Türkiye İşçi Partisi Kapatma Kararı

0

Türkiye İşçi Partisi, 13 Şubat 1961 tarihinde kurulmuş, Anayasa Mahkemesinin 20 Temmuz 1971 tarihli ve 1971/3 sayılı kararı ile kapatılmıştır.

Partinin kurucuları; İstanbul İşçi Sendikaları Genel Sekreteri Şaban Yıldız, Maden İş Genel Başkanı Kemal Türkler, İstanbul Basın Teknisyenleri Sendikası Genel Sekreteri İbrahim Güzelce,  Müskirat İşçileri Sendikaları federasyon başkanı İbrahim Denizcier, İstanbul İşçi Sendikaları Birliği icra heyeti üyesi Adnan Arkın, İstanbul İşçi Sendikaları Birliği Başkanı kurucu genel başkan Avni Erakalın, Oleyis Sendikası üyesi Kemal Nebioğlu, İstanbul Yaprak Tütün İşçileri Sendikası Başkanı Hüseyin Uslubaş, Türkiye İşçi Çikolata Sanayi İşçileri Sendikası Bakanı Ahmet Muşlu, İlaç ve Kimya İşçileri Sendikası Başkanı Saffet Göksüzoğlu ve Lastik İş Genel Başkanı Rıza Kuas’tır.

Parti, 1961 seçimlerine katılamamış ancak kapatılana kadar aktif siyasete devam etmiş, parlamentoda temsil edilmiş; 1965 genel seçimlerinde, yüzde 3 civarında oy almış ve 15 milletvekili çıkarmış; Mehmet Ali Aybar, Rıza Kuas, Muzaffer Karan, Tarık Ziya Ekinci, Sadun Aren, Yahya Kanbolat, Cemal Hakkı Selek, Adil Kurtel, Behice Boran, Yunus Koçak, Şaban Erik, Yusuf Ziya Bahadınlı, Ali Karcı, Kemal Nebioğlu ve Çetin Altan parlamentoya girmiştir.

Partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının ardından partinin önde gelenleri tutuklanmış ve çeşitli hapis cezaları almış, bunlardan bir kısmı 15 Mayıs 1974 tarihinde Cumhuriyetin 50. Yılı Nedeniyle Bazı Suç ve Cezaların Affı Kanunu kapsamında serbest kalmıştır. 1975 yılında Behice Boran Hatko önderliğinde yeniden örgütlenmiş ancak eski gücüne ulaşamamış, 12 Eylül Darbesinin ardından yeniden kapatılmıştır.

Türkiye İşçi Partisi Kapatma Kararı

Esas sayısı : 1971/3 (Parti kapatılması)
Karar sayısı : 1971/3
Karar günü : 20/7/1971
Davacı: Kamu hukuku
Davalı : Türkiye İşçi Partisi

İddianame özeti : Cumhuriyet Başsavcısı tarafından Anayasa Mahkemesine verilen Esas 1971/7, iddianame 1971/3 sayılı, 11/6/1971 günlü iddianamede, Türkiye İşçi Partisinin 29-31 Ekim 1970 günlerinde Ankara’da toplanan 4. Büyük Kongresinde alman kararların 6. bölümünde anlatılanların 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 4. kısım kuralları yönünden incelendiği belirtilmiş ve 4. Büyük Kongre sırasında birtakım temsilciler tarafından söylenen sözlerin özetleri yazılmış, Emek Dergisinde çıkan imzalı ve imzasız yazılardan birtakım parçalar aktarılmış, Başsavcılıkta dinlenen Parti Genel Başkaniyle kimi üyelerin sözleri özetlenmiş ve (Olayın tahlili) başlığı altında toplanan düşünceler ileri sürülmüş, sonuç olarak, Anayasa’nın 57., Siyasî Partiler Kanununun 87.. 89. maddeleriyle 111. maddesinin 2. bendi uyarınca davalı partinin temelli kapatılmasına karar verilmesi istenilmiştir.

İddianamenin dayanağı olan düşünceler, şöylece özetlenebilir :

1 — Anayasa’nın başlangıç bölümüyle 2 maddesinde. Türkiye Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu. 54 maddesinde de Türk Devletine yurttaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu kesinlikle belirtilmiştir. Bundan başka Anayasa’nın 57 maddesinde dahi siyasal partilerin tüzük, program ve çalışmalarında Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel ilkesine uymaları zorunluğu öngörülmüştür.

2 — 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun ; siyasal partilerin Türkiye Cumhuriyetinin ülke bütünlüğünü bozma amacını güdemiyecekleri kuralını koyan 87. maddesiyle, Devletin ülkesi üzerinde ulusal veya dinsel kültür ayırımlarına yahut dil ayırımına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmelerini, Türk dili ve kültürü dışındaki dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek ya da yaynıak yoliyle Türkiye Ülkesi üzerinde azınlıklar yaratıp usul bütünlüğünün bozulması ereğini gütmelerini yasaklayan 89. maddesi, Anayasa’nın yukarıda sözü edilen kurallarının doğrultusunda kurallar koymuşlardır.

3 — Bir siyasal partinin, Siyasî Partiler Kanununun anılan maddelerine aykırı biçimde çalışmalarda bulunması, o partinin Anayasa kurallarına da aykırı düştüğünün anlatımı olacaktır.

4 — Türkiye İşçi Partisinin 1964 yılında İzmir’de toplanan 1. Büyük Kongresinde kabul edilip yayınlanan programı ve 3. Büyük Kongresinde doğu bölgesinde yaşıyan yurttaşlar üzerinde ortaya atılan sorun ve bunun çözüm yollariyle aynı sorunun 4. Büyük Kongrede ele alınma biçimi ve gösterilen çözüm yolları arasında büyük bir değişiklik görülmektedir.

Bu değişikliğin son iki yılın olayları açısından ele alındığı, Behice Boran‘ın Kongre konuşmalarından anlaşılmaktadır. Gerçekten program ve 3. Büyük Kongrede, (Doğu sorunu) ekonomik dönüşümler ve psikososyal etkenlerin göz önüne alınması doğrultusunda iken 4. Büyük Kongreye, bütün bunların tersine, bir (Halklar sorunu) olarak getirilmiş, Behice Boran. Sadun Aren ile Sait Çiltaş’ın açıkça bildirdikleri gibi kongrece de bu niteliğiyle benimsenip kamuya duyurulmuştur.

Burada yapılan yalnızca bir söz değişikliği değildir. Parti yöneticilerinin ve üyelerinin parti yayın aracı olan (Emek) Dergisinde 4. Kongreden çok önce çıkan yazılariyle, dergideki imzasız yazılarda (Halklar sorununun ne erekle ortaya atıldığı açık seçik anlatılmış, kongredeki konuşmalar ve kongre sonrası yayınlanan yazılarda da bu erek kesinlikle belirtilmiştir.

5 — Konunun yeterince aydınlanması için (Milliyetler prensibi) üzerinde biraz durmak, (Milliyetler) sözcüğüyle (Halklar) sözcüğünün eşanlamlı olarak kullanıldığım belirtmek yerinde olacaktır.

Bu sözcüklerin eşanlamda kullanıldıkları, özellikle Behice Boran, Kemal Burkay ve Sait Çiltaş’ın konuşmalariyle yazılarından anlaşılmaktadır.

Kamu hukukunda milliyetler kuramı, (Bir millet teşkil edecek derecede tekâmül etmiş her kavmin bir siyasî toplum halinde yaşama hakkını meşru olarak isteyebilmesi) biçiminde tanımlanmaktadır. (Umumi Amme Hukuku Dersleri, Muvaffak Akbay 1. Cilt, Ankara 1951, Sahife 240). Özerklik düşüncesinin bir sonucu olarak beliren bu kuramın doğal hukuk ilkeleri yönünden bir değer taşıdığı tanınmışsa da, var olan düzeni sağlayıcı müsbet hukuk kurallarına bütünü ile ters düştüğü, anarşi ve sınırsız bir bölünmeye yol açtığı kaygısı ile geçerli sayılmamıştır.

(Emek) Dergisinin Mart 1971 de çıkan 10. sayısında (Millî mesele konusunda) başlıklı imzasız yazıda, (Millet) in kendisini başlangıçta (Milliyet) olarak gösterdiği, (Halk) teriminin (Etnolojik) bir terim olarak kullanıldığı anlatılmaktadır.

Lenin; (Ulusların kaderlerini tayin hakkı) adlı kitabında : (Ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkını devlet olarak ayrı varlık hakkından başka bir anlamda kullanmanın hatalı olacağını, siyasî kaderini tayin
etme hakkını, ulusal ayrılma özgürlüğünü, ayrılma hakkı anlamım taşıdığını) (Sol yayınları, Ankara 1968, sahife 55. 79, 80), Stalin; (Marksizm ve Millî Mesele) adlı kitabında: (Ulusal meselenin çözümünde bölgesel özerkliğin zorunlu bir çözüm olduğunu) (Sol yayınları, Ankara 1967, sahife 79) belirtmektedir.

Marksçı, Leninci yazılar ve terimlerde kullanılan kavramların, belli anlamlan, belli sonuçları vardır. Millet, milliyet, halk, devrimci, potansiyel, profesyonel ve benzeri deyimler, kullanıldığı yerler bakımından bu açıdan değerlendirildiğinde anlam kazanmaktadır. T. İ. P. in de belli konuları ayrı ayrı terimlerle açıklamak yolunu seçmiş bulunması, gerçek ereği, teknik terimler arkasında saklama çabasının bir belirtisi olarak düşünülmelidir.

Bu açıklamalara göre 4. Büyük Kongrede Merkez Yürütme Kurulunca önerilip Tasarı Komisyonunca hazırlanarak Kongrece benimsenen ve kamuya duyurulan kararda geçen (Kürt halkı) deyiminin yalnızca nüfus çoğunluğunu anlatan bir deyim olmaktan ötede, milliyetler kavramının Marksçı-Leninci kuramdaki anlamı ve bilimsel sosyalizmin (Milletlerin alın yazılarını belirleme hakkı veya ayrılma ilkesi) siyasal açıdan değerlendirilmiş biçimiyle kullanıldığı gerçeği ortaya çıkmaktadır.

4. Büyük Kongre kararının Kürt halkı ile ilgili bölümünde ortaya konulan sorun ve bunun çözüm çareleri ayrı ayrı ele alındığında Kongre öncesi ve sonrasında T. İ. P. yönetici ve üyelerinin konuşmalariyle Partinin yayın aracı durumundaki Emek Dergisinde çıkan yazılarda beliren düşünce doğrultusunda hazırlanmış bulunduğu kanısına varılmaktadır.

(Kürt halkı) denilirken bu deyimin Kürt ulusu yerine kullanıldığında yukarıdaki açıklamalarımız karşısında şüpheye yer kalmamaktadır.

Kararda doğu sorununu bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almanın egemen sınıf iktidarlarının bağımsız milliyetçi tutumunun uzantısı olduğu söylenirken bunun hangi amaçla ortaya konulduğu Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Sadun Aren’in Türk Hukuk Kurumundaki konuşmasından ortaya çıkmaktadır. Nitekim Aren bu konuşmasında; sorunun özünde yalnızca ekonomik bir sorun olmayıp milliyetler sorunu olduğunu ve sosyalistlerin bu demokratik mücadeleyi vereceklerini ileri sürmektedir. Genel Başkan Behice Boran’ın sorunu ortaya koyusu da bu doğrultudadır (Emek Dergisi, Aralık 1970, sahife 28).

Gene söz konusu kararda, Kürt halkının anayasal haklarım kullanmak isteklerinin dışında (Diğer demokratik özlem ve isteklerinden ve bunları gerçekleştirme yolundaki mücadeleden) söz edilmektedir. Türkiye’de yaşayan yurttaşların sahibi bulundukları anayasal haklar dışında kalan (Diğer demokratik özlem ve istekler) in ne olabileceği düşünmeğe değer bulunmuştur. Mart 1971 tarihli Emek Dergisinde (Millî mesele konusunda) başlıklı yazıda (. . . ezilen halkların siyasî bağımsızlıklarını kazanma ve millî devletler kurma özlemleriyle milletler arasındaki iktisadî yakınlaşma eğiliminin birbiriyle çelişme halinde bulunduğu, bu iki çelişik eğilimin geçerli bir sentezini gerçekleştirebilecek tek ilkenin bilimsel sosyalizmin, hakların ve milletlerin kaderini tayin hakkı ilkesi bulunduğu) belirtilerek kararda yer alan öbür demokratik özlem ve isteklerden neyin söylenmek İstendiği açıkça anlaşılmaktadır.

Behice Boran’ın Emek Dergisinin 7. sayısında çıkan Kongre konuşmasında (. . . Kürtlerin demokratik hak ve özgürlüklerini bu hak, özgürlükler ve özlemler için verdikleri mücadeleyi Anayasa çerçevesi ve devletin bütünlüğü çerçevesi içinde desteklemiştir ve destekliyecektir.) (Sahife 29) denilmektedir. Bu alandaki özlem ve isteklerin, Anayasa’nın yurttaşlar için haklar ve özgürlükler konusunda tanıdığı eşitliğin ötesinde Kürtlerin hak, özlem ve istekleri olamıyacağma göre, bu hak, özlem, istek ve özgürlüklerin mücadelesini (Anayasa çerçevesi ve devletin bütünlüğü çerçevesi içinde desteklemek) sözleri, ereği haklı göstermek için kullanılmış birtakım sözlerden başka bir şey değildir; çünkü bu nitelikte özgürlük istem ve özlemleri, devlet bütünlüğü ile uyuşmadığı için bunlar, yolundaki mücadeleler de bölücülüğü desteklemek olacaktır ki bu dahi eylemlerin doğal ve zorunlu bir sonucudur.

Genel Sekreter Sait Çiltaş’ın 19 Mayıs 1969 günlü Emek Dergisindeki yazısı ile 1970 Aralık günlü 7 sayılı Emek Dergisinde yayınlanan Kongre konuşmasında da demokratik özlem ve isteğin bu anlamda belirdiği görülmektedir. Bu açıklamaların ışığı altında uluslaşma mücadelesinin, T. İ. P. ce benimsenen biçimi ve siyasal değerlendirilmesi ile, (Ayrılma) doğrultusunda gerçekleştirileceği sonucuna varılabilir.

Nitekim Emek Dergisinin Mart 1971 sayısında (Millî mesele konusunda) başlıklı yazıda (Bilimsel sosyalizmin bu konudaki formülünün «birleşmek için ayrılma») olduğu belirtilmektedir.

Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı, Genel Sekreteri ile karar tasarısını kaleme alan Komisyon üyeleri Cumhuriyet Başsavcılığında dinlendikleri sırada, bu kararla bir bölünmeyi sağlamak değil, bütünleşmenin yollarını bulmak ereğini güttüklerini, üstün kültürün daha aşağı bir kültürü eritmesi biçiminde sonuçlanacak doğal bir asimilasyona değil, baskı ve yıldırmaya dayanan bir asimilyasyona karşı bulunduklarını belirtmişlerdir.

1921 Anayasasından 1961 Anayasasına değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devletinin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği; ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde saptanan biçimi ile Misakı Millî kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misakı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbirleriyle birleşmiş olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi Lozan Barış And’aşması görüşme ve kararlarında da Misakı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken Kürt ayırımına yer verilmemiştir. Bu durum yalnızca bir olaynı değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeği de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk kendi el yazısiyle düzenlediği notlarında : (Bugünkü Türk Milleti siyasî ve içtimaî
camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hattâ Lâzhk fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış tersimler hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar.) demiş ve ulusu (Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir ) biçiminde tanımlamıştır (Medenî Bilgiler M. Kemal Atatürk’ün el yazıları, Prof Dr. A. Afet İnan, Ankara 1969 Türk Tarih Kurumu Yayınları sahife 351, 376, 377).

Anayasamızın, Başlangıç bölümünde : (Kader, kıvanç ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde millî şuur ve ülküler etrafında toplanan milletimizin millî bir birlik ruhu içinde yüceltilmesi) diye anlatılan özüne aykırı olarak, (Kürt halkı) sorununu ortaya koymanın bölücülükten başka bir anlamı bulunamaz.

Parti Genel Başkanının Devlet istatistiklerine göre bölge halkının çoğunun Kürtçe konuşması ve kökence Kürt bulunması nedeni ile halk deyimini uygun gördükleri yolundaki sözleri gerçek olarak kabul edilemez.
Nitekim Devlet İstatistik Enstitüsü 1965 yılı nüfus sayımı kesin sonuçlarına göre Elâzığ, Van, Malatya, Maraş, Mardin, Muş, Siirt, Diyarbakır, Tunceli, Urfa, Hakkâri, Gaziantep, Bingöl, Bitlis ve Adıyaman illerini kapsayan toplam nüfusun Türkiye toplam nüfusunun 23,9 unu oluşturduğu, 4.840.732 olan bölge toplam nüfusunun ancak 1.806.096 sının ana dilinin Kürtçe bulunduğu ve bunların da % 70 den çoğunun, nüfusu 10 binden az olan yerleşme yerlerinde yaşadıkları saptanmıştır. Böylece bu bölgede Kürtçe konuşan yurttaş çoğunluğundan söz etmenin yersiz ve tutarsız bulunduğu ve savlarının tersine, Türkçe konuşan yurttaşların çoğunlukta olduğu ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki bütün bölgelerde Kürtçe konuşan yurttaşların bulunması da olanak içinde olup bunların Türkiye genel nüfusuna oranı ise yalnızca % 7,07 dir.

Misakı Millî sınırları içinde ayrı bir milliyet söz konusu olamıyacağma, Kürtçe bir azınlık dili olarak kabul edilemiyeceğine, Türk kültüründen ayrı bir kültür dügünülemiyeceğine göre, ulusal veya dinsel kültür başkalığı ya da barış başkalığına dayanılarak Kürt halkı savı ile ortaya çıkmak, bir yurttaş topluluğunu sömürmek demektir ki bunun yasalarımıza göre anlamı, ülke ve ulus bütünlüğünün bozulması amacının güdülmesidir. Partinin 4. Büyük Kongre kararında kamuya bildirilen politikası, söz konusu topluluğun oy gücünden ve eylem açısından da insan gücünden kendi benimsedikleri terimleriyle devrimci potansiyelden yararlanmaktır.

İleri sürülen savlar savunma açısından ele alındıkta, hiçbirinin kabule değer olmadığı görülmektedir.

Behice Boran’m Cumhuriyet Savcılığında dinlendiği sırada söylediği sözler içtenlikten yoksun olduğu gibi belirli gerçeklere de aykırı düşmektedir, örneğin Lozan Konferansı sırasında söz konusu edilen, Misakı Millî sınırları dışarısında bulunan Musul bölgesindeki Kürtlerdir; oysa Türkiye ülkesi içinde Kürtlerin bir azınlık oluşturdukları düşüncesine bile yer verilmemiştir. Behice Boran 4. Büyük Kongrenin milliyetler ilkesi ve azınlık durumunun düşünmediğini söylemekte ise de Emek Dergisinin Aralık 1970 günlü sayısında yayınlanan kongre konuşmasında, konunun bilimsel sosyalizm açısından (Milliyet) olarak ele alındığını kesinlikle belirtmektedir Kaldı ki Kürt halkının Kürtçe konuşmak istediklerinin ve bunun mücadelesinin yapılmakta olduğunun söylenmesinin, dil ayırımı yaratmak düşüncesi dışında yorumlanması olanak dışıdır.

Sait Çiltaş’m sözleri için de aynı düşünceler ileri sürülebilir. Cumhurbaşkanına, birtakım uygulamalar nedeniyle muhtıra verilmiş olması, yığın özerkliğiyle sonuçlanacak çabalar göstermenin haklı bir nedeni olamaz.

Türkiye İşçi Partisinin 4. Büyük Kongresinden önce geçirilen bir hazırlık dönemi de birlikte olmak üzere, Doğu bölgesi ve bir arada yaşayan ırk özelliğine sahip birtakım yurttaşları düzenli bir biçimde, gerek oy gücünden gerekse herhangi bir eylem sırasında insan gücünden yararlanmak için, bölge halkının Türk toplumundan ayrı özerk bir topluluk durumuna getirmek sözleriyle kandırma ve sömürme yolunu seçtiği açıkça anlaşılmış bulunmaktadır. 4. Büyük Kongre kararının, hangi teknik terimlerin gölgesinde kalırsa kalsın, anlamı, yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız koşullar içerisinde ulus ve ülke bütünlüğünü bozmaktadır.

Davalı parti Doğu Kültür Ocaklariyle de bağlantı klirarak ayırıcı eylemlerini yürütmüştür.

Siyasî Partiler Kanununun 111. maddesinin 2. bendi, parti genel kongresince yahut merkez karar organınca bu kanunun 4. kısmında yer alan maddelerin hükümlerine aykırı karar alınması yahut genelge veya bildiriler yayınlanması durumunda o partinin Anayasa Mahkemesince kapatılacağını öngörmektedir. Siyasî Partiler Kanunu kurallarına uygun olarak düzenlenen Türkiye işçi Partisi Tüzüğüne göre Partinin en yetkili organı Büyük Kongre ve merkez karar organı da Merkez Yürütme Kuruludur.

Merkez Yürütme Kurulunun 4. Büyük Kongreye vermiş olduğu ve Kongredeki temsilcilerden bir bölüğünce de ayrı önergelerle desteklenen önerinin, kurulan Tasarı Komisyonunca hazırlanan biçimi ile olduğu gibi kabul edilerek tüzük hükümlerine göre kamuya duyurulmuş olması Siyasî Partiler Kanununun 111. maddesinin 2. bendindeki koşulların gerçekleştiğini göstermektedir.

4. Büyük Kongrece benimsenen (Türkiye’nin doğusunda yaşayan Kürt halkı) m konu alan kararın 6. bölümü 642 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 4. kısmının 87. ve 89. maddeleri kurallarına olduğu gibi, Anayasa’nın 57. maddesi kurallarına da aykırı düşmektedir, buna göre davalı partinin temelli kapatılmasına karar verilmesi gerekli görülmektedir.

İLK SAVUNMA ÖZETİ

Davalı Parti temsilcilerince verilen 30/6/1971 günlü yazılı ilk savunmada, sonuç olarak Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin, birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle iptaline ve

a) Partinin genel niteliğinin, dava konusu soruna bakma açısının ve bu sorunu incelemekteki amacının,

b) iddianamede yer alan maddî yanlışların,

c) Parti ile ilgili bulunmayan kişilerle kuruluşlar, çalışmalarının dosyada ağırlık taşıdığının,

ç) Parti yetkililerinin konuşmalarının ve yazılarının eksik ele alınıp bunlara ters anlamlar verildiğinin,

d) Partiyi bağlayan, konuyu aydınlatıp açıklayan önemli belgelerin dikkate alınmamış ve sözü edilmemiş olmasının, e) Parti görüşünün sayısız bilim adamının yazılarında ve tarihsel belgelerde anlatılan nesnel gerekçeleri olduğu gibi yansıttığının değerlendirilmesi ile Partinin kapatılması isteminin reddine karar verilmesi istenilmiştir.

Savunmada ileri sürülen düşünceler, olabildiğince tekrardan kaçınılarak ve birtakım önemli sözler tırnak içinde olduğu gibi alınarak, şöylece özetlenebilir :

Suçlama Partinin 4. Büyük Kongresince verilen kararların 6. bölümüne dayandırıldığına göre bu kararın kanunlar karşısındaki tartışmasının yapılıp bundan sonuçların çıkarılması yerine parti ile hiçbir ilişkisi olmayan ve iddianamede gizli yapıldığı ileri sürülen birtakım toplantılardan söz açılması ve Partinin bunlardan sorumlu gösterilmeye çalışılması hukuka aykırıdır, iddianamede yer alan sahifeler dolusu parti dışı konuşmalar ve toplantılarda parti ve 4. Büyük Kongre kararı arasında hiçbir nedensellik bağı olamıyacağı açıktır. Çünkü iddianamede anılan kişiler 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 111/2. maddesinde gösterilmiş organlarda görevli olmadıkları gibi bunlardan birçoğunun parti ile hiçbir ilişkisi de yoktur. Suçlamanın hukuka, yasaya ve mantığa uygun olabilmesi için parti kararının kendi bütünlüğü içinde ele alınması, eğer bununla yetinilemiyorsa, o zaman, Siyasî Partiler Kanununun 111/2. maddesinde sayılan organların karar ve genelgelerine başvurulması ve kongre kararının bunların ışığında değerlendirilerek yorumlanması gereklidir, iddianamede ise kongre kararlarının 648 sayılı Yasanın 111/2. maddesinde sayılan organlarla ilgisi bulunmayan ve bir çoğu parti üyesi bile olmayan kişilerin söyledikleri ileri sürülen sözlere göre yorumlanması yolu seçilmiştir. Oysa bir partinin üyelerinin eylemlerinden ötürü bu partinin kapatılması ayrı bir işleme bağlanmıştır ve bu işlemler 648 sayılı Yasanın 111/2. değil 111/3. maddesinde gösterilmiştir. Başsavcılıkça 111/3 maddeye dayanan bir istem ileri sürülmediği gibi anılan maddede gösterilen biçimde herhangi bir işleme başvurulmuş, partiden anılan madde gereğince herhangi bir istekte bulunulmuş değildir. Bundan ötürü iddianamede anılan ve Devrimci Doğu Kültür Ocakları çevresinde geçtiği ileri sürülen eylemlerden Partimiz sorumlu tutulamaz, iddianamede Siyasî Partiler Kanununun 111/3. maddesinin uygulanmasını gerektiren bir olaya, gerekli yasal öğeler gerçekleşmiş bulunmamakla birlikte, 111/2. madde uygulanmak istenmektedir. Böylece kapatma isteği her türlü yasal temelden yoksundur.

İddianamede, 4. Büyük Kongre kararında (Kürt halkı) deyiminin kullanılması başlı başına hukuka aykırı bir eylem sayılmış değildir, iddianamenin hukuka aykırı saydığı eylem karardaki yazıların altında yattığı var sayılan gizli anlam, amaç ve niyetlerdir.

İddianamede Türkiye işçi Partisi programı, 3. Büyük Kongre de doğu bölgesinde yaşayan yurttaşlar üzerinde ortaya atılan sorun ve bunun çözüm yolları ile bu sorunun 4. Büyük Kongrede ele alınma biçimi ve gösterilen çözüm yolları arasında büyük bir değişiklik olduğu iddiası öne sürülmekte ve bu değişikliğin son iki yılın olayları açısından ele alındığının Behice Boran’ın Kongre konuşmalarından anlaşıldığı bildirilmektedir. Oysa bu konuda parti görüş ve çalışmaları arasında hiç bir başkalık yoktur. Gerçekten Türkiye işçi Partisi kuruluşundan bu yana doğu sorununu tutarlı bir biçimde ele almış ve bu ele alış 3. Büyük Kongrenin doğrultusunda olmuştur, iddianamede bu konuda partiyi bağlayabilecek hukukî kanıt sayılabilecek belgelere yer vermekten kaçınılmış D. D. K. O. ve Emek Dergisinin yazıları üzerinde durulmakla yetinilmiştir.

4. Büyük Kongreden önce, 6 Temmuz 1970 günü o zamanki Genel Başkan Şaban Yıldız’ca Cumhurbaşkanı Sunay’a sunulan muhtıra «Cumhurbaşkanına bazı uygulamalar nedeniyle muhtıra verilmiş olması, kitle muhtariyeti ile sonuçlanacak bir faaliyette bulunmanın haklı sebebini teşkil etmez» sözleri ile geçiştirilmiştir. Oysa bu muhtırada doğu bölgesi ve kürt halkı sorunu üzerinde Anayasa çerçevesi içerisinde ve Türkiye’nin nesnel sosyoloji koşulları ve çağdaş hukuk anlayışı ışığında açık seçik
durulmuş, Devlet bütünlüğünün anlamı ve gerçekleştirilmesi yönleri belirtilmiş, baskı ve eylem gözeten yöntemlerden vazgeçilmesi istenmiştir. (Bu muhtıra savunmaya eklenmiştir,)

Doğudaki komando eylemleri üzerinde bilgi edinilir edinilmez konu Kocaeli Senato Üyemiz F. Hikmet İşmen’in yazılı soru sorması yoluyla 20/4/1970 te C. Senatosuna da ulaştırılmıştır.

Behice Boran’ın Parti Genel Sekreteri olarak Antalya îl Kongresinde yaptığı konuşmada dahi komando eylemleri üzerinde durulmuş ve Cumhurbaşkanına sunulan muhtıradaki açıdan durum incelenmiştir. Yani bütün bu davranışların Devletin ve ülkenin bütünlüğünü zedeleyen çok ters bir politika olduğu belirtilmiştir.

4. Büyük Kongreden sonra 16/12/1970 günü toplanan T. t. P. Merkez Yürütme Kurulunun o gün yayınladığı bildiride belli başlı sorunlar ve demokrasiye aykırı uygulamalar üzerinde durulmuş ve orada da «… diğer bir sorun bir sosyolojik gerçek olarak Devletin resmî istatistiklerinde de ifadesini bulan ve etnik bir grup olarak Kürt halkın oluşturan vatandaşlarımıza bu niteliklerden ötürü baskı yapılmaması ve bu kouuda Anayasamızın 2., 3. ve 12. maddelerinin titizlikle uygulanmasıdır. Ulusal bütünlüğümüz, anayasal düzenin ve hakların uygulanmasiyle sağlanıp korunabileceği ve bu konuda yapılacak politik amaçlı tahrik ve abartmaların bir taraftan Anayasamıza aykırı düşerken diğer yandan da bütünlüğün korunması bakımından tersine sonuçlar vereceği açıktır…» denilmiştir. T. İ. P. Ocak 1971 ayında açtığı «Faşizme Hayır» kampanyasında da konuyu aynı doğrultuda işlemiştir.

Görülüyor ki bütün bu belgelerde doğu bölgesi ve kürt halkı sorunu dirençle ve tutarlı olarak Anayasa çerçevesi içinde ortaya konmuş, bütünlük ve birlik sorunu üzerinde özellikle durulmuş, Anayasanın buyurucu klirallarının eksiksizce uygulanması istenmiştir.

4. Kongrede benimsenen anlatma biçiminin nedeni etnik özelliklerinden dolayı insan topluluğu üzerinde Anayasa dışı baskıların uygulandığı olayını açıklığa kavuşturma gereğidir, Gerçekten son yıl içinde Anayasaya aykırı uygulamalar sık ve belirgin bir duruma girmiştir, daha açıkçası «Yeni olaylar doğduğu, yeni baskılar uygulandığı ve bunların yanlış ve zararlı görüşleri geliştirmesi ihtimali kuvvetlendiği için T.İ.P. eski görüş ve tutumunu özünde aynı, ama biçim olarak daha vurgulu bir şekilde belirtmeyi bir görev saymıştır.

Sözün kısası, parti programında da, bütün kararlarında da sorunun özünde bir değişiklik yapmış değildir. Bütün belgelerde «Gerek soruna, gerekse çözüm yollarına, teorik bir araç olarak dahi bilimsel sosyalizm açısından bir yaklaşım yapılmaya çalışılmıştır.» Program ile 3. ve 1. kongre kararları karşılaştırılırsa şu sonuca varılır : «T. İ. P. Doğu sorununu ele alırken, bu bölgenin ekonomik geri kalmışlığının yanı sıra, bu bölgede yaşayan halkın, ayrıca, etnik özelliklerinden dolayı da baskı altında bulundurulduklarını açık ve seçik olarak ifade etmiş, çözüm yolu olarak da ekonomik geri kalmışlıktan kurtulmanın yanı sıra, her türlü Anayasa dışı baskı ve zorlamalara son verilmesini, devlet birlik ve bütünlüğünün objektif ve sübjektif şartlarının ancak bu şekilde oluşabileceği gerçeğini önermiştir.»

İddianamede dayanılan konuşma ve yazılar partiyi bağlamadığı gibi üstelik yanlış biçimde yorumlanmıştır.

Gerçekten kongredeki delegelerin konuşmaları partiyi bağlayacak nitelikte sayılamaz. Yine partinin yayın aracı olmayan dergide çıkmış olan yazılar dahi partiyi bağlamaz. Yukarıda belirtildiği üzere üyelerinin eylemlerinden partinin sorumlu tutulabilmesi Siyasî Partiler Kanununun 111/3. maddesi gereğince işlem yapılmış olmasına bağlıdır ki böyle bir işlem yapılmış değildir.

Bundan başka Kongre kararının 6 sayılı bölümü Emek dergisinde çıkan yazılarla konuşma özetlerine dayanılarak yorumlanmaya çalışılmakta bu sırada da üç görüntü yaratılmağa çaba gösterilmektedir. Birinci görüntü sorunun «milliyetler meselesi» açısından ele alındığı; ikinci görüntü, milliyetler meselesinin bir tek çözüm yolu bulunduğu ve bununda «milliyetler prensibi» başka bir deyimle «milletlerin alın yazılarını belirleme hakkı» olduğu; üçüncü görüntü de «halk» sözünün «millet» anlamına kullanıldığıdır.

İlkin belirtelim ki Emek dergisi işçi Partisinin yayın aracı değildir.

Bir gazetenin parti yayın aracı olabilmesi için parti yetkili organının onu çıkarmağa karar vermiş olması, yine bu organın dergi sahibini ve yazı kurulunu belirlemesi, dergi veya gazetenin yayın politikasını saptaması ve yayınların partinin görüş ve savlarına uygun olup olmadığını denetlemesi ve gerektiğinde malî kaynağına katkıda bulunması gibi koşullar aranır. Emek dergisi için bunlardan hiçbirisi gerçekleşmiş değildir. Bundan başka Kongre kararı tüm olarak değil, yalnızca bir bölümü alınarak yorumlanmak yoluna gidilmektedir ki bu dahi bir metnin yorumunda tümünün göz önünde tutulması gerekeceği kuralına aykırıdır. Emek dergisinde yayınlanan 4. Büyük Kongre konuşma özetleri ise dergi muhabirinin notlarına göre düzenlenmiştir. Bundan ötürü, herhangi bir değerlendirmede bu yönün dahi göz önünde tutulması zorunludur, iddianamede T.İ.P Genel Sekreterlerinden Sait Çiltaş’ın 19/5/1970 günlü Emek dergisinde yayınlanan (sosyalizm ve etnik mesele) başlıklı yazısı üzerinde durulmaktadır. Bu yazıda herhangi bir ulusu ilgilendiren bir düşünce ileri sürülmüş olmadığı gibi genellikle uluslaşma kavramı üzerinde durulmuştur. Yine Emek dergisinin Mar t 1971 günlü sayısında yayınlanan «Millî mesele konusunda» başlıklı yazıya göre yapılan yorum iddianamenin kendisini çürütecek niteliktedir. Bu yorumda burjuva hukukçularının ve kuramcılarının ileri sürdükleri tanımlama ve görüşler temel tutularak sosyalist kuram ve görüşler üzerinde sonuçlar çıkarılmaktadır ve böylelikle Kongre kararındaki (halk) sözünün (ulus) anlamına geldiği anlatılmak istenmektedir. Nitekim burjuva hukuk kuramında yer alan halk-milliyet-millet özdeşliğine ve «her millete bir devlet» ilkesine dayanılarak millet-milliyet özdeşliği kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Burjuva kuramcıları ve hukukçuları (milliyet) ve (millet) kavramları arasında ayırım yapmamaktadırlar. Oysa sosyalist yazılarda (milliyet) ve (millet) kavramları eşanlamda olmayıp başka başka durumları anlatmaktadırlar. Sosyalist kavramlarla yazılan bir yazıdan milliyetin milletle eşanlamda kullanıldığı sonucunu çıkarmak, belirli kavramlara bambaşka bir anlam yüklemektir. Dergideki yazıda (millet) kavramı ile (milliyet) kavramının birbirlerinden nitelik açısından başka kavramlar oldukları açıkça anlatılmaktadır. Bu yazıya göre milliyet; dil, ruhsal şekillenme ve toprak birliğinden oluşur ve eğer bu üç öğeye bir yenisi yani «iktisadî yaşantı birliği» eklenirse, Bu yazıya göre milliyet; dil, ruhsal şekillenme ve toprak birliğinden oluşur ve eğer bu üç öğeye bir yenisi yani «iktisadî yaşantı birliği» eklenirse, ancak o zaman (millet) ortaya çıkmış olur, dolayısiyla insan toplulukları, millet olmadan önce milliyet halindedirler, her milliyetin millet olması da zorunlu değildir. Milliyet halindeki insan toplulukları kendi millî pazarları çevresinde «iktisadî yaşantı birliği» kuramazlarsa başka bir millet içinde eriyerek, onunla bütünleşerek tarih sahnesinden çekilirler. Demek ki bu yazı halkın millet anlamına gelmediğini gözler önüne sermektedir.

İddianamede «milliyetler meselesi» ile «milliyetler prensibi» de karıştırılmaktadır. İddianamede dayanılan «millî mesele konusunda» başlıklı yazıda açıkça belirtildiği gibi «milliyetler prensibi» bilimsel sosyalizmin benimsediği bir ilke değildir, bir burjuva ilkesidir ve bilimsel sosyalizmin millî mesele kuramı, (milliyetler ilkesi) nı açıkça ve kesinlikle reddetmektedir. İddianamede bir yandan T. İ. P. nın bilimsel sosyalizme bağlı bir parti olduğunu söylerken öte yandan kavramları birbirine karıştırarak bu partiye bir burjuva ilkesi olan «milliyetler prensibi»ni mal etmeye kalkışmakta ve kendi içinde dahi çelişkiye düşmektedir.

«Milliyetler meselesi» nin somut duruma bağlı olarak çeşitli çözüm yollan olduğu bilinen bir gerçektir. Nitekim iddianamede Lenin ve Stalin’den aktarılan örnekler bu meseleye başka başka iki çözüm yolunu önerildiğini göstermektedir. (Milliyetler meselesi) nin bir çok çözüm yolu arasında «kültürel özerklik», «federasyon», «azınlık statüsü» ve benzeri bulunduğu gibi bu türlü haklar tanınmaksızın bir örgütlenmeye gidilmesi de olabilir. Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılıyor ki (millet) kavramı tarihsel bir kategoridir. Ancak, toplum düzeninin sermayeci düzene dönüşmesi sonucunda, ulus birimleri, ulusal devletler belirmiştir. Ondan önceki binlerce yıllık insanlık tarihinde kavimler, halklar var olmuş, türlü biçimde toplumsal örgütlenmeler, düzenler ortaya çıkmıştır ama bunlar ulus olmamışlardır. Başka deyimle, eski çağlarda din bağlarına göre ümmeti, ırk bağlarına göre halkı oluşturan insan toplulukları, sermayeci düzenin doğup derebeyliğini yıkmak yoliyle halkı iktisadî bir birlik çevresinde bütünleştirmesi sonucunda ulus niteliğini kazanmıştır. Sermayeciliğin gelişmesi üzerine Osmanlı İmparatorluğu halkları, birer ikişer başkaldırmışlardır. Sonuçta Kurtuluş Savaşının kazanılmasıyla Türklerin uluslaşması da tamamlanmıştır. «Ulusal Kurtuluş Savaşı, Misakı Millî sınırlan içindeki bütün Anadolu halkının el birliği ile başarılıp modern Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman Türk halkı uluslaşma sürecini tamamlamış, bir tek millî pazar çevresinde birliğini ve ulus bilincini pekiştirme yoluna girmiş bulunuyordu; oysa o sırada Türk halkı ile birlikte emperyalizme karşı savaştığı İsmet İnönü tarafından belirtiden Kürt halkı, henüz derebeylikler ve aşiretler halinde yaşamaktaydı. O günden bu yana ülkemizin kapitalistleşme süreci içinde Kürt halkı ayrı bir millî pazar çevresinde birleşerek bir uluslaşma sürecine girmemiş, tersine,
Türk millî pazarı çevresinde Türk milletiyle birleşip kaynaşma sürecine girmiştir. B u durumu Devlet istatistikleri de göstermektedir.» Sayıların karşılaştırılmasından çıkan sonuç, hızlı olsun, yavaş olsun, Doğu Anadolu’da bir sermayecilik durumunun oluşmakta bulunduğu ve Kürt halkının tek bir Türkiye pazarı çevresi içinde bütünleştiğidir. İşte Kürt halkı ile Türk milleti arasındaki ilişkiler bakımından tarihî gelişmenin ortaya çıkardığı genel eğilim budur. Ancak partiye göre iktidarlar yanlış tutum ve davranışları ile bu bütünleşmeyi baltalamaktadırlar. Gerçekten Doğunun ekonomik gerilikten bir an önce kurtulması için bütün olanakların seferber edilmesi ve üstelik baskı ve yıldırma siyasası uygulanması büyük bir yanılgıdır. Egemen sınıfların ve iktidarların Anayasanın millet tanım ve anlayışına aykırı bağnaz-ırkçı milliyetçiliğe sapması ayrılıkçı unsurlara, «özellikle Kürt şoven milliyetçiliğine kullanacak malzeme hazırlamaktadır.» 4. Büyük Kongrede Doğu sorununa ilişkin karar bu görüşlere dayanmaktadır. T. İ. P. «sadece yasalar emrettiği için değil, aynı zamanda ayrılıkçılık bilime ve gerçeklere aykırı düştüğü, genel eğilime yahut tabiî akışa uymadığı için de ayrılıkçı» olamaz.

Bugün çağdaş ulusların büyük çoğunluğu, çeşitli halklardan, ırk topluluklarından, dinsel topluluklardan, örneğin İngiliz Ulusu, İngilizce, İskoçça, Velşçe (Gal dili) konuşan üç halktan oluşmaktadır. 4. Büyük Kongreye sunulan Genel Yönetim Kurulu raporunda bu gerçeğe değinilmiştir. Böyle bir gerçeğin söylenmesi hiç bir zaman bölücülük sayılamaz.

İddianamede ileri sürüldüğü gibi T. İ. P. Kürt sorununa «milliyetler meselesi» açısından baksa bile, ister sosyalist, ister burjuva çözüm yöntemlerine göre düşünmüş olsun, bu durum onun, özerklikten yana olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki T. İ. P. «halk» sözünü siyasal anlamda değil, sosyolojik bir gerçek olarak kullanmakta ve Kongre kararında çözüm yolu olarak da yalnızca yurttaşlık bağının kuvvetlendirilmesini, bunun için de, Anayasa dışı baskıların kaldırılmasını istediğini açıkça söylemektedir.

4 — İddianamede D. D. K. O. içinden veya bu ocaklarla ilgili olarak yapılan konuşmaların partimizle ilişkisi kurulmak istenilmekte ise de  bunların partimizle hiçbir ilgisi yoktur ve iddianamede adları anılan bir takım kimselerle parti arasında, anlaşma bir yana, birçok uyuşmazlıklar vardır. Parti üyesi olmayan kişilerin eylemleri de hiçbir zaman partiyi ilgilendirmez. Örneğin Mehmet Demir 13/9/1970 günü, Büyük Kongreden bir buçuk ay önce Parti Genel Merkezini basarak eşyaları alıp götürenler arasında olup bu eylemi yüzünden de partiden çıkarılmış ve başvurmamız sonunda C. Savcılığınca kendisine karşı kamu davası açılmıştır. İddianamede adı geçenlerden Nezir Semikanlı, Yümnü Budak, Nusret Kılıçaslan, Musa Anter ve Emin Bozaslan parti üyesi değillerdir, parti ile de hiç bir ilişkileri yoktur.

5 — Kongre kararındaki «anayasal vatandaşlık hakları» deyimi iddianamede «vatandaşların anayasal hakları» olarak gösterilmiş ve ters bir sonuca varılmıştır. Anayasa metninin incelenmesinden anlaşılacağı gibi «anayasal vatandaşlık hakları» deyimi, Anayasamızın yalnızca 54-63. maddelerindeki hakları «vatandaşların anayasal hakları» deyimi Anayasamızdaki bütün hakları kapsamaktadır. «İddianamede ibarenin böylece ters yüz edilerek ele alınması, Kongre kararının tümünün mahiyetini bile değiştirecek vehamettedir». Kongre kararında «anayasal vatandaşlık hakları» deyiminin ayrıca kullanılmasının nedeni, özellikle, Anayasanın 54. maddesini bir kez daha gözler önüne sermektir.

İddianamede «anayasal vatandaşlık hakları» deyimi ters yüz edilip vatandaşın anayasal hakları haline getirildikten sonra diğer demokratik özlem ve isteklerinin neler olduğunun sorulması ve buna (Emek) dergisinde yazılmış bir yazıdan alınan bir parça ile cevap verilmesi ise bütün hukuk ölçülerinin ve insaf duygularının ötesinde haksız bir davranıştır.

Mart 1971 günlü (Emek) dergisindeki «Millî mesele konusunda» başlıklı yazı bu konuda çeşitli görüşleri gözlem yoluyla inceleyen, sağ ya da sol bütün çözüm yollarından söz eden genel bir yazı olup tek bir satırı bile Türkiye ile ilgili olmadığı gibi 4. Büyük Kongre kararını açıklayan hiç bir yanı da yoktur. B u durum karşısında «diğer demokratik özlem ve istekler» deyimim açıklarken bu yazının kaynak gösterilmesi hukuka ve sağduyuya da aykırıdır.

6 — İsmet İnönü’nün Lozan’da (Kürt halkı) deyimini kullanmış olması, da bu sözde bir bölücülük bulunmadığını göstermektedir.

Gerçekten Prof. Sena Meray’ca derlenen «Lozan Konferansı, tutanaklar, belgeler» başlıklı kitabın 344 350 sayfalarında İnönü, Kürt halkının varlığından ve ayrı diller konuşmakla birlikte inanç ve görenek bakımından tek bir bütünü oluşturduklarından, hükümetçe ve T. B. M. M. nde Türklerle aynı ölçüde etkili bulunduklarından, Kürt halkının ve temsilcilerinin Musul vilâyetinde oturan kardeşlerinin ana yurttan ayrılmalarına razı olmadıklarından, Dünya Savaşma ve Bağımsızlık Savaşına katılmış Türk Ordusunun bütün komutanlarının yurdun kurtuluşu için Kürt halkının gördüğü işleri ve katlandığı özverileri saygı ile belirttiklerinden söz ederek Türklerle Kürtlerin bütünlüğünü belirtmek için Kürt halkı deyimini kullanmaktadır. İddianamede İnönü’nün bu sözlerinin Genel Başkan Behice Boran’ca Cumhuriyet Başsavcılığında dinlendiği sırada başka anlamda yorumlanmış olduğu anlatılmaktadır ki bu doğru değildir. Genel Başkanca İnönü’nün Anadolu’da Kürtlerin varlığını kabul ederek konuştuğuna ve böyle bir varlığı reddetmediğine değinmek istenmiş ve böylece Kürt halkından söz etmenin hiçbir zaman bölücülük olmadığı kanıtlanmıştır.

İddianamenin 19. sayfasında Doğuda «etnik özellik sahibi bir kısım vatandaşlar» bulunduğu kabul edilmektedir. Devletin resmî istatistiklerinde de ana dili Kürtçe olanların durumu gösterilmektedir. Bundan başka Millî Eğitim Bakanlığınca yayınlanan İslâm Ansiklopedisinin 68 Fasikülünde (Kürtler) maddesi bulunduğu gibi Prof. İbrahim Yasa’nın Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsünce yayınlanmış «Türkiye’nin toplumsal yapısı ve temel sorunlar» (Ankara, 1970 adlı kitabının birçok sahifelerinde, S. Öngör’ün Siyasal Bilgiler Fakültesi yayınları arasında çıkmış Orta Doğu İktisadî Coğrafyası adlı kitabının 63. sayfasında Kürtlerden uzun uzun söz edildiği gibi yerli ve yabancı ansiklopedilerde (Kürtler) başlıklı bölümler de yer almakta ve Kürtlerden bir bölüğünün yurdumuzda yaşadığı yazılı bulunmaktadır.

Cumhuriyetin kurucusu Atatürk dahi 15/9/1919 tarihli, Hacı Kaya ve Şatzade Mustafa Ağalar’a çektiği tel yazısında «Sizler gibi din ve namus büyükleri oldukça Türk ve Kürdün yekdiğerinden ayrılmaz iki öz kardeş olacak yaşamakta devam eyleyeceği ve Makam-ı Hilâfet etrafında sarsılmaz bir vücut halinde dahil ve hariç düşmanlarımıza karşı demirden bir kale halinde kalacağı şüphesizdir.» dediği ve yine Atatürk’ün General Harbord’a verilen muhtırasında «İmparatorluğu bölmek ve Türklerle Kürtler arasında bir kardeş harbine sebebiyet vermek için Kürtleri İngiliz himayesi altında müstakil bir Kürdistan kurma planına iştirak etmek üzere tahrik ettiler… Fakat bizim Kürt vatandaşlarımız hazırlanan komplonun farkına vararak, onu ve vicdanlarını para ile satan diğer bir grup haini o muhitten kovdular.» demektedir. Atatürk’ün buyruğu üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisinin tanınmış hocalarından Antalya mebusu Rasih, Muş mebusu İlyas Sami, Siirt mebusu Halil Hulki Efendilerin yazdıkları «Hâkimiyeti Milliye ve Hilâfeti İslâmiye» adlı bir karşı risalenin ön sözünde «Hâkimiyeti milliyemiz, şer’i enverden, hakkı inkilâptan doğmuş; kan dökülerek alınmış ve fisebilillâh Türk ve Kürt milleti muvahhidesinin mücahedesi ile, iktisabi zafer ve galibiyet etmiştir» sözleri bulunmaktadır.

Şevket Süreyya Aydemir’in 6 Kasım 1967 günlü (Akis) dergisinde yayımlanan bir yazısında bu risaleden söz edilmekte ve Kürtler konusunda da «Atatürk’ün ölümüne kadar hâkim olan resmî cereyan Türkiye’de Kürt yoktur. Türk vardır, merkezinde idi…. Ama şu bir gerçektir ki bizim Kürtçe konuşan Kürk vatandaşlarımız vardır ve bunlar üstün bir zekâ ve uyandırılmaya, sevilmeye, korunmaya lâyık üstün bir çalışma gücü teşkil ederler» denilmekte ve az önce anı.an risaledeki sözler aktarılmaktadır.

«Bugün, ülkemizde Kürtlerden söz etmenin derhal (Bölücülük) ithamına yol açtığı düşünülürse bugüne kadar güdülen politikanın sorunu köklü bir çözüme ulaştırmaktan uzak kaldığı ortaya çıkar. Bu nedenle partimiz (Bölücülük) ithamını şiddetle reddetmekle beraber bu ithamdan çekinerek sorunu ele almaktan ve bu konudaki görüşünü belirtmekten» geri kalmamıştır.

T. İ. P. in Kürt sorunu üzerindeki bilimsel ayrıştırmalara dayanan görüşünün yetkili bir bilim adamının bilimsel değerlendirmesi ile de pekiştirildiği görülmektedir. Yukarıda anılan «Türkiye’nin toplumsal yapısı ve temel sorunlar» adlı kitabında (Kürt sorunu) başlığı altında Siyasal Bilgiler Fakültesi Profesörü İbrahim Yasa, T. İ. P. nin savunduğu ilkeler doğrultusunda düşünceler yürütmektedir.

7 — Türkiye İşçi Partisinin azınlık yaratma istediği yollu suçlama geçersizdir. İlkin şunu belirtelim ki iddianamede dahi bu düşünce ile çelişen sözler yer almıştır. İşin özü şudur ki parti Kürt kökenli yurttaşlar için hiçbir azınlık hakkı veya durumu istemiş olmadığı gibi yalnızca yurttaşlarımıza uygulanan Anayasa dışı baskıların kaldırılması isteğinde bulunmuştur. Kaldı ki Kongre karar tasarısını yazan komisyonun üyeleri Hüseyin Ergün ve Necati Ere r Yazıcıoğlu’nun Başsavcılıkta dinlenmeleri sırasında Kürtlerin azınlık hakkına sahip kılınmaları yollu bir düşünceyi ileri sürmedikleri de açıktır. «Her iki üye de tabiî asimilasyona taraftar olduklarım Partinin ve kendilerinin | değil ayrılma hakkına, azınlık statüsüne dahi karşı olduklarını belirtmişlerdir.»

4. Büyük Kongrede temsilcilerin Merkez Yürütme Kurulu Raporu üzerindeki ayrıştırmalarına karşılık olarak yaptığı konuşmada Behice Boran’a «bu farklılığı yaratmak düşüncesi» yükletilmektedir; oysa ne bir kişinin ne de örgüt veya kurumun «dil farkı yaratmak» gücü yoktur. Bu ayırım nesnel olarak ya vardır, ya yoktur; bu insanların istekleri dışında bir olaydır. Bu farkı söylemek Anayasa’ya aykırı, bütünlüğü bozucu bir davranış sayılamaz. Kaldı ki nesnel gerçekleri reddetmekle, başını kuma gömmüş devekuşu gibi siyasa gütmekle hiçbir sorun çözülemez. T. İ. P. Kürt halkından ve bu halkın başka bir dil konuştuğundan söz ederken Kürt dil veya kültürünü korumak veya yaymak ve bu yollardan azınlık yaratmak davranış ve önerilerinde bulunmuş değildir. Yalnızca dil başkalığından ötürü zorlama yöntemlerinin uygulanarak ayırım gözeten durumların yaratılmamasını ilen sürmüş ve «Anayasa’nın resmî işlem ve ilişkiler alanı dışında, Türk dilini kullanmayı şart koşmadığını vatandaşları bu hususta serbest bıraktığını belirtmiştir.»

8 — Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin her iki fıkrası dahi Anayasa’nın 57. maddesine aykırıdır.

Gerçekten Anayasa’nın 57. maddesinde bir takım konuların yasa ile düzenleneceği belirtilirken partilerin hangi nedenlerle kapatılacağının düzenlenmesi bu konular arasında anılmış değildir. Anayasa’nın 57 maddesinin birinci fıkrası, konuyu doğrudan doğruya Anayasa’nın kendisinin düzenlemiş olduğunu göstermektedir. Bundan başka, Anayasa’­nın 97. maddesinin gerekçesinden de partilerin kapatılması nedenlerinin yasa ile düzenlenecek konular dışında bırakıldığı anlaşılmaktadır. Anayasa’nın kendisinin düzenlemiş bulunduğu konularda yasaların Anayasa’nın koyduklarından başka ve hele daha geniş yasaklar koyamayacakları açıktır ve şayet koyarlarsa bu geniş yasaklamalar Anayasa’ya aykırı düşer Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin ilk fıkrasına göre Türkiye’de azınlık bulunduğunu ileri süren partiler kapatılacaktır; oysa Anayasa’nın 57. maddesi ancak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temı-1 ilkesine uymayan partilerin kapatılmasını buyurmuştur. Nitekim Anayasa Mahkemesinin 15/5/1963 günlü, 1963/50-111 ile 11/3/1963 günlü, 1963/37-54 sayılı kararı bu görüşü doğrulamaktadır.

Siyasî Partiler Kanununun görüşülmesi sırasında Edirne Milletvekili Fahri Giritlioğlu, dil ve din başkalığından ötürü azınlıkların bulunduğunu belirterek, 89. maddenin birinci fıkrasının çıkarılmasını önermişse de önergesi reddolunmuştur. Bundan ötürü Anayasa Mahkemesince bu fıkranın iptaline karar verilmesi gereklidir.

PARTİ TEMSİLCİİNİN SÖZLÜ AÇIKLAMALARI ÖZETİ :

Mahkemenin gerekli görmesi üzerine temsilci gönderilmesi için partiye çağrı yollanmış, 11/6/1971 günü Parti Başkanı Behice Boran Hatko’nun Anayasa Mahkemesince sözlü açıklamaları dinlenmiştir. Bu sözlü açıklama sırasında Parti Genel Başkan Vekili Şaban Yıldız ile parti üyelerinden Mehmet Selik dahi toplantıda bulunmuşlardır.

Açıklamalar, yukarıda özetlenen yazılı savunma doğrultusunda yapılmış, ancak aşağıda özetlenen yönlerde daha ayrıntılı görüşler ileri sürülmüştür:

Başsavcı 4. Büyük Kongre kararının hazırlık çalışmalarını araştırırken Partiyi bağlamayan yönler üzerinde durmuş ise de parti organlarınca düzenlenen bir takım belgeleri göz önünde tutmamıştır. Ancak bunlardan bir tanesi olan ve Cumhurbaşkanı Sunay’a o zamanki parti başkanınca sunulan muhtıra üzerinde olumsuz yönden durmuştur.

Oysa bütün bu aşamalar kararın savunmamızda bildirilen anlama geldiğini göstermektedir.

Anayasa dam her metin gibi gerçek yaşamda uygulanırsa, onun uygulanmasını savunan kurumlar ve kişiler varsa işte o zaman canlılık kazanır, yoksa ölü bir metin olarak kâğıt üzerinde durur kalır. On yıllık uygulamalarla özellikle Anayasa Mahkemesi kararıyla gerçek ve canlı Anayasa Hukuku ortaya konulmuştur ve konulmaktadır.

Anayasa için çalışan kurumlar arasında İşçi Partisinin özel bir yeri vardır; nitekim bu Partinin Anayasa Mahkemesinde açtığı çok sayıda davadan büyük çoğunluğu, istem üzere karara bağlanmıştır ki hiçbir partinin bu genişlikte bir çalışması yoktur.

Anayasa giriş bölümünde kurallarının ulusal benimsemeye ve sevgiye dayandığını söylemekle, Ulustaki birlik ve bütünlüğün ancak gönüllerde yerleşen olumlu duygularla ve isteklerle gerçekleşeceğini belirtmektedir; Partinin bütün istediği de Anayasa’nın eksiksiz uygulanması yoluyla birlik ve bütünlük duygusunun ve isteğinin ruhlara sindirilmesidir.

Parti bu istekleri, yalnızca Kürt halkı konusunda değil, Alevîler için de, ezilen, sömürülen işçi ve emekçi halk yığınları için de ileri sürmüş, bu yolda gücü oranında savaşı görev bilmiştir.

Anayasa, son on yıl içinde, toplum yaşamında tüm ve eksiksiz olarak canlılık kazanmış değildir. Ancak bu canlılık kazanmayış, Doğuda daha büyük bir orandadır ki Parti Doğunun kalkınmasını, birliğin, bütünlüğün gönüllere yerleşmesini istemektedir. İddianamede partinin Doğu Kültür Ocaklarına yardımda bulunduğu savı yer almıştır. Bu sav gerçeğe aykırıdır.

Büyük Kongre kararının 6. bendindeki (Diğer tüm demokratik hak ve özgürlükleri, özlemleri ve istekleri) sözü ile Anayasa’nın sağladığı haklardan yurttaşlık haklan dışında kalan haklar anlatılmak istenmiştir. Bundan başka bu sözler, günlük yaşamda gerçekleşmedikleri için bu türlü hakların gerçekleşmesini görmek dileği olarak psikoloji açısından bir özlem olarak nitelendirilmesi anlamında da yorumlanabilir. Yalnız bu, herhangi bir bölüme ya da ayrılma istemi anlamına gelmez.

Anayasa’nın 12. maddesi genel eşitliği öngördüğü gibi, 129. maddesi de kalkınmada bölgeler arası eşitliği öngörmektedir.

Gerek 1964 de yapılmış olan parti programında, gerekse Üçüncü Büyük Kongre kararında anlatılanlarla 4. Büyük Kongre kararında bildirilenler bir anlamdadır. Yalnız daha önceki kararda ve programda (Kürtçe konuşanlar), (Kürtler) denilmiş iken son kararda (Kürt halkı) deyimine yer verilmesiyle ortaya biçim yönünden bir ayrım çıkmaktadır. 4. Kongre kadarında (Kürt halkı) denilmesinin bir genel, bir özel nedeni vardır. Gerçekten, siyasal, felsefî ya da düşünceye ilişkin olsun, bütün toplumsal eylemlerde herhangi bir sorun, başlangıçta en uygun sözlerle ve sınırları yeterince belli edilerek ortaya atılamaz. önceden yeterince açık sözlerle anlatılmış bulunmayan ve sınırları gereği gibi çizilmiş olmayan herhangi bir sorunun, bir evrim geçirmesi başka deyimle gitgide daha doğru biçimde bir anlatıma, açıklığı, sınırlandırmaya kavuşturulması toplumsal bir olaydır. Bu, deyim değişikliğinin genel nedenidir, özel neden ise Doğuda Anayasa’ya aykırı davranış ve eylemlerin son zamanlarda havsalanın almayacağı ölçüde acı bir nitelik kazanmasıdır. Kaldı ki Kürt halkı deyiminin kullanılması iddianamede suç da sayılmış değildir.

4. Büyük Kongre kararını 6. bendinde mücadelenin ideoloji alanında olacağı da anlatılmak istenmekte ve böylece siyasal ve ayırımcı bir savaşın söz konusu olmadığı belirtilmektedir. Her türlü bağnaz, milliyetçi, ırkçı akımların düşmanı olan Parti, bağnaz milliyetçi, ırkçı bir Kürtçülük akımı varsa elbet onunda düşmanı olacaktır.

Sosyalist savaş, yalnızca, emekçilerin tek bir varlık olarak sermayecilere Karşı çıkması ile yürütülebilir. Bunun için emekçilerin, Türk, Kürt, Alevî ve benzeri topluluklara ayrılması, sosyalist savaşın gereklerine aykırıdır ve bundan dolayıdır ki, sosyalist bir parti olan İşçi Partisi böyle bir ayrılığın gerçekleşmesi sonunda savaşçıların bölünüp güçlerinin azalmasını istemez ve isteyemez. Böyle bölünmeler ancak sömürücü sermayecilerin egemenliklerini sürdürmelerine yarar. Kısacası İşçi Partisinin bölücü bir tutum benimsemesi, ilk önce, kendi ilkelerine kesinlikte ters düşer. Bu davayı karara bağlarken mahkemenin gerçek batı demokrasisinin ancak sermayeci ve sosyalist partilere dayanan bir denge ile gerçekleşebileceğini, sosyalist partilerin bulunmadığı ülkede gerçek batı demokrasisinden söz edilemeyeceğini, Türkiye işçi Partisinin Türk demokrasisinde tek sosyalist parti olduğunu, bu partinin kapatılması sonunda batılı anlamda demokrasi dengesinin bozulacağım göz önünde tutması gerekecektir.

ESASA İLiŞKİN İDDİANAMENİN ÖZETİ :

Cumhuriyet Başsavcılığının 9/7/1971 günlü esasa ilişkin iddianamesi şöylece özetlenebilir :

Davanın dayanakları iddianamede belgeleriyle gösterilmiştir. Delil ve sonuç bakımından yeni bir istek bildirilecek değildir. Ancak, ilk iddianame üzerine parti yetkililerince verilen yazılı karşılıkta ve sözlü açıklamalarda değinilen yönlere, dava konusu ile ilgileri ölçüsünde karşılık verilecektir.

a) Parti dışı toplantılara ve geçen konuşmalara, kongre kararı öncesi evrelerde konunun gelişmesi ve kapsamı üzerinde gerekli aydınlatıcı bilgi ve belceleri vermek için değinilmiştir. Doğu sorununun Türkiye işçi Partisince benimsenmesinde geçirdiği kavram ve kapsam değişmesini aydınlatmak için de parti içi ve dışı düşünce ve yayınlara yer verilmiştir. Yoksa konuşmacıların sözleri ile Dergide çıkan yazıların yazarlarının düşünceleri kişisel eylemler olarak ele alınmamış, dava da bundan dolayı açılmamıştır.
b) Doğu Kültür Ocaklarına bağlı kişilerin partili oldukları ileri sürülmüş değildir. Bunlar içinde partili olanlar vardır. Kaldı ki, bunlardan partili olarak gösterilenlere ilişkin bilginin dayanağı, bu davanın açılması için düzenlenen iddianamenin 8. sayfasında anılan Ankara C. Savcılığının yazısıdır. İşçi Partisi ile Doğu Kültür Ocakları arasında düşünce yönünden bir birlik olmaması, siyasa l partinin, derneğin amacını belli konuda desteklemesine engel olamaz.

c) Emek dergisinin birinci sayısında, Türkiye işçi Partisinin hakkını savunan sosyalistlerce yayınlandığı belirtilmiştir. Bu bakımdan onda çıkan yazılar delil sayılabilir.

ç) Emek dergisinde çıkan yazılardan alman parçalar, yazıya egemen olan düşünce ortaya konduktan sonra, onu pekiştirmek için alınmış belli parçalardır. Dergiler mahkemeye sunulmuş olduğundan yazıların tümü her zaman incelenebilir.

d) Başsavcılık hiç bir zaman (Kürt halkı) ve (Etnik özellikler) sözleri üzerinde herhangi bir kabulde bulunmuş değildir, iddianameye egemen olan düşünce, Türk Devletinin ulusu ve ülkesiyle bütünlüğü düşüncesidir.

e) Milliyetler ilkesinin ulusların alın yazılarını belirleme yetkisini anlatan anlamını bilimsel sosyalizm açısından yola çıkarak başka bir anlama yöneltme çabası da gereksizdir. Çünkü ulusların kendi alın yazılarını belirleme hakkı adiyle Lenin’in kabul ettiği ilke olarak da göz önünde tutulsa veya milliyet meselesi olarak düşünülüp federasyon, kültürel özerklik, azınlık hukukî durumu örnekleriyle yazılı karşılıkta açıklanan ilke de söz konusu olsa, bu kavramlar her iki biçimde de Anayasa ve Siyasî Partiler Kanunu yasakları içinde düşünülecektir.

f) 4. Kongre kararındaki «Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmekten » sözleri iddianameye olduğu gibi alınmıştır; Bunda bir değiştirme yoktur, iddianamede yurttaşların anayasal hak ve özgürlükleri ötesinde kalan özlem ve isteklerinin gerçekleştirilmesi mücadelesi sözleri üzerinde durulmuş ve bu sözler eleştirme konusu edilmiştir.

g) İnönü’nün Lozan’daki sözleri Misak-ı Millî sınırlan içinde hiçbir zaman bir Kürt ayırımı yapılmadığı ve bir Kürt azınlığı bulunmadığını anlatmaktadır. İddianamede suçlama konusu edilen yön, Doğu sorunu ele alınmak yolu ile Doğu bölgelerimizde bir Kürtlük ayırımı ve bölücülüğü oltaya atmak ve bunu siyasal sömürü nedeni olarak kullanmaktır.

SONUÇ :

Yazılı ve sözlü savunmalar iddianamede ileri sürülen görüşlerin doğru olmadığını ispata yeter bulunmadıkları ve iddianamede tartışılan deliller ve açıklamalar karşısında geçerli sayılamayacakları ileri sürülerek ilk istem üzere Partinin kapatılmasına karar verilmesi gereği bildirilmiştir.

DAVALI PARTİNİN SON SAVUNMASI ÖZETİ :

Davalı Partinin 15/7/1971 günlü son savunmasında ilk savunmada ve sözlü açıklama ileri sürülen düşüncelere yeniden dayanılmakta ve özellikle ilk savunmada uzun uzun açıklanan uluslaşma koşullarına ve Doğunun uluslaşma süreci içine girdiğine ilişkin görüşler tekrarlanarak davanın reddi istenilmektedir. Son savunmada ileri sürülen düşüncelerden yalnızca esasa ilişkin iddianameyi çürütmeye yönelenler şöylece özetlenebilir:

1 — Kürt asıllı yurttaşların ayrı bir ulus sayılmaları yalnızca Anayasa’ya aykırı olduğu için değil, gerçeklere, tarihin akışma da uygun olmadığı, dolayısıyla sosyalist mücadele bakımında da geçersiz bulunduğu için Partice doğru görülmüş ve düşünülmüş değildir. Parti olarak, ayrılıkçı hedefler güden burjuva Kürt milliyetçiliği kadar Kürt asıllı vatandaşlara Anayasa dışı baskılar yapılması da sakıncalı bulunmuş ve her iki tutum birbirini besleyen Anayasa dışı akınlar olarak görülüp kınanmıştır. Çünkü daha önce de açıklandığı üzere bölücülük bütünlüğe zararlı olduğu gibi Partinin savaştığı emekten yana bir düzenin, sosyalist bir düzenin kuruluşunu engelleyici bir nitelik de göstermektedir. Gerçek bir birliğin başlıca koşulu Anayasa’nın 2., 3., 12. ve 54. maddelerinin kesinlikle uygulanmasıdır. Son iddianamede bu görüşlere karşılık verilmiş değildir.

2 — Kongre kararında yer alan «Anayasal vatandaşlık haklan ve diğer tüm özlem ve istekler» deyimi yorumlanırken Başsavcılığın düştüğü yanılmayı yazılı karşılıkta göstermiştik. Bugün Başsavcılığın eski görüşlerini değiştirmediği görülmektedir; nitekim Başsavcılık bu sözlerin yorumu için Partimizi bağlayıcı belgeler olarak gösterilen demeç ve bildirilere son iddianamede de değinmiş değildir.

3 — Anayasa’nın Kürt halkı deyimini yasaklamadığına değin savunmamızla Cumhuriyetin kurucularının bu deyimi kullanmış olmalarından, bunun yasak olmadığının açıkça anlaşıldığı yollu görüşümüze de karşılık verilmemiştir.

4 — Esasa ilişkin iddianamede, Partinin bütünlükçü olduğunu gösteren sayısız belge ve açıklamalara da değinilip bunların tartışılması yoluna gidilmemiştir. (Bu nedenlerle son iddianame hukukî değerden yoksundur.

5 — Başsavcının düştüğü yanlışlıkların özünde Türkiye İşçi Partisinin nitelikçe bir sosyalist parti olduğunun, sosyalist bir partinin ise mücadele alanlarını seçişte, konuları işleyişte, bunları yığınlara mal ediş çabasında ve bu sırada ortaya çıkabilecek davalarda benimsediği savunma »içiminde, öbür partilerden çok önemli nitelik ayrılıkları göstereceğinin kabul edilmek istenmemesi vardır. Sosyalist parti, konulara bilimsel sosyalizm ve içinde yer aldığı somut toplumun nesnel somut koşulları, gelişme aşaması ve doğrultusu açısından bakar ve her yerde, yığınlar önünde, Yasama Meclisinde, muhtıra verirken veya Anayasa Mahkemesinde kendini savunurken hep aynı durumu korur. «Bu, sosyalist hareket için, sosyalist parti için vazgeçilmez bir zorunluktur. Çünkü, sosyalist hareket ve partinin devamlılığı ancak, bilimsel sosyalizm ve somut toplum gerçekleri içinde kalmak ve kendi geçmişi ile tutarlı bulunmak suretiyle sağlanabilir.» Bu nedenledir ki bilimsel sosyalizmle ve dava konusu ile ilgili olarak şimdiye dek partinin ileri sürdükleri, kendi ilkeleriyle tutarlı bulunmakta, parti görüşlerinin yasalar ve hepsinden önce Anayasa sınırları doğrultusunda olduğu da böylece belirmektedir. İddianamede bu yönler de tartışılmış değildir.

İNCELEME EVRESİ :

A) Anayasa’ya aykırılık itirazı ile bu itizara ilişkin karar:

Davalı partinin ilk yazılı savunmasının bir bölümünde Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin Anayasa’nın 57. maddesine aykırı olduğu ileri sürülerek bu konunun Mahkemece incelenip iptal kararı verilmesi istenilmiştir.

Cumhuriyet Başsavcısından bu istek üzerine düşüncesi sorulmuş, Başsavcılığın 2/7/1971 günlü yazısı ile bu konudaki düşüncesi bildirilmiştir.

a) İlk yazılı savunma özetinde de belirtildiği üzere Anayasa’ya aykırılık savı şu gerekçeye dayanmaktadır : Anayasa’nın 57. maddesinde siyasal partilerin hangi nedenlerle kapatılacakları kesin sınırlarıyla ve açıkça bildirilmiş ve böylece özel yasaya kapatma nedenleri öngörme olanağı tanınmamıştır. Nitekim 57. maddenin üçüncü fıkrasında yasayla düzenlenecek konular partilerin iç çalışmaları, Anayasa Mahkemesine nasıl hesap verecekleri ve mallarının bu mahkemece nasıl denetleneceği konuları olarak sayılmış, ancak kapatma nedenlerine bu fıkrada yer verilmemiştir. Maddenin birinci fıkrasında da siyasal partilerin tüzükleri, programları ve faaliyetlerinin insan hak ve özgürlüklerine dayanan demokratik ve lâik cumhuriyet ilkelerine ve Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği temel kuralına uygun olmak zorunda bulunduğu ve bunlara uymayan partilerin temelli kapatılacağı bildirilmiş böylece yasa ile burada anılandan başka kapatma nedeni öngörülmesi yolu kapatılmıştır.

Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin birinci fıkrasında bu partilerin Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal veya dinsel kültür ayrılıklarına yahut dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri, ikinci fıkrasında da, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek veyahut yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulusal bütünlüğün bozulması ereğini güdemeyecekleri kurala bağlanmış ve böylece birinci fıkra kuralı ile, Anayasanın 57. maddesinin birinci fıkrasında öngörülen parti kapatma nedenlerine yenileri eklenmiştir. Bu durum Anayasa’nın 57. maddesi kuralı ile çelişmektedir.

89. maddenin birinci fıkrası kuralının Anayasa’ya aykırı olduğu Siyasal Partiler Kanununun Millet Meclisinde görüşülmesi sırasında Edirne Milletvekili Fahir Giritlioğlu’nca da ileri sürülmüşse de bu milletvekilinin değiştirgesi Genel Kurulca yersiz olarak göz önünde tutulmamıştır.

b) Anayasa’ya aykırılık savma karşı Cumhuriyet Başsavcısının 2/7/1971 günlü yazısında şu gerekçelerle istemin reddi düşüncesi bildirilmiştir:

1 — Anayasa’nın 3. maddesinde Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olduğu temel ilkesi benimsenmiştir. Anayasa’nın 57. maddesinin birinci fıkrasındaki kuralın ülke ve ulus bölünmezliğine ilişen bölümü de gücünü 3. maddeden almaktadır.

2 — 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununa ilişkin hükümet tasarısı gerekçesinde; yasaklamalardan herhangi birisinin çiğnenmesi durumunda Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyetinin özünden ayrılmayacak olan niteliklerinin ve Devletin dayandığı temel ilke ve görüşlerin hiçe sayılmış olacağı ve böylelikle doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyetinin tehlikeye düşeceğinin anlaşılacağı görüşü yer almıştır.

Sözü edilen yasa tasarısının Millet Meclisindeki görüşülmesi sırasında komisyon sözcüsü 6/2/1964 günlü 49. Birleşimin Birinci Oturumunda yasanın 69 (Tasarının 104.) maddesi kuralının, Anayasa’nın (Millî devlet) esasından doğan bir sonuç olduğunu söylemiştir. Komisyon raporunun (Birinci dönem, İkinci toplantı, ıS. Sayısı 527) 33. sahifesinde (Bu maddenin Anayasa’nın 3. maddesinin birinci fıkrası ile 57. maddesinin birinci fıkrasında yer alan millet bütünlüğü ilkesine dayandığı) bildirilmektedir. Yasa Koyucu, 89. maddenin, tasarıdaki (3 Ağustos 1339 tarihli ve 340 sayılı Kanunla tasdik edilmiş olan ve 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’da imzalanmış bulunan Sulh Muahadesinin 39. maddesinin birinci fıkrasında zikredilen azınlıkların hakkı saklıdır) biçimindeki 3. fıkrasını boş yere konulmuş bir kural niteliğinde görerek kaldırmış iken, Edirne Milletvekili Fahir Giritlioğlu’nun iptal isteğinde sözü edilen ve maddenin ilk fıkrasının boş yere konulmuş olduğu, ikinci fıkrasının da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine aykırı bulunduğu nedeniyle tasarıdan çıkarılması yolundaki önergesini, komisyonun (Kürtçü, Çerkezçi vs. faaliyetlerin partiler tarafından yapılmasına imkân hasıl olacağı) görüşünü benimseyerek kabul etmemiştir.

3 — Anayasa’nın ancak Devletin temel ilke ve kuruluşunu belirten genel kuralların tümünü kapsayabileceği gerçeği karşısında herhangi bir temel ilkeye varlık veren unsurların, Anayasa’nın sözüne ve özüne uygun olarak başka bir kanunla gösterilmiş ve düzenlenmiş bulunması, kanun yapma tekniğinin bir gereği olarak düşünülmelidir. Bu bakımdan tartışma konusu 89. maddenin her iki fıkrasının taşıdığı kurallar da, Anayasa’nın 3. ve 57. maddelerinde yer alan, Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel ilkesini oluşturan öğelerden sayılmalıdır.

4 — Yukarıdaki açıklamalara göre tartışma konusu 89. madde kuralı, bütünü ile Anayasa’nın 57. maddesi kurallarına aykırı olmadıktan başka, sözü edilen Anayasa’nın 3. ve 57. maddelerinin bir güvencesi olmak niteliğini de taşımaktadır.

c) Anayasa Mahkemesinin kuruluşunu ve yargılama usullerini düzenleyen 22/4/1962 günlü, 44 sayılı Yasanın 32. maddesiyle 20. maddesinin 2 sayılı bendi kurallarına göre siyasal parti kapatma davalarında ortaya çıkacak Anayasa’ya aykırılık sorununu Anayasa Mahkemesi geciktirici sorun olarak ele alacak ve öbür mahkemelerden gelen işlerde olduğu gibi bu sorunu inceleyip çözüme bağlayacaktır. Anayasa’nın 151. maddesi doğrultusunda konulmuş olan bu kuralların uygulanabilmesi için davada uygulanacak bir yasa hükmünün söz konusu olması ve bu yasa kuralının Anayasa’ya aykırılığının Anayasa Mahkemesince kendiliğinden göz önünde tutulması ya da ilgililerden birinin ileri sürdüğü Anayasa’ya aykırılık iddiasının ciddî olduğu kanısına Anayasa Mahkemesinin varması gerekmektedir.

Anayasa Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca açılan parti kapatma davasında 648 sayılı Yasa’nın 89. maddesine dayanılmış olması karşısında bu maddeyi bu davada uygulama durumundadır. Ancak davalı yanca ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık savının ciddî bulunup bulunmadığı konusunun incelenmesi zorunlu görülmektedir.

Mahkeme, Avni Givda, Fazıl Uluocak, Salt Koçak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, ihsan Ecemiş, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lûtfi Ömerbaş, Şevket Müftügil ve Ahmet H. Boyacıoğlu’nun katıldığı 6/7/1971 günlü toplantıda, yaptığı inceleme sonunda davalı Partinin Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğu yolundaki iddiasının ciddî olmadığına oybirliğiyle karar vermiştir.

aa) Anayasa’nın (Başlangıç) kuralları arasında Anayasa’nın Türk milliyetçiliğinden hızını aldığı ve esinlendiği, Türk milliyetçiliğinin ise bütün bireylerini, alın yazısında, kıvançta ve tasada ortak bölünmez bir bütün durumunda ulusal bilinç ve ülküler çevresinde toplayan bir etken olduğu bildirilmektedir. Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin insan haklarına ve Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan bir hukuk devleti olduğu, 3. maddesinde ise Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bir bütün bulunduğu kuralları yer almaktadır.

Anayasa’nın 57. maddesinde siyasal partilerin tüzükleri, programları ve çalışmalarının, insan hak ve özgürlüklerine dayanan demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine ve Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uygun olması zorunluğu öngörülmüş, bu ilkelere uymayan partilerin temelli kapatılacağı bildirilmiştir.

Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği ilkesine Anayasa’nın (Başlangıç)ında, (Başlangıç) a yapılan gönderme dolayısıyla 2. maddesinde ve ayrıca 3. maddesinin birinci fıkrasında yer verilmiştir. Anayasa’nın 8. maddesi uyarınca, Anayasa kuralları gerek devlet organlarını, gerek bütün kişileri bağlayan temel kurallar oldukları için birer tüzel kişi olan siyasal partiler, anılan 57. madde konulmuş olmasaydı bile, bölünmezlik ilkesi ile yine bağlı tutulacaklardı. Buna karşın 57. maddede bölünmezlik temel ilkesinin siyasal partiler için uygulanacağının ayrıca ve açıkça bildirilmesi yoluna gidilmiş olması, söz konusu ilkenin partiler açısından özenle ve titizlikle uygulanması gereğini göstermektedir. Bunun tersinin düşünülmesi, Anayasa Koyucunun boş yere kural koymuş olduğu anlamına gelir ki böyle bir görüş hiç bir zaman savunulamaz.

bb) Anayasa’nın 57. maddesinin üçüncü fıkrasında (Partilerin iç çalışmaları, faaliyetleri, Anayasa Mahkemesine ne suretle hesap verecekleri ve bu mahkemece malî denetimlerinin nasıl yapılacağı, demokratik esaslara uygun olarak kanunla düzenlenir) kuralı yer almıştır. Böylece siyasal parti kapatma nedenlerinin yasa ile düzenlenmesi ödevi yasa koyucuya doğrudan doğruya yükletilmiş değildir. Ancak Anayasa’nın 5. ve 64. maddelerine dayanan yetkisine göre Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konuda da Anayasa’ya aykırı olmayan kurallar koymasına hukukça engel yoktur; demek ki Yasama Meclisleri, 57. maddenin birinci fıkrasında çizilen sınırlar içinde kalarak orada belirtilen ilkelerin doğrultusunda siyasal partilerin kapatılma nedenlerine ilişkin bir takım kurallar koyabilirler.

cc) Siyasî partilerin çalışmalarında Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel hükmüne uymaları demek, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü davranıştan, sözden ve yazıdan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bu kuraldan çıkan sonuç da bütünlüğü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

çç) Siyasal Partiler Kanununun tartışma konusu olan ve (Azınlık yaratılmasının önlenmesi) başlığını taşıyan 89. maddesinin birinci fıkrasında (Siyasî partiler, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür farklılıklarına yahut dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler); ikinci fıkrasında ise (Siyasî partiler, Türk dilinden ve kültüründen gayri dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek veyahut yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.) denilmektedir.

Davalı parti ilk yazılı savunmasının 27. sahifesinde bu maddenin her iki fıkrasının Anayasa’ya aykırılığını ileri sürmüş ise de 29. sahifesinde yalnızca birinci fıkranın iptaline karar verilmesini istemiştir. Şu kadar ki birinci fıkradaki kuralın yorumlanması için ikinci fıkra kuralının dahi göz önünde tutulmasına bir engel yoktur. Bu iki fıkranın bir arada incelenmesinden anlaşılan şudur ki 89. madde kuralları Devletin ülkesi ve ulusu ile bütünlüğünün bozulmasını önlemek üzere o maddede sayılan bir takım çalışmaların siyasal partiler için yasaklanması amacını gütmektedir ve böylece Anayasa’nın, yukarıdaki bentlerde anılan, 57. maddesinin birinci fıkrası kuralı ile bunun dayanağı olan öbür kurallarına aykırı olmak şöyle dursun, o kuralların öngördüğü sınırlar içinde bulunmakta ve o kurallar doğrultusunda bir hukuksal durumun gerçekleşmesi için öngörülmüş bir takım özel tedbirler niteliğini taşımaktadır.

Gerçekten bir an için bir siyasal partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için bir takım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi, ulusal yapıda, git gide, kopmalara, bölünmelere yol açması demektir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve Türk kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmaya elverişli bir tutumdur.

Bu nedenlerle tartışma konusu 89. maddenin birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırılığı savı ciddî değildir.

B – İnceleme işlemleri :

Mahkeme, 1/7/1971 gününe değin yazılı savunmasını Anayasa Mahkemesine vermesi gerektiğinin davalı parti Genel Başkanlığına tebliğine, 44 sayılı Kanunun 29 ve 30 uncu maddeleri uyarınca 1/7/1971 günü saat 10.00 da sözlü açıklamaları dinlemek üzere Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanlığına çağın çıkarılmasına ve işin ivediliği dolayısıyla tebliğ işleminin 7201 sayılı Kanunun 2 nci maddesi uyarınca memur eliyle yapılmasına 22/6/1971 gününde karar vermiştir.

Karara uyan parti, süresi içinde ilk yazılı savunmasını vermiş ve belli edilen günde mahkemeye gelen parti Genel Başkanı Behice Boran Hatko’nun sözlü açıklamaları dinlenmiştir.

1/7/1971 gününde ise davalı partice ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık savı üzerinde görüşünün ivedi olarak bildirilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılması ve oradan karşılık gelir gelmez işin gündeme alınmasına karar verilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin ara kararı gereğince kendisine gönderilen yazı dolayısıyla Cumhuriyet Başsavcılığına Türkiye İşçi Partisinin yazdığı 24/6/1971 günlü, 71/316 sayılı karşılıkta tutuklu Tip Genel Sekreteri Sait Çiltaş ve Şaban Erikçe saklandığı açıklanan Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi tutanaklarına her kimde ve her nerede olursa olsun el konularak bunların Anayasa Mahkemesine gönderilmesine ve kararın ivedi olarak yerine getirilebilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına 29/6/1971 de karar verilmesi üzerine Şaban Erik ve Sait Çiltaş’ın Sıkıyönetim Adlî Müşavirliğince dinlendiklerini saptayan tutanakla adları geçen kimselerin ve öteki parti ilgililerinin ivedilikle bilgilerine başvurularak 4. Büyük ‘Kongre Tutanağının bulunması umulan yerlerin saptanmasına ve tutanağa el konularak Anayasa Mahkemesine verilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına Avni Givda, Fazıl Uluocak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, İhsan Ecemiş, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Ziya Önel, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lûtfi Ömerbaş, Şevket Müftügil ve Ahmet H. Boyacıoğlu’nun katıldığı 2/7/1971 günlü toplantıda karar verilmiştir. Ancak bu kararlar üzerine tutanağın elde edilmesi olanağı bulunamamıştır.

Avni Givda, Fazıl Uluocak, Sait Koçak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, İhsan Ecemiş, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lütfi Ömerbaş, Şevket Müftügil, Ahmet H. Boyacıoğlu’nun katıldığı 6/7/1971 günlü toplantıda Emek Dergisinin ticaret sicilindeki kayıt örneği ivedi olarak sağlanmak üzere Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılması, Avni Givda, Sait Koçak, Nuri Ülgenalp, Recai Seçkin, Halit Zarbun ve Lütfi ömerbaş’ın karşı oylarıyla ve oyçokluğu ile; Anayasa Mahkemesindeki dosyayı inceleyerek esasa ilişkin düşüncesini ivedi olarak bildirmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılması oybirliğiyle; Cumhuriyet Başsavcılığının düşüncesi geldikten sonra bir örneğinin davalı Parti Başkanlığına tebliği ve partiden esasa ilişkin yazılı savunmasının istenmesi, bu iş için partiye yedi gün süre verilmesi oybirliğiyle kararlaştırılmıştır.

20/7/1971 gününde ise inceleme sona erdiğinden esasa ilişkin karar verilmiştir.

Sözlü açıklamaların sonunda bir üyenin sorusu üzerine Parti Başkam Behice Boran Hatko, iddianameye bağlı belgeler arasındaki «faşizme hayır», «faşizme karşı birleşelim» başlıklı belgelerin Merkez Yürütme Kurulunca yayınlanmış olduğunu ve «ders notları» diye anılan belgenin ise Merkez Yürütme Kurulunca eğitimde bulunmak, kurslar düzenlemek solunda verilen kararın uygulanması amacıyla Eğitim ve Örgütleme Bürosunca hazırlanmış bulunduğunu, ancak bunların broşürler durumuna sokulup yayınlanması işinin gerçekleştirilmediğini ve 4. Büyük Kongrece seçimler sonucunda çıkarılan başkanlık mesajını, herhangi bir organın onayından geçmemiş olmakla birlikte, Genel Başkan olarak kendisinin yayınlamış olduğunu söylemiştir.

C – Esasın incelenmesi ve gerekçeler :

Dosyadaki bütün belgelerle gerekli öbür belgeler incelendi; gereği konuşulup düşünüldü:

Başsavcılığın davasında; öz olarak, davalı Türkiye İşçi Partisinin 4. Büyük Kongresinde verilen kararın 6. bendinde daha önceki kongre kararlarına ve parti programına aykırı olarak Doğu sorununu bir Kürt halkı sorunu biçimine soktuğu, anayasal yurttaşlık hakları dışında bir takım demokratik istem ve özlemlerinden söz ederek Kürt halkının ayrı bir ulus niteliğine bürünmüş olduğunu ve bu yüzden kendine özgü bir takım hakları bulunduğunu anlatmak istediği ve böylece Türk Devletinin ülkesi ve ulusu ile bir bütünü oluşturduğu yolundaki Anayasa’nın 57. ve 3. maddelerinde öngörülen ilkelerle 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun her türlü bölücü davranışları yasaklayan 87. ve 89. maddeleri kurallarına aykırı davrandığı ileri sürülerek Anayasa’nın 57. maddesi ve Siyasal Partiler Kanununun 87. ve 89. maddeleri ile 111. maddesinin ikinci bendi uyarınca temelli kapatılmasına karar verilmesi istenilmiştir.

Davalı partinin yazılı savunmalarıyla Parti Genel Başkanının sözlü açıklamalarında; ilke olarak, partinin Doğu sorununu ele alışında anlam ve öz açısından hiç bir değişiklik bulunmadığı, yalnızca yazışta ve kullanılan kimi sözlerde zamanın ve olayların zorunlu kıldığı bir takım değişikliklerin gerçekleşmiş bulunduğu, bunun ise yalnızca biçim yönünden bir değişikliği oluşturduğu, bütün kararlarda ve son kararda Kürtçe konuşan yurttaşlara karşı Anayasa dışı ve eşitlik ilkesine aykırı bir takım eylem ve davranışlarda bulunulduğu belirtilip bunların kaldırılması yolundaki istekleri partinin desteklediğinin anlatıldığı, ülke ve ulus bütünlüğünün Anayasa dışı davranışlarla değil, ancak eşit ve hukuka uygun davranışlar sonucunda gönüllerde yaratılacak birlik duygusuyla sağlanabileceği, oysa hukuka aykırı davranışların sevgi yerine soğukluk ve ayrılık duygularını yaratarak ulusal birliğin bozulmasına ve bütünlüğün sarsılmasına yol açtığı için sonucu bölücülük olan bu türlü davranış ve işlemlere partinin karşı çıkmak istediği ve partinin bütün eylem ve işlemlerinin bu ereğe dayandığı, sosyalist parti olan İşçi Partisinin sermayecilerin sömürüsüne karşı emekçilerin savaşını destekleme durumunda bulunduğu, bu savaşın ise savaşanların bölünmesiyle değil ancak tek bir varlığı oluşturmasıyla kazanılabileceğinden dolayı Kürt halkının Türk halkından ayrılmasının Partinin dayandığı sosyalist anlayışa tüm olarak ters düşeceği ve bundan ötürü Partinin herhangi bir bölücü erek gütmesinin kendi varlığını tanımama anlamına geleceği, 4. Büyük Kongre kararından önce ve sonra yayınlanmış bulunan ve partiyi bağlayan bir çok belgelerin incelenmesinden de Partinin 4. Kongre kararıyla ne demek istediğinin anlaşıldığı, Anayasa’nın 54. maddesince Devlete yurttaşlık bağıyla bağlı bulunan bütün kişilerin Türk sayılmasının zorunlu bulunduğu, Kürt halkına Kürtçe konuştukları için uygulanan hukuk dışı işlemlerin bu bakımdan da Anayasa’yla bağdaştırılamayacağı ve Partinin bu açıdan da onları desteklediği, Kürtlerin varlığının toplumsal bir gerçek olup yasalarla bu gerçeğin yok sayılamayacağı, Cumhuriyetin kurucuları Atatürk ile İnönü’nün de Kürt halkından söz etmiş bulundukları ileri sürülerek Anayasa’nın 57. maddesiyle Siyasî Partiler Kanununun 87. ve 89. maddelerindeki koşullara uygun düşmeyen davanın reddi istenilmiştir.

I — 4. Büyük Kongre kararının 6. bendinin anlamının tartışılması :

1 — Davaya temel tutulan en önemli belge, 4. Büyük Kongre kararının 6. bendidir. Bu bentte şöyle denilmektedir;

«6 — TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ 4. BÜYÜK KONGRESİ :
Türkiye’nin Doğusunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu, Kürt halkı üzerinde, baştan beri, hâkim sınıfların faşist iktidarlarının zaman, zaman, kanlı zulüm hareketleri niteliğine bürünen, baskı, terör ve asimilasyon politikasını uyguladıklarını, Kürt halkının yaşadığı bölgenin, Türkiye’nin öteki bölgelerine oranla, geri kalmış olmasının temel nedenlerinin birinin, kapitalizmin eşitsiz gelişme kanununa ek olarak, bu bölgede Kürt halkının yaşadığı gerçeğini göz önüne alan hâkim sınıf iktidarlarının, güttükleri ekonomik ve sosyal politikanın bir sonucu olduğunu, Bu nedenle, (Doğu sorununu) bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almanın, hâkim sınıf iktidarlarının şoven milliyetçi görüşlerinin ve tutumunun bir uzantısından başka bir şey olmadığını, Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesinin, bütün antidemokratik, faşist, baskıcı şoven-milliyetçi akımların amansız düşmanı olan partimiz tarafından desteklenmesinin olağan, ve zorunlu bir devrimci görev olduğunu, Kürt halkının gelişen demokratik özlem ve isteklerini ifade ve gerçekleştirme mücadelesi ile, işçi sınıfının ve onun öncü örgütü partimizin öncülüğünde yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci dalga halinde bütünleştirmek için, Kürt ve Türk sosyalistlerin parti içinde omuz omuza çalışmaları gerektiğini, Kürt halkına karşı uygulanan ırkçı – milliyetçi şoven – burjuva ideolojisinin, partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve diğer emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlamanın, partinin ideolojik mücadelesinin ve gelişmesinin temel ve devamlı bir davası olduğunu, Partinin, Kürt sorununa, işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından baktığını kabul ve ilân eder.»

Bu kararın okunmasından kararı yazanların ve kongrede benimseyenlerin şunları anlatmak istediği görülmektedir :

 a) Türkiye’nin doğusunda Kürt halkı denilen bir insan topluluğu yaşamaktadır.

b) Türkiye’nin doğusunda yaşayan Kürt halkı üzerinde baştan beri, egemen sınıfların faşist hükümetleri baskı, yıldırma ve asimilasyon siyasası uygulamışlar ve bu uygulamalar zaman zaman kanlı zulüm eylemleri niteliğine bürünmüştür.

c) Kürt halkının yaşadığı bölgenin öteki bölgelere göre geri kalmış olmasının temel nedenlerinden biri de sermayecilik düzeninde yürürlükte bulunan eşitsiz gelişme yasasının etkisinden başka, bu bölgede Kürt halkı yaşadığı için hükümetlerin güttükleri gelişmeyi engelleyici ekonomik ve toplumsal siyasadır, başka deyimle hükümetler bu bölgede yaşayanların Kürtler olduğunu göz önünde tutarak engelleyici bir siyasa uygulamış olmasalardı bu bölge şimdiki ölçüde geri kalmayacaktı.

ç) Hükümetlerin bu siyasası dolayısıyla. doğu sorununu yalnızca bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almak demek, egemen sınıf iktidarlarının bağnaz milliyetçi görüşlerinin ve tutumunun sürüp gitmesi demektir, başka deyimle, Doğu sorunu yalnızca bir bölgesel kalkınma sorunu olarak düşünülemez; bu sorunun daha başka, daha kapsamlı bir niteliği vardır.

d) Kürt halkının gerek Anayasa’ya dayanan yurttaşlık haklarım kullanma yolunda, gerekse özlemini çektikleri ve elde etmek istedikleri bütün diğer demokratik erekleri gerçekleştirme yolundaki mücadelesinde onları destekleme Parti için olağan ve zorunlu bir devrimci görevdir; çünkü Parti demokrasiye aykırı, faşist, baskıcı, bağnaz-milliyetçi
bütün akımların amansız düşmanıdır.

e) Bir yandan Kürt halkının gelişmekte olan demokratik özlem ve isteklerini bildirme ve gerçekleştirme mücadelesini, öte yandan işçi sınıfının ve onun öncü örgütü bulunan partinin kılavuzluğunda yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci eylem biçiminde bütünleştirmek için Kürt ve Türk sosyalistlerinin Partide omuz omuza çalışmaları gereklidir.

f) Kürt halkına karşı uygulanan ırkçı-milliyetçi, bağnaz, burjuva İdeolojisinin, partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve öteki emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlama, Partinin ideolojiye dayanan mücadelesinin ve gelişmenin temel ve sürekli bir davasıdır.

g) Parti, Kürt sorununa işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından bakmaktadır; başka deyimle Kürt sorunu işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesi içine giren bir konudur.

h) 4, Büyük Kongre, bütün bu sayılan yönleri benimser ve kamuya duyurur.

4. Büyük Kongre kararının 6. bölümünde, tarihsel bir takım gerçekler ters olarak yansıtılmakta ve kararın yazılışı Türklerden ayrı bir varlığa sahip olduğu bildirilen Kürtlerin Türklerden kopması ereğine yönelmiş bulunmaktadır.

1 — Egemen sınıfların faşist hükümetlerinin başlangıçtan beri, bu yurttaşlar üzerinde baskı, yıldırma ve asimilasyon siyasasını uyguladığının söylenmesi, gerçeğe aykırı bir savdır.

Bir ülkede bir takım haksız eylemlere rastlanması düşünülebilir ve bir kısmı kişiler devlet görevlisi bile olsalar suç işleyebilirler. Türkiye sınırlan içinde doğuda veya batıda bir takım görevliler suçlu duruma düşmüş ve cezalandırılmış olabilirler. Her yerde görülebilen bir takım olayların, tek tük işlenmiş görevli suçlarının yalnızca doğuda işlenmiş gibi ele alınması yanıltıcı bir davranıştır.

Doğu bölgesinde bir takım yerlerin toplumsal, kültürel ve iktisadî açıdan geri durumda bulunduğu bir gerçektir. Ancak, ülkemizin Doğu dışında kalan bölgelerinde, özellikle Orta Anadolu ve Batı Anadolu bölgelerinde dahi Doğudaki geri kalmış yerlerin birçoğundan daha geri yerler bulunmaktadır. Buna karşılık Doğu bölgesinde de, öbür bölgelerde rastlanandan çok daha gelişmiş yerler vardır. İster doğuda, ister batıda bulunsun, geri kalmış yerlerde yaşayanların sıkıntı çektikleri de gerçektir. Türkiye’nin her bölgesinde gelişmiş ve gelişmemiş yerlere rastlandığına göre geri kalmışlığın Doğuya özgü ve oradaki bir takım yurttaşların Türkçeden başka bir dil konuşmalarıyla bağlantılı bir siyasanın sonucu olarak halka sunulması, bu yurttaşların bütünden soğutulması ve ayırılması ereğine yönelmiş bir tutumdan başka nitelik göstermez.

2 — Baskının zaman zaman kanlı zulüm olayları durumuna girdiği savı da doğru değildir.

Kanlı zulüm olaylarından söz edilerek Doğu bölgesinde geçen niteliği, nedenleri artık tarihe mal olmuş bulunan bir takım olayların, belleklerde yeniden ve başka biçimlerde canlandmlması, o bölgede yaşayanların bir bölüğünün bütünden soğutulması ereğim gütmektedir.

3 — Doğunun halkı sıkıntı çeken belli yerlerini baskısı altında tutan etken, Türkiye’nin halkı sıkıntı çeken öteki yerlerinde olduğu gibi, oraların iktisadî, toplumsal ve kültürel yönlerden gelişmemiş bulunmasıdır ve bu 1urum, ana dilleri ne olursa olsun, o bölgede yaşayan yurttaşların hepsini ilgilendirmektedir. Oysa davalı parti geri kalmışlık nedenleri arasında Doğu bölgesindeki yurttaşların bir bölümünün Türkçeden başka dil konuşmalarını göstererek gerçekleri değiştirmektedir.

Devlet İstatistik Enstitüsünün 1965 yılı nüfus sayımı kesin sonuçlarına göre, Elazığ, “Van, Malatya, Maraş, Mardin, Muş, Siirt, Diyarbakır, Tunceli, Urfa, Hakkâri, Gaziantep, Ağrı, Bingöl, Bitlis ve Adıyaman illerinin toplam nüfusunun 4 milyon 836 bin 733 olduğu ve bunlar içinde ana dili Kürtçe olanların 1 milyon 806 bin’065 olduğu ve böylece bölge nüfusunun ancak % 37 sini oluşturduğu (Genel nüfus sayımı – nüfusun sosyal ve ekonomik nitelikleri 24/10/1965 – T. C. Başbakanlık Devlet istatistik Enstitüsü yayın No 568 Devlet istatistik Enstitüsü Matbaası Ankara 1999 S. 184 ve 186) bütün Türkiye’de ana dili Kürtçe olanların toplamının 1965 yılında 2 milyon 291 bin 502 ve Türkiye toplam nüfusunun 31 milyon 391 bin 421 bulunmasına göre ana dili Kürtçe olanların toplamının toplam Türkiye nüfusunun % 7 sini oluşturduğu (Adı anılan kitap S. 184) görülmektedir. Ortada ne Türkiye çapında ne de bölge çapında çoğunluk durumu bulunmadığı için bu kişilere karşı özel bir siyasa izlenmesinin akla uygun bir nedeni de olamaz ve bu bölgede Kürtçe konuşanların çoğunlukta bulunduğu görüşü de yersizdir.

4 — Geri kalmışlığın bütün dünyada bulunan tek çaresi; iktisadî, toplumsal ve kültürel kalkınmadır. Oysa Kongre kararının 6. bendinde Doğu sorununun yalnızca bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele alınmasının doğru olmadığı ve bunun egemen sınıfın iktidarlarının görüşlerinin ve tutumunun sürüp gitmesinden başka bir anlamı olmayacağı düşüncesi ileri sürülerek kalkınma çabalarına katılmaktan o bölge halkı soğutulmakta ve böylece tümden kopucu bir yöne ruhsal bakımdan itilmektedir.

5 — Kongre kararının 6. bendinde Anayasa’ya dayanan yurttaşlık haklarını kullanma yolunda Kürtlerin mücadelede bulundukları ve ayrıca özlemini çektikleri ve varmak istedikleri bütün diğer demokratik erekleri gerçekleştirme yolunda mücadele ettikleri bildirilerek Anayasa’da öngörülen haklar dışında bir takım istek ve özlemleri bulunduğu
ve bunlar için de çaba gösterdikleri ortaya atılmaktadır. Anayasa’da öngörülen bütün haklar ilk önce yurttaşlara tanınmış haklar bulunduğu için Anayasa’ya dayanan haklar dışında ne gibi konularda bu yurttaşların özlemleri ve istekleri olacağı sorusu ilk bakışta karşılıksız kalmakta ancak, Doğu bölgelerinde Cumhuriyetin başından beri sürdürülen ayrılıkçı propagandalar göz önünde tutulunca bu özlem ve isteklerin konusunun şu veya bu biçimde ulusun içinden kopma isteği ve özlemi olduğu sonucuna varılmaktadır.

Kararda Kürt halkının demokratik özlem ve isteklerini bildirme ve gerçekleştirme mücadelesinin dahi Partice destekleneceğine yer verilmesiyle Anayasa dışı bir takım konuları olan özlem ve isteklerin Partice destekleneceği ve Partinin genel devrimci eylemi içinde bu yolda da Kürt ve Türk sosyalistlerinin partide omuz omuza çalışacakları belirtilerek bütünlüğü bozucu eylemi partinin desteklediği bildirilmektedir.

6 — Yine Kongre kararının 6. bendinde, Kürt halkına karşı ırkçı milliyetçi bağnaz bir burjuva ideolojisi uygulandığı dahi ileri sürülmektedir ki bu da gerçeklere aykırıdır. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk milliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasa’mız (Başlangıç) kuralları arasında bunu bildirdiği gibi bütün Anayasa skisinin oturduğu temel dahi budur. Bu; Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesi ve kökence ‘başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir. Bu bakımdan bir bölüm yurttaşlara karşı bağnaz ve ırkçı bir ideolojinin uygulandığı görüşü de gerçeklere uygun değildir.

4. Kongre kararının 6. bendinin burada yorumlandığı anlamda olduğunu ayrıca gösteren kanıtlar da vardır:

a) Dosyada (Ders Notları) adı altında bulunan ve Parti Genel Başkanı Behice Boran Hatko’nun Anayasa Mahkemesi önündeki sözlü açıklamaları sonunda bir üyenin sorusuna verdiği karşılıkta Merkez Yönetim Kurulunun kararı üzerine Partinin eğitim bürosunca hazırlandığı bildirilen notlardaki şu satırlar dahi kongre kararma ilişkin yukarıdaki yorumu haklı göstermektedir: «Bütün bunların yanında Türkiye’nin doğusunda yaşayan nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan Kürt halkı üzerinde, Kürt oldukları için bir baskı ve zulüm politikası uygulanmaktadır. Kapitalizmin (Eşitsiz Gelişme Kanunu) na ek olarak doğu bölgesi bilerek geri bırakılmıştır. Bu yetmezmiş gibi, Kürtler dillerini konuşamazlar, bu kınanır. Kültürlerini geliştiremezler, kendi dilleriyle okuyup yazamazlar, yasaktır. Kürtlerin anayasal hakları verilmemekte, demokratik özlem ve istekleri baskı altında tutulmaktadır. Bu yıllar yılıdır böyle devam etmektedir. Kürtlere karşı ırkçı, şoven milliyetçi ve faşist bir politika, egemen çevrelerin temel tutumu olmuştur.

Öte yandan, Kürt halkı üzerinde uygulanan baskı, terör ve asimilasyon politikasının temeli, kapitalist sömürü ve baskıdır. Bu nedenle, Kürt halkının anayasal hakları ve demokratik özlem ve istekleri uğrunda verdiği mücadele de, kapitalist sömürü ve baskıyı hedef almadıkça gerçek mihverine oturmaktan çok uzakta kalacaktır.»

b) Parti Merkez Yönetim Kurulunun 4,. Büyük Kongreye sunulan raporunda Irak’ta Kürtlerin özerklik sağlamalarıyla sonuçlanan Barzani ayaklanmasına ilişkin olayların ele alınma ve yansıtılma biçimi dahi Partinin tartışma konusu sorundaki görüşünün hiç değilse özerklik sağlamayı destekler nitelikte olduğunu belirtmektedir. Raporun sözü edilen bölümü şöylece yazılmıştır:

«Orta Doğuda sorunların çözümünün geleceği bakımından önemli yem bir gelişme de Irak’ta 1961 den beri sürüp gelen iş savaşın sona ermesi, bunun barışçı yoldan sağlanmış bulunması ve böylece daha demokratik ve özgür bir ortamın oluşmasıdır. Barzani liderliğindeki hareket başta beri Irak Devletinin bütünlüğü içinde Kürt halkı için demokratik haklar istemiyle yürütülmüştü. Hareketin demokratik niteliği diğer etnik ve dinsel toplulukların hak ve özgürlüklerini de kapsıyordu. Nitekim iç savaş sona erip bir anlaşmaya varıldıktan sonra Türk asıllı topluluğa da bazı kültürel haklar tanınmıştır. İçe dönük cephesiyle bu hareket sınıfsal mücadeleyi de kapsıyordu. Kürtler arasındaki aşiret farkları ve feodal nitelikteki parçalanmalar dolayısıyla ilerici demokratik hareket, karşısında gerici Kürt ağalarını ve aşiretlerini de buluyordu. Ama zaten sarsılmış olan feodal birimler, tutucu güçler, zamanla bu hareket içinde daha da eridiler ve bunların ötesinde bir halk cephesi gücü oluştu. Bu iç savaş emperyalistlerin de işine geliyordu. Çözülmemiş bir Kürt sorunu emperyalizm için aranıp da bulunmaz bir şeydi. Irak’ta bir
Kürt sorununun daima olmasını isterlerdi, ama Kürtlerin özgürlüğünü ve demokratik haklara kavuşmasını hiçbir zaman istemezlerdi. Çünkü bu soruna olumlu bir çözüm getirildi mi, savaşan taraflar, devrimci güçler, emperyalizme karşı birleşirlerdi. Yapılan anlaşma ile Kürtlere, Irak milletini meydana getiren halklardan biri olma statüsü, kendi bölgelerinde özerk yönetim haklan, Irak Devleti idaresinde ordusunda ve parlamentosunda nüfusları oranında temsil hakları tanınmış, Araplarla birlikte aynı devletin yurttaşları olarak eşit ve özgür şartlar altında yaşamak ve emperyalizme karşı birlikte savaşmak ortamı yaratılmıştır. Bu ortamda demokratik hak ve hürriyetlerden Türk ve sair etnik grupların da fiilen yararlanacağı beklenir. Bu durum antiemperyalist mücadeleye olduğu kadar Orta Doğu’da halkçı, demokratik gelişmeye de bir katkıdır ve önemi Irak’a münhasır değildir. 20. Yüzyılın üçüncü çeyreğinde halkların din ve ırk gruplarının baskı ve şiddet yönetimi altında tutulamayacağı, bu çeşit yönetimlerin iktidarlarını sürdüremeyeceği gerçeği bir kere daha doğrulanmış bulunmaktadır. AP. iktidarı olayı bu ışıkta görüp değerlendireceği yerde, bu yeni gelişmeden tedirgin olmuş görünmektedir. Bu tedirginlik bir yandan içeride, Güney Doğu bölgesinde, baskı hareketlerini şiddetlendirmek şeklinde, öte yandan da Irak’ın iç işlerine müdahale sayılabilecek davranışlarda bulunmak sekimde belirmiştir. Basında çıkan haberlere göre, Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Kerkük ile Musul’un Arap ve Kürt bölgelerinden hangisine dahil edileceği konusunda yapılacak bir çeşit plebisitte Türk asıllı cemaatin Araplar lehine cevap vermesini sağlamaya çalışmakta ve bu müdahale oradaki Türkler arasında ihtilâf ve bölünmelere sebep olmaktadır. Dışişleri Bakanlığının bu davranışı hem Türk asıllı cemaat arasında doğurduğu bölücü sonuç açısından, hem de Irak’­ta bir arada yaşayıp aralarındaki meseleleri kardeşçe çözmeye çalışan Arap ve Kürt halkları arasında bir ayırım gözetme açısından isabetsizdir ve yakışık almaz. Türkiye’nin tavrı, aslında Irak’ın bir iç meselesi olan bu meseleye karışmamak ve şayet Irak Hükümeti nezdinde bir dostluk etkisi varsa, bunu, meydana gelmiş olan yeni demokratik ve sosyalist eğilimli ortamdan yararlanarak Türk asıllı azınlığın da bir takım kültürel hak ve özgürlüklere gerçekten kavuşabilmesi için kullanmaktadır. Son günlerde bir plebisit niteliğindeki nüfus sayımının süresiz ertelendiği bildirilmiştir. Ama sorun ortadadır ve er geç bir çözümü gerektirecektir.»

Parti Merkez Yönetim Kurulunun bu konudaki sözleri burada son bulmaktadır.

c) 4. Büyük Kongreye sunulan raporda bölge halkının Kürtçe konuşup yazma hakkının sınırlandırıldığı açıkça yazılıdır ki bu da ayrı bir bölücülük eylemidir; yine Güney Doğu illerinde çoğunlukla Kürtçe ve daha az sayıda Arapça konuşan yurttaşlar yaşadığı için silâh ve kaçak suçlu arama ereği ile bu bölgelerde ülkenin öbür bölgelerinde uygulanmayan birtakım yöntemlerin uygulandığı bu raporda yer almaktadır. Bu yönlere ilişkin satırlar şöyledir:

«Güney Doğu illerinde kaçak silâh ve suçlu arama bahanesiyle kasaba ve köylere baskınlar yapılmış, oralardaki yurttaşlarımız, ne Anayasamız hükümleriyle, ne de genel demokratik hak ve hürriyetlerle asla bağdaşmayan muamelelere maruz bırakılmıştır. Askerî komandoların aniden kasaba ve köyleri kuşatması, bazı hallerde ilçeyi uçaksavar toplarıyla çevirmesi, yurttaşların nezarete alınması, dövülmesi, fizikî işkence niteliğinde hareketlere ve haysiyet kırıcı muamelelere maruz bırakılması, normal bir silâh ve kaçak suçlu arama kapsamına girebilecek olaylar değildir.» denildikten ve böylelikle Anayasanın 14., 15. ve 16. ve 11. maddelerinin açıkça çiğnendiği yazıldıktan sonra şu sözlere yer verilmektedir:
«Ülkemizin diğer bölgelerinde uygulanmayan bu çeşit silâh ve kaçak suçlu arama usullerinin Güney Doğu bölgesine reva görülmesi de dikkat çekicidir. Kaçak silâh ve suçlu yalnız bu illerde mi vardır? Niçin bir ayırım yapılıyor ve diğer illerde kullanılan arama tarama usulleriyle yetinilmiyor? Bu noktada Güney Doğu illerimizde Türkçeden gayri bir dil, çoğunlukla Kürtçe daha az sayıda Arapça konuşan ve farklı etnik özelliklere sahip yurttaşlarımızın yaşadığı hususu, düşündürücü bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Eğer bu Anayasa dışı muamelelerin gerekçesi bu ise, o zaman da yine Anayasanın dil, ırk, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin bütün yurttaşların kanun önünde eşit oldukları hükmünü getiren 12. maddesi özünden ihlâl edilmiş oluyor… Güney Doğu illerinde reva görülen baskı ve şiddet usulleri, komanda baskıları Anayasamın Devletin bütünlüğü hükmünü koyan 3. maddesine aykırıdır… Anayasanın 3. maddesi Türkçenin resmî dil olduğunu belirtmekle yetinir. Bunun dışında, herkes bildiği dili konuşup yazmakta serbesttir… Anayasanın bu hükümleri ışığında Doğu ve Güneydoğu illerindeki duruma bakıldığında bu bölgenin iktisaden daha geri ve daha fakir bir durumda olduğu, bölge halkının Kürkçe konuşup yazma hak ve özgürlüğünün kısıtlandığı ve bu iller halkına başka bölgelere uygulanmayan ve Anayasa hükümleriyle telifi mümkün bulunmayan usul ve muameleler uygulandığı görülür.»

Doğu bölgesinin toprak durumu bakımından çok engebeli ve yabancı ülkelerle sınırları olan bir bölge olduğu ve bu bölgede birçok kaçakçılık eylemlerinin geniş ölçüde yapıldığı ve suçluların sınırı kolayca geçerek komşu ülkelere kaçıverdikleri göz önünde tutulunca o bölgelerde başvurulan birtakım tedbirlerin öteki bölgelerdekinden başka olması zorunluluğu apaçık ortada iken bu durumlar bilinmezlikten gelinerek oradaki yurttaşların bir bölüğünün Kürtçe ve Arapça konuşmaları yüzünden başka yerlerdekine benzemeyen eylemlere girişildiğinin ileri sürülmesi, gerçeklerin değiştirilerek ora halkına sunulması ve bu yoldan halkın Devletten soğutulup ayrımcılığa giden bir yola ruhsal yönden itilmesidir.

ç) 4. Büyük Kongreden sonra yayınlanan «faşizme hayır» ve «faşizme karşı birleşelim» başlıklı bildirilerdeki Doğu sorununu ortaya atma biçimleri de yine Kürtçe konuşan yurttaşları öbür yurttaşlardan soğutarak bütünlüğü bozucu bir nitelik göstermektedir. «Faşizme karşı birleşelim» başlıklı bildiride «Kürt halkı, Anayasanın kendisine tanıdığı haklardan mahrum kalmakta devam edecek, üzerlerinde uygulanan Anayasa dışı baskı ve şiddet daha da artacak» ve «faşizme hayır» başlıklı bildiride ise «Dördüncü hedef Kürt halkının yıllar yılı esirgenmiş olan demokratik hak ve hürriyetlerinin, gelişmekte olan demokratik mücadelesinin bastırılmasıdır…. Faşizmin ardına sığınmak istediği ikinci gerekçe, Kürt halkından söz etmeyi bölücülük diye göstermektedir. Aslında Kürt halkının varlığını inkâr etmek, Anayasa dışı baskı ve şiddet uygulamak, bölücülüğün ta kendisidir. Devletin resmî istatistiklerinde ana dili Kürtçe olan vatandaşlarımızın sayısı milyonları bulmaktadır. Gerçekleri inkâr etmekle birlik sağlanamaz. Gerçek ve sağlam
birlik ancak eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve adalet temelleri üzerinde kurulabilir.» denilmektedir.

H) SAVUNMALARIN TARTIŞILMASI:

Davalı Parti temsilcileri savunmalarında; Başsavcılığın kongre karalının 6. bendinin anayasal vatandaşlık haklarına ilişkin bölümünü değiştirmiş olduğunu ve bu değiştirme sonucunda partinin hukukî durumunu ağırlaştıran bir cümlenin ortaya çıkmış olduğunu, kararda «Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanma» deyimi ile Anayasa’nın 54. maddesine özellikle dikkati çekmek istediklerini ve vatandaşlık hakları deyiminin yalnızca Anayasa’nın 54. den 62. ye değin yer alam maddelerindeki hakları kapsayıp Anayasa’nın yurttaşlara tanıdığı diğer hakların ve özellikle kişi haklarının ve toplumsal ve iktisadî hakların bunun dışında kaldığını, kararın bu cümlesindeki «diğer tüm demokratik özlem ve isteklerin» sözleriyle vatandaşlık hakları dışında kalan anayasal hakları anlatmak istediklerini 54. maddenin Türk yurttaşlığı için Türk Devletine yurttaşlık bağı ile bağlı olmaktan başka bir koşul aramadığım, oysa Kürtlere Kürtçe konuşmaları dolayısiyle Anayasa dışı işlemler yapılarak onların haklarının çiğnenmesi nedeniyle 54. madde üzerinde dikkati çekmeyi gerekli gördüklerini belirtmektedirler.

1 — 4. Kongre kararının yorumu konusunda ilk önce şu ilkenin göz önünde tutulması gerekmektedir:

Bu kararı okuyan veya duyan kimselerin büyük çoğunluğu hukuk ve toplum-bilim öğrenimi, yapmış, birçok toplumsal öğretiler incelemiş kimseler olmayıp okuma yazması olan ve belki de olmayan ve fakat çevresinde geçen olaylar üzerinde ortalama bilgisi bulunan kimselerdir. Genel durum budur. Bu durumda olan bir kimsenin anayasal vatandaşlık haklarından anlayacağı kavram, Anayasanın yurttaşlara tanıdığı bütün haklar ve bu anlayışa göre cümledeki diğer tüm demokratik özlem ve istekleri» sözleri, bunların dışında kalan konulara ilişkin birtakım özlem ve istekler olabilir.

Yıllardan beri yurt düşmanı kişilerce Doğu bölgesine yapılan sinsi ve ayırıcı propagandaları hatırlayan bir kimse, bu özlem ve isteklerin propagandalar doğrultusunda varlığı ileri sürülen birtakım özlem ve istekler olacağı sonucuna varır.

Bir partinin siyasal eyleme yönelmiş bir kararı, bilimsel bir toplantıya sunulan bir bildiri ya da bilimsel bir kurulun bilimsel açıdan incelediği bir konuda verdiği bir karar değildir; Parti Genel Kurulunun partinin izleyeceği siyasaya ilişkin bir karardır ve bu karar hem partiye bağlı olan, hem de olmayan yurttaşlar topluluğunun okuyup ya da dinleyip parti siyasasını ve gelecekteki tutum ve davranışlarını öğrenmesi ereğiyle verilir. Bundan dolayı onun yorumunda orta ölçüde siyasal bilgisi olan yurttaşları göz önünde tutmak zorunludur. Kaldı ki bu cümle, hukukî bir değerlendirmeden geçirilince dahi, Anayasada vatandaşlık hakları diye anılmış bir haklar bölümü söz konusu olmadığından, (vatandaşlık hakları) deyimiyle Anayasanın bütün vatandaşlara tanıdığı hakların tümünün anlatılmak istendiği sonucuna varılacağı gibi, cümlede kullanılan «diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini» sözlerinin yazılışı bakımından (anayasal) sözcüğünün kapsamı dışında kaldığı ve bu sözlerle hak durumunda bulunmayan birtakım konulara değin özlem ve isteklerin anlatılmak istendiği sonucu ister istemez çıkarılır. Her ne kadar anayasal sözünün «diğer tüm» diye başlayan cümle bölümünü de kapsamına aldığı savunulmuşsa da, ne hukukla uğraşmış bir yurttaşın, ne de ancak okuma yazma bilen ve yurt konuları üzerinde orta bir bilgi ve görgüye sahip bulunan yurttaşın bu görüşü benimsemesi beklenemez; çünkü yazılış buna elverişli değildir. Nitekim yukarıda (I a da) anılan (Ders notları) ındaki «Kürtlerin anayasal hakları verilmemekte, demokratik özlem ve istekleri baskı altında tutulmaktadır» sözleri dahi, «demokratik özlem ve istekler» in anayasal haklar dışında kalan konuları anlattığını belirtmektedir.

2 — Bölücülüğün partinin işçi ve emekçi yığınların sermayeciliğe karşı savaşı ilkesine aykırı düştüğü ve bilimsel sosyalizmin, sermayecilik hukuk ve siyasa anlayışından başka olarak, bir pazar çevresinde toplanma demek olan uluslaşma anlayışı ile bağdaşmadığı için partice benimsenmiş olamayacağı, partinin bölücülüğü benimsemesinin ‘kendi varlığını inkâr etme anlamına geleceği savunmaları da yerinde görülmemiştir. İlk önce, kararı okuyan veya dinleyen orta bilgili bir yurttaşın bu incelikleri düşünmesi olanak dışıdır. Bu bir yana, toplum yaşamında gerek kişilerin, gerekse kuruluşların ve devletlerin bile birtakım hesaplar ya da yanılmalar sonunda, kendi erekleriyle, kendi yararlarıyla çelişen tutumları, ara sıra da olsa, benimsedikleri ve uyarmaları göz önünde tutmaksızın ters yolda direndikleri çok görülmüştür. Bundan başka ülkemizde aydın topluluğunun pek büyük bir çoğunluğunun bile uluslaşma sözünden, hele ırk özelliği de söz konusu edilen durumlarda, belli ırk özelliği taşıyan topluluğun kendi başına bir ulus niteliğini kazanmasından başka hiç bir durumu anlaması söz konusu olamaz. Eğer tartışma konusu Kongre kararının altıncı bendinde uluslaşmanın gerçekleşmesinde ırk, dil, gelenek gibi etkenlerin önemli olmakla birlikte belirleyici etkenin bir pazar çevresinde toplanıp bütünleşme anlamına geldiği ve sermayeci düzene girmekte bulunan Doğunun kendi başına bir pazar çevresinde toplanma yoluna gitmeyip bütün ülkenin katıldığı pazara katılmakta ve böylece ulusal bütünlüğe girmekte olduğu, ancak birtakım Anayasa dışı uygulamaların bu bütünleşmeyi yavaşlattığı ve engellediği, partinin bu tür engellemelere karşı savaştığı anlatılmak isteniyorsa bu yönlerin kararın kendisi içinde herkesin anlayacağı bir biçimde yazılması gerekirdi ki kararda onu okuyan aydınların bile ne doğrudan doğruya, ne de dolayısiyle böyle bir düşünceyi anlamalarına dayanak olabilecek söz, ya da cümle yoktur.

Şu yönde dikkate değer ki, yüzyıllardan beri sürüp gelen tarihsel ve ruhsal birlik bir an için yok sayılsa bile, Ulusal Kurtuluş Savaşına katılıp omuz omuza döğüşerek bu ülkeyi düşmanlardan temizlemiş ve böylece alın yazısı ve gönül birliğini dosta düşmana açıkça göstermiş bulunan doğulu ve batılı yurttaşlar arasında Anayasanın (Başlangıç) kurallarındaki düşüncelere temel tutulan ruhsal birlik ve bütünlük, daha Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında perçinlenmiş, Türk ulusunun siyasal ve toplumsal bütünlüğü bir kez daha kimsenin anlamazlıktan geleceği bir biçimde duyurulmuştur. Bu gerçek göz önünde tutulmadan doğu bölgesindeki yurttaşların Türkiye’nin öteki bölgelerindeki yurttaşlarla uluslaşma sürecine girmiş olduklarını ve sürecin tamamlanıp bütünleşmenin henüz gerçekleşmiş bulunmadığını savunma olarak ileri sürmek dahi, üzerinde durulması gerekli bir davranıştır ve bölücü düşüncenin belirtisidir.

Partinin savunmalarında ve özellikle 15/7/1971 günlü yazılı savunmasının ilk sahifesinde belirtildiğine göre ayrılıkçı hedefler güden bir burjuva Kürt milliyetçiliği vardır ve parti kesinlikle bunun da karşısında olduğunu yazmaktadır. Sonra birtakım düşman kişilerin partiyi yıkmak istedikleri de savunmalarda ve Parti Genel Başkanının sözlü açıklamalarında açıkça bildirilmiştir. Bu düşmanların bir kararın yeterince açık yazılmamış olmasından yıkıcı istekleri doğrultusunda yararlanacakları, kolayca akla gelebilir. Verilecek kongre kararma özellikle kendilerinin kınadığını söyledikleri burjuva Kürt milliyetçiliği doğrultusunda bir anlam verilmesine ve parti düşmanlarının kararın yazılışından yararlanabilmelerine engel olmak, eğer bu kararla yalnızca Anayasa sınırları içinde Anayasanın tanıdığı hak ve özgürlüklerin gerçekten tanınmasını ve uygulanmasını istiyor idiyseler, burjuva Kürt milliyetçiliğinin istekleri doğrultusunda herhangi bir yoruma bütün kapıları kapayacak ve hatta böyle bir akımı yerecek biçimde bir yazış benimsemeleri zorunlu iken bunu düşünmemiş gibi davranmaları, ereklerinin savundukları gibi olmadığı kanısını pek haklı olarak uyandırmaktadır.

3 — Partinin 4. Kongresi kararı tüm olarak incelendiğinde, bu kararın altıncı bendinin bölücü bir anlam taşımadığının ortaya çıktığı savunmasının da yerinde olmadığı görülmektedir. Gerçekten 4. Büyük Kongre kararının altıncı bendi dışında kalan bentlerinde şöyle denilmektedir:

«Türkiye İşçi Partisinin 29-31 Ekim 1970 günleri Ankara’da yapılan Dördüncü Büyük Kongresinde kabul edilen kararlar aşağıdadır:
1 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, Türkiye’nin en azından altmış yıldır demokratik devrim süreci içinde bulunduğunu, Türkiye’de demokratik devrimin başlıca amaçlarının, esas itibariyle, gerçekleştirilmiş olduğunu, hâkim üretim ilişkilerinin kapitalist üretim ilişkiler olduğunu ve feodal üretim ilişkilerinin ülke çapında büyük ölçüde tasfiyeye uğrayarak ancak belirli bölgelerde kalıntı halinde ve her geçen gün kapitalist üretim ilişkilerine dönüşerek devam ettiğini, Türkiye’de kapitalist gelişmenin emperyalizmin baskı ve sömürüsü altında dengesiz ve çarpık bir gelişme olduğunu ve bu nedenle de kalkınmayı, yani belli bir sürede Türkiye’yi çağdaş, en ileri ekonomik ve sosyal gelişme düzeyine ulaştırmayı gerçekleştiremeyeceğini, Millî Kurtuluş Savaşı sırasında siyasî bağımsızlık kazanıldığı halde sosyalizm doğrultusunda bir kalkınmaya yönelip iktisadî bağımsızlığın elde edilemediğini ve bunun sonucu olarak siyasî bağımsızlıktan da büyük tavizler verildiğini, bütün bu dönemde ve özellikle 1950’lerden itibaren kapitalistleşme sürecinin hızlandığını, gelişen burjuvazinin emperyalizmle bütünleşerek ülke içinde emperyalizmin toplumsal ittifak tabanının temel unsurunu oluşturduğunu, bu nedenlerle de toplumsal yapının temel çelişkisi olan sermaye emek çelişkisinin aynı zamanda emperyalist güçlerle antiemperyalist güçler arasındaki çelişki ile çatıştığını, emperyalizme karşı siyasî bağımsızlık için mücadele ile sosyalizm için mücadelenin tek bir bütün olan devrimci hareketin iki görüntüsünü teşkil ettiğini, antiemperyalist mücadelenin esasen kendisine demokratik bir öz taşıdığını ve sosyalizm için mücadelenin zorunlu ve doğal olarak demokratik mücadeleyi de içerdiğini, bu nedenle de emperyalizme ve faşizme karşı, sosyalizm için mücadelenin bir bütün teşkil ettiğini tespit ile, Türkiye’nin önündeki devrim aşamasının sosyalist devrim olduğunu ve bu aşamaya yönelik harekette emperyalizme ve faşizme karşı, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için verilecek mücadelelerin bütünleştiğini bir kere daha teyit eder.
2 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, yukardaki bir numaralı kararda açıklanan nedenlerle, Türkiye’nin önündeki devrim aşamasının millî demokratik devrim olduğu tezinin ve buna dayandırılan millî demokratik devrim strateji önerisinin Türkiye için gerekli olmadığım, millî demokratik devrim önerisinin ve hareketinin Türkiye’de kapitalizme ve burjuvaziye karşı mücadeleyi reddedip veya erteleyip devrimci sınıflar mücadelesinin hedefi olarak feodalizmi ve feodal artık toprak ağalarını göstermekle devrimci hareketi gerçek hedefinden saptırdığı, sınıf mücadelesini antikapitalist özünden boşalttığı ve böylece burjuvaziye taviz verdiği, Türkiye kapitalizmi, emperyalizm aşamasındaki Dünya kapitalist sistemiyle bütünleştiğine ve emperyalizmin ülke içindeki toplumsal tabanım, feodal artık toprak ağalan sınıfından ziyade burjuvazi oluşturduğuna göre, millî demokratik devrim hareketinin emperyalizme karşı mücadeleyi baltaladığını, eylem alanında da millî demokratik devrim hareketinin hangi ad altında yürütülürse yürütülsün ve kendi içinde kaç gruba bölünürse bölünsün, Türkiye İşçi Partisini yıkmak, dağıtmak, etkisiz hale getirmek maksadını artık hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde güttüğü konusunda kesin yargıya vararak Türkiye için millî demokratik devrim aşamasını savunmanın Türkiye İşçi Partisi üyeliği ile asla bağdaşmadığını beyan eder.
3 —Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, sosyalist mücadelenin ancak işçi sınıfının bağımsız siyasî örgütü tarafından yürütülüp başarıya ulaştırılabileceğini, Türkiye İşçi Partisinin, Türkiye işçi sınıfının iktidara yürüyen bağımsız siyasî örgütü olduğunu, Türkiye işçi sınıfının tarım proletaryasını da kapsadığını, Türkiye İşçi Partisinin, küçük köylülerin ve köylü-kentli diğer emekçi sınıfların hayatî ihtiyaçlarına ve özlemlerine işçi sınıfı görüşü açısından yani bilimsel sosyaliniz açısından, doğru ve geçerli çözümler önererek, bu sınıfların da ittifakını ve desteğini kazandığı, parti programının bilimsel sosyalizm esaslarına dayanmasının ve parti hareketinin gelişmesinden oluşan görüşlerin de aynı doğrultuda olmasının partinin sosyalist niteliğinin başlıca kanıtlan olduğunu göz önüne alarak, partide işçi sınıfının ideolojik öncülüğünün daha da güçlendirilmesinin bilimsel sosyalizmin parti kadrolarına öğretilmesi ve özümletilmesinin, parti üyelerinin toplumsal bileşimi içinde, bilinçli işçi üye sayısı arttırılarak, partinin işçi hareketlerine daha etkin bir şekilde yön vermesinin sağlanması ve böylece işçi sınıfının eylemsel öncülüğünde gerçekleştirilmesinin, bilimsel sosyalist ülkülere dayalı değerli bir kılavuz olan parti programının, dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmeler, yeni bilimsel bulgular, parti birimlerinin yapacağı araştırmalar ve şimdiye kadarki parti çalışmaları ışığında ele alınarak geliştirilmesinin, ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanan ve nüfusunun çoğunluğu tarım kesiminde bulunan Türkiye’de köylü emekçilerin sorunlarına ve bu kitleleri sosyalist harekete kazanmaya özel bir önem verilmesinin, önümüzdeki aşamada başarılması başta gelen görevler olduğunu belirtir.
4 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, yukarda belirtilen, işçi sınıfının örgütsel, politik, ideolojik ve eylemsel öncülüğünün gerçekleştirilmesi ve geliştirilmesi, küçük köylünün, diğer emekçi sınıfların ve devrimci aydınlan» parti politikasına ve eylemine kazandırılması için eğitim ve örgütlenme programlarının öncelikle ele alınmasını ve bu maksatla, örgütlenme ve eyleme ilişkin ve bunlara dönük bir eğitim sisteminin planlanıp uygulanmasını, eğitimin parti örgütlerinin ihtiyaçlarına cevap verebilmesi ve örgütlerin niteliklerine göre çeşitlendirilebilmesi için bilimsel örgüt araştırmalarının eğitim ve örgütlenme ile birlikte planlanıp yürütülmesini, aday üyelerin asıl üyeliğe kabulünden önce bir eğitimden geçirilmesini ve görev verilerek sınanmasını, üyelere hem teorik, hem eylem ve örgütlenme için gerekli pratik eğitimin, propaganda ve eyleme yöneltme eğitiminin somut sorunlardan ve üyelerin eğitim ihtiyaçlarından hareket edilerek ve üyelerin eğitim sürecine faal bir şekilde katılmalarını sağlayarak verilmesini, her üyenin mutlaka bir çalışma ekibinde görevlendirilmesini, görev almamış, sadece defterde kayıtlı üye bırakılmamasını, çalışma ekiplerinin, partinin fiilî örgütlenme şemasında ilk ve temel örgüt birimleri olmasını, yönetim organlarının direktifi altında çalışma ekiplerinin işçi ve emekçi kitlelerin çalışma ve yaşama yerlerine göre kademeleşerek örgütlenmesini ve yığınlar içinde propaganda, eyleme yöneltme çalışmalarının geliştirilmesini ve böylece partinin kitleler içinde kökleşmesinin sağlanmasını, ayrıca bütün zamanını ve enerjisini parti çalışmalarına hasrederek profesyonel kadrolar meydana getirmenin artık ertelenemiyecek bir sorun ve görev olarak belirdiğini, merkez ve yerel örgütlerin sürekli ve süreksiz yayınlar – (Dergi, gazete, broşür, bildiri) – yapabilmeleri için çalışılmasını tespit ile, yeni seçilecek organların bu görevleri yerine getirmek üzere bütün imkânları zorlamasını ve kullanmasını ister.

5 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, yukarda belirtilen görevlerin ve çalışmaların yerine getirilebilmesi için partinin malî kaynaklarının arttırılmasının gereğine işaret ederek, her üyenin gelirinin en az yüzde birini partiye vermesini, taahhüt edilen parti ödeneklerinin mutlak surette ve muntazam olarak toplanmasını, parti üyelerinden ve sempatizanlardan bağış toplama kampanyalarının sebatla ve sürekli şekilde yürütülmesini, parti tüzüğünde belirtilen diğer malî kaynakların harekete getirilmesini, her türlü gelirler toplamının merkez organlarınca saptanacak belli bir yüzdesinin üst kurullara gönderilmesini, partinin gelişmesinin ve güçlenmesinin zorunlu şartı sayar.

7 — Türkiye işçi Partisi 4. Büyük Kongresi, son yıllarda gençlik hareketlerinin dünya ve yurdumuzda büyük bir yaygınlıkla etkinlik kazandığını bugüne kadar gösterdiği gelişme ile gençlik hareketlerinin öğrenci hareketlerine münhasır kaldığını, bu nedenle de sınıfsal açıdan küçük burjuva bir nitelik taşıdığım, bu niteliği dolayısiyle ilerici antiemperyalist bir hareketi oluşturduğunu ve bir kısım demokratik özlem ve istekleri dile getirdiğini, kaydederek, partimizin bu gençlik hareketlerini bu niteliği ile her zaman desteklendiğini ve destekleyeceğini ve iktidarın gençlik üzerindeki bütün baskılarına ve yürütmek istediği oyunlara karşı çıktığını ve çıkacağını, ama bilimsel sosyalizm açısından gençlik hareketlerinin, öğrenciler dışında işçi, yoksul köylü, emekçi gençleri de kapsaması ve bu geniş kapsamlı gençlik örgütlerinin, gençlerin bir politik parti olma niteliğin” taşımayan bağımsız kitle örgütleri olmakla beraber, işçi sınıfı partisinin eleştiri ve önerilerine açık ve onunla aynı genel çizgide birleşik olmaları gerektiğini, yurdumuzdaki gençlik hareketlerinin öğrencilere münhasır kalıp sözünü ettiğimiz nitelikte örgütlenmeleri oluşturmadığından, yozlaşma belirtileri gösterdiğini ve bir kısmı ile anarşist-terörist, hatta faşizan hareketlere dönüştüğünü, emperyalizmin ve egemen sınıflar ajanlarının ve kişisel liderlik ihtirasına kapılmış maceracıların etkisinin bu yozlaşmayı artırdığını, partimizin bu yozlaşmalara karşı ve emekçi kitlelerin demokratik mücadelelerini, işçi sınıfının sosyalist hareketini, öğrenci – gençlik hareket örgütlerinin peşine takma çabalarına karşı mücadele vereceğini kesinlikle belirtir.

8 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, sendikal hareketin, işçi sınıfının kapitalist düzen içinde verdiği ekonomik mücadelenin somut, örgütlenmiş biçimi olduğunu ve sosyalist hareket açısından büyük önem taşıdığını, sendikal hareketin, genel grev, sempati grevleri, protesto miting ve yürüyüşleri biçimlerine bürünerek gittikçe politik bir nitelik kazandığını ve bu politik oluşumun Türkiye sendikacılığında da belirdiğini, bugün Türkiye’de bütün işçi sorunlarının toplu sözleşme mekanizması ile çözülebileceğini ve sendika hareketinin partiler üstü yürümesi gereğini savunan sendikacılık anlayışı ve hareketi ile işçi sınıfı sorunlarının nihaî ve gerçek çözümünün politik iktidar yolundan geçtiği tezini savunan sendikacılık anlayışı ve hareketinin mücadele halinde olduğunu ve birinci anlayış ve hareketi egemen sınıfların, politik iktidarın ve emperyalist çevrelerin desteklediğini, politik iktidar konusunda da mevcut kapitalist sistem çerçevesi içinde işçi sınıfına tavizler koparmayı öngören sosyal demokrat görüşle, kapitalizmden sosyalizme geçmek amacı ile işçi sınıfının, müttefik ve destekleyicisi emekçi sınıflarla birlikte iktidara gelmesi görüşünün belirdiğini ve çatıştığını, egemen sınıflarca 274 sayılı Kanunda yapılan ve 275 sayılı Kanunda da yapılması istenilen değişikliklerle işçi sınıfının ekonomik mücadelesinde en önemli silahı olan toplu sözleşme ve grev haklarının elinden alındığını, işçilerin diledikleri zaman sendikaya girme, diledikleri zaman serbestçe ayrılma olanaklarının yok edilmek istendiğini, hâkim sınıfların yönetimindeki sarı sendikalara imtiyaz tanındığını, maddî olanakların bu sendikalara verildiğini, böylece devrimci sendikaların serpilip gelişmesini önlemenin amaçlandığını gözleyerek, işçi sınıflarımızın bu anayasal haklarını savunmada vereceği mücadelede, partimizin işçi sınıfının öncü örgütü olarak, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da yer almasının doğal ve zorunlu olduğunu, işçi sınıfının sosyalist partisinden, yani Partimizden bağımsız ama onun paralelinde ve destekleyicisi durumunda bir sendikal örgüt ve hareketin, ve ancak sosyalizmi kurmak amacıyla, işçi sınıfının, müttefik ve destekleyicisi, emekçi sınıflarla birlikte iktidara gelmesinin işçi ve emekçi kitlelerin sorunlarına geçerli çözümler getirebileceğini ve ülkeyi, gerçek bir sanayileşme, hızlı kalkınma yoluna sokarak kısa zamanda çağdaş, en ileri ekonomik ve sosyal gelişme düzeyine ulaştırabileceğini, bilimsel bir doğru olarak kabul eder.»

Görülüyor ki kararın öteki bentlerinin yazılışı ve anlamı, bu kararın altıncı bendinin savunma doğrultusunda yorumuna elverişli herhangi bir dayanak sağlamakta değildir.

4 — Karardan önce Parti yetkililerinin Cumhurbaşkanına vermiş oldukları muhtırada ve karardan sonra yayınlanan birtakım bildirilerde hep anayasal hakların kullanılması olanağının eksiksiz tanınmasından söz etmiş olmalarının göz önünde tutulmaksızın kongre kararının yorumlanmasında başka dayanaklar aranmasının yolsuzluğu savunması da sonuç üzerinde etkili değildir; çünkü, bir metin ilk önce kendi tümü içinde anlam kazanır ve yazılışı bakımından onun doğrultusunda sayılabilecek başka belgeler yoruma temel tutulabilir. Yukarıda açıklandığı üzere kararın tümü ve onun doğrultusunda olan başka belgeler birlikte incelendiğinde, kongre kararında Anayasa sınırlan dışındaki birtakım eylemlerin kınanması ve anayasal sınırlar içinde işlemde ve eylemde bulunulmasının istenmesinden çok Anayasa sınırlarını aşan birtakım durumların gerçekleştirilmesine yönetilmiş yazıların ve sözlerin bulunduğu görülmektedir. Kaldı ki herhangi bir kişinin hukuka uygun olan birtakım eylemleri arasında hukuka aykırı birkaç eylemde bulunması her zaman olabilir bir durumdur ve o kişi hukuka aykırı eyleminin sonuçlarıyla karşılaşır ve bu sonuçlarla karşılaşmasına onun hukuka uygun davranışları hiç bir zaman engel sayılamaz. Sözün kısası Kongre kararının 6. bendi ile Parti Anayasa ve Siyasî Partiler Kanununa aykırı davranmış olduğundan bunun hukukî sonucuna katlanması hukuk açısından olağandır.

5 — Davalı Partinin Kürt dili ve kültürünü korumak, geliştirmek veya yaymak ve böylece azınlık yaratmak yolunu benimsemiş olmadığı savunması da yerinde değildir; daha yukarıda sözü edilen (Ders notları)ndaki «Bu yetmezmiş gibi, Kürtler dillerini konuşamazlar, bu kınanır. Kültürlerini geliştiremezler, kendi dilleri ile okuyup yazamazlar; yasaktır.) sözleri, Partinin Kürt dilini ve kültürünü hem koruma, hem de geliştirme çabasında olduğunu açık, seçik göstermektedir.

6 — Parti programına 3 Kongrekararında Doğu sorununun ele almmasiyle 4. Kongre kararındaki ele almışı arasında öz yönünden başkalık bulunmadığı, biçim yönünden olan değişikliğin ise, konunun ele alınmasının zamanla gelişmesinin sonucu bulunduğu, son zamanlarda girişilen yoğun biçimde Anayasa dışı eylemlerin de konunun el alınmasında biçim değişikliğine yol açtığı savunmaları yersizdir. Çünkü metinler karşılaştırılınca değişikliğin bu nedenlerle ilintisi görülememektedir.

Türkiye İşçi Partisinin 10/2/1964 günlü, (İzmir’de toplanan) 1. Büyük Kongresinde kabul edilen programın 110. ve 111. sahifelerinde şu sözler yer almıştır :

«Doğu kalkınması Türkiye İşçi Partisinin memleket kalkınmasını gerçekleştirirken hemen ve titizlikle göreceği hizmetlerden birisi olacaktır. Bugün doğu ve güneydoğu illerimiz büyük vatandaş ve memur kitlesi gözünde bir mahrumiyet bölgesidir. Kamu hizmetleri bu bölgede yok denecek kadar azdır. Bölgenin ekonomik geriliğine paralel olarak buradaki vatandaşlar sosyal ve kültürel bakımdan geri durumdadırlar. Üstelik bu vatandaşlarımızdan Kürtçe ve Arapça konuşanlar veya Alevî mezhebinden olanlar bu durumları sebebiyle ayırıma uğramaktadırlar. Bunun doğurduğu çetin meselelerle karşı karşıyayız. Ulusal menfaatlerimize en uygun, en insanca çözüm yollarım bulmak, ihmal edilmiyecek bir yurt vazifesidir. Bu yurttaşlarımız bugüne kadar genel olarak Devlete vergisini ödemiş, yurt savunmasında kanını akıtmış ve emeğini esirgememiştir. Buna karşılık hak ettikleri yurttaşlık nimetlerinden tam olarak yararlandırılmamışlardır. Bu gerçekleri olduğu gibi kabul etmek, meselenin yurt yararına ve yurttaş yararına çözümü için ilk şarttır. Meseleyi bu gerçekçi yoldan ele alan Türkiye İşçi Partisi bu yurttaşlarımıza tam bir yurttaş muamelesi yapacaktır. Anayasa’da tanınan hak ve hürriyetlerden bu yurttaşlarımızın da yararlanmaları sağlanacaktır. Anayasamızın 12. maddesinde yurttaşlar arasında din, dil, ırk, sınıf ve zümre ayırımı gözetilmeyeceği yazılıdır; Anayasamızın bu emri harfi harfine yerine getirilecektir. Türkiye İşçi Partisi Doğu ve Güneydoğu illerimizi bir mahrumiyet bölgesi olmaktan kurtaracaktır. Şimdiye kadar ihmal edildikleri de göz önünde bulundurularak ilk ağızda okulun, fabrikanın, hastanenin, kütüphanenin, tiyatronun, yolun çoğu bu illerde açılacaktır. Türkiye İşçi Partisi Anayasa’nın 3. maddesinde belirtildiği gibi Türkiye’nin, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olduğunu ifade eder ve her türlü bölücülüğü ve bölgeciliği kesinlikle reddeder.»

Burada yazılanlar incelendiğinde, doğu bölgesinin ekonomik toplumsal ve kültürel bakımdan geri durumda bulunduğu, bölgede Kürtçe, Arapça konuşan ya da Alevî mezhebinden olanların bu durumları nedeniyle ayırıma uğratıldıkları, bunun doğurduğu çetin sorunlara ulusal yararlara en uygun, en insanca çözüm yollarını bulmanın savsanamayacak bir yurt ödevi olduğu, Partinin yurt kalkınmasını gerçekleştirmekte ilkin ve titizlikle göreceği işlerden birisinin Doğu kalkınması olduğu buradaki yurttaşların yurttaşlık görevlerini gereğince yapmış olmalarına karşılık hak ettikleri yurttaşlık nimetlerinden eksik olarak yararlandırıldıkları, Türkiye İşçi Partisinin bu yurttaşlara karşı gereği gibi davranacağı, Anayasa’da tanınan haklardan ve özgürlüklerden bu yurttaşların da yararlanmalarını sağlayacağı, Anayasa’nın 12. maddesindeki eşitlik ilkesini harfi harfine uygulayacağı, ilk ağızda okulu, fabrikayı, hastaneyi, kitaplıkları, tiyatroyu, yolun çoğunu bu illerde açacağı, Anayasa’nın 3. maddesinde belirtildiği üzere Türkiye’nin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bir bütün olup her türlü bölücülüğü ve bölgeciliği kesinlikle reddettiği anlaşılmaktadır. Görülüyor ki burada anlatılanlar, tüm olarak anayasal haklardan ve Anayasa’nın sağlamak istediği yararlardan bu bölgenin öncelikle pay almasını savunmakta ve Partinin bu konuda önemle duracağını bildirmektedir. Bu yönlerle 4. Büyük Kongre kararının anlatmak istediği yönler karşılaştırıldığında yalnızca Kürtçe konuştukları için birtakım yurttaşlara
ayırımcı işlemler yapıldığı ve doğunun çok geri kalmış bir bölge olduğu yönünün ortak bulunduğu, buna karşılık 4. Kongre kararında doğu sorununun yalnızca bir Kürt sorunu olarak ele alındığı ve bunun yalnızca kalkınma sorunu olarak nitelendirilmesinin reddolunduğu, burada Anayasa dışı herhangi bir erek ileri sürülmemesine karşılık 4. Kongre kararında Anayasa dışı birtakım isteklere de yer verildiği ve konunun duyarlı yanı göz önünde tutularak burada Partinin her türlü bölücülüğe ve bölgeciliğe karşı olduğu belirtilerek herhangi bir yanlış yorumun önlenmesi yoluna gidilmiş iken 4. Büyük Kongre kararında buna değinilmeyip tam tersi bir tutumun benimsendiği ve sonuç olarak programla son kongre kararı arasında yalnız yazılış biçiminden değil, öz bakımından da temel başkalıklar olduğu görülmektedir.

Bir konunun zamanla işlene işlene daha ayrıntılı ve daha geniş olarak ele alınması olağandır. Ancak bu, konunun özünde hukuka aykırı nitelikte bir değişiklik olmasını hiç bir zaman haklı kılmaz. Bundan başka, savunmada ileri sürüldüğü gibi, son zamanlarda girişilen bir takım eylemlerin Anayasa’ya aşırı ölçüde aykırı bir nitelik kazandığı var sayılsa bile, buna karşı tepki göstermek düşüncesi herhangi bir partinin programı dışına taşarak halk üzerinde bölücü ve ayırıcı etkisi olacak bir takım sözler söylemesini ya da tutumlar benimsemesini gerekli kılmaz. Bunun yolu olsa olsa olayların eskiye göre çok ağır bir nitelik kazandığını bunun hiçbir zorunlukla haklı gösterilemeyeceğini hukuk sınırları içinde, gereğince sert bir dille yansıtmaktır.

III — İnceleme sonunda ortaya çıkan duruma göre verilecek kararın belirlenmesi:

Yukarıda ayrıntılarıyla gösterilen gerekçelere ve incelenen belgelerde partice ileri sürülen görüş ve benimsenen tutumlara göre davalı Türkiye İşçi Partisi, Anayasa’nın 67. maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesinin (Siyasî partilerin faaliyetleri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır.), 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun dördüncü kısmında yer alan 89. maddesinin (Siyasî Partiler, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür farklılıklarına yahut dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler. Siyasî partiler Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek veyahut yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.) kurallarına aykırı davranmış bulunmaktadır. Bu ilkelere aykırı davranan bir partinin ise, Anayasa’­nın 57. maddesinin birinci fıkrasının son cümlesinin (Bunlara uymayan partiler temelli kapatılır.) kuralı ile 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 111. maddesinin 2 sayılı bendinin, (Parti Genel Kongresince veya Merkez Karar Organı veya Merkez Yönetim Organınca bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddelerin hükümlerine aykırı karar alınması ya da genelge veya bildiriler yayınlanması durumunda Anayasa Mahkemesince siyasî partinin kapatılmasına karar verileceğini) bildiren kuralı uyarınca temelli kapatılması gerektiğinden, davalı parti temsilcilerinin savunmalarının reddi ile Türkiye İşçi Partisinin temelli kapatılmasına, 64$ sayılı Kanunun 115. maddesinin gerekleri yerine getirilmek üzere kararın örneklerinin Başbakanlığa İçişleri ve Maliye Bakanlıkları ile Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ:

Anayasa’ya aykırı davrandığı anlaşılan Türkiye İşçi Partisinin, Anayasa’nın 57. maddesi, Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesi ile 111. maddesinin iki sayılı bendi uyarınca temelli kapatılmasına, karar örneklerinin 648 sayılı Kanunun 115. maddesinin gerekleri yerine getirilmek üzere Başbakanlığa, İçişleri ve Maliye Bakanlıkları ile Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, oybirliğiyle 20/7/1971 gününde karar verildi.

Başkan
Muhittin Tavlan
Üye
Şahap Arıç
Üye
Halit Zarbun
Üye
Lütfi ömerbaş
Başkan Vekili
Avni Givda
Üye
İhsan Ecemiş
Üye
Ziya önel
Üye
Fazü Uluocak
Üye
Recai Seçkin
Üye
Kâni Vrana
Üye
Sait Koçak
Üye
Ahmet Akar
Üye
Muhittin Gürün
Üye
Şevket Müftilgil
Üye
Ahmet H. Boyacıoğlu

Deniz Baykal

0

Doç. Dr. Deniz Baykal 20 Temmuz 1938 tarihinde Antalya’da doğmuştur. Babası Hüseyin Hilmi Bey, annesi ise Feride Hanım’dır.

Deniz Baykal, 1961 yılında Olcay Baykal’la yaptığı evlilikten doğan Prof. Dr. Aslı Ataman Baykal ve Prof. Dr. Ataç Baykal’ın babasıdır. Üç torun sahibidir.

Eğitimi ve Akademik Yaşamı

1952 yılında Antalya Atatürk Ortaokulundan, 1955 yılında Antalya Lisesinden ve 1959 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuş, 1960 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne asistan olarak tayin olmuştur.

Bilimsel çalışmalarına bu üniversitede devam eden Baykal 1963 yılında doktora çalışmalarını tamamlamış, bitirme tezini Siyasal Katılma üzerine vermiştir. Rockefeller Foundation bursu ile gittiği ABD’de araştırmacı olarak iki yıl kalmış, Columbia Üniversitesi ve Berkeley Üniversitelerinde bilimsel çalışmalarına ABD’de devam etmiş, daha sonra Türkiye’ye dönmüştür.

Baykal, 1968 yılında Türkiye’nin Siyasal Eliti Üzerine adlı teziyle doçent olmuştur. Öğrenci hareketleri ve SBF’deki öğretim üyeliği döneminde “sosyal demokrat” olarak çevresinde tanınmaya  başlamıştır. Siyasal Bilgiler Fakültesinde siyaset bilimi doçenti olarak öğretim üyeliği görevinde bulunmuştur. Siyaset bilimi alanında kitap ve makaleleri yayınlanmıştır.

Siyasi kariyerinden önce akademisyenlik ve avukatlık yapmış, 27 Mayıs 1960 darbesinden önce Demokrat Parti iktidarına karşı gelişen öğrenci hareketlerine katılarak siyasete başlamıştır.

Siyasal Yaşamı

Baykal, 1965 yılında yazdığı doçentlik tezinde CHP’nin genel seçimlerindeki yenilgisini analiz etmiş ve parti tarafından dikkate alınmaya başlanmış, doçent olduğu 1968 yılında CHP’ye girerek siyasal kariyerine başlamış, İsmet İnönü’ye karşı zafer kazanarak CHP Genel Başkanı olan Bülent Ecevit’ten gelen teklif sonucunda 33 yaşında milletvekili seçilmiştir.

14 Ekim 1973 tarihinde yapılan genel seçimlerde 185 milletvekili kazanarak birinci olan Cumhuriyet Halk Partisinden Antalya milletvekili seçilmiş ve Ecevit hükumetleri döneminde Maliye ve Enerji Bakanlığı görevlerini üstlenmiş, parti yönetiminde görev almıştır.

1974 yılında CHP-MSP koalisyonu olan 37. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinde Maliye Bakanı ve Bülent Ecevit’in 1978 yılında kurduğu 42. Türkiye Cumhuriyeti Hükumetinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olarak yer almıştır.

CHP parti meclisi ve merkez yürütme kurulu, genel sekreter yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. 1979 yılı Ekim ayında yapılan ara seçimlerinden sonra toplanan olağanüstü CHP kurultayında parti yönetimini ağır bir şekilde eleştirmiştir.

12 Eylül Sonrası Siyasal Yaşamı

12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden sonra Cumhuriyet Halk Partisi kapatılmış, Ankara’da Ordu Dil Okulu’nda gözetim altında tutulmuştur. 1982 Anayasası ile hakkında 5 yıl süreyle siyasi yasak getirilmiştir.

Baykal, 1983 yılında yeniden siyasal partilerin kurulmasına izin verilmesinden sonra siyasi yasaklı olmasına karşın 1984 yılında Sosyal Demokrasi Partisi’ne (SODEP) girmiş, bu partinin Sosyal Demokrat Halkçı Parti’yle (SHP) birleşmesiyle SHP’li olmuştur. Yasaklı olduğu halde siyasal faaliyet yürütmesi nedeniyle birçok siyasetçi ile birlikte tutuklanarak Çanakkale Zincirbozan Askeri Tesisleri’ne gönderilmiştir.

1987 yılı Eylül ayında Erdal İnönü’nün liderliğindeki Sosyal demokrat Halkçı Parti(SHP)den Antalya milletvekili seçilmiş, Grup Başkanvekilliği, ardından Genel Sekreterlik yapmıştır. 1990 yılında demokratikleşme çabalarına ilişkin bir rapor hazırlatmış, SHP’de olağan ve olağanüstü kurultaylarda Genel Başkan Erdal İnönü’nün üç defa karşısına çıkmış, ancak başarılı olamayarak Genel Sekreterlikten istifa etmiş ve SHP parti içi muhalefetinin lideri olmuştur.

Doç. Dr. Deniz Baykal, Haziran 1988’de göreve başladığı genel sekreterlikten 10 Eylül 1990’da istifa etmiş, referandum sonucunda 12 Eylül Anayasasınca yasaklanan partilerin yeniden açılabileceğine halk oylaması kararı sonucunda CHP’nin yeniden açılması üzerine CHP’ye geçerek CHP Kurultayında 54 yaşında Genel Başkanlığa seçilmiştir.

1994 yerel seçimlerine SHP, DSP ve CHP üç sol parti olarak katılacakken birleşme arayışları başlamış, DSP olumsuz yanıt vermiş, SHP birleşmeye olumlu yaklaşmış, 18 Şubat 1995’de SHP ve CHP bütünleşme kurultayı yapılmıştır. Birleşme kurultayında aday olmamış, genel başkanlıktan ayrılmış, 9 Eylül 1995’de birleşmeden sonraki kurultayda yeniden genel başkan seçilmiştir.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı ve Koalisyon Yılları

Baykal’ın genel başkanlığını yaptığı CHP, Tansu Çiller’in genel başkanlığını yaptığı Doğru Yol Partisi ile 1995 Türkiye genel seçimlerinden sonra koalisyon hükumeti kurmuştur. 30 Ekim 1995’de kurulan DYP-CHP koalisyon hükumetinde Başbakan Yardımcılığı ve ve Dışişleri Bakanlığı görevini yürütmüştür.

Çiller ve Baykal bir arada

Türkiye Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanlığını yürütmüş ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Üyeliğine seçilmiştir. Bu dönemde Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcılığına seçilmiştir.23-24 Mayıs 1998 tarihinde yapılan CHP olağan kurultayında yeniden genel başkan seçilmiştir.

18 Nisan 1999 Türkiye genel seçimlerinde partisi CHP %10’luk seçim barajını geçemeyince genel başkanlıktan istifa etmiştir. 18 Nisan 1999 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi ve Deniz Baykal ilk kez seçim sonuçlarıyla parlamento dışında kalmıştır.

Deniz Baykal, Altan Öymen ve Kemal Kılıçdaroğlu bir arada

Baykal’ın yerine Altan Öymen seçilmiş, Öymen’in genel başkanlıktan çekilmesi üzerine 1 Ekim 2000 tarihinde yapılan 11.Olağanüstü Kurultay’da yeniden genel başkan seçilmiştir.

Anamuhalefet Yılları

Baykal liderliğindeki CHP 3 Kasım 2002 Türkiye genel seçimlerinde  %19,4 oyla 177 milletvekili kazanarak TBMM’ye girmiş, Anamuhalefet olan Deniz Baykal Antalya milletvekili seçilmiş, 2003 Ekim ayında 30.Kurultayda tekrar genel başkanlığa seçilmiş, 2004 Temmuz ayında yapılan olağanüstü kurultayda Mustafa Sarıgül’e karşı galip gelmiştir. 29 Ocak 2005’te yapılan CHP Olağanüstü Kurultayında Mustafa Sarıgül’ü yenerek genel başkanlık görevine devam etmiştir.

Deniz Baykal, 10 Mayıs 2010 tarihinde, internet yoluyla yayınlanan gizli kamera görüntüleri sonucunda CHP genel başkanlık görevinden istifa etmiş, yerine Kemal Kılıçdaroğlu seçilmiştir.

Doç. Dr. Deniz Baykal, 2011 ve Haziran 2015 genel seçimlerinde CHP’den Antalya milletvekili seçilmiştir. Baykal, 2015 genel seçimlerinden sonra meclisin en yaşlı üyesi sıfatıyla 23 Haziran 2015 günü 25. Dönemin ilk oturumunu açmış ve yeni TBMM Başkanı seçilene kadar Meclis Başkanlığına vekalet etmiştir. 1 Kasım 2015 tarihinde TBMM Seçimlerinin yenilenmesi suretiyle yapılan erken seçimlerde CHP’den Antalya milletvekili seçilmiş, seçimlerden sonra meclisin en yaşlı üyesi sıfatıyla yeni başkan seçilene kadar oturumları yönetmiştir. 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan milletvekilliği seçimlerinde hastalığına ve yaşlılığına rağmen yeniden Antalya Milletvekili olarak seçilmiştir.

Baykal, 11 Şubat 2023 tarihinde Ankara’da yaşamını yitirmiş, CHP Genel Merkezi’nde ve TBMM’de cenaze töreni düzenlenerek son yolcuğuna uğurlanmıştır.

2015 yılında İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Perinçek’in İsviçre’de 2005 yılında verdiği konferanslarda, “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” demesi üzerine İsviçre Mahkemeleri tarafından ‘ırkçı ayrımcılık’ gerekçesiyle cezaya çarptırılmasının akabinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ‘ifade özgürlüğü’ vurgusu yaparak İsviçre’yi haksız bulduğu davada Perinçek-İsviçre davasının temyiz duruşmasına Deniz Baykal gözlemci olarak katılmıştır.

http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=1417

http://www.ntv.com.tr/turkiye/chpnin-meclis-baskani-adayi-deniz-baykal,_oXnWlyHika01N2eeoCNZw

http://www.hurriyet.com.tr/deniz-baykal-istifa-etti-14678573

http://www.internethaber.com/deniz-baykal-bakanlik-teklifine-tarihi-yaniti-809743h.htm

19 Temmuz – Hukuk Takvimi

0
19 Temmuz – Hukuk Takvimi
19 Temmuz – Hukuk Takvimi
1670 Şarap içilmesi yasaklanan İstanbul’da bütün meyhaneler yıktırıldı.
1850 Amerikan transandantalizm akımı ile ilişkilendirilmiş Amerikalı gazeteci, eleştirmen ve kadın hakları savunucusu Margaret Fuller yaşamını yitirdi. (Doğumu: 23 Mayıs 1810) Gazetecilikteki ilk tam zamanlı kitap eleştirmen oldu.  Kitabı Woman in the Nineteenth Century (On Dokuzuncu Yüzyılda Kadın), Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ilk büyük feminist çalışma olarak kabul edildi.
1898 Alman – Amerikan filozof, sosyolog, politik felsefeci Herbert Marcuse doğdu. (Ölümü: 29 Temmuz 1979) Frankfurt Okulu’nun Eleştirel teorisi’ne yaptığı katkılarla tanınmaktadır. 20. yüzyıl Batı toplumlarını Marksizm ve Freudcu psikanaliz yordamıyla eleştirisi 1968 başkaldırısını gerçekleştiren ABD ve Batı Avrupa gençliğini harekete geçirmekte önemli bir rol oynamıştır.
1910 Gazeteci Ahmet Samim Sada-i Millet gazetesinde başyazarlık yaptığı dönemde yolsuzluk ve insan hakları ihlalleri konusundaki kararlı yazıları sebebiyle, gazeteden çıkıp arkadaşı Fazıl Ahmet’le Eminönü’ne doğru yürürken Bahçekapı’da silahlı saldırıya uğradı. Ensesinden girip burnunun yanından çıkan kurşunla olay yerinde hayatını kaybetti.
1919 Irak’ta İngiliz güçleri, Kürt Lider Şeyh Mehmut Berzenci’yi Süleymaniye’de tutukladı. Bağdat’a götürülen Berzenci, önce idam cezasına çarptırıldı, daha sonra Irak Kürdistan’ına girmesine yasak konularak Hindistan’a sürgün edildi.
1920 Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi başladı. Kongrede örgütsel ilkeler, strateji ve Komünist Enternasyonal´in taktiklerinin temelleri atıldı.
1926 İzmir Suikastı davasında idama mahkum eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey Trakya sınırında yakalandı.
1928 Mısır’da Kral Fuat parlamenter yönetime son verdi.
1934 Portekiz Başbakanı ve avukat Francisco de Sá Carneiro (Francisco Manuel Lumbrales de Sá Carneiro) dünyay ageldi. (19 Temmuz 1934, Póvoa de Varzim, Portekiz-4 Aralık 1980, Loures, Portekiz) Sosyal Demokrat Parti’nin kurucusu olan Sá Carneiro, 1980 yılında 11 ay boyunca Portekiz başbakanlığı yaptı. 4 Aralık 1980’de bir uçak kazasında yaşamını kaybetti.

Francisco de Sá Carneiro

1939
  • Film denetimine ilişkin sansür nizamnamesi yürürlüğe girdi.
  • İthal izinlerinin ve ihracat primlerinin verilmesi amacıyla Takas Limited Şirketi’nin kurulmasına dair kararname çıktı.
1943 Türkiye’de Varlık Vergisi tahsilatının 19 milyon lirayı geçtiği açıklandı.
1946 İslam Koruma Partisi, Necmi Güneş başkanlığında, 19 Temmuz 1946 tarihinde İstanbul’da kuruldu. Mustafa Özbek ve Ziya Süer, partinin diğer önemli kurucuları arasındadır.Cemiyetler Kanunu‘na dayanarak kurulan parti, teşkilatlanamamış ve faaliyet gösterememiştir. Kısa bir süre sonra kapatılmıştır. Siyasette İslami geleneği öne çıkaran ilk siyasi oluşumlardan biridir. İslam Demokrat Partisi’nden önce, isminde “İslam” kelimesini kullanan ilk parti olma özelliğini taşımaktadır.
1948 Gizli oy, açık sayım sistemini getiren yeni Seçim Kanunu kabul edildi.
1949 Laos bağımsızlığını ilan etti.
1957 Türkiye- Mısır arasında ticaret anlaşması imzalandı.
1960
  • Hukukçu Ikeda Hayato 19 Temmuz 1960’ta başbakan oldu, 9 Kasım 1964’e kadar bu görevi yürüttü. İzlediği politikalarla Japonya’nın II. Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik kalkınmasına katkıda bulundu.
  • Milli Birlik Komitesi eski iktidar üyelerinin Yassıada’da yargılanmalarına karar verdi.
1967 Genel af kanununa ek kanun çıkarıldı.
1966 İzmir’i ziyaret eden 6.Filo’dan şehre çıkan askerler yuhalanıp taşlandı. Trabzon’da KTÜ’den 70 öğrenci 6.Filo ziyareti ve İstanbul olaylarını protesto için Boztepe’deki ABD Radar Üssü’ne yürüdü. Polislerce coplanarak dağıtılan öğrencilerden 15’i gözaltına alındı. Savcılık, 6. Filo olayları sonrası, öğrenci yurduna girmesi ve öğrencilerin cop ve sopalarla yaralanması üzerine polisler hakkında soruşturma başlattı.
1970 Banat Batırova yaşamını yitirdi. (Doğumu: 16 Aralık 1904) Başkurdistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde Sosyalist Emek Kahramanı unvanını kazanan ilk kadın oldu. Milletvekili olarak görev yaptı. SSCB’nin gelişimine katkıda bulunan; sanat, bilim, spor, askeri alanlarda başarılı olanlara verilen Lenin Nişanı’na layık görüldü. Adı Ufa’daki köyünde bir caddeye verildi. Heykeltıraş Tamara Pavlovna Nechaeva, “Başkurdistan kolkhoznitsa pancar yetiştiricisi” adıyla Batırova’nın heykelini yaptı.Banat Batırova
1970 İskoç hukukçu ve siyasetçi Nicola Ferguson Sturgeon doğdu. Glasgow Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim gördü.  Glasgow’da bir süre avukat olarak çalıştı. 1999 yılında İskoç Parlamentosu’na seçildi. Eğitim, sağlık ve adalet için SNP bakanı olarak görev yaptı. 2007’de Sağlık ve Refah Yardımcısı başbakanı ve Bakanlar Kurulu Sekreteri olarak atandı. Ayrıca 2012 yılında Bakanlar Kurulu Altyapı Bakanı Yatırım ve Şehirler Bakanı olarak görev yaptı. 2014’de SNP yıllık konferansında rakipsiz olarak parti başkanı seçildi. Daha sonra İskoçya başbakanı oldu ve 20 Kasım 2014 – 28 Mart 2023 tarihleri arasında bu görevi yürüttü.
1974 İspanya’da General Fransisco Franco sağlık gerekçesiyle yönetimi Kral Juan Carlos’a devretti.
1976 Nihat Behram’ın May Yayınları’ndan baskıları yapılan “Darağacında Üç Fidan” adlı kitabı toplatıldı.
1980
  • Hukukçu, akademisyen ve 12 Mart rejiminin başbakanlarından, eski senatör Nihat Erim ve koruma polisi İstanbul Dragos’ta silahlı saldırıda öldürüldü. Erim’in öldürüldüğü yere ”Devrimci Sol” imzalı bir bildiri bırakıldı.yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Mart 1912) Nihat Erim İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim gördü. Paris Hukuk Fakültesinde doktora yaptı. 1939 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde kamu hukuku doçent oldu. 1941 yılında profesörlüğe yükseldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki kamu hukuku derslerine ek olarak Siyasal Bilgiler Okulunda devletler hukuku dersleri verdi. 1959-1961 yılları arasında BM Uluslararası Hukuk Komisyonu üyesi olarak görev aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisinde beş dönem Cumhuriyet Halk Partisinden milletvekili olarak görev yaptı.  1948-50 yılları arasında bayındırlık bakanlığı ve başbakan yardımcılığı görevlerinde bulundu. 12 Mart Muhtırası’nın ardından 1971-1972 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti başbakanı olarak görev aldı. 19 Temmuz 1980 tarihinde İstanbul Dragos’ta Devrimci Sol militanları tarafından düzenlenen suikast sonucunda 68 yaşında hayatını kaybetti.
  • İstanbul Mali Şube ekipleri 74 “Halk Tüketim Kooperatifi”ne baskın düzenleyerek defterlerine el koydu. Halk tüketim kooperatifleri “Baskınların tekelci sermaye ile aracı-tefecilerin çıkarlarını korumak için yapıldığı, son dönemde faşist saldırıların da arttığını” iddia etti.
1983 Refah Partisi kuruldu. Kurucu üyeleri MGK tarafından veto edilen parti ilk seçimlere katılamadı. RP Anayasa Mahkemesi kararı ile 9 Ocak 1998 tarihinde kapatılmıştır.
19854 TKP/ML-TİKKO üyesi 20 sanıktan 5’i Askeri Mahkeme’deki duruşmaya “tek tip elbise uygulamasını protesto için” iç çamaşırlarıyla geldi.
1985 12 Eylül 1980 darbesi ile tüm ülkede ilan edilen sıkıyönetim, Ankara ve İzmir başta olmak üzere, Artvin, Edirne, Erzincan ve Ordu illerinde kaldırıldı. Bu tarih, Türkiye’de sıkıyönetim rejiminden aşamalı olarak çıkış sürecinin en önemli adımlarından biri oldu.
1987 Doğu-Güneydoğu’da 1978’den beri uygulanan sıkıyönetim son 4 ilde de kaldırıldı; toplamda 8 il “OHAL Bölgesi” ilan edildi. Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu göreve başladı.
1989 Hazırlık soruşturması 2 yıl süren ve 1982’de açılan 723 sanıklı Devrimci Yol Davası’nda karar çıktı: 7 idam, 39 müebbet, 346 2-20 yıl arası hapis cezası ve 177 beraat verildi. Askeri Mahkeme’nin kararı sanıklar ve izleyicilerce sloganlar ve marşlarla protesto edildi
1990 New York Federal Mahkemesi, Karun Hazinesi’nin Türkiye’ye iadesi için açılan davada Türkiye lehine karar verdi. Metropolitan Museum of Art yetkililerinin 363 parçalık hazineyi Türkiye’ye iade etmek istemesi üzerine anlaşmaya varıldı ve hazine, Ekim 1993’te Ankara’ya getirildi.
1993 İSKİ Genel Müdürü Ergun Göknel, yolsuzluk iddiasıyla görevden alındı.
1995 Sosyalist Birlik Partisi Kapatma Kararı, 19 Temmuz 1995 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından alındı. Kapatılma gerekçesi, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlamak” olarak açıklandı.Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı 19 Temmuz 1999 tarihinde faaliyete geçti.
1996 Eskişehir Özel Tip Cezaevi’ne sevke karşı devam eden ve 62.gününe giren ölüm oruçlarına karşı Adalet Bakanı Şevket Kazan “tabutluk” olarak adlandırılan Eskişehir Özel Tip Cezaevi’nin kapatılmayacağını, 102 siyasi mahpusun Sakarya Cezaevi’ne nakledileceğini açıkladı.
2000 Liseli iki kız öğrenciye gözaltında cop ile tecavüz ettiği iddiasıyla yargılanan polis memuruna Hatay Emniyeti tarafından “üstün başarılı” çalışmaları nedeniyle teşekkür belgesi verildi.
2001
  • Anayasa Mahkemesi af davaları ile ilgili karar aldı: İşkence ve kötü muamele davalarında mahkum olan veya yargılanan polislerin affa dahil edilebilmesi beşe karşı altı oyla reddedildi. Çetelerde ise oybirliği ile ret çıktı.
  • Anayasa Mahkemesi, TCK’nın 312. maddesinden hükümlülüğü nedeniyle Hasan Celal Güzel’in parti üyesi olamayacağı gerekçesiyle, bu kişiyi üyelikten çıkarmayan Yeniden Doğuş Partisi’ne ihtar verilmesi istemiyle açılan davayı reddetti. Emsal oluşturan karar, aynı maddeden hükümlü AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’a siyaset yolunu açtı.
2002
  • Recep Tayyip Erdoğan ve Ali Müfit Gürtuna’nın da sanık olup katılmadığı, 37 sanıklı AKBİL yolsuzluğu davasına Üsküdar 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlandı. Kimlik tespiti sırasında Mahkeme Başkanı İsmail Rüştü Cirit kalp krizi geçirerek hastaneye kaldırıldı.
  • Naom Chomsky, “Uşak Anarşi Otonomu” imzalı ”Kapitalizme ve Savaşa Hayır” başlıklı bildiriyi dağıttıkları için tutuklanıp 4 ay hapis yatan ve ardından tutuksuz yargılamaları süren 5 gence destek için Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’e mektup yazdı.
  • Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, Afganistan’da Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’nün (ISAF) görev alanının genişletilmesi talebini reddetti. ISAF’ın komutası Türkiye’deydi.
  • Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden, Cumhuriyetçi Demokrasi Partisi’ni (CDP) kurdu.
2003 Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), 11 Mayıs 1994’te kuruldu, Anayasa Mahkemesi tarafından 13 Mart 2003 tarihinde kapatıltı, kapatma kararı Resmi Gazetenin 19 Temmuz 2003 tarihli sayısında yayınlandı.
2004 Hukukçu, İsmail Rüştü Cirit 19 Temmuz 2004 tarihinde Yargıtay Üyesi oldu.
2005
  • Serruh Kaleli 19 Temmuz 2005 tarihinde Anayasa Mahkemesi Üyeliğine seçildi.
  • Irak Anayasa Komisyonu’nun üç Sünni üyesi Mücbil İsa, Aziz İbrahim ve Camin Hüseyin Bağdat’ta suikast sonucu öldürüldü.
2009 4207 sayılı yasada değişiklik yapan 5727 sayılı yasanın 1-d bendinin 19 Temmuz’da yürürlüğe girmesi ile birlikte, Türkiye’de tüm  lokanta, meyhane vb. kapalı alanlarda sigara yasağı uygulaması başladı.
2011
  • İtalyan avukat ve siyasetçi Remo Gaspari yaşamını yitirdi. (Doğumu: 10 Temmuz 1920) Bologna Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi aldı. 1953 yılından 1994 yılına kadar milletvekilliği yapmıştır. 1960-1969 yılları arasında çeşitli hükûmetlerde devlet sekreteri yardımcılığı görevlerinde bulundu. 1969 yılından itibaren çeşitli hükûmetlerde ulaştırma bakanlığı, sağlık ve savunma bakanlıkları gibi görevler üstlendi.
  • ÖSYM Başkanı Prof.Dr.Ali Demir hakkında YÖK’ten talep ettiği soruşturma iznine olumsuz yanıt alan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, YÖK kararının kaldırılması için Danıştay’a başvurdu.
  • İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Yeni Demokrat Gençlik (YDG) Dergisini “suç ve suçluyu övdüğü” ve “PKK propagandası yaptığı” gerekçesi ile bir ay kapattı.
2013 Gezi protestolarına katıldıkları, suça tahrik ettikleri vb. gerekçelerle geçen hafta gözaltına alınan 29 kişiden 25’i serbest bırakıldı.
2016
  • YÖK, bütün devlet ve vakıf üniversitelerindeki toplam 1.577 dekanın istifasını istedi. Dekanlar aynı gün istifa etmeye başladı.
  • Radyo ve televizyon üst kurulu (RTÜK), “darbe girişiminde bulunan FETÖ ile iltisaklı, ilişkili ve destek içinde olduğu” iddia edilen radyo ve televizyon kuruluşlarının bütün yayın hak ve lisanslarını oy birliğiyle iptal etti.
2017 Abdulhamit Gül, 65. Hükümet’te 19 Temmuz 2017 tarihinde yapılan kabine değişikliği ile Bekir Bozdağ’dan boşalan Adalet Bakanlığı görevine getirildi. Temmuz 2018 tarihinde açıklanan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Kabinesi’nde Adalet Bakanlığı görevine devam etti.
2018 Türkiye genelinde iki yıldır devam eden olağanüstü hal (OHAL) uygulaması 8. kez uzatılmadı ve olağan yönetime ggeçildi.
2019 Macar filozof Ágnes Heller yaşamını yitirdi. (12 Mayıs 1929 – 19 Temmuz 2019) 
2026
  • Tekirdağ’ın Çerkezköy ilçesinde bir tekel bayisinin açılışında dua eden cami imamının görüntülerinin sosyal medyada gündem olmasının ardından Tekirdağ İl Müftülüğü idari soruşturma başlattı.
  • İran Atom Enerjisi Kurumu, ABD’nin Huzistan eyaletinde yapımı süren Darhovin Nükleer Güç Santrali’ni hedef aldığını açıkladı. Kurum, tesise birden fazla mühimmatın isabet ettiğini belirterek saldırıyı “uluslararası hukuka karşı işlenmiş suç” olarak nitelendirdi.
  • Adalet Bakanı Akın Gürlek, Adalet Bakanı Akın Gürlek, Dünya Kupası finali öncesinde yasa dışı bahis ve suç gelirlerine yönelik kapsamlı bir operasyon gerçekleştirildiğini açıkladı. Dünya Kupası finali öncesinde yürütülen operasyon kapsamında yasadışı bahis trafiğinde kullanılan 6 bin 314 banka hesabına bloke konulması için bankalara yazı gönderildi. 23 şüphelinin yakalanmasına yönelik adli işlemler başlatıldı.
  • Ahbap soruşturması kapsamında gözaltına alınan Oğuzhan Uğur’un ifade işlemleri başladı.
  • Adalet Bakanı Akın Gürlek, Büyük Birlik Partisi (BBP) Kurucu Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatını kaybettiği helikopter kazasına ilişkin yürütülen soruşturmadaki son duruma göre; 29 şüpheli hakkında işlem yapıldığını, bunlardan 27’sinin gözaltına alındığını, 19’unun tutuklandığını, 8’i hakkında ise adli kontrol kararı verildiğini, diğer 2 şüphelinin ise başka dosyalardan cezaevinde tutuklu bulunduğunu açıkladı.

İsmail Rüştü Cirit

0
İsmail Rüştü Cirit - Yargıtay Başkanı

İsmail Rüştü CİRİT, 23 Mart 1955 tarihinde Burhaniye’de doğmuş; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1978 yılında mezun olmuş, Burhaniye hakim adayı olarak mesleğe başlamıştır.

Cirit, sırasıyla Hakkari, Araklı, Ahlat Hakimliği, Zile Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı, İnegöl Hakimliği, Kadıköy Hakimliği ve Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı yapmış; 19 Temmuz 2004 tarihinde Yargıtay Üyesi olmuştur. 

İsmail Rüştü Cirit, 10 Mart 2011 tarihinde Yargıtay 13. Ceza Dairesi Başkanı olmuştur.

Cirit, 10 Şubat 2015 tarihinde de Yargıtay Birinci Başkanlığına getirilmiş, 11 Şubat 2019 tarihinde yeniden başkan seçilmiştir.

İsmail Rüştü Cirit, Evli ve üç çocuk babasıdır. 

23 Mart 2020 tarihinde de yaş haddinden emekli olmuş, yerine Mehmet Akarca başkan olmuştur.

Yargıtay, adli yargıya bağlı mahkemelerin vermiş olduğu kararların son inceleme mercii olan en üst yargı organı ve temyiz mahkemesidir. Yargıtay’ın kuruluşu, işleyişi ve üyelerinin nitelikleri yasa ile düzenlenmiş, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu ile çalışma usulü belirlenmiştir. İstisnai olarak sayılan bazı davalarda ilk ve son derece mahkemesi olarak görevlidir. Yargıtay, ilk derece mahkemeleri veya bölge adliye mahkemeleri (istinaf mahkemeleri) gibi olay incelemesi yapmamakta, temyiz başvurusu üzerine başvuruya konu kararın hukuka uygun olup olmadığı konusunda norm denetimi yapmaktadır. Yerel mahkemelerce ve Bölge Adliye Mahkemeleri tarafından verilen kararlar, yasalara ve yargılama usullerine aykırı olduğu takdirde kararın bozma, yasalara ve yargılama usullerine uygun olduğu takdirde ise onama kararı verilmektedir. Kısmen bozma yada kısmen onama kararları da verilebilmektedir. Yargıtay’ın Tarihçesi Osmanlı Devleti döneminde çıkarılan 6 Mart 1868 tarihli “Divan-ı Ahkâm-ı Adliye” kanununa dayanmaktadır. Temyiz Mahkemesi olan ve misyonu ülkedeki hukuk birliğinin sağlamak olan Yargıtay’ın üyeleri, birinci sınıfa ayrılmış adli yargı hakim ve cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından seçilmektedir.

Serruh Kaleli

0
serruh kaleli

Hukukçu, Anayasa Mahkemesi Üyesi ve önceki Başkan Vekili Serruh Kaleli, 3 Mayıs 1954 tarihinde Samsun’un Terme ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini TED Ankara Koleji’nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1977 yılında mezun oldu. 1978 yılında Ankara Barosu’na kaydoldu. Askerlik görevini yedek subay olarak Hava Kuvvetleri Komutanlığı askerî savcısı sıfatıyla yerine getirdi.

1996-1998 yıllarında Ankara Barosu Yönetim Kurulu Sayman Üyeliği, 2000-2004 yılları arasında iki dönem Türk Hukuk Kurumu Yönetim Kurulu ve Sayman Üyeliği, 2001 yılında dört yıllığına Türkiye Barolar Birliği Denetleme Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu.

Türkiye Barolar Birliği bünyesinde bulunan komisyonlarda, değişen Avukatlık Yasası yönetmeliklerinin hazırlanmasına katkı sağladı.

2004-2005 sezonu Türkiye Basketbol Federasyonu Disiplin Kurulu Başkan Vekilliği yaptı.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından 19 Temmuz 2005 tarihinde avukat kontenjanından Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçildiği tarihe kadar serbest avukatlık yaptı.

14 Nisan 2011 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkan Vekilliği’ne seçilen Kaleli, bu görevini 14 Nisan 2015 tarihine kadar sürdürdü.

12 Eylül 2010 tarihli Anayasa değişikliğiyle kabul edilen bireysel başvuru sisteminin uygulanmaya başlanmasının ardından, bireysel başvuruları incelemekle görevli iki bölümden biri olan Birinci Bölümün Başkanlığını 14 Nisan 2011-14 Nisan 2015 tarihleri arasında yürüttü. Bu dönemde temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarına ilişkin bireysel başvuruların incelenmesinde ve bireysel başvuru mekanizmasının kurumsallaşmasında önemli rol üstlendi.

3 Mayıs 2019 tarihinde yaş haddinden emekliye ayrıldı.

2019 yılında Ziraat Bankası Yönetim Kurulu üyeliğine ve Kurumsal Yönetim Komitesi üyeliğine getirildi. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Halkın Demokrasi Partisi Kapatma Kararı

0

Halkın Demokrasi Partisi(HADEP), 11 Mayıs 1994’te kurulmuş, Anayasa Mahkemesi tarafından 13 Mart 2003 tarihinde kapatılmış, kapatma kararı Resmi Gazetenin 19 Temmuz 2003 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının açtığı davada Halkın Demokrasi Partisi’nin(HADEP) devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği anlaşıldığı ileri sürümüş, Anayasa Mahkemesi tarafından aynı gerekçeyle ve Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddeleri gereğince temellli kapatılmasına karar verilmiştir.

Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan  üyelerinden; Murat BOZLAK, Hikmet FİDAN, Kemal  BÜLBÜL, Kemal OKUTAN, Kudret GÖZÜTOK, Eşref ODABAŞI, Recep DOĞANER, Mehmet SATAN,Hamit GEYLANİ, Mehmet Selim OKÇUOĞLU, Hayri ATEŞ, Hasan DOĞAN, Mehmet YÜCEDAĞ, Arif ATALAY, Hüseyin DURAN, İsmail MİNKARA, Hamza ABAY, Yılmaz AÇIKYÜZ, Muharrem BİLBİL (BÜLBÜL), Serhat İNAN (İMAN), Güven ÖZATA, Bedir ÇETİN, Hacı PAMUK, İsmail TURAP, Abuzer ARSLAN, Rıza KILINÇ, Şükrü KARADAĞ, Ramazan SERTKAYA, Mehmet Mansur REŞİTOĞLU, Hediyetullah ÜLGEN, Mehmet Emin BAYAR, Süzan (Suzan) ERDOĞAN, Halime KÖKLÜTAŞ, Mehmet YARDIMCIEL, Şemistan AĞBABA, Zeki KILIÇGEDİK, Sakine BERKTAŞ, Hasan YILDIRIM,Beser KAPLAN,Hıdır BERKTAŞ, Sabri SEL,Ferhat AVCI,  Yaşar UÇAR, Ali GELGEÇ,Veysel TURHAN ve  Abuzer YAVAŞ hakkında siyasi yasaklar getirilmiş, beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına karar verilmiştir.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1999/1 (Siyasî Parti Kapatma)

Karar Sayısı:2003/1

Karar Günü:13.3.2003

Resmi Gazete tarih/sayı:19.07.2003/25173

 DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı

DAVALI: Halkın Demokrasi Partisi

DAVANIN KONUSU: Halkın Demokrasi Partisi’nin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ileri sürülerek Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı “Siyasi Partiler Kanunu”nun 78., 79., 80., 81. ve 82. maddeleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 29.1.1999 günlü, SP.60.Hz. 1999/37 sayılı iddianamesi şöyledir:

“Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılan bazı davalara ilişkin iddianamelerin içerikleri ve bu iddianamelerin düzenlenmesine esas olan somut delillerden, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in, Anayasa’mızın ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun, parti kapatılmasına neden oluşturacak pek çok hükmünü ihlal ettiği açıklıkla anlaşılmaktadır.

Şöyle ki:

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının 16.3.1998 gün ve 53 sayılı iddianamesinde: (Anayasanın l. maddesinde “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir’ hükmüyle devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu vurgulanmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerinin sayıldığı 2. maddesinde “Toplumun huzuru milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu belirtilmiştir.

Anayasanın başlangıç hükmünde “Topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarında milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, her Türk vatandaşının Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerde eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürme ve maddi ve manevi varlığını geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu, hiçbir düşünce ve mülahazanın, Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının,Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği…” kuralı kabul edilmiştir.

Anayasanın 3. maddesinde yer alan “Türkiye devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı şekli kanunda belirtilen beyaz ayyıldızlı albayraktır. Milli marşı İstiklal Marşıdır, başkenti Ankara’dır.” hükmüyle Cumhuriyetin niteliklerinin sayıldığı 2. maddesiyle 1. maddesinin “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” Anayasa hükümleri oldukları, Anayasanın 4. maddesi hükmüdür.

Devletin birliği ülkenin ve milletin bölünmez bir bütün olduğu ilkesi, Anayasanın en temel hükümlerindendir. Anayasaya ülkenin ve milletin birliğini bölünmezliğini sağlamaya yönelik daha birçok hüküm konmuştur. Anayasanın 5. maddesi ”Devletin temel amaç ve görevleri Türk milletinin bağımsızlığı ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini… korumak…” 13. maddesinde Anayasa’da yer alan “…temel hak ve hürriyetler devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün… korunması amacı ile… kanunla sınırlanabilir.” 14. maddesinde Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak… veya din, ırk, dil ve mezhep ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamazlar. Bu yasaklara aykırı hareket eden ve başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler kanunla düzenlenir.” Hükümleri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla kabul edilmiş, Anayasa hükümleridir.

Anayasanın 14/2 maddesinde kabul edilen kural uluslararası hukukça da benimsenmiştir. Türkiye’nin de imzaladığı “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10/2 maddesi “Kullanılması vazife ve mesuliyeti tazammun eden bu hürriyetler bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün… sağlanması için ancak ve kanunla muayyen merasime, şartlara tahditlere ve müeyyidelere tabi tutulabilir” kuralıyla temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının kanunla sınırlanabileceğini ve müeyyide konacağını kabul etmiştir.

Yine Anayasa’nın 27/2 maddesi bilim ve sanatı yayma hakkının, Anayasanın 1. 2. 3. madde hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamayacağı, 28. maddesinde “Basın hürriyetinin sınırlanmasında Anayasanın 26-27. maddeleri” hükümlerinin uygulanacağı, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü tehdit eden… her türlü haber ve yazıyı yazanlar ve bastıranlar, başkasına verenlerin” bu suçlara ait kanun hükümleri uyarınca sorumlu olacaklarını, 30. maddesinde Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine işlenmiş bir suçtan mahkum olma halinde kanuna uygun şekilde basın işletmesi olarak kurulan basım evi ve eklentilerinin zapt ve müsadere edilebileceği, işletmekten alıkonabileceği 42/son maddesinde Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamayacağı ve öğretilemeyeceği kuralları kabul edilmiştir.

Anayasanın siyasi partilerle ilgili 68/4 maddesinde “Siyasi Partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne…, aykırı olamaz hükmü kabul edilmiş, bu hüküm 69/6 maddesinde ki “Bir siyasi partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.” hükmüyle kuvvetlendirilmiştir.

Anayasa da yer alan bu hükümlerin amacı devletin birliğini, ülkenin ve milletin bütünlüğünü korumaktır. Anayasanın 11. maddesi uyarınca “Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır… “Siyasi partiler ve parti yöneticileri faaliyetlerinde Anayasa ve yasalara uymak zorundadır. Aksi halde hukuki meşruiyetlerini kaybederler.

Anayasada ırkçılık kabul edilmemiş reddedilmiştir. Anayasada kabul edilen Atatürk Milliyetçiliği ırkı değil Türk vatandaşlığını esas alır. Atatürk’te bir konuşmasında İstiklal Savaşını yapan bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki bütün vatandaşların Türk olduklarını belirtmiştir. Anayasanın 66. maddesi “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türktür” hükmünü koymuştur. Anayasada Türk vatandaşları arasında hiçbir ayrım yapılmamış, hiçbir ırka, aileye ayrıcalık ve üstünlük tanınmamıştır. Anayasanın başlangıç hükmünde “Her Türk vatandaşının bu Anayasada ki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine sahip olduğu” belirtilmiş. Anayasanın 10. maddesinde de “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz” hükmü kabul edilmiştir.

Anayasanın açık hükümlerine rağmen sanıklar devamlı olarak ayrı bir ırk, ayrı bir halk oldukları, ayrı dilleri, ayrı kültürleri ve ayrı yurtları olduğu, temalarını işleyerek PKK’nın siyasi kanadı olduğu aşağıda gösterilecek delillerle anlaşılan HADEP içinde Türkiye’nin milli birliğini toprak bütünlüğünü bozacak faaliyetlerde bulunmuşlardır.

HADEP, PKK İLİŞKİLERİ

Anayasa ve yasalara göre kurulan HADEP’in faaliyet ve söylemlerinin terör örgütü PKK’nın faaliyet ve söylemleriyle aynı paralellerde olduğu gözlenmiştir:

1997 yılı Ağustos ayı sonlarında gündeme gelen “Musa Anter barış treni olayında PKK yöneticileri ile HADEP yöneticilerinin aynı paralelde konuştukları aynı temayı işledikleri,

Brüksel-Diyarbakır-Brüksel güzergahı arasında düzenlenen “Musa Anter” barış treni adı verilen organizasyonun PKK’nın Türkiye ve Avrupa’da kendi güdümündeki kuruluşlarla birlikte organize ettiği, amacın oluşturulacak dünya kamuoyu baskısı ile Türkiye’yi PKK ile barışa mecbur etmek olduğu, trenin 26 Ağustos 1997 günü Brüksel’den hareket etmesinin, hareketinden bir gün önce Brüksel’de bir barış mitingi düzenlenmesinin kararlaştırıldığı trenin kapasitesinin 600 kişi olmasının, trene medya çalışanları için faks, telefon ve diğer elektronik iletişim araçlarıyla teçhiz edilmiş bir vagon tahsis edilmesinin, l Eylül de İstanbul’da olmasının yol boyunca Almanya’nın Köln ve Mains şehirleriyle Avusturya’nın başşehri Viyana ile, Bulgaristan’ın başşehri Sofya’da miting düzenlenmesinin ve mitingler de PKK’nın görüşü doğrultusunda barış treninin amacı, Doğu ve Güneydoğu Anadolumuzda cereyan eden olaylarla ilgili PKK’yı destekler bilgi verilmesinin kararlaştırıldığı barış trenine bütün hayatı Türkiye’yi bölmek için uğraşmakla geçmiş Musa Anter’in adı verildiği ve trenine Musa Anter barış treni dendiği,

Organizasyonu düzenleyenlerden “Halkların Birliği İçin Hannover Çağrısı” grubu başkanı Hans Brauscheidf’in medyaya organizasyonunun amacının “Avrupa adına Kürt halkının barış ve demokrasi taleplerini Türkiye’de, Balkanlarda basın ile halk ve kuruluşlarla yapılacak doğrudan görüşmeler ve lobi çalışmaları yolu ile iletileceği, amaçlarının savaşın durdurulması ve Kürt-Türk halklarının birlikteliği sağlamak olduğu” sözleriyle açıkladığı,

HADEP Genel Merkezi tarafından il ve ilçe başkanlıklarına gönderilen genelgeyle barış treninin tanıtılması kurum ve kişilerden trenin desteklendiğine dair imza toplanması ve bu imzaların İstanbul’da bulunan tren organize komitesine gönderilmesi, barış için bildiri, afiş, el ilanı verilmesi, söyleşiler yapılması talimatı verildiği, Dosyada mevcut barış treni ile ilgili bilgilerden:

  1. a) HADEP Genel Merkezinin 1-7 Eylül barış etkinlikleri ve Musa Anter Barış Treni hakkında il başkanlıklarına yolladığı 15.8.1997 günlü HADEP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet SATAN imzalı dosyada mevcut genelge sureti,
  2. b) “Şimdi Barış Zamanı” başlıklı HADEP amblemli “Bu treni kaçırma 29 Ağustos’ta Sirkeci’de buluşalım” yazılı, “Halklarımıza” başlıklı, “Brüksel’den kalkıp l Eylül’ de Diyarbakır’a gelecek olan Musa Anter Barış Treni 31 Ağustos akşamı Malatya’da olacaktır” yazılı KESK, İHD, Halkevleri, HADEP, ÖDP, EMEP imzalı dosyada mevcut gazete ilan suretleri kapsamından anlaşılmıştır.

Türkiye’nin zamanında müdahalesi ile barış treninin Türkiye’ye gelmesinin engellendiği, Musa Anter barış treninin gelmesinin engellenmesinden sonra PKK’nın yayın organı MED Televizyonun da 22.8.1997 günü Zülküf GÜNAY’ın hazırladığı programda konuşan Şemdin SAKIK’ın (parmaksız ZEKİ) “…Şimdi bugün biz yine barış çağrılarımızı yeniliyoruz. Generaller, Başbakan, Bakanlar barış çağrımıza karşılık vermiyor, yine barış treni Avrupa’dan çıkıp Türkiye içinden Kürdistan’a gelecek. Bunun amacı Kürt sorununu barışçıl çözümle halletmek. Ama sizde biliyorsunuz; Türk devleti bütün dışardaki dostlarını da devreye sokarak bu barış treni karşısında engel oluşturuyor. Bir planları da trenin yerine ulaşmaması biz bu konuda bir tren değil iki tren çıkarttık. Şimdi eğer barış treni yerine ulaşmazsa savaş treni yerine ulaşacaktır. Yani Türkiye sağır ve dilsiz olarak bu meseleyi kapatmasın bugün biz ne durumdayız, düşman ne durumda bu göz önündedir. Turizm bölgeleri de bu savaşta hedefimizdir.” dediği.

MED Televizyonunda yayınlanan Mahir SAYIN’ın sunduğu ve PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın telefonla katıldığı panelde:

“Çok iyi açığa çıktı ki en barışçıl bir adım da atsak bu Türkiye’deki gerçekten tam bir kendisine özgü vakıa olan insanlıkla çağdaş hiçbir ulusal demokratik değerle alakası olmayan ve gerçekten konukların da biraz da hayretlerine giden en mütavazi bir adımı bile bir meydan savaşı gibi, işte batıdan Sevr geliyor, batıdan terör geliyor diyorlar inanılmaz birşey bu. Hemen şunu burada vurgulamalıyım ki, peki sen bu kadar yıkıcı silahı nereden alıyorsun’…Yalnız bir Almanya’nın verdiği silah miktarını söyleyebilir misiniz’ Britanya’dan, Fransa’dan, Almanya’dan aldığın destekle Anadolu’yu kaç tane halka ne kadar kültüre mezar ettin ve bunların hepsinin treni batıdan gelmedi mi’… Şimdi Kanther’in (Almanya İçişleri Bakanı) burada ki tavrı bize belki ilginç ve çarpıcı gelmiştir. Alman İçişleri Bakanlığı muhtemelen belki PKK propagandası olabilir diyor, bu adam korkunç bir tip, trenin PKK propagandası ile ne alakası var. Bu anlamda bir tren senin babanın malı da değil. PKK’nın propagandası olup olmaması seni ne diye ilgilendiriyor’ Sen Türkiye’nin politikasının İçişleri Bakanı mısın’ Türkiye’nin sorunu sana mı düşüyor’ Bunu biraz aydınlatmak gerekiyor. Neden bu adam Almanya’yı bırakıyor’ Almanya da PKK avı, PKK yasağı yetmediği gibi Türkiye’yi de sözüm ona terörist trenden korumak istiyor…” dediği.

MED Televizyonun da yayınlanan PKK’nın kurduğu sürgünde Kürt Parlamentosu üyeleri Ali YİĞİT ve Mahmut KILINÇ’ın katıldığı sunuculuğunu Maşallah ÖZTÜRK’ün yaptığı panel isimli programa HADEP İstanbul il başkanı Hikmet FİDAN’ın PKK’nın öncülüğünde organize edilen Musa Anter barış treni organizasyonu ile görüşlerini;

“Öncelikle bu ülkede 13 yıldır sürmekte olan bir savaşı hatırlatmak isterim. Bu savaşta toplam 3500 köy boşaltılmıştır. Ayrıca gerek Türk gerekse Kürt olan binlerce kişi hayatını kaybetmiştir. 5000 kişi toprağından göçmüştür. Bu kirli savaş sadece Kürt meselesi değildir. Bu dünya üzerinde yaşayan tüm insanların sorunudur. Bütün bunlara rağmen sona ermesi gereken kirli bir savaş yaşanıyor… Biz kardeşçe özgün bir yaşam içinde barış istiyoruz. Bu noktada barışseverler de kalıcı bir barışa taraftar olarak İstanbul’a gelmiş bulunuyorlar… Biz barış istiyoruz. Devletin de konuya bu şekilde yaklaşmasını bekliyoruz. Yetmiş yıldır baskı yapılıyor. Biz bunun doğru yol olmadığını söylüyoruz. Gelin beraber kardeşçe yaşayalım diyoruz. Yani biz pazar günü orada olacağız tüm halk orada, olacaktır. Bu barışın sağlanacağına inanıyorum. Ben inanıyorum ki l Eylül Dünya Barış günü Kürt ve Türk halkı için büyük bir bayram olacak… Kürt halkı savaş değil daima barış isteyen taraftır. Bugüne kadar büyük bedeller ödedi” sözleriyle açıkladığı.

30.8.1997 günü MED Televizyon haber yayınında yine İstanbul HADEP il Başkanı Hikmet FİDAN’ın canlı telefon bağlantısında barış treni organizasyonu ve barış girişimcileri ile ilgili;

“Yarın Kadıköy meydanın da barış heyetinin Diyarbakır’a uğurlamak için saat 12.00’de tüm barışseverler bütün parti teşkilatı orada bulunacak… Başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye’de yaşayan herkes emekçiler, yurtseverler… bu savaşın son bulması gerektiğine inanıyorlar. Artık kalıcı bir barış, Kürt sorunu barış, demokratik siyasal düzenin getirilmesini istiyor. Bu tren Brüksel’den kalkıp Amed’e gidecek. (Diyarbakır’a PKK lıların dediği gibi Amed diyor.) Bunun için çok önemli fırsat değerlendirilmeli… Avrupa’dan yola çıkan değişik yerlerden gelen barış elçilerini Amed’e uğurlamak üzere yarın Kadıköy meydanın da bulunmalarını istiyoruz, bekliyoruz, çünkü bu ülkede yaşayan herkesin çıkarı buradadır” dediği…

MED televizyonunda yayınlanan haber panel gibi açıkoturum programlarının zaptedildiği teyp ve video kasetlerin dosyada mevcut çözümlerinden anlaşılmıştır.

PKK’nın girişimleri ile düzenlenen Musa Anter Barış Treni organizasyonun asıl amacı PKK’yı Türkiye Cumhuriyeti karşısına savaşan taraf olarak çıkarmak ve PKK’ya hukuki bir şahsiyet kazandırmaktır. Şimdiye kadar PKK’nın ve PKK’ya bağlı kişi ve kuruluşların buna benzer birçok teşebbüsü olmuştur. Terör örgütü PKK Türkiye Cumhuriyeti Devletinin karşısında muhatap olacağı taraf olamaz. Yargıtay kararlarında PKK Türk Ceza Kanunu 125. maddesinde yazılı suçu işleme için kurulmuş illegal silahlı çetedir. Kurulduğundan itibaren PKK amacına ulaşmak ve adını duyurmak için kanlı Terör eylemleri gerçekleştirmiş, eylemleriyle savunmasız binlerce vatandaşımızın hayatına son vermiştir. PKK’nın hayatına son verdiği Kürt asıllı vatandaşlarımızın sayısı pusuya düşürmek ve pusu kurmak suretiyle şehit ettiği polis ve asker sayısından fazladır. PKK, terör eylemlerinden başka gelir temin etmek amacıyla eroin ticareti de yapmaktadır.

Zaman zaman ateşkes ilan ettiğini yani terör eylemlerine ara verdiğini ilan eden PKK Avrupa ve Türkiye’de kendisine bağlı kişi ve kuruluşlara barış istediği propagandasını yaptırmakta ve yapmaktadır. Barış için, PKK’nın devlet tarafından hukuken tanınması istendiği gibi; tabii olarak PKK, terör eylemlerine son vermek için devleti bölünmeye götürecek birtakım siyasi isteklerde de bulunacaktır. HADEP Musa Anter Barış treni organizasyonu hadisesinde devleti bölünmeye götürecek bazı siyasi neticeler elde etmek için PKK ile eylem ve amaç birliği içinde hareket etmiştir.

AÇLIK GREVLERİ:

PKK Cezaevlerinde de örgütlenmeye gitmiştir. PKK’nın1995 yılında gerçekleştirdiği 5 kongresinde cezaevi faaliyetleri ile ilgili PKK’nın merkez komitesinden bir üyenin de içinde bulunduğu veya merkez komitesine bağlı büronun yönlendirmesi ve denetimi altında çalışan bir “Zindan Komisyonu” kurulması, komisyonun zindan örgütlenmesini denetlemek, zindan da PKK’nın hakimiyetini sağlamak ve cezaevlerindeki birikimi dışarıda ki mücadele alanlarının hizmetine sunmakla sorumlu ve yetkili kılınmasına, tutuklu ailelerinin örgütlendirilip örgütsel faaliyetlere kanalize edilmesine karar alınmıştır.

Siirt Cezaevinde tutuklu ve hükümlü bulunan PKK militanlarının başlattıkları ve o tarihte devam eden açlık grevlerine destek vermek için 6.1.1998 günü Siirt HADEP il binasında.

1998 yılı Ocak ayında HADEP Şişli ve Ümraniye teşkilat binalarında.

Erzurum ve Nazilli cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlü PKK militanlarının başlattıkları açlık grevlerine destek vermek ve Temmuz genelgesini protesto etmek için 11.1.1998 günü mahkum yakınları ve onları destekleyen 20 kişilik grubun Bursa HADEP il merkezi binasında.

PKK militanlarının devam eden açlık grevlerini desteklemek için HADEP Antalya il merkez binasında ve Eskişehir HADEP il merkez binasında.

Erzurum Cezaevinde süren açlık grevine destek vermek için HADEP Adana il binasında ve Balıkesir HADEP il binasında açlık grevine gidildiği, HADEP’le ilgili toplanan dosyada mevcut bilgilerden anlaşılmıştır.

PKK hükümlü ve tutukluların cezaevlerinde başlattıkları açlık grevleri tamamen PKK örgütünün organize ettiği örgütsel faaliyetlerdir. HADEP yöneticileri PKK ile aynı amaca yönelik olarak bu örgütsel faaliyetlere iştirak etmişlerdir.

BASIN AÇIKLAMALARI :

24 Aralık 1995 milletvekili genel seçimlerinden önce 15 Aralık 1995 günü PKK yine tek taraflı ateşkes ilan etmiş yani terör eylemlerine bir süre ara vereceğini duyurmuştur. PKK’nın 15 Aralık’ta bir süre için terör eylemlerine ara vereceğini ilan etmesi ile ilgili İçel il başkanı Veli AYDOĞAN yaptığı basın açıklamasın da:

“…Bu ülkede halkların kardeşliği, barış ve demokratik hakları için herşeyini ortaya koyan Kürt halkının gencecik insanlarının da katledildiği, köylerinin haritadan silinerek adeta açlığa mahkum edilmekte ve yaşadıkları bölgede anlatmaya – dilin varmayacağı dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kirli savaş politikası sürdürülmektedir… Bu talihsiz şiddet politikası tüm toplumsal muhalif güçlerin barış çaba ve istemlerine rağmen geliştirilmektedir. Özellikle barış ve halkların kardeşliğine önemli bir gelişme sağlayabilecek PKK’nın ilan ettiği tek taraflı ateşkes değerlendirilmemektedir… Bu kirli savaşın cezaevine taşınılma çabalarına yöneliktir. Bu uygulamalara son verilmeli ve benzeri uygulamaların son bulması için Diyarbakır Cezaevinde başlatılarak içerde ve dışarda yayılan açlık grevlerine destek olmak amacıyla Mersin’de tutsak aileleri tarafından başlatılacak olan süresiz üç günlük dönüşümlü açlık grevini destekliyor ve tüm demokrat kamuoyunu bu konuda duyarlılığa davet ediyoruz” dediği.

HADEP İstanbul il kadın komisyonunun anneler günü sebebiyle “Kamuoyuna ve İnsanlığa Çağrımızdır” başlıklı duyurusunda.

“…Bugün kan gölü haline getirilmeye çalışılan coğrafyamızdan yaşadıklarımız kelimelerle ifade edilmesi zor olan bir vahşetin akıl almayacak şekilde sürdürüldüğü savaş kurallarının hiçe sayıldığı ve sivillerin hedef olarak görüldüğü bir savaş yaşamaktayız. Can güvenliğinin olmadığı insanların gözler önünde alınıp, kaybedildiği ve çoğu zaman da intihar ettiği gerekçesiyle yapılan şiddet insanlığa bu şekilde kabul ettirilmeye çalışılıyor… Savaşın bir tarafı yani Kürt halkının temsilcileri, onurlu demokratik ve siyasi hakların tanınması temelinde bir barışa hazır olduklarını defalarca ortaya koymalarına rağmen kirli savaş bittiğinde kendilerinin saltanatlarının biteceğini bilen savaş tacirlerinin bu iktidar olduğunu biliyoruz… Kadınlarımızın gözü yaşlı kalmasını ve kirli savaşın bir parçası olmasını istemiyoruz. Türk ve Kürt emekçilerinin boğazından kesilen ekmeğin çocuklarımızdan alınan harçların bizlere kurşun gözyaşı ve kan olarak dönmesini istemiyoruz.

Bugün için 15 Aralık’tan beri uzatılan barış elini tutalım, barış çığlıklarına kulak verelim bu barışı lekeleyecek provokasyonlara karşı bir olalım. Bu anlamda kendisini insan olarak nitelendiren herkesin sürdürülen kirli savaşa karşı çıkmasını istiyoruz… Savaşın sürmesine seyirci kalmakta bir insanlık suçu olup, bu suçtan kurtulmanın yolu vahşete uğrayan Kürt halkının sorunlarının çözümü için en azından kendi vicdanlarının rahatlatmak ve kendilerine uzanan barış insanca…” dendiği

Tarsus ilçe başkanı Murat KORKMAZ’ın yaptığı basın açıklamasında.

“Ülkemizin bir bölgesinde 11 yıldır oluk gibi kan akıyor… ancak bir süre önce ülkede yapılan genel seçimler öncesi savaşan taraflardan birisi 15 Aralık’ta tek taraflı bir ateşkes ilan ettiği, ateşkesin yanıt bulması içinde ülkemizin insan hakları savunucuları ve aydınları demokrasi güçleri barış girişimcileri çeşitli panel ve toplantılar düzenlediler… Ancak ülkenin içinde bulunduğu durumu düzeltmek için seçimler öncesi çeşitli vaatlerde bulunan başta da Kürt sorunu konusunda önemli adımlar atacağını söyleyen anayol hükümeti çok acıdır ki halkları kandırmaktan başka birşey sergilemiyorlar… Son Güneydoğuda yapılan operasyonlar tek taraflı ilan edilen ateşkesin bozulması için ve kirli savaşın boyutlanmasıdır… Ülkemizdeki demokrasi güçlerinin kalıcı barışın sağlanması için çaba sarfetmeye çağırıyorum” dediği.

Terör örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’ın 15 Aralık 1995 günü terör eylemlerine bir süre ara vereceğini duyurması ile ilgili HADEP genel başkam Murat BOZLAK’ın 10.4.1996 günü basın açıklamasında:

“Onbinlerce gencin ölümüne, ülkenin ekonomik ve siyasal krize sürüklenmesine neden olan savaşın son operasyonlarla tırmandırılması toplumda gelişen barış umudunu zedelemiştir.

15 Aralık 1995 tarihinde PKK tarafından ilan edilen tek taraflı ateşkes bugüne değin sürdürülen operasyon ve provokasyonlara rağmen devam ettirilmektedir… Tek taraflı da olsa ateşkesin yarattığı olumlu ortam iyi değerlendirilmeli savaş değil barış ve demokratikleşme doğrultusunda ciddi adımlar atılmalıdır. Halkın yararı barışta ve demokratikleşmededir. Daha fazla can kaybı olmadan mevcut olumlu ortam bozulmadan hükümeti başlatılan operasyonları derhal durdurmaya davet ediyoruz” dediği.

HADEP’le ilgili toplanan bilgilerin bulunduğu dosyada mevcut basın açıklamaları suretlerinden bellidir.

Dosyada mevcut diğer basın açıklamaları da incelendiğinde HADEP yöneticilerinin basın açıklamalarının tamamen PKK örgütünün istek ve amaçları doğrultusunda olduğu ve HADEP‘ in PKK’ya bağımlı olduğu anlaşılır.

Terör örgütü PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN’a suikast girişiminde bulunulduğu haberinin duyulmasından sonra gazetede yayınlanan “Halklarımıza” başlıklı duyurusunda, “PKK genel başkanı sayın Abdullah ÖCALAN’a karşı girişilen bombalı suikast girişimini kınıyoruz. Halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özlemlerine yapılan bir saldırı olarak değerlendiriyoruz.” dendiği, duyuruyu imzalayanlar arasında HADEP İstanbul il başkanı Hikmet FİDAN ve yine HADEP İstanbul il başkanlığını yapan Mahmut SAKAR, HADEP Ankara il yönetim kurulu üyesi Nur Hayat ALTAN, HADEP Genel başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK de vardır. Duyuruda kullanılan “halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özlemlerine karşı yapılan bir saldırı…” ifadesinden HADEP yöneticilerinin Abdullah ÖCALAN’ı Kürt özgürlüğünün sembolü olarak gördükleri bu itibarla Abdullah ÖCALAN’a karşı girişilecek bir taarruzun halkların özgürlük özlemlerine yapılan bir saldırı olarak kabul ettiklerini ve kamuoyuna açıklama yaptıklarını gösterir.

HADEP’in yaptığı toplantılarda mitinglerinde şenliklerinde çok sayıda ERNK ve ARGK, Pankart ve flamalarının açıldığı gözlenmiştir.

HADEP Çağlayan teşkilâtının 21.3.1997 günü düzenlediği mitingde HADEP parti bayrakları ile birlikte PKK (ERNK) bayrağını taşındığı, HADEP İstanbul il teşkilatının 1997 yılında İstanbul Abdi İpekçi Spor Salonunda düzenlediği Nevroz kutlamalarında üzerinde “PARTİ PKK ORDU ARGK, CEPHE ERNK, GENÇLİK YCK” pankart açıldığı mitingde ve nevroz gecesinde çekilen ve dosyada mevcut fotoğraflardan anlaşılmıştır.

İstanbul Bağcılar HADEP İlçe binasında eğitim çalışmalarının yapıldığı salonda ERNK bayrağının asılı olduğu,

Dosyada mevcut Bağcılar HADEP teşkilat binası eğitim salonu fotoğrafından anlaşılmıştır.

Tokat kırsal kesiminde güvenlik kuvvetlerimizce girdiği silahlı çatışmada öldürülen DHKP/C militanı Adnan ŞEKER’in İstanbul’da yapılan cenaze törenine PKK örgütünün militanlarının da katıldığı cenaze töreninde ERNK bayrağı ve ARGK flamalarının taşındığı aynı cenaze törenine ERNK bayrağı ve ARGK flamaları altında HADEP İstanbul il başkanı Mahmut ŞAKAR’ın da katıldığı,

Cenaze töreninde çekilen ve dosyada mevcut fotoğraflardan anlaşılmıştır.

DHKP/C örgütünün terör eylemlerinde PKK’ya destek veren dostu örgütlerden olduğu Tokat ve Sivas kırsalında DHKP/C ile PKK çetelerinin birbirlerine yardım etlikleri bilinmektedir. PKK militanları dost bir örgütün öldürülen militanının cenaze törenine katılmışlar, hem DHKP/C örgütüne dostluklarını göstermişler hem de çektikleri ERNK bayrakları ve ARGK flamaları ile PKK’nın propagandasını yapmışlardır. Aynı cenaze törenine HADEP İstanbul il başkanı Mahmut ŞAKAR da katılmıştır. Mahmut ŞAKAR HADEP İstanbul il başkanı ve aynı zamanda PKK örgütü elamanıdır.

YAKALANAN PKK MİLİTANLARININ HADEP İLE İLGİLİ BEYANLARI:

Karakocan Borçatı Jandarma Karakoluna kendiliğinden teslim olan PKK örgütü üyesi Sakine DAĞISTAN beyanında.

