İstiklal Mahkemeleri Kanunu, 31 Temmuz 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 29 nolu kanun olarak kabul edilmiştir. İstiklal Mahkemeleri, ilk olarak 1920 yılında Kurtuluş Savaşı sürecinde ayaklanma çıkaranları, asker kaçaklarını ve casusluk faaliyetlerini engelleyerek milli mücadeleyi durdurmaya dönük eylemleri yargılamak amacıyla kurulmuştur.
Kanunun süresi ilk başta iki yıl olarak düzenlenmesine karşın İstiklal Mahkemeleri 4 Mart 1929 tarihine kadar hukuki varlığını devam ettirmiştir. İstiklal Mahkemeleri Kanunu ve ekleri ise 4 Mayıs 1949 tarihli ve 5384 sayılı kanunla yürürlükten kaldırılmış, Türk Yargı Sisteminden bu mahkemeler çıkarılmıştır.
Bu mahkemeler, vatana ihanet, düşman ordusuna katılmak, ayaklanma, casusluk, bozgunculuk, milli mücadele aleyhine propaganda, görevi kötüye kullanma, halka eziyet ve baskı, asker ailesine saldırı, Tekalif-i Milliye’den mal kaçırmak, cinayet, düşman işgalinin yarattığı koşullardan istifade edip kanunsuz hareketlerde bulunmak, düşmana yardım ve düşmanla iş birliği gibi konuları yargılama konusu yapmıştır. 29 Nisan 1920’de çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanununda sayılan suçlar genel olarak bu mahkemelerde yargılanmıştır.
TBMM tarafından Ankara İstiklal Mahkemesi üyeliklerine, Gaziantep Mebusu Kılıç Ali Bey Cebelibereket (Osmaniye) Mebusu İhsan Bey, Elazığ Mebusu Hüseyin Bey ve Kütahya Mebusu Cevdet Bey; Eskişehir İstiklal Mahkemesi üyeliklerine, Antalya Mebusu Rasih Efendi, Bursa Mebusu Muhittin Baha Bey, Kütahya Mebusu Haydar Bey ve Denizli Mebusu Yusuf Bey; Konya İstiklal Mahkemesi üyeliklerine, Çankırı Mebusu Tevfik Efendi, Bursa Mebusu Osman Nuri Bey ve Isparta Mebusu Hacı Tahir Efendi Isparta İstiklaâl Mahkemesi üyeliklerine, Biga Mebusu Hamdi Bey, Eskişehir Mebusu Hüsrev Sami Bey ve Maraş Mebusu Tahsin Bey; Sivas İstiklal Mahkemesi üyeliklerine, Saruhan (Manisa) Mebusu Mustafa Necati Bey, Canik Mebusu Emin Bey, Bursa Mebusu Necati Bey, Dersim Mebusu Mustafa Zeki Bey; Kastamonu İstiklal Mahkemesi üyeliklerine, Saruhan Mebusu Refik Şevket Bey, Kozan Mebusu Dr. Fikret Bey, Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, Mardin Mebusu Necip Bey; Pozantı İstiklal Mahkemesi üyeliklerine, Bayezit Mebusu Atıf Bey, Kastamonu Mebusu Abdülkadir Kemali Bey, İçel Mebusu Şevki Bey ve Ergani Mebusu Sırrı Bey; Diyarbakır İstiklal Mahkemesi üyeliklerine, Malatya Mebusu Sıtkı Bey, Bursa Mebusu Şeyh Servet Efendi, Çorum Mebusu Sıddık Bey ve Canik Mebusu Nafiz Bey seçilmiştir.
İcra Vekilleri Heyetince gösterilecek lüzum ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce ekseriyeti mutlaka ile verilecek karar üzerine icap eden mahallerde İstiklal Mahkemeleri teşkil olunur.
(Hükümet tarafından gösterilecek lüzum ve Büyük Millet Meclisinin salt çoğunluğu ile verilecek karar üzerine gerek görülecek bölgelerde İstiklal Mahkemeleri kurulur.)
Madde 2
Bu mahkemeler Büyük Millet Meclisi’nin ekseriyeti mutlakası ve reyi hafi ile kendi azası meyanından müntehap bir reis ve iki aza ve bir müddei umumiden teşekkül eder. Ancak heyeti mahkemeye tari olacak noksanın ikmalini teminen ayrıca bir aza daha intihap olunur.
(Bu mahkemeler Büyük Millet Meclisi’nin salt çoğunluğu ve gizli oyla kendi üyeleri arasından seçecekleri bir başkan ve iki üye ve bir savcıdan oluşur. Ancak mahkeme heyeti içinde değişik sebeplerle bulunamayan üyelerin yerini almak üzere bir de yedek üye seçilir.)
A) Muvazzaf ve gönlü ile hizmeti askeriyeye dahil olupta firar edenler ve firara sebebiyet verenler ve firari derdest ve sevkinden tekasül gösterenler ve firarileri bilihtiyar ihfa ve iaşe ve ilbas edenler hakkında ceza kanunnamesiyle askari kavaninde muayyen cezai hüküm ve esbabı muhaffefe ve müşeddede mevcut olduğu taktirde yalnız bu fıkradaki ceraime münhasır olmak üzere tensip edeceği diğer güna mukarreratı ittihaz eylemek.
(Muvazzaf ve gönüllü olarak askerlik hizmetine girip te firar edenler ve firara sebep olanlar ve firari yakalanması ve sevkinde ihmal gösterenler ve firarileri saklayanlar ve yedirip içirenler ve kıyafet temin edenler hakkında ceza kanunu ile askeri kanunlarda belirtilmiş olan ceza ve suçu hafifleten ve ağırlaştıran sebepler olduğu taktirde yalnız bu fıkradaki suçlara has olmak üzere uygun göreceği kararları vermek.)
B) 29 Nisan 1336(1920) tarihli hıyaneti vataniye kanununun muhtevi olduğu ceraimi.
C) Devletin emniyeti hariciye ve dahiliyesini ihlal edenler hakkında ceza kanununun birinci babının birinci ve ikinci fasıllarında muharrer ceraimi.
(Devletin dış ve iç güvenliğini ihlal edenler hakkında ceza kanununun birinci bölümünün birinci ve ikinci fasıllarında yazılı olan suçlar.)
Ç) Askeri ve siyasi casusluk ve suikastı siyasi ve asker ailelerine taarruz ve tecavüz ceraimi.
(Askeri ve siyasi casusluk ve siyasi suikast ve asker ailelerine saldırı ve tecavüz suçları.)
D) Seferberlikte tedariki vesaiti nakliye komisyonlarının sui istimalat ve musamahatı hakkında askeri ceza kanunu muvakkatinin birinci maddesini muadil 28 rebiülahir 1332 ve 2 mart 1331 tarihli kanunda musarrah ceraimi rü’yet etmek.
(Seferberlikte nakil aracı sağlama komisyonlarının görevi kötüye kullanma hakkında geçici askeri ceza kanununun birinci maddesine karşılık gelen 2 Mart 1915 tarihli kanunda açık bir biçimde belirtilmiş olan suçlar.)
E) İhtilasta bulunan, rüşvet alan bilumum memurini mülkiye ve askeriyeyi ve bunlara hangi sınıftan olursa olsun iştirak ve vesatat eyleyenleri
(Vurgunculuk yapan, rüşvet alan bütün sivil ve asker memurların ve hangi kesimden olursa olsun bunlara katılanlar ve yardımcı olanlar.)
F) Nüfuzu memuriyetinden istifade ederek halka zulüm ve işkencede bulunan memurini mülkiye ve askeriyeyi muhakeme etmek.
(Memuriyet yetkilerinin gücünü kullanarak halka zulüm ve işkencede bulunan sivil ve asker memurları yargılamak.)
Madde 4
Büyük Millet Meclisi lüzum gördüğü istiklal mahkemeleri için üçüncü maddede muharrer vezaiften bir kısmının istisnasına karar verebilir.
(Büyük Millet Meclisi gerekli gördüğü İstiklal Mahkemeleri için üçüncü maddede yazılı görevlerden bazılarını kaldırabilir.)
Madde 5
İstiklal Mahkemelerinin idamdan gayrı hükümleri kat’i olup infazına bilumum kuvvei müsellaha ve gayrı müsellahi devlet memurdur. İdam hükümleri, Büyük Millet Meclisi’nce bilumum mesaile tercihan tetkik ve tastik olunduktan sonra infaz olunur. Şu kadar ki müstacel ve müstesna hal ve zamanda idam hükümlerinin dahi Meclisçe tetkik edilmeksizin infazına Meclis kararı ile mezuniyet verilir.
(İstiklal Mahkemelerinin idam dışındaki hükümleri kesin olup uygulanmasından silahlı ve silahsız bütün devlet güçleri sorumludur. İdam hükümleri, Büyük Millet Meclisi’nce, diğer bütün meselelerden önce incelenip onaylandıktan sonra infaz edilir. Acil ve önemli durumlarda dahi Meclisin onayı alınmaksızın idam yapılmasına yine Meclis kararı ile izin ve yetki verilir.)
Madde 6
İstiklal Mahkemeleri kararlarına bu mahkemenin müddeiumumisinin hakkı itirazı vardır. Müddeti itiraz yevmi tefhiminin ferdasından itibaren üç gündür ve itirazı vaki Büyük Millet Meclisince katiyen hallolunur.
(İstiklal Mahkemelerinin kararlarına , bu mahkemelerin savcılarının itiraz hakkı vardır. İtiraz süresi kararın verildiği gününün bitiminden itibaren üç gündür ve yapılan itirazla Büyük Millet Meclisi7nce kesin olarak karara bağlanır.)
Madde 7
İstiklal Mahkemesi heyetleri her altı ayda bir intihap olunur ve bu müddetin hitamından evvel heyet tamamen veya kısmen Meclis kararı ile tebdil edilebileceği esbabı teşkilin zevalile faaliyeti dahi tatil olunur.
(İstiklal Mahkemeleri kurulları her altı ayda bir seçilir ve bu sürenin bitiminden önce mahkemenin kuruluş sebepleri ortadan kalktıysa , Meclis, kurulun bir kısmını veya tamamının görevine son verebilir.)
Madde 8
Müddeiumumiler işbu kanun ahkamına tevfikan muttali olacakları ceraim hakkında takibatı kanuniyede bulunurlar. İstiklal Mahkemelerinin mukarreratının infazı hususunda kuvvei müselleha ve gayrı müsellahaya müddeiumumiler amirdir.
(Savcılar, bu kanun hükümleriyle ilgili suçlar hakkında kanuni tahkikat yaparlar. Savcılar, İstiklal Mahkemelerinin kararlarının uygulanması konusunda devletin silahlı ve silahsız güçlerine emir vermeye yetkilidirler.)
Madde 9
İstiklal Mahkemelerinin evamir ve mukarreratını infaz etmeyenler veya infazında teallül gösterenler müddeiumumilerin talep ve sevki üzerine aynı mahkemeler tarafından tahtı muhakemeye alınırlar.
(İstiklal Mahkemelerinin emir ve kararlarını uygulamayanlar veya uygulamalarda ihmali görülenler, savcıların isteği doğrultusunda aynı mahkemeler tarafından yargılanırlar.)
Madde 10
İstiklal Mahkemeleri, askeri ceza kanununun yedinci faslındaki hukuku emiriyeden maada hukuku şahsiyeye hükmedemezler.
(istiklal Mahkemeleri, askeri ceza kanununun yedinci bölümünde belirtilen konular dışında kişi hak ve özgürlüklerine müdahale edemezler.)
Madde 11
İstiklal Mehakimi ile mehakimi saire arasında tehaddüs edecek ihtilafı mercii Türkiye Büyük Millet Meclisi Adliye Encümenince bilcümle umura takdimen hallolunur.
(İstiklal Mahkemeleri ile diğer mahkemeler arasında meydana gelebilecek anlaşmazlıkların çözüm mercii, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Adalet Komisyonudur.)
Madde 12
Her İstiklal Mahkemesi ketebe ve müstahdemin maaşatı asliyesi şehri yüz lirayı geçmeyecektir.
(Her istiklal mahkemesinin memurları ve hizmetlilerinin maaş toplamları yüz lirayı geçmeyecektir.)
Madde 13
Her İstiklal Mahkemesi ayda bir defa Heyeti Umumiyeye hülasai hüküm ve mesai cetveli göndermeye mecburdur.
(Her İstiklal Mahkemesi, ayda bir defa Büyük Millet Meclisi’ne baktıkları davaların hüküm özetlerini ve çalışma cetvellerini göndereceklerdir.)
Madde 14
Firariler hakkında 11 Eylül 1336 tarihli kanun ile İstiklal Mahkemeleri kanununun 1 inci maddesine müzeyyel 26 Eylül 1336 tarihli kanun mülgadır.
(Firariler hakkında çıkarılan 11 Eylül 1920 tarihli kanun ve İstiklal Mahkemeleri Kanununun birinci maddesine ek 26 Eylül 1920 tarihli kanun kaldırılmıştır.)
Madde 15
İşbu kanun neşrinin ferdasından itibaren meridir.
Madde 16
İşbu kanun Büyük Millet Meclisi tarafından icra olunur.
Fehmiye Ceren Akçabay, 7 Mart 1981’de dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden 2003 yılında mezun oldu. Yüksek Lisans eğitimini 2007 yılında, aynı üniversitenin Kamu Hukuku bölümünde ‘Statüden Sözleşmeye’: Henry S. Maine’in Evrimci Hukuk Anlayışı” başlıklı teziyle tamamladı.
“Henry S. Maine’in Evrimci Hukuk Anlayışı”, “Hukukun Kültürle İmtihanı”, “Çoğunluk vs. Azınlık: Demokratik Hukuk Devletinin Gerçekleşme Koşulu Olarak Sivil İtaatsizlik”, “İHAM’ın İşaret Ettiği Yapısal Sorun: Zorunlu Din Eğitimi”, “İnsan Haklarının Liberal Yorumu”, ” Liberal Hakların, Hukukun ve Devletin Sınırları”, “Hukuk ve Toplumsal Cinsiyet” ve “Düşmanı Yargılamak” başlıkları altında yayınlanmış makaleleri ve kitapları ile bilimsel toplantılarda sunulmuş tebliğleri bulunmaktadır.
Akçabay’ın, “Toplumda Değişme ve Hukuk İlişkisi Çerçevesinde Zorunlu Eğitim” başlıklı doktora tezi 2013 yılında On İki Levha Yayınları tarafından kitap olarak basılmıştır.
Kitabın takdimi şu şekildedir: “Son dönemde ülkemizde gündemi önemli ölçüde işgal eden zorunlu eğitim tartışmaları düşünüldüğünde; bu tartışmalardan akıllarda kalan, kesintisiz 8 yıl, kesintili 12 yıl, 4+4+4, 3+5, 1+4+4+4 gibi ancak bir matematik probleminde yan yana gelerek anlam kazanabilecek soyutlamalardan ibarettir. Tartışmaların çokluğuna rağmen ne yazık ki, genel ideolojik kabullerin tekrarı dışında, konunun önemine veya düzenlemenin nedenlerine ve sonuçlarına ilişkin ayrıntılı değerlendirmeler yapılamamıştır. Konunun toplumsal ve hukuki yönlerinin iç içe geçmiş yapısı, ortaya çıkan düğümü çözmek için hukuk ve toplumu bir arada ele almayı gerektirmektedir. Toplumsal Değişme ve Hukuk İlişkisi Çerçevesinde Zorunlu Eğitim başlıklı bu çalışma ile zorunlu eğitim, hukuk sosyolojisi açısından irdelenerek Türkiye’de konuya ilişkin olarak yapılan hukuki düzenlemelerin toplumsal etkileri ve sonuçları sergilenmeye ve ortaya çıkan sorunlara çözüm önerileri getirilmeye çalışılmıştır.”
Akçabay, ABD’li hukukçu ve aktivist Ann Scales’in Hukuki Feminizm isimli eserini 2019 yılında Türkçeye kazandırmıştır. Eser, Dost Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur.
Abhazya Cumhuriyeti Anayasası, Abhazya Yüksek Meclisi’nin 26 Kasım 1994 Tarihli oturumunda kabul edilmiş ve 3 Ekim 1999 Tarihinde yapılan Halkoylaması ile kabul edilen değişikliklerle birlikte onaylanmıştır.
26 Kasım, Abhazya Anayasa Günü’dür.
Anayasa; Genel İlkeler, İnsan Hak ve Hürriyetleri, Yasama Yetkisi, Yürütme Yetkisi, Yargı Yetkisi, Yerel Yönetimler ve Anayasanın Değiştirilmesi usulünü içeren yedi ana başlıktan oluşmaktadır.
Abhazya, bağımsızlığını en son elde eden devletlerdendir. Abhazya Anayasası, Dünya Anayasaları arasında en genç anayasalar arasındadır.
Abhazya Bayrağı
Sovyetler Birliğinin dağılması sonucunda Abhazya ile Gürcistan arasında sorunlar çıkmış, 1992 yılında Gürcistan kuvvetleri Abhazya’ya savaş açmış, bu savaş 1993 yılı sonuna kadar devam etmiştir. İki devlet arasındaki siyasi ve askeri krizler 2008 yılına kadar devam etmiş, bu sorunlarda Rusya Federasyonu müdahil olmuştur.
Gürcistan ile 1992-1993 yılarındaki savaşın sonunda Abhazya 30 Eylül 1993’te fiilen bağımsızlığını kazanmıştır. Abhazya Cumhuriyeti, resmi ve hukuki olarak 2008 yılında bağımsızlığına kavuşabilmiştir.
07 Mart 2008 günü Abhazya Meclisi tarafından bir bildirge yayınlanarak tüm dünyadan tanınma talep edilmiştir Bağımsızlık ilk olarak Rusya Federasyonu tarafından ve daha sonra Nikaragua, Venezuela, Nauru, Vanuatu ve Tualu Cumhuriyetleri tarafından tanınmıştır.
Abhaz dili yanında Rusça da resmi olarak kabul edilmektedir. Abhaz devleti, Abhazya’da yaşayan etnik gruplara kendi dilini kullanma hakkı vermektedir.
Abhazya’nın Kafkasya Haritasındaki Konumu
Abhazya Cumhuriyeti Anayasası
Başlangıç
Biz Abhazya halkı, kendi kaderini tayin hakkımızı kullanarak, ulusal refahı ve iç barışı artırmak, insan hak ve özgürlüklerine saygıyı, sivil barış ve uyumu temin etmek amacıyla, Abhazya Cumhuriyeti Anayasasını ilan ediyoruz.
BİRİNCİ KISIM
ANAYASAL SİSTEMİN GENEL İLKELERİ
MADDE 1 –Abhazya (Apsnı) Cumhuriyeti Devleti, tarihi olan bir milletin kendi kaderini tayin hakkına dayalı olarak kurulmuş ve hukuka uygun hareket eden bağımsız, demokratik bir devlettir.
“Abhazya Cumhuriyeti” ve “Apsnı” ifadeleri aynı anlamda kullanılmıştır.
MADDE 2 –Demokrasi, Abhazya Cumhuriyetinde devlet otoritesinin temelidir.
Abhazya Cumhuriyetinde bağımsızlığın sahibi ve devlet otoritesinin tek kaynağı halkı, yani Abhazya Cumhuriyeti yurttaşlarıdır. Halk yetkisini doğrudan veya temsilcileri aracılığı ile kullanır.
MADDE 3 –Abhazya Cumhuriyeti, uluslararası hukukun bir üyesi olarak, diğer devletlerle antlaşma temeline dayalı ilişkiler kurar. Antlaşmaların kuruluşu, kabul edilişi, onaylanışı ve feshine ilişkin kurallar kanunla düzenlenir.
MADDE 4 –Abhazya Cumhuriyeti tarihi olarak Sadz, Bzyp, Guma, Dal-Tsabal, Abzhywa, Samyrzakan olup bugün Gagra, Gudauta, Sohum, Gulrypsh, Oçamçira, Tkwarçal ve Gal olan ve içlerinde Gagra, Gudauta, Yeni Afon, Sohum, Oçamçira, Tkwarçal ve Gal şehirlerinin bulunduğu bölgelerden oluşur.
Abhazya Cumhuriyetinin toprakları bölünemez, dokunulamaz ve devredilemez.
MADDE 5 –Abhazya Cumhuriyeti’nde topraklar ve diğer ulusal kaynaklar halkın malıdır ve yaşama hakkı temelinde ve Abhazya Cumhuriyeti yurttaşlarının gelişmesi için kullanılır ve korunur.
Doğal kaynakların mülkiyet, kullanım ve tasarruf konuları Abhazya Cumhuriyetinin kanunları ile belirlenir.
MADDE 6 –Abhazya Cumhuriyetinin resmi dili Abhazca’dır. Rus dili de Abhazca’nın yanında hükümetin halkın ve diğer kuruluşların dili olarak tanınır. Devlet, Abhazya’da yaşayan bütün etnik grupların dillerini özgürce kullanmalarını garanti eder.
MADDE 7 –Devlet, otoritesini, güçler ayrılığı ilkesine dayalı olarak, yasama, yürütme ve yargı güçleri aracılığı ile kullanır. Yasama, yürütme ve yargı güçleri bağımsızdır.
MADDE 8 –Abhazya Cumhuriyetinde, yerel yönetimler kendi yetki alanlarında bağımsız olarak tanınır ve garanti edilir. Bu yerel yönetimler, devlet yönetiminin bir parçası değildir.
MADDE 9 –Bu Anayasa hükümleri, diğer yasalar karşısında üstündür. Kanunlar ve Abhazya Cumhuriyeti’nde kabul edilen diğer yasal metinler Anayasaya uygun olmalıdır.
MADDE 10 –Abhazya Cumhuriyetinin kendi simgeleri vardır: Devletin Bayrağı, ulusal amblem ve ulusal marş. Bu simgelerin tanımı anayasal hukukça belirlenir.
Abhazya Cumhuriyetinin başkenti Sohum (Akua)dır.
İKİNCİ KISIM
YURTTAŞLARIN İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLERİ
MADDE 11 –Abhazya Cumhuriyeti, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, uluslararası ekonomik, sosyal, kültürel, sivil ve siyasal haklar antlaşmaları ile evrensel olarak kabul edilmiş diğer uluslararası belgeleri tanır ve garanti eder.
MADDE 12 –Temel haklar ve özgürlükler insanların doğumla kazandığı haklardır. Herkes özgür doğar. Herkes kanun ve mahkemeler önünde ırk, milliyet, cinsiyet, dil, köken, zenginlik, ikametgah, din, inanç, ideoloji veya başka herhangi bir husus göz önüne alınmaksızın eşittir.
MADDE 13 –Dokunulamaz insan hak ve özgürlükleri, yaşama hakkı, özgürlüğü ve bağımsızlığı ile özel mülk edinme hakkıdır.
MADDE 14 –Herkes, özel hayat, kişisel ve aile hayatının masuniyetine ve kişi onurunu korunması özgürlüğüne; din, inanç, vicdan ve konuşma özgürlüğüne sahiptir.
MADDE 15 – Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.
MADDE 16 –Herkes, yer değiştirme ve ikametgahını değiştirme hakkına, her türlü haberleşme iletişim hürriyetine ve masuniyetine sahiptir.
MADDE 17 –Herkes, dernek kurma ve barışçı toplantı, kampanya, yürüyüş ve gösteri yapma özgürlüğüne sahiptir.
MADDE 18 –Amaçları ve eylemleri, anayasal düzenin zorla değiştirilmesine, güvenliğin zedelenmesine, silahlı gruplar oluşturmaya, sosyal, ırksal etnik ve dinsel uyumsuzluk yaratılmasına dayanan hükümet dışı dernek, parti ve hareketlerin kurulması yasaktır.
MADDE 19 –Herkes, ev sahibi olmaya, ekonomik özgürlüğe, çalışma özgürlüğüne, eğitim ve tatil hakkına, tıbbi bakım ve yardım alma hakkına sahiptir.
MADDE 20 –Kişini evi dokunulmazdır. Hiç kimse, yasa ile tanımlanan haller ve bir mahkeme kararına dayanan haller dışında, rızası dışında birinin evine girmek hakkına sahip değildir.
MADDE 21 –Herkesin kişi hak ve özgürlükleri devletin ve yasaların koruması altındadır.
MADDE 22 –Abhazya Cumhuriyetinde, masumiyet karinesi geçerlidir. Suçluluğu kanun kuvvetinde bir mahkeme kararı ile sabit oluncaya kadar bütün sanıklar masum kabul edilir. Sanık masumiyetini kanıtlamaya zorlanamaz.
MADDE 23 –Tutuklanan veya yakalanan herkes, yakalama veya tutuklama anından itibaren bir avukat yardımından yararlanma ve bir avukat olmaksızın ifade vermemek hakkına sahiptir.
MADDE 24 –Hiç kimse, daha önce yargılandığı ve suçlu bulunduğu bir eylem için ikinci kez yargılanamaz.
MADDE 25 –Yeni bir suç kabul eden veya mevcut cezayı ağırlaştıran kanunlar geriye yürümez.
MADDE 26 –Herkes, devlet organları veya memurlarının haksız eylemlerinden dolayı uğradığı zararın tazminini isteme hakkına sahiptir.
MADDE 27 –Abhazya Cumhuriyetinin hiçbir yurttaşı, yurttaşlık hakkından mahrum edilemez, başka bir ülkeye sürülemez veya iade edilemez.
abhazya Cumhuriyeti, yurttaşlarının sınırlarının ötesinde de korunmasını garanti eder.
MADDE 28 –18 yaşını dolduran her Abhazya Cumhuriyeti vatandaşı, bu Anayasada ve diğer Abhazya kanunlarında belirtilen bütün haklardan yararlanmaya ve bütün yükümlülükleri yerine getirmeye ehildir.
MADDE 29 –Bütün yurttaşlar ve Abhazya’da oturan herkes yasalarla belirlenen vergileri ödemekle yükümlüdür.
MADDE 30 –Abhazya Cumhuriyeti topraklarında bulunan herkes bu anayasaya ve kanunlarına uymak zorundadır.
MADDE 31 –Herkes diğerlerinin hak ve özgürlüklerine saygı göstermek zorundadır.
MADDE 32 –Herkes çevreyi korumak ve saygı göstermek zorundadır.
MADDE 33 –Anavatanın korunması, bütün Abhazya Cumhuriyeti vatandaşlarının görevi ve sorumluluğudur.
MADDE 34 –Bazı hakların bu Anayasada sayılmış olması, evrensel olarak tanınmış uluslararası belgelerde yer alan diğer hakların reddedildiği veya zayıflatıldığı anlamına gelmez.
MADDE 35 –Abhazya Cumhuriyetinde, insan hak ve özgürlüklerinin kaldıran veya zayıflatan bir kanun kabul edilemez ve ilan edilemez. Bu haklar sadece, anayasal düzenin korunması için zorunlu olduğu hallerde, güvenlik ve kamu düzenini korunması, sağlık ve ahlakın korunması için ve doğal afetler ile olağanüstü hallerde ve savaş zamanında anayasa hukuku ile sınırlanabilir.
ÜÇÜNCÜ KISIM
YASAMA YETKİSİ
MADDE 36 –Bu Anayasada belirtilen bütün yasama yetkisi, Halk Meclisi olan Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu tarafından kullanılır.
MADDE 37 –Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu, milletvekili olarak anılan 35 seçilmiş üyeden oluşur.
Parlamento seçimleri genel, eşit, doğrudan ve gizli oyla yapılır.
Milletvekillerinin görev süresi beş yıldır. Milletvekillerinin seçim usulleri anayasa hukuku ile belirlenir.
MADDE 38 –25 yaşına ulaşan ve oy verme hakkına sahip olan her Abhazya Cumhuriyeti yurttaşı milletvekili olarak seçilme hakkına sahiptir.
Abhazya Cumhuriyeti Başkanlığı veya Bakanlar Kurulu üyeliği veya devlet organlarında veya yargı kurumlarında görevli olmak ve öğretmenlik, bilimsel araştırma ve sanatsal amaçlar dışında ücretli bir işte çalışıyor olmak, Abhazya Cumhuriyeti Parlamento üyeliği ile bağdaşmaz.
Çalışmaları için milletvekillerine Abhazya Cumhuriyeti tarafından bir ücret ödenir.
MADDE 39 –Milletvekilleri, görev süreleri boyunca kişisel dokunulmazlıktan yararlanırlar. Suç yerinde yakalanmadıkları sürece yakalanamaz veya tutuklanamazlar ve diğerlerinin güvenliğini garanti etmek amacı ile kanunla belirlenen haller dışında ifadeleri alınamaz. Milletvekilinin dokunulmazlığın kaldırılması, Parlamentonun yetkisindedir.
MADDE 40 –Milletvekillerine emir ve talimat verilemez.
MADDE 41 – Yeni seçilmiş olan Parlamento, Abhazya Cumhuriyeti Başkanı tarafından, seçimden itibaren bir ay içinde toplantıya çağrılır.
MADDE 42 –Parlamento, kendi üyeleri içinden bir sözcü, sözcü vekili ile diğer görevlileri seçer ve parlamento komisyonları ve komitelerini oluşturur.
Sözcü, Parlamento oturumlarına başkanlık eder, milletvekillerine görevleri sırasında yardımcı olur, gerekli bilgileri temin eder ve Parlamento kararlarını imzalar.
Sözcü seçilmeden önce, yeni seçilen Parlamentonun başkanlığı en yaşlı üye tarafından yürütülür.
MADDE 43 –Yeni seçilen Parlamento göreve başladığı anda eski Parlamentonun görevi sona erer. Parlamento yılda en az iki kez toplanır. (İlkbahar ve sonbahar oturumları).
Parlamentonun çalışma kuralları yönetmelikle düzenlenir.
MADDE 44 –Parlamentonun alacağı her karar bir karar yeterlilik sayısı gerektirir. Anayasada başka türlü belirtilmediği hallerde, kanunların oylanması için basit çoğunluk gereklidir. Anayasal Kanunların kabulünde ve özel çoğunluğun gerektiği hallerde milletvekillerinin üçte ikisinin oyu gereklidir.
MADDE 45 –Parlamentodan geçen kanunlar Abhazya Cumhuriyeti Başkanına sunulur. Kanunun Başkan tarafından imzalanması halinde, Parlamentodan geçtiği tarihten sonra on beş gün içinde yayınlanır. Kanunlar, kanunda başka bir tarih belirtilmediği sürece, yayınlandıkları andan itibaren yürürlüğe girer.
Kanunun Başkan tarafından onaylanmaması halinde, Başkanın itirazları ile birlikte Parlamentoya geri gönderilir. Kanunun Parlamentoda ikinci kez incelenmesinden ve nitelikli çoğunluk tarafından onaylanması halinde Başkan, kanunu onaylamak ve ilan etmek zorundadır.
Kanun Başkan tarafından sunuluşundan itibaren 10 gün içinde geri gönderilmediği takdirde Başkan tarafından imzalanmış gibi kanunlaşır. Tasarı, Parlamentonun toplanmamış olması nedeni ile geri gönderilememiş ise, kanunlaşmış sayılmaz.
MADDE 46 –Abhazya Cumhuriyeti içinde, Parlamentoya Kanun tasarısı sunma hakkı, milletvekillerine, Başkana ve Yüksek Mahkemeye ve Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısına aittir.
MADDE 47 –Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu,
1. Abhazya Cumhuriyeti Anayasasını ve kanunlarını onaylar,
2. İdari ve bölgesel birimlerin değişikliklerine karar verir,
3. Başkanın ülkenin durumu, iç ve dış politikanın genel görünümü ve devlet politikası ile uygulama usulleri hakkında Başkanın konuşmasına ev sahipliği eder,
4. Devlet bütçesini görüşür, onaylar ve bunun yürütülmesini denetler,
5. Ceza Kanununu, Ceza Usul Kanunu, Toplu İş Kanunu, Medeni Kanun, Medeni Usul Kanunu, Tahkim ve diğer kanunlar ile yargı sistemi ve kovuşturmaya ilişkin kanunları onaylar ve kabul eder,
6. Abhazya Cumhuriyeti Anayasası ve kanunlarının yorumlar,
7. Abhazya Cumhuriyetinin devlet madalyaları, onur unvanları ve ordu rütbelerini belirler,
8. Abhazya Cumhuriyeti’nin taraf olduğu Devletlerarası antlaşmaları ve sözleşmeleri onaylar veya reddeder,
9. Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosunun Başkanını ve vekilini seçer,
10. Başkanın aday göstermesi üzerine, Genel Savcıyı, Merkez Başkanı ve diğer görevlileri kanun gereğince atar ve görevden alır,
11. Bir bakan hakkında verilen güvensizlik oyu üzerine nihai karar verir,
12. Abhazya Cumhuriyeti Başkanının, görevden alınması amacıyla yargılanmasına karar verir,
13. Af ilan eder.
14. Savaş ilan edilmesine ve barış imzalanmasına karar verir,
15. Abhazya Cumhuriyeti milletvekillerinin dokunulmazlıkları hakkında karar verir.
16. Olağanüstü hal ve savaş ilan edilmesi hakkındaki kararın yasallığını denetler.
17. Abhazya Cumhuriyeti Anayasası tarafından verilen diğer görevleri yerine getirir.
KISIM 4
YÜRÜTME
MADDE 48 –Abhazya Cumhuriyeti yürütme yetkisi Başkana aittir.
Abhazya Cumhuriyeti Başkanı Hükümetin Başkanıdır.
MADDE 49 –Başkanlık seçimi, genel, doğrudan, eşit ve gizli oy esasına göre yapılır. Görev süresi beş yıldır.
Abhazya Cumhuriyeti yurttaşı olan Abhaz kökenliler ve 35 yaşını dolduran ve 65 yaşını geçmemiş olup oy kullanma hakkına sahip olan herkes Başkanlık seçimine katılabilir.
Başkan art arda üçüncü kez seçilemez.
MADDE 50 –Başkan, yemin ettiği andan itibaren göreve başlar ve döneminin sona ermesi üzerine yeni Başkanın yemin etmesi ile görevi sona erer.
Abhazya Cumhuriyetinin Başkanlık seçiminin usulü ve kuralları Anayasa hukuku ile düzenlenir.
MADDE 51 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı göreve başlaması ile birlikte, parlamentoda, yüksek mahkeme üyeleri huzurunda yemin eder ve bu Parlamento tarafından onaylanır.
MADDE 52 –Başkanın, görev süresi boyunca, siyasi partiler ile sivil toplum örgütlerindeki üyelikleri askıya alınır.
Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, milletvekili olamaz ve diğer devlet organlarında, sivil toplum örgütleri veya ticari işletmelerde görev alamaz.
Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, Abhazya Cumhuriyetinin belirlediği ücreti belirlenen zamanlarda ödenir.
MADDE 53 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı;
1. İnsan hak ve özgürlüklerinin ve Abhazya Cumhuriyeti Anayasası ve kanunlarının ve uluslararası yükümlülüklerinin gözetilmesini garanti eder.
2. İç ve dış politikanın temel niteliklerini belirler,
3. Uluslararası ilişkilerde devleti resmi olarak temsil eder,
4. Uluslararası belgeler ve devletlerarası anlaşmaları imzalar,
5. Abhazya Cumhuriyeti’nin güvenliği ve toprak bütünlüğünü korumak için gereken önlemleri alır, kanun tarafından belirlenen güvenlik kurulunu kurar ve başkanlık eder,
6. Abhazya Cumhuriyetinin askeri doktrinini onaylar,
7. Abhazya Cumhuriyetinin silahlı kuvvetlerine komuta eder ve yönetir,
8. Abhazya Cumhuriyetinin yabancı devletlerdeki ve uluslararası kurumlardaki diplomatik temsilcilerini atar ve geri çağırır,
9. Hükümet, ekonomi, sosyal, kültürel ve ulusal refah alanlarındaki programları onaylar,
10. Mali politika ve kredi politikasının ve bilim, eğitim, kültür, sağlık, çevre korunması ve sosyal refah alanlarındaki politikaların Abhazya Cumhuriyeti topraklarında uygulanmasını garanti eder,
11. Vatandaşlık verilmesi, mülkiyet, bütçe ve mali sistem, vergilendirme, çevre korunması ve devlet memurluğu hakkındaki yasal düzenlemeler arasındaki tutarlılığı garanti eder,
12. Parlamento oturumlarına katılabilir ve istediği takdirde söz alabilir,
13. Daha sonra Parlamento tarafından onaylanmak üzere, yurttaşlarının güvenliğini sağlamak üzere kanuna uygun olarak olağanüstü hal ve savaş hali ilan eder,
14. Yetkileri gereğince, Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosuna Merkez Bankası başkanı, genel savcı ve diğer görevler için aday gösterir ve bunların görevden alınması için Parlamentoya teklifte bulunur,
15. Parlamento seçim tarihini belirler,
16. Abhazya Cumhuriyetinin şehir ve bölgelerinde yürütme yetkisi başkanını atar ve görevden alır,
17. Yürütme birimlerinin çalışma usullerini ve yapısal örgütlenmelerini değerlendirir,
18. Bakanların ve birimlerin, şehir ve bölgelerde yerel birimlerin, yerel idari birimlerin, yerel hükümet organlarının Abhazya Cumhuriyeti Anayasasına ve yasalarına aykırı emir, talimat ve yönetmelikleri iptal eder,
19. Parlamentonun veya yüksek mahkemenin isteği üzerine veya re’sen kanun tarafından belirlenen kural ve usullere uygun olarak referanduma gidilmesine karar verir,
20. Ülkedeki durum, devlet iç ve dış politikasının genel nitelikleri hakkında Parlamentoya yıllık raporlar sunar, devlet bütçe tasarısını sunar ve devlet bütçesinin yürütülmesini rapor eder.
22. Abhazya Cumhuriyeti vatandaşlığı konusundaki sorunları yasaya uygun olarak çözümler,
23. Af ilan eder,
24. Abhazya Cumhuriyetinin devlet madalyaları, onur ünvanları ve ordu ve özel rütbelerini verir,
25. Standartları, ölçü ve ağırlık birimlerini belirler,
26. Abhazya Cumhuriyeti Anayasası ve yasaların kendisine verdiği diğer görevleri yerine getirir,
MADDE 54 –Abhazya Cumhuriyeti Başkan yardımcısı, Başkan ile aynı anda seçilir. Başkan yardımcılığı adaylığı, Başkan adayı tarafından önerilir.
Abhazya Cumhuriyeti yurttaşı olan ve 35 yaşını dolduran ve 65 yaşını geçmemiş olup oy kullanma hakkına sahip olan herkes Başkan yardımcılığına aday gösterilebilir.
Başkan yardımcısının görev süresi boyunca siyasi partiler ile sivil toplum örgütlerindeki üyelikleri askıya alınır.
Abhazya Cumhuriyeti Başkan yardımcısı milletvekili olamaz ve diğer devlet organlarında, sivil toplum örgütleri veya ticari işletmelerde görev alamaz.
Abhazya Cumhuriyeti Başkanı Yardımcısının Abhazya Cumhuriyetinin belirlediği ücreti belirlenen zamanlarda ödenir.
MADDE 55 –Abhazya Cumhuriyeti Başkan yardımcısı, Başkanın direktiflerine göre verdiği görevleri yerine getirir, Başkanın yokluğunda veya görevini yerine getirememesi hallerinde Başkana vekalet eder.
MADDE 56 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, yürütme erkini ülke genelinde genel anlamda yönetmek üzere, Abhazya Cumhuriyeti Bakanlar kuruluna başkanlık eder.
Bakanlar kurulunu Abhazya Cumhuriyeti Başkanı belirler ve ona karşı sorumlu olurlar.
Bakanlar Kurulu, Başbakan, Başbakan vekili, bakanlar ve kanunda belirlenen diğer görevlilerden oluşur.
MADDE 57 –Abhazya Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun, bireysel olarak veya toplu olarak istifa etme hakkı vardır.
İstifa, kabul veya reddetme hakkına sahip olan Abhazya Cumhuriyeti Başkanına sunulur.
MADDE 58 –Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu, bir bakana olan güvensizliğini, bu konudaki kararı kesin olan Abhazya Cumhuriyeti Başkanına sunabilir.
Abhazya Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun kuruluşu ve çalışma usulleri Anayasa hukuku ile belirlenir.
MADDE 59 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanına verilen yetkiler, anayasal sistemin değiştirilmesi veya yasal olarak seçimle gelen diğer kurumların işlevlerini iptal etmek veya askıya almak amacıyla kullanılamaz.
MADDE 60 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, yasaların verdiği yetkiler çerçevesinde, bütün Abhazya topraklarında geçerli olmak üzere emir ve kararnameler yayınlayabilir.
MADDE 61 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanının, Anayasaya ve yasalara uygun olmayan kararları, Abhazya Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilebilir.
MADDE 62 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, olağanüstü hallerde, doğal afet veya savaş halinde, Abhazya Cumhuriyetini aynı anda haberdar etmek koşulu ile kanun kuvvetinde emredici kararnameler yayınlayabilir.
MADDE 63 –Başkanın yasal dokunulmazlığı vardır. Onur ve haysiyeti yasalar tarafından korunur.
MADDE 64 –Başkan, yemini ihlal etmesi veya Anayasayı veya Abhazya Cumhuriyeti yasalarını ihlal etmesi halinde görevden alınabilir. Böyle bir karar, Yüksek Mahkemenin kararı üzerine, Parlamentonun üçte ikilik oyu ile gizli oylama sonucunda alınabilir.
MADDE 65 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, herhangi bir zamanda istifa edebilir. İstifası, Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu tarafından onaylanmalıdır. Bu karar üçte ikilik bir çoğunlukla alınır.
MADDE 66 –Başkanın görevden alınması, ölmesi, istifa etmesi veya görevini yerine getiremeyecek durumda olması halinde, sorumlulukları Başkan Yardımcısı tarafından yerine getirilir. Başkanın ve Başkan Yardımcısını aynı anda görevden alınması, ölmesi, istifa etmesi veya görevini yerine getiremeyecek durumda olması halinde, sorumlulukları Abhazya Cumhuriyeti Başbakanı tarafından yerine getirilir. Bunlardan hiçbirinin Başkanlık görevini üstelenmeyecek durumda olması halinde bu görevler Parlamento Başkanı tarafından devralınır.
MADDE 67 –Görevi devralan Başkanın yetkileri, Başkanın görevini yerine getirememe sebepleri ortadan kalkıncaya veya yeni bir Başkan seçilinceye kadar devam eder.
Yeni Başkanın seçimi üç ay içinde gerçekleştirilir.
Görevi devralan Başkanın, referanduma başvurma veya Abhazya Cumhuriyeti Anayasası hükümlerinde veya maddelerinde değişiklik önerme hakkı yoktur.
BEŞİNCİ KISIM
YARGI YETKİSİ
MADDE 68 –Abhazya Cumhuriyetinde yargı yetkisi sadece mahkemeler aracılığı ile kullanılır. Ekonomik uyuşmazlıklar Tahkim Mahkemeleri tarafından çözülür. Abhazya Cumhuriyetinde yargı sistemi Anayasa tarafından belirlenir.
MADDE 69 –Abhazya Cumhuriyeti yurttaşları, 27 yaşında olmak, yüksek öğrenim görmüş olmak ve yasal alanda beş yıllık deneyim sahibi olmak koşulu ile hakim olarak atanabilirler.
Abhazya Cumhuriyeti Yüksek Mahkeme Başkanı ve üyeleri ile alt mahkemeler ve Tahkim Mahkemesinin hakimleri, Başkanın aday göstermesi ile Parlamento tarafından seçilir.
MADDE 70 –Devlet organlarında veya herhangi bir işte ücretli olarak çalışmak, öğretmenlik, bilimsel araştırma ve sanatsal amaçlar dışında ücretli bir işte çalışıyor olmak dışında, Hakimlik görevi ile bağdaşmaz.
Çalışmaları için hakimlere belirlenen zamanda Abhazya Cumhuriyeti tarafından bir ücret ödenir.
MADDE 71 –Hakimler beş yıllık bir süre için seçilir. Hakimler, dokunulmaz ve bağımsızdır ve sadece Abhazya Cumhuriyeti Anayasası ile yasalarına bağlıdır.
Kanunla belirtilen usul dışında hakimler aleyhine ceza soruşturması yürütülemez. Hakimlerin görev süresi, sadece bu usul çerçevesinde yasalarla belirtilen sebeplere dayanılarak kısıtlanabilir veya askıya alınabilir.
MADDE 72 –Mahkemelerdeki bütün oturumlar, yasada belirlenen haller dışında kamuya açık olur. Yargılama usulü, her iki tarafın da eşit haklara sahip olduğu itham sistemine dayanır.
MADDE 73 –Abhazya Cumhuriyeti Yüksek mahkemesi, en yüksek yargı kurumudur.
Abhazya Cumhuriyeti Yüksek mahkemesini görevleri;
1. Başkan, Parlamento ve diğer devlet organları ile yerel yönetimlerin aldığı bütün kararların anayasaya uygunluğunu denetlemek,
2. Devlet ile yerel yönetimler arasındaki uyuşmazlıkları karara bağlamak,
3. Seçimler ve seçim usulü hakkındaki uyuşmazlıkları karara bağlamak,
4. Anayasa hakkındaki herhangi bir anlaşmazlığı çözmek veya bu konudaki görüşünü açıklamak
5. Cezai, hukuk ve idari davalarda yasal prosedürü yerine getirmek
6. Abhazya Cumhuriyeti mahkemelerinde verilen bütün kararların yasallığını denetlemek
7. Bütün mahkemelere yasal prosedür ile ilgili konularda açıklama sağlamaktır.
MADDE 74 –Abhazya Cumhuriyeti Mahkemeleri kararlarını Abhazya Cumhuriyeti adına verir.
MADDE 75 –Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısı ve buna bağlı savcılar, cezai soruşturmaların yasallığını denetler, mahkeme prosedüründe savcıya yardımcı olur,
Cumhuriyetin ve onun yurttaşlarının çıkarlarını korumak için dava açar, devlet kurumlarının ve yerel hükümetler ile memurların yasadışı karar ve eylemlerine karşı dava açar.
Abhazya Cumhuriyetinde soruşturma kurumları bir tek sisteme bağlıdır ve görevlerini bağımsız olarak hiçbir hükümet organına bağlı olmaksızın yerine getirir.
MADDE 76 –Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısı Başkanın önerisi ile Parlamento tarafından atanır ve görevden alınır
Diğer savcılar Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısı tarafından atanır.
MADDE 77 –Savcılık ofislerinin yetkileri, kuruluşu ve işlevleri kanunla belirlenir.
KISIM 6
YEREL YÖNETİM
MADDE 78 –Yerel yönetimler bölgelerde şehirlerde ve diğer yerleşim birimlerinde kurulur.
MADDE 79 –Yerel yönetim yurttaşlar tarafından yerel yönetimin seçimle gelen kurumlarına isteklerini direkt olarak ifade edilmesi yoluyla yerine getirilir.
Abhazya Cumhuriyetinin şehir ve bölgelerindeki yürütme birimleri Abhazya Cumhuriyeti Başkanı tarafından yerel yönetim kurumları üyeleri arasından seçilir.
Yerel kurumların kuruluşu, yapısı ve yetkileri kanunla belirlenir.
MADDE 80 –Yerel yönetimler yerel bütçeyi, yerel vergi ve harçları uygular; belediye malvarlığının sahipliğini, kullanım ve idaresini belirler; kamu düzeninin korunmasını sağlar; kendi içyapılarını belirler, ekonomik sosyal ve diğer konularda görevleri alanına giren ve diğer devlet organlarına devredilmemiş görevleri yerine getirir.
MADDE 81 –Devlet kurumları, yerel yönetimlerin Anayasa ve yasalarla belirlenmiş haklarını kısıtlayamaz. Yerel yönetimlerin yasal eylemlerine müdahale kabul edilemez.
MADDE 82 –Yerel yönetimler görevlerini özgür ve engellenmeksizin yerine getirilmesini sağlamak için yasal yollara başvurma hakkına sahiptir.
KISIM 7
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE GÖZDEN GEÇİRME USULÜ
MADDE 83 –Abhazya Cumhuriyeti anayasasında değişiklik yapılması önerisi, Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, Parlamento, Yüksek Mahkeme ve Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısı tarafından yapılabilir.
MADDE 84 –Abhazya Cumhuriyeti Anayasası değişiklikleri milletvekili toplam sayısının üçte iki çoğunluğu ile kabul edilebilir.
La Ley De Herodes-Herod’s Law (Herod’un Kanunu), Meksika hükumetinin zaman içinde yozlaşmasını anlatan bir yapımdır.
La Ley De Herodes-Herod’s Law (Herod’un Kanunu), çekildiği ve yayınlanması planlanan tarihte yine Meksika hükumeti tarafından ülkede yasaklanmış olduğundan çekildiği zaman sinemalarda gösterime girememiştir. 1999 yılında yayınlanma izni alan La ley de Herodes, Herod’s Law, Meksika sinemasının başarılı yapımları arasında yer almaktadır.
Yozlaşmış eski belediye başkanı köylülerce öldürüldükten sonra, fakir hademe Juan Vargas Orta Meksikadaki bu çöl kasabasının yeni belediye başkanı olmuştur. Yeni başkan kasabada, iktidardaki partinin modernlik, barış ve gelişim gibi ilkelerini uygulamaya çalışsa da yozlaşmaya karşı yozlaşmak dışında başka bir şey yapamayacağını kısa sürede fark etmiştir.
Söylemlerin benzerliği ile birlikte silah, para ve güçleri sembolize eden figürler dikkat çekicidir.
Film, yozlaşmış bir toplumun ürettiği kısır döngü içinde sadece figüran olabilecek idealist kişilikleri de analiz ediyor. İnsan öğüten yolsuz düzen değişmediği takdirde bireyin içinde düştüğü çaresizlik resmediliyor.
La Ley De Herodes-Herod’s Law (Herod’un Kanunu) – Künye
Yapım Yılı: 1999 Meksika
Yönetmen: Luis Estrada
Senaryo : Luis Estrada
Oyuncular: Damián Alcázar, Pedro Armendáriz Jr., Delia Casanova
Filmin kahramanı Juan Vargas, ilerleme ve huzur sözü vermiştir ancak, yavaş yavaş kendi de yozlaşmaya başlayacak, belindeki silahın gücü ve yardımıyla adım adım kasabada kanun haline gelecek, şimdiye kadarki gelmiş geçmiş en kötü belediye başkanı olacaktır.
Luis Estrada’nın yönettiği filmin gösterimi hükümet tarafından bir kaç yıl yasaklanmış ve bunun ardından film 1999 yılında gösterime girebilmiştir. Yönetimlerin yozlaşmasını konu alan film toplam 20 ödül kazanmıştır. Film, Meksika’daki yönetimin yozlaşması üzerine komik bir taşlamadır.
Herod’s Law
Herods Law
Herod’un Yasası yirminci yüzyılda büyük umutlarla iktidara gelen ve daha sonra eleştirdiklerinin daha kötüsünü yapan yönetim biçimlerini evrensel boyutta irdelemektedir.
Devlet idaresi, siyasi kültür, ekonomik kalkınma, kötü hukuk kültürü ve sosyal sorunların eleştirildiği filmde, toplumun uyması için konulan kanunların, filmdeki rolüyle Juan Vargas tarzındaki toplumsal figürlerin ve siyasal temsilcilerin ellerine geçirdikleri bir güç oyunu ve tiyatrosu olabileceğini ortaya koyuyor ve siyasal bir eleştiri yapıyor.
Filmin hikayesi her ne kadar Meksika’da terk edilmiş bir kasabada geçse de dünyanın hemen her ülkesinde karşılığı olan ve kanun adı altında hukuksuzluk içeren türdeki siyasal yapıları evrensel hukuka davet ediyor.
Hilafetin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti Ülkesi Dışına Çıkarılmasına Dair Kanun
Madde 1-Halife görevinden alınmıştır. Halifelik, hükümet ve Cumhuriyet’in anlam ve kavramı içinde esasen mevcut bulunduğundan hilafet makamı kaldırılmıştır.
Madde 2-Görevden alınan halife ve Osmanlı saltanatına mensup tüm erkek ve kadınlar, damatlar Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde oturmak hakkından ebediyen mahrumdurlar. Bu soya bağlı kadınlardan doğmuş kimselerde Osmanlı addedilirler.
Madde 3-İkinci maddede zikredilen kimseler, bu kanunun yayımı tarihinden itibaren en geç on gün içerisinde Türkiye Cumhuriyeti ülkesini terk etmeye mecburdurlar.
Madde 4-İkinci maddede zikredilen kimselerin Türk vatandaşlık sıfatı ve hukuku kaldırılmıştır.
Madde 5-Bundan böyle ikinci maddede anılan kimseler, Türkiye Cumhuriyeti’nde taşınmaz mal edinemezler. Türkiye’deki ilişkilerinin kesilmesi için bir yıl süre ile vekil tayin ederek, devlet mahkemelerine başvurabilirler. Bu müddetin sona ermesinden sonra hiçbir mahkemeye başvurma hakları yoktur.
Madde 6-İkinci maddede anılan kimselere, yol giderlerine karşılık olmak üzere bir defaya mahsus ve servetleri ile orantılı, uygun miktarda para ödenecektir.
Madde 7-İkinci maddede zikredilen kişiler, Türkiye Cumhuriyeti içindeki bütün taşınmaz mal varlıklarını bir yıl içerisinde hükümetin bilgisi ve tasdiki ile elden çıkarmaya mecburdurlar. Zikredilen taşınmaz malları satamamaları durumunda bunlar, hükümetçe satın alınarak bedelleri kendilerine verilecektir.
Madde 8-Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi içinde tapuda kayıtlı taşınmaz malları millete intikal etmştir. (Millileştirilmiştir.)
Madde 9-Kapatılan padişahlık sarayları ve köşkleri ile bunların ek binalarında bulunan eşyalar, takımlar, tablolar, sanat eserleri ve diğer taşınabilir mallar millete intikal etmiştir. (Millileştirilmiştir.)
Madde 10-Padişah malları adı altında olup, evvelce millete devredilen mallar ile beraber, kaldırılan padişahlığa ait bütün taşınmaz mallar ve eski hazine mevcutları ile birlikte saray ve köşkler ek yapıları ve arazileri millete intikal etmiştir. (Millileştirilmiştir.)
Madde 11-Millete intikal eden taşınabilir ve taşınmaz tüm malvarlıklarının saptanması ve muhafazası için bir yönetmelik hazırlanacaktır.
Madde 12-Bu kanun yayımlanmasından itibaren geçerlidir.
Madde 13-Bu kanun, Bakanlar kurulu tarafından uygulanır.
Daha sonra kanunda 15. 05. 1974 tarihli ve 1803 Nolu yasa ile değişikliğe gidilmiş ve zikredilen kanunun 2-3-4 ve 5.nci maddeleri kaldırılmıştır.
Türkiye Hayvanları Koruma Derneği, her tür hayvanın korunması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için kurulmuştur. Bu amaca ulaşmak için bakanlıklar, yerel yönetimler ve kamu kuruluşlarıyla yakın ilişkiler içinde çalışmaktadır. Yabancı ülkelerin önde gelen hayvan koruma dernekleriyle iletişim halinde ortak projelere katılmaktadır. Yaşamını dışarıda sürdüremeyecek olan hayvanlara tümüyle kendi olanakları ile kurdukları Bursa-Karacabey barınağında yuva kurmuştur.
Türkiye Hayvanları Koruma Derneği hayvanları para kazanma amacıyla kullanan ve hayvanların özgürlüğünü kısıtlayan her türlü girişime karşıdır. Petshoplarda canlı hayvan satışına, sirklere, hayvanat bahçelerine, kürkü için hayvan üretimine, kürk ve kürklü ürünler kullanımına, insancıl koşullara uymayarak yapılan canlı hayvan nakline, avcılığa, her türlü hayvan dövüşüne ve deve güreşlerine karşı faaliyetler yürütmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 1900’lü yılların başından itibaren bir grup Türk ve yabancı hayvan sever çaresiz durumda olan sahipsiz hayvanlara yardım etmeye çalışmaktayken THKD’nin kurucuları olan bu grup, Bayan Alice Manning öncülüğünde bir araya gelmiş ve kendilerine “Şefkat Kolları” adını vermişti. Osmanlı İmparatorluğunun çeşitli cephelerdeki savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sonunda Türk topraklarının işgali üzerine girişilen Kurtuluş Savaşının ardından 1923’te Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla Türkiye’de sosyal yardımlaşma kurumları oluşmaya başlamış, hayvan sever grubu olan Şefkat Kolları gönüllülerinin çabaları sonucunda Türkiye Hayvanları Koruma Derneği (THKD), Türkiye Cumhuriyetinin ilanından 4 ay sonra 6 Mart 1924’de İstanbul’da kurulmuştur.
Şişli ve Kadıköy’de kısırlaştırma kampanyaları düzenlemiştir.
THKD’nin ilgili Bakanlıklara başvuruları ve yoğun baskıları sonucunda; 1936’da park ve bahçelerdeki kuşların her ne şekilde olursa olsun öldürülmelerinin yasaklanması, bunu yapanlar çocuklar olduğunda velilerinin cezalandırılması, 1936’da Hayvanları Koruma Yasa Tasarısının Meclise sunulmasından sonra 1980’de çiftlik hayvanlarını da kapsayan daha genişletilmiş ve güncelleştirilmiş bir tasarının hazırlanması; 1948, 1950 ve 1966 yıllarında köpek ve horoz dövüşlerinin, deve güreşleri ile boğa güreşlerinin ve sokaklarda ayı oynatılmasının yasaklanması dernek çalışmaları sonucunda gerçekleşmiştir.
Türk Ceza Kanunu’nun hayvanların korunmasına yönelik 521. ve 577. Maddeleri ile Belediye Zabıta Talimatnamesi’nin ilgili hükümleri THKD’nin çabaları sonucunda Türk Hukuku’na girmiştir.
Canlı hayvan naklinde besi hayvanlarının rahat şartlar altında yolculuk yapmalarının sağlanması, beslenme ve sulanmalarının aksatılmaması, gerektiğinde tedavi edilmeleri için THKD 1952’den başlayarak Karadeniz limanlarındaki şileplere veteriner hekim ve müfettişler göndermiştir
THKD 1950 -1960 yılları arasında İstanbul Adalardaki faytoncuların atlarına iyi bakmalarını teşvik amacıyla faytoncular arasında her yıl yarışmalar düzenlemiş ve ödüller dağıtmıştır.
Büyük Ada Faytonları
THKD Büyük Ada’da fayton atları ve serbest bırakılmış atlar için, WSPA ile işbirliği içinde otomatik su içme tesisatı yaptırmış ayrıca faytoncuların kovalarla su alabilmeleri için bir kuyusunu faaliyete geçirmiştir.
Eşeklerin duraklama yerlerinde beklerken kızgın güneşten korunacakları gölgelikler yaptırmış ve Büyük Ada’daki barınak köpeklerinin aşılanmaları, iç ve dış parazitlere karşı tedavilerinin yapılması için Adalara veteriner hekimler yollamıştır.
AYILARA ÖZGÜRLÜK PROJESİ
THKD 1993 yılında Dünya Hayvanları Koruma Derneği WSPA ile proje ortağı olarak LIBEARTY-AYILARA ÖZGÜRLÜK projesini Türkiye çapında başlatmıştır. Projenin amacı sokaklarda ayı oynatılmasına son vermek, “dansçı ayı” olarak işkencelerle eğitilmek üzere yavruları ele geçirmek için anne ayıların vurularak öldürülmelerini önlemektir.Bu projeye, yasal düzenlemeler açısından Orman Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı destek vermiştir. Sokaklarda ayı oynatıcılarının ellerinden alınacak olan dansçı ayıların tedavilerini, operasyonlarını ve rehabilitasyonlarını Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi üstlenmiştir. Ayıların tedavileri ve rehabilitasyonları süresince tutulacakları bir tesis WSPA tarafından Bursa-Görükle’de inşa ettirilmiştir. LIBEARTY – Ayılara Özgürlük projesinin Türkiye ayağı, 2000 yılında Londra’da düzenlenen Dünya Hayvanlar Kongresi “Animals 2000” de “Yeryüzünün gelmiş geçmiş en başarılı hayvan kurtarma projesi” olarak kabul edilmiştir.
THKD kuruluşundan itibaren İstanbul’daki hayvan hastanesinde sahipsiz sokak hayvanlarının ve ekonomik gücü özel kliniklere yetmeyen halkın hayvanlarının her türlü tedavilerine , operasyonlarına ve kısırlaştırılmalarına dönük çalışmalar yapmıştır. Hayvan kurtarma araçları şehrin birbirinden uzak çeşitli bölgelerinden, kazalar sonucunda yollarda yaralı yatan hayvanları dernek kliniğine taşımaktadır.
Tarım Bakanlığının yasal düzenleme yaparak hayvan koruma derneklerinin ve vakıflarının özel veteriner klinikleri açmalarını yasaklamasına kadar THKD Dernek kliniğinde tedavi görmüş hayvanların sayısı 22.000’in üstündedir.
Takrir-i Sükûn Kanunu, 4 Mart 1925 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiş ve 4 Mart 1929’da kaldırılmıştır.
Huzurun Sağlanması Yasası anlamına gelen yasa; sulhu, güvenliği, kamu düzenini bozacak her türlü cemiyet, teşebbüs, kışkırtma ve yayını yasaklamak amacıyla çıkarılmıştır. Şeyh Sait Ayaklanmasının çıkması üzerine 25 Şubat 1925 Çarşamba günü öğleden sonra Meclis Genel kurulu isyan bölgesinde sıkıyönetim ilan edilmesi ve Hıyaneti Vataniye Kanununa ek madde konması tekliflerini görüşmek üzere toplanmış, yeni İstiklal Mahkemeleri kurulmuş, hükümete, ayaklanmanın bastırılması için gerekli tüm önlemleri alma yetkisi verilmiştir. Mecliste yapılan görüşmeler kapsamında Hiyanet-i Vataniye Kanununun birinci maddesi “Dini veya mukaddesatı diniyeyi siyasi gayelere esas veya alet ittihaz maksadiyle cemiyetler teşkili memnudur. Bu kabil cemiyetleri teşkiledenler veya bu cemiyetlere dahil olanlar haini vatan addolunur. Dini veya mukaddesatı diniyeyi alet ittihaz ederek şekli devleti tebdil ve tağyir veya emniyeti devleti ihlâl veya dini veya mukaddesatı diniyeyi alet ittihaz ederek her ne suretle olursa olsun ahali arasına fesat ve nifak ilkası için gerek münferiden ve gerek müçtemian kavli veya tahriri veyahut fili bir şekilde veya nutuk iradı veyahut neşriyat icrası suretiyle harekette bulunanlar kezalik haini vatan addolunur.” şeklinde değiştirilmiştir.
Devlete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu öncesinde dinsel gericilik tehlikesine karşı Başbakan İsmet İnönü sıkıyönetim ilân edilmesini talep etmiş; bu istek kabul edilmeyince İnönü istifa etmiş, yerine Fethi Okyar başbakanlığa getirilmiştir. 1925 Şubat ayında Şeyh Said İsyanı çıkınca Doğu Anadolu Bölgesi’nde sıkıyönetim ilan edilmiş, İnönü yeniden Başbakan olmuş, mart ayında Gizli celsede yapılan konuşmaların ardından Başbakan İsmet İnönü’nün vermiş olduğu takririn oylamasına geçilerek kanun kabul edilmiş, ordu birlikleri harekete geçirilmiş, isyancılar dağıtılmış, suçlu bulunanlar İstiklâl Mahkemeleri’nde yargılanmışlardır.
Kanun, iki yıllığına çıkarılmış ancak 2 Şubat 1927 tarihinde çıkarılan kanunla süresi uzatılmıştır. 4 Mart 1929’da ilga edilmiştir.
Kanun üç maddeden oluşmaktadır.
Takrîr-i Sükûn Kanununun Kaldırılması – Gazete Haberi
İsmet Paşa’nın önergesi şu şekildedir: “Ahval ve hadisatı fevkaladei ahirenin gösterdiği lüzum ve memleket dahilinde emniyet ve asayişi huzur ve sükûnu ve nizamı içtimaiyi ihlal edecek irticakarane ve ihtilalkarane harekat ve teşebbüsata ve ifsadata karşı icap eden tedabiri ittihaz ile Türkiye Cumhuriyetinin nüfuz ve kudretini takviye ve inkılabın esasatını tarsin ve masum halkı ızrar ve idlal eden mütecasirlerin süratle takip ve tenkili maksadiyle icra Vekilleri Heyetinin 4 Mart 1341 tarihli içtimaında karara iktiran eden işbu layihanın iktisabı kanuniyeti için Meclisi Alinin nazarı tasvip ve tasdikine arzına müsaade buyurulmasını rica ederim.“
Takrir-i Sükun Kanunu
Madde 1
İrtica ve isyana ve memleketin nizamı içtimaisini ve huzur ve sükûnunu ve emniyet ve asayişini ihlale bais bilumum teşkilat ve tahrikat ve teşvikat ve teşebbusat ve neşriyatı Hükümet, Reisicumhurun tasdiki ile resen ve idareten men‘e mezundur. İşbu efal erbabının Hükümet İstiklal Mahkemesine tevdi
edebilir.
Madde 2
İşbu kanun tarihi neşrinden itibaren iki sene müddetle meriyül icradır.
Madde 3
İşbu kanunun tatbikine İcra Vekilleri Heyeti memurdur.
Takrîr-i Sükûn Kanunu‘nun ilk uygulaması, hükümetin bu yasaya dayanarak 6 Mart 1925 günü; İstanbul‘da yayınlanmakta olan Tevhid-i Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Orak Çekiç ve Sebilürreşat adlı gazete ve dergilerin kapatılmasıdır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ise 3 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır.
Bulgaristan-Türkiye Tarafsızlık Antlaşması, 6 Mart 1929’da iki ülke arasında akdedilmiştir. “Tarafsızlık, Uzlaşma, Adli Tesviye ve Tahkim Antlaşması” adıyla düzenlenerek Ankara’da imzalanmıştır.
Bulgaristan-Türkiye Tarafsızlık Antlaşması, 29. Madde uyarınca, onay belgelerinin Sofya’da verildiği 3 Aralık 1929 günü, 5 yıllık bir dönem için, yürürlüğe girmiştir. 23 Eylül 1933 günü Sofya’da imzalanan Uzlaşma Protokolü ile ilk 5 yıllık sürenin sona ereceği 3 Aralık 1934 gününden başlamak üzere, geçerliliği yeni bir 5 yıl için uzatılmıştır.
Türkiye ve Bulgaristan, karşılıklı olarak izledikleri uzlaşmacı politika ve anlaşmanın amacı yayılmacı amaçlar güden ve Balkanlara sızmaya çalışan İtalya’ya karşı sınırlarını güvence altına almak istemiştir. İmzalanan Anlaşma, 1925 Türk – Bulgar Dostluk Anlaşmasıyla kurulan bağları daha da güçlendirmiştir.
Antlaşmanın temel amacı, bölgedeki gerilimleri azaltmak, özellikle Balkanlar’da siyasi istikrarı sağlamak ve karşılıklı güveni artırmaktır. Antlaşma, her iki ülkenin de birbirlerinin içişlerine müdahale etmeyeceği öngörmektedir. Öte yandan, herhangi bir askeri çatışma durumunda her iki ülke tarafsız kalacaktır.
Türkiye, Bulgaristan ile 1925 yılında oluşturulan olumlu ilişkileri aradan uzun zaman geçmeden pekiştirmek ve Balkanlarda Yunanistan ile ilişkilerin kötüleşmesi durumunda yalnız kalmamak için antlaşmayı imzalamak istemiştir.
Bulgaristan-Türkiye Tarafsızlık Antlaşması, iki ülke arasındaki dostane ilişkilerin bir yansımasıdır. Bu belge ile, tarafların birbirlerine karşı barışı ve istikrarı koruma taahhüdü pekişmiştir.
Anlaşma tarafları iki taraftan birinin bu anlaşmadan sonra girişeceği taahhütlerin 1929 anlaşmasına hiçbir biçimde halel getirmeyeceği ve önemini azaltmayacağı konusunda uzlaşmışlar, her iki ülkenin başka ülkelerle girişeceği ortaklıkları engellemek istemişler; iki devletten birinin başka bir devletin saldırısına uğraması halinde diğerinin tarafsız kalmasını öngörmüşlerdir.
Türkiye – Bulgaristan dostluk antlaşması, 1934 Balkan Paktı’ndan sonra da bozulmamıştır. Antlaşmanın amacı gerçekleşmiş, İkinci Dünya Savaşı sırasında da bu durum korunmuştur.
Komşularile vesair dost Devletlerle uzlaşma ve hakem muahedeleri akdetmek suretile sulhu temin için açdığı yolda devam eden Türkiye Cumhuriyetinin bu defa da komşusu bulunan, Bulgaristan ile imza eylediği Bitaraflık, Uzlaşma, Adlî tesviye ve Hakem Muahedesi kanun lâyiha, ile birlikte. Büyük meclisin, tetkik ve tasvibine arzediliyor.
Bulgaristan 18 Teşrinievvel 1925- tarihinde Ankara’da imza edilmiş olan ve iki memleket beyninde samimî sulhu ve daimî muhadeneti tevsik eden muahedenin bir zeyli olan işbu Hakem Muahedesi yekdiğerine karşı dostluk hislerini besliyen iki komşu millet arasında tevellüt edebilecek her hangi bir ihtilâfın diploması tarikile halli mümkün olmadığı takdirde uzlaşma veya hakem suretile halledilmesi usullerini göstermektedir.
İşbu muahede ile iki Devlet, 18 teşrinievvel 1925 tarihli dostluk muahedesile taaruz eden, siyasî ve iktisadî hiç bir itilâfa girmemeği taahhüt etmişlerdir, akitlerden biri muslihane hareketine rağmen diğer bir veya bir kaç Devlet tarafından tecavüze uğradığı takdirde diğer taraf ihtilâfın’ bütün devamı müddetince bitaraflığa riayet edecektir. Akitler beyninde tahaddüs edip diplomasî tarikile halledilemiyen bilcümle ihtilâfları evvel emirde bir uzlaşma komisyonuna havale etmeği ve orada da hallü fasıl edilemez ise Beynelmilel Adalet- Divanına veya tahkimname tanzimi suretile hakem mahkemesine havale etmeği , kabul eylemişlerdir.
Muahedenin diğer maddeleri, uzlaşma ve hakem usullerinin ne suretle tatbik olunacağı ve, iki taraftan birinin salahiyetine veya hakimiyet hakkına tealluk eden meselelerin muahede ahkâmından hariç kalacağı hususunda tafsilâtı havidir.
Türkiye Cumhuriyeti Bulgaristan’la bu muahedeyi aktetmekle iki memleket beyninde mevcut olan dostluğu kuvvetlendirmek ve iki komşu arasında hadis olabilecek ihtilâfları da halletmek gayesini takip eylemiştir. Yakın Şarkta sulhun yerleşmesini ve devamını temin için mühim bir vasıta olan bu muahede, Büyük Meclisin yüksek tasvip ve tasdikına arzedilir.
Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan Kırallığı arasında aktedilip 6 mart 1929 tarihinde Ankarada imza edilen bitaraflık, uzlaşma, adlî tesviye ve hakem muahedesi tasdik olunmuştur.
Madde 2
İşbu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 3
İşbu kanunun icrasına Hariciye Vekili memurdur.
Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan Kırallığı beyninde aktolunan Bitaraflık, Uzlaşma, Adlî tesviye ve hakem muahedenamesi
Bir taraftan Türkiye
Diğer taraftan Bulgaristan,
Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan Kırallığını bir birine bağlayan an’anevî rabıtaları kuvvetlendirmek ve iki memleket beyninde tahaddüs edecek olan ihtilâfları, uzlaşma, hukukî tesviye ve hakem usulile halleylemek arzusu ile mütehassıs oldukları halde bu hususta bir muahede aktine karar vermişler ve bu maksatla murahhasları olarak
Türkiye Reisicumhuru Hazretleri, Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekili, İzmir Meb’usu Dr. Tevfik Rüştü Beyfendiyi; Haşmetli Bulgarlar Kiralı Hazretleri, Bulgaristanın Ankara Fevkalâde Murahhas ve Orta Elçisi Müsyü Th. C. Pavloff Cenaplarını tayin etmişler, ve müşarünileyhler bu baptaki mezuniyet vesikalarını yekdiğerine tebliğ ile usul ve kaidesine muvafık bularak atideki hükümleri kararlaştırmışlardır:
Madde 1
Yüksek Akitler, Bulgaristan ile Türkiye beyninde 18 Teşrinievvel 1925 tarihinde münakit dostluk muahedenamesinin birinci maddesile taaruz edecek olan siyasî ve iktisadî hiç bir itilâfa girmemeği taahhüt ederler.
Madde 2
Yüksek Âkitlerden biri, muslihane tavır ve hareketine rağmen diğer bir veya müteaddit devletler tarafından tecavüze uğradığı taktirde, diğer taraf ihtilâfın bütün devamı müddetince bitaraflığı muhafaza edecektir.
Madde 3
Yüksek Akitler arasında hadis olupta diplomasi tarikile hal ve faslı mümkün olmayan her türlü ihtilâflar işbu, muahedede tespit edilmiş olan şerait dahilinde uzlaşma, hukukî tesviye \eya hakem usullerine tabi tutulacaktır.
Madde 4
Üçüncü maddenin ahkâmı, Yüksek Akitler beyninde mer’i muahedeler mucibince iki taraftan birinin salâhiyetine dahil olan meselelerde tatbik olunmayacaktır.
Mezkûr ahkâm, hakkı hakimiyete taalluk eden mes’elelerde de tatbik edilmeyecektir. Yüksek akitlerden her biri, bir mes’elenin hakkı hakimiyete taalluk edip etmediğini tahrirî bir beyanname ile tespit etmek hakkına malik olacaktır.
Maamafih diğer taraf bu mes’elenin hakimiyet sahasına girdiğine itiraz ettiği takdirde mezkûr mes’elenin hakkı hakimiyete taalluku olup olmadığını tayin ettirmek için hakeme müracaat edebilecektir.
Madde 5
1 – Eğer bir ihtilâfın mevzuu, iki taraftan birinin dahilî kanunlarınca, makamat-ı adliyenin salâhiyetine taalluk ediyorsa, bu taraf ait olduğu makamca makul mühletler zarfında kat’î bir karar verilmeden evvel bu ihtilâf hakkında işbu muahedede mezkûr muhtelif usullere müracaata muhalefet edebilir.
2 – Bu taktirde, işbu muahedede tasvip edilmiş olan usullere müracaat etmek isteyen taraf bu arzusunu, mevzuubahis karardan itibaren bir sene zarfında diğer tarafa bildirecektir.
Madde 6
Akitlerin birbirinden bir hak mutalebe etmelerini tazammun eden ve diplomasi ve uzlaşma tarikiyle halli mümkün olmayan ihtilâflar, eğer akitler müttehiden tahkimname tanzimi tarikile ve atide münderiç şerait dairesinde bir hakem mahkemesine müracaat için ittifak edemezler ise hükmedilmek üzere Beynelmilel Daimî Divanı Adalete tevdi olunacaktır.
Kazaî veya hakemî karar, hukuku dü\el prensiplerine tevfikan verilecektir.
Madde 7
Akitler evvelki maddede istihdaf olunan ihtilâfların bir hakem mahkemesine tevdii hususunda müttefik oldukları takdirde bir tahkimname kaleme alınarak bunda ihtilâfın mevzuu, hakemlerin intihabı ve takip olunacak usul tespit edilecektir.
Tahkimnamede kâfi derecede malumat vuzuh ve kat’iyet bulunmadığı takdirde beynelmilel ihtilâfların muslihane surette halline müteallik 18 Teşrinevvel 1907 La Haye mukavelenamesi ahkâmı kendiliğinden tatbik olunacaktır.
Madde 8
Evvelki maddede mevzubahis olan tahkimname hakkında akitler itilâf edemezlerse veya hakemler tayin edilemezse üç aylık bir mühletten sonra âkitlerden her hangi biri ihtilâfı doğrudan doğruya ve istida ile Beynelmilel Daimî Divan Adalete arzetmekte muhtar bulunacaktır.
Madde 9
Kazaî veya hakemî karar, âkitlerden birinin makamat-ı adliyesi veya her hangi diğer bir makamı tarafından verilen bir karar veya ittihaz olunan bir tedbirin hukuku düvele tamamen veya kısmen muhalif olduğunu dermeyan eyler ve mevzubahis tarafın hukuku esasiyesi bu karar veya tedbirin netayiç ve avakıbının iptaline cevaz vermez veya ancak gayri kâfi surette iptalini mümkün kılarsa kazaî veya hakemî hükümden dolayı mutazarrır olan tarafa muhik bir tazminat verilmesi hususunda akitler müttefik kalmışlardır.
Madde 10
1-Üçüncü maddede mevzubahis her türlü ihtilâflar için, dördüncü madde ahkâmı mahfuz kalmak üzere, Yüksek Akitler, Beynelmilel Daimî Divanı Adalet huzurunda bir muameleye girişmeden veyahut hakem usulüne müracaat etmeden evvel işbu muahedede mündemiç uzlaşma usulüne müracaat eylemeği taahhüt ederler.
2-Uzlaşma teşebbüsü akamete uğradığı takdirde ve uzlaşma komisyonunun mesaisinin hitamından itibaren bir aylık mühletin mürurunu müteakip ihtilâf, Beynelmilel Daimî Divanı Adalete veyahut 7 inci maddede münderiç hakem mahkemesine tevdi edilecektir.
Madde 11
Evvelki maddede mevzubahis olan ihtilâflar akitler tarafından teşkil edilecek olan daimî veya hususî bir uzlaşma komisyonuna tevdi olunacaktır.
Madde 12
Âkitlerden birinin diğerinden talebi üzerine altı ay zarfında bir daimî uzlaşma komisyonu teşkil edilecektir.
Madde 13
Uzlaşma atide gösterildiği surette intihap edilecek olan üç azadan müteşekkil bir uzlaşma komisyonuna tevdi edilecektir. Yüksek âkitlerdan her biri mütekabilen kendi vatandaşları arasından intihap edilecek birer komiser tayin edecekler ve komisyon reisini de müttefikan bir üçüncü devlet tebaasından intihap eyleyeceklerdir. Komiserler üç sene için tayin olunacaklardır. Bunlar tekrar intihap edilebilirler. Müttefikan tayin edilmiş olan komiser memuriyeti esnasında tarafeynin ittifakile istihlâf edilebilir. Bundan maada âkitlerden her biri kendisi tarafından tayin edilmiş olan komiseri daima değiştirebilir. İstihlaf edilmelerine rağmen komiserler elde olan işlerini nihayete erdirmek üzere mevkilerinde kalacaklardır.
Ölüm istifa veya her hangi bir mani dolayisiyle münhal olacak yerler, en kısa bir müddet zarfında mevzubahis tayinler usulüne tevfikan doldurulacktır.
Madde 14
Bir ihtilâfın hudusunda, akitlerce tayin edimiş bir daimî uzlaşma komisyonu mevcut bulunmayor ise, ihtilâfın tetkiki için, akitler başka türlü bir karar vermedikleri takdirde evvelki maddede mevbahs tayin şeraitine tavfikan hususî bir komisyon teşkil edilecektir.
Madde 15
Yüksek âkitlerden birinin uzlaşma usulüne müracaat hususundaki niyet ve arzusunu diğerine iblağından itibaren üç ay müddet zarfında, mukabil taraf komiseri tayin edilmediği veyahut Yüksek akitlerce müttefikan komisyon reisi intihap olunmadığı taktirde İsviçre Konfederasyonu reisinden lâzımgelen tayinlerin icrası rica olunacaktır.
Madde 16
1 – Uzlaşma komisyonuna müracaat keyfiyeti müttefikan hareket eden akitlerin beraberce ve ittifak olunamadığı takdirde akitlerin biri veya diğeri tarafindan reise bir istida vermek suretiledir.
2 – İstida, ihtilâf mevzuunu muhtasaran anlattiktan sonra komisyondan bir uzlaşmaya vardıracak her türlü tedbirlere müracaat eylemesi talebini ihtiva edecektir.
3 – İstida âkitlerden yalnız bir canibinden verilmiş ise müstedi tarafından derhal diğer tarafa tebliğ edilecektir.
Madde 17
1 – İhtilâfın âkitlerden biri tarafından daimî uzlaşma komisyonuna havale edildiği tarihten itibaren 15 gün zarfında âkitlerden her biri bu ihtilâfı tetkik için komiserini bu işte ihtisası olan bir kimse ile istihlâf edebilir.
2 – Bu hakkından istifade eden taraf keyfiyeti derhal diğerine ihbar edecektir. Diğer tarafda bu takdirde ihbarın vaki olduğu tarihten itibaren on beş gün zarfında ayni tarzda hareket etmekte muhtardır.
Madde 18
Uzlaşma komisyonu, akitlerin muhalif bir kararı olmadığı takdirde, reisi tarafında tayin edilecek mahalde içtima edecektir.
Madde 19
Uzlaşma komisyonu mesaisinin neşir ve ilânı , ancak akitlerin muvafakati ile komisyon tarafından ittihaz olunacak bir karara mütevakkıftır.
Madde 20
1 – Hilâfında bir hüküm olmadıkça uzlaşma komisyonu, mesai usulünü bizzat tanzim edecek \e bu usul behemehal murafaa şeklinde olacaktır, tahkikat hususunda, komisyon müttefikan başka türlü bir karar vermez ise, beynelmilel ihtilâfların muslihane halline dair 18 Teşrinevel 1907 La Haye mukavelenamesinin üçüncü faslı ahkâmına ittiba eyleyecektir.
2 – Akitler uzlaşma komisyonu nezdinde kendilerile komisyon arasında mutavassıt hizmetini gören ajanlar tarafından temsil edileceklerdir. Bundan maada akitler kendileri tarafından bu husus için tayin edilen müşavir ve mutahassısların yardımına müracaat edebilecekleri gibi şahadetlerini kendilerince faydalı addettikleri her türlü eşhasın komisyonca istimaını talep eyleyebileceklerdir.
3 – Komisyon dahi her iki tarafın ajanları ile müşavir ve mütehassıslarından şifahi izahat talep etmek \ve herhangi bir şahsı hükümetinin muvafakatile celp ve istima eylemek salâhiyetini haiz olacaktır.
Madde 21
Hilâfında akitlerin bir itilâfı olmadıkça, uzlaşma komisyonunun kararları ekseriyeti âra ile ittihaz olunacaktır ve komisyonda ihtilâfın esası hakkında ancak bütün azaları mevcut bulunduğu takdirde hükmünü verebilecektir. Şu kadar ki komisyonun celselerinden muntazaman haberdar olan Yüksek Akitler kendilerini komiserleri veya bunların bir manii zuhurunda on yedinci maddede mevzubahis şerait dahilinde tayin edecekleri bir vekil marifetile temsil ettirmek mecburiyetindedirler.
Madde 22
Akitler uzlaşma komisyonunun mesaisini kolaylaştırmayı ve alelusul mümkün olabilen en geniş mikyasta kendisine bütün vesaiki ve faydalı, malûmatı vermeği ve komisyonun memleketleri dahilinde kanunlarına tevfikan müşahitler veya mütehassıslar ikame ve istimaı ile vak’a mahalline gitmesini temin için malik oldukları bütün vasıtaları kullanmayı taahhüt ederler.
Madde 23
1 – Mesaileri müddetince komiserlerden her birine miktarı akitler tarafından müttefikan tespit ve müsavi surette taksim edilecek olan bir tazminat verilir.
2 – Komisyonunun faaliyeti dolayisile hasıl olacak masarifi umumiye de ayni veçhile taksim edilecektir.
Madde 24
1 – Uzlaşma komisyonunun vazifesi muhtelifünfih meseleleri tavzih etmek, bu uğurda faydalı malûmatı tahkikat yolu ile veya başka bir şekilde toplamak, ve tarafeyni uzlaştırmağa gayret etmektir. Komisyon meseleyi tetkik ettikten sonra muvafık gördüğü hal tarzını akitlere izah ve bu hususta fikirlerini beyan için kendilerine bir mühlet ita eyleyebilir.
2 – Mesaisinin hitamında komisyon, ahvale göre ya akitlerin uzlaştığını gösteren ve mevcut ise uzlaşma şartlarını ihtiva eden veyahut uzlaşma imkânı bulunmadığını kaydeyleyen bir zabıtname tanzim eder. Zabıtname komisyon mukarreratının ittifakı âra ilemi kabul edildiğinden veya edilmediğinden bahsetmeyecektir.
3 – Komisyon mesaisi, akitler başka türlü bir karar vermedikçe muhtelifünfih meselenin tevdii gününden itibaren altı ay zarfında nihayete ermiş bulunacaktır.
1 – Uzlaşma komisyonu mesaisinin hitamını teakup eden ay zarfında akitler uzlaşmaz ise , beher taraf ihtilâfın hukuku düvel prensiplerine tevfikan hükmedecek olan beynelmilel Daimî Divanı Adalete tevdiini talep edebilir.
2 – İhtilâf, Divanın reyine nazaran hukukî mahiyette olmadığı takdirde akitler işbu ihtilâfı Divanın, bir hukuku düvel kaidesi tatbik edilemezse, hakkaniyet ve nısfet dairesinde halledilebileceği hususunda müttefikdirler.
Madde 27
1-Akitler, adlî ve hakem î kararların veya uzlaşma komisyonu tarafından teklif edilecek olan anlaşma tarzlarının tatbikim ihlâl kabiliyetinde olan her gûna tedabirden tevakki ile, sureti umumiyede ihtilâfı teşdit veya tevsi edebilecek her türlü harekâttan içtinap eylemeği taahhüt ederler.
2-İhtilâf uzlaşma komisyonuna havale edilmiş bulunuyorsa komisyon muvafık gördüğü muvakkat tedabiri akitlere tavsiye edebilir.
Madde 28
İşbu muahedenin tefsir ve tatbikına ait ihtilâflar Beynelmilel Daimî Divanı Adalete tevdi edilecektir.
2 – Mezkûr muahede tasdiknamelerin teatisi tarihinden itibaren beş sene müddet için aktolunmuştur.
3 – İnkizası tarihinden asgarî altı ay evvel fesholunmazsa ikinci bir beş senelik müddet daha mer’i kalacak ve temdit şekli bu tarzda devam edecektir.
4 – Akitlerin biri tarafından muahedenamenin fesih hakkı mahfuz olmakla beraber müddetin hitamı esnasında başlanmış olan davalar neticeleninceye kadar tabiî cereyanlarını takip edeceklerdir.
Balâda isimleri zikredilen murahhaslar işbu muahedeyi imza etmişlerdir.
Ankara’da 6 mart 1929 tarihinde iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.
Dr. T. Rüştü Th. Pavloff
Atatürk’ün Bulgaristan’a gidecek olan gazetecilere Türk-Bulgar dostluğu hakkında yapmış olduğu konuşma: 24 Temmuz 1930
“Efendiler, ben Balkan muharebesinden sonra, Sofya’ya Ataşemiliter olarak gitmiştim. Orada en aşağı bir yıl kaldım. Bulgarlarla çok ve ailevi denecek kadar yakından temasta bulundum. Bu temaslar bende dikkate lâyık intibalar uyandırdı.
Bunu, bu noktayı ayrıca tetkik ve tahlile lüzum gördüm. Anladım ki bu hisle Türkle Bulgarin bir asıldan gelmiş olmasının tesiri vardır. Türk, Bulgar aynı menşe olan Orta Asya yaylasından gelmiş, aynı kanı muhafaza etmiştir. Daha o zamanlar bu noktayı en özlü Bulgar’lara söylemişimdir. Bunlardan tarih cereyanlarını, beşeriyet safhalarını takip etmiş, anlamış olanlar beni teyit etmişlerdir.
Bulgaristan’da yaşadıkça onlara muhabbetim arttı. Çok tabiidir ki, benim Bulgarlara gösterdiğim bu muhabbet ve merbutiyyette onlar tarafından aynı muhabbet ve hisle karşılandım.
O günden bugüne kadar bu ciddi, samimi, kardeş yakınlığının sebep ve manası da büyük bir vuzuh ve sarahat almıştır.
Şüphesiz, Türklerde, belki Bulgurlarda, dil ve din ihtilaflarını yapan âmiller olmuştur. Fakat artık bugün, 1930 senesinde, hâlâ bu âmillere’, masallardan, hurafelerden, âdi politika cereyanlarından ibaret bu âmillere ne Türk.’lerin, ne Türklerle aynı kandan olan Bulgarların ehemmiyet vereceğini zannetmiyorum.
Size son sözüm: Bulgaristan’a gidiniz. Onları seveceksiniz. Samimi görüşünüz ve hatırlatınız ki ben, 1914’de Sofya’da bulunmuş, kankardeş Bulgarlarla yüksek dostluk yapmış adamım.”
Türkiye – Yunanistan Dostluk Antlaşması, (Resmi adıyla “Samimi Anlaşma Misakı (Yürekten Uyuşma Paktı – Pacte d’Entente Cordiale) 14 Eylül 1933’te imzalanmıştır.
Türkiye-Yunanistan Dostluk Antlaşması : Tarihsel Önemi
Antlaşma, 1930 yılında atılan dostluk temellerinin üzerine inşa edilmiştir ve iki ülke arasındaki barışı pekiştirmeyi amaçlamıştır.
Bu anlaşma, Türkiye’nin batı sınırlarını güvence altına alarak dış politikada geniş bir manevra alanı sağlamıştır. Aynı zamanda Bulgaristan’ın revizyonist politikalarına karşı bir güvenlik ve iş birliği ortamı oluşturulmuştur.
14 Eylül 1933’te, Yunanistan Başbakanı Çaldaris ve Dışişleri Bakanı Maksimos’un Ankara ziyaretleri sırasında imzalanan anlaşma, bölgedeki istikrarı koruma ve iş birliği yapma hedefini taşımaktadır. Türkiye, bu anlaşma ile komşu ülkelerle barış ve iş birliği içinde olma politikasını açıkça ortaya koymuştur.
Yakın geçmişte savaşmış iki ülke arasındaki bu antlaşma, yeni kurulan Cumhuriyet’in çevresi ile uyumlu ve barış içinde olduğunu gösteren “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesinin en önemli örneklerinden biridir. Bu iş birliği, Türkiye ve Yunanistan’ın daha geniş kapsamlı bölgesel ittifaklara kapı aralamış ve bölgedeki revizyonist tehditlere karşı birlikte hareket etmelerini sağlamıştır. Ayrıca, bu iş birliği 1934’te kurulan Balkan Paktı‘na zemin hazırlamış ve Yunanistan, Romanya, Yugoslavya ve Türkiye’nin bölgesel iş birliği içinde hareket etmelerine katkıda bulunmuştur.
(Pacte d’Entente Cordiale) Samimî teşriki mesai, anlaşma ve dostluk siyasetlerine sadıkane merbut olan, Ve tesiratı gerek beynelmilel ve gerek millî faaliyet sahalarında müşahede kılınan bu politikanın devamlı surette inkişafını temine karar veren,
Ve diğer cihetten Briand – Kellogg misakı mefhumundan ve diğer imza etmiş bulundukları beynelmilel senetlerden mülhem bulunan ve sulh gayesine merbutiyetlerinin yeni bir delilini göstermek istiyen
Türkiye ve Yunanistan:
Bir misak aktine karar vermiş ve bu hnsusta murahhasları olarak:
Türkiye Reisi Cumhuru Hazretleri: Başvekil, Malatya Mebusu, İsmet Paşa Hazretlerini ve Hariciye Vekili İzmir Mebusu, Tevfik Rüştü Beyfendi Hazretlerini;
Yunan Reisi Cumhuru Hazretleri de: Başvekil Müsyü Panaghis Tchaldaris- Hazretlerini ve Hariciye Nazırı Müsyü Demétre Máximos Hazretlerini tayin buyurmuşlardır.
Müşarıleyhim usulüne muvafık bulunan salâhiyetnamelerini yekdiğere tebliğ ettikten sonra atideki ahkâmı kararlaştırmışlardır:
Madde 1
Türkiye ve Yunanistan, müşterek hudutlarının tecavüzden masuniyetini mütekabılen tekeffül ederler.
Madde 2
Yüksek âkit taraflar, beynelmilel mahiyette olup kendileri için bir alâka tevlit edebilecek olan her meselede evvelemirde istişare etmeği, anlaşma ve teşriki mesai siyasetlerinin hututu umumiyesine ve müşterek ve mütekabil menfaatlerine uygun bulurlar.
