındaki Anayasa değişikliği sırasında Refah Partisi’nin de bu değişikliğe oy verdiği iddiasının doğru olmadığı; Zira, bu değişikliğin, Refah Partisi dışında kendi aralarında anlaşan partilerin işbirliği ile gerçekleştirildiği;

Refah Partisi’nin 1995 değişikliğine oy vermemiş olsa bile Anayasal düzene bağlı bir parti olduğu; İmam Hatip Okullarının en fazla Milli Selamet Partisi döneminde açıldığı isnadının da doğru olmadığı; Çünkü Milli Eğitim Temel Kanunu uyarınca okul açmanın Bakanlar Kurulu’nun değil, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararıyla gerçekleştiği; 54. Hükümette Refah Partili ve daha önceki yıllarda Milli Selamet Partili hiçbir milletvekilinin, Milli Eğitim Bakanlığı yapmadığı; diğer yandan Milli Eğitim Bakanlığı’nın İmam Hatip Okulu açmasının, kaynağını, Anayasa ve yasalardan alan normal bir hükümet icraatı olduğu; İmam Hatip Okullarının, devletin resmi okulları olduğu; Başsavcı’nın, Esas Hakkındaki Görüş’ünü hazırlarken baştan sona kadar gerçek dışı faraziyelere yanlış bilgi, yorum ve sonuca dayandığının diğer bir açık örneğinin de; (EHG)ün 41. sayfasında yer alan ‘Yine Federal Almanya yakın bir geçmişte Hürriyetçi işçi Partisi’ni kapatmıştır’ ifadesi olduğu; Halbuki çağdaş demokratik Batı ülkelerinin siyasî parti kapatmayı takriben 50 yıldan beri terk ettiği; ‘Hürriyetçi işçi Partisi’ (Freie Arbeiterpartei) Alman Anayasası’nda ve Siyasî Partiler Kanunu’nda örgörülen usul ve esaslara göre kurulup teşekkül etmiş bir siyasî parti olmadığı; her ne kadar isminde ‘parti’ ibaresi bulunsa da, hukuki anlamda bir dernek statüsünde olan adı geçen örgütün, Federal Anayasa Mahkemesi’nce değil, Federal içişleri Bakanlığı’nın 2′.2.1995 tarihli kararı ile yasaklandığı; bütün bunların Sayın Başsavcı’nın (EHG)ünü hangi düşünce ve davranışlarla hazırladığını gösteren pek çok misalden sadece birisi olduğu; davanın delilden de mahrum olduğu, hem usul hem de esas yönünden reddedilmesi gerektiği; Başsavcı’nın esas hakkındaki görüşünün iç hukukumuzun ayrılmaz parçası olan Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine de aykırı olduğu; Başsavcı’nın, Dünyadaki ‘İnsan Hakları’, ‘Demokrasi’, ‘özgürlük’ ve ‘Siyasî Partiler Hukuku’ ile ilgili çağdaş gelişmeleri değil, 50 yıl öncesine ait terkedilmiş görüşleri, yeniymiş gibi göstermeye çalıştığı; çağdaş dünyada ve yurdumuzda meydana gelen gelişmelerin, Siyasî Partiler Hukuku’nda daha özgürlükçü, siyasî hak ve hürriyetleri daha koruyucu, bu alanda kollektif cezalandırma metotlarından uzaklaşılmasını öngören, eğer yasaklara veya parti yasaklarına aykırı davranışlar varsa, bu davranışları önlemeye yönelik gelişmeler olduğu; terörle ilgisi olmayan siyasî partilerin hangi şart altında olursa olsun kapatılmalarından vazgeçildiği; Almanya’da kapatılan siyasî partilerin, sonradan tekrar kuruldukları halde, bunların çağdaş dönemde tekrar kapatılmadığı; Milli hukukumuzun, siyasî partilerle ilgili gayesininde; çağdaş demokrasi, insan hakları ve özgürlük standartlarına noksansız uymak olduğu;

Çağdaşlığın ölçüsü olan demokrasi, insan hakları, özgürlük bakımından da en ileri ülkelerdeki uygulamaların ortaya koyduğu dünya standartlarına ulaşmanın ve aynı seviyede olmanın Türkiye’ninde her zaman temel gayesi olduğu;

Uluslararası andlaşmalar ‘Kanun hükmünde’ doğrudan uygulanma gücüne sahip olduğundan, gerek Lozan Andlaşması, gerekse AİHS hükümlerinin, Türkiye için bugün gelinen nokta hakkında açık ve net ilkeler ortaya koyduğu; Siyasî parti davalarında da AİHS hükümlerinin gözönünde bulundurulması gerektiği; Anayasa Mahkemesi’nin de kimi kararlarında, AİHS’nin örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesine göndermede bulunduğu; Türkiye’de bir siyasî parti kapatma davasında, kimi hususların değerlendirilmesinin gerektiği; öncelikle, siyasî parti kapatma kararının AİHS’nin 11. maddesinin ikinci paragrafından sayılan sebeplerden hangisine dayandırıldığı; Parti’nin programı ya da eylemlerinin kamu güvenliğini mi tehdit ettiği; Genel ahlaka mı aykırı olduğu, yoksa başkalarının hak ve özgürlüklerini mi ihlâl ettiğinin belirtilmesinin gerektiği; sorulara açık ve kesin cevaplar bulunamıyorsa bir siyasî partinin kapatılması talebiyle dava açılamayacağı; sınırlama nedenlerinin keyfi, geniş yoruma tabi tutarak ve kapsamlarını genişleterek, bu sorulara ‘olumlu’ yönde cevap vermenin olanaklı olmadığı; bu sebeplerden bir ya da daha fazlası ileri sürülerek partinin kapatılması isteniyorsa , bunun ‘demokratik bir toplumda gerekli’ olup olmadığının sorgulanmasının gerektiği; AİHK’nun Sosyalist Parti davasında da vurguladığı gibi, rastgele, keyfi sınırlandırmaları önlemek için ‘demokratik bir toplumda gereklilik’in katı (strict) bir değerlendirmeye tabi tutulmasının gerektiği; dikkate alınması gereken bir hususunda, bir siyasî partiyi kapatmanın ‘acil bir toplumsal gereksinme’ye (pressing social need) matuf olup olmadığının irdelenmesi olduğu bir başka ifadeyle, zorunlu, kaçınılmaz, ve acil bir sosyal ihtiyaç olmadığı müddetçe hakların sınırlandırılamayacağı; bu nedenle, yıllar önce söylenmiş olduğu iddia edilen sözlerin delil gösterilerek, bir siyasî partinin kapatılmasının olanaklı bulunmadığı; nitekim 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun parti üyelerinin eylem ve konuşmalarının üzerinden iki yıl geçmişse, değerlendirmeye alınamayacağını belirten Madde 101/d-1 hükmünün böylesi iddiaların önünü kesmek için konulduğu; kapatılması istenen siyasî partinin eylem ve düşüncelerinin ‘potansiyel tehlike teşkil ettiği’ ve ‘ileride büyük zararlara sebep olabileceği’ gibi faraziyelerle de örgütlenme özgürlüğünün kısıtlanamayacağı; iddianamede yer alan görüş ve beyanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile garanti altına alınmış, ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiği; çağdaş demokrasilerde şiddet ve terörü savunmayan, başkaları için ‘açık’, ‘ciddi’, ‘mevcut’ ve ‘somut’ bir tehlike teşkil etmeyen siyasî partilerin kapatılmadığı; Başsavcı’nın, çağdaş gelişmeyi ters göstermenin mümkün olmadığını bildiği için bu sefer de zımnen ‘Ben çağdaş gelişmeyi uluslararası yükümlülüklerimizi ve iç hukukumuzun ayrılmaz parçası olan uluslararası hukuk normlarını kabul etmem’ demek mecburiyetinde kaldığı; ‘Çağdaş demokrasilerde siyasal partilerin kapatılmasının, ifade özgürlükleriyle bağdaşmadığı’, ‘Uluslararası taahhütlerin milli hukukun bir parçası’ olduğu, Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarının Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (AİHK) müracaatını 1987’de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (Divanın) (AİHK) yetkisini ise 1990’da kabul ettiği, dolayısıyla, AİHS hükümlerinin mer’i hukukta tatbiki zaruri hükümler olduğunun açıklıkla belirtildiği; Çağdaş demokrasilerde terörle ilgisi olmayan siyasî partilerin hangi şart altında olursa olsun kapatılmalarından vazgeçildiği;

Başsavcı’nın (EHG)’ünün önemli bir kısmında, mücadeleci demokrasi anlayışı bakımından siyasal parti kapatma olaylarının gerekli olduğunu ve esasen bunun Avrupa insan hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 17. maddesine dayandığını ispatlamaya çalıştığı, 17. maddenin, ‘Bu Sözleşmenin hiçbir hükmü, bir devlet, zümre ya da kişiye burada ilan edilen hak ve özgürlüklerden herhangi birini yok etmeyi ya da sözleşme’de öngörülenden daha geniş ölçüde sınırlandırmayı amaçlayan bir faaliyette veya eylemde bulunma hakkı verir şeklinde yorumlanamaz’ biçiminde olduğu; Avrupa insan Hakları Sözleşmesi Hukukunda otorite kabul edilen Profesör Fawcett’a göre bu maddede bireyler ve gruplar için sorulması gereken temel sorunun bunların eylemlerinin başkalarının haklarını yok etmeyi amaçlayıp amaçlamadıkları sorusu olduğu;

Strazburg Organlarının, 17. maddeyi yorumlarken genellikle Fawcett’in yukarıda aktardığımız ayrımını benimsemekle birlikte zaman zaman eleştirilen kararlar da verdiği, siyasal partilerle ilgili en fazla eleştirilen kararın 1957’de Avrupa insan Hakları Komisyonu’nun Alman Komünist Partisi’nin Federal Almanya aleyhine açtığı davayı 17. maddeye dayanarak reddettiği karar olduğu; Komisyon’un burada Komünist Parti’nin, kendi beyanlarıyla sabit olan, ‘bir dikta rejimi kurmayı hedeflemesinin Sözleşme’de korunan hak ve özgürlükleri yıkmaya yönelik olduğuna’ kanaat getirdiği, bu kararın daha çok totaliter rejimlerin Almanya’da bıraktığı acı izlerin etkisiyle alınmış bir karar olarak yorumlandığı ve Komisyon’un sadece 17. madde hükümlerine dayanarak karar verdiği için eleştirildiği;

Gerçekten de eleştirilen Komünist Parti kararından sonra Strasburg Organlarının 17. maddeyi çok daha dar bir yoruma tabi tuttuğu ve bu maddenin amacının ‘totaliter grupların sözleşme prensiplerini kendi çıkarları doğrultusunda istismar etmelerini önlemek’ olduğunu açıkça belirttiği; Başsavcı’nın iddianamesinde Refah Partisi mensuplarına atfen aktardığı yıllar önce ifade edilen sözlerin hiçbir şekilde 17. madde kapsamında değerlendirilemeyeceği; Başsavcı’nın kapatma istemine ilişkin AİHS’den destek bulmak istiyorsa dikkatini bu davayla hiçbir ilgisi olmayan 17. maddeye değil, Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerine ve bu maddelerdeki sınırlama hükümlerine çevirmesi gerektiği; Komünist Partisi ile benzer ideolojik yapılanmaya ve programa sahip olan bu partilerin kapatılmalarını 17. maddeye değinmeden 11. maddeye aykırı bulmasının Başsavcı’yı 17. maddeye sarılmaktan ve 1957 tarihli Komünist Parti davasına göndermede bulunmaktan alıkoyması gerektiği; Başsavcı’nın Komisyon’un en son içtihatlarından haberi olmadığını düşünmenin imkansız olduğu; geriye tek ihtimal hatta ihtimalin ötesinde tek gerçeğin kaldığı, onunda Başsavcının Refah Partisi aleyhine açılan bu davanın çok açık bir şekilde AİHS hükümleriyle (madde 10 ve 11) bağdaşmadığının farkında olduğu; bu yüzden de savunulamayacak pozisyonunu savunmak için bu davada aslında kendisine hiçbir şekilde destek teşkil etmeyen 17. maddeye başvurduğu;

­

Başsavcı’nın 1950’li yıllarda Federal Almanya tarafından Fasişt ve Komünist Partilerin kapatılması olayını hatırlatmasının bugün siyasal partilerin kapatılabileceğini ispatlamadığı; bu olayların İkinci Dünya Savaşı, sonrasının fevkalade özel şartları altında gerçekleşmiş olaylar olduğu; burada demokrasinin ve özgürlüklerin gelişiminde devrimci ve dönüştürücü bir rol oynamış olan Amerikan Yüksek Mahkemesi (Supreme Court’un) tutumu üzerinde durmanın aydınlatıcı olacağı, Smith Kanunu’nun yorumlandığı Yates davasında Supreme Court’un, özgürlükçü yaklaşımın güzel bir örneğini sergilediği; bu davada yüksek Mahkeme’nin görüşünü açıklayan Yargıç Harlan’ın ‘soyut Prensig’ ve ‘Somut Eylem’ ayrımına dayanarak Smith Kanunu’nun soyut prensip olarak zorla rejim yıkmaya yönelik propaganda ve öğretiyi, amaçlı bir eyleme dönüşmediği müddetçe, yasaklamadığını belirttiği;

Ayrıca Refah Partisi’nin Başsavcı’nın örneklemeye çalıştığı siyasal partilerle ne organizasyon yapısı, ne ideolojisi, ne faaliyetleri, ne de amaçları bakımından en ufak bir benzerliğinin söz konusu olmadığı; mevcut Anayasal düzeni şiddet ve zor kullanarak yıkmayı ve yerine örneğin proletarya diktatörlüğü gibi totaliter bir yönetim kurmayı amaçlayan bu partilerle Refah Partisi’nin arasında bir paralellik kurulamayacağı, Refah Partisi’nin kurulduğundan bu yana, mevcut Anayasal çerçeve içinde faaliyette bulunan ve yasa dışı hiçbir eylemi ve amacı olmayan bir parti olduğu, Türk siyasal yelpazesinde Refah Partisi’nin görüşleri ve politikalarının bir alternatif olarak algılandığı, bunun da hiçbir zaman bir partinin faaliyetlerinin kısıtlanmasına ya da kapatılmasına gerekçe gösterilmeyeceği; uluslararası anlaşmalar iç hukukunun ayrılmaz bir parçası olduğu için yüksek yargı organlarının uygulamalarında bu çağdaş normları esas aldıkları; Yüksek Mahkemelerin AİHS hükümleriyle iç hukuk hükümlerinin çatışmaları halinde, AİHS hükümlerine üstünlük verdikleri, esasen bu durumun Anayasa’nın 90. maddesinin de amir hükmünün doğal bir sonucu olduğu; bu davada, Anayasa Mahkemesi’nin davaya AİHS’nin lex specialis olarak 11. maddesini ve lex generalis olarak da 9. ve özellikle 10. maddesini uygulamasının uygun olacağı;

Davanın usul bakımından da reddi gerekeceği; ön savunmada bu hususun açıkça belirtildiği;

Kural olarak Anayasa hükümlerinin, doğrudan uygulanmayacağı; Anayasa kuralının uygulanabilirliğini temin için, ayrıca Kanuni düzenlemelere ihtiyaç bulunduğu; hal böyleyken Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamesinde:

  1. Anayasa’nın 23.7.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değişik 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin hükümleri arasında mübayenet bulunduğunun,
  2. Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. ve 101/d hükümlerinin ‘Zımnen llga’ edildiğinin,
  3. Bu yüzden doğrudan Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinin tatbik edilmesi gerektiğinin,

­4. TCK.nun 163. maddesinin yürürlükten kaldırılmasından sonra lâikliğe aykırı propaganda ve eylemlerden dolayı parti üyeleri hakkında kamu davası açılması imkansız hale geldiğinden, bu durumda bir siyasî. parti hakkında bu yönden odak haline gelmesi sebebiyle dava açılabilmesi ve kapatma kararı verilebilmesi de imkansız hale geldiğinden, yasakoyucunun Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerini yeniden düzenlediğinin ileri sürüldüğü;

Bu iddiaların gerçeğe ve hukuka aykırı olduğu, bu aykırılıkların bir bölümüne ön savunmada yer verildiği;

Prof. Bülent Tanör’ün de belirttiği gibi, Siyasî partilerin, uymadıkları takdirde, kapatma sebebi olabilecek haller ile kapatma kararı verilebilecek hallerin, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda düzenlendiği ve 1995 Anayasa değişikliği ile kapatma sebepleri ve hallerinin, yasadakilere oranla daha da dar kapsamlı ve mantıklı bir hale getirildiği; TBMM Anayasa Komisyonu’nunda, 1995 Anayasa değişikliği sırasındaki, raporda bu halleri ‘…partinin tüzüğü gibi programı da Anayasa ve Kanunla partiler için konan yasaklara veya emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi’nce temelli veya basit olarak kapatılacaktır… Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz, Siyasî partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlemiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır… Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatılması ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır’ biçiminde belirttiği; siyasî partilerin kapatılması davalarına, Yargıtay C. Başsavcısı’nın, dava açma şartlarının noksansız tahakkukundan sonra açacağı dava üzerine, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle Anayasa Mahkemesi’nce bakılacağı; Siyasî Partiler Yasası’nın 103. maddesi yollaması ile 101. maddesinin (d) bendinde belirtilen usule uyulmadan, Yüksek Mahkeme’de, her nasılsa, bir dava ikame edilmişse davanın esasına girilmeden usul yönünden reddi gerekeceği; ön savunmada da belirtildiği gibi, bu davada;

  1. Hem iddianamede ve hem de esas hakkındaki görüşte, davanın dayandırıldığı Kanun maddelerinin zikredilmediği;
  2. Davanın açılmasından önce odaklaşma iddiası ile ilgili usuli şartların da yerine getirilmediği;

Nitekim, halen yürürlükte bulunan 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d. ve 103. maddelerine göre, bir siyasî partinin yasak eylemlerin mihrakı ‘odağı’ haline gelmesi iddiasının ileri sürülebilmesi için bir şartın gerçekleşmesinin gerektiği; halbuki bu şartların hiç birisinin gerçekleşmediği; bu nedenle bu davanın, herşeyden önce, usul yönünden hukukî mesnedten yoksun bulunduğu ve reddedilmesi gerektiği; kimi hukuk otoritelerinin görüşlerinin de bu yolda olduğu; öte yandan, Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. maddesi, Başsavcı’ya, iddianamesine esas teşkil edecek olayların, araştırılıp soruşturulmasında ve davanın açılıp, yürütülmesinde Cumhuriyet Savcıları’na tanınan bütün yetkileri ve görevleri verdiği, buna rağmen, Başsavcı’nın Refah Partisi lehinde olan delilleri toplama cihetine gitmeyerek, savunma hakkını hiçe saydığı; ön savunmada açıklandığı gibi, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin doğrudan uygulanmasının mümkün olmadığı, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun uygulanması gerektiği; bu konuyla ilgili açıklamaları ön savunmada yaptıkları; Anayasa hükümleriyle Siyasî Partiler Kanunu hükümleri arasında bir aykırılığın bulunmadığı; biran için böyle bir aykırılığın varlığı kabul edilse bile, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d. ve 103. maddelerinin uygulanmasının gerektiği; Anayasa Mahkemesi’nin 1982’den sonraki kararlarının Başsavcının iddiasına dayanak yaptığı diğer yüksek mahkeme kararlarını da geçersiz kıldığı;

1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesinde ’12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak T.B.M.M.’nin Başkanlık divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde … çıkarılan kanunların Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez’ hükmünün yer aldığı; 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun, 24 Nisan 1983 tarihinde yürürlüğe girdiği, dolayısıyla Anayasa’nın geçici 15. maddesinin koruması altında bulunduğu; bu nedenle, bu Kanun’daki kural ve hükümlerin Anayasa’ya aykırılığının iddia edilemeyeceği; Anayasa Mahkemesi’nin de çeşitli kararlarında bu gerçeği teyid ettiği; Yüksek Mahkemenin, özellikle siyasî partilerin kapatılması davalarında 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykı­rılığı iddialarını red ettiği gibi, bu Kanun hükümlerinin uygulanma­sını ihmal ederek doğrudan Anayasa hükmünü uygulama yoluna da gitme­diği, zira Anayasa Mahkemesi’ne göre iptali istenemeyen kararların ihmalinin de söz konusu olamayacağı; ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirlerinin ancak kanunla konulacağı, Anayasa’nın 38. maddesi hükmünün buna amir olduğu; ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’ şeklinde ifade edilen bu kuralın, bütün modern ceza hukuku sistemle­rinin vazgeçilmez temellerinden biri olduğu, kişiler ve kurumların hareketlerini belli ve kesin hükümlerin ışığı altında tayin etmek ihtiyacında oldukları, siyasî parti yasaklamalarının da ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri cümlesinden olduğu, zira TCK. Madde 11’de cezaların nevilerinin belirtildiği, bu meyanda ‘kamu hizmetlerinden memnuniyet’inde bu cezalar arasında sayıldığı; diğer yandan Türk Ceza Kanunu’nun 20. maddesinde ‘seçilme hakkından mahrumiyet’ ve ‘bir partinin kurucusu, üyesi ve yöneticisi olmak gibi siyasî hak­lardan mahrumiyet’ hallerini de ‘kamu hizmetlerinden mahrumiyet’ cezası meyanında saydığı; sonuç olarak, Anayasa’nın 84/Son fıkra­sında sayılan müeyyidelerin basit birer tedbir olmayıp, doğrudan doğruya cezai müeyyideler olduğu; 1995 değişikliği ile yürürlüğe konulan, Anayasa’nın siyasî partilere ilişkin 69. maddesinin son fıkrasında da ‘Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile siyasî partilerin ve adayların seçim harcamala­rı ve usulleri yukarıda esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir’ denildiği; bu hükmün, kanunsuz suç ve ceza olmaz prensibinin ikinci bir teyidi mahiyetinde olduğu; kanunkoyucunun, Anayasa’nın 177. maddesinin (b) bendinde, çok önemli bir hüküm daha getirerek, özel kanun hükmüne öncelik verilmesi konusunda üçüncü teyidini yaptığı; hal böyleyken, ‘özel kanun ihmal edilmeli veya mülga sayılmalı, onun yerine genel Anayasa hükmü uygulanmalı demenin’ hiçbir surette şayanı kabul bir görüş olamayacağı; içtihatlarla veya emsal kararla­rıyla ceza tedbirleri konulamayacağı, konulursa Anayasa’ya aykırı olacağı;

Yukarıdaki prensiplerin ışığı altında bu bölüm özetlenecek olursa; Anayasa’nın 1995 yılında değiştirilen, 68 ve 69. maddelerinin, bir ceza kanunu hükmü gibi doğrudan uygulanmasının mümkün olmadığı;

Anayasa’nın değişik 69. maddesinin 6. fıkrasında; ‘Bir siyasî partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylem­lerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikte fiil­lerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi halinde karar verilir’ denildiği;

Bu maddenin doğrudan uygulanabilmesi için, herşeyden önce ‘odak haline gelme’ olayının unsurlarının belli olması gerektiği, bu maddede bu konuda açıklık bulunmadığı, odak haline gelmenin gerek sübut ve gerekse esas bakımından ayrıntılarıyla, kesin olarak belirtilmiş olmasının, kanunsuz ‘suç ve ceza olmaz’ temel kuralının gereği olduğu, bu bakımdan Başsavcı’nın, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d. ve 103. maddelerinin mülga sayılmasına ve Anayasa’nın doğrudan uygulanmasının mümkün olduğuna dair isteminin, kabul edil­mesine imkan bulunmadığı; bunun gibi 69. maddenin atıfta bulunduğu Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında sayılan fiillerin cezai unsurlarının da belirtilmediği; Anayasa Mahkemesi’nden, içtihatlarla ceza hükümleri veya ceza tedbirlerini belirlemesinin istenilemeyeceği, bu görevin Yasama Organı’na ait olduğu, netice olarak tabii çözümün yürürlükte olan 2820 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasında olduğu;

1995 değişikliğinden sonra Anayasa’nın 69. maddesinin indi ve keyfi bir şekilde doğrudan uygulanmasının mümkün olmadığı; böyle bir uygulamada 1995 Anayasa değişikliklerinin ana gayesinin, bu maddenin lafzı ve ruhunun, ilgili mevzuat hükümlerinin gerektirdiği ön şartlara uymak mecburiyeti bulunduğu;

TBMM tarafından 1991 yılında TCK’nun 163. maddesinin kaldırılmasının Devleti yıkmak için değil, fikir, inanç ve ifade hürriyeti önündeki engelleri kaldırarak çağdaş dünyaya uyum sağlamak için atılmış isabetli bir adım olduğu; TCK’nun 163. maddesinin kaldırılmasının tıpkı TCK’nun 140., 141, 142. maddelerinin ve 6187 sayılı Kanun’un aynı anda kaldırılışı gibi TBMM tarafından özgürlükleri genişletmek Anayasa’daki bağlayıcı hükümlerin uygulamada da geçerliliğini sağlamak ve gelişmiş bütün ülkelerdeki çağdaş hukuk normlarına uymak için yapıldığı; 1995 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerin de aynı şekilde çağdaş gelişmeye uyum sağlamak için atılmış adımlar olduğu;

Bir siyasî partinin kapatılmasının 1995 Anayasa değişikliklerinden sonra artık, ancak 1. Bir siyasî partinin tüzük ve programının Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı olması, 2. Bir siyasî partinin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlar ile yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması, 3. Bir siyasî partinin, eylemleriyle Anayasa’nın 68/4 maddesinde belirtilen fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin sübut bulması, hallerinde mümkün olabileceği;

1995 yılında Anayasa’da yapılan değişiklik ile Anayasa’nın 69. maddesinin 6. fıkrasının, ‘Bir siyasî partinin 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi halinde karar verilir’; bu fıkranın atıf yaptığı 68. maddenin 4. fıkrasının ise ‘Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemle­ri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür dikta­törlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesine; iştirak edemez’ kurallarını içerdiği Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin aldıkları bu son şekilden açıkça görüldüğü gibi bir siyasî partinin; kapatılabilmesinin ancak ‘Partinin eylemleri’ ile mümkün olacağı Parti tüzelkişiliğini ilzam eden Merkez Karar ve Yönetim Kurulu, Parti Büyük Kongresi, TBMM Grubu gibi yetkili Merkez Organ­larının kararı ve iştiraki ile gerçekleştirilmiş ‘parti eylemleri’ dışında başka herhangi bir sebeple parti kapatılmasının mümkün olmadığı;

1995 Anayasa değişikliği ile artık, ayrıca yetkili kurulla­rınca benimsendiği sübut bulmadıkça, tek başına, ne parti üyelerinin beyan ve eylemleriyle, ne Genel Başkan, Parti Genel Başkan Yardımcı­sı ve Genel Sekreter gibi parti mensuplarının beyan ve eylemleriyle, ne de partinin taşra teşkilatlarının beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılamayacağı;

1995 değişikliklerinin TBMM Genel Kurulunda görüşülmesi esnasında konu ile ilgili olarak milletvekilleri tarafından sorulan sorulara Anayasa Komisyonu adına Komisyon Sözcüsü’nün cevaben yaptığı açıklamalar da; ‘… Bu madde ayrıca, çok önemli bazı hususları belirtiyor. Partilerin temelli kapatılması iki şekilde olur; ya partinin programı veya tüzüğü kapatılma sebeplerini ihtiva eder, yani Anayasa’nın değişmez maddelerinden doğan ilkelere aykırı­dır, veyahut partinin eylemleri, bu ilkelere aykırıdır. Şimdi burada bir tüzel kişinin eylemlerinin bazı gerçek kişiler tarafından yapılması halinde hangi hallerde gerçek kişinin eyleminin parti tüzel kişiliğine atfedilebileceği meselesi ortaya çıkar. Bu her tüzel kişinin mesuliyeti konusunda ortaya çıkan bir konudur. Burada bu açıdan hukuk bakımından Alman tatbikatından esinlenen çok önemli bir kayıt getirilmiştir. Bugünkü Anayasada parti üyelerinin, kuru­cularının, idarecilerinin eylemlerinden ötürü kapatılır diyor; ama, her idarecisinin, her kurucunun eylemi böyle bir kapatmaya sebebiyet verecek olursa, bu demokratik ilkelerle bağdaştırılabilecek bir durum olamaz. Alman tatbikatında odak kavramı getirilmiştir. Yani bu tarz Anayasa’mızın değişmez ilkelerinden doğan kayıtlara aykırı eylemler, partinin üyeleri ve idarecileri tarafından işlenmişse, Anayasa Mahkemesi’nin bakması gereken husus, sadece bu eylemlerin işlendiğini tesbit etmekten ibaret kalmayacak, aynı zamanda, bu yoldan, o partinin bu tarz eylemlerin işlendiği bir odak haline geldiğini, Anayasa Mahkemesi tespit etmekle mükellef tutulacaktır: bu da, siyasî partilerimiz açısından son derece önemli bir teminat­tır… ‘Odak’ kelimesi, batı tatbikatında anlamı belli olan bir hukuki kavramdır. Bu, hem toplum için hem parti için bir teminattır’ denildiği, bu durumda 1995 Anayasa değişikliklerinden sonra artık Siyasî partilerin üyelerinin beyan ve eylemlerinden dolayı kapatılmasının mümkün olmadığı;

‘Parti eylemi’ kavramının hukuki anlamı bakımından irdelendiğinde, eylemin, bir gerçek veya tüzel kişinin bir maksada erişmek için kendi iradesiyle gerçekleştirdiği faaliyet olduğu; bu nedenle düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kalan görüş bildirme ve beyanda bulunmanın eylem olmadığı, Anayasa’da, yasalarda ve doktirinde ‘beyan’ ve ‘eylem’in bir birinden farklı iki ayrı kavram olarak kabul ve ifade edildiği; uygulamaya konulmadığı ve gerçekleşmesi için gereken faaliyet gösterilmediği sürece alınmış bir kararın, eylem sayılamayacağı;

‘Partinin eylemi’nin, parti tüzel kişiliğini ilzam eden Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK), Büyük Kongre ve Parti Meclis Grubu’nun kararları ve bu kurulların iştirakiyle yapılan eylemler olduğu; parti üyelerinin, Genel Başkan’ın, Genel Başkan Yardımcıları’nın, Genel Sekreter’in ve taşra yönetim kurullarının beyanlarının ve eylemlerinin ‘parti eylemi’ sayılamayacağı;

Hukukî anlamda odak olmanın, bir partinin yasa dışı eylemle­ri tüzel kişilik olarak benimsemesi, bu eylemlerin yaygın ve yoğun bir şekilde devam ederek partinin bünyesini kaplaması ve partinin artık esas itibariyle tüzük ve program dışına çıkarak adeta bu yasa dışı eylemleri yürüten bir kuruluş haline dönüşmesi anlamını taşıdığı;

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunundaki ‘mihrak olma’ kavra­mıyla, Anayasa’nın 69. maddesindeki ‘odak olma’ kavramının sonuçta aynı temel esaslarda birleştiği;

1983 tarihli 2908 sayılı Dernekler Kanunu’nun 53. maddesin­de suç kaynağı haline gelen ‘derneklerin kapatılması’ndan, 1965 tarihli, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun ‘kanunsuz siyasî faaliyetlere mihrak olma’ başlıklı 112. maddesinde ise mihrak olmadan söz edildiği;

1983 tarihli 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesine göre bir siyasî partinin odak haline gelmesinin beş şartın gerçeklemesiyle mümkün olabileceği,

Belirtilen her üç kanunda da kuruluşun ‘odak’ haline gele­bilmesi için neticede, mutlaka kuruluşun tüzel kişiliğini ilzam eden yetkili Merkez Karar Kurullarının yasa dışı eylemleri benimsemesi, bunlara sahip çıkması ve hatta bunların kaynağı olmasının vazgeçilmez şart olarak esas alındığı;

Bunların hiçbiri vaki olmadan, hatta bir partinin yetkili organlarının ne bir kararı ne bir eylemi söz konusu olmadan elbette bir siyasî partinin kapatılması için dava açılamayacağı; şayet böyle bir dava açılmış olursa, bu takdirde Yüksek Mahkeme’nin yapacağı ilk işin bu eksiği tesbit ederek, önce usul bakımından, davanın reddine karar vermesi gerekeceği;

Refah Partisi’nin, Anayasa’da belirtilen lâiklik ilkesinin, gerçek savunucusu ve teminatı olduğu, bu hususun Refah Partisi’nin tüzük ve programı, yöneticilerinin konuşmaları, mahalli yönetimlerdeki hizmetleri ve hükümet icraatları ile de sabit bulunduğu;

Refah Partisi’nin Programında; ‘Partimiz fikir, vicdan ve düşünce hürriyetlerine inanır; fikir, vicdan ve inanç hürriyetlerine yapılacak her türlü baskıyı lâikliğe aykırı sayar’, ‘Lâiklik din düşmanlığı olmayıp, bilakis din ve vicdan hürriyetlerini her türlü ihlalden koruyucu bir prensip olarak geliştirilmiş ve uygulama alanına konulmuştur’ (Program, md.4) denildiği;

Refah Partisi’nin Tüzük ve Programında, lâikliği devletin temel niteliği olarak aldığı, lâikliğin Anayasal ve yasal anlamını teyit ettiği ve lâikliğe aykırı uygulama yapılmaması için nelere dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koyduğu; öte yandan Refah Partisi adına bugüne kadar yapılan bütün konuşmalarda da bu hususun tekrar tekrar belirtildiği; Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın bugüne kadar TBMM içinde ve dışında yaptığı tüm konuşmaların da bunu doğruladığı;

Refah Partili belediye başkanlarının da, bu göreve başlar başlamaz ilk işlerinin, şayet bölgelerinde varsa, farklı dinlere mensup cemaatleri ziyaretle ihtiyaçlarını tesbit etmek ve bunları yerine getirmek olduğu, bunun yapıldığı ve bu hususta cemaat temsilcilerinden gönderilmiş sayısız teşekkür yazılarının bulunduğu; ­

Refah Partisi’nin kurulduğu tarihten bu yana Refah Partili hiçbir belediye başkanı hakkında lâikliğe aykırılıktan dolayı işlem yapılmadığı;

  1. Hükümet Programının 4. sahifesinde de, lâikliğin, diğer ilkelerle birlikte Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez ortak uzlaşma zeminini teşkil edeceğinin vurgulandığı ve 54. Hükümetin icraatında lâikliğe aykırı olarak ne bir kararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne de herhangi bir idari tasarrufa rastlamanın mümkün olmadığı;

Refah Partisi’ne göre lâikliğin, kanunların yapılmasında skolastik düşüncenin değil ancak bilim ve aklın esas alınmasının gerekli olduğu ve bu gerçeğin Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın sayısız açıklamalarında açık bir şekilde gösterildiği;

Refah Partisi’nin ister dini, ister siyasî kaynaklı olsun her türlü taassuba da karşı olduğu; Hukuki anlamına uygun gerçek lâikliğin en samimi savunucusunun Refah Partisi olduğu; hal böyleyken gerçeğe aykırı olarak bunun aksinin söylenmesinin ancak art maksatlı propaganda yapmak isteyenlerin başvurdukları bir yol olduğu, hukuk ve gerçek önünde bu iddiaların hiçbir geçerliliğinin olamayacağı;

Ceza Hukuku’nun temel esasları bakımından bu isnadın Refah Partisi’ne yapılmasının mümkün olmadığı ve bu davada isnadın sübutu için şart olan unsurlardan hiçbirisinin bulunmadığı; Anayasa Mahkemesi’nin kimi kararlarının da kendilerini doğruladığı;

Nitekim Yüksek Mahkeme’nin 1982 Anayasası döneminde aldığı 28.9.1984 tarih ve E. 1984/1 (Parti Kapatma), K.1984/1 sayılı kara­rında şöyle denildiği;

‘…Bu haliyle, uygulanması istenilen maddeler birer ceza kuralı niteliğindedir… siyasî partinin kapatılmasına ilişkin yaptırım Türk Ceza Kanunu’nun 11. maddesiyle belirlenen klasik cezalar arasında yer almaması, failin tüzel kişi olmasından kaynaklanmaktadır … Siyasî partilerin kapatılmaları sonucunu doğuran bu tür yasakların birer ceza kuralı niteliğinde oldukları, 1961 Anayasası’nın yapılmasında açıkça belirtilmiştir.

Kaldı ki, hem 22/4J1983 günlü, 2820 sayılı Yasa’nın 98. ve hem de 10/11/1983 günlü, 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddeleri, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davaların, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle, … karara bağlanacağını, belirtmektedir.

Uygulanması istenen maddelerin ceza kuralı niteliğinde oluşları ve davanın Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na göre yürütül­mesi, davalı Parti için güvence teşkil eden bir takım sonuçlar doğurur. Gerçekten, kişi özgürlüklerini korumak kaygısıyla, tarih boyunca bir dizi güvence kurumlaşıp, ceza ve ceza usul hukuku ala­nında yerini almıştır. Bunlar arasında, üçüncü kişilerin eylemlerinden sorumlu olmamak, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve bunun sonucu olarak cezada genişletici yorum ve kıyasa yer verilme­mesi kuralı, eldeki dava nedeniyle pratik sonuçlar doğuracak niteliktedir. Aynı biçimde, ceza usulünün, gerçeği araması ve biçimsel gerçekle yetinmemesi, tarafların iddia ve savunmaları ile bağlı tutulmaması, delil serbestisi esası, şüphe halinde sanık lehine hareket etmek gereği gibi ilkeler, görülmekte olan bu davada da gözönünde bulundurulacak ilkelerdendir.’

Bu özelliklerinden dolayıdır ki böyle bir davada isnadın sübut bulabilmesi için her şeyden önce Ceza Hukuku’nun temel kuralla­rına göre isnadla ilgili unsurların herbirinin ayrı ayrı sübutunun şart olduğu;

Hangi yönden bakılırsa bakılsın netice olarak genel hukuk esaslarına göre herhangi bir isnadın sübutu için dört unsurun hepsi­nin birden sübutunun gerekli olduğu, bunların, maddi unsur, hukuka aykırılık, manevi unsur ve illiyet rabıtası olduğu; bu davada bu unsurların hepsinin sübutu şöyle dursun, hiçbirisinin mevcut olmadığı;

Her şeyden önce, bu davadaki isnadın maddi unsurunun bulunma­dığı; zira ‘bir maddi unsur’un var olabilmesi için bir fail ile yasalara aykırı bir fiilin bulunması gerektiği; halbuki, maddi unsur açısından bu davada failin de, fiilin de bulunmadığı;

Bu davada ‘Hukuka Aykırılık’ unsurunun da bulunmadığı, dava­nın esasını partinin lâikliğe aykırı fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği hakkındaki iddiaların oluşturduğu; bu sebepten her şeyden önce iddianamede yer alan her isnadın teker teker lâikliğe aykırı olup olmadığının belirlenmesi gerektiği, bu belirlemenin yapılmasında takip edilecek usulün Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. maddesine göre CMUK olduğu, yine bu belirlenmede esas bakımından uygulanacak kanun maddesinin de Anayasa’nın 24. maddesi olduğu; lâikliğe aykırılık unsurlarının TCK’nun 163. maddesi kalkmadan önce bu hükümde de mevcud olduğu, ve bu maddenin ihlalinin aynı zamanda ceza açısından da suç teşkil ettiği; 163. madde kaldırıldıktan sonra ise lâikliğe aykırılığın kişiler açısından suç olmaktan çıktığı; ancak bu fiileri yasaklayan Anayasa hükümleri değiştirilmediğinden bu konunun siyasî partiler açısından bir parti yasağı olarak halen yürürlükte olduğu, bu sebepten lâikliğe aykırılığın unsurlarının Anayasa’nın 24. ve 2820 sayılı Kanunun 87. maddelerinde mevcut bulunduğu; bu konudaki eylemlerin yasağa aykırı olup olmadığının araştırılmasında söz konusu maddelerdeki unsurların kıstas olarak göz önünde bulundurulmasının gerektiği;

‘Lâikliğe aykırılık’ fiilinin sübut bulması için gerek Anayasa gerek 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’na göre Devletin temel nizamını ortadan kaldırıp bunların yerine dini esasa dayanan nizam koymak fiilini gerçekleştirmek için karar almak ve eylemde bulunmak gerektiği;

Gerek doktrindeki açıklamalardan, gerekse çok sayıdaki emsal, Yargıtay kararından da açıkça anlaşılacağı gibi, ‘Lâikliğe aykırılık eylemi’nin gerçekleşebilmesi için dört unsurun mevcudiyetinin sübutunun şart olduğu; bunların;

  1. Devletin mevcut sosyal, ekonomik, siyasî ve hukuki temel düzeninden herhangi birisinin dinsel inançlar açısından yerilmesi;
  2. Bu eleştirilen temel tüzenin yerine konulması öngörülen değişikliklerin ve ilkelerin belirtilmiş olması ve bu değişiklik ve ilkelerin dinsel nitelikte bulunması;
  3. önerilen dini temel düzen, hangi dinin düzeni ise o dinde; o dinin iman bütünü kapsamı içinde olmak şartıyla, dünyevi düzenle ilgili ve sistem denilebilmesine yetecek ayrıntıları içeren kurallarıyla mevcut olması ve öneriyi yapan failin bu kuralları somut bir şekilde ortaya koymuş olması;
  4. Eylemin ‘Lâikliğe aykırı’ olarak yapılması koşulu, yani önerilen dinsel düzenin devletin yapısı içinde emredici nitelik taşımasının istenmesi diğer bir ifadeyle herkes için uyulması zorunlu kurallar durumuna getirilmesine yönelik bulunması olduğu;

‘Lâikliğe aykırılık’tan söz edilebilmesi için bu dört dizi kanuni unsurun hepsinin noksansız ve kesin olarak gerçekleştiğinin sabit olmasının şart olduğu; bunlardan herhangi birinin mevcut olmaması halinde ‘lâikliğe aykırı’lıktan söz edilemeyeceği; bu nedenle, bu davada lâikliğe aykırılık eyleminin unsurlarının bulunmadığı; iddianame’de delil diye ileri sürülen konuların hiçbirinde de lâikliğe aykırılığın kanuni unsurlarının mevcut olmadığı; çok hukukluluk, isnadının dayandırıldığı sözlerin herhangi bir davaya mesned yapılmasının mümkün olmadığı gibi bu sözlerde lâikliğe aykırılığın unsurlarının da mevcut olmadığı;

Başsavcının İddianamesi’nin 9. sayfasında; Necmettin Erbakan’ın, TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk tarafından organize edilen ‘Liderler Anayasa Çalışma Toplantısı’nda konuşma yaptığı; ‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz, çok hukuklu bir sistem olmalı’ dediği ifade edilerek, lâikliğin ihlal edildiği iddiasında bulunulduğu; bu iddianın hem varid olmadığı, hem de hukukî dayanaktan yoksun bulunduğu; önce, bahse konu toplantının, TBMM Başkanı’nın daveti üzerine gerçekleşen ve fasılalarla devam eden bir meclis çalışması olduğu; bu çalışmanın Anayasa’nın 83. maddesinin ‘sorumsuzluk güvencesi’ altında bulunduğu ve herhangi bir davaya mesned yapılmasının mümkün olmadığı; bu konuşmanın bütünüyle ele alındığında kastedilen maksadın ‘özel hukukta akit serbestliği hakkının savunulması’ olduğunun açıkça görüleceği; nitekim toplantı zaptının 11. sayfasında; ‘Biz gerek Türkiye’de gerekse çağdaş dünyada, ülkelerin huzur içinde olması için ‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genel prensipler içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli’ cümlesinin yeraldığı;

Buradaki ‘Vatandaş genel prensipler içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli’ sözündeki ‘Genel prensipler içerisinde’ şartının, Anayasa’yı, yasaları, kamu hukukunun esaslarını kasteddiği için, açıklanan görüşteki maksadın özel hukuktaki ‘Akit serbestliği’ne münhasır olduğunun açıkça görüleceği,

Açıklanan görüşten maksadın, kamu hukukunda kişilerin ve özel kurumların tercihlerine bırakılan ve TTK, BK, MK, HUMK ve 2657 sayılı ‘Milletlerarası özel Hukuk Hakkında Kanun’da yer alan tercihe bağlı ‘akit yapma’ ve ‘Mahkeme ve hakim seçme hakkına’ çağdaş gelişmelere ve taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara paralel olarak işlerlik kazandırılması olduğu; bunların yanısıra konuşmanın bütününde baştan sona kadar lâikliğin savunulmasının yapıldığı; kanunların yapılmasında skolastik bir zihniyetle dinin emirlerinin değil, ilim ve aklın esas alınmasının istenildiği; bu açık gerçekler ortada iken, böyle bir konuşmayı lâikliğin ihlali olarak telakki etmeye imkân bulunmadığı;

Mezkur görüşlerin açıklanmasının, uluslararası anlaşmaların ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin pek çok kararlarının da tekrar-tekrar teyid ettiği düşünce hürriyetinin en tabii bir uygu­lamasından ibaret bulunduğu; Necmettin Erbakan’ın bütün beyanlarının ‘lâiklik’in savunulması istikametinde olduğu; Başsavcı’nın kendi faraziyelerine göre yasalara uygun böyle bir Meclis çalışmasını, bir isnad olarak ileriye sürmesinin mümkün olma­dığı, zira bu Meclis çalışmasının 23.3.1993 tarihinde cereyan ettiği ve 1995 Anayasa değişikliğinden çok önce olduğu, 1995 Anayasa değişikliğinden önce Anayasa’da siyasî partilerin ‘odak’ olma sebebiyle kapatılmalarının söz konusu olmadığı;

Erbakan’ın TBMM’ndeki konuşmasında Medine Sözleşmesi diye bir konudan hiç bahsedilmediği ve çok hukukluluk olarak Medine Sözleşmesinin kast edilmediği, Erbakan’ın çok hukukluluktan kastının ne olduğunu, yaptığı konuşmanın açıkça gösterdiği, bunun da ‘Akit Serbestliği’nden ibaret olduğu; Refah Partisi’nin ne programında ne Meclis Grubu kararlarında ne MKYK kararlarında ne de Büyük Kongre Kararlarında, çok hukuklu sistemin kabul edildiğine, savunulacağına ve uygulanacağına dair bir hükmün bulunmadığı; bu nedenle bu konu­nun Parti’nin resmi görüşü gibi telakki edilmesinin mümkün olmadığı; konuşma metninden açıkça görüleceği gibi bu konuşmada ‘mevcut Temel Düzen’in yerine şöyle bir dini temel düzen konsun’ denilerek ilkeleriyle belirtilmiş somut bir temel düzen teklifi mevcut olmadığı; aranacak diğer bir unsurun da önerilen temel düzen değişikliğinin hangi dinle ilgili ise o dinde; 0 dinin düzenle ilgili ve sistem denilebilmesine yetecek ayrıntıları içeren kuralların mevcut olması ve öneriyi yapan kimsenin de bu kuralları somut olarak ortaya koymuş olması gerektiği; anılan konuşmada ise, herhangi bir dini temel düzen teklifinin söz konusu olmadığı için bu unsurunda mevcut olmadığı;

Aranacak başka bir unsurun da eylemin ‘lâikliğe aykırı’ olarak yapılması koşulu olduğu, yani önerilen dinsel düzenin devletin yapısı içinde emredici nitelik taşımasının istenmesi, diğer bir ifadeyle herkes için uyulması zorunlu kurallar durumuna getirilmesine yönelik bulunmasının gerektiği; bu konuşmada açıkça görüldüğü gibi, herkesin uymaya mecbur kalacağı tek bir temel düzenin asla söz konusu olmadığı, tam tersine emredicilik yerine herkesin dilediği gibi seçme hakkına sahip olacağı akit serbestisi temennisinin söz konusu olduğu, dolayısıyla bu unsurun da kesinlikle mevcut olmadığı;

Esasen ceza hukuku alanına giren bir eylemin suç teşkil edip etmediğinin veya parti yasağına aykırı olup olmadığının tespit edilebilmesi için herşeyden önce söz konusu eylemin kanuni unsurla­rının mevcut olup olmadığının araştırılmasının Başsavcılığın kaçınılmaz bir görevi olduğu; halbuki Başsavcı’nın hem İddianamesi’nde hem de Esas Hakkındaki Görüşünde dava ile ilgili olarak öne sürdüğü konuların hiçbirinde lâikliğe aykırılık fiilinin kanuni unsurlarının bulunup bulunmadığını araştırmadığı; bu niteliği taşımayan bir İddianame’nin veya bir esas hakkındaki görüşün kanunen geçerli sayılmasının mümkün olmadığı;

‘Din eğitimi’ ile ilgili isnadın da hiçbir hukuki geçerliliğinin bulunmadığı ve bu isnadda da lâikliğe aykırılığın kanuni unsurlarından hiçbirisinin mevcut olmadığı;

Başsavcı’nın İddianamesinde bu konuyla ilgili isnadı, ‘İmam Hatip Okullarının kapatılmasına ve bundan böyle yeni İmam Hatip Okullarının açılmamasına’ dair Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı ile bunu takip hakkına Refah Partisi’nin karşı çıkması bu yönde eylemler düzenlemesi, tüm yöneticilerin halkı kışkırtan konuşmalar yapması ve bu davranışın lâikliğe aykırı olması, şeklinde ortaya koyduğu; bu iddianın hukuken tamamen mesnedsiz olduğu;

Refah Partisi’nin, din eğitimine ilişkin olarak Anayasa’da belirlenen prensipleri benimsediği ve bunların doğruluğunu savunmayı ve hayata geçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası olarak belirlediği; dini eğitim konusunda Refah Partisi’nin suçlanmasının hukuken mümkün olmadığı, ön savunmada bu konuda gerekli açıklamaların yapıldığı; siyasî partilerin ister iktidarda ister muhalefette olsunlar:

  1. Anayasa’nın devlete verdiği görevler hakkında parti programlarında açıklama yapmak,
  2. İnsan haklarının korunması ve aykırı tatbikatın önlen­mesi için gereken çalışmaları yapmak görevlerinin bulunduğu;

Böyle olduğu için de, bir kısım Refah Partisi mensuplarının, tıpkı diğer parti mensupları gibi, Anayasa’nın Devlete vermiş olduğu bütün diğer görevler hakkında görüş ve fikirlerini açıklamaları ne kadar doğal ise, din eğitimi konusunda da görüş ve fikirlerini açıklamalarının bir suç oluşturması şöyle dursun tam tersine aynı şekilde doğal Anayasal hakları ve görevleri olduğu;

­

Refah Partisi’nin tüzel kişiliği olarak yani Büyük Kongre, MKYK, TBMM Grubu ve Grup Yönetim Kurulu olarak din eğitimi ile ilgili lâikliğe aykırı herhangi bir kararı ve eyleminin mevcut olmadığı, ve yine tüm Savunma’da, Refah Partisi’nin 8 yıllık zorunlu eğitime asla karşı olmadığı hatta Refah Partili milletvekillerinin zorunlu eğitimin 11 yıla çıkartılması hakkında kanun teklifleri bulunduğunun belgeleriyle ortaya konduğu;

Refah Partisi Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk’e izafe edilerek esas hakkıdaki görüşe derc edilen sözün Asiltürk’e ait olmadığı; izafe edilen ibarede dahi ‘lâikliğe aykırı’lığın hiçbir unsurunun bulunmadığı;

Oğuzhan Asiltürk’ün Refah Partisi’nin 14. kuruluş yıldönü­münde, günün mana ve önemini belirtmek üzere kısa bir konuşma yaptığı ve bu konuşmasında Refah Partisi’nin gayesinin başkası için fedakarlıkta bulunmak ve canıyla başıyla çalışarak ülkemiz halkının ve bütün insanlığın saadetine hizmet etmek şeklinde özetlenebilecek bir ana fikri açıkladığı; bu sözlerin lâikliğe aykırılıkla uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığı gibi bu sözlerin hiçbirinde lâikliğe aykırılığın unsurlarından hiçbirisinin de mevcut olmadığı;

Şevki Yılmaz, H. Hüseyin Ceylan ve İ. Halil Çelik, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda öngörülen süre içerisinde partiden ihraç edildiğinden, illiyet ilkesi gereğince bunlarla ilgili konular üzerinde durulmasına gerek kalmadığı;

Genel hukuk esaslarına göre herhangi bir isnadın sübutu için üç temel unsurun yanında ‘illiyet bağı’ şartının da mevcudiyetinin gerekli olduğu; hukuku ihlal eden fiil ile fail arasındaki ilişkiye illiyet bağı denildiği; bu ilişki mevcut değilse ve kesin olarak isbat edilememişse faile suç izafesinin mümkün olmadığı;

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun bu sebepten parti tüzel kişiliği ile kim olursa olsun herhangi bir üyenin fiili arasında ‘illiyet rabıtası’ bulunup bulunmadığının tesbitine büyük önem verdiği ve bunun şartlarını açık bir şekilde belirlediği; bu Kanunun 101/d. maddesindeki açık ve kesin hükmüne göre bir üyenin fiili ile parti hükmi şahsiyeti arasındaki bir illiyet bağının varlığından bahsedilebilmesi için; Başsavcının önce herhangi bir üyenin tabii hakim önünde yargılanıp hüküm giymesi halinde bu üyenin partiden ihracı için partiye bildirimde bulunması zorunluluğunun bulunduğu; ancak bundan sonra parti adına karar almaya yetkili kurulların üyeyi ihraç etmeyip bu üyenin yaptığı fiili tekabbül etmesinin sübut bulması halinde illiyet bağının varlığından bahsedi­lebileceği, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d-1. maddesinin belirttiği bu açık hükümler yerine gelmeden illiyet bağının varlığından söz edilemeyeceği;

Başsavcı’nın Esas Hakkındaki Görüşü’nde ‘tetikçi’ vs. gibi hukukla alakası olmayan tabirler kullanarak, olmayan bir illiyet rabıtasını varmış gibi göstermeye tevessül etmesinin hukuken hiçbir geçerliliğinin olamayacağı;

­

Parti’nin belirtilen süre içinde Şevki Yılmaz’ı, Hasan Hüseyin Ceylan’ı ve İbrahim Halil Çelik’i ihraç ederek, ihraç işleminin yapıldığını Anayasa Mahkemesi’ne bildirdiği, hal böyleyken, Başsavcı’nın bu kanuni işlemleri muvazaa olarak nitelendirmesine Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d-1 hükmünün mani olduğu; çünkü kanunun verdiği bir hakkın kullanılmasının muvazaa olarak sayılamayacağı;

Bu davada ‘odak haline’ gelme şartlarının da mevcut olmadığı, halen yürürlükte bulunan 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d-1. ve 103. maddelerine göre bir Siyasî partinin yasak eylemlerin mihrakı ‘odağı’ haline gelmesi iddiasının ileri sürülebilmesi için beş şartın tamamının gerçekleşmesinin gerektiği;

Bu davada 1995 Anayasa değişikliği ile getirilen ‘odak olma’ şartının ‘en önemli vazgeçilmez unsuru’nun da kesinlikle söz konusu olmadığı; hukuki ve ilmi mesnedlerden de açıkça anlaşılacağı gibi odak olma halinin asıl vazgeçilmez unsurlarının; ‘Saldırgan ve icrai eylemler’, ‘Fiili mücadelenin odağı haline gelme’, ‘Demokratik Temel Düzeni yıkmaya yönelik eylemlerin devamlılık arz etmesi’ olduğu; diğer bir ifadeyle odak olma halinin, bir partinin programını, tüzüğünü ve bütün yasal faaliyetlerini bir kenara bırakarak, planlı ve devamlı bir şekilde saldırgan eylemleri yürüten bir kuruluş haline gelmiş olması olduğu, bu unsurlar oluşmadan odak halinden bahsedilemeyeceği; Refah Partisi için bu davadaki isnadın hiçbir unsurunun mevcut olmadığı gibi odak olma halinin bu en önemli vazgeçilmez unsurunun da kesinlikle mevcut olmadığı;

  1. Bu davada ceza hukukunun ve Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun temel hükümlerinin uygulanması gerektiği;
  2. ‘Üçüncü kişilerin eylemlerinden sorumlu olmamak ilkesi’ gereği, parti tüzel kişiliğinin yargılandığı bir davada, üyelerin fiillerinin, parti tarafından benimsenmedikçe, delil olamıyacağı;
  3. Ve yine aynı temel esastan dolayı parti tüzel kişiliği hakkında alınacak olan bir karar ile davada taraf olmayan ve hiç yargılanmamış olan herhangi bir partili üyeye cezai sonuçlar getire­cek bir hüküm verilmesinin mümkün olmadığı, yani bu davada Anayasa’nın 84/5. maddesinin uygulanmasının olanaklı bulunmadığı;
  4. Yine ceza hukukunun temel esasları bakımından Başsavcı’nın gerek İddianamesi’nde ve gerekse Esas Hakkındaki Görüşü’nde, ‘Kanunda açıkça mevcut olmayan usul kurallarının var sayılmasını istemesi’ni, ‘Bizzat Anayasa m. 69’un son fıkrası odak olma halinin kanunla düzenleneceğini amir bulunduğu halde bu emir dinlenilmeden 69. maddenin doğrudan uygulanmasını istemesi’ni, ‘Siyasî Partiler Kanunu m. 103’ün zimnen mülga sayılarak meydana gelecek boşluğun usul hakkındaki bu hükmün yerine yorum yoluyla yeni bir usul hükmünün ihdas edilmesini’ talep etmesinin hukuken kabulü­nün mümkün olmadığı ve geçerliliğin bulunmadığı;

­ 5. Başsavcı’nın hiçbir delil niteliğinde olmayan, bir kısım partili üyelere izafe ettiği beyanlarda, ‘lâikliğe aykırılığın’ unsurlarından hiçbirisi mevcut olmadığı halde bunların mevcut kabul edilmesini talep etmesinin de ceza hukukunun temel esaslarına tamamen aykırı olduğu; hukuken ise talebin kabulünün mümkün olmadığı;

İddianame’de birkaç üye için ileri sürülen hukuka aykırı iddiaların herbirinin ayrı ayrı ele almak yerine, bu önemli hususu açıklamak bakımından sadece bir misal üzerinde durmakla yetinileceği; Ahmet Tekdal’ın yıllarca önce, Hacda yaptığı iddia edilen bir konuşmanın ispata matuf delil olarak ileri sürülemeyeceği;

Kanal D Televizyonunun 24.11.1996 günü yaptığı bir yayında, Ahmet Tekdal’ın yıllarca önce (1986 da) Hac’da yaptığı ileri sürülen bir konuşmanın bu davaya delil yapılmak istendiği; Hac’da yapıldığı iddia olunan bu konuşmanın video bant dışında bir dayanağının bulunmadığı; bu konuşmanın hangi tarihte ve nerede yapıldığının belli olmadığı; bant üzerinde montaj veya değiştirme olup olmadığının da belli olmadığı; bu bakımdan bu yayının bir mesned olarak alınamayacağı;

Bu konuda Başsavcı’nın 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101-d maddesinde belirtilen işlemlerden hiçbirini yerine getirmediği; Ahmet Tekdal’ın konuşma metninin içerisinde, lâikliğe aykırılık unsurlarından hiçbirisinin mevcut olmadığı, metnin mücerret bir tavsiyeden ibaret olduğu; mevcut nizamın yerilmek şöyle dursun, parlamenter sistemin esas alındığı, somut bir şekilde bir temel düzeni tarif edecek ve herkesin uyacağı emredici herhangi bir dizi kuraldan bahsedilmediği; ‘hak nizamı’ ibaresinin söylenip söylenmediğinin, söylenmemişse ne maksatla söylendiğinin belli olmadığı; hal böyleyken metinde temel parlamenter düzen içinde hukuk devleti ve adil bir uygulama kastedilmişken ve bu hususla ilgili kanıtlar mevcutken, bunun dışında yorumlar yapmanın ceza hukukunun kurallarına aykırı olduğu;

TCK’nun 163. maddesinin yürürlükten kaldırılmasıyla şahıslar için lâikliğe aykırılık fiili suç olmaktan çıktığından bu davanın açılmasının hukuka uygun bulunmadığı;

Anayasa bakımından da bu isnadın Refah Partisi’ne yapılması­nın mümkün olmadığı;

1995 Anayasa değişikliğine göre yetkili kurullarca benimsen­diği sübuta ermedikçe şahısların eylemlerinin parti kapatma sebebi olamayacağı;

1995 Anayasa değişikliğinden önceki fiillerin, delil olarak gösterilemeyeceği;

­

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre; hiç kimsenin, işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre suç sayılmayan bir eylem ya da ihmalden ötürü mahkum edilemeyeceği (m.7, fıkra 1); Türk Ceza Kanunu’na göre de; işlendiği zamanın kanununa göre cürüm veya kabahat sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemeyeceği (m.2, fıkra 1); ayrıca ‘bir cürüm veya kabahatın işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşrolunan kanun hükümleri bir birinden farklı ise failin lehine olan kanunun tatbik ve infaz olunacağı’ (m. 2, fıkra 2);

Bu hükümler muvacehesinde, hem Parti’ye hem de Parti mensup­larına atfedilen fiil ve beyanların tarihlerine bakıldığında;

1) Şevki Yılmaz’a izafe edilen konuşmaların, 1989-1990 yıllarında yapıldığı ve ayrıca Şevki Yılmaz’ın Parti’den ihraç edildiği;

2) Hasan Hüseyin Ceylan’a izafe edilen konuşmanın, 1990 tarihli olduğu ayrıca Hasan Hüseyin Ceylan’ın Parti’den ihraç edildiği;

3) ‘Çok hukukluluk’ konuşmasının, 1993 yılında yapıldığı;

4) Grup konuşmasının, 1994 yılında yapıldığı;

5) Ahmet Tekdal’a izafe edilen konuşmanın ise, 1986 yılına tekabül ettiği;

Başsavcı’nın iddia ettiği gibi bir an için 1995 Anayasa değişiklikleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerinin mülga olduğu kabul edilecek olsa bile, İddianame’de, yapıldığı ileri sürülen bu konuşmaların Anayasada odak olma kavramı bulunmadığı döneme ait olduğu ve kanunda olmayan mesnede dayanan isnatlardan ibaret olduğu; sonradan yürürlüğe giren bir kanun, yargılanan kişi ve kurumların aleyhinde bir hüküm getirmişse, bu hükmün asla geriye yürütülemeyeceği; eğer bu isnatlarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. ve atıfta bulunduğu 101/d. maddeleri uygulanacaksa ki hukuken bunların uygulanması gerekeceği, o maddelerin hükümlerini işleterek odaklaşmanın ispatı için de gereken işlemlerin hiçbirisini yapmadığından, davanın yine redde mahkum olduğu;

Beyan ve kararın eylem sayılmayacağı, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kalan görüş bildirme ve beyanda bulunmanın, eylem olmadığı, bu yüzden Anayasa’da, yasalarda, ilmi ve kazai içtihatlarda ‘beyan’ ve ‘eylem’in birbirinden farklı iki ayrı kavram olarak kabul ve ifade edildiği; bu davada hiçbir ‘parti eylemi’nin bulunmadığı ve herhangi bir ‘parti eylemi’nden de söz dahi edilmediği; delil olsun diye ileri sürülen konulardan hiçbirisinin partinin eylemi olmadığı, bunların hepsinin sadece birkaç üyeye izafe edilen sübut bulmamış beyanlardan ibaret olduğu; dolayısıyla bu davadaki isnadın hukuken delilden mahrum bulunduğu;

Bu davada odak olmanın beş şartından hiçbirisinin bulunmadığı, dolayısıyla bu cihetten de Anayasa bakımından bu davadaki isnadın Refah Partisi’ne yapılmasının mümkün olmadığı;

Anayasa’nın en önemli temel ilkelerinden birisinin milletvekilleri için ‘sorumsuzluk’ bir diğeri de ‘dokunulmazlık’ teminatı olduğu; bu hususun ön savunmada ayrıntılarıyla açıklandığı;

Anayasa’nın 83/l. maddesinin ‘Meclis Çalışmaları….’ esasını getirmek suretiyle yer tahdidini kaldırdığı ve meclisin içinde ve dışında yapılan bütün meclis çalışmalarının tamamının ‘Meclis çalışmaları’ kapsamı içinde kaldığı; Meclis Genel Kurul kürsüsünde olduğu gibi bütün grup ve komisyon çalışmalarının da ‘sorumsuzluk’ teminatı altında bulunduğu;

Hukuken netleşen görüşe göre sorumsuzluğun hem Meclis içindeki hemde meclis dışındaki ‘Meclis çalışmalarının’ tümünü kapsadığı; Meclis içi yerler meyanında Kürsü, Genel Kurul Salonu, geçici ve daimi komisyon salonları, siyasî partilerin Grup toplantı salonları, grup yönetim kurulu salonları ve Meclisin diğer bütün müştemilatının yer aldığı;

Parlamenter faaliyetin, yalnız ‘Kürsü’ ve ‘Genel Kurul’ çalışmalarından ibaret olmadığının, siyasî partilerin grup çalışmalarıyla daimi ve geçici komisyon çalışmalarının da ‘Meclis Çalışmaları’ndan sayıldığının Anayasa Mahkemesi’nce de kabul edildiği; kürsüde, Genel Kurul’da, komisyonlarda ve siyasî partilerin grup toplantılarında, hattâ Meclis müştemilatında serde­dilen söz ve düşüncenin ‘Sorumsuzluk teminatı’ altında olduğu;

Ön Savunmada da belirtildiği gibi, sorumsuzluğun ‘Fiiller’ bakımından ‘Kapsamına’ gözatıldığında, hangi fiillerin ‘parlamenter sorumluluk’ kapsamına girdiğini birer birer saymanın mümkün olmadığı; hiç şüphesiz, bunun ölçütünün de yine ‘Parlamenter Fonksiyon’ olacağı, buna göre; parlamento’da ileri sürülen görüşlerin, yapılan konuşmaların, kanun önerilerinin, araştırma, genel görüşme, gensoru, soru önergeleri gibi yasama ve denetim faaliyetleriyle bunlara benzer fiillerin örnek olarak zikredilebileceği; ‘Sorumsuzluğun mutlak olduğu; sorumsuzluğun daimi olduğu ve kamu düzeninden sayıldığı; sorumsuzluğun yanısıra yasama dokunulmazlığının da ön savunmada açıklandığı;

‘Sorumsuzluk’ ve ‘dokunulmazlık’ın milli iradenin eksiksiz temsili için zaruri birer güvence olduğu ve asla vazgeçilemeyeceği ve hiçbir şekilde ihlal edilemeyeceği; aksi halde, Anayasa’nın temel esası olan ‘kuvvetler ayrımı’ prensibinin ortadan kalkacağı ve milli iradenin TBMM’de tecelli ettirdiği aritmetiğin, milli irade dışında herhangi bir yol veya sebeple değiştirilebilmesi imkanının doğacağı, bunun da demokrasinin temel esaslarıyla bağdaşmasının mümkün olmadığı;

Başsavcı’nın esas hakkındaki görüşünün 66. sayfasında: ‘Bu davada parti hükmi şahsiyeti yargılanmaktadır. Şahıslar yargı­lanmamaktadır, Şahısların cezalandırılmaları söz konusu değildir. Biz esasen böyle bir şeyi de talep etmiyoruz. Bundan dolayı ilgili şahısların tabii hakim önünde yargılanmış olmalarına lüzum yoktur’ dediği; halbuki parti tüzel kişiliği hakkında verilecek olan hükmün dolaylı yoldan şahısların cezalandırılmaları sonucunu doğurabileceği; diğer yandan Anayasa’nın 100. maddesinin Hükümet üyelerinin yargılanabilmesini belli şartlara bağladığı ve bunun ancak Meclis kararıyla mümkün olabilmesi esasını getirdiği;

Başsavcı’nın iddiasının kabulünün Anayasa’nın bu çok önemli temel esasını da yok saymak veya çiğnemek anlamına geleceği, bu yüzden de bu iddianın kabulünün mümkün olmadığı; parti üyeleri tabii hakim önünde yargılanmaksızın; parti tüzelkişiliğinin yargılanması halinde partinin kapatılması ve ayrıca da Anayasa’nın 84/5. maddesinin uygulanması söz konusu olduğu takdirde, bir kısım parti üyelerinin yargılanmadan ağır cezalara çarptırılabilmesi sonucunu doğurabileceği; bu sonucu ne doğal ne de hukuki saymanın mümkün olmadığı;

Bir partiyi yargılarken verilen cezanın veya tedbir hükmünün yalnız yargılanan ‘parti tüzel kişiliğine’ şamil olması gerekirken hükmün neticelerini o mahkemede hiç yargılanmayan başka şahıslara da -üye olsalar dahi- teşmil edilmesinin Anayasa’nın temel ve vazgeçilmez kurallarıyla asla bağdaştırılamayacağı; bu tür bir uygulamanın Anayasa’nın 37. maddesinde yer alan ‘Hiç kimse tabi olduğu mahkemeden başka bir merciin önüne çıkarılamaz’ hükmüne de taban tabana zıt olduğu; bir partili üyenin , milletvekili de olsa Anayasa Mahkemesi önünde şahsen yargılanmasının, Anayasa’nın 148. ve 149. maddelerine de aykırı olduğu, zira bir kimseyi -ve bir milletvekilini dokunulmazlığı da kaldırılmadan- tabî olmadığı, onu yargılamaya yetkili olmayan bir mahkemede gıyaben yargılama niteliğinde olan bir uygulamanın her yönüyle Anayasa’ya aykırı olan bir uygulama olduğu, böyle bir uygulamanın Anayasa’nın 37. maddesinin onbirinci fıkrasına da aykırı bulunduğu;

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. madde­lerinin ve Anayasa’nın 83. ve 100. maddelerinin asla yok sayılamayacağı;

Bu davada, milletvekili sıfatını haiz hiç kimsenin 83. ve 85. madde kaale alınmadan sorgulanamayacağı, yargılanamayacağı ve milletvekilliğinin de düşürülmesini doğuracak bir muameleye tabi tutulamayacağı; parti üyeliğinin cezalandırma sebebi olamayacağı;

Bu dava ile yürütme organı üyesi olan Başbakan veya bakan­ların yargılanmaları yolunun açılmasının Anayasa’ya aykırı olduğu hükümet üyelerinin icraatlarını yargının değil, Meclis’in denetleye­ceği;

Yapılan Anayasal açıklamaların şu dört neticeyi ortaya koyduğu;

­

  1. Başsavcı’nın, Anayasa’nın 83. maddesindeki ‘sorumsuzluk’ ve ‘dokunulmazlık’ güvencelerini yok sayarak dolaylı yoldan gitmek suretiyle milletvekillerine izafe ettiği fiilleri bu davada delil diye göstermesinin ve söz konusu yapmasının Anayasa’nın temel esaslarına aykırı olduğu , aynı şekilde Başbakan ve bakanların fiillerini de Anayasa’nın 83. ve 100. maddesi muvacehesinde bu davada söz konusu yapmasının hukuka aykırı olduğu;
  2. Anayasa’nın 83. ve 100. maddelerindeki güvenceleri yok sayarak milletvekili ve hükümet üyelerinin dolaylı yoldan cezalandı­rılabilmelerine sebep olabilecek böyle bir davanın açılmasının Ana­yasa’ya aykırı olduğu ve davanın reddi gerekeceği;
  3. Hükümet üyeleri ile ilgili fiillerin, TBMM tarafından denetlendiği ve bunlarda sorumluluğu gerektirecek herhangi bir husu­sun bulunmadığının kesin olarak karara bağlandığı, Meclis soruşturmaları ve gensoruların reddedilmesi suretiyle kesin olarak karara bağlanmış konuların yeniden yargı konusu yapılmalarının Anayasa’ya aykırı olduğu ve bu yönüyle de davanın reddi gerekeceği;
  4. Aynı şekilde bu davadaki isnadın TBMM’de gensoru konusu yapıldığı, Refah Partisi’nin iktidarda iken lâikliğe aykırı hareket ettiği iddiasıyla TBMM’ne gensoru önergesi verildiği, bu iddianın 20.5.1997 günü Meclis tarafından yapılan müzakereler sonunda redde­dilerek karara bağlandığı;

Bu Anayasal esaslar bakımından da bu davanın Anayasa’ya aykırı olduğu ve bu davadaki isnadın Refah Partisi’ne yapılmasının mümkün olmadığı;

Anayasa’nın en önemli temel kurallarından birisinin de hiç şüphesiz Anayasa’nın 38. maddesiyle konulmuş olan ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’ temel kuralı olduğu; bu kuralın doğal sonucu olarak, iddianamedeki isnat, bir kanun maddesi ile tarif edilmediği için davanın öncelikle usul yönünden reddi gerekeceği, Başsavcı’nın İddianame’de ileri sürdüğü ‘2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerinin mülga sayılması ve Anayasa’nın 69. maddesinin doğrudan uygulanmasına tevessül edilmesi’ iddiasının hukuken kabulüne imkan bulunmadığı; TCK’nun 163. maddesi yürürlük­ten kalktığı için şahısların fiillerinin parti yetkili kurullarınca benimsendiği sabit olmadıkça, bu davada delil olarak ileri sürülme­sinin mümkün olmadığı; TCK’nun 163. maddesi yürürlükten kalktığı için bu davada Anayasa’nın 84/5. maddesinin uygulanmasının söz konusu olamayacağı; dolayısıyle belirtilen nedenlerden dolayı Refah Partisi’ne bu davadaki isnadın yapılamayacağı;

Bu davanın 1995 Anayasa değişikliklerinin hem amacına, hem de lâfzına aykırı olduğu, zira 1995 Anayasa değişikliklerinin Türkiye’yi Avrupa Birliğine hazırlamak için daha demokratik bir ortama kavuşturmak amacıyla yapıldığı; bu sebeple yüzlerce parti kapatma sebebinin yürürlükten kaldırıldığı ve böylece Siyasî faali­yetlerin sınırlarının genişletildiği, Siyasî yasakların alanının daraltıldığı ve Siyasî partilerin kapatılmalarının asgari bir sahaya inhisar ettirildiği; Başsavcı’nın ise bu düzenlemeleri tersine çevirmek istediği ve 1995 değişikliğinden önce, Anayasa’ya dayanarak açılması mümkün olmayan bir davayı şimdi açmış bulunduğu; 1995 Anayasa değişikliklerinin amacına ters düşen bu davanın reddi gerekeceği;

Anayasa’nın 68/4 ve 69/6 maddelerinin, odaklaşmanın ancak ‘parti eylemleri’ ile oluşabileceğini öngördüğü; bu nedenle 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu bakımından da Refah Partisi’ne bu isnadın yapılamayacağı zira, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun belirttiği ön şartların bulunmadığı;

Batı’da, gerek ulusal hukuk düzeyinde gerekse uluslararası anlaşmalarda temel hak ve özgürlüklerin sınırlama nedenlerinin açık bir şekilde belirtildiği; bunların arasında lâikliğe aykırılık diye bir sınırlama ve yasağın bulunmadığı;

İfade ve örgütlenme özgürlüklerinin hangi durumlarda sınırlandırılabileceğinin ön savunmada açıklandığı ve AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi ve örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 11. maddesi ile ilgili açıklamaların yapıldığı; sözleşme çerçevesinde hakların korunmasının esas, sınırlandırılmasının ise kesin şartlara bağlanmış istisna niteliğinde olduğu; dünyanın bugün ulaştığı noktada otoriter ve dayatmacı anlayışların geçerliliğini yetirdiği; ülkemizde de yasamanın yanında Yüksek Mahkemelerin vereceği kararlar sonunda çağdaş ve evrensel demokrasiyi yaşama imkanına kavuşulacağı; 1995 Anayasa değişikliğinden sonra bu davada 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/b maddesinin parti tüzelkişiliği adına karar almaya yetkili kurulların dışındaki hükümlerinin uygulanamayacağı; bu hususun ön savunmada da açıklandığı; sonuç olarak, Siyasî Partiler Kanunu’nun 15. maddesinde genel başkanın görev ve yetkilerinin belirtildiği ve ‘Partiyi temsil yetkisi genel başkana aittir. Kanunlardaki özel hükümler saklı kalmak kaydı ile parti adına dava açma ve davada husumet yetkisi, genel başkana veya ona izafeten bu yetkileri kullanmak üzere parti tüzüğünün göstereceği parti mercilerine aittir’ denildiği; bu hükümden açıkça anlaşılacağı gibi Genel Başkan’ın tek başına partiyi ilzam edecek bir karar alma yetkisinin bulunmadığı; ve yine Siyasî Partiler Kanunu’nun 16. maddesinde de parti adına karar almak, eylem düzenlemek ve partiyi ilzam etmek yetkisinin Partinin Merkez Karar ve Yürütme Kurulu’na (MKYK) ait olduğunun açık bir şekilde gösterildiği;

Bir partinin en yetkili kurulunun ‘Parti Büyük Kongresi’ olduğu; MKYK’nın Büyük Kongrenin kararlarına uygun olarak çalışacağı ve partiyi büyük kongre adına ilzam edeceği;

Genel Başkanın ise MKYK’nın aldığı kararları uygulayacağı ve Siyasî Partiler Kanunu’nun 15. maddesi dışında kalan konularda parti tüzel kişiliğini tek başına ilzam edemeyeceği, parti adına karar alamayacağı; yani genel başkanın fiil ve beyanlarının MKYK veya Büyük Kongreyi bağlamasının düşünülemeyeceği; bu gerçeği, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin de açıkça gösterdiği;

Genel başkanın tek başına ne fesih, ne ihraç ne tekabbül yetkisinin bulunmadığı; parti genel başkanının yanısıra genel başkan yardımcılarının ve genel sekreterinde, parti tüzel kişiliğini ilzam ve parti adına karar alma yetkilerinin olmadığı, bunların beyan ve eylemlerinin parti tüzel kişiliğini bağlamadığı;

­

Çünkü, herhangi bir organın yasak bir fiili zımnen veya sarahaten benimsemesi tüzel kişiliği ilzam edemiyorsa; o organın beyan ve eylemlerinin tüzel kişiliği ilzamının söz konusu olamayacağı; 1995 Anayasa değişiklikleriyle siyasî partilerin kapatılabilmesi sadece odak olma haline inhisar ettirildiği için, bu değişikliklerden sonra artık hangi yetkiye sahip olursa olsun ve kim olursa olsun münferit şahısların ve taşra organlarının beyan ve eylemleriyle partilerin kapatılabilme imkanına son verildiği; bu nedenlerle 1995 değişikliğinden sonra 2820 sayılı Kanunun 101/b maddesine göre bir partinin kapatılamayacağı ileri sürüldükten sonra aynen:

‘Gerek bu Savunma’mızın muhtelif bölümlerinden etraflı bir şekilde yaptığımız açıklamalardan ve gerekse bu bölümdeki özetlemelerden çıkan sonuç şudur ki;

Bu davanın öncelikle aşağıdaki sebeplerden dolayı usul bakımından reddi gerekir:

1- İddianame’deki isnad bir kanun maddesi ile belirlenmemiştir.

2- İster 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nu esas alınsın veya isterse farz-ı muhal olarak Anayasa’nın 69. maddesinin doğrudan uygulanması hukuken mümkün olmadığı halde kabul edilsin, hangi şekilde düşünülürse düşünülsün bu davanın açılmasında ne 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun öngördüğü dava şartları yerine getirilmiştir ne de Anayasa’nın 69. maddesinin gerektirdiği ön şartlar yerine getirilmiştir.

Bütün hukuki gerçekler bir yana bırakılsa dahi bu dava, sadece 5 ön şarttan birisi olan Siyasî Partiler Kanunu 101/d ve 103. maddelerindeki ihtar prosedürü işletilmediği için dahi redde mahkumdur. Zira, bundan başka ayrıca bu davanın aşağıdaki sebepler­den dolayı esas bakımından da reddi gerekir:

1- 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri ancak tabii hakim önünde yargılanarak sübut bulmuş fiille­ri delil olarak kabul etmektedir. Bu davada böyle bir delil mevcut değildir.

2- Ses ve video bantları başka delillerle teyid edilmedikçe delil sayılamayacağı cihetle de bu dava delilden yoksundur. Reddi gerekir.

3- Partiden ihraç edilen milletvekillerine izafe edilen konuların delil sayılması mümkün değildir.

4- Anayasa’nın 1995 değişikliğinden sonra siyasî partilerin kapatılması çağdaş gelişmelere paralel olarak çok dar bir sahaya inhisar ettirilmiştir.

Bu sahalardan biri, bir Siyasî partinin eylemleriyle odak haline gelmesi durumudur. Bunun gerçekleşmesi ise ancak parti tüzel kişiliği adına karar alabilme yetkisine sahip kurulların eylemleriyle mümkündür.

Refah Partisi’nin yetkili kurullarının lâikliğe aykırı hiçbir karar ve eylemi mevcut değildir. Esasen ne İddianamede ne de Esas Hakkındaki Görüş’te herhangi bir eylemden bahsedilmemiştir.

Bu yüzden bu davada Anayasa ve yasaların aradığı hiçbir delil mevcut değildir.

5- Anayasa’nın 90. maddesi gereği Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler iç hukukun ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye olarak uymayı taahhüt ettiğimiz AİHS hükümleri çerçevesinde bu davaya bakılacak olursa, bu sözleşmenin 11. maddesine göre terörle irtibatı olmadan veya bizzat teröre girmiş olmadan bir partinin kapatılmasına karar verilmesi mümkün değildir.

Ön Savunma’mızda ve bu Savunma’mızda bütün yönleri ile ayrıntılı ve daha müdellel bir şekilde ortaya koyduğumuz gibi, görülüyor ki;

  1. a. ‘Suç kanunla belirlenir’ temel kuralına ve (CMUK: 163/2)’na göre isnadın kanun hükümlerine dayandırılması gerekirken , Sayın Başsavcı, İddianamesi’ni bu esaslara uymadan, Anayasa hükümle­rine tevessül etmek suretiyle usule aykırı davrandığından,
  2. İşbu dava 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen usul hükümleri işletilmeden ve bu maddelerin belirttiği dava şartlarından hiçbirisi yerine getirilmeden açıldığından,
  3. Ve yine bu dava Anayasa’nın 69. maddesinin bizzat kendisi ve odaklaşma hakkında hukukumuzda ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarında kabul edilmiş olan temel şartlar ve müstekar uygula­maların gerektirdiği dava şartları da yerine getirilmeden açıldığı için,

Usul hükümleri yok farz edilerek açılan bu davanın, ön Savunma’mızın ve bu Savunma’mızın 3. bölümlerinde ayrıntıları ile açıkladığımız sebeplerden dolayı rü’yet edilmesi mümkün olamayacağından, davanın öncelikle; usul bakımından reddine karar verilmesini;

  1. a. Dava dosyasında 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri gereğince yapılmış olan ve bu nitelikte işlemler sonucunda partinin yasadışı herhangi bir eylemi benimsediğini sübuta erdirecek bir belge bulunmadığından,
  2. Dosyada odak olmanın isbatına mesnet olacak hiç bir delil olmadığından, dosyada konulan kağıtlar, gazete kupürleri, teyp ve video bantları da böyle bir davada delil sayılamayacağından;
  3. Ayrıca parti tüzel kişiliği namına karar almaya yetkili Merkez Karar Kurullarının lâikliğe aykırı bir kararı ve eylemi bulunmadığı cihetle, Anayasa’nın 68/4 ve 69. maddelerinin şart koştuğu nitelikte bir delil de olmadığından,
  4. Gerek lâikliğe aykırılık ve gerekse odaklaşma iddialarının cezai bakımından suç unsurları teşekkül etmemiş olduğundan,
  5. Kendilerine izafe edilen fiilleri, işbu davaya mesnet yapılmak istenen Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, bu dava açıldıktan sonra 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (d) fıkrasının 2. paragrafındaki ’30 günlük süre’ içinde Refah Partisi’nden ihraç edilmiş olup bunlara ait dava ve iddialar düşmüş olmakla parti ile ilgili davaya mesnet yapılamayacağından,
  6. Ayrıca, bu davada Yüksek Mahkeme’nizin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü hakkındaki 10., örgütlenme özgürlüğü hakkındaki 11. maddeleri ile diğer ilgili hükümlerini ve ek protokoller ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal kararla­rını dikkate alacağına olan inancımızdan,

Açılan davanın gerek ön Savunma’mızdan gerekse bu Savunma’mızda açıkladığımız tüm sebepler ve Yüksek Mahkemenizce re’sen takdir ve tesbit olunacak diğer sebeplere binâen; esas bakımından da reddine karar verilmesi’ denilmiş ve bu yolda istemde bulunulmuştur.

V- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN SÖZLÜ AÇIKLAMASI İLE DAVALI PARTİ TEMSİLCİLERİNİN SÖZLÜ SAVUNMALARI

A- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Sözlü Açıklaması :

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 11 Kasım 1997 günlü sözlü açıklamasında özetle :

Federal Almanya Anayasa Mahkemesi’nin Komünist Parti’yi kapatma kararında, ‘Anayasaya aykırı maksatların ispatı için en önemli delilin, Anayasa’nın 21. maddesinin ikinci fıkrasına göre, partinin gayeleridir…’ dediğini, kanun koyucunun maksadının Anayasa’nın devamı müddetince hür demokratik ananizamı zedeleyecek hiçbir partinin inkişafına müsaade etmemek olduğunu; bir partinin hedeflerinin kaideten, programından, diğer parti makamlarının açıklamalarından ve partinin ideolojisi hakkında söz söylemeye yetkili olarak tanınmış yazarların yazılarından anlaşılacağını, ‘Alman Anayasa Mahkemesi’nin ‘parti makamlarının açıklamalarından’ dedikten sonra aynen: ‘partinin siyasî ideolojisi hakkında söz söylemeye yetkili olarak tanınmış muharrirlerin yazılarından, ileri gelen görevlilerin sözlerinden, partinin içinde kullanılan eğitim ve propaganda vasıtalarından ve bunlardan başka parti tarafından çıkarılan veya onun nüfuzu altında bulunan gazete ve mecmualardan bu çıkarılır. Bu organların ve taraftarlarının tutumları, maksadın tespiti hususunda, netice çıkarmaya imkân verebilir.

Bütün gayelerin yazılı olması veya herhangi bir suretle tespit edilmiş bulunması anlamında, maksadın yazılı delillere dayan­ması şeklinde, Anayasanın 21 inci maddesinin ikinci fıkrasında bir hüküm yoktur… Bir partinin anayasaya aykırı maksatlarının, hiçbir zaman açıkça ilan edilmediği bilinen bir keyfiyettir. Geçen on yılın siyasî tecrübeleri, bir partinin kullandığı siyasî tecrübeleri, bir partinin kullandığı siyasî vasıtaların şeklinden hareketlerinin tarzından, onun hakiki maksadını anlamak ve sahte olanları ayırt etmek için kafi derecede bilgi vermiştir’ dediğini ;

Başsavcılığında da, parti kapatma davalarında delillerin bu şekilde ortaya konulup değerlendirilmesi gerektiği inancında olduklarını; Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi geçmişinde ve bu gününde sağlanan ibadet kolaylıklarına rağmen, Refah Partisi üyeleri ve milletvekillerinin mütemadiyen şeriat özlemini dile getirdiklerini, bu şekildeki eylemleriyle de ülkemizde demokrasi ve insan haklarının gerçekleşmesine hizmet ettiklerini söylediklerini; Refah Partisi’nin yayın organı gibi çalışan kimi gazetelerin yazarlarının şeriat yanlısı ve lâikliğe aykırı makaleler yazdıklarını; ‘Akit’, ‘Selam’, ‘Milli Gazete’nin kimi yazılarının buna örnek teşkil ettiğini;

Refah Partisi’nin ön savunmasında ileri sürülen hususların satır başlarıyla cevaplandırılacağını;

Cezaların TCK’nun 11. maddesinde sayılanlar olduğunu, Ceza Kanunu’nun herhangi bir maddesinde yer alsa bile, 11. maddede sayılmamış olan hususların ceza olarak kabul edilemeyeceğini; 11. maddede sayılmayan parti kapatmanın da bir ceza davası değil, Anayasa veya özel yasaya aykırılığın mahkeme kararıyla tesbiti davası olduğunu; esasen hukukumuzda tüzel kişilerin cezai sorumlu­luklarının bulunmadığını, partinin bazı üyelerinin geçici olarak siyasetten yasaklanmasının, doktrinde ‘medeni ehliyetsizlik’ denilen müeyyidelere tabi kılınmalarının, bu davayı. ceza davası saymaya yeterli olmadığını; Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davaların dışında incelediği bütün davaların bir tesbit davası olduğunu; Alman Anayasa Mahkemesi’nin de bunu böyle yorumladığını ve ‘partinin feshi, Anayasaya aykırılığın tesbitinin kanunen emredilmiş, normal, tipik ve uygun neticesidir’ dediğini; Türk Ceza Kanunu’nun 2. maddesinin konumuzla ilgisi bulunmadığını, zira parti kapatmanın ceza davası olmadığını; emniyet tedbiri olarak düşünülse bile TCK’nun 2. maddesinin değil, yürürlükte olan son yasanın uygulanması gerektiğini;

Lâikliğe aykırı eylemlerin odağı (mihrakı) haline gelmenin hem Anayasamıza hem de Siyasî Partiler Kanunu’na göre bir partinin kapatılma nedeni olduğunız; her iki yasada da odak olmanın tanımının yapılmadığını; bunun Anayasa’nın 68/4. ve 69/6. maddelerinin ‘somut norm’ sayılmamalarını gerektirmediğini; TCK’nunda ve özel yasalarımızda da tarifi yapılmamış ve mahkemelerin takdirine bırakılmış pek çok kavramın bulunduğunu, örneğin ‘taammüd’, ‘aleniyet’ ve ‘bölücülüğe matuf eylem’in bunlardan olduğunu; TCK’nun 163. maddesi kaldırıldığı için hükümlülük kararıyla ispata olanak kalmadığından, Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasının odak olmayı her türlü delile dayanarak belirlemeyi Anayasa Mahkemesi’ne bıraktığını; Anayasa’nın 69/6 ve 68/4 madde ve fıkra­ları ile 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesi arasında ispat bakımın­dan çelişki bulunduğunu; 1995 değişikliğinden sonra bu maddenin Anayasa’ya aykırılığın re’sen ele alınıp iptal edilmesinin olanaklı olduğunu;

Bir itirazın da Anayasa’nın 90. maddesi ile ilgili olduğunu; Türkiye’nin imzaladığı hiçbir milletlerarası sözleşmede, din duygularını sömürerek çıkar sağlamaya yönelik propaganda yapmaya veya lâikliğe aykırı amaçlar için örgütlenmeye izin veren veya bu amaçla faaliyet gösteren partilerin kapatılmayacağına ilişkin bir hükmün bulunmadığını;

Esasen milletlerarası andlaşmaların usulüne göre yürürlüğe konulmuşsa kanun hükmünde olduğunu, ama yine de bir kanun olduğunu, diğer kanunlardan farkının Anayasaya aykırılığının iddia edilememesi olduğunu, yoksa Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin serbestçe kanun yapma hakkının elinden alınmış olmadığını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin elbette imzaladığımız sözleşme hükümlerine göre karar vereceğini, Türk hâkiminin ise, daima Türk kanunlarına göre karar vermek zorunda olduğunu, başka bir deyişle, bir milletlerarası sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra, Türk kanunkoyucusu bu sözleşme hükümleriyle çelişen yeni bir kanun yürürlüğe koyarsa, uygulanacak olanın sonraki kanun olduğunu; en güzel ve Anayasaya en uygun yolun, değişinceye kadar kendi yasalarımızı aynen uygulamaktan geçtiğini;

‘Demokrasilerde siyasî partileri mahkemeler değil, oy verme­yerek halk kapatır’ görüşünün dayanaklarını ne Anayasamızda ne Siyasî Partiler Kanunumuzda ne çağdaş demokratik ülke anayasalarında ne milletlerarası andlaşmalarda ve ne de bugüne kadarki hukuk uygu­lamalarında bulmanın mümkün olmadığını;

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 17. maddesinde sözleşmede öngörülen temel hak ve özgürlüklerin korunması ve demok­ratik kurumların serbestçe ve gerektiği gibi işlemesi açısından temel bir kural öngörüldüğünü, bunun ‘Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye, Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlandırmaya yönelik bir faaliyete girişim ya da eylemde bulunma hakkını verir anlamında yorumlanamaz’ biçiminde olduğunu; Divana göre 17 nci maddenin birey ve birey gruplarının sözleşmeden, hür demokratik düzeni tahrip etmek amacıyla eylemde bulunmak hakkı çıkaramayacaklarını belirttiğini; bu nedenle, hiç kimsenin Sözleşme hükümlerinden yararlanarak, Sözleşmede düzenlenen temel hak ve özgürlükleri tahrip edici eylemlerde bulunamayacağını; Alman Anayasa Mahkemesi’nin parti yasaklama konusunda yeni bir düzen getirdiğini ve ‘Anayasaya aykırı eğilimli parti’ kavramını Anayasa’ya soktuğunu;

3206 sayılı Yasa’yla sorgu hakimliğinin kaldırıldığını, kendisinin böyle bir yetkisinin bulunmadığını;

Anayasamızda parti kapatma nedenlerinin ‘tahdidi’ yani sınırlayıcı olarak sayılmadığını, özellikle Cumhuriyetin temel nite­liklerini korumaya yönelik parti kapatma nedenlerini yasakoyucunun kabul edebileceğini; parti kapatma davası açılabilmesi için, ayrıca ceza kovuşturması sonucu hükümlülük kararı elde edilmesininin gerek­mediğini ve 101/d’deki sınırlama dışında zaman aşımına da tabi olma­dığını; 101/b ile 101/d’nin hiçbir alakasının bulunmadığını; Refah Partisi’nin bazı sözcülerinin, bir yandan ‘Refah Partisi’ne Anayasa­nın değişen maddeleri doğrudan uygulanmasın, Siyasî Partiler Yasası uygulansın’ derken, diğer yandan Siyasî Partiler Yasası’nın 101/b maddesinin adı geçen Partinin Genel Başkanına, Genel Başkan Yardım­cısına ve Genel Sekreterine uygulanması söz konusu olunca, ‘Anayasa değişti, artık bu madde uygulanamaz’ diyebildiğini; hükümlülükle birlikte düşünüldüğünde, TCK’nun 163. maddesinin kaldırılmasından sonra, 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesinin hiçbir zaman uygulanmayacağını; hiçbir zaman uygulanmayacak bir yasa maddesinin de, zaten yasaya konulamayacağını, zira yasakoyucunun abesle işgal etmeyeceğini, hukukun bir mantık biçimi olduğunu;

­

Başsavcılıkça, ‘Anayasamızın lâiklik ilkesine aykırı eylem­lerin odağı haline geldiği’ gerekçesiyle, Refah Partisi’nin kapatıl­masının istendiğini; bu çeşit eylemlerin, Anayasamızın 69. maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68. maddenin dördüncü fıkrası gereğince parti kapatma nedeni olduğu gibi; Siyasî Partiler Kanununun 103/1. maddesi gereğince de ‘Lâikliğe aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiği sübuta eren partiler’in Anayasa Mahkemesi’nce kapatılacağını; Mahkemelerin, iddia ve bu iddialara dayanak gösterilen olayların dışındaki nedenlere dayanarak karar veremezse de; eylemleri nitelemekte ve bu eylemlere uygulanacak kanun maddelerini belirlemede, iddianameyle bağlı olmadıklarını;

İddianamenin ‘Refah Partisi’nin açıklayacağım eylemleri , Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatılmasına neden olacak pek çok hükmünü ihlal etmekle birlikte’ sözcükleriyle başladığını, ancak pek çok eylemi tek bir müeyyideye bağlayan maddeden ‘odak haline gelmekten’ dava açtığını, bunun zaten aynı şekilde Siyasî Partiler Kanunu’na göre de parti kapatma nedeni olduğunu; Başsavcılığın, adı geçen partinin tüm eylemleriyle ‘Anayasamızın lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği’ kanaatine vardığını ve Anayasamızın 68. maddesinin dördüncü fıkrasıyla 69. maddesinin altıncı fıkrasının uygulanması suretiyle kapatılmasına karar verilmesi isteminde bulunduğunu; parti kapatma davalarında, bu davalar için konulmuş özel hükümlerin dışında, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun uygulanacağını; yasakoyucunun, parti kapatma davalarında her türlü delile dayanarak karar verilebilmesini ve bu delillerin kolaylıkla toplanabilmesi amacıyla CMUK’un uygulanmasını istediğini;

21.5.1997 günlü iddianame ile Refah Partisi’nin kapatılması istemiyle dava açıldıktan sonra, elde edilen yeni delillerin Anayasa Mahkeme’sine gönderildiğini ve davalı Parti’nin de bu delillere karşı diyeceklerini ön savunmalarında bildirdiklerini;

Ön savunmadan sonra da Refah Partisi’nin ‘Lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini’ belgeleyen yeni delillerin bilgi ve belgelerin yine davalı Parti’ye tebliğ edildiğini ve bu delille­rin Anayasa Mahkemesi’ne de gönderildiğini;

Sözlü açıklamada belirttiği Amerika Birleşik Devletleri’ndeki örneklerin bu ülkede hukuk devleti ilkesine ne kadar değer verildiğini gösterdiğini; Anayasa Mahkemesi’nin 7.3.1989 günlü kararında, lâik bir devlette hukuk kurallarının kaynağını dinde değil, akılda bulunduğunu, kişilerin iç dünyasına ilişkin kurallar getiren din prensiplerinin yasallaştırılmasının düşünülemeyeceğinin açıklandığını; Anayasa’nın 138. maddesi uyarınca buna uyulması gerektiğini; sonradan ‘kanuna aykırı olmamak şartıyla her türlü kıyafet serbesttir’ dendiğini, Anayasa Mahkemesi’nin burada kanuna değil, ‘Anayasaya, lâikliğe aykırıdır’ dediğini; Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun Şenay Karaduman ve Lamia Bulut tarafından yapılan başvuruları, ‘Komisyon, yükseköğrenimini lâik bir üniversi­tede yapmayı seçen bir öğrencinin, bu üniversitenin düzenlemelerini kabul etmiş sayılacağı görüşündedir. Bu düzenlemeler, farklı inançtaki öğrencilerin birlikteliğini, karmalığını sağlamak amacına yönelik olarak, öğrencilerin dinsel inançlarını açığa vurma özgür­lüklerini yer ve biçim bakımından sınırlayabilirler. özellikle, nüfusun büyük çoğunluğunun belirli bir dine mensup olduğu ülkelerde, bu dinin tören ve simgelerinin herhangi bir yer ve biçim sınırlaması olmaksızın sergilenmesi, sözü geçen dini uygulamayan veya başka bir dine mensup olan öğrenciler üzerinde baskı oluşturabilir. Lâik üniversiteler, öğrencilerin kılık-kıyafetlerine ilişkin kurallar koyarken , bazı kökten dincilerin yükseköğretimde kamu düzenini boz­malarını ve diğerlerinin inançlarına zarar vermemelerini sağlamaya özen gösterebilirler.

Komisyon, soyut olayda, kılık-kıyafete ilişkin üniversite yönetmeliğinin, öğrencilere, başlarını türbanla örtmeme zorunluluğu getirdiğini tespit etmektedir. Komisyon, ayrıca, Türk Anayasa Mah­kemesi’nin Türk üniversitelerinde islami tarzda türban takmanın, bunu takmayanlara karşı bir meydan okuma oluşturabileceği yolundaki değerlendirmesini de dikkate almaktadır.

Komisyon, lâik üniversitenin gerekleri dikkate alındığında, öğrencilerin kılık ve kıyafetlerinin düzenlenmesinin ve bu düzenle­meye uyulmadıkça, kendilerine diploma verilmesi gibi bazı idari hizmetlerden yararlandırılmamalarının, din ve vicdan özgürlüğüne bir müdahale oluşturmadığı düşüncesindedir. Şikayet sözleşmenin 27. maddesinin ikinci fıkrası anlamında ‘açıktan açığa esassız’dır. Bu nedenle komisyon, şikayetin kabul edilemez olduğuna karar vermiştir’ gerekçesiyle uygun bulmadığını; Anayasa mahkemesi kararları değişmedikçe buna uyulması gerektiğini; hal böyleyken Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil Refah Partisi’nin bütün yöneticilerinin kendilerine oy getireceği inancıyla bütün konuşmalarında başörtüsü konusunda halkı kışkırttıklarını ve hatta Genel Başkan Erbakan’ın bir seçim konuşmasında ‘iktidar olduklarında rektörlerin başörtüsüne selam duracağını’ söylediğini; bu Parti’nin yalnız bu konudaki eylemleri, sözleri ve davranışlarının bile lâikliğe aykırı eylemle­rin odağı haline geldiğinin kabulüne yeterli olduğunu,

23 Mart 1993 günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un başkanlığında, Siyasî parti liderlerinin Anayasa değişikliği konusunda yaptıkları üçüncü toplantıda, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın, ‘benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı; vatandaş, genel prensiplerin içinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli. Bu, bizim tarihimizde de olagelmiştir. Bizim tarihimizde çeşitli mezhepler olmuştur. Herkes, kendi mezhebine göre bir hukuk içerisinde yaşamıştır ve de herkes huzur içerisinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına göre yaşamaya mecbur olayım’ Hukuku seçme hakkı, inanç hürriyetinin ayrılmaz parçasıdır’ diyerek, lâik devlet düzenimizi eylemli olarak ortadan kaldıracak önerilerde bulunduğunu; şimdi, ‘biz bunu akit serbestliği için söyledik’ dediklerini, halbuki hukukun genel pren­sîpleri içerisinde ülkemizde akit serbestliğinin zaten olduğunu, Refah Partisi Genel Başkanı’nın bu sözleriyle neyi amaçladığının, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açık olduğunu; eserlerinden alıntılar yaptığı, (Taha Akyol, Mecelle yazarı Cevdet Paşa, standford, Shaw ve Prof. Bakır Çağlar gibi) yazarların bu konudaki görüşlerinin de kendisini doğruladığını;

‘Geçiş dönemi sert mi olacak, tatlı mı olacak …’ konusunda çok geniş açıklamalar yaptıklarını, ancak hiçbirisini inandırıcı bulmadığını; önemli hususlardan birisinin de ‘Çermik’ konuşması olduğunu, teyp bandı olmadan getirdikleri tek şeyin bu olduğunu, konuşmanın tam metninin bir dergide yayımlandığını, Milli Güvenlik Kurulu’nda Güven Erkaya Paşa’nın bu konuşmayı baştan sona kadar okuduğunu, Erbakan’ın da sadece başını eğlemekle yetindiğini, Erkaya Paşa’dan işittiğini; ön savunmalarında, bu dergi hakkında ve dergide bu yazıları yazanlar hakkında hem ceza hem de hukuk davası açtıklarını söylediklerini, ancak mahkeme kararının başka yazılar için olduğunu ve onları kazandıklarını, tek bir kelimeyle bile ‘bu Sivas-Çermik’teki konuşmayı ben yapmadım’ denmediğini;

Şevki Yılmaz’ın konuşmalarının malûm olduğunu, bunların bir kısmının milletvekili olmadan önce, bir kısmının sonradan yapıldığını, iddianamenin günümüze kadar uzadığını;

Hasan Hüseyin Ceylan’ın Kırıkkale’de yaptığı konuşmada, bilirkişinin suç var dediğini; bu konuşmanın kasetlerinin Muğla’nın bir ilçesinde ele geçirildiğini ve savcılığın işe el koyduğunu, Refah Partisi’nin eski ve yeni ilçe Başkanlarının ‘bunları bize Genel Merkez gönderdi’ dediklerini;

Kanal-D’deki konuşmayı herkesin ezberlediğini, bilirkişi raporlarını da sunduklarını;

İbrahim Halil Çelik’in konuşmasının da yalnızca basında yayınlanmadığını, ifade ile ilgili tanık beyanlarını da, DGM Savcılığı’nca alınan tanık beyanlarını da önceden sunduklarını;

Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ı, DGM’nin mahkum ettiğini, şimdi temyiz safhasında olduğunu, kesinleşince Mahkememize göndereceklerini;

Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı’nın durumununda aynı olduğunu;

Bunların partiden ihraç edilmelerinin hiçbir şekilde partiyi sorumluluktan kurtaramayacağını; şu anda bu ihraç kararlarının tebliğ dahi edilmemiş ve kesinleşmemiş olduğunu belirttikten sonra aynen:

‘Son olarak şunları söylemek istiyorum: Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil, Refah Partisi’nin hiçbir sözcüsünün, İmam Hatip Okullarının Anayasa’nın 174. maddesinin aykırı olarak çoğaltılması, okullarda kız öğrencilerin dinsel kıyafetlerle eğitim yapmaları, devlet dairelerinde kadın memurlarına da aynı şekilde çalışma izni verilmesi, denetimli olsun veya olmasın Kur’an kurslarının olabildiğince çoğaltılması ve çok küçük yaşlarda başlaması taleplerinden herhangi birini veya hepsini içermeyen bir tek konuşmasına bugüne kadar şahit olmadık. Gerçekten çok ilginç gerek televizyonlardaki açık oturumlarda gerek Mecliste konuşulan mevzu ne olursa olsun mütemadiyen bu konuları işliyorlar. Diğertalepleriyle birlikte değerlendirildiğinde, Refah Partisi’nin kavgasını verdiği hususlar gerçekleşirse, Türkiye Cumhuriyeti’nin din kuralları esas alınarak yönetilen ülkelerden farklı olacağını iddia edebilecek aklı başında tek kişi çıkacağını sanmıyorum. Bir de lâik olmasalardı ne yapacaklardı acaba’

Türkiye Cumhuriyeti, tevhidi tedrisata, eğitim birliğine o kadar önem vermiştir ki, Refah Partisi’nin savunmalarına dayanak yapmaya çalıştığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni bu konuda çekince koyarak imzalamıştır. Gerek ülkemizde ve gerekse dünyada mahkemelerce kapatılan hiçbir parti, bana göre Refah Partisi kadar kapatılmayı hak etmemiştir’ değerlendirmesini yapmış ve ilgili eklerle yazılı bir metni Mahkeme Başkanlığı’na sunmuştur.

Cumhuriyet Başsavcısı sözlü açıklamasına ek olarak Refah Partisi’nin ‘Lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği’ni belgeleyen delilleri ve bunlara ilişkin düşüncelerini de şöylece belirtmiştir:

a) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca 1993 ılında yayınlanan ‘TBMM’de temsil edilen Siyasî partilerin Anayasa Değişikliği Tekliflerinin Karşılaştırılmalı Metinleri’ adlı kitapta, Refah Partisinin, Anayasamızın ‘Cumhuriyetin nitelikleri’ başlıklı ikinci maddesinden ‘lâik’ kelimesinin çıkarılarak:

‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına hertürlü baskıyı önleyen ve hizmeti esas alan, toplumun huzuru ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına dayanan, millî, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir’ şeklini almasını teklif ettiği gibi; Anayasamızın ‘değiştirilemeyecek hükümler’ başlıklı 4 üncü maddesinin tümden kaldırılmasını teklif ederek, Anayasaya aykırı bir düzen arzuladığını belgelemiştir.

Bu konuda ‘Anayasanın 1 inci maddesindeki Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuri­yetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez’ şeklindeki Anayasamızın 4 üncü maddesi hükmü ile, Siyasî Partiler Kanunundaki ‘Siyasî partiler, Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar’ şeklindeki 86 ncı madde hükmünü hatırlatmakla yetiniyoruz.

b) Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Kanan 7’ye para toplamak için yaptığı konuşmada: (…Televizyonu olmadan bir davanın yürümesi mümkün değildir. Bir topluluğun toplum olması mümkün değildir. Kaldı ki bugün yapılmış olan cihadda, yani Hak’kın hakim olması için yapılan mücadelede, televizyonu isterseniz topçu kuvveti olarak tarif edin, isterseniz hava kuvveti olarak tarif edin, onun gidip bir tepeyi bombalamasından önce, piyadenin o tepeyi işgal etmesi, zapdetmesi mümkün değildir.

Onun için bugün yapılmış olan cihadı, televizyonsuz yapmanın imkanı yoktur. İşte bu kadar hayati bir konu için acıyıncaya kadar vereceğiz.. Şimdi ben bu hatıramı niçin size anlatıyorum. Bak bu Dünya hayatında hepimizin nefesleri sayılıdır. Birşey olacaksa, olacak şey çok yakındır. …Onun için ölüm hepimize yakındır. İşte şimdi öldükten sonra her taraf zifiri karanlık olan bir anda, eğer birşeyin gelip size yol göstermesini istiyorsanız, bilesiniz ki o şey, bugün inançla Kanal 7 için vereceğiniz bu para olacaktır. Bunu hatırlatmak için size bu hatıramı naklettim) demiştir.

Televizyon Daire Başkanı Bülent Osma, Ankara TV Program Müdürü Nafiz Arda, Ankara TV Teknik Müdürü Şükrü Şıpka, Ankara TV Prodüksiyon Müdür Yardımcısı Mehmet özgün, Ankara TV Seslendirme Müdür Yardımcısı Cumhur Savaş ve Ankara TV Prodüktörü Zeynep Esen tarafından düzenlenen 31 Ekim 1997 tarihli tutanakta ‘sözkonusu konuşmanın bütününün aynı yerde, aynı zaman içinde devamlı olarak yapıldığı; başka bir çekimden ses veya resim eklemesi yapılmadığı; görüntünün konuşma ile tam bir uyum içinde olduğu’ ayrıntılı olarak ve gerekçeleri de gösterilerek belirtilmektedir.

e) Refah Partili Konya Belediye Başkanı Halil Ürün’ün Atatürk’ün hatırasına hakaret suçundan ve 5816 sayılı Yasanın 1 inci maddesinin uygulanması suretiyle cezalandırılmasına ilişkin, Konya I. Asliye Ceza Mahkemesinin 14.6.1994 gün ve 538/494 sayı ile verdiği karar, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 6.7.1995 gün ve 3522/4638 sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiştir.

d) Refah Partili Çayırova-Güzelbahçe Belediye Başkanı Yaşar Alkan’ın, Atatürk ün hatırasına hakaret suçundan ve 5816 sayılı Yasa’nın 1 inci maddesinin uygulanması suretiyle cezalandırılmasına ilişkin, Kartal 2. Ağır Ceza Mahkemesinden 27.3.1997 gün ve 259/70 sayı ile verilen karar, Yargıtay 11 inci Ceza Dairesi’nin 8.10.1997 gün ve 4605/5170 sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiştir.

e) I8 Ocak 1997 günlü ve mükerrer 22881 sayılı Resmî Gazete­de yayınlanan ve ramazan ayında iftar saatlerini çalışma süresi dışında bırakan ve altında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ın imzasının da bulunduğu Bakanlar Kurulu kararı hakkında Danıştay 12 nci Dairesi, 28.1.1997 gün ve 1997/151 sayı ile ve ‘Bu karar Anayasamızın Başlangıç kısmının 5 inci paragrafı, 2 nci ve 24 üncü maddelerine aykırı olduğu gibi, din ve devlet işlerinin birbirinden bağımsız şekilde yürütülmesi şeklinde uygulanan lâiklik ilkesine de ters düştüğü’ gerekçesiyle yürütmenin durdurulması kararı vermiştir.

f) Refah Partili milletvekilleri hakkında, Siyasî Partiler Kanununun 4 üncü kısmında yazılı yasaklara aykırı eylemlere ilişkin fezlekeler ve bu partinin üst düzey yöneticilerinin bu yoldaki eylemlerine ilişkin bazı belgeler mahkemenizce re’sen getirilmiş olup, elbette herbiri objektif bir şekilde değerlendirilecektir.

g) Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı tarafından düzenlenen 27.10.1997 gün ve 309/5 sayılı Fezleke’de, ‘19.7.1997 tarihinde, Refah Partisi Genel Sekreteri, Oğuzhan Asiltürk’ün, Refah Partisi hakkında Anayasa Mahkemesinde açılan kapatma davası sözkonusu olduğunda, size söz veriyorum Refah için herkes canını ve malını ortaya koymaya hazırdır demek suretiyle TCK.nun 321/2 nci maddesinde düzenlenmiş olan halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik suçunu işlediği’ gerekçesiyle adıgeçen Genel Sekreterin dokunulmazlığının kaldırılmasını istemiştir.’

Refah Partisi’ne de gönderilen bu dosyada, Necmettin ERBAKAN’ın 13.4.1994 gününde Refah Partisi meclisi Grubunda yaptığı konuşma, Başbakanlık konutunda verilen iftar yemeği; Şevki Yılmaz’ın konuşmaları, Hasan Hüseyin Ceylan’ın 14.3.1993 gününde Kırıkkale’de yaptığı konuşma ve Kanal- D’de yayımlanan TEKE-TEK programındaki konuşması, Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal’ın konuşması, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı’nın konuşması, İbrahim Çelik’in 8.5.1997 gününde Meclis kulisinde yaptığı konuşma ile Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan’la ilgili değerlendirmelerde de aynen şöyle denilmiştir:

1- ‘Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 13.4.1994 tarihinde Refah Partisi Meclis Grubunda yaptığı konuşmada:

(Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak, sorun ne’ geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kansız mı olacak bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum amma, bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda birşeye karar vermesi lazım, Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart, geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak kanlı mı olacak, altmış milyon buna karar verecek) diyebilmiştir.

Bin yıllık geleneğinin en büyük üstadı kabul edilen Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın, bu sözlerinin ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturmak için söylediklerinin hiçbiri inandırıcı değildir. Acaba, bu konuşmayı televizyon kameralarında izleyen milyonlarca kişiden bir teki dahi inandırıcı bulmuş mudur”

2- ‘Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Necmettin Erbakan, lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı. tarikat liderlerine, Devrim Yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık konutunda yemek vererek, bu çeşit kişilerin Devlet katında itibar gördüklerini ve eylemlerinin hoş karşılandığını kanıtlamaya çalışmıştır.

Refah Partisi ,

Bir partinin Genel başkanı sıfatını taşıyan bir kişinin lâikliğe aykırı her sözü ve eylemi parti kapatma nedenidir. Milletvekili, hatta Başbakan olması Partiyi sorumluluktan kurtarmaz.’

3- ‘Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 21.3.1994 gün ve 7444 sayılı yazıları ekinde gönderilen video-bant çözümünde,

(Biz Kur’an nizamından yüz çevirenlerden, ülkesinde Allah Resulünü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız.) dediği görülmektedir.

Şevki Yılmaz, Rize Belediye Başkanı seçilmeden kısa bir süre önce İstanbul’da yaptığı konuşmada;

­

(Sizleri ahirette Dünyada seçtiğiniz liderlerle çağıracağız… Bugün Kur’anın kaçta kaçı bu ülkede uygulanıyor hesap ettiniz mi’ Ben hesap ettim. Kur’anı Kerimin %39’u bu ülkede ancak uygulanabiliyor. 6500 ayeti rafa kaldırılmış… Kur’an Kursu inşa ettin. Yurt yaptın, çocuk okutuyorsun, öğretmenlik yapıyorsun, vaaz ediyorsun. Bunlar cihad bölümüne girmez. Ameli salih bölümüne girer. Hakkın ihkakı için, hakkın yayılmış, Allah’ın kelimesi yükselmesi için yapılacak iktidar çalışmalarına cihad derler. Cenabı Hak bunu siyasî mücerretten emretmemiş. Cahudiden emretmiş. Ne demek’ Ordu halinde yapılır. Komutanı bellidir… Namaz kılmanın şartı iktidarın müslümanlaştırılmasıdır. Allah diyor ki, camilerden önce iktidar yolu müslüman olacak… Beş vakit namaz kılınacak yerler için kubbeler yapma sizi cennete götürmez. Çünkü bu ülkede Allah kubbe yapıp yapmadığını sormuyor. Sormayacak, yetkili olup olmadığını soracaktır… Bugün müslümanların yüz lirası varsa, bu yüz liranın 30 lirasını kız ve erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur’an kurslarına ayırırken 60 lirasını da iktidara giden Siyasî kuruluşlara ayıracağız… Allah bütün Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Bana tarikat menşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size diyorumki, saçlarım adedince başlarım olsa, herbir baş Kur’an yolunda koparılsa yine bu sahip davasından vazgeçmeyecektir. Allahın size soracağı soru şöyle; Küfür düzeninde islam devleti olsun diye niçin çalışmadın’ Erbakan ve arkadaşları parti görüntüsü altında bu ülkeye islamı getirmek istiyor. Savcı anladı. Savcı kadar biz anlasak, bu meseleyi halledeceğiz. Bu ülkede dinin simgesinin Refah olduğunu Yahudi Abraham bile anlamıştır… Kim iktidar müslümanın eline geçmeden cemaati silaha teşvik ediyorsa, ya a cahildir, ya başkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü hiçbir peygamber devleti ele geçirmeden harbe müsaade vermemiştir. Müslüman akıllı olur. Karşısındaki düşmanı nasıl yeneceğini göstermez. Kurmay çizer, asker uygular. Eğer kurmay planını açıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin komutanları üzerine vaciptir. Bizim görevimiz, konuşmak değil, asker olarak ordu içerisinde harpteki planı uygulamaktır…) demiştir.

Aynı kişi milletvekili seçildikten sonra 29.11.1996 tarihli konuşmasında şöyle diyor.

(Mecliste 158 tane imam hatip mezunu kökenli milletvekili var. Bizim derdimiz lise-imam hatip ayırımı değil liselileri de aynı imam hatip ruhuyla yetiştirmek… insanlara din dersi yetmez. Bir de Ahiret’te hazırlık dersi konulmalıdır… Bu ülkede en büyük terör, en büyük isyan Allah’a ve Resulüne yapılıyor. Gelin bu ülkede hep birlikte Başbakanından Cumhurbaşkanına kadar hepimiz ölüm ve ölümden sonraki hayatta hazırlık yaptıralım… Samsunsporun taraftarı olur da Allah’ın taraftarı olmaz mı bu Dünyada… Elhamdülillah şimdi kilit taşı omuzumuzda. Belediyeler merdiven kurdu. Köprünün ortasına ulaştık. Bir buçuk milyar islam kurtuluş ordusu kuruyor. Bak Erbakan hocayı tanımayanlar duysun, o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır)’ demiştir.

4- Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, 14.3.1993 tarihinde Kırıkkale’de yaptığı konuşmada;

­

(Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır… Türkiye yıkılacak beyler, Türkiye Cezayir olur mu diyorlar’ 0rada % 81 nasıl olmuşsa, %20 falan değil, %81 lere ulaşacağız. boşuna uğraşmayan ey emperyalist batının, sömürgeci batının, vahşi batının ve dünyayla beraber olacağız diyerek ırz namus düşmanlığı yapan, müslüman kadının bacakları arasına insan yerine köpek yerleştirecek kadar köpekleşen ve enikleşen batının taklitçiliğine soyunmuş olan sizlere sesleniyorum, boşuna uğraşmayın. Kırıkkalelilerin ellerinde gebereceksiniz) demiştir.

Bu konuşmaya ait bant çözümünün tamamını inceleyen Prof Dr. Bahri Öztürk, 25.9.1995 tarihli bilirkişi raporunda:

(Konuşmada özellikle belli bir dini görüş ve inanca sahip olanlarla olmayanlar arasındaki farklılık ön plana çıkarılmakta, bu dini görüş ve inanca sahip olmayanlar, şayet bu görüş iktidara gelirse kadar varan düşmanca hareketlerin hedefi olarak gösterilmektedir. Nitekim konuşmanın diğer yerlerinde de, örneğin suçunu oluşturur) demiştir.

Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın bu konuşmasına ait kasetler çoğaltılarak Refah Partisi teşkilatına dağıtılmış ve mahalli teşkilatlarca da vatandaşlara dinletilmiştir.

Sözkonusu kasetlerden biri Dalaman ilçesinde ele geçince 1995 yılına kadar Refah Partisi Dalaman İlçe Başkanlığını yapan Süleyman Akbulut ve 1995 yılında bu görevi devralan ilçe başkanı Ömer Halit Malatyalı, 24.10.1995 tarihinde Dalaman C. Savcısı Sinan Esen’e verdikleri ifadelerde açıklıkla belirtmişlerdir.

Adıgeçen milletvekillerinin başka konuşmaları da elinizdedir. Şimdi Refah Partisi demektedir. Konuşmaların bir kısmı televizyonlarda, kapatma davası açılmadan defalarca yayınlanmıştır. Partiden ihraç edilmedikleri gibi, uyarı dahi yapılmamıştır. Aslında Refah Partisi, bu şahısları bir tetikçi gibi kullanmıştır. Sonra da milletvekili seçtirip, cezalandırılmalarını engellemeye çalışmıştır. Onların yaptığı lâikliğe aykırı eylemlerden Parti de sorumludur. Partiden ihraçların partinin sorumluluğuna etkisi yoktur. Esasen bu ihraçlarda da takiyye yapıyorlar. öğrendiğimize göre, ihraç kararlarını kesinleşmesin diye tebliğ etmiyorlar. Kapatma davası reddedilirse, tebligat yapıp savunma haklarını kullandıracaklar ve deyip, partide bırakacaklar ve tetikçi olarak kullanmaya devam edecekler.’

5- ‘ 24.11.1996 günlü Kanal D’de yayınlanan TEKE-TEK programına katılan Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, görüntülü bant çözümünde açıkça anlaşıldığı gibi;

(Asker kalkmış diyor ki, PKK.Iı olmanıza müsaade ederiz ama, şeriatçı olmanıza asla, bu kafayla çözemezsiniz. Çözüm isterseniz şeriatçılıktır) demiştir.’

6- ‘Refah Partisi Ankara Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal, 24.11.1996 günü Kanal D televizyon kanalında görüntülü olarak verilen konuşmasında şöyle diyor:

(Parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde eğer bir millet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının tesisi sadedinde gayret sarfetmez ise kendisini iki bela karşılayacaktır. Bunlardan bir tanesi bütün münkerler karşısına gelecek, zulüm görecek ve zulmün neticesinde de helak olup gidecektir. Bir diğeri mükellef olduğu hak nizamının tesisi için çalışmadığı için cenabı hakka hesabını veremeyecektir ve bu takdirde de yine zelil olacaktır. İşte değerli kardeşlerim, bu hassasiyetlere dikkat etmek suretiyle hak sistemini tesis etmek isteyen ve bu uğurda mücadele eden topluluklara elden gelen gayretin gösterilmesi elbette vazifemizdir. Türkiye’de hak nizamı tesis etmek isteyen siyasal kadronun adı Refah partisidir.)

Refah Partisi , bu konuda demektedir.

Bir partinin genel başkan yardımcısının, bu sıfatı taşıdığı süre zarfında lâikliğe aykırı olarak yaptığı her konuşma Siyasî Partiler kanununun 101/b maddesi gereğince partisini bağlar. Konuşmanın ne zaman ve nerede yapıldığının hiçbir önemi yoktur.

Esasen Ahmet Tekdal’ın Hacca son defa 1986 yılında gittiği de doğru değildir. Elde mevcut kaset ve belgeler dikkatlice incelendiğinde, Ahmet Tekdal’ın bu konuşmayı, 1993 yılında Bahçelievler Belediye Başkanı Muzaffer Doğan’ın konuşmasından sonra ve o konuşmaya da atıfta bulunarak yaptığı açıklıkla anlaşılacaktır.’

7- ‘ Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 günü Atatürk’ün hatırasını anmak için yapılan törenden sonra;

(Hakim güçler diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili Bakanlar bile kendi dünya görüşlerine bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de, resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da lâik olduğumu sakın sanmayın. İnancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak, bu günkü törenlere katıldım. Belki Başbakan’ın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiç bir mecburiyetiniz yak. Bu düzen değişmeli, bekledik biraz daha bekleyeceğiz gün ola, harman ola, müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin) demiştir.

Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin, bu konuşmasından dolayı Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 9.10.1997 gün ve E.163 sayılı kararı ile suçundan ve TCK.nun 312/1 inci maddesinin uygulanması suretiyle mahkumiyetine karar verilmiştir.’

8- ‘8 Mayıs 1997 günü Refah Partisi Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, Meclis kulisinde;

­

(Refah Partisi iktidarında imam hatipleri kapatmaya kalkarsanız kan dökülür. Cezayir’den beter olur. Bende kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek fıstık gibi olacak. Ordu, 3.500 PKK’lı ile başedemedi. Altımilyon islamcıyla nasıl başedecek, rüzgara karşı işerlerse yüzlerine gelir. Bana vurana ben de vururum. Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum) demiş, haber 10 Mayıs 1997 günü yayınlanan çok tirajlı gazetelerimizin hemen hepsinde yayınlanmış ve bu konudaki tanık beyanları Mahkemenize gönderilmiştir.’

9- ‘Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, Sincan’da düzenlediği Kudüs Gecesinde salonu İslami terörist örgüt liderlerinin büyük boy posterlerini astırdığı, aydınlarımıza, sözlerini söylediği için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce tutuklanmasından sonra, Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan, mahkeme kararını protesto ettiği imajını yaratacak biçimde hapishanede kendini ziyaret etmiştir.

Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, sözkonu­su konuşması dolayısıyla, Ankara 2 no.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 15.10.1997 gün ve E.28 sayılı kararı ile, suçlarından ve TCK’nun 169, 132/2 ve 371.3 sayılı Yasa’nın uygulanması suretiyle cezalandırılmasına karar verilmiştir.’

B- Parti’nin Sözlü Savunması :

Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan 18.11.1997 günü başlayan 20.11.1997 gününde tamamlanan sözlü savunmasında, ön ve esas hakkındaki savunmalarını yinelemiş ve kimi yeni açıklamalarda bulunarak öncelikle; -ikinci cihan harbi sonuçlanır sonuçlanmaz bütün insanlığın hedefinin özgürlüğe kavuşmak ve insan hakları olduğu; bu nedenle sırasıyla 1948 de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, 1950 de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, 1973 de Helsinki Nihai Senedi’nin imzalandığı; bunu 1980 de imzalanan Paris Şartı’nın izlediği; Türkiye’nin kuruluş belgesi olan Lozan Barış Antlaşması’nda da , Türkiye ahalisinin tamamına hayat ve özgürlükler bakımından tam ve kâmil bir korumanın taahhüt edildiği, 1982 Anayasası’nın da, ana yapısı itibariyle tamamen AİHS.ne paralel olduğu; Anayasa’nın 90. maddesinin de usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmaları kanun hükmünde saydığı ve çağdaş dünyada ne varsa bizde de o olacak prensibini koyduğu; bütün bu uluslararası antlaşmaların ortaya koyduğu prensipler sonucunda terörist olaylarla ilgisi olmayan siyasî partiler kapatılamaz noktasına gelindiği belirtildikten sonra ;

1995 Anayasa değişikliği sonunda Türkiye’de siyasî partilerin kapatılmasının sadece üç sebebe indirildiği, bu üç sebebin de parti eylemine bağlandığı; odak olmanın parti eylemi ile oluşabileceği, şahısların eyleminden sözedilmediği ; parti genel başkanlarının beyanlarının partiyi ilzam etmeyeceği; odak olmak için beş şartın gerçekleşmesi gerektiği; ayrıca parti eylemlerinin; ­partiyi ilzam edecek kurulların eylemi olduğu; parti kararlarının eyleme dönüştüğünün mahkeme kararıyla kesinleşmesi gerektiği; Refah Partisi’nin ülkemizde demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin, lâikliğin ve hukuk devletinin bölgemizde ve bütün dünyada barışın, istikrarın, bütün ülkelerde iyi münasebetin teminatı ve bayraktarı olduğu; bu davanın bir kısım medyanın yapmış olduğu haksız propaganda sonucunda açıldığı; bir partinin bir günde odak olamayacağı; Refah Partisi’nin bir tane bile İmam Hatip okulu açmadığı; Millî Güvenlik Kurulu’nun istişari bir kurul olduğu, muhatabının da partiler değil, hükümet olduğu; bu davanın Ceza Kanunu’nun, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun ve hukukun diğer prensiplerine de uygun olması gerektiği; usul kurallarının, yargılamanın güvencesi olduğu ve uygulayıcılar tarafından resen dikkate alınması gerektiği; Başsavcı’nın söylediği gibi bu davanın bir tescil davası değil, bir ceza davası olduğu; bu davanın usulden de, esastan da redde mahkum olduğu; 2820 sayılı Yasa’nın 101. ve 103. maddelerinin böyle bir davanın açılabilmesini beş şarta bağladığı, bu davada bu şartların gerçekleşmediği, on sene öncesinde açılamayacak bir davayı, on sene sonra hukukun dışına çıkarak, bir takım faraziyelerle açmaya kalkmanın, her şeyden önce usul bakımından yanlış bir davranış olduğu; Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, Rize Milletvekili Şevki Yılmaz ve Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın Parti’den ihraç edilmiş oldukları; bunların dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla ilgili olarak hazırlanan dosyalarının konularının lâiklikle uzaktan yakından ilgisinin bulunmadığı; bu davada hukuken delil diye kabul edilebilecek hiçbirşeyin bulunmadığı; ortaya konulan konuların lâiklikle ilgisinin olmadığı; 2820 sayılı Kanun’un göstermiş olduğu subüt bulmayla ilgili tek bir delilin bile olmadığı; Refah Partisi’nin yasalara uygun bir parti olduğu, lâiklik anlayışının gereği, lâikliğe aykırı faaliyetlerin odağı olmak şöyle dursun, gerçek lâikliğin teminatı ve bayraktarı olduğu; kendisinin Genel Başkan olarak demokrasinin ve lâikliğin savunmasını yaptığı, böyle düşünmeyenleri demokrasiye ve lâikliğe davet ettiği; bu davada 2820 sayılı Kanun’un 101/b maddesinin parti tüzelkişiliği adına karar almaya yetkili kurulların dışındaki hükümlerinin 1995 Anayasa değişikliğinden sonra artık uygulanamayacağı; 2820 sayılı Yasa’nın yürürlükte olduğu ancak belli bir bölümünün uygulanamayacağı; Anayasa’nın 69. maddesinin odak olmayla ilgili bölümünün somut değil, soyut norm niteliğinde olduğu, onun için son fıkranın konulduğu ve yasa çıkarma koşulunun getirildiği; bu nedenle 69. maddenin doğrudan uygulanamayacağı; bu davada Anayasa’nın 84. maddesinin beşinci fıkrasının uygulanma olanağının bulunmadığı; eğer tabii hakim önünde yargılanır ve hüküm giyerlerse ancak o zaman uygulanabileceği; TCK.nun 163. maddesi kaldırıldığı için bu davada zaten 84/5. maddenin işlemeyeceği; CMUK’nun 150. maddesinin ‘tahkikat ve hüküm, yalnız iddianamede beyan olunan suça ve zan altına alınan şahıslara hasredilir’ dediği; bu temel kurallar karşısında fiilen yargılanmamış, hüküm giymemiş, 2820 sayılı Kanun’un hiçbir hükmü yerine getirilmeden açılmış bu davada, hukukun ve Anayasa’nın temel kurallarının böyle bir tatbikata izin veremeyeceği; böyle bir tatbikatın hem sorumsuzluk hem dokunulmazlık, hem Siyasî partiler, hem de kuvvetler ayrılığı prensiplerinin ve devlet nizamının dinamitlenmesi ve yok sayılması anlamına geleceği, bunun da mümkün olmadığı; bunun yanısıra ‘şahsı için cezayı müstelzim olmaz ama parti için cezayı müstelzim olabilir’ demenin de asla geçerli olmadığı; dokunulmazlık ve sorumsuzluğun milletvekillerinin endişesiz çalışmasının zaruri bir kuralı olduğu; bu davanın ne tedbir, ne tesbit davası olmadığı ve ceza davası niteliğinde bir dava olduğu; Başsavcı’nın Parti’yi kapatın diye dava açtığı, ceza istediği, sonra da bu dava bir tesbit davasıdır dediği; Başsavcı’nın siyaset yapmaktan yasaklamayı, medeni ehliyetsizlik olarak değerlendirdiği; medenî hakkın, siyasî hakkın zıddı olduğu, eğer bir siyasî haktan mahrumiyet söz konusuysa, bunun nedeninin ehliyetsizlik olamayacağı; bugünkü ceza mevzuatımızda böyle bir cezanın bulunmadığı, ceza hukukumuzda bulunanın TCK’nun 11. maddesinde yer alan amme hizmetlerinden mahrumiyet cezası olduğu; bu durumda siyasal haklardan mahrumiyetin bir ceza olduğunun belirtildiği; Başsavcı’nın tüzelkişiliğin cezai sorumluluğu yok dediği, bunu kabul ederse, bu davanın bir ceza davası olduğunu kabul edeceği için böyle söylediği; halbuki yargı kararlarında da belirtildiği gibi tüzelkişilerin de yapılarına uygun bir ceza sorumluluğuna tabi bulundukları; Başsavcı’nın ‘tüzelkişilerin cezai sorumluluğu yoktur’ değerlendirmesinin hukukumuz açısından yanlış, hatalı ve geçersiz olduğu; Başsavcı’nın odak olma konusundaki fikirlerinin de kabule şayan olmadığı ve vahim bir hata olduğu; TCK’nun 163. maddesi kaldırılmışsa, 2820 sayılı Kanun’un 117. maddesinin bulunduğu, Başsavcının 117. maddeyi işleterek, 2820 sayılı Yasa’nın 101/d ve 103. maddelerini işler hale getirebileceği; Anayasa’nın 69. maddesinin somut değil, soyut norm niteliğinde olduğu ve doğrudan uygulanamayacağı; diğer yandan Başsavcı’nın çağdaş hukuk normlarını ve AİHS’nin uygulanmasını engellemek maksadıyla Anayasa’nın 90. maddesi hükmünü gözardı ettiği; bunun olanaklı olmadığı ve uygulanması gerektiği; Başsavcı’nın hukukun ilgili bütün kurallarını yok sayarak, herşeyin delil kabul edilmesini talep etmesinin, hukukla kesinlikle bağdaşmadığı ve hukuken geçerli olmayacak bir talep olduğu; Başsavcı’nın ‘Anayasa, siyasî parti kapatmalarını tahdidi olarak belirtilmemiştir’ değerlendirmesinin de vahim bir hukukî hata olduğu, zira Anayasa’nın parti kapatmalarını tahdidi olarak belirtmiş bulunduğu; onun için de 2820 sayılı Yasa’nın 101/b maddesinin uygulanamayacağı; ayrıca Başsavcı’nın sunduğu deliller üzerinde de kısaca durulacağı, bunların başında ‘çok hukukluluk’ konusunun geldiği; çok hukukluluğun bir Meclis çalışması olduğu ve Anayasa’nın mutlak sorumluluk kapsamı içerisine girdiği, böyle bir konunun bu davada delil olmasının mümkün olmadığı; Parti’nin hükmî şahsiyetini ilzam eden kurallarla da uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığı; akademik bir çalışma olduğu, halka hitaplarında da söz konusu edilmediği; hukuktaki özgürlüklerin artırılmasını hedef alan bu fikir beyanının bir eylemde olmadığı; bu husustaki asıl amacın akit serbestliği olduğu; lâiklikle ilgisinin bulunmadığı; asıl amacın mahkemelerin iş yükünü azaltmak olduğu;

Bir diğer grup konuşmasının da genel seçimler sonunda yapılan konuşma olduğu; yerel seçimler sonunda ‘Ankara Melih’e mezar olacak’ diyenlere karşı şu dönemi niye tatlı geçirmeyelim, bu dönem tatlımı olsun yoksa acımı olsun, bunların dediği gibi kanlı mı olsun, yoksa huzur içindemi geçsin, bunu idrak edelim’ denildiği, basının ‘geçiş dönemi’ sözünü, ‘geliş biçimi şeklinde’ değiştirdiği; aslında bu konunun mutlak sorumsuzluk kapsamında bulunduğu; lâikliğe aykırılıkla uzaktan yakından ilgisinin bulunmadığı; bir seçim kazanıldığı, gelecek seçime kadarda ülkenin huzur içinde olma­sının istendiği;

­

Bir başka konunun da Sancak Mecmuasının ortaya attığı Çermik hikayesi olduğu; bu mecmuanın mahkeye verildiği ve tazminat ödemeye mahkum edildiği; meselenin kökünün sıfır olduğu, bir illiyet zabıtasının bulunmadığı; böyle uydurma şeylerin delil olamayacağı; bu konunun Millî Güvenlik Kurulu’nda Güven Erkaya tarafından gündeme getirildiği; kendisinin de bunun tamamen uydurma bir haber olduğunu, bir husumetin eseri olduğunu söylediği;

Değinilecek diğer bir konunun da kanal-7 konuşması olduğu; gösterilen video- filmin başının sonunun belli olmadığı; montaj bir film olduğu; TRT uzmanlarının belirttiği gibi bir yerde değil, birçok yerde kesiklik bulunduğunun anlaşıldığı; çekimin gizli kamerayla yapıldığı, bu konuşmanın 1994 yılında kanal-7’ye reklam geliri sağlamak için yapılan toplantıda yapıldığı; daha önce Afgan mücahitlerine televizyonun önemini hatırlatmak için yapılan bir konuşmaya atıf yapılarak ‘bakın arkadaşlar, televizyon gerçek fikirlerin, ülke yararına fikirlerin savunulması için önemlidir, bunlara duyarsız olmayalım, bunları destekleyelim’ denildiği, bu arada bir takım hatıralarla, hayırlı işleri desteklemenin hangi faydaları getireceğine temas edildiği; Türkiye’de bir takım televizyonların ülkenin yararına olan şeyleri tanıtmadığı, onun için davetlilere ‘sizin ülkenizde faydalıları tanıtacak bu kuruluşlara önem vermelisiniz’ dediği; bu konuşmada Afgan mücahitlerine ait bölümün kesilmiş olduğu; İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bu konuyla ilgili olarak takipsizlik kararı verdiği; maksatlı ve gerçekleri saptıran yayını yapan Televizyonlara da ceza davası açıldığı ve Mahkemeden tekzip kararı alındığı;

Ramazan ayında Başbakanlık konutunda verilen iftarın bir hükümet faaliyeti olduğu; Başbakan olarak verildiği, Refah Partisi ile ilgisinin bulunmadığı; Diyanet mensupları için verildiği, Başbakanlık Halkla İlişkiler Dairesi’ne Diyanet mensupları ile İlahiyat Fakültesi Dekanı ve hocaların çağrılmasının söylendiği; gerisinin halkla ilişkilerce düzenlendiği; gelenlerin içerde kendi yanlarında medenî insanlar gibi oturdukları, dışarda nasıl ve hangi kıyafetle geldiklerinden bilgilerinin olmadığı; bu konunun Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir gensoru ile getirildiği ve reddedildiği, bu konunun ayrıca yargıya konu yapılmasının yasalarımız açısından mümkün olmadığı;

Benzer bir konunun da Ramazan ayında mesai saatlerini değiştirmek üzere çıkartılmış olan Bakanlar Kurulu kararnamesi olduğu; bu kararnamede sadece ‘mesai saatleri 8.00-12.00; 12.30-16.30 arasında yapılacaktır’ denildiği; başka bir kelimenin bulunmadığı; altında da bütün bakanların ve Cumhurbaşkanı’nın imzasının bulunduğu; bunun bir parti kapatma nedeni olamayacağı;

Oğuzhan Asiltürk’ün söylediği ileri sürülen sözlerin, bu davanın açılış tarihinden sonraki bir olay olduğu, lâiklikle bir ilgisinin bulunmadığı, partinin yıldönümünün de iyi niyetle yapılmış bir konuşma olduğu;

Ahmet Tekdal hakkında ne zaman yapıldığı belli olmayan bir konuşma nedeniyle bir takım tahminler yürütüldüğü; montajlarla, bu tahminlerin doğru olup olmadığının her zaman münakaşa edilebileceği; söylenen sözlerin Hacda söylenmiş olduğu ve Hacca uygun olduğu, partiyle ilgisinin bulunmadığı ve lâikliğe aykırılığın unsurlarını da taşımadığı;

Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil Çelik Parti’den ihraç edilmiş oldukları için bunlar üzerinde durulmayacağı;

­

Şevket Kazan’ın hapishane ziyaretinin, Adalet Bakanı olarak yapılmış bir faaliyet olduğu; gensoru yoluyla Meclise getirildiği ve reddedildiği; ayrıca yargı konusu yapılamayacağı;

İmam Hatip okullarının adedinin artırılması, azaltılması konusunun daha önce izah edildiği;

Başörtüsü konusu üzerinde de durulmayacağı, çünkü bu hususun daha önceki savunmalarda açıklandığı, kendilerinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptali uygun görülmemiş olan YÖK Kanunu’nun geçici 17. maddesinin uygulanması üzerine konuştukları, bazı kişilerinde bu konuda konuşmuş oldukları, konuşmanın yasaların tatbiki üzerine olduğu;

Başsavcının Anayasa’nın 2. maddesinin değiştirilmesi teklifleri konusunda yorumlarının yanlış olduğu, konunun Anayasa değişiklikleri sırasında bir kısım Refah Partili Milletvekili ve hukukçularının Meclis Başkanlığı’na sundukları bir teklif olduğu, bunun parti grubuyla alâkasının bulunmadığı; teklifin Anayasa’nın 2. maddesiyle ilgili bölümünün iki alternatifli olduğu, birincisinin ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına her türlü baskıyı önleyen ve hizmeti esas alan, toplumun huzuru ve adalet anlayışı içerisinde insan haklarına dayanan millî, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir’, ikincisinin ise ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına her türlü baskıyı önleyen ve hizmeti esas alan, toplumun huzuru ve adalet anlayışı içinde insan haklarına dayanan millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir. Lâikliğin anlamı 24. maddeyle açıklanmıştır’ biçiminde olduğu, lâikliğin tarifinin 24. maddede yapılmış olduğu ve devletin bu tarife uygun çağdaş lâiklik niteliğinin Anayasa’da yer aldığı; herşeyden önce bunun bir meclis çalışması olduğu ve sorumsuzluk güvencesi altında bulunduğu, bu ithamların hiç birisinin geçerli olmadığı;

Buraya kadar yapılan açıklamalar sonucu bu davanın herşeyden önce usul bakımından, hiçbir dava şartı yerine getirilmeden açılmış bir dava olduğundan, dört ayrı yönden usule aykırı olduğundan, işin esasına bile geçilmeden reddine karar verileceğine inandıkları; esasın içerisine girildiği takdirde de, 22 tane Anayasa, Yasa, uluslararası anlaşmalar bakımından bu davanın esastan da reddi gerekeceği; bu davanın tesadüfen olayların meydana getirdiği şartlar altında hukukla ve gerçekle alakası olmadan açılmış bir dava olduğu belirtilmiş ve ‘Ancak davanın açılması birşey ifade etmez, önemli olan Yüksek Mahkemenin vereceği karardır’ denilmiştir.

Sözlü savunmadan sonra ilgili belge ve yayınlar Mahkeme Başkanlığı’na sunulmuştur.

VI- ANAYASA VE SİYASİ PARTİLER YASASI KURALLARI

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ve davalı Siyasî Parti’nin, İddianame ve savunmalarında dayanılan ve ilgili görülen Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası kuralları şöyledir:

A- Anayasa Kuralları Şunlardır :
1- ‘Başlangıç Bölümünün beşinci fıkrası:

Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;’

2- ‘MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.’

3- ‘MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.’

4- ‘MADDE 14.- Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafın­dan yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.

Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.

Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.’

5- ‘MADDE 24.- Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini âyin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

­

Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.’

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa, dini kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.’

6- ‘MADDE 42.- Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.

Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.

Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.

İlköğretim kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır.

Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak, kanunla düzenlenir.

Devlet, maddi imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.

Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür. Bu faaliyetler her ne suretle olursa olsun engellenemez.

Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tâbi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.’

7- ‘MADDE 68.- Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için onsekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir.

Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

Hâkimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.

Yüksek öğretim elemanlarının siyasi partilere üye olmaları ancak kanunla düzenlenebilir. Kanun bu elemanların, siyasi partilerin merkez organları dışında kalan parti görevi almalarına cevaz veremez ve parti üyesi yüksek öğretim elemanlarının yüksek öğretim kurumlarında uyacakları esasları belirler.

Yüksek öğretim öğrencilerinin siyasi partilere üye olabilmelerine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Siyasi partilere, Devlet, yeterli düzeyde ve hakça mali yardım yapar. Partilere yapılacak yardımın, alacakları üye aidatının ve bağışların tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir.’

8- ‘MADDE 69.- Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.

Siyasi partiler, ticari faaliyetlere girişemezler.

Siyasi partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa Mahkemesince siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştaydan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir.

Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.

Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.

Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.

Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır.

Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.’

9- ‘MADDE 83.- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.

Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.

Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasî parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.’

10- ‘MADDE 84.- İstifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi, istifanın geçerliği olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanınca tespit edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca kararlaştırılır.

Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya kısıtlanma halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur.

82 nci maddeye göre milletvekilliğiyle bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, yetkili komisyonun bu durumu tespit eden raporu üzerine Genel Kurul gizli oyla karar verir.

Meclis çalışmalarına özürsüz veya izinsiz olarak bir ay içerisinde toplam beş birleşim günü katılmayan milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, durumun Meclis Başkanlık Divanınca tespit edilmesi üzerine, Genel Kurulca üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla karar verilebilir.

Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar.’

B- Yasa Kuralları

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın Kuralları Şunlardır:

1- ‘MADDE 4.- Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı olarak çalışırlar.

Siyasî partilerin kuruluşu, organlarının seçimi, işleyişi, faaliyetleri ve kararları Anayasada nitelikleri belirtilen demokrasi esaslarına aykırı olamaz.’

2- ‘MADDE 5.- Vatandaşlar siyasî parti kurma hakkına sahiptirler.

Siyasî partiler, Anayasa ve kanunlar çerçevesinde, önceden izin almaksızın serbestçe kurulurlar.

Siyasî parti kurma hakkı, Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Devletin Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din, mezhep ayırımı veya bölge farklılığı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere veya herhangi bir diktatörlük türüne dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz.’

3- ‘MADDE 78.- Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli; genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemen­liğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlak ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.’

­

4- ‘MADDE 84.- Siyasî partiler, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini korumak amacını güden: Kanunu,

  1. a) 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat
  2. b) 25 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun,
  3. c) 30 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun,
  4. d) 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikâh esası ile aynı Kanunun 110 uncu maddesi,
  5. e) 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun,
  6. f) Teşrinisâni 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun,
  7. g) 26 Teşrinisâni 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lâkap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun,
  8. h) 3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun,

Hükümlerine aykırı amaç güdemezler ve faaliyette bulunamazlar.’

5- ‘MADDE 86.- Siyasî partiler, Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar.’

6- ‘MADDE 87.- Siyasî partiler, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasî veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasî amaçla veya siyasî menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar.’

7- ‘MADDE 101.- Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı:

a) Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyet­lerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,

b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grupgenel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,

­

c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo veya televizyonda yaptığı konuşmanın, bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması, allerinde verilir.

d) 1. (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı, mercii veya kurulu tarafından bu Kanunun 4 üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, merci veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4 üncü kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.

Siyasî parti, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o siyasî partinin kapatılması hakkında dava açar. Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenmiş iddianamenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili siyasî parti tarafından söz konusu parti organı, mercii veya kurulunun işten el çektirilmesi ve parti üyesi veya üyelerinin par­tiden kesin olarak çıkarılmaları halinde, o partinin kapatılması hakkındaki dava düşer. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi dosya üzerinde inceleme yaparak ve gerekli gördüğü hallerde Cumhuriyet Başsavcısının ve siyasî parti temsilcilerinin sözlü açıklamalarını ve konu üzerinde bilgisi olanları da dinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı karara bağlar.

(1) numaralı bent gereğince bir siyasî partiden kesin olarak çıkarılan veya çıkarılmayıp da bir siyasî partinin kapatılmasına sebep olan üyeleri, çıkarma kararının veya Anayasa Mahkemesinin kapatma kararının kendilerine yazı ile bildirilmesinden başlayarak on yıl süre ile başka hiçbir siyasî partiye alınamaz, parti kurucusu olamaz, seçimlerde parti listelerinde bağımsız aday da gösterilemez ve milletvekilliği için aday olamazlar. Aksi takdirde bu gibileri üye kaydeden veya parti kurucusu olarak kabul eden veya seçimlerde bağımsız aday gösteren siyasî partiler hakkında da (1) numaralı bent hükümleri uygulanır.

Bir siyasî parti üyesinin, bu madde gereğince partisinden kesin olarak çıkarılması veya çıkartılmayıp da partinin kapatılmasına sebep olması halinde, hakkında ayrıca genel hükümlere göre işlem yapılır. 95 inci madde hükmü saklıdır.

8- ‘MADDE 103.- Bir siyasî partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97 nci maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o siyasî parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.

Bir siyasî partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihraki haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiilerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre; merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur.’

VII- ANAYASA’YA AYKIRILIK SORUNU
A- 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. Maddesinin (b) Bendi

Davalı Parti savunmalarında, 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinin bu davada uygulanamayacağını ve ihmal edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu, 24.4.1983 gününde yürürlüğe girmiştir. 101. maddenin (b) bendinde yürürlüğe girdikten sonra hiç bir değişiklik yapılmamıştır. Madde, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kapsamı içindedir. Bu nedenle, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, ihmal edilmesi de olanaksız olduğundan davalı Parti’nin ileri sürdüğü aykırılık savı ciddi görülmemiştir.

Güven DİNÇER, Lütfi F. TUNCEL ve Fulya KANTARCIOĞLU bu görüşe katılmamışlardır.

B- 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesinin ikinci fıkrası

Ahmet N. SEZER, Güven DİNÇER, Selçuk TÜZÜN, Samia AKBULUT, Haşim KILIÇ, Yalçın ACARGÜN, Mustafa BUMİN, Sacit ADALI, Ali HÜNER, Lütfi F. TUNCEL ve Fulya KANTARCIOĞLU’ndan oluşan Anayasa Mahkemesi, siyasî parti kapatılması davasına bakan mahkeme sıfatıyla 8.1.1998 gününde, bakılmakta olan davada uygulanacak olan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun, 3270 sayılı Yasa ile değişik 103. maddesinin ikinci fıkrasını, Anayasa’nın 69. maddesine aykırı gördüğünden, öncelikle bekletici sorun olarak bu konuda Anayasa’nın 152. maddesi ve 2949 sayılı Yasa’nın 28. maddesi uyarınca bir karar verilmek üzere davanın geri bırakılmasına Haşim KILIÇ’ın karşıoyu ve oyçokluğuyla karar vermiş; 9.1.1998 günlü, E:1998/2, K:1.998/1 sayılı kararı ile de, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 28.3.1986 günlü, 3270 sayılı Yasa ile değiştirilerek Anayasa’nın geçici 15. maddesi kapsamından çıkan 103. maddesinin ikinci fıkrasını iptal etmiştir.