“2 Mayıs 1995 tarihinde HADEP Kartal Samandağ belde teşkilatına katıldığını burada yapılan propaganda sonucu Kürt milliyetçisi ve devrimcisi olduğunu sonunda HADEP’in desteklemiş olduğu PKK terör örgütünü” benimsediğini silahlı mücadeleye katılmak için kırsala çıkmaya karar verdiğini bu maksatla İstanbul’dan ayrıldığını ancak yolda hatasını anlayarak kendiliğinden teslim olduğunu” söylediği

Silahlı çete PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Bektaş NERGİZ’in beyanında:

“Abim Ali NERGİZ halen Kocaeli Gebze ilçesi HADEP ilçe başkanlığını yapmaktadır… Bana HADEP parti binasında kal burada özgür halk dergisini, gündem gazetesini partimizin çıkartmış olduğu Gençlik dergilerini oku takip et partimiz içerisinde bulunan örgütsel içerikli kitaplardan oku, Kürtçe kasetler dinle MED TV’yi izle partimize gelen giden kişilerle görüş, konuş onlardan fikirler al PKK örgütü hakkında bilgi edin, ben Gebze ilçesinde 2 seneye yakındır HADEP parti ilçe başkanlığı yapmaktayım. Bu süre içerisinde partimize gelen gençleri PKK terör örgütüne kazandırarak o gençleri ilişki kurduğum örgüt mensupları aracılığı ile silahlı faaliyetler göstermeleri üzere kırsal alana gönderdim. Bizler de Kürdüz. Kürdistan devletinin kurulması için Kürt ailelerinden en az bir kişi PKK terör örgütüne girerek faaliyet göstermektedir… Gençlik Komisyonunda üye olan kişiler ve Memduh isimli kişi tarafından da bütün Kürt halkını Kürdistan devletinin kurulması, Kürt halkının tam olarak sömürülmekten kurtulup, özgür bir devlet olup, kendi bayrağı ve toprağında rahat ve refah bir hayat sürdürmesi için canla başla Türkiye Cumhuriyet Devletine karşı silahlı olarak mücadele başlattıklarını ve bu mücadeleden başarılı bir şekilde çıkacaklarını vurgulayarak örgütün propagandasını yapıyorlardı. Ben de edinmiş bilgiler ve bana yapılan propagandalar sonucu örgüt adına silahlı olarak faaliyet göstermek üzere kırsal alana çıkmaya karar verdim…” dediği.

PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Fersande GÖKTIMAR’ın beyanında:

“…Sorejkot adlı örgüt mensubu bana Çukurova Üniversitesi içerisinde çalışma yapabileceğini, ayrıca HADEP içerisinde bulunan gençlik komitelerinden örgüte eleman temin edebileceğini söyledi, bu konularla ilgili Sami isimli örgüt mensubunun bana her türlü yardımı gösterebileceğini… Çukurova Üniversitesi içerisinde ve HADEP bünyesinde bulunan Gençlik komitelerinde çalışmalara başladım. HADEP Yüreğir ilçe Gençlik Başkanlığını yapan Mehmet Murat TEKTAŞ isimli şahısla örgütün kırsal alanına eleman temin etmek amacıyla ve HADEP gençliği üzerinde daha etkili propaganda yapmak amacıyla tanıştım… Mehmet Murat TEKTAŞ bana gelerek kendisinin denetiminde üç örgüt mensubu bulunduğunu ancak üç kişiyi örgütleyebildiğini söyledi…” dediği.

PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Edip KAYNAR’ın beyanında:

“Bu parti ilk kurulduğu yıllarda çeşitli adlar altında faaliyet gösterdi. Son olarak da HADEP adı altında faaliyet göstermektedir. Ancak bu parti Ali FIRAT (K) Abdullah ÖCALAN’ın talimatları doğrultusunda hareket eden legal bir partidir. Genellikle parti üyeleri PKK terör örgütü sempatizanıdır. HADEP binalarında PKK terör örgütüne yönelik propagandalar sonucu örgüte katılan örgüt mensupları, örgüt içerisinde çoğunluktadır. Bende Bingöl HADEP il binası içerisindeki propagandalardan etkilenerek terör örgütüne katıldım” dediği.

Silahlı çete PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Bahattin CESUR beyanında:

“…Bu şahıs beni Adana HADEP il binasına götürdü, iki-üç gün buraya birlikte gittik. O sıralarda cezaevlerinde bulunan solcu, PKK’cı örgüt mensupları adına açlık grevi başlatmıştım. HADEP il teşkilat başkanı Süleyman KILINÇ ve yardımcısı olduğunu bildiğim Fesih isimli şahıs açlık grevinin yapılması için örgütleme yapıyorlardı… bu kasetlerde de görüyorsunuz. Sizler Kürt gençlerisiniz Kürt davasına sahip çıkmalısınız. Bunun için de kırsalda ve metropollerde üzerinize düşen görevleri yapmalısınız… Buna benzer propagandalar Özgür Halk Bürosunda bulunanlar. Mezopotamya Kültür Derneği ve HADEP il binasında buraya gelen Üniversiteli gençler ve HADEP ve diğer dernek ve yayın organlarında çalışan eleman kadroları tarafından yapılmaktaydı…” dediği,

Sakine DAĞISTAN, Bektaş NERGİZ, Fersande GÖKTIMAR, Edip KAYNAR ve Bahattin CESUR’un dosyada mevcut ifade suretlerinden anlaşılmıştır.

Sakine DAĞISTAN, Bektaş NERGİZ, Fersande GÖKTIMAR, Edip KAYNAR ve Bahattin CESUR’un beyanları rastgele seçilmiş beyanlardır. HADEP’le ilgili bilgilerin toplandığı. EK 1, EK 2, EK 3 numaralı dosyalarda mevcut PKK’nın sair efradı olmaktan yakalanan çok sayıda PKK militanın beyanları incelendiğinde bu militanların da ilk eğitimlerini HADEP teşkilat binalarında aldıkları bu binalarda görevli militanların dersleri ile yine binalarda mevcut özgür halk gibi PKK’nın legal yayınları ile illegal yayınlarını okumak suretiyle beyinlerinin yıkandığı. Türkiye Devleti düşmanlığı ve özgür Kürdistan hayaline şartlandıkları. Türk Devletine karşı silahlı mücadele vermek için kırsala çıkmaya hazır hale getirildikleri anlaşılır.

HADEP’le ilgili toplanan ve yukarıda anlatılan delillerden HADEP’in tamamen illegal PKK örgütünün kontrolünde ve güdümünde bir kuruluş olduğu PKK’nın çok önem verdiği, cepheleşme faaliyetlerini HADEP vasıtasıyla organize ettiği anlaşılır.

OLAY

Diyarbakır DGM. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 1997/3299-3184 Hz. ve karar numaralı 30.12.1997 günlü yetkisizlik kararı ve eklerinin Başsavcılığımıza intikalinden sonra yaptırılan tahkikat sonucunda:

10.2.1998 günü HADEP Genel Merkezinde yapılan arama genel merkezin eğitim toplantı salonunda parti eğitim komisyonu üyesi olan İhsan DURUKAL’ın hazır olduğu, salonda mevcut masa üzerinde İhsan DURUKAL’a ait bir deri çanta olduğu, çantanın içi boşaltıldığında içinden;

1- Abdullah ÖCALAN’ ın yazdığı 19.YY. dan günümüze Kürdistan Gerçeği ve PKK harekatı isimli kitap,

Toplumlar Tarihi isimli 133 sayfa fotokopi edilmiş notlar,

Yine Toplumlar Tarihi isimli notlar,

PKK’nın Parti tarihi başlıklı 160 sayfa fotokopi yazı,

Kürdistan’da Sanatın İşlevi ve Devrimci Bir Roman Taslağı başlıklı 238 sayfa fotokopi edilmiş yazı bulunduğu,

Eğitim salonunda bulunan kara tahta üstü üzerinde tebeşirle “Ape Musa Eğitim devresi 4” yazısının yazılmış olduğu,

Giriş katında bulunan depo olarak kullanılan odada Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesince toplatılmasına karar verilen “Barış Kardeşlik ve Demokrasi Dileği İle” yazısı bulunan 450 adet HADEP amblemli 1998 yılına ait takvim, basın bürosu odasında hemen tamamı yasaklanmış özgür Halk Eğitim dizisine ait dergiler, Özgür Halk dergileri, Yaşamda Özgür Kadın dergisi, Öncü Yurtsever dergileri, Özgürleşen Yurtsever Gençlik dergileri, Jujin ve Rewşen dergileri, Çağdaş Zülfikar, Yeni Zülfikar, Alternatif Sosyalist dergileri, Genel Başkan Murat BOZLAK’ın odasında Ali FIRAT’ın (Abdullah ÖCALAN) yazdığı Kürdistan’da Kişilik Sorunu isimli kitap, Seracettin KIRCI’nın yazdığı “Eşa HADEPE Jana Amede” isimli kitabı ile “Aydınlar ne diyor Kürt sorunu” isimli kitap ve başka kitaplar, Genel Sekreter Hamit Geylani’nin odasında Yalçın KÜÇÜK’ün El Kitabı isimli kitabı, Abdullah ÖCALAN’ın Kadın ve Aile Sorunu isimli kitabı ve başka dokümanlar, Genel Başkan Yardımcısı Mehmet SATAN’ın odasında Ali FIRAT’ın (Abdullah ÖCALAN’ın) yazdığı Kürdistan’da Kişilik Sorunu isimli kitabın bir cildi, Memduh Mahmut UYAN’ın “Gerilla Kartal” isimli kitabı ve başka dokümanların bulunduğu,

10.2.1998 günlü arama tutanağı kapsamıyla,

10.2.1998 günü HADEP Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunan yukarıda yazılı dergi, kitap gibi dokümanların incelenmesinde,

9 sayfadan ibaret “Kürdistan Tarihi” başlıklı, ders hocası olarak İhsan DURUKAL’ın ders tarihi olarak 15.1.1998 Perşembe ve 16.1.1998 Cuma günlerinin gösterildiği, fotokopi edilmiş ders notları,

6 sayfa Toplumlar Tarihi başlıklı birinci sayfasının köşesinde DURUKAL yazılı ders notları,

7 sayfadan ibaret Türkiye Ekonomisi başlıklı, ders hocası olarak Ali Rıza YURTSEVER’ in ders günü olarak 21.1.1998 Çarşamba ve 22.1.1998 Perşembe günlerini gösterdiği ders notları,

Yurtseverlik başlıklı 6 sayfalık kimin tarafından yazılı olduğu belirlenmeyen,

Kürt Tarihi başlıklı 27 sayfalık doküman bulunduğu

10.2.1998 günlü tespit tutanağı kapsamından:

İhsan DURUKAL’ın çantasında Abdullah ÖCALAN’ın yazdığı 19 YY. dan günümüze Kürdistan Gerçeği ve PKK Harekatı isimli kitap, Toplumlar Tarihi isimli 130 sayfalık fotokopi edilmiş doküman, Toplumlar Tarihi isimli diğer notlar PKK’nın Parti Tarihi başlıklı 160 sayfalık fotokopi edilmiş yazı, Kürdistan da Sanatın İşlevi ve Devrimci Bir Roman Taslağı başlıklı 238 sayfalık fotokopi edilmiş yazıdan başka Eğitim görmeye gelmiş kişilere ait özgeçmiş raporları, sınıfta oturma şeklini gösterir isimlerin yazılı olduğu kroki, Gönül SAYGIDEĞER imzalı noterde hazırlanmış vekaletname, Genel Sekreter Faysal ÖZÇİFT imzalı KESK başlıklı Ş.Urfa Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben yazılmış Urfa Cezaevinde yatan şahıslarla görüşme talebi, Kamu Emekçileri Konfederasyonu başlıklı Basına ve Kamuoyuna hitaben yazılmış açıklama bulunduğu,

10.2.1998 günü saat 15.40’da yapılan inceleme ile ilgili tutulan inceleme ve tespit tutanağı kapsamından anlaşılmıştır.

Ders hocası olarak İhsan DURUKAL’ın gösterildiği Kürt Tarihi başlıklı ders notlarında,

“….Kürt Tarihi ile ilgili belge ve arşivler ya imha yada çok gizli olarak saklanmıştır. Elde olan bilgiler ise tümüyle yabancı kaynaklardan ve su götürür bilgilere dayanır. Kürt sözcüğü 1989 yılına kadar söylem ve yazımı yasaktır. Ne ilginçtir ki Türk Subay Akademilerinde 3 yıllık bir süreçle sürekli olarak Kürt Tarihi okutulmaktadır. Kendi gerçeğini kendisi bilmek istiyor. Yani düşmanı görmek ve tanımak istiyor… Aslında Türk kelimesi hakaret anlamına gelir bir şekilde, mesela, Osmanlının son dönemlerinde Devlet işlerinin iyi gitmediğini gören yönetim. Araştırmacılara nedenini sormuşlar, araştırmacılar ise “Eskiden Devletin işleri iyi gidiyordu, ama ne zaman ki devlet yönetimine Hamamcılar, Tellaklar ve Türkler alındı o zaman devletin işlevi kötüleşti diyorlar.” dendiği,

Ali Rıza YURTSEVER’in 21.1.1998 çarşamba günü verdiği ders notlarında Türk Ekonomisinin Kürdistan Ekonomisine etkileri başlığı altında,

  1. a) Kürt Coğrafyası ucuz hammadde deposudur.

Kürt Coğrafyası ucuz iş gücü deposudur.

Kürt Coğrafyasında sanayi tesisi yoktur.

Kürt Coğrafyasında tarım çökertilmiştir.

  1. e) Kürt Coğrafyasında sermaye birikimi yoktur.

Doğuda kurulan enerji tesisleri batı sanayisi içindir. Bunun temel fonksiyonu bölgeyi sadece aydınlatmak için kullanılırken, batıda tesislerin çalışması içindir.

GAP PROJESİ: Bunun asıl amacı geniş ve verimli toprakların batıya çekilmesidir. Fakat gözden kaçan bir olay ise, GAP’ın bulunduğu toprakların % 90’ını yabancı işadamları ve sermaye grupları almıştır. Bunu 3 maddede toplayalım:

1- İşadamları pamuk ekip batıdaki sanayi için hammadde oluşturur.

2- Yabancı işadamları ise burayı 20 yıl sonra endüstri alanı olarak düşündüğü için,

3- Burada ise karşımıza ilginç bir neden çıkıyor. Bu toprakları yabancılara satarken daha sonra olası bir Kürt Cumhuriyeti karşısında, yabancı devletlerin holdinglerine dokunması halinde devleti yabancı devletlerle bozuk ilişkilere sokuyor… Türk Devleti tüm bunlarla Kürtleri bütünüyle tüketici bir toplum haline getirmiştir.” dediği.

Yine 22.1.1998 Perşembe günkü derste Ali Rıza YURTSEVER’indir. Türkiye’nin 1980-1987 yıllarında Kürt Coğrafyasında uyguladığı ekonomik modelleri, sonuçları, Türkiye’nin idari yapısı özelleştirme ve yeni dünya düzeni üzerinde durduktan sonra,

“Geçen sayfadaki 6 madde böyle oluşmaktadır:

1- Kültür Emperyalizmi dayatılıyor.

2- Umutsuzluk, çaresizlik dayatılıyor.

3- Şiddet, baskı süreci tırmanıyor.

4- Irkçılık, militarizm egemen kılmıyor.

5- Yoksulluk, sefalet yaygınlaştırılıyor.

6- Tüketim, reklam çılgınlığı.

Yeni dünya düzenine alternatif çözümler nedir’

Şimdi dersi bitirirken görülüyor ki Avrupa da ve diğer ülkelerde sürekli sosyal demokratlar iş başına gelirken bir sağa eğilim fırtınası da başlamıştır. Bölgemiz olan Ortadoğu’nun tüm kurtuluşu Kürt Ulusal Kurtuluş mücadelesine bağlıdır. Çünkü ABD hegemonyası bölgeyi fethetmiş bulunmaktadır. Bir dünya savaşında yapılan birçok devrim olmuştur. İki dünya savaşında da aynı olay gerçekleşmiştir. Ve de herşeyin tüm çözümü istemesek te bir dünya savaşıyla oluşabilir. Yani bir devrimle” dediği,

İhsan DURUKAL’ın Yurtseverlik konusunu anlattığı derste;

“Tarihte acı bir hikaye olarak Yahudilerin yurtlarından göç ettirilmelerinden sonra tüm dünya halklarının onlara lanetli bir halk olarak bakılıyor. Nedeni ise bir avuç yurdunun olmamasıdır. Bu hikayeden kendimize şu sonucu çıkartabiliriz. Kürtlerin yurdu atalarının olduğu Kuzey Avrupa değil, bugünkü Kürdistan’dır. Çünkü Kürtler buraya çok emek vermişlerdir.

Yurtseverlik aşiret sınırını aile bağını aşan bütün Kürdistan’a gönül bağı olana denir. Her isyan yurtsever olmadığı gibi her gerilla da yurtsever değildir. Çünkü yurtseverliğin gereğini yapması gerekir. Ayrıca yurtseverliğin üç önemli maddesi vardır. 1-Halk, 2-Yurt, 3-Sınıf sevgisi olmalıdır. Kısaca Kürdistan’daki Yurtseverlik konusu ise halk ve ulustan ayrı düşünülemez, çünkü doğa ve insana karşı mücadeleyi orada vermiştir. Ama yurtlarına bağlı kalanlar namus ve toprağını kültürünü geliştirmişlerdir. Cumhuriyet döneminde Kürtlere dayatılan doğduğun değil, doyduğun yer felsefesi artık savaşta taraf olmayı zorunlu hale getirirken hangi nedenle olursa olsun yardım eden korucunun iyisi veya kötüsü olmaz. Dediği; Dosyada mevcut HADEP Genel Merkezinde yapılan arama sırasında bulunmuş dokümanların arasından çıkan muhtemelen genel merkezde eğitime gelen bir öğrencinin tuttuğu fotokopi edilmiş ders notları bulgularından anlaşılmıştır.

HADEP genel merkezinde yapılan arama ve bulunan Yurtseverlik başlıklı matbaa harfleriyle hazırlanmış 6 sayfalık dokümanda HADEP’in Yurtseverlik konusundaki görüşlerinin anlatıldığı aynı dokümanın HADEP Eğitim komisyonu üyesi olan firari sanık İhsan DURUKAL’ın evinde yapılan aramada da bulunduğu, HADEP’in yurtseverlik konusunda;

“…Kürt halkının içinde bulunduğu konumu iyi irdelediğimizde görüyoruz ki herşeyden evvel bir kimlik ve yurtseverlik sorunu vardır… Eğer biz yurtseverliği halklara kavratabilirsek dolayısıyla partimiz kitle tabanı olan Kürt halkına yurtseverlik bağlamında yaklaşır, bunu da kavratırsak partimiz HADEP’in kitleyle bütünleşmesinde büyük oranda yol almış olacağız… tarih boyunca Kürtler sayısız halkların saldırılarıyla karşı karşıya geldikleri için zaman zaman geleneklerinde, dillerinde, kültürlerinde direnmişlerdir. Zaman zaman da baskılara boyun eğip tüm kimliksel haklarından vazgeçmiş bağlı oldukları kavimlerin kimlik yapısına bürünmüş, kendisinin olmayan başkalarının yurdunu benimsemeye onu zorla sevmeye itilmiş. Adeta ucube bir kişilik olarak teslimiyeti seçmişlerdir… Bütün bunlara rağmen kırıntıdan ibaret de olsa tamamıyla yok olup, gitmemiştir. Öylesine sağlıklı bir köke sahip ki en ufak bir müdahale ile serpilip gelişmiştir. 1970’lerin aşıldığı dönemler artık Kürtlüğün bir gerçeklik olduğu, yurtseverlik kavramı olduğu uğruna ölümün gerekli olabileceği bir olgu olması bıçak sırtında gibiydi. Yani ondan utanma ile bununla gurur duyma uyutulma ile hayatta kalmanın içice yaşadığı bir süreç yaşanıyor. Ancak 1974 sonrası ibrenin değiştiği, sahiplenmenin öze ulaşmanın önemi giderek anlam kazanıyordu…

12 Eylül Kürtlüğün yok edilişini de hedefleyen toplumsal vahşetlerin yaşandığı bir süreç olarak tarihe geçecektir. Çekilmez baskılarla birlikte sinme, gerilemelerle hatta teslimiyetin yaşandığı süreç olmanın yanında yurtsever değerlere sarılmanın da kararlıca yaşandığı bir tarihi süreçtir.

Onca yetmezliğin yaşanmış olması yanında çelikleşen nice yüreklerin de ortaya çıktığı, hatta hayatlarıyla vahşetin uygulandığı her mecrada karşı duruşun en onurlu göstergelere dönüştüğü yıllardır.

Nice destanlara nice başlangıçlara, nice ilklere, 1982 sonrası yıllarda imza atılmıştır. 1984’lerden günümüze gelen gerçekliğin temel katkıları bu süreçlerde konmuştur. Artık “kuyruklu Kürt” denme, mağara numarası sorma döneminden yurtseverlik adına ölünebileceği, kazanma adına yola çıkışın başarmadaki inatçı ısrarı başladığı zorunlu süreçlere geçilmişti. Ok yayından hedefine doğru yola çıkmış, ustasının inançlı imbiklerden süzülmüş kararlı elleriyle… özellikle daha düne kadar kendimizden utanır durumdan bugün gurur duyar duruma getiren mücadele ruhuna sahip çıkmalı, saygı duymalı ve bundan sonra da sürekliliği ve giderek hedefe varma konusunda yoğun bir çaba ve her türden bedel ödemeye hazır olmalıyız. Kendi kurumlaşmamızı yaratma konusunda kendimizi geliştirmeli, çağın tüm teknolojik nimetlerinden faydalanmalıyız. Geçmişimize ait tüm değerleri geleceğe taşımanın gelecek nesillere bırakmanın zorunluluğuna kendimizi inandırmalıyız.

Gerek kendi iç bütünselliğimizi sağlamak ve gerekse dünya insanlık tarihinin bize yüklediği görevlerden dolayı sağlıklı ilkeli kişilikli dostluklar edinmesini bilmeliyiz. Birlikte hareket ettiğimiz etnik düşünsel bir birleşenlerle sürekli dost olmalı, dayanışma içinde olmalı, haklarına kendimizin kadar sahip çıkmalıyız…

Bunun yolu da dayatmalara kapalı empoze edilmek istenen her türlü yabancı kültüre karşı duruş göstermesi ve kendi kültürel değerlerini geliştirmesinden geçer. Yeri geldiğinde değerlerinden kopartılmak istendiğinde topraksa toprağına, dil ise diline ve tüm kültürel gerçekliğine ölümüne bağlı olmasını bilmelidir. Yaşam boyunca gerektiğinde her türlü acıya katlanabilmeli, başkalarının çektiği acıyı yüreğinde hissetmelidir. Sadece hissetmekte değil, amacına ulaşmak yönünden yoğun bir çabanın sahibi olmalıdır.

Yıllardır süre gelen her türden baskı, sürgün, yurtsuzlaştırma, düzenle entegrasyon ve eritme politikalarına karşı yurtseverler olarak bize düşen en büyük görev örgütlenmek, mevcut örgütlülükleri güçlendirmektir…

İnsansızlaştırılmak amacıyla yakılan ve yok edilen coğrafyanın insanları bugün batı metropollerinde yeni varoşlar meydana getirmişlerdir. HADEP’e üye olarak görevimiz bu insanlara ulaşmak onların sorunlarına sahip çıkmak partimizin örgütlü şemsiyesi altına çekmektir… Göç eden insanlarımızın yabancılaşma ve başkalaşmaya meyil etmemeleri için kültürel etkinliklerle onlara gidebilmeliyiz.” sözleriyle görüşlerinin açıklandığı,

HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada bulunan ve dosyada mevcut “Yurtseverlik” başlıklı dokümandan anlaşılmıştır.

“Yurtseverlik” başlıklı dokümana yansıyan görüşleri HADEP yöneticilerinin Anayasanın 3. maddesinde ifade edilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir Bütündür ilkesini çiğnediklerini Anayasanın 5. maddesine muhalefet olarak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik siyasi faaliyetlerde bulunduklarını gösterir. HADEP Ankara il başkanlığı binasında yapılan aramada bulunan HADEP Merkez Gençlik komisyonu ve HADEP Merkez Yürütme Kurulu imzalı (Gençlik Komisyonları Çalışma Programı)’nda,

Anadilde eğitim (Kürtçe eğitim ve öğretim) hakkı için mücadele etmek bu istemi her Öğrenci-gençlik eyleminde (yazılı sözlü pankartı vs.) dile getirmek, Kürt gençliği ve çocuklarının kürtçe yayınlarını okuyup yazmaya, Kürtçe kurs ve programlara teşvik etmek (Yurtsever, Demokrat Kültür Kurumları bünyesinde) komisyonlarımızın görevi olmalıdır.” denmiştir.

HADEP’in Yurtseverlik konusundaki görüşlerinin açıklandığı metinde yer alan “12 Eylül kürtlüğün yok edilişin de hedefleyen toplumsal vahşetlerin yaşandığı bir süreç olarak tarihe geçecektir. Çekilmez baskılarla birlikte sinme, gerilemelerle hatta teslimiyetin yaşandığı süreç olmanın yanında yurtsever değerlere sarılmanın da kararlıca yaşandığı bir tarihi süreçtir. Onca yetmezliğin yaşanmış olması yanında çelikleşen nice yüreklerin de ortaya çıktığı hatta hayatlarıyla vahşetin uygulandığı her mezrada karşı duruşun en onurlu göstergelere dönüştüğü kararlı yıllardır. Nice destanlara nice başlangıçlara nice ilklere 1982 sonrası yıllarda imza atılmıştır. 1984’lerden günümüze gelen gerçekliğin temel katkıları bu süreçlerde konmuştur… Artık “kuyruklu Kürt” denme, mağara numarası sorma döneminden yurtseverlik adına ölünebileceği, kazanma adına yola çıkısın, başarmadaki inatçı ısrarın başladığı zorunlu süreçlere geçilmiştir. Ok yayından yola çıkmış, ustasından imbiklerden süzülmüş kararlı elleriyle” sözleri HADEP yöneticilerin PKK terör örgütünü eylemlerini benimsediğini PKK ile aynı amacı paylaştığını gösterir. 1984 yılı Ağustos ayında PKK örgütü Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla ilk büyük eylemini gerçekleştirmiştir ve adını duyurmuştur. Metinde bu husus “nice destanlara nice başlangıçlara nice ilklere 1982 sonrası yıllarda imza atılmıştır. 1984’lerde günümüze gelen gerçekliğin temel katkıları bu süreçlerde konmuştur.” Sözleriyle anlatılmıştır.

HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada bulunan muhtemelen bir öğrencinin tuttuğu fotokopi edilmiş, üzerlerinde verildiği günlerin tarihi ve ders hocalarının yazılı bulunduğu ders notları, HADEP’in PKK’nın siyasi kanadı, HADEP merkez yürütme kurulu üyelerinin de bu kanadın yöneticileri olduğunu gösterir. HADEP, Anayasa ve yasalara göre kurulmuş, ancak terör örgütü PKK’ya bağlı, PKK’nın görüşleri doğrultusunda faaliyet gösteren bir kuruluştur.

HADEP Parti Genel Merkezinde il ve ilçe teşkilat binalarında yapılan propaganda sözde eğitim çalışmaları ile Kürt asıllı vatandaşların beyni yıkanmakta Türk düşmanlığı aşılanan bu insanlar sözde Kürdistan’ı kurtarmak için kırsala çıkıp PKK çetelerine katılmaya hazır hale getirilmektedir.

Verilen derslerde, sözde Kürdistan’ın sömürüldüğü ve Türk düşmanlığı işlenmiştir. Ders hocalığını İhsan DURUKAL’ın yaptığı, Kürdistan tarihi dersinde İhsan DURUKAL “…Kürt tarihi ile ilgili belge ve arşivler ya imha ya da çok gizli olarak saklanmıştır. Elde olan bilgiler ise tümüyle yabancı kaynaklardan ve su götürür bilgilere dayanır. Kürt sözcüğü 1989 yılına kadar söylem ve yazımı yasaktır. Ne ilginçtir ki Türk Subay Akademilerinde 3 yıllık bir süreçle sürekli olarak Kürt tarihi okutulmaktadır. Kendi gerçeğini kendisi bilmek istiyor. Yani düşmanı görmek ve tanımak istiyor” demiştir.

Türk subay akademilerinde Kürt Tarihi diye bir ders belki de yoktur. Amaç Türklerin Kürtlere düşman olduğunu anlatmaktır. Türklerin Kürtlere düşman olduğuna inanan Kürt asıllı gençlerde elbette Türk asıllılara karşı Türk devletine karşı düşmanca duygular oluşacak ve bu şekilde milli birlik ve beraberlik duygusu yok edilmiş olacaktır.

Sanıklardan Ali Rıza YURTSEVER de derslerinde aynı amaçla hareket etmiştir. Türkiye Ekonomisi anlattığı derslerinde kendi deyişiyle Kürdistan’ın yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizin devlet eliyle kasten fakirleştirildiğini, batı bölgelerimizin doğu bölgelerimizi sömürdüğünü anlatmış, Türkiye’nin maddi ve manevi büyük fedakarlıklarla yaptığı ve tamamlamaya çalıştığı GAP projesi ile ilgili “bunun anlamı geniş verimli toprakların batıya çekilmesidir. Fakat gözden kaçan bir olay ise, GAP’ın bulunduğu toprakların % 90’ını yabancı iş adamları ve sermaye grupları almıştır… Bu toprakları yabancılara satarken, daha sonra olası bir Kürt Cumhuriyeti karşısında yabancı devletlerin holdinglerine dokunması halinde devleti yabancı devletlerle bozuk ilişkilere itiyor.”

Yani GAP’ta bir kısım topraklar yabancı holdinglere devlet tarafından kasten satılıyormuş. Sebebi de ilerde o topraklarda Kürt Devleti kurulduğunda kurulan bu Kürt devleti yabancı Holdinglerden Türk Devletinin sattığı bu toprakları isteyince holdingin tabi olduğu devletle gelecekte Kürt devletinin ilişkilerini bozmakmış.

Bu derslerin Türk düşmanlığı aşılamak ve milli birliği bozmak için verildiği açıktır. Yine 22.1.1998 perşembe günkü dersinde Ali Rıza YURTSEVER “bölgemiz olan Ortadoğu’nun tüm kurtuluşu Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine bağlıdır.” sözleriyle derslerinin kesin amacını açıklamıştır.

İhsan DURUKAL yurtseverlik konusunu işlediği dersinde: “Yurtseverlik aşiret sınırını aile bağını aşan bütün Kürdistan’a gönül bağı olana denir. Her isyan yurtsever olmadığı gibi her gerillada yurtsever değildir. Çünkü yurtseverliğin gereğini yapması gerekir. Ayrıca yurtseverliğin üç önemli maddesi vardır, l halk, 2 yurt, 3 sınıf sevgisi olmasıdır. Kısaca Kürdistan’daki yurtseverlik konusu ise halk ve ulustan ayrı düşünülemez. Çünkü doğa ve insana karşı mücadeleyi oraya vermiştir. Ama yurtlarına bağlı kalanlar namus ve toprağını, kültürünü geliştirmişlerdir. Cumhuriyet döneminde Kürtlere dayatılan doğduğun değil doyduğun yer felsefesi artık savaşta taraf olmayı zorunlu hale getirirken hangi nedenle olursa olsun yardım eden korucunun iyisi veya kötüsü olmaz” sözleriyle tarif etmiştir. Bu tarife göre yurtseverlik PKK terör örgütüne katılmak PKK terörüne karşı devletin yanında yer alan korucuları da düşman bilmektir.

HADEP Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı ve parti yürütme kurulu üyeleri olan sanıklar Murat BOZLAK, Mehmet SATAN, İshak TEPE, Mehmet Zeynettin UNEY, Hamit GEYLANİ Melik AYGÜL ve Ali Rıza YURTSEVER parti üyelerinin cahil olduğunu, yazışma usullerini dahi bilmediklerini, bu konuda hem haklarını savunmaları konusunda hem de partinin siyaseti konusunda partililerini bilgilendirmek istediklerini, amaçlarının partililerine ilerisi için yönetici hazırlamak olduğunu, bu maksatla parti içi eğitim çalışmaları yaptıklarını partilerinde PKK yanlısı eğitim yaptırmadıklarını aramalarda bulunan ders notlarından haberleri olmadığını beyanla suçlarını inkar etmişlerdir.

Ancak sanıkların bu savunmalarına itibar edilemez:

Dersin verildiği gün ve tarihin ders hocasının isimlerinin yazılı olduğu içerikleri yukarda geniş olarak anlatılan ders notları HADEP Genel merkezinde yapılan aramada bulunmuştur. Dersin HADEP Genel Merkezi Eğitim Salonunda verildiği bellidir. Dersi veren hocalardan biri olan A. Rıza YURTSEVER parti merkez yürütme kurulu üyesi diğer ders hocası İhsan DURUKAL, HADEP eğitim komisyonu üyesidir. Bu derslerin merkez yürütme üyelerinin yani sanıkların haberleri olmadan verilmesi imkansızdır.

Ayrıca aramanın yapıldığı gün eğitim salonunda bulunan kara tahtaya Ape Musa Eğitim devresi 4 yazılı olduğu arama tutanağı kapsamı ve dosyada mevcut eğitim salonundaki kara tahtanın aramanın yapıldığı gün çekilen fotoğrafı ile de bellidir. Ape Musa ile Musa Anter kastedilmektedir. Musa Anter’in kişiliği herkesçe bilinmektedir. PKK’nın düzenlediği sözde barış organizasyonu trenine de Musa Anter barış treni adı verilmiştir. Eğitim devresini Ape Musa Eğitim Devresi 4 adı verilmesi de sanıkların kastının ne olduğunu göstermektedir.

Ancak HADEP Genel Merkezi ve HADEP’in il ve ilçe teşkilat binalarında yapılan propaganda ile gençlerin PKK saflarına katılmaya hazır hale getirilmelerinin ve HADEP’in PKK örgütünün siyasi kanadı olduğunun tek delili HADEP Genel Merkezinde bulunan ders notları değildir. HADEP Genel Merkezi ve HADEP il ve ilçe teşkilat binalarında yapılan aramada PKK propagandasını içeren bol miktarda yayın ve kaset bulunmuştur. HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada basın bürosunda çoğu yasaklanmış Özgür Halk dergileri. Özgür Halkın Eğitim serisi dergileri ve buna benzer dergiler bulunmuştur. Özgür Halk dergisi tamamen PKK örgütünün propagandasını yapan dergidir. Bu dergide silahlı çete PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN’ın da Ali FIRAT takma adıyla yazı yazdığı bilinmektedir. Bu derginin yayımlandığı Kürdistan Haritası dosyada mevcuttur. HADEP Genel Merkezinde bulunan bu PKK propagandası içeren dergiler parti merkezine gelenlerin okumasına açıktır. Sanıkların devamlı PKK’nın propagandasını yapan dergileri genel merkezlerinde iyi niyetle bulundurdukları düşünülemez. Ankara HADEP il başkanlığı binasında yapılan aramada bulunan teyp kasetlerinin de tamamının propaganda içerikli olduğu anlaşılmıştır. Bu kasetlerden birinde,

“Kalkın yeter artık bu kölelik eğer özgürlüğünüzü istiyorsanız hep beraber kalkalım biz Kürt gençleriyiz. Yolumuzu biliyoruz. Bizim yuvamız dağlardır. Eğer dostlar ben bu yolda şehit olursam benim silahımı alın dostlar. Benim yerime savaşın bizim dağlar çok şirindir. Kanlarla kaplanmış partizanlarımız içinde dolaşıyorlar. Kalkın hep birlik olalım halaylar çekelim” anlamında Kürtçe türkü vardır. Diğer kasetlerde incelendiğinde hepsinde aynı içerikte Kürtçe türküler bulunduğu anlaşılmıştır.

Sakine DAĞISTAN, Bektaş NERGİZ, Fersande GÖKTIMAR, Edip KAYNAR, Bahattin CESUR’un HADEP teşkilat binalarında ve Özgür Halk Bürolarında yapılan propagandadan etkilenerek PKK saflarına katıldıkları kırsala çıktıkları yukarıda anlatılmıştır) denilmektedir.

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 28.12.1998 gün ve 527 sayılı iddianamesinde de:

(Yukarıda açık kimlikleri yazılı sanıklar Murat BOZLAK, Bahattin GÜNEL ve 43 arkadaşının silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek çeteye yardım ettikleri. Sanıklardan Murat BOZLAK’ın HADEP Genel Başkanı olduğu, silahlı çete PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da tutuklanmasından sonra Türkiye’nin PKK’nın Türkiye’de gerçekleştirdiği yüzlerce kanlı terör eyleminin asıl faili olan teröristin Türkiye’de yargılanmasının temini için iadesi girişimlerine başlaması üzerine 11.11.1998 günlü yaptığı Basın Açıklamasında:

“Resmi ideolojinin tek kimlik, tek dil, tek kültür biçiminde şekillenen anlayışının dar kalıpları çerçevesinde kalınarak bugüne değin Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü konusunda beklenen adımların atılmaması nedeniyle insanlarımız büyük acılar ve üzüntüler yaşadılar. İnsan Hakları ihlalleri durmak bilmedi… Başta İtalya olmak üzere Avrupa ülkelerinin Kürt sorununun barışçıl Demokratik çözümü konusundaki dostane istemleri yanlış değerlendirilmiş ve hep geri çevrilmiştir. PKK genel başkanı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’ya gidişi ile birlikte yeni ve önemli bir gelişme meydana gelmiştir.

Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü konusundaki istemini sürekli dile getiren İtalya’nın barışa hizmet etmeyecek yeni acı ve üzüntülerin yaşanmasına sebebiyet verecek bir karara imza atması beklenmemelidir… Kürt sorunu tüm Türkiyelilerin sorunudur. Hepimizin sorunudur. Sorunun barışçıl demokratik çözümü bir zorunluluktur.

Bu noktada daha fazla acıların yaşanmaması doğrultusunda çaba sarfetmeliyiz. 62 milyon insanın eşit ve özgürce birlikte yaşamasının koşullarını yaratmalıyız.” dendiği. Dosyada mevcut HADEP amblemli Murat BOZLAK imzalı Basın Açıklaması metninde, Yine HADEP Ankara il örgütü imzalı 13 Kasım 1998 günlü basın açıklamasında:

“PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’nın başkenti Roma’ya gidişi ile ortaya çıkan durum, Kürt sorununun siyasal, demokratik çözümünü bir kez daha kaçınılmaz bir zorunluluk olarak dünya gündemine oturtmuştur. Artık Kürt sorunu evrensel bir sorundur… Kürt sorununun siyasal demokratik çözümünü savunmak evrensel hukuk çerçevesinde Demokratik bir haktır. Ancak ne yazık ki yapay olarak geliştirilen şovenist dalga ve devlet yetkililerinin tavrı karşısında her türlü meşru demokratik eylemimiz antidemokratik keyfi bir tutumla, keyfi bir şekilde engellenmektedir.

Bu durum karşısında Kürt sorununun siyasal demokratik çözümü ve bu amaca hizmet edecek tutumları talep etmek amacıyla halktan insanlar açlık grevi yapmak amacıyla partimize başvurmuşlardır. Halkımızın bu talebini dikkate alırken bir kere daha aydın demokrat kurum ve şahsiyetlerini göreve çağırıyor. Avrupa ülkelerinin Kürt sorununun siyasal demokratik çözümü konusundaki tavırlarının barışçıl çözüme hizmet eden anlayışa bürünmesini istiyoruz… Tarihsel süreç içinde siyasal demokratik, hukuksal engin deneyimleri dikkate alındığında İtalya’nın vereceği kararın Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümüne Ortadoğu halklarının barış içinde yaşamasına katkı sunacağına inanıyoruz. Bu amaçla halkımızın talebi karşısında il binasında dört günlük açlık grevi başlatıyor. Demokratik kamuoyunu duyarlılığa çağırıyoruz.” dendiği.

Dosyada mevcut HADEP Ankara il örgütü imzalı 13 Kasım 1993 tarihli “Basına ve Kamuoyuna'” başlıklı basın açıklaması metninden:

Ankara il örgütü imzalı basın açıklamasının yapacakları eylemde kendilerine destek sağlamak amacıyla Barış partisi Genel Merkezine de fakslandığı, Dosyada mevcut Barış Partisi Genel Merkezinde nöbetçi polis memuru Doğan TOYRAN ile Barış partisi Genel sekreter Yardımcısı İbrahim KÖKSAL’ın birlikte tuttukları 17.11.1998 günlü tutanak kapsamından,

HADEP Genel başkanı Murat BOZLAK ve HADEP Ankara il örgütünün basın açıklamalarından sonra başta Ankara olmak üzere Türkiye genelinde Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da tutuklanmasını ve Türkiye’nin silahlı çete başının yargılanmasını temin için iade girişimlerini protesto etmek amacıyla bütün HADEP il ve ilçe binalarında açlık grevine başlanıldığı,

Dosyada mevcut Emniyet Genel Müdürlüğü yazılarından anlaşılmıştır. Silahlı çete PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN yıllardır barındığı ve PKK örgütünün kanlı eylemlerini yönlendirdiği Suriye’den Türkiye’nin sıkıştırması sonucu önce Rusya’ya kaçmış oradan da İtalya’ya geçmiş, Roma Havaalanında İtalyan makamlarınca yakalanmıştır. Yakalanmasından sonraki gelişmelerden silahlı çete başının İtalya’ya planlı olarak geçtiği, burada Türkiye üzerindeki terör eylemlerinden kesinlikle vazgeçmeksizin önceden Avrupa’da oluşturduğu lobiler vasıtasıyla yapacağı propagandayla örgütüne ve kendisine siyasi bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerde bulunmak amacında olduğu anlaşılmıştır.

HADEP genel başkanı Murat BOZLAK’ın basın açıklaması ile HADEP Ankara il örgütü imzalı basın açıklamaları incelendiğinde Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’dan başlamak üzere bütün Avrupa’da hatta dünyada çetesine ve kendisine siyasi bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerine paralel açıklamalar olduğu anlaşılır. Esasen HADEP’in yapılan bütün kongrelerinde yöneticilerinin yaptığı bütün konuşmalarda yaptıkları bütün basın açıklamalarında Kürt sorununun kan dökülmeden demokratik barışçıl çözümü yani silahlı çete PKK ve başı Abdullah ÖCALAN’a siyasi hüviyet kazandırılması vurgulanmıştır.

4.10.1998 günü yapılan HADEP Ankara il kongresinde konuşan Divan Başkanı Şehabettin ÖZASLANER’in

Biz Türkiye’de Türklerin, Kürtlerin ve diğer halkların kardeşçe eşitlik temelinde birlikte yaşamasından yanayız… Çünkü bu Türkiye’yi, bu Cumhuriyeti, onların atalarından çok bizim Atalarımız, Kürtlerin Ataları da bizim Atalarımız Çanakkale’de kan dökerek elde etmiştir. Biz Atalarımızın kazandığı topraklara sahip olmak istiyoruz… HADEP Partisi olarak bir takım önerilerimiz var. l- Kürt sorununu diyalog yoluyla barışçı siyasal, demokratik yoluyla çözümünü istiyoruz…” dediği, Aynı kongrede konuşan HADEP Ankara il başkanı Kemal BÜLBÜL’ün,;

“…Halkın Demokrasi Partisi ne istiyor’ HADEP’in ne istediğini şu an salonda bulunan ilgili kişilere de soruyorum. Halkların kardeşliğini istiyorlar, biz yasal demokratik çözümü istiyoruz. Kürt sorununun siyasi çözümünü istiyoruz. Bunun tarifi nedir’ bunun tarifi şudur. Bu ülkede Kürt halkı bir gerçektir, bu gerçekliği kabul etmek durumundasınız. Kültürüyle, diliyle ve her türlü halk iradesiyle kabul edilmek durumundadır…” dediği,

Aynı kongrede, programda müzik dinletisi olmadığı halde “Grup denge Sodiri ve Hozan Mervan isimli müzik grubunu hükümet komiserinin ikazına rağmen şarkı söylettiklerini müzik grubunun sözleri,

“Sizler dağ başındasınız partimiz için özgürlüğümüz için – hep birlikte gittiler Cizre’ye Botan’a bizim sesimiz duyuldu tüm cihanlara- Benim şanım rengim duyuldu- Tüm cihanda benim rengim duyuldu – Eğer sen şehit olursan – Anam sen ağlama yurtseverlerimiz çıkmışlar dağ başına – Diyarbakır zindanları çok ağırdır. Biz çekiyoruz. – O AMED şehri bizim şehrimizdir. – O bizim kardeşimizdir.- O bizim rehberimizdir. – Devrimler devrandır, ben ölürüm. – bizim ölülerimiz yalnız dağlarda kalırlar. – Mazlum doğan Kürdistan’dır. – Sen gidersin mazlum doğan – Mazlum dağ Kürdistandır. Kürdistandır. – sen gidersin mazlum dağan mazlum dağan – sen gidersin baş kaldırmışsın mazlum dağan mazlum dağan -Arkadaşlar hep yola çıktılar partizan için – bu bizim savaşımızdır. Vay vay – yurtsever arkadaşlar gelin Kürtler – öne gelin kardeşler, memleket bizi bekliyor. -Gelin arkadaşlar dönem bizini dönemimiz – Gelin kardeşler gelin öne gelin bizim günümüzdür bugün” olan şarkıları söylediği,

Dosyada mevcut 4.10.1998 günlü HADEP Ankara ili 5. olağan kongresinde yapılan konuşmalar ve söylenen şarkıların alındığı kaset çözüm tutanağı kapsamından,

Yine 1.11.1998 günü yapılan HADEP’in Büyük Kongresinde “Biji Aşiti, faşizme karşı omuz omuza. Kürdistan faşizme mezar olacak, biz PKK. lıyız. PKK halkın partisidir. Serok Apo, Biji Apo. Gerilla vuruyor, Kürdistanı kuruyor.” sloganlarının atıldığı, atılan sloganlara divanın tepkisiz kaldığı. Hükümet Komiserinin uyarısı üzerine divan başkanının PKK lehine slogan atan topluluğu uyardığı,

Dosyada mevcut 1.11.1998 günlü tutanak kapsamından anlaşılmıştır.

HADEP Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın ve HADEP Ankara il örgütü imzalı basın açıklamaları, HADEP kongrelerinde HADEP yöneticilerinin yaptıkları konuşmalar kongrelerinde söylenen gençleri PKK saflarına katılmaya davet eden şarkılar, PKK ve Abdullah ÖCALAN lehine atılan sloganlar, silahlı çete PKK ile HADEP arasında organik bir bağ olduğunu gösterir. PKK HADEP birlikteliği PKK ile HADEP arasındaki organik bağlı, HADEP il, ilçe binalarında merkez binasında yapılan aramalarda bulunan belge ve dokümanlarda daha açık bir şekilde görülür.

19.11.1998 günü HADEP genel Merkezinde yapılan aramada 15 adet Yurtsever Gençlik Dergisi. Zindan dergileri, Abdullah ÖCALAN’ın (Kadın ve Aile Sorunu) isimli kitabı Welad Dergileri, Video kasetler, Abdullah ÖCALAN’ın Politik Rapor isimli kitabı, 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi isimli kitabı ve daha birçok doküman bulunduğu,

19.11.1998 günlü Yakalama ve Zaptetme Tutanağı kapsamında;

Aramada duvara asılı pano üzerine silahlı çete PKK ve PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN ile ilgili terör örgütünün propagandasını yapan gazetelerden kesilmiş kupürlerin yapıştırıldığı bir gazele kupüründe “Avrupa’nın bir çok kentinde eylem yapan Kürtler ÖCALAN’a destek için Romaya akacak” yazısının bulunduğu, bu yazının altında “Kürtler Roma’ya aktı” başlığı ile ÖCALAN ile ilgili haberlerin, onun altındaki gazete kupüründe de “Cezaevlerinde ölüm bekleniyor” başlıklı gazete kupürünün daha altta da “Abdullah ÖCALAN: vasiyetleri bizim için emirdir.” ve altında “PKK’lı ve DHP.li tutukluların suikast girişimini protesto için bedenlerini ateşe vermeleri üzerine bir açıklama yapan PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN yakma eylemlerinin durdurulması gerektiğini belirttiği.” yazısının bulunduğu, duvara sarı üzerine kırmızı renkle Kürt sorununa demokratik çözüm yazılı bez pankartın asıldığı;

Arama sırasında çekilen ve Ek-1 dosyada içindeki mevcut fotoğraflardan anlaşılmıştır.

HADEP Genel Merkezinde Gençlik kolu komisyonu üyelerine eğitim verildiği. eğitim salonunda bulunan kara tahta üzerine partinin yolu, misyonu -legal-illegal yazdığı bu suretle HADEP’in illegal faaliyetlerinin de olduğu belirtildiği;

19.11.1998 günü HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada bulunan negatiflerin tab edilmesi ile elde edilen ve Ek-1 dosyada mevcut fotoğraflardan,

HADEP Genel Merkezinde bulunan kasetlerden 6 sıra numaralı kasette HADEP Siirt il başkanlığının 26 Nisan I997’de verdiği dayanışma yemeğinin görüntülerinin bulunduğu, bu yemekte bir konuşmacının Kürtçe olarak “Ey Kürt halkı biz bu Kemal savaşına karşı baş kaldıralım. Ev arkadaşlar bunlar resmen bizim Kürt halkımıza savaş açmışlar.” dediği,

14 numaralı kasette 12 Mart 1997 günü HADEP Şanlıurfa il teşkilatının düzenlediği Nevruz kutlamaları görüntülerinin bulunduğu, sözleri “Halkın savaşçıları Kürdistan bizi bekliyor kaç bin yıldan beri Kürdistan el altındadır. Mazlum doğan sen kültlerin liderisin mazlum doğan” olan şarkılar söylendiği dört gencin PKK’nın bayrağını sallayarak, toplulukta dolaştırıldığının görüntülendiği.

Dosyada mevcut bant çözüm tutanaklarından ve de

Genel Merkezden alınan evraklar arasında Mardin ve başka cezaevlerinde bulunan çok sayıda PKK militanının açlık grevine başladıklarını belirten mektuplarının bulunduğu;

EK-2 dosyadaki PKK’lı militanların mektuplarından anlaşılmıştır.

19.11.1998 günü HADEP Ankara il örgütü binasında yapılan aramada Özgür Halk, Devrimci Gençlik dergilerinin bulunduğu, binanın duvarlarına “Kürt sorununa barışçıl, demokratik bir çözüm için açlık grevindeyiz” yazılı kağıdın altında “Faşist güçler tarafından katledildi” yazısı olan Hakim ATİK isimli bir şahsın resminin “Roma barış ve siyasi çözümün başkenti olsun” yazısının bulunduğu kağıdın, öldürülen bir kadın resminin asıldığı il binasında mevcut olan ve alınan dosyaların araştırılması sonucu dosyalardan birinde, 70×30 ebatlarında PKK’nın bayrağı ile kurmayı düşündükleri Kürdistan haritasının bulunduğu, özgür halk dergisinin bastırdığı 1998 yılına ait takvimin bulunduğu,

  1. a) 19.11.1998 günlü dosyada mevcut yakalama tutanağı kapsamı,
  2. b) HADEP Ankara il binasında çekilen ve dosyada mevcut fotoğraflar, (EK-1 dosyada)
  3. c) Ek-1 dosyada mevcut 26.11.1998 günlü tutanak kapsamı ile PKK bayrağı ve Kürdistan haritasını ihtiva eden Özgür halk dergisinin bastırdığı 1998 yılı takvimi gibi delillerden anlaşılmıştır.

HADEP Altındağ ilçe binasında yapılan aramada “Ulusal parlamento ve işlevleri” başlıklı daktilo ile yazılmış 3 sayfalık yazıda:

“…K. S. Parlamentosu çok önemli bir görevi yerine getirmek üzere kuruldu. Kürdistan’ın yüzyıllardır işgal altında oluşu ve Kürt halkının defalarca katliam ve sürgün olayları yaşaması sonucu yirminci yüzyılın son çeyreğinde ulusal ve toplumsal alanlardaki gelişmelerle birlikte uyanan halkımız öncülerinin önderliğinde örgütlenip özgürlük mücadelesine başlamıştır. Kendisini demokratik alanda ifade etmek için parti kurup örgütlenme faaliyetlerini yasalar çerçevesinde yürüten Kürt halkına bütün demokratik alanlar kapatıldı, sonra Genel Başkanları ve parti yöneticileri saldırıya uğrayarak yüzlerce şehit vererek bir o kadar da parti üyesi sistemin vurucu gücünün boy hedefi oldu. Ülkede özgürce örgütlenmek ve yaşama olanağı kalmayan demokratik alanların kendilerine kapanması sonucu ülkelerini terketmek zorunda kaldılar. İşte sürgündeki kürt parlamentosu tarih boyunca sömürgeci ve işgalcilerin zulmüne dayanamayarak Ortadoğu’dan Kafkaslara hatta Avusturalya’ya ve AB devletlerine kadar Türklerin oluşturdukları ulusal birlik çabalarının ürünüdür, aynı zamanda Türk halkının yürüttüğü özgürlük mücadelesinin bugüne ulaştığı ulusal kurumlaşma ve iktidarlaşmanın en üst aşamasıdır. Bu parlamento tüm Kürt halkını uluslararası platformlarda temsil etme hakkına sahiptir. Bütün bu gelişmeler karşısında Halkın Demokrasi Partisinin yıllar sonraki işlevi nedir'” dendiği.

Dosyada mevcut yazı metninden;

HADEP Keçiören ilçe merkezinde yapılan aramada bulunan Halkın Demokrasi Partisi Merkezi Gençlik komisyonluğuna hitaben yazılan raporda;

“…üniversite gençliğinin yanı sıra bugün liseli gençliğin durumuna baktığımız zaman tamamen kimliksizleştirilip tek insan tipi haline getirilmiş ve düzenin okullarındaki ezberci eğitim sisteminin etkisiyle sorma ve öğrenmeden uzaklaştırılıp her şeyi kabullenen bir liseli gençliğin yaratıldığını görürüz. Özellikle Türkiye metropollerine göç edip düzenin eğitim kurumlarında okuyan Kürt gençleri asimilasyon ve köleleştirmeye uğratılarak kendi özünden uzaklaştırılmaktadır. Bizim bu öğrencilerin bu durumunu düzeltmek ve ilişkilerde HADEP’e kazandırmak için öncelikle bu gençlere TC. nin eğitim sistemini, TC. nin yaptığı baskı ve zulmün boyutunu ve yaşadıkları ilişkilerdeki çarpıklığı, kişiliklerindeki çelişkiyi su yüzüne çıkarmamız gerekmektedir. Bunun için;

l – Liselerde HADEP adına bir örgütlenme oluşturmamız.

2- Oluşturulan bu çekirdek grupla öncelikle Kürdistanlı gençlerin belirlenip ilişki sağlanması…” dendiği,

PKK militanı M. Hayri DURMUŞ ile ilgili el yazısı ile yazılmış not bulunduğu, notta;

“Hayri DURMUŞ… 1979’da yakalandığında PKK üyesiydi. Mütevazilik, olgunluk, soğukkanlılık, partiye sarsılmaz bağlılık, bütün bunlar Hayri DURMUŞ’un değişmez özellikleriydi… Tarih yıllardan 1982 aylardan Temmuzu günlerden 14’ü bir kilometre taşı olarak hanesine kaydediyordu. İşte o gün, işte o saat ve anda M. Hayri DURMUŞ kürsüye yürüdü. “Biz dedi. Yapsakta yapmasakta parti önderliği ve parti bu işleri götürür, zaferi kesinlikle kazanır. Bu önderlik bu savaşın bu mücadelenin peşini kesinlikle bırakmaz… Bu benim son duruşmam olacaktır. Kurtuluş saflarında Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi için yıllarca mücadele verdim, kişisel hiç bir beklentim ve hesabım olmadı. Daha fazlasını yapamadığım için mezar taşıma bu adam halkına borçlu gitti diye yazın…” yazdığı yine el yazısı ile yazılmış bir şiir bulunduğu, şiirin sözlerinin;

“Kavganın namlusunda Ağustos sıcağında yangına dönüştüler ve biz onların adlarıyla yargıladık geçmişi künyemize isyancı gülüşleri kazıdık ve dedik ki-ey umudun yolcuları-düşlerimize sarılmış geleceğimiz-yürüyüşünüz ve gülüşünüz destandır-andımız olsunki – Yürüyüşünüz yürüyüşümüzdür. – Gülüşünüz gülüşümüzdür.- Düşleriniz bizde gerçek- bir gerçek-ya özgür vatan-ya ölümdür.” olduğu;

Ek dosyada mevcut rapor fotokopisi ve M. Durmuş HAYRİ ile yazılan yazı ile şiirden anlaşılmıştır.

HADEP Adana il binasında yapılan aramada, çok sayıda özgürleşen Yurtsever dergisi. Özgür Halk dergisi, Abdullah ÖCALAN’ın Ali Fırat takma adıyla yazdığı Kürdistanda Kişilik Sorunu adlı kitap, Abdullah ÖCALAN’ın yazdığı Sosyalizm ve Devrim Sorunları isimli kitap, Abdullah ÖCALAN’ın yazdığı 12 Eylül Faşizmi ve PKK direnişi isimli kitap, Evina Velat isimli Abdurrahman Durre’nin yazdığı kapağında sözde Kürdistan haritası olan kitap, üzerinde “Nevrozunuz Kutlu Olsun ve Kürtçe Nevroz piroz b” yazılı sözde Kürdistan haritası olan afişlerden 106 adet bulunduğu, parti binasında ayrılan gençlik köşesinde, 15 adet güvenlik kuvvetleri ile girdikleri çatışmada öldürülen terör örgütü militanlarının resimlerinin bulunduğu,

19.11.1998 günlü arama tutanağı kapsamı ile, 20.11.1998 günlü Tespit Tutanağı kapsamında anlaşılmıştır.

HADEP Antalya İl Başkanlığındaki yapılan aramada çok sayıda Özgür Halk, Özgürleşen Yurtsever Gençlik, Öncü Yurtsever Gençlik, Jian Revşan, Zindan ve Zent dergileri, Nevroz Piroz B isimli HADEP teşkilatına ait 30 adet afiş, Mihamet Arif Vicvari Hasen Cizvari isimli ve fotoğraflı 13 adet afiş, Velate Roje isimli 2 adet afiş, Xelil Xemşin isimli ve fotoğraflı 4 adet afiş ve daha çok sayıda yasak yayın bulunduğu; 19.11.1998 günlü arama ve zaptetme tutanağı kapsamında;

HADEP İstanbul il binasında yapılan aramada 1×5 metre ebadında “Dersim Direnecek HADEP İstanbul İl Başkanlığı” yazı ve imzası bulunan pankart, 1×3 metre ebatlarında üzerinde eli sıkılı PKK teröristi resmi ve “Yaşasın 15 Ağustos Atılım Ruhu” yazısı bulunan bez pankart, çok sayıda yasak yayın bulunduğu;

19.11.1998 günlü arama tutanağı kapsamında.

HADEP Bakırköy ilçe binasında yapılan aramada, ilçe başkanının odasındaki panoda PKK terör örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’ın üzerlerinde sarı yeşil kırmızı renklerden oluşan kurdele ile bağlanmış fotoğrafı, içinde Abdullah ÖCALAN’ın resminin de bulunduğu “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’dan çözüm çağrısı” yazısı bulunan fotoğraf “PKK Türkiye Partisidir” yazılı resimli döviz, önü PKK militanları, M. Hayri DURMUŞ, Kemal PİR, Akif YILMAZ, Ali ÇİÇEK’in resimlerinin yapıştırıldığı kağıt üzerinde “TC.nin Güney Kürdistan’daki harekatını nefretle kınıyor” yazılı döviz, 3 PKK militanının resmi, Abdullah ÖCALAN’ın resminin bulunduğu kartonlar üzerine yazılmış çeşitli dövizler, İtalyan Büyükelçiliğine yazılan 30 adet dilekçe ve çeşitli örgüt terimleri bulunduğu;

19.11.1998 günlü arama ve zaptetme tutanağı kapsamından,

Eminönü HADEP ilçe binasında yapılan aramada Özgür Halk, Özgürleşen Yurtsever Gençlik, Özgür Kadın ve Zindan dergileri ile 10 adet tek tip kot pantolon, 12 adet komando tipi askeri pantolon ve tişört bulunduğu, 19.11.1998 günlü yapılan arama tutanağı kapsamında.

Malatya il binasında yapılan aramada örgüt yayınlarından başka, Malatya Valisi, Emniyet Müdürü, Şube Müdürünün fotoğrafları ile polis ve askeri tesislerin fotoğraflarının bulunduğu,

Türkiye genelinde yaptırılan aramalarla ilgili olarak Emniyet Genel Müdürlüğü’nün gönderdiği 23.11.1998 günlü yazıları kapsamından,

HADEP Van il binasında yapılan aramada, çok sayıda örgüt yayını, il başkanının odasında kitaplık içinde gizlenmiş yabancı menşeli yeşil renkte askeri tip, üzerinde H.E.R. DM 41 SIPLITTER yazılı el bombası ile 1×1.5 metre ebadında sözde PKK bayrağının bulunduğu,

Dosyada mevcut Van İl Emniyet Müdürlüğünün 19.11.1998 günlü fax yazılarından anlaşılmıştır.

Diğer HADEP binalarında da aynı belgeler bulunmuştur. Bulunan bu belgeler PKK ile HADEP arasındaki organik bağı açıkça gösterir. HADEP Merkez binası il ve ilçe binaları, PKK propagandasının açıkça yapıldığı yerlerdir. HADEP’de beyinleri yıkanan Kürt asıllı gençlik PKK saflarına katılmaya hazır hale getirilmektedir.

İstanbul il binasında bulunan pankartlar ile, Eminönü ilçe binasında bulunan çok sayıda tek tip pantolon ve gömlekler ile Bakırköy ilçe binasında bulunan Abdullah ÖCALAN’ın resminin olduğu dövizler İstanbul’daki PKK militanlarının eyleme bu binalardan çıktıklarını, eylem sonrası polis takibinden kurtulduktan sonra yine bu binalara sığındıklarını, buralarda kıyafet değiştirdiklerini gösterir. Van il binasında bulunan el bombasının da PKK’nın yapılması düşünülen bir eyleminde kullanılacağı kesindir.

PKK, ile HADEP arasında mevcut organik bağdan HADEP il ve ilçe yöneticilerinin PKK eylemlerine paralel ve PKK’nın amacına hizmet eden eylemlerinden HADEP merkez yürütme kurulu üyeleri olan sanıkların tamamı sorumludur. Onlarda aynı eylemin içindedirler. Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da yakalanmasından sonra HADEP Merkez binasındaki panoya PKK’nın propaganda organı olan gazetelerden kesilmiş herbiri Abdullah ÖCALAN ve Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da yakalanmasından sonra PKK eylemcilerinin eylemleri ile ilgili haber içeren gazete kupürlerinin yapıştırılması, PKK ve Abdullah ÖCALAN’ın propagandasını yapmak içindir. Sanıklar yaptıkları bu eylemin doğuracağı sonuçların şuurundadırlar.

Silahlı çetenin başının İtalya’da yakalanmasını ve Türkiye’nin çete başını yargılayabilmesi için iadesi girişimlerini protesto etmek amacıyla açlık grevi başlatılması da silahlı çetenin hal ve vasfını bilerek çeteye yardım etmektir. Eylemin bir başka aşamasıdır. Demokratik meşruiyeti kabul edilemez. Buradaki eylemin amacı, Türkiye Cumhuriyeti devletini bölmek ve bu amaca da ulaşmak için gerçekleştirdiği kanlı eylemlerle otuzbin küsur insanın canına kıyan bir terör örgütüne ve onun katil başkanına destek olmak, Abdullah ÖCALAN’ın tutuklanmasını protesto etmektir. Açlık grevi HADEP yöneticileri tarafından bu amaçla başlatılmıştır. Bütün Türkiye’de HADEP binalarında başlatılan açlık grevleriyle Avrupa’ya ve bütün Dünya’ya Abdullah ÖCALAN’ın terörist bir örgütün lideri olmadığı ve arkasında bir halkın bulunduğu mesajı verilmek istenmiştir. Bu açlık grevi eylemi silahlı çetenin hal ve vasfını bilerek çeteye yardım etmektir.

PKK bir terör örgütüdür.

6.2.1993 günü Midyat ilçesine gitmekte olan minibüsün PKK teröristlerince yola yerleştirilen patlayıcıya çarpması sonucu yedi vatandaşımızın,

6.2.1992 günü PKK teröristlerinin yaptıkları bir baskınla Kurtalan ilçesi Üçyol ayrımındaki evlerde oturan üçü kadın beş vatandaşımızın,

6.3.1993 günü PKK teröristlerinin Iğdır Evcik Köyündeki kahvehaneye yaptıkları bir baskınla kahvehanede oturan dört vatandaşlarımızın,

14.6.1993 günü PKK teröristlerinin Şirvan ilçesi Gözlüce köyüne yaptıkları baskınla altı vatandaşımızın, iki köy koruyucusunun,

25.6.1993 günü Mardin ili Yeşilli Koyunlu köyüne PKK teröristlerinin yaptıkları baskında dördü kadın yedi vatandaşımızın,

29.6.1993 günü Mardin ili Yalı köyü Hamzabey Mezrasında PKK teröristlerinin yaptıkları baskında dördü kadın altı vatandaşımızın,

5.7.1993 günü PKK teröristlerinin Kemaliye Başbağlar köyüne yaptıkları baskında 28 vatandaşımızın,

1.1.1994 günü Diyarbakır Ergani ilçesi Elazığ karayollarında yol kesen PKK teröristleri tarafından biri polis 8 vatandaşımızın,

12.2.1994 günü İstanbul Tuzla istasyonunda PKK militanlarının çöp bidonuna koydukları bombayı patlatmaları sonucunda 5 askeri öğrencinin,

3.8.1994 günü Alacakaya ilçesi Halkalı köyüne PKK teröristlerinin düzenlediği baskınla 10 vatandaşımızın öldürülmesi ile ilgili eylemler, terör örgütü PKK’nın sivillere yönelik kanlı eylemlerinden sadece birkaçıdır.

Bu kanlı örgüt insanlığın baş belası olan uyuşturucu ticareti ile de uğraşmaktadır. Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı PKK terör örgütünün organize ettiği 155 uyuşturucu madde olayında iki ton 502 kg 758 gram eroin. 13 ton 360 kg 950 gram esrar, 4 ton 255 kg 714 gram baz morfin, 2 ton 125 kg 258 gram Hint keneviri, 22 ton 440 kg. asetik asit anhidrit. 621 gram kokain, 277 000 amphetamin tablet l ton 0.80 kg. sodyum karbonat ele geçirildiğini, olaylarda 572 sanığın yakalandığını,

Bunun da haricinde Olağanüstü Hal Bölgesinde ortaya çıkartılan PKK ya ait sığınak ve hücre evlerinde 7 ton 466 kg. esrar, 1.984.000 kök Hint keneviri, 63 kg 375 g eroin, 33 kg baz morfin, l adet uyuşturucu imalathanesinin ele geçirildiği tesbit edilmiştir.

Uyuşturucu ticareti ile uğraşan bu kanlı terör örgütü ve liderine siyasi hüviyet verilemez. Böyle bir terör örgütünü Türkiye’nin muhatap kabul etmesi de düşünülemez. PKK TCK.nun 125. maddesinde yazılı suçu işlemek için kurulmuş bir silahlı çetedir. Bir suç örgütüdür. Yargıtay’ın bütün içtihatlarında da PKK silahlı çete olarak kabul edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, Demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir. Her Türk vatandaşının Anayasa’daki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanacağı, milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içerisinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hakkına sahip olduğu, herkesin dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu Anayasa hükmüdür.

Avrupa İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesinde sayılan bütün hak ve özgürlüklerin tamamına Türk vatandaşları da sahiptir. Türkiye’de hak ve özgürlüklerin kullanımının sınırlandırılması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin öngördüğü sınırlandırmalardan fazla değildir.

Türkiye’de mevcut etnik guruplardan hiçbiri azınlık statüsünde değildir. Tamamı Türk vatandaşlarının sahip olduğu bütün haklara sahiptir. Türkiye’de etnik kültürlerin inkar edildiği de bir safsatadan ibarettir. Etnik kültürler milli kültürün bir parçasıdır. Türkiye Televizyonlarını izleyenler etnik kültürlerin televizyon ekranlarına nasıl yansıdığını görürler ve etnik kültürlerin inkarının bir safsatadan ibaret olduğunu anlarlar. Türkiye yönetiminde bürokrasisinde ve yargısında Kürt asıllı yüzlerce bürokrat hakim ve savcı, çok sayıda bakan vardır. Büyük işadamı olmuş. Türkiye’de ticaret ve sanayiye iştirak etmiş yüzlerce Kürt asıllı vatandaşımız vardır.

Türk vatandaşları arasında etnik kökenine göre hiç bir ayırım yapmadığı gerçek olan Türkiye’den hiç bir kuruluş belli bir etnik köken için imtiyaz sayılabilecek haklar verilmesini de isteyemez. Kaldı ki Türkiye’nin muhatap kabul etmesinin istendiği PKK’nın istekleri imtiyaz kabul edilecek hakların elde edilmesi ile sınırlıda değildir. HADEP binaların da bulunan Kürdistan haritaları, Türkiye’nin dışında komşularının topraklarını da içine almaktadır. Türkiye’nin komşularının topraklarında gözü yoktur. Ancak terör örgütünün hedefi bir kısmı Türkiye toprakları üzerinde olmak üzere Türkiye sınırlarını da aşan müstakil bir Kürdistan kurmaktır. Bu sebeple hiçbir kuruluş, hiçbir güç Türkiye’yi etnik bir guruba imtiyaz sayılabilecek haklar vermeye zorlayamaz, uluslararası anlaşmalarda buna cevaz vermez) denilmektedir.

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 23.8.1996 gün ve 83 sayılı iddianamesinde ise;

I- OLAYLAR

l- 23.6.1996 tarihinde Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonunda yapılan ve PKK örgütünün gövde gösterisi halinde cereyan eden Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in 2. Olağan Genel Kurultayı. Genel Merkezi Ankara’da bulunan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Genel Kurultayı’nın 23.6.1996 günü Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonu’nda yapıldığı.

Salonda aşağıdaki pankartların açılmış olduğu;

Yaşasın Halkların Kardeşliği.

Kirli Savaşa Son,

Şehitlerimiz Mücadelemize Işık Tutuyor.

Gençliğin Militan Mücadelesi Kızıllaşan Topraklar Yaratıyor. Zafer, Direnen Halkımızındır.

Emekçiler HADEP’e Özgürleşmeye,

Barış, Hemen Şimdi,

Salonda HADEP Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın posteri ile Türk Bayrağı ve HADEP Parti Bayrağının yan yana asılmış olduğu,

Salon içinde ayrıca “DERXMEDAN Jİ YANE. Biji Aşiti. BERXWEDAN Rumeta. Bere Mezine” gibi Kürtçe pankartların taşındığı.

Tutsak aileleri diye nitelendirilen bazı kişilerin “biji Bİ RATİ YE GELA, Zindanlar Boşalsın, Tutsaklara Özgürlük, Cenevre Sözleşmesine Uyulsun, Ateşkese Cevap Verilsin, Evlatlarımız Onurumuzdur Çiğnetmeyeceğiz. Operasyonlar Durdurulsun” yazılı pankartları taşıyarak ve zafer işaretleri yaparak salon içinde dolaştıkları, tribünlerde bulunan kalabalığın zılgıt çekerek kendilerini destekledikleri.

Kurultayın devamı boyunca salonda aşağıdaki sloganların atıldığı:

Biji Serok APO.

Gerilla Vuruyor, kürdistan Kuruyor.

Şehit Namirin,

Yaşasın Halkların Kardeşliği.

PKK Orada Ordu Burada.

PKK Halkın Halk Burada

Kirli Savaşa Son.

Önce Dörtler. Şimdi Onbinler. Zafer Direnen

Halkımızındır. Savaşsa Savaş. Barışsa Barış

Zindanlar Boşalsın Tutsaklara Özgürlük.

Genel Başkan Murat BOZLAK’ın salonda yerini almasından sonra salon içerisinde PKK örgütün sözde bayrağı ile örgütün lideri Abdullah ÖCALAN’ın posterinin salon içerisinde dolaştırıldığı, bu esnada salonda bulunanların “Gerilla Vuruyor, Kürdistan’ı Kuruyor.

Biji serok Apo.” gibi sloganları attıkları.

Murat BOZLAK konuşmasına başladıktan sonra şeref tribünü tarafına çatıya maskeli kişiler tarafından evvela PKK örgütünün sözde bayrağının asıldığı, daha sonra bu bayrağın yanına Abdullah ÖCALAN’ın beyaz bez üzerine siyah beyaz olarak yapılmış posterinin asıldığı, daha sonra salondaki tek Türk Bayrağının yine maskeli bir şahıs tarafından ipleri çözülmek suretiyle yere düşürüldüğü, yerine PKK örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’ın posterinin asıldığı, bu olaylar salonda bulunanlar tarafından coşkulu bir şekilde alkışlanırken Genel Başkan Murat BOZLAK’ın hiç bir tepki göstermediği, konuşmasına devam ettiği, iddia olunduğu gibi Divan Başkanı Hikmet FİDAN tarafından konuşmasının ‘kesilmediği, Divan Başkanı Hikmet FİDAN’ın ise cereyan eden olaylar karşısında “Parti disiplinine ve tüzüğe uyalım” şeklinde cılız ve göstermelik bazı ikazlar yaptığı. Hükümet Komiserinin uyarısı üzerine Türk Bayrağı’nın yerine asılması ikazında bulunduğu, ancak Türk Bayrağının yerine asılmadığı, bunun üzerine Divan Başkanı Hikmet FİDAN’ın isteğiyle salonda bulunanların “Yuh” sesleri arasında Divan önüne serildiği, bayrağın büyük bir kısmının yerlerde sürünmesi ve çiğnenmesi üzerine hükümet komiseri’nin uyarısıyla buradan kaldırıldığı.

Saat 14.30 ile 15.30 arasında Divan Başkanı tarafından Kurultaya ara verildiği, ancak bu ara verişte PKK bayrağı ile Abdullah ÖCALAN’ın posterinin bulundukları yerden indirildikleri.

Kurultay Salonunda delegelerin ve dinleyicilerin girmesiyle birlikte yukarıda anlatıldığı şekilde PKK örgütünün eylemlerinin başladığı ve saat 14.30’a kadar devam ettiği, bu eylemlere Genel Başkan ve Parti Meclisi üyelerinin hiç bir müdahalesi olmadığı. Genel Başkanın olayları göre göre konuşmasına devam ettiği, salondakileri selamladığı.

24.6.1996 günü saat 05.30 sıralarında Kurultay Salonunda yapılan aramada delegelerin oturduğu bölümde sandalyelerin altına bırakılmış olan 50×75 cm ebadında PK bayrağı bulunduğu, bu bayrağın kurultayın devamı sırasında salona asılan bayrak olduğu,

Ayrıca, Parti Meclisi üyelerinin salondaki yerlerinin karşısında tribüne asılmış olarak;

“Ateşkesin ülkesinden geliyoruz.

Güneşin Saçlarına tutunarak.

Yeşil Topraklarımıza ulaşacağız.

HADEP İstanbul il Kadın Komisyonu” yazılı pankart ile parti Meclisi üyelerinin arkasındaki tribüne asılmış olarak:

“Kahrolsun sömürgecilik,

Askeri İşgale Son.

“Anti sömürgeci Gençlik” ibareli pankartlar ele geçtiği böylece legal bir siyasi kuruluş olan HADEP’in 2. Olağan Kurultayının gerçekte PKK’nın cephe örgütlenmesi olan ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin kurultayı şeklinde cereyan ettiği, aşağıdaki delillerin tetkikinden anlaşılmıştır.

  1. a) Kurultayı görüntüleyen video kasetleri,
  2. b) Bu kasetlerin Çözümü,
  3. c) Teyp Kasetlerinin çözümü,
  4. d) 24.6.1996 tarihli olay tutanağı,
  5. e) Emniyet Güvenlik Şube Müdürlüğü’nün raporu,
  6. f) Hükümet Komiseri’nin Raporu,
  7. g) Arama ve Zaptetme tutanağı,

II- 24.06.1996 TARİHİNDE HADEP GENEL MERKEZİNDE YAPILAN ARAMA

23.6.1996 tarihinde Ankara Kapalı Spor Salonu’nda yapılan HADEP 2. Olağan Kongresinin PKK’nın gövde gösterisi halinde cereyan etmesi, Türk Bayrağının yere indirilip yerine Abdullah ÖCALAN’ın posterinin asılması üzerine HADEP Genel Başkanı Murat BOZLAK, Parti Meclis üyeleri ve Divan üyeleri gözaltına alınmış, 24.6.1996 tarihinde HADEP Genel Merkezinde, Ankara il teşkilatı binasında ve ilçe teşkilatlarında arama yaptırılmıştır.

HADEP Genel Merkezinde yaptırılan aramada 2 Klasör haline getirilmiş (K.I, D.I-159 ve K.2 D. 160-340) PKK’nın yayın organları olan KURT-HA (Kürd Alman Haber Ajansı)’nın Bültenleri ele geçmiştir.

KURD-A Haber ajansının önce PKK’nın yurtdışı baskılı illegal yayın organı olan BERXWEDAN dergisi tarafından kurulduğu ve Kürdistan Haber Ajansı olarak faaliyete geçtiği, bilahare PKK yanlısı yayın yapması üzerine Alman Hükümeti tarafından kapatıldığı, bu kapatma üzerine Kurd-Ha (Kürt Alman Haber Ajansı) olarak tekrar faaliyete geçirildiği tesbit edilmiştir.

KURD-A bültenleri incelendiğinde ARGK (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’nin bildirileri mahiyetinde oldukları görüşmüştür.

Bu bildirilerden bazılarının başlıkları ile bazılarından örnekler aşağıya alınmıştır:

ARGK Gerillası bugün devlet güçlerine bir çok bölgede saldırdı. 16 asker öldü. 10 asker yaralandı.

ARGK Basın Bürosu Şırnak kuşatmasında sonuçları açıkladı: 53 Asker, 3 Subay. 6 Polis, 3 Korucu öldü.

Onbinlerce orduyu Botan’a yığan Türk Devleti çaresiz durumda… Gerillaların Şırnak kuşatması devam ediyor.

Korucu köyüne yapılan baskında 12 asker öldü.

ARGK Zafer Kampı komutanı Mahir: bu yıl kurtarılmış alanlar ilan edeceğiz.

ERNK Avrupa Örgütü: süreç kesin zafere gitme sürecidir.

Lice katliamında TC. kimyasal silah kullandı. 12 kişi kör oldu. 380 kişi katledildi.

ARGK: izin belgesi alan turistler ülkemizi güven içinde ziyaret etmektedirler.

ARGK: Kürdistan’a izinsiz girilemez,

ARGK: bizim sol örgütlerle karşılıklı anlayış temelinde çözemeyeceğimiz hiç bir sorunumuz yoktur.

ERNK Avrupa örgütünün 13.10.1993 tarihli “Yiğit Kürdistan halkı demokratik kamuoyuna” başlıklı bildirisi, bu bildiride şöyle denilmiştir… “Sömürgeci faşist Türk Devletine ve onun kanlı özel savaş gücüne karşı partimiz önderliğinde sürdürülen amansız mücadele tarihimizde görülmedik düzeyde boyutlanarak ve yükselerek devam ediyor. Özellikle Kürdistanın tüm coğrafyasında yayılarak ve güçlenerek süren gerilla mücadelesi düşmanı darbeliyor. Tüm politikalarını boşa çıkarıyor, ekonomisini tıkıyor bitiyor. Devleti artık işlemez hale sokuyor ve halkımızı özgürlüğe götürüyor.”

Yaşasın Ulusal kurtuluş Savaşımız.

Yaşasın PKK. ERNK. ARGK.

Yaşasın Ulusal Önderimiz Başkan Apo.

Avrupalı 300 basın yayın merkezi ÖCALAN’la görüştü. Gerilla saldırıları yaygınlaştı. Devlet Botan’ı tümden kaybetmiştir.

ERNK Avrupa Örgütü: Hiç kimsenin haklı taleplerimiz karşısında tutum almaya hakkı yoktur.

ERNK Avrupa örgtü: Kardeşlik cephesinde birleşelim.

Devlet güçleri Mardin köylerine yöneldi.

ARGK gerilla güçlerinin denetiminde olan Cudi dağında bir helikopter daha düşürüldü.

ERNK: Eski Yugoslavya’da resmi görüşmelerde bulundu.

PKK 5. Kongresi başarı ve zaferin güvencesidir.

Sason ve Kulp operasyonunda ARGK darbesi.

ARGK Basın Bürosu 17 Ocak 1995 günü yaptığı açıklamada: Türk Turizmini boykot edin. Kirli savaşa finans sağlamayın.

Sason operasyonunda ARGK’den cevap

Kontragerilla Adana’da yine Kan döktü.

  1. Klasörde yer alan bültenlerden örnekler:

KURD-A Haber Ajansının “Kürdistan’a Bahar Geldi” başlıklı 24.2.1995 tarihli bildirisi:

“21 Şubat tarihinde Mardin bölgesinde Devlet güçlerinin operasyona çıkacağını haber alan ARGK gerillaları gereken hazırlıkları yaparak iki koldan pusu attılar. Büyük bir güçle çıktıkları operasyonda gerillaların pususuna düşen Devlet güçleriyle ARGK gerillaları arasında başlayıp akşama kadar süren bir çatışma çıktı. Bu çatışmada ARGK gerillaları hiç bir kayıp vermezken Devlet güçleri ilk pusuda bir subay, iki uzman çavuş ve 9 er kayıp verdiler. Gerillalar tarafından atılan diğer pusularda ise iki asker ölürken çok sayıda yaralı olduğu öğrenildi. ARGK gerillalarının saldırısına uğrayan ve büyük kayıp vererek geri çekilmeye çalışan Devlet güçlerine yardıma gelen başka bir operasyon kolu da gerillaların saldırısına uğradı Yerel kaynaklar bu çatışmada çok sayıda yaralı olduğunu bildirirken Devlet güçleri kayıpları hakkında kesin sonuçlar öğrenilemedi.”

KURT-A bültenlerinden diğer başlıklar:

ARGK Basın Bürosu 17 Ocak 1995 günü yaptığı açıklamada: Türk Turizmini boykot edin, kirli savaşa finans sağlamayın.

24 Ocak 1995’de Birleşmiş Milletlerin Cenevre’deki binasında düzenlenecek olan basın toplantısında PKK Cenevre anlaşmasını imzalayacak.

Kontra faaliyetlerde bulunan ve Türk İstihbarat Teşkilatı MİT’le birlikte çalışan ve yurtsever Kürt işadamlarının listesini ÇİLLER’e verdikleri öne sürülen Ziya Nazım (LAZO) Asker TAHİNTAN. ARGK Metropol timlerince cezalandırıldı.

– Kürdistan Sürgün Parlamentosunun temeli atıldı.

– ERNK Avrupa temsilcisi Ali GAVRAN basın açıklaması yaptı: Güneyde Türk Ordusunu büyük bozguna uğratıyoruz.

– PKK Genel Başkanının Güney Kürdistan’a yönelik operasyonu değerlendiren açıklaması: Güney Kürdistanı TC. için kapana çevirmeye kararlıyız.

– PKK MK. İstanbul katliamı ile ilgili yaptığı açıklamasında: Geç kalmak pişman olmaktır. Artık gerillayla birleşme ve Zülfıkarı ele alma zamanıdır.

– Kürdistan İslam Hareketi İstanbul katliamına ilişkin yaptığı açıklamada: TC.inançsız ve dinsizdir.

– ERNK Avrupa temsilciliğinin DEP’li milletvekillerinin yargılanmasıyla ilgili yaptığı açıklamada: Yargılanan kirli savaş mahkumu TC.dir.

– ARGK ZAXO’da TC’yi vurdu.

– BAGOK’ta çatışmalar devam ederken ARGK basın bürosu Ekim ayındaki eylemlerde 706 askerin öldüğünü açıkladı.

– Gerillalar bu kez dağlarda değil, yollarda vurdu, bir helikopter düştü 16 asker öldü.

Kürdistan Sürgün Parlamentosu Kürt halkına kutlu olsun.

– ERNK Avrupa Temsilciliğinin yaptığı açıklamada: hiç bir güç bizi kutsal davamızdan alıkoyamaz.

– PKK’nın 17. kuruluş yıldönümü kutlamaları bütün Avrupa’da şenliklerle kutlanıyor. Gecelerde ve şenliklerde konuşulanlar hep aynı noktaya vurgu yaptı. “Başkan Apo’nun yolunda yürüyoruz.”

– PKK’yı yasaklayan Almanya’ya Kürtler bir yıl sonra yine aynı cevabı verdi: “EZ Jİ PKK ME.”

– PKK Genel Sekreteri Abdullah ÖCALAN, AGİK zirvesi öncesi önemli açıklamalarda bulundu: Kızılhaç ve Cenevre’ye başvuracağız.

– PKK’nın kuruluş yıldönümü Kürt Halkına ve tüm insanlığa kutlu olsun. HADEP Genel Merkezinde Ele Geçen Diğer Doküman:

  1. a) Yalçın KÜÇÜK ile Abdullah ÖCALAN’ın konuşmalarını içeren 18 sayfalık not.
  2. b) “Legal alanın sınırları'” başlıklı doküman. Bu dokümanın giriş bölümünde şöyle denilmektedir:

“…Ülkemiz binlerce yıldan beri baskı, sömürü ve inkar politikalarıyla yok edilmek, halkımız sistemli katliam, göçertme ve eritme çabalarıyla ortadan kaldırılmak istenmiştir. Uygarlığın beşiği olan, tarihin en eski dönemlerinden itibaren varlığını çeşitli tarihsel kaynaklarında ortaya koyduğu üzere duyuran bir halk ve ülke çok yönlü saldırıların hedefi olmuştur. Ulaştığı yüksek gelişim düzeyinin doğal sonucu olarak oluşan tüm zenginlikleri, kültürel ve uygarlık açısından geri olan diğer halkların iştahını kabartmış, tarihi ipek yolunun üzerinde bulunması, doğal zenginlikleri, coğrafik konumunun önemi bu talan ve saldırganlıkların giderek artmasına yol açmıştır.

“Bu nedenle iç dinamiğiyle gelişmesinin önü tıkanmış, parça parça edilmiş, sürekli yabancı egemenliği, örgütsüzlük dayatılmıştır. Öz gücüne dayanarak gelişmesinin tüm olanakları kapatılmak istenen bir halk bugüne kadar gelebilmişse, bu temellerin çok sağlam atılmış olduğundandır. O dönemde yaşayan onlarca halkın bu gün ortadan kalktığı, tarih sahnesinden silindiği düşünülecek olursa, söylediklerimiz anlamı daha iyi kavranabilir. “Toplumsal örgütlenmesinin çağına göre ne derece gelişkin olduğu yapılan tarihi anlaşmalardan anlaşılmaktadır. Üretim araçları, insani ilişkiler, bilgi ve tecrübe düzeyinin dönemine göre oldukça ileri olmasına karşın ekseri barbar toplulukların saldırılarıyla bu ulaşılan uygarlık düzeyi dağıtılmıştır. Bir köle esir durumuna düşürülmüştür.

“Başkaları için büyük gayretler ortaya koyan, uşak gibi hareket eden bir halk durumuna getirilmiş, adeta kendi kendine yabancılaştırılmıştır. Selahaddini Eyyubi, İdrisi Bitlisi, Malazgirt 1071 savaşı,Türk Kurtuluş Savaşı, Kamuran İNAN, Hikmet ÇETİN, Salih SÜMER gibileri bunun en canlı örnekleri olarak belirtilebilir.

“İşte bu süreci tersine çevirerek zorla gasp ve talan edenlerden değerleri aynı şekilde kurtarmak, insanlık dışı hareket edene hakettiği şekilde cevap vermek, ancak bir güç ve otorite yaratmak, bu konuma yükselmekle olur. Bu ise hayatın her alanında örgütsüzlüğü, kölelik ve hizmetkarlığı aşmakla mümkün olur. Bunu yine bizler yapacağız. Yani beyni dağıtılmak, yok edilmek, tarihten silinmek istenen bu ülkenin halkı yapacaktır… işte ele aldığımız eserimiz bu dönemin savaşan halk gerçeklerimiz her yönüyle ortaya çıktığı, etkilerini duyurduğu özel bir aşamanın ürünüdür. Biraz olsun, halkımızın örgütlenmesine, doğru önderlik, çalışma, hareket ve yaşam tarzına ulaşmasında katkıda bulunursak sevinç duyarız.”

Kadın ezilmişliğinin tarihteki kökeni ve gelişimi başlıklı doküman, bu dokümanın HADEP bünyesinde kurulan Kadın Komisyonunun görevleri bölümünde yer alan esaslardan bazıları şu şekilde belirtilmiştir.

– Tüm kadınları mevcut komisyonun içerisinde örgütlemek, eğitmek ve kendi iradelerine kavuşturmak.

– Ülkemizde süren kirli savaştan en çok zarar gören baskılara maruz kalan Kürt kadınının metropollerdeki yoz yaşama, şovenizme, ulusal inkarcılığa karşı koruma, ulusal kimliklerini koruma olanağı yaratarak bu temelde eğitmek,

– Metropollerdeki kadını sömürgeciliğe, gericiliğe ve sahte yaşama yabancılaştırıcı, asimilasyoncu, eğitim ve kültüre karşı eğitmek, özgür yaşam tarzını geliştirmek ve yaymak,

– Kültürel çalışmalar bölümünde: MED-TV nin düzenli seyredilmesini sağlamak ve oradaki çalışmalardan yararlanmak.

  1. d) Yakıldığı, boşaltıldığı iddia edilen köylerin tesbiti ile ilgili PKK paralelinde hazırlanmış doküman,
  2. e) HADEP Genel Başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK’in 4.2.1996 tarihinde düzenlenen, İstanbul’da Kürt Enstitüsü’nün organize ettiği “Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm Sempozyumu”na sunduğu tebliğ,

Sanık Osman ÖZÇELİK bu tebliğde Kürtlerin atalarının Kardaklar, Gutti’ler veya MED’ler olduğunu. Kürdistan sözününde 12. yüzyıldan beri kullanıldığı, Kürtçe’nin Hind-Avrupa dil ailesinden olduğunu, Türkçe’den farklı olduğunu iddia ettikten sonra tebliğine şöyle devam etmiştir:

“…Türkiye’de 26 farklı etnik yapının yaşadığı gerçeği gözönüne alındığında ve bunlardan Kafkas kökenli Gürcü, Çerkez, Abaza, Dağıstanlı, Arap, Laz ve müslüman olmayan etnik unsurların her birinin milyonlarla ifade edildiği düşünülürse, Kürtlerin bir azınlık olmadığı gerçeği ortaya çıkar. 70 yıldır uygulanan zora dayalı asimilasyoncu politikalar heterojen toplum yapısından homojen bir Türk ulusu yaratma çabaları, Türk üst ulusal kimliğinde birleşmenin Devlet katında sağladığı olanaklarla, gönüllü olarak ulusal etnik kimliğinden vazgeçen Gürcü, Çerkez, Laz, Boşnak, Arap nüfus dışarıda bırakılırsa Türk etnik yapısının bir azınlık olduğu gerçeğiyle yüzyüze kalınacaktır. Toplumsal yapının üzerine böyle bir mercek tutulduğunda çok daha acı bir gerçekle karşılaşırız. Buda Türk söven-ırkçı milliyetçiliğin bayraktarlığını yapanların gerçek Türk etnik yapısından gelenler değil devşirme, dönme tabir edilen Türk etnik yapısı dışından gelenler olduğu görülecektir… Kürt nüfusun azınlık olmayıp Türklerden daha yoğun bir nüfusa sahip olmalarına kimse şaşmamalıdır. Çünkü Kürtler binlerce yıldan beri kendi topraklarında yaşamaktadırlar. Türk kardeşleriyse ancak 900 yıldır Anadolu’yu göç yoluyla kendilerine yurt edinmişlerdir. 900 yıl önce kaç Türk kardeşimiz at sırtında Orta Asya’dan buralara geldiği ve hangi üreme hızıyla büyüyerek Kürt nüfusu azınlıkta bıraktılar sorusunun yanıtı henüz verilmemiştir.

…Kürtlerin bütün baskılara, katliamlara karşın böyle bir kabullenmedeki direnci anlaşılmalıdır. Kürt gemisi fırtınaya kapılmamıştır. Sığınacak bir liman arayışı yoktur. Ve ihtiyaç halinde sığınacağı bir limanda vardı. Liman Fırat ve Dicle’dir. Liman Mezopotamya’dır. Liman Ahmade Xane, Melaye Ciziri, Selahaddini Eyyubi’dir. Liman devrimci Kawa’nın sıcak körüğüdür.

…Lozan’da istenilenlerin bir bölümü elde edilmiş, ancak Kerkük ve Musul gibi petrolce zengin Kürt illeri kaybedilmiştir. Kerkük ve Musul’un İngiliz yönetimine geçmesiyle Kürt kardeşliği de bitmiştir. Kürtler ve Kürtlük namına var olan her şeyin tarihten silinmek istendiği, Kürtlerin en sıradan insani ve ulusal demokratik taleplerinin kanla bastırıldığı bir karanlık dönem başlamıştır. 25 Eylül 1925’de “Şark Islahat Planı ve Takrir-i Sükun Kanunları” çıkarılarak Kürt kimliği yok edilmeye çalışıldı.

Balkanlardan ve Kafkaslardan göçmenler getirilerek Kürdistan’a yerleştirildi. Açlık ve sefaletle yüzyüze bırakılan Kürtlerin anayurtlarını terketmeye, politikalar ve sürgünlerde Kürdistanlılar köklerinden koparılmaya çalışıldığı, Kürt dili yasaklandığı, Kürtlerin Türk olduğu savlarının ortaya atıldığı. Kürtlerin Kürt olmaktan utanç duymaları için gerekli her türlü propaganda ve baskı uygulanmaya çalışıldığı.

Devletin yok etme politikaları karşısında Kürtler kendi güçleri ve örgütlülükleri oranında yanıt vermeye başladılar. 1925-1938 yılları arasında 20 civarında isyan tenkil ve tedip yaşandı.

PKK 2. kez ateşkes ilan etmişti. Birincisinde olduğu gibi Devlet operasyonla sürdürmekte ve “Kökünü kazımak” politikasından vazgeçmemek niyetinde olduğunu göstermektedir. Daha fazla kan dökülmeden, daha fazla acı yaşanmadan ve kardeşlik duyguları yerini düşmanlıklara terketmeden, birlikte eşit koşullarda yaşam özlemi ve ümitler yitirilmeden, bölünmeden alınacak önlemler vardır. Barış sağlanabilir.

Bunun için,

– PKK’nın tek taraflı ilan ettiği ve uyduğu ateşkese Devlet yanıt vermelidir.

– Genel af ilan edilmelidir.

– Olağanüstü Hal uygulanmasına son verilmelidir.

– Kürt kimliği tanınmalı, Anayasal güvence altına alınmalıdır.

  1. f) ”Değerli arkadaşlar” başlıklı Abdullah SAYGIN imzalı doküman: Bu dokümanda şöyle denilmektedir: “…Kürt çocuklarına aile içi eğitimleri yok sayılarak, okulda öğretim verilmeye çalışılır. Bu bilime aykırıdır. 6 yaşındaki bir çocuk dil öğrenmeye zorlanamaz. Çünkü bedensel ve zihinsel olarak, bu kapasiteye sahip değildir. Türk eğitim sistemi siyasi amaçla donatılmış, sivil kışla sistemidir. Bu sivil kışlalarda Türkleştirme faaliyetleri vardır. Bunun bir diğer ifadesi asimilasyondur. Yani beyaz katliamdır. Her sabah “Ne Mutlu Türküm Diyene” dedirttiler. Kürt çocuklarına yalan dayatılan bir ülkede yaşıyoruz. Dünyanın hiç bir yerinde anadiliyle konuştuğu için cezalandırılan çocuklara rastlayamazsınız. Bu Türkiye’de vardır. Ve ben yaşadım. Kürt çocuğu kafasının içinde beyin olduğunu bile bilmeden bilinci tahrip ediliyor… “Türküm, Doğruyum” kalıpları uygulanarak inkar politikası güdülürken, çocuk ırkçı, şoven kalıplara sığdırılmaya çalışılıyor… Doğal zenginliği tahrip edilmiş ve insansızlaştırılmış bir bölge, üretimden koparılmış kişilersavaşın psikolojik tahribatını yaşıyorlar. Kirli savaşın ekonomik yanı ile milli gelirin yarısı kadarı eğitim ve sağlık bütçelerinden kesilerek Kürt halkının üzerine bomba olarak yağdırılıyor.”

Kemal OKUTAN kapatılan HEP ve DEP Genel Sekreter Yardımcısı Ankara Kapalı Cezaevi imzalı yazı,

Bu yazıda şöyle denilmektedir;

“Avrupa Parlamentosu yakında Türkiye’nin gümrük birliğine kabul edilmesini onaylayacak… Aralık ayında gerçekleştirilecek olan seçim, çağdaş dünya değerlerinden uzak, kendi halklarına acı çektiren, kendi coğrafyası saydığı toprakları bombalayan, 3500’ün üzerinde Kürt Köyünü bombalattıran, binlerce insanı katlettiren bir devletin uygulamalarını onaylama yada onaylamama seçimidir. Daha kurulduğundan beri dünya dengelerini gözeterek kendilerine çevirmek için entrikalar uygulayan Türkiye Cumhuriyeti, bugün benzeri uygulamalar sergilemektedir. Örneğin 1920’lerde Batı’ya eğer bize destek vermezsen Sovyetler Birliği ile işbirliği yaparım şantajını yapan Kemalistler, Sovyetlerinde desteğini almak için “Eğer bize yardım etmezseniz emperyalistler bizi yutar” demişlerdir. Her iki tarafın yardımlarını alan TC. günün koşulları içinde tercihini batıdan yana koymuştur.. ,.

  1. h) Sanıklardan İsmail ARSLAN, Melik AYGÜL ve Mehmet Nuri GÜNEŞ, tarafından imzalanmış olan “Halkın Demokrasi Partisi” başlıklı tutanak,

Sanıkların imzalamış oldukları bu tutanakta cezaevlerinde bulunan tutuklulardan “Tutsak” olarak bahsedilmektedir.

ı) Cezaevlerinde bulunan PKK tutuklularından HADEP Genel Merkezine gönderilen dilekçeler,

Bu dilekçelerden Dizi:901’de bulunan dilekçedeki “Taleplerimiz” bölümü örnek olarak aşağıya yazılmıştır.

Siyasi taleplerimiz;

– PKK’lı tutsaklar için savaş esirliği statüsünün kabul edilmesi,

-KK’nın tek taraflı olarak ilan etmiş olduğu ateşkes çağrısına cevap verilmesi,

Askeri operasyonlar, yakıp yıkmalar, faili meçhul cinayetler, gözaltında kayıplar, zorunlu göç vs. politika uygulamalarının durdurulması,

Türkiye’nin Cenevre Sözleşmesine uyması ve uluslararası gözlemci heyetlerin gelerek savaşın sonuçlarına, ihlallere ilişkin yerinde incelemeler yapması,

Yine HADEP Genel Merkezinde ele geçen PKK paralelindeki illegal ve legal yayınlar;

KK’nın yurtdışı baskılı illegal yayın organı SERXWEBUN, dergisinin Ekim 1991 tarihli 18. Özel sayısı,

  1. b) Serxwebun dergisinin Ağustos 1993 tarihli 140. sayısı ile Mayıs 1992 tarihli 125. sayısı,
  2. c) Üzerinde yasadışı örgüt militanlarının gazete ve dergilerinden kesilmiş fotoğrafları yapıştırılmış olan duvar panosu,
  3. d) 51 adet Özgür Halk dergisi,
  4. e) Üzerinde yasadışı örgüt militanlarının gazete ve dergilerinden kesilmiş fotoğrafları yapıştırılmış olan duvar panosu,
  5. f) İsmail BEŞİKCİ’nin Tunceli Kanunu 1925 ve Dersim Jenosidi isimli kitabı,
  6. g) PKK üzerine Düşünceler, Özgürlüğün Bedeli isimli İsmail BEŞİKÇİ’nin kitabı,
  7. h) Marksizm ve Gerilla Savaşı William J. POMEKOY,

ıı) 2 adet “Muhsin Melik Yaşam ve Mücadelesi” isimli kitap,

II-ANKARA HADEPİL TEŞKİLATI BİNASINDA VE İLÇE TEŞKİLATLARINDA YAPILAN ARAMALARDA ELE GEÇEN DOKÜMANLAR

– Ankara HADEP il binasında ele geçen örgütsel doküman:

  1. a) KURD-A Haber Ajansının bültenleri,

Bu bültenlerden bazı örnekler aşağıya yazılmıştır:

ARGK Savaş bilançosunu açıkladı, başlıklı bildiride şöyle denilmektedir:

“Türk Devleti 19 Mart tarihinden beri devam eden Güney Kürdistan’daki kirli savaşla ilgili çeşitli bilgi vermeye devam ederken ARGK genel karargahı basın bürosu savaşın 8 günlük bilançosunu yayınladı.

“Basın ve kamuoyuna 2 No.lu açıklama adını taşıyan açıklamada 8 günlük süreçte TC. ordusuyla ARGK. birlikleri arasında toplam 69 çatışmanın yaşandığı belirtildi. Buna göre Türk ordusunun sınırı aştığı tüm noktalarda çatışmalar yaşandı. Gerilla kaynakları tarafından kaydedilen ve Türk ordusunun telsiz konuşmalarında da tasdik edilen bilgilere göre 69 çatışmanın ancak 25’nin kesin sonuçları belli oldu, bu 25 çatışmada toplam 516 Türk askeri öldürülürken 21 ARGK gerillası yaşamını yitirdi ve 12 gerillada çeşitli yerlerinden yararlandı. Yine tüm uluslararası antlaşmaları hiçe sayan Türk Devletinin yönelimleri sonucu 12 sivil katledildi ve 8’ide yaralandı. Fakat bölgede çalışma yürüten uluslararası sağlık kuruluşları bu sayının daha da yüksek olduğunu belirtiyorlar. ARGK açıklamasında Türk ordusunun kayıpları hakkında 44 çatışmanın sonuçlarının belli olmadığı, ancak bunlarında sonuçlarının tesbit edilmesiyle ölü sayısının artacağı kaydedildiği, buna ek olarak ARGK birlikleri tarafından alana döşenen mayınlara çarparak ölen Türk askerlerinin sayısı belli değil.

Bültenlerden bazılarının başlıkları ise şu şekildedir;

– ARGK Askeri Konseyi: TC. ordusunu Kürdistan’dan kovacağız.

– TC Kana doymuyor. ARGK. Gerillaların Devlet güçlerine karşı gerçekleştirdikleri saldırılar tüm hızıyla sürerken Devlet güçleri de halka yönelmeye devam ediyor.

– Onbinlerce orduyu Botan’a yığan Türk Devleti çaresiz durumda.

– Gerillaların Şırnak çıkarması devam ediyor.

– Kürdistan İslam Hareketi İstanbul Katliamına ilişkin yaptığı açıklamada: TC. inançsız ve dinsizdir.

12 Mart 1995 tarihinde İstanbul’un Küçükköy ve Gaziosmanpaşa Mahallelerinde gerçekleştirilen katliam ile ilgili bir açıklama yapan ERNK Avrupa temsilcisi Ali GARZAN: bu katliamın intikamını alacağız dedi.

– ARGK Basın Bürosu Şırnak kuşatmasının sonuçlarını açıkladı. 52 Asker, 3 Subay, 6 Polis, 3 Korucu öldürüldü.

– ERNK Avrupa örgütü son olarak gelişen operasyonlarla ilgili bir açıklama yaptı: Türk Özel Savaş ordusu Güney Kürdistan’da panik içinde kırıldı.

– PKK’dan Ulusal Af, ihanet lekesini artık alnınızda taşımayın.

– ERNK Avrupa örgütü: Kürdistan halkının Serhildan Ateşi Türkiye Metropollerini de sardı,

– PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN: Gazi Mahallesi katliamını devlet bağlantılı kontragerilla gerçekleştirmiştir.

– PKK MK İstanbul katliamı ile ilgili yaptığı açıklamada: “Geç kalmak pişman olmaktır. Artık gerilla ile birleşme, Zülfıkarı ele alma zamanıdır.”

– ERNK Avrupa Temsilcisi Ali GARZAN basın açıklaması yaptı: “Güneyde Türk ordusunu büyük bozguna uğratacağız.”

– Garzan Eyaleti ARGK komutanlarından Berdan: “Baharı onlara cehennem edeceğiz.

– Ajansımıza açıklamada bulunan ARGK komutanlarından Sorej: “Bu bahar diğer baharlara benzemeyecek.”

– ARGK Basın Bürosu Ocak 1995 eylem bilançosunu açıkladı: “69 Asker, 49 Korucu, 7 Kontra öldürüldü.”

– ARGK hem güney, hemde kuzeyde vuruyor.

  1. b) Program önerisi: Nasıl bir insan hakları mücadelesi ve nasıl bir İHD,

Devrimci Mücadele yayınlarından olan broşürde sayfa 4’de şöyle denilmektedir: “…insan hakları, demokrasi, ulusların kaderlerini tayin hakkı savunucusu görünen para babaları devleti, konu Kürdistan olunca “Üniter devletten vazgeçilemez” diyerek Kürt Halkının en demokratik hakkı olan kendi kaderini tayin hakkını tanımaya bir türlü razı olmamaktadır. Sömürge zulmünden kurtulmak isteyen Kürt halkına karşı en acımasız katliamlara girişmekten çekinmemektedir. Bunun bu satırları kaleme aldığım andaki en son örnekleri Şırnak ve Göle katliamlarıdır.

Hak ihlaline uğrayan insanlar kimlerdir.

  1. aa) Sömürge statüsünde yaşamaya mahkum edilen Kürt halkıdır.
  2. bb) Türk halkını oluşturan işçiler, köylüler, öğrenciler, memurlar kadınlar çalışmak zorunda olan diğer tabaka ve zümreler, işsizlerdir.
  3. HADEP – PKK İLİŞKİSİ

HADEP, PKK’nın silahlı mücadele alanında sürekli gerileme kaydettiği ve amacına ulaşmak için legal zeminlere fazla ihtiyaç duyduğu bir zamanda, geçmişte PKK adına bölücü faaliyetler göstermiş kadrolar tarafından 1994 yılında kurulmuştur.

HADEP kurulduğu tarihten itibaren PKK’nın illegal alanda sürdüremediği cephe faaliyetlerini üstlenerek, yasal olmamasına rağmen oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık, İşçi komisyonları vasıtasıyla ERNK’nin rolünü üstlenmiştir.

HADEP’in oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık, İşçi Komisyonları çeşitli kesimlerden vatandaşlarımıza PKK yanlısı düşünceleri empoze etmektedir. Yine HADEP il ve ilçe teşkilatlarındaki faaliyetleriyle PKK’nın kırsal kadrosuna eleman temin etmekle ve lojistik destek sağlamaktadır.

PKK’nın 1995 yılı başından itibaren “Kürt Kültürel Kimliği Tanınması” amacına yönelik olarak başlatılan süreçte, yurt içinde HADEP mihverli olarak ihdas edilen legal oluşumlara, uluslararası camiada da Avrupa’da meydana getirilen Toplantı Grubu’na kendisi adına siyasi taraf olmak misyonunu yüklediği bilinmektedir.

HADEP mensuplarının gerek 1995 Temmuz ayında Cezaevleri açlık grevinde gösterdikleri çabaları, gerek çeşitli demokratik kitle örgütlerine sızma ve onları ele geçirme faaliyetleri ve gerekse Marksis-Leninist Sol’un yanı sıra, diğer sözde demokratik ve aydın çevre nezdinde sürdürdükleri girişimlerle “Kürt Kültürel Kimliğinin Tanınması” koşuluyla sözde barışın sağlanacağını beyan etmeleri ve bu hususta ısrarlı olmaları kendilerine yükletilen misyonun gereğidir.

HADEP kendisine PKK tarafından yükletilen misyona uygun bir üslupla 24 Aralık 1995 seçimlerine yönelmiştir. Kendisine yükletilen misyon gereği medya ve demokratik çevrelerin geniş desteğini sağlamak amacıyla kendisine bir “Türkiye Partisi” mesajı oluşturmaya çalışmıştır. Bu maksatla geniş bir ittifak oluşturmaya çalışmış, girişimleri sonucu SİP (Sosyalist İktidar Partisi), BSP (Birleşik Sosyalist Parti) ve bölücü PSK yanlısı DDP (Demokrasi ve Değişim Partisi) gibi legal partilerle, “Emek Barış Özgürlük Bloku'” adı altında seçim ittifakı meydana getirmiştir. Ayrıca kamuoyunda isim yapmış bölücü Marksist-Leninist kişiler ile, sözde ilerici, demokrat, aydın kişileri bir araya getirmeye çalışmıştır.

Kamuoyunun desteğini sağlamak amacıyla seçim propagandalarında barış ve kardeşliğin tesis edileceği, ateşkesin sağlanacağı temalarına büyük önem vermiştir. HADEP seçim bildirgesinde propaganda eylemlerinde “Kürt Sorununun Barışçıl Yöntemlerle Eşitlik ve Özgürlük Temelinde Çözümünü ve Birlikteliğini Savunur” türündeki yumuşak ifadelerle, amaçlarının bir an önce sözde barış ortamını sağlamak olduğunu vurgulamaya çalışmışlardır. Böylece seçim çalışmaları sırasında, HADEP’in Kürt sorununda ön plana çıkması halinde PKK terörünün fonksiyonel olmaktan çıkarılarak geriletilebileceği gibi bir imaj oluşmuş ve bu imaj kamuoyuna bir kısım Medya ve sözde aydın tarafından empoze edilmeye çalışmıştır. Böyle bir imaj oluşması PKK’nın dönem taktiğine hizmet etmiştir. Nitekim PKK “Devlet Kürt sorununun çözümünde bizimle pazarlık yapmıyorsa, legal zeminden ayrılmayan, yasalara saygılı davranan HADEP ile yapsın” düşüncesini zihinlerde uyandıracak beyanlarda bulunmuştur.

HADEP seçim süresince bir kısım medya ve bazı etkili çevreler tarafından kendilerine bu tür barış misyonu yükletilmesi üzerine daha da rahatlamış olarak barışın kendileri tarafından tesis edilebileceği yolundaki açıklamalarını yoğunlaştırmış bir kısım insanlarda inandırmıştır.

Böylece PKK. HADEP vasıtasıyla yürüttüğü seçim propagandasıyla barışın tesisinin kamuoyunun ertelenemez bir talebi olduğunu, barışın sağlanması için Kürt kültürel kimliğinin tanınmasının temel şart olduğunu ve HADEP mihverli kuruluşların barışın tesisi ve Kürt kültürel kimliğinin tanınmasında taraf olarak kabul edilmesi gerektiğinin teşhir ettirmeye çalışmıştır.

Ancak, seçimlerde HADEP’in hedeflerinin ve ülke barajının çok altında rey alması yeni arayışlara yönlenmesine neden olmuştur.

Bu sırada PKK liderinin, HADEP’in yüksek oy aldığı ilerdeki adaylarının meşru milletvekilleri olduğu, bu kişilerin bölge halkının temsilcileri olduğu şeklinde açıklamaları olmuştur. PKK lideri bu açıklamaları HADEP’i yönlendirme amaçlıdır.

HADEP-PKK İLİŞKİSİNİ ORTAYA KOYAN DELİLLER VE BELGELER

l- PKK operasyonlarında yakalanan ve HADEP-PKK irtibatını dile getiren sanıkların ifadeleri,

  1. a) MEHMET-MAZLUM (K) İsak EKTİREN, 13.2.1995 tarihli ifadesinde:

“…İskenderun ERNK sorumlusu SEVİM (K) ve HADEP İlçe Başkanı Hayrettin YILMAZ’ın talimatı ile Payas ERNK komitesini oluşturduklarını ve SEVİM (K)’a bağlı olarak faaliyet yürüttüğünü. Şahabettin YILMAZ’ı teslim ettiği Kaleşnikof marka silah ile ve SEVİM (K)”un talimatı ile Payas l00.Yıl İlkokulunu taradığını, İskenderun HADEP ilçe Başkanı Hayrettin YILMAZ’ın kendisini tanıştırdığı İSHAK (K) Fehamettin KILIÇ ile işbirliğine girdiği ve bu şahsın devlet yanlısı olduğu gerekçesiyle gösterdiği infaz edilecek ailenin eylemini kabul ettiğini, SEVİM (K)’un İskenderun HADEP içinde örgütlediği ve kırsal alana aktarılacak olan 3 militanı SEVİM (K) ile HAMİT ÖZGÜÇ:ün Payas’ta kendisine teslim ettiklerini, kırsala gidecek bir bayan, iki erkek örgüt mensubunu Mustafa KARAGÖZ’ün evinde barındırdıklarını, operasyonların başlaması üzerine eylem silahını Mustafa KARAGÖZ ile birlikte evinin bahçesine gömdüklerini ve kırsal alana aktarılacak kişileri Payas’tan kaçırarak Dörtyol HADEP ilçe Başkanı’nın evine götürdüğünü, ilçe Başkanı Abdulhakim GÜMÜŞ’ün kendilerini daha güvenli gördüğü için Mehmet YILDIZBAKAN’ın evine götürdüğünü” beyan etmiştir.

  1. b) Sanık Abdulhakim GÜMÜŞ 14.2.1995 tarihli ifadesinde: “…Parti binasına orta boylu, 20-23 yaşlarında, esmer, siyah saçlı, zayıf, Urfa’lı olduğunu ve isminin Mehmet olduğunu öğrendiği bir şahsın kendisinin gerilla olduğunu söyleyerek Cudi Dağından geldiğini kendisinden bazı isteklerinin olduğu söylediğini… İshak EKTİREN’in kendisine bu şahısların kırsal”a aktarılmak üzere getirilen şahısların olduğunu söylediğini” beyan etmiştir.
  2. c) Şirin ÇELİK 29.11.1994 tarihli ifadesinde:

“…HADEP Yenimahalle ilçe teşkilatında sekreter olarak çalışıyorum… HADEP’in Gençlik komisyonunda görev alan Hüseyin KAYGUSUZ, Evren ÖZCAN, gibi kişilerle tanıştım… Evren ÖZCAN, PKK terör örgütünün fikir ve düşüncelerini benimseyen bir kişiliğe sahip insandır… Parti binasında bulunan kütüphanedeki Özgür Halk dergisi Abdullah ÖCALAN tarafından yazılan çeşitli kitapları okuyordum.” demiştir.

  1. d) HACI YILMAZ (K) Sabri TOR 1.12.1994 tarihli ifadesinde: “…PKK terör örgütünün görüş ve düşüncelerini benimserim… PKK örgütü mensubu Ahmet MAKAS’a bağlı olarak faaliyet göstermekteyim. O yakalandıktan sonra Ankara Metropol sorumlusu ben oldum… Ahmet MAKAS ile tanışmamızda herhangi bir aracı olmadı. Zaten ben sürekli olarak inşaatlarda iş aradığım için kendisi ile tesadüfen tanıştık…Bu tanışma örgütsel anlamda bir tanışma değildi… Yaptığı konuşmalarda bu şahsın parti ile yani PKK ile ilişkisi olduğu kanaatine vardım. Halkın Demokrasi Partisi içinde faaliyet göstermemi ve buradaki yurtsever insanları örgütlememi istedi. Bu sırada iş aramak için inşaata gelen Altındağ HADEP üyesi Gazi AKSOY ile tanışmıştık… Ahmet MAKAS’ın bana vermiş olduğu 3 tane tabancayı bir poşet içerisine koyarak HADEP içerisinde tanımış olduğum yurtseverlerin evlerine bıraktık… HADEP içerisindeki örgütleme faaliyetlerine devam ederken çalışmış olduğum inşaatta başka bir taşeronun yanında çalışan Mardinli Hüseyin… Mardinli olan yanılmıyorsam adı Abdülselam ve Siirtli Zeki… adlı şahıslar benimle konuşarak kırsala gitmek istediklerini söylediler… Ahmet MAKAS ile tanışıp kendisi ile örgütsel alanda yakınlaştıktan sonra bana DEP sonra HADEP içinde örgütleme görevi verdiği doğrudur. Kimlerin vergi verip vermediğini, kırsalda bulunan üst düzey sorumluları bilir, ben bu kağıtlar gelmeden öncede HADEP içerisinde bulunan bazı şahıslardan vergilendirme adı altında para aldım… Ben HADEP içerisinde örgütleme faaliyetlerinde bulunurken, örgütlemiş olduğum şahıslara çevrelerinde bulunan yurtsever insanları da örgüte kazandırmak amacıyla benimle tanıştırmaları talimatı verdim” demiştir.
  2. d) Esat ÇELİK 30.11.1994 tarihli ifadesinde;

“…HADEP Altındağ ilçe teşkilatına üye oldum. PKK terör örgütü ile ilişkilerim akrabam olan, aynı zamanda Altındağ’da kahvehane çalıştıran Gazi AKSOY vasıtasıyla yaklaşık l ay öncesinde başlamıştır. Gazi AKSOY isimli şahıs aynı zamanda HADEP ilçe teşkilatında yönetim kurulu üyesidir… PKK terör örgütünün yürüttüğü mücadeleye ise ılımlı bakan bir şahıstır. HADEP ilçe teşkilatına üye olmam ile birlikte evine götürüp HACI YILMAZ (K) adlı örgüt üyesi ile tanıştırdı… HADEP binasına gelen doğu ve Güneydoğu kökenli insanlar üzerinde propaganda çalışmaları yaparak örgüte kazandırma faaliyetleri yaptım” demiştir.

  1. e) AHMET (K) Mehmet Şerikan KAYA 30.11.1994 tarihli ifadesinde:

“…HADEP’e üye oldum. Halen bu partinin üyesiyim. Siyasi görüşüm PKK’nın paralelinde olup, ezilen ve sömürülen Kürt halkının bağımsızlığı için silahlı mücadele veren ve Türkiye, İran, Irak ve Suriye olmak üzere dört parçaya bölünmüş, Kürdistan’ın bağımsız ve birleşik bir Devlet olması inancındayım. Bu amaçla bir yıldan fazla süredir PKK örgütü içerisinde faaliyet yürütüyorum” demiştir.

  1. f) Gazi AKSOY 1.12.1994 tarihli ifadesinde:

“…DEP yönetiminde Altındağ ilçe teşkilatına üye oldum ve bu partinin kapatılması ile birlikte HADEP’e de yönetim kurulu üyesi olarak girdim… PKK, örgütü silahlı olarak faaliyet gösteren yasadışı bir terör örgütüdür. Örgütün yapılanmasında yer alan her yurtsever gibi bende örgütün belirtilen ideolojisini benimsemekteyim. Ve faaliyetlerim bu ideoloji paralelinde olmaktadır.” demiştir.

  1. g) Mehmet KOYUN ifadesinde;

“…HADEP il yönetim kurulu üyesiyim… Muhittin BOTAN ile Antalya HADEP il binasında tanıştım. Kendisi Antalya’da iken Akdeniz Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu’nda öğrenci idi. Yanlış hatırlamıyorsam partiye geldiğimde kendisinin partiye üye olmasını, yüksekokulda okuduğum için, yüksekokulda PKK’nın üyesinin olmadığını anlattım. Kendisi de bana, bende bunun için geldim. Benim Türk solundan arkadaşlarla yakın ilişkim vardır dedi. Bundan böyle kendi örgütümüz olan PKK içerisinde faaliyet göstermek istediğini anlattı. Bu şekilde HADEP Gençlik Komisyonu’na üye yaptım. Murat YÜCEL’in ilk olarak Gözde Pansiyonu’nda kalıyordu, Doktor Veli AYDOĞAN ile birlikte seçim çalışmaları yapıyorduk. Oraya gittik. Seçimlerde bize yardımcı olmasını istedik. O da kabul etti… HADEP”in kurulması ile birlikte kendisi partiye üye oldu. Kürt halkının yoğun olduğu mahallelere giderek PKK örgütü hakkında bilgiler aktarıyor, insanları bilgilendiriyor. Örgütün yapmış olduğu legal ve illegal faaliyetlerini desteklemelerini, örgüte adam kazandırmalarını, maddi ve manevi yönden yardımcı olmalarını, haklı olduğumuz bu davamızda bizlerle birlikte çalışmalarını, insanlara, yani yurtsever halka anlatıyor, örgütün propagandasını yapıyordu” demiştir.

  1. h) Kenan AKYOL’un ifadesinde;

“… DEP’e bir sene kadar önce Ümraniye ilçe teşkilatında üye oldum. Bilahare bu parti kanunsuz işler yaptığı için Parlamento tarafından kapatıldı ve yerine HADEP kuruldu. Ve bunun üzerine Ümraniye ilçesinde üye oldum. Küçük kardeşlerim olan Muzaffer AKYOL bir sene kadar önce Garzan Eyaleti olarak adlandırılan bölgede PKK içerisinde SOREJ (K) adıyla faaliyet göstermekte iken silahlı çatışma sonucunda ölü olarak ele geçirildi. Diğer kardeşim Erhan AKYOL ise Almanya’nın değişik semtlerinde PKK içerisinde faaliyet gösterdiğini bildirmiştir. Bende bu örgütün görüşlerini benimsediğimden kendisini desteklemiş, hareketlerine devam etmesini söylemiştim” demiştir.

ı) Sanık ilhan DUYAN ifadesinde:

“…Elazığ’lı Şirin ÇELİK ile tanıştım. Şirin ÇELİK bir yıl okulu uzattığından iş aramaya başladı ve 1994 yılında HADEP Yenimahalle ilçe teşkilatına sekreter olarak girdi, biz de zaman zaman parti binasına Şirin ÇELİK yanına gidiyorduk. Şirin ile birlikte parti binasında yapılan Gençlik Komisyonu çalışmalarına katılıyorduk. Burada Kürt gençliği, PKK tarihi gibi dersler verilmekteydi… Şirin ÇELİK ile muhtelif zamanlarda Güneydoğu olayları ve PKK’nın vermiş olduğu ulusal kurtuluş mücadelesi üzerine sohbetlerimiz oluyordu. Geçen yıl Atatürk Spor Salonu’nda yapılan HADEP Kongresine şirin ÇELİK ile birlikte katıldık. Bazı gruplar da “Biji Serok Apo, Kürdistan Faşizme Mezar Olacak” gibi sloganlar atıldı.” demiştir.

  1. i) Sanık Mahmut Sıtkı KARAHAN ifadesinde:

“…DEP kapatıldıktan sonra yerine kurulan HADEP’e üye oldum. İlçe yönetim kurulunda görev aldım, halen bu görevim devam etmektedir. Bu partinin il yönetimini seçmek için yapılan genel kurul toplantısına katıldım. Burada “Özgürlük Şehitlerimiz” adına yapılan saygı duruşunda ayağa kalktım. Yine bu toplantıda genel af çıkartılarak Abdullah ÖCALAN’ın affedilmesi, Türkiye’ye gelerek siyasete atılması, serbest siyasi faaliyetler yürütmesi konusu söylendiğinde hep birlikte alkışladık” demiştir.

  1. j) İçel ilinde yakalanan Resul DEMİR alınan ifadesinde;

“…HADEP’e üye olmuştum. DEP kapatıldıktan sonra kurulan HADEP’in l. kongresine katılmak üzere Ankara’ya gittim. Ve orada bulunanlar Türk bayrağını yaktılar… Bir Devlet kurmak için silahlı mücadele vermekte olan PKK örgütüne maddi yardımda bulunduğum gibi HADEP’e de maddi yardımda bulundum. Maddi durumum iyi olduğu için kısa aralıklarla gelip maddi yardım talebinde bulunuyorlardı.” demiştir.

  1. k) Sanık ALİ (K) Ahmet MAKAS alınan ifadesinde:

“…Ben PKK örgütünün ideolojisine inanmaktayım… PKK örgütünün Kürt halkının temsilcisi olarak silahlı mücadele sonunda Marksist-Leninist ilkelere dayalı bağımsız birleşik Kürdistan devleti kuracağına inanıyorum… Örgütsel faaliyetlerde bulunmak üzere DEP daha sonra HADEP teşkilatlarına gidip geldim” demiştir.

  1. l) Kars ilinde yakalanan MAHİR-HAYRİ (K) Abdurrahman YILDIZ alınan ifadesinde:

“… Zeli kampına tüm eyaletlerden elçiler geldi. Ulusal mecliste alınan kararlar benim hatırladığım kadarıyla şunlardır: İllegal alanda Kürdistan Yurtsever Gençler Birliği, Kürdistan Genç Kadınlar Birliği, legal alanda ise DEP ve HADEP’in temsil ettiğini beyan etmiştir.

  1. m) Kahramanmaraş’ta yakalanan DELİL-REZZAN (K) Kamil MADENKUYU alınan ifadesinde:

“…Türkiye’de yasal olarak faaliyet gösteren eski adı DEP, yeni adı HADEP olan siyasi partinin milletvekillerinin Suriye’ye gidip Abdullah ÖCALAN’ın talimatlarına göre hareket ettiklerini biliyorum… Türkiye’de bu partinin güçlenmesi için Abdullah ÖCALAN başta olmak üzere diğer militanlar tarafından desteklenmektedir. Hatta militanlar tarafından Kürt köylerine baskın yapılarak bu partiye destek verip üye olmaları yolunda çalışmalar yapılmaktadır.” demiştir.

  1. n) İstanbul’da yakalanan ALİ (K) İmam DOĞAN alınan ifadesinde;

“…HADEP üyesiyim… DEP kapatıldı, aynı doğrultuda ismi HADEP olarak belirlenen parti kuruldu. Buraya da il yöneticisi olarak geçtim… bilahare PKK’nın talimatı ile kurulması düşünülen Kürdistan Ulusal meclisi (KUM) (Bu TBMM’nin eşdeğerinde olan bir oluşum olup, Kürt halkının seçtiği Kürt milletvekillerinden oluşacak, Kürdistanın parlamentosu durumunda bulunacaktı) kurulacağını ve benimde milletvekili adayı olmamı Süleyman DANIŞ istedi. Bende kabul ettim. Ben legalde HADEP içerisinde üye olarak faaliyet göstermekteyim. İllegal olarak ta PKK örgütünün Marmara Komitesi içerisinde faaliyet göstermekte idim. Bende yakalanmasaydım, yol açılınca Yunanistan’daki PKK militanlarının yanına örgüt tarafından gönderilecektim.” demiştir.

  1. o) Sanık Abdulcabbar GEZİCİ alınan ifadesinde:

“… HADEP kurulurken özellikle Türk sol çevrelerinden bazı insanların buna katılması için çok çaba sarfedildi. Ancak bunda başarı sağlanamadı… Şu anda HADEP Türkiye sorumlusu Vecdi KÖYLÜOĞLU ve onun yardımcısı Cevat SOYSAL, ile beraber HADEP’e katılması için Emeğin Bayrağı, Odak, Barikat, Alınteri, Hedef, Direniş gibi dergilere giderek görüşmelerde bulunan Cevat SOYSAL, bu şahıs Batmanlı olup, PKK’nın 1980 öncesi kadrolarındandır. 1980 döneminde cezaevine girmiş, 12 yıl çeşitli cezaevlerinde yatmış, çıktıktan sonra yeniden örgütle ilişkiye girerek örgütün sendikal faaliyetlerinin koordinatörlüğünü yapmıştır. HADEP’in İstanbul’daki faaliyetlerini PKK adına yönlendirenler şunlardır:

Şemsettin KARA: Bu şahıs geçmişte İskenderun ve Çukurova bölgelerindeki illegal faaliyetlerinden dolayı yakalanmış, Malatya’da bir süre yattıktan sonra örgütün yurtdışındaki kamplarına gitmiş ve örgüt tarafından İstanbul’daki legal faaliyetlerin sorumluluğuna getirilmiştir.

Canan KARATAŞ: Şu anda HADEP il yönetim kurulu üyesidir. Geçmişte HEP ve DEP’te yöneticilik yaptı. Örgütün yurtdışı eğitim kamplarına gitmiş, ancak başarılı olamadığı için örgüt tarafından geri gönderilmiştir.

… Kemal OKUTAN HEP’in kuruluşundan beri içinde yer alan şahıstır. Başta Adana il başkanlığı yaptı, daha sonra HEP Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu, şu anda HADEP’in Genel Merkez yönetiminde.

Murat BOZLAK: Ankara Barosu Avukatlarından, HEP ve DEP’te saymanlık yaptı. Bu şahısta şu anda HADEP genel merkez yönetiminde,

İsmail ASLAN: Ankara Barosu Avukatlarındandır. HEP ve DEP’e genel saymanlık yaptı, bu şahıs şimdi HADEP genel Merkez Yönetimindedir” demiştir.

ö) Sanık ŞEYHMUS (K) Kenan KOÇ ifadesinde: “DEP kapatıldı ve HADEP açılmıştır. Onun bünyesinde aynı çalışmalara devam etmekte idik. Ayhan isimli şahıs beni HADEP il merkezine getirdi. Burası Nişantaşı’nda idi. Orada aynı zamanda Ali isimli şahısla tanıştım ve benimle birlikte Ali ve Ayhan isimli şahıslar HADEP’in Gençlik Komisyonunda çalışmaya başladık. Buralarda gençleri örgütlüyor ve eğitim çalışmaları veriyorduk. Eğitim çalışmalarında HADEP anlatılmakta, amacı anlatılmakta idi. Yapılan görev bölümüne göre Ayhan, Anadolu yakasında, Ali ise Bakırköy, Güngören, Bahçelievler semtinde gençlik komisyonlarına bakmakta, ben ise Sarıyer, Kağıthane, Gaziosmanpaşa gençlik komisyonlarına bakmakta idim. Hazırlanacak olan pankartlara PKK örgütün sloganları yazılarak eylem günü açılacak, lastikler yakılacak ve PKK lehine sloganlar atılacaktı, alınan karar buydu. Eğer yakalanmasaydım Fatih’deki korsan gösteri yürüyüşünde ben de hazırlayacağım malzemeleri diğer HADEP gençlik komisyonlarına dağıtarak katılacaktım. Molotof kokteyllerini bize müdahale edecek polis ve Büyükşehir Belediye Başkanlığı binasına yakarak atacaktım.” demiştir.

  1. p) İstanbul ilinde yakalanan Vural KARA ifadesinde;

“… Dükkanımın telefonu çaldı, telefona çıktığımda Babam Şemsettin KARA vardı. Bana emaneti İzmir’e götüreceğimi söyledi. Bana biraz daha beklememi, bilahare tekrar arayacağını söyledi, kısa bir süre sonra beni tekrar aradı ve sende bulunan gönderdiğim malzemeleri HADEP ilçe başkanı olan Selahattin SARIKAMIŞ’a götürerek ver dedi. Ben de bunun üzerine önce malzemeleri eve götürerek saklamayı düşündüm, eve giderken yolda polisler tarafından durduruldum ve yapılan aramada arabamın bagajındaki çuval içerisinde 4 adet kaleşnikof marka otomatik silah ve 5 adet şarjörü, 350 adet bu silahlara ait dolu fişek. 70 adet 9 mm. çapında tabancalara ait olan dolu fişek ele geçti. Bunları bana Avrupada bulunan Şemsettin KARA, ilçe başkanı Selahattin SARIKAMIŞ’a ulaştırmam için göndermişti.” demiştir.

  1. r) 1995 Mayıs ayında Ankara’da yakalanan Ferhan TÜRK ifadesinde;

“HADEP İl Yönetim Kurulu Üyesiyim, bir çok kez PKK ile ilişkilerimden dolayı yakalandım ve 1991 yılında arazimi ortağına, başka birine verip kendim Ankara iline taşındım, ayrıca kardeşlerim Beşir TÜRK ve Hevin TÜRK PKK örgütünün dağ kadrosunda silahlı olarak görev yapmakta iken güvenlik kuvvetleri ile giriştikleri silahlı çatışmada öldüler. Yine amcamın oğlu Abdullah TÜRK’de aynı şekilde kırsaldaki faaliyetleri sırasında silahlı çatışmada öldü. Ağabeyim Beşir TÜRK vasıtası ile bir çok kez örgüt ile ilişkilerim oldu ve bu faaliyetlerimden dolayı yargılandım” demiştir.

  1. s) Sanık Süleyman GÜLTEKİN ifadesinde;

“İskenderun HADEP üyesiyim. Kürt kökenli olmam nedeni ile yasadışı PKK örgütünün eylem ve faaliyetlerine sıcak bakmaktayım. PKK’nın Kürt halkı için faaliyet gösterdiğine inanmaktayım. Bu nedenle 1990 yılında PKK içindeki faaliyetlerimden dolayı yakalandım” demiştir.

ş) Sanık DİLOVAN (K) Cevdet Melik KAYA ifadesinde;

“…Yasin AŞKARA ile tanıştım, daha sonra Yasin AŞKARA bizi Gaziosmanpaşa semtinde bulunan HADEP binasına götürmeye başladı, burada bizlere 1.60 cm boylarında 25 yaşlarında kel saçlı, kumral tenli bir şahıs tarafından PKK örgütü doğrultusunda siyasi eğitim verilmeye başlandı. Eğitim genellikle Kürdistan ve PKK örgütünün tarihi ve faaliyeti hakkındaydı. Buranın sekreterliğini yapan ve Bingöl’lü olduğunu tahmin ettiğim Sakine isimli bir bayanda devamlı bizimle ilgileniyordu.” demiştir.

  1. t) 1995 Ocak ayında İstanbul’da gerçekleştirilen operasyonlarda yakalanan Alaaddin DUYGUN’un alınan ifadesinde:

“…Avcılar HADEP üyesiyim. PKK örgütü Türkiyenin doğu ve Güneydoğu toprakları üzerinde Marksist Leninist ilkelere dayalı olarak bağımsız Birleşik Kürdistan Devleti kurmak için silahlı mücadele veren bir örgüttür. HADEP’de şu anda tamamen PKK’lıların elinde olup, bu örgütün görüşleri doğrultusunda legal olarak faaliyet göstermektedir. Bende bu örgütün içerisinde kendi isteğimle mücadele vermek için girdim. Eğer yakalanmasa idim çalışmalarıma devam edecektim.” demiştir.

  1. u) Sanık Cüneyt HAN alınan ifadesinde:

“…HADEP binasına takılmakta, buradaki sohbetleri izlemekte idim. Hatta HADEP binasında PKK örgütünün legal yayınları ile illegal yayınları bulunmakta idi. Bende dersaneden çıktığımda buraya giderek bu dergileri okumakta ve gençlik komisyonuna bazen katılmakta idim. Bu kitapların ve buradaki konuşmaların etkisinde kalarak kendimde güneydoğu bölgesinden olduğum için PKK örgütüne karşı sempati duymaya başladım… Gençlik komisyonu toplantılarına genelde Avcılarda bulunan lise öğrencileri gelmektedir.

Bu tür toplantılar genelde akşam saat 18.000 sıralarında başlamaktadır. Toplantının genel amacı ise örgüt hakkında daha detaylı bilgilere sahip olabilmek ve örgütün yapması ve yapmaması gereken görevleri ile lise öğrencilerinin örgütlenmedeki görevleri hakkında konuşmalar yapılmakta, örgüte ait kitaplar okunmakta, kitaplar okunduktan sonra görüşler alınmaktadır.” demiştir.

ü) DİLAN (K) Sakine DAĞISTAN ifadesinde:

“…HADEP Samandıra belde teşkilatı başkanı Seyfettin LAÇİN orada ayrı bir odada benimle oturdu. Yönetim Kurulu üyeliğimi hemen onayladı. Nüfus hüviyet cüzdanımı istediler. Seyfettin LAÇİN nüfus cüzdanımı alıp yırtarak, sen artık TC. kimliğinden çıktın. Kürdistan kurulana kadar ihtiyacın yok” diye söyledi.

Seyithan ile birlikte HADEP’e gittim. Bu süre içerisinde ayrıca PKK’nın dağda nasıl yetiştirildiğini, geliştirildiğini, ne şekilde hayat koşullarının devam ettiğini, dağda kullanılan silahlar hakkında partide bulunan yerini bilmediğim yerlerden çıkararak beni bilgilendirdiler. Orada dağda kullanılan kaleşnikof, G-3, MP.5 ve tabanca cinsi diğer silahlar mevcuttur. Bu partide bulunduğum 3 ay süre içerisinde devamlı Türkçe konuşmamın yasak olduğunu söylediler.

…Sık sık Doğu ve Güneydoğulu gençler zaman zaman gelir toplantılara katılırlar birbirimize isimle hitap etmeyiz, “Heval” diye hitap ederiz. Toplantılarda parti yandaşı olan legal yayınlar ve günlük basın takip edilir, okunur. TC. aleyhine konuşma ve tartışmalar yapılır, PKK’nın daha başarılı olması ve Kürdistan’ın kuruluş sürecinin çabuklaştırılması için neler yapılmalıdır, örgütlenme nasıl yapılmalıdır gibi konular tartışılırdı.

Yaklaşık 1995 Mayıs ayı sonlarında yine akşam toplantısı sırasında Seyithan EAÇİN, Doğan TUNA, Mehmet DURSUN, Nimet ARSLAN, Zeynep ESKİ, Belde Başkanı Hanifi BİNGÖLLÜ bulunduğu sırada Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde kolu kırık olup, tedavi gören bir general hanımının olduğunu, buna karşı bir suikast yapıldığında TC. ordusunun telaşa kapılacağını ve birbirine düşeceğini, halk nezdinde gözden düşeceğini, güvenliklerinin yeterli olmadığı imajının doğacağı, bununda bizim savaşımıza moral katacağını ve Türk kamuoyunda daha destek alacağımızı söyledi” demiştir.

  1. v) Sanık Talip DENİZ ifadesinde;

“…HADEP Ankara il başkanlığına kayıtlı üyeliğim vardır. 1995 yılı Mayıs ayı içerisinde yasadışı Rızgari örgütü adına faaliyetlerimden dolayı Ankara Emniyet Müdürlüğü görevlileri tarafından yakalandım. Halen HADEP üyesiyim, l Eylül’ün Dünya Barış günü olmasından dolayı partimizde Dünyada ve Türkiye’de süren kirli savaşın bitmesi için bazı etkinliklerin yapılmasına karar alınmıştı. 2.9.1995 günü Sıhhiye köprüsü üzerinde tahminen 2000 kişinin katılımı ile izinli olarak barış zinciri oluşturuldu. Yürüyüş saat 13.00’da başladı. Bazı gruplar yürüyüş sırasında slogan atmaya başladılar, bu sloganlar şöyledir. Biji Aşiti, Yaşasın Halkların Kardeşliği, Biji Kürdistan, Faşist Devlet Kürdistanı Terket, Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek, Kirli Savaşa Hayır” bende zaman zaman bu sloganlara eşlik ettim, ben bu Barış zinciri yürüyüşüne partimin talimatıyla katıldım.” demiştir.

  1. y) Sanık İbrahim SÜRÜ ifadesinde:

“…Benim siyasi görüşüm HADEP’tir. Kendim Kürt kökenli olduğumdan dolayı kendime ve Kürtlere en yakın parti olarak bu partiyi gördüğümden bu partinin fikirlerini benimsiyorum. Seçim dönemi olduğu için HADEP’ten Şehabettin ÖZARSLANER adaylığını koymuştu. Kendisi Özalp’lıdır. Kendimde Özalp’lı olduğumdan zaman zaman bu şahsın aday olduğu HADEP’in, Akdamar Oteli çevresinde bulunan seçim bürosuna gider gelirim. Havaalanına gittik, biraz sonra HADEP’in milletvekili adayları geldiler. Konvoy hareket edince bizim bulunduğumuz arabada hareket etti. Arabaların içinde bulunan şahıslar çeşitli sloganlar atıyorlardı. “Biji HADEP, Biji PKK, Biji Kürdistan, Kürdistan TC’ye mezar olacak” gibi. Bunların bağırdıklarını duyunca bizim arabada bulunanlardan ben, Abdulcabbar, kendilerini tanımadığım, diğer üç şahısla slogan atmaya başladık. “Biji PKK, Biji Apo, Biji Kürdistan” diye bağırıyorduk. Doğu ve Güneydoğuda yaşayan insanların haklarını PKK’nın savunduğunu zannediyorum. Bu örgütün legal alanda destekçisinin HADEP olduğunu biliyorum. Bu partinin milletvekilleri ve üst yöneticileri her ne kadar legal olarak çalışıyorlarsa da PKK ile ilişkileri olduğunu biliyorum” demiştir.

  1. z) Halise ÜKLÜ ifadesinde:

“…24 Aralık 1995 günü yapılan genel seçimlerde HADEP’i desteklemek için HADEP Seçim Bürosuna devamlı gelip gittim, yapılan etkinliklere katıldım, ayrıca İzmir ilindeki örgüt mensuplarını desteklemek amacıyla yapılan açlık grevlerine katıldım. Ben Aydın ilinden HADEP binasında Kadınlar Komisyonunca yapılan toplantılara katıldım. Aydın’da yakalandım” demiştir.

  1. aa) Ayten (GURBET) ÜKLÜ ifadesinde;

“…HADEP parti binasına gitmem, kadınlar komisyonunca düzenlenen toplantılara katılmam dolayısıyla bu gibi yerlerde öğrendiğim bilgilerle PKK Örgütüne sempati duydum.” demiştir.

  1. bb) Sanık Mehmet Emin AKYOL ifadesinde:

“…Ben 1994-1995 yıllarında Batman HADEP il yönetim kurulu üyeliğine seçildim. Bu göreve başladıktan sonra Batman HADEP’te bazı örgüt mensuplarıyla ilişki içerisine girdim” demiştir.

Yukarıya örnek olarak alınan ifadelerden başka sanıklar Mehmet YILDIZBAKAN, Şevket GÖZCÜ, Hamit ÖZGÜÇ, Hayrettin YILMAZ, Cemal ÇAMKIRAN, Ali KAYA, Abdülkadir ASLAN, Hasan İLA, Mehmet ÜZÜMCÜ, Mehmet SÜREN, Fatma AKDEMİR. Şefıka OĞUZ, Tevfık KAYA. Yasin ÖZKAN, Hasil BALTA, Münir SUNA Y. Seyit BULUT, Ramazan KARAASLAN, Selahattin BAŞ, Murteza ASMA, Filiz MAVİŞ, Eyyüp ÜRKMEZ, Abdurrahman YURDAKUL, Bahri KARGI, İsmet YÜZÜGÜLDÜ, Şebabettin YILMAZ, Mehmet BİTER, Metin KUMRUASLAN, Cemal YILDIZ, Abuzer AYAZ, Ahmet ALP, Emine EROĞLU, Hediye DOĞAN, Halil OLCAY, Hüseyin KAYGUSUZ, Salih AKAY, İsmail SÜRGEÇ, İbrahim YAYGIR, Gazi BEKTAŞ, Cemil GEDİK, Mehmet AKAN, Mehmet AŞKIN, Fevzi CİN, Fikret ÖZBEĞE, Bayram HATUL, Hamit TUĞALAN, Mehmet YILMAZ, Selahattin SARIKAMIŞ, Zeynep AŞKARA, Şehabettin ÖZASLANER, Şeyhmuz ÇAĞRO, Süleyman SAVAŞ, Hikmet FİDAN, Kemah BAHSİ, Hamdullah Can YİĞİT, Hasan GÖKSU, Abbas GÜL, Hüseyin SUBAŞI, Ahmet ARSLAN, Ziya KÖSEOĞLU, Yılmaz ÖZTÜRK, Yasin POYRAZ, Nazım FIRAT. Süleyman DEPREM, Fevzi TUNÇ, Salih ŞİMŞEK, Burhan KIRILMAZ, İbrahim DEMİRİN, Öztürk SARITAÇ, Ahmet YILMAZ, Hanifı AYDEMİR, Önder ÇALKAN, Kadri Kadri AYDIN, Ahmet MAKAS, Nurettin SÖNMEZ, Veysel DAĞDAŞ, Abdulcabbar AK, Ahmet DOĞAN, Birgül TEKİN, Keziban SERPEN, Dilan BALTACI, Mülkiye TİLKİ, Emine TOR, Hatice TEKİN, Metin ARGUNHAN, Ali AYHAN, Oktay BAĞATIR’da ifadesinde HADEP içinde PKK adına yürütülen faaliyetleri anlatmışlardır.

Bu konuda en net açıklamaları 1991 yılı içinde PKK örgütüne katılan 1994 yılında örgütten firar eden Ümit YAĞAN yapmıştır.

Ümit YAĞAN 5.7.1996 tarihli Savcılık ifadesinde şöyle demektedir:

“..HEP, DEP ve HADEP (Halkın demokrasi Partisi) biri diğerinin uzantısı olan birinin kapatılması üzere bir ikincisinin faaliyete geçirilmesi şeklinde faaliyette bulunan PKK’nın denetiminde ve PKK merkez komitesinden aldığı emir ve talimatlar doğrultusunda hareket eden bir ve aynı siyasi partidir. Bu partinin legal programın ötesinde illegal olarak Kürt sorununu dile getirmek, mitingler, toplantılar ve söyleşilerde Doğu ve Güneydoğu halkını Kürt halkının ulusal kurtuluş mücadelesi içine çekmek ve PKK’yı Kürt halkının silahlı gerilla gücü olarak göstererek halkı PKK içinde ve çevresinde örgütlemek yönünde faaliyetleri vardır. Bunun gibi merkez ve taşra örgütlenmesi içinde, parti hizmet binalarında PKK milis ve militanlarına görev vererek onların çalışma koşullarını hazırlamakla yükümlüdür. Parti ile PKK arasında organik bir bağ mevcuttur. Bu siyasi parti PKK’nın legal uzantısıdır. Merkez ve taşradaki yöneticileri Leyla ZANA, Ahmet TÜRK, Sırrı SAKIK, Mahmut ALINAK gibi milletvekili ve yöneticileri zaman zaman PKK’nın yurtdışındaki kamplarına gider ve orada PKK’nın üst düzey yöneticileriyle görüşme yapar, talimatlar alırlar, aldıkları talimatlara göre hareket ederler. Bu olay sadece bu söylediğim kişilerle sınırlı değildir. Sözkonusu siyasi parti bu gün PKK’nın denetiminde, faaliyetleri de PKK’nın merkez komitesi tarafından yönlendirilmektedir.

Ben bizzat kendim 1993 yılı yaz aylarında Mehdi ZANA, Leyla ZANA, Sırrı SAKIK, Mahmut ALINAK ve Ahmet TÜRK’ün K. Iraktaki Erbil ilinde parti yetkilileriyle (PKK) temsilcileriyle görüştüklerine ve onlardan talimat aldıklarına tanık oldum. Onlara verilen talimat sonradan öğrendiğime göre şu şekilde idi. Milletvekilliğinin sağladığı dokunulmazlığa dayanarak, parti içinde, parlamento dışında ve parlamentoda halkı ulusal Kürt bağımsızlığı etrafında örgütlemek, bu arada PKK’yı Kürt halkının bu mücadele içinde yer alan silahlı gücü gibi göstermek, halkı PKK saflarında mücadeleye çekmek, aynı zamanda dokunulmazlıklarının arkasına sığınarak ve milletvekili olmalarının sağladığı itibarla Kürt soykırımını, Doğu ve Güneydoğudaki insan hakları ihlallerini Kürt halkının kimlik, tarih ve kültürünün inkar edildiğini, yok sayıldığını Türkiye ve Dünya kamuoyuna yaymak, duyurmak şeklinde şeylerdir. Bunun gibi aynı siyasi partinin parti gelirlerinden bir kısmını doğrudan doğruya illegal yollardan PKK’ya aktarmaktadır. Kalan kısmı ise parti içi harcamalarla propaganda faaliyetlerine harcanmaktadır.

2- Diyarbakır İl Jandarma Alay komutanlığı sorumluluk bölgesinde yakalanan ve HADEP İl ve ilçe teşkilatlarında görevli PKK mensupları tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderilen sanıkların beyanları:

  1. a) Sanıklar Cahide GÜNER ve Battal TÜRKMEN Adana HADEP il teşkilatında faaliyet gösteren Rıza KAN adlı örgüt mensubunca örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini,
  2. b) Sanık Bilal TURAN HADEP il teşkilatında Mehmet (K) adlı örgüt mensubu tarafından PKK’nın dağ kadrosuna gönderildiğini,
  3. c) Sanık Bülent IRK Manisa ili Turgutlu ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli Ahmet ARGÜN ve Şeyhmuz ÇELİK tarafından PKK dağ kadrosuna gönderildiğini,
  4. d) Sanıklar Mazher GÜLERYÜZ, Hasan KABAK, Şener SAKA, Hacı ÇELİK, İbrahim COŞKUN, Manisa ili Turgutlu ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli PKK örgüt üyesi FIRAT (K) tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.
  5. e) Sanık Zeki ÜRÜK, Turgutlu ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görev yapan şahıslarla irtibatlı olduğunu, PKK dağ kadrosuna gidecek olan şahısları dağa götürmek üzere kuryelik yaptığını beyan etmiştir.
  6. f) Sanık Mehmet Han AZARAK Adana HADEP il teşkilatında PKK adına vergilendirme yaparak ERNK makbuzlarıyla para topladığını, yine Adana HADEP il teşkilatında halk mahkemesi kurulduğunu, Samet YAMAN’ın, halk mahkemesi başkanı, Hakkı KURU, Müslüm KURUCU ve Emine isimli bayanın halk mahkemesi üyesi olduklarını beyan etmiştir.
  7. g) Sanıklar Güler NOYAN, Leyla NOYAN, Mahfuz ŞEN, Ramazan KORKMAZ ve Nezir BAĞ, Gaziantep HADEP il teşkilatında görevli MESUT(K) adlı PKK örgütü mensubu tarafından dağ kadrosuna gönderildiklerini, Batman HADEP il teşkilatından gelen kurye vasıtasıyla dağa götürüleceklerini beyan etmişlerdir.
  8. h) Sanıklar Reşit KAYA, Ahmet KARTAL, Sinan DOLAZ, İstanbul ili Eminönü ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli MUSA (K) adlı PKK terör örgütü mensubu tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.

ı) Sanıklar Fahrettin KAYAALP, Emine ASLAN, Ceylan ASLAN, Habibe ASLAN, İstanbul ili Esenyurt ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli SERKAN (K) adlı PKK örgüt mensubu tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.

  1. j) Sanıklar Bedia ASLAN, Mehmet POLAT İzmir ili Konak ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli Mehmet Emin KARATAY adlı PKK mensubu tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.
  2. k) Sanıklar Erdal SÖYLEMEZ, Ahmet SORMAZ, Erdal BEKTAŞ, Nurettin AYDIN, Serdar OYMAN ve Serpil KILINÇ’ın Malatya ili HADEP il başkanı Mustafa TÜRK Başkan Yardımcısı Murat KÖSE, yöneticiler Kadir GÜNEŞ, Zübeyda ÜNSAL ve Kanber SÖYLEMEZ tarafından yönlendirildikleri, aynı teşkilatta görevli RUBAR (K) Ramazan DÖNMEZ’in Malatya HADEP il teşkilatında siyasi eğitim verdiğini ve kendilerini örgütün dağ kadrosuna gönderdiğini beyan etmişlerdir.
  3. l) Sanıklar Talat YORULMAZ, Deniz AYDIN, Filiz KOLAKAN, Mehmet KOLAKAN, Meryem GÖRDEĞİR, Derbaş GEÇGEL, Ercan YILIDIRIM, Yaşar ŞEHİR Diyarbakır Bağlar HADEP ilçe teşkilatında PKK terör örgütü adına faaliyetlerde bulunmak ve örgüte eleman kazandırmak çalışmalarından dolayı yakalanmışlardır.
  4. m) Sanıklar Şahin EROĞLU, Mehmet Cinet YAYAN, Diyarbakır HADEP il başkanlığında PKK terör örgütü adına faaliyetlerde bulunmak örgüte eleman kazandırmak ve lojistik malzeme temin etmek suçlarından yakalanmışlardır.
  5. n) Sanık Arif GÜLERYÜZ’ün İzmir Buca HADEP il teşkilatında gençlik komisyonu üyesi iken PKK terör örgütüne katıldığı, dokümanların tetkikinden anlaşılmıştır.
  6. o) Ümit EROL’un İzmir HADEP il teşkilatında görevli SELİM (K) adlı örgüt mensubu tarafından kırsala gönderildiği dokümanların tetkikinden anlaşılmıştır.
  7. p) Naif (Nafiz) AKDENİZ’in Antalya’dan kırsala katıldığı, HADEP’te okuduğu kitapların etkisi altında PKK’yı benimsediği, bu sanığın özgeçmiş raporunun tetkikinden anlaşılmıştır.
  8. r) Dursun CELİK’in, Antalya HADEP il teşkilatında görevli MAHSUN (K) adlı örgüt mensubu vasıtasıyla PKK’yı tanıdığı ve örgüte Nafiz AKDENİZ ve Hüseyin ARSLAN ile birlikte katıldığı dokümanların tetkikinden anlaşılmıştır.
  9. s) Sanıklar Fatih YILMAZ, Reşat DURGUN, Yakup YAŞ Diyarbakır HADEP il teşkilatında görevli iken yapılan propagandalar sonucu PKK örgütüne katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  10. t) Sanık Şeyhmus YAVUZ, İzmir HADEP il teşkilatının faaliyetlerine katıldığını, Sevgi ve Selim isimli şahıslar vasıtasıyla PKK terör örgütüne katıldığını beyan etmiştir.
  11. u) Sanıklar Tahsin BAŞARAN, Fatih KAPLAN, Ömer ALTINER, Ali TAKAR, Diyarbakır Bağlar HADEP ilçe teşkilatında faaliyet gösterirken örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  12. v) Sanıklar Ramazan ERSANCAN, Hamit GÜLCAN, Diyarbakır HADEP il teşkilatı üyesi ve gençlik komisyonu üyesi iken PKK örgütüne katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  13. y) Sanık Yunus YAMAN PKK örgütüne katılmadan önce HADEP Aydın il teşkilatı üyesi olduğunu ve HOCA (K) adlı örgüt mensubu vasıtasıyla örgüte katıldığını beyan etmiştir.
  14. z) Uğur TAYFUR örgüte İzmir HADEP il teşkilatında yapılan propagandalar sonucu katıldığını beyan etmiştir.
  15. aa) Sanıklar Mehmet Akif ERDOĞAN, Bahattin KARAKAŞ, Kamuran SÜLEYMANOĞLU, Mürsel SÜLEYMANOĞLU, Murat TAŞKIRAN, Hasan IŞIK örgüte Diyarbakır Bağlar HADEP ilçe teşkilatında faaliyet gösterirken yapılan propagandalar sonucu bu teşkilatta görevli örgüt mensupları vasıtasıyla örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir. Keza sanıklar Hasan ÇAKIR, Hacı EROL, Barış OKUR, M. Selim KOYUN ve İ. Halil NOYAN’da aynı parti ilçe teşkilatında yapılan propagandalar sonucu örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  16. bb) Nurettin ÇETİN’in Batman HADEP il teşkilatında yapılan propagandalar sonucu PKK örgütüne katıldığı tesbit edilmiştir.
  17. cc) Sanık Selahattin TAŞKIN, İzmir HADEP il teşkilatında Ercan KAYA, İzmir Gaziemir HADEP ilçe teşkilatında yapılan propagandalar sonucu örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  18. dd) M. Halit OĞUZ’un Diyarbakır HADEP ilçe teşkilatında ÇİYA (K) adıyla faaliyet gösterirken PKK terör örgütüne örgüt mensupları vasıtasıyla katıldığı tesbit edilmiştir.
  19. ee) Enver KARAKEÇİ’nin Bağlar HADEP ilçe teşkilatından HAYRİ (K) Talat YORULMAZ vasıtasıyla örgüte katıldığı tesbit edilmiştir.

Bu ifadelerden anlaşılacağı gibi HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarından illegal olarak kürt orjinli vatandaşları PKK etrafında örgütlenme, PKK’ya taban oluşturma ve PKK’nın yurtiçi, yurtdışı kamplarıyla örgütün dağ kadrosuna militan göndermek faaliyetleri yürütülmektedir. Böylece HADEP il ve ilçe teşkilatları PKK’nın asker alma daireleri haline gelmiştir.

HADEP yöneticileri her ne kadar ifadelerinde “Partilerinde bu şekilde illegal faaliyetler yürütülmediğini, bazı bireysel olayların ise kendilerini bağlamayacağına belirtmişlerse de;

Yukarıda belirtilen ifadelerden anlaşılacağı üzere bu illegal faaliyetler HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarının hemen hemen tamamında vardır. Bu durumda HADEP Genel Başkanı ve parti meclis üyelerinin bu faaliyetlerin dışında oldukları düşünülemez. Nitekim sanık Abdulkadir KAYA’nın ifadelerinde HADEP eski genel başkan yardımcısı Şeyhmus ÇAGRO’nun yurtdışındaki PKK kamplarına eleman gönderme faaliyetleri anlatılmıştır. Şeyhmus ÇAGRO halen yurtdışında firarda bulunmaktadır.

Yine haklarında soruşturma yapılmış olan sanıklar Meral DOĞAN, Seyfettin ÖZGÜR, Veysel DAĞDAŞ, Cem Sezai DEMİR, Kalender BEYDİLLİ ve Şervan BÜYÜKKAYA ifadelerinde HADEP il ve ilçe teşkilatları bünyesinde oluşturulan gençlik komisyonlarında tertiplenen seminerlerde ”Kadının Kürdistan Devrimindeki Yeri”, gerilla taktikleri, Kürt halkının kurtuluşa kavuşmasında PKK’nın rolü, Marksist Leninist kavramlar, Yurtsever Nedir, Devrimci bir insan neler yapmalıdır’ gibi konuların işlendiğini, böylece seminere katılan gençlerin PKK’ya kazandırılmaya çalışıldığını ifade etmişlerdir.

3- 30.5.1996 tarihli Demokrasi Gazetesinde çıkan “Halklarımıza” başlıklı Abdullah ÖCALAN’a karşı yapıldığı iddia olunan suikastı kınayan ilan:

Bu ilanda aynen şöyle denilmektedir “PKK GENEL BAŞKANI SAYIN ABDULLAH ÖCALAN’A KARŞI GİRİŞİLEN BOMBALI SUİKAST GİRİŞİMİNİ KINIYORUZ. HALKLARIN EŞİTLİK ÖZGÜRLÜK VE KARDEŞLİK ÖZLEMLERİNE KARŞI YAPILAN BİR SALDIRI OLARAK DEĞERLENDİRİYORUZ.

İlanın altında HADEP Genel Başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK, HADEP Genel Başkan yardımcısı ve İstanbul il başkanı Hikmet FİDAN ve HADEP Parti Meclisi Üyesi Serap MUTLU’nun imzalarıyla İsmail GÖLDAŞ, Haydar ÖZTÜRK, Kemal PEKÖZ, Ayşenur ZARAKOLU, Nurhayat ALTUN, Kadir SATIK, Sengül DİRİBAŞ ve Abidin KIZILYAPRAK gibi HADEP mensuplarının imzaları bulunmaktadır. HADEP’in en üst düzey yetkilisi olan sanıklar Abdullah ÖCALAN’a bağlılıklarını pek güzel ortaya koymuşlardır. Katliamcı çetenin başını özgürlük, eşitlik, kardeşlik savaşçısı olarak göstermektedirler. Bu ilan PKK-HADEP ilişkisi en açık şekilde ortaya koyan bir belge olarak değerlendirilmiştir.

– Terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah ÖCALAN’ın örgütün yayın organı olan MED-TVde yaptığı konuşmalar:

Abdullah ÖCALAN’ın MED-TVde yaptığı 14.12.1995 tarihli konuşmasında “…HADEP’e gelince, HADEP ve oluşturmuş olduğu blokun parlamentoya girmesinin Türkiye’nin bîr şansı olduğunu düşünüyoruz ve Kürtlerden ziyade Türk Demokrasisi açısından olumlu olacağına inanıyorum. Biz HADEP’in siyasi çözümden ziyade Meclise girmesi veya girmemesinin o kadar önemi olmasından ziyade oluşturmuş oldukları blokun seçimden sonra partileşmesinin olumlu olacağı, bizim de buna destek olacağımızı, zira siyasi çözümün olumlu olacağını düşünüyoruz” demiştir.

Yine Abdullah ÖCALAN’ın 24.12.1995 tarihinde MED-TV’de yaptığı konuşmasında: “HADEP’in Türkiye Parlamentosuna girip girmemesi önemli değil hem yurtdışında hem ülke dahilinde parlamento, kongre Ocak ayında sanıyorum kendisini ilan etme kararını ortaya koyacaktır. Bunun yanında bu seçimlerde çarpıcı bir şekilde ortaya koyacaktır. Bunun yanında bu seçimlerinde çarpıcı bir şekilde ortaya koyduğu gibi Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da bir federal parlamento ortaya çıkacaktır. Hatta bu seçilen milletvekillerini Kürdistan Federal Meclisi’nin üyeleri olarak selamlıyorum. Bunlar gerçekten bu acımasız koşullara rağmen seçilen insanlardır, kendileri artık bu faşist yaralar karşısında bile bu direnmeyle kazandıklarına göre dünyanın bunları kabul etmemesi mümkün değil. Ben bu seçimi kazanan milletvekillerini eğer ülke içinde mücadele koşulları varsa, ülke içinde mücadelelerini yürütmelerini, eğer bu koşulları yoksa resmi seçilmiş milletvekili olarak yurtdışında da mücadelelerini daha anlamlı bir biçimde vermek için görev başına çağırıyorum, daha önceki DEP milletvekillerinden sayı olarak az değildirler. Sanıyorum 2-3 katıda teşkil ediyorlar. Dolayısıyla Kürdistan’ın temsilini hem içte hem dışta her zamankinden daha iyi yapabilecek bir durum elde edilmiştir.” demiştir.

5- HADEP yetkilileri tarafından çeşitli tarihlerde yapılan basın açıklamaları, konuşmalar, bildiriler:

  1. a) 24.12.1995 seçimlerinde HADEP Antalya Milletvekili adaylarından Ahmet CİHAN ve Necdet ÖZÇELİK imzasıyla hazırlanan basın açıklamasında:

“…Son on yılda binlerce köy haritadan silindi, onbinlerce insan cezaevlerine dolduruldu. Binlercesi katledildi. Halkını, yurdunu sevmek, ona sahip çıkmaktan başka suçu olmayanlara karşı bir yok etme kampanyası başlatıldı. Türkiye’nin kaynaklarından büyük bir bölümü bu vahşi ve acımasız olduğu kadar sonuçsuz bir kirli savaşta heba edildi. Kürt ve Türk insanının kardeşliğinden korkan bu zihniyet bu gün Türkiye’deki düzene egemen olmaktadır. HADEP adayları akan kanın derhal durdurulmasını onurlu bir barışın hemen gerçekleştirilmesini savunur.'” denilmiştir.

  1. b) HADEP Genel başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK imzasıyla 18.1.1996 tarihinde yapılan basın açıklamasında. Şırnak ili Güçlükonak ilçesinde (11) vatandaşımızın katledilmesinin Devlet tarafından gerçekleştirildiği vurgulanmaya çalışılmıştır.
  2. c) Kapatılan DEP milletvekillerinin tutuklanmalarının ikinci yılı münasebetiyle hazırlanan HADEP Genel Başkan yardımcısı İsmail ARSLAN imzasıyla basın açıklamasında: “…Tabi ki DEP’li milletvekillerinin ve DEP’in hukuksuzluğun, haksızlığın zulmün üzerine inatla ve kararlılıkla yürümesi bu darbede önemli bir etken olmuştur. Ama asıl olarak Kürt halkının uyanışı, demokrasi, özgürlük ve eşitlik talepleri kuşkusuz en büyük etken olmuştur. Bu olumsuz etkileri silmek kolay ve gereklidir. Ancak bu köklü çözümler gerektirdiğinden hiçbir siyasi parti ve güç bu köklü çözümleri hayata geçirecek cesaret ve kararlılığa sahip değildir. Oysa yürürlükte olan tek yanlı ateşkes bu sorunları çözmeyi düşünenlere büyük bir fırsat ve manevra alanı vermektedir.” denilmiştir.
  3. d) Murat BOZLAK imzalı 10.4.1996 tarihli basın açıklamasında: “…Onbinlerce gencin ölümüne, ülkenin ekonomik ve siyasal krize sürüklenmesine neden olan savaşın son operasyonlarla tırmandırılması toplumda gelişen barış umudunu zedelemiştir. 15 Aralık 1995 tarihinde PKK’nın ilan ettiği tek taraflı ateşkes bugüne kadar sürdürülen operasyon ve provokasyonlara rağmen devam ettirilmektedir. Operasyonların ve şiddetin çözüm olmadığı kan ve gözyaşından başka bir işe yaramadığı geçmişin pratiğinden anlaşılmıştır. Tek taraflıda olsa ateşkesin yarattığı olumlu ortam değerlendirilmeli, savaş değil barış demokratikleşme doğrultusunda önemli adımlar atılmalıdır. Daha fazla can kaybı olmadan mevcut olumlu ortam bozulmadan hükümeti başlatılan operasyonları derhal durdurmaya davet ediyoruz” denilmiştir.
  4. e) 13.4.1996 tarihinde yapılan HADEP Ankara Mamak ilçe teşkilatı kongresinde ilçe başkanı seçilen İbrahim ELVEREN yaptığı konuşmasında: “…kirli savaşın sona erdirilmesini, Devletin PKK tarafından ilan edilen ateşkese cevap vermesini ve bu savaşın bitirilmesi gerektiğini…” söylemiştir.
  5. f) 5.5.1996 tarihinde yapılan HADEP İstanbul il kongresinde bir konuşma yapan İstanbul il Başkanı Hikmet FİDAN: “…Biz HADEP olarak zorunlu bir süreçten geçtik, barış süreci, savaş süreci kadar zordur. Şu ana kadar milletvekillerimiz dahil 500 şehit verdik, bu rakama cezaevlerindeki yüzbinleri katmıyorum. Bizler burada yıkılıp yakılan köylerden bahsetmeyeceğiz de bazıları gibi mutlu azınlıktan mı bahsedeceğiz’ Bütün baskılara ve yıldırmalara rağmen halkımız inatla bizleri seçmiştir.” demiştir. Aynı kongrede, “…Güneşin ülkesinden işçi sınıfına selam, karanlık ve kanlı devlet geleneğine son” pankartları asılmıştır.
  6. g) 11.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ağrı il teşkilatı kongresinde konuşma yapan Mehmet Nuri GÜNEŞ konuşmasında; “…Akan kanı kendilerinin durduracaklarını, Türkiye’de Kürtleri temsil eden tek partinin kendilerinin olduğunu ve Kürtlerin haklarını savunduklarını, salona gelen yurtseverleri kutladığını, Demokrasi ve Barış Partisinin Kürtleri temsil edemeyeceğini, kendilerinin arkasında 105 şehitlerinin bulunduğunu” söylemiştir.
  7. h) 12.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ankara il kongresinde Divan Başkanlığına seçilen Ali Rıza YURTSEVER yaptığı konuşmasında: “…Bütçe açıklarının büyük bir bölümünün OHAL’da kirli savaş için kullanıldığını, Türkiye’nin temel sorununun Kürt sorunu olduğunu, savaşın devam ettiği bir zamanda PKK’nın tek taraflı ateşkes ilan ettiğiniDevletin bu konuya duyarsız kaldığını, Kürt halkının barış istediğini, işte HADEP’in bu mücadelenin öncülüğünü yaptığını” beyan etmiştir.

ı) Aynı kongrede konuşma yapan HADEP Ankara il sekreteri Babür PINAR: “…TC. tarafından anlamsız yürütülen bir savaş var. Bu hükümette buna destek çıkıyor… Kürt halkının tek dostu emekçilerdir. HADEP Kürt ve Türk emekçilerinin sembolüdür. Bu uğurda binlerce şehit vermiş bir partiyiz.” demiştir.

  1. i) HADEP Ankara il Başkanı Kemal OKUTAN ise yaptığı konuşmasında: “…2000 yıllık baskılar altında direnerek bugünlere gelen yiğit Kürt halkı, sizleri selamlıyorum. HADEP kendiliğinden bugünlere gelmedi. Kanlar dökerek bugünlere gelmiştir. Daha önce bir kaç kişiydik. Şimdi salonlara, alanlara sığmaz olduk. Onlar öldürdüler, biz çoğaldık. Vedat AYDIN, Mehmet SİNCAR’ı katlederek bir yere varamazsınız. I991-1992’de Nevruz kutlandı. Ama o gün sarı, kırmızı, yeşil renklerden yüzlerce insanımız katledildi, sayın Başbakanımız bu renklerin Ergenekon’dan geldiğisöylemesine rağmen bu renkleri taşıyanlara ateş açtılar. Şehitler ölmez, bu düzen sadece Kürtleri sömürmüyor, bu ölümlere sessiz kalırsanız size de sıra gelecektir. 6 aydır ateşkes var. PKK kimseye ateş etmek istemiyor. Ama bunlar operasyon üstüne operasyon yapıyor. Bu operasyonlar sona erdirilmeli. Genel af ilan edilmelidir. Zilan’da Dersim gibi bitirebileceğinizi mi zannediyorsunuz’ Buna rağmen biz bitmeyeceğiz” demiştir.
  2. j) Cezaevlerinde sürdürülen açlık grevlerini desteklemek amacıyla 24.5.1996 günü HADEP İçel il Başkanı Veli AYDOĞAN imzasıyla yapılan basın açıklamasında “…Bu ülkede halkların kardeşliği, barış ve demokratik haklar için herşeylerini ortaya koyan Kürt halkının gencecik insanlarının da katledildiği, köylerin haritadan silinerek adeta açlığa, ölüme mahkum edilmekte ve yaşadıkları bölgede anlatmaya dilin varmayacağı, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kirli savaş politikası sürdürülmektedir.

Coğrafyasında tüm Kürt, Türk, Arap, Çerkez, Laz ve benzeri yaşayan halkların insanlık adına var olan tüm güzellikleri ortadan kaldırmak istenmektedir. Herkesin zararına olan kör şiddet politikası boyutlanarak geliştirilmek istenmektedir. Özellikle barışa ve halkların kardeşliğine önemli gelişme sağlayabilecek PKK’nın ilan ettiği tek taraflı ateşkes değerlendirilmemektedir.” demiştir.

  1. k) 25.5.1996 tarihinde HADEP Kırşehir il teşkilatı tarafından düzenlenen müzik şöleninde konuşma yapan HADEP Ankara il başkanı Kemal OKUTAN konuşmasında: “…Nasıl ki DEP bu düzenin partisi olmaya niyetli değildi; HADEP’te bir düzen partisi olmayacak, zaten düzen partisi olmayacağının kanıtı da yüzlerce şahidimizdir. Binlerce insanımızın kanı aktı, ama bizler yine de bu düzenin partisi olmadık ve olmayacağız. Bu arada yine durmadılar, yine baskılara devam ettiler, öldürmekle olmayacağını gördüler, bu kez de Hatip DİCLE, Leyla ZANA, Selim ADAK, Orhan DOĞAN’ları cezaevlerine atarak bu mücadeleyi önlemeye çalıştılar. Bu da yetmedi, binlerce Hatip’i binlerce Selim’i Orhan’ı, Leyla’yı da cezaevine atsalar susmayacağız, mücadeleye devam edeceğiz.

“…Ülkemizde bir savaş yürütülüyor, kirli bir savaş. Savaşın taraflarından PKK tek taraflı ateşkes ilan etti. Biz HADEP olarak diyoruz ki ey kuru kafalı Devlet yöneticileri, ey kaz kafalı Devlet yöneticileri, bu ateşkese yanıt veriniz. Bu fırsat bir daha kaçmasın. Bu fırsatı bir daha kaçırırsanız daha çok Türk anası, daha çok Kürt anası ağlayacak. Onun için diyoruz ki ne Kürt anası, ne Türk anası ağlasın. Bir an önce ateşkes çift taraflı olsun” demiştir.

  1. l) 24.12.1995 seçimlerinde diğer bölücü ve sol unsurlarla HADEP çatısı altında oluşturulan Emek, Barış, özgürlük bloku tarafından dağıtılan basın bildirisinde, ‘”…Bilindiği gibi tüm bu gelişmelere yol açan etmen Kürt sorununun şiddet yoluyla çözülmesinde ısrar, yani savaşın tırmandırılarak sürdürülmek istenmesidir. Bu politika yalnızca Kürtlere değil, işçi, emekçi, sınıflara, gençlere, kadınlara ve doğal çevreye yıkım getirmektedir. Kürt sorununun eşitlik temelinde çözülmesi ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulan tüm kesimlerin çıkarınadır. Son on yılda binlerce köy haritadan silindi, halkını, yurdunu sevmek, ona sahip çıkmaktan başka suçu olmayanlara karşı bir yok etme kampanyası başlatıldı. Türkiye’nin kaynaklarının büyük bölümü bu vahşi ve acımasız olduğu kadar sonuçsuz bir kirli savaşa heba edildi.” denilmiştir.

l.3.1996 tarihinde HADEP İstanbul ili Fatih ilçe teşkilatı tarafından düzenlenen şölende parti ilçe başkanı Abdülmecit KAPAZAN yaptığı konuşmasında: “…24.12.1995 seçimleri bitmesine rağmen insanlarımız üzerindeki baskı hala devam etmektedir. Bölgedeki kirli savaş sürüyor, bir çok insanımız öldürülüyor, köylerimiz yakılıp, insanlarımız öldürülüyor. Biz HADEP olarak PKK’nın ilan ettiği ateşkese Devlet uymalıdır ve savaş dönemindeki zararlar telafi edilmeli, bölgedeki asker ve polis geri çekilmeli, bölgedeki halkların kültürel kimlikleri tanınmalı diyoruz.” demiştir.

  1. n) 16.3.1996 tarihinde “Halepçe Katliamı” ile ilgili olarak Diyarbakır il teşkilatı tarafından yayınlanan basın bülteninde “…her sayfası kan, acı ve gözyaşı ile dolu bir tarihe sahip olan Kürt halkı yeryüzünde hiç bir halkın yaşamadığı bir soykırım ve imha politikasına maruz kalmıştır. Ortadoğu’da 4 ayrı parçada yaşamak zorunda bırakılan Kürt halkı, bu parçalardaki egemenler tarafından hep bazı ezilmesi gereken bir çıban olarak görülmüş, baskı altında tutulmuş ve egemenler tarafından birbirleri aleyhine koz olarak kullanılarak ulusal bir birlik sağlamaları engellenmiştir.” denilmiştir.
  2. o) 21.3.1996 tarihinde HADEP tarafından İstanbul Zeytinburnu futbol sahasında Nevruz kutlamalarına yönelik bir toplandı düzenlendiği, toplantıda: “…Direniş tamam, sıra kurtuluşta (ERNK), Biji Serok APO, Ulusal katliamlara son, Kürt ulusal sorununa son, Biji Kürdistan” gibi pankartların taşındığı, PKK terör örgütünü simgeleyen bez parçalarının açıldığı, “PKK Halktır. Halk burada, Biji APO, biji PKK, Gerilla Vuruyor. Kürdistanı Kuruyor. Şehit Namırım, Kürdistan Faşizme Mezar Olacak” şeklinde sloganlar atıldığı gözlenmiştir.

21.4.1996 tarihinde İstanbul’da HADEP İstanbul il başkanlığınca düzenlenen “Barış ve Demokrasi Mitinginde” bir konuşma yapan İHD İstanbul Şube Başkanı Ercan KANAR “…kürt halkı sizi selamlıyorum. Artık barış sesleri geliyor, savaş tüccarları bir şey yapamayacaktır… Savaşta ölen askerler şehit oluyor, gerilla öldüğü zaman öldü deniyor.” demiştir. Söz konusu mitingde ”Biji Serok APO, susma sustukça sıra sana gelecek” şeklinde sloganlar atılmıştır.

ö) 11.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ağrı il teşkilatı kongresinde bir konuşma yapan milletvekili adaylarından Ali ihsan ÇELİK “…baskıların ve işkencelerin kendilerini yıldıramayacağını, HADEP’in hem Türklerin hem Kürtlerin partisi olduğunu, PKK lideri Abdullah ÖCALAN’ın barış çağrısına Devletin kulak vermesi gerektiğini” söylemiştir.

  1. p) 12.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ankara il kongresinde konuşma yapan Feridun YAZAR: “…TC. Kürdistan aleyhine çalışıyor. Kürtlerde bir bedeli canlarıyla, kanlarıyla ödüyor. Kürtler artık Dersim’de boğulacak değildir. Kürt politikası artık Türkiye’nin ve Kürtlerin politikası olmaktan çıkmış, artık bir Avrupa politikası olmuştur.” demiştir.
  2. r) 25.10.1996 tarihinde HADEP Kırşehir il teşkilatı tarafından düzenlenen müzik şöleninde HADEP Kırşehir il başkanı Kemal ODABAŞI yapmış olduğu konuşmasında: “…Mücadele sonucu cezaevlerinde tutsak olan özgürlük mahkumlarını, zindanlardaki direnişlerini buradan selamlıyorum… Ülkemizde adı konulmamış bir savaş sürmektedir. Buna kirli savaş deniyor. Savaşın temizi olmaz. Yine savaşın taraflarından bir kesimi tek taraflı ateşkes ilan etmiş, ateşkese şimdiye kadar cevap verilmemiş, savaşan tarafın muhatabı olan Abdullah ÖCALAN’a suikast girişiminde bulunulmuştur. Bu girişimi barışın provoke edilmesi olarak algılamak gerekir.” demiştir.

6) HADEP Genel Merkezi tarafından dağıtılan bildiriler:

Aşağıdaki bildiriler örnek olarak alınmıştır.

  1. a) Kamuoyuna başlıklı, Halkın Demokrasi Partisi imzalı bildiriden: “…Kürtler tarih boyunca kendilerine dayatılan her türlü baskı, zulüm, şiddet ve asimilasyon politikasına karşı mücadele ederek dilini, kültürünü, ulusal kimliğini koruyarak bugünlere gelmiştir. Özgürce kendilerini ifade etme taleplerine yönelik mücadeleleri etkin bir biçimde devam etmektedir. Hiç bir gücün bu süreci geri çevirmesi mümkün değildir. Kürtler ve Ortadoğu halklarının kölelikten kurtuluş, özgürlüğe ulaşma ve 21 Mart Dünya Irkçılıkla Mücadele Günü olan Nevruz bayramı halkımıza, kardeş Ortadoğu halklarına ve tüm ilerici insanlığa kutlu olsun. Cena Nevroz Piroz Me.” denilmiştir.
  2. b) “8 Martta Barışı Haykıralım” başlıklı Halkın Demokrasi Partisi imzalı bildiride:

“…Biliyoruz ki bu kirli savaş sadece kadınlarımız değil, tüm insanların ve insanlara ait tüm değerlerin yıkımına neden olmakta ve bu nedenle tüm günlerin gündemine oturmaktadır.

“Biliyoruz ki Cizre’de, Şırnak’ta, Siirt’te, Tunceli’de vücudu lav silahıyla yakılmış, kafası kolu kesilmiş Kürt gençlerinden, Rize, Samsun’a, Yozgat’a, İstanbul’a kanlı kefen içinde ölüsü giden Türk gençlerinden de birey olarak toplum olarak birazda biz sorumluyuz.” denilmiştir.

Gerek HADEP yetkililerinin beyanları, gerekse yayınladıkları tüm bildiriler PKK’yı meşrulaştırma amacına yöneliktir. Israrla PKK’nın ateşkes çağrısına cevap verilmesi, yani PKK’nm Devlet tarafından taraf olarak kabul edilmesi istenilmektedir.

24.6.1996 tarihinde Halkın Demokrasi Partisinin genel merkezinde yapılan aramada 2 klasör dolusu. Ankara il binasında yapılan aramada ise bir klasör dolusu KURD-A Haber Ajansının bildirileri ele geçmiştir.

Bu haber ajansı önceki tarihlerde PKK’nın illegal yayın organı olan ve Almanya’da yayınlanan Berxwedan dergisi tarafından Berxwedan Haber Ajansı olarak faaliyete geçirilmiş, bilahare ismi KURD-HA (Kürdistan Haber Ajansı) olarak değiştirilmiştir. KURD-HA, PKK güdümünde faaliyet gösterdiğinden Alman makamları tarafından kapatılmıştır. Bilahare KURD-A (Kürt-Alman Habar Ajansı) adı altında yeniden açılmıştır. Ülkemiz aleyhine PKK adına yayına devam etmektedir.

Bu haber ajansı Güneydoğu Anadolu’da güvenlik kuvvetlerimizin PKK terör örgütüne karşı gerçekleştirdiği eylemleri Avrupa kamuoyuna çarptırarak vermektedir. Bu bültenler ARGK ve ERNK’nin bildirileri mahiyetindedir.

Yukarıya alınan çok sayıda sanık beyanları, örgütün başı Abdullah ÖCALAN’ın MED-TVdeki bazı konuşmaları, HADEP üst düzey yetkililerinin muhtelif tarihlerdeki beyanları, sanıkların Abdullah ÖCALAN’a karşı yapıldığını iddia ettikleri suikast girişimini kınayan ilanları ve HADEP Genel Merkezi ile il ve ilçe teşkilatlarında ele geçen örgütsel doküman birbirlerini tamamlayan, doğrulayan deliller olup, HADEP, PKK ilişkisini kesin olarak ortaya koymaktadırlar.

Esasen HADEP’in PKK’nın legal görünüşlü bir kuruluşu olduğu en açık ve en çarpıcı şekilde 23.6.1996 tarihinde Atatürk Kapalı Spor Salonu’nda yapılan HADEP 2. Olağan Genel Kurultayında ortaya çıkmıştır. Bu kurultay yasalara göre kurulmuş bir siyasi partinin kurultayı değil, PKK’nın kurultay’ı şeklinde cereyan etmiştir. Kurultayın başından itibaren kanlı ihanet çetesinin sözde bayrağı ile eşkıyanın başı APO’nun posteri salon içinde “Biji Serok APO” çığlıklarıyla dolaştırılmaya başlanmıştır. Büyük Atatürk’ün başkentinde kutsal Türk Bayrağı yerlerde sürüklenirken yerine eşkiyanın başının posteri asılmıştır. Üstelik bu olayı salonda bulunanların hemen hemen tamamı zafer işaretleriyle alkışlanmışlardır. “Gerilla Vuruyor Kürdistanı Kuruyor,'” sloganlarını bağırarak ihanetlerini ortaya dökmüşlerdir. Türk Bayrağının bir ara divan önüne serilişi bile yuhalanmıştır. Bu ihanet hareketlerine Genel Başkan dahil hiç bir parti yetkilisinin müdahalesi olmamıştır. Divan Başkanı ciddi sayılmayacak göstermelik bazı ikazlar yapmıştır.

Parti meclisi üyesi olan sanıklar ifadelerinde Divanın oluşumu ile kendi yetkilerinin bittiğini, bu nedenle olaya müdahale edemediklerini söylemişlerdir. Ama bu sanıklar salonda parti meclisi üyelerine ayrılan yerde oturmaya devam etmişler ve çoğunluğu parti meclisi üyeliğine yeniden talip olmuşlardır. Türk Bayrağı’nın indirilmesine müdahale etmek için yetkili olmakta gerekmez. Bu bir duygu işidir. Tabii ki Türk Bayrağı yerine PKK’nın bayrağına gönül vermiş olanlardan bu müdahale beklenemez. Yine sanıklar savunmalarında “olaylar devam etseydi güvenlik kuvvetlerinden yardım istenecekti” demişlerdir. PKK’nın gövde gösterisi durumundaki bu eylemler kurultay salonuna delegelerin ve dinleyicilerin girmesiyle başlamış, saat 14.30’a kadar devam etmiştir. PKK’nın yapabileceği en vahim eylemi gerçekleştirerek Türk Bayrağını indirmişlerdir. Parti yetkilisi olan sanıkların müdahale için ne gibi bir eylem bekledikleri oldukça düşündürücüdür.

Parti üst düzey yetkilisi olan sanıklar muhtelif tarihlerde verdikleri beyanatlarda Türkiye’de Devletin bir kirli savaş sürdürmekte olduğunu, bu savaşa son vermek için PKK’nın tek taraflı olarak ilan ettiği ateşkese derhal cevap verilmesi gerektiğini, kendilerinin barıştan yana olduklarını söylemektedirler.

Türkiye Cumhuriyeti, hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmı üzerinde Marksist-Leninist ilkelere dayalı ”bağımsız birleşik Kürdistan” adı altında bir devlet kurmak isteyen ve bu amacı doğrultusunda hunharca kan döken bir ihanet hareketi ile karşı karşıyadır. Bu ihanet hareketini yok etmek Devlet olmanın gereğidir. Hiç bir Devlet kendi ülkesini böldürtmez. Büyük Türk Devleti’nin ise ülkesini ve milletini böldürtmesi hiç düşünülemez. Eğer süren savaşta bir kirlilik varsa bu eşkıyanın hunharlığından, gerçekleştirdiği acımasız katliamlardan ileri gelmektedir.

Ateşkes meşru güçler, devletler ve ordular arasında sözkonusu olur. PKK ise silahlı bir çetedir. Kanlı bir terör örgütüdür. Meşruiyeti kesinlikle yoktur, devletin PKK ile herhangi bir anlaşma yapması mümkün değildir. Ayrıca PKK’nın ilan ettiği sözde ateşkese Devletin uyması gerektiği yolundaki talepler eşkiyaya vakit kazandırarak derlenip toparlanması için imkan vermek çabalarından doğmaktadır. HADEP yetkililerinin barıştan yana oldukları yolundaki iddialarıda samimi görülmemiştir. Çünkü barışın gerçekleşmesinin tek şartı eşkıyanın başının çetesiyle birlikte teslim olarak Türk adaletine sığınmasıdır. HADEP yetkilileri gerçekten barış istiyorlarsa bu yönde çaba göstermeleri gerekir. Bu gerçekleşmediği takdirde elbetteki büyük Türk ordusu ve güvenlik kuvvetleri ülkelerini koruma ve kollama görevlerine devam edeceklerdir. Devletin başka türlü hareket etmesi düşünülemez.

Türkiye’de bir tek kimlik vardır. O da Türk Kimliğidir. Kürt kültürel kimliği tanınsın yolundaki talep ülkeyi bölmek amacıyla atılmış sinsi bir adımdır.

Devlet tektir, ülke tektir, millet tektir. Bu ilkelerden taviz verilemez, bu ilkelerden taviz vermeye kalkanlar elbetteki gaflet, delalet ve hatta hıyanet içerisindedirler) denilmektedir.

İSTEK : Yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan delillerden:

Devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının kenar başlıklı 78, <bağımsızlığın korunması=”” style=”box-sizing: border-box;”>başlıklı 79, kenar başlıklı 80, <azınlık yaratılmasının=”” önlenmesi=”” style=”box-sizing: border-box;”>kenar başlıklı 81. <bölgecilik ve=”” irkçılık=”” yasağı=”” style=”box-sizing: border-box;”>kenar başlıklı 82. maddelerine aykırı eylemlerde bulunduğu açıklıkla anlaşıldığından; söz konusu yasa hükümleriyle, Anayasa’mızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası gereğince Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin temelli kapatılmasına karar verilmesi talep olunur.</bölgecilik></azınlık></bağımsızlığın>“

II- DAVALI PARTİ’NİN İDDİANAMENİN REDDİNE KARAR VERİLMESİ İSTEMİ VE YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ KONUYA İLİŞKİN GÖRÜŞÜ

A- PARTİNİN İSTEMİ

Davalı Parti’nin, 29.01.1999 günlü iddianamenin, reddine karar verilmesi istemini içeren 3.2.1999 günlü dilekçesinde:

“1. Yargıtay C. Başsavcılığı 29.01.1999 tarihli bir basın açıklaması ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin temelli kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi nezdinde dava açıldığını kamuoyuna duyurmuştur.

  1. Yapılan açıklamadan ve medya kuruluşlarının yayınlarından; davanın, halen Ankara Devlet Güvenlik Mahkemeleri nezdinde görülmekte olan 3 davadaki iddia ve kanıtlara dayandırıldığı anlaşılmaktadır.

İDDİANAMENİN REDDİNİ GEREKTİREN NEDENLER:

İddianame 2820 sayılı Yasa’nın 100 üncü maddesine ve Yasakoyucu’nun amacına aykırıdır:

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 100 üncü maddesinin dava ile ilgili bölümü

aynen şöyledir:

“Bir siyasi partinin, bu kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlal etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından partinin kapatılması davasının açılması;

a- Re’sen,

b- Bakanlar Kurulu karan üzerine Adalet Bakanı’nın istemiyle,

c- Bir siyasi partinin istemi ile,

olur

Bu maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazetede yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz.”

Yasakoyucu bu düzenleme ile, seçimlerin yapılmasına karar verildiği dönemde, haksız ve hukuki olmayan nedenlerle herhangi siyasi parti aleyhine kapatma davası açılmak suretiyle, o partinin yıpratılmasını, seçim şansının azaltılmasını önlemek istemiştir. Nitekim SPY’nın 100 üncü maddesinin gerekçesinde bu durum şöyle açıklanmıştır:

“… Bu hakların seçimlerde engelleme amacıyla kullanılmasını önlemek için de kullanma süreci sınırlı tutulmuştur.”

Yasa metninin, seçim döneminde dava açılamıyacağı yönündeki sınırlamayı, yalnızca Adalet Bakanlığı ve Siyasi Partilerin başvurusu üzerine açılacak davalarla sınırlı olarak öngördüğü, Yargıtay C. Başsavcısının kendiliğinden (re’sen) dava açmasını böyle bir sınırlamaya tabi tutmadığı söylenebilir. Sadece Yasa’nın yazılış şekline (lafzına) bakılarak varılacak böyle bir sonucun, Yasa’nın amacına uygun olduğunu söylemek olanağı yoktur.

Yasakoyucu siyasi partiler hakkında her zaman kendiliğinden dava açma yetkisine sahip olan Yargıtay C. Başsavcısı’nın, bu yetkisini tartışma yaratacak ve ilgili parti hakkında olumsuz siyasi sonuçlar doğuracak bir dönemde kullanmayacağı; başka bir anlatımla bu yetkisini diğer zamanlarda kullanmayan Başsavcının, (davanın sonuçlanmasının süre itibariyle mümkün olmadığı) seçim döneminde haydi haydi kullanmayacağı varsayımı ile hareket etmiş ve bunu ayrıca düzenlemeye gerek görmemiştir.

Bilindiği gibi, Adalet Bakanının ya da bir siyasi partinin kapatma istemi de Yargıtay C. Başsavcısı tarafından değerlendirilmektedir. Fakat bu değerlendirmenin ve verilecek karara muhtemel itirazların yaratacağı siyasi tartışma ve ortamın; seçimlerin tarafsızlığına zarar vereceği düşünülmüştür. Aynı sakıncaların, Başsavcının kendiliğinden açacağı davada bulunmadığını söylemek olanağı da yoktur.

Açılan her kapatma davasında, Anayasa Mahkemesi’nin davayı kabul etme kadar reddetme ihtimali de bulunduğuna göre; seçim döneminde açılmış ve ilgili siyasi partinin seçim şansını çok büyük ölçüde etkilemiş davanın sonradan reddi halinde; ilgili siyasi partinin uğramış olduğu haksızlık ya da seçim sonuçlarının meşruiyeti üzerine yapılacak tartışmalar nasıl giderilecektir ‘ Demokrasinin alacağı yara nasıl kapatılabilecektir ‘

Aylarca, hatta yıllarca açılmamış bir davanın seçim döneminde açılmasının yaratacağı sakıncalarla; seçim dönemi süresince, örneğin 3 ay gibi bir sürede dava açmamanın yaratacağı sakıncalar karşılaştırılmalıdır.

Olayımızda, iddianamenin dayandırıldığı olaylar ve dayanılan kanıtlar, ilgili mahkemeler tarafından (hem de suç duyurusu şeklinde) Yargıtay C. Başsavcılığı’na 1996 ve 1997 yıllarında iletilmiştir. Aradan geçen uzun süreye karşın Yargıtay C. Başsavcısı tarafından kapatma davası açılmamıştır. Daha da önemlisi, Seçim kararı da 02.08.1998 tarihinde Resmi Gazetede yayımlandığı halde aradan yaklaşık 7 ay geçtikten sonra dava açılmıştır. Tüm bunlar, İddia Makamının yasanın kendisine verdiği dava açma yetkisini, Medeni Yasa’nın 2 nci maddesinde açıklanan anlamda kötüye kullandığını açıkça göstermektedir.

SONUÇ VE İSTEM

Açıklamaya çalışılan nedenlerle, TBMM’nin milletvekili genel seçimlerinin ve Mahalli İdareler Genel Seçimlerinin 18 Nisan 1999 günü yapılmasına ilişkin kararının, 02.08.1998 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmış olduğu ve içerisinde bulunduğumuz seçim döneminde kapatma davası açılmasının Siyasi Partiler Yasası’na, demokratik ilkeler ve hukukun genel ilkelerine aykırı olduğu gözetilerek, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi’nin temelli kapatılmasına ilişkin iddianamenin reddine karar verilmesini saygı ile dileriz” denilmiştir.

B- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ İSTEMLE İLGİLİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 4.2.1999 günlü, SP.60 Muh. 1999/83 sayılı yazısında,

“2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 100. maddesinde: (Bir siyasî partinin, bu kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlâl etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından partinin kapatılması davasının açılması;

Re’sen,

Bakanlar Kurulu Kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle,

Bir siyasî partinin istemi üzerine,

olur.

…

…

…

Bu maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz) hükmüne yer verilmiştir.

Görüldüğü gibi, kanun koyucu, milletvekili seçimi yapılmasına dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten oy verme gününün ertesi gününe kadar, siyasî partinin kapatılmasına ilişkin olarak, Siyasî Partiler Kanunu’nun 100 üncü maddesiyle verilen hakları, seçimlerin yaklaşması nedeniyle kötüye kullanabileceklerini düşünerek, onların başvurularına sınırlama getirmiş; ancak, bu süre zarfında Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasamızın hükümlerinin askıya alınmasını da istememiştir. Başka bir deyişle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Anayasa Mahkememiz, milletvekili seçimi yapılmasına dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde de görevlerini yapmaya devam edeceklerdir.

Kanun koyucu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın bu süre zarfında, şartları oluşsa bile, bir siyasî partinin kapatılması için dava açılmasını engellemek isteseydi, söz konusu maddenin birinci fıkrasının (a) bendiyle, (b) ve (c) bentleri arasında ayırım yapmaz, “Bu maddenin birinci fıkrasında yer alan hükümler, milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak, oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz” demekle yetinirdi.

Kanunların açık hükümlerini değiştirecek biçimde yorum yapılamaz. Başka bir deyişle, Anayasamızın ve Siyasî Partiler Kanunu’nun Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına süre sınırlaması olmaksızın verdiği, şartları oluştuğu takdirde bir siyasî partinin kapatılması için dava açma hakkı ve görevine, yasaya aykırı biçimde yorum yapılarak sınırlama getirilemez.

SONUÇ VE İSTEM : Halkın Demokrasi Partisi vekillerinin, 3.2.1999 tarihli dilekçeleriyle, “Başsavcılığımın partilerin kapatılması için düzenlediği iddianamenin reddine karar verilmesi” istemiyle yaptıkları başvuru, usul ve yasaya aykırı bulunduğundan reddine karar verilmesi yolundaki düşüncemizi takdirlerinize arz ederim” denilmiştir.

III- DAVALI PARTİNİN SEÇİMLERE KATILMASININ ÖNLENMESİ KARARI VERİLMESİ İSTEMİ

A- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ İSTEMİ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 25.2.1999 günlü, SP.60 Hz.1999/37 sayılı Halkın Demokrasi Partisi’nin 18.4.1999 günü yapılacak Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerine katılmasının önlenmesi istemini içeren yazısı şöyledir:

“Federal Almanya’da, Federal Anayasa Mahkemesi Kanunu’nun 32/1 nci maddesinde:

(Federal Anayasa Mahkemesi bir uyuşmazlık sırasında, ağır sakıncaların doğmasını önlemek veya tehdit edici bir gücü engellemek için, ya da başka bir önemli nedenle kamu yararı açısından acilen zorunlu olması durumunda, Geçici Tedbir kararıyla bir durumu geçici olarak düzenleyebilir) hükmüne yer vermiştir.

Federal Alman Anayasası geçici tedbir kararını açıkça öngörmemesine rağmen, söz konusu 32/1 nci madde Federal Anayasa Mahkemesi Kanunu’na girmeden önce de. geçici tedbir kararları Alman Anayasa Yargısının devamlı ve temel bir öğesini oluşturmuştur.

Çünkü Anayasa yargısı, Anayasa hukukuna saygıyı garantilemek istemektedir. Kuruluşundaki amaç. Anayasanın korunmasına hizmet etmektir. – Prof. Dr. ZAFER GÖREN, Anayasa Yargısı, 1955, Türk ve Alman Anayasa Hukukunda Anayasa Yargısının Sınırları ve Yürürlüğü Durdurma Kararları, s.213-,

1982 Anayasasının yürürlüğe girmesinden sonra, Anayasa Mahkememiz 1.8.1985 gün, 654/4 sayılı kararıyla ve gerekçesiyle, yürürlüğü durdurma talebini reddetmiştir.

Adları Türk hukukunda daima saygı ile anılan Anayasa Mahkemesi üyelerinden Recai Seçkin, Kani Vrana ve Şevket Müftügil, bu karara ilişkin karşı oy yazılarında, aşağıda yazılı görüşleri ileri sürmüşlerdir:

(Anayasamızda açılan iptal davaları üzerine, iptali istenen yasa hükmünün uygulanmasının durdurulmasına Anayasa Mahkemesi’nce karar verilebileceğine ilişkin bir hüküm yer almamıştır. Bu nedenlerdir ki maddi anlamdaki, yani genel ve objektif kurallar koyan yasalar hakkında böyle bir görev ve yetkinin varlığının söz konusu edilemeyeceği kuşkusuz olmakla birlikte, Anayasamızda aynı konuda engelleyici veya yasaklayıcı bir hüküm yer almamış olması nedeni ile Anayasamızın her zaman her şeyden önce göz önünde tutulması ve uyulması gereken demokratik hukuk devleti niteliğine ve koyduğu veya tanıdığı temel hukuk ilkelerine dayanılarak ve Anayasanın 151. maddesindeki itiraz yolu ile gelen işlerde davanın ve dolayısıyla uygulamanın durdurulması kuralı da göz önüne alınarak, biçimsel yasaların konuları bakımından, yerine getirilmeleri halinde artık geriye dönüşü olmayan kişisel bir sonuç doğurmaları olasılığı varsa, bunların uygulanmalarının bir süre durdurulmasına karar verme görev ve yetkisinin esasen var olduğunu kabul zorunlu olmaktadır. Kaldı ki bir yasanın Anayasaya aykırılığı nedeni ile iptal edilmesi gibi çok geniş bir yetkiyi Anayasa Mahkemesi’ne tanıyan Anayasamızın, daha hafif sonuçlar doğuracak olan, iptali dava edilen yasa kuralının uygulanmasını, belli ve istisnai durumlarda bir süre için erteleme yetkisinin öncelikle tanınmış olduğunun kabulü gerekmektedir. Çünkü az, aksini gerektiren bir hüküm ve neden olmadıkça bütünleştirdiği çoğun içinde her zaman vardır. Anayasamızın özellikle sözü ile sustuğu ve fakat özü ile çözdüğü veya uygun bulduğu bu konudaki sorunu içtihat yolu ile de bir sonuca bağlamak Anayasa Mahkemesi’nin görevleri arasındadır. Yasalarda boşluk olan yerlerde, hukukun üstün kuralları, mahkemelerin vicdani kanıları ile oluşacak olan içtihatlarında uygulama yeri bulmalıdır. Uygulamanın bir süre için durdurulmasına karar verilmesi bir usul sorunudur. Gerek Anayasa, gerek Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun, Anayasa Mahkemesi’nin Anayasaya uygunluk denetiminde uygulanacak usuller yönünden tüm konuları kapsayıcı bir düzenleme getirmemiştir.

Yasakoyucu tarafından böyle bir yol seçilmesinin nedeni ise, 44 sayılı kanunun gerekçesinde de belirtildiği üzere, kurulan Anayasa Mahkemesi’nin niteliği itibariyle karşılaşacağı usul sorunlarını genel ve temel esaslar sayesinde içtihat yolu ile kolaylıkla çözebileceğinin kabul edilmiş olmasıdır. Yani Anayasa Mahkemesi boşluk olan hallerde karşılaşacağı her usul sorununu kesinkes çözerek bir sonuç doğuracak karara varmakla yükümlüdür.

Anayasa Mahkemesi de iptal davalarında yargısal bir çalışma yapmaktadır. Bu bakımdan her mahkeme gibi o da yargı yetki ve görevinin kapsamı içinde gerekli önlemleri alabilir. İptali istenilen yasa hükümlerinin iptal davasının sonuçlanmasından önce ilgili yerlerce uygulanması halinde Anayasa Mahkemesi’nce verilecek bir iptal kararının artık sonuç doğurması olanağı ortadan kalkmış olacağından, burada kişisel durumun olduğu biçimde korunması için, uygulamanın geçici bir süre durdurulması önleminin alınmasında haklı bir neden vardır).

Yukarıda yazılı karşı oy yazısında belirtilen görüşlerin hakkı olduğunu anlayan Anayasa Mahkememiz, 1993 yılından itibaren kanunların uygulanmasının durdurulması istemi ile bir çok defa karşılaşmış ve bu defa içtihadını değiştirerek, önce kanunların uygulanmasının durdurulabileceğine, daha sonra da uygulamanın durdurulmasına karar vermiştir – Anayasa Mahkememizin 21.10.1993 gün ve 33/40, 11.4.1994 gün ve 43/42 sayılı kararları-.

Amerika Birleşik Devletleri’nde de, kanunların uygulanması ile ortaya çıkabilecek, giderilmesi imkânsız zararları önlemek amacıyla mahkemeler tedbir alma yetkisine sahiptirler-Prof. Dr. ZEHRA ODYAKMAZ, Yürürlüğü Durdurma, Anayasa Yargısı, 1995, S. 150-.

Yargı denetimi demokratik hukuk devletinin temel öğesidir ve etkili bir denetime olanak tanıyan hukuksal araçların kullanıma açık tutulması ile garanti altına alınmıştır. Bu araçlarda gerçekleştirilecek her türlü sınırlama yargı denetiminin özüne dokunur ve anayasal dengede bozulmaya neden olur. Yürürlüğü durdurma kararı oldu bittilerle hukuk düzeninin de zedelenmesini önlemekle tüm toplumu, üstün yetkilerle donatılmış olan idareye karşı bireyi korumaktadır. Yüce Divan sıfatıyla Cumhurbaşkanını, bakanları yargılama yetkisi ile donatılmış olan Anayasa Mahkemesi’nin yürürlüğü durdurma yetkisine sahip bulunmadığını benimseyen bir anlayış dayanaktan yoksundur -Prof. Dr. S. GÜRAN, Anayasa Yargısında Yürütmenin Durdurulması, Anayasa Yargısı, 1986, s.149/153-.

Anayasamızın 138 nci maddesinde <hâkimler görevlerinde=”” bağımsızdırlar.=”” anayasaya,=”” kanuna=”” ve=”” hukuka=”” uygun=”” olarak=”” vicdani=”” kanaatlerine=”” göre=”” hüküm=”” verirler=”” style=”box-sizing: border-box;”>kuralı yer almaktadır. Bu maddede sözü geçen kavramı ile yargıcın önüne gelen uyuşmazlığın çözümü ve hukukun geçerli kılınması için vicdani kanısına göre kullanılmasını gerekli gördüğü tüm araçları kullanması, alması gereken önlemlerin hepsini alması amaçlanmıştır- Prof. Dr. RAGIP SARICA, Danıştay Kararları ve Yürütmenin Durdurulması, 1966. s. 29-.</hâkimler>

Konuyu her yönüyle inceleyen Prof. Dr. ZAFER GÖREN, anılan makalesinde:

Anayasa Mahkemesi sonraki kararlarında haklı olarak Medeni Kanun Md.l’e yollama yapmıştır.

Bu madde, yargıca açıkça boşluk doldurma yetkisini tanımaktadır.

Bu kuralın bir genel hukuk ilkesi olarak kabul edilmesi gerekir. Her yasa gibi Anayasa da onu uygulayan organlar tarafından yorumlanabilir, boşlukları doldurulabilir ve buna muhtaçtır.

…Usul kuralları hukukun genel kurallarını uygulama alanına koyma mekanizmalarıdır. Modern hukuk devletinde yargıcın hak ve hukuku sağlamasına engel olacak usul kurallarına yer yoktur. Aksine ona hukuksal gerçeği saptayabilmesi için geniş olanaklar sağlanmalıdır.

Yürürlüğü durdurma kararı Anayasa Yargısında da asıl davaya ilişkin yetkilerin dışında düşünülemez ve son kararı vermeye yetkili olma, yürürlüğü durdurma kararını vermeye yetkiyi de içerir.

Bütün bunların dışında yürürlüğü durdurma kararı verme yetkisi yargı erki içinde bulunmaktadır ve yargılama yetkisinin doğal bir sonucudur. Bu ilke Anayasa Hukukunda da geçerlidir. Aksi halde Anayasa Mahkemesi’nin de isabetle belirttiği gibi hem ilgili kişiler, hem toplum ve özellikle kamu düzeni hukuk korumasından yoksun bırakılmış olur. Anayasa Mahkemesi haklı olarak pozitif hukuk tarafından yürürlüğü durdurma kararı verme yetkisinin tanınıp tanınmadığına değil, Anayasa ve ilgili yasa kurallarının bunu engelleyen kurallar içerip içermediğine önem vermiştir.

Almanya’da, Federal Anayasa Mahkemesi faaliyetinin birinci yılında birçok defa Anayasa ve Anayasa Mahkemesi Yasası’nda yargılama için öngörülen temellerin dışında başka hukuk kuralları geliştirmek zorunda kalmıştır. Federal Anayasa Mahkemesine göre, Federal Alman Anayasa Mahkemesi Yasası’nda yargılama usulüne ilişkin boşluk olduğunda öncelikle başka usul kanunlarına başvurulmak zorunludur) demektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 121 nci maddesine göre<türk kanunu=”” medenisi=”” ile=”” dernekler=”” kanunu’nun=”” ve=”” hakkında=”” uygulanan=”” diğer=”” kanunların=”” bu=”” kanuna=”” aykırı=”” olmayan=”” hükümleri,=”” siyasi=”” partiler=”” da=”” uygulanır.=”” style=”box-sizing: border-box;”></türk>

2908 sayılı Dernekler Kanununun 74 ncü maddesine göre

Anılan yasalar, Anayasa Mahkememize siyasi partiler hakkında, dernekler hakkında alınabilecek her türlü tedbiri (ihtiyati tedbir dahil) alma hakkını ve hukukun genel ilkeleri, kıyas yoluyla İdari Yargılama Usulünde yazılı tedbirleri alma hakkını vermektedir.

<yürütmenin durdurulması=”” style=”box-sizing: border-box;”>, , v.b. gibi <geçici hukuki=”” koruma=”” style=”box-sizing: border-box;”>sağlayan tedbirlerin vazgeçilmezliği ve önemi, 1999 yılında yayınlanan adlı eserde Dr. MUHAMMET ÖZEKES tarafından şöyle ifade edilmektedir:</geçici></yürütmenin>

(Normal yargılama prosedürü içinde maddi ilişkinin açıklığa kavuşturulması ve icrası belirli bir zamana ihtiyaç duymaktadır. Ancak yargılamanın devamı sırasında veya daha önce ortaya çıkan değişik sebeplerden dolayı yargılama ile ulaşılmak istenen sonuçtan uzaklaşılabilir veya elde edilmesi güçleşebilir. Gerek usûl, gerekse takip hukuku şekli hukuk dalı olup, belirli prosedürlere, belirli süreler içinde uyulması gerekir. Tabiri caizse hakkını elde etmek için bu yollara başvuran kimsenin derin bir soluğa ihtiyacı vardır. Burada kusur sadece ağır işleyen adalet mekanizmasında değildir. Belirli bir prosedüre ve sürelere uyulması, tarafların haklarının korunması için bir güvencedir. Çünkü gerçeğe ulaşmak, gerçeği bulmak için kapsamlı bir araştırmaya, dolayısıyla zamana ihtiyaç duyulur. Ancak, öyle şartlar oluşabilir ki, bu prosedüre sıkı sıkıya bağlı kalınması, telâfisi imkânsız veya güç zararlara sebep olabilir. Özellikle, karşı tarafın ulaşılmak istenen sonucu bertaraf etmek için girişeceği davranışlar sebebiyle yargılamanın sonunda herhangi birşey elde edilmesi bile mümkün olmayabilir.

Yargılamanın sonucunun, yargılamaya başlandığı sırada, hatta ondan da önce güvence altına alınması ihtiyacını ortaya çıkarabilir. Bu da ancak, kesin hukukî koruma elde edilinceye kadar geçici hukukî koruma tedbirleriyle sağlanacaktır.

Geçici hukukî koruma kötü niyetli davranışlara engel olmak, yargılamanın sonucunun tehlikeye girmesini bertaraf etmek için fiilî bir zorunluluk olması yanında, hukukî bir zorunluluktur da. Hukuk devleti içinde sadece hakkın elde edilmesine yönelik yargısal bir yol imkânı sunulmakla kalmayıp, mümkün olduğunca yargılamayla ulaşılacak sonucun da güvence altına alınması gerekir. Hakkın gerçekleşmesine yönelik tüm tedbirler alınmalı, tüm imkânlar kullanılmalıdır. Aksi takdirde elde edilen karar, sadece kağıt üzerinde kalan bir karar olacaktır).

Değerli Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Erdoğan Teziç, 29.1.1999 tarihinde Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması için dava açtığım duyulur duyulmaz, aynı gün NTV Televizyonunda birçok kez yayınlanan söyleşisinde ve 15.2.1999 tarihinde kendisiyle yaptığım telefon konuşmasında, >demiştir.

SONUÇ

Anayasamızın 68 ve 69 ncu maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 98-108. maddeleri, bir siyasi partiyi kapatmak, dolayısıyla o partinin kapatma kararından sonraki tüm seçimlere katılmasını engelleme yetkisini Anayasa Mahkememize vermiştir.

Son kararı vermeye yetkili olma, kamu yararının gerektirdiği hallerde, sakıncalı durumların doğmasını önlemek veya Anayasamızı tehdit eden bir gücü engellemek için, dava sonuçlanıncaya kadar her türlü tedbiri almaya yetkiyi de içerir.

İncelemenize sunduğumuz deliller, Halkın Demokrasi Partisinin kapatılmasını gerektirmektedir.

18 Nisan 1999 tarihinde yapılacak seçimlere az bir süre kalmıştır. Anılan Parti hakkındaki kapatma kararının gecikmesi nedeniyle bu partinin seçimlere katılmasına izin vermek, sayılamayacak kadar çok sakıncalı durum yaratacaktır.

Anayasa Mahkememiz, bugüne kadar çağdaş ve gerçekçi yorumlar yaparak, özellikle Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ile, lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerde bulunan partiler hakkında anayasamız ve yasalarımızın verdiği yetkileri kullanarak, Anayasamızın bekçiliğini kusursuz bir şekilde yaptığını kanıtlamıştır.

PKK militanlarının, <oylarınızın tümünü=”” hadep’e=”” vermezseniz,=”” köylerinizi=”” yakar,=”” hepinizi=”” öldürürüz=”” style=”box-sizing: border-box;”>diyerek, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde köy ve mezralarda yaşayan vatandaşlarımızı daha şimdiden tehdide başladıkları, Halkın Demokrasi Partisi adına radyo ve televizyonlarda yapılacak konuşmaların tamamen bölücülük propagandası ve halkımızı suç işlemeye tahrik niteliğinde olacağına dair ciddî duyumlar almamız ve yukarıda açıkladığımız hususlar gözönünde tutularak:</oylarınızın>

<yürütmenin durdurulması=”” style=”box-sizing: border-box;”>veya her ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın verilecek bir kararı ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin 18.4.1999 günü yapılacak seçimlere katılmasının engellenmesi hususunda bir karar verilmesini takdirlerinize arz ederim.”</yürütmenin>

B- DAVALI PARTİNİN SAVUNMALARI

Davalı Parti’nin 25.2.1999 günlü savunmasında:

“>1. Özellikle Refah Partisi hakkında kapatma davası açılması ile başlayan süreçte, Türkiye Hukuk Sisteminde son derece önemli ve en yüksek makamlarından birini oluşturan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, Yüce Mahkemeniz önünde görülmekte olan siyasi parti kapatma davaları ile ilgili işlemleri normal hukuki prosedür ve gelenekler dışına çıkarma eğiliminde olduğu açıktır. Bir çok kez Yüce Mahkemeniz ve yargılamanın diğer tarafı, Başsavcılık istem ve işlemlerinden medya yoluyla bilgi sahibi olmaktadır.

  1. Hukukun temel ilkelerinden birisi; görülmekte olan bir dava konusunda, yargılamanın bağımsızlığı ve tarafsızlığına gölge düşürecek beyan ve eylemlerde bulunulmamasıdır. Hukukta “yöntem” yalnızca bir “biçim”den ibaret değildir ve bazan davanın esası kadar önemlidir. Gerek uluslararası hukuk ilkeleri ve gerekse iç hukuk kurallarımız, özellikle de CMUY hükümleri göz önünde tutulduğunda; iddia makamını oluşturanların, sanık ya da davalı konumunda olan kişi ve kurumlara karşı “hasım” durumları yoktur. Hatta sanık ya da davalı yararına olan kanıtları da toplamak görevleri vardır.

Birleşmiş Milletler Savcıların Rolüne Dair Yönerge “Havana Kuralları” md.13). Böyle olunca, bu makamda bulunanların böyle bir izlenim uyandırmamaya özen göstermeleri beklenir.

  1. 25 Şubat 1999 tarihli bazı basın organlarında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, vekili bulunduğum HADEP’in seçimlere katılmasının önlenmesi, bir diğer anlatımla “partinin nihai karara gerek olmaksızın kapatılması” hususunda ihtiyati tedbir kararı verilmesi için Yüce Mahkemeniz’e başvurduğu yönünde haberler yer almıştır.

Başvuru ve izlenen yöntem davamız açısından son derece önemlidir:

İlk olarak; vekili bulunduğum HADEP’in seçimlere katılacağı, davanın açıldığı tarihte belli ve biliniyordu. Şayet gerçekten hukuksal olarak, bu partinin seçimlere katılmasının ihtiyati tedbir yoluyla durdurulmasının gerekli olduğu düşünülüyor idiyse, dava ile birlikte tedbir isteminin de Yüce Mahkemeniz’e sunulması gerekirdi. Böyle bir talep için, Yüksek Seçim Kurulu’nun siyasi partilerin aday listelerini vermesi için tanıdığı sürenin son gününe kadar beklenilip, bir gün sonra gündeme getiriliyorsa; Başsavcılık Makamı’nın konumunun bu dilekçemizin 2 nolu ayrımında açıklanan ilkeler çerçevesinde tartışılması kaçınılmazdır.

İkinci olarak; böyle bir talebin zamanlaması, davanın ve yargılamanın hukuki gereklerden çok siyasi istem ve kaygılardan kaynaklandığı yönündeki düşüncelere haklılık kazandıracak niteliktedir.

Üçüncü ve son olarak; bu durum, medya aracılığı ile yargı alanına el atıldığı kaygılarının toplumda ve özellikle de hukuk çevrelerinde tartışıldığı bir dönemde; dava ile ilgili istem ve işlemlerin, kamuoyu yaratmak amacı ile mahkeme zemininden, medya zeminine kaydırılmasına yeni bir örnek oluşturmaktadır. Haberler bu günkü basında yer aldığına göre, başvuru dilekçesinin 24.02.1999 günü, yani Yüce Mahkemeye verilmesinden l gün önce basına verildiği anlaşılmaktadır.