Madde 3
Temsil keyfiyeti tahdit edilmiş olan bilcümle beynelmilel içtimalarda Türkiye ve Yunanistan, bir taraf murahhasının her iki tarafın hususî ve müşterek menfaatlerini müdafaa etmek vazife ve salâhiyetini haiz olmasını muvafık görür ve,
Bu müşterek temsilin, gerek sıra ile her birine ve gerek en ziyade alâkadar memleketin hususî menafii mevzuubahis olduğu ahvalde p tarafa temini için tevhidi mesai etmeği taahhüt ederler.
Madde 4
Bu misak, on sene için muteber olmak üzere aktedilmiştır. Hitamından bir sene evvel Yüksek Âkit taraflardan biri tarafından feshedilmedikçe yeni bir on senelik devre için mer’i kalacaktır.
Madde 5
Bu misak, tasdik edilecek ve tasdiknameleri mümkün olduğu kadar süratle Atinada teati olunacaktır.
Son tasdikin bir nota ile diğer Âkit Tarafa tebliği ile beraber mer’iyet mevkiine girecektir.
Ankara’da 14 eylül bin dokuz yüz otuz üç senesinde tanzim edilmiştir.
Sözleşmenin resmi adı: Türkiye – Romanya Dostluk, Edemi Tecavüz, Hakem ve Uzlaşma Muahedesi
TÜRKİYE – ROMANYA DOSTLUK, ADEMİ TECAVÜZ, HAKEM VE UZLAŞMA MUAHEDESİ – Türkiye ile Romanya arasında Dostluk, Saldırmazlık, Hakemlik ve Uzlaştırma Antlaşması
Türkiye Reisicumhuru ile Haşmetlû Romanya Kiralı,
Umumî sulhun devam ve bekasına ayni derecede bağlı olarak,
İki memleket arasında çıkabilecek ihtilâfların muslihane tarzı tesviyesini hazırlamak suretile Türkiye ile Romanya’nın umumî sulhun devamı emrinde mütekabil bir itimat fikrile teşriki mesai etmeleri lüzumuna kani bulunarak,
İki Devletin de, harbe müracaat olunmamasına mütedair 27 ağustos 1928 tarihli Paris Misakını ve mütecavizi tarif eden 3 ve 4 temmuz 1933 tarihli mukaveleleri imza etmiş olduğunu göz önünde bulundurarak,
Türkiye ile Romanya arasında mevcut olan ve kendilerince istikbal için bir zaman teşkil eden dostluk bağlarını iki memleketin müşterek menfaatleri nuruna kuvvetlendirmek arzusile,
Aralarında bir Dostluk, Ademi tecavüz, Hakem ve Uzlaşma Muahedesini aktetmeğe karar vermişler ve bu hususta:
Türkiye Reisicumhuru; Türkiye Hariciye vekili ve İzmir mebusu Doktor Tevfik Rüştü Beyefendi Hazretlerini,
Haşmetlû Romanya Kiralı; Romanya Hariciye Nazırı Müsyü Nicolas Titutescu Hazretlerini murahhas tayin eylemişlerdir.
Mezkûr murahhaslar, usulü dairesinde tanzim edilmiş olduğu görülen salâhiyetnamelerini teati ettikten sonra aşağıdaki ahkâmı takarrür ettirmişlerdir.
Madde — 1
Türkiye Cumhuriyeti ile Romanya Kırallığı ve Milletleri arasında gayrikabili ihlâl bir sulh ve sami| ve ebedî bir dostluk mevcuttur ve mevcut olacaktır.
Madde — 2
Millî siyasetlerinin bir vasıtası olarak ‘birbirine karşı ne harbe ne de 3 ve 4 temmuz 1933 tarihli mukavelelerde tarif edilen şekilde tecavüze müracaat etmemek ve bu itibarla da ahar tarafından yapılan ıbir tecavüz hareketine iştirak etmemek hususunda evvelce girişmiş oldukları taahhütlere sadık bulunan Yükseş iki Âkit Taraf bundan maada ‘başka Devletler tarafından teşebbüs olunacak her tecavüze veya her hangi bir tecavüze iştiraki ve keza iki memleketten biri aleyhine yapılacak her tecavüz anlaşmasını takbih eylemek taahhüdünde bulunurlar.
Madde — 3
Yüksek Âkit Taraflar, karşılıklı itirazı mucip olabilecek bir hakka müteferri olarak işbu muahedenin meriyet iktisabından sonraki vaziyet veya vakıalardan tevellüt edip mutat diplomasi usullerile ve makul bir mühlet zarfında halledilemeyecek olan her ihtilâfı aşağıda derpiş olunan tarzda uzlaşma veya adlî tesviye veyahut ‘hakeme müraea at tarikile halletmeği taahhüt ederler.
Yüksek iki Âkit Taraf, Beynelmilel daimî adalet divanı nizamnamesinin 36 inci maddesinin ihtiyarî hükmüne iltihakları sırasında dermeyan ettikleri kuyudu ihtiraziyeyi işbu itilâf namenin tatbiki hakkında da muhafaza eylerler ve diğer taraftan yukarıda zikrolunan taahhüdün, şu hususlarda tatbik edilemeyeceği hususunu da kabul ederler:
1) Hususî şahısların Yüksek Âkit Taraflardan biri aleyhinde ileri sürebilecekleri iddialara müteallik olup Âkit Taraftan birine ait salâhiyettar millî mahkemeler tarafından katı olarak hal ve fasledilecek olan ihtilâflara;
2) Hukuku düvelin dahilî hukuk gibi münhasıran Devletlerin salâhiyetlerine terkettiği veya hukuku hükümraniye müteallik meselelere ait ihtilâflara;
3) îki Tarafın arazi statülerine taallûk eden ihtilâflara.
Madde — 4
Yüksek Âkit Taraflar arasında meri bulunan diğer Mukavelelerde, tarzı tesviyeleri hakkında bir usulü mahsus takibi derpiş edilmiş olan ihtilâflar bu Mukaveleler ahkâmına tevfikan hal ve tesviye olunacaktır.
Madde — 5
İki Taraf ihtilâfı bir Hakem Mahkemesine tevdi hususunda mutabık iseler, bir tahkimname kaleme alacaklardır. îki Taraf Beynelmilel ihtilâfların muslihane tesviyesi için sadece 18 teşrinievvel 1907 La Haye [*] Mukavelenamesine müracaat etmek hususunda mutabık bulunmadıkları takdirde, mezkûr tahkimnamede hakemlerin intihabından ve ihtilâf mevzuundan maada hakemler tarafından takip olunacak usul ile tatbik edilecek esas kaideleri de tayin ve tesbit edeceklerdir.
Madde — 6
Âkit Taraflar ihtilâfı bir Hakem Mahkemesine tevdide mutabık iseler, yukardaki maddede derpiş olunan tahkimname hususunda veya Hakemlerin tayininde uyuşamadıkları takdirde, üç ay evvel haber vermek şartile, iki Taraftan biri veya diğeri doğrudan doğruya tahriren ihtilâfı Beynelmilel Daimî Adalet Divanına sevkedebilir.
Madde — 7
Beynelmilel Daimî Adalet Divanının karan veya Hakem Mahkemesinin hükmü Âkit Taraflarca hüsnü niyetle tatbik ve icra edilecektir.
Yukarda derpiş edilmiş olan şerait altında verilen Beynelmilel Daimî Adalet Divanı kararlarının veya Hakem Mahkemeleri hükümlerinin tefsir veya icrasının sebebiyet verebileceği müşkülât Âkitlerden biri veya diğeri tarafından tahriren vukubulacak müracaat üzerine Beynelmilel daimî Adalet Divanınca hal ve fasledilecektir.
Madde — 8
Yukarıda derpiş edilmiş olan şerait altında hakem veya Beynelmilel Daimî Adalet Divanı usulüne müracaattan evvel iki Âkit Taraf, aralarında bilitilâf, ihtilâfı işbu misakın derpiş etmekte olduğu uzlaşma usulile halledebilirler.
Uzlaşma teşebbüsünün akamete uğraması halinde ve 21 inci maddede derpiş edilmiş olan müddetin ikızasmdan sonra ihtilâf yukanki maddelerde derpiş olunan şerait dahilinde, icabı hale göre Beynelmilel Daimî Adalet Divanına veya hakem mahkemesine sevkolunabilir.
Madde — 9
îki Âkit Taraftan biri canibinden diğerine bu hususta yapılacak talep üzerine üç ay zarfında daimî bir uzlaşma komisyonu teşkili iktiza edecektir.
Madde — 10
Daimî Uzlaşma komisyonu üç azadan mürekkep olacaktır. Yüksek Âkit Taraflardan her biri kendi tebaaları arasından müntahap bir komiser tayin edecektir.
Âkit Taraflar, aralarında bilitilâf ne yekdiğerinin tebaasından olmayan ne kendi arazisinde mütemekkin olmayan ve ne de hizmetinde bulunmayan bir reis intihap edeceklerdir. Reisin intihabı bundan evvelki maddede derpiş edilmiş olan müddet zarfında vukubulmadığı veya riyaset makamının inhilalinden itibaren üç ay zarfında bir yenisinin intihabı halinde iki Taraf itilâf edemezse reis, Âkitlerden birinin tahrirî müracaati üzerine müştereken gösterilecek bir Devlet Reisi tarafından – kabul ederse – tayin edilecektir.
Komiserler üç sene için tayin olunurlar. Yeniden intihapları caizdir. Komiserler, yerlerine başkaları tayin edilinceye kadar ve her halde vazifeleri müddetinin inkızasma değin mevkilerini muhafaza edeceklerdir.
Hakem usulüne veya Daimî Adalet Divanına müracaat mesbuk olmadıkça Yüksek iki Âkit Taraftan her birinin kendi tarafından mansup Komiseri azil ve ana bir halef tayin etmeğe hakkı olacak ve Reisin tayinine muvafakatini geri almağa da hakkı olacaktır.
Vazife müddetinin inkizası, azil, vefat, istifa ve sair her hangi bir mâni dolayısile vukubulacak münhalâta en kısa müddet zarfında, tayinler için tesbit edilmiş olan usule, tevfikan, muktazi tayinlere tevessül edilecektir.
Madde — 11
Uzlaşma Komisyonuna müracaat, bilitilâf hareket eden iki Taraf canibinden ve böyle bir itilâf yoksa iki Taraftan biri canibinden Reise tahriren müracaat suretile vaki olacaktır.
ihtilâf mevzuunu ihtiva eyleyecek olan talepname, bir uzlaşmaya müncer olacak her türlü tedbire tevessül etmek için Komisyonu daveti tazammun edecektir. Eğer işbu talep yalnız Âkit Tarafların biri canibinden vukua gelmiş ise talebi vakii dermeyan eden Taraf ayni zamanda keyfiyeti diğer Tarafa bildirecektir.
Madde — 12
Âkit Taraflardan birinin bir ihtilâfı Uzlaşma Komisyonuna sevkettiği tarihten” itibaren on beş gün müddet zarfında iki Taraftan her biri, ihtilâfı vakiin tetkiki için kendi Komiseri yerine bu hususta salâhiyeti mahsusayı haiz bir zati ikame edebilecektir.
Bu hakkı istimal edecek olan Taraf keyfiyeti hemen diğer Tarafa tebliğ edecektir. Kendisine tebligat ifa edilen Taraf, bu takdirde bu tebliğin kendisine yapıldığı tarihten itibaren kezalik on beş gün müddet zarfında ayni veçhile hareket eyliyecektir.
Madde — 13
Uzlaşma Komisyonu, Tarafeyn arasında hilâfına bir itilâf olmadıkça, Reis tarafından gösterilen mahalde toplanacaktır.
Madde — 14
Uzlaşma Komisyonunun vazifesi, münaziühfih meseleleri tenvir ve tavzih etmek, bu maksatla faideli malûmat toplamak ve Âkit Tarafları uzlaştırmağa gayret etmek olacaktır.
Komisyon meseleyi tetkik ettikten sonra bir raporda ihtilâfın halline matuf teklifler serdedecektir.
Madde — 15
Uzlaşma Komisyonu nezdinde takip edilecek olan usul, vicahî olacaktır. Komisyon, ittifakla ittihaz edilmiş olan hilâfına kararlar mevcut olmadıkça, takip olunacak usulü Beynelmilel ihtilâfların muslihane halline müteallik 18 teşrinievvel 1907 tarihli La Haye Mukavelenamesinin 3 üncü faslında münderiç ahkâmı hesaba katmak suretile bizzat kendisi tanzim edecektir.
Madde — 16
Uzlaşma Komisyonunun müzakereleri, Komisyonca Âkit Taraflarla mutabık olarak hilâfına karar verilmez ise, hafî olacaktır.
Madde— 17
Âkit Taraflar, Komisyon nezdine Komisyonla kendi aralarında ayni zamanda mütevassıt vazifesini görecek olan ajanlar, müşavirler ve mütehassıslar tayin etmek ve keza şehadetini faideli addedecekleri her hangi bir şahsın istimaını da talep eylemek hakkını haiz olacaklardır.
Diğer taraftan Komisyon da her iki Tarafa mensup ajan, müşavir ve eksperlerden kendi Hükümetlerinin rıza ve muvafakatile, huzuruna celbini faideli göreceği her şahıstan, şifahî izahat talep etmeğe salâhiyettar olacaktır.
Madde — 18
Âkit Taraflar, Uzlaşma Komisyonunun mesaisini teshil etmeği ve bilhassa, mümkün olduğu kadar vâsi mikyas dahilinde, bilcümle vesaik ve müfit malûmatı vermeği ve Komisyonun şahitleri veya mütehassısları celp veya istima etmesine imkân vermek için kanunlarının kendilerine bahşettiği bütün vasıtaları kullanmağı taahhüt ederler.
Madde — 19
Uzlaşma Komisyonu ihtilâfın kendisine arzedildiği tarihten itibaren dört ay zarfında raporunu verecektir. Meğer ki Tarafeyn bu müddeti temdit hususunda mutabık kalmış ola.
Raporun bir nüshası Âkit Taraflardan her birine tevdi edilecektir. Rapor ne hâdiseleri izah noktasından ne de hukukî esbabı mucibesi itibarile bir Hakem kararı mahiyetinde olmıyacaktır.
Madde — 20
Uzlaşma Komisyonu kendi raporunda münderiç tarzı tesviye teklifleri hakkında, Âkit Taraflarca verilecek kararın müddetini tesbit edecektir. Bu müddet, üç ayı tecavüz etmiyecektir.
Madde — 21
Komiserlerden herbirine, mesaisinin devamı müddetince, miktarı iki Taraf canibinden müştereken tayin edilecek bir tazminat verilecek ve her iki Taraf bu tazminattan müsavi bir hisseyi üzerine alacaktır.
Komisyonun mesaisinin istilzam edeceği masarifi umumiye de ayni veçhile taksim edilecektir.
Madde — 22
Bu misak tasdik olunacak ve tasdiknameleri en kısa müddet zarfında teati olunacaktır.
Misak tasdiknameler teati edilir edilmez, meriyet mevkiine girecektir. Misak, meriyet mevkiine girdiği tarihten itibaren on sene meri olmak üzere akdedilmiştir.
Misak, bu müddetin inkızasından altı ay evvel feshedilmediği takdirde daha beş senelik bir müddet için tecdit edilmiş addolunacak ve ilerisi için ayni usul cari olacaktır.
İşbu misak müddetinin inkızasmda Uzlaşma Komisyonunca veya Hakemce veyahut Adlî mahkemece rüyet edilmekte olan bir işte henüz hüküm lâhik olmamış ise bu hususta mesbuk olan müracaatlar hakkında işbu Misak ahkâmı tatbik edilecektir. Meğer ki Akitler başka suretle hareket edilmesi hususunda beyinlerinde mutabık kalmış ola.
17 teşrinievvel 1933 tarihinde iki nüsha olarak Ankarada tanzim edilmiştir.
Dr. Tevfik Rüştü N. Titulescu
Cumhuriyet Reisliğine yazılan tezkerenin tarih ve numarası : 8 – III -1.934 ve 1/248
Bu kanunun neşir ve ilânının Başvekilliğe bildirildiğine dair Cumhuriyet Reisliğinden gelen
tezkerenin tarih ve numarası : 10 – III -1934 ve 4/248
Bu kanunun müzakerelerini gösteren zabıtların Cilt Sayıfa cilt ve sayıfa numaraları : 19 84 20 14:17,19,20,34:36
İstişari Denizcilik Teşkilâtının Kurulması Hakkında Sözleşme(Convention on the International Maritime Organization), 6 Mart 1948 tarihinde Cenevre’de kabul edilmiş, 17 Mart 1958’de yürürlüğe girmiştir.
Denizcilikle ilgili uluslararası işbirliğini teşvik etmek amacıyla hazırlanan sözleşme; deniz kazaları, deniz kirliliği ve deniz güvenliği gibi konularda ortak çözümler bulmak için ülkeler arasında bir çerçeve oluşturmayı amaçlamakta, denizcilik faaliyetlerini düzenleyerek denizlerin insanlık için sürdürülebilirliğini korumayı hedeflemektedir.
Sözleşmenin düzenlendiği Cenevre Konferansı Şubat 1948’de başlamış ve 6 Mart 1948’de Hükümetlerarası Denizcilik Danışma Örgütü’nü (IMCO-The Inter-Governmental Maritime Consultative Organization) kuran Sözleşme kabul edilmiştir. Örgütün adı 1982 yılında Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO- International Maritime Organization) olarak değiştirilmiştir.
Uluslararası Denizcilik Örgütü, gemi taşımacılığının emniyeti ve emniyeti ile gemilerden kaynaklanan deniz ve atmosfer kirliliğinin önlenmesinden sorumlu Birleşmiş Milletler uzman kuruluşudur. IMO’nun çalışmaları BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini desteklemektedir. IMO, uluslararası denizciliğin emniyeti ve çevresel performansı konusunda küresel standartlar belirleyen otoritedir. Ana rolü, denizcilik endüstrisi için adil ve etkili, evrensel olarak benimsenen ve evrensel olarak uygulanan düzenleyici bir çerçeve oluşturmaktır.
Örgütün organları; genel kurul, konsey, sekretarya ile ana komitelerden oluşmaktadır. Deniz güvenliği komitesi, deniz çevresini koruma komitesi, hukuk komitesi, teknik iş birliği komitesi ve kolaylaştırma komitesi ve diğer alt komiteler örgütün çalışmalarını şekillendirmektedir.
İstişari Denizcilik Teşkilâtının Kurulması hakkındaki Devletlerarası Sözleşmeye katılmamıza ve bu Sözleşmenin tasdikına dair Kanun
Kanun No : 6812
Kabul tarihi : 16 Temmuz 1956
Madde 1
İstişari Denizcilik Teşkilâtının Kurulması hakkındaki 6 Mart 1918 tarihinde Cenevre’de aktedilen Devletlerarası Sözleşmeye, «Kabotaj ve inhisara mütaallik kanunlarımız ahkâmına herhangi bir tesir i olmamak şartiyle» şeklindeki «ihtiraa kayıtla» katılmamız kabul edilmiş ve bu Sözleşme ile ilişik ekleri tasdik edilmiştir.
Madde 2
Bu kanun neşri tarihinde mer’iyete girer.
Madde 3
B u kanun hükümlerini icraya İcra Vekiller i Heyeti memurdur.
17 Temmuz 1956
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının Kurulmasına mütedair Sözleşme
Bu Sözleşmeye iştirak eden devletler, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtını kurmaya karar vermişlerdir.
(a) Beynelmilel deniz ticareti ile ilgili hükümetlerde, her nevi teknik konularla ilgili olmak üzere uygulanan nizamlar ile örf ve âdetlerde bir işbirliği sistemi kurmak ve deniz işletmeciliğinin verimli olmasını ve denizlerde seyrüsefer emniyetini sağlamak üzere en müessir kaideler i n kabulünü teşvik etmek;
(b) Hükümetler tarafından beynelmilel deniz ticareti sahasında yeri olmayan tefrik ve tahdit tedbirlerinin terk edilmesini teşvik etmek ve bu suretle deniz hizmetleri membalarının her türlü tefrikten azade olarak dünya ticareti emrine verilmesini sağlamak, bir hükümetin, kendi deniz ticaretini inkişaf ettirmek ve bu sahada emniyet sağlamak mülâhazasiyle yaptığı yardım ve teşvikler, diğer sancakları taşıyan gemilerin beynelmilel deniz ticaretine iştirak etmek hürriyetini tahdit maksadına matuf olmamak şartiyle, tefrik edici bir tedbir sayılmaz.
( c) Her türlü denizcilik teşebbüslerinin tahditkâr maksatlarla yaptıkları uygunsuz tatbikatla ilgili meseleleri, bu Sözleşmenin II nci bölüm hükümleri dairesinde incelemek;
(d) Birleşmiş Milletler Teşkilâtının yetkili uzuv ve müesseseleri tarafından ele alınabilecek denizcilikle ilgili her meseleyi tetkik etmek;
(e) Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının tetkik etmekte olduğu meseleler hakkındaki malûmatın hükümetler arasında teatisini sağlamak.
Devletlerarası Îstişari Denizcilik Teşkilâtı kendisine danışılan meseleler hakkında tetkikat yapmak ve fikrini beyan etmekle görevlidir.
Madde — 3
1. nci bölümde açıklanan gayelerin sağlanabilmesi için, Devletlerarası Îstişari Denizcilik Teşkilâtına aşağıdaki görevler tevdi edilmiştir:
(a) Birleşmiş Milletlerin yetkili her müesses?, uzuv ve üyesi veya Devletlerarası diğer bütün teşekküller tarafından kendisine havale edilecek olan 1. nci maddenin (a), (b) ve (c) bentlerinde yazılı meseleleri, 4. ncü madde hükümleri mahfuz kalmak şartiyle tetkik etmek ve aynı zamanda 1.nci maddenin (d) bendi gereğince kendisine havai» edilecek meseleleri inceliyerek buzlar hakkında tavsiyelerde bulunmak;
(b) Sözleşme, Anlaşma ve bunlara benzer diğer vesika projelerini hazırlamak, bunları devletlere ve devletlerarası teşekküllere tavsiye etmek ve kendisi tarafından lüzumlu görülecek konferanslara daveti sağlamak;
(c) Üye devletler ar atında bir istişare sistemi tesis etmek ve hükümetler arası haber mübadelesini sağlamak,
Madde — 4
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, milletlerarası deniz nakliyatı mûtat ticari usullerle hallini mümkün gördüğü meseleler hakkında, bu mutat usullerin tatbikini tavsiye eder. Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, denizcilik teşebbüslerinin tahditkâr maksatlarla yaptıkları uygunsuz tatbikatla ilgili meselelerin deniz nakliyatı sahalarındaki mutat ticari usullerle halledilmesinin mümkün olamayacağına kanaat getirmesi veya yaptığı tecrübeler neticesinde mezkûr meselelerin bu metotlarla halledilemediğini bittecrübe müşahede etmesi halinde, bu mesele Devletlerarası
Üçüncü Bölüm Üyeler Madde — 5
III’nüncü bölümde zikredilen şartlar dâhilinde her devlet Devletlerarası îstişari Denizcilik Teşkilâtına üye olabilir.
Madde — 6
Birleşmiş Milletlere dâhil bulunan devletler, 57nci madde hükümleri dairesinde bu Sözleşmeye iltihak etmek suretiyle Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilatına üye olabilirler.
Madde — 7
Birleşmiş Milletler Teşkilâtı üyesi olmadığı halde, 19 Şubat 1948 tarihinde Cenevre’de akdolunan Birleşmiş Milletler Denizcilik Konferansına mümessil göndermeye davet edilen devletler, 57nci madde hükümleri dairesinde bu Sözleşmeye iltihak etmek suretiyle Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına üye olabilirler.
Madde — 8
6ncı ve 7nci maddelere göre üye olmak vasfını haiz bulunmayan her devlet, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının Genel Sekreteri vasıtasıyla bu Teşkilâta üye olmak talebinde bulunabilir; bu talep, ancak Konseyin tavsiyesi üzerine Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının iltihakçı üyeleri dışındaki esas üyelerinin üçte iki çoğunluğu tarafından tasvip edilmek şartıyla, ilgili devlet, 57 nci madde hükümleri dairesinde Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına üye sayılır.
Madde — 9
Sözleşmenin tatbik edilebileceği mülâhaza edilmiş bulunan bütün ülke veya ülkeler grubu, ancak bunların beynelmilel münasebetlerinin bir üye devlet veya Birleşmiş Milletler tarafından 58 inci madde gereğince teyit edilmesi ve mesul üye devlet veya icabına göre Birleşmiş Milletler tarafından Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Genel Sekreterliğine yazılı bir işar yapılması halinde, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına şerik üye olabilir.
Madde — 10
Bir şerik üye, Sözleşme gereğince her üye devlete tanınan, hak ve mükellefiyetlere sahiptir. Bununla beraber ne Asamble seçimine ve ne de Konseye veya Denizişleri Emniyeti Komitesine iştirak edemez. Bu şarta muallâk olmak üzere, bu Sözleşmedeki «üye» kelimesi, metinde aksine bir hüküm bulunmayan hallerde, şerik üye manasına gelir.
Madde — 11
Hiçbir devlet veya ülke, Birleşmiş Milletler Genel Asamblesinin kararı hilâfına Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına üye olamayacağı gibi, bu teşkilâtta da kalamaz.
IV üncü Bölüm Teşkilât Madde — 12
Teşkilât, bir Asamble, bir Konsey, bir Denizişleri Emniyeti Komitesi ile, bir Genel Kâtiplik ve ihdasına lüzum görülecek yardımcı uzuvlardan terekküp eder.
Beşinci Bölüm Asamble Madde — 13
Asamble bütün üyelerden teşekkül eder.
Madde — 14
Asamble âdi oturum için, iki senede bir toplanır. Üye devletlerin üçte birinin Genel Sekreterliğe vâki olacak müracaatları üzerine, altmış gün evvelinden yapılacak ihbarı müteakip, veyahut herhangi bir zamanda Konsey tarafından görülecek lüzum üzerine, yine altmış gün evvelinden ihbar edilmek şartıyla, olağanüstü bir oturum yapılabilir.
Madde — 15
Asamble toplantılarında, nisabı doldurmak için, şerik üyelerden gayrı olan üyelerin ekseriyetinin bulunması icabeder.
Madde — 16
Asamblenin ödevleri şunlardır :
:(a) Her âdi oturumda, şerik üyelerden gayrı üyeler arasından, müteakip âdi oturuma kadar ödevli kalmak üzere, bir başkan ve iki asbaşkan seçmek;
(c) Lüzumlu gördüğü takdirde, muvakkat, veya, Konseyin tavsiyesi üzerine, daimi yardımcı organlar tesis etmek;
(d) 17nci madde gereğince, Konseyde ve 28 inci madde gereğince Denizişleri Emniyeti Komitesinde bulunacak üyeleri seçmek;
(e) Konsey raporlarını kabul ve tetkik etmek ve kendi tarafından rüyet edilen bütün meseleler hakkında mütalâa bildirmek;
( f) IXuncu bölüm gereğince, Teşkilâtın bütçesini kabul ve tasdik etmek ve malî güdümünü tâyin etmek;
(g) Teşkilâtın masraflarını tetkik ve hesaplarını kabul ve tasdik etmek;
(h) 3 üncü maddenin :(a) ve (b) bentlerinde yazılı meseleleri inceleyerek işin şekline uygun tavsiye veya münasip tekliflerde bulunmak veya Konsey tarafından Asambleye havale edilip de Asamblece kabulüne imkân görülemeyen tavsiye ve teklifleri , mucip sebepleri ile birlikte Konseye iade etmek ve bu suretle Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına tahmil edilmiş bulunan görevleri if a etmek;
(i) Denizişleri Emniyeti Komitesinin, Konsey vasıtasıyla kendisine havale edeceği, deniz emniyeti ile ilgili kaidelerin veyahut bu kaidelerde yapılacak tadil ve tashihatının kabulünü, üye devletlere teklif etmek;
(j) Teşkilâtın yetkisi dâhilinde olan bütün işleri, tetkik edilmek veya karara bağlanmak üzere, Konseye iade etmek, ancak, bu maddenin (i) bendinde belirtilen teklif salâhiyeti hiçbir veçhile Konseye devredilemez.
Altıncı Bölüm Konsey Madde — 17
Konsey aşağıdaki şekilde taksim olunan 16 üyeden teşekkül eder.
Bu üyelerin:
(a) 6 tanesi, milletlerarası deniz seyrüsefer servislerinin temininde en çok ilgisi bulunan memleketlerin hükümetlerinden olacak;
(b) 6 tanesi, milletlerarası deniz ticaretiyle en çok ilgili olan diğer memleketlerin hükümetlerinden bulunacak;
(c) 2 tanesi, milletlerarası deniz seyrüsefer servislerini temin etmek hususunda oldukça önemli ilgisi bulunan hükümetler arasından Asamblece intihap edilecek;
(d) Ve 2 tanesi, milletlerarası deniz ticaretinde oldukça önemli ilgisi bulunan diğer hükümetler arasından Asamblece seçilecektir.
Bu maddede belirtilen prensiplerin tatbikatında, İlk Konsey, bu Sözleşmenin (1) sayılı bendinde gösterildiği veçhile teşekkül edecektir.
Madde — 18
Bu Sözleşmenin bir numaralı ekinde belirtilen hal müstesna olmak üzere, Konsey 17nci maddenin (a) bendinin tatbikatı neticesi olarak, milletlerarası deniz seyrüsefer servislerinin temininde en çok ilgisi bulunan üye devletleri tâyin eder; Asamble aynı şekilde 17nci madde (c) bendinin tatbikatı neticesi olarak, bu gibi deniz seyrüsefer servislerinin temini hususunda oldukça önemli ilgisi bulunan üye devletleri tâyin eder.
Bu tâyinler, 17nci maddenin,(a) ve (c) bentleri gereğince Konseyde temsil edilen üyelerin verecekleri reylerin ekseriyeti ile yapılır. Bundan sonra Konsey, 17nci maddenin (b) bendinin tatbikatı neticesi olarak, milletlerarası deniz ticaretiyle en çok ilgili bulunan üye devletleri tâyin eder.
Her Konsey, Asamblenin her alelade oturumundan mâkul bir müddet evvel, bu tâyinleri intaç eder.
Madde — 19
17nci madde gereğince Konseyi teşkil eden üyeler, Asamblenin bu Konseyi takibeden âdi oturumu sonuna kadar görevlerinde kalırlar. Görevinden ayrılan üyeler, yeniden seçilebilirler.
Madde — 20
(a) Konsey kendi başkanını seçer ve bu Sözleşme hükümlerine aykırı olmamak şartıyla çalışma usullerini tesbit eder.
(b) Konseyin 12 üyesi bir nisap teşkil eder.
(c) Konsey, bir ay evvel yapılan ihbarı mütaakıp, başkanının daveti veya üyelerinden en az 4 ünün talebi üzerine, kendi görevinin muvaffakiyetle başarılmasının icabettirdiği kadar sık toplanır. Bu toplantılar Konseyin tensibedeceği her hangi bir yerde yapılır.
Madde — 21
Konsey, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının kendi üyelerinden birini ilgilendiren bir konuyu müzakere ettiği zaman, alınacak kararlarda oy hakkı bulunmamak üzere, ilgili üyeyi, müzakerelere iştirake davet eder.
Madde — 22
(a) Konsey, Denizişlcri Emniyeti Komitesinin tavsiye ve raporlarını alır ve bunları, kendi görüş ve tavsiyeleri ile birlikte Asambleye ve Asamblenin toplantı halinde bulunmaması takdirinde, bilgi edinilmek üzere üye devletlere gönderir.
(b) 29ncu maddedeki konularla ilgili olmak üzere meydana gelecek meseleler, Denizişleri Emniyet Komitesi tarafından incelenmedikçe, Konsey tarafından tetki k olunamaz.
Madde — 23
Konsey, Asamblenin tasvibiyle, Genel Sekreteri tâyin eder. Konsey lüzumlu personeli toplamak hususunda gerekli bütün tedbirleri alır ve Birleşmiş Milletler Teşkilâtı tarafından ittihaz edilen hükümlerle Birleşmiş Milletleri n ihtisas teşekkülleri taralından konulan nizamlardan mümkün olduğu kadar ilham alarak, personelin ve Genel Sekreterin çalışma şeraitini tesbit eder.
Madde — 24
Her alelade oturumda, Konsey, Asambleye bir evvelki oturumundan beri teşkilât tarafından yapılan çalışmalar hakkında rapor verir.
Madde — 25
Konsey, teşkilâtın hesapları ve gider hakkındaki tahminlerini, kendi görüş ve tavsiyeleriyle birlikte Asambleye bildirir.
Madde — 26
Konsey, XII . bölüm hükümleri dairesinde, diğer kurullarla kendi arasındaki münasebetleri tanzim bakımından gereken anlaşmaları yapmaya veya tedbirleri almaya yetkilidir. Bu anlaşma ve tedbirler Asamblenin tasvibine arz edilir.
Madde — 27
Konsey, Asamblenin oturumları arasında kalan süre içinde, 16ncı maddenin (i) bendindeki konularla ilgili olarak yapılması gerekli tavsiyeler müstesna olmak üzere, teşkilâta tahmil olunan bütün vazifeleri ifa eder.
Yedinci Bölüm Denizişleri Emniyet Komitesi Madde — 28
(a) Denizişleri Emniyeti Komitesi, denizişleri emniyeti mevzularında önemli ilgisi bulunan üye devletler arasından Asamble tarafından seçilen 14 üyeden teşekkül eder. Bu memleketlerden asgari sekizi, ticaret filosu en önemli olanlardın seçilir; diğer üyelerin seçiminde ise, bir taraftan tebaalarının mühim bir kısmı, gemi mürettebatı olarak çalışmak veya çok miktarda kamara ve güverte yolcu nakliyatı ile ilgili bulunmak itibariyle, deniz işleri emniyeti mevzularında mühim menfaati bulunan üye memleket hükümetlerinin, diğer taraftan da. başlıca coğrafi mıntıkaların muadelet dâhilinde temsil edilmeleri sağlanır.
(b) Denizişleri Emniyeti Komitesi üyeleri 4 senelik bir müddet için seçilirler ve tekrar seçilme hakları vardır.
Madde — 29
(a) Denizişleri Emniyeti Komitesi deniz seyrüseferine yapılacak yardımlar, gemilerin yapım ve donanımı, mürettebatın emniyeti ile ilgili meseleler, denizde çatışmayı önlemeye mütedair nizamat, tehlikeli yükleri n tahmil ve tahliye işleri, denizişleri emniyetinin düzene konması, hidrografik bilgilerle ilgili haberleşme, gemi jurnali ve seyrüseferle ilgili vesaik, deniz kazaları tahkikatı, denizde can ve mal kurtarılması gibi teşkilâtın yetkisi dâhilinde olan denizişleri emniyeti ile doğrudan doğruya münasebetli bütün diğer meseleleri tetkik eder.
(b) Denizişleri Emniyeti Komitesi, kendisine Sözleşme veya Asamble tarafından tahmil olunan veya bu madde çerçevesi dâhilinde, devletlerarası diğer anlaşma vesikaları ile tevdi edilmesi melhuz bulunan ödevleri hüsnüsuretle ifa için gerekli bütün tedbirleri alır.
(c) Denizişleri Emniyeti Komitesi, XII. bölüm hükümlerini göz önünde bulundurmak şartıyla, nakliye ve ulaştırma ile iştigal eden ve bu münasebetle kurtarma ve emniyet bakımından deniz seyrüseferi, havacılık, telekomünikasyon ve meteoroloji sahalarındaki faaliyetlerin koordinasyonunu kolaylaştırmak ve denizdeki emniyeti kuvvetlendirmek suretiyle gayesine erişmesi hususunda teşkilâta yardım etmeye muktedir olan devletlerarası diğer teşekküllerle sıkı münasebetler tesis ve idam ettirmekle mükelleftir.
(a) Üyeler tarafından yapılan, emniyet ile ilgili nizamname tekliflerini veya bu gibi mevcut nizamnamelerde yapılması talebolunan tadilleri, kendi tefsir veya tavsiyeleriyle birlikte, âdi oturumları sırasında, Asambleye sunar.
(b) Asamblenin son âdi oturumundan beri geçen zaman zarfında yaptığı işler hakkında Asambleye rapor verir.
Madde — 31
Denizişleri Emniyeti Komitesi, normal olarak senede bir defa ve komitenin beş üyesi tarafından vâki olacak talep üzerine de, sair zamanlarda toplanır. Bu komite, her sene yaptığı oturumda, kendi idare heyetin i seçer ve içtüzüğünü hazırlar. Komitenin ekseriyeti bir nisap teşkil eder.
Madde — 32
Denizişleri Emniyeti Koimtesi, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının bir üyesini doğrudan doğruya ilgilendiren bir meseleyi müzakere ettiği zaman bu üyeyi, rey hakkı olmaksızın müzakerelere iştirake davet eder.
Sekizinci Bölüm Sekreterlik Madde — 33
Sekreterlik, Genel Sekreter, Denizişleri Emniyeti Komitesi Sekreteri ve Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına lüzumlu personelden müteşekkildir. Genel Sekreter, Teşkilâtın en yüksek uzvu olup, 23ncü madde hükümleri dairesinde, yukarıda zikredilen personeli tâyin eder.
Madde — 34
Genel Sekreterlik, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına ait vazifelerin ifası bakımından lüzumlu olan bütün evrak ve arşiv muamelâtını muntazam bir şekilde idare etmek ve Asamble, Konsey, Denizişleri Emniyeti Komitesi ve Teşkilât tarafından ihdas edilebilecek diğer yardımcı teşekküllerin çalışmalarına faydalı olabilecek notları, vesaiki, gündemleri, zabıtname ve malûmatı hazırlamak, toplamak ve tevzi etmekle mükelleftir.
Madde — 35
Genel Sekreter, senelik hesapları olduğu kadar, her yılın gelir-gider tahminlerini ayrı ayrı gösteren iki senelik bir bütçeyi tanzim ile Konseye sunar.
Madde — 36
Genel Sektör Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının faali yetinden üye devletleri haberdar etmekle mükelleftir. Her üye Devlet Genel Sekreterle irtibatı sağlayacak bir veya birkaç mümessil tâyin edebilir .
Madde — 37
Genci Sekreter ve diğer personel vazifelerinin ifasında, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı dışındaki her hangi bir devlet veya makamdan talimat isteyemez ve alamazlar. Bunlar, beynelmilel memurluk durumlarıyla kabil i telif olmayan her hareketten içtinap etmek zorunda olup, yalnızca Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına karşı sorumludurlar. Teşkilâtın her üyesi, Genel Sekreter ve diğer personelin münhasıran beynelmilellik vasıflarına hürmet etmeye ve bunlara, vazifelerin in ifasında her hangi bir şekilde tesir icrasından sakınmaya mecburdurlar.
Madde — 38
Genel Sekreter Sözleşme, Asamble, Konsey ve Denizişleri Emniyeti Komitesi tarafından kendisine tahmil olunabilecek bütün diğer vazifeleri üzerine alır.
Dokuzuncu Bölüm
Malî hükümler Madde — 39
Her üye devlet, Asamble nezdindeki murahhas heyetinin olduğu kadar, Konseyde, Denizişleri Emniyeti Komitesinde ve bütün diğer yardımcı komite ve uzuvlardaki mümessillerinin maaş, yolluk ve diğer masraflarını deruhte eder.
Konsey, Genel Sekreter tarafından tanzim edilen hesaplarla, bütçe tasarısını tetkik eder ve kendi müşahede ve tavsiyeleri ile birlikte Asambleye sunar.
Madde — 41
(a) Asamble, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı ile Birleşmiş Milletler Teşkilâtı arasında yapılabilecek bütün anlaşmaları göz önünde bulundurmak şartıyla, bütçe tasarısını tetkik ve tasvip eder.
(b) Asamble, Konseyin bu konudaki tekliflerin i hesaba katmak suretiyle, masrafların tutarını, kendi tâyin etmiş olduğu bir bareme göre bütün üyeler arasında taksim eder.
Madde — 42
Vâdeleri hulul ettiği tarihten itibaren bir senelik bir müddet zarfında Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına karşı olan malî vecibelerini yerine getirmeyen her hangi bir üye Devlet, ne Asamble, ne Konseyde ve ne de Denizişleri Emniyeti Komitesinde oy verme hakkına mâlik değildir; bununla beraber Asamble arzu ettiği takdirde bu hükümler hilâfına hareket edebilir.
Onuncu Bölüm. Oy verme Madde — 43
Asamble, Konsey ve Denizişleri Emniyeti Komitesinde, oylar aşağıdaki hükümler dairesinde verilir
(a) Her üye devlet bir oya sahiptir;
(b) Asamble, Konsey veya Denizişleri Emniyet i Komitesine vazife ve salâhiyet tevcih eden beynelmilel bir sözleşme veya anlaşmada, aksine bir hüküm bulunmaması halinde sözü edilen teşekküllerin kararları, hazır bulunan oy sahibi üyelerin çoğunluğu, ve üçte iki bir ekseriyetin lüzumu halinde ise, hazır üyelerin üçte iki çoğunluğu ile kabul olunur.
(c) Bu Sözleşme tatbikinde, «hazır bulunan ve oy veren üyeler» tâbiri «hazır bulunan ve müspet veya menfi bir oy veren üyeler» demektir. Müstenkif üyeler, oy vermemiş sayılırlar.
Onbirinci Bölüm Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının merkezi Madde — 44
(a) Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının merkezi Londra’dadır.
(b) Gerektiği takdirde, üçte iki ekseriyeti ile Asamble, Teşkilât merkezini başka bir yere nakledebilir.
(c) Asamble, konseyin lüzumlu görmesi halinde, teşkilât merkezinden başka herhangi bir yerde toplanabilir.
Onikinci Bölüm Birleşmiş Milletlerle ve diğer teşekküllerle münasebetler Madde — 45
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, Birleşmiş Milletler Anayasasının 57nci maddesi gereğince, denizcilik sahasında ihtisas sahibi b ir teşekkül olarak Birleşmiş Milletler Teşkilâtına bağlanacaktır. Bu münasebetler, Birleşmiş Milletlerin Anayasasının 63 üncü maddesi gereğince ve Sözleşmenin 36nci maddesi hükümleri dairesinde Birleşmiş Milletler Teşkilatıyla akdedilecek bir Anlaşma ile tesis olunacaktır.
Madde — 46
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı ile, Birleşmiş Milletlerin diğer bir müessesesini ilgilendiren müşterek menfaat meseleleri zuhur ettiği takdirde, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı bu müessese ile teşriki mesai edecek ve bu meselelerin müştereken tetkik i için gereken tedbirleri alacaktır.
Madde — 47
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, salâhiyeti dahilindeki bütün meselelerde, Birleşmiş Milletlerin ihtisas teşekküllerinden olmadığı halde, kendi takibettiği gayelere uygun menfaat ve faaliyetleri bulunan diğer devletlerarası teşekküllerle iş birliği yapmaya yetkilidir.
Madde — 48
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, devlet teşekkülü olmayan sair beynelmilel teşekküllerle müzakerede bulunmak ve iş birliği yapmak üzere, her türlü faydalı anlaşmalar yapabilir.
Madde — 49
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, oyların üçte iki çoğunluğu ile Asamble tarafından tasvibcdilmesi şartıyla, devletlerarası olsun veya olmasın, diğer bütün beynelmilel teşekküllerden bunların yetkili makamlarınca mütekabiliyet esasına göre akdolunmuş beynelmilel anlaşma ve uzlaşma gereğince kendisine devir ve havale edilecek olan bütün yetki, hak ve vecibeleri almaya yetkilidir. Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı aynı zamanda, kendi yetkisi dâhilinde olup, beynelmilel bir vesika gereğince her hangi bir hükümete tevdi edilmiş bulunan, bütün idari işleri deruhte edebilir.
Onüçüncü Bölüm Hukuk i yetkiler, imtiyazlar ve muafiyetler Madde — 50
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına tanınacak veya mevcudiyeti münasebetiyle verilecek olan hukuki yetki, imtiyaz ve muafiyetler Birleşmiş Milletle r Asamblesi tarafından 21 Kasım 1947 tarihinde tasdik ve tescil edilmiş bulunan ihtisas teşekküllerinin imtiyaz ve muafiyetleri hakkındaki Genel Sözleşmede tarif edilmiştir. Yukarıda zikredilen Genel Sözleşmenin 36 ve 33nci bölümleri dairesinde Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı tu rafından tasvibedilen nihai (veya tadil edilmiş) zeyil metni dolayısiyle değacak olan tadilât hükümleri mahfuzdur.
Madde — 51
Her üye, teşkilâtla ilgili Genel Sözleşmeye iltihak etmediği müddetçe, bu sözleşmenin II sayılı eki hükümlerini uygulamayı taahhüt eder.
Ondördüncü Bölüm Tadilât Madde — 52
Sözleşmede yapılacak tadilât projesi metinleri, Asamblenin tetkiki ne arz edilmeden en az 6 ay evvel, genel sekreter tarafından üye devletlere bildirilir . Konseyde temsil olunan üye devletlerin ekseriyeti dâhil olmak üzere, oyların üçte iki çoğunluğu ile, tadilât Asamble tarafından kabul olunur. Şerik üyeler dâhil bulunmamak şartıyla, Teşkilât üyelerinin üçte ikisi tarafından tasdik olunan her tadilât, daha evvel bunu kabul etmediğine dair bir takrir vermiş olanlar hariç olmak üzere, tasdik tarihinden 12 ay sonra, bütün üyeler için mer’iyete girer. Asamble, bir tadilâtın kabulü sırasında, bu tadilâtı, yürürlüğe girme tarihinden itibaren geçecek 12 ay zarfında, kabul etmeyeceğini bir takrir ile bildirmiş bulunan her hangi bir üyenin, bu sürenin hitamında, Sözleşme ile ilgisi kesileceğine dair, üçte iki çoğunluk ile bir karar alabilir.
Madde — 53
52 nci maddede belirtilen şartlar dâhilinde kabul edilmiş olan her tadilât, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine tevdi ve bu makam tarafından da bütün üyelere, geciktirilmeksizin tebliğ olunur.
Madde — 54
52 nci maddede belirtilen, kabul veya ademi kabul takrirleri , Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği tarafından hıfzedilmek üzere, bu Makama yazılı olarak gönderilir. Genel Sekreter, sözü edilen vesikanın alındığını, tadilâtın yürürlüğe giriş tarih i ile birlikte, üyelere bildirir.
Onbeşinci Bölüm Tefsir Madde — 55
Bu Sözleşmenin tefsir veya tatbikinde çıkacak her ihtilâf veya mesele ihtilaflı tarafların mutabakatı şartiyle, başka şekillerde hal ve tesviye edilmek üzere Asambleye sunulur. Bu maddedeki hiçbir hüküm, Konseyin veya Denizişleri Emniyeti Komitesinin, ödevli bulundukları süre esnasında çıkacak böyle bir ihtilâfı veya böyle bir meseleyi tanzim etmek hakkına halel getirmez.
Madde — 56
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, 55nci maddede gösterile n yollardan halledilemeyen her hukuk mevzuunu, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Anayasasının 96 nci maddesi gereğince, İstişari mahiyetteki reyini almak üzere, Milletlerarası Adalet Divanına tevdi eder.
Onaltıncı Bölüm Çeşitli hükümler Madde — 57
İmza ve kabul
Bu Sözleşme, III üncü bölüm hükümleri gereğince, kabul ve imzaya açık bulunacak ve devletler bu Sözleşmeye aşağıdaki şekilde iltihak edebileceklerdir :
1. Kabul takdirinde, kayıtsız şartsız yapılacak imza ile;
2. İhtirazı kayıtla kabulü takibeden imza ile ;
3. Kabul ile.
Kabul, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine, verilecek resmî bir vesika ile tahakkuk eder.
Madde — 58
Ülkeler
(a) Üye devletler, Sözleşmeye iştiraklerinin, beynelmilel münasebetlerini sağladıkları ülkelerden birine veya bir gruba veya hepsine birden şâmil olacağını, her an beyan edebilirler.
(b) Bu Sözleşme, beynelmilel münasebetleri üye devletlerce sağlanan ülkelere, ancak bu maddenin (a) bendi hükümleri dairesinde, bunlar namına bir beyanda bulunulmuş olması halinde, tatbik olunur.
(c) Bu maddenin (a) bendi gereğince yapılacak beyanlar, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi olunur ve bunun birer kopyası mezkûr makam tarafından Birleşmiş Milletler Denizcilik Konferansına davet edilen devletlerle, üye olacak diğer bütün devletlere ulaştırılır.
(d) Birleşmiş Milletler Teşkilâtı, herhangi bir vesayet anlaşması gereğince, bazı ülkelerin idaresi ile mükellef bulunduğu takdirde, himayesi altında bulunan bu ülkelerden biri veya bir grubu veya hepsi namına 57nci madde hükümleri gereğince Sözleşmeyi kabul edebilir.
Madde — 59 Ayrılış
(a) Üye devletler, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine yapacakları yazılı bir ihbarı müteakip, Teşkilâttan ayrılabilirler. Bu makam da keyfiyeti derhal Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı Genel Sekreteri ile diğer üye devletlere bildirir. Ayrılış ihbarı, Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 12 aylık bir müddetin hitamından sonra, her zaman yapılabilir. Ayrılış, yazılı ihbarın, Teşkilât Genel Sekreterliğine muvasalatından 12 ay sonra hüküm ifade eder.
(b) 58 inc i maddede zikredilen ülke ve ülke gruplarında bu Sözleşmenin sona ermesi, bunların dış münasebetlerini sağlamakla mükellef üye tarafından veya idaresi Birleşmiş Milletlere bırakılmış bir vesayet ülkesi ise, Birleşmiş Milletlerce yapılacak yazılı bir işar üzerine her an mümkündür. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri keyfiyeti derhal bütün üye devletlerle, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı Genel Sekreterine bildirir. Bu ihbar, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine muvasalatından 12 ay sonra hüküm ifade eder.
On Yedinci Bölüm Yürürlük. Madde — 60
Bu Sözleşme, yedisi en az bir milyon gros tonluk bir ticaret filosuna sahip olmak üzere 21 devletin, 57 nci madde hükümleri gereğince, bu Sözleşmeyi kabul etmesi tarihinden itibaren, yürürlüğe girer.
Madde — 61
Her devletin Sözleşmeye iltihak tarihi ile Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihi, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği tarafından Birleşmiş Milletler Denizcilik Konferansına davet edilen bütün devletlerle, üye olacak bütün diğer devletlere, bildirilir .
Madde — 62
İngilizce, Fransızca ve İspanyolca metinleri aynı derecede muteber olan bu Sözleşmenin aslı Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi olunacak ve bu makam Sözleşmenin tasdikli birer örneklerini, Birleşmiş Milletler Konferansına davet edilen devletlerle, üye olacak bütün diğer devletlerin her birine gönderecektir.
Madde — 63
Birleşmiş Milletler Teşkilâtı, bu Sözleşmeyi, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren tescil etmeye yetkilidir.
Cenevre’de 6 Mart 1948 tarihinde tanzim olunmuştur.
Hükümetleri tarafından, usulüne tevfikan yetkilendirilmiş bulunan aşağıda imzaları bulunan mümessiller, bu Sözleşmeyi imza etmişlerdir.
E k : I İlk Konseyin kuruluşu
İlk Konsey, 17nci maddede zikrolunan prensipler dairesinde, aşağıdaki şekilde tertip olunacaktır.
I(a) 17 nci maddenin (a) fıkrasında belirtilen altı üye şunlardır :
Amerika Birleşik Devletleri
Yunanistan
Norveç
Kolanda
İngiltere
İsveç
(b) 17 nci maddenin (b) fıkrasında belirtilen altı üye şunlardır :
Arjantin
Avustralya
Belçika
Kanada
Fransa
Hindistan
(c) B u zeylin, (a) fıkrasında gösterilen altı üye tarafından teklif edilecek üsteden, 17nci maddenin (c) fıkrası gereğince Asamble tarafından seçilen iki üye :
(d) Beynelmilel deniz ticaretinde oldukça önemli menfaati bulunan üyeler, arasından 17nci maddenin (d) fıkrası gereğince Asamble tarafından seçilen iki üye.
25 TEMMUZ 1956
E k : II (51 inci maddede zikredilen) Hukuki yetki, imtiyaz ve muafiyetler
Üye devletler, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtını ilgilendiren ihtisas müesseselerinin muafiyet ve imtiyazlarına mütedair Genel Sözleşmeye iltihak etmedikleri müddetçe Teşkilâtla olan münasbetlerinde, hukuki yetki, imtiyaz ve muafiyetlerle ilgil i aşağıdaki hükümleri tatb ik ederler :
Kısım : 1
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, üyelerinin her birinin memleketinde, gayelerinin tahakkuku ve vazifelerinin görülmesi hususunda lüzumlu, hukuki yetkiyi haizdir.
Kısım : 2
a) Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, üyelerinin her birinin memleketinde, gayelerinin tahakkuku ve vazifelerinin görülmesi hususunda lüzumlu imtiyaz ve muafiyetlerden faydalanır.
b) Yardımcı ve müşavirler de dâhil olmak üzere, üyelerin mümessiller i ile Teşkilâtın memur ve müstahdemleri, Teşkilât içerisinde deruhte ettikleri görevleri tam bir istiklâl içinde başarabilmek için gerekli imtiyaz ve muafiyetlerden aynı şekilde faydalanırlar.
Kısım : 3
Bu ekin 1 ve 2 numaralı kısımları hükümlerinin tatbiki için, üyeler, imkân nispetinde, ihtisas teşekküllerinin imtiyaz ve muafiyetleri hakkındaki Genel Sözleşmenin tip şartlarına uyacaklardır.
Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu, 21 Haziran 1927’de çıkarılmıştır. 6 Mart 1986 tarihinde Basına Sansür Yasası olarak bilinen ve basın özgürlüğünü engellemekle itham edilen esaslı değişikliklere tabi tutulmuştur.
Kanun numarası : 1117
Kabul Tarihi : 21/6/1927
Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 7/7/1927 Sayı : 627
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3 Cilt : 8 Sayfa : 899
Madde 1 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/1 md.)
18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacağı anlaşılan mevkute ve mevkute tanımına girmeyen diğer basılmış eserler aşağıdaki maddelerde gösterilen sınırlamalara tabi tutulur. (Bu hükmün uygulanmasında ek 2 nci maddeye bakınız.)
Madde 2 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/2 md.) (2)
Mevkute veya mevkute tanımına girmeyen diğer basılmış eserlerin 1 inci maddede belirtilen sınırlamaya tabi tutulabilmesi için Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı bünyesinde oluşturulan yetkili kurulun, söz konusu eserlerin 18 yaşından küçükler için muzır olduğu hakkında bir karar vermesi gereklidir. (2/7/2018 tarihli ve 703 sayılı KHK’nin 38 inci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “Başbakanlık” ibaresi “Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı” şeklinde değiştirilmiştir.)
Kurul, basılmış eserlerin küçükler için muzır olup olmadığı hususunda yapacağı incelemede, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunundaki genel amaç ve temel ilkeleri göz önünde bulundurmak zorundadır.
Kurul, bu Kanunla kendisine verilen görevlere ilaveten, Türk Ceza Kanununun 426, 427 ve 428 inci maddelerinde tanımlanan suçlarla ilgili olarak yaJrgı organlarına resmi bilirkişilik yapmakla görevlidir.
(Değişik dördüncü fıkra: 2/7/2018-KHK-703/38 md.) Kurul; Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanının belirleyeceği biri başkan olmak üzere Bakanlığın beş birim amirinden teşekkül eder.
(Mülga beşinci fıkra: 2/7/2018-KHK-703/38 md.)
(Değişik altıncı fıkra: 2/7/2018-KHK-703/38 md.) Kurul salt çoğunlukla karar alır.
Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanı tarafından belirlenen Bakanlık ana hizmet birimince yerine getirilir.
Kurulun çalışma usul ve esasları ile sekreterya hizmetlerinin ne suretle yerine getirileceği Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikte belirlenir.
Kurul tarafından gerekli görülen hallerde sürekli veya geçici olarak görev yapmak üzere özel ihtisas komisyonları kurulabilir. Kurulun, bu komisyonlarda görev yapmasını uygun göreceği kamu personeli ilgili kamu kurumunun muvafakati alınarak Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığınca görevlendirilir. (2/7/2018 tarihli ve 703 sayılı KHK’nin 38 inci maddesiyle, 2 nci maddenin sekizinci fıkrasında yer alan “Başbakanlık” ibaresi “Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı” şeklinde, aynı maddenin dokuzuncu fıkrasında yer alan “Başbakanlıkça” ibaresi “ilgili kamu kurumunun muvafakati alınarak Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığınca” şeklinde değiştirilmiştir. )
(Mülga onuncu fıkra: 2/7/2018-KHK-703/38 md.)
Madde 3 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/3 md.)
Kurul, 1 inci maddede gösterilen eserleri re’sen inceleyebileceği gibi, resmi makamlar ile gayeleri içinde çocuk ve gençlerin korunmasına yer veren derneklerin, kadın ve basın dernek ve kuruluşlarının başvurularını da inceleyerek karara bağlar.
Madde 4 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/4 md.)
(Değişik: 11/5/1988 – 3445/10 md.) Bir aydan az süreli mevkuteler ile sinema ve her türlü film afişleri, ilanlar, fotoğraflar, kabartma ve her türlü posterler, kartpostallar, takvimler hariç olmak üzere kurulca tetkik edilerek küçükler için muzır olduğuna karar verilmiş basılmış eserlerin sahiplerine, sorumlu müdürlerine ve telif hakkı sahiplerine, basılmış eserlerin küçüklerin maneviyatına muzır olduğu kurulca tebliğ edilir. Tebligat, Tebligat Kanunu hükümlerine göre yapılır. Kurul bu kararı ilgililere derhal duyurmak için gerekli tedbirleri alır.
Tebligat üzerine eser sahipleri, telif hakkı sahipleri ve sorumlu müdürler, ellerinde mevcut eserlerin ön kapaklarına “Küçüklere zararlıdır” damga veya işaretini basmak zorundadırlar.
“Küçüklere zararlıdır” ibaresinin herkesin kolayca görüp okuyabileceği şekil ve büyüklükte yazılması zorunludur.
Bu suretle damgalanan eserler;
a) Açık sergilerde ve seyyar müvezziler tarafından satılamaz.
b) Dükkanlarda, cemakanlarda ve benzeri yerlerde teşhir edilemez.
c) Bir yerden bir yere teşhir maksadıyla açık bir surette nakledilemez ve müvezziler tarafından bunlar için sipariş kabul olunamaz.
d) Gazeteler, mecmualar, duvar ve el ilanları, radyo ve TV ile veya diğer suretlerle ilan edilemez, satışı için reklam ve propaganda yapılamaz.
e) Para mukabili veya parasız küçüklere gösterilemez, verilemez ve hiçbir suretle okul ve benzeri yerlere sokulamaz.
(Değişik: 11/5/1988 – 3445/10 md.) Bu tür eserler, ancak 18 yaşından büyük olanlara içi görülmeyen zarf veya poşet içinde satılabilir. Bu zarf ve poşetlerin üzerinde eserin ismi ile “Küçüklere zararlıdır” ibaresinden başka hiç bir yazı ve resim bulunamaz.
Kurul kararının tebliğinden önce dağıtımı yapılmış olan bu kabil basılmış eserleri satış için ellerinde bulunduranlar da, Kurul kararlarının ilgililere duyurulma tarihinden itibaren, bu maddedeki sınırlamalara uymak zorundadırlar.
Kurulca haklarında küçükler için muzır olduğuna üç defa karar verilen basılmış periyodik eserlerin sonraki sayıları ile diğer basılmış eserlerin sonraki basıları da, yeniden bir karar verilmesine gerek kalmaksızın bu maddede belirtilen sınırlamalara tabidir. Ancak bu gibi eserlerin sahipleri, eserlerinin müteakip sayı ve basılarının küçükler için muzır nitelikte olmadığı iddiasıyla kurula başvurarak incelenmesini isteyebilirler. Kurul, başvuruyu haklı bulursa, bu maddedeki sınırlamalar sonraki sayı ve basılar için uygulanmaz.
Haklarında Kurulun her hangi bir kararı bulunmadığı halde, basılmış eserlerinin konusu veya ihtiva ettiği yazı ve resimler sebebiyle küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacağı kanaatinde olan eser sahipleri kendiliklerinden, eserin üzerine “Küçüklere zararlıdır” damga veya işaretini basarak içi görünmeyen zarf veya poşet içinde satışa arz edilebilirler. Bu takdirde, bu basılmış eserler hakkında da bu maddenin ilgili fıkraları hükümleri uygulanır.
Madde 5 – (Mülga: 6/3/1986 – 3266/8 md.)
Madde 6
Fikri, içtimai, ilmi ve bedii kıymeti haiz olan eserler bu kanunun şumulünden hariçtir.
Madde 7 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/5 md.)
Kanunun 4 üncü maddesinin;
a) Birinci ve ikinci fıkrasına göre; kendilerine tebligat yapıldığı halde eserlerini damgasız olarak yayımlayan eserin sahipleri, sorumlu müdürleri ve telif hakkı sahipleri,
b) Dördüncü fıkrasına aykırı olarak, sınırlamaya tabi olan damgalı veya damgasız basılmış eserleri, fıkranın bentlerinde belirtilen şekillerde satan, teşhir eden, nakleden, sipariş kabul eden, ilan eden, gösteren, veren ve okullara sokanlar,
c) (Değişik: 11/5/1988 – 3445/11 md.) Beşinci ve sekizinci fıkralarına aykırı şekilde, zarf veya poşete koymadan veya beşinci fıkrada zikredilen evsafa aykırı zarf veya poşet içinde satanlar.
İki milyon liradan on milyon liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılırlar. Suçun tekerrürü halinde cezanın azami haddi uygulanır.
Madde 8 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/6 md.)
Basılmış eserler ile mevkutenin her nüshasından ikişer adedi, neşri takip eden çalışma gününde bir alındı belgesi karşılığında Kurul Başkanlığına gönderilir. Ankara dışında basılan eserlerin postaya verildiği tarih esas alınır. Bu madde hükmünü yerine getirmeyenler hakkında 5680 sayılı Basın Kanununun 24 üncü maddesinde belirtilen ceza hükümleri uygulanır.
Madde 9 – (Mülga: 11/5/1988 – 3445/14 md.)
Madde 10
Birinci maddede zikredilen eserlerden her hangi birinin tetkik edilmekte olduğuna ve tahdit edileceğine dair yevmi gazete ve mecmualarla neşriyatta bulunulamaz. Bu nevi haberleri neşreden gazete ve mecmua müdiri mesulleri sekizinci madde mucibince cezalandırılır. İşbu kanunda yazılı ceza sulh mahkemelerince hükmolunur. (Bu hükmün uygulanmasında ek 3 üncü maddeye bakınız.)
Ek Madde 1 – (Ek: 6/3/1986 – 3266/9 md.)
(Değişik birinci paragraf: 11/5/1988 – 3445/12 md.) Bir aydan az süreli mevkuteler ile sinema ve her türlü film afişleri, ilanlar, fotoğraflar, kabartma ve her türlü posterler, kartpostallar, takvimler hariç, 4 üncü maddede belirtilen şekilde sınırlamaya tabi tutulacak basılmış eserlerin sahiplerinden,
a) Haklarında Kurulun herhangi bir kararı bulunmadığı halde basılmış eserlerini kendiliklerinden küçüklere muzır nitelikte görerek zarf veya poşet içinde satışa arz etmek isteyenler, bu eserlerin Katma Değer Vergisi dahil toplam satış bedeli üzerinden % 25 oranında bir meblağı, piyasaya sürdükleri tarihten,
b) Basılmış eserlerinin, Kurul tarafından küçükler için muzır nitelikte olduğuna karar verilenler, bu eserin basım adedinin Katma Değer Vergisi dahil toplam satış bedeli üzerinde % 40 oranında bir meblağı, Kurul kararının tebliği tarihinden, İtibaren, bir ay içinde, Toplu Konut Fonuna aktarılmak üzere Maliyeye yatırmak zorundadırlar.
Bu meblağları belirtilen süre içinde yatırmayanlar hakkında, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanır.
Ek Madde 2 – (Değişik: 11/5/1988 – 3445/13 md.)
Bir aydan az süreli mevkuteler ile eklerinde, sinema ve her türlü film afişlerinde, ilanlarda, fotoğraflarda, kabartma ve her türlü posterlerde, kartpostallarda ve takvimlerde 18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte yayın yapılamaz. Aksine davranan mevkute sahipleri ve bunların sorumlu müdürleri hakkında Türk Ceza Kanununun 426 ncı maddesinin ikinci fıkrasındaki; sinema ve her türlü film afişlerini, ilanları, fotoğrafları, kabartma ve her türlü posterleri, kartpostalları, takvimleri basan, çoğaltan, satan ve alenen kullananlar hakkında Türk Ceza Kanununun 426 ncı maddesinin birinci fıkrasındaki ceza hükümleri uygulanır.
Ek Madde 3 – (Ek: 6/3/1986 – 3266/9 md.)
Bu Kanunda yazılı suçlardan doğan davalar en geç iki ay içinde sonuçlandırılır.
Geçici Madde 1- (Ek: 2/7/2018-KHK-703/38 md.)
Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte, mevcut Kurul üyelerinin üyelikleri sona erer.
Madde 11
Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 12 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/7 md)
Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
21/6/1927 TARİHLİ VE 1117 SAYILI ANA KANUNA İŞLENEMEYEN HÜKÜMLER:
1 – 11/5/1988 tarih ve 3445 sayılı Kanunun geçici maddesi:
Geçici Madde 2
Türk Ceza Kanununun 426,427,428 inci maddeleri ile 1117 sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanununun 7 ve ek 2 nci maddelerine göre verilen cezaların onda dokuzu affedilmiştir. Ancak, infaz edilecek para cezası otuz milyon lirayı geçemez.
İrlanda Anayasası 1 Temmuz 1937’de halk oylaması sonucunda kabule edilmiş ve 29 Aralık 1937 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anayasada şimdiye dek birçok değişiklik yapılmış, bazı hükümler kaldırılmış, bazı yeni hükümler ilave edilmiş , bazı hükümler de revize edilmiştir. İrlanda Anayasasında yapılan değişikliklerin önemli bir bölümü halk oyu ile onaylandıktan sonra yürürlüğe girmiştir. Anayasa 50 maddeden oluşmaktadır.
İrlanda Başkanlık Binası
Önsöz
Anayasanın bu metni, 25’inci maddenin beşinci fıkrasının 2 numaralı bendi uyarınca 27 Mayıs 1999 tarihinde kaydedilen metnin bir kopyasıdır:
Geçici Hükümler (madde 51-63) kendi şartları açısından atlanmıştır; İrlandaca metin modern standart İrlandaca ile uyumlu hale gelecek şekilde değiştirilmiştir; kayıttan sonra çıkarılan yirminci değişiklik dahil edilmiştir; yeni maddeler (2, 3 ve 29’uncu maddeler) 8. Kesim, 1998 Anayasa Değişiklik Kanununun Ondokuzuncu Değişiklik hükümlerine göre eklenmiştir; kayıttan sonra yürürlüğe giren yirmibirinci, yirmiüçüncü, yirmialtıncı ve yirmiyedinci değişiklikler şu anda dahil edilmiştir. Anayasanın 1937 yılında yürürlüğe girmesinden bu basım zamanına (Kasım 2004) tarihine kadar gerçekleşen değişiklikler aşağıda listelenmiştir.
İrlanda Haritası
İrlanda Anayasası
Her kudretin geldiği ve en sonunda gideceğimiz, tüm insanlar ve Devletlerin tüm fiillerinin dayanağını bulduğu, En Kutsal Üçlü Adına,
Biz, İrlanda halkı,
Babalarımıza yüzyıllarca süren sınavlarında dayanma gücü veren İlahi Sahibimiz, İsa Mesih’e olan tüm borçlarımızı naçizane kabul ederek,
Ulusumuzun haklı bağımsızlığını yeniden kazanmak için verdikleri kahramanca ve aralıksız mücadeleyi minnetle hatırlayarak,
Ve Basiret, Adalet ve Hamiyetten ayrılmadan, bireyin onur ve özgürlüğünün sağlanması, gerçek sosyal düzene erişilmesi, ülkenin birliğinin kurulması ve diğer uluslarla barış tesis edilmesi yoluyla kamu yararını geliştirme gayesi güderek,
İşbu Anayasayı kabul eder, kanunlaştırır ve kendimize armağan ederiz.
Ulus
Madde 1.
İrlanda ulusu burada, kendi yönetim biçimini seçme, diğer uluslarla ilişkilerini belirleme ve kendi dehası ve gelenekleriyle uyum içinde siyasi, ekonomik ve kültürel hayatını geliştirmek için devredilemez, kaldırılamaz egemenlik hakkını teyit eder.
Madde 2.
Adaları ve denizleriyle birlikte İrlanda Adasında doğan her kişinin, doğuştan, İrlanda Ulusunun bir parçası olma hakkı vardır. Bu, aynı zamanda, kanunlar uyarınca İrlanda vatandaşı vasfı taşıyan tüm kişilerin hakkıdır. Ayrıca, İrlanda ulusu, kültürel kimliğini ve mirasını paylaşan yurt dışında yaşayan İrlanda soyundan insanlarla özel bağlarını bağrına basar.
Madde 3.
İrlanda ulusunun dileği, birleşik bir İrlanda’nın sadece adadaki her iki yetki bölgesinde demokratik yollarla ifade edilen halkın çoğunluğunun rızasıyla gerçekleşebileceğini kabul ederek, İrlanda adasının topraklarını paylaşan tüm insanları kendi kimliklerinin ve geleneklerinin tüm çeşitliliğiyle, uyum ve dostluk içinde birleştirmektir. O zamana kadar, Anayasa ile kurulan Parlamentonun çıkardığı kanunlar, Anayasanın yürürlüğe girmesinden hemen önceki Parlamentonun çıkardığı kanunlarınkine benzer uygulama kapsam ve alanına sahiptir.
İki bölge arasında paylaşılan yürütme yetkisi ve işlevi olan kurumlar, ilgili sorumlu makamlar tarafından belirtilen amaçlarla kurulabilir ve adanın tümü veya bir bölümüyle ilgili yetki ve işlev yerine getirirler.
Devlet
Madde 4.
Devletin adı Eire, veya İngiliz dilinde İrlanda’dır.
Madde 5.
İrlanda egemen, bağımsız, demokratik bir devlettir.
Madde 6.
İdarenin tüm yetkileri, yasama, yürütme ve yargı kaynağını, Tanrının huzurunda, görevi devleti yönetenleri atama ve en nihayetinde ulusal politikanın tüm sorunlarına kamu yararına uygun olarak karar vermek olan halktan alır.
İdarenin bu yetkileri sadece Anayasa ile kurulmuş devletin organlarının yetkisinde veya vasıtasıyla yürütülür.
Madde 7.
Ulusal bayrak yeşil, beyaz ve turuncudan oluşan üç renktir.
Madde 8.
Ulusal dil olarak İrlandaca dili ilk resmi dildir.
İngiliz dili ikinci resmi dil olarak kabul edilmektedir.
Ancak, kanun, söz konusu dillerden herhangi birinin, bir yada daha fazla resmi amaçla, Devletin tamamında veya herhangi bir bölümünde münhasıran kullanımına hükmedebilir.
Madde 9.
1.1) Anayasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, Serbest İrlanda Devletinin vatandaşı olan herkes Anayasanın yürürlüğe girmesinden hemen önce İrlanda’nın vatandaşı olur.
2) İleride İrlandalı vatandaşlığının edinilmesi ve kaybedilmesi kanuna uygun olarak belirlenir.
3) Hiç kimse, kişinin cinsiyeti nedeniyle, İrlanda uyruğu ve vatandaşlığı dışında bırakılamaz.
2.1) Anayasanın diğer hükümlerinden bağımsız olarak, adaları ve denizleri de dâhil İrlanda adasında doğan, doğduğu zaman, İrlanda vatandaşı olan en az bir ebeveyne sahip olmayan bir kişi, kanun öngörmedikçe, İrlanda vatandaşlığı veya uyruğuna hak kazanmaz.
2) Bu bölüm, bu bölümün yürürlük tarihinden önce doğmuş olan kişiler için geçerli değildir.
Ulusa sadakat ve Devlete bağlılık tüm vatandaşların temel siyasi görevleridir.
Madde 10.
Anayasayla kurulan Parlamento ve Hükümetin yetki alanı içindeki, hava ve tüm potansiyel enerji türleri dâhil olmak üzere, her türlü doğal kaynak ve bu yetki alanı içindeki bütün telif ve imtiyazlar, şu an için kanunen herhangi bir kişi veya kuruma ait her türlü gayrimenkul ve çıkarlara tabi olarak Devlete aittir.
Anayasanın yürürlüğe girmesinden hemen önce Serbest İrlanda Devletine ait tüm arazi ve madenler, mineraller ve sular, Serbest İrlanda Devleti’ne ait oldukları dönemdeki aynı ölçüde Devlete aittirler.
Maddenin verdiği yetkiye dayanarak, Devlete ait olan mülkün yönetimi ve bu mülkün kontrolünün geçici veya sürekli devri için kanun hükmü konulabilir.
Ayrıca, Anayasanın yürürlüğe girmesinden sonra Devletin edindiği arazilerin, madenlerin, minerallerin ve suların yönetimi ve arazilerin, madenlerin, minerallerin ve suların kontrolünün geçici veya sürekli devri için kanun hükmü konulabilir.
Madde 11.
Kanunda öngörülebilecek istisnalar hariç olmak üzere, hangi kaynaktan gelirse gelsin Devletin bütün gelirleri bir fon oluşturur ve kanunla belirlenen ve konulan harçlar ve yükümlülüklere uygun amaç ve şekilde alınır.
Başkan
Madde 12.
1.Devlette herkesten öncelikli olan ve Anayasa ile Başkana verilen yetki ve görevleri kullanana ve yerine getiren bir İrlanda Başkanı (Uachtaran na hÉireann) olur ve bundan sonra Başkan olarak adlandırılır.
2.1) Başkan halkın doğrudan oyu ile seçilir.
2) Temsilciler Meclisi üyeleri için seçimde oy hakkı olan her vatandaş Başkan için bir seçimde de oy kullanma hakkına sahiptir.
3) Oylama gizli oy usulüyle ve devredilebilir tek oy ile nispi temsil sisteminde yapılır.
3.1) Başkanın görev süresi görevine başladığı tarihten itibaren başlar ve ölmesi, ya da istifa etmesi veya görevden alınmaz veya en az beş yargıçtan oluşan Yargıtayın saptadığı iş göremezlik nedeniyle sürekli iş göremez hale gelmedikçe sona ermeyecek yedi yıllık görev süresine sahiptir.
2) Başkanlık görevini yapan veya daha önce yapmış olan bir kişi bir kez, ama sadece bir kez daha seçime girebilir.
3) Başkanlık seçimi, daha geç veya daha erken olmamak üzere, Başkanın görev süresinin sone ermesinden önceki altmışıncı günde yapılır, ancak, Başkanın görevden alınması, ölümü, istifası veya yukarıda belirtildiği gibi sürekli iş göremezliğinin (ister göreve başlamasından önce, ister başladıktan sonra ortaya çıkmış olsun) onaylanması durumunda, Başkanlık makamı için seçim böyle bir olaydan sonraki altmış gün içinde yapılır.
4.1) 35 yaşına erişen her vatandaş Başkanlık makamı için seçime girebilir.
2) Eski veya emekliye ayrılan Başkan dışındaki her aday seçim için aşağıdaki gruplardan biri tarafından aday gösterilir:
i) Her biri söz konusu zamanda Parlamentodaki (Oireachtas) Temsilciler Meclisi veya Senatonun üyesi olan en az yirmi kişi,
ii) İlçe Merkezleri dahil olmak üzere, kanunla belirlenen idari ilçelerin (County) en az dördünün Konseyleri tarafından.
3) Hiç kimse ve hiçbir Konsey aynı seçim ile ilgili olarak birden fazla aday gösterme hakkına sahip değildir.
4) Eski veya emekliye ayrılan Başkanlar kendileri aday olabilir.
5) Başkanlık için sadece tek aday gösterildiğinde seçimi için oylama yapma gereği yoktur.
5.Bu madde hükümlerine tabi olarak, Başkanlık için seçimler kanunla düzenlenir.
6.1) Başkan Parlamentonun hiçbir Meclisinin (Temsilciler Meclisi ve Senato) üyesi olamaz.
2) Parlamentonun Meclislerinden (Temsilciler Meclisi ve Senato) birisinin üyesi Başkan seçildiği takdirde, Meclisteki sandalyesini boşaltmış sayılır.
3) Başkan maaşlı başka hiçbir görev veya mevkiye sahip olamaz.
7.İlk Başkan seçildikten hemen sonra göreve başlayabilir ve arkasından gelen her Başkan, selefinin görev süresinin dolduğu günün ertesi günü veya yukarıdaki üçüncü fıkrada öngörüldüğü şekilde selefinin görevden alınması, ölümü, istifası veya sürekli işgöremezliğinin onaylanması durumunda, seçildikten hemen sonra göreve başlayabilir.
8.Başkan, Parlamentonun iki Meclisinin (Temsilciler Meclisi ve Senato) üyelerinin, Yargıtay ve Yüksek Mahkeme üyelerinin ve diğer önemli şahsiyetlerin huzurunda halka açık olarak aşağıdaki bildiriyi okuyarak göreve başlar.
“İrlanda Anayasasını koruyacağıma ve kanunlarını destekleyeceğime, Anayasa ve yasalara uygun olarak sadakatle ve vicdanlı görevlerimi yerinegetireceğime ve yeteneklerimi İrlanda halkının hizmetine ve refahına adayacağıma Yüce Tanrının huzurunda, ciddiyetle ve içtenlikle söz verir ve ilân ederim. Tanrı bana yol göstersin ve güç versin.”
9.Başkan görev süresince Hükümetin rızası dışında Devletten ayrılamaz.
10.1) Başkan belirli fena hareketler nedeniyle suçlandırılabilir.
2) Bu bölümün hükümlerine tabi olarak ve bu hükümlere göre, Parlamentonun Meclislerinden (Temsilciler Meclisi ve Senato) biri tarafından suçlandırılabilir.
3) Parlamentonun iki Meclisinden birinde, bu bölüm hükümlerine göre, yazılı önergenin ilgili Meclisin en az otuz üyesi tarafından imzalanmadıkça, Başkana karşı suçlandırma teklifi kabul edilmez.
4) Parlamentonun iki Meclisinden birinde, üye tamsayısının en az üçte ikisi tarafından imzalanmadıkça, böyle bir teklif kabul edilmez
5) Parlamentonun iki Meclisinden biri tarafından suçlandırma yapıldığında, diğer Meclis suçu soruşturur veya soruşturulmasını sağlar.
6) Başkan soruşturma sırasında huzura çıkma ve temsil edilme hakkına sahiptir.
7) Eğer, soruşturmanın sonunda, Başkanı yargılayan Meclisin üye tamsayısının en az üçte ikisi ile, Başkana yüklenen suçun sabit bulunduğu ve suçlandırmaya konu fena hareketin görevini yapmasına uygun olmamasına neden olduğunu iân ederek karar vermesi durumunda, bu kararla Başkan görevden alınır.
11.1) Başkanın, Dublin veya Dublin yakınında bir resmi ikametgâhı olur.
2) Başkanı kanunla belirlenen gelirler ve ödenekler alır.
3) Başkanın gelirleri ve ödeneklerinde görev süresi boyunca azalma olmaz.
Madde 13.
1.1) Başkan, Temsilciler Meclisinin aday göstermesiyle, Taoiseach, yani Hükümet Başkanı veya Başbakanı atar.
2) Başkan, önceden Temsilciler Meclisinin onayladığı Başbakanın aday gösterdiği Hükümet üyelerini atar.
3) Başkan, Başbakanın tavsiyesiyle Hükümet üyelerinden herhangi birinin istifasını kabul eder veya atamasına son verir.
2.1) Başkan, Başbakanın isteği üzerine Temsilciler Meclis’ni feshedebilir.
2) Başkan, Başbakan Temsilciler Meclisinde çoğunluğun güvenini yitirmesi hâlinde, Başbakanın Temsilciler Meclisini fesih istemini reddedebilme konusunda mutlak takdir yetkisine sahiptir.
3) Başkan, Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra, herhangi bir zamanda, Parlamentonun bir Meclisini veya her ikisini toplayabilir.
3.1) Parlamentonun her iki Meclisi’nce kabul edilen her kanun Tasarısının yürürlüğe girmesi için Başkanın imzası gereklidir.
2) Başkan Parlamento tarafından yapılan her türlü kanunu yürürlüğe koyar.
4.Savunma Kuvvetlerinin komutası Başkana aittir.
5.1) Savunma Kuvvetlerinin komutasının yürütmesi kanunla düzenlenir.
2) Savunma Kuvvetlerinin bütün muvazzaf subayları Başkandan yetki alır.
6.Af hakkı ve ceza davalarıyla ilgili kaza yetkisi kullanan herhangi bir mahkemenin verdiği cezayı hafifletme veya bağışlama yetkisi Başkana aittir, ancak bu hafifletme veya bağışlama yetkisi kanunla başka makamlara da verilebilir.
7.1) Başkan, Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra, ulusal veya kamu açısından önemli herhangi bir konuyu, Parlamentonun Meclislerine mesaj göndererek veya hitap ederek aktarabilir.
2) Başkan, Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra, herhangi konuyla ilgili olarak, herhangi bir zamanda Ulusa seslenebilir.
3) Bununla birlikte, bu tür bir mesaj veya konuşmanın, önceden Hükümetin onayını almış olması gerekir.
8.1) Başkan, Parlamentonun iki Meclisi veya mahkemelerce, makamının yetki ve görevlerini kullanmak ve yerine getirmekten veya bu görev ve işlevleri yerine getirmesi veya kullanması sırasında yapılan veya kendisi tarafından yapıldığı iddia edilen herhangi bir fiilden sorumlu tutulamaz.
2) Bununla birlikte, Anayasanın 12’nci maddesinin onuncu fıkrası hükümlerine gore Başkanın tutumu Parlamentonun iki Meclisinden birinde veya bu Meclislerden biri tarafından söz konusu maddenin onuncu fıkrası hükümlerine göre bir suçlamanın soruşturulması için atanan bir mahkeme, hakem kurulu veya organ tarafından inceleme altına alınabilir.
Anayasada, tamamen kendi iradesiyle veya Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra veya herhangi bir başka kişi veya kurumdan gelen bir tavsiye veya teklif veya haber üzerine hareket edeceğinin öngörülmesi dışında, Anayasada Başkana verilen yetkiler ve görevler sadece Hükümet tavsiyesiyle kullanılabilir veya yerine getirilebilir.
Anayasaya dayanarak, Başkana kanunla ilave yetki ve görevler verilebilir.
Başkana kanunla verilen hiçbir yetki ve görev kendisi tarafından Hükümetin tavsiyesi dışında kullanılamaz.
Madde 14.
1.Başkanın yokluğunda veya geçici iş göremezliğinde veya Anayasanın 12’nci maddesinin üçüncü fıkrasında öngörüldüğü şekilde tespit edilen sürekli iş göremezlik durumunda veya ölmesi, istifası, görevden alınması veya makamının yetki ve görevlerini kullanma veya yerine getirmede başarısız olması durumunda veya Başkanlık makamının herhangi bir zamanda boş kalması halinde, Anayasa ile Başkana verilen yetki ve görevler bu maddenin ikinci fıkrasında öngörülen bir Komisyon tarafından kullanılır ve yerine getirilir.
2.1) Komisyon aşağıdaki kişilerden oluşur: Başyargıç, Temsilciler Meclisi Başkanı (An Ceann Comhairle) ve Senato Başkanı.
2) Başyargıç makamının boş kalması veya Başyargıçın görev yapamaması durumunda Yüksek Mahkeme Başkanı Başyargıçın yerine Komisyonun bir üyesi olarak görev yapar.
3) Temsilciler Meclisi Başkanı makamının boş kalması veya Başkanın görev yapamaması durumunda Temsilciler Meclisi Başkan Yardımcısı, Başkanın yerine Komisyonun bir üyesi olarak görev yapar.
4) Temsilciler Meclisi Başkanı makamının boş kalması veya Başkanın görev yapamaması durumunda Temsilciler Meclisi Başkan Yardımcısı Başkanın yerine Komisyonun bir üyesi olarak görev yapar.
3.Komisyon üyelerinden ikisi ile görev yapabilir ve üyeliklerden birinin boş olmasını dikkate almaksızın görev yapabilir.
4.Devlet Şûrası’, üyelerinin çoğunluğu ile, bu maddenin yukarıdaki hükümlerinde öngörülmemiş beklenmedik bir durumda, Anayasayla Başkana verilen yetki ve görevlerin kendileri tarafından kullanılması veya yerine getirilmesi için bir madde hazırlayabilir.
5.1) Anayasanın, Başkana verdiği yetki ve görevlerin kullanılması ve yerine getirilmesiyle ilgili olan Anayasa hükümleri, bu fıkranın izleyen hükümlerinin, söz konusu yetki ve görevlerin bu madde hükümlerine göre yürütülmesi ve yerine getirilmesinde geçerli omasını tabi kılar.
2) Anayasaya göre, Başkanın belirli bir zamanda yürütmesi veya yerine getirmesinin gerekli olduğu bir yetki veya görevin yürütülmesi veya yerine getirilmesinde Başkanın başarısız olması durumunda, söz konusu yetki veya görev, belirtilen süre biter bitmez, bu madde hükümlerine göre yürütülebilir veya yerine getirilebilir.
Ulusal Parlamento
Anayasa ve Yetkiler
Madde 15.
1.1) Ulusal Parlamento olarak adlandırılır ve Anayasada genellikle böyle anılır.
2) Parlamento, Başkan ve iki Meclis’ten oluşur: Dail Éireann olarak adlandırılan Temsilciler Meclisi ve Seanad Éireann olarak adlandırılan Senato.
3) Parlamento Meclisleri Dublin yakınında veya zaman zaman belirleyebilecekleri başka bir yerde oturum yapabilir.
2.1) İşbu Anayasada, Devlet için kanun yapma yetkisi sadece ve münhasıran Parlamentoya aittir: başka hiçbir yasama makamı devlet için kanun yapma yetkisine sahip değildir.
2) Bununla birlikte, kanunla, ikincil yasama organları ve bu yasama organlarının yetkileri ve işlevleri oluşturulabilir veya tanınabilir.
3.1) Parlamento, halkın sosyal ve ekonomik hayatının dallarını temsil eden fonksiyonel veya mesleki kurulların kurulması veya tanınmasını öngörebilir.
2) Böyle bir kurulu tesis eden veya tanıyan kanun, kurulun haklarını, yetkilerini, görevlerini, Parlamento ve hükümet ile olan ilişkisini belirler.
4.1) Parlamento Anayasaya aykırı herhangi bir kanunu yürürlüğe koyamaz.
2) Parlamento tarafından, herhangi bir açıdan Anayasa veya herhangi bir hükmüne aykırı olarak çıkarılan her kanun, sadece bu aykırılık ölçüsünde geçersiz olur.
5.1) Parlamento işlendikleri tarihte kanuna aykırı olmayan fiilleri kanunun ihlali olarak ilân etmez.
2) Parlamento ölüm cezasının getirilmesini öngören bir kanunu yürürlüğe koymaz.
6.1) Askeri veya silahlı kuvvetler kurmak veya devam ettirmek hakkı sadece Parlamentoya aittir.
2) Parlamento tarafından kurulan veya sürdürülen bir askeri ya da silahlı kuvvet dışında, herhangi bir amaçla başka hiçbir askeri veya silahlı kuvvet kurulamaz veya sürdürülemez.
Parlamento her yıl en az bir yasama dönemi toplanır.
8.1) Parlamentonun her Meclisinin oturumları halka açıktır.
2) Bununla birlikte, özel acil durumlarda, iki Meclisten herhangi birisi mevcut üyelerin üçte ikisinin onayı ile özel oturum yapabilir.
9.1) Parlamentonun her Meclis üyeleri arasından kendi Başkan ve Başkan Yardımcısını seçer yetki ve görevlerini belirler.
2) Her Meclis Başkanı ve Başkan Yardımcısının ücretleri kanunla belirlenir.
Her Meclis, ihlallerinin karşılığında uygulanacak ceza yetkisiyle birlikte, kendi kurallarını ve İçtüzüğünü yapar ve konuşma özgürlüğünü teminat altına almak, resmi belgelerini ve üyelerinin özel belgelerini korumak ve kendisini ve üyelerini görevlerini yürütürken herhangi bir kişinin müdahalesinden, saldırısından veya yolsuzluk girişiminde korumak yetkisine sahiptir.
11.1) Anayasada aksi öngörülmemişse, her bir Meclisteki tüm sorular, mevcut üyelerin oy çokluğu ile ve Divan Başkanı veya başkanlık üyesi dışındakilerin oylarıyla belirlenir.
2) Divan Başkanı veya üyesi oyların eşitliği durumunda kesin neticeyi belirleyen oyu kullanır.
3) Toplantı yeter sayısı Meclislerin her birinin İçtüzüğüne göre belirlenir.
Parlamentonun veya Meclislerinin tüm resmi raporları ve yayımları ve Meclislerin her birinde yapılan konuşmalar yayımlandıklarında önceliklidir.
Parlamentonun her bir Meclisinin üyeleri, Anayasanın tanımladığı üzere ihanet, barışın ihlali gibi bir cürüm söz konusu olmadığı sürece, Meclise gidip gelirken veya bir bölgesinde tutuklanmama ayrıcalığına sahiptir ve herhangi bir Meclisteki bir konuşmaları bakımından, Meclisin kendisi dışında herhangi bir mahkeme veya başka bir merci tarafından sorumlu tutulamazlar.
Hiç kimse, aynı zamanda Parlamentonun her iki Meclisinin üyesi olamaz ve hâlihazırda bir Meclisin üyesi herhangi bir kimse diğer Meclisin üyesi olursa ilk koltuğunu derhal boşaltır.
Parlamento her bir Meclisin üyelerine bu görevleri ile bağlantılı olarak halkın temsilcileri sıfatıyla ödenek ödenmesi ve Parlamentonun belirleyeceği görevlerle ilgili olarak ücretsiz seyahat ve (varsa) diğer olanaklardan sağlanması için yasal düzenleme yapabilir.
Dáil Éireann (Temsilciler Meclisi)
Madde 16.
1.1) Cinsiyet ayrımı yapılmaksızın, 21 yaşına gelmiş ve Anayasa veya yasa hükümlerince ehliyetsiz veya yetersiz sayılmayan her vatandaş Temsilciler Meclisi üyeliğine seçilme yeterliğine sahiptir.
2) i) Bütün vatandaşlar ve
ii) Devlette kanunun belirlediği,
cinsiyet ayrımı yapılmaksızın, onsekiz yaşına gelmiş ve kanunun ehliyetsiz saymadığı ve Temsilciler Meclisi üyelerinin seçimini düzenleyen kanun hükümlerine uygun olan diğer kişiler Temsilciler Meclisi üyelerinin seçiminde oy kullanma hakkına sahiptir.
3) Cinsiyeti gerekçesiyle, herhangi bir vatandaşın Temsilciler Meclisine seçilme ehliyetini engelleyen veya aynı gerekçeyle herhangi bir vatandaşın Temsilciler Meclisi üyelerinin seçiminde oy kullanmasını engelleyen hiçbir kanun yapılamaz.
4) Hiçbir seçmen Temsilciler Meclisi için yapılan bir seçimde birden fazla oy kullanamaz ve oylama gizli oyla yapılır.
2.1) Temsilciler Meclisi kanunla belirlenmiş seçim çevrelerini temsil eden üyelerden oluşur.
2) Üye sayısı zaman zaman yasa ile tespit edilir, ancak Temsilciler Meclisi üyelerinin toplam sayısı, nüfusun her otuz bini için birden daha az veya nüfusun her yirmi bini için birden daha fazla üye olarak tespit edilemez.
3) Her bir seçim çevresinde herhangi bir zamanda seçilecek üye sayısı ile son nüfus sayımında belirlenmiş şekliyle her bir seçim çevresinin nüfusu arasındaki orantı, şimdiye kadar uygulanabilir olduğu üzere, ülke genelinde aynı olur.
4) Parlamento, nüfus dağılımındaki değişiklikleri de göz önüne alınarak, her on iki yılda en az bir kez seçim çevrelerini gözden geçirir, ancak seçim çevrelerindeki herhangi bir değişiklik, bu değişikliğin yapıldığında görevde olan Temsilciler Meclisinin görev süresi boyunca geçerli olmaz.