VIII- İNCELEME
A- Ön Sorunlar Yönünden

1- Davalı Parti tarafından, Başsavcılık’ça parti kapatma nedeni olarak ileri sürülen eylemlerin bir bölümünün, Anayasa’nın 83. maddesinde belirtilen yasama sorumsuzluğu kapsamında bulunduğu, bunların partiyi bağlamayacağı ileri sürüldüğünden, 2820 sayılı Yasa’nın 103. ve bunun dayanağını oluşturan Anayasa’nın 69. maddesinin uygulanması sonucunu doğuran yasak eylemlerin Meclis çalışmaları sırasında meydana gelmesi halinde milletvekillerinin yararlandığı yasama sorumsuzluğunun parti tüzelkişiliği yönünden doğuracağı sonuçların değerlendirilmesi gerekmektedir.

Anayasa’nın 83. maddesine göre, ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerinden, o oturumdaki Başkanlık Divanı’nın teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar’. Anayasa’nın bu kuralıyla, Meclis çalışmalarında ulusal istencin en iyi biçimde yansıtılması bakımından Milletvekillerinin görevlerini hiçbir etki altında kalmadan yapabilmeleri için kişiliklerine bağlı özel bir koruma getirilmiştir. Bu korumadan parti tüzelkişiliğinin yararlanması söz konusu olamaz.

Siyasî Partiler Yasası’nın 103. ve buna dayanak oluşturan Anayasa’nın 69. maddesi uyarınca bir siyasî partinin, yasak fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin saptanması, yalnız tüzelkişiliğin faaliyetlerinin değil, üyeler tarafından yürütülen faaliyetlerin de incelenmesi ile olanaklıdır. Çünkü, ‘odak olma’ durumunun oluşması için gerekli olan yasak eylemlerdeki nitelik ve nicelik ile bunların tekrarındaki kararlılık gibi ögelerin varlığı konusunda, milletvekillerinin Meclis içindeki ve dışındaki söz ve eylemlerinin tümü değerlendirilmedikçe sağlıklı bir sonuca ulaşılamaz.

Yasak eylemlerin ağırlık ve yoğunluğu değerlendirilerek partinin kapatılmasına karar verilmesi durumunda, buna neden olanların milletvekilliklerinin sona ermesi ise Anayasa’nın 84. maddesinin öngördüğü özel ve ayrıksı bir yaptırımdır. Anayasa’nın 83. ve 84. maddelerin getiriliş amaçlarındaki farklılıklar nedeniyle davalı partinin ileri sürdüğü gibi aralarında bir bağlantı kurmak olası değildir.

2- Davalı parti, Bakanlar Kurulu üyelerinin, siyasî denetime konu olabilecek eylemlerinin kapatılma nedeni sayılmasının, dokunulmazlıkları kaldırılmadan yargılanmaları anlamına geldiğini ileri sürmüştür.

Anayasa’nın 98., 99. ve 100. maddelerinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bilgi edinme ve denetim yolları olan soru, Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması düzenlen­miştir. Bakanların bu yollarla siyasî denetime bağlı tutulmaları, taşıdıkları sıfatın doğal bir sonucudur. Siyasî parti kapatma dava­larında ise, kişilerin eylemleri partiye bağlı olarak değerlendirildiğinden, Bakanlar Kurulu Üyelerinin Parti’yi sorumluluk altına soktukları ve kapatılmasına neden oldukları saptandığında, Anayasa’nın 84. maddesinde öngörülen hukuksal sonuçtan etkilenmeleri kaçınılmazdır.

Bu nedenle, getiriliş amaçları ve doğurduğu sonuçlar farklı olan siyasî denetim yolları ile siyasî partinin kapatılmasına bağlı olarak ortaya çıkan durum arasında bir bağlantı kurulması olanağı bulunmadığından bu hususa ilişkin sav yerinde görülmemiştir.

3- Davalı Parti savunmalarında, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda düzenlenen siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davaların, ceza davası niteliğinde olduğunu, bu nedenle davada ceza hukuku ilkelerinin uygulanması gerektiğini ileri sürmüştür.

Anayasa’nın ‘Siyasi partilerin uyacakları esaslar’ı belirleyen 69. maddesinin dördüncü fıkrasında, ‘Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanır’ denilmiş, hangi hallerde siyasi partilerin kapatılmasına karar verilebileceği de diğer fıkralarda ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un, 4280 sayılı Yasa ile değiştirilen 33. maddesinde ise ‘Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalar, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenir ve karara bağlanır’ kuralına yer verilmiştir.

Bu düzenleme biçimi, yasakoyucunun siyasi partilerin yasaya aykırı eylemlerinin kapatılma yaptırımına bağlanmasını ceza hukuku ilkelerine daha yakın bulduğunu göstermektedir. Ancak, ceza davalarında, ceza yargılamasına özgü usul kurallarının uygulanması doğal olduğuna göre, parti kapatma davalarında özellikle aynı usulün uygulanacağının belirtilmesine gerek duyulması, bu davaların geleneksel anlamda bir ceza davası olmadığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, yasaların yaptırım öngördüğü hallerde, konunun temel hak ve özgürlüklerle yakın ilgisi nedeniyle yasak eylemlerin ve bunlara uygulanacak yaptırımların yasalarla belirlenmesi gibi temel ilkelerin gözönünde bulundurulması da Anayasal bir zorunluluktur.

Bu temel özellikleri taşıma gereği yönünden, hukukun diğer alanlarına göre ceza hukukuna daha yakın kabul edilse de, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalar, bütünüyle ceza hukuku kuralları içinde değerlendirilmesine olanak bulunmayan kendine özgü davalardır. Ayrıca, siyasi partilere yasaklanan eylemlerin niteliği, bunların kapatılma sonucunu doğurabilmesi için aranan koşullar ve uygulanan yaptırım türünün ceza hukukundaki suç ve cezalardan farklılık göstermesi de bu davaların kendine özgü niteliğini öne çıkarmaktadır.

4- Davalı Parti, Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesi yürürlükten kaldırıldığı için parti üyesi milletvekillerinin bu madde kapsamına giren eylemleri nedeniyle kapatılmaya bağlı olarak milletvekilliklerinin düşmesine karar verilemeyeceğini ileri sürmektedir.

TCK’nun 163. maddesi 12.4.1991 günlü, 3713 sayılı Yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır. Buna karşılık, madde kapsamına giren suçlara ilişkin eylemler, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda yasaklanan eylemler arasında yerlerini korumuşlardır. Bunlara aykırılık, ancak partiye bağlanabildiğinde, onun yönünden yaptırım uygulanmasına neden olmaktadır. Yaptırımın partili milletvekillerine yansıyan sonuçlar doğurması ise, Anayasa’nın 84. maddesindeki özel düzenlemeden kaynaklanmaktadır. Başka bir anlatımla, milletvekillerine uygulanan yaptırım, salt partiyle olan bağlantı sonucu oluştuğundan partinin söz ve eylemine dönüşüp onun kapatılmasına neden olmadıkça uygulanma olasılığı yoktur.

Açıklanan nedenlerle, Parti’nin bu konuya ilişkin savı da yerinde görülmemiştir.

5- Davalı Parti savunmalarında, video bantların delil olarak kabul edilemeyeceğini ileri sürmüştür.

Öğretide ve uygulamada doğruluğu her zaman kontrol edilebilen video bantlar, yasa dışı yollarla elde edilmediği sürece, yargıda kanıt olarak kabul edilmektedir.

Video bantların, yasa dışı yollarla sağlanmadığı ve konuşmaların da görüntü ve içerik bakımından bunları yaptığı iddia edilen kişilere ait olduğu dosyada bulunan belgeler ve bilirkişilerce yaptırılan çözümle sabit olduğundan, video bantlar delil olarak kabul edilmiştir.

B- Esas Yönünden
1- Genel Açıklama

İddianamede, ‘lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği’ ileri sürülerek Refah Parti­si’nin kapatılması istenilmiştir.

Çoğulculuğu ve katılımcılığı esas alan kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde, yurttaşların devlet yönetimine katılmaları, genel ve eşit oy hakkı ile sağlanır. Demokrasilerde, bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal görüşleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak ulusal yaşama aydınlık getirmek yönlerinden vazgeçilmez olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında, ‘Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır’ denil­dikten sonra üçüncü fıkrasında, ‘Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faali­yetlerini sürdürürler’ kuralına yer verilmiştir. Dördüncü fıkrasında ise, siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin ‘demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı’ belirtildikten sonra 69. maddesinin beşinci ve altıncı fıkralarında da, ‘Bir siyasî partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir. Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde karar verilir’ denilmiştir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları incelendiğinde, Anayasakoyucunun bu konuya özel bir önem verdiği görülür. Partilerin kuruluş ve çalışmalarında özgür olmaları temel ilkedir. Partiler, belli siyasal düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp, ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkisi olan partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan partilerin, sosyal ve siyasal yaşamdaki etkileri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutarak, kurulmalarını, çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları, özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini öngörmüştür. Bu madde esas alınarak çıkarılan 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nda, siyasî partilerin, kuruluşlarından başlayarak, çalışmaları, denetimleri ve kapatılmaları konularında, çok ayrıntılı kurallar getirilmiştir. Bu Yasa’da, siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve eylemlerinde Anayasa ve yasalara aykırılık görüldüğü takdirde, haklarında, kapatma istemiyle dava açılacağı belirtilmiştir.

Siyasî partilerin demokratik siyasî yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda Anayasa’nın 2. maddesinde kurala bağlanan demokratik hukuk devleti olmanın da gereğidir. Çünkü, hukuk devleti herşeyden önce hukukun üstünlüğünü tanıyan ve koruyan devlettir.

Siyasî partilerin uyacakları esasların belirlendiği Anayasa’nın 69. maddesi­nin beşinci fıkrasında, bir siyasî partinin tüzük ve programının 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması durumunda temelli kapatma kararı verileceği kurala bağlanmış, altıncı fıkrasında da, ‘Bir siyasî partinin 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar’ verileceği belirtilmiştir.

Anayasa’nın ‘Başlangıç’ında, ‘…Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;… hiçbir düşünce ve mülâhazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı’ belirtildikten sonra 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri tanımlanırken Türkiye Cumhuriyeti’nin lâik bir hukuk devleti olduğuna işaret edilmiş; 14. maddesinde, ‘Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, …din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar; 24. maddesinde, ‘… kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz… kimse Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne surette olursa olsun dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz’ denilmiş; siyasî partilere ilişkin 68. maddesinin dördüncü fıkrasında, ‘Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez’ hükmü yer almış; TBMM üyeleri ile Cumhurbaşkanının görevlerine başlarken yapacakları ‘andiçme’de de ‘lâik cumhuriyet ilkesine bağlı kalınacağı’ söylemine yer verilmiştir. Öte yandan 174. maddesinde de, ‘Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin lâiklik niteliğini koruma amacını güden… inkılâp kanunları’ gösterilerek Anayasa’nın hiçbir hükmü, bu kanunların ‘Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz’ denilmiştir.

Anayasa’nın bu hükümlerine paralel olarak 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun ‘Siyasî Partilerle ilgili Yasaklar’ başlıklı dördüncü kısmının 78. maddesinde, ‘Siyasî Partiler: …din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler… din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar’ hükmüne yer verilmiştir. Dinsel ve dince kutsal sayılan şeylerin istismarının ülkeye verdiği zararlar gözetilerek Anayasa’nın 24. maddesine koşut 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 87. maddesinde, ‘siyasî partiler, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasî veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dinî esas ve inançlara uydurmak amacıyla, siyasî amaçla veya siyasî menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dinî veya dinî hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar’ denilmiştir. Siyasî Partiler Kanunu’nun 84-89 uncu maddelerini kapsıyan dördüncü kısmın üçüncü bölümünde de ‘Atatürk ilke ve inkılâplarının, lâik devlet niteliğinin korunması’na ait çeşitli hükümler öngörülmüş; 84. maddesinde, ‘Siyasî partiler Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin lâiklik niteliğini korumak amacını güden: 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu; 25 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisâsı Hakkında Kanun; 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medeni­siyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medenî nikâh esası ile aynı kanunun 110. maddesi hükmü; 1 Teşrinisâni 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harfleri­nin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun; 3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun; hükümlerine aykırı amaç güdemezler, ve faaliyette bulunamazlar’; 86. maddesinde, ‘Siyasî partiler Türkiye Cumhuriyeti’nin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar’; denildiği gibi 90. maddesinde de; ‘Siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetleri Anayasa ve bu kanun hükümlerine aykırı olamaz’ hükmüne yer verilmiş, 101. madde­nin ‘b’ fıkrasında, ‘parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması’ 103. maddenin birinci fıkrasında da, ‘Bir siyasî partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97. maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde’ o siyasî partinin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılacağı açıklanmıştır.

Gerek Anayasa ve gerekse Siyasî Partiler Kanununun birçok maddesinde yer verilen ve Cumhuriyetin temel niteliklerinden olan ‘lâiklik ilkesi’nden ne anlaşılması gerektiğine kısaca değinmek gerekir.

‘Lâiklik’, ortaçağ doğmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolâstik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir. Dar anlamda, devlet işleriyle din işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlansa, değişik yorumları yapılsa da, lâikliğin gerçekte, toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması olduğu görüşü, öğretide de paylaşılmaktadır. Lâiklik, ulusal egemenliğe, demokrasiye, özgürlüğe ve bilime dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir. Bireye kişilik ve özgür düşünce olanaklarını veren, bu yolla siyaset-din ve inanç ayrımını gerekli kılarak din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan ilkedir. Dinsel düşünce ve değerlendirmelerin geçerli olduğu dine dayalı toplumlarda, siyasal örgütlenme ve düzenlemeler dinsel niteliklidir. Lâik düzende ise din, siyasallaşmadan kurtarılır; yönetim aracı olmaktan çıkarılır; gerçek, saygın yerinde tutularak kişilerin vicdanlarına bırakılır. Dünya işlerinin lâik hukukla, din işlerinin de kendi kurallarıyla yürütülmesi, çağdaş demokrasilerin dayandığı temellerden biridir. Kamusal düzenlemelerin dinî kurallara göre yapılması düşünülemez. Düzenlemelerin kaynağı dinî kurallar olamaz.

Türkiye’de lâiklik ilkesinin uygulanması, kimi batılı ülkelerdeki lâiklik uygulamalarından farklıdır. Lâiklik ilkesinin, her ülkenin içinde bulunduğu koşullarla her dinin özelliklerinden esinlenmesi, bu koşullarla özellikler arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların lâiklik anlayışına da yansıyarak değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır. Klâsik anlamda, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması biçimindeki tanımına karşın, islâm ve hıristiyan dinlerinin özelliklerindeki ayrılıklar gereği, ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar da ayrı olmuştur. Dinî ve din anlayışı tümüyle farklı ülkelerde lâiklik uygulamasının, aynı anlam ve düzeyde benimsenmesi beklenemez. Bu durum, koşullar ve kurallar arasındaki ayrılığın olağan sonucudur. Kaldı ki, aynı dinî benimseyen batılı ülkelerde de lâiklik anlayışı ayrılıklar göstermiştir. Lâiklik kavramı, değişik ülkelerde ayrı ayrı yorumlandığı gibi, farklı dönemlerde, kimi kesimlerce de kendi anlayışları ve siyasal tercihleri gereği değişik biçimde yorumlanabilmiştir. Yalnızca felsefi bir kavram olmayıp yasalarla yaşama geçirilerek hukuksal bir kurum niteliğini kazanan lâiklik, uygulandığı ülkenin, dinsel, sosyal ve siyasal koşullarından etkilenmektedir. Tarihsel gelişiminin farklılığı nedeniyle Türkiye için özellik taşıyan lâiklik, Anayasa ile benimsenen ve korunan bir ilkedir.

Anayasa Mahkemesi’nce verilen Milli Nizam Partisi’nin kapatılmasına ilişkin 20.5.1971 günlü, 7/1 sayılı; 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun kimi maddelerini değiştiren ve kimi maddeler ekleyen 1327 sayılı Kanun’un 9. maddesinin din hizmetlerine ilişkin II. bendinin iptali isteminin reddine ilişkin 21.10.1971 günlü, 53/76 sayılı; Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesinin iptaline ilişkin istemi reddeden 3.7.1980 günlü, 19/48 sayılı; Huzur Partisi’nin kapatılmasına ilişkin 25.10.1983 günlü, 2/2 sayılı, Türk Ceza Kanunu’nun değişik 175 ve 176. maddelerinin iptaline ilişkin 4.11.1986 günlü, 11/26 sayılı, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen Ek Madde 16’nın iptaline ilişkin 7.3.1989 günlü, 1/12 sayılı; Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 61. maddesindeki ‘…dinî…’ sözcüğünün iptaline ilişkin 2.2.1996 günlü, 15/5 sayılı kararlarda lâikliğin hukuksal, sosyal, siyasal tanımları yanında, ulusal değeri geniş biçimde belirtilmiş, özenle korunması gereken anayasal ilke niteliği vurgulanmış, Türk Ulusu’nun yücelmesi bakımından lâikliğin Anayasa’da öngörülen kimi sınırlamaları zorunlu kılan bir neden, Anayasa’da benimsenmiş bütün temel ilkelere egemen bir düşünce olduğu yinelenerek ortaya konulmuştur.

­

Demokratik ve lâik devlet, bireyler arasında inançlarına göre ayrım gözetemez. Herkes, dinini seçmekte, inançlarını açıklamakta, din ve vicdan özgürlüğü sınırları içerisinde serbesttir. Lâik bir toplumda, bireyin istediği dine ve inanca sahip olması, yasakoyucunun her türlü etkinin dışındadır. Devletin dinlerden birini tercih fikri, ayrı dinlere bağlı yurttaşların yasa önünde eşitliğine de aykırı düşer. Lâik ülkelerde gerçek vicdan özgürlüğünden söz edilebilmesi de, lâikliğin bu özgürlüğün de güvencesi olduğunu göstermektedir.

Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinden olan lâiklik ilkesi ile, devletin akla ve bilim kurallarına göre kurumlaşması amaçlanmıştır. Karşılıklı saygı, hoşgörü ve anlayışa katkıda bulunan lâiklik, ulusal birliğin de temelini oluşturmuştur. Düşünce ve inanç özgürlüğü, kişileri ve toplum kesimlerini birbirine güvenle bağlayan, uluslaşmayı sağlayan, ulusal dayanışmayı da güçlendiren, özgür düşünce ve inanç, çağdaş uygarlığa yöneliş, ulusal yaşamda önemli aşamalardır. Lâikliğin, insana, dine saygısı, dinî kendi yerinde tutan anlayışı, akla, bilime, sanata, çağdaş yönetim biçimine ve tüm uygar gereklere kapıyı açmıştır. Demokrasi, şeriat düzeninin karşıtıdır. Çağdaşlığın göstergesi olan bu ilke, Türkiye Cumhuriyeti’nde ‘ümmet’ten, ‘ulus’a geçmenin de itici gücü olmuştur.

Lâiklik ilkesinin kabulü ile doğmatik değerlerin yerine akla ve bilime dayanan değerler geçmiş, dinsel duygular sahibinin vicdanında dokunulmaz yerini almıştır. Değişik inançlara sahip olanlar, birlikte yaşama gereğini benimseyerek devletin kendilerine karşı eşit yaklaşımından güven duymuşlardır. Böylece, iç barış sağlanarak yurttaşlar, ulus bilinciyle, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk Ulusu’nun bireyleri olmuşlardır. Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesi, gücünü lâiklikten almış; milliyetçilik ilkesi lâiklikle tamamlanmış; Türk Devrimi lâiklikle anlam kazanmıştır. Anayasa’da da bu ilkenin değiştirilemeyeceği öngörülmüştür. Lâiklik devlet etkinliklerinde dinin, bilimin yerine geçmesini önleyerek çağdaşlaşmayı hızlandırmıştır. Lâiklik, din ve devlet işleri ayrılığı biçiminde daraltılamaz. Boyutları daha büyük, alanı daha geniş bir uygarlık, özgürlük ve çağdaşlık ortamıdır. Türkiye’nin modernleşme felsefesi, insanca yaşama biçimi ve insanlık idealidir. Lâik düzende, özgün bir sosyal kurum olan din, devlet kuruluşuna ve yönetimine egemen olamaz. Devlete egemen ve etkin güç, dinsel kurallar ve gerekler değil, akıl ve bilimdir. Din, kendi alanında, vicdanlardaki yerinde, Tanrı-insan arasındaki inanç olgusudur. Kişinin iç-inanç dünyasının düzenleyicisi olan dinin, devlet işlerinde yasal düzenlemelerin kaynağı ve dayanağı olması düşünülemez.

­

Devlete, dinsel konularda denetim ve gözetim hakkı tanınması, din ve vicdan özgürlüğünün, demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı bir sınırlama sayılamaz. Devlet-din özdeşliğinin yolaçtığı zararlar lâiklikle önlenmiş, çağdaş uygarlık yolu lâiklik ilkesiyle açılmış, bağımsız bir hukuk kurumu olarak yeni yapısına kavuşmuştur. Demokrasiye geçişin de aracı olan lâiklik, Türkiye’nin yaşam felsefesidir. Lâik devlette, kutsal din duyguları politikaya, dünya işlerine, hukuksal düzenlemelere kesinlikle karıştırılamaz. Bu tür düzenlemeler, dinsel gerekler ve düşüncelerle değil, bilimsel verilerden yararlanılarak kişi ve toplum gereksinimlerine göre yapılır.

2- Delillerin Değerlendirilmesi

Kapatma nedeni olarak gösterilen eylem­ler ve bunlara ilişkin deliller İddianamedeki sıraya göre irdelenmiştir.

a- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’la İlgili Eylemler

aa- İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın ve partinin tüm yöneticilerinin, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında, okullarda ve hatta devlet dairelerinde başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırttıkları, eylemler düzenledikleri ve hatta Necmettin Erbakan’ın ‘iktidar olduklarında rektörlerin başörtüsüne selam duracağını’ 14.12.1995 günlü seçim konuşmasında söylediği ileri sürülmüştür.

Cumhuriyet Başsavcısı sonradan gönderdiği belgelerde de Necmettin Erbakan’ın 10.10.1993 günü Parti’nin 4. Olağan Genel Kurulu’nda; ‘… biz dört yıldır hükümetteyken o günün meşhur zulüm kanununun 163. maddesi hiçbir memleket evladı hakkında uygulanmadı. Bizim zamanımızda başörtüsü diye bir zulüm söz konusu değil…’ dediğini, 1996 yılı Ekim ayında Amasya’da halka hitaben yaptığı konuşmada da, ‘…size bir müjde daha veriyorum. Başörtüsü zulmü kalkıyor. Artık okullarda başörtüsü diye bir sorun kalmayacak…’ diye seslendiğini; ayrıca, Refah Partisi üyesi olan belediye başkanları ve milletvekillerinin de pek çok konuşmalarında, başörtüsünün serbest bırakılmasını savunduklarını belirtmiştir.

Davalı Parti savunmalarında, üniversitelerde türban yasağına karşı eylem düzenlenmediğini ve yukarıda belirtilen konuşmaların yapılmadığını söylememiş, aksine bu konudaki uygulamaları eleştirmenin lâikliğe aykırı olamayacağını açıklamıştır.

Lâik eğitimde dinsel inançlara göre herhangi bir ayırım gözetilemez. Anayasa’nın ‘Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi’ başlıklı 42. maddesinin üçüncü fıkrasında, ‘Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz’ dördüncü fıkrasında da, ‘Eğitim ve öğretim hürriyeti Anayasa’ya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz’ denilerek Anayasa’nın Başlangıç’ındaki ilkelere bağlılık vurgulanmıştır.

Yükseköğretim kurumlarında, bilimsel yöntemlerle yetişerek birlikte çalışmalar yapan gençlerin, kardeşlikleri, arkadaşlıkları ve dayanışmaları yarınları için önemli iken onları dinsel gereklerle ayırıma bağlı tutarak kimin hangi inançtan olduğunu gösterecek biçimdeki başörtüsü ile dinsel inanç ve görüşleri nedeniyle çatışmalara sevkedebilecek ortamın yaratılmasında ülkelerin geleceği bakımından yarar bulunmamaktadır.

Dinsel nedenlere dayanılarak başörtüsü ve türbanla boyun ve saçların örtülmesine resmî daire ve üniversitelerde serbestlik tanınması, bir tür yönlendirme ve bir anlamda zorlamadır. Kişileri şu ya da bu yönde giyinip başını örtmeye zorlamak, ayrı ve hatta aynı dinden olanlar arasında bile ayrılıklar yaratacaktır. Bu durumun da lâiklik ilkesine aykırı düşeceği kuşkusuzdur.

Kamusal kuruluşlarda ve öğretim kurumlarında başörtüsü ve onunla birlikte kullanılan belli biçimdeki giysi, bir ayrıcalıktan öte ayırım aracı niteliğindedir. Dinsel kaynaklı düzenlemelerle girişimler Anayasa karşısında geçerli olamaz ve bu tür eylemler Anayasa’daki lâiklik ilkesine aykırılık oluşturur.

Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasında, Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlayacağı, 138. maddesinde de, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları, bu organlarla idarenin mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremeyeceği ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği öngörülmüştür. Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında siyasî partilerin ‘hukuk devleti ilkesi’ne uymakla yükümlü oldukları belirtilmiştir. Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasına göre, gerçek ve tüzelkişileri bağlayan Anayasa Mahkemesi kararları siyasî partileri de bağlar.

Anayasa Mahkemesi’nin 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen Ek Madde 16’nın iptaline ilişkin 7.3.1989 günlü, E: 1989/1, K: 1989/12 sayılı kararında, lâik bir devlette hukuk kurallarının kaynağının dinde değil akılda bulunduğu, kişilerin iç dünyasına ilişkin olması gereken dinî inançlara göre yasal düzenleme yapılmasının Anayasa’nın 2., 10., 24. ve 174. maddelerine aykırı olduğu belirtilmiştir.

Öte yandan, Danıştay Sekizinci Dairesi’nin 23.2.1984 günlü, 207/330; 16.11.1987 günlü, 128/486; 27.6.1988 günlü, 178/512 sayılı kararları ile Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun 16.6.1994 günlü, 61/327 sayılı kararlarında da, Yüksek Öğretim Kurumlarında başörtüsü ve türban takan öğrencilerin Atatürk devrimleri ile lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı davrandıkları ve dine dayalı devlet düzenini benimsedikleri kabul edilmiştir. Buna karşın, davalı Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile kimi parti yetkililerinin mahkeme kararlarını etkisiz hale getirmek için resmi daire ve üniversitelerde türban kullanmayı teşvik eden lâiklik ve hukuk devleti ilkelerine aykırı konuşmalar yaptıkları anlaşılmıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’nın lâiklik ve düşünce özgürlüğüne ilişkin kurallarına verdiği anlam ve içerikle İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’nun konuya ilişkin değerlendirmelerinde birçok ortak nokta bulunmaktadır. Komisyon No: 18783/91, L.B/ Türkiye K.t. günlü, 3.5.1993, No. 16278/90, S.K/Türkiye K.t. 3.5.1993 günlü kararlarında, yüksek öğrenimini lâik bir üniversitede yapmayı seçen bir öğrencinin bu üniversitenin düzenlemelerini kabul etmiş sayılacağını, üniversitelerce getirilen düzenlemelerin, farklı inanıştaki öğrencilerin birlikteliğini sağlamak amacına yönelik olarak, öğrencilerin dinsel inançlarını açığa vurma özgürlüklerini yer ve biçim bakımından sınırlayabileceğini, özellikle nüfusun büyük bir çoğunluğunun belirli bir dine mensup olduğu ülkelerde, bu dinin tören ve simgelerinin herhangi bir yer ve biçimde sınırlama olmaksızın sergilenmesinin, sözü geçen dinî uygulamayan veya başka bir dine mensup olan öğrenciler üzerinde baskı oluşturabileceğini, lâik üniversitelerin, öğrencilerin kılık ve kıyafetlerine ilişkin kurallar koyarken, kimi kökten dincilerin yüksek öğretimde kamu düzenini bozmamalarını ve diğerlerinin inançlarına zarar vermemelerini sağlamaya özen gösterebilecekleri açıklanarak L.B. ve Ş.K. isimli öğrencilere, lâik üniversite düzeninin gereklerine uygun biçimde fotoğraf vermedikleri gerekçesiyle okul diploması verilmemesi, din ve vicdan özgürlüğüne müdahale olarak görülmemiş ve şikayetin kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın lâiklik ilkesine ilişkin Anayasa ve yasa kuralları ile Anayasa Mahkemesi kararlarını gözardı ederek, resmi daire ve üniversitelerde türban ve başörtüsü kullanmayı teşvik eden konuşmaları, lâik düzen karşıtları için bir mesaj oluşturmuştur. Nitekim, ülkenin çeşitli yerlerindeki üniversitelerde ve cami önlerinde kamu düzeninin bozulmasına yol açan birçok eylem yapılmıştır.

Açıklanan nedenlerle, Parti Genel Başkanı’nın bu davranışlarının lâiklik ilkesine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır.

bb- İddianamede, 23 Mart 1993 günü, TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un Başkanlığında yapılan Siyasî parti liderleri toplantısında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın, ‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın. Tahakkümün orta­dan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genel prensiplerin içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli. Bu bizim tarihimizde de olagelmiştir. Bizim tarihimizde çeşitli mezhepler olmuştur. Herkes kendi mezhebine göre bir hukuk içinde yaşamıştır ve de herkes huzur içinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına göre yaşamaya mecbur olayım’… Hukuku seçme hakkı inanç hürriyetinin ayrılmaz bir parçasıdır’ dediği; bu ifadeyle lâik devlet düzenini eylemli olarak ortadan kaldıracak önerilerde bulunduğu ileri sürülmüştür.

Öte yandan Necmettin Erbakan, 10.10.1993 tarihinde yapılan Refah Partisi’nin 4. Olağan Kongresinde, ‘herkese insan hakkı vereceğiz, herkese inandığı gibi yaşama hakkı, herkese dilediği hukuku seçme hakkı vereceğiz, yönetimi merkeziyetçilikten kurtaracağız. Sizin kurduğunuz devlet, hizmet devleti değil baskı devletidir. Hukuk seçmeye hürriyet vermiyorsunuz. Biz geldiğimizde isteyen müslüman nikahını müftüye kıydıracak, isteyen hıristiyan nikahını kilisede kıydıracak’ demiştir.

Davalı Parti ise savunmalarında, bu anlatımla mahkemelerdeki yoğun iş yükünün azaltılması amacıyla taraflara ‘tahkim’ hakkı tanınmasının ve tarafların diledikleri mahkemede yargılanmalarına olanak sağlanmasının amaçlandığını; taraflara ‘akit serbestisi’ tanınması istenildiğini belirtmiş ve bu beyanın da yasama sorumsuzluğu kapsamında olduğunu söylemiştir.

‘Akit serbestisi’, yasaların konusunu ve sonuçlarını yasaklamadığı hususlarda, tarafların özgürce akit yapmalarını ifade eder. Türk hukuk sisteminde, kamu düzenine ve yasanın emredici kurallarına, ahlaka ve kişilik haklarına aykırı olmamak koşuluyla, tarafların özgür iradeleri ile yaptıkları akit (sözleşme)lerin geçerli olduğu kabul edilmektedir.

Davalı Parti Genel Başkanı’nın konuşmalarında sözü edilen ‘çok hukuklu sistem’, dayanağını İslâmiyet’in ilk yıllarında ‘Medine Sözleşmesi’ diye bilinen bir uygulamadan almaktadır. Bu sözleşme ile Medine’deki yahudi ve putperest kabilelerin İslâm dinî kurallarına göre değil, kendi hukuklarına göre yaşama hakları olduğu kabul edilmiştir. Bu sözleşmeden hareket eden kimi siyasal islamcı düşünürler çağımızda da dinî gruplara kendi hukuklarını seçme özgürlüğü tanıyarak birlikte yaşamayı ve toplumsal barışa bu yolla ulaşmayı önermektedirler.

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 9. maddesiyle Din veya inanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirgesinin 1. maddesinde, herkesin din ve inanç özgürlüğü bulunduğu kabul edilmekle birlikte, bu özgürlüğün kamu güvenliğinin gerekleri ve kamu düzeni için gerekli olan hallerde yasayla sınır­landırılabileceği belirtilmiştir. Öte yandan, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında, siyasî partilerin tüzük ve program­ları ile eylemlerinin devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı kuralına yer verilmiş, 69. maddenin altıncı fıkrasıyla da bu kurala aykırı davranan partilerin kapatılacağı öngörülmüştür.

Hukuku, inançlara göre ayırmak, vatandaşların biribirleriyle hukuksal bağlantılar kurmalarını ve ilişkilerini geliştirmelerini zorlaştırır. İnanç farklılıklarına dayanan değişik hukukların uygulanması sosyal gelişmeyi önleyeceği gibi, ulusal bütünlüğü de bozar. Oysa, ulus olmanın koşullarından biri de hukuk ve yargı birliğinin sağlanmasıdır. Hukukun din, mezhep ve etnik farklılıklara değil, çağdaş değerlere göre düzenlenmesi gerekir.

Bireylerin inançları nedeniyle farklı hukuka bağlı olmalarına yol açacak, ‘çok hukukluluk’un dinî ayrımcılığa neden olacağı, akıl ve çağdaş bilime dayalı lâik düzeni sarsacağı açıktır. Böyle bir düşüncenin Anayasa ve Evrensel değerleri yansıtan İnsan Hakları Sözleşmeleri karşısında koruma görmesi olanaksızdır. Bu nedenle, Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın ‘çok hukuklu sistem’e ilişkin anlayışı egemen kılma yolundaki söz ve davranışları lâiklik ilkesine aykırıdır.

Bunların yanısıra Cumhuriyet Başsavcısı esas hakkındaki görüşünde, Milli Nizam Partisi’nin kapatılması kararına göndermede bulunarak, Necmettin Erbakan’ın lâikliğe aykırı davranışlarının yıllar önce de belgelendiğini ileri sürmüştür.

Gerçekten, Necmettin Erbakan’ın Genel Başkanı olduğu Milli Nizam Partisi’nin kapatılmasına ilişkin 20.5.1971 günlü, 1971-1-1 sayılı Anayasa Mahkemesi kararında, kapatma nedenleri arasında sayılan kimi konuşmalarında; ‘kendilerinin imanlı Müslüman olduklarını, Avrupalılaşmanın anlamını bulamadığını, bir kadının kocasından boşanmak için iki şahidin kâfi geldiğini’, ‘ne diye Cuma günleri tatil yapmıyorsunuz da Pazar tercih ediliyor. Pazar günü Hıristiyanlar kiliseye giderler, Cuma günü tatil yapılsa da Müslümanlar rahatça camiye gitseler olmaz mı’ Ne mecburiyeti var bu milletin bu zulmü çekmeye’ dediği; ayrıca, kendilerinin millet olarak bin yıllık hak yoluna döneceklerini, kendisinin iktidara gelmesiyle Müslüman bir Türk Devleti’nin teşekkül edeceğini belirten söz ve eylemleri de yer almaktadır.

Böylece Necmettin Erbakan’ın, 1970’de, Milli Nizam Partisi’nin kuruluşundan beri dine dayalı hukuku devlete egemen kılmak düşüncesini kararlılıkla sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Bu nedenle, Erbakan’ın yasama sorumsuzluğu kapsamında olduğunu ileri sürdüğü çok hukukluluğa ilişkin konuşması, Anayasa’nın 4. maddesiyle değiştirilemeyeceği kabul edilen lâiklik ilkesinin sonucu olan hukuk birliği yerine çok hukukluluğu, diğer bir anlatımla dine dayalı hukuk sisteminin getirilmesini amaçlamaktadır. Milli Nizam Partisi’nden beri devam eden ve yinelenen bu düşünce ve konuşmaların lâiklik ilkesine açık aykırılık oluşturduğu tartışmasızdır.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır.

cc- İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 13.4.1994 günlü Meclis Grubu toplantısındaki; ‘Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak. Sorun ne’ Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kansız mı olacak’ Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum ama bunların terörizmin karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lâzım. Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart. Geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak altmış milyon buna karar verecek’ biçimindeki konuşması, kapatma nedenleri arasında sayılmıştır.

Necmettin Erbakan bu konuşmasında özetle, ‘Refah Partisi’nin iktidara gelmesiyle adil düzenin kurulacağını ancak iktidara gelmek için geçecek sürecin kanlı mı’ kansız mı olacağına altmış milyonun karar vereceğini’ söylemiştir. Konuşmadaki ‘Adil düzen’ le anlatılmak istenen dinî kurallara dayalı devlet düzenidir. Refah Partisi Genel Başkan Yardımcıları’ndan Ahmet Tekdal’ın 1993 yılında Hac’da yaptığı konuşmada sözünü ettiği ‘hak nizamı’ ile ‘adil düzen’ arasında anlam ve içerik bakımından herhangi bir farklılık bulunmamaktadır. Dine dayalı devlet düzeni özlemini yansıtan bu konuşma, Parti’nin genel eğilimini ve kararlılığını göstermektedir.

dd- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 13.5.1991 günü Sivas’ın Sıcak-Çermik beldesinde yaptığı ileri sürülen ‘Sen Refah Partisi’ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz. Çünkü başka türlü müslümanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş yok… Refah bir ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin… Bu parti islamî cihat ordusudur. Kendi kendine cihat ediyorum diye faaliyette bulunamazsın. Karargaha bağlı olmak zorundasın. Her faaliyette karargaha bağlı olmak zorundayız… Hepimiz Refah’lı olmaya mecburuz. Çünkü cihat ediyoruz… Şuurla Refah’a çalışan cennete gidiyor neden’ Çünkü Refah demek Kur’an nizamını hakim kılmak için çalışmak demektir’ biçimindeki sözleri iddianamede, kapatma nedenlerinden birisi olarak gösterilmiştir.

Davalı Parti savunmalarında, bu sözlerin söylenmediğini ifade etmiştir.

İddianamede yapıldığı ileri sürülen konuşma hakkında kanıt gösterilmemiştir. Her ne kadar, Sancak Dergisi’nin Ocak 1994 tarihli sayısında bu konuşmaya yer verildiği belirtilmiş ise de, konuşmanın yapıldığı saptanamamıştır.

Yalçın ACARGÜN ve Ali HÜNER bu görüşe katılmamışlardır.

ee- İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Necmettin Erbakan tarafından, lâiklik karşıtı söz ve davranışlarıyla tanınan kimi tarikat liderlerine, Devrim yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık konutunda yemek verilerek bu kişilere Devlet katında itibar gösterildiği ve eylemlerinin hoş karşılandığı ileri sürülmüştür.

­

Davalı Parti Genel Başkanı savunmalarında, iftar yemeğinin Başbakanlık Halkla ilişkiler Müdürlüğü tarafından düzenlendiğini, yemeğe çağrılanların Diyanet ve İlahiyat Fakülteleri yetkilileri olduğunu, içeride yemekte bulunan kimselerin sarık ve cübbelerinin bulunmadığını, yemeğin Refah Partisi Genel Başkanı sıfatıyla değil Başbakan sıfatıyla verildiğini, bu konuda TBMM’de verilen gensorunun reddedildiğini belirtmiştir.

Zamanın Başbakanlık Halkla İlişkiler Dairesi Başkanı, sözkonusu iftar yemeğine davet edilenlerin kendileri tarafından seçilmediğini ve çağrılan kişilerden de haberdar edilmediklerini 16.12.1997 günlü başvurusunda belirtmiştir.

Başbakan tarafından verildiği anlaşılan iftar yemeği davetine dinî giysilerle katılanlardan bir kısmının tarikat liderleri olarak tanınan kişiler olduğu, konuya ilişkin video banttan anlaşılmıştır.

İktidar Partisi’nin Genel Başkanı sıfatını taşıyan bir kimsenin lâiklik karşıtı söz ve eylemlerden kaçınmada herkesten daha dikkatli ve özenli olması gerekir. Parti Genel Başkanlığı yanında Başbakan olan bir kimsenin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra lâiklik ilkesinin gerçekleştirilmesine yönelik Anayasa’nın 174. maddesinde sayılan devrim yasalarına aykırı kıyafetler içindeki kişileri başbakanlık konutuna davet ederek bunların Devlet katında kabul gören kişiler olduğu görüntüsünü vermesi lâik hukuk düzeninin reddi anlamına gelmektedir.

Parti Genel Başkanının, partilerinin dinî görüntü ve anlayışa lâik devlet düzenini oluşturan kurallardan daha üstün bir yer verdiğini gösteren, açıkça siyasî çıkar ve nüfuz sağlamaya yönelik olduğu anlaşılan bu davranışının lâiklik ilkesine aykırılık oluşturduğunda duraksamaya yer yoktur.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır.

b- Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın Konuşmaları

­

İddianamede, Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın Nisan 1994 öncesi yaptığı konuşmasında, ‘Biz Kur’an nizamından yüz çevirenlerden, ülkesinde Allah Resulünü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız’, Nisan 1994 tarihinde hanımlara hitaben yaptığı bir başka konuşmasında, ‘sizleri ahirette Dünyada seçtiğiniz liderlerle çağıracağız… Bugün Kur’an’ın kaçta kaçı bu ülkede uygulanıyor hesap ettiniz mi’ Ben hesap ettim. Kur’anı Kerimin % 39’u bu ülkede ancak uygulanabiliyor. 6500 ayeti kerime rafa kaldırılmış… Kur’an kursu inşa ettin, yurt yaptın, çocuk okutuyorsun, öğretmenlik yapıyorsun, vaaz ediyorsun. Bunlar cihat bölümüne girmez. Ameli salih bölümüne girer. Hakkın ihkakı için, hakkın yayılması, Allahın kelimesi yükselmesi için yapılacak iktidar çalışmasına cihat derler. Cenabı hak bunu Siyasî mücerretten emretmemiş, cahudiden emretmiş. Ne demek’ Ordu halinde yapılır. Komutanı bellidir… Namaz kılmanın şartı iktidarın müslümanlaştırılmasıdır. Allah diyor ki, camilerden önce iktidar yolu müslüman olacak… Beş vakit namaz kılınacak yerler için kubbeler yapma sizi cennete götürmez. Çünkü bu ülkede Allah kubbe yapıp yapmadığını sormuyor. Sormayacak. Yetkili olup olmadığını soracaktır… bugün müslümanların yüz lirası varsa, bu yüz liranın 30 lirasını kız ve erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur’an kurslarına ayırırken, 60 lirasını da iktidara giden Siyasî kuruluşlara ayıracak… Allah bütün Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Bana tarikat menşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size diyorum ki, saçlarım adedince başlarım olsa, herbir baş Kur’an yolunda koparılsa yine bu sahip davasından vazgeçmeyecektir… Allahın size soracağı soru şöyle; Küfür düzeninde İslam devleti olsun diye niçin çalışmadın’ Erbakan ve arkadaşları parti görüntüsü altında bu ülkeye islamı getirmek istiyor. Savcı anladı. Savcı kadar biz anlasak bunu, meseleyi halledeceğiz… Bu ülkede dinin simgesinin Refah olduğunu Yahudi Abraham bile anlamıştır… kim iktidar müslümanın eline geçmeden cemaati silaha teşvik ediyorsa, ya o cahildir, ya başkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü hiçbir peygamber devleti ele geçirmeden harbe müsaade vermemiştir… Müslüman akıllı olur. Karşısındaki düşmanı nasıl yeneceğini göstermez. Kurmay çizer, asker uygular. Eğer kurmay planını açıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin komutanları üzerine vaciptir. Bizim görevimiz, konuşmak değil, asker olarak ordu içerisinde harpteki planı uygulamaktır…’;

29.11.1996 tarihli konuşmasında da ‘Mecliste 158 tane İmam-Hatip mezunu kökenli milletvekili var. Bizim derdimiz Lise-İmam Hatip ayırımı değil Liselileri de aynı imam hatip ruhuyla yetiştirmek… İnsanlara din dersi yetmez. Bir de ahirete hazırlık dersi konulmalıdır… Bu ülkede en büyük terör, en büyük isyan Allah’a ve Resulüne yapılıyor. Gelin bu ülkede hep birlikte Başbakanından Cumhurbaşkanına kadar hepimiz ölüm ve ölümden sonraki hayata hazırlık yaptıralım… Samsunsporun taraftarı olur da Allah’ın taraftarı olmaz mı bu Dünyada… Elhamdülillah şimdi kilit taşı omuzumuzda. Belediyeler merdiven kurdu. Köprünün ortasına ulaşdık. Bir buçuk milyar islam kurtuluş ordusu kuruyor. Bak Erbakan hocayı tanımayanlar duysun, o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır’ dediği ve böylece lâikliğe aykırı davranışlarda bulunduğu ileri sürülmüştür.

Davalı Parti savunmalarında, Şevki Yılmaz’ın 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (d) bendi uyarınca 30 günlük süre içinde Parti’den ihraç edildiğini, bu konudaki dava ve iddiaların düşmesi gerektiğini, bu nedenle davaya dayanak yapılamayacağını belirtmiştir.

Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın konuşmalarında, ‘cihat’ çağrısında bulunduğu ve şeriat düzenini savunduğu anlaşılmaktadır. Cihat, islam davası uğruna, şeriat düzenini yeryüzünde tümüyle hakim kılmak veya bu düzeni savunmak amacıyla yapılan savaştır.

Şevki Yılmaz hakkında Cumhuriyet savcılıkları’nca düzenlenmiş 16 fezleke bulunmaktadır. ‘Hac’daki konuşmasıyla ilgili olarak da İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Savcılığı’nca, TCK’nun 312. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle dava açılmış, bu dava adı geçenin milletvekili seçilmesi nedeniyle İstanbul 1 No.lu DGM’nin 14.5.1996 günlü, E. 1995/20; K. 1996/129 sayılı kararıyla durdurulmuş ve dokunulmazlığının kaldırılması için fezleke düzenlenmiştir.

Milletvekili seçilmeden önce ve sonra Şevki Yılmaz, yaptığı konuşmaların pek çoğunda, dinî, din duygularını ve dince kutsal sayılan değerleri siyasi propaganda aracı olarak kullanmıştır.

Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın cihat çağrısının, lâik düzenden yana olan vatandaşlar üzerinde kaygı ve korku yaratan nitelikte olduğu açıktır. Şeriat kurallarını egemen kılmaya yönelik bu davranışların lâikliğe aykırılık oluşturduğu kuşkusuzdur.

‘Din veya İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük Ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirisi’nde, tüm insanlarda bulunan onur ve eşitliğin Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın temel ilkelerinden biri olduğu, din ya da inanç özgürlüğünün tam olarak saygı görüp güvence altına alınması gerektiği, din ve inanç özgürlüğüne ilişkin konularda anlayış, hoşgörü ve saygıyı geliştirme ve dünyanın kimi yerlerinde din ve inanç konularında halâ gözlenen hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık uygulamalarını önlemek için tüm önlemleri almanın gerekliliği belirtildikten sonra, 2., 3., ve 4. maddelerinde, din ve inanç nedeniyle insanlar arasında ayrım gözetilemeyeceği ve bu tür ayrımcılığı yasaklamak için gerekli her türlü çabada bulunulması gerektiği belirtilmiştir.

Anayasa’nın Başlangıç’ının beşinci fıkrasıyla, 24. maddesi, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 87. maddesine aykırı olarak, dinî inançları insanlar arasında ayırımcılık yaratacak biçimde kullanıp siyasi çıkar sağlayan Şevki Yılmaz hakkında Davalı Parti, kapatma davasından önce herhangi bir soruşturma açtırmadığı gibi, bu konuşmaların benimsenmediğini belirten bir açıklama da yapmamıştır. Bu durum, Şevki Yılmaz tarafından söylenen sözlerin davalı parti tarafından da kabullenildiğini göstermektedir. Ayrıca kapatma davası açıldıktan bir ay sonra partiden ihraç kararı alınması da kapatma davasından kurtulmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilmiştir.

Atatürk ilkeleri ve lâiklik karşıtı söz ve eylemleri herkesçe bilinmesine karşın Şevki Yılmaz’ın önce Rize Belediye Başkanlığı için aday gösterilmesi, Belediye Başkanı olduktan sonra da Milletvekili seçilmesinin sağlanması, davalı Refah Partisi’nce bu kişinin lâiklik karşıtı söylem ve eylemlerinin benimsendiğinin açık bir kanıtıdır.

c- Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın Konuşmaları

İddianamede, Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın 14.3.1993 günü Kırıkkale’de yaptığı konuşmada, ‘Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır… Türkiye yıkılacak beyler, Türkiye Cezayir olur mu diyorlar’ Orada % 81 nasıl olmuşsa, % 20 falan değil, % 81 lere ulaşacağız. Boşuna uğraşmayın ey emperyalist batının, sömürgeci batının, vahşi batının ve Dünyayla beraber olacağız diyerek ırz ve namus düşmanlığı yapan, müslüman kadınının bacakları arasına insan yerine köpek yerleştirecek kadar köpekleşen ve enikleşen batının taklikçiliğine soyunmuş olan sizlere sesleniyorum. Boşuna uğraşmayın, Kırıkkalelilerin ellerinde gebereceksiniz’ dediği;

1992 yılında Almanya’da yapılan ve bir televizyon kanalı tarafından 24.11.1996 günlü programda yayınlanan konuşmasında da, ‘Asker kalkmış diyorki, PKK’lı olmanıza müsaade ederiz ama şeriatçı olmanıza asla. Bu kafayla çözemezsiniz çözüm isterseniz şeriatçılıktır’ denildiği, parti genel merkezince video-bantlara kaydedilerek çoğaltılıp il ve ilçelere gönderilen Hasan Hüseyin Ceylan’ın Kırıkkale konuşma bantlarından birinin savcılıkça yapılan soruşturmada Dalaman Refah Partisi ilçe başkanlığında ele geçirildiği ileri sürülmüştür.

Davalı parti savunmalarında, Hasan Hüseyin Ceylan’ın partiden ihraç edilmiş olduğunu ve konuşmalarının partiyi bağlamayacağını belirtmiştir.

Dosyadaki belgelerden Hasan Hüseyin Ceylan’ın iddia edilen bu konuşmaları yaptığı anlaşılmıştır.

Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan hakkında Kırıkkale’de yaptığı konuşma nedeniyle Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen Hz: 1996/54, No: 1996/1 sayılı fezlekeden, video banttaki konuşmanın bu kişiye ait olduğunun kanıtlandığı anlaşılmıştır. Öte yandan, Hasan Hüseyin Ceylan hakkında Devletin askeri kuvvetlerini alenen tahkir ve tezyif suçundan bir, halkı din ve mezhep farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etme suçundan iki ve Atatürk’ün manevî şahsiyetine hakarette bulunma suçundan da bir olmak üzere, toplam dört adet fezleke bulunmaktadır.

Hasan Hüseyin Ceylan’ın Kırıkkale’de yaptığı ve Parti Genel Merkezince propaganda amacıyla video banta alınarak tüm il ve ilçelerdeki parti teşkilatına dağıtılan konuşması ile diğer konuşmasında özellikle belli bir dinî görüş ve inanca sahip olanlarla olmayanlar arasında dine dayalı ayrımcılık ön plana çıkarılarak, şeriat kurallarının uygulanmasından yana olanların siyasî iktidarı ele geçirmeleri durumunda, karşı düşüncedekileri öldürecekleri belirtilerek, kışkırtıcı tutum ve davranışlarla eylem çağrısında bulunulmuştur.

Atatürk ilkeleri ve lâiklik karşıtı söylem ve eylemleri bilinen Hasan Hüseyin Ceylan’ın Parti listesinden aday gösterilerek Milletvekili seçilmesinin sağlanması, konuşmalarının Parti tarafından çoğaltılarak tüm Parti örgütüne gönderilmesi bu kişinin eylemlerinin davalı Refah Partisi’nce de benimsendiğini göstermektedir. Dava açıldıktan bir ay sonra partiden ihraç edilmesi kapatma davasını sonuçsuz bırakmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilmiştir.

d- Ahmet Tekdal’ın Konuşması

İddianamede Refah Partisi Ankara Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal’ın 1993 yılında Hac’da yaptığı ve 24.11.1996 günü Kanal D televizyonunda görüntülü olarak verilen konuşmasında,

­

‘Parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde, eğer bir millet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının tesisi sadedinde gayret sarfetmez ise kendisini iki bela karşılayacaktır. Bunlardan bir tanesi bütün münkerler karşısına gelecek, zulüm görecek ve zulmün neticesinde de helak olup gidecektir. Bir diğeri mükellef olduğu hak nizamının tesisi için çalışmadığı için cenabı hakka hesabını veremeyecektir ve bu takdirde de yine zelil olacaktır. İşte değerli kardeşlerim, bu hassasiyetlere dikkat etmek suretiyle hak sistemini tesis etmek isteyen ve bu uğurda mücadele eden topluluklara elden gelen gayretin gösterilmesi elbetteki vazifemizdir. Türkiye’de hak nizamı tesis etmek isteyen siyasal kadronun adı Refah Partisidir’ dediği ve böylece de lâikliğe aykırı davrandığı ileri sürülmüştür.

Davalı Parti ise savunmalarında, bu konuşmanın Hac’da yapıldığını, zamanının belli olmadığını, konuşmada montaj bulunup bulunmadığının araştırılmadığını, Partiyle ilişkilendirilemeyeceğini ve lâikliğe aykırılığın unsurlarını taşımadığını belirtmiştir.

Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal’ın bu konuşmasını 1993 yılında ‘Hac ziyaretinde yaptığı dosyada bulunan ve montaj olmadığı bilirkişi incelemesinde belirtilen video banttan ve çözümünden anlaşılmıştır. Konuşmada, hak nizamının kurulması için yaptığı çağrı ile şeriata dayalı devlet düzeni amaçlandığı sonucuna varılmıştır. Bu söylem ve amacın lâiklik karşıtı olduğu açıktır.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamıştır.

e- Şükrü Karatepe’nin Konuşması

İddianamede, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 günü Atatürk’ün hatırasını anmak için yapılan resmi törenden sonra, ‘Hakim güçler ya bizim gibi yaşarsınız, ya da her türlü fitneyi, fesadı içinize sokarız diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili bakanlar bile kendi dünya görüşlerini bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de, resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da lâik olduğumu sakın sanmayın. İnancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak bugünkü törenlere katıldım. Belki Başbakan’ın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Bu düzen değişmeli, Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin’ diyerek lâikliğe aykırı davrandığı ileri sürülmüştür.

Bu konuşmasından dolayı açılan dava sonucu Şükrü Karatepe, Ankara 1 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 9.10.1997 günlü, 1997/163 sayılı kararı ile halkı din farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan Türk Ceza Kanununun 312/2. maddesi uyarınca bir yıl hapis, 420.000 lira da ağır para cezası ile cezalandırılmış; bu karar Yargıtay’ca da onanarak kesinleşmiştir.

Şükrü Karatepe bu konuşmasında, müslümanların içlerindeki kini ve nefreti eksik etmemelerini isteyerek, halkı lâik düzene karşı olmaya çağırmıştır.

Haşim KILIÇ, sanığın eyleminin TCK’nun 312. maddesindeki suçu oluşturduğu görüşüyle bu gerekçeye katılmamıştır.

f- İbrahim Halil Çelik’in Konuşması

İddianamede, Refah Partisi Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik’in 8.5.1997 günü Meclis kulisinde yaptığı konuşmada, ‘Refah Partisi iktidarında imam hatipleri kapatmaya kalkarsanız kan dökülür. Cezayir’den beter olur. Ben de kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek. Fıstık gibi olacak. Ordu, 3.500 PKK’lı ile başedemedi. Altı milyon İslamcıyla nasıl başedecek, Rüzgara karşı işerlerse yüzlerine gelir. Bana vurana ben de vururum. Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum’ dediği ileri sürülmüştür.

Davalı Parti savunmasında, İbrahim Halil Çelik’in ihraç edildiğini belirtmiştir.

Ankara DGM Başsavcılığı ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yaptırılan soruşturmada dinlenen yeminli tanıklar, İbrahim Halil Çelik’in belirtilen konuşmayı yaptığını açıklamıştır.

Konuşma içeriğinden açıkça ‘Şeriat’ düzeninin istendiği ve Cezayir’deki gibi bir şiddetin özlendiği anlaşılmaktadır. Bu davranışın lâiklik karşıtı olduğu kuşkusuzdur.

İbrahim Halil Çelik hakkında, ‘Cumhurbaşkanı’na gıyabında hakaret’, ‘Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret’, ‘Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanuna muhalefet’, ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkında Kanuna muhalefet’, ‘Devletin Askeri Kuvvetlerini Alenen Tahkir ve Tezyif Etmek’, ‘Sendikalar Kanununa Aykırı Davranmak’, ‘Siyasi Partiler Kanununa muhalefet’, ‘görevi ihmal’, ve ‘Halkı din ve mezhep farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek’ suçlarından toplam onbir fezleke düzenlenmiştir.

Atatürk ilkeleri ve lâiklik karşıtı söz ve eylemleriyle tanınan İbrahim Halil Çelik’in, parti listesinden aday gösterilerek milletvekili seçilmesi, bu eylemlerin Refah Partisi’nce de benimsendiğini göstermektedir. Adı geçenin kapatma davasının açılmasından bir ay sonra Parti’den ihraç edilmesi de kapatma davasını sonuçsuz bırakmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilmiştir.

g- Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ı Cezaevinde Ziyareti

İddianamede, Refah Partisi Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ın terör örgütü liderlerinin büyük boy posterlerini salona astırarak düzenlediği Kudüs Gecesinde aydınlara zorla ‘şeriat enjekte edeceğini’ söylediği için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesince tutuklanmasından sonra, Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet Bakanı Şevket Kazan tarafından cezaevinde ziyaret edildiği belirtilmiştir.

Davalı Parti’nin savunmalarında, Sincan Belediye Başkanının tutuklu kaldığı cezaevinde Şevket Kazan tarafından ziyaret edildiği kabul edilmekte, ancak hükümet üyesi olarak yapılan bu ziyaret nedeniyle verilen gensoru TBMM’nce reddedildiğinden, aynı konunun yargı yerleri tarafından ele alınamayacağı ileri sürülmektedir.

Şevket Kazan’ın eyleminin değerlendirilebilmesi için öncelikle Adalet Bakanlığının ve Bakanın görev ve yetkilerinin açıklanması gerekir. Adalet Bakanlığı Anayasa ve idari yapı içinde özel bir konuma sahiptir. Adalet Bakanlığı, parlamenter sistem ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin benimsendiği Anayasadaki üç temel erkden biri olan yargının, anayasal yapıya uygun biçimde kurulması, geliştirilmesi ve işletilmesi ile yükümlüdür. Adalet Bakanlığı, hukuk düzeninin kurucu ve kollayıcısı olarak da Türk toplumunun ihtiyacı olan hukuksal yapıyı kurmak üzere kanun tasarıları ile diğer düzenlemeleri önermek, hazırlamak ve sonuçlandırmak; diğer bakanlıklar ve kamu kurumlarınca hazırlanan yasal düzenlemelerin Anayasa’ya ve hukuk sistemimize uygunluğunu ve çağdaş dünyadaki benzerlerine paralelliğini sağlamakla görevlidir. Bu görevleri nedeniyle Adalet Bakanı diğer Bakanlardan daha özel bir yetkiye sahip ve sorumluluk altındadır.

­

Öte yandan, Adalet Bakanına Anayasa ve yasalarla verilen görevler de diğer bakanlardan farklıdır. Adalet Bakanı’nın yargı organları üzerinde hiyerarşik bir yetkisi olmamasına karşın, temsil ettiği erk ile Anayasa’nın 159. maddesi uyarınca Hakimler ve Savcılar Kurulunun Başkanı olması da, kendisine özel bir görev ve sorumluluk yüklemektedir. Adalet Bakanı, politika ve idare anlayışı, tutum ve davranışlarıyla anayasal düzenin, lâik ve demokratik Cumhuriyetin ve yasaların en önde gelen koruyucu ve kollayıcısı olmak durumundadır. Adalet Bakanı, siyasî ve idari görevlerinde yasaların özüne ve sözüne uygun davranmakla yükümlüdür.

Sincan olayları ile suçlanarak tutuklanan ve sonradan bu eylemi nedeniyle cezalandırılan ve mahkûmiyeti kesinleşen Sincan Belediye Başkanı’nın, Adalet Bakanı tarafından tutuklu iken tatil gününde ziyaret edilmesinin özel bir anlamı olduğu kuşkusuzdur. Devletin koruması ve denetimi altındaki hükümlüler ve tutuklular özel kurallara bağlıdır. Adalet Bakanı, hiçbir hükümlü ve tutukluya diğerlerinden daha uzak veya daha yakın olamayacağı gibi bu anlayışa neden olacak bir uygulama içinde de bulunamaz. Hükümlülerden veya tutuklulardan birinin Adalet Bakanı tarafından kural ve gelenek dışı ziyaret edilmesi, onun hukuk dışı eylemlerinin benimsendiği ve onaylandığı anlamına gelir.

Kaldı ki, aynı zamanda Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı da olan Adalet Bakanı tarafından tutuk evinde ziyaret edilen Sincan Belediye Başkanı, belediye başkanlığı görevi ile hiçbir ilgisi olmayan lâiklik karşıtı bir takım siyasî gösteriler sergilemiş ve Anayasa’nın lâik Cumhuriyet ilkesine ve yasalara açıkça meydan okumuş ve toplumda büyük tepkilere neden olmuştur. Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın tutuklu Sincan Belediye Başkanını cezaevinde ziyareti, Sincan’da, Belediye Başkanınca başlatılan ve yürütülen lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı siyasî gösterilerin Refah Partisi’nce de benimsendiğini ve desteklendiğini gösteren ve bu yolla kamuoyuna verilen bir mesaj niteliğindedir.

Bu nedenlerle, Şevket Kazan’ın eylemi lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı görülmüştür.

Samia AKBULUT, Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu gürüşe katılmamıştır.

h- İddianamede, gereğinden fazla imam-hatip okulları ve ilahiyat fakülteleri varken, Milli Güvenlik Kurulu’nun, ihtiyaç fazlası imam hatip okullarının kapatılması veya bundan böyle yeni imam-hatip okulları açılmaması yolundaki tavsiye kararlarına karşın Refah Partisi propagandalarında, sürekli yeni imam-hatip okullarının açılmasını istediği belirtilmiş, bu davranışların da lâiklik ilkesine aykırılık oluşturduğu ileri sürülmüştür.

Davalı Parti ise, savunmalarında, iktidarları döneminde Milli Eğitim Bakanlığı’nın kendilerinde olmadığını ve Refah Partisi’nin hiçbir imam hatip okulu açmadığını açıklamıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yeni İmam Hatip Okulları’nın açılması ya da açılmış olan İmam Hatip Okulları’nın kapatılmaması konularında Davalı Parti’nin lâikliğe aykırı davranışlarıyla ilgili somut deliller sunulamamıştır.

ı- Sonradan Sunulan Deliller

Dava açıldıktan sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Davalı Partinin lâiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğini gösteren kimi kanıtlar ileri sürüldüğünden, bu kanıtlar da ayrı ayrı değerlendirilmiştir.

aa- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın Kanal 7’nin Kuruluş Yıldönümü Nedeniyle Yaptığı Konuşma

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 7.5.1996 günü yapılan bu konuşmada Necmettin Erbakan’ın; ‘…Bir devletin televizyonu olmadan devlet olmaz. Siz bugünkü kadronuzla bir devlet kursanız, bir televizyon kursanız, 24 saatten fazla neşriyat bile yapamazsınız. Siz devlet kurumayı ne zannediyorsunuz’ 10 sene evvel kendilerine bu sözü söylemiştim; bugün şimdi bu söz hatırıma geliyor. Çünkü, bir inanç, bir topluluk, belli bir dünya görüşünün sahibi olan insanlar, bugün Allah’a şükürler olsun bir televizyona sahip olmuşlardır. Bu çok büyük bir olaydır.

Şuur, televizyonun her noktasının aynı şuura sahip olmuş olması, bütünün ahenk içerisinde olmuş olması, fevkalade önemli bir olaydır. Televizyonu olmadan bir davanın yürümesi mümkün değildir. Kaldıki bugün yapılmış olan cihatta, yani halkın hakim olması için yapılmış olan mücadelede, televizyonu isterseniz topçu kuvveti olarak tarif edin, isterseniz hava kuvveti olarak tarif edin onun gidip bir tepeyi bombalamasından önce piyadenin gidip o tepeyi işgal etmesi, zaptetmesi mümkün değildir.

Onun için bugün yapılmış olan cihadı, televizyonsuz yapmanın imkanı yoktur. İşte bu kadar hayati bir konu için acıyıncaya kadar vereceğiz. Vereceğiz de ne olacak’… ölüm hepimize yakındır. İşte şimdi öldükten sonra her taraf zifiri karanlık olan bir anda, eğer bir şeyin gelip size yol göstermesini istiyorsanız, bilesiniz ki o şey, bugün inançla Kanal 7 için vereceğiniz bu para olacaktır. Bunu hatırlatmak için size bu hatıramızı naklettim.

Bundan dolayıdır ki, bu inançla hakikaten acıyıncaya kadar elimizden gelen fedakarlığı göstereceğiz. Ne mutlu Hak’kın hakimiyeti için inançla bu yolda hakikaten candan katkıda bulunanlara, Allah hepinizden razı olsun, Kanal-7’ye çok daha büyük başarılar nasip etsin. Esselamü Aleyküm’ dediğini, bunun da lâikliğe aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.

Davalı Parti ise savunmalarında, bu konuşmanın Afgan Mücahitleri için yapıldığını, basına açık olmadığını, ayrıca video-bantta atlamalar olduğunu, konuşmanın tamamının verilmediğini belirtmiştir.

Video-bant’ın incelenmesinden, baş tarafta Afgan Mücahitlerine hitap edildiği ancak, asıl amacın Kanal 7’ye yardım toplamak olduğu ve bu amaca yönelik bir konuşma yapıldığı anlaşılmaktadır. Yaptırılan bilirkişi incelemesinden de, bantta herhangi bir montaj olmadığı sonucuna varılmıştır.

­

Necmettin Erbakan’ın herkese açık olan bir toplantıda Kanal-7 için yaptığı konuşmada, ‘Hakkın hakim olması’ için yapılacak cihatta televizyonun önemi anlatılarak, bu yoldaki yayınların ‘topçu kuvveti’ veya ‘hava kuvveti’nin bir tepeyi bombalaması niteliğinde olduğu belirtilmiştir

Konuşmada, dine dayalı bir devlet düzeninin kurulmasını sağlamak amacıyla yapılacak propagandalarda televizyonun önemi belirtilerek, bu amacın gerçekleşmesi için yayın yapan televizyonlara yardım yapılması çağrısında bulunulmuş, bu davranışın öldükten sonra bu kişilere yararı olacağı belirtilmiştir.

Yukarıda Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın yaptığı konuşmaya ilişkin bölümde belirtildiği gibi ‘cihat’, islamî nizamı hakim kılmak veya bu nizamı savunmak amacıyla yapılan savaşları ifade etmektedir. Bu tür eyleme olur veren bir söylemin lâikliğe aykırı olduğu kuşkusuzdur.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamıştır.

bb- Çalışma Saatlerinin Ramazan Ayı’nda İftara Göre Düzenlenmesi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, çalışma saatlerini Ramazan Ayı’nda iftara göre düzenleyen 13.1.1997 günlü, 97/9022 sayılı ‘Bakanlar Kurulu’ kararının da Refah Partisi’nin lâiklik karşıtı eylemlerinden olduğu ileri sürülmüştür.

Söz konusu Bakanlar Kurulu Kararı hakkında Danıştay 12. Dairesi’nce lâiklik ilkesine aykırı bulunarak yürütmenin durdurulması kararı verilmesi Davalı Parti’nin bu konudaki eğilimlerini göstermektedir.

3- Genel Değerlendirme

‘Esasın incelenmesi’ bölümünde açıklandığı gibi, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile birçok maddelerinde ‘lâiklik’ten söz edilmiş, 2. maddesiyle de ‘lâiklik’ Cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olarak kabul edilmiştir. Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasıyla 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 78. maddesine göre, Siyasî Partiler, Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen ‘Cumhuriyetin nitelikleri’ne ve bu bağlamda ‘lâiklik ilkesine’ aykırı amaçlar güdemezler, bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar. öte yandan Anayasa’nın 24. ve Siyasî Partiler Kanunu’nun buna koşut 87. maddesinde, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî ve hukukî temel düzeninin kısmen de olsa, dinî esas ve inançlara dayandırılamayacağı, siyasî amaçla veya siyasî menfaat temini maksadıyla dinin veya dinî duyguların yahut dince mukaddes sayılan şeylerin istismar edilemeyeceği ve kötüye kullanılamayacağı öngörülmüş; siyasî partilerin bu yolla propaganda yapmaları yasaklanmıştır.

Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında, bir siyasî partinin Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı faaliyetlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespiti halinde temelli kapatılacağı belirtilmektedir.

Davalı Parti savunmalarında, Türkiye’nin başta İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi olmak üzere kimi uluslararası sözleşmeleri kabul ettiğini, iç hukuk normu ile ulusalüstü norm arasında bir çatışma söz konusu olduğunda, mahkemelerin ulusalüstü normu doğrudan uygulaması gerektiğini, ulusalüstü normların iç hukuka üstün ve bağlayıcı normlar olduğunu ileri sürmüştür.

Anayasa Mahkemesi, siyasî parti kapatma davalarında usulüne uygun biçimde yürürlüğe konulan andlaşma kurallarını da gözetmektedir. Bu nedenle, kararlarında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesine ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmaktadır. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır.

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 11. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin barışçı amaçlarla dernek kurma özgürlüğüne sahip olduğu belirtilmiş, ikinci fıkrasında ise, bu hakların kullanılmasına, ulusal güvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, genel sağlık ve ahlak veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için ancak yasalarla kısıtlamalar getirilebileceği kabul edilmiştir.

Öte yandan, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 30. ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 17. maddesinde, Bildirge veya Sözleşmenin hiçbir hükmünün, burada ileri sürülen hak veya özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan etkinlik veya eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamayacağı öngörülmüştür.

Refah Partisi Genel Başkanı ile Genel Başkan Yardımcıları ve milletvekillerinden kimilerinin, lâiklik karşıtı beyan ve davranışlarıyla, demokratik hak ve özgürlükleri, demokrasiyi ortadan kaldıracak olan şeriat düzeninin getirilmesi için araç olarak kullandıkları anlaşılmıştır. Bu tür davranışların, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasıyla, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 30. ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 17. maddesi karşısında korunmaları olanaksızdır.

Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, ‘Alman Komünist Partisi’, ‘A. Association ve H.v. Avusturya’ ve ‘Glimmerveen ve Hagenback v. Hollanda’ vaka’larında totaliter ideolojileri savunmak amacıyla Sözleşme’den yararlanılamıyacağını kabul etmiştir.

23.7.1995 gününde yapılan değişiklikten sonra, Anayasa’nın 69. maddesinde, siyasî partilerin kapatılabilmesi için 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce saptanması esası getirilmiştir.

22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 103. maddesinin birinci fıkrasında, bir siyasî partinin bu Kanunun 78 ila 88 ve 97. maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, Anayasa Mahkemesi’nce kapatılacağı açıklanmış, ikinci fıkrasında da, parti üyelerinin eylemleri nedeniyle kapatma kararı verilebilmesi için, 101. maddenin (d) bendinde parti üyeleri yönünden aranan koşulların gerçekleşmesi öngörülmüştür.

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendinde, parti genel başkanı, genel başkan yardımcısı ve genel sekreterin Kanunun dördüncü kısmındaki yasaklara aykırı yazılı veya sözlü beyanları partinin kapatılması için yeterli sayılmış iken; 101. maddenin (d) bendinde, parti üyelerinin eylemleri nedeniyle partinin sorumlu tutulabilmesi, başka bir anlatımla partinin yasak eylemlerin mihrakı haline geldiğinin kabulü için, bu maddede yazılı koşulların gerçekleşmesi gerekli görülmüştür.

Anayasa’nın 69. maddesinin 23.7.1995 günü yapılan değişiklik sonucu kabul edilen altıncı fıkrası ile kapatılmasına neden olan fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce saptanması durumunda bir siyasî partinin kapatılmasına karar verilebileceği öngörülmüştür.

Demokratik yaşamı tehdit eden, ondan yoksun kalmaya yol açacak eylemlere girişen veya bu tür amaçları taşıyan siyasal partilerin kapatılmaları doğal karşılanmalıdır. Tersine düşünce, başka biçim ve adla gerçekleştirilmesi olanaksız sakıncalı amaçların siyasal parti kimliğiyle gerçekleştirilmesi sonucunu doğurur.

Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasıyla, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19., İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 10. maddelerinde herkesin düşünce ve bunları anlatım özgürlüğü bulunduğu kabul edilmekle beraber, Anayasa’nın 13. maddesiyle, 26. maddesinin ikinci fıkrasında, bu hürriyetlerin kimi durumlarda yasayla sınırlandırılacağı açıklanmış; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 30. ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 17. maddesinde, Bildirge ve Sözleşme’nin hiçbir hükmünün devlet, grup veya kişiye bu maddelerdeki hak veya özgürlüklerden hiçbirini yok etmeyi amaçlayan bir etkinlik veya eylemde bulunmayı haklı kılacak biçimde yorumlanamayacağı belirtilmiştir. Nitekim, İnsan Hakları Avrupa Komisyonu ve Divan pekçok kararında, eyleme çağrı niteliğinde demokrasiyi yok etmeyi amaçlayan düşünce beyanını parti kapatma nedeni olarak kabul etmiştir. Amaçlarına ulaşmak için demokrasi ile hak ve özgürlükleri araç olarak kullandıkları kanıtlanan siyasi partilerin; bu eylemleri nedeniyle kapatılmalarında yukarıda belirtilen Anayasa ve ulusalüstü kurallara aykırılık yoktur.

Açıklanan nedenlerle, düşünce ve düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü kapsamında kaldığı ileri sürülerek kimi beyanlar nedeniyle parti kapatma cezası verilemeyeceği yolundaki Davalı Parti savunması yerinde görülmemiştir.

4121 sayılı Yasa’nın 9. maddesiyle değiştirilen Anayasa’nın 69. maddesine ilişkin Anayasa Komisyonu raporunda ‘… komisyonumuz, siyasî partilerin bu ilkelere uygun hareket etmelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlemiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olmasıdır. İkinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır. Bu iki durum, Anayasa’nın mer’i metninde de, teklifte de biribirinden yeteri açıklıkla ayrılmamıştır. Komisyonumuz, bu ayırımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır. Bu hüküm Federal Almanya Anayasasının 18. maddesinden esinlenmiş olup, partilere çok daha sağlam hukukî teminat getirmektedir’ denilmektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrasının Anayasa Mahkemesi’nin 9.1.1998 günlü ve Esas 1998/2, Karar 1998/1 sayılı kararıyla iptalinden sonra Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi, Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasıyla uyumlu hale gelmiştir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendinde, parti genel başkanı, genel başkan yardımcısı ve genel sekreterinin bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı sözlü veya yazılı beyanda bulunmaları, temsil ettikleri parti için kapatma nedeni sayılmıştır. Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (d) bendinde, parti üyelerinin Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı söz ve eylemleri nedeniyle hüküm giymeleri sonucu, partiden kesin olarak ihracı istenmedikçe mensubu oldukları partinin kapatılması için dava açılamayacağı öngörülmüş iken, parti genel başkanı, genel başkan yardımcısı ve genel sekreteri için böyle bir koşul öngörülmemiştir. Kuşkusuz, bu farklı düzenlemenin nedeni, partiyi temsile yetkili kimselerin söz veya beyanlarının parti adına söylenmiş olması ve parti görüşünü temsil etmesidir. Yasakoyucu parti temsilcilerinin eylemlerine daha çok önem vermiş, bu kimselerin söz ve beyanlarından dolayı partinin kapatılması için ‘hüküm giyme’ koşulunu aramamıştır.

Öte yandan, gerek Anayasa’nın 1982 tarihinde yürürlüğe giren 68. maddesinin dördüncü fıkrasında ve gerekse 1995 yılında değiştirilen dördüncü fıkrasında ‘lâik Cumhuriyet ilkesi’ne aykırı eylemler, yasak eylemlerden sayılmıştır. Bu konuda herhangi bir yasal değişiklik olmadığı için Parti Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı ve parti üyelerinin Anayasa’nın 68. ve 69. maddesinin değiştirildiği 23.7.1995 gününden önceki eylemlerinin de değerlendirilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın; Yükseköğretim Kurumları öğrencilerinin başörtüsü kullanmalarını destekleyen, çok hukuklu sistemi savunan beyanları ile kimi tarikat liderlerine Başbakanlık Konutunda iftar yemeği vermesine ilişkin davranışları; Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan’ın Sincan Belediye Başkanı’nı tutuklu olduğu sırada ziyareti ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal’ın 1993 yılında Hac’ta yaptığı ve 24.11.1996 günü Kanal-D televizyonunda görüntülü olarak verilen konuşması; 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 78., 84. ve 87. maddeleri ile Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında öngörülen ve Cumhuriyetin temel niteliklerinden olan ‘lâiklik ilkesi’ne aykırılık oluşturduğundan Refah Partisi’nin Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendiyle, Anayasa’nın 69. maddesi uyarınca kapatılmasına karar verilmesi gerekir.

­

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendinde sayılan parti yetkililerinin, dördüncü kısımda belirtilen yasaklara aykırı söz ve eylemlerinin, aynı zamanda Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında ve Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinde yer alan ‘odak’ ya da ‘mihrak’ olmaya esas alınacağı kuşkusuzdur.

Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik ile Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin, kamuoyunu yoğun biçimde meşgul eden ve süreklilik, yoğunluk ve kararlılık gösteren lâiklik karşıtı söz ve eylemleri, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında yer alan 78, 84 ve 87. maddeleriyle Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırılık oluşturduğu halde, Refah Partisi’nin hareketsiz kalarak bunlara karşı kapatma davasından önce herhangibir işlem yapmamış olması, bu eylemlerin davalı Parti tarafından benimsendiğinin ve desteklendiğinin açık bir göstergesidir.

Bu nedenlerle, davalı Refah Partisi’nin 2820 sayılı Yasa’nın 103. ve Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi gerekir.

4- Kapatma Kararının Sonuçları

Siyasi Parti’nin kapatılmasına ilişkin karar partinin (kurucuları dahil) üyeleri ile partili milletvekilleri yönünden farklı sonuçlar meydana getirmektedir.

a- Partili Milletvekilleri

Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında, ‘partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin millevekilliği, bu kararın Resmî Gazete’de gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar’ denilmiştir.

Anayasa’nın bu kuralı, hiçbir yoruma ve kuşkuya gerek kalmadan doğrudan uygulanabilecek somut norm niteliğindedir. Benzerleri kimi Avrupa ülkeleri anayasalarında da yer alan bu yaptırım, Davalı Parti’nin savunmalarında ileri sürdüğünün tersine, herhangi bir ceza hükmünün verilmesine bağlı bulunmamaktadır.

Bu gerekçelerle, söz ve eylemleriyle Refah Partisi’nin kapatılmasına neden olan Konya Milletvekili Necmettin Erbakan, Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan, Ankara Milletvekili Ahmet Tekdal, Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İ. Halil Çelik’in milletvekilliklerinin gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı günde sona ereceğine karar verilmesi gerekir.

b- Parti (Kurucuları Dahil) Üyeleri

Anayasa’nın 69. maddesinin sekizinci fıkrasında, ‘bir siyasî partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmî Gazete’de gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamazlar’ denilmektedir.

Yukarıda açıklanan gerekçelerle, söz ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan üyeleri Necmettin Erbakan, Şevket Kazan, Ahmet Tekdal, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan, İ. Halil Çelik ile Şükrü Karatepe’nin gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süre ile bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına karar verilmesi gerekir.

IX- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.5.1997 günlü, SP.l3.Hz.1997/109 sayılı İddianamesi’yle Refah Partisi’nin Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası göndermesi ile 68. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü:

1- Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri nedeniyle Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendi ve 103. maddesinin birinci fıkrası gereğince REFAH PARTİSİ’NİN KAPATILMASINA, Haşim KILIÇ ile Sacit ADALI’nın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

2- Beyan ve eylemleri ile Parti’nin kapatılmasına neden olan, Konya Milletvekili Necmettin ERBAKAN, Kocaeli Milletvekili Şevket KAZAN, Ankara Milletvekili Ahmet TEKDAL, Rize Milletvekili Şevki YILMAZ, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin CEYLAN ve Şanlıurfa Milletvekili İ. Halil ÇELİK’in milletvekilliklerinin Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrası hükmü gereğince, gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihte sona ermesine, OYBİRLİĞİYLE,

3- Beyan ve eylemleri ile Parti’nin kapatılmasına neden olan üyeleri Necmettin ERBAKAN, Şevket KAZAN, Ahmet TEKDAL, Şevki YILMAZ, Hasan Hüseyin CEYLAN, İ. Halil ÇELİK ile Şükrü KARATEPE’nin Anayasa’nın 69. maddesinin sekizinci fıkrası gereğince gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süre ile bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına, OYBİRLİĞİYLE,

4- Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi gereğince Hazine’ye geçmesine, OYBİRLİĞİYLE,

5- Birtrilyonikiyüzotuzaltımilyar lira devlet yardımının Parti’ye ödenmemesine ilişkin 12.1.1998 günlü, E.1997/1 (Siyasi Parti-Kapatma) sayılı tedbirin, gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasına kadar devamına, OYBİRLİĞİYLE,

6- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na, Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE,

16.1.1998 gününde karar verildi.

BaşkanAhmet Necdet SEZER BaşkanvekiliGüven DİNÇER ÜyeSelçuk TÜZÜN
ÜyeSamia AKBULUT ÜyeHaşim KILIÇ ÜyeYalçın ACARGÜN
ÜyeMustafa BUMİN ÜyeSacit ADALI ÜyeAli HÜNER
ÜyeLütfi F. TUNCEL ÜyeFulya KANTARCIOĞLU

GEREKÇEDE KARŞIOY YAZISI

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 103. maddesinin ikinci fıkrasının iptaliyle ilgili karara yazdığım karşıoy gerekçesindeki düşünce ile aynı yasanın 101. maddesi tümüyle geçerliğini kaybettiğinden karardaki ‘101. maddenin (b) bendine dayanan gerekçe bölümüne’ katılmıyorum.

        BaşkanvekiliGüven DİNÇER

 

KARŞIOY YAZISI

Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, cezaevinde tutuklu bulunan Sincan Belediye Başkanı’nı özel otosu ile ziyaret etmiştir. Herhangi bir basın organına olayla ilgili olarak laikliğe aykırı beyanda bulunmamıştır. Şevket Kazan’ın Türk Ceza Kanunu’nun 312/2. maddesinde suçtan tutuklu bir kişiyi ziyareti eylemi ile Anayasa’nın 68. maddesinin laik Cumhuriyet ilkelerine aykırılık eylemi arasında doğurdan bir illiyet bağı olmadığı görüşündeyim.

Bu nedenle gerekçede çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

        ÜyeSamia AKBULUT

 

 

KARŞIOY GEREKÇESİ

Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olması nedeniyle, kuruluşları, çalışmaları ve kapatılmaları anayasal kurallara bağlanarak önemli yaptırımlar ve güvenceler sağlanmıştır. Özellikle 1995 yılında Avrupa Birliğine uyum sağlamak, hak ve özgürlüklerde ‘ulusalüstü standartları’ yakalamak amacıyla Anayasa’da önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu kapsamda, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin sebepler oldukça daraltılarak demokratik ülkelerde uygulanan ölçütler siyasî hayata geçirilmiştir. Ancak, bu anayasal değişikliklere rağmen Siyasî Partiler Kanunu’nda bu gelişmelere uygun düzenlemeler yapılmamış, bilhassa partilerin eylemlerinden dolayı ‘suç odağı haline’ gelmelerinin yasal koşulları belirtilmediğinden belirsizlikler Mahkeme içtihatlarıyla doldurulmaya çalışılmıştır. Oysa, Anayasa’nın birçok maddesinde hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemelerin mutlaka yasa ile yapılması gerektiği tartışılmaz bir gerçektir. Kanun hükmünde kararnamelerle bile düzenlenemeyecek bu alanın yargı organlarının içtihatlarına bırakılması Yasama Organı’nın kendi yetkilerini devretmesi anlamına gelir.

1961 ve 1982 Anayasaları ile siyasî partilerin kapatılma davalarının Anayasa Mahkemesi’ne verilmiş olması partiler lehine getirilen bir güvencedir. Anayasa Mahkemesi’nin yapısı itibariyle çeşitli anayasal kurumlarda yetişmiş, orada kazandıkları bilgi ve deneyimleri bu mahkemeye taşıyabilecek mensuplardan oluşması nedeniyle, olayların değerlendirilmesi ve içtihatların oluşumunda değişik bakış açıları ve boyutlardan faydalanma olanağı amaçlanmıştır. Siyasî partilerin kapatılma davalarında da, ülkenin içinde bulunduğu siyasî, iktisadî, sosyal ve hukuksal şartlar gözönünde tutularak belirtilen değişik bakış ve boyutlardan denetim yapılması öngörülmüş, böylece Anayasa Mahkemesi kararlarına daha geniş bir perspektif kazandırılması hedeflenmiştir. Mahkemenin uluslararası normları uygulama konusunda elverişli bir ortama sahip olması da partiler yönünden bu önemi daha da arttırmıştır. Çağdaş demokratik toplumlarda, Anayasa’ların temel fonksiyonu insan hakları ve özgürlüklerini genişletmek ve teminat altına almaktır. Anayasa Mahkemesi’nin görevi de bu hedeflerin korunması ve hayata geçirilmesine destek vermektir. Bu nedenle, siyasal partilerin de güvencesidir.

I- ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERDE SİYASİ PARTİ VE SINIRLARI

Çağdaş demokratik ülkeler seviyesine ulaşmayı hedefleyen Türkiye, bu amaçla temel hak ve hürriyetlerin korunmasına yönelik uluslararası andlaşmaları daima ilk imzalayan devletler arasında yer almıştır.­

İnsan haklarının korunması açısından önemli kurallar içeren Birleşmiş Milletler (BM) Andlaşması Türkiye tarafın­dan 15.5.1945 tarihli ve 4801 sayılı Yasa ile onaylanmış ve BM’in kurulmasından sonra ‘temel hak ve hürriyetler’ uluslararası hukukun ana kavramlarından biri haline gelmiştir. BM Andlaşmasını imzalayan devletler temel hakların daha sağlam güvencelere kavuşturulması için çalışmalarını sürdürmüşler ve 10.12.1948’de BM Genel Kurulu tarafın­dan ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ kabul edilmiştir. Bu beyanname uluslararası hukuk bakımından bir andlaşma olmamasına ve devletleri hukuksal yönden bir yükümlülük altına sokmamasına rağmen, ulusal ve uluslararası düzeyde etkisini göstermiş ve çeşitli uluslararası sözleşmelere esin kaynağı olmuştur (Gölcüklü, F.-­Gözübüyük, Ş., Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Gn. 2. bs., Ankara 1996, s.4).

Bunlardan en önemlileri hiç şüphesiz, Türkiye tarafından 12.12.1949 tarihli ve 5456 sayılı Yasa ile onaylanan ve Türkiye’nin 8.8.1949 tarihinden itibaren Avrupa Konseyi üyesi olmasını sağlayan, ‘Avrupa Konseyi Statüsü’ ile Avrupa Konseyi tarafından hazırlanarak, 4.11.1950 tarihinde Türkiye’nin de aralarında bulunduğu onbeş devlet tarafından Roma’da imzalanan ve 3.9.1953 tarihinde yürürlüğe giren ‘İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’dir. ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ (AİHS) de denilen bu Sözleşme Türkiye tarafından (10.3.1954 tarihli ve 6366 sayılı Yasa ile onay­lanması uygun bulunarak) 18.5.1954 tarihinde onaylanmıştır.

Ek protokollerle sürekli olarak geliştirilen ve noksanlıkları giderilen; ayrıca, uluslararası bir yargısal denetim mekanizması kurarak, bireye sağlanan güvenceyi yaptırıma bağlayan; böylece temel haklar alanında en gelişmiş ve en etkili sözleşme haline gelen AİHS demokratik devlet anlayışını somutlaştıran bir belgedir (Gölcüklü-Gözübüyük, age, s. 7).

Türkiye, 28.1.1987’de bireysel başvuru hakkını; 1989 yılında da Divanın zorunlu yargı yetkisini tanımış ve bu suretle Sözleşme Türkiye açısından tam olarak işler hale gelmiştir.

Andlaşmaların ve bu cümleden olmak üzere AİHS’nin Türk huku­kundaki yeri konusunda 1982 Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkra­sı açık bir ilke getirmektedir: ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.’

Anayasa’da yeralan bu ilkeden de anlaşılacağı üzere, Türk hukuk düzeninde andlaşmaların yasa gücünde olduğu ve doğrudan hüküm doğurduğu konusu tartışmasızdır. Bir andlaşma usulüne uygun olarak yürürlüğe girdiği anda iç hukuka intikal etmiş olur ve onun bir parçası olarak doğrudan sonuç doğurur. Anayasa’nın ‘Temel Haklar ve Ödevler’ başlıklı İkinci Kısmının genel hükümleri düzenleyen Birinci Bölümünün genel gerekçesinde de insan hakları konusunda Türkiye’nin imzalayıp onaylamış bulunduğu andlaşma ve sözleşmelerin ve özellikle AİHS’nin milli hukukumuza dahil olduğu belirtilmektedir.

Anayasamızın 15. maddesinde, savaş ve benzeri durumlarda bile temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının ancak ULUSLARARASI YÜKÜMLÜLÜKLERİN ihlâl edilmemesi kaydıyla durdurulabileceğinin belirtilmiş olması, Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülememesi SÖZLEŞMELERE anayasal bir üstünlük tanındığının dayanaklarıdır. Bu nedenle, sınırlayıcı ULUSAL YASA ile ULUSLARARASI SÖZLEŞME arasında bir çatışma olması durumunda, sözleşmenin gerisindeki genişletici iradeyi, yasayı belirleyen sınırlayıcı iradeye üstün sayarak özgürlükçü bir yorum getirilmesi, tüm uygar ülkelerin benimseyip uyduğu demokratik toplum düzeninin kurallarına uygun bir yaklaşım olur.

Belirtilen bu nedenlerle, doğrudan uygulanabilir normlar ihtiva eden AİHS hükümlerinin Türk mahkemeleri tarafından uygulanması zorunludur. Türkiye’nin de bireysel başvuru hakkını tanımak suretiyle yetkisini kabul ettiği sözleşmedeki karar organlarının Sözleşmenin ihlâl edildiğine karar verebilmesi ve temel hakları ihlâl eden ülkeyi mahkûm edebilmesi bu zorunluluğu daha da belirginleştirmektedir.

Bu görüşler giderek yüksek mahkemelerce de kabul görmekte ve bu yöndeki içtihatlar artmaktadır. Nitekim, Danıştay’ın bazı karar­larında uluslararası sözleşmelerin iç hukukta yasalarüstü bir konumda olduğu ve yargı organları için de bağlayıcı nitelik taşıdığı belirtilmektedir (Dan.5. Dai, 22.5.1991, E. 86/1723, K.91/933; Dan. 10. Dai., 10.11.1992, E.91/1262, K.92/3911).

Buna karşılık, Anayasa Mahkemesinin bugüne kadar verdiği kararlarda, AİHS ve insan haklarını ilgilendiren diğer sözleşmelerle ilgili yorumunun farklı olduğu; çeşitli kararlarda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile AİHS’ni doğrudan uygulamamasına ve tek başına bir norm olarak kullanmamasına karşılık, destek-ölçü norm olarak uyguladığı bilinmektedir. Diğer taraftan, Anayasa Mahkemesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, AİHS, Helsinki Nihai Senedi, Paris Şartı ve Viyana Deklarasyonundan alıntılar yaptığı kararlarında, bu belgelerin temel hakların sınırları ile ilgili hükümlerine atıflar yapmakta, ancak bu sınırlamalar için şiddet ve terörle açık ve yakın bir bağlantı şartının gerekip gerekmediği konusuna girmemektedir.

Ancak, yukarıda da belirtildiği gibi, Anayasa’da yer alan bir hükmün benzeri sözleşmede de yer almaktaysa ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (AİHK) ile Avrupa İnsan Hakları Divanı (AİHD) bunu belirli bir şekilde yorumlamaktaysa, bu yoruma uygun davranmak gerekecektir.

Bu nedenle, özellikle AİHK’nun Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP), Sosyalist Parti (SP), HEP ve Demokrasi Partisi’nin başvurularını kabul edilebilir bulmasından ve AİHD’nin TBKP’nin müracaatını kabul ederek Türkiye’yi mahkûm etmesinden sonra, Anayasa Mahkemesi’nin, AİHS hükümlerini doğrudan uygulamasının ya da en azından AİHS ile ilgili yorumunu Komisyonun ve Divanın yorumu ile uyumlu bir hale getirmesinin isabetli olacağını düşünmekteyim. Zira, yukarıda belirtildiği gibi, AİHS ile ilgili yorumda en son sözü söyleme yetkisi AİHK ve AİHD’na ait bulunmaktadır.

AİHS’nin 1 1. maddesine göre, ‘Her şahıs asayişi ihlâl etmeyen toplantılara katılmak ve başkalarıyla birlikte sendikalar tesis etmek ve kendi menfaatlerini korumak üzere sendikalara girmek hakkı da dahil olmak üzere, dernek kurmak hakkını haizdir.’ Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, ‘Bu hakların kullanılması demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir’ denilmektedir.

Siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin kararlar önce AİHK, arkasından da AİHD önüne götürülecek olursa, bu organlar ‘incelemelerini sadece AİHS hükümleri içinde kalarak’ yapacaklarından, kapatma kararının öncelikle AİHS’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla bağdaşması gerekmektedir.

Söz konusu fıkradan, örgütlenme hakkının kullanılmasının milli güvenliğin, kamu emniyetinin, düzenin, sağlığın, ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması ya da suçun önlenmesi gibi sebeplerle yasayla sınırlanabileceği; ancak bu sınırlama nedenlerinin demokratik bir toplum için gerektiği zaman ve ölçüde kullanılabileceği anlaşılmaktadır. Aksi halde, kısıtlama, AİHS’nin sınırlarını aşacak ve bunun ihlâli sonucunu doğuracaktır.

Anayasa Mahkemesi Refah Partisi davasında hangi kısıtlama sebeplerine dayanıldığını gerekçesinde belirtmemiştir. Oysa, yukarıda belirtilen kısıtlama sebeplerinden millî güvenliğin korunması sebebine dayanmak için, örgütlenmenin, ülke topraklarını parçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelik hareketlerin bölge barışını bozma eğilimi gösterdiği veya komşu devletlerin, düşmanca amaçlarına hizmet edildiği delillendirilmeli; kamu güvenliğinin korunması sebebini ileri sürebilmek için, parti örgütünün terörü desteklediği veya yönettiği, halk arasında kin ve husumet duyguları­nı körüklediği ispat edilmeli, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine dayanabilmek için de terörle partinin bağlantısı kanıtlanmalıdır.

Diğer taraftan, ‘Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr Sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağladığı şeklinde tefsir olunamaz’ hükmünü içeren 17. maddesi, AİHK ve AİHD içtihatlarında yaygın bir uygulama alanına sahip bulunmamaktadır AİHK, Federal Alman Anayasa Mahkemesinin Komünist Partisini kapatma kararı üzerine yapılan başvuruyu, AİHS’nin 11. maddesinin 2. fıkrasının uygulanmasını gereksiz görerek sadece 17. maddesine dayanarak reddetmiş, ancak, Komisyonun 20.7.1957 tarihli bu kararı, 17. maddenin tek başına uygulanmasının, ilgililerin AİHS’de öngörülen hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılacağı şeklinde yanlış yorumlanmasına yol açabileceği gerekçesiyle eleştirilmiştir.

  1. maddenin, hak ve özgürlüklerin yok edilmesi amacına ulaşılmasını kolaylaştıran ifade ve örgütlenme özgürlüklerini kapsadığı girmeyen veya kötüye kullanıldığı ya da kullanılacağı ispatlanamayan hak ve özgürlüklerin sınırlanmasının Sözleşmeye aykırılık oluşturduğu gerekçesiyle AİHK ve AİHD söz konusu karar dışında, 17. maddeyi tek başına uygulamamıştır.

AİHK, 17. maddeyi tek başına uyguladığı için eleştirildiği Alman Komünist Partisi ile ilgili kararında, ‘Federal Alman Anayasa Mahkemesi, Alman Komünist Partisinin proleterya ihtilalini ve diktatörlüğünü amaçladığını, Komünist Partisi’nin kendi açıklamalarına dayanarak tespit ettiğine dikkat etmiş; Komünist teorinin de bunu teyid ettiğini belirtmiş, sonuç olarak da diktatörlüğün hiçbir bakımdan AİHS ile bağdaşmadığını vurgulamıştır (Gölcüklü-Gözübüyük, age., s. 363).

Buna karşılık, AİHK, Sosyalist Parti’nin başvurusunu (21237/93), ‘dernek kurma özgürlüğünün, bu özgürlüğün Sözleşme’yi ihlal eden amaçlara ulaşmak için kullanıldığı kesin bir şekilde İSBAT EDİLMEDİĞİ sürece, Devletin çıkarlarının korunması için feda edilebilecek bir değer olmadığı’ ve adı geçen Partinin kapatılmasına ilişkin kararın, ‘Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrasınca, demokratik bir toplumda zorunlu sayılamayacağı’ düşüncesiyle kabul etmiş ve oybirliği ile Sözleşmenin 11. maddesinin ihlâl edildiği sonucuna varmıştır.

AİHK, söz konusu başvuru ile ilgili olarak 26.11.1996 tarihinde yayınlanan raporunda, ‘siyasi bir partinin amacı, vatandaşların ülkenin içinde bulunduğu problemler için neler düşündüklerini söyleyebilmelerini sağlamak olduğu gibi, siyasî iktidarın yürürlüğe koyabileceği kesin çözümler sunmaktır. Bu sadece olumlu karşılanan görüşler ya da zararsız veya önemsiz sayı­lan görüşler için geçerli değil, ama şaşırtan veya endişe verici görüşler için de geçerlidir; zira ‘demokratik bir toplum’ için gerekli olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük bunu gerektirmektedir. Bundan dolayı, resmi görüşlerin ve icraatların muhalifleri siyasi arenada yerlerini bulabilmelidirler (AİHD, 8.7.1986 tarihli Lingens/Avusturya davası kararı, Seri A, no. 103, s. 14, paragraf 42). Onun içindir ki, olası müdahalelerin demokratik bir toplumda zorunlu olduklarına dair daha katı değerlendirmelere tâbi tutulmaları gerekmektedir’ demektedir.

AİHD da, 30.1.1998 tarihli kararıyla TBKP’nin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılmasının, AİHS’nin örgütlenme özgürlüğü ile ilgili 11. maddesine aykırı olduğuna oybirliğiyle hükmetmiş bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesi, TBKP’nin kapatılmasına ilişkin kararını, adıgeçen Partinin Siyasi Partiler Kanununa göre kullanımı yasak olan ‘Komünist’ adını almış olması ve gerek Anayasayla, gerekse Siyasi Partiler Kanunu ile yasaklanmasına rağmen, parti tüzüğünde ve programında Türk-Kürt ayırımı yapılmış olması gerekçesine dayandırmış, ancak AİHD bunu incelemeye almıştır.

Divan, TBKP’nin ‘Komünist’ adını taşımasına rağmen, sınıf tahakkümünü amaçlamadığını, aksine siyasal çoğulculuk ve genel seçim de dahil olmak üzere, demokrasinin bütün gereklerini benimsediğini, bunun da onu 1956’da kapatılan Alman Komünist Partisinden ayırdığını, Komünist adının kullanılmasının, Türk toplumu ve Devleti üzerinde gerçek bir tehlike yarattığını gösteren SOMUT bir delil ortaya konulmadığını ve TBKP’nin sırf bu adı taşımasından dolayı kapatılmasının örgütlenme özgürlüğünün (AİHS’nin 11. maddesinin) ihlâli anlamına geleceğini belirtmiş; TBKP’nin tüzük ve programında Türk-Kürt ayrımı yapılmasını bile, bu konuda şiddete başvurulmasının benimsenmediği, bir ‘siyasal grubun’ sırf bir kısım halkın durumunu kamuoyu ön0ünde tartışmak ve herkesi tatmin edecek bir çözümün bulunması amacıyla siyasal hayata katılmak istediği için engellenmesinin haklı görülemeyeceği gerekçeleriyle, Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası ve 17. maddesinde yer alan sınırlama sebepleri arasında değerlendirmemiştir.

Sonuç olarak, TBKP’nin, terörle bir ilgisinin bulunduğu ve AİHS’de yer alan hak ve özgürlükleri tahribe yönelik bir faaliyet içinde olduğu somut delillere dayanarak ispatlanmadan kapatılmasının ve liderlerinin siyasi faaliyetten yasaklanmasının, AİHS’nin meşru gördüğü kısıtlama amacıyla ORANTILI bulunmadığı ve demokratik bir toplum için de gerekli olmadığı gerekçesiyle, AİHS’nin örgütlenme özgürlüğü ile ilgili 11. maddesinin ihlali olarak değerlendirildiği anlaşılmaktadır.

Komisyon ve Divanın, parti kapatma davalarında Sözleşmenin 11. maddesinin bir lex specialis (özel hüküm) oluşturduğunu düşünmesi nedeniyle, Sözleşmenin diğer maddelerine ilişkin iddiaların ayrıca incelenmesine gerek bulunmadığına karar verdiği görülmekte ise de, siyasi parti kapatma davalarında önemli bir Sözleşme hükmü de 10. maddedir. Bu maddeye göre; ‘1. Her fert ifade ve izhar hakkına maliktir. Bu hak içtihat hürriyetini ve resmi makamların müdahalesi ve memleket sınırları mevzubahis olmak­sızın, haber veya fikir almak veya vermek serbestisini ihtiva eder. Bu madde, devletlerin radyo, sinema veya televizyon işletmelerini müsaade rejimine tabi kılmalarına mani değildir. 2. Kullanılması vazife ve mesuliyeti tazammun eden bu hürriyetler, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak, milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret veya haklarının korunması, gizli haberlerin ifşasına mani olunması veya adalet kuvvetinin üstünlüğünün ve tarafsızlığının sağlanması için ancak ve kanunla, muayyen merasime, şartlara, tahditlere veya müeyyidelere tâbi tutulabilir.’

AİHD, muhtelif kararlarında düşünceyi ifade özgürlüğünün demokrasilerdeki önemini vurgulayarak, şu tesbitleri yapmıştır: ‘Düşünceyi açıklama özgürlüğü demokratik toplumun önemli temellerinden birini, bu toplumun ve her insanın gelişiminin temel koşulunu oluşturur. Sözleşmenin 10. maddesi, ikinci fıkradaki koşullara tâbi olarak, yalnız uygun ve iyi olarak düşünülen veya zararsız veya önemsiz sayılabilecek haber ve düşünceler için değil, aynı zamanda Devleti veya toplumun herhangi bir bölümünü şoke eden, gücendiren veya rahatsız eden düşünceler ve haberler için de geçerlidir ve uygulanmalıdır. Bunlar çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirli olmanın gerekleri olup, bu özellikler olmadan herhangi bir demokratik toplum düşünülemez’ (Handyside/İngiltere, 7.12.1976, Seri A, no.24, par.49; The Sunday Times/İngiltere, 26.4.1979, Seri A, no.30, par.64; Vogt/Almanya, 26.9.1995, par.52, Turhan’dan naklen, agr., s. 71; Gölcüklü-Gözübüyük, age., s. 319).

Divan, 10. maddenin ikinci fıkrasında öngörülen sınırlandırmanın sadece bu amaçlarla yapılabileceğini ve demokratik toplum açısından bir zorunluluk olması gerektiğini düşünmekte, düşünceyi ifade özgürlüğüne müdahaleyi, ancak bu şartlar çerçevesinde zorunlu gördüğü takdirde onaylamaktadır. Bir müdahalenin ‘zorunlu’ olması için ise, yapılan sınırlamada ‘önemli ve zorunlu bir gereksinim’ gösterilmeli ve özgürlüğe müdahale gerçekleştirilmek istenen amaçla ölçülü ve müdahale için gösterilen nedenlerle ilgili ve yeterli olmalıdır (Sunday Times, 1979, par. 64; Handyside, par. 48-50, M.Turhan’dan naklen).

Divan, bir başka kararında da, ifade özgürlüğünün, halkın seçtiği birinin, kendi adına olduğu kadar temsil ettikleri adına da konuştuğu için daha fazla önem taşıdığını belirtmektedir (Castells/İspanya, 23.4.1992, Seri A, no. 236, Akıllıoğlu, T.’den naklen, İHMD, C.III, 5.3, Kasım 1995, s. 24).

AİHK da Sosyalist Parti ile ilgili raporunda, 11. maddenin, özel bir hüküm oluşturmasına rağmen 9. ve 10. maddeler ışığında yorumlanması gerektiğini; SP’nin kapatılmasının özellikle yönetici­lerinin yaptıkları konuşmalar üzerine gerçekleştiğini belirterek, 9. ve 10. maddelerde, düşünce ve ifade özgürlüğü şeklinde sunulan kişisel görüşlerin korunması teminatının, 11. maddenin teminat altına aldığı örgütlenme özgürlüğünün hedefleri arasında olduğu sonucuna varmaktadır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa’nın 69. maddesi­nin altıncı fıkrasının yollamasıyla, 68. Maddenin dördüncü fıkrasındaki ‘Siyasi partinin eylemleri …. demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz…’ hükmü gereğince Refah Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Başsavcılık iddianamesinde, lâikliğe aykırı eylemler olarak bazı Parti yöneticileri ile milletvekillerinin ve Partili bir belediye başkanının çeşitli yerlerde ve zamanlarda yaptıkları açıklamaların delil olarak sunulduğu görülmektedir. Mahkememiz de bu delillere dayanarak davalı Parti’yi kapatmıştır.

Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin karar, bireysel başvuru yoluyla AİHK ve AİHD’na götürülürse, kapatma kararının, 10. ve 11. maddeleri ihlal edip etmediği incelenecektir. Oysa, iddianamede yer alan ve kapatma kararı gerekçesi olarak gösterilen DELİLLERİN AİHS’nin 10. ve 11. maddelerinin ikinci fıkraları ile 17. maddede yer alan sınırlandırma nedenleri kapsamında olmadığı anlaşılmaktadır.

Bu nedenle, Divanın, parti kapatılmasına ilişkin en son kararında vurguladığı şartlar bu davada gerçekleşmemiştir. Davalı Partinin programında ve eylemlerinde, terörle bir ilgisinin bulunduğu ve AİHS’de yer alan hak ve özgürlükleri tahribe yönelik bir faaliyet içinde olduğu ispatlanmamıştır.

AİHS’nin 53. maddesine göre, Divan kararları Türkiye için de bağlayıcı olduğundan ve yargı organlarının, Sözleşmeyi ve ulusal kuralları Divanın anlayış ve yorumu doğrultusunda uygulaması gerektiğinden, RP’nin kapatma davasına dayanak yapılan delillerin de, AİHD kararlarında belirtilen ve yukarıda nakledilen ölçülere göre değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

Ancak, Anayasa Mahkemesi bu davada yukarıda belirtilen ölçütlere uymadığı gibi, dayanılan beyan ve eylemlerle terör bağlantısını somut bir biçimde göstermemiştir.

Özellikle, ‘demokrasinin temel niteliğinin çoğulculuk, başarısının temel şartının da ifade özgürlüğü olduğunu ve bu açıdan ülke sorunlarının şiddete başvurmadan, diyalog yoluyla çözümlenmesinin önerilmesinin demokrasiye özgü bir imkan olduğunu’ belirten Divan kararı ile bu özgürlüğün sadece olumlu karşılanan görüşler ya da zararsız veya önemsiz sayılan görüşler için değil, şoke eden, şaşırtan veya endişe verici görüşler için de geçerli bulunduğunu; bundan dolayı, ‘resmî görüşlerin ve icraatlerin muhaliflerinin siyasî arenada yer bulabilmelerinin’ gerektiğini hükme bağlayan Divan ve Komisyon kararları gözönünde bulundurulduğunda, davalı Parti hakkındaki kapatma isteminin reddi gerektiğini düşündüğümden çoğunluk görüşüne katılmadım.

II- USUL YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME
A- 1995 YILINDA ANAYASA’NIN 68. ve 69. MADDELERİNDE YAPILAN DEĞİŞİKLİĞİN GETİRDİKLERİ

Türkiye’nin çeşitli tarihlerde imzalamış olduğu uluslararası sözleşmeler (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Helsinki Nihaî Senedi, Yeni Bir Avrupa İçin Paris Yasası gibi) millî hukukumuzu uluslararası hukukla bütünleştirme konusunda en önemli zorlayıcı unsur olmuştur. Bu süreç, 1961 ve 1982 Anayasalarının hazırlanmasında ‘hak ve özgürlüklerle’ bunların nasıl sınırlandırılacağı konusunu etkilemiş, sözleşme hükümleriyle anayasal kurallar arasında önemli paralellikler sağlanmıştır. Avrupa Birliği’ne katılma çabaları ‘Uyum Yasalarının’ çıkarılmasını gündeme getirmiş, bu kapsamda 1995 Anayasa değişikliği gerçekleştirilmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki, bu değişikliklerin temelinde ‘Uluslararası İnsan Hakları Standartlarının’ ülkemizde uygulanmasını sağlamak amacı vardır. Önceki bölümde de belirtildiği gibi yakın bir tarihte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ‘zorunlu yargı yetkisi’ kabul edilerek Türk vatandaşlarına bireysel başvuru hakkının tanınması uluslararası hukukla bütünleşme gayretlerini daha da hızlandırmıştır. Çağımızda insan hak ve özgürlüklerinin artık bir ‘ideoloji’ haline gelmesi ‘uluslararası standartların’ uygulanmaya konması ihtiyacını daha çok arttırmıştır.

Bu nedenle, 1995 Anayasa değişikliği de belirtilen hedeflere ulaşabilmek için yapılmış, hak ve özgürlüklerin önündeki anayasal engellerin kaldırılması amaçlanmıştır.

Genişletilen özgürlük alanı içinde siyasî haklarla siyasî partilerin kuruluş, çalışma ve kapatılma hükümleri yeniden düzenlenmiştir. Bu bağlamda, siyasî partiler daha güçlü ve etkin kuruluşlar haline getirilmiş, hemen kapatılması anlayışından uzaklaşılarak sağlıklı yapıya kavuşma şansı verilmiş ve siyasî yasaklar azaltılarak derneklerin, vakıfların, sendikaların, üniversite öğretim üyelerinin yasakları kaldırılmıştır.

1995 yılında Anayasa’da siyasî partilerle ilgili yapılan değişiklikler özetle şöyledir :

– 1995 değişikliğinden önce Anayasa Mahkemesi kararıyla temelli kapatılan bir siyasî partinin kapatılma davasının açıldığı tarihte parti üyesi olan tüm milletvekillerinin üyelikleri düşerken, değişiklikten sonra sadece beyan ve eylemleriyle partinin kapatılmasına sebep olanların milletvekilliklerinin düşmesi esası getirilmiştir.

– 1995 değişikliğinden önce, temelli kapatılan siyasî partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden kurucuları, Genel Başkanı, merkez karar ve yönetim kurulu ile her kademedeki yöneticileri yeni bir partinin kurucusu, yöneticisi ve denetçisi olamaz iken, değişiklikten sonra bu kapsam oldukça daraltılarak sadece partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetiyle sebep olanlar beş yıl süreyle başka bir partinin kurucusu, yöneticisi, üyesi ve denetçisi olamayacaklardır.

– 1995 değişikliği ile kapatılmış parti mensuplarının üye çoğunluğunun teşkil edeceği yeni bir siyasî partinin kurulamayacağı yasağı kaldırılarak, kapatılmaya sebep olan parti üye ve yöneticileri dışında kalanların tamamının başka ya da yeni bir siyasî partide yerlerini alabilme olanağı getirilmiştir.

-Partilerin kapatılma sebeblerine ilişkin de önemli değişiklikler yapılarak özellikle 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda oldukça genişletilmiş olan kapatma nedenleri 1995 değişikliğiyle daraltılmış, partilerin temelli kapatılmaları ancak şu üç sebebe bağlanmıştır:

Bir siyasî partinin tüzük ve programının Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı olması,

. Siyasî partinin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması (yabancı ülkelerde yaşayan Türk uyruklu gerçek ve tüzelkişilerden yardım alınabilecek),

. Siyasî partinin Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen yasaklara aykırı fiillerin işlendiği ‘ODAK HALİNE GELMESİ’

1995 yılında 69. maddede yapılan değişiklik, Siyasî Partiler Kanunu’nda bulunan, ancak Anayasa’da bulunmayan ‘SUÇ MİHRAKI OLMA’ biçimindeki kapatma sebebinin ANAYASAL DAYANAĞI olmuştur.

Başsavcılık iddianamesinde, davalı partinin kapatılmasını ‘Lâik ilkeye aykırı fiillerin işlendiği SUÇ ODAĞI HALİNE GELME’ sebebine bağladığından, Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında belirlenen bu konunun incelenmesi gerekir. Fıkra aynen şöyledir:

‘Bir siyasî partinin 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı EYLEMLERİNDEN ötürü temelli kapatılmasına, ANCAK onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin ANAYASA MAHKEMESİNCE tesbit edilmesi halinde karar verilir.’

Bu fıkranın ne getirdiğini belirtmeden önce, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddesinin açıklanması gerekir.

  1. maddeye göre, partinin Büyük Kongre, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu, TBMM Parti Grubu gibi yetkili kurulları dışında kalan kişi ve yöneticilerden kimlerin beyan ve eylemlerinin partinin kapatılmasına sebep olacağı açıkça belirtilmiştir.

Belirtilen yetkili kurullar dışında,

– Parti Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcıları ile Genel Sekreterin parti yasaklarına aykırı sözlü ve yazılı beyanda bulunması,

– Bu kurullar dışında kalan yetkili kurul organ ve merciin (il, ilçe teşkilatları gibi) parti yasaklarına aykırı fiil işlemeleri durumunda Başsavcının bunların işten el çektirilmesi talebinin yetkililerce 30 gün içinde yerine getirilmemesi,

– Açıklanan yetkili kurullar dışında kalan parti ÜYELERİNİN yasaklara aykırı fiillerinden ötürü (hüküm giymeleri koşuluyla) Başsavcılıkça partiden ihraç edilmesi isteminin 30 gün içinde parti yetkililerince yerine getirilmemesi,

– 103. Maddenin ikinci fıkrasına göre, hüküm giymiş ÜYELERİN parti yasaklarını çok kesif bir şekilde işlemiş olmaları ve partinin Büyük Kongre, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu veya TBMM grubunca zımnen ya da sarahaten benimsendiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi durumunda,

Siyasî partiler kapatılabilecektir.

Siyasî Partiler Kanununa göre uygulama böyle iken, Anayasa’nın değişik 69. maddesi altıncı fıkrası ile 68. maddesinin dördüncü fıkrası siyasî partilerin kapatılmalarını KİŞİLERİN beyan ve eylemlerine değil, ‘SİYASÎ PARTİNİN EYLEMİ’ ŞARTINA bağlamıştır.

Yeni düzenleme ile bir siyasî partinin kapatılması ancak Büyük Kongre, Merkez Karar Yönetim Kurulu ve TBMM Parti Grubunun yazılı-sözlü karar ve eylemlerinin Anayasa’nın 68/4. maddesindeki parti yasaklarına aykırı olması durumunda mümkün olabilecektir. Bu yetkili kurulların dışında kalan,

-Parti üyelerinin,

-Partinin taşra teşkilatlarının,

-Parti Genel Başkanı, Yardımcıları ve Genel Sekreterinin beyan ve eylemleri ‘TEK BAŞINA’ parti kapatma nedeni sayılmayacaktır. Ancak, bu kişilerin beyan ve eylemleri,

– İlgili mahkeme kararlarıyla parti yasaklarına aykırılığının sübut bulması,

– Bunun Parti yetkili kurullarınca zımnen ya da açıkça benimsenmesi,

– Kesif biçimde işlenen bu fiillerin partiyi ‘suç odağı’ haline getirmiş olduğunun Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi,

durumunda o siyasi partinin kapatılması gerekecektir.­

1995 Anayasa değişikliği ile siyasî partilerin kapatılma nedenleri diğer demokratik ülkelerdeki çağdaş gelişmelere paralel olarak daraltılmış ve zorlaştırılmıştır. Nitekim, TBMM’de 69. maddenin değişikliği sırasında Anayasa Komisyonu sözcüsü bir soru üzerine yaptığı konuşmada bu konuya açıklık getirmiştir:

‘…Partilerin temelli kapatılması iki şekilde olur; ya partinin programı veya tüzüğü kapatılma sebeplerini ihtiva eder, yani Anayasa’nın değişmez maddelerinden doğan ilkelere aykırıdır, veyahut partinin eylemleri, bu ilkelere aykırıdır. Şimdi burada bir tüzel kişinin eylemlerinin bazı gerçek kişiler tarafından yapılması halinde hangi hallerde gerçek kişinin eyleminin parti tüzel kişiliğine atfedilebileceği meselesi ortaya çıkar. Bu her tüzel kişinin mesuliyeti konusunda ortaya çıkan bir konudur. Burada bu açıdan hukuk bakımından Alman tatbikatından esinlenen çok önemli bir kayıt getirilmiştir. Bugünkü Anayasada parti üyelerinin, kurucularının, idarecilerinin eylemlerinden ötürü kapatılır diyor; ama, her idarecinin, her kurucunun eylemi böyle bir kapatmaya sebebiyet verecek olursa, bu demokratik ilkelerle bağdaştırılabilecek bir durum olamaz. Alman tatbikatında odak kavramı getirilmiştir. Yani bu tarz Anayasamızın değişmez ilkelerinden doğan kayıtlara aykırı eylemler, partinin üyeleri ve idarecileri tarafından işlenmişse, Anayasa Mahkemesi’nin bakması gereken husus, sadece bu eylemlerin işlendiğini tesbit etmekten ibaret kalmayacak, aynı zamanda, bu yoldan, o partinin bu tarz eylemlerin işlendiği bir odak haline geldiğini, Anayasa Mahkemesi tespit etmekle mükellef tutulacaktır; bu da, siyasi partilerimiz açısından son derece önemli bir teminattır’ (TBMM. Tutanak Dergisi, 128 inci Birleşim, 23.6.1995 Cuma, Sh.440)

‘ODAK’ kelimesi, batı tatbikatında anlamı belli olan bir hukuki kavramdır. Bu, hem toplum için hem parti için bir teminattır.’ (TBMM. Tutanak Dergisi, 128 inci Birleşim, 23.6.1995 Cuma 5h.458)

Görüldüğü gibi, kapatılma nedenleri daraltılmakla kalmamış, Genel Başkanın, yardımcısının, Genel Sekreterin konuşması esas alınarak partinin kapatılması kurallarından vazgeçilmiştir. Önceki bölümlerde açıklandığı gibi, Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında düzenlenen siyasî partilerin ‘suç odağı olma’ şekli ile 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen suç ‘mihrakı olma’ kavramı aynı temel esaslara oturtulmuş, 103. maddenin dayanağını 1995 yılından sonra Anayasa’nın 69. maddesi oluşturmuştur. Başka bir anlatımla, 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesi anayasal güvence altına alınmıştır.

Bu açıklamalardan şu sonucu çıkarabiliriz: İster Anayasa’nın 69. maddesi direkt uygulansın, ister 2820 sayılı Yasa’nın 101/d ve 103. maddeleri uygulansın ‘ölçü’ değişmeyeceğinden uygulamada da farklılık olmayacaktır. Burada önemli bir noktanın hemen belirtilmesi gerekir. Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası ile Anayasa Mahkemesi’ne bir siyasî partinin ‘suç odağı haline gelip gelmediğini’ TESBİT görevi yeni verilmiş bir görev değildir. Çünkü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrası gereğince, hüküm giymiş partili üyelerce parti yasaklarının yoğun bir şekilde ihlâl edilmiş olduğunun ve bunun Büyük Kongre, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu veya TBMM grubunca benimsendiğinin ‘SUBUT BULMASINI’ yani ‘SUÇ ODAĞI OLMASINI’ tesbit görevini Anayasa Mahkemesi zaten yapıyordu. Yapılan düzenleme Anayasa Mahkemesi’nin Yasa’da belirtilen görevinin anayasal güvenceye alınmasından ibarettir. Anayasa’nın 69. maddesinin 1995 yılında değişmesinden sonra Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinde bir değişiklik yapılmadığına göre, uyum içinde bulunan bu iki hükmün elimizdeki parti davasında uygulanmasında anayasal bir sakınca yoktur.

Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesini yorumlarken Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükleri gözardı etmek mümkün değildir. Belirtilen Anayasa kuralını uluslararası sözleşmelerin öngördüğü standartlara da uygun yorumlamak gerekecektir. Bu nedenle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. ve 11. maddelerini yorumlayan AİHM’nin ifade özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğünü sınırlamada ‘terör ve şiddet’ unsuru ile ‘somut ve ciddi bir tehlikenin varlığı’ ölçütlerine göre değerlendirme yaptığı gerçeğini görerek, Anayasa’nın 69. maddesini buna uygun yorumlamak gerekir.

B- SİYASÎ PARTİLER KANUNU’NUN 101/D ve 103. MADDELERİNİN UYGULANMASI

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerine göre bir partinin ‘suç odağı haline’ gelmesinden dolayı Başsavcının kapatma davası açabilmesi aşağıda belirtilen şartların gerçekleşmesiyle mümkündür.

– Siyasî Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında belirlenen parti yasaklarına aykırı davranan ‘PARTİ ÜYELERİNİN’ işledikleri bu fiillerinden dolayı hüküm giymiş olması. (Md. 101/d),

– Hüküm giymiş bu üyelerin partiden İHRAÇ edilmeleri için Başsavcının partiye bildirimde bulunması (Md. 101/d),

– Partinin, bu bildirimden sonra hüküm giymiş üyeyi 30 gün içinde ihraç etmesi (ihraç etmemesi ayrı kapatma nedenidir),

– Hüküm giymiş, bildirim sonunda ihraç edilmiş üyelerin bu fiilleri kesif olarak işlediğinin Anayasa Mahkemesi tarafından tesbit edilmesi (Md. 103),

– Hüküm giymiş ihraç edilmiş bu üyelerin fiillerini Parti’nin Büyük Kongre, Merkez Karar ve Yürütme Kurulu ve TBMM Grubunun sarahaten ve zımnen benimsendiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi (Md. 103).

Belirtilen bu usul şartları yerine getirilmeden kapatma davası açılırsa Anayasa Mahkemesi’nce dava reddedilecektir. Nitekim bu usule uyulmadığı için Anayasa Mahkemesi 14.3.1993 gün ve 1992/1 Esas, 1993/1 Karar sayılı Kararıyla HEP davasında kapatılma istemini reddetmiştir.

Refah Partisi’nin kapatılması için Başsavcılığın açtığı davanın da öncelikle SPK’nun 103. maddesinde öngörülen koşulların yerine getirilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerektiğinden, aksi yönde oluşan çoğunluk görüşüne katılmadım.

C- ANAYASA MAHKEMESİNİN USUL YÖNÜNDEN DAVAYI SONUÇLANDIRMA BİÇİMİ

1- Genel Olarak

Yukarıda belirtilen bölümlerde Anayasa’nın yeni 69. maddesi ile Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerinin kapatma davasında nasıl uygulanacağı belirtilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, davalı Partinin ‘suç odağı haline’ gelip gelmediğini incelerken Siyasî Partiler Yasası’nın 103. maddesini uygulayarak işe başlamıştır. Ancak, 103. maddenin ikinci fıkrasında parti yasaklarına aykırı davranan üyelerin ‘hüküm giymiş olma şartı’ ile odaklaşmaya esas alınması koşulu Anayasa’ya aykırı bulunmuş, fıkra bu yönden iptal edilmiştir. Özellikle, lâiklik ilkesine aykırı fiillerin yaptırımı olan Türk Ceza Kanunu’ndaki 163. maddenin yürürlükten kaldırılmış olması nedeniyle, bu fiillere ilişkin ‘hüküm giymiş olma’ şartının hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği düşüncesi, iptal kararının ana gerekçesi olmuştur. Bu iptal kararı nedeniyle Parti üyeleri için ‘hüküm giymiş olmak’ şartı aranmaması şu sonuçları ortaya çıkarmıştır:

– Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatma davalarına dosya üzerinden bakması anayasal zorunluluk olduğundan ÜYELERİN parti yasaklarına aykırı fiilleri tesbit edilirken dosya üzerinde inceleme yapılmıştır. Bu nedenle SAVUNMALAR alınmadan, tanıklar dinlenmeden, yargılama yapılmış; Anayasa’nın 36. maddesinde öngörülen, ‘Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve SAVUNMA hakkına sahiptir’ kuralındaki hak arama özgürlüğü açıkça ihlal edilmiştir.

– Parti yasaklarına aykırı davrandığı ileri sürülen milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmadan suçlulukları Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmiştir.

– Başsavcı’nın ihraç istemi üzerine üyelerinin fiillerinin parti kapatılmasına neden olabileceğinden haberdar olan parti bu uyarıdan mahrum kalmıştır.

– Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri gereğince parti yasaklarına aykırı hareket eden ‘ÜYELER’ bu suçlarından dolayı ceza mahkemelerinde yargılanıp hüküm giymeleri gerekirken, 103. maddenin ikinci fıkrasının iptali sonunda, iptal tarihinden önceki tüm eylemler Anayasa’nın 37. maddesinde öngörülen ‘Kanuni hakim güvencesine’ aykırı olarak Anayasa Mahkemesi’nce yargılanmıştır.

2- Siyasî Partiler Kanununun 103. Maddesinin İkinci Fıkrasının İptal Edilmesi.

Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrasında, 101. maddesinin (d) fıkrasına yapılan yollama ile bir partinin Kanunda yasaklanan fiillerin ‘mihrakı haline’ nasıl gelebileceğinin şartları belirtilmiştir.

Ancak, Anayasa Mahkemesi bu dava görülürken ‘hüküm giyme’ koşulunun yer aldığı 103. maddenin ikinci fıkrasının tümünü Anayasa’nın 69.maddesine aykırı bularak iptal etmiştir. Anayasa’nın 153. maddesinde iptal edilen bir yasa kuralının ancak Resmi Gazete’de yayımlandığı anda yürürlükten kalkacağı belirtilmiş olmasına rağmen, Anayasa Mahkemesi her nedense bu kurala uymamıştır. Mahkeme, 9.1.1998 günü 1998/1 sayılı Kararla belirtilen kuralı iptal etmiş, Resmi Gazete’de yayımlanmadan ‘YOK’ kabul ederek, 16.1.1998 günü buna dayanarak ‘davalı Partinin kapatılması kararını’ vermiştir.

Oysa, iptal edilen kural Resmi Gazete’de yayımlanmadığından Partinin kapatıldığı gün halen yürürlüktedir. Yürürlükte olan bu kuralı yok sayarak buna dayalı hüküm vermek Anayasa’nın 153. maddesinin olmadığı anlamını taşır. İptal kararı hukuksal boşluk doğurduğundan, TBMM’ne iptal edilen kuralın yerine yenisini koyma olanağı da verilmemiştir. Anayasa Mahkemesi iptal kararıyla aykırılığı gidermiş ve bir tür yasa yaparak ‘yeni bir uygulama’ başlatmıştır. Anayasa’nın 69. maddesi çerçevesinde parti kapatılma usul ve esaslarının mutlaka ‘KANUNDA’ düzenlenmesi gerekirken, bu usul ve esaslar Anayasa Mahkemesi kararıyla belirlenmiştir.

3- İptal kararının görülmekte olan davada uygulanma biçimi.

Siyasî Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında partiler için yasaklanan fiiller tek tek belirtilmiş, buna aykırı hareket, başta partinin kapatılması olmak üzere, kimi yaptırımlara bağlanmıştır. Bu yaptırımlar birer ceza kuralı niteliğindedir. Kanunun 101. maddesinde öngörülen siyasî partinin kapatılmasına ilişkin yaptırımın TCK’nun 11. maddesinde belirlenen klasik cezalar arasında yer almaması failin tüzelkişi olmasından kaynaklanmaktadır. Parti tüzelkişiliği de ceza tehdidi altındadır. Anayasa’nın 38. maddesinde öngörülen suç ve cezalarda yasallık ilkesi, yürürlükteki Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerine benzer olan 1961 Anayasası’nın 57. maddesinin gerekçesinde aynen şöyle ifade edilmiştir: ‘Siyasi partiler gibi Devlet hayatında büyük rolü olan teşekküllerin, herhangi bir dernekle aynı hükme tabi olması ne ihtiyaçlara ne de hukuk esaslarına uygun düşer… Bu sebeple siyasî partilerin tüzüklerini, faaliyetlerini ve işleyişlerini ilgilendiren hükümlerin, kanunla ayrıca düzenlenmesi zarureti mevcuttur. Hele demokrasi prensiplerine aykırı düşen partilerin kapatılması esası Anayasa ile konulduktan sonra SUÇLARIN KANUNİLİĞİ prensibi, ne yolda hareket edişin demokratik olmadığının da kanunda belirtilmesi gerekir.’

Ayrıca, Siyasî Partiler Kanunu’nun 117. maddesi, partilere ilişkin yasakları işleyenlerin altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılacaklarını öngörmektedir. Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. maddesi ile 2949 sayılı Kanunun 33. maddesi parti kapatma davalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun uygulanacağını belirtmektedir. Bu hükümlerden, ceza davası olduğu açıkça anlaşılan parti kapatma davalarında, CMUK’un uygulanması da siyasî partiler için ayrıca GÜVENCE teşkil eden birtakım sonuçlar doğurmaktadır. Bunlar arasında sayılacak, üçüncü kişilerin eyleminden sorumlu olunmaması; kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve bunun sonucu olarak cezada genişletici yorum ve kıyasa yer verilmemesi; ceza usulünün biçimsel gerçekle yetinmeyip maddî gerçeği araması; delil serbestisi esası; şüphe halinde sanık lehine hareket edilmesi gibi ilkeler parti kapatma davalarında da gözönünde tutulacak ceza hukukunun genel esaslarıdır.

Yasakoyucu, ceza hukukunun güvence ilkelerinden siyasi partiler de faydalansın diye HUMK’nun değil CMUK’un uygulanmasını öngörmüştür. Davalı siyasî parti, belirtilen ceza hukukunun güvencelerinden yoksun bırakılmıştır. Şöyle ki: Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrası iptal edilmiş ve iptal kararı (Resmi Gazete’de yayımlanmadan) ‘GERİYE DOĞRU’ yürütülmüştür. Oysa, devlete olan güveni sarsmamak ve kargaşaya neden olmamak için Anayasa’nın 153. maddesiyle ‘iptal kararlarının geriye yürümeyeceği’ ilkesi kabul edilmiştir.

Görülmekte olan parti kapatma davası ‘ceza davası’ niteliğinde olduğundan, iptal kararlarının ‘bazı hallerde’ geriye yürüyebileceği istisnasını idarî davalarda uygulandığı gibi düşünmek de mümkün değildir. Ceza Hukukunun en temel ilkesine göre, failin lehinde olan yeni düzenleme ve durumlar geçmişe yürütülebildiği halde, ALEYHİNDE olan durumlar geçmişe yürütülemez. Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulu da 16.12.1968 gün ve 412 sayılı kararında, ‘… iptal kararının bir hukuk kuralı olarak geçmişe etkisinin olmaması gerekir. 1961 Anayasası’nın 152. maddesinin 3. fıkrasında (iptal kararı geriye yürümez) hükümleri aynı zamanda kazanılmış hakların saklı tutulacağını göstermektedir. İptal edilen Kanun ya da hükümlerinden biri ilgili şahıslar veya müesseseler aleyhine idi ise, tabii ki böyle bir iptal lehe olduğundan, şahıs veya müessese iptal kararından evvel vaki hususları Anayasa Mahkemesi kararından bahisle her zaman def’ide bulunabileceklerdir. Görülüyor ki … (iptal kararı geriye yürümez) hükmünün genel hukuk kuralları, işin niteliği gözönünde tutulmak suretiyle mütalaası gerekir. Bu suretle İPTAL, ilgililerin ALEYHİNE olduğu takdirde geriye yürümeyeceği tabiidir’ demektedir.

Anayasa’da belirtilen ‘Hukuk Devleti’nde hukuk güvenliğini sağlayan bir düzenin kurulması asıldır. Devlet organları görevlerini yerine getirirken ‘Hukuk Devleti’ niteliğini yitirmemeli, hukukun uygar ülkelerde kabul edilen temel ilkelerini sürekli gözönünde tutmalıdır. Devlete güven, hukuk devletinin sağlamak istediği huzurlu ve istikrarlı bir ortamın sonucu olarak ortaya çıkar. Yasaların Anayasa’ya uygunluğu KARİNESİ asıldır. Yasalara gösterilen güven ve saygıdan kaynaklanan oluşumların sonuçlarını korumak gerekir.

Partiler faaliyetlerini öncelikle Siyasî Partiler Kanunu’na göre yürütmektedirler. Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi de bir partinin hangi hallerde ‘suç mihrakı’ haline geleceğini açıkça belirtmiş, partiye ve Başsavcılığa bazı mükellefiyetler yüklemiştir. Suç mihrakı haline gelmesinden ötürü bir partinin kapatılması önceki bölümde belirtildiği gibi çeşitli şartlara bağlanmıştır. Bu şartlardan suç mihrakı olmaya esas alınan, üyelerin ‘hüküm giymiş olma’ şartı, mahkememizce iptal edilmekle partilerin ‘suç mihrakı haline gelme’si kolaylaştırılmıştır. Bu yeni durum siyasî partinin aleyhinedir. Daha önce bu kurala güvenerek üyesinin işlediği suçtan haberdar olan ve denetimini sağlayan partinin geriye gidilerek 1990 yılına kadar olan tüm çalışmalarını bu kural yokmuşcasına yargılamak ‘Hukuk Devletinin’ sağlamak zorunda olduğu güvenceye kesin aykırılık oluşturur. Siyasî partiler ve siyasî hak sahipleri uymak zorunda olduğu kuralların hangi gün iptal edilerek suçlu konumuna düşeceği tehdit ve güvensizliği altında yaşayıp gelişemez. Bu dava sebebiyle Anayasa Mahkemesi’nin Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrası için verdiği iptal kararı, ancak Resmi Gazete’de yayımlandığı günden itibaren yürürlüğe girebilir. Bu nedenle davanın, 103. maddede öngörülen şartların yerine getirilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerekirken, bu kuralların yok kabul edilerek davalı partinin kapatılması hukuk kurallarına kesin aykırılık oluşturur.

D- SİYASİ PARTİLER KANUNU’NUN 101. MADDESİNİN (b) FIKRASININ KAPATMA KARARINA DAYANAK YAPILMASI NEDENİYLE DEĞERLENDİRİLMESİ :

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendine göre; Genel Başkan, Genel Başkan Yardımcıları ve Genel Sekreterin, Kanun’un dördüncü kısmında belirtilen parti yasaklarına aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması tek başına kapatma nedeni olarak belirtilmiştir. Davalı Parti’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve yardımcıları Ahmet Tekdal ile Şevket Kazan’ın iddianamede belirtilen konuşmaları ve eylemleri lâiklik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle 101/b maddesine göre de kapatma nedeni yapılmıştır.

Başsavcı, iddianamede ‘suç odağı haline’ gelmesi nedeniyle kapatılması gerektiğini belirtmesine karşın, Mahkememiz bunun dışında ek bir niteleme daha yaparak Kanun’un 101. maddesinin (b) fıkrasında belirtilen nedenle de davalı Parti’yi kapatmıştır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na göre, davalı Parti’den bu yönden ek savunma alınması gerekirken alınmayarak Yasa’ya aykırı hareket edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, Demokratik Barış Hareketi Partisi’nin kapatılması istemini 22.5.1997 günü reddetmiştir. Dava, davalı Partinin tüzüğünün, Siyasî Partiler Kanunu’nun 89. maddesinde belirtilen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer alması ilkesine aykırı hüküm içermesi nedeniyle açılmıştır. Kapatılma istemi reddedilirken bir kısım üyeler, Kanunun 89. maddesiyle getirilen kapatma sebebinin anayasal dayanağı olmadığı gerekçesiyle ihmal edilerek doğrudan Anayasa kurallarının uygulanması gerektiğini belirtmiş; benim de katıldığım bir kısım üyeler de, Anayasa ile açık çatışma halinde bulunan 89. madde Anayasa’nın geçici 15. maddesi gereğince iptal edilemediğinden, Anayasa’ya daha uygun olan ve yasa niteliğindeki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin uygulanarak davalı partinin KAPATILMAMASI gerektiğini savunmuşlardır. Demokratik Barış Hareketi Partisi davasında savunduğum görüşleri Refah Partisi davasında da gerekçe göstererek, Anayasa’nın 69. maddesine aykırılığı açık olan Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) fıkrasının uygulanmaması gerektiği düşüncesindeyim. Zira, 1995 yılında değiştirilen Anayasa’nın 69. maddesine göre, artık Genel Başkan, Yardımcısı ya da Genel Sekreterin sözlü ya da yazılı konuşmaları ‘TEK BAŞINA’ parti kapatma sebebi olarak kabul edilmemektedir. Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendi Anayasa’nın geçici 15. maddesinin koruması altında bulunması nedeniyle, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülememektedir. Ancak, 101. maddenin (b) bendi ile yasa niteliğinde olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi açık çatışma halindedir. Zira, Sözleşmenin 11. maddesinin birinci fıkrasında örgütlenme özgürlüğü düzenlenmekte, ikinci fıkrasında da ‘milli güvenlik’, ‘kamu güvenliği’, ‘başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması’ gibi nedenlerle örgütlenme hak ve özgürlüğünün sınırlanabileceği belirtilmektedir. Önceki bölümlerde de izah edildiği gibi, Avrupa İnsan Hakları Divanı (Mahkemesi), partilerin, terör ve şiddetle ilgisi somut olarak kurulamadığı sürece, partilerin bunun dışındaki nedenlerle kapatılamayacağını birçok kararında belirtmiştir. Sözleşmenin 11. maddesinin yorumundaki bu anlayışla, Siyasî Partiler Kanunumuzun 101. maddesinin (b) bendindeki parti yetkililerinin terör ve şiddetle ilgisi bulunmayan sözlü ya da yazılı beyanda bulunmasının kapatma nedeni sayılması anlayışı açık bir ÇATIŞMA halindedir.

Ceza Hukuku’nun genel ilkeleri gereğince, çatışma halinde bulunan iki yasa kuralından LEH’e olanının uygulanması temel kuraldır. Hatta, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, demokratik uygar ülkelerin benimseyip uyduğu normlar olduğu düşünülürse, üstünlüğünün tartışılmadan kabulü gerekir.

Bu nedenle, davalı Siyasi Parti’nin Genel Başkanı ve Yardımcılarının terör ve şiddetle ilgisi olmayan sözkonusu konuşmalarının Anayasa’nın 69. maddesine açıkça aykırı olan Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendi gereğince de değerlendirilerek kapatma kararı verilmesi, hem Anayasamıza hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne açık aykırılık oluşturduğundan çoğunluk görüşüne katılmadım.

III- ESASA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME

Davalı Partinin kapatılmasına neden olan İddianamedeki beyan ve eylemlerin esasına ilişkin muhalefet gerekçesi aşağıda açıklanmıştır.

A- GENEL BAŞKAN NECMETTİN ERBAKAN’IN FİİLLERİ

1- Necmettin Erbakan’ın 23 Mart 1993 günü Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un başkanlığında TBMM’de siyasî parti liderleriyle Anayasa değişikliği konusunda yaptığı konuşma ile 13.4.1994 günü TBMM’de parti grubunda yaptığı konuşma

Başsavcı’nın iddianamesinde lâikliğe aykırı fiil olduğu gerekçesiyle ileri sürdüğü Necmettin Erbakan’ın bu iki konuşmasının ortak noktası Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılmış olmasıdır. Bu özelliği nedeniyle her iki konuşmanın öncelikle Anayasa’nın 83. maddesinde öngörülen ‘Yasama Sorumsuzluğu’ yönünden incelenmesi gerekir.

Anayasa’nın 83. maddesinin birinci fıkrasında ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamayacakları’ öngörülmektedir.

Anayasa kuralı gayet açıktır. Milletve­killeri meclis çalışmaları sırasında kullandıkları oy ve ileri sürdükleri söz ve düşüncelerden dolayı sorumlu olmayacaktır. Hemen belirtmek gerekir ki, bu sorumsuzluk TBMM Genel Kurulu ile komisyon ve parti gruplarında yapılan çalışmaları da kapsar. Ancak sorun, Anayasa’da belirtilen ‘sorumsuzluk’ konusunun sınırının ve kapsamının ne olacağından kaynaklanmaktadır. Herhangi bir yasa ile bu konuda bir düzenleme yapılmadığına göre, çoğunluk görüşünde ileri sürülen gerekçeler, adetâ, milletvekillerinin ‘Yasama Sorumsuzluğunun’ sınırlarını da çizmektedir.

TBMM üyelerine tanınmış olan yasama sorumsuzluğu, başka bir ifadeyle ‘Kürsü Sorumsuzluğu’, milletvekillerinin tam bir serbestlik içinde düşüncelerini ileri sürmeleri ve oylarını kullanmaları, hiçbir baskı ve etki altında kalmadan bağımsız ve özgür bir ortamda görevlerini yerine getirebilmeleri için anayasal bir teminat olarak öngörülmüştür.

Bu anayasal güvence, esasen, milletvekilinin temsil ettiği millî iradeye getirilmiş olan bir imtiyazdır. Hangi anlamda olursa olsun cezaî, hukukî, nakdî ya da siyasî sonuçlu yaptırımlar milletvekilini değil, temsil ettiği millî iradenin cezalandırılması anlamını taşır. Anayasa’nın 80. maddesine göre milletvekilleri seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün milleti temsil ettiklerinden getirilen ‘sorumsuzluk’da millî iradeyi, hiçbir şeyden korkmadan, yılmadan, özgürce temsil edebilmenin teminatıdır. Bu güvencenin istisnası yoktur. Tam anlamıyla mutlaktır. Anayasakoyucu istisna getirmek isteseydi ‘yasama dokunulmazlığında’ olduğu gibi, kimi ayrıcalıklı durumlar öngörebilirdi. Kanunla bile bu sorumsuzluğa istisna getirilemeyeceği gibi, yargı organlarının içtihatlarıyla da bu sorumsuzluğa sınır koymak mümkün değildir. Bireyin düşünce ve ifade özgürlüğünün bile ancak kanunla sınırlanabileceği anayasal bir zorunluluk iken, milli iradenin temsilcisi olan TBMM üyesinin kürsü özgürlüğünü yargı kararıyla sınırlamak, kaynağı Anayasa’da olmayan bir yetkiyi kullanmak anlamını taşır. Hiçbir hukuk düzeninde millet için suç olmayan bir düşüncenin milletin vekili için suç olacağı kabul edilemez. Tam tersine, vatandaş için suç olan bir konu, onu temsil eden milletvekili için suç olmaktan Anayasa’nın 83. maddesi gereğince çıkarılmıştır. Kürsü sorumsuzluğunun olabilmesi için mutlaka bir suçun işlenmiş olması gerekir. Sorumsuzluk münhasıran bir suç için getirilmiştir. Suçun işlenmediği bir yerde sorumsuzluktan da bahsedilemez. Yasaklara aykırı davranılmış olacak ki, ‘sorumsuzluk’ uygulanabilsin.

Çoğunluk görüşünde belirtildiği gibi, Anayasa’nın öngördüğü ‘sorumsuzluğu’ milletvekiline kişisel olarak cezaî yönden getirilmiş bir güvence olarak kabul etmek anayasakoyucunun amacına uygun olmayan bir yorum biçimidir. Sorumsuzluğun amacı milletvekilinin düşündüğünü özgürce, hiçbir endişeye kapılmadan ifade etmek olduğuna göre,­ partiler için getirilen yasaklara aykırı davranacağı korkusuyla bu görevi nasıl yerine getirecektir.

Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında ‘Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekillerinin milletvekilliği bu kararın Resmi Gazete’de gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona ereceği’ belirtilmekte, 69. maddesinin sekizinci fıkrasında ise ‘Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmî Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak BEŞ YIL süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacağı’ öngörülmektedir. Siyasî Partiler Kanunu’nun 117. maddesi de, ‘Bu kanunun dördüncü kısmında yazılı yasak fiilleri işleyenler, fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde, altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılırlar’ kuralını getirmektedir. Bu madde, dördüncü kısımda belirtilen laikliğe aykırı fiil ve beyanları da kapsamaktadır.

Bir milletvekili, mecliste ileri sürdüğü söz ve düşüncesinden dolayı partisinin kapatılma davasında sorumlu tutulduğu takdirde, yukarda belirtilen hükümler gereğince,

– Milletvekilliği düşecek,

– Beş yıl süreyle bir partili olarak siyaset yapamayacak,

– Hapis cezasına çarptırılabilecektir.

Böyle bir durumda, milletvekili bu cezaların tehdidi altında iken düşüncesini özgürce ifade edemeyecektir.

Anayasa’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasına göre suç işlediği iddia edilen bir milletvekilinin suçluluğu ancak, Meclisin vereceği izin üzerine yapılacak yargılama sonunda subut bulur. TBMM, bu izni vermediği sürece milletvekilinin yargılanması mümkün değildir. Kaldı ki meclis çalışmalarındaki söz ve düşüncesinden dolayı, milletvekilini yargılamak Anayasa’ya göre hiç mümkün görülemez.

Milletvekillerinin ‘kürsü sorumsuzluğu’na yargı kararıyla getirilen bu sınırlama, Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ‘Demokratik toplum düzeninin gereklerine’de aykırıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. ve 11. maddelerinde öngörülen düşünceyi ifade özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğü ve bunların hangi ölçüde sınırlandırılacağı ilkeleri, Demokratik toplum düzenini’ kabul etmiş ülkelerce aynen benimsenmiştir. Gerekçemizin önceki bölümlerinde bu özgürlüklerin hangi ölçüde sınırlandırılacağı konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarındaki kriterler belirtilmişti. Buna göre, düşünceyi ifade özgürlüğü ‘hukuk dışı bir eyleme’ (terör ve şiddete) bitişik olması durumunda sınırlandırılabilmekte, şok düşünce ve görüşlerin her zaman ifade edilebileceği kabul edilmektedir. Fert için kabul edilen bu özgürlük alanını onun temsilcisi olan milletvekili için kabul etmemek parlamenter sisteme vurulan ağır bir darbe olur. özgürlüklerin yalnızca ne ölçüde sınırlandığı değil, sınırlamanın şartları, nedeni, yöntemi ve buna karşı öngörülen kanun yolları ‘demokratik toplum düzeni’ kavramı içinde değerlendirilmelidir. Demokratik toplumlar, uluslararası sözleşme ve ekleriyle oluşturulan ‘ULUSALÜSTÜ HAK VE ÖZGÜRLÜK STANDARLARINI’ ölçü (norm) kabul eden ve bunları uygulayan ülkelerdir. Hak ve özgürlükleri ‘koruyan ve güçlendiren’ bir organ olması gereken Anayasa Mahkemesi’nin bu anlayıştan uzaklaşarak Meclis kürsüsünde bile düşünceyi açıklamaya sınır getirmesi, parlamenter sistemin özünü zedeler.

Demokratik kültür, tekelciliği reddeder. Eğer farklı bir düşünce doğruysa, toplumun bundan faydalanmasının önüne geçilmemeli, yanlışsa, yine doğrunun daha iyi anlaşılmasına imkan vermelidir. Düşünce ürününden toplumun faydalanması için mutlaka açıklanması gerekir.

Farklı grupların, farklı düşüncelerin bir arada barış içinde yaşamalarını gaye edinen, meclis çalışmalarına bu konuda katkıda bulunan düşünce sahiplerinin meclis dışına atılması, siyasetten uzaklaştırılması hiçbir demokratik ülkede görülemeyecek antidemokratik bir düşünce ürünüdür.­

Bu durumda, Anayasa’nın 83. maddesine göre sorumsuzluk kapsamına giren bir fiil, milletvekili için suç olmadığından, ‘YARGI ORGANLARININ’ görev ve yetki alanı dışında kalır. Milletvekili için suç olmayan bir fiilin yaptırımı olamaz. Başsavcı, iddianamesinde özel­likle, TCK’undan 163. maddenin kaldırılmasıyla laiklik ilkesine karşı işlenen fiillerin cezasız kaldığı, bu nedenle de Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinde öngörülen ‘hüküm giyme’ şartının gerçekleşemeyeceği, bu şartın Anayasa’nın 69. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle, maddenin doğrudan uygulanmasını talep etmiştir. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, TCK’daki 163. madde kalkmamış olsaydı bile, milletvekillerinin Anayasa’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen ‘Dokunulmazlık’ları kalkmadan TCK’nun 163. madde­sinden yargılanıp ‘hüküm giyme’leri zaten mümkün değildi. Meclis içinde yaptığı konuşmadan hiç yargılanamayacak, meclis dışındaki suç teşkil eden fiillerden dolayı da ya dokunulmazlığının kalkması ya da milletvekilliğinin sona ermesi beklenerek bundan sonra yargılaması yapılabilecekti. Sorumsuzluk nedeniyle ‘yargılama’ konusu dahi olamayacak bir konuşmayı dokunulmazlık kurumuna rağmen yargılama konusu yapmak, suç olduğunu tesbit ederek siyasî partiyi kapatmak, sonuçta milletvekilliğini düşürmek, siyasî yasaklı durumuna getirmek, demokratik ülkelerde olmayacak bir anlayış ve davranış biçimidir.

Milletvekillerini yargılama hakkı (sorumsuzluk dışında kalan fiiller için) elbette mahkemelerindir. Ancak ‘Dokunulmazlık’ güvencesi devam ettiği sürece mahkemelerin bu hakkı da dondurulmuştur. Meclisi karıştırmadan, dokunulmazlığın kaldırılması kararına gerek duymadan ve meclisin değerlendirmesine de olanak vermeden, hattâ daha da ileri giderek, ‘sorumsuzluk alanı’ içindeki bir konuşmayı ‘suç’ kabul etmek ‘hukuksal kaos’ doğurur. Çoğunluk görüşünde yer alan, ‘milletvekilini’ değil partiyi yargılıyoruz, bunun sonucunda da milletvekilliği düşüyor, siyasî yasaklı oluyor’ mantığı kabul edilemez. Zira, milletvekilinin fiili değerlendirilip Anayasa Mahkemesi’nce suç olduğu tesbit edildikten sonra Parti’nin kapatılmasına karar veriliyor. Bu tesbit işleminin niteliği, yargılama yapmaktan başka bir şey değildir.

Öte yandan, davalı Parti Genel Başkanı’nın 13.4.1994 günü TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşması, amacı gözetilmeden farklı yorumlar yapılmak suretiyle değerlendirmeye alınmıştır. Genişletici yorum ve kıyas yoluyla yargısal sonuçlara ulaşmak ceza ve usul kurallarına göre mümkün değildir.