SONUÇ VE İSTEM :Açıklamaya çalışılan nedenlerle,

  1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin seçimlere katılmasının önlenmesi yönünde bir başvurusunun olup olmadığının ve şayet böyle bir başvuru varsa başvuru dilekçesinin tarafımıza bildiriminin yapılmasını;
  2. Başsavcılığın yaptığı başvuru hakkında herhangi bir karar verilmeden önce, başvuru ile ilgili savunma ve görüşlerimizi bildirmemize fırsat verilmesini;
  3. Yüce Mahkemeniz’in Sayın Yargıtay Başsavcısı’nın izlediği yöntem ve davranışlarının, yargılamanın bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri açısından yaratacağı sakıncaları göz önünde bulundurmasını”;

Parti’nin 1.3.1999 günlü savunmasında;

“A. İSTEM BİR “YÜRÜTMENİN DURDURULMASI” YA DA “İHTİYATİ TEDBÎR” DEĞİLDİR. DOĞRUDAN NİHAİ KARAR BEKLENİLMEKSİZİN, YANİ YARGILAMA YAPMAKSIZIN “KAPATMA KARARI” VERİLMESİ İSTEMİDİR:

Yüce Mahkeme’nin yürütmenin durdurulması ya da ihtiyati tedbir kararı verme yetkisinin bulunup bulunmadığı tartışmasına girmeye gerek görmüyoruz. Çünkü, Sayın Başsavcılığın istemi, bir “yürütmenin durdurulması” ya da “ihtiyati tedbir” kararı değildir. Siyasi partilerin varlık nedeni seçimler yoluyla parlamentoya ya da yerel yönetim organlarına girerek, ülke yönetiminde söz sahibi olmaktır. Seçimlerin yapılmadığı dönemlerde de siyasi partiler, kendi siyasi görüş ve programları doğrultusunda ülke sorunları hakkında görüş açıklar, kamuoyunu etkilemeye çalışırlar. Fakat, temel işlevleri seçimlere katılmaktır. Bu yüzden, Siyasi Partiler Yasası’nın 105 nci maddesi iki kez üst üste seçimlere katılmayan siyasi partilerin kapatılmasını öngörmüştür.

Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi’nin bir siyasi partinin seçimlere girmesinin engellenmesine yönelik bir karar vermesi, aslında o siyasi partinin kapatılmasına karar vermesi demektir. Henüz, davalı partinin ön savunmasının dahi alınmadığı bir davada Yüce Mahkemeniz’den partinin kapatılmasına karar verilmesini talep etmenin Anayasa, hukukun genel ilkeleri ve mevcut hukuk sistemimizde yeri bulunmamaktadır. Esasen, Sayın Yargıtay Başsavcısı da bunu bildiği için, dilekçesinde “yürütmenin durdurulması veya HER NE ŞEKİLDE ADLANDIRILIRSA ADLANDIRILSIN… seçimlere katılmasının engellenmesi…” demektedir. Yalnızca bu ifade dahi, Sayın Başsavcının “hukukilik” gibi bir kaygısının olmadığını açıkça göstermektedir. Sayın Başsavcı, “ister hukuki olsun, ister siyasi olsun önemli değil, yeterki davalı partinin seçime girmesini engelleyin” demek istemektedir.

Ancak, Türkiye’nin en yetkin yargıçlarından oluşan Yüce Mahkemeniz’in her kararında “hukukilik” ilkesini herşeyin üstünde tutacağına inanıyoruz.

  1. YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN İSTEMİ HİÇ BİR GERÇEK NEDENE VE BU NEDENLERİ DOĞRULAYAN SOMUT KANITA DAYANMAMAKTADIR:
  2. İstem gerçek dışı, hayali nedenlere dayandırılmıştır;

Sayın Başsavcılık istemini iki nedene dayandırmıştır:

Birincisi; “PKK militanlarının, halkı oylarını HADEP’e vermeleri yönünde şimdiden tehdit etmeye başladıkları” iddiasıdır. İddianın tümüyle hayali olduğu son derece açıktır. Konuyla ilgili tüm devlet yetkilileri ve kurumları özellikle son dönemlerde yaptıkları açıklamalarda; “PKK örgütünün tümüyle çökertildiği ve terörün Türkiye’nin ciddi bir sorunu olmaktan çıktığı; terörle mücadele görevinin silahlı kuvvetlerden alınıp, normal güvenlik güçlerine vermenin zamanın geldiği; Olağanüstü Hal’in kaldırılmasının gündemde olduğu; artık sorunun dağdaki gençleri topluma kazandırmak olduğu” ısrarla ifade edilmektedir. Hatta, bu amaçla bir Pişmanlık Genelgesi çıkarıldığı; ilgili valiliklerin muhtarlarla işbirliği içerisinde bunun çalışmalarını yürüttüğü herkesçe bilinmektedir. Başta Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın bu beyanlarına karşı; Sayın Başsavcı’nın halen halkın seçimler dolayısıyla tehdit altında olduğunu söylemesinin hiç bir inandırıcılığı yoktur. Üstelik iddiasını doğrulayan bir tek kanıt da sunmamıştır.

Kaldı ki, tüm partiler aynı koşullarla seçimlere katılmaktadır. Şayet gerçekten devlet, seçim güvenliğini sağlayamayacaksa ve vatandaşların özgür iradesini sandığa yansıtmasının koşulları yoksa, bir partinin seçimlere katılmasının engellenmesi istenen sonucu vermez. Çünkü, mevcut tehdit bir başka şekilde kendini gösterir. O halde böyle bir durum söz konusu ise tümden seçimlerin iptali gerekir.

Sayın Başsavcının iddiasının tam aksine; seçimlere iki aydan az bir süre kala kapatma davası açılması ve bununla da yetinilmeyerek pozitif hukukumuzda yeri ve örneği olmadığı halde, davalı partinin seçimlere katılmasının engellenmesinin talep edilmesi; seçmenin özgür iradesi üzerindeki asıl tehdidi oluşturmaktadır.

İkincisi; HADEP adına yapılacak radyo ve televizyon konuşmalarında “… bölücülük propagandası ve halkımızı suç işlemeye tahrik…” edileceği iddiasıdır. Bu iddia, diğerinden daha da “garip” bir iddiadır. Henüz yapılmamış, hatta henüz hazırlıklarına dahi başlanılmamış konuşmalarda suç işlenileceğini iddia etmenin, nasıl bir hukuk mantığının ürünü olduğunu bilemiyoruz.

Korkarız ki, Sayın Başsavcı işi biraz daha ileri götürüp; tek tek tüm siyasi parti milletvekili adaylarını inceleyip, bunlardan bir kısmının “seçildikleri takdirde ileride suç işleyecekleri” iddiası ile, milletvekili olmalarının engellenmesi için girişimde bulunacaktır. Başsavcılık makamında bulunan bir kişinin, bir aydan fazla bir süre sonra yapılacak konuşmalarda suç işleneceğini ileri sürmesi, bu iddiasını da “aldığı duyumlara” bağlaması, hukukumuz açısından bir talihsizliktir. Varılmak istenen amaç için hukukun bu denli araç olarak kullanıldığı durum azdır.

  1. Başsavcılığın başvurusunda ileri sürülen nedenleri doğrulayan belge ya da başka herhangi somut kanıt bulunmamaktadır:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı istemine dayanak yaptığı nedenleri doğrulayan herhangi bir kanıt göstermemiştir. Gösterilen tek kanıt “ciddi duyumlar” (!) dır. Hukukumuzda “duyum”un kanıt olarak gösterildiği belki de ilk istem Sayın Başsavcılığın istemidir. Üstelik Sayın Başsavcı “duyum”a dayanarak “davalı siyasal partinin kapatılması” anlamına gelebilecek bir karar verilmesini istemektedir. Eski Anayasa Mahkemesi Sayın Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN’in 27 Şubat 1999 tarihli Hürriyet Gazetesinde çıkan demecinde de haklı olarak vurguladığı gibi; “Anayasa Mahkemesi herkesin her istediğini talep edeceği bir makam değildir.” Hukukumuzda, en basit bir davada dahi tedbir kararı verilmesi istenirken, istemin dayandığı somut kanıtlar başvuruya eklenmek zorundadır. Hiç bir kanıta dayanmayan Başsavcılık istemi reddedilmelidir.

  1. HUKUKUN TEMEL KURALLARINDAN BİRİSİ “DAVADAN BEKLENİLEN SONUCU YARATACAK ŞEKİLDE İHTİYATİ TEDBİR KARARI VERİLEMİYECEĞİ” DİR:

Her davada tarafların amaçladığı bir sonuç vardır. Örneğin davacı davayı “kazanmak” ister, buna karşılık davalı davanın “reddedilmesini” amaçlar. Şayet taraflardan birinin bu amacına eşdeğer bir ihtiyati tedbir kararı verilecek olursa, davanın bir anlamı ve işlevi kalmaz.

Yüce Mahkemeniz’in önündeki davada da Sayın Başsavcılığın amacı HADEP hakkında kapatılma kararı verilmesini sağlamaktır. Sayın Başsavcı, HADEP’in seçimlere katılmasının engellenmesi yönünde bir karar verilmesini talep etmesi, partinin kapatılması ile eşdeğerdir. Şayet bu istem kabul edilecek olursa, artık davanın ve yargılamanın bir anlamı ve işlevi kalmayacağı gibi; Yüce Mahkemeniz’in kesin yargısı da önceden ortaya konulmuş olacağından, davalı yönünden savunma yapmanın ve yargılamaya devam etmenin bir anlamı olmayacaktır.

  1. KAPATMA KARARI İLE DAHİ ELDE EDİLMEYECEK SONUÇ; YARGILANMA YAPILMADAN TEDBİR YOLUYLA ELDE EDİLMEK İSTENMEKTEDİR:

Bir siyasi partinin kapatılmasına ilişkin kararların sonuçları Anayasa’da ve Siyasi Partiler Yasası’nda düzenlenmiştir. Anayasa’nın 84 ncü maddesi, söz ve eylemleri ile bir siyasi partinin kapatılmasına neden olanların milletvekilliklerinin düşeceğini öngörmüştür. Bu konumda olmayan milletvekillerinin bu sıfatı düşmeyeceği gibi, kapatma kararının yerel yönetim organlarına seçilenlerin, örneğin Belediye Başkanlarının, konumlarına da bir etkisi bulunmamaktadır.

Hal böyle iken, Sayın Başsavcı daha kapatma kararı verilmeden, partinin seçimlere girmesine engel olunmasını isteyerek; bu partiden milletvekili ve yerel yönetim organlarına aday olan binlerce insanın seçilmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Bu insanların tümünü potansiyel suçlu olarak kabul edip, seçilmelerini engellemek ise, seçme ve seçilme hakkına, daha doğrusu demokrasiye zarar vermenin ötesinde, hem iç hukukumuzun ve hem de uluslararası hukukun en temel prensiplerinden biri olan “suçsuzluk varsayımı” (masumiyet karinesi)ni tümüyle ortadan kaldırır. Böyle bir istemde bulunmak; Türkiye Vatandaşlarının önemli bir kısmına politikayı yasaklamak demektir. Demokrasimiz açısından son derece vahim bir durumdur.

  1. HUKUKUMUZDA İHTİYATİ TEDBİR, SONRADAN GİDERİLEMİYECEK BİR ZARARI ÖNLEMEK AMACI İLE ÖNGÖRÜLMÜŞTÜR. DAVAMIZDA BÖYLE BİR DURUM SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. AKSİNE, TEDBİR KARARI VERİLMESİ HALİNDE SONRADAN GİDERİLMESİ OLANAKSIZ VAHİM ZARARLAR SÖZ KONUSU OLABİLECEKTİR:

Halkın Demokrasi Partisi listelerinden milletvekili olacaklar ile yerel yönetimlere seçilecekler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Yasalarına tabi olarak görev yapacak ve bunların denetiminde olacaklardır. Anayasa ve yasalardaki yaptırımlar herkes gibi, Onlar’a da uygulanacaktır. Dolayısıyla ortada giderilmesi olanaksız bir zarar olasılığı bulunmamaktadır. Partinin kapatılması halinde de, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası hükümleri uyarınca kararın gereği yerine getirilecektir. Nitekim, Sayın Başsavcı’nın tedbir istemini 27.02.1999 günlü Cumhuriyet Gazetesi’nde değerlendiren Prof. Dr. Yavuz SABUNCU aynı görüşleri savunmuştur.

Asıl giderilmesi olanaksız zararlar Sayın Başsavcının tedbir isteminin kabulü halinde söz konusu olacaktır:

Her davada olduğu gibi, Vekili olduğumuz HADEP aleyhine Yüce Mahkemeniz nezdinde açılan davanın da REDDEDİLME ihtimali vardır. Şayet, henüz davalı yanın savunması dahi alınmadan, tüm kanıtlar toplanmadan davanın reddedilme ihtimalinin bulunmadığı kabul edilecek olursa, yargılama kavramının hiç bir anlamı kalmaz.

Bir an için, Sayın Başsavcı’nın isteminin kabul edildiğini varsayalım. Şayet sonuçta dava reddedilecek olursa, HADEP’in girmesinin engellendiği seçimlerin meşruiyeti nasıl sağlanacaktır ‘ Yerel ve Genel seçimlerin iptali gerekmez mi’ Partinin ve bu partiden milletvekili ve yerel yönetim organlarına aday olan binlerce kişinin uğrayacakları zararlar nasıl giderilebilecektir ‘

SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklandığı gibi;

  1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın isteminin Anayasal ve Yasal dayanağı bulunmamaktadır,
  2. İstem seçme ve seçilme özgürlüğünü düzenleyen ve seçimlerin “serbest ve eşit koşullarda” yapılmasını öngören Anayasa’nın 67 nci maddesine aykırıdır,
  3. İstem, seçmenin özgür iradesini etkilemeye ve HADEP’le ilgili olarak belirsizlik ve tedirginlik yaratmaya yöneliktir,

Bu nedenlerle, mümkün olan en kısa sürede istemin Yüce Mahkemece ele alınarak reddine karar vermesini saygılarımızla diliyoruz.”;

Parti’nin 14.4.1999 günlü savunmasında:

“A. ÖNCELİKLE, SAYIN BASSAVCI’NIN İLK TEDBİR İSTEMİNE KARŞI VERMİŞ OLDUĞUMUZ 01.03.1999 TARİHLİ DİLEKÇEYİ AYNEN YİNELİYORUZ:

Yüce Mahkeme’ye sunduğumuz 01.03.1999 tarihli dilekçemizde, özetle;

  1. Sayın Başsavcı’nın, Halkın Demokrasi Partisi’nin “hangi şekilde olursa olsun” seçimlere katılmasının engellenmesine yönelik isteminin bir “yürütmenin durdurulması” ya da “ihtiyatı tedbir ” istemi olmadığı; doğrudan davadaki asıl istem olan “partinin kapatılması”na YARGILAMA YAPILMADAN karar verilmesi istemi olduğu;
  2. İstemin, hukuka değil; siyasi amaç ve gereklere dayandığı;
  3. İstemin, hayali iddialara ve kanıtlara dayandığı; açıklandıktan sonra;

ı. Davanın esastan karara bağlanması ile elde edilecek sonucun; ihtiyati tedbir kararı şeklinde verilemeyeceğinin, temel bir hukuk kuralı olduğu;

ıı. Hele hele, davanın sonucunda verilecek kapatma kararı ile dahi elde edilemiyecek hususların; tedbir yoluyla sağlanmasının düşünülemeyeceği;

ııı. Partinin seçimlere katılmasının engellenmesi kararı verilmesini gerektirecek “sonradan giderilmesi olanaksız bir zarardan” söz edilemeyeceği; aksine partinin esas karar dahi beklenilmeden kapatma kararı anlamına gelecek bir “siyasi faaliyetlerden men ve seçimlere girmesinin engellenmesi” şeklinde bir tedbir(!) kararının gerek parti ve mensuptan yönünden; gerek ülke demokrasisi yönünden ve gerekse bizzat Anayasa Mahkemesi yargısı yönünden yaratacağı sonuçların çok daha vahim olduğu;

yönündeki düşüncelerimiz Yüce Mahkeme’ye sunulmuştu. Yinelemeden kaçınmak için bu dilekçemize gönderme yapmakla yetiniyoruz.

  1. SAYIN BAŞSAVCI: YÜCE MAHKEMENİN 06.03.1999 TARİHLİ KARARINI VE HUKUKUMUZDA “TEDBİR” YOLUYLA DAVANIN BİTİRİLMESİ GİBİ BİR UYGULAMA VE YÖNTEM OLMADIĞINI BİLE BİLE, TÜMÜYLE SİYASAL İRDELEMELERLE İKİNCİ KEZ İSTEMDE BULUNMAKLA, HUKUKA VE YARGININ SAYGINLIĞINA BÜYÜK ZARAR VERMİŞTİR:

Bir hukuk devletinin temeli, hukuka bağlılıktır. Bunu sağlayacak olan da tarafsız ve bağımsız yargı kurumlarıdır. Yürütmenin içinde olanlar ya da siyasetçiler, kendilerince bazı kurum ve çalışmaları “ülke aleyhine ve zararlı” olarak nitelendirip, bunların mutlak suretle engellenmesi gerektiğini düşünebilirler. Hatta bu yönde talepte ve uygulamalarda da bulunabilirler.

İşte, hukuk devleti ilkesinin ve yargının önemi ve gereği burada ortaya çıkmaktadır. Yargı, yürütmeden ya da siyasilerden gelecek her türlü değerlendirme, telkin ve istemlerden bağımsız olarak; daha da önemlisi kendi siyasi tercihlerinin de etkisi altında kalmayarak, salt hukuki gereklerle yargılama yapma ve hüküm verme durumundadır.

Hukuk devletinde, yasaklar ve yaptırımlar kurallarla belirlenmiştir. Kuralları ihlal ettiği söylenenlerin ya da ceza hukuku kavramı ile suçlu oldukları iddia edilenlerin de kurallarla güvenceye bağlanmış hakları vardır. Hiç kimsenin bu kuralların gözardı edilmesini isteme hak ve yetkisi yoktur. İdamı, linçten ayıran hukuk normlarıdır ve adil yargılamadır.

Fakat üzücüdür ki, Sayın Başsavcı “devlet elden gidiyor” söylemi ile, HADEP’in yargılama yapılmadan linç edilmesini talep ediyor. Bunu sağlamak için de, her yola başvuruyor. Dün, “PKK militanları halkı HADEP’e oy vermeleri için tehdit ediyor” gibi HAYALİ ya da “HADEP adına yapılacak radyo ve tv konuşmalarında suç işlenecek” şeklinde VARSAYIMA DAYALI, suçlamalarla sonuç almak isterken; bugün Öcalan’ın, hiç görmediğimiz, fakat yaklaşık iki ay önce alındığı iddia edilen anlatımları ile ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın sözleri ile mahkemeyi etkilemeye çalışmaktadır. Önceki dilekçemizde de belirttiğimiz gibi, Sayın Başsavcı’nın “HUKUKİLİK” gibi bir kaygısı bulunmamaktadır ve bu yaklaşımdan da en çok HUKUK zarar görmüştür.

  1. SAYIN BASSAVCI’NIN BAŞVURUSUNDAN SONRA; ANAYASA MAHKEMESİ’NE GİDİLEREK, BAŞVURU DİLEKÇESİNDE DAYANILAN ÖCALAN’A AİT ANLATIMLAR İNCELENMEK İSTENMİŞTİR. ANCAK MAHKEME YETKİLİLERİ TARAFINDAN, “BU ANLATIMLARIN SAYIN SAVCININ BAŞVURUSUNUN EKİNDE BULUNMADIĞI” İFADE EDİLMİŞTİR. BU YÜZDEN BAŞSAVCILIĞIN DİLEKÇESİNDE YAZILI HUSUSLAR TEK YANLI İDDİALAR OLMAKTAN ÖTEYE, HUKUKSAL DEĞER TAŞIMAMAKTADIR:

Sayın Başsavcı Halkın Demokrasi Partisi’nin seçimlere katılmasının engellenmesini talep ederken, ya kanıtlanması mümkün olmayan hayali iddialar ortaya atmakta ya da dayandığı iddianın kanıtını kasıtlı olarak dava dosyasına sunmayarak, savunmayı engellemeye çalışmaktadır.

Sayın Başsavcı’nın ilk tedbir istemini dayandırdığı gerekçelerin doğru olmadığı zaman içerisinde kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Örneğin; bu güne değin PKK militanlarının halk üzerinde şu ya da bu şekilde oy kullanmaları yönünde bir baskıda bulunduklarına dair medyada bir tek haber çıkmadığı gibi, herhangi bir partiden de böyle bir iddia ortaya atılmamıştır. Şayet böyle bir durum olsa idi, öncelikle bu tehditlerden zarar gören siyasal partilerin buna tepki göstermesi, ayrıca da HADEP aleyhine her fırsatı değerlendiren yöneticilerden buna ilişkin iddialar gelmesi gerekirdi.

Bir diğer iddia, “Hadep adına radyo ve televizyonlarda seçim konuşması yapacak kişilerin suç işleyecekleri” idi. Buna karşılık, ilki 11.04.1999 günü yapılan radyo ve televizyon konuşmalarında her parti temsilcisi gibi HADEP temsilcisi de konuşma yapmış ve iddia edildiği gibi kıyamet kopmamış, suç işlenmemiştir.

Sayın Başsavcı bu kez A. Öcalan’a atfedilen anlatımları kullanmıştır. Oysa, bu anlatımların tarihi 22 Şubat 1999’dur. Yani, Yüce Mahkemeniz’in ilk tedbir istemini ret ettiği 06.03.1999 tarihinden çok önce, başta Sayın Mahkemeniz ve Sayın Başsavcı olmak üzere bilinmekte idi.

Ayrıca, A. Öcalan’a atfedilen anlatımlar incelenmek istenmiş ise de, Mahkeme yetkilileri tarafından, bu anlatımların dava dosyasında bulunmadığı ifade edilmiştir. Dava dosyasına konulmayan bir kanıtın tarafımızdan incelenmesi ve değerlendirilmesi olanağı olmadığı gibi, dava dosyasına konulmayan kanıtların da yargılamanın herhangi işlemine esas alınması hukuken mümkün değildir. Sayın Başsavcı’nın dilekçesindeki iddialar, kanıtlar dilekçeye eklenmediği için, bir tarafın soyut iddiaları olmanın ötesinde hukuksal sonuçlar doğurmaz. Sayın Başsavcı, dilekçesine kanıt eklemeyerek, hukuku ve savunma hakkını önemsemeyen genel yaklaşımını yinelemiştir.

  1. SAYIN BASSAVCI’NIN DAVANIN ESASI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİNİ DE İÇERMESİ GEREKEN 4.2 SAHİFELİK DİLEKÇESİNİN; 4 SAYFASININ TEDBİR İSTEMİNDEN, 0.2 SAHİFESİNİN DE “SONUÇ” BÖLÜMÜNDEN OLUŞMASI DÜŞÜNDÜRÜCÜDÜR:

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki 3 davanın iddianamesinin birleştirilmesi şeklindeki iddianameye, tarafımızdan 32 sayfadan oluşan ön savunma verilmiştir. Sayın Başsavcı’nın esas hakkındaki görüşünde, ön savunmamızda değinilen itiraz ve savunmalara, birkaç satırla da olsa yanıt vermesi beklenirdi. Fakat, ilk sahifesinin üst kısmında “ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ” yazılı olmanın dışında, davanın esası ile ilgili olarak dilekçede bir tek satırın dahi bulunmaması; ön savunmamızdaki “davanın hukuki değil, siyasi neden ve yaklaşımlarla açıldığı” görüşümüzü doğruladığı gibi, Sayın Başsavcı’nın davanın sonucundan da “esasla ilgili açıklama yapmaya gerek duymayacak” denli emin olduğu izlenimini vermektedir. Bu yaklaşımdan Türkiye Demokrasisi ve hukuk adına kaygı duymamak mümkün değildir.

SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklanan nedenlerle;

  1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın ikinci kez tedbir istemesinin Anayasal ve Yasal dayanağı bulunmamaktadır,
  2. İstem, seçme ve seçilme özgürlüğünü düzenleyen ve seçimlerin “serbest ve eşit koşullarda” yapılmasını öngören Anayasa’nın 67 nci maddesine aykırıdır,
  3. İstem, seçmenin özgür iradesini etkilemeye ve HADEP le ilgili olarak belirsizlik ve tedirginlik yaratmaya yöneliktir,

Bu nedenlerle, istemin reddine karar verilmesini saygılarımızla diliyoruz” denilmiştir.

IV- ÖN SAVUNMA

Davalı Parti’nin 5.4.1999 günlü esasa ilişkin ön savunması şöyledir:

“A- İDDİANAME İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİMİZ:

  1. 1. İddianame, dava açma hakkının siyasî amaçlarla kötüye kullanılmasının açık bir örneğidir:

Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından Halkın Demokrasi Partisi’nin temelli kapatılması için Anayasa Mahkemesi nezdinde dava açtığının medyadan öğrenilmesinden hemen sonra 03.02.1999 tarihinde Yüce Mahkeme’ye verdiğimiz dilekçede, Yargıtay C. Başsavcısı’nın dava açma hakkını kötüye kullandığı, nedenleriyle birlikte açıklanmıştı. Yüce Mahkeme bu görüşümüze katılmamış ise de; Sayın Başsavcının daha sonra yaptığı açıklamalar ve Hadep’in seçime sokulmaması yönündeki istemi, açılan davanın hukuksal nedenlerden çok siyasi nedenlere dayandığını ortaya koymuştur. Sayın Başsavcı, iddianamedeki olaylar ve dayanılan kanıtlar 1996 ve 1997 yıllarında kendisine suç duyurusu olarak iletildiği halde, uygun siyasi ortamı beklemiş ve hiç bir işlem yapmamıştır. Ne zamanki, 18 Nisan 1999 günü milletvekili ve yerel yönetimler genel seçimlerinin yapılacağı ve bu seçimlerde HADEP’in özellikle Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde birinci parti olacağının kesinlik kazanması üzerine; partinin mümkünse seçimlere sokulmaması, bu olmadığı takdirde de “kapatılma tehdidi” altında seçimlere sokularak seçim şansının düşürülmesinin hesapları yapılmıştır. Bir yandan, tekrar tekrar gündeme getirilen yapay nedenlerle Partinin Genel Başkanı dahil tüm üst düzey yetkilileri tutuklanmış, bitaraftan da aynı yapay nedenlere dayanılarak parti aleyhine kapatma davası açılmıştır. Bununla da yetinilmemiş, Sayın Başsavcı tüm hukuk kurallarını bir kenara bırakarak, “her ne şekilde olursa olsun” Hadep’in seçimlere katılmasının önlenmesi için Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunmuştur. Bu talepte bulunmak için de, kasıtlı olarak aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na verilmesi süresinin dolmasını beklemiş ve bir gün sonra başvuruda bulunmuştur. Tüm bunlar, Hadep’in kapatılması; seçimlere sokulmaması ya da en azından mümkün olduğu kadar düşük oy alması yönünde bir “‘devlet kararı” bulunduğunu göstermektedir. Esasen, Milli Güvenlik Kurulu’nun, ilki 18.12.1996 tarihinde basına yansıyan, gizli raporları nedeniyle kamuoyu bu durumu yakından bilmektedir. Devletin bu kararının yaşama geçirilmesi için ya hukuk kuralları tümüyle yok kabul edilmiş ya da güdülen amaca hizmet ettiği ölçüde hukuk kuralları istenilen yönde kullanılmıştır.

İddianame, dava açma hakkının kötüye kullanılmasıdır. İddianame hukuksal değil, siyasi değerlendirme ve amaçlarla hazırlanmış bir belgedir. Hukukumuzun temel kurallarından birisi hakkın kötüye kullanılmasının yasa tarafından korunamayacağıdır. İddianamenin reddi gerekir.

  1. 2. İddianame, Anayasa, Siyasi Partiler Yasası ve Ceza Yargılama Yöntemi Yasası’na aykırı olarak düzenlenmiş olup, esasa girilmeden reddi gerekir:

Siyasi partilerin uyacağı esaslar ile temelli kapatılmalarının nedenleri ve yöntemi Anayasa’nın 68 ve 69 ncu maddelerinde düzenlenmiştir. 2820 Sayılı Siyasi Partiler Yasası’nda da siyasi partilerin uyacakları esaslar ile kapatılmalarının neden ve yöntemleri ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 33 ncü maddesinde de parti kapatmalarına ilişkin davalarda CMUY’nın uygulanacağı öngörülmüştür. Böyle olunca, Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından düzenlenen ve Halkın Demokrasi Partisinin kapatılması istemini içeren iddianamenin değinilen anayasal ve yasal öğeleri taşıması zorunludur.

Buna karşılık, Yargıtay C Başsavcılığı’nın 29.01.1999 tarih ve SP.60 Hz.1999/37 sayılı iddianamesi anayasal ve yasal öğelerden yoksun olup; yargılamaya esas alınabilecek nitelikte değildir. Çünkü;

İlk olarak; İddianamede vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi’nin ne ile suçlandığı tam olarak açıklanmamıştır. Bundan önceki parti kapatma davaları incelendiğinde; kapatılması istenen partinin hangi faaliyetinin, hangi açıklamasının ya da hangi görüşlerinin kapatma isteminin gerekçesini oluşturduğu açıkça belirtilmiştir. Savunmalarda ve Anayasa Mahkemesi kararlarında da tek tek bu nedenler üzerinde durularak, bir sonuca varılmıştır.

Bu davaya konu iddianamede ise; partinin hangi nedenlerle kapatılmasının talep edildiği açık bir şekilde belirtilmeyerek, yalnızca Anayasa ve Yasa maddelerine gönderme yapıldığı görülmektedir.

Bir yandan, Halkın Demokrasi Partisi’nin henüz kurulmadığı ya da yeni kurulup da henüz hiç bir faaliyet göstermediği dönemlerde başka davaların sanıklarından baskı ve işkence ile alınan ısmarlama anlatımlara dayanılarak HADEP – PKK ilişkisi kanıtlanmaya çalışılmakta; bir yandan da bu parti mensuplarının resmi ideoloji ile çelişen siyasal görüşleri kapatma nedeni olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Aynı şekilde, iddianamenin bir bölümünde Hadep yöneticilerinin PKK’nın siyasi kanat yöneticileri olduğu ileri sürülmekte; diğer bir bölümünde ise Hadep yöneticileri yasadışı silahlı örgüte yardım ettikleri ileri sürülmektedir. Partinin 2. Kurultayında Türk Bayrağı’nı indiren kişi yargılandığı ve ceza aldığı halde, kesinleşmiş yargı kararına rağmen, bu olay aynen bu davanın iddianamesine aktarılmıştır. Amaç, Yüce Mahkemeyi etki altında bırakmak ve savunmayı olur olmaz iddialar arasında boğup, tutarlı bir savunma yapılmasına engel olmaktır. Savunmaya esas alınacak “isnad” belli değildir.

İkinci olarak; İddianamede yer alan iddialar ile, “İSTEK” bölümünde uygulanması talep edilen Anayasa’nın 68/IV ve SPY’nın 78-79-80-81-82 ve 83 ncü maddeleri arasında illiyet bağı kurulmamıştır. Diğer bir anlatımla, DGM iddianamelerinde yer alan eylemler ile Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nın parti kapatmalarına ilişkin hükümleri arasında herhangi bir sebep-sonuç ilişkisi kurulmamıştır. Örneğin, iddianamede yer alan eylem ve davranışlardan hangilerinin SPY’nın 79 ncu maddesini ihlal ettiği tek cümle ile dahi açıklanmamıştır. Ya da, Anayasa’nın 68/VI maddesinde sayılı hallerden hangilerine dayanıldığı belli değildir. Sayın Başsavcı’nın iddianamenin ”İSTEK” bölümündeki bir cümlesinin bu bağın yerine geçtiği söylenemez.

Üçüncü olarak: herhangi bir siyasal partinin Anayasa’nın 68/IV maddesinde yazılı eylemlerden dolayı kapatılabilmesi, 69/V1 maddesinde yazılı olduğu şekilde “eylemlerin işlendiği odak haline gelme” koşulunun gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. Sayın Başsavcı bu koşulu tartışma gereği dahi duymamıştır. Bu yaklaşımın başta Anayasa olmak üzere hukuka uygun olduğunu söylemek olanağı yoktur. Anayasakoyucu, parti kapatmalarında dava açma yetkisini Yargıtay C. Başsavcısı’na, yargılama ve karar yetkisini de Anayasa Mahkemesi’ne vermiştir. Bununla, siyasi partilere, diğer tüzel kişilerden farklı ve daha güvenceli bir konum sağlanmak istenmiştir. Fakat iddianameye hakim olan anlayış bu değildir. DGM savcılarının hazırladığı üç iddianame birleştirilerek aynen Yüce Mahkeme’ye sunulmuştur.

Görüldüğü gibi, Yüce Mahkemeniz’e sunulan iddianame en basit bir ceza davasının iddianamesinde bulunması gereken özellikleri dahi taşımamaktadır. CMUY’nın 163 ncü maddesi bir iddianamede bulunması zorunlu hususları belirtmiştir. İddianamelerde, sanığın kimliği ve yargılamanın yapılacağı mahkeme dışında;

İsnat olunan suçun neden ibaret olduğunun,

Suçun yasal unsurlarının ve uygulanması gereken yasa maddelerinin,

Dayanılan kanıtların.

yazılı olması zorunludur. Oysa, Başsavcılığın iddianamesinde ne isnat edilen eylemler ve ne de kapatma isteminin yasal unsurları tam olarak açıklanmamıştır.

Anayasal ve yasal koşulları taşımayan iddianamenin Yüce Mahkeme tarafından reddi gerekir. Ya da en azından, yukarıda açıkladığımız düşünceler doğrultusunda Sayın Başsavcı’nın iddianamedeki eksik hususları açıklamasına karar verilmelidir. Aksi takdirde, suçlama (isnad) açık olmadığı için; sağlıklı bir yargılama yapılamayacak, özellikle de savunma hakkı tam olarak kullanılamayacaktır. Bunun sonucu olarak iç hukuk hükümleri yanında AİHS’nin 6 ncı maddesi ihlal edilmiş olacaktır.

  1. 3. İddianame, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 nci, 9 ncu, 10 ncu , 11 nci maddelerine, Sözleşmeye Ek l Nolu Protokol’ün 3. maddesine ve bu maddelerle birlikte sözleşmenin 14 ncu maddesine açıkça aykırıdır:

A.3.a AİHS’nin 6 ncı Maddesi yönünden:

İddianame, DGM Savcılarının Halkın Demokrasi Partisi yönetici ve mensupları hakkında hazırladıkları 3 iddianameye ve yine aynı savcıların topladığı kanıtlara dayanmaktadır. DGM Savcılarının bağlı olarak görev yaptıkları Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kuruluş amaçları, oluşum biçimleri, uyguladıkları yasa ve yöntemlerdeki farklılıklar dolayısıyla, bağımsız ve tarafsız mahkeme olmadıkları; olağanüstü mahkeme niteliğinde oldukları kabul edilmektedir. Nitekim, bu mahkemelerin kaldırılması ya da en azından yeniden düzenlenmesi konusunda yeni yasama döneminde yasal değişiklere gidileceği de bilinmektedir. Bu konuya dilekçemizin diğer bölümlerinde ayrıca değinilmiştir. Askeri ve sivil kişilerden oluşan DGM Savcıları da, DGM’lerin kuruluş amaçları yönünde soruşturma yapmak üzere, atanmaları, yetkileri ve çalışma yöntemleri 2845 sayılı Yasa ile özel olarak düzenlenmiştir. Hadep yöneticileri hakkındaki tüm soruşturmalar bu savcılar tarafından ve olağanüstü yöntemlerle yürütülmüştür. Kanıtlar hukuka aykırı yöntemlerle toplanılmış, hiç bir aşamada savunmanın soruşturmaya katılmasına izin verilmemiştir. Hukuki olmaktan çok, kaynağı Milli Güvenlik Kurulu olan siyasi kararlar doğrultusunda soruşturma ve suçlamalara gidilmiştir.

Bağımsız ve tarafsız olması mümkün olmayan DGM Savcıları tarafından siyasi amaçlarla hazırlanmış iddianamelere ve olağanüstü yöntemlerle hukuka aykırı bir şekilde elde edilen kanıtlara dayanan Başsavcılık İddianamesi de, AİHS’nin adil yargılanma hakkı ile ilgili 6 ncı maddesine açıkça aykırıdır.

A.3.b AİHS’nin 9 ve 10 ncu maddeleri yönünden:

İddianamenin çeşitli bölümlerinde yapılan değerlendirmeler, asıl amacın, Hadep yönetici ve mensuplarının gerek birey olarak ve gerekse parti olarak savundukları siyasi düşüncelerin açıklanmasına engel olmak olduğunu göstermektedir. İddianamenin değişik bölümlerinde, özellikle “Kürt Sorunu” ile ilgili olarak resmi devlet görüşünden farklı görüş ve düşünceler; ülkeyi bölmek isteme, terörist örgütü destekleme ya da kin ve düşmanlığı tahrik olarak nitelendirilmiştir. Sorunların diyalog yoluyla, şiddete başvurmadan çözülmesini istemek suç sayılmıştır. İddianamenin mantığına göre, Kürtler’in varlığından, kültüründen, dillerinden, yönetime katılmalarından söz etmek suçtur; Türklerin ve Kürtlerin kardeşliği söylemi, Türkiye’yi bölme amacını gizlemeye yöneliktir (örnek olarak sh. 3, 26. 55). Asıl amacın gizlenmesi için, yapay suçlamalar yapılmakta, partinin yasa dışı faaliyetlerde bulunduğu ileri sürülmektedir. Oysa, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi, hiç bir şekilde şiddeti savunmamış, teşvik etmemiştir. Aksine sorunların barışçıl yöntemlerle ve demokrasi içerisinde diyalog yoluyla çözülmesinde ısrarlı olmuştur. HADEP hiç bir koşulda Türkiye’nin bütünlüğüne aykırı görüş açıklamamış, davranışlarda bulunmamıştır. Türkiye’nin en önemli sorunu olan “Kürt Sorununun da çoğulcu demokrasi ilkeleri çerçevesinde ve Türkiye’nin bütünlüğü içinde çözülmesini savunmuştur. Her türlü ayrımcılığa karşı çıkmış ve sürekli olarak halklar arasında kardeşliği savunmuştur.

Fakat, katı bir Türk Milliyetçiliği’ni esas alan; Türkler dışındaki tüm etnik ve kültürel grupları ret ve inkar eden; çoğulcu demokrasinin gereklerini Türkiye’nin bölünmesi olarak gören; farklı görüş ve düşünceleri baskı ve şiddetle bastırmaya dayanan resmi anlayış, Hadep ve mensuplarının siyasi görüşlerini, gerek birey ve gerekse örgütsel olarak açıklamalarına engel olmak için her çareye başvurmaktadır. İddianamedeki, HADEP’e yönelik yasa dışı faaliyetlerde bulunma iddiaları da bu çerçevede ortaya atılmıştır. Amaç, resmi anlayışla çelişen siyasi görüş ve düşüncelerin engellenmesidir ve bu da AİHS’nin 9 ve 10 ncu maddelerine aykırıdır.

  1. 3.c AİHS’nin 11 nci maddesi yönünden:

Yurttaşların seçme ve seçilme hakları, diğer bir anlatımla ülkenin siyasal yönetimine katılma hakkı, demokrasilerde korunması gereken temel hakların başında gelir. Günümüzde bu katılım, tek tek birey iradeleri yerine; bireysel iradeleri bir araya getiren siyasal partiler aracılığı ile olmaktadır. Bu yüzden de siyasi partiler, demokrasilerin olmazsa olmaz koşuludur. Siyasi partiler arasında görüş ve programlarına göre ayrım yapılıp bazılarına yaşam hakkı tanınmaması demokratik ilkelere aykırıdır. Kapatılması istenen Halkın Demokrasi Partisi Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na göre kurulmuş ve 1995 yılında seçimlere katılarak her türlü engellemeye karşın ülke çapında 1.200.000 nin üzerinde oy almıştır. Özellikle Kürt kökenli yurttaşların yoğun olduğu bölgelerde Hadep en yüksek oyu almıştır. Şayet %10 oranındaki ülke barajı olmasa idi, 25’in üzerinde milletvekili çıkaracaktı. Şimdi bu parti tamamen komplo soruşturmalar ve yapay nedenlerle kapatılmak istenmektedir. Bu yolla, HADEP yönetici ve üyeleri yanında, bu partiye oy veren milyonlarca vatandaşın siyasal parti olarak örgütlenme özgürlüğü engellenmek istenmektedir. Bu partinin kapatılması için, demokratik bir toplumun haklı göreceği hiç bir neden bulunmamaktadır. İddianame açık bir şekilde AİHS’nin 11 nci maddesinin ihlalidir.

A.3.d Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek l Nolu Protokol’ün 3. maddesi yönünden:

Ek l Nolu Protokol’ün 3 ncü maddesi, “Taraf devletlerin yasama organının seçimi için halkın özgür düşünce ve iradesini ortaya koyabileceği koşullarda ve belli aralıklarla seçim yapılmasını” öngörmüştür. Halkın serbest irade ve düşüncesini ifade etmesini engelleyecek ya da etkileyecek her türlü muamele, bu maddenin ihlali sonucunu doğurur. Yukarıda açıklandığı şekilde, siyasal kaygı ve kararlarla Halkın Demokrasi Partisi’ne karşı kapatma davası açılmış olması; Sayın Başsavcı’nın hukukun sınırlarını zorlayarak, dava açılması vesilesiyle ve özellikle de ihtiyati tedbir istemi vesilesiyle medya önündeki partiye yönelik suçlamaları; halkın iradesini etkilemesinin ötesinde; halka, HADEP’e oy verilmemesi yönünde açık bir baskıdır. Bu baskının en üst yargı organlarının muamelelerinden kaynaklanması ise, demokrasi ve özgürlükler yönünden çok daha vahim bir durumdur.

A.3.e AİHS’nin 6-9-10-11 ve Ek Protokol’ün 3 ncü maddeleri ile birlikte 14 ncü maddesine aykırılık yönünden:

AİHS’nin 6-9-10 ve 11 nci maddesi ihlal edilmek suretiyle vekili bulunduğum Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılmak islenmesinin asıl nedeni; bu partinin savunduğu siyasal görüşlere ve parti üye çoğunluğunun etnik kökenlerine yönelik ayrımcılıktır. Hadep, ülke sorunları konusunda resmi görüşlerle çelişen farklı görüşlere sahiptir. Özellikle, Kürt Sorunu’nun demokratik çoğulcu ilkeler çerçevesinde çözülmesini savunmakta; şiddet yöntemlerine karşı çıkmaktadır. Üyelerinin çoğunluğunu Kürt kökenli vatandaşlar oluşturmaktadır. Kürt kimliğine sahip çıktığı ve çoğulcu bir yapıyı savunduğu; devletin Kürtler üzerindeki haksız uygulamalarını eleştirdiği için; resmi devlet kurumlarının husumetini üzerine çekmekte; ülkeyi bölmeye çalışmakla suçlanmaktadır. Bu nedenle de her fırsatta çalışmaları engellenmekte, yöneticileri ve mensuplarına baskı yapılmaktadır. Kürt olmaları ve Kürt Sorunu’nun çözümü için savundukları farklı siyasal görüşler Hadep ve yöneticilerinin özgürlüklerinin kısıtlanmasının temel nedenidir. Yani, etnik ve siyasal görüş ayrımcılığı yapılan muamelelerin asıl nedenidir.

  1. İDDİA VE DAYANILAN KANITLARIN NİTELİKLERİ:

Yargıtay C. Başsavcılığının 29.01.1999 tarih ve SP. 60 Hz. 1999/37 sayılı 56 sayfalık İddianamesi; halen Ankara Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görülmekte olan 3 davanın iddianamelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemine dayanak oluşturan iddialar ve dayanılan kanıtlar da bu davalardaki iddia ve kanıtlardan ibarettir. Bu saptamadan hareketle:

  1. 1. Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemini içeren davanın dayanağını oluşturan iddialar ve dayanılan kanıtlar, halen görülmekte olan davaların konularını oluşturduklarından, bu iddia ve kanıtların doğruluğu henüz hukuksal olarak belirlenmemiştir:

İddianamenin 1-18 nci sayfaları arasındaki bölüm tümüyle Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde görülmekte olan 1998/80 esas nolu davanın iddianamesinden aktarmadır. Bu davada, başta Parti Genel Başkanı Murat Bozlak olmak üzere, Parti Meclisi ve Merkez Yürütme Kurulu Üyeleri’nin de aralarında bulunduğu 50 nin üzerinde parti mensubu yargılanmaktadır. Davada sanıklar yasadışı silahlı örgütün siyasi kanat yöneticileri olarak suçlanmakta ve TCY.nın 168/1. TMY.nın 5 nci maddeleri uyarınca cezalandırılmaları talep edilmektedir. Bu dava ile ilgili olarak sanıkların tamamı (parti üyesi olmayan Avukat İhsan Durukal hariç) serbest bırakılmıştır.

İddianamenin 18-26 ncı sayfaları arasındaki bölüm Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde görülmekte olan 1999/1 esas sayılı davanın iddianamesinden aynen alınmıştır. Bu davada aralarında Parti Genel Başkanı Murat Bozlak ve parti yöneticilerinin de bulunduğu 47 kişi yargılanmaktadır. Sanıkların tümü yasa dışı silahlı örgüte (PKK) yardım etmekle suçlanmakta ve TCY’nın 169 ve TMY’nın 5 nci maddeleri uyarınca cezalandırılmaları istenilmektedir. Halen 16 sanık tutuklu bulunmaktadır.

İddianamenin 26-55 nci sayfaları arasında yer alan bölüm ise, Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde görülmekte olan 1998/104 esas sayılı davanın iddianamesinden aynen alınmıştır. Dava, aralarında Parti Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın da bulunduğu 41 sanık aleyhine 1996/80 sayı ile açılmıştır. Davada 41 sanıktan 23’ü hakkında silahlı terör örgütünün (PKK) yönetcisi olmak suçlaması ile TCY’nın 168/I maddesinin; 17′ si hakkında yasadışı silahlı örgüte üye olmak suçlaması ile TCY’nın 168/II maddesinin ve l sanık hakkında da TMY’nın 8/1 maddesinin uygulanması talep edilmiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonucunda sanıklardan parti üyesi olmayan Faysal Akçan TCY’nın 168/11 maddesi uyarınca; aralarında Parti Genel Başkanı Murat Bozlak ve Kurultay Divan Başkanı Hikmet Fidan’ın da bulunduğu 26 sanığa TCY’nın 169 ncu maddesi uyarınca hapis cezaları, 14 sanık hakkında ise beraat kararı verilmiştir. Fakat mahkumiyet kararlarının temyizi üzerine, Yargıtay 9. Ceza Dairesi 08.06.1998 gün ve 1997/3736 E., 1998/1820 K. sayılı kararı ile sanık Faysal Akçan dışındaki tüm sanıklar hakkındaki kararı eksik soruşturma nedeniyle bozmuştur. Halen dava 1998/104 esas sayı ile devam etmekte olup, sanıkların tümü serbesttir.

Görüldüğü gibi, davanın dayanağını oluşturan iddianamedeki iddialar ve bunların dayandığı kanıtlar henüz yargı önündeki davalarda tartışılmakta olup; bunların hiç birisi doğrulanmış değildir. Yargıtay C. Başsavcılığı’nın yargı önündeki iddiaları kanıtlanmış iddialar ve kanıtları da doğrulanmış kanıtlar olarak Yüce Mahkemeye sunmuş olmasını, ceza hukuku ilkelerine aykırı olmanın ötesinde, bir siyasal partiyi kapatma konusunda önyargılı ve aceleci bir davranış olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

  1. 2. Kapatma davasında dayanak olarak gösterilen DGM önündeki davalar; Milli Güvenlik Kurulu Kararları doğrultusunda DGM Savcıları tarafından planlı ve kapatma davası açmanın gerekçesini oluşturmak üzere; yapay bir şekilde yaratılmış davalardır:

Ankara 2 Nolu DGM önünde görülmekte olan 1998/38 esas sayılı davada; DGM Savcılarının amacı tarafımızdan şöyle açıklanıyordu:

“Görülmekte olan bu dava, salt ceza hukuku normları ile açıklanabilecek bir dava değildir. Davanın “siyasi” niteliği ağır basmaktadır. Davayı hukuki olmaktan çok, siyasi bir dava haline getiren bir çok neden bulunmaktadır.

Birinci neden; davanın, seçimlere katılarak 1.200.000’nin üzerinde oy almak suretiyle, ülke genelinde %5 oy desteğine sahip bir partiyi tasfiye etmeyi amaçlıyan bir dava olmasıdır. Dilekçemizin diğer bölümlerinde ayrıntıları ile açıklanacağı üzere; dava tamamen HADEP’in tüzel kişiliğine yöneliktir. HADEP’in parti olarak faaliyetleri ve siyasi görüşleri davanın merkezini oluşturmaktadır. Halen tutuklu olarak yargılanan müvekkillerimiz de kendi kişisel eylemlerinden ötürü değil, bir bütün olarak partiye yönelik suçlamalardan ötürü yargılanmaktadır.

HADEP’in hedef seçilmesi; 18.12.1996 günlü basında yer alan “MGK Gizli Raporu” nda somutlaşan resmi politikanın bir sonucudur. Bu resmi politikanın gereği olarak, DGM Savcıları her fırsatta HADEP’i bir bütün olarak suçlamaya çalışmaktadırlar. Bununla, bir yandan HADEP’in kamuoyundaki destek ve saygınlığının azaltılarak, bir suç örgütü gibi gösterilmesi, öte yandan da partinin kapatılmasının zeminin yaratılması amaçlanmaktadır.

İlk deneme, “Bayrak Davası” olarak bilinen, Parti kurultayında Türk Bayrağı’nın provakasyon amacıyla indirilmesi ile ilgili davada yapılmıştır. Türk Bayrağı’nın indirilmesi gibi, hiç kimsenin onaylamayacağı bir eylem bahane edilerek, tüm parti yöneticileri gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. DGM Savcılığı, bu davada da parti faaliyetlerini suçlamış, HADEP’in PKK’nın siyasi kanadı olduğunu savunmuş ve parti yöneticilerinin TCY. 168/1 maddesi uyarınca cezalandırılmasını istemiştir. Fakat dava, bir kısım sanıkların TCY’nın 169 ncu maddesine göre cezalandırılması ile sonuçlanmıştır. Bu kararın tarafımızdan temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C. Başsavcılığınca düzenlenen tebliğnamede TCY’nın 169 ncu maddesinin de unsurlarının bulunmadığı kabul edilmiş ve kararın tüm sanıklar yönünden bozulması talep edilmiştir.

Bu kez, iddianamede suçlama konusu dahi edilmeyen bir takvim bahane edilerek, soruşturma başlatılmış, parti binaları aranmış ve yöneticileri tutuklanmıştır. Bu davadaki iddia ve kanıtlar da bir önceki davanın büyük ölçüde aynısıdır. Bayrak davasına ait iddianame ile, bu davanın iddianamesi karşılaştırıldığında, her iki dava arasında gerek isnatlar yönünden ve gerekse isnatlara kanıt olarak gösterilen hususlar yönünden benzerlikten öte bir özdeşlik bulunduğu görülecektir.

İkinci neden; hazırlık soruşturmasına, suçların takibi ve önlenmesi genel amacından çok; HADEP’in ve O’nun yöneticileri olan sanıkların resmi anlayışla çelişen siyasi düşüncelerini suç olarak gösterme çabasının hakim olmasıdır. İddianamede suçlamanın “Anayasanın açık hükümlerine rağmen sanıklar ayrı bir ırk, ayrı bir halk oldukları, ayrı dilleri, ayrı kültürleri … olduğu temalarını işleyerek…” cümlesi ile başlaması, söylediklerimizi doğrulamaktadır.

Üçüncü neden; ceza yargılamasının araçları olan gözaltına alma, arama, sorgulama ve tutuklamanın, hukuki gereklilik sınırları içerisinde değil; varılmak istenen siyasi amaca hizmet ettiği ölçüde başvurulmuş olmasıdır. Örneğin, soruşturmanın ilk başlangıç nedeni, parti tarafından bastırılan 1998 yılı takvimi olduğu ve bu takvimde DGM Savcılığının elinde olduğu, dolayısıyla aramayı gerektiren bir neden bulunmadığı halde, parti binalarında arama yapılmıştır. Buna karşılık, iddianamede takvimlere bir cümle ile dahi değinilmemektedir. Bu durum takvimle ilgili suçlamanın, partide arama yapmak için kullanılan, yapay bir suçlama olduğunu göstermektedir. DGM Savcılığı suçlama konusu etmeyeceği bir nedeni, arama nedeni olarak göstermek suretiyle yasaya aykırı davranmıştır.

Yine, parti genel merkezinde yapılan aramadan sonra, soruşturmayı yürüten DGM Savcısına başvurulmuş ve şayet parti yöneticilerinin sorgulanmasına gerek duyuluyorsa, bu yöneticilerin istenilen gün ve saatte Savcılığa gelecekleri bildirilmiştir. Buna karşılık Savcı, parti yöneticilerinin gözaltına alınması hususunda polise emir verdiğini ve bu emri geri alamayacağını ifade etmiştir. Bundan, gözaltına almanın soruşturmanın gereği olarak değil, parti yöneticilerini kamuoyu önünde küçük düşürme amacına yönelik olduğu anlaşılmakladır.

Dördüncüsü: 8 klasör olarak takdim edilen kanıtların, isnadın kanıtlanmasına yönelik değil, aksine sanıklara yükletilen isnadın ne olduğunun tam olarak anlaşılmamasına; bunun sonucu olarak da savunmanın engellenmesine ve yargılamayı yapacak mahkemeyi olumsuz etkilemeye yönelik olmasıdır.

DGM Savcılığının 8 klasör olarak sunduğu kanıtlar, yargılananların somut ve kişisel eylemlerini ortaya koyan kanıtlar değildir. Yüzlerce sayfalık kitap fotokopileri; yüzlerce sayfalık kime ait olduğu ve nasıl elde edildiği belli olmayan polis anlatımlarının fotokopileri; hukuki hiç bir kanıt değeri olmayan, polisin yüzlerce insanla ilgili olarak yaptığı değerlendirme yazıları, davayla ve yargılananlarla bir ilgisi bulunmayan MED TV izleme raporları kanıt olarak dosyalanmıştır.

Tüm bunlar, şu anda görülmekte olan davanın siyasi boyutunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, HADEP’i sindirmek, çalışmalarını engellemek ve mümkün olursa kapatılmasını sağlamak uğruna, hukukun temel ilkeleri bir kez daha gözardı edilmiştir…” ( 28.04.1998 tarihli Tahliye Dilekçesinden)

Yüce Mahkemeniz önündeki bu dava, yaklaşık l yıl önce söylediklerimizin ne denli doğru olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

  1. 3. Dava dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtlar, hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıkları için; Yüce Mahkeme nezdindeki yargılamayı ve verilecek kararı daha baştan sakatlamıştır:

Hukuka uygun ve adil bir şekilde yürütülmeyen soruşturmalara ve bu soruşturmalar sonucu açılan ceza davalarına dayanılarak, Yüce Mahkeme önünde, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi hakkında kapatma istemli dava açılması, daha baştan davayı sakatlamıştır. Adil yargılama ilkesi bir bütündür. Yargılamanın herhangi bir aşamasındaki hukuka ve adil yargılama ilkelerine aykırılık, yargılamanın tümünü ve sonuçta da verilecek hükmü adil olmaktan çıkarır.

Dilekçemizin diğer bölümlerinde açıklandığı gibi, Halkın Demokrasi Partisi ve yöneticileri aleyhine açılan soruşturmaların tamamı siyasi amaçlıdır. Tümüyle özel amaçlarla kurulmuş olağanüstü mahkeme niteliğinde olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin görev alanına giren suçların hazırlık soruşturması; yine bağımsız ve tarafsızlıklarından söz edilemiyecek (2845 sayılı Yasa’nın 5 ve 6 ncı maddeleri uyarınca atanan) askeri ve sivil savcılar tarafından özel amaca uygun olarak yapılmıştır. DGM savcıları soruşturmaları tarafsız bir şekilde yürütmemişler, aksine partiyi bir bütün olarak suçlamanın yapay kanıtlarını yaratmaya çalışmışlardır. Hazırlık soruşturmasındaki işlemlerin hiç birisine savunma katılmamış, bu yöndeki tüm istemler reddedilmiştir. Aramalar hukuka uygun olarak yapılmamıştır. Bazı aramalarda tutanak düzenlenerek, hazır bulunan parti görevlilerine imzalatılmış, ancak daha sonra tutanaklarda bulunmayan bir kısım kanıtlar, aramalarda bulunmuş gibi dava dosyasına dahil edilmiştir. Aramalar tümüyle kolluk kuvvetlerinin inisiyatifînde gerçekleştirilmiş, ilgili savcı dahi hazır bulunmamıştır.

Soruşturmalarda kanıt olarak kullanılacak tanık beyanları başka soruşturmalar nedeniyle gözaltına alınmış sanıkların “emniyet” anlatımları arasından seçilmiş ve şayet diğer aşamalardaki beyanlar lehte ise, bunlar özellikle dava dosyalarına konulmamıştır. Yani, HADEP ve Hadepliler ile ilgili soruşturmalarda DGM Savcıları genel tarafsızlık ilkesi yanında; CMUY’nın 153/II maddesine açıkça aykırı işlem yapmışlardır. Yüce Mahkemeniz’in önündeki bu davada da, başka davalarda sanık olan kişilerin EMNİYET ya da JANDARMA tarafından zor ve baskı ile alınan anlatımları kanıt olarak kullanılmaktadır. Bunların çoğu, yargılama aşamalarında bu beyanlarını reddetmişlerdir. Ancak, gerek DGM önündeki davalarda ve gerekse Yüce Mahkemeniz’e sunulan dosyalarda kişilerin yalnızca emniyet anlatımlarına yer verilmiştir. Hatta, birçoğu fotokopi şeklinde ve imzasız olduğu için, savunmanın ısrarlı talepleri ile Ankara l Nolu DGM nezdindeki 1998/104 sayılı dava dosyasında duruşmada okunmamasına karar verilmiştir.

. 4. Yüce Mahkemeye sunulan kanıtlar, mahkeme tarafından denetlenmeye ve doğru bir değerlendirme yapmaya elverişli değildir:

Yüce mahkeme önündeki davada, halen DGM’ler önünde görülmekte olan 3 dava dosyasına dayanılmakta olduğuna göre; bu dava dosyalarındaki tüm kanıtların Yüce Mahkeme’ye sunulması ve tek tek tartışılıp irdelenmesi gerekir. Bunların hukuka uygun ve adil bir şekilde elde edilip edilmediği tartışmasını bir kenara bıraksak dahi, bu kanıtlar Yüce Mahkeme’nin denetlemesine ve değerlendirmesine elverişli durumda değildir. Örneğin, HADEP-PKK ilişkilerinin kanıtı olarak sunulan 100’ün üstündeki kişinin beyanları fotokopi şeklinde ve tasdiksizdir. Üstelik bunların hemen hemen tamamının yalnızca emniyet aşamasındaki beyanları dava dosyalarına konulmuştur. C. Savcılığı ve mahkeme önündeki anlatımlar yoktur. Hatta, bunların çoğunun kim tarafından ve ne zaman sorgulandıkları dahi belli değildir.

Maddi kanıtların bir bölümü iddianamelere ve tutanaklara gerçeği yansıtmayacak şekilde geçirilmiştir. Örneğin, PKK bayrağı olduğu iddia edilen şeyin, bir dergi sayfası olduğu; Kürdistan Haritası denilen şeyin bir takvim yaprağı üzerindeki dekoratif fon olduğu; illegal yayın denilen kitap ve dergilerin yasal olarak yayımlanan dergi ve kitaplar olduğu anlaşılmıştır.

Aramalarda elde edildiği ileri sürülen bir kısım kanıtların, aramalar sırasında yerinde tutulan tutanaklarda bulunmadığı; nereden elde edildiği bilinmeyen bazı dokümanların Parti Genel Merkezinde ve İl, İlçe binalarında bulunmuş gibi, dava dosyasına konulduğu tespit edilmiştir.

Parti yönetici ve mensuplarına ait olmayan konuşma ve açıklamalar onlara mal edilmiş ya da içerikleri farklı yansıtılmıştır.

Bu durumda Yüce Mahkeme’nin, Yargıtay C. Başsavcısının dayandığı kanıtları nasıl denetleyip, değerlendireceği önemli bir sorundur ve kanımızca bu mümkün değildir.

  1. YÜCE MAHKEME ÖNÜNDEKİ YARGILAMADA SORUNLAR:
  2. 1. Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki yargılamaların sonucunun beklenmesi sorunu:

Yargıtay C. Başsavcılığının iddianamesi, halen Ankara Devlet Güvenlik Mahkemeleri önünde görülmekte olan 3 davanın iddianamelerine ve kanıtlarına dayandığına göre; normal koşullarda bu davaların sonuçlarının beklenilmesi gerekirdi.

Fakat, DGM yargılamalarının sonuçlanmasının beklenilmesinin, tarafımızdan talep edilmesi mümkün olmadığı gibi; Yüce Mahkeme’nin de kendiliğinden böyle bir karar vermesinin “adil yargılama ilkesi” dolayısıyla mümkün olmadığı düşüncesindeyiz. Çünkü;

ı. Bu davaların hazırlık soruşturması; bağımsız ve tarafsız olmayan DGM Savcıları tarafından, olağanüstü yöntemlerle ve hukuka aykırı bir şekilde yürütülmüştür:

Dilekçemizin B. bölümünde açıklandığı gibi, adil yargılama ilkesi bir bütündür. Soruşturma ve yargılamanın herhangi bir bölümündeki adil yargılama ilkesine aykırı işlem ve uygulamalar yargılamanın tümünü ve verilecek kararı adil olmaktan çıkarır. DGM Savcılarının işlevi yukarıda açıklanmıştı. MGK raporlarına yansıyan devlet kararı doğrultusunda yapılan soruşturmalarda, önce suçlama yapılmış, daha sonra da suçlamayı doğrulayıcı kanıtlar elde edilmeye çalışılmıştır. Hatta, bazan soruşturma için gerekçe yapılan neden; daha sonra suçlama konusu dahi edilmemiştir. Örneğin; Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/38 sayılı davada; soruşturmanın gerekçesi “Parti tarafından bastırılan duvar takvimlerinde Kürdistan Haritası olduğu” idi. Diyarbakır DGM Savcılığı tarafından bu yönde başlatılan soruşturmada söz konusu takvimlerin toplatılmasına da karar verilmiştir. Daha sonra, soruşturma dosyası görevsizlik kararı ile Ankara DGM Savcılığı’na gönderilmiştir. Ankara DGM Savcılığı, bu takvimlerin ele geçirilebilmesi için Parti Genel Merkezi ve İl, İlçe binalarında arama kararı almıştır. Soruşturma kapsamında Partinin Genel Başkanı ve tüm Parti Meclisi Üyeleri hakkında da tutuklama kararları verilmiştir. Fakat, soruşturma sonucunda açılan davanın iddianamesinde, takvim konusu tek satırla dahi suçlama konusu edilmemiştir. Bu durum takvim konusunun Hadep’i suçlamak için bir bahane olarak kullanıldığını açıkça ortaya koyuyordu.

Doğal olarak, siyasi amaçlı ve her ne olursa olsun “suçlama” amacı ile yapılan bu soruşturmalarda işlem ve muamelelerin hukuka uygun yürütülmesi beklenilemezdi. Nitekim, parti binalarında yapılan aramalarda avukatların hazır bulunma istemi kabul edilmemiştir. Arama tutanakları, sağlıklı olarak düzenlenmemiş, ekleme ve çıkarmalara elverişli ifadeler kullanılmıştır. Örneğin, “2 klasör halinde dosyalar” denilmek suretiyle, sonradan dosya içerikleri istenildiği şekilde davalara yansıtılmıştır. Hazırlıktaki sanık ve tanık sorgulamaları savunma olmadan yapılmış; sorgu tutanaklarının avukatlara verilmesi istemleri reddedilmiştir. Ses ve görüntü kasetlerinin çözümü ve bilirkişi incelemeleri tümüyle savunmanın katılımı olmadan gerçeğe aykırı olarak yapılmıştır. Taciz ve sindirme amacı öylesine ileri götürülmüştür ki; avukatların Parti Yöneticilerini sorgu amacıyla DGM Savcılığı’na getirme istemleri “hayır biz onları polis vasıtası ile gözaltına alacağız” denilerek reddedilmiştir.

Bu koşullarda yürütülen hazırlık işlemlerinin, adil bir yargılamaya esas olması düşünülemez.

ıı. Yargılamayı yapan Devlet Güvenlik Mahkemeleri de adil bir yargılamayı yapabilecek bağımsız ve tarafsız mahkemeler değildir:

Devlet Güvenlik Mahkemeleri, kuruluşu amacı, yapısı ve uyguladığı farklı normlar nedeniyle yıllardan beri tartışma konusudur. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne yasal anlamda meşruiyet kazandırmak amacı ile, Anayasal düzenleme yapılmış ise de, meşruiyet tartışmaları sona erdirilememiştir. Çünkü, Anayasa’da yer almalarına rağmen, DGM’ler, siyasi amaçlarla kurulmuş, tabii hakim ilkesine aykırı, uzmanlık mahkemeleri ile bir ilgisi bulunmayan, tarafsızlık ve bağımsızlık ilkeleri ile bağdaşması mümkün olmayan kuruluşlardır. Bu kurumlar, muhalif siyasi düşünce ve örgütlenmelerin engellenmesine, sindirilmesine ve cezalandırılmasına hizmet etmektedir.

DGM’lerin adil, bağımsız ve tarafsız mahkemeler olmadığı yönündeki tartışmalar, Türkiye’nin de yetkisini kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği bir kararla yeni bir boyut kazanmıştır. AİHM’nin İNCAL/TÜRKİYE davasında (09.06.1998 tarih ve 41/1997/825/1031 sayılı) verdiği karar, DGM’lerin AİHS’nin 6 nci maddesine öngörüldüğü biçimde bağımsız ve tarafsız bir mahkeme sayılamayacağı yönündedir.

Bu durumda. DGM’lerin bağımsız ve tarafsız olmadığı, dolayısıyla da adil bir yargılama yapamayacağı yönündeki itirazlarımız, yalnızca savunmanın bir iddiası olmaktan öte, uluslararası bir mahkemenin kararına dayanmaktadır. Bilindiği gibi, AİHS Türkiye tarafından imzalanmış ve TBMM tarafından da onaylanarak Anayasa’nın 90 ncı maddesi gereğince bir iç hukuk hükmü haline gelmiştir. Ayrıca, Türkiye 1987 yılında bireysel başvuruyu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yetkisini kabul etmiştir. O halde, aralarında Türk Yargıç’ın da bulunduğu AİHM’nin verdiği karar tüm kurum ve kuruluşları bağlar.

Bu açıklamalarımızdan çıkan sonuç; Yüce Mahkeme’nin DGM Yargılamalarını ve sonuçlarını, kendi önündeki parti kapatma davasının yargılamasına esas alamayacağıdır. Aksi takdirde DGM Savcılığı işlemleri ve DGM yargılamalarına yöneltilecek tüm itirazların Yüce Mahkeme önündeki yargılama için de geçerli olması kaçınılmazdır.

C.2. Anayasa Mahkemesi’nin İddianamede yer alan maddi olayların ve dayanılan kanıtları doğruluğunu bizzat değerlendirmesi sorunu:

İddianamedeki iddiaların ve kanıtları Halkın Demokrasi Partisi’nin temelli kapatılması için yeterli olup olmadığına karar vermeden önce, Yüce Mahkeme’nin önünde bu iddia ve kanıtların doğruluğunun saptanması sorunu bulunmaktadır. Dayanılan kanıtlar arasında;

ı. Yazılı belgeler (yazı, resim, kitap, dergi, broşür, gazete vs),

ıı. Ses ve görüntü kasetleri,

ııı. Parti binalarında ve yöneticilerin evlerinde bulunduğu savunulan diğer maddi kanıtlar (bez, pankart, giysi, mermi, silah vs.)

ıv. Tanık beyanları,

  1. Yargılanan parti yöneticilerinin çeşitli aşamalarda sanık olarak verdikleri beyanlar,

bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin uygulamaları ve çalışma yöntemi, özellikle de tarafların katılımı ile duruşma yapılmaması gibi hususlar göz önünde tutulduğunda Yüce Mahkeme’nin onlarca klasörden oluşan kanıtların doğruluğunu araştırmasının pek mümkün olmadığı düşünülmektedir. Örneğin; yalnızca dosyada kanıt olarak kullanılan 100’ün üzerindeki tanığın polis anlatımlarının araştırılması için dahi, ilgili mahkemelerden bu tanıkların savcılık ve mahkeme önündeki beyanlarının getirtilmesi gerekecektir. Hatta bu dahi yeterli olmayacak, savunmanın katılımını sağlamak için tanıkların mahkeme önünde yeniden dinlenmeleri gerekecektir.

Yüce Mahkemenin önündeki önemli bir sorun da; arama tutanaklarında olmadığı halde, sonradan nasıl ve ne şekilde elde edildiği bilinmeden dava dosyalarına konulan kanıtların ayıklanmasıdır.

  1. İDDİANAMEDE YER ALAN BAZI İDDİALAR VE DAYANILAN KANITLARLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİMİZ:

Dilekçemizin yukarı bölümlerinde açıklandığı üzere, bu güne kadarki parti kapatma davalarından farklı olarak; Yargıtay C. Başsavcısı’nın “kapatma” istemini hangi iddia ve kanıtlara dayandırdığı net bir şekilde anlaşılmamaktadır. 3 ayrı iddianameden bölümler alınıp, sonuna “İSTEK” başlıklı bir paragraftan oluşan bir bölüm eklenmek suretiyle İddianame oluşturulmuştur.

Dolayısıyla, Sayın Başsavcı’nın kapatma nedenleri ve bunların dayanakları konusunda görüş açıklamak, hele hele Anayasa ve SPY hükümleri ile bağlantılı bir savunma yapmak mümkün görünmemektedir. Bu yüzden, aşağıda DGM Savcılıklarının iddianamelerinde parti yönetici ve mensupları ile ilgili belli başlı iddialar ve bunların kanıtları ile ilgili kısa ve genel görüşlerimiz açıklanmıştır. Yüce Mahkemenizin, kapatma istemine yönelik iddia ve kanıtların netleşmesinden sonra daha geniş ve somut açıklamalar yapma ve karşı kanıtlar sunma konusunda tarafımıza olanak tanıyacağına inanıyoruz.

  1. l Ankara DGM Savcılığı’nın 16.03.1998 tarihli iddianamesine dayanan iddialar:

D.1.a HADEP’in “Musa Anter Barış Treni'” girişimini desteklemesi:

Bu iddia DGM yargılamasında da sanıklar tarafından açık ve net bir şekilde yanıtlanmıştır. Her şeyden önce, siyasi söylem ve iddialar dışında, bu girişimin PKK tarafından düzenlendiğini gösteren herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. Barış Treni organizasyonu için İstanbul’da bir büro açılmış, Türkiye’deki çalışmalar buradan yürütülmüştür. Yüce Mahkemenizin de bildiği gibi, bu girişime yalnızca HADEP değil, bir çok siyasal parti, dernek, sendika ve demokratik kitle örgütü yanında, tek tek kişi bazında da pek çok aydın, yazar, siyasetçi de destek vermiştir.

Bu güne kadar, ne İstanbul’da kurulan irtibat bürosu ve ne de bu girişime destek veren kişi ve kuruluşlar aleyhine herhangi bir dava açılmış değildir.

Barışı amaçlayan bir girişime, barıştan yana tüm kurumların ve kişilerin destek vermesinden daha doğal bir davranış olamaz. Kimden gelirse gelsin, barışı amaçlayan bir etkinliği desteklemenin suç sayılması; savaşın desteklenmesi demektir. Ülkemizin her şeyden önce toplumsal barışa ihtiyacı vardır. Barış istemlerinin yargılanması, buna karşılık savaş çığırtkanlığının kabul görmesi ülkemiz için bir ayıptır. Barış Treni’nin engellenmesi üzerine, Türkiye’de ve yurt dışında lehte ve aleyhte pek çok düşünce ileri sürülmüş, değerlendirmeler yapılmıştır. Kimileri engellemeyi alkışlarken, kimileri engellemeyi kınamışlardır. Bu durum son derece doğaldır. Bu bağlamda MED TV’de de değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmelere bakarak; farklı konum ve yapıdaki örgütler arasında paralellik kurmak, siyasal ve ön yargılı bir yaklaşımdır.

D.l.b Açlık Grevleri Konusu ;

İddianamede 1998 yılında 8 kez kimi il ve ilçe binalarında tutuklu yakınlarının açlık grevi girişimleri olduğu iddia edilmiştir. Bu açlık grevlerine kimlerin katıldığı, kaç gün sürdüğü, nelerin talep edildiği; nasıl sona erdiği; herhangi yasal bir soruşturma konusu edilip edilmediği belli değildir. Bu konuda herhangi bir kanıt da bulunmamaktadır. Soyut bir şekilde HADEP’in bu açlık grevlerini desteklediği iddia edilmiştir ki bunu doğrulayan bir kanıt da bulunmamaktadır.

İddianamede, PKK’nın “Zindan Komisyonu” kurduğundan ve cezaevlerindeki açlık grevlerinin bu komisyon tarafından örgütsel olarak yönlendirildiğinden söz edilmektedir. Bu iddia doğru ya da yanlış olabilir. Fakat, iddianın HADEP ile ilgisi ya da bağlantısı nedir. İddia edilen komisyonun kurulmasında HADEP’in rolü mü vardır ‘ Ya da bu Komisyon HADEP’e talimat mı vermiştir ‘

Herkesin de bildiği gibi, cezaevlerinde zaman zaman açlık grevleri ya da direnişler olmaktadır. Cezaevinde yakınları olan aileler, bu eylemlerin onlara zarar vermesinden endişe etmekte, bunun sonucu olarak da bu eylemler süresince cezaevlerinin önünde gece, gündüz bekleşmekte, bazan da kamuoyunun dikkatini soruna çekmeye çalışmaktadırlar. Ateş düştüğü yeri yakar. Çocuğu, kardeşi, eşi ya da babası cezaevinde olan kişinin, açlık grevlerinin sona ermesi ve yakınının açlıktan ölmemesi için çaba göstermesi, bu amaçla siyasi partilere başvurması, onları tepki göstermeye zorlaması kadar doğal bir durum yoktur. Hangi nedenle cezaevinde olursa olsun, bir kimsenin çocuğuna, kardeşine, kocasına sahip çıkmaması düşünülemez. Bu yaşananlarla HADEP arasında bağlantı kurmak açık bir haksızlıktır.

D.l.c Basın Açıklamaları:

Siyasi Partiler Yasası’nın 101 nci maddesi, parti genel başkanının, genel başkan yardımcılarının ve genel sekreterinin parti adına yaptığı yazılı ve sözlü açıklamaların partiyi bağlayacağını ve sorumluluk altına sokacağını öngörmektedir.

Bunların dışındaki parti mensuplarının yapmış olduğu yazılı ve sözlü açıklamalar partiyi bağlamaz ve varsa sorumluluk açıklamayı yapana ait olur. İddianamede ise bir kısım parti görevlilerine mal edilen açıklamalardan dolayı HADEP sorumlu tutulmakta, suçlamalara kanıt olarak gösterilmektedir.

Kaldı ki DGM nezdindeki yargılamalarda, söz konusu açıklamaları yapmakla suçlanan kişiler bu suçlamaları kabul etmemişler ve iddiaların doğru olmadığını savunmuşlardır. Yani, bu açıklamaların yapılıp yapılmadığı ya da açıklamaların içeriklerinin iddianamede yazılı olan şekilde olup olmadığı kesinlik kazanmış değildir.

D.l.d Toplantı ve Mitinglerde yasadışı örgüt bayrak ve flamalarının açılması:

Türkiye’deki legal örgüt ve kurumların temel sorunlarından birisi, halka açık olarak yaptıkları kapalı salon ve açık hava toplantılarını tam olarak kontrol edememeleridir. Bilindiği gibi, güvenlik güçlerinin çabaları da her zaman etkili olamamaktadır. Bunun sonucu olarak, kendi adını duyurmak ve eylem yapmak isteyen yasadışı örgüt mensupları bu toplantılara sızmakta, varlıklarını kamuoyuna gösterebilmek için de kendi işaret ve flamalarını açmaktadırlar, özellikle, sol görüşlü siyasal partilerin ve mensuplarının özgürlük anlayışları; katı polisiye yöntemleri kullanmalarına, toplantıları sabote eden bu tür gruplara karşı şiddet yöntemlerine başvurmalarına engeldir. Bu yüzden de, bütün dünyada yasal sol partilerin ve diğer kurumların düzenledikleri toplantılarda, yasadışı örgütlerin gösterilerine engel olunamamaktadır. Hadep’in düzenlediği toplantılarda da zaman zaman bu tür istenmeyen olaylar meydana gelmiştir.

Doğal olarak, bu tür olayların meydana gelmesinde kusuru olan parti yönetici ve mensuplarının kişisel yasal sorumlulukları mevcut hukuk sistemi içerisinde belirlenir. Fakat, bu tür grupların eylem ve gösterilerinden bütün olarak bir siyasal partiyi sorumlu tutmak düşünülemez.

D.l.e. Yakalanan PKK militanlarının HADEP ile ilgili beyanları:

Devlet kurum ve kuruluşlarının HADEP’e bakış açısı herkesçe bilinmektedir. Her fırsatta terör olayları ile HADEP arasında bağlantı kurulmaya çalışılmaktadır. MGK gizli raporlarında HADEP açıkça hedef gösterilmiştir. Medya da bu konuda üzerine düşeni fazlasıyla yapmaktadır. Güvenlik güçleri de aynı yaklaşımla, gözaltına aldıkları her sanıktan mutlak surette HADEP aleyhine beyan almak istemekte, bunun için baskı ve işkence dahil her yola başvurmaktadırlar.

Tüm bunlara rağmen; Hadep ile terör olayları ya da yasadışı örgütler arasında herhangi bir ilişki bulunduğuna dair bu güne kadar en küçük bir somut kanıt gösterilememiştir. Yapılan iş, göz altına alman kişilerden “PKK’ya katılmadan önce Hadep’in …. il/ilçe teşkilatına gidiyordum”, “Hadep binalarında yapılan propagandalara inandım” gibi soyut suçlamalar içeren beyanlar almaktır. Kolluk kuvvetlerince zor ve baskı altında alınan bu tür beyanlar, yargılamanın diğer aşamalarında ilgililer tarafından reddedilmektedir. Hadep’in yasa dışı faaliyetlere destek vermesi hiç bir koşulda söz konusu olamaz. Bu konuda inandırıcı bir tek kanıt yoktur.

D.l.f. Hadep Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunan kanıtlar:

10.02.1998 günü Parti Genel Merkezinde arama yapılmış, bulunan ve el konulan kitap, dergi, kaset, dosya vs. düzenlenen bir tutanağa yazılarak hazır bulunanlar tarafından imzalanmıştır. Ancak, dava açıldığında, arama tutanaklarında bulunmayan bir kısım belge, yazı ve dokümanların aramalarda bulunmuş gibi dava dosyasına konulduğu görülmüştür. Mahkeme önündeki sorgu ve savunmalardaki buna ilişkin itirazlar dava tutanaklarında bulunmaktadır.

Arama sırasında parti binasında bulunan İhsan DURUKAL isimli bir avukatın çantasında yapılan aramada; bir kısım yazılar bulunarak el konulmuştur. Adı geçen avukat gözaltına alınmamış ve partiden ayrılmasına izin verilerek, serbest bırakılmıştır. Fakat. Av. İhsan DURUKAL’ın çantasında bulunan yazı ve dokümanlar, daha sonra HADEP ve yöneticilerini suçlamanın temel kanıtı olarak kullanılmıştır. Aynı iddialar, bu davanın iddianamesine de alınmıştır. Oysa, adı geçen şahıs parti üyesi dahi değildir. Bu şahsın evinde bulunan yazılar dahi partiye mal etmek istenmektedir.

D.l.g Parti İçi Eğitim Konusu:

Her parti gibi, HADEP’in de parti içi eğitime büyük gereksinimi vardır. HADEP’in her yasal faaliyetinin altında, başka nedenler aramak anlayışı burada da kendini göstermiş, eğitim çalışması yasa dışı örgütsel çalışmalar olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Partinin eğitim amacında ve içeriğinde bir yasaya aykırılık varsa, bunun sorumluluğu partiye aittir. Buna karşılık, herhangi bir eğiticinin partinin belirlediği amaç ve içerik dışına çıkarak anlattığı derste, yasaya aykırılık varsa bunun sorumluluğu doğrudan ilgili kişiye aittir. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı eğitim kurumlarında dahi, zaman zaman program dışı ve yasaya aykırı ders verme olaylarının yaşandığı bilinmektedir.

DGM iddianamesinde bilinçli olarak, arama tutanaklarında bulunmayan; nereden ve nasıl elde edildiği belli olmayan bir takım yazı ve belgeler eğitim notları olarak lanse edilmiştir.

Ana hatları ile; parti program ve tüzüğü; yazışma usul ve yöntemleri; resmi kurumlarla ilişkiler; kongre, toplantı, miting gibi etkinliklerin yasal ve idari prosedürü; parti üyelerinin hak ve yükümlülükleri; insan hakları ve hak ihlallerinde başvuru yolları; demokratik sosyal devletin tamını ile Türkiye’nin ekonomik ve sosyal sorunları gibi konular eğitim çalışmalarının temelini oluşturmaktadır.

Parti içi eğitim çalışması yapılmasına 1997 yılında karar verilmiştir. Parti bültenin Temmuz 1997 tarihinde yayımlanan 3 ncü sayısında “Merkezi Eğitim Komisyonu” nün hazırladığı “EĞİTİM ÜZERİNE” başlıklı yazı yer almıştır. Bu yazıda, eğitim çalışmasına karar verilmesinin nedenleri ve eğitimin belli başlı konuları açıklanmıştır. Söz konusu parti bülteni DGM dava dosyasında mevcuttur. Bu konuya ilişkin suçlamalar tümüyle asılsızdır.

D.2. DGM Savcılığı’nın 28.12.1998 gün ve 527 sayılı iddianamesine dayanan iddialar:

D.2. a11.11.1998 tarihli Murat BOZLAK imzalı basın açıklaması ve 13.11.1998 tarihli “Ankara İl Örgütü” yazılı açıklama:

Bu basın açıklamaları, DGM iddianamesinde (alıntı olarak da Başsavcılık iddianamesinde) bu açıklamalar, “…A. Öcalan’ın İtalya’dan başlamak üzere bütün Avrupa’da hatta dünyada çetesine ve kendisine siyasi bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerine paralel açıklamalar olduğu…” şeklinde değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme ve yaklaşımın “ön yargı” dışında hiç bir dayanağı bulunmamaktadır. Bu konuda esasa ilişkin savunmada ayrıntılı açıklamalar yapılacaktır. Bu açıklamaların tek amacı “toplumda yaratılan şoven dalga nedeniyle halk arasında meydana gelecek husumeti” önlemek ve “sağduyulu davranılması” hususunda uyarıda bulunmaktır.

D.2.b. Ankara İl Başkanlığı kongresinde yapılan konuşmalar ve Parti 01.11.1998 tarihinde yapılan Büyük Kongresinde atılan sloganlar:

Ankara İl Başkanlığı Kongresindeki konuşmaların hiç birisinde yasa dışı ya da Türkiye’nin bütünlüğüne aykırı sözler bulunmamaktadır. Tümüyle Türkler ve Kürtler’in kardeşliği temelinde konuşmalardır. Ayrıca, yapılan konuşmalara ilişkin kasetler gerçeğe uygun olarak çözülmemiştir.

Hadep Büyük Kongresinde ise, gerek parti yöneticilerinin ve gerekse katılan delegelerin söz ve davranışlarında herhangi bir suçlama nedeni bulunamadığı için, onbin kişi üzerindeki dinleyici topluluğundan bir kaç kişinin attığı sloganlar partiye imal edilerek suçlanmak istenmektedir ki, bu kabul edilemez. Kongreye ait ses ve görüntü bantları incelendiğinde, suçlamanın ne denli haksız olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır.

D.2.c. Parti Genel Merkezi’nde ve Parti’nin Türkiye genelindeki İl ve İlçe Binalarında yapılan aramalarda bulunduğu söylenen kanıtlar:

Dilekçemizin yukarı bölümlerinde açıklandığı üzere, HADEP ile ilgili tüm soruşturmalar, gerçek bir suç iddiasının lehteki ve aleyhteki kanıtlarını bulmak amacı ile değil; “her ne olursa olsun suçlama” amacıyla yapılmaktadır. Bu nedenle de, bir yandan soruşturmalarda DGM Soruşturmalarına göre dahi olağan sayılmayan yöntemlere başvurulmakta; öte yandan da tüm soruşturma işlemleri taraflı bir şekilde yürütülmüştür. A. Öcalan’ın İtalya’da yakalanması dolayısıyla Türkiye’de bilinçli bir şekilde yaratılan şoven milliyetçi ve saldırgan ortam DGM Savcıları tarafından da Hadep aleyhinde bir fırsat bilinmiştir. Hadep’in parti binalarına ve mensuplarına saldıran devlet güdümlü faşist unsurlar hakkında hiç bir soruşturma yapılmadığı, insanların linç edilerek öldürülmesine seyirci kalındığı bir ortamda, DGM Savcıları adeta HADEP’e saldırı emri vermiştir. Ankara DGM Savcısının emri ile aynı anda Türkiye’nin her yerinde parti binalarını polis basmış, binalardaki herkes istisnasız gözaltına alınmış ve aramalar yapılmıştır. Bu hava ve ortam içerisinde, parti binalarında olmayan bir çok aleyhte kanıt parti binalarında bulunmuş gibi tutanak tutulmuş ve Ankara’ya gönderilmiştir. Tamamen güvenlik güçlerinin inisiyatifinde olan bu arama işlemlerinin adil ve tarafsız bir şekilde yapıldığını, Türkiye’nin gerçeklerini bilen insaf sahibi hiç kimse iddia edemez.

Tüm bu aleyhteki çabalara rağmen, Parti Genel Merkezi ile tüm il ve ilçe binalarında yapılan aramalar, HADEP’e yönelik suçlamaların haksızlığını ortaya koyduğu için; tutanaklar abartılı ve gerçekleri saptıracak şekilde tutulmuştur.

Örneğin, bir dergi sayfasındaki resim, tutanaklara “parti binasında PKK bayrağı” bulundu şeklinde geçmiştir. Önce, suçlama ve soruşturma için bahane edilen ve daha sonra da iddianamelerde suçlama konusu edilmeyen, duvar takvimleri bu soruşturmanın arama tutanaklarına “‘Kürdistan Haritaları'” olarak geçmiştir.

Aramaların hiç birisi hukuka uygun ve tarafsız bir şekilde yapılmamış, parti avukatlarının hazır bulunmasına izin verilmemiştir. Arama tutanakları gerçek dışı tutulmuş, parti binalarında olmayan aleyhte kanıtlar polis tarafından tutanaklara dahil edilmiştir. Bununla da yetinilmemiş, tutanaklarda olmayan kanıtlar sonradan dava dosyasına konulmuştur. Dolayısıyla, bunların hiç birisinin kanıt olarak kabul edilme olanağı yoktur.

D.3. Ankara DGM Savcılığı’nın 23.08.1996 gün ve 83 sayılı İddianamesine dayanan iddialar:

D.3. a. Türk Bayrağı’nın indirilmesi olayı:

23.06.1996 tarihinde yapılan Halkın Demokrasi Partisi 2. Büyük Kurultayında; salona çatıdan sarkacak şekilde çok büyük boyutlarda bir bayrak asılmıştır. Fakat, Parti Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın, bayrağa arkası dönük olarak konuşmasını yaptığı sırada; çatıya çıkmış bulunan bir ya da birkaç militan tarafından Türk Bayrağı’nın ipleri çözülerek aşağı bırakılmış, salonun bir başka bölümüne de A. Öcalan’ın posterini asmışlardır. Türk Bayrağı’nın, Parti Genel Başkanı ve kongreyi yöneten Divan’ın arka bölümünde asılı olması nedeniyle, gerek divan üyeleri ve gerekse M. Bozlak, olayı önce fark etmemişlerdir. Ancak yapılan uyarılar üzerine durum fark edilmiş, gerekli uyarı ve müdahaleler yapılmıştır. Fakat, yere düşürülen Türk Bayrağı”nın yerine asılması çatının yüksekliği nedeniyle fiilen mümkün olmadığı için, Parti Genel Merkezinden getirilen başka bir Türk Bayrağı, divan kürsüsünün önüne asılmıştır. Bütün bu olaylar sırasında, salonda görevli yüzlerce polisin herhangi bir müdahalesi de olmamıştır.

Kurultayın bitmesinden ve oy sayımının tamamlanmasından sonra, gece 01.00 sıralarında salonda bulunan tüm parti görevlileri gözaltına alınmış ve sorgulamalar sonrasında 41 kişiden 40 kişi hakkında tutuklama kararı verilmiştir. Türk Bayrağı’nın indirilmesi ile en küçük bir ilgileri olmadığı bilindiği halde göz altına alınan 41 kişiden 40’nın tutuklanması, DGM savcılarının ve yargıçlarının Hadep ve mensupları ile ilgili soruşturmalardaki yaklaşımını açıkça ortaya koymaktadır. Şimdi aynı iddialar partinin kapatılmasına gerekçe yapılmak istenmektedir.

Esasa ilişkin savunmamızda, bu suçlama ve yapılan yargılama ile ilgili daha geniş açıklamalar yapılacaktır.

D.3.b. 24.06,1996 tarihinde Parti Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunduğu ileri sürülen kanıtlar:

Her soruşturmada olduğu gibi, bu kez de 24.06.1996 tarihinde Parti Genel Merkezi’nde arama yapılmıştır. Bu aramada da parti avukatlarının bulunmasına izin verilmedi. Aramalardan sonra tutulan tutanaklara göre parti merkezinde, Kürd-Alman Haber Ajansına ait bültenler, çeşitli konulara ilişkin bazı yazılar, yakılan ve boşaltılan köylere ait liste, bazı tutukluların gönderdikleri dilekçeler, kitaplar ve dergiler, bulunmuştu. Yargılama sırasında tutanaklarda bulunmayan birçok yazı ve belgenin sonradan dava dosyasına konulduğu anlaşıldı. Hatta, avukat olan sanıklardan birinin Bursa’daki bürosunda yapılan aramalarda, dava dosyasından çıkarılan belgeler “sanığa ait yasadışı örgütsel doküman” olarak dava dosyasına konuldu.

Nitekim DGM önündeki yargılamada da, ne arama tutanakları ve ne de aşağıda değineceğimiz başka davaların sanıklarının Hadep aleyhindeki beyanları hükme esas alınmıştır. Bu iddia ve kanıtlar, bir propaganda aracı olarak kullanılmış, partinin ve yargılanan sanıkları kamuoyu önünde suçlu göstermenin fonlarını oluşturmuştur. Yüce Mahkeme önündeki yargılamada da iddia ve kanıt olarak ele alınması mümkün değildir.

D.3.C. Başka davaların sanıklarından, gözaltında bulunduktan sırada kolluk kuvvetlerince zor ve baskı altında Hadep aleyhine alınan beyanlar:

Türk Bayrağı’nın indirilmesi olayı nedeniyle başlatılan soruşturma sonucunda, dava dosyasına 100’ün üzerinde kişinin Hadep aleyhinde verdikleri beyanlar konulmuştur. Bunların, çoğu fotokopi ve onaysızdır. Yalnızca emniyet anlatımlarının dava dosyasına konulmasına dikkat edilmiş. Savcılık ve Mahkeme önündeki anlatımlar konulmamıştır. Yargılama sırasında, yapılan itirazlar üzerine bunların bir çoğu duruşmada kanıt olarak okunmamıştır. Hangi koşullarda, nerede ve ne zaman alındıkları bilinmeyen bu beyanlar mahkemenin bozmadan önceki ilk hükmüne de esas alınmamıştır. Kanıt olarak dayanılması olanağı yoktur.

  1. DURUŞMA YAPILMASI İSTEMİMİZ:

Siyasi Partilerin kapatılması ile ilgili davalarda, davalı partinin “duruşma yapılması” istemlerinin Yüce Mahkeme tarafından kabul görmediği bilinmektedir. Yüce Mahkeme’nin bu eğilimine karşın, davamızın duruşmalı olarak yapılmasını istemek zorunluluğu bulunmaktadır.

Bu güne kadar, Yüce Mahkeme’nin önüne gelen kapatma davalarında olay ve olgular konusunda taraflar arasında (Yargıtay C. Başsavcılığı ve ilgili parti) açık bir çekişmenin olmadığı görülmektedir. Tartışma, eski deyimi ile “sübut” konusunda değil “sabit görülen” eylemlerin kapatma nedeni sayılıp sayılamayacağı, diğer bir anlatımla olayların nitelendirilmesinde yoğunlaşıyordu. Davamızda ise, eylemlerin nitelendirilmesinden çok, yüklenen eylemlerin gerçekleşmiş olup olmadığı konusu önem taşımaktadır. Örnek vermek gerekirse; önceki davaların hiç birisinde yüzden fazla kişinin parti aleyhinde verdiği polis anlatımlarına dayanılmıyordu. Ya da, başkalarının görüş, düşünce ve beyanları partiye mal edilerek, suçlanmıyorlardı. Benzer iddialarla, bir kaç kez soruşturma yapıp (eylemlerin odağı haline geldiği izlenimini uyandırmak için) her defasında tüm parti yöneticilerinin tutuklandığı bir başka örnek de yoktur. Hakkında yapılan soruşturmaların ve toplanan kanıtların bu kadar şaibeli olduğu bir başka parti kapatma davası da yoktur.

Yüce Mahkemenizin tüm bunları gözeterek, tüm iddia ve kanıtların mahkeme önünde tartışılmasını ve adil bir yargılama yapılabilmesini sağlamak için duruşma yapılması istemimizi kabul edeceğine inanıyoruz.

SONUÇ VE İSTEM : Açıklamaya çalışılan nedenlerle;

Öncelikle, dilekçemizin (A) bölümünde açıklanan gerekçelerle Yöntem ve yasaya aykırı olan Yargıtay Başsavcılığı İddianamesinin REDDİNE karar verilmesini, bu istemimiz kabul edilmediği takdirde de;

  1. Suçlama konuları ve yasal dayanaklarının Yargıtay Başsavcılığına açıklattırılmasına ve yapılacak açıklamadan sonra tarafımıza yeniden ön savunma hakkı verilmesine;
  2. Dayanılan kanıtlarla ilgili açıklamalarımız dikkate alınarak; adil olmayan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen kanıtların yargılamaya esas alınmamasına ve durumun taraflara bildirilmesine;
  3. Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/104 Esas sayılı dava dosyasından, bozmadan önceki mahkeme kararının ve Yargıtay bozma ilamının getirtilmesine;
  4. Parti yöneticilerinin Ankara l ve 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki sorgu ve savunmalarının getirtilmesine;
  5. Hadep aleyhinde beyanda bulundukları iddia edilen kişilerin Mahkeme önündeki beyanlarının getirtilmesine ve bu kişilerin yargılandıkları davaların sonuçlarının sorulmasına;
  6. Hadep genel merkez yöneticileri ile il ve ilçe yöneticileri hakkında yasadışı örgüte üye olma ya da yardım etme suçlarından (TCY.nın 168 ve 169 ncu maddeleri uyarınca) kesinleşmiş mahkumiyet kararı olup olmadığının sorulmasına;
  7. “Musa Anter Barış Treni” girişimi dolayısıyla herhangi bir kişi ya da kurum aleyhine dava açılıp açılmadığının, açılmış ise dava sonucunun sorulmasına;
  8. Yüce Mahkeme’nin Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti ile ilgili kapatma kararlarının AİHS’ne aykırı olduğu yönündeki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararların dava dosyasına konularak, bu kararların gereklerinin davamızda göz önünde bulundurulmasına;
  9. Yüce Mahkeme tarafından daha önce kapatılmasına karar verilen Halkın Emek Partisi (HEP), Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP) ve Demokrasi Partisi (DEP) ile ilgili olarak bu kararlar aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yapılan başvurular hakkında “Kabul Edilebilirlik” kararları verildiği ve Komisyon Raporlarının Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine sunulduğu dikkate alınarak ve iddialardaki benzerlikler gözetilerek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu partilerin başvuruları ile ilgili vereceği kararların, bu davanın yargılaması yönünden “bekletici sorun” sayılmasına;

Yargılamanın DURUŞMALI olarak yapılmasına; karar verilmesini, vekil olarak saygı ile dilerim.”

V- ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 9.4.1999 günlü, SP.60 Hz.1999/37 sayılı esas hakkındaki görüşü şöyledir:

“1- Yirminci yüzyılın en kanlı terör örgütü olup, gelirlerinin çoğunu uyuşturucu ticaretinden sağlayan PKK örgütü ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) arasında organik bağlantı bulunduğu.

2- HADEP’in daha önce kapatılan HEP ve DEP gibi, tamamen PKK’nın denetiminde olduğu; bu örgütün merkez Komitesinden aldığı emir ve talimatlar doğrultusunda eylemler düzenlediği,

3- HADEP kongrelerinin, PKK örgütü ile, bu yasadışı örgütün başı Abdullah Öcalan lehine gösteri yapılan alanlar haline getirildiği,

4- HADEP il ve ilçe örgütlerince düzenlenen seminerler ile, HADEP’in oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık ve İşçi Komisyonlarınca düzenlenen toplantılara katılan vatandaşlarımıza, Anayasal düzenimize ve üniter devlet yapımıza karşı, düşmanlık derecesine varan görüşmeler empoze edilmeye çalışıldığı,

5- HADEP’in il ve ilçe örgütlerinde: Kürt orijinli vatandaşlarımızı, PKK etrafında örgütleme, PKK’ya taban oluşturma, PKK’nın yurtiçi ve yurtdışı kamplarıyla, örgütün dağ kadrosuna militan gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü ve böylece HADEP il ve ilçe örgütlerinin, PKK’nın “Askere Alma Daireleri'” haline getirildiği, Kuşkuya yer bırakmıyacak biçimde anlaşılmıştır.

Sözkonusu iddianamemizin tanziminden sonra, 1.3.1999 gün ve 214 sayılı yazımızla Mahkemenize gönderdiğimiz ABDULLAH ÖCALAN’ın 22.2.1999 tarihli ifadesinde de Halkın Demokrasi Partisi’ne ilişkin olarak:

(Seçimlerden evvel ZÜBEYİR AYDAR, AHMET TÜRK, HATİP DİCLE, LEYLA ZANA, SEDAT YURTTAŞ, SIRRI SAKIK’la görüştüm. Bunların bir kısmı ile bizzat yüz yüze görüştüm. Yüz yüze görüştüğüm kişiler arasında LEYLA ZANA, AHMET TÜRK, SEDAT YURTTAŞ, ZÜBEYİR AYDAR vardır. Diğer milletvekili adaylarıyla telefon ile görüştüm. Yüz yüze görüşmeler Suriye ve Lübnan’daki evimde olmuştur.

l nci Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldığı zaman Kürt milletvekilleri de meclise kendi kıyafetleri ile gelmişlerdi ve kendi dilleri ile konuşuyorlardı. Esasen bunların bir çoğu Türkçe’yi bilmiyordu. Ben o zaman seçilen milletvekillerine meclise kendi kıyafetleriniz ile gidebilirsiniz. Meclis’te Kürtçe konuşabilirsiniz, yani Kürt olduğunuzu belirtebilirsiniz şeklinde talimat verdim, daha sonra onlara böyle bir görüş ilettim.

…HADEP bünyesinde yurt içinde oluşturulan Gençlik ve Kadın Komisyonlarında yapılan eğitim çalışmalarıyla Romanya ve Moldavya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmaları tamamen benim perspektifime, görüşlerime uygun olarak yapılan çalışmalardır. Ben kendilerine buraya PKK ideolojisini taşıyamazsınız siyasal ve yasal gerçeklere uygun bir eğitim yaparak bilinçlenmeyi sağlayacaksınız diyordum.

Romanya ve Moldavya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarında yetişen müdahaleci grupların HADEP’in faaliyetlerinde ve icraatlarında söz sahibi oldukları doğrudur. Yurtdışındaki ve özellikle Romanya’da ki eğitim çalışmalarını Mehmet Hoca Kod CEVAT SOYSAL yürütmüştür, MEHMET HOCA Kod CEVAT SOYSAL benimle telefonla irtibat kurarak görüş ve talimatlarımı alıyordu.

HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetinin yürütüldüğü doğrudur.

HADEP’in kuruluşu sırasında Avrupa teşkilatımız vasıtasıyla para yardımı yaptık. Zannederim bu yardım 200.000 mark civarında idi kendileri adına düzenlenen gecelerde toplanan paralar bu şekilde bu partiye aktarılmıştır.

Halen cezaevinde hükümlü olarak bulunan PKK mensubu SABRİ OK’un HADEP’lilere talimatlar verdiği doğrudur. Üst düzey kararları da vermektedir…

HADEP’le olan işbirliğimizi şu çerçevede anlatabilirim. Madem ki bu parti bizim tabanımıza dayanıyor bizi temsili doğru olarak yapması ve bunun içinde eğitim görmesi gerekir. Siyasi bir realite karşısında yasal bir parti olduğunu da unutmaması gerekir.

…18 Nisan 1999 tarihinde yapılacak milletvekili seçimleri dolayısıyla HADEP’in CHP veya DTP ile ittifak yapıp yapamayacağı konusunda benden Avrupa’da ki görevlimiz Şahir Kod FERHAT ABDİ ŞAHİN vasıtasıyla görüş soruldu ben her iki parti içinde yapılacak ittifak için olumlu görüş belirttim. Her iki partinin baraj sorunu vardı. Bu nedenle HADEP ile her ikisinin de ittifak yapması mümkündü. Cumhuriyet Halk Partisi bu ittifak görüşmesinde bazı şartlar ileri sürmüş. Seçimlerden sonra HADEP bünyesinden milletvekili olanların parti içinde kalması, kürt sorununun Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerine göre çözülmesi ve sivri isimlerin aday olmaması gibi isteklerde bulunmuş bende bunu normal karşıladım ve ittifak çalışmasına devam edin dedim. Keza DTP Genel Başkanı HÜSAMETTİN CİNDORUK’un da uzun bir demokrasi deneyimi olması ve bu partinin de demokrat yapıda bir parti olması nedeniyle bu ittifakı da onayladım. DTP’nin kontenjan istediğini yani ön sıralarda yer istediğini söylediler. Bunun üzerine HÜSAMETTİN CİNDORUK’un Diyarbakır’da, İSMET SEZGİN’in Batman’da aday gösterilebileceğini belirttim)

Demek suretiyle, iddialarımızı doğrulamıştır.

Yine 29.1.1999 tarihli iddianamemizin tanziminden sonra tutuklu MEHMET AKTAR’ın Başsacılığı’na gönderdiği ve mahkemenize sunduğum 5 sahifeden ibaret yazı, tutuklular Mehmet Aktar, Mehmet Alkın, Arif Sakık, Raşit Akçan ve Mehmet Yazar’ın, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısınca alınan 2.3.1999 tarihli ifadelerinin içeriğinden PKK örgütü ile, HADEP arasındaki organik bağlantı kesinlikle kanıtlanmaktadır.

Her ne kadar, 25.2.1999 tarihli dilekçemizle istediğimiz:

(<yürütmenin durdurulması=”” style=”box-sizing: border-box;”> veya her ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın, verilecek bir kararı ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in 18.4.1999 günü yapılacak seçimlere katılmasının engellenmesi)</yürütmenin>

Yolundaki talebimiz Mahkemenizce reddedilmişse de; talebinin kabulüne veya reddine dair kararların teşkil etmedikleri ve her zaman değiştirilebilecekleri gözönünde tutularak, aşağıdaki hususların dikkatinize sunulmasında yarar görülmüştür:

1- Konuyu iyi bildiğine inandığımız, yüzlerce Yüksek Mahkeme Başkan ve üyeleri ile, Anayasa Hukuku ve Ceza Muhakemesi Hukuku profesörü ile tartışma olanağı buldum. Bu konudaki kararınızı haklı bulan, başka bir deyişle, yolunda görüş belirten tek kişiye rastlamadım.

2- Kararınız büyük bir infiale neden olmuştur.

Ben sadece iki vatandaşımızın görüşlerini aktarmakla yetineceğim. Cumhurbaşkanımız SÜLEYMAN DEMİREL 13.3.1999 tarihli STAR “Gazetesinde yayınlanan, ALİ BAYRAMOĞLU ile yaptığı söyleşide şöyle diyor:

(Güneydoğu sorununun bir yönü de temsil meselesidir. HADEP’in seçimlere katılması, “Kürtçüler şu kadar oy aldı” havasını içeride ve dışarıda doğuracaksa, bu parti seçimi ideolojisini anlatma, devleti hedef alma haline getirecekse, seçim seçim olmaktan çıkar, üniter devletin aleyhine bir vesika haline gelir. Buna hiçbir üniter devlet müsade etmez…

Ben hep demokrasiyi savundum. Ama şu anda Türkiye’nin meselesi iç barıştır. İç barış, iç huzur için herkesin fedakarlığı gerekir. Etnik ve dinsel talepleri dikkate alan çağdaş demokrasi tartışmaları Türkiye için zamansız, hatta tehlikelidir).

Piyade Üsteğmen OĞUZ ŞANAL, şahsıma yazdığı mektupta şöyle diyor:

(in seçimlere girmemesi için verdiğiniz mücadele, yaptığımız silahlı mücadelenin başarıya ulaşması açısından çok gerekliydi. Sonucun olumsuz olması “terörü, PKK’yı ve onun destekçilerini iyi tanıyan insanlar> için üzücü olmuştur. Fakat sizin orada olduğunuzu hissetmek bizi mücadelemizde daha azimli ve kararlı bir duruma getirmektedir.

Eğer vatan biz askerlere minnettarsa;

Biz askerler de size minnettarız).

3- Eğer davalar sonuçlanmadı diye, terör örgütleriyle bağlantılı olduğu delillenen partilerin dahi seçimlere girmesine her seçimde, bu şekilde izin verilecek olursa; pek yakında yüzlerce, hatta binlerce terörist milletvekili, Belediye Başkanı, belediye Meclisi Üyesi, İl Genel meclisi Üyesine sahip olacağız demektir. Sonradan bu partiler kapansa ne yararı var’ Yeni isimle, benzerini kurarlar ve yine seçimlere katılırlar. Aynı fasit daire devam eder. Anayasamızın 68 ve 69 ncu maddeleri kâğıt üzerinde kalır. Asıl telafi edilemeyecek durum budur ve böyle bir ülkede yaşayamaz.

SONUÇ: Ülkemizin bütünlüğünün Kurtuluş Savaş’ımızın başlangıç yıllarında olduğu kadar tehlikede olduğu ve Sevr’i hortlatmaya çalışan aynı iç ve dış güçlerin hasmane tutumu ile karşı karşıya bulunduğumuz gözönünde tutularak:

1- Anayasa Mahkememizin derhal toplanarak, vereceği bir kararı ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in her türlü siyasî faaliyetten men edilip, seçimlere katılmasının engellenmesine karar verilmesi,

2- Bu karardan sonra, normal prosedürü içinde davaya devam edilerek: Anayasamızın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinde yazılı yasaklara aykırı eylemlerde bulunduğu açıklıkla anlaşıldığından, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”

VI- SON SAVUNMA

Davalı Parti’nin 23.6.1999 günlü son savunması şöyledir:

“1. HADEP’in tasfiyesi yönündeki “Devlet Kararı”nın uygulanmasına yönelik plan ve bu planın yürürlüğe konması için yapılan uygulamalar yargılamayı sakatlamıştır. Bu sakatlık, daha baştan objektif anlamda yansız ve adil bir yargılama yapılmasının koşullarını ortadan kaldırmıştır:

A.l.a.HADEP aleyhine kapatma davası açılmasını sağlamaya yönelik uygulamalar:

Bu güne değin Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kapatma kararlarının çoğu. “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” ilkesine dayandırılmıştır. Başta Anayasa olmak üzere pozitif hukukumuzdaki, düşünce açıklama ve örgütlenme özgürlüklerini sınırlandıran hükümlerin, demokratik ilkelere ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşma ve sözleşmelere uygun olup olmadığı sorunu yıllardır hukukçular ve siyasal bilimciler tarafından tartışılmaktadır. Mevcut normların amacı aşacak şekilde ve Özgürlükleri daha da daraltacak yönde yorumlanıp, uygulanması da sorunun bir başka boyutudur.

Fakat Yüce Mahkeme önünde görülmekte olan bu davamızda, yukarıda açıklanan sorunlara ek olarak ve çok daha vahim bir durum vardır. Bu da ne program ve tüzüğü ve ne de açıkladığı siyasi görüş ve düşünceler dolayısıyla Anayasal ve yasal hükümlere aykırı davranmayan bir siyasal partinin, salt siyasal yaklaşımlarla ve yapay nedenler yaratılarak yargı önüne defalarca çıkarılması, bu suretle de kapatılma davasının gerekçelerinin elde edilmeye çalışılmasıdır.

Devletin. Halkın Demokrasi Partisi ile ilgili ön yargısı ve bu partinin mevcut hukuk normlarına aykırı olmasa dahi, resmi devlet ideolojisi ile çelişen siyasal görüş ve düşünceleri; öncelikle işlevsiz kılınması ve ilk fırsatta da aleyhine kapatma davası açılması yönünde bir “devlet kararı” alınmasına yol açmıştır. Devletin bu yaklaşımı zaman zaman basına da yansımıştır. Örneğin, 18.12.1996 tarihli basında yer alan “Milli Güvenlik Kurulu Gizli Raporu”nda HADEP’in tasfiyesi öngörülmektedir.

Devlet kararı gereği olarak, her fırsatta parti yöneticileri hakkında toplu soruşturmalar açıldı ve bu soruşturmalar bahane edilerek, Türkiye tarihinde benzeri olmayan şekilde, ülke çapındaki tüm parti binalarında aramalar yapılıp, kanıt elde edilmeye çalışıldı, işte, görülmekte olan kapatma davasının dayandırıldığı DGM davaları, bu şekilde sudan nedenlerle soruşturma başlatılıp, daha sonra devlet olanaklarının kullanılması suretiyle yapay olarak yaratılan kanıtlar bahane edilmek suretiyle açılan davalardır.

Çoğu kez, soruşturmaların başlatılması için ileri sürülen iddialar ile, dava açılmasında kullanılan iddialar birbirinden farklı idi. Bu durum, önce medyatik iddialarla soruşturma başlatıp, partinin kamuoyunda yıpratıldığını, daha sonra da hazırlık aşamasında ısmarlama temin edilen kanıtlara dayanılarak, farklı iddialarla dava açıldığını ortaya koymaktadır.

Örneğin, partinin ikinci olağan genel kurulunda “Türk Bayrağı’nın indirilmesi” eylemi, yüzlerce güvenlik görevlisinin gözleri önünde gerçekleştirildiği halde, bu eyleme hiç bir şekilde müdahale edilmedi. Daha sonra olaydan parti yöneticileri sorumlu tutularak, gece yarısı yapılan bir operasyonla 50’nin üzerinde parti yöneticisi gözaltına alındı. Oysa, önceki kongrelerdeki eleştirileri dikkate alarak, çok büyük boyutta bir Türk Bayrağı’nı kongreye getirip astıranlar yöneticilerdi. Bayrağın indirilmesinden sonra, bayrağı tekrar asmak isteyip, çok büyük olması ve asılamaması nedeniyle Parti Merkezinden daha küçük boyutta bir bayrak getirtip, konuşma kürsüsünün önüne astıranlar da yöneticilerdi.

Bu olay, televizyonlarda aylarca ve yüzlerce defa gösterilmek suretiyle, kamuoyunun parti aleyhine oluşması sağlandı, bu olay bahane edilerek, tüm parti binalarında arama yapıldı. Gözaltına alınan parti yöneticilerinin tamamı tutuklandı. Bayrağı indiren kişiler yakalandığı ve yöneticilerin bu olayla hiç bir ilgilerinin bulunmadığı anlaşılmasına rağmen, yöneticilerin büyük çoğunluğu hakkında ”silahlı örgüt yöneticisi olmak” iddiası ile TCY.nın 168/I maddesi, geri kalanlar hakkında da örgüt üyeliği iddiası ile TCY.nın 168/II maddesi uyarınca dava açıldı. Yaklaşık 8 ay tutuklu kaldıktan sonra, ancak hükümle birlikte serbest bırakıldılar.

Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/38 nolu dava daha da ilginçtir: önce, partinin bastırıp dağıttığı duvar takviminin üzerinde “Kürdistan” haritası olduğu ve bu takvimde öldürülen teröristlerin şehit olarak kabul edilip isimlerinin takvimde yer aldığı iddiaları ileri sürüldü ve DGM Savcılığı tarafından kamuoyuna bu yönde açıklama yapıldı. Bu açıklamalar basında manşet olarak yer aldı.

Daha sonra, 10.02.1998 tarihinde bütün parti binalarında arama yapıldı. Bu aramalardan sonra da, üzerinde Kürdistan haritaları olan takvimlerin ele geçirildiği açıklandı.

Bu gelişmeler üzerine. parti yöneticileri kendiliğinden DGM Savcılığı’na başvurarak, gelip ifade vermek istediklerini bildirdiler. Fakat, DGM Savcılığı bu istemi kabul etmedi, mutlaka polis vasıtası ile gözaltına alınacakları söylenildi. Bu uygulamanın da amacı, kamuoyuna parti yöneticilerinin polis tarafından “zorla” gözaltına alındıkları mesajının verilmesi idi.

12.02.1998 günü tüm parti yöneticileri polis tarafından gözaltına alındı. Bu haksız uygulamaya itiraz edildi.

Aylarca sonra dava açıldı. Fakat iddialar arasında, soruşturmanın başlatılmasına neden olarak gösterilen, “partinin bastırdığı takvimlerde Kürdistan haritası olduğu” iddiası yer almadı. İddianamede ağırlıklı olarak partinin eğitim çalışmaları suçlama konusu edildi. Yargılama sırasında da sanıklara takvimlerle ilgili bir tek soru sorulmadı.

Yani, parti yöneticileri aleyhine soruşturma açılması ve tüm parti binalarının aranması için “‘takvim'” konusu BAHANE olarak kullanıldı. Amaç, ‘Türk Bayrağı’nın indirilmesi” ile ilgili dava ile yaratılan olumsuz imajı pekiştirerek, partinin kapatılmasının zeminini hazırlamaktı.

Bu yaklaşım ve amaçla yapılan soruşturma işlemlerine, açılan davalara, dava dosyasındaki kanıtlara nasıl güvenilecek ve nasıl bunlara dayanılarak nasıl değerlendirme yapılacaktır. Sayın Başsavcının söylem ve istemleri halen de aynı yaklaşımın sürdüğünü açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Böyle olunca, davanın açılmasından sonra dava dosyasına konulmuş olan yeni kanıtlar için de aynı kaygılar yersiz değildir.

A.l.b. Yargıtay C. Başsavcılığı’nın yaklaşımı, dava açması ve sonrasındaki söylem ve istemleri:

A.l.b.ı Davanın açılmasında izlenilen yöntem:

Yukarıda değinilen ve uygulamaya konulan plan gereği, yanlı ve siyasi amaçlı soruşturmalar sonucunda HADEP yöneticileri aleyhine ard arda davalar açılırken, partinin kapatılması için de hem DGM Savcıları tarafından ve hem de l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından Yargıtay C. Başsavcılığı nezdinde suç duyurulan yapılmıştır. Bu suç duyurularının ilki, Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 04.06.1997 tarihli karandır.

Yargıtay C. Başsavcısı. kendisine yapılan suç duyurularını işleme koymayarak bekletmiştir. Bunun nedenlerinden birisi, partinin kapatılmasına yeterli kanıt bulunmaması, diğeri ise uygun siyasi ortamın beklenilmesidir.

  1. Öcalan’ın Roma’da yakalanması ve sonrasındaki gelişmeler, parti aleyhindeki planın uygulamaya konulması için son derece elverişli bir ortam sağladı. Kimsenin karşı çıkamayacağı kavramlar, kamuoyu ve kamu görevlileri üzerinde tam bir baskı unsuru olarak kullanıldı, yaratılan şoven dalga ile hukuk ve mantık bir kenara itildi. Devlet kontrolündeki PKK ve İtalya aleyhinde gösteriler, HADEP binalarına saldırılmasına, bizzat polis tarafından parti binalarındaki levha bayrakların indirilmesine ve hatta bazı parti mensuplarının linç edilmesine kadar tırmandırıldı. Bu konularda herhangi bir yasal soruşturma yapılmamasına karşın, HADEP binalarında açlık grevi yaptığı savı ile, ülke genelinde tüm HADEP binaları basılarak, içeride bulunan herkes gözaltına alındı ve tutuklandı. Ankara 2 Nolu DGM nezdindeki son dava (1999/1 esas nolu) bu koşullarda hazırlandı.

Sayın Başsavcı, HADEP yöneticileri hakkında açılan bu son davayı da eski suç duyurularına ekleyip, kamuoyunda yaratılan uygun siyasi rüzgarı arkasına alarak kapatma davasını açmıştır.

Sayın Başsavcıyı 29 Ocak 1999 günü dava açmaya iten önemli bir sebep de, genel milletvekili ve yerel yönetim seçimlerinin 18 Nisan 1999 günü yapılacağının kesinleşmesidir. Her ne kadar seçimlerin 18 Nisan 1999 günü yapılması çok önceden kararlaştırılmış ise de. seçimlerin erteleneceği görüşü uzun süre hakim olmuştur. Fakat Ocak 1999 tarihine gelindiğinde, seçim takviminin resmen işlemeye başlaması ve siyasi gelişmeler seçimlerin ertelenmeyeceğini ortaya çıkardı. Ancak devlet yönetimi, HADEP’in seçimlere katılmasının sakıncalı olduğu görüşündeydi. Bu yüzden, Türkiye tarihinde ilk kez, seçimlere 2,5 aylık bir süre kala bir siyasi parti aleyhine kapatma davası açılıyordu. Amaç, Sayın Başsavcı’nın deyimi ile “HER NE ŞEKİEDE ADLANDIRILIRSA ADLANDIR1LS1N… seçimlere katılmasının engellenmesi…” idi.

Davanın açılmasından sonra Yüce Mahkeme’ye yaptığı başvurular ve medyaya yaptığı açıklamalar da Sayın Başsavcı’nın hukuki olmaktan çok, siyasi bir yaklaşımla dava açtığını tam bir açıklıkla ortaya koydu.

A.l.b.ıı Davanın açılmasından sonraki gelişmeler ve dava dosyasına konan kanıtlar, hem kanıtların yetersizliğini ve hem de davadaki siyasi amacı bir kez daha doğrulamıştır:

Amaç, öncelikle HADEP’in 18 Nisan 1999 seçimlerine katılmasına engel olmak olduğu için, dava açılması ile yetinilmedi. HADEP listelerinden seçime katılacak adayların başka bir partiden ya da bağımsız olarak seçimlere katılmamasını da garantileyebilmek için, aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na verilmesi için öngörülen sürenin dolması beklenildi.

24 Ocak 1999 günü aday listeleri kesinleşince. Sayın Başsavcı 25 Ocak günü HADEP seçimlere katılmasının önlenmesi hususunda tedbir kararı(!) verilmesi için Yüce Mahkemenizde başvurdu. İstemin kanıtı yalnızca “duyumlar”dı. Yüce Mahkeme bu istemi oybirliği ile reddetti. Fakat, Sayın Başsavcı kararlı idi. Seçimlere 9 gün kala 9 Nisan 1999 tarihinde ikinci kez tedbir isteminde bulundu. Medyanın siyasi desteğinin sağlanması önemli olduğu için de, dilekçeyi, Sayın Mahkemeye sunmadan bir gün öncesinde basına verdi. Bu kez, isteminin haklılığını kanıtlamak için dilekçesinde “iki vatandaş”ın açıklamalarına yer verdi. Bu vatandaşlardan birisi sayın Cumhurbaşkanı ve birisi de şiddet olaylarının yoğun olduğu bir bölgede görev yapan bir subaydı. Sayın Başsavcı, tedbir isteminde dahi hukuku değil, siyasi yaklaşımları ön plana çıkarıyor ve aksi düşünenleri neredeyse “vatan haini” ilan ediyordu.

Tedbir istemi ikinci kez reddedildi. Fakat, bu istemler, özellikle bağımsız ve tarafsız yargı anlayışında onarılmaz yaralar açtığı gibi; kapatma davasının hukuki kaygı ve nedenlerden çok, siyasi nedenlere dayandığını da bir kez daha ortaya koydu.

Dava açılmasından sonra, dava dosyasındaki bu gelişmeler olurken, diğer devlet birimleri de açılan bu davayı haklı kılmanın kanıtlarını elde etme yönünde seferber oluyordu. İşte bu çabalarla A. Öcalan ve diğer bazı sanıklardan HADEP aleyhine beyanlar alındı ve dava dosyasına konuldu. Fakat, aşağıda ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere, özellikle A. Öcalan’ın hangi koşullarda alındığı bilinmeyen anlatımları da Sayın Başsavcı’nın HADEP aleyhindeki iddialarını doğrulamamıştır.

A.I.b.ııı Esas Hakkındaki Görüşe hakim olan anlayış:

Anayasa Mahkemesi’nin uyguladığı yöntem uyarınca, Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından hazırlamış olan iddianame tarafımıza bildirilmiş ve ön savunmamız alınmıştır. Ön savunmamız C. Başsavcılığı’na bildirilmiş ve davanın esası hakkındaki görüşlerinin açıklanması istenilmiştir.

Yargıtay C. Başsavcılığının davanın esası hakkındaki görüşünde; davanın açılmasından sonra dava dosyasına giren kanıtlar ile davalı yanın ön savunmasında öne sürdüğü itiraz ve görüşler dikkate alınarak; dava dosyasındaki kanıtların irdelenmesi suretiyle, partiye isnat edilen eylemlerin kanıtlandığının ve bu eylemlerin hukuksal olarak kapatma nedeni olduğunun, açıklanması beklenirdi. En basit bir ceza davasında dahi C. Savcısının esas hakkındaki görüşünde, açıkladığımız hususlar bulunmaktadır.

Fakat, Yargıtay C. Başsavcılığının 09.04.1999 tarihli “Esas Hakkında Görüş” ünde; iddianamede yer alan iddialar ve tarafımızdan verilen ön savunma ile ilgili bir tek cümle dahi bulunmamaktadır. Esas hakkındaki görüş tümüyle, davanın açılmasından sonra dava dosyasına konulan A. Öcalan ve diğer bazı kişilerden ısmarlama bir şekilde HADEP aleyhine alınan tek yanlı anlatımlara dayandırılmıştır. Bu durumdan iki Önemli sonuç çıkarmak olasıdır:

Birincisi, davanın kabul edilebilir kanıtlar olmadan ve tümüyle “ya tutarsa” mantığı ile açıldığıdır. İkincisi. Sayın Başsavcı’nın kendi iddiaları ile tarafımızdan yapılan savunma ve itirazlarımızı tartışmayacak kadar davanın sonucundan emin olduğudur.

Yeterli kanıt olmadan, yalnızca siyasal istem ve kararlarla bir siyasi parti aleyhine kapatma davası açılmış olması, Türkiye Demokrasisi ve Yargıtay C. Başsavcısı’nın konumu yönünden kaygı vericidir.

Sayın Başsavcı”nın davanın sonucundan eminmiş gibi davranmasının da, başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere, Türkiye yargısına zarar verdiği inancındayız.

A.2. Ön savunma dilekçemizde yer alan istemlerimiz konusunda Sayın Mahkemeniz tarafından olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemiş, bu da yapacağımız savunma da belirsizlikler yaratmıştır:

A.2.a Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası hükümleri ile parti faaliyetleri arasında herhangi bir bağlantı kurulmadan; yalnızca tek yanlı değerlendirme ve iddialarla partinin kapatılması talep edilmiştir. Somut parti faaliyetleri ile Anayasa/yasa hükümleri arasında neden/sonuç ilişkisi kurulması verine, ihtiyati tedbir isteminde olduğu gibi her ne suretle olursa olsun” HADEP’in kapatılmasının istenilmesi yeğlenilmiştir. Aynı yaklaşım esas hakkındaki görüşe de hakimdir. İddiaların ve bunların yasal dayanaklarının Y. C. Başsavcısı’na açıklattırılması istemimiz konusunda Yüce Mahkeme herhangi bir karar vermemiştir

Yargıtay C. Başsavcısı’nın 09.04.1999 tarihli Esas Hakkındaki Görüşünde, temel olarak Halkın Demokrasi Partisi ile PKK arasında organik bağ bulunduğu iddiasına dayanılmıştır. Bu iddianın doğruluğunu kanıtlamak gayreti ile de, A. Öcalan’a atfedilen bazı anlatımlara yer verilmiştir.

Buna karşılık. Sayın Başsavcı’nın dilekçesinin “Sonuç” bölümünde Anayasa’nın 68/IV, Siyasi Partiler Yasası’nın 78-79-80-81 ve 82 nci maddeleri uyarınca partinin kapatılması istenilmiştir. Partinin somut olarak hangi faaliyetlerinin değinilen Anayasa ve Yasa hükümlerine aykırı olduğu açıklanmamıştır. “PKK ile organik bağ iddiasının” dayanılan tüm Anayasa ve Yasa kurallarının ihlali anlamına geldiği düşünülebilir. Ancak böyle bir yaklaşım hukuki değil siyasi bir yaklaşımdır. Ayrıca, somut bir savunmayı engelleyicidir. “HADEP’in PKK ile bağlantısı olmadığı'” yönünde mi savunma geliştirilecektir, yoksa HADEP’in, esas hakkındaki görüşte yer alan Anayasa ve Yasa hükümlerine aykırı faaliyeti olmadığı mı kanıtlanmaya çalışılacaktır ‘ Başka bir anlatımla; davanın reddi için HADEP’in PKK ile organik bağlantısının bulunmadığını kanıtlamak, yeterli sayılacak mıdır’ HADEP’in PKK ile bağlantısı olduğu iddiası doğru olmasa dahi, kapatılmasını gerektirecek başka faaliyetleri var mıdır’ Varsa bu faaliyetler hangileridir ve hangi hukuki norma aykırılık oluşturmaktadır ‘

İsnadın bu denli muğlak olduğu bir davada savunma görevi nasıl yerine getirilebilecektir’ İsnadın belirsiz olduğu ve Başsavcılığa açıklattırılması gerektiği ön savunmamızda belirtilmişti. (Ön savunma sh. 2-5, A.2. nolu ayrım, Sonuç bölümü md.l) Ancak, Yüce Mahkeme bu istemimizi olumlu ya da olumsuz bir karara bağlamamıştır.

A.2.b Dava dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtlar, hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıkları için; yargılamaya ve hükme esas alınması mümkün değildir. Buna ilişkin istemimiz hakkında da Yüce Mahkeme bir karar vermemiştir:

Hukuka uygun ve adil bir şekilde yürütülmeyen soruşturmalara ve bu soruşturmalar sonucu açılan ceza davalarına dayanılarak, Yüce Mahkeme önünde, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi hakkında kapatma istemli dava açılması, daha baştan davayı sakatlamıştır. Adil yargılama ilkesi bir bütündür. Yargılamanın herhangi bir aşamasındaki hukuka ve adil yargılama ilkelerine aykırılık, yargılamanın tümünü ve sonuçta da verilecek hükmü adil olmaktan çıkarır.

Dilekçemizin diğer bölümlerinde açıklandığı gibi. Halkın Demokrasi Partisi ve yöneticileri aleyhine açılan soruşturmaların tamamı siyasi amaçlıdır. Tümüyle özel amaçlarla kurulmuş olağanüstü mahkeme niteliğinde olan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren suçların hazırlık soruşturması; yine bağımsız ve tarafsızlıklarından söz edilemeyecek (2845 sayılı Yasa’nın 5 ve 6 ncı maddeleri uyarınca atanan) askeri ve sivil savcılar tarafından özel amaca uygun olarak yapılmıştır. DGM savcıları soruşturmaları tarafsız bir şekilde yürütmemişler, aksine partiyi bir bütün olarak suçlamanın yapay kanıtlarım yaratmaya çalışmışlardır. Hazırlık soruşturmasındaki işlemlerin hiç birisine savunma katılmamış, bu yöndeki tüm istemler reddedilmiştir. Aramalar hukuka uygun olarak yapılmamıştır. Bazı aramalarda tutanak düzenlenerek, hazır bulunan parti görevlilerine imzalatılmış, ancak daha sonra tutanaklarda bulunmayan bir kısım kanıtlar, aramalarda bulunmuş gibi dava dosyasına dahil edilmiştir. Aramalar tümüyle kolluk kuvvetlerinin inisiyatifinde gerçekleştirilmiş, ilgili savcı dahi hazır bulunmamıştır.

Soruşturmalarda kanıt olarak kullanılacak tanık beyanları başka soruşturmalar nedeniyle gözaltına alınmış sanıkların “emniyet” anlatımları arasından seçilmiş ve şayet diğer aşamalardaki beyanlar lehte ise, bunlar özellikle dava dosyalarına konulmamıştır. Yani, HADEP ve Hadepliler ile ilgili soruşturmalarda DGM Savcıları genel tarafsızlık ilkesi yanında; CMUY’nın 153/II maddesine açıkça ay kın işlem yapmışlardır. Yüce Mahkemeniz’in önündeki bu davada da, başka davalarda sanık olan kişilerin EMNİYET ya da JANDARMA tarafından zor ve baskı ile alınan anlatımları kanıt olarak kullanılmaktadır. Bunların çoğu, yargılama aşamalarında bu beyanlarını reddetmişlerdir. Ancak, gerek DGM önündeki davalarda ve gerekse Yüce Mahkemeniz’e sunulan dosyalarda kişilerin yalnızca emniyet anlatımlarına yer verilmiştir. Hatta, birçoğu fotokopi şeklinde ve imzasız olduğu için, savunmanın ısrarlı talepleri ile Ankara l Nolu DGM nezdindeki 1998/104 sayılı dava dosyasında duruşmada okunmamasına karar verilmiştir.

Ön savunma dilekçemizde, yukarıdaki görüşlerimiz açıklandıktan sonra, bu konuda bir karar verilmesi ve taraflara bildirilmesi istenilmişti. Bu istemle ilgili bir karar verilmemiş olması, hangi kanıtların esas alınarak savunma yapılacağı hususunda bir belirsizlik yaratmıştır.

Yüce Mahkeme, siyasi parti kapatma davalarını birer “ceza davası” olarak değerlendirmemekte ise de. ceza yargılama yönteminin uygulanması ve davanın ağır sonuçları, isnadın ve bu isnadı doğrulamak amacı ile dava dosyasına konulan kanıtların tam bir açıklıkla belli olmasını gerektirmektedir. Soyut, genel ve belirsiz iddialar savunma hakkını tümden ortadan kaldırır. Aynı şekilde, nasıl elde edildiği bilinmeyen ya da bir tarafın yokluğunda ve devlet olanaklarının aleyhte kullanılarak elde edilen kanıtlara dayanılarak diğer tarafın suçlanması da yargılamanın adilliğini ortadan kaldırır.

B- ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞTE YER ALAN İDDİALARLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİMİZ : Başsavcılık İddianamesinde şu iddialar yer almaktaydı:

Ankara DGM Savcılığı’nın 16.03.1998 tarihli iddianamesine dayanan iddialar HADEP’ in “Musa Anter Barış Treni” girişimini desteklemesi.

Açlık Grevleri Konusu.

Basın Açıklamaları.

Toplantı ve Mitinglerde yasadışı örgüt bayrak ve flamalarının açılması.

Yakalanan PKK militanlarının HADEP ile ilgili beyanları

Hadep Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunan kanıtlar.

Parti içi Eğitim Konusu.

DGM Savalığı’nın 28.12.1998 gün ve 527 sayılı iddianamesine dayanan iddialar

11.11.1998 tarihli Murat BOZLAK imzalı basın açıklaması ve 13.11.1998 tarihli “Ankara İl Örgütü” yazılı açıklama.

Ankara İl Başkanlığı kongresinde yapılan konuşmalar ve Parti 01.11.1998 tarihinde yapılan Büyük Kongresinde atılan sloganlar.

Parti Genel Merkezi’nde ve Parti’nin Türkiye genelindeki ti ve İlçe Binalarında yapılan aramalarda bulunduğu söylenen kanıtlar.

Ankara DGM Savalığı’nın 23.08.1996 gün ve 83 sayılı iddianamesine dayanan iddialar

Türk Bayrağı’nın indirilmesi olayı.

24.06.1996 tarihinde Parti Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunduğu ileri sürülen kanıtlar.

Başka davaların sanıklarından, gözaltında bulundukları sırada kolluk kuvvetlerince zor ve baskı altında Hadep aleyhine alınan beyanlar.

Bu iddialara büyük ölçüde Ön savunmamızda yanıt verilmiş, gerekli açıklamalar yapılmıştı. Ancak özellikle açlık grevleri ve yasadışı eğitim yapılması iddialarım bir kez daha irdeleyip, açıklamalar yapmakta yarar bulunmaktadır:

Açlık Grevleri:

Açlık grevleri yapılmak suretiyle yasadışı PKK örgütünün desteklendiği iddiası, hem şu anda Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görülmekte olan ve halen aralarında Genel Başkan. Genel Sekreter ve Genel Başkan Yardımcılarının da bulunduğu çok sayıda parti yöneticisinin tutuklu bulunduğu 1999/1 esas sayılı davada (28.12.1998 tarih ve 527 sayılı iddianame) yer almakta ve hem de Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/38 esas sayılı davada (16.03.1998 tarih ve 53 sayılı iddianame) yer almaktadır.

Öncelikle, “bir ya da birkaç kişinin herhangi bir amaçla, yemek yemeyi reddetmesi” olarak tanımlanması mümkün olan açlık grevinin mevcut yasa hükümleri çerçevesinde suç oluşturup oluşturmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Yasalarımızda hangi amaçla olursa olsun tek başına “açlık grevi”ni suç sayan bir hüküm bulunmamaktadır. Şayet açlık grevi sırasında yapılan açıklamalarda suç sayılan ifadeler kullanılmamış ya da yasa dışı örgütleri övücü sloganlar atılmamış ise, bir kimsenin açlık grevi nedeniyle cezalandırılması mümkün değildir. Aksi bir anlayış, yasalarda belirlenmemiş bir eylemin suç sayılması, diğer bir söyleyişle yasalarda bulunmayan yeni bir suç tipi yaratılması anlamına gelir. Kısaca, ceza hukukunun temel ilkelerinden bir olan “kanunsuz suç olmaz” ilkesi tamamen ortadan kaldırılmış olur. Yargıç yorum yoluyla suç ve ceza yaratamaz (örn. Yargıtay Ceza Genidir. 22.10.1984/262-340 karan.)

Son dönemlerde, “terörle mücadeleye destek verme” yaklaşımı ile. özellikle Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından bir kısım suçların öğeleri son derece geniş yorumlanmakta, adeta yeni suç tipleri yaratılmaktadır. Bunun en tipik örneği, TCY’nın 169 uncu maddesidir. Yasa maddesindeki, silahlı çetenin, “her ne suretle olursa olsun hareketlerin kolaylaştırırsa (teshil ederse)” şeklindeki sözü çok geniş yorumlanmakta, akla gelebilecek her türlü eylem ve davranış kolaylıkla bu madde içine alınabilmektedir.

HADEP yöneticilerinin ve dolayısıyla da parti tüzel kişiliğinin suçlanması için her hangi bir neden bulamayan DGM Savcıları ve güvenlik güçleri; çeşitli dönemlerde bir kısım insanların parti binaları içerisinde açlık grevi yapmalarını, yasa dışı bir faaliyet olarak yorumlayıp, suçlama konusu etmişlerdir.

Hangi nedenlerle olursa olsun, bu gün ülkemizdeki cezaevlerinde yaklaşık onbinlerce hükümlü ve tutuklu bulunmaktadır. Bunların gerek cezaevi koşullarından ve gerekse cezaevi yöneticilerinin davranışlarından şikayet ettikleri, zaman zamanda sesleri duyurabilmek, etkili olabilmek için uzun süreli açlık grevleri yaptıkları, hatta ölüm orucuna gittikleri herkesçe bilinmektedir.

Fakat hangi nedenle olursa olsun çocukları, kardeşleri, amcaları, yeğenleri vs. yakınları cezaevinde olan kişiler, önlenmezse sonunda ölüm ya da sakat kalma riski bulunan açlık grevlerine karşı duyarsız kalmaları mümkün değildir. Bunlar, cezaevlerindeki yakınlarının sorunlarını kamuoyuna duyurmak, yetkililere seslerini duyurmak amacı ile çeşitli yöntemlere başvurmaktadır. Bunlardan birisi de, sivil toplum örgütlerinin ya da siyasi partilerin binalarında çoğu kez emrivakilerle açlık grevi yapmalarıdır. Bu çerçevede, zaman zaman HADEP binalarında da bu yola başvurmuşlardır. Parti yöneticileri bu tür davranışları karşısında, ya son derece katı bir davranışla bu kişileri polis zoruyla dışarı attıracaklar, ya da ikna yoluyla eylemi sona erdirmeye çalışacaklardır. Bu eylemlerden ötürü HADEP’i suçlamak tam bir haksızlıktır.

1999/1 sayılı davada, açlık grevleri ile ilgili her zamanla iddialara ek olarak bir de “Öcalan’ın Türkiye’ye iadesini engellemek amacını”da ilave etmişlerdir. Halkın Demokrasi Partisi’nin hangi amaçla olursa olsun açlık grevleri yapılması konusunda bir kararı ya da yönlendirmesi bulunmamaktadır. Buna ilişkin dava dosyalarında bir tek kanıt yoktur. Dava dosyasına kanıt olarak konulan Parti Genel Başkanı ve Ankara İl Örgütü imzalı basın açıklamalarında da bu anlama gelecek bir tek sözcük bulunmamaktadır. Aksine halkın sağ duyulu davranması tahriklere kapılmaması çağrısı bulunmaktadır.

Son açlık grevleri dolayısıyla ülke çapında başlatılan soruşturmalar ya takipsizlikle ya da beraatle sonuçlanmıştır. Doğrudan son açlık grevleri ile ilgili olarak İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı tarafından 1998/2757 hazırlık numaralı soruşturmada verilen “takipsizlik” kararının son bölümü dilekçemiz ekinde sunulmuştur. Bu karar da yukarıda açıklanan görüşlerimizi doğrulamaktadır.

Yasadışı eğitim yapıldım iddiası:

Bu iddia. “Partinin bastırmış olduğu takvimde Kürdistan haritası ve PKK militanlarının isimlerinin bulunduğu” iddiası ile başlatılan, daha sonra “yasadışı eğitim yapıldığı'” iddiasına dönüştürülen soruşturmada gündeme gelmiştir. Dayanak olarak da, parti üyesi olmayan bir avukatın çantasında ve evinde bulunan bazı yazılı belgeler ile parti merkezindeki aramada bulunduğu iddia edilen bazı belgeler gösterilmiştir.

Ön savunmamızda da belirttiğimiz gibi. yapılan bir eğitim çalışmasında herhangi bir görevlinin yasalara aykırı bir davranışını, tüm partiye mal etmek haksızlık olur. önemli olan Parti’nin hangi amaçlarla bir eğitim çalışması başlatmış olduğu ve Parti tarafından tespit edilen eğitim konularının ne olduğudur. Polisin bilerek serbest bıraktığı ve halen yakalanamayan bir avukatın çantasında ve evinde bulunan dokümanlar esas alınarak parti suçlanmaktadır, iddianın doğrulanması amacı ile A. Öcalan’dan da bu yönde beyanlar alınmaya çalışılmıştır. Aşağıda bu konudaki görüşlerimiz ayrıca açıklanacaktır. Fakat, şunu hemen söyleyelim ki: Öcalan’ın sorgulamasında, PKK’nın kendi mensuplarına yönelik yasa dışı eğitim çalışmaları ile. HADEP’in kendi parti yöneticilerine yönelik eğitim çalışması bilinçli bir şekilde birbirine karıştırılmıştır.

HADEP’in eğitim çalışması yapılması yönündeki kararı 1997 yılında alınmış ve bu eğitimin amacı ile konulan Parti Bülteni’nin Temmuz 1997 tarihli 3. sayısında ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Partinin bizzat kendi üyelerine yönelik olarak çıkardığı ve ülke çapında tüm parti örgütüne gönderdiği Parti Bülteni’ne değer vermemek için hiç bir haklı neden yoktur.

Yargıtay C. Başsavcılığı’nın Esas Hakkındaki Görüşünde ise HADEP’in kapatılma istemi şu iddialara dayandırılmıştır:

PKK örgütü ile HADEP arasında organik bağ olduğu.

HADEP’in PKK’nın denetiminde olduğu, bu örgütün Merkez Komitesi’nden aldığı talimatlar ve emirler doğrultusunda eylemler düzenlediği.

HADEP Kongrelerinin, PKK örgütü ile, bunun lideri A. Öcalan lehine gösteri yapılan alanlar haline getirildiği.

HADEP il ve ilçe örgütlerinde düzenlenen seminerler ile, HADEP’in oluşturduğu, Gençlik/ Kadın, Sağlık ve İşçi komisyonlarınca düzenlenen toplantılara katılan vatandaşlara Anayasa düzenine ve üniter devlet yapısına karşı düşmanlık empoze edilmeye çalışıldığı.

HADEP’in il ve ilçe örgütlerinde. Kürt orijinli vatandaşları örgütleme, PKK’ya taban oluşturma, PKK’nın yurt içi ve yurtdışı kamplarına militan gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü ve böylece il ve ilçe örgütlerinin PKK’nın “Asker Alma Daireleri” haline getirildiği.

Bu iddialar, esas itibariyle iddianamede yer alan iddiaların yinelenmesi niteliğindedir. Ancak, iddianameden farklı olarak iddialar daha çok Öcalan’ın anlatımlarına dayandırılmak istenmiştir. PKK ile bağlantılı olarak gözaltına alınan herkesten HADEP aleyhine beyan almaya çalışan bir soruşturma anlayışının, Öcalan’ın yakalanmasından sonra bu kişiden de başta HADEP olmak üzere tasfiye edilmek istenen kişi ve kurumlar aleyhine beyan almak için her yola başvuracağı belli idi. Bu yapılırken de, aksinin kanıtlanamaması için SOMUT iddialar yerine, SOYUT ve aksinin kanıtlanması mümkün olmayan iddialara dayanılacağı da tahmin ediliyordu, Öcalan soruşturmasının kamuoyuna yansıyan 3 aşamasında da (Askeri istihbarat birimlerince yapılan sorgulama aşaması, DGM Savcıları ve DGM Yedek Hakimliği’nce yapılan sorgulamalar aşaması ve yargılama aşaması) HADEP aleyhine kanıt elde edilmeye çaba gösterildi.

Sayın Başsavcı’nın esas hakkındaki görüşüne dayanak yaptığı A. Öcalan’a ait olduğu söylenen anlatımlar da göz önünde bulundurularak yukarıda yer alan iddiaları yanıtlamak gerekmektedir:

  1. PKK örgütü ile HADEP arasında organik bağ olduğu iddiası:

Gerek, DGM’ler önündeki davalarda ve gerekse görülmekte olan kapatma davasında, HADEP ile PKK arasında organik bağ olduğu iddiası ileri sürülmüş, ancak buna ilişkin herhangi somut bir kanıt gösterilememiştir. Daha çok, itirafçı konuma düşmüş ya da baskı ve işkence ile aleyhte beyanda bulunmaya zorlanmış kişilerin beyanları kanıt olarak gösterilmekte idi. Ne. herhangi bir parti sorumlusu ile PKK arasında irtibat bulunduğu iddia edilebilmiş ve ne de parti organlarının PKK ile bağlantısı kanıtlanabilmişti. Soyut bir şekilde, partinin resmi devlet ideolojisiyle çelişen görüşleri ile, parti toplantı ve kongrelerinde zaman zaman küçük grupların korsan gösterileri ya da attıkları sloganlardan hareketle, PKK bağlantısı kurulmaya çalışılmakta idi.

Öcalan’ın yakalanması, HADEP – PKK ilişkisinin kurulması yönünde, yeni bir fırsat yarattı. Her aşamada Öcalan’a HADEP ile olan ilişkiler soruldu. Sorgulamaların hangi yöntemlerle ve nasıl bir ortamda yapıldığı bir yana; Öcalan’a atfedilen anlatımlarda HADEP ile PKK arasında organik bir ilişki bulunduğu sonucuna varılabilecek beyanlar bulunmamaktadır, Öcalan, sürekli olarak HEP-DEP ve HADEP gibi partilerin “kendilerinin etkilediği kitleye dayandıklarını”, ancak bu kuruluşların “PKK örgütleri olarak değerlendirmenin mümkün olmadığını” yinelemiştir, örneğin; 23.02.1999 tarihli DGM Yedek Hakimliği anlatımının 5 nci sayfasında aynen: “…HEP. DEP ve HADEP gibi kuruluşlar etkilemekte olduğumuz kitleye dayandıktan için bu nedenlerle bize yakın olmuşlardır, ters düşmemeleri için uyarılar kadar doğru yaklaşımlar göstermeye özen gösterdik bu kuruluşlar ile bu çerçevede bir yaklaşım olmuştur. Ancak bunları bir PKK örgütü olarak değerlendirmek mümkün değildir…”

22.02.1999 tarihli DGM Savcılığı anlatımının 15 nci sayfasında aynen::

“… HADEP”le olan işbirliğimizi şu çerçevede anlatabilirim. Mademki bu parti bizim tabanımıza dayanıyor bizi temsili doğru yapması ve bunun için de eğitim görmesi gerekir. Siyasi realite karşısında yasal bir parti olduğunu unutmaması gerekir…”

31.051999 tarihli Devlet Güvenlik Mahkemesi önündeki sorgusunda aynen:

“…ben ülke içinde şu iş adamı şu sanatçı veya şu kişiler bize yardım etti şeklinde beyanda bulunacak konumda değilim… HADEP PKK’nın tabanı üzerinde politika yaptı. HADEP içerisinde PKK’ya kırsala elaman temini yönünde çalışmalar yapılmış OLABİLİR ama resmi PKK kuruluşudur diyemeyiz…”

Yukarıya aynen alınan anlatımlardan şu sonuca varmak mümkündür: PKK, Öcalan’ın deyimi ile aynı tabana (“aynı taban” deyiminden KÜRTLER kastediyor) dayanan HADEP’i etkilemeye, hatta yönlendirmeye çalışmıştır. Fakat, bu etkileme doğrudan bir “Emir-komuta” zinciri içerisinde değil, PKK’ya yakın kişiler vasıtası ile dolaylı şekilde yapılmaya çalışılmıştır. Yani, PKK ile HADEP arasında doğrudan herhangi bir organik bağ bulunmamaktadır. Partiye sızma ve etkileme yoluyla HADEP kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Ancak, anlatımlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde bunda başarılı olunmadığı anlaşılmaktadır.

Çok sayıda üyeden oluşan ve olabildiğince çok sayıda kişiyi üyeliğe kabul etmeye çalışan “kitle partileri” bu özellikleri itibariyle değişik ideolojik, dinsel ve etnik grupların etkilemelerine açık kuruluşlardır. Kitle partileri içerisindeki bu farklı gruplar, parti siyasetini ve uygulamalarını kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmek için gizli ve açık çalışmalar yaparlar. Mevcut yasal düzenin, örgütlenmelerine izin vermediği siyasal gruplar da yasal kitle partileri içerisine girerek kendi elemanları vasıtası ile o partiyi mümkün olduğu kadar kendi siyasal çizgilerine çekmeye çalışırlar. Bu durum, sol yelpazede yer alan kitle partilerinde çok daha belirgindir.

Örnek vermek gerekirse, 1980 sonrasında kurulan Halkçı Parti, SODEP ve daha sonra da CHP içerisinde, 1980 öncesi yasadışı sol siyasal örgütlenmelerin devamı niteliğindeki bir çok sol siyasal grubun bulunduğu ve bu grupların parti yönetiminde etkili olmak için birbirlerine karşı kıyasıya mücadele içerisinde oldukları herkesçe bilinmektedir.

Kitle partilerinin yapılarından kaynaklanan bu duruma bakılarak, partinin tümüyle yasa dışı örgüt haline dönüştüğü ya da yasa dışı bir silahlı örgütün yan kuruluşu olduğunu söylemek gerçeklerle ve insafla bağdaşmaz. PKK’nın, Kürtler içerisinde en fazla örgütlenmiş ve en fazla oy potansiyeline sahip bir parti olan HADEP’i etkilemeye çalışması doğaldır. Hadep’e üye olanlar arasında PKK’ya sempati duyanlar olabilir. Binlerce üyesi olan bir partide bu durumun önlenmesi mümkün değildir. Siyasi Partiler Yasası’nda siyasi partilere üye olmanın koşullan belirlenmiştir. Bu koşulları taşıyan her vatandaş üyelik başvurusunda bulunabilir. Parti yönetiminin bu kişilerin örgütlerle ilişkilerini ya da gizli amaçlarını bilmesi olanaksızdır.

Partinin bir bütün olarak suçlanabilmesi için, partinin karar organlarının ve üst düzey yöneticilerinin PKK ile bağlantı içerisinde olduklarının saptanması gerekir. Ne Öcalan’ın değişik aşamalarındaki anlatımlarında ve ne de HADEP aleyhine beyanda bulunan diğer kişilerin anlatımlarında, parti yönetici ve organları ile PKK arasında bir bağ olduğu yönünde bir iddia yoktur. Parti üst yönetiminde görevli olanların ya da parti organlarında yetkili konumda olanların hiç bir şekilde isimleri geçmemektedir.

HADEP’in siyasal görüş ve faaliyetleri de. PKK- HADEP bağlantısının kurulmasına elverişli değildir. HADEP, özellikle Kürt Sorunu konusunda resmi devlet ideolojisinden farklı siyasi görüşlere sahip olmasına rağmen, PKK’dan da gerek amaç ve gerekse yöntem açısından tümüyle farklı yasal bir kuruluştur. Partinin bu güne kadar Türkiye’nin bütünlüğünü hedef alan siyasi bir faaliyeti tespit edilmemiştir. Kürt Sorunu’nün Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde çoğulcu demokrasi ilkeleri çerçevesinde çözümünü savunmuştur. Bu görüşler mahkeme tutanaklarında da bulunmaktadır. Ayrıca, hiç bir şekilde silahlı mücadeleyi savunmamış ya da destek vermemiştir. Aksine, her türlü şiddete daima karşı çıkmıştır. HADEP, son 15 yıldır ülkenin doğu ve güneydoğu bölgesindeki şiddet olaylarında en fazla zarar gören bir tabana dayanmaktadır. Onların sorunlarını dile getirmesi, şiddetin yarattığı tahribata dikkat çekmesi, bölgenin olağan bir yönetime kavuşmasını istemesi HADEP yönünden kaçınılmaz bir görevdir. Resmi devlet ideolojisi ile ters düşmesi nedeniyle bu partinin PKK ile özdeşleştirilmesi, yalnızca bu partiye değil, ülkemiz demokrasisine de zarar verir.

  1. HADEP’in PKK’nın denetiminde olduğu, bu örgütün Merkez Komitesi’nden aldığı talimatlar ve emirler doğrultusunda eylemler düzenlediği iddiası:

HADEP’in PKK’nın denetiminde olduğu iddiası, partiyi ve yöneticilerini suçlamak için ortaya atılmış soyut bir iddiadır. Soyut bir şekilde her partinin her türlü iddia ile suçlanması olasıdır. Hele hele, resmi devlet ideolojisi ile farklı politika ve söyleme sahip bir parti için buna benzer suçlamalar yapılması kaçınılmazdır. Hukuksal açıdan bakıldığında, bu iddianın ciddiyet kazanması için, her şeyden önce PKK-HADEP bağlantısının kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya konmuş olması gerekir. Bu konuda yukarıda yeterli açıklamalar yapıldığı için, yinelemeye gerek bulunmamaktadır.

PKK Merkez Komitesi’nden emir ve talimat alındığı iddiası somut herhangi bir kanıta dayanmamaktadır. Bu konuda, yalnızca Öcalan’ın Savcılık anlatımının 15 inci sayfasında yer alan şu beyana dayanıldığı sanılmaktadır:

“… Halen cezaevinde hükümlü olarak bulunan PKK mensubu Sabri OK’un HADEP’lilere talimatlar verdiği doğrudur. Üst düzey kararları da vermektedir…”

Öcalan’ın bu beyanı diğer anlatımları içerisinde bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Yukarda PKK-Hadep arasındaki organik bağ olup olmadığı yönündeki açıklamalarımızda da belirttiğimiz gibi, HADEP gibi binlerce üyesi olan bir kitle partisi içerisine, yöneticilerin bilgisi dışında PKK’ya sempati duyan kişilerin girmiş olması mümkündür. Anlatımları bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Öcalan’ın, “HADEP’liler’ sözünden kastı, PKK örgütüne sempati duyan kişilerdir. PKK* dan emir ve talimat alan kişiler partinin yetkili yöneticileri olsa idi. anlatımlarda mutlaka bunların isimleri geçerdi. Sorgulamalar sırasında Öcalan’a, HADEP içerisindeki KİMLERİN PKK’dan EMİR ve TALİMAT ALDIKLARI yönünde herhangi bir soru sorulmamış olması da ilginçtir. Kanımızca, sorgulamalar sırasında mutlaka bu yönde sorular sorulmuş, ancak alınan yanıtlar HADEP’i ya da yöneticilerini suçlayıcı olmadığı için, tutanaklara yazılmamıştır. Çünkü HADEP yönetcilerinin DGM’lerde yargılandığı, parti hakkında kapatma davası açıldığını bile bile, DGM Savcılarının böyle bir soruyu sormamış olmasının hiç bir mantıklı açıklaması bulunmamaktadır.

Somut suçlayıcı beyanlar alınamadığı için. soyut ve başka anlamlara çekilebilecek genel açıklamaların tutanaklara yazılması ile yetinilmiş, şimdi de bunlara dayanılarak HADEP suçlanmaya çalışılmaktadır.

  1. HADEP Kongrelerinin, PKK örgütü ile, bunun lideri A. Öcalan lehine gösteri yapılan alanlar haline getirildiği:

Siyasal ve ideolojik açıdan tam bir homojenlik taşımayan topluluklarda, genel eğilimlerin dışında, istenmeyen yasa dışı gösteri ve eylemler meydana gelebilmektedir, örneğin, tamamen yasal bir memur sendikaları mitinginde ya da öğrencilerin yasal haklan için yapmış oldukları yürüyüşlerde yasadışı bazı örgüt mensupları slogan atabilmektedir. Aynı şekilde, siyasal parti kongrelerinde de benzer olaylar yaşanmakta, yöneticiler bunları önlemekte her zaman başarılı olamamaktadır, örnek verirsek, son CHP ve MHP kongrelerinde çeşitli olaylar meydana gelmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, kitle partilerinde disiplini sağlamak kolay değildir. HADEP kongreleri yaklaşık 10.000 kişinin katılımı ile gerçekleşmektedir. Bu kongrelerde, bazı küçük gruplar provokasyon yapmakta, yasa dışı pankart açıp. sloganlar atmaktadır. Fakat kongre ve parti yöneticilerinin uyarı ve çabaları ile bu gruplar etkili olmadan, pasifıze edilmektedir. Fakat, HADEP’i suçlamak için fırsat kollayan kesimler 10.000 kişi içerisinde sayılan 5-10 kişiyi geçmeyen grupların bu korsan gösterilerin öne çıkarmakta, parti aleyhine kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır. Devlet kontrolündeki medya da bu olaylara ilişkin görüntülerle açıkça beyin yıkamaktadır, örneğin, partinin 2 nci kongresinde Türk Bayrağı’nın üzücü bir şekilde indirilmesi olayı, tüm partiye mal edilmiş, görüntüleri televizyonlarda aylarca gösterilerek, kamuoyu parti aleyhine kışkırtılmıştır. Oysa, olay sırasında kongre salonunda yüzlerce güvenlik görevlisi bulunmakta idi. Olay rahatlıkla önlenebilir, sorumlular hemen yakalanabilirdi. Fakat sırf partiyi suçlamak fırsatını elde etmek için bu yapılmadı. Nitekim, olayla ilgili olarak Parti yönetcileri aleyhine açılan davada, Ankara l. Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi verdiği kararda, olay sırasında görevli olan güvenlik güçleri hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Bu olayların parti yönetimine mal edilerek, kapatma nedeni olarak gösterilmesinin hukuksal dayanağı bulunmamaktadır.

  1. HADEP il ve ilçe örgütlerinde düzenlenen seminerler ile, HADEP’in oluşturduğu. Gençlik, Kadın, Sağlık ve İsçi Komisyonlarınca düzenlenen toplantılara katılan vatandaşlara Anayasa düzenine ve üniter devlet yapısına karşı düşmanlık empoze edilmeye çalışıldığı iddiası:

Yargıtay C. Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşünde yer alan bu iddianın hangi nedenlere ve kanıtlara dayandığını bilemiyoruz. Hangi adla olursa olsun, parti adına yapılan toplantılarda anayasa düzeni ya da üniter devlet yapısına düşmanlık empoze edilmesi söz konusu değildir. Resmi devlet ideolojisi ile çelişen görüş ve düşüncelerin, anayasal düzene ve üniter devlet yapısına düşmanlık olarak nitelendirilmesi hukuksal değil siyasal bir yaklaşımdır. Başsavcılık iddianamesinde ve esas hakkındaki görüşte bu iddia ileri sürülürken, hangi toplantı ya da seminerde bu tür çalışmalar yapıldığı açıklanmamıştır, iddianın hangi toplantılardaki, kimlerin konuşma ve telkinlerine dayandığı bilinmeden de bu konuda daha ayrıntılı görüş açıklama olanağı bulunmamaktadır. Esas hakkındaki görüşte yer alan bu iddia, iddianamenin 36 ncı sayfasında DGM Savalarının görüşlerini ifade eden şu cümlenin küçük bir değişiklikle tekrarıdır:

… Hadep’in oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık, İşçi Komisyonları çeşitli kesimden vatandaşlarımıza PKK yanlısı düşünceleri empoze etmektedir…” (İddianame sh. 36)

Ne iddianamede ve ne de esas hakkındaki görüşte, sözü edilen komisyon çalışmalarına ilişkin herhangi bir kanıt bulunmamaktadır.

  1. HADEP’in il ve ilçe örgütlerinde, Kürt orijinli vatandaştan örgütleme, PKK’ya taban oluşturma, PKK’nın yurt içi ve yurtdışı kamplarına militan gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü ve böylece il ve ilçe örgütlerinin PKK’nın “Asker Alma Daireleri” haline getirildiği iddiası.

İddianamede de yer alan bu iddianın temel dayanağı, PKK örgütü ile ilgili olarak gözaltına alınan bir kısım sanıkların polis anlatımlarıdır. Bu anlatımlarda, Hadep organları ya da yöneticilerine yönelik herhangi bir iddia bulunmamaktadır. Daha çok, “Hadep’in … ilçe ya da il teşkilatına gidip geliyordum” ; “… kişi ile Hadep binasında tanıştım.” ; “… Hadep’in üyesiyim” vs. şeklinde bireysel anlatımlardır. Parti olarak, PKK’ya eleman yetiştirme ve gönderme yönünde faaliyet gösterildiğine dair bir tek anlatım bulunmamaktadır. Kaldı ki, bu anlatımların tamamı baskı ve zor altında alınmış olup, yargılamanın diğer aşamalarında reddedilmiştir.

Daha önce PKK içerisinde çeşitli eylemleri gerçekleştiren, ancak yakalandıktan sonra ceza almaktan kurtulmak için itirafçı olmayı kabul eden sanıklardan bazı beyanlar alınmış ise de; bu kişilerin tanıklıklarına dayanılarak HADEP’in suçlanması mümkün değildir.

Ayrıca, dosyaya konulan polis anlatımlarının hangi koşullar altında ve nasıl alındığı bilinmemektedir. Bunlar HADEP yöneticilerinin yargılandıkları davalarda tanık olarak dinlenilmemiştir. HADEP yöneticilerinin ve avukatlarının hazır bulunmadığı ortamlarda alınan bu anlatımlar kanıt olarak kullanılamaz.

Esas hakkındaki görüşte, bu konuda da A. Öcalan’ın beyanlarına dayanılmıştır. Öcalan’ın DGM Yedek Hakimliği önündeki sorgusunda bu konuda bir beyanı yoktur. DGM Savcılarının yaptığı sorgulamadaki beyanları ise şöyledir:

… Hadep’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetinin yürütüldüğü doğrudur…”

Mahkeme önündeki sorgulamada da;

“…HADEP içerisinde, PKK’ya kırsala eleman temini yönünde çalışmalar yapılmış olabilir, ama resmi PKK kuruluşudur diyemeyiz…”

Öcalan’ın yaklaşık 15 yıldan bu yana yurt dışında olduğu, Türkiye ile doğrudan hiç bir bağının bulunmadığı. Türkiye ile ilgili bilgileri dolaylı yollardan edindiği gözönünde bulundurularak, yukarıdaki beyanlar bir arada değerlendirildiğinde; bir olasılıktan söz edildiği anlaşılmaktadır. Yani tahmin yürütmektedir. Mahkeme önündeki beyanında kesin ifadeler yerine “OLABİLİR” gibi tahmin içeren bir sözcük kullanması da bunun açıkça göstermektedir. Türkiye’den pek çok gencin PKK’ya katıldığı herkesçe bilmen bir gerçektir. Fakat, bu katılanların HADEP tarafından organize edildiği, yönlendirildiği ya da temin edildiğine ilişkin inandırıcı bir bilgi ve kanıt bulunmamaktadır.

Öcalan’a atfedilen anlatımların genel değerlendirmesi ve kanıt niteliği:

Türkiye Cumhuriyeti ile 15 yıldan fazla bir süre silahlı mücadele etmiş bir kişinin yakalandığında, hangi koşullar altında sorgulandığı da önemli bir somdur’ Öcalan’a atfedilen anlatımlarda gerçeklerle çelişen pek çok husus bulunmaktadır. Bunların Öcalan tarafından mı ifade edildiği, yoksa sorgulamayı yapanlarca tutanaklara böyle geçirildiği belli değildir. Şayet, tutanaklarda yer alan hususlar doğrudan Öcalan’ın beyanları ise, olayların ve ilişkilerin birbirine karıştırıldığı, dolayısıyla da gerçekleri yansıtmadığı açıktır. Bu yüzden, değişik aşamalardaki beyanlar birbirlerini tutmamaktadır. Bunlardan bazıları sonradan Öcalan tarafından reddedilmiş ya da farklı ifade edilmiştir.

Örnekler: İstihbarat elemanlarının sorgulamalarına ait 21.02.1999 tarihli tutanakların 10 uncu sayfasında, “…1991 yılında DEP’e oy vermeyen herkesin tavuğunu bile öldürün.” dediği yazılıdır. Oysa, 1991 yılında DEP (Demokrasi Partisi) henüz kurulmamıştı).

Aynı sorgu tutanağının yine 10 uncu sayfasında, bir yandan “… örgüt bütçesinden Hadep’e bir miktar ancak ne kadar olduğunu biliniyorum ama 200 bin Mark civarında bir para aktarıldı…” dediği ifade edilirken, aynı paragrafın devamında, şöyle denilmektedir:..”.Avrupa masrafları da Avrupa temsilciliklerince karşılandı…Bu da masraf oluşturdu. Sakıncalı buldum. HEM DEVEETTEN PARA AE. HEM BİZDEN PARA AL, BEN BUNU SUÇ OLARAK GÖRÜYORUM…” Öcalan. bu anlatımı ile, hem devletten ve hem de örgütten para alınmasını doğru bulunmadığını söylemektedir. Fakat. Hadep yöneticilerinin hiç birisinin DEVLETTEN PARA ALMASI SÖZ KONUSU DEĞİL. Öyleyse, burada kastedilenler başkalarıdır. Aynı beyanlar içerisinde, parlamentoya seçilen eski HEP milletvekillerinden söz ettiği dikkate alınırsa; BU BEYANLARDA HEP VE HADEP’in BİRBİRİNE KARIŞTIRILDIĞI ANLAŞILMAKTADIR.

Öcalan’ın istihbarat birimleri ve DGM Savcıları tarafından alınan beyanlarında, başta ANAP Genel Başkanı olmak üzere birçok tanınmış politikacı, gazeteci, sanatçı ve iş adamının ismi geçmektedir. Fakat, daha sonraki beyanlarda bunlar tümüyle reddedilmiştir.

Yine Öcalan’ın anlatımlarında bazı asker, siyasetçi ve iş adamının PKK ile Devlet arasında iletişim kurduğu ileri sürülmüştür. Genel Kurmay ve diğer ilgililer tarafından bu iddialar yalanlanmış ve yalanlamalar tüm kamuoyu ve yetkililer tarafından kabul görmüştür. Kimsenin aklına bu kişiler hakkında yasal soruşturma açmak gelmemiştir. Fakat, muhalif kişi ve kurumlar aleyhine söylenen her husus kesinleşmiş doğrular olarak kabul edilmekte ve bu kişi ve kurumların aleyhine kullanılmak istenilmektedir.

Ayrıca, Öcalan, Türkiye ile ilgili konularda kendisinin doğrudan bilgi sahibi olmadığını ve ilişkilerin örgütün Avrupa teşkilatı tarafından yürütüldüğünü söylemektedir. Tüm bunlar, Öcalan’a atfedilen beyanlara dayanılarak HADEP’in suçlanamayacağını ortaya koymaktadır. Ayrıca. Öcalan’ın söyledikleri ile ilgili olarak HADEP yöneticilerinin görüşleri de alınmamıştır. Bir anlamda, HADEP ve yöneticileri yargılanmadan cezalandırılmak istenmektedir.

C- DAVANIN AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ ÇERÇEVESİNDE TARTIŞILMASI

Siyasal partiler, belli bir ideolojiyi ya da programı yaşama geçirebilmek ve yasal yollardan iktidarı elde etmek amacıyla örgütlenmiş kuruluşlardır. Siyasal temsilin en önemli unsurlarından biri, siyasal partilerin engelsiz örgütlenebilmeleri ve serbest bir ortamda iktidar için yarışabilmeleridir. Çok partili sistemler, çoğulcu demokratik rejimlerin özelliğidir. Siyasal partiler, toplumdaki değişik hatta çatışan görüşleri temsil ederek demokrasinin çoğulculuk ve katılımcılık ilkelerini yaşama geçirir, halkın iradesinin oluşmasını sağlarlar.

1982 Anayasası’na göre de, siyasi partiler demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasal partiler, ülke sorunları karşısında çözüm üretir, halkı yönlendirirler. Siyasal partilerin, buldukları çözümleri ya da savundukları görüşleri topluma açıkça ve çekinmeden sunarak çoğunluğa mal etmeye çalışmaları, çoğunluğu elde ettiklerinde de iktidar olmaları demokrasinin gereğidir. Baskı ve teröre dönüştürmedikçe ya da zorla iktidara gelmeyi amaçlamadıkça hukuk düzeninin korumalarından yararlanmalıdır.

Kişi hak ve özgürlükleri arasında son derece önemli bir yeri olan “örgütlenme özgürlüğü” ile, siyasal partilerin yararlandıkları hukuksal korumalar ve tabi oldukları yasaklar arasında son derece yakın bir ilgi bulunmaktadır. Örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller, siyasi partiler düzenim doğrudan etkilediği gibi; siyasi partiler düzenine getirilecek aşırı yasaklamalar da örgütlenme özgürlüğünü kullanılmaz hale getirir. Bu yüzden, siyasi partilerin kurulması ve faaliyet gösterilmesi, örgütlenme özgürlüğünün önemli bir alanı olarak kabul edilmektedir. Kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına alan uluslararası sözleşmelerde de. siyasal parti kurulması ve serbestçe faaliyet göstermesi, örgütlenme özgürlüğü kapsamında kabul edilmektedir.

Öte yandan, siyasi parti kurma anlamındaki örgütlenme özgürlüğü ile düşünce açıklama Özgürlüğü arasında da yakın bir ilişki bulunmaktadır. Belirli siyasal görüşlerin partileşmeleri konusunda getirilecek her engel, bu siyasal görüşlerin örgütlenme yoluyla yayılma ve ifade edilmesini de engelleyeceğinden, örgütlenme özgürlüğü yanında düşünce açıklama özgürlüğünün de kısıtlanması sonucunu doğurur. Bu da gösteriyor ki, özgürlükler alanı bileşik kaplar gibidir, herhangi bir özgürlüğün kısıtlanması şu ya da bu şekilde başka özgürlük alanlarının da olumsuz etkilenmesine yol açar. Toplum düzeni ve kamu güvenliği gerekleri zorunlu kılmadıkça özgürlükler alanına müdahale edilmemesi çoğulcu demokratik sistemin işlerliği açısından son derece önemlidir.

Görülmekte olan davanın açılmasında ve yargılamanın devamı sırasında, seçimlerin halkın özgür iradesini yansıtacak koşullarda yapılması ilkesinin tümüyle gözardı edilmiş olması da, üzerinde durulması gereken önemli sorunlardan birisidir.

Bu açıklamalar ışığında dava değerlendirdiğinde, aşağıdaki sonuçlara varılmaktadır:

C.l.- Dava, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6 ncı, 9 uncu, 10 uncu , 11 inci maddelerine, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokol’ün 3. maddesine ve bu maddelerle birlikte sözleşmenin 14 üncü maddesine açıkça aykırıdır.

Cl.a.- AİHS’nin 6 ncı Maddesi Yönünden:

Dava, DGM Savcılarının Halkın Demokrasi Partisi yönetici ve mensupları hakkında hazırladıkları 3 iddianameye ve yine aynı savcıların topladığı kanıtlara dayanmaktadır. Daha sonra da, PKK lideri A. Öcalan’a atfedilen ve nasıl elde edildiği bilinmeyen beyanlar ek dayanaklar olarak ileri sürülmüştür.

DGM Savcılarının bağlı olarak görev yaptıkları Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kuruluş amaçları, oluşum biçimleri, uyguladıkları yasa ve yöntemlerdeki farklılıklar dolayısıyla, bağımsız ve tarafsız mahkeme olmadıkları: olağanüstü mahkeme niteliğinde oldukları kabul edilmektedir. Yıllardan beri bu mahkemelere yöneltilen eleştirileri kabul etmeyen ve bunların normal adil mahkemeler olduğunu savunan devlet yetkilileri, sonuçta, bu mahkemelerin yapısında değişiklik yapmak zorunda kalmıştır. AİHM’nin verdiği bir karar ön plana çıkarılarak, konu sadece askeri yargıcın varlığına indirgenmiştir. Oysa, en önemli sorun bu mahkemelerin kuruluş amacı ve uyguladığı yargılama kurallarıdır. Yapılan değişiklik son derece küçük, ancak olumlu bir adımdır. Fakat bu mahkemeler tümüyle kaldırılmadıkça adil bir yargılamanın yapılamayacağı kabul edilmelidir.

DGM’lerin kuruluş amaçlan yönünde soruşturma yapmak üzere, atanmaları, yetkileri ve çalışma yöntemleri 2845 sayılı Yasa ile özel olarak düzenlenen DGM Savcıları’nın yürüttüğü hazırlık soruşturmasına ve bu soruşturmalarda elde edildiği söylenilen kanıtlara dayanılarak yapılacak hiç bir yargılamanın ADİL olma şansı bulunmamaktadır. Hadep yöneticileri hakkındaki tüm soruşturmalar bu savcılar tarafından ve olağanüstü yöntemlerle yürütülmüştür. Kanıtlar hukuka aykırı yöntemlerle toplanılmış, hiç bir aşamada savunmanın soruşturmaya katılmasına izin verilmemiştir. Hukuki olmaktan çok, kaynağı Milli Güvenlik Kurulu olan siyasi kararlar doğrultusunda soruşturma ve suçlamalara gidilmiştir.

Siyasi kararlar doğrultusunda DGM Savcıları tarafından hazırlanmış iddianamelere ve olağanüstü yöntemlerle hukuka aykırı bir şekilde elde edilen kanıtlara dayanan bu dava. AİHS’nin 6/1 .maddesine aykırıdır. Yüce Mahkemeniz’in davayı reddetmesi, yapılan bir haksızlığı gidermeye hizmet edecektir.

Cl.b. AİHS’nin 9 ve 10 not maddeleri yönünden:

İddianamenin ve esas hakkındaki görüşün çeşitli bölümlerinde yapılan değerlendirmeler, asıl amacın, Hadep yönetici ve mensuplarının gerek birey olarak ve gerekse parti olarak savundukları siyasi düşüncelerin açıklanmasına engel olmak olduğunu göstermektedir.

İddianamenin değişik bölümlerinde, özellikle “Kürt Sorunu” ile ilgili olarak resmi devlet görüşünden farklı görüş ve düşünceler; ülkeyi bölmek isteme, terörist örgütü destekleme ya da kin ve düşmanlığı tahrik olarak nitelendirilmiştir. Sorunların diyalog yoluyla, şiddete başvurmadan çözülmesini istemek suç sayılmıştır, iddianamenin mantığına göre, Kürtler’in varlığından, kültüründen, dillerinden, yönetime katılmalarından söz etmek suçtur; Türklerin ve Kürtlerin kardeşliği söylemi, Türkiye’yi bölme amacını gizlemeye yöneliktir (örnek olarak sh. 3, 26, 55). Asıl amacın gizlenmesi için, yapay suçlamalar yapılmakta, partinin yasa dışı faaliyetlerde bulunduğu ileri sürülmektedir. Oysa, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi, hiç bir şekilde şiddeti savunmamış, teşvik etmemiştir. Aksine sorunların barışçıl yöntemlerle ve demokrasi içerisinde diyalog yoluyla çözülmesinde ısrarlı olmuştur. HADEP hiç bir koşulda Türkiye’nin bütünlüğüne aykırı görüş açıklamamış, davranışlarda bulunmamıştır. Türkiye’nin en önemli sorunu olan “Kürt Sorunu”nun da çoğulcu demokrasi ilkeleri çerçevesinde ve Türkiye’nin bütünlüğü içinde çözülmesini savunmuştur. Her türlü ayrımcılığa karşı çıkmış ve sürekli olarak halklar arasında kardeşliği savunmuştur.

Fakat, katı bir Türk Milliyetçiliğini esas alan; Türkler dışındaki tüm etnik ve kültürel grupları ret ve inkar eden; çoğulcu demokrasinin gereklerini Türkiye’nin bölünmesi olarak gören: farklı görüş ve düşünceleri baskı ve şiddetle bastırmaya dayanan resmi anlayış, Hadep ve mensuplarının siyasi görüşlerini, gerek birey ve gerekse örgütsel olarak açıklamalarına engel olmak için her çareye başvurmaktadır. İddianamedeki, HADEP’e yönelik yasa dışı faaliyetlerde bulunma iddiaları da bu çerçevede ortaya atılmıştır. Amaç, resmi anlayışla çelişen siyasi görüş ve düşüncelerin engellenmesidir ve bu da AIHS’nin 9 ve 10 uncu maddelerine aykırıdır.

Cl. c. AİHS’nin 11 inci maddesi yönünden:

Yurttaşların seçme ve seçilme hakları, diğer bir anlatımla ülkenin siyasal yönetimine katılma hakkı, demokrasilerde korunması gereken temel hakların başında gelir. Günümüzde bu katılım, tek tek birey iradeleri yerine; bireysel iradeleri bir araya getiren siyasal partiler aracılığı ile olmaktadır. Bu yüzden de siyasi partiler demokrasilerin olmazsa olmaz koşuludur. Siyasi partiler arasında görüş ve programlarına göre ayrım yapılıp bazılarına yaşam hakkı tanınmaması demokratik ilkelere aykırıdır. Kapatılması istenen Halkın Demokrasi Partisi Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na göre kurulmuş ve 18 Nisan seçimlerinde katılarak her türlü engellemeye karşın ülke çapında 1.600.000 in üzerinde oy almıştır, özellikle Kürt kökenli yurttaşların yoğun olduğu bölgelerde Hadep en yüksek oyu almıştır. Şayet %10 oranındaki ülke barajı olmasa idi. 30 civarında milletvekili çıkaracaktı. Birçok il ve ilçenin belediye başkanlığı seçimlerini de en yüksek oyu almak suretiyle kazanmıştır. Şimdi bu parti tamamen komplo soruşturmalar ve yapay nedenlerle kapatılma istenmektedir.

Buna ilişkin devlet kararı, yargı dahil tüm devlet birimlerine talimat niteliğindeki, Milli Güvenlik Kurulu Kararı olarak şöyle ifade edilmiştir:

“Madde 8. Bölgenin Ekonomik ve Sosyal Sorunlarına İlişkin Olarak: (a) Siyasi Alanda:

(I) HADEP faaliyetlerinin PASİFİZE edilmesi maksadıyla DEVLET tarafından takip ve kontrol altında tutulması.

…

(III) Devlet, sivil toplum örgütleri ve üniversiteler vasıtası ile HADEP üzerinde açık/örtülü ve devamlı bir baskının tesis edilmesi ve gündemden düşürülmesi, (VIII) Hadep’in uyuşturucu ve silah kaçakçılığı faaliyetleri, Türkiye’ye ve Avrupa’ya verdiği zarar açısından sık sık işlenmeli ve BU KONUDA KAMUOYU OLUŞTURULMASI SAĞLANMALIDIR.”

Anlaşılacağı üzere, sadece HADEP’in siyasi faaliyetlerinin pasivize edilmesi değil, aynı zamanda uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan bir “SUÇ ÖRGÜTÜ” olarak yansıtılması yönünde de devlet kararı bulunmaktadır. Hadep’in PKK ile bağlantılı olduğu iddiaları da buna yöneliktir. Hadep üzerinde her türlü yolla açık/örtülü ve devamlı baskı kurulması çok önceden öngörülmüştür.

Bu yolla. HADEP yönetici ve üyeleri yanında, bu partiye oy veren milyonlarca vatandaşın siyasal parti olarak örgütlenme özgürlüğü engellenmek istenmektedir. Bu partinin kapatılması için. demokratik bir toplumun haklı göreceği hiç bir neden bulunmamaktadır. Ortaya atılan tüm iddialar, yukarıda açıklanan devlet kararını uygulamaya ve gizlemeye yöneliktir. AİHM’nin parti kapatma kararlan nedeniyle Türkiye’yi mahkum etmesi, devleti, HADEP’in terör olayları ile ilişkisi olduğu iddialarına ağırlık vermeye yöneltmiştir. Görülmekte olan dava, açık bir şekilde AİHS’nin 11 inci maddesinin ihlalidir.

Cl.d.- Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi’ne Ek l Nolu Protokol’ün 3. maddesi yönünden:

Ek l Nolu Protokolün 3 ncü maddesi. “Taraf devletlerin yasama organının seçimi için halkın özgür düşünce ve iradesini ortaya koyabileceği koşullarda ve belli aralıklarla seçim yapılmasını” öngörmüştür. Halkın serbest irade ve düşüncesini ifade etmesini engelleyecek ya da etkileyecek her türlü muamele, bu maddenin ihlali sonucunu doğurur. Yukarıda açıklandığı şekilde, siyasal kaygı ve kararlarla Halkın Demokrasi Partisi’ne karşı kapatma davası açılmış olması; Sayın Başsavcı’nın hukukun sınırlarını zorlayarak, dava açılması vesilesiyle ve özellikle de ihtiyati tedbir istemi vesilesiyle medya önündeki partiye yönelik suçlamaları; halkın iradesini etkilemesinin ötesinde; halka, HADEP’e oy verilmemesi yönünde açık bir baskıdır. Bu baskının en üst yargı organlarının muamelelerinden kaynaklanması ise, demokrasi ve özgürlükler yönünden çok daha vahim bir durumdur. Bu baskı, yalnızca kapatma davası açılması ya da tedbir işlemleriyle değil, seçimler sırasında da yurt çapında yurttaşlar üzerinde fiili baskılar şeklinde devam etmiştir.

Cl. c. AİHS’nin 6-9-10 -11 ve Ek Protokol’ün 3 üncü maddeleri ile birlikte 14 üncü maddesine aykırılık yönünden:

AİHS’nin 6-9-10 ve 11 inci maddesi ihlal edilmek suretiyle vekili bulunduğum Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılmak istenmesinin asıl nedeni; bu partinin savunduğu siyasal görüşlere ve parti üye çoğunluğunun etnik kökenlerine yönelik ayrımcılıktır. Hadep, ülke sorunları konusunda resmi görüşlerle çelişen farklı görüşlere sahiptir. Özellikle, Kürt Sorunu’nun demokratik çoğulcu ilkeler çerçevesinde çözülmesini savunmakta; şiddet yöntemlerine karşı çıkmaktadır. Üyelerinin çoğunluğunu Kürt kökenli vatandaşlar oluşturmaktadır. Kürt kimliğine sahip çıktığı ve çoğulcu bir yapıyı savunduğu; devletin Kürtler üzerindeki haksız uygulamalarını eleştirdiği için; resmi devlet kurumlarının husumetini üzerine çekmekte; ülkeyi bölmeye çalışmakla suçlanmaktadır. Bu nedenle de her fırsatta çalışmaları engellenmekte, yöneticileri ve mensuplarına baskı yapılmaktadır. Kürt olmaları ve Kürt Sorunu’nun çözümü için savundukları farklı siyasal görüşler Hadep ve yöneticilerinin özgürlüklerinin kısıtlanmasının temel nedenidir. Yani, etnik ve siyasal görüş ayrımcılığı yapılan muamelelerin asıl nedenidir.

SONUÇ VE İSTEM: Açıklamaya çalışılan nedenlerle;

1.Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından DGM yargılamaları ile ilgili sorgu tutanaktan sunulmuş ise de, yargılanan yöneticilerin görüşleri yazılı olarak verildiğinden, tutanaklarda yer almamaktadır. Bu nedenle, Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1999/1 ve 1998/38 esas nolu dava dosyalarındaki sanıklara ve avukatlarına ait savunma dilekçelerinin getirilmesine;

2.Ön savunmamızın sonuç bölümünün 2.3.6 ve 7 nci maddelerinde yer alan istemlerimizin kabulüne;

  1. Yargılamanın DURUŞMALI olarak yapılmasına;

Yargılama sonucunda da davanın REDDİNE karar verilmesini, vekil olarak saygı ile dilerim.”

VII- SÖZLÜ AÇIKLAMA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 17.1.2002 günlü sözlü açıklaması şöyledir:

“Türkiye Cumhuriyeti, üniter bir devlettir. Başlangıç bölümünde Anayasanın Türk vatanı ve milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirlediği vurgulanmış, hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının karşısında koruma göremeyeceği ilkesi getirilmiştir. Anayasanın 3 üncü maddesinde de bu ilke “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” biçiminde tekrarlanmıştır. Bu ilkeye verilen önem o derece de büyüktür ki, 4 üncü maddede, 3 üncü madde hükümlerinin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği belirtilmiştir. 5 inci maddede devletin temel amaç ve görevinin Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini korumak olduğu gösterilmiş, 14 üncü maddede, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz hükmü getirilmiştir.

Anayasanın 68 inci maddesinde, siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilmekle beraber, 11 inci maddede yer alan Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesinin doğal sonucu olarak Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürecekleri sınırlaması getirilmiştir. Bu sınırlama, 68 inci maddenin dördüncü fıkrasında yer almakta ve siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamayacağı biçiminde vurgulanmaktadır. Aykırılığın yaptırımı ise, yine Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası uyarınca o partinin temelli kapatılmasıdır.

Kuşku yoktur ki, hiçbir devlet ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelen tehdidi “siyasî parti, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurudur” diyerek gözardı edemez ve bu tehdidin sürgit devam etmesine izin veremez.

Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 ve 11 inci maddelerinde öngörülen hak ve özgürlüklerin kullanılmasına ulusal güvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, genel sağlık ve ahlâk veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için kanunlarla kısıtlama getirilebileceği esası kabul edilmiştir.

Bir siyasî partinin Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Mahkemenizce tespit edilmesi halinde karar verilir.

Odak olma hali, kapatma davasının açıldığı tarihte yürürlükte olan 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 103 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “bir siyasî partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur” şeklindeki bir hükümle belirlenmiş idi.

Kapatma davasının açılmasından sonra 14.8.1999 tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 4445 sayılı Kanun, Siyasî Partiler Kanununun 103 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki hükmü şu şekilde değiştirmiştir: “Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongrede veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır..”

Yüksek Mahkemeniz, Siyasî Partiler Kanununun 4445 sayılı Kanunla değişik 103 üncü maddesinin ikinci fıkrasını Anayasaya aykırı bulmuş ve 12.12.2000 tarihli kararıyla odak olma halini tanımlayan bu fıkrayı iptal etmiş, böylece, Anayasa ile Siyasî Partiler Kanunu arasında o tarihte mevcut olan uyumsuzluk ortadan kaldırılmış idi.

Odak olma hali, bu iptal kararından sonra 17 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanunla, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altınca fıkrasına eklenen cümleyle tanımlanmıştır.

Bu tanıma göre “bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve durum o partinin büyük kongre veya genel başkanı veya genel merkez karar ve yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”

Anayasamızda ve Siyasî Partiler Kanununda halen bir siyasî partinin, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş sayılması için o parti üyeleri ya da yöneticileri hakkında kesinleşmiş mahkumiyet hükümleri bulunması gerektiğine dair bir hüküm mevcut değildir. Mevzuatta bu tarzda değişiklik yapılması önerileri Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul görmemiştir.

Anılan eylemler, o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlenmiş ve bu durum, partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsenmişse veya bu eylemler doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlenmişse, odak olma hali gerçekleşmiş sayılır.

Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) üyelerinin, ülkenin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı çok sayıda eylem gerçekleştirdikleri ve bu durumun, Anayasamızın değişik 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasındaki parti organlarınca ve parti genel başkanınca benimsendiği, partinin çeşitli kademede bir kısım yöneticilerinin de bu eylemlerin içinde olduğu, böylece, Halkın Demokrasi Partisinin anılan eylemlerin odağı haline geldiği devlet güvenlik mahkemesi savcılarının ülke genelinde açtıkları çok sayıdaki soruşturma ve kamu davası evrakı içindeki belge ve bilgilerden anlaşılmaktadır.

Bu davalardan bir kısmı halen derdest ise de, bir kısmı sonuçlanmıştır. Şöyle ki;

Ankara 2 numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde HADEP yöneticileriyle ilgili davalar;

1- 16.3.1998 tarihli 1998/53 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava, (Mahkemenin esas numarası 1998/38″dir)

Davanın sanıkları HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak, Yürütme Kurulunda sayman İshak Tepe, Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Satan, Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Zeynettin Uney, Genel Sekreter Hamit Geylani, Parti Meclis Üyesi Melik Aygül ve Yürütme Kurulu üyesi Ali Rıza Yurtsever.

Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete PKK’nın siyasî kanat yöneticisi olmak ve uygulanması istenen madde, Türk Ceza Kanununun 168 inci maddesidir.

İddianamede, sanıkların Anayasanın açık hükümlerine rağmen devamlı olarak ayrı bir ırk, ayrı bir halka oldukları, ayrı dilleri, ayrı kültürleri, ayrı yurtları olduğu temalarını işleyerek HADEP’in, PKK’nın siyasî kanadı olduğunu gösterdikleri ve HADEP içinde Türkiye’nin millî birliğini, toprak bütünlüğünü bozacak faaliyetlerde bulundukları anlatılmakta ve bu eylemlerin kanıtları açıklanmaktadır.

2- 30.4.1998 tarihli 1998/124 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; (Mahkeme esas numarası l 998/64)

Sanıklar: HADEP Parti Meclisi üyeleri Abdullah Mehmet Varlı, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, FeridunYazar ile HADEP Ankara İl Başkanı Kemal Okutan, Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete, PKK’nin siyasî kanadı HADEP’in yöneticisi olmak. Uygulanması istenen madde; Türk Ceza Kanununun 168’inci maddesidir.

İddianamede “HADEP Parti Meclisinin aldığı karar uyarınca HADEP Genel Merkezinde üyelerine eğitim verildiği, verilen eğitimle Kürt asıllı gençlerin Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı sözde Kürdistan’ı, Türk egemenliğinden kurtarmak amacıyla, silahlı mücadele yapmak için PKK saflarına katılmaya hazır hale getirilmesinin amaçlandığı, HADEP Genel Merkezi HADEP Ankara İl Başkanlığında yapılan aramalarla ilgili 10.2.1998 günlü arama tutanakları kapsamından anlaşılmaktadır” denilmekte, deliller irdelenmekte “yukarıda anlatılandan HADEP’in silahlı çete PKK’nın legal kuruluşu olduğu anlaşılmaktadır” şeklinde sonuca varılmaktadır.

3- 16.6.1998 tarihli 1998/194 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; (Mahkemenin esas numarası 1998/83 tür.

Sanıklar; HADEP Parti Meclisi Üyesi Hasan Doğan, HADEP Genel Başkan Yardımcısı Güven Özata ile HADEP Parti Meclisi Üyesi ve Merkez Yürütme kurulu üyesi olan 36 kişidir.

Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete PKK’nin siyasî kanat yöneticisi olmak. Uygulanması istenen madde ise, Türk Ceza Kanununun 168’inci maddesidir.

İddianamede “yukarıda açık kimlikleri yazılı sanıklar Hasan Doğan ve arkadaşları HADEP Merkez Yürütme ve Parti Meclisi üyesidirler. HADEP Parti Meclisinin aldığı karar uyarınca, HADEP Genel Merkezinde üyelerine eğitim verildiği, verilen eğitimle, Kürt asıllı gençlerin Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı sözde Kürdistan’ı, Türk egemenliğinden kurtarmak amacıyla silahlı mücadele yapmak için PKK safhaların katılmaya hazır hale getirilmesinin amaçlandığı, HADEP Genel Merkezi, HADEP İl Başkanlığında yapılan aramalarla ilgili 10.2.1998 tarihli arama tutanakları kapsamından anlaşılmaktadır. Aramalarda ele geçirilen belgelerin tamamında sürekli Türkiye Cumhuriyeti Devleti düşmanlığı yapılmakta, Kürt asıllı vatandaşlar PKK saflarında devlete karşı silahlı mücadeleye teşvik edilmektedir. Bu dergileri, parti bürolarında parti yöneticileri de bulundurmaktadır. Bizzat Genel Başkan ve Genel Başkan yardımcılarının odalarında Abdullah Öcalan’ın kitapları bulunmuştur. Devamlı PKK propagandası yapan ve mahkeme kararıyla toplatılmasına karar verilen dergileri parti binalarında bulunduran sanıkların kasıtları yasak yayın bulundurma olarak yorumlanamaz. Bu dergiler, parti binalarına gelen Kürt asıllı vatandaşlara okutturulmaktadır. Bu da, eğitimin bir safhasını teşkil etmektedir. Bu dergiler, beyinleri devlet düşmanlığı ve PKK sevgisiyle yıkamaktadır. Bu çeşit dergiler, sadece Genel Merkezde değil bütün HADEP binalarında bulunmaktadır.”

“Parti Meclisi, HADEP’in kongreden sonra en yüksek organıdır. HADEP Genel Merkezinde eğitim verilmesi kararı parti meclisince alınmıştır. Bu kararı alan parti meclisi üyelerinin eğitimin içeriğinden de haberleri olduğu şüphesizdir” denilmekte, sanıkların HADEP içinde PKK’nın özel görevlisi olarak Türkiye’yi bölmeye yönelik eylem ve faaliyetlerde bulundukları sonucuna varılmaktadır.

4- 7.7.1998 tarihli ve 1998/155 sayılı iddianame; (mahkemenin esas numarası 1998/99’dur.)

Sanıklar, Kemal Bülbül, HADEP Ankara İl Başkanı; Şaize Zoroğlu, HADEP İl Yönetim Kurumlu Üyesi ve Ankara İl Kadın Komisyon Üyesi; Yıldız Kılınç, HADEP Yenimahalle İlçe Yönetim Kurulu üyesi ve İl Kadın Komisyonu Üyesi; Serpil Salman, HADEP Yenimahalle İlçe Yönetim Kurulu Üyesi ve İl Kadın Komisyonu Üyesidir; Gülser Aydoğan, HADEP Yenimahalle İlçe Yönetim Kurulu Üyesi ve İl Kadın Üyesidir.

Sanıklara isnat edilen suç: Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırıp Bağımsız Birleşik Kürdistan adında bir devlet kurmak amacıyla oluşturulan silahlı PKK örgütüne yardımdır. Uygulanması istenen madde, Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesidir.

İddianamede, 2 Mart 1998 günü sanık Kemal Bülbül’ün İl Yönetim Kurulu üyeleri ile birlikte Ankara Kapalı Cezaevinde bulunan PKK örgütü mensubu olmak suçundan hükümlü eski DEP milletvekilleri Hatip Dicle, Leyla Zana, Orhan Doğan ve Selim Sadak’ı ziyaret ettikten sonra sanık Kemal Bülbül’ün, cezaevi dışında bulunan topluluğa partinin basın bürosunca hazırlanmış bulunan basın açıklamasını okuduğu, bu açıklamada ‘DEP milletvekillerine karşı yapılan darbe fiyasko ile sonuçlanmıştır. Ancak, görünen odur ki, Kürt halkı DEP yöneticilerinin mücadele bayrağını yere düşürmeyerek siyasî demokratik mücadeleyi geliştirmiştir’ denildiği görülmüştür.

Sanık Kemal Bülbül’ün ikametgahında yapılan aramada ‘Tarihsel Haksızlıklarla Karşı Karşıya Kalan Kürtler, Kürt Sorunu ve Çözüm Önerileri’ başlıklı 7 sayfalık doküman ele geçmiştir. Sanık Kemal Bülbül bu belgeyi HADEP arşivinden aldığını söylemiştir. Bu belgede ‘Bugün Kürt halkı, iskeleti ve beyni parçalanmış, devletlerarası paylaşılmış bir konumdadır. Ne acıdır ki, sömürgelerin bile statüsü varken Kürtlerin ve tarihî ülkesi olan Kürdistan’ın hiçbir uluslararası resmî statüsü yoktur. …Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür gibi ırkçı bir resmî ideolojiyle Kürtlerin varlığı dahi inkâr edilmiş, Kürt dili, kültürü ve tarihî değerleri bir imha sürecine tabi tutulmuştur. Kürtler bu köleci statüyü ya da statüsüzlüğü o tarihten beri asla kabullenmediler. 1925-1938 yılları arasında Türkiye Cumhuriyetinin resmî verilerine göre tam 28 kez silahlı olarak ayaklandılar. 1960-1980 yılları arası, bugünkü Kürt ulusal uyanışı ve özgürlük mücadelesinin temellerinin atıldığı yıllardır. 1994 yılında Kürdistan İşçi Partisi PKK’nın politik önderliğinde başlatılan silahlı mücadele kesintisiz 14 yıldır devam ediyor” şeklinde ifadeler yer almaktadır.

HADEP İl Kadın Komisyonu, imzalı bildiride ise, aşağıdaki bölümler yer almıştır:

‘Sistemin 10 yıldır sürdürdüğü antidemokratik uygulamaları sonucu büyük bunalımlar yaşanmaktadır. Bu bunalımın nedeni her türlü ekonomik, demokratik, kültürel hak ve özgürlükleri savunan, dinamiklere karşı sistemin dayattığı tek ulus, tek ırk, tek düşünce, tek dil şovenizmidir. …Bu uygulamaların en kapsamlısı, uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını kullanmak isteyen Kürtlere karşı geliştirilmiştir. 14 yıldır sürdürülen savaş sonucu basılmadık ev, boşaltılmadık köy, işkence edilmedik kişi bırakmamacasına hiçbir kaide ve kural gözetilmeksizin pervasızca bir zulüm uygulanmıştır’ şeklinde ifadeler bulunmaktadır.

Ayrıca, ele geçen kanıtlardan HADEP İl Kadın Komisyonu üyeleri olan sanıkların bu basın açıklamasıyla silahlı çete PKK’ya destek verdikleri vurgulanmaktadır.

2 Numaralı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılmış olup yukarıda iddianame tarih ve numaraları yazılı 4 davanın, bugün itibariyle bulundukları durum;

Yukarıda belirtilen davalar Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde sanıkları Murat Bozlak ve arkadaşları olan 1998/38 esas numaralı dava ile birleştirilmiştir. Birleşen davaların sınıklarından bazıları yakalanamamışlardır. Bunlar gıyabi tutukludurlar. Bu nedenle, sonuçlanmayan davanın duruşması 4.3.2002 tarihine ertelidir.

5- 28.12.1998 tarihli 1998/527 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; Esas numarası, 2001/ 35, Karar no: 2001/75

Sanıklar; HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak, Genel Başkan Yardımcısı Bahattin Günel, Genel Sekreter Ahmet Turan Demir, Ankara İl Başkanı Kemal Bülbül, İl Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Yılmaz, Parti Meclisi Üyesi Emine Mısır ve arkadaşları olmak üzere toplam 47 sanıklı bir dava.

Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete PKK’ya hal ve vasfını bilerek yardım etmek. Uygulanması istenilen madde, Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesidir.

İddianamede ”HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak ve HADEP Ankara örgütünün basın açıklamalarından sonra, başta Ankara olmak üzere Türkiye genelinde Abdullah Öcalan’ın İtalya’da tutuklanmasını ve Türkiye’nin silahlı çete başının yargılanmasını temin için iade girişimlerini protesto etmek amacıyla bütün HADEP il ve ilçe binalarında açlık grevlerine başlandığı… HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak’ın basın açıklaması ve HADEP Ankara İl Örgütü imzalı açıklamaları incelendiğinde, Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’dan başlamak üzere bütün Avrupa’da hatta dünyada, çetesine ve kendisine siyasî bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerine paralel açıklamalar olduğu anlaşılmaktadır. Esasen HADEP’in yapılan bütün kongrelerinde yöneticilerinin yaptığı bütün konuşmalarda, yaptıkları bütün basın açıklamalarında, Kürt sorununun kan dökülmeden demokratik barışçıl çözümü yani, silahlı çete PKK ve başı Abdullah Öcalan’a siyasî hüviyet kazandırılması amacına vurgulanmıştır.

…Yine, 1.11.1998 günü yapılan HADEP’in büyük kongresinde; ‘Biji Aşiti, …Kürdistan Faşizme Mezar Olacak, Biz PKK’lıyız, PKK Halkın Partisidir. Serok APO, Biji APO; Gerilla Vuruyor, Kürdistanı Kuruyor’ sloganlarının atıldığı; atılan sloganlara divanın tepkisiz, kaldığı, 1.11.1998 günlü tutanak kapsamından anlaşılmıştır… HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak’ın ve HADEP Ankara İl Örgütü imzalı basın açıklamaları, HADEP kongrelerinde HADEP yöneticilerinin yaptıkları konuşmalar, kongrelerinde söylenenler, gençleri PKK saflarına katılmaya davet eden şarkılar, PKK ve Abdullah Öcalan lehine atılan sloganlar, silahlı çete PKK ile HADEP arasında organik bir bağ olduğunu gösterir. PKK-HADEP birlikteliği PKK ile HADEP arasındaki organik bağ, HADEP il, ilçe binalarında, merkez binasında yapılan aramalarda bulunan belge ve dokümanlarda daha açık bir şekilde görülür” iddiası yer almaktadır.

Bu iddianame üzerine sanıklar yargılanmışlar, Murat Bozlak, Bahattin Günel, Turan Demir, Kemal Bülbül, Hüseyin Yılmaz, Emine Mısır, Ali Akgül, Rezzan Sümbül, M. Emin Araş, Sevgi Ünal, Dursun Turan, Cevdet Malgaz, Safiya Akalın, Ahmet Aydın, İlhan Aydın, Hüsamettin Avşar, Şaize Zoroğlu ve Sultan İzra’nın Türk Ceza Kanununun 169 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5 inci Maddesi ve Türk Ceza Kanununun 59 uncu maddesi uyarınca 3’er sene 9’ar ay ağır hapis cezasına çarpıtılmışlardır. Diğer sanıkların beratlarına karar verilmiştir. 24.2.2000 tarihli 1-20 sayılı karar, mahkum olan sanıkların temyizi üzerine Yargıtay’a gelmiş ve Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesi, 23.1.2001 tarihli ve 2409/162 numaralı kararıyla mahkumiyet hükmünü bozmuştur. Bozma gerekçesi, davanın 4616 sayılı Kanun kapsamına girmiş olmasıdır.

Yargıtay bozmasından sonra sanıklar hakkındaki davada 4616 sayılı Kanun uygulanarak davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine karar verilmiş ve bu karar temyiz edilmediğinden 9.5.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

6- 14.1.1999 tarihli ve 1998/460 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; (mahkeme esas numarası, 1999/6)

Sanıklar; Şahabettin Özarslaner ve 13 arkadaşı, Suç: Silahlı çete PKK’nın hal ve vasfım bilerek silahlı çeteye yardım etmek. Uygulanması istenilen ceza maddesi, Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesidir.

Sanıklardan Şahabettin Özarslaner 4.10.1998 günü Ankara Yılmaz Güney Sahnesinde yapılan HADEP olağan ilk kongresinde divan başkanlığı; Şah Hanım Kanat ve Sinan Uğur ise divan üyeliği yapmışlardır. İddianamede, 4.10.1998 günü Ankara Yılmaz Güney Sahnesinde yapılan HADEP Ankara İl Teşkilatının olağan kongresinde divan başkanlığı yapan sanık Şahabettin Özarslaner ile divan üyeliği yapan sanıklar Şah Hanım Kanat ve Sinan Uğurun kongre programında bulunmamasına ve hükümet komiserinin ikaz etmesine rağmen Mezepotamya Kültür Derneğine bağlı sanatçı sanıklar, Hasan Kocadağ, Nurcan Değirmenci, İkram Tan, Şengül Pak, Hıdır Çelik, Arife Düzdaş ve Mehmet Akbaş’a gençleri PKK saflarına katılmaya davet eden şarkılar söylettikleri; ayrıca, sanıklar, Leyla Zana, Hatip Dicle, Selim Sadak ve Orhan Doğan’ın cezaevinden gönderdikleri PKK terörünün meşru gösteren mesajını okuttukları anlatılmakta, kanıtları gösterilmektedir.

Yargılama sırasında 4616 sayılı Kanun yürürlüğe girdiği için bir kısım sanıkları hakkında erteleme kararı verilmiş ve bu karar kesinleşmiştir.

Ankara l Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde HADEP yöneticileriyle ilgili davalar;

– 23.8.1996 tarihli ve 1996/614 hazırlık ve 1996/83 sayılı iddianameyle açılmış bulunan dava. (Mahkeme esas numarası 1996/80)

Sanıklar, HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak ve 39 arkadaşı. İsnat edilen suç: Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmak amacıyla kurulmuş olan silahlı çetenin yöneticisi ve sair efradı olmak. Uygulanması istenen ceza maddesi, Türk Ceza Kanununun 168, 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 ve 8 inci maddeleri.

Bu iddianamede, 23.6.1996 tarihinde Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonunda yapılan ve PKK örgütünün gösterisi halinde cereyan eden HADEP’in 2 inci olağan kongresinde, Türk bayrağının indirilip yerine Abdullah Öcalan’ın posterinin asılması olayı, atılan bölücü sloganlar, yapılan konuşmalar; HADEP Genel Merkezinde, il ve ilçe teşkilatları binalarında yapılan aramalarda ele geçirilen bölücü yayınlar; PKK’nın kuruluşu, amacı, stratejisi paralelindeki örgütler, aparatlar, HADEP ile PKK ilişkileri anlatılmakta; PKK-HADEP ilişkilerini ortaya koyan deliller gösterilmekte ve irdelenmekte; HADEP’in, kapatılan HEP ve DEP’in devamı olarak kurulduğu, terör örgütü PKK’nın illegal alanda sürdüremediği cephe faaliyetlerini legal alanda üstlendiği, PKK lehine sempati yaratmak ve bu örgüte eleman temin etmek için faaliyetlerde bulunduğu vurgulanmaktadır.

2- 17.12.1996 tarihli 1996/858 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava. (Mahkeme esas numarası 1996/120)

Sanıklar: HADEP Ankara İl Yönetim Kurumlu üyeleri Abdurrahim Bilen, Ali Akgül, Yaşar Özcan ve Şah Hanım Kanat. Sanıklara isnat edilen suç: Bölücü silahlı çetenin sair efradı olmak. Uygulanması istenen ceza maddesi, Türk Ceza Kanununun 168 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesidir.

İddianamede, 23.6.1996 tarihinde Ankara’da yapılan HADEP’in ikinci olağan kongresinde cereyan eden olaylardan ve HADEP Ankara İl Teşkilatı binasında yapılan aramalarda ele geçirilen yayın ve dokümanlardan bu sanıkların da sorumlu oldukları belirtilerek, 1996/614 hazırlık numaralı iddianameye atıflarda bulunulmuştur.

3- 9.10.1996 tarihli 1996/705 hazırlık numaralı iddianame. (Mahkeme esas numarası 1996/90.)

Sanıklar: Faysal Akçan ve Gıyasettin Mordeniz. Sanıklara isnat edilen suç: Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf faaliyetlerde bulunmak. Uygulanması istenen madde, Türk Ceza Kanununun 125 inci maddesidir.

İddianamede, sanıklardan Gıyasettin Mordeniz’in HADEP il ve ilçe teşkilatları bünyesinde oluşturulan gençlik komisyonu mensubu olduğu, 23.6.1996 günü Ankara’da yapılan HADEP 2 inci Olağan Kongresinde, Türk Bayrağının indirilerek yerine bölücü örgüt başı Abdullah Öcalan’ın posterinin asma olayını planlayıp gerçekleştirdikleri anlatılmaktadır.

1 numaralı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılmış olup yukarıda iddianame tarih ve numaraları yazılı üç davanın bugün itibariyle bulundukları durum;

Yukarıda belirtilen davalar, Ankara l numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde sanıkları Murat Bozlak ve 39 arkadaşı olan, 1996/80 esas numaralı davayla birleştirilmiştir. Böylece 1996/80 esas numaralı dava ana dava haline gelmiştir. Dava 4.6.1997 tarihinde karara bağlanmıştır. Mahkeme: Murat Bozlak, Hikmet Fidan’ın, Türk Ceza Kanununun 168/2 maddesiyle Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesine aykırı davrandıklarını sabit görerek 6’şar yıl ağır hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, 28 sanığın Türk Ceza Kanununun 169. maddesi uyarınca 4 yıl 6’şar ay ağır hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, Faysal Akçan’ın, 162/2. madde uyarınca 22 yıl 6 ay ağır hapis cezasıyla cezalandırılmasına, diğer sanıkların ise beraatlarına karar vermiştir.

Hüküm, mahkûmiyet ve beraat kararları yönünden temyiz edilmiş, Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 8.6.1998 gün ve 3736-1820 sayılı kararıyla beraat edenlerden Sırrı Sakık, mahkûm olanlardan ise Faysal Akçan hakkındaki kararlar onanmış, diğer mahkûmiyet ve beraat kararlarının bazı dosyaların birleştirilmeleri lüzumu nedeniyle bozulduğu, bozma kararından sonra 1998/104 esas numarasını alan dosyanın duruşmasının 29.1.2002 tarihine erteli olduğu anlaşılmıştır.

  1. – l .7.1998 tarihli ve l998/247 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava:

Sanıklar:

HADEP Eskişehir İl Sekreteri Yılmaz Açıkgöz, HADEP Eskişehir İl Başkanı Hamza Abay, Halit Eray Çelik ve Ahmet Uluçelebi.

İsnat edilen suç: Silahlı çete PKK’ya yardım.

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Türk Ceza Kanununun 169 ve 3713 sayılı Kanunun 5 inci maddeleri.

Sanıklar, açılan bu dava üzerine yargılandıkları mahkemede, Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak suçundan Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesi uyarınca cezalandırılmışlardır. Mahkemenin 14.1.1999 tarihli 106-4 sayılı nihaî kararı Yargıtay’ca 11.5.1999 tarihinde onanarak kesinleşmiştir.

  1. – 5. l .1998 tarihli 1997/404 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava,

Sanık: HADEP Parti Meclisi Üyesi Recep Doğaner.

İsnat edilen suç: Bölücülük propagandası yapmak

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesidir.

Bu iddianameyle açılan dava, sanığın Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bölmeyi hedef alan propaganda suçu sabit görülerek mahkûmiyetle sonuçlandırılmıştır. Sanığa, Terörle Mücadele Kanununun 8/1. maddesi uyarınca ceza verilmiş ve 16.6.1998 tarihli 4-66 sayılı hüküm, Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesince 11.5.1999 tarihinde onanarak kesinleşmiştir.

Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi kararı:

Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 22.12.1998 tarihli 1998/510 hazırlık numaralı iddianamesiyle açtığı dava,

Sanıklar: HADEP Merkez İlçe Teşkilatı Başkanı Zeki Kılıçgedik, HADEP Malatya İl Başkanı Hasan Doğan ve HADEP’in yönetim kurulu üyesi ve parti üyesi olan 18 arkadaşı.

Sanıklara isnat edilen suç: PKK adlı yasadışı örgüte yardım-yataklık.

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesidir.

Mahkemece, 6.12.1999 tarihinde 138-177 numarayla karara bağlanan bu davada sanıklardan Zeki Kılıçgedik, Sakine Bektaş, Hasan Doğan, Muharrem Bilbil, Yıldırım Beşer Kaplan, Serhat İman, Mahmut Göngör, Mehmet Yücedağ, Hıdır Berktaş, Sabri Sel, Ferhat Avcı, Yaşar Uçar, Ali Gelgeç ve Abuzer Yavaş’ın, PKK’ya, bilerek ve isteyerek yardım ve yataklık yaptıkları sabit görülmüş, bu sanıklar Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesi ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten 3’er yıl 9’ar ay ağır hapis cezasına çarptırılmışlardır. Bu mahkeme kararı, Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 4.12.2000 tarihli kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

Van Devlet Güvenlik Mahkemesi kararı:

Van Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 5.12.1998 tarih 1998/867 hazırlık numaralı, 20.12.1999 tarihli 1999/20-18 numaralı, 27.1.1999 tarihli 1999/13-11 numaralı iddianamelerle açtığı davalar.

Bu davalar Van Devlet Güvenlik Mahkemesinde 1998/355 esas numaralı davada birleştirilmiştir. Sanıklar: HADEP Muş İl Başkanı Sıddık Genç, HADEP Muş Merkez İlçe Başkanı Zeki Çaçan ve 7 arkadaşı,

İddianamelerde sanıklara isnat edilen suç: Bölücü örgüte yardım-yataklık.

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesidir.

Van Devlet Güvenlik Mahkemesi 16.5.2000 tarih ve 355/144 numaralı kararıyla sanıklardan Mehmet Sıddık Genç ve Zeki Çaçan’ın silahlı bölücü örgüt PKK’ya yardım ve yataklık etmek eylemlerini sabit görerek, bu sanıkları Türk Ceza Kanununun 169 ve 3713 sayılı Kanunun 5 inci maddeleri uyarınca neticeten 3’er sene 9’ar ay ağır hapis cezasına mahkûm etmiş, diğer sanıklar ise beraat etmiştir.

Temyiz edilen bu mahkûmiyet kararı Dokuzuncu Ceza Dairesinin 30.1.2001 tarihli kararıyla, eylemin 4616 sayılı Kanunun kapsamında kaldığı gerekçesiyle bozulmuştur. Bozmaya uyan mahkemenin 15.3.2001 tarihli kamu davasının ertelenmesine ilişkin kararı kesinleşmiştir.

Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinde görülen davalar:

1.- HADEP Kars İl Başkanı Şemistan Ağbaba., Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinin 24.12.1999 tarihli 360-385 numaralı kararıyla silahlı çetenin hareketlerini kolaylaştırmak suçundan Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına mahkûm olmuş, bu karar Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 31.10.2000 tarihli kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

2.- HADEP Kars İl Başkanı Mehmet Yardımcıel ve HADEP üyesi Güven Bekirhan, Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinin 4.6.1999 tarihli ve 389-141 numaralı kararıyla, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan propaganda suçundan Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 2 milyar 250 milyon lira ağır para cezasıyla cezalandırılmış, bu hüküm Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 7.10.1999 tarihli kararıyla onanarak 7.10.1999 tarihinde kesinleşmiştir.

3.- HADEP üyesi M. Nuri Güneş, Abdullah Akın ve 3 arkadaşı hakkında 30.12.1999 tarihli 1999/555 hazırlık numaralı iddianameyle HADEP Iğdır ikinci olağan kurul toplantısı sırasında yaptıkları konuşmalarda, halkı sınıf, ırk veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan açılan davada, mahkemenin 12.1.2001 tarihli 3-10 numaralı kararıyla 4616 sayılı Kanunun 2 nci maddesiyle değişik 4454 sayılı Kanunun 1/3 maddesi uyarınca davanın kesin hükme bağlanmasının ertelemesine karar verilmiş ve temyiz hakkı olmadığından bu karar kesinleşmiştir.

Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi kararları:

1) HADEP Adana İl Sekreteri Arif Atalay, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığının 29.5.1998 tarihli 234-432 numaralı kararıyla halkı ırk, bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan Türk Ceza Kanununun 312/2. maddesi gereğince 10 ay hapis ve para cezasına mahkûm olmuş, hüküm 17.6.1999 tarihinde kesinleşmiştir.

2) HADEP Adana İl Başkanı Eyüp Karakeçi, HADEP Yüreğir İlçe Başkanı Hasan Beliren ve arkadaşları Arzu Ateş hakkında, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 1998/501 hazırlık numaralı 13.1.1999 tarihli iddianamesiyle dava açıldığı, İddianamede sanıklara isnat edilen suçun PKK örgütüne yardım-yataklık etmek ve bölücülük propagandası yapmak olduğu., sanıkların Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesi uyarınca cezalandırılmalarının istenildiği anlaşılmış, Adana l Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan sanıklar hakkında 4616 sayılı Kanun uyarınca erteleme kararı verilmiştir. 1.2.2001 tarihli 16-17 numaralı bu karar, itiraz vaki olmadığından 9.2.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

3) HADEP Tarsus İlçe Başkanı Hacı Ateş, İlçe yönetim kurulu üyeleri Fatma Yurdakul, Fehim Taş, Abdurrahman Tanışma, Ahmet Çimen ve 55 arkadaşı hakkında, Adana D.G.M. Başsavcılığının 11.12.1998 tarihli 1998/597 hazırlık numaralı iddianamesiyle, PKK terör örgütüne hal ve sıfatını bilerek yardım-yataklık suçundan TCK’nun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesinin uygulanması istemiyle kamu davası açılmış, Adana l numaralı DGM’de yargılanan sanıklar hakkında 4616 sayılı Kanun uyarınca erteleme kararı verilmiştir. 1.2.2001 tarihli 588-18 numaralı erteleme kararı, itiraz vaki olmadığından 9.2.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

4) HADEP İlçe başkanı Alaattin Erdoğan, HADEP’in çeşitli kademelerinde görevli Salih Çakır, Hayrettin Yıldız, Abdurrahim Çiftçi, Abdulmuttalip Tekin, Giyasettin Çetin ve 34 dava arkadaşı hakkında, Adana DGM Başsavcılığının 9.12.1998 tarihli 1998/597 hazırlık numaralı iddianamesiyle yasadışı PKK örgütünün üyesi olmak ve bölücülük propagandası yapmak suçlarından TCK’145/1, 168/2, Terörle Mücadele Kanununun 5 ve 8 inci maddelerinin uygulanması istemiyle kamu davası açılmış, Adana l numaralı DGM’de yargılanan sanıklardan Alaattin Erdoğan hakkında beraat, diğer sanıklar haklarında ise 4616 sayılı Kanun uyarınca erteleme kararı verilmiştir. 23.1.2001 tarihli 583-4 numaralı erteleme ve beraat kararı 1.2.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

İZMİR DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİNDEKİ DAVALAR:

1) HADEP İzmir İl Yönetim Kurulu Üyesi Düzgün Demirçelik ve 31 arkadaşı haklarında İzmir DGM Başsavcılığının 31.12.1998 tarihli 1998/414 hazırlık numaralı iddianamesi ile PKK isimli terör örgütüne yardım etmek suçundan açılan dava, bu mahkemenin 2.12.1999 gün ve 1-316 kararı ile sonuçlanmış, sanıklardan Düzgün Demirçelik, Reyhan Çomak, Elif Tokay ve Niyazi İletmiş, Terörle Mücadele Kanununun 8/1 inci maddesi uyarınca hapis ve para cezalarına mahkum edilmişlerdir.

Bu dava 4616 sayılı Kanun yürürlüğe girdiği için sonradan verilen 25.12.2000 tarih ve 339-343 numaralı kararla ertelenmiştir. Temyiz edilmeyen bu erteleme kararı kesinleşmiştir.