5) Üyeler devredilebilir tek oy ile nispi temsil sisteminde seçilir.
6) Herhangi bir seçim çevresinde çıkarılacak üye sayısının üçten az olmasını öngören hiçbir kanun yürürlüğe giremez.
3.1) Temsilciler Meclisi, Anayasanın 13’üncü maddesinin 2’nci fıkrasında öngörüldüğü şekilde toplantıya çağrılır ve feshedilir.
2) Temsilciler Meclisinin feshinden sonraki en geç otuz gün içinde Temsilciler Meclisi üyeleri için genel seçim yapılır.
4.1) Temsilciler Meclisi için her genel seçimde oy verme işlemi, uygulanabildiği kadarıyla, ülke çapında aynı günde gerçekleşir.
2) Temsilciler Meclisi, seçim gününden itibaren otuz gün içinde toplanır.
Aynı Temsilciler Meclisi, ilk toplantı tarihinden itibaren yedi yıldan daha uzun bir süre devam edemez: daha kısa bir süre kanunla tespit edilebilir.
Temsilciler Meclisinin feshinden hemen önce Meclis Başkanı olan Temsilciler Meclisi üyesinin, herhangi bir gerçek seçime girmeksizin ardından gelen seçimde Temsilciler Meclisi üyesi seçilmesini mümkün kılmak için kanunla bir hüküm konulur.
Bu maddenin yukarıdaki hükümlerine tabi olmak üzere, boşalan üyelikler için yapılanlar da dahil, Temsilciler Meclisi üyeliği için yapılan seçimler yasaya uygun olarak düzenlenir.
Madde 17.
1.1) Anayasanın 28’inci maddesi uyarınca herhangi bir mali yıl için Devletin gelir ve harcama tahminlerinin Temsilciler Meclisine sunulmasından sonra mümkün olduğunca çabuk bir şekilde Temsilciler Meclisi bu tahminleri görüşür.
2) Her birisinin özel bir kanunla öngörülmesi durumu hariç, her yılın Mali Kararları’nın yürürlüğe konulması için gerekli mevzuat o yıl içinde kanunlaştırılır.
Tahsisin amacı Başbakan tarafından imzalanmış bir Hükümet yazısıyla Temsilciler Meclisine bildirilmedikçe, Temsilciler Meclisine hiçbir oylama veya kararı kabul etmez ve gelirlerin ya da diğer kamu parasının tahsisine ilişkin hiçbir kanun çıkarılmaz.
Seanad Éireann (Senato)
Madde 18.
Senato onbir aday gösterilen üyeden ve kırkdokuz’u seçilmiş üyelerden olmak üzere altmış üyeden oluşur.
Bir kişinin Senato üyeliğine seçilebilmesi için Temsilciler Meclisi üyeliğine seçilme yeterliğine sahip olması gerekir.
Aday Senato üyeleri, kendi ön rızalarıyla, söz konusu üyelerin adaylığına fırsat veren feshedilmiş olan Temsilciler Meclisinin yeniden toplanmasının ardından atanan Başbakan tarafından aday gösterilir.
1) Seçilen Senato üyelerinin seçimi şöyle yapılır:
i) Üçü İrlanda Ulusal Üniversitesi tarafından seçilir.
ii) Üçü Dublin Üniversitesi tarafından seçilir.
iii) Kırküç’ü burada öngörüldüğü şekilde oluşturulan aday listeleri içinden seçilir.
2) Kanun seçim için, imtiyaz temelinde ve kanunun öngördüğü bir şekilde, aşağıdaki bir veya daha fazla kurum için hüküm koyabilir:
i) Bu bölümün 1)’inci fıkrasında belirtilen üniversiteler,
ii) Devlette diğer yükseköğretim kurumları,
Bu bölümün, söz konusu 1)’inci fıkranın i) ve ii) bentleri uyarınca seçilecek üye sayısına eşit olarak yerine koyabileceği olabildiğince çok sayıda Senato üyesi.
Bu bölüme göre kurumlar kümesi veya tek bir kurum tarafından bir veya daha fazla Senato üyesi seçilebilir.
3) Bu bölümün 1)’inci fıkrasında bahsedilen bir üniversitenin feshedilmesini yasaklamak için bu maddeden hiçbir şeye atıfta bulunulmaz.
Senatonun seçilmiş üyelerinin her seçimi nispi temsil sisteminde, devredilebilir tek oyla ve posta ile oy kullanarak yapılır.
Senatonun üniversiteler tarafından seçilecek üyeleri, imtiyaz temelinde ve kanunun belirlediği şekilde yapılır.
7.1) Senatonun aday listelerinden seçilecek üyeleri her bir genel seçiminden önce, kanunun belirlediği şekilde, sırasıyla aşağıdaki ilgi alanları ve hizmetlerden bildikleri ve uygulama deneyimine sahip kişilerin adlarını içeren beş aday listesi oluşturulur:
i) Ulusal Dil ve Kültür, Edebiyat, Sanat, Eğitim ve kanunun bu liste için tanımladığı mesleki alanlar;
ii) Tarımla ilgili alanlar ve balıkçılık;
iii) Çalışma–örgütlü veya örgütsüz;
iv) Sanayi ve Ticaret–bankacılık, finans, muhasebe, mühendislik ve mimarlık dahil;
v) Kamu Yönetimi ve sosyal hizmetler–gönüllü sosyal faaliyetler dahil.
2) 19’uncu madde hükümlerine istinaden, Senatoya herhangi bir listeden en az beş en fazla onbir üye seçilebilir.
Temsilciler Meclisinin feshinden sonra en geç doksan gün içinde Senato için genel seçim yapılır ve genel seçimden sonra Senatonun ilk toplantısı, Başbakanın tavsiyesi üzerine Başkan tarafından tespit edilecek bir günde gerçekleştirilir.
Senatonun her üyesi, ölüm, istifa veya görevden düşürülme dışında, kendi seçimi veya adaylığından sonraki Senato seçiminin oy verme gününden önceki güne kadar görevde kalmayı sürdürür.
10.1) Bu madde hükümlerine tabi olarak, Senatonun seçilmiş üyelerinin seçimleri kanunla düzenlenir.
2) Senatonun adaylıkla gelen üyelerinin sayısında ortaya çıkan arızi boşluklar, aday gösterilenlerin ön rızası alınarak, Başbakanın göstereceği adaylardan doldurulur.
3) Senatonun seçilmiş üye sayısında ortaya çıkan arızi boşluklar yasanın öngördüğü şekilde doldurulur.
Madde 19.
Anayasanın 18’inci maddesi hükümlerine göre oluşturulan aday listelerinden seçilecek üyelerin sayısına eşit sayıda kanunla tespit edilen üye sayısı kadar Senato üyesinin herhangi bir işlevsel veya mesleki grup veya dernek veya kurul tarafından doğrudan seçimi için kanun hükmü konulabilir.
Yasama
Madde 20.
Temsilciler Meclisinde başlatılan ve kabul edilen her kanun tasarısı, bu bir Vergi Kanunu Tasarısı olmadıkça, Senatoda değişikliğe uğrar ve Temsilciler Meclisi bu değişikliği dikkate alır.değiştirilecektir.
2.1) Vergi Kanunu Tasarısı dışındaki bir Kanun Tasarısı süreci Senatoda başlatılabilir ve kabul edilirse Temsilciler Meclisine sunulur.
2) Senatoda yasama süreci başlatılan bir Kanun Tasarısı, Temsilciler Meclisinde değişikliğe uğrarsa, Temsilciler Meclisinde başlatılmış bir Kanun Tasarısı olarak kabul edilir.
Her iki Meclisten birinden geçmiş ve diğer Meclis tarafından kabul edilmiş bir Kanun Tasarısı her iki Meclis tarafından kabul edilmiş sayılır.
Vergi Kanunu Tasarıları
Madde 21.
1.1) Vergi kanunu tasarıları sadece Temsilciler Meclisinde başlatılabilir.
2) Temsilciler Meclisinden geçen her Vergi Kanunu tasarısı önerileri için Senatoya gönderilir.
2.1) Senatoya önerileri için gönderilen her Vergi Kanunu tasarısı, Senatoya gönderildiği tarihten itibaren en geç yirmi bir gün içinde, Senatonun önerilerinin tamamını kabul veya reddedebilecek olan Temsilciler Meclisine geri gönderilir.
2) Böyle bir Vergi Kanunu Tasarısı yirmibir gün içinde Senatodan Temsilciler Meclisine iade edilmezse veya yirmibir gün içinde Temsilciler Meclisinin kabul etmediği önerilerle gönderilmişse, söz konusu yirmi bir günlük süre bitiminde her iki Meclis tarafından kabul edilmiş sayılır.
Madde 22.
1.1) Bir Vergi Kanunu Tasarısı sadece şu konuların herhangi biri veya tamamıyla ilgili hükümler taşıyan bir Kanun Tasarısı anlamına gelir: vergi koyma-kaldırma, vergi değişikliği veya düzenlemesi; borç ödeme veya diğer mali amaçlar için kamu parasına harç koyma veya bu harçlardan herhangi birini kaldırma; arz; kamu parasının tahsisi, alınması, saklanması veya hesaplarının denetimi; borçlanma ve bunlarla ilgili kredi güvencesi veya geri ödemesi; bu konulara bağlı veya arızi konular veya bunlardan herhangi biri.
2) Bu tanımda yer alan “vergilendirme”, “kamu parası” ve “kredi” ifadeleri sırasıyla yerel yönetimler ya da yerel amaçlı kuruluşlar tarafından gündeme getirilen herhangi bir vergilendirme, para ya da krediyi içermez.
2.1) Temsilciler Meclisi Başkanı, kendi fikrince, bir Kanun Tasarısının Vergi Kanunu Tasarısı olup olmadığını tasdik eder ve onun onayı, bu bölümün müteakip hükümlerine tabi olarak, nihai ve kesindir.
2) Senato, en az otuz üyenin hazır bulunduğu bir oturumda kabul ettiği bir kararla, Başkandan bir Kanun Tasarısının bir Vergi Kanunu Tasarısı olup olmadığı sorusunu Ayrıcalıklar Komisyonuna havale etmesini isteyebilir.
3) Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra Başkan bu isteği kabul ederse, eşit sayıda Senato ve Temsilciler Meclisi üyesinden oluşan ve başkanı Yargıtaydan bir hâkim olan bir Ayrıcalıklar Komisyonu tayin eder: bu atamalar Devlet Şûrası ile görüştükten sonra yapılır. Oylarda eşitlik olması durumu hariç Komisyon Başkanı oy kullanmaz.
4) Başkan soruyu görevlendirilen Ayrıcalıklar Komisyonuna havale eder ve Komisyon, Tasarının Senatoya gönderildiği tarihten başlayarak yirmibir gün içinde kararını Başkana bildirir.
5) Komisyon kararı nihai ve kesindir.
6) Başkan, Devlet Şûrası ile görüşmesinden sonra soruyu Ayrıcalıklar Komisyonuna iletmeme kararı verirse veya Komisyon belirtilen söz konusu süre içinde raporunu vermezse, Temsilciler Meclisi Başkanının onayı teyit edilmiş sayılır.
Kanun Tasarılarının Görüşülme Zamanı
Madde 23.
Bu madde, Vergi Kanunu Tasarısı veya Anayasanın 24’üncü maddesine göre görüşülme zamanı kısaltılmış olan bir Kanun Tasarısı dışındaki, Temsilciler Meclisinde kabul edilerek Senatoya gönderilen her Kanun Tasarısı için geçerlidir.
1) Bu madde hükümlerinin geçerli olduğu bir Kanun Tasarısı, müteakip bentte tanımlanmış olan belirli süre içinde Senato tarafından reddedilir veya Senato tarafından, Temsilciler Meclisinin kabul etmediği değişikliklerle kabul edilir veya Senato tarafından belirli süre içerisinde (değişikliklerle veya değişiklik yapılmamış halde) ne kabul ne de reddedilirse, Senato, belirli sürenin bitiminden itibaren yüzseksen gün içinde bir karar aldığı takdirde, Tasarı, kararın alındığı tarihte her iki Meclis tarafından kabul edilmiş sayılır.
2) Belirli süre, Kanun Tasarısının Temsilciler Meclisinden Senatoya ilk gönderildiği günden başlayarak doksan günlük süre ya da her Parlamentonun her iki Meclisin Tasarıyla ilgili olarak üzerinde mutabık kaldıkları daha uzun bir süredir.
2.1) Bu maddenin önceki bölümü hükümleri Senato tarafından başlatılan ve kabul edilen, Temsilciler Meclisi tarafından değişikliğe uğrayan ve dolayısıyla her iki Meclis tarafından kabul edilmiş sayılan bir Kanun Tasarısı için geçerlidir.
2) Bu geçerlilik amacıyla, böyle bir Kanun Tasarısıyla ilgili belirli süre, Temsilciler Meclisi tarafından değişikliğe uğratıldıktan sonra Tasarının Senatoya ilk gönderildiği günden itibaren başlar.
Madde 24
Anayasa değişikliği teklifi olduğu ifade edilen bir Kanun tasarısı dışında, Temsilciler Meclisinin herhangi bir Kanun Tasarısını kabulünde, Başbakan, Başkana ve her iki Meclisin Başkanlarına yazılı olarak mesaj göndererek, Hükümet açısından Kanun Tasarısının, kamu huzuru ve güvenliğinin sürdürülmesi açısından acil ve derhal gerekli olduğunu teyit eder, iç veya dış olağanüstü bir halin varlığında, Temsilciler Meclisi bu yönde karar alır ve Başkan, Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra muvafakat verirse, böyle bir Kanun Tasarısının Senatoda görüşülme zamanı kararda belirtilen bir süreye indirilebilir.
Bu maddeye göre Senatoda görüşülme zamanı kısaltılmış olan bir Kanun Tasarısı,
(a) Tasarı, Senato tarafından reddedilmiş veya Temsilciler Meclisince kabul edilmeyen değişikliklerle Senato tarafından kabul edilmiş veya Senato tarafından ne kabul edilmiş ne de reddedilmiş Vergi Kanunu olmayan bir Kanun Tasarısı olması durumunda veya
(b) Senatodan, Temsilciler Meclisinin kabul etmediği değişikliklerle Temsilciler Meclisine geri gönderilmiş veya Senatodan temsilciler Meclisine geri gönderilmemiş bir Vergi Kanunu Tasarısı durumunda, Kanun Tasarısı, kararda belirtilen süre içinde, bu sürenin bitiminde, Parlamentonun her iki Meclisince kabul edilmiş sayılır.
Bu madde hükümlerine göre Senatoda görüşülme süresi kısaltılmış olan bir Kanun Tasarısı kanunlaştığında, söz konusu sürenin bitiminden önce, her iki Meclis bu kanunun daha uzun bir süre yürürlükte kalması konusunda mutabakata varıp, bu daha uzun süre her iki Meclis tarafından alınan kararlarda belirtilmedikçe, kanunlaştığı tarihten itibaren en fazla doksan gün yürürlükte kalır.
Kanunların İmzası ve Yayımlanması
Madde 25.
Anayasanın değiştirilmesiyle ilgili bir öneri içermeyen herhangi bir Kanun Tasarısı kabul edilir edilmez veya Parlamentonun her iki Meclisi tarafından kabul edilmiş sayıldığında, bu maddenin hükümlerine göre, Başbakan bu Kanun tasarısının imzalanması ve yayımlanması için Başkana sunar.
2.1) Anayasa aksini öngörmedikçe, imzalanması ve yayımlanması için Başkana sunulan her Kanun Tasarısı, kendisine sunulduğu tarihten itibaren beşinci günden daha önce ve yedinci günden daha geç olmamak üzere Başkan tarafından imzalanır.
2) Hükümetin isteğiyle ve daha önceden Senatonun rızasıyla, Başkan, Hükümetin beşinci günden önce imzalanması isteğine konu olan herhangi bir kanun tasarısını, yukarıda bahsi geçen tarihte imzalar.
Anayasanın 24’üncü maddesi uyarınca Senatoda görüşülme süresi kısaltılmış olan her Kanun Tasarısı, Başkan tarafından, kanun tasarısının imzalanmak ve kanun olarak yayımlanmak üzere sunulduğu tarihte imzalanır.
4.1) Anayasaya göre, her Kanun Tasarısı, Başkan tarafından imzalandığı gün yürürlüğe girer ve aksi bir maksat belirtilmemişse aynı gün geçerlik kazanır.
2) Anayasaya göre, Başkan tarafından imzalanan her Kanun Tasarısı, Resmi Gazete’de, Kanun Tasarısının kanunlaştığını ifade eden yayımlanma talimatıyla birlikte kanun olarak yayımlanır.
3) Her Kanun Tasarısı, Başkan tarafından, Parlamentonun her iki Meclisi tarafından kabul edilen veya kabul edilmiş sayılan metniyle imzalanır ve eğer bir Kanun Tasarısı her iki resmi dilde kabul edilmiş veya kabul edilmiş olarak sayılır ise, Başkan Kanun Tasarısını bu dillerin her birinde imzalar.
4) Başkan Kanun Tasarısını resmi dillerin sadece birinde imzaladığı durumda, resmi dildeki metin diğer resmi dile çevrilir.
5) Bir Kanun Tasarısı Kanun olarak imzalanır ve yayımlanır yayımlanmaz, söz konusu kanunun Başkan tarafından imzalanmış olan metni veya Başkan söz konusu kanun metnini her iki resmi dilde imzalamışsa, her iki imzalı metin kaydedilmek üzere Yargıtay Tescil Bürosuna gönderilir ve kaydedilen metin veya metinler bu kanunun hükümleri için kesin delil oluşturur.
6) Bu bölüm hükümlerine göre tescil edilen her iki resmi dildeki metinler arasında bir ihtilaf çıkması halinde, ulusal dildeki metin geçerli olur.
5.1) Başbakanın, zaman zaman bir vesilesiyle gerektiğinde, yürürlükte olan Anayasa metni tüm değişiklikleriyle birlikte (her iki resmi dilde) kendi gözetiminde istemesi veya hazırlatması meşrudur.
2) Böyle hazırlanmış olan her bir metnin kopyası, Başbakan ve Başyargıç tarafından resmen tasdik edildikten sonra Başkan tarafından imzalanır ve kayda girmek üzere Yargıtay Tescil Bürosuna gönderilir.
3) O an için hazırlanan son metin olan imzalı ve tescilli kopya, tescil edilmesinin ardından, tescil tarihi itibariyle Anayasanın kesin delilidir ve böylece, bu amaçla Anayasanın tescil edilen tüm metinlerinin yerini alır.
4) Bu bölüm hükümlerine göre tescil edilen her iki resmi dildeki metinler arasında bir ihtilaf çıkması halinde, ulusal dildeki metin geçerli olur.
Kanun Tasarılarının Yargıtaya Götürülmesi
Madde 26.
Bu madde, bir Vergi Kanunu veya Anayasa değişikliği önerisi içerdiği ifade edilen bir Kanun tasarısı veya Anayasanın 24’üncü maddesi uyarınca Senatoda görüşülme süresi kısaltılmış bir Kanun tasarısı dışında, Parlamentonun her iki Meclisi tarafından kabul edilen veya kabul edilmiş sayılan her Kanun Tasarısı için geçerlidir.
1.1) Başkan, Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra, bu maddenin geçerli olduğu herhangi bir Kanun Tasarısını, tasarının veya herhangi bir özel hükmünün Anayasa veya Anayasadaki herhangi bir hükme aykırı olup olmadığı konusunda karar vermesi için Yargıtaya havale edebilir.
2) Bu havale, söz konusu Kanun Tasarısı Başbakan tarafından imzalanmak üzere Başkana sunulduğu tarihten itibaren en geç yedi’nci günü yapılır.
3) Bu maddeye göre, Başkan, mahkeme kararının ilânını bekleyen Yargıtaya havale edilen hiçbir kanun tasarısını imzalamaz.
2.1) En az beş yargıçtan oluşan Yargıtay, bu madde kapsamında Başkanın kendisine havale ettiği her soruda karar vermek üzere görüşme yapar ve Cumhuriyet Başsavcısı ve mahkemece atanan bir danışmanın savlarını dinledikten sonra, Başkan tarafından kendisine gönderilen soruyla ilgili olarak açık yapılan oturumda, olabildiğince çabuk ve her halükarda altmış günden daha geç olmamak üzere, kararını ilân eder.
2) Bu madde maksatları için, Yargıtay hâkimlerinin çoğunluğunun aldığı karar mahkemenin kararıdır ve mahkemenin belirleyeceği hâkimlerden biri tarafından açıklanır ve lehte veya aleyhte başka hiçbir görüş telaffuz edilmez ve ne de bu tür başka bir görüşün varlığı açıklanır.
3.1) Bu madde hükümlerine göre Yargıtayın, kendisine gönderilen bir başvurunun konusu olan bir Kanun Tasarısının herhangi bir hükmünün Anayasaya veya onun bir hükmüne aykırı olduğu kararını verdiği her durumda Başkan böyle bir Kanun Tasarısını imzalamayı reddeder.
2) Anayasanın 27’nci maddesinin uygulandığı bir Kanun Tasarısı durumunda, eğer bu maddeye göre Başkana bir dilekçe gönderilirse, bu madde hükümlerine riayet edilir.
3) Diğer her durumda, Başkan, Yargıtay kararı açıklanır açıklanmaz en kısa sürede Kanun Tasarısını imzalar.
Kanun Tasarılarının Halk’a Götürülmesi
Madde 27.
Bu madde, Anayasada değişiklik önerisi içerdiği ifade edilen bir Kanun Tasarısı dışında, 23’üncü madde hükümlerine göre, Parlamentonun her iki Meclisi tarafından kabul edilmiş sayılan her Kanun Tasarısı için geçerlidir.
Senato üyelerinin çoğunluğu ve Temsilciler Meclisi üyelerinin en az üçte biri, Başkana hitaben ortak bir dilekçe ile, bu maddenin hükümlerine göre, Başkandan, söz konusu Kanun Tasarısının halkın görüşünün alınması gereken ulusal önemde bir öneri içerdiği gerekçesiyle, bu maddenin hükümlerinin geçerli olduğu hiçbir Kanun Tasarısını kanun olarak imzalayıp yayımlamamasını isteyebilir.
Bu tür her dilekçe yazılı olur ve imzaları kanunda öngörüldüğü şekilde doğrulanan dilekçe sahipleri tarafından imzalanır.
Bu tür her dilekçe, talebin dayandırıldığı gerekçeyi açıklayan bir ifade içerir ve Kanun Tasarısının her iki Meclisi tarafından kabul edilmiş sayıldığı tarihten itibaren en geç dört gün içinde Başkana sunulur.
4.1) Bu madde hükümlerine göre, Başkan, kendisine hitaben yazılı bir dilekçeyi aldığında derhal bu dilekçeyi değerlendirir ve Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra, dilekçeye konu Kanun Tasarısının Parlamentonun her iki Meclisi tarafından kabul edilmiş sayıldığı tarihten itibaren en geç on gün içinde, kararını açıklar.
2) Anayasanın 26’ncı maddesi uyarınca Kanun Tasarısı veya herhangi bir hüküm Yargıtaya sevk edilmişse, Yargıtay, söz konusu Tasarı veya hükmün Anayasaya veya herhangi bir hükmüne aykırı olmadığı kararını verinceye kadar Başkanın dilekçeyi değerlendirme zorunluluğu yoktur ve Yargıtay tarafından bu yönde bir karar açıklanırsa, Başkan, Yargıtay’ın bu yöndeki kararını açıkladığı günden itibaren altı’ncı günün sonuna kadar dilekçeyle ilgili kararını açıklamak zorunda değildir.
5.1) Başkan, bu maddeye göre bir dilekçeye konu olan Kanun Tasarısının halkın görüşüne sunulmasını gerektirecek ulusal önemde bir teklif içerdiğine karar verdiği her durumda, Başbakanı ve dolayısıyla Parlamentonun her iki Meclis Başkanını kendi imzası ve mührüyle yazılı olarak bilgilendirir ve teklif aşağıdaki yöntemlerden biri ile onaylanmadıkça bu Tasarıyı kanun olarak imzalamaz ve yayımlamaz:
i) Anayasanın 47’nci maddesine göre, Başkanın karar tarihinden itibaren onsekiz ay içerisinde bir referandumla halk tarafından veya
ii) Söz konusu süre içinde Temsilciler Meclisinin feshedilmesinin ardından yeniden toplanan Temsilciler Meclisinin bir kararıyla.
2) Bu madde hükümlerine göre dilekçeye konu bir Kanun Tasarısında yer alan bir teklif, bu bölümün yukarıdaki hükümlerine göre halk tarafından veya Temsilciler Meclisi kararıyla onaylandığı her durumda, söz konusu Kanun Tasarısı, onaylanmasının hemen ardından, imzalaması ve kanun olarak yayımlaması için Başkana sunulur ve bunun üzerine Başkan, Kanun Tasarısını imzalar ve usulüne uygun biçimde kanun olarak yayımlar.
Başkan, bu maddeye göre bir dilekçeye konu olan Kanun Tasarısının halkın görüşüne sunulmasını gerektirecek ulusal önemde bir teklif içermediğine karar verdiği her durumda, Başbakanı ve dolayısıyla Parlamentonun her iki Meclis Başkanını kendi imzası ve Mührüyle yazılı olarak bilgilendirir ve Tasarı, Parlamentonun her iki Meclisi tarafından kabul edilmiş sayıldığı tarihten başlayarak on bir gün içinde Başkan tarafından imzalanır ve usulüne uygun biçimde kanun olarak yayımlanır.
Hükümet
Madde 28.
Hükümet, Anayasanın hükümlerine göre Başkan tarafından atanan en az yedi en fazla onbeş üyeden oluşur.
Devletin yürütme kuvveti, Anayasa hükümlerine göre Hükümet yetkisiyle yerine getirilir.
3.1) Temsilciler Meclisinin uygun görüşü alınmaksızın savaş ilân edilemez ve Devlet, herhangi bir savaşa katılamaz.
2) Bununla birlikte, fiili işgal durumunda, Hükümet, Devletin korunması için gerekli gördüğü her türlü önlemi alabilir ve Temsilciler Meclisi açık değilse mümkün olan en yakın tarihte toplantıya çağrılır.
3) Bu Parlamento tarafından çıkarılan, savaş veya silahlı ayaklanma sırasında halkın güvenliğini sağlama ve Devleti korumayı amaçlayan herhangi bir kanunu hükümsüz kılmak, savaş veya silahlı ayaklanma sırasında böyle bir kanuna uygun olarak yapılan veya yapıldığı anlamına gelen herhangi bir fiili iptal etmek için Anayasanın 15’inci maddesinin beşinci fıkrasının 2) numaralı bendi dışında hiçbir hükmüne başvurulamaz. Bu bentteki “savaş zamanı” Devletin katılmadığı ancak, Parlamentonun her iki Meclisinin, söz konusu silahlı çatışmadan, Devletin hayati çıkarlarını etkileyen ulusal bir olağanüstü durumun ortaya çıktığı konusunda karar almaları açısından bir silahlı çatışmanın yer aldığı ve “savaş veya silahlı ayaklanma zamanı” da savaşın veya yukarıda bahsi geçen herhangi bir silahlı çatışmanın veya herhangi bir silahlı ayaklanmanın sona ermesinden sonraki zamanı, Parlamentonun her bir Meclisinin, söz konusu savaş, silahlı çatışma veya silahlı ayaklanmanın varlığının sona erdiği yolunda karar vermesine kadar geçen süreyi içine alır.
4.1) Hükümet, Temsilciler Meclisine karşı sorumludur.
2) Hükümet, kollektif bir otorite olarak toplanır ve hareket eder ve Hükümet üyelerinin idare ettiği Devlet Dairelerine karşı topluca sorumludur.
3) Yüksek Mahkemenin, açıklama yapılması gerektiğini belirlediği aşağıdaki bazı özel durumlar hariç, Hükümet toplantılarında konuşmaların gizliliğine riayet edilir.
i) Bir mahkeme tarafından adaletin uygulanmasıyla ilgili yararlar veya
ii) Önceliği olan bir kamu yararından dolayı, Parlamentonun Meclislerinin yetkisiyle, kamu açısından önemli olduğu bildirilen bir konuyu araştırmak üzere Hükümet veya bir Bakan tarafından atanan bir mahkeme bu konudaki uygulama uyarınca.
4) Hükümet, her mali yıl için Gelir Tahminlerini ve Devletin Harcama Tahminlerini hazırlar ve görüşülmesi için Temsilciler Meclisine sunar.
5.1) Hükümetin başı ya da Başbakan (Taoiseach) olarak adlandırılır ve Anayasada öyle anılır.
2) Başbakan, Başkanı genellikle iç ve dış politika konularında bilgilendirir.
6.1) Başbakan, Hükümetin bir üyesini Başbakan Yardımcısı olarak atar.
2) Başbakanın ölmesi veya kalıcı olarak iş göremez hale gelmesi durumunda, yeni bir Başbakan tayin edilinceye kadar, Başbakan Yardımcısı Başbakanın yerine vekalet eder.
3) Başbakan Yardımcısı, Başbakanın geçici yokluğunda yerine vekalet eder.
1) Başbakan, Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanlığından sorumlu olan Hükümet üyesinin Temsilciler Meclisi üyesi olması gereklidir.
2) Hükümetin diğer üyelerinin Temsilciler Meclisi veya Senato üyeleri olması gerekir ancak Senatodan iki üyeden de daha fazla olmamalıdır. Hükümetin her üyesi Parlamentonun her iki Meclisine katılma ve konuşma hakkına sahiptir.
8. Hükümetin her üyesi Parlamentonun her iki Meclisine katılma ve konuşma hakkına sahiptir.
9.1) Başbakan, herhangi bir zamanda istifasını Başkana sunarak görevinden istifa edebilir.
2) Hükümetin diğer herhangi bir üyesi istifasını Başbakana sunarak görevinden istifa edebilir.
3) Başkan, Başbakan tarafından tavsiye edildiği takdirde, Başbakan dışında bir Hükümet üyesinin istifasını kabul eder.
4) Başbakan herhangi bir zamanda, kendisi için yeterli bir nedenle, Hükümetin bir üyesinin istifasını isteyebilir; söz konusu üye bu isteği karşılamazsa, Başbakanın tavsiyesi üzerine görevi Başkan tarafından sona erdirilir.
Başbakanın tavsiyesi üzerine Başkan, Temsilciler Meclisini feshedip, fesihten sonra yeniden toplanan Temsilciler Meclisinin çoğunluğunun desteğini garantilemedikçe, Başbakan, Temsilciler Meclisinde çoğunluğun desteğini kaybettiğinde görevinden istifa eder.
11.1) Başbakan herhangi bir zamanda görevinden istifa ederse, Hükümetin diğer üyeleri de istifa etmiş sayılır, ancak halefleri atanıncaya kadar Başbakan ve Hükümetin diğer üyeleri görevlerine devam eder.
2) Temsilciler Meclisi feshedildiği tarihte görevde bulunan Hükümet üyeleri, halefleri atanıncaya kadar görevlerini yapmaya devam eder.
Aşağıdaki konular kanunla düzenlenir: Devlet Dairelerinin teşkilatlanması ve aralarındaki iş dağılımı, Hükümet üyelerinin söz konusu Dairelerin sorumlu Bakanları olarak atanması, bir Hükümet üyesinin geçici yokluğunda veya iş göremezliğinde görevlerinin ifası, ve Hükümet üyelerinin ücretlerinin ödenmesi.
Yerel Yönetim
Madde 28.
Devlet, yerel toplulukların demokratik temsili için bir forum sağlanmasında, kanunun verdiği yerel düzeydeki yetkilerin ve işlevlerin yerine getirilmesinde ve girişimleriyle söz konusu toplulukların çıkarlarının teşvik edilmesinde yerel yönetimlerin rolünü kabul eder.
Kanunun belirlediği doğrudan seçimle gelen yerel yönetimler olur ve Anayasa hükümlerine tabi olarak, bunların yetki ve işlevleri kanunla belirlenir ve kanunla uyum içinde kullanılır ve yerine getirilir.
Söz konusu yerel yönetimlerin üyelerinin seçimleri, yapıldıkları son yıldan itibaren beşinci yılın bitiminden daha önce olmak üzere kanuna göre yapılır.
Kanunun belirlediği şekilde Temsilciler Meclisi üyeleri ve diğer kişilerin seçiminde oy kullanma hakkı olan her vatandaş, kanunla belirlendiği üzere, bu maddenin ikinci fıkrasında ele alınan yerel yönetim üyelerinin seçimlerinde de oy kullanma hakkına sahiptir.
Bu maddenin ikinci fıkrasında ele alınan yerel yönetimlerin üyeliklerindeki arızi boşluklar kanuna uygun olarak doldurulur.
Uluslararası İlişkiler
Madde 29.
İrlanda, uluslararası adalet ve ahlak üzerine kurulmuş uluslar arasındaki barış ve dostane işbirliği idealine bağlılığını teyit eder.
İrlanda, uluslararası anlaşmazlıkların uluslararası tahkim veya yargı yoluyla barışçı çözümü ilkesine bağlılığını teyit eder.
İrlanda, diğer devletlerle olan ilişkilerinde, davranış kuralı olarak uluslararası hukukun genel kabul görmüş ilkelerini kabul eder.
4.1 ) Devletin dış ilişkilerle bağlantılı yürütme yetkisi Anayasanın 28’inci maddesi uyarınca Hükümet tarafından kullanılır.
2) Hükümet, Devletin herhangi bir yürütme işlevini yerine getirme amacıyla veya dış ilişkileriyle bağlantılı olarak, varsa, kanunlarla belirlenen koşulların elverdiği ölçüde, Devletin ortak kaygı konularında uluslararası işbirliği amacıyla bağlantısı olduğu herhangi bir grubun üyelerinin veya uluslar topluluğunun benzer amaçla kullandığı veya benimsediği herhangi bir organ, araç veya usulü benimseyebilir veya yararlanabilir.
3) Devlet, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (18 Nisan 1951’de Paris’te imzalanan Antlaşma ile kuruldu), Avrupa Ekonomik Topluluğu (25 Mart 1957’de Roma’da imzalanan Antlaşma ile kuruldu) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’na (25 Mart 1957’de Roma’da imzalanan Antlaşması ile kuruldu) üye olabilir. Devlet, Tek Avrupa Senedi’ni (17 Şubat 1986’da Lüksemburg’da ve 28 Şubat 1986’da Lahey’de Topluluklara Üye Devletler adına imzalandı) onaylayabilir.
4) Devlet, 7 Şubat 1992’de Maastricht’te imzalanan Avrupa Birliği Antlaşması’nı onaylayabilir ve bu Birliğin bir üyesi olabilir.
5) Devlet, 2 Ekim 1997’de Amsterdam’da imzalanan ve Avrupa Birliği Antlaşmasını, Avrupa Toplulukları’nı kuran antlaşmaları ve bazı ilgili Kanunları değiştiren Amsterdam Antlaşması’nı onaylayabilir.
6) Devlet, bu bölümde 5) numaralı bentte ele alınan Antlaşmanın 1/11), 2/5) ve 2/15) maddelerinde ve söz konusu Antlaşmanın ikinci ve dördüncü protokollerinde ortaya konan seçeneklerini veya takdirini kullanabilir ancak bu tür takdir kullanma Parlamentonun her iki Meclisinin onayına tabidir.
7) Devlet, 26 Şubat 2001’de Nice’te imzalanan ve Avrupa Birliği Antlaşmasını, Avrupa Toplulukları’nı kuran antlaşmaları ve bazı ilgili Kanunları değiştiren Nice Antlaşması’nı onaylayabilir.
8) Devlet, bu bölümde 7) numaralı bentte ele alınan Antlaşmanın 1/6), 1/9), 1/11), 1/12), 1/13) ve 2/1) maddelerinde öngörülen seçenekleri veya takdirini kullanabilir ancak bu tür takdir kullanma Parlamentonun her iki Meclisi’nin onayına tabidir.
9) Devlet, bu bölümde 7) numaralı bentte ele alınan Antlaşmanın ortak savunmanın Devleti içerdiği 1/2) maddesi uyarınca Avrupa Konseyi tarafından alınan ortak savunma kurmaya ilişkin kararı kabul etmez.
10) Anayasanın hiçbir hükmü, Avrupa Birliği veya Toplulukların üyelik yükümlülüklerinin gerekli kıldığı, Devlet tarafından çıkarılan kanunları, yapılan fiilleri veya alınan önlemleri geçersiz kılmaz veya Avrupa Birliği veya Toplulukları veya ilgili kurumları veya Toplulukları kuran Antlaşmaların hükümlerine göre yetkili organların çıkardığı kanunların, yaptıkları fiillerin veya aldıkları önlemlerin Devlette kanun gücüne sahip olmasını engellemez.
11) Devlet 15 Aralık 1989’da Lüksemburg’da yapılan, Topluluklara Üye Devletler arasında hazırlanan Topluluk Patentleri’ne ilişkin Anlaşma’yı onaylayabilir.
5.1) Devletin taraf haline geldiği her uluslararası anlaşma Temsilciler Meclisi’ne getirilir..
2) Devlet, koşulları Temsilciler Meclisi tarafından onaylanmadıkça, kamu fonları üzerinde bir yük getiren herhangi bir uluslararası anlaşma ile bağlanmaz.
3) Bu bölüm hükümleri, teknik ve idari nitelikteki anlaşmalar için geçerli değildir.
Parlamento tarafından karar alınmadıkça hiçbir uluslararası anlaşma Devletin iç hukukunun bir parçası olamaz.
1) Devlet, 10 Nisan 1998’de Belfast’ta yapılan Britanya-İrlanda Anlaşması -bundan böyle Anlaşma olarak anılır- tarafından bağlanmaya rıza gösterebilir.
2) Bu Anlaşmayla kurulan herhangi bir kurum, Anayasanın hükümlerine göre oluşturulan veya atanan herhangi bir kişi veya Devletin herhangi bir organına benzer bir yetki veya işlev yükleyen Anayasanın diğer herhangi bir hükmünden bağımsız olarak, İrlanda adasının tamamı veya herhangi bir kısmına ilişkin olarak kendisine verilen yetki ve işlevleri kullanabilir. Anlaşmazlıkların veya uyuşmazlıkların çözülmesiyle ilgili olarak böyle bir kuruma verilen herhangi bir yetki veya fonksiyon, Anayasa ile daha önce bahsedilen herhangi bir kişi veya Devletin organına verilen benzer bir yetki veya fonksiyona ilave olabilir veya yerini alabilir.
Devlet, uluslararası hukukun genel kabul gören ilkelerine uygun olarak, bölge dışında yetki kullanabilir.
Devlet 17 Temmuz 1998’de Roma’da yapılan Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nü onaylayabilir.
Başsavcı
Madde 30.
Başsavcı, Hükümete kanunlarla ilgili ve hukuki görüş konusunda danışmanlık yapar ve Anayasayla kendisine verilen veya yüklenen tüm yetkileri, fonksiyonları ve görevleri yerine getirir.
Başsavcı, Başbakanın teklifiyle Başkan tarafından atanır.
Suçüstü mahkemeleri dışında, Anayasanın 34’üncü maddesi hükümlerine göre kurulan herhangi bir mahkemede kovuşturulan tüm suçlar ve kabahatler Halk adına ve Başsavcı veya bu amaçla kanunun yetki verdiği başka bir kişi tarafından açılan davada soruşturulur.
Başsavcı Hükümetin bir üyesi olamaz.
5.1) Başsavcı herhangi bir zamanda, Başkana iletilmek üzere istifasını Başbakana sunarak istifa edebilir.
2) Başbakan, kendince yeterli sebeplerle, Başsavcının istifasını isteyebilir.
3) Başbakanın isteğine uyulmaması halinde, Başbakanın tavsiyesi üzerine, Başsavcının ataması Başkan tarafından feshedilir.
4) Başsavcı, Başbakanın istifası üzerine görevinden emekli olur, ancak Başbakan halefi atanana kadar görevini sürdürmeye devam edebilir.
Bu maddenin yukarıdaki hükümlerine istinaden, makam sahibine ödenecek ücret de dahil olmak üzere, Başsavcılık makamı kanunla düzenlenir.
Devlet Şûrası
Madde 31.
Anayasanın, Başkanın Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra kullanılacağını ve yürüteceğini ifade ettiği, Başkanın söz konusu Şûra’ya danışacağı yetkilerini kullanma ve görevlerini yerine getirmeye ilişkin konularda yardımcı olmak ve danışmanlık yapmak üzere bir Devlet Şûrası bulunur.
Devlet Şûrası aşağıdaki üyelerden oluşur:
i) Makama dayalı üyelikler: Başbakan, Başbakan Yardımcısı, Başyargıç, Yüksek Mahkeme Başkanı, Temsilciler Meclisi Başkanı, Senato Başkanı ve Başsavcı.
ii) Daha önce Başkanlık veya Başbakanlık veya Başyargıçlık veya Saorstat Éireann (Serbest İrlanda Devleti) Yürütme Kurulu Başkanlığı yapmış, Devlet Şûrası üyesi olmaya muktedir ve istekli her kişi.
iii) Bu madde kapsamında, varsa, Başkan tarafından Devlet Şûra üyesi olarak atanabilecek diğer kişiler.
Başkan, zaman zaman, kendi yetkisine dayanarak, tamamen kendi takdiriyle, Devlet Şûrası üyeliğine uygun bulduğu kişileri atayabilir, ancak Devlet Şûrası üyeleri arasında bu şekilde atanan aynı zamanda en fazla yedi üye olabilir.
Devlet Şûrası’nın her üyesi, üye olarak katıldıkları ilk Şûra toplantısında, aşağıdaki biçimde bir beyanı imzalar:
“Yüce Tanrının huzurunda, bir Devlet Şûrası üyesi olarak görevlerimi sadakatle ve vicdanen yerine getireceğime ciddiyetle ve içtenlikle söz veririm.”
Başkan tarafından atanan her Devlet Şûrası üyesi, ölmedikçe, istifa etmedikçe, sürekli iş göremez hale gelmedikçe veya görevden alınmadıkça, kendisini atayan Başkanın halefi görevi devralıncaya kadar görevini sürdürür.
Başkan tarafından atanan herhangi bir Devlet Şûrası, istifa dilekçesini bizzat Başkana vererek görevinden istifa edebilir.
Başkan, kendine göre yeterli sebeplerle, kendisinin atadığı herhangi bir Devlet Şûrası üyesinin memuriyeti, kendi imzasıyla feshedebilir.
Devlet Şûrası toplantıları Başkanın belirleyeceği yerlerde ve zamanlarda yapılabilir.
Madde 32.
Başkan, her defasında, Devlet Şûrası’nı toplamadıkça ve toplantıda hazır bulunan üyeleri dinlemedikçe, Anayasayla Devlet Şûrası’na danışıldıktan sonra kullanılabileceği veya yürütülebileceği ifade edilen yetkileri veya görevleri kullanamaz veya yerine getiremez.
Sayıştay Başkanı
Madde 33.
Sayıştay Başkanı, Devlete ait tüm harcamaları denetler ve Parlamento tarafından idare edilen tüm hesapları ve paraları inceler.
Sayıştay Başkanı, Başbakanın teklifiyle Başkan tarafından atanır.
Sayıştay Başkanı Parlamentonun hiçbir Meclisinin üyesi olamaz ve başka maaşlı bir görev ve mevki üstlenemez.
Sayıştay Başkanı kanunla belirlenen dönemlerde Temsilciler Meclisine rapor verir.
5.1) Sayıştay Başkanı, belirli fena hareketler ve iş göremezlik dışında görevden alınamaz ve alınacağı zaman sadece Temsilciler Meclisi ve Senatonun görevden alınmasını isteyen kararları ile alınabilir.
2) Başbakan, Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından alınan yukarıda bahsi geçen kararları usulüne uygun olarak Başkana bildirir kendisine Meclislerin kabul ettiği her bir kararın Parlamento Meclisi Başkanı tarafından onaylanmış suretini gönderir.
3) Başkan, bu bildirimi ve kararların suretini aldıktan sonra, kendi imzasını taşıyan bir emirle Sayıştay Başkanını görevden alır.
Yukarıdaki hükümlere tabi olarak, Sayıştay Başkanının görev koşulları ve şartları kanunla belirlenir.
Mahkemeler
Madde 34.
Adalet kanunla kurulan mahkemelerde, Anayasada öngörülen şekilde atanan hâkimler tarafından dağıtılır ve kanunda tanımlanan bazı özel sınırlı haller hariç, halka açık olarak idare edilir.
Mahkemeler, İlk Derece Mahkemeleri ve Temyiz Mahkemesinden oluşur.
3.1) İlk Derece Mahkemeleri, tam bidayet ve hukuki ya da maddi, medeni ya da cezai tüm sorunlar ve konularda karar yetkisi olan Yüksek Mahkemeyi de içerir.
2) Bu maddede aksi öngörülmedikçe, Yüksek Mahkemenin kaza yetkisi, Anayasanın hükümlerini gözeten herhangi bir kanunun geçerliliği sorununu da kapsar ve Yüksek Mahkeme veya Yargıtay dışında, Anayasanın bu veya diğer herhangi bir maddesine göre kurulmuş olan herhangi bir Mahkemede (dilekçe veya ispat veya başka bir şekilde) itiraz edilemez.
3) Hiçbir Mahkemenin, Başkanın Anayasanın 26’ncı maddesi uyarınca Kanun tasarısı için Yargıtaydan görüş istediği bir kanun veya bir kanunun herhangi bir hükmünün geçerliliğine itiraz etme veya söz konusu 26’ncı madde uyarınca Başkanın Yargıtaya gönderdiği Kanun Tasarısına karşılık gelen bir kanun hükmünün geçerliliğine itiraz etme yetkisi yoktur.
4) İlk Derece Mahkemeleri de kanunla belirlenen temyiz hakkı ile yerel ve sınırlı yargı mahkemelerini içerir.
4.1) Temyiz Mahkemesine Yargıtay adı verilir.
2) Yargıtay Başkanı, Başyargıç olarak adlandırılır.
3) Yargıtay, bazı istisnalar ve kanunla tanımlanan bazı düzenlemelere tabi olarak Yüksek Mahkemenin tüm kararlarını temyiz yetkisine sahiptir ve ayrıca kanunun belirlediği diğer mahkemelerin kararlarını da temyiz yetkisine sahiptir.
4) Anayasanın hükümleri dikkate alındığında, hiçbir kanun, kanunun geçerliliği konusunda itirazları içeren Yargıtay davalarının temyiz yetkisinden muaf tutulamaz.
5) Anayasanın hükümlerini dikkate alarak bir kanunun geçerliliğine dair bir itiraz konusunda Yargıtayın kararı, mahkemenin belirleyeceği hâkimlerinden biri tarafından açıklanır ve lehte veya aleyhte, bu itirazla ilgili ne bir görüş bildirilir ne de böyle bir itirazın varlığı ortaya açıklanır.
6) Komisyon kararı her durumda nihai ve kesindir.
5.1 ) İşbu Anayasaya göre atanan her hâkim aşağıdaki beyanı imzalar:
“Yüce Tanrının huzurunda, layıkıyla ve sadakatle ve bilgim ve yetkimle en iyi şekilde Mahkeme Başkanlığını (veya duruma göre) yürüteceğimi ve hiç kimseden korkmadan ya da kimseyi kayırmadan, kimseye sevgi ya da kötü niyet beslemeden, Anayasa ve yasaları koruyacağıma ciddiyetle ve içtenlikle söz verir ve ilân ederim. Tanrı bana yol göstersin ve güç versin.”
2) Bu açıklama, Başyargıç ve diğer her bir Yargıtay hâkimi ve Yüksek Mahkeme hâkimleri tarafından Başkanın huzurunda ve diğer her bir mahkemenin hâkimleri tarafından Başyargıcın huzurunda ya da Yargıtayın mevcut kıdemli hâkiminin önünde ve açık mahkemede yapılır ve imzalanır.
3) Bu beyan, her hâkim tarafından görevine başlamadan önce ve her halükarda, atanmasından sonra en geç on gün içinde veya Başkan tarafından belirlenen daha geç bir tarihte yapılır.
4) Yukarıda belirtilen beyanda bulunmayan bir hâkim görevinden ayrılmış sayılır.
Madde 35.
Yargıtay, Yüksek Mahkeme ve 34’üncü madde uyarınca kurulmuş diğer tüm Mahkemelerin hâkimleri Başkan tarafından atanır.
Tüm hâkimler yargı fonksiyonlarını yerine getirirken bağımsızdır ve sadece Anayasa ve kanunlara tabidir.
Hiçbir hâkim Parlamentonun hiçbir Meclisinin üyesi seçilemez ve başka maaşlı bir görev ve mevki üstlenemez.
4.1) Yargıtay veya Yüksek Mahkeme hâkimi, belirli fena hareketler ve iş göremezlik dışında görevden alınamaz ve alınacağı zaman sadece Temsilciler Meclisi ve Senatonun görevden alınmasını isteyen kararları ile alınabilir.
2) Başbakan, Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından alınan kararları usulüne uygun olarak Başkana bildirir kendisine Meclislerin kabul ettiği her bir kararın Parlamento Meclisi Başkanı tarafından onaylanmış suretini gönderir.
3) Başkan, bu bildirimi ve bu kararların suretini aldıktan sonra, kendi imzasını taşıyan bir emirle ilgili hâkimi görevden alır.
Görevine devam ettiği sürece bir hâkimin ücretinde azalma olmaz.
Madde 36.
Anayasanın yukarıda sözü edilen, mahkemelere dair hükümlerine tabi olarak, aşağıdaki konular kanunla düzenlenir:
i) Yargıtay ve Yüksek Mahkeme yargıçlarının sayısı ve ücretleri, emeklilikleri ve emekli maaşları,
ii) Diğer tüm mahkemelerin hâkimlerinin sayısı ve atanma koşulları ve
iii) Söz konusu mahkemelerin oluşturulması ve teşkilatı, bu mahkemeler ve hâkimler arasında yargılama yetkisi ve iş dağılımı ve tüm muhakeme usulleri.
Madde 37.
Anayasanın hiçbir hükmü, söz konusu fonksiyon ve yetkileri kullanmak için kanun tarafından usulünce yetkilendirilen hiçbir kişi veya kişilerden oluşan organ tarafından, cezai konular dışındaki konularda, söz konusu kişi veya kişilerden oluşan organın Anayasa hükümlerine göre kurulmuş veya atanmış bir hâkim veya mahkeme olmamasından bağımsız olarak, yargı niteliğindeki sınırlı fonksiyonlar ve yetkilerin kullanılmasını geçersiz kılmak için işletilemez.
Anayasanın yürürlüğe girmesinden sonra, Parlamento tarafından çıkarılan kanunlara göre, hiçbir kişinin evlat edinilmesi veya edinildiğinin ifade edilmesi ve bu yetki ve fonksiyonları kullanmak için bu kanunlar tarafında yetkilendirlmiş olan herhangi bir kişi veya kişilerden oluşan organ tarafından verilen bir emir veya yetki uyarınca bir evlat edinme, sadece bu kişi veya kişilerden oluşan organın Anayasa hükümlerine göre kurulan veya atanan bir hâkim veya mahkeme olmaması nedeniyle geçersiz sayılmaz.
Yargılama
Madde 38.
Hiç kimse, normal mahkeme usulü dışında hiçbir cezai suçtan yargılanamaz.
Küçük suçlara, suçüstü mahkemeleri tarafından bakılabilir.
3.1) Normal mahkemelerin adaletin etkin dağıtımını, huzur ve düzeni sağlamakta yetersiz kaldığı durumlarda, bir yasa uyarınca suçların yargılanması için özel mahkemeler kurulabilir.
2) Özel mahkemelerin oluşumu, yetkileri, yargılama yetkisi ve muhakeme usulü kanunla tanımlanır.
4.1) Savaş veya silahlı ayaklanma durumunda, ayrıca savaş ve silahlı ayaklanma durumunda, askerî yasalara tabi iken, kişiler tarafından askeri kanuna karşı işlendiği iddia edilen suçların yargılanması için askerî mahkemeler kurulabilir.
2) Savunma Kuvvetlerinin faal görevde olmayan bir üyesi, askeri disiplinin uygulanmasını amaçlayan bir kanuna göre herhangi bir söz konusu suç askeri mahkemenin görev alanında olmadıkça, hukuk mahkemelerinin tanıdığı bir suçtan dolayı herhangi bir askeri mahkeme tarafından yargılanamaz
Bu maddenin iki, üç ve dördüncü fıkralarına göre suçların yargılanması hariç, hiç kimse, jüri olmaksızın hiçbir suçtan yargılanamaz.
Anayasanın 34 ve 35’inci maddesinin hükümleri, bu maddenin üç ve dördüncü fıkralarının hükümlerine göre kurulmuş bir mahkeme için geçerli değildir.
Madde 39.
İhanet sadece bir grubun Devlete karşı haince bir amacı şiddet ve cebirle gerçekleştirmek için toplanması ile veya Devlete karşı herhangi bir Devlet veya kişiye yardım etme veya bir kişiyle birlikte hareket etme veya Anayasa ile kurulmuş olan devlet organlarını silah veya diğer şiddet araçlarının zoruyla devirmek için girişimde bulunma, veya böyle bir girişimde yer almak veya ilişkisi olmak için herhangi bir kişiyle ilgilenme veya kışkırtma veya birlikte hareket etmeden oluşur.
Temel Haklar
Kişisel Haklar
Madde 40.
Her vatandaş, insan olarak kanun önünde eşittir.
Bunu, Devletin kanunlarında yetenek, bedensel ve ahlaki ve toplumsal işlev farklılıklarına dikkat etmeyeceği şeklinde anlamamak gerekir.
2.1) Devlet tarafından soyluluk unvanı verilmez.
2) Hükümetin ön onayı dışında herhangi bir vatandaş herhangi bir soyluluk veya şeref unvanı kabul edemez.
3.1) Devlet kanunlarında vatandaşların kişi haklarına saygılı olmayı ve uygulanabildiği ölçüde, savunmayı ve korumayı güvence altına alır.
2) Devlet, özellikle, kanunları aracılığıyla, olabildiğince her vatandaşını haksız saldırılardan korur ve haksızlık yapıldığında her vatandaşın hayat, namus ve mülkiyet haklarını korur.
3) Devlet, annenin yaşama eşit hakkını dikkate alarak, doğmamış bebeğin yaşam hakkını tanır ve kanunlarında bu hakka saygı gösterilmesini ve yasalarla savunulmasını ve korunmasını güvence altına alır.
Bu fıkra Devletle başka bir devlet arasında seyahat özgürlüğünü kısıtlamaz.
Bu fıkra, kanunla konulmuş olan şartlara tabi olarak, Devlette, başka bir devlette kanunen erişilebilir hizmetlerle ilgili bilgiyi edinme ve sağlama özgürlüğünü kısıtlamaz.
4.1) Hiçbir vatandaş, kanun hükmü dışında, kişisel özgürlüklerinden mahrum bırakılamaz.
2) Yüksek Mahkemeye veya bir hâkime, bir kişi tarafından veya onun adına yapılan ve kişinin yasadışı gözaltına alındığı iddiasıyla bir şikayet üzerine, bu şikayetin yapıldığı Yüksek Mahkeme veya her hâkim, derhal söz konusu şikayeti araştırır ve söz konusu kişinin gözaltında tutulmasına nezaret eden kişiye, gözaltında tutulan kişiyi, belirli bir tarihte Yüksek Mahkeme önüne çıkarmasını ve gözaltına alınma gerekçesini yazıyla onaylamasını emredebilir ve Yüksek Mahkeme, söz konusu gözaltındaki kişi Mahkemeye çıkarıldıktan ve gözaltına nezaret eden kişiye gözaltına alma gerekçesini sunma fırsatı verdikten sonra, kişinin kanunlara uygun şekilde gözaltına alındığına ikna olmadıkça, gözaltındaki kişinin salıverilmesine karar verir.
3) Bu fıkrada belirtilen emir uyarınca, yasadışı gözaltında tutulduğu iddia edilen kişi, cismen Yüksek Mahkeme önüne çıkarıldığında ve mahkeme, kişinin kanuna uygun bir şekilde gözaltına alındığına ikna olduğunda, ancak söz konusu kanunun Anayasa hükümlerine göre geçersi olması durumunda, Yüksek Mahkeme, durumu bildirerek, söz konusu kanunun geçerliliğini Yargıtaya sorar ve bu başvuru sırasında veya sonrasındaki bir zamanda, Yüksek Mahkemenin belirleyeceği kefalete ve koşullara tabi olarak, Yargıtay kendisine yapılan başvuruyla ilgili kararını bildirinceye kadar, gözaltındaki kişinin özgür kalmasına izin verebilir.
4) Bu fıkra hükümlerine göre verilen bir karar uyarınca yasadışı olarak gözaltında tutulduğu iddia edilen kişinin çıkarılacağı Yüksek Mahkeme, Mahkeme Başkanı ya da yoksa mahkemenin kıdemli hâkiminin başkanlık ettiği davada üç hâkimden, diğer durumlarda sadece bir hâkimden oluşur.
5) Bununla birlikte, bu fıkradaki hiçbir hükme, bir savaş veya silahlı isyan sırasında Savunma Kuvvetlerinin herhangi bir fiilini yasaklamak, kontrol etmek veya müdahale etmek amacıyla atıfta bulunulamaz.
6) Bir kişinin, ciddi bir suç işlemesini engellemek için gerekli olduğu düşünüldüğünde, bir mahkemenin ciddi bir suçtan sanık kişinin kefaletle salıverilmesini reddetmesi kanunla öngörülebilir.
Her vatandaşın konutu dokunulmazdır ve kanuni yollar dışında zorla girilemez.
6.1) Kamu düzeni ve ahlak kurallarına tabi olmak üzere, Devlet aşağıdaki hakların kullanımını garanti eder:
i) Vatandaşların inançlarını ve görüşlerini özgürce ifade etme hakkı.
Bununla birlikte kamuoyunun eğitimi, kamu yararı için büyük önem taşıdığında, Devlet, radyo, basın, sinema gibi kamuoyu oluşturan araçların, bir yanda Hükümet politikalarının eleştirisi de dahil olmak üzere meşru ifade özgürlüğünü muhafaza ederken, kamu düzeni, ahlak ve Devlet otoritesini de zayıflatma amacıyla kullanılmaması için gerekli çabayı gösterir.
Kışkırtıcı, küfür ya da uygunsuz konuların yayın veya beyanı, kanun uyarınca cezalandırılan bir suçtur.
ii) Vatandaşların barış içinde ve silahsız toplanma hakkı.
Kanuna uygun olarak belirlenmiş, huzuru bozacağı veya kamuyu tedirgin edeceği tahmin edilen toplantıları önlemek veya kontrol etmek ve Parlamentonun her iki Meclisinin yakın çevresindeki toplantıları önlemek veya kontrol etmek için kanunla tedbir alınabilir.
iii) Vatandaşların dernek ve sendika kurma hakkı.
Bununla birlikte, söz konusu hakkın kullanımını kamu yararını düzenlemek için kanun çıkarılabilir.
2) Dernek ve sendika kurma, serbestçe toplanma özgürlüğünün ne şekilde olacağını düzenleyen kanunlar hiçbir siyasi, dini ya da sınıf ayrımcılığı içeremez.
Aile
Madde 41.
1.1) Devlet, aileyi, doğal ilk ve temel toplum birimi ve tüm müspet hukukun öncesinde ve üstünde, değiştirilemez ve daimi haklara sahip bir ahlaki kurum olarak tanır.
2) Devlet, bu nedenle, toplumsal düzenin gerekli bir temeli, Ulusun ve Devletin refahı için vazgeçilmezi olarak, yapısında ve otoritesinde aileyi korumayı garanti eder.
2.1) Devlet, özellikle ev içindeki hayatı ile kadının Devlete verdiği destek olmaksızın, kamu yararının elde edilemeyeceğini kabul eder.
2) Devlet, bu nedenle, annelerin evdeki görevlerini ihmal etmek pahasına ekonomik zaruri ihtiyaçlara mahkum olmamasını sağlamak için çaba gösterir.
3.1) Devlet, ailenin temelini oluşturan evlilik kurumunu ihtimamla gözetmek ve saldırılara karşı korumak için kendisini taahhüt altına sokar.
2) Yasa ile belirlenmiş bir mahkeme, sadece ve sadece şu konularda ikna olması durumunda evliliği bitirebilir:
i) Kovuşturmanın hazırlık aşamasında, eşler bir süre veya beş yıl içinde en az dört yıla varan süre birbirinden ayrı yaşamış olduklarında,
ii) Eşler arasında bir uzlaşma umudu olmadığında,
iii) Mahkemenin koşulları dikkate alınarak uygun gördüğü, eşler, birinin veya her ikisinin çocukları ve kanunun öngördüğü diğer kişi için mevcut veya temin edilecek ödenekler ve
iv) Ve ayrıca kanunda öngörülen diğer koşullar karşılanıyorsa.
3) Bir başka Devletin medeni kanununa göre evliliği sona erdirilmiş ancak şu an için, Anayasayla kurulan Hükümet ve Parlamentonun yetki alanındaki kanuna göre varlığını sürdüren geçerli bir evliliği olan hiç kimse, evliliği sona erdirilmiş diğer tarafın yaşadığı sürece bu yetki alanında geçerli bir evlilik sözleşmesi yapma ehliyetine sahip olamaz.
Eğitim
Madde 42.
Devlet, çocuğun ilk ve tabii eğiticisinin aile olduğunu kabul eder ve ebeveynlerin, güçleri nispetinde, çocuklarına dini ve ahlaki, zihinsel, bedensel ve toplumsal eğitim sağlama devredilemez hak ve görevlerine saygıyı güvence altına alır.
Ebeveynler, bu eğitimi kendi evlerinde, özel okullarda veya Devlet tarafından tanınan veya kurulan okullarda sağlamakta özgürdürler.
3.1) Devlet, ebeveynleri, kendi vicdanlarını ve meşru tercihlerini ihlal ederek, Devlet tarafından kurulan okullara veya Devlet tarafından belirlenmiş herhangi bir tip okula göndermeye mecbur edemez.
2) Ancak, kamu yararının koruyucusu olarak Devlet, gerçek koşulları göz önünde tutarak, çocukların, zihinsel, ahlaki ve sosyal açıdan belirli bir asgari eğitim almalarını gerekli kılar.
Devlet, ücretsiz ilköğretimi öngörür, özel ve büyük kurumsal eğitim girişimlerine makul derecede yardım eder ve kamu yararı gerektirdiğinde, özellikle dini ve ahlaki eğitim almalarında, ebeveynlerin haklarını da gözeterek, diğer eğitim tesislerinde veya kurumlarında eğitim almalarını sağlar.
Ebeveynlerin çocuklarına karşı görevlerini yerine getirmede başarısız olduğu istisnai durumlarda, kamu yararının koruyucusu olarak Devlet, uygun araçlarla, her zaman çocuğun tabii ve sürekli haklarını gözeterek, ebeveynlerin yerini doldurmaya çaba gösterir.
Özel Mülkiyet
Madde 43.
1.1) Devlet, insanın, akıllı bir varlık olarak, müspet bilimin öncesinde, harici özel mal edinme hakkı olduğunu kabul eder.
2) Buna göre, Devlet, özel mülkiyet hakkını ya da mülkiyeti devir, miras bırakma ve miras alma hakkını ortadan kaldırmaya yönelik hiçbir kanun çıkarmamayı garanti eder.
2.1) Ancak, Devlet, bu maddenin yukarıdaki hükümlerinde belirtilen hakların, sivil toplumda, sosyal adalet ilkelerine göre düzenlenmiş olması gerektiğini kabul eder.
2) Devlet, buna uygun olarak, gerektirdiğinde, kullanımlarını kamu yararının zorunlulukları ile uyumlu hale getirmek isteyen bir bakış açısıyla, bu hakları kanunla sınırlayabilir.
Din
Madde 44.
Devlet, halkın ibadetine hürmetin Yüce Allah’tan geldiğini kabul eder. Adını saygıyla anar ve dine saygı duyar ve hürmet eder.
2.1) Vicdan özgürlüğü ve dinin serbestçe açıklanması ve tatbikatını, her vatandaşa garanti edilen kamu düzeni ve ahlakına tabidir.
2) Devlet herhangi bir dine imtiyazda bulunamaz.
3) Devlet, dini meslek, inanç ya da statü nedeniyle herhangi bir engel çıkarmaz veya herhangi bir ayrım yapmaz.
4) Okullar için Devlet yardımı sağlayan mevzuat farklı dini mezheplerin yönetimi altındaki okullar arasında ne ayrımcılık yapar ve ne de kamu parası alan bir okula giden herhangi bir çocuğun o okuldaki din eğitimine katılmamasına önyargı ile yaklaşır.
5) Her mezhep, kendi işlerini idare etme, taşınır ve taşınmaz mal edinme, sahip olma ve yönetme ve dini veya yardım amaçlı kurumları idame ettirme hakkına sahiptir.
6) Herhangi bir dini mezhep veya herhangi bir eğitim kurumunun mülkiyeti, kamu hizmetlerinin gerektirdiği çalışmalar ve tazminat ödenmesi tasarrufu hariç, dağıtılamaz.
Sosyal Politika Yönetim İlkeleri
Madde 45.
Bu maddede belirtilen sosyal politika ilkeleri Parlamentoya genel rehberlik içindir. Kanun yapmada bu ilkelerin uygulanması sadece Parlamentonun bilgisi içindir ve Anayasa hükümlerinden herhangi biri uyarınca herhangi bir mahkeme tarafından tanınmaz.
Devlet adalet ve hayırseverliğin ulusal yaşamın tüm kurumlarına şekil verdiği bir toplumsal düzeni olabildiğince etkin olarak sağlayarak ve koruyarak tüm halkın refahını teşvik eder.
Devlet, politikasını özellikle şunları temin için yönlendirir:
i) İşleri vasıtasıyla vatandaşlarının (tamamı, kadın ve erkek eşit olarak, yeterli geçim vasıtasına sahip) ev ihtiyaçlarını makul olarak karşılayabilmesi.
ii) Toplumun maddi kaynaklarının sahipliği ve denetiminin özel bireyler ve çeşitli sınıflar arasında kamu yarına en iyi hizmet edecek şekilde dağıtılması.
iii) Serbest rekabet ilkesinin, genel kitlenin zararına, ana malların birkaç kişinin elinde toplanmasıyla sonuçlanacak şekilde gelişmesine izin verilmemesi.
iv) Kredinin kontrolüne ilişkin olarak, sürekli ve değişmez amaçla halkın bir bütün olarak refahı olduğu.
v) Topraklar üzerinde, ekonomik güven içinde koşullar elverdiğince çok sayıda ailenin yerleşik olması.
1) Devlet, gerektiğinde, sanayi ve ticaret alanında özel girişime yardımcı olur.
2) Devlet özel teşebbüsün, mal üretim ve dağıtımında makul verimliliği sağlamak ve halkı insafsızca sömürülmekten korumak üzere yönetilmesini sağlamak için gayret gösterir.
4.1) Devlet, toplumun zayıf kesimlerinin ekonomik çıkarlarını özel olarak gözetmek ve gerektiğinde, güçsüzleri, dul, yetim ve yaşlıların desteklenmesine katkıda bulunmak için kendisini taahhüt altına sokar.
2) Devletin, kadın ve erkek, işçilerin sağlık ve kuvvetini güvence altına almak için çaba harcaması ve çok küçük yaştaki çocukların istismar edilmemesi ve vatandaşların, ekonomik ihtiyaçları nedeniyle, cinsiyet, yaş ya da güçlerine uygun olmayan ek işlere girmeye zorlanmaması.
Anayasada Değişiklik
Madde 46.
Anayasanın herhangi bir hükmü, bu maddede öngörülen şekilde, değiştirme, ekleme veya kaldırmak yoluyla tadil edilebilir.
Anayasanın değiştirilmesi için her öneri, bir Kanun Tasarısı olarak Temsilciler Meclisinde başlatılır ve Parlamentonun iki Meclisi tarafından kabul edildikten veya kabul edilmiş sayıldıktan sonra, Referandum ile ilgili yürürlükte olan kanuna uygun olarak, Referandumda halkın kararına sunulur.
Bu tür her Kanun Tasarısı “Bir Anayasa Değişikliği Kanunu” olarak adlandırılır.
Anayasada değişiklik önerisi ve önerilerini içeren bir Kanun Tasarısı başka bir kanun teklifi içermez.
Anayasada değişiklik önerisi ve önerilerini içeren bir Kanun Tasarısı, bu maddenin hükümlerine uygunluğuna ikna olduğunda ve Anayasanın 47’nci maddesinin birinci fıkrası hükümleri ve usulüne göre halk tarafından onaylandıktan sonra Başkan tarafından derhal imzalanır ve usulüne uygun şekilde kanun olarak yayımlanır.
Referandum
Madde 47.
Anayasada, Referandumla halkoyuna sunulan her değişiklik, Anayasanın 46’ncı maddesi hükümlerine uygun olarak, halkın onayına sunulmuş olur ve sunulduktan sonra, böyle bir Referandumda lehine kullanılan oyların çoğunlukta olmasıyla kanunlaşır.
2.1) Referandumda, Anayasanın değiştirilmesi için bir teklif dışında, halkoyuna sunulan her teklif, kullanılan oyların çoğunluğu teklifin yasalaşmasına karşı ise ve kanunlaşmasına karşı kullanılan oylar en az yüzde otuz üç ve üçte bir oranına ulaşmışsa halk tarafından veto edilmiş sayılır.
2) Referandumda, Anayasanın değiştirilmesi için bir teklif dışında, halkoyuna sunulan her teklif, Anayasanın 27’nci maddesinin hükümlerine uygun olarak, bu fıkranın yukarıdaki bendinin hükümlerine göre veto edilmemişse, onaylanmış kabul edilir.
Temsilciler Meclisi üyeleri için seçimde oy hakkı olan her vatandaş Referandumda da oy kullanma hakkına sahiptir.
Yukarıda belirtilen hükümlere tabi olarak, Referandum yasa ile düzenlenir.
Serbest İrlanda (Saorstât Éireann) Anayasası ve
Devamı Kanunların Yürürlükten Kaldırılması
Madde 48.
Anayasanın yürürlüğe girmesinden önceki tarihte yürürlükte olan Serbest İrlanda (Saorstât Éireann) Anayasası ve Serbest Kanunu (1922) ve bu Kanunun yürürlükteki herhangi bir hükmü, Anayasayla ve bu tarihten itibaren yürürlükten kaldırılmıştır.
Madde 49.
O zamanki yürürlükte olan Anayasaya dayanarak veya Serbest İrlanda’nın yürütme yetkisinin ait olduğu yönetim tarafından 11 Aralık 1936 gününden önce Serbest İrlanda’da veya ona ilişkin kullanılabilen her yetki, işlev, hak ve herhangi bir amaçlı imtiyazın iş Anayasayla halka ait olduğu ilân olunur.
Anayasayla kurulan organlardan herhangi biri tarafından bu tür bir yetki, işlev, hak veya imtiyaz kullanımı için Anayasa veya bundan sonra kanunla konulacak hükümler dışında, işbu Anayasayla karar alınmıştır ki, söz konusu yetkiler, işlevler, haklar ve imtiyazlar, Hükümetin yetkisi dışında, Devlette veya Devlete ilişkin olarak kullanılmaz veya kullandırılmaz.
Hükümet, tüm mal, varlık, hak ve yükümlülükler bakımından Serbest İrlanda Hükümetinin halefidir.
Madde 50.
Anayasaya tabi olarak ve onunla tutarsızlık içermemeleri koşuluyla, Anayasanın yürürlüğe girmesinden önce Serbest İrlanda’da yürürlükte olan kanunlar, Parlamentonun çıkardığı kanunlarla yürürlükten kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar tam yetkili ve yürürlüktedir.
Daha önceden çıkarılmış ancak Anayasanın yürürlüğe girmesinden sonra yürürlüğe giren kanunlar, Parlamento aksine bir karar almadıkça, daha önceki şartlarda yürürlüğe girer.
Dochum Gloire Dé agus/Onora na hÉireann
İrlanda Anayasasında Yapılan Değişiklikler
İlk Anayasa Değişikliği Kanunu, 1939
(Devletin dâhil olmadığı çatışmalara genişletilmiş olarak, savaş veya silahlı isyan zamanında kamu güvenliği ve Devletin güvenliğini sağlamak için olağanüstü hal hükmü.) 2 Eylül 1939
İkinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 1941
(Yürürlüğe girmesinden beri oluşan deneyimler ışığında Anayasayı düzenlemek amacıyla, birbirinden tamamen farklı bir dizi maddeyi kapsayan bir çerçeve kanun tasarısı.) 30 Mayıs 1941
Üçüncü Anayasa Değişikliği Kanunu, 1972
(Devletin Avrupa Topluluklarına üye olmasına izin verdi.) 8 Haziran 1972
Dördüncü Anayasa Değişikliği Kanunu, 1972
(Temsilciler Meclisi, (Dâil) Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve referandumda oy verme yaşını 21’den 18’e düşürdü.) 5 Ocak 1973
Beşinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 1972
(Katolik Kilisesi’nin özel konumu ve diğer dini mezhepleri tanınması Anayasadan çıkarıldı.) 5 Ocak 1973
(Evlat Edinme Kurulu tarafından verilmiş evlat edinme kararlarının mahkeme tarafından verilmediği için geçersiz ilân edilmemesini sağladı.) 3 Ağustos 1979
(Seanad Éireann) Senato üyelerinin Üniversiteler ve diğer yüksek öğretim kurumları tarafından seçilmesini öngördü.) 3 Ağustos 1979
Sekizinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 1983
(Annenin yaşamına eşit hakkı dikkate alarak, anne karnındakine yaşam hakkı tanındı.) 7 Ekim 1983
Dokuzuncu Anayasa Değişikliği Kanunu, 1984
(DâilÉireann) Temsilciler Meclisi seçimlerinde oy kullanma hakkını bazı İrlandalı olmayan vatandaşlara genişletti.) 2 Ağustos 1984
Onuncu Anayasa Değişikliği Kanunu, 1987
(Devletin Tek Avrupa Senedini onaylamasına izin verdi.) 22 Haziran 1987
Onbirinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 1992
(Devletin Avrupa Birliği Antlaşmasını (Maastricht) onaylamasına ve bu birliğin bir üyesi olmasına izin verdi. ) 16 Temmuz 1992
Onikinci Değişiklik yoktur.25 Kasım 1992’de, üç öneri, Onikinci, Onüçüncü ve Ondördüncü Değişiklik halka soruldu. Halk Onikinciyi (anne karnındaki yaşam hakkını ele alan) reddetti. Onüçüncü ve Ondördüncüyü (aşağıda) onayladı.
Onüçüncü Anayasa Değişiklik Kanunu, 1992
(40’ıncı maddenin 3’üncü fıkrasının 3 numaralı bendinin (doğmamış çocuğun yaşam hakkı), İrlanda ve başka bir devlet arasında seyahat özgürlüğünü sınırlandırmayacağını öngördü.) 23 Aralık 1992
Ondördüncü Anayasa Değişikliği Kanunu, 1992
(40’ıncı maddenin 3’üncü fıkrasının 3 numaralı bendinin (doğmamış çocuğun yaşam hakkı), başka bir devlette kanunen elde edilebilir durumda olan hizmetlere ilişkin bilgi alma veya sunma özgürlüğünü sınırlandırmayacağını öngördü.) 23 Aralık 1992
Onbeşinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 1995
(Belirlenmiş bazı durumlarda evliliğin son bulması öngörüldü.) 17 Haziran 1996
Onaltıncı Anayasa Değişikliği Kanunu, 1996
(Söz konusu kişinin, ciddi bir suç işlemesini engellemek için gerekli olduğu düşünüldüğünde, bir mahkemenin ciddi bir suçtan sanık bir kişinin kefaletle salıverilmesini reddetmesi öngörüldü.) 12 Aralık 1996
Onyedinci Anayasa Değişiklik Kanunu, 1997
(Yüksek Mahkemenin, açıklama yapılması gerektiğini belirlediği bazı özel koşullar hariç, Hükümet toplantılarında konuşmaların gizliliğine riayet edilmesi gerekliliği öngörüldü.) 14 Kasım 1997
Onsekizinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 1998
(Devletin Amsterdam Antlaşması’nı onaylamasına izin verdi.) 3 Haziran 1998
Ondokuzuncu Anayasa Değişikliği Kanunu, 1998
(Devlet’in 10 Nisan 1998 tarihinde Belfast’ta yapılan Britanya-İrlanda Anlaşması ile bağlı olmayı kabul etmesine izin verdi ve bu anlaşma yürürlüğe girdiği zamanAnayasada, bilhassa 2 ve 3’üncü maddelerde, bazı değişikliklerin yürürlüğe girmesini öngördü.) 3 Haziran 1998
Yirminci Anayasa Değişikliği Kanunu, 1999.
(Anayasada yerel yönetimlerin rolünün tanınmasını ve yerel seçimlerin en azından her beş yılda bir yapılmasını öngördü.) 2 Haziran 1999
Yirmibirinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 2001.
(Ölüm cezasının yasaklanması ve ölüm cezasıyla ilgili referansların kaldırılmasını öngördü.) 27 Mart 2002
Anayasa’da Yirmiikinci Değişiklik yoktur. Yirmiikinci Anayasa Değişikliği Kanun Tasarısı, 2001 (bir hâkimin görevden alınması ve bir hâkimin kötü davranışlarını veya yetersizliğinden kaynaklanan davranışlarından oluşan tutumunu incelemek üzere kanunla bir organın kurulmasının öngörülmesi) İrlanda Parlamentosunda (Houses of the Oireachtas) kabul edilmedi.
Yirmiüçüncü Anayasa Değişikliği Kanunu, 2001
(Devlete, Roma Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünü onaylama izni verdi.) 27 Mart 2002
Anayasada Yirmidördüncü Değişiklik yoktur. 7 Haziran 2001’de, üç öneri, Yirmibirinci, Yirmiikinci ve Yirmidördüncü Değişiklikler halka soruldu. Halk Yirmidördüncüyü (Nice Antlaşması ile ilgiliydi) reddetti ve Yirmibirinci ve Yirmiüçüncüyü onayladı.
Yirmibeşinci Değişiklik yoktur.6 Mart 2002’de, Yirmibeşinci Anayasa Değişiklik önerisi halkoyuna sunuldu ve reddedildi (Gebelikte İnsan Yaşamının Korunması).
Yirmialtıncı Anayasa Değişikliği Kanunu, 2002.
(Devletin, Nice Antlaşması’nı onaylamasına izin verdi.) 7 Kasım 2002
Yirmiyedinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 2004
(Vatandaş olmayan ebeveynlerin çocuklarının İrlanda vatandaşlığı,) 24 Haziran 2004
Prof. Dr. Aydın Aybay, 1929’da İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi.
Mezun olduğu 1953 yılında aynı fakültenin Medeni Hukuk Kürsüsüne asistan olarak atandı.
1958’de doktor, 1963’te doçent ve 1973’te profesör oldu.
Aybay, 1979’da İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kuruluşuna katıldı, Dekan Yardımcılığı görevinde bulundu.
YÖK’ün, 1402 sayılı yasaya dayandırdığı bir kararla üniversiteden uzaklaştırıldı. Danıştay kararıyla 7 yıl sonra döndüğü İstanbul Üniversitesi’nden 1996’da emekli oldu.
Emekliliğinden sonra Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanlığına getirilen Aybay, on yıla yakın bir süreyle yürüttüğü bu görevden ayrıldıktan sonra bu üniversitede öğretim üyesi olarak çalışmaya devam etmiş, 6 Mart 2013 tarihinde vefat etmiştir.
Nâzım Hikmet Vakfı’nda sivil toplum faaliyetleri yürütmüş ve vakfın onursal başkanlığına getirilmiştir.
Eserleri
Prof. Dr. Aydın Aybay’ın Tapu Sicilinde Muvakkat Tescil (1959), Müşterek Mülkiyette Taksim (1964), Borçlar Hukuku (1964) Medeni Hukuk Dersleri (Prof. Dr. Feyzi Feyzioğlu ve Prof. Dr. Ümit Doğanay ile birlikte, 1973), İngiliz Hukukunda Taşınmaz Kirası ve Kiracıların Korunması Sorunu (1975), Eşya Hukuku Dersleri (Prof.Dr. Hüseyin Hatemi ile birlikte, 1981), Kat Mülkiyeti Kanunu (1985), Miras Hukuku Dersleri (1996) ve Hukuka Giriş gibi eserleri bulunmaktadır.
Cumhuriyet Devrimleri, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti kurup yeni devlet sistemini tüm dünyaya ilan ettikten sonra seri bir şekilde yaptığı yasal reformların adıdır. Eski devlet sisteminden ayrı ve medeni bir devlet sistemini amaçlayan devrimler sayesinde Türkiye Devleti ve ülkesi sahip olduğu olanaklarla laik, çağdaş ve demokratik bir devlet olmayı amaçlamıştır.
Atatürk’ün yaptığı bu inkılaplar, siyasal, hukuk, eğitim ve kültür, ekonomik ve toplumsal alanda yeniden yapılandırılmış bir çok mevzuatı içerir.
Atatürk ilke ve İnkılaplarının en önemlisi Cumhuriyetin ilanıdır. Cumhuriyet, seçilmiş başkanın idaresi altında bulunan devlet ve halk hakimiyetine dayanan devlet şekli anlamına gelmektedir. Cumhuriyet rejiminde egemenlik bir kişi, zümre veya guruba ait değildir, egemenlik toplumun bütün kesimlerine aittir ve tüm yurttaşlar, kadın ve erkekler eşittir.
Atatürk, demokratik cumhuriyeti benimsemiştir. Cumhuriyet, 1923 yılında o dönemde adı Teşkilatı Esasiye Kanunu olan 1921 Anayasasına eklenmiştir ve anayasanın birinci maddesidir. Anayasada Cumhuriyetin nitelikleri belirtilmiştir ve Türkiye Cumhuriyetinin, hükumet şekli Cumhuriyettir.
Cumhurbaşkanı milletvekilleri tarafından bir dönemlik seçilecektir, Cumhurbaşkanının görev süresi 4 yıldır, Cumhurbaşkanının ikinci kez seçilebilmesi mümkündür, Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından milletvekilleri arasından seçilecektir, Bakanlar ise Başbakan tarafından meclis üyeleri arasından seçilip, Cumhurbaşkanınca meclis onayına sunulacaktır.
Cumhuriyetin İlanını ve öncesindeki olayları Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’un ilgili bölümünde detaylıca anlatmaktadır. Nutuk’un ilgili bölümü ve Anayasa değişikliği ilgili sayfada sunulmaktadır.
Hilafetin Kaldırılmasına Dair Kanun ile Türkiye’de halifelik kurumu ortadan kaldırılmıştır. Hilafetin kaldırılmasına ve Osmanlı hanedanının Türkiye Cumhuriyeti ülkesi Dışına çıkarılmasına dair kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmiş ve 6 Mart 1924 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. 431 sayılı bu kanun toplam 13 maddeden oluşmaktadır.
Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması, Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra laik sistemin kurulabilmesi için gerçekleştirilen en önemli devrimlerdendir. Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması, 3 Mart 1924’te Şer‘iyye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun teklifi ve ardından Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile Hilâfetin İlgasına ve Hânedân-ı Osmânî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memâliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanunun kabulü ile müteanasip bir karardır.
Kanun ile eğitim sistemi birleştirilmiş ve tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Şer’iye ve Evkaf Vekaleti bünyesindeki tüm kurumlar bakanlığa devredilmiştir.
Aşar(Öşür) Vergisinin Kaldırılması (17 Şubat 1925)
Şapka Kanunu, 28 Kasım 1925 tarihinde çıkarılmış, kanun 28 Kasım 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen 671 No’lu Şapka İktisası Hakkında Kanun ile milletvekilleri ve memurlara şapka giyme zorunluluğu getirilmiştir.
Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu, 30 Kasım 1925 tarihinde 677 Sayılı Kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 13 Aralık 1925 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Osmanlı toplum ve eğitim hayatında önemli bir yere sahip olan tekke ve zaviyeler zamanla yozlaşmış ve toplumsal alanda bölünme ve gruplaşmalara sebep olmuştur. Uygar ve ileri bir millet olma amacını takip eden Mustafa Kemal Atatürk, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanununu çıkararak toplum için uygarlık yolunda engel olarak gördüğü tekke, zaviye, türbe ve tarikat gibi kurumları ortadan kaldırmıştır.
Takvim, Saat ve Ölçülerde Yapılan Değişiklikler (1925-1935)
Kabotaj Kanunu, 1 Temmuz 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1 Temmuz günü 1935 yılından itibaren Kabotaj Bayramı olarak kutlanmaktadır. 2007 tarihinde kabotaj kelimesine denizcilik kelimesi de eklenerek bayramın adı Denizcilik ve Kabotaj Bayramı olmuştur. Kabotaj, bir devletin kendi limanlarına deniz ticareti konusunda tanıdığı yasal ayrıcalık olup bu ayrıcalıktan sadece kendi yurttaşlarının yararlanmasını ve milli ekonomiye katkı sağlamasını amaçlamaktadır. Osmanlı Devletinin kapitülasyonlar çerçevesinde yabancı ülke gemilerine tanıdığı kabotaj ayrıcalığı Lozan Barış Antlaşması‘yla 1923 yılında kaldırılmıştır.
Cumhuriyet İnkılaplarının en önemlilerinden olan ve 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun sonucunda, birden fazla kadınla evlenme kaldırılmış, evlenme akdinin, iki ergin şahit huzurunda, resmi nikah memuru önünde yapılması esası kabul edilmiş, resmi olmayan nikah geçersiz sayılmış, evlenmede kadın ve erkek için yaş sınırı getirilerek çok küçük yaşta evlenmeler kaldırılmıştır. Velilerin kızları adına evlenme akdi düzenlemeleri yasaklanmış, temsilci yoluyla evlenme kaldırılmıştır. Şeriata göre boşanma yetkisi kocaya tanınmışken ve koca boşanma kararını eşine bir vekil aracılığı ile de bildirebilirken tek taraflı boşanma kaldırılmış ve vekil ile bildirme de yasaklanmıştır. Boşanma konusunda erkeğe tanınan haklar aynen kadına da tanınmış, keyfilik kaldırılmış, boşanma halinde, kadının ve çocuğun haklarını güvence altına alacak hükümler getirilmiş, evli kadının ekonomik haklarını daha iyi koruyan esaslar kabul edilmiştir. Miras hukukunda cinsiyet ayrımı kaldırılarak kadın ve erkek arasında eşitlik sağlanmıştır.
Türk Tarih Kurumu, ülkemizde bizzat Atatürk’ün direktifleriyle kurulan kurumların başında gelmektedir. 28 Nisan 1930 tarihinde, Atatürk’ün de bizzat katıldığı Türk Ocakları’nın VI. Kurultayı’nın son oturumunda, O’nun direktifleriyle, Âfet İnan tarafından 40 imzalı bir önerge sunulmuş ve “Türk tarih ve medeniyetini ilmî surette tedkik etmek için hususî ve daimî bir heyetin teşkiline karar verilmesini ve bu heyetin azasını seçmek salahiyetinin Merkez heyetine bırakılmasını teklif ederiz” denilmiştir. Atatürk, hayatının son dönemlerine kadar Kurumun çalışmalarıyla yakından ilgilenmiş, birçok defa çalışma planını kendisi tespit etmiş ve birçok toplantıya bizzat katılmıştır. O’nun bu Kurum’a ve tarihe verdiği önem, 5 Eylül 1938’de düzenlediği vasiyetnâme ile İş Bankası’ndaki hisselerinin gelirinin yarısını Türk Tarih Kurumu’na bağışlamasından anlaşılmaktadır. Nitekim Atatürk’ten sonra gelen bütün Cumhurbaşkanları da bir gelenek olarak Kurum’un koruyucu başkanları olmuştur.Kaynak Linki : https://hukukansiklopedisi.com/turk-tarih-kurumu/
Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün talimatıyla kurulmuştur. Cemiyetin kurucuları, hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Sâmih Rif’at, Ruşen Eşref, Celâl Sâhir ve Yakup Kadri’dir. Kurumun ilk başkanı Sâmih Rif’at’tır. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmiştir. Kurulan cemiyet bu amacını Türk dilini tetkik ve elde edilen neticeleri neşir ve tamim ederek gerçekleştirecektir.
Soyadı Kanunu, 21 Haziran 1934 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Soyadı Kanunu Cumhuriyet Devrimlerinin önemli bir parçasıdır. Çıkarılan 2525 sayılı Soyadı Kanunu ile her vatandaşın öz adından başka bir de soyadı taşıması zorunlu kılınmıştır. Kanuna göre soyadları Türkçe olacak, rütbe, memurluk, yabancı ırk ve millet adları ile ahlaka aykırı ve gülünç kelimeler soyadı olarak kullanılmayacaktır.
Dini kisvelerle ilgili yasaklar öngören, ‘Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun‘ kabul edildi. Hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımaları yasaklandı.
2893 Sayılı Türk Bayrağı Kanunu, 29 Mayıs 1936 tarihinde çıkarılan 2994 sayılı Türk Bayrağı Kanununu yürürlükten kaldırmış, 22.09.1983 tarihinde kabul edilmiş ve Resmi Gazetenin 24.09.1983 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bakanlar Kurulunun, 25 Ocak 1985 tarih ve 85/9034 numaralı Türk Bayrağı Tüzüğü ile kanun hükümlerinin nasıl uygulanacağı belirlenmiştir. Türk Bayrağı, yırtık, sökük, yamalı, delik, kirli, soluk, buruşuk veya manevi değerini zedeleyecek şekilde kullanılamaz. Resmî yemin törenleri dışında masalara, kürsülere örtü olarak konulamaz. Oturulan veya ayakla basılan yerlere konulamaz. Eşyalar üzerinde bayrak dekoratif olarak kullanılamaz. Elbise veya üniforma şeklinde giyilemez. Hiçbir siyasi parti, teşekkül, dernek, vakıf ve tüzükte belirlenecek kamu kurum ve kuruluşları dışında kalan kurum ve kuruluşun amblem, flama, sembol ve benzerlerinin ön veya arka yüzünde esas veya fon teşkil edecek şekilde kullanılamaz. Bayrak yırtılamaz ve yakılamaz, yere atılamaz, gerekli özen ve saygı gösterilmeden kullanılamaz.
Danıştay, 10 Mayıs 1868 tarihinde Şûrâ-yı Devlet adıyla kurulmuştur.
Danıştay’ın kurulması, ülkede 19. yüzyılın ilk yıllarında başlayan ıslahat ve yenileşme hareketlerinin en önemlilerinden biridir.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] 10 Mayıs tarihi, “Danıştay Günü” olarak kabul edilmiştir. Alt idari yargı birimlerinin kurulduğu 1982 yılından itibaren “Danıştay ve İdari Yargı Günü” olarak kutlanmaya başlanmıştır. [/box]
Padişah Abdülaziz’in 10 Mayıs 1868 günlü nutkuyla fiilen çalışmaya başlayan Şûrâ-yı Devlet’in “Kavanin ve nizamat layihalarını tetkik ve tanzim, mesalihi mülkiyeyi tetkik, hükümet ile eşhas beyninde mütehaddis deaviyi rü’yet ve memurini devletin tahkik ahvaliyle, muhakemelerini icra” görevlerini yerine getirmek üzere kurulmuştur. “Hükümet ile eşhas beyninde mütehaddis davaları” görmek ve çözümlemek görevi, 1876 Kanuni Esasisi ile genel mahkemelere bırakıldığından, İmparatorluk Danıştay’ının yargısal görevi çok sınırlı kalmıştır.
İmparatorluk döneminde 54 yıl görev yapan Danıştay’ın faaliyeti, 4 Kasım 1922 tarihinde İstanbul’daki bütün merkez kuruluşlarının TBMM Hükümetinin idaresine geçtiği sırada sona ermiş, Cumhuriyet devrinde 23 Kasım 1925 tarihli 669 Sayılı Şûrayi Devlet Kanunu ile Danıştay yeniden kurulup, 6 Temmuz 1927 tarihinde çalışmaya başlamıştır. 669 Sayılı Kanuna göre Danıştay, üç idari bir dava dairesi olmak üzere, dört daireden oluşmaktaydı.
1961 Anayasası, mahkemelerin ve hâkimlerin bağımsızlığını hem yasama ve hem de yürütme organlarına karşı koruyabilmek için gerekli hükümleri öngörmekte idi. Bu Anayasanın 114’üncü maddesinde, “İdarenin hiçbir eylem ve işlemi yargı mercilerinin denetimi dışında bırakılamaz” denilmiş; 1982 Anayasası ile bazı kısıtlamalar getirilmişse de, temel ilke korunmuştur.