2- ‘Başörtüsü’ ile İlgili Yapılan Konuşmalar

Başsavcı iddianamesinde, Refah Partili yöneticilerin kendilerine oy getirdiği düşüncesiyle hemen her konuşmada okullarda ve hatta devlet dairelerinde başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın anayasal bir hak olduğunu ileri sürerek halkı kışkırttıkları ve eylem düzenledikleri belirtilmiştir.

Çoğunluk görüşünde de, Anayasa Mahkemesi’nin daha önce başörtüsü konusunda 7.3.1989 gün ve 1989/12 karar sayılı ve 9.4.1991 gün ve 1991/8 karar sayılı verdiği iki kararına karşın, Refah Partisi Genel Başkanı ve yöneticilerinin başörtüsü konusunda laiklik ilkesine aykırı davranış ve beyanlarda bulundukları kabul edilmiş ve suç odağı oluşmasında esas alınmıştır.

3511 sayılı Yasa’nın 2. maddesiyle 2547 sayılı Yasa’ya eklenen ‘Ek Madde 16’ ile üniversitelerde ‘dini inanç nedeniyle başörtüsü takılmasını’ serbest kılan yasa kuralı Anayasa Mahkemesi’nin 7.3.1989 gün ve 1989/12 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi bu kanunun iptaline ilişkin gerekçesinde şöyle demiştir:

‘…Sorun, bir yasal düzenlemenin din kurallarına, dinsel inançlara ve gereklere göre yapılıp yapılamayacağı noktasında yoğunlaşmaktadır. Madde içeriğinin, dinsel inanç gereği yapılan düzenlemenin konusunun başörtüsü ya da başka bir şey olması önemli değildir. Önemli olan, bir düzenlemenin dine göre yapılıp yapılmayacağıdır.’

‘… Temelde sosyal, kültürel ve estetik nedenlere dayalı bir toplumsal olgu niteliği taşıyan giyim, çevre koşulları, kişisel görüşler, kültür ve gelenekle biçimlenir. Değişip gelişmesi de bu nedenlere bağlıdır. Bunların dışında dinsel inanç ya da dinsel kurallarla doğrudan ilişki ve bağlantı kurularak yapılan düzenleme, hem devrim yasalarını, hem de lâiklik ilkesini ilgilendirir…’

‘İncelenen kural, kamu kuruluşlarından sayılan yükseköğretim kurumlarındaki bayanların giyimlerini düzenlerken, dinsel gereklere uygunluğu nasıl olursa olsun, başörtüsü kullanımına dinsel inanç nedeniyle geçerlik tanımakla, kamu hukuku alanındaki bir düzenlemeyi dinsel esaslara dayandırmak suretiyle lâiklik ilkesine aykırılık oluşturmuştur…’

… Böylece İslamî esaslara uygun olup olmadığı bir yana, dinsel inanç gereği boyun ve saçların örtülmesine olanak vermekle, devlet kamu hukuku alanında bu hukukun gereklerine göre yapılabilecek giyimi düzenleme yetkisini dinsel olura bağlamış olmaktadır…’

Kararın önemli noktalarından aldığımız bu bölümlerden üç temel sonuç çıkarabiliriz:

-Dinsel esaslara dayandırılmak suretiyle yasal düzenlemelerin yapılamayacağı, yapılırsa lâiklik ilkesi ve devrim yasalarını ilgilendireceği,

-Devlet gücünün salt dinsel inanca özel bir katkıda bulunamayacağı,

-Kılık ve kıyafetin temelde ‘sosyal, kültürel, estetik nedenler, çevre koşulları, kişisel görüşler, örf ve adetlerle biçimlenen bir olgu niteliğinde’ olacağı.

Karardan alınan kesitlerdeki ‘ortak payda’, hukukî bir düzenlemenin ‘din kurallarına göre’ yapılamayacağıdır. 3511 sayılı Yasa ile 2547 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 16. madde din kurallarına göre düzenlendiği ve dini kaynak esas alındığı için iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bu iptal kararının özündeki temel görüş budur.

Bu iptal kararını, yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafetin ne tür olacağı ya da ‘nelerin giyilemeyeceğini tesbit eden bir düzenleme olarak değerlendirmek mümkün değildir. Zira, kararımıza göre, iptali doğuran anayasal aykırılık, belirtilen kılık ve kıyafetin ne şekilde olacağı değil, buna imkân getiren yasal düzenlemenin ‘hukukî sakatlığı’dır.

Aksi halde, kararı başörtüsüyle üniversiteye girmeyi yasakla­yan bir metin olarak yorumlamak, Anayasa Mahkemesi’ni gerektiğinde kanunda yapabilen bir kuruma dönüştürmek demektir. TBMM’nin görev ve yetkisine el atma niteliğinde olan böyle bir düşüncenin hukuksal sonuç doğuracağı düşünülemez. Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ilkesi, Anayasa ya aykırılığı giderilmiş yeni bir kanun yapılmasına engel değildir. Yasakoyucu bu düşünceden hareketle, yükseköğretim kurumlarında kılık -kıyafetle ilgili yaşanan karmaşaya, keyfi yorum ve uygulamalara son vermek için yasama takdirini kullanarak 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na Ek 17. maddeyi eklemiştir.

2547 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 17. madde ile ‘Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile, Yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir’ hükmü getirilmiştir.

Açıkça görülmektedir ki, bu yasa hükmü ‘din kuralları esas alınarak’ düzenlenmemiştir. Daha önce iptal edilen 3511 sayılı Yasa ile getirilen madde, salt dinsel bir kıyafeti din kurallarını esas alarak düzenlerken, dava konusu edilen 2547 sayılı Yasa’nın Ek 17. maddesi böyle bir esasa dayanmaksızın, yükseköğretim kurumlarında herkesi içine alan genel bir düzenleme yapmıştır. Başka bir deyişle, yasakoyucu, yaptığı bu düzenlemede din kurallarını esas almayarak lâiklik ve devrim yasalarına aykırı davranmamış, böylece tüm yükseköğretim mensupları için kılık ve kıyafette serbestlik getirerek (kanunlara aykırı olmamak kaydı ile), eşitlik ilkesine uygunluk sağlamıştır. Yükseköğretim mensuplarına bu yasa ile (kanuna aykırılık hariç), ister sosyal ister estetik isterse kültürel veya herhangi bir inanç gereği, istedikleri biçimde giyine­bilecekleri bir özgürlük ortamı getirilmiştir. Yasama organı bu Yasa’yı çıkarırken, ‘Kanunlara aykırı olmamak’ koşulunun dışında, yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet biçimini sosyal, kültürel, kişisel görüşler, gelenekler ve inançların gereği gibi olgu ve değerlere bırakmıştır. Zira üniversiteler evrensel ve özerk kuruluşlardır. Bu özellikleri sebebiyle bünyesinde özgür düşüncenin, özgür araştırmanın ve özgür tavrın biçimlenmesi esas alınmıştır. Böyle genel bir düzenleme içinde ‘inançları gereği’ giyinebilecek bazı kimselerin de olabileceği gerçeği, düzenlemenin ‘dine göre’ yapıldığı anlamına gelmez. İnançları gereği giyinmek isteyenlerin bu Yasa kapsamı dışında tutulması esasen eşitlik ilkesine aykırı bir davranış oluştururdu. Getirilen yasa en tabii bir hukuk kuralını belirtmiştir. Çıkarılmasaydı bile idarelerin öngörülen bu anlayışı düşünmesi gerekirdi.

Bu nedenle yeni Yasa’nın iptali istemi, Anayasa Mahkemesi’nce daha önce tesbit edilen anayasal aykırılıklardan arınmış olduğundan, reddedilmiştir. Ne var ki, Anayasa Mahkemesi 2547 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 17. maddenin Anayasa’ya aykırı olmadığını tesbit etmesine rağmen, ‘yorumlu red kararı’ ile üniversitelerde serbest olan kıyafetler için ‘istisnaî kural’ koyarak Yeni Yasa kuralının ‘başörtüsünü’ kapsamadığı yorumunu yapmıştır. Oysa, Yasa’nın gerekçesinden ve TBMM’deki görüşmeler sırasında yapılan konuşmalardan, amacın üniversitelerde problem haline gelen başörtüsü sorununu çözmek olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesi bu yorumuyla yasama organının amacını saptırmıştır.

­Davalı Siyasî Parti savunmalarında, 2547 sayılı Yasa’nın Ek 17. maddesinin Anayasa Mahkemesi’nce Anayasa’ya uygun bulunarak iptal isteminin reddedildiğini, bu Yasa gereğince üniversitelerde, hangi kıyafet olursa olsun, yasalara aykırı olmaması şartıyla giyilebileceğini, başörtüsü takmayı mevcut hiçbir kanunun yasaklamamasına rağmen, üniversiteye alınmayan başörtülü öğrencilerin hak ve özgürlüklerinin yok edildiğini, partilerinin de bu hak ve özgürlüğü savunmaktan başka şey yapmadığını beyan etmiştir. Ayrıca, üniversitelerdeki başörtüsüyle ilgili sorun hakkında TBMM’de parti genel başkanı ve yetkililerince defalarca konuşma yapıldığını, bu konuşmaların TBMM dışında da tekrarlandığını, bu nedenle, suç olduğu iddia edilen beyanların Anayasa’nın 83. maddesinde öngörülen ‘sorumsuzluk ve dokunulmazlık’ kapsamında olması gerektiğini belirtmiştir.

Siyasî Parti’nin, savunmasına ek olarak verdiği belgelerden, çeşitli tarihlerde TBMM genel kurulu ve grup toplantılarında başörtüsü sorununun parti yetkililerince görüşüldüğü ve konuşulduğu anlaşılmaktadır. Bu konuşmaların TBMM’nce dışarıda tekrarlanması ve açığa vurulması yasaklanmadığına göre, konunun tamamen ‘yasama sorumsuzluğu’ kapsamı içinde değerlendirilmesi gerektiği tereddütsüz kabul edilmelidir. (Yukarıda kürsü sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı hakkında belirtilen görüşler aynen bu konu hakkında da geçerli olduğundan burada tekrarlanmamıştır).

Toplumsal bir problemin siyasal, hukuksal ve sosyal boyutla­rını ortaya koyarak eleştirmek, çözüm üretmek bir siyasî partinin en temel görevidir. Meclis kürsüsünde konuşularak ‘sorumsuzluk’ alanına girmeseydi bile, herhangi bir inanç grubunun hak ve özgürlüğünün önünde bulunan engellerin kaldırılması için bir siyasal partinin ya da üyesinin düşüncesini açıklaması, çözüm önermesi dinsel bir inancı istismar anlamında yorumlanamaz. Dini inanç ve bunun yasama geçirilmesi Anayasa’da teminat altına alınmış temel hak ve özgürlük olduğuna göre, bu konudaki sorunları çözmek için ileri sürülen düşüncelerin diğer anayasal hak ve özgürlüklerin savunulmasından farkı olamaz. Tıpkı sendikal bir hakkı ya da grevi savunmanın sosyal bir sınıfın diktatörlüğünü savunma anlamına gelmeyeceği gibi. Demokratik Devlet, farklılıkların bir arada bulunduğu, ancak insanların barış içinde yaşayabildiği ülke demektir. Herkesin aynı şeyi düşündüğü, aynı görüşü ifade ettiği, farklılıkların bulunmadığı, tekçi düşüncelerin dayatıldığı bir ülkede ‘demokratiklik’ten bahsedilemez. Siyasal, sosyal, hukuksal ve ekonomik sorunlar özgür bir ortamda tartışılmadığı sürece insanların iç dünyalarında devletiyle sürekli kavga ettiği hastalıklı bir toplum yaratılmış olur.­

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, demokratik toplumsal hukuk düzenini koruma hakkı olduğu tartışmasızdır. Devletin milletiyle bölünmez bütünlüğü ve lâiklik ilkesini Anayasa ve yasalarla teminat altına almak, devletin yapısal sağlığı açısından yeterli sayılamaz. Devletin görevi, düşünceleri ve inançları ‘devletleştirmek’ değil, alacağı tedbirlerle güvenli ve özgür bir ortamda bireylerin ve siyasal örgütlerin terör ve şiddete bulaşmadan kendilerini ifade edebilmelerine olanak vermektir. Kendini korumanın esas teminatı budur. Hak ve özgürlüklerin teminat altına alındığı ‘risksiz bir demokrasi’ ancak kamuoyunun desteğini almakla oluşabilir. Bu destek ise ekonomik sorunların çözüldüğü, düşünceyi ifade ve inanç özgürlüklerinin sorun olmaktan çıktığı ülkelerde mümkündür.

2547 sayılı Yasa’nın Ek 17. maddesine dayanarak üniversitelerde kanunlara aykırı olmayan kıyafetlerin giyilebileceğini savunan bir siyasi partinin bu fiili, sözkonusu Yasayı çıkararak üniversitelerdeki başörtüsü sorununu çözen diğer siyasal partilerin fiillerinden daha ağır bir suç olarak nitelendirilemez. Kaldı ki, bu konuda tüm siyasal partiler gerek TBMM’de gerekse dışarıda olumlu-olumsuz düşüncelerini her zaman ifade etmiştir. Bu nedenle kapatma kararına karşıyım.

3- Başbakanlık Konutunda Din Adamlarına Verilen İftar Yemeği.

Başsavcı, iddianamesinde, Başbakan Necmettin Erbakan’ın, lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderlerine, devrim yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık Konutunda iftar yemeği vererek Devlet katında itibar gösterdiği ve eylemlerinin hoş karşılandığını isbat etmeye çalıştığını vurgulamıştır.

Siyasî Parti’nin savunmasında da belirttiği gibi, TBMM’de 4.2.1997 günü Gensoru müzakeresi ile konu hakkında meclis denetimi yapılmış ve iddiaların varid olmadığı görülerek önerge reddedilmiştir. Mahkememizce bu konu değerlendirilmiş, suç niteliği görülerek partinin kapanmasında esas alınmıştır.

Suç niteliği görülen iftar yemeği eyleminde Başbakanlık sıfatının ağırlıklı olarak fonksiyon icra etmesi nedeniyle, konunun öncelikle bu yönden değerlendirilerek hukuksal bir sonuca varılması gerekir.

Başbakan ya da Bakanların ‘siyasî sorumluluk’ alanında görü­len fiilleri için Anayasa’nın 98. ve 99. maddelerinde öngörülen soru, meclis araştırması, genel görüşme veya gensoru ile meclis denetimi gerçekleştirilir. Siyasî sorumluluk alanına giren konulara siyasal yaptırımlar uygulanır. Başbakan, bakan veya Kurul’un tama­mına ‘Güvensizlik oyu’ verilerek görevden uzaklaştırılır. Bunun dışında bu konu da yargı organlarınca yapılacak bir değerlendirme zaten sözkonusu olamaz.

Başbakanlık konutunda verilen iftar yemeği Başbakanın üniversite, yargı, bürokrat, işadamları, sendika temsilcileri gibi toplumun çeşitli kesimlerini çağırdığı, bu vesileyle kimi sorunların dile getirilerek görüşüldüğü, toplumsal barış ve kaynaşmanın amaçlandığı sosyal etkinliklerdir. Bu kapsamda düşünülerek diyanet teşkilatı mensuplarına ve ilahiyat fakültelerinin dekan ve öğretim üyelerine de, ‘suç’ olduğu kabul edilen iftar yemeğinin verildiği anlaşılmaktadır. Ancak sorunun; laiklik karşıtı davranışları olan kişilerin kıyafet yasalarına aykırı giyinerek konuta gelmiş olmalarından kaynaklandığı iddia edilmektedir. Eğer, ortada yasadışı bir davranış sözkonusu ise, yapılması gereken ilgili ve yetkili olanların görevlerini yerine getirerek suçlu görülenler hakkında yasal takibat yapmış olmalarıdır. Davalı siyasi partiyle organik hiçbir bağı olmayan ancak yasalara aykırı olduğu iddia edilen kıyafetlerinden dolayı siyasî parti liderinin sorumlu tutulması netice de partisinin kapatılması, milletvekilliğinin düşmesi ve siyasî yasaklı duruma gelmesi ne ulusal ne de uluslararası hukukun kabul edebileceği bir hukuk anlayışı olamaz. Herşeyden önce böyle bir anlayış Anayasa’nın 38. maddesinde öngörülen ‘Ceza sorumluluğu şahsidir’ ilkesine açık aykırılık oluşturur. İftar yemeğine katılan kişilerin yasa dışı olduğu belirtilen kıyafetlerinden ötürü bunu denetlemesi ne görevi ne de yetkisi olan bir siyasî kuruluşun; bu nedenle kapatılması kabul edilemez. Adına ister ceza davası diyelim isterse kendine özgü bir dava densin, esas alınan suç’la öngörülen ceza arasındaki ‘ölçüsüzlük’ bir gerçektir. Kanuna aykırı bir kıyafetle yemeğe gelen konuğun, bir siyasal partinin kapatılmasına sebep olacak örnek başka bir ülke gösterilemez.

Başbakan bu konuda TBMM’ce denetlenmiş ve gensoru önergesi reddedilmiştir. Siyasal sorumluluk kapsamı içinde düşünülmesi gereken bu fiil demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasal bir partinin kapatılma nedeni yapılamaz.

Dokunulmazlık gensoru, meclis araştırma ve soruşturma yollarını düzenleyen Anayasa kuralları ile Siyasî Partiler Kanunu’nun suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan 103. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen ‘hüküm giymiş olma’ koşulları gözardı edilerek partinin suç odağı haline gelmesinde esas alınması ve kapatılması kararına katılmak mümkün değildir.

B- ŞEVKET KAZAN’IN ANKARA DGM’NCE TUTUKLANAN SİNCAN BELEDİYE BAŞKANINI CEZAEVİNDE ZİYARET ETMESİ

Başsavcı, iddianamesinde, Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın Sincan Belediye Başkanını Ankara DGM’nin kararını protesto ettiği imajını yaratacak biçimde hapishaneye giderek ziyaret ettiğini, bunun ‘laiklik ilkesine’ aykırı fiil olduğunu ileri sürmüştür.

Anayasa’nın 15. maddesinde savaş, seferberlik, sıkıyönetim ve olağanüstü hâllerde kimsenin, mahkeme kararıyla saptanıncaya kadar suçlu sayılmayacağı öngörüldüğüne göre, normal dönemlerde yargı kararı olmadan bir kimsenin ‘suçlu’ sayılmasının mümkün olmaması doğaldır. O tarihte suçluluğu hükümle sabit olmamış bir tutuklunun ziyaret edilmesi bir partinin kapatılmasına neden olacak ağırlıkta görülemez.

C- GENEL BAŞKAN YARDIMCISI AHMET TEKDAL’IN KONUŞMASI

Söz konusu konuşmada geçen, parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde hak sistemini (nizamını) tesis etmek için gayret gösterilmesi gerektiği, bunu da Refah Partisi’nin yapabileceği ifadeleri Parti’nin kapatılma davasında esas alınmıştır.­

Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı olan sözkonusu kişi, davanın görüldüğü tarihte TBMM üyesidir. Anayasa Mahkemesi, bu kişiye ait olduğu belirtilen konuşmada laiklik ilkesine aykırı bir suç unsuru bulunduğu sonucuna varmıştır. Mahkememiz dosya üzerinde inceleme yapmak zorunda olduğu için, klasik anlamda kişinin suçluluğuna hükmetmesine rağmen, kendisini dinleyerek bu konuşmadan neyi amaçladığı konusunda savunmasını da almamıştır. Üstü kapalı yargılama niteliğindeki bu uygulama Anayasa’nın 83. maddesine aykırıdır. 83. maddeye göre milletvekilinin yargılanması dokunulmazlığının kaldırılması kararına bağlıdır. Bu karar olmadan hiçbir yargı merciinin yargılama yapması mümkün değildir. Bu usule uyulmadan yapılan işlem hukuka aykırıdır.

Ayrıca, ‘hak sisteminin tesis edilmesi’ sözcüklerini yorumlamak suretiyle şeriat düzenini istemek anlamını çıkarmak ceza hukuku ilkeleriyle de bağdaşmaz. Zira, suçun maddi ve manevi unsurlarının varlığı yorum ve kıyas yoluyla açığa çıkarılamaz.

D- KAYSERİ BELEDİYE BAŞKANI ŞÜKRÜ KARATEPE’NİN 10 KASIM 1996 DAKİ KONUŞMASI

Bu konuşmanın suç olduğu kesin yargı kararıyla sabit olmuştur. Ancak, Mahkeme kararından da anlaşılacağı gibi, hüküm Türk Ceza Kanunu’nun 312/2. maddesi üzerine kurulmuştur. Madde, halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçunu tarif etmektedir. Bu fiille, laiklik ilkesine aykırı fiil, birbirinden farklı suç türleridir. Davalı Parti’nin laiklik ilkesine aykırı fiillerin odağı olmasına, TCK’nun 312. maddesi dayanak olamaz. Çünkü, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinde tarif edilen suç, Siyasi Partiler Kanunu’nun 78. maddesinde ayrı bir kapatma nedeni olarak sayılmıştır.

E- BAKANLAR KURULU KARARIYLA ÇALIŞMA SAATLERİNDE İFTAR NEDENİYLE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI

Bakanlar Kurulu kararı, koalisyonu oluşturan partilere ait kollektif, objektif ve düzenleyici bir tasarruftur. Bu tasarruftan dolayı hükümet üyelerinden yalnız başına birisinin ya da bir kısmının sorumluluğu söz konusu olamaz. Bu sorumluluk müşterektir ve daha çok Mecliste ‘gensoru’ ve ‘güvenoylaması’ sonucu hükümetin düşmesini sağlar. Yani, Bakanlar Kurulu kararından dolayı bakanlar ‘siyaseten’ sorumludurlar. Parlamenter sistemin temelleri ‘ortak sorumluluk’ kuralına dayanır. Hükümet bir bütün olup; yürütme organının politikasının oluşturulması, yürütülmesi ve denetlenmesinden sorumludur. Bakanlar, kendi yetki alanlarına giren işlerden ve emirleri altında çalışanların işlem ve eylemlerinden ayrı ayrı sorumlu olmakla birlikte ‘hükümet kararı’ndan tüm bakanlarla birlikte ortak biçimde sorumludurlar. Bu nedenle, bir kısım bakanların davalı partiye mensup olması nedeniyle bu karardan partinin sorumlu tutulması kabul edilemez.

Ayrıca, bu konu iddianameden sonra gönderilmiştir. İddianamede yer almamıştır. Ek suçlamaların Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na uygun olarak ek iddianameyle yapılması gerekmektedir. CMUK’nun 257. maddesine göre hüküm ancak iddianamede ileri sürülen fiillere hasredileceğinden verilen karara da esas alınamaz.

F- NECMETTİN ERBAKAN’IN KANAL 7 TELEVİZYONU’NUN KURULUŞ YILDÖNÜMÜ NEDENİYLE YAPTIĞI KONUŞMASI

Bu konuşmaya ilişkin belge ve video kasetleri davanın açılmasından sonra gönderilmiştir. İddianamede olmayan bir fiilin hangi yöntemle davaya esas alınacağı CMUK’da açıkça belirtilmiştir. Usul yasasında belirtilen yönteme uyulmadan bu fiilin kapatma kararına esas alınması Yasa’ya açık aykırılık oluşturur.

Ayrıca, bu konuşmayla ilgili İstanbul Devlet Güvenlik mahkemesinin takipsizlik kararı mevcuttur. Bu karara rağmen, konuşmadaki amaç ve bütünlük gözetilmeden kimi sözcüklere dayanılarak yorumlar yapılması cezanın genel ilkelerine uygun düşmez.

Bu nedenle esasa ilişkin belirtilen bölümlerde çoğunluk görüşüne muhalif kaldım.

        ÜyeHaşim KILIÇ

 

 

KARŞIOY YAZISI

1- Refah Partisi’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğini kanıtlamak üzere dosyaya giren Refah Partili bazı belediye başkanlarının, Atatürk’ün hatırasına hakaret eylemlerini yaptırıma bağlayan 5816 sayılı Yasa’ya muhalefet suçundan dolayı verilmiş kesin mahkumiyet kararları, çoğunluk tarafından laiklikle ilgili görülmeyerek değerlendirmeye alınmamıştır. Oysa ki, devletimizin banisi ulu önder Atatürk’e vaki hakaret ve sövmelerin asıl amacı, onun kurduğu laik cumhuriyeti yıkmaya yöneliktir.

Temelleri Kemalist devrimlere dayalı Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkarak yerine dini esasları uygun bir devlet düzeni kurma özlemi içinde olanlar amaçlarına varmak için bu devrimleri yapan Atatürk’e saldırıp,onu halkın gözünde küçülttükten sonra, yaptığı devrimlerin de kişiliğine uygun, zararlı şeyler olduğunu ortaya koymayı en kolay yol olarak görmektedirler.

Atatürk’ü din düşmanı göstererek, halkın dini duygularını siyasi amaçları için kullanmak isteyenler büyük Atatürk’ün… benim milletim dindar olmalıdır. Çünkü İslam dini gelişmeye açık, ilme ve fenne en uygun olan dindir, şeklindeki sözlerini bilmezden ve görmezden gelmektedirler. Asla bir din düşmanı olmayan Atatürk, Anadolu insanı tarafından en güzel şekilde yorumlanan ve uygulanan temiz İslami inançların, Arap ve Fars örfünün İslam dininin üstüne örtülerek yörüngesinden saptırılmasına ve siyasete alet edilmesine şiddetle karşı olan bir insandır. Atatürk bir konuşmasında şöyle diyordu, ‘… bizi yanlış yola sevk eden habisler, bilirsiniz ki, alelekser din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz, görürsünüz ki, milletimizi mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altında, küfür ve melanetten gelmiştir…’ Diğer bir konuşmasında ise, ‘… Bundan sonda yalnız bir şey hatıra gelebilir. O da, bazı adi politikacıların haris menfaatpereslerin, o vehim ve hayali uyandırmaya çalışması, o yüzden tatmini hırs ve menfaat düşüncesinden ibarettir. Bütün mevcudiyetimle temin ederim ki, bu gibiler herneşekil, suret ve vesileyle olursa olsun mevcudiyetlerini ihsas ettikleri gün TÜRK MİLLETİNİN amansız kahrına hedef olmaktan kurtulamayacaktır. Artık Türkiye din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir… Türkiye’de cumhuriyet vardır ve cumhuriyetperverler vardır. Bu mukaddes mevcudiyetleri tahrip edici unsurlar artık Türkiye havasını teneffüs edemezler…’ demektedir.

İşte yukarıda açıklanan gerçekler karşısında, Mahkememizce açık, seçik açıklanan ve yorumlanan laiklik ilkesi, demokrasinin çağdaşlaşmanın, ulusalbirliğin ve ümmetten ulusa geçişin temelini oluşturmaktadır. Oysa bunlara karşı olanlar bu ilkenin banisi Atatürk’e bu nedenle saldırmaktadır. Öyle ise, Atatürk karşıtı eylemlerin laiklik ilkesine aykırılık oluşturduğundan da kuşku yoktur.

Bu nedenlerle Atatürk’e hakaret suçundan hüküm giyen Refah Partili kimi Belediye Başkanlarının eylemlerini laiklik karşıtı ve Parti kapatma nedeni olarak görmeyen çoğunluk görüşüne karşıyım.

2- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’ın Sivas’ın Sıcakçermik beldesinde yaptığı iddia edilen konuşmayı yaptığına dair kanıt bulunmadığını kabul eden çoğunluk, bu konuşmayı kapatma nedeni olarak saymamakta ise de, bu konuşma Sancak Dergisinde yayınlanmış olup, bu yayına karşı herhangi bir dava açılmadığı gibi, Dergi sorumlusu bu konuşmanın Partinin seminer çalışmasında yapıldığını ve teksir halinde dağıtıldığını bildirmiştir. Bu duruma karşın, çoğunluk, gerekli araştırmayı yaparak bu konuşmanın yapılıp yapılmadığı konusunda kesin delillere ulaşmadan eksik soruşturmayla sonuca vardığından bu değerlendirmeye katılmıyorum.

        ÜyeYalçın ACARGÜN

 

 

KARŞIOY YAZISI
İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNE DAYALI,
KATILIMCI DEMOKRATİK SİSTEMİN MEKANİZMASI
I- TOPLUMSAL YAPIDAKi DEĞİŞME, GELİŞME VE ÇEŞİTLİLİK

Büyük düşünür Spengler’in görüşüyle, ‘kültürden medeniyete geçiş Klasik Dünya için Dördüncü, Batı Dünyası için Ondokuzuncu yüzyılda tamamlanmış’ (1); geçen asrın sonlarıyla yirminci asrın ilk yarısında dünya tarihinde önemli köşetaşlarından sayılan Sanayi İnkılâbı, I. ve II. Dünya Savaşları, bünye itibâriyle değişmeye yönelik insanoğlunu ve kurduğu düzeni temelden sarsmış, kendi dönemlerinde âhenkli şekilde ama tedrîcen hızlanarak değişikliğe uğrayan sosyal yapıları tamâmen değiştirmiş; kendiliğinden olagelen değişimler artık güdümlü ve süratli yapılır olmuş; böylece ‘değişim süreci’ toplumların ana hedefi hâline gelince, hem sosyo-politik ve sosyo-ekonomik hem de ailevi ve ferdi hayat çehre değiştirmiştir.

Dengeli ilerleme, ‘Pierre Chaunu’nun deyişiyle, değişme ve devamlılık (istikrar) demek olan gelişme‘ (2) az rastlanan bir olgu olmuş; buna karşılık, dünya yüzünde ilmî gelişmeleri nazarı itibâra alan, ama gelenek, görenek, âdet ve genel kültürü geri plâna iten, sanayileşme ve şehirleşmeye dayanan yeni bir sosyal düzen doğmaya başlamış; burada pazar ve para ekonomisi gelişmiş; bürokrasi hâkimiyet kazanmış; aile toplumsal fonksiyonunu kaybetmiş; gittikçe daha fazla teşkilâtlanmaya gidilerek, tamamen aksi iddia edilmesine rağmen, fertler, gruplar, hattâ memleket ve devletler arasındaki bağımlılık artmış; her ne kadar geçen yüzyılların hayatını karakterize eden kilise, devlet ve aile otoritesine başkaldırılmış ise de, bugün yine ‘tam bir dönüş yapıp, aynı başeğme noktasına gelinmiştir. Bu defa itaatin otokratik kimselere değil de, bürokratik teşkilâtlara karşı gösterilmesi’ (3) gerekmiştir.

Bunun adı ‘Modern Çağ’dır.

Modern ‘Yirminci yüzyılın parolası şudur: Ondokuzuncu yüzyıldan söz yok! (yeni olunacak! ) Herşeyde yenilik! Ondokuzuncu yüzyıldan kalma fon mevcut olduğu sürece bu mümkün oldu. En azından daima Ondokuzuncu yüzyıla karşı çıkıldı, başka türlü olmak istenildi. Şimdi ise Ondokuzuncu yüzyıl unutuldu. ‘Yeni’ olmak için,­ dünkü ‘yeni’ye karşı olmak gerekti… ‘Mâziden kopma’ -geçici olarak- çok güzel; devrimci, alışılmış ve psikolojik açıdan son derece rahatlatıcı davranışları mümkün kılmaktadır’ (4). Ama yine bugün ‘Messieurs les Doctrinaires’ (5) türemiş, geçmişteki köklü müesseselerin yerini ‘izm’li cereyanlar almış, ‘fert’ yerine düşünen, onun yerine karar veren ve fakat onu ‘militan’ olarak kullanıp, ‘kütle insanı’ (6) hâline getiren yeni mihraklar, toplumu yönetir olmuştur. Dünkü ilkel feodal yapı ve bugüne yansıyan her türlü uzantısı (aşiret, sülâle, vs.) yıkılıp atılmaya çalışılırken, onun yerini modern feodal yapı almış, artık insanlar yalnızlıklarını partiler, dernekler, vakıflar, kulüpler, sendikalarda gidermeye başlamışlardır. Toplum, eski tarz sosyal normlarla idare edilmekten çıkmış, yeni sosyal düzen için mümkün olduğu kadar kanun, tüzük, yönetmelik yapılmaya başlanmış, hukukî düzenleme ve usulleri çoğaltmak suretiyle bütün anlaşmazlıkların çözüleceği sanılmış, ama ‘bunun boş bir hayâl olduğu; dünyada çekişme, mücadele, kırılma, anlaşmazlık bulunmayan tek yerin, ‘mezarlıklar olduğu’ (7); kişinin ‘mesut olmaya muhtaç bulunmadığını anlayabildiği gün saadetin içinde yerleşmeye başlayacağı’ (8) unutulmuştur. Yirminci yüzyılın bitimine iki kala, insanlık hâlâ kendini (hak ve hürriyetlerini) arayış içindedir.

Mal ve hizmet üretiminin had safhaya çıktığı; mal varlığının bir kısmını ‘özgürlük, sorumluluk ve mülkiyet hakkının oluşturduğu’ (9) modern dünyada insanoğlu doydukça acıkıyor. ‘Arzular gerçek ihtiyaçlardan daha hızlı artıyor’ (10). Çünkü ‘zamanımızda insanlar her şeyi görüyor, her şeyi öğreniyorlar ve pek tabîî olarak yalnız görmekle, öğrenmekle kalmıyor, başkalarında gördüklerini kendileri de istiyor, başkalarının yaptıklarını kendileri de yapmak istiyorlar… Her yeni istek, nerede ise gelecekmiş gibi görünen mutluluğun gelmekte biraz daha gecikmesine sebep oluyor. Ve nihâyet insanlar o hâle geliyorlar ki, hayatlarında mutluluğun dolduramadığı yeri bu sefer üzüntüler, sıkıntılar, rahatsızlıklar, belki de ıstırablar, bu arada kavgalar, çekişmeler doldurmuş oluyor; bütün bunlar hayattan memnun olmamanın başlıca sebepleri yerine geçip oturuyorlar’ (11).

Bu sûretle, E. Fromm’un ifade ettiği gibi, ‘gerçek ve mâkul ihtiyaçların karşılanması, beklenmedik bir dönüşümle, mal veya eşya açlığı adı verilen yepyeni ve güçlü bir hastalığı ortaya çıkarıyor. Melânkolik mizaçlı kimseler nasıl sürekli olarak birşeyler satınalma veya yeme arzusuna kendilerini kaptırırlarsa, modern insan da yeni birşeylere sahip olmak için doymak bilmez bir açlık içinde kıvranmaktadır. 0, bu arzusunu daha iyi bir hayat yaşamak arzusunun bir belirtisi gibi savunur. Modern insan satınaldığı şeylerin kendi hayatını doğrudan zenginleştirmiyorsa bile, zamandan tasarruf sağladığını iddia ediyor. Fakat aynı insan tasarruf ettiği zamanı ne yapacağını bilmiyor ve gelirinin bir bölümünü de tasarruf etmekle öğündüğü boş zamanları öldürmek için sarfediyor’ (12). Çalıştığı ­mekanik ve otomatik iş düzenine, şuur altında da olsa, adapte oluyor, sadece kendi hayatına değer veren bir kimsenin aslında o hayatının da başkalarınca değerli bulunmadığını görmezlikten geliyor. Böylece ‘Devler’, yani ‘Tarihte Yıldızın Parladığı Nâdir Anlar’ı (13) meydana getiren büyük insanlar görülmemeye başlanıyor. Çünkü artık çok kolay şekilde, zorlanmadan, ayağa kadar hazır olarak gelen radyo, televizyon, video, film, projeksiyon, plâk, teyp, gazete, mecmua, dergi, kitap gibi birinci sınıf malzeme ile bıkkınlık derecesinde kültürel doyum söz konusudur… Her şey -söz, yazı, resim, dans, müzik ve mimik- kaydedilip saklanmaktadır… Üstün başarılar kendiliğinden oluyor sanılmaya ve özel bir takdir ve hayranlık uyandırmamaya başlamıştır. Ressamlar zahmetsizce bir resmi yirmi ayrı üslûpta yapabilmektedir. Genç piyanistler teknik olarak en az Liszt yahut Rubinstein kadar çalabiliyorlar… Sonuç’.. Herhalde pek çok şey daha iyi değil, daha kötü oluyor. insanoğlunun yalnızlığı artıyor. Aileler küçülüyor, akrabalık kayboluyor. Yaşlılar bir tarafa itiliyor. Televizyon; tiyatronun, sinemanın, konserin, kitabın, magazin ve gazetenin, herkese açık konferansların ve açık oturumların yerini almıştır. Mektuplaşma azalmakta, sohbetle birlikte ahbaplıklar da körelmektedir. Gerçi şurada burada, şu veya bu şekilde biraraya gelmeler var. Meselâ turistik toplu geziler, kamplarda dinlenme tatilleri, kokteyl partiler, şehrin eski semtlerine yapılan geziler gibi. Fakat bütün bunlar sürekli değiller… Burada söz konusu, gelip geçiciliktir. Fırtına ne kadar şiddetli olursa olsun, uzun süren ve sindire sindire ‘yağan bereketli yağmur lâzım’ (14). Maddî refah iyidir ama, ‘meyvelerin âdilane dağıtılması gerek’ (15).

İstikrar ve devamlılık kayboldu. Bu kayboluş tabîî telâkki edilmeye başlandı ve ‘değişme toplumların kanunu oldu’ (16). 0 kadar ki, devamlı yenilik isteyen, kalıbına sığmayan insanoğlu için bu değişiklik isteği zamanla bir ‘kalıp’ haline geldi. Hızlanan teknolojik gelişmenin sosyal gelişmenin önünde gitmesinin doğurduğu sosyo-ekonomik problemlere köklü çareler aranmadığı gibi, bulunan ve alınan her tedbir sistemin yeniden çözülmesine yol açtı. Meselâ Büyük İhtilâl’den sonra, ‘hangisi olursa olsun, tartışılmamış ve ülkenin bütünü tarafından kabul edilmiş tek bir Fransız rejimi görülmemiştir. Bir kriz baş gösterdi mi, kökü ne olursa olsun, rejim yeniden mesele edilmiştir’ (17). Salt iktidara karşı muhalefet artmakta, her grup içinde yeni muhalefetler doğmakta, ‘kişi rekabetleri fikir rekabetleri ile karışmakta, koalisyonlar hep geçici ve ilk fırsatta bozulabilir’ (18) olmaktadır.

Bunun sebebi, ana sistemin, esas itibariyle ülkenin sosyo-ekonomik yapısının tam bir tecanüse sahip bulunmamasıdır. ‘Ülke çok farklı ise, bu farklılık bütün müesseselere yansır’ (19). Fakat meselâ Amerika ve İngiltere gibi memleketlerde ‘rejim istikrarlıdır, çünkü oralarda millî değerlerle kaynaşmıştır’ (20). Evrendeki dengeye benzer şekilde sistemle alt-sistemleri arasında uyum, âhenk bulunur. Bu insicam, ‘farklılaşma’ hâlinde de mevcuttur. Ancak oyun, kuralları içinde cereyan etmezse, ‘bozulma’ ‘yabancılaşma’ ve ‘kopma’ ortaya çıkar.­

‘Fromm’a göre özgürlük, daha fazla sorumluluk sahibi olmak demektir… Frankl ise daha ileriye giderek, sorumsuz insan özgür değildir, sorumluluk özgürlüğün kıstasıdır demekte, organizasyonları çok yakından incelemiş olan Herzberg, sağlıklı kişilerin sorumluluk aradığını belirtmektedir’ (21). Eğer bir iş yerinde kararlara ve sorumluluklara az veya çok bir katılma yoksa, çalışan ‘yabancılaşacak’, yalnız para için çalışacak, işine kendinden birşeyler katmayacaktır.

Birer canlı organizma olan açık ve kapalı sistemlerin hedefi bozulma, yabancılaşma, kopmaların önüne geçmektir. Bütün milletlerin iktisadî, sosyal, idarî, kültürel ve askerî kalkınma yolunda birbirlerine rakip oldukları çağdaş dünyamızda ve üretimin zenginlik kaynağı olduğu bir cemiyette tek mesele, insanların önce fizyolojik, sonra sosyal ve moral ihtiyaçlarını tatmin etmek olup, bunun için de onları ‘Dünya Nimetleri’nden mümkün olduğu kadar faydalandırmak, sadece yüksek bir hayat seviyesi değil, fakat durumlarıyla orantılı bir yaşama şekli vermek gerektir.

Bütün insanların, asgarî düzeyde de olsa, ihtiyaçlarının giderilmesi gayet tabîîdir. Yalnız, üretmeden istihsalden pay istemek veya ürettiğinden fazlasına sahip çıkmak hakkâniyet ve adâlet mantığına ters düşmektedir. Kazancın âdil dağıtılması baş şart olmalıdır. Binaenaleyh, ‘iktisadî gelişme üretimin arttığı ölçüde tüketimin artmasını gerektirmekte, bu da hissedilir ihtiyaçları devamlı olarak yükseltmektedir. Bu neticeye ulaşmak için sanayi ve ticaret hayatı etkili bir âlet olan medyaya önem vermektedir’ (22). Başka bir ifadeyle, devamlı surette tüketim reklâmı yapılmakta, bütün dünya varlıkları o ölçüde üretim artışı için kullanılmaktadır.

Üretimin en ucuz, en kaliteli ve en az zamanda gerçekleştirilebilmesi için de bizzat işletmeler bugün mecburen reforma veya en azından reorganizasyona tâbi tutulmaktadır.

Ana hedef, bir yandan kişiyi layık olduğu yerde istihdam ederek onu memnun etmek ve böylece onun beden ve ruh gücünden âzamî verimi almak; öte yandan, sorumlulukları yayarak politik gücü, mülkiyeti yayarak ekonomik gücü dağıtmak; daha âdil bir sosyal adalet, daha demokratik bir demokrasi, oyunun kurallarına göre oynandığı politik bir ortam oluşturarak, insanları mutlukurumları istikrarlıhukuku hâkim kılmaktır.

Çünkü demokrasi, temsilcileri aracılığiyle vatandaşın siyasî kararlara iştirak ettirilmesi amacına yönelikse, yetenekli ve bilinçli yetişkinlerin de, çalıştıkları yerlerin aslî unsurları oldukları kabul edilerek, bilgi ve görgülerinden faydalanılması, hayatlarının önemli bir bölümünü geçirdikleri işyerinde hür bir ortamda yaşamaları gerektir. Demokratik bir toplumda demokrasi, ailenin, atölyenin fabrika yahut büronun kapısından girmemezlik edemez.

Gelişme ve genişleme yoluyla sağlanacak bu sonucun ana aracı ‘yönetim’dir ve dünyadaki sistemlerin makro ve mikro planda âhenkli işlemesi, ortadaki ‘yönetici’ ve ‘yönetim tarzı’na bağlıdır.

Değişme modern çağın bir gereği olduğuna ve günlük hayatta her şey gibi kanunlar, âdetler, gelenekler, görenekler, örfler, görüş, duyuş, düşünüşler de değiştiğine göre, tek bir ‘Yönetim Sistemi’ etrafında kümelenmek ve ithale çalışmak mantıklı değildir. Duruma, şartlara uygun idare sisteminin araştırılması îcâb etmektedir. Claude Lévy-le Boyer’in dediği gibi, ‘tipi ve faaliyet sâhaları ne olursa olsun, organizasyonlardaki hayatın ortaya koyduğu psikolojik problemlere hazır çözüm reçeteleri yoktur, her yeni hâl kendi özellik ve ölçüleri içinde ele alınıp incelenmelidir’ (23). Jean Diverrez’in ifadesiyle ise, ‘önemli olan, memleket şartlarına ve müesseselerine uygun olan sistemleri bulmaktır’ (24). Bu itibarla her müessesenin önce kendi içinde geçerli olabilecek yönetim tarzını araştırması, sonra bütün bunlardan ülke çapında genel bir teoriye ve uygulamaya gidilmesi daha akıllıcadır.

Körü körüne bir ‘taklit’ millî şahsiyeti zedelemektedir. Bunun sonsuza kadar devamına müsaade etmemek, ‘yeni, millî, orjinal, yararlı’ sistemlerin tarafımızca da bulunmasına çalışmak gerektir. Tabîî, bunun için, insanları harekete geçiren yeterli bir altyapı (eğitim-fikir-düşünce düzeni) ve motivasyon sistemleri gerektir (25).

Ne yazık ki, gelişmekte olan memleketler Batı’nın bulup, tatbik edip, hattâ kusurlarını görüp uygulamadan kaldırdığı modelleri onun arkasından adapte etmeye çalışmakta, kültür normları ve değerlerinin değişik olması yüzünden aynı sistem oralarda farklı ve daha büyük çapta mahzurlar doğurmakta, devamlı değişen sosyo-politik sistemler dolayısiyle toplumdaki istikrar kaybolmaktadır. Meselâ İsveç gibi iktisâdi, siyasî, sosyal bakımdan farklı bir memlekette başarı ile uygulanan bir katılma modelinin Türkiye gibi kalkınmakta olan bir ülkeye aynen tatbiki muhakkak surette aynı neticeyi vermeyecektir.

0 hâlde, canlı ve cansız bütün varlıkları organize ederek evrensel rekabet içinde değişmelerine, devamlarını sağlamalarına ve temelden doyurulmalarına yardım etmek, özellikle de, insanlardaki ‘psikolojik enerji‘yi harekete geçirmek gerekmektedir.

Bir ‘sosyal anlaşma’ yaparak toplum haline dönüşen fertlerin kendi başlarına bırakılmalariyle ortaya çıkacak karışıklık ancak basiretli bir planlama ve teşkilâtlandırma ile önlenebilir.

Çünkü toplum ‘bugün tamamen yeni, devamlı gelişen, ekonomik, teknolojik ve sosyal verilerin etkisi altındadır’ (26). Bilgiler, metodlar, âlet ve usuller değişmekte, fiyat ve kalite rekabeti globalleşmekte, bu yüzden ancak dinamik yapılar ayakta kalabilmektedir. P. Sudreau’nun dediği gibi, dinamizmin görüntüsü ile dolu olan ‘çağımızın iki gereği: etkinlik ve kaliteli hayat’a (27), Aurelio Peccei’nin ifade ettiği gibi, yalnızca ‘geri kalan bütün her şey için birinci temel şart olan âdil bir toplum‘ (28) olmakla ulaşılabilecektir.
II- REFAH PARTİSİ’NİN KAPATILMA KARARINA KARŞI
BAZI İTİRAZ KONULARI

A- Kapatma Kararı Hakkında Bazı Usûl Yanlışları

Refah Partisi 19 Temmuz 1983’de kurulmuş; bugüne kadar yapılan genel ve yerel seçimlerde, sırasıyle, % 4, 1 – 7, 4 ‘ 10 – ­17 – 20 – 22 – 35 (3 Kasım 1996) oranında oy almış; Türkiye’nin en büyük partisi ve iktidarın büyük ortağı konumuna kadar yükselmiştir (Temmuz 1996).

Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükûmeti hakkında 20 Mayıs 1997’de, çok hukukluluk, Ramazan’da mesâi saatleriyle ilgili düzenleme, lâikliğe aykırı davranış, dış geziler, Adalet Bakanlığı düzenlemeleri gibi konularda verilen Gensoru TBMM’nde 246 ya karşı 282 oyla reddedilerek, Meclis, Hükümeti denetleme görevini yerine getirmiş, iddialarda sorumluluğu gerektirecek herhangi bir husûsun bulunmadığını karara bağlamıştır.

Bu karardan bir gün sonra Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Parti hakkında kapatma dâvâsı açılmıştır.

Anayasa’nın Başlangıç’ının üçüncü fıkrası ile 6. maddesinin ikinci fıkrası, ‘Egemenlik’in sahibini ve bunun nasıl kullanılacağını göstermektedir.

Başlangıç’ın dördüncü fıkrasında ‘kuvvetler ayrımı’ ilkesinden bahsedilmekte, hangi kuvvetin hangi yetkiyi kullanacağı ise, 7., 8. ve 9. maddelerinde açık biçimde ifade edilmektedir.

Hukukî düzenlemelerin ana hedefi ‘kamu düzeni’ni sağlamak olduğuna göre, erklerarası yetki ve sorumluluğun sınırlarının kesin ve kalın çizgilerle belirlenmesi gayet tabîîdir.

Anayasal düzenlemelerden anlaşılacağı gibi, Bakanlar Kurulu, Bakanlar Kurulu üyelerinden biri veya birkaçı, siyasî sorumluluk açısından ancak TBMM tarafından denetlenebilir. Bu denetimin yolları Anayasa’nın 98. maddesinde yazılı ve sözlü soru önergeleri, Meclis Araştırması, Genel Görüşme, Gensoru ve Meclis Soruşturması olarak sıralanmıştır.

TBMM İçtüzüğü’nün geniş bir bölümü de (m. 96-114) bu denetimle ilgilidir.

TBMM, bu yollardan herhangi birini kullanmamış ise, ihtiyaç duymamış, kullanmış ve gereğini yapmış ise, o takdirde de o denetim konusu, bir başka kuvvet tarafından herhangi bir gerekçeyle yeniden gündeme getirilemez demektir.­

Nitekim, bir denetim yolu olan Meclis Soruşturması’nı içeren Anayasa’nın 100. maddesinin müzakeresinde, Komisyon Başkanı Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı, ‘ilgili bakan hakkında soruşturma açılmasına mahal olmadığına karar verilmişse, artık o kimse hakkında hiç bir zaman bahse konu hadise ile ilgili olarak, soruşturma açılamaz, iddianame düzenlenemez, adli takibat yapılamaz’ demiş (0. Aldıkaçtı. Danışma meclisi, B: 150-0:4-13.9.1982), bu sûretle, başbakanlarla bakanların denetimleri, diğer denetim yollarından farklı düzenlemelere tâbi tutulmuş, bu madde ile hükümet üyeleri 83. maddeye ilave olarak ayrıca bir kere daha güvence altına alınmak istenmiş; Komisyon sözcüsü Prof.Dr. Kemal Dal ise, ‘Bir hükümetin üyelerini, yaptıkları görev dolayısıyla, bulundukları mevki dolayısıyla, olur-olmaz ithamlardan korumak gerekir. Bu, ülkenin iyi yönetimi bakımından da gereklidir’ demiş (Danışma Mec.B.140.0.1.1.9.1982); Prof. Aldıkaçtı ayrıca şu gerekçeleri eklemiştir: ‘Meclis soruşturması bilindiği gibi Başbakan veyahut Bakanlar aleyhine açılabilir. Meclis soruşturması açılıp mecliste karara bağlandıktan sonra, eğer herhangi bir tahkikat yahut Yüce Divana sevk kararı verilmezse, bu karar kesindir. Halbuki bir mukayese yaparsak, mesela, yasama dokunulmazlığı konusunda verilecek bir karar, sadece o seçim devresi içindir. Şimdi burada, niçin bir Bakanın görevi sırasında işlediği iddia olunan bir suçtan dolayı ceza mahkemesine verilebilmesi yahut Yüce Divana verilebilmesi için bir Meclis soruşturması açılıyor’… Bunun amacı Bakanı himaye etmektir. Yani Bakanın görevi sırasında bazı suçlar işleyebileceğini kabul etmesi ve Meclisinin bunu takdir ederek Bakan hakkında soruşturma yapmamaya karar vermesidir ve bu karar da dediğim gibi kesindir. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra hakkında, Mecliste tahkikat yapılan ve soruşturmaya mahal olmadığına karar verilen bakan hakkında tekrar savcılık bir tahkikat açamaz. Bunun bilinmesi lazımdır’ (Danışma Mec. B: 150. 0: 4 13.9.1982).

Bu ifadelerden de anlaşılmaktadır ki, Anayasa’nın 100. maddesinin gereği yerine getirilmeden, bir Başbakanın ya da Bakanın, hangi düşünce ile olursa olsun sorguya çekilmesi, yargılanması, itham edilmesi, hem Anayasa’nın anılan maddesine, hem de ‘kuvvetler ayırımı’ ilkesine aykırı düşer.

Milletvekillerinin, Anayasa’nın 83. maddesindeki sorumsuzlukları dolayısiyle Meclis çalışmaları yargı konusu yapılamaz; dokunulmazlıkları dolayısiyle de, Meclis’ten izin alınmadan, sorumsuzluk kapsamındaki fiilleri yargılanamaz ve bunlardan dolayı cezâ verilemez.

B- Odak Olma Kavramı
1- Türk Hukukunda Odak Olma
a- Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasa’ya Göre Durum

Odak olma kavramı, 2908 sayılı Dernekler Kanunu’nun 53. maddesi dışında, esas olarak Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasa’da yer almıştır.

Anayasa Mahkemesi’ndeki görüşmeler sırasında Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrası Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilince (9.1.1998), konunun sadece Anayasa’nın 69. maddesi çerçevesinde ele alınması zarûreti doğmuştur.

  1. maddeye göre bu mesele ikiye ayrılıp incelenebilir:

Önce, Anayasa’nın 69/6. maddesindeki, ‘bir siyasî partinin 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına…’ ibâresi, partinin yetkili kurullarınca (Büyük Kongre, MKYK, Meclis Grup Yönetimince) bir karar alınmasının gerekliliğine işâret etmektedir. Buna göre yasayla, ancak bu kurulların kanuna ve Anayasa’ya aykırı kararlarını yerine getiren üyelerin eylemleri partiyi ilzâm edecektir.

Öte yandan, 69/8. maddede yer alan, ‘bir siyasî partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri …’ ifâdesi ise, yukarıda sayılan kurulların kararı olmaksızın, kendi başına gerçekten suç teşkil edecek söz ve davranışlar sergileyen üyeleri kapsamaktadır.

Burada 69/6. maddedeki, partinin yetkili kurullarının kararları söz konusu olmadığından, 69/8. maddedeki duruma göz atmak gerekmektedir.

b- Anayasa’nın 69. Maddesinin Sekizinci Fıkrası Uyarınca Suç İsnad Edilen Yetkililerin Durumları

Siyasî partilerin eylemleri elbette gerçek kişilerce yapılacaktır. Ama her gerçek kişinin yaptığı faaliyeti parti eylemi olarak kabûl etmek mümkün müdür’

Birinci aşamada, ‘lâik Cumhuriyet ilkesine’ aykırı olduğu iddia edilen eylemler kısaca ve tek tek incelendikten sonra (Anayasa 68/4), ikinci aşamada, ‘bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak hâline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesine’ (Anayasa 69/6) geçilecektir.

aa- Olaylar (Eylemler)

Konu edilen kanıtların başlıcaları şunlardır:

(1) Üniversitede Başörtüsü Meselesi

Bu iddiâya âit Başsavcılık dosyasında açık delil yoktur. Sâdece, gazeteci G. Şahin’in 24.12.1997’de gönderdiği ve 14.12.1995’de N. Erbakan tarafından yapıldığı söylenen konuşmanın kaseti vardır.

(2) 23.3.1993’de Anayasa Değişikliği Çalışmaları Sırasında N. Erbakan

Tarafından Yapılan ‘Çok Ulusluluk’ Konuşması

Meclis çatısı altında 1995’den önce söylenmiştir.

(3) 9.4.1994’de N. Erbakan’ın Meclis Grubu’nda Yaptığı ‘tatlı mı olacak

kanlı mı” Konuşması

(4) 13.5.1991’deki Sivas-Sıcak Çermik Konuşması

Sadece Sancak Dergisi’nde 1994’de yayınlanan sözlerdir. Başka hiçbir belgeye dayandırılmamıştır.

(5) Ocak 1997’de Başbakanlıkta Verilen İftar Yemeği

Cumhurbaşkanlığı dâhil, Ramazan’da heryerde verilen iftar yemeklerinin bir benzeri. Katılan dâvetlilerin, ikisi hâriç, hepsi Diyanet İşleri görevlisi. Kıyafet Kanunu’na muhalefet ayrı bir kovuşturma işi.

(6) Şevki Yılmaz’ın ‘hesap soracağız’ Dediği Konuşma

(7) H. Hüseyin Ceylan’ın 14.3.1993’de Kırıkkale’de Yaptığı Konuşma

(8) Ahmet Tekdal’ın Konuşması

(9) H. Hüseyin Ceylan’ın ‘çözüm şeriattadır’ Dediği Almanya Konuşması

(10) Şükrü Karatepe’nin 10.11.1996’daki Konuşması

(11) İ. Halil Çelik’in 8 Mayıs 1997’de Meclis Kulisinde Yaptığı Konuşma

(12) Şevket Kazan’ın Bekir Yıldız’ı Hapishanedeki Ziyareti

(13) RP’nin Konuşmacılar Hakkında Disiplin Kovuşturmasına Gitmediği İddiası

(14) Din Eğitimi İle İlgili Değerlendirme

Başsavcılığın, RP’nin İHL ve İlahiyat Fakültelerinin çokça açılmasına önayak olduğuna dâir iddiası.­

(15) İddianameden Sonra Gelen Çeşitli Deliller

Dâvâ açılmadan önce vukû bulan bu dört yeni delil veya olayın asıl iddianamedeki suçun niteliğini değiştirmediğinden ve zâten Parti de bunlar hakkında savunmada bulunduğundan, değerlendirmeye alınması Kurul’ca oyçokluğuyla (10/1) kabul edilmiştir.

(16) İddianameden Sonra Sunulan Ek Deliller

Konya Büyükşehir Belediye Başkanı’nın konuşması ve Çayırova Belediye Başkanı’nın büst koyma eyleminin değerlendirmeye alınmaması oybirliğiyle kabul edilmiştir.

bb- Değerlendirme

Yukarıda 1., 2., 3., 4., 5., 8., 12., 13., 14., 15., 16. sıralarda kısaca yer alan iddialar, AİHS’nin 9., 10., 11., 14., 17. ve 18. maddelerinde gösterilen ilkelere, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne ve Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. ve 101/b maddelerine uymamaları dolayısıyla, laikliğe aykırı suç teşkil etmeyeceklerdir. Bunların hiçbirinde Parti tüzelkişiliğine isnad edilen herhangi bir eylem de yoktur. Siyaset sahnesinde bu tür tutum ve davranışlar olağandışı da görülmemektedir. Zâten hür fikir ve düşünce dünyasında kayıtlama ve yasaklamanın olmaması gerekir. Katılımcı ve çoğulcu demokrasi anlayışı hak ve hürriyetlerin genişlemesini icâb ettirir. Bu, sâdece bir parti kapatma dâvâsı değil, genel anlamda, temel hak ve hürriyetlerin bundan böyle nasıl sınırlandırılacağının belirlendiği tarihî bir dâvâdır.

Geriye kalan 6., 7., 9., 10., 11. maddelerdeki iddialar ise tek tek suç teşkil etmekle berâber, Parti’ye mâl edilebilecek, ve ‘odak olma‘yı gerektirecek nitelikte, ölçüdeyoğunlukta değildir. Anayasa Mahkemesi DYP ile ilgili olarak 22.5.1984 günlü, E. 1984/1, K. 1984/1 sayılı kararında, ‘Parti mensuplarının eylemleri yasal yollarla partiye mâl olmadıkça, bu eylemlerden dolayı parti tüzelkişiliğinin sorumlu tutulması düşünülemez’ demiştir. 14.7.1993’deki E. 1992/1 sayılı HEP’in kapatılmasıyle ilgili dâvâda Anayasa Mahkemesi, 500 civarında parti mensubu hakkında dâva açıldığı hâlde, henüz hüküm giyme olmadığı için SPK’nun 103. maddesindeki unsurların gerçekleşmediğini göz önünde bulundurarak odaklaşmanın olmadığı kanaatine varmış ve odaklaşma iddiasını reddetmiştir. Odak olmak için kullanılabilecek ‘tekrar‘, ‘devamlılık‘, ‘kararlılık‘, ‘yaygınlaşma‘ gibi koşullar yeterince gerçekleşmemiştir. Bunların, Parti’yi bağlamayan ferdî suçlar olarak görülmeleri gerektir. Devletin kolluk teşkilatı bu ve benzeri olayları her zaman önleyecek güç ve kuvvettedir. Partiler demokrasilerin olmazsa olmaz şartıdır. Korunmalarının güçlendirilmesi gerekirken, kapatılmalarında derneklerden bile garantisiz duruma düşürülmeleri kabul edilir durum değildir.­

Nitekim, Anayasa Mahkemesi’nin 16.6.1964 günlü, E: 1963/101, K: 1964/49; 3.11.1983 günlü, E: 1983/4, K: 1983/4 (Muhafazakar Parti); ve yukarda konu edilen DYP kararlarında, parti kapatma dâvâlarında Ceza Hukuku’nun bütün kurallarının, bu arada Ceza Hukuku temel prensiplerinin uygulanacağı, ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’, ‘Kıyasa yer verilemez’, ‘Şüphe sanık lehine yorumlanır’, ‘Kanun boşluğu, ancak yine kanunla doldurulabilir, yorum ve içtihatla suç ve ceza ihdas olunamaz’, ‘Ceza sorumluluğu şahsîdir. Bir kimse başkasının fiilinden sorumlu tutulamaz’ ilkelerine de atıfta bulunularak, açıkca kabul edilmiştir. Ayrıca suç ve cezalara ilişkin Anayasa’nın 38. maddesi dâima gözönünde tutulmuştur.

Gerçek şudur ki, Türkiye’de her hatâ işleyen kişi veya kuruluşa yaptırım uygulanmamakta, ‘onlar da yargı önüne getirilirse dâvâsına bakılır’ denmektedir. Şikâyet vukûunda veya savcı tarafından re’sen dâvâ açılması hâlinde mesele yargı önüne gelmektedir. Yani, çıkartılan kanunlar herkes için geçerli olmamaktadır. Beklenmekte, istenmeyen kişi veya kuruluş geldiğinde ‘elek’ sıklaştırılıp, mesele ‘yargı darboğazı’nda çözülmektedir.

Bu, hem kanunların genelliği ilkesine aykırıdır, hem de, idarenin ve siyasetin kendi içinde çözebileceği (çözmesi gerektiği) işlerin yükünü ‘yargıya devretmesine’ yol açmaktadır.

Siyasetin esnek oyun kuralları yerine yargının sert kaideleriyle mesele çözümlenecek sanılmaktadır.

Her iş kendi ortamı içinde ve kurallarına göre çözülmeli, yargı, son aşamada ise müdâhale etmelidir.

Yönetenler (hizmet sunmaya tâlip olanlar) – yönetilenler (yararlananlar = usagés) ayrımında parti nerede yer alır’ Çoğunluğu alan ve iktidar olan bir parti hâlâ ‘yöneten‘ statüsünde değilse, nerededir’

Anayasa’nın 6. maddesine göre, ‘Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz’. Oturmuş, kendi kendini denetleyen ve hesap veren, şeffaf, istikrarlı ve devamlılık arzeden bir kamu yönetiminde ‘durumdan vazife çıkarmak’ anlayışı olmaz; Meclis ve hükümetler seçimle gelir, seçimle gider; milletin oylarıyla iktidar olan partiler yine milletin oylarıyla emâneti devrederler. Demokrasi, azınlık haklarına saygılı çoğunluk sistemidir; herkese eşit muamele ederek fertler arasındaki eşitsizlikleri ortaya çıkarmak ve sonunda, herkesin kendi yeteneği istikametinde gelişmesine fırsat ve imkân tanımaktır. Yoksa, demokrasi bölme ve parçalama, susturma ve bastırma, gocundurma ve kaçırtma sanatı değildir.

­

Demokrasilerde bir parti kolayca elimine edilemez. Onu ortadan kaldırmanın şartları kolaylaştırılamaz. Ne var ki, Başsavcılık, odak olmayı kolaylaştırmak için, 23.7.1995’de yapılan Anayasa değişikliğinden önceki olaylarla, 21.5.1997’deki dâvâ tarihinden sonra işlenmiş olayları da işin içine katmak ve bu bir cezâ dâvâsı değildir diyerek ortaya çıkacak sonuçlardan yararlanmak istemektedir. Bir kere bu dâvâ, CMUK’nun uygulanmasına rağmen, tam bir cezâ dâvâsı değildir. Aynı zamanda bir hukuk dâvâsı da değildir. Bu bir dâvâdır; nevi şahsına münhasır bir parti kapatma dâvâsı, bir hüküm dâvâsıdır. Her hükmün içinde de mutlaka bir tesbit vardır.

Odak olmanın yoğunluk ve derecesini Anayasa Mahkemesi belirleyecek ama bunu yaparken de hiçbir şart, ölçü, kıstas, kriter, ilke kullanmayacak; her parti kapatmasında istikrarlı bir çizgi tâkib etmeyecek; her olaya özgü bir davranış mı sergileyecektir’

Bu, kabul edilir bir tutum olamaz, zirâ Anayasa’nın 38. maddesindeki suç ve cezalara ilişkin esaslar zedelenmiş olur.

Eylemlerin siyasî partiye mâledilmesinin şartlarını yasanın belirlemesi lâzımdır.

Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrası, ‘siyasî partilerin … kapatılmaları… kanunla düzenlenir’ dediğine göre, temel şart, kapatma kararının SPK’nda öngörülen hükümler ışığında verileceğidir. Fakat bu hükümleri düzenleyen SPK’nun 103/2. maddesi iptal edildiğine ve TBMM’nce henüz yeni bir düzenleme de yapılmadığına göre, mesele mecburen Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası ışığında çözülecektir.

Anayasa Mahkemesi’nin, prensip olarak, odak olmayı hiçbir dayanak olmaksızın tesbit etmesi düşünülemez. Odak olmanın önce ölçütlerini koymalı, bunu, kanun çıkana kadar bir içtihat kararı olarak saklamalıdır.

Bu içtihat kararı yeni yasal düzenleme yapılırken aynen alınıp kurallaştırılırsa mesele kalmaz, Mahkeme kendi kıstaslarının kanun hükmüne dönüşmesi karşısında bundan sonra da onları aynen uygulamaya devam eder.

Yok, yeni yasal düzenleme kısmen veya tamamen farklı kriterler getirirse yine mesele kalmaz, kanun hükmü Mahkeme içtihadının önüne geçeceğinden, bundan sonra bunların uygulanmasına devâm edilir.

Ancak, şu anda ne eski kanun yürürlüktedir ne de yeni yasa çıkarılmıştır, durum askıdadır. Çözüm için TBMM’nin yeni düzenlemesini beklemeye de imkân yoktur. Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasına göre, partinin lâik Cumhuriyet ilkesine aykırılık oluşturup oluşturmadığına Anayasa Mahkemesi karar verecektir.­

Peki, Mahkeme, SPK’nun iptal edilen 103/2. maddesindeki, ‘bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun’ ve ‘bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin Büyük Kongre, MKYK veya TBMM’ndeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübûta ermesinin’ dışında hangi kriterleri kullanmalıdır’

Şimdi bu noktada Alman örneğini incelemek lâzımdır.

2- Alman Hukukunda Odak Olma
a- Parti Kapatmanın Kısa Tarihçesi

Bu kavram Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yer aldığı şekliyle Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası’nda ve yargısında bulunmadığından, ancak mevcut uygulamadan ve literatürdeki yorumlardan hareketle bir sonuca varmak mümkün olabilir (29).

Alman Anayasası’nın parti kapatma konusunda dayanak oluşturan 21. maddesi çerçevesinde cereyan eden uygulama ve yorumlar ‘odak hâline gelme‘ kavramına ilk adımda ‘yoğunluk kazanma‘ ifadesi ile yaklaşma imkânı veriyor. Denilebilir ki, Anayasa’ya aykırılığın tespitinde partiye mâledilecek (parti bünyesindeki) faaliyet, eylem ve açıklamaların hangi yoğunluktan (Intensität) sonra aykırılığın oluşacağı sorusu temel alınabilir.

Gerek mahkeme kararları gerekse literatürün yaklaşımları, verilen iki kapatma kararının, oluşturulan yeni kurumsal yapı ve siyasal sistemin ilk yıllarındaki özel konumu ile çok yakından bağlantılı olduğunu göstermektedir. Sosyalist İmparatorluk Partisi’nin (Sozialistische Reichpartei, SRP) kapatılması (23.10.1952) Hitler deneyimi ile doğrudan bağlantılı olup, gerekçelendirme, bu tarihî tecrübeye ve partinin Hitlerin partisi olan NSDAP’ye özde akraba olduğu tesbitine dayandırılmaktadır. Yine Almanya Komünist Partisi’nin (Komunistische Partei Deutschlands, KPD) kapatılmasında (17.8.1956) savaş sonrası şartlarının izleri açıkça belirtilmektedir. Bu iki karardan sonra, benzer nitelikte partiler bugüne kadar bulunagelmiş ve hattâ bâzılarının kapatılma tartışmaları kamuoyuna yansımışsa da (30), kapatma olayı görülmemiştir. Niçin kapatma olayının olmadığı da aşağıdaki açıklamalar doğrultusunda daha iyi anlaşılabilir.

b- ‘Odak Haline Gelme’ veya ‘Yoğunluk’ Nasıl Belirlenebilir’

Korunan anayasal değerlerin (31) üzerindeki yorumlamalardan sonra literatürde ‘anayasaya aykırılık unsurları‘ ile bu ‘unsurların oluşumunun tespitinde değerlendirmeye alınabilecek kaynaklar‘ arasında ayrım yapılmaktadır. Yoğunluğun tespiti açısından her iki konunun da ele alınmasında fayda vardır.

aa- Anayasa’ya Aykırılık Unsurları

Alman Anayasası’nın 21. Maddesi, ‘zarara sokma’, ‘ortadan kaldırma’ veya ‘tehlikeye atma’yı ‘amaçlama’yı (32) Anayasa’ya aykırı ve parti kapatma gerekçesi olarak görmektedir. Böyle bir hedefin veya çalışmanın vâr olduğunun kabullenilebilmesinin şartları, tartışmanın temel noktasıdır. Zarâra sokma (beeintrachtigen), ortadan kaldırma (beseitigen) ve tehlikeye atma (gefahrden) ifadelerinin açık ve yorum sâhasının da pek geniş olduğu vurgulanarak, itinâ ve ihtimam gösterme gerekliliği sıkça gündeme getiriliyor. Bu iki kavrama bilhassa, korunması istenen demokratik temel hak ve hürriyetler ile demokratik düzendeki partilerin önceliği (Parteienpriorität) prensibinin ihlâl edilebileceği kaygısıyla vurgulama yapılıyor. Bu itinâ doğrultusunda, partilerin bir dünya görüşünü, ilmî bir teoriyi benimsemeleri veya özgürlükçü demokrasinin temel prensiplerine şüphe ile bakan düşünceleri, bunları eleştirmeleri, reddetmeleri ve onlara karşı başka düşünceleri savunmaları Anayasa’ya aykırılık için yeterli değildir. Bütün bunlar Alman Anayasası’nın 5. maddesindeki ifade hürriyeti kapsamına girmektedir. Anayasa’ya aykırılığın objektif kriterleri olarak, ancak bu düşüncelerin pratik siyasî davranış yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılmasıyla başlar denilmektedir. Burada ortaya çıkan sınır meselesi, bu görüşleri benimsemek (sich bekennen) ile saldırgan tavır almak (bekampfen=hücum etmek, saldırmak, savaş açmak) kavramları üzerinde düğümlenmektedir. Bu ifade, devlete ve demokratik düzenin temel öğelerine yönelik, aktif ve şiddete dönük (tecavüzkâr – agressive) bir saldırının veya mücâdelenin olması şeklinde algılanmakla birlikte, bu tür bir doğrudan saldırıyı hazırlayan eğitim, kışkırtma, propaganda da, saldırının başarılarını beklemeden önünün kesilmesi gereken ve dolayısıyla Anayasa’ya aykırı bir eylem olarak görülmektedir.

Yoğunluk‘ kavramına anlam kazandırmak, Anayasa Mahkemesi kararlarına ve doktrine göre, ancak Anayasa’ya aykırı eylemler toplu bir bakışla (33) ele alınabildiği zaman mümkündür. Bu nedenle münferit davranışların, saldırgan bir eğilim gösterseler bile, kendi başlarına yeterli olamayacakları, ancak toplu ve organize bir saldırının ayrılmaz parçaları olduklarında önem kazanacakları anlaşılmaktadır. Tek tek ele alındıklarında ceza yargılaması konusu yapılabilecek veya polisiye tedbirlerle önlenebilecek münferit davranışlar Anayasa’nın parti yasaklaması kapsamına alınamaz (34). Aranan, partinin bütünü için geçerli, ‘toplu, genel ve sürekli bir eğilimin‘ oluşmasıdır (Anayasa Mahkemesi Karar Defteri, Band 5, sayfa 142, 143). Ne var ki, ne zaman, hangi mertebeden sonra toplu veya genel ve saldırgan bir tutumun var kabul edilebileceğini somutlaştırmak, net bir sınır çizmek, birbirinden ayrılan yaklaşımlar gözönüne alındığında, pek de kolay görünmemektedir

bb- Anayasa’ya Aykırılık Unsurlarının Oluşumunun Tespitinde

Değerlendirmeye Alınabilecek Kaynaklar

Anayasa’nın koruduğu menfaatlere bir saldırının parti gündeminde olup olmadığını tesbit edebilmek için ilk bakışda yukarıda söylenenlere ters görünebilecek kaynaklar belirtilmektedir. Aykırılık unsurlarının oluşumunun (partinin anayasal değerleri yok etmeye yönelik çalışmasının) tespitinde değerlendirmeye alınabilecek kaynaklar, yine Anayasa maddesinde gösterilen ‘amaçlarına’ ve ‘taraftarlarının davranışlarına göre’ belirlenmeye çalışılmaktadır. Yalnız, taraftarların davranışları (söz ve eylemleri) partinin hedeflerini gerçekleştirmeye yönelikse değerlendirilmeye alınmakta ve hedefler (Ziele) kaynakların (delillerin) değerlendirilmesinde çerçeve oluşturmaktadır.

Bu deliller içerisinde parti programı, tüzüğü, resmî açıklamalar gibi parti tüzel kişiliğini bağlayıcı yazılı ve sözlü açıklamalar yer almakta, bunun yanında, yine partiye mâledilebilecek parti yönetimi, yöneticileri ve merkez organlarından başlayarak parti üyeleri ve taraftarlarına doğru genişleyen bir çerçevede yapılan davranışlar delil olarak kullanılabilmektedir (35).

Alman Anayasa hukukunda, ‘odağı hâline gelme‘ veya ‘yoğunlaşma‘ açısından problem, ‘aykırılık unsurları‘ ile ‘değerlendirmeye tâbi tutulabilecek kaynaklar-deliller‘ arasındaki farklı ve birbirine ters gibi görünen yaklaşımlarda yatmaktadır. Çünkü münferit parti yöneticileri ve görevlilerinin (Parteifunktionare) söz ve eylemleri incelemeye alınabilecek kaynaklar arasında sayılmaktadır. İlk bakıştaki bu zıtlık, kaynaklara yaklaşımın, unsurlar (Anayasa’ya aykırı olmanın nitelikleri) doğrultusunda ele alınması yönündeki yargı pratiği ve literatürün yorumlarında açıklık kazanıyor.

Buna göre:

– Münferit söz ve eylemlerin, Anayasa’ya aykırılık unsurları karinesince, saldırgan niteliğe bürünüp bürünmediklerine (ifade hürriyetinin yer aldığı, Anayasa’nın 5. md. alanı dışına çıkıp çıkmadıklarına),

– Bunun ötesinde, toplu bir saldırgan hareketin parçaları olup olmadıklarına dikkat etmek gerekmektedir. İşte, yoğunluğun bir çerçevesi burada ortaya çıkmakta, bu tür bir tecâvüzkâr tavrın parti sathına ne kadar yayılmış olduğunu belirlemek önem kazanmaktadır.

– Ayrıca partiye mâledilebilecek hedeflerin Anayasa’ya aykırılığında yine Anayasa’nın 5. maddesi gündeme gelmekte; objektif olarak tehlikenin varlığını tesbit etmede teorik, ilmî veya dünya görüşüne âit fikirlerin ifade edilmesi değil, açıklananların zarar vermeye, ortadan kaldırmaya (kuvveden fiile çıkarmaya) yönelik saldırgan bir muhteva kazanıp kazanmadığına bakmak gerekmektedir.

Toplu bakışın gerekliliği şüpheye yer vermeyecek kadar açık olsa da, kabul etmek lâzımdır ki, tehlikenin (gerek ifade hürriyeti sınırları gerekse saldırganlığın niteliği açısından) hangi sınırdan sonra başladığını aynı kesinlikle tesbit etmek kolay görünmemektedir. Yukarıda belirtildiği gibi, uygulamadaki iki örneğe bakmak ve bilhassa neden parti kapatma olayının bir daha görülmediğini şu iki sebebe dayanarak anlamak gerekmektedir:

– Alman Anayasa Mahkemesi her iki kapatma olayında da toplu bakışı gerçekleştirmek için fevkalâde geniş bir delil toplama işine girişmiş, özellikle parti dökümanlarını, propaganda malzemelerini, bildirileri elde etmiştir. Bir taraftan, resmî belgelerin ve bildirilerin arka plandaki gerçek amaçları açıkça belirtmeyecekleri düşüncesinden hareketle değerlendirmeye aldığı kaynakları geniş tutmuş, diğer taraftan, münferit eylemleri ve sözleri ön plana çıkarmamış ve bunları tek tek cezaî ve polisiye vak’alar olarak görmüştür. Tehlikeye sokma yaklaşımının genişliğine örnek olarak, SPR’nin, ‘Hitler NSDAP’sinin devamı olduğu’ sonucuna varılması gösterilebilir. Bu sonuca varabilmek için parti görevlilerinin NSDAP içinden gelmeleri, parti içi teşkilatın hiyerarşik olması ve ‘Führer’ prensibine dayanması, parti belgelerindeki Büyük Alman İmparatorluğu amacının mevcut devletin varlığına karşı olması gibi benzerlikler, sadece Anayasa’ya aykırılık unsurlarının oluşması açısından değil, aynı zamanda yoğunluk kavramına yukarıda belirtilen iki boyutuyla da yaklaşabilmek için kaynakların çok geniş tutulduğunu görmek açısından önemlidir. Komünist Partisi kapatma kararında da (dâvâ Kasım 1951’den Ağustos 1956’ya kadar sürmüştür) dikkatler, delil kapsamının geniş tutulduğu ve Anayasa’ya aykırılık tartışmasının parti savunucuları tarafından reddedilmeyen proletarya egemenliğini getirme amaçları ve bu amaçların ne zaman gerçekleştirileceği üzerinde yoğunlaşmıştır. Mahkeme kısa veya uzun vâdeli bir amaç olmasını önemsiz sayıp, sâdece böyle bir amacın varlığını tesbite yönelmiştir. Amacın parti savunucuları tarafından reddedilmemesi ve fakat o gün için gerçekleşme imkanı olmadığı ve bu sebeple gündemlerinde bulunmadığı yönündeki ifadelerine rağmen dâvânın uzun sürmesi ilginçtir.

– Aynı özellikleri gösteren partiler olsa bile, Anayasa Mahkemesi önüne kapatma talebinin getirilmemesi, ‘partilerin imtiyazı’ (Parteienprivileg) prensibiyle açıklanabilir. Siyasî Partiler derneklere, sendikal organizasyonlara, vs.ye karşı sınırları çok daha geniş tutulmuş ve devlet müdahalesini sınırlandırmış bir koruma alanına sahip kabul edilirler. Bir yanda siyasî partilerin imtiyazı, öbür yanda onlara karşı korunan anayasal değerler, aynı madalyonun iki yüzü (korunan hürriyetler-korunan düzen) olarak parti yasaklaması konusunda o kadar açık ve net biçimde karşı karşıya gelmektedir ki, yasaklama konusunda mümkün olduğu kadar itinâlı ve ihtimamlı (Zurückhaltung) davranılması gibi bir genelleme, doktrinde konuya başlarken ve bitirirken vurgulama yapmak mecburiyeti hissedilen ortak nokta olarak belirmektedir.

C- Temel Hak ve Özgürlükler ile AİHS Arasındaki İlişki

Temel hak ve özgürlükler insanlık tarihi kadar eskidir. Asırlardır üzerinde çok yazılmış çizilmiş, asıl kalıcı metinler II. Dünya Savaşı ile birlikte ortaya çıkmıştır.

24.10.1945 deki Birleşmiş Milletler Andlaşması’ndan sonra 29.5.1949 da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 3.8.1949 da Avrupa Konseyi Statüsü, 3.9.1953 de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 3.7.1973’de Helsinki Nihai Senedi, 21.11.1990 da Paris Şartı gibi önemli belgeler imzalanıp yürürlüğe girmiş ve Türkiye bunların hepsini kabul edip iç hukukunun bir parçası saymıştır.

1- Temel Hak ve Özgürlüklerin Yeşerdiği Ortam : Hukuk Devleti

Hukuk devleti, ‘vatandaşların hukukî güvenlik içinde bulundukları, devletin tüm eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu ve bu bağlılığın bağımsız yargı organlarınca denetlenebildiği bir sistem olarak tanımlanabilir. Hukuk devletinin temel amacı olan, vatandaşların hukuki güvenliğinin sağlanması, ayrıca tabîî (ya da kanunî) hakim güvencesini, kanunsuz suç olmaz ilkesini, ceza sorumluluğunun kişiselliğini, mâsumiyet karinesini (yani suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağını) ve kazanılmış haklara saygı esasını da içerir. Nihayet, hukuk devleti, kanun devletinden farklı olarak, sadece idarenin eylem ve işlemlerinin kanunlara uygunluğu değil, aynı zamanda, kanunların da daha üst hukuk normu olan Anayasa’ya ve hukukun temel ilkelerine uygun olması anlamına gelir (36).

Hukuk devleti anlayışının siyasî sistemin demokratikleşmesinden önce yerleştiği Türkiye’de, anayasal bazda, aksayan bazı yönler vardır. ‘Mesela Yüksek Askerî Şûrâ kararlarının yargı denetimi dışında bırakılması (md. 125); olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin Anayasa uygunluğunun denetlenmemesi (md. 148), hakim ve savcılar hakkında soruşturmanın Adalet Bakanlığına bağlı müfettişlerce yürütülmesi (md. 144), Adalet Bakanı ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı’nın Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun tabîî üyesi olmaları (md. 159) dolayısıyla yürütme organının hakim ve savcıların özlük işlerinde bir ölçüde etkili olması, Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılmış kanun ve diğer işlemler hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulmaması (Geçici md. 15)'(37) bunlardandır.

Bu aksaklıklar niçin yıllardan beri süregelmektedir’ ‘Türkiye’nin hukuk devleti (ve onunla bağlantılı olarak insan hakları) sorunu, hukukî olduğu kadar sosyolojik bir normudur. Hukuk devletinin vatandaşların gözünde taşıdığı değer, onların yargı sisteminin kolay erişilebilir, etkin, güvenilir ve herşeyden önce âdil bir sistem olduğu hakkındaki inançlarına bağlıdır. Bağımsız bir mahkeme tarafından makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve açık olarak yargılanma hakkı, temel insan haklarından biridir’ (38).

Konuyu daha genel planda ele alan Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, daha 1989 larda kaleme aldığı HUKUK DEVLETİ ÖĞRETİSİ isimli kitabında, ‘hukuk devleti amaç, demokrasi ise (ona) ulaşılması için kullanılan ve sâlık verilen bir araçtır'(39) demektedir. Yine ona göre ‘… Doğru bir ‘insan hakkı’ öğretisine sahip olunmadıkça ‘adâlet’ anlayışına sahip olmaya da imkan yoktur. Adâlet bir ölçüdür. Bir terazidir…. Hukuk devleti kavramı doğru bir ‘insan hakları’ anlayışına dayanmaktadır, dış dünyada gerçeklik kazanamaz. Hangi toplumda insan hakları gerçekten her birey için sağlanabiliyorsa, hukuk devletine giden yolun yarısından çoğu alınabilmiş demektir. Hukuk devletinin göstergesi kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, vs. sayısı ve çokluğu asla değildir. Örgütlü zulüm, bazen en ince hukuk tekniği ayrıntılarına kadar düzenlenmiş olabilir’ (40). İşte kanun devleti anlayışının suistimal edilmiş bu tarzı, tarihte sıkca rastlanan olgulardandır. ‘Demokrasi tek başına hukuk devletine olan ihtiyacı karşılamaya yeterli değildir. Demokrasi, hukuk devleti amacına ulaşmak için ileri sürülen yöntemlerden birisidir. Başka güvencelerle desteklenmeyen bir demokrasi, çoğunluk diktatörlüğüne yol açabilir ve Hukuk Devleti ile hiçbir ilişkisi kalmamış olabilir….

Demokrasi kötüye kullanıldığında ortaya çıkan görünüm çok defa çoğunluk diktatörlüğü bile değildir. Temsilî demokrasi perdesi altında faşizm sahneye konmuştur. Yahut görünen, demokrasiye daha çok benzemekle birlikte, o toplum gereken düzeyde bilinçlenmiş olmadığından, perde arkasında oligarşi vardır, ipleri çeken ve demokrasi oyununu oynatan baskı grupları örgütlenmiş, çıkar gruplarının Magna Charta’sı yazılı Anayasa karşısında gizli ve gerçek Anayasa olarak yürürlüktedir… Halk demokrasiyi ciddîye almadıkça ve bir oyun olarak seyrine baktıkça, her seçim sırasında da ‘figüran’ olarak oyuna katılmaya razı oldukça iç irâde açıklanmaz ve bu demokrasicilik oyunu sürüp gider’ (41).

İş bununla da kalmaz. Yine Prof. Hatemi’ye göre, ‘Halk oyunbozanlık eder de gücü gerçekten ele almaya kalkışırsa, ‘bu bir oyunda ve oyun bitti!’ demek Özel Hukuk’ta olduğu gibi kolay değildir. Özel Hukuk’ta bir mahkeme önüne gidilecektir. Demokrasi konusunda ‘yalan’ söylenmiş ise, gidilecek bir hâkim yoktur ve yine kâğıt üzerinde ‘oyun’un yerine ‘demokrasi gerçeği’ni ikame etme yetkisi ‘halk’tadır. ‘Güç gerçekte bendedir ve bu gücü sizlere devretmeye de hiç niyetim yok!’ demek, Özel Hukuk alanında olduğu kadar kolay değildir. Halk, ‘şimdiye kadar oyun olarak oynadık, seyrettik ve figüran olarak katıldık ise de, bu oyun bizim çok hoşumuza gitti, kimbilir gerçeği nasıldır! Artık bu oyunu gerçeklik düzeyine aktarmak istiyoruz’ derse, bilinçlenmiş ve hele örgütlenmiş halk karşısında, denge elbette ve derhal değişir ve güç elden gider… Şu halde demokrasinin bir ‘oyun’ olduğunun halk hiç bir zaman farkına varmamalı, ancak, gerektiğinde, perdeyi kapatma ve daha gerçekçi bir oyunu sahneye koyma yetkisi yine güç sahiplerinin elinde olmalıdır. Bu daha gerçekçi oyun, güç sahiplerinin hizmetindeki usta yazarlar tarafından elden geçirilerek, dil ve ayrıntılar bakımından ‘çağdaşlaştırılarak’ güne uydurulur ve gerektiğinde ‘demokrasi oyunu’ yerine sahneye konur. Esasen bu oyunun adında, ne olursa olsun, ‘bir çağdaşlık’ ve ‘çağdaşlaştırma’ ibaresi veya çeşnisi yahut çağrışımı vardır. Çünkü, demokrasi oyununun tehlikeli olmaya başlaması, bireyin, insanlık değerinin güvencesi olan temel ilkelerin, değişmez ve her insan için eşit olarak geçerli (yürürlükte) olduklarının kavranması ânından itibarendir’ (42).

Demek ki, insan olmanın gerektirdiği hak ve hürriyetleri elde etmenin zorluğu kadar onlara sahip çıkıp devam ettirmenin de güçlükleri vardır. Bu iş tek başına her ülkeye bırakılabilecek bir görev olarak görülmemiş, daha 622 ve 1215’lerden başlayarak bugüne kadar tazeliğini korumuş ve ortaya çok önemli belgeler çıkarılmıştır.

‘İnsan haklarının milletlerarası alanda korunması her ne kadar en olgun seviyesine çıkmamış olsa da, son yüzyılların muhakkak ki büyük uğraşlarından biri olmuş’ (Nicolas Valticos) (43), ‘çağımızın hukuk-siyaset gerçeği içinde düşündüğümüz insan haklarının hukukî açıdan korunmasına, İngiltere’de geçmişteki sui generis koruma hariç, 1776 Amerikan ve 1789 Fransız İhtilallerinden itibaren başlanmıştır’ (Aristovoulos Manessis) (44).

Zaman içinde ‘sivil haklar’, ‘temel haklar’. ‘kişisel hürriyetler’, ‘kamu özgürlükleri’ gibi terimlerle de anılan ‘insan hak ve hürriyetleri’nin bütünüyle ele alındığı en önemli belgelerin başında bugün AİHS gelmektedir. Bunun her ülkece kabul edilmesi, bir kere, ‘hukuk tekniği açısından mümkündür; düşünülen diğer birçok formüllerden daha fazla açıklık sağladığı için tercih edilebilir; politik açıdan da, kelimenin en yüce anlamıyla, arzuya şâyândır. Öbür yandan, bu Sözleşme, Avrupa’da insan haklarının korunmasını daha da iyileştirecek ve tamamlayacak; Birlik üyelerinin gerçek demokrasinin temel unsuru olan insan haklarına saygısını kuvvetlendirecektir’ (Peter Leupreht) (45).

İşte bunlar, hukuk devleti olmanın baş şartlarıdır. Açıkça ifade etmek gerekirse, ‘temel hakların korunması mekanizmasının varlığı, modern bir demokrasinin asıl güçlü yanıdır… (Artık bundan sonra, gittikçe) gelişmekte olan insan haklarını koruma sisteminin daha da iyileştirilmesine; bu sistemin pratiğe sokulmasına ve temel hakların bütün ihlâllerinin cezalandırılmasına büyük dikkat sarfedilmelidir’ (Federico Mancini ‘ Vittorio di Bucci) (46).

Aslında mesele, olgunlaşmış bir zihin, bir ‘iyi niyet’ sorunudur. Herşeyi olduğu gibi ‘Anayasayı anlamak, onu en iyi korumak demektir. Hür bir toplumda ve hukuk devletinde bir yasanın en önemli niteliği, meşruîyet (yasallık) gücünü göstermesidir. Meşruîyet de hukukun herkesce kabullenilmesi demektir’ (47).

2- Parti Üyelerinin Söz ve Eylemlerinin AİHS’ne Göre Ele Alınması

Yirmibirinci Yüzyıl’a girerken sosyo-politik alanda dünyâda kullanılan çağdaşlık ölçütleri Demokrasi ile İnsan Hak ve Özgürlükleri‘dir. Globalleşen dünyâdaki bütün çağdaş kuruluşlar, getirdikleri normlarla hep bunların düzenlenmesi ve gerçekleştirilmesi için gayret sarfetmektedir.

Kabul edilmiş ve usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmaların Anayasa’ya aykırılığının öne sürülemeyeceği, millî hukukun bir parçası ve iç hukukla çatışma hâlinde öncelikli oldukları Anayasa’nın 90. maddesinin âmir hükmü olduğuna göre, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Helsinki Nihâi Senedi, Paris Şartı gibi önemli belgeler, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de hep bu kategori içinde yer almaktadır. Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasa’daki boşlukların ve çelişikliklerin bunlarla doldurulması bir hukuk güvencesi olmuştur.

İşte bu noktada, lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri nedeniyle Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendi ve 103. maddesinin birinci fıkrası gereğince kapatılmasına karar verilen Refah Partisi’nin, buna sebep olan, Genel Başkan dâhil altı üyesinin bahse konu beyan ve eylemlerinden yukarıda belirtilen 1, 2, 3, 4, 5, 8, 12, 13, 14, 15, 16. sırada bulunanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri karşısındaki durumlarını belirlemek lâzım gelmektedir (48).­

a- Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü Yönünden

Sözleşme’nin 9. maddesi şöyledir .

‘(1) her şahıs düşünme, vicdan ve din hürriyetine sahiptir. Bu hak, din veya kanaat değiştirme hürriyetini ve alenen veya hususi tarzda ibadet ve ayin veya öğretimini yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini veya kanaatini izhar eylemek hürriyetini tazammun eder.

(2) Din veya kanaatleri izhar etmek hürriyeti demokratik bir cemiyette ancak amme güvenliğinin, amme nizamının, genel sağlığın veya umumi ahlâkın, yahut başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için zaruri olan tedbirlerle ve kanunla tahdit edilebilir.’

Burada ifâde edilen düşünce, vicdan ve din özgürlüğü demokratik toplum olmanın temellerinden birisidir. Sâdece inananların kişilik ve hayat anlayışının değil, inançsızlar, din düşmanları ve şüphelilerin dünya görüşünü de korur.

Düşünce ve inançlar açığa vurulduğu takdirde, bunlar Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında değerlendirilmektedir. Nitekim, Komisyon ve Divan genelde bu iki maddeyi birlikte ele almaktadır. Din özgürlüğü konusunda Komisyona fazla başvuru yapılmamış ve şikâyetlerin tümü reddedilmiştir.

Maddenin ikinci fıkrasına göre, bahsi geçen hak ve özgürlükler ancak kanunlarla ve kamu güvenliği, kamu düzeni, genel sağlık ve ahlâk, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması maksadıyla kısıtlanabilir. Ancak buradaki kısıtlama birinci fıkrada tanınan hakların tümü bakımından değil, sadece din veyâ inancı açıklama özgürlüğü açısından söz konusudur. Düşünce ve vicdan özgürlüğü kişinin iç dünyasını ilgilendiren olgular olarak kısıtlama kapsamı dışında bırakılmıştır (Ş. Ünal, s. 207-208-209-211).

RP’nin bahsi geçen üyelerinin söz ve eylemlerinin bu maddeye aykırı bir yönü bulunmamakta ve kapatılma için bir sebep teşkil etmemektedir.

b- İfade özgürlüğü Yönünden

Sözleşme’nin 10. maddesi şöyledir:

‘(1) Her fert ifade ve izhar hakkına maliktir. Bu hak içtihat hürriyetini ve resmi makamların müdahalesi ve memleket sınırları mevzuubahis olmaksızın, haber veya fikir almak veya vermek serbestisini ihtiva eder. Bu madde, devletin radyo, sinema veya televizyon işletmelerini müsaade rejimine tabi kılmalarına mani değildir.

 (2) Kullanılması vazife ve mes’uliyeti tazammun eden bu hürriyetler demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak, milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli haberlerin ifşasına mani olunması veya adalet kuvvetinin üstünlüğünün ve tarafsızlığının sağlanması için ancak ve kanunla, muayyen merasime, şartlara, tahditlere veya müeyyidelere tâbi tutulabilir.’

Demokratik sistem, düşünce ve görüşlerin serbestce açığa vurularak millî irâdenin engellenmeden ortaya çıkması esası üzerine kurulmuştur. Bir toplumda halk hayatını ve geleceğini ilgilendiren konular üzerinde fikir üretemez ve bunları açığa vuramazsa, o toplum demokrasi olarak nitelendirilemez. Günümüzün modern çoğulcu ve katılımcı demokrasilerinde, seçilmiş yöneticilerle birlikte halk da kendi geleceğini ilgilendiren bütün konularda düşüncelerini açığa vurmak suretiyle karar alma sürecini etkilemekte ve katkıda bulunmaktadır. Açığa vurulan düşünceler ancak suçu övmesi, suçu ve şiddeti teşvik edici nitelikte olması veyâ toplum ahlâkını bozması gibi nedenlerle cezalandırılabilir ki, zâten bunlar cezâ kanunlarında da fikir değil, suç olarak nitelendirilmiştir. Düşünceler ve onları açığa vurmaya elverişli araçlar olmaksızın, bir rejim demokrasi olarak adlandırılamaz.

Ne var ki, bütün temel hak ve özgürlükler gibi, demokratik bir toplumda ifade hürriyetinin de sınırları vardır. ABD Yüksek Mahkemesi, ifade özgürlüğünün sınırlandırılması konusunda, ‘açık ve mevcut tehlike‘ (clear and present danger) kavramı altında ilginç bir ölçü geliştirmiştir. Buna göre yapılan konuşma veyâ öne sürülen düşünceler toplum açısından açık ve mevcut bir tehlike oluşturduğu takdirde yasaklanabilir (Ş. Ünal, s. 218-219-220-221).

Alman Anayasa hukukunda ise buna benzer iki kavram kullanılmaktadır:

– Ülkenin düzenine ve mevcudiyetine yönelik ‘kesin tehlike (danger imminent),

– Dışardan gelen ve Cumhuriyeti tehdit eden ‘gerçek ve mevcut tehlike‘ (Ulrich Karpen, s. 188).

Bu durumda, bahsi geçen söz ve eylemlerin 10. madde ile bağdaşmadığını söylemek ve kapatılma sebebi saymak mümkün görünmemektedir.

Adı geçen Parti müesses nizâmın ve rejimin bir parçasıdır, aldığı oylarla kitle partisi düzeyine gelmiştir. Laikliği zedelemek değil pekiştirmek için, belki, vârlığının zorunluluğu bile düşünülebilir. Şu ‘gökkubbe altında’ bugüne kadar zâten söylenmedik hiçbir söz kalmamışken, hem de TBMM çatısı altında söylenenleri bugün gelinen gelişme ortamında suç saymak ancak bir geriye dönüş, hak ve özgürlükleri askıya almak olur.

Mahkememizin belirtilen sıralamadaki söz ve eylemlerin ancak bir kısmını suç kabul edip, onlara dayanarak ‘odaklaşma’nın varlığını saptaması, Anayasa’nın 69. maddesindeki, ‘…fiillerin işlendiği bir odak hâline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi hâlinde …’ ibâresini geniş yorumlamasından kaynaklanmaktadır. Odak olmanın hükmü elbette Mahkeme’ce verilecektir. Ancak hüküm safhasından önceki aşamalar, yine 69. maddenin son fıkrasında yer alan, ‘Siyasî partilerin… kapatılmaları… kanunla düzenlenir’ kuralınca, ona âit değildir. Kanunkoyucunun irâdesi ile belirlenecek ilke, ölçüt, kıstaslara göre odaklaşma olup olmadığına karar verilecektir.

Sözleşme’nin 10. maddesi aslında bu tür söylem ve eylemlerin meşrûiyeti için tam bir dayanak oluşturmaktadır.

c- Örgütlenme Özgürlüğü Yönünden

Sözleşme’nin 11. maddesi şöyledir:

‘(1) Her şahıs, asayişi ihlâl etmeyen toplantılara katılmak ve kendi menfaatlerini korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar tesis etmek veya sendikalara girmek hakkı da dahil olmak üzere, dernek kurmak hakkını haizdir.

(2) Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silâhlı kuvvetler, zabıta mensupları ve devlet idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında muhik tahditler konmasına mâni değildir.’

Örgütlenme, özellikle siyasî gruplaşma ve faaliyetlerin en geniş şekilde yer aldığı demokratik toplumun vazgeçilmez koşullarından biridir (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 292).

Bu madde ile güvence altına alınan haklar, demokratik bir toplumun sosyal ve siyasî değerleridir. Birinci paragrafta toplantı, dernek, sendika kurma özgürlüğü açıklanmış, ikinci paragrafta da bunların hangi şartlar altında kısıtlanabileceği belirtilmiştir. Komisyon ve Divan, önce şikâyetlerin bu madde kapsamına girip girmediğini tesbit etmekte, ikinci aşamada da, bu özgürlüklere yapılan müdahalelerin ikinci paragrafa göre haklı olup olmadığını araştırmaktadır. ikinci paragrafa göre, bu müdahalenin haklı telâkki edilebilmesi için, kanunda öngörülmüş olması, millî güvenlik ve kamu düzeni, suçluluğun önlenmesi, toplumun sağlık ve ahlâkının korunması ve nihayet başkalarının haklarının korunması gibi meşrû amaçlarla yapılması ve demokratik bir toplumun gereklerinin yapılan müdahaleyi zorunlu kılması şarttır.

Maddenin birinci paragrafı sadece barışcı amaçlarla yapılacak toplantı ve gösterileri korumaktadır. Barışcı (peaceful) teriminin bir tanımı yapılmamış olmakla beraber, Komisyon, toplantıyı düzenleyen ve katılanların kamu düzenini bozmaya yönelik şiddet eylemlerine başvurma niyetlerini araştırmakta, toplantı ve ifâde özgürlüklerini birbirleriyle çok sıkı bir şekilde bağlı saymaktadır (Ş. Ünal, s. 248-250).

Batı’da düşünme ve fikir hürriyeti ile teşkîlâtlanma özgürlüğüne özel önem verilmekte; genelde, birincisinde, başkasına hakâret edilmemesi ve cinâyetin teşvik edilmemesi gibi sadece iki, ikincisinde ise, terörist faaliyetlere katılmama gibi tek bir sınırlama getirilmektedir.

Adı geçen Parti üyelerinin belirtilen söz ve eylemlerinde millî güvenliği, kamu emniyetini, barışı ve düzeni bozma; başkalarının hak ve özgürlüklerini yok etme; sağlık ve ahlâkı zedeleme; toplantı yapma, dernek ve sendika kurma haklarını kısıtlama gibi amaçların bulunmadığı, sâdece dünya görüşlerini dile getirdikleri açıktır. Şiddete dönük, terörle ilişkili, düzeni değiştirmeye mâtuf ve dolayısiyle Sözleşme’nin 11. maddesindeki kısıtlama kapsamına giren bir durum yoktur.

d- Ayırımcılık Yasağı (İşlemde Eşitlik İlkesi) Yönünden

Sözleşme’nin 14. maddesi şöyledir:

‘İşbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerden istifade keyfiyeti, bilhassa cins, ırk, renk, dil, din, siyasî veya diğer kanaatler, milli veya sosyal menşe, milli bir azınlığa mensupluk, doğum veya her hangi bir durum üzerine müesses hiçbir tefrike tabi olmaksızın sağlanmalıdır’.

Sözleşme’nin, egemen devletçe sağlanıp korunmasını emrettiği haklar ve özgürlükler ‘herkes’ için olduğu cihetle (m. 1) bunların kullanılmasında, bunlardan yararlanmada bireyler arasında ayırım gözetilmesi, açık bir hükümle, yasaklanmış bulunmaktadır. Bu husus yasalar önünde eşitlik ilkesinin de açık bir sonucudur. Madde aynı, ya da benzer durumda bulunan bireyleri haksız farklı muameleye karşı korumaktadır.

Divan’ın da belirttiği gibi, 14. madde, Sözleşme ile tanınan hak ve özgürlüklerin kullanılmasında her türlü ayırımı yasaklamış değildir; 14 madde bağlamında yasak olan husus, ayırımın ‘objektif ve makûl bir nedenden mahrum bulunması’, yani ‘meşru bir amaca yönelik olmaması’ ve ‘güdülen amaçla kullanılan araç arasında makul bir orantı ilişkisine’ sahip bulunmamasıdır.

  1. madde, Sözleşme’nin koruduğu ‘hak ve özgürlüklerden yararlanma’ konusunda hüküm ifade ettiği için bağımsız bir varlığa sahip değildir, bu madde Sözleşme’de mevcut öteki normatif hükümleri tamamlamaktadır. Diğer bir deyişle Sözleşme ve ek protokollerinin normatif hükümlerinin, mahiyetleri ne olursa olsun, ayrılmaz bir parçası, onların mütemmim cüzüdür’ (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 304-305-306).

Ayırımcılığın söz konusu edilebilmesi için iki veya daha fazla birey veya gruplar arasında karşılaştırma yaparak, farklı muâmele görüp görmediklerinin, görmüşlerse, yapılan ayırımın haklı nedenlere dayanıp dayanmadığının belirlenmesi gerekir. Komisyon ve Divan, âkit devletlere bu konuda geniş bir takdir hakkı tanımaktadır. Örneğin, 12.4.1991 tarih ve 3713 sayılı Af Kanunu’nun uygulanması çerçevesinde, Komisyon’a Türkiye’den toplam 25 başvuru yapılmıştır. Ayrılıkçı terörist şikâyetçiler, şartlı salıverilmeleri konusunda kendilerine diğer hükümlülere oranla daha ağır şartlar yüklendiğinden bahisle, bunun eşitlik ilkesine aykırı olduğundan yakınmışlardır. Komisyon, bütün başvuruları kabul edilemez nitelikte bularak geri çevirmiştir.

İrlanda ile ilgili diğer bir olayda, Divan, farklı bir sonuca varmıştır. Olayda, yerel bir planlama ve geliştirme komisyonu, bir vadide bulunan bütün arazi sahiplerine yapı izni verdiği hâlde, şikâyetçiye vermemiştir. Divan, 9.2.1993 tarihli kararında bu uygulamayı, Sözleşme’nin 14. maddesinde öngörülen, yasa önünde eşitlik ilkesine aykırı bulmuştur. Olay, Sözleşme’nin 50. maddesi çerçevesinde, İrlanda hükûmetinin şikâyetçiye maddî ve manevî tazminat ödemesiyle sonuçlandırılmıştır (Ş. Ünal, s. 263-264).

Bu maddede tek tek sıralanan ayırımcılık sebeplerinden hiçbiri, adı geçen Parti üyelerinin söz ve eylemlerinde, başkalarının bu Sözleşme’de gösterilen hak ve özgürlüklerden yararlanmamalarını engelleyici unsur olarak yer almamaktadır.

e- Hakların Kötüye Kullanımının Yasaklanması Yönünden

Sözleşme’nin 17. maddesi şöyledir:

‘Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr Sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf her hangi bir hak sağladığı şeklinde tefsir olunamaz’.

İki ayrı hüküm içeren bu madde ile önce Sözleşme’de yer alan hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılması yasaklanmakta, yani Sözleşme’deki hak ve özgürlüklerden yararlanarak bunları yok etme girişiminde bulunulamayacağı belirtilmekte; sonra da Sözleşme ile koruma altına alınan hak ve özgürlükleri sınırlarken devletin, gene Sözleşme’nin izin verdiği sınırları aşmaması emrolunmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse 17. madde Sözleşme’nin öngördüğü hak ve özgürlüklerin kullanılmasına ve sınırlanmasına sınır getirmektedir (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 316).

Adı geçen Parti üyelerinin söz ve eylemlerinin hiçbirinde, Sözleşme’de tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesi veyâ kısıtlanması yönünde ne bir açıklık bulunmakta ne de bir îmâ sezilmektedir. Dolayısiyle, 17. madde ile bir uyumsuzluk söz konusu değildir.

f- Hakların Kısıtlanmasının Sınırlanması (Sınırlama Sebeplerinin Öngörülen Amaç Dışında Genişletilmemesi – Amaç Saptırma Yasası ) Yönünden

Sözleşme’nin 18. maddesi şöyledir:

‘Bu Sözleşme’nin hükümleri gereğince, mezkûr hak ve hürriyetlere yapılan takyitler ancak derpiş edildikleri gaye için tatbik edilebilirler’.

Bu madde hak ve özgürlükleri sınırlarken ‘iyi niyet’ kuralını koymakta, yani amaç saptırmayı yasaklamaktadır. Böylece, devletin sınırlama yetkisini sınırlayan 17. maddeye ilâve olarak, sınırlamanın içeriği de belirlenmekte; güdülen meşru amaca sadık kalınması emrolunmaktadır.

  1. ve 18. maddeler, yukarıda belirtilen nitelikleri sonucu, bağımsız bir mevcudiyete sahip değildirler; ancak, Sözleşme’nin sınırlama öngören diğer normatif bir hükmüyle bağlantılı olarak uygulanırlar. Bu nedenle anılan maddelerin, hiçbir sınırlamaya tabi tutulmayan yani mutlak nitelikteki (meselâ m. 3 ve m. 4/1 gibi) hak ve özgürlükler konusunda uygulanma kabiliyeti yoktur’ (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 318).

Bu durumda, sözü edilen Parti üyelerinin söz ve eylemlerinin 18. maddeye aykırı düştüğünden bahsetmek mümkün değildir.

III- SONUÇ
Yaşanılan dünyâda farklılık ve çeşitliliğin süreceği, çatışma ve çekişmenin eksik olmayacağı , büyük balığın küçük balığı dâimâ yutacağı inkâr edilmez bir gerçektir. Ama bütün bunlara rağmen, değişme ve gelişmenin sonsuza kadar durmayacağı da başka bir gerçektir.

Prof Dr. Metin Sözen’in, ‘Koca Mimar Sinan, 98 yıllık ömründe, bilinen o dünya çapındaki eserlerinin hiçbirini değil de, yalnızca İstanbul’daki Moğlova Su Kemeri’ni yapmış olsaydı, yine aynı Sinan olarak anılmaya değerdi’ dediği gibi, insanlık âleminde de başka hiçbir güzellik kalmayıp sâdece ADALET duygusu ve gerçeği vâr olsaydı, bu dünya yine de yaşanmaya değerdi.

Dünya güzel ama onu yaşanmaya değer kılan, insanoğlunun bizzat kendisi.

‘Teşkilatlanmış toplumlar’ hâline gelmiş olan bugünün modern cemiyetleri maddi ve gayrimaddi yapılarıyla bir ‘bütün’ oluşturur. Bu ‘bütün’ün adı ‘sistem’dir. Sistem, ‘aralarında herhangi bir ilişki veya bağımsızlık bulunan bileşenlerin oluşturduğu bütündür.’ Herşey kendi içinde bir ‘bütün’, ama bir başkasının da parçasıdır (49).

Canlı ve cansız varlıklar az veyâ çok, ama tamâmen birbiriyle irtibat hâlindedir, birbirine ihtiyaç duymaktadır. Herhangi bir sistem içinde yapılacak değişiklik kısa yâhut uzun vâdede, az veyâ çok, diğerlerine etki edecektir. Mesele, sibernetik biliminin konusunu oluşturmaktadır.

Sibernetik, makinayı, âleti, işletmeyi, her tip organizasyonu insan ve kâinat yapısı gibi en ideal olan yapıya uydurmak, benzetmek; insanlarla makinalar arasında irtibat kurmak; başka bir deyişle, insan beyninin çalışmasını açıklamak amacıyle karmaşık bilgisayarlar ile sinir sisteminin mukayesesini yapmak demek olup, daha çok makina ve hayvanlardaki kontrol ve haberleşme üzerinde durur. Sistemci görüş uyarınca herşey birbiriyle alâkalı olduğundan, hiçbir zerre ve hâdiseyi yekdiğerinden ayrı olarak ele alıp düşünmek, gerçeği tam olarak yansıtmaz. Nasıl insan vücüdunda yüzlerce organ mevcut olup bunların ayrı ayrı rolleri varsa, dış âlemde, insanın yaptığı herşeyde de pek çok faktör bulunur, sistemin işleyişinde bunların hepsinin (işçinin, iş verenin, tabiatın, sermâyenin) tesiri vardır, biri eksik kalır veyâ diğerinin hakkı az verilir yâhut az beslenirse, vücutta bu durumda bulunan bir organın körelmesi yâhut şişmesi gibi bir dengesizlik ve rahatsızlık husûle gelebilir, nihâyet bir ameliyâta kadar gidilebilir. Rollerin (fonksiyonların) çok farklı olması nisbetinde organların ‘değerleri’ arasında fark yoktur. Bu fark zannedildiğinden de küçüktür. Dalağa ihtiyaç olduğu gibi tırnağa; kalbe ihtiyaç olduğu gibi böbreğe de lüzum vardır. 0 hâlde, ‘kâinat’ seviyesindeki dengeyi (makrokozmozdaki denge), ‘toplum, aile, işletmeler seviyesinde’ (mikrokozmozda) da kurmak gerektir.

Doğadaki canlılık ve düzen o kadar basit bir mekanizma ile kurulmuştur ki, bu basitlikteki büyüklük akıllara durgunluk vermektedir.

Bu mekanizma, yoğunluk farkıdır.

Atmosferdeki ısı ve okyanuslardaki tuz yoğunluğundaki farktan dolayı tabiatta kıpırdanma ve hareket olmakta; aynı yoğunluk farkı, insanlara da yansıyarak, birbirine hiç benzemeyen karakterler, duygular, düşünceler doğmaktadır.

Kâinattaki dengeyi sağlayan ise, birbirinden çok farklı büyüklükteki cisimlerin ârızasızca hareketini temin eden üç temel unsurdur: ağırlıkhacimmesâfe. Bunların gezegenler arasında mükemmel surette ayarlanmasiyle ay dünyaya çarpmamakta; güneş devamlı batıdan batmakta; ağaçlara su ilkbaharda yürümekte; başka bir deyişle, karmaşık kâinat mükemmel bir düzen içinde işlemekte, düzensizlik içinden düzen doğmaktadır.

­Mâdemki, adına ‘tabiat’ denen ve bir defa yaratılıp saatin zili gibi kurulup bırakılıveren evren ve onun içindeki, bir sistemdir, ama yine de hiç sektirmeden, hatâ yapmadan işlemektedir; işletmeler, üniversiteler, hükümetler, ne kadar büyük, karmaşık, geniş olurlarsa olsunlar, düzenli işleyebilirler, veyâ onların düzgün işleyişine uygun bir sistem bulunabilir.

Eğer kâinattaki dengeyi sağlayan ağırlık, hacim, mesafe ögeleri, aynı anlamları içinde, âile, iş, toplum, siyaset hayâtına yetkigörevsorumluluk unsurları olarak aktarılabilir, aynı zamanda bu hayat, dokunulmaz ve vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklerle bezendirilebilirse, bu düzgün işleyen düzen ile haddini hudûdunu bilen insanlar (ve tabii kurum ve kuruluşlar) topluluğu rahatlıkla meydana getirilebilir.

Her vücutta (sistemde) önce bir beyin (merkez) vardır, bütün organlar buna bağlıdır. İnsan vücudu belki herşeyden daha zengin, daha canlıdır. Ayrıca onun bir üstünlüğü de, birer insan olarak herkesin vücut özelliklerini iyi tanımasıdır. Bununla berâber, insanların pekçoğu vücuttaki herşeyin nasıl işlediğini bilmemektedir. 0 hâlde vücut sistemi, bilinen ve bilinmeyen özellikleri ile teşkilâtlara benzetilebilir. Eğer bir teşkilât bölümü hakikaten tam anlamıyla otonomsa (muhtarsa, özerkse), o, teşkilâtın bir kısmını oluşturmuyor, yâni yeni bir ‘vücut’ meydana getiriyor demektir. Bunun tersine, bölüm az veyâ çok otonom değilse çok kısa zamanda kaybolmaya mahkûm olur, Başka bir deyişle, bölümün az veyâ çok bir özerkliği yoksa, genel idâre (merkez) onu devamlı olarak ‘gütmek’ mecburiyetindedir ki, bu da tamâmen imkânsızdır. Bu hâlde bölümü idâre eden ekip hiçbir şekilde vazife yapamaz hâle gelecektir.

Vücut bu ikili yapı tarzını binlerce yıldan beri anlamış durumdadır. Vücudun organları bir noktada beyne bağlıdır, ama az veyâ çok miktarda serbest de hareket edebilirler. Bunun çâresi otonom sinir sistemidir. Vücuttaki sinir sisteminin yapısı ve işleyişi tam olarak incelenirse, aynı sistem işletmelere, siyasî ve sosyal yapılara aktarılarak hem organların çatışmasız işleyişi sağlanabilir, hem de büyüyen karmaşıklık ve gelişme devâm edecekse, bu değişikliğe intibâkı ve büyümeyi sağlayıcı sistemlerin bulunması kolaylaşabilir.

Kısaca, Sibernetik, kâinattaki hiçbir şeyin asıl sebebine inmeksizin, sâdece mevcut durumla ilgilenen, sosyal sistemin işleyişini, en ‘mükemmel’ şey olan ‘tabiat’ sisteminin işleyişine kıyâs etmek suretiyle, onun hatâ yapmayan, şaşmayan, dakik nizâmının örnek alınmasını teklif eden ve uygulayan bilim dalıdır. Tek kelimeyle, bu ilmin konusu doğaya-evrene dönüştür.

Doğada herşey bir düzen içinde cereyân eder. Bir papağanın rengi, bir kurbağanın sıçrayışı, bir bebeğin gülüşü güdümlü olarak değiştirilemez. İşte, işletmeler dâhil her türlü teşkilat da doğal kanunlarına uygun bir yapıya, organizasyona kavuşturulmalıdır. Teşkilâtların sinir sistemi herhalde ‘haberleşme’ (information) dur. Bu sinir sistemi felç olur işlemez, beyinle en alt kademeler arasında bir bilgi alış verişi bulunmazsa, sistem ‘kapalılaşır’. Netice ölümdür. Hâlbuki esâs olan, sistemin ‘açık’ olması, herşeyin birbiriyle irtibat hâlinde bulunmasıdır. Dünyâ üzerinde bulunan herşey nasıl birbirine son derece karmaşık şekilde az veya çok tesir ediyorsa, sosyo-politik sistemler içinde alınan her karârın ne ölçüde çevreye etkili olduğunun da dikkatlice hesaplanması gerektir.

İnsanlık âleminin diğer canlılar dünyasından ayrılan en bâriz vasfı, onun, farklılaşmadan kaynaklanan çatışma ve çekişmeleri tabîî seyri içinde değil, adâletle çözme yetenek ve eğilimine sahip olmasıdır.

Irk, cins, renk, dil, din, felsefî görüş, duygu, düşünce, fikir farkı gözetmeksizin, herkese eşit muamele yapıldığı; birinci ve ikinci sınıf vatandaş, yerli ve yabancı kişi ayırımına gidilmediği; otorite ve mülkiyetin hakkâniyetle paylaştırıldığı; herkesin, en azından, kendini ilgilendiren kararlara iştirâk ettirildiği bir sistem kurulabildiği ölçüde, ancak, ‘muasır medeniyetler seviyesi’ne çıkılabilecektir. Kim uygarlık ve teknolojinin standartlarını yükseltmişse, bugün o önde bulunmaktadır.

Standartları yükseltmek, insanların önünü ve ufkunu açmakla, tıkanıklık ve engelleri ortadan kaldırmakla, kültürel hayatı zenginleştirmekle olur. Korunan, eğitilen, desteklenen birey, karşılığında Devletini himâye edecek, onunla bütünleşecek, özdeşleşecektir. Her yer ve zeminde karşılıklı etkileşimin olması bir doğa kanunudur.

Dünyânın her yanında suç târifleri, tipleri, çeşitleri bellidir, karşılığındaki cezâlar da, aşağı yukarı, aynıdır. Bunlar yasalarca belirlenmiştir; emniyet ve adâlet güçleri, hukuk fakülteleri, cezâ ve ıslah evleri gibi büyük teşkilâtlar bunlar için kurulmuştur. Bu sûretle hiçbir suç cezasız bırakılmamaya çalışılmaktadır.­

Birliği ve bütünlüğü şiddet kullanarak parçalamak isteyen bir kısım azınlık dışındaki kurum, kuruluş ve kişilerin varlıkları ve faaliyetleri normal şekilde devam etmektedir. Yapıcı hamle ve serbest rekabet ile bunlar kendilerini geliştirmekte, çevrelerindeki üretim ve tüketim mekanizmasına katkıda bulunmakta, sistem-içi düzenlemelerle yanlışlık ve eksikliklerini gidermekte, yaratacakları hoşgörü ortamının herkese faydalı olacağına inanmaktadırlar.

Prof. Dr. Niyazi Öktem’in dediği gibi, ‘eğer kendini güçlü hissediyor ve düşüncene itimat ediyorsan, senden farklı olanla gireceğin her diyalog zenginlik demektir’.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlü ve kuvvetlidir. Vatandaşlarına, sivil toplum teşkilâtlarına, partilere karşı kendini özel bir korumaya almasına, resmî söylemlere (ideolojilere) sığınmasına ihtiyacı yoktur. Lâiklik oturmuştur. Demokrasi kapısı açık tutulduğu sürece kurumlaşma olacak, toplum kendi kendini kontrol eder hâle gelecektir.

Açıkçası, Devlet, taraf olmaktan çıkmalıdır. Plânlayan, koordinasyon kuran, denetleyen, hukukun üstünlüğü anlayışını pekiştiren; bayındırlık, güvenlik, hâriciye işlerini en iyi şekilde yapan bir üst örgütlenme olmalıdır.

Belki, Devlet’in tanımı bile değişmelidir. Kimse ‘Devlet’ değildir, veyâ tam tersine, herkes Devlet’tir, çünkü herkes bir kişinin hizmetindedir. Ama ne var ki, bugünkü sistemde birkaç kişinin ‘Devlet’ olması onlara ayrıcalık sağlamakta, elindeki güç ve kuvveti bildiği gibi kullanma tehlikesi doğurmakta, asıl çekişme ve çatışmaların kaynağı da çoğu zaman bu olmaktadır.

Politika farklı bir zemindir. ‘Siyasî mücâdele eşit şanslarla yürütülmelidir… Demokrasi fikri, siyasî partiler arasında şans eşitliği ilkesine dayanır’ (50). O hâlde, partiler dâhil, herkesin şansını her yerde ve her zaman rastlantılardan (!) uzak ve eşit tutmak bir çağdaşlık ülküsüdür.

Kimsenin kimseye üstünlük taslamaya kalkmayıp aklıselîmin her zaman galip geldiği, kişi ve kuruluşlar arasında iyi niyet ve güven duygusunun yerleştiği, sorumluluk anlayışı ve görev şuurunun pekişmiş olduğu, topluluk hâlinde yaşama fedakârlığiyle insan hak ve hürriyetlerindeki gelişmenin dengeli yürütüldüğü ve bu arada, tabîî, maddî kalkınmasını tamamlama yolundaki bir TÜRKİYE, elbette, bölgesinin ve dünyanın saygın bir devleti olacaktır.

Zaman, enerjinin içe dönük değil, kalkınma ve gelişme için harcanma zamânıdır. Sosyal hastalıkların en kuvvetli ilacı hukuk devleti anlayışı ve katılımcı-çoğulcu demokrasi uygulamasının güçlendirilmesi, olsa gerektir.

Bu düşüncelerle, Haşim KILIÇ’ın yazdığı karşıoy’daki görüşleri de benimseyerek, çoğunluğun kapatma kararına katılmıyorum.

Üye
Sacit ADALI

KAYNAKLAR-DİPNOTLAR

(1) Oswald Spengler : Batının Çöküşü, terc. Giovanni Scognamillo, I. Cilt, Dergâh Yay., İstanbul 1978, s.45.

(2) P.Bleton – J. Bounine, vs. : Dynamique de I’Auto-réforme de I’Entreprise, Masson, Paris 1976, s. 40.

(3) Erich Fromm : Çağımızın Özgürlük Sorunu, terc. Bozkurt Güvenç, Ankara 1973, s.183.

(4) Jochannes A. Gaertner : Devler Nerede’ terc. Y. Önen, Dünya Edebiyatından Seçmeler Derg., Kültür Bak. Yay., Ekim 1980, C. 2- 5.1, s.16.

(5) Dostoyevski : Batı Çıkmazı -Puşkin Üzerine Konuşma, terc. Ü. Bilgin, Dergâh Yay., İstanbul 1975, 5.14.

(6) Ortega Y Gasset : Kütlelerin İsyanı, terc. Nejat Muallimoğlu, Bedir Yay., İstanbul 1976.

Filozof Gasset kütle insanını şöyle tarif ediyor: Kendisi için -iyi veya kötü- özel sâhalara dayalı hiç bir hedef seçmeyen, kendini herkes gibi hisseden ve bu hâlin kendisini düşündürtmediğini, gerçekte herkes gibi hissetmekle kendini mesut sayan insan. Ona göre cemiyette iki çeşit insan var: seçkin azınlık ve kütle (s. 10).

(7) Bernard Gournay : Introduction â la Science Administrative, A. Colin, Paris 1966, s. 211.

(8) André Gide : Yeni Nimetler, terc. S. Engin, İnsel Kitabevi, İstanbul 1942, s. 12.

(9) André Malterre : Les Cadres et la Réforme des Entreprises, Ed. France-Empire, Paris 1969, s. 31.

(10) Sacit Adalı : Personel Yönetimi, TSİD Yay., İstanbul 1977, s. 2.

(11) aevket Rado : Dertli Çoban, Tercüman Gaz., 3.10.1982 tarihli nüsha, s.9.

(12) E. Fromm : a.g.e., s. 182.

(13) Stefan Zweig : İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Nadir Anlar, terc. B. Arpad, İstanbul Yay., İstanbul 1954.

(14) Gaerthner : a.g.m., s. 17-18.

(15) Eric Bodman-Berthand Richard : Changer les Relations Sociales- La Politique de Jacques Delors, Les Ed. d’Org., Paris 1976, s.53’ten J.Delors . Entretiens des ICI, 1.6.1975, s. 17.­

(16) Michel Crozier : Le Phénomène Bureaucratique, Seuil, Paris 1963, s. 257.

(17) Raymond Aron : Demokrasi ve Totalitarizm, terc. V. Hatay, Kültür Bak. Yay., Ankara 1975, s. 207.

(18) a.e., s. 205.

(19) a.e., s. 207.

(20) a.e., s. 210.

(21) Chris Argyris: Participation et Organisation, Dunod, Paris 1974, S.4-5

(22) Maurice Cliquet – Jacques Dumond: Rémunération et Intréssement, Entr. Mod. d’Ed., Toulouse 1973, s. 19.

(23) Claude Lévy-le Boyer: Psychologie des Organisations, PUF, Paris 1974, s. 237

(24) Jean Diverrez: Pratique de la Direction Participative, Entr. Mod. d’Ed., Paris 1971, s. 31

(25) Klasik Yönetim anlayışında kişiyi harekete geçiren sebebler kısaca şunlardır (Actionnariat Participation: Les Echos, Compte rendu du forum du 24 Oct., 1978, s. 27) :

– Mâlik olma ihtiyacı (Besoin d’Avoir): Bu, ücretlere bağlı temel ihtiyaçtır. Menfaatlere katılma ile de destekli bir yüksek ücret politikası güdülerek karşılanabilir. İşletmenin artan kârları seviyesinde ücretinin de yükseldiğini gören işçi, sırf ücret alırken gösterdiği gayretten çok daha fazlasını verecek ve sınıf çatışması şuurundan uzaklaşacaktır. Ek menfaatler temini için sosyal mücadeleye girişme zarureti kaybolacaktır.

– Muktedir olma ihtiyacı (Besoin de Pouvoir): Bu, sorumluluk sahibi olmaya bağlı bir ihtiyaçtır. İşletme organizasyonu çok sert veya fazla hiyerarşik ise, muhtemel bir teşebbüs gücü olmayacaktır. Binaenaleyh, çalışma organizasyonu eğer yeteri kadar ademimerkezîleştirilmişse, herkesin teşebbüse geçmesine imkân verilebilecektir. Bir robot durumundan, danışılan, fikri alınan, kendisini ilgilendiren kararlara katılan hâle getirilecektir… Sorumlulukların devri, kararların alınışına katılma, bu muktedir olma ihtiyacını giderecektir.

– Vârolma ihtiyacı (Besoin d’Etre): Saygı görme insanoğlunun en derin isteklerinden biridir. En aşağıdan en yukarıya kadar, her seviyede, hürmet ihtiyacı sonsuzdur… Bu bir davranış, konuşma, emir verme tarzıdır. Selâm verme, tebrik etme, memnuniyet yahut memnuniyetsizliğini belli etme şeklidir. Bu, beşerî ilişkilerin temel unsurudur.­

– Bilme ihtiyacı (Besoin de Savoir) : Her insanın niçin çalıştığını, nerden emir aldığını, işletmenin çalışışını, hedeflerini, vs.yi bilme ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın haberleşme ve formasyon vermeyle karşılanması gerektir.

Ancak bugün Batı kültüründe ilk iki ihtiyaç büyük ölçüde tatmin edilmiştir. ‘Bu medeniyet insanını tatmin edecek faktörler artık Vârolma ve Bilme ihtiyaçlarıdır’. İtibardan ve sorumluluktan uzak kalan insanların mutlu olmayacakları anlaşılmış bulunmaktadır.

Buna karşılık, gelişmekte olan ülkeler için beceri ve bilgi kadar gerekli olan ‘aşk, şevk ve azmi’ elde etmek, Maslow’un ifadelerinin de ötesinde, önemli bir mesele oluşturmaktadır.

(26) Ariane Ravel : La Réforme de I’Entreprise, Dossier du CNIPE, Paris, Avril 1969, s. 63.

(27) Pierre Sudreau’nun 7 Şubat 1975 tarihinde Cumhurbaşkanı V. Giscard d’Estaing’e yazdığı rapor.

(28) Daniel Dollfus : Changer I’Entreprise par la Promotion de I’Homme, PUF, Coll. SUP, Vendôme 1975, s. 19’dan A. Peccei: La Révolution Humaine, Successo, Janvier 1975, s. 160.

(29) Bu konuda yararlanılan kaynaklar şunlardır:

8 – Arnim ZIRN, Das Parteienverbot nach Art. 21, Abs. 2 GG im Rahmen der Streitbaren Demokratie des Grundgesetzes, Diss, Tübingen, 1988.

– Horst MEIER, Parteiverbote und Demokratische Republik, Nomos, Baden-Baden, 1993.

– Karl-Heinz SEIFERT, Die politischen Parteien im Recht der Bundesrepublik Deutschland, Carl Heymanns Verlag, Köln vd., 1975.

– Dimitris Th. TSATSOS vd. (ed.), Parteienrecht imeuropaishcen Vergleich, Nomos, Baden-Baden, 1990.

– Ulrich Karpen (ed.):la Constitution de la République Federale d’Allemagne, Nomos, Baden-Baden, 1996

(30) 60’lar sonunda kapatılan SDR’in uzantısı olarak görülen Almanya Nationalsosyalist Partisi, 80’ler başında Yeşiller, 80’ler sonunda nazi eğilimleri ile tanınan Cumhuriyetçiler için kapatılma tartışmaları olmuş fakat Anayasa Mahkemesi’nin önüne hiçbiri getirilmemiştir. Yeşiller konusundaki tartışmanın bu hareketin siyasal parti olarak görülüp görülemeyeceği sorusunda odaklandığı ve daha çok partiler ve seçim kanunları çerçevesinde ele alındığı ve partinin resmîleştirilmesiyle Anayasa’ya aykırılık tartışmasının da hızını kaybettiği görülmektedir.

(31) ‘Özgürlükçü demokratik temel düzen‘ ve ‘Federal Almanya Cumhuriyeti’nin varlığı‘, korunan iki anayasal değer olup, bunlardan birincisini savunanlar çoğunlukta olmakla berâber, Cumhuriyetin varlığının korunmasının diğerine göre öncelik taşıdığını söyleyenlere de rastlanmaktadır.

(32) ‘darauf ausgehen’ ifadesi, subjektif yorumla amaçlamak (beabsichtigen) olarak çevrilebilir. Parti davranışlarının objektif sonuçları bakımından fiilî durumu belirten bir tercüme, ‘çalışmak‘ olarak yapılabilir.

Alman Anayasası’nın Partiler başlıklı 21. maddesi şöyledir:

‘(1) Partiler, siyasî irâdesinin oluşmasında halkla birlikte hareket ederler. Kurulmaları serbesttir. lç teşkîlâtlanmaları demokrasi ilkelerine uygun olmalıdır. Kaynaklarının ve malvarlıklarının menşei ve nerden geldiği hakkında açıkça hesap vermek zorundadırlar.

(2) Amaçlarıyla yâhut üyelerinin davranışlarıyla hür ve demokratik temel düzeni zarara sokmaya, ortadan kaldırmaya veyâ Federal Almanya Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye atmaya çalışan partiler anayasallık karşıtıdırlar. Anayasallık karşıtlığının ne olduğunu Federal Anayasa Mahkemesi belirler.

(3) Konunun ayrıntıları federal kanunlarca düzenlenir’.

Bu madde ‘partileri özel bir korumaya alıyor ve onlara halkın irâdesinin şekillenmesine katılma imkânı tanıyor. Fakat aynı madde; hür demokratik düzenle mücâdele eden (çekişen) bütün partileri bu haklarından mahrum bırakıyor. Bu noktada tek karar verici organ olarak Anayasa Mahkemesi’ni görüyor ve bu partilerin faaliyetlerinin kısıtlanması veya tamamen ortadan kaldırılmasını bu Mahkeme’nin yargılamasından sonraya bırakıyor (Ulrich Karpen, s. 41).

(33) Zusammenschau’ oder ‘Gesamtschau’ jener ‘Unzahl feindseliger Einzelakte, von denen jeder für sich betrachtet verhaltnismaBig und nicht notwendig verfassungwidrig erscheint’. BVerfGE 2, 20 vd.

(34) B VerwGE. 1, 187 (Bundesverwaltunsgerichtsentscheidung: Federal İdare Mahkemesi Kararı (Danıştay mukabili) Band 1, S. 187).

(35) 21. Maddede sâdece parti taraftarları (Parteianhanger) ifadesi kullanılıyor. Kavramın nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde tartışmalar hâlen devam etmekteyse de, parti merkezinden üyelere ve onun ötesinde taraftarlara doğru genişleyen bir dairede sorumluluğun ve partiyi bağlayıcılığın azalacağı konusu tam netleşmeyen genel bir yaklaşım olarak göze çarpmaktadır. Anayasa Mahkemesi,amaç açıklamalarına kaynak olarak parti programı, tüzüğü, resmi açıklamalar gibi parti tüzel kişiliğini bağlayıcı yazılı ve sözlü açıklamalar yanında parti yöneticilerinin, sözcülerinin ve yazarlarının temellere ilişkin açıklamalarını da gözönünde tutmaktadır (Bk. BVerfGE. 2, 47 vd., 69).

(36) ‘Temel hukuk ilkelerinin bâzıları şunlardır: iyi niyet, ahde vefâ, kazınalmış haklara saygı, kanunların geriye yürümezliği, kesin hükme saygı, devlete ve kanunlar güven, özel kural-genel kural çatışmasında özel kuralın uygulanması’ (Ergun Özbudun: ‘Kanun’ devletinden ‘hukuk’ devletine…, Görüş Dergisi, Kasım 1994, s. 18)

(37) a.m., s. 19

(38) a.m., s. 19-20

(39) Hüseyin Hatemi: Hukuk Devleti Öğretisi, İşaret Yay., İstanbul 1989, s. 23-24

(40) a.e., s. 11-12

(41) a.e., s. 13-14

(42) a.e., s. 15-16

(43) Julia Iliopoulos-Strangas (Hrsg.):la Protection des droits l’homme dans le cadre europeen, Nomos, Baden-Baden, 1993, s. 59

(44) a.e., s. 15-16

(45) a.e., s. 378

(46) a.e., s. 229

(47) Ulrich Karpen: a.g.e., s. 190

(48) – Bu konuda şu üç kaynaktan yararlanılmıştır :

– Feyyaz Gölcüklü – Şeref Gözübüyük; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulanması, Turhan Kitabevi, Ankara 1994

– Şeref Ünal: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, TBMM Basımevi, Ankara 1995

– Ulrich Karpen (ed): a.g.e. Nomos, Baden-Baden, 1996).

(49) Washington’daki sembol binalardan biri, Amerikan Kongresinin yer aldığı Kapitol‘dur. Ortada, yerden 87 m. yükseklikteki kubbenin üzerinde kadın sûretinde Hürriyet Heykeli bulunur. Heykel’in kaaidesinde ABD’nin şu parolası yer almaktadır: E Plurubus unum (Pek çok şeyden meydana gelen tek şey).

(50) Ulrich Karpen: a.g.e., s. 89

İ Ç İ N D E K İ L E R

KARŞIOY YAZISI

İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNE DAYALI KATILIMCI

DEMOKRATİK SİSTEMİN MEKANİZMASI

I- TOPLUM YAPISINDAKİ DEĞİŞME, GELİŞME VE ÇEŞİTLİLİKLER

II- REFAH PARTİSİ’NİN KAPATILMA KARARINA KARŞI BAZI İTİRAZLAR

A- Kapatma Kararı Hakkında Bazı Usûl Yanlışlıkları

B- Odak Olma Kavramı

1- Türk Hukukunda Odak olma

a-SPK ve Anayasa’ya Göre Durum

b-Anayasa’nın 69. Maddesinin Sekizinci Fıkrası Uyarınca Suç İsnât Edilen

Yetkililerin Durumları

aa- Eylemler (Olaylar)

bb- Değerlendirme

2- Alman Hukukunda Odak Olma

a- Parti Kapatılmasının Tarihçesi

b- ‘Odak Haline Gelme’ veya ‘Yoğunluk

Nasıl Belirlenebilir’

aa- Anayasa’ya Aykırılık Unsurları

bb-Anayasa’ya Aykırılık Unsurlarının

Oluşumunun Tesbitinde Değerlendirilmeye

Alınabilecek Kaynaklar

C- Temel Hak ve Özgürlükler İle AİHS Arasındaki İlişki

1- Temel Hak ve Özgürlüklerin Yeşerdiği Ortam: Hukuk Devleti

2- Parti Üyelerinin Söz ve Eylemlerinin AİHS’ne Göre Ele Alınması

a- Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü Yönünden

b- İfade Özgürlüğü Yönünden

c- Örgütlenme Özgürlüğü Yönünden

d- Ayrımcılık Yasağı (İşlemde Eşitlik İlkesi) Yönünden

e- Hakların Kötüye Kullanımının Yasaklanması Yönünden

f- Hakların Kanıtlanmasının Sınırlanması (Sınırlama Sebeplerinin

Öngörülen Amaç Dışında Genişletilmemesi Amaç Saptırma Yasağı)

Yönünden

III- SONUÇ

Kaynaklar – Dipnotlar

KARŞIOY YAZISI

Anayasa’nın Lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği savı ile Refah Partisinin kapatılmasına karar verilmesi istemiyle açılan davada, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 13.5.1991 tarihinde Sivas’ın Sıcak-cermik beldesinde partisinin eğitim seminerinde yaptığı konuşmasındaki sözleri, davaya dayanak yapılan delillerden biri olarak ileri sürülmüştür.

Mahkememizce verilen kararda, sözü edilen bu konuşmanın yapıldığı yolun­da kanıt gösterilemediği gerekçesiyle delil olarak kabul edilmemiçtir.

Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın bu konuçması, Sancak Dergisinin Ocak 1994 tarihli, l3.sayısında ‘Refahçı Olmayan Patates Dinindendir’ başlığı ile yayımlanmıştır.

Davalı Parti savunmalarında, bu iddianın hiçbir dayanağının olmadığını, böyle bir konuŞmanın yapılmadığını, yazanlar hakkında şikayetçi olduklarını, sorum­lularının manevi tazminata ve cezaya mahkum edildiklerini ileri sürmüşse de, Davalı Parti Başkanının veya Parti yetkililerinin bu yazı nedeniyle bir tekzibi olmamış, sorumluları hakkında da bir dava açılmamıştır.

Her ne kadar, Sancak Dergisi sorumlu yazı işleri müdürü ve yazarı hakla­rında, basın yoluyla Refah Partisine hakaret, yayın yoluyla gerçek dışı itham ve isnatlarla hakaret ve saldırıda bulunmak suçlarından Refah Partisi Başkanlığı adına Genel BaŞkan Necmettin Erbakan ve Oğuzhan Asiltürk’ün şikayetçi ve davacı oldukları, ceza davası açıldığı, Dergi sorumlularının manevi tazminat ödemelerine de karar verildiği dosyadaki belgelerden anlaşılmakta ise de, bü çikayet dilekçelerinin, Ankara C.Savcılığınca düzenlenen iddianamelerin ve manevi tazminat ödenmesine dair Ankara Asliye 24.Hukuk Mahkemesi kararının, davamızda delil olarak ileri sürülen Necmettin Erbakan’ın 13.5.1991 Tarihinde yaptığı ve ‘Refahçı Olmayan Patates Dinin­dendir’ başlığı ile Sancak Dergisinde yayımlanan yazı ile ilgisi bulunmamaktadır.

Yukarıda belirtilen şikayet dilekçeleri, iddianameler ve mahkeme kararı, ancak Dergisinin aynı sayısında yayımlanan başka yazılarla ilgilidir. Parti Genel Başkanı veya Parti yetkilileri, aynı Derginin aynı sayısında yayımlanan beş yazıdan, kapak ve iç sayfalardaki RP-PKK. ortak bayrağına ait yazı ve resimlerden dolayı şikayetçi ve davacı oldukları halde, aynı Derginin aynı sayısında yayımlanan ‘Refahçı olmayan Patates Dinindendir’ başlıklı yazıdan dolayı şikayetçi ve davacı olmamışlardır.

Ayrıca, Oktay Ekşi, Hürriyet Gazetesinde, sözü edilen konuşmayı ‘Refah Partisi Gihat Ordusudur’ şeklinde ve Sancak Dergisinden alıntı yaparak yayımlamış. Turhan Dilliğil”İddia Ediyorum, RP Yasal Bir Parti Değildir’ adlı kitabında bu konuşmayı da yazmıştır. Cumhuriyet ve Milliyet Gazetelerinde de sözü edilen konuşma gündeme getirilmiş, konuçma ile ilgili yazılar, haberler yayımlanmıştır. Bu yazılar­dan hiçbirisi Refah Partisi Genel Baskanı veya Parti yetkilileri tarafından yalan­lanmamış. Ve sorumluları haklarında şikayetçi veya davacı olmamışlardır..

Böylece, sözü edilen konuşmanın, belirtilen tarih ve mahalde Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan tarafından yapıldığının kanıtlandığı kabul edilerek davada delil olarak değerlendirilmesi gerekirken bu konuşmanın yapıldığının kanıtlanamadığı yolundaki çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

Üye
ALİ HÜNER

KARŞIOY GEREKÇESİ

Anayasa’nın 69. maddesinde, bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68. maddenin dördüncü fıkrasına aykırı olması ya da aynı fıkra hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce saptanması veya yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğundan olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım almaları halinde kapatılacağı belirtilmiştir. Böylece bir siyasi parti hakkında Anayasa Mahkemesi’nce kapatma kararı verilebilmesi, maddede sayılan bu üç durumdan birinin gerçekleşmesi koşuluna bağlanmıştır.

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinde ise parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin Yasa’nın dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması kapatma nedenleri arasında sayılmıştır. Bu kapatma nedeninin Anayasa’nın 69. maddesinde sayılanlardan farklı olması belirtilen, yasa kuralının Anayasa’ya uygunluk denetiminden geçirilmesini gerektirmektedir.

Oysa çoğunluk görüşüne göre, 22.4.1983 gününde kabul edilen Siyasi Partiler Yasası, 12 Eylül 1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık divanını oluşturduğu 6.12.1983 tarihine kadar geçen dönem içinde çıkarıldığından bu Yasa kurallarının belirtilen tarihten sonra değiştirilmiş olmadıkça Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin getirdiği engel nedeniyle Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemez.

İncelenen siyasi parti kapatma davasında uygulanması gereken, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin, daha sonra herhangi bir değişikliğe uğramaması nedeniyle Anayasa’nın Geçici 15. maddesi kapsamında olduğu tartışmasızdır. Ancak bu maddenin dayanağını oluşturan Anayasa’nın 69. maddesi, 23.7.1995 günlü 4124 sayılı Yasa ile değiştirilmiştir. Geçici 15. maddenin, Anayasa’nın 69. maddesi gibi sonradan değişikliğe uğrayan Anayasa kurallarına aykırılık itirazlarının incelenmesine olanak vermeyecek biçimde anlaşılması, Anayasa koyucunun 69. maddeyi değiştirme yönündeki iradesinin değerlendirme dışı bırakılması anlamına gelir.

Bu nedenle, Anayasa’nın 69. maddesinde yapılan Siyasî Partiler Yasası’nın 101/b maddesinin Geçici 15. madde kapsamından çıktığı kabul edilerek değişiklikle Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutulması gerekir.

Öte yandan, Yasa’nın 101. maddesinin Anayasa’nın Geçici 15. maddesi kapsamında bulunması nedeniyle, Anayasa’ya uygunluğunun incelenemeyeceği yolundaki görüş, kapatma nedenlerini açık ve somut biçimde düzenleyen Anayasa’nın 69. maddesi karşısında haklı ve geçerli bir görüş olarak kabul edilemez. Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi de bunu gerektirir.

Davalı partinin, laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ileri sürülerek açılan kapatma davasında, yukarıda belirtilen nedenlerle Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinin dikkate alınmasına olanak bulunmadığından Davanın 103. maddeye göre incelenerek karara bağlanması gerekir.

Açıklanan nedenlerle, Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinin Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutulamayacağına ilişkin çoğunluk görüşüne ve davada bu kural uygulanarak oluşturulan gerekçeye katılmıyoruz.

ÜyeLütfi F. TUNCEL ÜyeFulya KANTARCIOĞLU

Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında ilk Askerî Yardım Antlaşması – 1945

0
Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında ilk Askerî Yardım Antlaşması - 1945

Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında ilk Askerî Yardım Antlaşması 23 Şubat 1945 tarihinde imzalanmıştır. Antlaşma, 11 Mart 1941 tarihli ABD Kongre kararına dayanmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinin Lend‑Lease Kanunu, İkinci dünya savaşı sırasında müttefik ülkelere silah, teçhizat ve diğer savunma malzemeleri verilmesini düzenlemekte olup bu kanunda yazılı yardımların Türkiye’ye de yapılmasına ilişkin esasları ikili antlaşma ile belirlenmektedir.

ABD’nin Türkiye’ye yapacağı savunma yardımlarının şekli ile Türkiye’nin ABD’ye sağlayacağı karşı menfaat ve yükümlülükler antlaşma metninde izah edilmiştir. ABD, Türkiye’ye savunma araçları, hizmetleri ve askerî bilgi sağlayacak; Türkiye de imkânları ölçüsünde ABD’ye bazı maddi ve stratejik menfaatler sağlayacaktır. Anlaşma, Türkiye’yi ABD açısından müttefik statüsüne yaklaştıran, Türkiye’ye askerî yardımın hukuki ve mali çerçevesini çizen bir savunma işbirliği metnidir. Bu antlaşma sonraki yıllarda kurulacak Türk–ABD ilişkilerine (NATO üyeliği, Truman Doktrini, Marshall yardımı vb.) zemin hazırlayan bir metindir.

11 Mart 1941 kanununda derpiş edilen yardıma müteallik esaslara dair Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti artasında Anlaşma

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, harb halindeki bir dünyada mülki tamamıyetini ve hükümranlık haklarını koruyabilecek bir durumda bulunmasını teminen mili! müdafaa vasıtalarım takviye etmek İstemesine;

Ve, Amerika Birleşik Devletleri Reisi Cumhurunun, Kongrece isdar kılman 11 Mart 1941 tarihli kanuna tevfikan, Türkiye Cumhuriyeti müdafaasının Amerika Birleşik Devletleri müdafaası için hayati ehemmiyeti haiz olduğunu 7 Kasım 1941 de tesbit etmiş olmasına;

Ve, Amerika Birleşik Devletlerinin Türkiye Cumhuriyetine müdafaa vasıtalarının tevsii için yardımını teşmil ettiğine ve etmekte devam eylemekte bulunduğuna;

Ve, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin bu yardımdan istifade etmesine esas olan kayıt ve şartlarla bilmukabele Amerika Birleşik Devletlerince temin edilecek menfaatlerin nihai şekilde tâyini keyfiyetinin, yardımın şümulü belirinceye kadar ve Amerika Birleşik Devletleriyle Türkiye Cumhuriyetinin karşılıklı menfaatlerine uygun ve dünya sulhunun tesis ve idamesine hadim nihai kayıt ve şart ve menfaatlerin hâdiselerin inkişafı ile daha vazıh bir surette belireceği âna değin, tehiri muvafık olacağına;

Ve, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, işbu yardımın teminine mütedair ve ânifulbeyan kayıt ve şartların tesbıtinde nazarı itibara alınacak bazı mülâhazalar hakkında şimdiden bir iptidai anlaşma akdini mütekabllen arzu etmeleri üzerine böyle bir Anlaşmanın akdine her hususta usulü veçhile salâhiyet verilmiş ve bunun akdine takaddümen gerek Amerika Birleşik Devletleri gerekse Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına tevfikan ifa, istikmal veya icrası muktazi bilcümle icraat şerait ve muamelât usulü dairesinde ifa, istikmal ve icra edilmiş olmasına binaen;

Aşağıda imzası bulunanlar, kendi Hükümetleri tarafından bu maksatla usulü dairesinde salâhiyetdar kılınmışlar ve âtideki hususları karar altına almışlardır:

MADDE – 1

Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine, Amerika Birleşik Devletleri Reisicıumhurunun devir veya tedarikine salâhiyet vereceği müdafaa maddelerini, müdafaa hizmetlerini ve müdafaa malûmatım vermeğe devam edecektir.

MADDE – 2

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, tedarik edebilmek vaziyetinde bulunduğu ve müsaade edebileceği maddeleri, hizmetleri, suhuletleri veya malûmatı Amerika Birleşik Devletlerine temin edecektir.

MADDE – 3

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunun rızası olmadan, Amerika Birleşik Devletleri Kongresi tarafından ısdar kılman 11 Mart 1941 tarihli kanun veya bunun maddelerinin hükümlerine tevfikan kendisine devredilen herhangi bir müdafaa maddesi veya müdafaa malûmatının mülkiyet veya zilyedliğini devretmiyecek, veya bunların Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin memuru, müstahdemi
veya ajanı olmıyan herhangi bir kimse tarafından kullanılmasına müsaade etmiyecektir.

MADDE – 4

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, herhangi bir müdafaa maddesi veya müdafaa malûmatının kendisine devri neticesinde, işbu müdafaa maddesi veya müdafaa malûmatı üzerinde patenta hakkı bulunan Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarından birine alt haklardan herhangi birinin tamamlyle korunması zımnında herhangi bir tediye veya muamelede bulunması icabederse, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti böyle bir muamele veya tediyeyi Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunun talebi üzerine ifa edecektir.

MADDE- 5

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunca tâyin edileceği veçhile halihazırdaki fevkalâde hal nihayet bulduğu zaman, işbu anlaşmaya tevfikan kendisine devredilmiş olan müdafaa maddelerinden imha, zayi veya istihlâk edimemiş bulunacak veya Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru tarafından •Amerika Birleşik Devletleri veya Garp yarımküresi müdafaasına elverişli olduğu veya Amerika Birleşik Devletlerinin başka bir şekilde İşine yarayacağı tesbit edilecek olanları Amerika Birleşik Devletlerine iade edecektir.

MADDE 6

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından Amerika Birleşik Devletlerine temin edilecek olan menfaatlerin nihai tesbitinde, 11 Mart 1941 tarihinden sonra Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince temin edilen ve Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru tarafından Amerika Birleşik Devletleri namına kabul veya tanınmış olan bilcümle mülkiyet, hizmet, malûmat, teshilât veya diğer menafi veya hususat bitamamiha nazarı itibara alınacaktır.