2) HADEP Denizli Gençlik Komisyonu Başkanı Hayri Ateş hakkında, İzmir DGM Başsavcılığının 25.10.1998 tarih ve 1998/157 sayılı iddianamesiyle açtığı dava mahkemenin 24.12.1998 gün ve 262-286 numaralı kararı ile sonuçlanmış, sanık, 25.10.1998 tarihinde HADEP Denizli İl Teşkilatınca düzenlenen gençlik şöleninde yaptığı konuşmada bölücülük propagandası yaptığı için Terörle Mücadele Kanununun 8/1 inci maddesi uyarınca neticeten 20 ay hapis ve para cezasına çarptırılmıştır.

Bu hüküm, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 5.3.1999 tarihli kararı ile onanarak kesinleşmiştir.

3) HADEP Denizli İl Teşkilatı tarafından 25.10.1998 tarihinde Denizli’de düzenlenen Gençlik Şöleninde konuşma yapan sanıklar Nuri Turan, Beyaz Emektar ve Cezmi Yalçınkaya, bölücülük propagandası yaptıkları için, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinin 3.6.1999 tarihli 298/100 numaralı kararı ile Terörle Mücadele Kanununun 81/1 inci maddesi uyarınca cezalandırılmışlardır.

4) HADEP İzmir Konak İlçe Başkanı Mehmet Emin Bayar ve 20 arkadaşı haklarında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 11.12.1998 tarihli ve 1998/426 hazırlık numarası ile açtığı dava, bu mahkemenin 17.8.1999 tarih ve 1998/3000-164 numaralı kararı ile sonuçlanmış, sanıklardan Mehmet Emin Bayar, Emine Çelebi, Abdullah Kutal, Mirzat Sati ve Cengiz Kaçan, Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezasına mahkum olmuşlar, Mehmet Emin Bayar hakkındaki mahkumiyet hükmü Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 27.3.2000 tarihli kararıyla onararak kesinleşmiştir.

Bu davada sanığın sübut bulan eylemi, PKK terör örgütünün sözde lideri Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmasından sonra, Türkiye’ye iadesini önlemek amacıyla açlık grevleri ve sair şekillerde girişimler başlatmak, açlık grevlerinin HADEP İlçe Merkezi binasında yapılmasına, İl Yönetiminin onayını alarak izin vermek ve greve katılanların tüm ihtiyaçlarını karşılamaktır.

5) HADEP Karşıyaka Gençlik Komisyonu Saymanı Ahmet Bürüks Altındağ ve 23 dava arkadaşı hakkında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 22.5.1998 tarihli 1998/169 hazırlık numaralı iddianamesi ile açılan dava, bu mahkemenin 25.3.1999 tarihli 117-46 numaralı kararı ile sonuçlanmış, 17 sanığın beraatine diğer sanıkların mahkumiyetlerine karar verilmiştir. Sanık Ahmet Bürüks Altındağ’ın mahkemece sabit görülen eylemi; 21.3.1998 günü yapılan Nevroz kutlamalarında PKK bayrağı açmak ve bölücü sloganlar atmak, Mahkeme, bu sanığı TCK’nun 169 uncu maddesi ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına çarptırmış, hüküm bu sanık yönünden Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 11.10.1999 tarihli kararı ile onararak kesinleşmiştir.

6) HADEP Çiğli Parti Sekreteri, Sayman ve Kadın Komisyonu sorumlusu Fatma Erik, HADEP Çiğli Yönetim Kurulu Üyesi ve Kadın Komisyonu sorumlusu Süzan Erdoğan, Kadın Komisyonu Başkam Halime Köklütaş, Gençlik Komisyonu Başkanı Erdem Kılıç, İlçe Başkanı Mustafa Doğan ve 13 arkadaşı haklarında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığınca 17.12.1998 tarihli 1998/456 hazırlık numaralı iddianame ile açılan kamu davası mahkemenin 11.5.1999 tarihli 308-74 numaralı kararı ile sonuçlandırılmış, 7 sanığın beraatine, diğerlerinin ise cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Sanıklar Fatma Erik, Süzan Erdoğan, Halime Köklütaş ve Erdem Kılıç, TCK’nun 169, Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezasına çarptırılmışlar, sanık Mustafa Doğan ise beraat etmiştir. Hüküm, yukarıda isimleri yazılı sanıklar yönünden, Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 25.1.2000 tarihli kararı ile onararak kesinleşmiştir.

Bu davada sanıkların mahkemece sabit görülen eylemi, silahlı çete başı Abdullah Öcalan’ın İtalya’dan Türkiye’ye iadesini önlemek amacıyla korsan gösteriler düzenlemek, bu gösterilerde PKK lehine slogan atmaktır.

7) HADEP Buca İlçe Başkanı Mehmet Emin Baydar ve 3 arkadaşı hakkında İzmir DGM Başsavcılığının 17.10.1995 tarihli 1995/467 hazırlık numaralı iddianamesiyle devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf fiil işlemek ve silahlı çetenin sair efradı olmak suçundan kamu davası açılmış, yapılan yargılama sonunda sanık Mehmet Emin Baydar mahkemenin 21.5.1998 tarihli 11-85 numaralı kararı ile, silahlı bölücü örgüt üyelerine hal ve sıfatlarını bilerek yardım etmek suçundan Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesi ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına mahkum olmuş, sanık Mehmet Emin Baydar ile ilgili hüküm Yargıtay 9 C. D.’nin 16.11.1998 tarihli kararı ile onanarak kesinleşmiştir. Diğer sanıklardan M. Nuri Özen, Hasan Aşkın ve Fesih Yavaş, İzmir-Gaziemir TANSAŞ Mağazası çöp bidonuna bomba koyup patlatarak 5 kişinin ölmesine 25 kişinin yaralanması olayına katıldıkları için, TCK.nun 125 inci maddesi uyarınca ömür boyu hapis cezasına çarptırılmışlardır.

DİYARBAKIR DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİNDEKİ DAVALAR:

1) İtirafçı Mehmet Yazar, Hamza Akalın, Ahmet Yakut, Celal Ayüs ve Ahmet Zülfikar Odabaşı’nın ifadelerinin yer aldığı dava:

Bu dosyada HADEP ile PKK arasındaki organik bağın kanıtı olan ifade tutanakları yer almaktadır. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 21.8.1996 tarih ve 1996/2279 hazırlık numaralı iddianamesi ile açılan bu dava, Diyarbakır 4 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1996/377 esas numarasında derdest olup duruşması, dosyadaki bazı eksikliklerin ikmali için 5.3.2002 tarihine ertelidir.

2) HADEP üyesi Cebbar Leygara, Abdullah Akın, Feridun Çelik, Edip Yıldız, Mesut Bektaş ve 27 dava arkadaşları hakkında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 21.9.1994 tarihli 1994/6159 hazırlık numaralı iddianamesi ile açılan dava Diyarbakır 3 nolu DGM’nin 1993/658 esas numaralı davası ile birleşmiştir. Mahkemenin 22.2.2001 tarihli ve 658-88 numaralı kararı ile sonuçlanan bu davada tüm sanıkların eylemleri TCK’nun 169 uncu maddesi kapsamında görülmüş ve 4616 sayılı Kanun uyarınca kamu davasının ertelenmesine karar verilmiştir. Temyiz vaki olmadığından bu karar 21.5.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

Bu davanın sanıklarından olan Edip Yıldız, kapatılan HADEP’in Diyarbakır Yönetim Kurulu Üyesi ve kapatılan DEP’in Diyarbakır İl Başkanıdır.

3) Diyarbakır DGM Başsavcılığının 30.12.1997 tarihli hazırlık 1997/3299, karar 1997/3184 numaralı yetkisizlik kararı.

Bu kararın ekindeki hazırlık soruşturması evrakı suç unsuru mevkuteler HADEP Genel Merkezince bastırılmış olabileceğinden, yukarıda tarih ve numarası yazılı yetkisizlik kararı ile, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığına gönderilmiş, bu evrak kapsamı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı tarafından Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılan kamu davasında ve kapatma davası iddianamesinin 11 inci sayfasının başında kanıt olarak gösterilmiştir.

İSTANBUL DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİNDEKİ DAVALAR :

1) HADEP İl Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi olan sanıklar Mahmut Şakar, Mehmet Salih Yıldız, Halil Salık, Hıdır Doğan, Mehmet Salih Güven, Nusrettin Kaplan, Ayşe Karadağ, Saim Aktürk, Ferhat Yeğin, Alican Önlü, Aslan Yüce, Aslıhan Duran, Delal Eren, Fethi Özcan, Oktay Şamiloğlu, Mehmet Taş ve Erol Yılmaz haklarında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 4.11.1998 tarihli 1998/1756 hazırlık numaralı iddianamesiyle, yasadışı PKK isimli silahlı örgüte yardım etmek suçundan TCK. 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uygulanması istemiyle açılan dava, İstanbul 3 Numaralı DGM’nin 16.1.2001 tarih ve 351-26 numaralı kararı ile sonuçlanmış, 4616 sayılı Kanun uyarınca sanıklar haklarındaki kamu davasının ertelenmesine karar verilmiş ve temyiz vaki olmadığından bu karar, 24.11.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

2) HADEP İstanbul İl Başkanı Mahmut Şakar, Gençlik Komitesi Üyeleri Bişar Levent ve Kiyasettin Taşdemir ile 14 dava arkadaşları haklarında İstanbul DGM Başsavcılığının 16.11.1998 tarihli 1998/2345 hazırlık numaralı iddianamesiyle, yasadışı PKK adlı örgütün üyesi olmak ve bu örgüte yardım-yataklık suçundan TCK’nun 168/1, 169 uncu maddelerinin uygulanması istemiyle açılan dava, İstanbul 3 Numaralı DGM’nin 21.2.2001 tarihli 367-52 numaralı kararıyla sonuçlanmış, sanıklardan Mahmut Şakar ile Aslan Yıldız’ın beraatlerine, diğer sanıklar haklarındaki kamu davalarının 4616 sayılı Kanun uyarınca ertelenmesine karar verilmiş ve bu kararlar temyiz edilmeyerek 1.3.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

3) HADEP İstanbul-Güngören ilçesi teşkilat başkanı Hediyetullah Ülgen, HADEP yönetim kurulu üyeleri Müzeyyen Ölmez, İbrahim Ekinci, Ekrem Sangır ve Tahsin Güzel ve 6 dava arkadaşı hakkında İstanbul DGM Başsavcılığının 30.11.1998 tarih ve 1998/2544 sayılı hazırlık numaralı iddianamesiyle TCK’nun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesinin uygulanması istemiyle açılan kamu davası İstanbul 4 Numaralı DGM’nin 6.12.1999 gün ve 488-620 numaralı kararıyla sonuçlandırılmış, sanıklardan Hediyetullah Ülgen, Osman Tağu, Cüneyt Subaşı, Fersende Sangır, Ayhan Tekin, Sadık Altürk ve Mehmet Tahir Aksoy’un TCK’nun 169, Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten üçer sene dokuzar ay müddetle ağır hapis cezası ile cezalandırılmalarına karar verilmiş ve bu karar Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 26.6.2000 tarihli kararı ile onararak kesinleşmiştir.

4) HADEP Kocaeli İl başkanı Ramazan Bilginer ve dava arkadaşı Yalçın Vural hakkında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin 13.11.1998 tarihli ve 1998/1042 hazırlık numaralı iddianamesiyle, bölücülük propagandası yapmak ve halkı ırk, ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçlarından Terörle Mücadele Kanununun 8/1 inci maddesinin ve TCK’nun 312/2 nci maddesinin uygulanması istemiyle açılan dava, İstanbul 6 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinin 9.1.2001 tarihli ve 307-4 numaralı kararıyla sonuçlandırılmış, sanıklar hakkındaki kamu davasının 4454 sayılı Yasanın l inci maddesinin 3 üncü bendi gereğince ertelenmesine karar verilmiştir. Yasa yoluna gidilmediği için bu karar, 30. l .2001 tarihinde kesinleşmiştir.

Zamanınızı alarak ve sizi sıkmayı da, buna da katlanarak, sizi bir sıkıntıya sokma pahasına davalarla ilgili bu geniş bilgiyi sundum. Bu sunduğum bilgiler, iddianamemizde delil olarak gösterilen dosyalarla ilgilidir. Bu davanın açılması tarihinden itibaren halen devam etmekte olan soruşturmalar, tutuklamalar, mahkumiyet kararları, bu açıkladığım delillerin dışındadır. Bunları delil olarak Yüksek Mahkemenize sunuyorum.

Devlet topraklarının bölünmez bütünlüğüne yönelik suç işlemekten ve halkı; sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan hükümlü çok sayıda parti üyesine partinin çeşitli kademelerinde yönetim görevi verilmiş olması konusu:

Siyasî Partiler Kanununun 11/2 nci maddesinin (b) bendinin 4 numaralı hükmüne göre, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitabının Birinci Babında yazılı suçlardan veya bu suçların işlenmesini aleni olarak tahrik etme suçlarından,

Aynı bendin 5 numaralı hükmüne göre ise, TCK’nun 312 nci maddesinin ikinci fıkrasında yazılı halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme suçlarından mahkum olanlar “siyasî partilere üye olamazlar ve üye kaydedilemezler” Bu hükümler uyarınca TCK’nun 125 inci maddesinde tanzim olunan Devlet topraklarını bölme faaliyetinde bulunma suçları, TCK’nun 168 ve 169 uncu maddelerinde düzenlenen silahlı bölücü çetenin sair efradı olmak ve böyle bir çeteye yardım-yataklık suçları ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda yaptırıma bağlanan bölücülük propagandası suçları da Siyasî Partiler Kanununun 11/2 maddesinin (b) bendinin 4 numaralı hükmü kapsamında siyasî partiye üye olmayı engelleyen sabıkalardandır.

Bu suçlardan mahkumiyetleri kesinleşmiş, başka bir ifadeyle sabıkalı oldukları için partiye üye olarak bile kaydı mümkün olmayan 68 kişiden 20’sinin İstanbul, 9’unun Şanlıurfa, 3’ünün İzmir, 2’sinin Kocaeli, 5’inin Ankara, 2’sinin Van, 3’nün Kars, 4’ünün Adana, 2’sinin Manisa, 1’inin Gaziantep, 2’sinin Hatay, 2’sinin Muş, 1’inin Tunceli, 2’sinin Tekirdağ, 2’sinin Eskişehir, 1’inin Sakarya, 2’sinin İçel, 1’inin Malatya, 2’sinin Aydın, 1’inin Mardin ve Bursa il, ilçe ve belde teşkilatlarında yönetim görevlerine getirildikleri, Siyasî Partiler Kanununun 33 üncü maddesi uyarınca Başsavcılığımız bünyesinde Siyasî Partiler Tüzüğü Bürosuna valiliklerce gönderilen evraklardan tespit edilmiş, Başsavcılığımızca bunların büyük bir bölümünün yönetim görevinden ve üyelikten ihracı sağlanmıştır. Küçük bir bölümü ise, işlem safhasındadır.

Bu suçlardan mahkum olan bu kadar fazla miktarda kişinin parti yönetiminde görevlendirilmesinin anlamı açıktır.

Cumhuriyet Başsavcılığımız tarafından denetimin, yönetim kurullarına getirilenler yönünden yapıldığı göz önünde tutulduğunda, davalı siyasî partinin yönetim kadroları içerisinde bu kadar çok kişinin görevlendirilmesi, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı amaçların eylem boyutuna ulaşmasının ve parti genel merkezinin buna zımnen ve fiilen geçit vermesinin açık kanıtıdır.

Bizce, devletin bütünlüğü ilkesine aykırı faaliyetlerde bulunan Türk Ceza Kanununun 125, 168, 169; halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek. Türk Ceza Kanununun 312/2 ve Terörle Mücadele Kanununda yaptırıma bağlanan bölücülük propagandası yapmak suçlarından mahkûm olup cezaları kesinleşmiş bu kadar çok sayıda kişinin Siyasî Partiler Kanununun hükümleri gözardı edilerek parti üyeliğine kaydedilmesi ve parti teşkilatının çeşitli kademelerinde yönetim görevlerine getirilmiş olmaları ve bu kişilerin saptanan amaçlarını gerçekleştirme olanağını bu siyasî parti içinde görmeleri bir tesadüf değil, HADEP’in ülkeyi bölme amacına yönelik bilinçli bir şekilde öngörülmüş kadrolaşmadır. Bu yoğunluk, Halkın Demokrasi Partisinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı olduğunu kabule kesinlikle yeterlidir.

İtirafçılar adına temsilci Mehmet Aktar’ın l .2.1999 tarihli dilekçesindeki beyan:

Diyarbakır E-Tipi Cezaevinde itirafçı tutuklu olarak yatmaktayken, Başsavcılığımıza hitaben yazdığı 1.2.1999 tarihli dilekçesinde, Mehmet Aktar, HADEP’in terör örgütüyle organik ilişkisi olduğunu, bu ilişkinin Avrupa’da örgütün siyasî kanadı olan ERNK yoluyla ve Türkiye cezaevlerinde PKK üyeleri aracılığıyla sağlandığını, HADEP Genel Merkez yöneticilerinin sık sık Avrupa’ya giderek PKK’nın Avrupa sorumlularıyla görüştüklerini, talimatlar aldıklarını, Avrupa’da eğitilen birçok terör örgütü militanının HADEP içinde faaliyet göstermek üzere Türkiye’ye gönderildiklerini; cezaevlerinden çıkan, fakat dağda faaliyet yürütemeyecek durumda olan terör örgütü üyelerinin HADEP içinde çalıştırıldıklarını, bu insanların genelde HADEP içinde yönetici konumunda olduklarını, bu kişilerin faaliyetlerinin Avrupa ERNK Örgütü tarafından denetlendiğini; HADEP’in, terör örgütüne dünya ve Avrupa kamuoyunda meşruluk kazandırmak, Avrupa’daki demokrat, sosyalist, liberal ve Yeşilcilerin PKK’ya destek vermelerini sağlamak rolünü üstlendiğini; bu amaçla sosyal etkinlikler, açlık grevleri organize ederek devlet karşıtı propagandalar yaptıklarını, Avrupa ülkelerindeki çeşitli kuruluşlarıyla ilişkiye geçerek Türkiye’yi tecrit etmeye çalıştıklarını;

Örgütün dağ kadrosuna eleman kazandırmak için HADEP’in kendi bünyesinde kurduğu kadın, işçi, esnaf komisyonları aracılığıyla insanları PKK sempatizanı haline getirdiğini, sonra da dağa çıkardığını: HADEP binalarının eğitim yuvaları haline getirildiğini; terör örgütü sempatizan kitlesini devlete karşı çeşitli eylemlere çekerek, PKK’nın ‘siyasal ordumuz’ adına verdiği eylemci bir kitle yaratmaya çalıştığını, bu amaçla hizmet için terör örgütünün ideolojik söylemlerinin yumuşatılıp herkesin kabul edebileceği bir kalıba döküldüğünü; Türkiye’deki sol örgütler, sendikalar, dernekler gibi oluşumlarla PKK adına ilişkiler kurduğunu; PKK’nın dağ kadrolarının giyecek, ilaç, teknik malzeme, erzak gibi çeşitli ihtiyaçlarının büyük bir kısmının HADEP örgütleri tarafından temin edilerek örgüte ulaştırıldığını; ihtiyacı olan bölgeye para da gönderildiğini; bu amaçla HADEP örgütlerinin ‘yoksullara yardım’ adı altında para, yiyecek, giyecek ilaç gibi şeyler topladığını, yardım kampanyaları düzenlediğini; yurtdışında veya kırsalda eğitildikten sonra eylem amacıyla Türkiye’ye gönderilen PKK üyelerinin deşifre olmalarını önlemek ve ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, bunlara HADEP içinde faaliyet gösteren önceden ayarlanmış kişilerin adreslerinin verildiğini; bunlardan deşifre olanların yurtdışına aktarılmalarının HADEP eliyle yapıldığını; sonuç olarak, HADEP’in, bölücü düşünceleri yayan, halkı, devlet düşmanı haline getiren PKK’nın paravan örgütü olduğunu belirtmiştir.

Dilekçe sahibi Mehmet Aktar, 2.3.1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısına verdiği ifadede ise, 1.2.1999 tarihli dilekçesinin ve imzanın kendisine ait olduğunu, Diyarbakır E-Tipi Cezaevindeki itirafçıları temsil ettiğini, dilekçedeki görüşlerin ortak görüş olduğunu beyan etmiştir.

Dosyaya ibraz edilen Mehmet Alkın, Arif Sakık, Raşit Akçan ve Mehmet Yazar’ın Diyarbakır Cumhuriyet Savcısına verdikleri 2.3.1999 günlü ifadeleri de, HADEP-PKK ilişkilerini ortaya koyan beyanlar içermektedir.

Az sonra okuyacağım PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın ifadesiyle, bu itirafçı sanığın ifadeleri arasındaki benzerlik dikkat çekecek boyuttadır.

PKK’nın başı Abdullah Öcalan yurtdışında yakalanıp Türkiye’ye getirildikten sonra Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılarına verdiği 22.2.1999 tarihli ifadesinde, HADEP’le ilişkisi konusunda, HADEP bünyesinde yurtiçinde oluşturulan gençlik ve kadın komisyonlarında yapılan eğitim çalışmalarıyla, Romanya ve Moldova gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarının kendi perspektifine ve görüşlerine uygun olarak yapılan çalışmalar olduğunu; Romanya ve Moldova gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarında yetişen müdahaleci grupların, HADEP’in faaliyetlerinde ve icraatlarında söz sahibi oldukları hususunun doğru olduğunu; yurtdışındaki ve özellikle Romanya’daki eğitim çalışmalarını Mehmet Hoca Kod Cevat Soysal’in yürüttüğünü, kendisiyle telefon irtibatı kuran bu kişiye görüş ve talimatlarını ilettiği, HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü hususunun doğru olduğunu; HADEP’e kuruluşu sırasında Avrupa teşkilatı vasıtasıyla 200.000 mark para yardımı yaptıklarını – ki, bu ayrı bir kapatma sebebidir- PKK mensubu cezaevi hükümlüsü Sabri Ok’un HADEP’lere talimatlar verdiğini, üst düzey kararları da verdiğini; 18 Nisan 1999 tarihinde yapılacak milletvekili seçimleri dolayısıyla HADEP’in kendisinden PKK’nın Avrupa’daki görevlisi Şahir Kod, Ferhat Abdi Şahin vasıtasıyla görüş sorduğunu; Şeyh Sait’in torunu olan Abdülmelik Fırat’ın HADEP Genel Başkanı olmak gibi bir niyetinin olduğunu, kendisinin de bunu uygun gördüğünü, ancak, HADEP teşkilatında sol görüş hakim olduğu için muhafazakâr Abdülmelik Fırat’ı istemediklerini, beyan etmiştir.

HADEP-PKK ilişkilerini çok açık bir şekilde ortaya koyan bu ifade, 1.3.1999 tarihli yazımız ekinde dosyaya ibraz edilmiştir.

Diğer deliller: HADEP’in kuruluşundan 2001 yılı sonuna kadar süren dönemde kurucu e yöneticilere ait listeler; HADEP’in çeşitli kademelerdeki yöneticileri hakkında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemelerinde açılan 49 kamu davasıyla, Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Malatya, Van ve Erzurum devlet güvenlik mahkemelerinde açılan soruşturma ve davalarla ilgili belgeler ve Yüksek Mahkemece istenilen ifade tutanakları Mahkemenize sunulmuş ve tespit ettiğiniz noksanlar ikmal edilerek 9.9.1999 tarihli yazımız ekinde gönderilmiştir.

Bundan sonraki tarihlerde, açılan kapatma davasıyla ilgisi nedeniyle Mahkemenize gönderilip HADEP’e tebliği istenen belgeler ilgili tebligat işlemleri de tamamlanmıştır.

Kapatma davası iddianamesinde değinilen 3 ana, 4 birleşmiş dava olmak üzere, toplam 7 davanın ve kapatma davası iddianamesinin tevdiinden sonra Yüksek Mahkemenizin Başsavcılığımızdan istediği, iddianamede numaraları belirtilmeyen, ancak iddianamedeki eylemlerle irtibatlı davaların son durumlarını gösteren karar ve tutanaklar 3 klasör halinde sunulmaktadır. Sunulan bu belgeler, yeni delil niteliğinde değildir.

Sonuç ve istem: çok sayıda HADEP üyesi ve yöneticisinin, ülkemizin bölünmez bütünlüğüne yönelik, nitelikleri anlatılan eylemleri yoğun bir şekilde işlediği ve halen de işlemekte bulunduğu ve bu durumun Anayasamızın değişik 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında yazılı parti organlarınca ve parti genel başkanınca bizzat suçlara iştirak etmek suretiyle zımnen ve açıkça benimsendiği, böylece, HADEP’in, Anayasamızın 4709 sayılı Kanunla değişik 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında tanımlandığı şekilde, devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik düşmanca faaliyetlerin odağı haline geldiği, sunulan delillerden anlaşılmış olduğundan, 29.1.1999 gün ve 1999/37 numaralı iddianamemizi ve 9.4.1999 tarihli esas hakkındaki görüşlerimizi tekrarlıyor, Halkın Demokrasi Partisinin Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası delaletiyle, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası uyarınca, eylemlerin yoğunluğu, niteliği, ulaştığı boyut ve ağırlığı göz önüne alınarak temelli kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ediyorum.“

VIII- SÖZLÜ SAVUNMA

Davalı Parti’nin 1.3.2002 günlü sözlü savunması şöyledir:

“Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, partimizin kapatılması istemiyle mahkemenize sunduğu 29.11.1999 tarihli iddianamede, HADEP’in, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinde yazılı yasaklara aykırı eylemlerde bulunduğu iddiasıyla temelli kapatılmasına karar verilmesini istemiştir.

9.4.1999 tarihli esas hakkındaki mütalaasında da, belirttiğimiz maddelere dayalı talebini Sayın Savcı aynen tekrar etmiştir.

Yine, 17.1.2002 tarihinde mahkemenizde yaptığı sözlü açıklamasında ise, her ne kadar 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının belirtilen maddelerine açıkça değinmemişse de “29.1.1999 gün ve 1999/37 numaralı iddianamemizi ve 9.4.1999 tarihli esas hakkındaki görüşlerimizi tekrarlıyoruz” diyerek 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinde yazılı yasaklar nedeniyle de…

Sayın Başkan, davanın açıldığı tarihten sonra ülkemizde yaşanan siyasî partilerin sıkça kapatılmasının doğurduğu sıkıntılar karşısında, siyasal partilerin kapatılmasının zorlaştırılması, hatta kapatma yerine farklı müeyyide uygulanmasına gidilmesi doğrultusunda önemli anayasal değişikliğe gidilmiştir. 4 Ekim 2001 tarih, 4709 sayılı Yasayla gerçekleştirilen Anayasa değişikliğiyle siyasî partilerin kapatılması sebepleri Anayasa değişikliğiyle siyasî partilerin kapatılması sebepleri Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasıyla 69 uncu maddesinin onuncu fıkrasındaki sebeplerle sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla, Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddeleri, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında öngörülmeyen kapatma nedenleri öngörüldüğünden Anayasa’ya açıkça aykırıdır.

Bu maddelerin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasında bulunuyorum. Bu iddiamızın öncelikle incelenerek Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle iptaline karar verilmesini talep ediyorum. Ayrıca, Anayasa’nın geçici 15 inci maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle de Yüksek Mahkemenizin bu yönde inceleme yapıp karar vermesinin önünde yasal engel de kalmamıştır.

Sayın Başkan, HADEP, özgürlükçü, eşitlikçi, barışçı, çoğulcu, katılımcı, toplumsal değişim ve yenileşmeyi savunan, evrensel değerlere sahip çıkan demokratik sol bir kitle partisidir; tüzüğümüzde, partimiz bu şekilde tanımlanmıştır. Özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu demokrasiyi savunan HADEP, hukukun üstünlüğüne bağlı ve insan haklarına dayalı, laik, demokratik bir düzeni Türkiye’de gerçekleştirme amacındadır.

Tüzük ve programıyla, Türkiye’de yaşayan tüm insanlarımızın sorunlarına çözüm öneren, işçinin, memurun, emeklinin, köylünün, esnafın, gençliğin, kadınların sorunlarıyla yakinen ilgilenen bir partiyiz.

Türkiye’nin sahip olduğu yeraltı ve yerüstü kaynakların, halkın refahı için en verimli biçimde nasıl kullanılabileceğine ilişkin projeleri olan, sağlık sorunundan konut sorunundan tutun çevre sorununa kadar Türkiye’de var olan tüm sorunları kendisine dert edinen gerçek bir Türkiye partisidir HADEP.

HADEP, 11 Mayıs 1994 tarihinde siyasî yaşamına başlamıştır. HADEP’i kurduğumuz dönem, hem ülkemizin hem de tüm insanlarımızın büyük zararlar gördüğü, acılar çektiği, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yoğunlaşan çatışmaların yaşandığı bir dönemdi. Bu çatışma ortamının yarattığı gerginlik içerisinde, radikal milliyetçi gelişmelerin de etkisiyle, Kürt sorununun tartışılması dahi yapılamıyordu. Bu ortam nedeniyle programımızda yer alan kürt sorunu dışındaki sorunlara ilişkin düşünce ve çözüm önerilerimiz çok dikkat çekmedi. Var olan dışımızdaki tüm partilerin tartışmaktan çekindiği ve gündeme getirmek istemedikleri Kürt sorunu gündeme getirmemiz, şimşekleri üzerimize çekmemize yetti de arttı. O günden itibaren hem PKK’lıkla hem de bölücülükle itham edildik, bundan da hiçbir zaman için vazgeçilmedi. Davamız da buna endekslidir. Bundan dolayı Kürt meselesindeki düşüncelerimizi kısaca, Yüksek Mahkemenin huzurunda da açmak istiyorum.

Sayın Başkan, sayın üyeler; Türkler ve Kürtler bu topraklar üzerinde bin yıla yakın bir süreden beri birlikte yaşıyorlar. Ciddi bir kader birliği yapmışlardır; birlikte savaşmışlar, birlikte ağlamışlar, birlikte gülmüşlerdir. 1071 yılında Malazgirt’te omuz omuza düşmana karşı savaşmışlar. Ulusal Kurtuluş Savaşını omuz omuza yine birlikte birlikte kurmuşlardır. Çanakkale’de beraber savaşmışlar, birlikte şehit düşmüşler. Cumhuriyeti de birlikte kurmuşlardır. Kore’de, Kıbrıs’ta Kürt-Türk omuz omuzadır. Daha dün, Marmara Bölgesinde meydana gelen deprem sonucunda yıkılan evler, Türk’e ve Kürt’e ortak mezar olmuştur.

Yine, Kürtlerle Türkler arasında yoğun evlilikler yaşanmış, akrabalık bağları kurulmuştur. Keza, Kürtler bugün, Türkiye’nin her tarafında yaşamaktadırlar. İstanbul’da yaşayan Kürtlerin, Diyarbakır’dan daha fazla olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu kadar ciddi kader birliği, tarihi geçmişi olan ve iç içe geçmiş Kürt ile Türk’ü ayırmak mümkün olmadığı gibi, gerçekçide değildir. Dolayısıyla bölücülük iddiası, bu gerçeklik karşısında son derece aya havada bir iddia olmanın ötesine geçemez; Doğru ve yerinde bir iddia değildir.

Sayın Başkan, cumhuriyetin kuruluşu sırasında hâkim olan anlayış giderek değişmiş, sonuçta Kürtlerin varlığı dahi inkar edilir duruma gelinmiştir. Yüksek Mahkemenizin birçok kararında “Türk Ulusu” kavramının bir üst kimliği ifade ettiği, alt kimliklerin yok sayılmalarına yol açmayacağı belirtilmişse de, ne yazık ki, Kürtlerin varlığından bahsetmek, Kürt kültüründen bahsetmek, birlik ve beraberliği zedeleyici, bölücü anlayış olarak gösterilmeye çalışılmıştır.

HADEP, alt kimliklerin kendilerini ifade etmelerinin veya gelişmelerinin engellenmesini demokrasi anlayışıyla bağdaştırmamaktadır. Böylesi bir yaklaşımı doğru bulmuyoruz. Farklı kültürleri, ülkemizin sahip olduğu önemli bir zenginlik olarak görüyoruz. Ortak kültür ve üst kimliğe olan katkıları oranında da birleştirici ve bütünleştirici rol oynayacağı inancındayız.

Sayın Başkan, sayın üyeler; HADEP olarak hiçbir zaman şiddeti savunmadık, şiddetten yana tavır almadık, şiddeti sorun çözücü olarak görmedik; sorunların şiddet dışı, barışçıl, demokratik yöntemlerle çözümünü sürekli olarak savunduk ve biz kendimize prensip edindik. Bu konuda da kitleler üzerinde etkili olduğumuz inancındayım. Nitekim, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamede, esasen, HADEP’in yapılan bütün kongrelerinde, yöneticilerin yaptığı bütün konuşmalarda, yaptıkları bütün basın açıklamalarında “Kürt sorununun kan dökülmeden, demokratik, barışçıl çözümü vurgulanmıştır” demektedir.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 15 yıl süreyle devam eden çatışmaların başladığı tarihlerde HADEP yoktu. Çatışmaların en yoğun biçimde yaşandığı 1990’lı yılların başında da HADEP yoktu. HADEP kurulduğu zaman çatışmaların başlamasının üzerinden on yılı aşkın bir süre geçmiştir. Dolayısıyla, PKK’ye katkı sunduğumuz iddiası da doğru değildir. HADEP’liler olarak, çatışmaların bir an önce sona ermesini sürekli olarak istedik ve diledik. Bize göre, Kürt sorununda izlenen yanlış politikalar, demokratikleşmeyi engellediği gibi, ekonomik gelişmeyi de, maalesef, tıkamıştır.

Biz, üniter devlet yapısına bağlı kalınarak Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde Kürt sorununun geniş bir demokratikleşme programıyla çözüleceğine inanıyoruz. Sorun çözümsüz değildir, çözümü son derece kolaydır, yeter ki, çözümü içten isteyelim. Bizler bu ülkenin insanlarıyız. Türkiye, 70 milyon insanın ortak vatanıdır. Türkiye’deki olumsuzluklar ve olumluluklar hepimizi etkilemektedir. HADEP, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin büyümesini, gelişmesini, güçlenmesini istemektedir. Ortadoğu’da, Kafkaslarda, giderek dünyada güçlenen çağdaş, laik, demokratik devletlerin yanında hak ettiği yeri almış güçlü bir Türkiye genel istemimizdir. Bunun yolunun da toplumsal barış ve demokratikleşmeden geçtiğine inanmaktayız. Toplumsal barışını sağlamış ve demokratikleşme sürecini tamamlamış Türkiye, güçlü bir Türkiye olacaktır. Onun için de, sorunlarımızı birlikte ve diyalog yoluyla çözmek durumundayız.

Çatışma döneminde oluşan çeteleşmenin üzerine gidilmiş olmasını önemli bir adım olarak görüyoruz. Sayın Başkan, 2001 yılı Ekim ayı içerisinde Doğu ve Güneydoğu illerini kapsayan bir gezimiz oldu. Bu gezi sırasında görüştüğümüz istisnasız herkesin temel istemi ekmekten, aştan önce çatışmaların -iki yılı aşkın bir süreden beri- durmasından kaynaklanan huzur ortamının devamıydı. Bunun için de yetkililerin belirttiği 5 bin civarındaki silahlı PKK’linin silahsızlandırılması gerekmektedir. Yapılacak yasal bir düzenlemeyle bunun mümkün olabileceği kanaatindeyim. Keza, OHAL ve koruculuğun kaldırılması, göç edenlerin geri dönüşlerinin sağlanması, hem sorunun çözümüne katkı sunacak hem de demokratikleşmenin önünü açacaktır. HADEP olarak bizim, Kürt sorunu konusundaki kısa çözüm önerilerimizi de bu şekilde izah edebilirim.

Farklı düşüncelerin kendilerini özgürce ifade edebilmeleri ve örgütlenmeleri çoğulcu demokrasilerin gereğidir. Ne yazık ki, HADEP açısından bu pek mümkün olmamıştır. HADEP, kurulduğu günden itibaren bugüne değin geçen süre içerisinde ciddî haksızlıklara uğramış bir partidir. Partinin kuruluşundan 21 gün sonra, Urfa’da Muhsin Melik adlı arkadaşımız -ki, bu arkadaşımız kurucu üyemizdi ve parti meclisi üyemizdi- 21 gün sonra, henüz biz Türkiye’de insanlar bizi tanımazken, silahlı saldırıya uğradı, 2 Haziran 1994’te kaldırıldığı hastanede can verdi. Yine, aynı saldırıda Mehmet Ayyıldız ismindeki üyemiz de silahlı saldırıdan yara almış ve olay yerinde can vermişti.

Keza, bu saldırılar, ölümle sonuçlanan bu saldırılar burada da bitmedi, üyelerimize yönelik ölümle sonuçlanan saldırılar Adana’da, Batman’da, Hatay’da, Elbistan’da ve Kahramanmaraş’ta da devam etti. Adana’da Yüreğir İlçe Yöneticimiz Salih Subutekin, 28.9.1994 tarihinde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.

Adana Yüreğir İlçe Başkanımız Rebi Çabuk, 3.10.1994’te, yine onunla beraber aynı gün, aynı yerde bulunan Sefer Cerf adlı Adana Yüreğir ilçe yöneticimizde silahlı saldırıda yaşamlarını yitirdiler.

Keza, Batmanda’da il yöneticimiz Ahmet Karabulut, il disiplin kurulu üyemiz Vasfı Çetin, yine il sekreterimiz Zeki Adlık, silahlı saldırılar sonucu öldürüldüler.

Keza, Hatay’da Samandağ’da üyemiz olan Mehmet Latfedici de, silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.

Elbistan ilçe Başkanımız Hüseyin Koku, 20.10.1995 günü Elbistan şehir merkezinde eşiyle beraber dolaşırken yanına yaklaşan ve kendilerinin sivil polis olduğunu söyleyen kişiler tarafından gözaltına alınmak suretiyle arabaya bindiriliyor, bir daha kendisine rastlanılmadı, 6 ay sonra, karlar eridikten sonra, başı kesik cesedi Malatya Pötürge yolu üzerinde bulundu.

Keza, bizim için gerçekten sıkıntıların doruk noktaya ulaştığı ve biraz sonra da değineceğim ikinci olağan kongremiz sonucunda Kahramanmaraş’a dönen kurultay delegelerimiz Hulusi Kul, Mustafa Öztürk, Mehmet Kaya Kayseri yolunda, bindikleri özel arabanın önü kesilmiş ve yine bunlar da uğradıkları silahlı saldırı sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir. Ben, Sayın Savcının bunları da, HADEP’in uğradığı haksızlıkları da belirtmesini isterdim. Bundan dolayı uğradığımız haksızlıkları belirtmek amacıyla bunu ifade ettim.

Sayın Başkan, yine, keza diğer partilere tanınan örgütlenme özgürlüğü HADEP’e tanınmamıştır. Şırnak, 1995 ve 1999 seçimlerinde hiç örgütümüz olmamasına rağmen girdiğimiz seçimlerde birinci parti olduğumuz -bir dönem iki, bir dönemde birinci parti olduğumuz bir il- yüzde 5’ler dolayında oy alan siyasî partiler bu ilde örgütlenirken, biz örgütlenme imkânı bulamadık. Bundan üç yıl önce Şırnak il yönetimini oluşturmak üzere görevlendirdiğimiz Şırnak, şu an Şırnak il başkanı arkadaşımız Şırnak’a gittiği zaman yer buluyor ve bu arada da emniyet müdüründen randevu isteyerek kendisiyle görüşmeye gidiyor, burada il örgütünü açmak istediğini izah etmek üzere. Randevu üzerine gittiği emniyet müdürlüğünde, o günkü emniyet müdürü kendisine dönüp “siz hangi partiden geldiniz'” diye soruyor “HADEP” diyor. HADEP’ten geldiği cevabını alınca, beni bağışlayın, çok kaba bir davranışla derhal odayı terk etmesini istiyor “sizi burada, PKK’lilerin örgütlenmesine izin vermeyiz” diyor. Tam çıkarken işaret ettiği diğer memurlar tarafından bu arkadaşımız ve yanında bulunan kişi gözaltına alınıyor. İki gün süreyle nezarethanede çıplak vaziyette gözaltında tutuldu. İki gün sonra serbest bırakıldı. Hakkında herhangi bir dava da açılmadı. Aynı arkadaşımız, şimdi yeni il binası tuttuk ve o arkadaşımızın başkanlığında il örgütü oluşturabildik Şırnak’ta; ama, Silopi’de oluşturduğumuz ilçe örgütümüzün, ilçe başkanı ile yöneticisi hâlâ kayıp durumdalar, bulamadık daha.

Yine birçok ilde de örgütlenme çalışması yaparken HADEP’in il ve ilçe yönetimlerinde yer alınmaması için insanlar bizzat tehdit edilmişlerdir kendilerinin polis olduğunu söyleyen sivil kişiler tarafından. Bu konuda, keşke imkân olsaydı Yüksek Mahkemenizin, binlerce tanık gösterebilirdim, olayı bizzat yaşamış binlerce tanık vardır.

Yine, keza Bingöl gibi önemli oy potansiyelimizin olduğu bir yerde zor örgütlenme yapabildik. Sayın Başkan, aynı tutum seçimler sırasında da kendisini gösterdi, birçok yerde açıktan HADEP’e oy verilmemesi şeklinde tehditlerle kalınmıştır.

Miting ve şölen gibi toplantılarımızda, diğer partilere verildiği gibi izin de verilmedi. Bir örnek olması açısından söylüyorum. Seçim dönemleri, siyasî partilerin, seçim propagandanın serbest kaldığı dönem de, miting yapmaları yasal haklarıdır. Bu anlamdaki hakkımızı Diyarbakır’da, ne yazık ki biz kullanma imkânı bulamadık, yasal hakkımız elimizden alındı, miting yapmamıza izin verilmedi.

Sayın Başkan, HADEP’ in pasifize edilmesi doğrultusundaki talimatlar, devletin, ne yazık ki gizli belgelerine geçti. HADEP’in yükselişi en üst kurullarda tartışılıp, bundan duyulan hoşnutsuzluk bir biçimiyle ifade edilince HADEP’e yönelik bakış da, yaklaşım da, özellikle yerel birimlerde olumsuz yönde değişmiştir. Bunun kanıtı olan bir belgeyi izninizle okumak istiyorum ve bunu Yüce Mahkemenize de takdim edeceğim. 21.10.2000 tarihli Yeni Şafak gazetesinde çıkan bir haber.

Deniliyor ki: “televizyonlarda, HADEP’e geçmişiyle ilgili haber programlarının yayınlanmasının sağlanması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı nezdinde girişimde bulunularak 1999 yılında yapılması düşünülen genel ve yerel seçimlere bu partinin girmemesinin sağlanması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına gerekli belge ve bilgilerin gönderilmesi.” Bunlar, en üst kademedeki yönetim organlarında görev alan kişiler tarafından verildiği söylenen talimatlar.

Sayın Başkan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, birçoğu henüz DGM’lerde devam eden, bir kısmı erteleme yasası kapsamına girdiklerinden kesin hükme bağlanmadan ertelenmiş olan, yine çok az sayıda da kesinleşmiş davayı olduğu gibi bu davanın konusu yapmıştır. Bu konudaki düşüncelerimizi söylemeden önce, Sayın Başsavcının yaklaşımına kısaca değinmek istiyorum.

18 Nisan 1999 seçimlerinde iki buçuk ay kala 1996 yılında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde partimizin yöneticileri aleyhine açılan davadaki delillere dayanılarak dava açılmıştır; yani, aradan üç yıl geçtikten sonra dava açılmıştır.

Yine, seçimlerden önce, iki kez, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Sayın Mahkemenizden partimizin, her nasıl adlandırılırsa adlandırılsın yeter ki seçime sokulmasın istemiyle iki kez ihtiyati tedbir talebinde bulunmuştu. Yüksek Mahkemenizin son derece yerinde olan ret kararı olmamış olsa idi, 1999 seçimlerine girmeyecektik ve bugün, Diyarbakır dahil birçok belediyede seçimleri elde etmiş olmayacaktık.

Yine, keza erken seçimin Türkiye’de, kısa bir süre önce tartışıldığı bir vakıadır. Keza, yine yüzde 10’luk Türkiye barajı konusunda, özellikle hükümeti oluşturan partilerin ciddî sıkıntıları vardır ve Türkiye’de seçim barajı indirilmesi tartışılmaktadır. Keza, seçim ittifakları da tartışılmaktadır. Tam bu tartışmaların yaşandığı dönemde ve partimizin de giderek Türkiye’de güçlendiği bir sırada davanın sonuçlandırılmasının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından istenilmiş olması da, demin söylediğim belge noktasında hareket ettiğimiz zaman, gerçekten bizi rahatsız etmektedir. Ama, inanıyoruz ki, Yüksek Mahkemeniz, bu rahatsızlığımızı kesinlikle giderecektir.

Yine, keza, davanın öne alınıp görülmesini talep ederken, Sayın Başsavcı, mahkemeye dilekçe verirken bir de basın açıklamaları yapmış, dolayısıyla, bunda da kamuoyunu oluşturup, hem kamuoyu oluşturan partimiz aleyhine hem de Yüksek Mahkemenizi -beni bağışlayın- etkilemeye çalışmıştır. İnanıyorum ki, bunların da bir yararı olmayacaktır.

Sayın Başkan, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında “siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamaz” diyor.

Yine Anayasa’nın 69 uncu maddesinin yedinci fıkrasında “Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir” demektedir.

Keza, yine Anayasamızın 69. maddesine eklenen bir fıkrayla da “bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.” Dolayısıyla…

Keza yine, sadece Anayasamız geçmişteki gibi, kapatılmayı, odak olma halinde kapatılmayı değil, devlet yardımından yoksun bırakma müeyyidesinin de uygulanabileceğine ilişkin yeni bir hüküm de getirmiştir.

Dolayısıyla, Anayasa değişikliğinden sonraki ilk uygulama, Halkın Demokrasi Partisi aleyhine açılmış olan bu davada yapılacaktır.

Anayasamızın bu hükümlerine göre, suçun odak olmanın tespit edilebilmesi için bir kere bu fiillerin işlendiğinin tespit edilmesi gerek. Fiillerin işlendiğinin tespit edilmesi ancak bir mahkeme kararıyla kesinleşmiş bir hükümle sabit olabilir. Yüce Mahkemenizin normal mahkemeler gibi Devlet Güvenlik Mahkemeleri veyahutta diğer ceza dava mahkemeleri gibi tanık dinleme, bilirkişi incelemesi yaptırma, dolayısıyla böyle geniş bir araştırma yapma imkânının da bulunmadığı bir gerçekliktir. Bu durumda, henüz kesin hükme bağlanmamış sadece diğer alt mahkemelerde görülen davalara dayanılarak fiilin işlendiği iddia edilemez, muhakkak hükmün kesinleşmesi gerektiğinin düşüncesindeyiz.

Keza yine, fiillerin, üyeler tarafından işlenen bu fiillerin ciddî anlamda yoğunluk kazanması gerekiyor. Yoğunluğun yanında ayrıca parti organlarınca zımnen veyahut da açıkça kabul görmüş olması gerekiyor.

Şimdi, aleyhimizde Sayın Mahkemenize sunulan üç temel davayla, buna bağlantılı olarak ibraz edilen davaları ben tetkik ettim. Demin de belirttiğim gibi, kesinleşen dava sayısı çok az ve sınırlıdır. Toplamı 20’ye yakın üyelerimiz hakkında kesinleşmiş hükmü ifade ediyor Türkiye genelinde 20 üyemiz; bunlar da, Terörle Mücadele Yasasının 8 inci maddesinin birinci fıkrasından, ayrıca, 312 nci maddeden kısmen de 169 ncu maddeden ceza almışlar; toplam 20 kişi, Onbinlerce kişi hakkında Türk Ceza Kanununun 169 ncu, 312 nci ve Terörle Mücadele Yasasının 8 nci maddesine dayanılarak açılmış davanın bulunduğu ülkemizde, 20 kişinin. 1.5 milyon oy almış bir siyasî partinin üyesi olan 20 kişinin ceza almış olmasını, yoğunluklu olarak bu suçun işlendiğinin kanıtı olarak değerlendirmenin mümkün olmadığı kanısındayız.

Yine keza, bu suçların genel başkan tarafından veyahut da parti organları tarafından zımnen veya açıkça onandığına ilişkin herhangi bir kesin kanıt da bulunmamaktadır. Sadece bir iddia mevcuttur.

Sayın Başkan, kanaatimize göre kesinleşmemiş, henüz devam eden davaların delil olarak değerlendirilmeyeceğini belirttik; ancak, buna rağmen, yoğunluklu olarak değinildiği için, Ankara l ve 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinde benim de sanıklar arasında yer aldığım HADEP Genel Başkanı olarak, ayrıca parti yöneticilerimizin yer aldığı davalara kısaca izninizle değinmek istiyorum.

1996, 23 Haziran’ında biz İkinci Olağan Kongremizi yaptık. Bizim açımızdan gerçekten son derece talihsiz bir olayın yaşandığı bir kongreydi ve biz o gün de söylemiştik, daha sonraki tüm açıklamalarımızda da belirttik: bu, partimiz aleyhine açık bir provokasyondu. Nedeni de şu:

1995 yılı sonlarında yapılan seçime partimiz ilk defa girmiş ve Türkiye genelinde l milyon 200 bin dolayında bir oy almıştır. Bu seçimlerden hemen sonra, partimiz üzerindeki baskılar kısmen hafiflemişti. Keza yine, Parlamentonun açılış törenine biz davet edilmiştik. Dönemin Sayın Cumhurbaşkanı protokole beni davet etmişti.

Yine seçimlerden sonra hükümeti kurmakla görevlendirilen Sayın Başbakan adayı, o dönem Parlamentoya girmemiş, MHP ve HADEP’in düşüncelerini de kongre öncesi almak üzere bizleri de ziyaret etmişti, partimize gelmişti ve sonuç itibariyle de, kongremize gittiğimiz günde Türkiye’deki bütün siyasî partiler, sivil toplum örgütleri ve dışarıdan birçok hükümetlerde bulunan siyasal partiler de kongremize gelmişlerdi, bizi onurlandırmışlardı.

Böylesine bir ortamdaki bir siyasî partinin yöneticilerinin, halkın ortak değeri olan değerlere karşı yanlış hareket içerisine girmesinin akıllı bir siyasetçi işi olabileceğini düşünmek mümkün müdür; asla!.. Aklımıza gelmeyen, gerçekten bizim dışımızda gelişen bir provokasyon sonucu, maalesef, bizim kongremizde astığımız hepimizin de değeri olan Türk bayrağı, kendini bilmez bir kişi tarafından indirilmişti. İndiren kişi daha sonra yakalandı, gerekli ceza da verildi.

Ancak, şunu hemen belirteyim -ben Yüce Mahkemenize sunacağım- bu olaydan sonra Murat İpek isimli PKK’den ayrılmış bir kişi bir basın açıklaması yapıyor “eylemi ben fitilledim” diyor. Dolayısıyla, diyor ki: “HADEP’in kongresine, Davut ismindeki benim Şırnak’tan tanıdığım Ankara emniyetinde görevli bir kişinin daveti üzerine gittim, orada bulunan gençleri provoke ettik, olay olduktan sonra da ben kongre salonunu terk edip gittim.”

Bu ifadeyi, biz Devlet Güvenlik Mahkemesine, ki dosyamıza ibraz ettik, buraya da bu ifadeyi Yüce Mahkemenize sunacağım.

Yine, şunu hemen belirteyim. O gün kınadık, kongre kararı olarak bu olayı kınadık. Daha sonra da Milliyet Gazetesinin benimle yaptığı bir röportajda da ben bunu açıkça ifade ettim. Türk Bayrağı, hepimizin ortak değerimiz olduğunu o gün de söyledik bugün de söyledik, bundan sonra da düşüncemiz budur, bundan farklı bir düşünceye sahip olmadık; asla da sahip olduğumuzu kimse de iddia edemez.

Keza, yine olayı müteakip divan başkanı, yasa gereği divan oluştuktan sonra bütün yetkiler divandadır; genel başkanın yahut da partideki diğer organların görevi bitmiştir. Seçimli kongrelerde, ki, bizim yaptığımız seçimli bir kongreydi, dolayısıyla divan başkanı olan arkadaşımız bayrağın indirildiğini fark ettikten sonra -bant çözümlerinde de sabittir- şu uyarıyı yapmıştır: “Bayrak asılmadığı takdirde kongreyi devam ettirmeyeceğim” demiştir. Mahkemedeki bant tutanaklarında da bu tespit edilmiştir ve sonuç itibariyle biz bayrağı aldık getirdik, divanın önüne astık; büyük olduğu için, bunun küçük bir bayrakla değiştirilmesini istediler, hükümet komiseri istemişti; ben, bizzat şoförümü göndererek genel merkezimizden getirdiğimiz daha küçük boydaki bir bayrağı, Türk bayrağını, divanımızın tam önüne astık.

Kongrelerde divan, en önemli noktadır. Salonun sağ veya sol köşesi değil, en merkezi yer divandır. Biz, divana astık. Ancak, ne yazık ki, şu söylendi: “Hayır, niye yerine asmadılar’!.” gibi bir iddiayla karşılaştık.

Keza yine, şöyle bir son derece bizleri üzen bir olay da oldu, “büyük bayrak astılar, sonra bunu küçük bayrakla yer değiştirdiler. Büyük bayrak bütün Türkiye’yi temsil ediyordu, sonradan ülkeyi böldük, işte size kalan kısmı budur” dediler gibi hiç akla fikre gelmeyecek bir söylem mahkeme kararına gerekçe yapılmak istendi. Mahkemenin yaptığı inceleme sonucu benim ve 20’ye yakın arkadaşımızın içinde bulunduğu kişilere Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesinden ceza verildi; bu, tarafımızdan temyiz edildi, diğer arkadaşlarımız beraat ettiler. Ceza, askerî üyenin beraat istemine karşı iki üyenin onayıyla çıkmıştı 169’dan. Yani, oybirliğiyle verilmiş bir ceza değildir, sonradan Yargıtay tarafından bu dava bozuldu ve şu an için Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinde devam ediyor.

Keza, izin verirseniz, Ankara 2 Nolu DGM’deki bir davaya da değinmek istiyorum.

Sayın Başkan, sayın üyeler; 1998 yılında Abdullah Öcalan İtalya’da iken, Türkiye’de hükümet, İtalya hükümetinden Öcalan’ın en kısa süre içerisinde derhal iade edilmesini talep etmişti. O günlerde de halkta olan duyarlılıkla, insanlar, özellikle şöyle, hemen belirteyim. O dönemki hükümet, Türk Ticaret Bankası’daki yapılan kimi yolsuzluklar iddiasıyla karşı karşıyaydı ve zor durumdaydı, gerçekten zor durumdaydı; hükümetin düşme olayı söz konusu idi. Dolayısıyla, bu olay, hükümet için de âdeta gündemi değiştirmek için bir fırsat teşkil etti; halk tepki göstermeye başladı, İtalyan Büyükelçiliğine siyah çelenkler bırakıldı, İtalyan malları, kravatı, şudur budur yakıldı ve hükümet bu giderek gelişen olaylar karşısında seyirci kaldı. Giderek büyüyen bu olaylar sonucunda ne yazık ki, sonuçta bizim parti binalarımıza saldırılara dönüştü. Diyarbakır İl binamız, memurların da polislerin de bulunduğu bir sırada sivil bazı kişiler tarafından Diyarbakır ilçe binamıza -pardon- girildi, merkez ilçe binamıza ve orada bir arkadaşımız linç edilerek öldürüldü.

Keza, İzmit’te yine bu tarzda il binamıza gidildi, parti binamızda bulunan bir kişi linç edilerek öldürüldü, televizyonlarda da açık bir şekilde gösterildi. Resmî kıyafetli polis memurları balkonlara çıkıp HADEP’in balkonda asılı bayrağını da indirmekten hiç çekinmediler. Bu, oluşan genel hava içerisinde HADEP’in uğradığı son derece üzücü ve haksız bir olaydı.

Bunun karşısında, benim, 15.11.1998 tarihinde yaptığım bir basın açıklaması oldu. Bu açıklamada… Sonuç kısmını hemen söyleyeyim; “…yaşanan bu hassas süreçte, sırtlarına binmiş çetelerden dolayı nefessiz kalmış bazı politikacıların kendilerini yaşatma amacıyla kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik tavırlarını tasvip etmek mümkün değildir. Herkesin bunu görmesi ve iyi değerlendirmesi gerekir. Herşeyi bireysel çıkarlar açısından değerlendiren bir avuç politikacı dışındaki tüm yetkililere, sivil toplum örgütlerine, aydınlara, emekçilere ve 62 milyon insanımıza çağrıda bulunuyorum. Kürt sorunu, tüm Türkiyelilerin sorunudur, hepimizin sorunudur. Sorunun barışçıl, demokratik çözümü bir zorunluluktur. Bu noktada, daha fazla acıların yaşanmaması doğrultusunda çaba sarf etmeliyiz, sağduyulu olmalıyız; yeni gerginliklere yol açacak davranışlardan sakınmalıyız, toplumsal barışı ön plana çıkarmalıyız. 62 milyon insanın eşit ve özgürce birlikte yaşamasının koşullarını yaratmalıyız, hedefimiz barış olmalıdır.”

Bu basın açıklamasını ben gelişmeler üzerine yaptım. Bu basın açıklamasına dayanılarak dört gün sonra ben evimden 168’e l’inci maddeden hakkımda verilen gıyabi tutuklama kararıyla alındım. Gıyabi tutuklama kararı vicahiye çevrildikten sonra da Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne götürüldüm, tam 20 gün sonra DGM savcısı, tutuklanmamı talep eden DGM savcısı, beni ifadeye davet etti. Bir siyasî partinin genel başkanı 20 gün süreyle kendisine ait olup olmadığı dahi sorulmayan bir basın açıklaması nedeniyle içeri alınıyor; 20 gün sonra “basın açıklaması size mi aittir'” diye sordu “evet” dedim; bana ait olmasaydı ne olacaktı’!. Yani, HADEP konusundaki peşin fikirliliğin bir diğer örneği de bu.

Yine, bu basın açıklaması esas alınarak, benim bu çağrıyla Türkiye genelinde açlık grevlerini başlattığım söylendi. Bu basın açıklamasında açlık grevlerine çağrıya ilişkin herhangi bir şey yok; olmadığı gibi, bunu ima edecek bir şey de yok; tamamen herkesi sağduyuya davet eden, sükûnete davet eden bir açıklamadır. Bu açıklamadan sonra 168’e l’den bana dava açılmadı:169’dan daha sonra dava açıldı. Yine bu parti binamız ve tüm Türkiye genelindeki binalarımız arandı, aramalarda da -özellikle bunu da belirtmek istiyorum- yapılan aramalar usule aykırı sürekli yapılmıştır. Dosyalar tomar halinde parti binalarımızdan, ilçe binalarımızdan, il binalarımızdan alınıp torbalara yerleştiriliyor, götürülüyor, emniyette tasnif ediliyordu. Dolayısıyla, zaman zaman yasaklanmış kimi kitaplar, aynı iki ciltlik bir kitabın bir tanesi benim odama, bir tanesi genel başkan yardımcılarından birisinin odasına yazılabilindi. Dolayısıyla, bu aramalar sırasında böylesi bir usule aykırı aramanın da olduğunu belirtmek istiyorum.

Bu dava daha sonra erteleme yasası kapsamında görülerek kesin hükme bağlanmadan ertelendi.

Sayın Başkan, sayın üyeler; eğer, böylesi kesinleşmemiş davaları esas alırsak o zaman Yargıtay cumhuriyet başsavcıları istedikleri partiyi kapatırlar, istedikleri parti hakkında çok sayıda dava açılır o davalar getirilir dolayısıyla odak noktası olması iddiasıyla da o partinin kapatılmasını talep edebilirler.

Bu anlamda bir örnek olması açısından, yine bir örnek vermek istiyorum. Konya İl Yönetimimiz 1998 yılında bir şenlik yapıyor, benim herhangi bir mesajım yoktu, ama, ondan iki üç gün önce yaptığım bir basın açıklaması vardı; genel başkanın mesajı olmadığı için tutmuşlar, onlar, benim basın açıklamasını mesaj gibi okumuşlar. Bu şölenden sonra, şöleni tertip eden il yöneticilerimiz hakkında soruşturma başlatıldı, bu soruşturmaya basın açıklamasından dolayı benim de mesajım şeklinde algılanarak ben de bu soruşturmaya dahil edildim. 1998 yılında Terörle Mücadele Yasasının 8 inci maddesinden ifadem alındı. Aradan üç yıl geçtikten sonra Konya il yöneticileriyle benim hakkımda Adana Devlet Mahkemesinde 168’e 2’den dava açıldı ve benim tutuklanmam istendi. Bu, benim HADEP Genel Başkanlığına yeniden seçildiğim günün hemen arifesindeydi.

Devlet güvenlik mahkemelerinde HADEP’le ilgili bütün davalarda benzer iddianameler kullanılıyor, gerekçeler hepsi hemen hemen aynı. Benzer iddianameler kullanılıyor. Mahkeme tutuklama talebini reddetmişti, daha sonra bu dava görüldü ve ilk celsede hepimizin beraatine karar verildi, beraat kararı da kesinleşti. Bu açıdan Yüce Mahkemenizin böylesi kesin hükme bağlanmamış davalar konusunda titiz davranacağına inanıyorum, bunları gayriye almayacağı düşüncesindeyim.

Sayın Başkan, sayın üyeler; siyasî partilere üye olması yasak olan hiçbir kişiyi bilerek partimize üye ve yönetici yapmadık. Siyasî Partiler Kanununda bir siyasi partiye üye olmak isteyen yahut da bir siyasî partinin kongresi sırasında yöneticilik için başvuran kişiden siyasî partilerin sabıka kaydı isteme gibi bir zorunlulukları yok. Dolayısıyla, bizim böyle bir, yasal mecburiyet olmadığı için üye olanlardan sabıka kaydı istemediğimizden dolayı zaman zaman kimi siyasî partiye üye olması yasak olan, yönetici olması yasak olan kişilerde üye olmuş olabilir, yönetici olmuş olabilir; ancak, bunlar, bunlara ilişkin dosya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına gönderiliyor, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı yasak olanları tespit ettiği zaman ilgili partiye bildiriliyor. Bu şekilde bize bu güne kadar kaç kişinin ismi bildirilmiş ise, biz derhal gereğini yerine getirmişiz ve sonucunu da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bildirmişizdir. Bilerek kendimiz farkında olarak hiçbir kimseyi partimize yasaklı bir kişiyi üye yapmadık.

Sayın Başkan, sayın üyeler; şunu da kısaca hemen belirteyim. PKK ile hiçbir organik bağımız yok, bunu gönül rahatlığıyla hep söyleyebilirim.; kimseden biz talimat almadık, dağa adam göndermedik, PKK’den de para almadık; bunların hiçbirisi doğru değildir, bu iddiaları kabul etmiyoruz. Türkiye’deki en şeffaf parti biziz; çünkü, en çok takip edilen partiyiz ve hemen şunu da belirteyim: Bizim -bırakın kendimizi- yakınlarımızın dahi telefonları dinleniyor; benim eşimin telefonlarının dinlendiği, bundan önce dinlenen telefonlar listesinde adı çıkmıştı. Dolayısıyla, böyle bir durum söz konusu olmuş olsaydı, bunun kapalı kalabileceğine asla ben inanmıyorum.

Sayın Başkan, sayın üyeler; bugün huzurunuza belirttiğimiz nedenlerle ve savunmamız ile son savunmamızda da belirttiğimiz sebeplerden dolayı, ayrıca, yüksek Mahkemenizce de re’sen tespit edilecek edeceği nedenlerden dolayı Halkın Demokrasi Partisinin temelli kapatılmasına ilişkin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının talebinin reddine karar verilmesini saygılarımla arz ve talep ediyorum.”

IX- SİYASİ PARTİLER KANUNU’NUN KİMİ KURALLARININ ANAYASA’YA AYKIRILIĞI KONUSU

A- DAVALI PARTİ’NİN İDDİASI

Davalı Parti vekilleri tarafından verilen 0l.03.2002 günlü dilekçede şöyle denilmektedir:

“A- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN İSTEMİ VE DAYANILAN ANAYASA/YASA HÜKÜMLERİ:

Yargıtay C. Başsavcısı tarafından vekili olduğumuz Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemi ile açılan işbu dava dosyası incelendiğinde, 29.1.1999 tarihli iddianame ve Cumhuriyet Başsavcısının 9.4.1999 tarihli “Esas Hakkındaki Görüş”ünde yer alan istem ve dayanılan yasa maddeleri ile, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 17.1.2002 günlü sözlü açıklamalarında yer alan istem arasında farklılıklar bulunduğu görülmektedir:

– 29.1.1999 tarihli iddianamede, HADEP’in kapatılması talep edilirken, bu partinin hem “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü aleyhindeki eylemlerin odağı haline geldiği” ve hem de Siyasi Partiler Yasası’nın bazı maddelerine aykırı eylemlerde bulunulduğu iddia edilmiş ve SPY’nın belirtilen hükümleri ile Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri uyarınca kapatma kararı verilmesi talep edilmiştir. Yani, iddianamede 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82. maddeleri ile Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerine dayanılmıştır.

– 9.4.1999 tarihli Esas Hakkındaki Görüşte de; yine SPY’nın belirtilen maddeleri ile Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerine dayanılarak, iddianamedeki istem yinelenmiştir.

17.1.2002 günü C. Başsavcılığı’nın Anayasa Mahkemesi önündeki sözlü açıklamada ise, Halkın Demokrasi Partisi’nin Anayasa’nın 68/IV ve 69/VI. maddeleri uyarınca kapatılması talep edilmişse de, iddianame ve esas hakkındaki görüşün içeriğinin de yinelendiği belirtilmiştir. Yani, sözlü açıklamada Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82. maddelerine dayanılıp dayanılmadığı ya da HADEP’in bu maddelere aykırı eylemler dolayısıyla kapatılmasının istenilip, istenilmediği açık değildir. Fakat, iddianameye ve esas hakkındaki görüşe gönderme yapılmış olması nedeniyle, dolaylı bir şekilde SPY’nın anılan maddelerine de dayanıldığı söylenebilir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın davada SPY’nın yukarıda belirtilen maddelerine dayanıp dayanmadığı ve bu maddelerden dolayı da kapatma isteminde bulunup bulunmadığı, son derece önemlidir. Bu açıdan, kapatma isteminin hangi hukuksal nedenlere dayandırıldığının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına açıklattırması gerektiği düşüncesindeyiz.

B- 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER YASASI’NIN 78, 79, 80, 81 VE 82. MADDELERİNİN ANAYASAYA AYKIRI OLDUĞUNA İLİŞKİN İTİRAZIMIZ:

  1. 4709 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikten sonra, Anayasa’nın Siyasi Partilerin uyması gereken esaslar ve kapatılmaları ile ilgili hükümleri:

Siyasi Partilerin uyacakları esaslar ve kapatılma koşulları, Anayasa’nın 69. maddesinde düzenlenmiştir. Anayasa’nın 69. maddesinin IV. ve devamı fıkraları siyasi partilerin kapatılmaları ile ilgilidir. Siyasi partilerin kapatılmasını gerektiren nedenler maddenin beşinci, altıncı ve onuncu fıkralarında yer almaktadır. Bunlardan, yabancı devlet, kişi ya da kuruluşlarından yardım alan siyasi partilerin kapatılacağını öngören onuncu fıkra davamızı ilgilendirmemektedir. Davamızı ilgilendiren ve onuncu fıkra dışındaki temel kapatma nedenlerini düzenleyen beşinci ve altıncı fıkralar ise aynen şöyledir:

“Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci fıkranın dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

“Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti yönetim organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”

Anayasa’nın 69. maddesinin yukarıya aynen alınan beşinci ve altıncı fıkra hükümleri karşısında siyasi partilerin kapatılması (onuncu fıkrada yazılı hal hariç) iki nedenle olabilecektir. Birincisi, siyasi partinin program ve tüzüğünün 68 inci maddenin dördüncü fıkrasına aykırı olması; ikincisi ise, bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş olmasıdır. Belirtilen bu iki neden dışında herhangi bir nedenle siyasi partilerin kapatılması mümkün değildir. Dolayısıyla, Anayasa’nın 69. maddesinin beşinci ve altıncı maddelerinde yazılı olan nedenlerin dışında bir nedenle ya da belirtilen nedenlerin genişletilmesi yoluyla siyasi partilerin kapatılması Anayasa’ya aykırı olacaktır.

Anayasa’nın siyasi partilerin uyacakları ve uymadıkları takdirde 69 uncu maddenin göndermesi ile kapatma nedenleri sayılacak esasları düzenleyen 68 inci maddenin dördüncü fıkrası ise aynen şöyledir:

“Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

Bir siyasi partinin tüzük ve programı, yukarıdaki fıkra hükümlerine aykırı olamayacağı gibi; eylemleri de, bu fıkra hükümlerine aykırı olamayacaktır. Aksi takdirde o siyasi partinin kapatılması gündeme gelebilecektir.

  1. İddianame ve Esas Hakkındaki Görüşte yer alan kapatma nedenleri ve uygulanacak Anayasa hükmü:

Yargıtay C. Başsavcılığının iddianamesinde ve esas hakkındaki görüşünde, HADEP’in parti tüzük ve programına yöneltilmiş bir iddia bulunmamaktadır, iddia, “partinin Anayasa’nın 68/IV maddesinde yazılı hükümlere aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş olduğu”dur. Bu durumda, davamızda uygulanacak kapatma nedenleri bakımından uygulanacak Anayasa hükümleri 68 inci maddenin dördüncü fıkrası ile 69 ncu maddenin altıncı fıkrasıdır. Anayasa’da yazılı nedenler dışında bir siyasi partinin kapatılmasına karar verilmesi olanağı bulunmadığına göre, davamızda uygulanılması istenilen ve kapatma nedenleri olarak öne sürülen Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82 inci maddelerinin Anayasa’nın 68/IV maddesine uygun olup olmadığının tartışılması ve saptanması gerekmektedir. Doğal olarak, yapılacak tartışma ve saptamalarda Anayasa’nın diğer hükümlerinin ve Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerin de göz önünde bulundurulması bir zorunluluktur.

III. Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82 inci maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu yönündeki görüşlerimiz:

  1. a) Siyasi Partiler Yasasının 78 inci maddesi:

Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırı olduğunu öne sürdüğümüz 78. maddesi aynen şöyledir:

Madde 78 – Siyasi partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak; Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlak ve adaba aykırı, amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.

Yukarıdaki madde metni, Anayasa’nın 68/IV maddesinden son derece geniş ve farklı hükümler içermektedir. Anayasa’nın 68/IV maddesi, Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemlerini sadece aşağıdaki nedenlerle sınırlamıştır:

Siyasi Partilerin tüzük ve programları ile eylemleri;

Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz;

Sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz;

Suç işlemeyi teşvik edemez.

Yukarıya alınan SPY’nın 78 inci maddesi ise, Anayasa hükmü ile karşılaştırılamayacak ölçüde geniş yasaklar getirmektedir. SPY’nın 78 nci maddesi ile, Anayasa’nın 68/IV maddesi arasındaki aykırılık herhangi bir açıklamayı gerektirmeyecek ölçüde açıktır. Bu madde, başta Başlangıç Kısmı, 2., 3,, 4., 5., ve 67. maddeleri olmak üzere Anayasa’nın birçok hükmünde yazılı hususlara gönderme yapmakta, sınırları ve içeriği belirsiz pek çok kavrama yer vermektedir. Bu maddeye dayanılarak Anayasa’da yer almayan nedenlerle siyasi partilerin kapatılması dava edilebilecektir.

  1. b) Siyasi Partiler Yasası’nın 79. maddesinin (a) ve (b) fıkraları:

Bu madde de aynen şöyledir:

Bağımsızlığın korunması:

Madde 79 – Siyasi partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyetinin, milletlerarası hukuk alanında bağımsızlık ve eşitlik ilkesine dayanan hukuki ve siyasi varlığını ortadan kaldırmak yahut milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyetinin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzelkişilerin karışmasını sağlamak amacını güdemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulunamazlar.
  2. b) Yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Yabancı devletler, milletlerarası kuruluşlar ve yabancı gerçek ve tüzel kişiler ile yabancı ülkelerdeki dernek, grup ve kurumlardan herhangi bir suretle, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak, yardım kabul edemezler; bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar.

Maddenin (a) fıkrasında yer alan ‘”veya milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyetinin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzelkişilerin karışmasını sağlamak amacı güdemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulunamazlar” cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğu düşüncesindeyiz. Öncelikle, Anayasa’nın 68/IV maddesinde böyle bir sınırlama ve hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla Anayasa’da bulunmayan bir yasak getirmekte ve siyasi partiler yönünden kapatma nedeni olabilecektir. Ayrıca, uluslararası ilişkilerin geldiği bu günkü konum göz önünde tutulduğunda, böyle bir yasağın sınırlarını ve içeriğini de tam olarak belirlemek mümkün değildir. Bir örnek vermek gerekirse, bu gün demokratik ülkeler “insan hakları sorunlarını” ülkelerin iç sorunu olarak görmemektedir. Hangi ülkede olursa olsun insan hakları ihlalleri söz konusu olduğunda, o ülkenin iç kamuoyu ve devlet organları yanında, diğer tek tek ülkeleri ya da uluslararası kuruluşları da ilgilendirmektedir. Fakat, SPY’nın 79/a maddesindeki bu cümleye dayanılarak, herhangi bir partinin insan hakları alanındaki faaliyet ve dayanışma ilişkileri kapatma nedeni olarak öne sürülebilecektir.

  1. maddenin (b) fıkrası da, hem Anayasa’nın 68/IV maddesinde olmayan yeni bir sınırlama getirmekte, hem de günümüz uluslararası ilişkiler bakımından da sakıncalar içermektedir. Bilindiği gibi, uluslar arası ilişkiler günümüzde devletler arasında, devletlerin çeşitli organları arasında (parlamentolar, meslek kuruluşları, yargı kuruluşları vs.) arasında olabileceği gibi, siyasi partiler arasında da olabilmektedir. Çeşitli ülkelerin sol partilerinin üye olduğu “Sosyalist Enternasyonal” buna bir örnektir. “Yurt dışında teşkilatlanma ve faaliyette bulunma” kavramları her türlü yoruma açık kavramlardır. Anayasa’nın 69/X maddesi hükmü ile 68 inci maddedeki “Devletin bağımsızlığına aykırı” eylemlerde bulunmama kuralı, amacı yeterince karşılamaktadır. Bu bakımdan, 79. maddenin (b) fıkrası da Anayasa’ya aykırıdır.
  2. c) Siyasi Partiler Yasası’nın 80. maddesi: Siyasi Partiler Yasası’nın 80. maddesi aynen şöyledir:

Devletin tekliği ilkesinin korunması:

Madde 80 – Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

Anayasa’nın 68/IV maddesi, “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” aleyhine faaliyeti yasaklamıştır. İlk bakışta, SPY’nın 80. maddesinin yukarıdaki hükmü, Anayasa’nın 68/IV maddesinde belirtilen bu ilkenin bir tekrarı gibi görünmektedir. Ancak, her iki düzenlemenin tamamen çakıştığını söylemek mümkün değildir. Anayasa hükmünde, devletin ve milletin bütünlüğünün korunması söz konusu iken, 80. madde hükmü daha çok Devletin “yönetim biçimi” ile ilgilidir. Örneğin, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve Merkezi Hükümetin bazı yetkilerinin yerel yönetimlere bırakılması yönündeki bir faaliyetin, “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne” aykırı olduğu söylenemeyeceği halde, 80. maddeye aykırılık olarak değerlendirilebilecektir. Dolayısıyla, bu madde ile Anayasa’da öngörülenden farklı ve siyasi parti faaliyetlerini aşırı sınırlayan bir yasaklama getirilmiş olmaktadır.

Siyasi Partiler Yasasının 81. maddesi:

Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesi şöyledir:

Azınlıkların yaratılmasının önlenmesi:

Madde 81 – Siyasi partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plaklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.

Yukarıya alınan yasa hükmü, Anayasa’nın çeşitli maddelerinde yer alan “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” kavramından farklı ve çok daha geniş sınırlamaları içermektedir. Siyasi partilerin temel varlık sebebi, ülke sorunlarını saptayıp, çözümler üretmektir. Fakat, SPY’nın 81. maddesi, Türkiye’deki farklılıkların konuşulmasını dahi yasaklamaktadır. Yasa hükmü, ülkemizin sosyolojik gerçeklerine, çağdaş çoğulcu demokrasi ilkelerine, uluslararası yükümlülüklerine ve demokratik standartların yükseltilmesi yönündeki çabalara da açıkça engel oluşturmaktadır. Bu maddede kullanılan kavramlar her yöne çekilebilecek, istenildiği anda kapatma nedeni olarak kullanılabilecek niteliktedir. Anayasa’da siyasi partilerin kapatılması nedenleri arasında “azınlıklar yaratma” gibi bir neden bulunmamaktadır. Madde tüm olarak Anayasa’ya aykırıdır.

Siyasi Partiler Yasası’nın 82. maddesi:

Siyasi Partiler Yasası’nın 82. maddesi şöyledir:

Bölgecilik ve ırkçılık yasağı:

Madde 82 – Siyasi partiler, bölünmez bir bütün olan ülkede, bölgecilik veya ırkçılık amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

Maddede yer alan “bölgecilik” kavramı her yöne çekilebilecek ve farklı yorumlara uygun bir kavramdır. Bu madde hükmü dolayısıyla, herhangi bir siyasi partinin, ülkenin belirli bir bölgesinin sorunlarını hedef alan söylem ve faaliyetleri kolaylıkla kapatma nedeni olabilecektir. Ayrıca, “bölgecilik” kavramının Anayasa’daki “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” ile de bir ilgisi yoktur. Bölgesel sorunların dile getirilmesinin ya da tartışılması ile “ülke bütünlüğü” arasında bir bağlantı kurmak son derece yanlış ve tehlikelidir. Madde bu yönüyle Anayasa’ya aykırıdır.

SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklanan ve Yüksek Mahkemenizin kendiliğinden gözeteceği nedenlerle, Siyasi Partiler Yasası’nın 78 – 79 – 80 – 81 ve 82 nci maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu yönündeki iddiamızın ciddi bulunarak, incelenmesini ve sonuçta söz konusu yasa maddelerinin İPTALİNE karar verilmesini saygı ile dileriz.“

B- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN GÖRÜŞÜ

Davalı Parti’nin Siyasi Partiler Kanunu’nun kimi kurallarının Anayasa’ya aykırılığı iddiasına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 8.3.2002 günlü, SP.60.Muh.2002/141 sayılı yazısında;

“Anayasamızın 3. maddesinde “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.

Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ayyıldızlı albayraktır.

Milli Marşı İstiklal Marşıdır.

Başkenti Ankara’dır.” Hükmüne yer verilmiştir.

Anayasamızın 4. maddesindeki hükme göre ise 3. madde hükmü değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez.

Anayasamızın 3. maddesi dahil, başlangıç maddelerinde yer verilen temel ilkelerin siyasi partilerce ihlalini önlemek amacıyla Anayasamızın 68. maddesinin 4. fıkrasında şu şekilde bir hükme yer verilmiştir:

“Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf ve zümre diktatörlüğünün veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun davalı parti genel başkanı tarafından Anayasaya aykırı olduğu iddia edilen 78, 79, 80, 81 ve 82. maddeleri, Anayasamızın değiştirilmesi mümkün olmayan ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan 3. maddesi ile 68. maddesinin 4. fıkrasında belirlenen ilkelere uygun olarak vaz edilmiş Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını ve Devletin tekliğini koruyan, azınlık yaratılmasını önleyen bölgecilik ve ırkçılık yasağı koyan maddelerdir.

Başsavcılığımız, bu maddelerin Anayasaya aykırı olduğuna dair davalı Parti Genel Başkanının iddiasının isabetli olmadığı görüşündedir” denilmektedir.

C- ANAYASA VE YASA KURALLARI

1- İptali İstenilen Yasa Kuralları

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun iptali istenilen kuralları şunlardır:

1-“Madde 78.- Siyasi Partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b)Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlak ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.”

2-“Madde 79.- Siyasi Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyetinin, milletlerarası hukuk alanında bağımsızlık ve eşitlik ilkesine dayanan hukuki ve siyasi varlığını ortadan kaldırmak yahut milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyetinin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzelkişilerin karışmasını sağlamak amacını güdemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulunamazlar.
  2. b)(Mülga: 12.8.1999- 4445/25. md.)
  3. c)(Değişik: 12.8.1999- 4445/13. md.)Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, Türk uyruğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden herhangi bir suretle, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yardım kabul edemezler, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar.”

3- “Madde 80.- Siyasi Partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.”

4-“Madde 81.- Siyasi Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plaklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.”

5-“Madde 82.- Siyasi Partiler, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu prensibine aykırı amaç güdemez ve faaliyette bulunamazlar.”

2- İlgili Yasa Kuralları

İlgili görülen yasa kuralları şunlardır:

1- “Madde 101.-(Değişik:12/8/1999-4445/16 md.) Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı;

  1. a) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
  2. b) Bir siyasî partinin, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,
  3. c) Bir siyasî partinin, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddî yardım alması,

Hallerinde verilir.

(Ek:26/3/2002-4748/4 md.)Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılan hallerde temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin almakta olduğu son yıllık Devlet yardımı miktarının yarısından az olmamak kaydıyla, bu yardımdan kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına, yardımın tamamı ödenmişse aynı miktarın Hazineye iadesine karar verebilir.”

2- “Madde 103.- Bir siyasi partinin Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne aykırı eylemlerinin odak halini oluşturup oluşturmadığı hususu Anayasa Mahkemesince belirlenir.

Bir siyasi parti; bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”

3- Dayanılan Anayasa Kuralları

Dava dilekçesinde dayanılan Anayasa kuralları şunlardır :

1- “Madde 68. – (Değişik: 23/7/1995-4121/6 md.) Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için onsekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir.

Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

Hakimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.

Yüksek öğretim elemanlarının siyasi partilere üye olmaları ancak kanunla düzenlenebilir. Kanun bu elemanlarının, siyasi partilerin merkez organları dışında kalan parti görevi almalarına cevaz veremez ve parti üyesi yüksek öğretim elemanlarının yüksek öğretim kurumlarında uyacakları esasları belirler.

Yüksek öğretim öğrencilerinin siyasi partilere üye olabilmelerine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Siyasi partilere, Devlet, yeterli düzeyde ve hakça mali yardım yapar. Partilere yapılacak yardımın, alacakları üye aidatının ve bağışların tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir.

2-“Madde 69. – (Değişik: 23/7/1995-4121/7 md.) Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.

Siyasi partiler, ticari faaliyetlere girişemezler.

Siyasi partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa Mahkemesince siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştaydan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir.

Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.

Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. (Ek cümle: 3.10.2001-4709/25. md.) Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.

(Değişik: 3.10.2001-4709/25. md.)Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkralara göre temelli kapatma yerine dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen ya da tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir.

Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz. Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır.

(Değişik:3.10.2001-4709/25.md.)Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenmeleri, kapatılmaları ya da Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.”

D- ANAYASA’YA AYKIRILIK SORUNUNUN İNCELENMESİ

1- 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 25. Maddesi Yönünden

Davalı Parti, Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerinin Anayasa’ya aykırılığını ileri sürmüştür.

10.11.1983 günlü, 2949 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 25. maddesinde, “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanı oluşturuluncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyinin yönetim dönemi içinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnameler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığı iddia edilemez” denilmiştir.

Bu maddenin dayanağını oluşturan Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin son fıkrası ise 3.10.2001 günlü, 4709 sayılı Yasa’nın 34. maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır.

Bu nedenle, bakılmakta olan davada uygulanacak kural olan 10.11.1983 günlü, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 25. maddesi Anayasa’ya aykırı görüldüğünden, Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı Yasa’nın 28. maddeleri uyarınca, bu maddeye ilişkin esas hakkında bir karar verilmek üzere davanın geri bırakılmasına, 9.7.2002 gününde karar verilmiş, Anayasa Mahkemesi’nin aynı günlü, Esas: 2002/121, Karar: 2002/62 sayılı kararıyla iptal edilerek 31.8.2002 günlü, 24862 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.

2- Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., 79., 80., 81. ve 82. Maddeleri Yönünden

Davalı Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın 1.3.2002 günlü sözlü savunmasında ve Parti vekillerinin aynı tarihli dilekçelerinde, partilerin kapatılmasının 3 Ekim 2001 günlü, 4709 sayılı Yasa’yla Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde sayılan hallerle sınırlandırıldığı, bu nedenlede Siyasi Partiler Yasası’nın 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerinin Anayasa’ya açıkça aykırılık oluşturduğu ileri sürülmüştür.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 8.3.2002 günlü yazısında özetle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun davalı Parti tarafından Anayasa’ya aykırı olduğu iddia edilen 78, 79, 80, 81 ve 82. maddelerinin, Anayasa’nın değiştirilmesi mümkün olmadığı gibi, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan 3. maddesi ve 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirlenen ilkelere uyumlu olarak düzenlendiği, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını ve Devletin tekliğini koruyan, azınlık yaratılmasını önleyen, bölgecilik ve ırkçılık yasağı koyan adı geçen maddelerin Anayasa’ya aykırılık oluşturmayacağı belirtilmiştir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde, bir siyasi partinin, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbiti halinde kapatılmasına karar verileceği hükme bağlanmaktadır.

Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 28. maddesine göre, mahkemeler, bakmakta oldukları davalarda uygulayacakları kanun ya da kanun hükmünde kararname kurallarını Anayasa’ya aykırı görürler veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık savının ciddî olduğu kanısına varırlarsa o hükmün iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmaya yetkilidirler. Ancak, bu kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve Mahkeme’nin görevine giren bir davanın bulunması ve iptali istenen kuralların da o davada uygulanacak olması gerekmektedir.

Uygulanan yasa kurallarından, davanın değişik aşamalarında ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan, uyuşmazlığı çözmeye, davayı sona erdirmeye, kararın dayanağını oluşturmaya yahut tarafların istek ve savunmaları çerçevesinde karara varmakta ön planda tutulması zorunlu yasa hükümleri anlaşılmalıdır.

Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinde “Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı;

  1. a) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine ayrı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
  2. b) Bir siyasî partinin, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,
  3. c) Bir siyasî partinin, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddî yardım alması,

Hallerinde verilir.

(Ek:26/3/2002-4748/4 md.)Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılan hallerde temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin almakta olduğu son yıllık Devlet yardımı miktarının yarısından az olmamak kaydıyla, bu yardımdan kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına, yardımın tamamı ödenmişse aynı miktarın Hazineye iadesine karar verebilir.”;

  1. maddesinde de“Bir siyasî partinin bu Kanunun 101 inci maddesi dışında kalan emredici hükümleriyle diğer kanunların siyasi partilerle ilgili emredici hükümlerine aykırılık halinde bulunması sebebiyle o parti aleyhine Anayasa Mahkemesine, Cumhuriyet Başsavcılığınca re’sen yazı ile başvurulur.

Anayasa Mahkemesi, söz konusu hükümlere aykırılık görürse bu aykırılığın giderilmesi için ilgili siyasi parti hakkında ihtar kararı verir. Bu karar, o siyasi parti genel başkanlığına yazılı olarak bildirilir. Bu yazının tebliği tarihinden itibaren altı ay içinde aykırılık giderilmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcısı Anayasa Mahkemesine bu siyasi partinin kapatılması için resen dava açar.”

denilmektedir.

Kapatılma davası Parti’nin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ileri sürülerek açılmıştır.

Bu durumda olayda Siyasi Partiler Kanunu’nun eyleme uyan 101. maddesinin (b) fıkrasının uygulanması gerekir.

Oysa Yasa’nın 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerinin uygulanabilmesi davanın Yasa’nın 104. maddesine göre açılmasına bağlıdır.

Bu nedenle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülen 78., 79., 80., 81. ve 82. maddeleri bakılmakta olan davada uygulanacak kurallar niteliğinde bulunmadıklarından Anayasa’ya aykırılık iddiasının reddine karar verilmiştir.

Haşim KILIÇ ile Yalçın ACARGÜN bu görüşe katılmamışlardır.

X- İNCELEME

A- ÖN SORUNLAR YÖNÜNDEN

1- Davanın Yasa’ya Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı

Davalı Parti, yakın bir tarihte genel seçimlerin yapılması sözkonusu olduğundan, bu dönemde kapatma davası açılmasının usul ve yasaya aykırı olduğunu, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 100. maddesinin son fıkrasında “…maddenin birinci fıkrasının Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanı’nın istemiyle veya bir siyasi partinin istemi üzerine siyasi partiler hakkında kapatma davası açılmasına ilişkin (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz…” denildiğini, anılan kuralın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından re’sen açılacak kapatma davalarında da uygulanması gerektiğini, TBMM’nin milletvekili genel seçimlerinin ve mahalli idareler genel seçimlerinin 18 Nisan 1999 günü yapılmasına ilişkin kararının 2.8.1998 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlandığını, bu nedenle kapatma davası açılmasının Siyasi Partiler Yasası ile demokratik ilkeler ve hukukun genel ilkelerine aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı 4.2.1999 günlü, SP.60 Muh. 1999/83 sayılı yazısında, şartların oluştuğu hallerde bir siyasi partinin kapatılması için dava açma hakkının yorum yaparak sınırlandırılmasının mümkün olmadığını belirtmiştir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 100. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasa’da yazılı nedenlerle siyasi partiler hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından kapatma davasının re sen veya Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle ya da bir siyasi partinin istemi üzerine açılabileceği; son fıkrasında Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle veya bir siyasi partinin istemi üzerine kapatma davalarının milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde açılamayacağı belirtilmiş olup, bakılmakta olan davada Anayasa Mahkemesi’ne Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından re’sen açılmış olduğundan, söz konusu kural bu tür kapatma davalarında uygulanamaz.

Açıklanan nedenlerle, 16.2.1999 gününde Anayasa Mahkemesi’nce, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 100. maddesinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın doğrudan (re sen) siyasi parti kapatma davası açmasının bir süreye bağlı tutulmaması nedeniyle oybirliğiyle istemin reddine karar verilmiştir.

2- Davalı Parti’nin Yapılacak Genel Seçimlere Katılmasının Önlenmesi İstemi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı 25.2.1999 ve 9.4.1999 günlü yazılarında özetle, Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 98 ila 108. maddelerinde yer alan kurallar gereğince, Anayasa Mahkemesi’nin bir siyasi partinin seçime katılmasını önlemeye yönelik tedbir niteliğinde karar verebileceğini, delillerin davalı Parti’nin kapatılmasını gerektirdiğini, kapatma kararının gecikmesi halinde partinin seçimlere katılmasının sakıncalı durumlar ortaya çıkarması olasılığı bulunduğunu ileri sürmüştür.

Davalı Parti konuya ilişkin savunmasında özetle, istemin “yürürlüğün durdurulması” veya “ihtiyati tedbir” niteliği taşımadığı gibi koşullarının da bulunmadığını, kapatma kararı verilemeyeceğini belirtmiştir.

Yürürlüğün durdurulması kurumunun, Anayasa’ya aykırılık denetimi ile ilgili olması nedeniyle siyasi partiler hakkında açılan kapatma davalarında uygulanması olanağı yoktur.

Davalı parti hakkında açılan kapatma davası sırasında bu aşamada toplanabilen delillerin Parti’nin seçimlere girmesinin önlenmesi yolunda tedbir kararı verilebilmesi için yeterli görülmemesi nedeniyle Anayasa, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu kuralları uyarınca istem yerinde görülmeyerek reddine karar vermiştir.

Haşim KILIÇ bu sonuca farklı gerekçe ile katılmıştır.

B- ESAS YÖNÜNDEN

– PKK Terör Örgütünün Faaliyet ve Amaçlarıyla İlgili Genel Açıklama

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 22.11.1999 günlü, E:1999/1296 ve K:1999/3623 sayılı kararının PKK terör örgütünün kuruluş, amaç ve faaliyetlerine ilişkin bölümü şöyledir: “…Bu örgüt başlangıçta üç yıl süre ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde “Kürdistan Devrimcileri”, “UKO’cular”, “APO’cular” adı altında kadrolaşmış, 1977 yılından sonra sık sık silahlı eylemlere girişmiş, örgütün programı bizzat sanık Abdullah Öcalan tarafından kaleme alınarak, 21.11.1978 tarihinde Diyarbakır ili Lice ilçesi Ziyaret (Fis) köyünde yapılan 1.Kongrede kabul edilip yedi kişilik parti yürütme kurulu tarafından kuruluş bildirgesi hazırlanmış, 1978 yılından itibaren de merkezi örgütlenmeye yönelerek 1979 yılında Kürdistan İşçi Partisi adını almış ve genel sekreterliğine sanık getirilmiş, 15 Ağustos 1984 tarihinde ise H.R.K. (Hezen Rizgariye Kürdistan – Kürdistan Kurtuluş Birliği) adı altında yeniden eylemlere başlamış ve 21 Mart 1985 tarihinde E.R.N.K. (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’ni oluşturmuş, yurtiçi ve yurtdışında legal ve illegal alanda gazete ve dergi çıkartılmak suretiyle yayın faaliyeti yürütülmüş, ayrıca MED TV. adı ile bir televizyon kanalı yayına sokularak örgütün propagandasının yapılması amaçlanmıştır. Örgütün mali kaynaklarını; vergilendirme, bağış, aidat adı altında toplanan paralarla, cezalandırma, gasp, soygun, silah ve uyuşturucu kaçakçılığından elde edilen gelirler teşkil etmiş, amacının ise; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadele vererek devlet idaresinden ayırmak suretiyle, Kürdistan Devleti kurmak olup, ilk dönemde propaganda yoluyla halkı bilinçlendirmek, silahlı eylemlerle ordu teşkilatına, ekonomik hedeflere sabotajlar düzenlemek suretiyle devlet otoritesini zaafa uğratmak stratejisinin planlandığı belirlenmiş, bugüne kadar örgütün faaliyetlerine ilişkin bütün sorunların ve geleceğe yönelik planlama ile kapsamlı yapısal değişikliklerin ele alındığı geniş katılımlı çok sayıda kongre ve konferanslar gerçekleştirilmiştir.

Başlangıçta Marksist-Leninist ideolojiyi benimsediğini açıkça dile getiren örgüt, dünya siyasi konjonktüründeki gelişmelere paralel olarak görüntüsünde de değişiklik yapma kararı almış, bu çerçevede 5. Kongrede öncelikle örgüt amblemindeki ”orak-çekiç”in çıkarılmasını kararlaştırmış; Parti, Ordu, Cephe bölümlenmesini benimseyip, parti olarak P.K.K. (Partiye Karkerani Kürdistan – Kürdistan İşçi Partisi), Cephe olarak E.R.N.K. (Kürdistan Kurtuluş Cephesi) ve Ordu olarak da A.R.G.K (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) şeklinde teşkilatlanıp, cephe ve ordunun, partinin çizdiği çerçevede hareket edeceği ilkesini benimsemiştir

1970 yılında bölücü DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) ve THKP/C (Dev-Genç) gibi örgütlerden etkilenen Abdullah Öcalan liderliğindeki bir grup üniversite öğrencisi, Kürt milliyetçiliği ile Marksist-Leninist fikirlerin sentezi temelinde bir görüş yaratmaya çalışmış ve doğulu öğrencilerden oluşan sempatizanlarını bu yönde eğitmiştir.

Kürtlerin ayrı bir ulus olduğunu, sömürge halinde yaşadıkları için bağımsız bir örgütlenmeye haklarının olduğunu savunan Abdullah Öcalan ve arkadaşları, bu doğrultuda sürdürdükleri faaliyet alanın 1976 yılında Ankara-Dikmen toplantısından sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine taşımışlardır.

1977 yılı sonrasında Kürdistan Devriminin yolu isimli broşür ile mücadelenin taktik ve stratejisini ortaya koyan grup, fiilen silahlı eylemlere başlamıştır.

27 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır Lice ilçesindeki ziyaret (Fis) köyünde gerçekleştirilen 1. Kongre ile grup ismini Partiya Karkerani Kürdistan (PKK) olarak benimsemiş ve 30 Temmuz 1979 tarihinde dönemin Adalet Partisi Şanlıurfa Milletvekili M. Celal Bucak’a yapılan saldırı ile örgüt kuruluşunu ilan etmiştir.

12 Eylül 1980 hareketinin takip eden günlerde, Suriye üzerinden Lübnan’daki Filistin kamplarına ulaşan PKK grubu, Suriye ve Lübnan’da askeri ve siyasi eğitim çalışması ve propaganda ile örgütlenme faaliyetlerini sürdürmüş, Avrupa’da çeşitli sosyal-kültürel amaçlı dernekler oluşturarak ismini duyurmaya başlamıştır. Aynı tarihlerde Türkiye’den kaçarak Suriye’nin Şam şehrine yerleşen Abdullah Öcalan PKK örgütünü buradan yönlendirmeye başlamıştır.

Bu dönemde PKK, Irak Kürdistan Demokrat Partisi ile ilişkiye geçmiş, bunun akabinde Suriye’de bulunan PKK mensuplarından bir kısmını Irak Kürdistan Demokrat Partisinin kontrolündeki Kuzey Irak’ta üslendirilmesi için varılmış ve sonra birçok PKK elemanını gruplar halinde bölgeye aktarılmıştır.

1984’te Şam’da gerçekleştirilen II. Kongre’den sonra kamplardaki mensuplarını gerilla savaşına hazırlayan örgüt stratejik savunma safhasından, stratejik denge safhasına geçmek için özellikle Güneydoğu Anadolu’nun Hakkari, Mardin ve Siirt illerini kapsayan alan içerisindeki askeri hedeflere karşı Kürdistan Silahlı Kuvvetleri (Hazen Rıgariya Kürdistan- HRK) adı altında cephe-ordu örgütlenmesinin ordu ayağının ön biçimini oluşturmuş ve 15 Ağustos 1984’te Eruh-Şemdinli ilçelerine yönelik saldırılar ile terör eylemlerine fiilen başlamıştır.

Pusu taciz atışı gibi silahlı eylemleri ile Güneydoğu bölgesinde etkili olmaya başlayan örgüt, bu avantajını çoğaltmak için 21 Mart 1985’te Nevroz Bayramını vesile ederek Cephe birimi olan ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’yi ilan etmiştir.

1986 ila 1990 yılları silahlı eylemlerin tırmandırıldığı, kitle katliamlarının yaygınlaştığı yıllar olmuştur. Örgüt 26-30 Ekim 1986 tarihinde Lübnan Bekaa Vadisinde 3. Kongresini yapmış ve bu kongre sonucu HRK (Kürdistan Kurtuluş Birliği) adlı askeri kanadının ismini ARGK (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) olarak değiştirmiştir. Örgüt 3. Kongrede aldığı kararlar doğrultusunda eylemler sırasında kendilerine büyük zorluklar çıkaran köy koruculuğu sistemine karşı topyekün saldırıya geçmiş, birçok köy ve mezra basılarak genç kız ve erkekler topluca dağa kaçırılmış, birçok vatandaşımız öldürülmüştür.

Örgüt 26 ila 31 Aralık 1990 tarihleri arasında gerçekleştirilen IV. Kongrede, 2000 yılına kadar bölgede bağımsız bir Kürdistan Devleti Kurmak için genel ayaklanmaların başlatılması kararını almıştır. Bu karar doğrultusunda Cizre-Nusaybin ve Silopi’de kitle olayları patlak vermiştir.

Ağustos 1990 tarihinde meydana gelen Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta meydana gelen otorite boşluğundan yararlanarak, bu bölgede yerleşime ağırlık vererek eylemlerini yoğunlaştıran örgüt, 1992 yılında Kuzey Irak bölgesinde Kürdistan Ulusal Meclisini Toplama ve kurtarılmış bölgelerde “Savaş Hükümeti” ilan etme gibi ütopik hedeflere yönelmiş, ancak başarılı olamamıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin aynı yıl bölgeye düzenlediği askeri hareket sonucu ağır kayıplar veren örgüt, yeni arayışlara yönelmiş, Kuzey Irak Kürt Liderlerinden Celal Talabani ile işbirliği yaparak, yeniden toparlanmak amacıyla tek yanlı ateşkes ilan etmiştir. Bu kararın örgütte dağılma ve çözülmeye yol açacağını fark ederek 24 Mayıs 1993 tarihinde Bingöl-Elazığ karayolu üzerinde gerçekleştirdiği yol kesme eylemi ile yeniden silahlı eylemlerine başlamış, özellikle Güneydoğu yöresine basın kuruluşlarının girmesine engel olma, okul yakma ve öğretmenleri öldürme eylemleri ile bölgede devleti işlemez hale getirmeyi amaçlamıştır.

Bu dönemde örgütün kitle desteğini arttırmak ve daha fazla kimseyi kullanmak amacıyla legal alanda kurulan Halkın Emek Partisi’nin kuruluşunu desteklediği, her düzeydeki birimlerinde yandaşlarının görev almasını sağladığı, ayrıca özgür halk, Yeni Ülke, Dilan ve Özgür Gündem gibi yayınlarla propagandasını yaptığı görülmüştür. 1990 genel seçimlerinde örgütün desteği ile Halkın Emek Partisi’nden parlamentoya giren Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan, Sedat Yurttaş, Zübeyir Aydar, Ahmet Türk, Sırrı Sakık gibi milletvekilleri gerek parlamentodaki faaliyetleri ve gerekse parlamento dışındaki faaliyetleri ile örgütün görüş ve düşüncelerini yansıtan tavır ve davranışlar içine girmeleri sonucu milletvekilliği dokunulmazlıkları kaldırılarak yargılanmış ve PKK örgütü adına faaliyetleri ispatlandığı gerekçesi ile mahkum olmuşlardır.

Örgütün 1994 yılı içinde eylemlerini metropol kentlere ve turistik yörelere kaydırdığı, Yunanistan’ın desteği ile Türkiye’nin turizm gelirlerinde düşüşü hedeflediği görülmüş, ancak alınan tedbirler sonucu bir kaç münferit olay dışında başarılı olmadığı anlaşılmıştır.

Ülke içinde gerçekleştirilen etkili operasyonlar ve 1995 yılında gerçekleştirilen “çelik hareketi” sonucu örgütün eylemlerinde hızlı bir düşüş kaydedilmiştir.

PKK örgütünün amacı; Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki toprakları Türkiye’den ayırarak Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak olduğundan, bunun gerçekleşmesi için uzun süreli bir halk savaşı stratejisi ile silahlı propagandayı benimsemiştir. Öncelikle halkı örgütleyerek silahlanmayı ve uzun sürecek bir gerilla savaşıyla nihai gayesine erişmeyi amaçlamaktadır.

PKK terör örgütünün gerçekleştirdiği başlıca eylemlerden örnekler şöyedir:

-1991-1996 yılları arasında Adana’da 114 eylem yaparak 100 kişi öldürülmüş, 98 kişi ağır şekilde yaralanmış,

– 1992-1996 tarihleri arasında Konya’da 3 kişi öldürülmüş,

– Hatay bölgesinde 17.02.1995 ile 18.05.1998 tarihleri arasında 46 kişi öldürülmüş, 42 kişi yaralanmış,

– 16.08.1992 tarihi ile 20.05.1998 tarihleri arasında Osmaniye de 15 kişi öldürülmüş, 18 kişi ağır yaralanmış,

– 14.10.1992 tarihinde Kilis’de bir er öldürülmüş,

– Aksaray’da bir kişi ağır yaralanmış olup, bu eylemlerin detayları Adana Devlet Güvenlik Mahkemesine açılan davanın 22.12.1998 tarih ve 1998/492 sayılı iddianamesinde açıkça belirtilmiştir.

-05.08.1985 günü Van ili Çatak ilçesi Kanalga köyü Taşbucak mezrasına düzenlenen silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülmesi,

– 22.02.1981 günü Şırnak ili Uludere ilçesi Taşdelen köyüne silahlı saldırı sonucu 13 kişinin öldürülmesi,

– 19.08.1987 günü Diyarbakır ili Eruh ilçesi Bağgöze bucağı Kılıçkaya köyü Milan mezrasına silahlı saldırı sonucu 25 kişinin öldürülmesi,

– 10.10.1987 günü Şırnak ili Meşeiçi köyü Çobandere mezrasına silahlı saldırı sonucu 11 kişinin öldürülüp, 9 kişinin yaralanması,

– 29.03.1988 günü Şırnak ili Eruh ilçesi Yağızkonak köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 07.05.1983 günü Şırnak ili Dereler köyü Taraklı mezrasına silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 24.11.1989 günü Yüksekova ilçesi İkiyaka köyüne silahlı saldırı sonucu 26 kişinin öldürülüp, 300 adet koyunun gasbedilmesi,

– 28.04.1991 günü Solhan ilçesi Memurlar lokaline düzenlenen silahlı saldırı sonucu ilçe Kaymakamı, Cumhuriyet Savcısı ile Orman Bölge Şefinin öldürülmesi,

– 21.06.1992 günü Solhan ilçesi Elmasırtı köyüne silahlı saldırı sonucu 5 kişinin öldürülüp, köydeki evlerin yakılması,

– 22.06.1992 günü Gercüş ilçesi Seki köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 25.06.1992 günü Silvan ilçesi Yolaç köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 3 kişinin yaralanması,

– 01.10.1992 günü Bitlis ili Cevizdalı köyüne silahlı saldırı sonucu 28 kişinin öldürülüp, 11 kişinin yaralanması,

– 23.10.1992 günü Tunceli Mazgirt ilçesi Dedebağı köyüne silahlı saldırı sonucu 11 kişinin öldürülüp, 4 kişinin yaralanması,

– 23.01.1993 günü Diyarbakır ili Bağlar semtine silahlı saldırı sonucu 7 kişinin öldürülmesi,

– 14.06.1993 günü Şirvan ilçesi Gözlüce köyüne silahlı saldırı sonucu 7 kişinin öldürülmesi,

– 05.07.1993 günü Erzincan ili Kemaliye ilçesi Başbağlar köyüne silahlı saldırı sonucu 31 kişinin öldürülüp, 3 kişinin yaralanması,

– 18.07.1993 günü Van ili Bahçesaray ilçesinde yaylaya düzenlenen silahlı saldırı sonucu 24 kişinin öldürülmesi,

– 15.08.1993 günü Çemişgezek ilçesi Güneybaşı köyüne silahlı saldırı sonucu 6 kişinin öldürülmesi, bir otomobilin yakılması,

– 28.08.1993 günü Kovancılar ilçesi Yoncalıbayır köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 03.09.1993 günü Muş ili Korkut ilçesi Kümbet köyündeki Tarım Açık Cezaevinin basılması, cezaevinin ateşe verilip, giyecek ve yiyeceklerin gaspı, bir hükümlünün kaçırılması,

– 17.09.1993 günü Diyarbakır ili Eğil ilçe merkezine silahlı baskın sonucu ilçe mal müdürü, tapu müdürü, belediye memuru, nüfus memuru ve gece bekçisinin öldürülüp PTT binasının yakılması,

– 25.10.1993 günü Erzurum ili Çat ilçesi Yavi kasabasına silahlı saldırı sonucu 32 kişinin öldürülüp, 10 kişinin yaralanması,

– 12.12.1993 günü Adıyaman ili Ağaçkonak köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 1 kişinin yaralanması,

– 13.08.1994 günü Elazığ ili Alacakaya ilçesi Halkalı köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 1 kişinin yaralanması,

– 25.12.1991 günü İstanbul ili Bakırköy ilçesi Çetinkaya giyim mağazasına molotof kokteyli atılması sonucu 12 kişinin öldürülüp, 12 kişinin yaralanması,

– 12.02.1994 günü İstanbul ili Tuzla Tren istasyonuna bomba konulması sonucu 5 yedek subay okulu öğrencisinin öldürülüp, 16 askeri öğrenci ve 11 erin yaralanması,

– 09.05.1990 günü Muş-Bingöl seferini yapan 3005 sefer sayılı trenin Yörecik köyü yakınlarında durdurulup, 3 görevlisinin öldürülmesi,

– 10.06.1992 günü Bitlis ili Kokarsu köyü Çubuk-Sütlüce mezra yolunun kesilerek minibüsteki 13 kişinin öldürülmesi,

– 09.10.1992 günü Şirvan ilçesi Kayahisar köyü yolunun kesilip 4 kişinin öldürülmesi, 5 kişinin yaralanması,

– 20.10.1992 günü Solhan ilçesi Hazerşah köyü yolunun kesilip otobüsteki 19 kişinin öldürülerek otobüsün yakılması,

– 25.10.1992 günü Muş-Elazığ seferini yapan 2561 sefer sayılı trene bombalı, roketatarlı silahlı saldırı düzenlenmesi sonucu bazı vagonların Murat nehrine uçması ile 2 makinistin ölümü ve 45 kişinin yaralanması,

– 10.08.1993 günü Genç ilçesi Ardıçdibi-Çaytepe arasında yolcu taşıyan minibüsteki 9 kişinin öldürülmesi,

– 04.08.1993 günü Bingöl ili Solhan ilçesi Bağönü köyü yakınlarında 12 minibüsün durdurularak 16 kişinin öldürülüp, 14 kişinin yaralanması,

– 18.09.1993 günü Bitlis-Muş Karayolunda 5-6 aracın durdurularak 8 kişinin öldürülüp, 14 kişinin yaralanması,

– 07.09.1994 günü Hakkari ili Çukurca ilçesi Köprülü köy yolu-nun kesilip 13 aracın yakılması, 5 kişinin öldürülmesi ve 15 kişinin kaçırılması,

– 01.06.1994 günü Kozluk ilçesi Ulaşlı köy yolunun kesilerek 3 kişinin öldürülmesi,

– 21.03.1990 günü Palu ilçesi Kayaönü köyü yakınlarında, Şark Krom – Ferre Krom Müessese Müdürlüğüne ait araçların durdurularak müessese müdürü dahil 9 kişinin öldürülmesi,

– 11.09.1992 günü Kozluk ilçesi Yanıkkaya köyü yakınlarındaki Shell – Mobil şirketine ait sondaj kuyusu ve toplama kampına ait araç gereçlerin yakılması, 3 mühendisin öldürülüp, 4 mühendisin yaralanması,

– 23.10.1993 günü Kığı ilçesi Günlük köyü kil ocağında 10 işçi-nin öldürülüp, 2 işçinin yaralanması,

– 21.09.1996 günü Alacakaya ilçesi Etibank Şark Kromları İşletmesine silahlı saldırı sonucu 5 güvenlik görevlisinin öldürülüp, iş makinaları ve yatakhanelerin tahrip edilmesi,

– 30.06.1996 günü Tunceli ili Cumhuriyet Meydanında Zeynep Kınacı isimli PKK militanının merasim kıtasının içine girip, üzerindeki bombayı patlatması sonucu kendisi ile beraber 1 astsubay ve 4 erin öldürülmesi,

– 11.11.1998 günü Yüksekova ilçesi Jandarma Komutanlığı önündeki askeri konvoyun arasına giren PKK militanı Fatmi Özen’in çantasındaki bombayı patlatması sonucu. 1 astsubayın ölümü, 3 astsubay ve 2 vatandaşın yaralanması,

– 14.04.1994 günü Elazığ ile Arıcak ilçesi Bükardı köyü ilkokul öğretmenlerinden 5 kişinin öldürülmesi

– 24.06.1993 günü Tunceli ili Meşeyolu köyü okul müdürü ve öğretmeninin öldürülmesi, okulun yakılması,

– 07.10.1993 günü Tunceli ili Pertek ilçesi Pirinçli köyünde 4 öğretmenin öldürülüp, 1 öğretmenin yaralanması,

– 11.09.1994 günü Tunceli ili Mazgirt ilçesi Darıkent beldesine düzenlenen silahlı saldırı sonucu PTT binasının ve okulun yakılması, jandarma karakolunun taranması, belediye binası ile sağlık ocağının tahrip edilip, 6 öğretmenin öldürülmesi, 3 sağlık memurunun kaçırılması,

 – 21.06.1994 günü Fethiye ilçesi Yat Limanı yakınındaki çay bahçesine konulan zaman ayarlı bombanın patlaması sonucu, 7’si Alman ve İngiliz vatandaşı olmak üzere toplam 13 kişinin yaralanması,

– 22.06.1994 günü Marmaris ilçesi Belediye Halk Plajına ve Abdi İpekçi Parkına konulan bombaların patlaması sonucu 1 İngiliz turistin öldürülüp, 3 İngiliz ve 7 Türk vatandaşının yaralanması,

– 11.09.1995 günü İzmir ili Gaziemir Tansaş binası yakınına konulan bombanın patlaması sonucu 5 kişinin öldürülüp, 28 kişinin yaralanması,

– 25.10.1985 günü 3/118 Jandarma Sınır Taburu Serin Jandarma Takımına silahlı saldırı düzenlenmesi sonucu 9 jandarma erinin öldürülüp, 2 erin yaralanması, – 04.08.1991 günü Şemdinli ilçesi Samanlı Karakoluna silahlı saldırı sonucu 9 er ve erbaşın ve 1 geçici köy korucusunun öldürülme-si, 9 subay, astsubay ve erin yaralanması, 1 erin kaçırılması,

– 25.10.1991 günü 10. Jandarma Sınır Bölük Komutanlığına silahlı saldırı sonucu 15 erin öldürülüp, 1 asteğmen ile 9 erin yaralanması,

– 24.05.1993 günü Elazığ-Bingöl karayolunun kesilerek izinden dönen 33 er ve erbaş ile 3 vatandaşın öldürülmesi,

– 15.09.1993 günü Van ili Çatak ilçesi Kanalga Karakoluna silahlı baskın sonucu 13 er ve erbaşın öldürülmesi,

– 09.11.1994 günü Eruh ilçesi Dağdöşü köyü çevre emniyet timine karşı girişilen silahlı saldırı sonucu 15 er ve erbaşın öldürülüp, 13 erin yaralanması,

– 15.06.1995 günü Şemdinli ilçesi Ortaklar jandarma Karakoluna silahlı saldırı sonucu 2 astsubay ve 13 erin öldürülmesi, 6 erin yaralanması, 5 erin kaçırılması gibi,

PKK terör örgütü 1978 yılından sanığın yakalandığı 15.02.1999 tarihine kadar toplam; 6036 saldırı, 3071 bombalama, 388 gasp, 1046 adam kaçırma olayı gerçekleştirmiş ve bu olaylarda 4412 vatandaş, 3874 asker, 241 polis, 1225 geçici köy korucusu öldürülmüş ve şehit edilmiş, 5620 vatandaş, 8118 asker, 909 polis, 1655 geçici köy korucusu yaralanmıştır.

Yukarıda örnekleri verilen, PKK’nın gerçekleştirdiği ve sanığın da sorumluluğunu kabul ettiği eylemlerin her birinin, ulusal ve uluslararası hukuk literatüründe kabul edildiği üzere; doğrudan doğruya masum insanları hedef alan, kitleleri korkutup sindirmeyi amaçlayan nitelik ve nicelikte mutlak terör eylemleri olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır”

Bu karardan, PKK örgütünün Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak, Türk Ulusu’nu ırk esasına dayalı “Türk ve Kürt ulusları” biçiminde ikiye bölmek amacıyla ezilen halk olarak nitelediği Kürt kökenli vatandaşları, ayrı bir ulus olarak devletini kurma yolunda kanlı şiddet eylemlerine yönelttiği anlaşılmıştır.

Öte yandan, Avrupa İnsan Hakları Divanı, Zana-Türkiye davası nedeniyle verdiği 25 Kasım 1997 günlü (69/1996/688/880) sayılı kararında, “PKK isimli örgütü amaçlarına ulaşmak için şiddet kullanan bir terörist örgüt” kabul ederek, “Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesinde PKK’nın sivillere yönelik kanlı saldırılar düzenlediğini” belirtmiş; Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin 25 Haziran 1998 tarihindeki toplantısında aldığı 1377 sayılı Kararın 5. maddesi ile de PKK tarafından başlatılan ve Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan nüfusun yerlerinden edilmesine yol açan şiddet eylemleri ve terörizm sert bir biçimde kınanmıştır. Ayrıca, 13.12.2002 günlü, L 337/93 sayılı Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde yayımlanan 12.12.2002 günlü terörizme karşı savaşta alınan tedbirlerin uygulanması konusunda 2001/931/CFSP sayılı Ortak Posizyonu güncelleyen ve 2002/340/CFSP sayılı Ortak Pozisyonu iptal eden Konsey Ortak Pozisyonu’nunda terörizme destek veren kişiler, gruplar ve örgütler belirtilmiş ve bu Karara ekli listenin 2/14. maddesinde terörizmi destekleyen örgütler arasında PKK’ya da yer verilmiştir.

1- İDDİA VE SAVUNMA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İddianamesinde, esas hakkında görüşünde ve sözlü açıklamasında özetle, Davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Murat Bozlak’ın, diğer yöneticilerinin, bazı il ve ilçe teşkilat başkan ve üyelerinin söylemlerinde Kürt halkının Türk halkından farklı bir ulus olduğunu, kendi kimliklerini özgürce yaşamaları gerektiğini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Kürt halkına karşı baskı ve zulüm politikası uygulandığını, PKK terör örgütü ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında bir savaşın yaşandığını, bu savaşta Kürt halkının PKK terör örgütünün yanında yer alması gerektiğini belirttikleri, birçok HADEP il ve ilçe teşkilatlarında açlık grevlerinin yapıldığı, 23.6.1996 günlü HADEP 2. Olağan Genel Kongresinde Türk bayrağının indirilerek yerine PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın posterinin asıldığı, böylece PKK terör örgütüne ve onun başı Abdullah Öcalan’a yardım ve destek sağlanarak Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlar içerisinde bulundukları ve Davalı Parti ile mensuplarının bu eylemlerinin Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerine göre odak oluşturduğunu, bu nedenle Davalı Parti’nin kapatılması gerektiği ileri sürülmüştür.

Davalı Parti savunmalarında özetle, Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması için kampanya başlatıldığını, ülke genelinde HADEP binalarında aramalar yapılarak, kamu davaları açıldığını, kapatma davası dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtların hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıklarını, yürütülen soruşturmaların sonuçlanmadığını, iddianamede kanıt olarak gösterilen yazılı belgeler, ses ve görüntü kasetleri, parti binalarında ve yöneticilerin evlerinde elde edildiği iddia edilen maddi kanıtların, tanık beyanlarının ve yargılanan parti yöneticilerinin sanık sıfatıyla anlatımlarının tek tek incelenmesine olanak bulunmadığını, bu nedenle hükme esas alınamayacağını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının esas hakkındaki görüşünün tümüyle davanın açılmasından sonra ortaya konulan Abdullah Öcalan ve diğer bazı kişilerin HADEP aleyhine alınan tek yanlı ifadelere dayandırıldığını, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin gerek kuruluş ve yapıları ve gerekse uyguladıkları farklı yöntemler nedeniyle adil yargılama yapabilecek nitelikte bağımsız ve tarafsız mahkemeler olmadığını, bu mahkemeler ile bu mahkemeler nezdinde faaliyet yürüten Cumhuriyet Savcılarının yaptıkları tüm işlemlerin ve verdikleri kararları Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davasında esas alınmaması gerektiğini, delil olarak gösterilen Kongre, toplantı ve gösterilerde PKK terör örgütünün propagandasına yönelik eylemlerin de davalı Parti’nin dışında, kontrol edemediği kişilerce yapıldığını, Türkiye’nin başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere kimi uluslararası sözleşmeleri kabul ettiğini, iç hukuk normu ile ulusalüstü norm arasında bir çatışma söz konusu olduğunda, mahkemelerin ulusalüstü normu doğrudan uygulaması gerektiğini, ulusalüstü normların iç hukuktan üstün ve bağlayıcı olduğunu, davalı Parti’nin hiçbir şekilde Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerin odağı haline gelmediği gibi PKK terör örgütü ile de bir bağlantısının bulunmadığını belirtmiştir.

2- DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

a- Parti Organlarının Eylemleri

aa- Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi

23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nin yapıldığı, bu kongrenin başlamasını takiben daha önce salona asılan Türk Bayrağının PKK terör örgütü ile ilişkisi bulunduğu Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin verdiği kararla doğrulanan Faysal Akçan isimli kişi tarafından indirilerek yere atıldığı ve yerine PKK terör başı Apdullah Öcalan’ın bez üzerine çizilmiş büyük posterinin asıldığı, bu eylemin salonda bulunan Parti delegeleri tarafından coşkuyla alkışlandığı, PKK terör örgütü ve lideri Abdullah Öcalan lehine sloganlar atıldığı, görevli hükümet komiserinin uyarılarına karşın Türk Bayrağı önceki yerine asılmadığı gibi salondaki bir kısım parti delegelerince çiğnendiği, bunu takiben salonda üzerlerinde “HADEP Görevlisi” yazılı tişortlar bulunan kişiler ve salondaki diğer partililerce Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün bayrağının uzun süre alkışlar ve sloganlarla eller üzerinde dolaştırıldığı, ayrıca Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın posterinin yanına Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün sözde bayrağının asıldığı, bu eylemleri gerçekleştirenler arasında maskeli çok sayıda terör örgütü militanlarının bulunduğu, Parti’nin en yetkili organı olan Büyük Kongrede açıkca PKK terör örgütünün propagandasının yapıldığı, Mahkememizce izlenen video kaset görüntüleri ile dosyadaki diğer kaset çözüm tutanaklarından anlaşılmıştır.

Kongredeki olaylar karşısında Davalı Parti’nin en büyük organı olan Kongrede Genel Başkan Murat Bozlak ile Divan Başkanı Hikmet Fidan, olayları önlemeye yönelik herhangi bir girişimde bulunmadıkları gibi, görevli hükümet komiserinin bu yöndeki uyarılarını da dikkate almamışlardır.

Böylece, Davalı Parti’nin Genel Kongre’deki eylemleri, Parti ile PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymaktadır.

bb- Davalı Parti’nin Genel Başkanı Murat Bozlak Yönünden

– 23.6.1996 Günü HADEP 2. Olağan Kongresinde Yaptığı Konuşma İle Eylemler Karşısındaki Tutumu

23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nin yapılması sırasındaki eylemler karşısında Murat BOZLAK Parti’nin Genel Başkanı olmasına karşın ikazda bulunmadığı, kayıtsız kaldığı gibi, kendi posterinin yanında asılı bulunan Abdullah Öcalan posteri ve sözde PKK bayrağının önünde yaptığı konuşmada, “…HADEP’e Kürt halkı güven duymaktadır. Zira HADEP Kürt halkının bir parçasıdır. Kürt hareketinin bir parçasıdır. Şimdi bu ülkenin temel sorunu olan Kürt sorunu konusundaki düşüncelerimi ifade etmek istiyorum…şimdi bu ülkenin kurtuluşunda kan veren Kürtlerin inkarı var. Anadilleri ile konuşmaları yasak, kültürlerini geliştirmeleri yasaklanmış durumda…1924 Anayasası ile birlikte Kürtlerin varlığı inkar edilmiştir. 20 milyon insan için 1982 Anayasasında da aynı hüküm konulmuştur. Artılarıyla konulmuştur…Kürtler kimlik mücadelesi veriyor. Kürtler varlıkları için mücadele veriyorlar. Operasyonlara rağmen, katliamlara rağmen provakasyonlara rağmen, PKK hala bu ateşkesini devam ettiriyor. Bunu değerlendirmek lazım. Bu lafla olmaz. Adam gibi çıkacaksın madem ki sen silahını susturdun, bende talimat veriyorum askerime sizde susun diyeceksin. Operasyonla çözümlenmiyor, İŞGALLE ÇÖZÜM OLMUYOR. Çözüm olsa idi bu kaçıncı operasyon. Şimdiye kadar olurdu. Operasyonlar, katliamlar, provakasyonlar çözüm değil, çırpınıştır, batıştır, çöküştür… 2 Temel şart, savaş dursun taraflar diyalog sürecine girsin, ikinci etapta bu diyalog sürecinin uzamaması için kesin ve kalıcı bir barışın sağlanması lazım. Yapılması gereken açık şeyler var. Olağanüstü hal Kürt halkının başına zulüm yağdırmakta. Başka bir işe yaramadı… Kürtler göç ettirildi, köyleri yakılıp yıkıldı. Şimdi 4 milyon civarında Kürt göçer durumdadır. Yerlerinden, yurtlarından edilmişlerdir. Bunların tazminatları ödenerek geri gönderilmelidir. Herkes kendi kültürünü geliştirsin. Herkes bu ülkede kendi kişiliği ile kendini ifade etsin. Bundan kimsenin zararı yok. Bırakın Kürtlerde kendi kişilikleri ile kendilerini ifade etsinler, gelin bu darbecilerin bu çizmecilerin getirdiği demokratik olmayan ve Türkiye toplumunun gerçeklerine uymayan bu 82. Anayasasını değiştirelim. Bu anayasa değiştirilmeli, Kürt toplumunun kimliği kabul edilmelidir…” demiştir.

Kongrenin yapıldığı salondaki olaylara Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın tepki göstermemesi, kayıtsız kalması, buradaki konuşmasında Türkiye Cumhuriyeti Devletinin teröre karşı mücadelesini işgal olarak tanımlanması ve Kürtlerin ayrı bir halk olarak gösterilmesi Davalı Parti ile Murat Bozlak’ın Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak amacında olan PKK terör örgütünü desteklediğini açıkça ortaya koymaktadır.

Adı geçenin bu eylemlerini Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi “hal ve vasfını bilerek PKK isimli terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçu olarak değerlendirip 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169.,31.,33. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca altı sene ağır hapis cezası verilmiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesi 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı kararıyla eksik inceleme gerekçesiyle hükmü bozması üzerine kararı veren Mahkeme yargılamanın devam ettiği sırada yürürlüğe giren 4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa’yı gözeterek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla kamu davasını ertelemiştir.

Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin anılan kararının gerekçesinde, “Sanık Murat BOZLAK HADEP Genel Başkanıdır. Türk bayrağının indirildiği HADEP Genel kurul toplantısında yaptığı konuşmada Hadep’e Kürt halkının güven duyduğunu Türkiye’nin sorununun Kürt sorunu olduğunu Kürtlerin kimlik mücadelesi verdiğini, Türklerin, Kürdistan’ı işgal ettiğini, Türkiye’nin PKK’nın ilan ettiği ateşkese cevap vermediğini bildirerek bölücü içerikli konuşma yapmıştır. Bu konuşmayı yaparken, arkasında PKK örgüt mensuplarınca Türk bayrağı indirilerek yere atıldığı ayaklar altında, çiğnendiği salonu inletecek şekilde PKK’yı övücü sloganlar atıldığı halde, başını dönderip arkasına bile bakmamıştır. “Ben sizi görmüyorum. Ne yaparsanız yapın.” diyerek olayları görmezlikten gelmiştir.

Yüzü puşu ile sarılı (Faysal AKÇAN’ın beyanına göre 150 kişilik) örgüt mensubu gözlerinin önünde bölücü içerikli slogan atarken, Abdullah ÖCALAN’ın posterlerini PKK bayrağını eller üzerinde taşıyarak gösteri yaparken hiçbir müdahalede bulunmamış ve sesini çıkarmamıştır. Halbuki genel kurul toplantısını düzenleyen, büyük ebatta Türk bayrağını genel kurul toplantı salonuna astıran kişi kendisidir. Sanık PKK örgüt mensupları ile daha önce anlaşmış indirilmek üzere Türk bayrağını genel kurul toplantı salonuna astırmıştır. Sanığın eyleminin başka türlü değerlendirilmesi mümkün değildir. Daha önceki HADEP genel kurul toplantılarında Türk bayrağının asılmamış olması bu olguyu doğrulamaktadır. Halk deyimi ile “sağır sultanın” duyacağı herkesin görebileceği şekilde PKK örgüt mensupları, yüzleri puşu ile sarılı olarak indirilen Türk bayrağının yerine Abdullah ÖCALAN’ın posterini ve PKK bayrağını astıkları halde buna engel olmamış tersine diğer sanıklarla birlikte PKK örgüt mensuplarını gizleyerek, onları kamufle ederek, eylem yapmalarını yani örgütsel faaliyette bulunmalarına yardımcı olmuştur. Ayrıca sanık yasadışı PKK örgütünün yurtdışından Türkiye’ye gönderdiği bölücü içerikli bildirileri haber bültenlerini, teröristleri cesaretlendirecek yazıları HADEP Genel merkezinde ve diğer teşkilat binalarında saklayarak yasa dışı PKK örgütüne yardım etmiştir. Başka suçtan sanık olan kişilerin beyanları, HADEP PKK ilişkisini dolayısı ile sanığın kastını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Sanık örgüt mensuplarının eylemde bulunmaları için ortam sağlayarak, indirilmek üzere Türk bayrağını asarak yüzü puşu ile sarılı örgüt mensuplarını aralarında gizleyerek ve kamufle etmek suretiyle bilerek isteyerek hür iradesiyle yardım etmiştir.

Sanık HADEP GENEL Başkanıdır. Parti içinde ve genel kurul toplantı salonunda geniş yetkilere haiz iken Türk bayrağı indirildiği sırada arkasına bakarak ve konuşmasına ara vererek Türk bayrağını yerine astırması imkanı var iken bunu yapmamış tersine teröristlerin eylem yapmasına göz yummuştur. Sanığın yetkilerini, konumunu, suçun işleniş şeklini, yerini , zamanını göz önünde tutan Mahkememiz sanığa alt sınırın üzerinde bir ceza verilmesi Mahkememizde sanığa ceza tayin ederken sanığın bu durumunu takdir teşdit sebebi saymış sanığa alt sınırın üzerinde bir ceza verilmesi Mahkememizce uygun görülmüştür” denilerek, davalı Parti ile adı geçenin PKK isimli terör örgütüne yardım ve destek sağladığı kabul edilmiştir.

– 13.11.1998 ve 15.11.1998 Tarihli Basın Açıklamaları

HADEP Genel Başkanı olan Murat BOZLAK’ın 15.11.1998 tarihinde yaptığı basın açıklamasında, “…Başta İtalya olmak üzere Avrupa ülkelerinin Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü konusundaki dostane istemleri yanlış değerlendirilmiş ve hep geri çevrilmiştir.

PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın İtalya’ya gidişi ile birlikte yeni ve önemli bir gelişme meydana gelmiştir.

Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü konusundaki istemini sürekli dile getiren İtalya’nın barışa hizmet etmeyecek yeni acı ve üzüntülerin yaşanmasına sebebiyet verecek bir karara imza atması beklenmemelidir…”;

HADEP Ankara İl Örgütü imzalı 13 Kasım 1998 günlü “Basına ve Kamuoyuna ” başlıklı basın açıklamasında, “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’nın başkenti Roma’ya gidişi ile ortaya çıkan durum Kürt sorununun siyasal-demokratik çözümünü bir kez daha kaçınılmaz bir zorunluluk olarak dünya gündemine oturtmuştur. Artık Kürt sorunu evrensel bir sorundur…

…Bu amaçla halkımızın talebi karşısında il binasında dört günlük açlık grevi başlatılıyor. Demokratik kamuoyunu duyarlılığa çağırıyoruz…” denilmiştir.

Bu açıklamalarda, PKK terör örgütü liderinden “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN” diye bahsederek ona saygınlık ve meşruluk kazandırılmak istenmiş ve Türkiye Cumhuriyetinde ayrı bir Kürt ulusunun var olduğu mesajının verildiği anlaşılmıştır.

Basın açıklamalarını takiben PKK isimli terör örgütü lideri Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da tutuklanmasını ve Türkiye’ye iadesi girişimlerini protesto etmek amacıyla başta Ankara İl binası olmak üzere Türkiye genelinde HADEP il ve ilçe binalarında açlık grevlerine başlanılmıştır. Bu durum davalı Parti’nin PKK terör örgütüne yardım ve destek sağladığını açıkça ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, Murat Bozlak’ın bu eylemlerini Ankara 2 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, “silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek silahlı çeteye yardım etmek” suçu olarak değerlendirip 24.2.2000 günlü, E:1999/1 ve K:2000/20 sayılı kararla, “…PKK terör örgütü ile Halkın Demokrasi Partisi arasında organik bağ olduğu, diğer sanıklarla birlikte adı geçenin PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmasını müteakip başlatılan iade girişimlerini engellemek ve kendisine destek vermek amacıyla basın açıklamalarını yaptığı ve açlık grevi eylemlerinin ülke genelinde başlatıldığı…”nı kabul ederek Türk Ceza Yasası’nın 169, 59, 31, 36, 40. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç sene dokuz ay ağır hapis cezasına mahkum etmiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin, 23.1.2001 gün ve E:2000/2409 ve K:2001/162 sayılı kararıyla hükmün bozulması üzerine kararı veren mahkeme, 2.5.2001 günlü, E:2001/35 ve K:2001/75 sayı ile 4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun’un 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca adı geçen hakkındaki kamu davasının kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine karar vermiştir.

b- Ülke Genelinde Halkın Demokrasi Partisi Yönetici ve Üyelerinin Eylemleri

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 29.1.1999 günlü, davalı Parti’nin kapatılmasına ilişkin başvurusundan önceki tarihlerde, ülke genelinde birçok HADEP yönetici ve üyesi hakkında, “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik propaganda yapma, halkın bir kesimini diğer kesim aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme, hal ve sıfatını bilerek PKK terör örgütüne yardım ve yataklıkta bulunma” suçlarından çok sayıda soruşturma yapılarak kamu davası açıldığı görülmüştür.

aa- Hikmet Fidan Yönünden

– HADEP 2. Olağan Kongresindeki Eylemler Karşısındaki Tutumu

Hikmet Fidan’ın HADEP Parti Meclis üyesi ve HADEP İstanbul İl başkanı olduğu, 23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda yapılan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nde Divan Başkanı olarak seçildiği, kongrenin başlamasını takiben salona asılan Türk Bayrağının PKK terör örgütü ile ilişkisi bulunduğu Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin verdiği kararla doğrulanan Faysal Akçan isimli kişi tarafından indirilerek yere atıldığı, bu eylemin salonda bulunan Parti delegeleri tarafından coşkuyla alkışlandığı, salonda PKK terör örgütü ve sözde lideri Abdullah Öcalan lehine sloganlar atıldığı ve yerine PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın bez üzerine çizilmiş büyük ebattaki posterinin asıldığı, görevli hükümet komiserinin uyarmasına karşın Türk bayrağı önceki yerine asılmadığı, salonda bulunan bir kısım parti delegelerince üzerine basılarak çiğnendiği, bunu takiben salonda üzerlerinde “HADEP Görevlisi” yazılı tişortlar bulunan kişilerle ve diğer partililerce Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün sözde bayrağının uzun süre alkışlar ve sloganlarla eller üzerinde dolaştırıldığı, ayrıca Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın posterinin yanına Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün sözde bayrağının asıldığı, salondaki eylemleri gerçekleştirenler arasında maskeli çok sayıda terör örgütü militanının bulunduğu ve açıkça PKK terör örgütünün propagandasının yapıldığı anlaşılmıştır.

Divan Başkanı olan Hikmet FİDAN’ın belirtilen bu olaylara müdahale etme ve önlem aldırma imkanı olduğu halde kayıtsız kalması, gerekli uyarıda bulunmaması ve görevli hükümet komiserinin uyarılarını dikkate almaması, kongreyi devam ettirmesi, mensubu olduğu davalı Parti ile PKK terör örgütünün dayanışma içerisinde olduğunu açıkça göstermektedir. Nitekim adı geçenin bu eylemlerini 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla “hal ve vasfını bilerek PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçu olarak değerlendiren Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin mahkumiyet kararının gerekçesinde, “Kongre Divan Başkanlığı sıfatını taşıyan Hikmet Fidan, Divan başkanlığı yetkilerini kullanarak teröristlerin yaptığı eylemlere engel olmaya çalışmamış, aksine desteklemiştir. PKK örgüt mensuplarınca Türk bayrağının indirilerek ayaklar altında çiğnenmesine yerine PKK bayrağı ile Abdullah ÖCALAN’ın posterinin asılmasına seyirci kalmıştır. Divan başkanı olarak toplantıya ara verip güvenlik kuvvetlerini çağırarak örgüt mensuplarını yakalatıp indirilen Türk bayrağını yerine astırabilirdi. Sanık bunun tamamen aksini yapmış, toplantıya ara vermemiş diğer sanıklarla birlikte örgüt mensuplarını aralarında gizleyerek örgütsel faaliyette bulunmalarına yardımcı olmuştur. Örgüt mensupları divan başkanlığının önünde yüzleri puşu ile sarılı olarak PKK’nın bölücü içerikli sloganlarını atarak, Abdullah ÖCALAN’ın posterini ve PKK pankartlarını ellerinde taşıyarak gösteri yapmışlardır. Bu olgu duruşmada izlenen video kasetlerle sabittir. Sanık örgüt mensuplarının faaliyetlerine zımnen katılmış onlarla birlikte hareket ederek yukarıda belirtilen örgütsel faaliyetleri örgüt mensupları ile topluluk oluşturarak birlikte gerçekleştirmişlerdir. Görüldüğü gibi sanık örgüt mensuplarının Türk bayrağını indirerek ayaklar altında çiğnemelerine, PKK’nın propagandasını yapmalarına, Abdullah ÖCALAN’ın posterini ve PKK bayrağını asmalarına, bölücü içerikli slogan atmalarına teröristleri aralarına alarak onları gizleyerek ve kamufle etmek suretiyle bilerek ve isteyerek hür iradesi ile yardım etmiştir.

Adı geçenin yetkisini genel kurul toplantısındaki yerini ve görevini, suçun işleniş şeklini, yerini, zamanını göz önünde tutan Mahkeme bu durumu takdir ve teşdit sebebi sayarak alt sınırın üzerinde bir ceza tayin etmiştir” denilmiştir.

– HADEP 2. Olağan Kongresinde 23.6.1996 günü Yaptığı Konuşma

Hikmet Fidan 23.6.1996 günü HADEP 2. Olağan Kongresinde yaptığı konuşmada, “…Bizim arkamızda meşruluk var, haklılık var, Kürt halklarının kimlik mücadelesi var, siyasi haklarımızın kalması talebi var. Ve biz böyle bir mecburiyetten arkamıza böyle büyük bir halk desteği alarak geliyoruz…Biz bu düzenin şiddet politikasına karşı, inkar politikasına karşı talan politikasına karşı halkımızla beraber, partilerle beraber göğüs gererek bu duruma geldik…70 yıldır bu ülkeyi yöneten düzen sahiplerinin arkasında 5000’i aşkın faili meçhul, 3000’in üzerinde yakılıp yıkılan köy, yerinden yurdundan edilen göç ettirilen 5 milyona yakın Kürt halkı, Kürt halkına uygulanan baskı ve şiddet politikası vardır…Şu anda fizikman aramızda bulunmayan ve çok yakınımızda Ulucanlar cezaevinde bulunan Hatip Dicle’leri, Leyla Zana’ları, Selim Sadak’ları, kurultayımız adına selamlıyoruz…Türkiye’nin dev gibi büyüyen sorunlarını çözmek mümkün değil. Bu nedenle diyorum ki 15 Aralık’tan bu yana süren ateşkese çift yönlü destek verelim. Bu Türkiye’nin sorunlarının çözümüne önemli bir katkı verecektir…” demiştir. Konuşmasında ülkedeki vatandaşlardan bir kısmını “Kürt halkı” olarak nitelendirmesi, bu halka karşı bir baskı ve talan politikasının yürütüldüğünü ve buna karşılık Kürt halkının da kimlik mücadelesi verdiğini belirtmesi adı geçenin ülkenin bölünmez bütünlüğüne karşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

– 30.5.1996 Günlü Abdullah Öcalan’a Karşı Girişilen Suikasti Kınayan “Halklarımıza” Başlıklı Bildiri

30.5.1996 günlü Demokrasi Gazetesinde yer alan ve altında Hikmet Fidan’ın ismi bulunan “Halklarımıza” başlıklı bildirideki, “PKK Genel Başkanı Sayın Abdullah Öcalan’a karşı girişilen bombalı suikast girişimini kınıyoruz. Halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özlemine karşı yapılan bir sabotaj olarak değerlendiriyoruz” biçimindeki sözleriyle PKK terör örgütüne meşruluk ve saygınlık kazandırmaya çalışıldığı görülmektedir.

Hikmet Fidan’ın yukarıda sayılan eylemlerini Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, “silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek yardım etmek” suçu olarak değerlendirip 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca altı sene ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı kararıyla bozulduğu, kararı veren Mahkeme’nin “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa”yı gözeterek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla Yasa’nın 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelediği anlaşılmıştır.

bb- Kemal Bülbül Yönünden

– HADEP Ankara İl Başkanlığı 3. Olağan Kongresinde Yaptığı Konuşma

HADEP Ankara İl Başkanı olan Kemal Bülbül HADEP Ankara İl Başkanlığı 3. Olağan Kongresinde yaptığı konuşmada, “…Halkın Demokrasi Partisi ne istiyor’ HADEP’in ne istediğini şu an salonda bulunan ilgili kişilere de soruyorum. Halkların kardeşliğini istiyorlar, biz yasal demokratik çözümü istiyoruz. Kürt sorununun siyasi çözümünü istiyoruz. Bunun tarifi nedir’ Bunun tarifi şudur: Bu ülkede Kürt halkı bir gerçektir ve bu gerçekliği kabul etmek durumundasınız. Kültürüyle, diliyle ve her türlü halk iradesiyle kabul edilmek durumundadır…” diyerek ülkede yaşayan insanlardan bir kısmını kültürüyle, diliyle ve her türlü halk iradesiyle kabul edilmek durumunda olan “Kürt halkı” olarak belirtmesi ülkenin bölünmez bütünlüğünü yok etme iradesi taşıdığını ortaya koymaktadır.

Ayrıca, adı geçenin kimi eylemleride Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, “silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek silahlı çeteye yardım etmek” suçu olarak değerlendirilip 24.2.2000 günlü, E:1999/1 ve K:2000/20 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 59. maddeleri ile 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç sene dokuz ay ağır hapis cezası verildiği, 4616 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesi ile Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 23.1.2001 günlü, E:2000/2409 ve K:2001/162 sayılı bozma kararı üzerine hükmü veren Mahkeme’nin, “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa”yı gözeterek 2.5.2001 günlü, E:2001/35 ve K:2001/75 sayılı kararıyla 4616 sayılı Yasa’nın 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelediği anlaşılmıştır.

– Evinde Yapılan Aramada Ele Geçen Doküman

22.6.1998 günü Kemal Bülbül’ün evinde yapılan aramada ele geçirilen “Tarihsel Haksızlıkla Karşı Karşıya Kalan Kürtler, Kürt Sorunu ve Çözüm Önerileri” başlıklı 7 sahifeden ibaret yazıda, “…Bu gün Kürt halkı iskeleti ve beyni parçalanmış, Devletler arası paylaşılmış bir konumdadır. Ne acıdırki sömürgelerin bile statüsü varken Kürtlerin ve Tarihi ülkesi olan Kürdistan’ın hiç bir uluslararası resmi statüsü yoktur. Kürtlerin ulusal kimliği dili, kültürü, tarihi ve tüm ulusal değerleri imha sürecine tabi tutulmuştur. …bu gün kimileri tarafından “Güneydoğu, Türkiye Kürdistan’ı, Kuzey Kürdistan” olarak anılan topraklarda Kürt nüfusu yüzde seksen-Doksan gibi büyük bir çoğunluğu temsil etmektedir… Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı topraklarının bir kısmı üzerinde kuruluş sürecinin başladığı ilk dönemlerde Türkler ve Kürtler arasında bu günkü gibi önemli sorunlar olmamıştır. Asıl sorun 1923 Lozan Anlaşması ve sonrasında ilan edilen 1924 Anayasası ile başlamıştır. Çünkü bu Anayasa “Türklerin ve Kürtlerin ortak devleti” projesini tamamıyla yürürlükten kaldırmıştır. “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” gibi ırkçı bir resmi ideoloji ile Kürtlerin varlığı dahi inkar edilmiş, Kürt dili, kültürü ve tarihi değerleri bir imha sürecine tabi tutulmuştur. Kürtler bu köleci statüyü ya da statüsüzlüğü o tarihten beri asla kabullenemediler, 1925-1938 yılları arasında Türkiye Cumhuriyetinin resmi verilerine göre tüm 28 kez silahlı olarak ayaklandılar… 1960-1980 yılları arası bu günkü Kürt Ulusal uyanışı ve Özgürlük Mücadelesinin temellerinin atıldığı yıllardır… 1994 yılında Kürdistan İşçi Partisi (PKK) nin politik önderliğinde başlatılan silahlı mücadele kesintisiz 14 yıldır devam ediyor. … mirasını diğer kapatılan partilerden alan partimiz bütün Anti Demokratik ve hukuk dışı uygulamalara rağmen 1995 de girdiği Genel Seçimlerden Kürtlerin oyunun büyük çoğunluğunu alarak Kürtleri legal alanda temsil eden bir siyasi parti olduğunu bir daha ortaya koymuştur. …Kürt sorununu bir azınlık sorununa indirgeyerek sadece kültürel hakların tanınmasıyla çözülebileceğine inanan bazı uluslararası çevreler bu teşhislerinde kesinlikle yanılmaktadır. Kuşkusuz ki Kürtlerin Ulusal kimliği ve Kültürel haklarının Türkiye tarafından tanınması çözümde ileri bir adım olacaktır. Ancak yetersizdir. …Kürt sorununa PKK’yı dışlayarak çözüm arayan bazı ulusal ve uluslararası topluluklar siyasi çözüme kesin olarak hizmet etmemekte, aksine sorunu daha da karmaşık hale çevirmektedir, öncelikle belirtmeliyiz ki siyasi çözüm yolunda ilerleme sağlamanın ilk adımı Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile PKK arasında karşılıklı bir ateşkesin yürürlüğe girmesidir. …Güney Afrikada’ki ırkçı rejimi dize getiren belirleyici faktör her ne kadar zenci halkın mücadelesi ise de, Güney Afrika baskıcı rejimine karşı Avrupa, ABD ve diğer Dünya Devletlerinin uyguladıkları yaptırımlar olmasaydı Nelson Mandela bu gün Devlet Başkanı olabilir miydi’ Irkçı rejim tarihin çöp sepetine gönderilebilecek miydi’ Türkiye Cumhuriyetinde de benzer şekilde Ekonomik idari yaptırımlarla, silah ambargosu ve Turizm boykotu ile kıskaca alınmaması durumunda bu savaşın daha yıllarca süreceğini ve giderek Orta Doğu’da barış ve güvenliği ciddi boyutlarda tehdit edeceğini söylemek kehanet sayılmamalıdır…” denilmektedir.

Ankara il başkanı Kemal Bülbül’ün, evinde yapılan aramada elde geçirilen ve HADEP Genel Merkezi’nden aldığını ifade ettiği belgelerin içeriği ile konuşmasındaki anlatımların birbirini tamamladığı, böylece PKK terör örgütüyle fikri bağlantı içinde olduğu, fiil “PKK terör örgütüne yardım etmek” suçu olarak nitelendirilerek 7.7.1998 günlü iddianame ile açılan davada, Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 25.9.2002 günlü, 1998/38 Esas ve 2002/99 sayılı Kararla “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa” gözetilerek kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelendiği anlaşılmıştır.

cc- Kemal Okutan Yönünden

21.12.1997 tarihine kadar HADEP Ankara İl Başkanlığı görevini yürüten Kemal Okutan, HADEP Ankara İl Kongresinde 12.5.1996 günü yaptığı konuşmasında özetle, Kürt halkının 2600 yıllık baskılara dayandığını, HADEP’in kan dökerek bugünlere geldiğini, daha önce birkaç kişi iken şimdi salonlara, alanlara sığmaz olduklarını, 1991-1992 yıllarında nevruzun kutlandığını, ancak sarı, kırmızı, yeşil renklerden pek çok insanın katledildiğini, Başbakanın bu renklerin Ergenekon’dan getirildiğini söylemesine rağmen bu renkleri taşıyanlara ateş edildiğini, bu düzenin yalnız Kürtleri sömürdüğünü, PKK’nın altı aydır kimseye ateş etmediğini, buna rağmen operasyonların sürdüğünü, Zilan’da, Dersimde’ki gibi bitmeyeceklerini belirtmiş, 28.6.1996 günlü PKK terör örgütünün yayın organı olan MED TV’deki canlı yayına katılarak yaptığı telefon konuşmasında da, “…Mücadelemiz belli bir düzeye gelmiştir. Bu süreçte düzen partilerinin ve egemen güçlerin oyunları sözkonusu idi. Halkın mücadelesini geri çevirmek için her şeyi kullandılar. Bu taktik halk tarafından bozulmuştur. Bu bozulmadan sonra arkadaşlarımız katledilmeye başlanmıştır. HEP kapatıldı DEP kuruldu. Mehmet Sincar katledildi. DEP kapatıldı. Milletvekillerimiz hapse atıldı. HADEP kuruldu. 24 Aralık seçimlerinden önce Türkiye solu ile dayanışmaya geçildi. Bunu içine sindiremeyenler tekrar saldırıya geçti. Bu kurultay bir barış şöleni olarak kutlanmak istendi. Ama bunu engellemek için provakasyon yapıldı. PKK tek taraflı ateşkes ilan etmişti. Bu gözaltılar buna cevaptır. Arkadaşlarımızdan haber alamıyoruz…DGM Savcıları, Emniyet şefleri bu kadar kirli iş varken bu arkadaşlarımızı gözaltına alıyorlar. Bu bayrak yürüyüşlerini Devlet-Medya ve 12 Eylül faşistleri ortaya çıkarıyor…Biz bayrağın asılması için müdahalede bulunduk. Ama kitle psikolojisi bayrağı astıramadık…” demiştir.

Adı geçen bu konuşmalarında, PKK terör örgütünü desteklediğini, görüşlerini benimsediğini ve terör örgütü ile kendisinin ve mensubu olduğu Halkın Demokrasi Partisi’nin bağlantı içinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi de 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla fiili terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak olarak değerlendirip Kemal OKUTAN hakkında Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca dört sene altı ay ağır hapis cezası verdiği, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin eksik inceleme gerekçesiyle 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı bozma kararı üzerine kararı veren Mahkeme “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa”yı gözeterek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelediği anlaşılmıştır.

dd- Kudret Gözütok Yönünden

HADEP Parti Meclisi üyesi olan Kudret Gözütok’un Bursa’daki ikametgahında yapılan aramada PKK terör örgütünün askeri kanadını oluşturan ERNK’ya ait rozet ve PKK terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı direnişi ile PKK’nın bu konudaki politikalarını belirleyen ve Abdullah Öcalan tarafından yazılan “12 Eylül Faşizmi ve PKK direnişi”, “Diriliş Tamamlandı Sıra Kurtuluşta”, “PKK 5. Kongresine Sunulan Politik Rapor” isimli kitaplar bulunmuş, işyerinde yapılan aramada ise, içerisinde Yozgat Cezaevinde Mart 1995 tarihinde PKK örgüt mensupları tarafından gerçekleştirilen örgütsel konferanslar sonunda yapılan değerlendirmeler, tutuklu ve hükümlülerin özgeçmişleri ve Abdullah Öcalan’a övgülerin yeraldığı 141 sayfalık el yazısı örgütlsel doküman ele geçirilmiştir.

Ele geçirilen PKK’nın askeri kanadı olan ERNK amblemli rozet, kitaplar ile PKK mensupları tarafından düzenlenen örgütsel dokümanlar bu kişiyle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymuştur. Nitekim Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi de 4.6.1997 günlü, E: 1996/80, K: 1997/102 sayılı kararıyla Kudret Gözütok’un fiilini terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak olarak değerlendirilip Türk Ceza Kanunu’nun 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca dört sene altı ay ağır hapis cezası verdiği, kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı hükmüyle bozulduğu, Mahkeme’ce “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa” gözetilerek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla Yasa’nın 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca kamu davasının kesin hükme bağlanmasının ertelendiği anlaşılmıştır.

ee- Eşref Odabaşı Yönünden

HADEP Kırşehir İl Başkanı olan Eşref Odabaşı’nın HADEP Genel Merkezi tarafından yayımlanan HADEP Bülteni’nin Ocak 1997 tarihli sayısında “Bir Grup Din Adamından İnsanım Diyen Herkese Açık Mektup” başlıklı parti amblemini taşıyan yazıyı çoğaltarak Kırşehir ilçe ve köylerinde bulunan muhtar ile din adamlarına posta ile gönderdiği anlaşılmıştır.

İçeriğinde, “Kur’an’daki kimi ayetler yorumlanırken İslam dininin ana kurallarına aykırı olarak Kürt milletinin kendi kimliğini ana dili kültürü ile örf ve adetlerine uygun yaşama istekleri nedeniyle zulme uğradıkları, köyleri boşaltılarak işkenceye maruz kaldıkları, Anayasa ve yasalarımıza göre Kürt milletinin yok sayıldığı, ana dili olan Kürtçenin yasaklandığı…neden ben müslümanım diyen herkes bu zulme karşı çıkmıyor” biçimindeki ifadelerin yer aldığı yazıyı çoğaltıp dağtması nedeniyle Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 1.12.1997 günlü, E:1997/163 ve K:1997/146 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 312/2-3. maddeleri uyarınca “ırk ve bölge farklılığı gözeterek halkı kin ve düşmanlığa açıkca tahrik” suçundan cezalandırıldığı, cezanın 647 sayılı Yasa’nın 6. maddesine göre ertelendiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 23.2.1998 günlü, E:1998/1165 ve K:1998/2188 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılarak adı geçenin, halkın bir bölümünü ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkca tahrik ettiği sonucuna varılmıştır.

ff- Recep Doğaner Yönünden

HADEP Meclis üyesi olan Recep Doğaner’in 1996 Eylül ayında HADEP Ankara İl binasında 1 Eylül Dünya Barış Günü nedeniyle yaptığı konuşmada,“…Bugün Türkiye’nin güvenlik kuşağı adı altında 70.000’i aşkın bir asker zırhlı araç ve gereçleriyle Kuzey Irak sınırına yığılmış durumdalar. Bugün Güney Kürdistana geçecek bu güçlerin oradaki yerleşim birimlerini oradaki insanları yerlerinden yurtlarından edecekler sivil halka yine zulmü dayatacaklar. Bunlar eğer orada barışı sağlayabileceklerse kendi ülkelerindeki bu savaşa ne diyecekler’ Erzincan’da barışı sağlayamamış, Sivas’ta barışı görmemiş, Diyarbakır’da savaşı sürdürmüş, Hakkari’de hiçbir zaman barış ortamı yaratamamış ve bu sorunu, Kürt meselesini hiçbir zaman gündeminden düşürmemiş bu güç güneyde Kürtlerin bölgesinde ne yapacaktır’ Buradaki savaşı oraya taşımış olacaktır. Ama burası çok iyi anlaşılmalıdır ki, savaşı kazanacak haklılardır, savaşı hiçbir zaman teknoloji kazanamamıştır, güçlü olan kazanamamıştır, haklı olan kazanmıştır. Dünyada hep böyle olmuştur. Bu da şunu gösteriyor, mazlum halkların kurtuluşları güçlü teknolojilerin üzerindeki denemeleri sonuçsuz kalmış, halklar kendi mücadelelerini başarı ile sonuçlandırmış ve kendi haklarına kavuşmuşlardır. Bugün Türkiye Cumhuriyet Devleti savaşı gündemine almış, barış isteyen insanları cezalandırıyor, barış kelimesinden dolayı insanları cezalandırıyor. Barış kelimesi yasak edilmiş bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu ülkede savaş var mıdır ki barış olsun deniliyor. Bal gibi savaş vardır. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar kanlı bir savaş bu aşamada yaşanmıyor..Bu savaş yine Devlet tarafından bu coğrafyada yaşayan halklara karşı yürütülüyor…” denilmiştir.

Bu konuşma nedeniyle Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yapmak suçundan 16.6.1998 günlü, E:1998/4 ve K:1998/66 sayılı kararla 3713 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca on ay hapis ve beşyüz milyon lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 11.5.1999 günlü, E:1999/589 ve K:1999/2204 sayılı kararla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Buna göre adı geçenin Kuzey Irak’ta üstlenen ve buradan ülkemize girerek toplu katliamlar ile yakma ve yıkma eylemlerini gerçekleştiren PKK militanlarına karşı Türk Güvenlik Güçleri’nce girişilen operasyonları kınıyıp karşı çıkarak terör örgütü lehinde propaganda yaptığı sonucuna varılmıştır.

gg- Mehmet Satan Yönünden

HADEP Genel Başkan Yardımcısı ve üyesi olan Mehmet Satan Parti Genel Merkezi tarafından ocak 1997 tarihinde yayımlanan HADEP Bülteni’ndeki yazısında, “…Aynı zamanda Kürt halkına katliam ve tehditle barış girişimlerine karşı da gözdağı oluyor. Katliam ve tehdit bayrak provakasyonu ile daha dün uygulandı…Onbinlerce Mehmetçik ve PKK savaşçısının toprağa düşmesi binlerce anaya bacıya kardeşe hayatın zehir edilmesi bu askeri çözüm politikalarının Türkiye insanına hediyesi oldu…Sözde Mehmetçiğe sahip çıkan şehit aileleriyle dayanışma içerisinde olduğunu söyleyen bu kan emicilere sormak gerekir. Senin oğlun nerede askerlik yaptı, yapıyor’ Barış bunların korkulu rüyasıdır…Gelin bu meseleyi Türkiye’de bizler tartışalım. Dışarıda çözüm aramayalım. Sadece Kürtler değil Türk halkına da danışalım halk karar versin…Kamuoyunda işin doğası gereği arabulucu olacak, bu konuda tarafsızlığını isbatlamış Mazlum-Der ve İHD gibi kuruluşların tüm tarafları çağırıp toplumun tüm kesimlerinin özgürce düşüncelerini ifade ettiği bir çalışmaya sıcak bakacağımızı söylüyoruz. Bu tartışmadan çıkan sonuçları kamuoyu ve hükümete iletmesini tıpkı yasakların kaldırılmasında olduğu gibi bu konuda da halka danışılmasını istiyoruz…” demiştir.

Mehmet Satan’ın bu yazısında, HADEP 2. Olağan Kongresindeki bayrak indirme olayını provakasyon olarak nitelendirdiği, operasyonlar sırasında hayatını kaybeden Türk askeri ile öldürülen PKK teröristlerini eşdeğerde görerek, PKK teröristlerinden “PKK savaşcısı” olarak bahsettiği, şehit ailelerine destek verenleri “kan emiciler” olarak belirttiği, böylece amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak olan PKK terör örgütüne destek verdiği anlaşılmaktadır. Bu beyanların davalı Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı sıfatını taşıyan bir kimseye ait olması ve davalı Parti’nin yayın organı olan HADEP Bülteninde yayımlanması davalı Parti’nin PKK terör örgütüne destek verdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Adı geçenin bu eylemi Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak” suçu niteliğinde kabul edilerek 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8/1-son maddeleri uyarınca bir yıl dört ay hapis ve 3.733.333.333 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 8.2.1999 günlü, K:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

hh- Hamit Geylani ve Veysel Turhan Yönlerinden

HADEP Genel Sekreteri ve Parti Meclisi üyesi olan Hamit Geylani ile Hadep Siirt İl Başkanı Veysel Turhal’ın Parti Genel Merkezi tarafından Ocak 1997 tarihinde yayımlanan Bültendeki yazılarında, “…Dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen %10’luk barajda antidemokratik seçim sistemi ile kürt halkının özgür iradesinin Türkiye Büyük Millet Meclisine yansıtılması engellendi…Savaş alanında aldığı bazı illerde %55’lere varan oy oranı ile düzen partilerinin gerçek yüzünü açığa çıkarmış ve 22 halk meşru temsilcilerini seçmiştir…Kürt halkının kendisini özgürce ve kimliği ile her alanda ifade etmesini engelleyen ve diğer antidemokratik yasa ve uygulamaların kaldırılmasını öngörmekte ve bunun mücadelesini verecektir. Cezaevindeki siyasi tutsaklar üzerinde insanlık ve hukuk dışı uygulamalar devam etmektedir…HADEP barış demokrasi ve özgürlük mücadelesini daha yükselterek kürt halkının ulusal ve demokratik savaşımını…savunmada kesin ve kararlı olduğunu kamuoyuna duyuruyor…” demişlerdir.

Adı geçenlerin bu yazılarında Türk Devleti içinde tek bir millet olan Türk ulusunu halklar diye bölerek Türk ve Kürt halklarını iki ayrı topluluk olarak vurguladığı, ülkenin bir kısmını “savaş alanındaki iller” olarak ve terör örgütü militanlarını cezaevindeki siyasi tutsaklar şeklinde nitelendirdiği, Devletin terör örgütüne karşı yürüttüğü mücadeleyi savaş olarak değerlendirdiği, bu bölgede halkın 22 meşru temsilcisini seçtiğini ve Kürt halkının kendisini özgürce ve kimliği ile ifade etmesinin engellendiğini, bunun mücadelesinin Kürt halkının ulusal ve demokratik savaşım olduğunu belirttiği, böylece Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yaptıkları anlaşılmaktadır. Bu beyanların davalı Parti’nin Genel Sekreteri ile il başkanı sıfatını taşıyan kimselere ait olması ve yayın organı olan HADEP Bülteninde yayımlanması davalı Parti’nin de aynı amacı taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, adı geçenlerin bu sözleri Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda” suçunu oluşturduğu kabul edilerek, 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararla, 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ile son fıkrası uyarınca bir yıl dört ay hapis ve 3.733.333.333 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

ıı- Mehmet Selim Okçuoğlu Yönünden

HADEP Parti Meclisi üyesi ve hukuk komisyonu sözcüsü olan Mehmet Selim Okçuoğlu’nun Parti Genel Merkezi tarafından yayımlanan Bültenin Ocak 1997 tarihli sayısındaki “Yöneticilerimiz hakkında yürütülen dava üzerine” başlıklı yazısında, “…Gözaltına alınmalarının nedeni Parti Kurultayı sırasında kurultayın yapıldığı salonun salonun tavanına Parti yönetimi tarafından asılmış bulunan Türk bayrağının toplantıya katılan izleyicilerden küçük bir grup tarafından indirilmiş olmasıydı.

Türk yasalarına göre siyasi partilerin kurultay yaptıkları yerlere Türk bayrağı asma zorunluluğu olmamasına karşın HADEP kamuoyunda bilinçli olarak yaratılmaya çalışılan şovenist propagandaya karşı iç barışı ve kardeşliği savunduğunu göstermek için Türk bayrağını asmakta bir sakınca görmedi. Salondaki bayrak HADEP tarafından satın alınmış ve kurultay salonuna asılmıştı.

…Ülkenin doğu ve güneydoğusunda bulunan kürt illerinde büyük bir oranla birinci parti olmuştu” denilerek davalı HADEP’in 2. Olağan Kongresinde meydana gelen bayrak indirme eylemini önemsemeyerek desteklenmesi ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki illerin kimilerini Kürt illeri olarak nitelendirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi aleyhine propaganda yaptığını açıkça ortaya koymaktadır.

Adı geçenin bu sözleri Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak” suçunu oluşturduğu kabul edilerek 17.9.1998 günlü, E:1997/59, K:1998/117 sayılı kararla, 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bir yıl hapis ve 2.800.000.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

jj- Hayri Ateş Yönünden

HADEP Denizli İl Teşkilatı Gençlik Komisyonu Başkanlığı görevini yürüten Hayri Ateş’in 24.10.1998 günü Antalya ilinde düzenlenen “Örgütlü Gençlik, Özgürleşen Gençlik” isimli toplantı ile 25.10.1998 günü HADEP Denizli İl Teşkilatı tarafından düzenlenen “Gençlik Şöleni”nde yaptığı konuşmasında, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan ve Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan Kürt kökenli bir kısım vatandaşların kendilerine Kürt kimliğinin tanınması ve bunun için örgütlenmeleri gerektiğini, bu yönde savaşım yapılmasını, kürt vatandaşlara ülkeyi yönetenlerce baskılar yapıldığını, PKK genel başkanı Abdullah Öcalan tarafından ilan edilen ateşkesin halklarına büyük bir umut verdiğini, Kürtlerin kimlik istemelerine ve özgürce yaşama taleplerine kulak verilmesini ve bu halkın susmayacağını ifade etmesi nedeniyle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, 24.12.1998 günlü, E:1998/262 ve K:1998/296 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddeleri uyarınca 20 ay hapis ve 10.166.666.666 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, kararın Yargıtay 9.Ceza Dairesi’nin 5.3.1999 günlü, E:1999/192 ve K:1999/1244 sayılı hükmü ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Buna göre, adı geçenin PKK terör örgütünü desteklediği, görüşlerini benimsediği ve bu örgütle mensubu olduğu Halkın Demokrasi Partisi’nin bağlantı içinde olduğu sonucuna varılmıştır.

kk- Hasan Doğan Yönünden

HADEP Malatya İl Başkanı olan Hasan Doğan’ın, Türkiye’ye getirilen Abdullah Öcalan’a ve PKK terör örgütü mensuplarına destek ve kamuoyu oluşturmak için, HADEP Malatya İl Teşkilat binasında bir kısım tutuklu ve hükümlü yakınlarını açlık grevine başlatması, parti binasının muhtelif yerlerine “Kalbimiz Roma’da…Özgürlük Güneşimizi Karartamazsınız…Berxwedan Jiyane…Ateş Güllerini Selamlıyoruz…Zindanlar Boşalsın…Tutsaklara Özgürlük…” gibi PKK terör örgütü ve Abdullah Öcalan’ı destekleyici pankartlar astırması, parti binası salonunda uydu anteni kullanarak MED TV isimli televizyondan PKK terör örgütünün propagandasına yönelik olarak örgüt elemanlarının dağ ve kamp yaşantılarını, Abdullah Öcalan’ın konuşmalarını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve güvenlik güçlerini aşağılayıcı yayınları parti binasına gelenlere izlettirmesi, ayrıca parti binasında yapılan aramada terör örgütünün yayınlarından olan çok sayıda gazete ve derginin ele geçirilmesi nedeniyle “PKK isimli örgüte yardım ve yataklık yapmak suçu”ndan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1999 günlü, E:1998/138 ve K:1999/177 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, bu kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Buna göre Hasan Doğan’ın bu eylem ve davranışlarını kendisi ve mensubu bulunduğu Halkın Demokrasi Partisi’yle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkca ortaya koyduğu sonucuna varılmıştır.

ll- Mehmet Yücedağ Yönünden

HADEP Malatya İl Gençlik Komisyonu üyesi olan Mehmet Yücedağ parti il binasında haftasonu üniversitede okuyan öğrencilere, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde ayrı bir Kürt halkının olduğunu ve bu halkın sorunlarının bulunduğunu belirtir seminerler düzenlenmesi, örgütsel içerikli tiyatro, folklor, şiir çalışmaları yaptırması nedeniyle “PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1999 günlü, E:1998/138 ve K:1999/177 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, bu kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece adı geçenin ve mensubu olduğu Parti’nin terör örgütü ile bağlantısı olduğu sonucuna varılmıştır.

mm- Arif Atalay Yönünden

HADEP Adana İl sekreteri olan Arif Atalay Adana İl Teşkilatının düzenlediği 29.5.1998 günlü toplantıda yaptığı konuşmasında, “…eğer bu topraklar üzerinde yaşayan her halk kendi özgür kimliğine sahip değilse bu ülkeye demokrasi gelmez. Daha önce partisi kapatılan bu halk dimdik ayakta kaldı. Halkın demokrasi partisinde mücadelesine devam etti…meclisten apar topar sürüklenerek götürüldüler ama başaramadılar, çünkü demokrasi Türkiye’de kendilerinin sonu olacak. 11 Şubat 1998 günü parti genel merkezi basılarak genel başkanımız sayın Murat Bozlak ve merkez yöneticilerimiz tutuklandı. Daha önce partimizi kapattılar, fakat mücadelemiz devam etti. Bundan ders alamayanlar şunu bilmelidirler ki bu halk ayakta kalmaya devam ettiği müddetçe, bu halk partisine sahip çıktığı müddetçe hiçbirşey kazanamayacaklardır. Bu bakımdan biz diyoruz ki bu savaş sona ersin, bu ülkeye barış gelsin, bu ülkede kan dökülmesin. Biz bu halkın diğer halklardan ayrılması veya bir halkın bir halka üstün olmasını istemiyoruz. Biz dedik ki tüm halklar kardeştir. Ancak saldırılara devam ediyorlar. Tüm bu saldırılara rağmen biz Halkın Demokrasi Partisi olarak mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz. Bizi tükenmeyecek gibi görüyorlar…Siz insanları zindanlara tıktığınızda, milyonlarca insanı inkar ettiğinizde, yerinden yurdundan ettiğinizde sesimiz çıkmayacak mı, bizim parti prensiplerimiz mazlum halkın sesini dile getirmektir. Soyguna, talana, zulme ve baskıya karşı olmaktır. Bizim politikamız barışı dile getirmektir, halkların kendi kendilerini soylu ve eşit bir şekilde ifade etmelerini sağlamaktır. Eğer biz bunlardan vazgeçersek her şeyimiz gider. Bu uğurda yüzlerce şehit verdik, binlerce şehit daha vereceğiz. Halkın Demokrasi Partisinin faaliyetlerini engellemek için aşama aşama yürürlüğe konan engellemeler devam etse bile başarıya ulaşamazsınız. Siz ki Vedat Aydın’ı, Musa Anter’i, Mehmet Sincar’ı, Savaş Buldan’ı ve Halkın Demokrasi partili 268 kişiyi katlederek ele geçirilecek bir kale olarak mı görüyorsunuz. Bu politikalarla nereye varacaksınız. Biz Anadolu’yu halklarla bezeyen ortamı özgürleştireceğiz, büyüteceğiz, yürüteceğiz…” demiştir.

Adı geçenin bu konuşmasında, etnik köken ayrılığını belirtmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devletini kürt kökenli vatandaşlara karşı bir mücadele ve savaş içerisinde bulunduğunu ileri sürmesi, Devletin terörle mücadelesi sırasında öldürülen örgüt mensuplarını Kürdistan şehitleri olarak adlandırması, ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle halkın bir kesimini diğer kesim aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik ettiğinin kanıtıdır.

Kaldı ki, Adana 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 16.12.1998 günlü, E:1998/234 ve K:1998/432 sayılı kararıyla adı geçenin, “halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik” suçundan Türk Ceza Kanunu’nun.312. maddesinin ikinci fıkrası ve 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 10 ay hapis ve 1.266.666 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, kararın 17.6.1999 tarihinde kesinleştiği anlaşılmıştır.

nn- Hamza Abay Yönünden

– 13.5.1998 Günlü Basın Açıklaması

HADEP Eskişehir İl Başkanı olan Hamza Abay Sakarya caddesi Bayat Pazarında 40-50 kişilik bir gruba okuduğu “Basına ve Kamuoyuna” başlıklı 13.5.1998 günlü basın açıklamasında, “…Özgürlüğün düşmanları, kirli savaşın tacirleri, kuduz köpeğin sudan korktuğu gibi yurtseverlerden, devrimcilerden ve örgütlü emekçiden korkan faşizm örgütlendirilmiş ve silahlandırılmış bir tarzda kan döküyor.

Şemdin Sakık’ın olduğu iddia edilen ifadeler aslında aylar öncesinde daktiloya alınan belirli devrimci ve yurtsever merkezleri hedefleyen kirli savaşı metropollere taşıyan faşist savaş planıydı.

Malatya’da Cihan Tahon’un faşizm tarafından akıtılan kanı kurumadan İzmir’de intihar ettiği iddia edilen Ali Serkan Eroğlu’nun zehirlenerek öldüğü kesinlik kazandı. Son dönemde yoğunlaştırılan ırkçı, faşist propagandanın devamı olarak faşist şiddetlendirilerek yoğunlaştırıldı. Antalya’da gerilla cesetlerini parçalayan saldırganlık 1 Mayısın hemen ertesinde Bolu’da Kenan Mak isimli öğrenciyi bıçaklayarak öldürdü. İstanbul’da HADEP üyesi Bilal Vural adlı devrimci pompalı tüfekle katledildi…Susmak onaylamaktır. Zaman birlik zamanıdır, zaman hesap sorma zamanıdır…” denilmiştir.

Bu basın açıklaması ile, PKK terör örgütü militanlarından gerilla olarak sözedilmesi, terörün önlenmesine yönelik operasyonların kan dökme ve kirli savaş olarak nitelendirilmesi, ülkeyi bölmeye yönelik faaliyetlere katılanlar ile destekleyenlerin yurtsever olarak adlandırılması, halkın bir bölümünün operasyonları yürütmekte olan güvenlik güçlerine karşı koymaya teşvik edilmesi ve bölücü örgütün yasadışı eylem ve faaliyetlerinin haklı ve meşru olduğunun savunulması suretiyle Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yaparak terör örgütüne yardım ve destek sağlandığı anlaşılmıştır.

Kaldı ki adı geçenin bu eylemi ile ilgili Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 14.1.1999 günlü, E:1998/106 ve K:1999/4 sayılı kararıyla, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhinde propaganda yapmak” suçundan 3713 sayılı Yasanın 8. maddesinin birinci fıkrasına göre bir yıl dört ay hapis ve 4.400.000 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 11.5.1999 günlü, E:1999/554 ve K:1999/2203 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– 6.5.1998 Günü Eskişehir HADEP İl Binasında Yapılan Basın Açıklaması

HADEP Eskişehir İl Başkanı olan Hamza Abay 7.5.1998 günü İstikbal Gazetesinde de yayımlanan 6.5.1998 günlü Eskişehir HADEP İl Binasında yaptığı basın açıklamasında, “1998 yılının barış ve özgürlük getirmesini istemiştik. Maalesef bu yılın da diğer yıllardan farklı olmadığını görüyoruz. 15 yıldan beri sürdürülen kirli savaş en acımasızca sürdürülmektedir. Dünyada barış süreçleri yaşanırken ülkemizde hala savaşta ısrar edilmektedir. Topyekün savaş bütün aygıtlarıyla sürdürülüyor. Bugünlerde psikolojik imha savaşı halkımız üzerinde derinleştirilmiştir. Antalya’nın Serik ilçesinde gerilla cesetlerinin çıkarılması ve parçalanması tek kelime ile insanlık ayıbı ve vahşetidir. Bu vahşet yaşanırken halk buna tepki göstermiyor, şoven kışkırtmalar sonucu kendisi de bu suça iştirak ediyor. Halkın Demokrasi Partisi faşist saldırıları kınıyor ve kirli savaşa karşı barışı ve kardeşliği ısrarla savunuyoruz” denilmesi nedeniyle, Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1.7.1998 günlü, E:1998/74 ve K:1998/84 sayılı kararla “halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik” suçunu oluşturduğu kabul edilerek, Türk Ceza Yasası’nın 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca iki yıl hapis ve 3.040.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 8.10.1998 günlü, E:1998/2824 ve K:1998/2484 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Adı geçenin halkın bir bölümünü ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkca tahrik ettiği sonucuna varılmıştır.

oo- Yılmaz Açıkyüz Yönünden

HADEP Eskişehir İl sekreteri olan Yılmaz Açıkyüz yerel İstikbal Gazetesinde 16.5.1998 tarihinde yayımlanan açıklamasında, “…Önceki gün akşam saatlerinde il başkanımızın evi, işyeri ve arabasında arama yapılıp parti arşivimize el kondu. Türkiye çok irrasyonel bir süreci yaşıyor. Kürt illerinde onbeş senedir adı konmamış bir savaş yaşıyor. Ellibinlerle yüzbinlerle operasyonlar yapılıyor. Adı savaş olmuyor. Kürt illerinde yükseltilen kirli savaş sivil faşistler vasıtasıyla metropollere taşınmak istenmektedir…” demiştir.

Yılmaz Açıkyüz’ün açıklamasında, ülkenin bir kısım illerini Kürt illeri olarak nitelendirdiği, bölgede adı konmamış kirli bir savaşın yaşanmakta olduğunu, bu savaşın sivil faşistler vasıtasıyla metropollere taşınmak istendiğini belirterek, Türkiye Cumhuriyeti Devletini savaşan taraf olarak gösterdiği, böylece Parti il sekreteri olan adı geçenin Devletin güvenlik güçlerinin terörizme karşı yaptığı mücadeleyi kirli savaş olarak nitelendirerek PKK terör örgütüne destek verdiği anlaşılmıştır.

Kaldı ki, adı geçenin bu eylemi Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhinde propaganda yapmak” suçu olarak nitelendirip 14.1.1999 günlü, E:1998/106 ve K:1999/4 sayılı kararla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bir yıl dört ay hapis ve 4.400.000 lira ağır para cezası verdiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 11.5.1999 günlü, E:1999/554 ve K:1999/2203 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

öö- Güven Özata Yönünden

Halkın Demokrasi Partisi Genel Başkan vekili olan Güven Özata 1997 yılı Ocak ayında çıkan HADEP Bülteni’nin 2. sayfasındaki yazısında, “… Kurulu olan bu düzenden Türkiye halkı yoksul insanları zarar görürken en çok zarar gören ise yoksul Kürt halkı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde kanı ve canı bulunan Kürt insanı siyasi alanda kendi kimliği ile söz hakkına da sahip olma hakkından mahrum bırakılmıştır. Kimliksizlik ve kişiliksiz kılınma temel politika haline getirilirken bu durum ister istemez bir sağlıksızlığa ve büyük dengesizliğe yol açmış baskı ve şiddetinde başlıca nedenlerini oluşturmuştur. doğaldır ki bu durum sadece Kürtlerin değil tüm Türkiye halkının da çıkarlarına ters düşmekte sorunların giderek artmasına ve büyümesine yol açmaktadır…”;

Aynı Bültenin 6., 7. ve 8. sayfalarında “HADEP’in yürüyüşü engellenemez” başlıklı il başkanları toplantısında yaptığı konuşmaya ilişkin yazıda, “… Tüm emekten yana olan güçlere ve mazlum Kürt halkına uygulanan baskılar bugün partimiz şahsında doruğa çıkarılmıştır… Kurtulduğu günden bu yana emeği ile geçinenlerin çıkarlarını ve Kürt halkının haklı demokratik meşru taleplerini savunmayı varlık nedeni sayan politikalarını… HADEP Kürt ve Türk halklarının barış taleplerini şölene dönüştürmüştür… Kürt sorununun siyasal yolla çözülmesi ve akan kanın durması için ısrarlı bir çaba sarfeden HADEP savaşan taraflardan birinin tek taraflı ateşkes ilan etmesi ile çabalarını daha da yoğunlaştırmış barışa giden yolu açık tutmayı ilke olarak ele almıştır… ancak 12 yıldır sürdürülen kirli savaş yüz milyar dolarlık bir ekonomik kayba onbinlerce Türk ve Kürt gençlerinin hayatlarına mal olmasına milyonlarca kürtün sürülmesine rağmen bir çözüm olmadığı… Türkiye yi çökertmeye taşıyan kirli savaş odaklarının gelinen noktada terör ve provakasyonların dışında iktidarlarını sürdürmeleri imkansız hale gelmiştir… arkalarında halk desteği kalmayan kirli savaş odakları suçluluklarını ve cinayetlerini kapatmak telaşı içinde hareket etmekte, barış kardeşlik ve özgürlükten insan haklarından korktukları kadar hiçbir şeyden korkmamaktadırlar… ve de kirli savaşa çeteleri gündemi değiştirerek günü kurtarmalıydılar” demiştir.

Güven Özata, söz konusu yazılarda tek bir ulus olan Türk halkını Kürt ve Türk halkları olarak ikiye ayırdığı, silahlı kuvvetlerin terör örgütüne karşı yapmış olduğu mücadeleyi halk desteği kalmayan kirli savaş ve cinayet olarak nitelendirmesi nedeniyle Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 79. ve 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca “halkı ırk esasına dayalı bir şekilde açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçundan cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı ilamıyla kesinleştiği anlaşılmıştır.

pp- Mehmet Mansur Reşitoğlu Yönünden

HADEP Diyarbakır Merkez İlçe Başkanı olan Mehmet Mansur Reşitoğlu HADEP Parti ilçe binasında 16.3.1998 günü davetliler ve basın mensuplarına okuduğu “HADEP Diyarbakır İl Başkanlığı” antetli kağıda yazılı “Basına ve Kamuoyuna” başlıklı bildiride, “Kürtler tarih boyunca egemenlikler altında bulundukları rejimler tarafından katliamlara maruz bırakılıp uzayan tırnak misali kesilip atılmışlardır…Kürtlerin tarihi katliamlarla doludur. Halepçe ilk olmadığı gibi son da olmamıştır. Halepçe’den önce Dersim, Ağrı Zilan katliamları yaşandığı gibi, Halepçe’den sonra da görülmüştür ki, Kürtler aynı uygulamalarla Lice’de, Şırnak’ta, Kulp’ta, Nusaybin’de, Cizre’de ve son olarak Ninova’da maruz kalmışlardır” demiştir.

Mehmet Mansur Reşitoğlu bu beyanında, 1988 yılında Irak yönetimi tarafından Kuzey Irak’ta kimyasal silah kullanılarak gerçekleştirilen katliam ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti güvenlik güçlerinin terörü önlemek amacıyla yaptığı operasyonları aynı düzeyde nitelendirdiği, güvenlik güçlerinin teröre karşı yürüttüğü mücadeleyi kürtlerin katledilmesi olarak kabul ettiği, böylece halkın bir bölümünü ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği sonucuna varılmıştır.

Nitekim, adı geçenin bu sözleri Diyarbakır 3 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce “halkı ırk esasına dayalı bir şekilde açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçu olarak nitelendirildiği 9.3.1999 günlü, E:1998/269 ve K:1999/70 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca on ay hapis ve ağır para cezası verildiği ve cezanın 647 sayılı Yasa’nın 4. maddesi uyarınca para cezasına dönüştürüldüğü hükmün 7.10.1999 tarihinde kesinleştiği anlaşılmıştır.

rr- Hediyetullah Ülgen Yönünden

HADEP Güngören İlçe Başkanı Hediyetullah Ülgen 16.11.1998 günü HADEP Güngören İlçe teşkilat binasına gelen şahıslara terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla yürüyüş yapmak üzere Belediye binası önünde toplanmalarını söylemesi üzerine çok sayıda kişinin Belediye binası önünde toplanması ve “Biji PKK, Biji Apo, Apo’ya uzanan eller kırılsın” şeklinde sloganlar atması, pankart taşınması nedeniyle “Yasadışı örgüte yardım ve yataklık etmesi suçundan İstanbul 4 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi 6.12.1999 günlü, E:1998/488 ve K:1999/620 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169 ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç sene dokuz ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 26.6.2000 günlü, E:2000/1761 ve K:2000/1891 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece, Hadep Güngören İlçe Başkanı olan adı geçenin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerde bulunan PKK terör örgütüne açıkça yardım ve destek sağladığı sonucuna varılmıştır.

ss- Mehmet Emin Bayar Yönünden

– 1995 Yılında İzmir’de Beş Kişinin Ölümü İle Sonuçlanan Bombalama Olayı

Olay tarihinde HADEP Buca İlçe Başkanı olan Mehmet Emin Bayar’ın parti ilçe binasına gelen PKK terör örgütü mensupları ile görüşerek ilişki kurması, cezaevindeki örgüt mensuplarına bölgeden ve halktan toplanan paraları göndermesi, kırsal alanda yapılan operasyonlar sırasında yaralanan yasadışı örgüt militanlarının tedavilerini yaptırması ve lojistik destek sağlaması, 1995 yılı içerisinde İzmir ilinde meydana gelen ve beş kişinin ölümü ile sonuçlanan bombalama ve adam öldürme olaylarını kolaylaştırması, operasyon sırasında ölü olarak ele geçirilen Baver kod adlı Mahmut Balcı’nın üzerinde bulunan nottan, PKK terör örgütü elemanları ile irtibat sağlayarak onlara yardımcı olduğunun anlaşılması, PKK örgüt üyesi olmaktan mahkum olan Şahin kod adlı Hasan Aşkın’la örgütsel çalışma yapması, İzmir ilinde gerçekleştirdikleri bombalama ve terör eyleminde kullanılan 21 DS 328 plakalı aracı temin etmesi nedeniyle, “örgüt mensuplarına hal ve sıfatlarını bilerek yardım ve yataklık etmek” suçundan, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 21.5.1998 günlü, E:1998/11 ve K:1998/85 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay süreyle ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 16.11.1998 günlü, E:1998/2728 ve K:1998/3118 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– 17.11.1998 Tarihinde HADEP Konak İlçe Binasında Yapılan Açlık Grevi

Olay tarihinde HADEP Konak İlçe Başkanı olan Mehmet Emin Bayar’ın PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye iadesinin önlenmesi amacıyla il teşkilatının oluru alınarak parti merkezinde 17.11.1998 tarihinde açlık grevini başlatması nedeniyle, ” örgüt mensuplarına hal ve sıfatlarını bilerek yardım ve yataklık etmek” suçundan, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 17.8.1999 günlü, E:1998/300 ve K:1999/164 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169., 59. maddenin ikinci fıkrası ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay süreyle ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 27.3.2000 günlü, E:1999/1671 ve K:2000/768 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece Hadep Buca ve Konak İlçe Başkanlıklarını yapan Mehmet Emin Bayar’ın PKK terör örgütüne yardım ve destek sağladığı sonucuna varılmıştır.

şş- Süzan (Suzan) Erdoğan Yönünden

HADEP Çiğli Yönetim Kurulu üyesi ve Kadın Komisyonu sorumlusu Süzan (Suzan) Erdoğan’ın, bölücü örgüt PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla HADEP İzmir İl Teşkilatı tarafından alınan karar üzerine 18.11.1998 günü Küçükçiğli’de kahveler durağındaki gösteriye parti adına katılması, gösteride katılanlarla birlikte “dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Apo Roma’da T.C. komada, Biji Apo Biji PKK” şeklinde sloganlar atması nedeniyle yasadışı örgüte yardım ve yataklık etmek” suçundan, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi 11.5.1999 günlü, E:1998/308 ve K:1999/74 sayılı kararla adı geçenin Türk Ceza Kanunu’nun 169, 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verdiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 25.1.2000 günlü, E:1999/1439 ve K:2000/20 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece Hadep Çiğli Yönetim Kurulu üyesi ve kadın komisyonu sorumlusu Suzan Erdoğan’ın Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerinde bulunan PKK terör örgütüne açıkça yardım ve deste sağladığı sonucuna varılmıştır.

tt- Halime Köklütaş Yönünden

HADEP Çiğli Kadın Komisyonu Başkanı Halime Köklütaş’ın, bölücü örgüt PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanmasını protesto amacıyla HADEP İzmir İl Teşkilatı tarafından alınan karar üzerine 18.11.1998 günü Küçükçiğli’de kahveler durağındaki gösteriye parti adına katılması, gösteride katılanlarla birlikte “dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Apo Roma’da T.C. komada, Biji Apo Biji PKK” şeklinde sloganlar atması nedeniyle “Yasadışı örgüte yardım ve yataklık etmek” İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi 11.5.1999 günlü, E:1998/308 ve K:1999/74 sayılı kararla adı geçenin Türk Ceza Kanunu’nun 169, 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verdiği hükmün kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 25.1.2000 günlü, E:1999/1439 ve K:2000/20 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

uu- Mehmet Yardımcıel Yönünden

HADEP Kars İl Başkanı olan Mehmet Yardımcıel, 21.3.1997 günü Kars HADEP İl Başkanlığının Kars Düğün Salonunda düzenlediği nevruz kutlamaları sırasında “…Biz Kürt halkı olarak tüm devrimci, emekçi, yurtsever halk olarak bir olalım. Kendimize ait olan örf, adet ve geleneklerimiz zalimlere karşı başkaldırımızı onların bayramı olarak kutlamayacağız. Kutlamaya hakları yoktur. Arkadaşlar, Kürt halkının kırmızıyı sevdiğini söylüyorlar. Doğrudur kürt halkı yıllardır özgürlükleri için dökmüş oldukları kanın rengi olduğu için kırmızıyı seviyoruz. Kürt halkı yeşili seviyor yeşil kurtuluşun hazırlığının rengi olduğu için yeşili seviyor. Kürt halkı sarıyı seviyor çünkü sarı her şeyin hazırlığını gösterdiği için sarıyı seviyor…” biçimindeki konuşma nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak suçundan Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 4.6.1999 günlü, E:1997/389 ve K:1999/141 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 2.250.000.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 7.10.1999 günlü, E:1999/13801 ve K:1999/13403 sayılı ilamıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece Mehmet Yardımcıel’in bu sözleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan davranış içinde olduğunu açıkça göstermektedir.

üü- Şemistan Ağbaba Yönünden

16.11.1998 günü HADEP Kars İl binasında yapılan aramada, amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak olan bölücü terör örgütü PKK’nın bayrağı ve çok sayıda yasadışı kitaplar ve yayınların elde edilmesi, parti ilan panosunda güvenlik kuvvetleriyle girdikleri çatışmalarda ve cezaevlerinde açlık grevlerinde ölen terör örgütü mensuplarının resimlerinin bulunması PKK terör örgütünün yayın organı olan MED TV yayınlarının partiye gelen kişilere izlettirilmesi nedeniyle parti yönetiminden sorumlu Hadep Kars İl Başkanı Şemistan Ağbaba’ya “Terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 24.12.1999 günlü, E:1998/360 ve K:1999/385 sayılı kararla “terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” Türk Ceza Yasası’nın 169 ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 31.10.2000 günlü, E:2000/1681 ve K:2000/2673 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

Bu durum davalı Parti ve parti binasının yönetiminden sorumlu olan il başkanı Şemistan Ağbaba’nın PKK isimli terör örgütüne destek ve yardım sağladığını açıkça göstermektedir.

vv- Zeki Kılıçgedik, Hıdır Berktaş, Yaşar Uçar, Sakine Berktaş, Muharrem Bilbil (Bülbül), Hasan Yıldırım, Beser Kaplan, Serhat İnan (İman), Sabri Sel, Ferhat Avcı, Ali Gelgeç ve Abuzer Yavaş Yönlerinden

HADEP Malatya Merkez İlçe Başkanı Zeki Kılıçgedik’in, merkez ilçe üyesi Hıdır Berktaş’ın, Battalgazi İlçe Başkanı Ali Gelgeç’in, Battalgazi Yönetim Kurulu üyesi Yaşar Uçar’ın, HADEP İl Yönetim Kurulu üyesi ve parti üyeleri Sakine Berktaş, Muharrem Bilbil (Bülbül), Hasan Yıldırım, Beser Kaplan, Serhat İnan (İman), Sabri Sel, Ferhat Avcı ve Abuzer Yavaş’ın terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla cezaevlerindeki hükümlü ve tutukluların başlattıkları eylemleri desteklemek için parti binalarında açlık grevi başlatmaları, parti binalarının muhtelif yerlerine pankartlar “Kalbimiz Roma’da…Özgürlük Güneşimizi Karartamazsınız…Berxwedan Jiyane…Ateş Güllerini Selamlıyoruz…Zindanlar Boşalsın…Tutsaklara Özgürlük…” gibi PKK terör örgütü ve Abdullah Öcalan’ı destekleyici pankartlar astırmaları, parti binasında uydu anteni kullanarak MED TV isimli televizyondan PKK terör örgütünün propagandasına yönelik olarak örgüt elemanlarının dağ ve kamp yaşantılarını, Abdullah Öcalan’ın konuşmalarını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve güvenlik güçlerini aşağılayıcı yayınları parti binasına gelenlere izlettirmaleri, parti binasında ve evlerinde yapılan aramada terör örgütünün yayınlarından olan çok sayıda gazete ve derginin ele geçirilmesi, ayrıca Battalgazi İlçe Başkanı olan Ali Gelgeç’in evinde çatışmalarda ölen PKK örgüt mensuplarının fotoğraflarının bulunması, Hıdır Berktaş’ın muhtelif tarihlerde Dilek kasabasındaki evinde bazı kişilere MED TV izlettirdiği, HADEP İl Yönetim Kurulu üyesi Muharrem Bilbil’in daha önce güvenlik güçlerince uydu anten ve televizyona el konulmasına rağmen MED TV yayınlarının izlenmesinin güvenlik güçlerince engellenmesine rağmen parti binasında yayınları izlettirdiği nedenleriyle adı geçenin “terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1999 günlü, E:1998/138 ve K:1999/177 sayılı kararla PKK Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5., 59. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece adı geçenlerin bu eylem ve davranışlarının kendileri ve mensubu bulundukları Halkın Demokrasi Partisiyle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koyduğu sonucuna varılmıştır.

yy- Bedir Çetin, Hüseyin Duran, İsmail Minkara, Hacı Pamuk, İsmail Turap, Abuzer Arslan, Rıza Kılınç, Şükrü Karadağ ve Ramazan Sertkaya Yönlerinden

HADEP Adıyaman parti örgütünde yönetim kurulu üyeleri Bedir Çetin, Hüseyin Duran, İsmail Minkara, Hacı Pamuk, İsmail Turap, Abuzer Arslan, Rıza Kılıç, Şükrü Karadağ ve Ramazan Sertkaya’nın terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla Adıyaman Parti il binasında 17.11.1998 tarihinde açlık grevi başlatmaları ve yönlendirmeleri, parti binalarında PKK terör örgütüne ait bayrağı bulundurmaları nedeniyle “örgüte yardım ve yataklık etmek” suçundan Malatya 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi 6.5.1999 günlü, E:1999/1 ve K:1999/37 sayılı kararla TCK.169, 3713 Sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 15.5.2000 günlü, E:1999/2174 ve K:2000/1450 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece adı geçenlerin bu eylem ve davranışlarının kendileri ve mensubu bulundukları Halkın Demokrasi Partisiyle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koyduğu sonucuna varılmıştır.

d- Diğer Deliller

aa- PKK Terör Örgütü Başı Abdullah Öcalan’ın Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı ve Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesindeki Beyanları

PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 1997/514 sayılı hazırlık soruşturması aşamasındaki 22.2.1999 günlü ifadesinde “…23 Nisan 1996 tarihinde yapılan HADEP kurultayında Türk Bayrağının indirilmesi olayı tamamen HADEP’in bir gafıdır. Olaydan birkaç gün sonra MED TV’de yaptığım konuşmada bu olayın yanlış olduğunu ortaya koydum.

HADEP bünyesinde yurt içinde oluşturulan Gençlik ve Kadın komisyonlarında yapılan eğitim çalışmalarıyla Romanya ve Moldavya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmaları tamamen benim perspektifime, görüşlerime uygun olarak yapılan çalışmalardır. Ben kendilerine buraya PKK ideolojisini taşıyamazsınız siyasal ve yasal gerçeklere uygun bir eğitim yaparak bilinçlenmeyi sağlayacaksınız diyordum.

Romanya ve Moldavaya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarında yetişen müdahaleci grupların HADEP’in faaliyetlerinde ve icraatlarında söz sahibi oldukları doğrudur. Yurtdışındaki ve özellikle Romanya’daki eğitim çalışmalarını Mehmet Hoca kod Cevat Soysal yürütmüştür. Mehmet Hoca kod Cevat Soysal benimle telefonla irtibat kurarak görüş ve talimatlarımı alıyordu.

HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetinin yürütüldüğü doğrudur. Ancak ben kendilerine bu işin yasal parti olmaları nedeniyle kendilerine zarar vereceğini bu faaliyetlerinin yanlış olduğunu belirtiyordum. HADEP’in kuruluşu sırasında Avrupa teşkilatımız vasıtasıyla para yardımı yaptık. Zannederim bu yardım 200.000 mark civarında idi. Kendileri adına düzenlenen gecelerde toplanan paralar bu şekilde bu partiye aktarılmıştır.

Halen cezaevinde hükümlü olarak bulunan PKK mensubu Sabri Ok’un HADEP’lilere talimatlar verdiği doğrudur. Üst düzey kararları da vermektedir. Ancak benim demek istediğim şudur. Ben esasen bir siyasi kanal arayışı içindeyim, fakat bir HADEP’linin yasal gerçekler karşısında kendisini PKK militanı gibi görmesi ve göstermesi yanlıştır. HADEP’le olan işbirliğimizi şu çerçevede anlatabilirim. Madem ki bu parti bizim tabanımıza dayanıyor, bizi temsili doğru olarak yapması ve bunun için de eğitim görmesi gerekir. Siyasi bir realite karşısında yasal bir parti olduğunu da unutmaması gerekir…” ;

31.5.1999 tarihinde Ankara 2 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1999/21 esas sayılı dava dosyasıyla ilgili alınan ifadesinde, “…HADEP PKK’nın tabanı üzerinde politika yaptı. HADEP içerisinde PKK ya kırsala eleman temini yönünde çalışmalar yapılmış olabilir ama resmi PKK kuruluşudur diyemeyiz….

…Bir de 1996 süreci önemlidir. 1996 Nisan ayında Mesut Yılmaz iktidara geldikten sonra önce HADEP’ten Recep Doğaner aracılığı ile bizimle ilişkiye geçildi…

…Ya HEP ya da HADEP dönemiydi yer bulmaları için kendilerine biraz yardım istediler ikiyüzbin mark yardımda bulundum. Kimlerin aracılık ettiğini isim düzeyinde bilemiyorum Avrupa’da böyle bir yardımın yapıldığını biliyorum…”

demiştir.

Adı geçene ait ifadeler Halkın Demokrasi Partisi hakkında kapatma davası açılmasından sonraki tarihlerde alınmış ise de, anlatımların dava açılmadan önceki eylemlerle doğrudan ilişkili olması ve Siyasi Parti ile PKK örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koyması nedeniyle değerlendirilmiştir.

Abdullah Öcalan hakkında verilen Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 29.6.1999 günlü, E:1999/21 ve K:1999/13 sayılı kararından adı geçenin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırarak üzerinde Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bir Kürdistan devleti kurmak amacıyla oluşturulan PKK adlı illegal örgütün kurucusu ve en üst düzey yetkilisi olduğu, yakalandığı tarihe kadar aldığı kararlar, verdiği emir ve talimatlarla, PKK terör örgütü militanlarınca gerçekleştirilen çok sayıda silahlı saldırı, yol kesme, bomba atma, sabotaj, silahlı soygun eylemlerinde binlerce vatandaş, asker, polis, köy korucusu ve kamu görevlisinin öldürülmesi ve yaralanmasından sorumlu olduğu kabul edilerek Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca “ölüm cezası” ile cezalandırıldığı ve eylemlerinin yoğunluğu, sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayrımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, bu eylemlerin ülke için ciddi, yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi, ceza adaletinin sağlanması bakımından, hak ve nesafet kuralları da gözetilerek aynı Yasa’nın 59. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına hükmedildiği anlaşılmıştır. Anılan karar Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 22.11.1999 günlü, E:1999/1296 ve K:1999/3623 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiş, daha sonra 9.8.2002 günlü, 24841 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren bulunan 4771 sayılı “Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun”la yapılan değişiklikle kimi istisnalar dışında idam cezalarının müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülmesi üzerine, Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 3.10.2002 günlü, E:1999/21 ve 1999/73 sayılı ek kararıyla adı geçen hakkında verilen ölüm cezası 4771 sayılı Yasa’nın 1. maddesinin (a) fıkrasına göre müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülmüştür.

PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın yukarıda belirtilen ifadeleri Davalı Halkın Demokrasi Partisi ile PKK terör örgütü arasında güçlü bir bağlantının bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

bb- HADEP ile PKK Terör Örgütü Arasındaki Bağlantıyı Gösteren Örgüt Elemanlarının Anlatımları

– Mehmet Aktar’ın İfadeleri

Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevinde terör suçundan hükümlü Mehmet Aktar’ın 1 Şubat 1999 günlü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği dilekçede şunları söylemiştir:

“…Terör örgütü PKK, amacına ulaşmak için terörle birlikte çeşitli legal parti ve dernekleri kullanmaktadır…

…bu tür yasal görünüm altındaki örgütler, PKK’nın halk içinde eli, ayağı, gözü, kulağı gibidir. Çünkü örgüt, direkt halk içine inmekte zorluk çekmektedir. Diğer taraftan, böylelikle uluslararası kamuoyunda sanki arkasında halk desteği varmış gibi bir izlenim uyandırmayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda bu tür paravan örgütleri vasıtasıyla biraraya topladığı insanları, Güneydoğu Anadolu bölgemiz ile Kuzey Irak’a göndererek, PKK’nın askeri kanadı olan ARGK’ye eleman kazandırmaya çalışan terör örgütü, bunda epey başarılı sonuçlar elde etmiştir. Yığınla insan HADEP tarafından kandırılıp dağa çıkarılarak, bu insanların hayatları söndürülmüştür…

…HADEP terör örgütü ile organik ilişkisi olan bir partidir. Bu ilişki Avrupa’da sözde örgütün siyasi kanadı olan ERNK yoluyla, Türkiye’de de cezaevinde bulunan PKK üyeleri aracılığıyla sağlanmaktadır. HADEP genel merkez yöneticileri sık sık Avrupa’ya giderek, burada PKK’nın Avrupa sorumlularıyla görüşür ve talimatlarını alırlar. Brüksel’deki “Sürgünde Kürt Parlamentosu” yine Brüksel’deki HADEP irtibat bürosu, PKK’nın talimatlarını HADEP’e aktarırlar. Yine Avrupa’da eğitilen birçok terör örgütü militanı, HADEP içinde faaliyet göstermek üzere Türkiye’ye gönderilmektedirler. Cezaevinden çıkan fakat dağda faaliyet yürütemeyecek durumda olan terör örgütü üyeleri genelde HADEP içinde çalıştırılırlar. Bu insanlar genelde HADEP içinde yönetici konumundadırlar. Yine bu kişilerin yaptığı faaliyetler, cezaevi ve Avrupa ERNK örgütü tarafından denetlenmektedir. Yanlış bir çalışma yaptıkları takdirde bu insanlar terör örgütü yöneticilerince gerektiğinde uyarılabilirler, yine görevlerine son verilebilir.

Hadep’in Terör Örgütü Açısından Oynadığı Rol

1- Terör örgütüne dünya ve Avrupa kamuoyunda meşruluk kazandırmak. Avrupa’daki demokrat, sosyalist, liberal ve Yeşilcilerin PKK’ya destek vermelerini sağlamak.

Bu amaçla sosyal etkinlikler düzenleyerek, devlet karşıtı propaganda yaparlar. Açlık grevleri organize ederek, milletvekilleri aracılığıyla Avrupa ülkelerindeki çeşitli kuruluşlarla ilişkiye geçerler. Bu ilişkiler vasıtasıyla Türkiye’yi tecrit etmeye çalışırlar.

2- Örgütün dağ kadrosuna eleman kazandırmak.

Bu amaçla HADEP, kendi bünyesinde kurduğu, kadın, işçi, gençlik, esnaf komisyonları aracılığı ile, insanları ilk önce terör örgütü PKK sempatizanı haline getirir. İkinci adımda ise dağa çıkarır. Bunun için de çok çeşitli etkinlikler düzenlerler. En başta HADEP binaları terör örgütünün eğitim yuvaları haline getirilmiştir. Geziler düzenleme, spor, müzik, folklor gibi çeşitli etkinliklerle halk içinde potansiyel kazanarak, bu potansiyeli örgüte aktarırlar.

3- Terör örgütünün sempatizan kitlesini devlete karşı çeşitli eylemlere çekerek, terör örgütü PKK’nın “siyasal ordumuz” adını verdiği eylemci bir kitle yaratmak. Bunun için, terör örgütünün ideolojik söylemleri yumuşatılır. Herkesin kabul edebileceği bir kalıba dökülür. Böylelikle herkesin sıcak baktığı bazı kuru söylemler ve sloganlar etrafında bölge halkını birleştirmek ve terörün şehirlerdeki destekçileri haline getirmek vs. gibi amaçlarını her türlü yöntemi kullanarak yaşama geçirmeye çalışırlar.

4- HADEP, Türkiye’de bölücü bir örgütün legal kurumları olarak faaliyet gösteren tüm dernek, sendika , kültür merkezi gibi oluşumların, yine dergi, gazete gibi basın-yayın organlarının hepsinin koordinesini yapar. Türk sol örgütlerinin bu yönlü oluşumları ile PKK adına ilişkiler kurar.

5- HADEP’ten seçilecek milletvekilleri yoluyla Meclis’te ve Türkiye rejimi içerisinde çatlak sesler yaratmak aykırı düşünceler ortaya atarak bir rejim bunalımı yaratmak veya en azından demokratik yapılanma dahilindeki bazı güçleri birbirine düşürmek. Örneğin, 1991 yılında Meclise giren HEP kökenli milletvekillerinin yaptıkları ilk iş; yemin sırasında sansasyonel söz ve davranışlarla olay çıkarmak olmuştur. Toplumu, bu olaylar etrafında bir tartışma zeminine çekerek, bu sorunu kabul edenlerle etmeyenler arasında bir ikilik yaratıp, tartıştırmak ve sonuçta kendilerini gündemleştirmeyi amaçlamışlardır. Hem de bölücü terör örgütünün düşünceleri Meclis’te bile dillendirilmiştir.

6- Örgüte lojistik destek sağlamak

Terör örgütü PKK’nın dağ kadrolarının giyecek, ilaç, teknik malzeme yine erzak gibi çeşitli ihtiyaçlarının büyük bir kısmı HADEP örgütleri tarafından temin edilerek örgüte ulaştırılmaktadır. İhtiyacı olan bölgelere para da gönderilmektedir. Bu amaçla HADEP örgütleri “Yoksullara yardım”, “Güneydoğudan göç eden muhtaç ailelere yardım” adı altında, her zaman para, yiyecek-giyecek ilaç gibi şeyler toplar. Bunun için kampanyalar düzenlerler. Bu kampanyalarda topladıkları herşeyi kırsala veya cezaevindeki PKK’lılara gönderirler.

7- Yurtdışında veya kırsalda eğitildikten sonra eylem amacıyla Türkiye’ye gönderilen PKK üyelerinin halk içinde barınmalarını sağlamak, deşifre olmalarını engellemek ve her türlü ihtiyaçlarını gidermek.

Örgüt tarafından eylem ve örgütlenme yapmak amacıyla Türkiye’ye gönderilen şahıslar, buralarda barınma, ilişki kurma, malzeme temin etme gibi çeşitli sorunlarla karşılaşırlar. PKK, bunları bildiği için Türkiye’ye gönderdiği mensuplarına HADEP içinde faaliyet gösteren, önceden ayarlanmış kişilerin adreslerini verir, böylece terör örgütü üyesi şahısın her türlü ihtiyaçları giderilir. Toplum içinde bu kişilerin deşifre olup, örgüt üyesi olduklarının anlaşılmaması için bu kişilere iş bulunur veya bir ailenin yanına, Güneydoğu’dan gelen akraba görüntüsü verilerek yerleştirilir. Aynı şekilde deşifre olan örgüt mensuplarının yurtdışına aktarılmaları da HADEP eliyle yapılır.

8- Örgütün eylemsiz kaldığı çeşitli dönemlerde HADEP, çeşitli eylemler yaparak eylemsizliği gidermeye çalışır.

Örneğin bölücü terör örgütü PKK, eylemsiz kaldığı zor dönemlerinde ateşkes ilan edince, HADEP’e talimat vererek kitle gösterileri, açlık grevleri ve çeşitli protesto gösterileri düzenlemelerini istemektedir.

Anlaşıldığı üzere Türkiye’nin demokratik yapısından yararlanarak kurulan bu tür kuruluşlar, bölücü düşüncelerin yayıldığı halkın bu yolla zehirlendiği ve devlet düşmanı haline getirildiği, PKK’nın paravan örgütleridir. Bunun en somut örneği bizler olmaktayız. Büyük çoğunluğumuz bu tür paravan örgütlerin propagandalarına kanarak, terör örgütüne katıldık…”

Anayasa Mahkemesi’nin 1.3.1999 günlü yazılı istemi üzerine Cumhuriyet Başsavcılığı’nda 2.3.1999 tarihinde alınan ifadesinde de, dilekçe ve altındaki imzanın kendisine ait olduğunu, HADEP’in seçimlere girerek PKK terör örgütünün Meclise taşınmasının engellenmesi gerektiğini, bu görüşlerin cezaevinde bulunan diğer itirafçıların da görüşleri olduğunu, HADEP’le temasta bulunan örgütün cephecisi ve yurt dışı ile bağlantısını sağlayan kişilerin halen cezaevinde bulunduğunu belirtmiştir.

Ayrıca Mehmet Alkın, Arif Sakık, Raşit Akcan ve Mehmet Yazar’ın aynı tarihte Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca alınan ifadelerinde ise:

– Mehmet ALKIN ifadesinde, “…Ben 1995 tarihinde Diyarbakır E Tipi Cezaevine yakalanarak girdim. HADEP adlı partinin temin etmiş olduğu para, ilaç ve elemanları zaman zaman ben alıp yerlerine ilettim. HADEP Diyarbakır il binasında il başkanının odasının yanındaki odada halen örgüt propagandası yapılmaktadır. Cezaevi ile örgüt arasındaki iletişimi de yine HADEP il teşkilatı tarafından tutuklu yakınları vasıtasıyla sağlanmaktadır. Ben Diyarbakır Aydın/Söke ve İzmir’deki parti binalarında bana teslim edilen elemanları alarak dağa götürdüm. Bu sistem halen böyle işlemektedir. Partinin adı ne kadar değişirse değişsin PKK örgütünün görünürde legal temsilcisi gibi davranmaktadır…”,

– Arif SAKIK ifadesinde, “…Ben örgüt içerisine 1996 yılında kaçtım. Toplam 3 yıl kaldım. Ben şu anda Diyarbakır E Tipi Kapalı Tutukevinde hükümlü olarak bulunmaktayım. HADEP’in örgüte ne şekilde adam kazandırdığı konusunda bilgim vardır. Şu anda Muş merkezde fotoğrafçılık yapan HADEP’te yönetici konumunda bulunan Selahattin İŞLEK Muş civarındaki insanlara propaganda yaparak Mersin’de Adana’da ve İzmir’de sahte kimlikle faaliyette bulunan Nimet YILMAZ’a iş birliği halinde kandırdıkları kişileri PKK’nın askeri kanadına teslim etmektedirler. Her ikisi de şu anda HADEP’te faal durumdadırlar. Ayrıca Ankara’da Abdülmelik FIRAT’da bu şekilde adam temin ederek örgüte savaşçı kazandırmaktadırlar. Hatta Ankara Cezaevinde hükümlü bulunan Leyla ZANA’da zaman zaman ortak tanıdıkları vasıtasıyla örgütün üzerine fazla gitmememizi ve yıpratmamamız yönünde telkinler gelmektedir. Şu anda halen bu kişiler tarafından örgüte savaşçı gönderildiğini ziyaretime gelen tanıdıkların vasıtasıyla öğrenmekteyim…”,

– Raşit AKÇAN ifadesinde, “…Ben 1997 yılında İstanbul’da Bağcılar’da oturan ablamın yanına tedavi olmaya gittiğimde burada Bağcılar HADEP ilçe binasına gidip gelmeye başladım. Buradaki yayınları okuyarak MED TV izleyerek örgütün fikirlerinden etkilendim. Daha sonra memleketim olan Tatvan’a döndüğümde evden kaçarak Mayıs 1998 tarihinde Van iline giderek HADEP il Başkanının kendimi örgüte göndermesini istedim. Ancak il başkanı bunu kabul etmeyerek benden şüphelendi. Aradan bir saat geçtikten sonra yanında bulunan Ekrem kod isimli PKK militanı beni kenara çekerek nereli olduğumu sordu. Ve bununla birlikte İran’a geçtik. Van Başkaleden çıkış yaptık. Daha sonra güvenlik güçlerine teslim oldum. PKK militanı ile bizim tanışmamız HADEP il binasında olmuştur. HADEP İl Başkanının bu kişinin PKK militanı olup olmadığını bilmemesi mümkün değil…”,

– Mehmet YAZAR ifadesinde, “…Temsilcimiz Mehmet AKTAR’ın Yargıtay Başsavcılığına göndermiş olduğu dilekçe içindeki görüşler doğrudur. Ben örgüt içerisinde cepheciydim. Yani şehir faaliyetinde bulunuyordum. Benim HADEP’liler ile o dönemde örgüt adına yakın ilişkim vardı. Bunların ne şekilde militan kazandırıp bizim vasıtamızla örgüte gönderdikleri, kimlerin bu işlere karıştığı, bu şekilde örgüte yardımda bulunduğu bağlantıların ne olduğu, isim ve yer verilmek suretiyle halen yargılanmış bulunduğum Diyarbakır 4 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1996/377 Esas sayılı dosyadaki gerek benim ifadelerim ve gerekse diğer sanıkların ve özellikle HADEP’li yöneticiler Hamza AKALIN ve Ahmet YAKUT’un ifadelerinde bu bağlantılar çok açık bir biçimde ortaya konmuştur. Başsavcılık arzu eder ise, bu dosyayı incelemek suretiyle söz konusu Partinin ülkeye ne gibi zararlar verdiğini görecektir. Yine aynı dosyada HADEP yöneticileri Celal AYÜS ve Zülfükar ODABAŞI’nın ifadelerinde görülecektir…”,

şeklinde açıklamalarda bulunmuşlardır.

Adı geçenlerin bu beyanları, amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak olan ve bu yönde silahlı eylem ve faaliyetlerde bulunan PKK terör örgütü ile davalı Halkın Demokrasi Partisi arasında bağlantının olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

cc- Halkın Demokrasi Partisi İle PKK Terör Örgütü Arasındaki Bağlantıyı Gösteren Eylemler

Haklarındaki soruşturmalarda davalı partinin değişik organlarında görevli oldukları belirtilmekle birlikte yapılan yazışmalarda bu konuda açıklık bulunmaması karşısında Halkın Demokrasi Partisi ile PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymaları gözetilerek aşağıda isimleri geçen kişilerin üzerinde de durulmuştur.

– Faysal Akcan’ın HADEP 2. Olağan Kongresindeki Bayrak İndirme Eylemi

Faysal Akcan’ın 23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda yapılan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nde salona asılı bulunan Türk Bayrağını bulunduğu yerden çözerek yere attığı, yerine PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın büyük bez üzerine çizilmiş posterini astığı, bu eylemin salonda bulunan Parti delegeleri tarafından coşkuyla alkışlandığı, Abdullah Öcalan’ın lehine sloganlar atıldığı, görevli hükümet komiserinin uyarmalarına karşın Türk Bayrağı önceki yerine asılmadığı gibi salonda bulunan bir kısım parti delegelerince üzerine basılarak çiğnendiği, “HADEP Görevlisi” yazılı tişortlar giyen kişilerle salonda bulunan diğer partililerce terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün bayrağının uzun süre alkışlar ve sloganlarla eller üzerinde dolaştırıldığı, ayrıca Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın posterinin yanına Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün bayrağının asıldığı, bu eylemleri gerçekleştirenler arasında maskeli çok sayıda terör örgütü militanı olduğu izlenimini veren kişilerin bulunduğu ve salonda açıkça terör örgütünün propagandasının yapıldığı anlaşılmıştır.

Nitekim adı geçenin bu eylemini Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi “Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf fiil işlemek” suçu olarak değerlendirip 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 125. maddesi uyarınca 22 yıl altı ay ağır hapis cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 8.6.1998 gün ve 21997/3736 Esas ve 1998/1820 sayılı kararla onanarak kesinleşmiştir.

– Famiha Aslan’ın HADEP Adana İl Teşkilatının Düzenlediği 29.5.1998 Günlü Toplantıdaki Eylemi

Famiha Aslan’ın, HADEP Adana İl Teşkilatının düzenlediği 29.5.1998 günlü toplantıda sunuculuğu sırasındaki konuşmasında,“…ateşin ve güneşin çocuklarına selam olsun, ülkelerinin aslanları olan yiğitlere selam olsun, çocuklarını, kardeşlerini ve kocalarını ölümlerden ve görünmezliklerden kaybeden analara selam olsun, yaşanılır ve özgür bir yaşam için direnen onbinlere selam olsun, güç sahibi yurtseverler ve büyük bir mücadele için burada bulunanlara merhaba…Kürdistan şehitleri için bir dakikalık saygı duruşu yapalım, kimse Kürtlere ölü demesin, Kürtler yaşıyorlar, hiç düşmeyecek Kürt bayrağı…” demiştir.