1982 yılında ayrıca, ilk derece idari yargı mercileri olan idare ve vergi mahkemelerinin kurulmasıyla, idari yargı örgütünün kuruluşu tamamlanmıştır. Bugün Danıştay, bu mahkemelerin üzerinde bir temyiz mercii olarak yargı görevine devam etmektedir.
Danıştay Başkanlığı
Danıştay’ın Görevleri
Anayasa’da öngörülen Yüksek Mahkemelerden biri olan Danıştay, Anayasanın 155’inci maddesine göre, yürütme organına yardımcı bir inceleme, danışma ve karar organı olmanın yanı sıra, yönetimin yargı yoluyla denetlenmesinde etkin ve önemli görev yapan bir yargı kuruluşudur.
Bugün itibariyle, idari görevleri ile yargı görevi birbirlerinden kesin olarak ayrılmış ve her iki görevi yürütecek daireler birbirinden tamamen ayrı olarak kurulmuşlardır. Yönetimin yargı yoluyla denetlenmesi görevini, idare ve vergi mahkemeleriyle birlikte, Danıştay’ın dava daireleri yürütmektedir.
Danıştay, 1982 yılında yürürlüğe giren 2575 Sayılı Kanun’a göre örgütlenmiştir. 01.07.2016 tarihinde yürürlüğe giren 6723 sayılı Danıştay Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile yapılan değişiklik hükmü uyarınca Danıştay, on dört dava, bir idari olmak üzere on beş Daireden oluşmaktadır. Bugün Danıştay’da, Danıştay Başkanı, Başsavcı, Başkanvekilleri, Daire Başkanları ve Üyeler olarak, 116 yüksek mahkeme hâkimi görev yapmaktadır. Danıştay’da ayrıca, dava dosyalarını inceleyerek daire veya görevli kurullara gerekli açıklamaları yapmak, tutanakları hazırlamak ve karar taslaklarını yazmakla görevli, tetkik hâkimleri ve davalar hakkında hukuki düşüncelerini bildirmek üzere savcılar bulunmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Şura-yı Devlet olarak anılan Danıştay 1868 yılında kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile tüm devlet kurumlarının kontrolü Ankara Hükümetine geçmiştir. 1922 yılından itibaren Danıştay adıyla faaliyetine devam eden Şura-yı Devlet’te, Cumhuriyete kadar olan 54 yıllık dönemde toplam 48 başkan görev yapmıştır.
1. Mithat Paşa – 6 Mart 1868-27 Şubat 1869 (11 Zilkade 1284-11 Zilkade 1285)
Ahmed Şefik Midhat Paşa 18 Ekim 1822 tarihinde İstanbul’da doğmuş, 8 Mayıs 1884 tarihinde ölmüştür. İki kez sadrazamlık yapmış, Tuna, Aydın ve Suriye Valisi olarak görev yapmıştır. İlk Osmanlı Anayasası olan Kânûn-ı Esâsî‘yi hazırlayan kurulun başkanıdır. Midhat Paşa, Padişah Abdülaziz (1861-1876) dönemindeki reform politikalarıyla öne çıkmıştır.
2. Yusuf Kamil Paşa – 27 Şubat 1869-21 Ekim 1871 (15 Zilkade 1285-6 Şaban 1288)
3. Namık Paşa – 21 Ekim 1871-4 Ağustos 1872 (6 Şaban 1288-29 Cemaziyelevvel 1289)
4. Yusuf Kamil Paşa – (II. kez) 4 Ağustos 1872-21 Ağustos 1875 (29 Cemaziyelevvel 1289-19 Receb 1292)
5. Mahmut Nedim Paşa – 21 Ağustos 1875-26 Ağustos 1875 (19 Receb 1292-24 Receb 1292)
6. Server Paşa – 26 Ağustos 1875-12 Şubat 1876 (24 Receb 1292-16 Muharrem 1293)
7. Namık Paşa– (II. kez) 12 Şubat 1876-31 Mart 1876 (11-16 Muharrem 1293-5 Rebiülevvel 1293)
8. Yusuf Kamil Paşa – (III. kez) 31 Mart 1876-5 Haziran 1876 (5 Rebiülevvel 1293-12 Cemaziyelevvel 1293)
9. Mithat Paşa – (II. kez) 5 Haziran 1876-21 Aralık 1876 (11-12 Cemaziyelevvel 1293-4 Zilhicce 1293)
10. İbrahim Ethem Paşa – 26 Aralık 1876-5 Şubat 1877 (9 Zilhicce 1293-21 Muharrem 1293 (buradan sadrazamlığa)
11. Kadri Paşa – 5 Şubat 1877-4 Şubat 1878 (21 Muharrem 1294 – Gurre-i Safer 1295)
12. Saffet Paşa – 4 Şubat 1878-19 Şubat 1878 (Gurre-i Safer 1295-16 Safer 1295)
13 Asım Paşa – 19 Şubat 1878-18 Nisan 1878 (16 Safer 1295-15 Rebiülahir 1295)
14. Ali Paşa – 18 Nisan 1878-19 Ekim 1879 (15 Rebiülahir 1295-3 Zilkade 1296)
15. Ahmet Arifi Paşa – 19 Ekim 1879-12 Eylül 1880 (3 Zilkade 1296-7 Şevval 1297)
16. Server Paşa – 12 Eylül 1880-8 Mayıs 1882 (7 Şevval 1297-19 Cemaziyelahir 1299)
17. Akif Paşa – 8 Mayıs 1882-30 Kasım 1882 (19 Cemaziyelahir 1299-19 Muharrem 1300)
18. Ahmet Arifi Paşa – (II. kez) 30 Kasım -2 Aralık 1882 (19 Muharrem 1300-21 Muharrem 1300)
19. Akif Paşa – (II. kez) 2 Aralık 1882-25 Eylül 1885 (21 Muharrem 1300-15 Zilhicce 1302)
20. Ahmet Arifi Paşa – (III. kez) 25 Eylül 1885-4 Eylül 1891 (15 Zilhicce 1302-29 Muharrem 1309) – 4 Eylül 1891-7 Kasım 1895 (29 Muharrem 1309-19 Cemaziyelevvel 1313 vekaletle)
21. Sait Paşa – 7 Kasım 1895-29 Ekim 1907 (19 Cemaziyelevvel 1313-22 Ramazan 1325)
22. Hasan Fehmi Paşa -29 Ekim 1907-2 Ağustos 1908 (22 Ramazan 1325-4 Receb 1326)
23. Arnavut Turhan Paşa -2 Ağustos 1908-7 Ağustos 1908 (4 Receb 1326-9 Receb 1326)
24. Tevfik Paşa (Sadaret müsteşarı) 7 Ağustos 1908-28 Kasım 1908 (9 Receb 1326-4 Zilkade 1326)
25. Hasan Fehmi Paşa – (II. kez) 28 Kasım 1908-13 Nisan 1909 (4 Zilkade 1326-22 Rebiülevvel 1327)
26. Zihni Paşa – (Nafia nazırı) 14 Nisan 1909-15 Nisan 1909 (23 Rebiülevvel 1327-24 Rebiülevvel 1327)
27. Raif Paşa – 15 Nisan 1909-20 Ağustos 1909 (24 Rebiülevvel 1327-3 Şaban 1327)
28. Necmettin Molla Bey – 20 Ağustos 1909-1 Ekim 1911 (3 Şaban 1327-7 Şevval 1329 Adliye Nezaretine ilaveten 6 Ağustos 1325-17 Eylül 1327) – 2-5 Ekim 1911 (8 Şevval 1329-11 Şevval 1329) arasında vekaletle idare olunmuştur.
29. Ürgüplü Hayri Bey – 4 Ekim 1911-31 Ekim 1911 (11 Şevval 1329-8 Zilkade 1329 /21 Eylül 1327-17 Teşrinievvel 1327)
30. Memduh Bey – 31 Ekim 1911-23 Ocak 1912 (7 Zilkade 1329-2 Safer 1330 / 17 Teşrinievvel 1327-9 Kanun-ı sani 1327)
31. Sait Halim Paşa – 23 Ocak 1912-23 Temmuz 1912 (2 Safer 1330-7 Şaban 1330 / 9 Kanun-ı sani 1327-9 Temmuz 1328)
32. Kamil Paşa – (Sadr-ı esbak) 23 Temmuz 1912-31 Ekim 1912 (7 Şaban 1330-19 Zilkade 1330 / 9 Temmuz 1328-17 Teşrin-i evvel 1328) – 30 Ekim 1912-28 Ocak 1913 (19 Zilkade 1330-19 Safer 1331/ 17 Teşrin-i evvel 1328-15 Kanun-ı sani 1328) arasında vekaletle idare olunmuştur.
33. Sait Halim Paşa – (II. kez) 25 Ocak 1913-28 Ocak 1913 (15 Safer 1331-18 Safer 1331 / 11 Kanun-ı sani 1328-14 Kanun-ı sani 1328)
34. Sait Paşa – (Sadr-ı esbak) 31 Ocak 1913-12 Haziran 1913 Perşembe (22 Safer 1331-7 Receb 1331/ 17 Kanun-ı sani 1328-30 Mayıs 1329)
35. Halil Bey – 18 Haziran 1913-27 Mayıs 1914 (12 Receb 1331-2 Receb 1332 4 Haziran 1329-14 Mayıs 1330) – 27 Mayıs 1914-3 Mayıs 1916 (2 Receb 1332-Selh-i Cemaziyelahir 1334/ 14 Mayıs 1330-20 Nisan 1332) arasında vekaletle idare olunmuştur.
36. İbrahim Bey – 3 Mayıs 1916-22 Ocak 1917 (selh-i Cemaziyelahir 1334-28 Rebiülevvel 1335 / 20 Nisan 1332-22 Kanun-ı sani 1332)
37. Halil Bey – (2. kez) 30 Rebiülevvel 1335/11 Rebiülahir 13
Tedbirler Kanunu, 5 Mart 1962 tarihinde kabul edilerek 7 Mart 1962 tarihli resmi gazetede yayınlanmıştır. Yasa, 27 Mayıs ruhunu korumak için alınacak tedbirler kapsamında çıkarılmıştır.
Kanunun gerekçesinde; demokratik düzenin temelinin 27 Mayıs 1960 hareketi olduğu, bu devrimin meşruiyetini gölgeleme gayretlerinin bizzat Anayasayı ve onun kurduğu demokratik nizamı tehlikeye düşüreceği, bu gibi fiil ve hareketlerin yalnız hürriyet nizamını değil, aynı zamanda vatanın bekasını ve milletin bütünlüğünü dahi tehdit edecek bir istikamet aldığı ifade edilmiştir. Anayasal düzeni ve onun kurduğu yeni demokratik rejimi ve millî güvenlik ve huzuru çeşitli tehlikelere karşı korumak azmi ile hareket eden hükümet ve siyasi partilerin müşterek bir gayretle anlaşmaları üzerine gerekli tedbirlerin alınması için kanun teklifi hazırlanmış ve kabul edilmiştir.
Kanun ile, 27 Mayıs’ta gerçekleşen darbe sonucunda oluşan yeni rejimi eleştirenler ve kötüleyenler; söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle, yersiz, haksız veya gayrimeşru gösterenler veya üstü kapalı da olsa kötü göstermeye çalışanların cezalandırılması öngörülmüştür.
A) Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybettiği Türkiye Cumhuriyeti Anayasasiyle de tesbit edilen Demokrat Parti iktidarına karşı direnme hakkını kullanarak, normal demokratik rejimi bütün teminatiyle kurmak amaciyle, Türk Milletinin gerçekleştirdiği 27 Mayıs 1960 Devrimini, söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle, yersiz, haksız veya gayrimeşru gösterenler veya üstü kapalı da olsa matûfiyeti belli olacak şekilde böyle göstermeye çalışanlar;
B) 27 Mayıs 1960 Devrimini zedeliyebCecek şekilde :
Bu Devrimin neticesi olarak Yüksek Adalet Divanınca veya sair kaza mercilerince verilmiş ve kesinleşmiş olan karar ve hükümleri, söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle kötüliyenler veya üstü kapalı da olsa matûfiyeti belli olacak şekilde kötülemeye çalışanlar veya mahkûm edilenlerin mahkûmiyetlerine esas teşkil eden fiillerini yahut şahıslarım övenler veya neticelenmiş hazırlık, ilk, son tahkikat veya infaz safhalarıyla ilgili resim, hatırat, röportaj yayanlar veya beyanat verenler;
C) Mahkûmiyetlerinin infazı süresince, (B) bendinde sözü geçen mahkûmlara atfen, siyasi veya 27 Mayıs 1960 Devrimini zedeleyici mahiyette veya uydurma beyanatı basma verenler veya basın yoluyla yayanlar veya alenen nakledenler;
D) 27 Mayıs 1960 Devrimini yersiz, haksız veya gayrimeşru gösterecek surette, feshedilmiş Demokrat Partinin iktidarını övenler veya müdafaa edenler;
E) Mensup oldukları partinin, feshedilmiş Demokrat Partinin devamı olduğunu ileri sürenler veya herhangi bir parti lehine bu tarzda faaliyet gösteren veya propaganda yapanlar;
Bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezasiyle cezalandırılır.
Madde 2
Türkiye Cumhuriyetinin, Anayasa ile tesbit edilmiş temel vasfı olan insan hak ve hürriyetlerine dayanan çok partili demokratik nizamı, söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle, zedelemeye veya tehlikeye düşürmeye matuf olarak kötüliyenler veya bu nizamın Türkiye’de yürütülemiyeceği yolunda propaganda yapanlar hakkında, fiilleri daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde, birinci maddede yazılı cezalar uygulanır.
Madde 3
Birinci maddenin A, B ve D bentleriyle ikinci maddede yazılı suçların tekevvünü için Türk Ceza Kanununun 153 üncü maddesindeki aleniyet şarttır.
Madde 4
Kanunların himayesinde evvelce faaliyet göstermiş veya faaliyet göstermekte bulunan herhangi bir siyasi partiye mensup olanları veya oy vermiş bulunanları tezyifkâr sıfatlarla topyekûn kötüleyerek, vatandaşlar arasmda husumet ve intikam hisleri doğuracak veya tahrik edecek mahiyette söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle faaliyette bulunanlar veya propaganda yapanlar üç aydan iki seneye kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
Madde 5
Bu kanunda yazılı fiil’.er basın yoluyla işlendiği takdirde, suç konusunu ihtiva eden mevkuteler ve sair basılmış eserler sulh hakimi karariyle toplattırılabilir.
Madde 6
Bu kanunda yazılı fullerle ilgili olarak iftira suçunu işliyenler hakkında, Türk Ceza Kanununun 285 inci maddesinde yazılı cezalar bir misli artırılarak hükmolunur.
Madde 7
Bu kanuna giren suçlarda hazırlık tahkikatı bizzat Cumhuriyet Savcıları veya yardımcıları tarafından yapılır.
Askerî yargının görevli olduğu hallerde hazırlık tahkikatı bir askerî hâkim tarafından yapılır.
Türkiye-Yunanistan İkamet, Ticaret ve Deniz Taşımacılığı Sözleşmesi; “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi” adıyla 30 Ekim 1930 tarihinde imzalanmış, “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesinin tasdiki hakkında Kanun” 5 Mart 1931’de mecliste kabul edilerek Resmi Gazete’nin 15 Mart 1931 tarihli sayısında yayınlanmıştır.
Sözleşme, 1964 yılında Kıbrıs’ta meydana gelen gelişmeler Türkiye tarafından tek taraflı olarak feshedilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesinin tasdiki hakkında Kanun
Kanun No: 1758
Kabul tarihi: 5/3/1931
Madde 1 — Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında 1930 senesi teşrinievvelinin otuzuncu günü Ankarada akit ve imza edilen İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi kabul ve tasdik edilmiştir.
Madde 2 — Bu Kanun neşri tarihinden muteberdir
Madde 3 — Bu Kanunun ahkâmını icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.
Türkiye ile Yunanistan arasında İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi
Bir taraftan Türkiye Reisicümhuru,
Diğer taraftan
Yunanistan Reisicümhuru,
İki memleket arasındaki iktisadî münasebetleri inkişaf ettirmek arzusunda olduklarından bu maksatla bir İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelesi aktine karar vermişler ve murahhasları olmak üzere
Türkiye Reisicümhuru: Hariciye Vekili Tevfik Rüştü, Nafia Vekili Zekâi, İktisat Vekili Mustafa Şeref, Hariciye Müsteşarı Menemenli Numan Beyleri;
Ve Yunanistan Reisicümhuru:
Nazırlar Heyeti İkinci Reisi ve Hariciye Nazırı Müsyü Andre Mihalakopoulos, Fevkalâde murahhas ve Orta Elçi Müsyü S.Polychroniadis’i tayin eylemişlerdir.
Müşarünileyhler mütekabil salâhiyetnamelerini birbirlerine tebliğ edip bunları usulüne muvafık ve muteber bularak aşağıdaki hükümleri kararlaştırmışlardır.
Madde 1
Yüksek Akit Taraflardan her birinin tebaaları, diğer tarafın ülkesine, memleketin kanun ve nizamlarına riayet ederek mahallî tebaaların veya ecnebiler için hususî ahkâm varsa en ziyade müsaadeye mazhar millet tebaalarının tâbi oldukları veya olacakları, herhangi mahiyette olursa olsun, takyitlerden başkalarına tâbi tutulmaksızın, maazalik ecnebiler hakkındaki zabıta ahkâmına halel gelmeksizin, serbestçe girebilecekler, orada seyahat, ikamet edebilecekler ve yerleşebilecekler, veyahut orayı her vakit terkedebileceklerdir.
Bununla beraber şurası mukarrerdir ki yukarıdaki ahkâm, muhacereti bir kanun ile tanzim etmek hususunda yüksek Âkit taraflardan her birine tanınmış olan hakkı aslâ ihlâl etmez.
Madde 2
Yüksek Âkit Taraflardan her biri, gerek kanuni bir hüküm neticesinde, gerek ahlâkî ve sıhhî zabıta ve dilencilik hakkındaki kanun ve nizamlara tevfikan, gerek Devletin dahilî ve haricî emniyetine müteallik esbap dolayısile diğer tarafın tebaalarına memleketinde yerleşmeği ve oturmağı ferdî tedabir ile menetmek ve bunları yukarda zikredilen sebeplerden dolayı memleketinden ihraç eylemek hakkını muhafaza eder.
Diğer taraf, bu suretle ihraç edilmiş olan tebaalarile ailelerinin, tâbiiyetleri salâhiyettar Konsolos tarafından tasdik edilmiş olduğu takdirde yeniden memleketine kabul etmeği taahhüt eyler. Bu hüküm siyasî esbaptan dolayı istenmiyen şahıslara tatbik edilmez.
Madde 3
Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları, diğerinin ülkesinde, ihraz veya tasarrufu bu Yüksek Âkit Tarafın kanunlarile en ziyade müsaadeye mazhar memleket tebaalarına müsaade olunmuş veya olunacak olan her nevi menkul ve gayri menkul malları ihraz ve tasarruf etmek hususunda tam serbestiye malik olacaklardır. Onlar diğer Yüksek Âkit Taraf tebaaları hakkında tayin edilmiş veya edilecek olan şeraitin aynına tâbi olarak bu mallan satma, değiştirme, bağışlama, evlenme, vasiyet suretile veya her hangi diğer bir suretle elden çıkarabilecekler veya veraset tarikile ihraz edebileceklerdir.
Onlar, yukardaki fıkrada derpiş edilen ahvalin hiç birinde, mahallî tebaalara tatbik edilen veya edilecek olan, her hangi neviden olursa olsun, vergi, resim ve mükellefiyetlerden başkalarına veya daha ağırlarına tâbi tutulmıyacaklardır.
Kezalik onların, memleketin kanun ve nizamlarına uyarak mallarını ve alelûmum emtialarını serbestçe ihraç etmelerine de müsaade olunacaktır. Bu hususta onlar diğer Yüksek Âkit Taraf tebaalarının mümasil ahvalde tâbi bulunacakları takyitten başka hiç bir takyide ve resimlerden başka veya daha ağır hiç bir resme tâbi tutulmıyacaklardır.
Madde 4
Yüksek Âkit Taraflardan birinin tebaaları, diğer tarafın ülkesinde mer’i kanunlara uymak şartile o ülkede
ticaretlerini ya bizzat veya istihdamlarını münasip görecekleri adamlar vasıtasile yapabileceklerdir.
Ticaret, seyrisefain ve san’ata, meslek ve hirfetler icrasına veya herhangi neviden bir iştigale müteallik bilcümle hususlarda Yüksek Âkit Taraflardan birinin başka bir ecnebi memleketin gemilerine ve vatandaş veya tebaalarına bahşetmiş olduğu veya ileride bahşedeceği, imtiyaz, müsaade veya muafiyetlerin ayni zamanda ve talebe hacet kalmaksızın, şartsız ve tavizsiz olarak, diğer tarafın gemilerine ve tebaalarına teşmil edileceğini Yüksek Âkit Taraflar kararlaştırmışlardır; iki tarafın bu husustaki fikiri yekdiğerine mütekabilen en ziyade müsaadeye mazhar ecnebi memleketle müsavat temin etmektir.
Bununla beraber, Yüksek Akit Taraflar, kanunlar ve nizamnamelerle, seyyar sanayii, ayak satıcılığını ve münasip görecekleri diğer hirfet ve meslekleri kendi tebaalarına hasredebileceklerdir.
Madde 5
Merkezi Yüksek Âkit Taraflardan birinin ülkesinde olan ve orada işbu memleketin kanunlarına tevfikan usulü dairesinde mevcudiyeti haiz bulunan hisse senetli şirketlerle – sınaî ve malî şirketler ve sigorta ve nakliyat kumpanyaları dahil olmak üzere – sair ticarî şirketler, diğer tarafça usulü dairesinde mevcudiyeti haiz tanınacaklardır.
Mezkûr şirketler diğer memlekatin mer’i bulunan veya meriyete konulacak olan kanun ve nizamlarına tâbi olarak, ve eğer bu memleketin kanunî mevzuatı ruhsat istihsali mecburiyetini derpiş ediyorsa bu ruhsatın istihsalinden sonra, o ülkede yerleşebilecekler, ve filyaller, şubeler veya acenteler ihdas ve müddei ve müddeialeyh sıfatile mahkemelere müracaat edebileeklerdir.
Yüksek Âkit Taraflardan her biri, kendi memleketinde, diğer bütün memleketlerin şirketlerine umumiyetle müsaade edilen bir faaliyeti icra eden şirketlerin yerleşmesine salifüzzikir ruhsat dolayısile mania ihdas etmemeğe muvafakat eder.
Yüksek Âkit Taraflardan birinin kanunî mevzuatı dairesinde teşekkül etmiş olan mezkûr şirketlerin diğerinin ülkesinde icra edilecek olan faaliyeti işbu diğer tarafın kanun ve nizamlarına tâbi olacaktır.
Bu şirketler, ikinci memlekette, mal, hak ve menfaatlerinin kanunî ve adlî himayesine müteallik bütün hususlarda, yerli şirketlere yapılan muamelenin aynından müstefit olacaklardır.
Diğer cihetten, Yüksek Âkit Taraflardan her birinin, şirketleri, diğer tarafın ülkesinde, memleketin kanunlarına uyarak ve bunlarda derpiş edilmiş olan takyitler kaydı ihtirazisi altında, şirketin işlemesi için lüzumlu olan her nevi menkul ve gayri menkul malları ihraz edebileceklerdir; şu kadar ki gayri menkulihrazı şirketin gayesini teşkil etmemesi meşruttur.
Madde 6
Yukarıki maddede istihdaf edilen şirketlerle filyalleri, şubeleri ve acenteleri Yüksek Âkit Tarafların mütekabil ülkelerinde resim, harç ve vergiler hususlarında -ecnebi şirketlerin ruhsat ve tescil vesikaları istihsaline ait harç ve mükellefiyetler müstesna olmak üzere- ayni mahiyetteki yerli şirketlere tahmil edilen malî mükellefiyetten daha ağırına tâbi tutulmıyacaklardır.
Maamafih bu hüküm gerek Devlet tarafından kurulmuş olan müesseselere, gerek umumî bir hizmetin imtiyazına sahip olanlara bahşedilen vergi muafiyetlerini mutalebe etmek için Yüksek Âkit Taraflardan biri canibinden dermeyan edilmiyecektir.
Yüksek Âkit Taraflardan her biri, sermaye, irat veya kazanç üzerinden hesap edilen vergilere müteallik hususlarda, diğer tarafın şirketlerile, şube, filyal veya acentelerini, vergilerin mahiyetine göre, ancak bunların sermayelerinin kendi ülkesinde mevzu kısmı üzerinden ve bu ülkede tasarruf ettikleri mallar, tedavül eden esham ve tahvilât, elde ettikleri kazançlar ve yaptıkları muameleler itibarile resme tâbi tutacaklardır.
Yüksek Âkit Taraflardan birinin mezkûr şirketleri esası nizamnamelerinin istihdaf ettiği başlıca muamelelerini diğer Yüksek Âkit Tarafın ülkesinde, bu tarafın tâbiiyetini talep ve iktisap etmeksizin, temerküz ettiremiyeceklerdir. Merkezleri mensup oldukları memlekette bulunan ecnebi bankaların filyal
ve şubeleri bundan evvelki fıkrada müstahdef değildir.
Madde 7
Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları diğerinin ülkesinde, şahısları ve malları için, kezalik her nevi ticaret, san’at, hırfet ve meslekin icrası dolayısile, mahallî tebaalardan cibayet edilenlerden başka veya daha ağır, herhangi mahiyette olursa olsun, hiç bir vergi, resim veya teklif tediyesile mükellef olmıyacaklardır.
Bununla beraber, ikamet resimlerile zabıta muamelelerinin ifasına müteallik resimler hususunda Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları en ziyade müsaadeye mazhar millet tebaalarına bahşedilen muameleden müstefit olacaklardır.
Madde 8
Yüksek Âkit Taraflardan birinin tebaaları diğerinin ülkesinde, mahallî tebaalara tahmil edilmiş olan şartlar, takyitler ve harçlardan başkalarına tâbi olmaksızın, haklarım takip ve müdafaa etmek üzere serbestçe mahkemelere müracaat etmek hakkına malik olacaklar ve bu mahallî tebaa gibi, bütün davalarda, avukatlarını, veya ajanlarını mevzuubahs ülkelerin kanunları mucibince bu mesleklere kabul edilmiş kimseler arasından intihap eylemek serbestisinden istifade edeceklerdir.
Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları, diğerinin ülkesinde, mütekabiliyet şartile, adlî muzaharetten ve mahkeme masarifini müemmin kefalet akçesi muafiyetinden müstefit olacaklardır.
Madde 9
Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları, diğer taraf ülkesinde, sulh zamanında olduğu gibi harp zamanında da, hem orduda, bahriyede ve hava kuvvetlerinde, hem de millî muhafız ve milis kıtaatında herhangi mecburî bir askerî hizmet ve mütekabil kanunlarda tahsisen derpiş edilen istisnalar mahfuz kalmak şartile, her hangi adlî, idarî ve beledî bir memuriyet ifasından muaf olacaklardır. Bunlar böyle bir hizmete veya memuriyetin ifasına muadil olmak üzere vazedilecek her hangi, naktî veya aynî, tekliften de müstesna olacaklardır.
Yüksek Âkit Taraflardan birinin tebaaları ve şirketleri diğer Yüksek Âkit Tarafın tebaalarına ve şirketlerine tahmil edilebilecek olan askerî ‘ ve mülkî istimvallerden başkasına diğer taraf ülkesinde hiç bir veçhile tâbi kılınmıyacaklardır.
Bunlar, mezkûr istimvallerin tatbiki usulüne ve tazminine ait hususlarda aynile mahallî tebaalar gibi mahallî kanunların hükmüne tâbi bulunacaklardır.
Madde 10
Menşei Türkiye Cümhuriyeti ülkesi olan tabiî veya mamûl müstahsallar Yunanistan Cümhuriyeti ülkesine ithal olundukları zaman gümrük resimleri, munzam resimler ve tezyit emsali veya – oktruva dahil olmak üzere -diğer her hangi resim veya mükellefiyet hususlarında en ziyade müsaadeye mazhar memleketin mıntakavî tesmiyeleri ne olursa olsun- mümasil müstahsallarına bahşedilen veya ileride edilebilecek olan muameleden daha az müsait bir muameleye tâbi tutulmıyacaklardır.
Aynile menşei Yunanistan Cümhuriyeti ülkesi olan tabiî veya mamul müslahsallar Türkiye Cümhuriyeti ülkesine ithal olundukları zanıan, gümrük resimleri, munzam resimler ve tezyit emsali veya -oktruva dahil olmak üzere – diğer her hangi resim veya mükellefiyet hususlarında en ziyade müsaadeye mazhar memleketin – mıntakavî tesmiyeleri ne olursa olsun- mümasil müstahsallarına bahşedilen veya ileride edilebilecek olan muameleden daha az müsait bir muameleye tâbi tutulmıyacaklardır.
Bu maddenin birinci fıkrası hükümlerine halel gelmeksizin, menşei Türkiye Cumhuriyeti gümrük arazisi olup (A) listesinde tadat edilmiş olan tabiî veya mamûl müstahsallar Yunanistan Cümhuriyeti gümrük arazisine ithal olundukları zaman mezkûr listede münderiç tarifelerden müstefit olacaklardır.
Türkiyede müstahsal veya mamûl her hangi bir madde üzerinden bunun Yunânistana ithalinde ( 2 2 kânunuevvel 1923 tarihli gümrük tarifesi kanununun beşinci maddesinde derpiş edilen oktruva, 1922 mecburî istikrazının tediyatı için alınan resim ve istatistik, yetimler ve mültecilerin menfaatine olan resimler gibi ) millî varidat, vilâyet veya belediyeler varidatı menfaatine Devlet tarafından istifa edilen munzam resimlerin mecmuu o maddeye müteallik ithal resminin yüzde yetmiş beşini ve 1922 mecburî istikrazının tediyatı için alınan resim ise yüzde otuz dokuzunu ve oktruva resmi de yüzde otuzunu
tecavüz etmemesi kararlaştırılmıştır.
Türkiyede müstahsal veya mamûl maddeler, Yunanistanda müstahsal mümasilleri olan maddeler üzerinden bunların bir şehirden diğerine nakledildiği vakit cibayet olunan dahilî belediye resminden muaf olacaklardır.
Aynile, bu maddenin ikinci fıkrasının hükümlerine halel gelmeksiziz, menşei Yunan gümrük arazisi olup (B) listesinde tadat edilen tabiî veya mamûl müstahsallar Türk gümr k arazisine ithal olundukları zaman mezkûr listede münderiç tenzilât yüzdelerinden müstefit olacaklardır.
Madde 11 Türkiyeye yapılacak ihracattan Yunanistanda ve Yunanistana yapılacak ihracattan Türkiyede aynı müstahsalların bu hususta en ziyade müsaadeye mazhar memlekete ihraçlarında istifa edilen veya edilecek olan ihraç resimlerinden başka veya daha yüksek resimler veya başka nevi harçlar alınmıyacaktır.
Madde 12
Üçüncü bir memleket ile müsavat üzere muamele görmek teminatı ithalât ve ihracat resimlerinin istifa tarzına, emtianın gümrük antrepolarına konulmasına, gümrük aidatına ve usullerine, ithal ve ihraç olunan veya transit suretile geçen eşyanın gümrüğe kabul ve gümrükten şevkine ait muamelâta da şamildir.
Madde 13
Âkit Taraflardan birinin, bir veya bir kaç üçüncü memleketten transit suretile geçtikten sonra diğer taraf
ülkesine ithal edilmiş olan tabiî veya mamûl müstahsalları, ithal esnasında, menşe memleketinden doğrudan doğruya ithalleri takdirinde alınacak gümrük rüsumundan yahut aidattan başkasına veya daha yükseğine tâbi tutulmıyacaktır.
Bu hüküm, doğrudan doğruya transit edilen emtia hakkında cari olduğu gibi aktarma, zurufu tecdit veya antrepoya vazedildikten sonra transit edilen emtiaya da tatbik olunur.
Madde 14
Yüksek Âkit Taraflardan birinin ülkesinde, gerek Devlet, gerek nahiyeler ve teşekküller hesabına olarak bir maddenin istihsali, imali veyahut istihlâki üzerine vazedilen veya edilecek olan dahilî resimler, hiç bir sebeple, diğer taraf ülkesinin müstahsallarına -eğe r varsa – ayni cinsten olan yerli müstahsallardan ve mümasil yerli müstahsallar bulunmadığı takdirde, en ziyade müsaadeye mazhar milletin mümasil müstahsallarından daha ağır ve daha tazyik edici bir suretle tahmil edilmiyecektir.
Madde 15
Yüksek Âkit Taraflardan her biri, ithal edilen müstahsalların menşe memleketini tesbit etmek üzere:
1- Tam manasile iptidaî maddeler veya tabiî müstahsallar için, bunların menşei diğer memleket olduğunu;
2 – Mamûl bir müstahsal için, gerek bünyesine giren madde gerek gördüğü ameliye itibarile ithalâtçı memleketin müstahsallar milliyetini tanımak hususundaki şartlarını istikmal eylediğini
mübeyyin bir menşe şehadetnamesinin ithalâtçı tarafından ibrazını talep edebilecektir.
Bu mukavelenameye raptedilen nümune (C ve CI melfufları) mucibince tanzim edilmiş olan menşe şehadetnameleri, gerek mürsilin mensup olduğu ticaret ve sanayi odaları, gerek gümrük idareleri ve gerekse mürselünileyh memleketin kabul edeceği her hangi teşkilât veye heyet tarafından ita olunacaktır.
İthalâtçı memleket hükümeti mezkûr şehadetnamelerin kendi siyasî veya Konsolosluk makamları tarafından tasdik olunmasını istiyebilecektir.
Posta paketeri, kıymeti elli Türk lirasını veya iki bin drahmiyi geçmiyen irsalattan olduğu takdirde, menşe şehadetnamesine tâbi tutulmıyacaktır.
Madde 16
İthal ve ihraç memnuiyet veya takyitlerine veyahut ticaret serbestliğinin sair tahditlerine müteallik bütün hususlarda, Yüksek Âkit Taraflar birbirlerine en ziyade müsaadeye mazhar millet muamelesi bahşederler.
Bu muamelenin hilâfına hareket ancak aşağıdaki ahvalden maada hususatta caiz olmaz:
a) Emniyeti umumiye veya ülkenin müdafaasını alâkadar eden sebepler dolayisile;
b) İnsanların, hayvanların, nebatların sıhhatini himayeye matuf sıhhî zabıta tedbirleri ilcasile;
c) Silâh, mühimmat ve harp malzemesinin ve harbe mahsus bilcümle levazımın ithalini mürakabe etmek için;
d) Devlet inhisarlarının icrası için. Yüksek Âkit Taraflardan biri ruhsatnameler vasıtasile ithalâtı mürakabe etmek usulünü tesis ederse bu ruhsatnamelerin diğer taraf mütehassıslarına verilmesi hususunda her hangi diğer memleketin tabiî veya mamûl müstahsallarının tâbi tutulacağı ahkâm kadar müsait hükümler tatbik edecektir.
Bu ahkâm mucibince, mezkûr ruhsatnameleri istihsal etmek için yerine getirilmesi lâzımgelen şartlar ve yapılması icabeden muameleler derhal en açık ve en sarih bir şekilde umumun ıttılaına isal edilecektir. Taleplerin tetkiki en büyük sür’atle ifa olunacaktır.
Ruhsatnamelerin verilmesinde de böylece hareket edilecektir. İta usulü mümkün olduğu kadar sade ve müstakir olacak ve bu vesikaların ticaret mevzuu teşkil etmesine mani olacak surette tesbit olunacaktır. Bu maksatla, ruhsatnameler, eşhasa verildiği zaman ondan istifade edecek kimsenin ismine muharrer olacak ve başkası tarafından. kullanılmıyacaktır.
Yüksek Âkit taraflardan biri canibinden üçüncü bir Devletin mütehassısları lehine muvakkat surette bahşedilmiş olan her hangi memnuiyet ilgası, menşe ve mevridi diğer taraf olan aynı veya mümasil mütahassıslara derhal ve hiç bir şartsız tatbik olunacaktır.
Yüksek Âkit Taraflardan biri memnuiyet veya takyitler vazettiği takdirde, muhtemel istisnaî müsaadeler ve kontenjanlar iki memleketin ticarî münasebetlerini mümkün olduğu kadar az müteessir edecek tarzda ita olunacaktır.
Madde 17
Yüksek Âkit Taraflar, beynelmilel transite en ziyade elverişli olan yollar üzerinde eşhasa, yolcu ağırlıklarına, emtiaya ve her türlü mevada, irsalâta, gemilere, vapurlara, arabalara ve vagonlara veya sair nakliye vasıtalarına mütekabilen serbestçe transit bahşetmeği, bu bapta biı birlerine en ziyade müsaadeye mazhar millet muamelesini temin edere taahhüt eylerler.
Yüksek Âkit Taraflardan birinin ülkesinden geçen her nevi emtia, istatistik vergisi ile muhafaza ve mağaza ücuratından maada, bilûmum gümrük resminden veya sair bütün aidattan mütekabilen müstesna tutulacaktır.
Yüksek Âkit Taraflar, emtianın ve bilhassa bunlardan Devlet inhisarına tâbi olanların veya ithali memnu bulunanların memlekete gizlice ithal edilmemesini ve hakikaten transit suretile geçirilmesini temin için bütün tedbirleri almak hakkını mahfuz bulundurmakla beraber, transit keyfiyetini takyit edebilecek muamelât veya sair tedabir ile transiti sektedar etmemeği taahhüt ederler.
Bu maddenin ahkâmı doğrudan doğruya transit suretile geçen emtia hakkında cari olduğu gibi aktarma, ambalâjı tecdit veya antrepoya vazedildikten sonra transit edilen emtiaya dahi tatbik olunur.
Emtia transiti:
1 – Ammenin ve Devletin emniyetine müteallik esbap dolayısile;
2 – Sıhhî zabıtaya müteallik esbap ilcasile veya hayvanları ve nebatları muzur haşerat ve tufeylâttan muhafaza maksadile men veya takyit edilebilecektir; şukadar ki, tedabir bütün memleketlere veya aynı şeraite tâbi olan memleketlere tatbik edilmiş olmak şarttır.
Madde 18
Yüksek Âkit Taraflardan birine mensup seyyar ticaret memurları, diğer tarafın ülkesinde, faaliyetlerine ve hassaten ticarî nümunelere bahşedilen gümrük kolaylıklarına müteallik bütün hususlarda en ziyade müsaadeye mazhar milletin seyyar ticaret memurlarına yapılan muamelenin aynından müstefit olacaklardır.
Yüksek Âkit Taraflardan birinin, ticaretlerini icra zımnında mahallî tebaalara tahsis edilmemiş olan panayırlara ve pazarlara giden tebaaları, diğerinin ülkesinde, en ziyade müsaadeye mazhar millet tebaalarından daha az müsait bir surette muamele görmiyeceklerdir.
Yukarıdaki ahkâm, seyyar erbabı san’ata veya ayak satıcılığına kabili tatbik olmadığından Yüksek Âkit Taraflardan her biri bu bapta kendi kanunî mevzuatının tam serbestisini muhafaza eder.
Madde 19
Yüksek Âkit Taraflardan birinin, ticaretlerini icra zımnında, mahallî tebaalara tahsis edilmemiş olan panayırlara ve pazarlara giden tebaaları, diğerinin ülkesinde tâbiiyetinde bulundukları memleket memurları tarafından bu mukavelenamenin ( D ve D I ) melfuflanndaki nümune veçhile ita edilmiş bir hüviyet varakası ibraz edebildikleri takdirde mahallî tebaalardan daha az müsait bir surette muamele görmiyeceklerdir.
Birinci fıkranın ahkâmı seyyar erbabı san’ata kabili tatbik olmadığı gibi ne ayak satıcılığına ne de san’at veya ticaret icra etmiyen eşhas nezdinde siparişler taharrisine şamil bulunmadığından Yüksek Âkit Taraflardan her biri bu hususlarda kendi kanunî mevzuatının tam serbestisini muhafaza eder.
Madde 20
Yüksek Âkit Taraflardan her biri aşağıda zikredilen eşyayı – bu eşya tekrar ihraç edilecek olmak ve her birinin kanunlarında derpiş edilen teminat mahfuz kalmak şartile- her nevi ithal ve ihraç vergi ve resminden muaf tutacaktır.
a) Emtia ihracatında kullanılmak üzere Âkit Taraflardan birinin ülkesinden diğerinin ülkesine ithal edilmiş olan veya zikredilen tarzda istimal edilmiş olduğu usulü veçhile tesbit edildikten sonra, diğer taraf ülkesinden tekrar ithal edilecek olan ticarette müstamel her nevi ambalaj, örtüler, çuvallar ve fıçılar ve diğer paketleme vasıtaları, keza kumaş sarılan üstüvaneler, tahta makaralar ve mukavva borular.
b) Tamir edilecek eşya : Şurası mukarrerdir ki bu eşya ihracat memleketine tekrar ithal edilirse, tekrar ithalleri esnasında ithalât resminden müstesnadırlar. Bu eşyaya tamir esnasında külliyetli miktarda ilâve edilmiş olup gümrük resmine tâbi bulunan mevat veya aksam, nefsi eşyadan ayrı olarak ve bunların asıl eşya ile terkip edilmelerinden mukaddem tâbi oldukları tarifeye göre, gümrük vergisi tesviyesine tâbi tutulacaklardır. Resim tesviyesine esas olan sıklet tahmin suretile tesbit olunabilir.
c ) Yenebilecek mevattan başka, pazarlara, panayırlara veya sergilere gönderilen eşya. Mevzuubahs eşyanın memlekete duhulü esnasında alâkadarlar bunların istimal müddetini tesbit eylemeğe ihtimam edeceklerdir. İcabı takdirinde bu mühlet gümrük makamatı tarafından kanunun evamirine tevfikan temdit olunabilecektir.
Madde 21
Üçüncü bir devletle müsavat üzere muamele görmek esası:
1 – Yüksek Âkit Taraflardan biri canibinden hemhudut memleketlerle hududun iki tarafında on beşer kilometrelik bir saha dahilinde vuku bulacak hudut ticareti hususunda bahşedilmiş veya ileride edilebilecek olan müsaadata,
2 – Bir gümrük ittihadından münbais hususî müsaadelere,
3 – Gümrük tarifesi hususunda ve alelûmum her hangi diğer bir ticarî hususta, Türkiye ile 1923 senesinde Osmanlı İmperatorluğundan ayrılmış olan memleketler arasında mevcut veya istikbalde ihdas edilecek olan menafi ve müsaadata, kabili tatbik olmıyacaktır.
Madde 22
Demiryolları üzerinde ne nakliye ücretleri, ne de sevkıyatın zaman ve tarzı icrası hususlarında Yüksek Âkit Taraflar ülkeleri ahalisi beyninde fark gözetilmiyecektir.
Bilhassa, Yüksek Âkit Taraflardan birinin ülkesinden diğerinin ülkesine geçen veya bu ülkede transit edilen irsalât sevkiyat veya nakliye ücretleri hususlarında bu ülkelerin birinden gerek dahilde bir mahalli maksuda ve gerek ecnebi memleketlere giden irsalâttan daha az müsaadeli bir surette muamele görmiyecektir; elverir ki nakliyat, aynı şerait altında aynı hat üzerinde ve aynı istikamette vuku bulsun.
Tenzilâtlı ücretlerle yapılan ve ahvali hususiyede geçici bir kaza ve felâketin tehvinini istihdaf eyliyen veya bir emrihayre muhassas bulunan nakliyat mevzuubahs olmadıkça hiç bir muamelei istisnaiyeye cevaz verilmiyecektir.
Bundan maada demiryollarındaki mütekabil münakalâtın ve transit sevkiyatının teferruatını, şimendifer idarelerinin doğrudan doğruya itilâfı suretile, tanzim eylemek hakkını iki hükümetmuhafaza ederler.
Madde 23
Yüksek Âkit Taraflar, tacirlere gümrük tarifeleri ve bilhassa muayyen bir meta üzerinden istifa edilecek rüsum hakkında resmî malûmat istihsal eylemek imkânını vermek için muktazi tedbirleri almayı taahhüt ederler.
İstida, ithalât memleketinin nizamları mucibince, metaın bir nümunesini veyahut mufassal bir tarifini, bunun bir suretini veya fotoğrafisini ihtiva eylemelidir.
Madde 24
Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları diğer tarafın ülkesinde, ihtira beratları, fabrika yahut ticaret markaları, ticarî unvanlar hususunda kanunda gösterilen usule riayet şartile bu tarafın tebaa yahut şirketlerine ait aynı hukuku haiz olacaklardır.
Madde 25
Yüksek Âkit Taraflardan birinin sancağını taşıyıp hamulesiz veya hamuleli olarak diğer tarafın sularına ve limanlarına girecek veya oradan çıkacak olan gemi ve vapurlar oralarda hareket ve azimet mahalleri nereleri olursa olsun millî sefinelere yapılan muamelenin aynından her hususta müstefit olacaklar ve millî sefinelere tahmil edilen veya edilebilecek olanlardan başka, devlet, vilâyetler, nahiyeler veya hükümetin müsaade ettiği herhangi bir teşekkül nam ve menfaatine istifa olunan -ne unvan altında olursa olsun- hiç bir resim ve mükellefiyete tâbi tutulmıyacaklardır.
Madde 26
Yüksek Âkit Tarafların limanlarında, açıkta demirleme mahallerinde, doklarında ve (havre) larında, gemilerin yükletilmesine ve boşaltılmasına müteallik hususlarda, taraflardan birinin millî gemilere bahşetmiş olduğu bütün imtiyaz veya suhuletler, geldikleri veya gidecekleri yer neresi olursa olsun, diğer tarafın gemilerine dahi bahşolunacaktır.
Madde 27
Hamuleler – mevrit veya mahalli şevkleri neresi olursa olsun – millî sancak altında ithal veya ihraç edilmiş oldukları takdirde tâbi olacakları resim ve mükellefiyetlerden başkasına hedef olmıyacaklardır.
Aynile yolcular ve bunların ağırlıkları millî sancak altında seyahat ediyorlarmış gibi muamele göreceklerdir.
Madde 28
Bu mukavelenamenin seyrisefain hususunda mütekabilen millî muamele bahşolunmasma müteallik ahkâmı:
1 – Yüksek Akit Taraflardan her birinin ülkesinde mer’i veya mer’iyete konacak kanunlarla tanzim edilmekte devam edecek olan kabotaja ve iç sularda seyrisefaine;
2 – Millî ticareti bahriyeye bahşedilmiş veya edilebilecek olan prim ve saire şeklindeki tergiplere;
3 – Akit Tarafların kara sularında sayt icrasına, limanların, açık demirleme mahallerinin ve sığ sahillerin bahrî hizmetlerinin ifasına şamil değildir.
Bahrî hizmetler; bu ameliyelerin kara suları dahilinde ve Marmara denizinde icrası halinde, cer, kılavuzluk, bahrî yardım ve tahlisiye icrasını ihtiva eder.
Yukarıki tadadın haricinde kalabilmiş olan istisnayı müstelzim mevadı en ziyade müsaadeye mazhar millet muamelesi tanzim edecektir.
Madde 29
Vapur ve gemilerin tâbiiyeti, bu hususta mütekabil Devletlerin salâhiyettar makamları tarafından her bir
memleketin kanun ve nizamlarına tevfikan verilmiş olan vesika ve şehadetnameler mucibince her iki tarafça kabul edilecektir.
Yüksek Akit Taraflar arasında mahsusî itilâflar aktolununcaya kadar, bunlardan biri tarafından İngiliz usulüne muvafık olarak verilmiş olan hacmi istiabî ve seyrüsefere kabiliyet şehadetnamesile hacmi istiabiye müteallik sair vesikalar diğer tarafça tanınacaktır.
Madde 30
Yüksek Akit Taraflardan her birinin gemileri diğer tarafın bir veya müteaddit limanına, gerek oralara mevritleri ecnebi memleket olan hamule, emtia ve yolcularının hepsini veya bir kısmını indirmek, gerek oralarda ecnebi memlekete götürmek üzere hamule, emtia ve yolcularının hepsini veya bir kısmını irkâp etmek için gidebileceklerdir. Bu gemiler mütekabil memleketlerin kanun ve nizamlarına uyarak hamulelerinin diğer bir limana veya diğer bir memlekete mahsus olan kısmını bu kısım için, millî sefineler lehine tesbit edilmiş en aşağı miktar üzerinden ancak istifa edilebilecek olan nezaret resimlerinden başka hiç bir resim ve masraf tediyesile mükellef olmaksızın gemi dahilinde hıfız ve tekrar ihraç edebileceklerdir.
Madde 31
Yüksek Âkit Taraflardan birinin bir sefinesivdiğer taraf sularında batar, karaya oturur, bahrî hasara dûçar olur veya mecburî tevakkufa uğrarsa bu sefine ile hamulesi mütekabil memleketlerin kanun ve nizamnamelerinin mümasil ahvalde millî sefinelere bahşettiği müsaade ve muafiyetlerin aynından müstefit olacaklardır. Kaptana, mürettebata ve yolculara – gerek kendileri, gerek sefine ve hamulesi için – mahallî tebaalara yapılan nisbette muavenet ve muzaheret edilecektir.
Tahlisiye resmi hususunda tabiisin vuku bulduğu memleketin kanunu tatbik olunacaktır. Karaya oturmuş veya batmış bir gemiden kurtarılan emtia, dahilî istihlâk için memlekete ithal edilmedikçe hiç bir gümrük resmine tâbi tutulmıyacaktır.
Madde 32
Yüksek Âkit Taraflardan her biri, diğer tarafın her hangi başka bir ecnebi memleketin mümasil mümessillerini kabul eylediği kendi ülkelerindeki şehir ve limanlarda ikamet edebilecek olan Baş Konsolos, Konsol ve Muavin Konsoloslar tayin etmek serbestisine malik olacaktır. Maamafih, bu Baş Konsolos, Konsolos ve Muavin Konsoloslar nezdine tayin edildikleri memleket hükümetinin müteamil usul dairesinde muvafakatini almadan vazife ifasına başlıyamıyacaklardır.
Yüksek Âkit Taraflardan birinin Konsolosları, diğer tarafın ülkelerinde, herhangi diğer ecnebi bir memleketin mümasil Konsoloslarına bahşedilmiş veya edilecek olan imtiyaz, hak ve muafiyetlerin aynından -mütekabiliyet şartile- müstefit olacaklardır.
Madde 33
Yüksek Âkit Taraflardan birinin bir tebaasının diğer tarafın ülkesinde vefatı takdirinde, akrabası olmakla beraber, vefat mahallinde, müteveffanın memleketi kanunlarının kendisine terekeyi muhafaza altına almağa ve idare etmeğe mesağ verdiği hiç bir kimse bulunmazsa, müteveffanın tebaası bulunduğu devletin salâhiyettar Konsolosu, icap eden resmî muameleleri yaptıktan sonra müteveffanın mallarının bulunduğu memleket kanunlarının tayin ettiği şekil ve hudut dahilinde terekeyi muhafaza altına almağa ve idare etmeğe mezun olacaktır.
Şurası mukarrerdir ki müteveffaların terekelerinin idaresine müteallik her hususta Yüksek Âkit Taraflardan birinin herhangi diğer ecnebi bir memleketin konsoloslarına evvelce bahşetmiş ” olduğu veya bilâhare bahşedeceği bütün hak, imtiyaz, müsaade ve muafiyetler, mütekabiliyet şartile derhal diğer Yüksek Âkit Tarafın konsoloslarına teşmil edilecektir.
Madde 34
Yüksek Âkit Taraflardan birinin diğer tarafın ülkesinde ikamet eden konsolosları, birinci tarafın gemilerinden firar etmiş olan, ikinci tarafın vatandaş veya tebaalarından gayrı, gemici efradı geri almak için mahallî hükümet tarafından kanunun müsaade ettiği muavenete mazhar olacaklardır.
Madde 35
İki memleket arasında bir hakem mukavelesinden neşet edebilecek ahkâm mahfuz kalmak şartile Yüksek Âkit Taraflar beyninde bu mukavelenamenin tefsiri sadedinde zuhur edebilecek ihtilâflar diplomasi tarikile halledilememiş olursa iki tarafın muvafakatile ve tahkimname tarikile hakeme havale olunacaktır.
Madde 36
Bu mukavelename tasdik olunacak ve tasdiknameleri mümkün olan sür’atle Atina’da teati edilecektir.
Mukavelename, teati tarihinden bir ay sonra mer’iyete girecek ve müddeti iki sene olacaktır. Bu tarihten itibaren Yüksek Âkit Taraflardan biri canibinden altı aylık bir mühletle feshedilmedikçe mer’iyette kalacaktır.
Yukarıdaki ahkâmı tasdik etmek üzere murahhaslar bu mukavelenameyi imza etmişler ve mühürlemişlerdir.
Ankarada 30 teşrinievvel 1930 tarihinde Fransızca iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.
6 Mart – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar
1483
İtalyan hukukçu, tarihçi ve diplomat Francesco Guicciardini (Ölümü: 22 Mayıs 1540) Floransa, Ferrara ve Padova’da medeni hukuk öğrenimi gördü. Floransa’da avukatlığa başladı. Avukatlıktaki büyük başarısı üzerine, 1512’de Signoria Aragon kralı Fernando’nun sarayına elçi olarak gönderildi. 1515’te Modena valiliğine, 1516 yılında Reggio valiliğine getirildi. Cumhuriyetin yıkılmasından sonra papalık temsilcisi olarak Floransa’ya döndü. Cumhuriyetçilerin baskı altına alınmasında önemli rol oynadı. 1531’de Clemens tarafından Bologna valiliğine atandı. Daha sonra Floransa’ya dönerek Dük Alessandro de Medici’nin hukuk danışmanı oldu.
1555
Ünlü denizci Piri Reis idam edildi.
1694
Büyük Britanya Başbakanlığı da yapan ve döneminde önemli hukuk olayları meydana gelen Henry Pelham, dünyaya geldi. (Doğumu: 25 Eylül 1694 – Ölümü: 6 Mart 1754)
1714
İngiliz mühendis Henry Mill, daktilo makinesinin patentini aldı.
1836
Amerikan avukat ve asker William Barret Travis yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1 Ağustos 1809) Ünlü avukat James Dellet’in yanında çırak olarak işe girdi ve burada avukatlık eğitimine orada başladı. Hukuk sınavını geçerek yasal olarak çalışma izni aldı. Borç alarak hukuk bürosu kurdu. Burada kurduğu bürosu ekonomik şartlardan dolayı battı. Daha sonra Anahuac’ta bir hukuk bürosu kurdu ve Meksika yönetimine karşı bir milis gücünün kurulmasına yardım etti. Teksas Devrimi sırasında Alamo Savaşı’nda öldü . Travis County ve Travis Park , Alamo Savaşı’nda Teksas Cumhuriyeti’nin komutanı olduğu için onun adını aldı.
1857
Dred Scott adında bir kölenin, sahibi tarafından bir süreliğine de olsa köleliğin yasaklandığı bir eyalete götürüldüğünü, bu nedenle artık köle olmadığını ve beyazların sahip olduğu anayasal haklara sahip olduğunu ileri sürerek açtığı davanın ABD Yüksek Mahkemesinin önüne taşınması üzerine Yüksek Mahkeme davayı 6 Mart 1857 tarihinde karar bağladı. Kararda siyahilerin vatandaş olamayacağı, dolayısıyla beyazların yararlandığı anayasal haklardan yararlanmalarının mümkün olamayacağı, “bir zencinin (negro) hukuken ve hakkaniyete uygun olarak kendi menfaati gereğince köle yapılabileceği”, siyahilerin herhangi bir hakkın öznesi olamayacağı, beyazların Anayasa’da güvence altına alınan mülkiyet hakkının nesnesi olabilecekleri hüküm altına alındı.
1868
Mithat Paşa, 6 Mart 1868’de Danıştay Başkanlığı görevine getirildi.
1868
Yargıtay, 6 Mart 1868 tarihinde “Divan-ı Ahkâm-ı Adliye” adıyla kuruldu. 18 Haziran 1879 tarihli Nizamı Mahkemeler Kuruluş Kanunu ile Mahkeme-i Temyiz, 1945 yılında ise bugünkü adını aldı.
1899
Bayer, aspirini ticari bir marka olarak tescil ettirdi.
1917
Belçikalı avukat ve siyasetçi Jules Vandenpeereboom yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Mart 1843) Avukat olarak eğitim gördü. 1878-1900 yılları arasında Belçika Halk Temsilciler Meclisi’nde Kortrijk’i temsil etti. 1884’ten 1899’a kadar Demiryolları, Tebliğler ve Telgraflardan başlayarak çeşitli bakanlık görevleri üstlendi. Bunu 1896’dan bu yana Savaş bakanlığıyla birleştirdi. 1899’da Belçika’nın 17. Başbakanı olarak görev yaptı. 1900’de Devlet Onursal Bakan olarak atandı ve Belçika Senatosunda Batı Flandre’yi temsil etti.
Türkiye Hayvanları Koruma Derneği her tür hayvanın korunması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi amacıyla 6 Mart 1924’de İstanbul’da kuruldu.
Türkiye Hayvanları Koruma Derneği
1925
Takrîr-i Sükûn Kanunu‘nun ilk uygulaması olarak, 6 Mart 1925 günü; İstanbul‘da yayınlanmakta olan Tevhid-i Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Orak Çekiç ve Sebilürreşat adlı gazete ve dergiler kapatıldı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ise 3 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır.
1929
Bulgaristan-Türkiye Tarafsızlık Antlaşması, 6 Mart 1929’da iki ülke arasında akdedilmiştir. “Tarafsızlık, Uzlaşma, Adli Tesviye ve Tahkim Antlaşması” adıyla düzenlenerek Ankara’da imzalanmıştır. Antlaşma, 27 Mart 1929 tarihinde gerekçesi de sunularak meclisin onayına sevk edilmiştir. 25 Mayıs 1929’da TBMM’de kabul edilerek Zabıt Ceridesinde yayınlanmıştır.
1933
14 Eylül 1933’te imzalanan Türkiye – Yunanistan Dostluk Antlaşması, (Resmi adıyla “Samimi Anlaşma Misakı (Yürekten Uyuşma Paktı – Pacte d’Entente Cordiale) 6 Mart 1934 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından kabul edildi. Kanun, Resmî Gazete’nin 12 Mart 1934 tarihli sayısında yayınlandı.
1933
Türkiye – Romanya Dostluk Antlaşması, 17 Ekim 1933 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştı. Antlaşmanın uygun bulunduğuna dair kanun 6 Mart 1934’te kabul edilerek, 13. Mart 1934’te Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Sözleşmenin resmi adı: Türkiye – Romanya Dostluk, Edemi Tecavüz, Hakem ve Uzlaşma Muahedesi
1934
“Balkan anlaşma misakının tasdikine dair kanun” 6 Mart 1934’te TBMM’de kabul edildi. Balkan Antantı, Balkan Paktı veya resmi olarak “Balkan anlaşma misakı” yahut “Balkan misakı” şeklinde ifade edilen antlaşma 9 Şubat 1934 tarihinde Atina’da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalanmıştı. “Balkan Misakı ve lahikalarının ihtiva ettiği hükümleri tatbik hakkımla Kanun” ise 25 Ekim 1934’te mecliste kabul edilmiştir.
Kadınlığı Koruma ve Sosyal Yardım Cemiyeti kuruldu. Cemiyet, kimsesiz kızlara ve dul kadınlara yardım etme amacını benimsedi.
1952
İstanbul’da yılın ilk aylarında işlenen cinayetlerde ciddi bir artış tespit edilmesi üzerine nedenlerini araştırmak ve önleyici tedbirler alınmasını sağlamak amacıyla blimsel bir heyet toplandı. Vali ve Belediye Başkanı Fahrettin Gökay başkanlığında yapılan toplantıya uzman doktorlar, hukukçular ve kriminoloji uzmanları katıldı.
1957
Afrika’da “Altın Kıyısı”, Gana adını alarak bağımsızlığını ilan etti.
1969
1968’de Türkiye İşçi Partisi (TİP) adına gözlemci olarak İtalyan Proleter Birliği Sosyalist Partisi’nin Napoli’deki kongresine katılan Fen Fakültesi Fizik Kürsüsü Doçenti Burhan Cahit Ünal hakkında savcılık soruşturması açıldı.
1971
Erdal Şener adlı öğrencinin yanı sıra Jandarma er Mevlut Meriç’in miğferini delip başına saplanan kurşunla ve seken bir kurşunla MTA aşçısı Aziz Yalta’nın öldüğü ODTÜ baskınında gözaltına alınan 2 bin civarında öğrencinin 34 savcı tarafından ifadeleri alındı, 26’sı Adliye’ye sevk edildi.
1972
TBMM Adalet Komisyonu; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam cezalarını onayladı. Dünya Bankası Danışmanı Turgut Özal, Denizler’in idamına karşı yürütülen af kampanyasına dair Tercüman yazarı Ahmet Kabaklı’ya mektup gönderdi: ”Tarihten ders alacak mıyız, yoksa sözde acıma duygusuyla karıştırılan, Türkiye’yi yıkmak isteyenlere bir şans daha mı vereceğiz?”
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 01.00 – 03.00 arası, Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi. İdam yaftaları sonradan müze yapılan Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nde sergilendi.
1972
MHP Niğde Senatörü Arif Kudret Bayhan, otomobille İtalya’dan Fransaya geçerken, 146 kilo baz morfinle yakalandı. Yargılanan Kudret Bayhan, 15 yıl hapse mahkûm edildi.
1978
Savcı Doğan Öz, Levent Özyörük’ü öldürmek, yasalara aykırı toplantı düzenlemek ve yasal olmayan yürüyüş yapmak suçlarından ötürü Site Yurdu’nda kalan 70 öğrenci hakkında dava açtı.
1984
Askeri Yargıtay, Milliyet gazetesi yazarı Metin Toker ile Yazı İşleri Müdürü Doğan Heper hakkında, İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararını bozdu.
60 bin öğrenciyi kapsayan öğrenci affı Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından onaylandı.
1986
“Basına Sansür Yasası” olarak tanımlanan 1927 tarihli Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Yasasındaki değişiklikler TBMM’de kabul edildi.
1987
Erzincan Sıkıyönetim Mahkemesi’nde görülen Espiye Dev-Yol davasında; 1 sanık idam, 20 sanık ise 2-8 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı.
1989
Yıldız Üniversitesi olayları ve Ortaköy Kültür Merkezi’nin kapatılmasını protesto gösterisinden dolayı Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan 29 kişiden 27’si tahliye edildi.
12 Eylül sonrasında toplam 354 gün tutuklu kalan Halkevleri Genel Başkanı Ahmet Yıldız “haksız tutuklama” gerekçesiyle dava açtı.
1990
“Görüş” dergisinin 36.sayısında yayınlanan ”Cehenneme Kadar Yolun Var Pinochet” başlıklı yazısında eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e ima yoluyla hakaret etmekle suçlanan eğitimci-yazar Reha İsvan ile Yazı İşleri Müdürü Erdal Şahin’in yargılandıkları davaya devam edildi.
“Biz Bu İhtilali Niye Yaptık Netekim” adlı oyuna konan yasağın kaldırılması için bölge idare mahkemesinde idari işlemin iptali davası açıldı.
1993
Yeni Demokrasi Hareketi (YDH) Genel Başkanı Cem Boyner‘in, “Ordu demokrasiyi tehdit ediyor” sözleri üzerine hakkında soruşturma başlatıldı.
1993
Karadeniz Kültür İşbirliği Sözleşmesi; “Kültür, Eğitim, Bilim ve Enformasyon Alanlarında İşbirliğine İlişkin Karadeniz Sözleşmesi” adıyla 6 Mart 1993 tarihinde İstanbul’da imzalandı. Sözleşmenin onaylanmasına ilişin kanun “Kültür, Eğitim, Bilim ve Enformasyon Alanlarında İşbirliğine İlişkin Karadeniz Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” adıyla 5 Nisan 1994’te kabul edildi, kanun Resmî Gazetede 9 Nisan 1994’te yayınlandı.
1995
Avrupa Birliği üyesi 15 ülke ile Türkiye arasında Gümrük Birliği Antlaşması imzalandı. Antlaşmayı DYP-SHP koalisyon Hükümeti Dışişleri Bakanı Murat Karayalçın imzaladı.
1996
Manisalı Gençlere işkence yapıldığı haberlerine ilişkin olarak İHD İzmir Şube Başkanı ile çeşitli dernek ve siyasi partilerden yaklaşık 100 kişi Manisa Emniyet Müdürü, TEM Şube Müdürü ve diğer görevliler hakkında İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.
1998
TBMM Karma Komisyonu, uyuşturucu kaçakçısı Yaşar Öz’ün serbest bırakılmasını sağladığı iddialarını içeren dosya nedeniyle DYP Milletvekili Mehmet Ağar’ın dokunulmazlığını ikinci kez kaldırdı.
2000
“Kumarhaneler Kralı” Ömer Lütfü Topal’ın öldürülmesi olayından yargılanan “Susurluk Çetesi”nin tek tutuklu sanığı Haluk Kırcı da tahliye edildi.
2002
İrlanda Anayasası‘nda Gebelikte İnsan Yaşamının Korunmasına ilişkin değişiklikler 6 Mart 2002’de halkoyuna sunuldu ve reddedildi.
Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, Refah Partisi’nin (RP) “kayıp trilyon” davasında Necmettin Erbakan’a, iki yıl dört ay hapis cezası verdi. Erbakan, yüz kızartıcı suçtan hüküm giyen ilk başbakan oldu.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Çetin Emeç ve Turan Dursun ile İran rejim muhalifi Ali Akbar Gorbani’nin öldürülmesi olaylarının da aralarında bulunduğu birçok saldırıdan sorumlu tutulan İslami Hareket Örgütü’nün İcra Şurası üyesi İrfan Çağırıcı hakkındaki idam cezasını onadı.
2006
Katıldığı bir TV programında “İdamları imzalarken elim titremedi. 12 Eylül darbesi bugün olsa yine yapardım” diye konuşan Kenan Evren hakkında,”78’liler” öncülüğünde partiler ve kitle örgütleri Ankara, İstanbul ve İzmir adliyelerinde suç duyurusunda bulundu.
2009
Ergenekon soruşturması kapsamında 5 Mart günü gözaltına alınan Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay 6 Mart’ta tutuklandı.
2013
Medeni Hukuk profesörü ve Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi eski dekanı Prof. Dr. Aydın Aybay 6 Mart 2013 tarihinde vefat etti.
2011
Özel Yetkili Savcı Zekeriya Öz tarafından 15 saat süreyle sorgulanan gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener mahkemece tutuklandı.
2014
Etiyopyalı hukukçu ve politikacı Alemayehu Atomsa yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Şubat 1969) Etiyopya Kamu Hizmeti Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Pekin Üniversitesi’nde Kamu Politikası üzerine Yüksek Lisans yaptı. Kariyerine öğretmen olarak başladı. Oromia Bölgesi Enformasyon Ajansı Direktörü oldu. Ardından Etiyopya Radyo ve Televizyon Ajansı’na genel müdürü oldu. 1996’dan 2002’ye kadar Oromia’nın güvenlik şefi, OPDO’nun siyasi departmanının başkanı ve OPDO’nun genel merkezinin başkanı olarak görev yaptı. 2006’dan 2010’a kadar Etiyopya Radyo ve Televizyon Kurumu Genel Müdürü oldu. 2012’de OPDO Başkanı ve Oromia bölgesinin Başkanı oldu.
Fransız hukukçu ve siyasetçi Maurice Faure yaşamını yitirdi. (Doğumu: 2 Ocak 1922 – Ölümü: 6 Mart 2014) Toulouse Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nde Tarih ve Coğrafya eğitimi aldı. Doktorasını hukuk üzerine tamamladı. 1947’de Milli Eğitim Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. 1951-1983 yılları arasında milletvekili oldu ve 1983-1988 yıllarında senatörlük görevini yürüttü. 1956-57 yıllarında Dışişleri Bakanı, 1958 yılında kısa bir süre İçişleri Bakanı ve aynı yıl yine kısa bir süre Avrupa Kurumları Bakanı oldu. 1956 yılında, Ortak Pazar ve Euratom için yapılan hükümetlerarası konferansta Fransız heyetinin başkanı idi. 1962-1967 arasında Demokratik Birlik Meclis Grubu başkanlığı yaptı. 10 Mayıs 1988 – 22 Şubat 1989 arasında Devlet Bakanı, 22 Mayıs 1981 – 23 Haziran 1981 arasında, Pierre Mauroy hükûmetinde Adalet Bakanlığı yaptı. Mitterand tarafından, Anayasa Konseyi üyeliğine atandı ve 1 Mart 1989 – 1 Mart 1998 arasında bu görevi yürüttü. Radikal Sol Parti’nin onursal başkanı seçildi.
Kırım Parlamentosu Rusya’ya bağlanmayı oybirliğiyle kabul etti.
2017
2017- ABD Başkanı Donald Trump, nüfusunun çoğunluğu Müslüman 6 ülkenin vatandaşlarına 3 ay yeni vize sınırlaması getiren düzenlemeyi imzaladı.
2025
ABD’de 28 Ocak’ta 22 eyalet ve başkent Washington DC yönetimi tarafından, Trump yönetiminin federal hibe ve kredileri durduran kararına karşı açılan davada karar verildi. Yargıç McConnell, davada ihtiyati tedbir kararı alarak Trump yönetiminin hibe ve kredileri askıya kalma kararını durdurdu. McConnell, federal hibe ve kredileri askıya alma kararının Anayasa’ya aykırı olduğunu ve Beyaz Saray’ın kendisini Kongre’nin üstünde konumlandırdığını belirtti.
2025
Silahlı terör örgütü PKK’nın büyük şehirlerde etkinliğini arttırma amacı ile ‘kent uzlaşısı’ adı altında örgüt mensuplarının belediyelere sızdırıldığı iddiasına ilişkin olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca CHP’li belediyelerde yürütülen soruşturma tamamlanarak iddianame düzenlendi. İddianamede, aralarında Kartal ve Ataşehir Belediye Başkan Yardımcılarının da bulunduğu 10 şüphelinin terör örgütü üyeliğinden cezalandırılması talep edildi.
TBMM’nin TBMM’nin 6 Mart 2003 Tarihli Kıbrıs Deklarasyonu, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’ın konuşmasının ardından tüm siyasi partilerin ittifakı ile açıklanmıştır.
TBMM’nin 6 Mart 2003 Tarihli Kıbrıs Deklarasyonu
1- TBMM, 21 Ocak 1997 ve 15 Temmuz 1999 tarihlerinde aldığı kararlara atıfta bulunarak, bu milli davada TBMM ve Türk Milleti’nin tam bir birlik ve beraberlik içinde bulunduğu gerçeği bütün dünyaya bir kez daha ilan eder.
2- Kıbrıs meselesine adil ve kalıcı bir çözüm bulunması için KKTC’nin sarf ettiği çabaları içtenlikle destekler.
3- Kıbrıs meselesine bulunacak çözümün, tarafların eşit statü ve eşitliğine dayanması gerektiği hususunu önemle vurgular.
5- Kıbrıs’ta Türkiye ile Yunanistan arasında kurulmuş bulunan dengenin zedelenmesinin hiçbir şekilde kabul edilmeyeceğini teyit eder.
6- Kıbrıs sorununun çözümünün Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde bir ön şart gibi takdim edilmesine yönelik çabaları reddeder.
7- Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye’den önce AB’ye üye yapılması yolunda atılan adımların, uluslararası anlaşmaların açıkça ihlali olduğunu bir kere daha vurgular.
8- Kıbrıs Türk ve Rum halkının 28 yıldır huzur ve barış içinde yaşamasının en önemli amili olan iki kesimliliğin muhafaza edilmesine verdiği önemi vurgular.
9- İki kesimliği zedeleyecek bütün öneri ve girişimlerin Kıbrıs’taki güvenlik ortamını olumsuz yönde etkileyerek, iki toplumu yeniden bir çatışma ortamına sürükleyeceğini hatırlatır ve buna hiçbir şekilde müsaade edilmemesi gerektiğini önemle belirtir.
10- Bu genel koşullara riayet edilmek kaydıyla, Kıbrıs’ta barışçı ve kalıcı bir çözüme ulaşılmasının Türkiye’ye, Kıbrıs Türk ve Rum halklarına ve bölge barışına hizmet edeceği yolundaki inancını ifade eder.
Venezuela’nın ilk başkanı olan Avukat Cristóbal Hurtado de Mendoza; Simon Bolivar ile birlikte, İspanyol İmparatorluğu’na karşı bağımsızlık hareketi başlattı ve Venezuela’nın ilk başkanı oldu. 39 yaşındayken 5 Mart 1811’de Birinci Venezuela Cumhuriyeti’ni kurarak başbakan olarak seçilerek devleti yönetmeye başladı. (Doğumu: 23 Haziran 1885) 5 Mart 1811’den 21 Mart 1812’ye kadar Venezuela devlet başkanlığı yaptı. Doğum tarihi, ülkesinde Avukatlar Günü olarak kutlanmaktadır.
Avukat Cristóbal Hurtado de Mendoza
1868
Belçikalı hukukçu ve politikacı Prosper Poullet doğdu. (Ölümü: 3 Aralık 1937) Leuven Katolik Üniversitesinde hukuk eğitimi aldı ve aynı üniversitede profesör oldu. Katolik öğrenci kardeşliği olan K.A.V’ın üyesiydi. Katolik Partisi ve Belçika Temsilciler Meclisi üyeliği yaptı. 29 Haziran 1917 -10 Aralık 1919 arasında meclisin başkanlığını yürüttü. 1919-1920 yılları arasında Demiryolları, 1924-1934 yılları arası İçişleri, 1925’te Ekonomi, 1925-1926’da Adalet ve 1926’da Savaş Bakanı olarak görev yaptı. 1925-1926 yıllarında Belçika’nın 26. Başbakanı oldu. Görevinden ayrıldıktan sonra fahri Devlet Bakanı seçildi.
Prosper Poullet
1868
Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye, 5 Mart 1868’de Danıştay ve Yargıtay’ın temelini oluşturan iki kuruma ayrıldı. Hukuk Devleti Günü olarak kutlanmaktadır.
1871
Polonya Sosyal Demokrat Partisi ve daha sonra Almanya Komünist Partisi’ne dönüşen Spartakistler Birliği’nin kurucusu, Kadın Hakları savunucusu, kadın filozof ve Polonya kökenli Alman devrimci Rosa Luxemburg doğdu.
Rosa Luxemberg, 1907 yılında Stuttgart’ta, Kadınlar Konferansında
Fransız avukat Jacques Vergès doğdu. (Ölümü: 15 Ağustos 2013) 1945 yılında Fransız Komünist Partisi’ne üye oldu itirazlara karşın 1950’de, Prag’da, üye olduğu Uluslararası Öğrenci Birliği Kongresi yönetimine seçildi ve 2 sene sonra da sekreterliğe seçildi. 1962 yılında Cezayir’in bağımsızlığının ardından başkent Cezayir’e yerleşti ve Dışişleri Bakanlığı’nda üst düzey yönetici oldu. Ünü dünya çapında duyuldu. Bunun sebebi kamuoyunda nefret edilen müvekilleri savunmasıydı. Verges’in müvekkil listesinde, ‘Lyon Kasabı’ olarak adlandırılan Nazi savaş suçlusu Klaus Barbie, Venezuelalı devrimci ‘Çakal Carlos’, Irak’ın eski başbakan yardımcısı Tarık Aziz ve eski Yugoslavya lideri Slobodan Miloşeviç gibi isimler vardı. ‘Şeytanın Avukatı’ lakabıyla tanınan Fransız avukat Jacques Verges 88 yaşında Paris’te hayata veda etti.
Avukat Jacques Vergès
1931
Türkiye-Yunanistan İkamet, Ticaret ve Deniz Taşımacılığı Sözleşmesi; “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi” adıyla 30 Ekim 1930 tarihinde imzalandı. Kanun” 5 Mart 1931’de mecliste kabul edilerek Resmi Gazete’nin 15 Mart 1931 tarihli sayısında yayınlandı.
1933
Toplatılan Gece Gelen Telgraf adlı şiir kitabından dolayı Nazım Hikmet ile kitabın yayıncısı ve basımcısına “halkı rejim aleyhine kışkırttıkları” suçlamasıyla dava açıldı.
1942
İspanyol hukukçu ve politikacı Felipe González Márquez doğdu. Sevilla Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1962’de Sosyalist Gençlik’e katıldı ve kısa bir süre sonra, Frankoculuğa karşı yeraltından mücadeleye katıldı. Daha sonra İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’ne (PSOE) katıldı. 1966 yılında Sevilla’da iş avukatı olarak çalışmaya başladı. 1974’deki Suresnes Kongresi’nde Genel Sekreter seçildi ve 1997’ye kadar İspanyol Sosyalist İşçi Partisi(PSOE) genel sekreterliğini yürüttü. 1982-1996 yılları arasında İspanya başbakanı olarak görev yaptı ve İspanyol demokrasi tarihindeki en uzun süre grev yapanlardan biri oldu. 1995’te Avrupa Konseyi Başkanlığına seçildi. 2004 yılına kadar parlamenter olarak görev yaptı.
Philip Gonzalez Marquez
1943
Hukukçu ve Finlandiya eski Başbakanı Johan Wilhelm (Jukka) Rangell‘in 4 Ocak 1941’de başlayan görevi 5 Mart 1943 tarihinde sona erdi. Rangell, 25 Ekim 1894’te, Hauho’da doğdu. (Ölümü: 12 Mart 1982, Helsinki) Helsinki Üniversitesinde hukuk eğitimi gördü. Yardımcı yargıç olarak görev aldı. 1922-1925 yıllarında avukatlık yaptı. Finlandiya Bankasında önce yönetim kurulu üyesi sonra da yönetim kurulu başkanı oldu. 4 Ocak 1941 – 5 Mart 1943 tarihlerinde başbakan olarak görev yaptı.
1952
74 Ticani’nin yargılanmasına Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi‘nde başlandı. Tarikat Şeyhi Kemal Pilavoğlu, 1954 yılında mahkûm olduktan sonra Ticaniliği bıraktığını söyledi.
1956
ABD Yüksek Mahkemesi, diğer mahkemelerin okullardaki ırk ayrımcılığını yasaklamasını onayladı.
1959
Türkiye – ABD Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması, Demokrat Parti döneminde, 5 Mart 1959 tarihinde imzalandı. Antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti adına Fatin Rüştü Zorlu ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti adına Büyükelçi William Fletcher Warren tarafından imza edildi. ABD’nin diğer Bağdat Paktı ülkeleriyle de imzaladığı bu ikili antlaşmaya göre, bu ülkelere doğrudan ya da dolaylı bir saldırı söz konusu olduğunda ABD’nin o ülkenin isteği üzerine gerektiğinde silahlı kuvvetlere başvurarak yardımda bulunması öngörüldü.
1962
Tedbirler Kanunu, 5 Mart 1962 tarihinde kabul edilerek 7 Mart 1962 tarihli resmi gazetede yayınlandı. Yasa, 27 Mayıs ruhunu korumak için alınacak tedbirler kapsamında çıkarıldı.
1969
Ant Dergisi’nde yayımlanan “İşgal Toprağı, Kurt Köpeği” başlıklı yazısından ötürü yargılanan Yaşar Kemal beraat etti.
1969
Balıkesir’de Akbaşlak Köyü Muhtarı, “aminli düğün tüzüğü” hazırladı ve mevlit okutmayan damatlara ceza kesileceğini açıkladı.
1971
İstanbul’da Akbank’ın Selamiçeşme Şubesi silahlı 5 kişi tarafından soyuldu, soygun sanıklarından olduğu ileri sürülen Salman Kaya Bebek’te yakalandı.
1972
Ağustos 1971’de Sultanahmet’te esrar satarken yakalanan ve 6 yıl hapse mahkûm edilen 14 yaşındaki İngiliz çocuk, Türkiye ile İngiltere arasında diplomatik soruna neden oldu. İngiliz basını, “Gaddar Türkler” başlıklı manşetler attı. Bunun üzerine Başbakan Nihat Erim, programında olmasına rağmen, ABD’ye giderken Londra’ya uğramadı.
1973
Kültür Sarayı’nın (AKM) yakılması, Marmara ve Eminönü yolcu vapurlarının batırılması ve Kastamonu şilebinin yakılması eylemlerinden ötürü açılan Sabotajlar Davası’nda iddianame okundu; aralarında Tersane-İş başkanının da bulunduğu işçi ve öğrenci 29 sanıktan 17’sinin idamı talep edildi.
1977
Rektör tarafından 15 gün süre ile kapatılan ODTÜ, Danıştay kararı ile açıldı.
1981
Suudi Arabistan’da yaptığı bir kaza sonucu iki kişinin bacağının kırılmasına neden olan Türkiyeli şoför, 300 bin lira para cezasına çarptırıldı, ancak bu parayı ödeyemediği için ayağını kırdığı kişilerin yanında ömür boyu köleliğe mahkum edildi. Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye Otomobilciler Federasyonu, şoförü kurtarmak için girişimler başlattı.
1981
İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi, yasa dışı örgüt kurmak ve komünizm propagandası yapmak suçundan, 7 TİP yöneticisini tutukladı.
1984
İstanbul Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, Papa’ya suikast düzenlemek suçundan Mehmet Ali Ağca hakkında açılan davada görevsizlik kararı verdi.
1986
Yüce Divan tarafından iki yıl hapse mahkum edilen eski Devlet Bakanı İsmail Özdağlar’ın milletvekilliği TBMM Genel Kurulu’nda düşürüldü.
1990
ANAP hükümetinin “hareketçi kökenli” devlet bakanı Mustafa Taşar’ın Nazım Hikmet’e yönelik “sapık” ve “yahudi asıllı” sözlerinden dolayı açılan hakaret davasında, Ankara 2.Asliye Hukuk Mahkemesi Taşar’ın 1.5 milyon TL tutarında manevi tazminat ödemesine karar verdi.
1993
5 Mart 1868 tarihinde Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’nin ikiye ayrılarak Şura-yı Devlet adıyla Danıştay ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye adıyla Yargıtay kurulmasının kabul edildiği gün olan 5 Mart, 1993 yılından bu yana her yıl Hukuk Devleti Günü olarak kutlanmaya başlandı.
1993
Cumhuriyet Gazetesi sahibi Berin Nadi, Genel Yayın Koordinatörü Hikmet Çetinkaya ve eski Yazı İşleri Müdürü Füsun Özbilgen, Çetinkaya’nın bir köşe yazısından dolayı açılan davada beraat etti. Dava, Çetinkaya’nın 5 Ekim 1992’de yazdığı, Fethiye ve Turgutlu’daki “Türk-Kürt çatışmasını körükleyen olaylarda” MÇP’lilerin ve ülkücü kökenli kaymakamın rolü bulunduğuna ilişkin köşe yazısında ismi geçen Fethiye kaymakamının, “PKK’ye hedef gösterildiği” başvurusuyla açılmıştı.
1996
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi amfisindeki işgalin ardından gözaltına alınan 47 öğrenciden 31’i tutuklandı. Trakya Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık, Çukurova Üniversitesi ve İzmir 9 Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenciler eğitimin özelleştirilmesine ve devlet tarafından tahsil edilen harçlara karşı eylemler yaptı.
2005
Nijer’de kölelik karşıtı yasa uygulanmaya başladı. 2004 yılında kabul edilen yasayla 7 bin kölenin özgürlüğünün ilan edildiği ülkede özgürlüğünü bekleyen 36 bin kölenin daha kaldığı tahmin edilmekteydi.
2006
Eski Yugoslavya’da 1990’lardaki kanlı iç savaş sırasında Hırvatistan’daki Sırpların lideri olan ve savaş suçları dolayısıyla 2004 yılında Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi(ICTY)mahkum edilen Milan Babiç hücresinde ölü bulundu. 13 yıl hapis cezası alan Milan Babiç’in intihar ettiği açıklandı.
2007
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Kars’ın Digor ilçesinde 1993’te 17 kişinin öldürülmesi, 63 kişinin yaralanmasıyla ilgili başvuruda olayda güvenlik güçlerinin orantısız güç kullandığını tespit ederek ve Türkiye’yi yedi kişinin ailesine 350 bin avro tazminat ödemeye mahkum etti.
Yargıtay 9.Ceza Dairesi, Fethullah Gülen’in beraatına ilişkin Ankara 11.Ağır Ceza Mahkemesi’nin 5 Mayıs 2006 tarihli kararının temyiz talebini, “Gülen’in terör faaliyetinde bulunduğuna dair inandırıcı delil bulunmadığı” gerekçesiyle reddetti ve kararı onadı.
2009
Ergenekon soruşturması kapsamında Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay gözaltına alındı ve 6 Mart’ta tutuklandı.
2011
Ahmet Şık ve Nedim Şener, Özel Yetkili Savcı Zekeriya Öz tarafından tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi.
2012
PEN Yazarlar Birliği Türkiye Merkezi’nin verdiği Duygu Asena Ödülü, KCK tutukluları Ayşe Berktay ile Büşra Ersanlı’ya verildi.
2025
Fransa Ulusal Barolar Birliği’nin avukatlara yönelik başörtüsü dahil ayırt edici simgeler yasaklayan ve tek tip kıyafet giymeyi zorunlu kılan bir önergeyi kabul etmesi üzerine açılan davada, Fransız Danıştayı itirazı reddederek yasağı hukuka uygun buldu. Danıştay, avukatlar için tek tip kıyafetin yargılananlar arasında eşitliği sağlamaya yardımcı olduğuna ve bunun “adil yargılanma hakkının gerekli bir koşulu olduğuna” kanaat getirdi. Fransa Avukatları Sendikası, yasağın avukatların bağımsızlığını ihlal ettiği gerekçesiyle birliğin bu kararının askıya alınması talebiyle Danıştay’a başvurmuştu.
2026
FETÖ suçlamasıyla 10 yıldır aranan firari eski Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekili Şadan Sakınan, yakalandıktan sonra sevk edildiği Sulh Ceza Mahkemesi tarafından tutuklandı.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, “Alo Adalet” hattı ile dava süreçlerine ilişkin gecikme şikâyetlerinin doğrudan yargının kendi mekanizması içinde değerlendirileceğini açıkladı.
Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun şubat ayı kadına şiddet verilerine göre, bir ayda 23 kadın öldürüldü, 11 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu.
Hukuk devleti, kamu erkinin faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı olduğu, vatandaşlara hukuk güvenliği sağladığı ve yönetimde keyfiliğin olmadığı bir devlet biçimidir. Bu ilke, kuvvetler ayrılığı esasına dayanır; yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirinden bağımsız olmalıdır.
Hukuk devleti, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, tüm mevzuatın yargı denetimine tabi olması, normlar hiyerarşisine riayet edilmesi, mahkemelerin bağımsızlığı ve idarenin mali sorumluluğu gibi unsurları içermektedir. Hukukun üstünlüğü ve adaletin sağlanması, demokratik toplumların vazgeçilmez temelidir. Bu anlamda Hukuk Devleti Günü, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına bağlılığı hatırlamak ve güçlendirmek için önemli bir gündür.
Adalet Fermanı (Ferman-ı Adalet), 12 Aralık 1875’te padişah tarafından çıkarılmıştır. Ferman-ı Adaletin hemen arkasından 1876 yılında Kanunu Esasi ilan edilmiştir.
1839-1878 yılları arasındaki dönemi tanımlamak için kullanılan Tanzimat döneminde, genel idareyi kapsayan son fermanıdır. Padişah Abdülaziz devrinde çıkarılan ferman Türkiye’nin yayınladığı İnsan Hakları belgeleri arasında tarihsel öneme sahiptir.
Ferman-ı Adalet’e göre, vergilerin mükelleflerin varlıkları ölçüsünde hak ve adalete uygun şekilde toplanması kabul edilmiştir. Vergilerin devlet giderlerini karşılayamaması durumunda gelir kaynaklarının çoğaltılması öngörülmüştür. Fermanın ekonomik kriz döneminde çıkarılmış olması ve hemen arkasından 1876 Anayasasının yürürlüğe girmesi fermanın uygulanmasını olanaksız kılmıştır.
Ferman-ı Adalet metninde, halkın bazı hak ve özgürlüklere kavuşması amaçlanmış, mahkemelerin tarafsız olması, baskı ve zulmün sona ermesi; vergide adalet ve hakkaniyet ile mülkiyetin korunması öngörülmüştür.
Her devlet-i mütemeddinenin akdam-ı umûru hukuk-ı âmmenin temin-i kaziyesi olup bu esâsın muhafaza ve bekâsına medâr olan esbâb ve vesail mutlâka kâffe-i ibat haklarında bilâ-istisna istilzam-ı adâlet ve idare-i hükûmette intizam-ı hareketle hâsıl olur. Ve her şahsın her türlü fevaid ve menafi-i vatan ve memleketinin asayiş ve mamuriyetile me’mun ve mahfûz olabilüp emniyet ve menfaat-ı husûsiye ancak emniyet ve menfaat-ı umûmiye ile vücude gelir; binâen aleyh cülûs-ı Hümâyûn-ı Şâhânemizden beru bütün âleme neşir olunan efkâr ve niyet-i hayır âyât-ı mülûkânem biavnihi taâlâ Saltanat-ı Seniyemizin itilâ-yı şân ve şevketi ve sunuf-ı tebaamızın devam-ı huzûr ve rahatı ile memâlik-i Devlet-i Âliye’mizin servet ve mamuriyetçe müstait olduğu terakkiyâtın istikmâl-i maddelerine mâtuf idiğünden şu amâl-i hayriye-i mülûkânemin bir kat daha tevsi-i daire-i madelet-i bahiresiyle emniyet-i umûmiyeye tamamen kâfil ve tebaa-i şâhânemin her sınıfına ait ve şâmil olacak müsaadât ve ıslâhâtın bu kerre teyemmünen tâyin ilânı indi hilâfet peyvend ü Hümâyûnumda garin-i tasvip olarak husûsât-ı âtiyetüzzikr ilâ maşaallahı taâlâ düstûr-ül-amel tutulmak üzere icrâlarına irade-i adâlet ifade-i pâdişâhânem şeref-sâdır olmuştur.