MADDE – 7

Kongrece isdar kılınan 11 Mart 1941 tarihli kanuna ve bunun muaddel şekline tevfikan temin edilen yardıma mukabil Amerika Birleşik Devletlerine Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince temin edilecek menfaatlerin nihai tesbitindeki kayıt ve şartlar, iki memleket arasındaki ticarete yük olmayacak, bilâkis ikisi arasında mutekabilen nafı iktisadı münasebatı teşvik eyliyecek ve cihanşümul iktisadi münasebatın ıslahına yarıyacak mahiyette olacaktır. Bu maksatla mezkûr kayıt ve şartlar; bütün milletlerin hürriyet ve refahının maddi temelleri olan istihsal, istihdam, ve malların mübadele ve istihlâkinin münasip beynelmilel ve dahilî tedbirlerle tevsiine ve beynelmilel ticarette her türlü farklı muamelenin bertaraf edilmesine, gümrük tarifelerinin ve diğer ticari engellerin tenzil ve tahfifine, umumiyetle 14 Ağustos 1941 Müşterek Beyannamesinde Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru ile Birleşik Kırallık Başvekili tarafından ilen sürülen bilûmum iktisadı gayelerin tahakkukuna matuf olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye Cumhuriyeti arasında müştereken kararlaştırılmış tarzı hareketi derpiş eden ve aynı tarzda düşünen bilcümle diğer milletlerin de iştirakine açık bulunan hükümleri ihtiva eyliyecektir.

Yukarda tasrih edilen gayelere, kendi aralarında müştereken kararlaştırdıkları tarzı hareketle, varmak ve aynı tarzda düşünen diğer Hükümetlerin de müşterek tarzı hareketlerini temin etmek maksadiyle, hâkim olan iktisadi şartlara göre en münasip vasıtanın tesbiti zımnında İki Hukümet arasında münasip görülecek yakın bir zamanda görüşmelere başlanacaktır.

MADDE – 8

Şurası tabii mukarrerdir ki, Anlaşma ahkâmının icrası hususunda her Hükümet kendi Anayasasının usullerine tevfikan hareket edecektir.

MADDE – 9

İşbu Anlaşma bugünkü tarihten itibaren mer’i olacaktır. İki Hükümet tarafından müştereken tesbit edilecek bir tarihe kadar meriyette kalacaktır.

Ankara’da 1945 senesi Şubat ayının 23 üncü günü, her İki metin muteber olmak üzere, İngilizce ve Türkçe İkişer nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti namına Hasan Saka 

Birleşik Devletleri Hükümeti namına Amerika Büyük Elçisi Laurence Adolph Steinhardt

Ankara

[Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki anlatmalar 3997 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 4772 numaralı kanun altına tahşiye edilmiştir)

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında 23 Şubat 1915 tarihinde Ankara’da imzalanan ve Amerika Birleşik Devletlerinin 11 Mart 1941 tahrili kanununda yazılı yardımla ilgili esaslara ilişkin olan Anlaşmamın onanması hakkında kanun 

Kanun No: 4780

Kabul tarih: 2/7/1945

Madde 1 11 Mart 1941 tarihli Amerika Birleşik Devletleri kanununda yazılı yardımla ilgili esaslara ilişkin olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında 23 Şubat 1945 tarihinde Ankara’da imzalanmış olan Anlaşma hükümleri onanmıştır.
Madde 2 _ Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer
Madde 3 __ Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür

Hasan Saka

0
Hasan Saka

Hasan Saka, Sakaoğulları ailesinden Trabzonlu Hafız Yunus efendinin oğludur. 1885 de Trabzon’da dünyaya gelmiştir. Trabzon Askeri Rüştiyesi ile Mülkiye İdadisini birincilikle bitirmiş, 1908 İnkılabından sonra Mülkiye Mektebini ikmal ile Paris’te Siyasi İlimler Mektebinde İktisat ve Maliye tahsil etmiştir. Yurda dönüşünde Mülkiye Mektebinde İktisat ve Maliye dersleri okutmuştur. İstanbul Meclisinin son yıllarında Trabzon Milletvekili olmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruluşundan sonra yine Trabzon Millet Vekili seçilmiş, Lozan Konferansına üye olarak katılmış, Ticaret ve Maliye Vekilliklerinde bulunmuş ve Maliye Vekilliğinden ayrıldıktan sonra Büyük Millet Meclisi Başkan vekilliğine seçilmiş ve aynı zamanda Ankara Hukuk Fakültesinde ve Siyasal Bilgiler Okulunda Profesör olarak görev yapmıştır.

Çeşitli Kongre ve Konferanslarda Türkiye’yi temsil etmiş, Balkan Dostluk Derneği başkanlığında bulunmuş ve 1934 de İstanbul’da toplanan Parlamentolar Konferansında başkanlık etmiş, Cumhuriyet Halk Partisi Meclis grubu başkanlığını yapmış, 13 Eylül 1944 den 10 Eylül 1947 tarihine kadar Dışişleri Bakanlığını yapmıştır.

Birleşmiş Milletlerin Kurulması amacıyla 1945 Haziran ayında Sanfransisko’da toplanan Konferansa Türk görüşme heyeti başkanı olarak katılmış, 5 Eylül 1947 de Başbakan olmuş ve 14 Ocak 1949 da ayrılmıştır.

13.09.1944 – 10.9.1947 tarihleri arasında Dışişleri Bakanı olarak görev yapmıştır. 11 Mart 1941 kanununda derpiş edilen yardıma müteallik esaslara dair Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti artasında Anlaşma’ya hükumet adına imza atmıştır.

29 Temmuz 1960 günü İstanbul’da yaşamını yitirmiştir. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir.

İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesine Ek Protokol

0

İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesine Ek Protokol (İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokol); Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 18 Aralık 2002 tarih ve A/RES/57/199 sayılı kararıyla kabul edilerek 4 Şubat 2003 tarihinde imzaya açılmış ve 22 Haziran 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye, Ek İhtiyari Protokol’ü 14 Eylül 2005 tarihinde imzalamış, Protokol’ün onaylanmasının uygun bulunduğuna dair 23 Şubat 2011 tarih ve 6167 sayılı Kanun kabul edilmiş 15 Haziran 2011 tarih ve 2011/1962 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanmıştır. Bakanlar Kurulu kararı ve protokolün resmi çevirisi, 5 Temmuz 2011 tarih ve 27985 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Protokolün onay belgeleri 27 Eylül 2011 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne tevdi edilmiş ve Türkiye açısından 27 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokol’ün denetim organı, İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezanın Önlenmesi Alt Komitesidir.  Türkiye İnsan Hakları Kurumu, İhtiyari Protokol şartlarını uygulamak üzere görevlendirilmiştir.

İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokol

BAŞLANGIÇ

İşbu Protokol’e Taraf olan Devletler,

İşkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezanın yasaklandığını ve bunların insan haklarını ciddî şekilde ihlâl ettiğini teyit ederek,

İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesi

“İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsanî veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”nin (bundan böyle Sözleşme olarak anılacaktır) amaçlarına ulaşmak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kişilerin işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezaya karşı korunmasının güçlendirilmesi için daha fazla önlem alınmasının gerekli olduğuna inanarak,

Sözleşme’nin 2 ve 16’ncı maddelerinin her bir Taraf Devleti, kendi yargı yetkisi altındaki herhangi bir toprak parçasında işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya ceza fiillerini önlemek için etkin önlemler almakla yükümlü kıldığını anımsayarak,

Bu maddeleri uygulamada esas sorumluluğun Devletlere ait bulunduğunu, özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kişilerin korunmalarının güçlendirilmesinin ve bu kişilerin insan haklarına tam saygı gösterilmesinin herkes tarafından paylaşılan ortak bir sorumluluk olduğunu ve uluslararası icraî kuruluşların ulusal önlemleri tamamladığını ve güçlendirdiğini kabul ederek,

İşkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezanın etkin biçimde önlenmesinin eğitim ve değişik yasal, idari, yargısal ve diğer önlemlerin birleşimini gerektirdiğini anımsayarak,

Keza Dünya İnsan Hakları Konferansının işkencenin ortadan kaldırılması için harcanacak emeğin ilk olarak ve öncelikle önleme üzerinde yoğunlaşması gerektiğini açıkça kabul ettiğini ve Sözleşme’ye, gözaltı yerlerine düzenli ziyaretler yoluyla önleyici bir sistemin kurulmasını hedefleyen bir ihtiyarî protokol eklenmesi çağrısında bulunduğunu anımsayarak,

Özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişileri işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezaya karşı korumanın, gözaltı yerlerine yapılacak düzenli ziyaretlere dayalı, önleyici özellikteki adlî olmayan araçlarla güçlendirilebileceğine inanarak,

Aşağıdaki gibi anlaşmıştır;

BÖLÜM 1

Genel İlkeler

Madde 1 – İşbu Protokol’ün amacı, işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezayı önlemek üzere, uluslararası ve ulusa) bağımsız kuruluşların, kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakıldığı yerlere düzenli ziyaretler yapacağı bir sistem kurmaktır.

1) İşbu Protokol’de belirtilen görevleri yerine getirmek üzere (bundan böyle Önleme Alt-Komitesi olarak anılacak olan) bir “İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsanî veya Küçültücü Muamele veya Cezanın Önlenmesi Alt-Komitesi” kurulur.

2) Önleme Alt-Komitesi çalışmasını Birleşmiş Milletler Şartı çerçevesinde ve burada yer alan amaçlar ve ilkelerin yanı sıra, Birleşmiş Milletler’in özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kişilere yönelik muameleye ilişkin kuralların rehberliğinde yürütür.

3) Aynı şekilde, Önleme Alt-Komitesi gizlilik, tarafsızlık, seçici olmama, evrensellik ve nesnellik ilkelerini de kendisine rehber edinir.

4) İşbu Protokol’ün uygulanması için Önleme Alt-Komitesi ile Taraf Devletler işbirliği yapar.

Madde 3 – Her bir Taraf Devlet, ulusal düzeyde, işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezanın önlenmesi için bir ya da birden çok (bundan böyle “ulusal önleme mekanizması” olarak anılacak) ziyaretçi birim kurar, atar ya da idame ettirir.

Madde 4 – 1) Her bir Taraf Devlet, işbu Protokol uyarınca, bir kamu makamının verdiği emre binaen ya da kamu makamının teşviki veya rızası ya da bilgisi dâhilinde, yargı yetkisi ya da denetimi altında bulunan kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları ya da bırakılabilecekleri herhangi bir yerin (bundan sonra gözaltı yerleri olarak anılacaktır) 2. ve 3. Maddelerde atıfta bulunulan mekanizmalar tarafından ziyaret edilmesine izin verir.

2) İşbu Protokol’ün amaçları bakımından özgürlükten yoksun bırakılma herhangi bir adlî, İdarî veya diğer bir makamın emri üzerine kişinin kendi iradesi ile ayrılmasına izin verilmeyen kamusal ya da özel gözaltı yerlerinde tutulması, hapsedilmesi veya yerleştirilmesi anlamına gelir.

BÖLÜM 2

Önleme Alt-Komitesi

Madde 5 – 1) Önleme Alt-Komitesi on üyeden oluşur. İşbu Protokol’e ellinci onay ya da katılmanın tamamlanmasından sonra, Önleme Alt-Komitesi üyelerinin sayısı yirmi beşe çıkartılır.

2) Önleme Alt-Komitesi üyeleri yüksek ahlâklı, özellikle ceza hukuku, cezaevi ya da polis yönetimi ya da özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kişilere yönelik muameleye ilişkin alanlarda meslekî deneyimini kanıtlamış kişiler arasından seçilir.

3) Önleme Alt-Komitesi’nin oluşumunda adilane coğrafî dağılıma ve Taraf Devletlerin farklı uygarlık ve hukuk sistemlerinin temsil edilmesine gereken özen gösterilir.

4) Keza bu oluşumda, eşitlik ve ayırım yapmama ilkeleri temelinde, cinsiyetlerin dengeli biçimde temsiline dikkat edilir.

5) Önleme Alt-Komitesi’nin, aynı Devletin vatandaşlığını haiz birden çok üyesi olamaz.

6) Önleme Alt-Komitesi’nin üyeleri kişisel olarak görev yaparlar, bağımsız ve tarafsız ve Önleme Alt- Komitesi’nde etkin biçimde hizmet vermeye uygun olur,

Madde 6 – 1) Her bir Taraf Devlet, bu maddenin 2. fıkrasına uygun olarak, 5. maddede sayılan vasıfları haiz olan ve gerekli koşulları taşıyan en fazla iki kişiyi aday gösterebilir ve bunu yaparken, adayların nitelikleri hakkında ayrıntılı bilgi verir.

2)  (a) Adaylar bu Protokol’e Taraf Devletlerden birinin vatandaşı olacaklardır;

     (b) İki adaydan en az biri onu aday gösteren Taraf Devletin vatandaşı olacaktır;

     (c) Bir Taraf Devletin ikiden fazla vatandaşı aday gösterilemez;

     (d) Bir Taraf Devlet, başka bir Taraf Devletin vatandaşı olan bir kişiyi aday göstermeden önce, o Taraf Devletin rızasını arayacak ve alacaktır.

3) Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, seçimlerin yapılacağı Taraf Devletler toplantısından en az beş ay önce Taraf Devletlere birer mektup yollayarak adaylarını üç ay içinde bildirmeye davet eder. Genel Sekreter, tüm adayların, kendilerini aday gösteren Taraf Devletleri de belirten, alfabetik sıraya göre hazırlanmış bir listesini sunar.

Madde 7 – 1) Önleme Alt-Komitesi’nin üyeleri aşağıdaki yöntemle seçilir:

    (a) Öncelik, işbu Protokol’ün 5. maddesinde sayılan koşullar ve ölçütlere uygunluğa verilir;

    (b) İlk seçim, işbu Protokol’ün yürürlüğe girişinden itibaren en geç altı ay içinde yapılır;

    (c) Önleme Alt-Komitesi üyeleri Taraf Devletlerce gizli oyla seçilir;

    (d) Önleme Alt-Komite üyeleri, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından iki yılda bir yapılacak olan Taraf Devletler toplantısında seçilir. Taraf Devletlerin üçte ikisinin karar yeter sayısını oluşturacağı bu toplantıda, toplantıya katılan ve oy kullanan Taraf Devlet temsilcilerinin oylarının en fazlasını ve mutlak çoğunluğunu kazanan kişiler, Önleme Alt-Komitesi üyeliğine seçilir.

2) Seçim sırasında, bir Taraf Devletin vatandaşı olan iki kişinin Önleme Alt-Komitesi üyesi seçilebilmek için geçerli koşulları haiz olduğu görülürse, daha fazla oy alan aday Önleme Alt-Komitesi’ne seçilir. Her iki adayın da aynı sayıda oy alması durumunda, aşağıdaki yöntem izlenir:

     (a) Adaylardan yalnızca birisi vatandaşı olduğu Taraf Devletçe aday gösterildiği takdirde, o vatandaş Önleme Alt-Komitesi üyesi olarak görev yapar.

     (b) Her iki aday da vatandaşı oldukları Taraf Devletçe aday gösterildikleri takdirde, hangisinin üye olacağının belirlenmesi için ayrı bir gizli oylama yapılır;

     (c) Adaylardan hiçbiri vatandaşı olduğu Taraf Devletçe aday gösterilmediği takdirde, hangi adayın üye olacağını belirlemek üzere ayrı bir gizli oylama yapılır.

Madde 8 – Önleme Alt-Komitesi üyelerinden biri ölür ya da istifa ederse, ya da herhangi bir sebeple görevini daha fazla yerine getiremezse, bu üyeyi aday göstermiş olan Taraf Devlet, çeşitli uzmanlık alanları arasında uygun bir dengenin sağlanması gereğini dikkate alarak, 5. maddede sayılan vasıfları haiz olan ve gerekli koşulları taşıyan bir başka münasip kişiyi, Taraf Devletlerin bir sonraki toplantısına kadar görev yapmak üzere, Taraf Devletlerin çoğunluğunun onayını almak koşuluyla, aday gösterir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından anılan görevlendirmeyle ilgili bilginin kendilerine verilmesinden başlayarak altı hafta içinde Taraf Devletlerin yarısı ya da daha fazlasından olumsuz yanıt gelmemesi, aranan onayın sağlandığı anlamına gelir.

Madde 9 – Önleme Ait-Komitesi üyeleri dört yıllık bir dönem için seçilirler. Üyeler yeniden aday gösterildikleri takdirde yalnızca bir kez daha seçilebilirler. İlk seçimde seçilen üyelerin yarısının görev süresi iki yıl sonunda sona erer; bu üyelerin kimler olduğu, 7. maddenin i. fıkrasının (d) bendinde anılan toplantının Başkanı tarafından kurayla belirlenir.

Madde 10 – 1) Önleme Alt-Komitesi memurlarını iki yıllık bir süre için seçer. Memurlar yeniden seçilebilir.

2) Önleme Alt-Komitesi içtüzüğünü kendisi yapar. Bu içtüzük, diğer hususların yanında şunları içerir:

     (a) Üye sayısının yarısından bir fazlası yeter sayısını oluşturur;

     (b) Önleme Alt-Komitesi’nin kararlan hazır bulunan üyelerin çoğunluğuyla alınır;

     (c) Önleme Alt-Komitesi’nin toplantıları gizli yapılır.

3) Önleme Alt-Komitesi’nin ilk toplantısı Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından yapılır. İlk toplantıdan sonra, Önleme Alt-Komitesi kendi içtüzüğünde öngörülen zamanlarda toplanır. Önleme Alt- Komitesi ile İşkenceye Karşı Komite’nin oturumları yılda en az bir kez aynı anda yapılır.

BÖLÜM 3

Önleme Alt-Komitesi’nin Görevleri

Madde 11 – 1) Önleme Alt-Komitesi;

    (a) 4. maddede sözü edilen yerleri ziyaret eder ve Taraf Devletlere özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kişilerin işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü davranış veya cezalara karşı korunmasına ilişkin tavsiyeler verir;

     (b) Ulusal önleyici mekanizmalarla ilgili olarak:

             (i) Gerekli olduğunda, Taraf Devletlere, bu mekanizmaların kurulması konusunda tavsiye verir ve yardım eder;

             (ii) Ulusal önleyici mekanizmalarla doğrudan ve gerektiğinde gizli olarak, temas eder ve kapasitelerini arttırmak amacıyla bunlara eğitimsel ve teknik yardımda bulunur;

         (iii) Özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişilerin, işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezalara karşı korunmasını güçlendirmek için gerekli araçları ve ihtiyaçlarını değerlendirmede onlara tavsiye verir ve yardım eder;

       (iv) Taraf Devletlere işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezalar yönünden ulusal önleyici mekanizmaların kapasitesini ve yetkisini güçlendirmek amacıyla tavsiye verir ve gözlemlerini iletir;

     (c) İşkencenin genel olarak önlenmesi için, kişilerin işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezalara karşı korunmasının güçlendirilmesi doğrultusunda çalışan ilgili Birleşmiş Milletler birimleri ile mekanizmalarının yanı sıra, uluslararası, bölgesel ve ulusal kurumlar ve örgütlerle işbirliği yapar.

Madde 12 – Taraf Devletler, Önleme Alt-Komitesi’nin 11. maddede belirtilen görevlerini yerine getirebilmesi için;

         (a) Önleme Alt-Komitesi’ni ülkesinde kabul etmeyi ve bu Protokol’ün 4. maddesinde tanımlanan gözaltı yerlerine girmesine izin vermeyi;

      (b) Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezaya karşı korunmalarının güçlendirilmesi bakımından ihtiyaçları ve alınması gereken önlemleri değerlendirmek için Önleme Alt-Komitesi’nin isteyebileceği ilgili her türlü bilgiyi sağlamayı;

         (c) Önleme Alt-Komitesi ile ulusal önleyici mekanizmalar arasındaki temasları teşvik etmeyi ve kolaylaştırmayı;

         (d) Önleme Alt-Komitesi’nin tavsiyelerini incelemeyi ve muhtemel önlemlerin icrasına ilişkin olarak Önleme Alt-Komitesi ile diyaloğa girmeyi;

Taahhüt eder.

Madde 13 – 1) Önleme Alt-Komitesi, 11. maddede düzenlenen görevi yerine getirmek için, ilk olarak kura çekmek suretiyle, Taraf Devletlere yapacağı düzenli ziyaretlerin, programını hazırlar.

2) Önleme Alt-Komitesi, istişareler üzerine, ziyaretlerin gerçekleştirilmesi için gereken uygun düzenlemeleri gecikmeksizin yapabilmeleri için programını Taraf Devletlere bildirir.

3) Ziyaretler, Önleme Alt-Komitesi’nin en az iki üyesince gerçekleştirilir. Gerektiğinde bu üyelere; Taraf Devletlerin, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Suçun Önlenmesi Merkezi’nin önerileri esas alınarak hazırlanmış uzmanlar listesinden seçilen, işbu Protokol’ün kapsamına giren alanlarda meslekî deneyim ve bilgisini göstermiş uzmanlar eşlik edebilir. Listenin hazırlanmasında, ilgili Taraf Devletler en fazla beş ulusal uzman önerir. İlgili Taraf Devlet belirli bir uzmanın ziyarete katılmasına itiraz edebilir, bunun üzerine Önleme Alt-Komitesi bir başka uzman önerir.

4) Önleme Alt-Komitesi uygun bulursa, olağan bir ziyaretten sonra, kısa bir izleme ziyareti yapılmasını önerebilir.

Madde 14 – 1) Önleme Alt-Komitesi’nin görevini yerine getirebilmesi için işbu Protokol’e Taraf Devletler:

     (a) 4. maddede tanımlanan gözaltı yerlerindeki özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişilerin sayısının yanı sıra, bu yerlerin sayısı ve yerlerine ilişkin tüm bilgiye kısıtlama olmaksızın ulaşım;

     (b) Bu kişilere uygulanan muamele ve tutuldukları yerlerin koşullarına ilişkin tüm bilgiye kısıtlama olmaksızın ulaşım;

     (c) Aşağıdaki 2. fıkra hükmüne bağlı olmak koşuluyla, bütün gözaltı yerlerine, yapılarına ve tesislerine kısıtlama olmaksızın ulaşım;

     (d) Özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişilerle, tanıklar bulunmaksızın, doğrudan doğruya ya da gerekli görülüyorsa çevirmen aracılığıyla ve Önleme Alt-Komitesi’nin konuyla ilgili bilgi verebileceğine inandığı başka herhangi bir kişiyle özel görüşme olanağı;

     (e) Ziyaret etmek istediği yerleri ve görüşme yapmak istediği kişileri seçme serbestisi;

Sağlamayı taahhüt eder.

2) Belirli bir gözaltı yerinin ziyaret edilmesine yalnızca ziyaret edilecek yerdeki ulusal savunma, kamu güvenliği, doğal afet ya da ciddî düzensizlikten kaynaklanan ivedi ve zorlayıcı sebeplerin böyle bir ziyareti geçici olarak engellediği gerekçesi ile itiraz edilebilir. İlan edilmiş olağanüstü hâlin varlığı bir Taraf Devletçe ziyarete itiraz gerekçesi olarak kullanılamaz.

Madde 15 – Hiçbir makam ya da kamu görevlisi, doğru ya da yanlış, herhangi bir bilgiyi Önleme Alt-Komitesi’ne ya da üyelerine iletmiş olmasından dolayı herhangi bir kişiye ya da örgüte yaptırım uygulanması emri veremez, yaptırım uygulayamaz, uygulanmasına izin veremez ya da uygulanmasını hoş göremez ve bu kişi veya örgüte karşı başka şekilde taraflı davranamaz.

Madde 16 – 1) Önleme Alt-Komitesi, tavsiye ve gözlemlerini Taraf Devlete ve gerektiğinde ulusal önleme mekanizmasına gizli olarak iletir.

2) Önleme Alt-Komitesi raporunu, ilgili Taraf Devletin bu yönde bir istemi üzerine, o Taraf Devletin yorumlarıyla birlikte yayımlar. Eğer Taraf Devlet raporun bir bölümünü yayımlarsa, Önleme Alt- Komitesi raporun bir bölümünü ya da tamamını yayımlayabilir. Ancak ilgili kişinin rızası olmaksızın hiçbir kişisel bilgi yayımlanamaz.

3) Önleme Alt-Komitesi faaliyetlerine ilişkin kamuya açık yıllık raporunu İşkenceye Karşı Komite’ye sunar.

4) Bir Taraf Devlet, 12 ve 14’üncü maddeler uyarınca Önleme Alt-Komitesi’yle işbirliği yapmayı, ya da Önleme Alt-Komitesi’nin tavsiyeleri ışığında durumu iyileştirmek üzere adımlar atmayı reddederse, İşkenceye Karşı Komite, Önleme Alt-Komitesi’nin istemi üzerine, Taraf Devletin görüşlerini açıklama olanağından yararlanmasından sonra, konuya ilişkin bir açıklama yapmaya ya da Önleme Alt- Komitesi’nin raporunu yayımlamaya, üyelerinin çoğunluğuyla, karar verebilir.

BÖLÜM 4

Ulusal önleme mekanizmaları

Madde 17 – Her bir Taraf Devlet, işkencenin ulusal düzeyde önlenmesi için, en geç işbu Protokol’ün yürürlüğe girmesini ya da onaylanmasını ya da işbu Protokole katılınmasını izleyen bir yıl içinde, bir ya da birkaç bağımsız ulusal önleme mekanizmasını idame eder, atar ya da kurar. Merkezî olmayan birimlerce kurulan mekanizmalar, işbu Protokol’ün hükümlerine uygunsalar, Protokolün amaçları bakımından ulusal önleyici mekanizmalar olarak atanabilir.

Madde 18 – Taraf Devletler, ulusal önleme mekanizmalarının işlevsel bağımsızlığını ve çalışanlarının bağımsızlığını güvence altına alır.

1) Taraf Devletler, ulusal önleme mekanizmalarındaki uzmanların aranan beceri ve meslekî bilgiye sahip olduğunu güvence altına almak için gereken önlemleri alır; cinsiyet dengesini ve ülkedeki etnik gruplar ile azınlıkların yeterli temsilini temine çalışır.

2) Taraf Devletler ulusal önleme mekanizmalarının işlemesi için gereken kaynakları sağlamayı taahhüt eder.

3) Ulusal önleme mekanizmalarını kurarken Taraf Devletler, insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasına yönelik ulusal kurumların statüsüyle ilgili İlkelere gereken önemi gösterir.

Madde 19 – Ulusal önleme mekanizmalarına, en azından:

     (a) Gerektiğinde 4. maddede tanımlanan gözaltı yerlerinde özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kişilerin işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezaya karşı korunmasını güçlendirme amacı ile bu kişilere yönelik tutumu düzenli olarak inceleme;

     (b) Özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişilere yönelik tutumu ve bu kişilerin durumunu iyileştirmek ve işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezayı önlemek amacıyla, Birleşmiş Milletlerin ilgili kurallarını dikkate alarak, ilgili makamlara tavsiyelerde bulunma;

     (c) Mevcut ya da taslak durumundaki yasal düzenlemelere ilişkin öneriler ve gözlemler sunma;

Yetkileri verilir.

Madde 20 – İşbu Protokol’e Taraf Devletler, görevlerini yerine getirebilmeleri için ulusal önleme mekanizmalarına aşağıda sayılan yetkileri vermeyi taahhüt eder:

     (a) 4. maddede tanımlanan gözaltı yerlerinde özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kişilerin sayısının yanı sıra, bu tür yerlerin sayısı ve bulunduğu yere ilişkin her türlü bilgiye ulaşmak;

     (b) Bu kişilere yönelik tutum ve alıkonulma koşullarına ilişkin tüm bilgiye ulaşmak;

     (c) Tüm gözaltı yerlerine ve bunların binalarına ve tesislerine ulaşmak;

     (d) Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerle, tanık bulunmaksızın, doğrudan doğruya ya da gerekli görülüyorsa çevirmen aracılığıyla ve ulusal önleme mekanizmasının konuyla ilgili bilgi verebileceğine inandığı başka herhangi bir kişiyle özel görüşme olanağı;

     (e) Ziyaret etmek istedikleri yerleri ve görüşmek istedikleri kişileri seçme serbestisi;

     (f) Önleme Alt-Komitesi ile temas kurma, ona bilgi verme ve Alt-komite ile bir araya gelme hakkı.

Madde 21 – 1) Hiçbir makam ya da kamu görevlisi, doğru ya da yanlış herhangi bir bilgiyi ulusal önleme mekanizmasına iletmiş olması dolayısıyla herhangi bir kişiye ya da örgüte yaptırım uygulanması emri veremez, yaptırım uygulayamaz, uygulanmasına izin veremez ya da uygulanmasını hoş göremez ve bu kişi veya örgüte karşı başka şekilde taraflı davranamaz.

2) Ulusal önleme mekanizmasınca derlenen gizli bilgi korunur. İlgili kişinin rızası olmaksızın hiçbir kişisel bilgi yayımlanamaz.

Madde 22 – İlgili Taraf Devletin yetkili makamları ulusal önleme mekanizmasının tavsiyelerini inceler ve muhtemel önlemlerin icrası ile ilgili olarak diyaloga girer.

Madde 23 – İşbu Protokol’e Taraf Devletler ulusal önleme mekanizmalarının yıllık raporlarını yayımlamayı ve dağıtmayı taahhüt eder.

BÖLÜM 5

Beyan

Madde 24 – 1) Onay üzerine, Taraf Devletler işbu Protokol’ün III ya da IV. Bölümünden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmeyi erteledikleri yolunda bir beyanda bulunabilir.

2) Bu erteleme en fazla üç yıllık bir süre için geçerlidir. Taraf Devletçe gerekli açıklamalar yapıldıktan ve Önleme Alt-Komitesi’yle istişare edildikten sonra, İşkenceye Karşı Komite, bu süreyi ilâveten iki yıl uzatabilir.

BÖLÜM 6

Malî Hükümler

Madde 25 – 1) İşbu Protokol uyarınca kurulan Önleme Alt-Komitesi’nin çalışmalarından kaynaklanan harcamalar, Birleşmiş Milletler tarafından karşılanır.

2) Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Önleme Alt-Komitesi’ne işbu Protokol uyarınca kendisine verilen işlevleri etkin biçimde yerine getirmesi için gerekli personeli ve tesisleri sağlar.

Madde 26 – 1) Önleme-Alt Komitesi’nin bir Taraf Devleti ziyaretinden sonra vereceği tavsiyelerin icrasının ve ulusal önleme mekanizmasının eğitim programlarının finansmanında yardımcı olmak için, Birleşmiş Milletlerin malî düzenleme ve kurallarına uygun olarak idare edilmek üzere, Genel Kurul’un ilgili usullerine uygun olarak bir Özel Fon kurulur.

2) Özel Fon Hükümetler, hükümetler-arası ve hükümet-dışı örgütler ile öteki özel ve kamusal kuruluşların gönüllü katkıları ile finanse edilebilir.

BÖLÜM

Son hükümler

Madde 27 – 1) İşbu Protokol, Sözleşme’yi imzalamış olan herhangi bir Devletin imzasına açıktır.

2) İşbu Protokol, Sözleşme’yi onaylamış ya da Sözleşme’ye katılmış olan herhangi bir Devlet tarafından onaylanabilir. Onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilir.

3) İşbu Protokol, Sözleşme’yi onaylamış olan ya da Sözleşme’ye katılmış olan herhangi bir Devletin katılımına açıktır.

4) Katılım, katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilmesiyle gerçekleşir.

5) Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, işbu Protokol’ü imzalamış ya da işbu Protokol’e katılmış olan tüm Devletlere, tevdi edilen her onay ya da katılma belgesi hakkında bilgi verir.

Madde 28 – 1) İşbu Protokol, yirminci onay ya da katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdiini müteakip otuzuncu gün yürürlüğe girer.

2) İşbu Protokol, yirminci onay ya da katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdiinden sonra, işbu Protokol’ü onaylayan ya da işbu Protokol’e katılan her bir Devlet için kendi onay ya da katılma belgesini verdiği günü izleyen otuzuncu gün yürürlüğe girecektir.

Madde 29 – İşbu Protokol’ün hükümleri, federal Devletlerin her yerinde sınırlama ya da istisna olmaksızın uygulanır.

Madde 30 – İşbu Protokol’e çekince konulamaz.

Madde 31 – İşbu Protokol’ün hükümleri Taraf Devletlerin gözaltı yerlerine yapılacak ziyaretler sistemi kuran herhangi bir bölgesel sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini etkilemez. Önleme Alt-Komitesi ve bu tür bölgesel sözleşmelerle oluşturulmuş kurumlar yinelemeleri önlemek ve işbu Protokol’ün hedeflerini etkin biçimde gerçekleştirmek amacıyla istişarelerde bulunmaya ve işbirliği yapmaya teşvik edilir.

Madde 32 – İşbu Protokol’ün hükümleri, 12 Ağustos 1949 tarihli dört Cenevre Sözleşmesi ile bunlara Ek 8 Haziran 1977 tarihli Protokollere Taraf Devletlerin, bunlardan kaynaklanan yükümlülüklerini, ya da uluslararası insani hukuk kapsamına girmeyen durumlarda herhangi bir Taraf Devlete tanınan Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne gözaltı yerlerini ziyaret etme yetkisi verme olanağını etkilemez.

Madde 33 – 1) Herhangi bir Taraf Devlet, konuya ilişkin olarak işbu Protokol’ün ve Sözleşme’nin öteki Taraf Devletlerine bilgi verecek olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne göndereceği yazılı bildirim yoluyla, herhangi bir zamanda Protokol’den çekilebilir. Çekilme, bildirimin Genel Sekreterin eline geçmesinden itibaren bir yıl sonra yürürlük kazanır,

2) Böyle bir çekilme Taraf Devleti çekilmenin yürürlük kazanmasından önce meydana gelebilecek herhangi bir fiil ya da durum dolayısıyla, ya da ilgili Taraf Devlet hakkında Önleme Alt-Komitesi’nin karar verdiği ya da verebileceği işlemler dolayısıyla işbu Protokol’den kaynaklanan yükümlülüklerinden kurtulma sonucunu doğurmayacağı gibi, çekilme, çekilmenin yürürlük kazandığı tarihten önce Önleme Alt-Komitesi tarafından incelenmeye başlanmış olan herhangi bir konunun incelenmesinin sürmesine engel olmaz.

3) Bir Taraf Devletin çekilmesinin yürürlük kazandığı tarihten sonra, Önleme Alt-Komitesi bu Devletle ilgili herhangi bir yeni konuyu incelemeye başlayamaz.

Madde 34 – 1) İşbu Protokol’e Taraf Devlet herhangi bir devlet, değişiklik önerebilir ve bunu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne iletebilir. Akabinde Genel Sekreter, önerilen değişikliği, önerinin inceleneceği ve oylanacağı bir Taraf Devletler konferansından yana olup olmadıklarını bildirmeleri istemiyle birlikte işbu Protokol’e Taraf Devletlere bildirir. Boylesi bir bildirimin yapılmasını izleyen dört ay içinde Taraf Devletlerin en az üçte birinin böyle bir konferanstan yana olması durumunda, Genel Sekreter, Birleşmiş Milletlerin himayesinde bir konferans toplar. Konferansta hazır bulunan ve oy kullanan Taraf Devletlerin üçte iki çoğunluğunca kabul edilen herhangi bir değişiklik, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nce kabul için tüm Taraf Devletlere sunulur.

2) Bu maddenin birinci fıkrası uyarınca kabul edilen bir değişiklik işbu Protokol’e Taraf Devletlerin üçte iki çoğunluğunca, kendi ilgili anayasal süreçlerine uygun olarak kabul edildiğinde yürürlüğe girer.

3) Değişiklikler yürürlüğe girdiğinde, kabul eden Taraf Devletleri bağlayıcı olurken, diğer Taraf Devletler işbu Protokol hükümleri ve eğer kabul etmişler ise önceki tarihli değişikliklerle bağlı olmaya devam eder.

Madde 35 – Önleme Alt-Komitesi ile ulusal önleme mekanizmalarının üyelerine, görevlerini bağımsız olarak yerine getirmeleri için gereken ayrıcalık ve muafiyetler tanınır. Önleme Alt-Komitesi üyelerine 13 Şubat 1946 tarihli Birleşmiş Milletlerin Ayrıcalıklarına ve Muafiyetlerine dair Sözleşme’nin 22’nci Bendinde düzenlenen ayrıcalık ve dokunulmazlıklar, anılan Sözleşme’nin 23’üncü bendi hükümlerine tabi kalmak kaydıyla, verilir.

Madde 36 – Bir Taraf Devleti ziyaret ederken, Önleme Alt-Komitesi üyeleri, işbu Protokol hükümlerine ve amaçlarına ve yararlanabilecekleri ayrıcalık ve dokunulmazlıklara halel getirmeksizin aşağıdakileri yapar:

     (a) Ziyaret edilen Devletin yasa ve düzenlemelerine uymak;

     (b) Görevlerinin tarafsız ve uluslararası niteliğiyle bağdaşmayan eylem ve etkinliklerden kaçınmak.

Madde 37 – 1) Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri eşit derecede geçerli olan işbu Protokol, Birleşmiş Milletler Gene! Sekreteri’ne tevdi edilir.

2) Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri işbu Protokol’ün onaylı örneklerini tüm Devletlere iletir.

İstanbul Barosu Savunması

0
Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu'nun 21 Mart 2025 günü İstanbul Barosu Adına Yaptığı Savunma 

İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu ve yönetim kurulu üyelerinin görevden alınması ve yeni yönetim seçilmesi talebiyle İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan dava 4 Mart 2025’te başladı. Dava, 21 Mart 2025 günü İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi salonunda yapılan duruşma ile sona erdi. Duruşmayı, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan, çok sayıda baro başkanı ve yaklaşık 500 avukatın yanı sıra yurt dışından gelen gözlemci baro temsilcileri de izledi. Kaboğlu mahkeme hakimine “Çok şanslı bir yargıçsınız! Çünkü hangi kararı verirseniz verin her türlü 21. Yüzyıl tarihine geçeceksiniz!” dedi. Dava sonunda İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Özden Kaboğlu ve yönetim kurulunun görevlerine son verilmesine karar verildi. İstinaf incelemesi aşaması olması nedeniyle baro yönetim kurulunun görevine devam edeceği açıklandı. Kararın ardından TBB Başkanı Erinç Sağkan önderliğindeki yüzlerce avukat Çağlayan’dan Taksim’e doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş Orhan Adli Apaydın Sokak’taki baro binası önünde basın açıklaması yapıldıktan sonra sona erdi. Mardin Barosu, ‘karanlık karar’ kalkana kadar logosunu karartma kararı aldığını açıkladı. 

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun 21 Mart 2025 günü İstanbul Barosu Adına Yaptığı Savunma 

 İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesine,

İstanbul Barosu Başkanı (21.03.2025)

Dosya No: 2025/15 E.

 İSTANBUL BAROSU VE DAVANAME (ibbaşkanı: 3.952)

 //savunma, yurttaşları savunur, ama bu davada savunma savunmayı savunuyor//

1.- ‘ADALET, DEMOKRASİ VE ÖZERKLİK’, BAROLARIN HUKUKİ STATÜSÜNÜ BELİRLER

Baroların hukuki niteliği nedir?

Anayasal düzlemde barolar, üç açıdan öne çıkar: kurum olarak (adalet), kurumun yapısı ve örgütlenme modeli olarak (demokratik) ve işleyiş olarak (özerk).

Üçlü, şöyle nitelenebilir: adalet işlevi, demokratik işleyiş ve özerk işlem.

1) Adalet: Türkiye Devleti olarak Cumhuriyet’in nitelikleri, “adalet anlayışı” esas alınarak yazılmıştır (md.2). Barolara, Cumhuriyet’in nitelikleri  ile örtüşen görev ve yetkiler  tanınmış,  sorumluluk ve yükümlülükler verilmiştir: hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak(Av. K. 76/1).

 2) Demokrasi: “organları kendi üyeleri tarafından gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişileri” olarak (Any., md.135) Barolar, “demokratik hukuk Devleti” (Any., md.2) bağlamında yer alırlar; aynı zamanda, “çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır” (Av. K., md.76/1).

3) Özerklik: Adalet anlayışını uygulamaya geçirme ereğinde demokratik kurum olarak Baro çatısı altında yürütülen “kamu hizmeti ve serbest meslek” öznesi avukat, “yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder” (Av. K. md.1). Avukatlığın amacı; “hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derece yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamaktır” (md.2).

İşlev olarak; adalet anlayışını sav+savunma+hüküm(S+S+H) üçlüsünde uygulamaya geçirmek:

Barolar, düzenleyici, denetleyici ve yaptırım niteliğindeki işlemlerini değinilen anayasal ve yasal hükümler çerçevesinde kendi yönetim, denetim ve disiplin kurulları yoluyla yapar ve uygulamaya koyar.

Cumhuriyet’in, yani Türkiye Devleti’nin nitelikleri, “adalet anlayışı” esas alınarak yazılmıştır (md.2). Barolara, Cumhuriyet’in nitelikleri ile örtüşen görev ve yetkiler tanınmış, sorumluluk ve yükümlülükler verilmiştir: hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak. Bu, “özgül yetki” olarak tanımlanabilir.

 Hangi hukuk? Hukuk, şu dört katmanlı kurallardan/ normlardan oluşur:

  – Yasalar

  – Anayasa

  – Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler,

  – Hukukun genel ilkeleri.

Hangi insan hakları?  -Anayasa’da öngörülen bütün hak ve özgürlükler yanısıra, madde 2 yoluyla evrensele açılan kapı: “insan hakları”.

Amaç ve faaliyetler olarak,  görev+yetki ve sorumluluk,  Anayasa madde 135 tarafından belirlenen genel çerçeve ve Avukatlık Kanunu tarafından “hukukun üstünlüğü ve insan hakları” olarak belirlenen Barolara özgü ayrıcalıklı görev ve yetkilerini (AMAÇ) yerine getirme ve kullanma aracı 6 ayrı eylem olarak sıralanmış  bulunuyor (Av. K., md.76/1, md.95/21):

geliştirmek,

-sağlamak,

-savunmak,

-korumak,

-karşılamak,

-işlerlik kazandırmak.

Demokratik işleyişi pekiştirmek (ulusal/yerel/ülkesel)

Ulusal ölçekte (TBMM gibi) yapılar ve yerel ölçekte  (belediyeler gibi) yapılar, hizmet bakımından ülke genelinde örgütlenmiş bulunan KKNMK, üçüncü halkayı oluşturmakta. Hem demokratik kurumlar, hem de tıpkı TBMM gibi işleyişi de demokratik olan Barolar, diğer demokratik birimlerden farklı olarak üyeleri ile ulusal ve yerel demokrasinin güvencesidir: sandığın hukuki güvenliği.

Saptama 1: Baro, işlemlerinde özerktir:

“Özerk işlem veya tasarruflar”,  “adalet işlevi ve demokratik işleyiş”in doğal sonucu olduğundan olası bir yargısal denetim de, kamusal niteliği çerçevesinde HUKUKA UYGUNLUK denetimi ile sınırlı olarak gerçekleştirilmelidir.

2.- BAROLAR, HUKUK VE DEMOKRASİ MERKEZİNDE YER ALIR

Hukukun üstünlüğünü (HÜ) savunmak  ve insan haklarını korumak (İH) çifte görevi ve çok yönlü yükümlülüğü, Barolara, hiçbir kamu veya özel kurum ve kuruluşun sahip olmadığı görev+yetki+ sorumluluk (G+Y+S)  bahşetmektedir.

 Bütün bu açıklananlar, Baroların, -kamunun en zinde güçleri olarak- bir yanda hukuk devleti ve hukuk toplumu arasında, öte yanda demokratik devlet ve demokratik toplum arasında kendine özgü bir işlev, konum ve yere sahip olduğunu gösteriyor. Şöyle ki;

 HUKUK  DEVLETİ (DEVLET) DEMOKRATİK  DEVLET

 BARO

 HUKUK TOPLUMU (TOPLUM), DEMOKRATİK TOPLUM

 Bir başka, -ne kamu ne de özel- hiçbir kuruluş yoktur ki, Barolar derecesinde bu dörtlü için işlevsel ve belirleyici olsun! Bu nedenle Barolar için, hukuk yoluyla demokrasi (HYD) aktörleri nitelemesi de yapılabilir).

Saptama 2: “Hukukun üstünlüğü ve insan hakları”, Baroların varlık nedeni ile örtüşmektedir. Neden-sonuç; nedeni tek: “kuruluş amacı dışı faaliyet” (md.76/2) veya “faaliyet göstermek” (md.77/5); sonuç ise, “görevden alma” yaptırımı.

Gözlem; amaç ve amacı gerçekleştirmeye yönelik araçlar, ayrıntılı ve somut olarak sayılmış bulunuyor. Yaptırıma gelince; hiçbir neden belirtilmemiş. Baro görevlerinin amaç ve araçları açıkça sayıldığına göre; hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını ihlal eden Baro, görevi dışına çıkmış demektir. Bu nedenle asıl üzerinde durulması gereken, hukukun üstünlüğü ve insan hakları alanına ilişkin ölçütleri belirlemektir.

3.- ADİL YARGILANMA HAKKI, İNSAN HAKLARININGÜVENCESİDİR

TC, Avrupa hukuk ailesinin ve uluslararası toplumun onurlu bir üyesidir.

İnsan hakları değerlerini ilerletmek: olumsuzlukların aşılmasında, Baroların görev ve sorumluluğu kayda değer. “İnsan hakları düşmanları”nın en aza indirilmesinde, birleştirici, kucaklayıcı ve eşitleyici anlamda İnsan hakları değerlerini yaygınlaştırmak gerekir: “özgürlük-eşitlik-haysiyet” denklemini gerçekleştirmeye elverişli evrensel değerlerdir bunlar: yurttaşlık, laiklik, demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi.

Adil yargılanma hakkı (AYH), Anayasa ile maddi olarak tanınan hak ve özgürlükler bütününü kapsamına alan usule ilişkin güvence özelliğiyle kendine özgü bir yer tutar. Dürüst yargılanma hakkı” veya “hakkaniyete uygun yargılama”, -esas olarak- mahkemelerin doğru veya yanlış bir karara ulaşıp ulaşmadıklarını değil, başvuruculara tarafı olduğu davada usule ilişkin güvenceler sağlamayı amaçlamaktadır.

AYH, Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu bütün büyük hukuk belgelerinin ortak paydasıdır.

Uluslararası ve bölgesel ölçekte hazırlanan insan hakları belgelerinin ve anayasaların kaynağı olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB), devletler ve insan haklarını korumakla görevli uluslararası organlar yönünden, giderek bağlayıcı bir güç kazanarak referans norm özelliğine kavuşmuş bulunuyor.

İHEB, adil yargılanma hakkını şöyle düzenlemekte:

Herkes, haklarının, vecibelerinin veya kendisine karşı cezai mahiyette  herhangi bir isnadın  tesbitinde, tam bir eşitlikte, davasının bağımsız  ve tarafsız  bir mahkeme  tarafından nesafetle ve açık olarak görülmesi hakkına sahiptir.” (md.10).

Türkiye, İHEB’in amacı doğrultusunda Bakanlar Kurulu Kararı yoluyla gereğini gecikmeden yerine getirmiş bulunuyor (Resmi Gazete: 27 Mayıs 1949-16199).

BM Medeni ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi, madde 14’e göre; “Herkes, mahkeme ve yargı önünde eşittir. Aleyhine bir suça hükmedilirken ya da bir hukuk davasında hak ve yükümlülükleri karara bağlanırken, herkesin yasayla kurulmuş, yetkili, bağımsız  ve yansız bir mahkeme tarafından adil ve açık olarak yargılanma hakkı vardır.” (…).

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) madde 6’ya göre; “Medeni hak ve yükümlülükleri ya da hakkında herhangi bir suçlama karara bağlanırken herkesin, yasayla kurulmuş bağımsız ve yansız bir mahkeme tarafından makul bir süre içinde  adil ve açık bir yargılanmaya hakkı vardır.” (…). Madde 13’e göre; “Bu Sözleşmede düzenlenen hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, (…) ulusal bir makam önünde etkili bir hukuki yola başvurma hakkına sahiptir” (md.13).

Türkiye Cumhuriyeti, İH Avrupa Anayasası mekanında yer almaktadır.

İstanbul Barosu da, birçok uluslararası avukatlık kuruluşlarının üyesidir. Örnek olarak; gelen meslektaşlar bu çerçevede ve –diğerleri arasında- kabul edilen Avrupa Konseyi Avukatlık Mesleğini Koruma Sözleşmesi (12-13 Mart 2025) gereği dayanışma ve destek için buradalar. Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa hukuk, iktisat ve siyasal topluluğu içinde yer alan bir Devlet’tir.

Hukuk Devleti (md.2), adil yargılanma hakkına ilişkin Anayasa maddelerinin çerçevesini oluşturur.  Adil yargılanma hakkının içerdiği pek çok ilke veya hak, Anayasa’nın başta md.36-39, 125, 138-142 gelmek üzere çeşitli maddelerinde yer alır.

Adil yargılanma hakkı, “hak arama hürriyeti” kenar başlıklı maddede tanınmış olmakla birlikte (md.36), bu madde ve devamı olan 37 ve 38. Maddeler, “Hakların korunması ile ilgili hükümler” ana başlığı altında düzenlenmiş olup, ‘kanuni hakim güvencesi’ (md.37) ve suç ve cezalara ilişkin esaslar’ (md.38), adil yargılanma hakkının kurumsal çerçevesini ve maddi alt yapısını oluşturmaktadır. Etkili başvuru hakkı güvencesi olarak “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” kenar başlıklı madde 40 örtülü olarak adil yargılanma hakkı bağlamında değerlendirilebilir. Bu hükümler, madde 2’de belirtilen Türkiye Cumhuriyeti nitelikleri çerçevesinde yorumlanmalıdır.

Adil yargılanma hakkını öngören madde 36’yı, madde 2 ve 13 bağlamında, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararları ışığında yorumlama yetki ve yükümlülüğü, bütün mahkemelerindir. Bu konuda madde 138, genel çerçeveyi koymaktadır: Hakimler, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Şu halde bütün yargıçlar, Anayasa’nın doğrudan muhatabı olduğu gibi ‘hukuk’un ne olduğu konusunda da yorumlama yetkilerine sahiptir. Kuşkusuz hukukun genel ilkeleri, hukuku somutlaştıran kavramdır.

Saptama 3: İnsan haklarını korumakla yükümlü olan Baro, adil yargının ilk koşulu olan başvuru hakkını dillendiremeyecek ise, adil yargılanma hakkının bileşeni olamaz.

4.- Adil yargılanma hakkı gerekleri, İNSAN HAKLARI ÇEKİRDEĞİ İLE BİTİŞİKTİR

Hakkaniyete uygun yargılamanın beş genel güvencesi var: mahkeme hakkı, hukuki araçların (silahların) eşitliği ilkesi, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme hakkı, açık ve hızlı usul, yargı kararlarının yerine getirilmesine ilişkin hak. Suçluya bahşedilen iki güvence ise, suçsuz sayılma hakkı (masumiyet karinesi) ve savunma hakları. Bunların çoğunluğu insan haklarının sert çekirdeği ile bitişik durumda olup,  sav+savunma+hüküm DİYALEKTİĞİ bakımından bütünlük ilkesini teyit eder.

Görülmekte olan dava hakkında vurgulanması gerekenler:

Mahkeme hakkı: Anayasa’ya aykırılık ciddi itirazı gerekçesiz reddedilerek doğal yargıç ilkesi ihlal edilmiştir.

Hukuki araçların eşitliği ilkesi:   Sav ve Savunma olarak eşit protokol düzeyinde yer alan Cumhuriyet Başsavcılığı (CBS), kamu gücünü kullanarak kamuoyunda İstanbul Barosu hakkında sürekli algı operasyonu yürüterek silahların eşitliği ilkesini sürekli ihlal etmiştir.

Bağımsız ve tarafsız mahkeme: İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesi“, oldukça güçlü bir anayasal konuma sahiptir: “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

Yasama ve yargı organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir şekilde değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” (Any.,m.138).

Bu hüküm, yargı bağımsızlığının iç ve dış boyutları ile aşamalarını düzenlemekte,  emirler ve yasaklar biçiminde güvencelerini ortaya koymaktadır.

İç bağımsızlık; yargıcın “Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun” karar vermesini sağlamak için olup, bu çerçevede “vicdani kanaat” kaydı, “kanun-anayasa-hukuk” üçlüsünde karar “verme” yükümlülüğünü pekiştirici “takdir alanı” dır.

Dış bağımsızlık ise; karar öncesi/esnası/sonrası olmak üzere, üç aşamada, başta yasama ve yürütme gelmek üzere bütün devlet organları ve kişiler için geçerli olan, kaçınma ve gereklerini yapma şeklinde kesin yasak ve emirlerdir: “Bulunamaz”, “zorundadır”, “değiştiremez”, “geciktiremez”.

Böylece, madde 138, yargıcın tarafsız (erdem) karar verebilmesi için bağımsızlığı (statü) sağlamış bulunuyor.

Gerekçeli karar hakkı da, hakkaniyete uygun yargılamanın en temel ilkesidir.

Gerekçelendirme teknikleri farklı olmakla birlikte hepsinde zorunludur ve gerekçe-karar eşzamanlılığı ilkesi geçerlidir.Kararı motive eden (saiki olan) nedenlerin belirtilmesi” olarak gerekçelendirme, işlevsel yaklaşım (izlenen amaçlar) veya maddi yaklaşım (içerik) olarak iki açıdan ele alınır.

Gerekçe, yargıcı, bu ya da şu çözüme götüren akıl yürütme (kanıtlama) sürecini betimlemek, ortaya koymak ve açıklamaktır. Gerekçe, “hukukun ne olduğunu söyleme görevine içkin bir yükümlülüktür. Gerekçe, yalnızca hukukun ifadesi değil, aynı zamanda hukukun özüdür.

 İstanbul Barosu’na yöneltilen operasyonlar, gerekçeden yoksundur.

Suçsuz sayılma hakkı da ihlal edilmiştir:

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz” yasağı (md.38/4) yetinmeyen Anayasa koyucu,  aynı kuralı,  olağanüstü hal, seferberlik ve savaş halleri için de koymuş bulunmaktadır (md.15/2). İnsan haklarının sert çekirdeği olarak her zaman, herkesin, her yerde yararlandığı suçsuz sayılma hakkı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 22 Aralık 2024’ten itibaren sürekli olarak ihlal edilmiştir.

Saptama 4: Savaş hukukunun uygulandığı bir ortamda bile suçsuz sayılma hakkı, dokunulamaz bir hak olduğu halde, hukukun üstünlüğü ve insan hakları görevi bulunan Baro yönetimi bu haktan yararlanamıyorsa, düşman hukukunu da aşan bir uygulama söz konusudur..

 5.- Barolar olmaz ise adil yargılanma da yoktur

Adalet, devletin temelidir; Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına dayanır. Adil yargılanma hakkı dışında başka hiçbir hak yoktur ki, devlet örgütlenmesi içerisinde ve yoluyla gerçekleşsin. Bu nedenle AYH, bütün hak ve özgürlüklerin çerçevesidir.

Adil yargılanma- insan hakları ilişkisi, bu bağlamda anlam kazanır: insan hakları, birbirinden ayrılmaz bölünmez bir bütünlük oluşturur. Adil yargılanma hakkı, bütün özgürlük ve hakların  usule ilişkin güvencesidir.

 Ne var ki, mahkemede adalet, Türkiye’nin en önde gelen sorunu ve gündemidir. Bunun konumuz açısından anlamı, adil yargılanma haklarının en çok ihlal edilen haklar olmasıdır. İhlal çokluğu, avukatların savunma haklarının ihlali veya etkisizliği sonucunu doğuruyor. Bu ise, yurttaşların kitlesel mağduriyeti ile sonuçlanmaktadır.

 Bu durum, ülke-toplum ve devlet üçlüsünde şöyle de ifade edilebilir: Devlet açısından  hukuk devleti yokluğu, toplum bakımından toplumsal adalet ve  ülke açısından ise çevresel adalet yokluğu ile sonuçlanır.

 Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri “adalet anlayışı”na dayanır (md.2).

Baroların işlevine gelince; avukatlık mesleği, sav+savunma+hüküm   (S+S+H) diyalektiğinde savunma ile sınırlı olmayıp, yargılama süreci bütününü kapsamına almaktadır.

Bu nedenle, hak arama özgürlüğünü de kapsamına alan adil yargılanma hakkı, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olarak baroların varlık nedeni olarak da görülebilir: “Barolar, avukatlık mesleğini  geliştirmek, meslek mensuplarının birbirleri ve iş sahipleri ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak, meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tüm çalışmaları yürüten, tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıdır” (Av. K., md.76/1).

 Saptama 5: Baroyu itibarsızlaştırmayı ve etkisiz kılmayı amaçlayan bu dava (davaname) süreci, ülkemizde adil yargılanma hakkına, haliyle bütün yurttaşların hak ve özgürlüklerine zarar vermiş bulunmaktadır. Bu ise, Anayasa madde 2’nin ihlali anlamına gelir.

 6.- Barolar, anayasal kazanımların ve saygının itici gücü ve koruyucusudur

 Hak ve özgürlüklerde bölünmez bütünlük, devlet erklerinde ise ayrılık, anayasa bilimi ekseni olarak demokratik hukuk devleti anayasasına içkin bir ilke olduğu halde,  erkleri tek kişide birleştirme yönünde belirgin sapmalara neden olan 2017 Anayasa değişikliği, hak ve özgürlük düzenlemeleri üzerine doğrudan değişiklik öngörmedi.

Yürürlükteki 7209 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 7 Kasım 1982’de kabul edilen ve 1987’den 2017’ye kadar 19 kez değişikliğe uğramıştır. 1982 Anayasası’nın en çok eleştirilen yönü, “sınırlı iktidar” ve “güvenceli özgürlük” ikileminde, iktidarın yürütme ekseninde hayli güçlendirilmiş olmasına karşın, özgürlüklerin ölçüsüz bir biçimde sınırlanmış olması idi. 30 yıla yayılan değişikliklerde, iktidarı sınırlama ve özgürlükleri güvenceleme şeklindeki doğrusal çizgi bakımından, birbirine karşıt iki ana eksen söz konusu olmuştur. Anayasa, 1987-2005 yılları arasında ve 2007-2017 yılları arasında usul, içerik ve sonuçlar bakımından “asimetrik anayasa değişikliği” sürecine tabi kılındı.  Şöyle ki; TBMM’de uzlaşma yoluyla 1987-2005 arasında gerçekleştirilen değişiklikler demeti, özgürlükleri pekiştirici ve iktidarı sınırlayıcı bir çizgiyi yansıtır. Buna karşılık, sandık araçsallaştırılarak gerçekleştirilen 2007-2017 çizgisindeki değişiklikler, iktidarı pekiştirici ve kişiselleştirici bir süreci yansıtır.

Anayasal düzen, anayasa metninde yazan kurallar ile sınırlı olmayıp, uluslararası sözleşmeler ve hukukun genel ilkeleri bütünüdür.

Hukuk, toplumsal yapının omurgası olduğuna göre, hukuk güvenliği yoksa toplumsal barış da yoktur. Baroların görevi, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumak olduğuna göre (Avukatlık K.,md.76) barolar, toplumsal barış aktörleridir. Barolar, bu görevi, Anayasa madde 135 üzerinden madde 2 çerçevesinde kamu tüzel kişileri olarak yerine getirir.

BAROYA YÖNELİK OPERASYONUN KEYFİLİĞİ, USUL KURALLARINA DA AÇIKÇA VE ÇOK YÖNLÜ OLARAK HER AŞAMADA İHLAL SÜREKLİLİĞİ İLE TEYİT EDİLMEKTEDİR: EĞER İSTANBUL BAROSU’NUN AÇIKLAMASI SUÇ OLUŞTURSA VEYA AMAÇ DIŞI FAALİYET OLARAK NİTELENEBİLİR OLSA İDİ, ASGARİ USUL KURALLARINA UYULURDU; ANAYASA’NIN YORUMA KAPALI EMREDİCİ KURALLARI SÜREKLİ İHLAL EDİLMEZDİ. USUL KURALLARININ SİSTEMATİK VE SÜREKLİ OLARAK İHLALİ, ESASI KARARTMA GAYRETKEŞLİĞİNDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.

MAKSİMUM ANAYASAL GÜVENCELERE KARŞIN düşünce ve ifadenin ANAYASA VE HUKUK DIŞI MÜDAHALELER YOLUYLA ENAZA İNDİRGENMESİ, DEMOKRATİK TOPLUMU SÖNÜMLENDİRME VE SİYASAL MÜNAVEBE YOLUNU KAPATMA RİSKİNİ YARATMAKTADIR.

ADİL YARGILAMA BİLEŞENİNE, BAŞTA SUÇSUZ SAYILMA HAKKI GELMEK ÜZERE adil yargılanma hakkını,  usul ve esas yönünden sistematik ve sürekli ihlal eden SAV ve HÜKÜM, yargılama sürecinde adil yargılama gereklerini yerine getiremez. Dahası, sav ve hükmün savunmaya yönelik hukuk dışı saldırıları, adaletin çökmesi sonucunu doğurur.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ, GERİ DÖNÜLEMEZ –ULUSAL VE ULUSLARARASI- HUKUKİ VE SİYASAL KAZANIMLARA SAHİPTİR VE BAROLAR, BUNLARI SAHİPLENMEKTEDİR.

SEÇİMLER YOLUYLA BELİRLENEN BARO YÖNETİCİLERİNİN SEÇİM DIŞI MÜDAHELELERLE GÖREVİNE SON VERİLMESİ, DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİNİN yadsınmasıdır.

ADİL YARGILANMA HAKKININ GÜVENCELERİ OLAN BAROLAR, MAHKEMELERİN BAĞIMSIZLIĞINI DÜZENLEYEN MADDE 138 GEREKLERİNE SAYGININ DA BEKÇİLERİDİR.

 Saptama 6: Mahkemelerin bağımsızlığını düzenleyen madde 138, yargıçlara insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü koruma görev+yetki ve sorumluluğunu da vermektedir. Bu bakımdan bu dava, SAV+SAVUNMA VE HÜKÜM diyalektiğinde yargıcın konumunu da test etme niteliği taşımaktadır.

7.- BAROLAR, ANAYASAYA SAYGININ İTİCİ GÜÇLERİDİR

Kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları (KKNMK), Anayasa madde 2’de tanımlanan “demokratik devlet” nitelemesi içinde yer alır. Ulusal ve yerel ölçekte öngörülen demokrasi düzenekleri karşısında KKNMK, üst kuruluşları ile birlikte ulusal ölçekte örgütlü demokratik kuruluşlar olarak mikro-demokrasi ve makro-demokrasi kurumlarını eklemleme ölçeğidir. Bu çerçevede İstanbul Barosu ve barolar, hukuk yoluyla demokrasi aktörleridir.

Baroların bu özelliği, barolar ve siyaset ilişkisini gündeme getirir.  Yargılama sürecinin savunma ayağı olarak bir hukuk kurumu olan Barolar, siyasal kurumların hukuka saygısının da bekçisidir. Anayasaya saygı çerçevesinde siyaset ve hukuk yoluyla demokrasi gerekleri, savunmaya görev ve sorumluluk yüklemektedir.

Türkiye gündeminin ana sorunu olarak Anayasa ihlali, en başta adil yargılanma hakkı gereklerini zedelemektedir. Dürüst yargılama gerekleri sav+savunma+hüküm üçlüsünde görev+yetki+sorumluluk kuralları ile uygulamaya geçirilse de, hak mağduru yurttaşın doğrudan muhatabı savunma, öncelikli olarak etkilenen halkadır. Anayasa’nın sürekli olarak çiğnendiği bir ortamda barolar, hakkaniyete uygun yargılama gereklerinin yalnızca aktörü değil, aynı zamanda antrenörü konumuna gelmiş bulunuyor. Bu nedenle Anayasa’ya saygı, baroların varlık nedeni ile örtüşmektedir.

Siyasetin hukuk ve anayasa yoluyla yapılması için mücadele eden meslek örgütü ve yargı kurumu olarak barolar ve özellikle İstanbul Barosu, 2017 kurgusu ve uygulaması olarak Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBDBY)’nin hukuka saygısını sağlamada ve yargı bağımsızlığı için erkler ayrılığı ekseninde Türkiye’de hesap verebilir bir hükümet inşasında tarih önünde ve gelecek kuşaklar önünde yükümlülük karşısındadır. Şu kadarını belirtmekle yetinelim: siyaset nedir? Sorusuna yanıt olarak, siyaset, kısaca, seçenekler arasında çözüm üretmektir. Bu bakımdan,  insan onuru ve yaşamı siyasal tercihlerin konusu olamaz; bu nedenle bunlar, siyaset ötesi kavramlardır.

Saptama 6: KAMU KURUMU OLARAK BAROLAR SİYASET YAPMAZ, FAKAT BİR HUKUK KURUMU OLARAK SİYASETİN HUKUK KURALLARI ÇERÇEVESİNDE CEREYAN EDİP ETMEDİĞİNİ İZLER, SAYGIYI TALEP EDER VE GEREKLİ BAŞVURULARDA BULUNUR. Baro başkanı olarak da yapmadım; yapılmasına müsaade etmedim. Ama, AYHAİİM’nin kurulmasına öncülük ettim. Amaç, siyasetin hukuk kuralları çerçevesinde yapılmasını izlemek ve gerekli önlemlerin alınmasın talep etmektir.

 8.- İstanbul Barosu, Dünya ölçeğinde müstesna bir yere sahiptir

Dünya Baroları arasında istisnai bir yere sahip olan İstanbul Barosu tarihi, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme, kurumsallaşma ve anayasallaşma tarihi ile örtüşmektedir.  Süreklilik bakımından, İstanbul Barosu temel norm olarak Kanun-i Esasi’ye göre daha saygın bir yere sahip olmuştur.

İstanbul Barosu,  kurumsal olarak Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerini kucaklar; normatif olarak da Baro tarihi, beş anayasal dönemle örtüşür;  mekan olarak, iki kıta üzerinde yetkilerini kullanır.

Barolar,  örgüt ve yapı olarak kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu (KKNMK)  ama, amaç olarak daha çok özgürlükler anayasa hukuku (ÖAH) ve çevresel anayasa hukuku (ÇAH) ekseninde yer alır. İstanbul Barosu’nun faaliyetleri de,  21. Yüzyıl  başı itibariyle  üçlü anayasal düzeni kapsamına alır:  kurumsal anayasa hukuku (KAH), özgürlükler anayasa hukuku (ÖAH) çevresel anayasa hukuku (ÇAH). Marmara Bölgesinde uygulanan (Montreux, Barselona ve Bükreş gibi) çoklu uluslararası sözleşmeler, İstanbul Barosunun etkinliklerine uluslararası boyutlar katmaktadır.

Çağdaşlaşma, hukukileşme ve kurumsallaşma döneminden intikal eden büyük kurumlar arasında yer alan İstanbul Barosu, kırılma ve olağanlaşma ikileminde  – Anayasalar ve darbeler ötesi- süreklilik sembolü oldu. Kuşkusuz,  başkanları ve yöneticileri de,  hukuku etkili kılmaya katkı ile  ileriye götürme  çabasında hep süreklilik sembolü oldu. Bu bakımdan İstanbul Barosu, sav+ savunma+ hüküm (S+S+H) diyalektiğini pekiştirmeye sürekli katkı sundu.

Çeşitlilik  içinde birlik anlayışı,  niceliksel gücü niteliğe dönüştürmeye katkı sundu.

Saptama 8:Dünya ölçeğinde müstesna bir yere sahip olan İstanbul Barosuna sav ve hüküm  makamları da saygı göstermelidir.

9.-  İstanbul Barosu, “ görev,  yetki ve sorumluluk” kuralını titizlikle gözetmektedir

2017 Anayasal kurgu ve uygulamasında Yargının, yürütmenin güdümüne girmesi ile güvence düzeneklerinin azalması,  Baroların görev ve sorumluluğunu önceki döneme göre çok daha arttırdı. Başka bir deyişle, “hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak” görev ve yetkisi,  baroların Anayasal düzeni, “sınırlı iktidar ve güvenceli özgürlük” ereğinde savunma sorumluluğunu arttırmıştır.

Bu sorumluluk, hukuk devleti olarak mahkemede adalet ile sınırlı olmayıp, sosyal devlet olarak toplumsal adalet (fırsat ve olanak eşitliği) ve çevre devleti olarak çevresel adaleti de kapsamına almaktadır.

Barolar, toplumun en zinde güçleri olarak kirlenme üçlüsü karşısında HUKUK/İKTİSAT/SİYASET alanında doğru bilgiyi yayma neferleri olmalıdır aynı zamanda.

Unutmayalım ki İstanbul Barosu, fikre yönelik saldırıların en çok yoğunlaştığı bir dönemde, insan hakları bilimi gereklerince ifade özgürlüğünün koruması altında olan ve üstelik yasal görev ve yetki alanında bulunan bir alanda, tarihinin en ağır saldırısına maruz kaldı.

2017’de Anayasa yoluyla ulusal ölçekte kurgulanan otoriterizm, yerel demokrasiyi önleyemedi. Nitekim 2019’da demokratik muhalefete doğru genişledi;  2024’te yaygınlaştı.  Halkın iradesine saygı yerine kayyum uygulaması yoluyla demokratik kurumları tasfiye yoluna gidildi.

Baroları parçalama, 2020 yasa operasyonu ile başarılamadı: 7249 sayılı yasa ile ilk hedef İstanbul Barosu’nu parçalamaktı; olmadı… İşte davaname, yasal yol başarılamayan demokratik kurumlara operasyonun hukuk dışı yollarla sürdürülmesinden başka bir süreç değildir.

 Saptama 9: İstanbul Barosu ve barolar, hukuk ihlal edilerek demokrasiyi itlaf sürecine seyirci kalmadılar, kalmayacaklar.

10.-İSTANBUL BAROSUNA YÖNELİK OPERASYON, YALNIZCA SAVUNMAYI DEĞİL, YARGI ORGANLARI BÜTÜNÜNÜ İTİBATSIZLAŞTIRMAKTA OLUP ASLA KANIKSANAMAZ, KABUL EDİLEMEZ VE MEŞRULAŞTIRILAMAZ

Aynı protokol düzeyinde bulunan iki kurumun birbiri ile kavga ediyor görüntüsü, acı ama gerçek. İki Adalet aktörünün, adil yargılama hakkı omurgası Baronun kurumsal kimliğini hukuk dışı yollarla çökertme çabası, iki asırlık birikime ihanet değil mi?/

Görev+yetki+sorumluluk dengesizliği bakımından;  bir bildiriyi –üstelik hukuk çerçevesinde-  Baro’nun demokratik kimliğini sönümlendirme vesilesi sayan  savcılığın,  zincirleme Anayasa ve hukuk dışı eylemleri nedeniyle anılması,  Cumhuriyet savcılığı makamının saygınlığını zedelemektedir.

Hukukun üstünlüğü ve insan hakları”, Osmanlı Devleti modernleşmesi ve Türkiye Cumhuriyeti gelişmelerinin ürünüdür.   2017 Anayasa değişikliği ile, tarihimizde ilk kez Devlet başkanlığı ve Yürütme birleştirilerek yaratılan kişisel iktidar, Devlet organlarının ve kamu kurumlarının insan haklarını koruma ve geliştirme yükümlülüklerini yaşamsal kılmıştır. Hükümet, siyasal sorumluluk ve karar alma düzenekleri kaldırılmış olsa da, Türkiye’nin “sınırlı iktidar ve güvenceli özgürlükler”  ikilemindeki  kazanımları çok güçlü olup, OHAL ortam ve koşullarında dayatılan Anayasa değişikliği ile tasfiye edilemez. İki yüzyıllık kurumsallaşma ve hukukileşme, yüzyıllık Avrupalılaşma ve uluslararasılaşma tarihi,  iktidar ve özgürlük ikileminde iktidarın sınırlanması ve insan haklarının güvencelenmesi konusunda geriye dönülmesi olanaksız kazanımları beraberinde getirmiştir.

Kazanımların korunması ve ileriye götürülmesinde bir kamu kurumu olarak aynı zamanda yurttaş mekanında yer alan Baroların belirleyici konumu ve gücü,  ancak “adalet işlevi, demokratik işleyiş ve özerk işlem” üçlüsünde pekiştirilebilir.

Saptama 10: Baro’ya yönelik operasyon, sav+savunma+hüküm üçlüsünün oluşturduğu yargı erkini zaafa uğratma riskini taşımaktadır.

11.- HUKUK HAKKI İÇİN BAŞVURU YOLLARININ İŞLETİLMESİNİ İSTEMEK, SORUŞTURMA KONUSU OLAMAZ: İstanbul Barosu açıklaması, Avukatlık Kanunu madde 76’nın öngördüğü görev ve sorumluluk kapsamındadır.

Açıklamada savaşa ve şiddete, herhangi bir yasa dışı örgüte yollama, böyle bir ima veya çağrışım yapan ifade bulunmamaktadır. İnsan hakları bilimi, öğretisi ve yargı kararlarına göre, düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırları belirlidir. Bu sınırları, savcı (veya savcının konjonktürel öznel değerlendirmesi veya  siyasal bakışı değil),  insan hakları bilimi verileri belirler. Hiçbir zaman, ifade özgürlüğünün koruma alanı dışına çıkmayan ve Avukatlık Kanunu tarafından kendisine yüklenen görevler ( madde 95/21 örneği) çerçevesinde yer alan İstanbul Barosu’nun açıklamaları, hukukun üstünlüğünü savunma ve insan haklarını koruma bağlamında, ifade özgürlüğü güvencelerinden haydi haydi yararlanır.

Bu itibarla, İstanbul Barosu’nu suçlamak, Yasa ile açıkça öngörülmüş olan görev+hak diyalektiği gereği,  yasal bir görevin ifasını engellemektir.

Yargı birimi, başka bir yargı organının ifade özgürlüğünü kullanması nedeniyle hesap soruyor. Sav+savunma+hüküm sacayağı, “adalet” (md.2) in gerçekleşme koşulu olduğuna göre, savın savunmaya saldırması, öncelikle adaleti zaafa uğratır ve bu bakımdan açık bir Anayasa madde 2’ye aykırılık söz konusudur:

 Saptama 11.- İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı değil yalnızca, başsavcılığı olarak, İstanbul Barosu Başkanına veya Yönetim Kuruluna değil yalnızca İstanbul Barosu’na kurumsal ölçekte (tüzel kişilik)  bir suçlama yöneltmektedir.

 12.- “SEÇİMLE GELEN SEÇİMLE GİDER”

20 Ekim 2024 günü yapılan seçimlerde İstanbul Barosu Genel Kurulu iradesi ile seçilen yönetim,  İstanbul Barosu’na üye 67.000 avukatı hukukun ortak paydasında buluşturmaya ve ülke genelinde hukuku etkili kılmaya yönelik yoğun çalışmalar yaptı. Avukatlık yasasının kendisine verdiği görev ve yetkiler çerçevesinde zaman zaman kamuoyunu bilgilendirici açıklamalar yaptı. 21 Aralık günü yaptığı bir açıklama nedeniyle, İstanbul CBS’nin yasa dışı soruşturmasına maruz kaldı.  Bununla yetinmeyen CBS, 14 Ocak 2025 günü bu kez davaname adı altında yine yasa dışı yol ve yöntemle bir dava açtı.

20 Ekim 2024 günü birbiriyle yarışan bütün avukat grupları bu davaya tepki gösterdi ve “seçimle gelen seçimle gider” sloganı ile “hukuk yoluyla demokrasi” ekseninde buluştu.

İstanbul Barosu yönetimi, bu demokratik desteğin de sağladığı meşruluk gücü ile  23 Şubat 2025 günü olağanüstü genel kurulu gerçekleştirdi. Kar ve kış ortam ve koşullarına karşı yoğun bir katılımla gerçekleşen genel kurul, Baro yönetimine yöneltilen suçlamaları da boşa çıkardı.

Baro yönetimi hesabını, olağan veya olağanüstü Genel Kurul önünde verir. 20 Ekim 2024’te seçilen İstanbul Barosu yönetimi, 23 Şubat 2025 günü olağanüstü genel kurul önünde 4 aylık icraatından aklanmıştır.

Saptama 12: İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu, 23 Şubat 2025 günü İstanbul Barosu yönetimini aklayarak, “hukuk yoluyla demokrasi” dersi vermiştir.

13.- YAPTIRIM SÜRECİ, HUKUK VE YARGIYA GÜVENSİZLİK GÖSTERGESİDİR

Türkiye kadar hukuki ve demokratik siyaset birikimi bulunan hiçbir Devlet’te böyle bir davaya tanık olunamaz. Hukuk ve demokrasi dışı operasyonlar, sonuçlarından bağımsız olarak başlı başına bir yaptırım olup, yargıya güvenin başlıca  ölçüsüdür.

Bu bakımdan, verilecek karar; hukukun üstünlüğü ve insan haklar,  demokratik hukuk devleti ve bunları yadsıma arasında bir tercih niteliği taşıyacak.

 Saptama 13: Türkiye’de hukuk ve yargıya güven konusunda uluslararası kuruluşların endekslerine başvurmaya gerek yoktur. İstanbul Barosu’na yönelik “operasyonlar dizisi”, başlı başına ölçüt oluşturmaktadır.

Sayın Yargıç,

Ve benim de davalı olduğum bir yargı kararından alıntı ile noktalıyorum: ”Sanık olarak gözüken kişilerin zaman ve emeklerini toplumsal çalışmalara karşılıksız adayan bu konudaki çalışmaları, takdirle karşılanan sade ve dürüst kişiler olduğu mahkememizce bilinmekte olup emniyet tahkikatı ile 2908 S.K.’na aykırılıktan dava açılması, öncelikle kendilerinden çok bundan yararlanacak ihtiyaç sahiplerinin mağduriyetlerine neden olmaktadır” (ÇYDD, Beyoğlu 1. Sulh CM, E.2001/2269, Ka.2002/781, 6.6.2002; yargıç Mustafa Gülbay).

İstanbul Barosu’na açılan dava ise, bütün yurttaşları savunmakla yükümlü savunma hakkı öznelerine ayrılması gereken zamanın çoğunu çaldığı için ÇYDD davasına göre çok daha vahim sonuçlar doğurmuştur.

20 yüzyıla, yargıç Refik Gür kararına gitmeksizin, yüzyılımızın başında verilen bu örnek kararın, İstanbul Barosu yöneticileri hakkında verilecek karar için esin kaynağı olmasını diliyorum.

İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Ö. Kaboğlu

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun 21 Mart 2025 günü İstanbul Barosu Başkanı olarak şahsı adına yaptığı savunma 

 

İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesine,

İbrahim Ö. Kaboğlu (21.03.2025)

Dosya No: 2025/15 E.

 DAVALI OLARAK DAVANAME ÜZERİNE BEYANLARIM:

 İstanbul Barosu, fikre yönelik saldırıların en çok yoğunlaştığı bir dönemde, insan hakları bilimi gereklerince ifade özgürlüğünün koruması altında olan ve üstelik yasal görev ve yetki alanında bulunan bir alanda, tarihinin en ağır saldırısına maruz kaldı.

 Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası kazanımlarına da sürekli meydan okuma karşısında, Baroların görev ve sorumlulukları daha da artmaktadır.

 1.- İstanbul BAROSU FAALİYETLERİ, anayasanın değişmez maddesi olarak 2. Madde hükmünün çerçeve kavramları olarak HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ SAVUNMAK VE İNSAN HAKLARINI KORUMAK GÖREV VE YETKİSİ İÇİNDE YER ALMAKTADIR

 Hukuk devleti (md.2), Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı, bütün kamu kurumları için geçerli olduğu (md.11) ve egemenlik kuralı gereği, kaynağını Anayasa’dan almayan hiçbir yetki kullanılamayacağı (md.6) halde, İstanbul Barosu’na yöneltilen işlemler ve eylemler dizisi, bu emredici ve yasaklayıcı Anayasa kurallarına açıkça ve çok yönlü olarak aykırıdır.

Dava açma, ifade alma, gözaltı, tutuklama şeklindeki yaptırımlar dizisi, Anayasa’nın emredici ve yasaklayıcı hükümlerine (md.19 ve 13) açıkça ve çok yönlü olarak aykırılıklar oluşturduğu gibi, adil yargılanma hakkı gereklerini de sıfırlamaktadır: savaş halinde bile geçerli olan suçuz sayılma hakkının yadsınması, ihlallerin ortak paydasını oluşturmaktadır. /fırat…/

 BAROLAR, -İB Başkanı olarak açıklandığı üzere- VARLIK NEDENİ, ÖRGÜTLENME VE İŞLEYİŞ BAKIMINDAN DAYANAĞINI, CUMHURİYETİN NİTELİKLERİNİ DÜZENLEYEN ANAYASA MADDE 2’DEN ALIR.

Baroların işlevi, ADALETİ –olmaz ise olmaz- gerçekleştirme bileşeni; Baroların işleyişi DEMOKRATİKtir; Barolar, işlemlerinde ÖZERK’tir.

İŞLEYİŞİ: SAVUNMANIN ÇATI ÖRGÜTÜ OLAN BAROLAR, DEMOKRATİK, ÖZERK VE BAĞIMSIZ KAMU TÜZELKİŞİLİĞİ İLE DONATILMIŞ KAMU KURUMUDUR.

BU BAKIMDAN SAVUNMA, SAV+SAVUNMA+HÜKÜM üçlüsünde tekil bir konuma sahiptir.

SAVUNMA ÖRGÜTÜ çatısı altında görev yapan AVUKATLAR da, sav +savunma+hüküm diyalektiğinin onsuz olmaz eksenidir.

Demokratik kuruluş olarak İstanbul Barosu, aynı zamanda “çalışmalarını demokratik ilklere göre sürdüren” bir kamu kurumudur (md.76).

İstanbul Barosu, ADALET İŞLEVİni, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜN VE İNSAN HAKLARININ SAVUNUCUSU VE KORYUCUSU OLMASIYLA KARAR ORGANLARININİŞLEMLERİ İLE YERİNE GETİRmektedir.

Hukukun üstünlüğü, hukuk devletini de aşan bir kavramdır. Bu nedenle, İstanbul Barosunun görevlerini yerine getirmesini engellemek, egemenlik hak ve yetkisinin gaspı ile eşdeğerdir(md.6

 Saptama 1: İstanbul Barosu üzerinden, savunmayı itibarsızlaştırma ve görevlerini engellemek amacıyla yapılan işlemler dizisi, anayasal olarak ve hukuken yok hükmünde olup, egemenliğin gaspı niteliğindedir.

 2.- BİLDİRİ, ANAYASAL DÜZEN KAPSAMINDADIR

 Adil (dürüst, düzgün) veya hakkaniyete uygun yargılanma hakkı, her zaman, herkes için ve her yerde geçerli bir hak olarak insan haklarının sert çekirdeğine eşdeğer bir haktır.

 Özgürlükçü anayasacılık geleneğine uygun olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasalarında da, önce hak ve özgürlükler düzenlenmekte, özgürlükler ve haklara dayanan düzeni gerçekleştirmeye elverişli bir devlet örgütlenmesi, sonradan somutlaştırılmaktadır. Bu anayasal düzen, devletin -yargı bağımsızlığı temelinde- erkler ayrılığı şeklinde örgütlendiği, hukukun ise normlar hiyerarşisine göre yapılandığı hukuk devletidir.

Devlet’in insan hakları karşısında üçlü yükümlülüğü kayda değer: Saygı göstermek, Korumak, İlerletmek ve Geliştirmek.

 Bu çerçevede Devlet, yalnızca anayasal hak ve özgürlüklere saygı göstermek veya korumakla yükümlü değildir; o, aynı zamanda, hak ve özgürlüklerin kullanılmasına elverişli ortam ve koşullar oluşturmak için olumlu yükümlülükler altında da bulunmaktadır (md.5).

 Anayasal hak ve özgürlükler ise, maksimum standart (md.13) VE MİNİMUM STANDART(md.15) arasında geniş bir yelpazeye yayılmaktadır.

 2001’de yeniden yazılan madde 13 belirtilmeye değer:

Hak ve özgürlükleri sınırlama konusunda üç kayıt söz konusudur: yasa kaydı, anayasal nedensellik ilkesi, Anayasa’ya saygı ve güvence ölçütleri; sınırlama hangi nedenle yapılırsa yapılsın şu üç ölçüte aykırı olamaz: Demokratik toplum düzeni, laik Cumhuriyet ve ölçülülük ilkesi. Genel yasak; “öze dokunma”.

 Barolar, karakoldan başlayıp mahkeme kararının uygulanmasına kadar yargılama sürecinin bütün aşamalarında yer alan tek yargı bileşenidir sav+savunma+hüküm üçlüsünde. Yargılama süreci bütününü kucaklayan savunma, Anayasal düzen bütününde de vardır. Savunma, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik yetkisini kullandığı her yerde vardır. Sav ve hükme göre bu üçlü ayrıcalık, savunmaya, sav+savunma ve hüküm üçlüsünde, adil yargılanma hakkının gereklerini, ayrı ayrı ve birlikte öne sürmek ve izlemek bakımından kendine özgü bir konum sağlamaktadır.

 Davaname yoluyla; İstanbul Barosu’na reva görülen ise, maksimum standart ya da Anayasa’nın ve Avukatlık Yasasının emredici hükmünün uygulanması bir yana, minimum standardın bile altında. Anayasa ve hukuk dışı operasyonlarla, savaş halinde bile geçerli olan insan haklarının sert çekirdeği yadsınmış bulunuyor: suçsuz sayılma hakkı.

 Saptama 2: İstanbul Barosu, ayrıcalıklı yetkilerini, büyük bir titizlik içinde özgürlükler anayasa hukuku kapsamında kullanmaktadır.

 3.- TERÖR, KONJONKTÜREL SİYASAL SÖYLEM MALZEMESİ YAPILAMAZ VE DEMOKRATİK MUHALEFETİ SİNDİRME ARACI OLARAK KULLANILAMAZ.

2017’de Cumhuriyet Anayasacılığının sonunu getiren Anayasal kurguya hayır diyenler, “terörist” olarak yaftalanıyordu. Eğer “hayır” demek, terörist olmak idiyse üç anayasal hal yaratan 2017 kurgusunun 7 yıllık uygulaması, “terörist”leri! doğruladı.

Anayasasızlaştırma sürecinde terörist damgasının sıradanlaştığı bir dönemin ardından savın genel siyasal söylemi çağrıştırması, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü bağlamında öngörülen anayasal düzen güvencelerini zedeleyicidir.

Öznel ve keyfi uygulamaların önüne geçmek amacıyla Terörle Mücadele Kanunu’nda 2013 değişikliği ile “Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” şeklini alan suçlama hükmüne, istismar edici uygulamaların önüne geçmek amacıyla 2019’da 7188 sayılı yasa şu kayıt eklendi: “Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.”(RG: 24.10.19-30928).

TBMM’de 7188 sayılı yasanın her aşamasında bulunmuş kişi olarak, şiddete çağrı ve övgü söz konusu olmadıkça yapılan çağrı ve eleştirilerin öznel değerlendirmeler sonucu suç konusu oluşturmasının önüne geçmek amacına yönelik olduğuna tanıklık etmiş bulunmaktayım. İstanbul Baro açıklaması ise, şiddete veya suça çağrı değil, tam tersine hukuka çağrı olup, kesinlikle TMK ile ilişkilendirilemez.

Saptama 3: Eğer eleştiri amacıyla yapılan görüş ve açıklamalar suç değil ise, istemde bulunma, hiçbir biçimde terör ile ilişkilendirilemez.

4.- DEZENFORMASYONDA MANEVİ VE MADDİ UNSUR BİRLİKTE GERÇEKLEŞMELİDİR:

Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli bir şekilde alenen yayan kimse, …cezalandırılır” (7418 sy. Y., md.29).

TCK madde 217/A düzenlemesi açısından; yasa maddesinin aradığı suçun manevi ve maddi unsurlarının ayrı ayrı sistematik bir biçimde açıklanması bir yana, Savcılık metni, yasa hükmünü kalıp yargıları ile yüklü bir anlatıma dönüştürmüştür: “devletin kurum ve organlarına duyulan güveni olumsuz etkilemeye çalışarak, halk arasında endişe, korku veya panik yaratma saikiyle hareket edildiği….eylemin kamu barışını bozmaya elverişli olduğu…suçundan soruşturma yürütülmesini gerektiren olguların bulunduğu,” ibareleriyle, Türkiye’deki 3 avukattan birinin görev yaptığı devasa bir kamu kurumu yöneticilerinin“niyetini okuma” cüreti, gayri ciddi bir yaklaşımla kurgulanan soruşturmanın aynı zihniyetle davanameye dönüştürüldüğünün göstergesidir.

TBMM’de dezenformasyon ile ilgili yasal düzenlemenin ilk adımından AYM başvurusunun yazımına uzanan yasama çalışmasının her aşamasında bulunmuş, lehe ve aleyhe yapılan bütün konuşma ve açıklamalara tanıklık etmiş biri olarak da, Baro açıklaması ve dezenformasyon düzenlemesi arasında herhangi bir bağ ve ilişki kurmanın mümkün olmadığını vurgulamak durumundayım. Doğru ve gerçek bilgiye, anayasal dezenformasyona karşı mücadele için kitap yazacak derecede önem veren bir kişinin dezenformasyon suçu işlemesi, en hafif deyimiyle aymazlıktır.

1 Haziran 2022 Dijital Mecralar Komisyonu…RG’de yayımlandığı 18 Ekim 2022 AYM başvurusuna uzanan yasama ve yargısal başvuru sürecinde yer aldım.

İşte Genel Kurul konuşmalarımdan birkaç cümle:

Türk Ceza kanununun savaşta yalan haber yayma …maddesinin buraya aktarılmasıdır. Bu…mümkün değildir. Çünkü hak ve özgürlüklere olağan düzende 13. Madde uygulanır. Oysa 15. Madde yalnızca olağanüstü hal ve savaş durumunda uygulanır…özellikle 29’uncu maddesinde yer alan kavramlar Anayasa’nın hiçbir yerinde yoktur; olmayanı kesinlikle koyamazsınız…Siz, ‘dezenformasyonu yasaklayalım’ derken resmi dezenformasyonu, şu anda Türkiye’de var olan, özellikle beş yıldır zirve yapan resmi dezenformasyonu pekiştirme yasasını yürürlüğe koymuş olacaksınız…”(4.10.2022).

Belirtmek gerekir ki, savaş hukukuna özgü hayli teknik bir uygulama alanından olağan hukuk düzenine aktarılmış olsa da, İstanbul Barosu açıklaması ile herhangi bir ilişkisi bulunmamaktadır. Bu bakımdan, İstanbul CBS’nin 22.12.2024 gününden bu yana İstanbul Barosu’na yönelik algı operasyonu, ‘resmi dezenformasyon’dur.

Saptama 4.-İnsan hakları Cumhuriyet’in altyapısı (md.14) olduğuna göre Cumhuriyet savcısı da aynı zamanda insan haklarının koruyucusudur. Varlık nedeni “insan haklarını korumak” olan Baroları “hukuk hakkı”nı talep ettiği için sanık sandalyesine oturtması, Cumhuriyet savcısının kendi varlık nedenini de sorgulatmaktadır.

5.- ANAYASA MAHKEMESİ KARARI AÇIK VE BAĞLAYICIDIR: AYM’nin E.2022/129 ta. Ve K.2023/189 sayılı 8/11/23 tarihli (RG.: 23 Şubat 2024-32469) kararı da, madde 217 uygulamasının istisnai niteliğini ortaya koymaktadır:

“38.Ceza hukukunda kişinin bir suç nedeniyle cezalandırılabilmesi için suçun maddi ve manevi unsurlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Yine kurala göre bu bilgi ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili olan ve fail tarafından gerçeğe aykırılığı bilinen bu bilginin kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayılması şartının gerçekleşmesini aramaktadır. Gerçeğe aykırı bilginin kamu barışını bozmaya elverişli olma şartı suçun maddi unsurlarından biri olarak düzenlenmiştir. Bu bakımdan bir eylemin kural kapsamındaki suçu oluşturduğu yargı makamlarınca değerlendirilirken kamu barışını bozmaya elverişliliği delil ve/veya olgularla ortaya konulacaktır. Son olarak suç ancak gerçeğe aykırı olduğu fail tarafından bilinen bir bilginin sırf halk arasında endişe, korku, panik yaratma saikiyle yayılması halinde oluşacaktır. Bu itibarla anılan şartlardan herhangi birinin gerçekleşmemesi durumunda kuralda düzenlenen suçun oluşmayacağı açıktır.”

AYM’nin suçun unsurları konusunda yaptığı belirlemeler de, İstanbul Barosu açıklaması ve TCK madde 217 arasında doğrudan veya dolaylı bir bağ ya da ilişki kurmanın olanaksız olduğunu göstermektedir.

Hukuk, fiil- eylem, söz- yazı ve dışa vurulan, yani nesnel olanla ilgilenir; yoksa söylenmeyen ve niyet ile ilgilenmez. Öyle ki, “kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz” güvencesi (md.25), dokunulamayan ve insan haklarının sert çekirdeği olarak savaş halinde bile koruma görür (md.15).

Madde 217’deki, “Sırf….saikiyle” ibaresi, söylemin sonuçları ile ilgili olduğundan, suç için “maddi “ ve “manevi” unsurlarının birlikte oluşması gereği AYM tarafından özellikle vurgulanmıştır.

Saptama 5: “Anayasa Mahkemesi kararları… yargı organlarını bağlar” hükmü (md.153/son), bir kez daha hatırlatılmalıdır.

6.- RESMİ DEZENFORMASYONA SON VERİLMELİDİR:

Kaldı ki; AYM kararı bulunmasa da, TCK md.217/A ve İstanbul Barosu açıklaması arasında herhangi bir bağ veya ilişki bulunmamaktadır. Tam tersine; savcılığın İstanbul Barosunu, başkanını ve yönetim kurulunu hedef alan kamuoyu açıklamasının, aradan üç gün geçtikten sonra Adalet bakanlığına izin için başvuru fezlekesinde yokmuş gibi davranması, dosyaya soruşturma konusu ile hiçbir biçimde ilgisi bulunmayan belge ve bilgiler yerleştirmesi (Örn. Özlem Gürses’e ilişkin açıklama), anayasal ve yasal görev+yetki+sorumluluk kuralları dışında kalması bir yana, TCK madde 217’nin tanımladığı fiilin, sav makamının işlem ve eylemleri ile örtüştüğünü göstermektedir. AYM kararı da bu görüşü açıkça teyit etmektedir. Kısaca eğer, 22.12.2024’de açıklanan metin, soruşturmayı başlatan işlem ise, -bakanlık izni olmadığı için- hukuki geçerliliği bulunmamakta; hayır, eğer, soruşturma Adalet Bakanlığı yazısı üzerine açıldı ise, 22.12.2024 açıklaması, bir “DEZENFORMASYON” dur.

Saptama 6: Hüküm (Jurisdictio), savın dezenformasyonu üzerine inşa edilemez.

7.- SORUŞTURMA, KANUNA VE ANAYASAYA AYKIRI DELİLLERE DAYANMAKTADIR.

İstanbul CBS’nin dezenformasyon amaçlı ve hedef gösterici illegal açıklama ve işlemleri sonucu –başta Adalet Bakanlığı gelmek üzere- yapılan yazışmalar, yürütülen soruşturmalar, açılan davalar ve davaname, 22 Aralık günlü “kolluk tutanağı” üzerine inşa edilmiş bulunuyor.

Soruşturma başlatmak için Adalet bakanlığı izni, Avukatlık Kanunu’nun emredici hükmü olduğu, üstelik muhatap avukatlardan beyan alma yükümlülüğü bulunduğu halde, bunları yerine getirmeksizin doğrudan soruşturma başlatılması ve soruşturmanın yalnızca kolluk görevlisi tutanağı esas alınarak yürütülmesi, dayanılan delilde yasallık koşulunun gerçekleşmediğini göstermektedir. Kaldı ki, “polis memuru” imzalı tutanak esas alınarak üretilen hiçbir resmi evrak, kesinleşmiş bir mahkeme kararı ile desteklenmiş değildir.

(Ankara’da siyasilerin söylem ve eylemleri ile İstanbul’da yargı mensuplarının işlemleri arasındaki asimetrik ilişkiye bu aşamada girmeyeceğim).

Saptama 7: Adil yargılanma hakkını daha baştan yadsıyan usule ilişkin –kolektif, sistematik ve sürekli- ihlaller zinciri, esas açısından davanın hukuki dayanaktan yoksun olduğunun açık bir göstergesidir.

 8.- ‘HUKUK HAKKI’ İSTEMİ, AMAÇ DIŞI FAALİYET DEĞİLDİR

 Davaname, hangi iddiaya dayanmaktadır?

AMAÇ DIŞI FAALİYET VE SUÇ OLUŞTURAN FAALİYET (konusu suç oluşturan faaliyet ne?)

Bu ayrıma göre, “suçsuz sayılma hakkı”nı çifte ihlal yoluyla açılan dava, bizatihi red nedenidir.

Madde 135’e göre, “mesleğin genel menfaatler” göre gelişmesini sağlamak ve “kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunamaz” yükümlülüğü ve yasağı, KKNMK olarak yasalara nasıl yansımış bulunuyor?

Avukatlık yasasının öngördüğü “hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak”, genel menfaatlere uygun olarak yürütülecek kuruluş amacının ortak paydası olarak öngörülmüştür.

Hukuku talep”, bu kapsama girer. İstanbul Barosu bildirimi de, bir “hukuk talebi” , daha doğru deyişle “hukuk hakkı”dır. Eğer hukuk hakkı, hukukun üstünlüğünü savunma ve insan haklarını koruma alanına girmez ise Barolar, mesleğin genel çıkarlara uygun olarak yerine getirilmesi konusunda hiçbir faaliyette bulunamaz.

Bu açıdan değerlendirildiğinde açılan dava, hukuk talebini, kuruluş amaçları dışına çıkarır. Tam tersine kuruluş amaçları içinde yer alan hukuk talebinin, madde 36’ya göre tek sınırı, “meşru araç”tır: ‘sosyal medya’, meşru araçtır.

İçerik olarak, hukukun üstünlüğü ve insan hakları bağlamında ifade özgürlüğü testine tabi tutmak gerekir. Şu halde soru şu: bildiri metni, ifade özgürlüğü içinde mi? Yoksa yasaklanan alanlar dışında mı?

İnsan hakları ve hukukun üstünlüğü yelpazesi için 7 meşru yasal eylem sıralanmış bulunuyor: geliştirmek, sağlamak, savunmak, korumak, karşılamak, işlerlik kazandırmak.

Bu yasal eylemler, md.13’teki maksimum (en çok) standart güvencelerinden yararlanıyor ve aynı maddedeki sınırlama ölçütleri ve ana sorun, 7 eylem olarak ortaya konulan faaliyetlerin sınırlama alanına girip girmediğidir:

Tek sınır, şiddete teşvik veya şiddete şiddete başvurma durumları ile nefret söylemi olarak kabul edilen ırkçı, ayrımcı, yabancı düşmanı, savaş propagandası vs. görüşlerin savunulmasıdır.

Şu halde asıl olan, HUKUK HAKKI’nın görev ve yetki sınırları içinde kullanılması; sorumluluk ise, ifade özgürlüğünün korumadığı alanları dışlamaktır.

“Faaliyet gösteren” (md.135 ve 76) ibaresi, tekil değil çoğul. Kaç faaliyet? Hangi faaliyetler? Aynı maddede “tasarruflar”dan söz ediliyor. Tasarrufların karşılığı olan hangi işlemler? Bu sorular havada kalmaktadır.

Biraz sonra, yönetim kurulu üyelerince örnek olarak belli başlı faaliyet alanlarına değinilecek olan İstanbul Barosu’nun yüzlerce hatta binlerce etkinliği arasında, insan hakları hukuku koruma alanı içinde yer alan tek bir bildirisinin Baro’nun “faaliyet gösterme” ve “tasarrufları” alanına sokulması, en hafif ifade ile akla ziyandır.

Kaldı ki, “illegal faaliyetler” şeklinde çoğul bir kullanım iddiasını ortaya koymakla birlikte, Baro’nun “illegal faaliyetler”in neler olduğunu belirtmekten yoksun olan davanamenin kendisi yasa dışı (illegal) nitelik taşımaktadır. Davaname yazıldığı /hazırlandığı sırada ortada henüz Adalet Bakanlığı kovuşturma izni kararı bulunmadığı gibi (çünkü Bakanlık kovuşturma izni kararı aynı tarihi taşımakta), “son soruşturmanın açılması” kararı da haliyle verilmiş değildir (20.02.25).

Baroya yönelik olarak; maksimum standart ilkesi ihlal edildiği gibi “minimum standart” ilkesi de ilga edilmiş bulunuyor. Nasıl? “Suçsuz sayılma hakkı”, savaş halinde bile korunan bir hak olduğu halde, bütün işlemleri en başından itibaren Anayasa ve hukuka aykırı yürüten Başsavcılık, Anayasa ihlalini sistematik ve sürekli hale getirmiş bulunuyor.

Baro’nun, hukukun üstünlüğünü savunmakla yükümlü olması (md.76) bakımından, “hangi hukuk?” sorusunu, hukuk devletinde hukukun yapılanma tarzından (normlar hiyerarşisi) (md.2) hareketle yanıtlamak gerekirse; YASA+ANAYASA+ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER VE HUKUKUN GENEL İLKELERİ sıralaması bütününde varolan Baro, madde 138’de hüküm için öngörülen “hukuk”un keşfi ve ortaya çıkarılmasında da vardır.

Bu itibarla; “illegal faaliyet” ithamı, yalnızca İstanbul Barosu yöneticilerine değil, İstanbul Barosu’na, ama aynı zamanda ve belki daha çok sav makamına hakarettir.

Saptama 8: SAV+SAVUNMA+HÜKÜM üçlüsü, hukukun üstünlüğü (HÜ) ve insan hakları (İH) tarafında mı, yoksa iktidar tarafında mı? Bu soru, davanamenin temel sorunsalı olarak karşımızda duruyor. HÜ ve İH, görev+yetki ve sorumluluğu, “hukuk hakkı” istemini bile dile getiremeyecek ise, hiçbir anlamı kalmaz.

 9-SORUN, YERİNDELİK DEĞİL HUKUKİLİKTİR (görev+suç+yerindelik)

21 Aralık açıklaması, Baroların görev alanı dışında kaldığı için mi, yoksa suç oluşturduğu için mi zincirleme davaların konusunu oluşturmaktadır? Her iki sorunun da yanıtı açık olmakla birlikte, soruşturma, kovuşturma ve davanameye konu olması, denetimi hukukilik sınırları dışına çıkarmaktadır. Bu nedenle görev ve yetkinin kötüye kullanılması sonucu başlatılan yargısal denetim, ancak bir “yerindelik denetimi” olabilir. Ne var k, kamu kurumlarının eylem ve işlemleri üzerinde yerindelik denetimi yapılamaz: “Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz” (Any., md.125/4).

Kaldı ki, Barolar için yerindelik denetim organı bellidir ve bu da Genel Kurul’dur. Nitekim İstanbul Barosu, aslında 23 Şubat günü yerindelik denetimini yapmış ve “seçimle gelen seçimle gider” ortak slogan ve söylemi ile Baro yönetimini aklamıştır.

İstanbul Barosu’nda ‘Adil Yargılanma Hakkı Araştırma ve İhlalleri İzleme Merkezi’nden “Çevre, İmar ve Afet Merkezi”ne dek 40 Komisyon ve Merkez var. Örneğin, Baro’nun Marmara Denizindeki müsilaj musibeti vesilesi ile Kanal İstanbul’un hukuki ve olası ekolojik riskleri üzerine –yetki alanında geçerli üç uluslararası sözleşme ışığında- bir çalışma yapması, hukukilik-yerindelik ayrımında ‘yerinde’ görülmeyip, ‘amaç dışı’ faaliyet mi sayılacak?

Saptama 9: Yargı denetimi öngörülen ve idari yargı denetimine bağlı olan Baro işlemleri üzerinde kesin yerindelik denetim yasağı, denetim konusu olmaması gereken bir işlemin Asliye Hukuk Mahkemesi denetimine sokulması, haydi haydi böyle bir yasağın geçerli olmasını gerektirir

10.-KİŞİ OLARAK DA SUÇLAMA ASLA KABUL EDİLEMEZ: Türkiye’de birçok ilke imzasını atmış kişi olarak İbrahim Kaboğlu ve terör arasında bağlantı iması dahi, haysiyet zedeleyici bir muameledir. 1974 İçişleri Bakanlığında başladığım meslek yaşamımda yerel, ulusal ve uluslararası ölçekte Yürütme+Yasama+Yargı üçlüsünde birçok görev üstlenmiş ve onbinlerce hukukçunun yetişmesine katkıda bulunmuş, güncel olarak 67.000 avukatı bağrında barındıran bir kurumun temsilcisi olarak şahsım ve terör arasında bağlantı kurmak, kişiliğime yöneltilen en ağır hakarettir.

2001-2004 yılları arasında BM İnsan Hakları Eğitimi Onyılı Ulusal Komitesi’nin (İHEOYUK) hakim ve savcıların insan hakları eğitiminden sorumlu üyesi olarak uyguladığımız insan hakları formasyon programlarından İstanbul Barosu’ndaki ruhsat törenlerine dek, kullandığım hukuk dili, yargı topluluğu ve kamuoyu tarafından çok iyi bilinmektedir. Öyle ki, staj törenlerinde adil yargılanma hakkı gereklerine değinirken, savunma mesleğine adım atmakta olan genç meslektaşlara, silahların eşitliği ilkesi yerine, hukuki araçların eşitliği kavramını kullanmalarını önermekteyim.

Özgürlükler hukuku ve barış hakkının kuramsal temellerini Türkiye’de inşa eden…“Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinden hareketle barış hakkının bireysel ve kolektif anayasal temellerinin pekişmesine katkıda bulunan, ulusal ve uluslararası çalışmaları tümüyle saydam olan kişi ve şiddet arasında bağlantı aramak, boşuna çabadır. Kuşkusuz, yaşamını hukuka adamış bir kişinin yine hukukçularca hedef gösterilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin birikim ve kazanımlarının yadsınmasıdır.

Bu vesile ile, 3 Mart 2021 günü TBMM’de yaptığım konuşmadan bir alıntı yapmak isterim:

Anayasa ciddiye alınmalı, siyasetçiler tarafından gündem değiştirme malzemesi olarak kullanılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki anayasa, bir toplum için -mecaz anlamında olduğu kadar gerçek anlamında da- ekmek, su ve hava kadar önemlidir. Toplumsal uzlaşma ve barış belgesi olan anayasa andına sadakat kadar, kullanılacak anayasa dili de önemlidir. Bir devlette herkesin saygı göstermek zorunda olduğu tek belge, insan hakları ve demokrasiye dayanan anayasadır.

 Kuruluşun 100’üncü yılı ve laikliğin temellerinin atılışının 97’nci yılı kutlu olsun. 3 Mart 1924 tarihi laikliğin temellerinin atıldığı gün olmuştur. Bu belgelerin geleceğe yönelik olarak eşitlik, yurttaşlık ve laiklik ekseninde okunması, günümüz seçilmişlerinin kuruculara saygısının ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluğunun bir gereğidir. İçtenlik sınavı günceldir ve sınavların en büyüğüdür.” (TBMM, 1921’in 100. Yılı).

1957 Demirciler Köyü ilkokulunda başlayan ve 2024’te Sorbonne’da noktalanan öğrencilik ve öğretim üyeliği üzerine konuşmayacağım.

Yalnızca Ankara’da İnönü Bulvarının sağ ve sol yakasındaki ilk ve son kamu görevime değineceğim: sağ tarafta İçişleri Bakanlığı, 1974’te göreve başladığım yer ve sol tarafta TBMM, 2023’te görevimi tamamladığım yer.

Bütün görevler, onurla ve üstün görev anlayışı ile ifa edildi. TBMM’de beş yıl süre ile en yoğun çabam, nitelikli yasama ve yargıda liyakat düzenlemeleri yanısıra, TBMM’de önünde hesap verebilir hükümetin yeniden ihdası için Anayasa değişikliklerine yönelik çalışmalarım olmuştur.

 Anayasa’ya uygun ve kamu yararını yansıtan nitelikli yasa için çok yönlü çabalarım karşısında; “Kaboğlu’na sorsak bu Meclis’te yasa yapamayız” tekerlemesini dillerine dolayan vekillere, AYM’nin başvurularımızın %50’sinden çoğunu iptal ettiğini hatırlatarak şöyle seslendim: “…bunlara yanıtı ben vermeyeceğim. Anayasa Mahkememizin kuruluşunda esin kaynağı olan Avusturya, İtalya ve Almanya Anayasa Mahkemelerinden de vermeyeceğim; buna yanıtı yirmi bir yıldır iktidarda olan siyasi partinin doğrudan veya dolaylı olarak atadığı Anayasa yargıçlarımızın kararlarıyla vereceğim; çünkü bu Anayasa karşıtlığı ancak Anayasa Mahkemesi kararlarının burada öne sürdüğümüz ve verilen yanıtlara karşın Anayasa Mahkemesine yaptığımız başvurulardan aldığımız yanıtla ölçülebilir” (28.03.2023).

 Şu kadarını belirtmekle yetineyim: liyakat ve nitelik öncelikli görev anlayışım biliniyor olsa gerek: üst düzey yargı mensupları muhalefet vekili olarak bilgi notları gönderdi; Baro başkanı olarak da, üst düzey yargı mensuplarından sorunlarını dile getirmem yönünde öneriler aldım.

Saptama 10: Protokol sıralamasında eşit düzlemde yer alan iki kurum temsilcisinin birbirini terörist olmakla itham etmesi bir yana, hiçbir hukukçuyu, böyle bir töhmet altında bırakması düşünülemez; hele hele, “suçsuz sayılma hakkı”nın savaş halinde bile bütün yurttaşlar için geçerli olduğu bir anayasal düzende.

11.- HUKUK VE İNSAN HAKLARI, SİYASAL HESAPLAŞMALARIN ARACI OLAMAZ

Kesilmelere ve kırılmalara rağmen, anayasa tarihimizde yaklaşık yüz ELLİ yıllık bir doğrusal çizgi; bir yandan, iktidarın daha çok sınırlanması yönünde kurumsallaşma ve düzeneklerin (mekanizmaların) ortaya çıkması; öte yandan, hak ve özgürlükler yelpazesinin genişlemesi ve bunlara ilişkin güvencelerin artması yönünde olmuştur.

2017 Anayasa kurgusu, çifte yürütme yapısını teke indirip bunu tevdi ettiği kişi parti genel başkanı olunca, Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme oluştu. Bu kurgu sonucu olarak, ulusal ölçekte çoğunluğu elde eden parti (veya koalisyonu), yerel yönetim üzerinde de hakimiyet kurma eğilimine girdi (kayyum uygulaması). Bununla yetinmeksizin, demokratik devlet bileşeni olan KKNMK’na el atmaya başladı.

Üç düzlemde demokratik uygulama ve ortaya çıkan çoğunluklar, sürekli farklılaşabilir; çoğunluklar, farklı siyasal grup ve düşünce akımlarına ait olabilir. Bu farklılaşma, ‘çeşitlilik içinde birlik’ olarak nitelenebilir. Zira, yasama organında, yerel yönetimlerde ve kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarında yapılan seçimler sonucu ortaya çıkan çoğunluklar, görev dönemi sonunda da muhalif gruplarla yarışma sonucu yeniden çoğunluğu elde edeceği gibi azınlığa da düşebilir. Önemli olan, ortaya çıkan çoğunluk hangi siyasal eğilimden olursa olsun, hepsinin “hukuk ortak paydası”nda buluşmasıdır.

2017 Anayasa kurgusu, ulusal ölçekte seçim ve serbest yarışma mantığını değiştirmiş, ‘demokratik yasama’ veya ‘demokratik yürütme’, tek kişi iradesi ve siyasal çizgisinin belirleyici olduğu bir düzeneğe dönüştürülmüştür. Sözkonusu kurgu uygulamasında, Anayasa içi ve dışı alanlar iç içe geçmiş bulunuyor. Örnek: Yürütme (Devlet başkanlığı ve Hükümet), bir kişi olarak CB şahsında birleştirildi (Anayasal); aynı kişinin Parti genel başkanı olması ise, fiili durum. Cumhur İttifakı, yasal düzenleme sonucu; ama aynı ittifakın, yasama ve yürütme koalisyonu yapması, fiili durum.

Ulusal ölçekte, demokratik olmayan kombinezonlarla yetinmeyen Cumhur İttifakı, bu kez yerel yönetimleri de kendi çoğunlukları yönünde oluşturmaya çalıştı. 2019 İstanbul BBB seçiminin tümüyle Anayasa’ya aykırı olarak iptal edilmesi, bu zihniyetin ürünüdür. 31 Mart 2024 seçimleri sonrası yelpazesi genişletilen kayyum uygulaması, aynı zihniyetin ürünü.

Sekter veya sözde demokrasi anlayışı, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları (KKNMK)üzerinde geçerli kılınmaya çalışıldı ve hukuk kurumları olarak Barolar, pilot uygulama alanı olarak belirlendi. Baroları parçalamaya yönelik 7249 sayılı yasa bu amaçla çıkarıldı.

Yasa yoluyla Baroları –en azından Ankara ve İstanbul Barolarını- parçaladılar; hatta numaralı Barolar için ayrımcı yasal düzenlemeler de yaptılar; fakat amaçlarına ulaşamadılar. Bu yolla da başaramayınca, bu kez yargı eliyle operasyon girişimi gündeme konuldu. İstanbul Barosu’na karşı 22 Aralık 2024’ten bu yana yürütülen hukuk ve akıl dışı operasyon başkaca açıklanamaz.

Demokrasi, ya hep ya hiç zihniyeti ile bağdaşmaz.

Saptama 11: Davaname sonucunda verilecek karar, “hukuk yoluyla demokrasi” ve yasa ve yargı yoluyla demokrasiyi sönümlendirme süreci arasında bir tercih olacak.

12- BAĞIMSIZ YARGI, HUKUKU VE DEMOKRASİYİ KORUMAKLA YÜKÜMLÜDÜR

İst. Barosu başkanı olarak yargı mensuplarını Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal ve uluslararası hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmaya çağırmak, bir hak değil aynı zamanda bir görevdir: madde 138, emirler ve yasaklar bakımından hiçbir istisna tanımayan bir anayasal hükümdür. Bu hüküm, yargı bağımsızlığının iç ve dış boyutları ile aşamalarını düzenlemekte ve güvencelerini ortaya koymaktadır.

İç bağımsızlık; yargıcın “Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun” karar vermesini sağlamak için olup, bu çerçevede “vicdani kanaat” kaydı, “kanun-anayasa-hukuk” üçlüsünde karar “verme” yükümlülüğünü pekiştirici “takdir alanı” dır. Vicdan ise, meslek haysiyetine içkin ve içeriği pek yoğun kavram.

 Dış bağımsızlık ise; karar öncesi/esnası/sonrası olmak üzere, üç aşamada, başta yasama ve yürütme gelmek üzere bütün devlet organları ve kişiler için geçerli olan, kaçınma ve gereklerini yapma şeklinde kesin yasak ve emirlerdir: “Bulunamaz”, “zorundadır”, “değiştiremez”, “geciktiremez”.

Sonuç olarak, Anayasa madde 138 gereklerince verilmesi gereken bu yargı kararı, İstanbul Barosu yöneticileri ve kurum olarak İstanbul Barosu ile de sınırlı olmayacaktır. Potansiyel mağdur durumundaki TC’nin bütün baroları ve TBB ile de hukuk ile sınırlı olmayıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik geleceğine de ilişkin bir karar olacaktır.

Dava ve karar, ne anlam taşır?

 Davayı reddetmek;

 Hukukun üstünlüğünü savunmak,

İnsan haklarını korumak,

Hukuk bilimi ve insan hakları bilimine saygı göstermek,

Anayasa’nın değişmez maddesini sahiplenmektir.

Davayı kabul etmek ise;

Avukatlık Kanunu, Anayasa, TC’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere, AK Avukatlık Mesleğinin Korunması Sözleşmesi kazanımlarının reddi,

Avukatların demokratik iradelerine de hakaret ve haliyle S+S+H diyalektiğinin yadsınması,

Dahası, 150 yıllık birikimi yadsımakla, Türkiye Cumhuriyeti’ni 1876’nın gerisine mi götürme iradesinin dışa vurumu olacaktır.

Beklentimiz, TC anayasal düzeninin asgari gereklerinin altına düşmemek ve davaname, İstanbul Barosu tarihine bir “kara leke” olarak çoktan geçmiş olsa da, davanamenin reddidir.

Biraz uzatmış olmam, üçlü Tarihsel sorumluluğum nedeniyle: İstanbul Barosu’nu 19878’den bugünlere getirenlere karşı,

“İnsan haklarına dayanan laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularına ve günümüze dek getirenlere karşı,

Hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına susamış milyonlara karşı.

Davalı Av. Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu

İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi – 2025

0
İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu - Sonuç Bildirgesi

İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi, baro yönetimi hakkında başlatılan soruşturma ve görevden uzaklaştırmaya dönük dava açılmasının ardından 23 Şubat 2025 günü Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen Olağanüstü Genel Kurul Toplantısında ilan edilmiştir. Sonuç Bildirgesi, genel kurul tarafından oybirliği ile seçilen heyet tarafından kaleme alınarak kamuoyuna deklare edilmiştir. Toplantıya, İstanbul Barosu seçim grupları liderleri, Türkiye ve Avrupa’dan baro başkanları ve hukuk kurumu temsilcileri, TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan ile YK üyeleri de katılmıştır. 

Genel kurul toplantısına Türkiye Barolar Birliği Başkanı  Av. Erinç Sağkan ile birlikte çok sayda baro bakanı da katıldı.
Genel kurul toplantısına Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Erinç Sağkan ile birlikte çok sayda baro başkanı da katıldı.

İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi

İstanbul Barosu’nun 23 Şubat 2025 tarihli Olağanüstü Genel Kurulu, derin bir hukuksuzluk ve adaletsizlik krizinin içinde, anayasal yıkım sürecinin karanlık günlerinde gerçekleştirildi. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve günümüze kadar oluşan yüz elli yılı aşkın anayasal birikim ve hükümet modeli, son on beş yıl içinde ilga edilmiş; yasama, yürütme ve yargıdan oluşan erkler ayrılığı fiilen lağvedilerek iktidarın tek elde toplandığı “güçler birliği” modeli yürürlüğe konmuştur. Anayasa’ya aykırılıklar ve hak ihlalleri açık, sürekli ve sistematik hale gelmiştir.

Cezasızlık, hukuk devletini çökertmekte; kişiye özel hukuk ve yargılama fiili rejimiyle ayrımcılık ve kanunlar önünde eşitsizlik toplumsal barışı zedelemektedir. Demokrasiyi savunanları baskı altına alan, gazetecileri, sanatçıları, siyasetçileri tutuklayan; işçilerin anayasal haklarını kullanmasını yasaklayan; ister emekli ister iş insanı olsun, memleketin gidişatına dair fikrini açıklayan bütün yurttaşları suçlu ilan eden neticede toplumun tüm demokrasi yanlısı kesimlerini keyfi soruşturma ve tutuklamalarla sindirmeye susturmaya çalışan bu yıkım ve hukuksuzluğa karşı en güçlü en yıkılmaz kale, yargının kurucu unsuru olan savunmadır. Ancak bu hukuk tanımaz tavır, savunmayı temsil eden avukatların meslek örgütü İstanbul Barosuna da yönelmiş; dayanaksız dava ve soruşturmalarla baro yönetimi görevden alınmaya çalışılmaktadır. Görevden alma talepli davanamenin hemen akabinde Yönetim Kurulu üyesi  Fırat Epözdemir’in hukuksuz şekilde tutuklanması, İstanbul Barosuna karşı yürütülen bu hukuk dışı müdahalenin bir parçasıdır.

Çoklu baro sistemiyle avukatları bölmek, baroları parçalamak isteyen zihniyete karşı çıkıldığı, İstanbul Barosu avukatları iktidarın numaralı baro güdümünü elinin tersiyle ittiği için, benzer anlayış bugün yargı erkini ve hukuku kötüye kullanarak İstanbul Barosunu teslim almak istemektedir. Ancak unutulmamalıdır ki İstanbul Barosunun tarihi, Türkiye’nin çağdaşlaşma ve demokratikleşme tarihi olduğu kadar onurlu bir hukuk mücadelesinin de tarihidir. Demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin hedef alındığı her dönemde İstanbul Barosu da baskı ve sindirme operasyonlarının hedefi olmuştur.

Avrupa'nın birçok bölgesinden baro başkanları ve hukuk kurumu temsilcileri İstanbul Barosu olağanüstü genel kurul toplantısına destek için geldi.
Avrupa’nın birçok bölgesinden baro başkanları ve hukuk kurumu temsilcileri İstanbul Barosu olağanüstü genel kurul toplantısına destek için geldi.

1980 darbesinin karanlık günlerinde, baronun kapısına mühür vurulduğunda efsane baro başkanı Orhan Adli Apaydın, 12 Eylül hukukunu tanımamış, İstanbul Barosu avukatları kapıya asılı mührü söküp atmıştır. O parçalanmış mühür, bugün hâlâ baro binamızın girişinde ortak hafızamızın simgesi olarak durmaktadır. Daha yakın geçmişte, önceki başkanlarımızdan Turgut Kazan görevden alınmak istenmiş; Ümit Kocasakal ve yönetimi Silivri mahkemelerinde yargılanmıştır. Ancak hiçbir başkanımız baskılara boyun eğmemiş, İstanbul Barosu hiçbir zaman biat etmemiştir.

İstanbul Barosuna yönelen bu saldırı, sadece İstanbul Barosuna değil, savunmanın bütününe yönelen, baroları ve avukatları hedef alan bir susturma girişimidir. Biz avukatız; siyasi eğilimlerimiz, hayat görüşlerimiz, kimliklerimiz birbirinden farklı olsa da ortak paydamız hukuka bağlılıktır. Biz binlerce avukat, cübbelerimizi giydiğimizde aynı adalet idealine inanarak hukuku, insan haklarını ve insanlığın ortak değerlerini savunuruz. Bunu yaparken de mağdurun diline, inancına, etnik kimliğine, siyasi görüşüne bakmayız. İktidarların göz ardı etmemesi gereken gerçek şudur ki; avukatlar toplumun vicdanıdır. Avukat susturulursa vicdan da susar, toplum karanlığa gömülür.

Haksızlığa karşı direnmek bir haktır, yükümlülüktür ve insan hayatının en yüce kazanımıdır. Herhalde âlemde bir hak vardır, ve hak kuvvetin fevkindedir (Mustafa Kemal Atatürk).

Hukuk ortak paydasında buluşan barolarımız, siyasal görüş ve grupların tümünün üstündedir. “Anayasa’ya bağlılık çerçevesinde siyaset” ve “hukuk yoluyla demokrasi” mücadelesinin öncüsüdür. Bağımsız ve özgürlükten yana, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını korumakla yükümlü kurumlar olarak barolar sadece avukatların değil, toplumun, barış ve adalet içinde bir yaşamın da savunucusudur. Hukukun birleştirici gücüyle insanın, hayvanın, doğanın hakkını savunduk, bundan sonra da savunmaya devam edeceğiz.

İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu - 23 Şubat 2025
İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu – 23 Şubat 2025

Ülkesini seven, evrensel hukuk ilkelerini benimsemiş ve demokrasiye inanan avukatlar olarak buradan ilan ediyoruz: Seçimle gelen, seçimle gider. Bu ister Millet Meclisi, ister yerel yönetim, isterse barolarımız olsun; halkın iradesinin üstünde hiçbir irade yoktur. Halk iradesi, demokratik cumhuriyetin ve anayasal düzenin temel dayanağıdır.

İstanbul Barosu, Avukatlık Yasası uyarınca “hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak”la yükümlüdür ve tüm barolar gibi bu yükümlülüğünü yerine getirmektedir.

Baro başkanını ve yöneticilerini avukatlar seçer ve yine avukatlar görevden alır. Genel Kurulumuzun demokratik iradesini hiçe saymak isteyenler bilmelidir ki avukatlar iradelerine yargı eliyle müdahale edilmesine asla izin vermeyecek.

Baroların insan haklarını savunması amaç dışı faaliyet değil asli sorumluluktur. Asıl amaç dışı olan yargı görevi ve yetkisini kötüye kullanmaktır.

Bugün adaletsiz yargı kararlarına, haksız tutuklama ve mahkûmiyetlere imza atanlara, tarih ve toplum huzurundaki sorumluluklarını hatırlatmak isteriz. Açıktır ki; masumiyet karinesini ve anayasayla güvence altına alınmış hakları sistematik olarak ve sürekli ihlal eden, adil yargılama gereklerini yerine getirmeyen yargı mensupları hukuku çiğnemektedir. Biz buna izin vermeyeceğiz, hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz.

Ülke olarak bir uçurumun kıyısındayız, hukuk devletine ve demokrasiye dönüş, toplumsal barış için huzur için zorunludur, avukatlar ve barolar olarak sorumluluğumuzun bilincindeyiz. “Hukuk yoluyla demokrasi” ancak anayasaya ve hukukun genel ilkelerine saygı çerçevesinde inşa edilebilir.

Biz avukatlar, yaşadığımız çağa ve topluma karşı görevlerimizi daima yerine getirdik, getirmeye de devam edecek ve;

HUKUK YOLUNDA MÜCADELEDEN ASLA GERİ ADIM ATMAYACAĞIZ.

Seri Katiller

0

Seri katil, 30 günden daha uzun bir zaman diliminde ve arada bekleme dönemleri de olacak şekilde 3 veya daha fazla kişiyi öldüren kişidir.

İnsanlar, tarih boyunca birbirini öldürdü, birbirine zulüm ve işkence etti. Seri Katil olarak tanımlanan bazı insanlar ise diğer insanlardan daha fazla kötülük yaptı ve daha çok insan öldürdü.

Seri Katiller Listesi, en çok insan öldürenlerin kısa yaşam öykülerini özetliyor ve Kriminoloji bilimine ilgi duyanlar için özel bir inceleme alanı yaratıyor. 

SERİ KATİLLER 

Ted Bundy – 24 Kasım 1946-24 Ocak 1989

Amerikalı seri katil ve tecavüzcüdür. Seri katil teriminin kullanıldığı ilk kişidir. 1973 yılında Utah Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydoldu. Bir süre bu okulda okudu. 1974-1978 yıllarında, ABD’nin çeşitli bölgelerinde çok sayıda genç kadını kaçırdı, tecavüz etti ve öldürdü.

 

Abdullah Palaz

Seri katil Abdullah Palaz, ikisi baltayla, sekizi bıçak ve falçatayla, geri kalanları ise ateşli silahlarla olmak üzere aralarında cezaevi görevlilerinin de olduğu 43 kişiyi öldürdü ve 300’den fazla kişiyi yaraladı. İlk cinayetini 12 yaşında iken işledi ancak bu cinayet faili meçhul kaldı. 15 kişinin katil zanlısı olarak ilk kez Konya Cezaevine girdi. Konyalı Efeler grubunun koğuşunu basarak 7 kişiyi öldürdü ve Antep Canavarı lakabını bu cezaevinde aldı. Abdullah Dayı olarak da anıldı. 4 defa idam cezasına ve 740 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 38 farklı cezaevinde 48 yıl yattı. Cezaevinde de birçok cinayet işledi. Kumara ve uyuşturucuya bulaşanları cezalandırdı. Nazım Hikmet ile Bursa Cezaevinde dostluk kurduktan sonra, Cezaevi müdürüyle konuşup Nazım Hikmet ile aynı koğuşta kalmak istediğini söyledi. Kimseyi öldürmemesi koşuluyla kabul edildi ve aynı koğuşta kaldıkları süre zarfında kimseyi öldürmedi. Nazım Hikmet başka bir cezaevine gönderilince başta cezaevi müdürü olmak üzere birçok kişiyi daha öldürdü. Bu olaydan sonra Sinop Cezaevi gönderildi. Tatar Ramazan ve Ramiz Dayı karakterlerine ilham kaynağı oldu. Hakkında, “Abdullah Dayı – Azrail’in Öbür Adı Antep Canavarı” adlı bir kitap yazıldı. Ayrıca, kendi hayatını bir kitapta topladı. 1991 yılında çıkarılan Şartlı Salıverme Yasası’yla tahliye olan Abdullah Palaz dokuz ay sonra hayatını kaybetti.

 

Donald Harvey – 15 Nisan 1952 – 30 Mart 2017

Donald Harvey

87 kişiyi öldürdüğü iddia edildi. Kalp hastalarını yastıklarıyla boğarak acılarını hafifletmek için öldürmeye başladığını iddia etti. Öldürmekten zevk almaya başlayarak kendini ölüm meleği olarak tanımladı. Kurbanları genelde hastanede idi. 37 ile 57 arasında kurbanı olduğu tahmin edilmektir.  28 müebbet hapis cezasının infazına devam edilmekte iken ölüm cezasından kurtulmak için cinayet suçlamalarını kabul etti.

Pedro Rodrigues

Hapishanedeki diğer suçluları öldüren Brezilyalı seri katildir. Öldürdüğü 47 kişi olduğu tahmin edilmektedir.

 

Yavuz Yapıcıoğlu (tornavidalı Katil) – 1967 – ….

Türkiye’nin kriminoloji tarihinde yer alan en tehlikeli sanıklarından biridir. Polis kayıtlarına göre 20 kişinin ölümüne sebep oldu. Bunların yanı sıra 50’ye yakın cinayetin şüphelisi olarak anıldı. Cinayet işlerken tornavida kullandığı için “Tornavidalı Katil” olarak anılmaya başlandı. Cinayet işlemeye başlamadan evvel bir tarikata katıldığı iddia edildi. İlk olarak kendisine “Günaydın” dediği için aynı mahalleden komşusu olan bir kızı, onun nişanlısını ve 3 arkadaşını, ardından da kaçarken durdurduğu bir aracın şoförünü öldürdü. Daha sonra kendi anneannesinin canına kıydı. Ankara otogarında simit parası istediği bir kişi ona para vermeyi reddedince tenha bir köşeye kadar onu takip edip sonra da öldürdü. O sırada bu olaya şahit olan biri daha vardı ve ne yazık ki o kişi de canından oldu. Belçikalı bir turiste dondurma ısmarlamak istedi, reddedilince o anki sinirle onu da öldürdü. Pertevniyal Lisesi’nin önünde tartışan bir hademe ile kız öğrenciye saldırıp hademeyi öldürdü. Kız öğrenci ise kurtulmayı başardı. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kayıtlarına göre 18, bazı kaynaklarda 40, bazı kaynaklarda ise 43 kişinin ölümünden sorumlu olduğu iddia edilmiştir. 1993 yılında iki üniversite öğrencisine tecavüz edip öldürdü, ancak bu cinayetlerin Yapıcıoğlu tarafından işlendiğine dair yeterli delil bulunamadı. Çıkarıldığı mahkemede Yapıcıoğlu’nun akıl sağlığının yerinde olmadığı ve bu sebeple cezai ehliyetinin olmayacağı kararına varıldı. Tedavi olması için kaldırıldığı hastanede çırılçıplak bir halde koridorlarda dolaşıp “Ben İsa’yım” demeye başladı. Hastanedeki hasta bakıcı ve hastalara saldırdı, onları yaraladı. Ardından hastanede yangın çıkardı. En son 2002 yılında Çorlu’da bir spor tesisinin üç bekçisini öldürdü, sonra da sığınmak istediği bir caminin imamını ve orada bulunanları ağır yaraladı. Yargılandığı davada “Bir katil, bir canavar değilim. Ben gerçek Atatürk’üm.” dedi. Sonradan akli dengesinin yerinde olmadığı düşünülsün diye böyle yaptığını itiraf etti. Mahkeme tarafından oluşturulan bir kurulca akıl sağlığının yerinde olduğuna karar verildi ve cezaevine konuldu. Halen cezaevinde.

 

Hristo Anastadiyadis Ahilya –  1898 – 8 Temmuz 1920

Beyoğlu’nda doğmuştur. Sabıka kaydına göre 1898 doğumlu ve Osmanlı tebaasına bağlı bir terzi çırağı idi. Türkiye kriminoloji tarihinin bilinen ilk seri katilidir. İstanbul yeraltı dünyasından diğer isimlerle birlikte kendi çetesini kurduktan sonra 13’ü polis olmak üzere 21 kişiyi öldürdüğü tahmin edilmektedir. Daha çok gasp yapıyor ve polisleri öldürmeyi tercih ediyordu. Bilinen ilk cinayeti haraç istediği Muhallebici Recep Usta, ilk öldürdüğü polis memuru ise Mehmet Efendi’dir. Ahilya’nın cinayetleri işleyiş tarzı sebebiyle başka devletler tarafından gönderilmiş bir ajan olabileceği yönünde şüpheler doğmuştur. İstanbul’u birbirine katmış, işlediği cinayetler ve karıştığı olaylarla İstanbul suç dünyasında çok hızlı parlamıştır. 15 yıl kürek cezasına çarptırılmış olsa da tünel kazarak hapishaneden firar etmiştir. Yunanistan’a kaçtıktan sonra orada da bir cinayet işlemiş, yeniden saklanmak zorunda kalmış, Selanik’e ve ardından da sahte pasaportla İstanbul’a dönmüştür. Bir çatışma sonrası yaralanmış, bir evde saklanmakta iken sevgilisinin babası tarafından ihbar edilmiş ve gece baskınında Selda Alkor’un babası Muharrem Alkor tarafından öldürülmüştür. Muharrem Alkor, daha sonra ‘Hristo’yu Ben Öldürdüm’ isimli bir kitap yazmıştır. ‘İstanbul Kan Ağlarken‘ ve ‘Namus Bekçisi’ filmleriyle beyaz perdeye aktarılmıştır Polis Müdüriyetine mektuplar göndererek, “Hepinizin kanını içeceğim” dediği rivayet edilmektedir.

 

Gary Ridgway – 18 Şubat 1949

Kayıtlara geçmiş en fazla cinayeti işleyen ikinci Amerikalı seri katildir. 48 ayrı cinayetten mahkûmiyetine karar verilmiş, yargılama aşamasında ise bu sayının iki katı civarında cinayet işlediğini itiraf etmiştir. Öldürdüğü kişilerin çoğunun hayat kadınları, savunmasız durumda olan kadınlar ve evden kaçmış reşit olmayan kızlar olduğu bilinmektedir. Kurbanlarını boğarak veya iple öldürüp ormanlık bölgelere götürerek cinsel ilişkiye girmiştir. 

 

Henry Lee Lucas – 23 Ağustos 1936-12 Mart 2001

1960 yılından 1983’e kadar birçok cinayet işledi. 11 kişiyi öldürmekten suçlu bulundu ve 1998’de ömür boyu hapse mahkum oldu. Debra Jackson’ı öldürmekten ölüm cezasına çarptırıldı. 12 Mart 2001’de saat 11:00’de Lucas 64 yaşında iken hapishanede ölü bulundu.

 

Albert Fish – 19 Mayıs 1870 – 16 Ocak 1936 

Seri katil ve yamyamdır. Genellikle küçük ve savunmasız çocukları kurban seçti. Cinayetlerinde mutlaka işkenceler uyguluyor, tecavüz ediyor, etlerini yiyor, kurbanlarına acı çektirmekten büyük zevk duyuyor ve bunları din adına yaptığını düşünüyordu. Kendisine de çeşitli işkenceler  uyguluyor, kendi idrarını içip, çivili sopayla kendini dövmek, kasıklarına iğne batırmak gibi cinsel ve fiziksel işkencelerle, günahlarından ötürü kendisini cezalandırdığına inanıyordu.

 

Daniel Camargo Barbosa – 22 Ocak 1930 – 13 Kasım 1994

Seri katil ve tecavüzcüdür. 1970 ve 1980’lerde Kolombiya ve Ekvador çevresinde 150’ye yakın genç kıza tecavüz edip öldürmesi ile bilinmektedir. Kurbanlarına tecavüz ettikten sonra, bir pala yardımı ile onları kesmekteydi. 1989 yılında yargılanarak suçlu bulunmuş ve sadece 16 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. 1994 yılında, kurbanlarından birinin kuzeni olan Geovanny Noguera tarafından Ekvador cezaevinde öldürülmüştür.

 

Fritz Haarmann –  25 Ekim 1879 –  15 Nisan 1925

Alman seri katildir. Hannover Kasabı olarak da bilinmektedir. Suç işlemeye 16 yaşında başlamış, 1896’da tutuklanmış, daha sonra akıl hastanesine yatırılmış ancak hastaneden kaçmıştır. 27 cinayet iddiası ile yargılanmış, 24 cinayetten suçlu bulunmuş, üç cinayetten ise beraat etmiştir. Kurbanları genellikle 10 ile 22 yaş aralığındaki erkeklerdir. Kurbanlarını boğazlarını ısırma, parçalama, cinsel saldırı ve benzeri şekillerde öldürme yöntemleri uygulamıştır.

 

Dr. Harold Frederick Shipman – 14 Ocak 1946 – 13 Ocak 2004 

Seri katil ve pratisyen hekimdir. Modern tarihin en profesyonel seri katillerinden biri olduğuna inanılmaktadır. 31 Ocak 2000’de, hastalarından 15‘ini öldürmekten suçlu bulunmuştur. Soruşturma sonucunda 218 kurban belirlenmiş, bunların çoğunun yaşlı kadınlar olduğu ve toplam kurban sayısının 250 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Shipman’ın davası 5 Ekim 1999’da Preston Crown Court’ta başlamış, 31 Ocak 2000’de jüri tarafından suçlu bulunmuştur. Hapiste iken hücresinde kendini asmıştır. 

Carl Panzaram –   28 Haziran 1891-5 Eylül 1930

Seri katil, tecavüzcü ve sadisttir. Göçmenlerden oluşan bir grup tarafından tecavüze uğradıktan sonra sonra sayısı belirsiz erkeğe ve çocuğa tecavüz etmiştir. İşlediğini itiraf ettiği 21 cinayet ve 1000’i aşkın tecavüz suçu bulunmaktadır. İdamından önce “Yaptıklarım için üzgün değilim, kendim dahil tüm lanet olası insan ırkından nefret ediyorum. Yaşamım boyunca 21 kişi öldürdüm, binlerce soygun, hırsızlık ve yangının failiyim ve aynı zamanda binden fazla adamı arkalarından becerdim. Yaptıklarımdan dolayı en ufak bir pişmanlık duymuyorum. Bende vicdan yok ve bundan da zerre rahatsız değilim. demiştir. 

 

Pedro López –  8 Ekim 1948  – ….

Sekiz yaşındayken, küçük kız kardeşine cinsel istismarda bulundu. Kendisine tecavüz eden iki adamı öldürdü. Güney Amerika, Kolombiya, Peru ve Ekvador’da üç yüzün üzerinde çocuğa tecavüz etti ve öldürdü. 1980 yılında, dokuz ile on iki yaş arasındaki 53 çocuğun toplu mezarı polis tarafından bulundu. Lopez, kendisini “yüzyılın adamı” olarak tarif etmiş ve suçları hakkında bir kitap yazacağını söyleyerek övünmüştü.  110 genç kızın cinayetinden sorumlu olarak tutuklanmış, suçlarını itiraf etmiş, ancak arkasında delil bırakmadığı anlaşılmıştır. Ömür boyu hapis cezasıyla yargılanmış, 1998 yılında ‘iyi halden’ serbest bırakılmış, kurbanların yakınları başına ödül koymuştur. Kolombiya’da tekrar göz altına alınmış, üç sene hastanede yatmış ve serbest bırakılmış, kendisinden bir daha haber alınamamıştır. Andes Canavarı olarak anılmıştır. 

 

Leonard Lake – 29 Ekim 1945 – 6 Haziran 1985 /  Charles Ng – 24 Aralık 1960 – …..

Lake ve Ng, erkek, kadın ve çocuklara yönelik tecavüz, işkence ve cinayet modelini uyguladı. Mahkeme kayıtlarına göre, erkekleri ve bebekleri hemen öldürdüler, ancak kadınları öldürmeden önce tecavüz edip işkence ettiler. Lake, 11 ile 25 arasında kurbana tecavüz etti, işkence yaptı ve öldürdü. 1985 yılında yakalandığında elbisesine sakladığı siyanür ile intihar etti. Suç ortağı Ng Hong Kong’lu idi. Kanada ile ABD arasında yargı yetkisi tartışmasının ardından Kaliforniya’ya iade edildi, yargılandı ve 11 cinayetten hüküm giydi. San Quentin Devlet Hapishanesi’nde idam edileceği günü beklemektedir. Bu ikili hakkında, “Die for Me – The Terrifying True Story of the Charles Ng/Leonard Lake Torture Murders” isimli kitap yazılmıştır. Ayrıca, The Miranda Murders Uncut: Lost Tapes of Leonard Lake and Charles Ng” adlı bir film bulunmaktadır.

 

Charles Manson – 12 Kasım 1934-19 Kasım 2017

Suç tarihinin en popüler ikonlarından biridir. Manson ve takipçileri, Ağustos 1969’da ırklar arası savaş başlatmak için iki gecede yedi kişiyi vurarak ve bıçaklayarak öldürdü. Manson, cinayetleri doğrudan kendisi gerçekleştirmemiş olsa da cinayetlerin emrini verip planlamasından dolayı, 1971 yılında birinci derece 7 cinayetten mahkûm edildi. California Eyalet Hapishanesinde solunum yetmezliği ve kolon kanserinden kaynaklanan kalp durmasından ötürü öldü. Manson” adındaki belgesel Robert Hendrickson ve Laurence Merrick tarafından 1973 yılında; Charles Manson Superstar adındaki belgesel ise Nikolas Schreck tarafından 1989 yılında çekildi.

 

Tommy Lynn Sells – 28 Haziran 1964-3 Nisan 2014

Amerikalı seri katildir. İlk cinayetini 15 yaşında işledi. Bir çocuğa oral seks yapan bir adamı öfkeyle öldürdüğünü söyledi. 1990’larda yargılandı, hapis cezası aldı ancak cinayet suçlamalarından 2 Ocak 2000 tarihinde tutuklandı. İşlediği bir cinayetten ölüm cezası aldı ve 3 Nisan 2014’te idam edildi. Mahkeme kararına yansımamış olsa da polis yetkililerin tespitleri toplam 22 cinayet işlediğini göstermektedir.

 

Dean Corll – 24 Aralık 1939-8 Ağustos 1973

Amerikalı seri katildir. Yoksul çocuklara ücretsiz şeker dağıttığı için halk arasında Şeker Adam olarak bilindi. Birçok korku filminde ikon olarak kullanılmıştır. 1970-73 yıllarında, 13 ile 20 yaşları arasındaki  düşük gelirli erkeklerden oluşan en az 28 kurbanı olduğu düşünülmektedir. Kurbanlarını kandırdıktan sonra boğarak ya da kurşunla öldürmüştür. Cinsel tacize, dayak ve işkence cinayetlerin parçasıydı. Suç ortağı Elmer Wayne Henley tarafından 1973 yılına öldürülmüştür. 

 

John Wayne Gacy – 17 Mart 1942 – 10 Mayıs 1994

Katil Palyaço olarak bilinmektedir. Partilerde palyaçoluk yaparak ünlenen Amerika’nın en önemli seri katillerindendir. İlk cinayetini Ocak 1972’de işledi. 1978 yılında işlediği bir cinayetten yakalandı ve tüm cinayetleri ifşa oldu. Gacy dedektiflere ilk cinayetini Ocak 1972’de gerçekleştirdiğini itiraf eti. Evinin altında 27 kurbanın çürümüş cesedi bulundu. Bütün kurbanlar erkekti. İki cesedi bahçeye gömmüş, dört cesedi de nehre atmıştı. Yargılaması beş hafta sürdü, jüri tarafından hızlıca suçlanarak 33 cinayetten suçlu bulundu ve idam cezasına mahkum edildi. Cezaevine girdiğinde duvarlara palyaço resimleri çizdi. Kurbanlarına palyaçoluk yaparken kullandığı hileli kelepçeler olduğunu söylediği gerçek kelepçeler takarak güvenli bir şekilde kelepçelendikten sonra boğazlarına ip geçirerek veya tahta parçasını gırtlaklarına bastırarak tecavüz ediyor ve öldürüyordu. 10 Mayıs 1994’te gece yarısı zehirli iğne ile infaz edildi. Son sözleri ise “Kıçımı öpün!” oldu.

 

Jeffrey Dahmer –  21 Mayıs 1960 -28 Kasım 1994

Wisconsin’de Joyce Annette ve analitik kimyacı Lionel Herbert Dahmer’in oğlu olarak 21 Mayıs 1960’da dünyaya geldi. İlk cinayetini 1978 yazında işledi. Aralıklarla öldürmeye devam etti. İki erkeği 1988’de, birini de 1989’da öldürdü. 26 Eylül 1988’de, 13 yaşındaki çocuğu taciz etmesi nedeniyle tutuklandı ve şartlı tahliye edildi. 1990’da dört, 1991’de sekiz cinayet işledi. Toplamda 17 genç erkeği ve çocuğu öldürdü. Cinayetleri genel olarak tecavüzişkence, parçalama, nekrofili ve yamyamlık  gibi suçlarla beraber işledi. 1994 yılında babası Lionel Dahmer, A Father’s Story (Bir Babanın Hikayesi) adında bir kitap yayımladı ve gelirlerin bir kısmını kurbanların ailelerine ayırdı.

 

Özkan Zengin

Seri katil Özkan Zengin’in lakabı ‘Kuyucu Katildir. Hedefi genelde eşcinseller oldu. Onlarla samimiyet kurup, boş bir alana götürüp öldürüyor, sonra da cesetlerini bir kuyuya atıyordu. 2008 yılında İstanbul’da iki ayda 4 kişiyi öldürdü.

 

David Berkowitz – 1 Haziran 1953 – …….

David Berkowitz

New York’ta başlayan sekiz silahlı saldırıyı kabul eden Amerikalı bir seri katildir. 1 Haziran 1953’te Brooklyn’de,(New York) doğdu. Temmuz 1977’ye kadar altı kişiyi öldürdü ve yedi kişiyi de yaraladı. Öldürme çılgınlığı adı altında New Yorkluları terörize etti ve dünya çapında ün kazandı. 10 Ağustos 1977’de tutuklandı ve sekiz silahlı saldırıyla suçlandı, hepsini itiraf etti. 17 yaşında asker alınmış ve Birleşik Devletler Ordusunda görev yapmıştı. İşlediği suçlarla övünüyor ve polisle alay ediyordu. 1970’lerden itibaren suça karışmaya başladığı ve birçok faili meçhul olayın faili olduğu tahmin ediliyor.

Susan Atkins –  7 Mayıs 1948 – 24 Eylül 2009

Susan Atkins

Amerikalı bir seri katildir. Manson’ın takipçileri 1969 yazında beş haftalık bir süre içinde Kaliforniya’da dört yerde dokuz cinayet işledi. Atkins, bu cinayetlerin sekizinde yer aldığı için suçlu bulundu ve 1970 yılında ölüm cezasına çarptırıldı. Ölüm cezası daha sonra Kaliforniya Yüksek Mahkemesi tarafından bozularak ömür boyu hapse çevrildi. Hapisteyken iki kez evlendi. İkinci evliliğini Harvard Hukuk mezunu bir erkek ile yaptı. Atkins, 24 Eylül 2009’da cezaevindeyken doğal yollardan öldüğü tarihe kadar hapiste tutuldu. Ölümü sırasında, California’nın en uzun süre görev yapan kadın mahkûmuydu,

 

Richard Muñoz Ramirez – 17 Temmuz 1954 – …….

Richard Ramirez, seri cinayetlerine başladığında 24 yaşındaydı ve sonradan psikopatlaşan bir kati olarak bilindi.  

29 Şubat 1960 günü Teksas’ta doğdu. ABD’nin California eyaletinde 1984’ten 1985’e kadar 13 kişiyi öldürdü. İlk cinayetini 10 Nisan 1984’te San Francisco’nun Tenderloin bölgesinde işledi. Yaşadığı otelin bodrum katında, 9 yaşındaki Mei Leung’i önce dövdü, tecavüz etti ve sonra da öldürdü.  İkinci maktul 79 yaşındaki Jennie Vincow idi ve onu 28 Haziran 1984’te canice öldürdü. Cinayetlerinde yaş ayrımı yapmadı ve birçok kişiyi öldürmeye devam etti. Amerikan medyası tarafından “Gece Avcısı” (Night Stalker) lakabı takıldı.30 Ağustos 1985’te yakalandı. Duruşma için jüri seçimi 22 Temmuz 1988’de başladı. Dava sırasında mektup yazıp ziyaretine gelen hayran kitlesi oluştu. 3 Ekim 1996’da Kaliforniya’daki San Quentin Eyalet Hapishanesinde bir hayranı ile evlendi ancak daha sonra boşandı.. 20 Eylül 1989’da hakkındaki tüm suçlamalardan hüküm giydi; on üç cinayet, beş cinayet teşebbüsü, on bir cinsel saldırı ve on dört hırsızlıktan mahkum oldu. Ramirez’in on dokuz ölüm cezasını onaylayan yargıç, eylemlerinin “herhangi bir insan anlayışının ötesinde zulüm, iğrençlik ve ahlaksızlık” sergilediğini belirtti. Cinayetlerinde, tabanca, bıçak, pala, lastik demir ve çekiç gibi çok çeşitli silahlar kullandı. Satanist olduğunu iddia etti ve hiçbir pişmanlık belirtisi göstermedi. Temyiz itirazları reddedildi. San Quentin Cezaevinde, 1989 yılından beri idam cezasının infaz edilmesini beklerken 7 Haziran 2013 günü California’da hapishanede öldü. Suç ortağı olduğu düşünülen kişi hakkında yeterli kanıt bulunamadı.

 

Dennis Andrew Nilsen – 23 Kasım 1945 – 12 Mayıs 2018

Maceracı bir çocukluk yaşadı ve eğitiminde ortalamanın üzerinde notlar aldı. Tarih ve sanata ilgi gösterdi. 1978 ile 1983 yılları arasında Londra’da en az on iki genç erkek ve çocuğu öldüren İskoç asıllı bir seri katil ve nekrofili idi. Kurbanlarını kandırması ve boğarak öldürmesi ile tanındı.