Famiha Aslan konuşmasında, etnik köken ayrılığını vurgulayarak Devletin kürt kökenli vatandaşlara karşı bir mücadele hatta bir savaş içerisinde bulunduğunu belirtmesi, Devletin terörle mücadelesi sırasında öldürülen örgüt mensuplarını Kürdistan şehitleri olarak adlandırması nedeniyle “halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik” suçundan Adana 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1998 günlü, 1998/234 Esas ve 1998/432 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin ikinci fıkrası ve 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 10 ay hapis ve 1.266.666 lira ağır para cezası verilmiş, hüküm 17.6.1999 tarihinde kesinleşmiştir.

– Leyla Zana, Mehmet Salih Altun, Abdullah Mehmet Varlı, Mehmet Yağmur, İsmet Kılıçarslan, Kazım Yakmaz, Kerem Soylu, Ali Şola, Mehmet Reşit Irgat, Reşit Köçeroğlu, Mehmet Nuri Görkey ve Fehmi Demir’in 1997 Yılı Ocak Ayında Yazdıkları HADEP Bülteninde Yayımlanan Yazıları

Leyla Zana Halkın Demokrasi Partisi bülteninin 14. sayfasında “Geciken bülten” başlığı altında Tutuklu DEP Milletvekili imzasıyla yazmış olduğu yazıda, “Bizler gibi sömürülen yok sayılan sürgün ve imha ile karşı karşıya bırakılan bir halkın kurumlaşarak politika yapması alabildiğine güçtür… HEP ve DEP mirasını devralan HADEP in onlarca şehidi bir o kadarda tutuklusu vardır. … yine şunu çık iyi bilmeliyiz ki bizi düzen partilerinden parklı kılan halkın özgücüne dayanmamız ve halktan aldığımız destek ve cesaretle hareket etmemizdir… art niyet, bencillik, kariyerimiz ve kişisel çıkar gibi yaklaşımların halkımızca kabul görmeyeceği bilinmelidir. savaşın giderek yoğunlaştığı böylesine zor bir süreçten geçerken bireysel çıkar ve benlerimizden uzaklaşarak hep bir olmalıyız”;

Abdullah Mehmet Varlı, Mehmet Yağmur, İsmet Kılıçarslan, Kazım Yakmaz, Kerem Soylu, Ali Şola, Mehmet Nuri Görkey, Fevzi (Fehmi) Demir, M.Reşit Irgat, Reşit Koçeroğlu’nun ise, bahse konu bültenin 21-22-23-24. sayfalarında “HADEP’i Destekleyen Bir Grup Din Adamından: İnsanım Diyen Herkese Açık Mektup” başlıklı , isimlerini taşıyan beyanlarında, “… Dinle kardeşlik kuralı ve tanımı bu iken ülkemizde yaşanan durum böyle midir’ yoksa Kürt milleti kendi kimliği anadili kültürü kendi örf ve adeti ve yargı değerleri ile yaşamak istiyor diye niçin zulme uğruyor… dinde bir milletin kimliği inkar, kültürünü yok saymak var mıdır. anadilini yasaklamak var mıdır… bugün Türkiyemizde anayasamıza göre Kürt milleti yoktur. Kürtlerin anadili Kürtçe yasaktır. peki Kürt insanının da diğer insanlar gibi Allah yaratmadı mı’ … bu devlet Kürtlere yasaklamıştır bu bir zulumdür. neden’ ‘ben müslümanım’ diyen herkes bu zulme karşı çıkmıyor. … ey islam alemi size ne oldu, Ortadoğu’da İran, Irak, Suriye, ve Türkiye de kürdü öldürüyorsunuz hem de islam adına… Kürtler İslam aleminin yetimleridir diye mi öldürülüyor… yeter müslümanlar yeter artık… bunlar ne Kürtlere ne de Türklere yarar getirir… senin Kürt kardeşinin varlığı inkar ediliyor. kültürü yok sayılıyor yerinden yurdundan ediliyor. yok olup gidiyor…”;

Mehmet Salih Altun’un aynı bültenin 25-26-27 sayfalarındaki, “HADEP Seçilmiş Halk Temsilcileri Grup Sözcüsü Yardımcısı” imzalı rapor başlıklı yazısında, “… Ama başka özellikleri daha vardı, Dilan ve Berivan Kürttü, Neden bunları anlatıyorum, Bu coğrafyada yaşamaya hele Kürt olmaya birileri bedel koymuştu. Kimisine bu bedel 80’inde ödetilir, kimisine 18 inde, 25 inde ödetilir kimi sinede Berivan ve Dilan gibi hayati tanımadan neyin bedeli olduğunu bilmeden daha çocukluğunu yaşamadan canı ile ödetilir… Türkiye’nin bugünkü drurumu yaşanan savaşı, savaşın çirkinliği acımasızlığı ve kirliliğini halka aktarmıya çalışıyorduk, ateşkes sürecini bu ateşkesin Türkiye halkları için önemini anlatmaya çalışıyorduk… dilan ile berivan iki tane küçük çocuktular isimleri kadar kendileri de güzeldi, ama birileri fermanı vermişti, dilan ile berivanlara yaşam hakkı tanınmayacaktı ve tanımadı, bunu herkes bilmelidir. berivan ile dilanları katletmek insanlık dışı bir olaydır… Gelin hep beraber başka Berivan ve Dilan’ların katledilmemesi için ve sıra sevgi ile güle gelmeden bu kirli savaşa dur diyelim, Kendimizi geleceğimiz olan çocuklarımız için siper edelim”

demişlerdir.

Sözkonusu yazıların davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin yayın organı olan “Bülten”de yer alması Parti’nin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik tutumunu ortaya koymaktadır.

Kaldı ki belirtilen yazılardaki söylemleriyle adı geçenlerin halkı ırk esasına dayalı bir şekilde açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçunu işledikleri kanısına varan Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 79. ve 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ikişer yıl hapis ve 1.720.000’er lira ağır para cezası verdiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı ilamıyla kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Tahir Han’ın 26.6.1994 Günü Atatürk Spor Salonunda Yapılan HADEP 1. Olağan Kongresinde Gerçekleştirdiği Eylemler

Tahir Han 26.6.1994 günü Atatürk Spor Salonunda yapılan HADEP 1. Olağan Kongresinde yaptığı konuşmada, “Sayın Başkan, değerli delege arkadaşlarım…Demokrasi Partisinin ilk olağan kurultayında yine bir aradaydık. O gün de halkımıza ve bize yönelik saldırılar, kuşatmalar üst boyutlardaydı. Ülkemize, ulusumuza karşı sürdürülen sömürgeci vahşet, dünyanın gözleri önünde büyük bir pervasızlıkla sürdürülüyordu…Arkadaşlar, hatırlatmak açısından söylüyorum. Biz ülkenin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel bizzat Kürdistan sorununun varlığı, Kürdistan’ın sömürge olduğu gerçeğidir. Ve Kürdistanın sömürge statüsü değişmeden de Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Bu bakımdan demokrasinin olmazsa olmaz şartı Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının bağımsızlık ve özgürlük üst koşulu, ön koşuluyla desteklenmesidir. Dolayısıyla Kürt ulusunun bu hakkını bağımsız ve özgür koşullarda kullanmak üzere başvurduğu her türlü mücadele araçları meşrudur, haklıdır…Bu bakımdan T.C.’nin dayattığı formaliteler ve yasal zorunluluklarla çatışma içine girilmesi kaçınılmazdır. Çünkü, T.C.’nin mevcut hukuk sistemi Kürdistanın sömürge konumuna yasal bir biçim verilmesi üzerine kuruludur. Ve bizce legal mücadele yasayı değil, meşruiyeti esas almalıdır…Parlamentodaki Kürt milletvekillerinin varlığı, dünya kamuoyuna bu organın hem Kürt hem Türk ulusunun siyasal iradesini temsil eden meşru bir organ oluşuna delil gösterilmektedir. T.C’nin parlamentosu meşru olunca Kürdistan üzerindeki sömürgeci terör de meşru olmaktadır…Sömürgeci şiddet her geçen gün azgınlaşmış…yüzlerce kişi bu saldırılarda şehit düşmüş…politik kadroların legal mücadelelerindeki tüm basiretsizliklerine rağmen Kürt ulusu özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini, büyük bir özveri ve kararlılıkla sürdürmüş ve bu mücadelede Kürt ulusu bizden beklenen aktif destekten yoksun bırakılmıştır” demiştir.

Adı geçen konuşmasında, Kürt halkının farklı bir kimliği ve Kürdistan isimli bir ülkesi bulunduğunu, ulus ve ülkelerine karşı bir vahşetin sürdürüldüğünü, Kürdistan’ın sömürge olduğunu, bu statü değişmeden Türkiye’nin demokratikleşmesinin mümkün olmadığını, Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkının, bağımsızlık ve özgürlüğünün verilmesi gerektiğini, Kürt ulusunun bu amaca ulaşabilmek için başvurduğu her türlü mücadele araçlarının meşru ve haklı bulunduğunu, Kürt halkının büyük bir özveri ve kararlılıkla özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini sürdürmekte olduğunu belirtmesi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü hedef alan bölücülük propagandası yapmak suçundan Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 22.1.1997 günlü, E:1996/19 ve K:1997/3 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasanın 8. maddesinin birinci fıkrası uyarınca 1 sene hapis ve 100.000.000 lira ağır para cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 1.3.1999 gün ve E:1998/1505 ve K:1998/1132 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Bayram Karkın’ın 22.3.1997 günü Ankara HADEP İl Teşkilatının Düzenlediği Nevruz Şenliğinde Yaptığı Konuşma

Bayram Karkın 22.3.1997 günü Ankara HADEP İl Teşkilatının düzenlediği Nevruz şenliğinde yaptığı konuşmada, “Nevroz bize göre Mezopotamya halklarının cezaevinde yakıp Demirci Kawa yandaşlarını mağlup edişidir. Bunun davamızdaki müjdecisi Nevroz ateşidir. Yani nevroz halkların özgürleşme, özgürlüğüne kavuşma destanıdır. Peki günümüz zalim Dehakları kimlerdir’ Onlar özelleştirme, kamulaştırma…milyonlarca işçiyi sokağa atan sendika hakkı için mücadele eden işçileri joplayan cezaevlerine tıkan işçilerin alın terlerini zorunlu tasarruf diye el koyanlardır…Onlar kürt halkını kirli savaş ve katliamları ile yoketmeye çalışanlardır. Onlar artık pek çok insanın kanını içip onbinlerin yüzbinlerin kanı ile beslenen emperyalist kan içicilerdir…Onlar bir avuç kahrolasıdır. Dersim’de, Şırnak’ta, Halepçe’de en son Lice’de halklarımızı katleden kontrgerillanın ta kendisidir…Sermaye sınıfı çıkarlarını koruyan bir örgüttür…Peki bu cinayet örgütünün bir avuç para babasının tahakkümüne son verecek, onları alaşağı edecek, halkımızı, dünya halklarını kurtuluşa götürecek kurtuluşun mucize nevroz ateşini yakacak olan kimlerdir’ Yani günümüzün Demirce Kawaları kimlerdir’ Tüm baskılara katliamlara rağmen sömürüye ve zulme başkaldıran emekçi halklardır. Model işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı bilimin bilinci ile donanmış devrimcilerimizdir…Ne yaparlarsa yapsınlar Nevroz sermayeye karşı devrimcinin simgelerindendir…biz diyoruz ki sermaye ve onun düzenine karşı direnmek emekçilerin ezilenlerin savaştan ve kapitalizmden özgürleşme mücadelesidir. Sömürüye, zulme ve tüm bunların asıl kaynağına karşı ortak mücadeledir…Bugün nevroz Demirci Kawanın yaktığı özgürlük ateşini tüm sokaklarda ve alanlarda yakabilmektir” demiştir.

Bayram Karkın halkın etnik köken farklılığı gözetilerek ırken bölündüğünü, işçi sınıfı ve kürt halkının zulüm gördüğünü ve sömürüldüğünü ileri sürülerek bu kesimleri yönetime karşı koymaya çağırdığı anlaşılmaktadır.

Nitekim adı geçen hakkında Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 22.10.1997 günlü, E:1997/146 ve K:1997/135 sayılı kararıyla ırk ve bölge farklılığı gözeterek halkı açıkça kin ve düşmanlığa tahrik suçundan Türk Ceza Yasası’nın 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca bir yıl hapis ve 860.000 lira ağır para cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 21.1.1998 günlü, E:1997/18657 ve K:1998/172 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Güven Bekirhan’ın 21.3.1997 Günü Kars HADEP İl Başkanlığınca Kars Düğün Salonunda Düzenlenen Nevruz Kutlamaları Sırasında Yaptığı Konuşma

21.3.1997 günü Kars HADEP İl Başkanlığınca Kars Düğün Salonunda düzenlenen nevruz kutlamaları sırasında sunuculuk yapan Güven Bekirhan konuşmasında, Buca ve Erzurum cezaevlerinde silahlı çete üyesi olmak ve bu çete adına silahlı eylemlere katılmak suçlarından dolayı hükümlü ve tutuklu bulunan şahıslarca gönderilmiş mesajlarmış gibi, metinleri orada bulunanlara okuduğu, metinlerin içeriğinde nevruz bayramının Kürt halkının bir bağımsızlık kazanımının yıldönümü imişçesine ve Kürtlere özgü bir gün olarak yeniden böyle bir doğrultuda, bu amaca hizmet etmesi için kutlanması gerektiğinin ifade edilmesi nedeniyle “bölücülük propagandası yapmak” suçundan Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 4.6.1999 günlü, E:1997/389 ve K:1999/141 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 2.250.000.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 7.10.1999 günlü, E:1999/13801 ve K:1999/13403 sayılı ilamıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Osman Tağu, Cüneyt Subaşı, Fersende Sanğir, Ayhan Tekin, Sadık Altürk, Mehmet Aksoy ve Tahir Aksoy’un Katıldığı Terör Örgütü Başının Roma’da Yakalanışını Protesto Amacıyla 16.11.1998 Günü HADEP Güngören İlçe Teşkilatının ve Teşkilatta Görevli Kişilerin Yönlendirmesiyle Güngören İlçesinde Meydana Getirilen Eylemler

HADEP İstanbul Güngören İlçe Başkanı olan Hediyetullah Ülgen parti binasına gelen şahıslara terör örgütü başının Roma’da yakalanışını protesto amacıyla yürüyüş yapmak üzere Belediye binası önünde toplanmalarını söylemesi üzerine Osman Tağu, Cüneyt Subaşı, Fersende Sanğir, Ayhan Tekin, Sadık Altürk, Mehmet Aksoy ve Tahir Aksoy ile birlikte çok sayıda kişinin Belediye binası önünde toplandığı, “Biji PKK, Biji Apo, Apo’ya uzanan eller kırılsın” şeklinde sloganlar attıkları, pankart taşıyarak yürüdükleri nedeniyle “yasa dışı örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan İstanbul 4 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 6.12.1999 günlü, E:1998/488 ve K:1999/620 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169 ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üçer sene dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği ayrıca Osman Tağu ve Mehmet Tahir Aksoy’a yaşları nedeniyle 55. maddenin üçüncü fıkrası uyarınca cezalarında indirim yapıldığı, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 26.6.2000 günlü, E:2000/1761 ve K:2000/1891 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Feyaz Yılmaz, Fatma Erik, Fikret Güçer, Demircan Aktaş, Erdem Kılıç, Abdullah Yılmaz, Yetkin Alkan, Zeytin Kıyak ve Necibe Büyükgöl’ün Katıldığı Terör Örgütü Başının Roma’da Yakalanışını Protesto Amacıyla 18.11.1998 Günü HADEP İzmir İl ve Çiğli İlçe Teşkilatının ve Teşkilatta Görevli Kişilerin Yönlendirmesiye Küçükçiğli’de Meydana Getirilen Eylemler

Feyaz Yılmaz, Fatma Erik, Fikret Güçer, Demircan Aktaş, Erdem Kılıç, Abdullah Yılmaz, Yetkin Alkan, Zeytin Kıyak ve Necibe Büyükgöl’ün PKK örgütü başı Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmasını protesto etmek, örgüte destek vermek ve kamuoyu oluşturmak amacıyla 16.11.1998 ve 18.11.1998 tarihlerinde HADEP İzmir İl ve Çiğli İlçe Teşkilatında görevli kişilerin yönlendirmesiyle Çiğli Güzeltepe futbol sahası karşısında ve Küçükçiğli’de kahveler durağında yasadışı gösteriler düzenledikleri, gösterilerde adı geçenler tarafından “dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Apo Roma’da T.C. komada, Biji Apo Biji PKK” şeklinde sloganlar attıkları nedeniyle “yasadışı örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 11.5.1999 günlü, E:1998/308 ve K:1999/74 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, Erdem Kılıç’ın cezasının tekerrürden artırıldığı, Feyyaz Yılmaz’ın cezasının ise yaşının küçüklüğü gözetilerek indirildiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 25.1.2000 günlü, 1999/1439 Esas ve 2000/20 Karar sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Nevruz Yıldırım, Banu Yetkin, Elveda Çelik, Rahmetullah Tepe, Ahmet Bürüsk Altındağ, Hasine Kay ve Hüseyin Sarıaltın’ın Katıldığı 21.3.1998 Günü HADEP Teşkilatı Tarafından İzmir Cumhuriyet Alanında Düzenlenen Açık Hava Toplantısında Yapılan Konuşmalar ve Meydana Gelen Olaylar

21.3.1998 günü İzmir Cumhuriyet meydanında HADEP İzmir İl Teşkilatı tarafından düzenlenen “nevruz bayramı” konulu gösteride Rahmetullah Tepe, Nevruz Yıldırım ve Elveda Çelik’in PKK örgütünün lideri Abdullah Öcalan ile Mazlum Doğan’ın posterlerini gösteri alanına getirdikleri, posteri Nevruz Yıldırım’ın, PKK örgütünün işaret ve amblemi bulunan bayrağı ise Ahmet Bürüsk Altındağ’ın taşıdığı, güvenlik güçlerinin müdahalesi sırasında Hasine Kay’ın PKK terör örgütünün bayrağını sakladığı, yapılan aramada bayrağın adı geçenin evinde ele geçirildiği, Hüseyin Sarıaltın’ın da örgütün bayrağını açarak taşıdığı, adı geçenlerin gösteriler sırasında PKK terör örgütünü ve liderini öven sloganlar attıkları nedeniyle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, Nevruz Yıldırım “yasadışı bölücü örgütün sair efradı olmak” suçundan 25.3.1999 günlü, E:1998/117 ve K:1999/46 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 168. maddesinin ikinci fıkrası ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca 12 yıl 6 ay süreyle ağır hapis cezası, diğer kişiler ise “yasa dışı bölücü örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 11.10.1999 günlü, E:1999/1114 ve K:1999/3329 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Emine Çelebi, Abdullah Kutal, İhsan Yaşlı, Fırat Kutal, Cengiz Kurt, Hüseyin Baran, Mirzat Sati, Burhanettin Emektar, Cengiz Kaçan ve Volkan Uğraş’ın Katıldıkları Terör Örgütü Başının Roma’da Yakalanışını Protesto Amacıyla ve HADEP İzmir İl ve Konak İlçe Teşkilatının ve Teşkilatta Görevli Kişilerin Yönlendirmesiyle, 25.10.1998 Günü Kadifekale’de ve 17.11.1998 Günü Limontepe’de Meydana Gelen Eylemler

PKK terör örgütü başının İtalya’da yakalanması ve Türkiye’ye iadesinin istenmesi üzerine Halkın Demokrasi Partisi İzmir İl yönetiminin yönlendirmesiyle adı geçenler 25.10.1998 tarihinde İzmir Kadifekale’de ve 17.11.1998 tarihinde de İzmir Limontepe semtinde gösteriler düzenledikleri, PKK terör örgütü lehine sloganlar attıkları ve HADEP Konak İlçe binasında örgütü desdeklemek amacıyla açlık grevi başlattıkları nedeniyle “terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 17.8.1999 günlü, E:1998/300 ve K:1999/164 sayılı kararla Fırat Kutal, Cengiz Kurt, Hüseyin Baran, Burhanettin Emektar ve Volkan Uğraş’ın Türk Ceza Yasası’nın 169., 55., 59. maddeleri ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca ikişer yıl altışar ay süreyle ağır hapis cezası, Emine Çelebi, Abdullah Kutal, Mirzat Sati, Cengiz Kaçan, Mehmet Emin Bayar ve İhsan Yaşlı’nın Türk Ceza Yasası’nın 169., 59. maddenin ikinci fıkrası ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 27.3.2000 günlü, E:1999/1671 ve K:2000/768 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Nuri Turan, Beyaz Emektar ve Cezmi Yalçınkaya’nın Katıldığı 25.10.1998 Günü Denizli HADEP Gençlik Komisyonları Tarafından Düzenlenen Gençlik Şöleni İsimli Etkinlikte Meydana Gelen Olaylar

25.10.1998 tarihinde Denizli HADEP İl Teşkilatı ve Gençlik Komisyonu tarafından Denizli Açıkhava Tiyatrosunda düzenlenen gençlik şöleninde sunuculuk yapan Nuri Turan konuşmasında, “…şu anda Kürdistanın askerleri için ve ölü askerler için bir dakika saygı duruşu için ayağa kalkalım” diyerek izleyicileri saygı duruşuna kaldırmış, bilahare Kürtçe olarak yaptığı konuşmasında “tüm Kürtlerin bir arada olması ayakta kalması için, her Kürdün birlikte olması için çoğu zindanlarda ve hapishanelerde ömürlerini çürütmüş ve ateşle oynamışlar, çoğu Kürtler ta yıldızlara kadar uzandılar, biz bir daha diyoruz ki bizim şehitlerimiz, bizim önderlerimizdir, biz de onların arkasında yürüyeceğiz. Onlar bizim önderimiz, başımızdır, onlar bize bu yolu göstermişlerdir…”, “…Ateş bizim Kürtler içindir, ateş bedene dönüşür, ateş cana dönüşür, sizce de malum ki Dicle ile Fırat arasında kan dökülüyor, bu kana yeter diyoruz, biz artık kan dökmek istemiyoruz, eğer kan dökmek istersek, eğer canımızı vermek istersek kendi yurdumuz için canımızı ve kanımızı veririz. Hani Nemrut dağının üzerindeki Kürtler, aynı saflarda omuz omuza mücadele vermenin onurunu yaşıyoruz, yaşasın halkların kardeşliği” dediği, Beyaz Emektar isimli sunucu ile birlikte izleyicileri Kürdistan askerleri için saygı duruşuna davet ettiği ve, “…ölüm fikirlerimizin yazgı kürttü, yasaktı adı, tırnaklarımızla kazıdık adımızı Diyarbakır surlarına, bir damla gözyaşı olup, denizlerde can verdik, güneşten koptu yüreğimiz, dağlardan şehirlere ulaştı, her sözümüz bir isyan, her gürültümüz ateşten kopan bir parça olup yıldızlarla buluştu” şeklinde sözler sarfetmişler; Pamukkale Üniversiteli “yurtsever” öğrenciler tarafından gönderilen “Halkımıza kurulduğu günden bu yana baskı, şiddet ve asimilasyon politikalarını pervasızca uygulayan özel savaş rejimi günümüzde bu uygulamalarına psikolojik savaş aygıtlarını da ekleyerek savaşı tırmandırmaktadır. Kuruluş mayasında Anadolu’da yaşayan Türk, Kürt, Türkmen, Ermeni, Arap, Çerkez ve Laz halklarını soykırım temelinde gerçekleştiren özel savaş rejimi her türlü ulusal ve demokratik hak taleplerini zor aygıtlarla en kanlı bir şekilde bastırmaktadır. Ermeni soykırımı ile başlayan bu süreçle Mustafa Sülfi’lerin Karadeniz’de boğdurulması, Şeyh Said’in katledilmesi ve Dersim’de ana karnında bebeklerin süngülenmesi ile devam edip günümüze kadar gelişmektedir. Günümüzde ülkenin bir parçasının gelişen ulusal kurtuluş mücadelesini en vahşi bir tarzda bastırmaya çalışırken insanların bütün değerlerini ayaklar altına alan öldürülen insanların organlarından koleksiyon yapacak kadar hayvanlaşan özel savaş rejimi aynı saldırıyı zindanlara doldurduğu tutsaklar üzerinde uygulamak istemektedir. Can güvenliğinden sorumlu olduğu tutsaklar üzerinde tam bir vahşet uygulanmaktadır. 12 Eylül karanlığında Amed şafağını yaratarak vahşete karşı direniş geleneğini başlatan Mazlum Kemal ve Hayriler ile sayıları bugün onbinleri bulmuştur. Zindanlardaki özgür tutsaklar bir halkın ulusal önderliğine karşı başlatılan ve halkı bitirmeye yönelik olan politikalarını bastırmak, protesto etmek için bedenlerini bir ateşe veriyorlar. Özel savaş rejiminin topyekün olarak başlattığı bitirme ve yoketme hareketlerine karşı zindanlarda yükselen bu meşale bütün Anadolu’yu saracaktır. Halkımızın gençliği bu saldırılara ve zindanlarda yakılan meşaleyi özgürlük dağlarında yükseltecektir, gelecek kazanılacaktır. Yaşasın halkların kardeşliği” içerikli metni okuduğu, Cezmi Yalçınkaya’nın Türkçe ve Kürtçe olarak söylediği şarkıda, “Canım hanım güle her taraf Kürdistandır…Bizim el üzerimizdeki gençler onlar Kürtlerimizdir, onlar şehit oldular, tek tek onlar bize çağrı yaptılar, bize, şehitler ölmez, dağların üzerindekiler çalışmalara devam ediyorlar, bizi yanlarına çağırıyorlar, şehitler ölmez, haydi dağ başına çıkalım, kendimizi çalışmaya verelim, hepimiz dağlardaki çalışmalarımıza devam edelim, çalışın, çalışınız, dağlardaki çalışmanızı, biz sizlere çağrı yapıyoruz, şehitler ölmez, onlar köyümüzde epey büyük kişilerdir, bizim önderimizden önderlik yapıyorlar, bizim gönlümüzde çok saygındırlar ve büyüktürler, bize sesleniyorlar, şehitler ölmez, şehitler kendini bilmeyenlerin ellerine geçtiler, o ağır ve güçlü askerlerimiz biz Kürtleri bağımsızlığa koşturacaklar, o kahraman askerlerimiz ağır güçlü Kürdistan askerleri şehitler ölmezler, ölmezler…” dediği nedenleriyle “bölücülük propagandası yapmak” suçundan İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 3.6.1999 günlü, E:1998/298 ve K:1999/100 sayılı kararla adı geçenlerin 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca birer yıl hapis cezası verilmiş, bu ceza paraya çevrilerek ertelenmiş ve hüküm Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 21.12.1999 günlü, E:1999/2130 ve K:1999/4069 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Mahmut Güngör’ün Katıldığı Terör Örgütü Başının Romada Yakalanışını Protesto Amacıyla 17.11.1998 ve 6.12.1998 Günleri Arasında HADEP Malatya İl ve Battalgazi İlçe Teşkilatlarında Görevli Kişilerin Yönlendirmesiyle Malatya’da Meydana Getirilen Eylemler

Mahmut Güngör’ün terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto etmek ve cezaevlerindeki hükümlü ve tutukluların açlık grevi eylemlerini desteklemek amacıyla HADEP Malatya il binasında başlatılan açlık grevine katıldığı, parti binasının muhtelif yerlerine “Kalbimiz Roma’da…Özgürlük Güneşimizi Karartamazsınız…Berxwedan Jiyane…Ateş Güllerini Selamlıyoruz…Zindanlar Boşalsın…Tutsaklara Özgürlük…” gibi PKK terör örgütü ve onun başı Abdullah Öcalan’ı destekleyici sözlerin yazılı bulunduğu pankartların asılması, uydu anteni kullanarak MED TV adlı televizyon yayını aracılığıyla PKK terör örgütünün propagandasına yönelik olarak örgüt elemanlarının dağ ve kamp yaşantılarını, terör örgütü başının konuşmalarını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve güvenlik güçlerini yerici yayınları parti binasına gelenlere izlettirilmesine yardımcı olduğu ve evinde yapılan aramada terör örgütü yayınlarından olan gazete ve dergilerin ele geçirildiği nedeniyle adı geçenin “PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce Türk Ceza Yasası’nın 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. ve yine Türk Ceza Yasası’nın 59. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleşmiştir.

– Sakine Sürgülü, Fatma Dolaş, Gülseren Öner, Nazife Bilgiç, Arzu Doymaz, Sakine Doymaz, Fatma Doymaz ve Hüseyin Aslan’ın Katıldığı 17.11.1998 Günü Abdullah Öcalan’ın Tutuklanmasını Protesto Amacıyla Adıyaman HADEP İl Binasında Yapılan Açlık Grevleri

Yukarıda adı geçenlerin PKK silahlı terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanması ve bu ülkede tutuklanmasını protesto etmek amacıyla Adıyaman HADEP il binasında 17.11.1998 tarihinde açlık grevi başlatıp bu eyleme katıldıkları ve böylece yasadışı PKK silahlı çete örgütüne destek verdikleri nedeniyle “yasa dışı örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 6.5.1999 günlü, E:1999/1 ve K:1999/37 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 169, 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca ceza verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 15.5.2000 günlü, E:1999/2174 ve K:2000/1450 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

dd- Aramalarda Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

Halkın Demokrasi Partisi hakkında çeşitli soruşturmalar nedeniyle yetkili ve görevli yargı mercilerince verilen kararlar üzerine adı geçen Parti’nin birçok teşkilat binasında görevlilerce aramalar yapılmış ve bu aramalar sırasında Davalı Parti ile terör örgütü PKK arasındaki bağlantıyı ortaya koyacak nitelikte yayın, eşya ve diğer belgeler ele geçirilmiştir.

– HADEP Genel Merkezinde Ele Geçirilen Yayın ve Diğer Belgeler

Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 9.2.1998 günlü, 1998/24 D. İş sayılı kararı uyarınca 10.2.1998 Günü HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada, Abdullah Öcalan’ın yazdığı “19. Yüzyıldan Günümüze Kürdistan Gerçeği ve PKK Hareketi”, “Politik Rapor”, “PKK’nın Parti Tarihi”, “Eğitim Programı”, “Toplumlar Tarihine Giriş”, “Kürt Tarihi” başlıklı ders notlarının bulunduğu, eğitim salonundaki kara tahta üzerine tebeşirle yazılmış “Ape Musa Eğitim Devresi” yazısının bulunduğu, Ali Fırat (Abdullah Öcalan)ın “Kürdistanda Kişilik Sorunu” isimli kitabı, Seracettin Kırıcı’nın yazdığı “Eşa Hadepe Jana Amede”, “Aydınlar Ne Diyor Kürt Sorunu”, İsmail Beşikçi’nin “Kürt Aydını Üzerine Düşünceler”, Kemal Kirişçi’nin “Kürt Sorunu Kökeni ve Gelişimi”, Abdullah Öcalan’ın “Kadın ve Aile Sorunu”, Menduh Mahmut Ayan’ın “Gerilla Kartaldır” isimli kitapların bulunduğu, kasette PKK terör örgütünün yayın organı olan MED TV yayını ile ilgili görüntülerin yer aldığı, genel olarak ülkenin milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin işleyişi, siyasi gelişmeler ve yönetimle ilgili yanlı beyan ve açıklamalar içeren haber/açıkoturum görüntülerinin ve yayın sunucuyla birlikte, Necdet Buldan, Avukat Hasip Kaplan, Gazeteci Yazar Hasan Aslan Gürgün tarafından yapılan konuşmaların ve terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın telefon bağlantısıyla yaptığı açıklamaların yer aldığı kasetin elde edildiği, duvara asılan pano üzerine silahlı PKK örgütü ve örgütün başı Abdullah ÖCALAN ile ilgili terör örgütünün propagandasını yapan gazetelerden kesilmiş kupürlerin yapıştırıldığı, bu gazete küpürlerinde, “Avrupa’nın bir çok kentinde eylem yapan Kürtler ÖCALAN’a destek için Roma’ya akacak”, “Kürtler Roma’ya aktı”, “Cezaevlerinde ölüm bekleniyor”, “Abdullah ÖCALAN : vasiyetleri bizim için emirdir.”, “PKK.lı ve DHP.li tutukluların suikast girişimini protesto için bedenlerini ateşe vermeleri üzerine bir açıklama yapan PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN yakma eylemlerinin durdurulması gerektiğini belirttiği,” yazılarının bulunduğu, duvara sarı üzerine kırmızı renkle Kürt sorununa demokratik çözüm yazılı bez pankartın asıldığı, HADEP Genel Merkezi eğitim salonunda bulunan kara tahta üzerine “partinin yolu, misyonu – legal – illegal” yazdığı bu suretle HADEP’in illegal faaliyetlerinin de olduğunun belirtildiği; 19.11.1998 günü HADEP Genel merkezinde yapılan aramada ise çok sayıda video kaseti bulunduğu, 6 numaralı kasette, HADEP Siirt İl Başkanlığı’nın 26 Nisan 1997 de verdiği dayanışma yemeğinin görüntülerinin bulunduğu bu yemekte bir konuşmacının Kürtçe olarak “Ey Kürt halkı biz bu kemal savaşına karşı baş kaldıralım. Ey arkadaşlar bunlar resmen bizim Kürt halkımıza savaş açmışlar.” dediği,14 numaralı kasette 12 Mart 1997 günü HADEP Şanlıurfa Parti Teşkilatının düzenlediği Nevruz kutlamaları görüntülerinin bulunduğu, “Halkın savaşçıları Kürdistan bizi bekliyor kaç bin yıldan beri Kürdistan el altındadır. Mazlum doğan sen Kürtlerin liderisin mazlum doğan” sözleriyle şarkılar söylendiği, dört gencin PKK.nın bayrağını sallayarak, toplulukta dolaştırıldığının görüntülendiği, Mardin ve başka cezaevlerinde bulunan çok sayıda PKK militanının açlık grevine başladıklarını belirten mektuplarının bulunduğu bir örneği Mahkeme’de bulunan soruşturma aşamasındaki tutanaklardan anlaşılmıştır.

– Mehmet Emin Toprak ve Hasan Gül’ün Katıldığı 17.11.1998 Günü HADEP Adıyaman İl Binasında Yapılan Eylemler

Adı geçenlerin, terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla Adıyaman Parti il binasında 17.11.1998 tarihinde başlatılan açlık grevine destek verdikleri nedeniyle “örgüte yardım ve yataklık etmek” suçundan Maltya 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi 6.5.1999 günlü, E: 1999/1 ve K: 1999/37 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verdiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 15.5.2000 günlü, E: 1999/2174 ve K: 2000/1450 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– HADEP Ankara İl Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın ve Diğer Belgeler

HADEP Ankara İl Teşkilat Binasında 24.6.1996 günü yapılan aramada, Abdullah Öcalan’ın Ali Fırat ismiyle yazdığı “Türkiye Sosyalist ve Demokratik Hareketi” isimli “Kürdistan’lı Marksistlerin Görevleri” başlıklı “Sterka Rızgari” isimli kitap ile çok sayıda cezaevindeki terör örgütü suçundan tutuklu olanların HADEP Genel Merkezi’ne gönderdikleri dilekçeleri, üzerinde PKK militanlarının gazeteden kesilmiş resimlerinin bulunduğu duvar panosu, İsmail Beşikçi’nin “PKK Üzerine Düşünceler” isimli kitabı, “Kirli Savaşa Hayır” yazılı pankart, PKK faaliyetlerini görüntüleyen video kasetleri; 10.2.1998 günü yapılan aramada ise 20.2.1992 tarihli “Savaş Hukuku” başlıklı üç sahifelik yazı, 150/80 ebadında “Kirli Savaşa Hayır” yazılı pankart, ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelik isyana ve ayaklanmaya teşvik edice beyanlar içeren teyp ve video kasetlerinin ele geçirildiği bir örneği Mahkeme’de bulunan soruşturma aşamasındaki tutanaklardan anlaşılmıştır.

– HADEP Altındağ İlçe Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Belgeler

HADEP Altındağ İlçe Teşkilat Binasında 24.6.1996 günü yapılan aramada PKK mensuplarının fotoğraflarından oluşturulmuş PKK’yı öven dokümanlar, 10.2.1998 günü yapılan aramada ise, 1998 yılına ait üzerinde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir kısım topraklarını da içine alacak şekilde düzenlenen çok sayıda Kürdistan haritasının bulunduğu duvar takvimi ele geçirilmiştir.

ee- Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1998/527 Hazırlık Numarası Üzerinden Yürütülen Soruşturma Kapsamında Ülke Genelinde Yapılan Aramalar

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1998/527 Hazırlık numarası üzerinden yürütülen soruşturma kapsamında ülke genelinde arama yapılmasına ilişkin karar doğrultusunda yapılan aramalarda çok sayıda belge, yayın, doküman ve eşyalar ele geçirilmiştir.

HADEP Adana İl binasında yapılan aramada, Abdullah ÖCALAN’ın Ali Fırat takma adıyla yazdığı “Kürdistan’da Kişilik Sorunu”, “Sosyalizm ve Devrim Sorunları”, “12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi” isimli kitaplar, Evina Velat isimli Abdurrahman Durre’nin yazdığı kapağında Kürdistan haritası olan kitap, üzerinde “Nevrozunuz Kutlu olsun ve Kürtçe “Nevroz Piroz B” yazılı 106 adet Kürdistan haritası olan afiş;

HADEP İstanbul İl Binasında yapılan aramada 1×5 metre ebadında “Dersim Direnecek HADEP İstanbul il Başkanlığı” yazı ve imzası bulunan pankart, 1×3 metre ebatlarında üzerinde eli sıkılı PKK. teröristi resmi ve yaşasın 15 ağustos atılım ruhu yazısı bulunan bez pankart;

HADEP Bakırköy ilçe binasında yapılan aramada, ilçe başkanının odasındaki panoda PKK terör örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’in üzerlerinde sarı yeşil kırmızı renklerden oluşan kurdele ile bağlanmış fotoğrafı, içinde Abdullah ÖCALAN’ın resminin de bulunduğu “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’dan çözüm çağrısı “yazısı bulunan fotoğraf “PKK Türkiye Partisidir” yazılı resimli döviz, önü PKK militanları, M.Hayrı DURMUŞ, Kemal PlR, Akif YILMAZ, Ali ÇİÇEK’İn resimlerinin yapıştırıldığı kağıt üzerinde “TC.nin Güney Kürdistan’daki harekatını nefretle kınıyor” yazılı döviz, 3 PKK militanının resmi;

Eminönü HADEP ilçe binasında yapılan aramada 12 adet komando tipi askeri pantolon;

HADEP Van İl Binasında yapılan aramada çok sayıda örgüt yayını, il başkanının odasında kitaplık içinde gizlenmiş yabancı menşeli yeşil renkte askeri tip üzerinde H.E.R. DM 41 SIPLITTER yazılı el bombası ile 1×1.5 metre ebadında PKK bayrağı;

bulunduğu, dosyadaki tutanak ve belgelerden anlaşılmıştır.

HADEP Genel Merkezi ile İl ve İlçe Teşkilatı binalarında ele geçirilen belge, yayın, doküman, eşyalar ile video ve teyp kasetlerinin nitelikleri ve içerikleri davalı Parti’nin PKK terör örgütü ile ilişkisini açıkça ortaya koymaktadır.

XI- DEĞERLENDİRME

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Murat Bozlak ile diğer yöneticilerinin, birçok il ve ilçe teşkilatı başkan ve üyelerinin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlarda bulunduklarını ve bu eylemlerinin Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda belirtilen odak halini oluşturduğunu ve davalı Parti’nin kapatılması gerektiğini ileri sürmüştür.

Davalı Parti savunmasında özetle, HADEP’in kapatılması için kampanya başlatıldığını, ülke genelinde HADEP binalarında aramalar yapılarak kamu davaları açıldığını, kapatma davası dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtların hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıklarını, yürütülen soruşturmaların sonuçlanmadığını, iddianamede kanıt olarak gösterilen yazılı belgeler, ses ve görüntü kasetleri, parti binalarında ve yöneticilerin evlerinde elde edildiği iddia edilen maddi kanıtların, tanık beyanlarının ve yargılanan parti yöneticilerinin sanık sıfatıyla aşamalardaki anlatımlarının tek tek incelenmesine olanak bulunmadığını, bu nedenle hükme esas alınamayacağını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının esas hakkındaki görüşünün tümüyle davanın açılmasından sonra ortaya konulan Abdullah Öcalan ve diğer bazı kişilerin HADEP aleyhine alınan tek yanlı ifadelere dayandırıldığını, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin gerek kuruluş ve yapıları ve gerekse uyguladıkları farklı yöntemler nedeniyle adil yargılama yapabilecek nitelikte bağımsız ve tarafsız mahkemeler olmadığını, bu mahkemelerin ve nezdinde faaliyet yürüten Cumhuriyet Savcılıklarının yaptıkları tüm işlemlerin ve verdikleri kararların Anayasa Mahkemesi’ndeki kapatma davasında esas alınmaması gerektiğini, delil olarak gösterilen kongre, toplantı ve gösterilerde PKK terör örgütünün propagandasına yönelik eylemlerin Parti’nin dışında, kontrol edemediği kişilerce yapıldığını, Türkiye’nin başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere kimi uluslararası sözleşmeleri kabul ettiğini, iç hukuk normu ile ulusalüstü norm arasında bir çatışma söz konusu olduğunda mahkemelerin ulusalüstü normu doğrudan uygulaması gerektiğini, ulusalüstü normların iç hukuka üstün ve bağlayıcı olduğunu, Parti’nin hiçbir şekilde Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerin odağı haline gelmediği gibi, PKK terör örgütü ile de bir bağlantısının bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.

Dava, kapatılması istenen siyasi partinin Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği ileri sürülerek açıldığından öncelikle konuya ilişkin Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu ve ilgili uluslararası sözleşmelerin incelenmesi gerekli görülmüştür.

Anayasa’nın Başlangıcı’nın birinci paragrafında, “Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda”; beşinci paragrafında, “Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı”; 3. maddesinin birinci fıkrasında, ” Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir”; 5. maddesinde, “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini …”; 14. maddesinin birinci fıkrasında, “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz” denilmiş, ayrıca 28., 30., 58., 81., 103., 130. ve 143. maddelerinde de bölünmez bütünlük ilkesine yer verilmiştir.

Siyasi partilerin uyacakları esasları belirleyen Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında, “Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”, 68. maddenin dördüncü fıkrasında ise, “Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.” denilerek buna aykırı davranan siyasi partilerin kapatılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları incelendiğinde, anayasakoyucunun bu konuya özel bir önem verdiği görülür. Partilerin kuruluş ve çalışmalarında özgür olmaları temel ilkedir. Partiler, belli siyasal düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp, ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkisi olan partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan partilerin, sosyal ve siyasal yaşamdaki etkileri ve ulusal iradenin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutarak, kurulmalarını, çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları, özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini öngörmüştür.

Siyasî partilerin demokratik siyasî yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda Anayasa’nın 2. maddesinde kurala bağlanan demokratik hukuk devleti olmanın da gereğidir. Çünkü, hukuk devleti herşeyden önce hukukun üstünlüğünü tanıyan ve koruyan devlettir.

Öte yandan, Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) fıkrasında da Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerine koşut kurallar getirilerek belirtilen yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılacağı kabul edilmiştir.

Ulusal düzenlemelerin yanısıra örgütlenme özgürlüğüne ve terörizme ilişkin kimi esaslar uluslararası sözleşmelerde de yer almaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin barışçı amaçlarla dernek kurma özgürlüğüne sahip olduğu belirtilmiş, ikinci fıkrasında ise, bu hakların kullanılmasına, ulusal güvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, genel sağlık ve ahlâk veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için ancak yasalarla kısıtlamalar getirilebileceği, 17. maddesinde, sözleşme hükümlerinden hiçbirinin bir devlete, topluluğa veya ferde, sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesi veya sözleşmede belirtilenden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişme veya harekette bulunma hakkı sağladığı şeklinde tefsir olunamayacağı öngörülmüştür.

Paris Şartı’nda da :

“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”

…

“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”

…

“Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”

…

“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler” denilmiştir, böylece, ırkçılık, etnik düşmanlık ve terörizm kınanmış, ülke bütünlüğü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğu uluslararası bir çağrı olarak kabul edilmiştir.

Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde Viyana’da gerçekleştirilen “Dünya İnsan Hakları Konferansı” sonunda yayımlanan Deklerasyon’da da, “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eyleme izin verilemeyeceği gibi desteklenemeyeceği de vurgulanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal ve siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere de dayanmaktadır.

Türk Devletinin vatandaşları arasında özel ve kamusal alanda etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık sözkonusu değildir. Nitekim, Türk Milleti içinde yer alan farklı kökenden vatandaşlar arasında Türkiye’nin her yerinde yaşama, eğitim ve medeni haklar yanında seçme ve seçilme hakkından tam olarak yararlanma, istek ve başarılarına göre her türlü işte çalışma, Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma gibi konularda tam eşitlik anlayışı içinde hiçbir ayırım gözetilmemektedir. “Ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü”yle ilgili bu tarihsel oluşum tüm anayasalarımızda vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişme süreci içinde gerçekleşip kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan Türk Ulusu gerçeği ve olgusuna karşı ayrımcılığa, bölücülüğe, terör ve sonuçta yok olmaya yol açacak eylemler kabul göremez.

Anayasa’ya ve Siyasi Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Bu nedenle her iki yasal düzenleme ile de belirtilen değerleri birlikte ve ödünsüz olarak korunması amaçlamıştır.

Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

Bu bağlamda Anayasa’ya göre, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin hangi etnik gruptan olursa olsun Türk sayılması onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, devletine “Türk Devleti”, ulusuna “Türk Ulusu” ve ülkesine “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir. Bu nedenle, Anayasamıza göre siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır.

Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir.

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını da içerir.

Siyasi partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri anayasal ve yasal zorunluluktur. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü davranışın siyasi partiler için yasak olmasıdır.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler, vatandaşların bir kısmını çoğunluktan çıkarıp azınlık durumuna getirerek ulusu ve ülkeyi bölmeye, etnik köken ayrımını kışkırtarak silâhlı ayaklanmaya çağırmaya, ulusun bireylerini, bölge halklarını birbirine düşman edip aralarında husumet yaratmaya yönelik eylemde bulunamazlar.

Demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanılarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı gerçekleştirilen eylemler kabul edilemez. Bu durumda hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına engel olmak, devletin görevi ve varlık nedenidir. Teröre destek verip ondan destek alan bir siyasî partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez.

Davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Murat Bozlak’ın ve diğer yöneticilerinin, birçok il ve ilçe teşkilat başkan ve üyelerinin Parti adına düzenlenen etkinlikler sırasında yaptıkları konuşma ve basın açıklamalarıyla, Kürt halkının Türk halkından farklı bir ulus olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Kürt halkına karşı baskı ve zulüm politikası uygulandığını, PKK terör örgütü ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında bir savaşın yaşandığını, bu savaşta Kürt halkının PKK terör örgütünün yanında yer alması gerektiğini söyleyerek, amacı Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak olan PKK terör örgütüne ve onun başı Abdullah Öcalan’a yardım ve destek sağladıkları ve böylece kimi mahkeme kararlarıyla da sabit olan Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlarda bulundukları, ayrıca, 23.6.1996 günü Ankara Atatürk Spor Salonunda yapılan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nde meydana gelen, ayrıntıları ilgili bölümlerde açıklanan olaylar ile Genel Merkez ve teşkilat binalarında yapılan aramalarda elde edilen eşya ve dokümanların da bu durumu doğruladığı anlaşılmıştır.

Halkın Demokrasi Partisi’ne mensup kişilerin ve parti teşkilatının gerçekleştirdikleri eylemler ile elde edilen deliller PKK terör örgütü ile davalı Parti arasındaki bağlantıyı açıkca ortaya koymaktadır. PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’a yönelik bombalı suikast girişimini, yakalanması için Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından yürütülen çalışmaları, yakalanmasını ptotesto amacıyla PKK terör örgütünün istem ve talimatlarıyla gösteriler, bildiriler, açlık grevleri ve çeşitli etkinliklerin düzenlenmesi, “özgürlük”, “kardeşlik” ve “barış” kavramları kullanılarak ülkenin belirli kesiminde yaşayan veya belirli bir etnik kökenden geldiğini iddia eden vatandaşlar üzerinde farklı bir ulus bilincinin uyandırılmaya çalışılması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin PKK terör örgütüne yönelik olarak sürdürdüğü mücadelenin “kirli savaş” olarak nitelendirilmesi ve bu savaşta PKK terör örgütünün yanında yer alarak kimi eylem ve davranışlar içerisinde bulunulması, parti içi eğitim adı altında PKK terör örgütünün eylemleri için önce Parti daha sonraki aşamada da PKK terör örgütüne eleman temin edilmesi amacıyla kimi gençlerin PKK ideolojisi doğrultusunda eğitildikten sonra örgütün dağlardaki kamplarına silahlı militan olarak yetiştirilmek üzere gönderilmesi, Parti’nin genel merkez, il ve ilçe teşkilatında çok sayıda, hakkında çeşitli yargı mercilerince toplatma ve yasaklama kararı verilen PKK terör örgütünün propagandasına yönelik eşya, kitap, pankart ve doküman ile PKK terör örgütü mensuplarının resimlerinin bulundurulması ve propaganda amacıyla örgütün yayın organı olan MED TV’nin gelenlere izlettirilmesi, 2. olağan kongresinde yapılan konuşma ve eylemler gibi birçok eylem ve bunlara ilişkin yargı kararları davalı Halkın Demokrasi Partisi ile PKK terör örgütünün bağlantı ve dayanışma içinde olduğunu göstermektedir.

Bu durumda, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya ve PKK terör örgütüne yardım ve destek sağlamaya yönelik eylemlerin işlendiği odak haline geldiği sabit olan Halkın Demokrasi Partisi’nin Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleriyle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendine göre kapatılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

XII- KAPATMA KARARININ SONUÇLARI

Anayasa’nın 69. maddesinin sekizinci fıkrasına koşut olarak Siyasi Partiler Yasası’nın 12.8.1999 gün ve 4445 sayılı Yasa ile değişik 95. maddesinin ikinci cümlesinde, “…Bir siyasi partinin kapatılmasına söz veya eylemleriyle neden olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamazlar” denilmektedir.

Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan Murat Bozlak, Hikmet Fidan, Kemal Bülbül, Kemal Okutan, Kudret Gözütok, Eşref Odabaşı, Recep Doğaner, Mehmet Satan, Hamit Geylani, Mehmet Selim Okçuoğlu, Hayri Ateş, Hasan Doğan, Mehmet Yücedağ, Arif Atalay, Hüseyin Duran, İsmail Minkara, Hamza Abay, Yılmaz Açıkyüz, Muharrem Bilbil (Bülbül), Serhat İnan (İman), Güven Özata, Bedir Çetin, Hacı Pamuk, İsmail Turap, Abuzer Arslan, Rıza Kılınç, Şükrü Karadağ, Ramazan Sertkaya, Mehmet Mansur Reşitoğlu, Hediyetullah Ülgen, Mehmet Emin Bayar, Suzan Erdoğan, Halime Köklütaş, Mehmet Yardımcıel, Şemistan Ağbaba, Zeki Kılıçgedik, Sakine Berktaş, Hasan Yıldırım, Beser Kaplan, Hıdır Berktaş, Sabri Sel, Ferhat Avcı, Yaşar Uçar, Ali Gelgeç, Veysel Turhan, Abuzer Yavaş’ın gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süre ile bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına karar verilmesi gerekir.

XIII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 29.1.1999 günlü, SP.60.Hz.1999/37 sayılı İddianamesi ile Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istenilmekle gereği görüşülüp düşünüldü:

1- HALKIN DEMOKRASİ PARTİSİ’nin, kimi eylemleri yanında PKK isimli terör örgütüne yardım ve destek de sağlayarak Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği anlaşıldığından, Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddeleri gereğince TEMELLİ KAPATILMASINA,

2- Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan kurucuları dahil üyelerinden;

Kadir ve Fatma’dan olma, 1952 doğumlu, Ankara Şereflikoçhisar Aktaş Köyü nüfusuna kayıtlı Murat BOZLAK,

Süleyman ve Adle’den olma, 1956 doğumlu, Mardin Ömerli Güzelağaç Köyü nüfusuna kayıtlı Hikmet FİDAN,

Musa ve Zeliha’dan olma, 1963 doğumlu, Malatya Arguvan Çobandere Köyü nüfusuna kayıtlı Kemal BÜLBÜL,

Vakkas ve Sultan’dan olma, 1957 doğumlu, Adıyaman Besni Eğerli Köyü nüfusuna kayıtlı Kemal OKUTAN,

Nuri ve Suzan’dan olma, 1957 doğumlu, Tokat Merkez Karkıncı Köyü nüfusuna kayıtlı Kudret GÖZÜTOK,

Nazim ve Remziye’den olma, 1959 doğumlu, Yozgat Yerköy Yenimahalle nüfusuna kayıtlı Eşref ODABAŞI,

Abdülvehap ve Fatma’dan olma, 1960 doğumlu, Muş Varto Kumlukıyı Köyü nüfusuna kayıtlı Recep DOĞANER,

Mustafa ve Necibe’den olma, 1956 doğumlu, Gaziantep Nizip Pazarcami Mahallesi nüfusuna kayıtlı Mehmet SATAN,

Abdullah ve Duri’den olma, 1947 doğumlu, Hakkari Şemdinli Korgan Köyü nüfusuna kayıtlı Hamit GEYLANİ,

Süleyman ve Fidan’dan olma, 1964 doğumlu, Elazığ Karakoçan Okçular Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet Selim OKÇUOĞLU,

Hasan ve Sakine’den olma, 1964 doğumlu, Tunceli Pülümür Karagöz Köyü nüfusuna kayıtlı Hayri ATEŞ,

Battal ve Meryem’den olma, 1948 doğumlu, Malatya Hekimhan Koşar Köyü nüfusuna kayıtlı Hasan DOĞAN,

Ali ve Sultan’dan olma, 1973 doğumlu, Malatya Arguvan Aşağısürmeli Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet YÜCEDAĞ,

Hasso (Hüsso) ve Ayşe (Aşa) Fatma’dan olma, 1950 doğumlu, Adıyaman Besni Akdurak Köyü nüfusuna kayıtlı Arif ATALAY,

Bedir ve Bedriye’den olma, 1958 doğumlu, Adıyaman Kahta Çobanlı Mahallesi nüfusuna kayıtlı Hüseyin DURAN,

Ali ve Gülüzar’dan olma, 1964 doğumlu, Adıyaman Besni Meydan Köyü nüfusuna kayıtlı İsmail MİNKARA,

Ali ve Perihan’dan olma, 1949 doğumlu, Tunceli Pertek Çakırbahçe Köyü nüfusuna kayıtlı Hamza ABAY,

Hasan ve Hayriye’den olma, 1971 doğumlu, Erzurum Hınıs Akgelin Mahallesi nüfusuna kayıtlı Yılmaz AÇIKYÜZ,

Musa ve Zeliha’dan olma, 1966 doğumlu, Malatya Arguvan Çobandere Köyü nüfusuna kayıtlı Muharrem BİLBİL (BÜLBÜL),

Abdullah ve Zeliha’dan olma, 1975 doğumlu, Bingöl Karlıova Yorgançayır Köyü nüfusuna kayıtlı Serhat İNAN (İMAN),

Behçet ve Süphiye’den olma, 1945 doğumlu, Bitlis Merkez Atatürk Mahallesi nüfusuna kayıtlı Güven ÖZATA,

Bekir ve Veziha’dan olma, 1949 doğumlu, Adıyaman Samsat Balcılar Köyü nüfusuna kayıtlı Bedir ÇETİN,

Hasan ve Zeynep’ten olma, 1963 doğumlu, Adıyaman Merkez Uzunköy nüfusuna kayıtlı Hacı PAMUK,

Devriş (Derviş) ve Zeliha’dan olma, 1963 doğumlu, Adıyaman Merkez Doğanlı Köyü nüfusuna kayıtlı İsmail TURAP,

Mahmut ve Zeynep’ten olma, 1941 doğumlu, Adıyaman Merkez Davuthan Köyü nüfusuna kayıtlı Abuzer ARSLAN,

Hasan ve Ayşe’den olma, 1966 doğumlu, Adıyaman Merkez Durukaynak Köyü nüfusuna kayıtlı Rıza KILINÇ,

İsmail ve Sultan’dan olma, 1951 doğumlu, Adıyaman Merkez Büyükkırıklı Köyü nüfusuna kayıtlı Şükrü KARADAĞ,

Hasan ve Emine’den olma, 1960 doğumlu, Adıyaman Merkez Kuyucak Köyü nüfusuna kayıtlı Ramazan SERTKAYA,

Ferit ve Fatma’dan olma, 1970 doğumlu, Diyarbakır Hazro İncekavak Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet Mansur REŞİTOĞLU,

Hasan ve Emine’den olma, 1951 doğumlu, Diyarbakır Bismil Babahaki Köyü nüfusuna kayıtlı Hediyetullah ÜLGEN,

Bozan ve İslim’den olma, 1961 doğumlu, Şanlıurfa Merkez Yakubiye Mahallesi nüfusuna kayıtlı Mehmet Emin BAYAR,

Şah Hüseyin ve Çiçek’ten olma, 1975 doğumlu, Muş Varto Onpınar Köyü nüfusuna kayıtlı Süzan (Suzan) ERDOĞAN,

Abdülbari ve Kamile’den olma, 1962 doğumlu, İzmir Çiğli Güzeltepe Mahallesi nüfusuna kayıtlı Halime KÖKLÜTAŞ,

Ebubekir ve Zümrüte’den olma, 1961 doğumlu, Kars Digor Dağpınar Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet YARDIMCIEL,

Sürmeli ve Hanife’den olma, 1966 doğumlu, Kars Selim Koyunyurdu Köyü nüfusuna kayıtlı Şemistan AĞBABA,

İbrahim ve Melek’ten olma, 1950 doğumlu, Bingöl Merkez Kültür Mahallesi nüfusuna kayıtlı Zeki KILIÇGEDİK,

Hıdır ve Hanım’dan olma, 1976 doğumlu, Malatya Darende Ağılbaşı Köyü nüfusuna kayıtlı Sakine BERKTAŞ,

Kaya ve Kibar’dan olma, 1948 doğumlu, Elazığ Palu Karabörk Köyü nüfusuna kayıtlı Hasan YILDIRIM,

Rıza ve Cemile’den olma, 1957 doğumlu, Elazığ Merkez Şahinbey Köyü nüfusuna kayıtlı Beser KAPLAN,

Yusuf ve Yeter’den olma, 1941 doğumlu, Malatya Darende Ağılbaşı Köyü nüfusuna kayıtlı Hıdır BERKTAŞ,

Hüseyin ve Zeynep’ten olma, 1947 doğumlu, Adıyaman Çelikhan Kaya Mahallesi nüfusuna kayıtlı Sabri SEL,

Abuzer ve Hatice’den olma, 1971 doğumlu, Malatya Yeşilyurt İkizce Köyü nüfusuna kayıtlı Ferhat AVCI,

Hacı ve Nuriye’den olma, 1967 doğumlu, Adıyaman Kahta Yaprak Köyü nüfusuna kayıtlı Yaşar UÇAR,

Abuzer ve Zeynep’ten olma, 1971 doğumlu, Malatya Battalgazi Alacakapı Mahallesi nüfusuna kayıtlı Ali GELGEÇ,

Ali ve Fatma’dan olma, 1968 doğumlu, Siirt Eruh Oymakılıç Köyü nüfusuna kayıtlı Veysel TURHAN ve

Yusuf ve Fatma’dan olma, 1953 doğumlu, Adıyaman Merkez Doğanlı Köyü nüfusuna kayıtlı Abuzer YAVAŞ‘ın,

Anayasa’nın 69. maddesinin dokuzuncu fıkrası gereğince gerekçeli kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına,

3- Parti tüzel kişiliğinin kapatma kararının verildiği tarihte sona ermesine,

4- Davalı Parti’nin bütün mallarının 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 107. maddesi gereğince Hazine’ye geçmesine,

5- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 107. maddesi uyarınca Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, 13.3.2003 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

Mustafa BUMİN

Başkanvekili

Haşim KILIÇ

Üye

Yalçın ACARGÜN

Üye

Sacit ADALI

Üye

Ali HÜNER

Üye

Fulya KANTARCIOĞLU

Üye

Ertuğrul ERSOY

Üye

Tülay TUĞCU

Üye

Ahmet AKYALÇIN

Üye

Enis TUNGA

Üye

Mehmet ERTEN

Özgün bir sanat eserinin yazarının faydalanabilmesi için yeniden satış hakkı hususundaki Avrupa Birliği Direktifi

0

Özgün bir sanat eserinin yazarının faydalanabilmesi için yeniden satış hakkı hususundaki Avrupa Birliği Direktifi, 27 Eylül 2001 tarihinde kabul edilerek Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi’nin 13 Ekim 2001 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Özgün bir sanat eserinin yazarının faydalanabilmesi için yeniden satış hakkı hususundaki

27 Eylül 2001

KONSEY VE AVRUPA PARLAMENTOSU DİREKTİFİ

2001/84/AT

AVRUPA PARLAMENTOSU VE AVRUPA BİRLİĞİ KONSEYİ;

Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşmayı ve özellikle bu Antlaşmanın 95. Maddesini,

Komisyondan gelen öneriyi(1),

Ekonomik ve Sosyal Komitenin görüşünü(2) göz önüne alarak ve

Antlaşmanın 251. Maddesinde belirtilen usule uygun olarak 6 Haziran 2001 tarihli Uzlaştırma Komitesi tarafından onaylanmış olan ortak metnin ışığında hareket ederek(3),

(1) Telif hakları alanında, yeniden satış hakkı, özgün bir grafik veya plastik sanat eserinin sahibi tarafından kullanılan, çalışmanın sonraki satışlarından eser sahibinin ekonomik çıkar elde etmesi için devir veya temliki mümkün olmayan feragat edilmez bir hak olduğundan;

(2) Yeniden satış hakkı, eser sahibinin işin birbirini takip eden aktarımları için bir karşılık almasına imkan sağlayan verimli özellikte bir haktır. Yeniden satış hakkının konusu, eserin maddi biçimidir, yani koruma altına alınmış olan eserin  dahil olduğu araçtır;

(3) Yeniden satış hakkı ile kendilerine ait özgün sanat çalışmalarının ekonomik başarısında grafik ve plastik sanat çalışmalarının yaratıcılarının hak sahibi olmalarının garanti altına alınması amaçlandığından; bu durum, grafik ve plastik sanat yaratan eser sahiplerinin ve işlerinden müteakip defalar para kazanacak şekilde yararlanabilen diğer yaratıcı kişilerin ekonomik durumlarındaki dengesizliğin de giderilmesine yardımcı olacağından;

(4) Yeniden satış hakkı, telif haklarının ayrılmaz bir parçasını teşkil eder ve eser sahipleri için önemli bir ayrıcalıktır. Bu gibi bir hakkın bütün Üye Devletlerde kabul görmesi ve uygulanması, eser sahipleri açısından yeterli ve standart bir koruma seviyesi sağlama gereksinimini karşıladığından;

(5) Antlaşmanın 151 (4) maddesi altında Topluluğun, Antlaşmanın diğer hükümleri altında yer alan faaliyetlerin içine kültürel faaliyetleri de katması gerektiğinden;

(6) Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına Dair Bern Sözleşmesi sadece, yeniden satış hakkını kullanan kimselerin veya eser sahibinin ait olduğu ülkede geçerli mevzuat buna izin verdiği nispette geçerlidir. Söz konusu hak bu nedenle seçime bağlıdır ve mütekabiliyet (karşılıklı anlaşma) kuralına tabidir. Mütekabiliyet esaslarını içeren yerel hükümlerin ulusal eser sahiplerine atfedilen ve diğer Üye Devletlerinin haklarının vatandaşlarına verilmemesinin güvenilir olmayacağını, Birleşik Vakalar C-92/92 ve C-326/92 Phil Collins ve Diğerleri(4) içinde yer alan 20 Ekim 1993 tarihli mahkeme kararında olduğu gibi, Antlaşmanın 12. Maddesinde verilen ayrımcılık karşıtı ilkesinin uygulanması hakkındaki Avrupa Toplulukları Adalet Divanı içtihatlarından çıkarmak mümkündür. Topluluk kavramı içindeki bu gibi şartların uygulanması, milliyetçilik bazında her türlü ayrımcılığın yasaklanması sonucu ortaya çıkan eşit muamele ilkesine aykırı olduğundan;

(7) Sadece AB dışındaki birkaç devletin tanıdığı yeniden satış hakkının bulunduğu bir kanuni düzenleme metni içinde, günümüzde yeni ekonominin etkisi ile topluluk pazarının modern ve çağdaş sanatlar anlamında uluslar arası hale gelmesiyle Avrupa Topluluğu açısından birlik dışında Bern Sözleşmesinin 14 B sayılı Maddesini zorunlu kılan bir görüş doğrultusunda görüşmeleri başlatmayı gerekli kıldığından;

(8) Bu uluslararası pazarın var olduğu gerçeği, birçok Üye Devlet içinde yeniden satış hakkının eksikliği ve bu hakkı tanıyan ulusal sistemler bakımından şu andaki uyumsuzluk ile birleştirildiğinde, Avrupa pazarının rekabetçi özelliklerini koruyacak bu, hakkın uygulamaya konulması ve sürekli olarak düzenlenmesi ile ilgili geçici hükümlerin oluşturulmasını gerekli kıldığından;

(9) Yeniden satış hakkı, şu anda Üye Devletlerin çoğunluğunun dahili mevzuatı ile sağlanmaktadır. Mevcut oldukları yerlerde, bu gibi yasalar kapsam altına alınan çalışmalar, telif ücreti almaya hak kazanmış olanlar, uygulanan oran, telif ücreti ödenmesine konu olan faaliyetler ve bütün bunların hesaplandığı baz formüller bakımından özellikle belli bazı farklılıklar göstermektedir. Bu gibi bir hakkın uygulanması veya uygulanmaması, iç pazar içinde yer alan rekabetçi unsurların üzerinde önemli bir etki yapar, çünkü yeniden satış hakkı bazında ödeme yükümlülüğünün varlığı veya eksikliği, bir sanat eseri veya çalışmasını satmayı arzulayan her bir kişi tarafından göz önüne alınması gereken mecburi bir unsurdur. Bu hak bu nedenle Topluluk içindeki satışların birbirleri ile yer değiştirmeleri yanında rekabetçi çalışmanın farlılıklarının oluşturulmasına katkıda bulunan bir faktör olduğundan;

(10) Yeniden satış hakkının varlığı bakımından, bu gibi farklılıklar ve Üye Devletler tarafından uygulanmamasının Antlaşmanın 14. Maddesinde gösterildiği gibi, sanat çalışmaları içindeki iç piyasanın tam olarak çalıştırılması üzerinde doğrudan olumsuz bir etkisi olur. Bu gibi bir durumda, Antlaşmanın 95. Maddesi uygun bir ölçü teşkil ettiğinden;

(11) Antlaşmanın içinde belirtildiği gibi, Topluluğun hedefleri, Avrupa içinde yaşayan insanlar arasında gittikçe daha yakın bir birlikteliğin temellerinin atılması, Topluluğa mensup Üye Devletler arasında daha yakın ilişkilerin teşvik edilmesi, Avrupa’yı bölen engellerin ortadan kaldırılması için ortak hareket tarzının hayata geçirilmesi ile onların ekonomik ve sosyal ilerlemelerinin garanti altına alınmasıdır. Bu açıdan bakıldığında Antlaşma, ortak pazar içinde rekabetin aksatılmamasını garanti altına alan bir sistemin başlatılmasını, malların serbest dolaşımını engelleyen faktörlerin ortadan kaldırılmasını öngören bir iç pazarın kurulmasını, hizmetlerin verilmesi için liberal uygulamaları ve kurumsallaşmanın önündeki engellerin kaldırılmasını sağlamaya yöneliktir. Yeniden satış hakkı ile ilgili Üye Devletlerin kanunlarının birbirleri ile uyumlu bir şekilde işletilmeleri, bu söz konusu hedeflerin ulaşılmasına katkı sağlayacağından;

(12) Muamele vergileri ile ilişkili olarak Üye Devletlerin çıkarmış oldukları kanunlar arasındaki uyumun sağlanmasına ilişkin 17 Mayıs 1977 tarihli ve 77/388/EEC numaralı Altıncı Konsey Direktifi – katma değer vergisinin ortak uygulama sistemi: Değerlendirmelerin tek biçimli baz sistemi(1), gittikçe gelişen bir şekilde, diğerlerinin yanında sanat çalışmaları için de uygulanabilir olan bir Topluluk vergilendirme sistemini getirmektedir. Sadece vergi alanı ile sınırlanmış olan önlemler, sanat piyasasının uyumlu çalışmasını garanti altına almak için yeterli değildir. Bu hedef yeniden satış hakkı alanındaki uyum sağlanmadan elde edilemediğinden;

(13) İç pazarın işletilmesi ile ilgili olarak engelleyici ve parçalayıcı bir etkiyi oluşturduğu yerlerde, yasalar arasındaki var olan farklılıklar ortadan kaldırılmalı ve bu türdeki yeni farklılıkların ortaya çıkması da önlenmelidir. İç pazarın çalışmasına etki yapması beklenmeyen farklılıkların ortaya çıkmasını önlemek veya ortadan kaldırmak gerekmediğinden;

(14) İç pazarın uygun çalıştırılması için ön şart, sapmaya maruz kalmamış olan rekabet şartlarının korunmasıdır. Yeniden satış hakkı ile ilgili ulusal yasa ve hükümler arasındaki farklılıkların varlığı, Topluluk içindeki satışların el değiştirmesi ve serbest rekabette sapmalara yol açar ve sanatçıların çalışmalarının satıldığı yerin niteliğine bağlı olarak, sanatçılar arasında eşit olmayan uygulamaların ortaya çıkmasına neden olur. Şu anda üzerinde çalışılan konu bu nedenle Üye Devletler tarafından tatmin edici bir şekilde düzenlenemeyen devletlerarası bir husustur. Topluluğun bu konuda harekete geçmemesi, eşit olmayan uygulama ve rekabet şartlarının bozulmasını düzeltmek için Antlaşmanın getirdiği gereksinimlerle uzlaşmayacağından;

(15) Ulusal mevzuat ve hükümler arasındaki sapmalar ve bölünmelerin büyüklüğü göz önüne alındığında, bu gibi sapmaların rekabet şartlarında bozulmaya yol açması veya var olan bozulmanın devam etmesi eğiliminin bulunduğu alanlarda Üye Devletlerin kanunları arasında mevcut farklılıklar ile başa çıkmak için, uyum oluşturmaya yönelik önlemlerin alınması bu nedenle gereklidir. Ancak yeniden satış hakkı ile ilgili olarak, Üye Devletlerin her bir hükmünün uyumlu hale getirilmesi gerekmediğinden ve ulusal kararlar için mümkün olduğu kadar geniş bir alan bırakmak amacıyla, söz konusu uyum ile ilgili çalışma ve uygulamaları dahili piyasanın işletilmesi ile ilgili, doğrudan yetkiye sahip söz konusu yerel hükümler ile sınırlamak, şu anda yeterli olacağından;

(16) Bu nedenle, Direktif, kendi bütünlüğü içinde, Antlaşmanın 5. maddesinde verilmekte olduğu gibi, yetki ikamesi ve nispilik ilkelerine uyum sağlayacağından;

(17) Telif Hakları ve Bağlantılı Hakların korunması ile ilgili sürelerde uyumunu sağlayan 29 Ekim 1993 tarihli 93/98/EEC sayılı Konsey Direktifine(2) uygun olarak, telif hakkı, eser sahibinin ölümünden sonra da 70 yıl müddetle geçerlidir. Aynı süre, yeniden satış hakkı için de verilmelidir. Nitekim, sadece modern ve çağdaş eserlerin asılları yeniden satış kapsamı içine girebilir. Ancak, bu Direktifin kabul edilip uygulamaya sokulduğu zaman diliminde, kendilerine ait hukuk sistemlerinin içine bu hakkı sokmak için ve eser sahiplerinin lehine bir yeniden satış hakkını kabul etmeyen ve daha da fazlası, kendi ekonomik varlıklarını bir yandan sürdürürken, yukarıda söz konusu edilen hakka yavaş da olsa adapte olmak için bu Üye Devletler içindeki ekonomik kullanıcılara bu imkanın sağlanması için, ilişkili Üye Devletlere ölümünden sonra sanatçı namına hak kazananlara yeniden satış hakkını uygulama yöntemini seçmek için, sınırlı bir geçiş süresi izni verilmesi gerektiğinden;

(18) Yeniden satış hakkının kapsamı, bir sanat piyasası uzmanının katılımı olmaksızın, kendi özel gayretleri ile hareket eden kişiler arasında, doğrudan kapsam altına alınanlar hariç tutulmak üzere, yeniden satışın bütün işlemlerine ve kademelerine uygulanmalıdır. Bu hak, kar amacı gütmeyen ve kamuya açık çalışan müzelere ve kendi özel gayretleri ile çalışma yapan kişiler tarafından yürütülen yeniden satış ile ilgili faaliyetlere uygulanmamalıdır. Eser sahibinden eserleri doğrudan satın alan sanat galerilerinin özel durumunu göz önüne alarak, Üye Devletlere, söz konusu satış işleminin yapıldığı tarihten itibaren 3 yıllık bir süre içinde yapılan bu çalışmaların ve eserlerin yeniden satışının, yeniden satış hakkı işlemlerinden muaf tutulması konusunda seçim hakkı verilmelidir. Sanatçının çıkarları da, aynı şekilde, yeniden satış fiyatının 10000 Euro düzeyini aşmayan durumlarda, yeniden satışın bu gibi işlemlerine konu olan uygulamalarına sınır getirmek suretiyle göz önüne alınması gerektiğinden;

(19) Bu Direktif ile yürürlüğe giren uyumun, yazarların veya bestecilerin özgün eserlerine uygulanmayacağı açık bir şekilde anlatılması gerektiğinden;

(20) Yeniden satış hakkı ile ilgili olarak ulusal seviyede elde edilmiş olan tecrübeler ışığında, etkin kurallar getirilmelidir. Satış fiyatının bir yüzde olarak ifadesi ile telif ödemesini hesaplamak ve özgün değeri artmış olan sanat eserlerinin değerindeki artışa göre hesap yapmamak uygun olacağından;

(21) Sanat çalışmalarının yeniden satış hakkına konu olan kategorilerin uyumlu hale getirilmesi gerektiğinden;

(22) Asgari eşik uygulaması altında yer alan telif hakkı ödemelerinin uygulamaya dahil edilmemesi, sanatçı için elde edilen kar ile karşılaştırılan ve orantısız bir şekilde yüksek olan idare ve tahsilat giderlerinin ortadan kaldırılmasına yardımcı olabilir. Öte yandan, yetki ikamesi ilkesine uygun olarak, Üye Devletlerin yeni sanatçıların çıkarlarını korumak ve teşvik edebilmek yönünde, Topluluk eşiğinden daha düşük ulusal eşikler kurması için izin verilmelidir. Söz konusu küçük miktarlar olduğunda, bu ortadan kaldırma uygulamasının, iç pazarın uygun çalışmasına önemli bir etki yapması beklenemeyeceğinden;

(23) Yeniden satış hakkının uygulaması ile ilgili olarak, değişik Üye Devletler tarafından belirlenmiş olan oranlar, şu anda büyük değişiklikler gösterebilir. Modern ve çağdaş sanat çalışmaları ile ilgili dahili piyasanın etkin çalıştırılması için, mümkün olan en geniş kapsamda standart oranların sabitleştirilmesi gerektiğinden;

(24) Özgün sanat eserleri ile ilgili piyasalarda söz konusu değişik çıkarların uyumlu bir şeklide bir araya getirilmesi amacıyla değişik fiyatlar şeridi için, bir tamamlayıcı oran tablosunun oluşturulduğu bir sistemin kurulması arzu edilmektedir. Yeniden satış hakkı ile ilgili olarak, Topluluk kurallarını değiştiren ve atlayan satış işlemlerinin yapılması riskini azaltmak çok önemli olduğundan;

(25) Telif hakkı ödemesinin ödenebileceği kişi prensip olarak satıcı olmalıdır. Üye Devletlere ödeme yükümlülüğü bakımından, bu prensipten istisnai uygulamalar yapma hakkı için imkan sağlanmalıdır. Satıcı, adına satışın tamamlandığı kişi veya işletme olduğundan;

(26) Söz konusu eşik seviyesi ve oranların periyodik olarak yeniden düzenlenmesi ve ayarlanması ihtimali ile ilgili hüküm konulmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, Üye Devletlerdeki yeniden satış hakkının güncel uygulaması ve Topluluk içindeki sanat pazarı üzerindeki etki olumlu ve uygun ise, bu Direktifin değişikliğe uğraması ile ilişkili tekliflerin yapılması konusunda dönemsel raporların hazırlanması görevinin Komisyona verilmesi uygun olacağından;

(27) Telif hakkı ödemesi almaya hak kazanmış olan kişilerin yetki ikamesi ilkesi göz önüne alınarak isimlerinin belirtilmesi zorunludur. Üye Devletlerin veraset ve intikal kanunları ile bağlantılı olarak bu Direktif aracılığıyla harekete geçmek uygun olmaz. Ancak, eser sahibi namına hak sahibi olanların ölümünden sonra, en azından yukarıda söz konusu edilen geçici süre sona erene kadar, yeniden satış hakkından tam olarak yararlanabilmesi gerektiğinden;

(28) Üye Devletler, yeniden satış hakkının, özellikle de bunun yönetimi açısından bakıldığında, uygulanmasını düzenlemekle sorumludur. Bu konuyla ilgili olarak, meslek birliği vasıtası ile yönetim, çözüm imkanlarından biridir. Üye Devletler söz konusu meslek birliklerinin saydam ve verimli olarak çalıştırılmasını sağlamalıdır. Üye Devletler aynı zamanda diğer Üye Devletlerin vatandaşı olan eser sahipleri için ayrılmış olan tutarların tahsil edilmesini ve dağıtılmasını sağlamak zorundadır. Bu Direktif, tahsilat ve dağıtım konusunda Üye Devletlerde var olan kanuni düzenlemeler saklı kalmak kaydıyla uygulanacağından;

(29) Yeniden satış hakkının kullanılması ve bundan fayda sağlanması, Topluluk vatandaşlarına olduğu kadar Üye Devletlerin vatandaşı olan eser sahiplerine bu gibi koruma sağlayan ülkelerin yabancı eser sahiplerini de içerecek şekilde sınırlı tutulmalıdır. Bir Üye Devletin aynı Üye Devlet içinde yerleşik adresi olan yabancı eser sahibine bu haktan faydalanma hakkının verilmesini sağlama imkanı verilmesi gerektiğinden;

(30) İşlemlerin kontrol edilmesi ve denetlenmesi ile ilgili uygun usuller, yeniden satış hakkının Üye Devletler tarafından etkin bir şekilde uygulanmasını sağlayan pratik yöntemlerin garanti altına alınması için yürürlüğe sokulmalıdır. Bunun anlamı, aynı zamanda telif hakkı ödemelerinin muhatabı olan gerçek veya tüzel kişilerden, gerekli bilginin elde edilmesi için, eser sahibi tarafında veya onun yetkili temsilcisine göre bir hakkın da ortaya çıkması olarak kabul edilebilir. Yeniden satış hakkının kolektif yönetimine olanak sağlayan Üye Devletler, sadece söz konusu kolektif yönetimden sorumlu kurumların bilgi edinme hakkı olmasını sağlayabileceğinden;

İŞBU TÜZÜĞÜ KABUL ETMİŞTİR:

BÖLÜM I

KAPSAM

Madde 1

Yeniden satış hakkının konusu
  1. Üye Devletler özgün bir sanat eserini oluşturan eser sahibinin lehine, önceden bile olsa ortadan kaldırılamayan ve ayrı bir hak olarak tanımlanan, eser sahibinin eserinin ilk devrini müteakip eserin yeniden satışı ile ilgili olarak alınmış olan satış fiyatı bazında bir telif hakkı ödenmesi için yeniden satış hakkı sağlayacaklardır.
  1. Birinci fıkrada sözü edilen hak, satış merkezleri, sanat galerileri ve genel anlamda sanat eserleri ile ilgilenen herhangi bir tüccar kuruluş gibi, satıcılar, alıcılar veya sanat eserleri piyasası uzmanları olarak çalışan kişileri de içeren yeniden satışın bütün işlem ve faaliyetlerine uygulanacaktır.
  1. Üye Devletler, 1. Fıkrada sözü edilen hakkın, söz konusu satıştan önceki üç yıllık süreden daha kısa bir süre içinde, doğrudan bir şekilde alıcının eseri yaratıcısından satın almış olduğu yerde ve yeniden satış fiyatının 10000 Euro düzeyini aşmadığı durumda, yeniden satışın işlemlerine uygulanmayacağını göz önüne alabilir.
  1. Telif hakkı ücreti, satıcı tarafından ödenebilir olacaktır. Üye Devletler, satıcı dışında kalan ve 2. fıkrada söz konusu edilen gerçek veya tüzel kişilerden bir tanesini, tek başına telif hakkı ücretinin ödenmesinden veya aynı yükümlülüğün satıcı ile paylaşılmasından sorumlu olmasını sağlayabilirler.
Madde 2
Yeniden satış hakkı ile ilgili eserler
  1. Bu Direktifin amaçları doğrultusunda, ‘özgün eser ‘, sanatçı tarafından şahsen yapılmış olması veya özgün eser olduğu kabul edilen kopyalar olmaları kaydıyla, resimler, kolajlar, yağlı boya resimleri, çizimler, oyma çalışmaları, baskılı eserler, litograflar, heykeller, büstler, dokuma eserleri, seramikler, cam eserler ve fotoğraflar gibi, grafik veya plastik sanat eserleri anlamında kullanılacaktır.
  1. Sanatçının şahsen sınırlı sayıda oluşturmuş olduğu veya kendi kontrolünde ve yetki vermesi ile oluşturulmuş olan ve bu Direktif kapsamında yer alan eserlerin kopyaları bu Direktifin amaçları doğrultusunda, özgün sanat eseri olarak kabul edileceklerdir. Bu gibi söz konusu kopyalar, normalde sayı ile sıralandırılmış, imzalanmış veya bir başka şekilde eser sahibi tarafından ***(temsil ve ilzama uygun olarak delilleri ayarlanmış olacaktır. )
BÖLÜM II
ÖZEL HÜKÜMLER
Madde 3
Eşik
  1. Birinci maddede sözü edilen satışların yeniden satış hakkına konu edilmesini getiren asgari bir satış fiyatının belirlenmesi, Üye Devletin yetki ve görev alanı içinde olacaktır.
  2. Söz konusu asgari satış fiyatı, hiçbir durumda 3000 Euro düzeyini aşamaz.
Madde 4
Oranlar
  1. 1. Maddede sağlanan telif hakkı ücreti aşağıdaki oranlar üzerinden hesaplanacaktır:

(a) 50000 Euro düzeyine kadar olan satış fiyatının %4’lük kısmı;

(b) 50000,01 Euro düzeyinden 200000 Euro düzeyine kadar olan satış fiyatının % 3’lük kısmı;

(c) 200000,01 Euro düzeyinden 350000 Euro düzeyine kadar olan satış fiyatının % 1’lik kısmı;

(d) 350000,01 Euro düzeyinden 500000 Euro düzeyine kadar olan satış fiyatının % 0,5’lik kısmı;

(e) 500000 Euro düzeyini aşan satış fiyatının % 0,25’lik kısmı.

Ancak, telif hakkı ücretinin toplam miktarı 12500 Euro düzeyini aşamaz.

  1. 1. Fıkraya atfen bir istisnai durum olarak, Üye Devletler 1(a) işaretli Fıkrada sözü edilen satış fiyatına %5’lik bir oran uygulayabilirler.
  1. Belirlenmiş olan asgari satış fiyatının 3000 Euro düzeyinden düşük olması gerekiyorsa, Üye Devlet 3000 Euro düzeyine kadar olan satış fiyatının ilişkili kısmına verilecek oranı da belirleyecektir; bu oran %4’ten daha düşük olamaz.
Madde 5
Hesaplama Esasları
  1. ve 4. Maddelerde anılan satış fiyatları, vergi sonrası kesintisiz fiyatlardır.
Madde 6
Telif hakkı ücreti almaya hak kazanmış kişiler
  1. 1. Maddede anılan telif hakkı ücreti, eser sahibine ödenebilir olacaktır ve 8(2). Fıkrasına bağlı olarak, ölümünden sonra eserleri üzerinde hak kazananlara ödenebilir olacaktır.
  2. Üye Devletler, Madde 1 kapsamında sağlanan telif ücretinin zorunlu veya seçime bağlı olarak kolektif yönetimini sağlayabilirler.
Madde 7
Telif hakkı ücreti almaya hak kazanmış olan üçüncü ülke vatandaşları
  1. Üye Devletler, üçüncü ülkelerin vatandaşları olan eser sahipleri ve 8.(2) Fıkrasına bağlı olarak, eserler üzerinde hak kazanmış olan varislerinin, bu Direktife uygun olarak ve ilgili Üye Devletin mevzuatına göre, ancak eser sahibi veya onun varisinin söz konusu ülkenin vatandaşı olduğu ülkedeki mevzuat, Üye Devletlerin eser sahipleri ve onların eserleri üzerindeki hak sahibi varisleri ile ilgili olarak söz konusu ülkede yeniden satış hakkının korunmasına izin veriyorsa, yeniden satış hakkının yararlarından faydalanacaktır.
  1. Üye Devletler tarafından verilen bilgi bazında, Komisyon, mümkün olan en kısa süre içinde 1. Fıkrada verilen şartı yerine getiren söz konusu üçüncü ülkelerin bir listesini yayınlayacaktır. Bu liste sürekli olarak güncelleştirilecektir.
  1. Herhangi bir Üye Devlet, Üye Devletin vatandaşı olmayan ancak söz konusu ülkede yerleşik adresi bulunan eser sahiplerine, yeniden satış hakkının korunması amacı ile ilgili olarak kendi vatandaşlarıyla aynı hakkı tanıyabilir.
Madde 8
Yeniden satış hakkının korunması ile ilgili süre
  1. Yeniden satış hakkının korunması ile ilgili süre, 93/98/EEC numaralı Direktifin 1. Maddesinde verilenlere tekabül edecektir.
  1. 1. Fıkranın esaslarına aykırı bir istisna olarak, yeniden satış hakkı uygulamayan söz konusu Üye Devletlerden, (13. Maddede sözü edilen yürürlüğe giriş tarihi), 1 Ocak 2010 tarihinden daha geç sona ermeyecek olan bir süre için, ölümünden sonra sanatçının eserleri üzerinde hak sahibi olanların lehine yeniden satış hakkının uygulanması talep edilmeyecektir.
  1. 2. Fıkranın geçerli olduğu bir Üye Devlete, iki yıla kadar, gerekliyse, söz konusu Üye Devletin içindeki ekonomik kullanıcıların, ölümünden sonra sanatçının eserleri üzerinde hak sahibi olan kişilerin lehine, yeniden satış hakkının uygulanması talep edilmeden önce, ve onlar kendi ekonomik yaşamlarını devam ettirirken, yeniden satış hakkı sistemine kademeli geçişin uyarlanması olanağı verilebilir. 2. fıkrada söz konusu edilen sürenin sonundan önceki asgari 12 aylık süre içinde, ilgili Üye Devlet, Komisyona bilgi vererek nedenlerini bildirerek, bu gibi bilginin alındığı tarihi müteakip 3 ay içinde, uygun danışma ve görüşmelerde bulunduktan sonra, Komisyona bir görüş verebilecektir. Üye Devlet, Komisyonun görüşünü tasvip edip uygulamazsa, bir ay içinde Komisyona bildirecek ve kararına gerekçe gösterecektir. Üye Devletin bildirimiyle, gerekçesi ve Komisyonun görüşü, Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesinde yayınlanacak ve Avrupa Parlamentosuna da iletilecektir.
  1. Başarılı bir sonuca ulaşılması durumunda, 8(2) ve (3). Fıkralarda sözü edilen süre içinde, uluslararası seviyede yeniden satış hakkının uzatılması ve genişletilmesini amaçlamış olan uluslararası görüşmeler için, Komisyon, uygun öneriler ve çözüm tarzları getirecektir.
Madde 9
Bilgi edinme hakkı

Üye Devletler, yeniden satıştan sonraki üç yıllık bir süre içinde, 6. Maddede anılan hak sahibi kişilerin, 1(2). fıkrada bahsi geçen sanat piyasası profesyonelinden yeniden satış ile ilgili telif hakkı ücretinin garantili ödenmesini sağlamak amacıyla, gerekli olması muhtemel herhangi bir bilgiyi kendilerine iletmesinin talep edilmesini sağlayabilirler.

BÖLÜM III
SON HÜKÜMLER
Madde 10
Zamanında uygulama

Bu Direktif, 1 Ocak 2006 tarihinde, Üye Devletlerin mevzuatı ile halen telif hakkı alanında korunmakta olan veya söz konusu tarihte bu Direktifin hükümleri altında geçerli korunma ile ilgili kriterleri karşılayan 2. Maddede tanımlanmış olduğu gibi, bütün özgün sanat çalışmaları bakımından geçerli olacaktır.

Madde 11
Düzenleme (Gözden Geçirme/Düzeltme) maddesi
  1. Komisyon, özellikle yeniden satış hakkını ve Üye Devletlerdeki yönetim usulleri ve sanatsal yaratıcılığın geliştirilmesi için gerekli önlemleri uygulamaya ilişkili piyasalar bağlamında, Topluluğun aldığı tavır bakımından, Topluluk içindeki modern ve çağdaş sanatı ilgilendiren piyasaların rekabetçi unsurlarına özel bir atıf yapmak suretiyle, bu Direktifin uygulanmasını ve yapacağı etkileri izah eden bir raporu, 1 Ocak 2009 tarihinden geç olmamak üzere ve bundan sonraki her 4 yılda bir, Avrupa Parlamentosuna ve Konseye ve Ekonomik ve Sosyal Komiteye vermiş olacaktır. Bu rapor, bu direktifin yürürlüğe giriş tarihinden önce ulusal yasalarında sözkonusu hakkı uygulamamış olan üye devletlerde bu hakkın uygulanmasının iç pazara etkilerini inceleyecektir. Uygun görüldüğü takdirde, Komisyon, sektördeki değişiklikleri göz önüne alan telif hakkı ücreti oranları ile asgari eşik seviyelerini geçerli piyasa şartlarına uyarlayan, 4.(1) maddede verilen azami miktarlara ilişkin ve bu Direktifin etkinliğinin daha da artırılması amacıyla gerekli görülmesi muhtemel başka herhangi bir teklif ve öneri hazırlayacaktır.
  1. Bu vesile ile bir irtibat komitesi teşkil edilir. Bu komite Üye Devletlerin yetkili makamlarının temsilcilerinden oluşacaktır. Bu komite, Komisyonun bir temsilcisinin başkanlığında, ya Komisyon başkanının çağrısı üzerine ya da bir Üye Devletin delegasyonunun talebi üzerine toplanacaktır.
  1. Komitenin görevi, aşağıdaki gibidir:

– bu Direktifin uygulanmasından kaynaklanan bütün problemler ile ilgili görüşmeleri düzenlemek,

– Topluluk içindeki sanat piyasasında olası ilişkili gelişmeler hakkında Üye Devletler ile Komisyon arasında bilgi alışverişini düzenlemek.

Madde 12
Uygulama
  1. Üye Devletler 1 Ocak 2006 tarihinden önce bu Direktife uyum sağlanması için gerekli kanun, mevzuat ve idari hükümleri yürürlüğe sokacaktır. Bilahare, Komisyona bu hususlarda bilgi vereceklerdir.

Üye Devletler bu önlemleri alırken, aynı zamanda, bu Direktife atıfta bulunacak veya kendilerinin resmi yayınlarının yayınlandığı metinlere bu gibi referanslar ekleyeceklerdir. Bu gibi bir referans belirtilmesi veya atıfta bulunulması ile ilgili yöntemler Üye Devletlerce belirlenecektir.

  1. Üye Devletler, bu Direktif kapsamında ele alınan alanlarda kabul edip uygulamaya sokacakları ulusal yasaların ilişkili hükümlerini Komisyona bildireceklerdir.
Madde 13
Yürürlüğe Girme

Bu Direktif, Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesinde yayınlandığı gün yürürlüğe girecektir.

Madde 14
Muhataplar

Bu Direktif, Üye Devletleri inhisâr eder.

Brüksel, 27 Eylül 2001.

Avrupa Parlamentosu adına

Başkan

N. Fontaine

Konsey adına

Başkan

C. Picqué

Avrupa Parlamentosu Adına

Başkan

N.FONTAINE

 


(1) RG C 178, 21.6.1996, sayfa 16 ve RG K 125, 23.4.1998, sayfa 8.

(2) RG C 75, 10.3.1997, sayfa 17.

(3) Avrupa Parlamentosunun 27 Ekim 1999 tarihinde onaylanan 9 Nisan 1997 tarihli görüşü (RG C 132, 28.4.1997, sayfa 88), 19 Haziran 2000 tarihli Konsey Ortak Pozisyonu (RG C 300, 20.10.2000, sayfa 1) ve Avrupa Parlamentosunun 13 Aralık 2000 tarihli kararı (RG C 232, 17.8.2001, sayfa 173). Avrupa Parlamentosunun 3 Temmuz 2001 tarihli ve Konseyin 19 Temmuz 2001 tarihli kararları.

(4) [1993] ECR I-5145.

(1) RG L 145, 13.6.1977, sayfa 1. En son 1999/85/AT sayılı Direktifle değiştirilen Direktif (RG L 277, 28.10.1999, sayfa 34).

(2) RG L 290, 24.11.1993, sayfa 9.

L 272/34        TR                                                      Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi                                                       13.10.2001

Öldürülen Gazeteci ve Yazarlar

0
ÖLDÜRÜLEN GAZETECİ VE YAZARLAR

Öldürülen Türk Gazeteciler Listesi

 

Hasan Fehmi Bey / Serbesti İstanbul 6 Nisan 1909
Ahmet Samim / Sada-yı Millet İstanbul 19 Temmuz 1910
Zeki Bey / Şehrah İstanbul 10 Temmuz 1911
Şair Hüseyin Kami / Alemdar Konya 1912 veya 1914
Silahçı Tahsin / Silah ve Bomba İstanbul 27 temmuz 1914
Krikor Zohrab / Gazeteci, Yazar Urfa 1915
Diran Kelegyan / Sabah Gazetesi Baş Yazarı Çorum 13 Ağustos 1915
Hasan Tahsin (Osman Nevres) / Hukuk-u Beşer İzmir 15 Mayıs 1919
İştirakçi Hilmi / iştirak,Medeniyet İstanbul 1922
Ali Kemal / Peyam-ı Sabah İzmit 1922
Hikmet Şevket 1930
Sabahattin Ali / Marko Paşa Edirne 1948
Adem Yavuz / Anka Ajansı Kıbrıs 27 Ağustos 1974
Ali İhsan Özgür / Politika İstanbul 21 Kasım 1978
Cengiz Polatkan / Hafta Sonu Ankara 1 Aralık 1978
Abdi İpekçi / Milliyet İstanbul 1 Şubat 1979
İlhan Darendelioğlu / Ortadoğu İstanbul 19 Kasım 1979
İsmail Gerçeksöz / Ortadoğu İstanbul 4 Nisan 1980
Ümit Kaftancıoğlu / TRT İstanbul 11 Nisan 1980
Muzaffer Fevzioğlu / Hizmet Trabzon 15 Nisan 1980
Recai Ünal / Demokrat İstanbul 22 Temmuz 1980
Mevlüt Işıt / Türkiye Ankara 1 Haziran 1988
Seracettin Müftüoğlu / Hürriyet Nusaybin 29 Haziran 1989
Sami Başaran / Gazete İstanbul 7 Kasım 1989
Kamil Başaran / Gazete İstanbul 7 Kasım 1989
Çetin Emeç / Hürriyet İstanbul 7 Mart 1990
Turan Dursun / İkibine Doğru ve
Yüzyıl Dergileri
İstanbul 4 Eylül 1990
Gündüz Etil 1991
Mehmet Sait Erten / Azadi Denk Diyarbakır 1992
Halit Güngen / İkibine Doğru Diyarbakır 18 Şubat1992
Cengiz Altun / Yeni Ülke Batman 25 Şubat 1992
İzzet Kezer / Sabah Cizre 23 Mart 1992
Bülent Ülkü / Körfeze Bakış Bursa 1 Nisan 1992
Mecit Akgün / Yeni Ülke Nusaybin 2 Haziran 1992
Hafız Akdemir / Özgür Gündem Diyarbakır 8 haziran 1992
Çetin Ababay / Özgür Halk Batman 29 Temmuz 1992
Yahya Orhan / Özgür Gündem Ceylanpınar 9 Ağustos 1992
Hüseyin Deniz / Özgür Gündem Ceylanpınar 9 Ağustos 1992
Musa Anter / Özgür Gündem Diyarbakır 20 Eylül 1992
Yaşar Aktay / Serbest Hani 9 Kasım 1992
Hatip Kapçak / Serbest Mazıdağı 18 Kasım 1992
Namık Tarancı / Gerçek Diyarbakır 20 Kasım 1992
Uğur Mumcu / Cumhuriyet Ankara 24 Ocak 1993
Kemal Kılıç / Yeni Ülke Şanlıurfa 18 şubat 1993
Mehmet İhsan Karakuş Silvan 13 Mart 1993
Ercan Gürel / HHA 20 Mayıs 1993
İhsan Uygur / Sabah İstanbul 6 Temmuz 1993
Rıza Güneşer / Halkın Gücü 14 Temmuz 1993
Ferhat Tepe / Özgür Gündem Bitlis 28 Temmuz 1993
Muzaffer Akkuş / Milliyet 20 Eylül 1993
Nazım Babaoğlu / Gündem 12 Mart 1994
Erol Akgün / Devrimci Çözüm 1994
Seyfettin Tepe / Yeni politika 28 Ağustos 1995
Metin Göktepe / Evrensel İstanbul 8 Ocak 1996
Kutlu Adalı / Yeni Düzen Kıbrıs 8 Temmuz 1996
Selahattin Turgay Daloğlu İstanbul 9 Eylül 1996
Reşat Aydın / AA, TRT 20 Haziran 1997
Ayşe Sağlam Derince 3 Eylül 1997
Abdullah Doğan / Candan Fm Konya 13 Temmuz 1997
Ünal Mesutoğlu / TRT İzmir 8 Kasım 1997
Mehmet Topaloğlu / Kurtuluş Adana 1998
Ahmet Taner Kışlalı / Cumhuriyet Ankara 21 Ekim 1999
Hrant Dink / Agos İstanbul 19 Ocak 2007
İsmail Cihan Hayırsevener Bandırma 19 Aralık 2009
Nuh Köklü  İstanbul 17 Şubat 2015
Mustafa Cambaz İstanbul 15 Temmuz 2016

Kaynak: https://www.tgc.org.tr/oldurulen-gazeteciler.html

İslam Koruma Partisi ve Kapatılması

0
İslam Koruma Partisi

İslam Koruma Partisi, Necmi Güneş başkanlığında, 19 Temmuz 1946 tarihinde İstanbul’da kurulmuştur. Mustafa Özbek ve Ziya Süer, partinin diğer önemli kurucuları arasındadır. Parti genel merkezi, “Beyoğlu Lale Sineması karşısında, Bekar Sokak No: 21” olarak belirlenmiştir.

Parti tüzüğü, 2 Haziran 1946 tarihinde Son Posta Gazetesi’nde yayımlanmıştır. Cemiyetler Kanunu‘na dayanarak kurulan parti, teşkilatlanamamış ve faaliyet gösterememiştir. Kısa bir süre sonra kapatılmıştır.

Siyasette İslami geleneği öne çıkaran ilk siyasi oluşumlardan biridir. İslam Demokrat Partisi’nden önce, isminde “İslam” kelimesini kullanan ilk parti olma özelliğini taşır.

Parti programı ve tüzüğü, siyasi yaklaşımlardan uzak durmayı öngörmektedir. Programda, Müslümanların medeniyeti, dayanışması, menfaati ve birbirine sevgi ile yardım etmesi ön plandadır. Parti, Müslüman olsun ya da olmasın, İslamiyet’i seven her vatandaşa açıktır. Kadın ve erkeklerin eşit olduğu tüzükte kabul edilmiş, iyi bir çocuk yetiştirme görevi olan kadının saygı görmesi ve korunması gerektiği vurgulanmıştır.

İslam Koruma Partisi, her türlü siyaset ve siyasi partilerden uzak durmayı hedefleyen bir oluşumdur. Partinin amacı, İslam’ın medeniyeti, tesanüdü ve menfaati yolunda çalışmaktır. Tüzüğe göre, İslam ya da başka bir dinden olup İslam’ı seven herkes partiye katılabilir. Kadın ve erkekler her bakımdan eşittir. Ancak tüzükte, kadınların saygı görmesi ve korunması gerektiği özellikle vurgulanmıştır.

Partinin bayrağı yeşil renkte olup, sancak direğinin köşesinde beyaz bir güneş resmi bulunmaktadır. Ayrıca bu bayrak modeline uygun bir rozet tasarlanması da planlanmıştır. Ancak, partinin bir yayın organı bulunmamaktadır.

İslam Koruma Partisi, programında dini siyasete alet etmekten kaçınmayı hedeflese de, bu amaca ulaşamamıştır. Bu durum tespit edilince, Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi tarafından 12 Eylül 1946 tarihinde kapatılmıştır.

Abdulhamit Gül

0
Abdulhamit Gül

Abdulhamit Gül, 65. Hükümet’te 19 Temmuz 2017 tarihinde yapılan kabine değişikliği ile Bekir Bozdağ’dan boşalan Adalet Bakanlığı görevine getirilmiştir. Temmuz 2018 tarihinde açıklanan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Kabinesi’nde Adalet Bakanlığı görevine devam etmiştir.

Gül, 12 Mart 1977 tarihinde Gaziantep’in Nizip ilçesinde doğmuştur. Baba adı Cemil, anne adı Saliha’dır. Evli ve üç çocuk babasıdır.

İlköğrenimini Cumhuriyet İlkokulu’nda tamamlamış, Nizip İmam Hatip Lisesi’nden mezun olduktan sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Serbest avukatlık yapmıştır.

Abdulhamit Gül
Adalet Bakanı Abdulhamit Gül

Lise yıllarından itibaren çeşitli sivil toplum örgütlerinin farklı kademelerinde görev almıştır. Ankara’da serbest avukatlık yapmıştır. Yayın dünyasında çalışmaları da bulunan Gül’ün siyasi, güncel ve edebî konularda pek çok makale ve denemesi Milli Gazete, Star Gazetesi, Gençlik Dergisi, Edebiyat Ortamı Dergilerinde yayınlanmıştır.

Adalet ve Kalkınma Partisi 4. Olağan Kongresinde MKYK Üyeliğine seçilmiş, Seçim İşleri Başkan Yardımcılığı ve Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur.  25. ve 26. Dönemde Gaziantep Milletvekili seçilmiştir.

65. Hükümet’te Adalet Bakanlığı görevini yürüten Abdulhamit Gül, 9 Temmuz 2018 tarihinde açıklanan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Kabinesi’nde de Adalet Bakanlığı görevine getirilmiştir.

İmzası Bulunan Kanun Teklifleri
2/2137 21/02/2018 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi
2/1783 07/07/2017 Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi
2/1504 10/12/2016 Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi
2/1412 14/10/2016 Ankara İli Kazan İlçesinin Adının Kahramankazan Olarak Değiştirilmesine ve Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi
2/1261 21/06/2016 Gecekondu Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi
2/1028 12/04/2016 Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Konuşmaları 
YY
Birleşim
Tarih
Konu Açıklaması
Ham Tut.Sf.
Basılmış Tut.Sf.
Tüm Metin
Partisi
2
54
10/01/2017
Aydın Milletvekili Bülent Tezcan’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması
–
432-
Ham Tutanak
AK Parti
2
58
14/01/2017
Anayasa’nın ilk 4 maddesiyle ilgili herhangi bir değişikliğin söz konusu olmadığına ve Milliyetçi Hareket Partisiyle yapılmış görüşmelerde de bu konunun gündeme gelmediğine ilişkin açıklaması
–
1128-
Ham Tutanak
AK Parti
2
63
20/01/2017
İzmir Milletvekili Zekeriya Temizel’in 447 ve 447’ye 1’inci Ek sıra sayılı Anayasa Değişiklik Teklifi’nin 16’ncı maddesiyle ilgili önerge üzerinde yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması
–
819-
Ham Tutanak
AK Parti
3
6
11/10/2017
Samsun Milletvekili Erhan Usta’nın 491 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın 21’inci maddesiyle ilgili önerge üzerinde yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması
259-261
469-
Ham Tutanak
AK Parti
3
30
29/11/2017
505 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin tümü üzerinde yapılan soru-cevap işlemi sırasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması
314-315
267-
Ham Tutanak
AK Parti
3
51
18/01/2018
Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesinde son beş ayda görülen 115 çocuk hamile vakasıyla ilgili adli sürece ilişkin açıklaması
179-196
443-
Ham Tutanak
AK Parti
3
69
12/03/2018
Manisa Milletvekili Özgür Özel’in yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması
289-
453-454
Ham Tutanak
AK Parti
3
69
12/03/2018
Manisa Milletvekili Özgür Özel’in yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması
645-
569-570
Ham Tutanak
AK Parti
3
91
24/04/2018
Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması
–
159-
Ham Tutanak
AK Parti
Anayasa Değişikliği Kanun Teklifleri
YY
Birleşim
Tarih
Konu Açıklaması
Ham Tut.Sf.
Basılmış Tut.Sf.
Tüm Metin
Partisi
2
54
10/01/2017
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
–
428-430
Ham Tutanak
AK Parti
Bütçe Kanunları ile Kesin Hesap Kanunları ve Bu Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun Tasarıları
YY
Birleşim
Tarih
Konu Açıklaması
Ham Tut.Sf.
Basılmış Tut.Sf.
Tüm Metin
Partisi
3
38
15/12/2017
2018 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2016 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı 4’üncü Tur görüşmeleri münasebetiyle
450-480
820-829
Ham Tutanak
AK Parti
3
38
15/12/2017
2018 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2016 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı 4’üncü Tur görüşmeleri münasebetiyle
507-510
841-842
Ham Tutanak
AK Parti
MİLLETVEKİLLERİNİN ANT İÇMESİ
YY
Birleşim
Tarih
Konu Açıklaması
Ham Tut.Sf.
Basılmış Tut.Sf.
Tüm Metin
Partisi
1
1
17/11/2015
Milletvekillerinin Ant İçmesi
–
Basılmış Tutanak
AK Parti
SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR
YY
Birleşim
Tarih
Konu Açıklaması
Ham Tut.Sf.
Basılmış Tut.Sf.
Tüm Metin
Partisi
1
107
27/06/2016
Ankara Milletvekili Levent Gök’ün sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması
–
280-281
Ham Tutanak
AK Parti
SIKIYÖNETİM VE OLAĞANÜSTÜ HAL
YY
Birleşim
Tarih
Konu Açıklaması
Ham Tut.Sf.
Basılmış Tut.Sf.
Tüm Metin
Partisi
2
5
11/10/2016
Başbakanlığın, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 21/7/2016 tarihli ve 1116 sayılı Kararı uyarınca ülke genelinde devam etmekte olan olağanüstü hâlin 19/10/2016 Çarşamba günü saat 01.00’den geçerli olmak üzere üç ay süreyle uzatılmasına dair tezkeresi (3/842) münasebetiyle
–
588-593
Ham Tutanak
AK Parti
3
51
18/01/2018
Başbakanlığın, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 21/7/2016 tarihli ve 1116 sayılı Kararı’yla ülke genelinde ilan edilen ve 17/10/2017 tarihli ve 1165 sayılı Kararı uyarınca devam etmekte olan olağanüstü hâlin, 19/1/2018 Cuma günü saat 01.00’den geçerli olmak üzere üç ay süreyle uzatılmasına ilişkin tezkeresi (3/1392) münasebetiyle
176-
444-448
Ham Tutanak
AK Parti
Temel Kanun Tasarıları
YY
Birleşim
Tarih
Konu Açıklaması
Ham Tut.Sf.
Basılmış Tut.Sf.
Tüm Metin
Partisi
1
107
27/06/2016
Danıştay Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı münasebetiyle
–
272-279
Ham Tutanak
AK Parti
2
114
19/07/2017
Bölge Adliye ve Bölge İdare Mahkemelerinin İşleyişinde Ortaya Çıkan Sorunların Giderilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı münasebetiyle
397-399
836-
Ham Tutanak
AK Parti
3
3
04/10/2017
İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı münasebetiyle
198-207
77-80
Ham Tutanak
AK Parti
3
3
04/10/2017
İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı münasebetiyle
249-256
92-94
Ham Tutanak
AK Parti
3
3
04/10/2017
İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı münasebetiyle
258-262
95-96
Ham Tutanak
AK Parti
3
3
04/10/2017
İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı münasebetiyle
265-266
97-98
Ham Tutanak
AK Parti
3
4
05/10/2017
İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı münasebetiyle
240-241
213-
Ham Tutanak
AK Parti
3
4
05/10/2017
İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı münasebetiyle
–
214-
Ham Tutanak
AK Parti
3
6
11/10/2017
İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı münasebetiyle
151-157
435-437
Ham Tutanak
AK Parti
3
7
12/10/2017
İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı münasebetiyle
243-244
608-
Ham Tutanak
AK Parti
3
7
12/10/2017
İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı münasebetiyle
245-246
609-
Ham Tutanak
AK Parti
3
64
27/02/2018
İcra ve İflâs Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı münasebetiyle
146-
362-365
Ham Tutanak
AK Parti
Temel Kanun Teklifleri
YY
Birleşim
Tarih
Konu Açıklaması
Ham Tut.Sf.
Basılmış Tut.Sf.
Tüm Metin
Partisi
3
30
29/11/2017
Yüksek Seçim Kurulunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Teklifi münasebetiyle
294-298
259-260
Ham Tutanak
AK Parti
3
30
29/11/2017
Yüksek Seçim Kurulunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Teklifi münasebetiyle
333-309
263-265
Ham Tutanak
AK Parti
3
30
29/11/2017
Yüksek Seçim Kurulunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Teklifi münasebetiyle
312-313
266-
Ham Tutanak
AK Parti
3
69
12/03/2018
Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
263-
445-452
Ham Tutanak
AK Parti
3
69
12/03/2018
Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
319-
464-467
Ham Tutanak
AK Parti
3
69
12/03/2018
Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
383-
484-486
Ham Tutanak
AK Parti
3
69
12/03/2018
Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
637-
566-568
Ham Tutanak
AK Parti
3
91
24/04/2018
Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
293-
110-112
Ham Tutanak
AK Parti
3
91
24/04/2018
Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
369-
134-135
Ham Tutanak
AK Parti

Sosyalist Birlik Partisi Kapatma Kararı

0

Sosyalist Birlik Partisi Kapatma Kararı, 19 Temmuz 1995 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından alınmıştır. Kapatılma gerekçesi, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlamak” olarak açıklanmıştır.

Anayasa Mahkemesi kararından kısa bir süre önce parti kendisini feshetmiş, kadrolarının çoğunluğu Birleşik Sosyalist Parti‘ye katılmış ve 1996 yılında kurulan Özgürlük ve Dayanışma Partisi‘nin kuruluşunda aktif rol almışlardır.

Sosyalist Birlik Partisi (SBP) 15 Ocak 1991’de TBKP, TSİP ve Sosyalist Parti’den kopan bir grup ve bazı bağımsız sosyalist aydınlar tarafından kurulan siyasi partidir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kapatılan siyasi partiler arasında kısa süre sonra kapatılan partiler arasındadır.

Partinin ilk genel başkanı Sadun Aren’dir. Parti, katıldığı tek seçim olan 1994 yerel seçimlerinde %0,30 oranında oy almıştır.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1993/4 (Siyasî Parti-Kapatma)

Karar Sayısı:1995/1

Karar Günü:19.7.1995

R.G. Tarih-Sayı:22.10.1997-23148

 DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Sosyalist Birlik Partisi

DAVANIN KONUSU : Sosyalist Birlik Partisi’nin, tüzük ve programının, Birinci Büyük Kongre’de alınan kararın, bu karara dayanak oluşturan Genel Yönetim Kurulu raporu ile Genel Başkan ve Genel Başkan Yardımcısı’nın Parti adına yaptığı açıklamaların; Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 3., 6., 14., 69. maddelerine, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı savıyla, aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapatılma istemli kamu davasına ilişkin 28.12.1993 günlü, SP. 43 HZ.l993/57 sayılı iddianamesinde şöyle denilmektedir:

“I- Giriş

Çalışmalarıyla ulusal iradeyi oluşturarak genel ve yerel seçimler yoluyla siyasal iktidara sahip olmayı ve siyasal kararları etkilemeyi hedef alan kuruluşlar olan siyasal partileri, Anayasanın 68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez ögeleri saymak suretiyle demokrasinin belirleyici temel özelliklerinden birisi olarak kabul etmiştir.

Kişilerin genel oy hakkı çerçevesinde tek tek sahip oldukları siyasal tercihleri, programları yönünde toplayıp birleştirerek siyasal iktidara ulaşmayı amaçlayan siyasal partilerin ulusal iradenin oluşmasındaki rol ve görevleriyle olağan derneklerden farklı bir durumda bulunduğunu gözeten Anayasa, bu nedenle onları öncelikle kendi yapısı içinde düzenleme gereğini duymuş ve 68. ve 69. maddelerinde kuruluşları, tüzük ve programlarında ve çalışmalarında uymakla yükümlü oldukları hususları ve kapatılmaları hakkında genel nitelikteki kuralları getirmiştir. Ancak, önceden izin alınmadan kurulabileceği ve onlar olmadan gerçek bir demokratik hayatın var olamayacağı kabul edilen siyasal partilerin, çalışmalarında hiçbir sınırlamaya bağlı olmayacaklarını söylemek olanaksızdır. Çünkü, toplum hayatında çok önemli işlevlere sahip bulunan siyasal partilerin demokratik düzeni ve cumhuriyetin niteliklerini hedef alan bir güç merkezi durumuna gelmesi toplumu tehdit etmeye başlar ve kamu düzeni bozulur. Toplumun hukuksal açıdan örgütlenmiş biçimi olan devletin bizzat kendi varlığına yönelen bu gibi tehlikelere karşı hukuk devleti ilkesi çerçevesi içinde gereken önlemleri alması onun demokratik hukuk devleti olma niteliğinin gereğidir. Anayasa, siyasal partileri demokratik, siyasal hayatın vazgeçilmez ögeleri ve demokrasinin simgesi saymış olmakla birlikte, çalışmalarında sınırsız bir özgürlük tanımamış, onların ülke zararına çalışmaların odağı olabilmesi olasılığını öngörerek bu gibi hallerde kapatılabileceklerini kabul etmiştir. Getirilen yasaklamalara uyulmaması durumunda, Türkiye Cumhuriyetinin kendisiyle özdeşleşmiş olan niteliklerin ve devletin dayanağını oluşturan temel ilke ve esasların sarsılacağı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tehlikeye düşeceğinde hiç kuşku yoktur. Yukarıda belirlenen nitelikler ve işlevlerin sonucu olarak Anayasa 69. maddesiyle, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve gerektiğinde kapatma davası açma görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiştir.

Siyasal partilerin kuruluşlarından itibaren çalışmaları, denetimleri konularında olduğu kadar kapatılmalarına ilişkin ilke ve esaslar belli bir düzen içerisinde ayrıntılı olarak Siyasî Partiler Yasası (Daha sonra “SPY” olarak anılacaktır)’nda yer almış, Anayasada belli edilen yasaklara uymadığı Cumhuriyet Başsavcılığınca tespit edilen siyasal partiler hakkında Anayasa Mahkemesinde kapatma davası açılması benimsenmiştir.

Davalı siyasal parti, gerekli bildiri ve belgelerin 15.1.1991 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesiyle SPY’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığımız da Anayasa ve SPY’nın yüklediği görev uyarınca, diğer partiler gibi, davalı siyasal partinin yurt düzeyindeki çalışmalarını kuruluşundan başlayarak izlemeye başlamış, görevden ötürü (re’sen) yapılan izleme yanında 9.11.1993 gün ve SP.33 Muh.1993/154 sayılı yazımız üzerine davalı siyasi partice 12.10.1993 gün ve 706 sayılı yazı ekinde gönderilen yayınların incelenmesi ve değerlendirilmesinden, davalı siyasî partinin çalışmalarında, kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı davranışların var olduğu kanısına varılmıştır.

II- Açıklamalar

SPY’nın 78., 80. ve 81. maddelerini de içeren, dördüncü kısmındaki yasaklara aykırılık halinde partinin kapatılmasını düzenleyen 101. maddesinde bir siyasal parti hakkında kapatma kararının şu hallerde verileceği belirlenmiştir: (a) Parti tüzük, program ve diğer mevzuatının yasanın dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı olması veya (b) Parti büyük kongresinde, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca Yasa’nın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı karar alınması veya genelge ve bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullarca aynı hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunulması yahut parti genel başkan veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması veya (c) parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın Yasa’nın dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması.

Bu dava açısından 101. maddenin (c) bendinin uygulanması söz konusu değildir. Bu nedenle, var olan kanıtların (a) ve (b) bentleri uyarınca değerlendirilmesi gerekmektedir. (a) bendinde tüzük ve programı esas alması yanında (b) bendinde de sözlü ya da yazılı beyanlarıyla partinin kapatılmasına neden olabilecek parti organları arasında büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya bu kurul iki ayrı kuruluş olarak oluşturulmuş ise bunların her biri ile genel başkanı ve genel başkan yardımcısı sayılmıştır.

Davalı siyasî partinin tüzük ve programındaki kapatılma nedeni olabilecek kimi belirsizlikleri; davalı siyasi partinin büyük kongre kararı, genel yönetim kurulu raporları, genel başkan Sadun AREN ve genel başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un parti adına açıklamaları ile kapatılmaya ilişkin kanıtlar daha belirgin hale gelmiştir.

Parti Tüzüğünün, partinin amaçlarını belirleyen 2. maddesinde,

“… Parti, ulusal baskı ve şiddetin her türlüsüne karşı mücadele eder. Kürt sorununa barışçı, demokratik ve adil bir çözüm yolunun bulunması, bunun koşullarının yaratılması için çalışır…” denilmekte ve parti programının,

Katılımcı demokrasi başlığı altında,

“Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu çok boyutlu, derin sorunlar ve dünyadaki hızlı, çok yönlü değişiklikler, Türkiye’de köklü bir politik yenilenmeyi, demokratik yeniden yapılanmayı zorunlu kılmaktadır. Toplumsal yaşamın her alanında yıkıcı etkilerde bulunan tıkanıklığı aşmak, toplumsal dinamizmin önünü açmak, ancak baskıcı anlayış ve rejime son vermekle ve köklü bir demokratikleşmeyle mümkün olacaktır.

Buna bir ilk adım olarak Partimiz

……..

Kürtlerin varlığının ve kimliğinin resmen tanınmasını, kendi sözlerini söyleyebilmelerini

…….

zorunlu görmektedir…”

Kürt sorunu başlığı altında,

“Partimiz, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının önemli bir bölümünü Kürtlerin oluşturduğu olgusundan hareketle, “Kürt Halkı’nın varlığı” gerçeğini söylemeyi engelleyen yasaklar zinciri ortadan kaldırılmadıkça, Kürt sorununu tartışma ve çözümler üretme olanağının bulunmadığı görüşündedir.

Partimiz, Kürt sorunu çözülmeden ülkemize demokrasinin gelemeyeceği, demokrasi sorununa çözüm bulunmadan da Kürt sorununun çözülemeyeceği inancındadır. Kürt sorunu, Türkiye’nin, Türklerin ve Kürtlerin, demokrasi ve özgürlükten yana olan herkesin sorunudur. Çünkü bu sorun, baskıcı rejimin hem bir nedeni hem bir sonucudur.

Partimiz, Kürt sorununun, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Helsinki Sonuç Belgesi doğrultusunda Türkiye’nin yeniden yapılanması temelinde barışçı, demokratik yöntemlerle çözülmesinden yanadır.

Partimiz, Kürt sorununa barışçı, demokratik ve adil bir çözüm yolu bulunması, bunun koşullarının yaratılması için ciddi, tutarlı ve inançlı bir uğraş verecektir.

Partimiz, kendini Kürt halkının yerine koymadan, onlar adına çözümler önermeden, Türkler ve Kürtler arasında demokratik bir ortamda oluşacak bir mutabakatla, bu ekonomik, politik, sosyal ve kültürel boyutlu karmaşık sorunun çözüme ulaşması için çalışacaktır.

Partimiz, Kürtlerin kendi kimlikleri ile tartışmalara katılması, sorunun çözümünde taraf olabilmeleri için, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasak ve baskıların kaldırılması için, Kürtçe yazma ve konuşmayı yasaklayan 2932 sayılı Yasa’nın ve benzer yasaların kaldırılması, Ceza Yasası’nda ve Siyasî Partiler Yasası’ndaki ilgili yasaklara son verilmesi için çalışacaktır.

Partimiz, acil olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da savaş hali ve gerekçelerinin ve devlet terörünün son bulması, militarist, şoven, baskıcı resmî anlayışın, Kürtleri bir güvenlik rizikosu kabul eden görüşlerin terkedilmesi, yerlerinden yurtlarından olmalarının önlenmesi, zorunlu göç ve sürgüne, kötü muamelelere hedef olmaktan kurtulmaları için mücadele edecektir.”

Eğitim başlığı altında,

diğer düzenlemeler yanında “… Kürtlerin ana dillerinde eğitim görmeleri imkanı da sağlanmalıdır…”

Kültür başlığı altında,

“… Kürtlerin kendi kültür varlıklarını yaşatmaları ve geliştirmeleri desteklenecektir…”

İbareleri yer almaktadır.

Siyasî Partiler yasasının belirlediği yöntem ve esaslara göre parti mevzuatındaki bu düzenlemelerin anlamının; partinin büyük kongeresi ile ilgili kurullarının aldığı kararlar, yayınladığı genelge ve bildirileri, bir karara dayanmasa bile faaliyetleri, genel başkan, genel başkan yardımcısı ve genel sekreterinin yazılı veya sözlü beyanları ile birlikte değerlendirilmesi zorunlu görülmüştür.

Davalı siyasî partinin Büyük Kongresi 2-3 Mayıs 1992 tarihinde yapılmıştır. Bu kongrede partinin genel yönetim kurulunun çalışma raporu incelenmiş ve göndemindeki konuları görüşerek bazı noktaların bir sonuç bildirgesiyle duyurulması kararlaştırılmıştır. Gerek genel yönetim kurulu çalışma raporu ve gerekse birinci kongre sonuç bildirgesi ve kararları parti yayını olarak yayınlanmıştır.

Birinci kongre genel yönetim kurulu çalışma raporunda;

“… Kürt sorununun bugün geldiği yer Kürt halkının uzun mücadele sürecinin ve birleşik olarak kürt politik örgüt ve hareketlerinin varlığıyla gelinen yerdir. Son 10 yılda Türkiye açısından PKK. öne çıkan kürt örgütü durumundadır.

….

Nevroz olayları ve sonrasındaki şiddet askersel çözüm yanlısı güçler, Hizbullak (h) vb. kontgerilla organizasyonlarını da daha yoğun kullanarak kendi tutumlarını hükümete kabul ettirmişlerdir. Bu durumda Kürt realitesini yok sayan, onların ulusal ve uluslararası yasa ve antlaşmalardan doğan ve her ulusun sahip olduğu kendi geleceğini özgürce belirleyebilmek için vazgeçilmez olan hak ve özgürlüklerini yadsıyan ve bu konulardaki yasal ve barışçı girişimi şiddetle bastıran geleneksel politika en azından bugün tekrar üstünlük kazanmış görünmektedir. Oysa, bu politikanın bizzat kendisinin bölücü niteliği 70 yıllık uygulamasının sonuçlarıyla ortadadır.

…..

SBP GYK’sı şiddete dayalı yöntemlerin ne Kürtlere ne de Türklere hiçbir yararı olmadığı ve terkedilmesi gerektiğinin yaşamsal öneminin altını çiziyor. Bir bütün halinde şiddet Türk ve Kürt nüfusunun gittikçe daha çoğunu sertlik yanlısı güçlere doğru kutuplaştırma ve her iki halkı da birbirine karşı cepheleştirme eğilimi taşıyor.

…..

GYK’mız Kürt sorununun çözümü açısından şu temel noktaların altını çizmektedir.

Kürt sorunu Kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerine getirmemekten kaynaklanmaktadır.

Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu en doğal insan hakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.

Nasıl yaşamak istedikleri konusunda Kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yoluna girebilir.

Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar.

Bu özgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.

Şiddet eylemleri ve PKK. ile Kürt sorununu özdeş görmemek, karıştırmamak gerekir. Kürt sorunu PKK’dan önce de vardır. PKK. bu işten vazgeçerse de, Kürt sorunu çözülmezse Kürt sorunu gene varolmaya devam edecektir.

Türkiye halkı ve demokrasiden yana olan herkesin ortak çabası ile Kürt sorunu çözülebilir ve çözülmelidir. Bu noktada GYK’mız işçi sınıfının sendikal, politik hak ve özgürlükler mücadelesi ile Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin gerçekleştirilmesinin yakın bağına dikkatleri çekiyor.

Kürt sorunu çözülmeden 12 Eylül’den tam çıkış ve demokrasi gelemez. Demokrasi uygulanmadan, Kürt sorunu çözülemez. Yani Türkler ve Kürtler arasında tam hak eşitliği sağlanmadan, sorunun tam bir açıklıkla ve sınırsızca tartışılması için politik ve yasal koşullar sağlanıp, yasaklar kalkmadan hangi çözümün doğru olduğunu sağlıklı bir biçimde tartışmak bile mümkün değildir.

Sorunun çözümünün birinci koşulu; çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerin açıklanma, savunulma ve alternatif olarak da kendini istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul, problemin ilgililerinin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesin bir kabul ve saygı dışında hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasal temelde sağlanmasıdır. Üçüncü koşul; özgür demokratik bir tartışma sonucu oluşan sonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesi halinde ele alınabilmesi işlevli mekanizmalara sahip olmasıdır.

Önce tüm yasakların, baskı ve eşitsizliklerin kalktığı şiddetin ve silahın terkedildiği tam ve güvenceli demokratik bir ortam. Bu olmadan GYK’mız Kürt sorununu tartışmak ve çözümler üretme olanağının çok sınırlı olduğu görüşündedir.

Kürt sorunu, Kürtlerin özgür iradesini temel alan, Kürtlerin ve Türklerin tam hak eşitliği temelinde ortak çıkarlarını sağlayan demokratik bir mutabakatla, bölge ve dünya barışına hizmet eden, şiddeti bütün biçimleriyle reddeden, barışçı, demokratik ve adil bir çözümle sonuca ulaştırılabilir.

Önceki yıllarda çözümü daha kolay olan Kürt sorunu, gün geçtikçe çözümü zorlaşan bir sorun haline gelmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin geleneksel politikalarıyla, Kürt realitesinin çatıştığı bir konumdan Kürtlerle Türklerin çatıştığı bir konuma doğru yuvarlanma tehlikesi ciddidir. Bu noktada, Türkiye solunun üzerine düşeni yeterince yerine getirdiği söylenemez. Partimiz sorundaki tehlikeli gelişmeye dikkati çekmiş, Genel Başkanımız Sadun AREN bu konuda doğrudan Sayın S.DEMİREL ve E.İNÖNÜ’ye mektupla görüşlerimizi iletmiş, kamuoyuna açıklamalar yapmıştır. İl örgütlerimizin girişimleri olmuştur. Ama en başta Kürtlerin yoğun yaşadığı illerde parti örgütlerimizi kuramamış oluşumuzdan başlayarak sorunda eksik kaldığımızı da kabul etmeliyiz.

Türkler ve Kürtlerin özgür ve gönüllülükleri temelindeki birliğinden yana olan SBP birinci kongresi vesilesiyle Türkiyenin Türk-Kürt tüm yurttaşlarına, kamu görevi yürüten ya da yurttaş insiyatifi niteliğinde bulunan bütün kurumlarına seslenmekte ve aşağıdaki önerilerin hayata geçirilmesi için zaman yitirilmemesi gerektiğini hatırlatmaktadır.

Yukarıda ifade edilen noktalardan çıkarak gerçekleştirilmesi gereken değişikliklerin bir bölümü hükümet kararnameleriyle, bir bölümü yasa değişiklikleriyle, bir bölümü ise yeni bir anayasa ile sağlanabilir.

İvedilikle harekete geçilmesi gerektiğinden, anayasa gibi geniş mutabakatlar gerektiren konuların ele alınmasından önce hükümet kararnameleri ve yasa değişiklikleriyle temel adımların atılması gerekmektedir.

Sosyalist Birlik Partisi Türkiye’nin, tüm yurttaşların esenlik içinde yaşadığı bir ülke haline gelebilmesi için ulaşılması gereken hedefleri şöyle tanımlamaktadır :

1) Kürtlerin varlığı yasal temelde tanınmalıdır.

2) Devlet ve hükümet Kürt sorununun çözümünde askersel araç ve çözümleri değil, politik araçlar ve çözümü benimsediğini açıklamalıdır.

3) Olağanüstü hal hemen sona ermeli, koruculuk sistemi kaldırılmalı, özel tim bölgeden çekilmelidir.

4) Anayasa ve siyasî partiler yasası barışçılığı esas alan tüm görüşlerin tam bir özgürlük içinde dile getirilmesini sağlamalıdır. Ayrılıkçı partiler de yasal olabilmelidir. Bu ayrılma durumunun hangi koşulların yerine gelmesiyle gerçekleşebileceğinin anayasada tanımlanmış olmasını gerektirir.

5) Kürt sorununu yasal yollardan dile getirmek ve en uç önerileri bile seslendirebilmek mümkün olmadığı için yasal yolların dışına çıkmış olanlar için bir genel af getirilmelidir.

6) Merkezi devlet örgütlenmesinde ademi merkeziyetçiliği güçlendirecek şekilde bölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, eyalet meclisleri kurulmalı, eyalet il ve ilçe yönetimleri seçimle görev getirilmelidir.

7) Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerin kararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.

8) Radyo ve televizyonlardan Kürtçe de yayın yapılmalıdır.

9) Devlet katlarında ve Silahlı Kuvvetlerde görevli kürt kökenli yurttaşların kendi ulusal kimliklerini açık ifade edebilmeleri sağlanmalıdır. Devletin yasama, yürütme ve yargı erk organlarının bileşiminin ülke nüfusunun etnik-ulusal bileşimine uygun hale gelmesiyle eşitlik sağlanmağa başlanılmış olabilir. Haklarda ve devletin tüm yapısında farklı kökenlerden tüm yurttaşların tam eşitliği ve devletin milliyetçilikten arındırılması, yani Türk vasfından uzaklaştırılmasıyla, devlet Türklerin, Kürtlerin ve ülkede yaşayan tüm ulus ve etnik kökenden yurttaşların demokratik devleti olma imkanını kazanabilir. Eğer Kürt olduğunu ifade eden bir teğmen general olabiliyorsa, Kürtlerin devletin en yüksek katlarına gelebildiği ancak o zaman söylenebilir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ve bu Cumhuriyette yaşayan tüm yurttaşların esenliği bu değişikliklere ulaşılabilmesine bağlıdır. Geleneksel devlet politikasında ısrar Türkiye’yi içeride kaosa, dışarıda ise bir barbarlar ülkesi konumuna sürükleyecektir…” denilmektedir.

Davalı Partinin büyük kongeresinde alınan karara dayalı partinin görüşleri “1. kongre sonuç bildirgesi ve kongere kararları” ismi ile parti yayını olarak bir kitapcık haline getirilmiştir. Burada “Kürt Sorunu Hakkında Karar Tasarısı” başlığı altında aynen,

“…..

SBP 1. Kongresi, Kürt sorununun çözümü açısından şu temel noktaların altını çizmektedir.

Kürt sorunu, kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerine getirmemekten kaynaklanmaktadır.

Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu en doğal insan hakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.

Nasıl yaşamak istedikleri konusunda kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yoluna girebilir.

Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdır.

Bu özgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.

Şiddet eylemleri ve PKK ile Kürt sorununu özdeş görmemek, karıştırmamak gerekir. Kürt sorunu PKK’dan önce de vardı. PKK bu işten vazgeçerse de, Kürt sorunu çözülmezse Kürt sorunu gene varolmaya devam edecektir.

Türkiye halkı ve demokrasiden yana olan herkesin ortak çabası ile Kürt sorunu çözülebilir ve çözülmelidir. Bu noktada Kongremiz işçi sınıfının sendikal, politik hak ve özgürlükler mücadelesi ile Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin gerçekleştirilmesinin yakın bağına dikkatleri çekiyor.

Kürt sorunu çözülmeden 12 Eylül ‘den tam çıkış ve demokrasi gerçekleşemez. Demokrasi uygulanmadan, Kürt sorunu çözülemez. Yani Türkler ve Kürtler arasında tam hak eşitliği sağlanmadan, sorunun tam bir açıklıkla ve sınırsızca tartışılması için politik ve yasal koşullar sağlanıp, yasaklar kalkmadan hangi çözümün doğru olduğunu, sağlıklı bir biçimde tartışmak bile mümkün değildir.

Sorunun çözümünün birinci koşulu;çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerin açıklama, savunulma ve alternatif olarak da kendi istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul; problemin ilgililerin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesin bir kabul ve saygı dışında, hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasal temelde sağlanmasıdır. Üçüncü koşul; özgür, demokratik bir tartışma sonucu oluşan sonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesi halinde ele alınabilmesi işlevi mekanizmalara sahip olmasıdır.

Önce tüm yasakların, baskı ve eşitsizliklerin kalktığı şiddet ve silahın terkedildiği tam ve güvenceli demokratik bir ortam bu olmadan kongremiz Kürt sorununu tartışmak ve çözümler üretme olanağının çok sınırlı olduğu görüşündedir.

Kürt sorunu, Kürtlerin özgür iradesini temel alan, Kürtlerin ve Türklerin tam hak eşitliği temelinde ortak çıkarlarını sağlayan demokratik bir mutabakatla, bölge ve dünya barışına hizmet eden, şiddeti bütün biçimleriyle reddeden barışçı, demokratik ve adil bir çözümle sonuca ulaştırılabilir.

Önceki yıllarda çözümü daha kolay olan Kürt sorunu, gün geçtikçe çözümü zorlaşan bir sorun haline gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel politikalarıyla, Kürt realitesinin çatıştığı bir konumdan, Kürtlerle Türklerin çatıştığı bir konuma doğru yuvarlanma tahlikesi ciddidir.

SBP. Kongresi şiddete dayalı yöntemlerin, ne Kürtlere ne de Türklere hiçbir yararı olmadığı ve terkedilmesi gerektiğinin yaşamsal öneminin altını çiziyor. Bir bütün halinde şiddet, Türk ve Kürt nüfusunun gittikçe daha çoğunu sertlik yanlısı güçlere doğru kutuplaştırma ve her iki halkı da birbirine karşı cepheleştirme tehlikesini taşıyor. Son günlerde Batı Anadolu’da tekrar uç verdirilen olaylar vahimdir. Dış Türkler olgusundan da çarpıtılarak yararlanan şoven, pantürkist çevrelerin kışkırtmaya çalıştığı milliyetçi hisleri bu açıdan tehlikeli bir toplumsal psikolojik zemin yaratıyor.

Kongremiz, Kürt sorununun bu ortam içinde ve şiddet makasında, en azından belli bir süre için çözüm olanaklarının daraltılıp ertelendiği bir duruma, kitlenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna dikkatleri çekmektedir. Çünkü Kürtlerin varlıklarını inkar politikasından bile tam anlamıyla vazgeçilmemiştir. Hükümetin kuruluşunu izleyen günlerde Başbakan DEMİREL’in “Kürt realitesini tanıyoruz” sözleri resmî devlet televizyonunda sansür edilebilmiştir. Gene Başbakan’ın 30 Mart 1992’de yabancı basın için İstanbul’da düzenlediği basın toplantısında sarfettiği “Kürt” sözcüğü yine TRT tarafından yansıtılmamıştır. Kısaca, “devlet içindeki devletin” Kürt sorununu çözümsüzlüğe doğru yuvarlama tehlikesi artmaktadır.

Türklerin ve Kürtlerin özgür ve gönüllülük temelindeki birliğinden yana olan SBP., Birinci Kongresi vesilesiyle, Türklerin Türk-Kürt tüm yurttaşlarına, kamu görevi yürüten ya da yurttaş insiyatifi niteliğinde bulunan tüm kurumlarına seslenmekte ve aşağıdaki önerilerin hayata geçirilmesi için zaman yitirilmemesi gerektiğini hatırlatmaktadır.

Yukarıda ifade edilen noktalardan çıkarak gerçekleştirilmesi gereken değişikliklerin bir bölümü hükümet kararnameleriyle, bir bölümü yasa değişiklikleriyle, bir bölümü ise yeni bir anayasa ile sağlanabilir.

İvedilikle harekete geçilmesi gerektiğinden, anayasa gibi geniş mutabakatlar gerektiren konuların ele alınmasından önce, hükümet kararnameleri ve yasa değişiklikleriyle temel adımların atılması gerekmektedir.

Sosyalist Birlik Partisi 1.Kongresi Türkiye’nin tüm yurttaşların esenlik içinde yaşadığı bir ülke haline gelebilmesi için, ulaşılması gereken hedefleri şöyle tanımlamaktadir.

1) Kürtlerin varlığı yasal temelde tanınmalıdır.

2) Devlet ve hükümet Kürt sorununun çözümünde askersel araç ve çözümleri değil, politik araç ve çözümleri benimsediğini açıklamalıdır.

3) Olağanüstü hal hemen sona erdirilmeli, koruculuk sistemi kaldırılmalı, özel tim bölgeden çekilmelidir.

4) Anayasa ve siyasî partiler yasası, barışçılığı esas alan tüm görüşlerin tam bir özgürlük içinde dile getirilmesini sağlamalıdır. Ayrılıkçı partiler de yasal olabilmelidir. Bu ayrılma durumunun, hangi koşulların yerine gelmesiyle gerçekleşebileceğinin Anayasada tanımlanmış olmasını gerektirir.

5) Kürt sorununu yasal yollardan dile getirmek ve en uç önerileri bile seslendirebilmek mümkün olmadığı için, yasal yolların dışına çıkmış olanlar için bir genel af getirilmelidir.

6) Merkezi devlet örgütlenmesinden adem-i merkeziyetçiliği güçlendirecek şekilde bölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, il ve ilçe yönetimleri seçimle göreve getirilmelidir.

7) Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerin kararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.

8) Radyo ve televizyonlardan Kürtçe yayın da yapılmalıdır.

9) Devlet katlarında ve Silahlı Kuvvetlerde görevli Kürt kökenli yurttaşların kendi ulusal kimliklerini açık ifade edebilmeleri sağlanmalıdır. Devletin yasama, yürütme ve yargı erk organlarının bileşiminin ülke nüfusunun etnik ulusal bileşimine uygun hale gelmesiyle eşitlik sağlanmağa başlanılmış olabilir. Haklarda ve devletin tüm yapısında farklı kökenlerden tüm yurttaşların tam eşitliği ve devletin milliyetçilikten arındırılması, yani Türk vasfından uzaklaştırılmasıyla, devlet Türklerin, Kürtlerin ve ülkede yaşayan tüm ulus ve etnik kökenden yurttaşların demokratik devleti haline getirilebilir. Eğer Kürt olduğunu ifade eden bir teğmen general olabiliyorsa, Kürtlerin devletin en yüksek katlarına gelebildiği ancak o zaman söylenebilir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ve bu Cumhuriyette yaşayan tüm yurttaşların esenliği bu değişikliklere ulaşabilmesine bağlıdır. Geleneksel devlet politikasında ısrar Türkiye’yi içerde kaosa, dışarda ise barbarlar ülkesi konumuna sürükleyecektir.”

Denilmekte ve bu kararın 6 karşı oyla çoğunlukla kabul edildiği belirtilmektedir.

Partinin genel yönetim kurulunun çeşitli tarihlerdeki bu açıklamalarının “Bülten” adı ile yayınlanan ve “Sosyalist Birlik Partisi Genel Merkez Haber Bülteni” olduğu belirtilen parti yayınının 4., 7., 8. ve 11. sayılarında yer aldığı ve benzer görüşlere yer verildiği görülmektedir.

Partinin Anayasa değişikliğine ilişkin önerisi Bülten’in 7. sayısında yer almıştır ve burada “Eğitim dili Türkçe olmalı, ancak değişik etnik kökenli yurttaşların yoğun olarak yaşadıkları bölğelerde, halkın yaygın olarak konuştuğu dillerde de eğitim yapılmalıdır. Her dilde özel okul açmak serbest olmalıdır.” ilkesine yer verilmektedir.

Genel Merkez Haber Bülteni’nin Temmuz 1992, Ağustos 1992 ve Eylül 1992 tarihli sayılarında davalı parti genel başkanının çeşitli yayın organı temsilcileri ile yaptığı röportajlardaki beyanları yayınlanmıştır. Genel Başkan Sadun AREN’in konu ile ilgili olarak sorulara partisi adına verdiği yanıtlar aynen şöyledir;

“…..

Vo Realites: Kürt sorunu konusunda ne düşünüyorsunuz’

AREN: Türk hükümeti Kürt kimliğini tanımak istemiyor. Sorunun çözümü Kürt kimliğinin tanınmasından geçiyor.

Vo Realites: Kürt sorunu konusunda, bağımsızlık, özerklik veya federasyon önerileri içinde siz hangisine taraftarsınız’

AREN: Bu konuda kararı Kürtler vermeli. Biz onlara özerklik veya federasyon türü bir öneriyi dayatamayız. Çözüme ulaşabilmek için önce konunun tartışılabileceği bir ortam yaratılmalı.

Vo Realites: 17 Mayıs tarihinde Irak’ta yaşayan Kürtler, arasında seçimler yapıldı. Bunun Türkiye’de yaşayan Kürtler üzerinde bir yansımasının olabileceğini düşünüyormusunuz’

AREN: Düşünmüyorum. Türkiye’de yaşayan Kürtler Irak’takinden çok farklıdırlar; ileri durumdadırlar. Çok uzun süredir birlikte yaşadıkları Türklerle kaynaşmışlardır. Türkiye’nin batısında yaşayan birçok Kürt, yaşadıkları bölgenin halkıyla o kadar bütünleşmişlerdir ki, Kürt kimliklerini ileri sürmemektedirler. Bir örnek verecek olursak, şu andaki Hükümetin Dışişleri Bakanı Kürttür. Arap ülkelerinde ise durum farklıdır. Oradaki Kürtler yerli halkla karışıp bütünleşmemişlerdir.

Vo Realites: Bu nedenle mi, Türkiye’de ne kadar Kürdün yaşadığı hesaplanamıyor’

AREN: Evet, tamamen öyle. Bu rakamın on ile yirmi milyon arası olduğu söylenebilir. Altmışlı yıllardaki nüfus kayıtlarında insanlara “ana diliniz ne'” sorusu soruluyordu. Bu soru Kürt nüfusunun saptanmasına olanak veriyordu. Bugün bu tür soruların sorulmuyor olması, nüfus içindeki Kürt oranının tespitini olanaksız kılıyor.

Vo Realites: PKK’nın “Kürtlerin temsilcisiyim” iddiasını nasıl değerlendiriyorsunuz’

AREN: Bunu söyleyemezler. Silah kullandıkları sürece Kürtler de kendilerinden korkuyor. Zor bir soru.

Vo Realites: Türkiye’nin iç durumunu nasıl yorumluyorsunuz’

AREN: Demokratikleşme yönünde gelişmeler var. Güneydoğudaki silahlı mücadele demokratikleşmenin önünde bir engel oluşturuyor. Eğer eski SSCB sınırları içerisinde bir Türk müdahalesi gerçekleştirilirse, bu durum da olumsuz gelişmelere neden olur.

…….

Vorwarts: Türkiye’de Kürt halkının varlığından bahsetmek yasa önünde suç sayılıyorsa, partinin Kürt konusundaki tavrı nedir’

AREN: Partimiz Kürt sorunu konusunda yaklaşık olarak Kutlu ve Sargın’ın partisinin savunduklarına yakın şeyler söylüyor. Türkiye’de Kürt halkının varlığını, bu halkın Türklerin sahip olduğu haklara sahip olması, gelecekleri hakkında kendilerinin karar vermesi gerektiğini savunuyoruz. Kanunlara karşı geliyor sayılsak bile, bizim konuya bakışımız böyledir. Şu anda hükümet bu konuda kesin bir tavır takınmıyor, var olan kanunu da bize karşı kullanmıyor.

Kürt sorunu şu anda Türkiye’nin önemli sorunu. Güney Doğu’da PKK önderliğinde bir silahlı savaş sürmektedir. Bu durum sorunun barışçı çözümünü engellemektedir. Biz silah kullanılmasına karşıyız.PKK silahlarını bırakmalı, hükümet de PKK’cılara af çıkartmalı. PKK mücadelesini yasal yollardan yürütebilmelidir. Ancak o zaman sorunlar tartışılıp bir çözüm bulunabilir.

Vorwarts: Türkiye’de demokratikleşme süreci o kadar kuvvetli değil. PKK’nın silahlı mücadelesi buna engel olabilirmi’

AREN: Düşünceme göre evet. Fakat şunu da belirtmekte yarar görüyorum ki, şu anda hiç kimse Kürtlerin tam olarak ne istediğini bilmiyor. Türkiye Kürtlerinin durumu, Irak ve İran’dakilerden farklı. Kanunlar önünde Türkler ve Kürtler arasında bir fark yoktur. Kürt halkının yarısı bugün ülkenin batısında yaşamaktadır. Buradaki halkla kaynaşmış, aralarında derin bağlar oluşmuştur. Bir Kürt başbakan veya amiral olabilir. Ama Kürt olarak, Kürt asıllı olarak değil. 15 milyon Kürdün 8 milyonu Türklerle iç içe yaşamaktadır. Bu nedenle Kürtlerin bağımsızlığı veya özerkliği durumunda başka problemler de çıkacağından, çokça Kürt bu çözüm önerilerine taraftar değildir. Bugün ayrılma yönünde mücadele eden Kürtler vardır. Düşünceme göre, serbest bir referandum yapılacak olursa sonuç arzuladıkları gibi olmayacaktır. Öncelikle Kürtlerin varlığı resmî olarak kabul edilmeli, okulda, toplumda, kendi dillerini konuşabilmeli, kültürlerini sürdürebilmelidirler. Konunun açıkça tartışılabileceği bir ortam yaratılmalı, böyle bir ortamda yapılacak bir referandumla gelecekleri konusunda karar verebilmelidirler. Partimiz sorunun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözümünden yanadır.

……..”

“…….

L’HUMANİTE: TBKP, gibi yasanın hışmına uğramamak için kongre metinlerinizde Kürt sorununu nasıl ele aldınız’

  1. AREN: Bildiğiniz gibi, eğer yasa çerçevesinde kalmak istenirse, ülkemizde ne bir şey yapılabilir, ne de bir şey söylenebilir. Siyasî Partiler Yasası, partilerin, Türkiye’de etnik ya da dinsel azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek hakkının olmadığını söylüyor. Buna göre, Kürtlerin olduğu bile söylenemez…. Kürt’lerin bütün sorunu bu; olmak mı, olmamak mı, varlık mı, yokluk mu sorunu. Biz, Kürt’lerin hak eşitliğini savunuyor ve onları bir azınlık olarak görmeyi kabul etmiyoruz. Ama bu, sorunu çözmeye yetmez. Gereken şey, Kürt’lerin kendi yazgılarını kendilerinin kararlaştırabilmesidir. Kongrenin başlıca sloganlarından biri de buydu: “Kürtler, istedikleri gibi yaşamakta özgür olmalıdırlar”.

– Gerçekte bu ne anlama geliyor’

– Örgütlenebilmeleri, geleceklerini tartışmak için kendi partilerini kurmaları gerektiği anlamına geliyor. Olası çözümlerden biri, bağımsızlıktır. Bir başkası federasyondur. Bir üçüncüsü, kültürel özerkliktir. Şimdi olduğu gibi, üniter bir Türk devleti içinde yaşamayı da seçebilirler. Ama bunu söylemek onların işi. Şimdilik bunu kendileri de bilmiyorlar. Çünkü bu çözümleri özgürce görüşmek, olası tüm tercihlerin sonuçlarını tartışma olanakları yok.

– Öyleyse siz, Kürt partilerinin kurulmasından yanasınız’

– Kuşkusuz. Demokratik bir ortam yaratmak gerekiyor. Bugün durum nedir’ Hükümet, “Kürdistan”dan söz edilmesini bir suç olarak görüyor ve bunu yapan herkesi mahkemeye veriyor. Ama eğer bir Kürt: “Ben böyle çok iyiyim, bu durumun değişmesini istemiyorum” derse, bu kez de PKK ona saldırıyor. Bu koşullarda görüşüp tartışmak olanaksız. O halde silahların susması, hükümetin bir genel af çıkarması ve PKK’nın yasallaştırılması gerekiyor.

– PKK’nın yasallık kurallarına uymaya karşı olduğunu mu düşünüyorsunuz’

– Bilmiyorum. Ama bir şeyden başlamak gerekiyor. Eğer hükümet ilk adımı atarsa PKK’nın nasıl bir karşılıkta bulunacağı görülecek. Bir şey kesin, bu sorun silahla çözülemez. İki taraf da bunu kabul etmek ve insan öldürmeye son vermek zorunda…. Sorun şu ki, PKK hükümetin tek muhatabı olmak istiyor. Ama biz, halk için de var olan bütün eğilimlerin kendini dile getirebilmeleri için birçok örgüt olması gerektiğini düşünüyoruz. Bizim önerdiğimiz şema şu: Kürt’lerin özgürce örgütlenmesi, tartışma ve referandum. Sonra, Kürtler eğer bağımsızlığı seçerlerse bunu kabul etmek ve sınırlar sorunu gibi, Türk’lerin ve Kürtlerin malları sorunu gibi, batı bölgelerinde yaşayan Kürtler sorunu gibi teknik sorunları çözmek için görüşme masasına oturmak gerekecek.

– Böyle bir şema şimdilik çok azınlıkta kalmıyor mu’

– Doğru. Bu fikir, Türk toplumu tarafından hoşgörü ile karşılanmıyor. Ama işleri ilerletmek için bu fikri dile getirmek de önemli. Bu bir zihniyet sorunu. Kürt halkının özgür kararını kabul etmek zorunda olduğumuzu kabul ettirmekte başarı sağlamak gerekiyor. Türkiye için temel sorunlardan biridir bu. Eğer bu sorun çözülebilirse, bütün öteki sorunlar da çözülebilir. Demokratlaşmanın temeli bu. Çünkü Kürtler için özgürlük kabul edilebilirse, kadınlar için de özgürlük kabul edilebilir ve bu böylece sürer gider … her şey birbirine bağlı. Bütün tabuları yıkmak gerek”

…..”

“…..

– Sayın AREN, Kürt sorunu konusunda partiniz iyi niyetli yaklaşımlar içinde olsa da bu konuda somut bir pratiğiniz yok. Bunun nedenini açıklarmısınız’

– Öncelikle bizim partimizin görüşünü aktarmak istiyorum, böylece sorunuza da açıklık getirebilirim.

Kürtler bir ulustur. Türklerden farlı bir kimliği olan, kültürü olan bir ulustur. Türkiye’nin aslî unsurudur. Kürtler, azınlık falan sayılmazlar. Eskiden beri Türklerle yan yana yaşamış kaynaşmış bir halktır.

Türk devletinin Kürtler üzerinde uyguladığı yok sayma politikası sorunun bu şekilde gelişmesine neden olmuştur. Belki daha farklı bir gelişme yaşanabilirdi. Biz bu politikayı reddediyoruz. Yani öncelikle Kürtlerin varlığı kabul edilmeli, onlar üzerindeki tüm yasaklamalar ve kısıtlamalar kaldırılmalıdır. Ondan sonra Kürtler nasıl yaşamak istediklerine kendileri karar vermelidirler. Hangi biçimde olursa olsun, Kürt halkının geleceği Kürtler tarafından belirlenmelidir. Bu nedenle parti olarak çözüm önerileri üretmek ve bunları Kürt halkına dayatmaktan yana değiliz.

Bugüne kadar Kürt halkının kendi özgür idaresiyle karar verme şansı olmadığından doğru zeminde bir gelişme yaşanmamış. Yani Kürtler üniter bir devlet içinde mi, federal bir devlet içinde mi, yoksa tamamıyla ayrılıp bağımsız bir devlet olarak mı yaşamak istiyorlar’ Bunu bilmiyoruz. Karşılıklı iki güç arasında Kürt halkı kendi isteğini dile getirmek fırsatından yoksun kalmıştır. Biz bu nedenlerle sonunu sahiplerine, yani Kürt halkının özgür iradesine bırakılmasından yanayız. Bundan dolayı, nasıl yaşayacakları konusunda herhangi bir önerimiz olamaz. Ancak, Kürt kimliğinin ve kültürünün üzerindeki baskılar mutlaka sona ermelidir. Bu biçimde yaşama ya da ayrı yaşama biçimlerinden hangisi olursa olsun bu mutlaka gereklidir.

Bize düşen görev bu düşüncelerimizi dile getirmektir. Biz de bunu sık sık, gittiğimiz her platformda dile getiriyoruz.”

Gene genel başkan Sadun AREN’in çeşitli sebeplerle parti adına konu ile ilgili yaptığı açıklamalar partinin yayın organı “Bülten”in 4., 10. ve 11. sayılarında yer almıştır. Bu beyanlar,

“…. Kürt sorunu önce özgürce oluşturulacak bir tartışma ortamında tartışılmalıdır. Parti olarak biz “Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar” diyoruz. (Bülten Sayı:4)

” …. Bu vesile ile hükümetin Kürt sorununun çözümüne yönelik bazı adımlar atmasının yerinde olacağı inancındayız. Örneğin TV. ve radyoda Kürtçe yayın ve Kürt dilinde eğitim yapılmasını bunlar arasında sayabiliriz.” (Bülten sayı: 10).

” …. Dünyadaki benzer olaylar ve ülkemizde Kürt sorununun izlediği gelişme çizgisi bu sorunun silahlı yollarla değil, fakat ancak siyasal, demokratik ve barışçı yollarla çözülebileceğini en açık biçimde ortaya koymuştur. Bu nedenle herşeyden önce Hükümetin, PKK’nın silahlı eylemleriyle asıl Kürt sorununu birbirinden ayırması gerekmektedir. Bundan sonra yapılacak iş Kürt halkını temsil edebilecek parti ve örgütlerle bir diyaloğ içinde soruna barışçı ve demokratik çözümler aramaktır. Unutmayalım ki daha PKK’nın bile tam olarak ne istediği bilinmemektedir.

Burada Kürtçe eğitim görme olanağı ve Radyo-Tv’de Kürtçe yayın yapılması gereçekleştirilmelidir. Bunlar talep edildiği takdirde de karşılanması gereken en doğal demokratik haklardır.” (Bülten Sayı: 11).

biçimindedir.

Davalı Partinin genel başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un 28 Şubat 1993 günü Paris’te yapılan “Türkiye’de siyasi durum ve görevimiz” konulu toplantıda partisi adına yaptığı açıklamalar “Bülten”in 7. sayısında yer almaktadır. Bu beyanın bir bölümü aynen “… Kürt sorunu bugün ülkenin en güncel ve can alıcı sorunudur. Kürt sorunu çözülmeden demokrasi gerçekleşemez. Her Kürt, Türk yurttaşlarla eşit olana kadar, üzerindeki her türlü baskı ve ayrımcılık bitene kadar her bilinçli Türk insanı “ben Kürdüm” diyebilmelidir…” şeklindedir. Sıtkı COŞKUN başka bir beyanında da “… Sosyalist Birlik Partisi bu noktadan hareketle, Türk ve Kürt halklarını Çekiç Güç’e karşı çıkmaya çağırıyor, MGK’nın ve hükümetin Çekiç Güç’ün görev süresinin uzatılması önerisine karşı, milletvekillerinin red oyu vermesini istiyor.” (Bülten Sayı: 10) demektedir.

III- Kapatma Nedenleri ve Değerlendirme:

  1. A) Kapatma Nedenleri

Daha önce de değinildiği gibi, siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiş bulunmaktadır. 68. maddenin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâîk Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı; beşinci fıkrası, sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan parti kurulamayacağı kuralını getirmiş, 69. maddenin birinci fıkrası ise, siyasal partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesinde yer alan sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların temelli kapatılacakları, sekizinci fıkrası da, siyasal partilerin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakti yardım ve emir alamayacakları ve bunların Türkiye’nın bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu hükümlere aykırı hareket eden siyasal partinin temelli kapatılacağı kuralını kabul etmiştir.

Çalışmaları ile ulusal iradenin oluşmasını sağlayarak siyasal iktidara sahip olmayı hedefleyen siyasal partilerin toplum düzeni ve demokratik hayatın devamı bakımından taşıdıkları önem onların kuruluş ve faaliyetlerinin izlenmesinin benzeri örgütlerden farklı olmasını zorunlu kılmıştır. Nitekim, genel çizgileri itibariyle olağan derneklere benzese bile, siyasal partilerin uymaları gereken esasların Anayasa’da yer alması, çalışmalarının Anayasa ve yasalar hükümlerine uygun olup olmadığının derneklerden farklı olarak özel biçimde izlenip, denetlenmesi, demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak, siyasal partilerin yukarıda belirtilen hedefe ulaşmaları için yapacakları çalışmalarda mutlak bir özgürlükten yararlanmaları beklenemez. Demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu özgürlük Anayasa ve yasalarla sınırlandırılmış, siyasal partiler çalışmalarında herhangi birinin çiğnenmesi halinde, Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyetinin özünden ayrılmayacak olan nitelikler ve devletin dayandığı temel ilke ve görüşler hiçe sayılmış olur ve böylece doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti tehlikeye düşer.

Siyasal partilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, denetlenmelerine, kapatılmalarına ilişkin esasları düzenleyen SPY, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde öngörülen ilke ve esaslara paralel olarak, siyasî partilerle ilgili yasaklar başlıklı dördüncü kısmında partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyacakları hususları düzenlemiş, bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve (c) bentlerinde “partinin kapatılması” olarak belirlemiştir.

Siyasal partiler için öngörülen yasaklamalar, davanın konusunu ilgilendirdiği ölçüde, şu biçimdedir:

SPY.nın 78. maddesinde; “Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin … Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; anayasanın 3. Maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline … dair hükümlerini …. değiştirmek;

… dil, ırk, …. ayrımı yaratmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

….” hükmü getirilmiştir. Sözkonusu yasaklamaların Cumhuriyetin niteliklerini, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve Atatürk milliyetçiliği ilkesini korumaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Madde metninde belirtilen Anayasanın Başlangıç’ında, “… hiçbir düşünce ve mülahazanın … Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının … Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları … karşısında koruma göremiyeceği” ifade edilmiş, Anayasanın 2. maddesinde ise, Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken Başlangıç’a gönderme yapılmak suretiyle “bölünmezlik” ya da bütünlük ilkesinden dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddesinin birinci fıkrasında ise, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.” biçimindeki hükümle “bölünmezlik” ilkesi açık olarak konulmuş, 14. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak … dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak … amacıyla kullanılamayacağı kabul edilerek temel hak ve özgürlükleri kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.

Sözü edilen bölünmezlik ilkesinin siyasal, tarihsel ve hukuksal dayanaklarını Amasya Genelgesi ile başlayıp, Misak-ı Millî (Ahd-ı Millî) bildirgesi ile sonuçlanan belgeler dizisi oluşturur. Gerçekten, 21-22.6.1919 tarihli Amasya Genelgesinin 1. maddesinde, “Vatanın tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir.” tesbiti yapıldıktan sonra, 7.8.1919 tarihli Erzurum Kongresi kararlarında, “Trabzon vilayeti ve Canik sancağiyle Vilayat-ı Şarkiye adını taşıyan, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Mamuretilaziz, Van, Bitlis vilayeti ve bu saha dahilindeki müstakil livalar, hiçbir sebep ve bahaneyle birbirinden ve Osmanlı topluluğundan ayrılması düşünülemeyen bir bütündür. Buralarda yaşayan müslümanlar birbirlerinin sosyal ve ırki durumlarına saygılı ve öz kardeştirler.”, “Vatanın bütünlüğü, milli istiklalin sağlanması ve Saltanat ve Hilafetin masuniyeti için kuva-yı milliyeyi amil ve irade-i milliyeyi hakim kılmak esastır.”, ve “Mondros mütarekesiyle sınırlarımız içinde kalan ve her bölgesinde olduğu gibi Doğu Anadolu Vilayetlerinde de ezici bir çoğunluğu İslamlar teşkil eden, iktisadi ve kültürel üstünlüğü müslümanlara ait bulunan ve yekdiğerinden gayrıkabil-i infikak öz kardeş olan din ve ırkdaşlarımızla meskun memleketlerimizin bölünmesinden vazgeçilmeli, mevcudiyetimize, hukuk-ı tarihiye, ırkîye ve dîniyemize riayet edilmelidir.” biçimindeki ilkelerle ülke ve ulusun bölünmezliği vurgulanmıştır. 11.9.1919 tarihli Sivas Kongresi kararlarında ise, “Heyet-i Temsiliye, Şarkî Anadolu’nun heyet-i umumiyesini temsil eder.”

ibaresi yerine “Heyet-i Temsiliye vatanın heyet-i umumiyesini temsil eder.” hükmü getirilmiş, “Hükümet-i Osmaniye bir tazyik-i düvelî karşısında buraları (yani Şark vilayetlerini) terk ve ihmal etmek ızdırarında bulunduğu anlaşıldığı takdirde alınacak idarî, siyasî, askerî vaziyetlerin tayin ve tesbiti” yani geçici yönetim oluşturmak meselesini düzenleyen hükümde yer alan “buraları” ibaresi yerine de “mülkümüzün herhangi bir cüzünü terk ve ihmal etmek …” biçiminde kapsamlı ve genel bir kayıt getirilmiştir. İstanbul’da toplanan Meclis-i Meb’usan’ca 28.1.1920 tarihinde kabul edilip Büyük millet Meclisi’nce de benimsenen Misak-ı Millî Bildirgesinin 1. maddesinde, “Devlet-i Osmaniye’nin münhasıran Arap ekseriyetiyle meskun olup 30 Teşrinievvel 1918 tarihli mütarekenin hin-i akdinde muhasım orduların işgali altında kalan aksamın mukadderatı, ahalinin serbestçe beyan edecekleri araya tevfikan tayin edilmek lazım geleceğinden, mezkur hatt-ı mütareke dahilinde dînen, ırkan ve aslen müttehit, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedakarlık hissiyatıyla meşhun ve hukuk-ı ırkiye ve içtimaiyeleri ile şeriyat-ı muhitalarına tamamiyle riayetkar Osmanlı-İslam ekseriyetiyle meskun bulunan aksamın heyet-i mecmuası hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple tefrik kabul etmez bir küldür.” denilerek bölünmezlik ilkesi doğrulanmıştır.

Anayasanın, bir tarihsel olgu ve hukuksal temel niteliğinde olan bölünmezlik ilkesine devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5., temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13., basın özgürlüğünü dezenleyen 28. ve 30., dernek kurma özgürlüğünü düzenleyen 33., gençliğin korunmasından söz eden 58., siyasal partilerin tüzük ve programlarının uyacakları esasları belirten 68., yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130., radyo-televizyon idaresi ve kamuyla ilişkili haber ajanslarını düzenleyen 133., kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde bu ilkeye yer verdiği 143. maddesiyle bu bütünlük aleyhine işlenen suçlar için özel yargı yerleri olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurduğu, hatta 81. maddesinde milletvekili 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metnine dahil ettiği görülmektedir. Bütün bu düzenlemeler, Anayasanın Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine karşı gösterdiği duyarlık ve titizliğin birer işaretidir. Gerçekten, toplumun hukuksal bağlamda örgütlenmesi demek olan devletin ve dolayısıyla toplumun kendi varlığına yönelebilecek tehditlere karşı korunmasını sağlayan bölünmezlik ilkesi bir yönüyle ülkenin tümlüğünü, diğer yönüyle de ulusu meydana getiren ögelerin bütünlük oluşturmasını ifade eder. Bu ilkenin öylesine bir özelliği vardır ki, bir yönünün herhangi bir biçimde ihlal edilmesi, diğer yönünün de ihlal edilmesi sonucunu doğurmaktadır.

Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde Başdelege İsmet Paşa, “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk yurdunun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçimindeki sözlerle bütünlük ilkesini açıklığa kavuşturmuştur.

  1. maddenin (a) bendi, siyasal partilerin devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü yanında, devlet dilinin Türkçe olduğuna dair kuralı da değiştirme amacını güdemeyeceklerini ve bu yolda faaliyette bulunamayacaklarını belirtmektedir. Anayasanın 3. maddesinin birinci fıkrası, devlet dilinin Türkçe olduğu hükmünü taşımaktadır. Bölünmezlik ilkesinin bir gereği ve sonucu olan bu hüküm, resmî işlemlerin ve yazışmaların Türk dilinde yapılması, resmî belgelerin bu dilde düzenlenmesi, öğretimin ve ulusal kültürün yalnızca Türkçeye dayanması, başka deyişle ülkedeki tek ulusal kültürü Türk kültürünün oluşturması demektir.Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmi dil olma durumunu çoktan aşmış; ayrı etnik kökenlerden gelseler bile, yüzyıllar boyunca karışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmış kitlelerin hem günlük yaşantıda, aile içinde ve işyerinde yaygın biçimde kullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortak bilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerek bireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında ana araç olmuştur. Türkçenin kazandığı bu yaygınlık ve genellik gözönüne alındığında, etnik grupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim ve eğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış, gelişememiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz.

Diğer taraftan, hernekadar Anayasanın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” hükmü getirilmişse de, günümüzde kullanılması yasaklanmış bir dilin bulunmadığı, her yurttaşın istediği dili özel yaşantısında özgürce kullandığı yaşanan gerçeklerdendir. Anayasanın 42. maddesinin son fıkrasında, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez …” kuralı yer almış, uluslararası sözleşmelerin hükümleri bundan ayrı tutulmuştur. İlköğretimin zorunlu olması, eğitim ve öğretim birliğinin sağlanması gereği olarak böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur.

Dil konusunda Anayasada bulunan bir diğer hüküm de 14. maddenin ilk fıkrasındaki, “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek ….. amacıyla kullanılamazlar …” biçimindeki kuraldır. Bu hükümle, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin dil ayırımı yaratmak amacıyla kullanılamayacağı kabul edilmiştir.

Davanın konusu bakımından, SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde incelenmesi gereken bir başka husus da “millet (ulus)” ve “milliyetçilik (Atatürk milliyetçiliği” kavramlarıdır. Yüksek Mahkemenizin de, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı, 10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı ve en son 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar l993/1 sayılı kararlarında belirtildiği gibi; “… “millet” KAVRAMI; insanlığın gelişme süreci sonunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almıştır. 1982 Anayasasının Başlangıç’ında, ” … Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği…”, 42. maddesinde ” … Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmi bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir…

“Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde, ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramlarından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir …”

Anayasanın 2. maddesinin gerekçesinde, “Atatürk milliyetçiliği” olarak ifade edilen milliyetçilik kavramı, bütün bireylerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle, ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır. Başlangıç’ın dokuzuncu paragrafında Türk vatandaşlarını millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğunun belirtilmesi de Atatürk milliyetçiliğinin tanımından başka bir şey değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini oluşturan ve onun ulusal devlet olmasının bir sonucu olan Atatürk milliyetçiliği, çağdaş milliyetçilik anlayışıdır. Yani, hangi kökenden gelirse gelsin, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatan şey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, bu yolda gösterilen kararlılık ve irade birliğidir. Subjektif nitelikteki bu milliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin, kendisi gibi olanlarla birlikte, kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan, sınırları belli, bölünmez vatan esasını temel alır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışını temsil eder. Irk düşüncesi, kan bağı, diğer biyolojik ölçütler ve soyca başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesi bu milliyetçilik anlayışında yer almaz. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine, soylarına, bakılmaksızın, bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci ve manevi mutabakatı etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olgu olarak bu milliyetçilik anlayışını kararlılık gösteren bir biçimde böyle yorumlamaktadır. Nitekim, 20.7.1971 gün, Esas 1971/3 (Parti Kapatılması), Karar 1971/3 sayılı kararda, “… Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk milliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasamız (Başlangıç) kuralları arasında bunu bildirdiği gibi, bütün Anayasa yapısının oturduğu temel dahi budur. Bu, Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesi ve kökence başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir…”; 8.5.1980 gün, Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980/1 sayılı kararda, “… geçmişte “panislamist” ve “panturanist” görüşlerin neden olduğu acı deneyimleri yaşamış olan Türk Ulusunun din, dil, ırk ve mezhep gibi esaslara dayalı ayrılık çabalarına ödün vermeyen, birleştirici ve toplayıcı bir “milliyetçilik” anlayışına Anayasanın Başlangıç hükümleri arasında yer verilmesi, imparatorluktan ulusal devlete dönüşmüş olan bir toplumun bilinçli bir davranışıdır…”; 27.11.1980 gün, Esas 1979/31, Karar 1980/59 sayılı kararda, “… Anayasada, ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışı benimsenmiştir…”; 18.2.1985 gün, Esas 1984/9, Karar 1985/4 sayılı kararda, “… Atatürk milliyetçiliği, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, dil, ırk, din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayırımı ret eden, birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı temsil eder…” biçimindeki görüşlere yer verilmiştir.

Özellikle son iki yıl içinde benzer davalar dolayısıyle vermiş olduğu kararlarda Yüksek Mahkemenizin, giderek kazandığı öneme paralel olarak sözü edilen ilkenin anlamını daha da artan bir duyarlılıkla yorumlayıp zenginleştirdiği gözlenmektedir. Nitekim, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı kararında şöyle denilmiştir: “… Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanların bir kesimi değişik kaynaklardan gelse bile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyetinde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde, ülkenin her karış toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşlarımızın payı vardır… ülkenin her yeri her yurttaşındır.

“Kurtuluş Savaşı’ndan önce Anadolu’nun yer yer işgal edildiği, bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolunun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün 18.6.1919 günü, 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya çektiği telgrafta; “Bütün Anadolu halkının millî bağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş” olduğu belirtilmektedir.

“Atalarımız tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerde de bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyle çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu’nu oluşturmayı sağlamıştır. Bu olgu, bugün de ulusça bağlı olduğumuz bir tür ulusal ant ve toplumsal uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, yerleşimde, çalışma hayatında, temel hak ve özgürlüklerde eşitliği kabul eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı’nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmayı başarmıştır.

“Türk Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık söz konusu değildir… Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayırım gözetilmeksizin, istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye’nin her yerinde, köyünde, şehirinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur….

“Türkiye’de; Türk Ulusunun dengeli, tutarlı tumumu, hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği millî bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Millî bütünlüğümüzün temeli, ortak kültüre, lâiklik ilkesi ile akla, mantıklı düşünceye, sağduyuya, adalete dayanan “Atatürk milliyetçiliği”dir.

“Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

“Anayasa Mahkemesi’nin yine siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında bu konuda şöyle denilmiştir :

“1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasasına değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misakı Milli kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misakı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukuka aykırılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu mütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Antlaşması görüşme ve kararlarında da, Misakı Milli’nin çizdiği sınırlar içinde azınlıklar sayılırken Kürt ayırımına yer verilmemiştir.

“Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeğin de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “Ulus”u, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” …” (biçiminde tanımlamış).

“10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı kararda “… Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı Türk vatanı, Milleti Türk Milleti, Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.

“Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzeninde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun tümlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak uluslararası hukuksal belgelerin benimsendiği temel bir görev ve haktır…

“Yüzyıllardan beri süregelen tarihsel ve manevi birliğe ek olarak, bütün yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşın birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılıp Cumhuriyeti kuran ve böylece kader ve gönül birliğini kanıtlamış bulunan; ülkenin her yöresindeki vatandaşlar arasında ulusal bütünlük perçinlenerek, Türk Ulusu’nun siyasal ve toplumsal birliği kurulmuştur.

“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ortak tarihsel değerlere ve kültüre sahiy, aynı ulusal kimlik taşıyan ve tek vücut olan Türk Ulusu’nun bireyleridir.

“Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içereğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yüceltilmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar …” denilmiş; 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı son kararda ise önceki iki kararda yer alan esaslar aynen tekrarlanmak suretiyle Anayasamızdaki milliyetçilik anlayışının niteliği bir kez daha vurgulanmıştır.

Bölünmez bütünlük ilkesi ile yakın ilişkisi bulunan egemenliğin, kullanılmasıyla ilgili olarak SPY.nın 80. maddesi siyasî partilerin “Türkiye Cumhuriyetinin dayanağı olan Devletin tekliği ilkesini değiştirmek” amacını güdemeyeceği ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamayacağı yasağını koymuştur.

Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esasına göre kurulan bir devlettir. Bu husus aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetinin ulusal devlet olmasının da sonucudur. Bu tarihsel gerçekten hareket eden Cumhuriyet anayasaları federatif devlet sistemini kabul etmemiş, devletin tekil yapısını korunması için güçlü ve ödün vermez yaptırımlar öngörmüştür.

Tekil devlet yapısını sağlayan bölünmez bütünlük ilkesidir. Bu ilke, azınlık yaratılmaması, bölgecilik ve ırkçılık yapılmaması ve eşitlik ilkesinin korunması anlamına gelir. Şu halde tekil devlette, birden çok ulusa ve tek olan egemenliği paylaşan federe devletlere yer yoktur. Egemenliğin kullanılmasını ve Anayasanın 6. maddesinde belirtildiği gibi, onun tek sahibi olan ulus yapısını bölen düzenlemeler, bütünlük ve tekil devlet ilkesiyle bağdaşmaz. Siyasal partiler Türkiye’de bu ilke ve esaslar tersine çalışma yapamazlar. Bu husus Yüksek mahkemenizin 10.7.1992 gün ve 2-1 sayılı kararı ile, 4.7.1993 gün ve 1-1 sayılı kararında geniş şekilde açıklanmıştır.

Bölünmezlik ilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY.nın 81.maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal ya da dinsel kültür ya da mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; (b) bendinde ise Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyette bulunmak yasaklanmıştır. Maddenin gerekçesine göre, “Ülkemizde Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her alanda bütün haklara sahip ve borçlarda eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.

“Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun, eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla, resmî dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevidir.”

Maddenin (a) bendinde siyasal partilere, ulusal ya da dinsel veya … ırk veya dil farklılığına dayan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır. Gerekcede de açıklandığı gibi, Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar bu yasağın dışında kalmaktadırlar.

İç hukuk kuralı haline gelmiş olan ve uluslararası hukuk alanında da sonuçlar doğuran Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye’deki azınlıklar konusundaki hükümlerine esas teşkil eden hazırlık çalışmalarına Yüksek Mahkemeniz özellikle son bazı kararlarında ayrıntılı olarak yer vermektedir. Bunlara göre, ” … Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı, kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan Barış Konferansı tutanaklarında bir çok kez vurgulanmıştır.

“Alt komisyon önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayan azınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkeslerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve türk yönetimi altında bulunmaktan tamamiyle memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon bu inandırıcı sözler üzerine koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.

“Barış görüşmelerinde söz alan İsmet İNÖNÜ: “Türkiye’de hiçbir müslüman azınlık yoktur; çünkü, kuramsal yönden olduğu kadar uygulamada da müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir.” demiştir. Aynı konferansın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiride şu görüşler yer almıştır: “Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmektedir; oysa, Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar arasında tam bir birlik yaratmaktadır.”

“Türk Delegasyonunun bu görüşleri Konferansça benimsenmiş ve “Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına İlişkin” 15 aralık 1922 günlü tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “din ya da dil”. “soy, din ya da dil azınlıkları” sözcükleri yerini “gayrımüslim ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece, Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemiyeceği Lozan Barış Antlaşması’yla kabul edilmiştir. Aynı Konferansta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk Delegasyonun “Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderleriyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler.” gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir…” (Anayasa Mahkemesinin siyasal parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991, 10.7.1992, 14.7.1993 günlü kararları)

Bu suretle, ülkemizde sadece “Müslüman olmayanlar” azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Müslüman olmayanlara da Müslümanlara sağlanan medenî veya siyasî haklardan yararlanma olanağı verilerek yasalar önünde din ayırımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmek amacıyla böyle bir düzenlemeye gidilmiş ve örneğin antlaşmanın 38. maddesinin ikinci fıkrasında, “Gayrımüslim ekalliyetlerin bütün Türk tebaasına tatbik edilen … serbesti-i seyrüsefer ve hicretten tamamiyle istifade etmeleri”, 40. maddede, “Gayrımüslim ekalliyetlere mensup Türk tebaasının … masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve ayini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacakları” kabul edilmiştir. (Anayasa Mahkemesinin siyasî parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991 günlü kararı)

Bundan ayrı olarak, bir de, 18.10.1925 tarihli Türk Bulgar Dostluk Antlaşmasında, Türkiye’de yaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeni Türk Devletinin lâik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlık statüsünden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir.

Sonuç olarak, Türkiye’deki hukuk düzeninde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerin dışında herhangi bir azınlığın bulunduğu söylenemez.

Özellikle, belirli bir büyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektir de. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün, Esas: 1979/1, (Parti Kapatılması) Karar: 1980/1 sayılı kararında belirtildiği üzere, bu gibi toplulukların dilinin ya da dininin toplumun öteki kesimlerinden ayrı olduğundan nesnel biçimde söz etmek tek başına bir “azınlığın bulunduğunu ileri sürmek” anlamına gelmez. SPY.nın 81. maddesine benzer hükmü içeren eski 648 sayılı Yasanın 89. maddesinin birinci fıkrasını yorumlayan Yüksek Mahkemeniz, aynı kararında, “azınlıklar bulunduğunun ileri sürüldüğünün” kabul edilebilmesi için, “söz konusu topluluğun toplumun öbür kesimlerinden ayrılan varlığını ve niteliklerini koruması ve sürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvence tanınması gerektiğinin, yani bu kimselerin “azınlık hukuku”ndan yararlanmaya hak kazanmış olduklarının da açık ya da üstü örtülü biçimde ileri sürülmüş olması gerektiğini” belirtmiş bulunmaktadır. Bu gibi toplulukların her birine azınlık hakkı tanınması ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine aykırı düşer. Hele böylesi topluluklar ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevi bütünlük anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderleriyle özdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz.

Bizim toplumumuzda da “farklı kesimlerin varlığı” olgusunu görmek mümkündür. Gerçekten, X.Yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerinden sonra, Türkler ve o dönemde anadolu toprağında yaşamakta olan her soydan topluluk birbirini izleyen çeşitli siyasal oluşumlar içinde birlikte yaşamışlar, bu oluşumlar arasından yükselen Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altında da bu yaşayış devam etmiş, zaman içinde bu birlikteliğe Kafkasya, Balkan ve Arap Yarımadası ahalisi de dahil olmuştur. Daha sonra, çeşitli tarihsel ve askersel olaylar sonucunda, Osmanlı Devleti sınırlarını Doğu Trakya ve Anadolu’ya kadar küçültmek zorunda kalmış ve tarih sahnesindeki yerini Türkiye Cumhuriyetine terketmiştir. Böylece, bin yıllık bir süreç içerisinde Türkler ve diğer etnik topluluklar aynı siyasal oluşumlar içinde iyi ve kötü günleri birlikte yaşamışlar, acılara birlikte göğüs germişler, sevincli günleri birlikte kutlamışlar, gerek birbirleriyle, gerekse başka topluluklarla, çeşitli tarihsel, siyasal nedenlerle ya da göç hareketleri sonucunda karışıp kaynaşmışlar, aynı toplumsal kaderi paylaşmışlardır. Bu kader birliği, her tür etnik topluluğu aynı toplumsal pota içinde kaynaştırıp, bütünleştirmiştir. Ortak bir geçmişe, tarihe, dine, ahlaka, hukuka, değer yargılarına, başka deyişle aynı bir ortak kültüre sahip insanlar, soyu ne olursa olsun, tek bir ulusa mensup olma bilinç ve istenciyle, bir tür toplumsal ant ve toplumsal uzlaşma sonucu ulusal sınırlar içinde “Türk Ulusu”nu oluşturmuşlar ve ortak kararlılık, istenç ve heyecanla Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Bu birliktelik duygu ve düşüncesi o kadar güçlüdür ki örneğin, Kürt kökenliler diğer yurttaşlarla omuz omuza Kurtuluş Savaşına fiilen katılarak can, kan ve gözyaşı pahasına yurdumuzun işgalci düşmanlardan temizlenmesinde ve onu takiben Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında üstün hizmetler görmüşlerdir. Bugün dahi Türk Ulusuyla birlik ve bütünlük içinde olma duygusunun eksilmeden devam ettiği görülmektedir. Nitekim, Doğu ve Güneydoğu Anadoludaki ayrılıkçı, terörden kaçan yurttaşlar, soydaşlarının bulunduğu Irak’a, veya İran’a sığınmamakta, tersine, hepsi de İstanbul, Ankara, İzmir, Adana v.s. gibi şehirlere göç ederek geleceklerini yurdun başka yörelerindeki yurttaşlarla birlikte güvence altına almak istemektedirler. Bu itibarla, Türk Ulusu yanyana yaşamlarını sürdüren çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle, ortak geçmişin yarattığı ortak kültürde geleceği de kapsayacak biçimde birleşmeye, kaynaşıp, bütünleşmeye karar vermiş olan tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.

Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk Ulusundan sayılmak için kabul edilen tek koşulun “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din, ırk v.s. gibi farklılıkların nazara alınmadığı, Türk Ulusunun, bir hukuksal bağ anlamında vatandaş sayılanların oluşturduğu bütünlüğü ifade ettiği benimsenmiştir. “Türk olmak” Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı olmak demektir. Bu ulus bütünlüğü içinde, şu ya da bu nedenle, yasanın deyişiyle, ulusal veya dinsel kültür, mezhep yahut ırk ya da dil ayırımına dayanan azınlıklar yoktur. Yüksek Mahkemenizin siyasî parti kapatılmasıyla ilgili 10.7.1992 ve 14.7.1993 günlü kararlarında belirtildiği gibi, “… Türk ulusunu oluşturan etnik gruplar arasında çoğunluk ya da azınlık biçiminde bir ayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi “Türk” sayan birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, hangi etnik gruptan olursa olsun, “Türk” sayılması, onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, dünyaca, devletine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”, ulusuna “Türk Ulusu” ve vatanına “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir.

“Diğer kökenli yurttaşlar gibi, Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülemeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer alacakları ortaya konulmuştur …”

Bir devletin nüfus ögesini oluşturan bireylerin hepsinin ayrımsız aynı soydan ve dilden olmaları olanaksızdır. Genellikle her ülkenin nüfusu değişik oranlarda da olsa, başka soya ya da soylara mensup toplulukları içerir. Ancak, bu gibi topluluklara soy ve dil farklılığına dayanılarak azınlık hakları tanımak ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine uymaz. Türk Ulusunu oluşturan, ulus bütünlüğü içinde yeralan etnik ögeler, Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında anlamını bulan ve Türk Devletine sadece vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türk sayan milliyet anlayışı karşısında toplumda azınlık ya da çoğunluk oluşturmazlar. Türk ulusunun manevî bütünlüğü içinde karışıp kaynaşmış olan her birey hukuksal ve toplumsal bağlamda mutlak eşit durumdadır. Hiç bir etnik kökenin diğerine üstünlüğü yoktur. Her yurttaş, başka yurttaşlara tanınmış olan her türlü siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medenî v.s. haklardan sınırsız biçimde yararlanabilmektedoir. Türk Vatandaşlığı kavramı herkesi eşit ve ayrıcalıksız kılmaktadır. “Eşit vatandaş”lık, Fransız Büyük devrimi (1789)’nden bu yana, hepsi çoğunluğu oluşturan her bireyin, soy, dil, din ve mezhep gibi ayırıcı özellikleri dikkate alınmaksızın, en üst düzeyde ve en değerli varlık olarak kabul edilmesi demektir. Herkesin böylesine eşit ve ayrıcalıksız olduğu bir hukuksal statüde azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek olanaksızdır.

  1. maddenin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümle anlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyet gösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile ulusu oluşturan bireyler arasındaki etnik ayırımların, sahip bulunulan farklı dil ve kültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortak bir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere ve değer yargılarına sahip bireylerin oluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu ögelerden meydana gelen ortak kültürden ayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayrımlaşma nedeni olabilecek yuğunlukta bir kültür farklılığından söz edilemez. Özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamaları karşısında herhangi bir yasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir.

Söz konusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY.nın 89. maddesinin (b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1980 gün, E.1979/1 (Parti Kapatma), K.1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: “… Bu hükümde de ……”azınlıklar yaratma” deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, söz konusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birinci fıkrasındaki “azınlıklar bulunduğunun ileri sürülmesi” deyimiyle sıkı ilişki gözönünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla, varılacak sonuç ise “azınlık yaratma” deyiminin ancak bir “vatandaş topluluğunda azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmak” anlamına gelebileceğidir….

“Yukarıda da değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyle toplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye hakları bulunduğu hukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizde azınlık hukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek, ya da Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortaya konulan anayasal durum karşısında Anayasanın Başlangıcı ile 2. ve 3. maddelerinde yeralan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne ve bu temel hükmü içeren 57/1 maddesine aykırı düşer…”

Yine Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E. 1970/1 (Parti Kapatılması), K. 1971/1 sayılı kararında belirtildiği gibi, “… bir siyasî partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için birtakım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması demektir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmağa elverişli bir tutumdur…”

Şu halde, dillerini, kültürlerini ve sanatlarını kullanabilmeleri ve geliştirebilmelerini, ana dillerinde eğitim hakkı sağlanmasını istemek suretiyle bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulus bütünlüğünün bozulmasıyla sonuçlanabilecek ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açabilecek olan, Türkiye Cumhuriyet iülkesi üzerinde azınlık yaratma demektir. Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine terstir. Daha önce de belirtildiği gibi, Türk Ulusu bütünlüğü içinde belirli uluslararası sözleşmelerle azınlık oldukları kabul edilen “Müslüman olmayan” yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktan söz etmek olanaksızdır. Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlü hak ve özgürlükten, herhangi bir etnik ayırımcılık söz konusu olmaksızın, sınırsız ve mutlak biçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireysel mutluluk ve huzurunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tabi kılınmasını, ulusun bizzat kendisi iken azınlık haline gelmesini istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimde yorumlanamaz.

  1. B) Değerlendirme

Davalı siyasî partinin tüzük ve programı, birinci büyük kongre kararı, bu karara dayanak teşkil eden genel yönetim kurulu raporu, genel yönetim kurulunun bu yöndeki kararları, genel başkan Sadun AREN ve genel başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un partisi adına yaptığı açıklamaların içerikleri, açıklanan Anayasa ve SPY. hükümlerinin ışığı altında, taşıdıkları düşünsel bütünlük içinde değerlendirildiğinde, yasaya aykırılık şöylece ortaya çıkmaktadır.

Davalı Sosyalist Birlik Partisi tarafından:

a)- Partimiz Kürt sorunu çözülmeden ülkemize demokrasinin gelemeyeceği, demokrasi sorununa çözüm bulunmadan da Kürt sorununun çözülemeyeceği inancındadır. Bu sorun baskıcı rejimin bir nedeni ve aynı zamanda sonucudur.

– Partimiz, militarist, şoven, baskıcı resmî anlayışın, Kürtleri bir güvenlik rizikosu kabul eden görüşlerin terk edilmesi, yerlerinden yurtlarından olmalarının önlenmesi, zorunlu göç ve sürgüne, kötü muamelelere hedef olmaktan kurtulmaları için mücadele edecektir.

– Kürt realitesini yok sayan, onların ulusal ve uluslararası yasa ve antlaşmalardan doğan ve her ulusun sahip olduğu kendi geleceğini özgürce belirleyebilmek için vazgeçilmez olan hak ve özgürlüklerini yadsıyan ve bu konulardaki yasal ve barışçı girişimi şiddetle bastıran geleneksel politika en azından bugün tekrar üstünlük kazanmamış görünmektedir. Oysa bu politikanın bizzat kendisinin bölücü niteliği 70 yıllık uygulaması sonucuyla ortadadır.

– Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu en doğal insan hakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.

– Nasıl yaşamak istedikleri konusunda kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yoluna girebilir.

– Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar.

– Bu özgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.

– Sorunun çözümünün birinci koşulu; çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerin açıklama, savunulma ve alternatif olarak da kendi istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul: problemin ilgililerin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesin bir kabul ve saygı dışında hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasal temelde sağlanmasıdır. Üçüncü koşul: özgür demokratik bir tartışma sonucu oluşan sonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesi halinde ele alınabilmesi işlevli mekanizmalara sahip olmasıdır.

– Olası çözümlerden biri bağımsızlıktır. Bir başkası federasyondur. Bir üçüncüsü kültürel özerkliktir. Şimdi olduğu gibi, üniter bir Türk devleti içinde yaşamayı da seçebilirler. Ama bunu söylemek onların işi.

Denilmek suretiyle SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine aykırı olarak nitelikleri Anayasada belirtilen Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve diline dair hükümlerin değişitirilmesi amacı güdülmüştür.

  1. b) Kürt sorununun çözümü önerileri arasında federasyon önerilmesi yanında,

– Merkezi devlet örgütlenmesinden adem-i merkeziyetçiliği güçlendirecek şekilde bölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, il ve ilçe yönetimleri seçimle göreve

geterilmelidir.

– Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerin kararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.

denilmek suretiyle Anayasanın 6. ve SPY. nın 80. maddesine aykırı olarak Devletin tekliği ilkesini değiştirme amacına yönelik faaliyette bulunulmuştur.

c)- Partimiz Kürtlerin varlığının ve kimliğinin resmen tanınması ve kendi sözlerini söyleyebilmelerini zorunlu görmektedir.

– Kürtlerin varlığının ve kimliğinin resmen tanınması ve kendi sözlerini söylemeleri zorunlu görülmektedir.

– Kürtlerin kendini istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip güvence altına alınması gerekir.

– Kürt sorunu, Kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerine getirmemekten kaynaklanmaktadır.

– Kürtler Türkler’den farklı kimliği ve kültürü olan ayrı bir ulustur.

denilmek suretiyle SPY.nın 81. maddesinin (a) bendine aykırı biçimde Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, Türklerden ayrı bir ulusal kimliğe sahip olan ve varlığı ile kimliğinin korunması gereken bir Kürt azınlığının bulunduğu ileri sürülmektedir.

  1. d) – Partimiz Kürtlerin kendi kimlikleri ile tartışmalara katılması, sorunun çözümünde taraf olabilmeleri, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasak ve baskıların kaldırılması için çalışacaktır.

– Kürtlerin ana dillerinde eğitim görmeleri imkanı, sağlanıp, kendi kültür varlıklarını yaşatmaları, geliştirmeleri desteklenecektir.

Şeklinde görüşler ileri sürülüp, olası çözümler arasında Kürtlere kültürel özerklik tanınabileceği belirtilerek Türk dili ve kültüründen başka dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı izlenmiş ve böylece SPY.nın 81. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmış bulunulduğu görülmüştür.

IV- Sonuç ve İstem :

Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Birlik Partisi’nin Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 6., 14., 69. maddelerine ve SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı nitelikte beyan ve açıklamaların mevcut olduğu anlaşıldığından,

Sosyalist Birlik Partisi’nin SPY.nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim”.

II- DAVALI SİYASî PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Sosyalist Birlik Partisi’nin 28.2.1994 günlü Ön Savunmasında şöyle denilmektedir:

“1. Üç Yıl Sonra Açılan Dava :

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 28.12.1993 günlü iddianamesi ile Sayın Mahkemenizin huzuruna getirilen bu davada, SBP’nin kapatılması istenmektedir. Başsavcılığın kapatma isteği, Parti’nin bir kısım çalışmalarına olduğu kadar, kuruluş belgelerine de dayanmaktadır. Gerçekten de, iddianamenin daha başında, “deliller” bölümünde, kapatma isteğine “davalı siyasi partinin tüzük ve programı” kanıt gösterildikten başka (sh.2), iddianamenin 4. sayfasında Parti tüzüğünden, 5. ve 6. sayfalarında programdan alıntılar yapılarak tüzük ve program suçlanmakta, iddianamenin sonunda “değerlendirme” başlığı altında (sh.39) “davalı siyasî partinin tüzük ve programı”nın suçlandığı bir kez daha vurgulanmaktadır.

Başsavcılığın bu suçlamasında, daha ilk bakışta hayretle gözlenen bir olgu vardır. Bu da, SBP’nin kuruluş belgelerinin tarihidir. 15 Ocak 1991 olan bu tarih, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde gösterilmemektedir. Diğer suçlamalara dayanak oluşturan Parti çalışmaları hakkında tarih belirtilirken (örneğin sh.6, 1.Kongre tarihi, sh. 14, Prof.Aren’le yapılan röportajların yer aldığı Bültenler; sh. 19, Sıtkı Çoşkun’un katıldığı toplantı tarihi) Parti’nin kuruluş tarihi gösterilmemiştir. Bunun nedeni ise, bu belgelerin, üç yıl sonra bir suçlamaya muhatap edilmeleri olmalıdır.

Oysa Başsavcılığın bazı siyasî partiler için Sayın Mahkemenizde açtığı kapatma davalarının iddianameleri şöyle başlamaktadır:

“Sosyalist Parti, 1 Şubat 1988 tarihinde Siyasî Partiler Kanununda öngörülen bildiri ve belgelerini, İçişleri Bakanlığına vererek kurulmuş, tüzel kişilik kazanmıştır.” (C.Başsavcılığı’nın 15.2.1988 günlü ve SP. 23 Hz. 1988/2 sayılı iddianamesi)

“4 Haziran 1990 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na kuruluş bildiri ve belgelerini vermek suretiyle Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) adıyla bir siyasî parti kurularak tüzel kişilik kazanmış…” (C.Başsavcılığının 14.6.1990 günlü ve SP. 30.Hz. 1990/34 sayılı iddianamesi)

“Davalı Parti, 1.2.1988 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na kuruluş bildiri ve belgelerini vermek suretiyle Sosyalist Parti adı altında tüzel kişilik kazanmıştır.” (C.Başsavcılığı’nın 14.11.1991 günlü ve SP. 13. Hz. 1991/94 sayılı iddianamesi)

Kuruluşundan 3 yıl sonra, bir siyasî partinin tüzük ve programı ile suçlanması oldukça ilginçtir. Bu 3 yıl boyunca tüzüğü ve programı nedeniyle herhangi bir soruşturmaya uğramayan SBP’nin şimdi bu belgeler de vesile edilerek kapatılması istenmektedir. Bir siyasî parti için kapatmanın, “idam cezası” olduğu yolunda hukuksal görüşler ileri sürülmüştür. (As.Yarg.Başsavcılığı’nın 30.4.1984 günlü ve 1984/567 sayılı tebliğnamesi) Bu kadar vahim bir nitelik taşıyan tüzük ve program, 3 yıl süreyle soruşturmaya hedef olmamıştır. Bunun ise açık bir anlamı vardır. Bu tüzük ve program toplumsal olduğu kadar hukuksal olarak da meşruiyet kazanmıştır. 3 yıl sonra gelen bu soruşturma, “kapatma” biçiminde yöneldiği sonucun vahim niteliği ile kendisi çelişmektedir.

İddianamenin 3. sayfasında şöyle denilmektedir: “Cumhuriyet Başsavcılığımız Anayasa ve SPY’nın yüklediği görev uyarınca, diğer partiler gibi, davalı siyasal partinin yurt düzeyindeki çalışmalarını kuruluşundan başlayarak izlemeye başlamış, görevden ötürü (re’sen) yapılan izleme yanında 9.11.1993 gün ve SP 33 Muh. 1993/154 sayılı yazımız üzerine davalı siyasi partice 12.10.1993 gün ve 706 sayılı yazı ekinde gönderilen yayınların incelenmesi ve değerlendirilmesinden, davalı siyasî partinin çalışmalarında, kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı davranışların var olduğu kanısına varılmıştır.”

Bu ifade kendisiyle çelişmektedir. SBP’nin “kuruluşundan başlayarak” yapılan izleme, -ki bu SPY’nın 10. maddesinin açıkça öngürdüğü bir gerekliliktir- “kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı” görülmüşse bugüne kadar böyle bir dava niçin açılmamıştır.’ Gerçekte yasaklamalara aykırılık yoksa, bugün böyle bir dava açılmasının anlamı nedir’ Sözü edilen, “davalı siyasî partice 12.10.1993 günlü yazı ekinde gönderilen yayınların” ancak şimdilerde, kapatmayı gerektiren bir sorumluluk taşıdığı kanaatini yaratamayacağını ise, aşağıda ele alacağız.

Gene iddianamenin 4. sayfasında şöyle denilmiştir: “Davalı siyasî partinin tüzük ve programındaki kapatılma nedeni olabilecek kimi belirsizlikler; davalı siyasî partinin büyük kongre kararı, Genel Yönetim Kurulu raporları, Genel Başkan Sadun AREN ve Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un parti adına açıklamaları ile kapatılmaya ilişkin kanıtlar daha belirgin hale gelmiştir.”

“Kapatılma nedeni olabilecek belirsizlikler” ne demektir’ Bir “belirsizlik” nedeni ile mi kapatma istenmektedir’ İddianame bu belirsizliğin ne olduğunu söylemelidir. Bu belirsizlik şimdi nasıl “daha belirgin” hale gelmiştir’ İddianame bunu açıklamalıdır. Gariptir ki, iddianame, “belirsizlik” olarak nitelendirdiği hususun giderilmiş olduğunu söyleyememekte, ancak “daha belirgin hale” geldiğini belirtmektedir. Bu ise, hala belirgin olmayan yanları bulunan, yani kısmen belirgin, kısmen belirgin olmayan demektir. Belirgin olmayana da dayanan bir suçlama, kapatma isteğinde inandırıcı görülebilir mi’

Aslında iddianame, SBP’nin masumiyetini görmektedir. İşte bunun yanı sıra kapatma isteğinin açıklanması sıkıntı yaratmaktadır.

SPY’nın 9. maddesi, yeni kururulan siyasi partilerin tüzük ve programlarının, C.Başsavcılığı’nca, Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunun incelenip denetleneceğini öngörmektedir. Gene aynı madde hükmüne göre bu denetlemede görülecek noksanlıkları gidermeyen, istenecek ek bilgi ve belgeleri göndermeyen siyasî partiler hakkında kapatılmaya dair hükümler uygulanacaktır. Yukarıya alıntıladığımız ifadeden anlaşıldığı üzere, SBP’nin tüzük ve programı hakkında da yapılmış olan, “Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluk” denetiminde olumsuz bir kanaate ulaşılmamıştır. Çünkü Parti tüzük ve programının değiştirilmesi veya düzeltilmesi konusunda Yargıtay Cumhuriyet başsavcılığı’ndan herhangi bir yazı alınmamıştır. Yukarıda sözü edilen davalarda Sosyalist Parti davasının iddianamesi, partinin kuruluşundan 14 gün sonra TBKP’nin iddianamesi ise 10 gün sonra hazırlanmıştır.

  1. Suçlanan Parti Çalışmalarının Üstünden 1,5 Yıl Geçmiştir.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde, SBP, tüzük ve programından başka bir kısım faaliyetler nedeniyle de suçlanmaktadır. Partinin suçlanmasına neden yapılan bu faaliyetler;

  1. a) 1.Kongereye sunulan Genel Yönetim Kurulu Çalışma Raporu ve bu kongrede alınan kararlar ve Kongre Sonuç Bildirgesi ile,
  2. b) Genel Başkan prof. Sadun Aren ile Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun’un SBP Bülteni’nde yayınlanan bazı röportaj veya toplantılardaki konuşmalarıdır.

Ne var ki, yukarıda partinin kuruluş belgeleri için söylediklerimiz, bunlar için de geçerlidir.

SBP’nin 1. Olağan Kongresi 2-3 Mayıs 1992 tarihlerinde yapılmıştır. bu tarih ile iddianamenin hazırlandığı tarih arasında bir buçuk yıldan fazla bir süre geçmiştir. Üstelik tüzük ve programdan belirsizlikler bulunduğunu ileri süren Başsavcılık, Kongre belgeleri için böyle bir şey söylememekte, aksine bu belirsizliğin örneğin bu belgelerle daha belirgin hale geldiğini ifade etmektedir. Şu halde 1. Kongre’ye sunulan Çalışma Raporu ile Kongre’de alınan kararlar, Parti’nin kapatılmasına neden oluşturacak sarih ögeler taşımasına karşın, böyle bir dava açılmamış, birbuçuk yıl beklenmiştir. Aradan böyle bir süre geçtikten sonra, ancak şimdilerde bu davanın açılmasına acaba neden gerek görülmüştür’

Prof. Aren’in ve S.Coşkun’un demeç ve açıklamaları için de aynı şey sözkonusudur. Prof. Aren’in Vo Realites ve Vorwarts dergileri ile I’Humanite ve Azadi gazetelerinde yayınlanan röportaj ve demeçlerinin hepsi de 1992 yılı ortalarına aittir. Ve iddianame tarihinden bir-birbuçuk yıl daha eskidir.

SBP hakkında kapatma nedeni oluşturduğu iddia edilen bulguların geçmişi üç yıla uzanırken, bu süre zarfında Parti kongresini yapmış, 44 il, 200’ü aşkın ilçe ve 200’ü aşkın beldede örgütlenmiş ve bir yığın siyasal etkinliklerde bulunmuştur. Parti bu faaliyetlerde bulunurken herhangi bir engelleme ile karşılaşmamış, bir uyarıya muhatap olmamıştır. (Karşılaşılan bir yığın idari engeller ise bu anlamda değildir.)

İddianamede, “davalı siyasî partice 12.10.1993 günlü yazı ekinde gönderilen yayınların incelenmesi”nden söz edilmiştir. (sh.3) Buna bakılırsa, C.Başsavcılığı parti yayınlarını zamanında temin edip inceleyemediğini, bunların kendisine geç ulaştığını söylemektedir. Ne var ki, SPY’nın 10. maddesi, “C.Başsavcılığı’nca her siyasî parti için bir sicil dosyası” tutulacağını öngörmekte ve maddenin (c) bendinde, “partinin faaliyetlerini düzenleyen her türlü yönetmelikler ve yayınları”n da bu dosyaya konulmasını emretmektedir. Maddenin 4. fıkrasına göre bu belgelerin, C.Başsavcılığı’na intikal ettirilme süresi onbeş gündür. Bu süreye, siyasî partilerin yayınlarını C.Başsavcılığı’na iletmek için uymak zorunda oldukları kadar, C.Başsavcılığı da, -iddianamesinde belirttiği gibi re’sen yürüttüğü görevinde bu süreye uyacaktır. Görülüyor ki, onbeş günlük süre kısa bir süredir. kanunda 15 gün içinde yapılması öngörülen bir işin; birbuçuk yıl gibi, üç yıl gibi bir süre sonra yapılması, C.Başsavcılığı’na kanunen tanınmış bir hak değildir. Tekrar ifade edelim ki, bu, partinin kabul edilmiş olan toplumsal ve hukuksal meşruiyetine, her nedense şimdilerde uygun görülen bir karşı çıkmadır. Bu davanın SBP’nin seçimlere katılma hakkını elde ettiğinin kamuoyuna açıklanmasının hemen ardından gelmesi oldukça ilginçtir.

SPY Anayasa’ya Aykırıdır.

Yargıtay C.Başsavcılığı SBP’nin kapatılmasını, 2820 sayılı SPY hükümlerine dayanarak istemektedir. İddianamede SBP, SPY’nın 18, 80. 81/a ve 81/b maddelerine aykırılık iddiasıyla suçlanmaktadır. Davada SPY, “uygulanacak kanun” durumundadır. (Anayasa md. 152; 2949 sayılı K. md. 28).

SPY’nın bu hükümleri Anayasaya aykırı hükümlerdir. Anayasa’nın 69. maddesine göre, siyasî partilerin faaliyetleri, Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırların dışına çıkamaz. Anayasa’nın 14. maddesinde sıralanan yasaklamalarla SPY’nın bahsi geçen hükümleri tam bir uyum gösteren hükümler değildir. Bu hükümler Anayasa’yı aşan sınırlamalar getirmekte, siyasî partilere sağlanan Anayasal güvenceyi ortadan kaldırmaktadır. Bu itibarla iddianamenin dayandığı SPY hükümleri, Anayasa’nın 10, 11, 12, 13, 14, 68 ve 69. maddelerine aykırıdır.

Ancak önem taşıyan konu, 2820 sayılı kanunun Anayasa’ya aykırılığının, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısındaki durumudur. Bu maddenin kapsamı hakkında, son zamanlarda giderek yoğunlaşan görüşler ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de, geçici 15. maddenin, özetle; bir kısım yasama işlemlerini anayasal denetimin dışında tuttuğu, bunun ise Cumhuriyetin hukuk devleti olma niteliğini zedelediği, Anayasa’da gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenen hukuk düzeninin dışına çıkılması sonucunu doğurduğu; geçici bir maddenin, Anayasa’nın temel kuralllarını süresiz işlemez hale getirmesinin Anayasal sistemle bağdaşmayacağı, bunun, maddenin geçicilik özelliğine de uygun düşmeyeceği; bu geçici maddenin, sürekli bir kural olarak kabulu durumunda, Anayasa’nın öngördüğü hukuk devleti, Anayasa’nın üstünlüğü ve anayasal denetimle ilgili temel kuralların, 12.9.1980 – 6.12.1983 tarihleri arasında çıkan yasama metinleri yönünden Anayasa’nın işlerliğini kaybettiği; geçici bir maddenin sürekli bir kural niteliğinde anlaşılması halinde, geçici hükmün, Anayasa’nın kimi temel kurallarının önüne geçmesi sonucunu doğurduğu; Anayasa yapımcısının, geçici 15. madde ile koyduğu yasaklamayı sürekli kılmak isteseydi, geçici maddeler arasına değil, temel maddeler arasına koyması gerekeceği düşünceleri belirmiş ve bu yöndeki düşünceler giderek güç ve yoğunluk kazanmıştır.

  1. Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi Hakkında:

Bunlarla birlikte, SPY’nın tümü itibariyle gördüğü değişiklikler yüzünden orijinal biçim ve bütünlüğünü kaybettiği; kanunun 7 yılda 10 kez değiştirildiği, bu nedenle geçici 15. maddenin koruması altında bulunamayacağı düşünceleri de ciddi boyutlar kazanmıştır. Bu konuda Anayasa Mahkemesi’nde çoğunlukla benimsenen görüş şöyledir:

“Geçici maddeler geçerliği, uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve anlamları ile değerlendirilir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını, uygulamanın daha geniş bir zaman dilimine yayılarak yapılmasını sağlarlar. Bu yönden de geçici maddeler ile temel hükümler arasından farklılıklar bulunması doğaldır. Geçici maddelerin taşıdıkları hukuksal değer, diğer maddelerden farklı değildir. Hatta temel düzenlemeden ayrık hükümler getirmesi yönünden uygulama önceliğine ve etkinliğine sahiptirler.” (Anayasa Mahkemesi’nin 16.7.1991 günlü ve 1990/1 (S.P.Kapatma) E. 1991/1, karar sayılı ve 10.7.1992 günlü ve 1991/2 (S.P.Kapatma) E. 1992/1 K. sayılı kararları)

Yüksek Mahkemenin bu görüşünü aşağıda değineceğimiz “ihmal”e ilişkin görüşü ile birlikte ele alacağız. Nitekim Anayasa’ya aykırılık sorununun geçici 15. madde ile tıkandığı görüşünün ağırlık kazandığı hallerde “Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorum” tekniğinin kullanılması (Anayasa Mahkemesi, 28.9.1984, 1984/1 (S.P.Kapatma) E. 1984/1 K.) yoluna gidebileceği gibi; Anayasa’nın temel hükümleri ile çelişen bir yasa hükmünün, Anayasa Mahkemesi’nin deyişiyle bir yana bırakılması, yani ihmali gibi bir çözüm yolu da bulunabileceği düşünceleri ortaya çıkmıştır. Bu konuda Anayasa Mahkemesi, 16.7.1991 günlü ve 1990/1 E., 1991/1 K. sayılı kapatma davası kararının gerekçesinde; önce gene Anayasa Mahkemesi’nin 28.9.1994 günlü ve 1984/1 E. sayılı Siyasî Parti Kapatma Davası Kararından;

“Geçici 15. maddenin, Anayasa’ya aykırı hükümlerinin sığınabileceği bir yer olarak değil, 12 Eylül Harekatının zedelenmesine imkan verilmemesi için ve tıpkı 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesindeki gibi bir düzenlemeden ibaret olduğu kabul edilmelidir. Bahis konusu geçici maddenin kapsamında olan ve böylece Anayasal koruma altında bulunan yasa hükümlerinin, sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların Anayasa Mahkemesi’nce ihmal edilmesinden de sözedilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak, Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülebilir.” alıntısı aktarıldıktan sonra şöyle devam edilmektedir:

“Bu kararda da açıkça belirtildiği gibi Anayasa’nın geçici 15. maddesi, olağanüstü koşullar altında siyasal bir geçiş döneminde çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi’nce denetlenmesini ve Anayasaya aykırı olduklarının ileri sürülmesini önleyici, açık bir Anayasa hükmüdür… Anayasa koyucunun belli bir dönemde çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi’nin denetimi dışında kalması yolunda yaptığı siyasal tercihin ifadesi olan geçici 15. madde, konuyu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin herhangi bir nedenle de olsa bu kuralı yok sayması olanaksızdır.”

Bu karardan bir yıl sonra Anayasa Mahkemesi, aynı konuyu, aynı anlayış ile benimseyerek yinelemişse de, gerekçedeki ifade değiştirilmiştir. nitekim 10.7.1992 günlü ve 1991/2 E., 1992/1 K. sayılı kapatma kararında, aynı görüş bu kez şöyle söylenmiştir:

“Geçici 15. madde, salt Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olmayıp, 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesindeki gibi bir koruma düzenlemesidir.”

Görülüyorki, Anayasa Mahkemesi Anayasa’ya aykırılık konusunda SPY’nın, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin koruması altında bulunduğunu ve bu kanun hükümlerinin uygulanmasının ihmal edilemeyeceğini kabul ederken, bu görüşünü, bir düzeni oluşturan yasal düzenlemelerin korunması olarak benimsemektedir. Bu düzen ise 12 Eylül harekatının getirdiği düzendir. Geçici 15. madde, 12 Eylül Harekatının zedelenmesine imkan verilmemesi için konulmuştur. O halde Anayasa Mahkemesi’nce de bu kuralın yok sayılması olanaksızıdr.

Anayasa Mahkemesi’nin sonuç itibariyle bir farklılık yaratmamakla birlikte, bir yıl arayla verdiği bu kararlar, ayrıntıda da olsa bir değişikliğe uğramaktan uzak kalamamaktadır. Örneğin 16.7.1991 günlü kararda, “Anayasa’nın geçici 15. maddesinin uygulanmasında anayasa hükümleri arasında da bir çelişme yoktur” denilip, 28.9.1984 tarihli kararda ifade edildiği gibi, bu maddenin “Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olarak” görülmemesi gerektiği söylenmişken, bu kez 10.7.1992 tarihli kararda “Geçici 15. madde, salt Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olmayıp” denilmektedir.

  1. Siyasî Parti Kapatma Sorunu:

Ülkemizde son yıllarda, siyasî parti kapatma davalarının çok sayıda örnekleri görülmüştür. Oysa doğası gereği siyasî partilerin yargı organı tarafından kapatılması az rastlanan bir dava türü olmalıdır. Haklarında kapatma kararı verilen siyasî partilerin büyük çoğunluğunu; sosyalist, marksist programlı partiler oluşturmaktadır. Bu partilerin hepsi de, “Kürt sorunu” ile ilgili nedenlerden dolayı kapatılmışlardır. Hiç kuşkusuz ki, sosyalist, marksist partiler etnik sorunları görmezlikten gelemezler. Ama bu konu, yalnızca sosyalist partilerin sorunu değildir. Ülke yönetimine talip olan ciddi bir siyasî partinin, ister muhalefette, ister iktidarda olsun, ülkenin her bir kesimi ve tüm sorunları ile ciddi bir biçimde ilgilenmesi, onun boşlayamayacağı aslî görevlerinden biridir. Bir siyasî partinin ülke sorunlarına ister muhalefette, isterse iktidarda olsun, çözümler araması, getirmesi veya önermesi, mutlak görevlerinden biridir. Ekonomik programları ne olursa olsun, politik eğilimleri ne olursa olsun, siyasal çözüm bulmakla görevli olan partiler tüm toplum kesimlerine yönelmek zorundadırlar. Örneğin şu görüşler, bugün koalisyon hükümetinin ortağı olan bir siyasî partinin görüşleridir:

“Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı bölümlerinde yaşayan yurttaşların ağırlıklı bir bölümü etnik açıdan Kürt kökenlidir… Kürt kimliğini kabul ederek kendine “Kürt kökenliyim” diyen yurttaşlara, bu kişiliklerini hayatın her alanında istedikleri gibi ve özgürce belirtme hakkına sahip olmaları olanağı sağlanacaktır.” (SHP’nin Doğu ve Güneydoğu Sorunlarına Bakış ve Çözüm Önerileri. Ankara, Temmuz 1990, S. 28-43).

Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin yargısı, bütün siyasî partilere uzanabilmekte değildir. Bu, C.Başsavcılığı’nın tekelinde olan bir inisiyatiftir. Bu durumda Anayasa Mahkemesi’nin gözeteceği eşitlik ve adalet ölçütlerinde, dikkate alınacak önemli hususlar vardır.

Anayasa Mahkemelerinin, genellikle anayasal koruma görevini yerine getirebilmek için, temel kurallara uygun olmasa bile, özgürlüklere aykırı olacağını ve hatta zarar vereceğini bilerek, koruma işlevine haklılık aradıkları, temel hak ve özgürlüklerin çeşitli alanları üzerdinde bu tür yorumlar ve çözümler ürettiklerinin çok sık önrekleri görüldüğü ileri sürülmüştür. (Dominique Rousseau: Anayasa Mahkemelerinin Politikaları, 1992, S.130-131) Bu nedenle Anayasa Mahkemeleri, bir üst düzey mahkemesi (Yüksek Mahkeme) olarak, siyasî mahkemelerdir. Prof. Bahri Savcı, Anayasa Mahkemelerinin, hemen her yerde siyasi mahkemeler olduğunu kaydetmektedir.

Şimdi bizde görülen siyasî parti kapatma tablosunda da, kuşkusuz siyasal tercihlerin etkileri gözlenmektedir. Sosyalist, marksist partilerin Kürt sorununa, etnik konulara yaklaşım ve açılımına Anayasa mahkemesi olanak tanımamaktadır. Bu, Anayasa Mahkemesi’nin Devletin üst düzey politikası ile bütünleşen tutumudur. Bu nedenle marksist programa sahip olmayan bir siyasî parti, örneğin ülke üzerinde ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürse (SPY, md. 81/a) ya da Türk dilinden başka bir dili korumak niyetini açıklasa (SPY, md. 81/b) bu, önemli görülmeyecektir.

Oysa iddianamede zikredilen (bk. sh. 27, 29, 38), Anayasa Mahkemesi’nin 20.7.1971 günlü ve 1971/3 E., 1971/3 K. sayılı kapatma kararından bu yana, özellikle son yıllarda oldukça artan sayıdaki kapatma davalarında, aynı tutum, bir siyasî tercih olarak ortaya çıkmıştır. Şimdi kapatılmış olan bu siyasî partilerin, geçmişte kalan faaliyetlerine bakıldığı zaman, toplumsal dinamiğin bugün çok farklı noktalara ulaşmış olduğunu görürüz.