Şöyle ki: temin-i hukuk-ı tebaada asıl olan şeyler kuvve-i adliyeye kuvve-i icrâiyenin müdahale etmemesi ve ahkâm-ı kavânînin her türlü sû-i istimalâttan masûn bulunması kaziyeleri olarak mehâkimin emniyet-i umûmiyeye mazhariyetleri ise yalnız teşkilâtiyle olmayıp erkân ve âzâsının ehliyet-i sahihe ve sıfat-ı hasene-i iffet ve istikâmetle memduhiyetlerine ve meslek ve hareketlerinin[3] hakkaniyet ve madelete makruniyetine mevkûftur. Divân-ı Ahkâm-ı Adliye’mizin teşkili işte şu tarif ve tavsife muvafık bir merci-i adâlet tâyini maksadına mübteni olduğundan hey’et ve vezaif-i memuriyetlerinin bu esâsa tatbikan tanzîm ve tensiki ve müteferriatinin meratib-i muhtelifesince ıslâhat-ı sahihe icrâsı lâzım gelip çünkü mehâkim hakkında usûl-i bi-tarafiyi muhafaza etmek muamelât-i vakıalarının vesait-i idareden tefrikile hâsıl olacağı gibi erbâb-ı mehâkimin umûm nazarında mazhar-ı emniyeti tamme olmaları bilâ-mûcib azil ve tebdîl edilmelerine menut ve bu dahi kendilerinin intihâb mütemen ve mûteber üzerine tâyin kılınmalariyle meşrût olduğundan âzam-ı mehâkim-i nizâmiye olan Mahkeme-i Temyiz riyaseti vazifesi umûr-ı adliyemiz nâzırı uhdesinden alınarak münkasım olduğu iki daireye bir reîs-i evvel ve bir reîs-i sânî nasbı ve yine bu kabilden olmak üzere ticaret divân-ı istinafinin ve mehâkiminin umûr-ı adliyemiz nezaretine rapt ve ilhakiyle bunların merbut oldukları ticaret nezaretinin esbâb-ı ticaret ve sanayi ve ziraatin terakkisi vazife-i asliyesine tahsis kılınması ve şu halde ticaret divân-ı istinafiyle divân-ı cinayet vezaifinin Divân-ı Ahkâm-ı Adliye’mize merbut mahkeme-i istinafiye vezayifine ilâvesiyle mevâdd-ı cezaiye ve hukuk-ı adliye ve husûsât-ı ticariyeye tahsisen üç kısım olarak tanzîm ve ıslâh ve bunların ve Mahkeme-i Temyiz’in rüesa ve âzâsının hakikaten evsaf-ı kanûniye ile muttesif olmak üzere müceddeden intihâb olunması ve ba’de-zîn intihâb-ı sahih ve salim tahtında müntehâp âzâ-yı mehâkimin vaziyet-i asliyesine tevfikân bilâ-mûcib azil ve tebdîl olunmayacaklarını mutazammın yedlerine berat-ı âlişânım itâsile beraber kendilerine mahsûs bir hakk-ı tekaüt nizâmı yapılması cümle-i evamir-i adliye-i şâhânemizdendir. Divân-ı Ahkâm-ı Adliye’mizin bu sûretle tanzîm-i ahvali mücerret silsile-i mehâkim-i nizâmiyenin tensiki ile umûr-ı hukukiyenin temini hüsn-i cereyan-ı daimîsi maksadına mebni olduğu cihetle bu ıslâhatın memâlik-i mahrusâ-i şâhânemde ihkak-ı hukuk-ı ibat ve neşr-i levazım adl ü dade memur olan mehâkim-i nizâmiyeye tamimi dahi eşfak-ı amime-i şâhânemiz iktizasından olmağla bunların usûl-i teşkilât ve intihâbâtını umûmun emniyet ve vusûkuna mâni bir halde ve hükûmetin taht-ı tesir-i nüfuzunda bulundurmamak için gerek işbu mehâkime ve gerek idare meclislerine Müslim ve gayr-i müslim tâyin kılınacak âzâ ve mümeyyizler kendi taraflarından intihâb olunmak üzere umûm tebaa-i mülûkânemize ruhsat itâ kılındığından bunların dahi hemen ol vechile icrâsı teşkilât ve intihâbâtı hakkında her tarafa talimat-ı vazıha gönderilmesi ve vilâyet merkezlerinde bulunan naibler divân-ı temyizlerin riyasetinde bulunmak üzere mecâlis-i temyiz riyasetlerine ehil ve erbâbının intihâb ve tâyin olunması ve livâ’ ve kazâlar mehâkim-i şer’iyyesinden verilen ilâmâtın tetkîkat-ı şer’iyyesi dahi işbu merkez naiblerine ihale edilmesi ve ale-l-ıtlâk mehâkimin vücudundan murad hukuk-ı nâs için merkez-i emniyet tâyininden ibaret olduğundan ehl-i İslâm ile Hıristiyan ve sair tebaa-i gayr-i müslime beyninde veyahut tebaa-i Îseviyye ve sair tebaa-i gayr-i müslimeden mezahib-i muhtelifeye tâbi olanların yek-diğeri arasında zuhûra gelen deâvînin mehâkim-i nizâmiyeye havale kılınması ve mehâkimin muhakemâtca tanzîm-i harekât ve muamelâtı için irade-i şâhânem iktizasından olan kanûn ve nizâmın serian ikmali ile mevki-i icrâya konulması ve bir de mehâkimce en ziyade dikkate şâyan olan madde ahkâm-ı vakıada kanûnun hüsn-i istimali ile esbâb-ı hukukun taaddiden vikâyesi keyfiyeti olup ale-l-husus muhakemat-ı cezaiyede ef’al-i müsbitenin ahkâm-ı kanûniye ile tatbikâtında iltizam-ı dikkatle hiç kimsenin bilâ-hüküm mahbeste kalmaması ve muamele-i cevriye ve ezaiyenin aslâ vukuuna meydan verilmemesi farizeden bulunmağla o misillû ef’al ve harekâtı ve umûr-ı kanûniyede sû-i istimalâtı tahakkuk edenlerin şediden mücazaât ı mukarrer bulunduğunun ilânı ile umûmun temin ve adâlet-i matlûbenin ez-serinev tebyin olunması dahi irade-i müekkide-i şâhânemiz muktezasındandır. Temin-i hukuk-ı teb’a kaziye-i esâsiyesinin aksâm-ı mühimmesinden biri dahi tekâlif-i mürettebe-i devletin gerek nisbet-i asliyesini ve gerek emr-i tahsil ve ıstıfasını adâlet ve hakkaniyete tevfik eylemek maddesidir. Eğerçi Hazine-i Devlet-i Âliye’mizin vâridât-ı umûmiyesi vezayif-i hükûmet ve metbuiyet levazımından olan mesarif-i mülkiye ve askeriye mukabilinde mevzu olduğu cihetle memleketimizin menabi-i servetinden istifade olundukça medeniyet ve mamuriyeti mütezayit oldukça bir taraftan vâridâtımızın esbâb-ı terakkisini aramak iktiza eder ise de vâridât-ı mevcûdeden ahalimizi izaç eden ve Hazine-i Devlet’imizin faidesini temin edemiyen şeylerin şâyan-ı itibar olmaması cümle-i makasıd-ı hümâyûnumuzdandır. Zikrolunan tekâlif-i mevzuadan umûm tebaa-i şâhânemizin ifa etmekte oldukları vergi ile rüsumât-ı dahiliyenin müteaddit nevi ve cihetten husûle gelmesi tevziat ve tahsilâtının bi-t-tabi rabıta-i adâletten çıkarmakta olduğundan ahali-i memâlik-i mahrusâ-i şâhânemizi izacâttan kurtaracak ve nisbet-i umûmiyede iltizam itidal ile Hazine-i Devlet’imizce dahi meşrûen istifade olunacak yolda işin cihet-i vahdeti bulunarak heman mevki-i icrâya getirilmesi ve bir de vâridât-ı öşriyeye bir aralık munzam olan rub-ı tebaamızı umûmen muhit olan madelet-i mülûkânemiz âsârından olmak üzere muahharan bi-l-külliyyen af ve ref’ olmuş ise de vâridât-ı öşriyenin mültezimin vasıtası ile ıstıfasında taaddiyat ve hem zürra haklarında ve hem de Hazine-i celîlemce iki taraflı hasarâtın dahi men’ ve def’ine müteallik tedabir-i müessirenin icrâ olunması ve tebaamızın doğrudan doğruya ifa eyledikleri tekâlifin emr-i tahsili bir vazife-i müstakile iken bunun taşralarca kuvve-i zabıtaya tevdii yolsuz olduğundan tahsildârlık işinin umûr-ı zabıtadan tefriki ile Müslim ve gayr-i müslim ahalice müntehâb ve mevsûk ve mutemet kesandan tahsildârlar tâyin olunarak yapılacak talimat-ı mahsûsasına tevfikân emvâl-i mürettebenin bu vesait ile tahsil ve temin ettirilmesi nezd-i hümâyûnumuzda kat’iyyen mukarrer ve mültezem bulunmakla işbu taslih-i muamelât-ı mâliye ve tahsiliye maddelerinin dahi bilâ-tehir icrâlarına ibtidar kılınmasını emr ü tekit eylerim. Umûm tebaa-i şâhânemize müteallik umûrun bir dahi emvâl-i gayr-i menkûlenin medâr-ı tasarrufâtı olan senedâtın maddesidir ki bunların Der-saâdet’imde ve gerek taşralarda muhtelif ve mütenevvi sûrette itâ ve ekser emlâkin senetsiz tasarruf olunması mehâkimi işgal ve ahaliyi izaç edecek müşkilât ve münazaâtı ve emlâkçe tedenni-i itibarâtı mûcib olduğundan bu halin mahv ve def’i için Defter-i Hakanî Nezareti’nin senedât-ı umûmiye itâsına merci-i müstakil ittihazı ile her nev’i emvâl-i gayr-i menkûle senetlerinin oradan verdirilerek tebaa-i Saltanat-ı Seniyemizin temini mallarını mueyyit bir kaide-i kaviye ibraz olunması ve tekrara hacet olmadığı üzere kâffe-i tebaa-i Devlet-i Âliye’mizin mahfûziyet-i mal[4] ve can emniyet-i ırz ve nâmusları akdem-i makasıd-ı pâdişâhânem olup ve matlûb-ı mühimin vesait-i husûlünden biri dahi asâkir-i zabtiye olduğundan bu sınıfın mahallerince mütemen ve ehl-i ırz âdemlerden intihâb ve istihdamları ve tâyin-i vezaifleri maddelerinin heman mevki-i fiil ve icrâya getirilerek emr ü zabıta ve emniyet-i sunuf-ı tebaanın bu cihetle dahi teyid edilmesi matlûb-ı maal-i mashub-ı mülûkânemizdir. Memâlik-i Devlet-i Âliye’mizin terakkiyât-ı mamuriyet ve medeniyet-i eazz-ı amâl-i hümâyûnum olup fakat bir mülkün tezayüd-i ümran ve saman-ı ahalisinin saâdet-i halleri ile meşrût olmak hikmet-i hükûmet[5] muktezasından bulunmakla sunuf-ı tebaamızın tanzîm-i turuk ve meabir ameliyatında ve sair umûr-ı nafiâda hamiyet ve vatan-perverlikleri icâbınca gösterdikleri mesai ve gayreti esasen ve külliyyen memnu’ olan angarya madde-i muzırresi gibi birtakım tazyikât ve izacât ile sû-i istimalden muhafaza etmek yani emr-i mamuriyete hizmet-i tebaamızın malen ve bedelen hasar ve muzarına âlet etmemek umûr-ı mefruzeden olmağla bu bâbda ittihaz kılınmış olan bir kaide-i gayr-i mergubenin hemen taslih ve temini ile memurîn-i mülkiyeye tenbihât-ı kat’iye ve ekide icrâsına ve bu yolda rıza-i hümâyûnuma muhalif halâtın men’i vukuuna nazaret-i mütemadiye icrâ kılınması ve bu cümle ile beraber memâlik-i şâhânemde ziraat ve felâhat ve sanayi ve ticaretin ıslâh ve teksiri ile tebaamızın izdiyad-ı servet ve kudretlerine çalışması elzem olup Ticaret Nezareti’nin vazife-i asliyesi şu maksad-ı hayır mefsed-i pâdişâhânemin fiiliyâtına hizmet etmek için ezseri-nev tahdit ve tâyin olunduğundan mevâdd-ı meşruhenin de erbâb-ı vukûf ve malûmat ile bi-l-müzakere vel-istîzân kararlarının icrâsına ihtimam edilmesi ve çünkü bâlâda beyân olunduğu üzere müstazilli saye-i himayet-i mülûkânem olan her sınıf tebaa-i Devlet-i Âliye’m nazar-ı eser-i şâhânemde adâlet-i kâmile ile müsavî olduğundan tebaa-i gayr-i müslime-i pâdişâhânem cemaatlerine ait muafiyet ve serbest-i icrâ-yı âyin ve mezhepleri hakkında bidiriğ olan müsaadât-ı mevzue iktizasınca patriklerin ve sair rüesa-yı rûhaniyenin cemaat-ı milliyeleri umûrunda haiz oldukları iktidar ve ruhsata mecâlis-i mahsuselerine mevdû olan mezûniyet ve salâhiyete tevfikân ihtiyacât ve mesalih-i mahsuselerine müteallik mevâdda ale-d-devâm mazhar-ı sahabet ve himayeleri olmaları ve meabıt ve mükatip ve sair ebniye-i milliyelerinin ihdas ve inşalarında teslihat-ı kâmile icrâsı mukarrerdir. Bu müsaadât-ı mülûkânemle beraber sunuf-ı tebaa-i şâhânemin kabiliyet ve liyakatlarına göre meratip ve hidemât-ı Devlet-i Âliye’mize nâiliyetleri zımnında bâb-ı ihsan meab-ı hümâyûnum kendilerine hemişe meftuh olduğundan tebaa-i gayr-i müslime-i şâhânemden istikametle mevsuf ve iktidarları mücerrep ve meşhur olanların müsait oldukları hidemâtta daire-i istihdamlarının teyid edilmesi ve tebaa-i gayr-i müslime-i mülûkânemden alınmakta olan bedelât-ı askeriye tebaa-i Müslime-i Devlet-i Âliye’min hizmet-i fiiliye-i askerleri mukabilinde mevzu olup fakat hukukça olan müsavat vezaifçe olan müsavatı dahil müstelzim olduğu halde bunun nisbet-i umûmiyesinde mükellefinin esnan ve ahvalince o kaideye riayet olunmaması gibi cemaatlerince tevzi ve tahsil dahi usûl-i salime ve âdile cereyan etmediği anlaşıldığından niyât-ı adliye-i hümâyûnumuzun eser-i fiilîsi ol bâbda dahi isbat olunmak için ba’de-zîn bedel-i askerînin tebaa-i gayr-i müslime-i şâhânemden yirmi yaşına baliğ olmayanlar ve kırk yaşını tecavüzle sinn-i pirîye vasıl olanlar ve âlil ve amel-mânde bulunanlar dahil olmamak üzere tevzi kılınması ve bunun nüfus miktarı hesabı ile tertib-i aslîsi dairesinde miktar-ı mevzuuna halel gelmemek ve belki efrad-ı mükellefenin mevcûdu itibariyle terakkisi vâridât-ı Hazine-i Devlet’imiz temin olunmak üzere esnam ve kaide-i meşruhe vechile ıstıfası maddesinin kendilerine havale olunması ve şu halde tebaa-i Müslime-i şâhânemin hizmet-i fiiliye-yi askeriye için bedel-i nakdî vermek isteyenlerinden alınmakta olan yüzer altının kaide-i müsavâta riayeten elli altına tenzil kılınması ve memâlik-i Devlet-i Âliye’mizin bazı mahallerinde tebaa-i gayr-i müslime-i şâhâneme arazi verilmeyip de kendilerinin çiftçilikte istihdamları usûlünün cereyan-ı hilâf-ı şiar-ı hükûmet ve menafi-i teb’a perveri ve madelet olduğundan bundan böyle sunuf-ı teb’amızın gerek bi-l-müzayede satılan arazi-i mahlûlenin tefvizinde ve gerek efrad-ı nâstan arazi ve emlâk teferruğunda aslâ farklı tutulmayarak Arazi Kanûnnâme-i Hümâyûnu’muz ahkâmından müsavat-ı kâmile ile istifadelerinin temin ve teyid edilmesi ve taşralarca tebaa-i gayr-i müslime-i şâhânem terekelerinde zuhur eden vasiyetnâmeler ahkâm-ı muhafaza ile velisi olan eytam-ı gayr-i müslime emval-i mevrusesi idaresine müdahale olunmayıp şu kadar ki veli ve vâsi tarafından bu makûle emvâl-i eytamın itlafına tasaddi olunduğundan şikâyet edilir ise taraf-ı hükûmetten taht-ı himayet ve nezarete alınması dahi kat’iyyen matlûb-ı şâhânemdir. Şurası tekrar ve beyândan müstağnidir ki bu tenbihât ve müsaadât-ı pâdişâhânemin üssü esası vedia-i yed-i müeyyed-i Hümâyûnum olan ehali ve berayanın istikmal-i saâdet-i halleri kaziyesi bulunmakla ve her devletin bais-i devam ve tezayüd-i şevket ve asayiş-i vasıat-i icrâiye olan memurîn taraflarında meslek ve hareketlerinde iltizam-ı adâlet ve istikâmet ve kavânîn-i mevzuaya herkes tarafından mutavaat olunmak ve kibâr ve sigâr cümleten hak ve vazifesi dairesini tecavüz etmemekle rehn-i itminan olmakla bu yolda hareket edenler Taraf-ı Hümâyûnumdan mazhar-ı mükâfaât olacakları misillû hilâfında bulunanların dahi mücazaât görmeleri muhakkaktır. Binâen aleyh işbu iradât ve niyât-ı adâlet beyyinâtı şâhâneme muhalif halât ve taaddiyât vukua gelir ise derr-i devlet medârıma müstekimane arz-ı tahkikât ve müstediyat-ı meşruç hakkında bir kaide-i sahihe ve salime ittihazının mütalâa ve istîzân kılınması ve umûr-ı adliyenin hüsn-i cereyanı için ittihaz olunacak tedabir-i teminiyeye ilâveten vülât ve mütasarrifin ile ve-l-hâsıl kâffe-i memurîn-i mülkiyenin vezaifi şu evamir-i celile-i Hümâyûnuma ve umûr-ı idarenin mukteziyatına tevfikân tâyin ve tertip olunarak ana göre nizamât ve talimât-ı lâzimenin tanzîm edilmesi ve şu kadar ki bâlâda tadat olunan müsaadât-ı rahimane-i mülûkânem vezaif-i tâbiiyet ve müsadetaki kemahiye hakkiha ifa eden tebaa-i Devlet-i Âliye’m haklarında câri olarak tarik-i mutavaât ve inkiyâttan inhiraf edenler eltaf-ı Hümâyûnumdan bi-t-tabi ve bi-l-külliye müstefit olamayacağının dahi ilânı matlûb-ı kat’îmiz olmağla siz ki Sadr-ı A’zam-ı sütudeşiyem müşârün-ileyhsiz, işbu fermân-ı celil-ül-ünvan-i mülûkânemi usûlü üzere gerek Der-saâdet’imde ve gerek memâlik-i mahrusâ-i şâhânemin her tarafında neşir ve ilân ile husûsât-ı mebsutenin icrâ-yı iktizalarına ve bundan böyle daimen ve müstemirren mer’iyy-ül-icrâ tutulması esbâbının istikmaline bezl-i cell-i himmet eyliyesiz. Tahriren fil-yevm-ül-sâlis öşrü min şehri zilkadet-il-şerife lisenetin isna ve tiseyn ve mieteyn ve elf. 1292
Bangkok Deklarasyonu(Bangkok Declaration), Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği’nin (AAMB) 6. Kongresi’nde 19 Eylül 2024’te kabul edilmiştir. Deklarasyonda, sürdürülebilir toplum bağlamında anayasa yargısının güçlendirilmesi, hukukun üstünlüğü, adalet, barış, hukuk güvenliği, insan onuru, demokrasi, insan hakları, yargı bağımsızlığı ve iklim adaletine vurgu yapılmıştır. Deklarasyon’da Filistin’de devam eden ağır insan hakları ihlallerine son verilmesi çağrısı yapılmıştır.
Bangkok Deklarasyonu
“Sürdürülebilir Toplum Bağlamında Anayasa Yargısının Güçlendirilmesinde Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar” temasıyla düzenlenen Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği 6. Kongresi 19 Eylül 2024
Bizler, 18-21 Eylül 2024 tarihleri arasında Bangkok, Tayland’da bir araya gelen Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği (AAMB) üyeleri olarak, anayasa yargısı ilkelerine duyduğumuz ortak taahhüt temelinde hareket etmekteyiz.
“Sürdürülebilir Toplum Bağlamında Anayasa Yargısının Güçlendirilmesinde Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar” konulu söz konusu Konferans, kendilerini hukukun üstünlüğünü, demokrasiyi ve insan haklarını güvence altına almayı adamış ülkeler arasında bir diyalog ve iş birliği platformu sağlamaktadır.
Anayasa yargısının temel ilkelerini tanıyarak, anayasanın üstünlüğüne, kuvvetler ayrılığına, temel hakların korunmasına ve yargı bağımsızlığına olan gereksinime yönelik inancımızı bir kez daha teyit etmekteyiz. Söz konusu ilkeler toplumlarımızda adalet, barış ve istikrarın temelini oluşturan değerlerdir. Teknolojik gelişmelerin, çevre sorunlarının ve toplumsal dönüşümün damgasını vurduğu hızla değişen günümüz koşullarında, sürdürülebilir toplumların teşvik edilmesinde anayasa yargısının üstlendiği belirleyici rolü kabul ediyor ve destekliyoruz. Her ülkenin, kendi anayasal çerçevesine sürdürülebilirlik kavramını dâhil ederken, kendisine özgü hukuki teamüllerini, toplumsal koşullarını ve kalkınma önceliklerini yansıtacak şekilde hareket edeceğini kabul ediyoruz. İklim değişikliği, kaynak yönetimi ve toplumsal eşitlik benzeri küresel meselelerin ele alınmasında ve kalkınmanın sürdürülebilir, kapsamlı ve adil niteliğinin sürdürülmesinde hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi ve temel hakların korunmasının zaruri olduğu görüşünden hareketle, anayasal çerçevelerimizi söz konusu yeni güçlüklere göre uyarlarken karşılıklı saygı ve iş birliğinin önemini vurgulamaktayız.
Adalet, barış ve insan haklarının korunmasına olan bağlılığımızı teyit ederek, Filistin halkının maruz kaldığı ihlaller dâhil olmak üzere, bireylerin ve ulusların yaşamını, güvenliğini, özgürlüğünü ve onurunu tehdit eden her türlü eyleme karşı birlik ve dayanışma içinde hareket edeceğimizi beyan ederiz.
Toplumlarda sürdürülebilir barış ve istikrarın muhafaza edilmesi, iklim değişikliğiyle mücadele ve “iklim adaletinin” teşvik edilmesine yönelik çabaların bir parçası olarak adalete erişimin sağlanmasının önemini vurgulamaktayız. Bu doğrultuda, Azerbaycan’ın ev sahipliğinde gerçekleştirilecek olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 29. Taraflar Konferansı’nın (COP 29) başarıya ulaşmasını temenni ederiz. Bu tür uluslararası zirvelerin, iklim değişikliğiyle mücadele edilmesi ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin teşvik edilmesi açısından üstlendiği önemli rolün bilincindeyiz.
Venedik Komisyonu ve Birleşmiş Milletler kuruluşlarının desteğiyle, diğer anayasa mahkemeleri ve muadili kurumlar arasında küresel, bölgesel ve bölgeler arası düzeyde iş birliğini güçlendirmeye yönelik kararlılığımızı sürdürmekteyiz. Bununla birlikte, hukukun üstünlüğünün tesisi, insan haklarının korunması ve adalete erişimin yaygınlaştırılmasını hedefleyen diğer birlikler ve ilgili topluluklarla da iş birliğimizi derinleştirme irademizi beyan ederiz.
Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği üyeleri olarak, anayasa yargısı ve sürdürülebilir toplum arayışına yönelik kararlılığımızda birleşmekteyiz. Bu Konferansın sonunda, farklılıklarımıza saygı duyarak inşa ettiğimiz ortak hedeflerimize bağlı, adil ve eşitlikçi bir dünya oluşturma yönündeki ortak amacımızı yineliyoruz.
Sürdürülebilir kalkınma bağlamında anayasa yargısı ilkelerine bağlı daha kapsamlı bir topluluğun oluşturulması amacıyla diğer anayasa mahkemelerini ve muadili kurumları da birliğimize iştirak etmeye davet ediyoruz.
Bu Deklarasyon, 18-19 Eylül 2024 tarihlerinde Bangkok, Tayland’da gerçekleştirilen Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği (AAMB) 6. Kongresinde oybirliğiyle kabul edilmiştir.
Bangkok’ta, 19 Eylül 2024 tarihinde kabul edilmiştir.
NATO’nun (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) temelini oluşturan antlaşma metni 12 ülkenin katılımıyla, 4 Nisan 1949’da Washington DC’de imzalanmıştır. 14 maddelik antlaşma metni, örgütün müdahale alanları ve sınırlarını belirlemektedir.
Bu Antlaşmanın Tarafları, Birleşmiş Milletler Yasası’nın amaçlan ve ilkelerine olan inançlarını ve bütün halklar ve bütün hükumetlerle barış içinde bir arada yaşama arzularını teyit ederler.
Demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkeleri temelinde bütün halkların özgürlüklerini, ortak miraslarını ve uygarlıklarını korumakta kararlıdırlar. Kuzey Atlantik bölgesinde istikrar ve refahın geliştirilmesini amaçlarlar. Toplu savunma ve barış ile güvenliğin korunması için çabalarını birleştirmekte kararlıdırlar.
Madde 1 – Taraflar, BM Yasası’nda ortaya konduğu üzere, karışmış olabilecekleri herhangi bir uluslararası anlaşmazlığı, uluslararası barış ve güvenlik ve adaleti tehlikeye sokmadan barışçıl yollarla çözmeyi ve uluslararası ilişkilerinde BM’in amaçlarına aykırı olacak şekilde güç kullanımı ya da tehdidinden sakınmayı taahhüt etmektedirler.
Madde 2 – Taraflar, özgür kurumlarını güçlendirerek, bu kurumların üzerine kurulu olduğu ilkelerin daha iyi anlaşılmasını sağlayarak ve istikrar ile refah koşullarını geliştirerek barışçıl ve dostça uluslararası ilişkilerin daha da geliştirilmesine katkı yapacaklardır. Uluslararası ekonomi politikalarında çatışmayı ortadan kaldırmaya yönelecekler ve taraflardan herhangi biri ya da hepsi ile ekonomik işbirliğini teşvik edeceklerdir.
Madde 3 – Bu Antlaşma’nın amaçlarına daha etkin biçimde ulaşabilmek için Taraflar, tek tek ve ortaklaşa olarak, sürekli ve etkin öz-yardım ve karşılıklı yardımlarla, silahlı bir saldırıya karşı bireysel ve toplu direnme kapasitelerini koruyacaklar ve geliştireceklerdir.
Madde 4 – Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm Taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır.
Madde 5 – Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldın olursa BM Yasası’nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldın ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güvenlik Konseyi’ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir.
Madde 6 – Madde 5 açısından, Taraflardan bir ya da daha çoğuna karşı silahlı saldın, aşağıdakileri de kapsar: – Tarafların Avrupa ya da Kuzey Amerika’daki topraklarına, Fransa’nın Cezayir Bölgesine (**), Türkiye topraklarına veya Taraflardan herhangi birinin egemenliği altında olan ve Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alan adalara yapılan silahlı saldırı; – Bu topraklarda ya da bu toprakların üzerindeki hava sahasında bulunan, ya da Antlaşma’nın yürürlüğe girdiği tarihte Taraflardan herhangi birinin işgal kuvvetlerinin üslenmiş bulunduğu herhangi bir Avrupa toprağında veya Akdeniz’de, ya da Yengeç Dönencesi’nin kuzeyindeki Kuzey Atlantik bölgesinde bulunan Tarafların herhangi birine ait kuvvetlere, gemilere, ya da uçaklara yapılan silahlı saldın.
Madde 7 – Antlaşma, BM üyesi olan Tarafların BM Yasası uyarınca sahip oldukları hak ve yükümlülüklerini veya Güvenlik Konseyi’nin uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması konusundaki temel sorumluluğunu herhangi bir şekilde etkilemez ve etkilediği şeklinde yorumlanamaz.
Madde 8 – Her bir Taraf, kendisi ile diğer Taraflar ya da üçüncü bir devlet arasında şu an yürürlükte olan uluslararası sözleşmelerin, bu Antlaşma’nın hükümleri ile çelişmediğini beyan eder ve Antlaşma ile çelişen uluslararası sözleşmelere girmemeyi taahhüt eder.
Madde 9 – Taraflar, bu Antlaşma’nın uygulanması ile ilgili konulan ele almak üzere hepsinin temsil edileceği bir Konsey oluştururlar. Konsey, herhangi bir zamanda acil olarak toplanabilecek şekilde düzenlenecektir. Konsey, gerekli gördüğü ikincil organları oluşturacaktır. Özellikle Madde 3 ve Madde 5’in uygulanmasına ilişkin önlemleri önerecek bir savunma komitesi derhal oluşturulacaktır.
Madde 10 – Taraflar, bu Antlaşma’nın ilkelerini geliştirebilecek ve Kuzey Atlantik Bölgesinin güvenliğine katkı yapacak durumda olan herhangi bir Avrupa devletini bu Antlaşma’ya katılmaya oy birliği ile davet edebilirler. Davet edilen Devlet katılım belgesini Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’ne vererek bu Antlaşma’ya taraf olabilir. Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti aldığı her bir katılma belgesinden tüm Tarafları haberdar edecektir.
Madde 11 – Bu Antlaşma Taraflarca kendi anayasal süreçleri uyarınca onaylanacak ve hükümleri uygulanacaktır. Onay belgeleri en kısa zamanda Amerika Birleşik Devletleri Hükümetine teslim edilecek, bu Hükümet de aldığı her belgeden tüm Tarafları haberdar edecektir. Antlaşma, Belçika, Kanada, Fransa, Lüksemburg, Hollanda, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri dahil olmak üzere imzacıların çoğunluğu tarafından onaylanır onaylanmaz, onaylayan Devletler arasında yürürlüğe girecektir; diğer Devletler açısından ise onaylarının verildiği tarihte yürürlüğe girecektir. (***)
Madde 12 – Antlaşma 10 yıl boyunca yürürlükte kaldıktan sonra, ya da daha sonra herhangi bir tarihte, Taraflar, içlerinden herhangi birinden talep geldiği takdirde, Kuzey Atlantik Bölgesinde barış ve güvenliği etkileyen faktörleri ve BM Yasası uyarınca uluslararası barış ve güvenliği korumak amacıyla yapılan evrensel ve bölgesel düzenlemeleri göz önüne alarak, Antlaşmanın gözden geçirilmesi amacıyla görüşmelerde bulunacaklardır.
Madde 13 – Antlaşma 20 yıl boyunca yürürlükte kaldıktan sonra herhangi bir Taraf, ayrılma bildirimini Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’ne vermesinden bir yıl sonra Taraf olmaktan çıkabilir. ABD Hükümeti aldığı her ayrılma bildiriminden tüm Tarafları haberdar edecektir.
Madde 14 – İngilizce ve Fransızca metinleri aynı derecede otantik olan bu Antlaşma, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’nin arşivlerinde saklanacaktır. Onaylı kopyalar, bu hükümet tarafından imzacı diğer hükümetlere iletilecektir.
* Yunanistan ve Türkiye’nin katılımı üzerine Kuzey Atlantik Antlaşması Protokolü’nün 2. Maddesi doğrultusunda değiştirilmiş haliyle.
** 16 Ocak 1963 tarihinde Konsey, Fransa’nın Cezayir Bölgesi söz konusu olduğunda, bu Antlaşmanın ilgili hükümlerinin 3 Temmuz 1962 tarihinden itibaren uygulanamaz hale geldiğini kaydetti.
*** Antlaşma, bütün imzacı devletlerin onaylan verildikten sonra 24 Ağustos 1949’da yürürlüğe girdi.
Atatürk’ün Bursa Nutku 5 Şubat 1933 tarihinde irat edilmiştir. 1947 yılında “Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra” adlı kitabı yayımlayan Rıza Ruşen Yücer, on dört sene önce genç bir gazeteci iken yemeğe katıldığını, Mustafa Kemal’in bir çırpıda söylediği sözleri not ettiğini ifade etmiş ve yıllardır sakladığını söylediği bu nota kitabında yer vermiştir. 1945’te Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü tarafından yayımlanan Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri adlı kaynakta yer almamıştır.
“Bursa nutku” olarak adlandırılan konuşma metni, 1 Temmuz 1949 günü Demokrat Partili Şeref Balkanlı tarafından partinin İzmir İl Kongresi’nde Celal Bayar’ın isteği üzerine okundu. Ertesi gün Demokrat İzmir gazetesinin birinci sayfasında yayımlanmıştır. Bursa Nutku, 10 Kasım 1957’de Dünya; 1958 yılında 19 Mayıs günü Ulus gazetesinde yayımlanmıştır. Ulus Gazetesi hakkında soruşturma başlatılmış ancak daha sonra soruşturmaya son verilmiştir. 1966 yılında ise Türk Tarih Kurumu “bu sözlerin Atatürk’ün 1933 Şubat’ında Bursa’da yaptığı konuşmadan mealen alınmak suretiyle çeşitli tarihlerde basılmış olduğu kanaatine oybirliğiyle varılmıştır” şeklinde görüş bildirmiştir.
Bursa Nutku’nun 77. yılı olan 2010’da Bursa’nın Nilüfer ilçesindeki Gençlik Parkı’na (Üç Fidan Parkı) “Bursa Nutku Sonsuzluk Anıtı” adlı anıt yapılmıştır.
Ezanın Türkçe okunması dolaysıyla Bursa’da bazı gericiler tarafından çıkarılan olay üzerine, İzmir’den Eskişehir ve Karaköy yoliyle Bursa’ya gelen ve olaya el koyan Atatürk’ün, 6 Şubat 1933’de Çekirge yolundaki köşkte Gazetecilerle yaptığı bir toplantda söyledikleri sözler, yıllardan beri tartışma konusu olmakta ve Kurumumuza çeşitli makam ve kişilerce sorular sorulmaktadır. Kurumumuzun bu konuda yaptığı bilimsel incelemenin sonucu, Milli Eğitim Bakanlığının Ocak 1967 tarih ve 379/1 sayılı yazısı ile Kurumumuza yönelttiği sorulara, Yönetim Kurulu kararı ile verilen cevaplarda konu açıkça aydınlatmış olduğundan bu sorularla cevapları olduğu gibi yayınlamayı uygun bulmaktayız. TÜRK TARİH KURUMU
Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.
Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “Demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”
Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”
Aldığım davet üzerine yargıç ve savcı stajyerlerine “Yargılama Etiği” konusunda sunum yapmak ve sohbet etmek üzere bugün, yani 11 Temmuz 2024 günü Türkiye Adalet Akademisi’ne gittim.
Malumları olduğu üzere, insan hayatında en önemli yol göstericilerden birisi, yaşadıklarımız ile yaşadıklarımızın bizlerde bıraktığı izlerden oluşan deneyimlerdir.
Peyami Safa’nın özlü sözü ile deneyim, “yaşlanarak değil yaşayarak elde edilir,çünkü zaman insanları değil armutları olgunlaştırır.”
O nedenle, deneyimden daha güçlü ve yol gösterici olan bir öğretmen yoktur; ama heyecan ve öğrenme isteği olmadığı takdirde, deneyimden de bir şey öğrenilemez.
Bugünün bende bıraktığı en önemli izlenim, bir gelecek inşa etmek üzere eğitim gören genç yargıç ve savcı adaylarının, gözlerinden ve davranışlarından okuduğum heyecanları ile öğrenme istekleri olmuştur.
Dileğim onların bu heyecanlarını ve öğrenme isteklerini hiç yitirmemeleridir. Zira heyecan ve öğrenme isteği, insanı başarıya götüren iki önemli ve olumlu duygudur. Bu bağlamda, insan eğer yaptığı işi heyecan duyarak yapmazsa başarılı olamaz ve yine öğrenme isteği olmazsa insan kendisini geliştiremez.
Aşağıda Türkiye Adalet Akademisi’nde “Yargılama Etiği” üzerine yaptığım konuşmayı sunuyor ve size iyi okumalar diliyorum.
…
“Türkiye Adalet Akademisi’nin Sayın Başkanı, Daire Başkanı Sayın Abdullah Murat Beyefendi, Değerli Yargıç ve Savcı Adayları,
Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyor, size meslek hayatınızda başarılar ve kolaylıklar diliyorum.
Beni davet ettikleri, sizinle buluşturdukları için Adalet Akademisi’nin Değerli Başkanına, Sayın Abdullah Murat Beyefendi’ye teşekkürlerimi sunuyorum.
Değerli Gençler,
Benim konuşmam yaklaşık olarak elli dakika kadar sürecektir. Konuşmamı tamamladıktan sonra sizinle sohbet edeceğiz. Bu bağlamda, siz soracaksınız, ben cevaplandıracağım.
Değerli Arkadaşlar,
“…İnsanlar şaşılacak ölçüde telkine gereksinim duyuyorlar. Sizler, her şeyi biliyor olabilirsiniz, ama ben hiçbir şey bilmiyorum. Ben ve benim gibi düşünenler, sadece tahmin ediyoruz. En sağlam bilgimiz, üç bin yıllık bir süreç içinde insanlık olarak yarattığımız büyük doğa bilimsel bilgimizdir. O da sadece tahminlerden ve varsayımlardan ibarettir. Kesin bilgi isteyen ve onsuz olamayacağına inanan insanlar, tehlikeli ölçüde telkine gereksinim duyan insanlardır. Bu konumdaki insanlar, kesinlik, güvenlik, otorite, lider olmaksızın yaşamaya cesareti olmayan insanlardır. Çocukluk çağında kalmış olan insanlardır. Oysa kesin bilgi, mutlak doğru diye bir şey yoktur. Bilim doğruluk arayışıdır, kesinlik arayışı değildir. Doğruluk, gerçeklik ise, mutlak doğruluk, mutlak gerçeklik değildir. Doğruya belki yaklaşabiliriz, ama mutlak doğruya, kesinliğe asla ulaşamayız. Bilim sorularla ve sorunlarla başlar. Soruları akılla ve deneyimle cevaplandırmaya, sorunları ise yaratıcı kuramlarla çözmeye çalışır. Çoğu kuram esasen yanlıştır veya doğruluğu denetlenemez. Değerli olduğu düşünülen denetlenebilir kuramlarda hata aranır. Hataları bulmaya ve gidermeye çalışırız. Hatalardan ders alarak, dersler çıkararak ilerleriz. Düşünen insanlar olarak hepimizin görevi, doğru olanı bulmaktır. Doğru olan, mutlak ve nesneldir, ama elimizde ya da cebimizde değildir. Sürekli olarak aradığımız, çoğu zaman zor bulduğumuz bir şeydir. Doğru olana yaklaşımımızı sürekli olarak iyileştirmeye çalışırız. Eğer doğru olan mutlak ve nesnel olsaydı, yanılmazdık. Dahası, yanılgılarımız da doğrularımız da hep aynı olurdu…”
Bu sözler, bilgi kuramı ve bilimin sınırlı yapısı, barış, özgürlük, entelektüellerin sorumluluğu, açık toplum ve düşmanları üzerine görüş ve düşünceleri ile tanınan ve bilinen ünlü düşünür Karl Popper’e ait.
Sözlerime Karl Popper’in bu sözleriyle başlamamın nedeni, söyleyeceklerimi telkin olarak kabul etmemeniz içindir. Zira böyle bir niyetim ve amacım yoktur. Amacım ve niyetim sadece bildiklerimi, biriktirdiklerimi ve deneyimlediklerimi sizinle paylaşmaktır.
Sevgili Gençler,
“Düne göre daha hızlı koşmak” bir Afrika anekdotunun bize tavsiye ettiği bir hayat felsefesidir. Bu felsefeye göre, Afrika’da yeni bir güne uyanan bir aslanın aklında ve hedefinde tek bir şey vardır, düne göre daha hızlı koşmak. Çünkü o aslan, düne göre daha hızlı koşmadığı takdirde, aç kalacağını bilir. Yine Afrika’da sabah uyanan bir ceylanın kafasında da tek bir düşünce vardır, düne göre daha hızlı koşmak. Çünkü o ceylan da düne göre daha hızlı koşmadığı takdirde, bir aslana ya da bir kaplana yem olacağını bilir.
O nedenle, başladığınız her yeni günde, aklınızda ve hedefinizde tek bir şey bulunsun, o da düne göre daha hızlı koşmak olsun.
Başkalarıyla yarışmak için değil, kendinizle yarışmak için, bir önceki gündeki kendinizi aşmak, kendinizi oldurmak ve geleceğe hazırlanmak için, bir önceki günden daha hızlı koşun. Mükemmel olmayı değil, başarılı olmayı ve mesleğinizde iyi olmayı hedefleyin.
Ama bir önceki günden daha hızlı koşarken, kendinizi de ihmal etmeyin, etmeyin ki, tekrarı olmayan hayatınızı ve hayatın güzelliklerini ıska geçmeyin. Değil ise bir gün hüsrana uğrarsınız.
Zira bilge Çetin Altan’ın ifade ettiği gibi “hayat yaşandığı kadar vardır, gerisi ya hafızalardaki hatıralar ya da hayallerdeki umutlardır. Hüsranı ise tek bir yerde tanıyorum, o yer de yaşanması mümkün olduğu halde gerektiği kadar yaşanamayan yerdir.”
O nedenle, bir gelecek inşa etmek üzere yola çıkan ve her gün bir önceki güne göre daha hızlı koşmak zorunda olan size tavsiyem şudur: “Hayat bisiklete binmeye benzer. Eğer pedalları çevirmez ve bir denge sağlayamazsanız düşersiniz.” Düşmemek için pedalları çevirin, özel hayatınızda, meslek hayatınızda ve ilişkilerinizde bir denge sağlayın ve pedalları düne göre daha hızlı çevirin.
Değerli Arkadaşlar,
Ben avukatım. 1975 yılından bu yana Ankara Barosu’na kayıtlı olarak avukatlık yapıyorum. Ama yargıçlık ve savcılık mesleğine pek o kadar uzak ve yabancı birisi değilim, avukat olduğum için değilim, yargıç çocuğu olduğum için değilim.
Ve esasen yargıç çocuğu olduğum için bu değerli camianın içinde büyüdüm, bu terbiye ile yetiştim.
Hemen işaret etmek isterim ki, yargıç ve savcı çocuğu olmak zordur. Zordur, çünkü yargıç ve savcı çocuğu olarak o disiplinin içinde büyürsünüz, ona göre şekillendirilirsiniz, sonradan kendinizi ne kadar değiştirirseniz değiştirin, ne kadar oldurursanız oldurun, o şekillenmenin dışına çok fazla çıkamazsınız. Yargıç ve savcı çocuğu olmak zordur, çünkü bütün hayatınız boyunca o saygın camianın yükünü taşırsınız, o camiaya olumsuz herhangi bir söz gelmesin diye oturmanıza, kalkmanıza, konuşmanıza, yazmanıza ve hareket tarzınıza dikkat edersiniz.
Ben 75 yaşındayım. “İnsan her yaşın tecrübesizidir” diyor büyük Alman düşünürü Nietzsche. Ben de bugün içinde bulunduğum yaşın tecrübesiziyim ama inanın tüm hayatım ve elli yıllık avukatlığım boyunca ve daha hala, bu saygın camiaya kötü bir söz gelmesin diye yaptığım her şeye, söylediğim ve yazdığım her söze dikkat ederim.
Sevgili Gençler,
Ben kötü bir öğrenciydim, İlk, orta ve lise öğrenimim de hiç sene kaybetmedim ama hemen her sene ikmale kaldım. Hukuk fakültesini çok bilinçli olarak tercih etmedim ve çok iyi bir öğrenci de olmadım, öyle ki, hukuk fakültesini altı buçuk senede bitirdim.
Avukatlık stajımı tamamladıktan sonra rahmetli babama yargıç olmak istediğimi söyledim. Rahmetli babam bana “sen yargıç olamazsın, çünkü sende temas korkusu yok, sen herkesle temas ediyorsun, eğer yargıç olursan herkesle temas edersin, bu da senin başını belaya sokar, zira bir yargıç, bir savcı herkesle temas etmez, toplumdaki diğer insanlarla arasına mesafe koyar” dedi ve yargıç ya da savcı olmama izin vermedi.
Ben de avukat olmayı seçtim ve bu seçimimden dolayı hiç de pişman olmadım. Olmadım, çünkü eğer hakkını vererek yaparsanız avukatlık mesleği, dünyanın başka ülkelerinde olduğu ve diğer başka meslekler gibi itibarlı ve saygın bir meslektir.
Ben de bu mesleği, bütün meslek hayatım boyunca itibarlı bir şekilde yapmaya çalıştım ve yaptım. Her işi, haksız olan işleri ve yine her insanın işini almadım, iş seçtim, müvekkil seçtim. Belki çok para kazanmadım ama gerek çevremde ve meslektaşlarım arasında gerekse yargı camiası içinde hep itibarlı ve saygın oldum.
Rahmetli babamla ilgili olarak anlattığım bu anekdota ve babamın “yargıç ve savcı herkesle temas etmez” sözüne gelince, bu elbette doğru bir sözdür, zira yargıç ve savcı herkesle temas etmez ve esasen etmemesi de gerekir. Buna göre bugünkü konumuzun, yani yargı etiği konusunun ve ilkesinin birinci maddesi budur.
Onun için size birinci tavsiyem: kendi kişiliğinizi, mesleki ağırlığınızı, itibarınızı ve saygınlığınızı korumak için olur olmaz insanlarla bir arada olmayınız, herkesle oturup kalkmayınız, oturup kalktığınız, görüştüğünüz kişilere dikkat ediniz, değil ise hem kendinize hem mesleğinize ve hem de mensubu olduğunuz ve temsil ettiğiniz camiaya zarar verirsiniz.
Değerli Arkadaşlar,
Konumuzla ilgili olarak sunacağım diğer hususlara geçmeden önce, Osmanlı Devleti döneminde ve on dokuzuncu asırda yetişen, büyük devlet ve bilim adamı, tarihçi, hukukçu ve şair olan Ahmet Cevdet Paşa Başkanlığındaki bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında derlenen ve 1877 yılında yürürlüğe konulan “Mecelle-i Ahkam-ı Adliye” adlı yasal düzenlemede yer alan ve bir yargıcın sahip olması gereken özellikler ile standartları düzenleyen, o günden bugüne kadar yaklaşık 150 yıl geçmiş olmasına rağmen eskimeyen, anlamını ve değerini yitirmeyen ve bence daha hala yargı ve yargılama etiğinin çerçevesini belirleyen 1792.maddesine yer vermek istiyorum.
Zira bu maddedeki düzenleme, sadece bir cümleyle hem o tarihteki hem de günümüzdeki ihtiyaçlara cevap vermekte, bu ihtiyaçları karşılamakta, bu bağlamda yargıçlık ve savcılık mesleğinin etik ilkeleri ile standartlarını ve hatta yargılama etiği ile ilgili olan hususları da kapsamakta ve içermektedir.
Sözünü ettiğimiz bu madde hükmü şu şekildedir: “Hakim; hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn olmalıdır.” Buna göre “yargıç, hakîm, yani dosyasına ve kendisine hakim ve sahip, alim ve bilgin, haklı ve haksızı ayıran, hak ve adaletle hükmeden; fehim, yani akıllı, zeki, anlayışlı; müstakim, yani doğru, hilesiz, temiz, dürüst; emin, yani emniyetli, kendisine inanılan, güvenilen; mekîn, yani vakarlı, temkinli, olgun, sakin; metin, yani sağlam, metanetli ve dayanıklı olmalıdır.”
O nedenle ve özet olarak, tüm meslek hayatınız boyunca temel ilkeniz ve rehberiniz, Mecelle’nin bu hükmü olmalıdır.
Aksi halde mesleğinize ihanet edersiniz. Usta hikayecimiz Sait Faik “Her şey mesleğe ihanetle başlar” diyor. Doğruda diyor. Zira mesleğinize ihanet ederseniz eğer; sonra ülkenize, ailenize, dostlarınıza, arkadaşlarınıza ve kendinize ihanet edersiniz.
Sevgili Gençler,
Genel olarak bilindiği ve kabul gördüğü üzere, “Yargı Etiği” esas itibariyle; yargıç, savcı, avukat, yargı personeli arasındaki ilişkileri, yargının bu asli öznelerinin görevlerini yaparken uymaları ve uygulamaları gereken etik ilkeleri ve yine bu öznelerin sahip olmaları gereken standartların ne olduğunu ya da nasıl olması gerektiğini düzenler.
“Yargılama Etiği” kavramı ve ilkeleri ise, daha ziyade adil yargılama, adil ve eşit muamelede bulunma kavramları ile insan hakları kapsamında olan ve bu asli ve tali öznelerin uymak ve uygulamak zorunda oldukları davranış modelleri ve davranış bilimleri kuralları ile ilgilidir.
Nitekim yargı etiğiyle ilgili olarak düzenlenmiş olan ulusal ve uluslararası belgelerde, yargının hem asli ve hem de tali öznelerinin, görevlerini yerine getirirken uymaları ve uygulamaları gereken davranış modelleri ile davranış bilimleri kurallarına yer verilmektedir.
Ne var ki, söz konusu belgelerde yargılama etiği ile ilgili olarak yapılan düzenlemeler, deyim yerinde ise üvey evlat muamelesi görmekte, bu bağlamda yargı etiği ilkeleri ile kurallarının gölgesinde kalmakta ve dolayısıyla çok fazla bilinmemekte, bilinse de pek o kadar önemsenmemektedir.
Oysa yargılama etiği kapsamında olan davranış kuralları ile modelleri, yargının bizatihi kendisinin, asli aktörleri ile yardımcı figürlerinin vitrin yüzüdür ve en az yargı etiğinin temel ilkeleri olan bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük, yetkinlik, ehliyet kadar önemlidir.
Zira davranış bilimi, toplumdaki her bir kişinin bilmesi, öğrenmesi, uyması ve uygulaması gereken insan odaklı bir bilimdir ve esas itibariyle bu bilim, kişilerin bilinçaltı ve bilinç üstü durumları ile düşünsel süreçlerini inceler ve düzenler.
Buna ve konumuz bağlamında davranış bilimleri, her bir kişinin ama özellikle rol model olan veya olması gereken yargıç, avukat, savcı, yargı personeli ile Adli Tıp Kurumu çalışanlarının, icra ve iflas dairelerinde görev yapanların, polislerin, jandarmaların, cezaevi görevlilerinin, arabuluculuk, uzlaştırıcılık, hakemlik, noterlik gibi kamusal görevleri icra edenlerin, yaptıkları görevin süjeleri olan insanlara ve yine yargılama faaliyetinin taraflarına, taraf vekillerine, tanıklara, sanıklara, sorguya tabi tutulan veya bilgilerine başvurulan kişilere, şüphelilere, tutuklulara ve hükümlülere, ne şekilde muamele ve hitap etmeleri konularında öğrenmeleri, bilmeleri, uygulamaları ve empati yapmaları gereken hususlarla ilgilidir.
Değerli Arkadaşlar,
Yunanca “kişilik, karakter” anlamına gelen “ethos” sözcüğünden türetilen etik kavramının dilimizdeki karşılığı, bir başka ifadeyle sözlük anlamı “ahlak bilimidir.”
Buna göre ahlakiliği, yani ahlakla ilgili olanı esas alan etik, insanların gerek sosyal ve özel gerekse iş hayatı içindeki davranış biçimlerini ve bir değer yargısı olarak ahlakı inceler. Bu bağlamda etik, insanların bireysel ve toplumsal anlamda kurdukları ilişkilerin temelinde var olan veya olması gereken değerleri, kuralları, doğru-yanlış, iyi-kötü gibi kavramları araştırır ve belirler.
Bu yönüyle ahlaktan ayrı ve farklı olan etik, doğru davranışlarda bulunmak, doğru bir insan olmak ve insani değerler hakkında düşünme pratiği yapmak üzerine kurulu olan ve ahlakı sistematik bir şekilde inceleyen felsefi bir alan ve felsefi bir disiplindir.
Nitekim Aristoteles’in “Nikomakhos’a Etik” isimli eserinde: “Pratik, hem etiğin var olma koşulu ve hem de onun hedefidir. O nedenle soylu olan üzerine, adil olan üzerine, kısaca sitede bilim üzerine verilen dersten yararlanmak isteyen kişi, soylu bir temel alışkanlığa sahip olmalıdır” diyerek vurgu yaptığı etik, sadece felsefi bir disiplin ve felsefi bir alan değil, hayatın her alanında ve her ilişkide uyulması gereken bir davranış şekli, bir kurallar ve ilkeler toplamı olan ahlakiliktir.
Buna göre pratiğin bilimi olan etik, bilgi adına değil, eylem adına harekete geçen ve hareket eden ahlakiliktir. O nedenle, bu ahlakilik varlığını ve etkisini pratikte, yani uygulamada, yani eylemde gösterir. Bu yönüyle ve Aristoteles’in deyişi ile “fiiliyat üretici bilgi” olan “etik”, düşünce ile eylemin birlikteliği ve tutarlılığıdır.
Antik çağda sitede, günümüzde ise devlette, geçerli ve yürürlükte olan töreye ve kurallara uygun olarak kendisini olduran kişinin, genel kabul gören ahlak normlarını izlediği sürece etiğe uygun davranmış olacağını ileri süren Aristoteles’e göre, “…İçimizdeki töresel iyilikler, doğanın zorlaması sonucu oluşmadığı gibi doğaya karşı da oluşmamıştır. Zira bu töresel iyilikler ve bunları kendi varlığımıza ve değerlerimize dahil etme ile uyarlama yeteneğimiz, bizim içimizde ve doğamızda vardır. Ama biz bu mükemmelliğe töresel iyilikleri ve ahlaki özelliklerimizi alışkanlık haline getirdiğimiz takdirde ulaşabiliriz…”
Yine Alman akademisyen ve psikoloji uzmanı olan Annemarie Pieper’in “Etiğe Giriş” isimli eserinde tespit ve ifade ettiği üzere, günümüzde pek çok şey ne yazık ki maddi olarak hesaplanabilir bir düzeye indirgenmiştir. O nedenle, gerek insani ve toplumsal gerekse uluslararası alanda, yardımlaşmaya ve dayanışmaya olan heves ve buna hazır olma isteği giderek azalmış ve etkisini eskiye oranla önemli ölçüde yitirmiştir.
Öyle olduğu içindir ki, günümüzde pek çok şeyi; ne yazık ki para, bireysel çıkarlar, statüye, makama ve pozisyona endeksli hırslar ve kariyer hedefleri belirlemekte, insanlar bunlara göre hareket etmekte; çevremizde ve hatta aramızda arkadaş gibi, dost gibi, meslektaş gibi davranan, “her şeyin fiyatını bilen, ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen” bir dolu “kinik insan” dolaşmaktadır.
Böyle bir çağda ve toplumda, felsefenin bir disiplini olan ve kendini ahlaki eylemin bilimi olarak tanımlayan etik, yaşamın tek yönlü kaygılarla rasyonalize edilmesine yönelik bireysel çıkarların ve hesapların yıkıcı etkisini ve sonuçlarını eleştirel bir aynadan yansıtan önemli bir uyarıcı ve yol göstericidir.
O nedenle, etik bize, kendisini sadece paraya, mala, mülke, bireysel çıkarları en üst düzeye çıkarma kaygılarına, statü, makam, pozisyon ve iktidar hırslarına sabitlemiş olan niceliksel düşünce karşısında, bütün bunları aşan, her biri pratik aklın ahlaksal yetkinliği ile doğrulanmış bulunan; özgürlük, eşitlik, adalet, özerklik, bağımsızlık, hoşgörü gibi pozitif amaç ve hedefleri sunan bir değerler ve nitelikler dünyasının var olduğunu anlatır, kendimizi tanımamız ve bilmemiz konusunda bize ayna tutar.
Bu niteliksel değerler; bireysel, toplumsal ve kolektif sorumluluklarının bilincinde olan, ahlaksal talepleri genel bağlayıcı talepler olarak gören ve benimseyen, bu talepleri kendilerine mal eden insanların kendi kaderlerini tayin etme hakkını, bütün hakların en üstüne koyan bir yaşama biçiminin ahlakını sunar.
Esasen ahlaki eylemin anlamının insanlara sistematik olarak aktarılması da, sadece ve sadece etik aracılığı ile olur. Ama etik, ahlaki eylemin yerini tutmaz, sadece bu türden eylemlerin bilgiye dayalı yapısını ortaya koyar.
Buna göre “Yargı Etiği” ile ilgili düzenlemeleri içeren ulusal ve uluslararası belgelerde yer verilen “Yargılama Etiği” kavramı, “Yargı Etiği” kavramından çok farklı ve ayrı bir kavram olmamakla birlikte, “Yargı Etiği” kavramı ile aynı kavram da değildir. Ama bir anlamda ve bir bakıma yargı etiği kavramını tamamlayan bir kavram, bir kabul ve bir anlayıştır.
Gerek buna gerekse bize göre yargılama etiği kavramı, yargılama süreci içinde görev yapan yargıcın, avukatın, savcının ve diğer aktörlerin; gerek yargılama sürecinde ve faaliyetinde gerekse özel hayatlarındaki duruşları, tavırları, davranışları, giyinişleri, muhatap oldukları kişilere karşı olan hitap tarzları ve yaklaşımları ile ilgili bir kavramdır.
O nedenle, yargıç, avukat ve savcı ile yargılama süreci içerisinde görev yapan diğer yargı personelinin gerek giyinişleri gerekse duruşları, tavırları, davranışları ve hitap tarzları itibariyle yargıya yakışan bir ağırlık ve ciddiyet içinde olmaları ve hareket etmeleri gerekir.
Örneğin yargıçların ve savcıların tanıkları, sanıkları, tarafları ve taraf avukatlarını dinlerken bir yargıca ve savcıya yakışmayan şekilde bağırmaları, kimi zaman bu özneleri azarlamaları, onlara “siz” demek yerine “sen” diye hitap etmeleri hem davranış bilimlerine hem de yargılama etiğine aykırıdır.
Zira bir yargıcın veya savcının muhatap aldığı kişiye, bu kişi ister tanık ister sanık ister avukat ya da isterse taraf olsun “sen” diye hitap etmesi, sadece bir kabalık veya laubalilik değil, aynı zamanda muhatap aldığı o kişinin kişilik haklarına karşı da bir saygısızlıktır.
Çünkü “sen” sözcüğü bir yakınlık ifadesidir ve bu sözcük bir kişi tarafından, sadece yakın olduğu bir kişiye karşı kullanılabilir veya kullanılması gerekir. Tanık, sanık veya taraf olan kişi ya da tarafların avukatları, yargıcın veya savcının yakını olmamakla, bu kişilere karşı yargıcın veya savcının “sen” diye hitap etmesi uygun bir hitap tarzı değildir. Zira böyle bir hitap tarzı en hafif bir nitelendirme ile nezaketsizliktir.
Yine yargıcın veya savcının dinlemekte olduğu tanığa bağırması ve azarlaması, belki de ilk kez bir yargıcın ya da savcının huzuruna gelen ve o nedenle heyecanlı olan veya heyecanlanan tanığın şaşırmasına, bildiklerini anlatmasına engel olmakta, bu da o tanıktan sağlıklı bir şekilde bilgi alma olanağını ortadan kaldırmakta ve sonuç itibariyle yargıcın gördüğü dava, savcının yürüttüğü soruşturma ile ilgili önemli bir delilden gerektiği kadar yararlanamamasına neden olmaktadır.
Aynı durum ceza davasında yargıcın sanıkları sorguya çekmesinde de yaşanmakta ve dolayısıyla yargıç sorguya çektiği sanık veya sanıkların anlatımlarından gerektiği kadar yararlanma olanağını kaybetmektedir.
Yargıç, avukat ve savcı yargılama faaliyeti içinde “rol model” konumunda olan kişilerdir. Dolayısıyla bu konumda olan kişilerin hitap ve davranış tarzları dışında, giyimleri itibariyle de örnek olmaları gerekir. O nedenle, yargıcın, avukatın ve savcının giyim tarzlarına dikkat etmeleri, duruşmalara kravatsız bir şekilde veya kot pantolonla ya da mini etekle veya taytla çıkmamaları gerekir.
Yine taraf avukatlarının yargılama süreci içinde birbirlerine veya yargıçlara ya da savcılara veya tanık ve sanık statüsünde olan kişilere karşı nazik olmaları, seslerini yükseltmemeleri, birbirleriyle tartışmamaları ve birbirlerine karşı hiçbir şekilde “sen” diye hitap etmemeleri gerekir.
Değerli Arkadaşlar,
Malumları olduğu üzere isim kişiyi başka insanlardan ayıran bir tanıtma işareti, gerçek ve tüzel kişileri diğer kişilerden ayırmaya yarayan bir sıfat ve Goethe’nin deyişi ile “kişinin en güzel ve en canlı temsilcisidir.”
Yine hukuken, bu bağlamda 4721 sayılı yeni Türk Medenî Kanunu’nun 26 ve
27.maddelerine göre insanın ismi ve soyadı, kişilik hakları kapsamındadır ve yasayla koruma altındadır.
O nedenle, yargıç ve savcıların gerek tarafların gerekse tanıklar ile sanıkların isim ve soyadlarının tespit edilmesinde bu hususa dikkat etmeleri gerekir. Esasen bu husus, yani hüviyetlerin doğru bir şekilde tespit edilmesi, soruşturmanın veya yargılamanın selameti açısından önemli olduğu kadar, insanların kişilik hakları kapsamında olan isim ve soyadlarına karşı saygılı olmanın da gereğidir.
Şimdi yeri gelmiş iken bu hususla ilgili olarak Türk Sanat Musikisinin önemli bestekarlarından rahmetli Rüşdü Şardağ’ın anlattığı bir anısını sizinle paylaşmak isterim.
Söyle ki, Yargıtay Birinci Başkanlığı ve Adalet Bakanlığı yapmış olan rahmetli Cevdet Menteş, İzmir’de Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olduğu dönemde, mahkemeye tanık olarak çağrılan Rüşdü Şardağ’ın hüviyetini tespit ederken, Rüşdü Şardağ’ın ismini Rüştü olarak yazması üzerine Rüşdü Şardağ ismindeki (t) harfinin (d) harfi olması gerektiğini hatırlatmış ve bunun üzerine Cevdet Menteş Rüşdü Şardağ’ı azarlayarak (t) ya da (d) olsa ne fark eder demiştir. Bunu yargılama etiğine aykırı bir davranış olarak nitelendiren Şardağ, kendisinin Cevdet Menteş’e “Sayın Başkan ismimiz bize babamızın mirasıdır, izin verin de babamızın bu mirasına sahip çıkalım” demek zorunda kaldığını ifade etmiştir.
Kuşkusuz Cevdet Menteş’in yukarıda yer verdiğimiz davranışı çok açık biçimde Rüşdü Şardağ’ın kişilik hakkına karşı yapılmış bir saygısızlıktır ve aynı zamanda yargılama etiğine de aykırı olan bir davranıştır.
Sevgili Gençler,
“Usul vusule, yani sonuca götürür” özdeyişi yargılama süreci içinde dikkate alınması ve uyulması gereken önemli bir “usul” kuralıdır. Nitekim “usul esasa mukaddemdir”, yani “usul esastan önce gelir” özdeyişi bu amaçla söylenmiştir. O nedenle, en önemli işlevi ve görevi, adil yargılama ilkesi gereğince makul olan en kısa süre içinde davayı sonuçlandırmak ve bunun için de karar vermek olan yargıcın, yargılama süreci boyunca usul hükümlerine harfiyen uyması gerekir. Aksi halde yargıcın vusule, yani sonuca gitmesi, yani nihai olarak karar vermesi ve verdiği kararın da isabetli olması mümkün olmaz.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile getirilen en önemli yeniliklerden biri olan “ön inceleme aşaması”, mahkemenin dava şartlarını ve ilk itirazları incelediği, uyuşmazlık konularını tam olarak belirlediği, hazırlık işlemleri ile tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanmaları için gerekli işlemlerin yapıldığı bir aşama, davanın mümkün olan en kısa süre içinde sonuçlanması sağlayan önemli bir usulü uygulamadır.
Ne var ki, bu usul hükmü bazı yargıçlarca amacına uygun biçimde kullanılmamakta, davanın açılmasından, dava dosyasının mahkemenin esas defterine kaydolmasından sonra başlayan “ön inceleme aşaması”, ne yazık ki, kimi yargıçlar tarafından gereği gibi değerlendirilmemekte, bu bağlamda ön inceleme aşamasında taraf delilleri toplanmamakta, yazılması gereken müzekkereler yazılmamakta, getirtilmesi gereken dosyalar ve başkaca kayıtlar getirtilmemekte, duruşma için gerekli hiçbir hazırlık yapılmamakta, ön inceleme aşaması heba edilerek boşuna zaman kaybedilmekte, üç beş ay sonraya verilen duruşma aşamasından itibaren taraf delilleri toplanmaya başlamaktadır.
Kanımızca bu tarz bir uygulama, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile getirilen en önemli yeniliklerden biri olan “ön inceleme aşaması” kurumunun amacına, ruhuna ve işlevine aykırı olduğu kadar, yargılamanın uzamasına da neden olmakta ve dolayısıyla bu durum adil yargılama ilkesine ve yargılama etiğine de aykırı bir durum oluşturmaktadır.
O nedenle, yarın mesleğinizi fiilen icra etmeye başladığınızda, bu hususa dikkat etmeniz, ön inceleme aşamasının amacına ve işlevine uygun davranmanız gerekir.
Değerli Arkadaşlar,
Duruşma için verilen gün ve saat, mahkemenin, yani yargıcın davanın taraflarına, taraf avukatlarına, tanıklarına ve/veya sanıklarına verilen bir randevudur. Bir kişinin verdiği randevuya, randevu saatinde gelmemesi nasıl bir nezaketsizlik ise, yargıcın belirlediği duruşma saatine uymaması, zamanında duruşmaya başlamaması, duruşma gününe gereğinden daha fazla dosya koyması ve duruşma için gelen avukatları, tarafları, tanıkları ve sanıkları saatlerce bekletmesi nezaketsizliktir ve yine yargılama etiğine açıkça aykırı olan bir uygulamadır.
O nedenle, yargıcın duruşma saatinde görevinin başında olması, duruşmaya saatinde başlaması, duruşma gününe makul sayıda dosya koyması, duruşma için gelen insanları saatlerce bekletmemesi, insanların zamanının önemli olduğunu düşünmesi ve dikkate alması gerekir.
Sevgili Gençler,
Ülkemiz yargısının önemli sorunlarından biri de yargıçların veya savcıların önemli bir kısmının devletin menfaatini korumayı adalet sanmalarıdır. Oysa devletin menfaatini korumak şeklindeki bir yaklaşım ve anlayış, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10.maddesinde yer alan “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” hükmüne aykırıdır. Kaldı ki, devletin veya devlet kurumlarının menfaatini korumak yargının veya yargıç ya da savcının görevi değil, bu kurumlarda görev yapan memurların ve avukatların görevidir. Dolayısıyla yargıcın ya da savcının bu kişilerin görevini üstlenmesi gereksiz olduğu gibi yargıya, yargıca ve savcıya yakışmayan, dahası yargılama etiğine de aykırı olan bir uygulamadır.
Yargının devlet taraftarlığı, sadece ceza hukuku uygulaması ve yargılaması yönünden değil, özel hukuk uygulaması ve yargılaması yönünden de çok farklı değildir. Öyle ki “Nef-i hazine”, yani hazine, yani devlet yararı kavramı, taşınmaz hukuku uygulamasında olsun, kadastro davalarında olsun, diğer başka davalarda olsun mahkemelerce çokça uygulanan bir kural ve bir ilkedir.
Nitekim bu ilke ve anlayış edebi eserlere de konu olmuş, ünlü Alman şairi ve oyun yazarı Friedrich Schiller, İskoçya Kraliçesi Maria Stuart’ın hayatını anlattığı “Maria Stuart” isimli oyununda, oyunun kahramanlarından birisi Kraliçe’ye “Haşmetgahım, sakın ola ki devletin menfaatini korumayı adalet sanmayınız” demek suretiyle devletin menfaatini korumanın adalet olmadığını ifade etmiştir.
Yargıcın devletin menfaatini korumayı görev edinmesi, az yukarda ifade ve işaret edildiği üzere Anayasanın eşitlik ve yargıcın tarafsızlık ilkesine aykırı olmasının yanı sıra tarafların adalete olan saygı ve güvenlerini sarsması ve örselemesi nedeniyle de adil yargılama ilkesine ve dolayısıyla yargılama etiğine aykırıdır.
Esasen gerek ulusal gerekse uluslararası belgelere göre yargıç, her şeyden önce bağımsız ve tarafsız olmalıdır. Zira yargı bağımsızlığı ve yargıç tarafsızlığı, doğal yargıç ilkeleri ve yargılama devam ederken yargıcın görev yerinin değiştirilmemesi hukuk güvenliğinin, hukuk devletinin ve hukuk devleti olmanın ön koşulu ile adil yargılanma ilkesinin temel güvencesi olduğu kadar, yargı ve yargılama etiğinin de olmazsa olmazlarıdır. O nedenle, yargıcın hem bireysel hem de kurumsal yönden yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını her koşulda temsil ve muhafaza etmesi gerekir.
Bağımsızlık ilkesi gereğince yargıç, doğrudan ya da dolaylı olarak herhangi bir nedenle ya da herhangi bir yerden gelen müdahale, tehdit, baskı, telkin ve teşvik gibi dış etkilerden uzak bulunmalı, genelde toplumdan, özelde ise karar vermek zorunda olduğu uyuşmazlığın taraflarından bağımsız olmalıdır.
Yine tarafsızlık yargı görevinin doğru bir şekilde yerine getirilmesini gerektirmekle, yargıç, yargısal görevlerini tarafsız ve önyargısız olarak yapmalı, gerek mahkemedeki gerekse mahkeme dışındaki ilişkileri, davranışları ve uygulamalarıyla kamuoyunun ve davanın taraflarının nezdinde güven sağlamalıdır.
Herkes kanun ve yargı önünde eşit olmakla, yargıç ve savcı; ırk, renk, cinsiyet, din, mezhep, tabiiyet, sosyal sınıf, mevkii, makam, yaş, evlilik durumu, cinsel yönelim, sosyal ve ekonomik statü ve benzeri sebeplerden doğan farklılıklara göre hareket etmemeli, herkese eşit davranmalı, insan onuruna ve haklarına amasız olarak saygılı olmalıdır.
Esasen yargının bağımsızlığı, yargıcın ve savcının tarafsızlığı ve kanun önünde eşitlik ilkesi, sadece yargı etiğinin gereği değil, aynı zamanda yargılama etiğinin de gerektirdiği asgari ilkeler ve gerekliliklerdir.
Değerli Hukukçular,
Mahkeme kalemi, mahkeme yargıcının aynasıdır. O nedenle, mahkeme yargıcının kendi aynası olan mahkeme kalemine sahip olması, burada görev yapan personelin görevini hakkıyla yapıp yapmadığını, kalemde işi olan vatandaşlara ve avukatlara karşı nazik bir şekilde davranıp davranmadığını takip etmesi ve gerektiğinde onları uyarması gerekir. Zira bunun aksine bir uygulama hem mahkemenin işlerinin gecikmesine hem de yargılama etiğine aykırı bir davranış ve uygulama olur.
Yine gerek ulusal gerekse uluslararası düzenlemelere göre savcılar yönünden uyulması gereken asgari etik kurallar, savcıların da tıpkı yargıçlar gibi görevlerini adil, tarafsız, eşit, tutarlı ve hızlı bir şekilde yerine getirmelerini, bu bağlamda görevlerini insan onuruna ve haklarına saygı duyarak yapmalarını, toplum adına ve kamu yararına hareket etmelerini öngörür.
Buna göre savcılar da her zaman ve her koşulda yüksek mesleki standartlara bağlı olmalı, mesleklerinin onurunu ve şerefini korumalı, görevlerini hukuka uygun ve her türlü etkiden bağımsız olarak yürütmeli, mesleki faaliyetleri gereği görüştükleri kişilerin görüşlerini, meşru menfaatlerini, mahremiyetlerini ve muhtemel kaygılarını dikkate alarak hareket etmelidirler.
Masumiyet karinesi ilkesine saygı göstermek sadece yargıçlar için değil, savcılar için de dikkate alınması ve uyulması gereken bir yükümlülüktür. O nedenle, savcılar dava açılıp açılmaması yönünde bir karar veya adaletin seyrini etkileyebilecek başkaca kararlar vermeden ve taleplerde bulunmadan önce gerekli ve makul olan tüm soruşturma ve incelemeleri yapmak, sanığın lehine veya aleyhine olup olmadığına bakmaksızın bütün delilleri toplamak zorundadırlar.
Savcılar, tarafsız bir soruşturma neticesinde suçun bulunmadığını veya aleyhinde soruşturma yürüttükleri kişinin suçlu olmadığını tespit ettikleri takdirde dava açmamalı, insanların lekelenmeme hakları bulunduğunu dikkate almalı, kanıtların yasal bir şekilde elde edilip edilmediğini dikkatli ve duyarlı bir şekilde incelemeli, kanıtların insan haklarının ağır şekilde ihlali yoluyla ve usulsüz olarak elde edildiğine kanaat getirdikleri takdirde bu kanıtlara itibar etmemelidirler.
Yine savcılar adil bir karara varılması hususunda mahkemeye yardımcı olmalı, yargıçlar gibi adil yargılanma ilkesine uygun olarak sanığa ve vekiline gerekli bilgileri vermek suretiyle silahların eşitliği ilkesine uygun davranmalıdırlar.
Savcılar da tıpkı yargıçlar gibi özel yaşamlarına, giyim tarzları ile kullandıkları dile dikkat etmelidirler.
Nasıl mahkeme kalemi, mahkemenin ve yargıcının aynası ise, savcılık kalemi de savcının aynasıdır. O nedenle, savcının kendi aynası olan kalemine sahip olması, burada görev yapan personelin görevini hakkıyla yapıp yapmadığını, kalemde işi olan vatandaşlara ve avukatlara karşı nazik bir şekilde davranıp davranmadığını takip etmesi, gerektiğinde onları uyarması ve yine soruşturma aşamasındaki dosyalar hakkında basına bilgi verilmemesini ve dolayısıyla yargısız infaz yapılmasını engellemesi gerekir.
Sevgili Gençler,
Malumunuz olduğu üzere, yargının, yargıç ve savcılarla birlikte üç kurucu unsurundan biri olan avukatlık mesleği, tarihin kaydettiği en eski mesleklerden birisidir. Mevcut bilgilere ve kayıtlara göre avukatlık mesleğinin başlangıcı kadim Yunan’a, oradan da eski Roma’ya kadar gitmektedir. Nitekim avukat sözcüğü Yunancada “üstün, ayrıcalıklı ve güzel konuşan” anlamlarına gelen “AdvoCatus” sözcüğünden türetilmiştir.
1136 sayılı Avukatlık Kanunu hükmüne göre, avukatlık mesleği bir “kamu hizmeti” ve aynı zamanda “serbest” bir meslektir. Ama bu serbestlik her şeyi yapmak veya her şeyi yapmakta özgür olmak anlamında bir serbestlik değildir. Esasen avukatın böyle bir serbestliği ve özgürlüğü de yoktur. Bu serbestlik ve özgürlük, avukatın hiç kimseden emir almaması, bağımsızlığını zedeleyecek işleri ve görevleri kabul etmekten, bağımsızlığına gölge düşürecek işleri ve işlemleri yapmaktan kaçınması gerektiği anlamında bir serbestlik ve özgürlüktür.
Bu niteliği ve özelliği itibariyle avukatlık mesleği, yargılama faaliyeti içinde “sine qua non”, yani “olmaz ise olmaz” olan bir meslek, hukuk güvenliğinin en önemli parçası ve adalete erişimin en etkili aracıdır.
Paris Barosu önceki başkanlarından Rousse’ya göre avukat; “Bütün memleketlerin yerlisi, bütün yüzyılların çağdaşıdır.” Yine Montesquieu’nun, ‘Lettress Persanes’ isimli eserinin kahramanı olan yargıç: “Avukatlar bizim için canlı kitaplardır. Görevleri bizi, aydınlatmaktır” der. Gerçekten öyledir. Davayı, özellikle hukuk davalarını yargıcın önüne getiren, davaya konu iddiasını ve talebini öğretideki yazılarla, makalelerle, uygulamaya yön veren mahkeme kararlarıyla destekleyen avukattır, avukatlardır.
Avukatlık mesleğinin gelişme süreci incelendiğinde görüleceği üzere, avukatlık mesleği, daha ziyade demokratik toplumlarda gelişme göstermiş, buna karşın demokratik olmayan totaliter toplumlarda herhangi bir gelişme gösterememiştir. Zira avukatlık mesleği demokratik toplumların, diğer bir deyişle kent toplumlarının mesleğidir. Zira avukatın sermayesini oluşturan bilgi ve zaman kent toplumunda değer ifade etmektedir.
Esasen yargılama faaliyetini demokratikleştiren en önemli unsur, yargıç ve savcı ile birlikte yargılama faaliyetinin asli ve kurucu unsuru olan avukatın varlığıdır. O nedenle, avukat olmadan yapılan yargılama, demokratik olmayacağı gibi hem adil hem de yargı ve yargılama etiğine uygun olmaz.
Bütün bu nedenlerle demokratik hukuk devletlerinde avukat, yargılama faaliyetinin, adil yargılanma hakkının ve yargı ile yargılama etiğinin olmaz ise olmaz öznesidir.
Bu açıklamalar çerçevesinde, adil yargılama ilkesi ve yargılama etiği bağlamında eğer “savunmanın özgürlüğü” kurumunu ele alacak olursak, öncelikle şunu söylemek gerekir; evrensel ve tarihsel bir perspektifle, temel bir insan hakkı olan
savunmadan söz ediyor isek eğer, elbette savunmanın özgür olması gerekir. Esasen savunmanın özgürlüğü, yani avukatın özgürlüğü herhangi bir müdahale olmadan avukatın savunmasını yapmasını gerektirir ve bu da hem adil yargılamanın hem de yargılama etiğinin temel bir ilkesidir. Zira savunmanın, yani avukatın özgürlüğü, “bir şeyden özgürlük/freedom from” olarak tanımlanan ve müdahaleden hoşlanmayan “negatif özgürlüktür.”
Avukatlık Yasası’nın 1.maddesi anlamında “yargının kurucu unsuru olan avukat, bağımsız savunmayı temsil eder.” Kanımızca, bu maddede vurgulanan “bağımsızlık” kavramı, avukatın önce kendisine, kendi siyasi görüşleri ile dini inancına ve daha sonra da müvekkili ile devlete karşı bağımsızlığını, yani özerkliğini içerir. Bu anlamda bağımsızlık, aynı zamanda “özerklik olarak özgürlüktür.”
İngiliz siyaset bilimcisi Norman P. Barry’nin, “Modern Siyaset Teorisi” isimli kitabında referans aldığı görüşlere göre, “negatif özgürlük”, ancak değerli bir şeye katkı sağladığı sürece önemlidir ve bu değer de özerkliktir.
“Özerklik olarak özgürlük”, bir kimseye açık olan seçeneklerin genişliğine ve çeşitli amaçların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan koşullara işaret ettiği için, o, sınırlamanın yokluğu anlamındaki özgürlükten daha fazla bir şeydir.
Özerklik olarak özgürlük, en aşırı pozitif özgürlük teorilerinde olduğu gibi, bireysel sübjektif tercihlerin devlet tarafından tamamen yok edilmesini veya sınırlandırılmasını gerektirmez, fakat soyut tercihleri gerçek fırsatlara dönüştürecek geniş kolaylıklar sunan kurumları talep eder.
O nedenle, bağımsız ve özerklik olarak özgür olması gereken savunma, adaletin gerçekleştirilmesi gibi son derece önemli bir değere katkı sağladığı için önemlidir. Esasen savunma özerk ve özerk olduğu için özerklik olarak özgür ise, ancak o zaman adalet arayan veya talep eden bir kimseye, savunmanın gerektirdiği en geniş seçenekleri sunabilme olanağına sahip demektir.
Onun için yargılama etiğinin temel kurumlarından biri olan savunmanın özgürlüğü, savunmaya yönelik makul kabul edilebilecek bir sınırlama olmadığı takdirde bir değer ifade eder. Savunmanın özgürlüğü, her ne kadar soyut bir tercih değil ise de, öyle dahi olsa, adaletin gerçekleştirilmesi gibi somut ve gerçek bir fırsatı elde etmek amacına hizmet ettiği için, kendisine geniş kolaylıklar ve olanaklar sunan kurumları ve araçları talep eder.
Nitekim 12 ülkenin baro temsilcilerinin 28.10.1988 tarihinde Strazburg’da yaptıkları toplantıda oybirliği ile kabul ettikleri Avrupa Birliği Barolar Konseyi Meslek Kurulları ile yine Avrupa Birliği Bakanlar Komitesinin Avukatların Özgürlüğü Metni, Sekizinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilen ve Havana Kurulları olarak da bilinen Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler gibi uluslararası metinlerin tamamında; “hukuka saygı ilkesi üzerine kurulmuş bir toplumda önemli bir role sahip olan avukatın görevinin, yasanın çizdiği sınırlar içinde sadece vekâlet görevini özenle yerine getirmekle sınırlı olmadığına, hem adalete ve hem de hak ve özgürlüklerini savunmakla yükümlü olduğu yargılamaya tabi kişiler için vazgeçilmez değerde bulunduğuna işaret edilmek suretiyle, avukatların ifade ve örgütleme özgürlükleri güvence altına alınmış, hükümetlere, yargı mercilerine, avukatların hiçbir baskı, ceza tehdidi, engelleme, taciz ve yolsuz müdahale ile karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyetlerini yerine getirme konusunda ödevler yüklenmiş, özgür savunmanın gereksinim duyduğu ve talep ettiği tüm kolaylıkların ve olanakların tamamı sağlanmıştır.”
Açıklanan bütün bu nedenlerle, yarın yargıç veya savcı olarak mesleğinizi fiilen icra etmeye başladığınızda savunmanın özgürlüğü ve özerkliği hususunda duyarlı olmanız, savunmanın, yani avukatın görevini hakkıyla yapmasına olanak sağlamanız ve yardımcı olmanız, temel bir insan hakkı olan savunma hakkını ve savunmanın özgürlüğünü kısıtlamamanız, silahların eşitliğini ilkesine hakkıyla uymanız gerekir. Esasen buna aykırı olan her türlü yargısal tasarruf gerek yargı gerekse yargılama etiğine ve adil yargılama ilkesine aykırı olur.
Bu konu ile ilgili olarak söyleyeceğim son bir söz de şudur; bir ülkede yargıç ve savcıların değerli ve itibarlı olmaları avukatların değerli ve itibarlı olmaları ile ve aynı şekilde avukatların değerli ve itibarlı olmaları da yargıç ve savcıların değerli ve itibarlı olmaları ile mümkündür.
O nedenle, mesleğinizi fiilen icra etmeye başladığınızda lütfen avukatlara karşı saygılı olunuz, onların işlerini kolaylaştırınız, avukatları ve avukatlık mesleğini işinizi yapmada ve yürütmede bir engel olarak görmeyiniz. Çünkü avukatlar da sizin gibi adaletin hizmetindedir, sizin karara bağladığınız uyuşmazlıkları sizin önünüze getirenler onlardır.
Dahası avukatlar, yargılama faaliyetini demokratikleştiren, yargıç ve savcı olarak sizin varlığınızı ve demokratik meşruiyetinizi sağlayan asli unsurlardan biridir. Yine avukatlar, hukukun üstünlüğünün, hukuk güvenliğinin, adil yargılama ilkesinin ve yargı bağımsızlığının en önemli ve etkili güvencesidirler.
Sevgili Gençler,
Yargılama etiği yönünden önemli ve gerekli olan bu konuda son iki sözün birincisini Mevlana söylüyor ve şöyle diyor: “Sesini değil, sözünü yükseltmeli insan. Çünkü gök gürültüleri değil, yağmurlardır yaprakları yeşerten ve yaşatan.” Onun için yargılama etiğine bağlı ve saygılı yargıçlar da, avukatlar da, savcılar da böyle yapmalılar ve seslerini değil, sözlerini yükseltmelidirler.
İkinci söz kıyafet üzerinedir. Bu bağlamda kıyafet deyip geçmemek ve asla unutmamak gerekir, zira insan “kıyafetiyle karşılanır, bilgisi ve bilgeliğiyle ağırlanır, nezaketi ve ahlakıyla uğurlanır.”
O nedenle, yargıcın da, avukatın da, savcının da gerek özel hayatlarında gerekse meslek hayatlarında kıyafetlerine özen göstermeleri, olur olmaz şekilde giyinmemeleri gerekir.
Amerikalı şair Robert Frost, insanoğlunun ironik veya trajikomik bir teslimiyete eğilimli olduğunu ifade ettiği “Gidilmeyen Yol” isimli şiirinde, insanın hiçbir şekilde teslimiyete, yani haksızlığa ve adaletsizliğe boyun eğmemesi gerektiğine vurgu yapar ve bunu da “Ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben daha az kullanılan yolu seçtim. Hayatımdaki tüm farkı da bu yarattı.” dizeleriyle ifade eder.
Buna göre mesleğini icra ederken yargıçların da, avukatların da, savcıların da hiçbir şekilde kendilerini statükoya, başkalarına ve özellikle siyasi otoriteye ya da başkaca güç odaklarına teslim etmemeleri, her zaman ve her koşulda bağımsızlıklarını ve tarafsızlıklarını korumaları, siyasi düşünce ve tercihlerinin etkisiyle karar vermemeleri, insanların hak arama özgürlüğünün gereğini yerine getirmeleri, insan haklarını ve yine temel bir insan hakkı olan savunma hakkını her şeyin üstünde tutmaları ve bunun hakkını vermeleri gerekir. Esasen Robert Frost’un “seçtim ve hayatımdaki tüm farkı da bu yarattı” dediği yol bu yoldur.
Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, size hayatınızda ve mesleğiniz de başarılar ve yol açıklığı diliyorum.
Reisicumhur Kamâl Atatürkün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin beşinci intihab devresinin birinci toplanma yılını açarken Heyeti Umumiyede îrad buyurdukları nutuk (Türkiye Büyük Millet Meclisinin beşinci seçim döneminde meclise giren milletvekillerine Mustafa Kemal Atatürk tarafından yapılan konuşma) 2 Kasım 1935 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.
Konuşmada özellikle, uluslararası alanda yaşanan gerilimin etkisi ile barışa yapılan vurgu dikkati çekmektedir. Atatürk, yaklaşmakta olan ikinci dünya savaşı öncesinde savaş yerine barışı her platformda savunmuştur.
Reisicumhur Kamâl Atatürkün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin beşinci intihab devresinin birinci toplanma yılını açarken Heyeti Umumiyede îrad buyurdukları nutuk
Büyük Milletin Yüce Vekilleri;
Kamutayın beşinci devresini açarken sizlere derin saygılarımı sunarım. (Alkışlar)
Kamutay, arsıulusal durumun çok önemli bir zamanında çalışmaya başlıyor.
Hadiseler, Türk Milletine, iki ehemmiyetli düsturu yeniden hatırlatıyor: Yurdumuzu ve haklarımızı müdafaa edecek kuvvette olmak. Sulhu koruyacak arsıulusal çalışma birliğine önem vermek. (Alkışlar)
Sulhun bozulmuş olmasından iztirab duymamak, mümkün değildir. Herhalde, bugünkü, ağır ihtilâfların ortadan kalkması, medeni insanlığın başlıca dileği olmalıdır. (Bravo sesleri, alkışlar)
Bizim sulh ülküsüne ne kadar bağlı olduğumuzu, bu ülkünün güvenlik altına alınmasındaki dileğimizin ne kadar esaslı bulunduğunu izaha lüzum görmüyorum.
Bu hususta çalışan Uluslar Sosyetesinin, tecrübelerden istifade ederek prensiplerini tekâmül ettirmesi ve sulhu koruma kudretini artırması samimi arzumuzdur. (Bravo sesleri)
Sayın arkadaşlar!
İç idare teşkilâtımızı, yurdun doğu bölgelerinden başlayarak genişletmek ihtiyacını duymaktayız. Yeniden iki genel ispektörlük ve yeniden bazı vilâyetlerin kurulması da lüzumlu görülmektedir. Bu arada Dersim bölgesinde esaslı bir İslâhat programının tatbiki de düşünülmüştür. Vilâyetlerimizin devamlı teftişini ve müşterek işlerinin bir elden takibini kollayan genel ispektörlerden çok faydalar bekliyoruz.
Doğu vilâyetlerimizin belli başlı ihtiyacı, orta ve batı illerimize demir yollarla bağlanmaktır. Şarka ilerleyen iki ana demir yolunun hızla bitirilmesini ve bunları birbirine bağlayacak yollar örüğüne şimdiden başlanmasını lüzumlu görüyoruz.
İran – Türkiye transit yolunun teşkilatlanması özenle bitirilmelidir. Liman ve sulama işlerinde acele yapılacak şeyler vardır.
Sağlık savaşı da yeni icaplara göre genişletilmek zaruretindedir.
Saydığım bütün bu işleri, Hükümetin kesin bir program içinde gütmesini bekleyebiliriz.
Üzerinde önemle durmak istediğim bir ciheti de bildirmeliyim. Türk ülkesi içinde köylere varıncaya kadar küçük büyük bütün şehirlerimizin birer genlik ve bayındırlık görevi olması önde tuttuğumuz amaçlardandır. (Alkışlar)
Türk’e ev bark olan her yer sağlığın, temizliğin, güzelliğin, modern kültürün örneği olacaktır. (Alkışlar)
Devlet kurumlan yanında, doğrudan doğruya bu işlerle ilgin olan urayların bu görüş ve düşünüşle çalışmalarını istiyorum. Urbayların Devlet Merkezinde toplanışı bu işin sonucu değil başlangıcıdır.
Bayanlar, Baylar;
Endüstri programımız, normal gidişindedir. Bununla beraber yurdun endüstrileşmesine daha çok hız verilmesi ve yakın bir çağda, yeni bir ikinci programa başlanması lüzumuna ‘dikkatinizi uyandırmak isterim.
Maden işleri yeni bir açılma devresindedir. Maden mühendislerimizi, ihtiyaca yeter sayı ve değerde yetiştirmeği önemek gerektir. Kömür havzasının rasyonel işlemesi için tedbirler aramak da lâzımdır. (Alkışlar)
Bir de arkadaşlar; köylümüzün genlik düzeyinin yükselmesi tedbirlerine daha geniş ölçüde özenle devam edeceğiz. (Alkışlar)
Aydın Saylavlar;
Kültür kınavımızı, yeni ve modern esaslara göre, teşkilatlandırmaya durmadan devam ediyoruz. Türk tarih ve dil çalışmaları, büyük inanla beklenilen ışıklı verimlerini şimdiden göstermektedir.
Ulusal musikimizi modern teknik içinde yükseltme çalışmalarına, bu yıl daha çok emek verilecektir. Ulusal kültür için pek lüzumlu olduğu gibi, arsıulusal ilgiler bakımından da yüksek değeri belli olan radyo işine önem vermeniz çok yerinde olur.
Sayın arkadaşlar;
Maliyede, geçen yıl, cesaretle aldığınız tedbirlerin, ne kadar yerinde olduğu sabit olmuştur. Tuz ve şeker fiyatlarının düşürülmesi halkı hoşnut etmiş ve yoğaltımı artırmıştır. Bu yıl, başka konularda da, bu yönden tedbirler alacaksınız. Sayım vergisinde ve bina kıymetlerinde indirim faydalı olacaktır. Araz i ve yapı vergilerinin hususî idarelere deviri önemli Islahattan sayılacaktır. Vergi indirimlerini hazinenin karşılayabilmesi, üike ekonomi kudretinin yüksekliğine değerli bir belgedir, (alkışlar)
Ekonomik teşkilât, teknik temeller üzerine yerleşerek yükseldikçe yurdun verimi çok daha ziyade olacaktır. Ancak bütün özenimizi vererek vatanın teşkilatlanması hızım artırmak gerektir. Arsıulusal siyasanın gidişi ulusal korum araçlarını artırmaya da lüzum göstermektedir. Bunun mali çarelerini dikkatli ve isabetli bir surette araştırmanızı dilerim. Tayyare filolarımızı vücuda getirmek için büyük milletimizin yüce ilgisini heyecanla anmak borcumdur. Son arsıulusal hadiseler, Türk* milleti için kudretli bir hava ordusunun, hayati önemde tutulmasına bir daha hak verdirdi, (alkışlar) Çok emekle kurduğumuz, canımızla korumaya and içtiğimiz kutsal yurdun, havadan saldırışlara karşı güvenlik al-
.tında bulunması demek, bize saldıracakların, kendi yurtlarında bizim de aynı zararları yapabileceğimize güvenimiz demektir, (şiddetli “alkışlar, bravo sesleri) Bu güveni, her gün artıracak araç bulmakta, büyük Türk ulusunun, ne göksel bir duyguyu kalbinde taşıdığını her ferdinin vatan için tutuşan gözlerinde okumaktayız. (Alkışlar)
Havacılarımız, bütün ordu ve donanmamız gibi vatanı korumaya anık kahramanlardır, (alkışlar) Büyük Millet, bu soyak evlâtlarile kendini mutlu sayabilir. ( alkışlar )
Sevgili arkadaşlarım :
İşlerimiz çoktur, geniştir, önemlidir. Fakat başarılacağına sarsılmaz güvenim vardır. Çünkü, Kamutay vatanseverliğin, çalışkanlığın, tedbirde isabetin ideal örneğidir. (alkışlar) Kamutay, yurdun korunması, onun bayındırlığı için en yüksek ulusal ilham ve kudret kaynağıdır. (Şiddetli ve sürekli alkışlar )
Savaşa Hayır! Ruh Sağlığımız ve Toplum Sağlığımız için Barış ve Yaşama Hakkını Savunuyoruz! başlıklı bildiri, Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu tarafından 26 Şubat 2022 tarihinde deklare edilmiştir.