Daily Mirror Gazetesi, 12 Şubat 1983 tarihli sayısında Nilsen’in son kurbanı Stephen Sinclair ile ilgili bir haber yaptı

 İlk kurbanı olan 14 yaşındaki Stephen Holmes’u 30 Aralık 1978’de öldürdü. Cinayetlerini, çeşitli tekliflerle kandırarak ikamet ettiği Londra’daki ikamet adresine getirdiği kişileri öldürerek işledi. Her cinayetin ardından, kurbanlarını yıkıyor, giydiriyor, süslüyor ve sonunda ateşle yakıp, küllerini lavabodan yok ediyordu. 1978 ile 1983 arasında, on iki erkek ve çocuğu öldürdüğü ve yedi kişiyi öldürmeye teşebbüs ettiği bilinmektedir. Kendisi yaklaşık on altı kişiyi öldürdüğünü itiraf etti. Old Bailey’de altı cinayet ve iki cinayete teşebbüsten hüküm giyen Nilsen, 4 Kasım 1983’te ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Yargılama sırasında Nilsen, kurbanlarından bazılarının çıplak bedenlerine bakarken mastürbasyon yaptığını ve altı kurbanının bedeniyle cinsel ilişkiye girdiğini de itiraf etti. Sonraki yıllarda Nilsen, Full Sutton yüksek güvenlikli hapishaneye kapatıldı. Temyiz başvuruları reddedildi. Kuzey Londra’nın Muswell Hill semtinde işlediği için Muswell Hill Katili olarak tanındı. 12 Mayıs 2018’de York Hastanesinde tedavi görürken öldü. Hakkında, “How to Make a Serial Killer: The Twisted Development of Innocent Children” isimli kitap yazıldı; “Öldürmek için doğmuş” ve “Nilsen Dosyaları” isimli televizyon dizileri ile “Cinayet İçin Geri Sayım” isimli film çekildi. Ayrıca, “Memories of a Murderer: The Nilsen Tapes” adlı belgesel yayınlandı.

 

John Christie- 8 Nisan 1899-15 Temmuz 1953

İngiliz seri katil ve nekrofildir. Karısı Ethel de dahil olmak üzere en az sekiz kişiyi Londra, Notting Hill, Rillington Place’deki dairesinde boğarak öldürdü. Cinayetlerini 1943 ile 1953 arasında, kendi evinde ve boğarak işledi, bazılarına baygın haldeyken tecavüz etti. Yakalandığında, polis sorgusunun ardından iki kurbanın kalıntıları evin bahçesinde bulundu. Karısının cesedi ise evin döşeme tahtalarının altında bulundu. Tutuklandı ve karısını öldürmekten suçlu bulundu, ölüm cezasına çarptırıldı ve ardından 15 Temmuz 1953 tarihinde 54 yaşında iken idam edildi. En az 8 cinayet işlediği düşünülen seri katille ilgili birçok inceleme ve araştırma yapıldı, kitaplar yazıldı.

 

Billy Milligan -14 Şubat 1955 -12 Aralık 2014

Kampüs Tecavüzcüsü olarak da bilinen William Stanley Milligan, 1970’lerin sonlarında Ohio’da kamuoyuna açık bir davaya konu olan ünü bir Amerikalı seri katildir. Silahlı soygun da dahil olmak üzere birçok suç işledikten sonra, Ohio Eyalet Üniversitesi kampüsündeki üç tecavüz suçlamasıyla, 1975 yılında tutuklandı. Savunmasını hazırlarken, psikologlar Milligan’a çoklu kişilik bozukluğu teşhisi koydu, hastalığı daha sonra dissosiyatif kimlik bozukluğu olarak yeniden tanımlandı. Avukatları, onun akıl hastası olduğunu savundu ve suçları bilinçsizce işlediğini iddia etti. Akıl hastanesine sevk edildi ve tedavi gördü. Çoklu kişilik bozukluğu teşhisi konan ve böyle bir savunma yapan ilk kişi oldu. 12 Aralık 2014’te Ohio, Columbus’taki bir huzurevinde, 59 yaşında iken kanserden öldü. Hayat hikayesi, Daniel Keyes’in ödüllü romanı The Minds of Billy Milligan tarafından popülerleştirildi. Hakkında bazı dizi ve filmler çekildi.

 

Elizabeth Bathory- 7 Ağustos 1560 – Ağustos 1614

Macar seri katil Elizabeth Bathory, 1560 yılında doğdu ve çocukluğunu Ecsed Şatosu’nda geçirdi. Kocası öldükten sonra büyücülükle uğraşmaya başladı. 40 yaşında sonra çirkin olduğunu düşünmeye başladı, gençliğini ve güzelliğini genç kızların kanlarından aldığını zannederek kızların kanlarıyla bir küvete doldurup “kan banyosu” yaptı. 612 bakire kızı kaçırtıp, bu kızlara tepesinden asılı bir kafeste işkence çektirdi. Kafesten akan kanlarla duş aldı. Hücreye kapatıldı ve 1614 yılında hücresinde ölü olarak bulundu. Bram Stoker’in Dracula isimli romanına esin kaynağı oldu. Tarihin en kötü şöhretli kadınları listesinde ilk sıralarda yer aldı.

 

Stephen Craig Paddock-  9 Nisan 1953 – 1 Ekim 2017

Amerikalı suikastçı ve seri katildir. Iowa’daki Clinton’da doğdu. Arizona’nın Tucson şehrinde ve Los Angeles’ın Sun Valley şehrinde büyüdü. Nevada Mesquite’da yaşamını sürdürmekte olan emekli bir muhasebeciydi. Babası Benjamin Hoskins Paddock banka soyguncusuydu. 1 Ekim 2017’de Nevada, Las Vegas Strip’teki bir country müzik festivalindeki konserde Mandalay Körfezi yakınında bulunan bir otelin odasındaki pencereden silahla konser alanını tarayarak 58 kişiyi öldürdü ve 489 kişiyi yaraladı. Polis tarafından yeri tespit edildikten sonra silahla kendisini vurarak intihar etti. 64 yaşındaydı.

 

Peter Sutcliffe – 2 Haziran 1946 – 13 Kasım 2020

“Yorkshire Ripper” olarak da bilinen İngiliz seri katildir. 13 kadını öldürmekten ve 7 kişiyi de öldürmeye teşebbüs etmekten suçlu bulundu.

 

Ali Kaya  – Bebek Yüzlü Katil

Ali Kaya, 17 yaşında hapse girdi, 1997 yılında 19 yaşındayken cezaevinden çıktı. İlk cinayetini 1997 yılında işledi. Amcası Celal Kaya’yı öldürdükten sonra 5 yıl hapis yattı. Aynı yıl cinayetlerine başladı. Cezaevinden çıktığında, annesine tecavüz eden Zeynel Abidin Gümüş’ü öldürdü. İşlediği bu cinayetin ardından akli dengesinin yerinde olmadığına dair rapor aldı. Daha sonra da kapalı yerlerde duramayacağına dair bir rapor alarak hastaneden çıktı. Alanya’da beş kişinin daha ölümüne sebep oldu. Kişilik bozukluğu sebebiyle tekrar hastaneye yatırıldı. 13 Mart 2000 gecesi, oda arkadaşı, “İzmir Canavarı” lakaplı tecavüzcü ve çocuk katili Ayhan Kartal’ı öldürdü. Bu suçtan sonra “Bebek Yüzlü Katil” olarak anıldı. 2001 yılında tutuklanarak Şanlıurfa Cezaevi’ne konuldu. Yarı Açık Cezaevi’ne sevk edildikten sonra, 2003 yılında cezaevinden firar etti. buradan da kaçmayı başardı, 2004’te ise Alanya’da yakalandı. 5 Ocak 2014’te hapishaneden ikinci kez kaçtı, Gaziantep Hapishanesi’nden ziyaretçi kalabalığından faydalanarak kaçtığı anlaşıldı. Yokluğu akşam saatlerinde mahkûmların kontrolü sırasında fark edildi. Jandarma ekiplerince şiddetli bir çatışmanın ardından tekrar yakalandı. 10 cinayetten sorumlu tutuldu.

 

Süleyman Aktaş (Çivici Katil)

Denizli’deki Türkiye Elektrik Kurumu Müessese Müdürlüğü’nde hat işçisi olarak görev yapan Süleyman Aktaş, 31 bin 500 volt elektrik akımına kapılıp ağır yaralandı. Bu olayın ardından beyninde hasar meydana gelen Aktaş, halüsinasyonlar görmeye başladı. Antalya’da Nuri Keskin adında bir başkomiseri öldürdü ve tutuklanarak Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’ne sevk edildi. Beş yıla yakın tedavi gördükten sonra taburcu oldu ve memleketi olan Denizli’nin Çambaşı Köyü’ne döndü. 1994 yılında dört komşusunu boğarak öldürdü ve kafalarına çivi çaktı. İfadesinde “Çivi görünce dayanamıyorum, insanların kafasına çakmak istiyorum.” diyen Aktaş, halk arasında “Çivici Katil” olarak anılmaya başlandı. Tekrar akıl hastanesine sevk edilen ancak buradan da kaçmayı başaran Aktaş, yakalandıktan sonra bu kez de koğuş arkadaşı Ömer Yılmaz’ı taşla yaraladı.

 

Adnan Çolak (Artvin Canavarı – Baltalı Katil  – 5 Eylül 1967 -….

1992-1995 yılları arasında Artvin ve çevresinde 11 kişiyi öldüren Adnan Çolak, kendine kurban olarak 65-95 yaş arası kişileri seçmişti. Kadın kurbanlarından 6’sına tecavüz eden Çolak, insanları baltayla öldürdüğü için “Baltalı Katil” ve “Artvin Canavarı” olarak anılmaya başlandı. Yaralı olarak kurtulan birinin ifadesi sayesinde yakalanan Çolak, işlediği cinayetlerle ilgili “Yaşlı insanları öldürüyorsam da bunlar zaten zamanlarını doldurmuşlar. Onlar bizim yerimize fazladan yaşıyorlar. Belki de bizim kısmetimizi yiyorlar. Hem kendimi tatmin ediyordum, hem de onları öldürerek toplumu rahatlatıyordum.” dedi. 112 yıl hapis cezasına çarptırılan Çolak, “Rahşan Affı” ile 2005 yılında serbest bırakıldı.

 

Seyit Ahmet Demirci (Mobilyacı Katil)

1998 yılında İstanbul’da üç mobilyacıyı öldüren Seyit Ahmet Demirci, kurbanlarını rastgele seçerek öldürdüğünü söyledi. Esenler ve Bağcılar’da hiç tanımadığı mobilyacıları seçip dükkanlarının bodrum katında kafalarına kurşun sıkan Demirci’nin 11 yaşında bir çocukken yaşlı bir mobilyacı tarafından tecavüze uğradığı, eğer yakalanmasaydı cinayetleri tecavüz edildiği yaş olan 11’e tamamlayacağı ortaya çıktı. Aynı kişi Demirci’nin bir arkadaşına daha tecavüz etmiş ve Demirci de buna şahit olmuştu. Arkadaşı ile bu olayı sonsuza dek unutmaya karar veren Demirci, arkadaşının intiharı ile birlikte cinayet işlemeye başladı. Dava sonunda üç kez idama mahkum edildi.

 

Hamdi Kayapınar (İnsan Avcısı) – 1979 – …

Hamdi Kayapınar, 1998-2001 yılları arasında Kayseri’de 7 kişiyi öldürdü, 4 kişiyi de öldürmeye teşebbüs etti. Kayapınar’ın kurbanlarından ilki 14 yaşındaki kardeşiydi. Polise verdiği ifadede, toplum tarafından dışlandığı için insanlara karşı kin beslediğini ve öldürdüğü kişileri “av” kendisini ise “avcı” olarak gördüğünü söyledi. 2002 yılında müebbet hapis cezasına çarptırıldı ve en son Ankara Yarı Açık Cezaevi’ne nakledildi. İlk cinayetini 22 yaşındayken kardeşini boğarak gerçekleştirdi. Mart 1998-Şubat 2001 yılları arasında Kayseri’de 6 kişiyi daha öldürdü. Seyit Ahmet Demirci  ile girdiği iddia üzerine insan öldürmeye başladığını iddia etti.

 

Orhan Aksoy

Toplam üç ay sekiz günlük sürede işlediği 5 cinayetin ardından cesetleri kolileyerek boş alanlara ya da inşaatlara bırakması nedeniyle kolici katil lakabıyla tanınan Türk seri katildir. İlk kurbanı olan Mehmet Yeşilyayla ev arkadaşıydı. İple boğduktan sonra çıplak ve cansız bedenini küvete koyarak saatlerce sohbet ettiği iddia edilmiştir. Depremden sonra işleri bozulunca ailesini Romanya’ya göndererek cinayetlerine devam etti, 5 kişiyi naylon iple boğarak öldürdükten sonra cesetlerini kolilere yerleştirerek farklı yerlere attı. Romanya’da yaşarken 17 Ağustos depreminin ardından Türkiye’ye geri dönen Orhan Aksoy’un ilk kurbanları birlikte yaşadığı ev arkadaşlarıydı. Bu sebeple adı “Kolici Katil” olarak anılmaya başlandı. Çıkarıldığı mahkemede kolundaki saati hakime fırlatan ve taşkınlık çıkaran Aksoy, 2004 yılında 5 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

 

Donald Henry Gaskins – 13 Mart 1933 – 6 Eylül 1991

80-90 kişiyi önce işkence yaparak, sonra da sakat bırakarak öldürdüğünü söyledi. Bıçaklama, vurma ve zehirleme yöntemlerini kullandı. 1969’da Güney Amerika’nın sahil yollarındaki otostopçuları öldürmeye başladı.  İlk teyit edilen kurbanları, ölümüne dövdüğü kendi yeğeni Janice Kirby (15 yaşında) ve arkadaşı Patricia Ann Alsbrook (17 yaşında) idi. 1970 ile 1975 arasında on üç kişiyi öldürdüğü doğrulandı. 14 Kasım 1975’te, tutuklandı, 24 Mayıs 1976’da cinayet suçlamasıyla yargılandı ve 28 Mayıs’ta suçlu bulunarak ölüm cezasına çarptırıldı. Ancak cezası ömür boyu müebbet cezasın çevrildi. Daha sonra hapishanede yeniden cinayet işledi. Dokuz kişiyi öldürmekten dokuz ömür boyu hapis cezası aldı. 6 Eylül 1991’de elektrikli sandalyede bileklerini keserek intihar etmeye çalıştıktan sonra idam edildi. Son sözleri, “Avukatlarımın benim yerime konuşmasına izin vereceğim. Ben gitmeye hazırım.” oldu.

 

Karındeşen Jack(Jack the Ripper) – 1888- ….

1888 yılında Londra’daki Whitechapel semti ve çevresindeki çoğunlukla fakir bölgelerde faal olduğuna inanılan kimliği tespit edilememiş bir seri katile verilen genel isimdir. Genellikle hayat kadınlarını hedef alarak önce boğazladı sonra boğazını kulaklarına kadar kesti. Kurbanları genelde karnı ve cinsel organları, bazı organları çalınmış, bazen de burun veya kulakları kesilmiş şekilde dizleri karınlarına çekilmiş ve bacakları açık bir şekilde ölü olarak bırakıyordu. ‘Karındeşen Jack’ (Jack the Ripper) olarak bilinen seri katilin gerçek kimliğinin 135 yıl sonra tespit edildiği ileri sürüldü. O dönemde seri cinayetlerle ilgili başlatılan soruşturmada görev almış bir polis memurunun torununun torunu olan Sarah Bax Horton, ‘Karındeşen Jack’in Hyam Hyams isimli bir erkek olduğunu iddia etti. 

 

Edmund Kemper – 18 Aralık 1948 – ….. 

Seri katil, yamyam, tecavüzcü ve nekrofildir. Babaannesi, babası ve annesi de dahil olmak üzere on kişiyi öldürdü. Psikiyatristleri rehabilite edildiğine ikna ettikten sonra 21 yaşında serbest bırakıldı. 2,06 metrelik boyu ve yüksek IQ‘su (145) ile tanındı. Çoğu kadın olmak üzere üniversite öğrencilerini başlarını keserek ve parçalayarak öldürdü. 24 Nisan 1973’te tutuklandı. İşlediği suçlar için ölüm cezası verildi ancak yasa değişikliği nedeniyle cezası sekiz kere ömür boyu hapis cezasına çevrildi.  Birçok kitaba ve filme konu oldu. Halen cezaevindedir. 

 

Durmuş Anuçin – İddiacı Katil 

5 kişiyi öldürdüğü 4 kişiyi gasp ettiği, 1 kişiye tecavüz ettiği ve yağma suçuna karıştığı iddiasıyla 2002 yılında yakalandı ve yargılanmaya başlandı. Verdiği ifadelerde öldürmeye seri katil Ahmet Demirci ile girdiği iddia üzerine başladığını ve bu iddiayı kazandığını söyledi. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 2002 yılından itibaren tutuklu olarak yargılanan Durmuş Anuçin’in Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 102. maddesi kapsamında, kesinleşmiş cezasının olmadığı gerekçesiyle tahliye edilme talebini 2011 yılında reddetti.  Hakkında düzenlenen iddianamede, Anuçin’in eylemlerinin bir kısmını para, bir kısmını da zevk için gerçekleştirdiği savunularak, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve yönetmek, 4 kez gasp, 4 kez oto hırsızlığı yapmak, 3 kişiyi kaçırmak, 5 kez silahlı tehdit ve sahte ehliyet kullanmak suçlarından 5 kez müebbet ağır hapis cezası ve 109 ile 210 yıl arasında ağır hapis cezasına çarptırılması istendi. Anuçin, davanın ilk duruşmasında Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu’nu öldürdüğünü de iddia etti.

 

William Bonin -8 Ocak 1947 – 23 Şubat 1996 

Genellikle işlediği cinayetlere ait cesetler  Kaliforniya’daki  otoyolun yanında bulunduğu içi “Otoyol Katili” olarak tanındı. Kurbanlarının yaşları çoğunlukla 12 ile 18 arasındadır. Zevk için erkeklere tecavüz edip öldürmüştür.  Öldürme tekniği cinsel saldırılar ve işkencedir. 5 Ocak 1982’de, 10 genç erkeğe tecavüz etmek ve öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildi. Hiçbir pişmanlık belirtisi göstermedi. 21 kişiyi öldürdüğü tahmin edilmekte olan Bonin, 23 Şubat 1996’da Kaliforniya’da zehirli iğne ile infaz edildi.

 

Ayhan Kartal – 1966 – 13 Mart 2000

Tecavüzcü ve çocuk katilidir. İlk suçunu, 1985’te 13 yaşındaki bir çocuğa tecavüz edip öldürmesi ile işledi. Bir yıl akıl hastanesinde yatıp çıktıktan sonra cinayetlerine devam etti. 1989’da 9 yaşındaki bir çocuğa tecavüz ettikten sonra öldürdü ve tekrardan akıl hastanesine yatırıldı.

 

H. Holmes Aileen

Chicago Canavarı olarak da bilinmektedir. Kurbanlarının çoğunu, “Cinayet Kalesi” olarak adlandırılan özel inşa edilmiş bir evde öldürdü. Suç ortağını öldürmekten, 7 Mayıs 1896’da idam cezası infaz edildi. Ölmeden önce 27 cinayeti itiraf etti ancak inandırıcı bulunmadı.  200 kişiyi öldürdüğü yönünde söylentiler de bulunmaktadır. 

 

Andrei Cikatilo -16 Ekim 1936 – 14 Şubat 1994

Ukrayna doğumlu Sovyet seri katildir. 1978-1990 yılları arasında kesinleşen 53 cinayet işledi. Cinayetlerinin yanı sıra 50’den fazla kadın ve çocuğu vahşice doğrayıp kanını içti, dillerini ve  mahrem yerlerini  kesip yemesiyle akıllarda kaldı.  20 Kasım 1990’da, son cinayetten iki hafta sonra tutuklandı. 14 Şubat 1994’te kafasına kurşun sıkılarak infaz edildi. 

 

Alexander Pichushkin – 9 Nisan 1974 – …

Rus seri katildir. 49 kişinin cinayetinden sorumlu tutulmaktadır.  İlk cinayetini 27 Temmuz 1992’de 18 yaşındayken işledi. Kurbanlarının kafalarını çekiçle vurarak yarıyor, açılan yarıktan kafalarına vodka şişesi sokuyordu. Başlangıçta bir satranç tahtasındaki kare sayısını tamamlamak için 64 kişiyi öldürmek istediğini söyledi. Daha sonra ifadesini değiştirerek süresiz olarak öldürmeye devam edebileceğini açıkladı. 16 Haziran 2006’da tutuklandı ve 24 Ekim 2007’de 49 cinayet ve 3 cinayete teşebbüsten suçlu bulunarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Duruşmaları sırasında, cam bir kafese yerleştirildi.

 

Luis Garavito – 25 Ocak 1957 – …

Kolombiyalı tecavüzcü ve çocuk seri katilidir. 25 Ocak 1957 tarihinde Kolombiya’nın Génova, Quindío şehrinde doğdu. 1999 yılında 172 genç erkeğe tecavüz ve işkence ettikten sonra öldürdüğünü itiraf etti. Yoksul çocuklar veya sokak çocukları hedef aldı.  Yaşları 8 ila 16 arasında değişen çocukları hediyeler ve para ile kandırıyordu. Cezaevinde iken çizdiği haritalar üzerinde belirttiği yerlerde bulunan iskeletler nedeniyle kurban sayısının 300’ün üzerinde olabileceği değerlendirildi. Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde mağdurların uzun süren işkencelere maruz kaldığı anlaşıldı. Dünya’nın en büyük seri katili, olarak tarif edildi.  Yargılama sonucunda toplam 1.853 yıl hapse mahkûm edildi.

 

Tsutomu Miyazaki – 21 Ağustos 1962 – 17 Haziran 2008

Japon seri katil , yamyam , çocuk tecavüzcüsü,  çocuk katili ve nekrofilidir. Hedefinde 4-7 yaş arası kızlar bulunuyordu. Küçük kızları kaçırıp öldürdükten sonra cesetleri ile cinsel ilişkiye girdi. Bir kurbanının elini yiyip kanını içti. Öldürdüğü insanların vücut parçalarını cinayeti anlatan kartpostal yaparak ailelerine gönderdi. Japon medyası tarafından Otaku Katili” olarak adlandırıldı.  1989’da Hachiōji’de tutuklandı, 1997’de ölüme mahkum edildi ve 2008’de asılarak idam edildi. 

Edward Theodore Gein – 27 Ağustos 1906 – 26 Temmuz 1984 

Amerikalı seri katil ve ceset hırsızıdır. Kadın derisinin kendisini kadınsı gösterdiğine inanarak, mezarlardan kadın cesedi çıkarıp derilerini yüzdü. Annesinin defnedildiği mezarlığı ziyaret ederken değişimi başladı. 1954 yılından itibaren cinayet işlemeye başladı. Kurbanlarını annesinin öldüğü yaştaki kadınlardan seçti. Deri işlemesinde profesyonelleşerek meme uçlarından kemer, kafatasından bardak ve bunlara benzer süs eşyaları yapmaya başladı. Plainfield Kasabı olarak anıldı. 1957’de psikolog ve psikiyatristler, onun bir şizofren ve cinsel psikopat olduğunu tespit etti ve yargılamaya ehliyetli görülmedi, akıl hastanesine sevk edildi. 

 

Aileen Wuornos – 29 Şubat 1956 – 9 Ekim 2002 

ABDnin en ünlü kadın seri katillerindendir. Cinsel ilişkiye girdiği bazı kişileri öldürüp cesetlerini ormanda saklamıştır. Bilinen 7 cinayeti vardır. 9 Ekim 2002 Çarşamba günü gerçekleşen idamdan önce “Yaptığım her şeyin altında korkunç bir öfke yatıyor. İdam edilmem gerek çünkü eğer hapisten çıkacak olursam yine cinayet işlerim.” diyerek suçunu itiraf etti. Hayatı filmler ve belgesellere konu oldu.

 

Ahmad Suradji  – 10 Ocak 1949- 10 Temmuz 2008

Endonezyalı seri katildir. 1986 ile 1997 yılları arasında 42 kadını öldürdüğünü itiraf etti. Cesetlerle ritüeller yaptı. Ritüelinin bir parçası olarak kurbanlarını bellerine kadar gömerdi ve yüzlerini kendi evinde döndürürdü. Bunun ona daha fazla güç vereceğine inanıyordu. Polise verdiği ifadede, babasının hayaletinin kendisini, mistik bir şifacı olabilmek için 70 ölü genç kadının tükürüğünü içmeye yönlendirdiği bir rüya gördüğünü söylemişti. Dava, 11 Aralık 1997’de başladı,  27 Nisan 1998’de mahkeme kararı açıklandı ve 2008’de idam edildi. Suradji’nin karısı Tumini cinayetlere yardım etmekten ölüm cezasına çarptırıldı, ancak cezası sonra ömür boyu hapse çevrildi.

 

Charles Edmund Cullen -22 Şubat 1960 – ……..

Amerikalı seri katildir.  New Jersey’de 16 yıllık hemşirelik kariyeri boyunca 40 hastayı öldürdüğünü itiraf etti. 1984’ten 2003 yılına kadar 40 yaşlı hastayı reçetesiz ilaçlarla zehirledi.  12 Aralık 2003’te bir restoranda tutuklandı, 2004’te cinayetten suçlu bulundu. 2 Mart 2006’da on bir defa ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Toplamda 18 cinayetten hüküm giydi. Halen hapistedir. Uzmanlar, Cullen’ın 400 ölümden nihai olarak sorumlu olabileceğini tahmin ediyor.

 

Patrick Wayne Kearney – 24 Eylül 1939 – ……….

Amerikalı seri katil , tecavüzcü, yamyam ve nekrofildir. Çöp Poşeti Katili veya Otostopçu Katil olarak da bilinir. 32 homoseksüel erkeği öldürdüğünü itiraf etmiştir. Genç erkek otostopçuları veya gay barlardan genç erkekleri alır ve öldürürdü. Kurbanlarının cesetlerini Kaliforniya otobanında çöp poşetine sararak atmıştır. 1 Temmuz 1977’de yakalandığında, 1962 baharında ilk cinayetini işlediğini itiraf etti. 21 kez müebbet hapse mahkum oldu. Halen hapistedir. 

Dennis Rader – 9 Mart 1945 – ………

BTK Strangler olarak da tanınan Amerikalı seri katildir. Rader kendine BTK adını verdi (bind, torture, kill – bağla, işkence et, öldür) 1974-1991 yılları arasında, Kansas şehir merkezi bölgesinde on kişiyi öldürdü. Polise ve gazetelere cinayetlerin ayrıntılarını açıklayan alaycı mektuplar gönderdi. 2005’te tutuklandı ve suçlamaları kabul etti. Kansas’taki El Dorado Cezaevi’nde on müebbet hapis cezası infaz edilmektedir.

John George Haigh – 24 Temmuz 1909 – 10 Ağustos 1949

İngiliz seri katildir. Asit Banyosu Katili olarak bilinir. 9 kişiyi öldürdüğü söylense de 6 kişinin cinayetinden suçlu bulundu. Öldürdüğü kurbanlarının bedenlerini sülfürik asit içinde eritip, mallarını sahte belgelerle sattı.  Kurbanlarının kanını içtiğini iddia ederek delirdiğini iddia etti ancak jüriyi kendisine inandıramadı.  Ölüm cezasına mahkum oldu ev 10 Ağustos 1949’ta asılarak idam edildi. Bir televizyon dizisine konu oldu.

Tommy Lynn Sells – 28 Haziran 1964 – 3 Nisan 2014

Amerikalı seri katildir. 1885-1999 yılları arasında 70 kişiyi öldürdüğünü açıkladı. 22 cinayet doğrulandı. Hapse ilk kez 16 yaşında girdi. 10 yaşındaki bir kızın odasına zorla girerek  onu bıçaklayıp ölüme tek ettikten sonra yakalandı. Ölüm cezası aldı ve  3 Nisan 2014’da infaz edildi.

 

Paul John Knowles – 17 Nisan 1946 – 18 Aralık 1974

Amerikalı seri katildir. Casanova katili olarak da bilinmektedir. Islahevlerinde büyümüş, 20 kişiyi öldürmüş ancak kendisi 35 kişiyi öldürdüğünü iddia etmiştir. En bilinen kurbanı 65 yaşında boğularak öldürdüğü yaşlı bir insandı. 

 

Joseph Roy Metheny (2 Mart 1953 – 5 Ağustos 2017)

Baltimore, Maryland bölgesinden Amerikalı bir seri katil ve tecavüzcüydü. Kendisini seri katil ilan etmesine ve 13 kişiyi öldürdüğünü iddia etmesine rağmen, iki cinayetten mahkum oldu. Ölüm cezası daha sonra müebbet hapis cezasına çevrildi. Yeterli kanıt bulunamadığı için diğer cinayetlerden hüküm giymedi. 1997 yılında maktullerden Kemper’in davasında yargılandı ve adam kaçırma ve cinsel saldırıya teşebbüsten 50 yıl hapis cezasına çarptırıldı ancak cinayete teşebbüsten beraat etti. Spicer’ı öldürmek suçundan 1998 yılında ölüm cezasına çarptırıldı. Cezanın verildiği duruşmada, cinayetleri, hoşlandığı için işlediğini ve sarhoş olduğunu iddia ederek itiraflarda bulundu. Kurbanlarını doğradıktan sonra yol kenarındaki bir barbekü standında müşterilere servis yaptığını söyledi ama bu iddia doğrulanamadı. Avukatları, onun çocukken ihmal edildiğini, babasının bir alkolik olduğunu ve altı yaşındayken bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini, annesinin de ev dışında çift vardiya çalışırken altı çocuğunu ihmal ettiğini açıkladılar. 5 Ağustos 2017 tarihinde cezaevinde iken öldü.

Men-i İrtikap Kanunnamesi

0

Men-i İrtikap Kanunnamesi, rüşvetle mücadele etmek üzere 3 Şubat 1855 (15 Cemaziyelevvel 1271) tarihinde kabul edilmiştir. “Men-i irtikâba dâir cezanâme lâyihası”, Takvîm-i Vekâyi‘de yayınlanarak 23 Şubat 1855 (5 Cemaziyelâhır 1271) tarihli iradeyle yürürlüğe girmiştir

Kanûnnâme le rüşvet alan, veren ve aracılık eden kamu görevlilerine caydırıcı cezalar getirilmiş, memuriyetten çıkarılma ve hapis ya da sürgün cezaları öngörülmüştür. Kanun ayrıca, memurların yargılanma yerleri ve usulleri hususunda hükümlere yer vermesidir. 

Fasl-ı Rüşvet başlığı altında, rüşvet suçlarının çeşitli türleri ve cezaları belirtilmiştir. 1855 tarihli kanunnamede yer alan hediye konusundaki hükümler, 1850 tarihli hediye nizamnamesi ve 1851 tarihli Kanun-ı Cedid’teki hükümleri teyit etmiştir. Suça ikinci kez karışan kişilere daha ağır cezalar öngörülmüştür; bu cezalar arasında sürgün ve ağır hapis cezaları bulunmaktadır. Rüşvet alıp vermeye yönelik yapılan her türlü anlaşma hem yasaktır hem de rüşvet suçu ile aynı kategoridedir. 

MEN’-İ IRTİKAB KANUNNAMESİ ESBAB-İ MUCİBE LAYİHASI (GEREKÇE)

Velinimet-i iri minnetimizi„ nimet-i cihan Padişahımız efendimiz hazretlerinin mebde-i selamet ve saadetimiz olan cülûs-ı feyz-me’nûs-i hümayunlarından beri, ihya-yı din ve devlet ve İbka-yı mülk ve millet içün, nice himmet-bülend pek çok semerât-ı hayriyesi âlemin meşhuru olmuştur. Mülk ve milletin intizam halinin derece-i kemale îsâli çin matlub-i âli-i hazret-i şehinşahi olan neticenin husulü emrinde, mesâi-i mütevaliye masruf olmuş ise de, idare-i memleketin esasi ve kaidesi olmak lazım gelen nizamat ki ahkâmı daimiyyü’l-cereyan olan evamir-i seniyye-i padişahidir, devam ve tamami-i icrasında zuhur eden kusurlar buna mani ve hail olmuştur. Bu dahi esbab-i mütennevieden neş’et edip başlıcaları nizamat-ı mevzuanın icra ve muhafazasına memur olanların menâfı-i mahsusları galebe ederek ihlaline muktedir olmaları veyahut nizamat-ı mevzuanın tamami-i cerayanı içûn mevkufunaleyhi olmak lazım gelen esbab-ı müteselsilenin mefkud bulunması kaziyeleridir.

Birincisi ki menâfı-i mahsusa maddesidir. Bunun tefsiri irtikâb ve İrtişa olup her nizami ihlal ve iler emri işkâl eden dahi budur. Onun içün bu kere te’kid-i nizamat İrade-i hikmet ifadesiyle şerefsudur buyurulan hatt-, humayun-ı Hazret-i Padişahide bu emr-i mekruhun kamilen ve tamamen def ve İmhasına bakılması hususu mahz-ı keramet olan sair mevadda takdim ile emr ü ferman buyurulmuştur. Bunun mazarrat ve memnuiyeti şer’an ve aklen sabit olmakla ve şimdiye kadar bunun üzerine kitaplar kadar şeyleri yazılmış ve pek çok şeyler söylenmiş olmasiyle burada ne yazılsa ve söylense yazılmış ve söylenmiş şeyleri tekrar etmek ve malumu tarif eylemek olacağı bi iştibahtır. İmdi illet matlum ve mühlik olduğu meczum olduğundan şimdi lazım olan şey devasını aramak ve onunda tesirini bulmak kaziyesidir. Bir de İrtişa maddesi şimdi men’ olunacak şey olmayıp her müslüman içûn dinen ve iler insan içûn aklen memnu ve mezmum bir madde olduğundan başka nizamat-ı mevzua-i ahire ile dahi bu memnuiyet mükerreren te’kit ve mücazat, teşdid ve eyman-ı gılâz ile teşyid olunmuş iken malum olan eseri görülemediğinden bunun esbabı aranıldığı halde, çünkü her hüsn-i harekat mükâfat ile davet olunduğu gibi her kabahat mücazat ile men’ olunabilip mükâfat ve mücazat bir kâide ve nizam üzerine mübteni olmak lazım geldiği misillu, her kaide ve nizamin devam üzere cereyanı ve kuvveti dahi ahkâmında asla istisna olmamakla hasıl olup, mesela her bir nizamın tutulmamasına sebep irtişa ve irtikâb maddesi olduğu cümle tarafından itiraf ve tasdik olunur iken men’i zamanında yapılan nizamın temel tutamaması ol nizamın kaidesi olan mücazat icra olunmamasından veyahut emr-i rüşvetin nevi ve miktarında ve mürteşi (rüşvet alan) ve râşinin (rüşset verenin) şahsında istisna olunmasından neş’et eylediği kaziyeleri olduğu anlaşılıyor. Halbuki bir nizamda edna mertebe raiyetsizlik vukuu, onu kamilen ihlale sebep olur. Ayniyle bir lokma, nakz-ı savme bâis olup bir sofra taam yemekten hiç fark olamaz. Bu cihetle her nizam cüzi ve külli ahkâmında riayet ile ve sebeb-i muhafaza-i nizamat olan men’-i irtikâb ve irtişa nizamı ise kâide-i asliyesi olan mücazatın icrası ile sabit şibr-i karar olabilir.

Rüşvet içûn yine bir niza m yapılsa bunun içûn şimdiye kadar yazılmış olan cezaların az çok teşdidinden ibaret olup, halbuki evvelkilerin noksanı mücazatının za’fında olmayıp, adem-i icrasında olduğu emr-i muhakkaktır, terasız ceza yalnız bir vaid (tehdit) derecesinde kalır ise, ol halde “Laanallahurraşi ve’l-mürteşi-Allah rüşveti alana da verene de lanet etsin” tehdidi hikmet-bedîdinden kuvvetli bir şey bulunup yazılamaz. Benabîrin men’-i sahih, rüşvet mürtekibinin emr-i mücazatında ahkâm-ı kanuniyenin tamam-i icrasından başka şeyle hasıl olamaz. Bu kaide esas-ı madde olduğu halde, irtişâya sebep veren hâlâtın dahi bulunup ortadan kaldırılması men’inin esbab-ı asliyesinden olacağı bi iştibahtır. Çünkü rüşvet iki şey için yani ya def-i mazarrat veyahut celb-i menfaat zımnında verildiğinden, bir kimse hod be hod fenalık etmeye veyahut bir faide vermeye muktedir olamadığı anlaşıldıkda, kimse kimseye bir akçe vermez. Menba-ı merhamet ve ma’delet olan zat-ı Hazret-i Şehinşahinin tesisine muvaffak buyurulduk­ları Tanzimat-ı Hayriye’den evvel can ve mal ve namusça kimsede emniyet olmadığından yani her memur-ı mütecebbir, bir adamın canına ve malına ve namusuna doğrudan doğruya suikasda muktedir olduğundan ol vakit her bir adam bu üç şeyden tehlikede gördüğünü muhafaza içûn akçeler vermeye yani canını veya ırzını ve malını satın almaya mecbur olur idi. Hamd olsun şimdi mücerred saye-i Hazret-i Şehinşahide bu şeyler içûn herkesin nâil olduğu emniyet-i kâmile, bu babda rüşvet vermenin ihtiyacını def eylemiş olduğundan, şu günde hiç bir kimsenin hiç bir kimseye bunun içûn rüşvet vermediğine katiyyen hüküm olunabilir.

Defi mazarrat içûn vukubulan emr-i irtişanın esbab-ı külliyesinin indifaıyla başluları mündefı’ olup eğerçi bir adam hakkı olduğu bir maddede memur ve hâkimin hükm-i hodkârisi mazarratından kurtulmak içûn akçe vermesi kalmış ve bu mm dahi mazarratı bedihiyattan bulunmuş ise de, evvelki hallere kıyas olunamayacağı misillû, celb-i menfaat emrinde olan irtişanın keyfiyet ve kemiyetiyle dahi muvazene olunamaz. Bu cihetle şimdi madde-i irtişada asıl at oynatılan meydan, celb-i menfaat ciheti yani şuna buna akçe vererek devletten akçe kazanmak suretidir. Bunda ise madde-i irtişanın zaten mel’uniyetinden başka devlete olan mazarratı cihetiyle iki başlı bir beladır. Bunun fesadı dahi râşi ile mürteşi beyninde olan rabıta-i maneviye-i menfaatin maddeyi mektum tutturmaya sebeb olmasıdır. Def-i mazarrat maddesinde vukubulan emr-i irtişâde bu suret olamaz idi. Mesela mukaddem bir şahs-ı mütecebbirin pençe-i kahrından canını kurtarmak içûn birisi akçe verse, selamete çıktıktan sonra mürteşisini söylemek ihtimali var idi. Halbuki mal-i devleti gasb içûn alınıp verilen rüşvette, râşi ile mürteşi şerîk-i töhmet olduklarından ile’l-ebed ketm-i râzı mucib olur. Bu yolda olan irtişanın menba ve masdarı ise, iltizamat maddesi yani bir takım varidat-ı devleti muvakkaten şuna buna satmak keyfiyetidir. Bunda ahalice ve memleketçe olan mazarrat mertebe-i bedehatte olup, ona dair bir şey söylenmeye hacet görünemez. Lâkin asıl zamanede rüşvet kapısı bu madde olduğundan ve buna nice te’viller ile anahtar uydurmak kabil idüğünden rüşvetin men’-i küllisi içûn bu kapının bütün bütün sed ve bend edilmesi elzemdir. Bu hasıl olur ise, devlet bir büyük bela ve mazarrattan kurtulmuş ve emr-i irtişanın külliyâtı mündefi olmuş olur. Ve büyük akçeler bu yolda alınıp verildiğinden, burası kapanır ise bir takım ufak tefek şeyler kalıp maslahat bu mertebeye indikde kolaylıkla ahkâm-ı kanuniyeyi icra kabil olabileceğinden ve bir iki mücazat ile göz korkacağından az vakit içinde şu madde-i kerihenin indifa-ı kâmili mümkün olabilir denilir.

Emr-i irtişaya sebep veren hâlâtın biri dahi rütbe ve memuriyet için alınıp verilen akçe keyfiyetidir. Kuru rütbenin hiç faidesi olmadığını herkes bildiğinden rütbe isteyen memuriyet tahsili içûn bir serrişte-i iddia kazanmak efkârında olup, memuriyet içûn akçe verenler dahi sadece bir sebeb-i taayyüş bulmak içûn olmayıp, verdiği akçenin bir kaç katını o dahi şundan bundan almak ümidiyle olduğu emr-i aşikârdır. Maaşı muayyen olan bir memuriyeti tahsil içûn bir adam alacağı aylığın iki üçünü peşin verse, onu çıkardıktan sonra iki üç katını almaz ise, memuriyeti niçûn tahsil etmiş olur? Bu cihetle men’-i irtişa içûn rütbeye ve memuriyete istihkakın derecâtını tayin ile bunlara neyi, akçe ile olmayıp hüsn-i hizmetle olmasının bir çaresini bulmak emr-i ehemdir. Çünki irtikâb demek yalnız nakden akçe veya zî-kıymet hediye almak manasına olan rüşvete münhasır olmayıp, her ne suretle olursa olsun, Devlet-i Âliyeye ve İbadullaha mazarratı olan bir maddeyi ligarazın yapmak dahi büyük bir irtikâbtır. Nâehil olan bir adama rütbe ve memuriyet tahsiline çalışmak elbet bir menfaat-i mahsusaya mübteni olacağından, ortada akçe bulunmaması bâdi-i i’tizar olamaz. Zira bir rüşveti men’ eseri olan mazarratı def içûn olduğundan, bu mazarrat ne ile hasıl olur ise onun imhası lazımdır. Mesela âlet-i câriha ile kati etmek ile tesmimin (zehirlemenin) hiç farkı olmayıp men’ olunan telef-i nefis maddesidir. İşte bu mütalaata mebni, Menba-i irtişâ-yı nakdi olan hâzinece iltizam-ı emval hususunun refi lâzimeden olduğu misillû, mastar-ı ırtikâb-ı manevi olan iltizam-ı eşhas usulünün dahi refi pek ziyade düşünülecektir.

Bir de halkı irtikâbdan kurtarmak içûn bir takım taayyüş kapıları açıp ve usul ve idare-i zatiyeyi yoluna koyup, herkesi geçinmek içûn bab-ı devlete düşürmekten ve yağman-giran gibi mal-i hâzineye üşürmekten kurtarmak ve ehil olarak istihdam olunan memûrîn-i devleti ihtiyacen veya ihtiyaten irtikâba sevkeden hâlâttan beri eylemek dahi bu yolda iktiza eden tedâbîr-i külliye ve asliyedendir. Şimdiki halde ehl-i İslamın bir tabakası ya doğrudan doğruya devletin memuriyetinde veyahut devlet memuriyetinde bulunanla­rın hizmetinde bulunarak geçinmeyi itiyat edinmiş ve bir kere bu yola girdiği halde, başka suretle taayyüş etmeyi hatırlarından çıkarmış olmakla, mesela devletin büyük küçük on bin memuriyeti var ise yüzbin talibi olup, bu memuriyetlere lüzumu olan on bin kişi istihdam olunsa 90 bini açıkda ve açlıkda kaldıklarından herbiri bir vasıtaya teşebbüs ile esbab-ı intiaşı tahrime mecbur olmaktadır. Memuriyetler içûn bu kadar talip yani müşteri bulunması, bazargâh-ı irtişanın bittab’ revacına bâis olduğu gibi, bunca aç ve muhtacın söz ve güzârına dahi kulak asmamak kabil olmadığından, eseri yine devletçe muzır olan şefkat-ı zaruriye ile nâehlin istihdamına mecburiyet hasıl ve çünki muhtacîn güruhundan herbirisi bu suretle müstahdemin dairesine konulsa ve o daireden çıkarılan öbür güruha dahil olarak bu devir ve teselsül ile aleddevam tebdil-i memûrîn gibi bir usul-i muzırra ile ihlal-i umûr olunmaktadır. Bunun içûn ihtida vesile-i istihdam addolunan meratib-i divaniyenin bezlden kurtarılmasıyla beraber, her rütbe istihkak-ı sahih üzerine verilir ise hizmet ve memûrîn içûn dahi müstahak ve ehliyet eshabı tedarik olunmuş olacağı cihetle bu maddenin bir kavi ve müstemir usule konulması farz derecesinde bir şeydir.

Bu halde gerek mevcut olup memuriyet bulamayanlar ve gerek rütbeye ve o tarik ile memuriyete nail olamayacaklar içûn dahi başkaca taayyüş kapıları açmak lâzımedendir. Zira her hangi sınıfdan olur ise olsun kesret üzere bikâr adam bulunması devletçe muzır bir keyfiyettir. Memuriyet ve hizmet istihkak ve ehliyete ve sadakat ve hüsn-i harekete tahsis olunduğu halde, bunları dahi kayd-ı ihtiyaç ve ihtiyattan kurtarmak içûn layıkı veçhile geçindirmek ve hüsn-i hizmet ettikçe nâil okluğu memuriyeti bila- sebep elinden gidermemek içûn emniyet verilmek lazımdır. Çünkü şimdi her memur elinde olan hizmetin yarına kalacağını bilmediğinden ve bir diğerine destres oluncaya değin pençe-i zarurete düşeceği gözü önünde olduğundan, artık ne yol ile olur ise olsun, İşsizliği zaman içûn zahire tedarik eder gibi rüşvet almaktan ve çalıp çarpmaktan geri durmadığı misillû, bulunduğu işde kiracı ve belki gündelikçi gibi hareket eylemektedir.

Ehil olarak istihdam olunan memûrîni dahi devletin verdiği vazife-i muayyene ile geçindirmek içûn yeni bir yol açılmak lazımdır. Çünki eser-i itiyad olarak bir takım masarif-i zâide halkı ya medyûn seyahut irtikâba mecbur eylemekte olup, ezcümle kesret-i etba٠ münasebetiyle herkes aldığım ve kazandığını şuna buna yedirmek halinde olduğu derkârdır. Bu hademe maddesi dahi ayniyle devletin zaruri geçindirmesini düşündüğü adamlar gibi olup mesela pek çok kimse vardır ki dâiresini taklil edüp bir suret-i mazbutaya koymak ister. Lâkin nasıl bir takrib dairesine girsin? Birtakım adamları kovsa bunların sokaklarda kalacağı mütalaasıyla nâ-çâr beslemeğe muhtaç olup mansıbda iken bir ordu kadar halkı idare eylediği misillû, ma’zûliyetinde dahi yine bir çoğunu evinde tutmaya mecbur olur. Bu şeylerin hepsine sebep, halkın medar-ı taayyüş-i aslisi olmak lazım gelen ticaret ve hiref ve sanayide olan müşkülat ile devlet hizmetinde veyahut hademe-i devletin hizmetkarlığında görülen sühûlettir. Binanaleyh halka başka tarik ile geçinmek mümkün olduğunu göstermek içûn ticaret ve sanayi ve hirfete sühulet ve revaç vermek ve bir de hüner ve maarif ve ticaret ve sanayide ikmal-i maharet dahi mucib-i şeref ve temeyyüz olduğunu anlatmak lâzımedendir. Bunların ilerlemesi ise ihtida ziraat ve ticaretki memâlik-i Devlet-i Alİyyenin en büyük şeyidir.Onlara her güne suhulet ve emniyeti vermekle hasıl olur. Suhulet-i sermayeye muhtaç olanlar ucuz akça bulmak içûn ve ticaret sandıklan yapılmasına ve mahsulünü kolaylıkla nakl ve füruhat eylemek içûn yollar ve limanlar tesviye olunmasına menûttur. Emniyeti dahi herkese devlete verdiği teklifden başka mal ve mülkünden sahihen mutasarrıf olup bir dava ve nizaı zuhurunda hak ve adi üzere görülmek içûn muhik ve âdil mahkemeler olmasına ve nizamat-ı mevzuanın tamami-i cereyaniyle saye-i devlette her suretle emin ve müsterih olmalarına mütevakkıftır.

Hülasa-i kelam, memûrînin irtikâb ve irtişâdan men’i, Tanzimat-ı matlubenin esası olmakla beraber daima umûr-i devlet bir daire-i müteselsile şeklinde olarak her bir taraf müsavi tutulup tanzim olunmaz ise, lazım olan kuvvet hasıl ve tanzim olunan cihetinin bile yoluna girmesi kabil olamaz. Binanaleyh bâlâda ta’dad olunan şeyler birbirine lazım ve melzum kabilinden olup men’-i irtikâb içûn yapılacak nizam ve kanunun devam ve icrasının mevkufunaleyhi olduğundan bunları dahi beraber düşünmek ve tedâbir-i kaviyyesine teşebbüs eylemek farizadan oluğu misillû, memûrîn içûn kabahat yalnız irtikâb ve irtişâ maddeleri olmayıp onlara müteallik olan sair töhmetlerin cezalarını dahi tayin ile memûrîn içûn bir başka ceza kanunu yapılması ve muamelat-ı umumiyeye müteallik olan kanun-ı cezanın dahi ıslah ve tashihiyle ikisi birleştirilerek umumi bir CEZA KANUNNAMESİ tanzim kılınması icab-ı hal ve maslahattan ve men’-i irtikâb maddesi yapılacak şeylerin esası yani beyan olunan dairenin mihveri makamında olarak eh emmi mühimme takdim kâid esince evvel be evvel onun içûn yapılması lazımgelen nizamın te’sisi farizadan bulunduğundan, mukteza-yı emir ve irade-i seniyye üzere onun müzâkeresine şuru’ ve ibtidar olunup netice-i mütalaa ve mübahase-i âcizânemiz olmak üzere yapılan CEZA-NAME LÂYİHASI, işbu mazbata-i çâkiranemiz ile beraber takdim olunmuştur.

İrtikâb iki kısım olup, birisi rüşvet ve diğeri mal-i devleti sirkat olduğundan, lâyiha-i mezkurede bunlar ayrı ayrı iki fasılda gösterilerek herhalde asıl madde tayin-i ceza keyfiyeti bulunduğundan tabiatıyla ibtida cezanın şiddet ve sureti dermayan-ı bahs olup, irtikâb, her emri ihlale sebep olan bir madde olmakla devletçe pek büyük cünha olduğundan, mürtekibi mücazat-ı ebediyeye layık olup, fakat bu derece şiddet, icrasını rütbe-i imtinaa getirerek yapılan nizamın mensûh kalmasını mucib olacağı lecârüb-i kesîre ile malum olduğundan ve kanunca esas ise ahkâmında istisna vuku bulmamasından olup, halbuki icrada görünen müşkilât bu esası ihlal edeceğinden, mücerred emr-i icrayı derece-i imkâna getirmek içûn cezanın her derece-i irtikâbda te’bidinden sarf-ı nazarla başka yolda şiddet verilmesi ve eğerçi ale’l-ıtlak irtişâ kerih madde ise de, devletin emin diyerek bir işe memur ettiği adamın mal-i devleti sirkat etmesi daha büyük bir fezahat olacağından, sirkat yolunda olan irtikâbın teşdid-i cezasıyla irtişâ maddesi hazine-i celileyi ızrar içûn vukubulmuş ise mürtekibinin sârık cezasına müstahak olmasıyla ve rüşvet için tayin olunan cezalardan daha ağır bir cezayı icabedecek sair cinayet içûn alınıp verilmiş ol cinayet içûn olan cezanın tayin kılınmasıyla emr-i irtişanın eserine göre mücazatı derece derece teşdid olunması daha münasip gibi görünmüş ve ESKİ CEZA KANUNNAMESİNDE madde-i irtişada müttehem olanların ref’i rütbe tarikiyle şahıslarına göre te’dip kılınması sureti gösterilerek bu cihetle zî- rütbe adamların mücazatında kanunen fark ve tefavüt hasıl olmuş olup, ancak bu misillû ahkâm-ı kanuniye istisna kabul etmeyeceğinden ve münteşir olacak kavanini elfaz-ı istisnaiyeden kurtarmak lâzımeden olduğundan şahsına göre tabirinden sarf٠ı nazarla icab-ı veçhile istimal olunmak üzere mücazatınm tenvi’i tercih kılınmıştır.

Bu cihetle şahs-ı mürtekibin kadr٠i zatisi içûn kanupcn fark gösterilmeyip ale’l-umum ilk defada iki nevi ceza yani hapis veyahut nefiy suretleri tayin olunduğu gibi ber-vech-i muharrer emr-i cezanın defa-i ûlâda te’bidinden sarf-ı nazarla mahdut müddetler tayin olunmak istenilmiş ise de KAVANİN-Î SÂBIKADA mürteşinin yalnız almış olduğu rüşvet akçesinin istirdadiyle iktifa olunmuş iken bu kere onun bir misli daha alınması sureti bu yüzden yine mücazatı teşdid edeceği mütalaasıyla beraber, vakıa töhmetçe bir kuruş almakla bir milyar almak bir olup mücazatında tesâvi lazım gelir ise de, mesela 100 kuruş rüşvet almış bir adamla 100 bin kuruş almışın beyninde yine fark-ı külli olduğundan, mal-i irtişanın iki katı alınmasında 100 kuruş alan 100 kuruş ve 100 bin kuruş alan 100 bin daha ilavesiyle vereceğinden ve bir de bâlâda beyan olunduğu vechiyle emr-i irtişâ sirkate veyahut âher cinayete sebep okluğu halde bittab’ onun mücazatı ağırlaşıp bunların berüsünde olan irtişâde ilk def a ile tekerrürün farkı olmak lazım geleceğinden, rüşvet ile müttehem olanların ilk defasında rütbe ve memuriyet ve maaşlarının nef ve kat’ıyla bir sene hapis veyahut iki sene nefiy ile mücazat olunup, mükerrirlerinin min-ba’d devlet hizmetinde kullanılmamak şartıyla cezaları teşdid olunmuş yani kürek cezasını ilavesiyle beraber hapis ve nefiy cezalarının müddetleri dahi tezyid kılınmıştır.

İşte bunun içûn Lâyiha-i ma’ruzanın irtişâ faslına dahil olan1.ve 2. ve 3. maddelerinde mürteşi ve râşinin ve ikisi arasında vasıta olan râişin cünhaları ilk defa olduğu halde bir sene hapis veya iki sene nefiy ve tağrib ile beraber mürteşiden mal-i rüşvetin iki katı alınıp, birisi kendisinin mücazat-ı nakdiyesi ve diğeri râşinin ceza-yı nakdisi olacaktır. Bunlar eshab-ı rütbe ve tarikten olduğu halde ref i esas-ı ahkâm-ı cezaiyeden olup fakat içlerinden islah-ı nefis edip de yine rütbe almaya ve bir hizmete girmeye sâlih olabilenler içûn dahi mücerred kanunda istisna ve ahkâmında halel vukua gelmemek içûn 4. maddesinde dahi bu makulelerin haklarında olacak muamele ve 5. maddesinde dahi mürteşi ve râşi ve râiş ashab-ı rütbe ve memuriyetten olmadıkları halde dûçar olacakları cezalar tayin kılınmıştır.

6. ve 7. maddelerinin ahkâmı, râşi ve mürteşi ve râiş güruhunun mükerrirleri haklarında terettüp edecek mücazat-ı kanuniyeyi havidir. Fezahat-i irtişâyı mükerrir olarak mürtekib olanların cezaları ilk dereceden eşed olmasının lüzumu bâlâda beyan olunmuş ve bu suret umur-ı vâzıhadan bulunmuş olduğundan olbabda isbat-ı lüzum zımnında tafsilata hacet görünmemiştir.

8. ve 9. maddelerinden dahi nisa tâ’ifesinin madde-i irtişâda müdahele ve tavassutları vukua gelir ise mürteşiye ve râşiye ve râişeleri ve bunların zevçleri haklarında olunacak muameleler beyan olunmuştur.

Her ne kadar henüz para alınmamış ise de rüşvet içûn senet teati olunmuş veyahut bir mukavele-i sahiha sebkat etmiş ise, bu dahi ayniyle rüşvet telâfisi demek olacağına ve bundan dolayı kanunda bir güne sarahat olmadığı halde, bu misillû bir hal vukuunda türlü tevilat ve bir takım müşkilat zuhura geleceğine binaen, 10. maddede dahi bu husus tasrih ve tayin kılınmıştır. Ve bazan rüşvet verişi mecburi ve ıztırarı olmak mütaalasına mebni, bu yolda akçe verenler veyahut kendilerinden akçe istenmiş olanlar içûn, bazı kuyud ile istisna gösterilmesi iktiza-yı ma’deletten bulunduğundan 11. ve 12. madde ile bunlar haklarında olınacak muamelât irâe olunup: Çünkü mürteşiyi def etmek kadar râşinin dahi önünü kesmek lazım geleceğinden, bu cihetle bir adam kendisine rüş٧et arzolundukda veya verildikde başka yerden duyulmaksızın gelir haber verir ise tahsıne seza olacağı gösterilmesinde ehl-i ırzı teşvik ve râşiliği tahvif kazayayı nâfiası derkâr olmasıyla 13. maddede dahi bu keyfiyet yazılmıştır.

Rüşvet denilen şey yalnız nakden akçe almak olmayıp ligarazın her güne nâmeşru olan temettü dahi rüşvet olacağından ve mübayaat ve muamelat-ı saireden adeta rüşveti burnuna koyup tevilat ile akçe almak kabil göründüğünden bunun dahi men’i lazım gelip fakat bununla mübayaat ve muamelat-ı adiyeye bir güne halel ve suûbet getirilmesi dahi câiz olmayacağından, bunun üzerine tetkikat-ı arnika icrasıyla 14. maddede lazım olan kuyud-ı ihtırazıyenın derciyle beraber böyle müevvel olarak yapılan mübayaat ve muamelat-ı irtişâiyenin suret-i memnuiyeti ve mürtekiblerinin mücazatı gösterilmiştir.

İltizam usulü ber-vech٠i meşruh, masdar ve menba-ı irtişâ olmasıyla bunu kapayıp hem devletçe ve hem halkça menfaatii ve emniyetli bir başka usul bulunması lâzımeden olup fakat vâridat-ı devletin en büyük bir şubesinin emr-ı tahsilini başka bir surete koymak pek çok mütalaat ve tetkikat icrasına mütevakkıf olduğundan ve bu dahi evvelbe evvel yapılacak şey ise de nasıl olsa yapılıncaya ve yerleşinceye kadar biraz vakit geçeceği cihetle o zamana değin usul-i haliyenin cereyanı tabiat-ı maslahattan olacağı misillû bi’l-farz ileride ÎLTÎZAM USULÜ ilga olunsa yine bir takım vâridat olur ki onların bila-mahzur maktûan ihalesi kabil olacağından ve bir de memûrin-i devletin iltizam almaktan men’inde olan (aide ile ol takdirde emval-i devletin münhasıran âdi iltizamcıların elinde kalacağından hasıl olacak mahzur, bi’l-müvazene usul-i mevzua ve nizamat-ı müessesesine tatbikan herkesin iltizam almaklıkda muhtar olması korkulan fesadı mehma emken dâfi’ gibi göründüğünden, hem şimdi cari olan usul bakı oldukça meşhud olan uygunsuzlukların önünü kesmek ve hemtie ileride yine maktuân ihale olunan şeylerde irtikâbı men’ eylemek içûn, furûrât-ı maslahata girişilmeyerek kâide-ı külliye olmak üzere iltizam tarikinde olan usul-i irtişâiyenin memnuiyetiyle mürtekiblerinin mücazatı 15. maddede beyan ve tasrih kılınmış ve 16. maddede dahi ihalat-ı (asidenin icrası ıçûn rüşvet alan memurlar emval-i devleti sârık hükmünde olacağından bunların sirkat cezasına müstahak olacakları gösterilmiştir.

17. maddede dahi çünki bazı rüşvetin devletçe fitne ve fesad ve halkça katl-i nefs gibi cinayat-ı cesime içûn alınıp verilmesi mülahazasına mebni rüşvet alan memurlar emval-i devleti sârık hükmünde olacağından bunların verilmiş olan rüşveti teâti etmiş olanlar ol cinayetin mücazatıyla te’dip olunacağı beyan olunmuştur.

Hidamât-ı devlette bulunan ecnebiler haklarında dahi bir şey denilmesi lazım geldiğinden 18. maddede dahi bunların haklarında olunacak muamele tayın kılınmıştır.

Bundan sonra emval-i mîrîyeden sirkat faslına girilip, kâffe-i memurin saye-i merâhimvaye-i Şahinşâhîde vazife-i muayyeneye nail olduklarından cümlesinin en büyük vazifeleri emval-i devleti kendi malından ağır bilmek ve belki canı gibi muhafaza etmek iken devletin malını sirkat eylemek, pek büyük fezahat ve melanet olduğundan sirkatin tayin-i cezası emrinde güzerân eden mübâhesâtın neticesi olmak üzere 19. ve 20. ve 21. maddeleriyle dahi bu makuleler min-ba’d hizmet-i devlette kullanılmama- ları şart-ı evvel olmak üzere rütbe ve tarikinin refiyle üç sene içûn haps olunmak veyahut yedi sene içûn nefiy kılınmak mücazatı tahsis edilmiştir.

Ashab-ı matlup yedinde bulunan mîrî düyûnu sirki ve senedâtından kırma tarikiyle akçe alındığı yani ashab-ı matlube alacağı sairlerinden evvel verilmek üzere uyuşularak bir miktarı tenzil ile ita olunup devletten tamamı alınarak, ashab-ı matlûba verilenden üst tarafı irtikâb olunduğu malum olup, bu dahi hem sirkat ve hem de pek büyük fesadlı bir şey olduğundan 22. maddede dahi bu emr-i mekrûhu mürtekib olan memûrînin mücazatı ve 23. de bunların müteallikat ve mensubatlarının bu fezahata cesaretleri vukuunda görecekleri te’dibâtı tayin olunarak bununla sirkat faslı hitam bulmuştur.

Buna zeyl olmak üzere HEDÂYÂ maddesi ayrıca bir fasıl yapılarak yazılıp şöyle ki: İş görmek içûn alınıp verilen zî-kıymet hedâyâ adeta irtişa olduğundan bunu alıp verenlerin te’dibatı irtişa ahkâmına bittabi dahil olur ise de bu hediye maddesi mukaddema mahsusen men’ olunmuş olduğu halde, mukabele veçhile ve suver-i uhrâ ile yine teati olunmakda olduğu mi- sillû düğünlerde eskiden verilen hediyelerin bir kaç katı payendaz ve sair suretlerle taife-i nisa tarafından verilmekte olduğuna ve bu ise zaten ihlal-i kaide eylediğinden başka âr-ı akran belasiyle herkes haremleri eliyle bir çok masraflara girip, memûrini irtikâbdan men’ dahi esbabım yani ihtiyacatını def ile hasıl olacağına binaen: Bunun az çok hedâyânın memûrîn tarafından alınıp verilmesi kamilen ve külliyen men’ edilerek ve haremler marifetiyle verilen hedâyâ dahi bu memnuiyete ithal kılınarak ve hedâyâ٠yı Tesmiyenin kabulü mutlaka emir ve irade ve ruhsatı seniyye-i Hazret-i Şâhâneye muhtaç olduğu tekit olunarak bunların ahkâmı dahi hedâyâ faslına dahil olan 24. ve 25. ve 26. bendlerde beyan ve tasrih olunmuştur.

Kâfle-i cinayet ve enva-ı cünha ve kabahatler mürtekiblerinin evvel emirde bil-etraf ve bervech-i hakkaniyet muhakeme ve töhmetleri sabit ve mütehaklık olmadıkça ve onun üzerine irade-i adalet-ifade-i Hazret-i Şehinşahi celâdet-efza-yı sünuh ve sudur buyurulmadıkça tayin olunan cezalarla mücazatları caiz olmayacağı derkâr olduğundan, bu kâide-i külliyenin dahi ayrıca bir fasılda tekrarı sırasında; o makulelerin nerelerde muhakemeleri lazım geleceğinin ve taşralar memurlarından hangilerinin Dersaadet’te ve kimlerin mahalleri mecâlis-i kebîresinde istintak ve muhakemeleri münasip olacağının tasrih ve tayini ileride bir güne karışıklık ve tereddüde mahal kalmamak içûn elzem görünmüş ve Mecalis-i Kebire-i Eyâlât azasından bu misiliü müttehem zuhurunda muhakemesi kendi bulunduğu meclisde olsa ya icra-yı nüfuz ederek mücazat-ı mükerrereden kurtulması veyahut rüfekası kendisini garaz ve nefsaniyet ederek bigayr٠ı hakkın mağdur olması hatıralarına binaen; onların dahi Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’de muhakemeleri sureti tercih olunup Fasl-ı Muhâkemâta dahil bulunan 27. ve 28. ve 29. ve 30. maddelerde dahi bunlar gösterilmiştir.

Çünki yeniden bir nizam ile nizamat-ı mevzua-i kadimede bulunan ahkâmdan biri tahvil ve tağyir olundukta nizam-ı cedidde onu beyan eylemek lazım geldiğinden ve mevcut olan CEZA KANUNNAMESİ ileride tashih ve İslah olunacak ise de ol vakte kadar ahkâmının bittabi cereyanı lazım gelip, bunda ise irtişâ ve sirkat maddelerine dâir ahkâm-ı cezaiye olup, onların hükmü bu nizam-ı cedid ile münfesih olduğunu bildirmek iktiza eylediğinden madde-i mahsusa deyu en sonra yazılan maddede dahi bu suret ifade ve tayin kılınmıştır. Bâlâda arz ve beyan olunduğu veçhile bir kimsenin almış olduğu rüşvet akçesi iki kat olarak yani bir misli dahi zam ile mürteşiden alınıp asıl mal-i rüşvet râşinin verdiği akçe olmakla, bu onun ceza-yı nakdisi ve misli olarak alınacak akçe dahi mürteşinin mücazatı olacaktır. Alınıp verilen akçelerin böyle iki kat olarak istirdadı mürteşi ile beraber râşinin dahi tedibini mucib olacağından başka akçeyi candan muazzez olan namusa tercih edenlerce en tesirli ve şiddetli mücazat olacağı ve miktarı rüşvete göre cezanın tefavütü bu tarikle tayin olunabileceği cihetle hem bu rüşvet maddesinde ve hem de emval-i devletin sirkati töhmetinde bu mücazat esas olarak ittihaz olunmuştur.

Serîka olunan (çalman) şey devletin malı olup zararı ona ait olmasıyla gümrükten mal kaçıranlar hakkında cari olduğu gibi sârıkdan alınacak akçenin hazine-i celileye teslimi lazım geldiğinden, buna dair maddelerde bu suret tasrih olunup, fakat emr-i irtişâda doğrudan doğruya zarar devlete ait olmadığından ve bu yolda alınan akçeyi saye-i şevket-vaye-i Hazret-i Şahanede hazine٠i celilenin kabule tenezzül etmeyeceği misillû aklı ermez kimseler indinde dahi bu şey bir irad içün yapılmış mülahazasının varid olacağı tahattur kılındığından bu suret münasip gibi mütalaa olunarak bu makule nükud-ı me’huzenin suret ve mahall-i hıfz ve sarfı hakkında dahi mahsusu bir nizam yapılması tasavvur olunmuştur.

İşbu mütalaat ile yapılan CEZANAME LÂYİHASININ sebk ve hükmü eikâr-ı acz ve sâr-ı âcizânelerimizin eseri olup noksanı ind-i abîdânemizde müsellem ve meczûm olduğundan ikmali ârâ-yı hakaik intima-yı vükela-yı fiham üzerine şerefsudur buyurulacak emir ve ferman-ı hikmet-beyan-ı Hazret-i Hilafet-Penahiye mütevakkıf ve menût idüğü muhât-ı ilm-i âli buyuruldukda her halde emir ve ferman Hazret-i Men Lehü’l-emrindir.

15 Cemaziyelevvel 1271
Safvet İbrahim Edhem Mehmet Fuad
Mehmet Rüşdü Mustafa Hıfzı Mustaf Muhammeda Hıfzı
Es-Seyyid Muhammed Emin Ali

Es-Seyyid Muhammed Emin Ali

MEN’-l ÎRTÎKÂB kanunnamesi

(MUCEBINCE AMEL OLUNA)

FASL-ı RÜŞVET

MADDE 1 — Mürteşi yani gerek bizzat doğrudan doğruya ve gerek adamlar, marifetiyle bi’l-va-sıta rüşvet alan tebea-i şahaneden her kim ve hangi milletten olur ise olsun ve herhangi rütbe ve mansub ve memuriyette bulunur ise bulunsun ibtida almış olduğu rüşvet kendisinden istirdad ile beraber zecren tamam bir misli daha ahz ve istifa kılına ve bundan maada şahs-ı mürteşi erbab-i mansıb ve memuriyetten ise mansıb ve memuri- yetinden çıkarılarak ve üzerinde bulunan rütbe ve tarik ref ve maaş kat’ edilerek, bu cünhayı eğer ilk defa olarak İşlemiş ise bir sene devlet mahbeslerinde veya iki sene müddetle ve vatanin gayri bir yere nefiy oluna.

MADDE 2-Râşi yani rüşvet veren tebca-i şaltaneden her kim ve herhangi milletten olur ise olsun ve herhangi rütbe ve mansıb, ve memuriyette bulunur ise bulunsun verdiği rüşvet akçesi bend-i evvelde beyan olunduğu üzere mürteşiden alınarak kendisi bulunduğu mansıb ve memuriyetinden çıkarılıp üzerinde olan rütbe ve tarik ref ve maaşı var ise kat’ olunup bu cünhayı eğer ilk defa olarak İşlemiş ise kezalik bir sene hapis veyahut iki sene müddetle nefiy kılına.

MADDE 3— Râiş yani rüşvet alıp verenin arasında vasi ta olan tebca-i Devlet-i Aliyyeden her kim herhangi milletten olur ise olsun ve iler hangi rütbe ve mansıb ve memuriyette bulunur ise bulunsun, bulunduğu mansıb ve memuriyetten çıkarılıp üzerinde olan rütbe ve tarik ref ve maaşı var ise kat’ olunup bu cünhayı eğer ilk defa olarak İşlemiş ise bir sene liapis veyahut iki sene müddetle nefiy oluna.

MADDE 4—Mevadd-I sabıkada beyan kılındığı vechile mürteşi ve râşi ve raişden devletçe rütbe ve tariki olanların rütbe ve tariki ref olunacak olup firkat bu cünhayı ilk defa olarak İşlemiş iseler ıslah-ı nefs eyledikleri devletçe layıkıyla sabit ve mütehakkık olduktan sonra tashih-i rütbe ve tarikleri ve maaş ve memuriyete nailiyetleri caiz olabilir ise de, bu müsaade inkıza-yı muddet-i cezadan itibaren en ekâllı dört sene-i kamile geçmedikçe tecviz olunmaya.

MADDE 5 —Mürteşi ve râşi ve râiş, erbıb-ı rütbe ve memuriyetten olmadıkları halde dahi yukarıki maddelerde beyan olunduğu üzere rüşvet akçesi mürteşiden iki kat olarak alınıp kendileri kezalik zikrolunan maddelerde muayyen olan müddetlerle ya hapse konulalar veyahut sürgüne gönderileler.

MADDE6—Bir şahıs bir kere irtişâ töhmetiyle müttehem olup te’dibat-ı kanuniyesini gördükten sonra ikinci defa olarak tekrar bu fezahati irtikab eylediği halde, almış olduğu rüşvet kendisinden iki kat olarak istirdad bir de kendisi iki sene küreğe vaz’ veya beş sene nefiy oluna ve erbabı rütbe ve mansıb ve memuriyet ve ashab-ı, maaşdan olduğu takdirde, rütbe ve mansıb ve memuriyeti ref’ ve maaşı kat’ olunup ahir ömrüne kadar bir daha hiçbir vesile ve cihet ile rütbe ve mansıb ve memuriyet ve maaşa ve devletçe hizmete na’iliyeti kat’an caiz olmaya.

MADDE 7—Mükerrir olan râşi ve râiş dahi iki sene küreğe konula veyahut buna bedel beş sene nefye gönderile ve bu makulelerin dahi ahir ömürlerine kadar devlet hizmetlerinde istihdamları caiz olmaya.

MADDE 8—Mürteşi nisa taifesinden olduğu ve kocası olup da madde-i irtişada onun dahi ilminin lâhık bulunduğu bi’l-isbat tebeyyun eylediği surette alman rüşvet kezalik iki kat olarak kendilerinden tahsil olunup, kocasıyla beraber haklarında I. maddede beyan olunan mürteşi cezalan icra oluna ve mürteşiyenin kocası olmadığı veyahut olup da madde-i İrtişâdan haber ve rızası bi’l-muhakeme tahakkuk etmediği surette yalnız kari hakkında mücazat-ı nakdiye icrasından sonra zikrolunan I. maddede muharrer olan hapis cezası icra oluna.

MADDE 9— Râşiye yani rüşvet veren ve râişe yani Vasıta-İ rüşvet olan kanlar ve bunların kocaları haklarında dahi bir sene hapis veyahut buna bedel iki sene nefiy cezalan icra kılına.

MADDE 10—Rüşvet olarak henüz akçe ve eşya alınıp verilmesi olmayıp da, fakat olmayıp da senet veya tahvil verilmiş veyahut senet dahi alınmayarak rüşvet teatisi üzerine yalnız bir mukavele-i mahsusa vukubulmuş olduğu ve bu mukavelenin fiile çıkmaması râşi ve murteşinin defi ine muktedir olan adıkları bazı mevani’den neş’et eylediği bi’l-muhakeme sabit ve mutehakkık olur ise, bu makule mukavelelere biaynihi rüşvet alınıp verilmiş nazariyle bakılıp bunu mürtekib olanlar haklarında mürteşi ve râşi ve râiş cezalan icra oluna. Şu kadar ki bu halde cezayı nakdi olmak üzere mukavele olunmuş olan rüşvet mikdarı akçe raşiden ve bir misli dahi murteşiden ahz ve tahsil olunacaktır.

MADDE 11 —Bir adam can ve mal ve ırzını velhasıl menfaati meşruasını mahafaza içün birine rüşvet vermeye mecbur ve muztar olur da ba’dehu keyfiyeti canib-i hükümete haber verir ise, vermiş olduğu akçe bi’1- istirdad kendisine ita olunup bu rüşveti almış olan şahıs hakkında mürteşî İçin 1. maddede muayyen olan mücazat-ı nakdiye ve te’dibat-i saire tamamiyle icra kılına. Ve bu adam öyle mecburen verdiği rüşveti bervech-i muharrer vaktiyle yani sebeb-i mecburiyet ve kendisince olan havfve haşyet mündefi olduğu anda Dersaadet’te ise bâarzuhal Makam-ı Âli-i Sadarete ve taşralarda bulunduğu takdirde, vali ve mahalleri meclislerine haber vermeyip de âher tarafından duyulduğu takdirde, adeta râşi mücazatıyla te’dip oluna.

MADDE 12Bir adamın hakka makrun bir işi olup da onun rü’yet ve tesviyesi zımnında müracaata mecbur olduğu memur tarafından akçe istenilir ve o dahi gelir haber verir ve isbat eyler ise, maslahatı ber-vech-i hakkaniyet görüldükten başka kendisinden istenilmiş olan akçe, talibinden ahz ile nefsine mükâfaaten kendisine ita oluna ve rüşveti talip olan hakkında mürteşi mücazatı icra kılına.

MADDE 13Her ne husus için olur ise olsun kendisine rüşvet arz olunan kimesne ol rüşveti gerek almazdan mukaddem ve gerek aldıktan sonra, âher tarafından duyulmaksızın nihayet iki ay zarfında Dersaadette Makam-ı Vekalet-i Kübraya ve taşralarda ise bulunduğu mahallin en büyük memuruna ve meclisine haber verir İse, hakkında muamele-i tahsilliye icra oluna ve rüşvet-i ma’ruzanın miktarı kadar akçe mücazaten ahz olunarak râşi olan kimesne hakkında 1. maddede beyan olunan sair tedibat dahi icra kılma.

MADDE 14Bir güne garaz-ı fasit ve sebeb-i memnu tahtında olmayan mübayaat ve muamelat-ı âdiyede bila-istisna herkes muhtar olmakla olbabda hiç kimsenin bir kayıt ile mukayyet olmaması umur-ı rabiyyeden olup, fakat rüşvet yolunda bir mülk veya bir malı vakit ve mahalce değerinden fark-ı fahiş ile dûn veya ziyade bahaya alıp satmak müevvel olarak rüşvet ahz ve i’ta eylemek olduğundan o yolda satılan emlak ve emvalin kıymet-i sahıhasıyla bey’ olunduğu fiyat beyninde olan tefavüt mürteşiden iki kat olarak istirdad bu muarnelat-ı irtişâiyede bulunanlar haklarında yukarıki bendlerde muharrer olan râşi ve mürteşi cezaları tamamiyle icra kılına.

MADDE 15Devlet-i Aliyenin maktuiyet veçhile verilen emvalinin esas-ı nizam-ı ihalesi mutlaka müzayede-i aleniye ve sahihadır. Büyük ve küçük memûrin-i Devlet-i Aliyye ve sairleri taraflarından bila-müzayede iltizam alanlar veya csna-yı müzayedede taliplerini ürkütenler veya tahammülü derecesine vardırmamak içim icra-yı nüfuz veyahut i’mal-i hiyel ve tedlis ile kapatanlar ve kapattıranlar ve bu makule fesadlı halatta nam-ı müstear ile müşterek olanlar ve her cins ve sınıfdan buna sebep ve vasıta bulunanlar, bu hareketlerinden hazine-i Devlete arız olmuş olan zarar evvel be evvel kendilerinden tazmin ettirildikten ve erbab-ı mansıb ve memuriyetten iseler, ulunduktan mansıb ve memuriyetten azl olunduklarından sonra bir sene müddetle hapse konulalar veyahut buna bedel iki sene içûn nefy ve tağrib edileler.

MADDE 16—Varidat-I devletin ihalesi hizmetinde bulunan memur iter kim olursa olsun, varidat-i devleti aher talip var iken birinden rüşvet alarak dun paha ile ihale eder ise, bunu intikali eden memur, emval-¡ devlet sanki hükmünde olarak sirkat faslına dahil bulunan ıg. maddede beyan olunan cezalar ile mücazat oluna.

MADDE 17 —Bir kimse diğer bir kimseye bir cinayeti işletmek içûn rüşvet verir ve ol cinayet bâlâda zikrolunan rüşvet cezalarından daha bir ağır cezayı icabeden cinayetlerden olur ise, ihtida mürteşi yani akçeyi alıp cinayeti işleyenden, yalnız teâti olan akçe alındıktan sonra kendisi ve gerek râşi yani akçeyi verip ol cinayeti İşletmiş olan kimse ve bunlar arasında vasıta var ise CEZA KANUNNAME-l HÜMAYUNUNDA ol cinayeti işleyen ve işleten ve vasıta olanliir haklarında muayyen olan cezalar ile mücazat olunacaklardır.

MADDE 18– Düvel-İ ecnebiye tebeasından Devlet-i Aliyye hizmede ve miri ile ticaret ve ahz ü i’ta maslahatında bulunanlardan mürteşi ve râşi ve râiş kabahatlerinden biriyle müftehem olanlar olup da bu töhmetleri subut bulduğu halde, o misillular herhangi hizmet ve maslahatta iseler ondan çıkarılıp fimaba’d Devlet-i Aliyyenin bir hizmetinde ve bir maslahat ve muamelatında kullanılmayacak ve töhmet-i sabiteleriyle haklarında verilen karar müteallik olduğu sefarete resmen beyan olunacaktır.

FASL-I sirkat

MADDE 19 —Her kim emval ve eşya-yı miriyeyi nakden ve aynen sirkat eder ise sirkat etmiş olduğu şey iki kat olarak âhizinden istirdad ve hazine-i devlete teslim olunup fimaba’d hidemat-ı. Devlet-i Aliyyede kullanılmamak üzere kendisi ashab-ı rütbe ve mansibdan ise rütbe ve mansıbı ve nez’ olunarak ve devletten maaşı olduğu takdirde o dahi kat’ edilip kendisi bir sene müddetle küreğe vazı veyahut üç sene müddetle hapis veya beş sene nefiy oluna ve sirkat töhmetiyle müttehem olan kimse rütbe ve maaş ashabından değil ise, hiç bir vakitte rütbe ve memuriyete nail olması ve bir memuriyette kullanılması caiz olmaya.

MADDE 20—Her kim Devlet-i Aliyye hesabına olarak iştirasına veyahut bey’ine veya imaline memur olduğu iler nevi eşyanın bey’ ve ,şirasında ve paha ve miktarında ve imalinde fesad karıştırarak her ne surette olur ise olsun irtikâb eyler ise sârık olacağından bend-i sâbıkada tayin olunan mucazatı göre.

MADDE 21— Bu makule sarıklar erbab-ı rütbe ve memuriyetten olmadıkları halde dahi yukarıki maddelerde beyan olunduğu üzere emval-i mesrûka iki kat olarak alınıp kendileri kezalik zikrolunan maddelerde muharrer müddetlerle küreğe veya hapse konula veyahut sürgüne gönderile.

MADDE 22– Memûrîn-i Devlet-i Aliyyeden ashab-ı matlup yedinde bulunan mîrî düyunu sirki ve senedatından kırma tarikiyle akçe alanlar veyahut ashab-ı matlubenin alacaklarını te’diye mukabelesinde kendilerin­den ziyade ve sair hedâyâ ahz ve kabul edenler olduğu halde haklarında evvelki bendlerde tayin olunan sarık mücazatı icra oluna.

MADDE 23Bu misillû memûrînin daireleri tebeasından ve müteallıkat ve mensubatlarından kendilerinin müsaadesiyle sirki kırmasına icra edenler olur ise, sarık cezasıyla mücazat olunup buna müsaade eden memur dahi mansıbından azl ile müsaadesiyle alınmış olan akçenin bir katı zecren kendisinden istifa ile hâzineye teslim kılına.

FASL-I HEDÂYÂ

MADDE 24 Erbab-ı ihtiyacın atiyye ve sadaka itasına vesile ittihaziyle getirdikleri meyve ve sair me’kulat ve meşrubat gibi kalilü’l- mikdar şeylerin semenin itasıyla kabul ve tevkifinde ve muhabbeten beyne’l- ehibba teati olunan kezalik bazı meyve ve sair me’kûlat ve meşrubat misillû eşya-yı cüz’iyenin dahi ahz ve kabulünde be’s olmayıp bunlardan ve muhtacin ve müstahıkkine ve hademeye hasbice verilen atâyâ ve bahşişlerden maada sair suretlerle alınıp verilecek külli ve cüz’i hedâyâ, memûrîn-i devlet ve haremleri ve daireleri halkı haklarında rüşvet addolunarak alan ve veren ve vasıta olanlar rüşvet faslında beyan olunan cezalar ile mücazat oluna.

MADDE 25Devletçe alınıp verilmesi usul-i cariyeden olan hedâyâ-yı samiye ve aleniyenin kabul ve itası mutlaka irade-i seniyye-i Hazret-i Hilafet-Penahi ve ruhsat-ı sariha-i Cenab-ı Zıll-ı İlahiye menüt olmakla, bila ruhsat-ı seniyye o misillû hedâyâyı gerek doğrudan doğruya bizzat ve gerek adamları marifetiyle bi’l-vasıta ahz ve ita edenler haklarında dahi mürteşi ve râşi cezaları icra kılına

MADDE 26Her nevi düğünlerde ve akit cemiyetlerinde hademe-i devlete mahsus olmak üzere gerek haremler tarafından ve gerek erkekler cânibinden bulunan hademeye adi bahşiş itasından maada payendaz namiyle ve sair te’vilat ve esâmi ile bir akçelik kimseye hediye ita ve kabûlü kat’â câiz olmayacağından bunun hilafında hareket edenler dahi râşi ve mürteşi cezalarına dûçar olalar.

FASL-İ USUL VE MAHALL İ MUHAKEMÂT

MADDE 27– İşbu babda muharrer olan töhmetler erbabı hakla­rında muayyen olan cezaların icrası kendilerinin evvelemirde kemal-i hakkaniyet ve bî tarafane bi’l-muhakeme kabahatlerinin sübutuna ve ba’de’s-sübut hâkipâ-yı Hazret-i Mülûkaneye arz ile irade-i seniyye şerefsuduruna vâbeste ve menûttur.

MADDE 28Dersaadette bulunan memûrîn-i Devlet-i Aliyye ve sairleri ile taşra valilerinden ve defterdarlar ve mal müdürleri ve kaymakamlar ve mecalis-i kebire a’zasından bu töhmetlerle müttehem olanların muhakemeleri mutlaka Dersaadette Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyede icra olunacaktır.

MADDE 2927. ve 28. maddelerde beyan ve ta’dad olunan memurinden maada taşralarda olan küçük memurlar ve kaza müdürleri ve evrad-ı ahaliden töhmet-i irtikâbı mürtekib olanların muhakemeleri, her eyalet merkezinde bulunan Meclis-i Kebirde rü’yet olunup kararını mutazammın vürud edecek mazbata Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyede dahi bi’l-mütalaa tasdik olunduğu halde atebe-i ülya-yı Hazret-i Hilafet- Penahiye arz ve takdim ile istizan kılınacaktır. Gelen mazbata ve evrakdan sübut-ı töhmet hakkında Meclisi Vâlâya kanaat gelemediği surette müttehemin Dersaadet’e Celbiyle Meclis-i mezkûrda bir kere daha istintak ve muhakemesi câiz olacaktır.

MADDE 30Bu misillü mevadd-ı memnûadan dolayı vükela-yı Devlet-i Aliyyeden birinin muhakeme ve istintakı lazım geldikde, Meclis-i Tanzimat’ta bi’l-icra yapılacak mazbatası Meclis-i Vükelada dahi tetkik olunarak hâkipa-yı adalet intima-yı Hazret-i Mülûkaneye ref ve takdim edilecektir.

MADDE-İ MAHSUSA

Bâlâda muharrer olan füsul-i erbaanın havi olduğu mevadd-ı muhtelife üzerine mevcut olan Ceza Kanunname-i Hümayununda muharrer ve şimdiye kadar mer’iyyü’l-icra olan ahkâm-ı cezaiye, bunun her yerde ilanı gününden itibaren ilga olunup ba’d-ezin işbu nizam ile amel ve hareket olunacaktır.

15 Cemaziyelûla 1271

Safvet İbrahim Edhem Mehmet Fuad
Mehmet Rüşdü Mustafa Hıfzı Mustaf Muhammeda Hıfzı
Es-Seyyid Muhammed Emin Ali
“İŞBU NİZAMNAME LÂYİHASININ HAVİ OLDUĞU MEVÂDDİN CÜMLESİ ÎTTİFAK-İ ARAÎLEMECLİS-Î UMUMİDE KABUL KILINMIŞTIR’’

Gurre-i Cemaziyelâhir 1271

Meclis-i Umuminin elli üyesinin imzası. Hayrullah, Abdullatif ve Ahmet Tevfik isimli üç üye ise şu muhalefet şerhini düşmüşlerdir.

“15. maddede memûrînin iltizam almasına mesağ gösteren fıkra müstesna olmak üzere mevadd-ı sairenin cümlesi makbûlümüzdür.”

(Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dosya Usulü No: 65/1-3)

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

0
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Ankara Üniversitesi Hukuk FakültesiCumhuriyetin ilk hukuk okulu olarak 1925 yılında “Ankara Adliye Hukuk Mektebi” olarak kurulmuş, 1946 yılından sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi adıyla eğitime devam etmiştir.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin temelleri Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un girişimiyle kurulan ve 5 Kasım 1925 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılmış olan ”Ankara Adliye Hukuk Mektebi” ile atılmıştır. 1925 yılında Ankara’da bir hukuk okulu kurma fikri Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey’in girişimi ile gerçekleştirilmiş, 1925 yılı Bütçe Kanunu tasarısına, yargıç azlığı gerekçesi ile bir yatılı hukuk okulu açılması için ödenek koyulmuş, 23 Şubat 1925 günü Bütçe Kanunu Meclis Genel Kurulunda, uzun tartışmalardan sonra Hukuk Mektebinin açılması kabul edilmiştir.

Atatürk, Hukuk Mektebinin kurulmasını Hukuk Devriminin başlangıcı olarak görmüş, Ankara Adliye Hukuk Mektebi Cumhuriyetin ilk yüksek öğretim kurumu olarak açılmış, öğretimin başlaması ile birlikte “profesör unvanı Türk yüksek öğretim tarihinde ilk defa kullanılmış ve kelime Türkçeye girmiştir. Türkiyenin ilk kadın avukatı olan Süreyya Ağaoğlu‘nun babası da olan Prof. Dr. Ahmet Ağaoğlu fakültenin ilk öğretim üyelerindendir. 

Okulun kurulma sebebi, çağdaş Cumhuriyet Hukukunu koruyacak, öğretecek ve geliştirecek iyi eğitimli hukukçular yetiştirmektir. Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında çağdaş hukukçuların varlığı acil bir ihtiyaç olduğundan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi bu amaçla kurulmuştur.

İlk TBMM binasında eğitime başlayan Ankara Adliye Hukuk Mektebi, 1928 yılında ilk mezunlarını vermiştir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi,  halihazırda Ankara’nın Cebeci semtinde 34.500 m²’lik bir alana kurulmuş olan “Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü” içerisinde hizmet vermektedir. Aynı kampüs içerisinde, Adalet Meslek Yüksekokulu da bulunmaktadır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İş Bankası ortak kuruluşu olan Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü de yine aynı kampüs içerisinde yer almaktadır. Hukuk Fakültesi öğrencilerinin barınma hizmetleri için Milli Piyango Öğrenci Yurdu, Vehbi Koç Erkek Öğrenci Yurdu ve Cumhuriyet Öğrenci Evi gibi kuruluşlar hizmet vermektedir. Üniversitede yer alan beş kapalı spor salonu, açık hava futbol, voleybol, basketbol sahaları ve tenis kortları, Ankara Üniversitesi Olimpik Yüzme Havuzu, Cebeci Yerleşkesi Spor Salonu, Siyasal Bilgiler Fakültesi Spor Salonu, Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu Spor Salonu, Ziraat Fakültesi Spor Salonu ve Eğitim Fakültesi Spor Salonu hukuk fakültesi öğrencilerine de hizmet vermektedir. Öğrenciler, Sağlık Kültür ve Spor Dairesi olanakları içinde her türlü teşhis ve tedavilerini yaptırmakta ve ilaç gereksinimlerini karşılamakta, Tıp Fakültesi ve Diş Hekimliği Fakültesi hastalara hizmet vermektedir. Fakültede örencilerin istifade edebilecekleri çok sayıda örenci kulübü bulunmaktadır.

Fakültenin E-Kütüphane sistemi bulunmakta binlerce kitap ve dergiye ulaşılabilmektedir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi  1943 yılından bu yana düzenli olarak yayınlanmaktadır.

Fakülte Dekanı Prof. Dr. Muharrem Özen‘dir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 2017 yılı itibari ile 110 akademik personel ile öğrenci işleri, kütüphane ve diğer yardımcı hizmetlerde görevli 45 idari ve teknik personel bulunmaktadır. Fakülte, ulusal ve uluslararası üniversitelerle yoğun işbirliği ve akademik ortalık içinde bulunmakta, Erasmus ve diğer öğrenci değişim projelerinde yer almaktadır.

Fakültenin eski dekanları, Prof. Cemil BİLSEL, Ord. Prof. Baha KANTAR, Ord. Prof. Esat ARSEBÜK, Ord. Prof. S. Şakir ANSAY, Prof. Dr. Mesut ALSAN, Prof. Dr. Hüseyin Cahit OĞUZOĞLU, Prof. Dr. Faruk EREM, Prof. Dr. Muvaffak AKBAY, Prof. Dr. Hikmet BELBEZ, Prof. Dr. Osman F. BERKİ, Prof. Dr. Coşkun ÜÇOK, Prof. Dr. Necip BİLGE, Prof. Dr. Akif ERGİNAY, Prof. Dr. Hicri FİŞEK, Prof. Dr. Mehmet Kudret AYİTER, Prof. Dr. Yaşar KARAYALÇIN, Prof. Dr. Uğur ALACAKAPTAN, Prof. Dr. Adnan GÜRİZ, Prof. Dr. Erol CANSEL, Prof. Dr. Ö. İlhan AKİPEK, Prof. Dr. Tuğrul ANSAY, Prof. Dr. Turgut AKINTÜRK, Prof. Dr. Ali Naim İNAN, Prof. Dr. Turgut AKINTÜRK, Prof. Dr. Fırat ÖZTAN, Prof. Dr. Özcan ÇELEBİCAN, Prof. Dr. Ramazan ARSLAN, Prof. Dr. Lale SİRMEN, Prof. Dr. Metin FEYZİOĞLU, Prof. Dr. Mustafa AKKAYA, Prof. Dr. Hüseyin ALTAŞ, Prof. Dr. Arzu OĞUZ‘dur.

Anayasa Mahkemesinin eski başkanları Ahmet Necdet Sezer ve Tülay Tuğcu bu fakülteden mezundur.

Atatürk’ün fakültenin açılışında yapmış olduğu konuşma 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Ankara Hukuk Fakültesinin ilk profesörleri

Petras Klimas

0
Petras Klimas,

Litvanyalı hukukçu, diplomat, yazar ve tarihçi Petras Klimas, 23 Şubat 1891’de dünyaya geldi. Klimas, Moskova Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1917’de Litvanya Konseyi’ne seçildi ve 1918’de Bağımsızlık Yasası’nı imzaladı. Fransa, Belçika, İspanya, Portekiz ve Lüksemburg’un Litvanya diplomatik elçisi olarak hizmet verdi. 1940’ta Paris’teki diplomatik görevi sırasında Sovyetler Birliği Litvanya’yı işgal etti. Fransa’daki Naziler, 1942’de Klimas’ı tutukladı ve 1943 yılına kadar bir toplama kampına yolladı. Klimas, Nazi işgali altındaki Litvanya’da Almanların kolonileştirme politikalarına ve yerel halkın haklarının ihlal edilmesine karşı hazırlanan bir protesto muhtırasına destek verdiği için tutuklanmıştı. Kısa bir süre serbest bırakıldı ve Litvanya’ya döndü, ancak 1944’te Litvanya’nın ikinci Sovyet işgali sırasında yeniden tutuklandı. Sibirya’daki bir toplama kampına yollandı ve on yıl orada kaldı. Sağlığı, sonraki yaşamı boyunca kalıcı olarak bozuldu.

Petras Klimas, 16 Ocak 1969’da yaşamını yitirdi ve Petrašiūnai Mezarlığı’na gömüldü.

Litvanya Bağımsızlık Yasası’nın yirmi imzacısından biri olan Klimas sadece bir devlet adamı değil, aynı zamanda çok titiz bir tarihçiydi. Özellikle Sibirya sürgününden döndükten sonra ve öncesinde tuttuğu günlükler ile yazdığı anıları, bugün Litvanya’nın bağımsızlık süreci ve diplomatik tarihi için en önemli birincil kaynaklardan biri kabul edilir. Yazdığı eserler, Litvanya ulusal kimliğinin korunmasında büyük rol oynamıştır.

 
 

Uluslararası Standardizasyon Örgütü

0
Uluslararası Standardizasyon Örgütü

Uluslararası Standardizasyon Örgütü (ISO-International Organization for Standardization), teknik ve teknik dışı tüm alanlarda uluslararası standartlar geliştiren, hükümet dışı ve kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur. 23 Şubat 1947’de İsviçre’nin Cenevre kentinde kurulmuştur. 2025 itibariyle 160’tan fazla ülkenin ulusal standart kuruluşlarını bir araya getiren küresel bir federasyon niteliğindedir. Her üye ülkede o ülkenin standartlar konusunda en yetkili kurumu ISO’yu temsil etmektedir.

ISO’nun temel amacı; mal ve hizmetlerin uluslararası değişimini kolaylaştırmak, güvenliği ve çevrenin korunmasını desteklemek, ürün ve süreçlerin birbirleriyle uyumlu ve değiştirilebilir olmasını sağlamak ve bu yolla entelektüel, bilimsel, teknolojik ve ekonomik iş birliğini geliştirmektir. Bu amaçla, makinelerin ve malzemelerin özelliklerinden yönetim sistemlerine, ölçme ve adlandırma kurallarından bilgi güvenliğine kadar çok geniş bir yelpazede standartlar hazırlamaktadır.

Standartlar, uluslararası teknik komitelerin çalışmaları sonucu “Uluslararası Standart (IS)” olarak yayımlanmakta ve teknolojik gelişmelere uyum sağlamak için düzenli aralıklarla gözden geçirilmektedir. ISO, geliştirdiği standartlarla uluslararası ticareti hızlandırmayı, yaşam kalitesini artırmayı ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde teknik altyapının güçlenmesini hedefleyen, modern küresel ekonominin temel kurumsal aktörlerinden biridir.

Kamuoyunda “ISO belgesi” olarak anılan kalite belgeleri, ISO tarafından değil; ISO standartlarını esas alan ve ulusal ya da uluslararası düzeyde akredite edilmiş bağımsız belgelendirme kuruluşlarınca verilmektedir. ISO; ISO 9001 kalite yönetimi, ISO 14001 çevre yönetimi, ISO 22000 gıda güvenliği, ISO 27001 bilgi güvenliği, ISO 45001 iş sağlığı ve güvenliği gibi çok sayıda yönetim sistemi standardının hazırlayıcısıdır; ancak sertifikasyon süreçlerine taraf olmamaktadır.

Pandekt Hukuku

0
Pandekt Hukuku, Roma hukukunu günümüze taşıyan, Türk Medeni Hukuku ve Çağdaş Kıta Avrupası medeni hukukunun temelini oluşturan hukuk sistemidir. Ortaçağda ve Rönesanstan sonra Batı Avrupa ülkelerince iktibas edilen ve kodifikasyon hareketlerine kadar, yani XII. yüzyıldan XIX. yüzyıla dek tamamlayıcı hukuk olarak yürürlükte bulunan Roma Hukuku, Ortak Hukuk ve daha geniş anlamıyla Pandekt hukuku olarak literatürde yer almıştır. Ortaçağ sonlarına doğru Batı Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan Roma Hukuku’nun benimsenmesi akımı 19. yüzyıldaki kanunlaştırma (codification) hareketlerine dek sürmüştür. Bu süreçte Justinianus’un büyük derlemesi Corpus luris Civilis’in en önemli bölümü olan Digesta’nın Yunan dilindeki karşılığıyla Pandekt Law olarak adlandırılmıştır. Roma Hukuku’nun Almanya’da geçerli olduğu bölgenin ve zamanın gereklerine göre düzenlenmiş hâli olarak, Cermen Hukuku’yla harmanlanmış bir hukuktur. Bu yüzden Roma-Cermen Hukuku olarak da anılagelmiştir.

Pandekt Hukuku

Pandekt Hukuku, Roma hukukunu günümüze taşıyan, Türk Medeni Hukuku ve Çağdaş Kıta Avrupası medeni hukukunun temelini oluşturan hukuk sistemidir.

Ortaçağda ve Rönesanstan sonra Batı Avrupa ülkelerince iktibas edilen ve kodifikasyon hareketlerine kadar, yani XII. yüzyıldan XIX. yüzyıla dek tamamlayıcı hukuk olarak yürürlükte bulunan Roma Hukuku, Ortak Hukuk ve daha geniş anlamıyla Pandekt hukuku olarak literatürde yer almıştır.

Ortaçağ sonlarına doğru Batı Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan Roma Hukuku’nun benimsenmesi akımı 19. yüzyıldaki kanunlaştırma (codification) hareketlerine dek sürmüştür. Bu süreçte Justinianus’un büyük  derlemesi Corpus luris Civilis’in en önemli bölümü olan Digesta’nın Yunan dilindeki karşılığıyla Pandekt Law olarak adlandırılmıştır.

Roma Hukuku’nun Almanya’da geçerli olduğu bölgenin ve zamanın gereklerine göre düzenlenmiş hâli olarak, Cermen Hukuku’yla harmanlanmış bir hukuktur. Bu yüzden Roma-Cermen Hukuku olarak da anılagelmiştir. 

Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar

1
Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar

Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar; Avrupa Hakimleri Danışma Konseyinin Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar Konusunda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 1(2001) Sayılı Görüş olarak 23 Kasım 2001 tarihinde kabul edilmiştir.

Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi(Consultative Council of European Judges-CCJE) tarafından kabul gören bu görüş; Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Rolüne Dair R(94) 12 Sayılı Tavsiye Kararı ve Bu Belgedeki Standartlar ile Diğer Uluslararası Standartların Söz Konusu Alanlardaki Mevcut Problemlerle ilişkisini belirleyerek farklı ülkelerdeki uygulamaları da irdeleyerek standartları tespit etmektedir. Konseyin görüşü toplam 73 maddeden oluşmakta, görüşün 73. maddesinde, Sonuçlar başlığı altında yapılması gerekenler 11 başlıkta özetlenmektedir.

Consultative Council of European Judges (CCJE) – Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi

Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar

1. Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE), işbu Görüş’ünü, Devletlerin bir ankete vermiş oldukları cevaplar ile CCJE Çalışma Grubunun, CCJE Başkanı ve Başkan Yardımcısının ve CCJE’nin bu konudaki uzmanı Sayın Giacomo OBERTO’nun (İtalya) ayrı ayrı hazırlamış oldukları metinleri temel alarak oluşturmuştur.

2. CCJE’nin kullanımına sunulan kaynaklar arasında, genellikle resmi özelliği haiz olan ve yargı bağımsızlığına dair ilkeleri konu alan bir dizi beyanat da vardır.

3. Özellikle aşağıdaki belgeler, önemli resmi kaynaklara örnek olarak gösterilebilir:

• BM Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri (1985)

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Hâkimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Rolüne Dair Üye Devletlere yönelik R (94) 12 sayılı Tavsiye
Kararı.

4. Nispeten daha az resmi olan kaynaklar arasında şunlar sayılabilir:

• Avrupa ülkelerinden ve iki uluslararası hâkimlik meslek örgütünden gelen katılımcılar ile Strazburg’da 8-10 Temmuz 1998 tarihinde  kabul edilen, orta ve Doğu Avrupa Ülkeleri Yüksek Mahkemeleri Başkanlarının 12-14 Ekim 1998 tarihinde Kiev’de gerçekleştirdikleri toplantıda ve ardından 25 Avrupa ülkesinin Adalet Bakanlarının 8-10 Nisan 1999’da Lizbon’da yaptıkları toplantıda desteklenmiş olan Hâkimlerle İlgili Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı,

• Varşova ve Slok’ta 23-26 Haziran 1997 tarihlerinde gerçekleşen toplantıda ortaya konulan beyanatlar gibi Hâkimler Yüksek Kurulları veya hâkimlik meslek örgütlerinin temsilcilerinin yapmış olduğu beyanatlar.

5. CCJE’nin tartışmalarında bahsi geçen diğer belgelerden bazıları şunlardır:

• Lawasia Bölgesinde yargı bağımsızlığı ilkelerine dair Pekin Bildirgesi (Ağustos 1997), hâlihazırda bu bölgedeki 32 Yüksek Hâkim tarafından imzalanmıştır,

• Latimer House’un Milletler Topluluğu için Rehber İlkeleri (19 Haziran 1998): 23 Milletler Topluluğu ülkesi ve denizaşırı bölgenin temsilcilerinin katılımı ile ve Milletler Topluluğu hâkim ve avukatlarının himayesinde Milletler Topluluğu Sekreteryası ve Milletler Topluluğu Dairesinin desteği ile gerçekleşen bir istişare toplantısının çıktısı.

6. CCJE bünyesinde yapılan tartışmalarda CCJE üyeleri, önemli olanın ilkelerin mükemmelleştirilmesinden ziyade; kurumların uyumlu hale getirilmesi ve böylece hâlihazırda geliştirilmiş olan ilkelerin eksiksiz uygulanmasının temin edilmesi olduğunu vurgulamışlardır.

7. CCJE ayrıca mevcut genel ilkelerin geliştirilmesi veya yenilerinin ortaya konulmasının da uygun olup olmayacağını değerlendirmiştir.

8. Bu Görüş’ün amacı, ele alınmış olan bir dizi hususa daha detaylı olarak eğilmek ve hâkimlerin bağımsızlığına ilişkin dikkate değer sorun ve hususları tespit etmektir.

9. Aşağıdaki konu başlıklarının ele alınması önerilmiştir:
•Yargı bağımsızlığının mantığı
•Yargı bağımsızlığının teminat altına alınma düzeyi
• Atama ve terfinin esası
• Atama ve danışma organları
• Hâkimlik teminatı – görev süresi
• Hâkimlik teminatı – azledilememe ve disiplin
• Maaş
• Uygunsuz harici etkilerden bağımsızlık
•Yargı içinde bağımsızlık
• Hâkimin rolü

Bu konuların ele alınması esnasında CCJE, bağımsızlığa ilişkin olarak dikkatini çeken birtakım zorlukların veya tehditlerin örneklerini tespit etmeye gayret göstermiştir. Ayrıca CCJE, müzakere edilmekte olan ilkelerin (özellikle) hâkimlerin uluslararası mahkemelerde görevlendirilmeleri ve yeniden atanmaları konusundaki düzenleme ve uygulamalar bakımından önemli olduğunu tespit etmiştir. Bu husus 52 ve 54-55 sayılı fıkralarda ele alınmıştır.

Yargı bağımsızlığının mantığı

10. Yargı bağımsızlığı hukukun üstünlüğü için bir ön şart ve adil yargılanmanın temel bir teminatıdır. Hâkimler “vatandaşların hayatları, özgürlükleri, hakları, sorumlulukları ve mal varlığı üzerinde nihai kararı vermekle görevlendirilmişlerdir” (BM Temel İlkelerinin tekrarı olarak Pekin Bildirgesi’nde ve ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. ve 6. maddelerinde ifade edilmiştir). Hâkimlerin bağımsızlığı kendi menfaatleri için bir ayrıcalık veya imtiyaz olmayıp adaleti arayan ve bekleyenlerin menfaatinedir.

11. Bu bağımsızlık genel manada topluma karşı olmakla birlikte özellikle hâkimin üzerinde karar vereceği ihtilafın taraflarına karşı da olmalıdır. Yargı, modern demokratik devletin üç temel ve eşit sütunundan birisidir.

Diğer iki sütunla ilgili çok önemli görev ve işlevlere sahiptir. Hükümetlerin ve idarenin eylem ve işlemlerinden dolayı sorumlu tutulabilmesini sağladığı gibi, yasamaya ilişkin olarak, kabul edilmiş olan mevzuatın uygulanmasını ve artan veya azalan şekilde mevzuatın anayasa veya başka bir üst norma (Avrupa Birliği normları gibi) uygunluğunu temin etmektedir. Bu manada görevlerini yerine getirebilmek için yargının bu organlardan bağımsız olması ve bu bağımsızlığın, anılan organlarla uygunsuz ilişkilerden ve onların etkisinden uzak olmayı da içermesi gerekmektedir.

. Bağımsızlık böylece tarafsızlığın teminatı olmaktadır.
. Bu durumun, bir hâkimin kariyerinin eğitimden atamaya ve terfiden disiplin işlemlerine kadar hemen her yönü üzerinde etkileri vardır.

12. Yargı bağımsızlığı, hâkimler cihetinden tam bir tarafsızlığın var olduğu ön kabulüne dayalıdır. Taraflar kim olursa olsun hâkim kararını verirken tarafsız olmalıdır ve bu tarafsızlık, hâkimin bağımsız bir şekilde yargılama yapmasına engel olan –veya engel olarak görülebilecek- her türlü bağlantı, eğilim veya yanlılıktan uzak olması demektir. Bu kapsamda yargı bağımsızlığı, “hiç kimse kendi davasının hâkimi olamaz” şeklindeki temel ilkenin detaylandırılmış halidir.

Bu ilkenin, yalnızca herhangi bir ihtilafın tarafı olan kimseleri aşan bir etkisi vardır. Yalnızca bir ihtilafın tarafları değil, toplum bir bütün olarak yargıya güvenebilmelidir. Bu sebeple bir hâkim yalnızca tüm uygunsuz bağlantı, yanlılık veya etkiden uzak olmakla kalmamalı, aynı zamanda makul bir gözle bakıldığında da bu uzaklık görülebilmelidir. Aksi halde yargının bağımsızlığına olan güven temelinden sarsılabilir.

13. Yukarıda ifade edildiği şekli ile yargı bağımsızlığının mantığı, bu kavramın uygulamadaki neticelerini ölçebilecek bir ölçü koymaktadır:

Bağımsızlığı sağlamak için gerekli olan özellikler ve her bir devlette anayasa veya daha alt bir hukuk normu ve günlük uygulama gibi varlığını mümkün kılacak araçlar. Bu görüşün odak noktası, bir davaya bakan hâkimin kişisel tarafsızlığının (gerçekte ve görünüşte) gerekliliği ilkesinden ziyade, toplumda yargı bağımsızlığını sağlayan genel kurumsal çerçeve ve teminatlardır. Her ne kadar bu iki konu örtüşüyor olsa da ilk hususu CCJE’nin yargı etiği ve davranış standartları incelemesi çerçevesinde değerlendirmek önerilmektedir.

Yargı bağımsızlığının teminat altına alınma seviyesi

14. Yargının bağımsızlığı mümkün olan en yüksek dereceli iç hukuk standartları ile teminat altına alınmalıdır. Bu sebeple Devletler yargı bağımsızlığı kavramını anayasalarına dâhil etmeli ve yazılı anayasası olmamakla birlikte yargı bağımsızlığına saygının köklü kültür ve geleneklerle sağlandığı ülkelerde bu kavrama temel ilkelerde yer verilmelidir. Bu yaklaşım, bağımsızlığın hayati önemini vurgularken bir yandan da yazılı bir anayasaları olmasa da uzun bir bağımsızlık geleneğine sahip olan müşterek hukuk (common law) sistemlerinin (özellikle İngiltere ve İskoçya) özel durumlarını dikkate almaktadır.

15. BM temel ilkelerinde yargı bağımsızlığının “devlet tarafından güvence altına alınması ve anayasaya veya iç hukuka dâhil edilmesi” gerektiği ifade edilmektedir. R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararında “hâkimlerin bağımsızlığı [Avrupa İnsan Hakları] Sözleşmesi’nin hükümleri ve anayasal ilkeler uyarınca teminat altına alınmalı, mesela anayasalara veya başka mevzuata hükümler yerleştirilmeli veya işbu tavsiyenin hükümleri uluslararası hukukun bir parçası haline getirilmelidir” denmektedir (I.2 numaralı ilkenin ilk cümlesinde).

16. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı daha da belirgin bir şekilde, “Tüm Avrupa Devletlerinde, hâkimlerin statüsüne dair temel ilkeler mevcut olan en yüksek iç hukuk normlarıyla ve bu alandaki kurallar da en az kanun düzeyinde düzenlenir” demektedir. Avrupa Şartı’nın getirdiği daha detaylı bu tanımlama, CCJE’nin genel desteğini almıştır. CCJE, R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararı’nın I.2 sayılı ilkesinin ilk cümlesinde yer alan daha genel hükmün değil, bu tarifin kabul edilmesini tavsiye etmektedir.

Atama ve terfinin esası

17. BM temel ilkelerinde şu ifade yer almaktadır (13 sayılı fıkra): “Meslekte yükselmenin bulunduğu sistemlerde hâkimlerin yükselmeleri, başta yeterlilik, dürüstlük ve deneyim olmak üzere nesnel faktörlere dayanır” R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararı da aynı görüşü ifade etmektedir: “Hâkimlerin meslekî kariyerlerine ilişkin tüm kararlar objektif kıstaslara dayanmalı, hâkimlerin mesleğe kabulü ve kariyerleri; dürüstlük, yetenek ve etkinliklerini de gözeten liyakat esasına göre olmalıdır”. R(94)12 Sayılı
Tavsiye Kararı, bu düzenlemenin anayasa, ceza, hukuk, idare hukuku alanlarını da kapsayacak şekilde adli bir işlevi yerine getiren tüm kişiler bakımından (birçok bakımdan, meslekten olmayan hâkimler ve adli işlev üstlenen diğer kişilere de) uygulanacağını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu nedenle, gerek atamaların “objektif kıstaslara dayalı” olarak “liyakat temelinde” yapılması gerekse siyasi mülahazaların dikkate alınmaması gerektiği hususlarında genel kabul vardır.

18. (a) “Liyakat temelinde” atamalar ile “objektiflik” konusundaki genel kabullere içerik kazandırılması ve (b) teori ile gerçekliği birbirine yakınlaştırmak hususları asli meseleler olarak ortada durmaktadır.

Mevcut konu takip eden iki konu (atama yapan organ ve hâkimlik teminatı) ile de yakından ilgilidir. 19. Bazı ülkelerde anayasal olarak hâkimlerin atanması konusunda doğrudan siyasi etki söz konusudur. Hâkimlerin seçilerek göreve geldiği sistemlerde (kanton düzeyinde vatandaşlar tarafından veya federal düzeyde Parlamento tarafından seçim yapılan İsviçre’de, Slovenya’da, “Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti”nde ve Alman Federal Anayasa Mahkemesi ile İtalyan Anayasa Mahkemesinin bazı üyelerinin seçiminde olduğu gibi) gözetilen hedef, hiç şüphesiz, görevlerinin icrasında yargıya doğrudan
bir demokratik zemin sağlamaktır. Bu tür durumlarda hedef, hâkimlerin mesleğe kabulünü veya terfilerini, dar parti politası mülahazalarına bırakmak olamaz. Sistemin bu şekilde kullanıldığı veya kullanılabileceği konusunda bir tehlike söz konusu olduğunda bu usul yarardan ziyade zarar getirebilir.

20. Yargısal atama ve terfilerden sorumlu olan ya da bu süreçte yer alan ayrı bir mercinin bulunduğu yerlerde dahi, uygulamada siyasi mülahazalar mutlaka dışarıda bırakılmıştır denilemez.

Nitekim Hırvatistan’da, böylesi atamaları gerçekleştirmek 11 üyeli (yedi hâkim, iki avukat ve iki öğretim görevlisi) Yüksek Yargı Konseyinin sorumluluğunda olmakla birlikte, Hırvatistan Parlamentosunun Temsilciler Meclisi kanadınca seçilecek bu 11 üyenin kimler olacağı konusunda Adalet Bakanı öneride bulunabilir ve Yüksek Yargı Konseyi, atama yaparken Hırvatistan Parlamentosunun o an iktidarda olan partinin kontrolündeki adli işler komisyonunun görüşünü almak zorundadır.

Her ne kadar, tadil edilmiş olan Hırvatistan Anayasası’nın 4. Maddesi kuvvetler ayrılığı ilkesine atıfta bulunuyorsa da devamında “her türlü karşılıklı işbirliği ve kuvvet sahiplerinin karşılıklı kontrolü”nden bahsetmekte olup bu kesinlikle yargısal atama veya terfilerde siyasi etkilerin tamamen dışlandığı bir durum değildir. İrlanda’da bir yargısal atamalar komisyonu bulunmakla birlikte hepsi komisyon tarafından uygun bulunmuş olan rakip adaylardan hangisi veya hangilerinin neticede Adalet Bakanı tarafından görevlendirileceği hususunu halen siyasi mülahazalar belirleyebilmektedir (ve komisyonun terfilere ilişkin hiçbir rolü yoktur).

21. Diğer ülkelerde mevcut bulunan sistemler arasında kariyer hâkimliği (birçok kara Avrupası hukuku ülkesindeki durum) ile hâkimlerin tecrübeli uygulayıcılar arasından görevlendirilmesi (örn. Kıbrıs, Malta ve Birleşik Krallık gibi müşterek hukuk ülkeleri ve Danimarka gibi diğer ülkeler) noktasında farklılıklar mevcuttur.

22. Kariyer hâkimliğinin söz konusu olduğu ülkelerde kariyer hâkimlerinin başlangıçta mesleğe kabulleri olağan olarak yapılan sınavlarda gösterilen objektif başarıya dayalıdır.

(a) Yarışma sınavının yeterli olup olmadığı-kişisel özelliklerin değerlendirilmesi gerekip gerekmediği ve uygulama becerilerinin öğretilip ölçülmesinin gerekip gerekmediği ile (b) yürütme ve yasamadan bağımsız bir mercinin bu aşamada devreye girmesinin gerekip gerekmediği hususları önemli noktalar olarak gözlemlenmektedir – örneğin Avusturya’da Personalsenate’ler (beş hâkimden oluşmaktadır) terfiye ilişkin görüş bildirmek bakımından resmi bir göreve sahipken atamalar bakımından bir rolleri yoktur.

23. Öte yandan hâkimlerin tecrübeli uygulayıcılar arasından görevlendirildiği veya görevlendirilebildiği ülkelerde genelde yarışma sınavları söz konusu olmayıp uygulama becerileri ve ilgili adayı yakından tanıyan kişilerin değerlendirmeleri, yapılacak olan görevlendirmenin temelini oluşturmaktadır.

24. Yukarıdaki durumların tamamında, yalnızca siyasi etkileri dışarıda bırakmak için değil, aynı zamanda, düzenlenmemiş bir usulde  veya kişisel referanslar temelinde atamaların yapıldığı sistemlerde ortaya çıkan kayırmacılık, mevcut durumu koruma ve yandaşlık gözetme (veya “kopyalama”) gibi riskleri de önlemek amacıyla objektif standartların aranması önerilmektedir.

25. Hâkimlerin mesleğe kabulü ve kariyerlerinin “nitelik, doğruluk, yetenek ve etkinliklerini de gözeten liyakat esasına göre” belirlenmesini temin etmeyi hedefleyen tüm “objektif kıstaslar”, genel bir özellik arz etmek zorundadır.

Ancak asıl hayati öneme sahip olan, bu kıstasların, sonucu kritik derecede önemli olan belirli bir durumdaki fiili etkisi ve içeriğidir. CCJE, üye Devletlerdeki atama ve terfileri gerçekleştiren veya bu konuda görüş bildiren makamların; hâkimlerin mesleğe kabulü ve kariyerlerinin “nitelik, dürüstlük, beceri ve etkinliğin gözetildiği bir liyakat esasına dayalı” olmasını temin etmek amacıyla nesnel kıstaslar geliştirmesi, yayımlaması ve yürürlüğe koymasını tavsiye etmiştir. Bunun yapılmasının ardından, atama veya terfilerden sorumlu olan organ veya merciler bu kıstaslara uygun bir şekilde hareket etmek mecburiyetinde olacaklar ve kabul edilen kıstasların içeriği ve uygulamadaki etkilerinin incelenmesi mümkün olabilecektir.

26. Anketlere verilen cevaplarda genel olarak bu özellikleri taşıyan veya yayımlanmış olan böylesi kıstasların bulunmadığı görülmüştür.

Birleşik Krallık’ta genel özellikleri taşıyan kıstaslar; Adalet Bakanı (Lord Chancellor) tarafından yayımlanmış ve İskoçya yürütme organı da bir istişare belgesi yayımlamıştır. Avusturya hukukunda terfi için kullanılacak kıstaslar düzenlenmiştir.

Kıbrıs ve Estonya başta olmak üzere birçok ülke, atamaları yapmak veya atamalar konusunda görüş bildirmekten sorumlu olan bağımsız hâkim konseylerinin dürüstlüğüne güven duymakla yetinmektedir.

Finlandiya’da ilgili danışma kurulu adayların niteliklerini kıyaslamakta ve atama önerisinde kararının gerekçesini de belirtmektedir. Benzer şekilde İzlanda’da Seçim Komitesi Adalet Bakanına ilk derece mahkemelerinde görev yapacak adaylara ilişkin yazılı bir değerlendirme sunmakta ve Yüksek Mahkeme de Yüksek Mahkemeye atanacakların yeterlilikleri konusunda görüş bildirmektedir.

Almanya’da gerek federal düzeyde gerekse eyalet düzeyinde yargısal atamalardan sorumlu olan konseyler ilgili adayların yargısal atama veya terfiler için uygunluğu konusunda yazılı görüş (detaylı gerekçe olmadan) bildirmekten sorumlu olabilirken bu görüşler Adalet Bakanını bağlamamakta, ancak bu görüşü takip etmemesi durumunda Bakan eleştiriler ile (bazı durumlarda kamuoyundan gelen) karşılaşabilmektedir.

Gerekçelerin belirtilmesi sağlıklı bir yaklaşım olarak kabul edilebilir ve uygulamada kullanılan kıstasların ne olduğu konusunda açıklayıcı olabilmektedir; ancak bazı durumlarda gerekçelerin belirtilmesinin aleyhine argümanlar ileri sürmek de mümkün olabilir (örn. birbirine yakın adaylar arasında yapılan tercihin hassasiyeti ve bilgi kaynaklarının gizliliği).

27. Litvanya’da terfileri düzenleyen açık bir kıstas bulunmamakla birlikte ilk derece mahkemesi hâkimlerinin performansları, temel olarak istatistiklere dayalı (temyizde bozulan kararlara ilişkin istatistikler de dâhil olmak üzere) bir dizi nicel ve nitel kıstas ile izlenmekte ve Adalet Bakanlığının Mahkemeler Dairesinin raporlarına konu edilmektedir. Adalet Bakanının mesleğe kabul ve terfi konusunda yalnızca dolaylı bir rolü mevcuttur. Ancak bu değerlendirme sistemi Litvanyalı Hâkimler Derneğince “ağır bir şekilde eleştirilmektedir”. İstatistiksel bilgiler mahkemelerin çalışmalarını ve etkinliklerini takip etmek bakımından önemli sosyal araçlardır; ancak atama veya terfi ile ilgisi olsun ya da olmasın objektif kıstasların yerini tutamazlar. Bu manada istatistiklerin bir araç olarak kullanılmasında oldukça özenli olmak gerekmektedir.

28. Lüksemburg’da terfinin normal koşullarda kıdemlilik ilkesi temelinde gerçekleştiği ifade edilmektedir. Hollanda’da halen eski kıdemlilik sisteminin bazı etkileri sürmekte ve Belçika ve İtalya’da kıdemlilik ve yeterliliğe ilişkin objektif olarak belirlenmiş olan kıstaslar terfi kararını şekillendirmektedir. Avusturya’da, Personalsenate’lerin (beş hâkimden oluşmaktadır) Adalet Bakanına yaptığı terfi önerilerinde, ancak adayların mesleki bakımdan aynı niteliklere sahip olduğu durumlarda kıdemin dikkate alınacağı kanunla düzenlenmiştir.

29. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa şartı, “kıdeme dayalı olmayan” terfi sistemlerini ele almakta (4.1 sayılı fıkra) ve Açıklayıcı Not kısmında “bağımsızlık için oldukça etkili bir koruma sağladığı değerlendirildiğinden bu sistemin Şart tarafından hiçbir şekilde dışlanmadığı” ifade edilmektedir.

Yeterli tecrübe terfi için esaslı bir ön şart olmakla birlikte CCJE, kıdemliliğin modern dünyada artık terfiyi belirleyen ilke olarak genel kabul görmediğini değerlendirmektedir. Yargının yalnızca bağımsız olmasında değil aynı zamanda kalitesinde de, özellikle değişim zamanlarında yargı sistemine liderlik edenlerin kalitesinde, kamuoyunun büyük menfaati vardır. Tamamen kıdemliliğe dayalı bir terfi sistemi dinamizmden fedakârlık etme riski taşımaktadır ve bu riskin alınması, bağımsızlık cihetinden gerçek bir kazanım da getirmediğinden gerekçelendirilebilmekten uzaktır. Bununla birlikte CCJE mesleki tecrübeye dayalı kıdem şartlarının bağımsızlığı destekleyebileceğini değerlendirmektedir.

30. İtalya ve bir ölçüde İsveç’te hâkimlerin statüsü, görevleri ve maaşları birbirinden ayrılmış durumdadır.

Maaşlar neredeyse otomatik olarak kıdemi takip etmekte ve genellikle statü veya göreve göre değişiklik göstermemektedir. Statü terfiyle belirlenmekle birlikte farklı bir mahkemede görev almayı gerektirmemektedir. Bu nedenle, temyiz hâkimi statüsüne sahip bir hâkim ilk derece mahkemesinde görev yapmaya devam etmeyi tercih edebilir. Sistem bu yolla, terfi veya görev değişikliği ile elde edilebilecek mali kazanımları ortadan kaldırarak bağımsızlığı artırmayı hedeflemektedir.

31. CCJE kadınlar ve erkekler arasındaki eşitlik meselesini de ele almıştır.

Latimer House Rehber İlkeleri’nde “Yargının tüm kademelerinde yapılacak atamalarda, kadınlar ile erkekler arasında eşitliği temin etmek bir amaç olarak gözetilmelidir” denilmektedir. İngiltere’de, Adalet Bakanının (Lord Chancellor) “rehber ilkeleri”, “cinsiyet, etnik köken, medeni hal, cinsel eğilim,…’den bağımsız olarak” tavizsiz bir şekilde liyakate dayalı atamalar yapılması gerektiğini ifade ederken Adalet Bakanı kadınlar ve
etnik azınlıkların yargısal görevlere talip olmalarını teşvik etmek yönündeki arzusunu açık bir şekilde dile getirmiştir. Bunların her ikisi de açık bir şekilde uygun hedeflerdir.

Avusturya adına katılan temsilci, Avusturya’da eşit derecede nitelikli olan iki adayın varlığı durumunda, daha az temsil edilen cinsiyete sahip olan adayın atanacağını beyan etmiştir. Daha az temsil ediliyor olmak problemine karşı geliştirilen bu kısıtlı da olsa olumlu tepkinin hukuki bir mesele doğurmayacağı varsayılsa dahi CCJE, ilk olarak, az temsil edilmenin cereyan edebileceği alanlardan yalnızca birinin (cinsiyet) ön plana çıkartılmış olması ve ikinci olarak, böyle bir alanda belirli bir ülkedeki koşullar altında ilgili ayrımcılık sebepleri bakımından neyin yetersiz temsil teşkil ettiğinin tartışma konusu edilebileceği hususlarını uygulamadaki zorluklar olarak tespit etmiştir. CCJE Avusturya’dakine benzer bir hükmün genel bir uluslararası standart olarak kabul edilmesini önermemekle birlikte yukarıda üçüncü cümlede bahsedilenler gibi “rehber ilkeler” vasıtasıyla eşitliğin sağlanmasının bir ihtiyaç olduğunun altını çizer.

Atama ve danışma organları

32. CCJE, hâkimlerin atanmasına ilişkin usullerde büyük bir çeşitlilik olduğunu tespit etmiştir. Atamaların “liyakat temelinde” yapılması gerektiği hususunda ise açık bir fikir birliği söz konusudur.

33. Hâlihazırda hâkimlerin mesleğe kabulünde uygulanan farklı usullerin hepsinin avantajlı ve dezavantajlı yanları vardır: Seçimle göreve gelmenin daha güçlü bir demokratik meşruiyet sağlayacağı öne sürülebilirken bu usul, ilgili adayı kampanya yürütme uğraşına, siyasete ve kayrılma ve kayırma arzusuna sokabilir. Seçim işleminin mevcut hâkimlerce yapılması, teknik olarak nitelikli adayların seçimini temin edebilecekken tutuculuk ve kayırmacılık (veya “kopyalama”) gibi risklere yol açmaktadır
ve bazı anayasal düşünce sistemlerine göre demokratik değildir. Yürütme veya yasama tarafından atamaların yapılması meşruiyeti artırmak için önerilebilirse de diğer kuvvetlere bağımlı olma riskini beraberinde getirmektedir. Bir başka usul de bağımsız bir mercinin aday göstermesidir.

34. Hâlihazırdaki yaklaşım çeşitliliğinin, uygunsuz siyasi etkilerin sürdürülmesini zımni olarak kolaylaştıracağı yönündeki kaygıların haklılık payı vardır.

CCJE, konunun uzmanı Sayın Oberto’nun, bazı Devletlerde uygulanan gayriresmî atama usulleri ile yargısal atamalardaki açık siyasi etkinin; yargı bağımsızlığının sağlanması için tamamen siyasi olmayan atama organlarının kurulmasının gerekli olduğu nispeten yeni demokrasiler için yararlı modeller olmadığı yönündeki görüşünü dikkate almıştır.

35. CCJE, yeni demokrasilere bir örnek olarak, Çek Cumhuriyeti’nde hâkim atamalarının Adalet Bakanının önerisi ile Cumhurbaşkanı tarafından yapıldığını ve terfilerin (nispeten yüksek dereceli bir mahkemeye atanma veya mahkeme başkanı veya başkan vekili olma) Cumhurbaşkanı veya Adalet Bakanı tarafından yapıldığını tespit etmiştir. Yargısal atamalar için adayları seçen kurullarda hâkimler görev alsa da Yüksek Yargı Kurulu bulunmamaktadır.

36. R (94) 12 Sayılı Tavsiye Kararı hâlihazırda bu alanda dengeli bir duruş sunmaktadır.

Tavsiye, bağımsız bir atama mercii öngörerek söze başlamaktadır:

“Hâkimlerin mesleğe kabulü ve kariyerleri konusunda karar veren merci hükümet ve idareden bağımsız olmalıdır. Bu mercinin bağımsızlığını güvence altına almak için mercinin üyeleri yargı tarafından seçilmeli ve bu merci kendi usul kurallarını kendisi vazetmelidir.”

Ancak daha sonra oldukça farklı bir sistem ele alarak ve öngörerek devam etmektedir:

“Bununla birlikte, anayasa veya diğer mevzuat hükümleri ile geleneklerin, hâkimlerin hükümetçe tayinine müsaade ettiği hallerde hâkimlerin tayin usullerinin gerçekten şeffaflığını ve bağımsızlığını sağlayıcı teminatlar getirilmeli ve bu kararlar, yukarıda sözü edilen objektif kıstasların dışında hiçbir unsurdan etkilenmemelidir.”

Tavsiye Kararının devamında “teminatlara” ilişkin verilen diğer örnekler, resmi usullerin gevşetilmesine yönelik daha da geniş bir kapsam sunmaktadır; bu örnekler, hükümetin “gerçekten uyacağı” tavsiyeler bildiren özel bir bağımsız organ ile başlamakta, “bağımsız mercinin kararına karşı itiraz hakkı” ile devam etmekte ve “kararları veren mercinin uygunsuz etkilere karşı teminat sağlamasının” yeterli olacağı yönünde zayıf (ve net bir şekilde ifade edilmemiş) bir ihtimalle bitmektedir.

37. Bu formül, 1994 yılı şartlarına dayanmaktadır. Ancak CCJE, anayasal ve hukuki “geleneklerin” daha az dikkate alındığı ve resmi usullerin vazgeçilemeyecek birer ihtiyaç olduğu, genişlemiş bulunan günümüz Avrupa’sında bu formülün nispeten belirsiz ve açık olmasından kaygı duymaktadır. Bu sebeple CCJE, hâkimlerin mesleğe kabulü veya kariyerleri ile ilgili tüm kararların objektif kıstaslara dayanması ve bu kararların ya bağımsız bir merci tarafından alınması ya da anılan özellikteki kıstaslara dayanılmaksızın alınmalarına engel olacak teminatlara tabi olması gerektiği değerlendirmesinde bulunmuştur.

38. CCJE, hâlihazırda Avrupa Devletlerinin kabul etmiş olduğu sistemlerin çeşitliliğini dikkate alarak daha ileriye gitmenin mümkün olmayabileceğini tespit etmiştir.

Bununla birlikte CCJE, hem mevcut standart ve uygulamalarda yapılabilecek muhtemel değişiklikleri değerlendirmekten hem de genel kabul görecek standartları geliştirmekten sorumlu bir danışma organıdır. Ayrıca, Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı, aşağıdaki ifadeleriyle hâlihazırda R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararından önemli ölçüde ileri gitmiştir:

“Mevzuat, bir hâkimin seçilmesini, işe alınmasını, atanmasını, kariyer gelişimini ya da görevinin sona ermesini etkileyen tüm kararlarla ilgili olarak, yürütme ve yasama erklerinden bağımsız ve en azından yarısı yargının en geniş şekilde temsili sağlanarak hâkimler tarafından seçilmiş hâkimlerden oluşan bir makamın müdahalesini öngörür.”

39. Açıklayıcı Notta, bağımsız bir mercinin “müdahalesi” ifadesinin; görüş, tavsiye, öneri veya gerçek bir kararı kapsayacak genişlikte kullanıldığı ifade edilmiştir. Avrupa Şartı halen birçok Avrupa ülkesindeki mevcut uygulamaların ötesindedir. (Beklendiği üzere, 23-26 Haziran 1997 tarihlerinde Varşova’da yapılan Hâkimler Yüksek Kurulları ve hâkim dernekleri toplantısına katılan temsilciler, yargı atamaları ve terfiler üzerinde Avrupa Şartı’nda savunulandan bile daha kapsamlı “kontrol” istemişlerdir.)

40. Anketlere verilen cevaplar, birçok Avrupa Devletinin, atamalar ve (ilintili olduğunda) terfiler konusunda münhasır nitelikte veya daha düşük seviyede yetkiye sahip olan yürütme ve yasamadan bağımsız organlar oluşturduğunu göstermektedir. Örnek olarak Andorra, Belçika, Kıbrıs, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, İzlanda, İrlanda, İtalya, Litvanya, Moldova, Hollanda, Norveç, Polonya, Romanya, Rusya, Slovakya, Slovenya, “Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti” ve Türkiye gösterilebilir.

41. Çek Cumhuriyeti’nde böylesi bir mercinin yokluğu bir zayıflık olarak algılanmıştır. Malta’da böyle bir merci bulunmakla birlikte, atamayı yapan mercinin buradan görüş sormasının ihtiyari oluşu bir zayıflık olarak algılanmıştır. Hırvatistan’da ilgili mercinin üzerindeki muhtemel siyasi etki ir problem olarak tespit edilmiştir.

42. Aşağıdaki sistemler, Avrupa Şartı’nın önerilerini karşılayan yüksek yargı kurullarına ilişkin üç örnek teşkil etmektedir:

i) İtalyan Anayasası’nın 104. maddesine göre bu kurul; Cumhurbaşkanı, Yargıtay Birinci Başkanı ve Başsavcısı, hâkimlerce seçilen 20 hâkim ve Parlamentonun her iki kanadının da katıldığı bir oturumla 15 yıllık üniversite öğretim üyeleri ve avukatlar arasından seçilen 10 üyeden oluşur. 105. madde kapsamında bu kurulun sorumluluğu, “yargı teşkilatına ilişkin düzenlemelere uygun olarak hâkimlerin göreve başlatılması, istihdamı, terfisi ve haklarında disiplin tedbirlerinin alınması” şeklindedir.

ii) Macaristan’ın 1997 tarihli Mahkeme Reformu Kanunu, hâkimlerin atamaları da dâhil olmak üzere mahkemelerin idaresi yetkisini kullanan Ulusal Yargı Kurulunu kurmuştur. Kurul, Yüksek Mahkeme Başkanı (Kurul Başkanı), 9 hâkim, Adalet Bakanı, Genel Savcı, Baro Başkanı ve Parlamentodan iki vekilin katılımıyla oluşmaktadır.

iii) Türkiye’de Yüksek Kurul hem hâkimleri hem de savcıları mesleğe kabul etmekte ve terfi ettirmektedir. Yargıtay ve Danıştay’dan gelen beş hâkimin de aralarında bulunduğu yedi üyeden oluşmaktadır. Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı da Kurulun tabii üyesidir.

43. İrlanda, müşterek hukuk sistemine ait bir örnek teşkil etmektedir.

Yargısal Atamalar Kurulu, 1995 tarihli Mahkemeler ve Mahkeme Görevlileri Kanunu’nun 13. bölümü ile kurulmuş ve “yargısal görevlere getirilebilecek kişileri tespit etmek ve Hükümeti bu kişilerin görevlendirilmeye uygunlukları konusunda bilgilendirmek” ile görevlendirilmiştir. Kurul 9 üyeden oluşmakta olup üyeleri şunlardır: Yüksek Mahkeme Başkanı; Üst Mahkemenin, Gezici Mahkemenin ve Bölge Mahkemesinin Başkanları, Genel Savcı, Baro Başkanınca tayin edilen ve fiili olarak mesleğini icra eden bir avukat ve Adalet Bakanınca atanan ticaret, finans veya idare konularıyla uğraşan veya bu konularda bilgi sahibi olan veya adli hizmetlerden yararlanmakta tecrübesi olan en fazla 3 kişi. Ancak bu usul, siyasi etkiyi sürecin tamamen dışında tutmamaktadır.

44. Alman modelinde (yukarıda ifade edilmiştir) federal veya eyalet düzeyinde oluşuna ve mahkemenin seviyesine göre rolleri değişen kurullar vardır.

Tamamen danışma işlevine sahip olan kurullar mevcuttur. Ayrıca, bazı Alman eyaletlerinde, hâkimlerin yetkili Bakan ve hâkimlerin seçiminden sorumlu olan bir komite tarafından birlikte seçilmesi öngörülmüştür. Bu komitenin genellikle veto hakkı vardır.

Almanya’da Adalet Bakanının sürece dâhil olması, kendisinin parlamentoya hesap veriyor olması nedeniyle önemli bir demokratik unsur olarak değerlendirilmektedir. Atamayı gerçekleştiren mercinin yalnızca veya çoğunluk olarak hâkimlerden oluşmaması gerektiği hususu da anayasal bakımdan önemli görülmektedir.

45. Geleneğin ve gayriresmî bir iç disiplinin sayesinde ve teamül gereği bağımsız bir basının yakın takibi altında iyi standartların uygulandığı hukuk sistemlerinde dahi son zamanlarda daha objektif ve resmî teminatların gerekli olduğu gitgide daha fazla kabul görmeye başlamıştır.

Diğer devletlerde, özellikle eski komünist ülkelerde, bu ihtiyaç had safhadadır. CCJE, Avrupa Şartı’nın – demokratik olarak diğer hâkimler tarafından seçilmiş olmak suretiyle hâkimlerin hatırı sayılır düzeyde temsil edildiği bağımsız bir mercinin müdahalesini (görüş, tavsiye, öneriveya fiili b ir kararı kapsayacak düzeyde geniş anlamda bir müdahale) savunması bakımından – CCJE’nin de onaylamak ve önermek istediği genel bir istikamette olduğunu değerlendirmiştir. Özellikle demokratik açıdan rüştünü ispatlamış köklü bir sisteme sahip olmayan ülkeler bakımından bu husus büyük önem taşımaktadır.

Hâkimlik teminatı – görev süresi

46. BM temel ilkelerinde, R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararında ve Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nda kanuni emeklilik yaşına kadar görevlendirilmek üzere atama yapılması yerine; yine kanunla belirlenen sabit bir süre için de görevlendirme (atama) yapılması ihtimaline yer verilmiştir.

47. Avrupa Şartı’nın 3.3 sayılı fıkrasında “bir hâkimlik makamına atandıktan sonra; ama bu atamanın daimi hale gelmesinin teyit edilmesinden önce zorunlu olarak kısa tutulacak bir deneme süresi”nden bahsedilmektedir.

48. Genel olarak Avrupa uygulaması kanuni emeklilik yaşına kadar devam edecek olan tam zamanlı bir atama yapmak yönündedir. Bağımsızlık yönünden bakıldığında en az problem doğuran yaklaşım budur.

49. Birçok kara Avrupası sisteminde göreve yeni başlayacak hâkimler için eğitim veya deneme süreleri öngörülmüştür.

50. Bazı ülkelerde bir takım atamalar kısıtlı bir dönem için yapılmaktadır (ör: Alman Federal Anayasa Mahkemesi için bu süre 12 yıldır). Hâkimlerin uluslararası mahkemelerde (örn. Avrupa Adalet Divanı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) belirlenmiş süreler için görevlendirilmeleri de yaygın bir uygulamadır.

51. Bazı ülkeler (Birleşik Krallık, Danimarka vs.) ayrıca tam zamanlı hâkimlere göre daha kısıtlı veya daha az korunan bir hâkimlik teminatına sahip olan hâkim yardımcılarını da geniş ölçekte görevlendirmektedirler.

52. CCJE, istisnai olarak, tam zamanlı bir yargısal atamanın kısıtlı bir dönem için olabildiği hallerde; şu şartlar sağlanmadığı sürece bu sürenin yenilenebilir olmaması gerektiğini değerlendirmektedir:

i. Kendisinin istemesi halinde, hâkim atamayı yapan organ tarafından yeniden görevlendirilmek üzere değerlendirilmelidir;
ii. Yeniden görevlendirme kararı, siyasi mülahazaları dikkate almaksızın tamamen objektif ve yalnızca liyakate dayalı olarak verilmelidir.

53. CCJE, görev süresinin geçici veya sınırlı olması hallerinde, görevlendirme veya yeniden görevlendirme usullerinin objektiflik ve şeffaflığını temin etmekten sorumlu olan organın özel bir öneme sahip olduğunu değerlendirmektedir (ayrıca bkz. Avrupa Şartı’nın 3.3 sayılı fıkrası).

54. CCJE, ortaya koyduğu değerlendirmelerin uluslararası düzeydeki hâkimlerin pozisyonuna ilişkin özel bir atıfta bulunmadığının farkındadır. CCJE, 1998 tarihli Akil İnsanlar Raporu’nda (Wise Persons’ Report) yer alan ve ulusal yargı kurumları ile doğrudan işbirliğinin güçlendirilmesi gerektiğini ifade eden tavsiye kararı (no. 23) ile doğmuştur ve bunun ardından Adalet Bakanlarının Kişinev’de 17-18 Haziran 1999 tarihinde düzenledikleri 22. toplantılarında kabul ettikleri 1. sayılı Kararda CCJE’nin görevi “Avrupa’da hâkimlerin rolünü güçlendirmek ve … Avrupa Konseyinin hukuki belgelerinin güncellenmesi gerekip gerekmediği konusunda tavsiyede bulunmak” için hazırlanan genel eylem planında belirlenen önceliklerin yerine getirilmesine yardımcı olmak şeklinde tanımlanmıştır.

Genel eylem planı ağırlıklı olarak üye devletlerin ulusal hukuk sistemlerine odaklanmıştır. Ancak Avrupa Konseyine üyelik şartları arasında “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesi”nin bulunduğu ve bu manada “uluslararası hukuk düzeninde bağlayıcı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargılama yetkisine tabi olmanın Avrupa Konseyinin en önemli standardı olduğu” unutulmamalıdır (Akil İnsanlar Raporu, 9. fıkra).

55. CCJE, uluslarüstü mahkemelerin ulusal hukuk sistemleri bakımından giderek artan öneminin, üye Devletlerin böylesi uluslarüstü mahkemelerde görev yapan hâkimlerin bağımsızlıkları, azledilememeleri,
atanmaları ve görev süreleri konusundaki ilkelere (özellikle yukarıdaki 52. fıkraya bakınız) uymalarını teşvik etmeyi gerekli kıldığını değerlendirmektedir.

56. CCJE, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Birliği sözleşmeleri gibi uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerin ulusal hukuk sistemleri ve hâkimler bakımından taşıdığı önemin, bu tür metinleri yorumlayan mahkemelere yapılacak atama ve yeniden atamaların da aynı derecede güven uyandırmasını ve ulusal hukuk sistemlerinde takip edilen ilkelere uygun olmasını kaçınılmaz kıldığı görüşüne varmıştır. CCJE, ayrıca 37 ve 45. fıkralarda bahsedilen bağımsız mercinin, uluslararası mahkemelere yapılacak atama ve yeniden atama süreçlerine dâhil edilmesinin teşvik edilmesi gerektiğini değerlendirmiştir.

Avrupa Konseyi ve bağlı kurumları, kısaca ifade etmek gerekirse, herhangi bir üye Devletin bağımsız olarak sahip olduklarından daha üstün tutulan ortak değerlere yönelik inanç temelinde kurulmuşlardır ve bu inanç hâlihazırda pratik açıdan hatırı sayılır düzeyde etki doğurmuştur. Bu değerlerin uluslararası seviyede uygulanması konusunda ısrarcı olunmaması halinde değerlerin bizzat kendisi ve bunların ortaya konulup uygulanmasına ilişkin süreçler zarar görebilecektir.

Hâkimlik teminatı – azledilememe ve disiplin

57. Mecburi emeklilik yaşına ulaşıncaya veya önceden belirlenen görev süresi doluncaya kadar hâkimlik teminatının sağlanması yargı bağımsızlığının temel taşlarından birisidir: Bkz. BM Temel İlkeleri’nin 12.
fıkrası; R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın I(2)(a)(ii) ve (3) sayılı ilkeleri ile VI (1) ve (2) sayılı ilkeleri. Avrupa Şartı, bu ilkenin ilgilinin rızası olmaksızın farklı bir birime veya farklı bir yere tayin edilmesini de içerdiğini (mahkeme sisteminin yeniden yapılandırılması halleri ile geçici haller hariç) ifade etse de hem Şartta hem de R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nda görev değişikliğinin bir disiplin yaptırımı olarak uygulanabileceği üzerinde durulmaktadır.

58. CCJE, Çek Cumhuriyeti’nde mecburi bir emeklilik yaşı bulunmamakla birlikte “65 yaşına ulaşmasının ardından bir hâkimin Adalet Bakanı tarafından görevinden ayrılması” istenebilmektedir.

59. Özellikle disiplin yaptırımları ile ortaya çıkan azledilememe konusundaki istisnaların varlığı, hızla, hâkimlerin kim tarafından, hangi usulle ve hangi esaslara dayalı olarak disiplin yaptırımına tabi tutulabileceğini akla getirmektedir. R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın VI(2) ve (3) sayılı ilkeleri, hâkimlerin görevden alınmasına sebep teşkil edebilecek suçların kesin bir şekilde tanımlanması ve disiplin süreçlerinin İnsan Hakları Sözleşmesi’nin usule uygunluk şartlarıyla uyumlu olması hususlarında ısrar etmektedir. Bunun ardından yalnızca “devletler, mahkemenin yetki alanına girmeyen hallerde her türlü disiplin cezası ile tedbiri almakla görevli olan ve kararları üst derecede bir yargı organınca kontrol edilecek veya kendisi üst derecede bir yargı organı sıfatıyla hareket eden özel bir organı kanunla kurmayı düşünmelidirler” denilmektedir. Avrupa Şartı, bu rolü tüm hâkimlerin mesleğe kabul ve kariyerlerine ilişkin bütün hususlarda “müdahale” etmesi gerektiğini önerdiği bağımsız merciye yüklemektedir.

60.CCJE aşağıdaki değerlendirmelerde bulunmaktadır:

(a) Hâkimlerin azledilememesi; en üst düzey iç hukuk düzenlemelerinde yer alan bağımsızlık kavramının açık bir unsuru olmalıdır (yukarıdaki 16 sayılı fıkraya bkz.);

(b) Savunma haklarını tam olarak teminat altına alan bağımsız bir mercinin13 müdahalesi, disiplin konularında özel bir öneme sahiptir;

(c) Yalnızca görevden alınmayı gerektirecek fiilleri değil, aynı zamanda mahkeme veya görev yeri değişikliği de dâhil olmak üzere; herhangi bir disiplin işlemi veya statü değişikliğini gerektirecek fiilleri de tanımlayan standartlar geliştirmek yararlı olacaktır.

Davranış standartlarının bağımsızlık konusuyla yakından ilişkili olduğu hususunda şüphe olmasa da CCJE, doğrudan davranış standartlarını ele aldığı daha sonraki bir aşamada Avrupa Hukuki İşbirliği Komitesinin (CDCJ) değerlendirmesine sunulmak üzere bu hususta taslak metinler içeren detaylı bir görüş hazırlayabilir.

Maaş

61. R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nda hâkimlerin “maaşlarının kanun ile teminat altına alınması gerektiği” ve “mesleklerinin onuru ve  ile uyumlu olması” gerektiği ifadelerine yer verilmiştir (I(2) (a)(ii) ve III(1)(b) sayılı ilkeler). Avrupa Şartı, “kararlarını ve daha genel anlamda davranışlarını hedef alan baskılara” engel olmada maaşların yeterliliğinin oynadığı role ve iş göremezlik ödemesi teminatının ve emeklilik ödemelerinin yeterli olmasının önemine ilişkin önemli, mantıklı ve gerçekçi bir açıklama içermektedir (6. fıkra). CCJE, Avrupa Şartı’nın ifadesini tamamıyla uygun bulmuştur.

62. Her ne kadar bazı sistemlerde (örn. İskandinav ülkeleri) mesele gelenek haline gelmiş uygulamalar ile çözüme kavuşturulsa da CCJE genel olarak (özellikle yeni demokrasiler söz konusu olduğunda) yargı mensuplarının maaşlarını tenzilata karşı koruma altına almak ve uygulamada en azından hayat pahalılığı ile paralel bir şekilde gerçekleşen maaş artışlarını sağlamak üzere konuya özgü hukuki düzenlemeler yapılmasının önemli olduğunu değerlendirmektedir.

Uygunsuz harici etkilerden bağımsızlık

63. Uygunsuz harici etkilerden bağımsızlık, genel kabul gören bir ilkedir: Bkz. BM Temel İlkeleri’nin 2. fıkrası ve “Hâkimlerin üzerinde bu şekilde nüfuz kurmayı amaçlayan kişilere karşı kanunla yaptırımlar öngörülmelidir” ifadesini içeren R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın I(2) (d) numaralı ilkesi. Uygunsuz harici etkilerden bağımsızlık ve haddi aşan hallerde yaptırım ihtiyacı, genel ilkeler olarak tartışılmaz konumdadırlar.  Ayrıca, CCJE’nin üye Devletlerin kanunlarında bu ilkelerin gereği gibi düzenlenmediğini düşünmesine sebep olacak bir durum da yoktur. Diğer taraftan, bu ilkelerin uygulamaya dönüştürülmesi dikkat, hassasiyet ve bazı durumlarda siyasi kısıtlamalar gerektirmektedir.

Farklı Devletlerden gelen hâkimlerle yapılacak fikir alışverişleri ve onların anlayış ve desteği bu konuda yararlı olabilecektir. Zorluk, neyin uygunsuz etki olduğunu tayin etmek noktasında ve örneğin; adlî süreci siyasetin, medyanın veya başkalarının baskı ve saptırmasına karşı koruma ihtiyacı ile kamu yararı
ile ilgili konuların kamuoyunda ve özgür bir medyada tartışmanın yararlılığı arasında bir denge kurmak noktalarında ortaya çıkmaktadır. Hâkimler kamuya mal olmuş kişilikler olduklarını kabul etmeli ve alıngan veya kırılgan bir yapıya sahip olmamalıdırlar. CCJE, mevcut ilkenin değiştirilmesine gerek olmadığı ancak farklı ülkelerde görev yapan hâkimlerin özel durumlar konusunda karşılıklı tartışmalarının ve görüş alışverişinde bulunmalarının yararlı olabileceği kararına varmıştır.

Yargı içinde bağımsızlık

64. Temel husus, bir hâkimin görevini yerine getirirken hiç kimsenin çalışanı olmadığı, bir devlet vazifesinin sahibi olduğu hususudur. Bu nedenle hâkim yalnızca hukukun hizmetçisidir ve yalnızca hukuka hesap verir. Bir davada karar verecek hâkimin yargının içinden veya dışından bir üçüncü şahsın emir veya talimatı ile hareket etmeyeceği tabiidir.