Ancak her parti kapatma olayında, demokrasi ve özgürlüklerden önemli kayıplar verildiği kuşkusuzdur. Çeşitli görüş ve düşüncelere açık, çok sesli bir demokrasi anlayışı, gelişecek bir ortak bulamamaktadır. Siyasî partiler kapatmanın demokratik rejime bir katkı getirmesi düşünülemez; aksine Anayasa’da “demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları” olduğu belirtilen (md. 68) partilerin kapatılması, demokratik hayatın unsurlarını yok etmek sonucunu doğurur.

  1. Uluslararası Sözleşmeler :

Türkiye son yıllarda, uluslararası hukukla daha geniş bağlantılar kurmuştur. Artık, özellikle Avrupa hukuku, Türkiye’ye daha fazla yansımaktadır. Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrasına göre, uluslararası antlaşma hükümleri, yalnızca uluslararası hukuk değil, iç hukuk olmuştur. Bu nedenle uluslararası hukukun, usulüne göre onaylanan sözleşmeler yoluyla iç hukukumuza giren kuralları, yalnızca kanun olarak değil, uygulamaları Anayasa emri olarak (md. 90/5) güçlendirilen normlardır. 1974 tarihinde, Türk Hükümetince imzalanan Helsinki Nihai Senedi ile, ilke olarak; uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümü, düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlükleri de dahil olmak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı; halkların hak eşitliği ve kendi kaderlerini tayin hakkı, diğer imzacı ülkelere karşı taahhüt edilerek benimsenen temel haklar oldu.

Helsinki Nihai Senedi’nin ardından Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’na (AGİK) katılan ülkeler AGİK süreci sonunda, ortaklaşa yeni bir ferman oluşturdular: Yeni bir Avrupa için Paris Şartı. Paris Şartı, 1990’ların Avrupasında, temel haklar ve özgürlüklere ilişkin resmî düzeydeki ortak görüşün ifadesidir.

Paris Şartı ile Helsinki ilkeleri pekiştirilmekte ve Avrupa’nın toplumsal, hukuksal, ekonomik, demokratik, kültürel, askerî konsepsiyonunun güvenliği dile getirilmektedir. Bunlar bilinen ilkeler olmakla birlikte, gene de hatırlamakta yarar vardır. Örneğin Şart’ın, “İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü” başlıklı ilk bölümünde şöyle denilmektedir:

“Ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusal azınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerini ayrıma tabi tutulmaksızın ve kanun önünde tam bir eşitlikle, hür olarak ifade etmeye, korumaya ve geliştirmeye hakları olduğunu teyit ederiz.”

Avrupa’da yeni bir çağa geçildiğinin belirtildiği Şart, “İnsani boyut” başlığı altında, gelecek için rehber niteliğinde gördüğü ilkeleri şöyle ifade etmiştir:

“Ulusal azınlıkların toplumlarımızın hayatına zengin katkılarını artırmak azmi ile, durumlarının daha da iyileştirilmesine çalışacağız. Barış, adalet, istikrar ve demokrasinin yanı sıra halklarımız arasındaki dostane ilişkilerin de ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dili ve dini kimliklerinin korunmasını ve kimliğin kuvvetlendirilmesi için gerekli şartların yaratılmasını gerektirdiğine ilişkin derin inancımızı teyit ederiz. Ulusal azınlıklarla ilgili sorunların ancak demokratik bir siyasî çerçevede tatminkar olarak çözümlenebileceğini beyan ederiz. Ulusal azınlıklara mensup fertlerin haklarına, evrensel insan haklarının bir parçası olarak, bütünüyle saygı gösterilmesi gerektiğini de kabul ediyoruz.” (Basın yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, Ankara, Aralık 1990)

Bu taahhüt niteliğindeki beyanların altında, Türkiye’nin o tarihteki Cumhurbaşkanı ve Başbakananı’nın birlikte imzaları bulunmaktadır.

Öte taraftan; Türkiye, 6366 sayılı Kanunla onaylanan insan haklarının ve temel özgürlüklerin korunmasına ilişkin sözleşmenin (AİHS) de imzacılarındandır. Bu sözleşmenin 9. maddesi, düşünce özgürlüğünü, 10. maddesi ise görüşlerini ve anlatım özgürlüğünü güvenceye almaktadır.

Sözleşmenin 14. maddesi ise, “Bu sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğuş veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayrım gözetilmeksizin sağlanır” demektedir.

İddianamede, bu ilkelerin yer aldığı metinler görmezlikten gelinmiştir.

Bu sözleşmeye ek 1 numaralı protokolün 3. maddesi ise, akit tarafların, yasama organının seçilmesinde halkın düşüncesinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar için de makul aralıklarla gizli oyla seçim yapmayı taahhüt ettiklerini hükme bağlamaktadır. Anayasa’nın 66. maddesi, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk” olduğunu belirtmektedir. Buna göre, devlete vatandışlık bağı ile bağlı olmak, “Türk olmak” anlamındadır. türk olan herkes; Anayasa’da, kanunlarda, uluslararası sözleşmelerde, devletin uygulanmasını yükümlenip taahhüt ettiği her düzeydeki belgede yer alan haklarını kullanabilecektir. Dahası, bu hakların gerçekleştirilmesini isteme hakkına sahip olacaktır.

Yani, bu hükümlere göre, Kürt halkına ilişkin çözüm önerilerinin yer aldığı bir program vatandaşın seçme hakkına ulaştırılamadığı, bunun engellendiği bir durumda (Örneğin bu konuda görüşleri olan bir siyasî partinin kapatılması gibi) sözleşme hükümleri ihlal edilmiş olur. (Ek protokol md. 3) Çünkü “halkın düşüncesinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar” oluşturalamamış, tam tersine ne ölçüde varsa o da yok edilmiştir. Aynı şekilde, Anayasalarda ve Anayasal oluşumu etkileyecek konuma sahip seçme, seçilme haklarını düzenleyen metinler ve bunların başta gelenlerinden olan siyasal partiler yasasında yer alan hakların, yalnızca “Türk” olarak tanımlanan; ama, her kesim ve düzeydeki otoritelerin ifade etmekten kaçınamadığı Kürt realitesini dışlayan en azından görmezlikten gelen düzenlemesi, bu sözleşme hükümleriyle açıkça çelişkilidir.

Türkiye, bireysel başvuru hakkının istemeyerekte olsa -kabul edildiği 28 Ocak 1989 tarihinden bu yana, AİHS’nde yer alan temel hak ve özgürlükleri korumakla yükümlü olan; Avrupa Konseyi’nin yargı organlarının yargısına tabi bulunmaktadır. Türkiye şu ana kadar, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nca aleyhinde düzenlenmiş raporlarda öngörülen gereklilikleri yerine getirmekten uzak kalamamıştır. T.C. Hükümeti, şimdi yakın bir tarihte (Mart 1994) Avrupa İnsan Hakları Divanı önünde de kendisini savunacaktır. Esasen Türkiye, Divan’ın zorunlu yargı yetkisini tanımazdan önce (1990) Komisyon’un yargı alanında bulunurken; Komisyon, Divan’ın içtihatlarına uyumlu görüşler ürettiği için, -dolaylı bile denilemeyecek kadar- Divan’ın kararlarına (içtihat) riayet etme yükümlülüğünde idi.

AİHS, “Dünya’da barış ve adaletin asıl temelini oluşturan ve sağlanıp korunabilmesi her şeyden önce, bir yandan gerçekten demokratik bir siyasal rejimin varlığına, öte yandan da insan hakları konusunda ortak bir anlayış ve ortaklaşa saygı esasına bağlı olan bu temel özgürlüklere derin inançlarını bir daha tekrarlayarak… aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır” demektedir.

Yani sözleşme dibacesi, sözleşme hükümlerine riayetin “derin bir inanç”ın ifadesi olduğunu buyurucu ve bağlayıcı olarak belirtmektedir.

Komisyon (ve divan) iç yönetmeliği ise, sözleşme de yer alan temel haklara ilişkin ilkelerin korunması konusunda, derin bir inançla taahhütte bulunan devletlerin, onu gerçekleştirebilmek için ellerinden gelen çabayı göstereceklerini de ifade etmektedir.

Yineleyelim ki, Anayasa’ya göre, uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. (md. 90/5)

Ancak, kanun hükmünde uygulanmaları Anayasal güvenceye alınan bu metinler başka bir metin karşısında (2820 saylı SPY) görmezlikten gelinebilmektedir.

  1. SBP ve Kürt Sorunu:

İddianamede yer alan suçlamalara göre, SBP’nin kapatılması isteğinin nedenleri;

  1. a) Partinin kuruluş belgeleri,
  2. b) 1. Kongre belgeleri ve
  3. c) Genel Başkan Prof.Sadun Aren ile Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun’un bazı demeç ve açıklamalarıdır.

İddianame, bunlarla ilgili suçlamalar yaparken tamamiyle soyut iddialar ileri sürmekte; gerçekte bu suçlamalara konu ettiği dökümanları ele almamaktadır. İddia gayet soyuttur. İddia bir parti belgesinin zikrettikten sonra; ardından hiç ilgisiz bir konuya geçmekte, fakat bununla parti belgesi arasında bir bağ, bir ilinti kurmaya gerek görmemektedir. Başsavcılığın başka tür bir suçlama yöntemi kullanması zaten mümkün değildir. Çünkü üç yıl sonra açılan bu dava suçlamada samimi kanıtlara dayanmamaktadır. İddia yukarıda belirtildiği gibi bugüne kadar, kapatılmalarına karar verilen sosyalist Programlı partilerle ilgili genel kavramları ve bunlara dayalı suçlamaları somutlaştıramamaktadır.

İddianameye göre, yalnızca Kürt halkının varlığından söz etmek bile partinin kapatılmasını gerektirir. Asla hukuksal bir biçimde izahı mümkün olmayan, çağ dışı bir düşünceyi kanunlaştıran bu hükmün Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülemeyeceği konusunda, Anayasaya madde konulması sebepsiz değildir. Bu düzenleme kendi mantığı ile tutarlı olabilir; fakat akılcı ve hukuki olma niteliğini kazanamaz.

Azınlıklar bulunduğunu ileri sürülemeyeceği veya azınlıklar yaratılamayacağına ilişkin düzenlemeler (SPY 81/9, 81/6) ancak, ya Kürtlerin olmadığı ya da siyasî partilerin Kürtlerden söz edemeyeceği biçiminde anlaşılabilir. Bunların her ikisinin de demokratik olma niteliği ile bağdaştırılması imkansızdır. Oysa, siyasî partilerin işlevlerinin demokratik olamayan bir ortamda yerine getirmesi mümkün değildir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi şimdiye kadar kapatılmalarına karar verilen sosyalist partilerin hepsinin de kapatılma nedeni aynıdır. Şu halde, Kürt halkının varlığı politik düzeyde dile getirilemez.

Kürt sorunu ülkenin yaşadığı en sıcak olaylardan biridir. Sorunun çözümü için başlıca iki yaklaşım sözkonusu olmaktadır.

  1. a) Askeri çözüm,
  2. b) Barışçı çözüm

Siyasî Partiler bu seçeneklerden hangisini benimsiyorlarsa onu programına alacaktır. Barışçı çözüm bu seçeneklerden biridir. Ancak Kürt halkının varlığından sözetmesi mümkün olmayan bir siyasî partinin soruna çözüm önermesi de mümkün değildir.

Kürt sorununa çözüm aranması yalnızca Kürtleri ilgilendiren bir konu değildir. Konu Türkiye’nin bir sorunudur. Bu nedenle, gündeminde kürt sorunu bulunmayan bir siyasî partinin programı eksiktir.

Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü iddiası ise, öteki iddiaları gibi, iddianamede soyut kalmaktadır. İddianamede konuya ilişkin yapılan yorumun SBP’nin program ve faaliyetleri ile somut hiçbir bağlantısı kurulamamaktadır. SBP’nin Kürt sorununa bakışı programında yer almış ve iddianameye de aynen alıntılanmıştır.

Kürt sorununa barışçı bir çözüm bulunmasının demokrasinin de sorunu olduğu ve temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan hükümlerin kaldırılması, kuşkusuz ki, bir siyasî partinin hakkı ve ödevidir. SBP’nin üzerinde, “Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar” yazılı olan bir afişi nedeniyle, İzmir DGM’de bakılan bir davada; bunun, “onlara ayrı bir devlet kurmak ve T.C. ülkesini bölme özgürlüğü tanınacağı veya böyle bir özgürlüğün kastedildiği anlamına” gelemiyeceği “Kürtlere ayrı devlet kurma özgürlüğü istendiği gibi anlamı” çıkarılamadığı, “böyle bir maksat güdüldüğünü kabul etmenin tahmini olacağı” gerekçesiyle suç oluşmadığından beraat kararı verilmiştir. (İzmir DGM. 24.12.1992, 1992/105 E., 1992/143 K.)

Genel Başkan Prof. Sadun Aren’in ve Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun’un görüş ve açıklamaları Devletler Hukuku kuralları ve uluslararası andlaşmalarla uyumludur. Gerek parti olarak SBP, gerekse, partinin yöneticileri, bölünmeyi değil barış içinde bir arada yaşamayı savunmaktadırlar. Partinin hiçbir yöneticisi hakkında -yukarıda sözü edilen İzmir DGM davası dışında- bir soruşturma açılmamıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin iddianame ile birlikte partiye tebliğ edilen 11.1.1994 günlü ara kararında; iddianamenin yazıldığı tarihte partinin Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı ve Merkez Karar Yürütme Kurulu üyelerinin isimlerinin bildirilmesi istenmiştir. SPY.nın 95., dahası Anayasa’nın 84. maddesini hatırlatan bu konu üzerinde ileride esas hakkındaki savunmamızda duyuracağız.

  1. Sözlü Açıklama Yapmak İstiyoruz

Nihayet son olarak 2949 sayılı Kanunun 33. maddesi hükmü gereğince tarafımıza sözlü açıklama olanağı tanınmasını diliyoruz. Şimdiye kadar bakılan siyasî parti kapatma davalarında tanınan bu olanağı kullanmak istiyoruz. Bu nedenle gerek parti temsilcisi ve ilgililerinin sözlü açıklama yapmak için çağrılmalarını diliyoruz.

  1. Sonuç

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, SBP’nin kapatılmasına ilişkin isteğinin reddine karar verilmesini dileriz.”

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 11.3.1994 günlü ve SP.43 Hz.1993/57 sayılı esas hakkındaki görüşü şöyledir :

“Sosyalist Birlik Partisi hakkında 28.12.1993 günlü iddianame ile açılan kapatma davası nedeniyle Yüksek Mahkemenizden istenilen esas hakkındaki görüşümüzle birlikte davalı parti savunmanının 28.2.1994 günlü ön savunmasında değinilen konulara verilen yanıtlar aşağıda sunulmuştur.

Anayasa Mahkemesi tarafından bir siyasî partinin kapatılmasına karar verilmesi ile o siyasî partinin hukukî varlığı sona ermektedir. Halbuki Anayasa’ca siyasî partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsuru olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle siyasî partilerin kapatılması için dava açılması ve kapatılması kararı verilmesi durumunda titizlikle davranılması gerekmektedir. Yüksek Mahkemenizin 8.12.1988 gün ve 2-1 sayılı kararında, dava konusu parti programının bir maddesine değinilerek, partinin henüz faaliyeti görülmeden sırf programındaki bu madde nedeniyle anayasa’ya aykırı düştüğü sonucuna varılamayacağı belirtilmiştir.

Davalı siyasî partinin kapatılma nedeni saydığımız yasaklamalarla ilgili siyasî partiler yasasının 78/a, 80, 81/a ve 81/b maddeleri “amacını güdemezler ve/veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar ve …. bulunduğunu ileri süremezler” şeklinde sona ermektedir.

Bu açıklamalar karşısında davalı siyasî partinin tüzük ve programının faaliyetleriyle birlikte değerlendirilerek neyi amaçladığının ortaya çıkarılması bakımından, partinin tüzük ve programı yanında faaliyetleri de aynı derecede önem kazanmaktadır.

Açıklanan sebeblerle ön savunmada, partinin kuruluşundan üç yıldan fazla zaman geçtikten sonra tüzük ve programının suçlanamayacağı şeklindeki ileri sürülen iddia yerinde değildir.

Ön savunmada ayrıca kapatma nedeni sayılan parti faaliyetlerinin dava tarihinden bir buçuk yıl önceye rastladığı aynı şekilde ileri sürülmektedir. Bu sav da yerinde değildir. Çünkü, davalı siyasî parti, Siyasî Partiler Yasası’nın 10/c maddesinde belirtilen yayınlarını 15 günlük yasal süresi içinde Cumhuriyet Başsavcılığımız Siyasî Partiler Sicil Bürosuna verme zorunluğunu yerine getirmemiştir. aksine, yayınlar aynı yasanın 102. maddesinde yazılı zorlamaya dayalı olarak, 9.11.1993 gün ve SP. 33 Muh. 1993/154 sayılı yazımız üzerine gönderilmiş ve bunlar 28.12.1993 günlü iddianamemizin hemen başında partinin tüzük ve programı yanında delil olarak gösterilmiştir.

Kaldıki, Siyasî Partiler Yasası’nın 101/d maddesi hükmü ayrık olmak üzere, siyasî partiler hakkında kapatılma davası açılması bir süreye tabi değildir.

Ön savunmada, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasasında birtakım değişiklikler yapılması nedeniyle orijinal halinden uzaklaşılmış olmakla Siyasî Partiler Yasasının Anayasaya aykırılığının incelenmesi ve anılan Yasanın 78., 80. ve 81. Maddelerinin Anayasanın 10., 12., 13., 14., 68. ve 69. maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu savı ileri sürülmüştür.

Bu savın yanıtlanmasında, konu ile Anayasanın geçici 15. maddesi arasındaki ilişki öncelikle incelenmelidir. Sözü edilen maddeninin son fıkrasında, birinci fıkrada belirtilen 12.9.1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süreye gönderme yapılarak, bu dönem içinde çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği belirtilmiş ve böylece yetkili organca kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar Anayasaya uygunluk denetimi yolunda bu hükümlerin tartışılmasının önlenmesi biçiminde bir siyasal tercih ortaya konmuştur.

22.4.1983 tarihinde kabul edilmiş olan Siyasî Partiler Yasası, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan ilk genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşması arasındaki dönemde kabul edilmiş olduğundan, geçici 15. maddenin son fıkrası kapsamında bulunmaktadır. Böyle olunca, Anayasal koruma altına alınmış olan söz konusu yasanın tümünün ya da kimi maddelerinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez.

Öte yandan, Siyasî Partiler Yasasının getirdiği yasaklar ve dolayısıyla 78., 80. ve 81. maddelerde öngörülen kısıtlamalar, Anayasanın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenlerinin somutlaştırılması, başka deyişle bu kapatma nedenlerinin beliriş, ortaya çıkış biçimleri olarak düşünülmelidir. Bu hükümler “ulusal devlet niteliğinin korunması” ilkesinin siyasal partiler yönünden öngörülmüş yaptırımları demektir. Çünkü, Anayasanın 69. maddesinin son fıkrasında, “siyasal partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.” kuralı getirilmiş, yasakoyucu da Siyasî Partiler Yasasındaki yasaklamaları kabul etmek suretiyle Anayasada öngörülen düzenlemeyi gerçekleştirmiştir. Yüksek Mahkemeniz de birçok kararlarında aynı sonuca varmış bulunmaktadır.

Belirtilen nedenlerle, Siyasî Partiler Yasasının 78., 80. ve 81. maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu savı yerinde değildir.

Ön savunmada ileri sürülen, Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukuk kuralı haline gelen Helsinki Sonuç belgesi’nin ardından AGİK süreci sonucu Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı) hükümleri ve İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme maddelerinin, varlığı ileri sürülen sorunun çözümünde esas alınacağı bu metinlerde yer alan ilkeleri görmezlikten gelinerek düzenlenen iddianamenin dayanaktan yoksun bulunduğu şeklindeki sava gelince;

3.7.1973-1.8.1975 tarihleri arasında toplantılarını sürdürmüş olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) sonucunda kabul edilen Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan ilkeler: (1) Egemen eşitlik, egemenlik niteliğindeki haklara saygı, (2) Güç tehdidine başvurmaktan ya da güç kullanmaktan kaçınma, (3) Sınırların çiğnenmezliği, (4) Devletlerin toprak bütünlüğü, (5) Anlaşmazlıkların barışçı çözümü, (6) İçişlerine karışmama, (7) düşünce, vicdan ya da inanç özgürlüğü dahil insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, (8) Halkların hak eşitliği ve kendi yazgılarını belirleme hakkı, (9) Devletler arasında işbirliği, (10) Uluslararası hukuka göre üstlenilen yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesidir.

AGİK’in kendi adıyla anılan süreç içeriğinde, Paris’te yaptığı toplantılar sonucunda 21.11.1990 tarihinde imzalanan “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)” da, demokrasi ve insan haklarına ağırlık veren ilkeleri arasında, ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması, ulusal azınlığa mensup olanların ayırıma uğramaksızın ya da yasa önünde tam bir eşitlikle kimliklerini özgürce dile getirme, koruma ve geliştirme haklarından söz etmiştir. (Sencer, M., Paris Şartı ve İnsan Hakları, 16.12.1991 günlü Cumhuriyet Gazetesi)

Davalı partinin, Helsinki Sonuç Belgesi’ndeki, halkların kendi kaderini belirleme hakkı ile Paris Şartının azınlık haklarına ilişkin hükümlerine uygun çözümlerin amaçlandığı sonucuna varmak gerekir. Uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmayan ve bu nedenle hukuken bağlayıcılığı bulunmayan Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan, halkların kendi kaderini belirleme hakkından ilk kez 1918 tarihli Wilson ilkeleri arasında söz edilmiş, uluslararası hukukta kabulü de Birleşmiş Milletler Antlaşmasında yer almasıyla gerçekleşmiştir. Bu hakkın anlamı ve kapsamı, özellikle 1960’lı yıllarda başlayan bir süreç içerisinde kabul edilen Birleşmiş Milletler kararlarıyla belirlenmiş bulunmaktadır. Buna göre, kendi kaderini belirleme hakkının iki yönünün olduğu görülmektedir. Birinci yönü, devletlerin iç örgütlenmelerine ilişkin olup, bir halkın dilediği yönetim biçimini, herhangi bir dış baskı olmadan seçme hakkı bulunduğunu, yani devlet ve hükümet biçimlerinin saptanmasında halklara serbestlik tanınmasını ifade etmektedir. İkinci yönü, bir halkın bağımsız bir devlet kurmak dahil, dilediği devlete bağlı olmayı seçme hakkı olarak anlaşılmaktadır. Ancak, kendi kaderini belirleme hakkının, bu ikinci yönü bakımından kullanılması, yerleşmiş bir uluslararası hukuk ilkesi olan ve Helsinki Sonuç Belgesi’nin de doğruladığı “devletin ülkesinin bütünlüğü’ne saygı gereği olarak bazı sınırlamalara bağlanmıştır. Bu bağlamda, kendi kaderini belirleme hakkı sömürge yönetimi altındaki halklara tanınmakta, bir devletin tam parçasını oluşturan topraklar üzerinde bulunan toplulukların ayrılması yoluyla yeni bir devletin kurulması kabul edilmemektedir. Bu haktan yararlanmak isteyen bir topluluğun sömürge yönetiminde yaşayan bir halk mı, yoksa içinde yaşadığı devletin ülke bütünlüğünü bozacağı gerekçesiyle bu hakkı kendisine tanınmayan bir halk mı olduğu bakımından kabul edilen ölçüte göre, bir devletin ülkesinin tümünde geçerli olan genel statüde bulunup herhangi bir ayırıma bağlı tutulmayan ülke parçalarında yaşayan toplulukların birtakım değişik özelliklere sahip olması, kendini belirleme hakkından yararlanabilecekleri anlamına gelmekte, (Pazarcı, H., Uluslar arası Hukuk dersleri cilt : II, 2. bası, Ankara, 1990, ss.8-12); başka deyişle, eğer devletlerin yönetimleri çeşitli grupları temsil edici bir nitelik taşıyorsa ve gruplara karşı etnik köken, din, dil, renk yahut başka farklılıklarla dayalı bir ayrımcılık güdülmüyorsa, artık kendi kaderini belirleme hakkından söz edilmemektedir. (Sosyal, M., Tutarlılık, 7.4.1992 günlü Hürriyet Gazetesi)

1993 yılının Haziran ayında AGİK süreci içinde kabul edilen Viyana Bildirgesi’nde ise, kendi kaderini belirleme hakkı terörizmden ayrılmış, sömürge halkları için kabul edilen bu hakkın sadece meşru eylemler yoluyla kabul ettirilmesine çalışılması benimsenerek, terör yöntemi sömürge halklarının kendi kaderini belirleme mücadelesinde bile geçerli sayılmıştır.

Bu esaslar açısından bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nde kendi kaderlerini belirleme hakkından yararlanması gereken sömürge halkı niteliğinde veya başkaca bir topluluk, grup v.s. yoktur. Türkiye’de tek bir ulus, Türk Ulusu vardır. Kürt kökenli vatandaşlar, diğer etnik kökenli vatandaşlarla “ulus” bütünlüğünü oluşturmuş ve birbiriyle kaynaşarak “Türk Ulusu”nu meydana getirmiştir. Ulusu meydana getiren bireyler arasında, temel hak ve özgürlüklerden yararlanma ve onları kullanma yönünden hukuksal ve pratik olarak hiçbir ayırım yoktur. Ayrıca bir ulus, ayrı bir halk ya da azınlık varmış gibi, üstü kapalı ibarelerle, dolaylı yoldan yapılan çözüm çağrılarının bölünmeyi amaçladığı kuşkusuzdur.

Hukuksal yönden bağlayıcılığı bulunmayan Paris Şartı her ne kadar azınlıklara birtakım haklar tanımışsa da, kimlerin azınlık sayılacağı konusunda bir tanımlama getirmemiştir. Esasen, uluslararası hukukta üzerinde oybirliği sağlanan bir azınlık tanımlaması da bulunmamaktadır. Böyle olunca, azınlık veya Şart’ta geçen ve sınırlandırılmış biçimiyle “ulusal azınlık” teriminin yorumlanması imzacı devletlerin kendi hukuk düzenlerine ve uygulamalarına bağlı kalmaktadır. (Kırca, C., Paris Şartı’na Göre Azınlıklar ve Türkiye, 24.12.1991 tarihli Cumhuriyet Gazetesi) Türkiye devleti’nin kendi azınlık hukukunu hangi biçimde düzenlediğine ve kimleri azınlık saydığına iddianamede ayrıntılarıyla değinilmişti. Bir kez daha ve kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti’nde Lozan Barış Antlaşması ve Türkiye ile Bulgaristan Arasındaki Dostluk Antlaşması hükümlerine göre azınlık oldukları kabul edilen Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar’lardan başka azınlık yoktur.

Açıklanan nedenlerle, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini bozmaya yönelik girişimlere olanak veren hükümler taşımayan Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)nın sözde çözüme esas alınması görüşü yerinde değildir.

İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye gelince, bu sözleşme genel olarak, İnsan Hakları Evrensel bildirgesindeki kişisel ve siyasal hakları güvence altına almaktadır. Ancak, bu sözleşme ve eki protokollerde azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Sözü edilen her iki uluslararası metinde düzenlenmiş olan hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti anayasasına dahil edilmişlerdir. Kaldıki, bu belgelerdeki hak ve özgürlükler sınırsız da değildir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 29. maddesinde, “Herkes haklarını kullanmak ve hürriyetlerden istifade etmek hususlarında ancak kanun ile sırf başkalarının hak ve hürriyetmlerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak maksadıyla ve demokratik bir cemiyette ahlak, nizam ve genel refahın muhik icaplarını karşılamak için tespit edilmiş kayıtlamalara tabidir.” denilmiş, 30. maddesinde de, “İşbu beyannamenin hiçbir hükmü, içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hak gerektirir mahiyette yorumlanamaz.” hükmü getirilmiştir. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesinin 11. maddesinin ikinci fıkrası da, “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin sağlığın ve ahlakın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.” şeklindeki hükmü ile sözleşmede yer alan hak ve hürriyetlerin ulusal güvenlik, kamu güvenliği ve düzenin korunması vs. amaçlarıyla sınırlanabileceğini kabul etmiş, 17. maddesinde de, “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yokedilmesini veya mezkur sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir edilemez.” kuralını getirmiştir.

Anayasa ve Siyasî Partiler yasasında öngörülen, siyasal partilere ilişkin yasaklamalar, sözleşmede yer alan özgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı görülemez. Bunlar, Uluslararası Hukukta var olan egemenliği, ülke ve ulus bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalı bölünmeleri önlemeğe yöneliktir.

Davalı parti, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası ile 17. Maddesinde düzenlenmiş olan kurallarla bağdaşmayacak biçimde faaliyette bulunmuştur.

Yüksek Mahkemeniz de, parti kapatılması ile ilgili 10.7.1992 gün, E. 1992/2, K.1992/l sayılı, 14.7.1993 gün, E.1993/1, K.1993/1 ve en son olarak 23.11.1993 gün, E.1993/1, K.1993/2 sayılı kararlarında davanın konusuyla ilgili olarak sözü edilen uluslararası belgeleri aynı biçimde yorumlamış bulunmaktadır.

Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturmada hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyen, tamamen objektif nitelikteki kanıtların elde edilmesi sonucu, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 163. maddesi anlamında, bunlar yeterli görülerek Yüksek Mahkemenize işbu dava açılmıştır.

Davanın yasal dayanakları, gerekçeleri ve kanıtları iddianamede açıkça ve ayrıntılı biçimde ortaya konmuş, partinin tüzük ve programı yanında parti yetkili kurulların kararları ile parti adına yapılan konuşmalar ile bunların yer aldığı yayınlarının içerikleri çözümlenmiş, Anayasa ve Siyasî Partiler yasasında düzenlenmiş olan davayla ilgili kapatma nedenleri yerleşik nitelik kazanmış içtihat ışığında açıklanmış, yasak kapsamına giren fiil ile irtibatlandırılarak davalı siyasî partinin kapatılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Davanın ilerleyişinde, kanıtlarda bir değişiklik olmadığı gibi geçersizliği yönünde bir itiraz da gelmediğinden sonuç bağlamda yeni bir husus bildirilmemiştir.

Sonuç :

28.12.1992 günlü iddianamemizde ve onu tamamlayıcı nitelikte yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Birlik Partisi’nin tüzük ve programı ile, partiye ait basılı yayınlarda yer alan, partinin büyük genel kurulu, genel yönetim kurulu, genel başkanı ve genel başkan yardımcısının kararlar, bildirileri, demeç ve açıklamaları Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 6., 69. maddelerine ve Siyasî Partiler yasasının 78/a, 80, 81/a-b maddelerine aykırı nitelikte bulunduğundan,

Sosyalist Birlik Partisi’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim”.

IV- DAVALI SİYASî PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Sosyalist Birlik Partisi’nin 2.5.1994 günlü esas hakkındaki savunmasında :

“Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 11 Mart 1994 tarihinde davanın esası hakkındaki görüşünü (EHG) bildirmiş, bu görüş aynı tarihte davalı Sosyalist Birlik Partisi’ne tebliğ edilmiştir.

EHG’ün, daha önceki siyasî parti kapatma davalarından farklı bir görünüm taşıdığı ilk bakışta göze çarpmaktadır. EHG, -deyim yerindeyse- davada son bir “değerlendirme” yapmamakta, ön savunmaya cevap vermektedir. Nitekim Sayın başsavcılık EHG’üne, 28.21994 günlü ön savunmada değinilen konulara verilen yanıtlar aşağıda sunulmuştur” diyerek başlamaktadır. (S.2) EHG’ün sonunda, “Davanın ilerleyişinde, kanıtlarda bir değişiklik olmadığı gibi geçersizliği yönünde bir itiraz da gelmediğinden sonuç bağlamda yeni bir husus bildirilmemiştir” denilmektedir. (S. 10) Bu hale göre, EHG yenilik taşıyan bir belge değildir; yeni bir görüş getirmemektedir. Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 2949 sayılı Kanun’un 33. maddesi, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun uygulanacağını hükme bağlamaktadır. Bu madde aracılığı ile uygulanması söz konusu olan CMUK’nun 251. maddesi, cevap verme hakkını kural olarak C.Savcısına değil, sanığa tanımaktadır.

Yargıtay C.Başsavcılığı ön savunmayı yanıtlarken, daha önceki siyasî parti kapatma davalarından yalnızca biçim olarak değil, içerik olarak da farklı bir tutum göstermektedir. EHG ile iddianame savunulmakta, ne var ki, iddianameye haklılık kazandırmak noktasında EHG oldukça zorlanmaktadır.

  1. Uluslararası Sözleşmelerin Hukuken Bağlayıcılıklarının

EHG’te bazı saptamalar yapılmakta, daha sonra da bu saptamalardan hareketle bazı sonuçlara varılmaktadır. EHG’te şu saptamalar yapılmıştır:

“Uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmayan ve bu nedenle hukuken bağlayıcılığı bulunmayan Helsinki Sonuç Belgesi …” (S. 5)

“Hukuksal yönden bağlayıcılığı bulunmayan Paris Şartı …”

Bu tür deyişler, bu belgelerden duyulan rahatsızlığın ifadesidir. Uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılık niteliği, sözleşmede bu konuda açık bir hükme yer verilmiş olması gibi hususlardan kaynaklanmaz. Uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı devletler hukuku kurallarına göre değerlendirilir. Bu konudaki başlıca kural, ahde vefa (pacta sunt servanda) kuralıdır. Gerçekten de uluslararası ilişkilerde devletlerin biribirlerine karşı yükümlendikleri taahhütler riayet görmelidirler. Aksi takdirde, bu konuda devletlerin biribirlerine karşı imzalayarak yükümlülük altına girmelerinin bir anlamı kalmaz. Aynı şekilde; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir” diyen Anayasa kuralının da (md. 90/5) bir anlamı kalmaz.

Ahde vefa kuralı gereğince, Devletin üstlendiği yükümlülüklere bağlılığı, sadece Devletin dış ilişkilerini ilgilendiren bir husus değil, aynı zamanda iç uygulamalarında da riayet etmesi gereken yükümlülüklerdir. Çünkü, riayet taahhüdü, yalnızca dış ilişkiler için değil,iç uygulamalar için de geçerlidir. Bu nedenle ahde vefa ilkesi, Devletin ülke içindeki uygulamaları açısından da geçerlidir.

Söz konusu olan sözleşmeler açısından Türkiye’nin bu sözleşmelere uyma yükümlülüğünün nasıl garanti edildiğine bir bakalım.

  1. a) Helsinki Sonuç Belgesi:

1 Ağustos 1975 tarihinde imzalanan Helsinki Sonuç Belgesi’nin VIII. bölümünde şu temel görüşler yer almaktadır:

“Katılan Devletler, halkların hak eşitliğine ve kendi yazgılarını belirleme haklarına saygı gösterirler. Bu durumda Birleşmiş Milletler antlaşmasının amaç ve ilkeleriyle ve Devletlerin toprak bütünlüğüne ilişkin olanlar dahil, ilgili uluslararası hukuk kurallarına uygun davranır.

Tüm halkların hak eşitliği ve halkların kendi yazgılarını belirleme haklarından ötürü, her zaman tam bir özgürlük içinde ve dış karışma olmaksızın iç ve dış siyasal statülerini ne zaman ve nasıl isterse belirleme ve siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini diledikleri gibi sürdürme hakları vardır.”

Bu bildirgeyi imzalayan 35 Devlet, yükümlendikleri konuda biribirlerine şu güvenceyi vermektedirler:

“Katılan Devletler, ister uluslararası hukukun genel olarak benimsenmiş ilke ve kurallarından doğsun, ister taraf oldukları anlaşma ve öteki sözleşmelerden uluslararası hukuka uygun olarak doğan yükümlülükler olsun, uluslararası hukuka göre üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyetle yerine getirir.

“Yasalarını ve düzenlemelerini belirleme hakkı dahil, egemenlik haklarını kullanırlarken, uluslararası hukuka göre üstlendikleri yasal yükümlülüklerine uygun davranır ve ayrıca Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Son Belgesinin hükümlerini gereği gibi gözönünde bulundurarak uygular.” (Aynı belge, X Bölüm)

…………

“Yukarıda öne sürülen tüm ilkelerin birincil önemi vardır ve bu nedenle, herbiri, ötekiler gözönüne alınacak biçimde yorumlanarak aynı ölçüde ve kayıt konmaksızın uygulanır.

Katılan Devletler, bu Bildirgede öne sürülmüş olan tüm ilkelere tam anlamıyla saygı göstermeye ve tümü tarafından bu ilkelerin saygı görerek uygulanmasından doğacak yararların herbirine sağlanması için bu ilkeleri karşılıklı ilişki ve işbirliğinde her bakımdan uygulamaya kararlılıklarını dile getirir.” (aynı bölüm)

Şimdi Helsinki Sonuç belgesinin bağlayıcılığı konusu değerlendirilirken bunların hatırlanmasında yarar vardır.

  1. b) Paris Şartı :

Gene EHG’te bir sözleşme niteliğinde olmadığı ifade edilen Paris Şartı’nın “İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü” başlıklı ilk bölümünde şöyle denilmektedir:

“Ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusal azınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerini ayrıma tabi tutulmaksızın ve kanun önünde tam bir eşitlikle, hür olarak ifade etmeye, korumaya ve geliştirmeye hakları olduğunu teyit ederiz.”

Gene Paris Şartı’nda şu hükümler yer almaktadır:

“Ulusal azınlıkların toplumlarımızın hayatına zengin katkılarını arttırmak azmiyle, durumlarının daha da iyileştirilmesine çalışacağız. Barış, adalet, istikrar ve demokrasinin yanısıra halklarımız arasındaki dostane ilişkilerin de ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunmasını ve bu kimliğin kuvvetlendirilmesi için gerekli şartların yaratılmasını gerektirdiğine ilişkin derin inancımızı teyit ederiz.

Ulusal azınlıklarla ilgili sorunların ancak demokratik bir siyasî çerçevede tatminkar olarak çözümlenebileceğini beyan ederiz. Ulusal azınlıklara mensup fertlerin haklarına, evrensel insan haklarının bir parcası olarak, bütünüyle saygı gösterilmesi gerektiğini de kabul ediyoruz.” (Aynı belge, İnsani Boyut Başlıklı bölüm).

21 Kasım 1990 tarihinde imzalanan Paris Şartı’nda imzası bulunan 34 ülke biribirlerine şu güvenceyi vermişlerdir:

“Nihai Senedin On İlkesi, son onbeş yıldan bu yana daha iyi ilişkiler kurulması için bize nasıl ışık tuttuysa, arzuladığımız bu gelecekte de bize rehber olacaktır. Bütün AGİK yükümlülüklerinin tam olarak uygulanması, ülkelerimizin emellerinin gerçekleştirilmesine imkan sağlayacak girişimler için temel teşkil etmelidir.” (Giriş bölümü).

“Biz, taraf Devletlerin aşağıda belirtilen yüksek temsilcileri, Zirve Toplantısı’nın sonuçlarına verdiğimiz büyük siyasî önemi müdrik olarak ve kabul ettiğimiz kararlar uyarınca hareket etme kararlılığımızı beyan ederek, aşağıya imzalarımızı atıyoruz.” (Sonuç cümlesi).

EHG’te bağlayıcılığı bulunmadığı belirtilen bu uluslar arası metinlerde riayet yükümlülüğü böylece yer almış iken, şimdi bunlara uyulmayacağı belirtilmektedir.

  1. c) İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya dair

Sözleşme:

Sayın Başsavcılık, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme hakkında ise; bu sözleşme ve eki protokollerin azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm içermediğini ileri sürmektedir. Buna bakılırsa, davanın konusu gözden kaçırılmaktadır. Bu davanın konusu, bir siyasî partinin kapatılması ile ilgilidir. İktidar olabilmeleri doğal hakları olan siyasal partilerin faaliyetleri, yalnızca azınlık hakları ve etnik grup değerlendirmelerinin ötesinde, düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü, eşitlik, siyasî programlarını gerçekleştirebilme yöntemi olan seçimlere katılma bakımından önem taşır. Bu Sözleşme hükümlerinin bu kapsamda ele alınıp değerlendirilmesi gereklidir.

4 Kasım 1950 tarihinde Avrupa Konseyi üyesi ülkeler arasında imzalanan bu Sözleşme ilkelerine bağlılık, Sözleşmenin başlangıcında şöyle ifade edilmiştir:

“Dünyada barış ve adaletin asıl temelini oluşturan ve sağlanıp korunabilmesi, her şeyden önce, bir yandan gerçekten demokratik bir siyasal rejimin varlığına, öte yandan da insan hakları konusunda ortak bir anlayış ve ortaklaşa saygı esasına bağlı olan bu temel özgürlüklere derin inançlarını bir daha tekrarlayarak; …aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır.”

Anayasa Mahkemesi, bu Sözleşme hükümlerini “buyurucu ve bağlayıcı” olarak nitelendirmektedir. (Any. Mhk., 29.1.1980, 1979/38 E., 1980/11 K.)

Türkiye bugün her zamankinden daha fazla uluslar arası sözleşmelere riayet yükümlülüğü altındadır. Çünkü, Türkiye, artık imza koyduğu uluslararası sözleşmelerle, uluslararası yargı kuruluşlarının yaptırımlarıyla karşı karşıya gelmek durumundadır.

  1. Davanın gecikerek açılmış olmadığı:

EHG’ün ön savunmayı yanıtladığı konulardan birisi de, davanın üç yıl gibi bir süre geçtikten sonra açılmış olduğuna ilişkin savunmadır. Bu konudaki savunmanın ayrıntıları 28 Şubat 1994 tarihli ön savunmada belirtilmiştir. SBP’nin kurulmasından üç yıl sonra açılan bu davada, Parti’nin Tüzük ve Programı suçlanırken, Sayın Başsavcılık şöyle demektedir :

“… davalı siyasî partinin tüzük ve programının faaliyetleriyle birlikte değerlendirilerek neyi amaçladığının ortaya çıkarılması bakımından, partinin tüzük ve programı yanında faaliyetleri de aynı derecede önem kazanmaktadır.” Şu halde Tüzük ve Program tek başına ele alındıkları zaman bir suç oluşturmamakta, kanuna aykırılık taşımamaktadır. Bunların kanuna aykırılığı Parti faaliyetleri ile birleştiğinde görülmektedir. Oysa, ön savunmada belirtildiği gibi, örneğin Sosyalist Parti (1988) ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi haklarında açılan davalar, henüz bir parti faaliyeti görülmeden, partinin kuruluşundan itibaren 10 – 15 gün sonra açılmış, kapatma nedeni yalnızca tüzük ve programlarına dayandırılmış davalardır.

Bu husus, iddianamede yer alan Parti Tüzük ve Programındaki “kapatılma nedeni olabilecek belirsizliklere” kavramı ile aynı anlamı paylaşmaktadır. Ne var ki, bu belirsizliğin ne olduğu iddianamede açıklanamadığı gibi, şimdi EHG’te de belirtilememektedir.

Öte taraftan, Parti faaliyetlerinin tek başına değil, Tüzük ve Program ile bir arada değerlendirilmesi ile kanuna aykırılığın ortaya çıktığının ileri sürülmesi, Tüzük ve Program için olduğu kadar, söz konusu faaliyetler için de, tek başına bir suçluluk taşımadıklarının ifadesidir. Çünkü, bu faaliyetler, Tüzük ve Programa uygun bir şekilde yapılmıştır. Zaten suçlulukları da bundan kaynaklanmaktadır. Bu tüzük ve program ise, üç yıl süreyle her hangibir kovuşturmaya uğramamıştır. Ön savunmada da ifade edildiği gibi, bu SBP’nin kuruluş belgelerinin toplumsal ve hukuki meşruiyet gördüğünün kabulüdür.

  1. Azınlıklar Konusu:

EHG’te yer verilen konulardan biri de, azınlıklar konusudur. EHG, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 81/a maddesinde yer alan yasaklama ile ilgili değerlendirmesini yaptıktan sonra; “Bir kez daha kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti’nde Lozan Barış Antlaşması ve Türkiye ile Bulgaristan arasındaki Dostluk Antlaşması hükümlerine göre azınlık oldukları kabul edilen Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar’lardan başka azınlık yoktur.” denilmektedir. EHG’teki bu deyiş ile 2820 sayılı Kanunun 81/a maddesini uyumlu görmeğe olanak yoktur. Çünkü söz konusu kanun maddesine göre, siyasî partilerin Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî kültür veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmesi mümkün değildir; böyle bir durum Partinin kapatılma nedenidir. Ancak konusu bir siyasî partinin kapatılması olan bir davada, Yargıtay C.Başsavcılığı, Türkiye’de var olan, hem de birden fazla sayıdaki azınlıkları ad vererek belirtmektedir. Şimdi Sayın Başsavcılığın EHG’ünde anılan bu azınlıkların var olduklarını söylemek siyasî partilere yasaktır. 2820 sayılı Kanunun 81/a maddesi bunu açıkça yasaklamaktadır. Ancak bu çok önemli bir çelişkidir. Ülkede azınlıkların bulunduğu bir gerçektir. Bu siyasal belgelerde ifade olmakta, Yargıtay C.Başsavcılığı’nın EHG’ünde belirtilmektedir. Ne var ki, bu gerçeği dile getirmek siyasî partiler için en büyük yasaklardan biridir. Bu yasağın yaptırımı, Partinin kapatılması; Askeri Yargıtay Başsavcılığı’nın deyişiyle o parti hakkında “idam cezası”dır. (As. Yarg. Başsavcılığı, 30.4.1984 günlü ve 1984/567 sayılı tebliğname). İşte açıklanması olanaksız olan çelişki bu noktadadır. Azınlıklar vardır, fakat azınlıklar sorununu siyasî partiler dile getiremeyeceklerdir. Bu konuda şunlar düşünülebilir:

– Ülkede azınlıklar bulunduğundan siyasî partiler söz edemezler. Ancak resmî Devlet kuruluşları için böyle bir yasaklılık yoktur.

Ne varki, Yargıtay C.Başsavcılığı, bu durumda kendi tutumu ile çelişmektedir. Esasen böyle bir kabul eşitlik ilkesi ile bağdaşmaz.

– Siyasî partilerin ülke üzerinde azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyeceklerine ilişkin yasak, Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar azınlıklarını kapsamaz. Bunların dışında bir azınlık bulunduğunu ileri sürmek yasaktır.

Ancak 2820 sayılı Kanunun 81/a maddesi, böyle bir ayrık kavram çıkarılmasına elverişli değildir. Madde, bütünsel bir düzenleme yapmakta, bir istisnaya yer tanımamaktadır. “Millî kültür veya ırk veya dil farklılığı”; Yargıtay C.Başsavcılığı tarafından EHG’te sayılan azınlıklar için de geçerlidir.

Özet olarak söylemek gerekirse, azınlıklar konusundaki düzenleme, büyük çelişkiler içindedir. Ne tür yasaklar konulursa konulsun, Devletin çeşitli makam, mevki ve kuruluşları bunun aksine olan gerçeği ifade etmekten geri kalmamaktadırlar.

  1. İddianamenin kürt halkı anlayışı:

Yukarıda değinildiği gibi, iddianame ve EHG, Parti faaliyetlerini, Parti tüzük ve Programı ile birlikte değerlendirdiğini ileri sürerek, bunları birlikte suçlamaktadır. Ne var ki, suçlanan Parti faaliyetleri, kendi sorumluluk çerçevesini aşan bir kapsamda suçlanmaktadır. Parti Genel Başkanı Prof.Sadun AREN ile Genel Başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un röportaj ve konuşmaları, kendi anlam ve kapsamlarının dışına çıkılarak yorumlanmakta ve bu konuşmalar taşıdıkları boyutların ötesinde bir sorumluluk alanı içine çekilmektedir.

2949 sayılı Kanun’un 33. maddesi aracılığı ile, davada uygulanmakta olan CMUK hükümleri, cezada kıyasa olanak tanımaz. Bu nedenle, örneğin Lozan Konferansı, Misakı Millî ilkeleri vb. gibi kavramlardan hareket edilerek yapılan konuşmalar ile ilgili sonuçlar çıkarmak ceza hukuku ilkeleri ile çelişir.

Ön savunmada da değinildiği gibi, Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadar bakılan sosyalist program sahibi siyasî partiler hakkında verdiği kapatma kararları, sosyalist siyasî partileri kürt sorunu hakkında bir görüş sahibi olmaktan uzak tutmaktadır. Ancak ülkede var olduğunun isbatlanması gerekmeyecek kadar açık olan bir sorun hakkında, çözüm önerileri bulunan siyasî partilerin görüşlerinin itibar edilip edilmeyecekleri bir yana, daha bunun öncesinde, bu görüşleri tıkama ve bunlara önerilebilme olanağını bile tanımama sonucunu yaratan bu tutum, herşeyden önce demokrasinin önünü tıkamaktadır. Bu nedenle davada uygulanması istenilen, Siyasî Partiler Kanunu’nun 78., 80. ve 81. maddeleri, gerçekte hukuksal bir öze dayanmamaktadır. Kürt sorununun çözümünde SBP’nin görüşlerine yer tanınmaması, Yüksek Mahkemenizin yargı organı olarak askersel çözüm insiyatifine güç kazandırma yaklaşımı sonucunu yaratır. Oysa yargı organı bundan uzak kalmalıdır. Anayasa Mahkemesi’nin sosyalist siyasî partileri kürt sorunu ile ilgili görüş ve öneri sahibi olmaktan uzak kılan bu tutumun değişmesi gerektiği inancındayız.” denilmiş ve Sosyalist Birlik Partisi’nin kapatılması hakkındaki dâvanın reddine karar verilmesi isteminde bulunulmuştur.

V- DAVALI PARTİ TEMSİLCİLERİNİN SÖZLÜ AÇIKLAMALARI

3.5.1994 günü yapılan sözlü açıklamada, Partiyi temsile yetkili Parti Genel Başkanı Sadun AREN, MYK Üyesi Kenan SOMER ve Partinin Vekili Av. Erşen ŞANSAL dinlenilmiş, ayrıca savunmalarına ilişkin yazılı belgeler ya da diğer kayıtlar varsa bunları da verebilecekleri Genel Başkan’a hatırlatılmıştır.

Sözlü Açıklamada:

Genel Başkan Sadun AREN :

“Şimdi evvela çok kısa olarak, Sayın Heyetinize Partim hakkında özet bilgi vermek istiyorum. Partim, Sosyalist Birlik Partisi, esas itibariyle sosyalist bir partidir. Amacı, sosyalizme getirdiği yeni yorumla bir sosyalist toplum oluşturmaktır. Bu toplum, özgürlükçü, eşitlikçi ve barışçı bir toplumdur ve bu topluma ulaşma aracımız da demokratikleşmedir. Bu sosyalizm konusundaki yeni anlayışımızdır. Böyle olunca, elbetteki her şeyden önce toplumun kendisini böyle bir demokratikleşmeye elverişli bir yapıya kavuşturulması lazım gelir. Bunu önleyici yapılarla mücadele edilmesi, bunların düzeltilmesi lazım gelir. Bu yapılardan birisi, yani demokratikleşmeyi önleyici yapılardan birisi Kürt sorunudur, kadın sorunudur, şeriat sorunudur, çevre sorunudur vesaire. Bunlar, doğrudan doğruya sosyalizmle ilgili olmadıkları halde, yani bir işçi sınıfı meselesinden olmadıkları halde, mutlaka demokratik bir şekilde çözümlenmeleri gerekir. Partimizin özgürlükçü bir dünya anlayışının gereği olarak Kürt sorunuyla uğraşması doğaldır. Kaldı ki, Kürt sorunuyla uğraşmak için sosyalist olmak da gerekmez. Her partinin ülkenin sorunlarına çözümler getirmeye çalışması gerekir. Yani, şunu demek istiyorum: Partimizin Kürt sorunuyla ilgilenmesinin özel bir nedeni yoktur. Parti olmamızdan, özellikle de sosyalist bir parti olmamızdan kaynaklanmaktadır.

Bizim kapatılmamıza neden olarak gösterilen yasa maddeleri esas itibariyle bölücülüğü, bölücülük kastını aramamaktadır. Yasa maddelerinin ihlalini bu kastın bir çeşit karinesi saymaktadır. Oysa bu pek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü, mesela: Kürt dilinin geliştirilmesinden, Kürt kültürünün geliştirilmesinden bahsetmek, bunların radyoda, televizyonda kullanılmasından bahsetmek esas itibariyle beraber yaşamak öngörülüyorsa, bir anlam taşır, Yoksa ayrılıkçılık esas alınırsa, Kürtlerin bu gibi haklardan yararlanmasını talep etmek geçersiz bir şeydir. Nitekim, ayrılmayı talep eden akımlar, Kürt akımları böyle demokratik özgürlükler filan talep etmiyor. Çünkü, bu hakları talep etmek, beraber yaşamayı isteyenler için söz konusudur. Bu bakımdan Kürtlerin dillerinin, kültürlerinin geliştirilmesini isteyen beyanlarımız bir bölücülük karinesi olarak düşünülemez. Tersine beraber yaşamanın bir karinesi olarak da düşünülebilinir. Tabiî bu hakların böyle Kürtlere bazı haklar tanınması, mesela bizim böyle bir şeyimiz var, Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar diyoruz. elbetteki bu ayrılma isteklerini de bir hak olarak tanımak anlamına gelir; fakat bir hakkı tanımak başka şey, onun savunusunu yapmak başka şey, Meşhur bir örnek olduğu için söylemek isterim, mesela: Boşanma hakkını tanımak, insanlar birbirlerinden boşansın demek değildir. Bir adam gelip bir çifte “Sizin boşanma hakkınız vardır” diyebilir; ama, onların boşanmasını istemeyebilir. Tabiî bir de gelir, “Kızım sen bu adamdan boşan” der, o zaman farklı bir durum vardır; fakat bir hakkı sadece istemek, yani “dillerini konuşabilmelidirler, yahut istiyorlarsa ayrılmalıdırlar filan …” demek bunları illa yapın demek değildir. Demek ki, biz böyle bir ayrılıkçılık hiçbir zaman düşünmedik. Zaten böyle bir şey hiçbir yerde böyle bir beyanımız da yoktur. Sadece bu sözlerimiz yorumlanmaktadır.

Bizim görüşümüz, Kürt sorununun tartışılarak çözülmesi biçimindedir. Yani, Kürt sorunu tartışılsın. Kürtler nasıl yaşamak istiyorlar, bağımsız mı yaşamak istiyorlar veya üniter bir devlet içinde mi yaşamak istiyorlar ve bu iki uç arasında bir sürü çözümler var, federasyonlar var, özerklik var, federasyonun da çok çok çeşitleri var. Bunun hangisini istiyorlarsa, bunu kendi aralarında tabiî onlar tartışarak bulmaya çalışmalıdırlar ve o neyse, hangi çözümse, o kabul edilmelidir. Bizim görüşümüz budur. Bunun böyle olduğu iddianamemizde de yazılıdır. L’HUMANİTE Gazetesine vermiş olduğum bir beyanatta, beyanat değil de, bir röpörtajda, röpörtajı yapan bayan soruyor, “Sizin görüşünüz nedir, Kürt sorunu hakkındaki çözümünüz nedir'” diyor, Ben diyorum ki, bizim bir çözümümüz yoktur. Çünkü biz böyle bir şey öneremeyiz. Öyle bir şey değil biz çözümün mekanizmasını önerebiliriz. Demin söylediğim tarzda tartışılır, hangi konuda anlaşırlarsa, o çözüm olur. Biz, bir çözüm düşünüp bunu Kürt halkına dayatmak düşünmeyiz, bunu bir yol olarak görmeyiz; çünkü bu sorunu çözmez. Özgür beraberlik, samimi beraberlik ancak Kürtlerin de istedikleri bir çözümle yapılabilir. Bunlar iddianamenin 18 inci sayfasında, altlara doğru böyle söylenmiştir. Bu konuyla ilgili olarak, yani bir azınlık meselesi üzerinde durmak istiyorum: Çünkü, yasanın bir maddesi Partiler Yasasının sanıyorum 81 inci maddesi, “Azınlık yaratılamaz Türkiye toprakları üzerinde, dinî veya ırkî nedenlere dayanan bir azınlık yaratılamaz” diyor. Ve Sayın Savcı da işte “Türkiye’de yalnız Bulgar; Rum, Ermeni veya Yahudi azınlıkları vardır, başka azınlık yoktur” diyor. Şimdi biz zaten böyle bir azınlıktan filan bahsetmiyoruz. Kürtlerin bir azınlık olduğunu da kabul etmiyoruz. Biz Kürtleri Türkiye’nin aslî bir unsuru sayıyoruz. Ve Kürtlere haklar verilmesini, bir muahadeyle, yani öbür azınlıklar bir muahadeyle verilmiştir. Bir uluslararası anlaşma sonucu verilmiştir. Biz öyle uluslararası bir anlaşma sonunda verilmesin, bizim Büyük Millet Meclisimiz gerekiyorsa bu hakları verir. Yani böyle uluslararası anlamda bir azınlık diye görmüyoruz Kürtleri zaten yani bunu bizim düşündüğümüz Kürt toplumu, Türkiye’deki Kürt toplumu bir azınlık olarak düşünmüyoruz yani bunu, Türkiye’nin bir parçası olarak düşünüyoruz.

Efendim, bizim kapatılmamızla ilgili maddeler, yasa maddelerinin gerekçesinin hakkında bir yorum getirmek istiyorum: Farklı bir yorum getirmek istiyorum. Bana şimdi şöyle bir madde var: “Türkiye toprakları üzerinde işte ırk, din, filan … Dayalı azınlıklar bulunduğu öne sürülemez” diyor madde, Yani maddenin yazılışı şunu ifade ediyor, “yani vardır; ama, öne sürülemez, iddia edilemez demek istiyor; çünkü yoksa zaten iddia edilemez veya iddia edilse bile bilimsel olarak reddedilir. Demek ki var; fakat öne süremezsiniz diyor. “Partiler öne süremez” diyor, Bunun gerekçesi ancak şu olabilir: Azınlıklar, yani Türkiye’de bulunan -şimdi konumuz Kürt olduğu için Kürt diyeceğim- Kürtlerin varlıkları fazla vurgulanırsa, hele partiler tarafından vurgulanırsa, bu insanlar ayrılmayı düşünmeye başlarlar. Onun için biz özellikle partilerin bu farklılıkları, bu uygulamasını yasaklayalım. Yani, yasa böyle bir yasa olması lazım gelir. O takdirde bir anlamı var. Yani, azınlık durumundaki insanlar uyanmasınlar, “Ben demek azınlıkmışım, öyleyse öyle olayım filan …” demesinler diye bir şey konulmuş, Onun için gerçekten bu bilincin henüz gelişmediği bir aşamada geçerli bir madde olabilir. Ve bir tehlikeyi, yani bir azınlık sorununun çıkmasını önleyici olabilir. Bu anlamda bir anlamı vardır; ama, bu sorun, bu azınlık sorunu ortaya çıktıktan sonra, herkes bunu gördükten, öğrendikten sonra, hem yurt içinde, hem yurt dışında ve ülkenin ileri gelen insanları cumhurbaşkanları, başbakanları ve diğer partileri de böyle bir Kürt kimliğinden, varlığından bahseder hale geldikten sonra, artık bu maddelerin geçerliliği kalmamıştır. Çünkü önlemek istenen şey artık ortadadır. Ortaya çıkmıştır. Bir Kürt sorunu vardır. Bunu “yoktur” demenin hiçbir anlamı yoktur. Bundan ötürü, bence bu maddeler kadük olmuştur, bu aşamada, çünkü son 10 yıldır, tabiî bizim partimizin, hele faaliyette bulunduğu son 3 yıldır Kürt sorunu artık dağlarda kan dökülerekte yürütülmektedir. Bu uluslararası düzeyde de söz konusudur. Hala bu şeyden bahsedildi, Kürtlerden bahsedildi, Kürt halkından bahsedildi diye bir parti kapatılırsa olmaz. Bundan sonrası için geçerli olamaz. Bu kadar ayan beyan bir hale geldikten sonra Kürt sorunu. Onun için bu maddenin böyle algılanmasını düşünüyorum, daha doğru olur diye düşünüyorum ve bir Kürt azınlık sorununun ortaya çıkmasının önlenmesi değil, çıkmış olan bu sorunun çözülmesi önemlidir. Bir çözüme kavuşturulması önemlidir. Ve her partinin görevidir bu konuda bir çözüm getirmek; çünkü, bildiğiniz gibi, bu yüzden binlerce insanımız ölmektedir, askerimiz ölmektedir, Kürtler, Türkler ölmektedir, binlerce genç, şu, bu sebeple hapishanelerde yatmaktadır, onlarca aydınımız, yazarımız, bilim adamımız hapislerdedir bölücülük yaptı diye. Bunu ortadan kaldırmak lazımgelir. Bu sorunu örtbas etmek değil, çözmek lazımgelir. Ve her partinin görevidir ve bu anlamda olarak partimizin bir görev yaptığını düşünüyorum. Kapatılmasını gerektirecek bir suç işlediğini değil; fakat, tebrik edilmesi gereken bir görev yaptığını düşünüyorum. Bu sorunun mutlaka demokratik bir biçimde çözülmesi lazım gelir, ama, siz Kürt sorununu -Siz derken tabiî heyetinizi kastetmiyorum- ama, toplumda Kürt sorununun telaffuz edilmesi yasaklanırsa, o zaman bir çözüm tıkanmış olur. Onun önü tıkanmış olur demokratik çözümün önü tıkanmış olur. Ne çözüm kalır, silahlı çözüm kalır. Tabiî bu çözümden yana olan insanları daha güçlendirir. Çünkü, başka bir çare yok.”Kürt bile dedirttirmiyorlar, dilini bile konuşturtturmuyorlar” diyerek, silahlı eyleme insan kazanmak tabiî çok daha kolaydır; ama, elbetteki ülkemizde çok aklı başında veya Türkiye tarihinin bilincinde bir sürü Kürt de vardır, bunlar da demokratik çözümlerden yanadır. Bu insanlar hiçbir şey yapamamaktadır. Ve silâhlı eylemin yolu tamamiyle açılmıştır ve 10 senedir silâhlı eylemin, silâhlı çözümün yani bizi Türkiye’yi ne hale getirdiği, ne duruma getirdiği açıktır, ortadadır. Ekonomimiz de tabiî büyük bir ağırlığı vardır bu silahlı mücadelenin, kötü bir duruma gelmiştir, demokrasimiz kötü bir duruma gelmiştir; çünkü, ayrılıkçılığı bastırayım derken, onları yasaklıyayım derken, başka birçok şeylerde ister istemez yasaklanmaktadır. Yurt dışındaki itibarımıza halel gelmiştir. İnsan hakları ihlâllerinin çok büyük bir kısmı Kürt sorunuyla ilgilidir. Her konuda bir sıkıntı içindeyiz. Bu maddeler, yani Kürt sorunundan bahsedilmesini yasaklayan maddeler, Türkiye’nin demokratik, ekonomik, her konuda, kültürel her konuda gelişmesinin önünde bir barajdır, bir engeldir. Bu engelin mutlaka aşılması lazım gelir. Bu engeli aşmak lazımdır. Ve toplumun artık hakikaten büyük gelişmeler göstermiş olan Türkiye toplumunun, bu önündeki engelleri aşması her konuda önünü açmak gerekir. Bu maddelerde düğümlenmektedir. Türkiye’nin önündeki engeller; çünkü bu maddeler başka şeylere de yansımaktadır. Kadın sorununa da yansımaktadır, şeriat sorununa da yansımaktadır. Siz Kürt sorununu bu kadar baskı altına alırsanız, tabiî şeriatçılar da bilmem ne yapar, başka konularda da öyledir. Hükümet ne yapar, yahut da Parlametoya düşüyor tabiî bu iş esas itibariyle; ama Parlamentonun bugün görüyoruz pek bu işlerle uğraşacak hâli yoktur. Ben Yüksek Heyetinizin bu konuda bir ışık yakabileceğini düşünüyorum. Yani, bu maddeleri uygulanmasını bir tarafa koyabileceğini, uygun bir yorum yaparak, bu maddelerin kadük hale getirmesini bir hukuk devrimi, bir demokrasi devrimi olacağını düşünüyorum. Hakikaten ülkemizin önü açılacaktır ve bu yalnız Kürt sorununda değil, başka birçok sorunda Türkiye’nin önünü açacaktır. Tabiî bu arada partimizde bu kadar emek vererek kurduğumuz, bu güne getirdiğimiz partimiz de kapatılmamış olacaktır. Benim söyleyeceklerim bu kadardır…”

Kenan SOMER :

“Sayın Yargıçlar, 60’lı yıllarda Devlet Planlama teşkilatında çalışan Uzman Yardımcısı rahmetli Ali Özoğuz, Türkiye’nin kalkınacağını, ama mevzuatın izin vermediğini söylüyordu. Bugün demokratikleşme konusunda da benzer bir durumda bulunuyoruz. Demokratikleşeceğiz; ama mevzuat izin vermiyor. Bu gerçeği Anayasa mahkemesi Başkanımız da birkaç kez makamına uygun terimlerle dile getirmişlerdi. Parti kapatma kararı vermekten hoşlanmadıklarını; ama, Anayasa ve yasaları uygulamak zorunda olduklarını söylemişlerdi. Yani, Anayasa ve öteki antidemokratik mevzuat değişmedikçe, bu tatsız durumun böyle süreceğini, kimi durumlarda istemeye istemeye siyasî parti kapatma kararları vermeleri gerektiğini belirtmişlerdi. Kesin çözümün mevzuat değişikliğinde olduğundan kuşku yok; ancak, başka çözümler de vardır. Örneğin: Amerikan anayasası denilen tarihsel metnin, yüksek yargıçların yorumlarıyla geliştirilip, güncelleştirildiği bilinmektedir. Yüksek yargıçların bu yaratıcı, hukuksal etkinlikleri söz konusu anayasa metninin ikide bir tepkisel değişikliklere uğramadan, tarihsel varlık ve saygınlığını sürdürebilmesi olanağını da sağlamıştır. Bu yol, bizim Anayasa Mahkememizin de büsbütün yabancısı olduğu bir yol değildir. Örneğin Yeşiller partisinin kapatılma kararına muhalefet şerhi koyan bir Yüksek Yargıcımız, mevzuatta öngörülmesine karşın, muhasebe yanlışlık ya da eksiklikleri ve başka nedenlerle parti kapatılmasını doğru bulmadığını açıklamıştır. Yasaların değiştirilmesi elbette Yasama Organının işidir. Ancak, hukukun geliştirilmesi ve demokratikleştirilmesi yalnızca yasama etkinliğine indirgenemez. Devletimizi temellendiren hukukun güncelleştirilip, demokratikleştirilmesi konusunda, Anayasa Mahkememize büyük görevler düştüğü açıktır. Özellikle mevzuat mı, demokrasi mi gibi bir seçenekle sık sık karşılaşıldığı ve yasama organının, hukukun demokratikleştirilmesi yönünde beklenen etkinliği gösteremediği bir dönemde, bu yolda en büyük görevin Anayasa mahkemesine düştüğü söylenebilir. Hiç değilse biz böyle düşünüyoruz.”

Dâvalı Vekili Av. Erşen ŞANSAL ise :

“Sayın Başkan, sayın üyeler; dosyaya sunduğumuz yazılı metinleri elinizde bulunan görüşlerimizin kimi yerlerine bu sözlü açıklama sırasında değinmekte yarar görüyoruz. Onun için parça parça olacak bazı konularda arz edeceklerimiz var.

Efendim, Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, esas hakkındaki görüşlerinde uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı konusuna değiniliyor ve örneğin şöyle deniliyor özet olarak: “Helsinki Sözleşmesi bir hukuki bağlayıcılık taşımaz. Paris Şartı uluslararası sözleşme niteliğinde değildir” deniyor ve bu nedenle, Helsinki Sonuç Belgesinde ve Paris Şartında var olan, Hükümetimizin yetkili imzaları ile katılınmış olan, daha sonra Yasama Organınca da katılınmış olan bu belgelerin bir bağlayıcılığı bulunmadığı konusu gündeme getiriliyor.

Efendim, uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı, sözleşme metninde bu konuda açık bir hüküm taşımasını gerektirmez. Devletler Hukuku kurallarına göre yapılacak bir değerlendirmede, ahde vefa kuralının gereği yerine getirilir. Aksi takdirde bu uluslararası sözleşmelere, bir imza konulmuş olmasının hiçbir anlamı kalmaz. Yani, Hükümet tarafından kabul edilmiş, yasama organı tarafından kabul edilmiş olan bir sözleşmenin, eğer uygulanması bir kenara bırakılıyorsa, bu takdirde, konulan imzanın ve o sözleşmeye taraf olmuş olmanın hiçbir anlamı yoktur. Hatta, bu durumda, Anayasanın 90 ıncı maddesi, usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş olan sözleşmelerin, uluslararası sözleşmelerin, kanun hükmünde olduğunu belirten Anayasanın 90 ıncı maddesi hükmünün de bir anlamı kalmaz. Bu nedenle, uluslararası sözleşmelerin, ahde vefa kuralı gereğince bağlayıcılığı vardır. Bu bağlayıcılık, yalnızca uluslararası alanda sonuçlar yaratacak bağlayıcılık değil, iç hukukta, iç uygulamalar açısından da yarattığı bağlayıcılık sonucudur.

Esasen, uluslararası sözleşmeler nedeniyle, Türkiye, son zamanlarda, artık, özellikle Avrupa’nın ortak hukukunu yaşamaya daha çok katılmaktadır. Bu anlamda, bu tür bir düşüncenin, esas hakkındaki mütalaada ifade edilen uluslararası sözleşmelerin bağlayıcı olmadığı yolundaki bir görüşün uluslararası alanda savunulması mümkün de olmayacaktır.

Aynı şekilde, bu iki belgeden başka, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin, doğrudan doğruya siyasî partilerin, doğrudan doğruya azınlıkların ve etnik grupların bir yapısal özelliğiyle ilgili düzenleme getirmediği, bir hüküm taşımadığı esas hakkındaki mütalaada ifade edilmiştir. Bu nedenle, konunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından da herhangi bir şekilde davanın reddini gerektirecek yönde ele alınmadığı ifade edilmektedir. Oysa, bu dava, bir siyasî partinin kapatılması davasıdır. Siyasî bir parti, şu neden, bu nedenle kapatılabilir; bunlardan birisi, örneğin bir azınlık meselesi olabilir, bir haklar meselesi olabilir, başka bir mesele olabilir, Sayın Aren’in az önce ifade ettikleri gibi. Bu durumda da, siyasî partilerle ilgili temel hükümlerin, güvencelerin ihlal edilmesi söz konusudur. Sayın Başsavcılık, işin bu yanını, herhalde görmezlikten gelmişlerdir.

Efendim, bir diğer konu, Sayın Anayasa mahkemesinin, siyasî parti kapatma davalarında, bugüne kadar, kararlarının seyri meselesidir. Özellikle sosyalist porgram sahibi olan siyasî partiler konusunda, Anasaya Mahkemesi, son yıllarda, artık belli ve yerleşik sayılabilecek bir görüş ifade eden kararlar vermiştir. Bu kararlarda, son zamanlarda, muhalefet görüşleri, ayrık görüşler de yer almaktadır. Ancak, şöylece özetlenebilecek bir görüş bugün Anayasa Mahkemesinde hakimdir: Sosyalist partilerin Kürt meselesi hakkında herhangi bir görüş ve proğram sahibi olmaları, mümkün değildir, yasaklıdır. Yani, kanunun, sosyalist partiler açısından yasaklı bir durumu vardır. Gerçi başka partilerle ilgili bir durum söz konusu olabilir mi; biz bu tarafı üzerinde durmuyoruz, bu konuyla ilgili açılmış davalar olduğu takdirde ne olacaktır, onunla ilgili konular üzerinde durmak istemiyoruz. Ancak, sosyalist partilerin Kürt meselesiyle ilgili herhangi bir görüş ifade edememeleri, bu konudan yasaklı olmaları, demokrasinin önünü tıkamaktadır ve bu konuda, Anayasa Mahkememiz, Sayın Anayasa Mahkememiz, görüşlerinde bir değişiklik yapma durumundadırlar. Görüşümüz böyledir.

Efendim, şimdiye kadar sayın Mahkemeye getirilen siyasî parti kapatma davalarından; yani sosyalist program sahibi siyasî partilerle ilgili kapatma davalarından, bu davada görülen bir farklılık var. Bu nedenle bu davada biz, Anayasa mahkemesinin geçmiş kararları doğrultusunda, ortaya çıkacak olan bir görüşün, değiştirilebilir olduğu konusunu ele almak ve tartışmakta yarar görüyoruz.

Efendim, gerçekten, farklı bir husus olarak, Sayın Başsavcılık, esas hakkındaki görüşlerinde, Türkiye’de saydıkları azınlıklar bulunduğunu ifade ediyorlar. Şimdi, bizim bir siyasî parti olarak, Sayın Başsavcılığın görüşüne katılmamız bile mümkün değildir. Anayasanın 81 inci ve 80 inci maddeleri, 78 ve 81 inci maddeleri karşısında, bizim, Sayın Başsavcılığın görüşlerine katılmamız bile mümkün değildir. Yani Başsavcılığın, azınlıklar, azınlık gruplar vardır biçimindeki görüşünün doğru olduğunu söylememiz bile mümkün değildir; ancak, bu konuyla ilgili farklı şeyler düşünülebilir. Örneğin, azınlıklar bulunduğu konusunu, bir resmî kuruluş ifade edebilir; fakat siyasî parti ifade edemez, dile getiremez biçiminde bir düşünce olabilir bu.

Sayın Başsavcılığın esas hakkındaki görüşünde, ülkede, Bulgar, Rum, Ermeni ve Musevi azınlıkların bulunduğu ifade edilmektedir. Bizim, bir siyasî parti olarak, Sayın Başsavcılığın bu görüşünü doğrular bir tutum içerisinde olmamız bile mümkün değildir. Bu takdirde, gene Siyasî Partiler Kanununun ilgili yasaklayıcı hükümleri dolaylı olarak karşımıza çıkmış olacaktır. Ne var ki, bu durumu, şu düşüncelerle mazur görmek mümkün olabilir:

Örneğin esas hakkındaki mütalaada, sayılan azınlık gruplarının dışında bir azınlık grubu olduğu söylenemez, yahut, bu azınlıkların var olduğu devletin resmî mercileri ve makamları tarafından ifade edilebilecektir, ama, siyasî partiler tarafından ifade edilmesi mümkün değildir biçiminde açıklanabilir. Fakat, bu açıklamalar da yapay olacaktır; çünkü Siyasî Partiler kanunun 80 ve 91 inci maddeleri, bu tür yorumların yapılmasına olanak verecek bir açıklık taşımamaktadır.

Efendim, yazılı olarak sunduğumuz ön savunmamızda ve son savunmamızda ifade ettiğimiz gibi kapatma isteği, Partinin kuruluş belgelerinin yanı sıra, parti yöneticilerinin bazı açıklamaları ve basında yer alan röpörtajlarına dayandırılmaktadır.Bununla ilgili iddianamede alıntılar yapılmış ve ilgili bölümler gösterildikten sonra, ayrıntılı bir yoruma geçilmiştir. Bu yorumda, Türkiye’nin meseleye bakışı konusunda, örneğin Lozan Konferansı ilkeleri, örneğin Misakı Millî ilkeleri ele alınmakta, tartışılmaktadır.

Şimdi, iddianameye de alıntılanan Parti yöneticilerinin görüşleri ve konuşmalarıyla ilgili çok kısa metinler, bu kadar geniş bir boyutta yorumlanmaya elverişli değildir. Yani, siyasî parti, Birleşik Sosyalist Parti yöneticilerinin, bu konuyla ilgili görüşleri, Misakı millî ve Lozan Konferansıyla ilgili görüşleri yoktur o belgelerde ve basına intikal eden konularda. Bu nedenle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı yorumlar, fazla abartılı bulunmaktadır. 2949 sayılı Kanunun 33 üncü maddesinin atıfta bulunduğu Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 251 inci maddesi, dolaylı olarak uygulanacak olan madde, gene aynı şekilde, dolaylı bir ilkeyi söz konusu etmektedir. Cezada, aleyhte yorum yapılabilmesi mümkün değildir, genişletici bir yorum mümkün değildir. Bu nedenle, iddia geniş bir suçlama getirmektedir.

Efendim, ön savunmamızda arz ettiğimiz bir hususu, bu vesileyle burada da Sayın Kurulunuzun bilgelerine sunmakta yarar görüyorum. Sosyalist Birlik Partisi, Kürt Meselesiyle ilgili görüşlerinden dolayı, bir istisna dışında, hiç yargı mercii önüne çıkmamıştır. Bir süre önce yapılan bir afiş nedeniyle, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesine intikal eden bir olayda, şimdi iddianameyle huzurunuza getirilen ve suçlanan bir cümle “Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamalıdırlar, öyle yaşama hakkına sahip olmalıdırlar” biçimindeki bir cümle, bu afişte yer almaktaydı. İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi, bu konuyla ilgili 3711 sayılı Kanuna aykırılık nedeniyle açılan davada, bu cümlenin hiçbir suç öğesi içermediğini ve kanuna aykırı olmadığını bu nedenle suçun oluşmadığını ve sanıkların beraatine karar verilmesi gerektiğini hüküm altına almış ve karar kesinleşmiştir.

Sayın Başkan, sayın üyeler; dosyadaki yazılı savunmalarımızın da dikkate alınmasıyla, açılan kapatma davasının reddine karar verilmesini saygıyla diliyoruz.” demişlerdir.

C- Anayasa Mahkemesi Başkanı ve üyelerinin konuya ilişkin sorularıyla Parti yetkililerinin yanıtları, soruna açıklık kazandıran boyutlarıyla tutanaklardadır.

VI- İNCELEME

A- Ön Sorunlar

1- Davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. Maddesine Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı Sorunu Davalı Parti’nin savunmalarında özetle, davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine aykırı olarak açıldığı, ayrıca Parti’nin suçlanmasına neden olarak gösterilen genel yönetim kurulu raporu, kongre kararları ve Parti adına yapılan kimi röportaj ve konuşmalarla iddianamenin hazırlanması arasında birbuçuk yıldan fazla zaman geçtiği, halbuki Siyasî Partiler Yasası’nın 10. maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilecek kimi belgeler için partilere onbeş günlük süre tanındığı, Başsavcılığın re’sen yürüttüğü görevlerini de kendisinin de bu süreye uymasının gerektiği ileri sürülmüştür.

Yargıtay Başsavcılığı, dâvalı Parti’nin görüşlerinin yerinde olmadığını bildirmiştir.

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesi gereğince, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğunu, ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Buna göre Cumhuriyet Başsavcılığı, saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Anılan maddede, partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki, Cumhuriyet Başsavcılığı’nca saptanan noksanlıkların giderilmesi gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğini almış olmasına karşın, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle bir ön koşula bağlanmamıştır.

Ayrıca SPY’nın 10. maddesinin (b) bendindeki bilgilerle birlikte, (c) bendinde, “Partinin faaliyetlerini düzenleyen her türlü yönetmelikler ve yayınlar”ın ve bu bilgi ve belgeler ile bunlarda ve parti tüzük ve programlarında yapılan değişikliklerin, yayın ve değişiklik tarihinden itibaren onbeş gün içinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderileceği hükme bağlanmıştır. Oysa, 9. Maddede de, partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Yasa’ya uygunluğunun Cumhuriyet Başsavcılığı’nca denetlenmesi bir süreye bağlı tutulmamıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı, Sosyalist Birlik Partisi’nin tüzük ve proğramı ile partinin Genel Başkanı ve Yardımcısının beyan ve açıklamalarının, ayrıca Genel Yönetim Kurulu raporu ile kararlarının Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan 78. maddesinin (a) bendi ile 80. ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle, 9. maddede Cumhuriyet Başsavcılığı’na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınan yetkiyi yasaya aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu bir dava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki “Siyasî Partilerle İlgili Yasaklar”a aykırı durumlarda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100. ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Dâva Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan yasaklara aykırılık nedeniyle açılmış olduğundan, 9. maddeye göre bir uyarı yapılmadan dava açılmasında Yasa’ya aykırılık görülmemiştir.

2- Siyasî Partiler Yasası’nın kimi Maddelerinin Anayasa’ya Aykırılığı Sorunu

Dâvalı siyasî parti savunmalarında özetle :

Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ile 80. maddesi ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülmüştür.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde siyasî partilerin uyacakları esaslar ve kurallar belirlenmiştir. Kapatma nedenlerinin Anayasa’da gösterilmiş olması; sınırlamanın yasalarla genişletilmesini önlemek ve bir anayasal güvence sağlamak amacına dayanır. Anayasa’da öngörüldüğü gibi siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğeleridir. Bu nedenle partilerin özgürce kurulmaları ve faaliyette bulunmaları asıldır.

Aykırılığı ileri sürülen kurallar, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerin gereklerini yerine getirmek amacıyla konulmuştur. Ancak, bunların Anayasa’ya uygunluğunu tartışmak Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıkların iddia edilememesi yönünden bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle diğerleri arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Geçici madde yasama organı tarafından yürürlükten kaldırılıncaya kadar uygulanması zorunlu bir kuraldır. Karar başlığının “geçici madde” olması, uygulamada yeterliği yönünden de bir farklılık gerektirmez. Maddenin içeriği, 12 Eylül Harekatı ve yönetimi süresinde ele almamayı değil, yürürlükte kaldığı sürece 12 Eylül 1980’de 6 Aralık 1983’e kadar yapılan düzenlemelere karşı Anayasa yargısı yolunu kapatmıştır. Tersine görüşler yerinde olsaydı Anayasa’nın 177. maddesinde bu konuda bir açıklık olur ya da Anayasa’ya hiç konulmazdı. Anayasa’da düzenlenen bir konunun Anayasa Mahkemesi’nce, uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa’nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun da Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.

Ayrıca savunmalarda, yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak S.P.Y.’nda birçok değişiklik yapılması nedeniyle, bu Yasa’nın Anayasa’nın geçici 15. maddesi kapsamı içine alınamayacağı ileri sürülmekte ise de, davada uygulanan maddeler, değişikliğe uğrayan maddelerden olmadığı için bu sav üzerinde durulmamıştır.

3- Siyasî Partiler Yasası’nın Kimi Kurallarının “İhmali” Sorunu

Dâvalı siyasî parti, ön savunmasında ve sözlü açıklamasında, Siyasî Partiler Yasası’nın Anayasa ile çelişen kurallarının “İhmal” edilmesini istemiştir.

Bir yasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işte uygulanacak kural hakkında iptal davası açılmamış olsa bile o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır. Sözkonusu kuralların, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısında, Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.

Bu nedenlerle, Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kurallarının ihmal edilmesi istemi yerinde görülmemiştir.

Güven DİNÇER bu görüşlere katılmamıştır.

B- Esas Yönünden

1- Genel Açıklama

Anayasa’nın 67. maddesinde öngörülen genel ve eşit oy hakkı çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu nedenle, bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara işlerlik kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak toplumsal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında, “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır” ilkesi­ ne yer verildikten sonra, üçüncü fıkrasında da, “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler” denilmektedir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları, Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesi yönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğunu göstermektedir.

Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin simgesi sayılan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutup, kurulmalarından başlayarak çalışmalarında uyacakları ilkeleri; kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış; Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.

Anayasa uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde ayrıntılı kurallar getirilmiştir. Getirilen sistemde, yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme, aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da gereğidir.

Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak da tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme, bir devlet için vazgeçilmez öğelerdir. Her canlının kendini koruma içgüdüsü bulunduğu gibi, devletin de kendi varlığını koruma hakkı, uluslararası hukuk düzeninde de kabul edilmiştir.

Devletler hukukunda, devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin öğelerini yıkıcı her tür eylemi karşılayacak çabaları kapsar. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır.

2- Değerlendirme

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, davalı Parti’nin tüzük ve proğramında yer alan belirlemelerle, Parti’nin Birinci Büyük Kongre Kararı ve bu karara dayanak oluşturan Genel Yönetim Kurulu Raporunu, Genel Başkan ve Genel Başkan Yardımcılarının Parti adına yaptıkları açıklamaları Anayasa Mahkemesi’ne kanıt olarak sunmuş ve bu kanıtların Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ile 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.

Davalı Parti ise bu değerlendirmelerin yerinde olmadığını belirtmiştir.

Öncelikle Sosyalist Birlik Partisi yetkililerinin, Parti adına yaptıkları yazılı ve sözlü açıklamaları ile faaliyetlerinde ileri sürdükleri; Kürtlerin üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmaları gerektiği; olası çözümlerden birinin bağımsızlık, bir başkasının federasyon, bir üçüncüsünün kültürel özgürlük olduğu; Kürtlerin nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta serbest olmaları gerektiği, kürtlerin istiyorlarsa nazari olarak ayrı bir devlet kurabileceklerinin kabul edilmesi ve buna olanak sağlanması gibi görüşlerin, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”nün bozulması amacını taşıyıp taşımadığının saptanması gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bunu pekiştiren ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

“Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği” ilkesi, Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği kabul edilmiş (Madde 13 ve 14); aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33); gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58); bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130); kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının bu nedenle Devletçe denetimi uygun bulunmuş (Madde 135); birlik ve bütünlüğe karşı işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143); aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103) ve siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır (Madde 68 ve 69).

Uluslar, nice olaylar, durumlar ve gelişmeler sonucunda varlıklarını kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihsel bir gerçektir. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde birleşip bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış olan halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana, çağlar boyu, Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için de “Türkler” adını kullanmıştır. Kuşkusuz bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupların bulunmadığı anlamına gelmez.

Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyetler sonunda, devletin bölünmezliğinin tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünü bozmanın hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve yasa, bu değerleri birlikte, ödünsüz ve mutlak olarak korumayı amaçlamıştır. Hiçbir organ bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendinde göremez.

“Millet” (ulus) kavramı, insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan, “bir” oluşu somutlaştıran toplumsal yapıyı anlatır. “Millet” sözcüğüyle anlatılan yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler topluluğu gerçeğini gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir top­ lumsal olgu ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu bir anlayıştır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında “millet” ve “milliyetçilik” kavramlarına yer verilmiştir. 1982 Anayasası’nın Başlangıç’ında “Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı”, 2. maddesinde “Atatürk milliyetçiliği”, 42. maddesinde “Atatürk ilkeleri” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce” sözcükleri kullanılarak çağdaş milliyetçilik anlayışı yer almaktadır. Bu anlayış ayrımcı ve ırkçı değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk milletini oluşturan bireylerin kökenleri ne olursa olsun, Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini, başka uluslara karşıtlığı değil, dostluk ilişkilerini, içte ve dışta barışla iyi gelenekleri koruyup güçlendirme çabalarını, herkesi barındıran topraklara birlikte sahip çıkma bilincini içeren çağdaş bir olgudur. Kökeni ne olursa olsun, ulus içinde herkes ayrımsız biçimde yer almakta, ulusun birliği olgusu böylece somutlaşmaktadır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Millî” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa ve Asya kıtaları arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda beraberce yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar, ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklarından kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Yapısı bu biçimde olan Türk Ulusu içinde etnik kökene dayalı ayrımcılığı gütmek gerçekle bağdaşmaz.

Bu nedenle Atatürk, yeni Türk devletinin kuruluş günlerinde açıkca “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına, Türk Ulusu denir” demiş ve anayasalarımızda Ulusun birliği ve Ülkenin bütünlüğü esas alınmıştır. Bu anlayıştan uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” biçiminde ayırarak, ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek olanaksızdır. “Halk ve ulus” sözcükleri hiçbir ayrım yapmadan her yurttaşı kapsar, her ayrılığı dışlar.

Anayasa’nın 66. maddesinde, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilkeyle evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde vatandaşlar arasında eşitlik sağlanması, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınması önlenmiş, birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturulmuştur. Maddedeki “Türk” sözcüğü ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Bir kimsenin “Ben Türküm” deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamına gelmez. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında sorumluluklar da vardır. Bu bağlamda etnik kökenler yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedeleyemeyeceği gibi ayrı ulus olma savlarına, dayanak da yapılamaz.

Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaşa, davalı Parti’nin savunmalarında belirtilenlerin aksine, hiçbir ayrım gözetilmeksizin tüm demokratik, siyasal ve temel haklar eşit olarak tanınmıştır. Nitekim, Cumhuriyet dönemi Anayasalarında, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Anayasa’daki ulus bütünlüğü ilkesinden uzaklaşarak, Parti’nin tüzük, proğram ve faaliyetlerinde belirtildiği biçimde Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır. Birden çok ulus yoktur. İçinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğü içindedir. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet tekdir, ülke tümdür, ulus birdir. Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’dır. Çağımızda da farklı etnik grupların zorunlu hukuksal öğelerinin varlığında, birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde gerçekliliğini korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti için farklı düşünmenin, haklı bir nedeni yoktur. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş üst bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına, din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır.

Her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, devlet, ülke, ulus kavramlarının yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksızdır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu vardır.

Kaldıki, çağımızda tek uluslu diğer demokratik devletler de, ulus bütünlüklerini korumak için yasal tedbirler almıştır. Türkiye’deki ulusal yapılaşmaya nazaran daha yeni olan Amerika’da; Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol, slav soyundan ve diğer etnik kökenlerden gelen Amerikan vatandaşlarının ırka dayalı olarak ayrı ayrı uluslaşması ve bunlara ayrı devletler kurma hakkının tanınması olanağı bulunmadığı gibi, aynı biçimde demokratik tek uluslu devletlerde de bu yolun açılması olanağı yoktur. Çünkü, bu devletlerde de Devlet ve ulusun parçalanması demokratik hak olarak görülmemektedir.

a- Siyasî Partiler Yasası Yönünden

Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 3., 6. ve 14. maddelerindeki kuralları somutlaştıran Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde, siyasî partilerin Türk Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ilişkin hükümlerini, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili olganları eliyle kullanabileceği esasını, Türk Milleti’ne ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisini kullanamayacağı hükmünü değiştiremeyecekleri; Türk Devleti’nin ve Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir Devlet düzeni kurmak amacını güdemeyecekleri hükme bağlanmıştır.

Partilerin amacı, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmak değil, aksine bunu daha da pekiştirmek olmalıdır.

Davalı Parti’nin, tüzük ve programı ile diğer siyasal etkinliklerinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı, ırk esasına dayanan bir Kürt Ulusu’nun varlığından ve bu ulusun kendi geleceklerini belirleme hakkından söz edilmektedir.

Oysa, Anayasa ve yasa kuralları karşısında hangi kökenden gelirse gelsin vatandaşları ulus bütünlüğünden ayırmak veya karşılıklı mücadele ortamına çekmek, Kürt kökeninden gelen vatandaşları, Türk Ulusu bütünlüğünden ayırmak olanaksızdır.

Taraf olduğumuz uluslararası andlaşmalar da dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratılmasına ve bu kavram ve bu görüşlere dayanan bir Devlet düzeni kurulmasına olur vermemektedir.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak proğram düzenleyemez ve eylemlerde bulunamazlar. Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Partilerin de yapamayacakları şeyler vardır ve bunların başında devletin varlığıyla ülkenin ve ulusun birliğini bozmak gelir.

Davalı Partinin tüzük, program ve faaliyetlerinde Türk ve Kürt ulusları biçiminde bir ayrımın yapılması, Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını özgür iradesiyle kullanmasından başka bir deyişle, Kürt olarak tanımladıkları bir kısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesine açıkça aykırıdır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 80. maddesi ile, partilerin ve parti yetkililerinin Türkiye Cumhuriyetinin bölünüp parçalanmasına yol açacak, Devletin tekil yapısını değiştirecek tarzda görüşler ileri sürmesi ve faaliyette bulunması yasaklanmaktadır.

Davalı Parti’nin özellikle, Kürtlerin üniter devlet içinde yaşamaktan bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalarının gerektiğini belirtmesi ve Kürtlerin istiyorlarsa Türk Devletinden ayrı bir devlet kurabileceklerini savunması böylece devletin tekliği ilkesine aykırı faaliyette bulunması Siyasî Partiler Yasası’nın 80. maddesine açık aykırılık oluşturmaktadır.

Siyasî Partiler Yasası’nın “Azınlık Yaratılmasının Önlenmesi” başlıklı 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde siyasî partilerin Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyette bulunamayacakları öngörülmüştür.

Madde gerekçesinde, “Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlâtları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” denilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşları arasında etnik köken ya da diğer herhangi bir nedenle düşünsel ya da uygulama bağlamında siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir. Anayasa’ya göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi her yönden tam bir eşitlikle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır ve ulus kavramı içindedir.

Siyasî partilerin, çalışmalarında, devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları; ülkenin ya da ulusun bütünlüğünü bozarak bir bölümünün ayrılması sonucunu doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınmaları, bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri gerekir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması, en doğal hakkı ve ödevidir.

Dâvalı Parti’nin Tüzük ve Proğramı ile faaliyetleri, farklı uluslar ve azınlıkların varlıklarının kabul edildiğini göstermektedir. Bunlar birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun belirtildiği, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla ülke üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacının güdüldüğü anlaşılmaktadır.

Asırlardır birlikte yaşamış bir topluluğu, ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlı tutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü, dili ve kimliği yadsımak Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık oluşturur.

b- Uluslararası Andlaşma ve Sözleşmeler Yönünden

Davalı Parti’nin savunmalarında ileri sürdüğü iki hususun da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Davalı Parti savunmalarında, uluslararası hukukun, usulüne göre onaylamış sözleşmeler yoluyla iç hukukumuza giren kurallarının, yalnızca yasa değil, uygulanmaları ile, Anayasa emri olarak güçlendirilen normlar olduğunu, Helsinki Senedi, Paris Şartı ve İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin bunlar arasında yer aldığını ve görüşlerini doğrulayan hükümler içerdiğini, ancak, Yasa hükmünde uygulanmaları anayasal güvenceye bağlanan bu metinlerin, başka bir metin karşısında (2820 sayılı SPK.) görmezlikten gelindiğini ileri sürmüş; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nda öngörülen, siyasal partilere ilişkin yasaklamaların, sözleşmelerde yer alan özgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı görülemeyeceğini, bunların uluslararası hukukta var olan egemenliği, ülke ve ulus bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalı bölünmeleri önlemeye yönelik olduğunu bildirmiştir.

Anayasa Mahkemesi, siyasî parti kapatma davalarında usulüne uygun biçimde yürürlüğe konulmuş andlaşma kurallarını da gözetmektedir. Bu bağlamda kimi kararlarda, İnsan Hakları Evrensel Birdirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunulmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır. Öncelikle hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağını oluşturur.

Davalı Parti’nin tüzük ve programının kimi bölümleri, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyle ilgili 11. ve 17. maddeleri ile bağdaşmamaktadır. Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında; “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir” denilmekte; 17. maddesinde de; “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya mâtuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir olunamaz” hükümlerine yer verilmektedir.

Oysa, dâvalı Parti’nin tüzük ve proğramı ile bunu destekleyen diğer faaliyetlerinde Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan bir Kürt Ulusu’nun varlığı ileri sürülmektedir.

Türkiye’de tek bir ulus vardır. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmaktadır. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalara geçerlik kazandırılamaz. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla, gündeminden çıkarmıştır. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, uluslararası hukuk düzeninde de geçerlidir.

Dâvalı Parti, belirtilen belgelerin yanısıra, Helsinki Nihaî Senedi, Paris Şartı ve kimi diğer uluslararası sözleşmelerin de iç hukuk kuralları haline geldiğini ve bunlara uyulmadığını ileri sürmüştür. Helsinki Nihaî Senedi‘nde, Devletlerin egemenlik haklarına saygı, sınırların dokunulmazlığı, devletlerin toprak bütünlüğüne saygı ve İçişlerine karışmama ilkelerine yer verilmiş; Paris Şartı’nda da, “Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur…. Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir” denilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı” da ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabul etmiştir.

Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye alındığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da da; kendi geleceğini belirleme hakkının, “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı değerlendirmesi yer almıştır.

Görüldüğü gibi, bütün bu uluslararası kurallar, devlet, ülke ve ulus bütünlüğünün bozulmasına olanak tanımamaktadır.

Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın davalı Parti’nin proğramında kapatma nedeni olarak gördüğü hususlar, Türkiye Cumhuriyeti için yakın ve görülebilir bir tehlike oluşturmaktadır. Böyle bir tehlike içinde bulunan bir devletinde, ülkesi ve ulusuyla bütünlüğünü koruması en doğal hakkıdır.

Belirtilen nedenlerle davalı Parti’nin uluslar arası andlaşma, sözleşme ve belgelere yönelik savları yerinde görülmemiştir.

Haşim KILIÇ, gerekçenin uluslararası sözleşmelere ilişkin bölümüne katılmamıştır.

Sonuç olarak, Sosyalist Birlik Partisi, Tüzük ve Proğramındaki anlatımlarla ve bu anlatımları destekleyen eylem, savunma ve sözlü açıklamalarıyla; Türkiye’de hukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnik kökene göre çoğunluk ve azınlık olmamasına karşın, farklı etnik kökenlerden gelen bütün vatandaşların eşit haklarla yer aldığı Türk Ulusu’nu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt Ulusları” biçiminde ikiye bölmüş, “Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar” söylemiyle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşı Kürtlere ayrı bir ulus olarak kendi kaderlerini tayin etme hakkını vermeye Devletin tekliği ilkesine ayrı düşecek tarzda kendi devletlerini kurma hakkını tanımaya yönelik durumuyla Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu bir konuma düşülmüştür. Bu bağlamda dil ve kültür konuları da Türk Ulusu’nun ortak kültür ve dilini dışlar nitelikte ayrı ulus ve devlet yaratma yolunda kullanılmıştır. Bunlar yalnızca düşünce değil, yasaklanan sakıncalı eylemleri kışkırtma, katkı ve destek niteliğinde, faaliyetlerdir.

Böylece, Anayasa’nın 2., 3., 6., 14. ve 69. maddelerine ve Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı davranılmıştır. Bu nedenlerle, Sosyalist Birlik Partisi’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince kapatılması gerekir.

VII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 28.12.1993 günlü, SP.43.Hz.1993/57 sayılı İddianamesi’nde Sosyalist Birlik Partisi’nin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesi gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü :

1- Sosyalist Birlik Partisi’nin Tüzük ve Proğramı ile 1. Büyük Kongre kararının, bu karara dayanak oluşturan Genel Yönetim Kurulu raporuyla bu yöndeki kararlarının, Genel Başkan ile Genel Başkan Yardımcısının Parti adına yaptıkları açıklamaların kimi bölümleri Anayasa’nın 2., 3., 6., 14. ve 69. maddeleriyle, Siyasî Partiler Yasası’nın 78/a, 80., 81/a-b, maddelerine aykırılık oluşturduğundan adı geçen Parti’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince KAPATILMASINA,

2- Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine,

3- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

19.7.1995 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

BaşkanYekta Güngör ÖZDEN BaşkanvekiliGüven DİNÇER Üyeİhsan PEKEL
ÜyeSelçuk TÜZÜN ÜyeAhmet N. SEZER ÜyeHaşim KILIÇ
ÜyeYalçın ACARGÜN ÜyeMustafa BUMİN ÜyeSacit ADALI
ÜyeAli HÜNER ÜyeLütfi F. TUNCEL

Brüksel Senedi – 1890

0

Brüksel Senedi, 2 Temmuz 1890’da Afrika’da Esir Ticaretinin Yasaklanmasına ilişkin Brüksel Konferansında (The Ban on Slave Trade in Africa: The Brussels Conference) imzalanmıştır.  Sözleşme (Afrika’ya Ateşli Silahlar, Mühimmat ve İtfaiye Maddelerinin Köle Ticareti ve İthal Edilmesine İlişkin Sözleşme), 31 Ağustos 1891’de yürürlüğe giren kölelik karşıtı önlemleri içermektedir. Sözleşme, karadan ve denizden yapılan siyahi köle ticaretine son vererek yerli ırkların maddi ve manevi yaşam koşullarını iyileştirmeyi hedeflemiştir. Uluslararası hukukun normlarının güçlendirilmesi yönüyle olumlu bulunan sözleşme, Avrupa devletlerinin Afrika’daki sömürgeciliği güçlendirmek için bir araç olarak kullanıldığı yönüyle eleştirilmiştir. 

Sözleşmenin Tarafları 

Konferans, İngiltere öncülüğünde toplanmış, taraf devletler 2 Temmuz 1890 tarihinde esir ticaretini yasaklamayı amaçlayan kurallara imza atmışlardır. Senet birçok Avrupa devletinin yanı sıra alınan kararları uygulamakta önemli bir aktör olan Osmanlı Devleti tarafından da imzalanmıştır. Avusturya-Macaristan, Belçika, Kongo, Danimarka, Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Osmanlı İmparatorluğu, İran, Portekiz, Rusya, İspanya, Zanzibar, İsveç, Norveç, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri ve Etiyopya sözleşmeye taraf olmuştur. 

Abdullah Özdağ‘ın Araştırması

Köleliğin kaldırılması için tarihi bir belge olan Brüksel Senedi hakkında araştırma yapan ve konuya özel kapsamlı bir makale yazan Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Abdullah Özdağ antlaşmayı sonuçları ile birlikte analize tabi tutmuştur.  

Sözleşmenin İçeriği ve Sonuçları 

Konferansta kabul edilen kararlar gereği imzalanan. Brüksel Senedi yedi bölümden ve toplam yüz maddeden oluşmaktadır. On dört maddeden oluşan birinci bölümde esir ticaretine ilişkin olarak alınacak tedbirler  belirlenmiştir. İkinci bölüm kervan yolları ve esirlerin nakline yönelik tedbirleri, üçüncü bölüm ise deniz yoluyla yapılan esir ticaretinin önlenmesi ve kesin olarak kaldırılmasına yönelik düzenlemeleri içermektedir. Dördüncü bölüm köle ticaretinin ithal ve ihracına yönelik alınması gereken tedbirleri ve azat edilmelerine dair hükümleri içermektedir. Beşinci bölüm esir ticaretini engellemeye yönelik kurulacak örgütleri, altıncı bölümde müskirat maddelerinin yasaklanması ve alınacak tedbirleri belirlemiştir. Yedinci ve son bölüm taraf devletlerin sened ile belirlenen kuralları uygulamadaki kararlılığı ifade etmektedir.

Sened ile, Fransız İhtilalinden sonra devletlerin esir ticaretini yasaklamak üzere koyduğu tekil kanunları uluslararası bir yükümlülüğe dönüştürmüştür. Antlaşmanın 68. maddesinde Osmanlı Delveti’nin esir ticaretini önlemek için yapmış olduğu faaliyetler övgü ile belirtilmiştir. Brüksel Antlaşması’nın beşinci bölümünde esir ticaretinin engellenmesine yönelik girişimler kurumsal bir çerçevede ele alınmış, Zengibar’da taraf devletlerin üyelerinin olduğu yeni uluslararası bir büro kurulmasına karar verilmiştir. Kurulan bu büronun Afrika kıtasındaki tüm faaliyetleri takip etmesi ve denetlemesi öngörülmüştür.

BRÜKSEL KONFERANSININ SENED-İ UMUMİSİ SURETİDİR

Dersaadet (Matbaa-yı Osmaniye) 1308

Zat-ı şevket-i semât Hazret-i Padişâhı ile Almanya Devleti nâmına haşmetlû Almanya İmparatoru ve Prusya Kralı ve Haşmetlû Avusturya İmparatoru ve Nemçe ve Macaristan Kralı ve Haşmetlû Belçika Kralı ve Haşmetlû Danimarka Kralı ve Haşmetlû İspanya Kralı nâmına naibe-i hükümet Haşmetlû Kraliçe ve Kongo Hükümet-i Müstâkilesi hükümdârı ve Amerika Hükümet-i Müçtemia’sı Reisi ve Fransa Hükümet-i Cumhuriyesi Reîsi ve Haşmetlû Britanya-yı Kebîr ve İrlanda Memâlik-i Müctemiâ’sı Kraliçesi ve Hindistan İmparatoriçesi ve Haşmetlû İtalya Kralı ve Haşmetlû Felemenk Kralı ve Lüksemburg Grandükası ve Şehâmetlû İran Şâh’ı ve Haşmetlû Portekiz ve Algaro Kralı ve Haşmetlû Rusya İmparatoru ve Haşmetlû İsveç ve Norveç Kralı ve Fehametlû Zengibâr Emiri üserâ-yı zenciye ticaretinden mütevellid cinayat ve tahribâta hitâm vermek ve Afrika yeni ahalisini sûret-i müessire de himaye ile kıt’a-yı vâsia-yı mezküreye naim-i sulh-u medeniyeti te’min etmek azm-i kavisinde bulundukları ve tevârih-i muhtelîfede devletler tarafından bu meâlde ittihâz olunan kararları ezsernev tasdik ile netâyic-i müstâhsileyi itmam eylemek ve husûlü kendilerince matlûb ve mültezim olan eserin ikmâlini te’min edecek kâffe-i tedâbiri kararlaştırmak istedikleri cihetle İngiltere Hükümetiyle müttefikân Belçika Hükümeti tarafından vakî’olan da’vet üzerine bu maksada mebnî Brüksel’de bir konferans akdine karar vermiş ve bunun için zât-ı şevket-semât Hazret-i Padişâhı Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevkal-âde ve murahhas-ı ortaelçileri bulunan ricâl-i Devlet-i Âliye’den saadetlû iten Karatodori Efendi Hazretleri, Almanya Devleti nâmına olarak Haşmetlû Almanya İmparatoru ve Prusya Kralı Hazretleri mabeyncisi ve müşâvir-i has ve haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevk-al-âde ve murahhas ortaelçisi bulunan Sinyör “Frederik Jan Kont Dalvanislin’’ ile Sefâret Müşavir-i Hassıve Almanya Devleti’nin “Amsterdam“ General Konsolosu Sinyör “Gilyom Gohcrnik’’i Haşmetlû Avusturya İmparatoru ve Nemçe ve Macaristan Kralı Hazretleri Mabeyncisi ve Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevk-al-âde ve murahhas ortaelçisi bulunan Sinyör “Rudolf Kont Guhlolermiç’’i

Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri vükelâsından fevk-al-âde ve murahhas ortaelçi ünvânını haîz olan Sinyör “Ogust Baron Lamberman’’ ile Belçika Hariciye Nezareti’nde Müdîr-i Umûmî Sinyör “Emıl Banteg’’ i

Haşmetlû Danimarka Kralı Hazretleri Danimarka Devleti’nin Anvers General Konsolosu Sinyör “Frederik Jorj Şak De Brukdorf’’ u

Haşmetlû İspanya Kralı Hazretleri nâmına naibe-i hükümet Haşmetlû Kraliçe Hazretleri, Haşmetlû Belçika Kralı nezdinde fevkal-âde ve murahhas ortaelçisi bulunan Don “Joze Gopeterez De Agire’’ yi

Kongo Hükümet-i Müstâkilesi Hükümdârı Hazretleri Kongo Hükümet-i Müstâkilesi Hariciye Dairesi’nin Müdir-i Umûmi’si Sinyör “Edmun Van Atyoled’’ ile Belçika Mahkeme-i Temyizi azâsından Sinyör “Ogust Van Maldekem’’i

Amerika Hükümet-i Müctemiâsı Rei’si Hazretleri Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevk-a-lâde ve murahhas ortaelçisi bulunan Sinyör “Edvin Heztrel’’ ile Sinyör “ Hanri Şalton Sankurd’’ u

Fransa Hükümeti Cumhuriyesi Reis-i Hazretleri Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevkal-âde ve Murahhas Ortaelçisi bulunan Sinyör “Alber Bure‘’ ile ortaelçi ünvânını haiz olan Fransa Hariciye Nâzırının Kalem-i Mahsûs Müdürü bulunan Sinyör “Jurj Kogordan’’ ı

Haşmetlû Britanya-yı Kebir ve İrlanda Memâlik-i Müctemi’ası Kraliçesi ve Hindistan İmporatoriçesi Hazretleri Lordlar Meclisi Azâsından ve Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde Fevkalâde ve murahhas Ortaelçisi bulunan Lord “Viviyan’’ ile Sir “Con Girek’’ i

Haşmetlû İtalya Kralı Hazretleri, Haşmetlû Belçika Kralı nezdinde fevk-al-âde ve Murahhas Ortaelçisi bulunan Sinyör “Fransuva Dorentens, Baron Demontanaro’’ ile fevk-al-âde murahhas Ortaelçisi ünvânını haiz olan Sinyör “Tomas Katalani’’yi,

Haşmetlû Felemenk Kralı ve Lüksemburg Grandükası Hazretleri, Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevkalâde ve murahhas Ortaelçisi bulunan Sinyör “Lui Baron Kerik Dö Heronenin’’ i

Şehâmetlû İran Şâh’ı Hazretleri Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevk-al-âde ve murahhas Ortaelçisi bulunan General Vazar Ağa’yı,

Haşmetlû Portekiz ve Algaro Kralı Hazretleri Meclis-i Has ve Hey’et-i Ayân azâsından fahrî vükelâlık ünvânını haiz olan ve Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevk-al-âde ve murahhas Ortaelçisi bulunan Sinyör “Hanrik Demasdo Perire Kotino’’ yu

Haşmetlû Rusya İmparatoru Hazretleri, Haşmetlû Belçika Kralı hazretleri nezdinde fevk-al-âde ve murahhas Ortaelçisi bulunan kurenâsından Sinyör “ Leyon Prens Orosof ’’ ile Rusya Hariciye Nezareti Meclis-i Azâ-yı Daîmesinden müşâvir-i has Sinyör “Frederik Demartenis’’ i

Haşmetlû İsveç ve Norveç Kralı Hazretleri Mabeyncisi ve Haşmetlû Belçika ve Felemenk Kralları Hazerâtı nezdinde Ortaelçisi bulunan Sinyör “Şarl Re Bornestam’’ı

Ve Zengibar Hâkimi tarafından Sir “Jon Carek ’’ ile Mösyö “Gilyom Guherning ’’i murahass tayin buyurmuş olduklarından mümâileyhim yolunda ve muntazam görünen ruhsatnameleri hâmil oldukları halde mevadd-ı âtiyeyi kararlaştırmışlardır.

BİRİNCİ FASIL

Esir Ticareti İcra Olunan Memalik Menşe’lerde İttihâz Olunacak Tedabir

Birinci Madde

Devletler Afrika’nın içeri taraflarında esir ticaretini men’ için tedâbir-i âtiyenin en müessir tedâbir olduğunu beyan ederler.

Evvelen: Milel-i mütemeddinenin hâkimiyeti veya himâyesi tahtında bulunan Afrika arazisinde hidemât-ı idâre ve adliyye ve dîniyye ve askeriyyenin tedricen tensiki.

Saniyen: İçeri taraflarda arazinin aid oldukları devletler tarafından kendilerinin muâmele-i himâyet-kârâne veya tenkiliyeleri esir ticareti münâsebetiyle harab olan mahallerde suret-i müessirede hiss olunabilmek için mikdâr-ı küllî asker ile işgal edilmiş bir takım mevküfların tedricên te’sisi.

Sâlisen: İçeri taraflarda vaki’ mevâkıf-ı sahile rabt edecek ve elyevm mevcûd olan hamallık yerine daha ehven ve ser’i ve sâit te’sisi maksadıyla dâhili sulara ve büyük akıntılar ve şelâleler ile münkat’i büyük ve küçük nehirlerin cihet-i ûlyâsına bi-l-suhûle duhûle müsâid olacak turuk-u maabîrin ve husüsân demir yolların inşâsı.

Rabiân: Kabîl-i seyr-ü sefâin olan dâhilî sular ile göller üzerinde sevâhilde te’sis edilecek mevâki’-i müstâhkemenin müzaherrti tahtında olarak vapurlar işlettirilmesi.

Hamisen: Karagol ve mevkufların sahil ve merkez idareler ile muhâberâtını te’min edecek hutût-ı telgrâfiyenin te’sisi.

Sadisen: mevâkıf beyninde mevâkıf ile sevâhil arasındaki turuk-ı mevârıdatı muhâfaza ve mevâkıf-ı mezkûrenin harekât-ı zecriyesini te’yid ve turuk ve maabirin emniyetini te’min etmek üzere sevkiyât-ı askerîyye ve seyyar kollar tertibi.

Sabiân: Esir ticaretinin sirâyet ettiği kâffe-i arazide eslihâ-yı nâriye hiç olmaz ise eslihâ-yı cedide ile mühimmât idhâlatının tahdidi.

İkinci Madde

Her devletin kendi sularında tertib eylediği mevkıf’lar ile dâhilî karagol gemileri ve bunların mensûb oldukları liman karagolları üserâ zabtını men’ ve esir ticareti tariklerini sed etmekten ibâret olan başlıca me’mûriyetlerinden gayrı vezâif-i âtiye ile dahi ya’ni:

Evvelen: Mevkufun aid olduğu hükümetin hâkimiyeti veyâ himâyesi tahtında bulunan yerli ahâliye veya ahâli-yi müstâkileye karibü’z-zuhûr bir tehlike hâlinde muvakkaten ahâli-yi saîreye dahi istinâd-gâh ve indi’l-icâb bir melce’ olmak ve yerlü ahâliyi kendilerini müdâfaaya ikdâr etmek ve aşâyir beynindeki muharebât-ı dâhiliyeyi hükm-i usûlûyle taklil eylemek ve bunları ameliyât-ı zirâiye ile hiref ve sanâiye alıştırıp saâdet-hallerini tezyîd ve daire-i medeniyete idhâl ve lahm-ı beşerin ekli ve insan zebhi gibi adât-ı vahşiyenin ref’ ve izâlesini istihsâl eylemek.

Saniyen: Teşebbüsaât-ı ticâriyeyi tervic ve himaye etmek ve husûsan yerliler ile münakid hizmet mukâvelâtını bi’t-teftiş teşebbüsât-ı mezkürenin meşrûiyetine nezâret eylemek ve daimi zirâat merkezleriyle müessesât-ı ticâriyenin te’sisini tehiyye eylemek.

Sâlisen: Te’sis olunan veyâ edilecek olan kâffe-i hey’et-i mezhebiye-yi tefrik-i din olmaksızın himâye etmek.

Rabian: Hidmet-i sıhıyye-yi ifa eylemek ve keşfiyât-ı fenniyye icrasına me’mur seyyahin ile Afrika’da userâ-yı zenciye ticaretinin men’i teşebbüsüne iştirak edenlerin kâffesi hakkında muâmele-i mihmân-nevâzî icrâ etmek ve muâvenatta bulunmak vazifeleriyle dâhi mükellef olacaklardır.

Üçüncü Madde

Afrika’da hakk-ı hâkimiyet veya hakk-ı himâye icrâ eden devletler beyânât-ı sabıkalarını tasdik ve ta’yin ederek esir ticaretinin men’ ve izâlesi husûsunu ilcâât-ı ahvâle göre gerek bâlâda muharrer vesâit ve gerek kendilerinin tensib edecekleri kâffe-i vesâit-i saîre ile tedricen ve herkesi kendi müstemlekâtına ve kendi idâresi tahtında ta’kib etmekliği ta’ahhüd eylerler düvel-i müşûrûn ileyhim sırf bir maksad-ı insaniyet perverâne ile Afrika’da böyle bir vazifeyi ifâ eden hükümat hakkında dahi imkân müsâid oldukça hüsn-ü muâvenette bulunacaklardır.

Dördüncü Madde

Afrika’da kuvve-i hâkimiyet veya hakk-ı himâyet icrâ eden devletler üçüncü madde mucebince der-ûhde ettikleri taahhüdâtı imtiyaz berâtını haiz şirketlere kâmilen veya kısmen devr ve ihâle edebilecekler ise de iş bu sened-i umûmî ile der-ûhde ettikleri taahhüdât için doğrudan doğruya mes’ûl bulunacaklar ve bu taahhüdâtın icrâsını te’min edeceklerdir. Devletler kendi müstemlekâtlarında esir ticaretini men’e muâvenet arzusunda bulunan Cem’iyât-ı Milliyye ile Efrâd-ı Nâs hakkında hüsn-ü kabul ve muâvenet ve himâye icrâsını vaâd ederler. Şu kadar ki: Düvel-i Müşârûn-ileyhim hukukun hâkimiyet icrası husûsu hâriç tutulmak üzere cem’iyat ve eşhâs-ı merkûmeye bu bâbda evvelce me’zûniyet i’tâ ve bu me’zûniyeti her vakit istirdâd ve teftiş ve nezâret icra eylemek hakkını muhafâza eylerler.

Beşinci Madde

Hükümat-ı müteakide  – madde-i hazıra mazmununa muvafık kavanin ile zaten icabı icra edilmemiş ise- işbu sened-i umuminin tarih-i imzasından i’tibaren nihayet bir sene zarfında bir tarafdan esir zabtı için çeteler teşkil ve bu çetelere muâvenet edenler zükûr-u baliğler ile etfâlin uzûvlarını kat’ve üseranın cebren zabtına iştirak eyleyenlerin cümlesi hakkında kendi ceza kanûnnamelerinin nev’i beşere karşı suikaste müteallik ahkâmını ve diğer taraftan esir karbâncılarıyla nakılları ve ticari hakkında hürriyet-i şahsiyye taarruzâtına müteallik ahkâm-ı kanûniyyeyi tatbik ve icrâya salih bir kanûn vaz’ etmeyi veyahut meclis kavaninlerine teklif eylemeyi taahhüt ederler.

Bâlâda sunuf-ı muhtelîfesi zikr ve ta’ddâd olunan esir gasıblarıyla tüccarının şürekâ ve avânesi dahî bizzât faillerin müstehâk oldukları mücazât ile mütenasib cezalara düçâr edileceklerdir. Cinayet veya cünhâların irtikâb olundukları memleket hükümetinin hakk-ı kazâsından tahlis-i giriban iden müttehimler ya harekât-ı kanun-şikenaneyi müşâhede eden me’mûrin tarafından evrâk-ı istintâkiyyenin tebliği veya kabahatı müsbet diğer bir delilin irâesi üzerine hangi hükümet toprağında meydana çıkarılmış ise o hükümet ma’rifetiyle taht-ı tevkife alınacak ve başka bir muâmele icrâsına hâcet kalmaksızın la ecel’elmuhâkeme muhâkim-i aidenin emrine hazır bulundurulacaktır. Devletler elyevm mevcut bulunan veya madde-i hâzıra ahkâmını icrâen neşr ve i’lân edilecek olan kanun ve kararnameleri müddet-i kalîle-i mümkine zarfında yekdiğerlerine tebliğ edeceklerdir.

Altıncı Madde

Afrika’nın içeri taraflarında bir kâfilenin tevkif olunması veya dağıtılması üzerine i’tâk edilen üserâ ahvâl müsâade ider ise memleket-i asliyyelerine iâde olunacak ve aksi takdirde hükümet-i mahalliyye üsera-yı merkûmeye maişetleri ve arzu ettikleri halde memlekette temekkünleri esbâbını teshîl edecektir.

Yedinci Madde

Afrika’da düvel-i mümziyenin himâyesini istidâ edecek olan esir firârileri himâye-i mezkûreye nail olacak düvel-i müşâr’ül-ileyhim tarafından resmen te’sis olunan ordugâh ve mevkuflara veyahut göl ve nehirlerde seyr-ü sefer eden beylik sefinelerine kabul edileceklerdir. Efrada aid olan mevâkıf ve sefâin evvelce devletin müsaadesi munzâm olmadıkça mültecileri kabul etmek hakkını icra edemeyeceklerdir.

Sekizinci Madde

Afrika ile münâsebatta bulunan bilcümle milletler eslihâ-yı nâriyenin esir ticaret muâmelâtınca ve yerli aşâir beynindeki muhârebât-ı dâhiliyece muzarrat-ı azime-yi dai’olduğunu bit-tecrübe anlamış ve bu tecrübe eslihâ-yı nâriye ve mühimmât ticaretince tedâbir-i tahdidiyye te’sis edilmedikçe muhafaza-yı vücudu devletlerce kat’iyyen matlûb olan Afrika ahâlisinin bekâsı külliyen mahal idigünü alenen ispat eylemiş olduğundan devletler hudutlarının hâl-i hazırı müsâit olduğu mertebe eslihâ-yı nâriyye husûsan şişehaneli ve usûl-ı cedide üzere ma’mûl esliha ile barut ve kurşun ve hartucların madde-i âtiyede musarrah ahvâl müstesna olmak ve madde-i mezkûre de zikr edilen şerâit tahtında bulunmak üzere sahilden yüz mil bahri mesafeye kadar kâin Cezayir-i mütecâvere dahi dâhil olduğu halde daire-i mütevâziye-i şimaliyenin yirminci derecesi ile daire-i mütevâziye-i cenûbiyenin yirmi ikinci derecesi beyninde vaki’ ve garben Bahr-ı Muhît-i Atlasiyye ve Şarken Bahr-ı Muhît-i Hindi’ye kadar mümted olan arazi ve müştemilâtına idhâlini men’e karar vermişlerdir.

Dokuzuncu Madde

Afrika’da hakk-ı hâkimiyet veya hakk-ı himaye icra eden düvel-i mümziye müstemlekâtına eslihâ-yı nariyye ile mühimmatının idhâline müsaade olunmak lazım geldiği vakit zaten oraca buna mümâsıl veya daha şiddetli bir usûl icra ediliyor ise eslihâ ve mühimmat-ı mezkûrenin idhali sekizinci maddede musarrah mıntıkada bervech-i âtî tanzim edilecektir. İdhâl olunan kâffe-i eslihâ-yı nâriyye idâre-i hükümetin teftiş ve nezareti tahtından bulunacak olan umûmî bir anbara mesârif ve hatar ve hasârı idhâl edenlere aid olmak üzere vaz’ edilmek lazım gelecektir. Evvelce idarenin müsaadesi istihsâl olunmadıkça idhâl olunan eslihâ-yı nâriyye ve mühimmatın hiçbiri anbarlardan ihraç edilemeyecektir. Zirde musarrah ahvâl müstesna olmak üzere şişhaneli ve mahzenli veya kıçdan dolar tüfengler gibi atım sıhhatini haiz olan yekpâre veya parça parça bulunan her nev’ esliha ile hartûclarının ve kapsüller ile eslihâ-yı mezküreye mahsus mühimmat sairenin ihrâcı için müsaade i’tasından imtinâ’ olunacaktır. Deniz limanlarında ve te’minâtı lâzimeyi cami’-i şerâit tahtında olarak devletle usûl-ü cedide üzere ma’mül esliha ile mühimmat hariç tutularak yalnız adi barut ile çakmaklı tüfenkler için hususi anbarlar te’sisine dahi muvafakat edebileceklerdir.

Kuvve-i umumiyeyi teslîh ve kendi müdâfaalarını tensik için hükümetler tarafından doğrudan doğruya ittihaz olunan tedabirden başka kendilerine verilecek silah ve mühimmatın diğerlere i’ta ve terk veya furuht olunmayacağına dair te’minât-ı kafiye veren kesân ve esliha ve mühimmatının münhasırân müdâfaa-yı zâtiyeleri için olduğunu müsaddak devlet-i metbua’ları tarafından bir beyannameyi haiz olan seyyahın hakkında şahsen bazı istisnaat kabul edilebilecektir. Fıkrâ-yı sâbıkada musarrah ahvalde her bir silah teftiş me’murları tarafından kayd ve işaret olunacak ve bu memurlar eşhas-ı merkümeye silah taşımak için hamilinin ismi ve silahın damgasını mübeyyin ruhsat tezkeresini i’tâ edecekdir. Sui-isti’mal vukuu tahakkuk eyledikte istirdâdı caiz olacak olan işbu ruhsat tezkereleri beş sene için i’tâ olunacak ve fakat tecdid edilebilecektir.

Anbara vaz’ ve idhal için balâda ta’yin olunan kaide barut hakkında dahi icrâ olunacaktır. Fürûht olunmak için anbarlardan ancak şişhanesiz çakmaklı tüfenkler ve “ esir ticareti ‘’namıyla yâd olunan adî barutlar ihrac olunabilecektir. Bu misilli esliha ve mühimmat li-ecli’l-bey’ ihrac olundukça me’mûrin-i mahalliyye işbu esliha ve mühimmatın hangi havalide füruht olunabileceğini tayin edeceklerdir. Esir ticaretinin sirayet ettiği havâli daima hariç tutulacaktır. Anbarlardan esliha veya barut çıkartmaya me’zun olan eşhâs füruht olunan iş bu eslihâ-yı nâriye ile barutların nereye gönderildiklerini ve mağazada kalan miktarını mübeyyin olmak üzere her altı ayda idareye mufassal defterler i’tâsını taahhüd edeceklerdir.

Onuncu Madde

Hükümetler eslihâ-yı nâriyye ile mühimmatının idhal ve füruhtuna ve nakline dair olan kâffe-i ahkâm ve şeraitin mümkün mertebe tamamı icrâsına te’min etmek ve esliha ve mühimmât-ı mezkürenin gerek hudûd-ı dahiliyelerinden idhâl ve ihrâcı ve gerek esir ticareti mevcût olan havaliye doğru imrârını men’ için lüzûm görecekleri kaffe-i tedâbiri ittihaz eyleyeceklerdir. Eslihâ ve mühimmât sened-i hâzıra vaz’-ı imzâ veya muvâfakat iden ve sahil üzerinde memâliği bulunan bir devlet arazisinden içeri taraflara vaki’ sened-i hâzırı imza veya buna muvafakat eden diğer bir devletin hâkimiyeti veya himayesi tahtına mevzu’ araziye doğru geçirilecek olur ise sekizinci madde de musarrah mıntıka dâhilinde transit için müsâade i’tâsından imtinâ olunamıyacaktır. Meğerki işbu ikinci devlet kendi arazisi üzerinde doğrudan doğruya denizi müntehi bir mahrece mâlik ola. Bu mahrec kâmilen münkati’ ise transit müsâadesi yine red olunamayacaktır. Her transit talebi ile beraber dahilde müstemlekâtı bulunan devlet tarafından verilmiş bir beyanname i’tâ olunmak lazım gelip bu beyanname esliha ve mühimmât-ı mezkûrenin füruht olunmayacağını ve devlet me’murlarının veya misyoner veya ticaret mevkiflerini himaye için lazım gelen kuvve-i askeriyenin veyahut beyannamede esamisi muharrer olan eşhasın isti’maline mahsus bulunduğunu musaddak olacaktır.

Ma’a-mâ-fih, sâhilin aid olduğu devlet eğer dâhilde şuriş zuhûrundan veya muhâtarât-ı vahime-i saîreden dolayı esliha ve mühimmat irsali maddesinin kendi emniyetini ihlâl edebilmesinden korkmaya mahal var ise atım sıhhatini haiz esliha ile mühimmatın kendi arazisinden transit tarikiyle imrârını sûreti istisnaiye ve muvakkate de olarak ta’til etmek hakkını muhâfaza eder.

On Birinci Madde

Devletler esliha-yı nâriye ve mühimmat ticaretine ve i’ta olunan ruhsat-nameler ile arazileri dâhilinde tatbîk olunan tedabir-i tenkiliyeye müteâllik ma’lümâtı yekdiğerine tebliğ edeceklerdir.

On İkinci Madde

Devletler sekizinci ve dokuzuncu maddelerde tayin olunan memnuniyetlere muhâlif harekette bulunanlar ile aveneleri esliha ve mühimmât-ı memnu’anın zabt ve müsaderesinden başka hareket-i kanun şiken-ânenin ehemmiyetine ve her bir vak’anın derece-i vahâmetine göre cezâ-yı nakdî veya habs veyahut bu iki ceza ile her yerde te’dib edilmek için lazım gelen tedâbirin ittihazını veya meclis kavaninlerine teklifini taahhüd eylerler.

On Üçüncü Madde

Afrika’da sekizinci maddede muayyen mıntıkaya muttasıl müstemlekâta mâlik olan düvel-i mümziyye hudûd-ı dahiliyelerinden mıntıkayı mezkûre havalisine eslihâ-yı nariye ve mühimmatın ve hiç olmaz ise usûl-ı cedîde üzere i’mâl olunmuş esliha ile hartucların idhâlini men’ için tedabir-i lazime ittihazını deruhte ederler.

On Dördüncü Madde

Sekizinci maddeden on üçüncü maddeye kadar (bu madde dâhil olduğu halde) meşrût olan usûl on iki sene meri’ül-icra olacaktır. İş bu müddetin inkızâsından on iki ay evvel hükümat-ı müteakidenin hiçbiri usûl-ı mezkûrun icrasına hitâm vermek hakkındaki niyetini ihbar veya işbu usûlün yeniden tedkikini talep etmez ise usûl-ı mezkûr iki sene daha mecburiü’l-icrâ tutulacak ve iki seneden iki seneye bu yolda hareket olunacaktır.

İKİNCİ FASIL

Kârbânların Yolları ve Berr-i Üserâ Nakli

 On Beşinci Madde

Te’sisi ikinci maddede musarrah olan mevkıf ve karagol gemileri ve karagollar ile dördüncü madde ahkâmına tevfikan her devlet tarafından kendi müstemlekâtında te’sis edilmiş veya tanınmış bulunan bil-cümle mevâkıf-ı saîre üserâ-yı zenciye ticareti merkezlerindeki muâmelât-ı tenkiliyye veya himayet karanelerinden maâda ahvâl müsaid olduğu mertebede ve tensikât idareleri terakki eyledikçe arazileri dâhilinde üserâ-yı zenciye ticaretinin mürur ettikleri yolları taht-ı nezârette bulundurmak ve yolda bulunan kâfileleri tevkif veya sûret-i meşrû’ada harekete muktedir olacakları mahallerde ta’kip eylemek me’muriyetini dahi haiz olacaklardır.

On Altıncı Madde

Sahil üzerinde vâki olub dahîl-i memleketten gelen üserâ nakliyâtına ber-mu’tâd mahal-i mürûr veya nukât-ı ictimaiyye olmakla ma’rûf bulunan havalide ve zaten düvel-i hâkime veya hamiyenin icrâatına tabi sahile mücâvir mıntıkadan mürûr eden başlıca kâr-bân yollarının nukât-ı iltisâkiyesinde kafileleri tevkif ve üserâyı i’tâk etmek üzere arazi-yi mezkürenin aîd olduğu devlet me’mûrları tarafından on üçüncü maddede münderic şerait ve kuyûd-ı ihtirâziye tahtında olarak karagollar te’sis olunacaktır.

On Yedinci Madde

Dahilden getirilen üseranın füruhtunu veyahût sefâîne irkâbını ve esir toplamak san’atıyla me’lûf kesân ile esir tüccarından mürekkep çetelerin teşkilini ve bu çetelerin dahil-i memlekete doğru azimetini men’ için limanlardan ve sahile yakın havalide me’mûrin-i mahalliye tarafından bir nezâret-i şedîde tertib olunacaktır. Sahile veya sahil civarına gelen karbanlar ile dâhilen sahîb-i memleket olan hükümet memurlarının taht-ı işgalinde bulunan bir mahale giden kârbanlar akib-i muvâsâlatlarında bunların kimlerden mürekkeb oldukları kemâl-i dikkatle teftiş olunacaktır.

Maskat-ı re’si olan memlekette veya esnâ-yı râhda cebren esir edildiği veya kaçırıldığı veyahut kat-ı uzv muamelesine dûçâr olduğu tebeyyûn edecek olan kesânın cümlesi salıverilecektir.

On Sekizinci Madde

Düvel-i müteâkideden her birinin müstemlekatından idare-i hükümet i’tâk olunan üserayı himaye ve mümkün ise vatanlarına iâde ve esbâb-ı maişetlerini tedarik etmek ve ez-cümle ortada kalan etfâlin terbiyesi ve yerleştirilmesi esbabını istihsâl eylemek vazifesiyle mükellef olacaktır.

On Dokuzuncu Madde

Beşinci maddede musarrah ahkâm-ı cezaiye üseranın berren nakli ve icrâ-yı ticareti maksadına müstenid muâmelatın hin-i icrasında irtikab olunan cinayet veya cünhâlar her ne vakit sabit olur ise haklarında tatbik ve icra olunacaktır. İşbu sened-i umûmide musarrah ahkâma mugâyir harekette bulunmasından dolayı düçar-ı mücâzât olmuş olanlar üserâ-yı zenciye ticaretinin icra olunduğu memâlikde bir muâmele-i ticariyeye teşebbüs etmezden evvel kefil irâesine mecbur olacaklardır.

ÜÇÜNCÜ FASIL

Bahren Esir Ticaretinin Men’i ve Ilgâsı Birinci Fıkra Ahkam-ı Umûmîye

Yirminci Madde

Düvel-i mümziyye üserâ-yı zenciye ticaretinin el’an mevcut olduğu mıntıka-yı bahriye dâhilinde daha müessir bir sûrette men’i ılgâsını te’min için bir ittifak bazı tedabir-i ittihaziyenin lüzum ve münasebetini tasdik ederler.

Yirmi Birinci Madde

Mıntıka-yı mezkure bir taraftan (Basra Körfezi ve Bahr-ı Ahmer sevahili dahil olduğu halde) Belûcistan’dan “ Kangalan ’’ (Kiliman) Burnuna kadar mümted olan Bahr-ı Muhit-i Hindî sevahili ve diğer taraftan evvel emirde Kangalan  Daire-i nısfü’n-neharını arz-ı cenûbun yirmi altıncı derecesine müsadif noktaya kadar ta’kib eden bir hatt-ı i’tibarî beyninde mümted olup bu hatt-ı muvâzi ile birleşir. Ba’da “ Amber ‘’ Burnunun daire-i nısf’ün-neharına tesadüf edinceye kadar “ Madagaskar ‘’ ceziresinin sahil-i şarkî şimâlisinden yirmi mil açık olarak cezire-i mezkûreyi şarken dolaşır. Bu noktadan itibaren mıntıkanın hudûdu “ Re’s’ül-had ‘’ Burnunun yirmi mil açığından bil-mürûr Belûcistan sahiline mülâkî olan bir hatt-ı münhâni ile tayin olunmuştur.

Yirmi İkinci Madde

İşbu sened-i umûmiyi imza edipte esir ticaretinin men’i için beynlerinde mukavelât-ı mahsûsa mevcût olan devletler mukavelât-ı mezkûrenin denizde muâyene ve taharri ve zabt-ı sefâin hakk-ı mütekabiline müteallik ahkâmını zikr olunan mıntıkaya hasr ve tahdide müttefikân karar vermişlerdir.

Yirmi Üçüncü Madde

Düvel-i müşarü’n-ileyhim hakk-ı mezkûru miktarı isti’âbı beş yüz tunilatodan dun olan sefâine hasr ve tahdide dahî müttehidü’lefkârdırlar bi’t-tecrübe lüzûmu sabit olmadığı anda bu şart bi-ttekrar gözden geçirilecektir.

Yirmi Dördüncü Madde

Üserâ-yı zenciye ticaretinin men’i için düvel-i müşarûn-ileyhim beyninde mün’akid mukavelâtın kâffe-i ahkâm-ı sairesi işbu sened-i umûmi ile ta’dîl olunmadıkça meriyyü’l-icrâ kalacaktır.

Yirmi Beşinci Madde

Düvel-i mümziyye bayraklarının bilâ-me’zûniyet kûşâdına meydan vermemek ve bayraklarını kûşâda me’zûn sefineler ile üserâ naklini men’eylemek için tedâbir-i müessîre ittihâzını deruhte ederler.

Yirmi Altıncı Madde

Düvel-i mümziyye üserâ-yı zenciye ticaretiyle me’lûf eşhâsı zahîre ihrâca medâr olabilecek ma’lûmâtın sür’at-ı teâtisini teshîl için iktizâ eden kâffe-i tedâbirin ittihâzını derûhte ederler.

Yirmi Yedinci Madde

Lâ-ekall bir muhtelit kalemi ihdâs olunacak ve bu kalem zengibar’da te’sis edilecektir. Hükümet-i müte’âkide kırk birinci maddede musarrah kâffe-i evrâkı ve esir ticaretini men’e salih her gune ma’lûmâtı kalem-i mezkûra îsâl etmeyi derûhte eyler.

Yirmi Sekizinci Madde

Düvel-i mümzîyyeden birisinin bayrağını hâmil bir harb sefinesine ilticâ eden her esir der-akâb sûret-i kat’iyede i’tâk olunacak ve fakat hukûk-ı umûmiyeye müteâllik bir cinayet veya cünhâ irtikâb etmiş ise emr-i i’tâk kendisini muhâkim-i aidenin hakk-ı kazasından kurtaramayacaktır.

Yirmi Dokuzuncu Madde

Kendi rızâ ve ihtiyârı hilâfına olarak yerli bir sefine derûnûnda alıkonulan her esir hürriyetini talep etmek hakkını haiz olacaktır. İşbu Sened-i Umûmi mucebince sefâin-i mezkûre derûnundaki kesânın ahvâlini teftiş etmek hakkını haiz olan düvel-i mümziyye me’mûrlarından her biri merkûm esiri i’tâk edebilecek ve fakat bu esir hukûk- umûmiyeye aid bir cinayet veya cünha irtikâb etmiş ise emr-i i’tâk kendisini muhâkim-i aidenin hakk-ı kazâsından kurtaramayacaktır.

İkinci fıkra bayrağın istimâline ve karagol sefineleri tarafından icrâ olunacak dikkat ve nezarete dair nizamnâme [1] yerli sefâine bayrak i’tâsına ve taife cetveli ile zenci yolcuların esamisini mübeyyin manifestoya dair kavaid.

Otuzuncu Madde

Düvel-i Mümziyye yirmi birinci maddede gösterilen mıntıka dâhilinde bayraklarını kûşâda me’zûn olan yerli sefineler ile sefâin-i mezkûrenin icra ettikleri muâmelât-ı ticâriyye hakkında nazâret-i kaviye icrasını deruhte ederler.

Otuz Birinci Madde

Zîrde münderic iki şarttan birini câmi’ olan yani evvelâ yerli usûlüne tatbîkân inşâ veya techiz edilmiş olduğu harice meşhûd olan sâniyen süvarisiyle taifesinin kısım-ı azâmı Bahr-ı Muhit-i Hindi ve Bahr-ı Ahmer’e veya Basra Körfezine sahil-dâr memleketlerden birinin ahalisinden bulunan sefâine yerli sefine ıtlâk olunur.

Otuz İkinci Madde

Düvel-i müşârûn-ileyhimden birinin bayrağını küşâd etmek me’zûniyeti ba’demâ ancak şerâit-i sâlise-i âtiyeye def’âten ifâ eden yerli sefinelere i’tâ olunacaktır.

Evvela; sefâin mücehhezleri veya sahipleri bayrağını küşâd etmek istedikleri devletin teb’a veya mahmiyelerinden bulunmalıdırlar.

Sâniyen; bunlar istidâ-yı me’zûniyet zımmında mûracâat ettikleri hükümetin daire-i idâresi dâhilinde emlâke mutasarrıf olduklarını ispat etmeye veyahût te’diyesine mahkûm olabilecekleri ceza-yı nakdileri te’min için bir kefâlet-i mu’tebere irâe eylemeye mecbur olacaklardır.

Sâlisen; Zikr olunan sefaîn mücehhezleri veya sahipleriyle sefine kapudan-ı hüsn-i siyyet ashâbından olduklarını ve husûsiyle üserâyı zenciye ticaretinden dolayı hiçbir vakit mahkûm olmadıklarını ispat etmelidirler.

Otuz Üçüncü Madde

İ’ta olunan me’zûniyet her sene tecdid olunmak lazım gelecek ve sefine hangi devletin bayrağını hâmil ise o devlet me’murları tarafından daima ta’til veya ref’ olunabilecektir.

Otuz Dördüncü Madde

Ruhsat tezkiresi sefinenin hüviyetini ispat için ta’rifât-ı lâzimeyi havi olacak ve kapudanın nezdinde bulunacaktır. Yerli sefinenin ismiyle tonilatosunun miktarı latin hurûfuyla sefinenin kıç tarafına kakma olarak muharrer ve menkûş olacak ve mensûp olduğu liman isminin ilk harfi veya harfleri ile liman-ı mezkûrca olan kayd numrosu siyah renkte olarak yelkenler üzerine basılacaktır.

Otuz Beşinci Madde

Sefinenin hareket edeceği limanda bayrağını hamil olduğu devletin me’mûru tarafından kapudana bir kıt’a taîfe cetveli i’tâ olunacak ve iş bu cetvel sefinenin her techizinde veya nihayet bir sene inkızâsında ve şerâit-i âtiye mücebince tecdid olunacaktır.

Evvela; Tâife cetveli hîn-i harekette onu i’tâ eden me’mur tarafından vize edilecektir.

Saniyen: Bir zencinin taîfe sıfatıyla bir sefineye kabûlü hüsn-ı rızasıyla hizmete girdiğini ispat için sefinenin mensûp olduğu devlet me’murları veya böyle bir me’mur bulunmadığı halde sahib-i memleket olan hükümet me’murları tarafından evvelce isticvâb edilmesine mütevâkıftır.

Sâlisen: Bu me’murlar taife veya taife yamağı olan muçolar adedinin sefâin miktarı istiâbı veya techizâtıyla gayr-ı mütenâsib olmamasına dikkat edecektir.

Rabian: Azimetlerinden evvel taifeyi isticvâb etmiş olacak olan me’mur bunları taîfe cetveline kayd ve herkesin ismi hizâsına eşkal-i mahsûsasını muhtasâran derc edecektir.

Hâmisen: Biri birine diğerinin gösterilmesini layıkıyla men’ için taîfeye bir alâmet-i farika dahi i’tâ olunabilir.

Otuz Altıncı Madde

Bir sefinenin kapudanı zenci yolcu almak istediği zaman mensûp olduğu devletin me’mûruna ve bu me’mûr bulunmadığı halde sahib-i memleket olan hükümet me’muruna beyan-ı keyfiyet etmelidir. Yolcular isticvâb olunacaklar ve kendi rızalarıyla sefineye râkib oldukları tebeyyün ider ise her birinin ismi hizasına eşgâl-i mahsûsasını ve ezcümle boyu ile zükûrdan veya inasdan bulunduğunu mübeyyin mahsûs bu manifestoya kayd edileceklerdir. Zenci çocuklar ebeveynleri veya mu’teber adamlar refâkatinde bulunmadıkça yolcu sıfatıyla kabul olunamaz. Hîn-i harekette yolcular yoklama edildikten sonra bunların manifestosu sâlif-üz-zikr me’murlar tarafından vize edilecektir. Eğer sefinede yolcu yoksa keyfiyet taife cetvelinde sarâhaten zikr ve beyân olunacaktır.

Otuz Yedinci Madde

Sefinenin esnâ-yı râhda bir limana uğradığında veya semt-i maksûdu olan limana muvasalatında kapudanı taife cetvelini ve lede-l-îcab evvelce i’tâ olunan yolcu manifestolarını mensûp olduğu devlet me’muruna ve bulunmadığı halde sahibi memleket olan hükümet me’muruna ibrâz edecektir. Bu me’murlar mahall-i maksûda vürûd veya esnâ-yı râhda bir limanda tevakkuf eden yolcuları mu’ayene ve bunların karaya çıktıklarını manifestoyu kayd edecekleri gibi sefinenin hîn-i hareketlerinde dahi taîfe defteriyle manifestoyu bi-t-tekrar vize edecekler ve yolcuları yoklama eyleyeceklerdir.

Otuz Sekizinci Madde

Afrika sevâhili ile Cezâyir-i mütecâverede düvel-i mümziyyeden birine mensup bir me’murun mukîm bulunduğu mahaller haricinde bir yerli sefineye hiçbir zenci yolcu irkâb edilmeyecektir. Yirmi birinci maddede muayyen mıntıkanın tekmil dairesi dâhilinde düvel-i müteakideden birine mensûp bir me’murun mukim bulunduğu mahal haricinde ve me’mur-ı mümâ-ileyh hazır bulunmadıkça yeni sefineden hiçbir zenci yolcu karaya çıkarılamayacaktır. İşbu ahkâmın ihlâlini müstelzim olan esbâb-ı mucbire sefinenin mensûp olduğu devletin me’muru veyahut bu me’mur bulunmadığı halde müttehem olan sefinenin uğradığı limanın hükümet-i mahalliyyesi tarafından tedkîk edilecektir.

Otuz Dokuzuncu Madde

Otuz beşinci, otuz altıncı, otuz yedinci ve otuz sekizinci maddelerin ahkâmı bütün güvertesine on neferden ziyâde taifesi olamayan ve atide muharrer iki şartın birini ifâ eden yani evvela; kara sularında münhâsıran sayd-ı mâhi ile iştigal eden sâniyen; sahilden beş milden ziyade tabâüd etmeksizin hükümet-i mahalliyenin muhtelif limanlarını beyninde sevâhil-i mütecâvireye seyr-ü sefer eyleyen sefâine şâmil değildir.

Bu muhtelif sefâin icabına göre me’murin-i mahalliye veyahut konsoloshane tarafından bir ruhsat-ı mahsûsa alacaklardır. Muttarid nûmûnesi işbu sened-i umûmîye merbût olup istihsâl-i ma’lûmata mahsus muhtelit kaleme tebliğ edilecek olan işbu ruhsatnâme her sene tecdid olunacak ve kırkıncı maddede münderic şerâit ile iptal edilecektir.

Kırkıncı Madde

Düvel-i mümziyyeden birinin bayrağını küşâda me’zun olan veyahût otuz dokuzuncu maddede musarrah ruhsatnameyi istihsâl etmiş olan bir sefinenin kapudan ve mücehhez veya sahibinin esir ticareti icra veya bu ticarete tasaddi ettiği nizamen tahakkuk eder ise zikr olunan me’zûniyet veya ruhsat derhal geri alınacaktır. Bundan başka üçüncü faslın ikinci fıkrası ahkâmına muhâlif kâffe-i harekatın mütecâsirleri düvel-i müteâkideden her birine mahsus kavânin mûcebince dûçâr-ı mücâzât edilecektir.

Kırk Birinci Madde

Düvel-i mümziyye âtide zikr olunan evrakın nûmunelerini istihsâl-i ma’lümata mahsûs muhtelit kaleme i’tâ etmeyi derûnde eylerler.

Evvela, bayrak-küşâdi ruhsatnâmesi

Sâniyen, tâife cetveli

Sâlisen, zenci yolcuların manifestosu

Mündericâtı her memlekete mahsûs nizâmâta göre tehâlüf edebilecek olan evrâk-ı mezkûre Avrupa lisanlarından biriyle muharrer mâ’lûmât-ı âtiyeyi be-eyyi-hâl hâvi olacaktır.

Evvelâ: Bayrak küşâdı me’zûniyetine dair,

Sefinenin ismiyle miktar-ı istiabı ve techizat ve eb’âd-ı aslîyesi

Kayıd numarasıyla sefinenin mensûb olduğu limânı müş’ar harf

Ruhsatnâmenin tarih-i istihsâliyle bunu i’tâ eden me’mûrun sıfatı

Sâniyen: Taîfe cedveline dair,

Sefine ile kapudan ve mücehhez veya sahiplerinin isimleri

Sefinenin miktar-ı isti’âbı

Sefinenin kayd numarasıyla mensûb olduğu limanın ismi ve semt-i maksûdu, ve yirmi beşinci maddede münderic ma’lûmât

Sâlisen: Zenci yolcuların manifestosuna dair. Bunları nakl eden sefinenin ismiyle otuz altıncı maddede zikr olunup yolcuların lâyıkîyla ta’yin-i hüviyetlerine mahsûs olan ma’lûmât.

Düvel-i mümziyye bayraklarının küşâdı hakkında me’zûniyet îtâ olunur olunmaz bu me’zûniyeti havî evraklar musaddak sûretlerinin ve me’zûniyet mezkûre ref’ve ibtal edilmiş ise bu bâbdaki haberin me’mûrîn-i mahalliyyeye veya kendi konsolosları tarafından kalem-i mezkûra irsâli zımnında lâzım gelen tedâbiri ittihâz edeceklerdir.

İşbu madde ahkâmının yalnız yerli sefinelere mahûs evrâka şümûlu vâriddir. (2) Maznûn olan sefinelerin tevkifi beyânındadır.

Kırk İkinci Madde

Düvel-i mümziyyeden birisine aid sefâin-i harbiyeye kumanda eden zabitânın miktar-ı istiâ’bı beş yüz tonilatodan dun olan ve sâlifü’l-beyân mıntıka dahilinde tesâdüf edilen bir sefinenin esir ticaretiyle me’lûf veya bilâ-me’zûniyet bayrak küşâdıyla müttehem olduğuna zâhib olurlar ise evrâk-ı sefineyi tedkîk edebileceklerdir. İşbu madde kara sularında hakk-ı kazânın ahvâl-i hazırâsınca hiçbir tebeddülü tazammun etmez.

Kırk Üçüncü Madde

Evrâk-ı sefinenin tedkiki için elbise-i resmîyesini lâbis bir bahriye zâbiti bir sandala rakiben maznûn olan sefineye irsâl olunacabilecek ve fakat bu niyette bulunduğu sefine-i mezkûreye seslenerek evvelce bildirilecektir.

Tevkif edilen sefineye gönderilen zâbit nezâket ve mülâyemet-i mümkîne ile harekete mecbûr olacaktır.

Kırk Dördüncü Madde

Evrak-ı sefînenin tedkiki âtide muharrer evrakın muayesinden ibaret olacaktır.

Evvela; Yerli sefineler için kırk birinci maddede musarrâh evrak

Sâniyen; Sefâîn-i saire için meriyyü’l-icrâ kalan muâhedât veyahut mukâvelât-ı muhtelîfede meşrût evrâk.

Evrâk-ı sefinenin tedkîki husûsunun ancak madde-i âtiyede musarrah ahvâl ve şerâit tahtında taîfe ve yolcuların yoklama olunmalarına mesâg verir.

Kırk Beşinci Madde

Bir sefinenin muâyenesi veyahut hamûlesinin tahkiki ancak yirmi ikinci maddede musarrah mukâmelât-ı mahsûsâyı akd eden veya edecek olan devletlerden birinin bayrağını hâmilen seyr ü sefer iden sefâin hakkında ve mukavelât-ı mezkûre ahkâmına tevfikân icrâ olunabilir.

Kırk Altıncı Madde

Zâbit tevkif edilen sefîneden çıkmazdan evvel mensûb olduğu memleketin usûl ve lisânı üzere muharrer vukuâtı müsbet bir zabt-nâme tanzim ve imza ve târihini vaz’ edecektir. Tevkif olunan sefinenin kapudanıyla şâhidler lûzum görecekleri kâffe-i izâhâtı zâbt-nameye ilave ettirmek hakkını haiz olacaklardır.

Kırk Yedinci Madde

Ecnebi bayrağını hâmil bir sefîneyi tevkîf etmiş olan bir harb sefinesinin süvârisi herhalde hareket-i vakıâsının esbâb-ı mucîbesini mübeyyin bir rapor tanzim ile hükümet-i metbû’asına irsâle mecbûrdur.

Kırk Sekizinci Madde

Bu raporun bir hülâsasıyla sefine-yi mevkûfeye gönderilen zâbit tarafından tanzim olunan zâbt-namenin bir sûreti istihsâl-i ma’lûmâta mahsûs muhtelit kaleme sür’ât-i mümkîne ile irsal edilecek ve kâlem-i mezkûr dahi bunları esnâ-yı râhda tevkîf olunan sefine hangi devlet bayrağını küşâd etmiş ise o devletin en yakın konsolosuna veya hükümet-i mahalliyyesine tebliğ eylecektir. Evrâk-ı mezkûrenin nüshâ-yı saniyeleri kalemin evrak ve kuyûdu meyânında hıfz edilecektir.

Kırk Dokuzuncu Madde

Mevadd-ı sâbıkada beyân olunan ma’lümât-ı teftişiyenin ifâsından dolayı karagol sefinesi esnâ-yı râhda sefîne derûnunda esir ticareti icrâ olunduğu veya sefine kapudan veya mücehhizini bilâme’zûniyet bayrak küşâd ve hile irtikâb veyâ esir ticaretine iştirak töhmetiyle ithâm için aleyhinde delâil-i gayr-ı mu’terize mevcûd olduğu hakkında itmi’nân hâsıl ettiği hâlde sefin-i mevkûfe hangi devlet bayrağını küşâd etmiş ise o devlet me’mûrin-i aîdesinin bulunduğu en yakın mıntıka limanına götürecektir.

Düvel-i mümziyyenin her biri bâlâda zikr olunan ahvâlde harekete salâhiyete olacak me’mûrîn-i mahalliyye veya konsoloslar veyahut me’mûrin-i mahsûsâyı mıntıka dâhilinde ta’yin ile marrü’zzikr muhtelit kâleme bildirmeyi derûhte eder. Maznûn olan sefîne eğer mensûb olduğu devlet karagol sefinelerinden biri onu almaya muvâfakat eder ise bu karagol sefinesine teslim olunabilir.

(3) Zabt olunan sefinenin tahkîk ve muhâkemesi beyânındadır.

Ellinci Madde

Madde-i sâbıkada zikrolunan ve bir sefine-i mevkûfeyi ahz ve teslim eden me’mur kendi milletinin kavânin ve nizâmatına tatbikan ve ecnebi karagol sefinesi zabitınından biri hazır bulunduğu halde tahkikât-ı mükümmele icrâsına mübâşeret eyleyecektir.

Elli Birinci Madde

Bilâ-me’zûniyet bayrak kûşâd edildiği tahkikât-ı mezkureden tebbeyün eder ise sefîne-i mevkûfe onu zabt edenin emri tahtında kalacaktır.

Elli İkinci Madde

Bir sefine derûnunda satılmak üzere üserâ bulunmasıyla taayyün etmiş bir esir ticareti muâmelesi yahûd mukâvelât-ı mahsûsada musarrah sair esir ticareti muâmelâtı ledi’ül tahkîk sabit olur ise sefine ile humûlesi tahkikâtı icra eden hükümetin taht-ı muhafazasında olarak mehcüz kalacaktır. Sefinenin kapudanı ile taîfesi elli dördüncü ve elli altıncı maddelerde gösterilen muhâkime havâle ve esirlerin ba’de-l-hükm sebilleri tahliye kılınacaktır.

İşbu maddede musarrah ahvâlde ı’tâk olunmuş üserâ hakkında düvel-i mümziyye beyninde akd edilen veya akd olunacak olan mukâvelât-ı mahsûsaya tevfikân muamele edilecektir.

Bu  gibi mukâvelât mevcud olmadığı takdirde üserâ-yı merküme mümkün ise memleket-i asliyelerine iâde olunmak üzere hükümet-i mahalliyeye teslim kılınabilecektir. Aksi takdirde hükümet-i mahalliyye üserâ-yı merkûmenin maişetleri ve arzu ettikleri halde memlekette iskânları esbâbını elden geldiği mertebe teshil edecektir.

Elli Üçüncü Madde

Sefinenin sûret-i gayrı meşruada tevkîf edildiği tahkikâttan sabit olur ise yolundan çevirilmiş olan bu sefinenin dûçar olduğu zarar nisbetinden tazminât i’tâsına bihakkın mahal olacak ve tazminât-ı mezkûrenin miktarı tahkikatı icra eden hükümet tarafından ta’yin kılınacaktır.

Elli Dördüncü Madde

Bir sefineyi zabt eden vapurun zâbiti kendisi hazır olduğu halde icra edilen tahkikâtın netayicini kabul etmediği takdirde keyfiyet-i sefine-i mevkûfe hangi milletin bayrağını küşâd etmiş ise o milletin mahkemesine bihakkın havale edilecektir. İşbu kâidece istisna vuk’u bulmayacaktır. Şu kadar ki; ihtilâf elli üçüncü maddede musarrah tazminatın miktarınca ise bu tazminâtın miktarı madde-i âtiyede gösterildiği üzere hakem vasıtasıyla ta’yin olunacaktır.

Elli Beşinci Madde

Sefineyi tevkîf eden zâbit ile tahkikatı icrâ eden hükümet kırk sekiz saat zarfında birer hakem ta’yin ve bu iki hakem dahi yirmi dört saat zarfında bir hakem-i sâlis intihâb edeceklerdir. Hakemler mümkün mertebe düvel-i mümziyye sefâret me’murlarıyla konsolosları veya me’murin-i adliyyesi meyânından intihâb olunmalıdır. Ücretle hükümet-i müteakide hidmetinde bulunan yerliler asla hakem ta’yin olunamaz. Karar, ekseriyet-i ârâ ile i’tâ olunur ve kat’i add edilmek lazım gelir. Hey’et-i hâkimiyye mahal-i mezkûre zarfında teşekkül etmediği takdirde tazminat ve faiz ve zarar ve hasâr hakkında ikinci fıkranın elli sekizinci maddesi ahkâmına tevfikân mu’âmele olunacaktır.

Elli Altıncı Madde

Deâvi maznûnlar hangi milletin bayrağını küşâd etmişler ise o milletin mahkemesine bilâ-imhâl hâvâle edilecektir. Maa-mâfih konsoloslar veyahut müttehimlerin mensûb oldukları milletin bu bâbda sûret-i mahsûsada ta’yin edilmiş olan sair me’mûrları muhâkim makamında hüküm ve kararlar i’tâsına hükûmet-i metbûaları tarafından me’zun edilebilirler.

Elli Yedinci Madde

Üçüncü faslın ahkâmına muhâlif harekâtın emr-i rü’iyet ve muhakemesi düvel-i mümziyyenin hüküm ve nüfûzuna tabi’ memâlikte cari olan kavanîn ve nizâmâtın mûsâade ettiği derecede sathiyyen vukû bulacaktır.

Elli Sekizinci Madde

Sefine-i mevkûfenin esir ticaretiyle iştigâl etmediğini mübeyyin mahkeme-i milliyye veya altmış birinci maddede musarrah me’mûrîn tarafından i’tâ olunan her bir hüküm derhal icra olunacak ve sefine-i mezkûre yoluna devamda kâmilen serbest bırakılacaktır. Bu halde daî-yi şübhe bir sebeb-i meşru olmaksızın tevkif veya rencide ve tazyik edilmiş olan sefinenin kapudanı veyahut mücehhezi zarar ve ziyan talep etmek hakkını haiz olacak ve bu zarar ve ziyan miktarı doğrudan doğruya ise alâkâdar olan hükümetler beyninde bil-ittifâk veyahut hakem vasıtasıyla ta’yin kıhnıb sefinenin tevkifi muâmelesini fesh eden hükmün tarih-i i’tâsından altı mah zarfında te’diye edilecektir.

Elli Dokuzuncu Madde

Mahkûmiyet vuk’uunda sefine-i mehcûze bunu tevkîf edenin menfaâtine olarak müsâdere edilecek ve kapudanıyla taîfesi ve töhmetleri sabit olan kâffe-i eşhâs-ı saîre irtîkâb ettikleri cinayet veya cünhâların derece-i vehâmetine göre ve beşinci maddeye tevfiken dûçâr-ı mücâzât edilecektir.

Altmışıncı Madde

Ellinci maddeden elli dokuzuncu maddeye kadar olan mevâddın ahkâmı esir ticaretine müteallik da’vâları rü’yet etmek üzere elyevm mevcûd olan veya ileride ihdâs olunacak olan mehâkim-i mahsûsanın salâhiyetine ve usûl-ü muhakemesine asla hâlel irâs etmez.

Altmış Birinci Madde

Düvel-i mümziyye salîf-üz-zikr mıntıka dâhilindeki denizlerde seyr-ü sefer eden sefâîn-i harbiyeleri kumandanlarına üçüncü faslın ahkâmını icrâen i’tâ edecekleri ta’limâtın yekdiğerine tebliğini darûhte ederler.

DÖRDÜNCÜ FASIL

Kavânîn ve Nizâmâtı Esaret-i Beytiyenin Vücûduna Müsâid Olan Mevrûd Memleketler

 Altmış İkinci Madde

 Kavânin ve nizâmâtı esâret-i beytiyenin vücûduna müsâid olan ve bundan dolayı Afrika dâhilinde veya haricinde vaki’ müstemlekâtları me’mûrin-i mahalliyyenin takayyüdatı hilâfına olarak Afrika üserâsına mevrûd ittihâz edilen düvel-i müteâkide üserâ-yı merkûmenin idhâlini veya transit sûretiyle imrârını ve ihrâcını ve ticaretini men’ etmeyi taahhüt ederler. Üserâ-yı merkûmenin idhâl ve imrâr ve ihrâc olundukları bilcümle nukât üzerinde düvel-i müşarün-ileyhim canîbinden mümkün mertebe en müessir ve şiddetli sûrette dikkat ve nezâret icra edilecektir.

Altmış Üçüncü Madde

Madde-i sâbıka ahkâmını icrâen ı’tâk edilen üserâ ahvâl müsâit olduğu takdirde memleket-i asliyyelerine iâde olunacaklardır. Herhalde üserâ-yı merkûme yedlerine me’mûriyet-i aîde canibinden ıtknâmeler verilecek ve esbâb-ı maişetlerini tedarik için me’mûrin-i mümâileyhim canibinden mazhâr-ı himaye ve muâvenet olmak hakkını haiz olacaklardır.

Altmış Dördüncü Madde

Fercâ-yâb-ı firâr olupta altmış ikinci maddede musarrah devletlerden birinin hudûduna muvasâlât eden her esir hür add olunacaktır ve me’mûrin-i aîdeden ıtknâme talep etmek hakkını haiz olacaktır.

Altmış Beşinci Madde

Altmış üçüncü ve altmış dördüncü maddelerde zikr olunan üserâ hakkında her ne ahvâlden dolayı olursa olsun icra olunan muâmele-i bei’ ve füruht veya saîr muâmele k’en-lem-yekûn hükmünde olacaktır.

Altmış Altıncı Madde

Altmış ikinci maddede zikr ve beyân olunan devletlerden birinin bayrağını hâmil yerli sefâinin esir ticareti muâmelâtıyla istigâl ettiklerine dair ba’zı emâreler mevcûd ise işledikleri limanlarda gerek duhûl ve gerek hurûclarında taîfe ve yolcuları me’mûrin-i mahalliye tarafından kemâl-i dikkatle muâyene ve teftiş olunacak ve sefâin-i mezkûre derûnunda üserâ-yı zenciye bulunursa gerek sefine ve gerek ittihâmına mahal görünecek bil-cümle eşhâs aleyhine ikâme-i da’va edilecektir. Sefain derûnunda bulunan üserâya bu sefâini zabt eden me’mûrin ma’rifetiyle ıtknâmeler verilecektir.

Altmış Yedinci Madde

Afrika üserasını idhâl ve nakl ve bunların ticaretiyle iştigâl edenler etfâl veya sinn-i rüşde baliğ olan zükûru recüliyyetden mahrûm eyleyenler veyahût bu ticaretle me’lûf olanlar ile faîl-i müşterek ve maiyetleri bulunanlar aleyhinde beşinci maddede musarrah ahkâm-ı cezâiyeye muvâfık bir takım ahkâm-ı  cezâiye vâz’ ve tanzim edilecektir.

Altmış sekizinci Madde 

Düvel-i mümziyye üserây-ı zenciye ticaretinin men’ine daîr tarâf-ı eşref-i hazret-i pâdişâhîden fî   kânun-ı evvel sene 889 fi 22 Rebi’yûlâhir sene 307 tarihinde tasdik buyrulan kanunnâmenin kadr ve kıymet-i azimesini teslim ettikleri gibi me’murîn-i saltanât-ı seniyye canibinden ale-l-husûs hıttâ-yı Irâkîyyenin sahîl-i garbiyesinde ve bu sahili Asya’da vaki’ saîr memâlik-i şâhâneye rabt eden tarik üzerinde nezâret-i kaviye icra olunacağından emindirler.

Altmış Dokuzuncu Madde

Şehâmetlû İran Şah’ı Hazretleri kara sularında Basra ve Umman Körfezlerinin kendi hakk-ı hâkimiyetine tâbi’ sevâhili ile içirilerde vaki’ olup üserâ naklinde istimâl olunan tarik üzerinde nezâret-i müessîre tertibine muvâfakât eder. Bunun için hûkkam ve me’mûrin-i saîreye iktidâr ve salâhiyet-i lâzime verilecektir.

Yetmişinci Madde

Zengibar hâkimi hazretleri Afrika üserası ticaretinin berren ve bahren irtikâb ettikleri cinayat ve ceraimin men’ ve zecri hususunda en müessir surette müzaheret icrasına muvâfakât eder. Bu maksada mebni Zengibar memalikinde te’sis kılınacak mehakim beşinci maddede musarrah ahkâm-ı cezaiyeyi tamamiyle tatbik ve icra edeceklerdir. Gerek iş bu sened-i umumi ahkâmınca ve gerek Zengibar hâkimiyle eslâfı canibinden bu iş hakkında sadır olan kararnameler mucebince azad edilen üseranın hürriyetlerini layıkiyle te’min içün Zengibarda ıtıknameler i’atısına mahsus bir kalem te’sis edilecekdir.

Yemiş Birinci Madde

Düvel-i müteâkidenin sefaret ve konsoloshane me’murları ile bahriye zabitanı her nerede esir ticareti hala mevcud ise bunu men’ ve zecre nuavenet için me’murin-i mahalliyeye mukavelat-ı mevcude dairesi dâhilinde icra-yı müzaheret edecekleri gibi üserayı zenciye ticaretinden dolayı hudusuna ba’is olacakları deavide hazır bulunmak hakkını haiz olacaklar ise de müzakerata iştirak edemeyeceklerdir.

Yetmiş İkinci Madde

Afrika üserasının mevrud memleketleri idareleri onsekizinci maddede muayyen maksad için ıtıknameler i’tasına mahsus kalemler veya bunların birine kalem olacak müessesat tertib ve teşkil eyleyeceklerdir.

Yetmiş Üçüncü Madde

Düvel-i mümziyye esir ticaretini men’ için bilcümle malumat-ı müfidenin yekdiğerlerine tebliğini taahhüd ettikleri cihetle iş bu fasılın ahkâmı hangi hükümetlere müteallik ise o hükümetler tevkif ve azad edilen üseraya dair m’alumat-ı istatistikiyye ile esir ticaretini men’ için kanunen ve idareten ittihaz olunan tedabiri evkat-ı muayenede hükümet-i saire ile teati edeceklerdir.

BEŞİNCİ FASIL

Sened-i Umumiyenin te’min icrasına mahsus müessesat Brinci Fıkra- Bahriye muhtelit kalemi

Yetmişdördüncü Madde

Yirmi yedinci madde ahkâmınca Zengibar’da muhtelit bir kalem te’sisi olunmuşdur. Düvel-i mümziyyeden herbiri daire-i mezkûrada bir me’mur bulundurabilecekdir.

Yetmişbeşinci Madde

Üç devlet kendi me’murlarını tayin edince kalem-i mezkûr teşkil etmiş olacakdır. İş bu kalem kendi vezaifinin sûret-i icrasını tayin eden bir nizamname kaleme alacakdır. Bu nizamname kalem-i mezkûrda me’mur bulundurmak niyetini izhar eden düvel-i mümziyyenin tasdikine derhal tebliğ olunacak ve düvel-i müşarülileyhim tarafından bu babda müddet-i kalile-i mümkine zarfında karar verilecekdir.

Yetmişaltıncı Madde

Kalem-i mezkûrun mesarifi madde-i sabıkada beyan olunan düvel-i mümziyye beyninde müsavaten taksim olunacaktır.

Yetmişyedinci Madde

Zengibar kalemi mıntıka-i bahriyede esir ticaretinin men’ini teshil edebilecek bilcümle evrak ve ma’lumatı bir merkezde cem’e me’mur olacakdır bunun için düvel-i mümziyye evvela kırkbirici maddede beyan olunan evrak-ı salisen kırksekizinci maddede mesarrah raporların hülasasıyla zabtnamelerin sûretini selasen sefain-i mevkufe hakkında kırkdokuzuncu madde ahkâmınca harekete selahiyeti olan me’murin-i mahalliye veya konsoloshane me’murlarıyla me’murin-i mahsusayı mübeyyin defteri rabian mahkûmiyeti mutazammın olarak elli sekizinci madde ahkâmınca i’ta olunan hüküm ve kararların sûretini hamsen mıntıka-i mezkûrede esir ticareti mu’amelatıyla melûf olan eşhasın zahire ihracına medar olacak bilcümle ma’lumat müddet-i kalile-i mümküne zarfında kalem-i mezkûra i’tâ etmeği taahhüd eylerler.      

Yetmiş Sekizinci Madde

Kalemin hazine-i evrâk-ı düvel-i mümziyyenin yirmi birinci maddede ta’yin olunan mıntıka hudûdu dâhilinde harekete me’zûn bahriye zabîtânıyla ve hükümet-i metbu’aları tarafından sûret-i mahsusâda ta’yin edilen me’muriyet-i mahalliyye veya adliyeye ve konsoloslara daima küşadı olacakdır. Mezkûr kalem-i evrâk ve defâtirini tetebbu’a me’zûn olan zabitân ve me’mûrîn-i ecnebiyeye elsene-yi şârkiyeden biri üzere muharrer evrakın Avrupa lisanlarının birine tercemelerini i’tâya mecbur olacağı gibi kırk sekizinci maddede musarrah tebligâtı icra edecektir.

Yetmiş Dokuzuncu Madde

Zengibar’daki kalemle münâsebette bulunacak bir takım şubelere alâkadâr olan devletler beyninde evvelce hâsıl olacak muvafakat-ı efkâr mucebince mıntıkanın ba’zı cihetlerinde te’sis olunabilecektir. İşbu şubeler düvel-i mezkûre me’mûrlarından mürekkep olacak ve yetmiş beşinci yetmiş altıncı ve yetmiş sekizinci maddeler ahkâmına tevfikân te’sis kılınacaktır. Yetmiş yedinci maddede musarrah evrak ve ma’lûmat-ı mıntıkanın kısm-ı aîdine taâllûk ettiği hâlde bu havâlinin me’mûrîn-i mahalliyesi ile konsoloshâne me’murları tarafından doğrudan doğruya mezkûr şubelere irsâl olunacak ve fakat madde-i mezkûre mûcebince Zengibâr kalemine icrası lazım gelen tebligata hâlel gelmeyecektir.

Sekseninci Madde

Zengibar kalemi her senenin ilk iki ayı zarfında sene-i sâbıkâ esnâsında kendi muâmelâtıyla şu’belerin muâmelâtı hakkında bir rapor tanzim edecektir.

İkinci fıkra- Esir ticaretine daîr evrâk ve ma’lûmatın devletler beyninde sûret-i teâtisi.

Seksen Birinci Madde

Devletler evvela idareye müteallik mevcûd olan veyahût işbu sened-i umûmî ahkâmını icrâen tanzim kılınan kavanîn ve nizâmâtın metinlerini sâniyen üserâ-yı zenciye ticaretine ve tevkîf ve azâd olunan üseraya ve eslihâ ve mühimât ve müskirât ticâretine dair ma’lûmât-ı istatistikîyeyi mümkün add edecekleri en vasi’ sûrette ve en kalîl müddet zarfında yekdiğerine tebliğ edeceklerdir.

Seksen İkinci Madde

İşbu evrak ve ma’lûmatın emr-i teâtisi Brüksel’de Hariciye Nezareti’ne merbût bir kalem-i mahsûs vasıtasıyla vuk’u bulacaktır.

Seksen Üçüncü Madde

Zengibar Kalemi sene-i sâbıka zarfında vuk’u bulacak mua’melâtı ile yetmiş dokuzuncu madde mûcebince te’sisi olunacak şu’belerin mua’melâtı hakkında sekseninci maddede beyân olunan raporu her sene Brüksel’deki kalem-i mahsûs’a isâl edecektir.

Seksen Dördüncü Madde

Evrak ve ma’lûmât-ı mezkûre cem’ ve evkât-ı muayenede neşr olunarak düvel-i mümziyyenin cümlesine tebliğ kılınacaktır. Seksen birinci ve seksen üçüncü maddelerde musarrah olup kavânin ve umûr-ı idâreye ve istâtistiklere müteallik olan evrâkın bir fihristi her sene evrak ve ma’lûmâtı mezkûre ile beraber neşr olunacaktır.

Seksen Beşinci Madde

Kalem ve muhâbere ve tercüme ve tab’ mesârifî düvel-i mümziyye tarafından tesviye olunacak ve Brüksel ve Hariciye Nezâreti ma’rifetiyle tahsîs olunacaktır.

Üçüncü fıkra-İ’tak Olunan Ûserânın Sûret-i Himâyesi

Seksen Altıncı Madde

Düvel-i mümziyye kendi müstemlekâtlarında azâd edilen üserâyı himâye etmek vazifesini tasdik ettikleri cihetle yirmi birinci maddede ta’yin olunan mıntıka limanlarıyla müstemlekât-ı mezkûrenin hangi mahallerinde Afrika üserâsı zabt olunuyor ve mürûr ve muvâsalat ediyor ise oralarda (eğer mevcut değil ise) kendilerince kâfî add olunacak miktarda aklâm ve müessesât teşkilini taahhüd ederler. Aklâm ve müessesât-ı mezkûre altıncı, on sekizinci, elli ikinci, altmış üçüncü ve altmış altıncı maddeler ahkâmına tevfikân ûserâ-yı mezkûreyi ı’tâk ve himayeye bilhassa me’mur olacaklardır.

Seksen Yedinci Madde

I’tâk kalemleri veyahût bu hizmetle mükellef ne’murin ıtknâmeleri i’tâ ve tescil edeceklerdir. Esir ticareti veya sûret-i gayr-ı meşru’ada mu’âmele-i tevkifiye vu’kuu ihbâr olunur veyahût bi-z-zat üsera tarafından müracaat vuk’u bulur ise aklâm veya me’murin-i merkûme üseranın i’tâkını ve mütecâsirinin te’dibini te’min için bilcümle mua’melat-ı lâzimeyi acilen icra edeceklerdir. Esir hukuk-ı umûmiyeye müteallik bir cinayet veya bir cünhâ ile mütteham ise ıtknâmelerin i’tâsı hiçbir vechile te’hir olunamayacak ve fakat ıtknâmelerin i’tasından sonra usûl-ü muhâkeme-i âdiye mücebince icra-yı tahkikâta ibtidâr olunacaktır.

Seksen Sekizinci Madde

Düvel-i mümziyye kendi müstemlekatlarında azad edilen kadınlar için dar’ül iczalar ve çocuklar için dahi dar’ül terbiyeler tesisini tervic edeceklerdir.

Seksen Dokuzuncu Madde

I’tâk olunan üserâ hürriyetlerinden istifâde husûsunda mazhâr-ı himâye olmak için daima kalemlere mürâcaat edebileceklerdir. Azâd olunan bir esirin elinden ıtknamesini almak veyahût esiri hürriyetinden mahrum eylemek için her kim hile ve desise veya cebir ve şiddet isti’mâl eder ise esir taciri add olunacaktır.

ALTINCI FASL

Müskirât Ticareti Hakkında Tedâbir-i Tahdidiye

Doksanıncı Madde

Düvel-i mümziyye müskiratın sû-i isti’mâlinden ahâliyi mahalliyece hâsıl olan netâic-i ma’neviyye ve maddiyyeden bi-hakkın endişnâk olmuş olduklarından, doksan birinci, doksan ikinci ve doksan üçüncü maddeler ahkâmını arz-ı şimalinin yirminci ve arz-ı cenûbinin yirmi ikinci derecesi ile mahdûd bulunan ve sahilden yüz mil bahri bir mesafeye kadar sahile yakın Cezayir dâhil olduğu halde garben Bahr-ı Muhit-i Atlasiye ve Şarken dahi Bahr-ı Muhit-i Hindi ile müştemilatına mûntehî olan bir mıntıka dahilinde tatbik ve icraya karar vermişlerdir.

Doksan Birinci Madde

İşbu mıntıkanın hangi havalisinde gerek i’tikâdat-ı mezhebiyye gerek esbâb-ı saireye mebni inbikten geçirilmiş müskîrât istimâli adetinin mevcud veya münteşir olmadığı tahakkuk eder ise devletler o havaliye müskirâtın idhalini men’ edeceklerdir. Oralarda inbikten geçirilmiş müskîratın i’mali dahi memnu olacaktır. Her devlet kendi müstemlekâtında veya zîr-i himayesinde mevzuu memalikte müskirâtın  idhali memnu olan mıntıkanın hududuna ta’yin edecek ve güzergâhını altı ay zarfında düvel-i saireye iş’âra mecbur olacaktır. Ancak yerli olmayan ahâlinin sarf ve istihlâkına mahsus olup her hükümetin ta’yin edeceği usûl ve şerait tahtında idhal olunacak olan mahdud’ul-mikdar müskirât için memnû’iyet-i mezkûre hilâfına hareket olunabilecektir.

Doksan İkinci Madde

Memnû’iyet usûlüne tabi’ olmayıp müskirât idhâli elyevm serbest olan veyahut santigrad elli derece ispirto halindeki müskirâtın her yüz litresi on beş franktan dun bir duhûliye resmine tabi’ bulunan mıntıka havalisinde müstemlekâtı olan veyahut icrâyı himaye eden devletler işbu sened-i umûminin mevki’-i icraya vaz’ından i’tibaren üç sene müddet için santigrat elli derece ispirto halindeki müskirâtın her yüz litresi için on beş frank duhûliye resmi tarh etmeği deruhte ederler. İşbu müddetin inkızâsında resm-i mezkur diğer üç senelik bir müddet için yirmi beş franka iblağ olunabilecek ve altıncı senenin nihayetinde doksan birinci maddede münderic memnûiyet usûlü mevcût olmayan mıntıka ittisâınca ıkall derece bir ücreti mümkün ise kararlaştırmak üzere sâlif-üz-zikr ta’rifelerden mütehassıl netâyici bil-mukâyese tetkik ile bu esas üzerine gözden geçirilecektir.

Düvel-i mümziyye elyevm ecûrâtı ibkâ ve işbu maddede muayyen ıkall dereceden ziyâde bir miktara iblağ etmek hakkını haîz olacakları havâlide bu hakkı muhafaza ederler.

Doksan Üçüncü Madde

Doksan ikinci maddede masarrah havalide imal olunup dahilen sarf ve istihlaka mahsus olan imbikten geçirilmiş müskirat bir zecriye resmine tabi’ olacaktır. Daire-i imkan dahilinde te’min istifası devletler tarafından deruhte edilen iş bu zecriye resmi doksan ikinci maddeden muayyen duhuliye rusumunun ıkall derecesinden dun olmayacaktır.

Doksan Dördüncü Madde

Afrika’da doksanıncı maddede beyân olunan mıntıkaya muttasıl müstemlekâta mâlik olan düvel-i mümziyye hudûd-ı dahiliyelerinden marr-üz-zikr mıntıka arazisine müskirâtın idhâlini men’ için tedâbir-i lâzime ittihâzını taahhüd ederler.

Doksan Beşinci Madde

Devletler kendi arazilerindeki müskirât ticaretine müteallik ma’lûmâtı beşinci fâsılda musarrah şerait tahtında olarak Brüksel kalemi vâsıtasıyla yekdiğerlerine tebliğ edeceklerdir.

 

YEDİNCİ FASIL

Ahkâm-ı Nihâiye

Doksan Altıncı Madde

İşbu sened-i umumî bundan evvel düvel-i mümziyye beyninde münakid mukâvelâtın bu senede muhâlif kâffe-i ahkâmını fesh ve ılgâ eder.

Doksan Yedinci Madde

On dördüncü, yirmi üçüncü ve doksan ikinci maddelerde meşrût hususâta hâlel gelmeksizin düvel-i mümziyye işbu sened-i umumice ileride bi’t-tecrübe lüzûm ve faîdesi sabit olacak ta’dilat veya ıslâhatı bil-ittihâd icra etmek hakkını muhâfaza eylerler.

Doksan Sekizinci Madde

İşbu sened-i umûmîyi imza etmeyen devletler buna muvafakâte kabul olunabileceklerdir. Düvel-i mümziyye işbu muvâfakatı muktezî add edecekleri şerâitte ta’lik etmek hakkını muhafaza ederler. Hiçbir şart vaz’olunmamış ise emr-i muvâfakat işbu sened-i umûmîde meşrût bil-cümle taahhüdatın kabulünü ve kâffe-i fevâid ve muhsenâtdan dahi istifade-yi icrasını te’min için muavenetleri muktezi veya müfîd add olunacak devletleri muvafakate sevk ve imâle maksadıyla icra olunacak teşebbüsâta dair beynlerinde istişâre edeceklerdir. Muvafakât-ı hususî ayrı bir senet ile icra olunacak ve keyfiyet diplomasi tarîkiyle Belçika Hükümetine ve Hükümet-i Müşarün-ileyhâ tarafından dahi işbu sened-i umûmiye vaz’-ı imza ve muvâfakat eden bilcümle hükümâta iş’âr ve tebliğ edilecektir.

Doksan Dokuzuncu Madde

İşbu sened-i umûmi müddet-i kalîle-i mümkine zarfında tasdik olunacak ve bu müddet hiçbir halde bir seneyi tecâvüz edemeyecektir. Her devlet kendi tastiknamesini Belçika Hükümetine irsâl edecek ve hükümet-i müşârün-ileyhâ işbu sened-i umûmiye vaz’ imzâ eden kâffe-i düvel-i saîreye ihbâr-ı keyfiyet eyleyecektir. Bil-cümle devletlerin tastiknameleri Belçika Devleti’nin hazine-i evrâkında mevdû ve mahfûz kalacaktır. Tasdiknamelerin cümlesi ibrâz olunur olunmaz veyahut işbu sened-i umuminin imzasından nihâyet bir sene sonra tasdiknamelerin tevdi’ini mübeyyin bir protokol tanzim olunacak ve bu protokol Sened-i Umûmiyeyi tasdik etmiş olan bilcümle devletlerin me’murları tarafından imza edilecektir. Mezkûr protokolün bir sûret-i musaddakası alâkadar olan bil-cümle devletlere irsâl kılınacaktır.

Yüzüncü Madde

İşbu Sened-i Umûmî madde-i sâbıkâda musarrah tasdiknâmelerin teslimini mübeyyin protokolün yevm-i tanziminden itibaren altmışıncı gün düvel-i müteakidenin kâffe-i müstemlekâtında mevkî-i icrâya vaz’ olunacaktır.

Tasdîkan li-l-makâl hükümet-i müteâkide murahhasları işbu sened-i umûmiyi imza ve kendi mühürleriyle temhir etmişlerdir.

İşbu Sened-i Umûmi bin sekiz yüz doksan senesi Temmuz’unun ikinci günü Brüksel’de tanzîm olunmuştur.

1918 Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası

0
1918 Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası

10 Temmuz 1918’de kabul edilen 1918 Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti (RSFSC) Anayasası, Ekim Devrimi’nden sonra Bolşevikler tarafından oluşturulan tarihteki ilk işçi sınıfı anayasasıdır. Proletarya diktatörlüğünü (işçilerin yönetimini) yasal olarak kuran bu belge, özel mülkiyeti kaldırmış ve tüm iktidarı tabandaki işçi konseyi sistemine (Sovyetler) vermiştir. Metin, temel bir yasa olmasına karşın ezilen halklara umut veren bir manifesto olarak da nitelenmiştir. Anayasa, motto haline gelen “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” cümlesi ile bitmektedir. Tarihsel açıdan 1918 RSFSC Anayasası, sosyalist anayasacılığın ilk örneği olması, Marksist-Leninist devlet teorisini normatif bir metne dönüştürmesi ve 20. yüzyıl boyunca sosyalist devletlerin anayasal gelişimini derinden etkilemesi bakımından anayasa hukukunun en önemli belgelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

1918 Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası

Birinci Kısım: EMEKÇİ VE SÖMÜRÜLEN HALKIN HAKLARI BİLDİRGESİ
Birinci Bölüm

1. Rusya, İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri Cumhuriyeti ilan edilir. Merkezde ve yerel yönetimlerde tüm iktidar bu Sovyetlere aittir.

2. Sovyet Rusya Cumhuriyeti, özgür ulusların özgür birliği temelinde, Sovyet ulusal cumhuriyetlerinin federasyonu olarak kurulmuştur.

İkinci Bölüm

3. İnsanın insan tarafından sömürülmesinin her türlüsünün ortadan kaldırılmasını, toplumun sınıflara bölünmesinin tamamen ortadan kaldırılmasını, sömürücülerin acımasızca bastırılmasını, toplumun sosyalist örgütlenmesinin kurulmasını ve sosyalizmin bütün ülkelerde zaferini başlıca görev olarak belirleyen Üçüncü Tüm Rusya İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri Kongresi ayrıca şu kararları alır:

a) Toprakların toplumsallaştırılması uygulamasında, toprakların özel mülkiyeti kaldırılır ve toprak fonunun tamamı kamu malı ilan edilerek, eşit kullanım esasına göre geri ödeme yapılmaksızın işçilere devredilir.

b) Bütün ormanlar, maden kaynakları ve ülkesel öneme sahip sular ile bütün canlı ve cansız hayvanlar, örnek araziler ve tarım işletmeleri ülke malı ilan edilir.

c) Fabrikaların, işletmelerin, madenlerin, demiryollarının ve diğer üretim ve ulaştırma araçlarının tümüyle Sovyet İşçi ve Köylü Cumhuriyeti’nin mülkiyetine geçirilmesine doğru ilk adım olarak, işçilerin sömürücüler üzerindeki iktidarını güvence altına almak amacıyla, İşçi Denetimi ve Yüksek Ulusal Ekonomi Konseyi hakkında Sovyet Kanunu onaylanır.

d) Üçüncü Sovyetler Kongresi, uluslararası bankacılık ve finans sermayesine ilk darbe olarak, Çarlık hükümeti, toprak sahipleri ve burjuvazi tarafından imzalanan borçların iptali (bozdurulması) hakkındaki Sovyet yasasını ele alır ve Sovyet iktidarının, sermayenin boyunduruğuna karşı uluslararası işçi ayaklanmasının tam zaferine kadar bu yolda kararlılıkla ilerleyeceği güvenini dile getirir.

d) Tüm bankaların işçi-köylü devletinin mülkiyetine geçirilmesi, emekçi kitlelerin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasının koşullarından biri olarak teyit edilir.

e) Toplumdaki asalak tabakaların ortadan kaldırılması ve ekonominin düzenlenmesi amacıyla evrensel emek hizmeti getirilmektedir.

g) Emekçi kitlelerin iktidarının tam olarak sağlanması ve sömürücülerin iktidarının yeniden kurulması olasılığının ortadan kaldırılması amacıyla, işçilerin silahlandırılması, işçi ve köylülerden oluşan Sosyalist Kızıl Ordu’nun kurulması ve mülk sahibi sınıfların tamamen silahsızlandırılması kararlaştırılmıştır.

Üçüncü Bölüm

4. İnsanlığı, yeryüzünü bu en canice savaşta kana bulayan finans kapital ve emperyalizmin pençesinden kurtarma konusundaki sarsılmaz kararlılığını dile getiren Üçüncü Sovyetler Kongresi, Sovyet iktidarının gizli anlaşmaları bozma, şu anda kendi aralarında savaşan ordulardaki işçi ve köylülerle en geniş kardeşliği örgütleme ve devrimci önlemlerle, her ne pahasına olursa olsun, ilhak ve katkı olmaksızın, ulusların özgür kendi kaderini tayin hakkı temelinde emekçi halkın demokratik barışını sağlama politikasına tümüyle katılır.

5. Aynı amaçla Üçüncü Sovyetler Kongresi, sömürücülerin refahını, Asya’da, genel olarak sömürgelerde ve küçük ülkelerde yüz milyonlarca emekçinin köleleştirilmesi üzerine kuran burjuva uygarlığının barbar politikasıyla tam bir kopuşta ısrar eder.

6. III. Sovyetler Kongresi, Finlandiya’nın tam bağımsızlığını ilan eden, İran’dan birliklerin çekilmesine başlayan ve Ermenistan’a kendi kaderini tayin özgürlüğünü ilan eden Halk Komiserleri Konseyi’nin politikasını memnuniyetle karşılar.

Dördüncü Bölüm 7. Üçüncü Tüm Rusya İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri Kongresi, proletarya ile sömürücüleri arasında belirleyici bir mücadelenin yaşandığı şu dönemde, sömürücülere iktidar organlarının hiçbirinde yer verilemeyeceğine inanmaktadır. İktidar, tamamen ve yalnızca emekçi kitlelere ve onların yetkili temsilcileri olan İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri’ne ait olmalıdır.

8. Aynı zamanda, Rusya’nın tüm uluslarının emekçi sınıflarının gerçekten özgür ve gönüllü, dolayısıyla daha da eksiksiz ve kalıcı bir birliğini yaratma çabası içinde olan Üçüncü Sovyetler Kongresi, Rusya Sovyet Cumhuriyetleri Federasyonu’nun temel ilkelerini belirlemekle yetinir ve her ulusun işçi ve köylülerinin kendi yetkili Sovyet kongrelerinde bağımsız bir karar almalarına izin verir: Federal hükümete ve diğer federal Sovyet kurumlarına katılmak isteyip istemedikleri ve hangi gerekçelerle katılmak istedikleri.

İkinci kısım: RUSYA SOSYALİST FEDERAL SOVYET CUMHURİYETİ ANAYASASI’NIN GENEL HÜKÜMLERİ
Beşinci Bölüm

9. Mevcut geçiş dönemi için tasarlanan Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti Anayasası’nın temel görevi, burjuvaziyi tamamen bastırmak, insanın insan tarafından sömürülmesini ortadan kaldırmak ve sınıf ayrımının ve devlet iktidarının olmayacağı sosyalizmi kurmak amacıyla güçlü bir Tüm Rusya Sovyet iktidarı biçiminde kent ve kırsal proletaryanın ve en yoksul köylülüğün diktatörlüğünü kurmaktır.

10. Rusya Cumhuriyeti, Rusya’nın tüm işçilerinin özgür sosyalist toplumudur. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti içindeki tüm iktidar, şehir ve köy Sovyetlerinde birleşmiş ülkenin tüm emekçi nüfusuna aittir.

11. Özel bir yaşam tarzı ve ulusal bileşime sahip bölgesel konseyler, özerk bölgesel birliklerde birleşebilirler; bunların başında, genel olarak kurulabilecek herhangi bir bölgesel birliğin başında olduğu gibi, Sovyetlerin bölgesel kongreleri ve bunların yürütme organları bulunur.

Bu özerk bölgesel birlikler federal düzeyde Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’ne dahildir.

12. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nde en yüksek iktidar, Tüm Rusya Sovyetler Kongresi’ne, kongreler arasındaki dönemde ise Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’ne aittir.

13. İşçilerin gerçek vicdan özgürlüğünü sağlamak amacıyla kilise devletten, okul kiliseden ayrılır ve tüm vatandaşlara din ve din karşıtı propaganda özgürlüğü tanınır.

14. İşçilerin gerçek anlamda fikirlerini ifade etme özgürlüğünü sağlamak amacıyla, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, basının sermayeye bağımlılığını ortadan kaldırır ve gazete, broşür, kitap ve diğer tüm basılı eserlerin yayınlanması için her türlü teknik ve maddi olanağı işçi sınıfının ve yoksul köylülerin eline verir ve bunların ülke çapında serbestçe dağıtımını sağlar.

15. İşçilerin gerçek anlamda toplanma özgürlüğünü sağlamak amacıyla, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, Sovyet Cumhuriyeti vatandaşlarının toplantı, miting, yürüyüş vb. serbestçe örgütleme hakkını tanıyarak, kamusal toplantılar düzenlemeye uygun, mobilya, aydınlatma ve ısıtma ile donatılmış bütün binaları işçi sınıfının ve yoksul köylülerin hizmetine sunar.

16. İşçiler için gerçek bir örgütlenme özgürlüğünü güvence altına almak amacıyla, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, mülk sahibi sınıfların ekonomik ve siyasal iktidarını kırarak ve böylece burjuva toplumunda işçi ve köylülerin örgütlenme ve eylem özgürlüğünden yararlanmalarını bugüne kadar engelleyen bütün engelleri ortadan kaldırarak, işçi ve yoksul köylülere birleşmeleri ve örgütlenmeleri için her türlü maddi ve manevi yardımı sağlar.

17. İşçilerin bilgiye gerçek anlamda erişebilmelerini sağlamak amacıyla Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, işçilere ve yoksul köylülere tam, kapsamlı ve ücretsiz eğitim sağlamayı kendine görev edinmiştir.

18. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, çalışmayı tüm vatandaşların görevi olarak kabul eder ve şu sloganı ilan eder: “Çalışmayan, yemesin!”

19. Büyük İşçi ve Köylü Devrimi’nin kazanımlarını tam olarak korumak amacıyla, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, Cumhuriyet’in tüm vatandaşlarının sosyalist vatanı savunma görevini kabul eder ve evrensel askerlik hizmetini tesis eder. Devrimi elde silahla savunma hakkı yalnızca işçilere tanınmıştır; çalışmayan unsurlar diğer askeri görevleri yerine getirmekle görevlendirilmiştir.

20. Bütün ulusların işçilerinin dayanışması temelinde, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, Rusya Cumhuriyeti topraklarında işçi faaliyetleri için ikamet eden ve başkalarının emeğini kullanmayan işçi sınıfına veya köylülüğe mensup yabancılara, Rus vatandaşlarının tüm siyasi haklarını tanır ve yerel Sovyetlerin, bu tür yabancılara, hiçbir zor formaliteye tabi olmaksızın, Rus vatandaşlığı haklarını verme hakkını tanır.

21. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, siyasi ve dini suçlardan dolayı zulüm gören tüm yabancılara sığınma hakkı tanır.

22. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, ırk ve milliyetine bakılmaksızın tüm yurttaşlara eşit haklar tanıyarak, bu temelde herhangi bir ayrıcalık veya avantajın tanınması veya tanınması ile ulusal azınlıklara herhangi bir baskı uygulanmasının veya eşitliklerinin kısıtlanmasının Cumhuriyet’in temel yasalarına aykırı olduğunu ilan eder.

23. İşçi sınıfının bir bütün olarak çıkarları tarafından yönlendirilen Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, bireylerin ve bireysel grupların, sosyalist devrimin çıkarlarına aykırı olarak kullandıkları haklardan yoksun bırakmaktadır.

Üçüncü kısım: SOVYET GÜCÜNÜN YAPISI

A) Merkezi otoritenin örgütlenmesi

Altıncı Bölüm: İŞÇİ, KÖYLÜ, KAZAK VE KIZIL ORDU MİLLETVEKİLLERİ SOVYETLERİ TÜM RUSYA KONGRESİ HAKKINDA

24. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin en yüksek otoritesidir.

25. Tüm Rusya Sovyetler Kongresi, her 25.000 seçmene 1 milletvekili düşecek şekilde şehir Sovyetleri temsilcilerinden ve her 125.000 kişiye 1 milletvekili düşecek şekilde il Sovyetleri kongreleri temsilcilerinden oluşur.

Not 1. Eğer Sovyetlerin il kongresi Tüm Rusya kongresinden önce gerçekleşmiyorsa, Tüm Rusya kongresine delegeler doğrudan ilçe kongreleri tarafından gönderilir.

Not 2. Tüm Rusya Kongresi’nden hemen önce bir bölgesel Sovyet Kongresi toplanıyorsa, bu durumda bölgesel kongre tarafından bu kongreye delegeler gönderilebilir.

26. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi, Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi tarafından yılda en az iki kez toplanır.

27. Olağanüstü Tüm Rusya Kongresi, Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi tarafından kendi inisiyatifi ile veya Cumhuriyet nüfusunun en az 1/3’ünü oluşturan yerel yönetimlerin Konseylerinin talebi üzerine toplanır .

28. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi, en fazla 200 kişiden oluşan Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesini seçer.

29. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, Tüm Rusya Sovyetler Kongresi’ne karşı tam sorumluluk taşır.

30. Kongreler arasındaki dönemde Cumhuriyetin en yüksek otoritesi Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’dir.

Yedinci Bölüm: TÜM RUSYA MERKEZ YÖNETİM KURULU HAKKINDA

31. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin en yüksek yasama, idari ve denetim organıdır.

32. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, İşçi ve Köylü Hükümeti ile ülkedeki tüm Sovyet iktidarı organlarının faaliyetlerinin genel yönetimini sağlar, yasama ve yönetim çalışmalarını birleştirir ve koordine eder, Sovyet Anayasası’nın, Tüm Rusya Sovyet Kongreleri kararlarının ve Sovyet iktidarının merkezi organlarının uygulanmasını denetler.

33. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, Halk Komiserleri Konseyi veya ilgili birimler tarafından sunulan kararname taslaklarını ve diğer teklifleri inceler ve onaylar, ayrıca kendi kararnamelerini ve emirlerini çıkarır.

34. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, Tüm Rusya Sovyetler Kongresi’ni toplar ve Kongre’ye faaliyetleri ve genel politika ile özel konular hakkında rapor sunar.

35. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin genel işlerinin yönetimi için Halk Komiserleri Konseyi’ni ve hükümetin ayrı kollarının yönetimi için departmanları (halk komiserliklerini) oluşturur.

36. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi üyeleri, Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’nin birimlerinde (halk komiserliklerinde) çalışırlar veya özel görevlerini yerine getirirler.

Sekizinci Bölüm: HALK KOMİSERLERİ KONSEYİ HAKKINDA

37. Halk Komiserleri Konseyi, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin genel işlerinin yönetiminden sorumludur.

38. Halk Komiserleri Konseyi bu görevi yerine getirirken kararnameler, emirler, talimatlar çıkarır ve genel olarak devlet hayatının doğru ve hızlı bir şekilde ilerlemesi için gerekli tüm tedbirleri alır.

39. Halk Komiserleri Konseyi, tüm kararname ve kararlarını derhal Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesine bildirir.

40. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, Halk Komiserleri Konseyi’nin herhangi bir kararını veya kararını iptal etme veya askıya alma hakkına sahiptir.

41. Halk Komiserleri Konseyi’nin genel siyasi önem taşıyan tüm kararları ve kararları, Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’nin değerlendirmesine ve onayına sunulur.

Not : Acil uygulanması gereken tedbirler doğrudan Halk Komiserleri Konseyi tarafından alınabilir.

42. Halk Komiserleri Konseyi üyeleri, ayrı ayrı halk komiserliklerinin başında bulunurlar.

43. 18 Halk Komiserliği oluşturulmuştur, bunlar şunlardır:

a) Dış ilişkiler konusunda;

b) askeri konularda;

c) Denizcilik işleri hakkında;

d) iç işleri;

d) adalet;

f) emek;

g) sosyal güvenlik;

c) kamu eğitimi;

i) posta ve telgraflar;

k) Milli meseleler hakkında;

l) finans;

m) iletişim yolları;

n) tarım;

o) ticaret ve sanayi;

p) ulusal gıda;

p) devlet kontrolü;

c) Milli Ekonomi Yüksek Kurulu;

t) sağlık bakımı.

44. Her halk komiserinin başkanlığında, Halk Komiserleri Konseyi’nin onayladığı üyelerden oluşan bir kurul oluşturulur.

45. Halk Komiseri, ilgili komiserliğin yetki alanına giren tüm konularda karar alma ve bunları kurulun dikkatine sunma hakkına sahiptir. Kurulun, Halk Komiseri’nin belirli bir kararına katılmaması durumunda, kurul, kararın yürütülmesini askıya almadan, Halk Komiserleri Konseyi’ne veya Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi Başkanlığı’na itiraz edebilir.

Aynı itiraz hakkı yönetim kurulu üyeleri için de geçerlidir.

46. Halk Komiserleri Konseyi, Tüm Rusya Sovyetler Kongresi’ne ve Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’ne karşı tam sorumluluk taşır.

47. Halk Komiserleri ve Halk Komiserliklerine bağlı kurullar, Halk Komiserleri Konseyi’ne ve Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’ne karşı tam sorumluluk taşırlar.

48. Halk Komiseri unvanı, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin genel işlerinden sorumlu olan Halk Komiserleri Konseyi üyelerine aittir ve Sovyet iktidarının merkezde veya yerel yönetimlerde başka hiçbir temsilcisine verilemez.

Dokuzuncu Bölüm: TÜM RUSYA SOVYETLER KONGRESİ VE TÜM RUSYA MERKEZ YÜRÜTME KOMİTESİ’NİN GÖREV TANIMI HAKKINDA

49. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi ve Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, ulusal öneme sahip tüm konulardan sorumludur, örneğin:

a) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti Anayasası’nın onaylanması, değiştirilmesi ve tamamlanması.

b) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin tüm dış ve iç politikalarının genel rehberliği.

c) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin sınırlarının belirlenmesi ve değiştirilmesi, toprak parçalarının veya ona ait hakların devredilmesi.

d) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin parçası olan bölgesel Sovyet birliklerinin sınırlarını ve yetkilerini belirlemek, aralarındaki anlaşmazlıkları çözmek.

d) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’ne Sovyet Cumhuriyeti’nin yeni üyelerinin kabulü ve onun bazı bölümlerinin Rusya Federasyonu’ndan ayrılmasının tanınması.

e) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti topraklarının genel idari bölünmesi ve bölgesel birliklerin onaylanması.

g) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti topraklarında ölçü, ağırlık ve para sisteminin kurulması ve değiştirilmesi.

c) Yabancı devletlerle ilişkiler, savaş ilanı ve barış akdi.

i) Kredi, gümrük ve ticaret anlaşmaları ile mali anlaşmaların akdedilmesi.

k) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti topraklarında tüm ulusal ekonominin ve onun ayrı ayrı kollarının temellerinin ve genel planının oluşturulması.

l) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti bütçesinin onaylanması.

m) Ulusal vergi ve harçların oluşturulması.

n) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin silahlı kuvvetlerinin örgütlenme esaslarının belirlenmesi.

o) Genel ulusal mevzuat, yargı sistemi ve yargılama usulleri, medeni, ceza mevzuatı vb.

p) Halk Komiserleri Konseyi’nin hem bireysel üyelerinin hem de Halk Komiserleri Konseyi’nin tamamının atanması ve görevden alınması, ayrıca Halk Komiserleri Konseyi Başkanı’nın onayı.

p) Rusya vatandaşlığının kazanılması ve kaybedilmesi ile Cumhuriyet topraklarındaki yabancıların haklarına ilişkin genel yönetmeliklerin çıkarılması.

c) Genel ve kısmi af hakkı.

50. Yukarıda sayılan hususların yanı sıra, Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi ve Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, kendi çözümlemelerine tabi gördükleri bütün hususlarda yetkilidir.

51. Aşağıdakiler, Tüm Rusya Sovyetler Kongresi’nin münhasır yargı yetkisine tabidir:

a) Sovyet Anayasası’nın temel ilkelerinin oluşturulması, tamamlanması ve değiştirilmesi.

b) Barış antlaşmalarının onaylanması.

52. 49. maddenin “c” ve “z” bentlerinde belirtilen hususların karara bağlanması yetkisi, ancak Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi’nin toplanmasının imkânsız olması halinde Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’ne verilir.

B) Sovyet iktidarının yerel düzeyde örgütlenmesi
Onuncu Bölüm: SOVYETLER KONGRESİ HAKKINDA

53. Sovyet Kongreleri aşağıdaki şekilde oluşur:

a) Bölgesel – Şehir meclisleri ve ilçe kongreleri temsilcilerinden, 25 bin kişiye 1 milletvekili oranında ve şehirlerden – 5 bin seçmene 1 milletvekili, ancak tüm bölge için 500’den fazla delege olmayacak şekilde, veya aynı norma göre seçilen Sovyetlerin il kongreleri temsilcilerinden, eğer bu kongre bölgesel kongreden hemen önce toplanıyorsa.

b) İl (ilçe) – Şehir meclisleri ve volost kongreleri temsilcilerinden, 10 bin kişiye 1 milletvekili, şehirlerden ise 2 bin seçmene 1 milletvekili, ancak tüm il (ilçe) için en fazla 300 milletvekili; il kongresinden hemen önce bir ilçe Sovyet kongresi toplanması halinde, seçimler volost tarafından değil, ilçe kongresi tarafından aynı kurala göre yapılır.

c) İlçe (ilçe) – Köy meclisi temsilcilerinden, her bin kişiye 1 milletvekili olmak üzere, ancak tüm ilçe (ilçe) için en fazla 300 milletvekili.

d) İl – İlin tüm kırsal konseylerinin temsilcilerinden, her 10 Konsey üyesi için 1 milletvekili oranında.

Not 1. İlçe kongrelerine nüfusu 10.000’i aşmayan belediye meclislerinin temsilcileri katılır; nüfusu 1.000’den az olan yerleşim yerlerinin köy meclisleri, ilçe kongresine milletvekillerini seçmek üzere bir araya gelir.

Not 2. 10’dan az üyesi olan Köy Meclisleri volost kongresine 1 temsilci gönderir.

54. Sovyet Kongreleri, Sovyet iktidarının yürütme organları (yürütme komiteleri) tarafından, bunların takdir yetkisi veya ilgili bölgenin toplam nüfusunun en az 1/3’ünü oluşturan yerleşim birimlerinin Sovyetlerinin talebi üzerine , ancak her durumda bölgede yılda en az iki kez, il ve ilçelerde üç ayda bir, vilayetlerde ayda bir kez toplanır.

55. Sovyetler Kongresi (bölge, il, ilçe, volost) kendi yürütme organını, yani yürütme kurulunu seçer. Yürütme kurulunun üye sayısı a) bölge ve il için 25, b) ilçe için 20, c) volost için 10’u geçemez. Yürütme kurulu, kendisini seçen Sovyetler Kongresine karşı tam sorumluluk taşır.

56. Yetki alanı içinde, Sovyetler Kongresi (bölge, il, ilçe, volost) söz konusu toprak parçasının en yüksek otoritesidir; kongreler arasındaki dönemde bu otorite Yürütme Kurulu’dur.

On Birinci Bölüm: MİLLETVEKİLLERİ KONSEYLERİ HAKKINDA

57. Temsilciler Meclisi şu şekilde oluşturulur:

a) Şehirlerde – 1000 kişiye 1 milletvekili düşecek şekilde, ancak 50’den az, 1000’den fazla olmamak üzere.

b) Yerleşim yerlerinde (köy, köy, ilçe, kasaba, nüfusu 10.000’den az olan şehir, aul, çiftlik vb.) – Nüfusun her 100 kişisi için 1 milletvekili hesabına göre, ancak her yerleşim yeri için en az 3, en çok 50 milletvekili sayısıyla.

Milletvekillerinin görev süresi 3 aydır.

Not : Uygun görülen kırsal alanlarda yönetim konuları, ilgili köyün seçmenlerinin katıldığı genel kurul tarafından doğrudan karara bağlanır.

58. Temsilciler Meclisi, mevcut çalışmaları için üyeleri arasından köylerde en fazla 5 kişiden, şehirlerde ise her 50 üyeye 1, en az 3 ve en fazla 15 kişiden (St. Petersburg ve Moskova’da en fazla 40) oluşan bir yürütme organı (yürütme komitesi) seçer. Yürütme komitesi, kendisini seçen Konseye karşı tam sorumluluk taşır.

59. Milletvekilleri Meclisi, meclisin uygun görmesi veya meclis üyelerinin en az yarısının talebi üzerine, şehirlerde haftada en az bir, köylerde haftada iki defa olmak üzere, meclis tarafından toplanır.

60. Yetki alanı içinde, Konsey ve 57 nci maddenin (not) hükmünde öngörülen hallerde seçmenlerin genel kurulu, ilgili bölgenin en yüksek merciidir.

On İkinci Bölüm: SOVYET MAKAMLARININ YEREL KONUMLARDAKİ YARGI YETKİSİ KONULARI HAKKINDA

61. Sovyet iktidarının bölge, il, ilçe ve taşra organları ile Temsilciler Konseylerinin faaliyet konuları şunlardır:

a) Sovyet iktidarının ilgili yüksek organlarının tüm kararlarının uygulanması;

b) Verilen toprakların kültürel ve ekonomik bakımdan geliştirilmesi için her türlü tedbirin alınması;

c) tamamen yerel (belirli bir bölge için) öneme sahip tüm sorunların çözümü;

d) Belirli bir toprak parçasında tüm Sovyet faaliyetlerinin birleştirilmesi.

62. Sovyet Kongreleri ve bunların yürütme kurulları, yerel Sovyetlerin faaliyetlerini denetleme hakkına sahiptir (yani, bölgesel kongreler, belirli bir bölgedeki tüm Sovyetleri denetleme hakkına sahiptir, il kongreleri, ilçe kongrelerinin parçası olmayan şehir kongreleri hariç, belirli bir ildeki tüm Sovyetleri denetleme hakkına sahiptir, vb.) ve bölge ve il kongreleri ve bunların yürütme kurulları ayrıca, bölgelerinde faaliyet gösteren Sovyetlerin kararlarını iptal etme hakkına sahiptir ve bu durumu en önemli durumlarda merkezi Sovyet hükümetine bildirir.

63. Sovyet iktidarının organlarına verilen görevleri yerine getirmek üzere, Konseyler (şehir ve kırsal) ve Yürütme Komiteleri (bölge, il, ilçe ve volost) bünyesinde, daire başkanlarının başkanlığında ilgili daireler oluşturulur.

Dördüncü Kısım: AKTİF VE PASİF SEÇİM HAKKI
On Üçüncü Bölüm

64. Sovyetlere oy verme ve seçilme hakkı, din, uyruk, ikamet yeri vb. gözetilmeksizin, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin seçim günü itibarıyla on sekiz yaşını doldurmuş olan aşağıdaki her iki cinsiyetten vatandaşları tarafından kullanılır:

a) Üretken ve toplumsal açıdan yararlı emekle geçimini sağlayanlar ile ev işlerinde çalışan ve bu işlerde üretken emek imkânı sağlayanlar, sanayi, ticaret, tarım vb. alanlarda çalışan her çeşit ve kategorideki işçiler ve çalışanlar, kar amacıyla ücretli emek kullanmayan köylüler ve Kazak çiftçiler;

b) Sovyet ordusu ve donanmasının askerleri;

c) Bu maddenin “a” ve “b” bentlerinde sayılan sınıflara girenlerden çalışma yeteneğini kısmen kaybetmiş olanlar.

Not 1. Yerel Meclisler, merkezi yönetimin onayıyla bu maddede belirlenen yaş sınırını düşürebilirler.

Not 2. Rusya vatandaşı olmayan kişilerden, 20. maddede (İkinci Bölüm, Beşinci Bölüm) belirtilen kişiler de aktif ve pasif seçim haklarından yararlanırlar.

65. Aşağıdakiler, yukarıdaki kategorilerden birine girseler bile seçilemezler ve seçilemezler:

a) Kâr elde etmek amacıyla ücretli işçiliğe başvuran kişiler;

b) Sermaye faizi, işletme geliri, mal varlığı geliri vb. gibi gayri rant geliri ile geçinen kişiler;

c) özel tüccarlar, ticaret ve ticari aracılar;

d) Kilise ve dini tarikatların rahipleri ve ruhani görevlileri;

d) eski polis, jandarma özel birlikleri ve güvenlik birimlerinin çalışanları ve ajanları, ayrıca Rusya’da hüküm süren kraliyet ailesinin üyeleri;

e) yerleşik usulde akıl hastası veya deli olarak tanınan kişiler ile vesayet altındaki kişiler;

g) Suç ve kazanç elde etme suçlarından kanunda veya mahkeme kararıyla belirlenen süre içinde mahkûm olanlar.

On Dördüncü Bölüm: SEÇİMLERİN YÜRÜTÜLMESİ HAKKINDA

66. Seçimler, mahalli meclislerin belirlediği günlerde, yerleşik geleneklere göre yapılır.

67. Seçimler, seçim komisyonu ve mahalli meclis temsilcisinin huzurunda yapılır.

68. Sovyet hükümetinin temsilcisinin bulunmasının teknik olarak imkânsız olduğu hallerde, onun yerine seçim kurulu başkanı, onun da bulunmaması halinde seçim toplantısının başkanı geçer.

69. Seçimlerin seyri ve sonuçlarına ilişkin bir tutanak düzenlenir ve seçim komisyonu üyeleri ile Meclis temsilcisi tarafından imzalanır.

70. Seçimlerin yapılmasına ve meslek kuruluşları ile diğer işçi örgütlerinin seçimlere katılımına ilişkin ayrıntılı usul, Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’nin talimatları doğrultusunda yerel Konseyler tarafından belirlenir.

On beşinci bölüm: SEÇİMLERİN KONTROLÜ VE İPTALİ İLE MİLLETVEKİLLERİNİN GERİ ÇAĞIRILMASI HAKKINDA

71. Seçimlerin yürütülmesine ilişkin tüm belgeler ilgili Konseye gönderilir.

72. Konsey, seçimleri doğrulamak üzere bir yetki belgesi komitesi atar.

73. Denetim komitesi denetim sonuçlarını Konsey’e bildirir.

74. Tartışmalı adayların onaylanması konusunda Konsey karar verir.

75. Aday onaylanmazsa, Konsey yeni seçim çağrısında bulunur.

76. Seçimlerin bütünüyle hatalı olması halinde, seçimlerin iptali konusuna Sovyet iktidarının en yüksek organı karar verir.

77. Sovyet seçimlerine itiraz etme yetkisinin son mercii Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’dir.

78. Meclise milletvekili gönderen seçmenler, onu her zaman geri çağırarak genel hükümlere göre yeniden seçim yapma hakkına sahiptirler.

Beşinci Kısım: BÜTÇE HUKUKU
On Altıncı Bölüm

79. İşçi diktatörlüğünün mevcut geçiş döneminde, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin mali politikası, burjuvaziyi mülksüzleştirme ve Cumhuriyet vatandaşlarının üretim ve refah dağıtımı alanında evrensel eşitliği için gerekli koşulları hazırlama temel hedefini desteklemektedir. Bu amaçla, Sovyet iktidar organlarının emrine, özel mülkiyet hakkını ihlal etmekten çekinmeden, Sovyet Cumhuriyeti’nin yerel ve ulusal ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli tüm araçları sağlama görevini koymaktadır.

80. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin devlet gelirleri ve giderleri genel devlet bütçesinde birleştirilir.

81. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi veya Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, genel devlet bütçesine hangi gelir ve harçların dahil edileceğini ve hangilerinin yerel Sovyetlerin emrine verileceğini belirler ve ayrıca vergilendirme sınırlarını belirler.

82. Konseyler, vergi ve harçları yalnızca yerel ekonominin ihtiyaçları için belirler. Ulusal ihtiyaçlar, Devlet Hazinesi’nden tahsis edilen fonlarla karşılanır.

83. Devlet hazinesinden, Devlet gelir ve gider cetvelinde alacak kaydedilmedikçe veya merkezi yönetimin özel bir kararnamesi çıkarılmadıkça harcama yapılamaz.

84. Ulusal öneme sahip ihtiyaçların karşılanması için Devlet Hazinesinden gerekli krediler ilgili Halk Komiserlikleri tarafından yerel Konseylere tahsis edilir.

85. Devlet Hazinesi fonlarından Konseylere verilen tüm krediler ve mahalli ihtiyaçlar için tahminlere göre onaylanan krediler, tahmin bölümleri (paragraflar ve maddeler) sınırları içinde, amaçlarına uygun olarak harcanır ve Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi ve Halk Komiserleri Konseyi’nin özel kararı olmadan başka hiçbir ihtiyacı karşılamak için kullanılamaz.

86. Yerel Sovyetler, yerel ihtiyaçlar için altı aylık ve yıllık gelir ve gider tahminleri hazırlar. İlçe kongrelerine katılan köy ve ilçe Sovyetleri ile şehir Sovyetleri tahminleri ile Sovyet iktidarının ilçe organlarının tahminleri, il ve bölge kongreleri veya bunların yürütme kurulları tarafından onaylanır; Sovyet iktidarının şehir, il ve bölge organlarının tahminleri ise Tüm Rusya Merkez Yürütme Kurulu ve Halk Komiserleri Konseyi tarafından onaylanır.

87. Tahminlerde öngörülmeyen giderler ve bütçe ödeneklerinin yetersiz kalması halinde Konseyler ilgili halk komiserliklerinden ek kredi talep eder.

88. Yerel ihtiyaçların karşılanması için yerel kaynakların yetersiz olması durumunda, acil giderlerin karşılanması için gerekli olan Devlet Hazinesinden yerel Konseylere hibe veya kredi verilmesi, Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi ve Halk Komiserleri Konseyi tarafından yetkilendirilir.