Savaşa Hayır! Ruh Sağlığımız ve Toplum Sağlığımız için Barış ve Yaşama Hakkını Savunuyoruz!
Savaş, insan eliyle yaratılan, fiziksel, psikososyal ve çevresel travmalara neden olan bir halk sağlığı sorunudur. Savaş insanlığın kendiliğinden, “doğal” olarak gelişen, önüne geçilemez bir yönü değildir. Savaşa zemin hazırlayan, başlatan ve sürdüren yöneticiler, bunun için hemen her toplumda az ya da çok karşılık bulabilecek gerekçeler de inşa ederler. Oysa, savaşta güçlü, haklı, muzaffer tarafın kim olduğu fark etmeksizin, hemen her zaman kaybeden toplum olmaktadır.
Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) tahminlerine göre dünya genelinde silahlı çatışmalara katılan veya etkilenen insanların en az %10’luk kısmında süreç içinde ciddi bir ruh sağlığı sorunu görülmektedir. Ayrıca bir diğer %10’luk kesimde de gündelik hayatlarına önceki gibi devam edemeyecekleri zihinsel veya davranışsal bir değişim ortaya çıkmaktadır (WHO 2002). Savaş dönemlerinde en çok görülen ruhsal hastalıklar depresyon, anksiyete bozukluğu ve travma sonrası stres bozukluğudur. Bazı savaşların ardından yapılan bölgesel araştırmalarda bu ruhsal hastalıkların sıklığında, DSÖ verilerinin de hayli üstünde bir artış olduğu belirtilmektedir.
Savaş ortamı, suç davranışı için caydırıcı olan sosyal devlet ve hukuk sisteminde de bir çöküşe neden olmaktadır. Bu çöküş ve yaşanan toplu göçler, cinsel istismar ve diğer insan hakları ihlallerinin yaşanması riskini artırır. Erkekler de cinsel şiddete maruz kalsalar da cinsel şiddetin birincil hedefi çocuklar ve kadınlardır. Halihazırda yaşanan toplumsal eşitsizliklerden en fazla etkilenen gruplar (çocuklar, kadınlar, yaşlılar, göçmenler, LGBTİ+’lar gibi) bu kaos ortamında daha fazla hak ihlallerine ve istismara uğrarlar. Bu nedenle savaş dönemlerinde belirginleşen bu kaos ortamı ve şiddet kültürünün tüm toplum üzerinde ama özellikle de ruhsal travmalar açısından riskli gruplar üzerinde daha ağır ve uzun süreli travmatik etkileri olmaktadır.
Savaşın neden olduğu sosyoekonomik kriz, toplumun önemli bir kesiminin yaşamını ve dolayısıyla ruh sağlığını olumsuz etkiler. Söz konusu krizin doğrudan etkilerine ek olarak temel sağlık hizmetlerinin sürdürülmesini dahi zorlaştıran etkileri ve hatta kimi zaman doğrudan sağlık hizmeti veren kurumların hedef alınması, savaş bölgesindeki halkı çaresizlikle baş başa bırakır.
Tüm bu nedenlerle Türkiye Psikiyatri Derneği olarak savaş mağdurları ile dayanışma içinde, yaralarının bir an önce sarılması için toplumun her kesimini sorumlu davranmaya çağırıyoruz. Barışı etkin bir şekilde savunmanın her toplumda savaştan yana olmaktan daha büyük cesaret gerektirdiğinin farkındayız. Barışı talep etmenin hayalperestlik olmadığını biliyoruz. Ukrayna’da yaşanan gelişmeleri endişeyle izliyoruz. Yaşamı savunma ve barış iklimine etkin biçimde sahip çıkmanın ruh sağlığımız ve halk sağlığımız açısından çok önemli olduğunu bir kez daha hatırlatıyoruz.
Sözleşme, savaş suçlarına karşı cezasızlığı önlemeyi amaçlamaktadır.
Savaş Suçlarını ve İnsanlığa Karşı Suçları işleyenlerin cezalandırılması uluslararası toplumun birlikte çalışmasını ve devletlerin işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Uluslararası Savaş ve Silahlı Çatışma Hukukuna dair prensipler, tüm devletleri ve silahlı grupları uyacağı ilkeleri saptamaktadır.
Savaş Suçlarını ve İnsanlığa Karşı Suçları İşleyenlerin Aranmalarına, Gözaltına Alınmalarına, İadelerine ve Cezalandırılmalarına dair Uluslararası İşbirliği Prensipleri
BAŞLANGIÇ
Genel Kurul,
15 Aralık 1969 tarihli ve 2583 (XXVIII) sayılı, 15 Aralık 1970 tarihli ve 2712 (XXV) sayılı, 18 Aralık 1971 tarihli ve 2840 (XXVI) sayılı ile, 18 Aralık 1972 tarihli ve 3020 (XXVII) sayılı kararlarını hatırlayarak,
Savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları işleyen kimselerin kovuşturulması ve cezalandırılmasını sağlamak için uluslararası faaliyete özel bir ihtiyaç bulunduğunu göz önünde tutarak,
Savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları işleyenlerin bulunmaları, gözaltına alınmaları, iadeleri ve cezalandırılmaları konusunda uluslararası işbirliği prensipler tasarısını kabul ederek,
Birleşmiş Milletler Şartı’nda beyan edilen halklar arasında işbirliğinin geliştirilmesi ve uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ile ilgili prensipler ve amaçlar uyarınca, aşağıda belirtilen savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları işleyenlerin bulunmaları, gözaltına alınmaları, iadeleri ve cezalandırılmaları konusunda uluslararası işbirliği prensiplerini ilan eder:
Savaş suçu ve insanlığa karşı suçlar nerede işlenmiş olursa olsun, soruşturmaya tabidir; ve bu tür suçları işlediklerine dair haklarında delil bulunan kimseler izlenir, gözaltına alınır, yargılanır ve suçlu bulundukları takdirde cezalandırılır.
Her Devlet, insanlığa karşı savaş suçundan ötürü kendi vatandaşını yargılama yetkisine sahiptir.
Devletler, savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları durdurmak ve engellemek amacıyla ikili ve çok taraflı biçimde birbirleriyle işbirliği yapar ve bu amaç için gerekli ulusal ve uluslararası tedbirleri alırlar.
Devletler, bu tür suçları işlediğinden kuşkulandığı kimselerin bulunması, tutulmaları ve yargı önüne çıkarılmaları, ve suçlu bulunurlarsa cezalandırılmaları konusunda birbirlerine yardım eder.
Savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları işlediklerine dair haklarında delil bulunan kimseler, genel bir kural olarak, bu suçları işledikleri ülkede yargılanırlar ve suçlu bulunurlarsa bu ülkede cezalandırılırlar. Bununla bağlantılı olarak Devletler, bu durumdaki kimselerin iadesi sorunları konusunda işbirliği yaparlar.
Devletler, yukarıda beşinci maddede belirtilen kimselerin yargı önüne çıkarılmalarına yardımcı olacak bilgilerin ve delillerin toplanması konusunda birbirleriyle işbirliği yaparlar ve bu tür bilgileri birbirlerine verirler.
Devletler, 14 Aralık 1967 tarihli Ülkesel Sığınmaya dair Bildiri’nin birinci maddesi gereğince, hakkında barışa karşı bir suç, bir savaş suçu veya bir insanlığa karşı suç işlediği iddiasını kabul etmek için ciddi sebepler bulunan bir kimseye sığınma hakkı vermez.
Devletler, savaş suçu ve insanlığa karşı suç işleyen kimselerin bulunmaları, gözaltına alınmaları, iadeleri ve cezalandırılmaları ile ilgili olarak üstlendikleri uluslararası yükümlülüklere zarar verebilecek bir yasal veya diğer bir tedbir alamaz.
Savaş Koalisyonuna Karşı Sosyalistlerin Manifestosu
Rus hükümeti barış ve istikrar vaatlerine ihanet ederek ülkeyi savaşa ve ekonomik felakete sürükledi.
Tarihteki herhangi bir savaş gibi, bu da hepimizi kutuplara ayırıyor: Savaştan yana ve savaşa karşı olanlar. Kremlin propagandası, bizi ulusun hükümetin arkasında toplandığına ve barış isteyenlerin acınası dönekler, Batı yanlısı liberaller ve düşmanın paralı askerleri olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Bu savunulamaz bir yalandır. Bu kez Kremlin’deki ihtiyarlar azınlıkta.
Rusların büyük bölümü, hala Rus hükümetine inananlar bile bir kardeş savaşı istemiyor.
Rusya’nın propagandacılarının çizdiği dünyanın gözleri önünde nasıl parçalandığını görmemek için ellerinden geldiğince gözlerini kapatıyorlar. Birçoğu hala bunun bir savaş, saldırgan bir savaş değil, Ukrayna halkını “kurtarmak” için tasarlanmış “özel bir operasyon” olmasını umuyor. Şehirlerin vahşice bombalanması ve bombardımanların arkada bıraktığı korkunç görüntüler çok geçmeden bu efsaneleri yerle bir edecek. Ve sonra Putin’in en sadık seçmenleri bile diyecekler ki, ‘biz size bu haksız savaş için onay vermedik!’
Daha bugün, ülkenin dört bir yanında on milyonlarca insan, Putin yönetiminin eylemlerinden duydukları korku ve tiksintiyi dile getirdi. Bunlar farklı inanışlara sahip insanlar. Propagandacıların iddia ettiği gibi çoğu liberal değildir. Bunların arasında solcu, sosyalist veya komünist görüşlere sahip çok sayıda insan var. Ve elbette, bu insanlar – halkımızın çoğunluğu – gerçek vatanseverlerdir.
Bize bu savaşa karşı çıkanların ikiyüzlü oldukları onların savaşa karşı değil, Batı’nın yanında durdukları söylendi. Bu bir yalan. ABD’nin ve emperyalist politikalarının hiçbir zaman destekçisi olmadık. Ukrayna birlikleri Donetsk ve Luhansk’ı bombaladığında sessiz kalmadık. Şimdi Kharkov, Kiev ve Odessa, Putin ve kamarilla’nın emriyle bombalanırken de susmayacağız.
Savaşa karşı savaşmak için pek çok neden var. Biz sosyal adalet, eşitlik ve özgürlük savunucuları için bunların bazıları özellikle önemli.
Bu haksız bir işgaldir. Rus devletine yönelik, askerlerimizi öldürmeye ve ölmeye göndermeyi gerektirecek hiçbir tehdit yok. Kimseyi “özgürleştirmiyorlar”. Herhangi bir halk hareketine yardım etmiyorlar. Rusya’yı sonsuza kadar kontrol altında tutmayı hayal eden bir avuç milyarderin emriyle barışçıl Ukrayna kasabalarını yerle bir eden düzenli bir ordudan başka bir şey değiller.
Bu savaş, halklarımız için hesap edilemeyecek çapta felaketler üretiyor. Hem Ukraynalılar hem de Ruslar bunun bedelini kanlarıyla ödüyorlar. Ortalık yatıştıktan çok sonra da, yoksulluk, enflasyon ve işsizlik herkesi mağdur etmeye devam edecek. Faturayı ödeyenler oligarklar ve bürokratlar değil, yoksul öğretmenler, işçiler, emekliler ve işsizler. Birçoğumuzun çocuklarımızı beslemek için hiçbir çaresi olmayacak.
Bu savaş Ukrayna’yı bir moloz yığınına, Rusya’yı hapishaneye çevirecek. Muhalefet medyası zaten kapatıldı. İnsanlar broşürleri, kimseye bir zararı olmayan grevleri, hatta sosyal ağlardaki gönderileri paylaştığı için parmaklıklar ardına konuyor. Yakında Rusların tek seçeneği olacak: mahpusluk veya askerlik.
Savaş, yaşayan kuşakların gördüğü hiçbir şeye benzemeyen diktatörlükler üretiyor.
Bu savaş ülkemize yönelik tüm risk ve tehditleri kat kat artırıyor. Bir hafta önce Rusya’ya sempati duyan Ukraynalılar bile şimdi askerlerimizle savaşmak için milislere katılıyor. Putin saldırganlığıyla, Ukraynalı milliyetçilerin tüm suçlarını, ABD ve NATO şahinlerinin tüm entrikalarını geçersiz kıldı. Putin onlara sınırlarımız boyunca yeni füzeler ve askeri üsler yerleştirmenin gerekçelerini verdi.
Son olarak, barış için savaşmak her Rus’un vatan görevidir. Sadece tarihin en kötü savaşının hatırasının bekçileri olduğumuz için değil, aynı zamanda bu savaş Rusya’nın bütünlüğünü ve varlığını tehdit ettiği için.
Putin kendi kaderini ülkemizin kaderiyle ilişkilendirmeye çalışıyor. Başarılı olursa, kaçınılmaz yenilgisi tüm ulusun yenilgisi olacaktır. O zaman gerçekten de savaş sonrası Almanya’nın kaderiyle yüzleşebiliriz: İşgal, toprak paylaşımı, toplu suçluluk kültü.
Bu felaketleri önlemenin tek bir yolu var. Biz kendimiz, Rusya’nın erkekleri ve kadınları, bu savaşı durdurmalıyız. Bu ülke bize ait, saraylarda ve yatlarda yaşayan bir avuç zavallı yaşlı adama değil. Ülkemizi geri almanın zamanı geldi.
Savaş Rusya değil. Savaş Putin ve rejimidir. Bu yüzden biz Rus sosyalistleri ve komünistleri bu canice savaşa karşıyız. Rusya’yı kurtarmak için bunu durdurmak istiyoruz.
Birleşmiş Milletler, Kitle İletişim Araçlarının Barışın ve Uluslararası Anlayışın Güçlendirilmesine, İnsan Haklarının Geliştirilmesine ve Irkçılık, Apartheid ve Savaş Kışkırtıcılığı ile Mücadele Edilmesine Katkıda Bulunması ile İlgili Temel Prensipler Bildirgesi
Birleşmiş Milletler, Kitle İletişim Araçlarının Barışın ve Uluslararası Anlayışın Güçlendirilmesine, İnsan Haklarının Geliştirilmesine ve Irkçılık, Apartheid ve Savaş Kışkırtıcılığı ile Mücadele Edilmesine Katkıda Bulunması ile İlgili Temel Prensipler Bildirgesi 28 Kasım 1978 tarihinde kabul edilmiştir.(Declaration on Fundamental Principles concerning the Contribution of the Mass Media to Strengthening Peace and International Understanding, to the Promotion of Human Rights and to Countering Racialism, apartheid and incitement to war)
Bildirge, fikir ve ifade özgürlüğü, haber alma özgürlüğü, medya özgürlüğü ve haberlerin serbestçe geniş kitlelere akışında kitle iletişim araçlarının rolünü vurgulamakta; medyanın ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı gibi sorunlarla mücadelede önemli bir rol oynaması gerektiğini belirtmektedir. Medyanın barış, insan hakları ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesine nasıl katkıda bulunabileceğine dair prensipler açıklanmakta ve medyanın bu amaçlara nasıl hizmet etmesi gerektiği konusundaki değerler “Kitle iletişim araçları ve insan hakları” bağlamında 11 madde halinde ilan edilmektedir.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]
Uluslararası Irk Ayrımı İle Mücadele Günü, her yılın 21 Mart gününde farkındalığı artırma amacıyla çeşitli etkinliklere sahne olmaktadır. 21 Mart 1960 tarihinde, Güney Afrika’nın Sharpeville kentinde apartheid paso yasalarını protesto etmek isteyen göstericilere polis tarafından ateş açılması sonucu 69 kişinin ölümüne neden olan olayın yıldönümü, Uluslararası Irk Ayrımı ile Mücadele Günü olarak kabul edilmiştir Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1966 yılında aldığı bir karar tüm dünya ülkelerinin ırk ayrımcılığını önlemek için çalışması gerektiğine vurgu yapmıştır. 21 Mart, tüm dünyada Uluslararası Irk Ayrımı ile Mücadele Günü olarak kabul edilmiştir. [/box]
Birleşmiş Milletler, Kitle İletişim Araçlarının Barışın ve Uluslararası Anlayışın Güçlendirilmesine, İnsan Haklarının Geliştirilmesine ve Irkçılık, Apartheid ve Savaş Kışkırtıcılığı ile Mücadele Edilmesine Katkıda Bulunması ile İlgili Temel Prensipler Bildirgesi
Genel Konferans,
Kurucu Belgesine göre UNESCO’nun amacı, “her yerde adalete, hukukun üstünlüğüne, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı geliştirmek için eğitim, bilim ve kültür yoluyla uluslar arasında işbirliğini sağlayarak barış ve güvenliğe katkıda bulunmak” olduğunu (Md. I, 1) ve bu amacı gerçekleştirmek için Teşkilatın “düşüncelerin sözle veya resimle serbestçe dolaşmasını sağlamak” için mücadele edeceğini (Md.I, 2) hatırlayarak,
Yine Kurucu Belgeye göre UNESCO’ya Üye Devletlerin, “objektif gerçeğin hiç bir sınırlamaya tabi olmadan aranmasında ve düşünce ve bilgilerin serbestçe alış verişinde herkese tam ve eşit imkanlar sağlanması gereğine inanarak, kendi halkları arasında iletişim imkanlarını geliştirme ve artırmaya, ve bu imkanları karşılıklı anlayış ve birbirlerinin yaşama tarzı hakkında doğru ve daha gerçek bilgiler elde etmek için kullanmaya karar verip anlaşmış oldukları”nı (başlangıç bölümünün altıncı paragrafı) hatırlayarak,
Birleşmiş Milletler tarafından 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni ve özellikle “herkes fikir ve ifade özgürlüğüne sahiptir; bu hak, bir müdahaleye maruz kalmadan bir fikre sahip olma, haber ve düşünceleri basın ve yayın araçları vasıtasıyla ülke sınırlarıyla bağlı olmaksızın arama, elde etme ve ulaştırma hakkını da içerir”, diyen On dokuzuncu maddesi ile, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1966 tarihinde kabul edilen Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi‘nin aynı prensipleri ilan eden On dokuzuncu maddesini ve savaş teşvikçiliğini, ulusal, ırksal veya dinsel kin ve nefreti ve her türlü ayrımcılığı, düşmanlığı veya şiddeti kınayan Yirminci maddesini hatırlayarak,
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1965 yılında kabul edilen Her türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye edilmesine dair Uluslararası Sözleşme’nin dördüncü maddesini, ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1973 yılında kabul edilen Apartheid Suçu ile Mücadele edilmesine ve Cezalandırılmasına dair Uluslararası Sözleşme’yi, sözü edilen bu Sözleşmelere katılan Devletlerin ırksal ayrımcılık niteliğindeki fiilleri veya bu fiillere her türlü teşviki ortadan kaldırmayı amaçlayan acil ve yapıcı tedbirler almayı, ve apartheid ve benzeri ayırıcı politikalara veya bunların görünümlerine teşviki engellemeyi taahhüt etmiş olduklarını hatırlayarak,
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1965 yılında kabul edilen Gençler arasında Barış İdeallerini, Halklar arasında Karşılıklı Saygı ve Anlayışı Geliştirmeye dair Bildiri’yi hatırlayarak,
Yeni uluslararası ekonomik düzenin kurulması ve UNESCO’nun bu konuda oynayacağı rol ile ilgili Birleşmiş Milletlerin çeşitli organları tarafından kabul edilen bildirileri ve kararları hatırlayarak,
UNESCO Genel Konferansı tarafından 1966 yılında kabul edilen Uluslararası Kültürel İşbirliği Prensipleri hakkındaki Bildiri’yi hatırlayarak,
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1946 yılında kabul ettiği ve Haber alma Özgürlüğünü temel bir insan hakkı olarak beyan eden ve bu hakkı Birlemiş Milletlerin yücelttiği bütün özgürlükler için mihenk taşı saydığı 59(1) sayılı kararını hatırlayarak,
Haber alma özgürlüğü, zorunlu bir unsuru olan muafiyetlerini istismar etmeden kullanma niyetini ve yeterliliğini gerektirir. Bu özgürlük, olayları önyargısız araştırma ve edinilen bilgiyi kötü niyet taşımadan yayma ahlaki yükümlülüğünü temel bir disiplin olarak şart koşar.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1947 yılında kabul ettiği, barışı tehdit etmeyi, barışı bozmayı ve saldırı eylemini tasarlayan veya tahrik veya teşvik eden her türlü propagandayı kınayan 110 (II) sayılı kararını hatırlayarak,
Genel Kurulun 1947 yılında kabul ettiği, Üye Devletleri, Devletler arasında dostane ilişkileri zedelemeye yönelik yanlış ve yalan haberlerin yayılması ile anayasal usulleri çerçevesinde mücadele etmeye çağıran 127(II) sayılı kararı ile birlikte, Genel Kurulun kitle iletişim araçları ve onların Devletler arasında barış, güven ve dostane ilişkileri güçlendirmeye yönelik katkıları ile ilgili diğer kararlarını da hatırlayarak,
UNESCO Genel Konferansı tarafından 1968 yılında kabul edilen ve UNESCO’nun sömürgecilik ve ırkçılığın ortadan kaldırılmasına yardım etme amacını hatırlatan 9.12 sayılı kararını ve Genel Kurul tarafından 1976 yılında kabul edilen ve sömürgeciliğin, yeni sömürgeciliğin ve her türlü ırkçılığın ve görünümlerinin UNESCO’nun temel amaçlarına aykırı olduğunu ilan eden 12.1 sayılı kararını hatırlayarak,
UNESCO Genel Kurulu tarafından 1970 yılında kabul edilen, barış ve insanlığın menfaati için uluslararası anlayış ve işbirliğinin geliştirilmesine, ve savaş, ırkçılık, apartheid ve uluslar arasında düşmanlık propagandası ile mücadele etmeye medyanın katkıda bulunmasına dair olan, bu amaçların gerçekleştirilmesine kitle iletişim araçlarının katkısının esas olduğunun farkında bulunan 4.301 sayılı kararını hatırlayarak,
UNESCO Genel Konferansı’nın yirminci toplantısı tarafından kabul edilen Irk ve Irksal Önyargılara dair Bildiri’yi hatırlayarak,
Modern toplumlarda haber alma probleminin karmaşıklığının, UNESCO içinde bu problemler için önerilen çözümlerin de gösterdiği gibi çözümlerin çeşitliliğinin, ve ilgili tarafların kendi düşüncelerinin, bakış açılarının ve kültürel kimliklerinin gereği gibi dikkate alınması konusundaki meşru taleplerinin bilincinde olarak,
Gelişmekte olan ülkelerin yeni, daha adil ve etkili bir haber alma dünyası ve iletişim düzeni kurulması konusundaki düşüncelerinin bilincinde olarak,
1978 yılının Kasım ayının yirmi sekizinci günü Kitle İletişim Araçlarının Barışın ve Uluslararası Anlayışın Güçlendirilmesine, İnsan Haklarının Geliştirilmesine ve Irkçılık, apartheid ve Savaş Kışkırtıcılığı ile Mücadele edilmesine Katkıda bulunması ile Temel Prensipleri Bildirisi’ni ilan eder:
Madde 1
Barışın ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesi, insan haklarının geliştirilmesi ve ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı ile mücadele edilmesi, serbest haber akışını ve haberlerin daha geniş ve daha dengeli olarak dağılmasının sağlanmasını gerektirir. Bunun gerçekleştirilmesine kitle iletişim araçları öncülük eder. Ele alınan konunun değişik yönleri yansıtıldığı ölçüde, haberlerin daha etkili bir katkısı olur.
Madde 2
İnsan haklarının ve temel özgürlüklerin bütünleyici bir parçası olarak kabul edilen fikir, ifade ve haber alma özgürlüğünün kullanılması, barışın ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesinde hayati önemi olan bir faktördür.
Halk tarafından haberlere ulaşılması, haber kaynaklarının ve araçlarının çeşitliliğinin sağlanması suretiyle güvence altına alınır; böylece her bireyin, olayların gerçekliğini denetlemesine ve olayları objektif bir biçimde değerlendirmesine imkan sağlanır. Bu amaçla, gazeteciler haber verme özgürlüğüne ve habere ulaşmak için mümkün olduğu kadar her türlü imkana sahip olmalıdır. Bunun gibi, kitle iletişim araçlarının halkın ve bireylerin ilgi alanlarına yanıt verebilmesi, ve böylece haberlerin işlenmesine halkın katılmasının sağlanması da önemlidir.
Kitle iletişim araçları bütün dünyada barış ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesi, insan haklarının geliştirilmesi ve ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı ile mücadele edilmesi amacıyla, görevleri gereği, özellikle sömürgecilikle, yeni sömürgecilikle, yabancı işgaliyle, her türlü ırksal ayrımcılıkla ve baskıyla mücadele eden, ve kendi ülkeleri içinde seslerini duyurma imkanı bulamayan baskı altındaki insanların seslerini duyurarak, insan haklarının geliştirilmesine katkıda bulunur.
Kitle iletişim araçlarının bu Bildiri’deki prensipleri geliştirme durumunda olabilmeleri için, gazetecilere ve kitle iletişim araçlarının diğer mensuplarına hem kendi ülkelerinde hem de yabancı ülkelerde mesleklerini yapabilmeleri için gerekli şartları güvence altına alan koruma sağlanır.
Madde 3
Barışın ve uluslararası anlayış güçlendirilmesinde ve ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı ile mücadele edilmesinde kitle iletişim araçlarının büyük bir önemi vardır.
Kitle iletişim araçları, önyargıların ve cahilliğin tırmandırdığı saldırı savaşçılığı, ırkçılık, apartheid ve diğer insan hakları ihlalleriyle mücadele ederken, bütün halkların amaçları, düşünceleri, kültürleri ve ihtiyaçları hakkında haberler yayarak, cahilliğin ve halklar arasındaki yanlış anlayışların tasfiye edilmesine, bir ülkenin vatandaşlarının ihtiyaçları ve arzuları konusunda diğer ülkenin vatandaşlarının duyarlı hale gelmesine, ırk, cinsiyet, dil, din veya milliyet ayrımı gözetmeksizin bütün ulusların, bütün halkların ve bütün bireylerin haklarına ve onurlarına saygının sağlanmasına, yoksulluk, açlık ve hastalık gibi insanlığı yıkıcı büyük belalar konusunda dikkat çekmeye, bu suretle Devletlerin uluslararası gerilimin düşürmelerine ve uluslararası uyuşmazlıkların barışçı ve hakkaniyetle çözmelerini sağlayabilecek politikalar oluşturmalarına katkıda bulunur.
Madde 4
Kitle iletişim araçları, insan haklarının, bütün insanlar ve halklar arasında hak eşitlik ile ekonomik ve toplumsal kalkınmanın sağlanması için gençlerin barış, adalet, özgürlük, karşılıklı saygı ve anlayış ruhu içinde eğitilmeleri konusunda önemli bir role sahiptir. Aynı şekilde, kitle iletişim araçları genç kuşakların bakış açılarının ve düşüncelerinin bilinmesinde önemli bir rol oynar.
Madde 5
Fikir, ifade ve haber alma özgürlüğüne saygı gösterilmesini, ve haberlerin bütün görüşleri yansıtmasını sağlamak için, hakkında haber yayınlanmış ve yayılmış olduğunu düşünen ve görüşleri sunulacak olan kimselerin, barışı ve uluslararası anlayışı güçlendirme, insan haklarını geliştirme, ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı propagandasına karşı mücadele etme çabalarının ciddi surette zarar görmüş olmaları önem taşır.
Madde 6
Adil ve devamlı bir barışın oluşması ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomik ve siyasal bağımsızlıkları bakımından büyük önem taşıyan haberlerin akışında yeni bir güçler dengesi ile karşılıklı alış verişin kurulması için, gelişmekte olan ülkelere ve bu ülkelerden diğerlerine ve bu ülkeler arasında haber akışındaki eşitsizliği gidermek gereklidir. Bu amacın gerçekleştirilmesinde esaslı faktör, gelişmekte olan ülkelerdeki kitle iletişim araçlarının, kendilerini güçlendiren ve genişleten kaynaklara, ve hem kendi aralarında ve hem de gelişmiş ülkelerdeki kitle iletişim araçlarıyla işbirliği yapma imkanlarına sahip olmalarıdır.
Madde 7
Kitle iletişim araçları, Birleşmiş Milletlerin çeşitli organları tarafından kabul edilmiş kararlara temel oluşturan ve evrenselliği tescil edilmiş olan amaçlar ve prensipler ile ilgili bütün bilgilerin çok daha geniş bir alana yayılmasını sağlayarak, barışın ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesine ve daha adil ve eşitlikçi bir uluslararası düzenin kurulmasına etkili bir biçimde katkıda bulunur.
Madde 8
Mesleki teşkilatlar, gazetecilerin ve kitle iletişim araçlarının diğer görevlilerinin mesleki eğitimlerine katılanlar ve bu kişilerin görevlerini sorumlu bir biçimde yerine getirmelerinde kendilerine yardımcı olanlar, mesleki ahlak kurallarını düzenlerken ve bu kuralların uygulanmasını sağlarken, bu Bildiri’deki prensiplere özel bir önem verirler.
Madde 9
Bu Bildiri’nin ruhuna uygun olarak, haberlerin serbestçe akışının sağlanması ve daha geniş ve dengeli bir biçimde dağılması için gerekli şartlar ile, gazetecilerin ve diğer kitle iletişim araçlarında çalışan görevlilerin işlerini yaparken korunmaları için şartların yaratılmasına katkıda bulunmak, uluslararası topluma düşen bir görevdir. UNESCO, bu konuda katkıda bulunulması için uygun bir mekandır.
Madde 10
Haber alma özgürlüğünün güvence altına alınmasını ve konuyla ilgili uluslararası belgelerin ve anlaşmaların uygulanmasını düzenleyen anayasal hükümler çerçevesinde, dünyanın her yerinde, bu Bildiri’nin amaçlarını gerçekleştirmek için haberlerin yayılmasına mesleki açıdan katılan teşkilatlar ve kişiler için gerekli şartların yaratılması ve sürdürülmesi zorunludur.
Haberlerin serbestçe akışının sağlanması ve haberlerin daha geniş ve daha dengeli dağılımın yapılmasını teşvik etmek önemlidir.
Bu amacın gerçekleşmesi için, Devletler tarafından gelişmekte olan ülkelerdeki kitle iletişim araçlarının güç kazanmalarını ve güçlerini artırmalarını sağlayacak şartlara ve kaynaklara sahip olmalarının kolaylaştırılması, ve gelişmekte olan ülkelerdeki kitle iletişim araçlarının hem kendi aralarında ve hem de gelişmiş ülkelerdekilerle işbirliği yapmalarını desteklemeleri gereklidir.
Bunun gibi hakların eşitliğine, karşılıklı menfaate ve insanlığın ortak mirasını meydana getiren kültür çeşitliliğine saygı esasına dayanarak, bütün Devletler arasında ve özellikle değişik ekonomik ve sosyal sistemleri olan Devletler arasında haberlerin ikili ve çok taraflı alış verişini teşvik etmek ve geliştirmek temel teşkil eder.
Madde 11
Bu bildirinin bütünüyle etkili olabilmesi için, Üye Devletlerin yasal ve idari düzenlemeleri ile diğer yükümlülükleri çerçevesinde, kitle iletişim araçlarının İnsan Hakları Evrensel Bildiri’nin hükümlerine ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1966 yılında kabul edilen Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin buna karşılık gelen hükümlerine uygun olarak çalışabilmeleri için, uygun şartların varlığının güvence altına alınması gereklidir.
Avukat Mustafa Kemal Güngör‘ün, 17 Mart 2022 tarihinde İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde gerçekleştirilen Adalet Nöbeti’nde yapmış olduğu konuşmanın metnidir.
Değerli basın mensupları, sevgili meslektaşlarım, Adalet Nöbetçileri, sayın konuklar.
103 üncü Adalet Nöbetinde hepinize merhaba.
Evet, bugün barışı savunmak için buradayız.
Bütün dünya sıkıntılı günlerden geçiyor. Hemen yanı başımızda Rusya, tamamen uluslararası hukuka aykırı olarak Ukrayna’yı işgal ediyor. Sivil, asker, binlerce insanın öldüğüne dair haberler geliyor.
Bu kirli savaşın mutlaka durdurulması gerekiyor. Biz Adalet Nöbetçileri olarak; Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini, ’’AMA’SIZ’’, ‘’FAKAT’SIZ’’ şiddetle kınıyor ve SAVAŞA HAYIR ! diyoruz.
Rus Edebiyatının büyük yazarı Tolstoy, 153 yıl önce yazdığı baş yapıtı SAVAŞ VE BARIŞ’ta şöyle diyor.
Her ne kadar bugünlerde Avrupa’nın çok demokratik !! bazı ülkelerinde, büyük Rus sanatçılarının evrensel eserleri yasaklanıyor, programlardan çıkarılıyor, ünlü müzisyenler işlerinden ediliyorsa da, biz bu büyük ayıbı, bu kültür faşizminin utancını onlara bırakıp, yine Tolstoy’a dönelim…
Büyük yazar şöyle diyor;
‘’Savaş başladı. milyonlarca insan birbirlerine karşı dünya mahkemelerinin yüzyıllarca toplayamayacağı sayısız kötülük, cinayet ve suç işledi… Ama savaşta olunduğu için bunlar cinayet, hırsızlık, hainlik, yani suç sayılmadı.’’
İşte, tam da bunun içindir ki, savaşın kendisini suç saymalıyız.
Kimin haklı, kimin haksız olduğunu tartıştığımız sürece savaşı önlemek, barışı sağlamak kolay olmayacak.
Bazılarımıza ne kadar naif ve saf görünse de, ‘’AMA’sız’’, ‘’FAKAT’sız’’ barışı talep ediyoruz. Bütün dünya halkları olarak, kim başlatmış olursa olsun, saldıran kim olursa olsun, savaşa karşı çıkmak zorundayız.
İnsanlığın yüzlerce yıllık deneyiminden yola çıkarak, artık bugün sadece savaşta işlenen cinayetleri, tecavüzleri, hırsızlıkları, yolsuzlukları, zorla göçleri değil, savaşın kendisini suç saymalıyız.
Ancak savaşı suç sayan bir bakış açısı, savaşları önleyebilir.
Ukrayna’da savaş başlayalı çok olmadı … (22 gün) ve daha şimdiden harabeye dönen Ukrayna’dan sadece resmi rakamlara göre çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı, üç milyona yakın Ukraynalı, sevdiklerini, evlerini, ülkelerini terk ederek otobüslerle, trenlerle, yürüyerek başka ülkelere, belirsiz bir geleceğe doğru göç ettiler. Dünyanın dört bin yanından iş için, eğitim için Ukrayna’da olan diğer ülke vatandaşları zor koşullarda geri dönmeye çabalıyorlar.
Savaş bütün acımasızlığı ile sürerken, barış için diplomatik yollardan çok yine şiddet içeren askeri, siyasi ve ekonomik tehditler, yaptırımlar deneniyor.
Çünkü, nasıl barışacağımızı bilmiyoruz.
İnsanlık olarak başka bir bakış açısına ihtiyacımız var.
Kendi tarih derslerimizden de biliyoruz. İnsanlık tarihi, savaşların, zafer sayılan işgallerin tarihi.. İşte bunun övünülecek bir tarih olmadığını, tarihin barışın tarihi olması gerektiğini, anlamamız ve anlatmamız gerekiyor.
Savaşı kimin başlattığı, kimin haklı olduğu savaşın kendisinden daha önemli olduğu sürece savaşlar, savaştaki suçlar suç sayılmayacak. Aynen Tolstoy’un 153 yıl önce dikkatimizi çektiği gibi.
Dünyanın ısrarla barışı isteyenlere, barışı savunanlara ihtiyacı var.
Evet, afişimizde de yazılı olduğu gibi, biz Adalet Nöbetçileri olarak, savaşa karşı barışı savunuyoruz ve UKRAYNA’DA SAVAŞA HAYIR DİYORUZ.
Konuşmamı usta şairimiz Özdemir ASAF’la bitireyim… O’nun savaşla ilgili, kısa ve özlü şiiri ile…
“Birleşmiş Milletler üyesi devletler, özellikle savaş suçlarının önlenmesi ve barış hukukunun sağlanması için adaletin tesisine katkıda bulunmak amacıyla sözleşmeyi imzalamıştır. Bu sözleşme, savaş suçları ve insanlığa karşı suçların cezasız kalmasını engellemek üzere güçlü bir hukuki çerçeve sunmaktadır.
Sözleşme, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar bakımından hiçbir şekilde zamanaşımı süresinin uygulanamayacağını kararlaştırmıştır.
Devletler, sözleşme kapsamındaki suçların soruşturulması ve yargılanması için uluslararası iş birliği yapmayı taahhüt etmektedir.
Nuremberg Mahkemesi’nin ortaya koyduğu ilkelerden esinlenen ve evrensel sorumluluk bilincine işaret eden sözleşmenin uygulama alanı, ulusal mahkemeler ve uluslararası mahkemelerdir. Türkiye, 2024 yılı itibariyle sözleşmeyi imzalamamış ve onaylamamıştır.
Savaş Suçları Ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşme
BAŞLANGIÇ
Bu Sözleşmeye Taraf Devletler,
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, savaş suçlularının iadesi ve cezalandırılmaları hakkında 13 Şubat 1946 tarihli ve 3(I) sayılı ile 31 Ekim 1947 tarihli ve 170(II) sayılı kararlarını, Nuremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Şartı ile tanınmış uluslararası hukuk prensiplerini teyit eden 11 Aralık 1946 tarihli ve 95(I) sayılı kararını, ve Askeri Mahkemenin kararını, ve bir yandan yerli nüfusun ekonomik ve siyasal haklarının ihlalini ve öte yandan apartheid politikalarını insanlığa karşı suçlar olarak açıkça kınayan 12 Aralık 1966 tarihli ve 2184 sayılı karar ile 16 Aralık 1966 tarihli ve 2202 (XXI) sayılı kararlarını hatırlayarak,
Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyin, savaş suçlularının ve insanlığa karşı suç işleyenlerin cezalandırılmalarına dair 28 Temmuz 1965 tarihli ve 1074 D (XXXIX) sayılı ve 5 Ağustos 1966 tarihli ve 1158 (XLI) sayılı kararlarını hatırlayarak,
Savaş suçlarının ve insanlığa karşı suçların kovuşturulması ve cezalandırılması ile ilgili daha önceki bildiri, belge veya sözleşmelerden hiç birinin zamanaşımı konusunda bir hüküm getirmediğini kaydederek,
Savaş suçlarının ve insanlığa karşı suçların uluslararası hukukta en ağır suçlar arasında yer aldıklarını kabul ederek,
Savaş suçlarının ve insanlığa karşı suçların etkili bir biçimde cezalandırılmasının, bu tür suçların işlenmesini önlemede, insan haklarını ve özgürlüklerini korumada, halklar arasında güven duygusunu teşvik etmede ve işbirliğini geliştirmede ve uluslararası barış ve güvenliği ilerletmede önemli bir unsur olduğuna kanaat getirerek,
Adi suçlar bakımından getirilen zaman aşımı ile ilgili ulusal hukuk kurallarının savaş suçlarına ve insanlığa karşı suçlara da uygulanması nedeniyle dünya kamuoyunun çok ciddi kaygı duyduğunu, bu suçlardan sorumlu olanların kovuşturulmasını ve cezalandırılmasını engellediğini kaydederek,
Bu Sözleşme vasıtasıyla uluslararası hukukta, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar bakımından zamanaşımı bulunmadığı prensibini teyit etmek, ve bu prensibin her yerde uygulanmasını sağlamanın gerekli ve uygun olduğunu kabul ederek,
Aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır:
Madde 1
Kanuni sınırlamaların uygulanmayacağı suçlar
Hangi tarihte işlenmiş olursa olsun, aşağıdaki suçlar bakımından zamanaşımı süresi uygulanmaz:
1. 8 Ağustos 1945 tarihli Nuremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Şartında tanımlanan ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 13 Şubat 1946 tarihli ve 3(1) sayılı ile 11 Aralık 1946 tarihli ve 95(1) sayılı kararlarında teyit edilen savaş suçları, özellikle de savaş mağdurlarının korunması için 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerinde sayılan “ağır ihlaller”;
2. İşlendiği ülkenin iç hukukunu ihlal oluşturmayan fiiller olarak kabul edilseler bile, ister savaş zamanında isterse barış zamanında işlenmiş olsun, 8 Ağustos 1945 tarihli Nuremberg Uluslararası Askeri Mahkemesinin Şartında tanımlanan ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 13 Şubat 1946 tarihli ve 3(1) sayılı ile 11 Aralık 1946 tarihli ve 95(1) sayılı kararlarında teyit edilen insanlığa karşı suçlar, silah zoruyla tahliye etme veya işgal ve apartheid politikasının uygulanmasından kaynaklanan gayri insani eylemler, ve 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde tanımlanan soykırım suçu.
Madde 2
Sorumluluk
Bu maddenin birinci fıkrasında belirtilen suçlardan birinin işlenmesi halinde bu Sözleşmenin hükümleri, bu suçlardan birinin işlenmesine ister başında bulunarak isterse refakat ederek katılan veya başkalarını bu suçları işlemeye doğrudan teşvik eden veya sonuç ne ölçüde gerçekleşirse gerçekleşsin bu suçları işlemek üzere anlaşan Devlet yetkililerine ve özel şahıslara ve bu suçların işlenmesine hoşgörü gösteren Devlet gücünü temsil edenlere uygulanır.
Madde 3
Suçluların iadesi için tedbir alma
Bu Sözleşmeye Taraf Devletler, bu Sözleşmenin ikinci maddesinde belirtilen kişilerin uluslararası hukuka uygun olarak iade edilmelerinin sağlamak amacıyla, iç hukukta yasal veya başka şekildeki gerekli her türlü tedbiri almayı taahhüt eder.
Madde 4
Kovuşturma ve cezalandırma için tedbirler alma
Bu Sözleşmeye Taraf Devletler, bu Sözleşmenin birinci ve ikinci maddelerinde belirtilen suçların kovuşturulmasına ve cezalandırılmasına yasal veya diğer kısıtlamaların uygulanmamasını sağlamak, ve eğer bu tür kısıtlamalar varsa bunları kaldırmak için gerekli olan yasal veya diğer tedbirleri, kendi anayasal usullerine uygun olarak kabul etmeyi taahhüt eder.
Madde 5
İmza
Bu Sözleşme 31 Aralık 1969 tarihine kadar, Birleşmiş Milletlere veya uzman kuruluşlara veya Uluslararası Atom Enerjisi Kuruluşuna Üye Devletlerin, Uluslararası Adalet Divanı Statüsüne Üye Devletlerin, ve Birleşmiş Milletlerin Genel Kurulu tarafından bu Sözleşmeye Taraf olmaya davet edilen diğer her hangi bir Devletin imzasına açıktır
Madde 6
Onay
Bu Sözleşme onaya tabidir. Onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi edilir.
Madde 7
Katılma
Bu Sözleşme, beşinci maddede belirtilen Devletlerin katılmalarına açıktır. Katılma belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi edilir.
Madde 8
Yürürlüğe girme
1.Bu Sözleşme, onuncu onay veya katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi edilmesinden itibaren doksanıncı gün yürürlüğe girer.
2.Onuncu onay veya katılma belgesinin tevdi edilmesinden sonra bu Sözleşmeyi onaylayan her bir Devlet bakımından bu Sözleşme, kendi onay veya katılma belgelerini tevdi ettikleri tarihten itibaren doksanıncı gün yürürlüğe girer.
Madde 9
Değişiklik
1.Bu Sözleşmenin yürürlüğe girme tarihinden itibaren on yıl geçtikten sonra, her hangi bir Sözleşmeci Devlet tarafından Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine hitaben yapılacak bir bildirim vasıtasıyla, Sözleşmenin değiştirilmesi talep edilebilir.
2.Bu tür bir talep karşısında bir işlem yapılıp yapılmaması konusunda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu karar verir.
Madde 10
Tevdi işlevleri
1.Bu Sözleşme Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği arşivinde saklanır.
2.Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu Sözleşmenin onaylı birer kopyasını, Beşinci maddede belirtilen Devletlere gönderir.
3.Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Beşinci maddede belirtilen bütün Devletleri aşağıdaki konular hakkında bilgilendirir:
1.Beş, Altı ve Yedinci maddelere göre bu Sözleşmeye konulan imzalar, ve tevdi edilen onay ve katılma belgeleri;
2.Sekizinci maddeye uygun olarak bu Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih;
İslam Demokrat Partisi’nin Kapatılması Kararı, 03 Mart 1952 tarihinde İstanbul Eminönü Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 1952/121 dosya ile alınmış ve parti temelli kapatılmıştır.
İslam Demokrat Partisi, adında “İslam” kelimesini kullanan ve Türkiye’de demokratik hayatta kurulan ikinci İslamcı partidir. İslam Demokrat Partisi’nden önce İslam Koruma Partisi ilk defa İslam kelimesini parti adında kullanmıştır.
Cevat Rifat Atilhan ve arkadaşları tarafından 27 Ağustos 1951 tarihinde kurulmuştur. Parti’nin kuruluş amacı, “Maddi ve manevi ölçülerle ve bütün mana ve şümulüyle Türk milletini medeni âlemde mümtaz ve tarihiyle, şerefli mazisine layık bir refah ve ümran seviyesine çıkarmak ve Türk vatanını en ameli ve yapıcı sistemlerle ve cezri çalışmalarla baştanbaşa imar etmek” olarak açıklanmıştır. Türk siyasetini derinden etkilemiş, Milli Görüş Hareketi’ne kaynaklık etmiştir. Necmettin Erbakan tarafından savunulan “Müslüman Ülkeler Birleşmiş Milletler” teorisi İslam Demokrat Partisi tarafından “Birleşmiş İslam Milletleri” adıyla dile getirilmiştir.
İktidardaki Demokrat Partiye rakip olarak kurulan Partinin genel merkezi, Beyazıt Bakırcılar semtinde ve Mühürdar Emin Paşa Sokak’ta bulunan 34 numaralı Mercan Apartmanı’nın 4 numaralı dairesidir. Kurucu ve yöneticileri; Cevat Rıfat Atilhan, Zühtü Bilimer, Kerim İnan, Hakkı Sadık Azarlı, Hamit Tekinsoy, Nuri Çallı, Feridun Okyanus, İ. Galip Hamikoğlu, Hacı Nuri Erdoğdu, Naci Yeter, Mehmet Reşat Düşünür, Ahmet İlkol, Neşet Aslın, Şevket Üzümcü ve Mahmut Düşünür’dür. Partinin genel başkanı Cevat Rifat Atilhan, emekli Osmanlı subaydır. Cevat Rifat Atilhan, daha önce Milli Kalkınma Partisi’nin kurucuları arasında yer almış, İslam Birliği-Şark Federasyonu’nu savunmuştur. 1947 yılında kurduğu Türk Muhafazakâr Partisi’ndeki benzer görüşlerini yeni kurduğu İslam Demokrat Partisi adıyla da savunmuştur. Parti, benzer görüşlerdeki birçok yayın organı tarafından desteklenmiştir.
Parti, Siyonizm, komünizm ve masonlukla mücadeleyi ön plana almıştır. Partinin kuruluş nizamnamesinin 5’inci maddesi, “Komünizm ve farmasonluk gibi haddi zatında beynelmilel karakter taşıyan bütün gizli ve devirici kuvvetlerin faaliyetleri kati suretle ve şiddetle men edilecektir” şeklindedir.
İslam Demokrat Partisi’nin Kapatılması
İslam Demokrat Partisi (İDP), Cemiyetler Kanunu’nun “Umumî heyetin müzakere zabıtları reis ve reis vekilleri ve kâtibler tarafından imzalanarak saklanır. Umum î heyet kararları da ayrıca karar halinde yazılarak aynı suretle imza edilip saklanır.” şeklindeki 24’üncü maddesini ihlal etmesi gerekçe gösterilerek 03 Mart 1952 tarihinde kapatılmıştır. Parti kurulduktan 14 ay sonra kapatılmış, kapatılmasında irticai faaliyetler önemli rol oynamıştır. Kapatma davasında, İslam Demokrat Partisi’nin avukatı Abdurrahman Şeref Laç, mahkemede yaptığı savunmada mahkeme hâkimine “Muhterem Müslüman Türk hakimi! İslam veya Müslüman kelimesi neden kanuna mugayir olsun? Bu kelimeden niçin korkulsun? Bu kelimeden ancak din düşmanları korkarlar Müslümanlar değil. Halbûki Allah bile İslam’ı ve Müslümanları methetmiştir. Kur’an-ı Azimüşşan şöyle der: Ve men ahsenü kavlen mimmen dea ilallahi ve amile salihan ve kale inneni minelmüslimin. (Fussilet Suresi 33. Ayet) Korku, Allah’ın methüsena ettiği güzel sözden, İslam kelimesinden ise yazıklar olsun!” cümleleri ile seslenmiştir. Laç’ın, mahkemede yaptığı savunması, Sebiliürreşad ve Büyük Doğu dergilerinde yayımlanmıştır.
Sonraki yaşamında gazete yazarlığı da yapan ve cinsel taciz suçlaması nedeniyle hüküm giymiş olan Hüseyin Üzmez isimli lise öğrencisi 22 Kasım 1952 tarihinde gazeteci Ahmet Emin Yalman’ı silâhla vurarak yaralamış, bu olayın ardından birçok tutuklama gerçekleşmiştir.
İslâm Demokrat Partisi lideri Atilhan, Necip Fazıl Kısakürek ve Osman Yüksel Serdengeçti, ağır ceza mahkemelerine sevk edilmiş, bu sürecin sonunda İslam Demokrat Partisi de kapatılmıştır.
İslam Demokrat Partisi liderinin tutuklanasına ilişkin gazete haberi
Paris Prensipleri, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından hazırlanmıştır.
Paris Prensipleri: İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve Korunması İçin Kurulan Ulusal Kuruluşların Statüsüne İlişkin İlkeler
Yetkileri ve Görevleri
1. Ulusal kuruluşlar, insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin yetkilerle donatılır.
2. Ulusal kuruşlar olabildiğince geniş ve açıkça belirlenmiş görevlerle görevlendirilir. Bu görevleri, oluşturulmaları ve yetki alanları Anayasa’da yer alır veya hukuksal geçerliği olan bir metinle saptanır.
3. Ulusal kuruluşlar özellikle şu görevleri yerine getirirler:
(a) Hükümete, parlamentoya ve diğer ilgili bütün organlara, bunların talebi üzerine veya kendi inisiyatifleriyle, insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin konularda görüş bildirir, tavsiyelerde bulunur, öneriler ve raporlar sunar; ulusal kuruluşlar bunları kamuya açıklamaya karar verebilir; ulusal kuruluşların bu görüşleri, tavsiyeleri, önerileri ve raporlarının ilgili oldukları alanlar ve yetkili oldukları konular şunlardır:
(i) İnsan haklarının korunması ve yaygınlaştırılması konusundaki yasama ve yürütme hükümleri ile yargının düzenlenmesiyle ilgili hükümler; bu amaçla ilgili olarak ulusal kuruluşlar, yürürlükteki yasaları, mevzuatı ve yasa tasarıları ile yasa önerilerini incelerler ve metinlerin, insan haklarının temel ilkeleriyle uyumlu hale getirilmeleri için uygun gördükleri tavsiyeleri yaparlar; gerek gördükleri takdirde, yeni yasaların kabul edilmesini, yürürlükteki yasaların uyumlu hale getirilmesini ve idari önlemlerin alınmasını veya değiştirilmesini tavsiye ederler;
(ii) Uygun gördükleri insan hakları ihlalleri vakalarına el koyarlar;
(iii) İnsan haklarının ulusal düzeydeki genel durumu ve daha özel sorunlar üzerine raporlar hazırlarlar;
(iv) Ülkede olup biten insan hakları ihlalleri vakalarına hükümetin dikkatini çekerler, bu ihlallerin son bulması için hükümete her türlü girişimi önerirler ve gerektiği takdirde hükümetin tavır ve tepkilerine ilişkin görüş bildirirler.
(b) Ulusal düzeyde yürürlükte olan yasaların, mevzuatın ve uygulamaların, insan haklarına ilişkin uluslararası belgeler ve mekanizmalarla uyumlu hale getirilmesini ve hayata geçirilmesini teşvik ederler ve sağlarlar;
(c) Bu belge ve mekanizmaların onaylanmasını veya bu sözleşmelere girmeyi teşvik ederler ve bunların hayata geçirilmesini sağlarlar;
(d) Devletlerin, sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmeleriyle ilgili olarak Birleşmiş Milletlerin organlarına ve komitelerine veya bölgesel kuruluşlara sundukları raporların hazırlanmasında katkıda bulunurlar, gerektiğinde de, bağımsızlıklarına bağlı kalarak bu konuda görüş bildirirler;
(e) Birleşmiş Milletler Teşkilatı ve bütün alt kuruluşlarıyla, bölgesel kuruluşlarla ve diğer ülkelerin insan haklarını geliştirme ve koruma konusunda yetkili ulusal kuruluşlarıyla işbirliği yaparlar;
(f) İnsan hakları eğitimi-öğretimi ve araştırma programlarının geliştirilmesi için (ilgili kuruluşlarla) işbirliği yaparlar ve bu programların okul, üniversite ve meslek çevrelerinde uygulanmasına katılırlar.
(g) İnsan haklarını ve ayrımcılığı –özellikle de ırk ayrımcılığına- karşı mücadeleyi, bilgilendirme ve eğitim yoluyla kamuoyunu duyarlı hale getirerek ve bütün kitle iletişim araçlarına başvurarak tanıtırlar.
Oluşturulma Biçimleri ve Bağımsızlık ile Çoğulculuk Güvenceleri
1. Ulusal kuruluşların oluşturulması ve üyelerinin seçimle veya başka bir yoldan belirlenmesi, insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasıyla ilgili (sivil) toplum güçlerinin çoğulcu bir biçimde temsil edilmesini sağlayacak gerekli bütün güvencelerin var olduğunu gösteren bir usulle yapılmalıdır.
Bu da özellikle,
(a) İnsan hakları ve ırk ayrımcılığına karşı mücadeleyle ilgili sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve örneğin hukukçu, hekim, gazeteci ve bilim insanlarını bir araya getiren sosyal-mesleki kuruluşların,
(b) Din ve felsefi düşünce akımlarının,
(c) Üniversitelerin ve nitelikli uzmanların,
(d) Parlamentonun,
(e) (ancak istişari mahiyette katılmak koşuluyla) yönetimin temsilcileriyle etkin bir işbirliğine imkan veren yetkilerle veya bu temsilcilerin bu kuruluşlara katılımıyla gerçekleştirilebilir.
2. Ulusal kuruluşlar, çalışmalarını gerektiği gibi yürütebilmeleri için, uygun bir altyapıya, özellikle de yeterli mali kaynaklara sahip olmalıdır. Bu kaynaklar kendi personelini istihdam etmeyi ve kendi mekanlarına sahip olmayı sağlamalıdır, öyle ki hükümetten bağımsız olabilsinler ve bu bağımsızlıklarını tehlikeye düşürecek mali bir kontrole tabi olmasınlar.
3. Ulusal kuruluş üyelerinin, üstlendikleri görevde gerçek bağımsızlığın koşulu olan istikrarın sağlanması için, atanmaları kararname ile yapılmalı ve görev süresi belirtilmelidir. Kuruluşun oluşturulmasındaki çoğulculuğun zedelenmemesi koşuluyla, bu üyelerin yeniden atanması mümkün olmalıdır.
İşleyiş Biçimleri
İşleyişlerinin çerçevesi içinde ulusal kuruluşlar:
(a) Hükümetin sunduğu veya kendi üyelerinin ya da onlara başvuranların önerdiği, veya kendi inisiyatifleriyle, yetki alanlarına giren bütün konuları özgürce araştırmalıdırlar,
(b) Kendi yetkileriyle ilgili durumları değerlendirmek için gerekli bütün kişileri dinlemeli, bütün bilgi ve belgeleri edinmelidirler;
(c) Görüşlerini ve tavsiyelerini kamuoyuna doğrudan doğruya veya basın aracılığıyla bildirmelidirler;
(d) Düzenli bir şekilde ve ayrıca ihtiyaç duyulduğu zaman, usulüne uygun olarak davet edilen bütün üyeleriyle toplanmalıdırlar;
(e) Gerekirse, kendi bünyelerinde çalışma grupları oluşturmalı ve işlevlerini yerine getirmede yardımcı olacak yerel ve bölgesel seksyonlar kurmalıdırlar;
(f) Yargı gücü olsun-olmasın insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasıyla yükümlü diğer organlarla (özellikle de ombudsman, arabulucu ve buna benzer organlarla) karşılıklı olarak danışma ilişkileri sürdürülmelidir;
(g) Sivil toplum kuruluşlarının, ulusal kuruluşların yaptıklarını güçlendirme oynadığı önemli rol göz önüne alınarak, insan haklarının geliştirilmesi ve korunması, ekonomik ve sosyal gelişme, ırkçılığa karşı mücadele, (çocuklar, yabancı işçiler, sığınmacılar, bedensel ve zihinsel özürlüler gibi) güçsüz grupların korunması için çalışan veya uzmanlaşmış alanlara yönelen sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkilerini geliştirmelidir.
Yargı Kurumlarınınkine Benzer Yetkileri Olan Kuruluşların Statüsüne İlişkin Ek İlkeler
Ulusal kuruluşlara, kişisel durumlarla ilgili şikayetleri dinleme ve başvuruları kabul etme yetkisi verilebilir. Kişiler, temsilcileri ve üçüncü kişilerden, sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve temsil gücüne sahip diğer her türlü kuruluşlardan yapılan başvuranları kabul edebilirler. Bu durumda, ulusal kuruluşların yukarda belirtilen yetkileriyle ilgili ilkeler zedelenmeksizin, kendilerine verilen işlevlerde şu ilkelerden esinlenebilirler:
(a) Uzlaştırma yoluyla veya yasaların belirlediği sınırlar içinde bağlayıcı kararlarla, ya da, gerekli görüldüğü taktirde, gizlilik içinde dostane çözümler arama;
(b) Başvuru sahibini hakları konusunda, özellikle de kendisi için açık olan yollar hakkında bilgilendirme ve onun bu yollara ulaşmasını kolaylaştırma;
(c) Şikayetleri ve başvuraları kabul etme veya yasayla belirlenmiş sınırlar içinde yetkili diğer mercilere aktarma;
(d) Yetkili mercilere tavsiyelerde bulunma, özellikle de başvuru sahiplerinin haklarını elde etmelerini engelleyen yasa, tüzük ve idari uygulamalar için uyarmalar ve değişiklikler önerme.
Taylandlı hukukçu, diplomat ve siyasetçi Thanat Khoman9 Mayıs 1914’te dünyaya geldi. Siam’ın (Tayland) ilk hukuk fakültesi mezunlarından biri oldu. Tayland dışişleri bakanlığından aldığı bursla eğitimine Bordeaux ve Paris’te devam etti. 1939’da Yüksek Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü (IHEI) ve Sciences Po’dan dereceler aldı.1940 yılında Paris Üniversitesi’nde hukuk doktorasını tamamladı.
Diplomatik Görevleri
1941’den 1943’e kadar Tokyo’daki Tayland büyükelçiliğinde ikinci sekreter olarak görev yaptı. Washington, DC ve Delhi’deki Tayland büyükelçiliklerinde maslahatgüzarlıkda dahil olmak üzere bir dizi diplomatik görevde bulundu. 1950’de New York’ta BM Asya ve Uzak Doğu Ekonomik Komisyonu (ECAFE) başkanlığına seçildi. 1952’den 1957’ye kadar Tayland’dan Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi yardımcısı olarak görev yaptı. 1957’de Tayland’ın Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi görevine terfi etti.
1959’da Tayland Dışişleri Bakanı olarak atandı. 1962’de ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk ile imzaladığı tebliğ (Rusk-Khoman Communiqué), ABD’nin Tayland’a yönelik güvenlik garantilerini pekiştirmiş ve Vietnam Savaşı döneminde Tayland’ın stratejik konumunu belirlemiştir. 1967 yılında ASEAN’ın kurulmasını sağlayan Bangkok Bildirgesi‘nin mimarlarından biridir ve örgütün ‘beş kurucu babasından’ biri olarak kabul edilmektedir.
1979-1982 yılları arasında Tayland’ın en köklü partilerinden biri olan Demokrat Parti‘nin (Phak Prachatipat) genel başkanlığını yürütmüştür.1980 – 1982 yılları arası Tayland başbakan yardımcılığı görevinde bulundu.
3 Mart 2016 tarihinde, 101 yaşında Bangkok’taki Ramathibodi hastanesinde hayatını kaybetmiştir. Güneydoğu Asya’da bölgesel uzlaşma ve işbirliğinin geliştirilmesine önemli katkılarda bulunmuş bir liderdir.
Yargı Sistemi Üzerine Denemeler, Prof. Dr. Mustafa Tören YÜCEL tarafından kaleme alınmış ve 2019 yılı Şubat ayında Seçkin Yayınevi tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur. Kitabın ekinde çeşitli araştırma sonuçları ile yargı etiği ve adil bir yargı sisteminin tesisi üzerine yayınlanmış uluslararası metinler de sunulmuştur.
“Yargıya Sosyolojik Bakış, Kültürel Kalıplar ve Yargılama, Yargı Reformu, Bütçe ve Yargının Etkililiği, Jürili Yargılama ve Sivil Hâkimler, Makul Süre/Yargılamada Gecikme, Usul ve Demokrasi, Objektiflik/Tarafsızlık, Mahkemelerin Kapasitesi ve Etkililiği, Hukuk Davaları, Ceza Davaları, Adli Hata, Mahkeme Yönetimi, Ceza Mahkemeleri, Mahkumiyet / Beraat Oranları, Yargı Reformunda Avukatların Rolü, Bilirkişi Sorunu, Çapraz Sorgulama, Davranış Kurallarını İçselleştirme, Mağdurların Korunması, Onarıcı Adalet, Adli Yargıda Yolsuzluk, UYAP ve Yargı (E-Adalet), Yasa Yapma Teorisi ve Uygulaması (legisprudence), Üst Mahkemeler, Hukuk Eğitimi ve Klinik Çalışma…
Kitabın içeriğini oluşturan bu başlıkları ardı arkasına saymak bile toplumumuzun hukuk alt sisteminde nasıl bir reforma, ne denli gereksinim duyulduğunu doğrudan gösteriyor.
Değerli Meslektaşım Mustafa Tören Yücel bu yapıtıyla Yargıyı ve reformunu demokratik siyasal yapıyla ilişkilendirerek, birinin gereklerinin ötekinin önkoşulu olduğunu da ortaya koymuş oluyor.
Hukuk Sosyolojisi’nin bir alt disiplini olan Yargı Sosyolojisi’nin yazarın kılgısal ve kuramsal meslek yaşamında çok özel bir ilgi ve çalışma alanı oluşturduğunu burada bize sunduğu bilgi birikimiyle ve seçtiği metodolojiyle görmek çok kolaydır.
Değerli Meslektaşım Mustafa Tören Yücel’i bu çalışmasından dolayı kutluyorum. Bilim çevresinin, yargı ve siyaset erbabının bu önemli yapıtı görmezlikten gelmemesini diliyorum.”
Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel Hakkında
Mustafa Tören Yücel, 1937 yılında doğmuştur. Ankara Hukuk Fakültesi mezunu olan ve New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden LLM, JSD dereceleri olan Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel, Adalet Bakanlığı bünyesinde uzun yıllar Genel Müdürlük yapmıştır. Çeşitli üniversitelerde (Ankara Sosyal Hizmetler Akademisi, Polis Akademisi, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Dil Tarih Coğrafya Faültesi) Öğretim Görevlisi olarak çalıştıktan sonra, halen tam zamanlı olarak Çankaya Üniversitesi Hukuk Falültesinde Hukuk Sosyolojisi ve Hukuk Felsefesi Ana Bilim Dalı Başkanı olarak akademik görevini sürdürmektedir. Uzun yıllar Avrupa Konseyi suç/ceza adaleti sorunları projelerinde görev alan Yücel’in özgün yapıtlarından bazıları şunlardır: Adalet Psikolojisi (6.bası Ank., 2007), Kriminoloji (İst., 2004), Hukuk Sosyolojisi (4. bası Ank., 2005), Hukuk Felsefesi (2. bası 2006), Türk Ceza Siyaseti ve Kriminolojisi (4. bası TBB Ank., 2007).
İÇİNDEKİLER
Bemerkungen Des Herausgebers
Editörün Notu
Önsöz
Kısaltmalar
1. Giriş
2. Yargıya Sosyolojik Bakış
3. Kültürel Kalıplar ve Yargılama
4. Usul ve Demokrasi
5. Yargılama ve Medya
6. Yargı Reformu
7. Bütçe ve Yargının Etkililiği
8. Makul Süre/Yargılamada Gecikme
9. Mahkemelerin Kapasitesi ve Etkililiği
10. Mahkeme Yönetimi
11. Hukuk Davaları
12. Ceza Davaları
13. Jürili Yargılama ve Sivil Hâkimler
14. Objektiflik/Tarafsızlık/Impartiality
15. Mağdurların Korunması
16. Onarıcı Adalet
17. Ceza Mahkemelerinde Mahkumiyet/Beraat Oranları
18. Adli Hata
19. Yargı Reformunda Avukatların Rolü
20. Bilirkişi Sorunu
21. Çapraz Sorgulama (Cross–Examination)
22. Hukuk Eğitimi ve Halkın Sesi
23. Hukuk Eğitiminde Klinik Çalışma
24. Hukuk ve Sosyal Bilimler Arasında Etkileşim
25. Adli Yargıda Yolsuzluk
26. Uyap ve Yargı (E–Adalet)
27. Üst Mahkemeler/İstinaf
28. Yasa Yapma Teorisi ve Uygulaması (Legisprudence)
29. K.N.Llewellyn’in “Hukuki Araştırmanın Koşulları, Amaçları ve Metotları” Makalesinden
30. Hukuki Olgular Araştırması
31. Strateji Oluşumu
32. Sonuç
EKLER
Ek 1: Yargı Sistemi Üzerine Tüketici Anketi
Ek 2: Yargılama Sürecinde Karara Bağlanan Dava Oranları ile Süre Saptama Formülleri
Ek 3: CEPEJ. Adli Zaman Yönetimi (Saturn) Rehber İlkeleri
Ek 4: Soruşturma, Kovuşturma veya Yargılama Hedef Sürelerinin Belirlenmesi ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik
Ek 5: 2003/43 Sayılı Birleşmiş Milletler Kararı
Ek 6: Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa Esasları
Ek 7: Hâkimler ve Savcılar Arasındaki İlişkiler Üzerine Bordeaux Bildirisi Demokratik Bir Toplumda Hâkimler ve Savcılar (18/11/2009)
Mahkeme ile savunma arasındaki gerilimin, içine sujelerin konumlanmasını alacak denli genişlemesi, gözlerin duruşma salonlarında olup bitene çevrilmesini gerektirdi. Hümanizmi dilinden düşürmeyen hukukun, bu söylemini mekânlara nasıl yansıttığı veya yerleşkeleri yaratan adli politikanın bu söylemi ne denli realize ettiği sınanmaya muhtaçtır.
İnsanı baz alma iddiası, masumiyet karinesince korumaya alınan bireyin, hukuki yardımdan mutlaka ve dilediğince yararlanmasını vaad ederken, kendisini kavrayan kuşkunun verimli ve etkili olanla dağıtılmasından yanadır. Avukatla iletişim kurma ve yardımından istifadeyi, adil yargılanmanın odağına alan sistem, bundan ödün verme titrine mesafe koyar.
Savunma hakkının, tavizlerle istisnaya uğratılmasını soğuk karşılayan deneyimler, kırılmanın zorunlu olması halinde, ödünün makul seviyede tutularak, muhtemel kayıpların, alternatiflerle dengelenmesini ister. İma yoluyla ivme kazanan bu üslup, hakka yönelen eylem ve işlemlerin meşru, hukuki ve demokratik yöntemlerle sorgulanmasını önerir.
Avukatın tedarik ettikleriyle ilerlemek, yardımına tutunmak, desteğiyle eylemek gerçek ve doğruya kilitlenen tahkikatın özlemidir. Bu umar, vaad edilen yardımın, teorik veya hayali olmasını reddetmekle yetinmez, olanak ve kolaylıklar zincirinin etkin, verimli ve pratik önlemlerle takviye ve tahkim edilmesini vitrin eşitliğine tercih eder.
Savunmanın hukuki yardım ve destek almasına değer atfeden adalet, avukat yardımının tek başına oluşan duraksama ve kaygıları gidermede akim kalacağına inanır. Vekilin, asile vaad edilen yardım ve kolaylığı sunabilecek yeti, güç ve imkâna sahip olması, efkârın ihtiyacı olan huzura, yargılamanın gereksinim duyduğu selamete yaklaşması demektir.
Savunmanın, yakasına yapışan vasatlardan arınabilmesi, çoğulcu yargıya iman eden ve toplum yararını diyalektik yargıda gören demokratik yaşamların beklentisidir. Savunmanın, istisnai deneyimlerle kısıtlanması ya da çekilmeye zorlanması, çekilme veya kısıtlamanın kaçınılmaz veya mutlak olması koşuluna endekslidir. Kısıtlanma veya yok olma tehlikesiyle burun buruna gelen savunmanın, kendine gelebilmesi veya kuşatmayı yarabilmesi, kayıpları önleyecek yığınağın tedarikine bağlıdır.
Etkili ve verimli bir temsil; asille vekil arasındaki bağın kuvveti, iletişimin sıhhati, duruşma atmosferi ve türbinin yarattığı baskıyı emecek bir karşı güce, önlem veya dengeleyici sermayeye ihtiyaç duyar.
Duruşma salonuna çöken ve savunmaya yönelen otoriter havanın, devreye alınacak tedbirlerle dağıtılma düşüncesi, yanların eşit ve özgür koşullarda yarışma fikrinin tezahürüdür. Yarışan düşünler arasında meşru ve hukuki olmayan yöntem ve aparatlarla dezavantaj yaratma yasağı, düşünme, konuşma, tartışma eşitliğini sağlama, konuşma özgürlüğünü çarpıklıkların etkisinden uzaklaştırma ve hükmü, demokratik spektrumla oluşturma ödevinden kaynaklanır.
Meramın yerini bulması, aralarında nesne ve öznelerin yerleşme planının da olduğu birçok kısıtlayıcının tesirinden uzaklaştırılmasına bağlıdır. Değerlerin korunması, yaşamı kolaylaştıran, koşulların varlığına ihtiyaç duyar.
Siyaset ile adli kültür arasındaki ilişkinin; aralarında yargılama akıl, yöntem ve süreçlerinin de olduğu bir dizi kurumu politik irade etrafında şekillendireceğini, yaşam alanlarını farklı edenlerin desteğini alan adli kültürün verileriyle oluşturacağını unutmamak gerekir. Meydan, heykel ve yapılarını ulus devlet idealine göre biçimlendirmiş bürokratik, vesayetçi, merkezcil, tekil, homojen ve katı politikanın, adli formlara ilgisiz kalmasını savlamak mümkün görünmemektedir. Adli kanavanın, mimariyle kurduğu saklı ilişki; hakları, kadir kütlenin emrine vermekte, ipleri eline geçiren mimari devasa cüssesi ve erişilmez aklıyla adil yargılamayı psikolojik engellerle tanıştırmaktadır. Geçmişi limana eviren bu tarzın, yargılama şema ve teşkilatına nüfuz edeceğini, hukuku ananelerle biçimlendirerek, hakikati peçeleyeceği muhakkaktır.
Birçok krizi tetikleyen ve savunmayı hükümden düşüren paternal disiplin anlayışı yerini küresel öncüllerle uyumlu, sakin, ağırbaşlı duygudaş ve katılımcı yaklaşıma bırakmayı denemelidir. İnsana özgülediği savlanan yerleşkelerin yanların eşitlik ve özgürlük talebini karşıladığını, görünen adaletin talepleriyle uyuştuğunu ya da mimarinin; ekonomik, sosyal ve idari ilkelerle barışık, estetik, yaratıcı ve işlevsel olduğunu söylemek veya kullanışsız, çirkin ve donuk, bireyi hiçleştiren, çevreyle zıtlaşan ve yarınsız yapısıyla adalet vaad ettiğini savlamak olanaksızdır.
Değerlere oynayan yargıç, yargılama salonunu, demokratik yargının amaçlarıyla uyumlu bir fon ve ortama kavuşturarak, kargaşa yaratan, savunmayı soluksuz bırakan, aşağılayan, aşkınlıkları görenek, gelenek, alışkanlıkla meşrulaştıran ve hırpalayarak yargılama tutkusunu gözden geçirmelidir.
Buyurgan yargılamaanlayışı, gücü merkez alan, usuli işlemleri ideolojik beklentilerin uzantısı olarak gören, tartışmayı gereksiz addeden, yargıyla işi olanları horgören kendine has bir ayinler zinciridir. Münhasır bu tavır, monoloğa düşkün huyu ve tartışmadan hoşlanmayan benliğiyle, kişisel kanıları hükme dönüştürmekte tereddüt etmez. Dahası birey, toplum ve kamunun fiziksel, biyolojik ve sair gereksinimleriyle yargılama diyalektiği arasındaki ilişkiyi saptamadaki eksiklik, adil yargılanma/görünen adalet veya nitelikli yargılama kurumuyla salon mimarisi ve dağılımın yarattığı olumsuz hava arasındaki çelişkinin teşhisini güçleştirmektedir.
Oluşturulan manzara; yasak delile teveccüh eden, sanıktan delile erişmeyi marifet sayan tutanakları hükme eviren anlayışla sanığın gereksinimlerini hafife alan yaklaşımın ittifak etmelerini kolaylaştırır. Mevzubahis birliktelik; duruşma salonlarındaki eşitsizliğe, özne ve nesnelerin yerleriyle oynamakla başlar. İddia, hükümle aynı yeri paylaşırken, iddianın hükme dönüşme olasılığı kolaylaştırılarak, vizyon ve vitrin eşitsizliğinin tahammülü zorlanır.
Savunmayı zeminde ve korkuluklarla tutarak yalnızlaştıran irade, ithama irtifa kazandırarak mekânlar ve mimari üzerinden ortaçağı meşrulaştırır. Nesne olarak telakki ettiği sanık ve uzantılarını, yargılama diyalektiğinden tart etmekte beis görmediği gibi, eşitsizliği ve kuralsızlığı tetikleyerek savunmayı gün ortası, biçare ve yüzüstü bırakmakta tereddüt etmez. Sanığın yemek, su, dinlenme gibi doğal ihtiyaçlarını görmezden gelir, saatlerce ayakta bekletilen sanığın insan olduğu unutulur. Aç, susuz, yorgun ve biçare sanıktan, kürsüyü paylaşan iddiayla baş etmesi beklenirken, suçlamayla gereksinimleri arasında bırakılan savunma özüne ihanete zorlanır.
İradesi ihtiyaçlarına teslim olan savunmanın, kendine yontması, yarışanıyla baş etmesi, hükmün inşasındaki paydaşlığını ve hükme kaynak aktarma işlevini gerçekleştirmesi hayal olur. İradesi fesada uğrayan, törpülenen, iştahı kesilen, hevesi kursağında bırakılan, korkuluklara hapsedilen, ruhu teslim alınan, eşiğe konulabilen, susmaya zorlanan, sesi kısılan, dilinden mahrum, söylediklerini duyuramayan, aşağılanan, taciz ve tecride maruz kalan bireyin işlevini gönlünce gerçekleştirmesi, rolünü dilediğince oynaması bir başka bahara kalır. Yabancısı olduğu bir ortamda, belki de ilk defa karşılaştığı usul ve süreçlerle ilerlemenin güçlüğüne yenilerini ilave eden sanığın, omuzlarına binen onca yükle bir başına yürümeye zorlanması aşkınlıktır. İddiaya direnmek, söyleme karşı koymak, kuşkuyu çürütmek yerine, ihtiyaçlarının uğultusunu dinlemeye zorlanan aklın “hakka” katkı vermesi mümkün olmaz.
Usuli rasyonalitenin özgür bir savunma için tasarladığı teminatları çelmelemek, ajandasını ilama dönüştürmek, yöntem, seçenek ve süreçleri hiçleştirmek, ötekinin gerçek ve doğrusunu dışlamak totaliter yargının idealize ettiği bir ahlak anlayışıdır. Genetik özelliklerini; Yıldız, Divan-ı Harb-i Örf-i, İstiklal,Yassıada, Sıkıyönetim, DGM üzerinden Özel Yetkili Mahkemelere aktaran gelenek; malına, özgürlüğüne ve canına yönelen iddiayı, tüm varlığıyla göğüslemeye ve püskürtmeye çalışan savunmayı, örtülü amaçlarından aldığı destek ve istisna hukukuyla tedip, tenkil ve itaate zorlar.
Savunmayı, akıntıya karşı kürek çekmeye icbar eden ve özgürlüklere gözünü diken ikircikli ruh hali sürdükçe, mekân ve yasalarda devrim, reform ve revize olarak lanse edilen her değişiklik, geleneksel mimariyle tökezleyecek, güncelle bağını koparan bu fiiliyat emek, mesai ve kaynak kaybını kamuya yüklemekte sakınca görmez. Ayakta yargılamayı genetik aktarımla izaha yeltenen bu mantaliteyle kol kola yürümekten haz duyan örgütlenme tarzı, resmi olanı bilgiye tercih edecek ya da bilgiyi hiyerarşinin emrine vererek, hukukun yurttaş mekânından çekilmesine göz yumar.
Güvenliğin savunmayı alt etmesine seyirci olmak, güvenlik bağlamlı çözümlerden medet uman, otoriter menşeli çözümlerle yürümeyi meziyet zanneden, gücü yücelten düzenlerin dört elle sarıldığı yaşam tarzıdır. Yargılamayı ezaya, sanığı çilekeşe mahkemeyi cefahaneye dönüştüren duruşma anlayışının yerini, çoğalarak yürüyen, tartışarak eleyen, özgürlük, eşitlik ve adalete oynayan, yargıcı kürsüde tutan, uyuşmazlığı nesnel yöntemlerle yürüten, enteraktif, ekonomik, seri, çevresiyle barışık, sulha eğilimli, gücü frenleyen yargılama vizyonuna bırakma zamanıdır. Bu perspektif, hâkimi yanlarla özdeşleştirmekten sakınan, duruşma yerine yargılamayı, saymak yerine tartmayı, birey ve toplumla ödeşmenin gereği sayar.
Yerleşme planını, insani değerlerin yönetimine bırakan bakış, yargılama salonlarını birey ve toplumun yaşam alanı addederek, demokratik tercihlerle şekillenmesini, çoğulcu yargının hevesi olarak belirlerken, kürsüler arasındaki irtifa farkını ve dağılım eşitsizliğini sıfırlayarak, marangoz hatası veya tecrit kültüründen nemalanan yerleşimi yakınma sebebi olmaktan çıkarır. Mefruşat, koruma ve ulaşım üzerinden yargıçları sınıflandıran ya da mekânlar üzerinden hiyerarşiyi perçinleyen, yaşam alanlarını erişilmez kılan düzenin, tahrik ve teşvik ettiği eşitsizlikle kürsü barışının sağlandığını savlamak abesle iştigaldir. Genetik huyların tetiklediği çelişki ve iç çekişlerle halden düşen bünyenin, fetret haliyle eşitlik vaad etmesi, özgürlük borcunu ödemesi, yargıyı yönetmesi, birey ve toplumu demokratikleştirmesi ve adalet dağıtması inandırıcı değildir. Yapıları saraya dönüştürmek; insani olana meyleden, sahici ihtiyaçları saptayan, hak ve özgürlükleri özümseyen, mimariyi yargının eşi ve eşitine dönüştüren, kürsüler arası muvazeneyi koruyan, yargıyı teknolojiye havaleden kaçınan anlayışla kaimdir.
Mimariyi, ilgisi açılışla sınırlı bürokrasi ve adliyeden bihaber teknokratlara temlik eden politikanın, emek ve mesaisini mahkemelere erişime, yargılama diyalektiğine ve hükmün selametine özgülediği söylenemez. Yargının, sağlamlık, işlevsellik ve güzellik standardından habersiz, adliyeleri işletmelerle yarıştıran anlayışın, adli kaygılarla hareket ettiği veya küresel öncül, destek ve değerlerden ilham aldığı görülmemiştir. Erişim hakkını pas geçen, ulaşımı erişim engeline dönüştüren, erişimi mali olanağa endeksleyen plazavari oturum anlayışının, savunma olanak ve kolaylığını öne çıkarma, ihtiyaçları karşılama, ekolojik demokrasiyle anılma derdi olmadığı gibi, adliyelerin yapı elemanlarıyla, devasa girişiyle vitrine çıkması ya da kafe, resturant, lostra salonu ve devasa lobisiyle yarışması tanrıça Themis’in gözlerini açıkta bırakmıştır.
İnsani değerlere küs, mekandaşları nefes almaktan alıkoyan, ışık ve renkten yoksun, suni solunumla yaşayan tabiattan bihaber mekânları sarayla özdeşleştirmek ciddi bir yanılgıya tekabül eder. Adliyeleri toplulaştırmak, erişimi kısıtlamakla yetinmez, erişilmez kılınan yargıç giderek tanrılaşır. İlahlaşmayı önlemek, yargıca ulaşımı kolaylaştırmak veya yurttaş ile mahkeme arasındaki zaman ve mekân engellerini örselemekle mümkündür. Adım mesafesinde olmak, erişimin önündeki psikolojik engelleri hükümden düşürerek, adil yargılanma hakkını yakınlık ölçüsünde sorun olmaktan çıkarır. Savunmayı sembollerle yücelten hukukun yarını, yargı camiası ve yanların psikolojisine nüfuz eden ve yargıcı erişilmez addeden tayfla vedalaşma yeteneğine bağlıdır.
İthamın yakıcılığına direnen sanık; güce yaslanan, kürsüyü yargıçla üleşen, elindeki olanaklar zinciriyle, avantaja yürüyen, sanıkla arasındaki mesafeyi açan iddiayla insani koşullarda baş etmenin olanaklarına kavuşturulmalıdır. Fısıltıyı hiçe sayan, sır saklama ödevinden bihaber, buhrana yatkın, tribünün ilgisini dezavantaja dönüştüren, görme açısını kısan, yorulmayı tetikleyen, anlaşılmaz gelenek ve formalitelerle sanığı bunaltan, avukatlarla istişare ve işbirliğini reddeden bir yerleşme planının, sonu malum yargılama pratiğiyle adil yargılamayı kucakladığını savlamak inandırıcı değildir.
Gerilimi tetikleyen usulün hüküm sürdüğü bir ortamda; hakim, metin, sakin, mekin ve fehime muhtaç gerçeğin hükümle buluşması hülyadır. Otoritenin hiyerarşiyle ittifakı, bilgiyi dışlayarak hak ve özgürlükleri esir alır.
Gerçek, bilgiye muhtaçtır. Bilginin horlandığı bir mekânda, gerçeğin uç vermesi mümkün olmaz. Gücü arkasına alarak kabadayılık etmeye, vicdanın sesi ve bilginin mazisi izin vermez. Katlardan medet uman bir aklın, patinaja yatkın dinamikleriyle toplumsal ve bireysel barışa yaşam alanı yaratması birey, devlet ve toplumu demokratikleştirmesi olanaksızdır. Siyaset mesai, kaynak ve zamanını adlileşmeyi tetikleyen, konaklarda keyif çatan ve birey, toplum ve kamusal değerlere ilişmeyi huy edinen patojenleri demokratik yöntemlerle çevrelemeye özgülemelidir. Arşa meraklıların, arza dağılanları ve orada olup bitenleri yeterince görmesi ya da içtimai devinimin adli yansımalarını kâfi derecede okuması mümkün olmaz.
Herkesin, meşru ve hukuki usullerle yargılanma hakkı vardır. Tartışma metodolojisi, hükmün beklenen sonuçları doğurmasını doğru ve sahici usullerle oluşması koşuluna endekslerken, bu hedefin sapmalarla ıskalanmasını yasaklar.
Güvenlikle savunma özgürlüğü arasında seçime zorlanmak, duruşma salonlarını gerilime bırakmak, savunmayı hafife alan otoriter hukuk anlayışlarının inşa ettiği duruşma kültürünün sabıkalı türüdür. Kendisini kılıflamakta mahir bu tarz, coğrafi dostluklardan aldığı ilhamla, savunmayı özel araçlarla çevrelenmesi gereken bir nesne olarak görür.
Bu sürüm, spor, toplantı ve düğün salonlarını yargılama mekânlarına devşiren, sanıkları numaralandıran, hizaya getiren, üniforma giydiren ve marş söyleten, yoran, ehlileştiren, ihtiyaçlarıyla terbiye eden, far ışığında yargılayan, kanun yolunu etkisiz kılan, nedametten yoksun, kibirli, uyumlu ve yücelten anlayışla soydaştır.
Siyah beyaz görüntülerle belleğe kazılan, etki ve sonuçlarıyla hak ve özgürlükleri bir ömür uhdesinde tutan, yarattığı tahribatlarla toplumu takatten düşüren, kitlesel cinnete çağrılı, ruhlarda, vücutlarda sağaltılmaz yaralar, silinmez izler bırakan, yargıcı merkezin uzantısına indirgeyen, cezaya tapan zihniyet ve üslubun vestiyere gitme zamanıdır.
Güncel salonlar, yargılama yönetimini yanlara bırakmakta, işaret parmağını şakağına götürerek, gerçeği hukukla tartıp salonu fehim, mekin, metin ve sakin bir iklimin hâkimiyetine bırakmayı köklü dönüşüm ve anlamlı katkı olarak telakki eder. Böyle bir bakış, savunmanın empati talebini, gerçek uğruna çırpınışını, kılı kırk yaran uğraşını içtihatlarla çeliştiğinden ötürü lüzumsuz ve boşa çaba olarak telakki etmez. Yükselen adli politika mekânlarla kan tazelerken yaşlanan yargının, küresel değerlerin gerisinde kalmanın havliyle, ayartıcı ve kışkırtan dilini sermayeye dönüştürerek, çelişkiyi derinleştireceğini unutmamak gerekir.
Barışa arkasını dönen politika, gerisinde huzursuzluğu tetikleyen bürokrasi, kavgadan nemalanan toplum ve soluk soluğa kalan mimariler bırakır. Homurdanan bir toplum, adlileşmeye mahkûmdur.
Siyaset, kavgayı tetiklemek yerine, kavgayı sönümleyecek eş, eşit, özgür, barışçı, plüral ve demokratik bir toplum yarattığı ölçüde çağdaştır. Gerilimde gözü olanlar adlileşmeyi teşvik ederken, huzurda sebat edenler barışçı politikalarla memleketi yaşanılır, mutlu ve müreffeh bir iklimin bereketine bırakır. İlki davalaşmanın gerisinde bıraktığı envanterin yaratacağı etki ve sonuçtan habersiz, kütlelerle övünürken, diğeri; yarının barışla, toplumun sağduyuyla, aidiyetlerin dengeyle, geçmişin sığınak olmaktan çıkarılmasıyla, modernliğin içselleştirilmesiyle mümkün olacağının ayırdına vararak, yapıları mimari ve mühendislik harikası, barışın güvencesi saraylara dönüştürür.
Adliyelerle övünmek, en yalın haliyle huzursuzluğu ikrar etmektir. Huzursuzluğa, mekânların yetişmesi hayaldir. Didişen bir toplumda, özgürlük ve demokrasinin uç vermesi, emeğin değere dönüşmesi mümkün olmadığı gibi, böyle bir teşekkülün adalet, kardeşlik, eşitlik ve özgürlükle buluşması veya sosyolojiyle inatlaşan adli siyasetin akıbet ve ikbal vaat etmesi mümkün değildir.
Geride bıraktığımız yirminci yüzyıl, teknoloji alanında getirdiği olağanüstü buluşların yanında, rakipsiz bir siyasal örgütlenme modeli olarak demokratik ve katılımcı yönetimlerin kurulmasına tanıklık etmiştir. Bu gelişme ve değişmelere bağlı olarak demokrasi, hukuk devleti ve bunlara mündemiç olan insan hakları ve siyasal özgürlük başta olmak üzere, diğer hak ve özgürlükler geçen yüzyılla birlikte egemen retoriğin ve günlük hayatımızın önemli ve vazgeçilmez parçaları haline gelmiştir.
Devlet olsun, ekonomi, piyasa ve hukuk sistemi olsun, iktidarıyla muhalefetiyle siyasi partiler olsun, medya, sivil toplum kuruluşları, diğer kamusal çıkar grupları olsun; bütün bu alanlarda ve konularda getirilen düzenlemelerin dağıttığı yararların pasif alıcıları olmaktan daha çok, değişimin aktif özneleri olarak görülen bireylerin, temel hak ve özgürlüklerinin artırılmasına, insan haklarının evrensel ölçekte kabul edilmesine ve güvence altına alınmasına önemli katkılarda bulunmuştur.
Hepimizin çok iyi bildiği üzere kategorik hukuk ilkeleri olarak hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük, eşitlik gibi temel iki ontolojik ve ahlaki değerden türeyen insan hakları, diğer bütün hak iddialarına göre ahlaki öncelik taşır. Siyasal meşruluğun da ölçütü olan insan hakları, her insanın, sadece insan olması nedeniyle sahip olduğu özgürlük ve eşitlik değerlerinin başkalarınca tanınmasını, her türden dış saldırıya karşı korunmasını gerektiren en üstün ahlaki taleptir. O nedenle insan hakları diğer bütün ahlaki, hukuki, ekonomik ve siyasal taleplerden önce gelir.
Yaşamak için değil, onurlu bir yaşam sürmek için gereksinim duyduğumuz insan hakları, Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinde de vurgulandığı üzere, “insanın insan olarak özündeki onurdan” kaynaklanır. Bu öz insanın ahlaki doğasıdır.
İnsan hakları, sadece amaçları, önerileri, talepleri, övgüye değer düşünceleri değil, haklara dayanan toplumsal değişim taleplerini de ifade eder. O nedenle bu talepleri en başta kendi ülkemizdeki siyasal iktidarlar olmak üzere uluslararası topluma yöneltmemiz ve bu suretle insan hakları standartlarının egemen olduğu bir dünyanın gerçekleşmesine hep birlikte katkıda bulunmamız gerekir. Zira yirminci ve yirmi birinci yüzyılın egemen retoriği haline gelen insan hakları, modern toplumun bilinen ve alışıla gelen tehditlerine karşı kişi onurunu korumak için bugüne kadar geliştirilen en değerli, en yetkin siyasal ve hukuksal bir kavram ve kurumdur.
İnsan hakları, birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini, insan hakları ile korunan alanlarda bireyin devlete, devletin menfaatlerine takaddüm etmesi ilkesine dayandırır. Zira insan haklarının topluma ve devlete karşı ahlaki önceliği ve üstünlüğü vardır ve bu haklar her durumda bireylerin sahipliği ve denetimi altındadır. Bu, bütün bireylerin yalnızca eşit olduklarını değil, aynı zamanda özerk olduklarını -devletin veya yöneticilerin çıkarlarından farklı çıkar ve amaçlara ve bunları gerçekleştirme hakkına sahip bulunduklarını- da ifade eder.
Amerikalı siyaset bilimci Jack Donnely’nin yaklaşımı ile insan hakları talebi burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını koruma taktiği olarak başlamış olsa da, evrensel ve vazgeçilmez kişi hakları mantığı bu kökenlerden çoktan kopmuş durumdadır. Sosyo-politik bireyselleşme ve devlet kurma süreçleri Batıda gerçekleşmiş olmakla birlikte, bunlar zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Eşit ve özerk bireylerden oluşan bir toplumun yapısal temeli böylece, kökeninin tarihsel bakımdan özgül ve rastlantısal olmasına rağmen evrenselleşmiştir. O nedenle insan hakları, gitgide artan ölçüde, yalnızca ahlaki idealler olarak görülmemekte, aynı zamanda insan onurunu korumak ve gerçekleştirmek için hem objektif ve hem de sübjektif bir zorunluluk olarak görülmektedir.
Bütün bu nedenler ile insan olarak hepimizin dünyevi güçlerden ve ülkelerden özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, insan haklarına saygılı olmalarını istemeye hakkı vardır. Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve bunlara cesaretle karşı koymak sadece insan hakları aktivistleri için değil, hepimiz için bir görevdir.