65. R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın I(2)(a)(i) numaralı ilkesinde “hâkimlerin kararları kanunun öngördüğü temyiz usulü dışında hiçbir incelemeye konu olmamalıdır” ve I(2)(a)(iv) numaralı ilkesinde “genel ve özel af gibi kararlar dışında; hükümet veya idare geriye dönük işletilmek suretiyle yargı kararlarını geçersiz kılacak şekilde karar alamamalıdır” denilmektedir. CCJE, anketlere verilen cevaplarda bu ilkelere genellikle uyulduğu ve herhangi bir değişikliğin önerilmediğini tespit etmiştir.

66. CCJE, dâhili bir yargısal hiyerarşinin varlığının yargı bağımsızlığına karşı muhtemel bir tehdit olabileceğine işaret etmektedir. CCJE, yargı bağımsızlığının yalnızca uygunsuz dış etkilerden uzak olmaya değil, aynı zamanda zaman zaman diğer hâkimlerin tutumları ile ortaya çıkabilecek olan dâhili etkilerden de bağımsız olmaya dayandığı görüşündedir. “Hâkimler; vicdanlarına, olaylara ilişkin yorumlamalarına ve kanunun açık hükümlerine göre davalar hakkında tarafsız biçimde karar vermek noktasında sınırsız bir özgürlüğe sahip olmalıdırlar (R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı, I (2)(d) numaralı hükmü). Burada hâkimler bireysel olarak ele alınmışlardır. İfade ediliş biçimi, müşterek hukuk sistemindeki emsal karar uygulaması (alt derece mahkemesindeki hâkimin yüksek mahkemenin mevcut davadaki hukuki meseleyle aynı olan bir meselede daha önce ortaya koymuş olduğu içtihada uyma mecburiyeti) gibi doktrinleri reddetmemektedir.

67. I (2)(d) numaralı ilke şöyle devam etmektedir:

“Hâkimler, davalarının esası hakkında, yargı dışında hiç kimseye hesap vermek zorunda bırakılmamalıdırlar”. Bu, her açıdan belirsizdir. Davaların esası hakkında yargının diğer mensuplarına bile “hesap verilmesi”, başlı başına bireysel bağımsızlık ile çelişmektedir. Bir kararın disiplin suçu teşkil edecek kadar uygunsuz olması halinde durum farklı olabilir; ancak bu uzak ihtimalde dahi hâkim “hesap veren” konumunda değil, bir suçlamaya cevap veren konumunda olacaktır.

68. Birçok hukuk sisteminde üst dereceli mahkemelere verilmiş olan hiyerarşik yetkiler, uygulamada bireysel yargı bağımsızlığına zarar veriyor olabilir. Tüm ilgili yetkilerin, yargı içinde ve dışında bağımsızlığı sağlayacak olan bir Yüksek Yargı Kuruluna devredilmesi bu meseleye dair bir çözüm olabilir. Bu durum, Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nda sunulmuş olan tavsiyeyi akla getirmektedir ki atama ve danışma organları başlığı altında da bu tavsiyeye dikkat çekilmiştir.

69. Mahkeme teftiş sistemlerinin bulunduğu ülkelerde bu sistemler; kararların esası veya doğruluğu ile ilgilenmemeli ve hâkimleri, adalet arayan kişilerin menfaatlerine uygun, itinayla değerlendirilmiş bir karara varmak şeklinde ifade edilebilecek görevlerini gereği gibi yerine getirmekten ziyade etkinlik gerekçesiyle üretken olmaya öncelik vermeleri doğrultusunda yönlendirmemelidir.

70. CCJE, bu manada yukarıdaki 30. fıkrada tarif edilmiş olan ve derece, maaş ve görevin birbirinden ayrıldığı modern İtalyan sistemini dikkate almıştır. Bu sistemin amacı bağımsızlığı güçlendirmektir ve bu aynı zamanda zorlu asliye davalarının (örn. İtalya’da mafya davaları) yüksek nitelikli hâkimler tarafından görülmesi anlamına gelmektedir.

Hâkimin rolü

71. Bu başlık oldukça geniş bir alanı kapsayabilir. Bu alanın büyük bir kısmı; CCJE standartlar konusunu ele alırken detaylı bir şekilde incelenecektir ve o zamana kadar ele alınmaması yerinde olur. Bu, bir siyasi partiye üyelik ve siyasi faaliyetlerde yer almak konuları için de geçerlidir.

72. CCJE’nin toplantıları esnasında ele alınan önemli bir konu da bazı sistemlerde; hâkimlik, savcılık ve Adalet Bakanlığı bürokratlığı arasında geçişin mümkün olmasıdır. Bu geçişliliğe karşın CCJE savcıların rol, statü ve görevlerinin hâkimlerinkilerle paralellik içinde değerlendirilmesinin, CCJE’nin görev sınırlarının dışında kaldığını değerlendirmiştir. Ancak, böyle bir sistemin yargı bağımsızlığına uygun olup olmadığı meselesinin ele alınması gerekmektedir. Bu husustan etkilenen hukuk sistemleri bakımından bunun yüksek önem taşıdığı açıktır. CCJE, ileri bir aşamada, bu konuyu daha detaylı olarak ele alabileceğini; bu çalışmanın hâkimler için davranış kuralları konusu ile bağlantılı olarak yürütülebileceğini; ancak her halükarda daha geniş ölçüde uzman katkısına ihtiyaç duyulduğunu değerlendirmiştir.

Sonuçlar

73. CCJE, üye Devletler bakımından en hayati meselenin hâlihazırda geliştirilmiş olan ilkelerin tam olarak uygulanmasını sağlamak olduğunu değerlendirmiş ve hâkimlerin bağımsızlığı, etkinliği ve rolüne dair R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararında yer alanlar başta olmak üzere ilgili standartları inceledikten sonra şu sonuçlara ulaşmıştır:

(1) Yargı bağımsızlığına dair temel ilkeler tüm üye Devletlerde anayasa veya mevcut olan en yüksek iç hukuk normlarıyla ve bu alandaki daha detaylı kurallar da en az kanun düzeyinde düzenlenmelidir (16. fıkra).

(2) Üye Devletlerde atama ve terfileri gerçekleştiren veya bu konuda görüş bildiren makamlar; hâkimlerin mesleğe kabulünde ve kariyerlerinde niteliklerinin, dürüstlük, yetenek ve etkinliklerinin gözetilmesini ve liyakat esasına dayanmasını temin edecek objektif kriterleri geliştirmeli, yayımlamalı ve yürürlüğe koymalıdır (25. fıkra).

(3) Kıdemlilik terfiyi düzenleyen temel ilke olmamalıdır. Ancak, mesleki tecrübenin yeterliliği önemli bir husustur ve tecrübe uzunluğuna dayalı şartlar bağımsızlığı destekleyebilir (29. fıkra).

(4) CCJE, Avrupa Şartı’nın – demokratik olarak diğer hâkimler tarafından seçilmiş olmak suretiyle hâkimlerin hatırı sayılır düzeyde temsil edildiği bağımsız bir mercinin müdahalesini (görüş, tavsiye, öneri veya fiili bir kararı kapsayacak düzeyde geniş anlamda bir müdahale) savunması bakımından – CCJE’nin de onaylamak ve önermek istediği genel bir istikamette olduğunu değerlendirmiştir (45. fıkra).

(5) CCJE, görev süresinin geçici veya sınırlı olması hallerinde, görevlendirme veya yeniden görevlendirme usullerinin objektiflik veşeffaflığını temin etmekten sorumlu olan organın özel bir öneme sahip olduğunu değerlendirmiştir (bkz. Avrupa Şartı’nın 3.3 sayılı fıkrası) (53 sayılı fıkra). (6) CCJE, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Birliği sözleşmeleri gibi uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerin ulusal hukuk sistemleri ve hâkimler bakımından taşıdığı önemin, bu tür metinleri yorumlayan mahkemelere yapılacak atama ve yeniden atamaların da aynı derecede güven uyandırmasını ve ulusal hukuk sistemlerinde takip edilen ilkelere uygun olmasını kaçınılmaz kıldığı görüşüne varmıştır. CCJE, ayrıca 37 ve 45. fıkralarda bahsedilen bağımsız mercinin, uluslararası mahkemelere yapılacak atama ve yeniden atama süreçlerine dâhil edilmesinin teşvik edilmesi gerektiğini değerlendirmiştir (56 sayılı fıkra).

(7) CCJE hâkimlerin azledilememesinin, en üst düzey iç hukuk düzenlemelerinde yer alacak bağımsızlık kavramının açık bir unsuru olması gerektiğini değerlendirmiştir (60 sayılı fıkra).

(8) Hâkimlerin maaşları, rol ve sorumluluklarıyla orantılı olmalıdır ve iş göremezlik ödemeleri ve emekli maaşları yeterli düzeyde temin edilmelidir. Yargı mensuplarının maaşları tenzilata karşı koruma altına alınmalı ve hayat pahalılığındaki artışlara uygun şekilde düzenlenmelidir (61-62 sayılı fıkralar).

(9) Herhangi bir hâkimin görevini ifası esnasındaki bağımsızlığı, her türlü dâhili mahkeme hiyerarşisinden bağımsız olarak mevcuttur (64 sayılı fıkra).

(10) İstatistiksel bilgilerin kullanımı ve mahkeme teftiş sistemleri, hâkimlerin bağımsızlığına halel getirmemelidir (27 ve 69 sayılı fıkralar).

(11) CCJE, işbu Görüş ve CCJE tarafından ileride yapılacak çalışmalar ışığında; yeni tavsiye kararlarının hazırlanması veya R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın tadil edilmesinin yararlı olacağını değerlendirmiştir.

21 Şubat – Hukuk Takvimi

0
21 Şubat - Hukuk Takvimi
21 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 
1431 Jeanne d’Arc’ın (Jan Dark) yargılanma süreci başladı.
1677 Yahudi kökenli Hollandalı filozof ve Aydınlanmanın erken dönem düşünürlerinden olan Baruch Spinoza yaşamını yitirdi. (Doğumu: 24 Kasım 1632)  17. yüzyıl felsefesinin rasyonalistlerinden biri olarak kabul edildi. Hollanda Altın Çağın’da önde gelen bir filozofu oldu. Aydınlanmanın erken dönem düşünürlerinden Yahudi kökenli Hollandalı filozof Baruch Spinoza dünyaya geldi. Benedictus de Spinoza veya Bento d’Espiñoza olarak da bilinmektedir. René Descartes ve Gottfried Leibniz ile birlikte 17. yüzyıl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerinden biri olarak kabul edilmektedir. En büyük eseri Ethica adlı kitaptır. 21 Şubat 1677’de 44 yaşında iken ölmüştür.
1779 19. yüzyılın en saygın ve itibarlı hukukçularından, Friedrich Carl von Savigny  doğdu. (Ölümü: 25 Ekim 1861) “Günümüzdeki Kanun Koyma ve Hukuk Bilimi Mesleği” ve “Çağımızın Yasama ve Hukuk Bilimi Konusundaki Görevi Üzerine” isimli eserleri ile iz bırakmıştır. .
1842 John J. Greenough, dikiş makinesinin patentini aldı.
1848 Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto kitabını yayımladı.
1866 Venezuelalı devlet adamı, avukat ve diplomat Manuel Felipe de Tovar (1 Ocak 1803 – 21 Şubat 1866) yaşamını yitirdi. 1859’den 1861’e kadar Venezuela devlet başkanlığı yapmıştır.
1879 Hollandalı avukat ve liberal politikacı, Pieter Philip van Bosse yaşamını yitirdi. (Doğumu: 16 Aralık 1809) Leiden Üniversitesi‘nde Roma Hukuku ve Çağdaş Hukuk alanında eğitim aldı. Avukatlık yaparak çalışmak üzere Amsterdam’a döndü ve ruhsatını aldı. 1845 yılında Maliye Nezareti İthalat ve İhracat Haklar Daire Başkanlığı’na  atandı ve bu görevi üç yıl sürdürdü. 1848’de Maliye Bakanı olarak atandı. Ekonomiyi liberalleştiren reformları hayata geçirdi. Serbest ticaretin güçlü bir destekçisi olarak, transit geçiş hakkını elde etti ve Ren ve IJssel’deki nakliye hakları üzerindeki vergiyi durdurdu. Ayrıca, posta hizmetinde bir hükümet tekeli kurarak posta sisteminde reform yaptı. 6 kez Maliye Bakanı olarak görev yaptı ve Hollanda ekonomisini liberalleştiren birçok reforma öncülük etti. 1872’de fahri Devlet Bakanı unvanını aldı. 68 yaşında Koloni İşleri Bakanı olarak atandı.  1872’de bakanlık yapmaktan vazgeçti ancak 1877’den itibaren bir dönem daha Sömürge İşleri Bakanı olarak görev yaptı. 4 Haziran 1868- 4 Ocak 1871 tarihleri arasında Hollanda Başbakanlığını yürüttü.
1883 Fransız avukat ve eski başbakan Pierre Waldeck-Rousseau 14 Kasım 1881–30 Ocak 1882 ve 21 Şubat 1883–6 Nisan 1885 tarihleri arasında  içişleri bakanı olarak görev yaptı.
1914 Hukukçu ve büyükelçi Taha Carım dünyaya geldi. (Ölümü: 9 Haziran 1977)1973 yılında Vatikan Büyükelçiliği görevini üstlendi. 9 Haziran 1977 tarihinde evinin önünde arabasından inerken ASALA teröristleri tarafından iki kurşunla sırtından ve çenesinden vuruldu. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı ancak kurtarılamadı.
1901 Küba’da 21 Şubat 1901 tarihli Anayasa kabul edildi.
1921
  • Firariler Hakkında Kanun, 11 Eylül 1920 tarihinde 21 nolu kanun olarak kabul edildi, resmi gazetenin (Ceridei Resmiye) 21 Şubat 1921 tarihinde tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi.
  • Amerikalı filozof John Bordley Rawls, dünyaya geldi.
  • Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti Meclisi, ülkenin ilk Anayasasını kabul etti.
  • Londra Konferansı başladı.
1925
  • Şeyh Sait’e bağlı güçlerin Dersim’e bağlı Kıs ovasında hükümet güçleriyle çarpışması üzerine doğu illerinde sıkıyönetim ilan edildi.
  • Eskişehir Milletvekili Abdullah Azmi Efendi’nin sunduğu önerge ile Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesi için Diyanet İşleri bütçesine 20.000 liralık bir tahsisat kondu.
1927 Time dergisi, Mustafa Kemal Paşa’yı ikinci kez kapak yaptı.
1929
1934
  • Balkan Hekimler Birliği kuruldu.
  • Hukukçu, siyasetçi ve İstanbul Belediye Eski Başkanlarından Aytekin Kotil doğdu. (Ölümü: 9 Ağustos 1992) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. 1973 yılında Ali Topuz’un Milletvekilliğine seçilmesinden sonra Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanlığına getirildi. 1977’de İstanbul Belediye Başkanlığı görevine başladı. 12 Eylül darbesi nedeniyle Millî Güvenlik Konseyi kararıyla 12 Eylül 1980’de görevinden alındı. 1987 yılında Sosya Demokrat Halkçı Parti’den (SHP) İstanbul Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine (TBMM) girdi. 1989 yılında TBMM Başkan Vekilliği görevine seçildi.
  • İzmir Havagazı şirketi satın alındı.
  • Fransa’nın hukukçu başbakanlarından Camille Chautemps il başbakanlık görevine seçildi.
1939 Türkiye, İspanya’daki Franco rejimini resmen tanıdı.
1944 Fransa’nın Nazi işgaline karşı göçmen işçilerden oluşan bir partizan grubu olan L’affiche Rouge (Kırmızı Afiş) önderi, Adıyaman doğumlu Ermeni şair Misak Manuşyan, yoldaşlarıyla birlikte idam edildi.
1949 Hukukçu olmamasına karşın ikinci dönem Ankara İstiklâl Mahkemesi başkanlığı yapan Bayındırlık Bakanı, Ulaştırma Bakanı, Meclisi Mebusan ve TBMM Milletvekili, Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya yaşamını yitirdi.  (1877, Afyonkarahisar – 21 Şubat 1949, İstanbul) Ankara İstiklâl Mahkemesi başkanlığı görevinde iken İskilipli Atıf’ın idam kararını da vermiştir.

Ali Çetinkaya

 1948 Senegalli hukukçu sosyalist siyasetçi ve eski bakan Djibo Leyti Kâ, dünyaya geldi. Dakar Üniversitesi‘nde Ekonomik Bilimler ve Hukuk Fakültesi eğitimini tamamladı. 1981-1988 yılları arasında Telekomünikasyon ve Enformasyon Bakanı, 1988-1990 yılları arasında Plan ve İşbirliği Bakanı, 1990-1991 yılları arasında Millî Eğitim Bakanı, 1991-1993 yılları arasında Dışişleri Bakanı ve 1993-1995 yılları arasında İçişleri Bakanı oldu. 2004-2007 yıllarında Deniz Ekonomisi Bakanı, 2007-2012 yılları arasında ise Devlet Bakanı, Yapay Göller, Koruma Havzaları, Doğayı Koruma ve Çevre Bakanı oldu. 14 Eylül 2017’de 69 yaşında iken yaşama veda etti.
1952 Türkiye, Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı’nın (NATO) bir üyesi oldu. Lizbon’da yapılan toplantıya ilk defa katıldı.
1958 Yüksek Seçim Kurulu, 21 Şubat 1950 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan 5545 Sayılı Kanun ile kuruldu. YSK, 1961 Anayasası ile Anayasal bir kuruluş haline gelmiştir.
1958 Barış sembolü, Gerald Holtom tarafından nükleer silahlanmayı protesto amacıyla tasarlandı. Barış sembolünün merkezindeki dik çizgi, gemiler arasında iletişimi sağlayan sistem olan semaforda “D” harfini, çapraz duran çizgiler ise “N” harfini simgeliyor. “N” ve “D” harfleri İngilizce‘de “nuclear” (nükleer) ve “disarmament” (silahsızlanma) kelimelerini temsil etmektedir. Barış sembolünün merkezindeki dik çizgi, gemiler arasında iletişimi sağlayan sistem olan semaforda "D" harfini, çapraz duran çizgiler ise "N" harfini simgeliyor. "N" ve "D" harfleri İngilizce'de "nuclear" (nükleer) ve "disarmament" (silahsızlanma) kelimelerini temsil etmektedir.
1960 Fidel Castro, Küba’daki tüm işletmeleri devletleştirdi.
1963 Eski Milli Birlik Komitesi üyelerinden 1961 ihtilali sözcüsü Alpaslan Türkeş ve Numan Esin sürgünden Türkiye’ye döndü.
1965 Amerikalı siyasetçi ve insan hakları savunucusu Malcolm X New York’ta bir toplantıda konuşma yaptığı sırada uğradığı suikast sonucu öldürüldü.
1969 Personel Kanunu’nun mali hükümlerini iki yıl erteleyen kanun tasarısı Millet Meclisi’nde görüşülerek kabul edildi.
1972 “Silahlı eylem yoluyla anayasal düzeni değiştirmek istedikleri” iddia edilen Dev-Genç’li 226 sanığın ilk duruşması yapıldı.
1974 Yaşar Kemal Türkiye Yazarlar Sendikası başkanlığına seçildi. Türkiye Yazarlar Sendikası aynı yılın 6 Şubat günü kurulmuştu.
1977 Daha önce yasaklanan Emanuelle adlı film Danıştay kararıyla yeniden gösterime girdi.
1978 Yahya Demirel ve ortağı Z. Hakkı Alpaz, vergi kaçırdıkları iddiasıyla yargılandıkları Ankara 1. Asliye Ceza Mahkemesince, 17 ay hapse mahkûm edildiler.
1989 Sovyetler Birliği’nin, Prag Baharı olarak adlandırılan olaylar sonucunda Çekoslovakya’yı işgalini protesto etmek için kendini yakan Çek öğrencinin mezarına çiçek koyan yazar Vaclav Havel, 9 ay hapse mahkûm oldu.
1998 Susurluk Raporu’nun sansürlenen bölümleri ortaya çıktı: Abdullah Çatlı Kenan Evren’in emriyle ASALA’ya karşı kullanıldı; Sabah Gazetesi muhabiri İzzet Kezer Cizre’de “hedef gözetilerek” öldürüldü.
2000
  • Uluslararası Anadili Günü (International Mother Language Day), 2000 yılından beri her yıl 21 Şubat gününde ve tüm dünyada kutlanmaktadır. Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 17 Kasım 1999’da 2000’de 21 Şubat tarihini Dünya Anadili Günü ilan etmiştir. UNESCO himayesindeki Anadili Günü dünyada kültürel çeşitliliği desteklemek, dilsel farkındalık yaratmak ve çok dilliliği teşvik etmek için düzenlenen hukuk ve demokrasi günlerindendir. Anadilde eğitimin temel bir hak olduğu tüm modern dünya tarafından kabul edilmektedir.
  • 27 Eylül 1999’da 10 siyasi tutuklu ve hükümlünün öldüğü yüzlercesinin yaralandığı Ulucanlar Cezaevi operasyon davasında operasyondan sağ kurtulan 86 tutuklu hakkında ‘adam öldürme’nin de bulunduğu ithamlarla toplam 12 bin yıl hapis cezası istendi.
2002
  • Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) idam cezasının “savaş halleri dışında” kaldırılmasını öngören 6 no’lu protokolün kapsamını genişletti. İdamın her koşulda kaldırıldığına ilişkin 13 no’lu protokolün AİHS’e eklenmesine karar verdi.
  • Filistin lideri Yaser Arafat, İsrail’in Ramallah’tan çıkabilmesi için koştuğu şartı kabul ederek üç kişiyi tutuklattı.Tutuklananlar arasında Marksist Filistin Kurtuluş Cephesi’nin askeri liderlerinden Ahid Ebu Golmi de vardı.
2005
  • Ankara 2. İş Mahkemesi, tüzüğünde anadilde eğitimi savunduğu için açılan Eğitim-Sen’in kapatılması istemli davayı kinci kez reddetti. Mahkemenin ilk kararı, Yargıtay tarafından Eğitim-Sen aleyhine bozulmuştu. Yerel mahkemenin direnme kararı ise Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından 25 Mayıs 2005 gününde bozuldu.
  • Ahmet Kaymaz ve oğlu Uğur Kaymaz’ın Kızıltepe’de öldürülmesiyle ilgili suçlanan polis memurlarının yargılandığı davanın duruşması  sanıkların yokluğunda başladı. Tahir Elçi’nin de aralarında bulunduğu avukatların, polislerin tutuklanması ve duruşmalarda hazır bulundurulması talepleri reddedildi.
  • İstanbul’da Emekçi Kadınlar Birliği üyeleri, 8 Mart’ın ücretli izin günü ve tatil olarak kabulü için Bakanlığa dilekçe gönderdi.
2012 Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, Yargıçlar ve Savcılar Sendikası’nın (YARGI-SEN) kapatılmasına ilişkin Ankara 15.İş Mahkemesi kararını “yargıç ve savcıların tek başlarına meslek esasına göre sendika kuramayacağı” gerekçesiyle onadı. Sendika AİHM’ne başvurmaya karar vereceğini açıkladı.
2013
  • Cumartesi Annelerinin sembol ismi Berfo Ana’nın(Berfo Kırbayır-Cemil Kırbayır‘ın oğlu), 21 Şubat 2013’te oğlunun kemiklerini ve katilleri bulamadan yaşama veda etti.
  • Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü 28 Şubat Soruşturması kapsamında mahkemeye sevk edilen emekli Orgeneral Şükrü Sarıışık tutuklandı, emekli Korgeneral Doğan Temel, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
2014 TBMM Genel Kurulunda özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasını da içeren Yeni “Demokratikleşme Paketi” kabul edildi.
2017 Ankara’da gözaltına alınan HDP Diyarbakır Milletvekili İdris Baluken tutuklandı; HDP Van Milletvekili Figen Yüksekdağ’ın milletvekilliği düşürüldü.
2018 Siyasi partilerin seçim ittifakına ilişkin düzenleme 26 maddelik kanun teklifi şeklinde, AKP ve MHP’nin ortak imzasıyla TBMM Başkanlığına sunuldu.
2025
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından HDK’ye yönelik yürütülen soruşturma kapsamında 18 Şubat’ta gözaltına alınan 54 kişi Çağlayan’daki İstanbul Adliyesine getirildi. DBP, DEM Parti, Devrimci Parti, EMEP, ESP, HDK, SYKP, Yeşil Sol Parti üyesi 30 kişi tutuklandı, 13 kişi hakkında ev hapsi kararı verilirken, 7 kişi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
  • Şilili-Alman hukukçu ve siyasetçi Herbert Mertin yaşamını yitirdi. (29 Nisan 1958 – 21 Şubat 2025)
2026 ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin tüm dünya ülkelerinden ithal ettiği ürünlere uygulanacak yüzde 10’luk küresel tarife oranını yüzde 15’e çıkaracağını açıkladı. Trump, Yüksek Mahkeme’nin önceki gümrük vergisi kararlarını iptal etmesinin ardından, tüm ülkelere ABD’ye ithalatlarında geçici olarak yeniden yüzde 10 tarife getirmişti. Trump, bu vergiyi yüzde 15’e çıkarttığını duyurdu.

Yargıda Çalışma Koşulları Anket Raporu

0
YARGIDA ÇALIŞMA KOŞULLARI RAPORU

Yargıda Çalışma Koşulları Anket Raporu, Türkiye’de yargı hizmetinin saha gerçeklerini nesnel verilerle ortaya koyan bir çalışma olarak 2010 yılında yayımlanmıştır. Rapor, Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) tarafından hazırlanmış olup, hâkim, savcı ve adliye çalışanlarının gündelik çalışma koşullarına dair anket temelli analizleri içermektedir. 

Raporun temel amacı, adalet sisteminin en önemli aktörleri olan yargı mensuplarının çalışma koşullarını, iş yükünü ve mesleki tatmin düzeylerini tespit ederek, mevcut sorunları görünür kılmak ve çözüm önerileri sunmaktır. 2010 yılı verilerini temel alan çalışma, Türkiye genelinde çok sayıda yargı mensubunun katılımıyla yürütülmüştür. Yargı çalışanlarının fiziksel çalışma ortamına ilişkin deneyimleri, adliye binalarının durumları, ofis imkânları gibi somut faktörler yanında psikolojik gerilimler, stres ve tükenmişlik düzeyleri de incelenmiştir.  Aşırı iş yükü ve yetersiz dinlenme, raporda öne çıkan en temel sorunlar arasında yer almaktadır. 

YARSAV, tespit edilen sorunlara yönelik somut politika önerileri ve iyileştirme yollarını; çalışma koşullarının iyileştirilmesi, insan kaynakları planlaması, sağlıklı çalışma ortamlarının oluşturulması, mesleki destek ve psikolojik yardım hizmetleri gibi hem kısa vadeli hem de uzun vadeli stratejiler olarak özetlemiştir. 

Çalışma, sürdürülebilir adalet ve bağımsız yargı için alan araştırmasının önemini gösteren kapsamlı bir belge niteliği taşımaktadır.

Yüksek Seçim Kurulu

0
Seçim yasalarına göre yapılan tüm seçimler anayasal güvence altındadır ve yargıç denetimi ile yapılmaktadır

Yüksek Seçim Kurulu, Anayasal bir kuruluştur ve seçimlerin genel yönetim ve denetimini yürüten bir kuruldur. Kurul ayrıca, Yargıtay ve Danıştay’ın kendi içlerinden çıkardıkları üyelerden oluşan seçimlerin yargısal denetimini sağlayan üst yargı makamıdır.

Yüksek Seçim Kurulu, 1982 Anayasasıyla getirilen referandum müessesesinin gereği olarak Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların halkoyuna sunulması işlemlerinin genel yönetim ve denetimini de yapmaktadır.

Yüksek Seçim Kurulu, 21 Şubat 1950 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan 5545 Sayılı Kanun ile kurulmuş ve 1961 Anayasası ile Anayasal bir kuruluş haline gelmiştir.

Kurulun Tarihçesi

Yüksek Seçim Kurulu, Osmanlı devletinden bu güne kadar çıkarılmış seçim kanunları ve yapılan seçimlerle oluşan demokratik seçim deneyimleri sonucunda kurumsallaşmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti döneminde 1950 yılında ilk kez serbest seçimler yapılmış ve 5545 sayılı Milletvekilleri Seçimi Kanunu gereği illerde ve ilçelerde seçim kurulları oluşturulmuş, Ankara’da da Yüksek Seçim Kurulu kurulmuştur. Kanun, seçim işlerini l ve ilçe seçim kurullarının yürütmesini, seçim kurullarının vereceği kararların da yargıç gözetim ve denetiminde yapılmasını hükme bağlamıştır. 1950 yılında çıkarılan bu kanun 1961 yılında çıkarılan 298 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırılmış, ancak Yüksek Seçim Kurulunun çalışma esaslarına ilişkin birçok hüküm yeni kanun ile de korunmuş, Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşan kurul 1961 Anayasası döneminde de seçimlerin güvenliği ve denetimi işlerini yürütmüştür.

Yüksek Seçim Kurulu, 1961 ve 1982 Anayasalarında Anayasal bir kurum olarak tanzim edilmiştir.

1961 Anayasasının 75.maddesi ile 1982 Anayasasının 79. maddesi içeriği aynıdır: “Seçimler yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır. Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikayet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlama ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçim tutanaklarını kabul etme görevi Yüksek Seçim Kurulu’nundur. Yüksek Seçim Kurulu kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz.”

Yüksek Seçim Kurulu yedi asil ve dört yedek üyeden oluşmakta, üyelerin altısı Yargıtay, beşi Danıştay genel kurullarınca kendi üyeleri arasından gizli oy ile seçilmekte, kurul üyeleri salt çoğunluk ve gizli oyla Başkan ve Başkanvekilini seçmektedir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Yüksek Seçim Kurulunun Görev ve Yetkileri

Yüksek Seçim Kurulunun görev ve yetkileri; 5545 sayılı Kanunun 123. maddesinde, 298 sayılı Kanunun 14. maddesinde ve 12/12/2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7062 sayılı Kanunun 6. maddesinde ayrıntılarıyla belirtilmiştir.

Yüksek Seçim Kurulunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunda Sayılan Görev ve Yetkileri

a) Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğüyle ilgili bütün işlemleri yapmak veya yaptırmak, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları incelemek ve kesin olarak karara bağlamak,

b) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçim tutanaklarını kabul etmek,

c) Cumhurbaşkanı seçimi tutanaklarını kabul etmek ve seçilen Cumhurbaşkanı adına seçildiğine dair tutanak düzenlemek,

ç) Seçmen kütüğünün oluşturulması, güncellenmesi, yönetilmesi ve denetimine ilişkin usul ve esasları belirlemek,

d) Bu Kanunun uygulanmasına ilişkin konular ile görev, yetki ve sorumluluk alanına giren hususlarda prensip kararları almak ve diğer düzenlemeleri yapmak,

e) Seçim sürecinde, seçmenlerin hak ve yükümlülükleri ile seçim iş ve işlemlerinin anlatılması amacıyla radyo ve televizyonlarda zorunlu yayın kapsamında yayınlanmak üzere tanıtım programları hazırlamak veya hazırlatmak,

f) Seçmen kütüğünün önemi ve düzenlenme yöntemleri ile seçmenlerin görev ve sorumlulukları hakkında tanıtım programlarıyla vatandaşları bilgilendirmek,

g) Engelli seçmenlerin oy kullanmalarını kolaylaştıracak her türlü tedbiri almak,

ğ) Yurt dışındaki seçmenlerin oy kullanmalarını kolaylaştıracak tedbirleri almak,

h) Görev alanıyla ilgili konularda yurt içinde ve yurt dışında bulunan kuruluşlarla iş birliği yapmak,

ı) Anayasa ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirmek.

Yüksek Seçim Kurulunun Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 14. maddesinde sayılan Görev ve Yetkileri

1. Seçimlerde, içine oy pusulası konulacak olan zarfların, icabında her seçim için başka başka renk ve ölçüde olmak ve gerek piyasada, gerek Devlet Malzeme Ofisince imal edilen veya ettirilen veya depolarında bulunan zarfların renklerinden ve ölçülerinden farklı ve kağıdında “Türkiye Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu” filigranı bulunmak üzere; yeteri kadar özel zarf imal ettirmek ve bu imalatı, kağıt hamurundan başlayarak zarfın, imaline ve teslim alınmasına kadar olan safhalarını; yapılacak işin hacmi, süresi ve niteliği dikkate alınarak belirleyeceği kendi üye veya üyelerinin veya imal ve teslim yerinde yetki vereceği ilçe seçim kurulu başkanının, il seçim kurulu başkanı ya da üyesi hakim veya hakimlerinin devamlı gözetim ve denetimi altında yaptırmak ve bu zarfları il seçim kurullarına, her ilin ihtiyacına yetecek sayıda, alındı belgeleri karşılığında göndermek,

2. Özel zarfların imali için gerekli “Türkiye Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu” filigran kalıpları ile zarf ölçü kalıplarını yaptırıp gerekli miktarda kağıt ve zarf imalinden sonra saklamak,

Birleşik Oy Pusulaları

Katlanıp bir kenarı yapıştırıldıktan sonra zarf haline gelebilen “Türkiye Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu” filigranını taşıyan birleşik oy pusulalarını, her (400)’ü ve her (400)’lük paketi, aynı numarayı taşımak üzere bastırmak ve her sandık için bir paket, ilçe seçim kurullarına zamanında ulaştırmak,

3. Bu Kanunda sözkonusu edilen bütün işlemlerin gerektirdiği form, evrak, liste gibi her türlü basılı kağıdın tasarım ve baskısını yaptırmak, il ve ilçe seçim kurullarına zamanında ve ihtiyacı kadar ulaşımını sağlamak,

4. Tüzüklerine göre ilk genel kongresini yapmış olup, illerin en az yarısında ve en az altı ay evvel il ve ilçe teşkilatını kurmuş bulunan siyasi partilerin adlarını, ilçe seçim kurullarının yeniden kurulması için öngörülen ayların ikinci haftasında tespit ve ilan etmek,

5. İl ve İlçe seçim kurullarının teşekkülünü sağlamak, İl seçim kurullarının teşekkülüne, işlemlerine ve kararlarına karşı yapılacak itirazları, oy verme gününden önce ve itiraz konusunun gerektirdiği süratle, kesin karara bağlamak,

6. Adaylığa ait itirazlar hakkında bu Kanun ve özel kanunları gereğince kesin karar vermek,

7. İl seçim kurullarınca, oy verme günü işlemleri hakkında verilmiş olan kararlara karşı yapılan itirazları derhal inceleyip kesin karara bağlamak,

8. İl seçim kurullarınca düzenlenen tutanaklara karşı yapılan itirazları inceleyip kesin karara bağlamak,

9. Seçimlerden sonra, kendisine süresi içinde yapılan, seçimin sonucuna müessir olacak ve o çevre seçiminin veya seçilenlerden bir veya birkaçının tutanağının iptalini gerektirecek mahiyette itirazları, alt kurullara yapılan itirazların silsilesine ve sürelerine uygunluğunu araştırmaksızın inceleyip kesin karara bağlamak,

10. İl seçim kurulları başkanlıklarınca seçim işlerinin yürütülmesi hakkında sorulacak hususları derhal cevaplandırmak ve seçimin bütün yurtta düzenle yapılmasını sağlayacak tedbirleri almak ve bu hususta gereken genelgeleri zamanında yapmak,

Seçimlere Katılma Şartı

11. Siyasi partilerin milletvekili genel ve ara seçimlerine ve belediye başkanlığı ile belediye meclisi, il genel meclisi üyelikleri genel ve ara seçimlerine katılabilmeleri için illerin en az yarısında, oy verme gününden en az altı ay evvel teşkilat kurmuş ve büyük kongrelerini yapmış olmaları veya Türkiye Büyük Millet Meclisinde gruplarının bulunması şarttır.

Bir ilde teşkilatlanma, merkez ilçesi dahil o ilin ilçelerinin en az üçte birinde teşkilat kurmayı gerektirir. Bu esaslar dairesinde seçime katılabilecek siyasi partiler tespit ve seçimin başlangıç tarihinden on gün, seçimin yenilenmesi halinde yenileme kararının ilanından sonraki beş gün içinde ilan etmek,

12. Seçmen Kütüğü Genel Müdürlüğü kuruluş ve işleyişi ve diğer çalışma konuları ile ilgili ilkeleri belirlemek, yönetmelikleri yayınlamak, programlarını yapmak ve denetlemek,

13. Yurt Dışı İlçe Seçim Kurulunun oluşturulmasını ve yurt dışında bulunan vatandaşların oy kullanmalarını sağlamak üzere gerekli düzenlemeleri yapmak,

14. Yurt dışı seçim iş ve işlemlerinde seçim takvimi sü-resince Yurt Dışı İlçe Seçim Kurulunun verdiği görevleri yapmak üzere, ihtiyaç görülmesi halinde, Dışişleri Bakanlığının görüşü alınarak bu Bakanlık mensupları arasından en az daire başkanı seviyesinde görevlendirme yapmak,

15. Seçim türüne göre sandık bölgesi seçmen sayısını belirlemek,

16. Seçim güvenliği açısından gerekli görülmesi durumunda, vali veya il seçim kurulu başkanının oy verme gününden en geç bir ay önce talepte bulunması halinde, o yerdeki sandıkların en yakın seçim bölgelerine taşınmasına, sandık bölgelerinin birleştirilmesine, muhtarlık seçimleri hariç olmak üzere seçim bölgelerinin birleştirilmesi ile seçmen listelerinin karma şekilde düzenlenmesine ve bu hususların ilanına karar vermek,

17. Hastalığı veya engeli sebebiyle yatağa bağımlı olan seçmenlerin, muhtarlık seçimleri hariç, oy kullanmalarını sağlamak için seyyar sandık kurulu kurulmasına, oy kullanılmasına, sayım ve döküm ile birleştirme işlemlerine ilişkin usul ve esasları belirlemek

Firariler Hakkında Kanun

0

Firariler Hakkında Kanun, 11 Eylül 1920 tarihinde 21 nolu kanun olarak kabul edilmiş, resmi gazetenin (Ceridei Resmiye) 21 Şubat 1921 tarihinde tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Kanun gereğince, askerlikten firar edenlerle firara sebep olanlar hakkında yargılama yapmak üzere İstiklal Mahkemeleri kurulması ve bu mahkemelerin üyelerinin TBMM üyelerinden oluşması kararlaştırılmıştır. Mahkemelerin nerede kurulacağına, üye sayılarına ve üyelerinin kim olacağına Bakanlar Kurulunun önerisi ile meclisin karar vermesi öngörülmüştür.  İstiklal Mahkemeleri Kanunu ise 31 Temmuz 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 29 nolu kanun olarak kabul edilmiştir. Bu mahkemeler, vatana ihanet, düşman ordusuna katılmak, ayaklanma, casusluk, bozgunculuk, milli mücadele aleyhine propaganda, görevi kötüye kullanma, halka eziyet ve baskı, asker ailesine saldırı, Tekalif-i Milliye’den mal kaçırmak, cinayet, düşman işgalinin yarattığı koşullardan istifade edip kanunsuz hareketlerde bulunmak, düşmana yardım ve düşmanla iş birliği gibi konuları yargılama konusu yapmıştır.

Firariler Hakkında Kanun

BİRİNCİ MADDE

Muvazzaf ve gönlü ile hizmeti askeriyeye dahil olûpta firar edenler veya her ne suretle olursa olsun firara sebebiyet verenler ve firari derdest ve şevkinde tekâsül gösterenler ve firarileri ihfa ve iaşe ve ilbas edenler hakkında mülki ve askerî kavaninde mevcut ahkâm ve indelicap diğer gûna mukarreratı cezaiyeyi müstakillen hüküm ve tenzif etmek üzere Büyük Millet Meclisi azalarından mürekkep (İstiklâl mahkemeleri) teşkil olunmuştur.

İKİNCİ MADDE

Bu mahkemeler azasının adedi (üç) olup Büyük Millet Meclisinin ekseriyeti ârasiyle intihap ve içlerinden birisi kendileri tarafından reis addolunur.

ÜÇÜNCÜ MADDE

İşbu mahkemelerin adedini ve mmtakalarmı Heyeti Vekilenin teklifi üzerine Büyük Millet Meclisi tâyin eder.

DÖRDÜNCÜ MADDE

İstiklâl mahkemelerinin kararları katî olup infazına bilûmum kuvayi müsellâha ve gayri müsellâhai Devlet memurdur.

BEŞİNCİ MADDE

İstiklâl mahkemelerinin evamir ve mukarreratmı infaz etmiyenler veya infazda taallül gösterenler işbu mahkemeler tarafından tahtı muhakemeye alınır.

ALTINCI MADDE

Her istiklâl mahkemesi ketebe ve müstahdemin maaşatı şehrî yüz lirayı geçmiyecektir.

YEDİNCİ MADDE

Her istiklâl mahkemesi vazifeye mübadereti anında firari ve bakaya efradının bir müddeti muayyene zarfında icabetini teminen her türlü vesaiti tebliğiyeye müracaat eder.

SEKİZİNCİ MADDE

İşbu kanun tarihi neşrinden muteberdir.

DOKUZUNCU MADDE

İşbu kanunun icrasına Büyük Millet Meclisi memurdur.

11 eylül 1336 ve 28 zilhicce 1338

Oğuz İmregün

0
Prof. Dr. Oğuz İmregün

Profesör Doktor Oğuz İmregün, 21 Şubat 1929’da İzmir’de doğmuştur. Babasının görevi nedeniyle ailesi Aydın iline bağlı Nazilli ilçesinde yaşayan İmregün, henüz 11 yaşında iken İstanbul’a gelmiş ve 1940 yılında Galatasaray Lisesini kazanarak bu okulda eğitim hayatına başlamıştır.

Galatasaray Başkanı Ünal Aysal ile birllikte

Profesör Doktor Oğuz İmregün, leyli meccani olarak okuduğu Galatasaray Lisesinden 1948 yılında mezun olmuş ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanarak 1952 yılında fakülteyi bitirmiştir. Fakülteyi bitirdikten sonra akademik kariyeri tercih etmiş, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine öğretim görevlisi olarak girmiş, 1957 yılında doktorasını tamamlamıştır .

1961 yılında Kara Ticareti Hukuku alanında doçent olmuş, 1968 yılında Ticaret Hukuku kürsüsünde profesör unvanını kazanmıştır. İmregün, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki akademik görevine paralel olarak İstanbul Barosuna kayıt yaptırmak sureti ile serbest avukatlık mesleğini ifa etmeye başlamıştır.

Sosyal Yaşamı ve Galatasaray

İmregün, mesleki yaşamının yanında birçok sivil toplum kuruluşunda yer almış, Galatasaray Spor Kulübü yönetim kurulu üyeliklerinde bulunmuş, Alp Yalman’ın başkanlığı döneminde Yönetim Kurulu üyesi olarak görev almış, Galatasaraylılar Cemiyeti Başkanlığı yapmıştır.

Galatasaraylılar Yardımlaşma Vakfı kurucu başkanıdır ve bu vakıfta Mütevelli Heyet Üyeliği görevini de yürütmüştür. İmregün, Galatasaray Kulübü Genel Kurullarında Divan Kurulu başkanlığı da yapmıştır. İmregün, Devlet Tiyatroları Vakfı Kurucu üyesidir.

Galatasaray Kulübü’nün 2017 yılındaki 106. kuruluş yıl dönümünde Prof. Dr. Oğuz İmregün kulübün en yaşlı üyesi sıfatıyla 106. yıl plaketini yaş kütüğüne çakmıştır.

Oğuz İmregün ile Mekteb-i Sultani Röportajı

Oğuz İmregün- İstanbul Barosu Meslekte 60. Yıl Plaket Töreni

Türkiye Barolar Birliğince İstanbul Barosunun ev sahipliğinde 2016 yılında İstanbul Bomonti Hilton Oteli Konferans Salonunda düzenlenen Meslekte 60 Yılını Dolduran Avukatlar Töreninde Baro Başkanı Prof. Dr. Ümit Kocasakal tarafından İmregün’e plaket takdim edilmiştir.

Hatırası, Ticaret Hukuku dersleri verdiği Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde bir sınıfta yaşamaktadır.

2008 yılında by-pass ve aort ameliyatı geçiren Oğuz İmregün 21 Nisan 2018 günü yaşamını yitirmiştir.

Eserleri 

Profesör Doktor Oğuz İmregün’ün Ticaret Hukuku alanında yazmış olduğu eserler Türkiye’de bulunan birçok hukuk fakültesinde ders kitabı olarak okutulmuş, mahkemeler tarafından talep üzerine yazmış olduğu bilirkişi raporları düzenli ve sistematik olarak her yıl kitap olarak basılmıştır.

İmregün’ün, Mevduatı Koruma Bakımından Bankalar Yasası (1957), Anonim Ortaklıklarda Genel Kurul Kararlarından Doğan Menfaat İhtilafları (1960), Amerikan Ortaklıklar Hukukunun Ana Hatları (1968), Anonim Ortaklıklar (1974), Kara Ticaret Hukuku Dersleri – Genel Hükümler – Ortaklıklar – Kıymetli Evrak, Kıymetli Evrak Hukuku, Kollektif – Komandit ve Sermayesi Paylara Bölünmüş Komandit Ortaklıklar (1989), Ticaret Hukukunun Genel İlkeleri (1989), Tescilli Markayı Kullanma Külfeti – Prof. Dr. Oğuz İmregün’e Armağan (Sami Karahan -1998), Bilirkişi Raporları (18 Cilt, 1971-2001), Ticaret Hukuku (2004) ve Galatasaraylı (2008) isimli eserleri bulunmaktadır.

Friedrich Carl von Savigny

0
Friedrich Carl von Savigny, 19. yüzyıl Alman hukuk düşüncesine en köklü etkiyi yapmış olan hukukçu olarak tanımlanmıştır.

Friedrich Carl von Savigny 21 Şubat 1779’da doğdu. Marburg Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Lorraine’den Almanya’ya göç etmiş toprak sahibi soylu bir aileden gelmesi ve zenginliği bilimsel çalışmalara odaklanmasına olanak sağladı.

Friedrich Carl von Savigny

Prof. Anton Bauer ve ortaçağ hukuk bilimi çalışmalarıyla tanınan hocası Philip Friedrich Weiss’in yanında çalıştı. 1800 yılında aynı üniversiteden doktorasını aldı ve ceza hukuku ile Pandekt Hukuku konusunda ders verdi.

Pandekt Hukuku

Ortaçağda ve Rönesanstan sonra Batı Avrupa ülkelerince iktibas edilen ve kodifikasyon hareketlerine kadar, yani XII. yüzyıldan XIX. yüzyıla dek tamamlayıcı hukuk olarak yürürlükte bulunan Roma hukuku, ortak hukuk ve daha geniş anlamıyla Pandekt hukuku olarak literatürde yer almıştır. Ortaçağ sonlarına doğru Batı Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan Roma Hukuku’nun benimsenmesi 19. yüzyıldaki kanunlaştırma (codification) hareketlerine dek sürmüştür. Bu süreçte Corpus luris Civilis’in en önemli bölümü olan Digesta’nın Yunan dilindeki karşılığıyla Pandekt Hukuku olarak adlandırılmıştır. Roma Hukuku’nun Almanya’da geçerli olduğu bölgenin ve zamanın gereklerine göre düzenlenmiş hâli olarak Pandekt Hukuku, Cermen Hukuku’yla harmanlanmış bir hukuktur. Bu yüzden Roma-Cermen Hukuku olarak da anılagelmiştir.

1803’te ünlü tezi “Das Recht des Besitze’i (Zilyetlik Hukuku) yayınladı. Bu eseri ünlü hukukçu Thibaut tarafından bir baş yapıt ve Roma hukuku otoritesinin bu anlamda sonu olarak nitelendirildi.

1808’de Bavyera Hükümeti tarafından Landshut Üniversitesi’ne Roma hukuku profesörü olarak atandı. 1810’da Berlin Üniversitesi’ne Wilhelm von Humboldt’un başkanlığını yaptığı Roma hukuku kürsüsüne davet edildi. Roma, Ceza ve Prusya hukuku alanında dersler verdi ve fakültenin en etkili bilim insanlarından biri oldu. Akademik kariyerinin geri kalanını bu üniversitede tamamladı.

Bağımsızlığını 1814’te kazanmış olan Almanya’da medeni hukuk biliminin gelişmesine ve hukuk metodolojisi alanına yoğunlaştı.

Gustav Hugo’nun (23 Kasım 1764 – 15 Eylül 1844) kurucusu olduğu kabul edilen Tarihsel Hukuk Okulu geleneğinin en önemli isimlerinden olan Savigny, hukuk anlayışını tarihe ve özellikle Roma Hukuku kaynaklarına dayandırarak mevcut hukukun içeriğinin tarihsel araştırma biçimlendirilebileceğine inandı. Hukukun sistematik ve doğru biçimde analiz edilebilmesi için aynı anda tarihin, mantığın, felsefenin ve sosyolojinin yöntemlerinin kullanılmasının içsel tutarlılık bakımından gerekliliğini savundu.

Das Recht des Besitzes  (The Law of Property – Zilyetlik hukuku) yanı sıra, “Günümüzdeki Kanun Koyma ve Hukuk Bilimi Mesleği” ve “Çağımızın Yasama ve Hukuk Bilimi Konusundaki Görevi Üzerine” isimli eserleri bulunmaktadır.

Hayatı, fikirleri ve eserleri hakkında bir çok kitap yazılmıştır. Ali Acar tarafından yazılan ‘Friedrich Karl von Savigny’nin Hukuk Anlayışı” başlıklı yüksek lisans tezi, Kasım Akbaş tarafından yazılan ‘Friedrich Carl Von Savigny: Tarihsel Hukuk Okulu Geleneği’  başlıklı makale ve Osman Vahdet İşsevenler’in “Çağımızın Yasama ve Hukuk Bilimi Konusundaki Görevi Üzerine” başlıklı makaleleri bulunmaktadır.

Dr. Kasım Akbaş tarafından, 19. yüzyıl Alman hukuk düşüncesine en köklü etkiyi yapmış olan hukukçu olarak tanımlanmıştır.

Ali Acar’ın hakkındaki yorumu iseFriedrich Carl von Savigny, bu tartışmanın köşe taşlarından birisi olarak, üzerinde etkili olduğu dönem itibarıyla, günümüz Kıta Avrupası hukuk geleneği açısından önemli, belki de en önemli hukukçudur.” şeklindedir.

25 Ekim 1861‘de yaşamını yitirmiştir.

150’likler

0
1933 Genel Af Kanunu, 26 Ekim 1933 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş ve 28 Ekim 1933’te resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.  Bu af kanunundan sonra 1960 yılına kadar geniş kapsamlı genel af kanunu çıkarılmamıştır. Cumhuriyetin kuruluşunun 10. yılı dolayısıyla çıkarılan Genel Af Kanunu sonucunda, 5 yılı geçmeyen hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum olanlar hakkında takibat yapılmamasına ve 3 yılı geçenlerin cezasının affına ilişkin düzenleme getirilmiştir.

Yüzellilikler, Kurtuluş Savaşı sonrası düşman iş birlikçisi olarak görülen ve Türkiye’den sürgün edilen, üst düzey makamlarda yer alan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır.

Lozan Barış Antlaşmasına ek olarak taraf devletlerce kabul edilen ve açıklanan, 1914 – 1922 yılları arasında işlenen savaş suçlarına ilişkin umumi af beyannamesine ek protokolde Türk Devleti bu genel aftan 150 kişiyi muaf tutacağını beyan etmiştir. Türk hükümeti Lozan Antlaşması yükümlülükleri uyarınca 26 Aralık 1923 ve 16 Nisan 1924 tarihlerinde iki defa genel af kanunu çıkartmış, 150 kişiyi bu kanunlardan muaf tutmuştur. Bu kişilerin isimleri 01 Haziran 1924 tarihli 544 numaralı hükümet kararnamesi ile belirlenmiş, 28 Mayıs 1927 tarihli 1064 sayılı yasa ile bu kişiler vatandaşlıktan çıkartılmıştır. Bu kişiler 29 Haziran 1938 tarihli 3527 sayılı af kanunu ile affedilmiştir. Bu 150 kişinin bazıları aftan önce ölmüş, bazıları yurtdışında kalmaya devam etmiş, bazıları da Türkiye’ye geri dönmüştür.

Lozan Barış Antlaşması ile öngörülen, genel aftan muaf tutulan, 150’liklerin vatandaşlıktan çıkarılması ve daha sonra bunların affedilmesine ilişkin olarak Dr. Albay Necip Yılmaz tarafından “150’likler ve 3527 Sayılı Af Kanunu” ismi ile doktora tezi yazılmıştır.

Cemil Kırbayır

0

Cemil Kırbayır, 12 Eylül Darbesi’nin ertesi günü, 13 Eylül’de, Ardahan’ın Göle İlçesi Okçu köyündeki evinden gözaltına alındı. Kars’ta işkencehaneye dönüştürülen Dede Korkut Eğitim Enstitüsü’nde sorguya alındı. 8 Ekim 1980’de gözaltında iken hayatını kaybetti. Ailesine firar ettiği söylendi. Annesi ve diğer yakınları tarafından uzun yıllar boyunca kemikleri ve olayın failleri arandı ancak bulunamadı.

Cemil Kırbayır, Cumartesi Annelerinin sembol ismi Berfo Ana’nın(Berfo Kırbayır) oğludur.

Annesinin 05.02.2011 tarihinde dönemin Başbakanı Recep Tayip Erdoğan ile Dolmabahçe Sarayı’nda görüşmesinin ardından, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nun 9 Şubat 2011 tarihli toplantısında “gözaltında iken kayboldukları iddia edilen kişilerin akıbetinin araştırılması” amacıyla bir alt komisyon kurulması kararı alındı.

Cemil Kırbayır’ın akıbetinin araştırılması için Mersin Milletvekili, hukukçu, Prof. Dr. Zafer Üskül başkanlığında 9 Şubat 2011’de TBMM’de Araştırma Komisyonu kuruldu. Üskül ile birlikte, Çorum Milletvekili Murat Yıldırım, İzmir Milletvekili, Erdal Kalkan, İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’dan oluşan alt komisyon çalışmalarına Mülkiye Başmüfettişi Mehmet Firik, Adalet Müfettişi Mecit Gürsoy ve Komisyon Uzmanı Kenan Altaş’tan oluşan alt komisyon, yaptığı araştırma sırasında Kırbayır’ı sorguda gören çok sayıda tanık ile sorgulamayı yapan kolluk mensuplarıyla görmeler yaptı.

Çalışma sonunda 300 sayfalık bir rapor hazırlandı. Raporda Cemil Kırbayır’ın, Göle’deki Dede Korkut Eğitim Enstitüsü’nde işkence altında öldürülüp cesedinin yok edildiği kanaatine varıldığı; Oruç Korkmaz, Turan Sağlam ve Mahmut Kaya adlı gençlerin de aynı şekilde öldürüldüğü, işkenceye dair 8 tanığın beyanlarının bulunduğu tespit edildi. Raporun sonuç bölümünde “Komisyonumuz; Cemil Kırbayır’ın gözaltında iken işkence gördüğüne, bu işkence sonucunda hayatını kaybettiğine ve cesedinin ölümüne sebebiyet veren sorgulamaları yapan kamu görevlilerince ortadan kaldırıldığına inanmaktadır.” yazıldı.

Dönemin asker-polis tüm kamu görevlileri hakkında Kars Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu. Hazırlanan rapor ve suç duyurusu sonucunda, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2011 yılında Cumartesi annelerinden oluşan ve aralarında 1980 Askeri Darbe döneminde kaybedilen Cemil Kırbayır’ın annesi Berfo Ana’nın da bulunduğu heyete “bu sorunu çözeceğini, kayıpların bulunması ve faillerinin yargılanmasını sağlayacağı” şeklindeki sözün birinci aşaması yerine getirilmiş oldu.

Aile, 26 Ekim 2011’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurdu. Hükümet 2017’de AİHM’de suçun insanlığa karşı suç kapsamında olmadığını, işkence suçundan zamanaşımının kaldırıldığını ancak geriye dönük işletilemeyeceğini savundu.

Kars Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, 2011/899 nolu dosya ile başlattığı soruşturma sırasında arşivde 2002/911 nolu takipsizlik kararı bulundu. Cemil Kırbayır’ın gözaltında kaybedilmesinden 6 yıl sonra, babası İsmail Kırbayır tarafından suç duyurusunda bulunulduğu, Kırbayır ve kendisi gibi gözaltında kaybedilen Mahmut Kaya dosyalarının birleştirilerek soruşturma açıldığı, ‘İşkence sonucu adam öldürme’ iddiasıyla açılan dosyanın 3 Ekim 2002’de kapatıldığı öğrenildi.

Kars Savcılığı’nın 1986/1279 numaralı dosya ile başlattığının ve 2002 yılında takipsizlik kararı vererek 2002/911 nolu takipsizlik kararını aileye tebliğ etmeden dosyanın kapatıldığının ortaya çıkmasından sonra bu karar 2014 yılında aileye tebliğ edildi. Aile, Ardahan Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurarak takipsizlik kararının kaldırılmasını talep etti ve mahkeme takipsizlik kararını kaldırdı. Kars Cumhuriyet Başsavcılığı, dosyayı 14 Kasım 2019 tarihinde “kanun yararına bozma” talebiyle Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Müdürlüğü’ne gönderdi ve Cumhuriyet Savcılığınca 2002 yılında zaman aşımı nedeniyle verilmiş olan takipsizlik kararını kaldıran Ardahan Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2014 tarihli kararının kaldırılmasını istedi.  Bakanlık, 25 Şubat 2020 tarihinde Yargıtay’a başvurarak dosyada zamanaşımı bakımından “kanun yararına bozma” kararı verilmesini talep etti. Dosya Yargıtay 8. Ceza Dairesi’inde incelenmeye başlandı. Yargıtay 8. Dairesi, Cemil Kırbayır dosyası ile ilgili Adalet Bakanlığı’nın zaman aşımı uygulanması yönünde başvurusuna olumlu görüş bildirdi. Yargıtay, kamu görevlilerinin işlediği öldürme suçlarında zamanaşımı işlemeyeceğine ilişkin 2004 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile 12 Eylül döneminde işlenen suçlarla ilgili dokunulmazlık sağlayan Anayasa’nın geçici 15. Maddesinin kaldırılmasına ilişkin 2010 Anayasa değişikliğinin dosyanın zamanaşımına girmesine engel oluşturmayacağını bildirdi. 

Cemil Kırbayır Dosyası, yapılan suç duyurusuna davaya dönüştürülemedi. Zamanaşımı nedeniyle soruşturma kapatıldı.

“Tek dileğim ölmeden oğlumun mezarını görebilmek” diyen Berfo Kırbayır (1907, Göle – 21 Şubat 2013, İstanbul), 21 Şubat 2013 tarihinde oğlunun kemiklerini ve suçluları bulamadan yaşama veda etti.

2016 yılında, anısını yaşatmak amacıyla Göle’nin Okçu köyünde  Cemil Kırbayır Kültür Evi açıldı. 

 Cemil Kırbayır’ın ağabeyi Mikail Kırbayır, davanın zamanaşımına uğramasına tepki göstererek, “Davanın sonucu ne olursa olsun vazgeçmeyeceğiz” dedi.

2011 yılında Berfo Kırbayır ve Mikail Kırbayır tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru sözleşmenin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmiş, 28 Mayıs 2020 tarihinde açıklanan gerekçeli karar ile başvurunun kabul edilemez olduğuna kadar verilmiştir.

Uluslararası Anadili Günü

0
Uluslararası Anadili Günü

Uluslararası Anadili Günü (International Mother Language Day), 2000 yılından beri her yıl 21 Şubat gününde ve tüm dünyada kutlanmaktadır. Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 17 Kasım 1999’da 2000’de 21 Şubat tarihini Dünya Anadili Günü ilan etmiştir. UNESCO himayesindeki Anadili Günü dünyada kültürel çeşitliliği desteklemek, dilsel farkındalık yaratmak ve çok dilliliği teşvik etmek için düzenlenen hukuk ve demokrasi günlerindendir. Anadilde eğitimin temel bir hak olduğu tüm modern dünya tarafından kabul edilmektedir.

Uluslararası Anadili Günü
Uluslararası Anadili Günü

Dünya üzerinde konuşulan dillerin yüzde 40’ı yok olma tehlikesi altındadır. Yok olan diller ve tehdit altındaki diller genellikle yaşadığı ülkede azınlık olarak yaşayanların, kendi egemenliğine sahip çıkamayan hakların ve anadilini kullanmak için inisiyatif kullanma hakkına sahip olamayan toplulukların dilleridir. Kimi diller ise hakim kültüre yenik düşerek yok olmaktadır.

Anadili 

Anadili bireyin annesinden doğduğunda herhangi bir dışsal öğrenme çabasına girmeden içine doğduğu topluluğun günlük yaşamında kullandığı, sosyalleştiği, sanat ve kültürel değerlerini yaşadığı sosyal ortamda öğrenilen birincil dildir. Anadil hakkı hem bireysel bir hak hem de ait olunan topluluğun kolektif hakları kapsamındadır. Yeryüzünde konuşulan her hangi bir dil, insanlık aleminin ve insanlık tarihinin ortak değeridir.

UNESCO Dünya Tehlike Altındaki Diller Atlası Editörü Chris Molesey anadili “Rüya gördüğün, düşündüğün, hatta başka dillerdeki düşünceleri bile fark etmeden çevirdiğin dil anadilindir” şeklinde tanımlamaktadır.

UNESCO Dünya Tehlike Altındaki Diller Atlası (Atlas of the World’s Languages in Danger)

BM verilerine göre dünya genelinde 8.324 civarında anadilin konuşulduğu ve bunlardan 2500 civarında dilin yok olma tehlikesi altında olduğu bilinmektedir. BM, dünyada her iki haftada bir dilin içinde geliştiği entelektüel ve kültürel ortamla birlikte yok olduğunu raporlamaktadır.

UNESCO Dünya Tehlike Altındaki Diller Atlası(Tehlike Altındaki Dillerin Kırmızı Kitabı), tehlike altındaki dillerin listesini tutmaktadır. 1992 yılında Kanada(Québec’te toplanan Uluslararası Dilbilimciler Kongresi’nde tehlike altındaki diller tartışılarak Tehlikedeki Diller Komitesi kurulmuştur.  Ayrıca aynı yıl Paris’te uluslararası bir toplantı düzenlenmiş, tehlike altındaki diller UNESCO’nun çalışma alanına dahil edilerek bir araştırma merkezi kurulmuş ve Tehlike Altındaki Dillerin Kırmızı Kitabı yayımlanmaya başlanmıştır.

Yok Olma Tehlikesi Altındaki Diller İçin Kriterler

UNESCO tehlike altındaki dillerin hangi derecede yık olma tehlikesinde olduğunu sınıflandırmak için dokuz kriter kullanmaktadır:

  • Dilin kuşaktan kuşağa aktarılması
  • Dili konuşan kişi sayısı
  • Dili konuşanların toplam nüfusa oranı
  • Dilin kullanım alanlarında değişiklikler
  • Yeni alanlara ve ortamlara dilin tepkisi
  • Dilin öğrenilmesi, o dilde okuma yazma öğrenilmesi için gerekli materyallerin varlığı
  • Devletlerin ve kurumların tutum ve politikaları, buna dilin resmi durumu ve kullanımı da dahil
  • Toplumun bireylerinin kendi dillerine yönelik tutumu
  • Dille ilgili varolan belgelerin miktarı ve niteliği.

Türkiye’de Tehlike Altındaki Diller 

UNESCO’nun Türkiye’de dil koruma programı bulunmamaktadır. Türkiye’de yok olan yahut yok olma tehlikesi altında olduğu düşünülen diller; Ubıh dili, Hemşince, Lazca, Hertevin, Gagavuzca, Ladino, Süryanice, Abazaca, Mlahso dili Suret, Pontus Yunancası, Kapadokya Yunancası,, Çingene dilleri, Adige, Kabar-Çerkes dilleri ve Zazaki (Zazaca) olarak bilinmektedir.

Türkiye, BM Çocuk Hakları Sözleşmesinin 17, 29 ve 30 uncu maddeleri bazı uluslararası metinlere çekince koymaktadır. BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (md. 27) ve Lozan Barış Andlaşması (md. 39 vd.) hükümleri çerçevesinde hareket etmektedir.

Türkiye’de resmi dil Anayasa gereğince Türkçedir. Devletin resmi dili, Anayasa ile düzenlenmiştir, bu husus değiştirilemez hükümler arasındadır ve Cumhuriyet’in temel nitelikleri arasında önemli bir unsurdur.  Ancak, etnik köken, dil veya din bakımından farklı gruplara mensup çocukların, kendi kültüründen yararlanma, kendi dinine inanma ve uygulama yahut özel alanda kendi dilini kullanma bakımından sorun bulunmamaktadır.

 Okullarda farklı Dil ve Lehçelerin 5’inci sınıftan başlamak üzere seçmeli ders olarak okutulması 2012 yılında çıkarılan Seçmeli Dersler Genelgesi kapsamında mümkündür. 2009 yılında Kürtçe yayına başlayan TRT 6 kanalı bulunmaktadır.

,

Harbin Millî siyaset aleti olarak kullanılmaması hakkında Moskova Protokolü

0

Harbin Millî siyaset aleti olarak kullanılmaması hakkında Moskova Protokolü, 9 Şubat 1929 tarihinde Moskova’da imzalanmıştır.

Harbin Millî siyaset aleti olarak kullanılmaması hakkında Moskova’da imza edilmiş olan protokol, Bakanlar Kurulu tarafından 21 Şubat 1929 kabul edilerek meclise sevk edilmiş ve  meclise sevk edilerek kabul edilmiş, Resmi Gazete’nin 9 Nisan 1929 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Esbabı mucihe – Gerekçe 

Harbin Millî siyaset aleti olarak kullanılmasından feragati mutazammın olarak Büyük Meclis tarafından 19/l/l929 tarihinde tasdik edilmiş olan Paris muahedenamesinin üçüncü maddesindeki şartlar mucibince meriyet kesbetmesine intizar eylemeden akitler arasında şimdiden muteber olması hakkında Estonya, Letonya, Polonya Cumhuriyetleri, Romanya Krallığı ve Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri hükümeti arasında Moskovada imza edilmiş olan ve 4 mart 1929 tarihinde Hükûmtimiz tarafından da iltihak edilmiş olan protokol Büyük Meclisin tasvip nazarlarına arzedildi.

Şarkın en mühim ve sulhperver bir hükümeti bulunan Türkiye Cumhuriyetinin işbu protokolün beşinci maddesi mucibince mezkûr protokola iltihakı dost Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri ittihadı tarafından çok har ve samimî bir lisan ile iltimas edilmesi üzerine şimdiye kadar tutmuş olduğumuz sulh ve müsalemet yolunda yeni bir adım teşkil eden bu protokola iltihak teklifini Hükümetimiz kemali memnuniyetle kabul eylemiştir. Protokolün Pariste”‘imza edilmiş olan muahede ahkâmının bir an evel tatbiki gibi sırf müsalematkâr bir gayeden başka bir hedefi yoktur.  Hükümetimiz milletler arasında sulh fikrinin yerleşmesine yardım edecek olan bu yeni müsalemet vesikasını Büyük Meclisin Yüksek tasvibine arzeder.

Harbin Millî siyaset aleti olarak kullanılmaması hakkında Moskova Protokolü

Protokol

Estonya Cumhuriyeti Hükümeti, Letonya Cumhuriyeti Reisi, Polonya Cumhuriyeti Reisi, Haşmetli Romanya Kiralı ve Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri ittihadının merkezî icra komitası, memleketleri arasında mevcut sulhun idamesine hizmet etmek ve bu maksatla da, Pariste 27 ağustos 1928′ tarihinde imza edilen ve harbin millî siyaset aleti olarak kullanılmasından feragati mütezammın olan muahedeyi, mezkûr memleketler milletleri arasında bilâ tehir meriyete koymak arzusile mütehassis olarak, Estonya Cumhuriyeti Hükümeti, Estonyanın Moskova Fevkalâde Murahhas ve orta elçisi M. Julius Sel Jamaa Ji, Letonya Cumhuriyeti Reisi, Letonyanın Moskova fevkalâde Murahhas ve orta elçisi M. Charles Ozols’u, Lehistan Cumhuriyeti Reisi, Lehistanın Moskova fevkalade Murahhas ve orta elçisi M. Stanislas Patek’i, Haşmetli Romanya Kiralı, Varşova fevkalade Murahhas ve orta elçisi M. Charles Davillay’ı e Sosyalist Sovyet Cümhnriyetleri İttihadı merkezî icra komitası, merkezî icra komitası âzasından, Hariciye Halk Komiseri Vekili M. MaXime Litvinoff’u, tayin eylemişlerdir.

Bu Murahhaslar yolunda olduğu anlaşılan salahiyetnamelerini taati ettikten sonra atideki hususlarda müttefik kalmışlardır.

MADDE I

Paris’te 27 ağustos 1928 de tanzim edilen ve bir nüshası işbu protokola mütemmim cüz olarak raptedilmiş olan harbin millî siyaset aleti olarak kullanılmasından feragati mütezammın muahede, işbu 1928 Paris muahedesinin, âkit devletlerin her birinin teşri heyetleri tarafından tasdikim müteakip meriyete girecektir.

MADDE II

1928 Paris muahedesinin, işbu protokol hükmile mezkûr protokol âkitle rirrm karşıhkh münasefbeflerrnde meriyete konulması keyfiyeti, 1928 Paris muahedesinin 3üncü maddesinde zrkredildiği şekilde meriyete girmesine vabeste olmayarak muteber olacaktır.

MADDE III

1 ) İşbu Protokol, akitlerin selahiyettar teşri heyetleri tarafından, her birinin kanunu esasileri dairesinde olarak tasdik edilecektir.

2 ) Tasdiknameler, her biri âkit tarafından işbu protokolün kendilerine tasdiki tarihinden itibaren bir hafta zarfında Sosyalist Soviyet Cumhuriyetleri İttihadi Hükümetine tevdi edilecektir.

3 ) Akitlerden ikisi tarafından tasdiknamenin tevdii gününden itibaren işbu protokol mezkûr iki taraf arasında meriyete girecektir. Diğer âkittere protokolün aralarında meriyete girmiş olduğu devletler münasebatında işbu paotokol, tasdiknameleri mezkûr devletler tarafından tevdi edildikçe sırasile meriyete girecektir

4) Sosyalist Soviyet Cumhuriyetleri ittihadı Hiıhûmeti her tasdikname tevdiini işbu protokolü imza edenlerin cümlesine derhal tefhim edecektir.

MADDE I

İşbu protokolün birinci maddesine meriyet kesbettirmek üzere her âkit kendi teşri heyeti tarafından 1928 Paris muahedenamesi tasdik edidikten sonra bunun diplomasi tarikile Sosyalist Sovyet Çümhuriyetrleri ittihadı Hükümetine ve işbu protokolün sair bütün akitlerine tefhim edecektir.

MADDE V — İşbu protokol bütün memleketler hükümetlerinin iltihakına açıktır. Kafi iltihak tebliği Sosyalist Soviyet Cumhuriyetleri ittihadı Hükümetince icra edilecek ve bu Hükümet keyfiyeti işbu protokolün sair bütün akitlerine bildirecektir. Mevzuubahis tebliğin vürudu akabinde işbu protokol, iltihak eden devletle protokolün sair bütün akitleri arasındaki karşılıklı münasebetlerde meriyete konulacaktır.

MADDE VI

1928 Paris muahedenamesinin, işbu protokol hükmile, iltihak eden Devlet ile işbu protokolün sair bütün akitleri arasındaki karşılıklı münasebetlerde meriyete girmesi protokolün 4 üncü maddesinde münderiç şekil dairesinde vuku bulacaktır.

MADDE VII

İşbu protokol bir nüsha olarak tanzim edilmiş olup müsaddak sureti Soviyet Sosyalist Cumhuriyetleri ittihadı Hükümeti tarafından protokolü imza eden ve ya buna iltihak eden devletlerin her birine tevdi kılınacaktır.

Muhteviyatım tasdik etmek üzere zikredilen murahhaslar işbu protokolü imza etmiş ve mühürlemişlerdir.

Hariciye Encümeni mazbatası

YÜKSEK REİSLİĞE
Harbin Millî siyaset aleti olarak kullanılmaması zımnında Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri ittihadile Estonya, Letonya, Polonya Cumhuriyetleri ve Romanya Kralliğı arasında 9 şubat 929 tarihinde Moskovada imza edilmiş olan Protokola Türkiye Cumhuriyetinin de iltihakı hakkındaki kanun lâyihası ve esbabı mucibesi Encümenimizce mütalâa ve tetkik olundu.

İşbu Protokolün Pariste aktetmiş olduğumuz muahede ahkâmının bir an evvel tatbikini istihdaf etmesi itibarile Yüksek Meclisin arzu ve takip buyurduğu sulh ve müsalemet poletikasını teyit eyleyen bir vesika mahiyetinde olduğu görülmüş ve tasviben heyeti celilenin tasdikına arzolunmuştur.

Harbin millî siyaset aleti olarak kullanılmasından feragati mütezammın 27 ağustos 1928 tarihli Paris muahedesinin meriyete konulmasına müteallik 9 şubat 1929 da imza edilen ve atideki şekilde muharrer bulunan Moskova protokoluııa Türkiye Cumhuriyetinin iştirak eylediğini zirde imzası mevcut Türkiye Hariciye Vekili beyan eder.

John Bordley Rawls

0
John Bordley Rawls
John Bordley Rawls

John Bordley Rawls, 21 Şubat 1921 tarihinde Baltimore, Maryland’de doğmuş ve 24 Kasım 2002 tarihinde Lexington’daki evinde ölmüş olan ABD’li filozoftur. John Rawls’ın babası Avukat William Lee Rawls’tır. Rawls, Baltimore’daki en ünlü avukatlardan biri olan William Lee Rawls’un beş oğlunun ikincisidir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Pasifik’te piyade olarak görev yapmış, Yeni Gine, Filipinler ve Japonya’da bulunmuş Hiroşima bombalamasının etkilerine tanıklık etmiştir. Subay olma teklifini reddetmiş ve 1946’da ordudan er olarak ayrılmış, korkunç sahnelere tanık olduğu Filipinler’de Hıristiyan dinine olan inancını yitirmiştir.

John Bordley Rawls, asker arkadaşları ile birlikte

Askerliğin arından Princeton Üniversitesi’ne dönerek etik felsefesi üzerine doktoraya başlamıştır.

John Bordley Rawls

Margaret Fox ile 1949 yılında evlenen John Bordley Rawls, 1950 yılında doktorasını tamamladıktan sonra aynı okulda ve başka üniversitelerde ders vermiş, asistan olarak görev yaptığı Cornell Üniversitesi’nde doçent ve 1962 yılında da profesör olmuştur.  Kısa bir süre MIT’de çalışmış ve ardından Harvard Üniversitesi’ne geçiş yaparak bu okulda 40 yıl boyunca etik ve siyaset felsefesi alanında dersler vermiştir.

Harvard Üniversitesi Dergisinde, “Rawls’un çalışması, dünyada ahlak ve siyaset felsefesini değiştirdi” denilmektedir.

Rawls, kekeme olması nedeniyle az sayıda röportaj vermiş, şöhretine rağmen medyatik davranmamış, zamanının çoğunu bilime ve aile yaşamına harcamıştır. Askerliği bırakarak bilime döndüğü yıllardan ölümüne kadar Etik, toplumsal adalet, eşitlik ve siyaset felsefesi üzerine çalışmıştır. Rawls genellikle 20. yüzyılın en önemli siyaset filozofu olarak tanımlanmaktadır.

John Bordley Rawls
John Bordley Rawls’ın Eserleri

Rawls adalet teorisine ilişkin fikirlerini ilk olarak 1971 yılında yayınladığı Bir Adalet Teorisi isimli eserinde ortaya koymuş, Siyasi Liberalizm isimli eserinde ise teorisini geliştirerek çoğulcu bir toplum düzeyinde adaletin koşullarını ele almış; Halkların Yasası isimli eserinde ise uluslararası hukuk bağlamında adalet konusunu ele alarak adil bir uluslararası düzenin mümkün olup olmadığını tartışmıştır.

Bir Adalet Teorisi (A Theory of Justice)

1971 yılında yazılan ve Türkçe’ye tercümesi Barolar Birliği Önceki Başkanı Vedat Ahsen Coşar tarafından yapılan Bir Adalet Teorisi (A Theory of Justice) isimli eserin sahibi olan Rawls’un sosyal adalet teorisi; temel haklar, fırsat eşitliği ve toplumun en az avantajlı gruplarının çıkarlarını korumayı önermektedir. Sosyal adaletin sağlanması konusunda güçlü ve orijinal argümanlar getirmiştir. Bir Adalet Teorisi isimli eserine dönük eleştirilere yanıt niteliğindeki Justice As Fairness: A Restatement isimli bir eseri bulunmaktadır. 

Bir Adalet Teorisi, ABD’de son yıllarda 60’tan fazla mahkeme içtihadında referans olarak gösterilmiş; kitap yirmi yedi dile çevrilmiş ve 250.000 adetten fazla satılmıştır.

Vedat Ahsen Coşar, kitabın çevirisi hakkında; “Kırk altı yıl önce yayınlanan, yayınlandıktan sonra pek çok ülkenin diline tercüme edilen ve ne yazık ki Türkçeye tercüme edilmemiş olan Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’ın yazdığı 513 sayfadan oluşan A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi isimli kitabı Türkçeye çevirdim. Özel hayatımda ve mesleki kariyerimde başkanlıklarım da dahil, kendi çapımda ve alanımda önemli ve değerli pek çok iş, pek çok hizmet yaptım. Ama diyebilirim ki, bugüne kadar yaptığım hiçbir iş, hiçbir hizmet, benim için bu kitabı Türkçeye çevirmek kadar önemli ve değerli olmamış, bana manevi yönden keyif vermemiştir. Esasen bunu da bu amaçla ve bunun için yaptım. Zira profesyonel bir çevirmen değilim ben. Pozisyona, statüye, bir şey olmaya bağlı hırslarım yoktur benim.” demiştir.
Siyasi Liberalizm

Rawls,1993 yılında Siyasi Liberalizm isimli eserini yazmış, kitabın genişletilmiş baskısı ölümünden sonra, 2005 yılında yayınlanmıştır. Yazar kitabında; iyi yaşamın doğası hakkında makul bir anlaşmazlık nedeniyle siyasi gücün nasıl meşrulaştırılabileceği sorusuna cevap aramış; toplumun farklı dini ve felsefi inançlar nedeniyle anlaşmazlık içine olsa bile demokratik bir rejimi nasıl ayakta tutabileceklerini ele almış; liberal demokratik barış ilkesini savunmuştur. Demokratik rejim için; eğitimde fırsat eşitliği, adil gelir ve refah dağılımı, bütün vatandaşlara iş ve sağlık hizmetinin eşit şekilde verilmesi ve yöneticilerin belirlendiği seçimlerin finansmanının şeffaf olması ve kamuoyunun bilgi sahibi olması önemsediği kurallardandır. Sosyal sözleşme geleneğini temel alan Rawls için, eşitlik, özgürlük, çoğulcululuk, bir arada yaşama gibi ilkeler vazgeçilmez değerlerdir.

John Rawls – Political Liberalism ( Siyasi Liberalizm)
The Law of Peoples (Halkların Yasası)

John Bordley Rawls, The Law of Peoples (Halkların Yasası) isimli çalışmasını ise 1993 tarihinde makale olarak yayınlamış, ölümünden kısa bir süre önce kitap olarak baskıya hazırlamıştır. Bu çalışmasında, uluslararası hukukun ilke ve normlarına vurgu yapmış, bunun özel bir hak ve adalet arama yolu olduğunu savunmuş, halkların yasası olarak 8 ilke açıklamıştır. Bu ilkeler özgür ve demokratik toplumların sahip olduğu geleneksel ilkeler olup kaynağı ise tarih ve uluslararası hukuk uygulamalarıdır.

John Bordley Rawls / The Law of Peoples (Halkların Yasası)
Rawls’ın Sekiz İlkesi 

1. Halklar özgür ve bağımsızdır, diğer toplumlar bu özgürlük ve bağımsızlığa saygı göstermelidir.
2. Halklar antlaşmalara ve taahhütlere uymalıdır.
3. Halklar eşittir ve onları bağlayan antlaşmalarda taraftır.
4. Halklar içişlerine müdahale etmeme sorumluluğunu gözetmelidir.
5. Halklar kendini savunma hakkına sahiptir, fakat kendilerini savunma amacı dışında savaş çıkarma hakları yoktur.
6. Halklar insan haklarına uymalıdır.
7. Halklar kendilerini savundukları savaşta dahi belirli hukuki ve ahlaki sınırlamalara uymak zorundadır.
8. Halkların, adil ya da düzgün siyasal ve toplumsal rejime sahip olmalarını engelleyen olumsuz koşullar altında yaşayan diğer halklara yardım etme yükümlülüğü bulunmaktadır.

 

 

A Theory of Justice isimli eserin orijinal eski ve yeni baskıları bir arada

Millî Dayanışma Kardeşlik Ve Demokrasi Komisyonu Raporu

0
Millî Dayanışma, Kardeşlik Ve Demokrasi Komisyonu Raporu

Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu; terörün Türkiye’nin gündeminden tamamen çıkartılması, toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi, millî birlik ve kardeşliğimizin pekiştirilmesi, özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti alanlarında çalışmalar yapmak amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Numan KURTULMUŞ tarafından TBMM’de temsil edilen siyasi partilere gönderilen bir yazı ile kurulmuş ve 05.08.2025 tarihinde çalışmalarına başlamıştır.

Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu, TBMM başkanlığı tarafından 18 Şubat 2026 günü kamuoyuna deklare edilmiştir. Komisyon tarafından hazırlanan raporun eklerinde, siyasi partiler tarafından hazırlanan müstakil raporlara da yer verilmiştir.  

İÇİNDEKİLER
TAKDİM

1 – KOMİSYON ÇALIŞMALARI
1.1. Komisyon Kuruluşuna Giden Süreç
1.2. Komisyonun Kurulması, Yapısı ve Çalışma Prensipleri
1.3. Komisyonun Teşekkülünde Esas Alınan İlkeler 
1.4. Komisyon Çalışmalarının Demokratik Olgunluğu
1.5. Komisyonun Toplumsallaşmasının Önemi ve Önceliği 
2 – KOMİSYONUN TEMEL HEDEFLERİ 
2.1. “Terörsüz Türkiye” Hedefi
2.2. Demokrasinin Güçlendirilmesi Hedefi
2.3. Kalkınma ve Ekonomik Refah Artışı Hedefi
3 – TÜRK-KÜRT KARDEŞLİĞİNİN TARİHÎ KÖKLERİ VE KARDEŞLİK HUKUKU 
4 – KOMİSYONDA DİNLENEN KİŞİLERİN MUTABAKAT ALANLARI
5 – PKK’NIN KENDİSİNİ FESHETMESİ VE SİLAH BIRAKMASI
6 – SÜRECE İLİŞKİN YASAL DÜZENLEME ÖNERİLERİ 
6.1. Kritik Eşik: Örgütün Silah Bırakması
6.2. Toplumsal Bütünleşmeyi Güçlendirecek Yasal Düzenlemeler 
6.3. Örgüt Mensuplarının Durumu 
6.4. Toplumsal Bütünleşme 
6.5. İzleme ve Raporlama Mekanizması
6.6. Süreçte Görev Alanlara Yasal Güvence Sağlanması
7 – DEMOKRATİKLEŞME İLE İLGİLİ ÖNERİLER
7.1. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) Kararları
7.2. Yargılama ve İnfaza İlişkin Düzenlemeler
7.3. Hak ve Özgürlüklerin Genişletilmesi ile İlgili Düzenlemeler 
7.4. Yerel Yönetimler
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
EKLER

TAKDİM

Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu çalışmaları Türkiye Büyük Millet Meclisinin temsil gücü ve demokratik meşruiyeti içerisinde yürütülen, toplumsal barışın, birliğin ve millî dayanışmanın güçlendirilmesine yönelik tarihî sorumluluğun bir yansımasıdır, ifadesidir.

Halkımızın uzun yıllar boyunca ağır bedeller ödeyerek karşı karşıya kaldığı sorunlar, Gazi Meclisimizin yasa yapıcı ve denetleyici niteliğiyle ele alındığında kalıcı bir çözüm ufku kazanmaktadır.

Bugün terör meselesinde tarihî bir dönemden geçiyoruz. Bu süreçte millî iradenin tecelligâhı olan Gazi Meclisimiz üzerine düşen vazifeyi tereddütsüz bir biçimde üstlenmiştir.

On yıllardır ülkemizin enerjisini ve kaynaklarını tüketen ve ülke olarak ağır bedeller ödediğimiz terör eylemleri, kalkınma ufkunu daraltmış, sosyal bağları örselemiş ve siyaseti sadece güvenlik reflekslerine sıkıştırmıştı. Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte, terör örgütleri artan bir biçimde, bölgemizde bölünme ve parçalanmanın, vekâlet savaşlarının aparatı olarak kullanılmış; yerel sorunlar küresel hesapların aracı hâline getirilerek toplumsal fay hatları bilinçli bir şekilde derinleştirilmiştir.

Coğrafyamızı bir asır önce etnik, mezhebî ve dinî farklılıklar üzerinden bölmeye çalışanların, yine aynı hedefler peşinde koşmalarını engellemek için terörün tamamen ortadan kaldırılması, tam manasıyla kalıcı barış ve huzur ortamının sağlanması, tarihî bir sorumluluk olarak karşımızda durmaktadır.

Bölgemizde bugün yaşanan istikrarsızlık, adaletsizlik ve demokratikleşme sorunları emperyal müdahalelerin bıraktığı derin izlerin birer sonucudur. Bu müdahalelere bizim cevabımız ise daha fazla kardeşlik ve daha fazla bütünleşmedir.

Türkiye, küresel emperyal güçlerin hilafına, bölgemizde bütünleştirici politikaların öncüsü olmaya devam edecektir. Güç dengelerinin değiştiği, jeopolitik risklerin arttığı bir ortamda Türkiye’nin iç kalesini tahkim ederek, bölgesinde kalıcı barış ve istikrarı sağlaması hem kendi güvenliği hem de bölgesel düzen açısından yeni imkân ve fırsatları ortaya çıkaracaktır. Türklerin, Kürtlerin, Arapların bölgede yaşayan diğer kardeş halklarla birlikte oluşturacağı doğal ittifak, bölgede emperyalistlerin kurguladığı dağılma ve parçalanma senaryolarını bozacak, planlarını etkisiz hâle getirecek bir dönemi başlatacaktır.

Milletimiz, bozguncu emellerden daha güçlü bir birlik, kardeşlik ve bütünleşme iradesine sahiptir. Türkiye’de terör meselesinin kalıcı biçimde çözülmesi sadece güvenlik boyutuyla sınırlı olmayan, çok boyutlu, çok yönlü, çok katmanlı ve çok taraflı politikaları zorunlu kılmakta, siyasal meşruiyet, toplumsal kabul ve demokratik kapasitenin aynı anda güçlendirilmesini gerektirmektedir.

Öte yandan dünyamız uluslararası kurumların meşruiyet tartışmalarıyla çöküşe geçtiği, kural bazlı uluslararası sistemin yerine sadece güçlülerin kendi kurallarını dayattığı bir döneme doğru hızla ilerlemektedir. Böylesi bir dönemde devletlerin egemenliğini, güvenlikleriyle toplumsal bütünlüğü aynı anda aynı irade çizgisinde tutabilme kudreti üzerinden değerlendirmek gerekir.

Küresel sistemin her krizinde ne yazık ki en fazla yıpranan alan insan onuru ve hukukun üstünlüğü olurken, adaleti sağlama gücü zayıflayan her yapı toplumda umut yerine yeni kırılganlıklar meydana getirmektedir. Yakın çevremizde ve bölgemizde kimlik temelli fay hatlarının diri tutulması ve çatışma alanlarının genişlemesi ülkemize çok yönlü sorumluluklar yüklemektedir.

İçeride millî dayanışmamızı derinleştirirken, bölgemizde barış sağlamaya yönelik çabalar, refahın artırılması ve adalet duygusunun güçlendirilmesiyle birlikte üstlenilmesi gereken yeni vazifeler olarak önümüzde durmaktadır.

Ülkemizde kardeşlik, esenlik ve toplumsal barışı büyüten her sözü ve her adımı en güçlü şekilde desteklemekteyiz. Bu mesele, farklılıkları derinleştiren ezber kalıplarla değil; basiretli bakış, samimi yaklaşım ve kararlı adımlarla çözüme kavuşacaktır. Bu konu, varlığımızı ve yarınımızı ilgilendiren niteliğiyle, dar siyasi çıkarların veya risk hesaplarının konusu asla olamaz; dar siyasi çıkarların ve risk hesaplarının ötesinde bir realitedir.

Kalıcı sükûnetin sağlam temeller üzerinde yükselmesi, güvenliğin yanında hukuk devleti pratiğini, demokratik siyaset ahlakını ve millî dayanışma iradesini aynı anda kuvvetlendiren birliği gerektirmektedir. Terörün ülkemizin gündeminden çıkarılması her birimiz için tarihî bir sorumluluktur. Ortak geleceğimize dönük her adım, Gazi Meclisin denetimi ve toplumsal meşruiyetle ilerlediğinde, alınan tedbirler hukukla tahkim edilmiş bir istikamete doğru sağlam bir şekilde ilerleyecektir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, millî iradenin tecelligâhı olarak milletimizin geleceğini ilgilendiren her meselenin meşru çözüm adresidir. 

Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, tarihî sorumluluğun Meclis zeminine taşınması için teşekkül ettirilmiş bir komisyondur. Bu çatı altında; açık diyalog ve karşılıklı saygı içinde kardeşliğimizi güçlendiriyoruz. Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, acılarımızı inkâr etmeden geleceği birlikte kurma kararlılığının açık bir ifadesidir. Bu çerçevede, zaman geçse de acıları geçmeyen kayıpları unutmadan, hatıralarına saygıyla sahip çıktığımızı vurguluyoruz.

Komisyonumuz, milletimizin her türlü düşünceyi baskıdan, ön yargıdan ve çekincelerden ari biçimde ifade edebilecek kabiliyete, irfana ve olgunluğa sahip olduğunu da göstermiştir. Ortak aklı ve asgari müşterekleri önceleyen bir yaklaşım benimseyerek; uzlaşı zemininden uzaklaşmadan meseleler derinlikli biçimde tartışılabilmiş, ele alınabilmiştir.

Siyasal hayatın son dönemde ürettiği temaslar, kamu vicdanında büyüyen huzur talebi ve örgütün silah bırakmasına dönük gelişmeler, Meclisimizin temsil gücünü daha görünür kılan bir istişareyi gerekli kılmıştır.

Elinizdeki rapor, Komisyon çalışmalarının olgunlaştırdığı müşterek idraki belirginleştirme amacı taşımaktadır. Partilerimizin ekler kısmında yer alan raporlarının da okunmasını kolaylaştıracak kavramsal bir çerçeve sunmaktadır.

Komisyona katkı sunan partilerimizin raporları, kendi siyasal duruşlarını bir tutum belgesi şeklinde kamuoyuyla paylaşan birer politika belgesidir. “Türkiye Modeli” olarak adlandırılan yaklaşımın kurucu ilkeleri millî iradeye dayanan siyasal bir metin disiplini içinde kayda geçirilmekte; kamu düzeninin korunması, hak ve hürriyet alanının genişlemesi, toplumsal bütünleşmenin güçlenmesi, demokrasinin ilerlemesi ve refahın kalıcı biçimde büyümesi birbirini tamamlayan tek bir bütünün parçaları olarak ele alınmaktadır. 

Komisyonun ortaya koyduğu yaklaşım, örgütsel yapının fesih ve silah bırakmasının güvenli biçimde teyidiyle birlikte yürürlüğe alınması düşünülen idari ve hukuki düzenlemelere rehberlik edecek ilkeleri belirlemeyi, tespit ve takip mekanizmalarında öngörülebilirlik sağlamayı, toplumla uyum adımlarını özgürlük ile güvenlik dengesini koruyan bir çerçevede tasarlamayı hedeflemektedir.

Rapor; af mahiyetinde algı üretecek başlıklardan uzak duran, hukuk düzeninin belirlilik ilkesini merkeze alan ve kamu vicdanının hassasiyetini gözeten yaklaşımın ana hatlarını ortaya koyarken, devlet aklıyla millet vicdanını koruyan demokratik iradenin aynı bütünlük içerisinde harekete geçtiğinde toplumsal barışın kalıcı zeminini kurduğuna da işaret etmektedir.

Terörsüz Türkiye hedefi daha geniş bir ufukla terörsüz bir bölge tasavvuruna açılmakta; iç huzuru pekiştiren her adım, bölgesel ve küresel adalet arayışında Türkiye’nin gücünü artırmaktadır.

Meclisimizin görevi, müşterek hayatın hukukunu kurmak, farklılıkların sesini ortak geleceğin sesine katmak, her yurttaşın kendini eşit, güvende ve saygın hissettiği demokratik yapıyı güçlendirmek ve hürriyet ufkunu genişletmektir. Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, toplumsal huzur ve sükûnu zedeleyen terör eylemleri ve şiddet iklimini sona erdirme iradesini rapor hâline getirmiştir.

Raporun giriş bölümü ve değerlendirmeler kavramsal bir çerçeve sunmayı, Komisyon çalışması boyunca oluşan ortak idraki ortaya çıkarmayı ve çatışma çözümleri konusunda uluslararası literatürde “Türkiye Modeli” olarak tanımlanacağına inandığımız Komisyon çalışmalarının ilke ve hedeflerini siyasi bir metin disiplini içinde kayda geçirmeyi amaçlamaktadır.

Şeffaf ve açık yaklaşımımız sayesinde Komisyon toplantıları kamuoyu tarafından ilgiyle takip edilmiş; çalışmalara ilişkin gelişmeler medya organlarında geniş yer bulmuş ve süreç milletin denetimine açık bir şekilde ilerlemiştir.

Yaptığımız çalışmalar, gelinen aşamayla sınırlı ve tamamlanmış bir süreç olarak değerlendirilemez. Komisyonumuzun sergilediği sağduyulu, kapsayıcı ve çözüm odaklı yaklaşım; yarının güçlü, etkili ve huzurlu Türkiye’sine uzanan sağlam bir çerçeve ortaya koymuştur. Komisyonumuz tarafından titizlikle hazırlanan rapor, bundan sonraki süreçte
atılacak adımlara istikamet çizen ve ortak hedefler doğrultusunda yol gösteren kıymetli bir başvuru metni olma özelliğini taşımaktadır.

Komisyon raporumuz bu anlamda bir nihayet değil, bilakis atılan ve atılacak kararlı adımların mihenk taşı olarak kabul edilmelidir. Yeni bir anayasa hazırlama konusu ise Komisyonumuzun görev alanında olmamakla birlikte, ülkemiz için tehir edilemez, yerine getirilmesi gereken ortak bir ödev ve sorumluluk olarak önümüzde durmaktadır.

Komisyon çalışmalarının neticesinde, raporda bahsedilen düzenlemeler ve önerilere ek olarak siyasi partilerimizin daha önce çeşitli vesilelerle kamuoyuyla paylaştığı raporlarda ifade ettikleri daha demokratik, sivil, özgürlükçü, katılımcı ve kapsayıcı yeni bir anayasaya ihtiyaç duyulduğu da aşikârdır. Ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nde, Siyasi Partiler Kanunu ve seçim kanunlarında yapılacak demokratik değişiklikler de yüce Meclisimizin sorumlulukları arasındadır.

Komisyonumuzun adını oluşturan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi hedefi bu adımların da atılmasıyla birlikte nihayete erecektir. Bu çerçevede, sorunun çözümü için ilk ve önemli adımları atarak meseleyi bir devlet politikası olarak benimseyen ve benimsenmesini sağlayan Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’a, yaptığı kritik ve yol gösterici çağrılarla sürecin başlamasını sağlayan Sayın Devlet BAHÇELİ’ye, başta milletvekillerinin temsilini sağlamaları olmak üzere Komisyona samimi destek veren genel başkanlar Sayın Özgür ÖZEL’e, Sayın Tuncer BAKIRHAN’a, Sayın Tülay HATİMOĞULLARI ORUÇ’a, Sayın Mahmut ARIKAN’a, Sayın Ali BABACAN’a, Sayın Ahmet DAVUTOĞLU’na, Sayın Zekeriya YAPICIOĞLU’na, Sayın Muhammed Ali Fatih ERBAKAN’a, Sayın Erkan BAŞ’a, Sayın Seyit ASLAN’a, Sayın Önder AKSAKAL’a ve Sayın Gültekin UYSAL’a da hassaten teşekkürlerimi ifade ediyorum.

Geçmiş dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanları, bakanlar, ilgili kamu kurumlarının temsilcileri, Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı, şehit aileleri ve gaziler, sivil toplum temsilcileri, baro başkanları ve hukuk çevreleri, insan hakları örgütleri, işçi ve memur sendikaları ile işveren temsilcileri, akademi camiası, düşünce kuruluşları, emekli güvenlik mensuplarımızın temsilcileri, gençlik ve kadın sivil toplum kuruluşları gibi alanlardan 137 kişi dinlenmiş ve bu dinlemelerin her biri rapora büyük katkı sunmuş, raporun ufkunu genişletmiştir.

Büyük bir demokratik olgunluk ve titizlikle çalışmalarını sürdüren Komisyon üyesi milletvekillerimizin her birine, fedakâr gayretleriyle çalışmalarımızı kolaylaştıran İdari Teşkilat mensubu arkadaşlarımıza ve milletimizin doğru bilgiye erişmesi için büyük bir sorumluluk bilinciyle çalışan değerli basın mensubu arkadaşlarımıza bu tarihî görevdeki katkıları nedeniyle teşekkür
ediyorum.
Sorumlu ve yapıcı tutumları sebebiyle katkı sunan herkese ayrı ayrı teşekkürlerimi ifade ediyorum. Uzlaşı ve diyalog kültürünün bundan sonraki süreçte de aynı kararlılık ve samimiyetle yürütülmesini canıyürekten temenni ediyorum.

En büyük teşekkürümüz ise desteklerini her daim yanımızda gördüğümüz ve hissettiğimiz aziz milletimizedir.

Son olarak; Komisyonumuz teşekkül etmeden hemen önce aramızdan ayrılan; sürecin sükûnetle yürümesi, güven zemininin korunması ve ortak aklın güçlenmesi için büyük emek veren Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekilimiz, değerli dostum Sırrı Süreyya ÖNDER’i rahmet ve minnetle yâd ediyorum.

Komisyon çalışmalarımız kapsamında görüşlerine başvurduğumuz; sahada insan hayatına dokunmayı kendisi için vazife bilmiş insani yardım gönüllüsü, eğitimci Vahdettin KAYĞAN kardeşimi de rahmetle anıyorum.

Milletimizin huzuru, bölgemizin istikrarı ve toplumsal barış ülküsü için sivil toplumda, siyasette ve halkımıza hizmetin farklı alanlarında emek veren her biri kıymetli insanlarımızı şükranla; ortak vatanımızın esenliği uğruna canını veren şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi hürmet ve minnetle yâd ediyorum. Aziz hatıraları; atacağımız her adımda, insan onuruna, adalete ve ortak geleceğimize karşı taşıdığımız sorumluluğu, hepimize daha güçlü biçimde hatırlatmaya devam edecektir.

Numan KURTULMUŞ
TBMM Başkanı

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu; Meclisin temsil gücünü, siyasetin çözüm üretme kapasitesini ve millî iradenin denetim imkânlarını aynı zeminde buluşturan bir örneklik ortaya koymuştur.

Toplantılar boyunca oluşan müşterek kanaat, şiddet ve terörle mücadele yönteminin sadece güvenlik tedbirleriyle sınırlı kalmaması gerektiği yönündedir. Tam demokrasiye dayanan yurttaşlık bilincinin, eşitlik temelli kardeşliğin ve kurumsal şeffaflığın kalıcı huzur ve barışı mümkün kılacağı değerlendirilmektedir.

Komisyon raporu, idari ve hukuki düzenlemeler için yol gösteren bir çerçeve ortaya koyarken, toplumla uyum adımlarının ertelenemez bir alan olduğunu hatırlatmaktadır.

Siyasetin görevi, toplumun farklı seslerini ortak geleceğin dilinde buluşturmaktır.

Milletin vicdanıyla, aklıyla ve irfanıyla yürüyen bu süreç, kalıcı sonuç üreterek; kardeşlik, birlik ve bütünleşme temelli bir vatandaşlık anlayışıyla güçlendiğinde, “Türkiye Modeli”nin en kıymetli kazanımı olan iç huzur, sağlam zeminler üzerinde yükselecektir.

Bir asır önce Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde büyük zorlukları aşarak kardeşlik temelinde kurulan Cumhuriyet’imiz, ikinci asrının başlangıcında toplumsal barış ve huzur iklimini tam manasıyla temin edecektir. Bu istikamette yüce Meclisimizin çatısı altında gerçekleştirilecek çalışmalar kararlılıkla sürdürülecek ve milletimizin aydınlık bir geleceğe ulaşması sağlanacaktır.

Demokratik, çoğulcu ve herkesin kendini ait hissettiği bir Türkiye’yi hep birlikte büyük bir çabayla inşa etmek için hakikatin göz ardı edilmediği, duyguların inkâr edilmediği ve siyasetin çözüm üretme cesareti gösterdiği bir anlayışın benimsenmesi hayati önemdedir.

Komisyonumuz, Türkiye’nin barışla, bütünlükle, demokrasiyle ve kardeşlikle güçleneceğini göstermiştir.

Canları ve kanları pahasına vatanımız için hayatlarını hiçe sayan şehitlerimizin aziz hatırası ve gazilerimizin kardeşlik iradesi, millî bütünlüğümüzün sarsılmaz teminatıdır. Oluşan müşterek kanaat, sürecin kamu düzenini koruyan, hak ve hürriyetleri genişleten, toplumsal rızayı büyüten ve ortak geleceği kurumsal bir disiplin içinde taşıyan bir yol üzerinde ilerlemesi yönündedir.

Bu rapor, çalışmaların ve gelen raporların tümünden süzülen birikimi ve ortak aklı, izleyen dönemde atılacak adımlara rehberlik edecek bir çerçeve hâlinde dikkatlere sunmaktadır.

Bundan sonraki safhada, tespit ve takip mekanizmalarının öngörülebilirliği, idari ve hukuki düzenlemelerin açıklığı, toplumsal uyum adımlarının kapsayıcılığı ve Meclis denetiminin sürekliliği belirleyici olacaktır. Komisyonun ortaya koyduğu yaklaşım, ortak gelecek hedefini ortak projelerle güçlendiren, bölgesel kalkınmayı hızlandıran, sosyal bağları onaran ve ayrıştırıcı senaryoların zeminini daraltan bir bütünleşme üretmeyi esas almaktadır. Böylelikle ortak gelecek hedefimiz, millî iradenin gözetiminde kurumsal teminat kazanacaktır. Türkiye Modeli, meşruiyet, istikrar ve toplumsal barış üreten bir çerçeveye dönüşecektir.

Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu olarak yürüttüğümüz çalışmalar neticesinde hazırlanan öneri ve değerlendirmelerimizi içeren
raporumuz, yasa çalışmalarında esas alınmak üzere siyasi partilerin ve kamuoyunun takdirlerine saygıyla sunulmaktadır.

SİYASİ PARTİLER TARAFINDAN MİLLÎ DAYANIŞMA, KARDEŞLİK VE DEMOKRASİ KOMİSYONUNA SUNULAN RAPORLAR

ADALET VE KALKINMA PARTİSİ RAPORU

CUMHURİYET HALK PARTİSİ RAPORU

HALKLARIN EŞİTLİK VE DEMOKRASİ PARTİSİ RAPORU

MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ RAPORU

YENİ YOL PARTİSİ RAPORU

HÜR DAVA PARTİSİ RAPORU

MİLLÎ DAYANIŞMA, KARDEŞLİK VE DEMOKRASİ KOMİSYONU YENİDEN REFAH PARTİSİ RAPORU

TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ RAPORU

EMEK PARTİSİ RAPORU

DEMOKRATİK SOL PARTİ RAPORU

20 Şubat – Hukuk Takvimi

0
20 Şubat - Hukuk Takvimi

20 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

1622

Genç Osman Yedikule zindanlarında boğularak katledildi. II. Osman olarak bilinen padişah, devlet erkanı içindeki üst düzey yetkilileri değiştirmiş, müderris ve kadıların atanma yetkilerini Şeyhülislamdan almış ve kahvehaneler ile meyhaneleri kapatmıştı.

1778 Avrupa’nın ilk kadın fizik profesörü Laura Bassi, Bologna’da doğdu. (Doğumu: 20 Ekim 1711)

Laura Bassi
1819 İsviçreli hukukçu, politikacı ve iş adamı Alfred Escher, doğdu. (Ölümü: 6 Aralık 1882) Zürih Üniversitesinde hukuk eğitimine başladı ancak ağır bir hastalık geçirmesi sebebi ile eğitimine Bonn ve Berlin’de devam etti. 1837’de İsviçreli öğrencilerin oluşturduğu Sofingia (Schweizerischer Zofingerverein) adlı derneğe üye oldu, 1839/40’ta derneğin Zürih şubesinin başkanı, 1840’ta ise genel başkanı olarak seçildi. 1942’de Zürih Üniversitesinden hukuk doktoru unvanını kazandı. 1843 yazında Paris’ten döndükten sonra kendisini bilimsel çalışmalara verdi. Kapsamlı bir İsviçre Hukuk Tarihi yazmayı planladı ancak bunu hiçbir zaman gerçekleştiremedi. 1844’te Zürih Üniversitesinde bir deneme dersi verdikten sonra, sözleşmeli öğretim görevlisi oldu. 1848 yılında yeni İsviçre Anayasasının oluşturulmasıyla, Federal Meclise girmesi talep edildi. Escher yapılan seçimlerde 15 Ekim 1848’de federal meclise girdi ve 7 Kasım 1848’de ikinci başkan oldu, toplam 4 defa meclise başkan olarak seçildi. İsviçre’de demiryollarının geliştirilmesine öncülük etti. Birçok politik görevde bulundu, bunun yanında İsviçre Kuzeydoğu Demiryolu Şirketi, İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü (ETH-Zürih), Credit Suisse, Swiss Life ve Gotthard demiryollarının kuruculuğunu yaptı. 19. yüzyıl İsviçresinin siyasi ve ekonomik gelişimi üzerinde önemli bir etki bıraktı.

Alfred Escher
1886

Macar hukukçu ve komünist politikacı Béla Kun doğdu. (Ölümü: 29 Ağustos 1939) Franz Joseph Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Macar Sovyet Devrimi’ne katıldı ve sosyalist ve komünistlerden oluşan hükûmette yöneticilik yaptı. Mihály Károlyi hükûmeti tarafından tutuklandı, ancak savaşı izleyen işçi ayaklanmaları sonrasında 21 Mart 1919’da serbest bırakıldı.  1921 yılında Almanya’daki başarısız Mart Ayaklanmalarına katıldı. 1930’ların sonundaki Büyük Tasfiye sırasında Troçkist olmakla suçlandı ve 28 Haziran 1937’de tutuklandı. Sorgulamadan sonra, karşı devrimci terör örgütüne bağlı olduğu sonucuna varıldı ve gizli duruşmanın sonunda ölüm cezasına çarptırıldı. 29 Ağustos 1939’da infaz edildi.

Béla Kun
1887 Alman İmparatorluğu, İtalya Krallığı ve Avusturya-Macaristan arasında ‘Tripartite Paktı’ (Üçler Paktı) imzalandı. Üçlü Sözleşmesinin öncüleri, 1887 Washington Konferansı, 1889 Berlin Antlaşması ve 1899 Samoa İngiliz-Alman Anlaşmasıydı.
1909 Fütürizm Bildirgesi veya Fütürist Manifesto (İtalyanca:Manifesto del Futurismo veya Le Futurisme), İtalyan şair Filippo Tommaso Marinetti tarafından yazılarak 20 Şubat 1909’da yayımlanmıştır. Bildirgeye imza atan sanatçılar arasında: Umberto Boccioni, Carlo Carrà, Luigi Rossolo, Gino Severini, Romolo Romani, Antonio Sant’Elia ve Giacomo Balla bulunmaktadır.
1919 Afganistan’da Emir Habibullah Han’ın katledilmesi üzerine yerine geçen Amanullah Han, bağımsızlık ilan etti.
1928 Deniz savaşında tarafsızlığa dair 20 Şubat 1928 tarihli Havana Sözleşmesi kabul edildi. 
1930 Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu kabul edildi.
1932 İspanyol avukat ve politikacı ve eski bakan Enrique Múgica Herzog 20 Şubat 1932’de dünyaya geldi. Madrid Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 4 Şubat 1956 olaylarında belirleyici olan Üniversite Genç Yazarlar Kongresi’nin organizatörüydü ve bu nedenle aynı yıl üç ay hapsedildi. Kamu Düzeni Mahkemesi’nde görülen davalarda muhaliflerin savunucusu oldu. 1988-1991 yıllarında Adalet Bakanı, 2000-2010 yıllarında ise İspanyol Halkının Savunucusu (Ombudsman) oldu. 10 Nisan 2020’de yaşamını yitirdi.

Enrique Múgica Herzog

1941 Türkiye’de Yahudiler için transit vizesine ilişkin talimatname yayınlandı. Yahudilerin, hiçbir zorlukla karşılaşmadan Filistin topraklarına geçebilmelerine imkan verildi. (Transit Vize: Türkiye’ye herhangi bir sınır kapısından girerek belirlenen süre içinde Türkiye’den geçiş yapmak isteyen yabancılara verilen vize türüdür. Transit vize ile verilen süre sınır kapısından her girişte yeniden başlamaktadır.)
1947 “5018 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun” ile Türkiye’de ilk kez sendikalara, özel bir kanun ile kurulma hakkı tanındı. Aynı gün  mecliste “İş Kazalariyle Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortaları hakkındaki 4772 sayılı kanunun bazı maddelerinin değiştirilmesine ve bazı maddelerinin kaldırılmasına dair Kanun” kabul edildi. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) grev hakkına karşı çıktı.
1957 Evli Kadının Uyrukluğu Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilerek 20 Şubat 1957 tarihinde New York’ta imzalandı. Sözleşme, 1958 yılında yürürlüğe girdi. 2013 yılı itibariyle 74 devlet sözleşmeyi onaylandı.
1957 Hukukçu, akademisyen, düşünür ve siyasetçi Sadri Maksudi Arsal 20 Şubat 1957’de İstanbul’da yaşamını yitirdi. (Doğumu: 23 Temmuz 1878)

Ordinaryüs Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal
1962 Yardım meleği Dr. Liza lakabıyla anılan insan hakları savunucusu ve doktor Yelizaveta Glink dünyaya geldi. (Doğumu: 20 Şubat 1962, Moskova) Kurmuş olduğu Adil Yardım fonu ile hasta çocuklara ve savaş mağduru insanlara yardım etti. Çalışmalarından ötürü Rusya devlet başkanı Vladimir Putin tarafından kendisine madalya verildi. Glinka, Soçi’den havalandıktan sonra Karadeniz’e düşen askeri uçakta, 25 Aralık 2016‘da, 54 iken yaşamını yitirdi.
1963 Savcılık, tezgah başında oturma grevi yapan işçilerini işten atan Kavel Kablo işvereninin işleminin “lokavt sayılamayacağına” karar verdi. Direnişçi 7 işçi hakkında “polise mukavemet”ten dava açıldı, tutuklanan işçilerin sayısı 4’e yükseldi.
1968 Adalet Partisi (AP) hükümetinin İçişleri Bakanlığı, Türkiye İşçi Partisi (TİP) hakkında soruşturma başlatılması için Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuru yaptı.
1973 İstanbul’da “yasaklanmış kitap basmak, bulundurmak ve satmak”tan birçok yayıncı ve kitapçı (Garabet Akaer, Remzi Aktuğ, Aydın Emeç, Necdet Sander, Sencer Öztunalı, Doğan Hızlan, Zeki Öztürk, Ahmet Habora, vd.) Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılandı
1975 İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı İstanbul Elektrik Tünel Tramvay İşletmesi (İETT) grevini yasakladı.
1976 Fransız hukukçu ve Nobel Barış Ödülü sahibi, René Cassin yaşamını yitirdi. (Doğumu: 5 Ekim 1887) Aix Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1914’te Paris’te hukuk bilimi, ekonomi ve siyaset alanında doktora yaptı. Aix-en-Provence Üniversitesi’nde profesör olarak görev yaptı ve Paris Üniversitesi’nde çalıştı. 1944-1960’de Danıştay Başkanvekili, 1959-1976’de AİHM yargıçlığı ve 1959-1965’de AİHM Başkan yardımcılığı yaptı. 1968 yılında insan haklarını savunmadaki katkılarından dolayı Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. 1965 – 1968 AİHM Başkanlığı ve 1960 – 1971’de Anayasa Konseyi üyeliği görevinde bulundu.

René Cassin
1979 Suadiye yolcu vapurunu 21 Kasım 1978’de rotası dışına çıkarmaktan tutuklu yargılanan 16 öğrenci Sıkıyönetim Mahkemesi’nce tahliye edildi.
1980
  • Savcı Doğan Öz’ün öldürülmesinden sanık Hüseyin Kocabaş ve arkadaşlarını Balıkesir’de bir operasyonla yakalayan polis ekibi dağıtılarak farklı illere sürgün edildi.
  • Başbakan Demirel: “Sıkıyönetimle normal yönetim arasında bir yönetim şekli getirilmesine ihtiyaç vardır. Bir Fevkalade Hal Kanunu’na ihtiyaç vardır. Anayasa değişikliği lazımdır.”
1981 28 Aralık 1980’de Üsteğmen Şahin Akkaya’yı başından vurarak öldüren sol görüşlü militan Veysel Güney, ölüm cezasına çarptırıldı.
1982 Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP) üyesi oldukları iddiasıyla gözaltına alınan 7 kişiye Kırıkkale Emniyet Amirliği’nde işkence yaptıkları ileri sürülen 10 polis hakkında 10 ile 35 yıl arası hapis istemiyle Askeri Savcılıkça soruşturma açıldı.
1984 Türkiye Cumhuriyeti, 2 Mayıs 1984 tarihinde onayladığı Bern Sözleşmesi’ni (Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi-Convention on the Conservation of European Wildlife and Natural Habitats) 20 Şubat 1984 tarihinde sözleşmenin Türkçe tercümesini ve eklerini Resmi Gazete’de yayınlamış ve 1 Eylül 1984’te yürürlüğe sokmuştur. 
1989 Toplumsal Kurtuluş Dergisi yazarlarından Yalçın Küçük, derginin toplatılan bir sayısındaki yazısından dolayı gözaltına alındı.
1990 5 aydır “TKP, TBKP ve Barış Derneği’ne üyelik” iddiasıyla tutuklu olan Ahmet Kardam, Şeref Yıldız ve Erdem Talu tahliye edildi
1993 Güney Afrika Devlet Başkanı Frederik Willem de Klerk, ilk kez siyahların da görev aldığı kabineyi açıkladı. Bir yıl sonra, 10 Mayıs 1994 tarihinde Güney Afrika’nın ilk siyahi devlet başkanı Nelson Mandela başkan olmuştu.
1997
  • Muzaffer İlhan Erdost, “Üç Sivas” adlı kitabında “bölücü propaganda” yaptığı gerekçesiyle 1 yıl hapse mahkum oldu.
  • “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemi çeşitlenerek büyürken RefahYol koalisyon iktidarının baskıları da artıyor. Tunceli, Tokat, Sivas, Divriği, Zara, ve Gürün derneklerinden oluşan Yöre Dernekleri Platformu, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemlerine katılanlar için “Mum söndü oynuyorlar” diyen Adalet Bakanı Şevket Kazan hakkında suç duyurusunda bulundu.
2001 Filipinler Devlet Başkanı Gloria Macapagal Arroyo, barış görüşmelerinin yeniden başlamasını sağlamak için ülkenin güneyindeki ayrılıkçı Müslümanlarla tek yanlı ateşkes yaptı.
2001 Interpol tarafından kırmızı bültenle aranan Sümerbank eski genel müdürü Şükrü Karahasanoğlu İtalya’da yakalandı.
2003 Yüksek Seçim Kurulu, İşçi Partisi ve bazı vatandaşların Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Siirt ilinden milletvekili adayı olmasına karşı yaptığı itirazları oybirliğiyle reddetti.
2003 KKTC’li Ahmet Cavit An’ın, Yeşil Hat ve Güney Kıbrıs’a girerek Kıbrıslı Rumlarla görüşmesinin engellendiği gerekçesiyle Türkiye aleyhine AİHM’de açtığı dava sonuçlandı. AİHM, Türkiye’nin AİHS’nin örgütlenme hakkını ihlal ettiğine hükmetti. Türkiye ilk defa böyle bir şikayet sonucu tazminat ödemeye mahkum edildi. 
2003 Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu Başkan Yardımcısı Hamza Albayrak’ın, İBB Teftiş Kurulu Başkanı iken, 14 müfettişe ”usulsüz ceza” vermekten mahkum olduğu ortaya çıktı.
2004 Belçika parlamentosu, ülkede beş yıl ikamet eden yabancılara belediye seçimlerinde oy kullanma hakkı veren yasayı kabul etti.
2006

17 yıl önce yazdığı yazıyla Yahudi soykırım inkar suçundan geçen kasımda tutuklanan Britanyalı tarihçi David Irving, Avusturya’da üç yıl hapis cezasına çarptırıldı.

2007

20 Şubat 2007 yılında BM Genel Kurulu tarafından Dünya Sosyal Adalet Günü olarak ilan edildi. Günün amacı dünyada adaletsizliğe maruz kalan insanlara dikkat çekmektir. Birleşmiş Milletler dünyadaki fakirlik ve işsizlik konularına kamuoyunun daha fazla ilgisini çekebilmek için 20 Şubat’ı, ‘Dünya Sosyal Adalet Günü’ ilan etmiştir. Her 20 Şubat günü, sosyal adaletsizliğe karşı dünya kamuoyunun ilgisini artırmak ve ülkelerin eğitim, sağlık gibi konularda daha fazla bütçe oluşturmalarını sağlamak amacıyla çeşitli temalarda etkinlikler düzenlenmektedir.

2009 ILO 187 No’lu İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi, 15 Haziran 2006 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edildi. Sözleşme, Türkiye tarafından 20 Şubat 2009 tarihinde onaylanarak yürürlüğe girdi.
2015 Finlandiya’da 12 Aralık 2014’te meclisten geçen eşcinsel evlilik yasası, Cumhurbaşkanı tarafından onaylandı.
2017 Belçika Brugge Ağır Ceza Mahkemesi, gıyabında yargılanan Sabancı suikastı faillerinden Fehriye Erdal’a, Türkiye’de işlediği iddia edilen suçlardan dolayı 15 yıl hapis ile 10 yıl sivil ve siyasi haklardan mahrumiyet cezası verdi.HSYK 2. Dairesi “FETÖ/PDY ile bağlantısı” olduğu iddiasıyla 227 hakim ve savcıyı daha meslekten ihraç etti. Meslekten ihraç edilen hakim ve savcı sayısı toplam 3 bin 886 oldu.
2019 Mısır’da başsavcı Hişam Berekat’a düzenlenen bombalı saldırıdan sorumlu tutularak idama mahkûm edilen 9 Müslüman Kardeşler Örgütü üyesi, Kahire İstinaf Cezaevi tarafından asılarak idam infaz edildi. Suçunu itiraf ettiği iddia edilenlerden bazıları, “Bana elektrikli işkence cihazı ver, sana, 20 kişiye Enver Sedat’ı öldürdüğünü itiraf ettireyim. Bize Mısır’a 20 yıl yetecek kadar elektrik verdiler.” dedi.
2025
2026
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı kararıyla Ankara’daki evinden gözaltına alınarak İstanbul’a getirilen ve Sulh Ceza Hakimliğine çıkarılan gazeteci Alican Uludağ, “Cumhurbaşkanına Alenen Hakaret” suçlamasıyla tutuklandı.
  • ‘Uyuşturucu’ soruşturması kapsamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ifadeye çağrılan Çeşme Belediye Başkanı Lâl Denizli’nin adliyedeki işlemleri tamamlandı. Denizli, ifade vermek üzere İstanbul Adalet Sarayı’na geldi. İfadesi alınan Denizli, serbest bırakıldı. Başkan Denizli’nin kan ve saç örneği vermek üzere Adli Tıp Kurumu’na gittiği öğrenildi.
  • Sosyal medyaya yönelik bir yasa çalışmasının gündemde olduğunu açıklayan Adalet Bakanı Akın Gürlek, düzenlemenin detaylarını ilk defa açıkladı: “Yapılacak düzenleme ile bir kişi sosyal medyada itibar suikastı yapıyorsa, açık kimliği ile yapacak. Klavye delikanlılığı yapan açık kimliği ile yapacak.”
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanan Fatih Dönmez, Başsavcıvekillliği görevini sürdürürken Adalet Bakan Yardımcılığı’na atanan Can Tuncay ve Burak Ceyhan’ı, düzenlenen törende Çağlayan Adliyesi’nden çiçeklerle uğurladı.
  • Uluslararası cinsel suçlu Jeffrey Epstein’in mirasçıları, onlarca mağdurun açtığı davaları sonuçlandırmak üzere 35 milyon dolarlık bir uzlaşma konusunda anlaştı. Perşembe günü mahkemeye sunulan taslak karara göre, anlaşmanın yürürlüğe girmesi için New York’taki bir federal yargıcın onayı gerekiyor.
  • ABD Yüksek Mahkemesi, Başkan Donald Trump’ın 1977 tarihli Uluslararası Acil Ekonomik Yetkiler Yasası’na (IEEPA) dayanarak uygulamaya koyduğu kapsamlı gümrük tarifelerini iptal etti. Mahkeme, cuma günü aldığı 6’ya 3 oy çokluğundaki kararla, Trump’ın bu yasayı kullanarak tek taraflı şekilde ithalat vergileri getirmesinin yetki sınırlarını aştığına hükmetti.

20 Şubat – Hukuk Takvimi

ILO 187 No’lu İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi

0
ILO 187 No'lu İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi

ILO 187 No’lu İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi, 15 Haziran 2006 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 20 Şubat 2009 tarihinde onaylanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin prensipleri belirlemiştir.  Sözleme, ulusal politika, ulusal sistem ve ulusal program geliştirme yoluyla iş kazalarını, meslek hastalıklarını ve ölümleri önlemek için iş sağlığı ve güvenliğinin sürekli geliştirilmesini sağlamayı amaçlamaktadır.

İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi, Türkiye tarafından 20 Şubat 2009 tarihinde onaylanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO üyeleri, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı tesis etmek için tüm etkin tedbirleri almayı; en fazla temsil kabiliyetine sahip işçi ve işveren kuruluşları temsilcilerine danışarak, iş sağlığı ve güvenliği hakkında alınabilecek tedbirleri periyodik olarak gözden geçirmeyi taahhüt etmiştir.

ILO 187 No’lu İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 15 Haziran 2006 
Yürürlüğe Giriş Tarihi: 20 Şubat 2009 
Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı, 

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu’nun daveti üzerine 31 Mayıs 2006 tarihinde Cenevre’de yaptığı doksan beşinci oturumunda;

İşkazalan, meslek hastalıkları ve bunlara bağlı ölümlerin küresel boyutunun farkında olarak ve bunları azaltmak için gerekli tedbirlerin alınmasının devam ettirilmesinin gerekliliğine inanarak ve

İşçilerin genel hastalıkları veya işten kaynaklanan meslek hastalıkları ve kazalara karşı korunmalarının ILO Anayasası’nda belirtildiği gibi Uluslararası Çalışma Örgütü’nün amaçlan arasında olduğunu hatırlatarak ve

İş kazaları, meslek hastalıkları ve bunlara bağlı ölümlerin verimlilik, ekonomik ve sosyal gelişme üzerindeki olumsuz etkilerinin farkında olarak ve

İşçilerin bütün mesleklerde yaşam ve sağlıklarının yeterli bir şekilde korunması hususunda Dünyanın çeşitli ülkelerinde uygulanan özgün programların daha da geliştirilmesine ilişkin ILO’nun yükümlülüğünü vurgulayan Filedelfiya Beyannamesinin III (g) fıkrasını göz önünde bulundurarak ve

ILO’nun 1998 tarihli Çalışmada Temel İlkeler ve Haklar Bildirgesi ve Bu Bildirgenin İzlenmesi enstrümanını göz önünde tutarak ve

İş Sağlığı ve Güvenliğine ilişkin 1981 tarihli 155 Sayılı Sözleşme’yi, İş Sağlığı ve Güvenliğine ilişkin 1981 tarihli 164 Sayılı Tavsiye Kararı’nı ve iş sağlığı ve güvenliğini geliştirmeye yönelik Uluslararası Çalışma Örgütü’nce kabul edilen diğer belgeleri not ederek ve

İş sağlığı ve güvenliğinin geliştirilmesinin Uluslararası Çalışma Örgütü’nün herkes için saygın iş gündeminin bir parçasını oluşturduğunu hatırlatarak ve

2003 tarihinde düzenlenen 91. Uluslararası Çalışma Konferansı tarafından benimsenen ve özellikle ülkelerin gündemlerinde yer alan iş sağlığı ve güvenliğine öncelik verilmesine ilişkin küresel stratejinin Sonuçlarını göz önünde bulundurarak ve

Sağlık ve güvenlik bakımından ulusal düzeyde önleyici bir kültürün sürekli olarak geliştirilmesinin önemini vurgulayarak ve

Oturum gündeminin dördüncü maddesini oluşturan iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin diğer bazı önerileri kabul etmeyi kararlaştırdıktan sonra ve

Bu tekliflerin uluslararası bir sözleşme şeklini almasını belirledikten sonra ve

İki bin altı yılı Haziran ayının on beşinci günü İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi (2006) başlıklı aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.

I. TANIMLAR
Madde 1

Bu Sözleşmede, amacı bakımından;
(a) ulusal politika terimi 1981 tarihli ve 155 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Sözleşmesinin, 4’üncü maddesindeki ilkelere uygun olarak geliştirilen iş sağlığı ve güvenliği ve çalışma ortamı ile ilgili ulusal politikayı ifade eder;

(b) iş sağlığı ve güvenliği ulusal sistemi ya da ulusal sistem terimi iş sağlığı ve güvenliği ulusal politika ve ulusal programları yürütmek için ana çerçeveyi sağlayan altyapıyı ifade eder;

(c) iş sağlığı ve güvenliği ulusal programı ya da ulusal program terimi önceden belirlenmiş bir takvime göre gerçekleştirilecek hedefleri, öncelikleri ve iş sağlığı ve güvenliğini geliştirmek için hazırlanan eylem planlarını ve bu konuda kaydedilen gelişmeleri değerlendirecek vasıtalan içeren her hangi bir ulusal programı ifade eder;

(d) ulusal önleyici sağlık ve güvenlik kültürü terimi hükümet, işveren ve işçilerin; hakların, sorumlulukların ve görevlerin tanımlandığı bir sistem vasıtasıyla güvenli ve sağlıklı çalışma ortamı sağlanmasına aktif olarak katıldıkları ve önleme ilkesinin en öncelikli addedildiği sağlıklı ve güvenli bir çalışma ortamı hakkının her düzeyde karşılanmasını gerektiren bir kültürü ifade eder.

II. AMAÇ
Madde 2 

1. Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye, en fazla temsil kabiliyetine sahip işçi ve işveren kuruluşlarının temsilcilerine danışarak, ulusal politika, ulusal sistem ve ulusal program geliştirme yoluyla iş kazalarım, meslek hastalıklarını ve ölümleri önlemek için iş sağlığı ve güvenliğinin sürekli geliştirilmesine katkıda bulunacaktır.

2. Her üye, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) iş sağlığı ve güvenliğini geliştirme çerçevesi ile ilgili belgelerinde belirlenen ilkeleri dikkate alarak iş sağlığı ve güvenliği konusunda ulusal sistem ve ulusal programlar aracılığıyla, aşamalı olarak, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı tesis etmeye yönelik etkin tedbirler alacaktır.

3. Her üye, en fazla temsil kabiliyetine sahip işçi ve işveren kuruluşları temsilcilerine danışarak, ILO’nun iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin sözleşmelerini onaylamak için ne tür tedbirlerin alınabileceği hususunu periyodikolarak gözden geçirecektir.

III. ULUSAL POLİTİKA
Madde 3 

1. Her üye, ulusal bir politika belirleyerek, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı geliştirecektir.

2. Her üye, işçilerin güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı hakkım, ilgili her seviyede geliştirecek ve ilerletecektir.

3. Her üye, ulusal politikasını belirlerken, ulusal şartların ve uygulamanın ışığında ve en fazla temsil kabiliyetine sahip işveren ve işçi kuruluşlarına danışarak, iş risklerini ya da tehlikelerini değerlendirmek; iş riskleri ya da tehlikeleri ile kaynağında mücadele etmek; bilgilendirme, danışma ve eğitimi içeren ulusal önleyici güvenlik ve sağlık kültürünü oluşturmak gibi temel ilkeleri geliştirecektir.

IV. ULUSAL SİSTEM 
Madde 4 

1. Her üye, en fazla temsil kabiliyetine sahip işveren ve işçi kuruluşlanna danışarak, iş sağlığı ve güvenliği için ulusal bir sistem kuracak, sürdürecek, sürekli geliştirecek ve belirli sürelerle gözden geçirecektir.

2. İş sağlığı ve güvenliği ile ilgili ulusal sistem, aşağıdakileri de içerecektir:

(a) İş sağlığı ve güvenliği konularındaki yasalar ve yönetmelikler, gerekli görülüyorsa, toplu sözleşmeler ve ilgili diğer her türlü belgeler;

(b) Ulusal yasa ve uygulamaya uygun olarak belirlenmiş, iş sağlığı ve güvenliğinden sorumlu bir makam ya da kuruluş veya makamlar ya da kuruluşlar;

(c) Teftiş sistemleri de dahil, ulusal yasalar ve yönetmeliklerle uyumu sağlamak üzere mekanizmalar;

(d) İşletme seviyesinde, işyerinde önleyici tedbirlerin esas unsuru olarak yönetim, işçiler ve bunların temsilcileri arasındaki işbirliğini geliştirmeye yönelik düzenlemeler;

3. Ulusal iş sağlığı ve güvenliği sistemi, gerekli görülürse, aşağıdakileri de kapsayacaktır;

(a) İş sağlığı ve güvenliği konularıyla ilgili ulusal bir üçlü danışma organı veya organları;

(b) İş sağlığı ve güvenliği konularında bilgilendirme ve danışmanlık hizmetleri;

(c) İş sağlığı ve güvenliği eğitiminin sağlanması;

(d) Ulusal yasa ve uygulamaya uygun iş sağlığı hizmetleri;

(e) İş sağlığı ve güvenliği konularında araştırma;

(f) ILO’nun ilgili belgeleri göz önünde bulundurularak, iş kazaları ve meslek hastalıkları konusunda veri toplanması ve analiz edilmesi için bir mekanizma;

(g) İş kazaları ve meslek hastalıklarını kapsayan ilgili sigorta veya sosyal güvenlik sistemleri ile işbirliği için hükümler;

(h) Mikro-işletmelerde, küçük ve orta ölçekli işletmelerde ve kayıt dışı ekonomide, iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin koşulların sürekli gelişimi için destek mekanizmaları.

V. ULUSAL PROGRAM 
Madde 5 

1. Her üye, en fazla temsil kabiliyetine sahip işveren ve İşçi kuruluşlarına danışarak, iş sağlığı ve güvenliği konusunda ulusal bir program düzenleyecek, uygulayacak, izleyecek, değerlendirecek ve belirli sürelerle gözden geçirecektir.

2. Ulusal program:

(a) Sağlık ve güvenlik bakımından ulusal önleyici kültürün gelişmesini teşvik edecek;

(b) Iş kazaları, meslek hastalıkları ve ölümleri önlemek ve işyerinde sağlık ve güvenliği geliştirmek amacıyla, ulusal yasa ve uygulamalara uygun olarak, makul ve uygulanabilirliği ölçüsünde, işle ilgili tehlikeleri ve riskleri ortadan kaldırarak ya da en aza indirerek işçilerin korunmasına katkıda bulunacak;

(c) İş sağlığı ve güvenliği için, ulusal sisteminin anaİizini de kapsayacak şekilde, iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin ulusal durum analizi yapılacak ve gözden geçirilecek;

(d) Kaydedilen gelişmenin amaçlarını, hedeflerini ve göstergelerim içerecek;

(e) Mümkün olduğu takdirde, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamını aşamalı olarak gerçekleştirmeye yardımcı olacak diğer tamamlayıcı ulusal programlar ve planlar vasıtasıyla desteklenecektir.

3. Ulusal program kapsamlı bir şekilde tanıtılacak ve olabildiği ölçüde, en yüksek ulusal makamlarca onaylanacak ve yürürlüğe konulacaktır.

VI. SON HÜKÜMLER 
Madde 6 

Bu Sözleşme hiçbir Uluslararası Çalışma Sözleşmesi veya Tavsiye Kararım değiştirmez.

Madde 7 

Bu Sözleşmenin resmi onay belgeleri, tescil edilmek üzere, Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne iletilecektir.

Madde 8 

1. Bu Sözleşme, sadece onay belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri bakımından bağlayıcıdır.
2. Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girer.
3. Bu Sözleşme, daha sonra, onu onaylayan her üye için onama belgesinin tescil edildiği tarihten itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girer.

Madde 9 

1. Bu Sözleşmeyi onaylamış bulunan her üye, Sözleşmenin ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre geçtikten sonra, Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne tescil edilmek üzere göndereceği bir ihbarname ile Sözleşmeyi feshedebilir. Bu fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olacaktır.

2. Bu Sözleşmeyi onaylayıp yukarıdaki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl içerisinde, bu madde gereğince, fesih hakkını kullanmayan her üye, yeni bir on yıllık süreye tabi olur ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık süreyi takip eden ilk yıl içerisinde ve bu maddede öngörülen koşullar çerçevesinde feshedebilir.

Madde 10 

1. Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri tarafından kendisine tebliğ edilen bütün onama ve fesihlerin tescil edildiğini Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bütün üyelerine duyurur.

2. Genel Müdür, kendisine tebliğ edilen Sözleşmenin ikinci onama belgesinin tescil edildiğini Örgüt üyelerine bildirirken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

Madde 11 

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, kabul edilmiş onaylara ve fesihlere ilişkin bütün bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102’nci maddesi uyarınca, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine iletir.

Madde 12 

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, gerekli görürse, bu Sözleşmenin, işleyişi hakkında bir raporu Genel Konferansa sunar ve gerekirse gözden geçirilmesi hususunun Konferans gündemine alınması isteğini inceler.

Madde 13 

1. Konferans, bu Sözleşmeyi değiştiren yeni bir Sözleşmeyi kabul etmesi halinde ve yeni Sözleşme aksini öngörmedikçe:

a) Değiştirilmiş yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması, yukarıdaki 9 uncu madde hükümleri dikkate alınmaksızın ve değiştirilmiş yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olması kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin derhal feshini gerekecektir.

b) Bu Sözleşme, değiştirilmiş yeni Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, üyelerin onayına açık tutulamaz.

2. Bu Sözleşme, onu onaylamış olan ancak değiştirilmiş yeni Sözleşmeyi onaylamamış olan üyeler için her halükarda mevcut şekli ve içeriği ile yürürlükte kalmaya devam eder.

Madde 14 

Bu Sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri aynı şekilde geçerlidir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

İletişim ve Medya İlişkileri Yönetiminde Mesleki İlkeler

0

İletişim ve Medya İlişkileri Yönetiminde Mesleki İlkeler; Bilişim Medyası Derneği(BMD öncülüğünde, medya ve iletişim sektöründeki sekiz sivil toplum örgütü tarafından  28 Temmuz 2016 tarihine kabul edilmiştir.

Rehber niteliğinde hazırlanan ilkeler, Bilişim Medyası Derneği (BMD), Ekonomi Gazetecileri Derneği (EGD), İletişim Danışmanlığı Şirketleri Derneği (İDA), Kurumsal İletişimciler Derneği (KİD), Reklamverenler Derneği (RVD), TOBB Türkiye Medya ve İletişim Meclisi, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) ve Türkiye Halkla İlişkiler Derneği (TÜHİD) tarafından imzalamıştır.

Metnin nihai hali 19 Şubat 2018 tarihinde TÜSİAD tarafından da kabul edilmiş, TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Erol Bilecik, 20 Şubat 2018 tarihinde düzenlenen toplantıda belgeyi imzalamış ve ilkelere desteğini açıklamıştır. İmzalanan metin tüm tarafların taahhüdü ve uyacaklarını ilan ettikleri temel değerlerdir.

İletişim ve Medya İlişkileri Yönetiminde Mesleki İlkeler’i kabul ve imza eden imzacı taraflar, bu ilkelerin yaygınlaştırılması, mükemmelleştirilmesi ve uygulamanın izlenmesi konusunda iş birliği yapmayı temel ilke olarak ilan etmişlerdir.

Belge, iş insanları, medya mensupları, medya temsilcisi basın kuruluşları, iletişim profesyonelleri ve işveren temsilcileri tarafından imzalanmış çok taraflı ve istisnai bir metindir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Anayasa, temel referans olarak alınmıştır.

İletişim ve Medya İlişkileri Yönetiminde Mesleki İlkeler

Amaç

Bu metin, kamuoyunun doğru bilgi ve habere ulaşmasında kendi sorumluluklarını azami ölçüde yerine getirmek ve bu amaçla en yüksek anlayış ve işbirliği içinde sağlıklı bir iş modeli oluşturmak amacıyla, medya mensuplarının, iletişim profesyonellerinin, kurum/şirketlerin üst yönetim ve kurumsal iletişim yöneticilerinin meslek örgütleri tarafından hazırlanmıştır.

Kılavuz niteliğinde hazırlanmış olan bu metin, tarafların imzasıyla bir taahhüt niteliği kazanmaktadır. Taraflar, gerek bu ilkelerin yaygınlaştırılması, gerekse mükemmelleştirilmesi ve uygulamanın izlenmesi konusunda da işbirliği yapma hususunda anlaşmıştır.

Tanımlar

1. İş Modeli: Kamuoyunun doğru ve eksiksiz, zamanında ve tarafsız haber alabilmesi için tarafların karşılıklı anlayış ve işbirliği içinde çalışmasını düzenleyen ilkeler bütünü

2. Taraflar (Alfabetik): Bilişim Medyası Derneği (BMD), Ekonomi Gazetecileri Derneği (EGD), İletişim Danışmanlığı Şirketleri Derneği (İDA), Kurumsal İletişimciler Derneği (KİD), Reklamverenler Derneği (RVD), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Türkiye Halkla İlişkiler Derneği (TÜHİD), TOBB Türkiye Medya ve İletişim Meclisi, Türk Sanayicileri ve İşinsanları Derneği (TÜSİAD)

3. Medya Mensubu: Gazete, dergi, TV, radyo, internet medyasını yöneten ve çalışan, kişisel dijital ve sosyal medya hesaplarında haber yapan/sunan ve/veya haber içeriğine karar veren kişiler

4. İletişim Profesyoneli: Her türlü kurum/şirketin iletişim yönetiminden sorumlu yetkilileri ile her türlü kurum/şirkete iletişim danışmanlığı/halkla ilişkiler hizmeti veren ajanslar

5. Kurum/Şirket Yöneticileri: Her türlü kurum/şirketin ve iletişim ajanslarının karar verici konumundaki üst yönetimi

6. Ambargo: Herhangi bir haberin ya da bilginin, kaynağı tarafından belli bir tarihe veya belli koşulların yerine gelmesine kadar yayınlanmaması talebi; kaynak ile basın mensubu arasında bu yönde sağlanan ‘centilmenlik anlaşması

7. Off the Record: Basın mensubuna, kaynağını gizleyerek kullanması veya sadece konunun/haberin arka planını değerlendirebilmesi için yayınlanmaması koşuluyla verilen bilgi

8. Akreditasyon: Genel anlamda yetki, yeterlilik ve güvenilirliğin belgelenmesi anlamına gelmekle birlikte, bu metinde

Genel İlkeler: Taraflar;

9. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ndeki ilkeleri benimser.

10. T.C. Anayasası’na, yasalarına ve mevzuatına riayet eder; ilgili kanun ve yönetmeliklerin güncellenmesi hususunda ilgili kurumlar nezdinde işbirliği içinde çalışır.

11. Karşılıklı olarak mesleklerinin hak, değer ve itibarını korumak için özen gösterir. Güvenilirlik, dürüstlük, şeffaflık, sorumluluk ve adil olma ilkelerine bağlı kalır, aralarında gizli ve özel anlaşma ile çıkar birliği oluşturma, ödüllendirme, rüşvet, baskı ve manipülasyonu kabul etmez.

12. Toplumun örf, adet, gelenek ve göreneklerine, ahlak anlayışına saygı gösterir. İletişim profesyoneli tarafından hazırlanan içeriklerde ve medya mensubunun hazırladığı haberlerde, ön yargılı, ayırımcı, karalayıcı, aşağılayıcı, suçlayıcı ve nefret içeren ifadeler kullanılmaması hususunda işbirliği yapar. Olumsuz davranış ve alışkanlıklarla ilgili özendirmeye neden olabilecek içerik oluşturmaktan kaçınır.

İletişim ve Medya İlişkileri Yönetiminde Mesleki İlkeler
Kurum/Şirket Yöneticileri ve İletişim Profesyonelleri;
Medyada Karar Vericiler ve Medya Mensupları;

13. Türkçe dilinin doğru kullanımına, toplumun geniş kesimlerinin anlayabileceği şekilde yazılı ve sözlü ifadeye özen gösterir.

14. Örtülü reklam tanımının amacını aşmaması, halkın haber alma hakkını engellememesi, olağan haber trafiğini aksatmaması için, mecra yöneticileri, denetleme kurumları ve karar vericilerle birlikte açık kriterler üzerinde mutabakat sağlanması için çalışır.

15. Fikri mülkiyet haklarına saygı gösterir. Taraflar, uymayı taahhüt ettikleri bu genel ilkeler dışında, aşağıdaki hassas konularda da tam bir karşılıklı anlayış ve işbirliği içinde, bu metinde belirlenen çerçeveye uygun olarak hareket edeceklerini beyan eder.

16. Temsil ettiği şirkete, markaya, kuruma ait içeriği, mecraların ihtiyaç ve beklentisine uygun biçimde hazırlar ve medya mensubunun değerlendirmesine sunar.

17. Sunduğu içeriğin haber, röportaj, yorum vb. olarak yayınlanmasının garantisi olmadığının bilincindedir.

18. Haberin yayınlanması veya yayın öncesinde haber metni ve görsel malzemenin kendi onayından geçmesi için medya mensubuna telkinde bulunmaz, baskı uygulamaz ve tehdit etmez.

19. Kurum/şirket ya da ajans için performans kriterlerinde; yayınlanan haberin kapladığı alan, reklam eşdeğeri, erişim veya haber adedi kriterlerinin, haberin etki ölçümü amacıyla kullanılmasını önermez. Performans ölçümlerinin algı, itibar ve/veya pazar araştırması ile yapılmasını savunur.

20. Temsil ettiği kurum ve şirketlerin reklam güçlerini kullanarak haberlerin yayınlanmasını veya yayınlamamasını sağlama eğilimlerine karşı durmayı meslek ilkelerinin bir gereği olarak görür, bu tarz bir ilişkiye aracılık etmez.

21. Sözcüsünün, aynı anda birden fazla basın mensubuyla buluştuğu durumlarda, tüm katılımcıların habere eşit biçimde erişimini sağlar. Görüşmelerin, mümkün olan en kısa vadede, mümkün olan en geniş mecra yelpazesine bilgiye erişim imkânı tanıyacak şekilde organize edilmesi hususunda hassasiyet gösterir.

22. Yayınlanan haber için maddi ödüllendirme yapmaz. Basın buluşması ve gezilerinde, davet sahibinin ürün ve hizmeti ile doğrudan ilgili olsa dahi, basın mensuplarına yüksek değerli armağan verilmesini teklif etmez, basın mensupları arasında çekilişle hediye dağıtmaz.

23. Medya mensubunun herhangi bir ürün ve hizmet hakkında objektif bir fikir sahibi olması için deneme amaçlı ürün gönderiminde bulunduğunda, kullanım süresini sınırlanması ve ürünün iade edilmesi prensibine riayet eder, tarafların itibarını korumak açısından, deneme amaçlı ürün gönderimini, ürünün kullanım, iade koşullarını bir protokolle tespit eder.

24. Medya mensuplarına, politik gerekçelerle, keyfi olarak veya kamuoyunun bazı haberleri almasını engelleme maksadıyla ‘akreditasyon’ uygulamaz. Mekân ve bütçe kısıtları ile güvenlik gerekleri çerçevesinde katılımın sınırlanması gereken etkinliklerde, başvuru sırasına göre basın mensuplarını akredite eder. Akreditasyon uygulanacaksa bunu organizasyondan önce nedenleriyle birlikte açıklar. Etkinliğe katılamayanlara yakın zamanda bir başka imkân yaratmayı görev bilir.

25. Akreditasyon uygulanan etkinliklere hangi basın mensubunun katılacağını başvuru yapan medya kuruluşunun belirleme hakkı olduğunu peşinen kabul eder.

Medyada Karar Vericiler ve Medya Mensupları;

26. ‘Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’ni temel alır ve ayrıca;

27. Haberi önyargısız ve tarafsız olarak değerlendirir, kamuoyunun doğru bilgi ve habere ulaşması dışında bir amaç güderek haber yapmaz.

28. Başlık, spot, altyazı ve tanıtım metinlerinin görsellerini haberinin bir parçası olarak görür. Bunlardan haber içeriğiyle örtüşmeyenler hakkında üstlerine bildirimde bulunur, haberinin yanlış değerlendirilmesine neden olan uygulamaların takipçisi olur.

29. Yayın öncesinde, habere konu tarafların içerikle ilgili görüşlerine makul bir zaman diliminde başvurur.

30. Habere konu taraf ile konusunda uzman ve yetkin bir temsilcinin muhatap olmasına özen gösterir.

31. İş ve özel alan ile dijital ortama izinsiz girmez, izinsiz dinleme ve görüntüleme yapmaz.

32. Kişisel ve kurumsal çıkarı için ayrıcalık talep edemez.

33. Haber amaçlı edindiği herhangi bir bilgiyi, kendisinin veya yakınlarının çıkarı için kullanmaz; edindiği bilgi, maddi/ticari çıkarına olduğu takdirde, durumu ivedilikle açıklar.

34. Hatalı bilgi yayınlandığı takdirde; cevap hakkı ve düzeltme sürecinde işbirliği yapar.

35. Ambargolu haberlerde, haber kaynağının belirlediği ve/veya meslektaşlar arasında centilmenlik anlaşmasıyla belirlenen yayın zamanına uygun davranır. Bu tür kısıtlamaların dijital, sosyal mecraları ve kişisel hesapları da kapsadığını kabul eder.

36. Kaynağını gizleyerek kullanması veya sadece konunun/haberin arka planını değerlendirebilmesi için verilen kayıt dışı (Off the Record) bilgiyi kaynağın belirlediği koşullara aykırı olarak kullanmaz. Haber kaynaklarının verdiği özel bilgilerin gizliliğini ve talep edilmişse kaynağın kimliğini titizlikle korur.

37. Reklam servislerinden gelen haber taleplerini, reklam vaadi veya tehdidi ile gelen haberleri değerlendirmemeyi bir meslek ilkesi olarak kabul eder.

38. Nakdi veya ayni olarak belgeli ödeme karşılığında hazırlanan içeriklerin, editörler tarafından belirlenmiş içerikten ayrılması için özen gösterir. Bu tür içeriklerin ‘Advertorial’, ‘Reklam’ veya ‘Haber-İlan’ olduğunun yayın sırasında açıkça belirtilmesi konusundaki yasal zorunluluğu yerine getirmeyi itibarlarının bir gereği olarak kabul eder.

İşbu kılavuz doküman, öncelikle, tarafların beyanı ve taahhüdü olarak imzalanmak üzere hazırlanmıştır.

Taraflar, bu taahhüdü vererek;

− Kendilerine bağlı üyeleri de kılavuz doküman içeriği hakkında bilgilendirmek, onlara bu ilkeleri benimsetmek ve dokümanı geliştirmek üzere birlikte çalışacaklarını da beyan etmiş bulunmaktadır.

− Bu kılavuz dokümanın, ilgili tüm paydaşlar tarafından kabulü için çalışacaktır. Taraflar; uygulama, gözlemleme, uygulama hataları ile ilgili bir uyarı sistemi ve denetim mekanizmasının oluşturulması için gerekli çabayı göstermeyi de taahhüt etmektedir.

Bern Sözleşmesi: Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi

0
Österreich, Niederösterreich, Nationalpark, Thayatal, Fluss Thaya

Bern Sözleşmesi (Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi-Convention on the Conservation of European Wildlife and Natural Habitats), Avrupa kıtasının doğal mirasının çoğunu kapsayan ve Afrika’nın bazı Devletlerini de içeren, doğa koruma alanında bağlayıcı bir uluslararası sözleşmedir. Yabani flora ve faunanın korunmasını hedefleyen sözleşme 19 Eylül 1979 tarihinde imzalanmış, 1 Haziran 1982 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti sözleşmeyi 2 Mayıs 1984 tarihinde onaylamış, 20 Şubat 1984 tarihinde sözleşmenin Türkçe tercümesini ve eklerini Resmi Gazete’de yayınlamış ve 1 Eylül 1984’te yürürlüğe sokmuştur. 

Sözleşme yabani bitki ve hayvan türlerinin ve bunların yaşam alanlarının korunmasını hedeflemektedir. Sözleşmenin eklerinde belirtilen göçmen türler, yabani bitki ve hayvan türlerinin muhafaza edilmesi için uygun tedbirlerin alınmasını tüm taraf devletler taahhüt etmişlerdir. Yabani bitki ve hayvan türlerinin muhafaza edilmesi için imar planı ve inşaat politikalarının koruma tedbirlerine uygun şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Taraflar yabani bitki ve hayvan türlerinin ve bunların yaşam alanlarının muhafaza edilmesi ihtiyacıyla ilgili eğitimi yaygınlaştırmayı ve bu konuda genel bilgiler sağlamayı taahhüt etmektedir. Sözleşmeyle, tarafların kendi delegeleriyle temsil edilecekleri bir daimi komisyonun kurulması kararlaştırılmıştır. Komisyonun temel görevi, bu sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasını takip etmek; yabani bitkilerin geliştirilmesi ve ihtiyaçlarının değerlendirilmesi ışığında uygulama pratiğini izlemektir. Daimi komisyon bu amaçla, taraflara tavsiyelerde bulunmak ve korumaya alınmış olan türlerin belirtildiği eklerde değişiklik yapmak üzere yetkilendirilmiştir.