Altıncı Kısım: RUSYA SOSYALİST FEDERASYONU SOVYET CUMHURİYETİ ARMASI VE BAYRAĞI HAKKINDA
On Yedinci Bölüm

89. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin arması, kırmızı bir zemin üzerinde, güneş ışınları altında, sapları aşağı bakacak şekilde çapraz şekilde yerleştirilmiş altın bir orak ve çekiçten, mısır başaklarından oluşan bir taçla çevrelenmiş ve üzerinde şu yazı bulunan resimlerden oluşur:

a) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti

Ve

b) Dünyanın bütün işçileri, birleşin!

90. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin ticari, denizcilik ve askeri bayrağı, sol köşesinde, direğin tepesinde altın harflerle RSFSR veya Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti yazısının bulunduğu kırmızı (kızıl) bir kumaştan oluşur.

V. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi  ve Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi Başkanı Ya. Sverdlov.

Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi Başkanlığı Üyeleri : G. İ. Teodoroviç,  F. A. Rozin, A. Kh. Mitrofanov, K. G. Maksimov.

Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi Sekreteri V. A. Avanesov.

Kadri Gürsel Savunması

0
Kadri Gürsel Savunması

İddianamede şahsıma “ Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmamakla Birlikte Örgüte Yardım Etmek ” suçu isnat ediliyor. İddia makamı bu isnadı üç temel suçlama üzerinden yöneltiyor.

Birincisi, ByLock kullanıcısı 92 şüpheli şahıs ve haklarında FETÖ/PDY silahlı terör örgütünden dolayı soruşturma bulunan 21 kişi ile iletişim kaydımın olduğudur.

İkincisi, Cumhuriyet gazetesi Yayın Danışmanı olup Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.’de birinci derecede imza yetkisine sahip olduğum ve Cumhuriyet’te yaşandığı iddia edilen radikal yayın politikası değişikliğinden, FETÖ/PDY ve PKK/KCK örgütlerinin manipülatif amaçlarına hizmet eder tarzda yayın yapılmasından sorumlu olduğumdur.

Üçüncüsü de, 12 Temmuz 2016’da Cumhuriyet’te yayımlanan “ Erdoğan Babamız Olmak İstiyor ” başlıklı köşe yazısını kaleme alarak “ açıkça ve doğrudan Cumhurbaşkanı’nın şahsını hedef alarak Türkiye’de otoriter bir rejim bulunduğu algısını yaratmaya ” çalıştığımdır.

Bu iddiaların tamamı gerçek dışıdır.

Birincisinden başlamak gerekirse, ByLock kullanıcısı 92 ve haklarında FETÖ/PDY soruşturması bulunan 21 (Aslında bir kişi –Murat Kurnaz-her iki listede de olduğundan bu sayı gerçekte 20’dir) şüpheli şahıs ile iletişim kaydımın bulunduğu iddiası asılsızdır. Suçlamanın dayanaktan yoksun olduğu, bunu ortaya atanların bizatihi kaynak olarak gösterdikleri HTS kayıtları incelenince ortaya çıkıyor. Zira iddia edilen toplam 112 kişiden 102’si ile olduğu iddia edilen iletişim, tamamen tek taraflı (85) SMS ve/veya (17) tek taraflı arama kaydıdır.

Bana gelen SMS’lerin hiç birine cevap vermediğim için benim bu kişilerle herhangi bir iletişim kaydımın bulunduğu iddia edilemez. Olsa olsa aksinden, yani sadece onların benimle irtibat kurma gayretlerinden bahsetmek mümkündür. Bu gayretleri de başarısız kalmıştır. Diğer bir anlatımla, bu kişilerin benimle iletişim kayıtları vardır, benim onlarla iletişim kaydım yoktur.

Kaldı ki bu SMS’lerin neredeyse tamamına yakını 27 Temmuz 2014 ile 1 Ağustos 2014 tarihleri arasında gönderilmiştir. Bu 5 gün zarfında gönderilen SMS sayısı 150 civarındadır. İrtibatlı olduğum iddia edilen 112 kişiden 85’i bana üst üste bir kereye mahsus mesaj gönderen, benim cevap göndermediğim kişilerden oluşmaktadır. Bu yoğunluğun nedeni, o dönemde Emniyet Teşkilatı’ndaki FETÖ yapılanmasını hedef alan ilk büyük tutuklama dalgasına karşı cemaat mensuplarının gazetecilere yönelik olarak bir medya kampanyası düzenlemiş olmalarıdır. Bu 5 gün boyunca benimle irtibat kurmaya çalışmalarının nedeninin ise bağımsız ve eleştirel bir gazeteci olmam olduğunu düşünüyorum. Lakin benden destek alma çabalarının hiçbir sonuç vermediği ortadadır.

Esasen, iddia makamının bu SMS’leri ve cevap vermiş bulunsam bile kısa süre konuşup kapattığım tek taraflı aramaları hesaba katarak yaptığı “ irtibat ” suçlaması akla ve mantığa aykırıdır. Geçersizdir. Aksinin kabulü halinde, FETÖ üyelerinin sadece SMS yollamak suretiyle, bir kişiyi kendileriyle irtibatlı hale getirmelerinin de mümkün olabileceğini varsaymak gerekecektir ki bu durumda, tüm ülke vatandaşları şüpheli ya da sanık haline gelir.

Hemen belirtmem gerekir ki, iddianamede “ iletişim kaydımın bulunduğu ” öne sürülen 112 şahıstan, sadece 8’i ile karşılıklı iletişimim mevcuttur. Bu 8 kişiden 5’i Bylock kullanıcısıdır. Bu 5 kişi elbette ki köşe yazarlığımdan ileri gelen mesleki saiklerle, meşru zeminde görüştüğüm insanlardır.

Tabii ki, söz konusu karşılıklı iletişimin kurulduğu 2015 yılında bu kişilerin, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra FETÖ üyeliğinin başlıca kanıtı olarak gösterilecek olan kriptolu haberleşme sistemi ByLock’un kullanıcılarından olduklarını bilmem ya da tahmin etmem mümkün değildir.

Ayrıca hiç unutulmamalıdır ki, gazeteciler meraklı insanlardır ve herkesle görüşebilirler. Mesleğini ciddiye alan bir gazetecinin görevi, hele de köşe yazarlığı yapıyorsa, ülkesinin önemli meselelerine bakış açısını etraflandırmak, çeşitlendirmek ve ardından kendi mukayesesini yaparak okurlarına sağlıklı, bütüncül ve tutarlı perspektifler sunmaktır. Ve bu faaliyet hiçbir demokraside suç olarak görülemez, cezalandırılamaz. Bunun adı gazeteciliktir, gazetecilik suç değildir.

Sonuç itibarıyla, ByLock kullanıcısı ve FETÖ/PDY şüphelisi toplam 112 kişi ile iletişim kaydımın olduğu yönündeki asılsız iddiadan yola çıkarak “ irtibat ” sonucu çıkarmak izan ve vicdana aykırıdır. İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan 25.03.2017 tarihli analiz raporuna dayandırılan bu asılsız iddia, aleyhimizdeki iddianamenin Mahkeme’ye ve avukatlarımızın erişimine sunulmasından bir gün önce, iktidara yakın gazetelere servis edilmiştir. Bu yüzden hakkımdaki “ 112 ByLock kullanıcısı ve FETÖ/PDY şüphelisi ile irtibatlı olduğum ” şeklindeki yalan haberle itibarsızlaştırılmak istendiğim aşikardır.

İddia makamı, hakkımdaki HTS kayıtlarını inceleme gereği duymaksızın, ByLock kullanıcısı ve FETÖ/PDY şüphelisi112 şahısla olduğu iddia edilen iletişim kaydının yüzde 95’ini, bana bir defaya mahsus olmak üzere gönderilen ve cevap bulamayan SMS’ler ve/veya tek taraflı aramaların oluşturduğunu, dolayısıyla bunların “ iletişim kaydı ” olarak değerlendirilmesinin mümkün olamayacağını teşhis etmediyse, görevini ihmal etmiştir.

İddia makamı, bu iddiayı, asılsızlığını bilerek iddianameye koyduysa görevini kötüye kullanmıştır.

İkinci olarak, iddia makamı beni, Cumhuriyet’te yaşandığı iddia edilen radikal yayın politikası değişikliğinden, FETÖ/PDY ve PKK/KCK örgütlerinin amaçlarına hizmet eder tarzda yayın yapılmasından sorumlu olmakla suçluyor.

İddia makamının bana bu suçlamayı yöneltmek için kullandığı bir dayanak, Cumhuriyet gazetesinin “ Yayın Danışmanı ” olmamdır. İkinci dayanağı ise Cumhuriyet gazetesini çıkaran Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.’de “ Birinci derecede imza yetkilisi olduğum ” gibi bir iddiadır.

Bu suçlamalar her türlü mesnetten yoksundur. Yenigün Haber Ajansı’nda “ Birinci derecede imza yetkisine ” hiçbir zaman sahip olmadım. Buna karşılık bu uydurmacanın nasıl olup da iddianamede yer aldığında dair bir düşüncem var.

Hakkımızdaki dava dosyasının 7 No’lu klasöründe, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün 4 Kasım 2016 tarih ve 47909374.66817(63044) 38081 sayısı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu’na gönderdiği “ Fezlekeli Soruşturma Evrakı ” yer alıyor.

Bu fezlekede ben, “Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.’de birinci derecede imza yetkisine sahip ” olarak gösteriliyorum. Bununla da kalınmamış, bir de “ Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı ” ilan edilmişim. Oysa Vakfın Başkanının Orhan ERİNÇ olduğu, kamuoyunca bilinen bir gerçektir.

Cumhuriyet’teki konum ve görevlerime dair bu iki fahiş hatanın polis fezlekesinde yer alması “ masum ” bir dalgınlıkla açıklanamaz. Burada beni kriminalize edilmek istenen bir vakıf yönetimi ve şirket ile ilişkilendirerek, tutuklanmamı sağlamaya dönük bir suiniyet söz konusudur. Delil de uydurulmamış, aleni, erişime açık veriler, insanı hayretler içinde bırakan bir cüretle düpedüz tahrif edilmiş ve böylece tutuklanmam için bir sözde gerekçe icat edilmiş.

Bu sadece bana mı yapılmış ? Hayır. Fezlekede benim dışımda Akın Atalay, Bülent Utku ve Önder Çelik’in de “ Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı ” oldukları yazıyor. Bu fezleke şu ifadelerle sona eriyor : “ FETÖ/PDY’nin bir kısım kimselerin tutuklanmasına ve yargılanmasına sebep olarak iftira suçunu işledikleri, yine birçok vatandaşın mağduriyetine yol açarak suça konu birçok eyleme katıldıkları anlaşılmıştır ”

İftiralarla dolu bir fezlekenin son cümlelerinin bunlar olması, fevkalade ironiktir. Çünkü bu fezlekede benimle ilgili olarak, aynen bu son cümlelerde yazılı olduğu gibi, tutuklanmama sebebiyet vererek mağduriyetime yol açan iftiralardan başka bir içerik yoktur.

İddia makamının, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı olmadığımı görerek, hazırladığı iddianamede Emniyet’in bu iftirasına yer vermemiş olması sevindiricidir.

Diğer taraftan, söz konusu fezlekenin yer aldığı 7 inci klasörün 109 uncu sayfasındaki “ Yenigün Haber Ajansı İmza Sirküleri ” iddia makamı tarafından görülüp değerlendirilmiş midir ?

Mali Suçlar Araştırma Kurulu’nun (MASAK) 24.08.2016 tarihli araştırma raporunda, 01.01.2013 ile 18.08.2016 tarihleri arasında Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.’nin Yönetim Kurulunda görev yaptığı tespit edilenler arasında adım görünmüyor. Dolayısıyla şirketin ne birinci, ne de ikinci derecede imza yetkilileri arasındayım.

Ayrıca MASAK raporundaki inceleme bitim tarihi olan 18.08.2016’dan sonra da Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.’de herhangi bir görevim ve dolayısıyla birinci derecede imza yetkim olmamıştır. Bu gerçeği avukatlarım, 18.05.2017’deki tutukluluk incelemesi öncesinde 15.05.2017 tarihinde verdikleri tahliyemi talep eden dilekçelerinde belgeleriyle ortaya koymuşlardır.

Cumhuriyet’te yaşandığı iddia edilen radikal yayın politikası değişikliğinden, FETÖ/PDY ve PKK/KCK örgütlerinin manipülatif amaçlarına hizmet eder tarzda yayın yapılmasından sorumlu olduğum öne sürülürken kullanılan bir başka husus da gazetenin “ Yayın Danışmanı ” pozisyonunda bulunmamdır.

Benim yayın danışmanlığım ile gazetenin iddia edilen yayın politikası değişikliği arasında herhangi bir ilişki kurmak akla ve mantığa aykırıdır, abesle iştigaldir. Bu iki nedenden ötürü böyledir.

Birincisi, 27 Eylül 2016’da başlayarak gözaltına alındığım 31 Ekim 2016’ya kadar toplam 34 gün ifa edebildiğim Yayın Danışmanlığı, gazetenin yayın politikası üzerinde karar ve icra yetkisi veren bir görev olmamasıdır. Yayın danışmanı, adından da anlaşılacağı gibi gerektiğinde fikri alınan ya da fikrini söyleyen kişidir. Önerilerini dikkate alıp almama hususunda kararı veren merci ise gazetenin yönetimidir.

İkinci neden ise, benim gibi görevine 27 Eylül 2016’da başlayıp bunu sadece 34 gün sürdürebilen bir Yayın Danışmanının Cumhuriyet’teki radikal yayın politikası değişikliğini nasıl ve ne zaman gerçekleştirdiği sorusunun cevabı ile ilgilidir.

İddianamede “ Cumhuriyet gazetesine, silahlı terör örgütü FETÖ/PDY tarafından özellikle 2013 yılından itibaren adeta el konulduğu ” ileri sürülüyor. Gazetenin yayın politikasının son 3 yıllık dönemde değişime uğradığı iddia ediliyor. Öyleyse, benim bu “ yayın politikasını değiştirme suçuna ” iştirakim nasıl mümkün olmuş olabilir ?

Bu sözde suçu, gözaltına alınıp tutuklanmamdan yaklaşık beş buçuk ay önce, 10 Mayıs 2016’da başlayarak, haftada iki kez yazdığım köşe yazılarımda işlemiş olamam, çünkü köşe yazarı, köşesinde sadece kendi görüşlerini ifade eder ve bu görüşler gazete için bağlayıcı nitelikte addolunmaz.

Bu, son üç yıla yayıldığı iddia edilen sözde “ Yayın politikası değiştirme suçuna ” gözaltına alındığım 31 Ekim 2016’dan önceki 34 gün zarfında, karar ve icra yetkisi olmayan bir “ Yayın Danışmanı ” olarak katılmış olmam ise akla ziyan bir iddiadır.

İşte tam da bu nedenle, iddia makamı, Cumhuriyet gazetesinde 5 ay köşe yazarı ve son 1 ay da yayın danışmanı olduğum gerçeğini ve MASAK’ın Yenigün Haber Ajansı’nda imza yetkilisi olmadığıma dair raporunu görüp incelemeden, sadece bir polis fezlekesine binaen, benim Yenigün Haber Ajansı’nda birinci derecede imza yetkisine sahip olduğumu ve Cumhuriyet Gazetesi’nin yayın politikasını değiştirdiğimi iddianameye koymuşsa, açıkça görevini ihmal etmiştir.

Aksi geçerli ise görevini açıkça kötüye kullanmıştır.

Bana isnat edilen üçüncü suçlama, Cumhuriyet gazetesinde “ Erdoğan Babamız Olmak İstiyor ” başlıklı bir yazı yazmış olmamdır.

12 Temmuz 2016’da yayımlanan bu yazımda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sigara karşıtlığından yansıyan, fazlasıyla baskıcı bulduğum bir siyasi kültür ve zihniyeti eleştirmiş ve hicvetmiştim. İddia makamı bu yazıda “ Açıkça ve doğrudan Cumhurbaşkanı’nın şahsını hedef aldığımı ” vurgulayarak bundan sözde bir suç üretmeye çalışıyor.

Açıkça belirtmeliyim ki Türkiye’de “ açıkça ve doğrudan Cumhurbaşkanı’nı hedef almak ” diye bir suç yoktur. Bilakis iyi gazeteci, eleştiri konusunu açıkça ve doğrudan hedef alır. Bu konu Cumhurbaşkanı’nın icraat ve söylemi olunca da eleştirisini açık ve doğrudan dile getirir ki net biçimde anlaşılsın. Ayrıca demokrasilerde Cumhurbaşkanı’nın eleştiriden muaf olduğuna dair ne bir yasa olabilir, ne de Cumhurbaşkanı eleştirilecekse bunun üstü örtülü ve dolaylı yoldan yapılacağı hususunda bir teamülden söz edilebilir.

Yine bu yazı dolayısıyla “ Türkiye’de otoriter bir rejim bulunduğu algısını yaratmaya çalışmakla suçlanıyorum. Bu hukuki değil, siyasi nitelikte bir suçlamadır. Gazetecinin işi algı yaratmak değil, olguları nesnel biçimde değerlendirmektir. Gazeteci bir görüş ifade ediyorsa bunu olgularla destekler. Benim suçlanan yazım da sarsılmaz olgularla desteklenip doğrulanmış bir görüşü içermektedir.

Hemen belirtmem gerekir ki, köşe yazarlığına başladığım 2007 yılından bu yana mevcut iktidara mesafeli durmuş ve eleştirmiş olmama rağmen hakkımda bugüne kadar yazılarım ve konuşmalarım nedeniyle ne bir şikayet söz konusu olmuş ne de bir dava açılmıştır.

Üstelik Türkiye’deki rejimin otoriterleştiği uyarısını yıllardır her mecrada açık ve seçik biçimde yapan bir köşe yazarıyım. Bu görüşümü her zaman olgulara dayandırdım. “Seçimli otokratik rejim yolundayız” başlıklı yazım Milliyet’te yayınlandığında tarih 2009 yılıydı. Bu tarihten sonra da çeşitli vesilelerle rejimin otoriterleşmeye doğru yöneldiği uyarısını yaptığım yazılarım olmuştur.

Öngörüm maalesef gerçekleşti. Yoksa bugün bir düşünce suçlusu olarak tutuklu yargılanmaz, mesnetsiz, içi boş ve asılsız suçlamaları bir Mahkeme karşısında çürütme imkânını hapiste 9 ay geçirdikten sonra bulmuş olmazdım.

Şimdi tutukluluğum bir cezaya dönüşmüş ise ve otoriterlik hakkındaki eleştiri ve uyarılarım bu tutukluluğun gerekçeleri arasına konulmuşsa, bu durum görüşlerimin ne kadar haklı ve yerinde olduğunu gösterir sadece.

İddia makamı, “ Erdoğan Babamız Olmak İstiyor ” başlıklı yazımın kendi ifadeleriyle “ darbeden 3 gün önce yani 12 Temmuz 2016’da ” yayımlandığını vurgulayarak beni adeta suçlamış oluyor. Bir tesadüften ötürü nasıl suçlanabilirim ? Bu imkânsızdır.

Bu yazının 15 Temmuz darbe girişiminden 3 gün önceye rastlamasının sadece bir nedeni var ve o da zaten metnin içinde. Yazıyı kaleme almamı tetikleyen olay, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 9 Temmuz 2016’da NATO zirvesinin yapıldığı Varşova’da Bulgaristan Dışişleri Bakanı Daniel Mitov’un üzerindeki sigara paketini kendisine vermesini isteyerek almasıdır. Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan darbeden 6 gün önce Varşova’daki zirvenin fuayesinde sigara içerken gördüğü Bulgar Bakan’dan üzerinde taşıdığı sigara paketini alarak, kendisine sigarayı bıraktığına dair söz vermesini istemeseydi, benim de bu yazıyı yazmam darbe girişiminden 3 gün öncesine rastlamayacaktı. Medya okur-yazarlığı bulunan herhangi bir kişi, suçlanan yazımı okuduğunda, yazının güncelliğinin Bulgar Bakan’ın sigara paketinin alınmasına dayandığını anlar.

Maalesef iddia makamı, yazıma nesnel ölçüler içinde değil, beni hapiste tutmak için bir gerekçe icat etme arayışı ile yaklaştığından bu basit gerçeği görememiş.

Bana yöneltilen bütün bu suçlamalar akıl ve mantıktan yoksun olduğu gibi, her türlü hukuk ve vicdan ölçüsünün de dışındadır. Sadece adaletsizlik üreten suçlamalardır.

Ayrıca hakkımda MASAK raporları olduğu iddia edilmiş. Bu gerçek dışıdır. Dava dosyası incelendiğinde MASAK raporlarında adımın geçmediği görülecektir.

İlaveten “ Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu’nun usulsüz yöntemlerle ele geçirildiği” iddiası ile de tuhaf bir biçimde ilişkilendiriliyorum. Bu bir hayal ürünüdür.

İddiaya konu yönetim değişikliği vuku bulduğunda, ben Milliyet Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmakta idim. Yönetim Kurulu değişikliği ile herhangi bir ilgim olamaz. Bu eşyanın tabiatına aykırı.

Ve nihayet iddia makamı, bana isnat ettiği, asılsız, gerçek dışı, akla, mantığa ve hukuka aykırı suçlamaları kendi ifadesiyle “ bir kül halinde değerlendirip ” hakkımda “ Terör örgütü üyesi olmamakla birlikte terör örgütüne yardım etme ” suçunu işlediğim kanaatine varıyor.

Ben ise, bu ifadem ile iddia makamının üzerime attığı, suçlamaların, külliyen asılsız ve gerçek dışı olduğunu birer birer kanıtlamış bulunuyorum.

Bugün karşınızda “ sanık ” sıfatıyla ifade veriyorsam, bunun nedeni Cumhuriyet gazetesine karşı başlatılan tasfiye amaçlı siyasi operasyona son anda, susturulmak ve tecrit edilmek maksadı ile dahil edilmiş olmamdır.

İktidara yakın güç odakları, 2011’den başlayarak, her seçim öncesinde, medya patronları üzerindeki nüfuzlarını kullanmak suretiyle, TV programlarına çıkmamı ve yazı yazmamı engellemeye çalışmışlardır.

2016’nın sonbaharında Türkiye’nin bir Anayasa Referandumunun sathı mailine gireceği bir sırada beni susturmanın kendilerince yolu, tutuklanmamı sağlamaktı. Çünkü bu kez Cumhuriyet gibi bağımsız bir gazetede özgürce yazıyordum ve bu gazeteye söz geçirmeleri mümkün değildi.

Dava dosyası incelendiğinde, kumpas davalarından birinde, hakkında iki müebbet hapis cezası talebiyle FETÖ şüphelisi olarak yargılanan savcı Murat İnam’ın bu davanın ben hariç tüm şüphelileri hakkında 30 Ekim 2016 tarihinde yakalama ve gözaltına alma kararı çıkarttığı görülüyor. Hakkımdaki gözaltına alma kararı ise diğer arkadaşlarımın gözaltına alındıklarının duyulmasından, Cumhuriyet’e operasyonun haber olmasından sonra, 31 Ekim 2016 tarihinde çıkarılıyor.

Cumhuriyet’e karşı operasyon, benim de tutuklanarak yazamaz ve konuşamaz, velhasıl gazetecilik yapamaz hale getirilmem için bir fırsat olarak kullanıldı ve bu, birilerinin aklına son anda geldi.

Burada karşınızda “ üyesi olmamakla birlikte, terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım ettiğim için değil, bağımsız, sorgulayıcı ve eleştirel bir gazeteci olduğum için, gazetecilikten taviz vermediğim ve mesleğimi bihakkın ifa etmekte sonuna kadar ısrarlı olduğum için bulunmaktayım.

İktidarın bütün baskı ve tehditlerine karşın, gazeteci kalabilmeyi başardığım için, uzun süre tutuklulukla peşinen cezalandırıldım.

Hakkımdaki “ terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme ” suçlamasını destekleyen tek bir gerçek kanıt bulamazsınız. Çünkü böyle bir kanıt oluşturan ne bir davranışım, ne bir sözüm, ne de bir yazım vardır. Tam tersine, bahse konu örgüte karşı, bütün kariyerim boyunca hep azami şüphe ile yaklaştım ve kesin bir biçimde eleştirel oldum. FETÖ’nün adı henüz “ Cemaat ” iken ve bu cemaat ile AKP iktidarı birlikte çalışırken benim bu yapıya karşı bakışım kategorik biçimde negatif olmuştur ve bu bakışım hiç değişmemiştir.

Mevcut iktidarın, geçmişte bu grupla sürdürdüğü fiili koalisyon ortaklığını teşhir ettim ve bu meşum işbirliğinin ülkeye vereceği zararı öngördüm. O zamanki adıyla cemaatin, iktidardan aldığı güç ve destek sayesinde kurduğu komploların sonucunda AKP’nin de bu ittifakın kurbanı olabileceğini çeşitli vesilelerle ifade ettim. Çok sayıda yazım, konuşmam ve TV programlarında söylediklerim bunu kanıtlar.

Bütün öngörülerim gerçekleşti. Her şey arşivlerdedir.

Aleyhimdeki suçlamalar, sahte delillere dayandırılmalarına bile gerek duyulmaksızın, iptidai yalanlar, tezvirat ve tahrifatlar ile gerçeküstü bir boyuta taşınmıştır.

Bu arada, bu gerçekleri bir Mahkeme heyeti karşısında dile getirmeden önce, Silivri Cezaevindeki tutukluluğum 9 ayı buldu. Uzun tutukluluk yolu ile cezalandırma başlı başına bir hukuksuzluk ve insan hakları ihlalidir.

Yukarıda arz ettiğim hususlar dikkate alınarak, hakkımda beraat kararı verilmesini saygılarımla arz ve talep ederim.

İşkence Yasağı

0
İşkence Yasağı

İşkence, bireyin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü hedef alan, insan onurunu zedeleyen ve temel haklarını ortadan kaldıran ağır bir insan hakları ihlali olarak kabul edilmektedir. Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşmesi’nin 1. maddesine göre işkence; bilgi veya itiraf elde etmek, cezalandırmak, korkutmak ya da ayrımcılığa dayalı nedenlerle bir kamu görevlisi veya onun rızasıyla bir kişiye kasten ağır fiziksel veya ruhsal acı verilmesini ifade etmektedir.

İşkence yasağı, çağdaş uluslararası insan hakları hukukunun en temel ilkelerinden biridir. Uluslararası hukukta mutlak biçimde yasaklanan işkencenin önlenmesi, etkili soruşturulması ve sorumluların cezalandırılması, devletlerin temel yükümlülükleri arasında yer almaktadır. Türkiye’nin de taraf olduğu İşkenceye Karşı Sözleşme, insan onurunun korunmasını esas almakta ve işkenceyi mutlak biçimde yasaklamaktadır. Bu yasak, uluslararası hukukta emredici norm (jus cogens) niteliğinde kabul edildiğinden hiçbir istisnaya tabi değildir. Savaş, savaş tehdidi, olağanüstü hâl, iç karışıklık, terörle mücadele veya üst makam emri işkenceyi haklı gösterecek gerekçeler arasında yer alamaz. İşkence yasağı; Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi‘nin 5. maddesi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi‘nin 7. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi, İşkenceye Karşı  Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü‘nün 7. maddesi, Türkiye’de ise Anayasa’nın 17. maddesi ile Türk Ceza Kanunu’nun 94. maddesi başta olmak üzere çok sayıda ulusal ve uluslararası hukuk metninde güvence altına alınmıştır.

Süleyman’ın Yargısı

0
Süleyman'ın Adaleti

Kral Davut’un oğlu olan Süleyman (MÖ 970?–931?), Yahudi, Hristiyan ve İslam geleneklerinde adalet, hikmet ve basiret sahibi hükümdarın sembolü olarak kabul edilmektedir. Onun adıyla özdeşleşen “Süleyman’ın Adaleti”, yalnızca doğru hüküm vermeyi değil, aynı zamanda delillerin yetersiz kaldığı durumlarda insan psikolojisini ve vicdanı dikkate alarak gerçeğe ulaşabilme yeteneğini de ifade etmektedir. Bu nedenle hukuk tarihinde, hâkimin yalnızca kanun metnine bağlı kalmayıp olayın özünü kavraması gerektiğini gösteren en meşhur örneklerden biri olarak değerlendirilmektedir.

Bununla birlikte Kral Süleyman’a ait olduğu kesinleşmiş herhangi bir kanun kitabı, yasa metni veya hukuk kodu bulunmamaktadır.

Antik Çağ’da, Eski İsrail Monarşi Döneminde yaşayan Süleyman, Tanah’ta (Eski Ahit), büyük bir bilge hükümdar olarak tasvir edilmektedir. Kilise ise sonraki dönemlerde onu adil kralın örneği olarak kabul etmiş ve bütün Hristiyan hükümdarların kendisini örnek almasını tavsiye etmiştir.  İslam geleneğinde Hz. Süleyman, yalnızca bir hükümdar değil aynı zamanda Allah’ın vahiy verdiği bir peygamberdir. Kur’an-ı Kerim’de kendisine ilim, hikmet ve doğru hüküm verme yeteneği verildiği belirtilmektedir.

Tevrat’ta meşhur “iki annenin bir çocuk üzerindeki uyuşmazlığı” olayı ayrıntılı biçimde yer alırken (I. Krallar 3:16-28), Kur’an-ı Kerim’de bu kıssa bulunmamaktadır. Buna karşılık Kur’an, Hz. Süleyman’ın adaletini ve isabetli hüküm verme yeteneğini farklı olaylar üzerinden öne çıkarmaktadır.

Süleyman’ın Hükmü  (I. Krallar 3:16-28)

Anlatıya göre, yeni doğmuş bir bebeğin annesi olduğunu iddia eden iki kadın, iddialarını kanıtlayabilecek hiçbir delile sahip değildir. Bunun üzerine Kral Süleyman, çocuğun ikiye bölünmesini ve her iki kadına birer yarısının verilmesini emreder. Kadınlardan biri bu çözümü kabul ederken, diğeri çocuğun öldürülmesini önlemek için hakkından vazgeçmeyi tercih eder. Süleyman da büyük bir bilgelikle, çocuğun gerçek annesinin onu yaşatmak uğruna kendi talebinden vazgeçmeyi göze alan kadın olduğuna hükmeder.

Hukuk Tarihindeki Etkisi 

“Süleyman’ın Adaleti” anlatısı, Orta Çağ’dan itibaren Avrupa’da hâkimlerin ve hükümdarların en önemli meşruiyet sembollerinden biri hâline gelmiştir. Mahkeme salonlarını, belediye binalarını ve adalet saraylarını süsleyen çok sayıda resim, fresk ve heykelde bu sahne tasvir edilmiştir. Böylece Hz. Süleyman, yalnızca dinî bir şahsiyet değil, aynı zamanda adil yargılamanın, tarafsızlığın, hikmetli muhakemenin ve hukukun üstünlüğünün evrensel simgelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle “Süleyman’ın Adaleti” ifadesi günümüzde de isabetli, hakkaniyetli ve bilgece verilmiş yargı kararları için kullanılan evrensel bir hukuk metaforudur.

 

Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

0
Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

Avukatlık Mesleğinin Korunmasına Yönelik Avrupa Konseyi Sözleşmesi (Council of Europe Convention for the Protection of the Profession of Lawyer) 11-12 Mart 2025 tarihinde düzenlenen 1522. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısında kabul edilmiştir. Sözleşme, avukatlık mesleğini kurumsal mekanizmalarla korumayı amaçlayan ilk uluslararası belgedir.

Avrupa Hukuki İşbirliği Komitesi(CDCJ)‘nin çalışmaları ile hazırlanan Sözleşme, avukatların bağımsızlığını, güvenliğini ve mesleki faaliyetlerini tehdit eden durumlara karşı uluslararası düzeyde yasal koruma sağlamayı amaçlamaktadır. Avukatlık mesleğini korumaya yönelik uluslararası sözleşme metni Türkiye Barolar Birliği Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Birliği Merkezi tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

Avukatlık Mesleği Üzerine Avrupa Konseyi Sözleşmesi Hazırlanması İçin 24 Ocak 2018 Tarihinde 2121 (2018) Numaralı Tavsiye Kararı kabul edilmiştir. Bu tavsiye kararında, R (2000) 21 numaralı Tavsiye Kararında yer verilen standartlara dayanılması önerilmiştir. Önceki yıllarda düzenlenen standartları esas alan Sözleşme, 13 Mayıs 2025 tarihinde Lüksemburg’da gerçekleşecek Avrupa Konseyi Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda imzaya açılacaktır. Sözleşmeye göre, adalet sistemlerine olan kamu güveni avukatların oynadığı role bağlıdır.

Yürürlüğe girebilmesi için en az altısının Avrupa Konseyi üyesi olması kaydıyla sekiz ülkenin onaylaması gereken Sözleşme tüm dünya ülkelerinin imzasına açık olacaktır. Türkiye Barolar Birliği, Türkiye’yi ve tüm Avrupa Konseyi üye ülkelerini,sözleşmeyi imzalamaya ve onaylamaya davet etmiştir. Bu çerçevede, Cumhurbaşkanlığına, TBMM’ye, Adalet Bakanlığına, Dışişleri Bakanlığına ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kuruluna başvurular yapılmıştır.

Sözleşmenin Amacı ve Uygulanma Biçimi 

Sözleşme’nin amacı, avukatlık mesleğinin ve bu mesleği bağımsız olarak, ayrımcılığa, uygunsuz engelleme ve müdahaleye yahut saldırı, tehdit, taciz veya gözdağına maruz kalmadan icra etme hakkının korunmasını güçlendirmektir. Hukukun üstünlüğünü sağlama ve herkes için adalete erişim hakkını güvence altına alma konusunda hayati bir rol üstlenen avukatların mesleklerini bağımsız ve özgürce icra etmelerini güvence altına almak zorunlu görülmektedir. Baroların bağımsız ve özerk kurumlar olarak faaliyet göstermesi ile avukatların adil ve bağımsız yargılanma hakları sözleşmenin temel esaslarındandır. 

Sözleşme hükümlerinin taraflarca etkili bir şekilde uygulanmasını temin etmek amacıyla özel bir mekanizma ve denetim organı oluşturulacak, düzenli raporlar yayımlanacaktır. Sözleşmeye uyum, bir uzman grubu ve tarafların katılımı ile kurulacak komite tarafından izlenecektir. 

 

Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

Giriş

Avrupa Konseyi üyesi Devletler ve bu Sözleşme’nin diğer imzacıları,

Avrupa Konseyi’nin amacının üyeleri arasında daha fazla birlik sağlamak olduğunu göz önünde bulundurarak;

İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’yi (ETS No. 5, 1950) ve Protokolleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadını hatırlatarak;

Suçun Önlenmesi ve Suçluların Islahına ilişkin Sekizinci Birleşmiş Milletler Kongresi (Havana, Küba, 27 Ağustos-7 Eylül 1990) tarafından kabul edilen Avukatların Rolüne ilişkin Temel İlkeler’i dikkate alarak;

Bakanlar Komitesinin avukatlık mesleğini icra etme özgürlüğüne ilişkin üye devletlere yönelik Rec(2000)21 sayılı Tavsiye Kararı’nı dikkate alarak;

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi tarafından 16 Temmuz 2020 tarihinde kabul edilen yargı organlarının, üyelerinin ve uzmanlarının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile avukatların bağımsızlığına ilişkin 44/9 sayılı Kararı dikkate alarak;

Avukatların ve meslek kuruluşlarının hukukun üstünlüğünün desteklenmesi, adalete erişimin güvence altına alınması ve insan hakları ve temel özgürlüklerin korunmasında oynadıkları temel rolün altını çizerek;
Avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle giderek daha fazla saldırı, tehdit, taciz ve gözdağına maruz kalmalarının yanı sıra meşru mesleki faaliyetlerini yerine getirirken uygunsuz engelleme veya müdahaleye maruz kalmalarını ciddi bir endişeyle kaydederek;

Bu tür saldırı, tehdit, taciz, gözdağı ve uygunsuz engelleme veya müdahaleleri kınayarak;

Avukatlık mesleğinin Avrupa Konseyi üyesi Devletlerde ve bu Sözleşme’yi imzalayan diğer Devletlerde mesleki olarak farklı şekillerde örgütlenebileceğini göz önünde bulundurarak;

Avukatlık mesleğini icra etme özgürlüğünü sağlamak için uluslararası hukuki çerçeveyi güçlendiren ihtiyacını göz önünde bulundurarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Bölüm I – Amaç, Kapsam ve Tanımlar
Madde 1 – Sözleşme’nin Amacı

1. Bu Sözleşme’nin amacı, avukatlık mesleğinin ve bu mesleği bağımsız olarak, ayrımcılığa, uygunsuz engelleme ve müdahaleye yahut saldırı, tehdit, taciz veya gözdağına maruz kalmadan icra etme hakkının korunmasını güçlendirmektir.

2. Bu Sözleşme, hükümlerinin Taraflarca etkili bir şekilde uygulanmasını temin etmek amacıyla özel bir mekanizma oluşturur.

Madde 2 – Kapsam

1. Bu Sözleşme, avukatların ve meslek kuruluşlarının mesleki faaliyetlerini kapsar.

2. Bu Sözleşme’nin 5 ilâ 9’uncu maddelerinde yer alan hükümler, kendi özel durumlarıyla ilgili olduğu ölçüde, Taraf’taki unvanları uyarınca hukuki danışmanlık, yardım veya temsil sağlayan;

a. Bu Sözleşme’nin 20’nci maddesinin birinci paragrafı uyarınca diğer bir Tarafça yapılan bir beyanın kapsamında yer alan, veya
b. Belirtilen faaliyetleri, söz konusu Taraf’ın kanunları, Avrupa Birliği hukuku veya uluslararası anlaşmalar uyarınca yapan avukatlara uygulanır.

3. Bu Sözleşme’nin 6’ncı (avukatların mesleki hakları), 7’nci (ifade özgürlüğü) maddeleri ile 9’uncu (koruyucu tedbirler) maddesinin dördüncü paragrafında yer alan hükümler aşağıdaki kişilere de uygulanır:

a. Bu Sözleşme’nin 5’inci ve 8’inci maddelerine aykırı olarak, avukatlık unvanı veya ruhsatı reddedilen ya da iptal edilen veya askıya alınan kişiler;
b. İlgili işlerde danışmanlık yapmaları veya rol almaları durumunda, uluslararası bir mahkeme veya yargı mercii yahut uluslararası bir örgüt tarafından kurulmuş bir organ tarafından, bunların nezdindeki davalarda rol almaya yetkili kılınan kişiler.

4. Bu Sözleşme’nin 6’ncı maddesinin üçüncü paragrafının b ve c bentleri ile 9’uncu maddesinin dördüncü paragrafında yer alan hükümler, avukatların mesleki faaliyetlerinin yerine getirilmesine doğrudan katkıda bulundukları ölçüde, avukatlar tarafından kendilerine yardımcı olmak üzere istihdam edilen veya görevlendirilen kişilere de uygulanır.

5. Bu Sözleşme’nin 9’uncu maddesinin dördüncü paragrafında yer alan hükümler, meslek kuruluşlarının mesleki faaliyetlerinin kendileri tarafından yürütülmesi söz konusu olduğu ölçüde, bu kuruluşlara yardımcı olmak üzere istihdam edilen veya görevlendirilen kişilere de uygulanır.

Madde 3 – Tanımlar

Bu Sözleşme’nin amaçları doğrultusunda:

a. “Avukat”, ulusal hukuka göre avukatlık mesleğini icra etmeye ehil ve yetkili olan herhangi bir gerçek kişi anlamına gelir;
b. “Müvekkil”, bir avukat tarafından danışan verilen, yardım veya temsil edilen herhangi bir gerçek veya tüzel kişi anlamına gelir;
c. “Müvekkil adayı”, doğrudan veya dolaylı olarak, ilgili avukattan danışan veya yardım almak yahut avukat tarafından temsil edilmek isteyen herhangi bir gerçek veya tüzel kişi anlamına gelir;
d. “Meslek kuruluşu”, avukatların bir kısmının ya da tamamının doğrudan veya dolaylı olarak üye veya kayıtlı olduğu ve ulusal hukuk uyarınca mesleği teşkilatlandırmak veya düzenlemek üzere bazı sorumlulukları olan temsili kuruluş anlamına gelir;
e. “Avukatların mesleki faaliyetleri”, hem yerleşik oldukları Taraflarda hem de uluslararası bir mahkemenin veya yargı merciinin yahut uluslararası bir örgüt tarafından kurulan bir organın yargılamaları ve çalışmalarıyla bağlantılı olanlar da dahil olmak üzere, bir müvekkil veya müvekkil adayı için, ulusal, yabancı veya uluslararası hukukun yorumlanası veya uygulanmasıyla bağlantılı olarak tavsiye, yardım ya da temsilin hazırlanması ya da sunulmasına yönelik her türlü eylem anlamına gelir;
f. “Meslek kuruluşlarının mesleki faaliyetleri” bu Sözleşme’nin 4’üncü maddesinin ikinci paragrafı kapsamına giren her türlü faaliyet anlamına gelir;
g. “Kamu makamları” aşağıdaki anlamlara gelir:

i. ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde hükümet ve idare;
ii. ulusal hukuka göre idari işlevleri yerine getirdikleri ölçüde yasama organları ve yargı makamları;
iii. idari yetki kullandıkları ölçüde gerçek veya tüzel kişiler;

h. “Kanunla öngörülmüş” ve “demokratik bir toplumda gerekli” ifadeleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından yorumlandığı şekliyle İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme anlamında anlaşılır.

Bölüm II – Maddi hükümler
Madde 4 – Meslek Kuruluşları

1. Taraflar, ulusal düzeydeki hukuki ve düzenleyici çerçevenin meslek kuruluşlarının bağımsız ve kendi kendini yöneten kuruluşlar olduğunu güvence altına almasını temin eder. Meslek kuruluşlarının yürütme organlarının seçimleri, yürürlükteki kurallara uygun olarak ve dış müdahale olmaksızın gerçekleştirilir.

2. Taraflar, meslek kuruluşlarının aşağıdakileri yapabilmesini temin eder:

a. Avukatların ve mesleğin çıkarlarını teşvik ve temsil etmek;
b. Avukatların bağımsızlığını ve toplumsal rollerini geliştirmek ve savunmak;
c. Bu Sözleşme’ye uygun olarak mesleki davranış standartlarını hazırlamak ve bunlara uyulmasını sağlamak;
d. Mesleğe erişimi ve avukatların sürekli eğitim ve öğretimini desteklemek;
e. Avukatların rolünün geliştirilmesi ve korunması da dahil olmak üzere, hukuki meselelerde ve hukuk uygulamasında avukatlarla, diğer meslek kuruluşlarıyla ve uluslararası, hükümetler arası veya hükümet dışı kuruluşlarla iş birliği yapmak; ve
f. Avukatların refahını güçlendirmek ve gerektiğinde onlara ve ailelerine yardımda bulunmak.

3. Taraflar, avukatların mesleki faaliyetlerini ve mesleğin düzenlenmesini doğrudan etkileyen mevzuatta, usuli veya idari kurallardaki her türlü değişiklikle ilgili hükümet teklifleri hakkında meslek kuruluşlarına zamanında ve etkili bir şekilde danışılmasını temin eder.

4. Taraflar, bir meslek kuruluşuna üye olma zorunluluğunun, avukatların mesleki çıkarlarını ve faaliyetlerini geliştirmek için başka birlikler kurnalarına ve bu birliklerde yer almalarına engel olmamasını temin eder.

Madde 5 – Mesleği İcra Ehliyeti

1. Taraflar, avukatlık mesleğine kabulün, ehliyetin sürekliliğinin ve yeniden kabulün kanunla öngörülmesini ve:

a. Adil şekilde uygulanan objektif, uygun ve şeffaf kriterlere dayanmasını; ve
b. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı tarafından yasaklanan herhangi bir temelde ayrımcılığa tabi tutulmamasını temin eder.

2. Taraflar, avukatlık mesleğine kabul, ehliyetin sürekliliği ve mesleğe yeniden kabul ile ilgili kararların bir meslek kuruluşu veya başka bir bağımsız organ tarafından alınmasını ve bu kararlara karşı kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme veya yargı mercii önünde itiraz edilebilmesini temin eder.

Madde 6 – Avukatların Mesleki Hakları

1. Taraflar, avukatların aşağıdakileri yapabiliyor olmalarını temin eder:

a. İnsan hakları ve temel özgürlüklerin savunulması amacı da dahil olmak üzere hukuki tavsiye, yardım ve temsil sunmak ve sağlamak;
b. Herhangi bir gerçek veya tüzel kişiyi müvekkilleri olarak kabul veya reddetmek ve avukat-müvekkil ilişkisini sona erdirmek;
c. Özgürlüklerinden mahrum bırakılmış olsalar dahi, müvekkillerine ve müvekkil adaylarına hızlı ve etkili bir şekilde erişebilmek;
d. Müvekkillerine tavsiyede bulunmaya, yardımcı olmaya veya onları temsil etmeye yetkili kişiler olarak kabul edilmek;
e. Müvekkillerine vekalet ederken yetkili kamu makamlarının, mahkemelerin ve yargı mercilerinin elinde veya kontrolünde bulunan ilgili materyallere gereksiz gecikme ve kısıtlamalar olmaksızın etkili bir şekilde erişebilmek;
f. Huzuruna çıkmaya yetkili oldukları bir mahkeme, yargı mercii veya benzeri bir organa etkili bir şekilde erişebilmek ve bunlarla iletişim kurabilmek;
g. Somut bir davada karar vermek üzere görev yapan hâkin, savcı veya organ üyesinin reddi ve yargılananın yürütülmesine ilişkin olanlar da dahil olmak üzere, müvekkilleri adına başvuru yapabilmek veya dilekçe sunabilmek;
h. Müvekkillerine vekalet ettikleri tüm yargılamalara etkin bir şekilde katılmak;

i. Hizmetleri hakkında kamuoyunu bilgilendirmek.

2. Taraflar, avukatların müvekkilleri adına tüm işlemlerin yürütülmesi sırasında iyi niyetle ve özenle yaptıkları sözlü ve yazılı beyanlardan dolayı hukuki veya cezai sorumluluğa maruz bırakılmamalarını temin eder.

3. Taraflar, avukatlar için şunları temin eder:

a. Müvekkilleriyle veya müvekkil adaylarıyla yüz yüze görüşürken baş başa kalarak hukuki tavsiyelerde bulunabilmek,
b. Müvekkilleri veya müvekkil adaylarıyla her ne şekilde ve her ne yolla olursa olsun mahremiyet içinde iletişim kurabilmek,
c. Müvekkillerinden veya müvekkil adaylarından doğrudan veya dolaylı olarak aldıkları herhangi bir bilgi veya materyali, onlarla yaptıkları görüşmeleri ve bu görüşmelerle veya onlar adına hukuki işlemlerin yürütülmesiyle bağlantılı olarak hazırlanan herhangi bir materyali açıklamak, teslim etmek ya da bunlarla ilgili kanıt sunak zorunda kalmamak.

4. Bu maddenin birinci, ikinci ve üçüncü paragraflarında belirtilen hakların kullanılmasına, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda gerekli olanlar dışında hiçbir kısıtlama getirilmez.

Bu tür kısıtlamalar, hukuki tavsiye, yardım ve temsil herkes için ulaşılabilir olmasını sağlamaya yönelik gereklilikleri içerebilir, ancak bunlarla sınırlı değildir.

5. Taraflar, avukatların müvekkilleriyle veya müvekkillerinin davalarıyla özdeşleştirilmeleri nedeniyle olumsuz sonuçlara maruz kalmamalarını temin eder. Bu madde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme ve iç hukuk tarafından korunan ifade özgürlüğüne halel gelmeksizin uygulanır.

Madde 7 – İfade Özgürlüğü

1. Taraflar, avukatların müvekkillerinin davalarıyla ilgili konularda kamuoyunu bilgilendirme hakkını, yalnızca kanunla öngörülen ve mesleki sorumluluklardan, adaletin işleyişinin gereklerinden ve özel hayata saygıdan kaynaklanan ve demokratik bir toplumda gerekli olan kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla temin eder.

2. Taraflar, bireysel veya kolektif olarak avukatların ve meslek kuruluşlarının hukukun üstünlüğünü ve buna bağlılığı teşvik etme; yürürlükte bulunan veya teklif edilen düzenlemeleri ve yargı kararlarının esası, yorumlanması ve uygulanması ile adaletin idaresi ve adalete erişimin, insan haklarının geliştirilmesi ve korunması hakkındaki kamusal tartışmalara katılma; ve bu konularla ilgili reform önerilerinde bulunma haklarını temin eder.

Madde 8 – Disiplin

1. Taraflar, avukatlara disiplin cezası verilmesine ilişkin sebeplerin, yalnızca kanunla öngörülen ve İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’de yer alan hak ve özgürlüklerle tutarlı olan mesleki davranış standartlarına dayanmasını temin eder.

2. Taraflar, avukatlar aleyhindeki disiplin kovuşturmalarının,

a. Şu makamlardan birinin önüne getirilmesini;

i. bir meslek kuruluşu tarafından kurulan bağımsız ve tarafsız bir disiplin komitesi,
ii. bağımsız ve tarafsız bir makam veya
iii. kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme veya yargı mercii;

b. Hızlı bir şekilde işleme konulmasını;
c. İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin 6’ncı maddesi uyarınca adil yargılanma gerekliliklerine uygun olarak ve kendi seçtikleri bir avukat tarafından tavsiye ya da yardım alma veya temsil edilme hakkına sahip olarak sürdürülmesini;
d. Kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme veya yargı mercii önünde itiraza tâbi olmasını temin eder.

3. Taraflar, avukatlara uygulanan disiplin yaptırımlarının kanunilik, ayrımcılık yapmama ve orantılılık ilkelerine uygun olmasını temin eder. Mesleği icra hakkına ilişkin herhangi bir yasak, yalnızca mesleki standartların en ciddi ihlalleri için uygulanmalıdır.

Madde 9 – Koruyucu Tedbirler

1. Taraflar, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda suçun önlenmesi, soruşturulması veya kovuşturulması yahut başkalarının haklarının korunması için gerekli olan kısıtlamalara tabi olmak kaydıyla, avukatların;

a. Özgürlüklerinden mahrum bırakılmaları durumunda kendi seçtikleri bir avukata erişebilmelerini,
b. Meslek kuruluşlarının bir temsilcisini, özgürlüklerinden mahrum bırakılmaları, bunun yasal dayanağı ve tutuldukları yer hakkında gereksiz gecikme olmaksızın bilgilendirebilmelerini;
c. Aşağıdaki durumlarda bağımsız bir avukatın veya meslek kuruluşu temsilcinin hazır bulunmasını:

i. hukuki, cezai veya idari bir soruşturma veya sürecin parçası olarak kendilerinin veya mesleki faaliyetleri için kullandıkları herhangi bir bina, araç veya cihazın aranması; veya
ii.mesleki faaliyetleri için kullandıkları belgelere, diğer verilere ve her türlü ekipmana el konulması veya kopyalanması;

belge veya verilerin arama veya el koyma işlemini gerçekleştirenler tarafından incelenmeyeceği durumlar hariç olmak üzere;

d. Özgürlüklerinden mahrum bırakıldıklarında ve aramalara veya belgelere el konulmasına veya kopyalanmasına tâbi tutulmadan önce bu paragrafın a, b ve c bentlerindeki hakları konusunda bilgilendirilmelerini temin eder.

2. Taraflar, mesleğin gözetim ve denetimi uyarınca incelemeler veya diğer tedbirler uygulanırken uygun güvencelerin varlığını ve bunlara uyulmasını temin eder.

3. Taraflar, meslek kuruluşlarının, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda suçun önlenmesi, soruşturulması ve kovuşturulması veya başkalarının haklarının korunması için gerekli olan kısıtlamalara tâbi olarak, aşağıdakiler de dahil olmak üzere, bu Sözleşme’de belirtilen hakları koruyabilmelerini temin eder:

a. İlgili avukatların talep etmesi halinde, temsilcileri aracılığıyla, özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişilerin avukatlarına fiilen erişebilmek,
b. Kolluk kuvvetlerinin haberdar olduğu, avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle saldırıya uğradığını veya öldürüldüğünü düşünmek için gerekçelerin bulunduğu ve bu olayların başka bir şekilde kamuoyuna duyurulmadığı ve avukatların kendilerini bilgilendirecek durumda olmadıkları durumlarda, bu durumlar hakkında gereksiz gecikme olmaksızın bilgilendirilmek,
c. Mesleki faaliyetleri nedeniyle olduğunu düşünmek için gerekçelerin bulunduğu durumlarda, avukatlara karşı açılan davalarda duruşmalara katılma imkanına sahip olmak.

4. Taraflar,

a. Avukatların ve meslek kuruluşlarının mesleki faaliyetlerini yürütebilmelerini ve bu Sözleşme’nin 7’nci maddesi kapsamındaki haklarını aşağıdaki durumların hedef olmaksızın kullanabilmelerini temin eder:

i. her türlü fiziksel saldırı, tehdit, taciz veya gözdağı; veya
ii. herhangi bir uygunsuz engelleme veya müdahale.

b. Bu paragrafın a bendinde belirtilen davranışlarda bulunmaktan kaçınır; ve
c. Bu fıkranın a bendinde belirtilen davranışların suç teşkil edebileceğini düşünmek için bir gerekçe varsa, bu davranışların ortaya çıkmasıyla ilgili etkili bir soruşturma yürütür.

5. Taraflar, meslek kuruluşlarının bağımsızlığını ve kendi kendini yönetme niteliğini zayıflatacak herhangi bir tedbir almaktan veya herhangi bir uygulamayı desteklemekten kaçınır.

Bölüm III – İzleme Mekanizması
Madde 10 – Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Uzmanlar Grubu

1. Tarafların bu Sözleşme’yi tatbiki Avukatlık Mesleğinin Korunması Uzmanlar Grubu (bundan böyle GRAVO – Group of Experts on the Protection of the Profession of Lawyer – olarak anılacaktır) tarafından izlenir.

2. GRAVO en az sekiz ve en fazla on iki üyeden oluşur. Üyeleri, bu Sözleşme’nin 11’inci maddesi ile kurulan Taraflar Komitesi tarafından, Taraflarca kendi yurttaşları arasından gösterilen adaylar esas alınarak dört yıllık bir görev süresi için, bir kez yenilenebilecek şekilde seçilir.

3. Sekiz üyenin ilk seçimi bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesini takip eden bir yıl içinde yapılır.

İlave dört üyenin seçini, Sözleşme’nin yirmi beşinci Taraf tarafından onaylanmasını veya katılımını takiben yapılır.

4. GRAVO üyelerinin seçimi aşağıdaki ilkelere dayanır:

a. Üyeler, yüksek ahlaki karaktere sahip ve bu Sözleşme kapsamındaki alanlarda mesleki deneyim sahibi kişiler arasından şeffaf bir usule göre seçilir;
b. GRAVO’nun herhangi iki üyesi aynı Devletin vatandaşı olamaz;
c. Üyeler farklı hukuk sistemlerini temsil eder;
d. GRAVO’nun oluşumunda cinsiyet ve coğrafi denge sağlanır;
e. Üyeler bireysel sıfatlarıyla görev yaparlar; görevlerini yerine getirirken bağımsız ve tarafsız davranmaya ve görevlerini etkin bir şekilde yerine getirmeye hazır bulunurlar.

5. GRAVO üyelerinin seçim usulü, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, Taraflara danışıldıktan ve oybirliğiyle rızaları alındıktan sonra, bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesini takip eden altı aylık bir süre içinde belirlenir.

6. GRAVO kendi usul kurallarını kabul eder.

7. GRAVO üyeleri ve bu Sözleşme’nin 12’nci maddesinde belirtilen ülke ziyaretlerini gerçekleştiren heyetlerin diğer üyeleri, bu Sözleşme’nin ekinde belirtilen ayrıcalık ve dokunulmazlıklardan yararlanırlar.

Madde 11 – Taraflar Komitesi

1. Taraflar Komitesi bu Sözleşme’nin Taraflarının temsilcilerinden oluşur ve Taraflar Komitesinin oluşumunda cinsiyet dengesi sağlanmaya çalışılır.

2. Taraflar Komitesi, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından toplanır. İlk toplantısı bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesini izleyen bir yıl içinde yapılır. Daha sonra Tarafların üçte birinin, Taraflar Komitesi Başkanı’nın veya Genel Sekreterin talebi üzerine toplanır.

3. Taraflar Komitesi kendi usul kurallarını kabul eder.

Madde 12 – Usul

1. Değerlendirme usulleri turlara ayrılır. Tarafların uygulamalarının değerlendirilmesi usulüne temel teşkil edebilecek anketler gibi bu usulün yürütülebileceği kapsamı ve uygun araçları GRAVO tanımlar.

2. GRAVO, ilgili Taraf’tan Sözleşme’nin uygulanmasına ilişkin bilgi alır. Ayrıca, hükümet dışı kuruluş ve sivil toplumdan, meslek kuruluşlarından ve insan haklarının korunmasına yönelik ulusal kurumlardan da Sözleşme’nin uygulanmasına ilişkin bilgi alabilir. GRAVO ayrıca, bu Sözleşme’nin kapsamına giren alanlarda, diğer Avrupa Konseyi belgeleri ve organlarının yanı sıra diğer bölgesel ve uluslararası örgütlerden elde edilen bilgileri de dikkate alır.

3. GRAVO, ulusal makamlarla iş birliği içinde ve gerektiğinde bağımsız ulusal uzmanların yardımıyla, elde edilen bilgilerin yetersiz olması ve güvenilir bilgi elde etmenin başka uygun yollarının bulunmaması halinde veya bu Sözleşme’nin 13’üncü maddesinin ikinci paragrafında öngörülen durumlarda ülke ziyaretleri düzenleyebilir. Ziyaretler ikincil niteliktedir ve GRAVO’nun bilginin yetersiz olduğuna karar verdiği alanlarla ve bu Sözleşme’nin 13’üncü maddesinin ikinci paragrafında belirtilen durumlarla sınırlıdır.

4. Ziyaretler GRAVO heyeti tarafından gerçekleştirilir. Ziyaretler sırasında heyete belirli alanlardaki uzmanlar yardımcı olabilir. Ziyaretler sırasında heyet:

i. İlgili iç hukuk alanında seyahat özgürlüğünden yararlanmalıdır;
ii. Devlet yetkilileriyle temas kurabilmelidir;
iii. Görüşmek istediği kişilerle özel olarak görüşmeleri engellenmemelidir;
iv. Ülke ziyareti ile ilgili materyallere erişime sahip olmalıdır.

5. GRAVO, değerlendirmenin dayandığı hükümlerin uygulanmasına ilişkin analizinin yanı sıra ilgili Taraf’ın tespit edilen sorunları nasıl ele alabileceğine ilişkin öneri ve tekliflerini içeren bir taslak rapor hazırlar. Taslak rapor, değerlendirmeye tâbi tutulan Taraf’a görüşlerini bildirmesi için iletilir. GRAVO, nihai raporu kabul ederken bu yorumları dikkate alır.

6. GRAVO, alınan tüm bilgilere ve ilgili Taraf’ın yorumlarına dayanarak, Taraf’ın bu Sözleşme hükümlerini uygulamak için aldığı tedbirlere ilişkin raporunu ve sonuçlarını kabul eder. Bu rapor ve sonuçlar ilgili Taraf’a ve Taraflar Komitesine gönderilir. GRAVO’nun raporu ve vardığı sonuçlar, ilgili Taraf’ın yorumlarıyla birlikte, kabul edildikten sonra kamuoyuna açıklanır.

7. Taraflar Komitesi, bu maddendin 1 ilâ 6’ncı paragraflarındaki usule halel gelmeksizin, GRAVO’nun rapor ve sonuçlarına dayanarak, ilgili Taraf’a yönelik aşağıdaki nitelikteki tavsiyeleri kabul edebilir:

a. Gerekli olması durumunda bunların uygulanmasına ilişkin bir tarih belirlemek suretiyle, GRAVO’nun sonuçlarının uygulanması için alınması gereken tedbirlere ilişkin olanlar ve
b. Bu Sözleşme’nin düzgün bir şekilde uygulanması için Taraf ile iş birliğini teşvik etmeyi amaçlayanlar.

Madde 13 – Acil Durum Usulü

1. GRAVO, Sözleşme’nin ciddi ihlallerini önlemek veya bunların boyutunu veya sayısını önlemek yahut sınırlandırmak için sorunların acil müdahaleyi gerektirdiğini gösteren güvenilir bilgiler alırsa, ilgili Taraf’tan, bu tür ihlalleri önlemek için alınan tedbirlere ilişkin özel bir raporun ivedilikle sunulmasını talep edebilir.

2. İlgili Tarafça sunulan bilgiler ve mevcut diğer güvenilir bilgiler dikkate alınarak, GRAVO bir veya birden fazla üyesini bir inceleme yapmak ve bulguları GRAVO’ya ivedilikle rapor etmek üzere görevlendirebilir. Gerektiğinde ve ilgili Taraf’ın rızasıyla, bu inceleme Taraf’ın topraklarına yapılacak bir ziyareti de içerebilir.

3. GRAVO, bu maddenin ikinci paragrafında belirtilen incelemenin bulgularını inceledikten sonra, bu bulguları ilgili Taraf’a ve uygun olduğu durumlarda Taraflar Komitesine, Bakanlar Komitesine ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisine, yorun ve tavsiyeleriyle birlikte iletir. GRAVO’nun raporu ve sonuçları, ilgili Taraf’ın yorumlarıyla birlikte, kabul edildikten sonra kamuoyuna açıklanır.

Madde 14 – Mütalaalar

GRAVO, uygun olduğu durumlarda, bu Sözleşme’nin uygulanmasına ilişkin mütalaaları kabul edebilir.

Madde 15 – Diğer Organlarla İlişki

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ve Parlamenterler Meclisi, bu Sözleşme’nin uygulanması hakkında
düzenli olarak bilgilendirilir.

Bölüm IV – Diğer Uluslararası Belgelerle İlişki
Madde 16 – Diğer Uluslararası Belgelerle İlişki

1. Bu Sözleşme, Tarafların taraf oldukları veya olacakları, bu Sözleşme kapsamında düzenlenen konulara ilişkin hükümler içeren ve avukatların mesleklerini serbestçe icra etme hakkına daha geniş bir koruna sağlayan diğer uluslararası belgelerden kaynaklanan hak ve yükümlülükleri etkilemez.

2. Bu Sözleşme’nin Tarafları, Sözleşme’de düzenlenen konulara ilişkin hükümleri tamamlamak, güçlendirmek veya içerdikleri ilkelerin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla birbirleriyle ikili veya çok taraflı anlaşmalar yapabilir.

Bölüm V – Nihai hükümler
Madde 17 – İmza ve Yürürlük

1. Bu Sözleşme, Avrupa Konseyi üye devletleri, Sözleşme’nin hazırlanmasına katılan üye olmayan Devletler ve Avrupa Birliğinin imzasına açıktır.

2. Bu Sözleşme, onaylama, kabul veya uygun bulmaya tabidir. Onay, kabul veya uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilir.

3. Bu Sözleşme, en az altısı Avrupa Konseyi üye Devletleri olmak üzere, sekiz imzacının önceki paragrafta belirtilen hükümler uyarınca Sözleşme ile bağlı olma iradelerini bildirdikleri tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

 4. Sözleşme ile bağlı olma iradesini daha sonra bildiren herhangi bir imzacı bakımından bu Sözleşme, onay, kabul veya uygun bulma belgesinin tevdi edildiği tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 18 – Sözleşmeye Katılım

1. Bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinin ardından, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Sözleşme’ye Tarafların görüşünü ve oybirliği ile onaylarını aldıktan sonra, Sözleşme’nin hazırlanmasında yer almamış herhangi bir Avrupa Konseyi üyesi olmayan Devleti, Avrupa Konseyi Statüsü’nün 20.d maddesinde öngörüldüğü üzere çoğunluk kararı ve Bakanlar Komitesi’ne üye olma yetkisine sahip Taraf Devletlerin temsilcilerinin oybirliği ile bu Sözleşme’ye katılmaya davet edebilir.

2. Katılım aşamasındaki herhangi bir Devlet bakımından, Sözleşme, katılım belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilmesinden sonra üç aylık sürenin sona erdiği ayın ilk günü yürürlüğe girer.

3. Avrupa Konseyi üyesi olmayan Taraflar, GRAVO ve Taraflar Komitesinin faaliyetlerine, Bakanlar Komitesi tarafından belirlenen usullere göre katkıda bulunur.

Madde 19 – Bölgesel Uygulama

1. Herhangi bir Devlet veya Avrupa Birliği, imza sırasında ya da onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesini tevdi ederken, bu Sözleşme’nin uygulanacağı bölge ya da bölgeleri belirtebilir.

2. Taraflardan herhangi biri, daha sonraki bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben bir beyan yoluyla, bu Sözleşme’nin uygulanmasını kendi sorumluluğunda olan ya da adına taahhütlerde bulunma yetkisine sahip olduğu başka bir bölgeye genişletebilir. Bu tür bir bölge bakımından, Sözleşme, Genel Sekreter’in bu beyanı aldığı tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

3. Önceki iki paragraf kapsamında yapılan herhangi bir beyan, belirtilen herhangi bir bölge bakımından, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapılan bir bildirimle geri çekilebilir. Bu geri çekme, Genel Sekreter’in bu bildirimi aldığı tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 20 – Beyanlar

1. Bu Sözleşme’nin her bir Taraf Devleti, imza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesini tevdi ederken, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben bir beyan yoluyla, 3’üncü maddenin a bendinin amaçları doğrultusunda bu Sözleşme’nin kapsamına giren mesleki unvanları bildirir. Bu beyan daha sonra aynı şekilde değiştirilebilir. Bu beyan ve ilgili değişiklikler, Sözleşme’nin amacını ve sağladığı korumayı zayıflatamaz.

2. Bu Sözleşme’nin her bir Taraf Devleti, imza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesini tevdi ederken, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben bir beyan yoluyla, “kamu makamları” tanımına aşağıdaki organlardan bir veya daha fazlasının dahil olduğunu beyan edebilir:

i. Diğer faaliyetleri açısından yasama organları;
ii. Diğer faaliyetleri açısından yargı makamları;
iii. Ulusal hukuka göre kamu işlevlerini yerine getiren ya da kamu fonlarıyla faaliyet gösteren gerçek veya tüzel kişiler.

Bu beyan daha sonra aynı şekilde değiştirilebilir.

Madde 21 – Çekinceler

1. Herhangi bir Devlet veya Avrupa Birliği, imza sırasında ya da onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesini tevdi ederken, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben bir beyan yoluyla, bu Sözleşme’de yer alan Madde 2 paragraf 3’ün b bendi bakımından 6’ncı Maddede belirtilen hükümleri uygulamama veya yalnızca özel durum ve koşullarda uygulama hakkını saklı tuttuğunu beyan edebilir.

Sözleşmenin hükümleri ile ilgili herhangi diğer bir çekince koyulamaz.

2. Taraflardan herhangi biri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben yapacağı bir beyanla çekincesini tamamen veya kısmen geri çekebilir. Bu beyan, Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren geçerli olur.

Madde 22 – Sözleşme’de Değişiklik

1. Taraflardan biri tarafından Sözleşme’ye ilişkin sunulan herhangi bir değişiklik önerisi, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne iletilir ve Genel Sekreter tarafından Avrupa Konseyi üye Devletlerine, hazırlanmasına katılan üye olmayan Devletlere, her bir imzacı Devlete, Taraf Devlete, Avrupa Birliğine ve 18’inci maddenin birinci paragrafı uyarınca Sözleşme’ye katılmaya davet edilen herhangi bir Devlet’e iletilir.

2. Taraflardan biri tarafından teklif edilen herhangi bir değişiklik Taraflar Komitesine iletilir; Taraflar Komitesi ise teklif edilen değişikliğe ilişkin görüşünü Bakanlar Komitesi’ne sunar.

3. Bakanlar Komitesi, önerilen değişikliği ve Taraflar Komitesi’nin görüşünü değerlendirir ve üye olmayan Taraf Devletler ile istişareden sonra bu değişikliği kabul edebilir.

4. Bakanlar Komitesi tarafından bu maddenin üçüncü paragrafı uyarınca kabul edilen herhangi bir değişikliğin metni, kabul edilmek üzere Taraf Devletlere iletilir.

5. Bu maddenin üçüncü paragrafı uyarınca kabul edilen herhangi bir değişiklik, Tarafların tamamının ilgili değişikliği kabul ettiklerini Genel Sekreter’e bildirdikleri tarihten sonraki bir aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 23 – Sözleşmeden Çekilme

1. Taraflardan herhangi biri, herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirimde bulunarak bu Sözleşme’den çekilebilir.

2. Çekilme, Genel Sekreter’in bildirimi aldığı tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 24 – Bildirimler

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri; Avrupa Konseyi üye Devletlerine, hazırlanmasına katılan üye olmayan Devletlere, her bir imzacı Devlet’e, Taraf Devlet’e, Avrupa Birliği’ne ve 18’inci madde uyarınca bu Sözleşme’ye katılmaya davet edilen her Devlete aşağıdaki hususları bildirir:

a. Herhangi bir imza;
b. Herhangi bir onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesinin tevdii;
c. Bu Sözleşme’nin 17 ve 18’inci maddeler uyarınca yürürlüğe giriş tarihi;
d. 22’nci maddeye uygun olarak kabul edilen herhangi bir değişiklik ve bu değişikliğin yürürlüğe giriş tarihi;
e. 20’nci maddeye uygun olarak yapılan herhangi bir beyan;
f. 21’inci maddeye uygun olarak yapılan herhangi bir çekilme veya çekince,
g. 23’üncü madde hükümleri uyarınca yapılan sözleşmeden çekilme;
h. Bu Sözleşme’ye İlişkin herhangi diğer bir eylem, bildirim veya iletişim.

Ek – Ayrıcalık ve Dokunulmazlıklar (Madde 10)

1. Bu ek, bu Sözleşme’nin 10’uncu maddesinde bahsedilen GRAVO üyeleri ile ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyelerine uygulanır. Bu ekin amaçları doğrultusunda, “ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri” ifadesi, bu Sözleşme’nin 12’nci maddesinin üçüncü ve dördüncü paragraflarında belirtilen bağımsız ulusal uzmanlar ve bilirkişiler, Avrupa Konseyi personeli ve GRAVO’ya ülke ziyaretlerinde eşlik eden Avrupa Konseyi tarafından görevlendirilmiş tercümanları kapsar.

2. GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri, ülke ziyaretlerinin hazırlanması, gerçekleştirilmesi, takip işlemleri ve bu görevlerle bağlantılı seyahatler sırasında aşağıdaki ayrıcalık ve dokunulmazlıklardan yararlanır:

a. Kişisel tutuklama veya gözaltı ve kişisel bagajlarına el konulmasına karşı dokunulmazlık, ayrıca resmî görevleri kapsamında söyledikleri sözler, yazdıkları metinler ve gerçekleştirdikleri tüm eylemlerle ilgili her türlü hukuki sürece karşı dokunulmazlık;
b. İkamet ettikleri ülkeden çıkış ve dönüşlerinde ve görevlerini ifa ettikleri ülkeye giriş ve çıkışlarında seyahat özgürlüklerine ilişkin her türlü kısıtlamadan muafiyet ve görevlerinin ifası sırasında ziyaret ettikleri ya da geçiş yaptıkları ülkelerde yabancı kayıt prosedürlerinden muafiyet.

3. Görevlerini yerine getirmek amacıyla seyahat eden GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri, gümrük ve döviz kontrolü konularında, geçici resmî görevle bulunan yabancı hükümet temsilcilerine tanınan imkanlardan yararlanır.

4. GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri tarafından taşınan, bu Sözleşme’nin uygulanmasının değerlendirilmesine ilişkin belgeler dokunulmazdır. GRAVO’nun resmî yazışmalarına ya da GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyelerinin resmî iletişimlerine hiçbir kısıtlama veya sansür uygulanmaz.

5. GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyelerine, görevlerini yerine getirirken tan bir ifade özgürlüğü ve tan bağımsızlık sağlanması iççin, görevlerini yerine getirirken söyledikleri sözler, yazdıkları metinler ve gerçekleştirdikleri tün eylemlerle ilgili hukuki süreç dokunulmazlıkları, bu kişiler artık bu görevlerde bulunmasalar bile devam eder.

6. Bu ekin birinci paragrafında belirtilen kişilere tanınan ayrıcalıklar ve dokunulmazlıklar, bu kişilerin kişisel çıkarları için değil, GRAVO’nun bağımsız görevlerini yerine getirmesi amacıyla sağlanmıştır. Bu ekin birinci paragrafında belirtilen kişilerin dokunulmazlıklarının feragati, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından, Genel Sekreterin bu dokunulmazlıkların adaletin işleyişine engel olacağına ve GRAVO’nun çıkarlarına halel getirmeksizin kaldırılabileceğine kanaat getirdiği durumlarda yapılır.

Deniz Yücel Savunması

0
Deniz Yücel Savunması
Deniz Yücel Savunması

Biliyorum, burada söyleyeceklerim mahkemeniz nezdinde herhangi bir önem taşımayacak ve günümüz Türkiye’sinde hukuki bir karşılık bulmayacak. Bu sözde duruşmanın sonunda, karar verecek makam siz değilsiniz. Cüppeleriniz, kürsüleriniz, makam odalarınız, sizin de, en az beni kelepçeleyen jandarmalar, “bunu içeri atın” dendiğinde beni hapse atan, “bunu salın” dendiğinde hapishane kapılarını açan gardiyanlar kadar emir kulu olduğunuzu değiştirmez. Bir yıllık rehine sürecimin akabinde, hakkımda tahliye kararını imzalarken kimin talimatıyla hareket ettiğinizi hatırlarsınız.

Yine de burada bir şeyler söylemek isterim. Ahmet Altan’ın dediği gibi, ben de Türkiye’de şu an, hukukun olmadığını bildiğim halde hukuk varmış gibi davranacağım. Ahmet Şık gibi ben de savunma yapmayacağım, itham edeceğim. Yaşadıklarım kayda geçsin. Ve dosya, bugün değil ama yarın-öbür gün hukukun üstünlüğünü kabul eden, bağımsız ve saygıdeğer bir mahkemece ele alınırsa, hakkımdaki suçlamalara karşı cevabım yokmuş algısı yaratmak istemediğimden burada söz alıyorum.

Bu açıklamayı, bir yıl beklemenin ardından ve yine tam bir yıl süren skandallar zinciri sonunda yapıyorum. Yaşadığım hak ihlallerini tek tek anlatacağım.

1. Serüvenin tuhaf başlangıcı: 14 Şubat 2017 tarihinde ifade vermek üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne kendi irademle gittim. Hakkımda yakalama kararı olduğunu birkaç gün önce avukatlarım aracılığıyla teyit etmiştim. Ancak polis, ne beni ifadeye çağırmıştı ne de adresi kayıtlarda bulunan Beşiktaş’taki evime çok sevdiği şafak operasyonlarından birini düzenlemişti.

Dönemin Almanya Başkonsolosu Georg Birgelen eşliğinde Vatan Caddesi’ne gittiğimde, bizzat İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan tarafından kabul edildik. Makam odasında çay içerken, “Deniz Bey Almanya için çok önemli olmalı” ya da “Sayın Merkel’in Deniz Yücel’e ne kadar değer verdiğini biliyoruz” gibi göndermeli sözler sarf etti. Bu sohbetten bir süre sonra, ifademi emniyette değil, savcılıkta vereceğimi beyan ettim. Ve gözaltına alındım.

Yan hücrede kalan birine kendimi tanıttıktan sonra, yine aynı kişi diğerlerine “Arkadaşlar, aramızda Ahmet Davutoğlu’na canlı yayında Cizre’yi soran gazeteciyi selamlıyoruz” diye seslendi ve bir alkış koptu. Birinin, Emniyet Müdürü ile çay içip hemen ardından nezarethaneye atılması ve orada alkışlarla karşılanması Türkiye’nin yüksek tuhaflık standartlarına göre bile tuhaftır.

2. Korkunç gözaltı koşulları: Kendi isteğimle polise gittiğim halde gözaltına alındım ve karanlık, gün ışığından, temiz havadan yoksun, rezalet yemek konservelerinin verildiği, çay, kahve ve sigaranın yasak, tuvaletlerin pislik içinde ve sadece sınırlı kullanıma açık olduğu, 120 kişiye tek bir duşun düştüğü bir ortamda, 7 metrekarelik hücrede bir-iki kişiyle tam 13 gün tutuldum. Her gün rapor almak üzere hastaneye götürüldüysem de, oradaki hekimlerin çoğu yüzüme bakmadan “Darp var mı?” diye sorup geçmek istediler. Bu kötü koşullarda rahatsızlandığımda muayene edilmek için mücadele vermek zorunda kaldım. Bazı polislerin, kimi diğer şüphelilere karşı kötü muamelesine tanık olduysam da, nezarethanede görevli ve benim dosyamdan sorumlu polisler bana karşı insanca davrandılar. Ama bu, mevcut korkunç koşulları değiştiremezdi.

3. Savcı rezaleti: Dönemin Enerji Bakanı, Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın e-posta hesaplarının Redhack adlı hacker grubu tarafından hacklenmesi ve basına sızdırılmasıyla ilgili “bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girme ve orada kalma” gibi suçlamalarla hakkımda yakalama kararı çıkarılmıştı. Ancak İstanbul Başsavcı Vekili Hasan Yılmaz ifademi aldığında, Albayrak/Redhack meselesiyle ilgili neredeyse hiç soru sormadı. Bunun yerine, Türkiye muhabiri olduğum Die Welt gazetesinde yayımlanan kimi köşe yazılarım ve haberlerim suç unsuru sayılarak karşıma çıkarıldı. Savcının yöntemi, evrensel hukuk normlarına uygun bir şekilde “suçtan suçluya” ulaşmak değil, beni suçlu ilan edip suç uydurmaktı. Ancak hakkımdaki ithamlar deli saçmasıdır, ciddiye alınacak bir yanı yoktur. Ben, yaptığım işin neden genel gazetecilik standartlarına uygun olduğunu burada açıklayarak kendimi küçük düşürmeyeceğim, onurumla ve vicdanımla sarf ettiğim emeğe saygısızlık etmeyeceğim, haberlerimi, izlenim ve köşe yazılarımı hukuk nezdinde savunma mecburiyetindeymişim gibi davranmayacağım. Gazetecilik değil, gazeteciliği suç saymak suçtur.

4. Çeviri ve mantık fiyaskosu: Savcının karşıma çıkardığı Almanca’dan Türkçe’ye çeviriler tam bir fiyaskoydu. Çeviri hatalarıyla doluydu. Ayrıca, bazı önemli kısımlar anlamı çarpıtacak şekilde atlanmış, başka bir yerde orijinalde olmayan ibareler eklenmişti. Ve tüm hatalar istisnasız aleyhime işliyordu. Yani sadece dil eksikliği değil, aynı zamanda art niyet söz konusuydu. Çeviri hatalarını daha sonra avukatlarım ayrıntılı biçimde mahkemeye sunacaklar. Şimdilik iki örnekle yetineyim.

Suç unsuru sayılan yazılarımdan birinde, Türkiye’de Kürt vatandaşlarının maruz kaldığı ayrımcılığı ve eşitsizliği eleştiren “Kürt anasını görmesin” fıkrasını aktarmıştım. Savcı, tutuklamaya sevk kararında, ayrımcılığı eleştiren bu fıkrayı, utanmadan “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme” suçu olarak değerlendirdi. Bu gülünç durum bir yana, “Almanya’da Almanca olarak yayımlanan bir yazımla hangi halkı, nasıl kin ve düşmanlığa tahrik etmişim?” sorusunu da cevapsız bıraktı.

Sorgunun başka bir yerinde savcı, “Abdullah Öcalan’a ‘PKK Başkomutanı’ demişsin” dedi. “Hani nerede?” diye sordum. Bana Almanca orijinal makalemi verdikten sonra yazımdaki ibareyi gösterdim ve dedim ki, “Burada ‘PKK-Chef’ yazıyor. Almanca ‘Chef’ kelimesinin Türkçe karşılığının ‘Başkomutan’ değil, ‘şef’ olduğunu anlamak için Almanca bilmek gerekmez.” Boş gözlerle baktı. Ve tutuklama talebine, orijinal makalemde “Başkomutan” kelimesini kullandığımı yazdı. Daha sonra cezaevinde tanıştığım eski bir polis müdürü, Hasan Yılmaz hakkında “Çağlayan’ın en geri zekâlı savcısı” dediğinde –n’apim?– itiraz etmedim.

5. Absürt duruşma: İstanbul 9. Sulh Ceza Mahkemesi’nde duruşmayı yürüten hâkim Mustafa Çakar’ın hitabı daha kibardı. Ancak hâkim gibi değil, iktidarın militanı gibi davranıyordu. Defalarca sözümü kesti, “Bu görüşe katılmıyorum” ya da “Ben bunu böyle görmüyorum” dedi. Sanki mahkeme duruşmasında değil de, bir panelde oturup tartışıyormuşuz gibiydi. Sonunda, “Hâkim Bey, ben de sizin görüşünüze katılmıyorum ve sizin görüşünüze katılmamak suç değildir” demek zorunda kaldım. Ne delil karartma ne de kaçma şüphesi için ortada makul sebepler vardı. Ve bana atfedilen “Terör örgütü propagandası yapmak” ve “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme” suçları, mevcut kanunların tutuklama öngördüğü suçların arasında değildi. Ama karar önceden belliydi. Tutuklandım.

6. Kopyala-yapıştır yöntemiyle kararlar: Rutin şekilde tutukluluğumu gözden geçiren Sulh Ceza Mahkemeleri, kopyala-yapıştır yöntemiyle tutukluluğumun devamına hükmetti. Avukatlarımın itirazları okunmadı. Nereden mi biliyorum? Çünkü, avukatım Veysel Ok, benim ricam üzerine, 6 Ekim 2017 tarihinde sunduğu itirazın ilk üç sayfasında her zamanki argümanlarımızı sıraladıktan sonra, araya Sendika.org adlı internet sitesinde yayımlanan ve “Türk futbolunun altyapı sorunlarını” irdeleyen iki sayfalık bir makale sıkıştırdı.

“Çoğu zaman aşağıdaki sözleri birçok sözde futbol insanından duyar veya okuruz: ‘Altyapılar önemlidir.’ ‘Altyapı olmadan üstyapı olmaz’ şeklinde başlayan bu yazı, eğer itirazımız okunsaydı dikkat çekerdi. Dikkat çekmedi, çünkü okunmadan 3. Sulh Ceza Mahkemesi hâkimi Yasin Karaca’nın imzasıyla reddedildi. Kararın üzerindeki “gereği düşünüldü” ibaresi ise, her zamanınkinden daha komikti. Ama aslında, bu, mahkemelerin insanların hayatıyla ilgili karar verirken sergiledikleri ilgisizliğin ve ciddiyetsizliğin vahim göstergesiydi.

Anayasa Mahkemesi ise iki sene içinde başvurumu incelemeyerek başka bir vurdumduymazlık örneğini sergiledi.

7. Ağır Tecrit: Resmî adı Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu olan, Silivri 9 No.lu olarak bilinen hapishanede, tecrit altına alındım. Mesele sadece, tek kişilik bir hücrede kalmam değildi, sadece bu olsaydı itirazım olmazdı. Ancak Olağanüstü Hâl ile, diğer tutuklularla bir araya gelip sosyalleşme, sohbet etme, spor sahasını ortak kullanma gibi haklar tümüyle askıya alınmıştı. Avukat ve haftada bir saat, genelde cam arkasında gerçekleşen, birinci derece akrabalarla sınırlı ailem dışında kimse ile görüşme imkânım yoktu. Birkaç ay sonra, haftada bir saat spor sahasına çıkarıldığımda bile yine yalnızdım.

Tecrit, insanın ruhsal ve bedensel bütünlüğünü zedeleyen “beyaz işkence” olarak bilinen bir işkence biçimdir. Bir yıllık rehineliğimin dokuz ayını ağır tecrit koşulları altında geçirdim. Ve elbette tecrit benim ruhsal ve bedensel bütünlüğümü de etkiledi.

Hücremin arka kapısının açıldığı ufacık avlumda da yalnızdım. Yüksek duvarlarla ve dikenli tellerle sarılı avlunun üstü de tel örgüyle kaplıydı. Bir avuç gökyüzünü bile tel örgülerden görüyordum. Bana en ağır gelen zulüm buydu.

Tecridin bir başka boyutu, yazdığım mektupların iletilmemesi ve gelen mektupların bana teslim edilmemesiydi. Ancak uzun bir mücadelenin ardından eşimin, anne-babamın ve kayınvalidemin mektupları teslim edilmeye başlandı. Bana gönderilen birkaç bin mektup ve kartpostal ise sadece tek tük teslim edildi. Tahliye olduğumda bile verilmedi. Ya yasa dışı bir şekilde el koyulmuş ya da yine, yasa dışı bir şekilde imha edilmişti.

8. Hedef gösterilmek: Gözaltına alınmam ve tutuklanmam, Alman kamuoyu ve hükümetince sert bir dille eleştirildi; Türkiye’de muhalefet tarafından da kınandı. O esnada ne Türk hükümeti konuyla ilgili herhangi bir açıklama yaptı, ne de iktidar medyası kayda değer bir haber geçti. Ta ki tutuklanmamdan üç gün sonra Star adlı bir iktidar bülteni, “Gazeteci değil PKK tetikçisi” şeklinde manşet atarak hakkımda karalama kampanyası başlatana kadar.

Belliydi ki, tutuklanmamla amaçlanan hedefe varılmış, AKP’li siyasetçilerin Anayasa referandumu kapsamında Almanya’da konuşma yasakları gündeme gelmişti. Ertesi gün, yani 3 Mart 2017 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’da (ne alakaysa) Yeşilay’ın “Zümrüdüanka Ödül Töreni”nde ilk defa alenen hakkımda konuştu. AKP’li siyasetçilere getirilen konuşma yasaklarını benim tutuklanmamla ilişkilendirdi ve beni “PKK’nın bir temsilcisi” ve “Alman ajanı” olmakla suçladı. 5 Mart 2017 tarihinde yine İstanbul’da düzenlenen (yine ne alakaysa) “Tokatlılar Gecesi”nde tekrar hakkımda konuştu ve bana tam yedi defa “terörist” dedi. Daha sonra benim için kullandığı “ajan terörist” lafını lügate soktu. 13 Nisan 2017 tarihinde Beyaz TV ve diğer iki televizyon kanalına verdiği röportajda ise, “Elimizde görüntüler, her şey var. Ve bu, tam bir ajan terörist” dedi.

Yani, devletin en tepesindeki kişi tarafından hedef gösterildim ve yargısız infaza uğradım. Ve bu kişi, yargıyı ve iddia makamını üstü örtülü bir şekilde değil, alenen yönlendiriyordu. Günümüz Türkiye’sinde bizzat Cumhurbaşkanı’nın “Şu anda içeride; bu süreç böyle devam edecek” dediği kişi hakkında, Erdoğan’ın onayını almadan iddianame hazırlayabilecek bir iddia makamı, karar verebilecek bir mahkeme var mıdır? Elbette yoktur.

Devletin en tepesinden gelen hakaret ve iftiralara, iktidar medyasının pislik kampanyası eşlik etti. Bazen trajikomik haller alıyordu bu kampanya. Ama benim yanımda eşimin, arkadaşlarımın ve avukatımın da hedef gösterilmesi hiç komik değildi.

9. Tutuklanmamın asıl sebepleri: Ben, Mayıs 2015 tarihinde Die Welt gazetesinin Türkiye temsilcisi olarak çalışmaya başladığım tarihten itibaren zaten fişlenmiştim. Akçakale sınır kapısında dönemin Urfa Valisi’ne, bir basın toplantısında soru sorduğum için gözaltına alınmış, bir başka tarihte dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun Alman Şansölyesi Angela Merkel ile Ankara’da yaptıkları basın toplantısında sorduğum (ve Türkçeye yine eksik-yanlış çevrilen) bir soru yüzünden iktidar ve medyası tarafından hedef gösterilmiştim. Hem Türk hem de Alman vatandaşı olarak Türkiye’den kolaylıkla ayrılabilirdim. Ayrılmadım. Hem gazeteciliğin, esas zor koşullarda gerekli olduğuna inandığım, hem de bu ülkeyle gönül bağım olduğu için Türkiye’de kaldım.

Daha sonra tesadüfen Redhack/Albayrak soruşturmasına dahil edildim. Bu durum, Türk basınına devamlı verilen gözdağının yanında ülkedeki tüm yabancı basın mensuplarını da caydırmak için fırsat olarak görüldü. Tutuklanmamın diğer sebebi ise, benim üzerimden Almanya’yla suni gerginlik yaratarak anayasa değişikliği referandumu için yürütülen kampanyada bu gerginlikten faydalanmaktı.

10. İşkence: Silivri 9 No’lu yüksek güvenlikli cezaevinde, katı şekilde uygulanan prosedürler vardır. Mesela, mahkûm revire çıkarılacak, aile veya avukat görüşüne götürülecekse, o bölümde görevli olan infaz memuru, koridorda nöbet tutan ve hücrelerin belli bir kısmından sorumlu başka bir memurla hücre kapısına gelir. Kimin ne zaman üst araması yapacağı, kimin mahkûma eşlik edeceği bellidir ve asla değişmez. 1 Mart 2017 tarihinde Silivri’ye götürüldükten sonra, revire ve iki defa milletvekili görüşüne çıkarılırken bana da bu prosedür uygulanmıştı.

Ancak 3 Mart Cuma ve tekrar 5 Mart Pazar günü Cumhurbaşkanı’nın beni hedef göstermeye başlamasıyla, 6 Mart Pazartesi günü, beni avukat görüşüne götürmek üzere altı gardiyan kapıma geldi. Ekip, Mustafa Aydın isimli bir amirden ve Osman Andıç, Fırat Koçoğlu, Bilgican Kodal, Adem Yada ve savcılık tarafından adı tespit edilemeyen bir başka gardiyandan oluşuyordu. (İsimleri deşifre ediyorum çünkü herkes yaptığından sorumludur.) Bu grup, üst aramayı, o ana kadar hiç karşılaşmadığım bir kabalıkla yaptı. “Vatan haini”, “Alman ajanı” gibi hakaretlerle hitap ediyor, Cumhurbaşkanı’nın hakkımda sarf ettiği hakaretleri tekrarlıyorlardı.

Normalde tek gardiyan eşliğinde çıkılan yolda etrafımda altı kişi vardı. Koridora çıktığımızda, biri “acele et” diye bağırırken, diğeri aynı anda “yavaş ol” diye bağırıyordu. Başımı öne eğmemi ve omzumu duvara sürterek yürümemi talep ettiler. Utanarak itiraf ediyorum, bu talimata uydum. Cezaevinde çok yeniydim, yalnızdım ve neye uğradığımı şaşırmıştım.

Silivri’de tüm rutin prosedürler askıya alınmıştı. O günden itibaren beni her yere, aynı altı kişi getirip götürüyordu. İkinci gün aile ziyaretine çıkarıldığımda hakaretlerin ve tehditlerin dozu artmıştı. Koridorda yine başımı öne eğmem talep edildi. Çöp tenekesinin önünden geçerken aralarından biri “Sana çöp kutusuna selam verdirteceğim. Merhaba çöp kardeşim diyeceksin. Çünkü sen de çöpsün” şeklinde tehditler savurdu.

Aile görüşü dönüşünde, yine aynı altı gardiyan arasında şöyle bir diyalog geçti: “Bunun odasına girelim biz.” –”Evet, hiç beklemediği bir zaman girelim.” İki-üç saat sonra bu ekip avlu kapısından hücreme girdi. O ana kadar Silivri’de olağan bir aramaya henüz tanık olmamıştım. Bu aramaların jandarma eşliğinde yapıldığını daha sonra öğrendim. Hücreniz, kendi iradenizle seçtiğiniz türden bir yaşam alanı değilse bile, sonuçta sizin yaşam alanınızdır. Kalabalık bir grubun mahremiyetinize girmesi, kendilerinde her şeyi karıştırma, arama hakkı görmesi her zaman rahatsız edicidir. Fakat daha sonra tanık olduğum bu aramalarda aşırı kaba davranışlara maruz kalmadım.

O günkü durum ise farklıydı. Yine aynı altı kişi gelmişti, eşyalarımı dağıtıyor, sakladığım birkaç gazete kupürünü –ki elimde o anda manevi değer taşıyan tek şey buydu- çöpe atmaya zorluyor ve yine küfürler savuruyorlardı. Ve hücrelerde, koridorlardan farklı olarak kameralar olmadığı için ayaklarıma tekmeler, göğsüme ve sırtıma atılan yumruklarla ilk kez darp edildim. Şiddetin dozajı fazla yüksek değildi, bedensel acı yaratmaktan ziyade aşağılamaya, caydırmaya yönelikti ve belki beni karşılık vermem için tahrik ediyorlardı. Ne olursa olsun yaşadıklarım işkenceydi.

Bu ülkede, Sansaryan Han’ından Diyarbakır 5 No.lu Askerî Cezaevi’ne, Erenköy Köşkü’nden “Derin Araştırma Laboratuvarı”na insanlara yapılan zulümleri düşününce, yaşadığım fiziki şiddeti “işkence” olarak tanımlamaya utanırdım. Ama işkenceyi, işkence kılan sadece şiddetin miktarı veya muamelenin gaddarlığı değildir. Psikolojik boyutu vardır. Uygulamanın örgütlü biçimde yapılmasıdır. İnsan onurunu kırmaya ya da caydırmaya yönelik sistematik şekilde uygulanmasıdır. Mağdurun bedensel ve ruhsal bütünlüğünün, hatta can güvenliğinin tümüyle zalimlerin elinde olmasıdır, güvenebileceği herhangi bir kuralın olmayışıdır. Ve işkencecilerin, bugün kendi koydukları sınırların yarın ötesine geçmeyeceklerine dair herhangi bir garanti yoktur. Mağdur, tümüyle zalimlerin keyfine teslim edilmiştir.

Nitekim üçüncü gün şiddetin miktarı tekrar yükseldi ve yüzüme vuruldu. Bu saldırının öncesinde revire doğru yürürken yine başımı eğmemi talep etmişlerdi ama ben bu sefer direndim. Ve kendime yakıştıramadığım bu talimata iki gün boyunca uymuş olma ayıbını kısmen de olsa sildim. Aralarından biri yol boyunca “Boynunu eğ ulan, yoksa ben eğdirmesini bilirim” şeklinde tehdit etti, yine çöp tenekesine selam verdirteceğini söyledi. Ve kameraların olmadığı merdivenlerde, duvara itilip kafama atılan yumruklarla darp edildim.

Revirde başka bir mahkûm olduğu için beni aynı koridorda bulunan kamerasız kütüphane odasına soktular. Orada görevli memur bir şeylerin normal olmadığını fark etti, ancak kitap raflarının arkasına saklandı. Malûm gardiyanlardan biri, yüzüme iki tokat attı, hemen arkasından yanaklarımı okşadı. Bir diğeri “Vatanı satmana Almanlar ne kadar para veriyor?” diye soruyordu. Her zamanki gibi bu tür provokatif bir soruya cevap vermedim; bunun üzerine o memur “Cevap ver, keserim dilini!” diye tehdit etti.

Revirde o gün soy ismini bilmediğim doktor Uğur Bey görevliydi. Girer girmez bu kişiler tarafından darp edildiğimi söyledim ve özellikle kütüphanede yüzüme vuran şahsı işaret ettim. Uğur Bey, benim isteğim üzerine bu gardiyanları odadan çıkardı. Beni dinledi ve rapor hazırlayacağını söyledi. Ancak muayenenin bitiminde, yaşadıklarımın stresiyle raporu hatırlatmayı unuttum. Zaten yediğim tokatlar gözle görülür izler bırakacak şiddette değildi. Dönüşte hekimden bana eşlik etmesini rica ettim. Kendi gelmedi ama revirde görevli infaz memurunu gönderdi. (Zaten, normalde o memurun beni hücremden alıp geri bırakması gerekirdi.) O altı kişi de yine beni takip etti, ama bu sefer alıştığım “vatan haini” laflarıyla yetindiler.

Avukat görüşüne çıkarmaya geldiklerinde henüz kapı açılmadan bu gruptan biri dışarıdan seslendi: “Bizi gene şikâyet etme, bundan sana fayda yok. Sadece öfkemiz artar!” Belli ki güvendikleri bir şey vardı. Yine başımı eğmemi talep ettiler, yine sessizce direndim. Kütüphanede bana vuran kişi ise yolda “O beni gösterdiğin parmak var ya, o parmağı önce ağzına sokacağım, sonra başka yerine. Sonra… Dur sen göreceksin…” dedi. Tehditlerin içine cinsel fanteziler karışmıştı. Aynı kişi, “Biz sana vurmadık, biz sadece okşadık. Sen şiddet nedir bilmiyorsun. Ama istersen gösteririz” diyordu. Amir ve başka bir gardiyan arasında ise şöyle bir diyalog geçiyordu: “Yahu bu çok soğukkanlı, hiç tepki vermiyor.” –”Keşke karşılık verse de biz ona cevabını versek.” Şiddet ve cinsel fantezilerine hâkim olamayan gardiyan ise “Olsun, vermesin. Onu kameraların olmadığı bir yere götüreceğim” diye cevap verdi.

Avukatlarımla durumu değerlendirdikten sonra, avukatım Veysel Ok, baş gardiyandan, bu grubun benden uzaklaştırılmasını talep etti. Bunun üzerine altı kişiden ikisi dönüşe katılmadı. Ama diğer dördü hâlâ yanımdaydı. Görüşmeden çıkar çıkmaz kabinlerle ana koridor arasındaki, kamerasız dar bir koridorda duvar köşesine sıkıştırıldım, omzuma yumruk atıldı.

Hem cezaevindeki prosedürler askıya alınmıştı, hem de fiziki şiddet hariç tüm kötü muamele, kameraların görebileceği yerlerde ve herkesin gözü önünde cereyan ediyordu. Cezaevi müdürü Ali Demirtaş’ın ve diğer yetkililerin olup bitenlerden habersiz olması bu yüzden katiyen mümkün değildi. Peki, kendisi bu talimatı vermiş olabilir miydi? Sanmıyorum. Çünkü, KHK’larla on binlerce memurun görevden alındığı, eski valilerin, emniyet müdürlerinin, yüksek yargı mensuplarının tutuklandığı, tüm devlet personelini “Sıra bana da gelir mi?” korkusu sardığı bir ortamda, cezaevi müdürünün, Cumhurbaşkanı’nın bizzat konu ettiği şahsım hakkında kendi iradesiyle böyle bir inisiyatif kullanabileceğine ben ihtimal vermiyorum. Kanaatimce, Cumhurbaşkanı (ya da yakın çevresi) dışında kimse bu özel muamele için inisiyatif göstermeye cesaret edemezdi.

Peki bunun amacı ne olabilirdi? Bu uygulamayı kamuoyuna taşıyabileceğimizi düşünmemişler miydi? Bana pek mümkün görünmüyor. Çok daha olası, istenen tam da buydu. Muhtemelen amaç, tutuklanmamla Almanya’yla başlayan gerginliği daha da tırmandırmak ve Almanya’dan gelecek tepkileri referandum kampanyasında malzeme etmekti. Zira, “Alman gazeteci Türkiye’de tutuklandı” haberi Almanya’da büyük tepkilere yol açmıştı. “Alman gazeteci Türkiye’de işkence görüyor” haberinin etkilerini tahmin etmek zor değildi.

Tam da bu yüzden avukatlarımla farklı bir strateji izlemeye karar verdik. Provokasyona gelip karşı tarafın istediği gibi mevzuyu kamuoyuna taşımak yerine, önce politik ve diplomatik yollarla çözüm denedik. Hem Alman hükümeti üst seviye temsilcilerini hem de Türkiye’den bir siyasetçiyi aracı olarak devreye soktuk. İnisiyatifimizi takip eden tüm süreci bilmesem de, bu çabalar sonuç verdi. Ertesi gün o altı gardiyan ortadan kaybolmuş, her şey normale dönmüştü. İki gün sonra, Türkiye Aile Bakanı Rotterdam macerasına çıktı ve benim üzerimden Almanya’yla yaratılmak istenen büyük kriz Hollanda’yla yaratıldı.

Dönemin Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Enis Yavuz Yıldırım’ın aracımıza gönderdiği ve söz konusu personelin benden uzaklaştırıldığının güvencesini verdiği mesajını, avukatlarım mahkemeye sunacaktır.

O günden sonra Silivri Cezaevi’nde benzer bir uygulamaya tanık olmadım. Diğer infaz memurlarının bir kısmı güleryüzle ve kibar, bir kısmı daha mesafeli ya da kaba davransa da kimse kötü muamelede bulunmadı. Tüm cezaevi personeline öfkeli değilim. Ama bu şahıslardan şikâyetçiyim.

Zaten daha o günlerde suç duyurusunda bulunmuştuk. Silivri Savcılığı soruşturma başlattı, ama benim ifademi dahi almadan takipsizlik kararı verdi. Bunun üzerine mahkemeye itiraz ettik. Tahliye olduğum 16 Şubat 2018 tarihinde itirazımız hakkında karar verilmemişti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne sunduğumuz başvuruda, işkenceyi anlattım. Ancak devam eden bir soruşturma olduğu için, cezaevinde yazdığım yazılarda ve verdiğim yazılı röportajlarda bu mevzudan bahsetmedim. Tahliye olduktan ve Silivri Sulh Ceza Hâkimliği, takipsizlik kararına itirazımızı reddettikten sonra da bu konu hakkında konuşmamayı tercih ettim. Çünkü, bunun yeri mahkemeydi. Yeri burasıydı.

Bu yüzden, burada ilk defa alenen söylüyorum: Ben, Silivri 9 No.lu cezaevinde üç gün boyunca işkenceye maruz kaldım. Belki Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ya da yakın çevresinin talimatıyla, ama her hâlükârda onun tarafından hedef gösterilerek, onun sorumluluğunda işkence gördüm. Öyle ya da böyle yaşadıklarımın bir numaralı sorumlusu, Recep Tayyip Erdoğan’dır.

11. Rehine pazarlığı: Tayyip Erdoğan, yukarıda değindim 13 Nisan 2017 tarihli televizyon röportajında bir şey daha söyledi: Sunucunun “Vermeyeceğiz?” sorusu üzerine “Kesinlikle. Ben bu görevde, bu makamda olduğum sürece asla” diye cevap verdi. Oysa benim iade gibi bir talebim kesinlikle olmadı; cezaevinden de defalarca haykırdığım gibi, talep ettiğim yegâne şey, adil ve acil yargılanmaktı. Cumhurbaşkanı içinse yaptığı açıklama aslında bir pazarlığın başlangıcıydı. İstanbul otopark mafyası ve Kayserili halı tüccarı karışımı bir zihniyetle o tarihten sonra “Madem bu adam Almanya için bu kadar kıymetli, bedavaya vermeyelim” diye düşünmüş olmalı.

Tam bir gangster gibi, Almanya’ya sığınan ve Gülen örgütü üyesi olmakla suçlanan eski subayların iadeleri gibi talepler sundu. Açıkça “Al papazı, ver papazı” diyerek Amerikan hükümetine takas teklif ettiği gibi –Andrew Brunson karşılığında Fethullah Gülen–, bende de aynı mantıkla hareket etti. “Almanya’da çok Deniz var” dedi. Oysa Almanya’da haberleri ve yorumlarından dolayı tutuklu tek bir gazeteci yoktu. Kısaca, Tayyip Erdoğan, yargı mensuplarını da kendine suç ortağı ederek bir yıl iddianamesiz rehin tutulmamı sağladı.

12. İddianame ayıbı: Ve sonunda, savcı Yılmaz’ın “iddianame” demeye cüret ettiği üç sayfalık bir ucube karşıma çıkarıldı. Ne Erdoğan’ın iddia ettiği “görüntüler” vardı (ki olamazdı da, çünkü böyle bir şey yoktu), ne hukuk nezdinde önem arz eden herhangi bir delil. Ağırlıkla tutuklama kararında geçen yazılar vardı. Yeni olarak eklenen iki yazıya değinmek isterim.

Birinde, “Ermeni soykırımı” ibaresini kullanmış olmam suç sayılmış. Evet kullandım. Soykırıma, basketbol maçı diyecek değilim. Bu tarihi gerçeğin suç sayılması, tarihi değiştirmez. Kaldı ki, Türkiye toplumunun büyük kısmı bu gerçeği inkâr etse de aslında herkes her şeyin farkında. Alman meclisinin, Almanya’nın soykırımdaki tarihi suç ortaklığını da vurgulayan kararı aldığı gün, Taksim’de Alman Konsolosluğu önündeki protestoyu izlemiştim. Orada toplanan grup, “Soykırım yalandır, yalan kalacak!” diye haykırıyordu. Ve hemen ardından “En iyi Ermeni, ölü Ermeni” diye bağırıyordu. “Soykırım olmadı, ama gerekirse bir daha yaparız” gibi şizofren bir mantık. Ancak Türkiye, bu tarihi gerçekle yüzleşmediği müddetçe muasır medeniyetler seviyesine erişemeyecektir.

İddianameye yeni giren ikinci yazı ise, savcının iddiasına göre 24 Temmuz 2016 tarihinde Die Welt’te yayımlanan ve güvenlik güçlerini, PKK’ye karşı düzenledikleri operasyonlarda “etnik temizlik” yapmakla suçladığım hayali bir yazı. Böylesi bir tespit için ciddi gerekçeler olsaydı bu terimi kullanmaya çekinmezdim. Ama bu gerekçeler yoktu ve ne o tarihte ne de herhangi başka bir yazımda bu kapsamda “etnik temizlik” ifadesini kullanmışımdır. Bu, bir çeviri hatası değil, savcının yalanıdır. (Savcı, yalanı hemen ortaya çıkmasın diye olsa gerek, suç unsuru saydığı hiçbir yazımı dosyaya “delil” olarak eklememiştir.)

13. Skandal telefon listesi: Savcının dosyaya eklediği tek yeni sözde delil, 2014-2017 yılları arasında gerçekleştirdiğim telefon görüşmelerinin listesidir. Tanımadığım kişiler bir yana, ismi geçen insanların çoğu gazeteci meslektaşlarımdır. Ya da, avukatlar, akademisyenler, STK çalışanları, milletvekilleri ve milletvekili danışmanları gibi haber kaynaklarımdır. Bu insanlarla telefonla görüştüğümü ortaya çıkarmaları için mi bir sene hapis tutuldum?

Bu raporda, pek çok insan, herhangi bir mahkeme kararına dayanmadan kaynağı meçhul varsayımlar üzerine terör şüphelisi ilan edilmiştir. Ortada hiçbir şey yok iken, ben bu insanlar üzerinden zan altına alınmışımdır, bu insanlarsa benim üzerimden. Aynı mantıkla Türkiye’de kimi meslektaşlarım hakkında hazırlanan iddianamelerde, “şüphelinin İlker Deniz Yücel ile irtibat ve iletişiminin olduğu” şeklinde suçlamalar yer almıştır, sanki Türk Ceza Kanunu’nda, “Bu adama selam veren kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” diye bir düzenleme varmış gibi.

Ayrıca, polis raporuyla, iddianamedeki rakamlar birbirine uymamakta. Polis raporunda, adları yanlışlıkla iki defa geçen iki kişiyi düşersek, 64 kişi var. Savcı arkadaşımız ise, bu sayıyı bile kazasız, hatasız aktarmayı becerememiş, sözde iddianamesinde “59 farklı kişiden” bahsetmiştir.

14. Hukuksuz tahliye: Türkiye, yakın tarihte çok sayıda hukuk dışı tutuklama gördü. Ama ilk hukuksuz tahliye olayını benimle yaşadı. Mahkeme heyetine bu olayı anlatmama gerek yok, kendileri emir kulu olarak bu süreçte yer aldılar. Kayda geçsin diye anlatayım: 14 Şubat 2018 tarihinde dönemin Başbakanı Binali Yıldırım, Alman ARD televizyon kanalına verdiği bir röportajda “Ümit ederim kısa sürede serbest kalmış olur. Kısa sürede bir gelişme olacağı kanaatindeyim” dedi.

Kendisinin Berlin’de Şansölye Angela Merkel’le buluştuğu ertesi gün, Alman Konsolosluğu yetkilileri beni Silivri’de ziyaret ederek şunu söylediler: “Türk tarafı sizi salıvermeye razı. Ancak bir koşulla: Derhal ve sessizce ülkeyi terk etmeniz gerek. Bunun için Alman hükümeti yardımcı olmaya hazır, sizi Almanya’ya taşıyacak özel bir uçak tahsis edecek.” Ben, “Türkiye’deki iktidarın işine geldiğinde hapse gireceğim, yine iktidarın işine geldiğinde çıkacağım ve bütün bu olup bitenlere sessiz kalacağım, öyle mi? Bunu kabul edemem” diyerek bu teklifi reddettim. Ayrıca, ben bir gazeteciyim. Alman hükümetinin elemanı değilim ki, Almanya Devleti’nin tahsis etmek istediği uçağa bineyim. Dolayısıyla bu tekliflerini teşekkür ederek kabul etmedim. Böylelikle, Erdoğan’ın tükürdüğünü kendi yalamamak için bu görevi devrettiği Binali Yıldırım, Almanya ziyareti esnasında tahliyemi bir hediye olarak sunamadı.

Ertesi gün, yani 16 Şubat 2018 tarihinde bünyesinde çalıştığım Springer medya grubu devreye girdi ve benim için uçak tahsis edeceğini bildirdi. Aynı gün içinde, “derhal ve sessizce” şartlarını kabul etmemekle birlikte ülkeden ayrılmayı kabul ettim. Dönemin Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, bunu Türk mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu’na aktardı, o da artık her kime bildirdiyse, bildirdi. Bu anlaşma, zincirin son halkası İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi’ne tahliye talimatı olarak yansıdı. Ömer Günaydın başkanlığındaki mahkeme de isteneni yaptı.

Ülkeden çıkmayı neden kabul ettiğimin gerekçelerini açıklamanın yeri burası değildir. Burada başka bir şey önemli: Türkiye devleti beni gerçekten yargılamak isteseydi, karşılığı 18 yıla kadar hapis cezası olan bir suçu işlediğimi düşünseydi, Türkiye’den ayrılmama izin veremezdi. Tahliye olan meslektaşlarıma ve diğer siyasi tutsaklara rutin adli kontrol şartını koyan ve yurtdışına çıkmalarını yasaklayan bu devlet, beni tam aksine yurtdışına çıkmaya zorladı. Hapse atılma hak ihlali, vatandaşı olduğum ülkeden kovulma hak ihlaliyle sonuçlandı.

15. Pazarlık iddiası: Doğrudur, Türkiye hükümeti ve bizzat Tayyip Erdoğan benim üzerimden rehine pazarlığı yürütmek istedi. Ve doğrudur, henüz hapisteyken “kirli pazarlıkların parçası olmayacağımı” açıkladım. Ancak mevcut tüm bilgilere göre böyle bir pazarlık olmadı. Ne Türkiye’nin iadesini istediği kişiler, ne silah ne de herhangi bir başka şey karşılığında salıverildim. Türkiye’nin tek elde ettiği, gerginliğin düşmesi, mevcut koşullarda mümkün olduğu kadar “normalleşme” idi. Türkiye hükümeti, ekonomik sıkıntılardan dolayı Almanya’yla gerginliği gidermek zorundaydı. Ve Almanya’yla kısmen normalleşmenin yolu benim serbest kalmamdan geçiyordu. Hem Alman hükümeti bu kararlılığı göstermişti hem de arkadaşlarımın başlattıkları kampanya, başta kendi gazetem Die Welt olmak üzere tüm Alman medyasının dayanışması ve çok sayıda yurttaşın angaje olmasıyla ciddi bir kamuoyu baskısı oluşmuştu. Bu muazzam destek için sonsuz minnettarım.

Bu ülkede demokrasi, özgürlük ve eşitlik uğruna çok daha ağır bedeller ödeyen sayısız insan oldu. Bu mesleği onuruyla yapmak için Türkiye ve dünyada hayatlarını kaybeden meslektaşlarım oldu. Bunların yanında benim yaşadıklarım az kalır. Sizin kararınızın ise bir değeri yoktur. Ancak bu böyle gitmez. Ve benim yaşadıklarımda, binlerce insanın yaşadığı hak ihlallerinde payı olanlar hukuk nezdinde hesap verecek.

Ve tabii ki her şey çok güzel olacak.

İstiklal Mahkemelerinde Mahkum Olanlar Hakkında Genel Af

0
1933 Genel Af Kanunu, 26 Ekim 1933 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş ve 28 Ekim 1933’te resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.  Bu af kanunundan sonra 1960 yılına kadar geniş kapsamlı genel af kanunu çıkarılmamıştır. Cumhuriyetin kuruluşunun 10. yılı dolayısıyla çıkarılan Genel Af Kanunu sonucunda, 5 yılı geçmeyen hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum olanlar hakkında takibat yapılmamasına ve 3 yılı geçenlerin cezasının affına ilişkin düzenleme getirilmiştir.

İstiklal Mahkemelerinde Mahkum Olanlar Hakkında Genel Af, Affı Umumi Hakkında Kanun adıyla 3527 Sayılı Kanun numarasıyla ve 29.06.1938 tarihinde çıkarılmıştır. Kanun 16 Temmuz 1938 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır.

Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918 tarihinde imzaladığı, koşulları çok ağır olan Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla fiilen egemenliğini yitirmiş, toprakları paylaşılmaya başlanmıştır. Osmanlı Devleti yerine sınırları 28 Ocak 1920’de Osmanlı Mebusan Meclisince kabul edilen Misak–ı Milli kararı ile belirlenmiş, tam bağımsızlığı hedef alan, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlatılan Kurtuluş Savaşı esnasında kurtuluş hareketini baltalamaya yönelik dernekler kurulmuş, iç ayaklanmalar çıkartılmıştır. Tüm bu engellemelere karşın Milli Mücadele başarıya ulaşmış, bu başarı 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile sonuçlanmıştır.

150’likler ve 3527 Sayılı Af Kanunu-Son Posta Gazetesi

Lozan Barış Antlaşmasına ek olarak taraf devletlerce kabul edilen ve açıklanan, 1914 – 1922 yılları arasında işlenen savaş suçlarına ilişkin umumi af beyannamesine ek protokolde Türk Devleti bu genel aftan 150 kişiyi muaf tutacağını beyan etmiştir. Türk hükümeti Lozan Antlaşması yükümlülükleri uyarınca 26 Aralık 1923 ve 16 Nisan 1924 tarihlerinde iki defa genel af kanunu çıkartmış, 150 kişiyi bu kanunlardan muaf tutmuştur. Bu kişilerin isimleri 01 Haziran 1924 tarihli 544 numaralı hükümet kararnamesi ile belirlenmiş, 28 Mayıs 1927 tarihli 1064 sayılı yasa ile bu kişiler vatandaşlıktan çıkartılmıştır. Bu kişiler 29 Haziran 1938 tarihli 3527 sayılı af kanunu ile affedilmiştir. Bu 150 kişinin bazıları aftan önce ölmüş, bazıları yurtdışında kalmaya devam etmiş, bazıları da Türkiye’ye geri dönmüştür.

Lozan Barış Antlaşması ile öngörülen, genel aftan muaf tutulan ,150’liklerin vatandaşlıktan çıkarılması ve daha sonra bunların affedilmesine ilişkin olarak Dr. Albay Necip Yılmaz tarafından “150’likler ve 3527 Sayılı Af Kanunu” ismi ile doktora tezi yazılmıştır.

İstiklal Mahkemelerinde Mahkum Olanlar Hakkında Genel Af-3527 Sayılı Kanun

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

İstiklal Mahkemelerinde Mahkum Olanlar Hakkında Genel Af-3527 Sayılı Kanunun Orijinal Metni

Madde 1 — İstiklal mahkemeler i kararı ile mahkum edilmiş olanlar affedilmişlerdir.

Bu af, infaz edilmemiş cezalarla mahkumiyetler infaz olunanlar hakkında bütün hukuki ve fer’i netayiç ve tesiratına şamildir .

Madde 2 — Lozanda akdolunan 24/7/192 3 tarihli umumî af beyanname ve protokolunda mevzuubahis yüz elli kişilik listede isimleri yazılı şahıslar affolunmuşlardır.

Şu kadar ki, bu şahıslara, mesbuk memuriyetlerinden dolayı tekaüd maaşı tahsis edilmez ve bu şahıslar kanunun mer’iyete girdiği tarihten itibaren sekiz sene müddetle Türk Ceza Kanununun 20 nci maddesile
diğer kanunlara göre âmme hizmetlerinden sayılan işlerde kullanılmazlar ve bulunamazlar.

Bu kanunun mer’iyetinden evvel 1064 sayılı kanunun hükümlerinden doğan bütün hukukî netice ve muameleler mahfuzdur.

Madde 3 — 25 eylül 1339 tarih ve 347 ve 26 mayıs 1926 tarih ve 854 sayılı kanunlara göre teşekkül etmiş olan Heyeti Mahsusalarca haklarında bir daha Devlet hizmetlerinde istihdam edilmemelerine karar verilen eşhasın ve 24 mayıs 1928 tarih ve 1289 sayılı kanunla Âlî karar heyeti ve 26 teşrinievvel 1933 tarih ve 2330 sayılı kanunun 12 nci maddesi mucibince Devlet Şûrası Mülkiye Dairesi taraflarından tedkik ve tasdik edilenler de dahi l olmak üzere verilmiş olan kararlar refedilmiştir.

Ancak bu suretle haklarındaki kararlar refedilmiş olanlar bu ka­nunun mer’iyetinden itibaren iki sene müddetle maaşlı memur olarak istihdam edilemezler .

Madde 4 — Birinci ve üçüncü maddeler hükmünden istifade edenler hakkında Hâkimler ve Memurin Kanunlarile bunlara müzeyyel kanunlara ve sair hususî kanunlara göre yapılmış ve yapılacak olan bütün inzibatî muamelelere ve askerlikten tard ve ihraç cezalarına ve askerî nisbetelerinin kesilmesi kararlarına affın ve refi hükmünün şümulü yoktur.

Madde 5 — Birinci ve ikinci maddelerde yazılı af ve refi hükümlerinden müstefid olan şahıslar lüzum görülürse İcra Vekilleri Heyeti kararı ile vatandaşlıktan iskat edilebilirler.

Madde 6 — 28 mayıs 1927 tarih ve 1064 sayılı kanun ilga edilmiştir .

Madde 7 —  B u kanu n neşri tarihinde n muteberdir.

Madde 8 — Bu kanunun hükümlerini icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur .

Şükrü Kaya

0

Şükrü Kaya, hukuk, devlet ve siyaset adamıdır.

1883 yılında İstanköy’de dünyaya geldi. Ahmet Rüştü Bey’in oğludur.

İlk ve ortaöğrenimini İstanköy’de yaptı. Midilli İdadisi’ni bitirdi. İstanbul’a giderek Galatasaray Sultanisi’ne girdi. 1908 yılında İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdi. Ardından Fransa’ya gitti, Paris Hukuk Fakültesinden yüksek lisans derecesi elde etti. Türkiye’ye dönünce Hariciye Nezaretinde kâtiplikle devlet hizmetine başladı. Mülkiye müfettişi oldu.

Mülkiye Müfettişi olarak Anadolu’da ve Irak’ta çalıştı.16 Şubat 1912 tarihinden 14 Temmuz 1913 tarihine kadar Hariciye Nezareti Umuru Ticari Şubesi 4. sınıf kitabetinde, 16 Temmuz1913’ten 3 Ekim 1913 tarihine kadar Edirne Vilayeti Merkez Sulh Hakimliğinde, 9 Ekim 1913’ten 12 Ekim 1913 tarihine kadar Edirne Vilayeti Merkez Bidayet Mahkemesi Hakimliğinde, 13 Ekim 1913’ten 18 Kasım 1914 tarihine kadar Mülkiye Müfettişliğinde, 20 Kasım 1914 tarihinden 2 Mart 1916 tarihine kadar Muhacirin ve İskan Aşair Müdürlüğünde, 2 Mart 1916’dan 20 Aralık 1916 tarihine kadar Aşair ve Muhacirin Umum Müdürlüğünde, 22 Aralık 1916’dan 4 Ocak 1918 tarihine kadar I. Sınıf Mülkiye Müfettişliğinde bulundu. 9 Ekim 1918’den 7 Ocak 1919 tarihine kadar Buca Sultanisi Muallimliğinde bulundu.

Daha sonra görevinden ayrılarak İzmir’e gitti. Buca Sultanîsi’nde bir süre öğretmenlik yaptı. Mondros Mütarekesinden sonra İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne girerek dış ilişkiler bölümünde çalıştı.

Millî Mücadele için yaptığı çalışmalar yüzünden tutuklanarak İstanbul’daki Bekirağa Bölüğü’ne gönderildi. İstanbul’un işgalinden sonra Malta’ya sürüldü. Malta’dan kaçarak Avrupa’ya gitti. Bir süre İtalya ve Almanya’da kaldıktan sonra Anadolu’ya geldi ve Millî Mücadeleye katıldı.

Birinci Lozan Konferansı’na giden heyette danışman olarak çalıştı. Konferansta bulunduğu sırada İzmir Belediye Başkanlığına seçildi.

Şükrü Kaya, Menteşe ve Muğla Milletvekilliği yaptı. 1924 yılında II. İsmet Paşa Hükümeti’nde Ziraat Vekilliği görevini yürüttü.

Fethi Bey Hükümetinde Hariciye Vekaleti’ne getirildi. Hükûmetin istifasıyla bu görevden ayrıldı.

IV. İsmet Paşa Hükümetinde İçişleri Bakanlığı’nda bulundu. Atatürk’ün ölümüne kadar kurulan bütün hükûmetlerde bakan olarak yer aldı. 1936-1938 arasında bakanlık görevinin yanı sıra CHP Genel Sekreterliği görevini de üstlendi. 11 Kasım 1938 tarihinde bakanlık görevinden ve CHP Genel Sekreterliği görevlerinden ayrıldı.

Cumhuriyet tarihinde en uzun süre İçişleri Bakanlığı yapan siyasetçidir.

Şükrü Kaya, 10 Ocak 1959 tarihinde İstanbul’da yaşamını yitirdi. Fransızca ve İngilizce bilmekteydi.

Eserleri 

Daniel Defoe’dan Robinson Crusoe (1923), Henri Béraud’dan Şişko (1924), Charles Rist ve Charles Gide’den Günümüze Kadar İktisadi Mezhepler Tarihi (1927), Bukley’den Eski Yunan Masalları ve Albert Mathiez’den Fransız İhtilali (1950) adlı eserleri Türkçeye çevirdi. Cumhuriyet Gazetesi’nde makaleler yazan Şükrü Kaya’nın 1927-1937 yılları arasındaki konuşmaları ve yazıları “Sözleri, Yazıları 1927-1937” adıyla Ekrem Ergüven tarafından derlenmiştir.

“Son dört yıl içinde sırasıyla Dışişleri, Tarım ve İçişleri Bakanlığı görevlerini yürüttüm. Bütün bu süre içinde Atatürk, bana bir defa bile olsun bir emir vermemiştir. O, bazı önerilerde bulunmuştur, bu önerileri oturup görüşerek tartışmışızdır; fakat hiçbir zaman bana şunu veya bunu yapmak emrini vermemiş ve Bakanlık işlerime kesinlikle karışmamıştır.”

“İnkılabın emirlerini yapmamak, irticaya hizmet etmek, mürteci olmak demektir.” 

Şükrü Kaya Sözleri – Yazıları 1927-1937

On seneden beri maiyetlerinde hukuk müşaviri sıfatıyla çalıştığım Şükrü Kaya’yı daha ‘mektep sıralarında tanımıştım. Bugün memleketin irfan, siyaset, ticaret hayatında, mevki tutan birçok zevat ile birlikte İstanbul’un Sirkeci denilen o çamurlu, havasız semtinde, Anikaların, Elenilerin Elisavilerin kiraladıkları ve apartman dedikleri o murdar barakalarda Hukuk mektebinin, o devrin icabı olan, ölçülü derslerini hazırlarken, Şükrü Kaya bizleri etrafına toplar, tetebbu ettiği Fransız eserleriyle hepimizi aydınlatarak başka bir düşünce ufku açtırırdı. Abdülhamid hükümetine düşman olmayı bize O öğretti. Memleket sevgimizi, fazilet ve yüksek düşünceleri ile şuurlandıran O olmuştur. Şükrü Kaya, Sirkeci toplantıları şüpheli görülmeğe başlamasına, hafiye baskınına uğramamıza, hatta Zaptiye nazırının huzuruna (!) getirilerek sorguya çekilmesine rağmen, Meşrutiyet ilanına kadar, arkadaşlarını irşad etmekte fütur getirmemişt1r. Meşrutiyet hükumeti bu arkadaşlardan bir çoklarını tahsillerini ikmal için Avrupa’ya gönderdi. O yabancı diyarda da delilimiz Şükrü Kaya idi. Diğer arkadaşlar namına söz söylemeğe hakkım yok, fakat ben şahsan, mektep arkadaşlığında, meslek arkadaşlığında Şükrü Kaya’ya, maddeten, manen çok borçluyum. Tahsilimi bitirerek memlekete avdetimde pek az bir müddet adliye hizmetinde müddeiumumiliklerde çalıştıktan sonra yine Şükrü Kaya’nın tesiri ile dahiliye hizmetine geçtim. Bu suretle bütün memuriyet hayatım da onun yanında geçti…

Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya

Şükrü Kaya, 1927’den 1938’in sonuna kadar “Atatürk’ün İçişleri Bakanı” sıfatıyla ülkesine hizmet etti. Modern Belediyecilik anlayışını yerleştirdi. Toprak Reformu yasa tasarıları hazırladı. Ekonomik ve siyasal bağımsızlığın gereği olarak Devletçiliği benimsedi. Laikliğin kurumsallaşması için; Ağa, hacı, hafız, efendi, bey, paşa gibi unvanların kaldırılmasına, Bazı kisvelerin giyilmeyeceğine, Ulusal bayramlar ve tatillerin kabulüne dair yasaların çıkarılmasına öncülük etti. “Mustafa Solak’ın tezi şimdi kitaplaşmış bulunuyor. Gösterdiği çabalar dolayısıyla kendisini kutluyorum. Bu çalışma Şükrü Kaya üzerine daha kapsamlı çalışmalara yol açabilecek niteliktedir.” Prof. Dr. Sina Akşin

Henri Béraud, Çev. Şükrü Kaya

Bu kitabı, B. Şükrü Kaya, Malta’da 1919 tarihinde Fransızca öğrenmek isteyen arkadaşlarına bir egzersiz olması için harfi harfine tercüme etmişti. Aslı Fransızcada Le Martyre de l’Obèse – Şişmanlık Kurbanı’dır. Türkçe kolay olsun diye Şişko denmişti. Biz de bu ismi muhafaza ettik. Kitap, Ankara’da Yenigün matbaasında basılmıştı. Eser ve tercüme çok beğenildiği için, biz de tekrar Türk harfleriyle basıyoruz.

Tanıdıklarım – Hüseyin Cahit Yalçın

Hayatta en çok mübarezeyi severim. En mesut günlerim, en şiddetle hücuma uğradığım, en şiddetle hücum ettiğim zamanlardır. O zaman damarlarımda hayat veren bir ateş tutuşur, hayatın solukluğu silinir ve gözümün önünde bir gaye canlanır, mübarek ve muazzez bir gaye… Vatanın hayrı için, fenalığı ezmek ve iyiliği galebe ettirmek için bir mücadele… Bütün etrafıma bu ateşten bir parça vermek isterim. Fenalığa karşı müsamahakâr, lakayt veya müsadekar duranları sarsmak, hepsini bu mübareze meydanına çekmek isterim. Yalnız fena olmamak kâfi gelir fikrinde değilim. Fenalığı ezmek için uğraşmak lüzumuna iman ediyorum. Bazen, ‘Sana ne?’ derler… Bu hodgamane felsefeden nefret ederim. Çünkü onun memleketi mahvettiğine kaniyim. Gördüğüm şahsi fenalık için değil, memleket gelen umumi fenalık için, kalbimde tükenmez bir gayz vardır. Ne vakit fenalığa karşı herkes bir fikri taavvün ile müttefikan çalışırsa, ancak o zaman kurtulacağımızı zannediyorum. İşte bunun için hücumlarımda her vakit fena bir galeyan ve biaman oldum ve en büyük hazzı vicdaniyeyi buldum.” Hüseyin Cahit Yalçın / Nevsal-i Milli Hüseyin Cahit Yalçın, uzun yaşamının çok önemli bir kısmını siyasetin içinde geçirdi. Doğuda bunun bir şans mı, yoksa bir talihsizlik mi olduğu sorulmaya değer bir sorudur…

Trygve Halvdan Lie

0

Trygve Halvdan Lie, 16 Temmuz 1896 tarihinde Oslo’da dünyaya geldi. 8 Kasım 1921’de Hjordis Joergensen ile evlendi. Üç çocukları vardı: Sissel, Guri ve Mette. 1911’de Norveç İşçi Partisi Gençlik Örgütü’ne katıldı. 1919 yılında Oslo Üniversitesi Hukuk fakültesini bitirdi. 8 Kasım 1921’de Hjordis Joergensen ile evlendi. Üç çocukları oldu; Sissel, Guri ve Mette.

1922’den 1935’e kadar Norveç Sendikalar Federasyonu’nun hukuk danışmanı olarak çalıştı. Johan Nygaardsvold liderliğindeki İşçi Partisi Hükümeti’nde, 1935-1939 yılları arasında Adalet Bakanı, Temmuz-Eylül 1939 arasında ise Ticaret ve Sanayi Bakanı olarak görev yaptı.

İkinci dünya savaşı sırasında, Nisan 1940’ta Almanya’nın Norveç’i işgalinden sonra İngiltere’ye gitti. ve 1941’den 1946’ya kadar sürgündeki Norveç hükümetinin Dışişleri Bakanı görev yaptı. Savaşın ardından 1946’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki Norveç delegasyonunun lideri olarak çalıştı.

Nisan 1945’te San Francisco’da düzenlenen Birleşmiş Milletlerin ilk Genel Kurul toplantısının başkanlığına aday oldu ancak seçimde yarıştığı Belçikalı hukukçu Paul-Henri Spaak genel kurulu yönetme hakkı elde etti.

Paul-Henri Spaak

BM Teşkilatının kurulmasının ardından Güvenlik Konseyi tarafından 1 Şubat 1946’da oybirliğiyle genel sekreter olarak seçildi. Bu dönemde Rusya ile Batı arasındaki arabuluculuk girişimlerinde önemli rol oynadı. İsrail ve Endonezya’nın bağımsızlığını destekledi. Filistin savaşıyla ve Keşmir sorunu nedeniyle Hindistan-Pakistan arasındaki çatışmalarla uğraşmak zorunda kaldı. Kore savaşı sırasında genel sekreterdi. Sovyetler Birliğinden büyük tepki görmesi ve ABD’de sorgulanması nedeniyle barış misyonunu yerine getirmekte zorlanmaya başlaması nedeniyle 1952’de görevinden istifa etti. Yerine, kendisi gibi hukukçu olan İsveçli Dag Hammarskjöld seçildi.

Aralarında BM’deki yıllarını anlatan “Barış Davası: Birleşmiş Milletlerle Yedi Yıl” isimli eserin de bulunduğu çok sayıda kitap yazdı. Etiyopya ile Somali arasındaki sınır anlaşmazlığını çözmek için arabuluculuk yaptı. Kral Olav, 1959 yılında Bay Lie’yi Arabulucu olarak atadı.ABD ve Avrupa’daki üniversiteler tarafından çok sayıda fahri doktora unvanı verildi. Birçok madalya aldı. 30 Aralık 1968’de Norveç’in Geilo kentinde kalp krizinden öldüğünde 72 yaşındaydı. Oslo’da Trygve Lie Meydanı’nda 1994 yılında dikilen Trygve Lie’nin bronz heykeli yer almaktadır.

1946’dan 1952’ye kadar Birleşmiş Milletler’in ilk Genel Sekreteri olarak görev yapan Doğumu: 16 Temmuz 1896) Trygve Halvdan Lie 30 Aralık 1968’de yaşamını yitirdi.

In the cause of peace: seven years with the United Nations

Türkiye’nin Hukuk ve İnsan Hakları Kronolojisi / 1400–2026

0
Türkiye'nin Hukuk ve İnsan Hakları Kronolojisi - 1400–2026

Türkiye’nin hukuk ve insan hakları tarihini, 1402 Fetret Devri’nden 2026 yüksek yargı krizlerine kadar uzanan 130 maddelik zaman tüneliyle kronolojik olarak derleyen yapay zeka çalışması.

Editörün Notu: Türkiye’nin hukuk ve insan hakları serüveni, Osmanlı İmparatorluğu’nun erken dönemlerinden günümüzün yüksek yargı krizlerine kadar uzanan fırtınalı bir geçmişe sahiptir. Bu kapsamlı kronoloji; anayasal dönüşümlerden siyasi yargılamalara, faili meçhul cinayetlerden insan hakları ihlallerine kadar Türkiye’nin adalet hafızasını şekillendiren 130 kritik dönüm noktasını bir araya getiriyor. 1402 yılı Fetret Devri’nden 2026’nın güncel hukuk tartışmalarına kadar uzanan bu rehber, hukukçular, tarihçiler ve hak savunucuları için dijital bir arşiv niteliğindedir. Yapay Zeka tarafından hazırlanan bu zaman tüneli, Türkiye’nin hukuk devleti olma mücadelesinin kronolojisini oluşturuyor.  

1. Osmanlı – Erken Dönem (1400–1800)

  1. 1402 – Fetret Devri: Taht kavgaları sırasında merkezi otoritenin çökmesiyle toplu infazlar ve yargısız güç kullanımı yaşandı.
  2. 1446 – Buçuktepe Vakası: Yeniçerilerin ilk büyük isyanı, askeri baskıyla iktidar değişimi ve cezalandırma pratiğini başlattı.
  3. 1477–1481 – Fatih Dönemi Müsadere Uygulamaları: Devletin, kişilerin mülkiyetine el koyma yetkisinin merkezi otoriteyi pekiştirmek için sistematik kullanımıdır.
  4. 1511 – Şahkulu İsyanı: Anadolu’daki büyük toplumsal ayaklanmanın devlet tarafından ağır askeri ve hukuki yaptırımlarla bastırılmasıdır.
  5. 1517 – Hilafet’in Osmanlı’ya Geçmesi: Siyasi ve dini otoritenin tek elde toplanmasıyla hukuki meşruiyetin dini temellere oturmasıdır.
  6. 1555 – Amasya Antlaşması: Osmanlı ve Safeviler arasında imzalanan, uluslararası hukukta sınır ve egemenlik tanımının erken örneğidir.
  7. 1566 – Kanuni Dönemi Kanunnameler: Şer’i hukuk ile örfi hukukun sentezlendiği, ceza ve toprak düzeninin kodifiye edildiği zirve dönemidir.
  8. 1571 – İnebahtı Yenilgisi: Büyük deniz yenilgisi sonrası savaş hukuku, esir muamelesi ve ganimet hakları tartışmaya açılmıştır.
  9. 1590–1610 – Celali İsyanları: Anadolu’da asayişin çökmesiyle on binlerce kişinin ölümü ve olağanüstü örfi tedbirlerin uygulanmasıdır.
  10. 1622 – II. Osman’ın Öldürülmesi: Bir padişahın askeri darbe ve kitle şiddetiyle katledilmesi, hukuk düzeninde derin bir kırılma yaratmıştır.
  11. 1656 – Çınar Vakası: Devlet adamlarının isyancılar tarafından ağaçlara asılarak infaz edildiği kitlesel bir şiddet olayıdır.
  12. 1703 – Edirne Vakası: Yeniçeri ve ulema ittifakıyla padişahın tahttan indirilmesi ve bürokratik tasfiyelerin yaşanmasıdır.
  13. 1730 – Patrona Halil İsyanı: Lale Devri’ni kanlı bir şekilde bitiren halk ayaklanması ve sonrasındaki toplu cezalandırmalardır.
  14. 1774 – Küçük Kaynarca Antlaşması: Azınlık haklarının uluslararası antlaşmalarla yabancı devlet himayesine girmesinin ilk adımıdır.
  15. 1789–1807 – Nizam-ı Cedid Dönemi: Batılı anlamda modern askeri ve idari hukuk reformlarının ilk sistemli denemesidir.
  16. 1807 – Kabakçı Mustafa İsyanı: Reform karşıtı güçlerin darbe yaparak anayasal nitelikteki yenilikleri durdurmasıdır.
  17. 1808 – Sened-i İttifak: Padişahın yetkilerinin yerel güçlerle paylaşıldığı, Türk hukuk tarihinin ilk sözleşmesel belgesidir.

2. Tanzimat – II. Meşrutiyet (1800–1908)

18. 1826 – Vaka-i Hayriye: Yeniçeri Ocağı’nın kanlı bir şekilde kaldırılmasıyla modern askeri hukuk düzenine geçiş sağlanmıştır.
19. 1839 – Tanzimat Fermanı: Can, mal ve ırz güvenliğinin devlet güvencesine alındığı ilk kapsamlı insan hakları beyannamesidir.
20. 1856 – Islahat Fermanı: Müslüman olmayan tebaaya tam eşitlik ve din özgürlüğü tanıyan hukuki düzenlemedir.
21. 1858 – Arazi Kanunnamesi: Toprak mülkiyetini modern esaslara göre düzenleyen ve mülkiyet hakkını netleştiren temel yasadır.
22. 1868 – Şuray-ı Devlet’in Kuruluşu: Modern idari yargının temeli atılarak devlet işlemlerinin denetlenmesi amaçlanmıştır.
23. 1876 – Kanun-i Esasi: Osmanlı’nın ve Türk tarihinin ilk anayasası ile meşruti monarşi düzenine geçilmiştir.
24. 1877–1878 – Meclis’in Kapatılması: II. Abdülhamit’in anayasayı askıya alarak 30 yıl sürecek mutlakiyet dönemini başlatmasıdır.
25. 1894–1896 – Ermeni Olayları: Doğu Anadolu’da yaşanan kitlesel şiddet olayları ve dönemin yargı sistemindeki cezasızlık sorunudur.
26. 1903–1907 – İttihat ve Terakki’nin Yükselişi: Gizli örgütlenme ve siyasi suikastların hukuk dışı bir mücadele yöntemi olarak yerleşmesidir.

3. II. Meşrutiyet – Cumhuriyet Kuruluşu (1908–1923)

27. 1908 – II. Meşrutiyet’in İlanı: Anayasanın yeniden yürürlüğe girmesiyle parlamenter sistem ve temel özgürlükler dönemi başlamıştır.
28. 1909 – 31 Mart Vakası: Meşrutiyet karşıtı isyanın askeri müdahaleyle bastırılması ve sonrasındaki toplu idam yargılamalarıdır.
29. 1909 – Adana Olayları: Bölgedeki etnik çatışmalar sonrası kurulan askeri mahkemelerin adalet ve cezasızlık sınavıdır.
30. 1913 – Bab-ı Âli Baskını: Hükümetin silahlı darbeyle ele geçirilmesiyle tek parti otoriterleşmesinin önü açılmıştır.
31. 1915 – Tehcir ve Kitlesel Kayıplar: Ermeni nüfusun zorunlu göçü sırasında yaşanan büyük insani dram ve sonrasındaki hukuki tartışmalardır.
32. 1919 – Amasya Süreci: Ulusal egemenliğe dayalı yeni bir siyasal ve hukuki meşruiyetin inşası için atılan ilk adımdır.
33. 1920 – TBMM’nin Açılması: Egemenliğin saraydan halk temsilcilerine geçtiği yeni bir hukuk düzeninin kurulmasıdır.
34. 1920–1927 – İstiklal Mahkemeleri: Savaş ve devrim koşullarında hızlı karar veren, adil yargılanma standartları tartışmalı olağanüstü mahkemelerdir.
35. 1921 – Teşkilat-ı Esasiye Kanunu: Milli Mücadele döneminin kısa ve öz, halk egemenliğini esas alan ilk anayasasıdır.
36. 1923 – Lozan Antlaşması: Yeni devletin uluslararası hukukta tanınması ve azınlık haklarının uluslararası güvenceye bağlanmasıdır.

4. Erken Cumhuriyet Dönemi (1923–1950)

37. 1924 – 1924 Anayasası: Cumhuriyet’in laik ve üniter yapısını kuran, güçler birliğini esas alan temel yasadır.
38. 1925 – Şeyh Said İsyanı: Dini ve etnik temelli ayaklanmanın İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla sert biçimde cezalandırılmasıdır.
39. 1925 – Takrir-i Sükûn Kanunu: Hükümete olağanüstü yetkiler vererek muhalefeti ve basını susturan baskı yasasıdır.
40. 1930 – Menemen Olayı: Cumhuriyet karşıtı şiddet eylemi sonrası kurulan askeri mahkemede verilen toplu idam kararlarıdır.
41. 1934 – Trakya Olayları: Yahudi vatandaşlara yönelik yağma ve şiddet olayları karşısında yargının yetersiz kalmasıdır.
42. 1937 – Laikliğin Anayasa’ya Girmesi: Devletin din karşısındaki tarafsızlığının ve hukuk birliğinin anayasal güvenceye alınmasıdır.
43. 1937–1938 – Dersim Olayları: Bölgedeki aşiret yapısına yönelik askeri operasyonlar ve sonrasındaki kitlesel sürgün ve ölümlerdir.
44. 1938 – Nazım Hikmet Donanma Davası: Ünlü şairin siyasi görüşleri nedeniyle askeri mahkemede ağır hapis cezasına çarptırılmasıdır.
45. 1942 – Varlık Vergisi: Gayrimüslimlerin mülkiyet haklarını ihlal eden ve eşitlik ilkesine aykırı olan ayrımcı vergi uygulamasıdır.
46. 1945 – Tan Gazetesi Baskını: Muhalif basına yönelik organize kitle şiddeti ve ifade özgürlüğünün ağır ihlalidir.
47. 1946 – Çok Partili Döneme Geçiş: Tek parti rejiminden demokratik yarışa geçişin hukuki ve siyasi başlangıcıdır.

5. Çok Partili Dönem – Darbeler – Şiddet (1950–1980)

48. 1950 – DP’nin İktidara Gelişi: Türkiye’de iktidarın ilk kez sandık yoluyla ve barışçıl bir şekilde el değiştirmesidir.
49. 1955 – 6–7 Eylül Pogromu: Azınlıkların mülkiyet ve yaşam haklarına yönelik organize saldırılar ve yargıdaki cezasızlık sürecidir.
50. 1959 – 49’lar Davası: Kürt aydınlarına yönelik etnik kimlik temelli ilk büyük toplu tutuklama ve yargılama sürecidir.
51. 1960 – 27 Mayıs Darbesi: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetime el koyarak anayasal düzeni askıya aldığı ilk darbedir.
52. 1960–1961 – Yassıada Yargılamaları: Devrik hükümet üyelerinin olağanüstü mahkemede yargılanarak idam edilmesiyle sonuçlanan süreçtir.
53. 1961 – 1961 Anayasası: Temel hakları genişleten, Anayasa Mahkemesi’ni kuran ve kuvvetler ayrılığını güçlendiren özgürlükçü yasadır.
54. 1962–1963 – Talat Aydemir Girişimleri: Ordu içindeki bir grubun başarısız darbe teşebbüsleri ve sonrasındaki idam yargılamalarıdır.
55. 1968 – Üniversite Olayları: Gençlik hareketlerinin yükselişiyle birlikte toplanma özgürlüğü ve polis şiddeti tartışmalarının başlamasıdır.
56. 1969 – Kanlı Pazar: Sağ ve sol gruplar arasındaki çatışmada devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu yaşanan ölümlerdir.
57. 1970 – 15–16 Haziran Olayları: İşçi sınıfının sendikal haklar için yaptığı büyük direniş ve sonrasındaki sıkıyönetim yargılamalarıdır.
58. 1971 – 12 Mart Muhtırası: Ordunun müdahalesiyle temel hakların kısıtlandığı ve yoğun gözaltıların yaşandığı ara rejim dönemidir.
59. 1972 – Deniz Gezmiş ve Arkadaşlarının İdamı: Siyasi faaliyetleri nedeniyle üç gencin idam edilmesi, adil yargılanma tartışmalarının simgesi olmuştur.
60. 1977 – 1 Mayıs Taksim Katliamı: İşçi bayramında açılan ateş sonucu 34 kişinin ölmesi ve faillerin hiçbir zaman bulunamamasıdır.
61. 1978 – Maraş Katliamı: Alevi vatandaşlara yönelik kitlesel saldırılar ve yargı sürecindeki derin cezasızlık sorunudur.
62. 1978 – Bahçelievler Katliamı: Yedi TİP’li gencin siyasi görüşleri nedeniyle öldürülmesi, sağ-sol şiddetinin en ağır örneklerindendir.
63. 1979 – Abdi İpekçi Suikastı: Saygın bir gazetecinin öldürülmesiyle basın özgürlüğüne ve demokrasiye vurulan ağır darbedir.
64. 1980 – Çorum Olayları: Mezhep temelli toplumsal şiddetin tırmanması sonucu onlarca sivilin hayatını kaybetmesidir.
65. 1980 – 12 Eylül Darbesi: Demokrasinin tamamen askıya alındığı, işkence ve hak ihlallerinin sistematikleştiği en ağır askeri müdahaledir.

6. 12 Eylül Sonrası – Derin Devlet – Faili Meçhul (1980–2000)

66. 1981–1985 – MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası: 12 Eylül sonrası sağ görüşlü grupların toplu yargılandığı geniş kapsamlı dava sürecidir.
67. 1982 – 1982 Anayasası: Askeri vesayeti pekiştiren, yürütmeyi güçlendirip temel hakları kısıtlayan mevcut anayasadır.
68. 1984 – Aydınlar Dilekçesi: Demokrasi talebiyle imza toplayan aydınların yargılanması, ifade özgürlüğü mücadelesinin dönüm noktasıdır.
69. 1990 – Muammer Aksoy Suikastı: Laik hukuk savunucusu bir hukukçunun öldürülmesiyle başlayan aydın cinayetleri zinciridir.
70. 1990 – Çetin Emeç Suikastı: Basın dünyasının önemli bir isminin susturulmasıyla ifade özgürlüğüne yönelik ağır saldırıdır.
71. 1990 – Turan Dursun Suikastı: Düşünceleri nedeniyle bir yazarın katledilmesi, inanç ve ifade özgürlüğü ihlalidir.
72. 1990 – Bahriye Üçok Suikastı: Akademisyen ve siyasetçinin bombalı saldırıyla öldürülmesi, faili meçhul cinayetler döneminin parçasıdır.
73. 1992 – Musa Anter Cinayeti: Kürt yazarın sokak ortasında öldürülmesi, devlet içindeki karanlık yapıların sorgulandığı bir davadır.
74. 1993 – Uğur Mumcu Cinayeti: Araştırmacı gazeteciliğin sembol isminin öldürülmesi, derin devlet tartışmalarını zirveye taşımıştır.
75. 1993 – Sivas Madımak Katliamı: 33 aydının yakılarak öldürülmesi ve yargı sürecindeki zamanaşımı kararlarıyla hafızalara kazınan trajedidir.
76. 1993 – Başbağlar Katliamı: Sivas’ın misillemesi olarak sivillerin katledilmesi, şiddet sarmalının hukuku devre dışı bırakmasıdır.
77. 1994 – DEP / Leyla Zana Davası: Kürt milletvekillerinin Meclis’ten yaka paça götürülerek tutuklanması, siyasi temsil hakkı ihlalidir.
78. 1995 – Gazi Olayları: Mahalle baskınları ve polis müdahalesi sonucu yaşanan ölümler, toplumsal barışın yara aldığı bir süreçtir.
79. 1995 – Manisa Gençleri Davası: Gözaltındaki gençlere işkence yapıldığının yargı kararıyla tescillendiği emsal bir insan hakları davasıdır.
80. 1995 – Cumartesi Anneleri’nin Başlangıcı: Gözaltında kaybedilen yakınlarını arayan ailelerin, dünyanın en uzun süreli sivil itaatsizlik eylemidir.
81. 1996 – Metin Göktepe Dosyası: Bir gazetecinin gözaltında polis şiddetiyle öldürülmesi ve sorumluların cezalandırılması için verilen hukuk mücadelesidir.
82. 1996 – Susurluk Kazası: Devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin bir kaza sonucu ifşa olmasıyla hukuk devletinin sorgulanmasıdır.
83. 1997 – 28 Şubat Süreci: MGK kararlarıyla hükümetin istifaya zorlandığı, inanç özgürlüğü ve eğitim hakkı tartışmalarının yaşandığı dönemdir.
84. 1998 – Refah Partisi’nin Kapatılması: İktidar partisinin laiklik karşıtı eylemler odağı olduğu gerekçesiyle kapatılmasıdır.
85. 1999 – Öcalan’ın Yakalanması ve İmralı Davası: PKK liderinin yargılanma süreci ve Türkiye’de idam cezasının kaldırılmasına giden hukuki yoldur.

7. 2000’ler – Kumpaslar – Hak Odaklı Davalar (2000–2010)

86. 2000 – Hayata Dönüş Operasyonu: Cezaevlerindeki açlık grevlerine yönelik kanlı müdahale ve yaşam hakkı ihlali tartışmalarıdır.
87. 2001 – Fazilet Partisi’nin Kapatılması: Odak olma gerekçesiyle bir siyasi partinin daha kapatılması, örgütlenme özgürlüğü tartışmasıdır.
88. 2003 – HADEP’in Kapatılması: Kürt siyasi hareketinin partisinin kapatılmasıyla siyasi temsil hakkının engellenmesidir.
89. 2005 – Orhan Pamuk Davası: Yazara yönelik “Türklüğü aşağılama” davası, TCK 301. maddenin ifade özgürlüğü önündeki engelini göstermiştir.
90. 2006 – Danıştay Saldırı: Yüksek yargı üyelerine yönelik silahlı saldırı, yargı bağımsızlığına ve laikliğe yönelik ağır bir tehdittir.
91. 2006 – Rahip Santoro Cinayeti: Din görevlisinin öldürülmesi, inanç özgürlüğü ve nefret suçları tartışmasını başlatmıştır.
92. 2007 – Hrant Dink Cinayeti: Ermeni gazetecinin öldürülmesi, devletin koruma yükümlülüğü ve cezasızlık üzerine en derin davadır.
93. 2007 – Zirve Yayınevi Cinayetleri: Hristiyan vatandaşların vahşice öldürülmesi, inanç özgürlüğü ve örgütlü nefretin sonucudur.
94. 2007 – 27 Nisan e-Muhtırası: Ordunun siyasete internet üzerinden müdahale girişimi ve sivil iradenin buna karşı duruşudur.
95. 2008 – Ergenekon Davası: Darbe teşebbüsü iddiasıyla başlayan ancak usul hataları ve kumpas iddialarıyla tartışılan devasa yargılamadır.
96. 2008 – AK Parti Kapatma Davası: İktidar partisinin kapatılmaktan bir oy farkla kurtulduğu, siyasi kriz yaratan anayasal süreçtir.
97. 2009 – KCK Davaları: Kürt siyasetçilere yönelik toplu tutuklamalar ve uzun tutukluluk süreleriyle eleştirilen yargılamalardır.
98. 2010 – Balyoz Davası: Askeri darbe planı iddiasıyla açılan, sahte delil tartışmalarıyla sonuçlanan ve sonradan beraatle biten davadır.
99. 2010 – Mavi Marmara Olayı: Gazze’ye yardım götüren gemiye İsrail müdahalesi sonucu yaşanan ölümlerin uluslararası hukuk boyutudur.

8. Yakın Dönem (2010–2026)

100. 2011 – Roboski/Uludere: Sınırda 34 sivilin hava harekatıyla öldürülmesi ve yargı sürecindeki takipsizlik kararıdır.
101. 2011 – OdaTV Davaları: Gazetecilerin dijital delillerle tutuklanması, basın özgürlüğü ve kumpas iddialarının odağıdır.
102. 2011 – Fenerbahçe Şike Davası: Futbolda şike iddiasıyla başlayan ancak yargıdaki yapılanmaların tasfiyesiyle sonuçlanan süreçtir.
103. 2012 – 12 Eylül Davası: Darbeci generallerin yıllar sonra yargılanması, sembolik bir hesaplaşma girişimidir.
104. 2013 – Gezi Parkı Olayları ve Davası: Büyük toplumsal protestolar ve sonrasında açılan davalarla toplanma özgürlüğünün sınanmasıdır.
105. 2013 – Ali İsmail Korkmaz Davası: Protestolar sırasında dövülerek öldürülen gencin davası, polis şiddeti ve adalet arayışıdır.
106. 2013 – Ethem Sarısülük Davası: Polis kurşunuyla ölen göstericinin davası, orantısız güç kullanımı ve cezasızlık tartışmasıdır.
107. 2014 – Soma Maden Faciası: 301 işçinin ölümüyle sonuçlanan facia, iş sağlığı ve güvenliği hukukunun en büyük sınavıdır.
108. 2014 – Ermenek Maden Faciası: İhmaller sonucu yaşanan maden kazası ve kurumsal sorumluluk tartışmalarıdır.
109. 2014 – MİT TIR’ları Davası: Devlet sırrı ve casusluk iddialarıyla gazetecilerin yargılandığı, basın özgürlüğü krizidir.
110. 2015 – Suruç Katliamı: Genç aktivistlere yönelik IŞİD saldırısı ve güvenlik ihmali iddialarının hukuki sürecidir.
111. 2015 – Ankara Gar Katliamı: Türkiye tarihinin en kanlı terör saldırısı ve kamu görevlilerinin sorumluluğu tartışmasıdır.
112. 2015 – Tahir Elçi Cinayeti: Barış elçisi bir hukukçunun çatışma ortasında öldürülmesi ve uzayan faili meçhul davasıdır.
113. 2016 – Barış Akademisyenleri: Bildiri imzalayan akademisyenlerin ihraç ve yargılanma süreci, akademik özgürlük ihlalidir.
114. 2016 – 15 Temmuz Darbe Girişimi: Anayasal düzeni yıkma girişimi ve sonrasında başlayan devasa yargılama süreçleridir.
115. 2016 – OHAL–KHK Süreçleri: Olağanüstü hal kararnameleriyle yapılan kitlesel ihraçlar ve savunma hakkı tartışmalarıdır.
116. 2017 – Başkanlık Sistemi Referandumu: Hükümet sisteminin değişmesiyle kuvvetler ayrılığının yeniden yapılandırıldığı anayasal dönümdür.
117. 2017 – Osman Kavala’nın Tutuklanması: Sivil toplum temsilcisinin uzun tutukluluğu ve AİHM kararlarının uygulanmaması krizidir.
118. 2018 – Çorlu Tren Faciası: İhmaller sonucu yaşanan kazada adalet arayan ailelerin hukuk mücadelesidir.
119. 2019 – Wikipedia Yasağının Kalkması: AYM’nin erişim engelini hak ihlali saymasıyla internet özgürlüğü adına kazanılan zaferdir.
120. 2019 – İmamoğlu ‘Ahmak’ Davası: Seçilmiş bir belediye başkanına yönelik siyasi yasak talepli hakaret davasıdır.
121. 2020 – Aladağ Yurt Yangını Davası: Çocukların ihmal sonucu ölümüyle ilgili verilen kararların kamu vicdanındaki yeridir.
122. 2021 – Boğaziçi Protestoları Davaları: Kayyum rektör protestoları sonrası öğrencilere açılan davalar ve akademik özerklik tartışmasıdır.
123. 2021 – HDP Kapatma Davası: Meclis’teki üçüncü büyük partinin kapatılması talebiyle açılan güncel anayasal davadır.
124. 2022 – Canan Kaftancıoğlu Kararı: Siyasi tweetler nedeniyle verilen hapis cezası ve siyasi yasak kararının hukukiliği tartışmasıdır.
125. 2022 – Sinan Ateş Cinayeti: Başkentte işlenen siyasi cinayetin arkasındaki örgütlü yapı ve yargıdaki ilerleyişidir.
126. 2023 – Can Atalay – AYM–Yargıtay Krizi: Milletvekili seçilen tutuklunun tahliyesi konusunda iki yüksek mahkeme arasındaki yetki çatışmasıdır.
127. 2023 – 6 Şubat Depremi Davaları: On binlerce ölüm sonrası müteahhitler ve kamu görevlilerine yönelik açılan devasa sorumluluk davalarıdır.
128. 2024 – Kobani Davası Kararları: 2014 olayları nedeniyle siyasetçilere verilen ağır hapis cezalarının hukuki ve siyasi sonuçlarıdır.
129. 2024 – Sosyal Medya Erişim Engelleri: Platformlara yönelik kapatma kararlarının haber alma ve ifade özgürlüğü üzerindeki etkisidir.
130. 2025–2026 – Yüksek Yargı Yetki Çatışması: AYM kararlarının uygulanmaması sorununun hukuk devleti ilkesi üzerindeki kalıcı etkileri tartışılmaktadır.

TBMM’nin 15 Temmuz 1999 tarihli Kıbrıs Deklarasyonu

0
TBMM'nin 15 Temmuz 1999 tarihli Kıbrıs Deklarasyonu

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kıbrıs Barış Harekâtının 25 inci yıldönümü münasebetiyle, 15 Temmuz 1999 tarihinde, özel gündemle toplanmıştır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş’ın iştirakleri, hükümet ve siyasî partiler sözcülerinin katılımlarıyla yapılan toplantı sonunda, aşağıdaki hususların Türk ve dünya kamuoyuna duyurulması kararlaştırılmıştır:

25 inci yıldönümünü idrak ettiğimiz Kıbrıs Barış Harekâtı, Ada’daki Türk varlığına karşı senelerce sürdürülen dini ve etnik temizlemeye, Kıbrıs Devletini ortadan kaldırarak Yunanistan’a bağlamak teşebbüs ve darbesine karşı yapılmıştır. 25 yıl sonra, NATO’nun Kosova’da Sırplara karşı benzeri bir harekata girişmiş bulunması, Kıbrıs Harekâtının ne derece isabetli olduğunu göstermektedir.

25 yıldan beri Kıbrıs’ta kan akmaması sevindirici gerçeğinin bazı çevreleri âdeta rahatsız ettiğini görmek üzücü olmaktadır. Bu çevreler, devamlı olarak tertipler geliştirmekte, tahriklere başvurmaktadır. Türk tarafı, bütün bu tertip ve tahriklere karşı olumlu ve barışçı tutumunu devam ettirmektedir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye ile beraber, Ada’daki her iki toplumun varlık ve güvenliğini teminat altına alacak, adil ve devamlı bir çözüm bulunması yolunda her türlü gayret ve iyi niyeti göstermiştir. Buna mukabil, Yunan-Rum tarafı, enosis emelinden, 20 Temmuz 1974 öncesine dönmek politikasından vazgeçmemiş, meseleyi ilgili taraflar arasında görüşmekten ziyade, dış güçlerin müdahalelerini davet etmiş, her seferinde uzlaşmayı zorlaştırmıştır. Son olarak, Güney Kıbrıs Rum idaresinin Avrupa Birliği tam üyeliğine başvurması ve bunun karşı tarafça kabul görmesi çözüm yolunu tıkamış, Avrupa Birliği çerçevesinde Yunanistan’ın Güney Kıbrıs’a yerleşmesi kapısını açmıştır. Bunun kabulü mümkün değildir.

Yunanistan’ın dış güçleri Kıbrıs meselesi içine çekmek politika ve çabaları neticesi, son olarak, G-8’ler Köln Zirvesi nihaî bildirisinde, Kıbrıs konusuna yer verilmiş, Birleşmiş Milletlere âdeta talimat şeklinde bir çağrıda bulunulmuştur. Bunu, tümüyle kınıyor ve reddediyoruz.

Bugün, Kıbrıs’ta, Rumların, Zürih ve Londra Anlaşmalarını çiğnemeleri, Türk unsurunu yok etmeye çalışmaları neticesi doğmuş, iki ayrı devlet gerçeği bulunmaktadır. Bu gerçeği kabul etmeden, her iki devlete eşit gözle bakmadan herhangi bir çözüm bulmak mümkün değildir.

Güney Kıbrıs’ın tehlikeli bir şekilde silahlandırılması, Yunanistan’a tahsisli askerî hava ve deniz üsleri inşası, Yunanistan ve Kıbrıs Rum tarafının terör örgütü PKK’ya verdiği destek, Ada’da ve bölgede barış ve istikrara yönelik tehditlerdir.

Türkiye’nin Kıbrıs’la ilgili garantörlük hakları ve stratejik menfaatları daima korunarak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin devlet statüsü ve güvenliği dahil, meşru hak ve çıkarlarının aşındırılmasına hiçbir surette müsaade edilmeyecektir.

Kıbrıs Barış Harekâtının bu anlamlı yıldönümünde, barış ve adil, yaşayabilir bir çözüm için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin sürdürdüğü kararlılığı takdirle karşılıyor, destekliyoruz. Millî bir dava olan Kıbrıs konusunda, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine tam desteği, kesintisiz ve şartsız devam edecektir. Bunda en ufak bir şüpheye yer yoktur.

14 Temmuz – Hukuk Takvimi

0
14 Temmuz Hukuk Takvimi, geçmişten günümüze hukuk tarihine ışık tutan olayları, yasal düzenlemeleri, bildirgeleri, uluslararası sözleşmeleri ve diplomatik adımları kronolojik olarak sunar. Bu takvimde, doğan ve vefat eden hukukçular, görülen önemli davalar, alınan kararlar, yapılan tutuklamalar, infazlar ve hukuk dünyasını etkileyen eylemler yer alır. Her gün, tarihte bugün hukuk alanında yaşanan gelişmeleri kayıt altına alarak kolektif hukuki hafızayı güçlendirmeyi amaçlar.

14 Temmuz – Hukuk Takvimi

1454 İtalyan hümanist, düşünür, eleştirmen ve şair Angdeelo Poliziano 1454’te Toskana’da doğdu. (Ölümü:1494) Floransa’nın ikinci kuşak Hümanistleri arasında yer aldı. Antik çağın ortaçağdaki temdsilcisi oldu. Aristo‘nun çağdaşı olarak kabul edildi. Epiktetos, Hipokrat, Galen, Plutarkhos, ve Platon‘un yolundan gitti. Zamanına göre evrensel değerleri savundu.
1700 Osmanlı Devleti, ile Rusya Çarlığı arasında İstanbul Antlaşması imzalandı
1789 Fransızlar, krallığa karşı ayaklandılar. 14 Temmuz 1789’da Bastille Baskını gerçekleşti. Halk, Paris’te Bastille Hapishanesi’ndeki siyasi tutukluların serbest bırakılmasını sağladı. Monarşinin sonu ve Cumhuriyetin başlangıcı olarak kabul edilen 14 Temmuz tarihi Fransız Devrimi‘ni hazırlayan önemli bir olması nedeniyle Fransızların ulusal bayramı olarak kutlanmaktadır. (La fête nationale-Bastille Günü)
1816 Fransız diplomat, yazar ve filozof Arthur de Gobineau doğdu. (Ölümü: 1882)
1858 İngiliz kadın hakları savunucusu Emmeline Pankhurst doğdu. (Ölümü:1928)
1885 Kamerun, Almanya’nın sömürgesi oldu
1920 İstanbul Divan-ı Harbi, Mustafa Kemal’e katılan subayları idama mahkum etti. Padişah, kararı 25 Temmuz 1920’de onayladı.
1920 Türkiye Komünist Fırkası kuruldu.
1924

Ankara Barosu kuruldu. Cumhuriyet, laiklik, demokrasi ve insan haklarının savunucusu olduğunu ilan eden Ankara Barosu’nun kuruluş tarihi 14 Temmuz 1924’tür

1926 Mustafa Kemal Paşa‘ya yönelik İzmir Suikastı girişimi sebebiyle Ziya Hurşit ve arkadaşları idam edildi
1933 Hitler Almanya’sında Naziler tüm muhalefet hareketlerini yasakladı. 2 Mayıs 1933’te sendikaların kontrolünü ele geçirmesinin arından Fırtına Birlikleri (SA) ve Polis sendika ofislerini bastı, sendika yetkilileri ve eylemciler bastırıldı ve terörist muamelesine tabi tutuldu, varlıklarına el kondu. Bağımsız işçi temsilciliği sona erdi. Naziler Devlet Partisi haline geldi, diğer tüm siyasi partiler yasaklandı, tek parti diktatörlüğü başladı.
1938 İtalya, Yahudi karşıtı Nazi modelini kabul etti
1938 Cemiyetler Kanunu, 14 Temmuz 1938’de resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Kanun, 28 Haziran 1938 tarihinde kabul edilmişti.
1942

AB’nin dış ilişkilerdeki en etkili isimlerden olan, Javier Solana Madariaga, Madrid’de doğdu. 1995 ila 1999 yıllarında NATO genel sekreterliği yaptı. 1999’dan itibaren Avrupa Birliği yüksek temsilcisi ve 2004’ten itibaren AB Dışişleri Bakanı olarak atandı. 18 Ekim 1999 ila 1 Aralık 2009 tarihleri arasında Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi genel sekreterliği yaptı.

1946

Latin Amerika’nın ünlü diktatörlerinden, asıl mesleği avukatlık olan Guatemala eski devlet başkanı Jorge Ubico Castañeda öldü. (Doğumu: 10 Kasım 1878) 14 Şubat 1931 tarihinden 4 Haziran 1944’e kadar iktidarda kaldı.

1948

Kapatılan siyasi partilerden Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi lideri Dr. Şefik Hüsnü Deymer, beş yıl hapse mahkûm oldu.

Deymer, 1912’de eğitime başladığı Paris Sorbonne Üniversitesi’nde komünist fikirlerle tanışmıştır. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesinde tabip yüzbaşı olarak görev yapmıştır. 23 Eylül 1919 tarihinde Berlin’den gelen Türk Spartakistleri ile birlikte kurucuları arasında yer aldığı Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası‘nın (TİÇSF) genel sekreterliğine seçildi. Parti, İstanbul’u işgal eden İngilizler tarafından kapatıldı. 1946 yılında kurduğu ve liderliğini yaptığı Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi ise 6 aylık ömrü ile Türk siyasi tarihinin en kısa ömürlü partilerinden birisi olmuştur. Parti, kurulmasından kısa bir süre sonra Örfi İdare Mahkemesinde açılan dava sonucu “komünist mefküreli şahıslar tarafından kurulduğu ve idare edildiği” gerekçesiyle kapatılmıştır.

1950 Türkiye’de Kısmi Genel Af ilan edildi
1960 Sosyolog, yazar, çevirmen ve öğretim üyesi Ulus Baker doğdu. (ölümü:12 Temmuz 2007) Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun oldu. ODTÜ, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Özgür Üniversite’de sinema tarihi ve sosyoloji dersleri verdi. Siyasi teori, kitle iletişim araçları, sinema alanlarında çalıştı. Birikim, Toplum ve Bilim, Virgül, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nde yazılar yazdı.
1960 Eski Konya Valisi Cemil Keleşoğlu, Yassıada’da intihar etti
1965 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu 14 Temmuz 1965 tarihinde kabul edildi
1967 Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO), fikri mülkiyete konu hakların tüm dünyada korunması amacıyla 14 Temmuz 1967 tarihinde Stockholm’de imzalanan Sözleşme ile kurulmuştur. Örgütün merkezi İsviçre’nin Cenevre kentindedir.
1968 Anayasa Mahkemesi Başkanı İbrahim Hilmi Senil’in görev süresi 14 Temmuz 1968’de sona erdi. Senil, 8 Temmuz 1966’de göreve gelmişti.
1969 ABD’de, $500, $1.000, $5.000 ve $10.000 değerindeki kâğıt paralar resmen tedavülden kaldırıldı
1970 Askerlik 20, yedek subaylık 18 aya indirildi
1970 Muhittin Taylan 14 Temmuz 1971’de Anayasa Mahkemesi Başkanı oldu. Görevi 14 Temmuz 1975’te sona erdi.
1971 Kültür Bakanlığı kuruldu, ilk Bakan Talat Halman oldu
1971 Asker, siyasetçi, İş Bankası Kurucu Üyesi, Antep Milletvekili, İstiklal Mahkemeleri yargıcı ve Atatürk’ün yakın arkadaşı olan Ali Kılıç yaşamını yitirdi. Asıl adı Süleyman Asaf Emrullah olan Kılıç Ali (Doğumu: 1889) 1961’de Yeni Türkiye Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. Yazar Altemur Kılıç’ın babasıdır.
1983 Türkiye’nin Brüksel Büyükelçiliği’nde görevli Dursun Aksoy, silahlı saldırıda öldürüldü. Olayı, üç ayrı Ermeni örgütü üstlendi.
1987 Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kuruldu
1993 Anayasa Mahkemesi, Halkın Emek Partisi’nin (HEP) faaliyetlerinin Anayasa ile Siyasi Partiler Yasası’na aykırı olduğu gerekçesiyle kapatılmasına karar verdi
1993 Halkın Gücü Gazetesi sahibi ve yazarı Rıza Güneşer 14 Temmuz 1993 tarihinde öldürüldü
1994

ANAP’ın, Başbakan Tansu Çiller hakkında mal varlığını araştırma önergesi Meclis’te reddedildi. 1983’ten itibaren Meclis’te yer alan partilerin lider ve yakınlarının mal varlıklarının araştırılmasıyla ilgili önerge kabul edildi.

2006 Vedat Ahsen Coşar‘n, 18 Ekim 2004’te başlayan; Ankara, Bükreş, Sofya, Makedonya, Moskova, Kiev, Gürcistan, Moldova, Atina, Bakü, Trabzon, İstanbul ve Yalova Barolarından oluşan Karadeniz Ülkeleri Barolar Birliği Başkanlığı görevi 14 Temmuz 2006 tarihinde sona erdi
2009

Engellilerin Haklarına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi 14 Temmuz 2009 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Sözleşme, Milletler Sözleşmesi Genel Kurulu tarafından 13 Aralık 2006 tarihli ve A/RES/61/106 tarihli kararıyla kabul edilmiş ve 3 Mayıs 2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Sözleşme’yi 30 Mart 2007 tarihinde imzalamıştır. Sözleşme’nin onaylanması 3 Aralık 2008 tarih ve 5825 sayılı Kanunla uygun bulunmuştur.

2020 Arjantinli aktivist, yazar ve filozof, María Lugones öldü (Doğumu: 1944)
2020 Amerikalı avukat Stephen Daily Susman öldü (Doğumu: 1941)

Angelo Poliziano

Poysdorf Bildirgesi

0
Avusturya Dışişleri Bakanı Alexander Schallenberg, Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Jakub Kulhánek ve Slovakya Dışişleri Bakanı Ivan Korčok bildirgenin imza töreninde bir arada

Poysdorf Bildirgesi(The Poysdorf Declaration), 30 Haziran 2021 tarihinde, Slovakya Cumhuriyeti, Çek Cumhuriyeti ve Avusturya Federal Cumhuriyeti‘nin dışişleri bakanları tarafından ilan edilen insan hakları belgesidir.

Bildirgeye göre dijital hümanizm, insanların teknolojinin zararlarına ilişkin korkularına bir cevap niteliğindedir ve dijitalleşmeye insan merkezli bir yaklaşım sergilenmelidir. Yapay zeka ve benzeri dijital teknolojiler, şeffaflık ve insan haklarını önceleyen düzenlemeler yapmalı, bu teknolojilerin dezenformasyon amacıyla kötüye kullanılması engellenmelidir. Dijital çağda da devletler, insan haklarına uyumu sağlamalı ve bağlılıklarını teyit etmelidir.

POYSDORF BİLDİRGESİ

Dijital Hümanizm: Dijital Değişim Sırasında Yurttaşlar için bir Pusula

Sınır teknolojileri bütün dünyada birçok küresel sorunun çözüm öğeleri olarak memnuniyetle karşılanırken, teknolojinin özel yaşamımıza, ifade özgürlüğümüze ve demokratik kuruluşlarımıza yapabileceği etkilerin de farkında olmamız gerekiyor.

Yeni çıkan teknolojilere ilişkin kaygılar, şimdi günümüzün siyasal tartışmalarını şekillendiriyor: artan otomatikleşme, çok geçmeden, yaptığımız işlerin büyük bir kısmını gereksiz kılabilir. Dijitalleşmeden yararlananlar ile dijitalleşmeden dolayı bir kenara itilmiş hissedenler arasındaki uçurum gitgide büyüyor. Ağlaşmış platform ekonomisinde özel yaşamımız artık güvende görünmüyor.

Toplumsal yaşamımız gitgide sanal mekânda yer alıyor, böylece de yeni bağımlılıklar yaratıyor ve bizleri, katılan yurttaşlardan uysal tüketicilere dönüştürüyor. Demokratik kuruluşlarımızın, filtre baloncukları ve yankı odaları tarafından kökü kazınıyor. Yüz tanıma ve verilere gayrimeşru ulaşma, otoriter diktatörlüklerin elinde çıkarlar sağlıyor.

Kritik altyapımız siber saldırılara açıktır, bu da karşı koyma gücüne daha çok önem vermeyi ve siber güvenliği geliştirmeyi gerektiriyor. Dijitalleşme öyle bir noktaya varmış görünüyor ki,  insan olmanın ne demek olduğuna ilişkin anlayışımızın sorgulanmasına yol açıyor.

Dijital hümanizm, yurttaşların teknolojinin zararlarına ilişkin korkularına bir cevaptır. Dijital hümanizm, dijitalleşmeye insan merkezli bir yaklaşıma doğru yol almamızı sağlayan bir çerçeve sağlıyor; yapay zekâ gibi sınır teknolojileri düzenlememize izin veriyor ve insan haklarımızı korumayı, saydamlık eksikliğini ve bu gibi başka zararlı, kabul edilemez eğilimleri gidermeyi sağlayan ve otomatikleştirilmiş karar vermelere dayanan sistemlerle karşılaştığımızda insanın özerkliğini güvence altına almayı mümkün kılıyor. Bu, aynı zamanda risklerini göz ardı etmeden, problem çözme kapasitelerini barındıran teknolojilerin potansiyelinin aydınlanmış bir değerlendirmesidir.

Dijital hümanizm, dijital çağda insan olmanın ne demek olduğunu keşfetmek için sanat, felsefe ve insan bilimleri dünyasını güçlendirir. Dijital hümanizm dijitalleşmeye bir cevaptır; temel haklarımıza, aynı zamanda da insanın karşı koyma gücüne ve hayal gücüne olan inanca dayanan üçüncü bir yoldur.

Dijital Hümanizm ve İnsan Hakları

Yapay zekâ gibi teknolojiler insan hakları ve insan onuru için ciddî sorunlara neden olabilir. Avrupa, ülkelerin ve şehirlerin böyle teknolojileri yaymalarına karşı sesini yükseltmeli ve yurttaşları kontrol etme ve gözetleme için kullanılmalarına karşı koymalıdır. Aynı şekilde Avrupa, yurttaşların ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, barışçıl toplanma özgürlüğü ve hareket etme özgülüğü gibi haklarını savunmalıdır.

Bunlardan başka, Avrupa, dijital değişimin genç kuşaklara olumsuz etkiler yaratmamasını, en başta da yapay zekânın (AI) gençlerin bilgisel becerilerini ve gerçekliği algılamalarını güvence altına almalı.

Üç Bakan, yenilikçi teknolojilerin kişilere ve toplumlara vadettikleri şeyler olduğunu ve yeni fırsatlar sağladığını kabul ediyor, ama aynı zamanda devletlerin ve başka aktörlerin dijital mekânda sağlıksız amaçlar için kullanılan çarpıtılmış bilgilerin gitgide artan boyutlarına ve karmaşıklığına ilişkin derin kaygılarını dile getiriyor. Çarpıtılmış bilgiler, halkın demokratik süreçlerimize ve kuruluşlarımıza olan güvenini yok edebilir, halk sağlığı inisyatiflerini engelleyebilir, stereotipleri yeniden güçlendirilebilir ve ayırımcılığı, yabancı korkusunu ve şiddeti teşvik edebilir.

Üç Bakan çarpıtılmış bilgileri ele alma, ama aynı zamanda serbest, açık, uyumlu, güvenilir ve güvenli interneti  ̶ insan haklarına, demokrasiye ve hukukun egemenliğine tam saygı gösteren interneti ̶  güvence altına alma ihtiyacı konusunda görüş birliğindedirler. Böylece çarpıtılmış bilgiler sorununu ele almak için kamu sektörü, özel sektör ve sivil toplum arasında işbirliği çok önemli görünüyor.

Üç Bakan, bu dijital hümanizmin temelindeki değerleri, kavramları ve fikirleri teşvik etmek için işbirliği yapmada anlaşmış bulunuyor. İnsan merkezli teknolojileri, ilkeleri, düzenlemeleri, normları, standartları ve hukuk mekanizmalarını, bunlar arasında da Avrupa Birliğinde ve BM, Uluslararası Telekomünikasyon Birliği, UNESCO, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı ve Avrupa Konseyi dahil olmak üzere, uluslararası forumlarda dijital insan haklarını korumayı teşvik edecekler.

Avusturya Cumhuriyeti Avrupa ve Uluslararası İşler Federal Bakanlığı için
Alexander Schallenberg
Çek Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı için
Jakup Kulhánek
Slovakya Cumhuriyeti Avrupa ve Dışişleri Bakanlığı için
Ivan Korčok

12 Temmuz – Hukuk Takvimi

0
12 Temmuz - Hukuk Takvimi

12 Temmuz – Hukuk Takvimi 

MÖ 100 Roma Cumhuriyeti’nin son diktatörü olan Jül Sezar (Gaius Iulius Caesar) dünyaya geldi. (MÖ 12 Temmuz 100 – MÖ 15 Mart 44)
1536 Desiderius Erasmus dünyaya geldi.
1553 Meksika ve tüm Latin Amerika’da ilk hukuk dersi, 12 Temmuz 1553 tarihinde Meksika Kraliyet ve Papalık Üniversitesi‘nde Pedro Morones tarafından verilmiştir. Bu tarih, günümüzde Meksika’da “Avukatlar Günü” olarak kutlanmaktadır.
1804 ABD mali sisteminin kurucusu, devlet adamı, hukuk bilgini, avukat, bankacı ve ekonomist Alexander Hamilton yaşamını yitirdi. (Doğumu: 11 Ocak 1755)
1806 16 Alman Prenslik Devleti, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’ndan ayrılarak Ren Konfederasyonu’nu kurdu.
1813 Fransız filozof Francisque Bouillier (12 Temmuz 1813 – 25 Eylül 1899) Lyons’da doğdu. Paris’teki École Normale Supérieure’de okudu ve 1839’da Lyons Üniversitesi’ne felsefe profesörü olarak atandı. 1849’dan 1864’e kadar Lyons’da fakülte dekanı ve 1867’den 1870’e kadar École Normale Supérieure’de müdürlük yaptı.
1852 Hukukçu, öğretmen, çiftlik sahibi ve genel oyla seçilen ilk Arjantin başkanı olan Hipólito Yrigoyen dünyaya geldi.  (12 Temmuz 1852 – 3 Temmuz 1933)
1872 Çek avukat, 1938 yılından 1939 Çekoslovakya’nın üçüncü Cumhurbaşkanı olarka görev yapan Emil Hácha dünyaya geldi. 
1875 Uluslararası Telgraf Sözleşmeleri 10/12 Temmuz 1875 günü Sen-Petersburg’da (bugünkü Leningrad) imzalandı. Bu sözleşmeler, Lozan Barış Antlaşması‘nın 99. maddesinde devletlerin uymayı kabul ettiği metin olarak temel alındı.
1878 Osmanlı İmparatorluğu, Kıbrıs adasının yönetimini 4 Haziran 1878’de imzalanan Kıbrıs Sözleşmesi ile Birleşik Krallık’a devretmesinin ardından, Ada’ya ilk Birleşik Krallık bayrağı Lefkoşa burçlarına çekildi.
1904 28 Haziran’da başlayan 1. Balıkesir Kongresi 12 Temmuz 1919’da sona erdi.
1904 Edebiyat dalında Nobel Ödülü sahibi Şilili şair, diplomat ve politikacı Pablo Neruda doğdu. (d. 12 Temmuz 1904; Parral, Şili – ö. 23 Eylül 1973, Santiago)
1919 28 Haziran’da başlayan 1. Balıkesir Kongresi 12 Temmuz 19192’da sona erdi.
1922 Celâleddin Ârif Bey; Mustafa Kemal tarafından 12 Temmuz 1922’de ikinci defa Adalet Bakanlığına tayin edildi ancak görevi kabul etmedi.
1923 Polonya ile ticaret antlaşması imzalandı.
1928
Türkiye – Meksika Dostluk Antlaşması, 25 Mayıs 1927 tarihinde, Roma’da imzalandı. 12 Temmuz 1928’de yürürlüğe girdi.
1932 Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün talimatıyla kuruldu.
1933 ABD Kongresi, asgari ücreti  saat başına 33 cent olarak belirledi.
1935 Romanya Krallığı’nda, antikomünist faaliyetler çerçevesinde Romanya Komünist Partisi liderleri tutuklandı. Bu kişiler daha sonra 1936 Craiova Duruşması olarak bilinen siyasi davada yargılandılar.
1947

ABD ile yapılan ilk askeri antlaşma olan Türkiye – ABD 12 Temmuz 1947 Yardım Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti adına Hasan Saka ve ABD adına da Edwin C. Wilson tarafından imza edildi. 

1948
Harika Çocuklar Yasası olarak bilinen “İdil Biret ve Suna Kan’ın yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmesine dair Kanun” 12 Temmuz 1948 tarihli remi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. #Hukuktarihi #HarikaÇocuklarYasası
1955 Sultanahmet Meydanında bulunan Eski İstanbul Adliyesi‘nin temeli 12 Temmuz 1951 yılında atıldı. Bina 1955 yılında hizmete açıldı ve 2012 yılına kadar hizmet verdi.
1960
1961 Türkiye’nin Ortak Pazar’a katılma talebi reddedildi.
1964
1967 Newark’ta (New Jersey) altı gün sürecek olan ırkçı ayaklanmalar başladı. Olaylar sırasında 27 kişi hayatını kaybetti.
1968 Güney Afrikalı hukukçu, avukat ve siyasetçi  Mongameli Bobani dünyaya geldi.  2002’de Birleşik Demokratik Hareket adına meclis üyesi olarak seçildi. Birleşik Demokratik Hareket’in Nelson Mandela Körfezi konseyindeki komitesinin lideriydi. Belediye Başkan Yardımcısı ve Kamu Hizmetleri Belediye Başkanlığı Komisyonu Üyeliği yaptı. 2018’den 2019’a kadar Büyükşehir Belediyesinin İcracı Belediye Başkanı olarak görev yaptı. 11 Kasım 2020’de Covid-19 hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti.
1973
  • Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Orman Suçları Affı Kanununu veto etti.
  • Yurtdışına yılda en çok 4 kez çıkılabilmesine karar verildi.
1974 Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararının Resmî Gazete’de yayınlanmasının ardından, Af’tan yararlanan siyasi mahkumların tahliyelerine başlandı. Cezaevinden ilk çıkan, kitap çevirilerinden dolayı toplam 40 yıla mahkum olan Sol Yayınları’nın sahibi Muzaffer Erdost oldu. Af’tan yararlanan TİP Genel Başkanı Behice Boran da Sakarya Cezaevi’nden tahliye edildi.
1975 Latife Hanım (Uşaklıgil), 12 Temmuz 1975’te İstanbul’da 77 yaşındayken göğüs kanserinden hayatını kaybetti.
1980 Fatsa’daki operasyonun 2.gününde gözaltı sayısı 390’a yükseldi. Ordu Valisi Reşat Akkaya, sabah cami hoparlöründen Fatsalılara “saklananların 10 ve 12 no’lu telefonlara ihbar edilmesi” çağrısı yaptı. CHP’li 7 milletvekili “sokağa çıkma yasağı uygulandığı” gerekçesiyle Fatsa’ya sokulmadı.
1985
  • “Aydınlar Dilekçesi” duruşmasında Aziz Nesin ve Erbil Tuşalp savunmalarını okudu, Mahkeme savunmalara yayın yasağı koydu.
  • Uşak/ Banaz Kızılcasöğüt İlçesi Ortaokul öğretmeni R.K.’nın “Darwinist felsefe propagandası yaparak öğrencilerin kafasını bulandırdığı” gerekçesiyle maaşının onda biri kesildi. Maaş kesme cezası, Banaz kaymakamı B.Kaya’nın talimatıyla uygulandı.
1987 Türkiye’de anayasa değişikliği için yapılacak halk oylamasında kullanılacak seçmen kütüklerinin belirlenmesi amacıyla tüm yurtta sokağa çıkma yasağı uygulandı.
1991 İstanbul’un üç ayrı yerinde yapılan Polis baskınlarında Dev-Sol üyesi 10 kişi öldürüldü. Örgütün eski yöneticilerinden Paşa Güven de aynı gün Paris’te öldürüldü. AİHM 2006’da, Türkiye’yi öldürülen 5 kişinin “yaşam hakkını ihlal, etkin soruşturma yapmamak”tan ailelerine 177 bin Euro tazminata mahkum etti.
1993 Hukukçu ve Fransa Başbakanı René Pleven 13 Ocak 1993 tarihinde, 91 yaşında kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.
1994 Kapatılan Demokrasi Partisi’nin eski Milletvekilleri, Selim Sadak ile Sedat Yurtdaş tutuklandı.
1995
1997
  • Mesut Yılmaz Başbakanlığındaki 55. Hükümet güvenoyu aldı. Anasol-D olarak anılan Koalisyon Hükûmeti; ANAP, DSP, Demokrat Türkiye Partisi (DTP) ve 1 bağımsız üyeden oluşuyordu.
  • Pakistanlı bir kadın eğitim aktivisti ve Kailash Satyarthi ile birlikte 2014 Nobel Barış Ödülü sahibi Malala Yousafzai (Malala Yusufzay) dünyaya geldi. 
2000
  • Ankara 3.  Ağır Ceza Mahkemesi, Adana Ülkücü Gençlik Derneği davasını 20 yıl sonra tamamladı. Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul dahil 36 kişinin ölümünden sorumlu tutulan 24 sanık 6-203 yıl arasında hapis cezası aldı.
  • Yargıtay 9.  Ceza Dairesi 1978’de Ankara, Bahçelievler’de TİP üyesi 7 gencin öldürülmesi ile olarak Bünyamin Adak ve İnal Osmanağaoğlu hakkındaki idam kararını bozdu.
2003 Afrika Birliği Yolsuzluğun Önlenmesi ve Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi kabul edildi. Afrika Birliği, AUCPCC’nin kabulünü anmak amacıyla 11 Temmuz’u Afrika Yolsuzlukla Mücadele Günü ilan etti. 
2004
  • Hukukçu Pedro Santana Lopes Portekiz başbakanı olarak göreve getirildi. 
  • İran’da Isfahan kentinde, “İslami kurallar”a uygun giyinmeyen kadınların kamuya açık yerlere girmesi yasaklandı. Tahran’da “açık” giysiler satan yerler basıldı, kadınlar gözaltına alındı.
  •  “Anadilde eğitim hakkını savunduğu” gerekçesiyle hakkında kapatma davası açılan 250 bin üyeli Eğitim-Sen’e destek veren 162 ülkeden 26 milyon eğitim emekçisini kapsayan ‘Eğitim Enternasyonali’ Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek’e birer mektup yazarak kapatma davasının geri çekilmesini istedi.
2007 12 Temmuz 2007 tarihinde Ümraniye’de bir gecekonduda bulunduğu ileri sürülen 27 adet el bombası ile birlikte Ergenekon Soruşturmaları başladı.
2007 Sosyolog, akademisyen, yazar ve çevirmen Ulus Baker yaşamını yitirdi.
2010 Almanya, Hamas adına bağış topladığı gerekçesiyle, merkezi Frankfurt’ta bulunan Uluslararası İnsanı Yardım Örgütü’nün  (İHH-  Internationale Humanitäre Hilfsorganisation ) Hessen, Hambur ve Kuzey Ren Vestfalya eyaletlerindeki faaliyetlerini durdurdu.
2013 Gözaltına alınan Taksim Dayanışması üyeleri gece yarısı serbest bırakıldı.
2019 Avukat ve siyasetçi Dengir Mir Mehmet Fırat 12 Temmuz 2019’da Ankara‘da akciğer kanseri tedavisi gördüğü bir hastanede 76 yaşında yaşamını yitirdi. (Doğumu: 8 Ağustos 1943, Adıyaman Kâhta)
2019 Şilili yazar, aktivist ve psikiyatr Claudio Benjamín Naranjo Cohen yaşamını yitirdi.  (Doğumu: 24 Kasım 1932) Hayatı boyunca barış ve insan hakları savunuculuğu yaptı.
2019 Sıfır Atık Yönetmeliği, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 12 Temmuz 2019 tarihinde düzenlenerek resmi gazetede yayınlandı.
2026
  • İzmir merkezli 5 ilde düzenlenen eş zamanlı operasyonlarda, kurgu kazalarla sigorta şirketlerini yaklaşık 200 milyon TL zarara uğrattığı tespit edilen 62 şüpheliden 48’i, İzmir, İstanbul, Ankara, Ağrı ve Antalya’da eş zamanlı baskınlar sonucunda yakalandı ve 24 kişi tutuklandı. Dosya kapsamında toplamda 240 şüpheli tespit edilirken, suç örgütünün liderliğini E.G.’nin, yöneticiliğini ise Ç.İ. ile avukat A.A.’nın yaptığı iddia edildi.
  •  İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın AHBAP Derneği’ne ilişkin yürüttüğü soruşturma kapsamında dernek başkanı Haluk Levent hakkında yakalama kararı çıkartıldı. Levent, İstanbul Emniyeti Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından gözaltına alındı. Soruşturma kapsamında İBB Başkan Danışmanı ve Avukat olan Ece Güner’in de gözaltına alındığı öğrenildi.

 

Desiderius Erasmus

0
Desiderius Erasmus

Desiderius Erasmus 1465 – 1536 yılları arasında yaşamış Hollandalı bir felsefecidir. (28 Ekim 1466, Rotterdam – 12 Temmuz 1536, Basel) Rönesans’la birlikte ortaya çıkan hümanizm akımının öncülerinden ve en büyük temsilcilerinden biridir.

Erasmus, Avrupa’nın ortak bir sanat ve bilim çatısı altında birleşmesine yaptığı katkılardan dolayı ve çağının eğitim felsefesine olan etkisi ile programa uygun bir isim olarak düşünülmüştür. “Rotterdamlı Desiderius Erasmus” olarak anılmıştır.

Hayatı boyunca Avrupa’nın değişik ülkelerinde bir gezgin gibi yaşayan Erasmusun en önemli eseri “Deliliğe Övgü” (Moriæ Encomium), günümüzde de geçerliliğini korumakta ve bağnazlığa karşı kaleme alınmış en önemli yapıtlardan biri sayılmaktadır.

Erasmus, orta öğrenimin ardından Augustin tarikatına girerek rahip olmuştur.  Hiçbir zaman geleneksel bir rahiplik yapmamış, kendini daha çok bilime adamak istediği gerekçesiyle, dini makamlardan “cüppe giymeme” iznini almış, Paris Üniversitesi’ne devam etmiştir.

1499’da İngiltere’ye gittiğinde, John Colet ve Thomas More  gibi aydınlarla tanışmış ve bilimsel düşüncelere yoğunlaşmıştır. Erasmus’un Avrupa’nın çeşitli bölgelerini dolaşarak eğitim alması ve ders vermesi, farklı fikir akımlarını tanımasına ve hümanist düşüncelerini geliştirmesine katkıda bulunmuştur. Papalığın düşünceler üzerinde kurduğu hegemonyaya karşı çıkarak, gerçek Hristiyanlık ruhunu antik çağın yalınlığında aramış, güzel sanatların ve bilimlerin yayılmasını, Avrupa’nın ortak bir sanat ve bilim anlayışının çatısı altında birleşmesini, hümanizmin birinci koşulu sayıştır. Martin Luther King’in reformları başladığında, kilisenin yenilenmesi görüşüne katılmakla birlikte, Hristiyan dünyasının parçalanmasına karşı çıkmıştır.

Avrupa’nın en parlak bilim insanlarından biri olarak tanındıktan sonra kâfir olmakla da suçlanmıştır. Yoğun dini tartışmaların yaşandığı bir dönemde Katolik Kilisesindeki yanlışları ve reform yanlılarının hatalarını yazmaktan ve söylemekten çekinmemiştir.

1516’da “Novum Instrumentum” adını verdiği Yunanca Yeni Ahit’in ilk derlemesini hazırlamıştır. Bu eser, teolojik çevrelerde büyük yankı uyandırmış ve Reform hareketlerinin yaygınlaşmasında ve yorumlanmasında önemli bir rol oynamıştır.

1536’da Basel’de öldüğünde Avrupa’nın düşünce yaşamında papaların bile ziyaretine geldikleri bir kişi olacak kadar saygın bir yer edinmişti.

Yunancaya da oldukça hâkimdi. Ayrıca, bütün yaşamı boyunca Latince konuşup yazan Desiderius Erasmus ölmeden önceki son sözlerini ana dilinde söylemişti: “Lieve God”  “Bağışla tanrım.”

Deliliğe Övgü

Erasmus, Deliliğe Övgü isimli eserini Ütopya’nın yazarı olan dostu Thomas More’a adamıştır.  Deliliğe Övgü, kutsal kitap yorumcularına ve tutuculara yöneltilen bir eleştiri niteliğindedir. Toplumdaki ikiyüzlülüğü ve kilisenin yozlaşmış yapısını ağır bir şekilde yermektedir. Klasik ortaçağ dünyasının düşüncelerini yansıtması yanında Erasmus’un derin felsefesini ve yaratıcılığını ortaya koyan baş yapıttır.

Desiderius Erasmus Ünlü Sözleri:

“Ben bir özgürlük severim. Bir kesime hizmet etmeyeceğim ve edemem.”

“İtiraf edin ki, güzel, hoş olarak yaptığınız ne varsa, hepsini bu deliliğe borçlusunuz.” 

“Talih, cesaretli ve atılganlara güler yüz gösterir.” 

“Körlerin ülkesinde, tek gözlü insan kral olur.” 

“Her zaman gerçeği olduğu gibi söylemek zorunluluğu yoktur. Önemli olan, gerçeğin açıklanış biçimidir.” 

“Ben bir dünya vatandaşıyım, herkese ama herkese bir yabancı olarak bilinirim.” 

“Kendimi tarif etmek, kendime sınır çizmek olur; kudretimin ise asla sınırı yoktur.” 

“Delinin ruhunda ne varsa yüzünde yazılıdır, ağzı da bunu gizlemeden söyler; oysaki bilgenin, yine euripides’e göre iki dili vardır: biri hakikati söylemek için, öteki de yeri gelince hakikatin kılığını değiştirmek ya da onu gizlemek için. Bilgede akı kara, karayı da ak kılmak sanatı vardır. Ağzından hem soğuk hem sıcak soluk çıkar. Sözleri de çoğu zaman düşüncelerinden epey uzaktır.”

“İnsanın her şeyi iyi tanımasını engelleyen iki şey vardır: biri ruhunun önüne perde çeken utanma, öteki de kendisine tehlikeyi gösterip büyük işlemlere girişmekten yüz çevirten korku.” 

René Pleven

0
René Pleven

René Pleven, 15 Nisan 1901 tarihinde Fransa’nın Rennes kentinde, St. Cyr Özel Askerî Okulunda görev yapan bir subayın oğlu olarak doğdu. Paris Üniversitesinde hukuk eğitimi aldı. Mezuniyetinin ardından kamu maliyesi alanındaki memuriyet sınavını kazanamayınca Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Birleşik Krallık’a giderek özel sektörde çalıştı. İş yaşamında hızla yükselerek Fransız elektrik ve telekomünikasyon sektöründe faaliyet gösteren bir şirkette üst düzey yönetici oldu. 1934 yılında Anne Bompard ile evlendi.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Fransa’yı işgal etmesinin ardından Londra’ya geçerek Charles de Gaulle liderliğindeki Özgür Fransa Hareketi’ne katıldı. Savaş yıllarında hareketin mali ve idari teşkilatlanmasında önemli görevler üstlendi. Savaş yıllarında üstlendiği görevler, savaş sonrasında Fransız siyasetinde üst düzey görevlere atanmasında etkili oldu.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan geçici Fransız hükûmetinde Ekonomi ve Maliye Bakanı olarak görev yaptı. 1946 yılında, Charles de Gaulle’ün siyasal çizgisinden farklı bir anlayış benimseyerek Demokratik ve Direniş Sosyalist Birliği’ni (UDSR) kurdu.

Pleven, 1949-1950 yılları arasında Savunma Bakanlığı görevini üstlendi. Temmuz 1950’de Fransa Başbakanı oldu ve 1951 yılına kadar bu görevi sürdürdü. Daha sonra 1951-1952 yılları arasında ikinci kez başbakanlık yaptı. 1952-1954 yılları arasında yeniden Savunma Bakanı olarak görev aldı. 1953 yılında ise UDSR genel başkanlığından ayrıldı.

Pleven Planı

Savunma Bakanlığı döneminde, Avrupa’nın güvenliğini güçlendirmeyi ve yeniden silahlandırılan Batı Almanya’yı ortak bir askerî yapı içinde denetim altına almayı amaçlayan, tarihe Pleven Planı olarak geçen Avrupa Savunma Topluluğu (European Defence Community) önerisini ortaya koydu. Pleven Planı, daha sonra Avrupa savunma ve bütünleşme girişimlerinin öncülerinden biri olarak kabul edildi.

1957 yılında Cumhurbaşkanı René Coty tarafından yeniden hükûmeti kurmakla görevlendirilmesi teklif edildi; ancak bu teklifi kabul etmedi. 1958 yılında Dördüncü Cumhuriyet’in son Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı.

1969-1973 yılları arasında Adalet Bakanlığı görevini yürüten Pleven, 1974-1976 yılları arasında Bretonya Bölge Konseyi Başkanlığı yaptı.

13 Ocak 1993 tarihinde, 91 yaşında kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.

İcracı Sanatçılar, Fonogram Yapımcıları ve Yayın Kuruluşlarının Korunmasına Dair Roma Sözleşmesi

0

İcracı Sanatçılar, Fonogram Yapımcıları ve Yayın Kuruluşlarının Korunmasına Dair Roma Sözleşmesi(Summary of the Rome Convention for the Protection of Performers, Producers of Phonograms and Broadcasting Organisations) , 26 Ekim 1961 tarihinde Birleşmiş Milletler üyesi devletler tarafından Roma’da imzalanmıştır.  WIPO, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) ile birlikte sözleşmenin yürütülmesinden sorumludur.

“İcracı Sanatçılar, Fonogram Yapımcıları ve Yayın Kuruluşlarının Korunmasına Dair Roma Sözleşmesine Katılmamızın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun” Türkiye Büyük Millet Meclisinin Millî Eğitim ve Dışişleri Komisyonlarında görüşüldükten sonra 7 Temmuz 1995 tarihinde genel kurulda kabul edilmiş ve Resmi Gazete’nin 12 Temmuz 1995 tarihli sayısında yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme; icracıların ve  fonogram yapımcılarının ve yayıncıların haklarını korumayı hedeflemektedir.  İcracılar; aktörler, şarkıcılar, müzisyenler, dansçılar ve edebiyat veya sanat eserlerini yaratan sanatçılardır.  Eserlerin yayınlanması veya kamuya arz edilmesi, çoğaltılması ve diğer maddi ve manevi haklar  haklar eser sahibine aittir.  Sözleşmeye göre fonogram “bir icradan kaynaklanan seslerin veya sair seslerin münhasıran işitsel olarak tespitini”, ““Fonogram Yapımcısı” ise “bir icradan kaynaklanan sesleri veya sair sesleri ilk defa tespit eden gerçek veya tüzel kişiyi” ifade etmektedir. Fonogram yapımcıları, fonogramlarının doğrudan veya dolaylı olarak çoğaltılmasına izin verme veya yasaklama hakkına sahiptir. Ticari amaçlarla yayınlanan bir fonogramın herhangi bir biçimde kamuya yayın veya iletişim şeklinde ikincil kullanımlara dönüşmesi durumunda, kullanıcı tarafından icracılara, fonogram yapımcılarına veya her ikisine de tek bir adil ücret ödenmek zorundadır.

Sözleşme, her türlü yaratıcı fikri, eseri ve eser sahiplerini maddi ve manevi bakımdan korumak amacıyla düzenlenmiştir.

İCRACI SANATÇILAR, FONOGRAM YAPIMCILARI VE YAYIN KURULUŞLARININ KORUNMASINA DAİR  
 ROMA SÖZLEŞMESİ

Akit Devletler, icracı sanatçılar, Fonogram Yapımcıları ve Yayın Kuruluşlarının haklarını koruma isteğinden hareketle aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır.

Madde 1

Bu Sözleşmede öngörülen koruma, edebiyat ve sanat eserleri üzerindeki telif haklarının aynen korunmasını sağlayacak ve bu haklara halel getirmeyecektir. Bu sebeple, bu Sözleşmenin hiçbir hükmü işbu korumayı ihlal edecek şekilde yorumlanamaz.

Madde 2
  1. Bu Sözleşmenin amaçları çerçevesinde “ulusal uygulama”, korumanın istendiği bir Akit Devletin iç mevzuatı uyarınca:
    • yurttaşı olan icracı sanatçılara, kendi toprakları üzerinde yapılan, yayınlanan veya ilk defa tespit edilen temsilleri için,
    • yurttaşı olan fonogram yapımcılarına kendi toprakları üzerinde ilk defa tespit edilen veya yayınlanan fonogramları için,
    • yönetim merkezi kendi toprakları üzerinde bulunan yayın kuruluşlarına, toprakları üzerindeki vericiler vasıtasıyla iletilen yayınlar için,

korumaya yönelik olarak kabul edilen uygulama anlamına gelir.

  1. Ulusal uygulama, işbu Sözleşmede özel olarak teminat altına alınmış koruma ve öngörülmüş sınırlamalar gözönünde tutulmak suretiyle tanınacaktır.
Madde 3

İşbu Sözleşme uyarınca:

    • “İcracı sanatçı”, edebiyat veya sanat eserlerini canlandıran, anlatan, söyleyen, oynayan veya icra eden aktörleri, şarkıcıları, müzisyenleri, dansçıları ve diğer kişileri;
    • “Fonogram”, bir icradan kaynaklanan seslerin veya sair seslerin münhasıran işitsel olarak tespitini;
    • “Fonogram Yapımcısı”, bir icradan kaynaklanan sesleri veya sair sesleri ilk defa tespit eden gerçek veya tüzel kişiyi;
    • “Yayım”, uygun miktarda fonogram nüshalarının kamuya arz edilmesini;
    • “Çoğaltma”, bir tespitin bir veya daha fazla kopyasının yapılmasını;
    • “Yayın”, seslerin veya resim ve seslerin, kamunun yararlanacağı şekilde telsiz araçlarla yayınını;
    • “Tekrar Yayın”, bir yayın kuruluşunun yapmış olduğu yayının, diğer bir yayın kuruluşu tarafından aynı anda yayınını;

ifade eder.

Madde 4

Aşağıdaki şartlardan herhangi birinin mevcut olduğu hallerde, her Akit Devlet, icracı sanatçılara ulusal uygulamayı tanıyacaktır:

    • İcranın, başka bir Akit Devlet toprakları üzerinde yapılmış olması;
    • İcranın 5 nci madde gereğince korunan bir fonograma kaydedilmiş olması;
    • Bir fonograma kaydedilmemiş olan icranın, bu Sözleşmenin 6. maddesi gereğince korunan bir yayınla yayınlanmış olması.
Madde 5
  1. Aşağıdaki şartlardan herhangi birinin mevcut olduğu hallerde, her Akit Devlet, fonogram yapımcılarına ulusal uygulamayı tanıyacaktır:
    • Fonogram yapımcısının, başka bir Akit Devlet yurttaşı olması, (yurttaşlık kriteri);
    • Sesin ilk tespitinin, başka bir Akit Devlet toprakları üzerinde yapılmış olması (tespit kriteri);
    • Fonogramın, ilk defa başka bir Akit Devlet toprakları üzerinde yayınlanmış olması (yayın kriteri).
  1. İlk yayını, akit olmayan bir Devlet toprakları üzerinde gerçekleşen fonogramın, ilk yayınını takip eden otuz gün içinde bir Akit Devlet toprakları üzerinde aynı şekilde yayınlanması (aynı anda yayın) halinde, bu fonogram, ilk defa olarak Akit Devlet toprakları üzerinde yayınlanmış kabul edilecektir.
  2. Her Akit Devlet, Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle, yayın veya tespit kriterini uygulamayacağını bildirebilir. Böyle bir bildirim, ya sözleşmenin onaylanması, kabulü veya katılım anında, ya da daha sonra herhangi bir zamanda yapılabilir. Bu son halde, tevdi edildiği tarihten 6 ay sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 6
  1. Aşağıda yazılı şartlardan herhangi birinin mevcut olduğu hallerde her Akit Devlet, yayın kuruluşlarına ulusal uygulamayı tanıyacaktır:
    • Yayın kuruluşunun yönetim merkezinin başka bir Akit Devlet toprağı üzerinde olması,
    • Yayının başka bir Akit Devlet toprağı üzerinde bulunan bir vericiden yapılmış olması.
  1. Her Akit Devlet, Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Sekreterine yapacağı bir bildirimle, yalnızca yayın kuruluşunun merkezinin diğer bir Akit Devlet toprakları üzerinde kurulmuş olması ve yayının aynı Akit Devlet toprakları üzerinde bulunan bir vericiden yapılmış olması halinde yayınlara koruma sağlayacağını beyan edebilir. Böyle bir bildirim, ya onama, kabul veya katılma anında veyahut daha sonra herhangi bir zamanda yapılabilir. Bu son halde, tevdi edildiği tarihten altı ay sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 7
  1. Bu Sözleşme ile icracı sanatçılar için sağlanan koruma;
    • yayın veya umuma arz suretiyle kullanılan icralarının bizzat daha evvel radyo ile yayınlanmış bir icra olması veya daha önce yapılan bir tespitten yayınlanması hariç, kendi icralarının izinleri olmaksızın yayınlanmasını ve umuma arzını;
    • tespit edilmemiş olan icralarının izinleri olmaksızın tespitini;
    • izinleri olmaksızın çoğaltılmış icralarının;

(i)  eğer ilk tespit izinleri olmaksızın yapılmışsa;

(ii) eğer çoğaltma, icracı sanatçıların izin vermiş oldukları amaçlar    dışında başka bir amaçla yapılmışsa;

    • eğer ilk tespit, 15 nci maddeye göre yapılmış ve bu madde hükümleri ile güdülen amaçlardan başka amaçlar güdülerek çoğaltılmışsa,

izinleri olmaksızın çoğaltılmasını önlemeyi içerecektir.

    • İcracı sanatçıların, yayına izin vermeleri halinde yayın tekrarlarına, yayın amacıyla yapılacak tespitlere ve böyle bir tespitin yayın amacıyla çoğaltılmasına karşı öngörülecek koruma, ülkesi üzerinde koruma istenilen Akit Devletin ulusal mevzuatı ile düzenlenecektir.
    • Yayın amacıyla yapılmış olan tespitlerin yayın kuruluşları tarafından kullanım şekil ve şartları, ülkesi üzerinde koruma istenilen Akit Devletin ulusal mevzuatı ile düzenlenecektir.
    • Bununla birlikte, bu maddenin (1) ve (2) numaralı alt paragraflarında öngörülen hallerde ulusal mevzuat, icracı sanatçıları, yayın kuruluşları ile ilişkilerini anlaşma yolu ile düzenleme hakkından mahrum etmeyecektir.
Madde 8

Her Akit Devlet, icracı sanatçılar arasından, birden fazlasının aynı icraya katılmaları halinde, bunların haklarını kullanma bakımından temsil edilme şekillerini kendi ulusal mevzuatı ile tayin edebilir.

Madde 9

Her Akit Devlet, kendi ulusal mevzuatı ile, işbu sözleşmede öngörülen korumayı, edebiyat veya sanat eserleri icra etmeyen sanatçıları da kapsayacak şekilde genişletebilir.

Madde 10

Fonogram yapımcıları, kendi fonogramlarının doğrudan veya dolaylı olarak çoğaltılmasına izin verme veya önleme hakkına sahip olacaktır.

Madde 11

Bir Akit Devletin ulusal mevzuatı, fonogram yapımcılarının, icracı sanatçıların veya her ikisinin haklarının korunma şartı olarak bazı formalitelerin yerine getirilmesini öngörmüşse, satışa çıkarılmış olan fonogramın bütün nüshaları veya kapakları (P) işareti ile birlikte, ilk yayım yılını, korumanın mahfuz tutulduğunu açık surette gösterir şekilde taşımaları halinde bu talep yerine getirilmiş kabul edilecektir. Ayrıca, bu fonogram nüshaları veya kapakları, fonogram yapımcısını veya yapımcı tarafından lisans verilmiş olan kişinin (isim, marka veya başkaca uygun işaretlerle) kimliğini tespite elvermiyorsa, sözü edilen işaret aynı zamanda fonogram yapımcısının haklarını elinde bulunduran kimsenin adını da ihtiva edecektir. Bununla birlikte, nüshalar veya kapaklarında, icracı sanatçıların kimliğini gösterir bilgi mevcut değilse, sözü edilen işaret, tespitin yapıldığı ülkedeki icracı sanatçıların haklarını elinde bulunduran kimsenin de ismini ihtiva edecektir.

Madde 12

Ticari amaçlarla yayımlanmış olan bir fonogram veya bunun çoğaltılmış nüshaları, doğrudan doğruya yayın veya herhangi bir şekilde kamuya arz için kullanılırsa, icracı sanatçılara veya fonogram yapımcılarına veyahut her ikisine de bir defaya mahsus olmak üzere, kullanan tarafından makul bir ücret ödenecektir. Taraflar arasında anlaşma mevcut olmadığı takdirde, bu ücretin taksim şekli ulusal mevzuat ile tayin edilebilir.

Madde 13

Yayın kuruluşları:

    • yayınlarının tekrar yayınlanmasına;
    • yayınlarının tespit edilmesine;
    • (i)   yayınlarının izinleri olmaksızın yapılan tespitlerinin;
    • eğer çoğaltmalar bu hükümler ile güdülen amaçlar dışında yapılmışsa, yayınlarının 15 inci madde hükümlerine uygun şekilde yapılmış tespitlerinin;

                     çoğaltılmasına;

    • kamunun ücret ödemeksizin girebileceği mekanlarda, televizyon yayınlarının kamuya sunulmasına;

izin verebilecek veya menedebilecektir. Bu hakkın kullanılabilme şartları, korunmanın sağlandığı ülkenin ulusal mevzuatınca tayin edilecektir.

Madde 14

Bu Sözleşmeye göre tanınacak koruma süresi:

  • fonogramlar ve fonogram üzerine tespit edilmiş icralar için tespitin,
  • fonogram üzerine tespit edilmeyen icralar için icranın,
  • yayınlar için yayının,

yapıldığı yılın sonundan hesaplanmak üzere yirmi yıllık bir süreden az olmayacaktır.

Madde 15
  1. Her Akit Devlet, işbu Sözleşme ile teminat altına alınan koruma hükümlerine aşağıdaki hallerde kendi ulusal mevzuatında istisnalar öngörebilir:
  • kişisel kullanım,
  • güncel olayların bildirimi ile ilgili olarak küçük alıntıların kullanılması,
  • bir yayın kuruluşu tarafından kendi imkanları ile ve kendi yayınları için geçici tespit yapılması,
  • münhasıran eğitim veya bilimsel araştırmalar amacıyla kullanılması.
  1. Birinci paragraf hükümleri saklı kalmak üzere, her Akit Devlet, icracı sanatçılar, fonogram yapımcıları ve yayın kuruluşlarının korunması konusunda, edebiyat ve sanat eserleri üzerindeki eser sahibinin haklarının korunmasına ilişkin kendi ulusal mevzuatında yeralan sınırlamalarla aynı nitelikte sınırlamaları, kendi ulusal mevzuatında öngörebilir. Bununla beraber, zorunlu ruhsatlar ancak işbu Sözleşme hükümlerine uygun bulunduğu oranda sağlanabilir.
Madde 16
  1. İşbu Sözleşmeye taraf olan her Devlet, Sözleşmede öngörülen bütün hak ve yükümlülükleri kabul edecektir. Bununla birlikte, bir Devlet, her zaman Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Sekreterine başvurarak aşağıdaki hususları beyan edebilir:
  • 12 nci madde ile ilgili olarak:

          (i)      sözkonusu maddenin hiçbir hükmünü uygulamayacağını;

          (ii)     bu maddenin bazı kullanılış şekillerine ilişkin hükümlerini uygulamayacağını;

     (iii)    bu maddede, yapımcısı başka bir Akit Devlet yurttaşı olmayan fonogramlar konusunda öngörülen hükümleri uygulamayacağını;

       (iv)  yapımcısı başka bir Akit Devlet yurttaşı olan fonogramlar hakkında, bu maddede öngörülen korumanın kapsam ve süresini, beyan sahibi devletin bir yurttaşı tarafından ilk defa tespit olunan fonogramlara diğer bir devletin tanıdığı kapsam ve süre ile sınırlayacak, ancak, fonogram yapımcısı kendi yurttaşı olan bir akit devletin bu korumayı beyan sahibi akit devletle aynı şekilde yararlanan kişi ya da kişilere tanımaması halinde bu durum, korumanın kapsamına ilişkin bir fark sayılmayacaktır.

(b)   13 üncü madde ile ilgili olarak, bu maddenin (d) paragrafı hükümlerini uygulamayacağı konusunda bir Akit Devlet beyanda bulunursa, diğer Akit Devletler 13 üncü maddenin (d) paragrafında öngörülen hakkı, merkezleri bu devlet toprakları üzerinde bulunan yayın kuruluşlarına tanımakla yükümlü olmayacaklardır.

  1. Bu maddenin 1 inci paragrafında sözedilen bildirim, onama, kabul veya katılma belgesinin tevdiinden sonra yapılmışsa, bu bildirim ancak tevdi edildiği tarihten altı ay sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 17

26 Ekim 1961 tarihinde yürürlükte olan ulusal mevzuatıyla, fonogram yapımcılarına yalnızca tespit kriterine dayanan bir koruma sağlayan her Devlet, onama, kabul veya katılma anında Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Sekreterine yapacağı bir bildirimle, 5 inci madde amaçları için salt tespit ölçütünün ve 16 ncı maddenin 1 (a), (iii) ve (iv) ncü paragraflarının amaçları için yurttaşlık ölçütü yerine, tespit ölçütünü uygulayacağını bildirebilir.

Madde 18

5 inci maddenin 3 üncü paragrafı, 6 ncı maddenin 2 nci paragrafı, 16 ncı maddenin 1 inci paragrafı veya 17 nci  maddede öngörülen beyanlardan birinde bulunmuş olan her Devlet, Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Sekreterine yapılacak yeni bir bildirimle ilk beyanının kapsamını daraltabilir veya bunu tamamen geri alabilir.

Madde 19

Bu Sözleşmenin diğer hükümlerine halel gelmeksizin, bir icracı sanatçı, icrasının görsel veya görsel-işitsel olarak tespit edilmesini kabul ederse, 7 nci madde uygulanmayacaktır.

Madde 20
  1. Bu Sözleşme, Akit Devletlerden herhangi birinde, Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden evvel kazanılmış haklara halel getirmeyecektir.
  2. Hiçbir Akit Devlet, bu Sözleşme hükümlerini, Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten evvel yapılmış icralar veya yayınlar veyahut tespit edilmiş fonogramlara uygulamakla yükümlü olmayacaktır.
Madde 21

Bu Sözleşme ile sağlanan koruma, icracı sanatçıların, fonogram yapımcılarının ve yayın kuruluşlarının başka şekilde yararlanabilecekleri korumaya halel getirmeyecektir.

Madde 22

Akit Devletler, icracı sanatçılara, fonogram yapımcılarına veya yayın kuruluşlarına, bu Sözleşmedeki haklardan daha kapsamlı haklar tanıyan veya bu Sözleşmeye aykırı bulunmayan diğer hükümleri içeren özel anlaşmaları kendi aralarında yapma hakkını saklı tutarlar.

Madde 23

Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Sekreterine saklanmak üzere tevdi edilecektir. Sözleşme, Evrensel Telif Hakları Sözleşmesi veya Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına Dair Uluslararası Birliğe taraf olan ve icracı sanatçılar, fonogram yapımcıları ve yayın kuruluşlarının uluslararası korunmasına ilişkin Diplomatik Konferansa çağrılmış olan her devletin imzasına, 30.06.1962 tarihine kadar açık olacaktır.