Marks’ın özlü deyişi ile utanç “kendi kişiliklerinde duygusal devrimi gerçekleştiremeyenlerin bir eylemidir. ”O nedenle şiddet suçlarının artması aynı zamanda insan için, insanlık için bir azalmadır.
Hem bir suç, hem bir insan hakkı ihlali ve hem de bir utanç olan şiddetin insanla veya insanın şiddetle birlikteliği kadim bir birlikteliktir. Zira bu birliktelik kutsal kitaplarda da yer alan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesiyle başlar.
En temel ve vazgeçilmez insan hakkının, aynı zamanda Tanrı bağışı bir hak olan yaşama hakkının göz önüne alındığı, bu hakkın ilk ihlalini yapan Kabil’dir. Kabil ile başlayan bu geçmişteki bütün zamanlarda ve her yerde onu yerinde insanla birlikte görürüz. İlk çağlarda avcıların yaşadıkları mağaraların duvarlarına kazıdıkları günlük yaşamlarını anlatan resimlerin neredeyse tamamının şiddet imgesi üzerinde kurulu olması bu tespitin en somut göstergesidir.
İnsanla şiddet arasındaki bu kadim birliktelik üzerine yapılan incelemeler sonucu dokuzuncu yüzyıla ilişkin açıklamalar kapsamlı olarak biyolojiye dayandırılmıştır. İnsanın bir hayvan türü olduğu, hayvanlar arasında evrimin doğal bir element olarak kabul edildiği hususu, on dokuzuncu yüzyılın insanına hemen hakim olmuştur. Bu bağlamda bu yüzyılın önde gelen bilim insanlarından olan Thomas Malthus’un, Charles Darvin’in “ doğal seleksiyon ” üzerine kurulu olan görüşlerinin dayanağı biyolojidir.
Yirminci yüzyılda bilim insanlarının bu yöndeki çalışmalarını insan davranışları ve toplumsal düzen üzerinde yoğunlaştırmaya başladıklarını görüyoruz. Bu yüzyılın önemli bilim insanlarından olan Carl Jung ile Sigmund Freud insan aklının çalışması üzerine kurdukları kuramlarında farklı şekillerde de olsa şiddet isteğinin insan doğasının içsel bir parçası olduğunu öne sürerler.
Jung’un ve Freud’un dürtü kuramlarına katılmayan kimi antropologlar ise, insanların yetiştirilmeleri ve toplumsal deneyimleriyle şiddeti öğrendiklerini, o nedenle insanların şiddetin sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini savunurlar.
Hannah Arendt “Şiddet Üzerine” isimli kitabında, insanların mantık sahibi varlıklar olduğunu, o nedenle şiddet içgüdüleri tarafından yönetilmediklerini ifade eder ve yoksulluk ile diğer toplumsal adaletsizliklerin neden olduğu öfkenin şiddetle sonuçlanmasına ilişkin yaygın inanca karşı çıkar.
Bu açıklamalar bağlamında bilimsel yönden şiddetin kaynağı, nedeni ve açıklaması her ne kadar tartışmalı ise de, tartışmalı olmayan tek husus şiddetin insanla olan kadim beraberliğidir. Zira ilk katil Kabil’den günümüze kadar yaşanan süreçte şiddet hep vardır ve insanla, insanlarla birliktedir ve şiddet pek çok şeyin elde edilmesinde başvurulan son derece etkili bir araçtır. İnsanlar bu etkili aracı küresel ticaret ve sömürgeleştirme hedefine ulaşmak, ülkeleri fethetmek, insanların dinlerini değiştirmek için kullanmışlar, en büyük şiddet olan savaşlar, bölgesel sınırları, o sınırlar içinde yaşayan insanları korumak için yapılmış, iktidar kavgalarının en etkili silahı dünyanın hemen her yerinde şiddet olmuştur.
İnsanlık tarihinin kayıt ettiği en büyük şiddet olan Nazi soykırımı sonucu altı milyon Yahudi Nazi rejimi ve işbirlikçileri tarafından sistematik biçimde ve devlet desteği ile katledilmiştir. Bu soykırımın tarihini okumak, herhangi bir toplumdaki önyargının, ırkçılığın, her türden nefret söyleminin yol açacağı felaketlerin anlaşılmasına yardımcı olacağı gibi hakkaniyet, adalet, bireysel kimlik ve tercih, duygusuzluk, duyarsızlık, itaat gibi soruların sorulmasını, çağdaş soykırım örnekleri de dâhil olmak üzere her türden şiddetin yol açtığı yıkımların, bu arada ülkemizin de yaşamakta olduğu terör şiddetinin anlaşılmasını sağlar.
Uygarlık tarihini, insanlığın tarihindeki savaşlarda yaşanan şiddet olaylarını nakletmeden anlatmak olanaksızdır. Bu savaşların, çatışmaların, kavgaların bir kısmı kuşkusuz önemli ve hatta haklı nedenlerden dolayı meydana gelmiştir. Haklı ya da haksız, meşru veya gayri meşru olsun bunların bilinmesinde, temsil ettikleri mücadelelerin hatırlanmasında elbette çok büyük yarar vardır ve bu yarar, bunlardan insan olarak, insanlık olarak gerekli dersleri çıkarmamızdır.
Nitekim Nazi soykırımından çıkarılan dersler, insanları manevi, ahlaki ve insani soruları sormaya, sorumluluklarını sorgulamaya yöneltmiştir. O süreçte sorulan sorular, yapılan sorgulamalar sonucu demokrasi, hukuk devleti, insan hakları yeniden keşfedilmiş ve bunlar giderek ulusal ve uluslararası metinler, sözleşmeler ve kabuller haline gelmiştir.
Yaşananlar yaşanmış ama yaşananlardan ders alınmamıştır. Ders alınmadığının en büyük kanıtı ise günümüzde Gazze’de yaşananlardır. O nedenle şiddeti insanlık tarihinin sözlüğünden çıkarmak mümkün değildir. Ama insanlık olarak şiddet dolu bir geçmişimizin olması şiddet dolu bir geleceğimizin olacağı anlamına gelmez. Şiddetsiz bir gelecek inşa etmek için sanırım geçmişimizle yüzleşmemiz, insan, insanlık ve toplum olarak arınmamız, barışı, insan haklarını, insanların haklarını bilmemiz, bunları tanımamız, savunmamız, temsil etmemiz, herkese öğretmemiz ve gelecek kuşaklara bütün bu değerleri miras olarak aktarmamız gerekir. Zira daha iyi bir dünyayı ve geleceği yaratmamız ancak bu şekilde mümkün olur.
Bu konuda en büyük görev ise sanırım aydınlara düşmektedir. O nedenle, sözlerime çağdaş Arap edebiyatının temsilcisi, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Necip Mahfuz’dan ödünç aldığım aydınlara yönelik şu çağrı ile son veriyorum: “Aydınlar, özgür düşüncenin, modernitenin ve başkaca üstün değerlerin sözcüsü olmak zorundadırlar. Aydınlar, olanakları ölçüsünde, güçleri dâhilinde bunları yaymalıdırlar. Yazar kalemiyle, gazeteci sesiyle, siyasi partiler, sendikalar ellerindeki bütün olanaklarla bunları yapmalıdırlar. Aydınlar, hümanizmayı güçlendirecek tüm yollardan yürümelidirler. Çünkü umut o yollarda saklıdır.”
Ordinaryüs Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, 23 Temmuz 1878’de Rusya Federasyonu içinde özerk cumhuriyet olan Tataristan’ın başkenti Kazan’ın Taşsu köyünde dünyaya geldi. Asıl adı, Sadreddin Nizametdinoviç Maksudov idi.
Paris’teki eğitiminin ardından Rusya’ya döndü. Duma’da (Rusya Parlamentosu) Kazan’dan temsilcisi olarak bulundu ve bölgenin doğal lideri durumuna geldi. Rusya Türklerinin sorunlarını dile getirmede öncü rol üstlendi. 1917 yılında Ufa’da kurulan muhtar Türk devletinde Millî Meclis’in başkanı ve Millî İdare başkanı olarak fiilen devlet başkanı olarak kısa bir süre görev yaptı. Asimilasyona karşı çıktı, anadilin ve millî kültürün korunması yönünde çalıştı. “İstanbul Muallimler Birliği’nin topladığı Dil Kongresi’nde Türk dil devrimini savundu.
Bolşevizm’in Rusya’da tam olarak hakim olması üzerine Finlandiya’ya ve oradan da Paris’e geçerek Sorbonne Üniversitesinde akademik faaliyetlerine devam etti.
Cumhuriyetin ilk hukuk fakültesi olan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin kurucu hocalarından oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ve Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü’nde dersler verdi.
Sadri Maksudi Arsal
Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasında önemli katkılarda bulundu.
IV. dönem Şebinkarahisar, V. dönem Giresun ve IX. dönem Ankara milletvekili olarak görev yaptı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında ulus inşası sürecine büyük katkıları oldu ve Türkçülüğün temelini atanlar arasında yer aldı.
Türk-Fransız Kültür Cemiyeti idare heyeti üyeliğini yürüttü.
1955 yılında “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” adlı eserini yayınladı. Türkiye’de hukuk alanında temel derslerden olan “Türk Hukuku Tarihi” disiplinini kuran isim oldu.
Ünlü Rus yazar Tolstoy, Sadri Maksudi’den “Akıllı Tatar Çocuğu” diye bahsetmiştir.
20 Şubat 1957’de İstanbul’da yaşamını yitirdi ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Yargıç Sorumluluğu: Hukuku Korumak / Av. Başar YALTI
Yargıç kararlarının hukuka aykırılığıyla ilgili soruna yargı organı kendi yapısallığı içinde çözüm üretmek ve hukuka aykırı davrananları sistem dışına atmak zorundadır. Böyle bir cesareti bulamayan yargı organı, varlığını yadsımış olur. Bu nedenle yüksek yargı yerleri ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kendiliğinden harekete geçmelidir.
Hukuk devleti, devletin veya kamu görevlilerinin yapacakları haksızlıklara/yasadışılıklara karşı yurttaşı korumak üzere geliştirilmiş bir toplumsal barış ve güven projesidir. Devlet gücünü elinde tutanların, bu gücü kötüye kullanma eğiliminde oldukları tarihsel gerçeğine uygun olarak geliştirilen kuvvetler ayrılığı ilkesiyle, yargı kurumuna yürütme ve yasama işlemlerini denetim görevi ve yetkisi tanınmış, kamu gücünün kötüye kullanılmasının önlenmesi amaçlanmıştır. Ancak hukuk devleti kavramı, salt yargı organı ve yargıçları bulunan bir devlet anlayışına indirgenemez. Bir hukuk devletinde, öncelikle devlet adına yetki kullanan kamu görevlilerinin “hukuka” uygun davranmaları, her türlü devlet iş ve işleminin, hukukun öncelikli ve üstün sayıldığı bir anlayışla ele alınarak yürütülmesi doğal bir süreç olarak görülür.
Yurttaşların, devletin / kamu uygulamalarının hukuka uygun olmadığından kuşku duymaları halinde ise yargı denetimine başvurma haklarının olduğu, böyle bir olanağı her zaman kullanabilecekleri bir ortamı hazırlamanın da yine devletin görevi olduğu bilinir. Kısaca, bir hukuk devletinde hukuk, sorun yargının önüne gelmeden önce varlığını gösterir ve yurttaşlar, hukuksal güven içerisinde oldukları duygusunu her aşamada yaşarlar.
Hukukun üstünlüğü
Oysa ülkemizde, devlete ait iş ve işlemlerin hukuka uygun yürütülmesi yerine, haksızlığa uğrayan kişinin hak arama olanaklarına sahip olması ve bu hakkı kullanabilmesi olarak algılanan bir hukuk devleti anlayışı yerleşmiştir. Bu anlayış, devleti kutsallaştıran ve hukukun üstünde gören bir düşüncenin ürünüdür. Bu nedenle, kendisini devletle özdeşleştiren kimi kamu görevlileri kendilerini hukukun üstünde ve dışında görmekten çekinmezler. Uygulamaları da bu yönde olur. Böyle eksik ve eskimiş bir hukuk anlayışının, hukukun üstünlüğü ile bağdaşmadığını söylemek bile gerekmez.
Hukuk devleti ile ilgili olarak ikinci bir yanlış kavrayış daha bulunmaktadır. Sanılıyor ki, bir işlemi savcı veya yargıç gerçekleştiriyorsa o işlem hukuka uygundur ve bu anlamda dokunulmazdır. Oysa hukuku asıl yozlaştıran bu anlayıştır. Hukuk kavramı hukukçu ile ilintili olsa da her yargı işleminin hukuka uygun olduğu kabul edilemez. Bu, bizatihi hukukun kendisine ve asıl amaç olan adalet kavramına aykırı düşen bir yaklaşımdır.
Hesaplaşma
Hukuku içselleştirememiş bir hukukçunun yargıç, savcı ve avukat sıfatı taşıması, yaptığı işlemleri hukuka uygun hale getirmez. Hukuka uygunluk, işlemi yapanın kimliğinden bağımsız bir kavramdır. Yargıç, savcı ve avukatların yanlış karar verme olasılığı her zaman vardır. Önemli olan, yargılamanın diyalektiği içinde üretilecek son kararın “adil” bir karar olmasıdır. Ayrıca, yargılama sürecinin kendisinin de haksızlık ve hukuksuzluk üretmemesi, yargılama adaletine uyulması gerekir. Bu nedenledir ki, haksız yere bir kişinin hapse girmesindense, bin suçlunun “dışarıda” olması yeğ tutulur.
Oysa hukukun gündemden düşmediği şu günlerde, kimi savcı ve yargıçlar “hukuka” aykırı kararlara imza atmaktan çekinmiyorlar. Hukuku toplumsallığın üretildiği, barış ve uygar ilişkiler ortamı olmaktan çıkartarak, hesaplaşma arenasına çevirdikleri izlenimi veriyorlar. Ortaya çıkan toz duman içerisinde, hukukun kime hizmet ettiği bilinmiyor, giderek meşruluk temeli kayboluyor ve doğal olarak kamusal niteliğini yitiriyor. Örneğin, tüm yurttaşların dinlenmesine ilişkin bir kararın altına bir yargıç sonucunu düşünmeden imza koyabiliyor; özensizlik o noktaya varıyor ki, kendi meslektaşları için, hatta kendisi için dinleme kararı verdiğinin farkında olmayabiliyor.
İnsanlar, temel hak ve özgürlüklerinden yılları aşan süreyle yoksun bırakılabiliyor. En doğal demokratik hakların kullanılması sanki suç imişçesine, yargı eliyle korku yaratılabiliyor. Hukukun, özgürlük ve barış sağlama işlevi tersine dönerek, toplumsal huzur yok edilebiliyor.
Yargı siyasallaşırsa
Yukarıda örnekleri sayılan ve benzerleri fazlasıyla yaşanan işlemleri “hukuk” olarak kabul etmek ve bunları yaşatanları “hukukçu” olarak tanımlamak elbette mümkün değil. Bütün bu olup bitenler hukuk değilse, ne yapılmak istendiğini sorgulamak gerekmez mi? Böyle bir sorgulama bizi ister istemez, yargının siyasallaştırıldığı sonucuna götürecektir.
Hukuku üstün ve yararlı kılan onun toplumsal işlevidir. Bu işlev, barış ve adaleti gerçekleştirmek, korkusuz, eşitlikçi bir toplum yaratmak amacına yöneliktir. Bu amacın pratik sonuçlarının toplumca görülüp yaşanması gerekir. Hukukun işlev ve sonuçları ise mahkeme kararlarında kendisini gösterir.
Hukuksal gerçekçilik bakımından hukukun işlevini son tahlilde mahkeme/yargıç yerine getirir. Yargı siyasallaşırsa bu işlev yerine gelmez. Bu nedenle, yargıcın önüne gelen olaylarda kamusal vicdanı tatmin eden bir karar vermesi, onun kaçınamayacağı, zorunlu bir görevidir. Bunun doğal sonucu olarak, yargıç kararı keyfilik kaldırmaz, belirsizlik içeremez, kuşku uyandıramaz ve soyut / gerekçesiz olamaz. Yargıçlara yüklenen bu sorumluluk, aynı zamanda hesap verilebilirlik anlamındadır. Çünkü yargıç hukukun üstünde değildir. Hukuk, yargıca karşı da işletilebilir.
Yargıç kararlarının hukuka aykırılığıyla ilgili soruna yargı organı kendi yapısallığı içinde çözüm üretmek ve hukuka aykırı davrananları sistem dışına atmak zorundadır. Böyle bir cesareti bulamayan yargı organı, varlığını yadsımış olur. Bu nedenle yüksek yargı yerleri ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kendiliğinden harekete geçmelidir. Kimse bizim yetkimiz yok, görevimiz değil diyerek sorumluluktan kaçamaz. Yargılamanın temel unsuru olan avukatlar ve barolar da “yargı bağımsızdır(!), yargılamanın işine karışılamaz” diyemezler. Halkın hukuk temsilcileri olarak hukuksuzluğa anayasal bir görev olarak müdahale etmelidirler. Çünkü artık apaçık görülüyor ki “bir toplumda bir kişiye yapılmış haksızlık, o toplumun tümüne yöneltilmiş tehdit demektir”.
“Konuşulmadıkça Belirsiz Bir Metafora Dönüşen Anayasal İlke: Laiklik”, isimli makale ilk olarak Toplumcu Düşünce Dergisi internet sitesinde yayınlanmıştır.
Konuşulmadıkça Belirsiz Bir Metafora Dönüşen Anayasal İlke: Laiklik – İbrahim Aycan
Kafasını kuma gömmüş bir toplum ile karşı karşıyayız. Anayasanın en başında büyük ve kalın harflerle yazılı olan temel bir kuralın her gün çiğnendiği, çiğnendikçe adeta yokluğa mahkûm edildiğinin varsayıldığı bir dönemde yaşıyoruz.
Herkesin temel güvencesi, yaşamının, düşüncelerinin, inançlarının ve hayallerinin garantörü olan laiklik ilkesi her ne kadar anayasal ve yasal güvence atında olsa da fiili olarak her gün ayaklar altına alınmakta, insanlığın ve içinde yaşadığımız toplumun ortak müktesebatı yok sayılmakta ve sanki bu durum normalmiş gibi kafalar kuma gömülmektedir. Çare bu değil! Çare bu olmasa ve çarenin ne olduğu bilinse de ikiyüzlülük tam gaz devam ediyor. Oysaki toplumun tamamı büyük bir tehdit altındadır.
Karanlık Çöktüğünde Mumla Arıyoruz
Bir yanda inançlarının ve inandığı dinin ritüellerinin daha görünür kılınmasından memnun geniş bir kitlenin olduğu varsayılmaktayken diğer yanda laikliği yaşam biçimi olarak görmeye alışmış nitelikli sosyal katmanlar ve geniş kitleler filmin sonunu merak ederek izleyici koltuğuna oturmuş görünüyor. Birinci grup daha proaktif şüphesiz. Her yaşanan yeni günde yaratıcılıktan uzak ve bayatlamış emrivakiler ile de facto durum yaratmanın hazzını yeterli görüyor. Kimi çatlak sesler laiklik ilkesini kaldırmayı önerse de bunun imkânsız bir hayal olduğu zihin altına kazınmış bir gerçeklik. Öte yanda kendi özgürlüğünün derdine düşmüş kitleler laikliğin içinin boşaltılmasına ve tüm ülke sathının laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline gelmesine karşı nasıl bir tavır koyabileceğinden emin olamayan bir profil çiziyor ve yaşanan tüm gelişmeleri adeta uzun metraj bir film gibi izliyor. Birinci kitlenin çaresizliği kendi amaçsızlığına saplanırken ikinci kitle yeni bir yol ve yeni bir pratik önermekten özenle kaçınıyor. Oysaki hayatın gerçekleri sinema filmi tadında izlenecek bir hikâye değildir.
Laikliğin Altını Oymak: Cahilce ve Ahmakça Bir Tavır
Laiklik, herkesin birbirinin dinine, inancına, inançsızlığına, yaşam felsefesine ve yaşam biçimine karışılmaması ve saygı göstermesini amaçlayan hukuksal güvencenin devlet tarafından kesin olarak sağlandığı hukuksal rejimin adıdır. Bu nedenle laiklik her ne kadar sosyal ve siyasal yanları olsa da esasen temel bir hukuki kavramdır. Böylesine herkesi kapsayan ve kucaklayan bir ilkenin altının oyulması ve günlük kamusal uygulamalarla içinin boşaltılması en başta kime zarar verebilir? Tabi ki tüm topluma! Ve hatta en çok da altını oyanlara! Ezberlenmiş retoriklere iman ederek kendisini laiklik karşıtı bir pozisyona konumlandıranların cehaleti tam da buradan geliyor. Kendi inancının ve ibadet özgürlüğünün garantisi olan bir kuralı yok etmekten kendisine fayda umanların vay haline! Yok etmek için elinden geleni yaptığı kurala yarın kendisi ihtiyaç duyduğunda hangi müktesebat imdada yetişecek? İflah olmaz bir çoklu kültürün var olmaya devam ettiği bir ülkede konjonktürel durumlara bel bağlamak cahilce ve ahmakça bir beklenti değil midir?
Toplumsal Huzurun Dinamosu
Demokrasi ve barış içinde yaşayan bir toplum olmanın tek yolu laik bir kültürü şart kılmaktadır. Bunun başka bir yolu olmadığı gibi temel bir ön koşulu da bulunmaktadır: “Hukuk kurallarının tanrısal buyruklar yerine insanlar tarafından yaratılması.” Ne demektir bu? Dogmatik, değişmeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen, yüzyıllardır hatta binlerce yıldır değişmeyen dinsel kuralların devlet erkinin hareketlerine yön vermemesidir. Kamusal alana herhangi bir dinin, mezhebin, cemaatin, tarikatın yada inanca dayalı ekolün emirlerinin hükümran olmamasıdır. Bu konunun sürekli yeni problemler ürettiği bazı yaşamsal alanları görmezden gelecek olursak, kamu gücü kullananlar tarafından laiklik ilkesine sürekli sadakat dile getirilmekte ve dinsel bir hükümranlık da iddia edilmemektedir.
İçinde yaşadığımız ülkede -en azından kâğıt üzerinde- hukuk kuralları laik devlet ilkesine temel olarak bağlıdır ve henüz bu kağıtlar yırtılmamıştır. Yırtılmamıştır ancak yaşadığımız fiili durumların ve söylem düzeyindeki ihlallerin, kanunlara uyum endeksinde dünyada alt sıralarda ve Avrupa’da en alt sırada yer alan bir toplumdaki karşılığı toplumsal travma ve dinsel argümanlarla tetiklenmiş kaotik bir ortamdan ötesi değildir.(1) Toplumun benimsediği laik kültür ağır bir dinsel söylem bombardımanı ile dolaylı yoldan şeytanlaştırılırken dindar-dinsiz ayrımı yapmaksızın tüm toplumsal katmanlardaki huzursuzluğun derinleşmesi tam da bu nedenledir.
Alt kültür temsilcileri tarafından köpürtülen hilafet tartışmaları, İstanbul Sözleşmesi ve kadın erkek eşitliği tartışmaları, LGBTİQ bireylerin dinsel atıflarla sapık ilan edilmeleri, açıktan dillendirilemeyen ancak nafaka hakkı üzerinden medeni kanuna yapılan saldırılar, Atatürk’e söz edilememesine karşın onun yarattığı aydınlanma devrimi ögelerine bel altı vuruşlar, batı sermayesinin tepe tepe kullanılmasına rağmen batının kendi iç dinamiklerinden kaynaklı demokratik zafiyetlere serbest salvolar, çocuk yaşta evlilik-cinsel istismar tartışmaları ve benzeri kof gündem maddelerinin tamamı din ve laiklik ekseni üzerinden yaratılan huzursuzluk başlıkları olarak öne çıkıyor. “Kızlı erkekli” evler tartışması, Kadıköy-Beşiktaş vapurundaki mini etekli kadınlar, muhafazakarlık ötesi bir bağnazlığın sözcülerinin sürekli şımartılması ve dokunulmaz kişiler gibi lanse edilmesi, fundamentalist olduğu kamuoyunca bilinen kişilere yüksek cenahtan yapılan şovlu ziyaretler, “karıları kızları helaldir” gibi uçuk saldırılar ve Türkiye’de kadın haklarının serüvenini yok sayan benzeri durumlar ise temel tartışmaları besleyen sansasyonel gürültüler olarak kayda geçiyor. Huzursuzluğun kaynağında laikliği günün birinde yok etme umut ve iştahının olduğu aşikar.(2)
Oysaki laiklik; kişinin istediği dine ya da ideolojiye inanması, dinini ve düşüncelerini açıklayabilmesi, propagandasını yapabilmesi ve yayabilmesi, ahlak telakkisini dinden bağımsız oluşturabilmesi, din dışı inanç ve düşüncelere saygı duyulması, başkalarının felsefi düşünce ve dinsel inançlarının aşağılanmaması ve baskı altına alınmaması; devletin ise tüm bu hukuki güvencelerin garantörü olmasıdır. Özetle, kendi dinsel inancını devlet eliyle ya da zorbalıkla başkalarına dayatmamak kaydıyla esasen laiklik dindar olmak isteyenlerin de hukuksal güvencesidir. İşin kör düğüme dönüştüğü yer her zamanki gibi demokrasinin temel sınırı olan başkalarının özgürlüğüne müdahale noktası olmaktadır. Kendi inanç kurallarının başkaları üzerinde de egemen olmasını isteyen bir din anlayışı laiklik ilkesine saldırmadan yapamamakta, huzuru da baltalamaktadır.
Büyük bir hayretle yaşadığımız de facto durum laikliği ortada kaldırmamakta ancak hukuk sistemini uygulamada deforme etmekte ve ülkemizi zaten içselleştiremediği temel hukuk prensiplerinden tamamen uzaklaştırmaktadır. (3) Kâğıt üzerinde var olan insan hakları ve temel normlar mahkeme kararlarında ve idari tasarruflarda “olağan dönemlere” göre karşılığını daha az bulmaktadır. de facto durumun diğer bir zararı, şiddet dilinin ve çatışma kültürünün yaygınlaşmasına zemin hazırlamasıdır. Laiklik, ortadan kalkmamasına rağmen toplumsal barış nispi olarak ve kademeli şekilde bozulmaktadır. Açık ve şeffaf bir şekilde tartışılmaktan ve konuşulmaktan kaçınılan ve fiili duruma yansıyan kötü niyetler, toplumsal ve siyasal alanda mertlik, dürüstlük ve şeffaflığın da köküne kibrit suyu dökmekte; değerler aşınması, yozlaşma ve ilkesizlik egemen olmakta, halkın saygı duyacağı kurumsal yapılar işlevselliğini yitirmektedir.
Laikliğin Hukuk Sistemimizdeki Yeri
Cumhuriyet Devrimlerinin en önemli parçalarından birisi laiklik ise diğeri de tevhidi tedrisat olarak bilinen eğitim birliğidir. Anayasal hükümlerle koruma altına olan her iki devrimin birlikte anılması tesadüf değildir. Zira-Şeriye ve Evkaf vekaletinin kaldırılarak Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması ve tüm eğitim kurumlarının laik temel üzerine bina edilmesi laikliğe inanan bir toplum inşa etmenin de temel şartı olarak görülmüştür.
Laiklik, toplumun dünya işlerinde kimsenin dinsel kuralların ya da başka bir ideolojinin baskısı altında kalmaması olduğuna göre eğitim sisteminin de buna göre düzenlenmesi işin doğası gereğidir. Çünkü, Türkiye’de Laiklik, başka toplumların daha erken dönemlerde tamamladığı aydınlanmayı, özgür düşünceyi, bilimsel gelişmeyi ve demokrasiyi sağlamanın temel şartı olarak görülmüştür. Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkisiyle Fransa’da gelişmiş ve Avrupa’ya yayılmış olan laik düşünceyi ancak 1937 yılında anayasal hüküm haline getirebilen Türkiye hem çok geriden gelmiş hem de geriden gelmenin zafiyetiyle hızlı davranmak zorunda kalmıştır. Bu zorunlu hız ve devlet eliyle yürütülen toplumsal inşa, devletin din kurallarına göre şekillenesini isteyenler tarafından jakoben olmakla da itham edilmiştir.(4)
Kökeni laikos olan ve Yunanca’da ‘laos’ kelimesinden gelen, Fransızcada ‘laicisme’ olarak kullanılan, İngilizce ve Almancada ise Latince kökeni olan ‘saecularis’ kelimesinde karşılığını bulan ve bugünkü Türkçe’ye ‘Seküler’ kavram ile dahil olan laiklik, alt kültür egemenliğini reddeden bir üst hukuki normdur.
Laik niteliğe sahip devletlerde insanlar inançlarının gereklerini özgürce yerine getirebilir. Devlet inanç hürriyetinin koruyucusu olarak tüm inançlara aynı mesafededir. Laik devlet, belli bir dini ön plana çıkararak ona üstünlük tanımamaktadır. Laik devlet, hâkim bir din belirleyerek onun kurallarını bütün vatandaşlara uygulatmaya çalışmadığı gibi kimsenin dinsiz yada ateist olmasını da öngörmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ilgisi maddesi “Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve ibadetlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” şeklindedir.
Laiklik İlkesinin Türkiye’de devlet sistemine egemen olması için çeşitli düzenlemeler yapılmış, birçok yasal ve kurumsal değişiklik yapılmıştır. Laiklik ilkesinin 5 Şubat 1937 tarihinde Anayasal hüküm altına alınarak devlet yönetiminde temel kural haline getirilmesine karşın 1921 Anayasası olarak bilinen Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda da 1928 yılından itibaren devletin diniyle ilgili bir madde bulunmamaktadır. Egemenlik tanrısal bir buyruğa değil “Hakimiyet bilâkaydü şart milletindir.” denilerek halka bırakılmıştır.(5) TBMM tarafından Saltanat ve halifelik kaldırılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak eğitim ve öğretim birleştirilmiş, tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış, Medeni Kanun yürürlüğe sokulmuş, Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak Diyanet işleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur.(6)(Diyanet İşleri Başkanlığının tek bir mezhep inancına hizmet etmesine ve kurumsal olarak laiklik ilkesine aykırı olmasına ilişkin eleştiriler dipnot olarak kenarda durmalıdır. Dini temsil iddiasında olan yapıların sınır tanımayan çeşitliliği ve temsili bir otoriteden yoksun oluşu bu kurumun varlığını zorunlu kılmıştır. Laik bir devlette Diyanet kurumunun yeri olmamalıdır, şayet olacaksa tüm dinleri ve belli nüfusa tekabül eden inançları temsil etmelidir)
Laiklik İlkesi, 1921 ve 1924 Anayasaları döneminde çıkarılan kanunlarla aşama aşama gerçekleşmiştir. Çıkarılan bu kanunlar sonucunda dinsel kıyafet, sembol ve işaretlerle sokakta dolaşılması yasaklanmış, ders kitaplarındaki dinsel sembol ve işaretler kaldırılmış, 1924 Anayasasındaki “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dini İslam’dır.” hükmü 1928 yılında çıkarılmış ve laiklik ilkesi 1924 Anayasası’na 5 Şubat 1937 tarihinde girmiş, daha sonraki 1961 Anayasası ve 1982 Anayasasında da laiklik ilkesi korunmuştur.(7)
1961 Anayasasına göre “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve ‘Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”
1982 Anayasasının ikinci maddesi“ Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” şeklindedir. Anayasanın 174. maddesi (8)ise Cumhuriyet Devrimlerini(9) ve laikliği daha kuvvetli bir hükümle koruma altına almıştır: “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.”
Dinin Masumiyeti ve Laiklik
Laiklik İlkesini anayasal hüküm haline getiren Mustafa Kemal Atatürk, laikliğin yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek olmadığını, bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetinin laiklik ilkesi ile garanti altına alındığını belirtmiş, din ve ahlak işlerinin birbirinden ayrılmasını da öngörmüştür. İçinde yaşadığımız son dönemde, din ile ahlakın uzunca bir süre özdeşleştirilerek sunulması ve din adına temsilcilik yapanlar tarafından ahlak alanında oldukça düşük bir performans gösterilmesi sonucunda dinsel inanca sahip kitlelerin önüne büyük bir kaos çıkmış bulunmaktadır. Üstelik bu defa “Din iyidir, kötü uygulamanın sebebi dini yeterince anlamayan müslümanlardır” savunma retoriği de kitleler nezdinde meşruiyetini yitirmiştir. Din, bireylerin kişisel yaşamında saygın ve masum bir yerde dururken kamusal alana hükmeder hale gelmesi oranında temsilcilerin ürettiği tüm ahlaka uzak uygulamalar dinin sırtına yüklenmektedir. Dinin masumiyeti kitleler nezdinde bizzat siyasal temsilcileri tarafından kirletilmekte, laikliğin çizdiği ince çizginin kırılması hem devlete hem de dine olan saygının büyük bir erozyona uğramasına neden olmaktadır. Yapılan bilimsel araştırmalar bu erozyonu doğrulamaktadır. Bu çerçevede muhafazakâr gençlikteki ateist ve deist akımları ve diyanetin çözüm üretmeyen demagojik açıklamalarını(10) bir kenara koyarken, her devirde büyük saygı görmüş devlet kurumlarına olan güven oranlarının dramatik düşüşünü zikretmeden geçmemek gerekir.(11)
Laikliğin Sağladığı Özgürlük Alanı ve Alt Kültürün Küstah Cesareti
Laiklik, din gibi değişime kapalı olmayan, zamanla değişebilen anlamına gelmektedir. Laik ise, sözlük anlamı ile ruhani olmayan kimse, dinî olmayan fikir, kurum, sistem ve ilke anlamına gelmektedir. Laiklik, dinsizlik ya da ateistlik de değildir. Laiklik evrenseldir, tüm insanlığı kapsayıcıdır. Evet laik devlet düzen dinsizdir. Çünkü laik devletin dini adalettir! Bu yüzdendir ki, laik devletlerin nüfus cüzdanı olan anayasalarında din hanesi boştur, o hanede Hukuk Devleti yazar. Fakat laik devlette her tür dinden ve inançtan bireyler gerçek bir özgürlüğe sahiptir. Herhangi bir dinin siyaset alanında araç olarak kullanılmaması, inançların kişilerin vicdanı dışında baskılara açık olmaması, herkesin vicdanının emrine uymakta serbest olması laik hukuk sisteminin emridir. Devlet, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından tüm vatandaşlara eşit ve tarafsız şekilde davranmak zorundadır. Bu bir ateist olabileceği gibi bir Budist ya da Şintoist de olabilir.
Laik devlette kimsenin camiye, kiliseye veya sinagoga giderek ibadetin ne kadar kötü bir şey olduğunu orada bulunanlara anlatma ve baskı uygulama salahiyeti yoksa kimsenin de bir meyhaneye gidip rakı içenlere içkinin kötülüklerini anlatarak keyfini bozma veya plajda güneşlenenlerin huzurunu bozma hakkı yoktur. Laik devlette bir Budist inek eti yenilen restorana girip masaları dağıtamaz; kendisi inek eti yemiyor diye başkalarının inek eti yemesine müdahale edemez. Kamusal duvara çarpan saldırı içgüdüsü saldırganın kendi inancı ve varsa tanrısı ile baş başa kalmasını sağlar. Kimse bir başkasının dogmalarına göre yaşamını tanzim etmek zorunda değildir; ki bu baskı yurttaş üzerinde ne kadar hissedilirse devlet de o kadar laiklikten ve huzur ortamından o kadar uzaktır.
Elinde İncil ile seçim propagandası yapan alt kültür temsilcisi faşist Trump’ın aksine birinci sınıf Avrupa’nın hiçbir ülkesinde Hristiyan ritüeline uyulmadığı için insanlar kınanmıyor. Avrupa ülkelerinde liderler ellerinde İncil, miting meydanlarında dolaşmıyor. Buna mukabil Avrupa’da siyasi liderler bir usulsüz otel faturası yüzünden mahkemelerde sürünebiliyor. Hatta ceza kanunlarında hüküm olmasa da etik kurallar gereğince toplumuna hesap veriyor. Öte yandan, dinsel dogmaların gazete manşetlerini süslediği hiçbir ülkede darbe ve siyasi komplo dışında hiçbir siyasi lider ahlak dışı ilişkiler nedeniyle hesap vermiyor. Bilimselliği tartışmalı olsa da İslam dininin en iyi yaşandığı ülkeler endeksi ateizmin en yüksek oranlar taşıdığı ülkeleri, özellikle de Hollanda, İzlanda, İsveç gibi ülkeleri işaret ediyor! Eline haritayı alıp, en çok insanın öldürüldüğü ülkeleri görmek isteyenlerin gözleri istemsiz biçimde laiklikten uzak ülkelere kayıveriyor.(12)
Ülkemizde, din ve laikliğin toplumsal alanda iç içe geçmiş tartışmaların odağında olmalarına karşın, hukuk sisteminde laiklik ilkesinin köklü ve kesin şekilde kural haline dönüşmüş olması çatışma alanlarını da kendiliğinden doğurmaktadır. Din ve özellikle de mezhep üzerinden toplumsal hayatı dizayn etmek üzerine kurgu yapan alt kültür ideolojileri, din olarak tanımladığı toplumsal aforizmaları gelecek tasavvurunun inşasında masalsı bir argüman olarak ileri sürmekte ve gerçek dışı tarihsel atıflarla toplumu baskılayarak jurnallemektedir.
Gerçekliğinden koparılarak sunulan, akait yerine kıssalara dayanan, arkaik bir mitoloji ve hurafe üzerine bina edilen “mezhepçi din” hiçbir sorunu çözemediği gibi yeni sorunları toplumun önüne getirmekte ve bir “alt kültür” olarak çözümsüzlük yaratmakta, her çözümsüz kaldığında ırkçılığı imdada çağırmaktadır. Masal tadındaki gelecek tasavvuru esasen milliyetçiliğin ve daha özelde ırkçılığın arkasına saklanmakta, ahlaktan soyutlanmış müteahhit dinciliğinin yetersizliği kamufle edilmektedir. Kısırdöngünün adı evrensellik karşıtı alt kültür saldırısından başka bir şey değildir!
Tarihsel Kısırdöngü
İstanbul Üniversitesi ile İstanbul Barosunun iki yılda bir düzenlediği Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Sempozyumunda yapmış olduğum “Dante’nin Evrensel Krallığında Uluslararası Hukuk mu yoksa çatışma mı galip gelecek? Medeniyetler çatışmasında senaryo taraflar ve rolleri” başlıklı bildirimde de vermiş olduğum trajik birkaç örneği burada tekrar etmek istiyorum.(13)
Eski Diyanet İşleri Eski Başkan Mehmet Görmez; 2014 yılında vermiş olduğu bir röportajda hak ettiğinden daha az ilgi gören sözler söylemişti. Görmez, “Yapılan bazı araştırmalara göre son yıllarda günde ortalama bin Müslüman katlediliyor. Bunun yüzde 90’u Müslüman tarafından, kardeşi tarafından katlediliyor. Sadece Suriye’de, Irak’ta değil. Libya’da, Pakistan’da, Afrika’da, Myanmar’da… Buralarda ortaya çıkan hareketler var. Şebaplar, İŞİD’ler, Boko Haram’lar var. Bütün bunlar nasıl türedi. Müslüman kamuoyunda nasıl ortaya çıktı. Üzerinde durmamız gereken en önemli husus bütün bu yapılar nasıl ortaya çıktı. Yanlış yapılar nasıl oluştu. Asıl gaye ise temelinde mezhepçilik ya da fitne ateşini nasıl söndürebiliriz” diye konuşmuştu. (14)
Bugün İslam Dünyası olarak kullanılan içi boş karamın kapsama alanında fikir kıtlığı çekildiği anda haçlı seferleri ileri sürülmekte; kendi iç sorunlarını ve yetersizliklerini başkalarına yıkarak kurtulma yolu seçilmektedir. Haçlı Seferleri analizlerine ayrılan zamanın bir kısmı Sıffin Savaşına ayrıldığı takdirde daha rasyonel sonuçlara varılabilir. Sıfin Savaşı, Dördüncü Halife Ali ile, onun halifeliğini kabul etmeyen Şam valisi Muaviye arasında 657 yılında patlamış; yüzyıllar sonra ortaya çıkan İŞİD’in merkez üssü Rakka civarında büyük kan dökülmüştür. Her iki tarafın askeri kapasitesinin yaklaşık 100.000 kişi olduğu ve toplamı 200.000 kişi olan, 70.000 civarında insanın öldüğü bu savaşta yer alanların mevcudu 300-400 yıl sonra saldırıya geçen en baba haçlı ordusundan daha büyüktür.(15) Dünya nüfusunun artışını da dikkate aldığımızda dinsel paradigmanın iflasını müşahede etmemek imkansızdır.
Bugün Suriye ve Irak bölgelerindeki çatışmaları dikkate aldığımızda 1400 yıl önceki çılgın iktidar savaşlarının benzer şekilde devam ettiğini görmekteyiz. Sorunu tarihsel kaynağından tartışmaya başlamadığımız takdirde doğru sonuçlara ulaşma imkânı da bulunmamaktadır.
Fas Tevhid ve Islah Hareketi’nin Başkan Yardımcısı Muhammet Tullabi, Marksist-Leninist bir örgütün üst düzey yöneticiliğinden 90’lı yılların başlarından itibaren İslami hareketin saflarına geçmiştir. Ona göre İslam dünyası entelektüel açıdan komadadır ve bölgeye şizofrenik bir tarih bilinci hâkimdir.
Tullabi, “ABD’nin küresel düzlemde işlediği hatalar nedeniyle değil, daha çok tarihin alttan alta işleyen kanunları nedeniyle meydana gelen bir medeniyet değişimi ve medeniyetin doğuya göç etmesi nedeniyle olacak. Ben Avrupa’da görüştüğüm öğretim üyeleri ya da düşünürlere Avrupa Birliği’nin bu yüzyılın ortasında çökeceğini söylüyorum. Bu aynı zamanda Batı’nın sönümlenmesinin başlangıcı olacak. Bizler İslam dünyası olarak yükselmekte olan Doğu güçleriyle, yani Konfüçyüs medeniyeti ve Hindu medeniyeti havzası güçleriyle bir çatışmaya girmekten kaçınmamız gerekiyor… Çin, bu devasa İpekyolu projesiyle bizim yeniden doğuşumuzu sağlayabilir ancak bu aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu’daki nüfuzunun sona ermesiyle sonuçlanacaktır.” demekte ve yine başka bir medeniyetten düşman olarak gördüğü Batı’ya karşı yardım dilenmektedir.(16)
Gerçeği Görmemek Üzerine Kurgulu Özeleştiriler
Tullabi’nin“ Hak olan bir inanca sahibiz ancak davranışlarımız batıl. Batılılar ise teoride temelsiz olmasına rağmen davranış ve tutum noktasında hakkı temsil ediyorlar. Batı üretken, demokratik, şeffaf ve toplumsal adalete önem veriyor. Bütün bunlar İslam’ın desteklediği ve önemsediği değerler.” sözü ise yukarı da bahsettiğimiz “İslam dini iyi ama Müslümanlar çok kötü” tezinin bir başka şekilde ifade edilmesidir. Batı diyerek yaftaladığı medeniyetin din üzerinden değil laiklik üzerinden kurgulanmış bir medeniyet olduğunu kurnazca gizlemekte; din üzerinden bir medeniyet tasavvuru ve kültür coğrafyası tezi ileri sürmektedir. Din ile ilgili sorunlarını 200 yıl önce çözüp bitiren batı ile hala dinsel dogmaların kısırdöngüsünde çırpınan kendi dünyasını rakip olarak görmesi cehaletin okumuş versiyonu olarak kayıtlara geçmektedir.
İslam ülkesi olarak bilinen ülkelerdeki en küçük karmaşa ve ekonomik sorun sonucunda bu ülkelerde yaşayan insanların Batı ve Dinsiz olarak tanımlanan ülkelere göçmek için sıraya girmeleri de (İşin insani boyutunu ayrı tutmak kaydıyla) ayrı bir ikiyüzlülük siyasetinden başka bir şey değildir. Yine sözde ve hayali İslam Coğrafyası ülkelerinin elit ve yönetici sınıflarının neredeyse tamamının çocuklarını batı ülkelerinin modern okullarında ‘dolar’ tarifesine göre okutması ikiyüzlü ve ahlaktan yoksun alt kültür kompleksinin başka bir tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır. Hem zorda kalanların hem de elitlerin “düşman” cenaha koşmaları laik medeniyetin evrenselliğini ayrıca kanıtlamaktadır.
Çoklu hukuk ve yolsuzluk kavramları ile anılan Malezya’nın Başbakanı Mahathir Muhammed ise, “Müslüman ve İslam düşmanlığı, İsrail’in kuruluşundan ötürü var. Müslümanlar hiçbir şey yapmasa dahi terörizmle suçlanıyor. Dünya genelinde birçok savaş var ve bu savaşların çoğu İsrail’in kuruluşuyla bağlantılı… Bugün aracılar yoluyla dünyayı Yahudiler yönetmektedir. Başkalarını kendileri için savaştırıp ölüme yollamaktadırlar. Sosyalizmi, komünizmi, insan haklarını ve demokrasiyi icat ettiler; böylece onlara eziyet çektirmeyi yanlış yaptırdılar, diğerleriyle eşit haklardan yararlanmaktadırlar” demekte, rasyonaliteden ve akıldan uzaklaşmanın fotoğrafını çizmekte; başka din ve başka bir ülkenin mağduriyet ve yobazlık siyaseti üzerinden kendini ve kendini tanımlamakta gerek kendi ülkesinde gerekse tüm dünyada laik, özgür ve akılcı düşüncenin egemen olmasına yeni bariyerler koymaktadır. (17)
Kendi dinini merkeze koyarak uydurulan masalsı hayallerin boş olduğu hem tarihte defalarca deneyimlendi hem de günümüzde deneyimleniyor. Tarihte hiçbir din devleti; günün koşullarına göre tüm halkına refahı, hukuk devletini ve sosyal adaleti bir arada sağlayamadı. Laiklikten uzak her türden ve ekolden uygulama bugün halen dünyanın birçok yerinde mevcut ve sadece kan üretiyor. Bunu görmek için, bağnaz dinciliğin labirentinden çıkamayarak deizme saplanan gençliğe söyleyecek sözü olmayanların kafasını kumdan çıkarmaları yeterli! İddialı olabilir ancak masal tadında bir yaşam isteyenlerin yeri gökkuşağı rengindeki laiklik şemsiyesinin tam altıdır.
Yapılması gereken tek çıkar yol, her türlü bilim dışı bagajlardan kurtulmaktır. Her türlü tarikat, cemaat, mezhep ve sosyal cenahtan çekinmeden laik düzeni savunmak, açıkça ve alenen savunmaktır.
Tennessee eyalet kongresinde kabul edilen ve 1925 yılı Mart ayında eyalet valisinin onayı ile yürürlüğe giren Butler Yasası (Butler Act), eyaletteki bütün üniversite ve kamu okullarında Evrim Teorisi’nin okutulmasını yasaklıyor ve aksi yönde davranışlara karşı hapis ve para cezası öngörüyordu. Tennessee Temsilciler Meclisi üyesi John Washington Butler tarafından ortay atılan yasa, 21 Mart 1925 çıkarıldı. Mecliste 71’e karşı 6 oyla neredeyse oybirliğiyle kabul edildi. Tennessee Senatosu, 24’e karşı 6 oyla ve ezici çoğunlukla yasayı onayladı. Yasa spesifik bir şekilde, İncil’de öğretildiğinin aksine, insanın ilahi yaratılışını reddeden herhangi bir doktrinin öğretilmesini yasadışı ilan etmişti. İlahi Yaratılış hikayesini inkar eden herhangi bir teoriyi anlatmak veya ve insanın bir hayvan takımından geldiğini öğretmek yasaklandı. Yasa, jeolojiye ilişkin katı kurallar getirmedi, dünyanın yaşına ve arkeolojik bilimsel teorilerin öğretilmesine açıkça kısıtlama getirmedi. Köktendinci ve kutsal inanç temelli yasa ABD’de ve dünyada büyük yankı uyandırdı. Suç işleyen öğretmenlerin her suç için 100 ila 500 dolar arasında para cezasına çarptırılacağı öngörülen yasa 1 Eylül 1967 tarihinde yürürlükten kaldırıldı.
Scopes Monkey Trial – Scopes Maymun Davası
Tennessee eyalet kongresinde kabul edilen ve 1925 yılı Mart ayında eyalet valisinin onayı ile yürürlüğe giren ‘Butler Yasası’ adlı kanun, eyaletteki bütün üniversite ve kamu okullarında evrim teorisinin okutulmasını yasaklamış ve aksi davranışlara hapis ve para cezası getirmişti. Amerikan Sivil Özgülükler Birliği (ACLU) bu yasaya dava açmak istiyordu ve bunun için de cesur bir öğretmene ihtiyaç vardı. 24 yaşındaki genç biyoloji öğretmeni John Scopes hapse girmeyi göze aldı ve dersinde evrim teorisini anlattı. Ön soruşturma jürisine tanıklık yapan üç öğrenci Scopes’ın evrimden bahsettiğine tanıklık yapınca hakkında tutuklama ve yargılanma kararı verildi. Bu üç öğrenciden biri mahkeme binasından çıkarken gazetecilere; ‘’Aslında evrim teorisinin çoğuna inanıyorum ama bu maymun işine inanmıyorum’’ diye konuştu. Butler Yasası da ilginç olarak, maymun şempanze, gorillerin ve diğer hayvanların evriminin anlatılmasını yasaklamıyordu. Sadece insanın da gezegen üzerindeki diğer biyolojik canlılar gibi belli bir evrimden geçmiş olduğu fikrine karşı çıkıyordu. Bu da, Darwin’in evrim teorisinde yer alan özetle, ‘insan, goril, şempanzelerin aynı ortak atadan evrimleştiği’ görüşünün, dava etrafındaki tartışmalarda ‘insanın maymundan geldiği iddia ediliyor’ şeklinde gerçekte teoride yer almayan bir iddiaya dönüşmesine neden oldu.
Scopes Davasının Scopes Maymun Davasına Dönüşmesi
Mahkeme dışına şempanzeler getirildi ve gösteriler yapıldı. Bu durum Scopes Davasının adının Scopes Maymun Davasına dönüşmesine neden oldu. Evrimin, bütün biyolojik türlerin nasıl oluştuğuna bakan bir teori olmak yerine kamuoyunda ‘maymunlarla ilgili bir teori’ şeklinde algı oluşmasında önemli rol oynadı. Kimsenin adını duymadığı bir yer iken dava ile bir anda ünlenen Dayton’da, ticaret odasının paranın kokusunu almasıyla işler değişti. Bunu bir fırsata çeviren ticaret odası, davaya daha çok insan çekmek için mahkeme salonunun etrafını bir ‘maymun sirkine’ dönüştürdü. Scopes’ı mahkum ettirmeye çalışan ve Butler Yasasının da eyaletteki bir numaralı destekçisi olan Hristiyan Fundementaller Birliği başkanı vaiz William Bell Riley, davanın avukatlığını üstlenmesi için Demokrat partinin eski başkan adayı ve ABD dışişleri eski bakanı William Jennings Bryan ile anlaştı. ACLU ve Scopes’ın savunma ekibi ise ACLU’nun en önde gelen avukatlarından Clarence Darrow’a avukatlık teklifi götürdü. Darrow, kendisinin agnostik olması nedeniyle davanın bir sirke dönüştürülebileceği endişesiyle başta bu fikre sıcak bakmadı ancak, davanın o olsa da olmasa da sirke dönüşeceğini fark edince kabul etti.
Türkiye Afganistan İttifak Antlaşması, 1 Mart 1921 tarihinde Türkiye adına Yusuf Kemal Tengirşenk ve Rıza Nur, Afganistan adına General Mehmed Veli Han tarafından imzalanmıştır. Antlaşma, TBMM hükümetinin doğulu devletlerle yaptığı ilk dostluk antlaşması olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Dönemi Uluslararası Antlaşmalarının ilklerinden olan Türkiye Afganistan İttifak Antlaşması, 1928 yılında Ankara’da yenilenmiş ve yeni antlaşmada ittifak taahhüdü tadil edilmiştir.
İngiltere’nin egemenliğinde bulanan Afganistan’ın 1919 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra Rusya’dan yardım istemek üzere Moskova’ya göndermiş olduğu heyetin yaptığı görüşmeler sonucunda Rusya, Afganistan’ın bağımsızlığını tanımıştır. Türkiye Heyetinin Moskova’da bulunduğu sırada, bağımsızlığını henüz kazanmış olan Afganistan’ın temsilcilerinin de orada bulunması vesilesiyle iki ülke arasında bir ahitname imzalanmıştır.
Antlaşmanın 2.maddesinde, “Taraflar birbirlerinin istiklâlini tanımayı, bütün şark milletlerinin kurtuluşunu ve hürriyetini bu milletlerin istediği idare tarzına müstakil bir şekilde gerçekleştirme hakları olduğunu belirtiyordu” denilmekte ve istiklal mücadelesi veren iki halkın dayanışması vurgulanmaktadır.
Antlaşmaya göre; Türkiye Afganistan’a kültürel bakımdan yardım etmeyi, subay ve öğretmen göndermeyi taahhüt etmiş; iki ülke arasında ticaretin geliştirilmesi, posta teşkilatının kurulması ve iki taraftan birinin tanımadığı antlaşmayı diğerinin de tanımaması gibi hususlar yer almıştır. Antlaşmadan sonra Afganistan Hükümeti Ankara’ya elçi göndermiş, bu durum hareketi TBMM’ni meşruiyeti bakımından olumlu sonuçlar doğurmuştur.
Afganistan ve TBMM karşılıklı olarak birbirinin varlığını ve bağımsızlığını resmi olarak kabul etmiş, iki ülkeden birinin saldırıya uğraması halinde diğer tarafın kendisine saldırılmış olarak kabul etmesi ilkesi benimsenmiş, karşılıklı yardımlaşma ve destek sözü verilmiştir. Türkiye’nin varlığını ve bağımsızlığını tanıyarak Ankara’ya elçi gönderen ilk Müslüman ülke Afganistan olmuştur.
TÜRKİYE – AFGANİSTAN ANTLAŞMASI
Moskova, 1 Mart 1921
(Metin)
Bismillâhirrahmanirrahim,
Yüce Türkiye Devleti ve Afganistan, içtenlikle birbirine bağlı, bir umut ve kutsal amaçla gönülleri dolu olarak; nesnel ve moral bakımdan bütünüyle yüksek ortak çıkarlara sahip bulundukları ve bu devletlerden birinin mutluluk ve felâketinin ötekinin mutluluk ve felâketine neden olacağı kanısı ve inancıyla; Doğu dünyasının uyanma ve kurtuluşunun başlangıcının sevinçle görüldüğü şu anda, geçmiş zamanlardaki gibi bağlantısız (irtibatsız) ve yalnız kalınamayacağı ve kendilerine kimi tarihsel görevler düşmekte olduğu bilinci içinde; bir vücudun parçası gibi, Taraflardan birine gelecek sıkıntı ve dertten öteki Tarafın etkilenip üzüntü duymasını doğal sayan bu iki kardeş Devlet ve ulus, aralarında öteden beri var olan moral birliği ve doğal ittifakı siyaset alanına geçerek, bu ittifaka somut ve resmi bir nitelik verip tüm Doğunun gelecekteki mutluluğu için hayırlı bir başlangıç olmak üzere, uğurlu bir İttifak Antlaşması yapmayı kararlaştırmışlardır. Bu amaçla,
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetince:
Hükûmet üyelerinden Ekonomik İşler Bakanı Yusuf Kemal ve
Eğitim İşleri Bakanı Dr. Rıza Nur Beyler;
Yüce Afganistan Devletince:
Olağanüstü Büyükelçi Sayın General Mehmet Veli Han; yetkili Temsilci olarak atanmışlardır. Adı geçen yetkili Temsilciler, birbirlerinin yetki belgelerinin düzenli olduğunu görerek, aşağıdaki maddeleri kabul etmişlerdir:
Madde 1
Çok şükür bağımsız bir yaşam sürdüren Türkiye Devleti, içtenlikle ve gönülden bağlar ile bağlı bulunduğu Yüce Afganistan Devletini gerçek anlamıyla bağımsız tanımayı bir görev bilir.
Madde 2
Bağıtlı Yüksek Taraflar, tüm Doğu uluslarının kurtuluş, bütünüyle her Ulusun istediği herhangi bir rejim ve hükûmet biçimi ile kendisini yönetmekte özgür olduğunu açıklar; Buhara ve Hayve Devletlerinin bağımsızlığını tanırlar.
Madde 3
Yüce Afganistan Devleti, yüzyıllardan beri İslâmiyet’e önderlik ve ona üstün görevler yapmış olan, Hilâfet dünyasını elinde tutan Türkiye’nin bu alanda lider olduğunu, bu fırsattan yararlanarak da, açıklar.
Madde 4
Bağıtlı Taraflardan biri, Doğuyu istilâ, ya da sömürge yapma siyasetini izleyen her hangi bir emperyalist Devlet tarafından ötekine yapılacak saldırıyı bizzat kendine yapılmış sayarak, elindeki araçlar ve olanaklarıyla, onu püskürtmeyi kabul eder.
Madde 5
Bağıtlı Taraflardan her biri, ötekinin anlaşmazlık içinde bulunduğu üçüncü devletin çıkarlarına uygun, ya da öteki bağıtlı Tarafın çıkarlarına zararlı her hangi bir devletlerarası antlaşma ve sözleşme yapmamayı ve herhangi bir devletle antlaşma imzalayacağı zaman öteki Tarafa haber vermeyi yükümlenir.
Madde 6
Bağıtlı Taraflar, arasındaki ekonomik ve ticaret ilişkilerinin ve Konsolosluk işlemlerinin düzenlenmesi için gerekli sözleşmeleri ayrıca yapacaklar ve şimdiden birbirlerinin Başkentlerine Büyükelçi göndereceklerdir.
Madde 7
Bağıtlı Taraflar iki ülke arasında düzenli ve özel postalar kurarak, siyasal durumları ile eğitim, ticaret vb. durumlardan ve her türlü gereksinim ve isteklerinden, karşılıklı ve en ivedi olarak, birbirlerine bilgi vereceklerdir.
Madde 8
Türkiye Afganistan’a kültür alanında yardım etmeyi, öğretmen ve subay göndermeyi ve bu öğretmenler ve subayların en az beş yıl görevde kalmasını ve bu sürenin sonunda, Afganistan isterse, yeniden eğiticiler göndermeyi yükümlenir.
Madde 9
Bu Antlaşma en kısa sürede onaylanacak ve o andan başlayarak yürürlüğe girecektir.
Madde 10
Bu Antlaşma iki örnek olarak Moskova’da düzenlenmiş ve Tarafların tam yetkili Temsilcilerine imza edilip verilmiştir. Antlaşma Hicri yılın bin üç yüz otuz dokuzunda, Cemaziyelahirin yirmi birinci gününe rastlayan, bin üç yüz otuz yedi yılı Martının birinci salı gününe rastlayan, bin üç yüz otuz yedi yılı Martının birinci salı günü imza edilmiştir.
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilân edilerek Mustafa Kemal Paşa cumhurbaşkanı seçildikten sonra vakıflar konusundaki düzenlemeler yeni şartlar çerçevesinde şekillenmiştir. Hükümet öncelikle, vakıfların millete intikalini ve bir gene müdürlük tarafından idare edilmesini kararlaştırmıştır. Öte yandan halifelik ve şer‘î işlerin idaresi yeni siyasî gelişmeler sonucunda yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. Hilâfete karşı gösterilen aşırı ilgi ve Halife Abdülmecid Efendi’nin bazı davranışlarının da etkisiyle halifelikle birlikte; Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi hususunda ortak bir kanaat oluşmuştur.
Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1924’te meclisin açılış konuşmasında eğitimin birleştirilmesini ve dinin siyaset sahnesinden geri çekilerek Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması gerektiğini ifade etmiş ve ertesi gün Cumhuriyet Halk Fırkası grubunda bu esaslar kabul edilmiştir.
Lağvedilen Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’nin yerine, İslâm dininin itikad ve ibadete dair hüküm ve işlerinin yürütülmesi ve dinî müesseselerin idaresiyle görevli Diyanet İşleri Reisliği kurulmuştur. Vakıfların idaresi ve işleriyle ilgilenen Evkaf Müdüriyet-i Umûmiyyesi(vakıflar Genel Müdürlüğü) kurulmuş; Diyanet İşleri Reisliği ile birlikte Başbakanlığa bağlanmıştır.
Ülkedeki bütün cami, mescid, tekke ve zâviyelerin yönetimiyle; imam, hatip, vâiz, şeyh, müezzin ve kayyım gibi görevlilerin işlemleri Diyanet İşleri reisinin yetkisine bırakılmıştır. Müftüler Diyanet İşleri Reisliği’ne bağlanmıştır.
Aynı tarihte çıkarılan Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile ülkedeki bütün eğitim ve öğretim kurumlarının yanında Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’ne bağlı olan veya vakıflarca yönetilen mektep ve medreseler de Maarif Vekâleti’ne devredilmiş; bir süre sonra da medreseler kapatılmıştır.
Osmanlı Devleti’nde çok önemli görevler üstlenen iki büyük kurum revizyona tabi tutulmuştur. Şeyhülislâmlık ve Vakıfların idaresi ayrı ayrı genel müdürlük seviyesine indirilmiş, etkisiz hale getirilerek yeni devlet teşkilatı içerisinde yerini almıştır.
Şeriye Mahkemelerinin Kapatılmasından önce Şer’iyye Mahkemeleri ve Şer’iyye Sicilleri
Osmanlı mahkemelerinde verilen kararların ve tutulan kayıtların toplandığı defterlere Şeriye Sicilleri denilmektedir. Kadı sicilleri, kadı divanı, mahkeme kayıtları, sicillât-ı şer‘iyye ve yaygın kullanımı ile şer‘iyye sicilleri denilen bu defterler; kadı yahut nâibi tarafından tutulmakta ve çeşitli türden belgeleri içermektedir.
Osmanlı Devleti’nde merkezde ve taşrada her tabakadan insanlar arasındaki hukukî ilişkilere dair kayıtları içeren bu defterler; Osmanlı hayatının aile, toplum, ekonomi ve hukuk gibi birçok alanının tarihi için en önemli kaynaklardır.
Şeriye Mahkemelerinin Kapatılmasından önce kadıların tuttukları siciller; Osmanlı sistemindeki etkin rolleri sebebiyle sosyal ve yerel tarih çalışmalarında da ana kaynak niteliği taşımaktadır.
Mahkemede görülen davaların veya kişilerin kendi aralarında yaptıkları mukavelelerin kayıt altına alınma usulleri hem fürû-i fıkıh eserlerinin “kitâbü’d-da‘vâ, kitâbü’l-mehâdır ve’s-sicillât” ya da “edebü’l-kazâ/kādî” gibi başlıkları altında, hem de erken dönemden itibaren fıkıh literatürü içinde özel bir tür haline gelen İlmü’ş-şürût ve Edebü’l-kazâ adlı eserlerde genişçe işlenmiştir.
Bu eserlerde “vesika, mahzar, sicil” diye adlandırılan kayıt çeşitleri arasındaki farklar belirtilmiş ve nikâh, bey‘ gibi model akidlerin her birine dair kayıtların şekil şartlarıyla ilgili pek çok örnek verilmiştir.
“Kadı onayı ve kararı bulunmayan kayıt” anlamındaki mahzar ile “kadı onayı ve kararı bulunan kayıt” anlamındaki sicil kavramlarının terim haline geliş süreci literatürden takip edilebilmektedir. Bununla beraber bu kayıtların defterlerde toplanmasının (sicil/sicillât) oluşum tarihi henüz yeterince açıklığa kavuşturulamamıştır.
Şer‘iyye sicil defterlerinin ne zamandan beri var olduğu hususundaki modern tartışmada Manna, erken dönem İslâm tarihi kaynaklarında hiç zikredilmemesinden ve önceki devirlerden günümüze sicil defterlerinin kalmamasından yola çıkarak Ebied ve Mandaville gibi araştırmacıların var sayımlarının aksine bu defterlerin sistematik biçimde sadece Osmanlı döneminde tutulduğunu söylemektedir.
Ottawa Sözleşmesi (Anti-Personel Mayınların Kullanımının, Depolanmasının, Üretiminin ve Devredilmesinin Yasaklanması ve Bunların İmhası ile İlgili Sözleşme)” Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilerek 4 Aralık 1997 tarihinde Kanada’nın Ottawa’da kentinde imzaya açılmış ve 1 Mart 1999 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
2002 yılı Aralık ayında, BM Konvansiyonel Silahlar Sözleşmesi´ne dair bir Çalışma Grubu kurulmuş ve patlamayan teçhizatın neden olduğu ölüm ve yaralanmaları durdurmayı amaçlayan tedbirler, tespit etmekle görevlendirilmiş, bu çalışmalar sonucunda sözleşme hazırlanarak imzaya açılmıştır.
Ottawa Antlaşması 131 ülke tarafından onaylanmış ve 146 ülke tarafından imzalanmıştır. Türkiye’nin de imzaladığı bu sözleşmeye ABD taraf değildir.
Türkiye Bakanlar Kurulunun 28 Mart 2003 tarihli kararı ile sözleşmeye katılmaya karar vermiş, Resmi Gazete’de 14 Nisan 2003 tarihinde yayınlanan karar gereğince Sözleşme, Türkiye açısından 1 Mart 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Kanun No : 4824
Kabul Tarihi : 12.3.2003
Resmi Gazete : 15.3.2003 – 25049
ANTİ-PERSONEL MAYINLARIN KULLANIMININ, DEPOLANMASININ,
ÜRETİMİNİN VE DEVREDİLMESİNİN YASAKLANMASI VE
BUNLARIN İMHASI İLE İLGİLİ SÖZLEŞME
Giriş
Taraf Devletler,
Her hafta çoğu masum ve korunmasız sivillerden ve özellikle çocuklardan oluşan yüzlerce kişiyi öldüren veya sakat bırakan, ekonomik kalkınmayı ve yeniden yapılanmayı engelleyen, mültecilerin ve iç göçe maruz kalmış kişilerin yurtlarına dönmelerine manî olan ve yerleştirildikten sonra yıllarca diğer vahim neticeler yaratan anti-personel mayınların neden olduğu acılara ve kayıplara son vermeye kararlı olarak,
Dünyanın her tarafında yerleştirilmiş bulunan anti-personel mayınların kaldırılması mücadelesine etkili şekilde ve eşgüdüm içerisinde katkıda bulunmak için ellerinden gelen azamî gayreti göstermenin ve bunların imhasını sağlamanın gerekli olduğuna inanarak,
Mayın kurbanlarının, sosyal ve ekonomik bakımlardan yeniden uyum sağlamaları dahil, bakım ve rehabilitasyonlarına yardım etmek için ellerinden gelen azamî çabayı harcamayı arzu ederek,
Anti-personel mayınların tamamen yasaklanmasının aynı zamanda önemli bir güven artırıcı önlem olacağını kabul ederek,
Aşırı Derecede Yaralayıcı ve Ayırım Gözetmeyen Etkileri Bulunan Belirli Konvansiyonel Silahların Kullanımının Yasaklanması veya Kısıtlanması Sözleşmesinin 3 Mayıs 1996 tarihinde tadil edilen Mayınlar, Bubi Tuzakları ve Diğer Teçhizatın Kullanımının Yasaklanması veya Kısıtlanması hakkındaki Ek Protokolünün kabul edilmesini memnuniyetle karşılayarak ve henüz onaylamamış bulunan bütün Devletlere en erken zamanda bu Protokolü onaylamaları için çağrıda bulunarak,
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, bütün Devletleri anti-personel kara mayınlarının kullanımının, depolanmasının, üretiminin ve devredilmesinin yasaklanması için etkin, hukukî bağlayıcılığı olan uluslararası bir anlaşmayı gayretli bir şekilde takibe teşvik eden, 10 Aralık 1996 tarihli ve 51/45 S. sayılı Kararını da memnuniyetle karşılayarak,
Anti-personel mayınların kullanımını, depolanmasını, üretimini ve devredilmesini yasaklamak, sınırlamak, veya askıya almak amacıyla geçmiş yıllarda alınan tek ve çok taraflı önlemlerden ayrıca memnuniyet duyarak,
Anti-personel mayınların bütünüyle yasaklanması için yapılan çağrının da kanıtladığı gibi, kamu vicdanının insanî ilkelerin daha ileriye götürülmesindeki rolünü vurgulayarak ve Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketinin, Kara Mayınlarının Yasaklanması Uluslararası Kampanyasının ve dünyanın her yerindeki çok sayıdaki diğer hükümet dışı kuruluşların bu amaçla gösterdiği çabaları tanıyarak,
Uluslararası topluluğu anti-personel mayınların kullanımını, depolanmasını, üretimini ve devredilmesini yasaklayan, hukukî bağlayıcı olan uluslararası bir anlaşma müzakere etmeye çağıran 5 Ekim 1996 tarihli Ottava Deklarasyonunu ve 27 Haziran 1997 tarihli Brüksel Deklarasyonunu anımsayarak,
Bütün Devletlerin bu Sözleşmeye katılmaya özendirilmeleri arzusunu vurgulayarak ve bu Sözleşmenin evrenselleştirilmesinin teşviki yönünde, diğerlerinin yanı sıra, Birleşmiş Milletler, Silahsızlanma Konferansı, bölgesel kuruluş ve gruplar ve Aşırı Derecede Yaralayıcı ve Ayırım Gözetmeyen Etkileri Bulunan Belirli Konvansiyonel Silahların Kullanımının Yasaklanması veya Kısıtlanması Sözleşmesi gözden geçirme konferansları dahil, konuyla ilgili bütün forumlarda büyük bir gayretle çalışmaya kararlı olarak,
Silahlı çatışmalarda tarafların savaş yöntem ya da araçlarını seçme haklarının sınırsız olmadığına dair uluslararası insanî hukuk ilkesini, silahlı çatışmalarda aşırı yaralanmaya veya gereksiz acıya yol açabilecek nitelikteki silahların, fırlatma vasıtalarının ve diğer savaş araçlarının ve yöntemlerinin kullanılmasını yasaklayan ilkeyi ve siviller ile savaşanlar arasında bir ayırım yapılması gerektiğine ilişkin ilkeyi kendilerine esas alarak,
Aşağıdaki hususlarda anlaşmaya varmışlardır :
Madde 1
Genel yükümlülükler
1. Taraf Devletlerden her biri, hangi koşullar altında olursa olsun, hiçbir zaman :
a) Anti-personel mayın kullanmamayı;
b) Anti-personel mayın geliştirmemeyi, üretmemeyi, bir başka şekilde edinmemeyi; depolamamayı, elde tutmamayı veya doğrudan doğruya veya dolaylı yoldan bir başkasına devretmemeyi;
c) Bu Sözleşme çerçevesinde bir Taraf Devlete yasaklanmış bulunan herhangi bir faaliyetle iştigal etmekte olan herhangi bir kimseye, hiçbir şekilde yardımcı olmamayı, cesaret vermemeyi veya bunları teşvik etmemeyi,
taahhüt eder.
2. Taraf Devletlerden her biri, bu Sözleşmenin hükümlerine uygun olarak, bütün anti-personel mayınları imha etmeyi ya da bunların imha edilmesini sağlamayı taahhüt eder.
Madde 2
Tanımlar
1. “Anti-Personel Mayın (APM)”, bir kişinin mevcudiyeti, yaklaşması veya teması ile infilak edecek biçimde tasarımlanan ve bir veya birden fazla kişiyi etkisiz hale getirecek, yaralayacak veya öldürecek mayındır. Şahıslara yönelik olmayıp, araçların yaklaşması, üzerine basması veya dokunması ile patlayacak şekilde tasarımlanmış ve bunların yerinden sökülmesini engelleyen sistemlerle teçhiz edilmiş mayınlar, bu şekilde teçhiz edilmiş olmaları nedeniyle, anti-personel mayın olarak telakki edilmezler.
2. “Mayın”, toprağın veya başka bir yüzey alanının altına, üstüne ya da yakınına yerleştirilmek ve bir kişinin veya aracın mevcudiyeti, yaklaşması veya teması ile infilak etmek üzere tasarlanmış mühimmattır.
3. “Mayın tuzaklama cihazı” bir mayının korunmasını amaçlayan ve mayının parçası, mayına bağlı, iliştirilmiş veya mayının altına yerleştirilmiş ve mayına dokunulmaya teşebbüs edildiğinde veya mayın bir başka biçimde kasten kurcalandığında faaliyete geçen bir aygıttır.
4. “Devir”, anti-personel mayınların ulusal topraklardan içeri veya dışarı fiziksel olarak nakledilmesine ilaveten, mayınlar üzerindeki hak ve denetimin devredilmesini de içerir, ancak döşenmiş anti-personel mayınları içeren toprakların devredilmesini kapsamaz.
5. “Mayınlı alan”, mayınların mevcudiyeti veya mevcudiyetinden kuşkulanılması nedeniyle tehlikeli olan alandır.
Madde 3
İstisnalar
1. Madde 1’de belirtilen genel yükümlülüklere karşın, mayın tespit, mayın temizleme veya mayın imha tekniklerinin geliştirilmesi veya bu teknikler hakkında eğitim verilmesi için bir miktar anti-personel mayının bulundurulması veya devredilmesi mümkündür. Bu tür mayınların miktarı yukarıda sözü edilen amaçlar için kesinlikle gerekli olan asgarî sayıyı geçmeyecektir.
2. Anti-personel mayınların imha amacıyla devri yapılabilir.
Madde 4 Depolanmış anti-personel mayınların imhası
Madde 3’te belirtilen durumlar dışında, Taraf Devletlerin her biri, sahip olduğu veya tasarrufunda bulunan, ya da yetkisi veya kontrolü altında olan depolanmış bütün anti-personel mayınları, mümkün olan en kısa zamanda, ancak bu Sözleşmenin söz konusu Taraf Devlet için yürürlüğe girmesinden sonra dört yıldan daha geç olmamak şartıyla, imha etmek veya imha edilmesini sağlamakla yükümlüdür.
Madde 5 Mayınlı alanlardaki anti-personel mayınların imhası
1. Taraf Devletlerden her biri, yetkisi ya da denetimi altında olan mayınlı alanlardaki bütün anti-personel mayınları bu Sözleşmenin söz konusu Taraf Devlet için yürürlüğe girmesinden sonra on yıldan daha geç olmamak şartıyla mümkün olan en kısa zamanda imha etmek ya da imha edilmesini sağlamakla yükümlüdür.
2. Taraf Devletlerden her biri, anti-personel mayın bulunduğu bilinen veya döşenmiş bulunduğundan kuşkulanılan, yetkisi ya da denetimi altındaki bütün alanları belirlemek için elinden gelen her çabayı gösterecek ve bu alanlarda bulunan bütün anti-personel mayınlar imha edilinceye kadar sivillerin etkili bir biçimde bu alanların dışında tutulmalarını temin etmek için, yetkisi ya da denetimi altında bulunan mayınlı alanlardaki bütün anti-personel mayınların, en kısa zamanda, çevreleri işaretli, gözetim altında ve çitler ya da başka yöntemlerle korunuyor olmalarını sağlayacaktır. İşaretleme, en azından, Aşırı Derecede Yaralayıcı ve Ayırım Gözetmeyen Etkileri Bulunan Belirli Konvansiyonel Silahların Kullanımının Yasaklanması veya Kısıtlanması Sözleşmesinin, Mayınların, Bubi Tuzaklarının ve Diğer Aletlerin Kullanımlarının Yasaklanması ya da Kısıtlanmasına ilişkin Ek Protokolünün 3 Mayıs 1996 tarihinde değiştirilen şeklinde belirlenen standartlarda olmalıdır.
3. Bir Taraf Devlet, 1 inci fıkrada söz konusu anti-personel mayınların hepsini belirtilen zaman zarfında imha edemeyeceği veya imha edilmesini sağlayamayacağı kanaatine varırsa, Taraf Devletler Toplantısına veya Gözden Geçirme Konferansına, bu tür anti-personel mayınların imhasını tamamlamak için son mühletin 10 yıla kadar uzatılması talebinde bulunabilir.
4. Her talep,
a) Önerilen ek mühletin süresini;
b) Önerilen ek mühletin,
(i) Mayınlardan arındırma ulusal programları çerçevesinde yürütülen çalışmaların hazırlıklarını ve mevcut durumunu,
(ii) Taraf Devletin bütün anti-personel mayınların imha edilmesi için kullanabileceği malî ve teknik araçları ve
(iii) Taraf Devletin, mayınlı alanlardaki bütün anti-personel mayınları imha etmesine engel olan koşulları da kapsayan nedenlerinin ayrıntılı bir açıklamasını;
c) Ek mühletin insanî, toplumsal, ekonomik, ve çevresel açılardan getireceği sonuçları ve
d) Önerilen ek mühlet talebiyle bağlantılı diğer bilgileri içermelidir.
5. Taraf Devletler Toplantısı veya Gözden Geçirme Konferansı, 4 üncü fıkra kapsamına giren hususları göz önünde bulundurarak talebi değerlendirecek ve mevcut Taraf Devletlerin oy çokluğuyla ek mühlet talebinin kabul edilip edilmeyeceğine karar verecektir.
6. Bu Maddenin 3 üncü, 4 üncü ve 5 inci fıkralarına uygun olarak yeni bir taleple başvurulması halinde söz konusu uzatma yenilenebilecektir. Daha fazla uzatma süresi talep eden Taraf Devlet, bir önceki uzatma döneminde bu Madde uyarınca neler yapıldığına ilişkin ek bilgi verecektir.
Madde 6
Uluslararası işbirliği ve yardım
1. Taraf Devletlerin her biri bu Sözleşmeye göre yükümlülüklerini yerine getirirken, mümkün olan durumlarda, diğer Taraf Devletlerden imkânlar dahilinde yardım isteme ve alma hakkına sahiptir.
2. Taraf Devletlerden her biri, bu Sözleşmenin uygulanmasıyla ilgili teçhizat, malzeme ve bilimsel ve teknolojik bilgi alışverişini kolaylaştırmakla yükümlüdür ve bu alışverişe mümkün olan en geniş şekilde katılmak hakkına sahiptir. Taraf Devletler, insancıl amaçlar için kullanılacak mayın temizleme teçhizatının ve ilgili teknolojik bilginin tedarikine gereksiz kısıtlamalar getirmeyeceklerdir.
3. İmkânı olan her Taraf Devlet mayın kurbanlarının bakımına ve rehabilitasyonuna, sosyal ve ekonomik uyumuna ve mayınlar konusundaki bilinçlendirme programlarına yardım sağlayacaktır. Bu yardım, diğerleri meyanında, Birleşmiş Milletler sistemi, uluslararası, bölgesel ya da ulusal örgütler veya kuruluşlar, Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Ulusal Kızılhaç ve Kızılay kurumları ve bunların Uluslararası Federasyonu, hükümet dışı örgütler aracılığıyla veya ikili düzeyde sağlanabilecektir.
4. İmkânı olan her Taraf Devlet mayın temizliğine ve bağlantılı faaliyetlere yardım sağlayacaktır. Bu yardım, diğerleri meyanında, Birleşmiş Milletler sistemi, uluslararası veya bölgesel örgüt ya da kuruluşlar, hükümet dışı örgüt veya kuruluşlar aracılığıyla ya da ikili düzeyde veya Birleşmiş Milletler Mayın Temizlemeye Yardım Gönüllü Vakıf Fonuna ya da mayınlardan arındırmayla uğraşan diğer bölgesel fonlara katkıda bulunarak sağlanabilecektir.
5. İmkânı olan her Taraf Devlet depolanmış anti-personel mayınların imha edilmesi için yardım sağlayacaktır.
6. Taraf Devletlerden her biri, Birleşmiş Milletler sistemi içinde kurulmuş olan mayın temizlemeyle ilgili veri tabanına, özellikle mayın temizlemenin çeşitli yöntem ve teknolojilerine ilişkin bilgileri ve mayın temizlemeyle ilgili uzmanların, uzman kurumlarının veya ulusal temas noktalarının listelerini sağlamayı taahhüt eder.
7. Taraf Devletler, bir ulusal mayınlardan arındırma programının geliştirilmesinde :
a) Anti-personel mayın sorununun boyutunun ve kapsamının;
b) Programın uygulanması için gerekli olan malî, teknolojik kaynakların ve insan kaynaklarının;
c) İlgili Taraf Devletin yetkisi veya kontrolü altında bulunan mayınlı alanlardaki bütün anti-personel mayınları imha etmek için gerekli olan tahmini yıl sayısının;
d) Mayından kaynaklanan yaralanma veya ölüm olaylarını azaltmak için mayınlar konusundaki bilinçlendirme faaliyetlerinin;
f) Mayın kurbanlarına yardımın; ve
g) İlgili Taraf Devletin Hükümeti ile programın uygulanmasında çalışacak, konuyla ilgili hükümet, hükümetlerarası veya hükümet dışı kuruluşlar arasındaki ilişkinin;
belirlenmesi için Birleşmiş Milletler, bölgesel örgütler, diğer Taraf Devletler veya diğer yetkili hükümetlerarası ya da hükümet dışı kuruluşlardan kendi yetkililerine yardımcı olmalarını talep edebileceklerdir.
8. Bu Maddenin hükümleri uyarınca yardım alan ve veren Taraf Devletlerden her biri, kararlaştırılmış yardım programlarının bütünüyle ve seri bir biçimde uygulanmasını teminen işbirliği yapacaktır.
Madde 7
Şeffaflık önlemleri
1. Taraf Devletlerden her biri, mümkün olduğunda, ancak her halükârda bu Sözleşme söz konusu Taraf Devlet için yürürlüğe girdikten sonra en fazla 180 gün içerisinde :
a) Madde 9’da değinilen ulusal uygulama önlemleri;
b) Sahip olduğu ya da yetkisi veya denetimi altında bulunan depolanmış bütün anti-personel mayınlarının, türü, miktarı ve mümkünse depolanmış her anti-personel mayın türü için seri numarasını da içerecek biçimde sınıflandırılmış, toplam sayısı;
c) İmkânlar ölçüsünde, her mayınlı alanda bulunan anti-personel mayınların türüne ve her tür anti-personel mayının sayısına ve ne zaman döşendiklerine ilişkin mümkün olduğunca ayrıntılı bilgileri içerecek şekilde, anti-personel mayın bulunan ya da bulunduğundan kuşkulanılan yetkisi veya denetimi altındaki bütün mayınlı alanların yerleri;
d) Mayın tespit, mayın temizleme veya mayın imha etme tekniklerinin geliştirilmesi ve bu tekniklerle eğitim vermek amacıyla bulundurulan veya devredilen, ya da imha edilmek üzere devredilen bütün anti-personel mayınların türleri, miktarları ve mümkünse seri numaraları ile bir Taraf Devlet tarafından anti-personel mayınları bulundurmak ya da devretmek üzere Madde 3 uyarınca yetkili kılınmış kurumlar;
e) Anti-personel mayın üreten işletmelerinin başka amaçlı kullanım için dönüştürülmelerine ya da hizmet dışı bırakılmalarına ilişkin programların durumu;
f) İmha için kullanılacak yöntemler, imha alanlarının yerleri ve güvenlikle ve çevreyle ilgili izlenilecek uygulanabilir standartların ayrıntılarını içerecek şekilde, anti-personel mayınların imha edilmesine ilişkin madde 4 ve 5 uyarınca yürütülen programların durumu;
g) Bu Sözleşmenin söz konusu Taraf Devlet için yürürlüğe girmesinden sonra imha edilen tüm anti-personel mayınların, sırasıyla 4 üncü ve 5 inci maddeler uyarınca imha edilen her bir türdeki anti-personel mayının miktarının dökümünü içerecek şekilde, türleri ve miktarları, bunun yanısıra, mümkünse, 4 üncü madde uyarınca imha edilen her bir türdeki anti-personel mayının seri numaraları;
h) Bir Taraf Devlet tarafından üretilen ve o Taraf Devletin halen sahip olduğu veya tasarrufunda bulundurduğu herbir türdeki anti-personel mayının, makul olan hallerde söz konusu mayınların teşhisi ve temizlenmesini kolaylaştıracak kategorilerde bilgi verilecek şekilde- bu bilgi asgarî olarak, mayının boyutlarını, fünye cinsini, patlayıcı madde cinsini, metal madde cinsini, renkli fotoğraflarını ve mayın temizlemeyi kolaylaştıracak diğer bilgileri içerecektir- bilindiği ölçüde teknik özellikleri; ve
i) Maddenin 2 nci fıkrasında tanımlanan bütün alanlarla ilgili olarak, halka derhal ve etkili bir uyarıda bulunulmasını sağlamak için alınan önlemler
hakkında Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine rapor verecektir.
2. Bu Madde uyarınca sağlanan bilgiler, son takvim yılını kapsayacak şekilde Taraf Devletlerce yıllık olarak güncelleştirilecek ve her yıl en geç 30 Nisan’da Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine sunulacaktır.
3. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, aldığı bütün bu tür raporları Taraf Devletlere iletecektir.
Madde 8
Sözleşmeye uymanın kolaylaştırılması ve açıklık kazanması
1. Taraf Devletler, bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili olarak birbirlerine danışmayı ve birbirleriyle işbirliği yapmayı ve Taraf Devletlerin Sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmelerini kolaylaştırmak için işbirliği ruhu içerisinde birlikte çalışmayı kabul ederler.
2. Bir veya daha fazla Taraf Devlet başka bir Taraf Devletin bu Sözleşmenin hükümlerine uymasına ilişkin soruları açıklığa kavuşturmak ve çözmek istiyorsa, bu konu hakkında söz konusu Taraf Devlete Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla Açıklama Talebi sunabilir. Bu tür bir talep, bütün gerekli bilgilerle birlikte yapılmalıdır. Taraf Devletlerden her biri dayanağı olmayan Açıklama Taleplerinden kaçınmalı, suiistimale meydan verilmemesine özen gösterilmelidir. Bir Açıklama Talebi alan Taraf Devlet, bu konunun açıklığa kavuşmasına yardımcı olacak bütün bilgileri 28 gün içinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla talepte bulunan Taraf Devlete ulaştıracaktır.
3. Talepte bulunan Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla belirtilen süre zarfında bir yanıt almaz veya Açıklama Talebine aldığı yanıtı tatmin edici bulmazsa, konuyu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri vasıtasıyla bir sonraki Taraf Devletler Toplantısına sunabilecektir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Açıklama Talebine ait bütün gerekli bilgilerle birlikte konuyu bütün Taraf Devletlere iletecektir. Bütün bu bilgiler, yanıt verme hakkı olan, talepte bulunulan Taraf Devlete de sunulacaktır.
4. Bir Taraf Devletler Toplantısı gerçekleşinceye kadar, endişe duyan Taraf Devletlerden herhangi birisi Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinden, talep edilen açıklamayı kolaylaştırmak için dostça girişimde bulunmasını isteyebilir.
5. Talepte bulunan Taraf Devlet, konunun ele alınmasını teminen, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla bir Taraf Devletler Özel Toplantısı düzenlenmesini önerebilir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu doğrultuda, konuyu ele almak amacıyla bir Taraf Devletler Özel Toplantısı düzenlenmesinden yana olup olmadıklarını belirtmeleri talebiyle birlikte, söz konusu öneriyi ve ilgili Taraf Devletlerce teslim edilen tüm bilgileri bütün Taraf Devletlere iletecektir. Bu tür bir duyuruyu izleyen 14 gün içerisinde Taraf Devletlerin en azından üçte birinin Özel Toplantıyı onaylaması halinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Taraf Devletlerin Özel Toplantısını bir sonraki 14 gün içinde toplayacaktır. Toplantı yeterlilik sayısını Taraf Devletlerin çoğunluğu oluşturacaktır.
6. Taraf Devletler Toplantısı veya duruma göre Taraf Devletler Özel Toplantısı, önce ilgili Taraf Devletlerin sundukları bütün bilgileri dikkate alarak konuyu daha fazla inceleyip incelemeyeceğini belirleyecektir. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, oydaşma ile bir karara varmak için her türlü çabayı gösterecektir. Bu yöndeki bütün çabalara karşın mutabakat sağlanamadığı takdirde, bu kararı katılan ve oy kullanan Taraf Devletlerin çoğunluğu ile alacaktır.
7. Bütün Taraf Devletler, konunun gözden geçirilmesinin sağlanmasını teminen Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı ile, 8 inci fıkra uyarınca veri toplama heyetlerinin yetkilendirilmesi hususu dahil, bütünüyle işbirliği yapacaklardır.
8. Konuya daha fazla açıklık getirilmesine gerek duyulduğu takdirde, Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı bir veri toplama heyeti yetkilendirecek ve katılan ve oy kullanan Taraf Devletlerin çoğunluğu ile görev yönergesini kararlaştıracaktır. Açıklama istenen Taraf Devlet, istediği zaman ülkesine bir veri toplama heyeti davet edebilecektir. Bu görev Taraf Devletler Toplantısının veya Taraf Devletler Özel Toplantısının böyle bir görev için yetki veren kararı olmadan gerçekleşecektir. 9 uncu ve 10 uncu fıkralar uyarınca tespit edilen ve onaylanan en fazla 9 uzmandan oluşan heyet, ihlal iddiasına konu olan noktada veya açıklama istenen Taraf Devletin yetkisi veya denetimi altında bulunan ihlal iddiasıyla doğrudan ilgili diğer mahallerde ek bilgi toplayabilecektir.
9. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Taraf Devletlerin sağladıkları nitelikli uzmanların isim, milliyet ve alakalı diğer bilgileri içeren listesini hazırlayıp güncelleştirerek bütün Taraf Devletlere iletecektir. Bir Taraf Devlet kabul etmediği yazılı olarak bildirmediği sürece, bu listeye dahil olan herhangi bir nitelikli uzmanın bütün veri toplama heyetlerinde yer alacağı varsayılacaktır. Kabul edilmeyen uzman, kabul edilmediği bu göreve atanmasından önce bildirilmiş olduğu takdirde, karşı çıkan Taraf Devletin topraklarında veya yetkisi ya da denetimi altındaki başka bir yerde görevli veri toplama heyetlerine katılmayacaktır.
10. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Taraf Devletler Toplantısının veya Taraf Devletler Özel Toplantısının talebini aldığında, açıklama talep edilen Taraf Devlete de danıştıktan sonra, heyet üyelerini ve başkanını atayacaktır. Araştırma görevini talep eden ya da bu talepten doğrudan etkilenen Taraf Devletlerin vatandaşları bu göreve tayin edilmeyeceklerdir. Veri toplama heyetinin üyeleri 13 Şubat 1946 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletlerin Ayrıcalık ve Bağışıklıkları Sözleşmesinin VI. Maddesinde yer alan ayrıcalık ve bağışıklıklardan yararlanacaklardır.
11. Veri toplama heyeti üyeleri, en az 72 saat önceden haber vermek suretiyle, en erken zamanda açıklama istenen Taraf Devletin topraklarına ulaşacaklardır. Açıklama istenen Taraf Devlet, heyeti kabul etmek, ulaşımını ve ibatesini sağlamak için gerekli idarî önlemleri alacak ve denetimi altındaki topraklarda bulunduğu süre boyunca heyetin güvenliğini mümkün olan en yüksek düzeyde sağlamaktan sorumlu olacaktır.
12. Veri Toplama heyeti, açıklama istenen Taraf Devletin egemenlik haklarına halel getirmeden, sadece ihlal iddiası hakkında bilgi toplamak amacıyla kullanılmak üzere gerekli olan teçhizatı söz konusu Taraf Devletin topraklarına sokabilecektir. Heyet, hakkında açıklama istenen Taraf Devlete, inceleme görevi sırasında kullanmayı öngördüğü teçhizatı varışından önce bildirecektir.
13. Açıklama istenen Taraf Devlet, veri toplama heyetinin iddia edilen ihlal konusuna ilişkin bilgi verebilecek bütün ilgili kişilerle görüşmesine imkân verilmesini sağlamak için bütün çabayı gösterecektir.
14. Açıklama istenen Taraf Devlet, veri toplama heyetinin iddia edilen ihlal konusuyla ilgili bilgi toplanması ihtimali bulunan, denetimi altındaki bütün alanlarla ve tesislere girmesine izin verecektir. Bu uygulama, açıklama istenen Taraf Devletin;
a) Hassas teçhizatın, bilginin ve alanların korunması,
b) Taraf Devletin mülkiyet haklarına, aramalara ve el koymalara ilişkin anayasal yükümlülüklerinin veya diğer anayasal hakların korunması ya da,
c) Veri toplama heyeti üyelerinin fiziksel korunması ve güvenliği için gerekli göreceği düzenlemelere tabi olacaktır.