Avrupa’nın  Yaban  Hayatı  ve  Doğal Yaşama Ortamlarının  Korunması  Sözleşmesi

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Önsöz

Avrupa Konseyi‘ne üye Devletler ve bu Sözleşmeyi imzalayan diğer Devletler;

Avrupa Konyesinin, üyeleri arasında daha sıkı bir birliği gerçekleştirmek amacını dikkate alarak;

Avrupa Konseyi’nin, doğa koruması alanında diğer Devletlerle işbirliği yapma arzusunu göz önünde tutarak;

Yabani flora ve faunanın, korunması ve gelecek nesillere aktarılması gerekli, estetik, bilimsel, kültürel, rekreasyonel, ekonomik ve özgün değerde doğal bir miras oluşturduğunu takdir ederek;

Biyolojik dengelerin devamlılığında yabani flora ve faunanın oynadığı temel rolü bilerek;

Yabani flora ve faunanın bir çok türlerinin ciddi biçimde tükenmekte olduğu ve bazılarının yok olma tehlikesine maruz olduğunu kaydederek,

Doğal yaşama ortamlarının muhafazasının, yabani flora ve faunanın koruma ve muhafazasında hayati önemi olduğunun bilinciyle;

Yabani flora ve faunanın muhafazasının, hükümetlerin ulusal amaçları ve programlarında dikkate alınması ve özellikle göçmen türlerin korunmasında uluslararası işbirliğinin gerekliliğini takdir ederek,

Hükümetler ve uluslararası kuruluşlardan gelen ortak uygulamalara ilişkin talepleri, özellikle 1972’deki Birleşmiş Milletler Beşeri Çevre Konferansı ve Avrupa Konseyi Danışma Meclisince dile getirilen talepleri hatırda tutarak,

Yaban hayatının muhafazası konusunda, Avrupa İkinci Çevre Bakanlar Konferansı, 2 No.lu Tavsiye Kararlarının, özellikle izlenmesi dileğiyle,

Aşağıdaki hususları kabul etmişlerdir.;

BÖLÜM I

Genel Hükümler

Madde 1

1. Bu Sözleşmenin amacı; yabani flora ve faunayı ve bunların yaşama ortamlarını muhafaza etmek, özellikle birden fazla devletin işbirliğini gerektirenlerin muhafazasını sağlamak ve bu işbirliğini geliştirmektir.

2. Nesli tehlikeye düşmüş ve düşebilecek türlere, özellikle göçmen olanlarına özel önem verilir.

Madde 2

3. Âkit Taraflar, ekonomik ve rekreasyonel gereksinmeleri ve yerel olarak risk altında bulunan alt türler, varyeteler veya formların isteklerini dikkate alırken, yabani flora ve faunanın, özellikle ekolojik, bilimsel ve kültürel gereksinmelerini de karşılayacak düzeyde, popülasyonlarının devamı veya bu düzeye ulaştırılması için gerekli önlemleri alacaktır.

Madde 3

1. Her Âkit Taraf, yabani flora ve fauna ile doğal yaşama ortamlarının, bilhassa nesli tehlikeye düşmüş ve düşebilecek türlerin, özellikle endemik olanlarının ve tehlikeye düşmüş yaşama ortamlarının, bu Sözleşme hükümlerine uygun olarak muhafazası amacıyla ulusal politikalarını geliştireceklerdir.

2. Her Âkit Taraf, planlama ve kalkınma politikalarını saptarken ve kirlenme ile mücadele önlemleri alırken, yabani flora ve faunanın muhafazasına özen göstermeyi taahhüt eder.

3. Her Âkit Taraf, yabani flora ve fauna ile bunların yaşama ortamlarının muhafazasının gerektirdiği eğitimi ve genel bilgi yayımını geliştirecektir.

BÖLÜM II

Yaşama Ortamlarının Korunması

Madde 4

1 Her Âkit Taraf, yabani flora ve fauna türlerinin yaşama ortamlarının, özellikle I ve II numaralı ek listelerde belirtilenlerin ve yok olma tehlikesi altında bulunan doğal yaşama ortamlarının muhafazasını güvence altına almak üzere, uygun ve gerekli yasal ve idari önlemleri alacaktır.

2. Âkit Taraflar, planlama ve kalkınma politikalarını saptarken, önceki paragraf uyarınca korunan sahaların muhafaza gereksinimlerine, bu gibi yerlerin her türlü tahribattan uzak veya tahribatın mümkün olan en alt düzeyde tutulmasına özen göstereceklerdir.

3. Âkit Taraflar, II ve III nolu ek listelerde belirtilen göçmen türler için önem taşıyan ve kışlama, toplanma, beslenme, üreme veya tüy değiştirme yönünden göç yollarına uygun ilişki konumunda bulunan sahaların korunmasına özel dikkat göstermeyi kabul ederler.

4. Âkit Taraflar, bu maddede değinilen doğal yaşama ortamlarının korunması için bunların sınır bölgelerinde bulunması halinde, çabalarını uyumlu kılmak yönünden eşgüdüm sağlamayı taahhüt ederler.

BÖLÜM III

Türlerin Korunması

Madde 5

Her Âkit Taraf, 1 numaralı ek listede belirtilen yabani flora türlerinin özel olarak korunmasını güvence altına alacak uygun ve gerekli yasal ve idari önlemleri alacaktır. Bu bitkilerin kasıtlı olarak koparılması, toplanması,kesilmesi veya köklenmesi yasaklanacaktır. Her Âkit Taraf uygun hallerde, bu türlerin elde bulundurulmasını veya alım satımını yasaklayacaktır.

Madde 6

Her Âkit Taraf, II numaralı ek listede belirtilen yabani fauna türlerinin özel olarak korunmasını güvence altına alacak uygun ve gerekli yasal ve idari önlemleri alacaktır. Bu türler için özellikle aşağıdaki hususlar yasaklanacaktır:

a) Her türlü kasıtlı yakalama ve alıkoyma, kasıtlı öldürme şekilleri;

b) Üreme veya dinlenme yerlerine kasıtlı olarak zarar vermek veya buraları tahrip etmek;

c) Yabani faunayı, bu Sözleşmenin amacına ters düşecek şekilde, özellikle üreme, geliştirme ve kış uykusu dönemlerinde kasıtlı olarak rahatsız etmek;

d) Yabani çevreden yumurta toplamak veya kasten tahrip etmek veya boş dahi olsa bu yumurtaları alıkoymak;

e) Bu madde hükümlerinin etkinliğine katkı sağlayacak hallerde, tahnit edilmiş hayvanlar ve hayvandan elde edilmiş kolayca tanınabilir herhangi bir kısım veya bunun kullanıldığı malzeme dahil, bu hayvanların canlı veya cansız olarak elde bulundurulması ve iç ticareti.

Madde 7

1- Her Âkit Taraf, III numaralı ek listede belirtilen yabani faunanın korunmasını güvence altına alacak uygun ve gerekli yasal ve idari önlemleri alacaktır.

2- III numaralı ek listede belirtilen yabani faunanın her türlü işletme şekli, 2. maddenin şartları göz önünde tutularak, popülasyonlarının varlığını tehlikeye düşürmeyecek şekilde düzenlenmiş olacaktır.

3- Alınacak önlemler;

a) Kapalı av mevsimlerini ve/veya işletmeyi düzenleyen diğer esasları,

b) Yabani faunayı yeterli popülasyon düzeylerine ulaştırmak amacıyla, uygun durumlarda, işletmenin geçici veya bölgesel olarak yasaklanmasını,

c) Yabani hayvanların canlı ve cansız olarak satışının, satmak amacıyla elde bulundurulmasının ve nakledilmesinin veya satışa çıkarılmasının uygun şekilde düzenlenmesi hususlarını,

Kapsayacaktır.

Madde 8

III numaralı ek listede belirlenen ve II numaralı ek listede belirlenmiş olup, 9uncu madde uyarınca istisnalar uygulanması söz konusu olan yabani fauna türlerinin yakalanması ve öldürülmesi konusunda ise, Âkit Taraflar, bu türlerin popülasyonlarının yerel olarak yok olmasına veya ciddi şekilde tedirgin edilmesine neden olacak her türlü ve özellikle IV numaralı ek listede belirlenen yakalama ve öldürme yollarının ve araçlarının kullanılmasını yasaklayacaklardır.

Madde 9

1- Her Âkit Taraf 4, 5, 6 ve 7nci madde hükümlerine ve 8inci maddede ifade edilen usullerin ve araçların kullanımının yasaklanması hükmüne uygun başka bir çözüm yolu olmadığı ve istisnai uygulamanın, bahis konusu popülasyonun devamlılığına zarar vermeyeceği hallerde;

– Flora ve faunanın korunması için;

– Tarım ürünlerine, hayvancılığa, ormanlara, balıkçılığa, sulara ve diğer arazi kullanım şekillerine yönelebilecek ciddi zararları önlemek için;

– Genel sağlık ve güvenlik, hava güvenliği veya diğer kamu yararı hallerinde;

– Araştırma eğitim amaçlarıyla, kaybolmuş türlerin yeniden getirilmesi, yeniden yerleştirilmesi ve gerekli beslenmenin sağlanması için;

– Belirli yabani hayvan ve bitkilerin az miktarda alımı, saklanması veya diğer akılcı kullanımlarına, çok sıkı gözetim altında, selektif ve sınırlı olmak kaydıyla izin verilmesi yönünden,

İstisnalar getirebilir.

2- Âkit Taraflar, önceki paragrafa uygun olarak uyguladığı istisnalar hakkında Daimi Komiteye her iki yılda bir rapor gönderecektir. Bu raporlarda:

– İstisna kapsamına alınan veya daha önce alınmış olan popülasyonlar ve mümkün olduğu takdirde bunların sayısı,

– Kullanılmasına izin verilen yakalama ve öldürme şekilleri,

– Bu istisnanın uygulanmasına izin verilen hallerde risk olasılığı ve yer ve zaman koşulları,

– Koşulların yerine getirildiğini açıklayabilecek ve kullanılabilecek araçlar, sınırlamalar ve bunları izleyecek elemanlar yönünden karar alabilecek yetkili makam,

– Yapılan kontroller;

Belirtilecektir.

BÖLÜM IV

Göçmen Türlere İlişkin Özel Hükümler

Madde 10

Âkit Taraflar, 4, 6, 7 ve 8inci maddelerde belirtilen önlemlere ek olarak II ve III numaralı ek listelerde belirtilen göçmen türlerden, yayılım alanı kendi topraklarına girenlerin korunması yönündeki çabalarında eşgüdüm sağlamayı taahhüt ederler.

Âkit Taraflar, 7nci maddenin 3 a paragrafı uyarınca tayin edilmiş bulunan ava kapalı sezonlar ve/veya işletmeyi düzenleyecek diğer esasların III numaralı ek listede belirlenen göçmen türlerin gereksinmelerini karşılamak yönünden yeterli ve uygun biçimde düzenlenmesini sağlamak amacıyla gerekli önlemleri alacaklardır.

BÖLÜM V

Tamamlayıcı Hükümler

Madde 11

1- Bu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasında Âkit Taraflar;

a) Uygun ve gerekli olduğunda ve özellikle bu Sözleşmenin diğer maddelerine uygun olarak alınmış önlemlerin etkinliğinin arttırılması yönünde işbirliği yapmayı,

b) Bu Sözleşmenin amaçlarına ilişkin konularda araştırma çalışmalarını teşvik etmeyi ve eşgüdümü sağlamayı,

Taahhüt ederler.

2- Her Âkit Taraf;

a) Diğer Âkit Tarafların deneyimlerinin ışığı altında yapılan bir etütle etkin ve kabul edilebilirliği saptanan yeniden yerleştirme çalışmalarının tehlikeye maruz bir türün muhafazasına katkısı olabileceği durumlarda, yabani flora ve fauna yerli türlerinin yeniden yerleştirilmesini teşvik etmeyi,

b) Yerli olmayan türlerin getirilmesinin kesin kontrol altına alınmasını,

Taahhüt eder.

3- Her Âkit Taraf, I ve II numaralı ek listelere dahil edilmemiş bulunan ve fakat kendi ülkelerinde mutlak koruma altına alınan türleri Daimi Komiteye bildirecektir.

Madde 12

Âkit Taraflar, yabani flora ve fauna ile bunların yaşama ortamlarının korunması için bu Sözleşme ile getirilen hükümlerden daha sıkı önlemler alabilirler.

BÖLÜM VI

Daimi Komite

Madde 13

1- Bu sözleşmenin amaçları için bir Daimi Komite oluşturulacaktır.

2- Her Âkit Taraf Daimi Komitede bir veya daha fazla delege ile temsil edilebilir. Her delegasyon bir oy hakkına sahip olacaktır. Avrupa Ekonomik Topluluğu kendi uzmanlık alanı dahilinde, bu Sözleşmeye taraf olan üye ülkelerinin sayısına eşit sayıda oy hakkı kullanacaktır, Avrupa Ekonomik Topluluğu, üye ülkelerinin oy hakkını kendilerinin kullanmaları halinde, o üye ülke adına oy kullanmayacaktır, aynı şekilde Avrupa Ekonomik Topluluğunun, adına oy kullandığı ülke, tekrar oy kullanamayacaktır.

3- Avrupa Konseyinin Sözleşmeye taraf olmayan herhangi bir üye devleti, Komitede bir gözlemci ile temsil edilebilir.

Daimi Komite, Avrupa Konseyi üyesi olmayan ve bu Sözleşmeye taraf olmayan herhangi bir devleti, toplantılarından birinde bir gözlemci tarafından temsil edilmek üzere davet etmeye oybirliği ile karar verebilir.

Yabani fauna ve flora ile bunların yaşama ortamlarının korunması, muhafazası veya yönetiminde teknik yönden uzmanlaşmış olan ve aşağıdaki kategorilerden birine dahil olan;

a) Hükümet içi veya dışı organlardan oluşan uluslararası kurum ve kuruluşlar ile, Hükümete bağlı ulusal kurum ve kuruluşlar,

b) İçinde yer aldığı Devlet tarafından bu yönlü amaçları onaylamış bulunan Hükümet dışı, ulusal kurum ve kuruluşlar,

Komite toplantısında gözlemci olarak temsilci bulundurmak isteklerini en az üç ay öncesinden Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirebilirler. Âkit Tarafların üçte birinin, Genel Sekretere toplantıdan en geç bir ay öncesinde, karşıt görüşlerini bildirmemeleri halinde, bu kurum veya kuruluşlar Komite toplantısına katılabileceklerdir.

4- Daimi Komite, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından toplantıya çağrılacaktır. Komite, Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihini takip eden bir yıl içinde ilk toplantısını yapacaktır. Bundan sonraki toplantılar en azından her iki yılda bir ve bunun dışında Âkit Tarafların çoğunluğunun istemde bulunması halinde yapılacaktır.

5- Daimi Komite, Âkit Tarafların yeter çoğunluğu ile toplanacaktır.

6- Daimi Komite, bu Sözleşme hükümlerine uygun olarak kendi çalışma kurallarını belirleyecektir.

Madde 14.-

1- Daimi Komite bu Sözleşmenin uygulanmasını izlemekle yükümlü olacaktır. Bu yükümlülük özellikle;

– Sözleşme hükümlerini, eklerini ve değişiklik gereklerini kapsayacak şekilde sürekli gözden geçirmek,

– Bu Sözleşmenin amaçları için alınacak önlemlerle ilgili olarak Âkit Taraflara tavsiyelerde bulunmak,

– Bu Sözleşme çerçevesinde yürütülen faaliyetler konusunda kamuoyunu bilgilendirmek yönünden uygun önlemleri önermek,

– Avrupa Konseyine üye olmayan devletlerin bu Sözleşmeye katılmak üzere davet edilmeleri yönünden Bakanlar Komitesine önerilerde bulunmak,

– Türler ve tür gruplarının etkin muhafazasına ulaşmayı sağlamak üzere, Sözleşmeye taraf olmayan Devletlerle anlaşmalar yapmak konusunda öneriler de dahil olmak üzere, Sözleşmenin etkinliği arttıracak her türlü öneride bulunmak,

Hususlarını kapsayabilir.

2- Daimi Komite, fonksiyonlarını yerine getirmek amacıyla kendi inisiyatifi ile Uzmanlar Grubu Toplantıları düzenleyebilir.

Madde 15

Daimi Komite, her toplantısından sonra Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine yaptığı çalışmalar ve Sözleşmenin işleyişi hakkında bir rapor sunacaktır.

BÖLÜM VII

Sözleşme Hükümlerinin Değiştirilmesi

Madde 16

1- Bir Âkit Taraf veya Bakanlar Komitesi tarafından bu Sözleşme maddelerine yapılan her değişiklik önerisi, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine iletilir ve bu teklif Genel Sekreter tarafından, Daimi Komite toplantısından en geç iki ay önce, Avrupa Konseyine üye Devletlere, her imzacı devlete, her Âkit Tarafa, Sözleşmenin 19uncu maddesi hükümleri uyarınca Sözleşmeyi imzalamaya davet edilen her Devlete ve Sözleşmenin 20inci maddesi hükümleri uyarınca Sözleşmeye katılmaya davet edilen her Devlete bildirilir.

2- Yukarıdaki paragraf hükümlerine uygun olarak getirilen değişiklik önerileri, Daimi Komite tarafından incelenerek;

a) 1-12inci maddelerle ilgili olan değişiklikler için Komitede dörtte üç oy çokluğu ile benimsenen metin, kabul için Âkit Taraflara sunulacaktır.

b) 13-24ncü maddelerle ilgili olarak 3/4 oy çokluğu ile kabul edilen değişiklik metni Bakanlar Komitesinin tasvibine sunulacaktır. Bu tasvip işleminden sonra söz konusu metin Âkit Tarafların kabulüne sunulacaktır.

3- Her değişiklik, bütün Âkit Tarafların değişiklik metinlerini kabul ettiklerini Genel Sekretere bildirmelerinden sonraki 30uncu günde yürürlüğe girecektir.

4- Bu maddenin 1, 2 a ve 3üncü paragraflarında yer alan hükümler, Sözleşmeye yeni eklerin kabul edilmesine uygulanacaktır.

Madde 17

Bir Âkit Taraf veya Bakanlar Komitesi tarafından bu Sözleşmenin eklerine yapılan her değişiklik önerisi, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine iletilir ve bu teklif Genel Sekreter tarafından Daimi Komite toplantısından en geç iki ay önce Avrupa Konseyine üye Devletlere, her imzacı Devlete, her Âkit Tarafa, Sözleşmenin 19uncu maddesi hükümleri uyarınca Sözleşmeyi imzalamaya davet edilen her Devlete ve Sözleşmenin 20nci maddesi hükümleri uyarınca Sözleşmeye katılmaya davet edilen her Devlete bildirilir.

2- Yukarıdaki paragraf hükümleri uyarınca getirilen değişiklik önerileri Daimi Komite tarafından incelenecektir. Komite Âkit Tarafların 2/3 oy çokluğu ile bu değişiklik önerilerini kabul edebilir. Kabul edilen metin Âkit Taraflara iletilecektir.

3- Âkit Tarafların 1/3’ü karşıt görüş bildirmedikçe, her değişiklik, Daimi Komite tarafından kabulünden 3 ay sonra, karşıt görüş bildirmeyen Âkit Taraflar bakımından yürürlüğe girecektir.

BÖLÜM VIII

Anlaşmazlıkların Çözümü

Madde 18

1- Daimi Komite, bu Sözleşmenin uygulanmasından doğan her türlü sorunun dostane çözümünü kolaylaştırmak için en üst düzeyde çaba sarfedecektir.

2- Bu Sözleşmenin yorumu ve uygulamasında Âkit Taraflar arasında ortaya çıkabilecek ve yukarıdaki paragraf hükümleri içinde veya ilgili Taraflar arasında görüşmelerle esasları belirlenmemiş anlaşmazlıklar için, ilgili Taraflar başkaca bir yöntemi öngörmemişse, bunlardan birinin istemi üzerine, hakemliğe başvurulacaktır. Her Taraf bir hakemi ve bu iki hakem de üçüncü bir hakemi tayin edeceklerdir. Bu maddenin 3üncü paragrafı hükümleri uyarınca, Taraflardan biri, hakemliğe başvurma istemini takip eden üç ay içinde kendi hakemini tayin etmezse, diğer Tarafın istemi üzerine, bu hakem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı tarafından, müteakip üç ay içinde tayin edilecektir. İlk iki hakem üçüncü hakemin seçiminde kendi tayinlerini takip eden üç ay içinde görüş birliğine varamazlarsa, yine aynı yöntem izlenecektir.

3- Biri Avrupa Ekonomik Topluluğu üyesi iki Âkit Taraf arasındaki bir anlaşmazlık durumunda, sadece Sözleşmeye taraf Devlet, hakemliğe başvurma istemini hem üye Devlete hem de Topluluğa iletecek, Üye Devlet ve Topluluk müştereken veya ayrı ayrı anlaşmazlığa taraf olup olmayacaklarını, istem tarihinden itibaren iki ay içinde bildireceklerdir. Belirtilen bu süre içinde böyle bir bildirimin vaki olmaması halinde, üye Devlet ve Topluluk, Hakemlik Mahkemesinin oluşturulması ve işleyişine ilişkin hükümlerin, bu anlaşmazlığın giderilmesine uygulanmasında tek ve aynı taraf olarak mütalaa edileceklerdir. Üye Devlet ve Topluluk, müştereken anlaşmazlığa taraf olduklarını bildiklerinde de aynı işlem uygulanacaktır.

4- Hakemlik Mahkemesi, çalışma kurallarını kendisi belirleyecektir. Kararlar oy çokluğuyla alınacaktır. Bu kararlar kesin ve bağlayıcıdır.

5- Anlaşmazlık halindeki her Âkit Taraf kendi hakeminin masraflarını karşılayacak, üçüncü hakemin ve Hakemlik Mahkemesinin diğer masrafları, her iki tarafça eşit paylar halinde karşılanacaktır.

BÖLÜM IX

Son Hükümler

Madde 19

1- Bu Sözleşme, Avrupa Konseyine üye Devletler ve Avrupa Konseyi üyesi olmayıp Sözleşmenin hazırlığına katılan Devletler ile, Avrupa Ekonomik Topluluğunun imzasına açılacaktır.

Sözleşme, yürürlüğe gireceği tarihe kadar, Bakanlar Komitesi tarafından davet edilen diğer devletlerin de imzasına açık olacaktır.

Sözleşme, onay, kabul veya tasvibe sunulur. Onay, kabul veya tasvip belgeleri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdii edilecektir.

2- Sözleşme, en az 4’ü Avrupa Konseyi üyesi olan 5 devletin, yukarıdaki paragraf hükümlerine göre Sözleşme ile bağlı olmayı kabul ettiklerini kesin olarak bildirdikleri tarihi takip eden üç aylık dönemden sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

3- Sözleşme ile bağlı olmayı kabul ettiklerini sonradan bildiren her devlet veya Avrupa Ekonomik Topluluğu için Sözleşme, onay, kabul veya tasvip olunduğunu belirten belgenin Genel Sekretere ulaştığı tarihi takip eden üç aylık dönemden sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

Madde 20

1- Bu Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Âkit Taraflara danışarak, 19uncu madde hükümlerine göre Sözleşmeyi imzalamaya davet edilip de henüz imzalamamış olan veya diğer Konsey üyesi olmayan devletleri Sözleşmeye katılmaya davet edebilir.

2- Katılan her devlet için sözleşme, kabul belgelerinin Avrupa Konseyi Genel Sekreterine ulaştığı tarihi takip eden üç aylık dönemden sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

Madde 21

1- Her devlet, imza anında veya onay, kabul, tasvip veya katılma belgelerinin tevdii sırasında bu Sözleşmeyi uygulayacağı ülke alanını veya alanlarını belirtebilir.

2- Herhangi bir Âkit Taraf, onay, kabul, tasvip veya katılma belgelerinin tevdii sırasında veya daha sonra, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bildirim ile Sözleşmenin uygulama alanını, bildirimde belirteceği diğer alanlara ve uluslararası ilişkilerden sorumlu bulunduğu veya adına yetki kullandığı alanlara yaygınlaştırdığını belirtebilir.

3- Yukarıdaki paragrafa göre Sözleşme uygulamasına alınan bazı alanlar Genel Sekretere gönderilecek bir bildirim ile uygulama dışına çıkarılabilir. Bu çıkarma işlemi, Genel Sekreterce bu bildirimin alındığı tarihten sonraki 6 aylık dönemin sona ermesini takip eden ayın ilk gününden itibaren geçerlidir.

Madde 22

1- Her devlet, imza anında veya onay, kabul, tasvip veya katılma belgelerinin tevdii sırasında I, II, III numaralı ek listelerde belirtilen muayyen türlerle ilgili bir veya daha fazla çekinceler koyabilir ve/veya çekince ya da çekincelerde anılan türler için IV numaralı ek listede yer alan muayyen bazı öldürme, yakalama ve diğer işletme yöntemleri konusunda çekince veya çekinceler koyabilir. Sözleşmeye genel anlamda çekince konamaz.

2- 21nci maddenin 2nci paragrafında öngörülen bildirimle, bu Sözleşmenin uygulamasını yaygınlaştıran Âkit Taraf, bu alanlara ilişkin olarak yukarıdaki paragraf hükümlerine uygun, bir veya daha fazla çekince koyabilir.

3- Belirtilen bu çekincelerden başka bir çekince konulmaz.

4- Bu maddenin 1 ve 2nci paragraflarına göre bir çekince koyan Âkit Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir bildirim ile bu çekincesini kısmen veya tamamen geri alabilir. Geri alma işlemi, çekincenin geri alındığına dair duyurunun Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren geçerlidir.

Madde 23

1- Her Âkit Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir bildirim ile, bu Sözleşmeden çekildiğini her an bildirebilir.

2- Bu çekilme işlemi, bildirimin Genel Sekreter tarafından alındığı tarihi takip eden altı aylık dönemden sonra gelen ayın ilk gününde geçerlilik kazanacaktır.

Madde 24

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Avrupa Konseyine üye devletlere, Sözleşmeyi imzalayan her devlete, bu Sözleşmeyi imzalamış ise, Avrupa Ekonomik Topluluğuna ve her Âkit Tarafa;

a) Her imza işlemini,

b) Onay, kabul, tasvip veya katılma belgelerinin tevdi edildiğini,

c) 19 ve 20inci maddeler uyarınca, bu Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihlerini,

d) 13ncü maddenin 3üncü paragrafı uyarınca gönderilen her türlü bilgileri,

e) 15nci madde hükümleri uyarınca düzenlenecek her türlü raporu,

f) 16ncı ve 17nci maddelere göre kabul edilen her türlü değişiklik veya yeni ekler ile, bu değişiklik veya yeni eklerin yürürlüğe giriş tarihlerini,

g) 21nci maddenin 2 ve 3ncü paragraf hükümleri uyarınca yapılan her türlü bildirimi,

h) 22nci maddenin 1 ve 2nci paragraf hükümleri uyarınca konulan her türlü çekinceyi,

i) 22nci maddenin 4ncü paragrafı uyarınca geri çekilen her türlü çekinceyi,

j) 23ncü madde hükümleri uyarınca yapılan her türlü çekilme bildirimi ve bu bildirime göre çekilmenin geçerlilik tarihini,

Bildirecektir.

Bu Sözleşme, aşağıda imzaları bulunan yetkililerin huzurunda imzalanmıştır.

1979 Eylül’ünün 19uncu günü Bern’de imzalanmış olan bu Sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri, aslına uygun olup, tek kopya halinde Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanacaktır. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, tasdik edilmiş birer nüshayı Avrupa Konseyine üye her devlete, Sözleşmeyi imzalayan her devlete, eğer imzalamış ise, Avrupa Ekonomik Topluluğuna ve bu Sözleşmeyi imzalamaya veya kabul etmeye davet edilen her devlete yollayacaktır.

Ek Liste I

Kesin olarak koruma altına alınan flora türleri

PTERIDOPHYTE Kıvırcık Sığır kuyruğu
Aspidiaceae Myosotis rehsteineri Wartm.
Diplazium caudatum Unutma Beni
(Cav.) Jermy Omphalodes littoralis Lehm
Kuyruklu Diplazyum Kumsal beni an
Onasma caespitosum Kotschy
PTERIDACEAE Çim yalancı havacıva
Pteris serrulata-Forsak Onasma troodi Kotschy
Küçük testere dişli Kanat Eğreltisi Çim yalancı havacıva
Solenanthus albanicus
GYMNOSPERMAE (Degen et al.) Degen, Baldacci
Pinaceae Arnavut Solenantus’u
Abies nebrodensis Symphytum cycladense Pawl.
(Lojac.) Mattei Kara kafes
Nebroden Göknarı
CAMPANULACEAE
ANGIOSPERMAE Campanula sabatia De Not.
Alismataceae Çan çiçeği
Alisma wahlenbergii
(O.R. Holmberk) Juzeçozuk CARYOPHYLLACEAE
Kurbağa Kaşığı Arenaria lithops
Heywood ex McNeill
Kum otu
BERBERIDACEAE Gypsophila papillosa P. Porta
Gymnospermium altaicum Bahar Yıldızı (alçı otu)
(Pallas) Spach Leoflingia taveresiana
G. Samp.
BORAGINACEAE Silena orphanidis Boiss
Anchusa crispo Viv. Yapışkan otu (Nakıl)
Silene rothmaleri Pinto de Silva
Silene velutina Yapışkan otu (Nakıl)
Pourret ex Loisel. Korkunç Gelin düğmesi
Yapışkan otu Centaurea kalambakensis
Freyn, Sint.
CHENOPODIACEAE Gelin düğmesi
Kochia saxicola Guss. Contaurea laotiflora Halacsy
Kohya Sütbeyaz çiçekli Peygamber çiçeği
Salicornia veneta Centaurea Iniaresii Lazaro
Pignatti, Lausi Peygamber çiçeği
Salikorn Centaurea magarensis
CISTACEAE Halacsy, Hayek
Tuberaria major Peygamber çiçeği
(Wilk,) pinto da Silva Centaurea niederi Heldr.
Kum gölcüğü Peygamber çiçeği
Centaurea peucedanifolia
COMPOSITAE Boiss. Orph.
Anacyclus alboranensis Peygamber çiçeği
Esteve Chueca, Varo Centaurea princeps
Bertram Boiss Heldr.
Anthemis glaberrima Prens peygamber çiçeği
(Rech.f.) Greuter Creps crocifolia
Köpek papatyası Boiss, Heldr.
Artemisia granatensis Boiss Hindiba
Granada Pelini Lamyropsis microcephala
Artemisia laciniata Wild (moris) Dittrich, Greuter
Yırtmaçlı Pelin Leontodon siculus
Aster pyrenaeus Desf. Ex DC. (Guss) Finch, Sell
Prene saraypatı Arslan dişi
Aster sibiricus L. Logfia neglecta
Sibirya Saraypatı (Soy-Will.) Holub
Centaurea balearica Seneçio alboranicus Maire
J.D. Rodrigues Kanarya otu
Balear Peygamber Çiçeği (Gelin
düğmesi)
Centaurea haldreichii Halacsy CONVOLACEAE
Gelin Düğmesi Convolvulus argyrothamnos
Centaura horrida Badaro Greuter
Kahkaha Çiçeği Boiss
Sütleğen
CRUCIFERAE
Alyssum akamasicum GRAMINEAE
B.L.Burtt. Stipa bavariea
Kuduz otu Martinovsky, H. Ssholz
Alyssum fastigiatum Heywood Songuç otu
Sivri tepeli kuduz otu
Arabis kennedyae Meikle GROSSULARIACEAE
Kaz teresi Ribes sardoum Martelli
Biscutella neustriaca bonnet
Biskutella HYPERICACEAE
Brassica hilarionis Post Hypericum aciferum
Hilarianus lahanası (Greuter) N.K.B. Robson
Brassica macrocarpa Guss.
Büyük meyveli lahana IRIDACEAE
Braya purpurascens Crocus cyprius
(R.Br.) Bunge Boiss, Kotschy
Coronopus navasii Pau Kıbrıs safranı
Diplotaxis siettiana Maire Crocus hartmannianus
Diplotoksis Holmboe
Enarthrocarpus pterocarpus D:C. Safran
Hutera rupestris P.Porta
İberis arbuscula Runemark LABIATAE
Hünkarbeğendi (İberya) Amaracus cordifolium
Ionopsidium aceule Montr.,Auch
(desf.)Reichenb Micromeria taygetea
Yalancı hercai P.H. Davis
Ptilotrichum pyrenaicum Güvercin otu
(Lapeyr.) Boiss Ne peta sphacoitica P.H. Davis
Rhynchosinapis johnstonii Kedi otu (kedi nanesi)
(G. Samp.) Heywood Phlomis brevibracteata Turrill
Sisymbrium matritense Kısa brakteli Kudüs Adaçay
(Dodak)
P.W. Ball, Heywood Phlomis cypria Post
Bülbül otu Kıbrıs Dodağı
Salvia crassifolia
EUHORBIACEAE Sibth Smith
Euphorbia ruscinonensis Kalın yapraklı Adaçayı
Sideritis cypria Post Misk soğanı
Kıbrıs dağ çayı Scillalmorrisii Meikle
Thymus camphoratus Ada soğanı
Hoffmanns, Link
Kafura benzer kekik ORCHIDACEAE
Thymus carnosus Boiss Ophry Potschyi
Etli kekik Fleischm. Soo
Thymus cephalotos L. PAPAVERACEAE
Başlı kekik Rupicapnos africana
(Lam.) Pomel
LEGUMINOSAE
Astragalus algarbiensis PLUMBAGINACEAE
Coss. Ex Bunge Armeria rouyana Daveau
Algarbien Geveni Çim menekşe
Astragalus aquilinus Anzalone Limonium paradoxum Pugsley
Kartal geveni Limonium recurvum
Astragalus maritimus Moris C.E. Salmon
Sahil geveni
Astragalus verrucosus Moris POLYGONACEAE
Yumrulu geven Rheum rhaponticum L.
Cytisus aeolicus Guss. Ex Lindl. Işığın (Çim Ravendi)
Sarı Salkım
Ononis maweana Ball PRIMULACEAE
Kayışkıran (Öküz çanı) Primula apennina Widmer
Oxytropis deflexa (Pallas) DC. Apenin Çuha çiçeği
Oksitropis Primula egaliksensis wormsk.
Egaliksen çuha çiçeği
LENTIBULARIACEAE
Pinguicula crystallina RANUNCULACEAE
Sibth, Smith Aquilegia cazorlensis
Yağ otu Heywood
Haseki küpesi
LILLIACEAE Aquilegia kitaibelii Schoot
Androcymbium rechingeri Haseki Küpesi
Greuter Consolida samia P.H. Davis
Chinodoxa lochiae Meikle Delphinium caseyi B.L.Burtt.
Kar Yıldızı Hazeran
Muscari gussonei (Parl.) Tod. Ranunculus kykkoensis Meikle
Düğün çiçeği Yabani defne
Ranunculus weyleri Mares
Düğün çiçeği UMBELLIFERAE
Angelica heterocarpa Lloyd
RUBIACEAE Farklı meyveli Melek otu
Galium litorale guss. Angelica palustris
Yoğurt otu (besser) hoffmann
Bataklık
SCROPHULARIACEAE Bupleumum kakiskalae Greuter
Antirrhinum charidemi Lange Tavşan kulağı
Arslan ağzı Ferula cypria Post
Euphrasia marchesettii Kıbrıs çakışırotu
Wettst. Oex marches. Laserpitium longiradium
Gözlük otu Boiss.
Linaria algarviana Chav Enguban
Nevruz Oenanthe conioides Lange
Linaria ficalhoana Rouy At Tohumu
Nevruz
VALERIANACEAE
SELAGINACEAE Valeriana longi lora Wilk
Globularia stygia Uzun çiçekli Kedi otu
Orph. Ex Boiss.
Küre çiçeği
VIOLACEAE
SOLANACEAE Viola hispida Lam.
Atropa beatica Wilk Sert saçlı Menekşe
Viola jaubertiana
THYMELAEACEAE Mares, Vigineix
Daphne rodriguezii Texidor Jobertian Menekşesi
Ek Liste II
Kesin koruma altına alınan fauna türleri
MEMELİLER
INSECTIVORA (BÖCEKGİLLER) MICROCHIROPTERA
Talipıdae (köstebekgiller) (KÜÇÜK YARASALAR)
Desmana Pyrenaica Pipistrelus pipistrellus (Cüce yarasa)
(Galemy pyrenaicus) Hariç bütün türler
RODENTIA (Kemiriciler) ODONTOCETI (Dişli Balinalar)
Sciuridae (Sincapgiller) Delpinidae (Yunus balığıgiller)
Citellus citellus (Tarla sincabı) Delphinus (Yunus balığı)
Tursiops truncatus (tursio)
CRICETIDAE Phocaenidae
Cricetus cricetus (Hamster) cırlak sıçan Phocaena phocaena
HYSTRICIDAE (Oklu kirpigiller) MYSTACOCETI (Dişsiz balinalar)
Hystrix cristata (Oklu kirpi) BALAENOPTERIDAE
(Çatal kuyruklu balinagiller)
CARNIVORA (Etçiller) Sibbaldus (Balaenoptera)
Canidae
Canis lupus (Kurt) musculus (Gök balina)
Alopex lagopus (Kutup tilkisi, mavi
tilki)
Megaptera novaengliae (longimana
nodosa)
Ursidae (Ayıgiller) (Kambur balina)
bütün türler Balaenidae
Eubalaenea glacialis
Balaena mysticetus
MUSTELIDAE (Sansargiller)
Lutreola (Mustela) lutreola KUŞLAR
(Bataklık samuru) Gaviiformes
Lutra lutra (su samuru) Gaviidae
Gulo gulo (Kutup porsuğu, obur) bütün türler
FELIDAE (Kedigiller) PODICIPEDIFORMES
Lynx pardina (pardellus) Podicipedidae (Yumurtapiçigiller)
Panthera pardus (Leopar) Podiceps griseigena (Kızıl boyunlu
Dalgıç
Panthera tigris (Kaplan) kuşu)
Podiceps auritus (Kularlı dalgıç kuşu)
ODOBENIDAE (Morsgiller) Podiceps nigricollis (caspicus)
Odobenus rosmarus (mors) Ayıbalığı (Kara boyunlu
Dalgıç kuşu)
PHOCIDAE (Fokgiller) Pediceps ruficollis (yumurta piçi)
Monachus monachus (Akdeniz fok
balığı)
PROCELLARIIFORMES (Fırtına
kuşları)
ARTIODACTYLA (Çift Parmaklılar) Hydrobatidae
Bovidae (Boynuzlugiller) Bütün türler
Capra aegagrus (Yaban keçisi) Procellariidae (Fırtına kuşugiller)
Rupicapra rupicapra ornata Puffinus puffinus (siyah gagalı
yelkovan)
(Çengel boynuzlu dağ keçisi) Procelaria diomedae
Ovibos moschatus (Misk sığırı)
PELECANIFORMES (Pelikansılar)
Phalacrocoracidae (Karabatakgiller) Histrionicus histrionicus
Phalocrocorax pygmaeus (Küçük
karabatak)
Bucephala islandica
Mergus albellus (Sütlabi)
PELECANIDAE (Pelikangiller) Oxyura leucocephala (Dikkuyruk)
bütün türler
FALCONIFORMES (Kartallar)
CICONIIFORMES (Leyleksiler) bütün türler
Ardeidae (Balıkçıgiller)
Ardea purpurea (Erguvani balıkçıl) GRUIFORMES (Bataklık kuşları)
Casmerodius albus (Ergtetta alba) Turnicidae (Üç parmaklı
bıldırcıngiller)
(Büyük beyaz balıkçıl) Turnix syluatica (Üç parmaklı
bıldırcın)
Egretta garzetta (Küçük beyaz balıkçıl) Gruidae (Turnagiller)
Ardeola ralloides (Alaca Balıkçıl) bütün türler
Bulbucus (Ardeola) ibis (Özük
Balıkçılı)
Ralidae (Sutavuğugiller)
Nycticorax nycticorax (Gece Balıkçılı) Porzana porzana (Benekli su tavuğu)
Ixobrychus minutus (Cüce Balaban) Porzana pusilla (Kurşini bataklık su
tavuğu)
Botaurus stellaris (Balaban) Porzana parva (Küçük su tavuğu)
Crex crex (Bıldırcın kılavuzu)
CICONIIDAE (Leylekgiller) Porphyrio porphyrio (Saz horozu)
bütün türler Fulica cristata (Sakarmeke)
Otitidae (Toygiller)
THRESKIORNITHIDAE bütün türler
bütün türler
CHARADRIIFORMES (Yağmur
kuşları)
PHOENICOPTERIDAE
(Flamingogiller)
Charadridae (Yağmurkuşugiller)
Phoenicopterus ruber (Flamingo) Hoplopterus spinosus
(Mahmuzlu kız kuşu, dikenli kız kuşu)
ANSERIFORMES (Kazsılar) Charadriushiaticula (Halkalı
yağmurcun)
Anatidae (Ördekgiller) Charadrius dubius
Cygnus cygnus (Ötücü kuğu) (Küçük halkalı yağmurcun)
Cygnus bewickii (colombianus) (bodur
ötücü kuğu)
Chadradrus alexandrinus
(Yarım halkalı yağmurcun)
Anser erythropus (küçük sakarca) Charadrius leschenaulti (büyük
yağmurcun)
Branta ıeucopsis (Ak yanaklı kaz) Eudromias morinellus
Branta ruficollis (Sibirya kazı) (Damgalı yağmurcun)
Tadorna tadorna (Suna) (Kuşaklı
ördek)
Arenaria interpres (Taşçeviren)
Tardona ferruginea (Angıt) Scolo lacidae (Çullukgiller)
Marmaronetta (Anas) angustirostris Gallinago media
(Yaz ördeği) Numenius tenuirostris
Somateria spectabilis (İncegagalı kervan çulluğu)
Polysticta stelleri Tringa stagnatilis (Bataklık
düdükçünü)
Tringa ochropus (Yeşil düdükçü) Pteroclıdıdae
Tringa hypleucos Bütün türler
(Beyaz karınlı yeşil bacak düdükçün)
Tringa glareola (Orman düdükçünü) CUCULIFORMES (Guguksular)
Tringa cinerea (Sarı düdükçün)
Calidris minuta (Küçük kum kuşu) CUCULIDAE (Gugukkuşugiller)
Calidris temmincki (Temmink kum
kuşu)
Clamator glandarius (Tepeli guguk)
Calidris maritima
Calidris alpina (Dağ kum kuşu) STRRIGIFORMES (Baykuşlar)
Calidrus ferruginea (Kırmızı kum
kuşu)
bütün türler
Calidris alba (Çakıl kuşu)
Limicola falcinellus (Balçık kuşu) CAPRIMULGIFORMES
(Çobanaldatanlar)
Recurvırostridea
bütün türler CAPRIMULGIDAE
(Çobanaldatangiller)
Phalaropodidae bütün türler
bütün türler
Burhinidae APODIFORMES
Burhinus codicnemus (Kocagöz)
Glareolidae (Bataklık kırlangıcıgiller) APODIDAE
bütün türler Apus pallidus
Laridae (Martıgiller) Apus melba (Ak karınlı soğan)
Pagophila eburnea (Pembe gagalı
martı)
Apue caffer
Larus audouinii (Pembe gagalı martı)
Larus melanocephalus (Akdeniz CORACIIFORMES(Kuzgunumsular)
martısı)
Larus genel (İnce gagalı martı)
Larus minutus (Küçük martı) ALCEDINIDAE(Yalı çapkını, dere
kuşu)
Larus (Xenia) Sabini Alcedo atthis
Chllidonias niger (Siyah deniz
kırlangıcı)
Chllidonias leucopterus (Akkanatlı
deniz
MEROPIDAE
kırlangıcı) Merops apiaster (Arı kuşu)
Chlidonias hybrida (Bıyıklı deniz
kırlangıcı)
Gelochelidon nilotica CORACIDAE (Gök kuzgunugiller)
Hydroprogne caspia (Hazer kırlangıcı) Coracias garrulus (Gök kuzgun,
Sterna hirundo (Adi deniz kırlangıcı) Mavi kuzgun, yeşil karga)
Sterna paradisaea (macrura)
(Kıyı kırlangıcı) UPOPIDAE
Sterna dougallii Popa epops (İbibik) (Hüthüt, Çavuş
kuşu)
Sterna albifrons (Ak alınlı Deniz
kırlangıcı)
Sterna sandvicensis
PICIFORMES
bütün türler
COLOMBIFORMES (Güvercinler)
PASSERIFORMES(Ötücü Kuşlar) Monticola saxatilis (Kaya ardıcı)
Monticola solitarius (Gök ardıç)
ALAUDIDAE (Tarlakuşugiller) Phoenicurus ochruros (Ev
kızılkuyruğu)
Calandrella brachydactyla (Kısa
parmaklı tarla kuşu)
Erithacus rubecula (Nar bülbülü)
Phoenicurus phoenicurus
Calandrella rufescens (Küçük tarla
kuşu)
(Bahçe kızılkuyruğu)
Melanocorypha calandra Luscinia megarhynchos (Bülbül)
(Boğmaklı kuş) Luscinia luscinia (Ardıç bülbülü)
Melanocorypha leucoptera (Akkanatlı
tarla kuşu)
Luscinia(Cyanosylvia) svecica
(Buğdaycıl Bülbül)
Melanocorypha yeltoniensis (Kara tarla
kuşu)
Tarsiger cyanurus
Galerida theklae (Tepeli tarla kuşu) SYLVIINAE(Ötegengiller)
Ermophila alpestris (Kulaklı tarla kuşu) Bütün türler
HIRUNDINIDAE (Kırlangıçgiller) REGULINAE (Çalıkuşugiller)
Bütün türler Bütün türler
MOTACILLIDAE
(Kuyruksallayangiller)
MUSCICAPPINAE(Sinekkapangiller)
Laniidae (Örümcekkuşugiller) Bütün türler
Bütün türler
Bombycillidae (İpekkuyruk kuşugiller) TIMALINAE
Bombycilla garrulus (İpekkuyruk kuşu) Panurus biarmicus(Bıyıklı baştankara)
Cinclidea (Su karatavuğugiller) PARIDAE (Baştankaragiller)
Cinclus cinclus (Su karatavuğu) Bütün türler
Troglodytidae (çit Kuşugiller)
Troglodytes troglodytes(Çit kuşu) SITTIDAE (Sıvacıkuşugiller)
Prunellidae (Şarkıcıkuşugiller) Bütün türler
Bütün türler
Muscicapidae (Sinekkapangiller) CERTHIIDAE(Tırmaşıkkuşugiller)
Turdinae (Ardıç kuşugiller) Bütün türler
Saxicola rubetra (Vınlayan
kuyrukkapan)
Saxicola torquata EMBERIZIDAE(Yelvegiller)
(Takırdayan kuyrukkapan) Emberiza citrinella(Sarı yelve)
Oenanthe oenanthe (Kuyrukkapan) Emberiza leucocephala(Akbaşlı yelve)
Oenanthe pleschanka (leucomela) Emberiza cirlus(Kara gerdanlı kiraz
kuşu)
Oenanthe hispanica (Kara kulaklı taş
öpen)
Emberiza cineracea (Kül rengi yelve)
Oenanthe isabellina (Taş öpen) Emberiza caesia
Oenanthe leucura Emberiza cia (Kara yelvesi)
Cercotrichas galactotes Emberiza schoeniclus (Sazlık yelvesi)
(Yelpaze kuyruklu bülbül) Emberiza melanocephala(Kiraz kuşu)
Emberiza aureola
Emberiza pussila (Cüve yelve)
Pyrhocorax pyrhocorax (Kırmızı
gagalı dağ kargası)
Emberiza rustica Pyrhocorax graculus (Sarı gagalı dağ
kargası)
Pleotrophenax nivalis (Kar yelvesi
Calcarius lapponicus
REPTILES (SÜRÜNGENLER)
FRINGILIDAE (İspinozgiller) Testudines (Kaplumbağlar)
Cardeuelis chloris (Flurya) Testudinidae (Karakaplumbağagiller)
Cardeuelis cardeuelis (Saka kuşu) Testudo hermanni (Hermann
kaplumbağası)
Cardeuelis spinus ( Kara başlı iskete) Testudo graeca (Yunanistan
kaplumbağası)
Cardeuelis flavirostris ( Sarı gagalı
keten kuşu)
Testudo marginata
Cardeuelis cannabina ( Kenevir kuşu) EMYDIDAE (Tatlı su
kaplumbağasıgiller)
Cardeuelis flammea Emys orbicularis (Avrupa bataklık
Cardeuelis hormemanni
kaplumbağası)
Serinus citrinella Mauremys caspica (Bataklık
kaplumbağasıgiller)
Serinus serinus (İskete)
Loxia curvinobkna (Çaprazgaga)
Dermochelys coriacea (Dev deniz
kaplumbağası)
Loxia pityopsittacus (Çaprazgaga
ispinoz)
Loxia leucoptera (Çift çizgili Çapga.
İspi.)
CHELONIIDAE (Deniz
kaplumbağaları)
Pinicola enucleator (Çam ispinozu) Caretta caretta (Karet kaplumbağası)
Carpodacus erythrinus (Al renkli
şakrak kuşu)
Rhodopechys githaginea
Lepidochelys kempii (Atlas Okyanusu
kurşuni deniz kaplumbağası)
Coccothraustes coccothraustes
(Kocabaş)
Chelonia mydas (Çorba kaplumbağası)
Ploceidae Eretmochelys imbricata (Kiremitli
kaplumbağa)
Petronia petronia (Kaya serçesi)
Montrifringilla nivalis (Kar ispinozu) SAURIA
STURNIAE (Sığırcıkgiller) Gekkonıdae (Gekogiller)
Sturnus unicolor (Kara sığırcık) Cyrtodactylus kotschyi (Yaprak
parmak Geko)
Sturnus roseus (Pembe sığırcık) CHAMAELEONTIDAE
(Bukalemungiller)
ORIOLIDAE (Sarı asmagiller) Chamaeleo chamaeleon (Bukalemun)
Oriolus oriolus (Sarı asma)
CORVIDAE (Kargagiller)
LACERTIDAE
(Özkertengelegiller)
Prisoreus infaustus (Sibirya kargası) Algyroides marchi
Cyanopica cyanus Lacerta lepida
Nucifraga caryocatactes (Köknar
kargası)
(Cüce çit ketrenkelesi)
Lacerta parva (Cüce çit kertenkelesi) Luschan Semenderi
Lacerta simonyi (Küçük kertenkele) (Kara semenderi)
Lacerta princeps (Zagros kertenkelesi) Salamandrin terdigitata
Lacerta viridis (Yeşil kertenkele) (Gözlüklü semender)
Podarcis muralis (Duvar kertenkelesi) Chioglossa lusitanica (Portekiz
semenderi)
Podarcis lilfordi Triturus cristatus
Podarcis sicula (Taraklı semender-Pürtüklü semender)
Podarcis filfolensis
PROTEIDAE (Mağara
semenderigiller)
SCINCIDAE Proteus anguinus (Mağara semenderi)
Ablepharus kitaibelli
(Johannis Kertenkelesi) ANURA (Kuyruksuz kurbağalar
Kuyruksuzlar)
OFHIDA (Yılanlar)
DIECOGLOSSIDAE
COLOUBRIDAE (Su yılangiller) (Teker dilli kurbağagiller)
Coluber hippocrepis Bombina variegata
Elaphe situla (Sarı karınlı teker dilli kurgbağa)
Elaphe quatu erlineata (Dört çizgili
yılan)
Alytes obstetricans (Ebe kurbağa)
Elaphe longissima (Eskülap yılanı) Alytes cisternasii
Coronella austriaca (Taçlı yılan) FELOBATIDAE (Çamur
kurbağasıgiller)
Pelobates cultripes
VIPERIDAE (Engerekgiller) Pelobates fuscus (Sarımsak kurbağası)
Vipera ursinii (Çayır engereği)
Vipera latasti BUFONIDAE (Kara kurbağasıgiller)
Vipera ammodytes (Akdeniz kum
engereği)
Bufo calamita (Haçlı karakurbağası)
Vipera xanthina (Engerek) Bufo viridis
Vipera lebetina (Sarı engerek) (Yeşil Karakurbağası-Gece kurbağası)
Vipera kaznakovi (Kafkas engereği) HYLIDAE (Ağaçkurbağasıgiller)
Hyla arborea (Ağaç kurbağası)
AMPHIBIANS (İki yaşamlılar) RANIDAE (Su kurbağasıgiller)
Rana arvalis (Magrip kurbağası)
CAUDATA (Kuyruklular) Rana dalmatina (Çevik su kurbağası)
Rana latestei
SALAMANDRIDAE (Semendergiller)
Salamandra (Mertensiella) luschani

Ek Liste III

Korunan Fauna Türleri
MEMELİLER ERINACEIDAE (Kirpigiller)
INSECTIVORA (Böcekçiller) Erinaceus europeaus (Kirpi)
SPORICDAE VIVERRIDAE (Misk kedisigiller)
Bütün türler Bütün türler
MICROCHIROPTERA (Küçük
Yarasalar)
VESPERTILIOPNIDAE FALIDAE (Kedigiller)
(Yassı burunlu yarasagiller) Felis catus (silvestris)
Pipistrellus (Cüce yarasa) (Yaban kedisi)
Lynx lynx (Vaşak)
DUPLICIDENTATA (Çift dişiler)
LEPORIDAE (Tavşangiller) PHOCIDAE (Fokgiller)
Lepus timidus (Kara tavşanı) Phoca vitulina (Fok)
Lepus capensis (Europaeus) (Tavşan) Pusa (Phoca) hispida
RODENTIA (Kemiricigiller) Pagophilus groenlandicus
SCIURIDAE (Sincapgiller) Phoca groenlandica
Sciurus vulgaris (Sincap) Erignathus barbatus
Marmota marmota (Dağsıçanı) Halichoerus grypus
CASTORIDAE (Kunduzgiller) Cystophora cristata (Balonlu fok)
Castor fiber (Kunduz)
GLIRIDAE (Yedi uyuklayangiller) ARTIODACTYLA (Çift parmaklılar)
Bütün türler
MICROTIDAE SUIDAE (Domuzgiller)
Microtus ratticeps (Oeconomus) Sus scrofa meridionalis (Yaban
domuzu)
Microtus nivalis (leburnii) CERVIDAE (Geyikgiller)
CETACEA (Balinalar) Bütün türler
Ek liste II’de belirtilmeyen bütün türler BOVIDAE (Boynuzlugiller)
Ovas aries (Musimoni ammon)
(Tanrıdağı koyunu)
CARNIVORA (Etçiler) Capra ibex (Alp keçisi)
Capra pyrenaica
MUSTELIDAE (Sansargiller) Rupicapra rupicapra (Dağ keçisi)
Meles meles (Porsuk)
Mustela erminea (Kakum KUŞLAR
Aşağıdakiler hariç
Mustela nivalis (Gelincik) Ek Liste II’de belirtilmeyen bütün
türler
Putorius (Mustela) putorius
(İltis, kokar gelincik)
Larus marinus
(Büyük karabaşlı martı)
Marte martes (Ağaç sansarı) Larus fuscus (Karamartı)
Martes foina (Kaya sansarı,ev sansarı)
Larus argentatus (Gümüşsel martı)
Columba palumbus (Tahtalı güvercin)
Passer domesticus (Serçe) SÜRÜNGENLER
Sturnus vulgaris (Sığırcık) Ek Liste II’de belirtilmeyen bütün türler
Garrulus glandarius (Kestane kargıası)
Pica pica (Saksağan) AMFİBİALAR (İki yaşamlılar)
Corvus monedula (Küçük karga) Ek Liste II’de belirtilmeyen bütün türler
Corvus frugilegus (Ekin kargası)
Corvus corone (corone and cornix)
(Leş kargası)

Ek Liste IV

Yasaklana Av Metod ve Araçları ile Diğer Yasak İşletme Şekilleri
MEMELİLER
-İlmek kapanlar
-Gözleri körletilmiş ve sakat edilmiş
mühre olarak kullanılan canlı hayvanlar
-Gözleri kör edilmiş veya sakat
edilmiş mühre ve çığırtkan olarak
kullanılan kuşlar
-Teypler -Teypler
-Öldürücü veya uyuşturucu elektrikli
aletler
-Öldürücü veya bayıltıcı elektrikli
aletler
-Yapay ışık kaynakları -Yapay ışık kaynakları
-Aynalar ve göz kamaştırıcı diğer cisimler-Aynalar ve göz kamaştırıcı diğer
cisimler
-Hedef aydınlatıcı aletler -Hedef aydınlatanı aletler
-Gece atışları için kullanılan, hedefi
gösteren veya elektronik olarak hedefi
büyülten nişan alma aletleri (nişan
dürbünleri)
-Gece atışları için kullanılan, hedefi
gösteren veya elektronik olarak
hedefi büyülten nişan alma aletleri
(nişan dürbünleri)
-Patlayıcı maddeler (1) -Patlayıcı maddeler
-Ağlar (2) -Ağlar
-Sandık tuzaklar (2) -Sandık tuzaklar
-Zehirli veya bayıltıcı yemler -Zehirli veya bayıltıcı yemler
-Gazlama veya tütsüleme -Gazlama veya tütsüleme
-Şarjörü ikiden fazla kartuş alabilen yarı
otomatik veya otomatik silahlar
-Şarjörü ikiden fazla kartuş alabilen
yarı otomatik veya otomatik silahlar
-Uçaklar -Uçaklar
-Hareket halindeki motorlu araçlar -Hareket halindeki motorlu araçlar
(1) Balina avı hariç
KUŞLAR
-İlmek tuzaklar (2)
(2) Kitle halinde veya seleksiyon dışı
yakalama ve öldürme için
kullanıldığında
-Ökseler (3) 58o N nin kuzeyindeki Lagopus
hariç
-Oltalar
EK LİSTE II’DE YER ALAN – ANCAK ÜLKEMİZ ŞARTLARINDA KESİN
KORUMA ALTINA ALINAMAYACAK FAUNA TÜRLERİ İLE EK LİSTE IV’DE
YER ALAN AV METOD VE ARAÇLARINA DAİR İHTİRAZİ KAYIT LİSTESİ

Ek Liste II

Kesin Koruma Altına Alınan Fauna Türleri

A- MEMELİLER CHARADRIIFORMES
RODENTIA Seolopacdae
Sciuridae Callinago media
Citellus Citellus (Tarla
Sincabı)
Sultani su çulluğu
CARNIVARA COLUMBIFORMES
Canidae Pteroclididae
Canis Lapus Kurt Ptercles alchata
Ursidae (Aygiller) Kıkırlıkk Pterovles orientalis
Kum bağırtlağı
ARDIDACTYIA C- SÜRÜNGENLER
Bovidae
Capra aegagrus TESTUDINES
Yaban keçisi Testudinidae
Suidae Testudo hermanni
Sus scrıfa meridionalis Hermann Kaplumbağası
Yaban domuzu Testudo geraeca
Yunan kaplumbağası
B- KUŞLAR Testudo marginata
ANSERIFORMES D- KURBAĞALAR
Anatidae
Anser erytropus ANURA
Küçük sakarca Ranidae
Tadorna tadorna Rana arvalis
Suna Magrip kurbağası
Tadrona ferrugianea Angıt Rana dalmatiana
Oxyura leucocephala Çevik su kurbağası
Dikkuyruk Rana latestei

Ağaoğlu Ahmet Bey – Ali Asker

0
Ahmet Ağaoğlu

Ahmet Bey Ağaoğlu, Türk Hukuk Tarihinde büyük izler bırakan hukuk profesörüdür. Geniş biyografi şeklindeki makale Karabük Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Asker tarafından kaleme alınmıştır.

Ahmet Bey Ağaoğlu
Giriş

 Azerbaycan tarihinin 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başlarına kadar geçen dönemi; önemli gelişmelerin baş gösterdiği, ulus inşası süreci açısından çok büyük olayların yaşandığı ve kıymetli şahsiyetlerin yetiştiği “altın çağ” olarak değerlendirilebilir. Bu dönemde Azerbaycan Türklerinin edebiyat, sanat, musiki, matbuat ve düşünce hayatında büyük uyanış yaşanmıştır. Hasan Bey Zerdabi, Ali Bey Hüseyinzade, Ahmet Bey Ağaoğlu, Üzeyir Bey Hacıbeyli, Celil Memmetkuluzade, Mirza Elekber Sabir, Hüseyin Ereblinski, ayrıca 1918-20 bağımsız Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin kurucuları olan parlak şahsiyetler bu devirde yetişmişlerdi. Bu dönem, milliyetçiliğin ümmetçilikten ayrılması, millî düşüncenin şekillenmesi ve gelişimi açısından Azerbaycan tarihinin çok önemli evresini oluşturmaktadır. Bu dönemin birçok aydını, ileri sürdükleri fikirlerle Azerbaycan’da millî şuurun gelişmesinde eşsiz rol oynamıştır. Özellikle Ahmet Bey Ağaoğlu, Ali Bey Hüseyinzade ve Ali Merdan Bey Topçubaşov gibi aydınlar Azerbaycan tarihinde İslam ümmetçiliğinden Türk milletçiliğine tarihi geçişi kendi omuzlarında taşıyan fikir adamları idiler. Onlar Azerbaycan Türklerinin millî kimlik şuurunun gelişiminde müstesna rol oynamışlardır. Ahmet Bey Ağaoğlu ve Ali Bey Hüseynzadə Kafkasya’yı terk ettiklerinde gazeteler onlardan “aydınlanmadan yetim kalmış bir bölük Kafkas Türklerinin babaları” diyerek bahsetmiş, onları “körlerin gören gözü, sağırların işiten kulağı ve lalların konuşan dili” olarak tanımlamışlardı. 1908 yılında Bahçesaray’da Tercüman gazetesinin 25. yıl dönümü kutlanırken bin kişilik öğlen namazında iki kişiye özellikle dua edilmiştir: Ali Merdan Bey Topçubaşov ve Ahmet Ağaoğlu.[2]

Büyük mücadele ve fikir adamı olan Ahmet Bey Ağaoğlu Azerbaycan’ın ve Türkiye’nin düşünce hayatına damgasını vurmuş bir şahsiyettir. O mücadelesini sadece yazdığı eserler, ürettiği fikirlerle sınırlı tutmamış, bir eylem adamı olarak bu düşüncelerin gerçekleşmesi için büyük çaba sarf etmiştir. Shissler’in “çok olağandışı ve ilginç zamanlarda yaşamış yetenekli, inançlı, inisiyatif alabilecek kadar güçlü ve oldukça da varlıklı bir insan” olarak tanımladığı Ahmet Bey Ağaoğlu “en az beş dile (Azerbaycan Türkçesi, Osmanlıca, Rusça, Farsça ve Fransızca) tam anlamıyla hakimdi ve birden fazla üniversite diplomasına sahipti. O “kitap yazan, makale yayımlayan, gazete çıkaran, üniversite ve liselerde yabancı dil, edebiyat, hukuk, tarih, hukuk tarihi dersleri veren; üç ayrı ülkede devlet memurluğu yapmış ve siyasi görevlere getirilmiş bir kişiydi.[3]

Ahmet Bey Ağaoğlu’nun yaşadığı dönem büyük devrimlerin meydana geldiği, tarihe yön veren olayların gerçekleştiği bir dönemdir.

O, yaşadığı ülkeler ve bu ülkelerde baş gösteren tarihi olayları yakından izleme ve birçok durumda bu olayların içinde yer alma fırsatını yakalamıştır. Ağaoğlu, 1905’te Rusya’da, 1906’da İran’da, 1908’de Osmanlı’da Meşrutiyet’e geçişi izleyen, Birinci Dünya Savaşına, Bolşevik Devrimine ve Osmanlının çöküşüne tanıklık eden kuşağa mensup, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna bizatihi katılmış birisiydi.[4] Tüm bunlar Ahmet Bey Ağaoğlu’nun yaşamını belirleyen ve yönlendiren, düşüncelerini şekillendiren hususlar olduğu kadar bu süreçlerde belli misyon üstlenmesine ve rol almasına neden olmuştur. Bu kadar değişik dönemlere ve olaylara bizzat iştirak etmiş fikir adamı olarak Ahmet Bey Ağaoğlu’nun olaylara bakışı, yorumu ve ortaya attığı düşünceleri monoton düşünceler değildi. Hayatındaki olaylar ve içinde bulunduğu ve hızla değişen sosyal koşullar şüphesiz ki Ahmet Bey Ağaoğlu’nun fikir dünyası üzerinde etkili olmuştur. Buna göre de o dönemin şartları ve sosyal koşullarını dikkate almadan Ahmet Bey Ağaoğlu’nun görüşleri konusunda değerlendirme yapmak bir takım yanlış yorumların ortaya çıkmasına, hatta şahsiyeti ile ilgili isabetsiz değerlendirmelerin yapılmasına neden olmaktadır. Oysa Ahmet Bey Ağaoğlu fikir adamı olmanın yanı sıra karakterli, ilkeli ve mücadelesine bağlı bir eylem adamı idi. Ahmet Bey Ağaoğlu bulunduğu her bir ortamda düşüncelerini açık şekilde ifade etmekten hiç çekinmeyen, hiçbir zaman “rahatlığının derdinde olan” bir aydın değildir. Bu yüzden onun, Osmanlıdan beri bilinen “dalkavuk aydın” tipolojisine uymadığını görmekteyiz: düşüncelerinden dolayı ana vatanı Azerbaycan’ı terk etmiş, hapislere atılmış, sürülmüştür. Fakat inandığı davalarda onurlu ve dürüst bir aydın çizgisinden ödün vermemiştir. Bundan dolayı yeniden milletvekili seçilmemiş, üniversitedeki kürsüsünü ve gazetesini kaybetmiştir.[5] Ahmet Bey Ağaoğlu’nu tam olarak algılamak için onun gerek Azerbaycan’da gerekse Türkiye’deki faaliyetlerinin yaşadığı dönemin koşulları ve içinde bulunduğu şartlar dikkate alınarak incelenmesi gerekir.

 Hayatı ve Faaliyetleri

Ahmet Ağaoğlu (Ağayev) 1869 yılında Azerbaycan’ın Şuşa şehrinde soylu bir ailede dünyaya gelmiştir.[6] Ağaoğlu’nun kendi tabiriyle “Karabağ, Şirvan ile beraber, Azerbaycan Türk kültürünün, Türk musikisinin ve Türk edebiyatı ile Türk milliyetçiliğinin de beşiğidir.”[7] Ağaoğlu’nun babası Mirza Hasan, annesi ise Taze Hanım’dır. Ana ve babası Karabağ hanlığının temelini atan Penahali Han’ın soyundandır. Babası Mirza Hasan ve amcası Mirza Muhammed kendi devirlerine göre mükemmel eğitim görmüş insanlardı. Bu aile ortamı Ahmet Ağaoğlu’nun geleneksel bir ilim muhitinde eğitilmesine, Şark ilim ve medeniyetini derinden benimsemesine olanak sağlamıştır. Evlerinde düzenlenen meclisler sayesinde küçük yaştan itibaren bilimsel tartışmaların içinde yer almıştır.[8]

Ahmet Bey Ağaoğlu ilk eğitimini Şuşa’daki Rus okulunda ve Tiflis gimnazyumunda aldıktan sonra 1887’de Petersburg Mühendis-Teknikî Enstitüsünü kazanmış, fakat gözlerindeki rahatsızlığı nedeniyle Şuşa’ya geri dönmüştür. Tedavisinin ardından yükseköğrenimini devam ettirmek için Paris’e gitmiştir.[9]   Altı ay devam eden Fransızca eğitiminin ardından 1888’de Ahmet Bey Ağaoğlu Sorbonne Üniversitesinde hukuk eğitimine başlamıştır. Eğitim aldığı sırada Yüksek Araştırmalar Okulunda ünlü Avesta araştırmacısı James Darmesteter’in derslerine, Şark Dilleri Okulunda ise Shefer ve Barbier de Meynard’ın Arap, Fars ve Türk dilleri derslerine katılmıştır.[10]

1892’de Ahmet Bey Ağaoğlu 23 yaşında Londra’da düzenlenmiş ve Lord Curzon’un da katıldığı Uluslararası Şarkiyat Konferansında Şiî Mezhebinin Kaynakları konusunda bir tebliğ sunmuştur. Bu başarılı tebliğ konferansın kararıyla ve Cambridge Üniversitesi desteği ile birkaç Avrupa diline tercüme edilerek yayınlanmıştır.[11] Bu tebliğinden dolayı İran Şahı kendisine “ailenin uğur yüzüğü” olarak bilinen firuze bir yüzük de hediye etmiştir.[12] Paris’te bulunduğu dönemde Ahmet Bey Ağaoğlu oradaki Jön Türklerle, II. Abdülhamid’in muhalifleriyle tanışmıştır. Onların arasında İttihat ve Terakki liderleri de vardı. Ağaoğlu’nu etkileyen bir diğer isim ise Cemaleddin Efgânî olmuştur. Efgânî’nin, Paris’te kaldığı bir dönemde Ağaoğlu onun fikirleriyle yakından tanışma fırsatı bulmuştur.[13]

1890’lı yıllardan itibaren Ahmet Ağaoğlu artık Fransız basınında kendisinin Şarkla ilgili, çeşitli konulardaki makalelerini yayınlatmaya başlamıştır. La Nouvelle Revu”, La Revue politique et littéraire, Journal des débats gibi tanınmış yayınlarda İran ve Azerbaycan’la ilgili, bu bölgede yaşayan halkların tarihi, edebiyatı, medeniyeti vs. konusundaki yazılar yayınlatmıştır. Ahmet Bey Ağaoğlu 1890’ların başlarında Tiflis’te Rusça yayımlanan Kavkaz ve Bakü’deki Kaspi gazeteleriyle de iş birliği yapmıştır.[14] 1894 yılında babasının vefat etmesi üzerine Şuşa’ya dönerek aynı yılda Tiflis’e yerleşmiş, Tiflis gimnazyumunda Fransızca öğretmenliğine başlamıştır. Okulda çalışırken bir taraftan da Kavkaz gazetesinde yazarlığını sürdürmüştür. 1896’da Şuşa’ya geçerek burada Fransızca öğretmenliğine devam etmiştir.[15]  Üç yıl Şuşa’da yaşadıktan sonra Zeynelabidin Takîyev’den aldığı teklif üzerine Bakü’ye gitmiş ve orada Kaspi gazetesine ortak olmuş, ayrıca, gazetenin başyazarlığını ve editörlüğünü yürütmeye başlamıştır. 1905 yılında arkadaşı Ali Bey Hüseyinzade ile birlikte Hayat gazetesinin editörlüğünü yürütmüştür. Az sonra oradan ayrılarak İrşad ve Terakki gazetelerinin de editörü olmuştur.[16]

Ahmet Bey Ağaoğlu’nun faaliyetinin en önemli dönemlerinden biri 1905 yılından başlar. 1905 yılı şubat ayından 1906 yılının sonbaharına kadar süren Ermeni-Müslüman çatışmaları sırasında Ahmet Bey Ağaoğlu yazdığı makalelerle bu olayların gerçek suçlusu olarak gördüğü Çar yönetimini ve Taşnak güçlerini eleştiren yazılar yazmıştır. 20 Şubat 1906’da Ahmet Bey Ağaoğlu Kafkasya Naibi Vorontsov-Daşkov’un çağırdığı barış görüşmelerine katılmıştır. Azerbaycan’ın ünlü yazarlarından Memmed Sait Ordubadi Kanlı Seneler adlı eserinde Ahmet Ağaoğlu’nun bu görüşmelerdeki kararlı ve cesur tutumuna dikkat çekmektedir.  Hükûmet tarafından Vorontsov-Daşkov, yardımcıları, Tiflis, Revan, Gence valileri toplantıya katılmışlardı.  Müslümanları A. Ağayev (Ahmet Bey Ağaoğlu), A. Topçubaşov, İ. Hacıyev, Doktor K. Karabeyov, A. Hasmemmedov, A. Ziyadhanov vd., Ermeniler taraftan ise Mşak gazetesi editörü Kalantar, Arşimandrit Muratyan, Doktor Stepanov, Hatisov, Muşekyants, Arutyunov, Arakelyan, Tagiyanusov, Ter-Avanesov vd. temsil ediyordu. Müslüman grubunun en aktif üyesi Ahmet Bey idi. Ahmed Bey 20-28 Şubat arası devam eden tüm oturumlarda grubun sözcüsü olmuş, Ermenilerin iftira ve iddialarına gereken cevabı vererek onları ifşa etmiştir. Naip vekili General Malama’nın başkanlığındaki altıncı oturumda Ahmet Bey Kafkasya’da Ermenilerin Müslümanlara karşı başlattıkları mezalim ve terör olaylarının çığ gibi büyüdüğünü, böyle bir durumda Çar yönetiminin olaylara seyirci kaldığını, bazen de tahrik edici rol üstlendiğini söylemişti. Ermenilerin yaptıkları terör karşısında Çar memurlarının suskunluğu, dahası onlarla iş birliği yaptığını eleştiren Ahmet Bey Ağaoğlu’nun toplantıda söyledikleri günümüz açısından da çok manidardır: “Biz terör meselelerini gündeme getirdikçe sadece barış ve istikrarın olmasını istedik çünkü Müslüman halkı, Kafkasya’da terörün devam ettiği sürece barışın olmayacağı inancındadır… Eğer bu yöneticiler, devletin görevlendirdiği yetkililer terörden korkarlarsa, onların halkın dertlerine çare olması mümkün müdür? … birkaç gün önce cenap Hatisov kendi belagatli ve fesahatli nutkunda Taşnaksütyun Partisinin, Rusya yöneticilerinin, generallerinin, hatta Rusya devletinin Kafkasya Naibi [Vorontsov-Daşkov] cenaplarının düşüncelerine hizmet ettiğini ve kurulduğu 15 yıldan bu yana orduya, hazineye, hatta askere sahip olduğunu dile getirmişti. Biz Müslüman temsilciler bunu duyunca şaşkınlık ve hayret içerisinde kaldık. Mademki bu silahlı parti 15 yıldır faaliyet gösteriyor ve hükûmet yetkilileri bundan haberdar oldukları halde, onu kapatmak yerine onunla iş birliği yapıyor, ister hükûmetin, isterse de Ermenilerin bu partiyi ortadan kaldırılmalarını beklememiz faydasız olur. Biz kendi başımızın çaresine kendimiz bakmalıyız. Demek ki bizim de mükemmel ve müselleh (silahlanmış) partilerimizin, “Taşnaksutyunlarımızın” olması gerekiyor. Hükûmet bir tarafın bu gibi faaliyetine tahammül ediyor hatta destek oluyorsa, dengeyi sağlamak adına diğer tarafa da aynı şekilde davranmak zorundadır.”[17] Ermenilerin bu toplantıya katılımlarında samimi olmadıkları, oturumlardaki konuşmalarından belliydi. Zaten barış görüşmelerinden sonraki dönemde de amellerine devam ederek Müslümanlara karşı saldırılara devam etmişlerdi.[18]

Barış görüşmelerinde her iki milletin önde gelenlerinden ibaret barış komisyonlarının oluşturulması yönünde karar almıştır. Fakat Bakü ve Yelizavetpol’dan (Gence’den) olan Ermeniler delege göndermedikleri için komisyonlar oluşturulmamıştır. Bundan sonra 1906 yılı sonbaharında Müslümanların haklarını savunmak amacıyla Ahmet Bey Ağaoğlu’nun önderliğinde Difai fırkası tesis edilmiştir. Difai fırkası, kısa süreli faaliyetine rağmen bir nebze de olsa Ermeni terörüne karşı koyabilmiştir.[19] Çar hükûmeti bu kargaşa ortamını yatıştırmak için aşırı kuvvet kullanmış, gazeteler ve dergileri kapatmış ve sansür uygulamıştır.

1907’de Ruslar Bakü bölgesinde yaşayan Türkleri kandırarak bir bir topraklarını satın alıyorlardı. Bu planın gayesi zamanla Türkleri oradan sürmekti. Süreci durdurmak amacıyla bir heyet oluşturularak Petersburg’a gönderilmişti. Söz konusu heyette Ahmet Bey Ağaoğlu da vardır. Heyet 35 gün orada kalarak değişik temaslarda ve uzun müzakerelerde bulunmuşlardı. İleri derecede hukuk bilgisine sahip olan Ağaoğlu, aynı zamanda Rusça bilmesi sayesinde Rus ve Ermenilere karşı Türklerin haklarını savunmuştur.[20]

Ahmet Bey Ağaoğlu’nun faaliyetleri Ruslar tarafından ciddi şekilde takip edilmiş, kitap ve yazıları Pantürkist olduğu gerekçesiyle yasaklanmıştır. Bu yüzden Türkiye’de meşrutiyet ilan edilince birçok arkadaşının iş başına gelmesinden yararlanarak 1909’da[21] gizlice İstanbul’a gelmiştir.[22] Bir müddet buradaki vakıf okullarından sorumlu müfettişlik görevine getirilse de çok kısa süre bu görevde kalmış, bir müddet Süleymaniye kütüphanesinin müdürü görevinde çalıştıktan sonra, 1909 yılının Ekiminden itibaren İstanbul Darülfünunu’nda Türk-Moğol Tarihi ve Rusça hocalığı yapmıştır.  İstanbul’a geldikten sonra ayrıca Le Jeune Turc, Tercüman-i Hakikat, İslam, Sırat-ı Müstakim, Sebilü’r-Reşâd ve Türk Yurdu gibi dergilerde yazarlık ve başyazarlık yapmıştır.[23] Türkçülerin örgütlenmeye başladığı bu dönemde Türk Yurdu ve Türk Ocaklarının kuruluşunda yer almış ve İttihat ve Terakki’ye üye olmuştur. 1914 yılında Meclis-i Mebusan’a Afyon Karahisar’dan milletvekili olarak seçilmiş ve 1918 yılına kadar bu görevini devam ettirmiştir.[24]

1918’de Azerbaycan’da millî devlet kurulduktan sonra Ahmet Bey Ağaoğlu yeniden Azerbaycan’a dönme fırsatı yakalamış, Kafkas İslam Ordusunun komutanı Nuri Paşa’nın siyasi danışmanı olarak Azerbaycan’a gelmiştir. Azerbaycan Parlamentosuna milletvekili seçilen Ahmet Bey Ağaoğlu Gence şehrinde Türk Sözü adlı bir gazete de çıkarmıştır.[25]

Bu dönemde Azerbaycan’ın bağımsızlığını devam ettirmesi için onun uluslararası çapta tanınması ve korunması gerekiyordu. Bu yüzden A. Topşubaşov’un başkanlığında bir heyet oluşturularak Paris Barış Konferansına gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Heyette Ahmet Bey Ağaoğlu da vardı. 7 Ocak 1918’de Bakü’den ayrılan heyet 20 Ocak’ta İstanbul’a varmıştır. Fakat Fransız makamlarının vize vermemesi sonucunda heyet yaklaşık üç ay İstanbul’da beklemek zorunda kalmıştır. Bu sırada Ahmet Bey Ağaoğlu İngilizler tarafından bir savaş suçlusu olarak tanımlanarak tutuklanmıştır. İngilizlerin raporlarında Ahmet Bey Ağaoğlu konusunda gerçeğe uymayan birçok yanlış ve garazlı ithamlar yer alıyordu.[26] Malta’daki tutukluluk süresi ağır şartlar altında 1921 yılına kadar devam etmiştir.

Ağaoğlu, serbest kalmasıyla önce İstanbul’a, ardından da Millî Mücadele’ye destek olmak amacıyla Ankara’ya geçmiştir. 29 Ekim 1921’de hâlen Kars’ta iken Ankara hükümeti tarafından Matbuat Genel Müdürlüğü görevine getirilmiş ve 1923’e kadar bu görevi sürdürmüştü. 1923 yılında Kars milletvekili olarak meclise girmiştir. Aynı zamanda Hâkimiyet-i Millye’nin başyazarlığını yapmış ve Ankara Hukuk Fakültesinde hukuk dersleri vermiştir. 1927 yılında tekrar Kars milletvekili seçilmiş ve 1931 yılına kadar bu görevini sürdürmüştür.

Bilindiği üzere Osmanlı devletinde partilerin katıldığı bir seçim ve millet meclisi ancak İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra gerçekleşmiştir. Cumhuriyet kurulduktan sonra çok partili sisteme geçiş bir türlü sağlanamamıştır.  O dönemin şartları altında çok partili bir rejime geçiş son derece zordu. 1924 yılında Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın eski silah ve dava arkadaşları tarafından kurulan muhalif Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası başlangıçta halk tarafından ilgi görmeye başlamıştır. Fakat kısa sürede parti, cumhuriyet rejimiyle arası iyi olmayan her kesimden insanların yer aldığı bir örgüt haline gelmişti. Bu yüzden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası zararlı bir teşkilat olarak görülmüş ve 1925’de kapatılmıştır.[27]

Bundan sonra kurulan ikinci muhalefet partisi Mustafa Kemal Paşanın teşvik ve desteğiyle, onun yakın arkadaşı Fethi (Okyar) Bey tarafından 12 Ağustos 1930 tarihinde kurulmuş olan Serbest Cumhuriyet Fırkası’dır.[28] Ahmet Bey Ağaoğlu Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın düşünsel anlamda önderiydi, partinin program ve tüzüğünün hazırlanmasında önemli katkılar yaptı. Çetin Yetkin’in Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın “ideologu” olarak tanımladığı Ağaoğlu, “liberal görüşleri savunan, tek parti rejiminin denetimsizliğini ve Cumhuriyet Halk Fırkası yönetimini eleştiren” bir kişiydi.[29] Fakat bu muhalefet partisinin kısa sürede halk içinde yayılması ve taraftar bulması, birçok yerde devrim ve laiklik aleyhine gösteriler yapılması cumhuriyet rejimine karşı tehdit olarak değerlendirilmiş ve 17 Kasım 1930’da parti, kendi kendini feshetmiştir. Ancak Ağaoğlu Cumhuriyet Halk Fırkasına geri dönmemiştir. 1931 yılında vekilliğinin sona ermesiyle birlikte İstanbul’a taşınmış ve Darülfünun’da hukuk dersleri vermeye başlamıştır. Ayrıca gazetecilik faaliyetine, iki arkadaşı ile birlikte çıkardığı Akın gazetesiyle devam etmiştir. 1930’ların otoriter, devletçi ortamında liberal düşünceyi savunan Akın, ortamın da elverişsizliği nedeniyle uzun ömürlü olamamıştı.[30] 1933 yılında Darülfünun’da değişiklik yapılarak bu eğitim kurumu İstanbul Üniversitesi olarak yeniden düzenlenmişti. Bu düzenlemenin ardından Ahmet Bey Ağaoğlu emekli edilmişti.[31]  Ahmed Bey Ağaoğlu 19 Mayıs 1939’da İstanbul’da vefat etmiştir.

 Düşünceleri

Ahmet Ağaoğlu düşüncelerini değişik dönemlerde muhtelif gazete ve dergilerde dile getirmiş gerek fikirlerini serdetme gerekse siyasi-tarihi gelişmeleri yorumlama bakımından çok sayıda önemli esere imza atmıştır. 1894 yılında ülkesine dönünce Tiflis, Şuşa ve Bakü liselerinde Fransızca muallimliği yapmış ve gazetelerde yazılar neşretmeyi sürdürmüştür. Önce Kafkaz’da yazmaya başlamıştır. 1898 yılında meşhur sermayedar Zeynelabidin Tâkiyev Bakü’de Kaspi gazetesini çıkardığında başyazarlığına Agayev’i getirmiştir. Hayat, İrşad, Terakkî ve Füyûzât o dönemin ilk Türkçe gazeteleriydi ve bu yayınlarda Usul-i Cedit ve Türkçülük fikriyatı hâkim durumdaydı. Gazetecilk faaliyetleriyle Ahmet Bey sadece düşünsel mücadelesini yürütmekle kalmıyor aynı zamanda Azerbaycan’da milli basının gelişmesinde önemli rol oynuyordu. 1905-1906 yılları arasında günlük gazete olarak yayımlanan Hayat gazetesinde Ahmet Bey Ağaoğlu 1905 yılı 102. sayısına kadar çalışmıştır.[32] Ardından anayasal-demokratik ve liberal çizgi izleyen İrşad gazetesinde faaliyetlerine devam etmiş, bu gazetedeki yazılarında daha çok toplumsal sorunları ele almıştır. İrşad’ın kapatılmasından sonra Terakki adlı gazetenin editörlüğünü üstlenmiştir.[33]

Ahmet Ağaoğlu’nda Türklük düşüncesi çocukluk yıllarından başlayarak gelişmiştir. İlköğrenimini Ermeni öğrencilerin yoğun olduğu Rus okullarında tamamlaması bunda etkili olmuştur. Özellikle okul yıllarında Ermeni öğrencilerin baskılarına maruz kalması, Türklük bilincinin gelişmesinde etkili olmuştur. Ağaoğlu Rus okullarında eğitim aldığı dönemlerde yaşadığı zorlukları şu şekilde ifade etmektedir: “Bu beş kişinin senelerce devam eden tahsil hayatında Ermeni çocuklarından çektiklerini tarif etmek imkân haricindedir. Teneffüs esnasında biz, beş Türk çocuğu, çabuk davranıp arkamızı bir duvara dayamayı büyük bir muvaffakiyet addediyorduk. Yüzlerce Ermeni çocukları birden üzerimize hücum ediyorlar, birisi başımızdan kalpağı atıyor. Diğerleri tekmelerle dört beş altın kıymetinde olan Buhara derisini topraklar üzerinde yuvarlıyorlardı. Bazıları kıymetli ve ekseriya deve yününden mamul rubalarımızın eteklerine yapışıyorlar, öteye beriye çekiyorlar, parçalıyorlar, sırmalarını söküyorlar; mukavemete kalkışırsak, yumruk, tokat ve tekmeler altında bizi eziyorlardı. Bazan ittifak edip üzerimize bir iftira isnad ederler, müttefiken şahid olurlar, bizi haksız yere cezalandırırlardı. Arkadaşlarımdan çoğu dayanamadılar. Mektebi terk ettiler. Son sınıfa kadar Türklerden yalnız ben dayanabildim…”

Ahmet Ağaoğlu’nun Türkçülük görüşleri onun Türk Yurdu’nda yayınlanmış Türk Âlemi, İslam’da Dava-yı Milliyet, Kurultay Münasebetiyle, Milli Cereyan, Milliyetçilik Cereyanının Esasları, Terbiye-i Milliye, Türk Medeniyet Tarihi vs. gibi büyük hacimli makalelerinde yer almaktadır. [34] Ben Kimim adlı makalesinde Ahmet Bey Ağaoğlu kendisini bir Türk milliyetçisi olarak şöyle tarif etmektedir: “Ben içinde çok samimi ve kızgın milletperverim. Türkün yükselmesi için çalışmak, onun izzet-i nefsini, şerefini, hakkını, hürriyetini müdafaa için kendimi tehlikeye atmak fikrini sevinçle kabul ederim.[35] Türk Yurdu dergisinde çıkan Türk Âlemi I adlı makalesinde Türk dünyasına dair görüşlerini paylaşan Ağaoğlu, bu coğrafyaya Kırım, Kafkasya, İdil, Volga, Ufa, Kazan, Moğolistan, Doğu Türkistan, Batı Türkistan, Afganistan, Azerbaycan, Anadolu, Bağdat, Musul, Suriye, Ege Denizi ve Rumeli’yi dâhil eder.[36] Ağaoğlu’na göre Çarlık Rusya’da yaşayan Müslümanların kahir ekseriyeti Türk’tür: “Bütün bu toplum yalnız bir dini toplum olmakla kalmayıp, aynı zamanda etnik bir varlıktır. Çünkü bütün Rusya Müslümanları pek az bir istisna ile büyük Türk-Tatar ırkına mensupturlar. Bir tek umumi dille konuşur ve aynı inançları taşırlar.”[37]

Ahmet Bey Ağaoğlu “millet” kavramıyla “milliyet” kavramının karıştırılmaması gerektiğini vurguluyordu. Ona göre bir millet yaratmak için dil, din ve ırksal geleneklerin gayet ahenkli şekilde millî bir vicdan ve şuura mal edilmesi gerekir. Bunun gerçekleşmesi halinde buradan Altaylara kadar bir Türk milleti teşkil edecektir. Dolayısıyla millet dil, din ve ırksal geleneklere dayanmaktadır.[38]

Ahmet Bey Ağaoğlu dönemin batılılaşma düşüncesini savunan, batılı liberal değerleri yücelten bir tutum sergilemektedir. Üç Medeniyet[39]  eserinde Ağaoğlu üç medeniyet arasında bir kıyaslama yapmaktadır. Bunlar İslam medeniyeti, Avrupa veya Batı medeniyeti, Buda-Brahma medeniyetidir. Bu medeniyetler arasında Batı medeniyeti galip, diğer iki medeniyet ise mağlup medeniyetlerdir. Ağaoğlu, bu yenilginin izahının ne kadar zor olduğunu ifade ederken herkesi bu gerçekliği görmeye çağırmaktadır. Uygarlık alanında Doğu toplumlarının yenilgisi kesinleştiği için bir üstün uygarlığın benimsenmesi kaçınılmazdır. Türkler tarihte iki kez uygarlık değiştirdiklerine göre Batı uygarlığını tam anlamıyla ve bütün kurumlarıyla kabullenmeleri zor olmayacaktır. Başka bir ifade ile yeni uygarlığın benimsenmesine direnmek anlamsız olacaktır.[40]

Ağaoğlu’na göre Türk dünyasının geri kalmasının üç önemli nedeni vardır. Birincisi, Türkün doğasındaki aşırı heyecan ve kendini beğenmişlik; ikincisi, çevresine aşırı duyarlılık; üçüncüsü ise millî bilincin olmamasıdır.[41] Birinci neden özellikle Türkler arasındaki mezhep farklılıklarının derinleşmesine neden olmuştur. Sünni ve Şii ihtilafı nedeniyle Türkler arasında birliktelik zorlaşmaktadır. İkinci nedenden yani çevresine aşırı duyarlılıktan dolayı Türkler, fethettikleri yerlerde çok çabuk asimile olmakta ve kimliklerinden uzaklaşmaktadırlar. Üçüncü neden olan milli bilincin olmaması ise Türkler arasında birliktelik olmamasının en önemli nedenidir. Millî bilinçten yoksun olan Türkler birlikte hareket etmekten mahrum olup zayıf düşmektedirler.[42]

Ahmet Bey Ağaoğlu bireyciliği devletin varoluş süreciyle sıkı bir şekilde ilişkilendirmektedir. 15. yüzyılda ekonomik ve yönetim bakımından Avrupa’dan üstün olmuş Osmanlı devletinin sonraki yüzyıllarda gerilemesinin nedeni de devlette bireyciliğin yok olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu sadece Osmanlı devletinin sorunu değildir, tüm Şarka özgü bir sorundur. Bununla ilgili Ahmet Ağaoğlu Şarktan başka bir örnek, Hindistan örneği vermektedir: Büyük Ekber döneminde (1556-1605) ekonomi ve ilim alanlarında İngiltere’den üstün olan bu devlet belli bir süre sonra gerilemiş, dahası medeniyet bakımından kendinden geride olan ve yüzölçümü itibariyle on kat küçük olan İngiltere’nin sömürgesi olmuştur.  Bunların tek nedeni ise Batıda despotizmin gittikçe azalması sonucunda bireysel özgürlüklerin genişlemesidir. Şarkta ise despotizmin artması sonucunda bireye baskı yapılmış ve zayıf düşürülmüştür.[43]

Ahmet Ağaoğlu’nun Osmanlılık ve Türklük konusundaki görüşlerini Süleyman Nazif’le yaptığı tartışmalarda görebilmekteyiz. Ahmet Ağaoğlu şöyle yazıyordu: “Osmanlı tarihini anlamak ve binaenaleyh sevmek için (çünkü anlamaksızın hiçbir şey sevilmez) mutlaka Selçuklu Türklerini öğrenmek ve anlamak, onları öğretmek ve anlatmak için tüm Türkleri, mazilerini, eski yapılarını, ahlak ve karakterlerini bilmek lazımdır!”[44]

Ahmet Ağaoğlu, milliyetçiliğin İslama aykırı olduğunu savunan Osmanlı aydınlarının düşüncelerinin yanlış olduğunu söylüyordu. Süleyman Nazif ve Babanzade Ahmet Naim’in bu konudaki suçlamalarına Ahmet Ağaoğlu özlü cevaplar vermiştir. Ağaoğlu’na göre bir millete hizmet etmek İslama hizmet etmek anlamına gelmektedir. Çünkü birçok millet İslamı benimsemiştir ve kardeşlik duygusu her milletin kendi tarzında İslam için çalışmasıyla yaratılabilirdi. Süleyman Nazif’in “İslam’da Araplara ve Acemlere ait olan değerleri onlara geri vermeleri halinde Türklerin elinde uzun kollu bir hırkadan başka hiçbir şey kalmayacağına” ilişkin ifadesini, Ahmet Ağaoğlu eleştirerek şöyle bir yanıt vermiştir: “Evvela elimizde bin senelik İslam ve İslamiyeti muhafaza ve müdafaa etmemizin şerefi kalacaktır… İslam dünyası politik karışıklıklarla tehdit altındayken Türkler Allahın takdiriyle Batıya doğru hareket etmişler, Türklerin “yün hırkalarının” ulaşmadığı İspanya’da İslam büsbütün silinmiştir.[45]

Ahmet Ağaoğlu’na göre dinin devlet ve hukuk üzerindeki etkisi toplumun çağdaşlaşmasını engellemektedir. Özellikle Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarının savunucularıyla yaptığı tartışmalarda dinin devlet hayatından ve hukuk alanından ayrılması gerektiğini açık ve somut şekilde beyan etmiştir.[46] Bu yaklaşım çerçevesinde Ahmet Bey Ağaoğlu’nun amacı, dinî kesimlerin veya gücün devlet ve hukuku suistimal etmesini önlemekti. Ahmet Bey Ağaoğlu’na göre gerçekte İslam ve özgürlük olguları birbirinin zıttı değildir. Bilakis, siyasi ve sivil özgürlükler İslamın ruhuna uygundur ve İslam dininin temelini oluşturmaktadır.[47]

Ahmet Bey Ağaoğlu’nun 20. yüzyılın ilk yıllarında yayımladığı ve kadın sorunlarına yaklaşımı açısından İslama Göre ve İslamda Kadın[48] adlı eseri dikkat çekmektedir.[49] Bu eser, Ahmet Ağaoğlu’nun İslam dini ve ayrıca sosyal yaşamla ilgili görüşlerinin yer aldığı tek çalışma değildir. Ağaoğlu bu konudaki düşüncelerini değişik eserlerinde ortaya koymuş ve belli başlı tespitlerde bulunmuştur. Ağaoğlu’na göre din, kul ile Allah arasını düzenleyen bir prensipler sisteminden ibarettir. İslamiyet’i diğer dinlerden ayıran da dinin asıl konusunu oluşturan ve Müslümanları bir arada tutan inanç ve ibadetlerdir. Din içinde zikredilen hukuk, ekonomi, siyaset gibi diğer hususlar dine tesadüfi olarak girmiş veya din onlardan tesadüfi olarak bahsetmiştir. Tarihsel gelişim süreçlerinin etkisiyle din konusunda da bazı sorunlar ortaya çıkmış ve zamanla yalnız naslara değil, aynı zamanda alışkanlıklara bile dini mahiyet verilmiştir.[50] Görüldüğü gibi Ağaoğlu, dinin ortaya çıktığı ilk zamanlardaki saf, bozulmamış, temiz halinin zamanla tarihi koşulların etkisiyle değiştiğine, özüne aykırı bir hâle geldiğine dikkat çekmektedir. Bu çizginin İslamiyette Kadın eserinde de korunarak devam ettiğini görmekteyiz.[51] Kadın sorunlarını tarihsel, kültürel, sosyolojik yönüyle ele alan Ağaoğlu, aynı zamanda İslam’ı da haksız saldırılardan koruyor. Ağaoğlu’na göre İslamiyet’in ilk dönemde kadınlar daha eğitimli ve sosyal idiler.  Abbasiler döneminden itibaren kadın, toplumsal hayatta gerilemeye başlamış, özellikle de İslamiyet’te İran etkisinin artmasıyla birlikte de kadınların toplumdan daha soyutlanmışlardı. Ağaoğlu’na göre Türk ve İslam dünyasında atılacak adımlardan birisi kadın haklarının İslamiyet’in ilk yıllarında olduğu gibi yeniden geliştirilmesi ve kadınların daha nitelikli eğitim almalarının sağlanmasıdır.[52]

Ağaoğlu, genç yaşta eğitim için gittiği Tiflis’te bir Ermeni kızına matematik dersi verdiği sırada bu kızın eğitimiyle kendi ailesindeki kızların eğitimini karşılaştırmıştır. Kendi ailesindeki kızların birkaç Kur’an suresi dışında hiçbir şey öğrenmemeleri onu hayretler içinde bırakmıştır.[53] Kızların eğitimine önem veren Ahmet Bey Ağaoğlu kadın hakları konusundaki düşüncelerini aile üyelerine uygulayan bir aydın idi. Nitekim kendisi büyük kızı Süreyya Ağaoğlu’nu hukuk eğitimi alması için teşvik etmiştir. Süreyya Ağaoğlu Türkiye’nin ilk kadın avukatı olmuştur.[54] Ankara Hukuk Mektebi’nde anlattığı derslerde kadınlar meselesine ağırlık verdiği için bazı öğrencilerin buna karşı çıktıkları bilinmektedir. Ahmet Bey Ağaoğlu kadınların da erkekler gibi okumasını, seçmesini ve seçilmesini, memuriyetlerde de ayrım gözetilmemesini istemiştir.[55]

Ahmet Ağaoğlu’nun son yıllara dek pek fazla araştırılmadığı yönü, çok yetenekli ve mücadeleci bir hukukçu olma özelliğidir. Ağaoğlu Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası olan 1924 Anayasasının yazılmasında bizzat yer almış, 1925’te açılan Ankara Hukuk Mektebi’nde Anayasa Hukuku dersleri vermiştir. Ahmet Ağaoğlu’nun 1925-27 yıllarına ait ders notlarında devletin yapısı, güçler ayrılığı, egemenlik, özgürlükler gibi temel konular dünya örnekleri verilerek karşılaştırılmıştır.[56]

Ağaoğlu’na göre hukuk dinamik bir olgudur. Nerede insan varsa orada hukuk vardır. İki veya daha çok insanın olduğu yerde hukuk yoksa oradaki ilişkiler de insani değil, hayvanidir. Kültür kurumlarının, iktisadi ve sosyal kurumlar ve gelişmiş bir demokrasinin altyapısı kurulursa, hukuk da yavaş yavaş gelişecektir. İnsanlığın gelişmesi ve hukukun ilerlemesi birbirinin hem sebebi hem de sonucudur.[57]

Bir hukukçu olarak Malta sürgünü sırasında Ahmet Bey Ağaoğlu İngilizlere karşı adalet savaşı vermiş, yazdığı mektuplarda “lütuf değil, adalet istediğinin” altını özellikle çizmiştir. 19 Temmuz 1919’da İngiltere Lordlar Kamarası ve Adalet Bakanlığına yazdığı mektupta “Bütün bunları sizin acıma duygularınızı kamçılamak için söylemiyorum. Hayır! Acınmayı da bağışlanmayı da asla kabul etmem! Ben adalet istiyorum!…”  Kendilerine karşı hakaretamiz muameleler karşısında ne yapacaklarını tartışan tutukluların bazıları particilik ihtirasıyla “kendilerini buraya süren hükûmetten kurtardığı için” İngilizlere teşekkür etmeyi düşünmüşlerdir. Ağaoğlu “burada hayvan muamelesi gören, aşağılanan bizler öyle yazamayız” diye itiraz edince ekseriyeti bu adımı atmaktan vazgeçmiştir. Ayrıca kendilerine karşı savaş esiri muamelesi yapılmasına karşı protesto etmek isteyen Ahmet Bey tutuklular içinde taraftar bulamamıştır.[58]

Ciddi ve asabi özelliği ile Ahmet Ağaoğlu, bulunduğu her ortamda doğrularından taviz vermeyen, sonuna kadar direnen, asla geri adım atmayan bir kişiliğe sahipti. Fakat Ahmet Bey, mütefekkir olduğu için her zaman düşüncelerini akıl süzgecinden geçirir, muhasebesini yapar, bazen de mücadeleci bir tavır alır ve doğruları savunmak için her türlü tartışmaya girerdi. Peyami Sefa, Ağaoğlu’nun bu özelliğini şu cümlelerle ifade eder: “…Ağaoğlu, bütün fikirlerini, mücerret mefhum kabından dışarı taşıran bir iç ateşiyle ısıttığı için, tesirsiz, aksülamelsiz ve kavgasız ilmî düşüncenin soğuk mermer yatağında rahat edemiyor, son zamanlara kadar, hiç olmazsa dostlarıyla münakaşa etmek için, sık sık yerinden fırlıyordu. Münakaşa terbiyesine ve müsamahasına alışmamış muhitlerde, Ağaoğlu, huysuz, bedbin, menfi görünmeğe mahkûmdu.” [59]

Belki bundan dolayı ilmî ve siyasi kariyerinde çoğu zaman hak ettiği makamda bulunmamıştır. Ahmet Bey Ağaoğlu ile ilgili çok sayıda kitap, tez ve makaleler yazılmasına rağmen onun zengin ilmi ve düşünce mirası maalesef yeteri kadar araştırılmamıştır.

Sonuç

Ahmet Bey Ağaoğlu Türk düşünce tarihimizin yetiştirdiği müstesna şahsiyetlerden biridir. Yaşadığı dönemin çalkantılı olaylarının merkezinde yer alan bu büyük fikir adamı Türklerin millî mücadelesini hem eylemsel hem de düşünsel düzeyde yürüten bir aydın olmuştur. Hayatının bir kısmını Azerbaycan’da, diğer kısmını Türkiye’de yaşamış olan Ahmet Bey Ağaoğlu her iki ülkenin düşünce hayatında kendine özgü yeri olan bir mütefekkirdir. Zaten o Anadolu ve Kafkasya Türklüğü arasında herhangi bir farkın olmadığını savunmakta, Türklük kavramının sınırlarını çok daha kapsayıcı anlamda kullanmaktaydı.

Ağaoğlu hukukçu, milletvekili, siyasetçi, yazar, gazeteci, müsteşrik, tenkitçi, üniversite hocası olarak görev yapsa da her şeyden önce bir düşünce adamıdır. Bu kimliği onun diğer görev ve vasıflarının üstündedir. Ne var ki siyasetin içinde bulunmasına rağmen kariyer edinmek uğruna çabalamamış, savunduğu görüşlerden vazgeçmemiştir. Bu yüzden politik yaşamında ve siyasi kariyerinde başarısız biri olarak tanımlanması insafsızca değerlendirme olacaktır.  Zira Ahmet Bey Ağaoğlu’nun siyasi manevralar ederek kariyer edinmek gibi bir derdi de yoktu.
Onun liberal görüşleri o dönemin iktidarının devletçi düşüncelerine tersti. Bu bağlamda iki hususun altını çizmek gerekmektedir: 1) Savunduğu düşünceler cumhuriyete karşı değil, iktidarın uyguladığı politikalara karşıydı. Ayrıca, yazdığı yazılarla cumhuriyetin temellerini savunan bir düşünce adamı kimliğinden vazgeçmemiştir; 2) Avrupa’nın liberal değerlerini savunurken Türklük ilkesinden vazgeçmiş değildir.
Ahmet Bey Ağaoğlu’nun din ve milliyet konusundaki görüşlerinde bu iki değerin birbirini tekzip eden değil, bilakis tamamlayan nitelikte olduğu gözlemlenmektedir. Onun eleştiri hedefindeki, dinin kendisi değil, dini gerçek gayesinden saptıranlar ve suistimal edenlerdi.
Ahmet Bey Ağaoğlu’nun yaşadığı dönemin değişken, dinamik ve keşmekeşli olayları ve içinde bulunduğu şartlar da dikkate alınarak onun düşünce sisteminin ve faaliyetinin daha derinden incelenmesine bugün ihtiyaç duyulmaktadır.
Kaynakça

Ağaoğlu Ahmet, İslamiyette Kadın (Rusçadan çeviren: Hasan Ali Ediz), Birey Toplum Yayınları, Ankara 1985.

Ağaoğlu Ahmet, Serbest Fırka Hatıraları, İletişim Yayınları, İstanbul 1994.

Ağaoğlu Ahmet, Üç Medeniyet, Devlet Kitapları, 2.baskı, İstanbul, 1972.

Ağayev (Ağaoğlu) Əhməd bəy Mirzə Həsən oğlu, Azərbaycan Xalq Cümhuriyyəti  Ensiklopediyası, İki cilddə, Lider nəşriyyatı, Bakı 2005 (ss.103-14).

Ahmet Ağaoğlu ve Hukuk-i Esasiye Ders Notları (1926-1927) (Hazırlayan: Boğaç Erozan), Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2012.

Akalın Gülsərən, Türk düşüncə və siyasi həyatında Əhməd Ağaoğlu (Cevirəni və nəşrə hazırlayanı:Samirə Məmmədova), AzAtaM, Bakı 2004.

Akçura Yusuf, Türkçülük: Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, 3. Baskı, İlgi Kültür Sanat, İstanbul 2012.

Arai Masami, Jön Türkler Dönemi Türk Milliyetçiliği, İletişim Yayınları, (Çev.: Tansel Demirel) 3. Baskı, İstanbul 2003.

Asker Ali, “Ermeni Sorunu”, Kafkasya Aydınları ve Değişmeyen Gerçekler, Ermeni Sorunu: Sanallık ve Gerçeklik Uluslararası Konferansı, [22-23 Mayıs 2015, YTSAM Ankara], Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2017 (ss. 293-308).

Asker Ali, Mübariz ziyalı və hüquqçu kimi Əhməd bəy Ağaoğlu şəxsiyyəti, Azərbaycan Şərqşünaslıq Elminin İnkişaf Yolları. Akademik Vasim Məmmədəliyevin anadan olmasının 70 illiyinə həsr olunmuş Beynəlxaq Elmi Konfransın materialları, 27-28 iyun 2013, Bakı 2013 (ss. 624-626).

Asker Ali, Peyami Safa’nın Kaleminden Ahmet Bey Ağaoğlu Portresi, Əhməd bəy Ağaoğlunun anadan olmasının 150 illiyinə həsr edilmiş Beynəlxalq Simpoziumun Materialları Bakı, 2-3 oktyabr 2019 (ss.434-44).

Asker Ali, Yıldıran Canan, Özkan Duygu, Günümüz Penceresinden Ahmet Ağaoğlu “İslamiyette Kadın” Eseri Üzerine Notlar, II. Uluslararası Sosyal Bilimler Araştırmaları Kongresi, 19-21 Ekim 2017, Bakü, Azerbaycan, Bildiri Kitabı, Ankara 2017 (ss. 40-50).

Ateş Nevin Yurtsever, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Derin yayınları, İstanbul 1998.

Duran Murat, Azerbaycan Türkçülüğünde Ahmet Ağaoğlu, 21. Yüzyıl, Sayı:39, Mart 2012, (ss. 101-106).

Əhməd Bəy Ağaoğlu: seçilmiş əsərləri (tərtibçilər, Vilayət Quliyev, Əziz Mirəhmədov, Ön söz müəllifi: Vilayət Quliyev), Şərq-Qərb, Bakı 2007.

Əzizov Eldar, Difai: XX əsrin əvvəllərində erməni-azərbaycanlı münaqişəsinin ilkin tarixi şərtləri və səbəbləri, Bakı 2009.

Fargana Mustafayeva “Ahmet Ağaoğlu’nun Bakü’de Çıkan Hayat Gazetesindeki Yazıları” (İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 2020.

Kayabas Ebru, “Bir Yavuz Hukukcu”: Ahmet Agaoglu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt: LXX, S. 1, 2012 (ss. 441 – 452).

Kengerli Aybeniz Aliyeva, Azerbaycan’da Romantik Türkçülük, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2008.

Məmməd Səid Ordubadi, Qanlı illər, Qarabağa xalq yardımı komitəsi, Bakı 1991.

Mirəhmədov Əziz,  Fikrin karvanı, Yazıçı, Bakı 1984.

Muhit Mert, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Geçiş Sürecinde Ahmet Ağaoğlu’nun Dinî Düşünceleri,” Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: V, Sayı: 10, 2006/2 (ss. 7-27).

Özcan Ufuk, Ahmet Ağaoğlu ve Rol Değişikliği, Kitabevi yay., İstanbul 2010.

Sakal Fahri, Ağaoğlu Ahmet Bey, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1999.

Sarınay Yusuf, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları 1912- 1931, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1994.

Seçilmiş əsərləri / Ə. Ağaoğlu (tərt.: Ə. M. Mirəhmədov, V. M. Quliyev ; red. A. H. Rüstəmli), Şərq-Qərb, Bakı 2007.

Sevimli Yakup, Hayat Gazetesi Üzerine Bir Araştırma (Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yayımlanmamış Doktora Tezi, İzmir 2001

Shissler A. Holly, İki İmparatorluk Arasında Ahmet Ağaoğlu ve Yeni Türkiye (Çev. Taciser Ulaş Belge), Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2005.

Şimşir Bilal N., Malta Sürgünleri, 5. Basım, Bilgi yayınları, Ankara 2009.

Uyar Hakkı, Ağaoğlu Ahmet’in “Liberal Muhalif” Gazetesi: Akın (1933), http://kisi.deu.edu.tr/hakki.uyar/yayinlar3.html#_ftn4.

Ülken Hilmi Ziya, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken yayınları, İstanbul 1981.

Yeşil Ahmet, Türkiye Cumhuriyeti’nde İlk Teşkilâtlı Muhalefet Hareketi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Cedit Neşriyat, İstanbul 2002.

Yeşil Ahmet, Türkiye Cumhuriyeti’nde İlk Teşkilâtlı Muhalefet Hareketi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Cedit Neşriyat, İstanbul 2002.

Yetkin Çetin, Atatürk’ün Başarısız Demokrasi Devrimi: Serbest Cumhuriyet Fırkası, 2. Baskı, İstanbul 1997.

Yetkin Çetin, Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı, İstanbul 1982.

Yetkin Çetin, Atatürk’ün Başarısız Demokrasi Devrimi: Serbest Cumhuriyet Fırkası, Toplumsal Dönüşüm yay., İstanbul, 1997.

Zürcher Erik Jan, Cumhuriyetin İlk Yıllarında Siyasal Muhalefet Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924- 1925), İletişim Yayınları, İstanbul 2003.

Балаев Айдын, Азербайджанские тюрки: процессы формирования нации и национальной идентичности на рубеже ХIХ-ХХ вв., Баку 2010.

[1] Karabük Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi, Doç. Dr., e-mail: aliasker2068@gmail.com

[2] Tarih ilimleri doktoru, Prof.Dr. Cemil Hasanlı ile yaptığımız mülakat [23 Mayıs 2016].

[3] A. Holly Shissler, İki İmparatorluk Arasında Ahmet Ağaoğlu ve Yeni Türkiye (Çev. Taciser Ulaş Belge), Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2005, s. 4.

[4] Ahmet Ağaoğlu ve Hukuk-i Esasiye Ders Notları (1926-1927) (Hazırlayan: Boğaç Erozan), Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2012, s. 9.

[5] Erozan, s. 9-10.

[6]Ahmet Bey Ağaoğlu’nun yaşamı ve düşünceleri konusunda bakınız: Yusuf Akçura, Türkçülük: Türkçülüğün Tarihi Gelişimi,  3. Baskı, İlgi Kültür Sanat, İstanbul 2012, s. 176-196; A. Holly Shissler, a.g.e.; Əhməd Bəy Ağaoğlu: seçilmiş əsərləri (tərtibçilər, Vilayət Quliyev, Əziz Mirəhmədov, Ön söz müəllifi: Vilayət Quliyev), Şərq-Qərb, Bakı 2007; Fahri Sakal, Ağaoğlu Ahmet Bey, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1999; Aybeniz Aliyeva Kengerli, Azerbaycan’da Romantik Türkçülük, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2008, s.131-146; Ağayev (Ağaoğlu) Əhməd bəy Mirzə Həsən oğlu, Azərbaycan Xalq Cümhuriyyəti  Ensiklopediyası, İki cilddə, Lider nəşriyyatı, Bakı 2005, s.  103-104; Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken yayınları, İstanbul 1981, s. 401-405; Gülsərən Akalın, Türk düşüncə və siyasi həyatında Əhməd Ağaoğlu (Cevirəni və nəşrə hazırlayanı: Samirə Məmmədova), AzAtaM, Bakı 2004; Ufuk Özcan, Ahmet Ağaoğlu ve Rol Değişikliği, Kitabevi yay., İstanbul 2010; Murat Duran, Azerbaycan Türkçülüğünde Ahmet Ağaoğlu, 21. Yüzyıl, Sayı: 39, Mart 2012, s. 101-106; Əziz Mirəhmədov,  Əhməd Bəy Ağayev, içinde:  Fikrin karvanı, Yazıçı, Bakı 1984, (ss. 81-95);  Ali Asker, Mübariz ziyalı və hüquqçu kimi Əhməd bəy Ağaoğlu şəxsiyyəti, Azərbaycan Şərqşünaslıq Elminin  İnkişaf Yolları. Akademik Vasim Məmmədəliyevin anadan olmasının 70 illiyinə həsr olunmuş Beynəlxaq Elmi Konfransın materialları, 27-28 iyun 2013, Bakı 2013 (ss. 624-626).

[7] Akçura, s. 177.

[8] Sakal, s. 7-8; Akçura, s. 178, Kengerli, s. 132.

[9] Kengerli, s. 133, Fakat Vilayet Kuliyev ve Aziz Mirahmedov’a göre kabul sınavlarında şoven ruhlu bir öğretim üyesinin ona trigonometriden yeteri kadar puan vermemesi nedeniyle enstitüyü kazanamayarak “gençliğinin hayali” olan Petersburg şehrinden ayrılmıştır. Quliyev, s. 6.

[10] Quliyev, s. 6.

[11] Azərbaycan Xalq Cümhuriyyəti  Ensiklopediyası, s.  103.

[12] Süreyya Ağaoğlu, Bir Ömür Böyle Geçti, İstanbul 1975, Naklen: Sakal, s. 13.

[13] Kengerli, s. 133-134.

[14] Quliyev, s. 6.

[15] Sakal, s. 14-15.

[16] Kengerli, s. 134.

[17] Məmməd Səid Ordubadi, Qanlı illər, Qarabağa xalq yardımı komitəsi, Bakı 1991, s. 114-115.

[18] Bkz: Ali Asker, “Ermeni Sorunu”,  Kafkasya Aydınları ve Değişmeyen Gerçekler, Ermeni Sorunu: Sanallık ve Gerçeklik Uluslararası Konferansı, [22-23 Mayıs 2015, YTSAM Ankara], Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2017 (ss. 293-308).

[19] Partinin kuruluşuna dair değişik tarihler konusunda bkz: Eldar Əzizov, Difai: XX əsrin əvvəllərində erməni-azərbaycanlı münaqişəsinin ilkin tarixi şərtləri və səbəbləri, Bakı 2009,  s. 88-90.

[20] Akçura, s. 193, Sakal, s. 19-20, Akalın, s. 25.

[21] Vilayet Kuliyev’e göre Ağaoğlu’nun kendi anılarında bu tarihin 1908 olarak belirtilmesi küçük bir hatadır. Zira bunu, İstanbul’a gitmeden önce 28 Haziran 1909 tarihinde “Terakki” gazetesine gönderdiği mektup doğrulamaktadır. Quliyev, s. 17.

[22] Sakal, s. 19.

[23] Sakal, s. 24.

[24] Duran, s. 102.

[25] Kengerli, s. 135.

[26] Malta sürgünleri ve İngilizlerin yalan iddialarıyla ilgili bkz: Bilal N.Şimşir, Malta Sürgünleri, 5. Basım, Bilgi yayınları, Ankara 2009.

[27] Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile ilgili bakınız: Erik Jan Zürcher, Cumhuriyetin İlk Yıllarında Siyasal Muhalefet Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924- 1925), İletişim Yayınları, İstanbul 2003; Ahmet Yeşil, Türkiye Cumhuriyeti’nde İlk Teşkilâtlı Muhalefet Hareketi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Cedit Neşriyat, İstanbul 2002; Nevin Yurtsever Ateş, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Derin yayınları, İstanbul 1998.

[28]Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, İletişim Yayınları, İstanbul 1994, Çetin Yetkin, Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı, İstanbul 1982; Çetin Yetkin, Atatürk’ün Başarısız Demokrasi Devrimi: Serbest Cumhuriyet Fırkası, 2. Baskı, İstanbul 1997.

[29] Çetin Yetkin, Atatürk’ün Başarısız Demokrasi Devrimi: Serbest Cumhuriyet Fırkası, Toplumsal Dönüşüm yay., İstanbul, 1997, Naklen: Hakkı Uyar, Ağaoğlu Ahmet’in “Liberal Muhalif” Gazetesi: Akın (1933), http://kisi.deu.edu.tr/hakki.uyar/yayinlar3.html#_ftn4

[30] Hakkı Uyar, http://kisi.deu.edu.tr/hakki.uyar/yayinlar3.html#_ftn4

[31] Shissler, s. 315-316.

[32] Ahmet Bey Ağaoğlu’nun Hayat gazetesindeki yazıları konusunda bkz: Fargana Mustafayeva “Ahmet Ağaoğlu’nun Bakü’de Çıkan Hayat Gazetesindeki Yazıları” (İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Avrasya Araştırmaları Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 2020. Ayrıca Hayat gazetesi üzerine kapsamlı bir çalışma için bkz: Yakup Sevimli, Hayat Gazetesi Üzerine Bir Araştırma (Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yayımlanmamış Doktora Tezi, İzmir 2001.

[33] Özcan, s. 55-56

[34] Kengerli, s. 141.

[35] Kengerli, s. 137.

[36] Duran, s. 104.

[37] Kengerli, s.140.

[38] Yusuf Sarınay, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları 1912- 1931, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1994, s. 198.

[39] Ahmet Ağaoğlu, Üç Medeniyet, Devlet Kitapları, 2.baskı, İstanbul 1972.

[40] Özcan, s. 140

[41] Shissler, s. 266.

[42] Duran, s. 103.

[43] Akalın, s. 72.

[44] Ahmet Ağayev, “Sabık Trabzon Valisi Süleyman Nazif Beyefendiye”, Türk Yurdu, IV/9, s. 705, Alıntı: Masami Arai, Jön Türkler Dönemi Türk Milliyetçiliği, İletişim Yayınları, (Çev.: Tansel Demirel) 3. Baskı, İstanbul  2003, s. 104

[45] Ahmet Ağayev, “Sabık Trabzon Valisi Süleyman..,, Alıntı: Masami Arai, s. 109.

[46] Akalın, s. 38.

[47]Айдын Балаев, Азербайджанские тюрки: процессы формирования нации и национальной идентичности на рубеже ХIХ-ХХ вв., Баку 2010, с. 166.

[48] Ahmet Ağaoğlu, İslamiyette Kadın (Rusçadan çeviren: Hasan Ali Ediz), Birey Toplum Yayınları, Ankara 1985.

[49] Bu eser üzerine yapılan yorumlar için bkz: Ali Asker, Yıldıran Canan, Özkan Duygu, Günümüz Penceresinden Ahmet Ağaoğlu “İslamiyette Kadın” Eseri Üzerine Notlar, II. Uluslararası Sosyal Bilimler Araştırmaları Kongresi, 19-21 Ekim 2017, Bakü, Azerbaycan, Bildiri Kitabı, Ankara 2017 (ss. 40-50).

[50] Ahmet Ağaoğlu’nun dinle ilgili görüşleri konusunda bkz: Muhit Mert, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Geçiş Sürecinde Ahmet Ağaoğlu’nun Dinî Düşünceleri,” Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: V, Sayı: 10, 2006/2 (ss. 7-27).

[51] Bu eser üzerine yapılmış değerlendirmeler için bkz: Ali Asker, Yıldıran Canan, Özkan Duygu, Günümüz Penceresinden Ahmet Ağaoğlu “İslamiyette Kadın” Eseri Üzerine Notlar, II. Uluslararası Sosyal Bilimler Araştırmaları Kongresi, 19-21 Ekim 2017, Bakü, Azerbaycan, Bildiri Kitabı, Ankara 2017 (ss. 40-50).

[52] Duran, s. 104.

[53] Akalın, , s. 45

[54] Akalın, s. 49.

[55] Ebru Kayabaş, “Bir Yavuz Hukukçu”: Ahmet Ağaoglu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt: LXX, S. 1, s. 2012 (ss. 441- 452), s. 445.

[56] Bu ders notları 2012 yılında Osmanlıcan aktarılarak Ahmet Bey Ağaoğlu’nun faaliyetlerini içeren kapsamlı yazı ve yorumlarla birlikte yayınlanmıştır. Bkz: Ahmet Ağaoğlu ve Hukuk-i Esasiye Ders Notları (1926-1927) (Hazırlayan: Boğaç Erozan), Koç Üniversitesi Yayınları, 2012.

[57] Kayabaş, s. 449.

[58] Sakal, s. 32-33.

[59] Peyami Sefa’nın Ahmet Bey Ağaoğlu’nun karakteristik özelliklerini yansıta iki yazısı üzerine yapılan yorumlar için bkz: Ali Asker, Peyami Safa’nın Kaleminden Ahmet Bey Ağaoğlu Portresi, Əhməd bəy Ağaoğlunun anadan olmasının 150 illiyinə həsr edilmiş Beynəlxalq Simpoziumun Materialları Bakı, 2-3 oktyabr 2019 (ss.434-44)

Fütürizm Bildirgesi

0

Fütürizm Bildirgesi veya Fütürist Manifesto (İtalyanca:Manifesto del Futurismo veya Le Futurisme), İtalyan şair Filippo Tommaso Marinetti tarafından yazılarak 20 Şubat 1909’da yayımlanmıştır. Bildirgeye imza atan sanatçılar arasında: Umberto Boccioni, Carlo Carrà, Luigi Rossolo, Gino Severini, Romolo Romani, Antonio Sant’Elia ve Giacomo Balla bulunmaktadır.

Fütürizm Bildirgesi – Manifeste du futurisme
  1. Tehlike sevgisinin, enerji ve korkusuzluk alışkanlığının şarkısını söylemeye niyetliyiz.
  2. Cesaret, cüret ve başkaldırı bizim şiirimizin önemli öğeleri olacaktır.
  3. Şimdiye değin edebiyat dalgınca bir durağanlığı, şehveti ve uykuyu göklere çıkardı. Biz saldırgan hareketleri, ateşli bir uykusuzluğu, yarışçının adımlarını, ölümlü sıçrayışı, yumruğu ve tokadı göklere çıkarmaya niyetliyiz.
  4. Dünyanın muhteşemliğinin yeni bir güzellik tarafından daha da zenginleştirildiğini onaylıyoruz: hızın güzelliği. Patlayıcı nefesli bir yılan gibi kaportası büyük borularla süslenmiş bir yarış arabası –kükreyen bir araba Semadirek’in kanatlı Zaferi’ne kıyasla daha güzeldir.
  5. Ruhunun mızrağını dünyaya doğru yörünge halkası boyunca fırlatmış insanoğlunu yüceltmek istiyoruz.
  6. Şair kadim öğelerinin heyecan dolu arzularını artırmak için kendisini şevk, ihtişam ve cömertlikle harcamalıdır.
  7. Gayret gösterirken karşılaşılanın haricinde, güzellik yoktur. Saldırgan bir karakter olmadan gerçekleştirilen hiçbir iş başyapıt olamaz. Şiir bilinmeyen güçlere karşı, onları azaltacak ve insanın önünde diz çöktürecek sert bir saldırı olarak tasarlanmalıdır.
  8. Asırların son ucunda duruyoruz!… Yapmak istediğimiz İmkânsızın gizemli kapılarını yıkmakken neden geriye bakalım? Zaman ve Uzam dün öldü. Zaten mutlaklıkta yaşıyoruz, çünkü sonsuz, her yerde hazır ve nazır hızı yarattık.
  9. Savaşı yücelteceğiz-dünyanın tek hijyenini-militarizm, vatanseverlik, özgürlük getirenlerin yıkıcı hareketleri, ölmeye değer güzel fikirler ve kadınların hor görülmesi.
  10. Müzeleri, kütüphaneleri, her tür akademileri yıkacağız, ahlakçılıkla, feminizmle, her çeşit fırsatçı ya da faydacı ödleklikle savaşacağız.
  11. Çalışmayla, zevkle ve isyanla heyecanlanmış büyük kalabalıkların şarkılarını söyleyeceğiz; modern başkentler-deki devrimin çok renkli, çok sesli gelgitlerinin şarkılarını söyleyeceğiz; vahşi elektrikli bir ayla parıldayan cephaneliklerin ve tersanelerin titrek gece heyecanlarının şarkılarını söyleyeceğiz; dumanla süslenmiş yılanları yiyip yutan hırslı demiryolu istasyonlarının; dumanlarının çarpık çizgileriyle bulutlar yaratan fabrikaların; bıçakların pırıltısıyla güneşte ışıldayan, dev jimnastikçiler gibi nehirleri aşıveren köprülerin; ufkun kokusunu alan maceraperest buharlı gemilerin; koca tekerlekleri devasa çelik atlar gibi rayları arşınlayan geniş göğüslü demir başlıklarla zapt edilmiş lokomotiflerin ve pervaneleri rüzgârda bayraklar gibi salınan ve heyecan dolu bir kalabalıkmışçasına bağrışır gibi görünen uçakların sessiz uçuşlarının şarkılarını söyleyeceğiz.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ayşe Sarısu Pehlivan Kararı

0
HRB Ceiling

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ayşe Sarısu Pehlivan Kararı, Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri iken  21 Ocak 2017 tarihinde Evrensel Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajı nedeniyle, Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından başlatılan soruşturma sonucunda Pehlivan hakkında verilen disiplin cezasına ilişkin olarak 6 Haziran 2023 tarihinde açıklanmıştır.

Mahkeme, disiplin cezasına çarptırılan hâkim Ayşe Sarısu Pehlivan’ın ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetmiştir. Tazminat talebi bulunmaması nedeniyle Türkiye aleyhine tazminata hükmedilmemiştir. AİHM, bir yargıçlar sendikasının genel sekreteri olan Pehlvan’ın sivil toplumda bir aktör olarak rol üstlendiğini, kamuoyunu ilgilendiren konularda açıklama yapma hakkının ifade hürriyetinin bir parçası olduğunu tespit etmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ayşe Sarısu Pehlivan Kararı

 

İKİNCİ KISIM

SARISU PEHLİVAN / TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no. 63029/19)

KARAR

Madde 10 – İfade özgürlüğüYargıçlar ve Savcılar Kurulu tarafından, yargıyı etkileyen anayasa reformlarına ilişkin referandum hakkında ulusal bir gazetede yayınlanan röportajı nedeniyle bir yargıç ve Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri hakkında verilen disiplin cezası – İlgili kişinin bu reformlar hakkındaki görüşlerini ifade etme hakkı ve görevi, Yargı ve adalet sisteminin bağımsızlığı üzerinde etkisi olabilecek – Kamu yararını ilgilendiren ve yüksek düzeyde koruma gerektiren konularla ilgili bir tartışmaya ilişkin ifadeler – İki gün süreyle maaştan kesme cezası nispeten ılımlı, ancak ilgili kişi ve bir bütün olarak yargı üzerinde caydırıcı etki – Yeterli gerekçenin olmaması – Yargı yolunun bulunmaması.

STRASBOURG

6 Haziran 2023

Bu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar altında nihai olacaktır. Bu karar, deformasyona uğramış değişikliklere maruz kalabilir.

Sarısu Pehlivan v. Türkiye davasında,

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), aşağıdaki üyelerden oluşan bir daire halinde toplanmıştır:

Arnfinn Bårdsen, Başkan,

Egidijus Küris,

Pauliine Koskelo,

Saadet Yüksel,

Lorraine Schembri Orland,

Frédéric Krenc,

Diana Sârcu, jüri üyeleri,

ve Hasan Bakırcı, Yazı İşleri Müdürü,

Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme‘nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, söz konusu ülke vatandaşı Ayşe Sarısu Pehlivan (“başvuran”) tarafından 26 Kasım 2019 tarihinde yapılan başvuruyu (no. 63029/19) dikkate alarak,

Şikayetin Türk hükümetinin dikkatine sunulması kararını göz önünde bulundurarak,

(“Hükümet”),

Davalı Hükümet tarafından iletilen gözlemleri ve başvuran tarafından cevap olarak iletilenleri göz önünde bulundurarak,

Bölüm Başkanı’nın yazılı yargılamaya müdahil olma yetkisi verdiği İfade Özgürlüğü Derneği‘nden gelen yorumları dikkate alarak (Sözleşme’nin 36 § 2 maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44 § 2 maddesi),

Dairelerinde 16 Mayıs 2023 tarihinde müzakere ettikten sonra, aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı tebliğ eder:

GİRİŞ BÖLÜMÜ

1.Şikâyet, ulusal düzeyde yayın yapan bir gazetede başvuranla yapılan bir röportajın ardından, Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından, bir yargıç ve söz konusu tarihte Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri olan başvurana verilen disiplin cezasına ilişkindir. Başvuru sahibi, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğinden şikâyetçidir.

OLGULAR

2.Başvuran 1967 doğumludur ve İzmir’de ikamet etmektedir. Kendisi avukat M. Meşeli tarafından temsil edilmiştir.

3.Hükümet, temsilcisi Türkiye Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.

I. DAVANIN BAĞLAMI

4.Söz konusu tarihte, başvuran, İzmir iline bağlı Karşıyaka’da hâkim olarak görev yapmaktaydı. Kendisi aynı zamanda Yargıçlar Sendikası’nın Genel Sekreteriydi. Tüzüğüne göre, 16 Kasım 2016 tarihinde kurulan bu sendika, hukukun üstünlüğünü, gelişimini ve sürekliliğini teşvik etmeyi ve yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını korumayı amaç edinmiştir.

5.21 Ocak 2017 tarihinde, Anayasa’da değişiklik yapan 6771 sayılı Kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Kanun, esas olarak Cumhurbaşkanının yetkilerinin yeniden düzenlenmesi ve genişletilmesi ile Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişi sağlamış ve diğer hususların yanı sıra, askeri mahkemelerin kaldırılmasını ve Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; “HSYK”) menşelerinin ve seçilme usullerinin değiştirilmesini öngörerek yargı teşkilatında önemli değişiklikler yapmıştır. Bu kanun, 16 Nisan 2017 tarihinde ülke genelinde yapılan referandum sonucunda kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir.

II.BAŞVURAN TARAFINDAN YEREL GAZETEYE YAPILAN RÖPORTAJ

6.20 Şubat 2017 tarihinde, ulusal Evrensel gazetesi tarafından davacı ile yapılan bir röportaj gazetenin basılı nüshalarında ve internet sitesinde yayınlanmış ve dağıtılmıştır. Söz konusu basın makalesinin davayla ilgili bölümleri aşağıdaki gibidir:

“Ülke tarihinin en önemli referandumuna doğru ilerlerken, [önerilen] Anayasa değişikliklerine [yöneltilen] temel eleştirilerden biri, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan kuvvetler ayrılığının [ortadan kaldırılması] ile ilgilidir.

Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri, Karşıyaka hakimi Ayşe Sarısu Pehlivan ile yargı [erkinin] örgütlenmesinin durumu ve anayasa değişiklikleri ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda (HSYK) yapılan değişikliklerin yargı sistemi açısından sonuçları hakkında görüştük.

Anayasa değişiklikleri HSYK’nın yapısını da değiştirmektedir. Ne tür değişikliklerden bahsediyoruz ve bunların yargı sistemi üzerinde ne gibi etkileri olacaktır? Mevcut sistemde HSYK yirmi iki üyeden oluşmaktadır. Cumhurbaşkanı bunlardan dördünü adli ve idari hakimler arasından değil, üniversite hukukçuları ve avukatlar arasından atamaktadır. Üç asil üye Yargıtay, iki üye Danıştay ve bir üye de Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu tarafından seçilmektedir. On asil üye ise adliyelerde kurulan sandık sistemi aracılığıyla hakim ve savcılar tarafından seçilmektedir.

Anayasa değişiklikleri, Yargıtay, Danıştay, Türkiye Adalet Akademisi ve diğer adli ve idari kurumların HSYK’ya “kendi temsilcilerini” seçme hakkını ortadan kaldırmaktadır. (…) Bundan böyle yargının başı olan HSYK’da sadece Cumhurbaşkanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen üyeler yer alacaktır.

Başkanlığın Adalet Bakanı’na [re’sen] verilmesi korunacak ve Adalet Bakanı’nın sekreter yardımcısı “doğal üye” olarak görev yapacaktır. Kurulun diğer on bir üyesi aday gösterme yoluyla atanacaktır. Dört üye Cumhurbaşkanı tarafından atanacaktır. Cumhurbaşkanı üç üyeyi adli yargı hakim ve savcıları arasından, bir üyeyi de idari yargı hakim ve savcıları arasından seçecektir. Yedi üye Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilir. Bu yedi üyenin üçü Yargıtay’dan, biri Danıştay’dan, üçü de üniversite öğretim üyeleri ve avukatlar arasından seçilecektir. Parlamento tarafından seçilecek kişiler, aslında Cumhurbaşkanı tarafından [parlamentoda bulunan] siyasi partisinin üyelerine [gösterilecek] kişiler olacaktır.

YARGI YETKİSİNİN YÜRÜTMEYE DEVREDİLMESİ

Buna ek olarak, HSYK, biri atamalardan ve yargı yetkisinden olmak üzere üç oda aracılığıyla faaliyet göstermektedir. Başka bir deyişle, hangi hakimin hangi şehirde çalışacağını ve kimin hangi davalara bakacağını belirlemektedir. Diğer iki odadan biri hakim ve savcıların soruşturulmasından sorumluyken, diğeri terfilerden sorumludur. Kariyerimize belli bir dereceden başlayarak her iki yılda bir değerlendirmeye tabi tutuluyoruz. Bu süre zarfında karara bağladığımız davalar, müfettiş raporları, bu iki yıl içinde Yargıtay tarafından onaylanan dava sayısı ve not sistemi kaldırılmadan önce aldığımız notlar incelenerek terfimize karar veriliyor. Tüm bu [unsurlar] HSYK tarafından takdir edilmektedir.

Her ne kadar [bazıları] bugün özel yetkili mahkemeler olmadığını söylese de, mevcut haliyle ceza mahkemeleri aslında özel yetkili mahkemelerdir. Buralarda çalışan insanlar çok önemli işlevleri yerine getirmektedir. Bu mahkemeler HSYK tarafından biçimlendirilecektir. Davanın nerede görüleceğini [önceden] bilmiyor olsaydınız, bunun önemli olmadığını söylerdiniz, ancak [şu anda] belirli dava türlerinin belirli mahkemelerde görülmesine ilişkin bir düzenleme mevcuttur. Dolayısıyla, bu mahkemelere [atanan] kişiler, bu kurallar göz önünde bulundurularak, siyasi iktidara karşı gelmeyecek hakimler arasından [seçilecektir].

Değişiklik ayrıca HSYK’nın ismindeki “yüksek” kelimesini de kaldırmaktadır. HSYK’nın adı Hakimler ve Savcılar Kurulu (“HSK”) oluyor. Bu büyük bir değişiklik gibi görünmese de, [meydana gelen] dönüşümü yansıtıyor ve psikolojik bir etkisi söz konusudur. Yargı artık “tepede” değil, yürütmenin altında [yer almaktadır]. Başka bir deyişle, “yürütmenin güdümünde çalışacak bir kurul” konumuna getirilmiştir. Bu da yargı için bağımsızlık anlamına gelmemektedir.

” BİZLERE KÖTÜ BİR MİRAS BIRAKILDI”.

Bu sürecin bu noktaya gelmesinde yargı mensuplarının sorumluluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sorun gerçekten bizde yatıyor. Biz hakimler olarak sağlam bir duruş sergileyebilseydik, eğilip bükülmeseydik bunların hiçbiri olmazdı (…). Bize her zaman ‘batan’ [iktidarın hizmetinde] işlevi yüklendi, bu [rol] bize dayatıldı. En güçlü olanın yanında yer aldık. Kendimizi ortaya [koyamadık]. Bize kötü bir miras bırakıldı. Biz bu mirası reddeden küçük bir grubuz. Nefes almamıza da izin verilmiyor.

Birçok meslektaşımız yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını şu şekilde algılıyor: “Kimse bana şu davada şunu yap ya da şu kararı ver diyemez. Bu yargı bağımsızlığı değildir. [Bağımsızlık sizin atanmanıza, yetkilendirilmenize, maaşınıza, birlikte çalıştığınız personele, bütçenize kimin karar verdiğinden kaynaklanır. [Bizim] bütçemiz yok, her şey [yukarıdan geliyor].

YARGIÇLAR DEVLET MEMURU DEĞİLDİR

Yargıda Birlik Derneği üyeleri şunları söyledi: “Seçimlerde bizimle hareket edin, cemaat’i [Türk makamları tarafından “FETÖ/PDY” (“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) olarak tanımlanan bir örgüt olan Gülen kardeşliği için kullanılan terimlerden biri] birlikte yenelim”. Biz beyan ettik: “Ne cemaat ne de cemaatçilik”. Yürütmenin [halkı] nasıl kullandığını, hâkim ve savcıların elinden neleri aldığını da görüyoruz, bu yıllar içinde oldu. Biz ikisinin de tarafını tutmuyoruz.” Cevap verdiler: “[Ne olacak], Adalet Bakanlığı hakim ve savcılara [ofis eşyaları] veriyor”. Bu cümle ile Adalet Bakanlığı ile Yargıda Birlik Derneği’nin birlikte olduğunu ima ettiler.

Devlet bunları yapmakla yükümlüdür, bu şekilde organize edilmiştir. Biz onunla işbirliği yapmak zorunda değiliz, ama o yapıyor.

Bir de meslektaşlarımızın çoğunun kendilerini devlet memuru olarak görmeleri, millet adına karar verdiklerinin farkında bile olmamaları var. Siyasi iktidarlar bunu kendi lehlerine kullandılar. Üç bin sekiz yüz kişi [sadece devlet memuru olarak] görevden alındı ve yerlerine barodan gelenler hakim, savcı vb. niteliklere sahip değildi. [Siyasi iktidar] bunları dikkate almıyor, ‘ben bunları görevden aldım, yerlerine yenilerini getirdim, bu kadar’ diyor.

HUKUK KONUŞANLAR BİRLEŞMELİ

Tüm bunlar toplumu nasıl etkileyecek? Bir ülke adaletsiz yönetilebilir mi?

Anayasa değişiklikleri tek adam rejimi, otoriter bir rejim getiriyor. Bunun mevcut cumhurbaşkanıyla bir ilgisi yok, [kim olursa olsun] bu çok tehlikeli. Ne olacağını tahmin edemezsiniz, çünkü değişiklikler herhangi bir kontrol mekanizması öngörmüyor. Hatta Cumhurbaşkanı’nın bir yasanın nasıl uygulanacağına karar verebileceği söyleniyor. Böyle bir şey mümkün mü? Bir partinin üyesi olan bir Cumhurbaşkanı olacak ve belki de o partiden bir ilçe başkanı bile hakim ve savcılar üzerinde etkili olmaya başlayacak. Şimdiye kadar karşılaşılan sorunlar gelecekte nelerle [karşılaşabileceğimizi] gösteriyor.

ANAYASA TOPLUMSAL MUTABAKAT OLMAKTAN ÇIKTI

Anayasa çerçeveyi çizer, bireylerin inisiyatifine bırakmaz; işlevsel denetim mekanizmaları kurar ve [devlet örgütlenmesini] bu temel üzerine inşa eder. Anayasa toplumsal bir mutabakatın ürünüdür. Anayasa’nın [önerilen değişikliklerle] yeniden düzenlenme biçimi nedeniyle böyle olmaktan çıkacağını görüyoruz. Örneğin, kimin ya da hangi [üniversite] hocasının hazırladığını bilmiyoruz. Tamamen bir siyasi parti ve onu destekleyen başka bir parti tarafından düşünülmüş bir anayasadan bahsediyoruz. Sonra da bunu anayasa olarak tüm ülkede uygulayacağınızı söylüyorsunuz. Halkın iradesini de felç ediyorsunuz. İçeriğinin doğru dürüst anlatılmasını istemiyorsunuz ve “hayır” diyenlerin FETÖ’cü, PKK’lı (Kürdistan İşçi Partisi, yasadışı silahlı örgüt) olduğunu iddia ederek insanları sürekli korkutuyorsunuz. İnsanların neye oy verdiklerini bilmeleri ve kendi geleceklerini belirlemeleri en doğal haklarıdır. Şu anda HDP’li (Halkların Demokratik Partisi, Kürt yanlısı sol bir siyasi parti) milletvekilleri [hapiste], gazeteciler [hapiste]. İnsanların yazmasını engelliyorsunuz, konuşmasını engelliyorsunuz, sonra da anayasa değişikliği yaptık diyorsunuz, bu mümkün değil ve bu böyle devam edemez. “Evet” tarafı kazansa bile bu iş yürümez.

Hayır oyu veren toplumun diğer kesimine ne olacak, [onlar] buraya ait olmadıklarını nasıl hissetmeyecekler?

[Bu şekilde devam edemeyiz. Böyle bir toplum, böyle bir ülke ya çökecek ve tarihten silinecek ya da kendini silkeleyip yeniden yükselecek. O yüzden gerçekten hukuka inanan insanların bir araya gelmesi gerekiyor. Yargı içinde böyle insanlar var ama çok dağınık ve sessizler. Önemli olan, aynı şekilde hisseden bu insanları bir araya getirebilecek bir şeye sahip olmak. Biz de bunun için buradayız. Tek bir sesle [konuşalım], mücadele edelim, birbirimizle dayanışma içinde olalım. Çünkü gidecek başka yerimiz yok.

Referandum sürecinde sendika olarak neler yapacaksınız?

Sendika olarak, anayasa değişikliklerinin otoriter bir rejime yol açacağına ve yönetimi tek adama emanet edeceğine inandığımız için referandumda “hayır” oyu kullandık. Bu görüşümüzü elimizden geldiğince her yerde dile getiriyoruz. Arkadaşlarımız bunu TV programlarında ve [yayınladıkları] makalelerde açıklıyorlar. Ses olmaya, konuşmaya, tartışmaya devam edeceğiz. Hukuk, haksızlığa uğrayan herkesin sığınabileceği bir limandır; bu limanı kaybetmemeliyiz, yoksa fırtınalarda boğuluruz. Arkadaşlarımızı örgütlenmeye davet ediyoruz. Örgütlü mücadele her zaman güç verir.

ADALET SİSTEMİNDE ÖRGÜTLENME

Bildiğimiz kadarıyla Türkiye’de yargıç ve savcıların örgütlenmesi 2006 yılında YARSAV (Yargıçlar Birliği) ile başladı. Siz nasıl örgütlendiniz?

YARSAV kurulduğunda ben Ankara Ticaret Mahkemesi’nde çalışıyordum. Ö.F.E.’nin öncülüğünde Yargıtay’daki savcı ve tetkik hâkimi arkadaşlarla başlayan bir süreçti – bütün bu arkadaşlar daha sonra HSYK tarafından [2010’daki oluşumunda] başka yerlere [transfer edildi] – bir kurucular kurulu oluşturuldu, ana sözleşme hazırlandı ve imzaya açıldı. Kendi kendime “yargıda hak [talebi] olacak, mesleğimizin geleceğini biz belirleyeceğiz, siyasi iktidara karşı haklarımızı koruyacağız, en azından ortak bir sesimiz olacak, bunu duyuracağız” diyerek büyük bir heyecanla imzaladım. YARSAV beş yüz bir kurucu üye ile kuruldu. Hemen ardından genel kurul yapıldı ve ben de yönetim organlarına yedek üye olarak katıldım. Neler yapmalıyız, nelere öncelik vermeliyiz, hangi düzenlemelere itiraz etmeliyiz, hâkim ve savcı alım usullerinde düzeltilmesini istediğimiz hataları nasıl ele almalıyız gibi konuları tartıştık ve çok sayıda hukuki girişimde bulunduk.

Hâkim ve savcı alımına ilişkin sözlü sınav kayıt altına alınmamıştı ve büyük ölçüde [kayırmacılığa] yol açıyordu. Bir itiraz durumunda delil olarak kullanılmak üzere sözlü sınavın kayıt altına alınması ve [komisyonda] sadece Adalet Bakanlığı mensuplarının değil, psikolog, sosyolog, iletişim uzmanı gibi deneyimli uzmanların da bulunmasının sağlanması için girişimlerde bulunduk – çünkü bir hakimin kendini ifade edebilmesi, muhatabına ne söylemek istediğini aktarabilmesi, beden dilini okuyabilmesi vb. önemlidir. Kayıt talebimizi “bunu özel hayatın ihlali olarak değerlendiriyoruz” diyerek reddettiler. Elbette bunun konuyla bir ilgisi yoktu. Sadece komisyonun yapısını genişleterek Temyiz Mahkemesi’nden birkaç kişiyi dahil ettiler.

Yurtdışındaki yargı örgütleriyle işbirliği yaparak [yargı organının] dış dünyaya açılmasını sağladık. Kendimize başka ülkelerdeki hakimler hakkında, bizden ne kadar farklı oldukları, çalışma koşulları hakkında hiç soru sormamıştık. Elimizden geldiğince bu hâkim ve savcılarla konuştuk. Ergenekon-Balyoz davaları sırasında İtalya’daki “Temiz Eller” operasyonunu yürüten savcıyı bir panelde konuşması ve deneyimlerini bizimle paylaşması için davet ettik.

Biz bu inisiyatifleri geliştirirken siyasi otoriteler şu açıklamayı yaptılar:

“YARSAV [Yargıçlar ve Savcılar Birliği] YARSAP [Yargıçlar ve Savcılar Partisi] oldu, [öyle ki] bir siyasi parti kurdular”. M.A.Ş. o zaman Adalet Bakanıydı. İnsanlar doğru şeyi söylüyordu ve siyasi otoriteler bundan hoşlanmıyordu. Halkın gözünde [bizi] itibarsızlaştırmak için şöyle açıklamalar yaptılar: “cübbelerini bırakıp siyasete girsinler” gibi açıklamalar yaptılar.

Sendika içindeki] seçimler 2009 yılında gerçekleşti. Kurucu başkan [Ö.F.E.’nin] görevi devralması engellendi. Buna pek çok faktör [katkıda bulundu]. Herkes şaşırdı. Ona şöyle diyor: “birçok cemaat üyesi YARSAV’a katıldığı için [Ö.F.E.’nin] seçilmesi engellendi”. E.Ü.T. [seçimlerin yapıldığı] genel kurulda seçildi. Ardından 2010 referandumu gerçekleşti. Dernek de 2010 yılında, belki de güven tazelemek ve HSYK seçimlerinin başarısızlığını aşmak için olağanüstü genel kurul yaptı.

Kendi kendimize dedik ki, Ö.F.E’nin adaylığının seçimde başarısız olmasını cemaat üyelerinin girmesiyle açıklayan yorumların [esasını] değerlendirelim. “YARSAV hepimizin” hareketini başlattık ama genel kurulda üyeleri ikna edemedik. Bu nedenle liderliği E.Ü.T.’ye devrettik.

Sendikalaşma süreci nasıldı?

Dernek rüştünü ispat ettikten ve büyüdükten sonra yurtdışındaki derneklere üye oldu.

Artık sıra sendikada dedik kendi kendimize. 2011 yılında YARGI-SEN adı altında tüzüğümüzü hazırladık ve Ankara Valiliği’ne bir dosya sunduk. Vali yardımcısı başvuruyu kabul etmekte tereddüt etti ama sonunda kabul edildi.

Çok kısa bir süre sonra Ankara Valiliği “hakim ve savcılar sendika kuramaz” diyerek fesih prosedürünü başlattı. Bize şöyle söylendi: “[büro çalışanlarının] [sendika] şubesinde örgütlenebilirsiniz”. Genel kurul çağrısı yaptık ve [kurul] hâkim ve savcılar olarak örgütlenmemize ve tüzüğün değiştirilmemesine karar verdi. Mahkeme “ihtara uymadınız” diyerek sendikayı feshetti. Dava temyize gitti ve [bu yargı alanında] iki yaklaşım arasında tartışma yaşandı, bunlardan biri [sendikanın] [hiçbir koşulda] kurulamayacağını, diğeri ise kurulabileceğini düşünüyordu, ancak nihayetinde Yargıtay, bazı eksikliklerden bahsettikten sonra fesih kararını onayladı.

Bunun üzerine davayı [Uluslararası Çalışma Örgütü‘ne], ardından da [Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne] götürdük. [Prosedür] orada devam ediyor.

Buna ek olarak, mahkemenin kararında ilk yapının feshini haklı göstermek için öne sürdüğü hususları tüzüğün hazırlanmasında dikkate alarak 2012 yılında Yargıçlar Sendikası’nı kurduk. İkinci sendikamıza karşı yine fesih talebinde bulundular, ancak bu kez mahkeme reddetti ve Yargıtay da [bu kararı] onayladı.

Dört yıldır bir sendikamız var. Ancak YARSAV’ın kurucuları dağıldığı ve YARSAV dağıtıldığı için meslektaşlar katılmaya cesaret edemiyor. Önemli olmadığını düşünüyoruz, biz varız ve üyeliğimiz, örgütümüz gibi, kesinlikle büyümeye devam edecek. Yargı alanındaki sendikaların uluslararası örgütü olan MEDEL’e [Magistrats europeens pour la democratie et les libertes] gözlemci olarak katılmak için başvuruda bulunduk, önümüzdeki Nisan ayında yapılacak toplantıda başvurumuz değerlendirilecek. Yargıçlar birçok ülkede sendikalar, dernekler ve uluslararası bir örgüt (…) ile örgütlüdür.

Bir sendikal örgüt, ücret taleplerini ve sosyal hakları dile getirir ve işverenle pazarlık yapar. Sendikanızı kurarken aklınızda ne vardı?

Biz (…) yasa ve yönetmeliklerin (…) hepimizin günlük hayatını nasıl etkilediğini gözlemliyoruz. En azından siyasi partileri [fikirlerimizle] besleyeceğimize, onlara görüşlerimizi bildireceğimize ve [ortaya çıkan sorulara] karşı tavır alacağımıza [karar verdik]. Bunun dışında, dediğimiz gibi, üyelerimizin özlük hakları, çalışma koşulları ve mesleki gelişimleri üzerinde elbette çalışacağız.

Maaş artışları konusunda Yargıçlar Sendikası kapatılmadan önce bir çalışma yapmış ve bir dilekçe taslağı hazırlamıştı. Sendika adına dava açtık ancak Danıştay, sendikanın belirli kararlarda [üyelerini] temsil edemeyeceğini söyleyerek davayı reddetti.