Hakkında araştırma istenen Taraf Devlet bu tür düzenlemeler yaptığı takdirde, bu Sözleşmeye uyduğunu göstermek için makul olan her türlü çabayı sarfedecektir.
15. Aksine anlaşmaya varılmadığı takdirde, veri toplama heyeti ilgili Taraf Devletin topraklarında 14 günden ve herhangi belirli bir yerde 7 günden fazla kalamayacaktır.
16. Gizlilik esasına göre sağlanan ve veri toplama heyetinin göreviyle bağlantılı olmayan tüm bilgiler gizli tutulacaktır.
17. Veri toplama heyeti, bulgularının sonuçlarını Taraf Devletler Toplantısına veya Taraf Devletler Özel Toplantısına Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla bildirecektir.
18. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, veri toplama heyeti tarafından sunulan rapor da dahil olmak üzere, konuya ilişkin bütün bilgileri değerlendirecek ve araştırma istenen Taraf Devletten ihlal konusuna yönelik olarak belirli bir zaman zarfında önlemler almasını talep edebilecektir. Araştırma istenen Taraf Devlet bu talep doğrultusunda alınan bütün önlemler hakkında rapor verecektir.
19. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, incelenmekte olan konunun daha fazla açıklığa ya da çözüme kavuşturulmasını teminen, uluslararası hukuka dayanan gerekli işlemlerin başlatılması da dahil, ilgili Taraf Devletlere yol ve yöntemler önerebilecektir. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, incelenen konunun araştırma istenen Taraf Devletin denetimini aşan koşullardan kaynaklandığının belirlendiği durumlarda, 6 ncı Maddede atıfta bulunulan işbirliği önlemlerine başvurulması dahil, uygun önlemler tavsiye edebilecektir.
20. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, 18 inci ve 19 uncu fıkralarda değinilen kararları oydaşmayla, aksi takdirde mevcut ve oy kullanan Taraf Devletlerin üçte iki çoğunluğuyla almak için her türlü çabayı gösterecektir.
Madde 9
Ulusal uygulama önlemleri
Taraf Devletlerin her biri, yetkisi veya denetimi altındaki kişiler tarafından veya bölgelerde yapılan, bu Sözleşmeye tabi olan Taraf Devletlere yasaklanmış olan faaliyetleri engellemek ve ortadan kaldırmak için, cezai yaptırımlar da dahil olmak üzere, gerekli bütün yasal, idarî ve diğer önlemleri alacaktır.
Madde 10
Uyuşmazlıkların çözülmesi
1. Taraf Devletler, bu Sözleşmenin uygulanması veya yorumlanmasına ilişkin olarak ortaya çıkabilecek her türlü uyuşmazlığı çözmek için birbirlerine danışacak ve işbirliği yapacaklardır. Taraf Devletlerin her biri, bu tür herhangi bir anlaşmazlığı Taraf Devletler Toplantısına sunabilecektir.
2. Taraf Devletler Toplantısı, dostça girişim önermek, bir uyuşmazlığa taraf olan Devletleri kendi tercih edecekleri bir uzlaşma sürecini başlatmaya davet etmek ve üzerinde mutabakata varılacak herhangi bir yöntem için bir zaman sınırlaması koymak dahil, uygun gördüğü herhangi bir şekilde uyuşmazlığın çözülmesine katkıda bulunabilecektir.
3. İşbu Madde, bu Sözleşmeye riayetin kolaylaştırılması ve açıklığa kavuşturulmasına ilişkin diğer hükümlerine halel getirmeyecektir.
Madde 11
Taraf Devletler toplantıları
1. Taraf Devletler, Sözleşmenin yürütülmesiyle ve uygulanmasıyla ilgili olarak:
a) Sözleşmenin işleyişi ve statüsü;
b) Sözleşmenin hükümleri uyarınca sunulan raporlardan kaynaklanan konular;
c) 6 ncı Madde uyarınca yapılan uluslararası işbirliği ve yardımlaşma;
d) Anti-personel mayınların temizlenmesi ile ilgili teknolojilerin geliştirilmesi;
e) Taraf Devletlerin 8 inci Madde uyarınca yaptıkları sunuşlar; ve
f) Taraf Devletlerin 5 inci Madde uyarınca yaptıkları sunuşlara ilişkin kararlar,
dahil bütün konuları değerlendirmek amacıyla düzenli olarak toplanacaktır.
2. İlk Taraf Devletler toplantısı, bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra bir yıl içerisinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından düzenlenecektir. İzleyen toplantılar, birinci Gözden Geçirme Konferansına kadar Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından yıllık olarak düzenlenecektir.
3. 8 inci Maddede belirtilen koşullarda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bir Taraf Devletler Özel Toplantısı düzenleyecektir.
4. Kararlaştırılan Usul Kurallarına uygun olarak, bu Sözleşmeye taraf olmayan Devletlerin yanı sıra, Birleşmiş Milletler, diğer ilgili ulaslararası örgütler ve kuruluşlar, yerel örgütler, Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve ilgili hükümet dışı örgütler, bu toplantılara gözlemci olarak katılmaya davet edilebileceklerdir.
Madde 12
Gözden Geçirme Konferansları
1. Bu Sözleşme yürürlüğe girdikten sonra beş yıl içerisinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından bir Gözden Geçirme Konferansı düzenlenecektir. Sonraki Gözden Geçirme Konferansları, bir ya da daha çok Taraf Devlet tarafından talep edildiği takdirde, iki konferans arası hiçbir şekilde beş yıldan daha az olmamak kaydıyla, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından toplanacaktır. Sözleşmeye Taraf Devletlerin hepsi her Gözden Geçirme Konferansına çağırılacaklardır.
2. Gözden Geçirme Konferansının amacı:
a) Sözleşmenin işleyişini ve statüsünü gözden geçirmek,
b) 11 inci Maddenin 2 nci fıkrasında atıfta bulunulan Taraf Devletler Toplantılarına ilave toplantıların gerekliliğini ve aralıklarını kararlaştırmak,
c) Taraf Devletlerin 5 inci Madde uyarınca yaptıkları sunuşlara ilişkin kararlar almak ve
d) Gerektiği takdirde, kapanış raporunda Sözleşmenin uygulanmasıyla ilgili kararlara yer vermek olacaktır.
3. Kararlaştırılan Usul Kurallarına uygun olarak, bu Sözleşmeye taraf olmayan Devletlerin yanı sıra, Birleşmiş Milletler, diğer ilgili uluslararası örgütler ve kuruluşlar, yerel örgütler, Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve ilgili hükümet dışı örgütler, her Gözden Geçirme Konferansına gözlemci olarak katılmaya davet edilebileceklerdir.
Madde 13
Değişiklikler
1. Taraf Devletlerin her biri Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra herhangi bir tarihte Sözleşmede değişiklikler önerebilecektir. Her değişiklik önerisi Sözleşmenin Saklayıcısına iletilecek, o da bunu bütün Taraf Devletlere duyuracak ve önerinin ele alınması için bir Değişiklik Konferansı toplanması konusundaki görüşlerini soracaktır. Taraf Devletlerin çoğunluğunun duyurudan sonra 30 gün içerisinde önerinin ele alınmasını desteklediklerini Saklayıcıyla bildirmeleri halinde, Saklayıcı bütün Taraf Devletlerin davet edileceği bir Değişiklik Konferansı toplayacaktır.
2. Kararlaştırılan Usul Kurallarına uygun olarak, bu Sözleşmeye taraf olmayan Devletlerin yanı sıra, Birleşmiş Milletler, diğer ilgili uluslararası örgütler ve kuruluşlar, yerel örgütler, Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve ilgili hükümet dışı örgütler, Değişiklik Konferanslarının her birine gözlemci olarak katılmaya davet edilebileceklerdir.
3. Taraf Devletlerin çoğunluğu daha önce yapılmasını talep etmediği takdirde, Değişiklik Konferansı, Taraf Devletler Toplantısının veya Gözden Geçirme Konferansının hemen ardından toplanacaktır.
4. Değişiklikler, Değişiklik Konferansında hazır bulunan ve oy kullanan Taraf Devletlerin üçte ikilik çoğunluğu tarafından kabul edilecektir. Saklayıcı bu şekilde kabul edilen bütün değişiklikleri Taraf Devletlere duyuracaktır.
5. Bu Sözleşmede yapılan bir değişiklik, kabul eden Taraf Devletler için; Taraf Devletlerin çoğunluğunun kabul ettiklerine dair belgeleri Saklayıcıya teslim etmeleriyle yürürlüğe girecektir. Bundan sonra, diğer Taraf Devletler için değişiklik, kabul etme belgelerini teslim ettikleri tarihte yürürlüğe girecektir.
Madde 14
Masraflar
1. Taraf Devletler Toplantılarının, Taraf Devletler Özel Toplantılarının, Gözden Geçirme Konferanslarının ve Değişiklik Konferanslarının masrafları, Birleşmiş Milletler katkı payı oranlarına göre uyarlanarak, Sözleşmeye Taraf Devletler ile Sözleşmeye taraf olmayan katılımcı Devletler tarafından karşılanacaktır.
2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin 7 nci ve 8 inci Maddeler çerçevesinde belirlediği masraflar ile veri toplama heyetlerinin masrafları; Birleşmiş Milletler katkı payı oranlarına göre uyarlanarak Taraf Devletler tarafından karşılanacaktır.
Madde 15
İmza
18 Eylül 1997 tarihinde Oslo, Norveç’te hazırlanan bu Sözleşme, 3 Aralık 1997 tarihinden 4 Aralık 1997 tarihine kadar Ottava, Kanada’da ve 5 Aralık 1997 tarihinden yürürlüğe girmesine kadar New York’taki Birleşmiş Milletler Merkezinde bütün Devletler için imzaya açık olacaktır.
Madde 16
Onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma
1. Bu Sözleşme, imzacıların onayına, kabul etmelerine veya uygun bulmalarına tâbi olacaktır.
2. Sözleşme, imzalamamış olan her Devletin katılımına açık olacaktır.
3. Onaylamaya, kabul etmeye, uygun bulmaya veya katılmaya ilişkin belgeler Saklayıcıda toplanacaktır.
Madde 17
Yürürlüğe girme
1. Bu Sözleşme, onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma belgelerinin kırkıncısının tevdi edildiği aydan sonraki altıncı ayın ilk gününde yürürlüğe girecektir.
2. Bu Sözleşme, onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma belgesini kırkıncı onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma belgesinin tevdi edilmesinden sonra veren her Devlet için, sözkonusu Devletin onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma belgesini verdiği tarihten sonraki altıncı ayın ilk gününde yürürlüğe girecektir.
Madde 18
Geçici uygulama
Devletlerin her biri, Sözleşmeyle ilgili onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma işlemi sırasında, 1 inci Maddenin 1 inci fıkrasını Sözleşme yürürlüğe girinceye kadar geçici olarak uygulayacağını açıklayabilecektir.
Madde 19
Çekinceler
Bu Sözleşmenin Maddeleri çekincelere tâbi olmayacaktır.
Madde 20
Yürürlük süresi ve çekilme
1. Bu Sözleşmenin yürürlük süresi sınırsız olacaktır.
2. Taraf Devletlerin her biri, ulusal egemenlik hakkını kullanarak bu Sözleşmeden çekilme hakkına sahiptir. Bu durumda çekildiğini bütün diğer Taraf Devletlere, Saklayıcıya ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine bildirecektir. Sözkonusu çekilme kararıyla ilgili belgelerde çekilmeye yol açan sebeplerin tam bir açıklamasına yer verilecektir.
3. Çekilme, ancak çekilmeyle ilgili belgelerin Saklayıcı tarafından alınmasından altı ay sonra yürürlüğe girecektir. Bununla birlikte, altı aylık süre dolduğunda çekilen Taraf Devletin bir silahlı çatışmanın içinde bulunması halinde, çekilme silahlı çatışma sonuçlanmadan önce yürürlüğe girmeyecektir.
4. Bir Taraf Devletin Sözleşmeden çekilmesi, Devletlerin ilgili uluslararası hukuk kurallarından kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmeyi sürdürme sorumluluklarını hiçbir şekilde etkilemeyecektir.
Madde 21
Saklayıcı
Bu Sözleşmenin Saklayıcısı olarak Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri görevlendirilmiştir.
Madde 22
Geçerli metinler
Bu Sözleşmenin her biri eşit derecede geçerli olan Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca orijinal metinleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından saklanacaklardır.
CEZA MUHAKEMESİ HUKUKUNDA HÂKİMİN TARAFSIZLIĞI İLKESİNİ ORTADAN KALDIRAN HUKUK ZİHNİYETİ: TAHKİK (ENGİZİSYON) İDEOLOJİSİNİN TEORİ VE UYGULAMADAKİ GÖRÜNÜMLERİ – Avukat Fahrettin KAYHAN
Makale, Ankara Barosu tarafından 11-14 Ocak 2024 tarihlerinde düzenlenen 13. Hukuk Kurultayında Avukat Fahrettin Kayhan tarafından tebliğ olarak sunulmuştur.
ÖZET
Hâkimin tarafsızlığı hem bir hukuk kuralı hem de bir etik ilkedir. Tarafsızlık ilkesine Türk Yargı Etiği Bildirgesinin 3’üncü maddesinde Bangalore Yargı Etiği İlkelerinin 2’nci maddesinde yer verilmiştir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 24’üncü maddesinin birinci fıkrasına göre hâkimin davaya bakamayacağı hâllerde reddi istenebileceği gibi, tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerden dolayı da reddi istenebilir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesinin birinci fıkrasına göre ise tarafsız bir mahkemede yargılanma adil yargılanma hakkı kapsamındadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise, hâkimin tarafsızlığını sübjektif tarafsızlık ve objektif tarafsızlık olarak ikiye ayırmaktadır. Sübjektif tarafsızlık hâkimin kişi olarak görmekte olduğu davada tarafsızlığını; objektif tarafsızlık ise mahkemenin taraflara eşit mesafede bulunduğu ve tarafsız davranacağına dair hak arayanlara güven veren bir görünüme sahip olmasını ifade etmektedir.
Ceza muhakemesi hukukunda üç farklı sistem söz konusudur: İtham sistemi, tahkik sistemi ve karma sistemi. Türk ceza muhakemesi sisteminin karma sistem (işbirliği sistemi) olduğu iddia edilmektedir. Karma Sistem, tahkik sistemi ile itham sisteminin bazı özelliklerinin bir araya getirilmesinden oluştuğu söylenmektedir. Alman Ceza Muhakemesi Kanunu esas alınarak hazırlanan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun önceki kanuna göre itham sisteminin daha fazla özelliklerini barındıran karma bir sistem olduğu ileri sürülmektedir.
Bu tebliğin tezi, kanunun amacı daha fazla itham sisteminin özelliklerini içeren bir karma sistem oluşturmak olsa da Türk ceza muhakemesi teori ve pratiğine genel olarak tahkik zihniyetinin hâkim olduğudur. Tebliğimizde teori ve uygulamaya hâkim olan tahkik ideolojisinin hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlığını nasıl olumsuz etkilediği, psikolojik olarak hâkimi nasıl davanın tarafı haline getirebildiği, muhakeme hilelerine kapı araladığı, sonuç olarak tarafsızlık ilkesini nasıl uygulanmaz hale getirebildiği doktrin ve uygulamadan örneklerle ele alınacaktır. Tebliğimizde hâkimin tarafsızlığını sağlayacak reform önerilerine yer verilecektir.
Hâkimin tarafsızlığı hem küresel olarak kabul görmüş bir hukuk kuralı hem de bir yargı etiği ilkesidir. Tarafsızlık ilkesine Türk Yargı Etiği Bildirgesinin 3’üncü maddesinde Bangalore Yargı Etiği İlkelerinin 2’nci maddesinde yer verilmiştir.
Hâkimin tarafsızlığına mevcut Anayasamızda yer verilmemişti. 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un birinci maddesi ile Anayasa’nın 9’uncu maddesine “bağımsız” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve tarafsız” ibaresi eklenmiş ve Anayasa’nın 9’uncu maddesi “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır” biçiminde değiştirilmiştir. Anayasa’nın 138’inci maddesinde ise “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar” denilerek hâkimlerin bağımsızlığına vurgu yapılmış, ancak hâkimlerin tarafsızlığından bahsedilmemiştir.
Her ne kadar mahkeme ve hâkim terimleri birbirinin yerine kullanılsa da bunlar ayrı kavramlardır. Mahkeme fiktif bir kurumdur, hâkim ise gerçek kişi. Bu anlamda mahkemenin tarafsızlığından bahsedilemez, gerçek kişilerin yani hâkimlerin tarafsızlığından bahsedilebilir. Bu kavram kargaşasının uygulamadaki hileli görünümü, bir mahkemenin şubesini açarak dosyanın mahkemenin bir şubesinden diğerine nakli suretiyle yahut bir mahkemedeki hâkim değişikliği ile somut bir dava veya belli davalar için yeni mahkemeler kurarak hâkimin bağımsızlığını bertaraf etmek, tabiî hâkim ilkesini yok saymak, hukukumuzda çok yaygın hileli uygulamalardan biridir.
Nitekim ilk defa, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 15 Şubat 2024 tarihli toplantısında, 2022/23093 sayılı başvuruyla ilgili olarak; mahkûmiyetin dayanağı olan delillerle doğrudan temas eden mahkeme heyeti ile hükmü veren mahkeme heyetinin farklı olması nedeniyle Anayasa’nın 36’ncı maddesinde ifadesini bulan adil yargılama hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vererek bu hileli uygulamayı hukuk tarihimizde ilk kez deşifre etmiştir. Keza Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, Orhan Şahin v. Türkiye başvurusunda 12 Mart 2024 tarihli kararıyla, kararı veren hâkimlerin tanığı şahsen ve bizzat dinlememiş olmasını adil yargılanma hakkının ihlali olarak kabul ederek “hâkimin değişmezliği” ilkesini vurgulamıştır (Başvuru No: 48309/17)
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesinin birinci fıkrasına göre ise tarafsız bir mahkemede yargılanma adil yargılanma hakkı kapsamındadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise, hâkimin tarafsızlığını “sübjektif tarafsızlık” ve “objektif tarafsızlık” olarak ikiye ayırmaktadır. Sübjektif tarafsızlık hâkimin kişi olarak görmekte olduğu davada tarafsızlığını, objektif tarafsızlık ise mahkemenin taraflara eşit mesafede bulunduğu ve tarafsız davranacağına dair hak arayanlara güven veren bir görünüme sahip olmasını ifade etmektedir[1]. Ceza Muhakemesi Kanununun 24’üncü maddesinin birinci fıkrasında göre hâkimin davaya bakamayacağı hâllerde reddi istenebileceği gibi tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerden dolayı da reddi istenebilir.
Hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlık ilkesini yaşama geçebilmesi ceza muhakemesi sisteminin gerekli ve yeterli şartları sağlamasına bağlıdır. Bu tebliğde tarafsızlık ilkesini Türk ceza muhakemesi sistemi açısından inceleyeceğiz.
Ceza muhakemesi hukukunda üç farklı sistem söz konusudur: itham sistemi, tahkik sistemi ve karma (işbirliği) sistem. Öğretide Türk ceza muhakemesi sisteminin karma sistem (işbirliği sistemi) olduğu iddia edilmektedir. Karma sistemin, tahkik sistemi ile itham sisteminin bazı olumlu özelliklerinin bir araya getirilmesinden oluştuğu söylenmektedir. Alman Ceza Muhakemesi Kanunu esas alınarak hazırlanan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun önceki kanuna göre itham sisteminin daha fazla özelliklerini barındıran karma bir sistem olduğu ileri sürülmektedir[2].
Bu tebliğin tezi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun görünüşteki amacı daha fazla itham sisteminin özelliklerini içeren bir karma sistem oluşturmak olsa da Türk ceza muhakemesi mevzuatına, teorisine ve pratiğine genel olarak tahkik zihniyetinin hâkim olduğudur. Tebliğimizde mevzuat, teori ve uygulamaya hâkim olan tahkik ideolojisinin hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlığını nasıl olumsuz etkilediği, psikolojik olarak hâkimi nasıl davanın tarafı haline getirebildiği, muhakeme hilelerine kapı araladığı, sonuç olarak tarafsızlık ilkesini nasıl uygulanmaz hale getirebildiği doktrin ve uygulamadan örneklerle ele alınacaktır. Tebliğimizde hâkimin tarafsızlığını sağlayacak reform önerilerine yer verilecektir.
I – TAHKİK SİSTEMİNİN KARMA SİSTEME EVRİLMESİ VE KARMA SİSTEMİN TAHKİK (ENGİZİSYON) SİSTEMİNE REGRESYONU
Engizisyon (Inqusition) Latincede tahkikat, soruşturma, sorgulama anlamlarına gelen bir sözcüktür. Engizisyon, Orta Çağ’da, Hıristiyanlıkta sapkın (heretik) kabul edilen akım mensuplarını, simya, büyücülük, cadılıkla uğraşanları, Yahudileri (konversolar) ve Hıristiyan olmuş Müslümanları (Moriskolar) yok etmek amacıyla kurulmuş Katolik adli teşkilatı ve muhakeme usulüdür. Kilise ve devlet otoritesi altında faaliyet gösteren Engizisyon, MS XII. yüzyılın sonlarından XIX. yüzyıl ortalarına kadar aktif olmuştur. Engizisyon Hıristiyan teolojisine dayanan bir sistem olmasının yanı sıra teorik altyapısını Klasik Roma Hukukundan almıştır. Roma’da kölelere, alt sınıflara ve Roma İmparatorluğunun sonlarına doğru Hıristiyanlara uygulanmıştır[3].
Engizisyon sisteminde başlangıçta piskoposlar yargılamayı yürütürken zaman içinde engizisyon mahkemeleri Piskoposların yanı sıra Engizitör (muhakkik, müstantik) denilen görevlilerce yapılmıştır. Engizitörün yanı sıra ona yardımcı olan komiserler, noterler, familerler, gözlemciler gibi görevliler yargılama sürecinde yer almaktaydı. Engizitörler, hem davacı, hem hâkim konumundaydı. Maddi gerçeğe ne pahasına olursa olsun ulaşmak yargılamanın amacı olduğundan ikrar temel delil konumundaydı. İşkence ikrar elde etmek için başvurulan meşru sayılan bir delil elde etme aracıydı. Engizisyon 16’dan fazla türde işkence yöntemi geliştirmiş, işkenceyi bir adeta bir bilim haline getirmiştir.
Engizisyon sisteminde yargılamanın aşamaları, yemine davet ve af süreci (etkin pişmanlık), mahkemeye celp, sorgulama ve delillerin ibrazı, ikrar elde etmek için işkence ve hüküm aşamasından oluşmaktaydı. Engizisyon sisteminde yargılama gizli ve yazılı yürütülürdü. Engizitör, re’sen bir olaya el koyabilir ve delil toplayabilir. Sanık bir özne değil, yargılamanın nesnesidir[4].
Engizisyon sisteminin başlarında sanıkların savunmalarını avukat vasıtasıyla yapmalarına izin veriliyordu. Sanığın müdafisinin savunması dinlendikten sonra hüküm veriliyordu. Papa III. Innocentius “Si Adversus Vos” adlı fermanıyla avukatların ve noterlerin sapkınlara yardım etmesini yasakladı. Kutsal Roma İmparatoru II. Frederich 1220-1239 tarihleri arasında yayınladığı fermanlarla sanıkların avukatlık hizmetinden yaralanmalarını yasakladığı gibi, sanıklara yardım eden avukatlar bir daha dönmemek üzere sürgüne gönderiliyor, malları müsadere ediliyor, sapkın olarak yargılanıyor ve yargılananlara verilen cezalara çarptırıyorlardı[5].
Rönesans ve reform hareketlerinin başlaması ve Fransız Devrimi ile hızlanan hukuk reformlarında tahkik sisteminden tamamıyla vazgeçilmemiş, ancak itham sisteminin kimi özellikleri Kıta Avrupa’sının farklı ülkelerinde farklı oranlara alınarak karma bir sistem oluşturulmuştur. Karma sistemin atası engizisyondur. Karma sistem, içinde engizisyon sisteminin az veya çok kimi unsur ve özelliklerini barındırmaktadır.
Türk ceza muhakemesi hukuku sistemine gelince: Türkiye’de yürürlükte olan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunundan (CMK) önceki 4 Nisan 1929 tarihli 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK) 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunundan iktibas edilmişti.
“Nihayet “Rönesans” (yeniden doğuş) geldi. Engizisyon sistemi sarsıldı, fakat yok edilemedi. Arabulucu anlayışlar, karma usuller ortaya çıktı. Soruşturmanın ilk bölümü gizli, duruşma bölümü aleni idi. Kilise hukukunun direnişi çeşitli karma sisteme sebeb oldu. Engizisyon sisteminin kalın izleri varlığını koruyordu. Alman usul yasası da bu tür izler taşır. Alman usulü dahi tam bir Rönesans ürünü sayılmaz. Fakat Anglo-Saksonların tepkisi tamdı. Türkiye Usul Kanunu(nu) Alman Kanunundan aldı. Alman Kanunu en az karma olan bir sistemi yansıtır. Esasında karma değildir. Belki şiddeti azaltılmış bir engizisyon dönemini yansıtır.”[6]
CMUK’un yürürlüğe girdiği 1929 tarihinden yürürlükten kalktığı tarihe kadar ülkemizde ceza muhakemesi alanında uygulanan sistem işte bu şiddeti azaltılmış engizisyon sistemi olmuştur. Bu dönem yetişen hukukçular, bu sistem ile endoktrine edilmişler ve taklit yoluyla kuşaktan kuşağa devredilen değişime dirençli bir muhakeme kültürü ve habitusu oluşmuştur.
5271 sayılı CMK’nun yürürlüğe girdiği tarihten sonra durum değişmiş midir? Şimdi ona bakalım.
II – TAHKİK İDEOLOJİSİ, TÜRKİYE’DE HUKUK MESLEKLERİNİN YAPILANMASI VE TARAFSIZLIK
Engizisyon yargılama usulünde davacı ve hâkim sıfatının engizitörde toplandığını belirtmiştik. Ceza Muhakemesi hukukumuza egemen olduğu kabul edilen karma sistemde ise itham sisteminin etkisiyle iddia makamı ile yargılama makamının ayrıldığı iddia edilmektedir. Acaba bu iddia Türk hukuku açısından ne kadar doğrudur? Adlî teşkilata ilişkin mevzuat ve uygulama incelendiğinde hukukumuzda iddia makamı ve yargı makamının söylendiği gibi pek de ayrılmadığını görüyoruz. İddia makamı ile yargılama makamının ayrılığından ziyade birlikteliğini ve yargılamada diyalektiğin yok edildiğini gözlemliyoruz.
A. Hâkim ve Savcı Mevzuatında Birliktelik
1961 Anayasası’nın yürürlükte olduğu dönemde hâkimlik mesleği ve savcılık mesleği ayrı ayrı düzenlenmişti. Yüksek Savcılar Kurulu ve Yüksek Hâkimler Kurulu olmak üzere iki kurul mevcuttu. 1982 Anayasasıyla birlikte hâkim ve savcılık mesleği bir arada düzenlenerek Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu oluşturulmuştur. Keza 4/7/1934 tarih ve 2556 sayılı Hâkimler Kanunu 12 Eylül darbesinden sonra 2661 sayılı Kanunla Hâkimler ve Savcılar Kanunu olarak değiştirilmiştir. Hâkim ve Savcılık meslekleri aynı ve eşit kabul edilerek, iddia ve yargılama makamları birleştirilmiştir.
B. Hâkim ve Savcılığa Alımda ve Eğitiminde Birliktelik
2802 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda hâkimlik ve savcılık aynı meslekler olarak düzenlenmiştir. Mesleğe alımları, eğitimleri, atanmaları aynı kurallarla tabidir. 1985 yılında yürürlüğe giren Hâkim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile adlî ve idari yargı hâkim ve savcı adaylarının yetiştirilmelerini sağlamak üzere Ankara’da Adalet Bakanlığına bağlı Hâkim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi kurulmuştur. Avrupa Birliği‘ne katılım sürecinde üye ülkelerdeki mevzuata ve uygulamalara uyum sağlamak amacıyla, hukuk alanındaki eğitim ile diğer görevleri yerine getirecek bağımsız bir kurumun oluşturulması ihtiyacının doğması üzerine, 2003 yılında 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu kabul edilerek, tüzel kişiliğe sahip, bilimsel, idari ve mali özerkliği olan Türkiye Adalet Akademisi kurulmuştur. 9 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe giren 703 Sayılı Anayasa’da Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmümde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname‘nin 2. maddesi ile 4954 Sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu yürürlükten kaldırılarak, Türkiye Adalet Akademisi kapatılmıştır. 10 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe giren 1 nolu Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 60. maddesi ile Hâkim ve Savcı Eğitim Merkezi kurulmuş, 703 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin geçici 12. maddesinde Hâkim ve Savcı Eğitim Merkezi organları oluşturuluncaya kadar Akademi tarafından yapılması gereken görev ve hizmetlerin, Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı tarafından yürütüleceği belirtilmiştir. 02/05/2019 tarihli ve 30762 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 34 Nolu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kamu tüzel kişiliğini haiz, bilimsel, idari ve mali özerkliği olan, özel bütçeli, Adalet Bakanlığı ile ilgili ve merkezi Ankara’da bulunan Türkiye Adalet Akademisi yeniden kurulmuştur. Anayasa Mahkemesi, 28/12/2023 tarih 2019/72 E. 2023/229 K. sayılı kararıyla 34 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin tümünün Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, iptal hükmünün kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir. Türkiye Adalet Akademisi’nin eğitim programları incelendiğinde; eğitim programlarının tamamının hâkim savcılar ve adaylarına yönelik olduğu, hâkim ve savcı adaylarının birlikte ve aynı eğitime tabi tutulduğu gözlemlenmektedir. Kararnamenin 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde “talepleri halinde noterler ve avukatlar ile eğitim ve öğretim hizmetlerinden faydalanması uygun görülen diğer kişilere yönelik eğitim programları hazırlamak ve uygulamak” Akademinin görevleri arasında sayılmış ise de bu yönde bir eğitim programına rastlanmamıştır.
C. Hâkim ve Savcı STK’larında ve Sosyal Hayatta Birliktelik
Hâkim ve savcı birlikteliğini, bu meslekler için kurulan sivil toplum kuruluşlarında da görmekteyiz. YARSAV, HAKSAV, YARGIDA BİRLİK kuruluşlarının üyelik koşullarını incelediğimizde hâkim ve savcı birlikteliğinin bu STK’larda da devam ettiğini ve içselleştirildiğini görüyoruz. YARGIÇLAR SENDİKASI’nın adından hareketle bu sendikanın sadece yargıçlar tarafından kurulduğu izlenimi veriyorsa da tüzüğünü incelediğimizde hâkim savcı birlikteliğinin burada da devam ettiğini görmekteyiz. Yargıçlar Sendikası Tüzüğünün 7’nci maddesinde sendikaya üye olabilecekler arasında ilginç bir şekilde “büro, bankacılık ve sigortacılık hizmet koluna tabi diğer kamu görevlileri’nin de yer aldığını görmekteyiz. Hâkim savcı birlikteliğinin sosyal hayatta aynı lojmanlarda komşu olmak, aynı sosyal tesislere devam etmek gibi gündelik hayatta da sürdüğünü gözlemlemekteyiz.
D. Hâkim ve Savcıların Çalışma Mekânlarında Birlikteliği ve Cumhuriyet Savcılarının Mekânsal ve Mali Hâkimiyet
Hâkim ve savcıların, adliye saraylarında aynı mekânlarda çalıştıklarını, adliyelerin yönetiminin ise Başsavcılıkta olduğunun da altını çizmek gerekir. Adli mekân politikalarının belirlenmesi ve adliyelerde mekân düzenleme yetkisinin Cumhuriyet Başsavcısında olduğu, adliyelerde Cumhuriyet savcılarının ofislerinin hâkimlere göre daha konforlu olduğu gözden ırak tutulmamalarıdır. [7] Bir müvekkilimizle adliyeden cezaevine giderken müvekkilin telefonundaki yakınına “Avukatımızla savcının sarayından savcının oteline geçiyoruz” demesi Cumhuriyet savcılarının adliyelerdeki hâkimiyetinin sokaktaki vatandaş tarafından da gözlemlendiğini vurucu biçimde göstermektedir. Öte yandan Cumhuriyet Başsavcısı, Adalet Bakanlığı bütçesinden adliyelere ayrılan kısım üzerinde harcama yetkisine sahiptir. Cumhuriyet Başsavcısı, adliyenin ita amiri konumundadır[8].
E. Kürsüde ve Müzakere Sürecinde Birliktelik
Hâkim ve savcılar, yazılı hukukta bir dayanağı olmamasına karşın kürsüde de birliktedirler.
“Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde fasılasız bir şekilde beş yıl boyunca iddia makamını temsil etme onuruna eriştim. İlk günde son ana kadar mahkeme heyeti ile olan ilişkilerim son derece medeni ve uyumlu oldu. Böyle olmakla beraber hiçbir zaman görüşüme uymayan kararları temyiz etmekten geri kalmadığımı da belirtmek isterim. Bu mahkemedeyken halimden son derece memnundum., kaldı ki burada önemli davalara bakarken belli bir hukuksal birikime ulaşıyor ve içtihadi bilgiler ediniyordum. Kararları dört hukukçunun ortak akıl ve ferasetiyle vermekte olduğumuz için bir kişinin altından kalkmakta zorlanacağı meseleleri heyet halinde rahatlıkla çözüme kavuşturabiliyor, kimin kimden farklı bir bilgisi varsa ortaya döküyor ve bundan hepimiz yararlanıyorduk Bu mahkemede çalıştığım sürece ruhen arındım, dinlendim ve rahatladım.”[9]
Anekdottan anlaşıldığına Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi, savcının da katılımıyla dört kişiden oluşan bir heyet olarak çalışmıştır. Kitabın 499. Sayfasındaki anekdottan ise, bu çalışma biçiminin bu mahkemeye özgü olmadığını, yazarın İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde çalışırken de savcının heyete dâhil edildiğini, müzakerelere aktif olarak katıldığını anlıyoruz. Hatta DGM’de görülen bir davanın müzakeresinde savcının tahliye talebine mahkeme başkanının müzakere esnasında “Efendim mutlaka cezalandırılması gereken bu insanları nasıl tahliye ederiz, böyle şey olur mu, haydi biz ettik, MİT ve Genelkurmay buna ne der”[10] diye tepki göstermesi ülkemizde egemen olan “hukuk zihniyeti” açısından ve hâkim ve savcıların hangi sosyal ve siyasi etkilerin altında karar verdiği ayrıca incelenmeye değer bir konudur.
Görüldüğü üzere karma sistem olduğu söylenen Türk Ceza Muhakemesi sisteminde iddia makamı ve yargılama makamı hukuken fiilen ayrılmamıştır. Her ne kadar görünüşte bu makamlar ayrıymış gibiyse de iddia makamı ve yargılama makamı rol ve işlevleri birbirine karışacak şekilde iç içe geçmiş durumdadır. Hukukumuzda iddia ve yargılama makamlarının birliğinden bahsetmek abartı olmayacaktır. Türk ceza muhakemesi sisteminde bir tarafta iddia ve yargılamayı birlikte yürüten hâkim ve savcı, diğer tarafta savunmayı temsil eden zayıf ve etkisiz bir müdafilik kurumu bulunmaktadır. Yargılamada üçlü bir diyalektik değil, ikili bir kutupluluk söz konusudur. Hukukumuz açısından sıklıkla vurgulanan sav-savunma-yargı üçlemesi fiilen gerçeği yansıtmamaktadır. Hâkim ve savcı işlevleri birbirinden tam olarak ayrılmamıştır. Hâkim savcı birlikteliği Hâkim Dr. Ali Altıntaş tarafından şu şekilde ifade edilmiştir:
“Ceza davasının taraflarından birisi konumundaki savcılık makamının, mahkemeler ve yargıçlar üzerinde artan etkisi, üzerinde durulması gereken önemli bir sorundur. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, mahkemelerin içinde bulunduğu yerel yapının yani adliyenin CBS tarafından yönetilmesidir. Bir diğer önemli sebep, yargıçlık ve savcılık mesleklerinin bir, bütün ve iç içe geçmiş görüntüsüdür. Bu birliktelik yargıçlar ve savcıların statülerinin aynı kanunla düzenlenmesinden başlayıp özlük işlerinin HSYK’ye bırakılmasına, CBS’nin adliyelerde mahkemelerle aynı mekânı paylaşmasından, adliye yönetiminde ve yargılama işlerinde ağırlıklı bir rol üstlenmesine kadar varır. Elbette Cumhuriyet savcılarının da belli Ceza davasının taraflarından birisi konumundaki savcılık makamının, mahkemeler ve yargıçlar üzerinde artan etkisi, üzerinde durulması gereken önemli bir sorundur. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, mahkemelerin içinde bulunduğu yerel yapının yani adliyenin CBS tarafından yönetilmesidir. Bir diğer önemli sebep, yargıçlık ve savcılık mesleklerinin [11] bir, bütün ve iç içe geçmiş görüntüsüdür. Bu birliktelik yargıçlar ve savcıların statülerinin aynı kanunla düzenlenmesinden başlayıp özlük işlerinin HSYK’ye bırakılmasına, CBS’nin adliyelerde mahkemelerle aynı mekânı paylaşmasından, adliye yönetiminde ve yargılama işlerinde ağırlıklı bir rol üstlenmesine kadar varır. (…)Zira bu durum, adli yargı alanında en büyük sıkıntılardan biri olan yargıçlar ve savcıların bir blok halinde mütalaa edilmesinden kaynaklanan ve savunmayı bir anlamda dışlayan bir yapılanmadır. Bu rahatsız edici durum, “savcı eşittir yargıç” formülü, aslında klasik “sav-savuma-hüküm” yapılanmasına da aykırıdır.”(9)
Hâkim savcı birlikteliğinin uygulamadaki sonucu, zaman zaman hâkimin, iddia makamı rolünü oynamasıdır. Diyalektik olarak iddia savunma arasına çıkması gereken iletişim çatışmaları çatışması, hâkim ve savunma arasına cereyan etmekte hâkimler sık sık davacı gibi hareket etmektedir. Bu ise engizisyon (tahkik) sisteminin en bariz özelliklerinden biridir.
III – TÜRK CEZA MUHAKEMESİ KANUNUNDA ENGİZİSYON SİSTEMİ KALINTILARI
A. İddianamenin İadesi Kurumu
CMK’nun 174’nci maddesinde davaya bakacak mahkemenin/hâkimin kovuşturma başlamadan soruşturma evresine ilişkin bütün belgeleri incelendikten sonra iddianamenin kabul veya iadesine karar vereceği düzenlenmiştir. CMK’nun 175’nci maddesine göre iddianamenin kabulüyle kamu davası açılmış olur. Başka bir ifadeyle mahkeme kendi bakacağı davayı açmaktadır. Engizisyon sisteminde olduğu gibi hâkim ve savcı sıfatı aynı kişide birleşmektedir. Hâkim, iddianameyi kabul etmekle kovuşturma aşaması başlamadan dava ile ilgili doğal olarak mahkûmiyet yönünde kanaat oluşturmaktadır. İddianamenin kabulüne karar veren hâkimin, duruşma evresinde bu aşamada oluşturduğu önyargıyla hareket etmesi kaçınılmazdır.
B. Sanığın Sorgusunda Yetersiz ve Hileli Düzenlemeler
Ceza Muhakemeleri Kanununun (CMK) 192’nci maddesine göre mahkeme başkanı veya hâkim, duruşmayı yönetir ve sanığı sorguya çeker. CMK 2’nci maddesinin birinci fıkrasının (h) bendine göre sorgu, şüpheli veya sanığın hâkim veya mahkeme tarafından soruşturma veya kovuşturma konusu suçla ilgili olarak “dinlenmesini” ifade eder.
CMK’nun 191’inci maddesine göre iddianamenin kabulü kararıyla duruşmaya başlanır. Tanıklar duruşma salonundan dışarı çıkarılırlar. Duruşmada, sırasıyla sanığın açık kimliği saptanır, kişisel ve ekonomik durumu hakkında kendisinden bilgi alınır, iddianame veya iddianame yerine geçen belgede yer alan suçlamanın dayanağını oluşturan eylemler ve deliller ile suçlamanın hukuki nitelendirmesi anlatılır. Sanığa, yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanuni hakkı olduğu ve CMK’nun 147’nci maddesinde belirtilen diğer hakları bildirilir. Sanık “açıklamada bulunmaya” hazır olduğunu bildirdiğinde, “usulüne göre sorgusu” yapılır. Buna göre sanığın suçla ilgili açıklama yapmaya başlamasıyla teknik olarak sorgu işlemi başlamış olmaktadır.
Sanığın sorgusu “usulüne göre” göre yapılacağına göre bu usul nedir? Anılan madde ve CMK’nun 147’nci maddesinde de sanığın üzerine atılı suçla ilgili açıklama yapmaya başladığı aşamanın “usulüne” ilişkin açık bir düzenleme bulunmamaktadır.
Susma hakkını kullanmayan sanık kendisine yüklenen suçla ilgili açıklama yapacak, hâkim de onu dinlemekle ve işittiklerini tutanağa geçirmekle mi yetinecektir?
Hâkim sanığın açıklamaları sırasında veya sonrasında sanığa soru sorabilecek midir? Sorgu soru cevap şeklinde mi yapılacaktır? Sorgu işlemi sanığın hâkim tarafından sorulan soruları yanıtlaması mıdır? Eğer öyle ise hâkimin soracağı soru türlerinde bir kısıtlama var mıdır? Hâkim sorgu esnasında sanığa her istediği soruyu sorabilir mi?
Feridun Yenisey ve Ayşe Nuhoğlu, CMK’nun 147’nci maddesinde düzenlenmesinde şekil ile yetinilip esasın unutulduğunu, sorguda olaya ilişkin sorulup sorulamayacağı ve nasıl sorulacağının düzenlenmediğini belirtmişlerdir. Yazarların kitabın soruşturma işlemleri kısmında ele aldıkları bu sorun hakkında; “susma hakkını kullanmayan şüpheliye soruları ifadeyi alan kolluk görevlisi, Cumhuriyet savcısı veya sorguyu yapan sulh ceza hâkimi sorar. Bu soruların anlattırıcı ve ucu açık sorular olması gerekir. Evet veya hayır ile cevaplandırılabilen yönlendirici soru sorulamaz, zira bu sorular yasak sorgu yöntemi oluştururlar” demektedirler. Bu açıklamaların, ifade ve sorgunun aynı madde içinde düzenlenmesinden hareketle duruşma sorgusu için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Yazarlara göre sorgusu sırasında sanığa kapalı uçlu ve yönlendirici soru sorulamaz. Sorgunun, Anglo-Amekerikan sisteminde geçerli olan çapraz sorgu sisteminin ilk aşamasını oluşturan “esas sorgu” (direct examiniton) şeklinde yapılması, çapraz sorgu (cross examinition) tekniklerinin kullanılmaması gerekir. Yazarlar, hâkimin kapalı uçlu ve yönlendirici sorular sorarak çapraz sorgu teknikleriyle sorgu yapmasını yasak sorgu olarak nitelemişlerdir. Yazarlara göre, hâkim sorguda sanığa ancak açık uçlu sorular yöneltebilecektir.[12]
Bahri Öztürk ve arkadaşları ise, sorgunun amacının “MADDİ GERÇEĞE ULAŞMAK” olduğunu belirttikten sonra “BEYAN GERÇEĞE TIPATIP UYGUN OLACAKTIR” ( büyük harf kullanımları yazarlara aittir) cümlesiyle sorgunun amacını belirlemişlerdir. Yazarlar, sorgunun amacının “sanığın direncini kırmak için” şok taktiği, sondaj taktiği, mozaik taktiği, zik zak taktiği gibi “sanığı şaşırtan yöntemler kullanılması”gerektiğini ileri sürmektedirler. Yazarlar, yasak sorgu sayılabilecek çeşitli yöntemler önermektedir. Yazarlar tam bir tahkik ideolojisiyle kaleme aldıkları bu bölümde neyse ki, içinde cevabı da bulunan veya buna yakın olan veya belli hususları sabit sayan soruların (suggesiv sorular) sorulmaması gerektiğini, bu soruların irade özgürlüğünü ortadan kaldırdığını veya önemli ölçüde sınırlandırdığı için caiz olmadığını ifade etmişlerdir. Başka bir ifadeyle yazarlar hâkimin, sanığa yönlendirici soru soramayacağı kanısındadırlar[13].
Sorgunun nasıl yapılacağına, sorguda sanığa hâkim tarafından soru sorulup sorulamayacağı, sorulabilirse hangi tür soruların caiz olduğuna, sorulara ve sorgu tarzına itiraz etmenin mümkün olup olmadığına ilişkin bir Yargıtay kararına rastlamadık. Feyyaz Gölcüklü, Aralık 1954 tarihinde yayınladığı “Sanığın Sorgusu ve Sevk Tarzı” başlıklı makalesinde belirttiğine göre yazar bu konuda bir karara rastlamamış. Yazar, hakimin gerçeği öğrenmek için yalan söylemesinin ve sanığa yanıltıcı soru sorulmasının, seçimlik (altenative) soruların, kompleks ve geniş soruların, aldatıcı ve telkin edici soruların, neticesi sanık tarafından görülemeyen soruların sorulmasının sorgunun dürüstlüğü prensibine aykırı olduğunu belirttikten sonra Yargıtay’ın bu konudaki tutumunu şöyle açılıyor:
“…acaba yargıç kanunun sükûtundan bil istifade bu nevi soruları sanığa sorabilecek midir? Sorumuza evvela temyiz mahkemesi içtihatları içinde cevap arayalım. Türk Temyiz mahkemesi içtihatları arasında sanığın sorgusu konusunda verilmiş herhangi bir karara rastlamadık. Bu durum sanığın sorgusunun tamamen dürüst bir şekilde yapıldığının bir delili olduğu gibi, sorgu müessesesine fazla önem verilmeyip tahkikat ve duruşma zabıtlarında sorgunun şekline müteallik kısımların atlandığı, yalnızca cevapların zapta geçirildiği ve binnetice sorgu tekniği Yüksek Mahkemenin meçhulü olduğu manasına da tefsir edilebilir. Hatta bu ikinci ihtimali daha kuvvetli buluyoruz”[14]
Makalenin kaleme alındığı 1954 yılından bu yana durumda bir değişiklik olmamıştır. Şu anda da bu konularda bir Yargıtay kararı bulmak mümkün değildir. Çünkü “tutanak suiistimali” yoluyla bu konular Yargıtay denetiminden kaçırılmaktadır. Duruşmada sorgu usulü yasal boşluk nedeniyle tamamen hâkimin “keyfine göre” yapılmaktadır. Hâkimler tutanağa geçirmeksizin, sanığı azarlayabilmekte, ihsası rey olacak ve hatta hâkimin taraflılığını gösteren açıklamalarda bulunabilmektedir. Sanığa “yıkıcı çapraz sorgu” teknikleriyle, yönlendirici ve kapalı uçlu soru sorabilmekte, sorulan sorular zapta geçmemekte, sadece cevaplar zapta geçmektedir.
Konu ile ilgili Yargıtay kararı olmasa da, aynı zamanda tecrübeli hâkim olan iki yazarın düşünceleri uygulamaya az da olsa ışık tutmaktadır. Mustafa Artunç ve Mehmet Tevfik Elmas, “Ceza Muhakemesinde Duruşma Yönetimi ve İstinaf” adlı kitaplarında sanığın yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmak istediğini bildirmesi halinde, CMK’nun 147’nci maddesi uyarınca sanığın sorgusunun yapılacağı, sanığın sorguda ayrıntılı olarak dinlenmesi gerektiği, sanığın “önceki beyanlarımı doğrudur, aynen tekrar ederim” şeklindeki sözlerinin tutanağa geçirilmesiyle yetinilmemesi gerektiği, mahkeme başkanı ve hâkimin hem sorgu sırasında hem de sorgu sonrası dosya ile ilgili her türlü soruyu sanığa sorabileceği yönünde görüş bildirmişlerdir. Yazarlar sorgunun soru-cevap şeklinde yapılacağına ilişkin açık bir ifade kullanmamakla birlikte hâkimin sorgu sırasında sanığa “her türlü sorunun” sorulabileceği kanısındadırlar.[15] “Her türlü soru” ifadesi, yönlendirici, yanıltıcı ve kapalı uçlu soruları kapsadığında şüphe yoktur. Yazarların her ikisinin de deneyimli hâkimler olduğu dikkate alındığında, hâkim olarak yaptıkları yargılamalarda sorgu sırasında dosya ile ilgili her türlü soruyu sordukları sonucuna varabiliriz.
Uygulamada rastladığımız başlıca sorgu türlerini kısaca inceleyelim. Bu sorgu türleri karma olarak da uygulanabilmektedir.
Soru Cevap Tarzında Sorgu
Uygulamada en sık rastlanan sorgu tarzıdır. Mahkeme başkanı veya hâkim, iddianameyi açıklamadan sanığa “üzerine atılı suçlamayı biliyor musun?” diye sorduktan sonra “suçlamalar konusunda ne diyorsun?” diyerek sorguya başlar. Sanık cevap verirken veya sanığın cevabından sonra araya girerek çeşitli sorular sormaya devam ederek sanığı sorgular. Bu usulü uygulayan mahkeme başkanı veya hâkimler, genellikle, eğer SEGBİS ile duruşma kayda alınmıyorsa sordukları soruları tutanağa geçmeden sadece sanığın verdiği cevapları tutanağa geçerler.
CMK’nunda mahkeme başkanının veya hâkimin ne tür sorular sorabileceği ve ne tür sorular soramayacağı konusunda bir düzenleme bulunmamaktadır. Kanımızca, Mahkeme başkanı veya hâkimin sorguda sanığa, yönlendirici ve aldatıcı sorular soramaması gerekir. Bu konuyu Uygulamada mahkeme başkanı veya hâkim her türlü soruyu sorabilmektedir.
Sanığın Hazırlıktaki İfadesi Üzerinden Sorgu
Bu usulü uygulayan mahkeme başkanı veya hâkimler, sanığın dosyadaki hazırlık ifadesini açarak sanığa “hazırlıktaki ifaden doğru mu?” sorusunu yöneltmekte, sanık “doğru” derse ifadeyi okuyarak zaman zaman da sanıktan teyit alarak tutanağa yazdırmaktadır. Oysa CMK’nun 213’ncü maddesine göre aralarında çelişki bulunması halinde; sanığın, hâkim veya mahkeme huzurunda yaptığı açıklamalar ile Cumhuriyet savcısı tarafından alınan veya müdafiinin hazır bulunduğu kolluk ifadesine ilişkin tutanaklar duruşmada okunabilir. Bu yöntemle sorgu yapmak kanuna açıkça aykırıdır.
Sanığın Sözlü Savunma Yapması Şeklinde Sorgu
Bu usulü uygulayan mahkeme başkanı veya hâkimler, “suçlamalar konusunda ne diyorsun?” sorusundan sonra genellikle başka soru sormazlar ve sanığın açıklamalarını tutanağa yazdırırlar.
Sanığın Hazırladığı Yazılı Metni Okuması Şeklinde Sorgu
Bu tür sorguya genellikle siyasi davalarda ve kamuoyunun yakından ilgilendiği davalarda tanık olmaktayız. Sanık önceden hazırladığı savunma dilekçesini mahkemenin huzurunda aynen okumaktadır. Sanığın okuması sırasında veya sonrasında mahkeme başkanı veya hâkim sorular sorabilmektedir. Bu yöntemin uygulandığı davalarda sanığın savunmasının ses kaydı alınmakta ve daha sonra çözümlenmektedir.
Sorguda Farklı Üsluplar ve Yasak Sorgu Yöntemleri
Mahkeme başkanları ve hâkimler tarafından sorguda farklı yöntemler uygulandığı gibi üslup farklılıkları da dikkat çekmektedir. Hakimden içsel olarak ne yaşarsa yaşasın nötr bir tutum beklenir. Ancak hâkimin mizacına ve psikolojik durumuna göre sanığa tutum ve davranışları değişmektedir. Mahkeme başkanı ve hâkimlerin sorguda duygu durumları değişebilmekte, dava ile özdeşleşebilmekte, transferans ve kontrtransferans yaşayabilmektedirler. Zaman zaman CMK’nun 148’nci maddesine aykırı tutum ve davranış sergileyen sanığa kötü davranan hâkimlere rastlamak mümkündür.
Sonuç olarak CMK’nunda “sanığın sorgusu” yetersiz, hileli ve tuzaklı şekilde düzenlenmiş, engizisyon sistemi bakiyesi bir kurumdur. Sanığın sorgusu, tahkik sisteminden kalma hâkimin objektif ve subjektif tarafsızlığını gölgeleyen bir kurumdur.
C. Hâkimin Re’sen delil toplaması
Mülga 1412 sayılı CUMK’nun 237’nci maddesinin üçüncü fıkrası “Mahkeme vuku bulan talep üzerine veya kendiliğinden şahit ve ehlihibre celbini ve başkaca sübut sebeplerinin ihzar ve iradını emredebilir” hükmünü içermekteydi. Bu maddeye istinaden hâkim, soruşturma esnasında toplanmamış delilleri toplayabiliyordu. 5271 sayılı CMK’na bu hüküm alınmamıştır. Anılan 237’nci maddesinin 5271 sayılı CMK’nundaki karşılığı olan “delillerin ortaya konulması ve reddi” başlıklı 206’ncı maddesinde veya Kanun’un herhangi bir başka maddesinde mahkemenin “kendiliğinden” delil toplamasına dair bir yetkiden söz edilmemektedir. Öğretide CMUK’nun 214’ncü maddesinin ve 237’nci maddesinin üçüncü fıkrasının 5271 sayılı Kanun’a alınmamasının basit bir değişiklik değil, önemli bir zihniyet değişikliğinin ifadesi olduğu ileri sürülmüştür.[16] Başkan ve hâkimin görevini düzenleyen CMK’nun 192. Maddesinde de, delillerin toplanmasından değil, ikame edilmesinden söz edilmesi de bu görüşü destekler niteliktedir. Bununla birlikte ceza muhakemesinin maddi gerçeğe ulaşma amacının bir gereği olarak mahkemenin de re’sen delil toplama yetkisine sahip olduğu ve özellikle kovuşturma evresinde ortaya çıkan bir delilin toplanmasına talep olmaksızın karar verebileceği ileri sürülmektedir.[17] Anayasa Mahkemesi de mahkemenin pasif konumda olmadığı, aksine yeterli kanaate ulaşıncaya kadar maddi gerçeği araştırmaya devam etmek zorunda olduğunu ve bu bağlamda gerekli tüm araştırmaları re’sen yapmakla yükümlü olduğunu ileri sürmektedir.[18] Yargıtay da ceza mahkemesinin, kovuşturma evresinde hâkim tarafından delil toplamasının önünde yasal bir engel olmadığı görüşündedir.[19] Hâkimin re’sen delil toplaması, engizitör hâkim anlayışının bir ürünüdür.
D. Hâkimin Delilleri Ortaya Koyması
CMK’nun 192nci maddesinin birinci fıkrasına göre “mahkeme başkanı veya hâkim, duruşmayı yönetir ve sanığı sorguya çeker; delillerin ikame edilmesini sağlar.”Delilin ikame edilmesi yani ortaya konulması, okunacak belgelerin okunması veya anlatılması, tanık ve bilirkişilerin dinlenmesi bizzat hâkim tarafından yapılan işlemlerdir. Çelişmeli bir yargılamada deliller “taraflarca”, önce iddia delilleri sonra da savunma delilleri ortaya konulur. Tahkik sistemi ve Karma sistemde ise, insan doğasına aykırı bir şekilde, taraf kavramı yoktur. Mevcut sistemde, hangi delilin ne zaman, hangi sırayla ortaya konulacağı, bir delilin ortaya konulup konulmayacağı konusunda iddia makamının veya savunma makamının bir inisiyatifi bulunmamaktadır. Tahkikat tamamen hâkimin inisiyatifinde yürütülmektedir. Bu engizisyon sisteminin temel bir özelliği olup, hâkimin tarafsızlığını zedeleyen bir durumdur.
E. Sanık Odaklı – Müdafi Engelli Düzenlemeler
Hukukumuzda sanık, bireysel savunma makamı olarak toplumsal savunma makamı olan müdafie nazaran daha merkezi bir konuma sahiptir. Hukuki bilgi ve deneyimi olmayan sanığın bireysel savunma makamı olarak sözde taltif edilmesi, çoğu yazar tarafından bunun savunmaya verilen önemle açıklanmasıbir aldatmaca, tahkik sisteminin ince bir hilesidir. CMK’nun 215’nci maddesinde göre suç ortağının, tanığın veya bilirkişinin dinlenmesinden ve herhangi bir belgenin okunmasından sonra bunlara karşı bir diyecekleri olup olmadığı katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine sorulur. Aynı kanunun 216. Maddesine göre ise ortaya konulan delillerle ilgili tartışmada söz, sırasıyla katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine veya kanuni temsilcisine verilir. Hükümden önce son söz, hazır bulunan sanığa verilir. Görüldüğü gibi Ceza Muhakemesi sistemimizde savunma olarak bireysel savunmaya yani sanığın kendi kendisini savunmasına sözde özel önem verilmiş, sanığın duruşmanın her aşamasında müdafisinden önce söz alarak aktif olması istenmiştir. Duruşma salonundaki konumlandırma nedeniyle müdafi yardımından yaralanamayan hukuki bilgi ve tecrübeden de yoksun sanığa müdafiinden önce söz verilerek âdeta tuzak kurulmaktadır. Sanığın her ne kadar muhakemenin bir süjesi olduğu ileri sürülse de, sanığın duruşmada engizisyon sisteminde olduğu gibi halen büyük ölçüde obje konumundadır.
F. Tanığın ve Bilirkişinin Dinlenmesindeki Düzenlemeler
CMK’nun 59’uncu maddesine göre “tanık, dinlenmeden önce hakkında tanıklık yapacağı olayla ilgili olarak mahkeme başkanı veya hâkim tarafından, kendisine bilgi verilir; hazır olan sanık, tanığa gösterilir. Sanık hazır değilse kimliği açıklanır. Tanıktan, tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemesi istenir ve tanıklık ederken sözü kesilmez. Tanıklık edilen konuları aydınlatmak, tamamlamak ve bilgilerinin dayandığı durumları gereğince değerlendirebilmek için tanığa ayrıca soru yöneltilebilir.” Aynı Kanunun 201’nci maddesine göre ise Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; tanıklara, bilirkişilere duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilirler. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile soru yöneltebilir. Aynı Kanunun 68’nci maddesinin birinci fıkrasına göre Mahkeme, her zaman bilirkişinin duruşmada dinlenmesine karar verebileceği gibi, ilgililerden birinin istemesi halinde de açıklamalarda bulunmak üzere duruşmaya çağırabilir. Kanundaki tanık dinlenmesine ilişkin düzenlemeler, yetersizdir. Yalancı tanıklık ve hatalı tanıklığa kapı aralayan suiistimal açık düzenlemelerdir. Düzenlemelerin uygulanma biçimi ise düzenlemeden daha da kötüdür. Uygulama hâkimden hâkime mahkemeye değişmektedir. Tanık ve bilirkişilerin hâkim tarafından sorgulanması da engizisyon sisteminin bir kalıntısıdır. Tanık ve bilirkişinin dinlenmesi ve sınanmasında en sağlıklı yöntem itham sistemindeki orijinal haliyle çapraz sorgu metodudur. Öte yandan, CMK’nun 68’nci maddesinde bilirkişilerin duruşmaya çağrılabileceği hükme bağlanmış olmasına rağmen mahkemeler bu yöndeki talepleri genellikle reddetmekte, bilirkişilerin yazılı mütalaasını almakla yetinmektedir. CMK’nun 201’nci maddesinde düzenlenen doğrudan soru yöneltme hakkı mutlak bir haktır. Her iki madde de bilirkişilerin “duruşmaya çağrılmaları halinde” bilirkişilere soru yöneltilebileceği hükme bağlanmamış, bilakis bilirkişilere doğrudan soru yöneltme hakkı her hangi bir koşula bağlanmaksızın mutlak olarak tanınmıştır. Kanun koyucu aksini düşünmüş olsaydı bilirkişileri özel olarak saymazdı.Bu nedenlerle doğrudan soru yöneltme hakkı olanlar, bilirkişiye doğrudan soru yöneltme hakkını kullanmak istediklerini belirterek bilirkişinin duruşmaya çağrılmasını talep ettiklerinde, kanaatimizce hâkim bu talebi kabul etmek zorundadır. Kanunun hâkime bilirkişilerin duruşmaya çağrılması konusunda takdir hakkı tanıyan diğer hükümleri, doğrudan soru yöneltme hakkını ortadan kaldıracak şekilde kullanılamamalıdır. Bilirkişilerin duruşmada dinlenmemelerinin uygulamadaki sonuçlarına da kısaca değinmek gerekir:
1.Yargı Yetkisinin Fiilen Bilirkişiye Devri Sorunu
Gerek ceza gerek hukuk davalarında bilirkişiye görevlendirilmesi yapıldıktan sonra dosya bilirkişiye veya bilirkişi heyetine teslim edilmekte ve yazılı rapor alınmaktadır. Rapor teslim edildikten sonra yine taraflarca itiraz görürse aynı bilirkişilerden itirazlara karşı ek rapor alınmaktadır. Ek raporlar, genel olarak “kök rapordaki görüşümüzde değişiklik yoktur,” şeklinde olmaktadır. Beyan yazılı olduğu için, itirazlar cevapsız kalabilmektedir. Bu raporlar duruşmada tartışılmamaktadır. Hâkim tarafından raporun okunup okunmadığını tespit etmek mümkün değildir. Çoğu kez bu rapor, aynen karara dönüşmektedir. Bu uygulama nedeniyle bilirkişilik, “taşeron hâkimliğe” dönüşmüş durumdadır. Taşeron hâkimlik nedeniyle dava, fiilen mahkeme dışına taşınmış olmaktadır. Bu sistemde dosyayı okumadan, bilirkişi raporunu olduğu gibi karara geçirerek hâkimlik yapmak pekâlâ mümkündür.
2.İmzacı Bilirkişi ve Bilirkişilik Görevinin 3.Kişiye Devri Sorunu
HMK m. 276 – (1)’e göre bilirkişi, mahkemece kendisine tevdi olunan görevi bizzat yerine getirmekle yükümlü olup, görevinin icrasını kısmen yahut tamamen başka bir kimseye bırakamaz. Bilirkişilik bizzat yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Ancak mevcut sistemde bilirkişinin raporu bizzat hazırlayıp hazırlamadığını denetleme imkânı yoktur.
Uygulamada heyet halinde hazırlanan bilirkişi raporlarında raporun tek bilirkişi tarafından imzalanıp kaleme teslim edildikten sonra, sadece hazırlanmış raporu kalemde imzalamak dışına rapora katkısı olmayan uygulamadaki adıyla “imzacı bilirkişilik” kurumu oluşmuştur. 33 yıl gibi uzun sayılabilecek meslek yaşamımızda Fransızca bilmeyen bilirkişilerin Fransızca biliyormuş gibi Fransızca metinler üzerine rapor yazdığını, bilirkişilik bürosu kurup stajyerlere seri şekilde rapor yazdırıldığını, tarafların bürolarında raporun hazırlanıp bilirkişi tarafından imzalanıp mahkemeye verildiğini vs. gördük veya işittik. Yani uygulamada “hâkimlik alt taşeronluğu” da oluşmuş durumdadır.
3.Bilirkişinin Ehliyetinin Tartışma Dışı Kalması Sorunu
Uygulamada bilirkişinin bilirkişilik yaptığı konuda ehil olup olmadığı çoğu kez tartışma dışı kalmaktadır. Mahkemenin seçtiği bilirkişi tartışmasız uzman kabul edilmektedir.
IV –ENGİZİTÖR HÂKİM VE SAVCI ZİHNİYETİ VE İTHAM SİSTEMİNE KARŞI DİRENÇ
Avrupa Birliği müktesebatına uyum zorlamasıyla, aslında yapılan değişikliği uygulama iradesi ve hazırlığı olmaksızın, mevzuat düzeyinde bazı sözde iyileştirmeler yapılsa da bu iyileştirmeler tahkik ideolojisiyle yetiştirilmiş hâkim savcılar eliyle emekli Yargıtay başkanı ve ceza hukuku profesörü Sami Selçuk’ın isabetle belirttiği gibi yargılama dolanları ve saptırmalarıyla (détournement de procedure) kısa sürede etkisiz hale getirilir[20]. Bunun en tipik örneği 5271 sayılı kanunun 201’nci maddesiyle getirilen doğrudan soru yöneltme müessesidir. Kanunun yürürlüğe girmesinin üzerinden neredeyse yirmi yıl geçmesine rağmen bu düzenlemeye karşı direnç hâlâ devam etmektedir. Çapraz sorgunun düzenlendiği Ceza Muhakemesi Kanunun 201’inci maddesinde “yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine, mahkeme başkanı karar verir” denilmektedir. İtiraz vaki olmadığı takdirde mahkeme başkanı veya hâkimin soruyu denetleyeceğine dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Kanun koyucu, aynen benimsemese de maddeyi esinlendiği Anglosakson hukukundaki çapraz sorguya benzer bir soru yöneltme düzeni öngörülmüştür. Ancak, öğretide ceza muhakemesi sistemimizin itham sistemi olmayıp karma sistem olduğu, hâkimin re’sen araştırma yetkisi olduğu gerekçesiyle mahkeme başkanı veya hâkimin soruları itiraz olmasa da denetleme yetkisi olduğu ileri sürülmüştür.[21] Bu görüş engizisyon ideolojisinin bir ürünüdür. Keza yine avukatın dosya incelemesinden, şüpheli ve sanığın müdafiden yararlanma ile ilgili haklarını kullanmasına kadar pek çok kanun hükmünü bu engizitör zihniyete uygulatmaya çalışmak deveye hendek atlatmaktan zordur.
V – SONUÇ VE ÖNERİLER
Sonuç olarak ceza muhakemesi sistemimiz, tahkik (engizisyon) sisteminin çok fazla özelliklerini içinde barındıran bir sistemdir. Olağanüstü dönemlerde ve siyasi davalarda ise türlü işkenceler dâhil olmak üzere saf engizisyon sistemine, yani özüne regrese olup, neredeyse pür engizisyon sistemine dönüşmektedir. Uygulamada sıkça dile getirilen “kolluk fezlekesinin iddianameye iddianamenin hükme dönüşmesi” eleştirisinin temelinde karma sistem ve bu sistemin mahsulü olan engizitör hâkim savcı habitusu yatmaktadır. Bu sistem içinde hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlığını sağlamak mümkün değildir. Bu konuda ciddi bir hukuk reformu yapılmak isteniyorsa, her şeyden önce kuvvetler ayrılığına dayalı her bakımdan hâkimlik bağımsızlığını ve teminatını sağlayan bir anayasanın varlığı şarttır. Hâkimlik ve savcılık mesleğini, işe alım, sosyal ortam ve çalışma yeri bakımından birbirinden ayırmak ve adliye yönetiminin başsavcıdan alınması gereklidir. 1961 Anayasasında olduğu gibi Hâkimler Kurulu ve Savcılar Kurulu ayrı olmalıdır. Keza hâkimler kanunu ve savcılar Kanunu iki ayrı kanun şeklinde düzenlenmelidir. Savcılık binaları adliyelerden ayrı mekânlarda olmalıdır.
Adliyelerin ita amirliği ve adliye yönetimi başsavcılardan alınmalıdır. Yürütmenin savcılar eliyle yargıya müdahalesinin önüne geçilmeli, hâkimlik ve savcılık meslekleri her yönden birbirinden ayrılmalıdır. Engizisyon yargılamalarına kapı aralayan Ceza Muhakemesi hukukunda karma sistemden tamamen vazgeçilmeli itham sistemine dayalı muhakemede diyalektiği sağlayacak iddia ve savunmanın aktif hakimlerin daha pasif olduğu yeni bir ceza muhakemesi kanunu yapılmalıdır.
KAYNAKÇA
ALTINTAŞ Ali, Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Karşılaştırmalı Hukukta Türkiye’de Adliye Yönetimi, Adalet Yayınevi, Ankara 2013.
ALTINTAŞ Ali, Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Türkiye’de Adliye Yönetimi, MEMLEKET Siyaset Yönetim Dergisi, C.7 S.17 2012/17 s. 34-104
ARTUÇ Mustafa ve ELMAS Mehmet Tevfik, Ceza Muhakemesinde Duruşma Yönetimi ve İstinaf, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2017
AYVAZ Ahmet, Bir Savcının Anıları Adaletin Gözyaşları, Librum Yayınları, İstanbul, 2017.
CENTEL Nur, ZAFER Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, Yenilenmiş ve Gözden Geçirilmiş 16. Baskı, Beta Yayınevi, İstanbul, 2019.
DÖNMEZ Burcu, Ceza Muhakemesi Hukukunda Çapraz Sorgu, 2. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara 2019.
EREM Faruk, “Savunma ve Ceza Yargılamasının Temeldeki Kusurları,” Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, Ocak 1988, Sayfa: 91-99
ESGİN Mehmet, Hristiyanlıkta Engizisyon Mahkemeleri, Doktora tezi, YÖK Tez Merkezi, Konya 1998.
ESMEIN Adhémar, Ceza Muhakemesi Sistemleri, Ceza Hukuku Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 31, Ağustos 2016, s. 205-213.
GEDİK Doğan, “Ceza Muhakemesinde Hakimin Delilleri Değerlendirme Serbestliği (CMK m.217)”, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Durmuş Tezcan’a Armağan, C.21, Özel S., 2019, s. 940-941.
GÖLCÜKLÜ Feyyaz, : “Sanığın Sorgusu ve Sevk Tarzı,” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl 1955 Cilt: 10 Sayı: 02 (02, https://dergipark.org.tr/tr/pub/ausbf/issue/3199/44516
KISACIK Raşit, Dünyada ve Türkiye’de İşkencenin Tarihi, Ozan Yayıncılık, İstanbul, 2017.
KOCAOĞLU Serhat Sinan, “Susma Hakkı,” Ankara Barosu Dergisi 2011 / 1, s. , s. 38.
SCHWERHOFF Gerd (Çev. Ömer İPEK) , Engizisyon Modern Çağda Heretizm Sorunu, Runik Kitap, İstanbul 2023.
ŞAHBAZ İbrahim, “AİHM Kararlarında Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı”, Anayasa Yargısı Dergisi, Sayı: 25, 2008, s. 229-289.
ŞAHİNKAYA Yalçın, Suçsuzluk Karinesi, Seçkin Yayınları, Ankara, 2008
ÖZBALCI Yalım Yarkın,“Ceza Muhakemesi Hukukunda İçerik ve Denetim Bağlamında Duruşma Tutanakları”, Suç ve Ceza Dergisi, Türk Ceza Hukuku Derneği, İsyanbul 2019, Sayı: 2, s. 141.
OSMANOĞLU, Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Cumhuriyet Savcısı VE Mahkemelerin Bilgi ve Belge İsteme Yetkisi, TBB Dergisi, 2020 (151), s. 105-138.
ÖZTÜRK Bahri, TEZCAN Durmuş, ERDEM Mustafa R. ve arkadaşları, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2019.
TANER, Fahri Gökçen Ceza Muhakemesi Hukukunda Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Çelişme ve Silahların Eşitliği, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2019.
TOPUZ Gökçen, KONAN Belkıs, “Geçmişten Günümüze Türk Hukukunda Hâkimin Tarafsızlığı” Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2017, sayı: 4, s. 763-794.
ÜNVER Yener, HAKERİ Hakan, Ceza Muhakemesi Hukuku, C. 3, 15. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2019.
YENİSEY Feridun ve NUHOĞLU Ayşe, Ceza Muhakemesi Hukuku, 3. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2015.
Dipnotlar
[1] İbrahim ŞAHBAZ,, “AİHM Kararlarında Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı”, Anayasa Yargısı Dergisi, Sayı: 25, 2008, s. 229-289, s. 259.
[2] Burcu DÖNMEZ, Ceza Muhakemesi Hukukunda Çapraz Sorgu, 2. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara 2019 s.83-87; Adhémar ESMEIN, Ceza Muhakemesi Sistemleri, Ceza Hukuku Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 31, Ağustos 2016, s. 205-213.
[3] Mehmet ESGİN, Hırısitiyanlıkta Engizisyon Mahkemeleri, Doktora tezi, YÖK Tez Merkezi, Konya 1998, s. 57-59.
[4] Gerd SCHWERHOFF (Çev. Ömer İPEK) , Engizisyon Modern Çağda Heretizm Sorunu, Runik Kitap, İstanbul 2023, s 55-69; ESGİN, S. 274-85.
[5] ESGİN, S. 292-293;
[6] Faruk EREM, “Savunma ve Ceza Yargılamasının Temeldeki Kusurları,” Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, Ocak 1988, Sayfa: 91-99.
[7] Ali ALTINTAŞ, Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Karşılaştırmalı Hukukta Türkiye’de Adliye Yönetimi, Adalet Yayınevi, Ankara 2013s.406-409.
[8] ALTINTAŞ, s. 413 vd.
[9] Ahmet AYVAZ “Bir Savcının Anıları Adaletin Gözyaşları” Librum Yayınları, İstanbul, 2017, s. 524.
[10] AYVAZ s. 499
[11] Ali ALTINTAŞ, “Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Türkiye’de Adliye Yönetimi,” s. 90.
[12] Feridun YENİSEY ve Ayşe NUHOĞLU, Ceza Muhakemesi Hukuku, 3. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2015, s. 625.
[13] Bahri ÖZTÜRK, Durmuş TEZCAN, Mustafa R. Erdem ve arkadaşları, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Seçkin Yayınları, 2019,s. 374 vd.
[14] Feyyaz GÖLCÜKLÜ, : -“Sanığın Sorgusu ve Sevk Tarzı,” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl 1955 Cilt: 10 Sayı: 02 (02, https://dergipark.org.tr/tr/pub/ausbf/issue/3199/44516
[15] Mustafa ARTUÇ ve Mehmet Tevfik ELMAS, Ceza Muhakemesinde Duruşma Yönetimi ve İstinaf, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2017, s. 143.
[16] Bahri ÖZTÜRK, Durmuş TEZCAN, Mustafa R. Erdem ve arkadaşları, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Seçkin Yay., 2019, s. 334.
[17] Fahri Gökçen TANER, Ceza Muhakemesi Hukukunda Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Çelişme ve Silahların Eşitliği, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2019, s. 363, Yener ÜNVER, Hakan HAKERİ, Ceza Muhakemesi Hukuku, C. 3, 15. Baskı, Adalet Yayınevi, 2019, s. 1495; Doğan GEDİK, “Ceza Muhakemesinde Hakimin Delilleri Değerlendirme Serbestliği (CMK m.217)”, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Durmuş Tezcan’a Armağan, C.21, Özel S., 2019, s. 940-941; Nur CENTEL, Hamide ZAFER, Ceza Muhakemesi Hukuku, Yenilenmiş ve Gözden Geçirilmiş 16. Bası, Beta Basım Yayınevi., İstanbul, 2019, s. 741; (913-963; Cumhur ŞAHİN, Neslihan GÖKTÜRK, Ceza Muhakemesi Hukuku -II-, 9. Baskı, Seçkin Yayınevi., 2019, s. 106-107; Bilal OSMANOĞLU, Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Cumhuriyet Savcısı VE Mahkemelerin Bilgi ve Belge İsteme Yetkisi, TBB Dergisi, 2020 (151), s. 110.
[18] AYM, E. 2015/9, K. 2015/94 ve T. 22.10.2015 (https://normkararlarbilgibankasi. anayasa.gov.tr/).
[19] 9. CD, E. 2013/15382, K. 2014/2802 ve T. 17.03.2014 (https://mevzuat.sinerjias.com.tr/ictihat/yuksek-mahkeme/yargitay%20karari/MFRzWUdMZXViVG9KalJqUnpwbmNMUT09).
[20] Sami SELÇUK, Suç Yargılama Süreci Hukuku: Dogmatiği ve/ya Grameri, İmge Kitabevi 2022, s.615-684
Türk Yargı Etiği Bildirgesi, Türk Yargı Sistemi içerisinde etik ilkelerin çerçevesini oluşturmaktadır. Bildirge, yaklaşık üç yıl süren bir hazırlık sürecinden geçerek hakim ve savcıların katkısıyla hazırlanmış ve 11.03.2019 tarihinde Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından ilan edilmiştir.
Türk Yargı Etiği Bildirgesi, mesleğin yazılı olan ve yazılı olmayan davranış kuralları bütünüdür. Bildirge, bağımsızlık ve tarafsızlığa kuvvetli vurgu yapmakta; hukukun, hak ve hürriyetlerin üstünlüğüne; insan onurunun, doğruluk ve dürüstlük gibi değerlerin önceliğine; saygı ve nezaketin, mesleğe yakışan olgun davranışların değerine önem atfetmektedir.
Bildirgeyi ilan eden HSK Başkanı, bildirgenin yargı mensuplarına deklare edilen bir metin değil, özünde, bizatihi yargı mensuplarının millete bir sözü, taahhüdü olduğunu bildirmiştir.
Türk Yargı Etiği Bildirgesi
Hâkimler ve savcılar, görevlerini yerine getirirken adaletin en hassas ve doğru şekilde dağıtıldığından emin olan, meslekî sorumluluk içinde Davranan, bütün işlemleri ile karar ve davranışlarında insan ve toplum hayatına tesir edeceklerinin ve toplum nezdindeki saygınlıklarının korunmasının Türk yargısının itibarını da yükselteceğinin bilincinde olan ‘hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn’ insanlardır. Anayasa ve kanunlardan aldıkları yetki çerçevesinde, hür vicdanları ile evrensel değerleri şiar edinerek bağımsız ve tarafsız olarak görevlerini yürütürler.
Bu bildirgede belirtilen etik ilkeleri içtenlikle benimser, gerek meslekî gerekse sosyal hayatlarında bu ilkeler doğrultusunda davranmaya onurları ve vicdanları üzerine söz verirler.
1. Hâkim ve Savcılar, İnsan onuruna saygılıdır, insan haklarını korur ve herkese eşit davranırlar
1.1. İnsan onurunun dokunulmaz olduğuna dair medeniyetimizin ve evrensel kabulün bir tezahürü olarak, insan onurunu esas alır; bütün davranışlarında insan hak ve özgürlüklerine uygun hareket ederler.
1.2. İnsan haklarına dayalı devlet ilkesinin, ancak insan hak ve özgürlüklerinin etkin bir şekilde korunması ile gerçekleşebileceğinin farkında ve bu konuda üzerlerine düşen sorumluluğun bilincindedirler.
1.3. Bir arada yaşamanın; farklılıklara saygı duymayı, birbirine anlayışla yaklaşmayı ve herkese eşit davranmayı gerektirdiğini kabul ederler.
1.4. Görevlerini yerine getirirken dil, din, mezhep, ırk, etnik köken, uyruk, cinsiyet, siyasi düşünce, sosyal ve ekonomik durum, hemşerilik, yaşam biçimi, yaş, sağlık durumu, dış görünüş, medeni hâl ve benzeri sebeplerle ayrımcılığı kesin bir biçimde reddeder ve ayrımcı bir dil kullanmazlar. Anayasada yer verilen pozitif ayrımcılığın, eşitlik ilkesinin ihlali anlamına gelmediğini bilirler.
1.5. Adalet hizmetinden faydalanmak isteyenler başta olmak üzere, meslektaşları, avukatlar, adalet personeli, tanık, bilirkişi gibi yargısal sürece dâhil olanlara ve topluma eşitlik ilkesinin uygulandığına dair güven verirler. Görev ve yetki alanı içerisinde, bu güveni zedeleyebilecek her türlü davranışı önlerler.
2.1. Bağımsızlıklarıyla adil yargılanmanın ve hukuk devletinin güvencesidirler.
2.2.Yargı bağımsızlığının, yargılama fonksiyonunun baskı ve tesirden uzak bir şekilde yerine getirilmesi için tanındığının bilinciyle hareket ederler.
2.3. Bağımsızlıklarına doğrudan ya da dolaylı olarak etki edebilecek baskı ve tesiri kayıtsız şartsız reddederler.
2.4. Kararlarını; kişilerin, kurumların ya da kamuoyunun tepkisini çekeceği endişesi duymaksızın ve onları memnun etme kaygısı taşımaksızın bağımsız olarak verirler.
2.5. Yargıya güvenin sağlanması ve sürdürülebilmesi için bağımsız olmak kadar, bağımsız görünmenin de önemli olduğu bilincindedirler.
2.6. Bağımsızlığın, sorumsuz ve ayrıcalıklı olmak anlamına gelmediğinin, bilakis hesap verebilirlik ilkesi çerçevesinde adaletin tecelli etmesini sağlama amacı taşıdığının farkındadırlar.
2.7. Kanunlarda belirtilen usul ve esaslara uygun olarak hesap verebilirliğin; bağımsızlıklarını zedelemeyen, aksine toplumsal meşruiyetlerini artırmak suretiyle güçlendiren bir ilke olduğunun bilincindedirler.
3. Hâkim ve Savcılar Tarafsızdırlar
3.1. Adil yargılamanın gereği olarak, herhangi bir tarafa iltimas göstermeden ve ayrımcılık yapmadan tarafsız bir şekilde hareket ederler.
3.2. Tarafsız hareket etmekle yetinmez, objektif bir bakış açısıyla tarafsızlıklarına ilişkin her türlü kuşkuyu bertaraf edecek bir duruş sergilerler. Yargıya güvenin sağlanması ve sürdürülebilmesi için tarafsız olmak kadar, tarafsız görünmenin de önemli olduğu bilincindedirler.
3.3. Meslekî ve sosyal hayatlarında tarafsızlık ilkesine aykırı düşebilecek her türlü ayrımcı söylem ve davranıştan kaçınır; konuşma ve beden dilini tarafsızlıklarını ihlal etmeyecek biçimde kullanmaya özen gösterirler.
3.4. Sosyal medya başta olmak üzere, kitle iletişim araçları vasıtasıyla yapacakları yorum, değerlendirme ve paylaşımların kolaylıkla amacını aşan sonuçlar doğurabileceğini ve tarafsızlıklarını sorgulanır hale getirebileceğini öngörerek hareket ederler.
3.5. Kişisel kanaat ve düşüncelerinin, tarafsızlıklarına gölge düşürmesine izin vermez ve ön yargılı şekilde hareket etmezler. Görevlerini yürütürken ön yargı ve tercihlerinden etkilenip etkilenmediklerini sorgularlar.
3.6. Toplumda, herhangi bir olay ile ilgili olumlu veya olumsuz bir kanaat oluştuğu durumlarda dahi tarafsızlıklarını korurlar.
3.7. Görevlerini yerine getirirken kendileri, yakınları ve sosyal çevrelerini gözetmek amacıyla taraflı davranışlarda bulunmayı reddeder, tarafsızlıklarından ödün vermezler.
3.8. Görevde olan veya görevinden ayrılarak avukatlık, bilirkişilik, arabuluculuk ve benzeri görevler yürüten meslektaşlarına ayrıcalıklı davranmaz, bu yönde bir izlenim oluşturmazlar.
4. Hâkim ve Savcılar Dürüst ve tutarlıdırlar
4.1. Dürüstlük ve doğruluğun, mesleğin gerektirdiği yüksek karakterin vazgeçilmez unsurları olduğunun bilinciyle, gerek meslekî yaşamlarında gerekse sosyal hayatlarında bu yönde bir duruş sergilerler.
4.2. Özü sözü bir kişilikleriyle oldukları gibi görünür ve göründükleri gibi olurlar
4.3. Mesleki itibarlarının korunması için sözlerini yerine getirmekte hassasiyet gösterirler.
Dürüstlüklerine gölge düşürebilecek durumlar içinde bulunmama konusunda özenli davranırlar.
4.4. Neticesinden olumsuz şekilde etkileneceklerini öngörseler dahi gerek iş ve işlemlerinde gerek söz ve davranışlarında doğruluktan ayrılmazlar.
4.5. Yargısal süreçte aleyhine karar verilen taraf da dâhil olmak üzere, dürüstlüklerinden şüphe duyulmamasını sağlayacak şekilde davranırlar.
4.6. Hukuki güvenlik ilkesi gereği uygulamalarında tutarlılığı gözeterek görevlerini yerine getirirler.
4.7. Tutarlılığı sabit fikirlilik olarak yorumlamazlar ve toplumsal değişimleri dikkate alırlar.
5. Hâkim ve Savcılar Yargıya olan güveni temsil ederler
5.1 Kendilerine duyulan güvenin, yargıya olan güvenle doğrudan ve ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunun bilinciyle bütün işlem, eylem ve kararlarında yargıya güveni temin eder ve güçlendirirler.
5.2. Vakur duruşlarıyla adına karar verdikleri Türk Milleti başta olmak üzere, herkesin kendilerine güven duymasını sağlarlar.
5.3.Görevlerini yaparken kendilerine duyulan güvene halel getirebilecek bir algı, kuşku veya tereddüt oluştuğunu fark ettiklerinde, görevden çekilmelerinin gerekip gerekmediğini azami dikkat ve özenle değerlendirirler.
5.4.Yargıya olan güveni tartışmalı hale getirebilecek veya zedeleyebilecek tutum ve davranışlardan her zaman ve her yerde titizlikle kaçınırlar.
5.6. İfade özgürlüklerini, yargıya duyulan güveni sarsmayacak ve siyasi tarafgirliğe düşmeyecek biçimde kullanırlar.
6. Hâkim ve Savcılar Mahremiyet gözetirler
6.1.Mahremiyeti, toplumdan bilgi saklamak için değil; aksine yargısal sürece dâhil olanların haklarını koruyarak adaletin yerini bulması amacıyla gözetirler.
6.2. Görevleri nedeniyle vâkıf oldukları devlet sırları, ticari sırlar ile kişilere ve kurumlara ait gizli kalması gereken bilgilerin mahremiyetini korurlar.
6.3. Gizli kalması gereken bilgi ve sırları, kendi yararına ya da başkalarının yarar veya zararına olabilecek şekilde kullanmazlar. Bu bilgilerin mahremiyetini sosyal medya veya başka bir yolla ihlal etmezler.
6.4.Adliye personeli başta olmak üzere, görevleri gereği gizli kalması gereken bilgilere erişim imkânı olanların, gizliliğe riayet etmesini sağlarlar.
6.5. Gizli kalması gereken bilgileri doğru belirlerler. Mevzuatta öngörülen açıklık ve şeffaflık ilkeleri; lekelenmeme, bilgi edinme ve savunma hakları; basın, haber alma ve ifade özgürlükleri ile mahremiyetin karşı karşıya geldiği hallerde, kişilerin şeref ve itibarı ile kamusal yarar arasındaki hassas dengeyi gözeterek hareket ederler.
6.6. Yargıya teslim edilen bilgi ve sırların korunduğuna ilişkin güveni temin eder, bu bilgilerin ve sırların gizliliğini görevleri sona erse dahi gözetirler.
7. Hâkim ve Savcılar Mesleğe yaraşır şekilde davranırlar
7.1. Mesleklerinin yaşamlarına kattığı değer ve yüklediği sorumluluğun bilinciyle görevlerinin gerektirdiği hassasiyetle davranırlar.
7.2. Meslekî ve sosyal ilişkilerinde muhataplarına karşı saygı ve nezaket ilkeleri çerçevesinde hareket eder, söz ve davranışlarının onlar üzerindeki etkisini gözetirler.
7.3 Toplumun kendilerinden yargı hizmetinin kaliteli sunulmasının yanı sıra erdemli olmalarını da beklediğinin bilincindedirler.
7.4 Olaylar ve durumlar karşısında uzlaştırıcı bir dil kullanır, sağduyulu ve temkinli davranırlar.
7.5. Görevin yerine getirilmesi sırasında, diğer meslektaşlarla uyum, işbirliği ve karşılıklı saygı
içinde çalışarak verimli bir iş ortamı oluştururlar.
7.6. Meslekî bilgi ve deneyimlerini meslektaşlarıyla paylaşma hususunda istekli davranırlar.
7.7. İfade özgürlüğü kapsamında yazılı, görsel, işitsel ya da sosyal medyada düşüncelerini açıklarken veya paylaşımlarda bulunurken, mesleğin gerektirdiği etik ilkelere uygun hareket ederler.
7.8. Meslekî işleyişe ilişkin konular ile yargı kararlarına dair yorum ve değerlendirmelerinde yapıcı ve ölçülü olurlar. Meslektaşlarının yetkinliklerini, yargının saygınlığına ve yargıya olan güvene zarar verebilecek şekilde tartışmaya açmazlar.
7.9. Görevin yerine getirilmesiyle ilgili olan veya ilgili görülebilecek herhangi bir hediye, bağış, borç, yardım ya da iltimas kabul etmezler. Konumları ve mesleklerinin sağladığı nüfuzdan fayda sağlamazlar. Yakınlarının ve birlikte çalıştıkları personelin de bu hususa riayet etmelerini sağlarlar.
7.10. Hizmet gereklerini gözeterek kamu mal ve hizmetleri ile insan kaynaklarının en etkili ve doğru biçimde, amacına uygun olarak kullanılmasını temin ederler.
7.11. Meslekî saygınlığın korunabilmesi için özel hayatlarına gereken dikkati gösterirler.
7.12. Özel hayatlarında iletişim içinde oldukları kişilerin, işlem ve kararlarını etkilemesine fırsat vermedikleri gibi etkileme güçleri bulunduğu izlenimine yol açabilecek tavır ve davranışlardan da kaçınırlar. Herhangi birinin de bu izlenimi oluşturmasına imkân tanımazlar.
7.13. Sosyal hayatlarının gereği olarak içinde bulunacakları ortam ve mekânları titiz bir şekilde seçmek suretiyle mesleki saygınlıklarını korurlar.
8. Hâkim ve Savcılar Yetkindir ve mesleklerinde özenli davranırlar
8.1. Görevlerini vicdani kanaatleri doğrultusunda, ahlaki olgunluklarına, ehliyet ve liyakatlerine yaraşır şekilde yaparlar.
8.2. Kararlarının veya işlemlerinin, bu tasarruflardan etkilenenlerin dünyasında ve toplum üzerinde bırakacağı tesirin farkındadırlar. Bu nedenle, bütün meslekî faaliyetlerinde gereken dikkat, önem ve özeni gösterirler. Her soruna çözüm odaklı ve aynı duyarlılıkla yaklaşırlar.
8.3. Kararlarını hakkaniyetle verebilmek için gerekli bütün bilgi kaynaklarına ulaşmaya ve işlemlerini yeterli gerekçelerle desteklemeye özen gösterirler.
8.4. Meslekî bilgilerini güncel tutmak ve geliştirmek amacıyla gerekli eğitimleri alma; alanıyla ilgili akademik çalışmaları, ulusal ve uluslararası alandaki hukuki gelişmeler ile yargı içtihatlarını takip etme konusunda kendilerini sorumlu hissederler.
8.5. Meslekî yetkinliklerini arttırmanın, dış etkilerden bağımsız olarak karar vermelerine katkı sağlayacağını bilirler.
8.6. Görevlerini adaletin tecellisini geciktirmeyecek şekilde ve makul sürede yerine getirirler.
8.7.Görevlerine bağlılıkları, gayretleri ve çalışkanlıklarının yanı sıra davranışlarına gösterdikleri özen ile de meslek etiği yönünden örnek olurlar.
8.8. Çalışma saatlerini verimli kullanır, kamu hizmetini aksatmamak için azami özen gösterirler. Zamanın herkes için değerli olduğunu bilir ve bu konuda duyarlı davranırlar.
8.9. Atama, yer değiştirme ve özlük haklarına ilişkin diğer hususlarda, hak ve adalete uygun düşmeyen bir istekte bulunmazlar.
Bu bildirge, Türkiye Cumhuriyeti hâkimleri ve savcılarının takip edecekleri etik ilkeleri belirleyen bağlayıcı bir belgedir. Hâkimler ve savcılar, bu bildirgede belirtilmeyen bir durumla karşılaştıklarında, takip etmeye onur ve vicdanları üzerine söz verdikleri yukarıdaki ilkelerin ruhuna uygun davranırlar.
Türk Yargı Etiği Bildirgesi; hâkimler ve savcıların, adına karar verdikleri Yüce Türk Milletine ve O’nun her bir ferdine verilmiş sözüdür.