ÇALIŞMA KOŞULLARIMIZLA ILGILI BIR ÇALIŞMA YÜRÜTTÜK

YARSAV tarafından yürütülen ve bir yargıcın kaç davaya bakması gerektiği sorusu üzerine çalışma koşullarına ilişkin bir çalışma [da] vardı. Çok iyi bir çalışmaydı. Bunu Tıp Konseyi ile işbirliği içinde yaptık. Dosyalardaki bu sararmış kağıtlar toz ve mikrop taşıyor. Ayrıca tortikolis, kötü oturma pozisyonu, disk hernisi, taşikardi, göz ve cilt rahatsızlıkları gibi meslek hastalıklarımız da var.

Ama siyasi iktidarlar bizi hep bir siyasi kalıba sokmaya çalıştıkları için bu çalışmalar hep geri plana itildi, kimsenin ruhu bile duymadı.

Ancak [üzerinde çalıştığımız] asıl konu elbette hukuktur ve sendikamızı kurmamızın amacı haklarımızı savunmaktır. Günlük hayatımızı etkileyen konularda görüşlerimizi ifade etmemiz [siyasi iktidar içinde bu konular hakkında tartışma yaratılmasına yardımcı oluyor]. İlgili yasama çalışmaları [devam ederken], bir dosya hazırlar ve siyasi partilere gönderirdik, ancak hepsi [bu yaklaşımı] desteklemiyordu, CHP (Cumhuriyet Halk Partisi, ana muhalefet partisi) destekliyordu ve bizi CHP’nin karşı kanadı olarak adlandırmaya [başladılar]. Ö.F.E.] son yasama çalışmaları sırasında meclis tartışmalarına katılmak isteyince bir MHP (Milliyetçi Hareket Partisi) milletvekili tarafından dışarı kovuldu. Sizi dinlemiyorlar bile ve sonra sizi başka bir siyasi partiyle ilişkilendirmeye çalışıyorlar.

Biz de başka bir görev üstlendik. Yargıtay kararları UYAP’ta (Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi) yayınlanmıyordu, çünkü Yargıtay üyeleri bu kararlarla ilgili kitap yazıp para kazanıyorlardı. Biz Yargıtay kararlarının UYAP üzerinden erişilebilir olması gerektiği fikrini savunduk. Çünkü bir yargıcın kendisini ilgilendiren bir konuda bir üst mahkemenin nasıl yaklaştığını, neye önem verdiğini, neyi bozduğunu, neyi onayladığını bilmesi en doğal hakkıdır. Biz bir dava açtık, Yargıtay savunmada gözlemlerde bulundu ya da [belki] bulunmadı, tam hatırlamıyorum, sonra davayı kazanacağımızı anladılar ve UYAP üzerinden [kararlara erişimi] açtılar. Bunu YARSAV’a karşı bir davayı kaybetmemek için yaptılar.”

III.BAŞVURU SAHİBİ HAKKINDA BAŞLATILAN DİSİPLİN İŞLEMLERİ

7.21 Şubat 2017 tarihinde, HSYK Üçüncü Dairesi, yukarıda bahsi geçen mülakatla ilgili olarak alınan bir ihbar mektubunu dikkate alarak, incelenmek üzere bir müfettişe gönderilmesine karar vermiştir.

8.20 Haziran 2017 tarihinde, müfettişin incelemesinin ardından yaptığı öneriye uygun olarak, HSYK Birinci Dairesi (Anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesinin ardından verilen yeni adıyla), söz konusu olayların soruşturulmasını gerektirdiğini düşünerek başvuran hakkında soruşturma izni vermiştir.

9.28 Mayıs 2018 tarihinde, HSK İkinci Dairesi’nin talebi üzerine, başvuran savunmasını sunmuştur. Bu savunmada, ihtilaflı röportajda yayınlanan açıklamaları Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri sıfatıyla ve herhangi bir önyargı olmaksızın yaptığını ve bu açıklamaların, anayasa değişikliklerine ilişkin tartışmaların arka planında, kamu yararına ulusal hukukun gelişimine yapılan bir katkının parçası olduğunu ileri sürmüştür.

10. HSK İkinci Dairesi, 20 Eylül 2018 tarihinde, başvuranın söz konusu mülakatta yer alan bazı ifadeleri kullanırken hem görevdeyken hem de görev dışında resmi konumunun gerektirdiği itibar ve güven duygusunu zedeleyecek davranışlarda bulunduğu gerekçesiyle, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 65 § 2 a) maddesi uyarınca önce kınama cezası vermiştir. Ardından, 2802 sayılı Kanun’un 70. maddesini uygulayarak ve başvuranın yaptığı işleri, olumlu sicilini ve terfilerini göz önünde bulundurarak, verilen cezayı hafifletmeye karar vermiş ve başvurana iki günlük maaş kesintisi (yani ilgili tarihte yaklaşık 190 Euro’ya (EUR) karşılık gelen 1.218 Türk Lirası (TRY)) uygulamıştır.

Bu kararın gerekçeleri aşağıdaki gibidir:

“Mevcut davada, davalı [günlük bir gazetede yayınlanan] bir röportajda yargıya ilişkin sorunlar ve anayasa değişikliklerinin yol açabileceği olumsuz [sonuçlar] hakkındaki görüşlerini belirtirken, yargı kurumunun toplum nezdinde sahip olduğu saygınlığı zedeleyecek ve [söz konusu kurumun] mevcut ve geçmiş uygulamalarının [kurumu] bir bütün olarak işlemez ve güvenilmez hale getirdiği fikrini uyandıracak ifadeler kullanmıştır. Söz konusu kurumun] mevcut ve geçmişteki uygulamalarının [kurumu] bir bütün olarak işlemez ve güvenilmez hale getirdiğini; anayasa değişikliklerine ilişkin görüşlerini ifade ederken, söz konusu değişikliklere ilişkin referandum sürecinin yarattığı toplumsal atmosfer [göz önüne alındığında] siyasi olarak tarafgir olduğu izlenimi veren ifadelerde bulunduğunu ve bu haliyle makalenin içeriğinin bir bütün olarak bir yargı mensubunun ifade özgürlüğünü kullanırken göstermesi gereken sağduyu ve ihtiyata uygun olmadığı sonucuna varılması gerektiğini belirtmiştir. “

11.20 Kasım 2018 tarihinde başvuran, özellikle yargı mensuplarının sahip olduğu örgütlenme ve ifade özgürlüğüne dayanarak, 20 Eylül 2018 tarihli kararın gözden geçirilmesi için HSK İkinci Dairesi’ne başvurmuştur.

12.HSK İkinci Dairesi, 3 Ocak 2019 tarihinde, itiraz edilen kararın ilgili olduğuna hükmederek başvuranın talebini reddetmiştir.

13.HSK Genel Kurulu, 2 Mayıs 2019 tarihinde, başvuranın 3 Ocak 2019 tarihli karara yaptığı itirazı reddetmiş ve hem kararın hem de dayandığı gerekçelerin usul ve yasaya uygun olduğunu belirtmiştir.

KONUYLA İLGİLİ ULUSAL VE ULUSLARARASI YASAL ÇERÇEVE

1. KONUYLA İLGİLİ YEREL MEVZUAT VE UYGULAMA

14.2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 65. ve 70. maddeleri bu davadaki ilgili bölümlerinde aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir:

“Madde 65: Suçun yaptırımı

“Suçlama: Belirli bir davranışın yanlış kabul edildiğine dair yazılı bildirim.

Kınama yaptırımı aşağıdaki hallerde uygulanır:

a) Görev kapsamında olsun veya olmasın, resmi görevin gerektirdiği itibar ve güven duygusunu sarsacak nitelikte davranışlarda bulunulması,

(…)

Madde 70 – Daha hafif veya daha ağır bir disiplin cezasının uygulanması

(…) Bir kişi ilk kez bir disiplin suçu işlediğinde ve geçmiş hizmeti sırasında olumlu çalışmalar yapmışsa, tercihli veya ayrıcalıklı terfiye layık görülmüşse ve iyi veya çok iyi bir sicili varsa, görevden alınmayı gerektiren durumlar dışında, daha hafif bir yaptırım uygulanabilir.”

15. İlgili ulusal mevzuat ve uygulamaya ilişkin olarak, aşağıdaki Eminağaoğlu/Türkiye (no. 76521/12, §§ 36-43, AİHM 2021) ve Kozan/Türkiye (no. 16695/19, §§ 22-28, AİHM 2022) kararlarına bakınız.

II.  VENEDİK KOMİSYONU’NUN 2017 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİNE İLİŞKİN GÖRÜŞÜ

16.Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (“Venedik Komisyonu”), 10 ve 11 Mart 2017 tarihlerinde düzenlenen 110. Genel Kurul toplantısında, 21 Ocak 2017 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen ve 16 Nisan 2017 tarihinde ulusal referanduma sunulan Anayasa değişikliklerine ilişkin bir görüş (CDL-AD(2017)005) yayınlamıştır:

” 124. Her devlet kendi siyasi sistemini seçme hakkına sahiptir: Başkanlık, Parlamenter ya da Karma. Ancak bu hak koşulsuz değildir. Kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkelerine saygı göstermelidir; bu da seçilen sistemin yeterli denge ve denetleme mekanizmalarını içermesi gerektiği anlamına gelir. Dolayısıyla anayasa karmaşık bir denge ve denetleme sistemi oluşturur; diğer ülkelerin anayasalarında zaten mevcut olanlar da dahil olmak üzere tüm hükümleri bu nedenle genel güç dengesine katkıları ışığında değerlendirilmelidir.

125. Türkiye’nin 21 Ocak 2017 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen ve 16 Nisan 2017 tarihinde halkoylamasına sunulan Anayasa değişikliğinde yaptığı gibi, bir ülkenin başkanlık sistemini tercih etmesi halinde, başkanlık sistemi doğası gereği otoriter bir sürüklenme riski taşıdığından, azami dikkat gösterilmesi gerekmektedir. Böyle bir sistemde yürütme ve yasama kendi güçlerini ve meşruiyetlerini belirli aralıklarla yapılan seçimler yoluyla halktan alırlar. Bu iki güç birbirinden kesin olarak ayrı olduğu için aralarında çatışma olması kaçınılmazdır ve yönetim bu durumda hakemlikten ibarettir. Dolayısıyla güçlerin etkin bir şekilde ayrılması, her birinin farklı siyasi yaklaşımlara ve önceliklere açık kapı bırakacak şekilde oluşturulmasını gerektirir.

126.Önerilen değişiklik, Türk yetkililerin “Türk usulü” başkanlık sistemi olarak tanımladıkları, ancak artık Türkiye’nin uzun parlamenter geleneğini hiç yansıtmayan ve ülkenin anayasal tarihinde tam bir kopuşu temsil eden bir sistemi getirmeyi amaçlamaktadır. Demokratik başkanlık rejimlerini karakterize eden kuvvetler ayrılığı mantığını takip etmemektedir. Yürütme ve yasama arasındaki anlaşmazlıkları önlemek için Cumhurbaşkanlığı ve yasama seçimleri sistematik olarak aynı gün yapılacak, bu durumda biçimsel ayrılık uygulamada aldatıcı olabilecek ve yasama organı -ikisinden daha zayıf olanı- marjinalleşme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Cumhurbaşkanı sadece beş yılda bir yapılan seçimlerde ulusa karşı sorumlu olacaktır.

127.Önerilen rejimin aşağıdaki özellikleri kuvvetler ayrılığı açısından özellikle endişe verici görünmektedir.

– Yeni Başkan yürütme yetkisini tek başına kullanacak ve herhangi bir denetim olmaksızın, bir meslektaşlar hükümeti oluşturmayacak olan bakanları atayabilecek ve görevden alabilecek, ayrıca Devletin üst düzey temsilcilerini tek başına belirleyeceği kriterlere göre atayabilecek ve görevden alabilecektir.

– Başkanlık makamının boşalması ya da Başkan’ın geçici olarak görevde bulunmaması halinde, herhangi bir demokratik meşruiyet ya da Parlamento onayı olmaksızın, başkanlık görevlerini yerine getirmek üzere bir ya da daha fazla başkan yardımcısı seçebilir.

– Başkan, başkan yardımcıları ve bakanlar ancak çok zayıf bir parlamenter denetim aracı olan gensoru usulü ile sorumlu tutulabiliyordu.

– Başkan, yasama organını etkileyebileceği bir kanal olan siyasi partisinin üyesi, hatta lideri olabilir.

– Başkanlık ve yasama seçimlerinin eşzamanlı olması gerekecektir.

– Başkan herhangi bir nedenle Parlamentoyu feshedebilir ki bu demokratik bir başkanlık sistemiyle temelde bağdaşmaz ve bu otomatik olarak erken başkanlık seçimlerini tetikler – siyasal sorunları çözmenin ilkel bir yoludur.

– Cumhurbaşkanı, ikinci dönemi sırasında Meclis’in erken seçim kararı alması halinde üçüncü dönem seçeneğine sahip olacaktır ki bu da Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yer alan iki dönem sınırlamasına ve Avrupa’daki en iyi uygulamalara uygun olmayan bir istisnadır.

– Ayrıca, Anayasa Mahkemesi’nin denetleyebileceği bir kanuna ihtiyaç duymaksızın Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinden geniş ölçüde faydalanabilecektir. Prensipte kanun, cumhurbaşkanlığı kararnamesine göre öncelikli olacaktır, ancak revizyon uygulamada bu önceliği etkili bir şekilde garanti altına alacak herhangi bir mekanizma öngörmemektedir.

– Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal ilan edebilecek ve bu süre zarfında herhangi bir kısıtlama olmaksızın Cumhurbaşkanlığı kararnameleri çıkarabilecektir.

128.Başkanlık sisteminde, güçlü ve bağımsız bir yargının yürütme ve yasama arasındaki anlaşmazlıkları çözebilmesi esastır. Ancak, önerilen değişiklik Türk yargısını güçlendirmek yerine zayıflatmaktadır. Mevcut yapısı uluslararası standartların çoğunu karşılayan Hakimler ve Savcılar Kurulu’nda derhal geçerli olmak üzere reform yapılacaktır: on üç üyesinden altısı artık siyasi tarafsızlıkla bağlı olmayacak olan Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, yedi üye ise üzerinde Cumhurbaşkanı’nın etkisi olacak ve seçimlerin eşzamanlı olması nedeniyle büyük olasılıkla Cumhurbaşkanı ile aynı siyasi güçleri temsil edecek olan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilecektir. Artık Konsey’in hiçbir üyesi kendi meslektaşları tarafından seçilmeyecektir. Kurul’un hakim ve savcıların atanması, terfisi, nakli, disiplin cezaları ve görevden alınmalarına ilişkin önemli işlevleri göz önüne alındığında, Cumhurbaşkanı böylece adaletin işleyişini kontrol edecektir. Hakimler ve Savcılar Kurulu üzerindeki bu kontrol dolaylı olarak Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesini daha iyi kontrol etmesini de sağlayacaktır.

129.Değişiklik, yürütmenin yargı ve savcılar üzerindeki kontrolünü artıracaktır ki bu da yargı bağımsızlığının zaten uzun süredir endişe yarattığı Türkiye’de daha da sorunlu olacaktır. Bu değişiklik, yürütme üzerinde zaten zayıf olan yargı denetimi sistemini daha da zayıflatacaktır.

130.Venedik Komisyonu, Türk Anayasası’nda önerilen değişikliğin, otoriter bir sürüklenmeyi önlemek için gerekli olan denge ve denetleme mekanizmalarından yoksun bir başkanlık rejimi getireceğini belirtmiştir. Askeri mahkemelerin kaldırılması ve TBMM tarafından onaylanmayan kararnamelerin otomatik olarak hükümsüz sayılması iyi bir şeydir, ancak bu sonucu değiştirmek için yeterli değildir.

131.Dahası, revizyonun parlamentoda görüşülmesi ve kabul edilmesi, ikinci büyük muhalefet partisinin bazı milletvekilleri cezaevindeyken gerçekleşmiştir ve oylamanın gizliliğine riayet edilmemesi, reforma verilen desteğin gerçekliği ve milletvekillerinin oylarının kişisel samimiyeti konusunda şüphe uyandırmaktadır. Parlamenter prosedürün, Parlamentoda temsil edilen tüm siyasi güçlere açık gerçek bir tartışmaya yol açmamış olması üzücüdür.

132.Anayasanın revizyonunun Parlamento tarafından kabul edilmesi ve referandum yoluyla halka danışılmasının hazırlanması tamamen olağanüstü hal sırasında gerçekleşirken, ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü önemli ölçüde kısıtlanmıştır. Gazeteciler son derece zor koşullar altında çalışmaktadır ve kamuoyu tartışmaları genel olarak giderek yoksullaşmakta ve partizanlaşmaktadır; bu da özellikle revizyonun uygunluğuna ilişkin gerçekten kapsayıcı ve demokratik bir referandum kampanyası olasılığına şüphe düşürmektedir.

133.Sonuç olarak Venedik Komisyonu, önerilen değişikliklerin içeriğinin Türkiye’nin demokratik anayasal geleneğinde tehlikeli bir geri adım teşkil ettiği kanaatindedir. Önerilen sistemin otoriter ve monokratik bir sürüklenme tehlikesi barındırdığını vurgulamaktadır. Dahası, reformun zamanlaması da yanlış seçilmiş ve endişe vericidir: mevcut olağanüstü hal, anayasa referandumu için gerekli demokratik koşulları karşılamamaktadır.

134.Venedik Komisyonu, her türlü ilave yardım için Türk makamlarının emrindedir.

GÖRÜŞ NO. 25 (2022) NO’LU YARGIÇLARIN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE İLİŞKİN AVRUPA YARGIÇLAR İSTİŞARE KONSEYİ KARARI

17. 2 Aralık 2022 tarihinde, Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE) hâkimlerin ifade özgürlüğüne ilişkin 25 (2022) sayılı Görüşünü kabul etmiştir. Bu görüşün ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

” (…)

3. Bir kurum olarak yargıyı ilgilendiren konulara ilişkin açıklamalar

48. Hâkimler, yargının bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı da dâhil olmak üzere, temel insan hakları, hukukun üstünlüğü, hâkimlerin atanması veya terfisi ve adalet yönetiminin düzgün işleyişi ile ilgili konularda yorum yapma hakkına sahiptir. Eğer konu mahkemelerin işleyişini doğrudan etkiliyorsa, hakimler, yasa teklifleri veya hükümet politikaları da dahil olmak üzere, siyasi açıdan tartışmalı konularda yorum yapmakta serbest olmalıdır. Bu durum, demokratik bir toplumda çok önemli olan bu konular hakkında halkın bilgilendirilmesinde meşru bir menfaati olduğu gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Üst düzey görevlerde bulunan yargıçlar veya yargıç derneklerinde ya da adalet konseyinde görev yapanlar, yargı adına konuşmak için iyi bir konuma sahiptirler.

(…)

VI. Yargıçların, yargıç birliklerinin ve yargı konseylerinin yasal ve/veya etik bir görevi olarak yargı bağımsızlığını savunmak

58.no. 3 (2002) ve 18 (2015) sayılı Görüşleri doğrultusunda, AYM her hâkimin yargı bağımsızlığını teşvik etmek ve korumakla yükümlü olduğunu teyit etmektedir; bu bağımsızlık sadece hâkim için anayasal bir güvence olarak işlev görmemekte, aynı zamanda hâkimlere bunu korumak ve bu temel değerler tehdit altında olduğunda hukukun üstünlüğünü ve yargı bağımsızlığını savunmak için etik ve/veya yasal bir görev yüklemektedir. Bu görev, iç ve dış bağımsızlık meselelerini de kapsar.

(…)

61. Savunma görevi yargının bağımsızlığından kaynaklandığından, tüm hakimler için geçerlidir. Bir hakim bu tür beyanları sadece kişisel olarak değil, aynı zamanda bir yargı konseyi, bir sulh hakimleri birliği veya yargıyı temsil eden başka bir organ adına yaptığında, hakime sağlanan koruma pekiştirilir. Yukarıda belirtilenler ışığında, konuya ve bağlama bağlı olarak, adalet konseyi, hakim dernekleri, mahkeme başkanları veya diğer bağımsız organlar, örneğin üst düzey anayasal meseleler gibi bu tür konuları ele almak için en iyi konumda olabilirler. Hâkimler görüşlerini uluslararası bir hâkimler birliği çerçevesinde de ifade edebilirler.

(…)

LOKASYON

I.SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

18.Başvuran, ulusal bir günlük gazete tarafından yayınlanan bir röportajda yaptığı açıklamalar nedeniyle kendisine verilen disiplin cezasının ifade özgürlüğü hakkının ihlalini teşkil ettiğini iddia etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesine atıfta bulunmaktadır:

“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu otoritesinin müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat sahibi olma, haber ve fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, Devletlerin yayın, sinema veya televizyon işletmelerini bir dizi izne tabi tutmalarına engel değildir.

2.Görev ve sorumlulukları da beraberinde getiren bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve düzensizliğin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için gerekli tedbirlerin alınması amacıyla, kanunla öngörülen bazı formalitelere, şartlara, sınırlamalara veya cezalara tabi tutulabilir.

A.Kabul Edilebilirlik

19.Hükümet, davacıya uygulanan maaş kesintisi yaptırımının bir sonucu olarak davacının önemli bir önyargıya maruz kalmadığını savunarak kabul edilemezlik iddiasında bulunmaktadır. davacının olayların meydana geldiği tarihteki maaşının yaklaşık on ikide birine tekabül eden 1.218 TL tutarındaki söz konusu yaptırımın, davacının durumuyla ilgili olarak sembolik olduğu ve kendisine aşırı bir yük getirmediği değerlendirilmektedir.

20.Davacı bu itiraza ilişkin herhangi bir görüş bildirmemiştir.

21.Mahkeme, mevcut davada davacıya uygulanan ve ilgili tarihte yaklaşık 190 Euro’ya tekabül eden 1.218 TL’lik maaş kesintisinin mali açıdan ihmal edilebilir bir yaptırım olmadığı kanaatindedir ve özellikle böyle bir disiplin cezasının, sicilinde kaldığı sürece davacının kariyerinde ilerlemesini tehlikeye atabileceğini gözlemlemektedir. Ayrıca, ihtilaflı yaptırımın başvuran üzerindeki maddi değil pratik etkileri, mevcut davada önemli bir zararın varlığını değerlendirmek için tek ölçüt olamaz. Gerçekten de, bir ihlalin ciddiyeti, hem başvuranın öznel algısı hem de belirli bir davadaki nesnel riskler dikkate alınarak değerlendirilmelidir (Eon / Fransa, no. 26118/10, § 34, 14 Mart 2013). Mevcut davada, başvuran, genel sekreteri olduğu sendika adına yaptığı ve kendi görüşüne göre kamu yararını ilgilendiren bir konuyla ilgili olan ve ifade özgürlüğü kapsamına giren yorumlar nedeniyle cezalandırılmıştır. Başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyeti, genel öneme sahip ilkesel sorunları gündeme getirmektedir: meslektaşlarını temsil etme işlevini yerine getiren bir yargıcın, Anayasa’da yapılan ve sadece yargısal değil siyasi sonuçları da olan değişiklikleri kamuoyu önünde eleştirmek için ifade özgürlüğünden yararlanıp yararlanamayacağı sorusu ve böyle bir eylem karşısında uygulanan yaptırımın demokratik bir toplumda hangi koşullar altında gerekli görülebileceği sorusudur. (bkz. mutatis mutandis, Panioglu/Romanya, no. 33794/14, § 75, 8 Aralık 2020, ve Handzhiyski c. Bulgaristan, no. 10783/14, § 36, 6 Nisan 2021 ve orada atıfta bulunulan referanslar).

22.Bu nedenle Mahkeme, mevcut davada, ihtilaflı cezanın uygulanmasının başvuranın Sözleşme’nin 35 § 3 (b) maddesi anlamında telafisi mümkün olmayan bir zarara uğramasına neden olmadığını kabul edemez. Bu nedenle hükümetin itirazı reddedilmelidir.

23.Başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olmadığını veya Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen diğer gerekçelerden dolayı kabul edilemez olmadığını tespit eden Mahkeme, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.

B. Esaslar

1.Tarafların Argümanları

a) Başvuru sahibi

24. Başvuru sahibi, anayasa değişikliklerine ilişkin görüşlerini ifade ettiği için kendisine verilen disiplin cezasının ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini düşünmektedir. Başvuran, söz konusu cezaya ilişkin olarak ulusal makamlar tarafından verilen kararları eleştirmekte ve ifadelerinde kullandığı hangi ifadelerin veya cümlelerin yargının saygınlığına zarar verdiğini ve yargıçlık statüsüyle bağdaşmadığını belirtmediklerini ileri sürmektedir.

25. Başvuru sahibi, Mahkeme’nin içtihatlarına atıfta bulunarak, özellikle yargının bağımsızlığı gibi kamu yararını ilgilendiren konularda hâkimlerin ifade özgürlüğünün korunmasının önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, bir sulh hakimleri sendikasının önde gelen bir üyesi olarak, rejim değişikliği ve sulh hakimlerinin üst organının yapısında köklü değişiklikler öngören anayasa değişikliklerinin oluşturduğu önemli yasal gelişmeler hakkında görüşlerini kamuya açık bir şekilde ifade etme hakkına sahip olduğunu iddia etmiştir. Bu bağlamda, başta Venedik Komisyonu’nun ilgili görüşü olmak üzere, çeşitli uluslararası kurumlar tarafından yayınlanan ve HSYK’nın yapısını düzenleyen 2017 anayasa değişikliğinin öngördüğü değişikliklerin yargı bağımsızlığını tehlikeye attığının belirtildiği çeşitli uluslararası belgelere atıfta bulunmaktadır.

b) Hükümet

26.Hükümet, statüleri nedeniyle yargı mensuplarının ifade özgürlüklerini kullanırken diğer vatandaşlardan daha fazla kısıtlamaya tabi olduklarını belirtmektedir. Bu bağlamda, ulusal makamların başvuranın 2017 anayasa değişikliği taslağına ilişkin açıklamalarının hâkimlik statüsünün doğasında bulunan bağımsızlık ve tarafsızlığa aykırı olduğu yönündeki tespitlerine atıfta bulunmaktadır. Ayrıca, başvurana verilen iki günlük maaş kesintisi cezasının, dört yıl sonra hizmet sicilinden silinebilecek oldukça hafif bir yaptırım teşkil ettiğini savunmaktadır. Bu nedenle, başvuranın açıklamalarının Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından korunmadığını ve ifade özgürlüğüne herhangi bir müdahale olmadığını düşünmektedir.

27.Mahkeme’nin bir müdahale olduğunu kabul etmesi durumunda, Hükümet, söz konusu yaptırımın 2802 sayılı Kanun’un 65 § 2 (a) maddesinde öngörüldüğünü ve yargının otoritesini ve tarafsızlığını güvence altına almak gibi meşru bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir.

28 Müdahale gerekliliğine ilişkin olarak, başvuranın söz konusu açıklamaları yaptığı bağlamı vurgulamış ve söz konusu dönemde birçok kişinin siyasi tercihlerini belirtmek ve o dönemde yapılacak olan anayasa değişiklikleri referandumu öncesinde vatandaşları yönlendirmek amacıyla açıklamalar yaptığını belirtmiştir. 11, ihtilaflı röportajın siyasi açıdan taraflı olarak algılanma riski taşıdığını ve bu nedenle yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını zedelediğini iddia etmiştir. 11, özellikle başvuranın referandumda nasıl oy kullanacağını açıkça belirtmesinden, meslektaşlarının bazı konuşmacıları ve gazetecileri gözaltına alma kararlarına karşı çıkmasından ve anayasa değişikliklerini eleştiren siyasi yorumlar yapmasından şikayet etmektedir.

29.Hükümet, başvuranın bir politikacınınkine benzeyen ifadelerinin, bir yargıç olarak mesleki sorumlulukları ve yükümlülükleriyle bağdaşmadığını düşünmektedir. 11. Bu bağlamda, referandumda kendisiyle aynı siyasi tercihi yapmamış olan vatandaşların, sorumlu olduğu yasal işlemlerde adil bir karar verebileceğinden şüphe duyabileceklerini savunmuş ve başvuranın yorumlarının medya tarafından geniş bir şekilde yayıldığını ve toplumun büyük bir kesimi tarafından önyargılı olarak algılandığını açıklamıştır.

30.Hükümet, ilk olarak, ulusal makamların disiplin cezasına ilişkin kararlarında, söz konusu menfaatleri ayrıntılı bir şekilde incelediklerini ve bunlar arasında adil bir denge kurduklarını ve ikinci olarak, uygulanan yaptırımın ılımlı olduğunu göz önünde bulundurarak, ihtilaflı tedbirin demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ve izlenen meşru amaçla orantılı olduğunu savunmaktadır.

c) Üçüncü taraf

31.İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD), yargıçların ifade özgürlüğünün kullanımı bakımından daha katı bir rejime tabi olmalarına rağmen, kamu yararına ilişkin konuların ve özellikle de yargının bağımsızlığına ilişkin konuların bu ilkenin önemli bir istisnasını oluşturduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda, üçüncü taraf müdahil, başvuranın beyanlarına konu olan 2017 anayasa değişikliklerinin, Venedik Komisyonu’nun reformun bu yönüne ilişkin ciddi endişelerini dile getirmesine rağmen, HSYK’nın yapısında önemli değişiklikler yaptığını savunmaktadır. Ona göre, HSYK’nın yapısının değiştirilmesi, Mahkeme’nin yukarıda bahsi geçen Eminağaoğlu/Türkiye kararında bu konuda dile getirdiği sorunları çözmek yerine daha da kötüleştirmiştir. Bu bağlamda, üçüncü taraf müdahil, HSK’ya yapılan atamaların artık siyasi kontrol altında olduğunu ve bu nedenle söz konusu Kurul’un artık yapısal olarak bağımsız sayılamayacağını savunmaktadır.

32.Üçüncü taraf ayrıca, yargıçların anayasal konulardaki açıklamaları nedeniyle ceza aldıkları durumlarda, üç ana noktanın kesinlikle dikkate alınması gerektiğini düşünmektedir. İlk olarak, ona göre, bir yandan diğer hakimler veya görülmekte olan davalar üzerinde yankı uyandırması muhtemel konuşmalar ile diğer yandan kamu yararını ilgilendiren konulardaki ifadeler arasında bir ayrım yapılmalıdır; kamu yararını ilgilendiren konulardaki bir tartışmanın açıkça bir parçası olan ifadeler yüksek düzeyde korumadan yararlanır. Ardından, diğer meslekler gibi hakimlerin de dernek kurma hakkı olduğundan, bir meslek örgütünü temsil eden hakimlerin yasal gelişmeler hakkında açıklama yapma hakkına sahip olması gerektiğini düşünmektedir. Bir sulh yargıcı disiplin soruşturmasına tabi tutulduğunda, bağımsızlık ve tarafsızlık gerekliliklerini karşılayan bir prosedürden yararlanması gerektiğini savunmaktadır.

2.Mahkemenin Değerlendirmesi

a) Genel ilkeler

33.Mahkeme, Baka/Macaristan ([GC], no. 20261/12, §§ 162-167, 23 Haziran 2016) ve Eminağaoğlu/Türkiye (no. 76521/12, §§ 120-126, 9 Mart 2021) kararlarında belirtildiği üzere, hâkimlerin ifade özgürlüğüne ilişkin genel ilkelerin mevcut davada da geçerli olduğunu hatırlatır.

34.Özellikle, demokratik bir toplumda, kuvvetler ayrılığı ve yargının bağımsızlığının korunması ihtiyacına ilişkin soruların çok önemli genel menfaat meseleleri teşkil ettiği kanaatindedir (Morice/Fransa [BD], no. 29369/10, § 128, AİHM 2015). Genel menfaat konularına ilişkin tartışmalar, genellikle, yetkililer açısından özellikle kısıtlı bir takdir marjı ile el ele giden 10. madde kapsamında yüksek düzeyde bir korumadan faydalanır (Morice, yukarıda, §§ 125 ve 153, July ve SARL Liberation/Fransa, no. 20893/03, § 67, AİHM 2008 (alıntılar)). Yargıyla ilgili tartışmaya yol açan bir sorunun siyasi sonuçları olsa bile, bu tek başına bir yargıcın konuyla ilgili bir açıklama yapmasını engellemek için yeterli değildir (Wille/Lihtenştayn [BD], no. 28396/95, § 67, AİHM 1999-VII).

35.Yargının toplumdaki özel rolünün hâkimlere bir ihtiyat görevi yüklediği doğrudur. Bununla birlikte, bu sonuncusunun özel bir özelliği vardır: hakimin sözü, avukatınkinden farklı olarak, sadece kendini ifade eden kişiyi değil, aynı zamanda onun aracılığıyla tüm Adalet kurumunu bağlayan nesnel bir takdirin ifadesi olarak kabul edilir (Morice, precite, §§ 128 ve 168).

36. Bu nedenle, özellikle gizlilik yükümlülüğünün söz konusu hâkimlerin tepki vermesini engellediği durumlarda, yargıyı ciddi bir dayanaktan yoksun yıkıcı saldırılara karşı korumak gerekebilir (Prager ve Oberschlick/Avusturya, 26 Nisan 1995, § 34, Seri A no. 313, Koudechkina/Rusya, no. 29492/05, § 86, 26 Şubat 2009, ve Di Giovanni/İtalya, no. 51160/06, § 71, 9 Temmuz 2013). Özellikle, yargı görevlilerinin, yargının otoritesinin ve tarafsızlığının sorgulanması muhtemel olduğunda (Wille, yukarıda anılan, § 64) ve ayrıca, diğer görevlilere, özellikle de diğer hâkimlere yönelik eleştirilerini ifade ederken (Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 136) ifade özgürlüklerini ölçülü bir şekilde kullanmaları beklenmelidir.

b) Bu ilkelerin mevcut davada uygulanması

37.Mahkeme, mevcut davada başvuranın ulusal bir günlük gazete tarafından yayınlanan bir röportajda yaptığı açıklamalar nedeniyle disiplin cezasına çarptırıldığını gözlemlemektedir. Mahkeme, bir röportajda ifade ettiği görüşler nedeniyle başvurana ceza verilmesinin, ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasına yönelik bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir (bkz. diğer kararlar arasında, Wille, yukarıda anılan, § 51, Kudeshkina, yukarıda anılan, § 80, Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 127).

38. Söz konusu müdahalenin yasal bir dayanağı olduğu, yani 2802 sayılı Kanun’un 65 § 2 a) maddesi olduğu taraflar arasında tartışmasızdır. Mahkeme, bu hükmün şikâyet edilen müdahale için öngörülebilir bir yasal dayanak oluşturabileceğini varsaymaya hazırdır (Kozan/Türkiye, no. 16695/19,

§ 57, 1 Mart 2022). Ayrıca, müdahalenin yargının otoritesini ve tarafsızlığını güvence altına almak gibi meşru bir amaç güttüğünü de kabul etmeye hazırdır (ibidem, § 58).

39. İhtilaflı tedbirin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını değerlendirmek için Mahkeme davayı bir bütün olarak ele almalıdır. Bunu yaparken, bir yandan başvuranın bir yargıç olarak konumuna ve Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri olarak sahip olduğu pozisyona, diğer yandan başvuran tarafından yapılan açıklamaların içeriğine ve bunların yapıldığı koşullara ve ayrıca ihtilaflı tedbire yol açan karar alma sürecine özel önem atfedecektir (bkz. Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 132).

40. Mahkeme her şeyden önce, başvuranın ihtilaflı sözleri sarf ettiği sırada bir yargıç olduğuna dikkat çekmektedir. Bu özel statünün, adaletin düzgün işlemesine ve dolayısıyla halkın adalete olan güvenine yaptığı katkı nedeniyle, kendisine bireysel özgürlüklerin ve hukukun üstünlüğünün garantörü olarak bir görev yüklediğine şüphe yoktur (bkz. Kayasu/Türkiye, no. 5 64119/00 ve 76292/01, § 91, 13 Kasım 2008, ve Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 133, ayrıca bkz. 25 (2022) sayılı CCJE görüşünün 58. paragrafı, yukarıda 17. paragraf).

41.Mahkeme daha sonra, başvuranın söz konusu tarihte, hukukun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığını savunmak için faaliyet gösteren bir sendikal örgüt olan Yargıçlar Sendikası’nın genel sekreteri olduğunu (yukarıdaki 4. paragraf) ve kendisiyle bu sıfatla mülakat yapıldığını gözlemlemektedir. Sonuç olarak, bu sivil toplum kuruluşunun üstlenebileceği “sosyal bekçi köpeği” işlevi göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın, faaliyetlerini özgürce yürütmeye devam eden yasal bir sendikanın genel sekreteri olarak, yargının işleyişine ilişkin sorular hakkında görüş bildirmeye sadece hakkı değil, aynı zamanda görevi de vardı (bkz. mutatis mutandis, Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 134 ve Zurek / Polonya, no. 39650/18, § 220, 16 Haziran 2022; ayrıca bkz. görüşün 48 ve 61. paragrafları

CCJE No. 25 (2022), yukarıdaki 17. paragraf).

42. Buna göre, Mahkeme, ilk olarak, başvuranın bir sulh hâkimi olarak konumunun doğasında bulunan ihtiyat ve itidal yükümlülüğü ile bağlı olduğunu ve ikinci olarak, bir sulh hâkimleri sendikasının genel sekreteri olarak sivil toplumda bir aktör olarak rol üstlendiğini kaydeder. Bu nedenle, yargı ve yargı sisteminin bağımsızlığı üzerinde etkisi olabilecek anayasal reformlar hakkında görüş bildirme hakkı ve görevi vardı (Eminağaoğlu, precite, § 135 ve Zurek, precite,§222).

43.Başvuranın yorumlarının içeriğiyle ilgili olarak Mahkeme, bu yorumların anayasa reformunun öngördüğü değişikliklerle ve bunların, özellikle de HSYK’da yapılan değişikliklerin yargı, yargıdaki sendikalaşma süreci ve yargıç sendikaları tarafından yürütülen çalışmalar üzerinde nasıl bir etkiye sahip olabileceğiyle ilgili olduğunu kaydeder. Bu bağlamda, dilekçe sahibi özellikle anayasa reformunun HSYK’nın yapısını yeniden şekillendirerek yargının bağımsızlığını zedeleyeceğini belirtmiştir. Anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesiyle birlikte, yargıyı yönetmekle yükümlü olan ve yargıçların atanması ve terfi ettirilmesi gibi önemli yetkilerle donatılan yeni HSYK’da sadece Cumhurbaşkanı ve Meclis tarafından seçilen üyelerin yer alacağını ve yargıçların artık yürütmenin iradesine karşı gelemeyeceğini düşündüğünü açıklamıştır. Yargının örgütlü mücadelesinin önemini vurgulayarak, hakim ve savcıların da yürütmeye bağımlı olmalarından kısmen sorumlu olduklarına işaret etti. Ayrıca sendikasının önümüzdeki anayasa reformu referandumunda hayır oyu kullanma niyetini de açıkladı.

44.Mahkeme, disiplin konularında sahip olduğu yetkiler sayesinde

Yargı mensuplarının nakli, terfisi ve hatta görevden alınması gibi konularda HSK, yargıçların kariyerleri üzerinde çok güçlü bir etkiye sahiptir. HSK’nın Devletin yargı dışı güçlerine karşı bağımsızlığının korunması, Sözleşme anlamında Türkiye’nin demokratik sisteminin temel ilkelerinden biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda başvuran da dâhil olmak üzere tüm hâkimler için mesleki kariyerlerini doğrudan ilgilendiren bir unsur ve dolayısıyla yargısal faaliyetlerini tam bir bağımsızlık ve tarafsızlık içinde sürdürmelerini sağlayacak bir tartışma ve düşünme konusu teşkil etmektedir (Kozan, yukarıda, § 61). Bu bağlamda, başvuranın ifadelerinin, yargı mensuplarının yanı sıra bir bütün olarak toplumu da yakından ilgilendiren bir tartışmanın parçası olduğu tartışmasızdır.

45.Mahkeme’nin görüşüne göre, hedef alınan kişi veya kurumlara yönelik bir eleştiri teşkil etmekten ziyade, tüm yorumlar yargının yürütme karşısındaki bağımsızlığına ilişkin soruları gündeme getirmiş ve bu bağımsızlığın korunmasının önemini vurgulamıştır. Gerçekten de, söz konusu mülakatta, başvuran esasen, ilk olarak, anayasa reformunun gerçekleştiği bağlam ve gerçekleştirilme şekli; ikinci olarak, başkanlık rejimine atfettiği ve kendisine göre bu reformdan kaynaklanan ve otoriter bir rejime yol açma riski taşıyan aşırılıklar; ve son olarak, anayasa değişikliklerinin yargı organlarının örgütlenmesi ve işlevi ve yargının bağımsızlığı üzerindeki etkileri ile ilgili endişelerini ortaya koymuştur. Mahkeme, başvurucunun ayrıca bu hususların Venedik Komisyonu tarafından da söz konusu anayasa değişikliklerine ilişkin görüşünde belirtildiğini ileri sürdüğünü kaydeder (yukarıdaki 16. ve 25. paragraflar).

46.Yargıyla ilgili anayasa değişikliklerini eleştiren bu tür ifadeler, şüphesiz, demokratik bir toplumda serbest tartışmaya açık olması gereken, kamuoyunu yakından ilgilendiren bir konuyla ilgilidir (bkz. Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 140). Mevcut davada, başvuranın söz konusu değişikliklere ilişkin görüşleri, kuvvetler ayrılığı ve yargının bağımsızlığı gibi yargı sistemine ilişkin konularla ilgili olduğundan, bu durum daha da geçerlidir. Bu nedenle Mahkeme, bu ifadelerin açıkça kamu yararını ilgilendiren konulara ilişkin bir tartışma kapsamına girdiğini ve yüksek düzeyde koruma gerektirdiğini düşünmektedir.

47.Mahkeme, başvuranın beyanlarına konu olan anayasa değişikliklerine ilişkin referandumun aynı zamanda hükümet sistemi ile yürütme ve yargı erklerinin yapısında da değişiklikler öngördüğünü ve dolayısıyla siyasi aygıtın da bu tartışmada dolaylı olarak söz konusu olduğunu gözden kaçırmamaktadır. Bu bağlamda, yargının siyasi iktidardan bağımsızlığı ile ilgili konuların bir şekilde Devletin yapısı ve işleyişi ile ilgili genel politikanın bir parçası olduğuna işaret etmektedir. Yargı mensupları tarafından yapılan siyasi açıklamalara ilişkin çekinceler dile getirilebilse bile, bu davada Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamaların siyasi sonuçları tam olarak açık değildir, Başvuranın yukarıda belirtilen konulardaki ifadelerinin siyasi sonuçları, Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri olarak mesleğinin özünü etkileyen bir konuda ifade özgürlüğünü kısıtlamak için tek başına yeterli olamaz (bkz. yukarıda anılan Baka, § 165, yukarıda anılan Eminağaoğlu, § 134, ve yukarıda anılan Kozan, § 65).

48.Ayrıca, mevcut davada verilen iki günlük maaş kesintisi cezasının nispeten ılımlı olduğu kabul edilse de (karşılaştırma için bkz. yukarıda anılan Eminağaoğlu, § 13, iş yeri değişikliği cezası verilmişti ve yukarıda anılan Kozan, § 15, kınama cezası verilmişti), başvurana bu cezanın verilmesinin doğası gereği, sadece başvuranın kendisi üzerinde değil, aynı zamanda bir bütün olarak yargı üzerinde, özellikle de yargı üzerinde etkisi olabilecek yasal veya anayasal reformlar ya da yargının bağımsızlığına ilişkin daha genel konular hakkında kamuya açık tartışmalara katılmak isteyen hâkimler üzerinde caydırıcı etkisi bulunmaktadır (Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 124, ve Kozan, yukarıda anılan, § 68).

49. Mahkeme, başvuranın ifade özgürlüğünü kullanmasına haksız bir müdahale teşkil edebilecek bir tedbirle ilgili olarak sahip olması gereken usuli güvencelere ilişkin olarak, öncelikle, HSK’nın cezayı veren kararında, başvuranın röportajında yargı kurumunun toplum nezdinde sahip olduğu saygınlığı zedeleyecek ve kurumun bir bütün olarak işlemediği ve güvenilmez olduğu fikrini ima edecek ifadeler kullandığını ve ikinci olarak Başvuranın mülakatında yaptığı açıklamaların, yargı kurumunun toplum nezdinde sahip olduğu saygınlığı zedeleyecek ve kurumun bir bütün olarak işlevsiz ve güvenilmez olduğu fikrini ima edecek şekilde yapıldığını ve üçüncü olarak Başvuranın röportajında yaptığı açıklamaların, yargı kurumunun toplum nezdinde sahip olduğu saygınlığı zedeleyecek şekilde yapılmış olması, ikinci olarak, davalı tarafından yapılan açıklamaların, anayasa değişikliklerine ilişkin referandumun yarattığı sosyal atmosfer göz önüne alındığında, siyasi olarak tarafgir olduğunu düşündürmesi (bkz. yukarıdaki 10. paragraf). Mahkeme, bu gerekçe beyanının, yukarıda belirtilen kriterlere uygun olarak, başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ile bir yargıç olarak kendisine yüklenen ihtiyat ve itidal yükümlülüğü arasında uygun bir denge sağlayacak herhangi bir gelişme içermediğini tespit etmiştir. Bu tür bir dengeleme, başvuran tarafından yapılan itirazlar bağlamında çeşitli HSK organları tarafından daha sonra verilen kararlarda da görülmemektedir. Aslında, HSK’nın kararlarının hiçbirinde, bir yandan başvuranın yargıç statüsü ve Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri olarak konumu, diğer yandan da bu ifadeleri çevreleyen bağlam dikkate alındığında, ihtilaflı mülakatta yargının saygınlığına zarar verdiği ve siyasi olarak önyargılı olduğu düşünülen belirli pasajlar veya ifadeler belirtilmemiştir. Dolayısıyla Mahkeme, ulusal makamların söz konusu tedbiri haklı çıkarmak için yeterli gerekçe sunmadığı kanaatindedir.

50.Mahkeme ayrıca, başvuranın HSK tarafından kendisine karşı alınan tedbire karşı herhangi bir yargı yoluna sahip olmadığını gözlemlemektedir. HSK, mevcut davada hem ilk derece mahkemesi olan İkinci Daire’de hem de ikinci derece mahkemesi olan Genel Kurul’da karar vermiştir. Başvuran tarafından yapılan açıklamalar, HSK’nın yürütme karşısındaki bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda soru işaretleri doğurduğundan, Mahkeme, HSK’nın mevcut davada hem bir suçlama makamı hem de ilk derece mahkemesinde, kendi yapısı ve işleyişinin söz konusu olduğu bir davada karar veren bir makam olarak hareket ettiğini gözlemlemelidir (bkz. Kozan, yukarıda anılan, § 69). Bir hakim hakkında disiplin soruşturması başlatıldığında, yargının işleyişine yönelik kamu güveninin tehlikede olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle, disiplin soruşturmasına konu olan her hâkim keyfiliğe karşı güvencelere sahip olmalıdır. Özellikle, ilgili kişi, söz konusu tedbirin, tedbirin hukuka uygunluğu hakkında karar verebilecek ve yetkinin kötüye kullanılmasını cezalandırabilecek bağımsız ve tarafsız bir organ tarafından incelenmesi imkânına sahip olmalıdır (Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 150). Mahkeme burada durumun böyle olmadığını tespit etmiştir.

51. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında Mahkeme, davanın disiplin koşullarının 10 § 2 maddesi anlamında demokratik bir toplumda gerekli bir tedbir olarak görülemeyeceği sonucuna varmıştır.

52. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.

II.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

53.Sözleşme’nin 41. Maddesi hükümleri uyarınca:

“Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarının ancak eksik bir şekilde telafi edilmesine imkan veriyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın adil tatminine hükmeder.”

54.Başvuran adil tazmin talebinde bulunmamıştır. Sonuç olarak, Mahkeme, kendisine bu konuda herhangi bir meblağ ödenmesi için herhangi bir gerekçe bulunmadığını düşünmektedir.

BU SEBEPLERDEN DOLAYI, MAHKEME OYBİRLİĞİYLE ;

1.Dilekçenin kabul edilebilir olduğuna karar verir;

2.Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir;

Fransızca olarak hazırlanmış, daha sonra Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 6 Haziran 2023 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

Dünya Avukatlara Karşı Nazik Olma Günü

0
Uluslararası Avukatlara Nazik Olma Günü kutlu olsun

Dünya Avukatlara Karşı Nazik Olma Günü (International Be Kind to Lawyers Day), avukatların toplumdaki vazgeçilmez rollerini takdir etmek amacıyla her yıl Nisan ayının ikinci Salı günü kutlanmaktadır.

​Dünya Avukatlara Karşı Nazik Olma Günü, resmî kurumlar yada Birleşmiş Milletler tarafından  desteklenmemektedir. Birleşmiş Milletler (BM) ve baro birliklerinin “Dünya Avukatlara Karşı Nazik Olma Günü” (International Be Kind to Lawyers Day) kapsamında resmi etkinlikler düzenlediğine dair belirli bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, bazı hukuk odaklı organizasyonlar ve platformlar, avukatların önemini vurgulamak amacıyla bu günü tanımakta ve kutlamaktadır. Yeni Zelanda, ABD; Fiji ve Samoa ve diğer bazı ülkelerle dünyada bu günü kutlayan ilk ülkelerdendir.

Kutlama günü Türkiye’de henüz yaygınlaşmamıştır. Türkiye’de yaygın olarak 5 Nisan Türkiye Avukatlar Günü kutlanmaktadır. Ayrıca dünya çapında önemli bir gün olan 24 Ocak Tehlikedeki Günü, barolar ve hukuk kurumları tarafından dikkatle takip edilmektedir. 

Dünya Avukatlara Karşı Nazik Olma Günü’nü Doğuşu 

Bu özel gün, 2008 yılında iletişim uzmanı ve konuşma koçu Steve Hughes tarafından başlatılmıştır. Hughes, avukatların genellikle olumsuz algılandığını fark ederek, onların emeklerini ve katkılarını onurlandırmak için böyle bir gün oluşturmayı amaçlamıştır. Hughes, avukatların yılın 365 günü sevgiyi, saygıyı ve hayranlığı ve hak ettiğine inanarak bu günü bir farkındalığa çevirmiştir. Hughes, bu günü Nisan ayının ikinci Salı gününe denk getirmeyi seçmiştir.

Önemi

Uluslararası Avukatlara Nazik Karşı Olma GünüBu tarih, avukatların genellikle karşılaştığı olumsuz algıları dengelemek ve onların toplumdaki değerini vurgulamak amacı taşırmaktadır. Toplumun, avukatların hukuki rehberlik ve temsil konusundaki çabalarını takdir etmek için çeşitli etkinlikler düzenlemesi beklenmektedir. Avukatların müvekkillerine adil muamele sağlamak için yaptıkları çalışmaları takdir etmek için ayrılmıştır. Uluslararası Avukatlara Nazik Karşı Olma Günü’nde, avukatların müvekkiller için gösterilen özveri ve azim takdir edilmekte, onarın hukuk mücadelesi, çevremizi korumak, insan hakların savunmak hoşgörüsüzlükle, şiddet ve dünyayı etkileyen diğer haksızlıklarla mücadele etmek için çektikleri stres ve karşılaştıkları zorluklara dikkat çekilmektedir. Avukatların paha biçilmez hizmetine karşı onlara teşekkür etmek adalete olan güveni artıracaktır. 

Dünya Sosyal Adalet Günü

0

Dünya Sosyal Adalet Günü (World Day of Social Justice) 20 Şubat 2007 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ilan edilmiştir. Her yıl 20 Şubat günü Dünya Sosyal Adalet Günüdür.

Dünya Sosyal Adalet Günü’nün amacı dünyada adaletsizliğe maruz kalan insanlara dikkat çekmektir. Sosyal kalkınma ve sosyal adalet, uluslar içinde ve uluslar arasında barış ve güvenliğin sağlanması ve sürdürülmesi için vazgeçilmezdir. Sosyal kalkınma ve sosyal adalet, barış ve güvenliğin olmadığı durumlarda sağlanamayacaktır.

Birleşmiş Milletler, dünyadaki fakirlik ve işsizlik konularına kamuoyunun daha fazla ilgisini çekebilmek amacıyla 20 Şubat’ı, ‘Dünya Sosyal Adalet Günü’ ilan etmiştir. Dışlanma, ayrımcılık, cinsiyet eşitsizliği, insan hakları ve sosyal koruma gibi sorunlar ile sosyal adaleti teşvik etmek için uluslararası işbirliği ve farkındalık yürütülmektedir.

Her yıl, 20 Şubat gününde, sosyal adaletsizliğe karşı dünya kamuoyunun, ülkelerin, toplumların ve bireylerin ilgisini artırmak ve ülkelerin eğitim, sosyal yardım ve sağlık gibi konularda daha fazla bütçe oluşturmalarını sağlamak amacıyla çeşitli temalarda etkinlikler düzenlenmektedir.

2023 yılı teması “Engelleri Aşmak ve Sosyal Adalet için Fırsatları Ortaya Çıkarmak” olarak belirlenmiş, dünyanın birçok bölgesindeki ülkeler içinde ve ülkeler arasında yoksulluk ve eşitsizliklerin artığı vurgulanarak çareler aranmıştır.

Uluslararası Çalışma Örgütü, 10 Haziran 2008 tarihinde ‘Adil bir Küreselleşme için Sosyal Adalet Bildirgesi‘ni kabul etmiştir. Bildirge; “özgürlük, insan onuru, sosyal adalet, güvenlik ve ayrımcılığın önlenmesi gibi temel değerlerin sürdürülebilir bir ekonomik, sosyal kalkınma ve verimlilik için esas olduğuna” dikkat çekmekte, Birleşmiş Miletlerin temel metinlerine referans vererek sosyal adaletin gerçekleşmesi için küresel bir kampanya ve çaba önermektedir.

12 Kızgın Öfkeli Adam

0
12 angry men. - ihsan berkhan

12 Öfkeli Adam  (12 Kızgın Adam) / Avukat İhsan Berkhan 

Yönetmen: Sidney Lumet,

Yapım Yılı: 1957

Ülke: ABD

Süre: 96 dk.

Oyuncular: E.G. Marshall, Jack Klugman, John Fiedler, Lee J. Cobb, Martin Balsam, Edward Binns, Jack Warden, Henry Fonda, Joseph Sweeney, Ed Begley, George Voskovec, Robert Webber.

 “12 Öfkeli Adam (12 Angry Men), cinayetle suçlanan bir genç hakkında karar vermek zorunda olan 12 jüri üyesinin dramatik karar sürecini anlatan etkileyici bir film. Latin Amerikalı genç bir adam, babasını öldürdüğü gerekçesiyle cinayetle suçlanır ve bu suçlamalar ciddi kanıtlarla desteklenmektedir. Cinayetin işlendiği odada bulunan bıçak, sanığın kaybettiğini söylediği bıçakla eşleşir. Sanığın savunması zayıf ve tanıklar aleyhine ifade vermiştir. Eğer sanık suçlu bulunursa, idam cezasına çarptırılacaktır. Jüri ilk oylamasında sadece sekiz numaralı jüri üyesi Davis, sanığın suçsuz olduğuna inanmaktadır. Diğer jüri üyelerini ikna etmeye çalışırken, her birinin ‘suçlu’ kararının arkasındaki kişisel motivasyonlar ortaya çıkar. Yabancı düşmanlığı, kanuna aşırı güven, çoğunluğa uyma ve geçmişle hesaplaşma gibi nedenler, jüri üyelerinin kararlarını etkileyen unsurlar olarak öne çıkar. 12 Öfkeli Adam, insan psikolojisinin derinliklerine inen, adalet sistemi ve ön yargılar üzerine güçlü bir yorum sunan, sinema tarihinin en önemli filmlerinden biridir. Bu klasik yapım, izleyicilere hem gerilim dolu anlar yaşatır hem de düşündürücü bir hikaye sunar.“

12 angry men. - avukat ihsan berkhan

Bu kült Film, internette birçok web sitesinden izlenebilir. Filmin Rus versiyonunun çekildiğini de duymuştum ama henüz izlemedim.

Yıllar önce izlemiştim bu filmi, tiyatrosunu da. Bugün uygun bir zamanım vardı, tekrar izlemek istedim ve izledim. “12 kişilik jüride 1 kişinin sanığın suçsuzluğuna  diğerlerini  nasıl ikna ettiği“ şeklinde hafızamda kodlanmış bu filmi bugün izlediğimde evet o bir kişinin sözleri ile, duruşu ile, stratejisi ile belirgin bir yönlendiriciliği olsa da her bir jüri üyesinin ve her bir aşama ve oylamanın da sanık hakkında “suçlu” diyen insanlar üzerinde etkili olduğunu daha net anlamış oldum. Filmi izlememiş olanlara özellikle hukukçulara mutlaka izlemelerini öneririm. İkinci kez izleyecek olanlar da benim gibi daha çok dersler çıkaracaklardır, eminim.

Film, duruşmanın sonunda, hakimin jüri üyelerine yaptığı konuşma ile başlıyor. “Şimdi göreviniz, oturup gerçeklerle yalanları birbirinden ayırmaktır. Bir adam öldü, diğerinin hayatı söz konusu. Herhangi bir mantıki şüpheniz varsa, ne olursa olsun bana  ‘suçlu değil’ kararını iletmenizi; aklınızda bir şüphe yoksa ve kesin olarak sanığı ‘suçlu’ bulursanız da kararınızı iletmenizi istiyorum. Ancak kararınız ne şekilde olursa olsun oybirliği ile olacağını unutmayınız”.

Jüri Sistemi

Jüri üyelerinin müzakere için toplandığı oda çok sıcak, vantilatör çalışmıyor. Camlar açılıyor, sigaralar yakılıyor.  Bir kişi hariç herkes bir an önce oylamayı yapıp, bu sıcak ve bunaltıcı odadan bir an önce çıkmak istiyor. Bir jüri üyesi duruşmanın da avukatlar yüzünden çok uzadığından şikayet ediyor. “Ben bir an önce çocuğu asardım, her şey belli çünkü, uzatmanın anlamı yok” diyor. “bu akşam bowling maçı var, bu işi çabuk halledelim” diyor. Jüri üyelik sırasına göre oturmayı kabul ediyorlar. Oturumun başkanı olan jüri üyesi “kural koymaya  niyetim yok, önce konuyu tartışalım sonra oylamaya geçelim” diyor.

Jüri üyelerinden birisi “Bu çocuk, gözünü bile kırpmadan babasını öldürmüş, hemen oylayalım, daha çabuk biter” diyor. ”Hepimiz suçlu bulursak sanığı elektrikli sandalyeye yollayacaklar” diyor diğeri. Başkan bunun üzerine  kararın 12 ile alınmasını hatırlatarak oylamayı başlatıyor.  Bu birinci oylamada:11 kişi “suçlu”,  1 kişi “ suçlu değil” diyor. “Suçlu” diyenlerin çoğu “suçlu değil” diyene yükleniyor. “Hep bir sorun çıkar zaten”, “Sizce çocuk  masum mu?”. Sanık hakkında suçlu demeyen kişi bu soruyu “bilmiyorum” diye yanıtlıyor. “100 yıl geçse de fikrimi değiştirmeyeceğim” diyor suçlu bulanlardan biri, “Beyzbol maçına  bileti olduğunu söylüyor” diğeri. “Beyzbol maçı saat akşam 8 de, daha 3 saat zamanımız var” diyor, 11 kişiden farklı düşünen  Jüri üyesi ve ekliyor “Bu çocuk hayatı boyunca eziyet görmüş, annesi 9 yaşında iken ölmüş, babası dolandırıcılıktan hapse girince 1,5 yıl yetimhanede kalmış , öfkeli bir çocuk bu”.

Bu arada önyargı, yargılamanın amacı ve ispat, susma hakkı kavramlarını yakından ilgilendiren bir diyalog yaşanıyor iki jüri üyesi arasında; “Bana göre suçlu bu çocuk, aksi halde yargılama olmazdı, aksini de kanıtlayamadılar zaten” diyor biri;  “Sanığın hiç konuşmayabilirdi de. Sanığın suçlu olduğunun kanıtlanması gerekir” diye cevap veriyor 11 kişiye göre farklı düşüneni. “Henüz 18 yaşında ama, işlediği suçun da cezasını çekmesi gerekir” diyor diğeri. “çocuk, sinemadayım demiş ama gören yok, ama çocuğu evlerinin karşısındaki binada oturan kadın görmüş”  deyince 11 kişiden biri, “çocuğa inanmıyorsun ama kadına neden inanıyorsun?” diye soruyor, 11 kişi arasında yer almayan diğeri.

Çocuğu kavga ettiğinde pasif kalan oğluna kızdığını, cüzdanından çıkardığı baba‑oğul birlikte çekilmiş fotoğrafa bakarak anlatan jüri üyesi; oğlu 16 yaşına gelince kendisi ile kavga ettiğini ve oğlunun kendisine  yumruk attığını ve 2 yıldır da kendisi ile görüşmediğini söyleyen Jüri üyesi, “Çocuk suçlu” diyor.  Bir diğeri “gecekonduda doğmuş , bu suçlu olduğunu gösterir” diyor.

Avukatın etkili savunma yapmadığı üzerinde duruluyor bir ara. “cevapları bildiği için soru sormadı, zahmet etmedi” diyor biri. “Böyle bir durumda, çocuğun yerinde ben olsam başka avukat isterdim” diyor diğeri. Özellikle tanıkların yeminli ifade vermesi üzerinde duruyor biri. Sonra, suç aleti bıçak getirtiliyor jüri odasına, itiraz edenlere “herkesin delilleri görmeye hakkı vardır” diyor 11 üye arasında olmayan üye. “Sadece sen suçsuz diyorsun, diğer 11 üye suçlu diyor, kimsenin fikrini değiştiremezsin” diyor bir başkası.  Kapalı oylama teklif ediyor 11 kişi arasında olmayan diğeri, ben bu oylamada “çekimser” kalacağım” diyor. 2. oylama sonucu: 10 üye “suçlu”,  1 üye “suçlu değil”.  Dolayısıyla “konuşmaya devam” kararı çıkıyor.  Oylamada “çekimser kalana  10 üye arasında yer alan biri “iyi bir hayatın olduğu belli, çünkü başkası için mücadele ediyorsun” diyor. “Çocuk suçlu” diyene , oylamada çekimser kalan” peki yargılanan sen olsaydın böyle düşünür müydün?” diye soruyor.

12 (Twelve)

Karşı binada oturan kadının aradan tren geçerken çocuğun babasına “seni öldüreceğim” demesini duyup duyamayacağı;  sol bacağını sürükleyerek yürüyen yaşlı alt komşu olan 2.tanığın hangi sürede kapıya gelebileceği; babasına” seni öldüreceğim” diye bağırarak tüm mahalleye duyuran çocuğun bunu yapıp yapmayacağı…tartışılıyor. “Gerçekten babasının katili olsaydı, üç saat sonra eve döner miydi?” sorusuna da çocuğu “suçlu” görenlerin suç aletini suç mahallinden almak için dönmüş olabileceği şeklinde senaryolar üretiliyor. Açık yapılan 3. oylamada  4 “suçlu değil”, 8 “suçlu” sonucu çıkıyor. Oylamada “suçlu değil” diyen bir üye ile baştan bu yana öfkeli ve kaba bir tutum sergileyen üye arasındaki “nazik” tartışması dikkat çekiyor. “Sen neden naziksin?”, sorusuna “Sen neden-nazik-değilsin?” şeklinde soru ile cevap veriliyor. “Buraya dövüşmek için gelmedik” diyen üye “Ben demokrasinin hep mucizevi bir şey düşünmüşümdür”  diye de ekliyor.

Dördüncü oylamada sonuç yarı yarıya çıkıyor: 6-6.

Beyzbol bileti yanmasın diye düşünen üye “suçlu” yerine “suçlu değil” diye fikir değiştirince, ağır eleştiriye uğruyor. Dördüncü oylamada sonuç “suçlu değil” diyenler lehine değişiyor: 9-3.

“Bu çocuk tehlikeli bir vahşi” diyen başından bu yana fikri değişmeyen üyenin önyargısından vazgeçmesi kolay olmuyor. Fikri değişen bir başka üyeye görüşü değişmeyen üye öfkeyle soruyor; “Senin neyin var?”, cevap aslında gerçeği özetliyor: ”Artık şüphelerim var”.

 “Suçlu” diyen sonuncu üyeye ilk “suçlu değil” diyen üye soruyor; “artık yalnızsın, çocuk neden suçlu, nedenini anlamak istiyoruz”. Cüzdanında iki yıldır görmediği çocuğu ile fotoğrafı olan ve başından bu yana en öfkeli olan üye ”Burada bulunanların hepsi yumuşak kalpli kadınlarmış. Beni hiçbir şeye zorlayamazsınız….” diye bağırıyor ama sonunda ağlamaklı bir şekilde “çocuk suçlu değil” diyor.

Sonuç: 12-0  “Suçlu değil”.

Ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgide iki üç saatlik müzakere sonunda ibre yaşamdan yana düştü. Şüphe’nin ve müzakerenin ne büyük bir güç olduğunu anlatan güzel, etkili bir film.

Bu film, suçluluğu kesinleşmeden cezanın infaz edilmemesi, tutukluluğun bir ceza değil tedbir olması, şüpheden sanığın yararlanması ilkesinin, hukukun evrensel değerlerinden biri olduğunu bize bir kez daha hatırlatmış oldu.

On İki Kızgın Adam – 12 Angry Men

12 (Twelve)

0

12 

Yazan ve Yöneten: Nikita Mikhalkov

Oyuncular             : Sergey Makovetskiy, Sergey Garmash, Apti Magamaev

Yayın Tarihi          : 7 Eylül 2007

12 (Dvenadtsat)12(Twelve) filmi, 12 Kızgın Adam filminin, Rus sineması tarafından 2007 yılında yeniden yapımıdır.  Orijinal 1957 yapımı filmle karışmaması için dünya genelinde genellikle “Nikita Mikhalkov’un 12’si” (Nikita Mikhalkov’s 12) olarak anılmaktadır. 

  •  

12 adı verilen film, 12 Kızgın Adam özelinde iki farklı sinema geleneği olmasına karşın Rus sinemasının Amerikan sinemasına bir saygı duruşu ve hakkını teslim edişi olarak nitelenebilir.

12 Filminin yönetmenliğini filmde jüri üyesi olarak oyunculuk da yapan Nikita Mikhalkov yapmıştır.

Filmin arka planında 2000’li yıllar Rusya’sı vardır ve farklı karakterlerdeki jüri üyeleri, Rus üvey babasını öldürmekle suçlanan Çeçen kökenli bir gencin müebbet kararını tartışmak ve oy birliği ile bir karara varmak için bir ilkokulun spor salonunda toplanmaktadırlar.

1957 yapımı 12 Kızgın Adam’a kıyasla süre bakımından daha uzun olan 12 filmi de diğer film gibi ağırlıklı olarak tek mekanda diyaloglar şeklinde geçen ve karakterlere yoğunlaşan bir filmdir. 12 Kızgın Adam’ın aksine 12’de zanlı gence filmde daha fazla yer verilmiş ve Çeçen gencin geçmişinden enstantaneler konulmuş, filme hareket katılmıştır.

12

Yönetmen, filmde Çeçen sorununa gönderme yaparak siyasi bir yön katmıştır. 12 filmi, finali yönünden de 12 Kızgın adam filminden ayrılıyor. Amerikan versiyonunda, yargılanan gence karşı tarafsız davranılarak hüküm vermekten kaçınılırken, Rus versiyonunda hüküm vermekten kaçınılmamıştır.

Rus yapımı 12 filmi, senaryonun işlenişi bakımından en az asıl film kadar etkileyici ve başarılıdır. Kapalı ve tek mekanda geçen film izleyicisini sıkmaması yönüyle önemli bir sinema eseridir.

 

Rus versiyonun orijinal hikâyeden ayrılan ve öne çıkan bazı önemli özellikleri şunlardır:

  • Konu ve Arka Plan: Orijinal filmde sanık Latin Amerikalı bir gençken, Rus versiyonunda üvey babasını öldürmekle suçlanan Çeçen bir gençtir. Bu durum, filme Rusya’nın toplumsal yapısı, Çeçen savaşı ve etnik önyargılar gibi çok daha derin siyasi ve sosyolojik katmanlar eklemektedir. 
  • Mekan: Jüri üyeleri, orijinalindeki gibi dar bir odada değil, tadilatta olan bir okul spor salonunda toplanırlar. Bu geniş ama klostrofobik mekan, karakterlerin geçmişlerine dair flashback (geriye dönüş) sahnelerine de imkan tanımaktadır. 
  • Süre: Orijinal film yaklaşık 96 dakika sürerken, Nikita Mikhalkov’un versiyonu yaklaşık 159 dakikadır. Her bir jüri üyesinin hikayesi ve Rus toplumundaki karşılığı çok daha detaylı işlenmiştir.
  • Final: Filmin sonu, orijinalinden farklı olarak adaletin sadece “suçsuz” demekle bitmediğine, sonrasında o gencin dışarıdaki gerçek dünyada nasıl korunacağına dair ahlaki bir sorumluluk tartışmasıyla bitmektedir. 

Usta-Çırak  Metoduyla   Avukatlık  Eğitiminde  Öğrenci   Stajı

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

USTA-ÇIRAK  METODUYLA   AVUKATLIK  EĞİTİMİNDE  ÖĞRENCİ   STAJI/Avukat Fahrettin KAYHAN

Türkiye’de hukuk eğitimi,  genellikle takrir metodu ya da klasik metot denilen yöntemle yapılır.  Bu eğitim modelinde öğretim üyesi dersle ilgili teorik bilgileri, ders saati içinde öğrencilere aktarır.  Öğretim üyesini merkeze alan bu öğretim sisteminde, öğrenci genel olarak pasif bir dinleyici konumundadır. Bu nedenle bu öğretim metodu eleştirilmektedir.  Her ne kadar pratik çalışmalarla, öğrencinin hukuk normlarını somut olaya uygulama becerisi geliştirilmeye çalışılsa da öğrencinin  “gerçek bir davanın” yargılamasıyla başından sonuna kadar teması olmamaktadır.  Bu eksikliğin giderilmesi için 15-30 günlük adliye stajı, avukat yanında staj gibi öğrenci stajları düzenlense de istenen verim elde edilememektedir. Sık sık düzenlenen kurgusal duruşma etkinliklerinin, yargılama pratiğimizle hiç ilgisi yoktur.

Bir duruşma izleme etkinliği

Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinde duruşma sıramı beklerken başlarında Prof. Dr. Hikmet Sami Türk olan 20 kadar öğrenci duruşma salonunun izleyici sıralarını doldurdu. Hâkim, mahkemenin işleyişi hakkında kısa bir konuşma yaptıktan sonra, davanın “sözlü yargılama” aşamasında olduğunu belirterek davacı vekiline söz verdi. Baro çalışmalarından yakın arkadaşım olan davacı vekili meslektaşımız yaklaşık yarım saatlik bir konuşma yaparak davasını anlattı. Davalı vekili de yine uzun bir konuşmayla onu yanıtladı. Ardından hâkim, kararını açıkladı. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 2011 yılından o tarihe kadar (ve bugüne kadar) böyle bir “sözlü yargılama” aşamasına tanık olmamıştım. Gerçek bir davada izleyici olan öğrencilere “gösteri amaçlı” gerçek görünümlü kurgusal bir duruşma izlettirilmişti. Aslında öğrenciler, ülkemizdeki yargılama gerçekliği konusunda kandırılmışlardı. Meslek hayatlarında muhtemelen bir daha böyle bir duruşmaya tanık olmayacaklardı.

Bizim önerdiğimiz usta-çırak metoduyla avukatlık eğitiminde eğitimin aşamaları; öğrenci stajı, avukatlık stajı, mentorluk ve sosyal ve mesleki dayanışma aşamalarından oluşmakta, aktif ve etkileşimli eğitim ömür boyu sürmektedir. Önerdiğimiz usta-çırak ilişkisi metodunda avukatlık eğitimi tercihen hukuk fakültesi birinci sınıfta öğrenci stajı ile başlar ve öğrencinin mezuniyetine kadar devam eder.  Daha sonra avukatlık stajı aşaması gelir.  Stajyerin avukatlık ruhsatını almasından sonra usta rolünü üstlenen avukat yaklaşık 5 yıl boyunca mentorluk yapar. Beş yılın sonunda ise sosyal ve mesleki dayanışma aşamasıyla ömür boyu sürer. Tüm bu süreçler,  ülkemizdeki hukuk gerçekliğine dayanır.

Usta-çırak metoduyla avukatlık eğitimi, sosyal öğrenme teorisinin en temel unsurlarından biri model alma yöntemine dayanır. İnsanların bir davranışı sergilemek veya kendisinde öğrenme durumunun gerçekleşmesi için rol model olan başkaları tarafından nasıl yapıldığını görmeleri gerekmektedir. Model alınan kişiden neler öğrenilebileceği şu şekilde sıralanabilir:

    1. Hukuk mesleklerine özgü bilişsel beceri ve davranışlar öğrenilebilir.
    2. Öğrenilenleri güçlendirebilir veya söndürebilir. Modelin yaptığı davranışları ve sonuçlarını gözlemleyerek neyin yapılabileceğini ve neyin yapılmaması gerektiğini öğrenir.
    3. Model gözlemlenerek sosyal güç ve isteklendirme gerçekleştirilebilir.
    4. Model gözlemlenerek mesleki çevrenin ve nesnelerin nasıl kullanılacağı öğrenilebilir.
    5. Model alınan avukat gözlemlenerek avukat-müvekkil, avukat- hâkim, avukat- adli personel etkileşiminde duygusal tepkilerin nasıl ortaya konulacağı öğrenilebilir. Özellikle bu etkileşimlerdeki aktarım-karşı aktarımları tanıma ve bunları yönetme ve avukatlık rolünden kaynaklanan psikolojik çatışmalarla başa çıkma konusunda beceriler kazanabilir.

Bandura,  insanların öğrendikleri birçok davranışı, diğer insanları gözlemleyerek ve onları model alarak öğrendiklerini ifade etmektedir. Bandura 3 değişik tür modelden söz etmektedir

Canlı Model: Belli bir davranışı ortaya koyan gerçek kişiyi ifade etmektedir. Avukat eğitiminde canlı model, büyük ölçüde usta avukat rolünü üstlenen hukukçudur.

Sembolik Model: Bir film, televizyon programı, kitap veya başka herhangi bir platformda sunulan bir karakter ya da kişiyi ifade etmektedir. Bu bağlamda bizim uyguladığımız yöntemde, adayın eğitimin başlangıcında hukukçu anı kitapları okumasını sağlayarak sembolik modellerden yararlanması amaçlanmaktadır.

Sözlü Direktifler: Davranışın nasıl gerçekleşeceği ile ilgili canlı ya da sembolik bir model olmadan, davranışı yönlendirici yapılan açıklamalardır.

Şu anda yazıhanemizde “öğrenci stajı” aşamasında biri dördüncü sınıf öğrencisi, diğeri üçüncü sınıf öğrencisi iki meslektaşımız bulunmaktadır. Stajyerlerimiz, ders programlarının elverdiği ölçüde en az haftada bir gün yazıhane çalışmasına ayırmaktalar.  Öğrenci stajının hedefleri, hukuk mesleklerini gerçekçi olarak tanıtmak ve sevdirmek, eleştirel düşünce, hukuk metodolojisi, hukukî argümantasyon, retorik konularına beceri kazandırmak, hukuk pratiğine, adli yazışma usullerine aşinalık kazandırmak ve öğrenciyi mezuniyet sonrası  avukatlık stajına hazırlamaktır.

Bu hedefler doğrultusunda bu yazının kaleme alındığı hafta yapılan etkinliklerin bir kısmı şöyle:

Eleştirel düşünce, Hukuki Argümantasyon ve Retorik Çalışması

Bu başlık altında stajyerlerimizin bir boşanma davası için yazdığı dilekçeleri eleştirel düşünce teknikleri, hukuki argümantasyon ve retorik yönünden inceleyip tartıştık. Boşanma davalarında avukat müvekkil etkileşiminin zorlukları konusunda paylaşım ve değerlendirmelerde bulunduk.

Dosya İnceleme ve Dava analizi

Stajyerlerimizle ünlü bir üniversitenin hukuk felsefesi ve sosyolojisi anabilim dalı araştırma görevliliği için yaptığı yazılı sınavın iptali talebiyle açılan davayı inceledik. İncelemeye sınav kâğıtları ve bilirkişi raporuyla başladık. Sınavda şu sorular sorulmuştu:

    • Hukuku tanımlayınız ve açıklayınız.
    • Yaşayan hukuku açıklayarak yaşayan hukuka ilişkin örnekler veriniz.
    • İnsan Haklarının gelişimini göz önünde bulundurarak birinci, ikinci ve üçüncü kuşak hakları anlatınız. Gelecekte doğabilecek dördüncü kuşak hakların neler olabileceği hakkında bir tartışma yapınız.

Bu vesileyle stajyerlerimizle bu soruları, sorulara adaylar tarafından verilen cevapları, bilirkişi mütalaasını, ilk derece ve istinaf mahkemesi kararını tartışma imkânımız oldu, sınav soruları ve adayların cevapları bilirkişi mütalaası sayesinde bilgilerimizi yeniledik, bu dava sayesinde Türkiye’de akademik hayatın işleyişi ile ilgili de geniş bilgi sahibi olduk.  Analiz için bu davanın seçilmesinin bir amacı da buydu.

Fıkıhtan Hukuka- Hukuk Fıkıh İlişkisi Üzerine

Stajyerimiz Merve Erbaş, Prof. Dr. Emir Kaya’nın “Fıkıhtan Hukuka” adlı eserini bizim için imzalatacak. Prof. Dr. Kemal Gözler’in  “Hukuk-Fıkıh İlişkisi Üzerine” adlı eseriyle birlikte karşılaştırmalı olarak okumak üzere okuma listemize ekledik.

 Farklı Ofis Deneyimi

Stajyerimiz Ekin Ozan Özşahin, daha önce 2004 yılında yazıhanemizde avukatlık stajı yapan Tokat Barosu üyesi Avukat Kenan Bostancı’yı ofisinde ziyaret ederek, avukatlık stajı, avukatlık mesleği, hukuk pratiği konularında sohbet etti.

 Günün Sonunda

Günün sonunda bugünün anısına stajyerlerimize Önceki TBB Başkanı Avukat Vedat Ahsen Coşar üstadımızın Yetkin Yayınlarından çıkan Hukuki Argümantasyon adlı eseri ile Oğuz Benlioğlu’nun Retorik” adlı eserini, daha sonra hep birlikte etüt etmek üzere, armağan ettik.

KAYNAK:  Sosyal Öğrenme kuramı ile ilgili açıklamalar için:  Korkmaz, İ. (2006). Sosyal Öğrenme Kuramı. Eğitim Psikolojisi: Gelişim-Öğrenme-Öğretim. (Ed. Binnur Yeşilyaprak). Pegem Akademi, s. 262.

Türkiye Cumhuriyetinde Görev Yapmış Adalet Bakanları

0
Türkiye Cumhuriyetinde Görev Yapmış Adalet Bakanları
Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinde Görev Yapmış Adalet Bakanlarının çoğunluğu hukuk fakültesi mezunudur ve kariyerlerini hukuk alanında yapmışlardır.

Akın Gürlek, 11 Şubat 2026 tarihinde Adalet Bakanlığına getirilmiştir.
Akın Gürlek, 11 Şubat 2026 tarihinde Adalet Bakanlığına getirilmiştir.

Yılmaz Tunç, 4 Haziran 2023 - 11 Şubat 2026 tarihleri arasında görev yapmıştır.
Yılmaz Tunç, 4 Haziran 2023 – 11 Şubat 2026 tarihleri arasında görev yapmıştır.

Kendisinden sonraki bakanın “görevden affı” neticesinde 28 Ocak 2022 tarihinde yeniden bakanlık görevine getirilmiştir.

Abdulhamit Gül, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur ve serbest avukatlık yapmıştır. 19 Temmuz 2017 tarihinde Adalet Bakanı olmuş, görevini 28 ocak 2022 tarihinde kadar sürdürmüştür.

 Bekir BOZDAĞ 25.11.2015-19.07.2017 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Kenan İPEK 07.06.2015-25.11.2015 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Bekir BOZDAĞ 26.12.2013-07.03.2015  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Sadullah ERGİN 06.07.2011-26.12.2013  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Ahmet KAHRAMAN 10.03.2011-06.07.2011 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
  
Sadullah ERGİN 01.05.2009-10.03.2011  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Mehmet Ali ŞAHİN 29.08.2007-01.05.2009  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Fahri KASIRGA 08.05.2007-29.08.2007  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Cemil ÇİÇEK 18.11.2002-08.05.2007  tarihleri arasında görev yapmıştır. 

Prof. Dr. Aysel ÇELİKEL05.08.2002-18.11.2002  tarihleri arasında görev yapmıştır. Türkiye’nin ilk kadın adalet bakanıdır. Eski Adalet Bakanları arasında hukuk kariyeri en güçlü olanlardandır. 
Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK 28.05.1999-05.08.2002  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Prof. Dr. Selçuk ÖZTEK 11.01.1999-28.05.1999  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Hasan DENİZKURDU 04.08.1998-11.01.1999  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
M. Oltan SUNGURLU 30.06.1997-04.08.1998  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Şevket KAZAN 28.06.1996-30.06.1997  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Mehmet AĞAR 06.03.1996-28.06.1996  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Firuz ÇİLİNGİROĞLU, 31.11.1995-06.03.1996  tarihleri arasında görev yapmıştır.
Eski Adalet Bakanı Bekir Sami DAÇE 05.10.1995-31.11.1995  tarihleri arasında görev yapmıştır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirmiş, Gaziantep Cumhuriyet Savcılığı, Serbest Avukatlık, Danışma Meclisi Gaziantep Üyeliği ve Adana Milletvekilliği yapmıştır.
Mehmet MOĞULTAY 27.07.1994-05.10.1995  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
M. Seyfi OKTAY 20.11.1991-27.07.1994  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Suat BİLGE 29.08.1991-20.11.1991  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Şakir ŞEKER 23.06.1991-29.08.1991  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
M. Oltan SUNGURLU 31.03.1989-23.06.1991  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Eki Adalet Bakanı Mehmet TOPAÇ 26.06.1988-31.03.1989  tarihleri arasında görev yapmıştır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, serbest avukatlık yapmış, 17. ve 18. Dönem Uşak Milletvekilliği ve Adalet Bakanlığı yapmıştır. 29 Eylül 1994 tarihinde Ankara’daki avukatlık bürosunda suikast sonucu hayatını kaybetmiştir.
M. Oltan SUNGURLU 21.12.1987-26.06.1988 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
   Halil ERTEM 16.09.1987-21.12.1987 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
M. Oltan SUNGURLU 17.10.1986-16.09.1987 tarihleri arasında görev yapmıştır. 

M. Necat ELDEM 13.12.1983-17.10.1986 tarihleri arasında görev yapmıştır. 

Kazım AYDOĞAN 21.05.1983-13.12.1983 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Rıfat BAYAZIT 08.02.1983-13.05.1983 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Cevdet MENTEŞ 12.09.1980-08.02.1983 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Ömer UCUZAL 12.11.1979-12.09.1980 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Mehmet CAN 05.01.1978-12.11.1979 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Necmettin CEVHERİ 21.07.1977-05.01.1978 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Selçuk ERVERDİ 21.06.1977-21.07.1977 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Zeyyad BAYKARA 11.04.1977-21.06.1977 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
İsmail MÜFTÜOĞLU 31.03.1975-11.04.1977 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Hayri MUMCUOĞLU 17.11.1974-31.03.1975 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Şevket KAZAN 26.01.1974-17.11.1974 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Hayri MUMCUOĞLU 15.05.1973-26.01.1974 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Fehmi ALPARSLAN 22.05.1972-15.05.1973 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Prof. Dr. Suat BİLGE 11.12.1971-22.05.1972 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
İsmail ARAR 26.03.1971-11.12.1971 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Ziya ÖNDER 03.11.1969-26.03.1971 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Hidayet AYDINER 01.08.1969-03.11.1969 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Hasan DİNÇER 27.10.1965-01.08.1969 tarihleri arasında görev yapmıştır. 

Eski Adalet Bakanı Refik Şevket İnce 19 Mayıs 1921 – 9 Temmuz 1922 tarihleri arasında görev yapmıştır. 28 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisine Saruhan (Manisa) Milletvekili olarak katılmış, 21 Eylül 1921’de Kastamonu İstiklal Mahkemesi Başkanlığına seçilmiş, 2 Mart 1921’de Meclisteki görevine dönmüş, 1921’de bir süre Dâhiliye Vekilliğine vekâlet etmiştir. 1931, 1935 ve 1939 seçimlerinde Manisa Milletvekilliği yapmıştır. 1945 yılında Demokrat Parti Kurucu Üyeliği ve 1950 seçimlerinden sonra Manisa Milletvekilliği yapmıştır. I. Menderes Kabinesinde Milli Savunma Bakanı ve II. Menderes Kabinesinde Devlet Bakanlığı yapmış, 30 Mart 1951’de Bakanlıktan ayrılmıştır. 2 Kasım 1951’de Demokrat Parti Meclis Grup Başkanlığına seçilmiş, 17 Haziran 1952’ye kadar bu görevi sürdürmüştür. Gazeteci Yazar Emin Çölaşan’ın dedesidir.

Yusuf Kemal Tengirşenk

Yusuf Kemal Tengirşenk

Yusuf Kemal Tengirşenk, Eski Adalet Bakanları arasında hukuk kariyeri en güçlü olanlardandır. 

Eski Adalet Bakanı Celâlettin Arif Bey 3 Mayıs 1920 – 30 Mart 1921 tarihleri arasında görev yapmıştır. Celalettin Arifİstanbul Barosu‘nun kuruluşunda rol oynamış, TBMM’nin kurulması ile birlikte yürütme görevi verilen I. İcra Vekilleri Heyeti ve II. İcra Vekilleri Heyeti’nde Adliye Vekilliği ve TBMM 1. Dönemde Erzurum milletvekilliği yapmış hukukçu bir siyaset adamıdır.
Türkiye Cumhuriyetinde Görev Yapmış Adalet Bakanları

Asakir-i Mansure-i Muhammediyye Kanunnamesi

0
Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye

Asakir-i Mansure-i Muhammediyye Kanunnamesi

Asakir-i Mansure-i Muhammediyye Kanunnamesi, yeniçeri ocağının kaldırılmasını müteakip oluşturulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ordusunun kuruluş kânûnnâmesidir. 1 Zilhicce 1241 / 7 Temmuz 1826 tarihinde Padişah tarafından ferman buyurularak ilan edilmiştir. Muhammed’in Muzaffer Askerleri anlamına gelmektedir. Teşkilâtın kuruluş tarihi 7 Temmuz 1826 olarak verilmektedir, kânûnnâme bu kuruluş/teşkilatlanma sürecinin belgesidir. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının (Vak’a-i Hayriyye) ardından kurulan yeni ordunun; kuruluş gerekçesi, teşkilat yapısı (tertibi), asker sayısı, maaşları (tayinât), eğitimleri, kıyafetleri (şubara ve sonrasında fes), terfi ve emeklilik şartlarını belirleyen temel kurucu belgedir.

Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye Kânûnnâmesi, 4 varaktan ibaret olup Temmuz 1826 (Gurre-i Z 1241) tarihlidir. Islahatı 2. Mahmut gerçekleştirmiştir. Kânûnnâme Asâkir-i Mansûre Muhammediyye ordusunun kuruluş gerekçesi, tertîbi, miktarı, idâresi, istihdâmı, eğitimleri, giyim-kuşamı, teçhizâtı, terfileri, emeklilikleri, sıla ve hac izinleri, maaş ve yiyecekleri ile ilgili bilgi vermektedir.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi Hatt-ı Hümiiyiinlar katalogunda 59106 numara ile kayıtlı bulunan 4 varaktan ibaret, Temmuz 1826 Asakir-i Mansure-i Muhammediyye Kanunnamesinde, (Gurre-i Z 1241) Asakir-i Mansflre ordusunun kuruluş gerekçeleri izah edilmektedir. 1826′ yılına gelinceye kadar Osmanlı Devleti’nin geniş bir coğrafyaya yayılmasında ve hakimiyet sahasını sürekli genişletmesinde yeniçeri ocağının katkısı büyük olmuştur. Bir zamanlar dünyanın en mükemmel ve modern askeri teşkilatına sahip olan Osmanlı ordusunda zuhur eden bozulmalar 1683, 1768 ve 1787 seferlerinde kendini net bir şekilde göstermiştir. Zamanla eski gücünü kaybetmeye ve seferlerde başkansız olmaya başlayan yeniçerileri düzeltme yönünde birçok ıslahat girişimi meydana gelmesine rağmen hepsi de sonuçsuz kalmıştır. Islahı mümkün olmayan yeniçerilerin kaldırılarak yerine “Asakir-i Mansilre-i Muhammediyye” adıyla yeni bir ordu kurulması karalatılmıştır.

Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye yeni ve biraz aceleye getirilmiş bir kuruluş olduğundan 1829’da Rus ordusuna, 1831-1833’te Mısır askerlerine karşı yapılan savaşlarda kendisinden umulanı tam olarak verememişse de yeniçerilerin son zamanlarına göre üstünlüğünü, düzenli Rus ve Mısır kuvvetlerine karşı iki yıl gibi uzunca bir süre karşı koymakla ispatlamıştır

Sultan Abdülmecid döneminde, 14 Haziran 1843’te ordunun ismi Asâkir-i Nizâmiye-i Şâhâne olarak değiştirilmiştir.  Bu tarihten itibaren ordu kısaca Nizamiye Ordusu olarak anılmaya başlanmıştır. Asakir-i Mansure-i Muhammediye, Osmanlı İmparatorluğunun son ordusudur. 1923’te saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin ilan edilmesiyle Türk Kara Kuvvetlerine dönüşmüştür.

Fî Gurre-i Z 1241 (THE CODE OF LAWS OF ASÂKIR-I MANSÛRE-I MUHAMMEDIYYE )

Bi-meşiyyet’illâh-i te’âlâ bu dîn-i mubîn ve devlet-i muhammediyyenin ibtidâ-yı zuhûru ve ba’dehû şark ve garbı ihâta etmesi mutlâka şerî’at-ı mutahhara ve seyf-i cihâd sâyesinde olarak saltanat-ı seniyye-i ebediyyü’d-devâma göre cemî’-i zamânda a’dâ-yı dîne mukâbil olacak ‘asâkir-i cihâdiyye ve guzât-ı islâmiyyenin vücûdundan lâ-büdd ve muktezâ olmak mülâbesesiyle mukaddemâ devlet-i ‘aliyyede yeniçeri ocağı tanzîm olunmuş ise de mürûr-ı zamân ile içlerine ‘azîm fesâd karışıp ve vâki’ olan seferlerde bir işe yaramadıklarından mâ’adâ refte refte uygunsuzlukları derecesini aşıp evvelki yararlıkları yaramazlığa ve eski itâ’atleri itâ’atsizliğe mübeddel olarak hiçbir suretle ıslahın çâresi dahî bulunamadığından nihâyet’ül-ümerâ ittifâk-ı ‘âmme ile sahîfe-i ‘âlemden nâm ü nişânları külliyen ref’ ü imhâ olunarak ânın yerine lilâhi’l-hamd ve’lminneh ‘asr-ı bâhir’ün-nasr hazret-i kişver-i güşâ-yı nuhbe-i edvâr u a’sâr ve zât-ı şevket-semât-ı cenâb-ı zıllullâhî min-kabli’llâhi müceddid-i dîn u devlet olduklarına burhân-ı vâzihü’l-âsâr olmak üzere mutlaka a’lâ-yı kelimetu’llâhi’l’ulyâ ve î’fâ-yı farîza-i cihâd ve kazâ niyet-i hâlisesine ibtinâen bu def’a iktizâ-yı kitâb u şerî’at ve icmâ’-ı ‘ulemâ-yı ümmet ve ittifâk-ı kâffe-i hayr u havâhân-ı dîn ü devlet ile müsta’înen bitevfîki’llâh-ı te’âlâ devlet-i ‘aliyye-i ebediyyü’d-devâma ‘asâkir-i mansûre-i muhammediyye ‘unvânıyla müceddiden lüzûmu mürettebe mu’allim ve mütefennin ‘asâkir tertîb ü tahrîrine karar verilerek bir taraftan tahrîr u ta’lîme bede’ olunmuş ise de miktâr-ı tertîb ve sûret-i idâre ve istihdâmları bilinip âna göre hareket etmek lâzım geldiğine binâen bede’-i bismillâhi’l-‘azîm ve hamden ‘alâ-fazlihi’l-‘amîm ve tevessülen burûhâniyyet-i rasûlü’lkerîm şu veçhile vaz’-ı kânûn mesnedim kılınır ki, inşâallah-u te’âlâ bundan böyle gittikçe teksîr etmek ve teksîr ettikçe iktizâsına bakılmak üzere evvel-emirde âsitâne-i şevket-âşiyânede serasker paşa ma’iyyetinde dâimâ mevcût bulunmak üzere on iki bin neferden ibâret bir ordu i’tibâr olunup şöyle ki işbû on iki bin nefer sekiz tertîbe taksîm ile ilâ-nihâye birinci ve ikinci ve üçüncü tertîb ta’bîri itlâk olunmak üzere beher tertîbe birer binbaşıdan sekiz binbaşı ve beher binbaşı ma’iyyetinde sağ ve sol kolağaları ve yüzbaşılar ve onbaşılar ve topçu ve arabacı ve cephâneci başıları ve mülâzım ve neferâtları ve imâmlar ve nefer kâtibleri ve mehterhâne takımı ve mühendis ve hekîm ve cerrah neferâtı mevcût olarak beher tertîbin ma’a zâbitân bin beş yüz yirmi yedi nefer mürettibi olmak üzere bi’l-münâvebe iki binbaşı üçbin elli dört nefer ile derûn-ı İstanbul’da bâb-ı seraskerîde kışlaklarında bulunarak derûn-ı âsitânede bunlar münâvebe ile kolluk bekleyip meselâ bir cesîm kolluğa bir yüzbaşı ta’yîn birle olkolluğa merbût olan küçük kolluklara dahî ânın tarafından onbaşılar ikâmesiyle leylen ve nehâren esvâk ve mahallâtın muhâfazasına ihtimâm ettirile ve diğer altı binbaşı ma’iyyetinde bulunacak dokuz bin bu kadar neferi dahî Davutpaşa ve Üsküdar’da binâlarına şurû’ olunmuş ve olunacak kışlalara iktizâsına göre taksîm olunarak bi’lmünâvebe Üsküdar Kışlasında bulunanlardan Fenerbahçesi’nden Bahr-i Siyâh boğazının Anadolu tarafında vâki’ Fener Kal’ası’na kadar gerek boğaz kal’alarını muhâfaza ve gerek Boğaziçi sevâhilinde bundan akdem yapılan tabyaların bundan böyle ‘adem-i lüzûmuna mebnî terk ü ta’tîliyle fakat karakolhâne sûretinde ibkâ olunacak tabya başındaki kışlaklarda ve mevâki’-i mukteziye-i sâirede ikâme için kifâyet miktârı münâvebe neferâtı tertîb ile mâ’adâsı asıl kışlaklarında ta’lîm ü te’allüme meşgûl olalar ve kezâlik Davutpaşa’da bulunacak binbaşılar dahî neferât-ı mürettebeleriyle Baruthâne’den tâ Bahr-i Siyâh Boğazının Rumeli tarafında vâki’ kılâ’ın nihâyetine kadar gerek kal’alara ve gerek tabyalardan bakiyye kalacak karakolhânelere ve gerek mevâki’-i sâireye iktizâsına göre bi’l-münâvebe ta’yîn olunarak kışlalarında kalanlar ta’lîm ü te’allümlerine iştigâl etmek ve’l-hâsıl bunların sûret-i taksîm ve istihdâmlarında bundan böyle îcâb-ı vakt ü hâle tab’iyyet olunup şu kadar ki işbû sekiz binbaşı ‘ale’d-devâm bir yerde meks olunmaksızın münâvebe ve devr-i dâim sûretiyle kâh kışlalarda ve kâh kolluklar ve boğaz kal’aları ve karakolhâneler ve mevâki’-i sâirede dâimâ münâvebe ve tebeddül sûretiyle nakl ü istihdâm olunarak cümlesi gerek kışlalarında ve gerek kılâ’ ve karakolhânelerde oldukça hem emr-i muhâfazaya ihtimâm ve hem boş durmayarak bir taraftan dahî ta’lîm ü te’allüme iştigâl-i tâm göstereler ve işbû sekiz nefer binbaşının cümlesinin üzerine baş binbaşı ‘unvânıyla zâbit ve rütbesi kapucu başılık râddesinde olmak üzere serasker paşa ve nâzırın intihâbıyla ehliyet ve liyâkati mücerreb bir münâsibi  baş binbaşı nasb u ta’yîn oluna ve nâzırların rütbesi tevcîhât-ı hümâyûn defterinde darbhâne-i ‘âmire nezâreti ile cebehâne nezâreti beyninde olmak üzere mu’allim-i ‘asâkir-i mansûre-i muhammediyye nezâreti diyû kayd oluna ve sâir ocaklar misillü menâsıb-ı dîvâniyyeden olmak üzere bir kâtib nasbı dahî lâzım geleceğinden ol-dahî tevcîhât-ı hümâyûn defterinde masraf-ı şehriyârî kitâbeti ile süvârî mukâbeleciliği beynine kayd olunmak ve cünhası vâki’ olmadıkça ‘azl olunmamak üzere bâ-irâde-i seniyye bir ocak kâtibi nasb ü ta’yîn kılına ve zîrde defter gûne tertîb olunduğu üzere beher binbaşı ma’iyyetinde bir tertîb olmak üzere ma’a zâbitân bin beş yüz yirmi altı nefer olup şöyle ki beher on neferin bir onbaşı ve yüz nefere bir saf itibârıyla on iki saffa on iki yüz (başı) ve altışar saf sağkol ve solkol itibar olunarak üzerlerine ağa-yı yemîn ü yesâr ta’biriyle altı yüzbaşılar ve topçu başı ve arabacı başı ve cebehâneci başı ve beherine mülâzımlar ve çavûşlar ve sancaktarlar ve mehterbaşı ve hekim ve cerrâh ve sâiresi nasb u tahsîs ve her yüzbaşıya ikişer nefer saka tertîbiyle libâsları nefer misillü tanzîm ve fakat meyânına sâde bir kamçı ile temyîz ve neferât-ı merkûme evkât-ı hamseyi cemâ’at ile edâ ve beher safın kışlalarına birer mektep inşâsıyla günde birer nevbet Kur’ân-ı ‘azim’üş-şân ve avâma lâzım olacak miktâr mesâil-i dîniyye ve ilm-i hâllerini ve ba’dehû Birgivî Risâlesi’ni tal’im ü tefhîm zımnında İstanbul Kadısı Efendi ma’rîfetiyle bi’l-imtihân ve bi’l-intihâb zikr olunan beher safa birer münsif imam nasb ü tahrîr olunarak bunların cümlesi bir tertîb i’tibârıyla cümlesinin üzerine binbaşısı zâbit ola ve işbû binbaşılar zikr olunduğu veçhile bin beş yüz yirmi altı neferden ibâret olan bir tertîbin zabt u rabtına me’mûr olup ma’mâ-fîh lede’l-iktizâ ibtidâ-yı su’âl ve cevâpta binbaşılar sağ ve sol kolağalarına ve topçu başı ve arabacı başı ve sâir rüesâya ve sağ ve sol kolağaları dahî zîr-i idârelerinde olan altışar safın yüzbaşılarına âmir ve zâbit olarak yüzbaşılar dahî yüz beş neferden ibaret olan bir safın onbaşılarına ve onbaşılar zîr-i idârelerinde olan dokuzar neferin ale’t-tertîb zâbiti olalar ve zîrde işâret olunduğu üzere zâbitâna ‘alâ-merâtibihim maaşlar ve neferâta dahî mâhiyeler tahsîsiyle işbû tertîb olunan maaş ve mâhiyeler beher mâh otuzar gün hesâbıyla ve aylık sûretiyle verilip şu kadar ki mâhiyelerin sûret-i tahsîsi beher nefere yevmiye altmışar (akçe) hesâbıyla olarak fakat neferâta i’tâsı mâh-be-mâh mâhiye sûretinde uydurula ve binbaşıdan mâ’adâ zâbitân ve neferâta ber-mantûk-ı defter beher sene rûz-ı hazerde birer takım kisve ve birer serhatli yemenisi ve rûz-ı kasımda çizmeler ve sefere me’mûriyetlerinde birer adet yağmurluklar i’tâ oluna ve esliha-i mürettibeleri dahî kezâlik ber-mûceb-i defter zâbitân ma’rifetiyle tevzî’ ü teslîm olunup mürûr-ı eyyâm ile meselâ tüfenk kundağı fersûde olur ise zâbiti atîkini nâzıra getirüp irâe eyledikte ta’mîre muhtâc ise ta’mîr ve cedîden verilmesi lâzım gelir ise ‘atîki alınarak âhar cedîdi yine zâbitân ma’rifetiyle i’tâ kılına ve binbaşıların hîn-i ta’yîninde levnî ve nev’î ma’lûm olmak için yine zîrde muharrer olduğu üzerefakat bir takım libâs verilip ba’dehû iktizâ ettikte libâs-ı mezkûru kendi maaşında tecdîd eyleye ve bunların cümlesine sabahları yalnız nân-ı ‘azîz ve şorba ve akşamları şorba ve yahni ve Cuma ve isneyn geceleri bazen pirinç ve bazen bulgur pilavı verilmekve şorbalar dahî bazen pirinç ve bazen mercimek olmak üzere ta’yînâtları kezâlik zîrde tertîb olunduğu üzere ‘aynen virile ve ibtidâ bir kimesne tüfenk-endâz neferi olup ba’dehû yoluyla ‘ale’t-tertîb eskiyerek onbaşı ve ba’dehû çavûş ve ba’dehû sancaktar ve mülâzım ve yüzbaşı ve ba’dehû kolağası mülâzımı ve ba’dehû saff-ı evvelde ise altı yüzbaşı hükmünde olan ağâ-yı yemîn ve saff-ı sânîde ise ağâ-yı yesâr olup ve ba’dehû işbû sağ ve sol kolağalarından hangisi eski ve mütefennin ise binbaşı ola ve baş binbaşılık münhal oldukta binbaşıların ‘âkil ve kâr-güzâr ve sadâkâtkârlarından biri bi’lintihâb ta’yîn oluna ve tertîb üzere bunların yolu aşılması eskilik i’tibârıyla olup ancak fende mahâreti ve isti’dâdı yok ise aşağıdan erbâb-ı isti’dâdı takdîm câiz ola ve kezâlik ibtidâ bir kimesne topçu neferi olup ba’dehû eskiyerek topçu halîfesi ve top ustası ve ba’dehû çavûş ve ba’dehû topçu başı olup ba’dehû eğer ta’lîm ü te’allümde mâhir ve tefennün ü mahâreti zâhir olur ve mülâzımlardan ve ağâ-yı yemîn ü yesârdan ehakk u elyakk bulunur ise binbaşılık hallinde ol-topçu başı binbaşı olması câiz görüle ve kezâlik bir kimesne top arabacısı ba’dehû arabacı halîfesi ve çavûş ve arabacı başı olmak ve kezâlik ibtidâ bir kimesne cebehâneci neferi olup ba’dehû yoluyla eskiyerek cebehâneci çavûşu ba’dehû cebehâneci başı olmak ve ibtidâ bir kimesne sûrnâzen ve tablzen oldukta eskiyerek yoluyla hangi safta ise mülâzım ve ba’dehû ser-sûrnâzen veyâhut ser-tablzen olup ba’dehû mehter başı olmak üzere bunların cümlesi dahî bervech-i meşrûh yoluyla eskiyerek terfî’ ve eğer mahâret ve isti’dâdı yok ise mâdûnu müsta’id bulundukta takdîm ve isti’dâdda müsâvî bulunur ise eskiliği sebeb-i tercîh addoluna ve işbû on iki safın her birine birer top tertîb ve neferâtı tahsîs kılına ve neferât-ı merkûme leyl ü nehâr kışla ve mahâl-ı me’mûrelerinde mevcûd ve ta’lîm ü te’allümle meşgul olup zâbitâna itâ’at eyleyeler ve neferât-ı merkûmeden birinin töhmeti veyâhut bir gûne maslahatı zuhûrunda onbaşı yüzbaşıya ve yüzbaşı kolağasına ve kolağası binbaşıya ve binbaşı baş binbaşıya ve baş binbaşı dahî iktizâsına göre serasker paşa ve nâzır efendiye ifâde ve teblîğ ederek âdî görülecek maslahat ise nâzır ma’rifetiyle görülüp tedîb îcâb eder şey ise serasker paşa ma’rifetiyle cürm ü kabâhatine göre icrâ kılına ve senede bir def’a vakt-i hazerde vilâyeti karîb mahalde ise altı mâh kadar ve ba’îd mahalde ise sekiz mâh kadar sılaya gidüp sâir işini görüp yine kışlasına gelmek üzere beş neferde birine münâvebe tarîkiyle izin verilmek câiz olup izni müddeti hitâmından evvelce avdet eylemek şartıyla nâzır ve baş binbaşının imzâ ve mühürleri ve kâtibin hattiyle müddet-i musarrah izin tezkiresi verilerek gerek izin tezkiresi ve gerek sâir husûs için bir para harç olunmaya ve zâbitân ve neferâttan iktidârı olanlar vakt-i hazerde hacc-ı şerîfe azîmet murâd eylediklerinde ruhsat i’tâ oluna ve bir müddet rızâ ve ihtiyâriyle hidmet edip sonra firâr eder veyâhut sıla bahânesi ve sâir sebeple izin alıp gidenlerden müddet-i mu’ayyenesi inkızâsında gelip isbât-ı vücûd etmeyen olur ise bu mâkûleler hakkında ığmâz olunmayarak gerek mübâşir ta’yîniyle ve gerek ne veçhile olur ise ‘alâ-eyyü-hâl buldurulup kışlasına ihzâr ile lâzım gelen te’dîbi icrâ oluna ve me’zûnen hacc-ı şerîfe ve sılaya gidüp vaktiyle avdet edenlerin güzeşte yevmiyeleri geldikten sonra tamamca kendülere i’tâ kılınup eğer sılaya gidenler kable’l-‘avdeh mahallinde vefât eder ise işleyen ‘ulûfesi beytülmâle ‘âid olmak üzere hazîne-mânde ola ve bu sûrette ma’a zâbitân bin beş yüz yirmi altı neferden ibâret olan binbaşının askerinin vakt-i hazerde me’zûnlarından mâ’adâsı tamamen mevcûd bulunup beşte birden ziyâdeye sılaya ruhsat verilür ve bir nefer noksan olur ise binbaşı ve kolağası ve yüzbaşı ve onbaşının dördünün birden te’dîbi icrâ oluna ve hacc-ı şerîfe ve sılaya ruhsat maddesi vakt-i hazere mahsûs olup vakt-i seferde hasta olandan mâ’adâ cümlesi sefere ve me’mûr olduğu mahalle eşerek (erişerek) sayf ü şitâda serdâr-ı ekrem ve seraskerma’iyyetinde vesâir vüzerâ ve mîr-mirân velhâsıl her kimin ma’iyyetine me’mûr bulunurlar ise itâ’at ve inkıyâd ile me’mûr oldukları mahalde tamamen mevcûd bulunalar ve işbû sılaya ruhsat maddesi fakat neferât hakkında cârî olup zâbitân hakkında cârî ve câiz olmaya ve sâlifü’z-zikr zâbitân ve neferâttan biri yazıldığı tarihten on iki sene mürûrundan sonra ticâret veyâhud memleketinde çift peydâ idüp zirâat ve hirâsete iştiğâl veyâhud te’ehhül etmek veyâhud vilâyetinde mevrûsu vefât edip tarla ve yetimleri kalıp idârelerine kâdir akraba olmayarak kendinin zarûri gitmesi iktizâ eylemek misillü maslahatla dirliğinden geçip hidmeti terk murâd eyledikte bilâ-maaş meccânen ruhsat i’tâsı câiz olup ancak işbû ta’dâd olunan sûretlerden her hangisi olur ise olsun on iki seneden evvel olduğu halde kat’an tecvîz olunmaya ve neferât-ı mezkûreden ruhsat verilmek iktizâ edenleri ve gerek ba’de’l-izn hitâm-ı müddette gelmeyenleri nâzırları bâ-takrîr Bâb-ı ‘Âlî’ye ifâde edüp ol-veçhile iktizâsı icrâ ve bu veçhile ruhsat verilen veyâhud vefât eden ve tekâ’üd olan (neferâtın) yerine derhâlâharları tahrîr olunarak beher tertîbin neferât-ı mürettibesinden bir neferi noksan kalmamak üzere dâima mükemmel olmasına gayet ihtimâm u i’tinâ oluna ve ‘asâkir-i İslâmiyyenin cemî’-i zamânda ekser uygunsuzluklarına cehâletleri sebep olduğundan neferât-ı merkûme ber-vech-i bâlâ yapılacak mekteplerde külli-yevm birer nevbet dahî ta’lîm-i dîn ü diyânet ve hem cemâ’atle edâ-yı salât eylemelerine imamlar nasb-ı nefs ihtimâm edip bu husûsa cümle zâbitân dahî gereği gibi takayyüd ve ihtimâm eyleyeler ve tahrîr olunacak neferât meçhûlü’l-hâl mühtedî ve furumâye kabîlinden olmamak üzere sinleri on beşinden yirmi beş ve otuz ve dilâver ve bahâdır olduğu sûrette nihâyet kırk yaşına kadar mesâğ olup kırk yaşından ziyâdesine mesâğ olmamak üzere pak ve asil ve tüvâna yiğitlerden hüsn-i rızasıyla tahrîr olunarak ‘ale’d-devâm kışlaklarında ve me’mûr oldukları mahallerde mevcûd bulunup ta’lîm ü te’allüm ile sanâyi’-i harbiyyeyi kemâl üzere tahsîl ve cümlesi saff-ı vâhid hükmüne girmek sûretinde kesb-i tefennün ve mahâret eylemeleri ehemm-i mehâm ve akdem-i merâm olduğuna binâen bu emniyenin bir an akdem kuvveden fi’ile getürülmesine serasker paşa ve nâzır ve sâir rüesâ ve zâbitân ziyâde ikdâm ve bezl-i mechûd eylemeleri cümlesinin farîza-i zimmetleri ola ve ‘asâkir-i mezkûre bundan böyle lede’l-iktizâ sefer ve me’mûriyet zuhûruyla bâlâda mezkûr olduğu üzere serdâr-ı ekrem ve seraskerler ve sâiri ma’iyyetlerine ve kılâ’-ı hâkâniyye muhâfazasına ta’yîn olunduklarında metânet ve şecâ’at ve harb u darb ve muhâfaza husûslarına bezl-i mukadderet eyleyeler ve sayf ü şitâda bir neferi noksan bulunmamak lâzimeden olmağla hîn-i tahrîrlerinde kemâl-i tekayyüd ve ihtimâm ile ta’ahhüd ve kefâlete bağlanup onbaşılar neferâtına ve yüzbaşılar onbaşılara ve kolağaları yüzbaşılara ve binbaşılar kolağalarına kefîl olmak sûretiyle revâbıt-ı kaviyyeye bend olunduktan sonra hilâf-ı nizâm her kimde tekâsül ve kusur zuhûr eder ise derhâl te’dîbleri icrâsına mübâderet ve baş binbaşı ve binbaşılar ve zâbitân-ı sâire mâhiyelü neferâtı hidmetkâr etmeyüp hâricden hidmetkâr kullanmak ve hidmetkâr kisvesi neferât kisvesine müşâbih olmamak husûslarına dikkat oluna kaldı kı vakt-i hazerde hidmeti sıbkat ederek maaşa mutasarrıf olanlar ihtiyâr veyâhud ‘alîl olur ise mutasarrıf olduğu maaşın nısfı ile ve eğer seferde mecrûh olup ‘amelden sâkıt olduğu cerhi iltiyâmından sonra mutahakkık olur ise maaşın sülüsânı veyâhut cerh ve istihkâka göre dahî ziyadecesiyle tekâ’üdlük câiz ola ve kezâlik mâhiyeli neferâttan biri vakt-i hazerde ihtiyâr ve ‘alîl olur ise tamâm-ı mâhiyesiyle ve eğer vakt-i seferde mecrûh olup cerhi iltiyâmından sonra amelden sükûtu mütehakkık olur ise cerh ve istihkâkına göre dahî ziyâdesiyle tekâ’üdlük tevcîhi câiz olup bu vechile gerek zâbitân ve gerek neferâtın verilecek tekâ’üdlükleri ol-kimesnenin vilâyet ve memleketine münâsib mahalde nakit mesâbesinde olan münâsib ve sağ maldan i’tâ olunmak üzere serasker paşa ile nâzırın bi’l-iştirâk Bâb-ı ‘Âlî’ye takdîm edecekleri arzları ibtidâ hekimbaşı efendiye havâle ile ol-kimesnenin cerh u ‘illet ve ‘amelden sükûtu keyfiyeti mu’âyene ve i’lâm olunduktan sonra dîvân-ı sadr-ı a’zamîye çıkarılıp tensîb ü irâde olunduğu sûrette hidmet-i defterîye havâle olunarak takdîm edeceği takrîr ve şürût mûcibince îcâb eden tekâ’üdlüğü iktizâsına göre tevcîh ve senedi tanzîm oluna ve eğer bu misillü tekâ’üdlük verileceklerin maaş ve mâhiyeleri çürük maldan verilmek lâzım gelir ise ‘asâkire fütûru müeddâ ve hilâf-ı rızâ-yı ‘âlî olacağına binâen bu husûsda defterdâr-ı ‘asr bulunanlar bayağı müehhizeye müstahak olalar ve kezâlik tekâ’üdlük maddesinde ricâ ve şefâ’at ve hâtır ü gönüle ri’âyet maddeleri bir vechile câ’iz olmadığına binâen bu husûsda serasker (paşa) ve nâzırlar dahî kemâl-i ittikâ ve mücânebeti der-pîş edeler ve topçu ve arabacı ocakları misillü serasker paşa ve nâzır ma’rifetiyle işbû ‘asâkir-i mansûre-i muhammediyyenin bi’l-cümle ricâl ve zâbitânı intihâb ve şürût ve nizâm-ı mûcibince ‘alâ-merâtibihim nasb olunmak üzere gerek bu husûslara ve gerek sâir mesâlih-i lâzimeye dâir iktizâ eden ‘arzları serasker paşa ile nâzır beraber temhîr edip ikisinin mührü cem’ olmadıkça yalnız birinin mührüyle olan ‘arza i’tibâr olunmaya ve bu makûle ‘arzlar ocak kâtibi hattıyla yazılıp ‘arz için kimesne tarafından bir akçe alınmaya ve bi’l-cümle zâbitân ve ‘asâkirin zabt u rabtı maddesi serasker paşanın uhde-i müstakilesine muhavvel ve ümerâdan ve vikâye-i nizâmına dâir mesâlih ve umûrun rü’yetinde nâzır müstakil olup ma’mâ-fîh cemî’-i umûr ve mesâlih yine ikisinin ittihâd-ı re’y ve tedbîriyle görülmek üzere serasker paşa ile nâzırın uhde-i ittifâk ve ittihâdlarına tefvîz oluna ve mâhiye ve maaş ve masârif ve ta’yînât husûsları dahî kâtib ma’rifetiyle nâzırın yed’inde olmak  üzere vakt-i hazer ve seferde zîrde mestûr ta’yînâtları verilerek kışlaklarında kandil ve mum ve matbah ve sobaları içün hatab ve sâir masârifâtı nâzır ve kâtibi ma’rifetiyle ru’yet olunup başkaca masârif kayd oluna ve işbû tertîb ve tahrîr olunan zâbitân ve neferâtın maaş ve mâhiyeleri içün sâir ocaklar misillü sened i’tâsına hâcet olmayarak serasker paşa ve nâzır ve me’mûrîn-i sâire ma’rifetleriyle yazılan zâbitân ve neferâtın ‘ale’l-esâmî ve ‘ale’l-tertîb tutulacak defteri kalemlere kayd ve mâh-be-mâh bunların maaş ve mâhiyeleri serasker paşa ve nâzır huzûrunda kâtib ve her safın zâbitânı ve me’mûrîn-i sâire hâzır oldukları hâlde her biri ism ü resmiyle defterlere tatbîk olunarak mevcûduna göre maaş ve ulûfeleri yedlerine verilmek üzere .beher mâh yapılacak yoklama defterleri dahî kezâlik kalemlere kayd ü sebt olunup lede’l-iktizâ silsileleri yürüdükte serasker paşa ile nâzır efendinin bi’l-iştirâk Bâb-ı ‘Âlî’ye takdîm edecekleri takrîr kaleme havâle birle kalemden verilecek ilm ü haber vechile tevcîhâtları icrâ oluna ve taşra bir mahalle me’mûr olduklarında mâhiye ve maaşları dersa’âdetten üçer aylık olmak üzere nâzırları ma’rifetiyle ba’de’l-hesâb gönderilüp kezâlik taşraya me’mûr olanların iktizâ eden ta’yînâtlarının mikdâr ve kemmiyeti dahî nâzırları ma’rifetiyle tertîb olunarak tarafından ta’yîn ü terfîk edeceği vekîl-i harç mahallinde ol-ta’yînât-ı mürettibeyi nüzül emîni tarafından vesâir havâle olunan mahalden alup idâre eyleye ve nâzırların işbû mâhiye ve maaş ve ta’yînât ve kisve baha ve masârif-i sâireye dâir serasker paşa ile bi’l-iştirâk takdîm edecekleri takrîr hidmet-i defterîye havâle ile iktizâ eden mebâliğ başmuhâsebeden hesâb olunarak ba’de’t-telhîs cânib-i mîrîden i’tâ ve îfâ olunmak ve bu takdirce başmuhasebe kaleminde buna dâir umûr ve husûsun kitâbetine başmuhâsebe kîsedârı bulunanlar bir akçe harç almamak üzere me’mûr kılınmak ve ‘asâkir-i mezkûreden vefât edenlerin beytü’l-mâlları dahî cânib-i mîrîye âid olmak üzere bunların cümlesini ve nâzır-ı mûmâ-ileyhin iktizâ eden hesâb ve kitâblarını defterdâr-ı ‘asr bulunanlar ru’yet eyleye.

Ber-vech-i bâlâ kaleme alınup ittifâk-ı ârâ ile karar-gîr olan usûl ü nizâm ilâ-mâşâallahu-te’âlâ düstûr’ül-‘amel tutulmak üzere işbû kânûn-nâme-i hümâyûn ve dîvân-ı hümâyûn ve rüûs-ı hümâyûn ve başmuhâsebe kalemlerine kayd ü sebt olunarak bir sûreti dahî serasker paşa ve nâzır efendi taraflarına verilerek sâir iktizâ eden mahallere dahî ilm ü haberleri i’tâ oluna ve nizâmât-ı mezkûre tiz elden îcâb-ı vakt ü hâle tatbîken te’sîs olunduğundan bundan böyle iktizâ-yı usûl ve maslahata göre ba’zı fıkralarının cerh u ta’dîli ve ba’zı mevâddın tenkîs ve ilâvesi dahî câiz ola ve ‘ale’l-husûs taşralardan dahî münâsibi vechile ‘asker tertîb ve tanzîmi lâzimeden olmağla bimennihi-te’âlâ ‘ahd-ı karîbte ânın dahî iktizâsı bi’l-mütâla’a sûret-i icrâsı karar-gîr olduktan sonra işbû kânûn-nâme-i hümâyûna zeyl oluna deyû fî gurre-i Z 241 tarihinde bâlâsı hatt-ı hümâyûn şevket-makrûn-ı şâhâne ile müveşşah şeref-rîz-i südûr olan kânûn-nâme-i hümâyûn dîvân ve rüûs-ı hümâyûn kalemlerine kayd ve darbhâne-i ‘âmireye ‘ilm ü haberi ve ‘atûfetlü serasker paşa hazretleri ve nâzır efendi tarafına sûreti i’ta olunmağla başmuhâsebeye dahî ‘ilm u haber olmak üzere işbû sûret verildi.

 

Jüri Sistemi

0
Jüri Sistemi

Jüri Sistemi, Anglo-Sakson Hukuk Sisteminde uygulanmakta olan, adaletin gerçekleştirilmesinde yurttaşların doğrudan katılmasını ve oy kullanmasını sağlayan yargılama biçimidir. Kavramın kökeni Jury kelimesidir ve “yeminli” anlamına gelmektedir. Jürinin amacı, halkın düşüncesini yargıya yansıtmaktır.

Anglo-Sakson Hukuk Sistemi

Jüri sistemi, Anglo Saxon Hukukunun geçerli olduğu sistem içerisinde yer alan ve yargılamanın bir parçası olan heyettir. Jüri, Amerika kıtasına koloniler döneminde İngilizler tarafından getirilmiş, daha sonra İngiltere’den daha geniş bir şekilde ABD’de uygulanmıştır. 1789 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Anayasasına ve 1791 Amerikan Haklar Bildirgesine göre tarafsız jüri önünde açık bir yargılama hakkı tü yurttaşlar için temel bir hak olarak kabul edilmiştir.

Jüri Sisteminin Rolü

Ceza işlerinde jüri, bir suçun işlenip işlenmediğine veya zanlının suçlanıp suçlanamayacağına karar verebileceği gibi sanığın suçlu olup olmadığına da karar verebilir. Genellikle ceza yargılamasında uygulanmakta olup, eğer jüri üyeleri sanığı suçsuz bulursa yargılama sona ermekte, sanık suçlu bulunursa verilecek cezayı yargıç belirlemektedir.

Her hukuk sisteminde birtakım adli hatalar mutlaka olabilmektedir. Jüri sistemi, adli olaylar hakkında karar verecek olan mahkemelerin bir bütün olarak olumsuzluk doğurucu kararlarını azaltma amacı taşımaktadır. Sistem, yargılamaya demokratik bir unsur katması, yargılamanın üzerindeki gizlilik, gizem ve soğukluğun kaldırılmasını kaldırmayı, doğru ve adil kararları çoğaltmayı amaçlar. Jüri, yargılama aşamalarına yurttaşların katılımını sağlamayı amaçlar, ancak Jüri bu sistem içerisinde yargılama yapan bir organ değildir ve yargılamayı yapacak yargıcın yetkilerini azaltmaz.

Yurttaşlar, adalet sisteminde Yargıçlara yardımcı roldedirler. Ceza mahkemelerinde ve birçok birinci dereceden hukuk mahkemesinde bir jüri bulunmaktadır. Temyiz mahkemelerinde Jüri bulunmamaktadır. Jürinin rolü önemlidir; jüri olayların doğruluğuna yada yanlışlığına karar vere yetkisine sahiptir. Hakimler jürinin tespit ettiği somut duruma yasaları uygulamaktadır.

Jüri Üyeleri ve Çalışma Biçimi

Hukukçulardan oluşmayan Jürinin doğru karar verebilmesini çapraz sorgu yöntemi sağlamaktadır. Jüri üyeliği, tarafsızlık ve objektif şekilde yerine getirilmesi gereken bir hizmettir. Jüriler, genellikle mahkemelerin yargı bölgesinde ikamet eden vatandaşlardan ve jüri havuzundan rastgele seçilmektedir. Jüri üyelerini reddetmek için davacı ve davalı tarafların somut ve geçerli nedenler bulunmak zorundadır. Jüri üyelerinin çalışma biçimi katı kurallara tabi tutulmuş, taraflarla görüşmeleri, duruşma dışında dava hakkında spekülatif bilgiler edinmeleri, kendi kendilerine soruşturma veya keşif yapmaları yasaktır. Avukatlar ve tanıklar jüri üyeleriyle konuşamaz. Jüri üyeleri üzerinde baskı kurmak, onlara rüşvet vermek, tehdit etmek veya üzerlerinde etki kurmaya çalışmak suç oluşturmaktadır.

Masumiyet karinesi / lekelenmeme hakkı üzerine düşünceler

0
Caner Yenidünya

Tarihsel gelişim, kavram

Kişinin suçluluğunun kesin bir yargı kararı ile saptanmasına kadar masum sayılacağı anlamına gelen masumiyet karinesi, suç isnadı altında bulunan kimselerin hâkimler ve kamuoyu nezdinde suçlu varsayılmasını engellemektedir.

İlk kez 1215 tarihli Magna Charta Libertatum’da dile getirilen bu prensip, 18’inci yüzyılda zamanın felsefi ve liberal fikir akımlarının tesiriyle devlet gücünün kötüye kullanılmasını engelleyen, bireyi koruyan bir yargılama prensibi olarak açıkça 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 9’uncu maddesinde yer almıştır.

Karine, insan hakları konusunu tüm dünyaya mâl eden 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (m.11/1) ve 1950 tarihli İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nde de (m. 6/2) yer almaktadır

İlke, yalnızca isnat olunan suç kesin olarak ispat edilmeden mahkûmiyet kararı verilmesini yasaklamakla kalmaz; aynı zamanda kişiye, mahkûmiyet hükmü kuruluncaya kadar suçlu muamelesi yapılmasını da önler.

Ancak bu durum, yeterli ve kuvvetli şüphe sebepleri mevcut olduğu sürece, yargı organlarının muhakemenin amaçlarına hizmet eden, ölçülü ve orantılı önlemler almasını engellemez.

Bununla birlikte söz konusu önlemler hiçbir şekilde kişinin suçlu gibi damgalanmasına ve böyle muamele görmesine yol açmamalıdır.

Masumiyet karinesi, aynı zamanda adil yargılanma hakkına (fair trial) da hizmet eder.

Yazının devamı Independent Türkçe web sitesinde

On İki Kızgın Adam – 12 Angry Men

0

12 Kızgın Adam (12 Angry Man) 1957 yapımı, klasik sayılabilecek bir Amerikan hukuk filmidir.

Hukuk sinemasının başyapıtı kabul edilen 12 Kızgın Adam (12 Angry Men), bir cinayet davasında karar vermekle yükümlü 12 jüri üyesinin adalet, önyargı ve vicdan eksenindeki çatışmalarını konu almaktadır. Sidney Lumet tarafından yönetilen bu kült film; masumiyet karinesi, makul şüphe ve jüri sisteminin işleyişi gibi temel hukuk kavramlarını tek bir odada geçen sarsıcı bir diyalog örgüsüyle işlemektedir. Hukuk öğrencileri ve profesyonelleri için bir ‘adalet dersi’ niteliği taşıyan filmin her hukukçu tarafından izlenmesi tavsiye edilmektedir.

Reginald Rose’nin aynı adı taşıyan oyunundan uyarlanan 12 Kızgın Adam, yönetmeni Sidney Lumet’in de ilk filmi. Film, babasını öldürmekle suçlanan bir gencin mahkemesi sonrasında, oy birliği ile gencin suçlu ya da suçsuz olduğuna karar vermeleri gereken jüri üyeleri arasında geçen tartışmayı konu ediniyor.

Bu film için belki de sinema tarihinin kapalı alanda geçen en çarpıcı 96 dakikası denebilir. Sidney Lumet’in filmi işi jüriye, 12 öfkeli adama emanet ederken olayın ya da çarpışmanın sonucunun adalet ile tecelli etmesini de arzular.

Peki ama İspanyol asıllı Amerikalı bir suçlunun, bir fakir mahalle çocuğunun kararı nasıl verilecektir?

Tiyatro oyunundan uyarlanan “12 Öfkeli Adam”, sinema dünyasında TV ve Rus filmi de gören önemli bir eser. Bu film özelinde Henry Fonda, Jack Warden gibi oyuncuların ‘kişisel drama dönüşen muhakemelerine de dikkat çekilmeli.

Film baştan sona, suçlu olduğuna inanılan ve suçlu bulunması halinde idam edilecek olan bir gencin hayatını ellerinde tutan 12 jüri üyesinin kendi aralarındaki tartışmaları ve birbirlerini ikna etmeleri şeklinde sürüyor. Siyah beyaz filmin tamamına yakını tek bir sahnede ve bu 12 oyuncunun diyalogları şeklinde ilerliyor olmasına rağmen, kesinlikle hiç sıkmadan ilerleyen dikkat çekici detaylarla dolu iyi tasarlanmış bir senaryoya sahip. Filmi izlerken adeta ikna üzerine kurulu bir satranç, dikkat ve zeka oyununa tanıklık ediyoruz. Bu yönüyle de ayrıca takdiri hak ediyor. Jüri üyelerinin makul şüphe doğrultusunda kararlarındaki değişiklikler, jüri üyelerinin karakterleri, konuyu kişiselleştirmeleri, ön yargıları, birbirleriyle çatışan kişilikleri ve aralarında verdikleri psikolojik savaşa tanıklık ederken, en başta ön yargı olmak üzere, sosyal psikoloji, adalet ve hukuk süreci üzerine düşünmeyi de teşvik eden bir film. Diğer yandan, karakterlerin her birini ayrı ayrı izleyiciye tanıtmayı başaran başarılı oyunculuklarla da göz dolduruyor.

Bir Amerikan sinema klasiği sayılan 1957 yapımı 12 Kızgın Adam, tek mekanda geçen kült filmlerden biri olarak izlenmeyi ve alkışı hak ediyor. Filmin ayrıca, 1997 Amerikan ve 2007 Rus yeniden yapımları bulunmaktadır.

Doçentlik

0

Doçentlik, üniversitelerde kullanılan bilimsel bir terim olup Profesörden önceki aşamada bulunan öğretim görevlisinin sahip olduğu akademik unvandır.

Doçent olabilmek için, adayın doktora derecesi alındıktan sonra lisansüstü çalışmalarına bağımlı kalmadan çalışma yapabildiğini ispat etmesi gerekir. Doktora veya uzmanlıktan sonra da ilgili bilim dalında en az dört yıl çalışılmış olmalıdır. Üniversiteler Kanununun 18. maddesine göre hazırladığı doçentlik tezini 10 nüsha olarak sunan aday, üniversiteler arası kurulun seçeceği jüri önünde önce yabancı dil sınavına girer. Yılda iki defa Üniversiteler arası Kurul başkanlığınca doçentlik sınavı açılmakta ve 3 ya da 5 kişiden oluşan jüri üyelerince adayın yaptığı çalışmalar incelenmektedir. Genelde branşa göre belirlenen asgari koşullar bulunmakta ve juri üyeleri tarafından bu koşulların sağlanıp sağlanmadığı öncelikli olarak kontrol edilmektedir. Bunu başardıktan sonra, ilgili bilim dalının doçentlik sınavına alınır. Sınavı başaranlar deneme dersini de verdikten sonra “üniversite doçenti” unvanını alırlar.

Doçentlik başvuruları, eserlerle birlikte elektronik ortamda Üniversiteler arası Kurula yapılır. Doçentlik başvuru şartlarının sağlanıp sağlanmadığı, Üniversiteler arası Kurul Başkanlığı tarafından ilgili bilim/sanat alanlarından görevlendirilen en az iki profesör tarafından yapılan inceleme ile belirlenir. Ancak sınavın herhangi bir aşamasında, adayın doçentlik başvuru şartlarını sağlamadığına ilişkin ileri sürülebilecek iddialar, Doçentlik Sınav Komisyonunca incelenir. Doçentlik Sınav Komisyonu tarafından başvuru şartlarını sağlamadığına karar verilen adayın doçentlik başvurusu iptal olunur. Hukuk temel alanından doçentlik başvurusu yapacak aday Hukuk Fakültesi mezunu olmalıdır. Aday sadece doktora yaptığı bilim alanından doçentlik sınavına başvurabilir. Hukuk temel alanında başvurulan doçentlik bilim alanı ile ilgili olarak aşağıdaki çalışmalara verilen birim puanlar esas alınmak suretiyle; en az doksan (90) puanının doktora unvanının alınmasından sonra gerçekleştirilen çalışmalardan elde edilmiş olması kaydıyla, asgari yüz (100) puan karşılığı bilimsel etkinlikte bulunmuş olması gerekir.

İzmir İktisat Kongresi 

0

İzmir İktisat Kongresi, yeni Türkiye’nin ekonomik sorunlarını tartışmak üzere 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihlerinde İzmir’de Banka-Han binasında toplanan kongredir. Bağımsızlık temelinde ilerleyen Cumhuriyet ekonomik anlamda özgürlüğü de öngörmüş ve kongreyi bu amaçla toplamıştır. kongrenin başkanlığına Kazım Karabekir seçilmiştir.

Lozan Barış görüşmelerinin 4 Şubat 1923’te anlaşma sağlanmadan kesildiği sırada Türkiye’de ekonomik alanda faaliyet gösteren her meslek grubundan temsilciler Yeni Türk Devletinin ekonomik durumunu görüşmek üzere İzmir’de bir araya gelmişlerdir. Çiftçi sanayici tüccar ve işçi kesimlerinden toplam 1135 kişinin katıldığı bu kongredeki görüşmelerin sonunda Misak-ı İktisadi(Ekonomik Yemin) kabul edilmiştir.

İzmir İktisat Kongresinde alınan bu kararlar TBMM’ye yön vermiş 23 Nisan 1923’te başlayan İkinci Lozan görüşmelerinde kapitülasyonların kaldırılması konusunda TBMM heyetine büyük bir destek sağlamıştır.

Misak-ı İktisadinin önemli kararları şunlardır
  • Yerli malı kullanılması sağlanmalıdır
    • Teknik eğitim geliştirilmelidir.
    • Ham maddesi yurt içinde olan sanayi dalları kurulmalıdır
    • Küçük imalattan büyük işletmelere geçilmelidir
    • Özel teşebbüse kredi sağlayacak bir devlet bankası kurulmalıdır
    • Demiryolu inşaatı programa bağlanmalıdır
    • Yabancıların kurduğu tekellerden kaçınılmalıdır
    • İşçilerin durumu düzeltilmelidir

”Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun ekonomik zaferlerle taçlandırılamazsa kazanılacak başarılar yaşayamaz az zamanda söner”

 Tarım Alanındaki Düzenlemeler

Osmanlı devletinin son dönemlerinde toplumun yaklaşık dörtte üçü tarımla uğraşmakta olmasına rağmen dünyada tarım alanındaki gelişmeler yakından izlenemediği için tarımsal üretim çok azdı.Buna rağmen alınan vergiler üretime göre çok ağırdı.Aşar vergisi genel bütçe gelirinin yaklaşık %40’ını oluşturmaktaydı. Üretici ürettiği mamulleri satamamakta yada gerekli yerlere ulaştıramamaktaydı.  17 Şubat 1925’te çıkarılan bir kanunla Aşar vergisi kaldırılarak yerine Arazi Vergisi konuldu. Daha sonraki yıllarda çiftçiye kredi sağlamak amacıyla Ziraat Bankasında yeni düzenlemeler gerçekleştirildi. Traktör kullanımı teşvik edildi. Tarım ve Kredi Kooperatifleri ve Yüksek Ziraat Enstitüleri kuruldu. Örnek devlet çiftlikleri kuruldu ve tohum ıslah istasyonları açıldı. Böylece Türkiye’de tarımın gelişmesi için önemli hamleler gerçekleştirildi.

 Ticaret Alanındaki Düzenlemeler

30 Haziran 1930’da ticareti geliştirmek amacıyla Merkez Bankası kuruldu. Böylece ülkedeki sermayenin akışı denetim altına alınmış ve piyasa güvenliği sağlanmış oldu. 1924’te işverenlere kredi sağlamak amacıyla iş bankası kuruldu.

 Sanayi Alanındaki Düzenlemeler

Yeni Türk devletinin kalkınması için sanayileşmesi zorunluydu.Fakat Osmanlı devletinden kalan sanayi birikimi yok denecek kadar azdı.İstanbul İzmir ve Adana’da birkaç dokuma fabrikası ve İstanbul’da bir askeri fabrika ülkenin sanayi varlığını oluşturuyordu.28 Ma yıs 1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu kabul edilerek özel teşebbüse destek verilmesi sağlandı. 1929 yılında ithalat mallarından alınan gümrük tarifeleri yükseltilerek yerli üretimin ithal sanayi mamulleriyle rekabet etmesi kolaylaştırıldı. Üç beyaz(şeker un ve pamuk) ve üç siyah(kömür demir ve petrol) projesi olarak adlandırılan sanayileşme hamlesi istenen hızla gerçekleştirilememiştir. Bunun en önemli nedenleri, özel sektörün elinde yeterli sermayenin olmayışı, teknik bilgi ve eğitilmiş insan yetersizliği, devletin 1929’a kadar yerli sanayiyi dışa karşı yeteri kadar koruyamaması ve 1929’daki Dünya ekonomik bunalımının Türkiye’yi de etkilemesidir.

Sanayileşme uzun bir zaman dilimi içinde planlı bir şekilde sağlanabilmesi amacıyla 1934’te planlı ekonomiye geçildi.1934-1939 yılları arasını kapsayan I.Beş Yıllık kalkınma Planı uygulamaya konuldu.özel teşebbüsün gerçekleştiremediği yatırımlar böylece devlet eliyle yapılmaya başlandı.1937’ye kadar demir cam kağıt üretimi birçok fabrika açılarak ithal mallar yüzde elli oranında azaltıldı.1939’da kabul edilen II.Beş yıllık kalkınma planı ise II.Dünya savaşının ortaya çıkardığı olağan üstü durum nedeniyle uygulanamadı.

1933’te kurulan Sümerbank ve 1935’te kurulan Etibank sanayicilere kredi vererek yeni sanayi tesislerinin kurulmasında önemli görevler üstlenmiş-lerdir. 1935’te Maden Teknik Arama Enstitüsü (MTA) kurulmuştur.

 Ulaşım Alanındaki Düzenlemeler

Demiryolları: XX.yüzyılın başında en önemli taşımacılık yolu demiryollarıydı.Türkiye’deki demiryollarının birçoğu yabancı ülkelere yap işlet devret sistemiyle inşa ettirilmiş olduğu için Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarında demiryollarının bir çoğu yabancı şirketler tarafından ticari amaçla işletiliyordu.Türkiye Cumhuriyeti devleti bu şirketlerden işlettikleri demiryollarını satın alarak millileştirmiştir.Ayrıca tamamen yerli sermaye kullanılarak 1938 yılına kadar 3360 Km yeni demiryolu yapılmıştır.

Karayolları:  Ülke genelinde karayolu ulaşımının güçlükle yapılması üreticilerin mallarını şehirlere taşımasını zorlaştırmakta bu durum ticaret ve sanayi ve tarımsal çalışmaları olumsuz yönde etkilemekteydi.Bu nedenle yurdun her bölgesinde karayolları onarılmış yeni yollar yapılmış böylece taşıma canlandırılarak ekonomik faaliyetler iyileştirilmiştir.

Denizyolları: Osmanlı Devletinde denizcilik alanında geri kalmışlık yabancı şirketlerin Türk denizlerinde taşıma hakkı kazanmalarına neden olmuştur. Bu durum Türk deniz taşımacılığını tamamen yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır.

1 Temmuz 1926’da kabul edilen Kabotaj Kanunu ile Türk sularında taşıma haklarının Türklere ait olduğu ilan edilmiştir. Türk denizciliğinin yeniden nefes almasına imkan veren bu kanunun kabul edildiği 1 Temmuz günü günümüzde “Denizcilik Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Denizlerde yolcu taşımacılığı kamu hizmeti olarak görülmüştür. Bu nedenle Türk devleti Türk karasularında yolcu taşıma hakkını devlet tekeline bırakmış yük taşıma konusunda ise özel teşebbüsle birlikte hareket etmiştir.

Devre Mülk Hakkı

0

Devre mülk, mesken olarak kullanılmaya elverişli bir yapı veya bağımsız bölümün ortak maliklerinden her biri lehine bu yapı veya bağımsız bölümden yılın belli dönemlerinde kullanma hakkına denmektedir.

Devre mülk hakkı diğer devre mülk hakkı sahipleri ile birlikte müşterek mülkiyet payına bağlı bir irtifak hakkı olarak kurulmaktadır. Bilindiği üzere irtifak hakkı, kullanma ve faydalanma yetkisi veren bir haktır. Her bir pay sahibi kendisine ait dönem için taşınmazı kullanmakta ve sürenin bitimi ile terk etmektedir. Sürenin bitmesine karşın taşınmazı sonraki hak sahibine devretmeyen hak sahibi mahkeme kararına gerek kalmaksızın kolluk güçleri tarafından çıkarılacaktır. Devre mülkün ne şekilde kullanılacağı, ortak tesislerin ne şekilde kullanılacağı ve kullanım giderlerine hangi ölçüde katılım olacağı sözleşme içeriğine göre belirlenecektir. Devre mülk hakkının özünü ortadan kaldırıcı nitelikte yükümlülükler getiren sözleşmeler batıldır.

Devre mülk hakkının süresi her bir devre mülk hakkı sahibi açısından en az 15 gün olmak zorundadır ve tüm taşınmaz sözleşmelerinde olduğu gibi resmi şekle tabidir. Yani, tapu kaydına tescil edilmedikçe bir hüküm ifade etmemektedir. Tapuya tescil ettirilmeyen devre mülk hakkı alıcının haklarını satıcının inisiyatifine bırakmaktan öte bir işlev taşımaz. Tapuya kaydedilmiş haklar ise bağlı olduğu müşterek mülkiyet payına bağlı olarak devir ve temlik edilebilir ve miras hakkına konu olabilir. Fakat izale-i şüyu davasına konu edilerek taşınmazın satılması ve elde edilecek paranın paydaşlara dağıtılması söz konusu olamaz. Öte yandan, tıpkı taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri gibi devre mülk hakkının da noter onaylı bir sözleşme ile vaat edilmesinde yani taşınmaz satış vaadi sözleşmesine konu yapılmasında sakınca yoktur. Noter yada tapu kaydı yoluyla resmi şekilde yapılmayan devir ve temlikler yazılı şekilde yapılsa dahi mülkiyet kazandırıcı bir etkiye sahip olmayacaktır. Resmi şekilde yapılmayan sözleşmeler sözleşmenin ifa edilmesi halinde sorun teşkil etmeyecek ancak ifanın gerçekleşmemesi halinde sözleşmeye bağlı olarak yapılan ödemeler sebepsiz zenginleşme hükümlerine tabi olarak ve Tüketici Hakları kapsamında iadeye tabi olacaktır.

Taraflardan birinin tüketici olması durumunda yapılan devre mülk sözleşmesi tüketici işlemi sayılır ve Tüketicinin Korunması Hakkındaki kanuna göre işlem yapılır. Devre mülkte her hangi bir ayıp varsa ayıplı mala, taksitle satılmışsa taksitli satışlara, kapıdan satış yöntemiyle satılmışsa kapıdan satışlara veya kampanyalı satış yapılmışsa kampanyalı satışlara ilişkin yasa hükümleri kapsamında alıcılar korunmaktadır. Tüketici Hakem Heyetleri ve Tüketici Mahkemeleri vasıtası ile bu haklar kullanılabilir, sözleşme geçersiz sayılarak ödenmiş bedellerin iadesi yahut devre mülkün ayıpsız şekilde ifa edilmesi talep edilebilir. Tüketici yasasındaki hükümlere uygun olarak süresinde kullanılamayan yasal hakların genel hükümlere göre ve genel mahkemelerde talep edilmesi de mümkündür. Söz gelimi süresinde dava açılmayan hallerde devre mülk hakkı için ödeme yapmış olan taraf sebepsiz zenginleşmeye dair genel zamanaşımı olan 10 yıllık süreye dayanarak dava ikame edebilir. Zamanaşımı süresi alacağın muaccel olmasıyla işlemeye başlar.

Devre mülk sözleşmesinde her iki tarafın da tacir olması halinde ticari işlere ilişkin hükümler tatbik olunacaktır.  Yine, yasanın öngördüğü şartlara aykırı bir şekilde yapılan devre mülk sözleşmelerinden kaynaklı uyuşmazlıklar da tarafların sıfatına bakılmaksızın genel hukuk mahkemelerinde görülebilecektir.

KAT MÜLKİYETİ KANUNU

Devre Mülk Hakkı

(Bu bölüm ve bu bölüm başlığı altındaki maddeler 10/6/1985 tarih ve 3227 sayılı Kanunun 1 inci maddesi ile eklenmiştir.)

Madde 57 – Mesken olarak kullanılmaya elverişli bir yapı veya bağımsız bölümün ortak maliklerinden her biri lehine bu yapı veya bağımsız bölümden yılın belli dönemlerinde istifade hakkı, müşterek mülkiyet payına bağlı bir irtifak hakkı olarak kurulabilir. Bu hakka devre mülk hakkı denir.

Madde 58 – Aksi resmi senette kararlaştırılmadıkça devre mülk hakkının bağlı olduğu pay, devrelerin sayı ve süreleri esas alınarak eşit bir biçimde belirlenir. Devre mülk hakkı ancak mesken nitelikli, kat mülkiyetine veya kat irtifakına çevrilmiş yahut müstakil yapılarda kurulabilir. Devre mülk üzerinde bu hakla bağdaşan ayni haklar tesis edilebilir. Devre mülk hakkı bağlı olduğu müşterek mülkiyet payına bağlı olarak devir ve temlik edilebilir ve mirasçılara geçer.

Madde 59 – Devre mülk hakkının yılın belirli dönemlerine ayrılması ve 15 günden daha az süreli olmaması gerekir. Sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa devre mülk hakkı sahibi bu hakkın kullanımını başkalarına bırakabilir.

Madde 60 – Ana taşınmaz mal ile bağımsız bölümlerin ve müstakil yapıların tapu kütüklerinin beyanlar hanesine, bağımsız bölüm veya yapı üzerinde devre mülk hakkı kurulduğu işaret edilir ve düzenlenecek tapu senedinde de bu husus belirtilir.

Madde 61 – Üzerinde devre mülk hakkı kurulacak yapı veya bağımsız bölümlerin ortak malikler arasında dönem süresi, devir ve teslimi ile istifade şekil ve usulleri, yöneticilerin seçimi ile hak ve sorumlulukları, büyük onarım için ayrılacak dönem, bakım masrafları gibi hususlar devre mülk sözleşmesinde belirlenir. Bu hususları içeren ve bütün hak sahiplerince imzalanan devre mülk sözleşmesi resmi senede eklenir ve tapu kütüğünün beyanlar hanesinde gösterilir.

Devre mülk hakkı kurulan her yapı veya bağımsız bölüm için ortak malikler, kendi aralarından veya dışarıdan bir gerçek veya tüzel kişiyi yönetici ve kat malikleri kuruluna temsilci olarak tayin ederler. Bu Kanunun genel hükümlerine göre atanan yöneticilere devre mülk yöneticiliği ile ilgili görevler de verilebilir.

Madde 62 – Kat mülkiyetine çevrilmiş birden fazla bağımsız bölümlerden bazılarının üzerinde devre mülk hakkı kurulması, aksi yönetim planında kararlaştırılmamışsa, diğer bağımsız bölüm maliklerinin muvafakatine bağlı değildir.

Madde 63 – Üzerinde devre mülk hakkı kurulan yapı veya bağımsız bölümün ortak malikleri, aksi sözleşme ile kararlaştırılmamışsa, şuyuun giderilmesini isteyemezler.

Madde 64 – Devre mülk hak sahipleri, kendilerine ayrılan ve tapu sicilinde belirtilen dönem süresi sonunda istifade ettikleri bağımsız bölüm veya yapıyı sözleşme hükümleri gereğince boşaltmaya ve yeni hak sahibine teslime mecburdurlar.

Dönem süresi sonunda tahliye olmadığı takdirde, istifade edecek dönem sahibinden birisinin veya yöneticinin tapu kaydını ve sözleşmeyi talebine ekleyerek ibrazı halinde, mahallin en büyük mülki amirin emri ile, başkaca bir işlem ve tebligata lüzum kalmadan, derhal zabıtaca boşalttırılır. İdare veya yargı organlarına yapılacak başvuru, bu boşaltma işlemini durdurmaz.

İlgililerin kanundan ve sözleşmeden doğan hakları saklıdır.

Madde 65 – Devre mülk hakkı sahiplerinin hak ve borçları, yetki ve sorumluluklarının tespit ve uyuşmazlıkların çözümlenmesinde bu Kanunda, sözleşmede veya yönetim planında hüküm bulunmayan hallerde Türk Medeni Kanunu ve ilgili diğer kanun hükümleri uygulanır.

Parlamenter Sistem

0

Parlamenter Sistem

Hukuka dayalı parlamenter demokratik rejim, devletin tüm organlarının ve kamu kuruluşlarının parlamentonun çıkardığı yasalarla varlık kazanması ve tüm devlet organlarının Anayasa, yasalar ve hukuk kurallarına uygun olarak işlemelerinin parlamento denetiminde olması demektir.

İdarenin her türlü eylem ve işlemi yargısal denetime tabidir.

Devlet içinde her kuruluşun sınırlı olarak görevleri, yetkileri ve sorumlulukları bulunmaktadır. Hiç bir kuvvet ve kuruluş sınırsız yetkiye sahip değildir.

Parlamenter Sistem’de tüm kurumlar, Anayasa, yasalar ve hukuk kurallarına sıkı sıkıya bağlı olarak işlevlerini yapmak zorundadır. Aksi takdirde Demokrasi’den ve Hukuk Devletinden söz edilemez.

Parlamenter Sistem olan ülkelerde, yürütme kuvveti olan Hükumet bütün işlerini yasalar çerçevesinde parlamentonun denetimi altında yürütür. Parlamentoların tüm kurumların hesap verebilirliğini ve şeffaflığını sağlama misyonunu da taşır. 

Yetkiler, yasalarla düzenlenmiş kuruluşlara dağıtılmıştır.

Görev, yetki ve sorumluluklar çoğulculuk anlayışına göre kuruluşlara devredilir ve her kuruluş bağımsız olarak kendi görevlerini yapar ve işlevini sürdürür.

Anayasa, yasalara ve hukuk kurallarına uygun olarak tüzel kişilik kazandırılmış olan bir kuruluşun yetki, görev ve sorumluluğunda bulunan bir iş hakkında hükumetler denetim görevi yapar.

Bağlı ve bağımsız kuruluşlar tüzel kişilik sahibidir, idari ve yargısal denetime tabidir.

Parlamenter sistem ile yönetilen ülkelerde devlet başkanı genellikle hükûmet başkanından farklı bir kişidir. Cumhurbaşkanı ya da devlet başkanı olarak konumlanan makam sahibi genel olarak tarafsızlığı ve tüm ülkenin bütünlüğünü temsil eder. Bu görev çoğu ülkede semboliktir ve Başbakan ya da Hükümet başkanı icracı makamdadır. Buna karşılık, başkanlık sisteminde devlet başkanı çoğunlukla hükûmet başkanıyla aynı kişidir ve yürütme organı meşruiyetini yasama organı yerine doğrudan seçim yoluyla halktan alır.