Madde 24

  1. Bu Sözleşme, imzalayan devletlerin tasdik veya kabulüne tabi olacaktır.
  2. Bu Sözleşme, 23 ncü maddede sözü geçen ve konferansa çağrılmış Devletlerin ve Birleşmiş Milletler Teşkilatına üye her Devletin katılımına, sözkonusu Devletlerin, Evrensel Telif Hakları Sözleşmesine taraf veya Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına İlişkin Uluslararası Birliğe üye olmaları şartıyla açık bulundurulacaktır.
  3. Onama, kabul veya katılma, bunlarla ilgili belgelerin Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Sekreterine sunulması ile yapılacaktır.
Madde 25
  1. İşbu Şözleşme, onama, kabul veya katılma belgelerinin altıncısının tevdi edilmesinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
  2. Bu işlemden sonra, Sözleşme, her Devlet için onama, kabul veya katılma belgesinin tevdi edilmesinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 26
  1. Her Akit Devlet, kendi Anayasa hükümlerine göre, işbu Sözleşmenin uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri almayı taahhüt eder.
  2. Onama, kabul veya katılma belgesinin tevdi edilmesi anında her Devlet, ulusal mevzuatına uygun olarak, işbu Sözleşme hükümlerini uygulama imkanına sahip olmalıdır.
Madde 27
  1. Her Devlet, onama, kabul veya katılma anında veya daha sonra Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine, bu Sözleşmeyi, uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu toprakların tamamı veya bir kısmı üzerinde uygulayacağını, ancak, Evrensel Telif Hakları Sözleşmesi’ni veya Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi sözkonusu topraklarda uygulaması şartıyla beyan edebilir. Bu beyanın hükümleri, beyanın alındığı tarihten üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
  2. 5 inci maddenin 3 üncü paragrafı, 6 ncı maddenin 2 nci paragrafı, 16 ncı maddenin 1 inci paragrafı ile 17 ve 18 inci maddelerde öngörülen beyan ve tebliğler, yukarıdaki paragrafta sözü geçen toprakların tamamı veya bir kısmına teşmil edilebilir.
Madde 28
  1. Her Akit Devlet, gerek kendi adına, gerek 27 nci maddede söz edilen toprakların tamamı veya bir kısmı için bu Sözleşmeyi feshedebilir.
  2. Fesih beyanı, Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Sekreterine bildirim ile yapılacak ve alınışından on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.
  3. Fesih beyanı, Sözleşmenin her Akit Devlet için yürürlüğe girdiği tarihten sonraki beş yıllık süre bitmeden yapılamayacaktır.
  4. Akit bir Devletin, bu Sözleşmeye taraf olma hakkı, bu Devletin Evrensel Telif Hakları Sözleşmesinden ayrılması veya Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına Dair Uluslararası Birlik üyeliğinden ayrılması anından itibaren ortadan kalkacaktır.
  5. Evrensel Telif Hakları Sözleşmesi veya Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmenin her ikisinin de, 27 nci maddede atıfta bulunulan topraklar için uygulanmadığı tarihten itibaren işbu sözleşmede anılan topraklar bakımından uygulanmayacaktır.
Madde 29
  1. Bu Sözleşme, beş yıl yürürlükte kaldıktan sonra her Akit Devlet, Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Sekreterine sunacağı bir beyanla, Sözleşmenin tekrar gözden geçirilmesi amacıyla bir konferans toplanmasını isteyebilir. Genel Sekreter bu isteği, bütün Akit Devletlere bildirecektir. Genel Sekreter tarafından, Akit Devletlere yapılan ihbar tarihinden itibaren altı ay içinde, Akit Devletlerin en az yarısı bu isteğe katılırsa, Genel Sekreter durumu Uluslararası Çalışma Teşkilatı Genel Müdürüne, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı Genel Müdürüne ve Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına Dair Uluslararası Birlik Bürosu Genel Müdürüne bildirecektir. Bu kuruluşlar, 32 nci maddede öngörülen Hükümetlerarası Komitenin işbirliği ile Sözleşmeyi yeniden gözden geçirme amacıyla bir konferansı toplantıya çağıracaklardır.
  2. Bu Sözleşmenin herhangi bir şekilde gözden geçirilmesi, düzenlenecek gözden geçirme konferansında hazır bulunacak ve konferansın düzenlendiği tarihte sözleşmeye taraf olan Devletlerden oluşacak üçte iki çoğunluğun olumlu oyları ile mümkün olacaktır.
  3. Bu Sözleşmenin bütünü veya bir kısmının değiştirilmesini öngören bir Sözleşme kabul edildiği ve bu değiştirilmiş Sözleşme tersi yönde hükümler içermediği takdirde:
    • bu Sözleşme, gözden geçirilmiş yeni Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onama, kabul veya katılıma açık olmayacaktır;
    • bu Sözleşme, gözden geçirilmiş yeni Sözleşmeye taraf olmayan Akit Devletler arasında veya bu Devletler arasındaki ilişkiler bakımından yürürlükte kalacaktır.
Madde 30

Bu Sözleşmenin yorumlanması veya uygulanmasından dolayı iki veya daha fazla Akit Devlet arasında doğabilecek ve müzakerelerle çözümlenmeyen uyuşmazlıklar, taraflardan birinin isteği üzerine, söz konusu Devletler başkaca bir çözüm yoluna başvurmaya karar vermemiş iseler, çözümlenmek üzere Uluslararası Adalet Divanına havale edilecektir.

Madde 31

5 inci maddenin 3 üncü paragrafı, 6 ncı maddenin 2 nci paragrafı, 16 ncı maddenin 1 inci paragrafı ve 17 nci maddenin hükümlerine halel getirmemek şartıyla bu Sözleşme için hiçbir itirazi kayıt ileri sürülemeyecektir.

Madde 32
  1. Görevleri,
  • bu Sözleşmenin uygulanması ve işlemesine ilişkin sorunları incelemek,
  • Sözleşme ile ilgili olarak yapılabilecek değişiklik önerilerini toplamak ve bu hususa ilişkin belgeleri hazırlamak,

olan Hükümetlerarası bir Komite kurulur.

  1. Adil bir coğrafi dağılım gözönünde tutularak seçilmiş olan Akit Devlet temsilcilerinden oluşacak Komite üyelerinin adedi, Akit Devletlerin sayısı on iki veya on ikiden aşağı olduğu takdirde altı, Akit Devletlerin sayısı on üç ile on sekiz arasında bulunduğunda dokuz, Akit Devletlerin sayısı on sekizi aştığında on iki olacaktır.
  2. Komite, Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden on iki ay sonra, her biri tek oya sahip olan Akit Devletler arasında düzenlenen bir oylamayla oluşturulacaktır. Bu Komite, Akit Devletlerin çoğunluğu tarafından evvelce kabul edilmiş bulunan kurallara göre, Uluslararası Çalışma Teşkilatı Genel Müdürü, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı Genel Müdürü ve Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına Dair Uluslararası Birlik Büro Müdüründen oluşacaktır.
  3. Komite, başkan ve memurlarını seçerek, çalışma esas ve usullerini kendisi düzenleyecektir. Bu esas ve usuller, Komitenin özellikle gelecek çalışmalarını ve üyelerini, çeşitli Akit Devletler arasında dönüşümü sağlayacak şekilde öngörecektir.
  4. Komite Sekreterliği, Uluslararası Çalışma Teşkilatı, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı ve Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına Dair Uluslararası Birlik Bürosunun memurlarından oluşacaktır. Bu memurlar, ilgili üç kuruluşun Genel Müdürleri ve Müdürü tarafından atanacaktır.
  5. Üyelerinin çoğunluğunun gerekli gördüğü her zaman yapılacak olan Komite toplantıları; sırasıyla Uluslararası Çalışma Teşkilatı, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı ve Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına Dair Uluslar arası Birlik Bürosunun merkezlerinde düzenlenecektir;
  6. Komite üyelerinin harcamaları, ait oldukları Hükümetler tarafından karşılanacaktır.
Madde 33

1- Bu Sözleşme, Fransızca, İngilizce ve İspanyolca dillerinde, üç metin de aynı derecede geçerli olmak üzere, düzenlenir.

2-Bu Sözleşmenin ayrıca, Almanca, İtalyanca ve Portekizce dillerinde de resmi metinleri düzenlenecektir.

Madde 34
  1. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, 23 üncü maddede sözü geçen konferansa çağrılmış olan ve Birleşmiş Milletler Teşkilatına üye bütün Devletlere ve Uluslararası Çalışma Teşkilatı Genel Müdürüne, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı Genel Müdürüne ve Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına Dair Uluslar arası Birlik Büro Müdürüne aşağıdaki konularda bilgi verecektir:
    • Onama, kabul ve katılmaya ait her türlü belgelerin tevdii;
    • Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih;
    • Bu Sözleşme uyarınca öngörülen tebliğ, beyan ve diğer bildiriler;
    • 28 inci maddenin 4 ve 5 inci paragraflarında öngörülen durumlardan herhangi birinin oluşumu.
  1. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Uluslararası Çalışma Teşkilatı Genel Müdürüne, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı Genel Müdürüne ve Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına Dair Uluslararası Büronun Müdürüne 29 uncu madde gereğince yapılacak her türlü tebliğler ve Akit Devletler tarafından Sözleşmenin değiştirilmesi amacıyla sunulacak her türlü belgeler hakkında bilgi verecektir.

Bu belgedeki anlaşma şartlarını kabul eden, usulünce yetkili imza sahipleri Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Kadıdan Hâkime – Bir Mesleğin Yolculuğu

0
Kadıdan Hâkime – Bir Mesleğin Yolculuğu, Hakim Muzaffer Şakar tarafından kaleme alınmış ve 2021 yılı  ağustos ayında İletişim Yayınları tarafından okuyucuya sunulmuştur.
Kitabın sunumu şu şekildedir: 
“Uzun süredir yargı pratiğinin içinde olan, hukuka sosyolojik, tarihsel ve felsefi bir bakış açısıyla yaklaşan Muzaffer Şakar, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan ve günümüze uzanan süreçte hâkimlik mesleğini yolcuğunu etraflı biçimde ele alarak bu soruların peşine düşüyor. Osmanlı’da kadılık, Cumhuriyet dönemindeyse hâkimlik teşkilatının inşasına ve yürütülüş biçimine ilişkin tarihsel bilgilere, mevzuata ve uygulamalara değinerek yargının öteden beri süregelen bürokratik niteliklerini ortaya koyan Kadıdan Hâkime, hukuktan ziyade devlete; adaletten ziyade bürokrasiye göre hizalanan yargının seyrini gözler önüne seriyor.

Siyasal iktidar değişimiyle birlikte yargı kararları kısa sürede nasıl değişebiliyor? Binlerce hâkim, siyasal iktidarın günlük politik tavırları doğrultusunda kısa aralıklarla değişen ve birbirini çürüten kararları nasıl verebiliyor? Bağımsız ve tarafsız olduğu dillerden düşmeyen yargının kolaylıkla manipüle edilebilmesi ne şekilde gerçekleşiyor? Hâkimlerin ve savcıların iktidarın arzusu doğrultusunda sevk ve idaresi nasıl mümkün oluyor? Günümüzde Hâkimler Savcılar Kurulu, yargı üstündeki mutlak güç pozisyonunu, hâkimler üzerindeki otoritesini hangi araçlarla tesis ediyor? Türkiye’deki yargının gerçek anlamda anlaşılması için tüm bu soruların ve fazlasının cevaplanması gerekiyor.

Uzun süredir yargı pratiğinin içinde olan, hukuka sosyolojik, tarihsel ve felsefi bir bakış açısıyla yaklaşan Muzaffer Şakar, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan ve günümüze uzanan süreçte hâkimlik mesleğini yolcuğunu etraflı biçimde ele alarak bu soruların peşine düşüyor. Osmanlı’da kadılık, Cumhuriyet dönemindeyse hâkimlik teşkilatının inşasına ve yürütülüş biçimine ilişkin tarihsel bilgilere, mevzuata ve uygulamalara değinerek yargının öteden beri süregelen bürokratik niteliklerini ortaya koyan Kadıdan Hâkime, hukuktan ziyade devlete; adaletten ziyade bürokrasiye göre hizalanan yargının seyrini gözler önüne seriyor.

“(…) karar verme sürecinin hâkim ve norm arasında yaşanan bir süreç olmadığını, hâkimin ne ‘yasanın dili’ ne de gerçek ‘kanun koyucu’ olarak niteleneceğini anlayacaktım. Hâkim, ne hukuk normuna anlam kazandıran, ne de hukukun ne olması gerektiğini söyleyen kişiydi. Hâkim, hukuk normunu uygulamakla, hatta daha basitiyle dava dosyasını sonuçlandırmak için gerekli prosedürleri ve ilgili evrakları tamamlamakla yükümlüydü . Sadece norm değil, aslında hüküm de hâkim için verili unsurlardan biriydi.”

Van’da doğdu. Bitlis, Muş, Zonguldak ve Siirt’te büyüdü. Lisans eğitimini ve doktorasını Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, yüksek lisansını Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Kocaeli, Ardahan, Çankırı, Kilis, Diyarbakır, Trabzon’da hâkimlik yaptı. Yargıtay’da “tetkik hâkimi”, Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nda uzman olarak çalıştı. Demokrat Yargı Derneği’nde yöneticilik görevinde bulundu. Türkiye’de Yargı Yoktur (2013) ve Türkleşmek, İslamlaşmak, Memurlaşmak: Yargıda Kumpasın Köşe Taşları, AKP ve Cemaat (2014) kitaplarının yazarları arasında yer aldı. Radikal İki, Güncel Hukuk, Birikim, Gazete Duvar’da yazıları yayımlandı.

KİTABIN ÖNSÖZÜ 

Böcüzade Süleyman Sami (1852-1932), Üç Devirde Gördüklerim (Hakâyıkü’l Beyân Fî Eşkâli’l Ezmân yahut “Ne Derekeye İnmiştik Ne Dereceye Çıktık”) adlı kitabında saltanat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerindeki tanıklıklarına yer verir. 1891 yılında Isparta Bidayet Mahkemesi azalığına seçilen Süleyman Sami, 1893’te bu görevinden ayrılarak payitahta (İstanbul’a) gider ve hukuk derslerine devam eder. Hukuk mektebinden müstantiklik şahadetnamesi (sorgu yargıçlığı diploması) alır ancak hiçbir göreve atanmaksızın memleketine döner. Nereye atandığını soranlara, “Hamdulillah yüzümün akı ile haneme geldim, ne ehibbaya (dostlara) sıkıntı ne de erbabına rüşvet verdim, memleketin menafi-i umumiyesi ve vücudumun sıhhat ve afiyeti için bir seyahat ve payitahtı ziyaret etmiş oldum” cevabını verir.

Başkentteki rüşvet ve iltimas düzenini kısa sürede fark ederek, hâkimlik görevine atanmaksızın eşinin, ailesinin yanına dönen Böcüzade, dostlara sıkıntı vermemenin huzurunu yaşıyordu. Ondan yüz yıl sonra, 1993 yılında başkentte hukuk tahsiline ve hemen akabinde hâkimlik serüvenine başlayan bendenizse hâkim adayıyken istifa etmeyi tasarlamama rağmen bu niyetimde henüz muvaffak olabilmiş değilim. Böcüzade gibi gönül hoşluğuyla değil üstelik, tanık olduğum, maruz kaldığım musibet ve hâdisatın ağırlığı ve yarattığı hüzünle söylüyorum bu sözleri. Böcüzade Süleyman Sami memleketine dönmesinin ardından önce belediye başkanı, sonra da mebus olarak üç devirde üç ayrı yönetim şekline tanık olmuş. Hâkimlik macerasında sebat gösteren bana da üç ayrı yargı iktidarına tanıklık nasip oldu.

Ankara’da hâkim adayı olarak mesleğe başladığım 1999 yılında, 28 Şubat’ın daha bin yıl süreceğine inanılıyordu. Ordunun ve yargı bürokrasisinin hükümetler üzerinde ve siyasal sistem içerisinde rakipsiz bir konumu bulunmakta, askerlerin söz ve eylemleri siyasal gündemi belirlemekteydi. Siyaset, karargâhın gözetiminde oynanan bir oyun gibiydi. Hukuksa “Cumhuriyet’in bekçisi” yargı bürokratlarına teslim edilmişti. Şüphesiz “bekçiler” kurmayların sözünü dinlemekteydi. Ancak biz sahneden gözümüzü alamazken perde gerisinde büyük kavgalar yaşanmaya başlamıştı.

2005 yılında düzenlenen “Şemdinli İddianamesi” iktidar oyunlarına farklı bir rolle dahil olan yargının ilk tiradıydı. Yargı, olağanüstü mahkemeler eliyle rejim koruyucularına karşı saldırıya geçmişti. Hâlâ vazifesinin başında olan HSYK, bu girişimi cevapsız bırakmamış, iddianameyi düzenleyen Cumhuriyet savcısı meslekten ihraç edilmişti. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kısa süre içinde karşı atağa geçmiş, iktidar partisi aleyhine kapatma davası açılmış, siyasal alanda hâkimiyetin kime ait olduğu gösterilmek istenmişti. Ancak sistemin kendine güveninden ya da tükenmişliğinden, “okçular tepesi” uzun süre önce boşaltıldığından yenilgi kaçınılmaz olmuş ve bir dönem sona ermişti. Olağanüstü mahkemeler eliyle bir yargı iktidarı oluşturan Gülen cemaatinin öncülüğünde devri sabıkın yargılandığına, “28 Şubat davası” kapsamında dönemin askerî yöneticilerinin gözaltına alındığına, tutuklandıklarına tanık olmaktaydık. 1990’lı yılların ikinci yarısında ve 2000’li yılların başında görev yapmış üst düzey askerî yöneticilerin neredeyse tamamının 12 Temmuz 2007 tarihinde Ümraniye’de bir gecekonduda bulunduğu ileri sürülen 27 adet el bombasıyla başlayan soruşturmalar sonrasında çeşitli davalardan yargılandığını ve ağır cezalara mahkûm olduklarını canlı yayınlarda izlemekteydik. Her sabah yeni bir soruşturma “dalgası” var mı diye televizyonu açıyorduk. Mahkeme kararları siyasal gündemin temel belirleyicisi olmuştu ve her gün yeni bir “asrın davası” görülüyordu.

İkinci devir çok hızlı başlamıştı. Olağanüstü mahkemelerin ardından HSYK ve Yargıtay da yeni yargı iktidarının kontrolüne geçtikten sonra bir sabah başka kapıların çalındığına, başka evlerin arandığına, soruşturmanın Başbakan’a doğru yol aldığına tanık olduk. 2005-2010 yılları arasında olağanüstü mahkemelerle Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi arasında yaşanan iç savaşın çok daha kanlısı bu kez neredeyse tüm devlet kurumlarında yaşanmaktaydı. Hükümet yanlıları ve Gülen cemaati mensupları arasında bir iç savaş baş göstermişti. Bu nükleer savaş anında sığınaklara inmeyi salık verenler vardı ancak savaşın tahrip etmediği hiçbir alan yoktu. Şiddetli çatışmaların yaşandığı yargı ve emniyet bürokrasisinde eski ittifaklar dağılmış, “asrın davaları” sahipsiz kalmış, bütün oyun güç dengelerine göre yeniden kurgulanmıştı. 2005-2014 döneminin “büyük davalarında” verilen kararların mürekkebi henüz kurumadan “yargılamaları” sürdüren hâkimler görevden alınmıştı. Televizyonda son on yılda yaşananların sahteliği, dolandırıcılık hikâyeleri eşliğinde yayınlanırken yargı içerisindeki son kararsızlar da tarafını belirlemeye başlamıştı. İkinci devir sona eriyordu.

Üçüncü devir çok daha şiddetli çatışmaların ardından başlamıştı. İktidar mücadelesi seviye atlamış, sahneye uçakların, tankların çıktığı gerçek bir savaş durumuna geçilmişti. Uçakların kamu binalarını, TBMM’yi, polis karargâhlarını bombaladığı, helikopterlerden ateş açılarak insanların öldürüldüğü görüntüleri canlı yayınlarda izlemekteydik. Bir gecelik savaş sona erdiğinde, tank paletlerinin altında kalarak, helikopterden taranarak ölen siviller ve boğazı kesilen erler vardı. Sonraki gün her yerde esir kamplarının kurulduğuna, hainler mezarlığı inşa edildiğine tanık olduk. Üçüncü devir, dalga dalga gözaltılarla ilerliyordu. Her gün yeni gözaltı haberleriyle uyanıyorduk. Gözaltına alınanların sayısı binleri, on binleri bulmaktaydı. Nitekim benim de tanıklığın ötesine geçen bazı tecrübelerim oldu bu dönemde.

Kısa bir aradan sonra sahaya geri döndüğümde üçüncü devrin gürül gürül yaşandığına, yeni yargı makinesinin önüne atılan her canlıyı öğüttüğüne herkesle birlikte tanık olmaktaydım. Gözaltına alınanlar, gözaltına alanları alanlar, tutuklayanlar, tutuklayanları tutuklayanlar… Şenlik alanı gibiydi adliyeler. Hâkim ve savcıların tamamı muhtemel sanık konumundaydı. Lojmana yaklaşan polis aracının bu kez kimleri alacağı perde gerisinden endişeli gözlerle izleniyordu. Darbe teşebbüsü sonrasında, toplam dört bin hâkim-savcı meslekten ihraç edilmişti. Açığa alınan, meslekten ihraç edildikten sonra iade edilen, gözaltına alınan, şüpheli olarak ekip aracına binenlerin sayısı çok daha fazlaydı. Asker, hâkim-savcı lojmanları yüksek riskli bölgeler haline gelmişti. Lojman sakinleri, Covid-19 salgınındaki risk grubu gibiydiler ve yaşananlar olağan bir riskin parçası olarak görülmekteydi. Yıllarca önlerine atılanı homo sacer (kanı helal de diyebiliriz) olarak tanımlayan, özellikle “bir kısım halkı” doğrudan şüpheli olarak kaydeden hâkim ve savcılar “ötekilerin” pozisyonuna geçmişlerdi. İbret verici olduğu kadar, acıklı bir manzaraydı.

Eylül 2013 tarihinde yayımlanan Türkiye’de Yargı Yoktur kitabında, hâkim ve savcılara şu sözlerle seslenmiştim:

Sen ki, her gün hak talepleri yanı başında haykırılırken bir kez dönüp bakmadın.
İnsanlar şiirler yazdı yokluğuna dair bu sözler bana mı diye alınmadın.
Sıraları birlikte doldurduğun, her gün yüz yüze baktığın meslektaşların, yerlerde sürüklenerek gözaltına alındı, adliyeler eylem yeri değildir, dedin. Kime söylüyorum emri sen vermiştin zaten değil mi?

Yazarın “Türkiye’de Yargı Yoktur” isimli kitabı, Uğur Yiğit, Orhan Gazi Ertekin, Kemal Şahin ve Faruk Özsu ile birlikte hazırlanmış ve 2013 yılında Tekin Yayınevi tarafından basılmıştı.

 

İÇİNDEKİLER  – Kadıdan Hâkime – Bir Mesleğin Yolculuğu

TEŞEKKÜR………………………………………………………………………………………………. 13
Önsöz………………………………………………………………………………………………………….. 15
Mutato nomine, de te fabula narratur………………………………………………………………20
Beautiful Boy…………………………………………………………………………………………………22
Giriş……………………………………………………………………………………………………………..27
Hâkimler devletçi mi? ……………………………………………………………………………………28
Yazıcı mı, okuyucu mu? ………………………………………….. …………………………………….30
Bürokratik kıskaç……………………………………………………………………………………………32
Yargı, bürokratik bir örgüt mü?……………………………………………………………………….34
Bürokratik yargının sonuçları………………………………………………………………………….35
Bürokratik gelenek…………………………………………………………………………………………36

BİRİNCİ BÖLÜM

Yargı ve Bürokrasi…………………………………………………………………………………………..39

YARGI  …………………………………………………………………………………………………………..39
Yargı kavramı…………………………………………………………………………………………………..39
Mahkeme…………………………………………………………………………………………………………43
Hâkim …………………………………………………………………………………………………………….44
Osmanlı ve Cumhuriyet anayasalarında yargı…………………………………………………………….. 47
İktidarın sınırlandırılması ve yargı……………………………………………………………………………..48
Kuvvetler ayrılığı ve yargı…………………………………………………………………………………………..50
İktidarın meşruiyet kaynağı olarak yargı……………………………………………………………………..55
Hukuk devleti yanılsaması ve yargının sonu………………………………………………………………..60
Marksist hukuk kuramı……………………………………………………………………………………………..65
Hukukun göreli özerkliği……………………………………………………………………………………………70
BÜROKRASİ …………………………………………………………………………………………………………… 75

İKİNCİ BÖLÜM

Türkiye’de Hâkimliğin Bürokratik Gelişimi………………………………………………………………….81

OSMANLI DÖNEMİNDE KADILIK….………………………………………………………………… 82
Klasik dönemde kadılık………………………………………………………………………………………………85
Kadıların atanma ve tayin usulleri……………………………………………………………………………….87
Kadıların görev süreleri………………………………………………………………………………………………92
Kadının adli görevleri ve yerel yargı bürokrasisi……………………………………………………………94
Kadının idari görevleri……………………………………………………………………………………………….97
Kadıların terfileri……………………………………………………………………………………………………….98
Kadıların sahip oldukları teminatlar ve özlük hakları……………………….. …………………………100
Kadıların denetimi………………………………………………………………..101
Osmanlı’da kadılık hiyerarşisi ve kadıların adalet hizmetindeki etkinliği…………………102
Kadılık hiyerarşisi……………………………………………………………………102
Kadıların adalet hizmetindeki etkinliği…………………………………………………………………………116
Kadıların merkez bürokrasisine bağlılıkları ve taşra idarecileriyle ilişkileri………………………122
Kadıların çalışma düzeni ve tekdüzelik……………………………………………………………………….. 130
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadılık düzeni……………………………………………………………………135
Tanzimat dönemine genel bakış…………………………………………………………………………………..133
Tanzimat dönemi yargı düzeni……………………………………………………………………………………..141
Mahkeme reformu……………………………………………………………………………………………………….141
İlmiye reformu………………………………………………………………………………..147
Reformun gerekçesi …………………………………………………………………………..147
Ceza hukuku tedbirleriyle ilmiyenin “ıslahı”………………………………………… ………………………..154
Kadıların eğitim sisteminin yenilenmesi…………………………………………………………………………156
Kadıların atama sisteminin değiştirilmesi……………………………………………………………………….159
Tanzimat döneminde kadılık mesleğinde yaşanan değişim……………………………………………….163

CUMHURİYET DÖNEMİNDE HÂKİMLİK …………………………………………………………….169

Osmanlı ilmiye bürokrasisinin dağılması………………………………………………………………………..169
Cumhuriyet yargı bürokrasisinin inşası ve hâkimlik mesleğinin düzenlenmesi…………………..174
Ankara Adliye Hukuk Mektebi’nin açılışı………………………………………………………………………..174
Cumhuriyet’in ilk yıllarında hâkimlik mesleği (1926-1934)……………………………………………….179
1934-1983 döneminde hâkimlik mesleği……………………………………………………………………….. 183
12 Eylül sonrası hâkimlik “mesleği”………………………………………………………………………………..194
Hâkimlik mesleğinin merkeziyetçi niteliği………………………………………………………………………199
Yargı “karargâhının” (Yargı Yüksek Kurulları’nın) kuruluşu…………………………………………….200
27 Mayıs – 12 Eylül arasında yargı idaresi (Yüksek Hâkimler Kurulu’nun kuruluşu)…………..200
12 Eylül sonrası yargı idaresi
(Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kuruluşu)……………………………………….204
2010 sonrası yargı idaresi (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısının değişmesi)  206
Temyiz mahkemesi aktivizmi ……………………………………………………………….210
Hâkimlik hiyerarşisi……………………………………………………………………………..218
Taşrada yargı idaresi ve hiyerarşik düzen……………………………………………….219
Merkez teşkilatında hiyerarşi………………………………………………………………. 227
Yargı yüksek kurullarının hâkimler üstündeki otoritesi………………………….. 232
Şeref, ahlâk, itibar……………………………………………………………………………… 237
Otoritenin pekişmesi ………………………………………………………………………….. 239
La loi c’est moi (Temyiz Mahkemeleri’nin otoritesi)………………………………….245
Denetim ve gözetim hakkı ……………………………………………………………………..245
Hâkimin karnesi………………………………………………………………………………………………246
Cumhuriyet yargı düzeninin tekdüzeliği…………………………………………………………….. 250
Mahkeme kararları kime hitap eder? ………………………………………………………………… 250
Karantina altına alınan hâkimler?………………………………………………………………………252
Devlet mahallesine sığınma ………………………………………………………………….. ………….256
Bölge Adliye Mahkemeleri’nin yargının bürokratik düzenine etkiler……………………… 259
2005 sonrasında yargıdaki dönüşüm ve memurlaşma…………………………………………. 266
2017 sonrası HSK ve hâkimlerin seçme hakkının sonu…………………………………………..270
Sonuç………………………………………………………………………………………………………………. 273
Tanzimat reformları ve “bürokrasinin icadı”…………………………………………………………276
Cumhuriyet dönemi ve ulusal bürokrasinin inşası………………………………………………….. 277
Öneriler…………………………………………………………………………………………………………… 283
Reform……………………………………………………………………………………………………………. 285
Avukat ve hâkimler…………………………………………………………………………………………. 286
KAYNAKÇA………………………………………………………………………………………………….. 289

 

Yazar Muzaffer Şakar’ın önceki eserlerinden “Yargıda Kumpasın Köşe Taşları AKP ve Cemaat”

Sıfır Atık Yönetmeliği

0

Sıfır Atık Yönetmeliği, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 12 Temmuz 2019 tarihinde düzenlenerek resmi gazetede yayınlanmış, 15, 16, 17, 18 ve 19. maddeleri yayın tarihinde, diğer maddeleri ise yayım tarihinden altı ay sonra yürürlüğe girmiştir.

12 Temmuz 2019 CUMA Resmî Gazete Sayı : 30829
YÖNETMELİK
Çevre ve Şehircilik Bakanlığından:

SIFIR ATIK YÖNETMELİĞİ

 

BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar
Amaç

MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı, hammadde ve doğal kaynakların etkin yönetimi ile sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda atık yönetimi süreçlerinde çevre ve insan sağlığının ve tüm kaynakların korunmasını hedefleyen sıfır atık yönetim sisteminin kurulmasına, yaygınlaştırılmasına, geliştirilmesine, izlenmesine, finansmanına, kayıt altına alınarak belgelendirilmesine ilişkin genel ilke ve esasların belirlenmesidir.

Kapsam

MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik, mahalli idareler ve EK-1 listede tanımlı diğer yerler ile gönüllülük esasına dayalı olarak sıfır atık yönetim sistemini kurmak isteyenler için sıfır atık yönetim sisteminin kurulmasına, izlenmesine, sıfır atık belgesi düzenlenmesine ilişkin esasları kapsar.

(2) Sıfır atık yönetim sistemi kurulan yerlerde oluşan ve 2/4/2015 tarihli ve 29314 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Atık Yönetimi Yönetmeliğinin EK-4 atık listesinde yer alan atıklar bu sistem kapsamındadır. Ancak, sanayi işletmelerinden kaynaklanan atıklardan içerik veya yapısal olarak evsel nitelikli atıklara benzer olanlar hariç olmak üzere, bu işletmelerin faaliyetleri sonucunda oluşan proses atıkları Bakanlıkça kriterleri belirleninceye kadar bu Yönetmelikte tanımlanan sıfır atık belgesi kapsamında değerlendirilmez.

Dayanak

MADDE 3 – (1) Bu Yönetmelik, 9/8/1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre Kanununun 8 inci, 11 inci, 12 nci ve 13 üncü maddelerine, 10/7/2018 tarihli ve 30474 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 97 nci, 103 üncü ve 104 üncü maddelerine dayanılarak hazırlanmıştır.

Tanımlar

MADDE 4 – (1) Bu Yönetmelikte geçen;

a) Atık: Üreticisi veya fiilen elinde bulunduran gerçek veya tüzel kişi tarafından çevreye atılan veya bırakılan ya da atılması zorunlu olan herhangi bir madde veya materyali,

b) Atık azaltımı: Üretim, tüketim ve hizmet süreçlerinde planlanan önleme faaliyetleri doğrultusunda çevresel açıdan belirli ölçütlere, temel şart ve özelliklere göre alınacak tedbirler ile atık miktarının düşürülmesini,

c) Atık getirme merkezi: Ayrı biriktirilen atıkların geri kazanıma ve/veya bertarafa gönderilmesi amacıyla bırakıldığı merkezleri,

ç) Atık işleme tesisi: Ön işlem ve ara depolama tesisleri dahil aktarma istasyonları hariç olmak üzere, atıkları Atık Yönetimi Yönetmeliğinde yer alan EK-2/A ve EK-2/B’deki faaliyetlerle geri kazanan ve/veya bertaraf eden tesisi,

d) Atık üreticisi: Faaliyetleri sonucu atık oluşumuna neden olan kişi, kurum, kuruluş ve işletme ve/veya atığın bileşiminde veya yapısında bir değişikliğe neden olacak ön işlem, karıştırma veya diğer işlemleri yapan herhangi bir gerçek ve/veya tüzel kişiyi,

e) Bakanlık: Çevre ve Şehircilik Bakanlığını,

f) Bina ve yerleşkeler: Bağımsız konut, ticari ya da hizmet birimlerini barındıran yapılar ile açık ya da kapalı sosyal donatılara sahip münferit yapıları da barındıran özerk yerleşimleri,

g) Biriktirme ekipmanı: Atıkların türlerine göre biriktirildiği kumbara, konteyner ve benzeri ekipmanları,

ğ) Biyo-bozunur atık: Biyolojik olarak bozunabilen park ve bahçe atıkları ile evler, ofisler, lokantalar, satış noktaları, kantinler, gıda hazırlama ve gıda işleme tesislerinden kaynaklanan gıda ve mutfak atıklarını,

h) Çevre lisansı: 10/9/2014 tarihli ve 29115 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliğinde düzenlenen geçici faaliyet belgesi/çevre izin ve lisansı belgesini kapsayan lisansı,

ı) Geçici depolama: Atıkların, işleme tesislerine ulaştırılmadan önce atık üreticisi tarafından güvenli bir şekilde bekletilmesini,

i) Geçici depolama alanı: Atık Yönetimi Yönetmeliğinin 13 üncü maddesinde kriterleri belirlenmiş alanı,

j) Geri dönüşüm: Enerji geri kazanımı ve yakıt olarak kullanımı ya da dolgu yapmak üzere atıkların tekrar işlenmesi hariç olmak üzere, organik maddelerin tekrar işlenmesi dahil atıkların işlenerek asıl kullanım amacı ya da diğer amaçlar doğrultusunda ürünlere, malzemelere ya da maddelere dönüştürüldüğü herhangi bir geri kazanım işlemini,

k) Geri kazanım: Piyasada ya da bir tesiste kullanılan maddelerin yerine ikame edilmek üzere atıkların faydalı bir amaç için kullanıma hazır hale getirilmesinde yer alan ve Atık Yönetimi Yönetmeliğinin EK-2/B’sinde listelenen işlemleri,

l) İl müdürlüğü: Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünü,

m) İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planı: Bakanlıkça formatı belirlenen ve Mahalli Çevre Kurulu tarafından hazırlanan, il sınırlarında mahalli idarelerce uygulanacak sıfır atık yönetim sisteminin esaslarını içeren planı,

n) Kaynakta ayrı biriktirme: Atıkların oluştuğu noktada ayrı olarak biriktirilmesini,

o) Kent Konseyi: 8/10/2006 tarihli ve 26313 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Kent Konseyi Yönetmeliği ile tanımlanan konseyi,

ö) Kompost: Organik esaslı atıkların oksijenli veya oksijensiz ortamda ayrıştırılması suretiyle üretilen malzemeyi,

p) Mahalli idare: Büyükşehir belediyeleri, büyükşehir ilçe belediyeleri, il, ilçe ve belde belediyeleri, belediye birlikleri ve il özel idarelerini,

r) Önleme: Ürünlerin yeniden kullanılması veya kullanım ömürlerinin uzatılması ile atık miktarının azaltılması, ürün üretiminde zararlı maddelerin azaltımı ve üretilen atığın çevre ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin en aza indirilmesine ilişkin herhangi bir madde ya da malzeme atık haline gelmeden önce alınacak tedbirleri,

s) Sıfır atık: Üretim, tüketim ve hizmet süreçlerinde atık oluşumunun önlenmesi/azaltılması, yeniden kullanıma öncelik verilmesi, oluşan atıkların ise kaynağında ayrı biriktirilerek toplanması ve geri dönüşüm ve/veya geri kazanımının sağlanarak bertarafa gönderilecek atık miktarının azaltılması suretiyle çevre ve insan sağlığının ve tüm kaynakların korunmasını hedefleyen yaklaşımı,

ş) Sıfır atık belgesi: Sıfır atık yönetim sistemlerini kuran mahalli idareler ile EK-1 listede tanımlı diğer yerlere ve gönüllülük esasına dayalı olarak sıfır atık yönetim sistemini kuranlara verilecek, nitelikleri Bakanlıkça belirlenen belgeyi,

t) Sıfır atık belgesi sahibi: Sıfır atık belgesi verilen yerleri,

u) Sıfır Atık Bilgi Sistemi: Sıfır atık yönetim sistemini uygulayacak yerleri kayıt altına almak, belgelemek, izlemek ve sistem kapsamında yönetilen atıkların izlenebilirliğini sağlamak amacıyla Bakanlıkça oluşturulan çevrimiçi sistemi,

ü) Sıfır Atık Koordinasyon Kurulu: Bu Yönetmelik doğrultusunda yürütülen çalışmaları ve uygulamaları değerlendirmek, yönlendirmek, yaygınlaştırılmasını ve geliştirilmesini sağlamak amacıyla Bakanlık temsilcisinin başkanlığında toplanan kurulu,

v) Sıfır atık yönetim sistemi: Atık oluşumunun önlenmesinden başlayarak, atıkların azaltılması, kaynağında ayrı biriktirilmesi, geçici depolanması, ayrı toplanması, taşınması ve işlenmesi süreçlerinin hepsini içine alan, fayda ve maliyet unsurları göz önünde bulundurularak oluşturulan yönetim sistemini,

y) Stratejik plan: Mahalli idarelerce hazırlanması gereken, 24/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununda tanımlanmış planı,

z) Tehlikeli atık: Atık Yönetimi Yönetmeliğinin EK-3/A’sında yer alan tehlikeli özelliklerden birini ya da birden fazlasını taşıyan, aynı Yönetmeliğin EK-4’ünde altı haneli atık kodunun yanında yıldız (*) işareti bulunan, biriktirilmesi, toplanması, taşınması ve işlenmesinde özel hükümler bulunan atıkları,

aa) Tehlikesiz atık: Atık Yönetimi Yönetmeliğinin EK-4 atık listesinde yıldız (*) işareti bulunmayan, tehlikelilik özelliği göstermeyen atıkları,

bb) Toplama: Atıkların biriktirildiği yerlerden alınarak atık işleme tesislerine götürülmesi amacıyla taşınmasını,

cc) Toplama noktası: Atıkların ayrı biriktirilmesi amacıyla biriktirme ekipmanlarının yerleştirildiği yerleri,

çç) Yeniden kullanım: Ürünlerin ya da atık olmayan bileşenlerin tasarlandığı şekilde aynı amaçla kullanıldığı herhangi bir işlemi,

ifade eder.

İKİNCİ BÖLÜM
Genel Esaslar, Görev, Yetki ve Yükümlülükler
Genel esaslar

MADDE 5 – (1) Üretim, tüketim ve hizmet süreçlerinde kaynakların verimli kullanılması amacıyla;

a) EK-2’de verilen esaslar da dikkate alınarak atık oluşumunun önlenmesi,

b) Atık oluşumunun önlenmesinin mümkün olmadığı durumlarda atıkların azaltılması,

c) Ürün ve malzemelerin yeniden kullanım olanaklarının değerlendirilmesi,

esastır.

(2) Oluşan atıkların türlerine göre EK-5’te verilen açıklamalara uygun olarak biriktirilmesi ve geçici depolanması sırasında çevre ve insan sağlığına zarar vermeyecek şekilde gerekli önlemlerin alınması esastır.

(3) Ayrı olarak biriktirilen atıkların karıştırılmadan toplanması ve öncelikle geri dönüşüm/geri kazanımlarının sağlanması, mümkün olmaması halinde ise çevre kirliliğine yol açmayacak şekilde nihai bertaraflarının sağlanması esastır.

(4) Atıkların maddesel veya enerji geri kazanımı amacıyla kullanılarak ekonomiye kazandırılması yaklaşımının öncelikli tercih edilmesi ve düzenli depolamaya gönderilen atık miktarının azaltılması esastır.

(5) Sıfır atık yönetim sistemi için idari, mali ve teknik açıdan verimlilik, sürdürülebilirlik ve halkın katılımı ilkeleri esas alınır.

(6) Bakanlık ve il müdürlüğü koordinasyonunda ilgili kurum ve kuruluşların işbirliği içerisinde bulunarak sıfır atık yönetim sisteminin geliştirilmesi, yaygınlaştırılması, etkin bir şekilde uygulanması amacıyla bilinç ve farkındalık oluşturulması, çevreye duyarlı tutum, davranış ve faaliyetlerin teşvik edilerek desteklenmesi esastır.

(7) Sıfır atık yönetim sistemi kapsamındaki faaliyetler ve bu faaliyetlere ilişkin olarak istenen bilgi ve belgeler için Sıfır Atık Bilgi Sistemi kullanılır. Askeri birlik ve askeri kurumların Sıfır Atık Bilgi Sistemine bildirmekle yükümlü oldukları bilgi ve belgeler Millî Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığınca yazılı olarak Bakanlığa bildirilebilir.

(8) Mahalli idareler ile EK-1 listede tanımlı yerler ve gönüllülük esasına dayalı olarak sıfır atık yönetim sistemini kuracaklar tarafından bu Yönetmelikte tanımlanan kriterler doğrultusunda sıfır atık yönetim sisteminin kurulması, işletilmesi, geliştirilmesi ve izlenmesi esastır.

(9) Bu Yönetmelik kapsamında sıfır atık yönetim sistemini kuranlarca, atıkların 2872 sayılı Kanun uyarınca çıkarılan mevzuat hükümlerine uygun olarak kaynağında ayrı biriktirilerek atık işleme tesislerine iletilmesinin sağlanması esastır.

(10) Sıfır atık yönetim sistemi kurulan yerlerde bulunan gerçek ve tüzel kişiler, atıklarını dahil oldukları sıfır atık yönetim sistemi kriterlerine uygun olarak biriktirir.

(11) Evlerden kaynaklanan atık ilaçlar, İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planında toplama noktası olarak belirlenmiş olan ilaç satışı yapılan yerlerde ve atık getirme merkezlerinde toplanır.

Bakanlığın görev ve yetkileri

MADDE 6 – (1) Bakanlık;

a) Sıfır atık yönetim sistemine ilişkin plan, program, politika ve hedefleri içeren Sıfır Atık Yönetimi Eylem Planını hazırlamak/hazırlatmakla, güncellemek/güncellenmesini sağlamakla, ulusal ve yerel ölçekte duyurulmasını sağlamakla ve yayımlamakla,

b) Sıfır atık yönetim sisteminin; idari, mali ve teknik unsurları açısından tasarım ve planlama kriterlerini, değerlendirme unsurları ve uygulama esaslarını belirlemek/belirletmek, bu konuda kılavuz dokümanlar hazırlamak/hazırlatmakla,

c) Sıfır atık yönetim sisteminin geliştirilmesi, iyileştirilmesi ve yaygınlaştırılmasına ilişkin program ve politikaları saptamak, eğitim ve farkındalık çalışmaları düzenlemek/düzenletmek, bu konularda kılavuz dokümanlar hazırlamak/hazırlatmakla,

ç) Bu Yönetmeliğin uygulanmasına yönelik işbirliği ve koordinasyonu sağlamak, izleme ve denetim altyapısını oluşturmak ve gerekli idari tedbirleri almakla,

d) Sıfır Atık Bilgi Sistemini hazırlamak/hazırlatmak, performans göstergeleri oluşturmak ve yayımlamakla,

e) Sıfır atık yönetim sistemine ilişkin hususlarda ulusal ve uluslararası politikaların uygulanabilirliğini araştırmak, ilgili çalışmaları takip etmek, izlemek ve yürütmekle,

f) Sıfır atık yönetim sistemine yönelik destek ve teşvik unsurlarını ve uygulamaya yönelik usul ve esasları belirlemekle,

g) Sıfır Atık Koordinasyon Kurulunun oluşturulmasına ve işleyişine ilişkin usul ve esasları belirlemekle,

ğ) Sanayi işletmelerinden kaynaklanan proses atıklarının sıfır atık belgesi kapsamında değerlendirilmesine yönelik kriterleri belirlemekle,

h) Atık önlemeye ilişkin politikalar belirlemekle, atık önleme tedbirlerinin uygulanmasını izlemek ve değerlendirmekle,

ı) İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planı formatını belirlemekle,

görevli ve yetkilidir.

(2) Bakanlık gerekli gördüğü durumlarda birinci fıkrada belirtilen yetkilerinin bazılarını sınırlarını belirlemek kaydıyla il müdürlüklerine devredebilir.

(3) Bakanlık gerekli gördüğü durumlarda il müdürlüklerinin sıfır atık belge başvurularının değerlendirilmesi ve sıfır atık belgesi düzenlenmesi/iptal edilmesi hususundaki görev ve yetkilerini değerlendirme kurum veya kuruluşlarına devredebilir. Bu hükmün uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça belirlenir.

(4) Bakanlık, sıfır atık yönetim sistemlerinin entegrasyonu ve koordinasyonunun sağlanması, İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planının hazırlanması amacı ile illerde mahalli çevre kurullarında yapılacak çalışmalara ilişkin esasları belirler.

İl müdürlüklerinin görev, yetki ve yükümlülükleri

MADDE 7 – (1) İl müdürlükleri;

a) Yetki sahaları içinde Bakanlıkça belirlenen usuller çerçevesinde bu Yönetmeliğin uygulanmasına yönelik işbirliği ve koordinasyonu sağlamak, izleme, denetim faaliyetlerini gerçekleştirmekle,

b) Sıfır atık yönetim sisteminin uygulanmasında yerel ölçekte koordinasyonu sağlamak, izlemek ve süreç içerisinde teknik destek vermekle,

c) Sıfır atık bilgi sistemini kullanmakla, yerel ölçekli kullanıcıların kullanımı için destek sağlamakla,

ç) Sıfır atık yönetim sistemine geçenlerin ve geçme zorunluluğu olan yerlerin faaliyetlerini izlemekle, denetlemekle, aykırılık tespit edilmesi halinde 21 inci maddeyi uygulamakla ve Bakanlığa bilgi vermekle,

d) Sıfır atık yönetim sistemi kapsamında yerel ölçekli eğitim ve bilgilendirme faaliyetleri düzenlenmesini koordine etmekle, bu faaliyetlere katkı ve katılım sağlamakla,

e) İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planının hazırlanması için mahalli çevre kurulu gündemini hazırlamak ve teknik destek sağlamakla,

f) Sıfır atık bilgi sistemine kayıt ve beyanların yapılmasını sağlamak ve beyanların takibini yapmakla,

g) Sıfır atık belge müracaatlarını değerlendirmek, uygun bulunanlara sıfır atık bilgi sistemi üzerinden sıfır atık belgesi düzenlemekle ve iptal etmekle,

görevli ve yetkilidir.

Mülki idari amirlerin görev, yetki ve yükümlülükleri

MADDE 8 – (1) Mahallin en büyük mülki idari amiri;

a) İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planının Mahalli Çevre Kurulu tarafından belirlenecek komisyonca hazırlanmasını, gerekli görmesi halinde revize edilmesini ve mahalli çevre kurulunda karara bağlanmasını sağlar.

b) İl sınırları içerisinde İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planı doğrultusunda mahalli idarelerce sıfır atık yönetim sisteminin kurulması, uygulanması ve işbirliği içerisinde çalışılmasını temin eder.

c) İl sınırları içerisinde uygulanan sıfır atık yönetim sisteminin izlenmesi ve tespit edilen aksaklıkların iyileştirilmesine yönelik çalışmaların belirlenmesi amacıyla mahalli çevre kurulunu toplar. Mahalli çevre kurulu tarafından, alınan karar ve tedbirlerin il düzeyinde uygulanması için programlar hazırlanır ve hazırlanan programların öngörülen sürelerde uygulanması sağlanır.

Mahalli idarelerin görev, yetki ve yükümlülükleri

MADDE 9 – (1) Büyükşehir belediyeleri;

a) Büyükşehir entegre atık yönetim planını, İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planına uyumlu hale getirmekle,

b) İlçe belediyeleri tarafından yürütülen sıfır atık yönetim sistemi uygulamalarının iyileştirilmesi ve yaygınlaştırılması ile sıfır atık yönetim sistemine yönelik işbirliği ve koordinasyonu sağlamakla,

yükümlüdür.

(2) Büyükşehir ilçe belediyeleri, il, ilçe, belde belediyeleri, belediye birlikleri ve il özel idareleri;

a) Tüm faaliyetlerinde bu Yönetmelikte belirtilen genel esaslara uymakla,

b) Halkı, atıklarını ayırmaya ve ayrı biriktirmeye teşvik etmekle,

c) Atık oluşumunun önlenmesi için israfı önlemeye teşvik edecek çalışmalarda bulunmakla,

ç) Kaynağında ayrı biriktirilen atıkların birbirleriyle karıştırılmadan toplanmasına yönelik altyapıyı geliştirip yaygınlaştırmakla,

d) Atık getirme merkezlerinde biriktirilen atıklar ile evlerden kaynaklanan atık ilaçların yönetimini sağlamakla,

e) Toplanan atıkların öncelikli olarak maddesel geri dönüşüm ve diğer geri kazanım imkânlarının azami ölçekte değerlendirilmesini sağlamakla/sağlatmakla,

f) Geri dönüşümü/geri kazanımı mümkün olmayan atıkların nihai bertaraf işlemlerinde düzenli depolama yöntemini son seçenek olarak değerlendirmekle,

g) Sıfır atık yönetim sisteminin tasarım aşamasından başlayarak uygulamaların izlenmesi faaliyetlerini de içeren tüm süreci kent konseyi gündemine dahil etmekle,

ğ) Sıfır atık yönetim sistemine geçiş süreci de dahil olmak üzere, mevcut atık yönetim hizmetlerinin sıfır atık yönetim sistemine entegre edilmesine yönelik program ve politikalarını belirleyerek bu hususları stratejik planlarına ve bütçelerine yansıtmakla,

h) Yetkisi dahilinde sıfır atık yönetim sisteminin kurulması ve uygulanmasında EK-1 listede tanımlanan uygulama takvimine uyarak mevcut atık yönetim hizmetlerini bu sisteme entegre etmekle,

ı) Sıfır atık yönetim sisteminin kurulması, işletilmesi ve izlenmesine yönelik olarak Bakanlıkça hazırlanan kılavuz doğrultusunda gerekli iş ve işlemleri gerçekleştirmekle, sisteme ilişkin tam maliyet esaslı tarifeleri belirlemekle ve uygulamakla,

i) Kurulan sıfır atık yönetim sistemini konutlara ilanen duyurmakla, atıkların oluşturulan sistem doğrultusunda biriktirilmesini sağlamakla,

j) Sıfır atık yönetim sisteminin yaygınlaştırılması ve bu konudaki farkındalığın arttırılmasına yönelik bilinçlendirme ve eğitim faaliyetleri yapmakla, bu kapsamda düzenlenen faaliyetlere katkı ve katılım sağlamakla,

k) Belediyelerin mevcut atık yönetim hizmetleri ile belediye sınırlarında herhangi bir işletmeye bağlı olmaksızın atık toplayan kişilerin faaliyetlerini kent konseyi gündeminde değerlendirerek sosyal ve ekonomik koşullar göz önünde bulundurulmak sureti ile yerel ölçekli yapılabilecek uygulamalar için belediye meclislerine önerilerde bulunulmasını sağlamakla,

l) Sıfır Atık Bilgi Sistemine kayıt olmak ve bu Yönetmelik kapsamındaki faaliyetlerine ilişkin olarak istenen bilgi ve belgeleri sisteme kaydetmekle,

m) Toplanan tüm atıklara ilişkin veriler ile bu atıkların teslim edildiği yerlere ilişkin bilgileri Ocak ve Temmuz ayları olmak üzere yılda iki kez sıfır atık bilgi sistemi üzerinden bildirmekle,

yükümlüdür.

(3) Sıfır atık yönetim sisteminin kurulması ve sistemin sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla EK-1 listede tanımlanan uygulama takviminde belirtilen, sisteme geçişlerin tamamlanması için verilen son tarihten önce;

a) 1. Grupta tanımlanan mahalli idarelerde çevre yönetim birimi kurulur.

b) 2. Grupta tanımlanan mahalli idarelerde en az 1 çevre görevlisi bulundurulur.

c) 3. Grupta tanımlanan mahalli idarelerde çevre görevlisi bulundurulur ve/veya çevre danışmanlık hizmeti alınır.

(4) Atık yönetimi amacıyla oluşturulan birliklere üye olunması veya diğer mahalli idarelerin hizmetlerinden faydalanılması halinde, bu Yönetmelik ile getirilen yükümlülükler birlik tüzüğü kapsamında üye olunan birlik veya hizmet alınan mahalli idare tarafından yerine getirilir.

Sıfır atık yönetim sistemi kuran bina ve yerleşkelerin yükümlülükleri

MADDE 10 – (1) Sıfır atık yönetim sistemini kuran bina ve yerleşkeler;

a) Tüm faaliyetlerinde bu Yönetmelikte belirtilen genel esaslara uymakla,

b) Sorumluluk alanları dahilindeki tüm kişi ve kuruluşları, atıklarını türlerine göre ayırmaya ve ayrı biriktirmeye teşvik etmekle,

c) İsrafı önlemeye yönelik çalışmalarda bulunarak atık oluşumunun önlenmesini/azaltılmasını sağlamakla,

ç) Kaynağında ayrı biriktirilen atıkların birbirleriyle karıştırılmadan ayrı olarak toplanmasına ve geçici depolanmasına yönelik altyapıyı oluşturmakla,

d) Sıfır atık yönetim sisteminin kurulması ve uygulanmasında EK-1 listede tanımlanan uygulama takvimine uymakla,

e) Sıfır atık yönetim sisteminin kurulması, işletilmesi ve izlenmesine yönelik olarak Bakanlıkça hazırlanan kılavuz doğrultusunda gerekli iş ve işlemleri gerçekleştirmekle ve mevcut atık yönetim hizmetlerini bu sisteme entegre etmekle,

f) Sıfır atık yönetim sistemine geçiş süreci de dahil olmak üzere mevcut atık yönetim hizmetlerinin sıfır atık yönetim sistemine entegre edilmesine yönelik program ve politikaları belirleyerek ilgili talimatlarına yansıtmakla,

g) Sıfır atık yönetim sisteminin tasarım aşamasından başlayarak uygulamaların izlenmesi faaliyetlerini de içeren tüm sürecin, sorumluluk alanı içerisindeki tüm kişi ve kuruluşların katılımı ile bütünlük ve uyum içinde yürütülmesini sağlamakla,

ğ) Kurulan sıfır atık yönetim sistemini sorumluluk alanındaki tüm kişi ve kuruluşlara ilanen duyurmakla, atıkların oluşturulan sistem doğrultusunda biriktirilmesini sağlamakla,

h) Sıfır atık yönetim sisteminin yaygınlaştırılması ve bu konudaki farkındalığın arttırılmasına yönelik bilinçlendirme ve eğitim faaliyetleri yapmakla, bu kapsamda düzenlenen faaliyetlere katkı ve katılım sağlamakla,

ı) Sıfır Atık Bilgi Sistemine kayıt olmak ve bu Yönetmelik kapsamındaki faaliyetlerine ilişkin olarak istenen bilgi ve belgeleri sisteme kaydetmekle,

i) Oluşan ve ayrı biriktirilen tüm atıklara ilişkin veriler ile bu atıkların teslim edildiği yerlere ilişkin bilgileri Ocak ve Temmuz ayları olmak üzere yılda iki kez sıfır atık bilgi sistemi üzerinden bildirmekle,

yükümlüdür.

(2) Sıfır atık yönetim sistemini kurmakla yükümlü olanlar ile sistemi gönüllü olarak kurmak isteyenler, sıfır atık yönetim sisteminin kurulması ve geliştirilmesinin sağlanması için danışmanlık hizmeti alabilirler. EK-4 doğrultusunda Bakanlıkça belirlenen puanlama kriterleri kapsamında platin belge almak isteyenlerin danışmanlık hizmetini almaları zorunludur. Sıfır atık yönetim sistemi kapsamında danışmanlık hizmeti verilmesine ilişkin esaslar Bakanlıkça belirlenir.

(3) Atıkların toplanması, taşınması ve işlenmesine yönelik hizmet alımlarında ilgili idarelerin tam maliyet esaslı tarifelerine uyulur.

(4) Sıfır atık yönetim sistemi kapsamında biriktirilen atıklar, mahalli idarelerin sıfır atık belgesi bulunması ve atıkları ayrı toplaması halinde mahalli idare tarafından kurulan toplama sistemine; mahalli idarenin sıfır atık belgesi bulunmaması halinde sıfır atık yönetim sistemi kapsamında biriktirilen atıklar Bakanlık ve/veya il müdürlüğünden gerekli izin ve/veya çevre lisansı almış atık işleme tesislerine verilebilir.

(5) Platin sıfır atık belgesine sahip yerler, sıfır atık yönetim sistemi kapsamında gerçekleştirdikleri faaliyetleri, uygulamaları, sistem ile getirilen yenilikleri, sağlamış oldukları kazançları ve ileriye yönelik hedefleri de içeren sıfır atık yönetim sistemi sürdürülebilirlik raporlarını, platin belgenin alınmasını takip eden ikinci yılın sonuna kadar sıfır atık belgesini veren yetkili idareye sunar. Bu raporlar gelişmeler doğrultusunda iki yılda bir güncellenir.

Organize sanayi bölgeleri ve havalimanlarının yükümlülükleri

MADDE 11 – (1) Organize sanayi bölgesi yönetimleri ve havalimanı/terminal işletmecileri 10 uncu maddede verilen yükümlülüklere ilave olarak;

a) Sınırları içerisinde sıfır atık yönetim sisteminin planlanması, kurulması, uygulanması ve izlenmesine yönelik gerekli koordinasyon ve işbirliğini sağlamakla,

b) Sıfır atık yönetim sistemine geçiş süreci de dahil olmak üzere, mevcut atık yönetim hizmetlerinin sıfır atık yönetim sistemine entegre edilmesine yönelik planlama yapmakla, sınırları içerisindeki tüm kurum, kuruluş ve işletmelerin bu plana uymasını sağlamakla,

yükümlüdür.

(2) Organize sanayi bölgeleri ve havalimanları tarafından sorumluluk alanlarına göre atık toplama ve taşıma sistemleri oluşturulurken Bakanlıkça hazırlanan kılavuzlar esas alınır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Sıfır Atık Yönetim Sisteminin Kurulması ve Toplama Sistemine İlişkin Esaslar
Sıfır atık yönetim sistemini kurma yükümlülüğü

MADDE 12 – (1) EK-1 listede yer alan bina ve yerleşkelerin uygulama takvimi doğrultusunda, sıfır atık yönetim sistemini kurarak uygulamaya geçmeleri zorunludur. Belirtilen tarihten sonra faaliyete geçen söz konusu yerler ise faaliyet başlangıç tarihinden itibaren bir yıl içerisinde sıfır atık yönetim sistemine geçerler.

(2) Mahalli idareler ise EK-1 listede belirtilen uygulama takvimi doğrultusunda sıfır atık yönetim sistemine geçerler.

(3) Sıfır atık yönetim sistemini kurma yükümlülüğü bulunanlar istemeleri halinde, EK-1 listedeki uygulama takviminde belirtilen tarihlerden önce sıfır atık yönetim sistemi kriterlerini sağlayarak uygulamaya geçebilirler.

(4) Ortak bir yönetimi olan alışveriş merkezleri, iş merkezleri, terminaller gibi yerlerde tüm bina ve yerleşkeyi kapsayacak şekilde sıfır atık yönetim sistemine geçiş planlaması yapılır. Yapılan planlama doğrultusunda alan içerisindeki tüm kurum, kuruluş ve işletmeleri kapsayacak şekilde yönetimin koordinasyonunda sıfır atık yönetim sistemi kurularak eş zamanlı uygulamaya geçilir. Tüm kurum, kuruluş ve işletmeler bu plana dahil olmak zorundadır.

(5) Ortak bir yönetimi olmayan, ancak aynı bina veya yerleşke içerisinde bulunan kurum, kuruluş, işletmeler sıfır atık yönetim sisteminin kurulması konusunda ortak hareket edebilirler.

Sıfır atık yönetim sisteminin kurulması

MADDE 13 – (1) Sıfır atık yönetim sisteminin kurulmasında mahalli idareler tarafından EK-3/A’da, bina ve yerleşkeler tarafından ise EK-3/B’de verilen kriterler sağlanır.

(2) Sistemin kurulumu için izlenecek yol haritası aşağıda belirtilmiştir:

a) Çalışma Ekibinin Belirlenmesi: Sıfır atık yönetim sisteminin kurulumundan uygulanmasına ve izlenmesine kadar olan süreci takip edecek sorumlu kişi veya kişiler ile çalışma ekipleri oluşturulur.

b) Planlama Yapılması: Uygulanacak sıfır atık yönetim sisteminin en etkin şekilde yapılandırılması için, uygulamaya geçmeden önce yapılacaklara ilişkin planlama yapılır. Bu kapsamda;

1) Mevcut Durum Tespiti: Tüm atıkların kaynağı, türü, miktarı, atık biriktirme, toplama ve taşıma yöntemleri, geçici depolama alanları, atıkların teslim edildiği yerlere ilişkin mevcut durum tespiti yapılır.

2) İhtiyaç Analizi: Ayrı biriktirilecek atıklar için biriktirme ekipmanları ve geçici depolama alanı ihtiyaçları belirlenir.

c) Eğitim/Bilinçlendirme Faaliyetleri ve Uygulamaya Geçilmesi: Farkındalığı arttırmak için eğitim/bilinçlendirme faaliyetleri yapılır ve sistem uygulanmaya başlanır.

ç) İzleme, Kayıt Tutulması ve İyileştirme Faaliyetleri: Düzenli aralıklarla uygulamanın gerçekleştirilmesine ilişkin izleme çalışmaları yürütülür. Aksayan hususlar için önlemler alınır, gerekmesi halinde güncelleme yapılır. Ayrı biriktirilen atık miktarları, elde edilen kazanımlar gibi uygulamaya ilişkin çıktılar kayıt altında tutulur.

Atıkların biriktirilmesi, toplanması ve biriktirme ekipmanlarının özellikleri

MADDE 14 – (1) Sıfır atık yönetim sistemi kapsamında; evlerden ya da içerik veya yapısal olarak benzer olan ticari, endüstriyel işletmeler ile kurumlardan kaynaklanan tehlikesiz nitelikteki geri kazanılabilir kağıt, cam, metal, plastik atıklar diğer atıklardan farklı biriktirme ekipmanında biriktirilir ve ayrı olarak toplanır. Kağıt, cam, metal ve plastik atıklar tek bir ekipman içerisinde biriktirilebileceği gibi malzeme cinslerine göre ayrı biriktirme de yapılabilir.

(2) Atık pil, bitkisel atık yağ, atık elektrikli ve elektronik eşya ile diğer geri kazanılabilir atıklar, atık ilaçlar ve büyük hacimli atıklar mahalli idarelerin toplama planına uygun olarak biriktirilerek yetkili idareye teslim edilir veya bu atıklar için oluşturulmuş toplama noktalarına, atık getirme merkezlerine ve/veya atık işleme tesislerine teslim edilir.

(3) Kullanılacak biriktirme ekipmanlarında, ekipmanın rengi veya ekipman üzerindeki etiketlerde;

a) Kağıt, cam, metal, plastik atıkların birlikte biriktirilmesi durumunda mavi, diğer atıklar için koyu gri renk kullanılır.

b) Malzeme türlerine göre ayrı biriktirme yapılması durumunda kağıt atıklar için mavi, plastik atıklar için sarı, cam atıklar için yeşil, metal atıklar için açık gri renk kullanılır.

c) Biyo-bozunur atıkların yoğun oluşum gösterdiği çay ocakları, kafeterya, yemek hazırlama veya yemek servisinin yapıldığı ve benzeri yerlerde, bu atıkların ayrı biriktirilmesi halinde kahverengi renk kullanılır.

ç) Atık ilaçların toplanması için kullanılacak biriktirme ekipmanları; paslanmaz metal veya yüksek yoğunluklu plastik malzemeden yapılmış, kapaklı, kapakları kilitlenir, yükleme-boşaltma esnasında torbaların hasar görmesine veya delinmesine yol açabilecek keskin kenarları olmayan, yüklenmesi kolay, içerisine atık atıldıktan sonra tekrar alınmasına imkân vermeyecek şekilde teşkil edilir ve üzerinde “Atık İlaç” ibaresi bulunur.

(4) Mahalli idareler tarafından konutlar ve kamuya açık alanlarda aşağıda yer alan hususlar çerçevesinde toplama gerçekleştirilir:

a) Konutlardan toplama yapılırken kullanılacak biriktirme ekipmanlarında geri kazanılabilir atıklar için mavi, diğer atıklar için koyu gri renk kullanılır.

b) Cadde, sokak ve kamuya açık alanlara en az ikili set halinde ekipmanlar yerleştirilir, bu ekipmanlarda mavi ve koyu gri renk kullanılır. İhtiyaca göre cam atıklar için yerleştirilecek ekipmanlarda yeşil renk kullanılır.

c) Ekipmanların üzerinde hangi atıkların atılabileceği yazı ve/veya şekillerle belirtilir.

(5) Atıkların biriktirilmesi ve toplanmasında EK-5’te verilen açıklamalara uygun olarak hareket edilir.

(6) Bu maddede bahsi geçmeyen tehlikeli/tehlikesiz özellikteki diğer atıklar ile tıbbi atıkların yönetimi ilgili mevzuatı kapsamında sağlanarak sıfır atık yönetim sistemine dahil edilir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Sıfır Atık Belgesine İlişkin Esaslar
Sıfır atık belgesi nitelikleri

MADDE 15 – (1) Sıfır atık belgesi, temel, gümüş, altın ve platin olmak üzere dört seviyede düzenlenir.

(2) Temel seviyede sıfır atık belgesi için kriterler EK -3’te yer alır. Gümüş, altın ve platin sıfır atık belgeleri için puanlama kriterleri ise EK-4 doğrultusunda Bakanlıkça belirlenir.

Sıfır atık belgesi alma yükümlülüğü

MADDE 16 – (1) Sıfır atık yönetim sistemini kurmakla yükümlü EK-1 listedeki yerler, 17 nci maddede tanımlanan süreç doğrultusunda temel seviyede sıfır atık belgesi almak zorundadır. Diğer yerler ise talep etmeleri halinde temel seviyede belge almak için müracaatta bulunabilir.

(2) Temel seviyede sıfır atık belgesine sahip yerlerden; il belediyeleri ve nüfusu elli binin üzerindeki ilçe belediyeleri, organize sanayi bölgeleri, alışveriş merkezleri, havalimanları, tren ve otobüs terminalleri, limanlar ile 50 oda ve üstü konaklama kapasiteli işletmeler gümüş, altın veya platin sıfır atık belgesini almakla yükümlüdür. Yükümlülüğü bulunan söz konusu yerler, temel seviyedeki sıfır atık belgesinin alınmasını takip eden on iki aylık süre sonunda gümüş, altın veya platin sıfır atık belgesi için müracaat ederler. Temel seviyede sıfır atık belgesine sahip diğer yerler ise talep etmeleri halinde gümüş, altın ve platin sıfır atık belgesi için başvuruda bulunabilirler.

(3) 300 ve üzeri konuta sahip siteler hariç diğer konutlar belediyelerin sıfır atık yönetim sistemi içerisinde değerlendirilir; ayrıca sıfır atık belgesi düzenlenmez.

(4) İçerisinde birden fazla kurum, kuruluş ve işletme barındıran ve ortak bir yönetimi olan bina ve yerleşkelere, içerisindeki tüm kurum, kuruluş ve işletmeleri kapsayacak şekilde seviyesine uygun tek bir sıfır atık belgesi düzenlenir. Ancak, organize sanayi bölgeleri ile havalimanları içerisindeki kurum, kuruluş ve işletmeler talep etmeleri halinde ayrıca münferit belge müracaatında bulunabilirler.

(5) Ortak bir yönetimi olmayan, ancak sıfır atık yönetim sistemini birlikte kuran ve işleten, aynı bina veya yerleşke içerisinde bulunan kurum, kuruluş ve işletmeler münferit belge müracaatında bulunabileceği gibi seviyesine uygun tek bir sıfır atık belgesi için de müracaat edebilirler.

Sıfır atık belgesine başvuru ve başvurunun değerlendirilmesi

MADDE 17 – (1) Temel seviyedeki sıfır atık belgesi için;

a) Belge başvurusu, EK-3’te yer alan kriterler doğrultusunda sıfır atık yönetim sistemini kuran bina ve yerleşkeler ile mahalli idareler için yapılır.

b) Başvurular sıfır atık bilgi sistemi üzerinden yapılır. Başvuru esnasında, kurulan sisteme ilişkin sıfır atık bilgi sistemi üzerinden talep edilen bilgi ve belgelerin sunulması zorunludur. Bu bilgi ve belgelere yönelik talep edilen yazılı ve görsel her türlü doküman başvuru sahibi tarafından sıfır atık bilgi sistemine yüklenir. Gerekli görülmesi halinde ek bilgi ve belge talep edilebilir.

c) Yapılan başvurular il müdürlüğü tarafından sıfır atık bilgi sistemi üzerinden otuz takvim günü içerisinde değerlendirilir. Gerekli görülmesi halinde yerinde incelemelerde bulunulur.

ç) Söz konusu başvuruda herhangi bir eksiklik görülmesi halinde il müdürlüğü tarafından eksiklikler başvuru sahibine bildirilir. Bildirim tarihinden itibaren eksikliklerin otuz takvim günü içerisinde tamamlanarak sıfır atık bilgi sistemi üzerinden sunulması zorunludur. Eksiklikleri tamamlanan başvuru il müdürlüğü tarafından otuz takvim günü içerisinde değerlendirilir. Başvurunun uygun bulunmaması veya belirtilen süre içerisinde eksikliklerin tamamlanarak sıfır atık bilgi sistemi üzerinden sunulmaması halinde sıfır atık belge başvurusu reddedilir.

d) Yapılan başvurunun il müdürlüğü tarafından değerlendirilmesi sonucunda EK-3’te yer alan kriterleri sağladığı ve herhangi bir bilgi/belge eksikliği bulunmadığı tespit edilen yerlere temel seviyede sıfır atık belgesi düzenlenir.

(2) Gümüş, altın, platin seviyelerindeki sıfır atık belgesi için;

a) 16 ncı maddenin ikinci fıkrasında yükümlülüğü bulunan yerler, temel seviyedeki sıfır atık belgesinin alınmasını takip eden on iki aylık sürenin tamamlanmasına müteakip otuz takvim günü içerisinde, bir yıllık çalışmaya istinaden EK-4 doğrultusunda belirlenen puanlama kriterlerine esas bilgi ve belgeleri sıfır atık bilgi sistemine yükleyerek müracaat etmek zorundadırlar. Diğer yerler ise talep etmeleri halinde bu belgeler için başvuruda bulunabilirler.

b) Yapılan başvuruların değerlendirilmesi için en az üç il müdürlüğü personelinden oluşan bir komisyon oluşturulur. Komisyon tarafından puanlamaya esas kriterlere ilişkin sıfır atık bilgi sistemi üzerinden sunulan bilgi ve belgeler otuz takvim günü içerisinde incelenerek başvurunun uygunluğu değerlendirilir.

c) Uygun bulunmayan başvurular sıfır atık bilgi sistemi üzerinden iade edilir.

ç) Başvurunun uygun bulunması halinde başvuru sahibi bilgilendirilerek otuz takvim günü içerisinde komisyon tarafından belirlenen tarihte yerinde inceleme yapılır. Yerinde inceleme esnasında komisyon üyelerine puanlama kriterlerine esas yapılan çalışmalara ilişkin bir sunum yapılır.

d) Komisyon üyelerince yapılan yerinde inceleme sonucunda puanlama yapılır. Gümüş, altın veya platin sıfır atık belgesi seviyelerinden herhangi biri için gerekli puanın sağlanmadığının tespiti halinde başvuru sahibine iyileştirme yapılması gerektiği bildirilir.

e) Bildirimin yapıldığı tarihten itibaren otuz takvim günü içerisinde başvuru sahibi tarafından, yapılan iyileştirmelerin sıfır atık bilgi sistemi üzerinden sunulması zorunludur. Sunulan iyileştirmeler komisyon tarafından sıfır atık bilgi sistemi üzerinden otuz takvim günü içerisinde değerlendirilir. Gerekli görülmesi halinde yerinde incelemelerde bulunulur. Yapılan değerlendirme sonucunda üç seviyeden herhangi biri için gerekli puanın sağlanmadığının tespiti halinde başvuru iade edilir.

f) Komisyon tarafından yapılan puanlamanın belge almak için yeterli olması halinde elde edilen puana göre gümüş, altın veya platin sıfır atık belgesi düzenlenir.

g) Belge seviyesinin arttırılmasının talep edilmesi halinde, talep sahibi tarafından puanlamaya esas gerekli bilgi ve belgeler sıfır atık bilgi sistemine aktarılarak yeni kayıt oluşturulur ve bu fıkrada tanımlanan belge süreci yeniden başlar. Yapılacak değerlendirme sonucunda uygun bulunması durumunda belgenin seviyesi yükseltilerek, yeni seviyeye uygun sıfır atık belgesi düzenlenir.

(3) Sıfır atık belgelerinin geçerliliği beş yıldır. Belge alma yükümlülüğü bulunan yerler, belgenin geçerlilik süresi dolmadan üç ay önce belgenin yenilenmesi için başvuruda bulunurlar ve belge süreci yeniden başlar.

(4) Sıfır atık belgesi verilmesi, seviyesinin arttırılması, yenilenmesi ve güncellenmesi için ödenecek bedel her yıl Bakanlık tarafından belirlenir.

Sıfır atık belge esaslarına aykırılık, adres ve diğer değişiklik durumları ve belgenin iptali

MADDE 18 – (1) Sıfır atık bilgi sistemi üzerinden yapılması gereken beyanları yapmayanlar ile denetimler sırasında sıfır atık yönetim sistemini uygulamadığı ve verilen belgenin sürekliliğini sağlamadığı tespit edilen yerlere, idari yaptırım öngörülen fiillerin tespiti halinde idari yaptırım uygulanmasını müteakip doksan takvim günü iyileştirme süresi verilir. Verilen süre sonunda;

a) Gerekli iyileştirmenin mevcut belge seviyesinin sürekliliğini sağlayacak düzeyde olduğu tespit edilen yerlerin sıfır atık belgesi geçerliliğini sürdürür.

b) Gerekli iyileştirmenin mevcut belge seviyesinin sürekliliğini sağlayacak düzeyde olmadığı tespit edilen yerlerin sıfır atık belgesi iptal edilir.

(2) Sıfır atık belgesinin alınmasına esas teşkil eden ve sıfır atık bilgi sistemi üzerinden sunulan bilgi ve belgelerde değişiklik olması halinde değişikliği takip eden otuz takvim günü içerisinde sıfır atık bilgi sistemi üzerinden gerekli bildirimde bulunulur ve belge geçerliliğini korur. Verilen süre içerisinde değişiklik durumlarının bildirilmemesinin tespiti halinde, sıfır atık belgesi iptal edilir.

(3) Uygulamada değişiklik olması halinde söz konusu değişiklikler mevcut uygulamayı aksatmayacak şekilde sıfır atık yönetim sistemine entegre edilerek, değişikliği takip eden otuz takvim günü içerisinde sıfır atık bilgi sistemi üzerinden gerekli bildirimde bulunulur ve belge geçerliliğini korur. Verilen süre içerisinde değişiklik durumlarının bildirilmemesinin tespiti halinde, sıfır atık belgesi iptal edilir.

(4) Sıfır atık yönetim sistemi uygulanan bina ve yerleşkelerden taşınılması durumunda, değişikliği takip eden otuz takvim günü içerisinde gerekli bildirimde bulunulur ve sıfır atık belgesi iptal edilir.

(5) Belge alma yükümlülüğü bulunan yerlerden belgesi iptal edilenlerin;

a) Farklı bina ve yerleşkelere taşınması durumunda taşınma tarihini takip eden yüz seksen takvim günü içerisinde,

b) Diğer belge iptal durumlarında ise belge iptal tarihini takip eden otuz takvim günü içerisinde,

yeniden belge başvurusunda bulunmaları zorunludur.

Sıfır atık belgesine sahip yerlerin denetimi ve izlenmesi

MADDE 19 – (1) Sıfır atık belgesine sahip yerler il müdürlükleri tarafından belge geçerlilik süresi içerisinde asgari bir defa denetlenir.

(2) Yapılan denetimlerde, belge sahibi yerlerin bu Yönetmelikte belirlenmiş belge esaslarına ve kriterlerine uygun olarak faaliyetlerini sürdürüp sürdürmediği kontrol edilir.

(3) Yapılan denetimde uygunsuzluğun tespiti durumunda 18 inci ve/veya 21 inci maddede belirtilen hükümler uygulanır.

(4) Türk Silahlı Kuvvetleri bağlısı birlik ve kurumların bu Yönetmeliğe uygunluğu 24/7/2009 tarihli ve 27298 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Türk Silahlı Kuvvetleri Çevre Denetimi Yönetmeliği çerçevesinde denetlenir.

BEŞİNCİ BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler
Sıfır atık koordinasyon kurulu

MADDE 20 – (1) Sıfır atık koordinasyon kurulu;

a) Bakanlık tarafından belirlenen kamu kurum/kuruluşları ve ilgili sektör temsilcilerinden oluşur.

b) Yılda en az bir kere Bakanlığın belirleyeceği gündemle Bakanlık temsilcisinin başkanlığında toplanır. Kurulun sekretarya hizmetleri, Bakanlık tarafından yürütülür. Toplantı yer ve zamanı ile gündemine ilişkin hususlar, toplantı tarihinden en az on beş gün önce Bakanlık tarafından ilgili temsilcilere bildirilir.

c) Bu Yönetmelik doğrultusunda yürütülen çalışmaları ve uygulamaları değerlendirerek tavsiye kararları alır.

ç) Bakanlıkça belirlenen çalışma usul ve esaslarına göre çalışmalarını yürütür.

İdari yaptırım

MADDE 21 – (1) Bu Yönetmelik kapsamında yürütülen iş ve işlemlerde 2872 sayılı Kanunda, 10/7/2004 tarihli ve 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununda, 3/7/2005 tarihli ve 5393 sayılı Belediye Kanununda, 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununda ve ilgili diğer mevzuatta idari yaptırım öngörülen fiillerin tespiti halinde yetkili mercilerce idari yaptırım uygulanır.

İl sıfır atık yönetim sistemi planının hazırlanması

GEÇİCİ MADDE 1 – (1) İl mahalli çevre kurulları 8 inci maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planını bu Yönetmeliğin yayımı tarihini takip eden altı ay içerisinde hazırlanmasını sağlayarak karara bağlamakla yükümlüdür.

Yürürlük

MADDE 22 – (1) Bu Yönetmeliğin;

a) 15 inci, 16 ncı, 17 nci, 18 inci ve 19 uncu maddeleri yayımı tarihinden altı ay sonra,

b) Diğer hükümleri yayımı tarihinde,

yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 23 – (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Çevre ve Şehircilik Bakanı yürütür.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EK-1

SIFIR ATIK YÖNETİM SİSTEMİNİN OLUŞTURULMASINA YÖNELİK UYGULAMA TAKVİMİ

 

A) Mahalli İdareler İçin Uygulama Takvimi

 

  Sıfır Atık Yönetim Sistemine Geçmesi Gerekenler Sisteme Geçişlerin Tamamlanması için Son Tarih
1.GRUP ·        Büyükşehir İlçe Belediyeleri 

250.000 Nüfus ve üzeri

31 Aralık 2020
2.GRUP ·        Büyükşehir İlçe Belediyeleri 

250.000 Nüfus altı

·        Büyükşehir Dışındaki İl, İlçe, Belde Belediyeleri

İl Merkez İlçe Belediyeleri

·        Belediye Birlikleri

31 Aralık 2021
3.GRUP ·        Büyükşehir Dışındaki İl, İlçe, Belde Belediyeleri

İl Merkez İlçe Belediyeleri Dışındaki Diğer Belediyeler

·        İl Özel İdareleri

Mücavir Alan Dışı

31 Aralık 2022

 

B) Bina ve Yerleşkeler İçin Uygulama Takvimi

 

  Sıfır Atık Yönetim Sistemine Geçmesi Gerekenler Sisteme Geçişlerin Tamamlanması için Son Tarih
1.GRUP ·        Kamu Kurum ve Kuruluşları 1 Haziran 2020
2.GRUP ·        Organize Sanayi Bölgeleri

·        Havalimanları

·        Limanlar

·        İş merkezi ve Ticari Plazalar

100 ve üzeri ofis/büro kapasiteli

·        Alışveriş Merkezleri

5000 metrekare ve üzeri

·        ÇED Yönetmeliği’nin Ek-1 Listesinde Yer Alan Sanayi Tesisleri

·        Eğitim Kurumları ve Yurtlar

250 ve fazla öğrencisi bulunanlar

·        100 Oda ve Üstü Konaklama Kapasiteli İşletmeler

·        Sağlık Kuruluşları

100 yatak ve üzeri kapasiteli

·        Akaryakıt istasyonları ve dinlenme tesisleri

·        300 ve üzeri konuta sahip siteler

·        Zincir marketler

31 Aralık 2020
3.GRUP ·        Alışveriş Merkezleri

1000-4999 metrekare

·        İş Merkezi ve Ticari Plazalar

20-99 arası ofis/büro kapasiteli

·        Tren ve Otobüs Terminalleri

·        ÇED Yönetmeliği Ek-2 Listesinde Yer Alan Sanayi Tesisleri

·        Eğitim Kurumları ve Yurtlar

50-249 arası öğrencisi bulunanlar

·        50-99 Arası Oda Konaklama Kapasiteli İşletmeler

·        Sağlık Kuruluşları

50-99 arası yatak kapasiteli

31 Aralık 2021
4.GRUP ·        Alışveriş Merkezleri

1000 m2’den az

·        Eğitim Kurumları ve Yurtlar

50’den az öğrencisi bulunanlar

·        50’den Az Oda Konaklama Kapasiteli İşletmeler

·        Sağlık Kuruluşları

50’den az yatak kapasiteli

31 Aralık 2022

*Uygulama takviminde birden fazla tarih alanına giren kurum, kuruluş, işletme ve diğer noktalar, en erken takvime uygun olarak sıfır atık yönetim sistemine geçmek zorundadır.

 

EK-2

ATIK OLUŞUMUNUN ÖNLENMESİNE VE AZALTILMASINA İLİŞKİN ESASLAR

(1) Atık oluşumunun önlenmesi ve azaltılması için asgari olarak;

a) Kaynakların verimli kullanılması amacıyla sürdürülebilir üretim ve tüketim modelleri geliştirilerek dayanıklı, tamir edilebilir, yeniden kullanılabilir ve iyileştirilebilir ürünlerin tasarlanması, üretilmesi ve kullanılması esastır.

b) Alternatifi olması halinde, tek kullanımlık/kullan at ürünler yerine yeniden kullanılabilir ürünlerin tercih edilmesi esastır.

c) Tüketici ve ambalajlanan ürün için gerekli güvenlik ve sağlık düzeyini sağlamaya yeterli olandan fazla hacim ve ağırlıkta ambalaj kullanılmaması esastır.

ç) Elektrikli ve elektronik eşyalar, tekstiller, mobilyalar, ambalajlar ile inşaat malzemeleri öncelikli olmak üzere, ürünlerin onarılması ve yeniden kullanımlarının sağlanması esastır.

d) Gıda atıklarının oluşumunun önlenmesi için gıdaların üretimi, tedarik zinciri ve kullanımı boyunca ilgili taraflarca gerekli önlemlerin alınması ve gıda atığı önleme planlarının hazırlanması esastır.

e) Gıda bağışı ve insani tüketim için gıdaların yeniden dağıtımlarını teşvik eden uygulamaların tercih edilmesi, gıdaların hayvan yeminde kullanılması veya işlenerek gıda dışı ürünlere dönüştürülmesi yerine öncelikli olarak insani tüketim amacıyla kullanımını sağlayacak tedbirlerin alınması esastır.

f) Ürünlere ve malzemelere ilişkin mevzuata halel getirmeksizin, ürünlerde ve malzemelerde tehlikeli madde kullanımının azaltacak önlemlerin alınması esastır.

g) Özellikle yeniden kullanıma veya geri dönüşüme uygun olmayan atıkların oluşumunun azaltılması esastır.

EK-3

SIFIR ATIK YÖNETİM SİSTEMİNİN KURULMASI İÇİN KRİTERLER

Ek-3/A Mahalli İdareler İçin Kriterler

1 Konutlardan tehlikesiz nitelikteki geri kazanılabilir kağıt, cam, metal, plastik atıkların diğer atıklardan ayrı olacak şeklinde en az ikili olmak üzere toplanması veya toplattırılması
2 Cadde, sokak ve kamuya açık alanlara geri kazanılabilir atıklar ve diğer atıklar şeklinde en az ikili olmak üzere, atıkların ayrı biriktirilmesi için kolay ulaşılabilir yerlere yeterli sayı ve kapasitede biriktirme ekipmanının yerleştirilmesi
3 Cadde, sokak ve kamuya açık alanlara ihtiyaca göre atık cam kumbaraları yerleştirilmesi
4 Evlerden kaynaklanan atık ilaçların toplanması için toplama noktası olarak belirlenen ilaç satışının yapıldığı yerlere atık ilaç biriktirme ekipmanı temin edilmesi
5 Tekstil/giysi atıklarının toplanması amacıyla kumbaraların yerleştirilmesi ve bu atıkların yeniden değerlendirilmesi amacıyla çalışmaların yürütülmesi
6 Bakanlığın belirlemiş olduğu esaslara uygun şekilde Atık Getirme Merkezi/Merkezlerinin ve toplama noktalarının kurularak faaliyete başlamış olması
7 Atıkların toplanması amacıyla toplama programının belirlenmesi ve halkın bilgilendirilmesi, bu program çerçevesinde atıkların toplanması veya toplattırılması,
8 Toplama noktaları ve atık getirme merkezlerinde biriktirilebilecek atık pil, bitkisel atık yağ, atık elektrikli ve elektronik eşya, atık ilaç gibi atıklar ile büyük hacimli atıkların buralara getirilmesine veya yerinden alınmasına yönelik planlama, bilgilendirme ve yönlendirme yapılması,
9 Biyo-bozunur atıkların ayrı toplanarak geri kazanımı konusunda gerekli çalışmaların yapılması (Kompost, biyometanizasyon, vb.)
10 Sorumluluk alanında uygulanan sıfır atık yönetim sistemine ilişkin verilerin kayıt altına alınması
11 Sıfır atık yönetim sisteminin uygulanması konusunda farkındalık ve bilinçlendirme çalışmalarının yapılması
12 İl Sıfır Atık Yönetim Sistemi Planına uyulması

 

Ek-3/B Bina ve Yerleşkeler İçin Kriterler

1 Oluşan tehlikesiz nitelikteki geri kazanılabilir kağıt, cam, metal, plastik atıkların diğer atıklardan ayrı olarak biriktirilmesi
2 Oluşan atık pil, bitkisel atık yağ, atık elektrikli ve elektronik eşya ile diğer geri kazanılabilir atıkların ayrı olarak biriktirilmesi
3 1. ve 2. kriterlerde belirtilmeyen tehlikesiz ve tehlikeli özellik gösteren diğer atıklar ile tıbbi atıkların ilgili mevzuatına uygun olarak biriktirilmesi
4 Biyo-bozunur atıkların, yoğun oluşum gösterdikleri çay ocakları, kafeterya, yemek hazırlama veya yemek servisinin yapıldığı yerler gibi noktalarda ayrı olarak biriktirilmesi
5 Biriktirme ekipmanlarında renk kriterine uyulması, atığa özgü bilgilendirici işaret veya yazıların yer alması
6 Tüm biriktirme ekipmanlarının ihtiyaca ve ilgili mevzuatında verilen kriterlerine uygun hacim, adet ve özellikte olması
7 Biriktirilen atıkların ilgili idarenin toplama sistemine ve/veya izin ve/veya çevre lisansı bulunan atık işleme tesislerine teslim edilmek üzere, oluşturulan geçici depolama alanında toplanması
8 Sıfır atık yönetim sistemine ilişkin gerekli bilgilendirme eğitimlerinin verilmesi
9 Çevre Kanunu ve bu Kanun kapsamında hazırlanan mevzuat doğrultusunda almakla yükümlü olduğu izin ve/veya çevre izin/lisanslarının bulunması
10 Depozito kapsamındaki ambalajlı ürünlerin satışını gerçekleştiren satış noktaları; tüketiciler tarafından iade edilmek istenen depozitolu içecek ambalajlarının toplanması amacıyla Bakanlıkça esasları belirlenen depozito sistemine katılım sağlamakla ve uygulamakla (Bu kritere uyum 1/1/2021 yılından itibaren aranacaktır)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EK-4

SIFIR ATIK BELGESİ PUANLAMA KRİTERLERİ

Sıfır atık belgelerinin seviyelerine göre puanlama kriterleri Bakanlıkça çıkarılacak usul ve esaslar ile belirlenir. Bakanlıkça gerekli görülmesi halinde ek kriterler ilave edilebilir.

(A) Mahalli İdareler İçin Puanlama Kriterleri

Sıfır atık belgesi puanlama kriterlerinde bertarafa giden atık miktarındaki azalma oranı dikkate alınır. Azalma oranına göre belge seviyeleri Bakanlıkça belirlenir. Nitelikli belge alınabilmesi için bu oran %15’den az olamaz.

(B) Bina ve Yerleşkeler İçin Puanlama Kriterleri

Zorunlu Kriter:

Sıfır atık belgesi puanlama kriterlerinde bertarafa giden atık miktarındaki azalma oranı dikkate alınır. Azalma oranına göre belge seviyeleri Bakanlıkça belirlenir. Nitelikli belge alınabilmesi için bu oran %15’den az olamaz.

 

Diğer Kriterler:

Zorunlu kriter sağlanmadan bu bölümdeki kriterlerden puan alınamaz.

–         Atık Azaltımı ve Önlemeye Yönelik Faaliyetler

–         Yeniden Kullanıma Yönelik Faaliyetler

–         İsrafının Azaltılmasına Yönelik Faaliyetler

–         Tedarik ve Lojistik Faaliyetleri

–         Bilinçlendirme ve Farkındalığın Arttırılmasına Yönelik Faaliyetler

EK-5

TOPLAMA SİSTEMİNE İLİŞKİN AÇIKLAYICI ÖRNEKLER

Ekipman görseli/atık türü Atılabilecek atık örnekleri/açıklamalar
 

Not: Malzeme türlerine göre ayrı biriktirme yapılması durumunda kullanılacak biriktirme ekipmanlarında kağıt atıklar için mavi, plastik atıklar için sarı, cam atıklar için yeşil, metal atıklar için açık gri renk kullanılır.

Kağıt ve karton kutular

Gazeteler, dergiler, kitaplar

Yazı ve çizim kağıtları

Plastik şişeler,

Plastik kutular,

Metal (alüminyum) içecek kutuları,

Metal (çelik) gıda kutuları,

Cam içecek ve gıda şişeleri,

Cam kavanozlar

vb.

biriktirilir.

Karışık belediye atıkları

Süprüntü temizleme kalıntıları

Islak havlu ve mendiller,

Seramik ve porselen gibi mutfak ve aksesuar eşya atıkları,

vb.

biriktirilir.

 

 

 

Not: Bu atıklar çay ocakları, kafeterya, yemek hazırlama veya yemek servisinin yapıldığı yerler gibi yoğun oluşum gösterdiği noktalarda ayrı toplanır.

Meyve ve sebze atık ve artıkları,

Her türlü çay ve kahve posaları,

Her türlü yiyecek atığı,

Park ve bahçe bakımından kaynaklı yeşil çimen, yaprak, çiçek vb. atıklar,

vb.

biriktirilir.

Atık Piller 31.08.2004 tarihli ve 25569 sayılı Atık Pil ve Akümülatörlerin Kontrolü Yönetmeliği ile tanımlanan atık pillerin, aynı Yönetmeliğe uygun olarak biriktirilmesi sağlanır.
Bitkisel Atık Yağlar 06.06.2015 tarihli ve 29378 sayılı Bitkisel Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği ile tanımlanan;

·        Yenilebilir sıvı ve katı yağlar

·        Kullanılmış kızartmalık yağlar

biriktirilir.

Atık Elektrikli ve Elektronik Eşyalar 22.05.2012 tarihli ve 28300 sayılı Atık Elektrikli ve Elektronik Eşyaların Kontrolü Yönetmeliği kapsamında yer alan;

·        Floresan lambalar

·        Küçük ev aletleri

·        Bilişim ve telekomünikasyon ekipmanları

gibi ekipmanlar biriktirilir.

Tıbbi Atıklar 25.12.2017 tarihli ve 29959 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği ile tanımlanan tıbbi atıkların, aynı Yönetmeliğe uygun olarak biriktirilmesi sağlanır.
Atık İlaçlar Kullanım süresi dolmuş veya artık kullanılmayan, bozulmuş ya da tedavi sürecinin tamamlanması nedeniyle kalan ilaçlar biriktirilir.
Diğer tehlikeli/tehlikesiz atıklar Yukarıda belirtilenlerin dışında kalan tehlikeli ve tehlikesiz özellik gösteren diğer atıkların Atık Yönetimi Yönetmeliği Ek-4 Atık Listesinde yer alan atık koduna göre ilgili mevzuatına uygun olarak biriktirilmesi sağlanır.
Ekipman renkleri, ekipman bu renkte teşkil edilerek veya ekipmanın üzerine ilgili renkte etiket yapıştırılarak veya giydirme yapılarak da belirtilebilir.

 

 

 

 


 

 


 

 

 

 

Türk Hukukçu Kadınlar Derneği

0
Türk Hukukçu Kadınlar Derneği

Türk Hukukçu Kadınlar Derneği, hukukçu kadınlar arasında dostluk ve bilimsel ilişkiler kurmak ve bilimsel çalışmalar yapmak, tüm hukuk problemlerini, özellikle toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak amacıyla kurulmuştur.

Türk Hukukçu Kadınlar Derneği’nin kurucuları arasında avukat, savcı, yarfıç, noter, emniyet müdürü ve akademisyenler oluşan çoğulcu bir kadro bulunmaktadır. Süreyya Ağaoğlu, Fahriye Akman, Suat Berk Avukat, Çiçek Ecemen, Şükûfe Ekitler Savcı, Muazzez Erkoral, Süreyya Erol, Handan Ertunç, Sara Geron Avukat, Suna Giritli, Malike Bayülken, Bihterin Hotinli Berkin, Rayegân Kender, Zehra Onaran, Nuran Sayın, Lütfiye Temelli, Beyhan Tipi, Muazzez Tümer, Nihal Uluocak ve Beraat Zeki Üngör derneğin kurucu listesinde yer almaktadır.

1956 yılında Uluslararası Kadın Hukukçular Federasyonunun Venedik’teki toplantısına Av. Bihterin Hotinli Berkin davet edilmiş, ilk Türk hukukçusu olarak katıldığı bu toplantıda Konsey Üyesi seçilmiştir.

Uluslararası platformda mesleki birikimi ve son derece iyi bildiği Fransızca ve İngilizce hukuk dili ile Türkiye’yi temsil eden Av. Bihterin BERKİN Türkiye’de dernek kurma konusunda teşvik edilmiştir.

Bihterin BERKİN, hukukçu arkadaşlarını bu konuda bilgilendirerek dernek kurma çalışmalarına başlamış, derneğin kurucu üyeleri olan hukukçular, Federasyonun 1961 Paris Kongresine 3, 1965 Atina Konsey Toplantısına 2 ve 1967 Varşova Kongresine 4 hukukçu olarak katılım sağlamışlardır. Türk hukukçular, Çocukların Korunmasına İlişkin Türkiye’deki Uygulama, konulu rapor hazırlayarak Varşova toplantısında sunmuşlardır.

Federasyon Yönetimi İstanbul’da da bir konsey toplantısı yapılmasını istemişler, bunun üzerine kongreye katılan hukukçular teklifi kabul ederek 1968 yılı Konsey toplantısı ve Kongre için Federasyon üyelerini Türkiye’ye davet etmişlerdir.

1968 yılı Temmuz ayında İstanbul’ da ilk Uluslararası Hukukçu Kadınlar Federasyon Konsey toplantısı “Hukukçu Kadınlar Derneği” organizasyonunda yapılmıştır.

Derneğin kurucu başkanı Av. Bihterin BERKİN, İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra hakimlik stajı, Camlıca Kız Lisesinde Fransızca öğretmenliği ve avukatlık stajını yapmıştır. Hukuk Fakültesinin asistan aradığını öğrenen BERKİN, 1950 yıllarında hem Fransızca hem İngilizce imtihana girmiş, “Deniz ve Hava Hukuku” kürsüsü Prof. Mazhar Nedim Göknil’in asistanı olmuştur. Uluslararası Hukukçu Kadınlar Federasyon ve Konsey toplantılarında “Türk Hukukçu Kadınlar Derneği’ni temsil etmiştir. Kendisi aynı zamanda hukuk eğitiminin yanında Güzel Sanatlar Akademisine (Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi) girerek Nuri İyem, Avni Arbaş gibi ünlü ressamlar ile aynı dönemde Resim Bölümünü de bitirmiştir.

Derneğin başkanlığına 2016 yılında İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyesi de olan Avukat Süreyya Turan seçilmiştir.

 

 

Dernek Yönetim Kurulu Üyeleri

Av. Zübeyde Aksay (Başkan)
Av. Nurdan Güriş (Başkan Yardımcısı)
Av. Semra Yıldırım (Genel Sekreter)
Av. Hesna Şatır (Sayman)
Av. Belkız Ay (Üye)
Av. İnci Göktepe (Üye)
Av. Jale Altıntaşlı (Üye)

 

Derneğin Önceki Yönetim Kurulları 

 

INTERNATIONAL FEDERATION OF WOMEN OF LEGAL CAREERS
Milletlerarası Kadın Hukukçular Federasyonu

Hukukçu Kadınlar Derneği 1928 yılında Fransa’da kurulmuş ve daha sonra Estonya, Almanya ve İspanya’da kurulan Hukukçu Kadınlar Dernekleri ile 1929 yılında birleşerek orjinal adı “Des Femmes Des Carrıéres Jurıdıques” kısaca FİFCJ adını alarak federasyon halinde birleşmişlerdir. Federasyon kuruluşundan sonra, bütün dünyada hukukçu kadınların yer almaları konusunda çalışmalar yoğunlaşmıştır. 30 Haziran-2 Temmuz 1973 tarihinde İngiltere’de yapılan konsey toplantısında Federasyon unvanının INTERNATIONAL FEDERATION OF WOMEN OF LEGAL CAREERS olması uzun tartışmalardan sonra kabul edilmiştir.

Federasyonun amacı;

  • Milletlerarası anlayış ve barışı sağlamak,
  • Kadın ve erkek arasında hukuk alanındaki eşitsizlikleri ortadan kaldırmak,
  • Hukuki, sosyal ve ekonomik bakımdan çocuk ve aile problemleri üzerine eğilmek,
  • Değişik ülkelerin kanunları arasında uyum tesisine çalışmak,
  • Dünya hukukçu kadınları arasında dostluk ve mesleki dayanışmayı sağlamak,

İç İşleri Bakanlığının 8.1.1975 günlü ve (A) 34-10-094/234761-007398 sayılı yazıları ile, Derneğe verilen izin sonucunda, “Milletlerarası Kadın Hukukçular Federasyonu” ile işbirliği yapma olanağı sağlanmıştır. Federasyon, değişik ülkelerde olmak üzere 3 senede bir “Genel Kurul” toplantısı yapmaktadır. Türkiye’de 1968 yılında, 1987 yılında ve 2001 yılında olmak üzere üç Federasyon konsey, üç genişletilmiş Yönetim Kurulu Toplantısı yapılmıştır. Derneğin davetlisi olarak İstanbul’a gelen, Mali Hukukçu Kadınlar Derneği üyesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi 1. Başkan Yardımcısı, Federasyon Üyesi Fatoumata Diarra, Roma statüsünün yürürlüğe girmesinden 8 yıl sonra Uluslararası Ceza Mahkemesi konulu bir konferansı İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesinde vermiştir. Federasyon Başkanı ve Portekiz İstinaf Mahkemesi Başkanı Terresa Feria De Almeida derneğin davetlisi olarak İstanbul Kültür Üniversitesinde düzenlenen konferansta ülkesindeki İstinaf Mahkemesi uygulamalarını anlatmıştır.

Türk Hukukçu kadınları, 1956 tarihinden beri Milletlerarası Hukukçu Kadınlar Federasyonu ile başlarda ferdi üye kaydedilmek üzere ilişki kurmuş, Av. Bihterin Berkin 1956 ilk Türk ferdi üye, daha sonra Doç. Dr. Nihal Uluocak, Handan Ertunç, Malike Bayülken ferdi üye olarak toplantılara katılmışlardır. Av.Süreyya Ağaoğlu 1980-1982 döneminde Federasyon 2. Başkanı seçilmiştir.

1982 yılında FİDA Başkanı tarafından Süreyya Ağaoğlu’na toplantıda altın madalya verilmiştir. Ekim 1994 Mali Bamako Kongresinde Federasyon Başkanlığına “Claire Jourdan” seçilmiştir. Yeni yönetim yaptığı görev bölümünde Av. Fani Motola’yı Orta-Doğu Bölgesi Sorumlu Başkan Yardımcısı seçilmiştir.

Eylül 2000 Toledo Kongresinde Av. Ayşen ÖNEN “Federasyonun Avrupa Bölgesi’nden Başkan Yardımcısı seçilmiştir. Eylül 2003 Capo Verde Kongresinde Av. Ayşen ÖNEN yeniden Başkan Yardımcılığına seçilmiştir.

Eylül 2009 Paris Kongresinde Av. Ayşen Önen Başkan Yardımcılığına, Av. Alev Toker, Av. Pınar Özlem Tokelli Konsey üyeliğine seçilmişlerdir.

Kasım 2012 Senegal Dakar Kongresinde Av. Ayşen Önen Başkan Yardımcılığına, Av. Alev Toker, Av. Ayla Babila ve Av. Ayşen Önen konsey üyeliğine seçilmişlerdir. Portekiz’in Coimbra kentinde, 2-3 Mayıs 2013 tarihlerinde yapılan Yönetim Kurulu toplantısında, Av. Ayşen Önen, 3 yıllık süre için II. Başkan olarak seçilmiştir.

Claudio Benjamín Naranjo Cohen

0
Claudio Benjamín Naranjo Cohen

Claudio Benjamín Naranjo Cohen (24 Kasım 1932 – 12 Temmuz 2019), Şilili psikiyatrist, yazar, eğitimci ve insan hakları aktivistidir. Psikoterapi, kişisel gelişim çalışmaları ve manevi geleneklerin bütünleştirilmesi alanında öncü isimlerden biri olarak kabul edilir. Yaşamı boyunca insan bilincinin gelişimi, barış, toplumsal dönüşüm ve küresel insan hakları konularında çalışmalar yürütmüştür.

Şili’nin Valparaíso kentinde doğan Naranjo, tıp ve psikiyatri eğitimi aldı. Psikoloji, nörobilim, doğu-batı mistik gelenekleri ve bilinç araştırmaları üzerine çalışmalar yaptı. Psikoterapinin yalnızca bireysel ruhsal sorunların tedavisiyle sınırlı olmadığını; insanın içsel dönüşümü, etik gelişimi ve toplumsal iyileşme süreçleriyle birlikte ele alınması gerektiğini savundu.

Naranjo, özellikle Enneagram Kişilik Kuramının modern dönemde geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasında etkili olan isimlerden biri olarak tanınır. Kişilik tiplerini insanın bilinç düzeyi, davranış kalıpları ve ruhsal gelişimi açısından inceleyen bu yaklaşım üzerine kapsamlı çalışmalar yaptı. Ayrıca psikoterapi ile meditasyon, manevi disiplinler ve kadim bilgelik gelenekleri arasında bağ kurmaya yönelik araştırmalarıyla bilindi.

1970 yılında kurduğu Seekers After Truth Institute (Gerçeği Ardından Arayanlar Enstitüsü), insan gelişimi, eğitim, bilinç araştırmaları ve psikolojik dönüşüm alanlarında çalışmalar yürüttü. Naranjo, modern eğitim sisteminin yalnızca zihinsel becerilere değil, insanın duygusal ve etik gelişimine de odaklanması gerektiğini savundu.

Cumhuriyet Devrimleri

0
Cumhuriyet Devrimleri

Cumhuriyet Devrimleri, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti kurup yeni devlet sistemini tüm dünyaya ilan ettikten sonra seri bir şekilde yaptığı yasal reformların adıdır. Eski devlet sisteminden ayrı ve medeni bir devlet sistemini amaçlayan devrimler sayesinde Türkiye Devleti ve ülkesi sahip olduğu olanaklarla laik, çağdaş ve demokratik bir devlet olmayı amaçlamıştır.

Atatürk’ün yaptığı bu inkılaplar, siyasal, hukuk, eğitim ve kültür, ekonomik ve toplumsal alanda yeniden yapılandırılmış bir çok mevzuatı içerir.

Atatürk ilke ve İnkılaplarının en önemlisi Cumhuriyetin ilanıdır. Cumhuriyet, seçilmiş başkanın idaresi altında bulunan devlet ve halk hakimiyetine dayanan devlet şekli anlamına gelmektedir. Cumhuriyet rejiminde egemenlik bir kişi, zümre veya guruba ait değildir, egemenlik toplumun bütün kesimlerine aittir ve tüm yurttaşlar, kadın ve erkekler eşittir.

Atatürk, demokratik cumhuriyeti benimsemiştir. Cumhuriyet, 1923 yılında o dönemde adı Teşkilatı Esasiye Kanunu olan  1921 Anayasasına eklenmiştir ve anayasanın birinci maddesidir. Anayasada Cumhuriyetin nitelikleri belirtilmiştir ve Türkiye Cumhuriyetinin, hükumet şekli Cumhuriyettir.

Cumhurbaşkanı milletvekilleri tarafından bir dönemlik seçilecektir, Cumhurbaşkanının görev süresi 4 yıldır, Cumhurbaşkanının ikinci kez seçilebilmesi mümkündür, Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından milletvekilleri arasından seçilecektir, Bakanlar ise Başbakan tarafından meclis üyeleri arasından seçilip, Cumhurbaşkanınca meclis onayına sunulacaktır.

Atatürk Nutuk Okurken

Cumhuriyet Devrimlerinin Kronolojik Sırası
Teşkilatı Esasiye Kanunu (1921)
Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
 İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat 1923)
Cumhuriyet Nasıl Kuruldu? Nutuk 11. Bölüm
Atatürk, Nutuk’un 11. bölümünde yapılan değişikliğe dair hükümleri de tek tek açıklamaktadır.
Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
Cumhuriyetin İlanını ve öncesindeki olayları Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’un ilgili bölümünde detaylıca anlatmaktadır. Nutuk’un ilgili bölümü ve Anayasa değişikliği ilgili sayfada sunulmaktadır.
Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)
Hilafetin Kaldırılmasına Dair Kanun ile Türkiye’de halifelik kurumu ortadan kaldırılmıştır. Hilafetin kaldırılmasına ve Osmanlı hanedanının Türkiye Cumhuriyeti ülkesi Dışına çıkarılmasına dair kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmiş ve 6 Mart 1924 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. 431 sayılı bu kanun toplam 13 maddeden oluşmaktadır.
1924 Anayasası
Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması (3 Mart 1924)
Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması, Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra laik sistemin kurulabilmesi için gerçekleştirilen en önemli devrimlerdendir. Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması, 3 Mart 1924’te Şer‘iyye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun teklifi ve ardından Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile Hilâfetin İlgasına ve Hânedân-ı Osmânî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memâliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanunun kabulü ile müteanasip bir karardır.
Mecellenin Kaldırılması (1924-1937)
Öğretimin Birleştirilmesi (3 Mart 1924) Kanun ile eğitim sistemi birleştirilmiş ve tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Şer’iye ve Evkaf Vekaleti bünyesindeki tüm kurumlar bakanlığa devredilmiştir.
Aşar(Öşür) Vergisinin Kaldırılması (17 Şubat 1925)
Çiftçinin Özendirilmesi(1925)

Saban Kılıçtan Üstündür – Mustafa Kemal Atatürk
Şapka kanunu (25 Kasım 1925) Şapka Kanunu, 28 Kasım 1925 tarihinde çıkarılmış, kanun 28 Kasım 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen 671 No’lu Şapka İktisası Hakkında Kanun ile milletvekilleri ve memurlara şapka giyme zorunluluğu getirilmiştir.
Örnek Çiftliklerin Kurulması (1925)
Kılık ve Kıyafette Değişiklik (1925-1934) Herhangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhanî kisve taşımaları yasaklanmıştır.
Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması 30 Kasım 1925 Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu, 30 Kasım 1925 tarihinde 677 Sayılı Kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 13 Aralık 1925 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Osmanlı toplum ve eğitim hayatında önemli bir yere sahip olan tekke ve zaviyeler zamanla yozlaşmış ve toplumsal alanda bölünme ve gruplaşmalara sebep olmuştur. Uygar ve ileri bir millet olma amacını takip eden Mustafa Kemal Atatürk, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanununu çıkararak toplum için uygarlık yolunda engel olarak gördüğü tekke, zaviye, türbe ve tarikat gibi kurumları ortadan kaldırmıştır.
Takvim, Saat ve Ölçülerde Yapılan Değişiklikler (1925-1935)
Tarım Kredi Kooperatiflerinin Kurulması (1925)
Kabotaj Kanunu (1 Temmuz (1926) Kabotaj Kanunu, 1 Temmuz 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1 Temmuz günü 1935 yılından itibaren Kabotaj Bayramı olarak kutlanmaktadır. 2007 tarihinde kabotaj kelimesine denizcilik kelimesi de eklenerek bayramın adı Denizcilik ve Kabotaj Bayramı olmuştur. Kabotaj, bir devletin kendi limanlarına deniz ticareti konusunda tanıdığı yasal ayrıcalık olup bu ayrıcalıktan sadece kendi yurttaşlarının yararlanmasını ve milli ekonomiye katkı sağlamasını amaçlamaktadır. Osmanlı Devletinin kapitülasyonlar çerçevesinde yabancı ülke gemilerine tanıdığı kabotaj ayrıcalığı Lozan Barış Antlaşması‘yla 1923 yılında kaldırılmıştır.
Medeni Kanunun Kabulü Cumhuriyet İnkılaplarının en önemlilerinden olan ve 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun sonucunda, birden fazla kadınla evlenme kaldırılmış, evlenme akdinin, iki ergin şahit huzurunda, resmi nikah memuru önünde yapılması esası kabul edilmiş, resmi olmayan nikah geçersiz sayılmış, evlenmede kadın ve erkek için yaş sınırı getirilerek çok küçük yaşta evlenmeler kaldırılmıştır. Velilerin kızları adına evlenme akdi düzenlemeleri yasaklanmış, temsilci yoluyla evlenme kaldırılmıştır. Şeriata göre boşanma yetkisi kocaya tanınmışken ve koca boşanma kararını eşine bir vekil aracılığı ile de bildirebilirken tek taraflı boşanma kaldırılmış ve vekil ile bildirme de yasaklanmıştır. Boşanma konusunda erkeğe tanınan haklar aynen kadına da tanınmış, keyfilik kaldırılmış, boşanma halinde, kadının ve çocuğun haklarını güvence altına alacak hükümler getirilmiş, evli kadının ekonomik haklarını daha iyi koruyan esaslar kabul edilmiştir. Miras hukukunda cinsiyet ayrımı kaldırılarak kadın ve erkek arasında eşitlik sağlanmıştır.
743 nolu Medeni Kanun
Türk Ceza Kanunu (1926)
Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun (1926)
Medreselerin Kapatılması (1926)
Türk Kadınının Medeni ve Siyasi Haklarına kavuşması (1926-1934)
 Sanayi Teşvik Kanunu (28 Mayıs 1927
Güzel Sanatlarda Yapılan Yenilikler (1928)
Harf Devrimi (1928)- Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanunun kabulü
Millet Mekteplerinin Açılması (1928)
Türk Tarih Kurumunun Kurulması (1931) Türk Tarih Kurumu, ülkemizde bizzat Atatürk’ün direktifleriyle kurulan kurumların başında gelmektedir. 28 Nisan 1930 tarihinde, Atatürk’ün de bizzat katıldığı Türk Ocakları’nın VI. Kurultayı’nın son oturumunda, O’nun direktifleriyle, Âfet İnan tarafından 40 imzalı bir önerge sunulmuş ve “Türk tarih ve medeniyetini ilmî surette tedkik etmek için hususî ve daimî bir heyetin teşkiline karar verilmesini ve bu heyetin azasını seçmek salahiyetinin Merkez heyetine bırakılmasını teklif ederiz” denilmiştir. Atatürk, hayatının son dönemlerine kadar Kurumun çalışmalarıyla yakından ilgilenmiş, birçok defa çalışma planını kendisi tespit etmiş ve birçok toplantıya bizzat katılmıştır. O’nun bu Kurum’a ve tarihe verdiği önem, 5 Eylül 1938’de düzenlediği vasiyetnâme ile İş Bankası’ndaki hisselerinin gelirinin yarısını Türk Tarih Kurumu’na bağışlamasından anlaşılmaktadır. Nitekim Atatürk’ten sonra gelen bütün Cumhurbaşkanları da bir gelenek olarak Kurum’un koruyucu başkanları olmuştur.Kaynak Linki : https://hukukansiklopedisi.com/turk-tarih-kurumu/
Türk Dil Kurumu’nun Kurulması (1932) Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün talimatıyla kurulmuştur. Cemiyetin kurucuları, hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Sâmih Rif’at, Ruşen Eşref, Celâl Sâhir ve Yakup Kadri’dir. Kurumun ilk başkanı Sâmih Rif’at’tır. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmiştir. Kurulan cemiyet bu amacını Türk dilini tetkik ve elde edilen neticeleri neşir ve tamim ederek gerçekleştirecektir.
I. Kalkınma Planı 1933
Üniversite Reformu (1933)
Yüksek Ziraat Enstitüsü’nün Kurulması (1933)
Soyadı Kanunu (21 Haziran 1934) Soyadı Kanunu, 21 Haziran 1934 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Soyadı Kanunu Cumhuriyet Devrimlerinin önemli bir parçasıdır. Çıkarılan 2525 sayılı Soyadı Kanunu ile her vatandaşın öz adından başka bir de soyadı taşıması zorunlu kılınmıştır. Kanuna göre soyadları Türkçe olacak, rütbe, memurluk, yabancı ırk ve millet adları ile ahlaka aykırı ve gülünç kelimeler soyadı olarak kullanılmayacaktır.
Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun(3 Aralık 1934) Dini kisvelerle ilgili yasaklar öngören, ‘Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun‘ kabul edildi. Hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımaları yasaklandı.
Ticaret ve Sanayi Odalarının Kurulması (1935)
2893 Sayılı Türk Bayrağı Kanununun Kabulü – 29 Mayıs 1936 2893 Sayılı Türk Bayrağı Kanunu, 29 Mayıs 1936 tarihinde çıkarılan 2994 sayılı Türk Bayrağı Kanununu yürürlükten kaldırmış, 22.09.1983 tarihinde kabul edilmiş ve Resmi Gazetenin 24.09.1983 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bakanlar Kurulunun, 25 Ocak 1985 tarih ve 85/9034 numaralı Türk Bayrağı Tüzüğü ile kanun hükümlerinin nasıl uygulanacağı belirlenmiştir. Türk Bayrağı, yırtık, sökük, yamalı, delik, kirli, soluk, buruşuk veya manevi değerini zedeleyecek şekilde kullanılamaz. Resmî yemin törenleri dışında masalara, kürsülere örtü olarak konulamaz. Oturulan veya ayakla basılan yerlere konulamaz. Eşyalar üzerinde bayrak dekoratif olarak kullanılamaz. Elbise veya üniforma şeklinde giyilemez. Hiçbir siyasi parti, teşekkül, dernek, vakıf ve tüzükte belirlenecek kamu kurum ve kuruluşları dışında kalan kurum ve kuruluşun amblem, flama, sembol ve benzerlerinin ön veya arka yüzünde esas veya fon teşkil edecek şekilde kullanılamaz. Bayrak yırtılamaz ve yakılamaz, yere atılamaz, gerekli özen ve saygı gösterilmeden kullanılamaz.
II. Kalkınma Planı 1937

Latife Hanım

0

Latife Hanım 1898 yılında İzmir’de doğmuş, İzmir Lisesini bitirmiş, Paris ve Londra’da Hukuk okumuştur.

İzmir’in tanınmış ailelerinden olan Uşak kökenli Uşakizade (sonra Uşşaklı) Muammer Bey ile Adeviye Hanım’ın kızı olan Latife, Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim alıp yurda dönmüştür.

Atatürk İle Tanışması ve Evliliği

Türkiye’de Kurtuluş Savaşının henüz bitmediği bu dönemde Türk Ordusu İzmir’e girmiş, Mustafa Kemal’in kente geldiğini duyan Latife, karargaha giderek Atatürk’ten Göztepe’deki konaklarında kalmasını istemiştir. Ailesi yurt dışında olan ve köşkte babaannesiyle birlikte kalan Latife Hanım’ın çağrısını Atatürk memnuniyete karşılamış ve teklifi kabul etmiştir. Bu tanışma sonucunda ilişkileri gelişmiş ve 29 Ocak 1923’te İzmir’de Latife Hanım Mustafa Kemal ile evlenmiştir. Mareşal Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir Mustafa Kemal’in, Mustafa Abdülhalik Renda ile Salih Bozok ise Latife’nin nikah tanığı olmuştur.

Mustafa Kemal’i isteği üzerine TBMM’deki oturumları izlemeye giden Latife Hanım, TBMM’ye giren ilk Türk kadını olmuştur ve yurt gezilerinde Atatürk’e eşlik etmiştir.1925 yazında Doğu Anadolu gezisi sırasında aralarında geçen tatsız bir tartışmadan sonra 5 Ağustos 1925 tarihinde boşanmışlardır. Latife Hanım 29 Ocak 1923-5 Ağustos 1925 tarihleri arasında iki buçuk yıl Mustafa Kemal Atatürk ile evli kalmıştır.

Latife Hanım, 1975 yılında ölene kadar İzmir ve İstanbul’da yaşamış, tüm ısrarlara rağmen anılarını ve Atatürk ile yaşadığı olayları anlatmamıştır. 12 Temmuz 1975’te İstanbul’da 77 yaşındayken göğüs kanserinden hayatını kaybetmiştir. Dönemin İstanbul valisi Namık Kemal Şentürk’ün gayretiyle kara, hava ve deniz birliklerinden oluşan bir şeref kıtasının katıldığı cenazesi Teşvikiye Camiinden kaldırılmış, Edirnekapı Şehitliğindeki aile mezarlığına defnedilmiştir.

Latife Hanımın Anıları

Latife Hanımın anıları ve sakladığı değerli belgeler Türk Tarih Kurumunda saklanmaktadır. Latife Hanım’a soyadı kanunundan sonra bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından “Uşşaki” soyadı verilmiştir. Latife Hanım’ın ailesinin soyadı “Uşaklıgil”dir.

İzmir’de ailesi tarafından yaptırılmış ve sonradan Latife Hanım’ın mülkiyetine geçmiş iki köşk bulunmaktadır. Bunlardan günümüzde Göztepe’deki İzmir Özel Türk Koleji kampüsü içinde yer alan aile malikanesi müze olarak hizmet vermektedir. Karşıyaka Belediyesi tarafından restore edilmiş olan Karşıyaka’daki ikinci köşk ise kültürel amaçla kullanılmaktadır.

Latife Hanım 29 Ocak 1923-5 Ağustos 1925 tarihleri arasında iki buçuk yıl Mustafa Kemal Atatürk ile evli kalmıştır. Nişanın ertesi günü Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım vefat etmiştir.

Türk aydınlanmasının önemli isimlerinden Latife Hanım, Türkiye Büyük Millet Meclis’indeki oturumları izlemeye gitmiş ve meclise giren ilk Türk kadını olmuştur. Yurt gezilerinde Atatürk’e eşlik etmiştir.

Bir yurt gezisi

Latife Hanım Müzesi

Adana Vilayet Konağına gireken

Hakkındaki Bazı Eserler 

Gazi ve Latife – İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, 1991. Mustafa Kemal’le 1000 Gün Latife Hanım’ın Atatürk’le Yaptığı Kısa Süren Evliliğin Öyküsü – Nezihe Araz, Dünya Yayıncılık, 2005. Latife Hanımın Sırları ve Türk Sosyetesi – Mehmet Barlas, Birey Yayıncılık, 2005. Latife Hanım – İpek Çalışlar, Doğan Kitap, 2006. Latife Hanım’ın Kağıtları – Fatih Bayhan, Pegasus Yayınları, 2007. Teyzem Latife – Fatih Bayhan, M. Sadık Öke, Pegasus Yayınları, 2011. Sen Latife Değil Latifsin – Nezihe Araz, Özgür Yayınları, 2002.

Süreyya Turan

0

Hukukçu-Avukat ve Arabulucu Süreyya Turan 1964 yılında Trabzon ilinde doğmuştur. 1985 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur.

Avukatlık yaşamına İstanbul Barosu’na kayıt yaptırarak başlayan Turan, 5 yıl Prof. Dr. Selahattin Sulhi Tekinay ile birlikte çalıştı. 1992 yılından itibaren Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğünde kariyerine devam etmiş, İstanbul ve Marmara Bölgesinden sorumlu Hukuk Müşaviri olarak görev yaparak emekli olmuş, emeklilikten sonra serbest avukatlığa başlamıştır.

Turan, İstanbul Barosu Kültür Sanat Komisyonu ve Kamu Avukatları Komisyonunda görev yapmıştır. 2006-2010 döneminde Baro Meclisi Divan Üyeliği, 2010-2012 döneminde Baro Meclisi Başkan Vekilliği görevinde bulunmuştur. İki dönem Türkiye Barolar Birliği delegeliği yapmıştır. Staj Eğitim Merkezinde, Uygulamada Avukat Bölümünde avukatların görevleri sebebiyle işledikleri suçlar konusunda ve sanal yargılama konusunda uygulamalı eğitimler vermiştir.

Süreyya Turan, Avrupa Konseyi ve Türkiye Barolar Birliği’nin ortak olarak yürüttükleri Türk Avukatların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konularında Aşamalı Eğitimleri Projesinde eğitimci avukat olarak görev almış ve bu kapsamda İzmir, Trabzon ve İstanbul’da avukatlara eğitim vermiştir. Verdiği seminerlerle ilgili sunumlar Türkiye Barolar Birliği’nin sitesinde yayınlanmaktadır.

Sivil Toplum Çalışmaları

Süreyya Turan, Bakırköy Yerel Gündem 21 Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyeliği, Sağlık Kurulu Başkanlığı ve Kent Konseyi Kadın Meclisi 2.Başkanlığı yapmış, 2012-2014 ve 2014-2016 dönemlerinde İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyeliği görevini yürütmüştür. Turan, 2012-2014 yıllarında İnsan Hakları Merkezi, İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Komisyonu, Kurum ve Kamu Avukatları Kurulu Koordinatörlüğü görevinde bulunmuştur.

Turan, Türk Hukukçu Kadınlar Derneği’nde, Yönetim Kurulu Üyesi, Genel Sekreter, Denetleme Kurulu Üyesi ve Başkan Yardımcısı olarak uzun yılar çalışmış, 2016 yılı itibariyle derneğin başkanlığına seçilmiştir. Birçok Sivil Toplum kuruluşunda kadın ve çocuk haklarının anlatılması için çalışmalar yapan Turan, Sivil Toplum çalışmalarına katılarak sosyal sorumluluk görevlerini yerine getirmiş, Türk Hukukçu Kadınlar Derneği faaliyet konuları kapsamında seminer çalışmalarına katılarak eğitimler vermiştir.

İnsan Hakları ile  Kadınlar ve Çocukların Haklarının anlatılması konusunda toplantılar düzenlemiş ve bu toplantılarda konuşmacı olarak yer almıştır. Çalışmaları nedeniyle Rotary Meslekte Üstün Hizmet Ödülü ve Gümüşhane’nin Başarılı Kadını Ödüllerini almıştır. Türk Hukukçu Kadınlar Derneği adına düzenlenen Çalıştay ve Panel sonuçları Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderilmekte ve yasama çalışmalarına katkı sunulmaktadır.

Süreyya Turan’ın yapmış olduğu bir röportajda Türk Hukukçu Kadınlar Derneği  eski başkanı Aydeniz Alisbah Tuskan ile birlikte

2014 Yılında Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesinde düzenlenen Kadın Hakları Paneline ilişkin haber

 

Harika Çocuklar Yasası – İdil Biret ve Suna Kan’ın yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmesine dair Kanun

0

Harika Çocuklar Yasası olarak bilinen “İdil Biret ve Suna Kan’m yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmesine dair Kanun” 7 Temmuz 1948 tarihinde kabul edilmiş, Resmî Gazetenin 12 Temmuz 1948 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Harika Çocuklar Yasası, müzik alanında özel yetenekli çocuklar İdil Biret ve Suna Kan’ın yurt dışında eğitim görebilmesi amacıyla özel bir yasa olarak düzenlenmiştir. “İdil Biret Yasası” ya da “İdil-Suna Yasası”  olarak da bilinmektedir.

Sanatçılar, İdil Biret ve Suna Kan bir arada

Hasan Âli Yücel tarafından hazırlanan yasa, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün de desteğini almış, İdil Biret piyano alanında Suna Kan ise keman alanında, devlet bursu ile eğitim görmek üzere Paris Konservatuvarı’na gönderilmiştir.

Sanatçı Suna Kan

Kanun, 1956 yılında yürürlüğe giren 6650 Sayılı Güzel Sanatlarda Fevkalâde İstidat Gösteren Çocukların Devlet Tarafından Yetiştirilmesi Hakkında Kanun ile yürürlükten kaldırılmış ancak yeni yasa ile uygulama alanı genişletilmiş olmasına rağmen 1968 yılından sonra uygulanamamıştır.

İdil Biret ve Suna Kan’ın yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmesine dair Kanun

BİRİNCİ MADDE

Musiki sahasında olağanüstü istidat gösteren Münir Biret kızı 1941 doğumlu İdil Biret ve Nuri Kan kızı 1936 doğumlu Suna Kan’ı, bu Kanunun esasları ve 8 Nisan 1929 tarihli ve 1416 sayılı Kanunun bu kanuna aykırı olmıyan genel hükümleri uyarınca musiki tahsil etmek üzere yabancı memleketlere göndermeye Millî Eğitim Bakanı yetkilidir.

İKİNCİ MADDE

Millî Eğitim Bakanlığı, İdil Biret ve Suna Kan’m öğrenim hayatını Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi Başkanı, Yüksek Öğretim Genel Müdürü, Güzel Sanatlar Genel Müdürü, Devlet Konservatuvarı Müdürü, Devlet Konservatuvarı Öğretmediler Kurulunca seçilecek üç müzik öğretmeni ve Millî Eğitim Bakanının uygun göreceği bir uzmandan müteşekkil bir Komisyon marifetiyle takip ettirir. Bu kurul, gereken hallerde Millî Eğitim Bakanının daveti üzerine toplanır; görevleri şunlardır:

A) İdil Biret ve Suna Kan hakkında uygulanacak meslekî ve genel öğrenim planını  ve öğrenim müddetini, yabancı memleketlerdeki uzmanların da- düşünce ve tekliflerini almak suretiyle hazırlamak ve gereken hallerde aynı suretle uzmanların fikir ve tekliflerini aldıktan sonra değiştirmek;

B) Bu plana göre öğrenimlerinin gelişmesini çocukların devam ettikleri kurumların müdür veya uzmanlarından her yıl alınacak ve gereken hallerde uzmanlardan istenilecek raporlarla takip etmek,

C) Bu öğrencilerin öğrenimde ilerleyişlerini tatmin edici bulmadığı zaman kendilerini memlekete çağırmak hususunda karar vermek.

ÜÇÜNCÜ MADDE

Bu kanun uyarınca yabancı memleketlere gönderilecek olan çocukların ana veya babası veya vasisi, bu mümkün olmadığı takdirde bunların münasip görecekleri kimse, Öğrenci ile birlikte gönderilir. Bu zatın çocuğa bakabilecek yaşta ve durumda olması gerektir. Bu suretle öğrenci ile birlikte gönderilecek kimseye bir defaya mahsus olmak üzere gidiş ve geliş yollukları ve çocuk 16 yaşını dolduruncaya kadar öğrencinin gönderileceği yerin öğrenci ödeneği miktarınca aylık ödenek verilir.

DÖRDÜNCÜ MADDE

Bu kanun uyarınca yabancı memleketlere gönderilecek olağanüstü sanat istidatlı çocuklar öğrenim hayatlarında umulan sonucu vermeden memlekete geri çağırıldıkları takdirde hiçbir tazminat kovuşturmasına bağlı olmayacakları gibi hizmet ödeviyle de yükümlü tutulmazlar. Tahsillerini başarı ile bitirip döndükleri zaman mecburi hizmet ödevi ile yükümlü tutulmazlar.

Kanuna uygun mazereti olmadan kendiliğinden tahsilini yarı bırakır veya tahsilini bitirdikten sonra memlekete geri dönmezse gerek kendileri gerek beraberlerinde gönderilmiş olan kimseler için ihtiyar olunmuş bütün masraflar tutarı öğrenciden veyahut veli veya vasisinden tahsil olunur. Öğrencinin yabancı memlekete gönderilebilmesi için veli veya vasisinin bu yolda kefilli bir taahhüt senedi vermesi gerektir.

BEŞİNCİ MADDE

Bu kanun uyarınca yabancı memleketlere gönderilecek Olağanüstü istidatlı çocukların ve beraberlerinde yollanacak kimselerin aylık
ödenekleriyle yollukları, öğrenciler yerleştirildikleri okul veya müesseselere yemekli ve yatılı pansiyoner olarak yazdırıldıkları takdirde aylık ödenekleri yerine ilgili kurumlara ödenecek pansiyon ücretleri ve genel olarak o öğrencilerin her
türlü tedris vasıta ve malzemesi giderleri de ödenir.

GEÇİCİ MADDE

Bu kanun gereğince 1948 yılı içinde yapılacak harcamalar, 1948 yılı Bütçe Kanununa bağlı (A) işaretli cetvelin Millî Eğitim Bakanlığı kısmındaki 587 nci (Yabancı memleketlere gönderilecek öğrencilerin her çeşit giderleri) bölümünün (13) ncü (Çeşitli giderler) maddesinden ödenir.

ALTINCI MADDE

Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

YEDİNCİ MADDE

Bu kanunu Maliye ve Millî Eğitim Bakanları yürütür.

9 Temmuz 1948

İlhan Arsel

0
Profesör Doktor İlhan Arsel

Prof. Dr. İlhan Arsel, 5 Nisan 1920’de İstanbul’da doğmuş, 1942 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur. Selanik göçmeni bir ailenin iki oğlundan biri olan Arsel iş insanı Nusret Arsel’in ağabeyidir.

İlhan Arsel-Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına
Akademik Yaşamı ve Bilimsel Çalışmaları

1949 yılında İsviçre’nin Cenevre Üniversitesi‘nde doktora eğitimini tamamlayarak akademisyenliğe başlamıştır. Doktorasını tamamladıktan sonra yardımcı doçent, doçent ve profesör kadrosu ile otuz yıldan fazla bir süre üniversite öğretim üyeliği görevini yürütmüş, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Anayasa Hukuku dersleri vermiş, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de aralarında bulunduğu binlerce öğrenci yetiştirmiştir.

Prof. Dr. İlhan Arsel, 1961 Anayasasının hazırlanmasına katkıda bulunan bilim insanlarındandır. 27 Mayıs 1960 tarihindeki askeri ihtilalden sonra yeni Anayasa ön tasarısı hazırlamakla görevlendirilen on kişilik İstanbul Komisyonu’na üye atanmış ve daha sonra Kurucu Meclis ön tasarısını hazırlamak üzere kurulan beş kişilik komisyona üye seçilmiştir. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından 10 Haziran 1966 tarihinde Cumhuriyet Senatosu’na Kontenjan Senatörü olarak seçilmiş, Meclise katılmadan istifa etmiştir.

Arsel, 1971 yılında merkezi New York’ta bulunan ‘Inter-University Associate’ kuruluşuna danışman ve araştırmacı olarak kabul edilmiş, bu kuruluşun kronolojik yorum esasına göre yayımladığı Dünya Ülkeleri Anayasaları (Constitutions of the Countries of the World) 14 ciltlik eserin Türkiye Anayasası ve Belçika Anayasası bölümlerini 1971 yılında hazırlamıştır.

Ankara Polis Enstitüsü’nde dersler vermiş, 1975 yılında, Enstitüden ihraçları protesto etmek amacıyla bu kurumdan istifa etmiştir.

Anayasa Hukuku dersleri verdiği Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden ise 1977 yılında istifa etmiş, öğretim üyelerini şeriatçılık faaliyetlerine karşı suskun kalmakla suçlamıştır. İstifasından sonra “Şeriatın olumsuzluklarını ortaya vuran yayınlar” olarak tanımladığı kitaplar kaleme almıştır.

Üniversiteden ayrıldıktan sonra bilimsel araştırmalarına devam etmiş, sonraki yıllarda ABD’ye yerleşmiş, 7 Şubat 2010 tarihinde 89 yaşında iken Florida’da yaşamını yitirmiştir.

ABD’de toprağa verilen Arsel 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de aralarında bulunduğu birçok insanın hocalığını yapmıştır. 

Arsel’in Anayasa Hukuku alanında yayınlanmış ve ardılları olan Anayasacılar tarafından referans gösterilmiş eserleri bulunmaktadır. Türk Anayasa Hukuku, Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları, Türk-Amerikan Usûl Hukuku Kıyaslaması, Amerikan Anayasası ve Federal Yüksek Mahkeme, Anayasa Hukuku (Demokrasi) ve Anayasa Mahkemesi’nin Bazı Eğilimleri Üzerine Görüşler ve Anayasa Mahkemesi Kararlarından Özetler, hukuk alanında yazmış olduğu bazı eserlerdir.

Prof. Dr. İlhan Arsel’in Tüm Eserleri
  • La Responsabilité Politique Ministérielle et La Chambre Des Lords, Montrouge (Seine), Imprimerie Gaston Dalex, 1949 (Docteur en Droit).

  • Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları, Ankara 1955 (2. Baskı Ankara 1961).

  • Civil Litigation in Turkey (Türk-Amerikan Usûl Hukuku Kıyaslaması), New York Üniversitesi’nden Prof. Delmar Karlen ile birlikte. Bu çalışma Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi ortak yayınıdır, Ankara 1957.

  • Amerikan Anayasası ve Federal Yüksek Mahkeme, Güzel İstanbul Matbaası, Ankara 1958.

  • Türk Anayasa Hukuku, Ankara 1959.

  • Türk Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları, Ankara 1962.

  • Anayasa Hukuku (Demokrasi), Ankara 1964 (Değişikliklerle 2. Baskı İstanbul Sıralar Matbaası, 1968).

  • Türk Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları (Birinci Kitap: Cumhuriyetin Temel Kuruluşu), Mars Matbaası, Ankara 1965.

  • Anayasa Mahkemesi’nin Bazı Eğilimleri Üzerine Görüşler ve Anayasa Mahkemesi Kararlarından Özetler, Sevinç Matbaası, Ankara 1970.

  • Belgium, Chronological Interpretation of the Constitutional Development-Constitution of the Countries of the World, Oceana Publication , New York 1972.

  • Turkey, Constitution of the Countries of the World, Oceana Publication, New York 1972.

  • Arap Milliyetçiliği ve Türkler – Arap Milliyetçiliği’nde “Türk Aleyhtarlığı”, “Dil” ve “Din” Unsurları ve Türk’le İlgili Sorunlar, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1. Baskı 1973 (Değişikliklerle 2. Baskı 1975).

  • Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına – Şeriat Devletinden Layik Cumhuriyet’e, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1. Baskı 1975. (Kaynak Yayınları’ndan çıkan güncel adı: Şeriat Devleti’nden Laik Cumhuriyet’e – Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına)

  • Turkey, Chronological Interpretation of the Constitutional Development; (revised and updated)-Constitution of the Countries of the World, Oceana Publication , New York 1975.

  • Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları ve Aydınlar, 1. Baskı Doğan Basımevi, Ankara 1977; 2. Baskı İstanbul 1995; 3. Baskı Kaynak Yayınları, Aralık 1996.

  • Biz Profesörler, Doğan Basımevi, 1. Baskı Aralık 1979; 2. ve 3. Baskı (1987, 1992) İnkılâp Kitabevi; 4. Baskı Kaynak Yayınları, 1997.

  • Şeriat ve Kadın, Orhanlar Matbaası, 1. Baskı 1987; 2. Baskı Kaynak Yayınları 1988; yeniden düzenlenmiş ve gözden geçirilmiş 15. Baskı Ekim 1997; 20. Baskı Kaynak Yayınları, Şubat 2014.

  • Aydın ve “Aydın”, 1. ve 2. Baskı İnkılâp Kitabevi, 1993; yeni eklemelerle, gözden geçirilmiş ve yeniden düzenlenmiş 3. Baskı Kaynak Yayınları, Mart 1997.

  • Şeriat’tan Kıssa’lar 1, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Temmuz 1996; 2. Baskı Ağustos 1996.

  • Diyanet’e Cevap – Kadınları Aşağılayan Hükümler Konusunda Başbakanlığa Mektup, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Temmuz 1996.

  • Turan Dursun’a Mektuplar, Kaynak Yayınları, 1. Baskı 1996; 2. Baskı Mart 2000.

  • Şeriat’tan Kıssa’lar 2, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Nisan 1997.

  • Şeriat ve Kölelik, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ağustos 1997.

  • Tevrat ve İncil’in Eleştirisi, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ekim 1997; 2. Baskı Aralık 2001.

  • İslama Göre Diğer Dinler, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Mart 1999; 2. Baskı Mayıs 2005.

  • Kur’an’daki Kitaplılar, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Nisan 1999.

  • Kur’an’ın Eleştirisi 1 – Semavi Dinlerin “Kutsal” Bilinen Kitapları: 2, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ekim 1999; 2. Baskı Eylül 2004; 3. Baskı Ekim 2008; 4. Baskı Nisan 2014.

  • Kur’an’ın Eleştirisi 2 – Semavi Dinlerin “Kutsal” Bilinen Kitapları: 3, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Şubat 2000; 2. Baskı Eylül 2004.

  • Muhammed’e Göre “Muhammed”, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Kasım 2000.

  • Kur’an’ın Eleştirisi 3 – Semavi Dinlerin “Kutsal” Bilinen Kitapları: 4, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Eylül 2001.

  • Müslümanlık Sınavı, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Mayıs 2002.

  • Şeriat, İnsan ve Akıl, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Haziran 2005.

  • Cahiliyye, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ağustos 2005.

  • Şeriat ve Eşitsizlik, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Şubat 2006.

  • Kur’an’daki Tanrı – Muhammed’in Tanrı Anlayışı, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Şubat 2007; 2. Baskı Aralık 2007.

  • Şeriatçıyla Mücadelenin El Kitabı, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ocak 2008; 2. ve 3. Baskı Mart 2008.

Türkiye – Meksika Dostluk Antlaşması

0

Türkiye – Meksika Dostluk Antlaşması, 25 Mayıs 1927 tarihinde, Roma’da imzalanmış, 12 Temmuz 1928’de yürürlüğe girmiştir. Antlaşmanın onaylanmasına ilişkin kanun mecliste 5 Ocak 1928’de kabul edilmiştir.

Türkiye-Meksika Dostluk Antlaşması- Türkiye Cumhuriyeti ile Meksika düveli müttehidesi Cumhuriyeti arasında aktolunan muhadenet muahedenamesi

Bir taraftan Türkiye Cumhuriyeti
Diğer taraftan Meksika Düveli Müttehidesi Cumhuriyeti

Samimî dostluk rabıtalarını aralarında tesis ve takviye eylemek arzusile mütehassıs oldukları ve münasebat teessüs edince işbu münasebatın her iki milletin ümran ve refahının tezayüdüne hadim olacağına aynı derece kani bulundukları cihetle bir muhadenet muahedenamesı aktine karar vermişler ve bu hususta murahhasları olmak üzere Türkiye Reisicumhuru,

İtalya Kiralı Hazretleri nezdinde Türkiye fevkalâde murahhas ve büyük elçisi Suat Beyi, ve Meksika Düveli Müttehidesi Reisicumhuru,

İtalya Kralı nezdinde fevkalâde murahhas ve orta elçi Dr. Karlos Povıkay Kazoranı tayin buyurmuşlardır.

Müşarileyhima usulüne muvafık görülen salâhiyetnamelerini badettebliğ ahkâmı atiyeyi kararlaştırmışlardır .

Madde — 1

Türkiye Cumhuriyeti ile Meksika Düveli Müttehidesi Cumhuriyeti arasında ve kezalik tarafeynin tebaası beyninde nakabilı nakız \ c ihlâl sulh \ e müsalemet ve samimî <c daimî muhadenet mevcut olacaktır.

Madde — 2

Tarafeyni âliyeyni âkideyn iki Devlet arasında hukuku düvel esasatına tevfikan münasebatı siyasiye ve şehbenderinin tesisinde mutabıktırlar ve her birinin diplomasî ve şehbenderlik mümessillerinin mütekabiliyet şartile tarafı diğer memleketinde hukuku umumiyei düvel esasatı umumiyesile vaz ve tayin edilmiş olan muameleye mazhar olacağını nıüttefikan tasdik ve teslim ederler.

Madde — 3

İşbu muahedename tasdik edilecek ve tasdiknameler sürati mümkine ile Roma’da teati olunacaktır. Muahedename, tasdiknamelerin teatisinden on beş gün sonra mevkii meriyete girecektir.

Tasdikanlilmakal tarafeyn murahhasları işbu muahedenameyi imza ve tahtim eylemişlerdir. Yirmi beş mayıs bin dokuz yüz yirmi yedi tarihinde Romada birer nüsha düveli mümziyeden  her birine tevdi edilmek üzere iki nüsha olarak tanzim kılınmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Meksika düveli müttehidesi Cumhuriyeti arasında aktolunan muhadenet muahedenamesinin tasdiki hakkında kanun

Resmî Gazete ile neşir ve ilânı: 12 kânunusani 1.928 – Sayı : 786 )

BİRİNCİ MADDE — Türkiye Cumhuriyeti ile Meksika Düveli Müttehidesi Cumhuriyeti arasında 1927 senesi mayısının yirmi beşinci günü Roma’da akit ve imza olunan muhadenet muaheclenamesi Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul ve tasdik edilmiştir.

İKİNCİ MADDE — İşbu muahedenamenüı icrayi ahkâmına İcra Vekilleri Re yeti memurdur.

5 kânunusani 1928

11 Temmuz / Hukuk Takvimi

0
11 Temmuz Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün, önemli olaylar,  yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar...

11 Temmuz / Hukuk Takvimi

1789

ABD’nin hukukçu başkanlarından John Quincy Adams doğdu. (Ölümü: 1848) 22 Eylül 1817 – 4 Mart 1825 ve 4 Mart 1825 – 4 Mart 1829 tarihleri arasında iki defa başkanlık görevini üstlendi. Harvard ‘da hukuk eğitimi aldı Dışişlerinde çalıştı, Hollanda ve Rusya’da elçilik yaptı. 1802 yılında ABD Senatosu’na seçildi. Monroe Doktrini’ni formüle etti.
1789 Fransız devrimci Gilbert du Motier de La Fayette, “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi“ni Devrimci Millî Meclis’e sundu. Bildirinin hazırlanmasın, ABD başkanlarından Thomas Jefferson da yardım etmiştir. Ağustos 1792’de Lafayette’in tutuklanmasına karar verildi. Beş yıldan uzun bir süre hapiste kaldı.
1833 Sümerbank, resmen faaliyete geçti. Sümerbank Kanunu,3 Haziran 1933’te kabul edilmiş ve 11 Haziran 1933’te resmi gazetede yayınlanmıştı.
1905 Mısırlı Türk eğitimci, yargıç ve reformcu Muhammed Abduh öldü. (Doğumu: 1849) Babası Türk,[1] annesi Mısırlı’dır. El-Ezher’de mantık ve felsefe eğitimi aldı. Aynı okulda, 1877’den itibaren mantık, teoloji ve etik eğitimi verdi. 1889’da Kahire Müftüsü yapıldı ve ölümüne kadar bu görevde kaldı. 1890’da Mısır’daki ilk derece mahkemelerinde yargıç olarak atandı. 11 Temmuz 1905’te İskenderiye’de öldü. Tefsir El Manar isimli 12 ciltlik eseri Reşit Rıza tarafından 1927 yılında bastırıldı. Abduh, İslam dünyasında çağdaşlığı savunması, kadın erkek eşitliğini ve tek eşliliği savunması ile bilinmekteydi.
1960 Yazar Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek adlı romanı ilk baskısını yaptı. Bülbülü Öldürmek satış rekorları kırdı. Amerikan edebiyatının başyapıtlarından biri olarak kabul edildi. 1961 Pulitzer Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Bir yıl sonra beyaz perdeye aktarıldı ve Oscar aldı.#BülbülüÖldürmek
1960 27 Mayıs’ın ardından İdam cezasında yaş haddi kaldırıldı
1971 Sabahattin Eyüboğlu, İsviçre asıllı piyanist Magdi Rufer, edebiyatçı Azra Erhat ile Vedat Günyol ve Yaşar Kemal’in eşi Tilda Gökçeli gözaltına alındılar
1979 Abdi İpekçi cinayetinin katil zanlısı, Mehmet Ali Ağca ve Yavuz Çaylan yakalandı.
1980 Ordu’nun Fatsa ilçesinde sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve bütün evlerde arama yapıldı. Yüzlerce asker ve polis nokta operasyonları düzenledi. Belediye Başkanı Fikri Sönmez de dahil olmak üzere 300 kişi gözaltına alındı.
1984 Turgut Özal Hükümeti, özel dershanelerin faaliyetlerini sürdürmesini sağlayan, 11 Temmuz 1984 tarihli ve 3035 sayılı yasayı kabul etti. Özel dershanelerin yeniden kurulması yasalaştı. Yasa, 28 Temmuz 1984’te resmi gazetede yayınlandı. Özel Dershaneler 8 Haziran 1965 tarihli ve 625 sayılı yasa ile kurulmuştu.
1989 Dünya Nüfus Günü her yıl 11 Temmuz’da kutlanmaya başkandı. Küresel nüfus sorunları hakkında farkındalık yaratmayı amaçlayan etkinlik gününün belirlenmesine Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı öncülük etti.
1992 Kapatılan Sosyalist Parti’nin devamı olan İşçi Partisi kuruldu
1995

Daha sonra Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanan Ratko Mladiç komutasındaki Sırp ordusu, Bosna-Hersek’teki Srebrenitza Bölgesi’nde, yaşanan Srebrenitza Katliamı’nı başlattı.

2019 8 Temmuz 2019 tarihinde Ümraniye’de silahlı saldırıya uğrayarak başından vurulan ve ağır yaralanan İstanbul Barosu’na bağlı 38 yaşındaki Avukat Hüseyin Yama kaldırıldığı Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesindeki tüm müdahalelere rağmen 11 Temmuz 2019’da yaşamını yitirdi. Yama avukatlıktan önce icra memuru ve mahkeme zabıt katibi olarak görev yapmıştı. Yama için İstanbul Barosu tarafından Anadolu Adliyesi’nde tören düzenlendi, cenazesi cuma namazının ardından Ataşehir Esatpaşa Mahallesi Merkez Camii’nden kaldırılarak Ihlamurkuyu Mezarlığında defnedildi. Olayın ardından tutuklanan müteahhit Mehmet Sabri K. hakkında Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “kasten öldürme” suçundan müebbet hapis istemiyle dava açıldı. İstanbul Anadolu 3. Ağır Ceza Mahkemesi 26 Mayıs 2021 tarihli celsede sanık Mehmet Sabri Kılıç’ı, tarafı olduğu hukuki uyuşmazlıkla ilgili olarak uzlaşacağı gerekçesiyle Avukat Hüseyin Yama’yı işyerine çağırdıktan sonra silahıyla öldürmesi nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edildi.

2026
  • Ünlülere yönelik yürütülen uyuşturucu soruşturmasında, eski Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Sadettin Saran ve spiker Ela Rümeysa Cebeci hakkındaki iddianame tamamlandı. Her iki şüphelinin “Uyuşturucu veya Uyarıcı Madde Ticareti Yapma veya Sağlama” suçundan ayrı ayrı 10 yıldan az olmamak şartıyla cezalandırılmaları” talep edildi.
  • Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, aralarındaÇankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner’in de yer aldığı 36 kişi hakkında gözaltı kararı verildiğini, 27 kişinin gözaltına alındığını açıkladı. Şüphelilere “suç örgütü kurma”, “suç örgütüne üye olma”, “rüşvet alma, rüşvet verme” ve “ihaleye fesat karıştırma” suçlamaları yöneltildi.

11 Temmuz Hukuk Takvimi

Özümsenmemiş Yenilik İflah Olmaz

0
Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi. İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.  Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı. Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı. En kapsamlı röportaj 2019 yılında "Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı" adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı. İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı. Basılı Eserleri: 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker'in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Oxford Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi. İkinci kitabı olan "İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu" Mart 2012'de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. "Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018'de Beta'dan yayımlandı. 2018'de "Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018'de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu. "Esbab–ı Mucibe'den Retoriğe Hukukta Gerekçe" Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Özümsenmemiş Yenilik İflah Olmaz / Yargıç Hilmi Şeker 

Makale, 2012 yılında Güncel Hukuk Dergisinde yayımlanmıştır. 

 
HMK, değerlerden kopuk uygulamanın yarattığı yozlaşmayı önlemeye ve tıkanıklığı aşmaya yönelik samimi arayış ve birikimin dili olmanın gayreti içindedir. Ancak, ilkesizliğin yargılama üzerindeki tahribi onarmaya odaklanan ön inceleme, yüz üstü bırakılmaktan endişelidir. Endişelere son verecek olan zaman ve deneyimlerdir. Yasa-Malzeme-İnsan triosunun uyumuyla sonuçlanan koalisyonun nihai adresi, adil yargılanmadan neşet eden adalettir. Görünen adalete yaslanmayan bir özün, makul sözden neşet bir söz olarak özümsenmesi, hüküm sürmesi olanaksızdır.
 
Anılan ilişkide hüsran veya başarıyı belirleyecek olan duruşma salonunu ortak alan addeden özneler ya da hükümden etkilenen süjelerin niyetidir. Değişim isteğinin özlenen karşılığını bulabilmesi, salonu mekân addedenlerin bu isteğe verecekleri yanıtın niteliğine bağlıdır.
 
Özel yargılama usulüne tabi mahkemelerin, ön incelemeden etkilendiklerini varsaymak olanaksızdır. Ancak, hukuk usulünü referans alanlar için, ön incelemenin makul sürede yargılama ihtiyacını karşılayan ya da usuli engellerle mücadele eden bir sıçrama aparatı mı, yoksa ilerlemeyi yavaşlatan bir fren mekanizması mı olduğu kuşkuludur.
 
Ön incelemenin, bastırılmış hukuku hayata döndürme çabasının türevlerinden olduğunun yeterince anlaşılmaması, değişimin içselleştirilmemesi maksadını gerçekleştirmesini önlemekte, teknik detaylarda debelenmesine veya yapay soruna dönüşerek, ömür tüketmesine yol açmaktadır. Kurumun önerileri ile kürsünün pratikleri arasındaki makasın açılması, kurumun köklü çözüm olmasını önlemektedir.
 
Pratiklerin, kurumu kalben benimsediğini buruşturulan yüzler, manasız gözler, boş sözler ile hafife alan mimikler yalanlamaktadır. Gönülleri fethetmeyen bir revizyonun, yargılamayı kavraması, hukuku hakikate dönüştürmesi imkânsızdır. Reddedilen kurumun, hızı kontrol etmesi, görülebilirlik engellerini ayıklaması, bireysel barışı gerçekleştirmesi, ardılına kaynak aktarması, homurdanan vücudu onarması ya da hükme deva olması beklenemez. Evrak üzerinde ön inceleme ile duruşmalı türevi arasındaki inceliğin kaçırılması, evrak üzerinde ön incelemenin, henüz yolun başında olduğuna delalet etmektedir.
 
Dosyaların köpürme olasılığı ön incelemenin, heyecan ve sevincini kursağında bırakan ciddi bir tehlikedir. Yargının, kaygılar arasındaki krizi kendi yararına yontması, ön incelemenin akıbetini sır olmaktan çıkarmaktadır. İş yükü, organizasyon hatası,  ekonomik yetersizlikler gibi kronik olguların, ön incelemeyle girdiği her yarışı kazanma potansiyeli, aşkın deneyimlerin, bahanelerle işbirliği yaparak, ön incelemenin köklü değişim talebini ertelemektedir. 
 
Hukukun, deneyimlerle baş edemeyeceği, dünün tecrübeleriyle sabittir. Bu akıbet, içtihatların ortalığı boş bırakmayacağına karine oluşturmaktadır. Habis tecrübelerin, mülga yasanın taşıdığı ruh, akıl, yöntem ve araçlarını aşkınlıklarıyla dışlaması yasa yapıcıyı, olan ruhu ön incelemeyle yinelemeye icbar etmiştir. HUMK’nın kıvrımlarında, anlaşılmayı ve keşfedilmeyi bekleyen, görülebilirlik engelleri, sulh kurumu ve zaman bağlamlı buyruklar yeni giyitleriyle ziyaretçilerini beklemektedirler. Ön inceleme, kulaklarını tıkayan, görmezlikten gelen, saplantılı ve yoldan çıkmış pratiklere verilen bir gözdağıdır. 
 
Güçlükleri aşarak var olmaya çalışan bu kurumu bugüne taşıyan el emeği ve göz nurunun gözetilmesi, yozlaştırılarak, başkalaştırılmamasına bağlıdır. Yalın ve basit bir çalışma prensibine sahip kurumun, içinden çıkılmaz hale getirilmesi, kapris ve özürlerin ipleri ele geçirerek keyif çatmasına fırsat tanımaktadır.
 
Yargılamanın finansmanı ile erişim hakkı arasındaki soluksuz mücadele, HMK’nın yakasına yapışan kadim talihsizliktir. Yürürlükle yaşıt bu sorunun, anayasa yargısından dönmüş olması, dizgenin yurttaşla ibralaştığı manasına gelmez. Sistem, hak arama hürriyetini yolundan eden, yurttaşı canından bezdiren bu kusurun yargılama engeli olmasına, sokağın yargıyla yarışına mani olunmalıdır.
 
Yargıtay’ın 120 ile 324 madde arasındaki farkı okuyan son deneyimi, ilkeleri teğet geçen bir öneriye sahiptir. 120. maddenin toplumsal özle yaşadığı çelişkinin sert ve acımasızlığını fark eden uygulama, yaptırımı hükümden düşürerek, olumsuz yasama faaliyetinin farklı bir türünü denemeye çalışmaktadır. Bu, hukuki veya toplumsal bir isteri karşılama çabasından neşet etse de yaslandığı ve yanaştığı argüman ve temeller, bu meramı taşıyacak ayak ve güçten yoksundur. Hükümleri kapsam ve konu üzerinden örtülü bir kategoriye tabi tutan bu yaklaşım, 120 maddenin sert imajını 324 madde ile yumuşatmaya çalışması, dava koşulu ile delil ikamesini karşılayacak finansman arasındaki genetik kod ile ince espriyi yakalamaktan uzaktır.
 
Öncüller, yargılama giderinin peşinen tahsilini, yargılama engeli olmaktan çıkaracak akıl, ruh ve aparata sahiptir. Anılan ruhun örülen duvarları aşamaması, makul, meşru, doğru ve doyurucu öncüllerin çözüm önerisini dışlamaktadır. Avansı sorun olmaktan çıkaran öncüllerin hafife alınması, hak ve özgürlükleri korumasız bırakmaktadır.
 
Strasbourg yargısının önerilerinin iyi niyetle buluştuğu ilk kavşakta, riskler mevzi kaybedecek, özgürlüklerin soluklanması kolaylaşacak, hak ve özgürlüklerin korkularıyla baş etmesi, hükmün kendisine gelmesi kolaylaşacaktır. Pozitivizmin şekillendirdiği huyların terk edilmesi, adil yargılamanın önünü görmesi, revizyonun soluklanması, toplumsal beklentilerin karşılanması için gereklidir. Usulün, beklentileri açık, yalın ve basittir. Beklentiler, yasanın dibacesiyle dillendirlmektedir. Olası bir krizin nerede, nasıl, neye göre ve kimden yana çözülmesi gerektiği izahtan varestedir. Önümüzde hukukun uygulanmasını öneren referans tayfı dururken, onlara burun kıvırmak, dudak bükmek hadleri zorlamaktır.
 
Adil yargılama, kuşkuyla başlamakta, arınmış hükümle son bulmaktadır. Bu aralık, görünen adaletin egemenlik alanını olabildiğince genişletmekte, sevk ve idarenin sorumluluk sınırlarına hükmün uygulanmasını da katmaktadır. Makul süre adına bir paradoks gibi görünen bu kabul, hükmün çeşitli nedenlerle kontrol dışına çıkmasını önleme kaygısından neşet eder. Hükümle eş zamanlı olarak, varlığına son vermenin neye mal olacağını fark eden yasama, uzun bir zahmetin ürünü olan hükmün, mürüvvetini görmeden görünen adaletin tecelli etmeyeceği kanaatindedir.
 
Adli yardımın yargılamayla sınırlandırılması, içtihatların yoksulla empatisini önlemektedir. Bu konudaki itiraz ve eleştiriler uslanmaz tutumları disipline etmekten uzaktır. Avans, mahkemelere erişim ile öznel hakkın korunması arasındaki krizin kötü yönetilmesi, adli yardım periyodunun dar tutulması, hükmün etkisiz kılınmasına yol açmaktadır.
 
Adli yardım kurumu silkinmek, özüne dönmek ve halden anlamak zorundadır. Kendine gelmek, infazın misyonunu anımsayarak özgürlüklere odaklanmasını kolaylaştırır. Etkili olmak, uygulanabilir olmaklıkla mümkündür. Uygulanamaz olanın etkin, etkisiz olanın saygın olması hayaldir.
 
Yargılama hukukuna egemen ilkeler, görünen adaletin gerçekleşmesine olanak sağlayan standartlardır. Diyaloğun güvenle işlemesi, savunma hakkı ve kanun yolunun etkin kullanılması, delillere doğrudan erişim, dikkate alma ve değerlendirme, açık yargılanma, hükmün açık tefhimi, hükmün temellendirilmesi, yargının demokratikleşmesi, adaletin seri, ucuz ve isabetli olarak dağıtılması, standartların sorumluluğundadır.
 
Yeni vizyon, sapmalara zirve yaptıran ilkesizliklerle kıran kırana bir mücadeleye koyulmaktadır. İlkesizlik, genel, soyut, tutarlı, sürekli, standartlarla uyumlu pratiklerin oluşmasını önleyerek, anlık, çelişkili ve öznel deneyimlere geçit yaptırmıştır. Yazgının değişmesi, ilkelerin duruşma salonuna dönmesine bağlıdır. İlkelerle dostluk kuramayan bir yargılama kültürünün, hukuku adalete dönüştürmesi, hükmü demokratikleştirmesi, gerçeğin güvenliğini sağlaması ve salonları halka açması mümkün değildir.
 
Deneyimler, bu ilkelerin yeterince kavradığına dair kuşkuları pekiştirmektedir. Davayı kontrol yetkisine sahip meşru ilgililerin, tasarruf yetkisini kullanmakta akim kalmaları, yasamanın ilkeler üzerinden yürüttüğü politikayı etkisiz kılmaktadır. Yargıcın, “takdir mahkemenindir”, “bir diyeceğim yoktur”, “dilekçe içeriğini tekrar ederim” gibi sözlere indirgenmiş sav ve savunma konseptiyle aşkınlığa özendirilmesi, ilkesizliğin tetiklediği maruf ve meşhur bir sapmadır. Sırrı yeterince idrak edemeyen meşru ilgili, kontrol yetkisini kürsüye gönlünce ciro etmektedir. Dilediğince konuşmaya, eylemeye ve görmeye alışkın yargıç, farkında olmadan kürsüden inmekte, öznel yansızlığını riske etmektedir.
 
Savunmanın sisteme yeteri katkıyı sunmakta akim kalması, sistemin üzerinde yürüyeceği zeminde yarılmalara yol açmaktadır. İtkiden yoksun yargılama hukukunun, sıçrama yapması bekleneni vermesi güçleşmektedir. Birkaç sorumlu veya iyinin sürece omuz vermesi, umutları yeşertmekten ve kati çözüm sunmaktan uzaktır.
 
Hakkaniyete uygun yargılamayla duygudaşlık yapmaktan ziyade aklını iş cetveli, bodro, ve fizibiliteye takan bir yürütme ve yönetim anlayışının, vaktini sayarak geçirmesi, gerçeklerin teğet geçilmesine yol açmaktadır.Yargıyı bıktıran, canından bezdiren engeller yeterince anlaşılır olmakla birlikte, bu sorunların arkasına sığınarak her kusuru meşrulaştırmak, adalet beklentilerini boşa çıkarmaktadır.
 
Davanın görülebilirlik eşiğinin sağlamlaştırılarak yükseltilmesi, kendiliğinden getirme ve teksif ilkesinin olabildiğince saflaşması, mahkemeye zar zor ve soluk soluğa gelen tezler, nedamet duyulmadan ötelenmekte, yurttaşın hak arama hevesi kursağında bırakılmaktadır. Yeniliğin, muhakeme ilkeleri arasındaki yarışı yer yer sertleştirerek karşıtlığa dönüştürmesi üzücü sonuçlara gebedir.
 
Önemli olan, diyalektiğin kurulmasına katkı sunan noksanların elverişli vasıta, zaman ve yerde giderilmesi için eldeki olanak ve kolaylıkların zorlanarak, görünen adaletin hizmetine verilmesidir. İlkeler arasındaki yarışın kontrolünü yitirmek, adil yargılama prensipleri arasında fetrete yol açarak, yargılama ve hüküm arasındaki uyum ve güvenliği tehlikeye atar.
 
Kişisel beklenti ve maddi kayıpların yarattığı endişe, sulh müzakeresine avukatlık yasasından beklenen desteğin gelmesini önlemektedir. Sulhün bahşettiği hak ve alacaklar, kürsünün sunduklarından değerli, ebedi ve etkilidir. Kalıcı barış, kişisel beklentilerin burgacında yok edilmemelidir. Sonuçlara katlanabilen bir cesaret veya tutanaklar üzerinden küçük bir tur bu sözün, yabana atılmayacak bir öze tekabül ettiğini görecektir.
 
İspat sahasının boş bırakılması, gelişi güzel malzemeyle doldurulması, vaat edilenlerin sunulmaması, yanlış malzeme seçiminin yarattığı kabul edilebilirlik sorunları ile sorunların yarattığı zaman kayıpları, makul sürede yargılama idealinin ayaklarını havada bırakmaktadır. İlgililerin sıradan kusurlarından neşet eden direngen sorunlarla boğuşan, bir reform veya revizyonun özümsendiğinden söz etmek imkansızdır. Oblomov’u aratmayan tembellikle, görünen adaletin sağlam yer tutması, hak ve özgürlüklere vakit ayırması ya da sözün özlenen tadı yakalaması güçtür.
 
Basit yargılamanın replik ve düplik sevdasından vazgeçtiğinden habersiz, hala dilekçe teatisinin kazandıracağı zamana bel bağlayan bir savunma ve saldırı kültürüyle sıçrama yapmak, ilerlemek, adaletle buluşmak bulutlarda gezinmeye benzer. Kötü bu alışkanlıklar ruh ve zihinlere nüfuz ettikçe, ortalıkta kol gezdikçe sahici bir değişim mümkün olmayacaktır. Anlatılmakla bitmeyen bu ayıplar zinciri varlığını korudukça, bahaneler saflarını sıklaştırdıkça, HMK’nın istediği özü yakalaması olanaksızdır.
 
Çok önemli bir diğer husus, araştırmanın ihtiyacı olan argümanların üçüncü kişilerden duruşma salonuna getirtecek, araçların güç karşısındaki hezimetidir. Kendiliğinden getirme ilkesini işlevsiz bırakacak, ispat sahasındaki kazıyı durduracak yetersizliğin, aşılmasındaki çözümsüzlük pusu atmış ciddi bir sorundur. Belge ibraz etmek zorunda olanların, tanık hükümlerinden yararlanılarak davet edilmeleri, zorla getirtilmeleri veya para cezasıyla mahkûm edilmelerine ilişkin almaşıkların hiper ekonomi karşısındaki zavallılığı, yargılamayı makul hızından ve malzemeden eden, yargıya diz çöktüren etkisiz bir düzenlemedir. Cam bültenler, mahkemelerin bankalar karşısındaki çaresizliğini haykıran bezdiren ve utandıran örneklerle doludur. Varsıl özneleri, bedelsiz veya cüzi bedellerle muhakemenin beklentilerini ötelemeye, hafife almaya, etkisiz ve verimsizliğe terk eden, teşvik eden bakış açısı adil yargılamayı hayal kırıklığına uğratmaktadır.
 
Islah kurumunun, yaşam alanını olabildiğince genişletmesi, özü itibarıyla iddianın genişletilmesi ve değiştirilmesini hedefleyen kurumun, onca yolu bin bir güçlükle kat eden muhakemenin, emek, mesai ve kaynakla vücuda getirdiklerini tehdit etmekte, hiçleştirmektedir. Taleple bağlılığın, ıslahla revize edilmesi birçok açıdan anlaşılır olmakla birlikte, işlerlik sahasının seçimindeki dikkatsizlik, sona yaklaşan yargılamayı etrafında dönmeye, patinaj yapmaya zorlayabilir. Islahtan önceki işlemlerin yenilenmesi ihtimaline çağrı yapan kurumun, süreyle girdiği çelişkiden yara almadan kurtulmasını sağlayacak bir çözümüm bulunması zaruridir.
 
Hüküm, sözülerin yüzleşerek yarışmasından, tartışarak olgunlaşmasından keyif alırken, gerçeği engelleyici bir laf savurganlığı ya da hoyratlığına mesafe koymaktadır. İdeali, zamanı gönlünce yönetmek, aşkınlıkları önlemekle gerçeğe yarışarak erişmek olan adil yargılamanın, bu özleminin hüküm arifesinde sözün öze tercihiyle bertaraf edilmesi, özün doğrularak yürümesini güçleştirebilir.
 
Ön incelemeye direnen aklın önüne, hüküm arifesinde diyalojinin kaygılarını çıkarmak, sözlü yargılama öncesindeki döngüden neşet söz ve yazıyı hükümden düşürmek veya etkisiz kılmak gibi bir çelişkiyi barındırır. Sesin diyalektiği, lafı güzaf veya sözün tekrarıyla mahduttur. Tekrar ve lakırdı, sözü değerden düşürerek, özün adalete dönüşünü önleyebilir. Boş sözlerin peşine düşen muhakeme, aşamadığı engelle cebelleşerek hükme ulaşmakta gecikir.
 
Oldukça geniş bir alanda son sözü söylemenin olanaksızlığı, bizi susmaya zorlamaktadır. Olup bitenler, birlikte ve ortak kusurla eylemeyi itiyat haline getiren pratiğin, sistemin hatalarını onarmak, gediklerini kapatmak, kusur, sapma ve saplantıları terk etmek yerine, onun yaratacağı etki ve sonuçların üzerine yatarak ömür tüketeceğinin işaretini vermektedir.
 
Cübbelerin, usulün başarısızlığı, kanunun isabetsizliği ya da nicelerini sömürerek işin içinden sıyrılma, yaptıklarını peçeleme veya varlığını başkalarının zaafları üzerinden konuşlandırma huyundan vazgeçmesi gerekir. Kürsünün başkasının hatasından ziyade ne yapması gerektiğine odaklanarak toplumsal öze denk geleni göstermesi gerekir. Yargılama; özümseyen, eşeleyen, açığa çıkaran, özenli, duyarlı ve kuşkucu tecrübelere ihtiyaç duyar, sözün özünü hafife alan bir yargılamanın, özün sözünde vücut bulan hükmü oluşturması olanaksızdır. 
 
 
Hilmi Şeker/Yargıç /İstanbul /2012

Savcılık kurumu ve savcılarımız

0
Prof.. Dr. Sami Selçuk

Savcılık kurumu ve savcılarımız / Sami Selçuk

“Savcılık bir karar makamı olmadığı halde bugün ülkemizde savcılar, ‘yetkisizlik kararı’ bile veriyorlar. Adalet Bakanlığı da, yükselme dönemlerinde yükselme sırasında gözetilmek üzere verilen yetkisizlik kararlarından da örnekler istiyor. Demek, ülkemizde, bırakınız başkalarını, Adalet Bakanlığı bile savcılık kavramını ve kurumunu iyi algılayamamıştır.”

Yürürlükten kaldırılan 1929/1412 sayılı Suç Yargılama Yasası’nın (Özgün adı, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu) ellinci yılında, yani 1979’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinin güzel bir salonunda, U biçimindeki uzunca bir masanın çevresinde toplanmıştık.

Yapıp ettiklerimizi tartışacak, bir bakıma uygulamakta olduğumuz suç yargılama yasası (CMUK), dolayısıyla yargılama hukukuyla hesaplaşacaktık.

Merhum Prof. Dr. Ö. Tosun, gereksiz yere açılan davalar -ki o dönemlerde de, şimdiki gibi, “mahkeme temizlesin” saçmalığıyla davalar açılmaktaydı- yüzünden mahkemelerin yükünün çok arttığını, dava açmada “mecburilik dizgesi”nden (sistem) vazgeçilmesini, Fransa’nın son dönemde benimsediği “yerindelik / takdirilik dizgesi”ne geçilmesini önermişti.

Söz alıp, bu görüşe karşı çıktım.

Bırakınız, içerik olarak, ülkemizde savcılığın adlandırma, kavram ve kurum olarak bile, bilinmediğini ve yerine oturmadığını, savcılığın altı yüzyıllık bir Fransız kurumu olmasına karşın, bu ülkede bile uzun deneyimlerden sonra dava açmada yerindelik (takdire dayanma) dizgesine yeni geçildiğini, bu yüzden öneriye katılamadığımı, ülkemizde savcılığın bugün bile bir KARAR MAKAMI olarak algılandığını, nitekim Batı ülkelerinde savcılığın “kovuşturmaya yer olmadığı kararı”nın değil, “kovuşturmaya yer olmadığı görüşü”nün yakınanlara bildirildiğini belirtmiş, uygulamada yaşanan çarpık örneklerden birini vermiştim: “Savcılık bir karar makamı olmadığı halde ülkemizde savcılar, ‘yetkisizlik kararı’ bile veriyorlar. Adalet Bakanlığı da, yükselme dönemlerinde verilen yetkisizlik kararlarından da örnekler istiyor. Demek, ülkemizde, Adalet Bakanlığı bile savcılık kavramını ve kurumunu iyi algılayamamıştır.”

Bu sözlerim üzerine ömrünü suç hukukunun -ki suçun öğeleriyle ilgili en yetkin yapıtların da yazarıdır- özellikle de suç yargılama hukukunun iyi algılanıp özümsenmesine adamış olan Merhum Prof. Dr. Nurullah Kunter (1911-1994), birden yerinden kalkarak bana doğru yürümüş, “Sen neler söylüyorsun? Gerçekten Türkiye’de savcılar yetkisizlik kararları mı veriyorlar?” diye sormuştu.

“Evet, Hocam, ülkemizde savcılar, yetkisizlik kararları veriyorlar. Karşımızda Adalet Bakanlığının bir sayın genel müdürü ile onun başkanlığında on bakanlık temsilcisi oturmaktadır. Onlara da sorabilirsiniz” demem üzerine, hukuk kavramları, terimleri konusunda çok titiz, bu yüzden de uluslararası bilim çevrelerinde haklı olarak “yetkinci, mükemmeliyetçi, perfectionniste, perfezionista” diye anılan Kunter, ışık saçan o güzel başını ellerinin arasına alarak “eyvah ki, eyvah, demek, yıllarca uğraşmışım, ama hiçbir şey anlatamamışım!?” diyerek âdeta inlemişti.

Ancak yirmi birinci yüzyılın Türk yasa yapıcısı bile, bu çığlığı hiç duymamıştır. “Yok yasa, yap yasa” Osmanlı anlayışıyla 2011 / 6217 sayılı Yasa ile savcıların “yetkisizlik kararı” vermelerini yasallaştırmış, sözüm ona hukuksallaştırmıştır (CYY, m. 161/7)!?

Bununla da yetinilmemiş, sözgelimi, İstanbul, Ankara vb. büyük yerlerde savcılıklar bünyesinde “karar masa”ları bile kurulmuştur.

Bilmiyorum, Merhum Kunter, bu bilinçsizlikler karşısında şimdilerde mezarında rahat uyuyabiliyor mu?

Aslında ülkemizde savcıların bir karar organına dönüşmesinin sonuçlarıyla ilgili öyküler hiç bitmiyor ki!

Bilindiği üzere inananlar açısından Tanrı’nın, inanmayanlar açısından doğanın en görkemli yaratığı insan; insanın da yine en görkemli ve çağımızda bile gizi çözülememiş organı, beynidir. Bu yüzden insanın dış dünyaya yansıttığı düşünce ve inançlar, Tanrı’nın ya da doğanın ürünüdür; demokratik bir düzende bunlar, asla suç konusu olmaz, olamaz. Zira “düşünce, düşünce” ile, başka deyişle “görüş (içtihat) görüşle çürütülemez.” (Mecelle, m. 16). Bu yüzden geçmişte 1926/765 sayılı Eski TCY’nin 141, 142 ve 163’üncü maddelerinden hüküm kuran yargıçlar, aslında Tanrı’yı ya da doğayı cezalandırmışlardır. Bu maddelerin çok partili demokratik düzene geçildikten yıllarca sonra kaldırılması ise, sağ ve sol anlayışların, dolayısıyla demokrasinin, “demokratik bilinç”in, dolayısıyla sağ ve sol akımların gelişimini engellemiş; bilim ve düşünce dünyasında yoksunluklar doğurmuştur. Çünkü özellikle “İnanç özgürlüğü asıldır, yargıçlar, insanların ruhlarını kurtarmaya yeltenemezler” (Locke).

Nitekim yüzyıllardan bu yana yaşananlar, Locke’u doğrulamıştır. Gerçekten Aksaray ili toprakları içinde yirmi sekiz kilisenin yer aldığı belirlenmiş, Ihlara vadisine bitişik Selime kasabasındaki yedinci-dokuzuncu yüzyıl arasında yapılan Katedral’de dünyanın ilk dinsel töreni (ayin) yapılmış; Romalıların baskılarından kaçan ilk Hristiyanlar, Kapadokya’da, Derinkuyu’da ve birçok Avrupa ülkesinde, Ukrayna’dan Filipinler’e dek yeraltı mezarları (katakomb) yapmışlar; inanç ve düşünce özgürlüklerinin tarih boyunca insan için ne denli yaşamsal olduğunu ortaya koymuşlardır. Çünkü insanın iç dünyası bilgimizin dışındadır ve gökyüzü gibi, hem geniştir, hem de aydınlıktır, “Başkalarına ve de hukuka kapalıdır.”(Scheler).

Nitekim 1926 / 765 sayılı Eski Türk Ceza Yasası’nın (TCY) kaynağı olan İtalyan Ceza Yasası hakkında 1887 tarihli Zanardelli Raporu’nun ünlü XIV’üncü paragrafının en ünlü tümcesi, bu temel ilkeyi şöyle özetlemiştir: “İnsana özgü davranışların dürtülerini, güdülerini (saik) araştırmak, ceza adaletini ilgilendirmez.” Çünkü böyle bir araştırma, hem hukuk, hem de ceza adaletinde asla gerçekçi değildir. Zira kanıt olabilecek nesne, insanın iç, inanç dünyasıyla, Kant’ın terimleriyle numenal, görülemez (invisible) dünya ile değil, fenomenal, görünebilir (visible) dünya ile ilgilidir, gerçeğin (réalité) bir parçası olmalı, beş duyudan en az biriyle algılanabilmelidir.

Ancak gelin görün ki, soruşturma “yeterli kuşku”ya ulaştığı zaman dava açmakla yükümlü Türk savcıları (CYY, m. 170/2), ruhbilimcilere özenerek, hemen her Allah’ın günü insanların iç dünyasına girmektedirler. Tıpkı “Amiraller Bilidirisi” olayında ve terörü yok etmek için gecesini gündüzünü veren Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un terör suçuyla tutuklanması, şimdi de teğmenlerin “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” demeleri olaylarındaki gibi.

Oysa savcılar, korkutmak, sindirmek, gözdağı vermek, küçük düşürmek, damgalamak için değil, kamu, halk, özgürlük temelinde gelişen hukuk düzeni adına suçları kovuşturmak için vardır ve sanık yararına olan kanıtları da toplamak zorundadırlar.

Demek, ülkemizde yaşananlar, hukuk bilmezliğin ürünü kara bir leke olarak Türk hukuk tarihine yazılmıştır, bu yazılma da sürmektedir. Hem de savcıların eliyle.

Böyle bir ülkede, elbette ne özgürlükten ne de demokrasiden söz edilebilir. Çünkü Merhum Ecevit’in sözleriyle böyle bir ülke, olsa olsa yokluğuna dayanılamaz olan, buna karşılık paylaşıldıkça çoğalan özgürlüğü, başkalarını küçümseyerek yalnızca kendilerine saklayan bencil ve bilinçsizlerin ülkesi olabilir, ancak.

Eğer bütün bu hukuksal gerçeklere karşın yine de bir kamu davası açılmışsa, artık o bir iddianame değil, bir “siyasetname”dir. Böyle bir durumda ise, savcılık, artık bağımsızlığını yitirmiş, yetkisini aşmış, politik kaygıları yargılamaya yansıtmış, yargılama erkinin yansızlığına da gölge düşürmüş demektir.

Bu kaygılarla açılan bir davada sanıklar aklanmış olsalar bile, kendileri ve yakınları, elbette büyük kaygı, üzüntü ve tehdidi birlikte yaşamışlardır.

Oysa uygar bir ülkede yargılama erki, korku odağı değil, tam tersine sadece inanılan, güvenilen ve de sığınılan biricik erktir. Böyle de olmak zorundadır.

Beri yandan ülkemizde dün de, bugün de bunun tam tersine, bir başka yanlış örnek daha yaşanmakta, sözgelimi, savcılar, “Bu söz ya da davranış sövmedir, ancak kuşkulu (şüpheli) eleştiri hakkını kullanmıştır, dolayısıyla söz ya da davranış hukuka uygundur” diyerek kamu davasını açmamaktadırlar.

Bilim ise, savcılara şunları söylemektedir: “Efendiler! Hukuk bir bütündür. Hukuka aykırılığı kaldıran neden, tazminat davası açmak gibi özel hukuk dâhil, bütün hukuk düzenlerinde kesinlikle eylemi hukuka uygun kılan bir kurumdur. Bu nedenle ceza davası açmada yerindelik (takdirilik) dizgesini (sistem) benimseyen Fransa dâhil, hiçbir hukuk düzeninde böyle bir yetki, savcılara asla ve kata tanınmamıştır. Tanınamaz da. Çünkü “Bu söz, aslında her dilde sövme değildir” demek, başka bir şey; buna karşılık, “Bu söz, sövmedir, ancak düşünce özgürlüğü dolayısıyla eleştiri hakkı kapsamına girdiği için hukuka uygundur” demek, çok daha başka bir şeydir.

Zira kısaca birincisinde, yani “Bu söz ya da eylem, dil ya da davranış olarak özünde insana sövme değildir” denildiği zaman, bu eylemle suçun “tipiklik (yasal tanım) ilk ana öğesi oluşmamıştır” denmektedir.

Savcı, elbette böyle bir durumda o eylemi asla kovuşturamayacaktır.

Buna karşılık ikincisinde, yani “Bu eylem her hukuk düzeninde hakarettir, sövmedir” denilerek, böylelikle de tipiklik öğesinin oluştuğu vurgulanıp dava açıldıktan sonra “Bu sövme, hakaret davranışı, eleştiri hakkını kullanma çerçevesinde kalmıştır” diyerek bir kesin ya da olasılık yargılarında bulunmak, öz açısından hem gerçek yaşamda, hem de hukukta büsbütün başkadır.

Yineleyelim ki, bu son durumun anlamı çok açıktır, birincinin tersidir: Hakaret ya da sövme eylemi, yani suçun tipiklik biçimindeki ilk ana öğesi tam anlamıyla oluşmuştur, suç vardır; dolayısıyla bu belirlemeyle birlikte ve o anda ayrıca “hukuka aykırılık” biçimindeki ikinci ana öğe de belirti (karine) olarak hukuk dünyasında doğup, varlık kazanmıştır.

Ancak bu belirti (karine), eleştiri hakkı dolayısıyla çürütülmeye açık bir belirtidir. Demek, hukuka uygunluk nedenlerinde suç “gerçek (reel) dünya”da doğmakta, ancak hukuka uygun olduğundan “hukuk (düşün) dünyası”nda doğmamaktadır. Dolayısıyla savcı, hakaret ya da sövme olarak gerçekleşen bir eylem söz konusu olduğu zaman, bu beriki dünyaya, yani ikinci dünyaya asla adım atamaz. Çünkü savcı, “Bu eylem her hukuk düzeninde hakarettir, sövmedir” sonucuna ulaştıktan sonra, eylemin işlendiği konusunda “yeterli kuşku” bulunduğu anda davayı açmakla (CYY, m. 170/2) ve izlemekle yükümlü bir iddia organıdır; ancak asla yargı (hüküm, karar) kuran bir organ, mahkeme değildir. Olamaz da. Kaçınır ve davayı açmayıp kovuşturmazsa bu işlem, “yetki aşımı” (excès de povoir, eccesso di potere) nedeni ve “mutlak butlan” (nullité absolue, nullità absolutà) yaptırımıyla kesinlikle geçersizdir.

Dahası böyle davranan bir savcı, doğru Türkçeyle “yetkiyi saptırma”(abus d’autorité) ya da “yetkiyi kötüyle kullanma” (TCY, m. 257/1) suçunu işlenmiş olur.

Sözgelimi, nasıl insan öldürme suçunda bir hukuka uygunluk nedeni olan “haklı savunma”nın (meşru müdafa) bütün koşulları açıkça var olsa bile, uygulamada yerinde ve hukuka uygun olarak sanık hakkında dava açılıyorsa, hukukun gözünde aynı öz ve nitelikte olan “eleştiri hakkı”nda da durum aynıdır. Çünkü haklı savunmanın ya da eleştiri hakkının koşullarının var olup olmadığını, tarafların da düşüncelerini alarak çözecek olan biricik yetkili görevli duruşma yargıcıdır.

Elbette savcı da, mahkeme önünde konunun tartışılması üzerine eylemin eleştiri hakkı çerçevesinde kaldığını ileri sürebilecektir. Sürmelidir de. Çünkü onun görevi, ille de birini mahkûm ettirtmek değil, hukukun doğru uygulanmasını sağlamaktır.

Nitekim Yasa’nın deyişiyle “etkin pişmanlık” (doğru terimle Fransızca, repentir post délit, İtalyanca pentimento post delictum, İspanyolca arrepentimiento post delictum) ya da kişisel cezasızlık nedeni hangi kuşkulu ya da sanık için varsa, ceza yasasında tanımlanan eylem, hem gerçek, hem de hukuk dünyasında doğmakla ve suç olmakla birlikte, o sanık, taşıdığı kimi kişisel nitelikleri yüzünden cezalandırılamamaktadır. Bu nedenle tek başına suç işleyen, ancak cezalandırılması söz konusu olmayan bir kuşkulu hakkında dava açmakta, mahkemeyi uğraştırmakta yarar görülmeyebilir; dolayısıyla savcı da yerindelik (takdirilik) yetkisini kullanarak Yasa’ya göre (CYY, m. 171/1) böyle bir suça yaptırım uygulanmamasını düşünerek ve de ayrıklı (istisnai) olarak suçu kovuşturmayabilir.

Ne var ki, bu konularda bile çok duyarlı olmak gerekir. Çünkü unutulmamalıdır ki, işlenen eylemin hukuka ve yasalara göre suç olarak görülmesine ve belirlenmesine karşın, suç sonrası cayma ya da kişisel cezasızlık nedeni söz konusu olduğu takdirde, “ceza verilmesine yer olmadığı kararı” (CYY, m. 223/4a, b) bile, lekelenmeme hakkını kesinlikle örselemektedir, örseleyecektir de. Çünkü ceza verilmesinin olanaksız olduğu suç sonrası cayma ya da kişisel cezasızlık nedenlerinin bulunması durumlarında sanık, aslında eylemi işlemiştir ya da işlememiştir. Bu durumda, eski terimle “eylemin sübutu,” henüz belirlenmemiştir ve suçlu olup olmama kesinlikle bilinmemektedir. Sözgelimi, babasının parasını çaldığı ileri sürülen oğlu hakkında, kişisel cezasızlık nedeniyle T. Ceza Yasası (m. 167/ 1-b) doğrultusunda ceza verilmesine yer olmadığına ilişkin bir yargı, hüküm, aslında başka ad altında verilmiş bir hükümlülük kararıdır. Çünkü böyle bir kararın anlamı şudur: Eylem gerçekleşmiş ve suç bütün öğeleriyle oluşmuşsa da, baba oğul ilişkisine dayanan kişisel bir nedenle sanık cezalandırılamamaktadır. O kadar. Bu açıdan Alman hukukunda aklanma (beraat) kararlarında sanığın yargılandığı eylemden, kanıt yetersizliğinden, suçluluğu kanıtlanmadığından, hukuksal nedenlerden söz edilememesi, sadece sanığın aklandığından söz edilmesiyle yetinilmesi, bu konuda yansıtılan duyarlılığın ne denli önemli olduğunu göstermektedir.

Elbette söylemeye bile gerek yok. Savcıların görevi bellidir: “Halka, kamuya, cumhura ait bir şey, değer (res publica)” çiğnenmişse, bunları çiğneyenlerin cezalandırılmaları için halk, kamu, cumhur (publica) adına dava açmak, bu davayı yine kamu adına sonuna değin izlemek, koşulları varsa çiğneyenlerin, yani suçluların cezalandırılmalarını sağlamak.

Dikkatlere sunmak gerekir ki, yukarıda dile getirilen nedenlerle savcı teriminin başına getirilen “cumhuriyet” sözcüğü, burada bir zamanlar Atatürk’e anlatıldığı üzere, bir yönetim biçimini, cumhuriyeti değil, halk adına, halk için olma olgusunu anlatmaktadır.

Ne var ki, yukarıda yazılanlardan anlaşılacağı üzere, Türkiye’de hiç de öyle değil.

Bu konuda yaşadığım bir örneği de vermek isterim.

Bir gazete yazarı yazısında, bana iğrenç sözcüklerle sövmüştü. Savcılığa başvurdum.

Savcı, iki yanlış gerekçeyle kovuşturmayı kapattı. İki hakkımı da çiğnedi.

Birincisi, yukarıda değinildiği gibi, yetkisini aştı ve bütün Türk savcıları gibi, “eleştiri hakkı”na dayanarak mahkemenin yetkisine giren sorunu, gizli soruşturma evresinde çözdü, o bilinen hukuka aykırı gerekçeyle kovuşturmaya yer olmadığı “karar”ını verdi!?.

İkinci olarak da, hukuk bilgisinden hiç kuşkulanmadan, hukuk dışı bir akıl da verdi, bana: “İstersen” dedi, “suçun işlendiği yerde dava açabilirsin.”

Yaşıyorsa o savcımıza teşekkür ediyorum. Çünkü ömrüm boyunca hukuktan anlayanlar benden akıl sordu. Anlamayanlar ise, o savcımız gibi, akıl verdi.

Ona ve onun gibi düşünenlere sesleniyorum.

O olayda ben yakınandım, efendiler. Suçu oturduğum kentte öğrenmiştim. Yakınan olarak öncelikle oturduğum yer savcılığında dava açmalıydım. Çünkü suç mağduru, yani suç eyleminin kanadı kırık kuşu bendim ve suç yeri de bulunduğum kentti.

Bu denli çok yanlışlar yapan bir savcıya sizler, kamu haklarını koruma ve adaleti gerçekleştirme, insan şerefini koruma görevlerini emanet edebilir misiniz?

Elbette edemezsiniz.

Bu yüzden insan “şeref”inin değerlerin başında geldiğini gözeten Federal Almanya Anayasası, daha ilk maddesinde bu değeri koruma altına almıştır: “İnsanın şeref (özsaygı) ve saygınlığına dokunulmaz. Bütün devlet erki, ona saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür.”

Bunun anlamı ise elbette açıktır, bellidir. Çünkü “Hukuk da, devlet de, insan içindir” (Hominum causa omne ius constitutum est. Digesta).

Sayın savcılar! Unutmayın. O şeref de, o hukuk da, sizin ilgilerinize ve de, özellikle sağlam hukuk bilginize emanet edilmiştir.

Makale, Karar gazetesinde yayımlanmıştır. 

Savunma, Stoacılık ve Mesleki Olgunluk Üzerine

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

Kendini Bilme Vesilesi Olarak Avukatlık: Savunma, Stoacılık ve Mesleki Olgunluk Üzerine / Avukat Fahrettin Kayhan 

Özet

Avukatlık çoğu zaman başkalarının haklarını savunma, hukuki uyuşmazlıklarda temsil görevi üstlenme ve yargılama süreçlerinde hukuki yardım sunma mesleği olarak tanımlanır. Ancak bu tanım, avukatlığın insanın kendi benliğiyle kurduğu derin ilişkiyi çoğu zaman gölgede bırakır. Avukatlık yalnızca dış dünyaya yönelen bir mücadele değil; aynı zamanda insanın kendi öfkesi, korkusu, sabırsızlığı, kibri, adalet duygusu, güç karşısındaki tavrı, yenilgiye dayanma kapasitesi ve mesleki sınırlarıyla karşılaştığı uzun bir iç yolculuktur. Bu yönüyle meslek, avukat için güçlü bir “kendini bilme” alanı haline gelir.

“Kendini bilmek” felsefe tarihinde Antik Yunan’dan itibaren etik, dinî, siyasal ve epistemolojik anlam katmanlarıyla ele alınmış; modern dönemde öznenin bilgiyle ilişkisi bağlamında tartışılmış; çağdaş düşüncede ise kişinin kendisini seçimleri ve pratikleriyle kurduğu bir “yaşama sanatı” fikrine doğru genişlemiştir. Bu tarihsel hat, avukatlık mesleğini anlamak bakımından verimli bir imkân sunar: Avukatlık yalnızca kişinin kendisini keşfettiği değil, aynı zamanda meslek içinde kendisini yeniden kurduğu bir varoluş alanıdır.

Stoacı düşünce ise bu iç yolculuğa güçlü bir felsefi zemin sağlar. Çünkü Stoacılık, insanın kontrol edemediği dış olaylar karşısında kendi yargısını, tutumunu ve ahlaki duruşunu korumasını öğütler. Avukatlık da tam olarak bu gerilim hattında icra edilir: Avukat sonucu bütünüyle kontrol edemez; fakat hazırlığını, sözünü, vakarını, müdahale zamanlamasını, öfkesini, susma biçimini ve mesleki karakterini yönetebilir.

Anahtar Kavramlar: Avukatlık, kendini bilmek, Stoacılık, savunma, mesleki vakar, öfke, Hibrit Kopuş Savunması, mesleki olgunluk, yaşama sanatı.

Giriş: Meslek İnsana Ne Yapar?

Bazı meslekler vardır; insan onları yalnızca icra etmez, zamanla onlar tarafından da biçimlendirilir. Meslek, kişinin geçimini sağladığı bir faaliyet olmaktan çıkar; karakterini sınayan, sabrını ölçen, zaaflarını görünür kılan ve benliğini yeniden kuran bir alana dönüşür. Avukatlık bu mesleklerin başında gelir.

Çünkü avukatlık, yalnızca kanun maddeleriyle, içtihatlarla, dilekçelerle ve duruşmalarla yürütülen teknik bir faaliyet değildir. Avukat, her gün insanın en kırılgan halleriyle karşılaşır: haksızlık, suçlama, korku, öfke, utanç, inkâr, pişmanlık, mağduriyet, çaresizlik, kibir ve güç ilişkileri. Müvekkil çoğu zaman yalnızca bir hukuki sorun getirmez; kendi dünyasının dağınıklığını, kaygısını, öfkesini ve beklentisini de avukatın masasına bırakır.

Bu nedenle avukatlık, insanın yalnızca başkalarını temsil ettiği bir meslek değildir. Aynı zamanda kişinin kendisiyle karşılaştığı, kendi iç seslerini duyduğu, kendi zaaflarını fark ettiği ve kendi karakterini inşa ettiği uzun bir mesleki yolculuktur.

Avukat, bir süre sonra şunu fark eder: Her dosya sadece müvekkilin dosyası değildir. Her dosya, biraz da avukatın kendi benliğiyle karşılaştığı bir aynadır. Hangi haksızlık karşısında öfkelendiği, hangi hâkim tavrı karşısında incindiği, hangi müvekkil tipi karşısında sabrını kaybettiği, hangi başarıda kibirlendiği, hangi yenilgide dağıldığı meslek içinde yavaş yavaş görünür hale gelir.

Bu bakımdan avukatlık, “kendini bilme”nin modern mesleki biçimlerinden biridir.

I.Kendini Bilmek: Soyut Bir Öğüt Değil, Mesleki Bir Zorunluluk

“Kendini bilmek” çoğu zaman felsefi, ahlaki veya kişisel gelişimle ilgili soyut bir öğüt gibi anlaşılır. Oysa avukatlık bakımından kendini bilmek, doğrudan mesleki bir zorunluluktur. Çünkü avukatın bilmediği tarafı, dosyaya sızar.

Tanımadığı öfkesi dilekçenin üslubuna, fark etmediği korkusu duruşmadaki suskunluğa, denetlemediği kibri hazırlıksız özgüvene, bastırdığı tükenmişliği müvekkile tahammülsüzlüğe dönüşebilir. Bu nedenle avukatlıkta kendini bilmek, kişinin kendi iç dünyasını romantik biçimde seyretmesi değildir; mesleki davranışlarını etkileyen duygusal, ahlaki ve psikolojik dinamikleri tanımasıdır.

Kendilik bilgisi üzerine yapılan çağdaş tartışmalar, kişinin zihinsel durumları, bedensel duyumları, algıları ve deneyimlerinin farkında olmasının doğrudan ve doğru görünebileceğini; fakat bu bilginin nasıl elde edildiği ve ne ölçüde güvenilir olduğu sorusunun ayrıca önem taşıdığını gösterir. Bu ayrım avukatlık bakımından son derece önemlidir. Avukatın “öfkeliyim”, “yoruldum”, “bu dosya beni geriyor” demesi bir farkındalık düzeyidir. Fakat “bu öfke savunma stratejimi nasıl bozuyor?”, “bu yorgunluk müvekkile tahammülümü nasıl etkiliyor?”, “bu dosya neden benim kişisel adalet duygumu bu kadar tetikliyor?” soruları daha derin bir mesleki kendilik bilgisidir.

İyi avukat yalnızca dosyanın zayıf yerlerini değil, kendi zayıf yerlerini de bilir. Çünkü savunma, yalnızca hukuki argümanın değil, onu taşıyan benliğin de kalitesiyle ilgilidir.

Kendini bilmeyen avukat, çoğu zaman kendisi tarafından yönetilir. Öfkesi onu sertleştirir, korkusu susturur, kibri acele ettirir, onaylanma ihtiyacı hâkimin gözünde makbul görünmeye zorlar, gösteri arzusu duruşmayı savunma alanı olmaktan çıkarıp kişisel sahneye dönüştürür.

Kendini bilen avukat ise önce kendisini, sonra savunmayı disipline eder.

II.Felsefe Tarihinde Kendini Bilmek: Erdemden Kendilik İnşasına

Kendini bilmek düşüncesi, felsefe tarihinde basit bir içe bakış çağrısından ibaret değildir. Antik Yunan’da bu kavram hem felsefi hem dinî hem de etik bir ilke olarak ele alınmış; Sokrates ve Platon çizgisinde insanın ahlakla, erdemle, siyasetle ve ruh anlayışıyla kurduğu ilişkinin merkezine yerleşmiştir.

Sokratesçi çizgide kendini bilmek, insanın kendi cehaletini fark etmesiyle başlar. İnsan, sahip olduğu sınırlı mesleki veya teknik bilgiyi mutlak bilgelik sanmamalıdır. Asıl mesele, insanın yaşamını nasıl doğru yöneteceği, ruhuna nasıl bakacağı ve kendisini nasıl iyi kılacağı sorusudur.

Bu bakış, avukatlık bakımından çok güçlü bir uyarı içerir. Avukat yalnızca kanunu, usulü, içtihadı, taktiği bilmekle yetinemez. Bütün bunlar mesleki bilginin zorunlu parçalarıdır; fakat mesleki bilgelik bunlardan ibaret değildir. Avukatın asıl sınavı, bu bilgiyi hangi karakterle, hangi ölçüyle, hangi adalet duygusuyla ve hangi mesleki vakar içinde kullandığıdır.

Sokrates ve Platon felsefesinde kendini bilme meselesinin iyi, mutluluk, erdem, bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalet kavramlarıyla birlikte ele alınması da bu nedenle önemlidir. Kendini bilmek, yalnızca “ben kimim?” sorusuna verilen psikolojik bir cevap değildir; “nasıl yaşamalıyım?”, “neye yönelmeliyim?”, “hangi erdemlerle kendimi kurmalıyım?” sorularını da içerir.

Modern dönemde kendini bilmek, daha çok epistemolojik bir meseleye dönüşür; bilen öznenin kendisiyle ve bilgiyle ilişkisi merkeze alınır. Çağdaş düşüncede ise kendilik, önceden verilmiş sabit bir töz olmaktan ziyade, kişinin tercihleri, pratikleri ve yaşam biçimiyle kurduğu bir varoluş alanı olarak düşünülür. Bu hat özellikle Nietzsche, Heidegger ve Foucault üzerinden “kendilik inşası”, “varoluş etiği” ve “yaşama sanatı” tartışmalarına açılır.

Avukatlık tam da bu üçüncü anlamda özel bir meslektir. Çünkü avukat, meslek içinde yalnızca kendisini keşfetmez; duruşmalar, müvekkiller, yenilgiler, başarılar, haksızlıklar, dosyalar ve krizler içinde kendisini yeniden kurar. Her savunma, avukatın yalnızca hukuki yeteneğini değil, karakterini de biçimlendirir.

Bu nedenle avukatlık, başkasının hakkını savunurken insanın kendisini tanıdığı; kendisini tanıdıkça da mesleki benliğini yeniden kurduğu bir yaşama sanatıdır.

III. Avukatlık Bir Ayna Mesleğidir

Avukatın karşısına gelen insanlar çoğu zaman hayatlarının olağan dönemlerinde değildir. Kimisi suçlanmıştır, kimisi mağdur olmuştur, kimisi boşanmanın eşiğindedir, kimisi miras kavgasının içindedir, kimisi yıllarca sürecek bir davanın ağırlığı altında ezilmektedir. Kişiler avukata çoğu zaman düzenli, sakin ve berrak bir ruh haliyle gelmezler. Dağınık gelirler. Kırılmış gelirler. Öfkeli gelirler. Korkmuş gelirler.

Avukat bu dağınıklığın içinde hukuk üretmek zorundadır.

İşte tam burada meslek, avukata kendi iç dünyasını gösterir. Avukatın mesleki kimliği ile kişisel benliği arasındaki sınır sınanır. Müvekkilin öfkesi avukata bulaşabilir. Mağduriyet anlatısı avukatı içine çekebilir. Hâkimin sert sözü avukatın kişisel gururunu yaralayabilir. Karşı taraf vekilinin saldırgan üslubu avukatın mesleki dengesini bozabilir. Sosyal medyanın infial üreten dili, avukatı hukuki akıldan uzaklaştırıp duygusal bir savunma refleksine itebilir.

Bu nedenle avukatın kendisine sorması gereken en temel soru şudur:

Ben şu anda müvekkilimi mi savunuyorum, yoksa kendi incinmiş benliğimi mi konuşturuyorum?

Bu soru, avukatlık mesleğinin en zor ama en gerekli sorularından biridir. Çünkü kendini bilmeyen avukat, çoğu zaman kendi öfkesini strateji zanneder; kendi suskunluğunu vakar sanır; kendi sertliğini cesaret, kendi geri çekilişini de ölçülülük olarak yorumlar.

Oysa mesleki olgunluk, insanın kendi tepkilerinin kaynağını ayırt edebilmesiyle başlar.

Avukatlık bu yönüyle bir ayna mesleğidir. Başkasının hikâyesine bakarken insan kendi yüzünü görür.

IV.Kendini Bilmek, Sınırını Bilmektir

Avukatlıkta kendini bilmenin ilk anlamı, sınırını bilmektir. Bu sınır yalnızca hukuki bilgi sınırı değildir. Duygusal, ahlaki, psikolojik ve mesleki sınırdır.

Her avukat her dosyayı alabilir mi? Teknik olarak belki. Fakat her avukat her dosyada sağlıklı, dengeli ve etkili bir temsil kurabilir mi? İşte mesele buradadır.

Bazı dosyalar avukatın kişisel travmasını tetikler. Bazı müvekkil tipleri avukatın mesleki mesafesini bozar. Bazı uyuşmazlıklar avukatın ideolojik reflekslerini gereğinden fazla harekete geçirir. Bazı davalar, avukatın haklılık duygusunu hukuki aklının önüne geçirir. Bazı ilişkilerde avukat, farkında olmadan kurtarıcı rolüne girer; bazılarında ise mesleki soğukkanlılığını kaybeder.

Kendini bilmeyen avukat, her dosyayı alabileceğini sanır. Kendini bilen avukat ise her dosyanın kendisine uygun olmadığını da bilir.

Bu, zayıflık değildir. Tam tersine mesleki olgunluktur. Çünkü sınırını bilmeyen avukat, yalnızca kendisine değil, müvekkiline de zarar verebilir. Yeterli olmadığı alanda gereksiz özgüven gösterebilir. Duygusal olarak taşıyamayacağı dosyada stratejik aklını kaybedebilir. Mesleki mesafesini koruyamayacağı müvekkille ilişkiyi yönetemez hale gelebilir.

Kendini bilmek, “Ben her şeye yeterim” yanılsamasından çıkmaktır.

Avukatın mesleki olgunluğu, yalnızca neyi yapabileceğini bilmesinde değil; neyi yapmaması gerektiğini de sezebilmesinde görünür.

V.Kendini Bilmek, Mizacını Tanımaktır

Her avukatın bir mizacı vardır. Kimi daha çatışmacıdır, kimi daha uzlaştırıcıdır. Kimi yazılı savunmada güçlüdür, kimi duruşma performansında. Kimi soğukkanlıdır, kimi hızlı tepki verir. Kimi ayrıntıcıdır, kimi büyük resmi daha iyi görür. Kimi insan ilişkilerinde güçlüdür, kimi hukuki soyutlama ve teorik kurgu bakımından derindir.

Mesleki olgunluk, mizacı inkâr etmek değildir. Mizacı kutsamak da değildir. Mesele, mizacı tanımak ve onu savunmanın hizmetine sokabilmektir.

Doğal olarak sert mizaca sahip bir avukat, bu niteliği kontrolsüz çatışmaya dönüştürürse savunmaya zarar verebilir. Fakat aynı mizaç, ağır usul ihlali karşısında güçlü ve ölçülü bir kopuş üretebilir.

Sakin mizaçlı bir avukat, bu niteliği korkak bir uyuma dönüştürürse görünmezleşebilir. Fakat aynı sükûnet, mahkeme salonunda güven inşa eden ve doğru anda etkili müdahale doğuran stratejik bir avantaja dönüşebilir.

Bu nedenle avukatlıkta olgunluk, mizacı bastırmak değil; mizacı savunmanın hizmetine sokmaktır.

Kendini bilen avukat, hangi durumda hızlandığını, hangi durumda donduğunu, hangi durumda gereğinden fazla konuştuğunu, hangi durumda suskunluğa çekildiğini bilir. Kendi mizacının ürettiği riskleri fark eder. Sertliğinin ne zaman cesaret, ne zaman öfke olduğunu; suskunluğunun ne zaman strateji, ne zaman korku olduğunu ayırt etmeye çalışır.

Bu ayrım yapılmadığında avukat kendi mizacının tutsağı olur. Mizacını strateji zanneder. Oysa strateji, mizacın ham hali değildir; mizacın mesleki akıl tarafından işlenmiş biçimidir.

VI.Stoacı Düşünce ve Avukatın İç Egemenliği

Stoacı düşüncenin avukatlıkla güçlü biçimde buluştuğu yer burasıdır. Stoacılığın temel sezgisi şudur: İnsan dış dünyadaki her şeyi kontrol edemez; fakat kendi yargısını, tutumunu, tepkisini ve ahlaki duruşunu kontrol edebilir.

Geç dönem Stoacı filozoflar olan Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius’un yaşam felsefeleri, felsefeyi yalnızca teorik bir düşünme faaliyeti olarak değil, uygulanabilir ve pratik bir yaşam rehberi olarak kurar. Bu çizgide erdem, bilgelik, içsel özgürlük, toplumsal sorumluluk ve psikolojik dayanıklılık öne çıkar.

Avukatlık da tam olarak bu ayrım üzerinde yürür. Avukat hâkimin zihnindeki prematüre kanaati tamamen kontrol edemez. Savcının iddia dilini bütünüyle belirleyemez. Müvekkilin her davranışını yönetemez. Tanığın ne söyleyeceğini garanti edemez. Mahkemenin kararını mutlak biçimde tayin edemez. Sosyal medyadaki yargısız infial dalgasını durduramaz. Yargı sisteminin bütün yapısal sorunlarını tek başına çözemez.

Ama avukat şunları kontrol edebilir: Hazırlığını. Dosyaya hâkimiyetini. Sözünün tonunu. İtirazının zamanlamasını. Duruşmadaki vakarını. Tutanağa geçirme ısrarını. Müvekkile mesafesini. Dilekçesinin berraklığını. Susma ve konuşma anını. Öfkesinin kendisini yönetip yönetmediğini. Haksızlık karşısında iç bütünlüğünü.

Stoacı avukat, sonucu önemsiz gören avukat değildir. Böyle bir yorum Stoacılığı da avukatlığı da eksik anlamak olur. Stoacı avukat sonucu önemser; fakat kendisini yalnızca sonucun kölesi haline getirmez. Beraat için mücadele eder, hukuka aykırı delile itiraz eder, tutuklamaya karşı çıkar, usul ihlallerini kayda geçirir, müvekkilini korur. Fakat bütün bunları yaparken kendi iç merkezini kaybetmemeye çalışır.

Stoacı düşüncede bireyin erdemli yaşamı seçmesi, doğa ve evrensel düzenin farkındalığıyla hareket etmesi, zamanı bilinçli değerlendirmesi ve içsel huzuru koruması önemlidir. Avukatlıkta bunun karşılığı, yargılama sürecindeki bütün dış baskılara rağmen kendi sözünü, ölçüsünü, ahlaki merkezini ve mesleki vakarını koruyabilmektir.

Bu nedenle Stoacı avukat edilgen değildir. Boyun eğen kişi hiç değildir. Stoacı avukat, dış dünyanın bütün gürültüsü içinde kendi mesleki aklını, ahlaki omurgasını ve savunma vakarını koruyabilen kişidir. Avukatlık bu anlamda bir iç egemenlik mesleğidir.

VII. Öfke: Haklı Duygudan Stratejik Savunmaya

Avukatlık haksızlıkla temas mesleğidir. Haksızlıkla sürekli temas eden kişinin öfkelenmesi anlaşılabilir bir durumdur. Bazen dosyadaki hukuksuzluk, bazen mahkeme salonundaki küçümseyici dil, bazen müvekkilin çaresizliği, bazen de yargısal kayıtsızlık avukatta güçlü bir öfke doğurabilir.

Fakat avukatlıkta mesele öfkenin var olup olmaması değildir. Mesele, öfkenin avukatı yönetip yönetmediğidir.

Öfke, eğer tanınmazsa savunmayı esir alır. Avukat haklı bir tepki verdiğini düşünürken, aslında stratejik zemini kaybedebilir. Mahkeme salonunda ölçüsüz sertlik, savunmanın gücünü artırmak yerine avukatı “sorun çıkaran kişi” konumuna itebilir. Buna karşılık sürekli bastırılan öfke de başka bir tehlike üretir: mesleki sinizm, tükenmişlik, duyarsızlaşma ve içten içe çürüme.

Stoacı çizgi burada üçüncü bir yol önerir: Öfkeyi inkâr etme; ama ona teslim de olma. Öfkeyi tanı, adlandır, süz, disipline et ve gerektiğinde hukuki enerjiye dönüştür.

Marcus Aurelius çizgisinde insanın izlenimlerini, içgüdülerini ve duygularını aklın rehberliğinde yönlendirmesi; eylemlerini titizlik, ciddiyet, şefkat, özgürlük ve adaletle gerçekleştirmesi vurgulanır. Bu düşünce avukatlıkta doğrudan karşılığını bulur: Avukat, öfkesini bastırdığı için değil, onu hukuki aklın süzgecinden geçirdiği için güçlüdür.

Bu nedenle iyi avukat, kendi içinde şu ayrımı yapabilmelidir:

Bu tepki savunmanın zorunlu gereği mi, yoksa benim incinmiş egomun sesi mi?

Bu soru sorulmadığında, avukat savunma yaptığını zannederken kendi kişisel savaşını yürütmeye başlayabilir. Meslek burada tehlikeli bir benlik sahnesine dönüşür. Oysa avukatın görevi kendisini sahnelemek değil, hakkı temsil etmektir.

Stoacı avukat, öfkesini yok etmiş kişi değildir. Öfkesini hukuki aklın hizmetine sokabilen kişidir.

VIII. Kendini Bilmek, Kendi Zaaflarının Haritasını Çıkarmaktır

Her avukatın bir iç zafiyet haritası vardır. Mesleki olgunluk, bu haritayı inkâr etmek değil; onunla çalışmayı öğrenmektir.

Onaylanma ihtiyacı varsa, avukat hâkimden takdir bekler. Gösteri arzusu varsa, duruşmayı sahneye çevirir. Aşırı empati varsa, müvekkille özdeşleşir. Aşırı kuşku varsa, herkesi düşman gibi görür. Aşırı öfke varsa, her usul meselesini kişisel savaşa dönüştürür. Aşırı korku varsa, gerekli itirazları bile yapamaz. Aşırı özgüven varsa, dosyayı hafife alır. Aşırı mükemmeliyetçilik varsa, karar veremez, gecikir, dosyayı tamamlayamaz. Bu zaafların her biri mesleki davranışa sızabilir. Bir dilekçenin üslubunda, bir duruşma itirazının tonunda, müvekkile verilen sözde, karşı tarafla kurulan ilişkide, hâkime yöneltilen cümlede veya dosyanın stratejik kurgusunda avukatın iç dünyası görünür hale gelir.

Kendilik bilgisine ilişkin tartışmalarda basit kendilik bilgisi ile derin/hakiki kendilik bilgisi arasında yapılan ayrım burada önem kazanır. Kişinin kendi yanılsamalarını, önyargılarını, saplantılarını ve içsel eğilimlerini fark etmesi, kendisi hakkında daha derin bir bilgi sunar; bu nedenle basit ve derin kendilik bilgisinin birlikte ele alınması gerekir.

Avukatlık bakımından da mesele budur. “Ben sinirlendim” demek bir başlangıçtır. “Ben neden bu dosyada sinirleniyorum ve bu sinir stratejimi nasıl bozuyor?” sorusu ise mesleki olgunluğun kapısını açar.

Avukatın kendini bilmesi, hangi duygunun hangi hukuki kararı gölgelediğini fark etmesidir.

Öfke sert dilekçe yazdırır. Korku gereksiz geri çekilme doğurur. Kibir eksik hazırlığa yol açar. Panik acele karar aldırır. Merhamet mesafeyi bozabilir. İntikam duygusu hukuki stratejiyi zehirleyebilir. Yorgunluk dosyayı olduğundan basit gösterir.

Kendini bilen avukat bu nedenle şu soruyu sormayı öğrenir:

Ben şu anda hukuki değerlendirme mi yapıyorum, yoksa bir duygunun içinden mi karar veriyorum?

Bu soru, mesleki muhasebenin en çıplak sorularından biridir.

IX.Vakar: Sessizlik Değil, İç Merkezini Kaybetmemek

Avukatlıkta vakar çoğu zaman yanlış anlaşılır. Vakar, susmak değildir. Boyun eğmek değildir. Yumuşak görünmek değildir. Her şeye tahammül etmek hiç değildir.

Vakar, kişinin mücadele ederken kendi iç merkezini kaybetmemesidir.

Duruşma salonunda vakar, bazen kısa ve kesin bir itirazdır. Bazen tutanağa geçirilmesi istenen tek bir cümledir. Bazen hâkimin sert tavrına aynı sertlikle değil, daha yüksek bir mesleki bilinçle karşılık vermektir. Bazen de gereksiz bir tartışmaya girmeyip asıl meseleye odaklanmaktır.

Vakarın karşıtı yalnızca kabalık değildir. Vakarın karşıtı dağılmaktır. Avukatın kendi öfkesine, korkusuna, gösteri arzusuna, müvekkilin baskısına veya salonun atmosferine teslim olmasıdır.

Sokratesçi çizgide doğruluk, ölçülülük, bilgelik ve adaletin birlikte düşünülmesi, avukatlık bakımından bu nedenle önemlidir. Sokrates’in doğru söylemi, sonucu ne olursa olsun hakikati gizlemeden ve korkmadan söyleme cesaretiyle ilişkilendirilir. Avukatın vakarı da bu çizgide anlaşılmalıdır: Vakar, hakikati söylemekten kaçınmak değil, hakikati mesleki ölçü içinde söylemektir.

Bu nedenle mesleki vakar, dışarıdan görülen bir nezaket biçiminden ibaret değildir. O, içeride kurulan bir disiplindir. Avukatın kendi benliğiyle yaptığı sessiz bir anlaşmadır:

Ben burada varlığımı ispat etmeye değil, savunmayı icra etmeye geldim. Vakar, avukatın mesleki egosunu terbiye etmesidir.

X.Müvekkil İlişkisi: Empati ile Özdeşleşme Arasındaki İnce Çizgi

Avukat müvekkilini anlamak zorundadır. Fakat müvekkiliyle tamamen özdeşleştiği anda temsil kabiliyetini kaybetme riski doğar.

Müvekkil çoğu zaman kendi duygusunun içindedir. Korkar, öfkelenir, abartır, inkâr eder, suçlar, umutsuzlaşır, bazen avukatı da kendi psikolojik dalgalanmasının içine çekmek ister. Müvekkilin dünyasında dava, çoğu zaman sadece bir hukuki süreç değil; onur, korku, aile, itibar, gelecek ve varoluş meselesidir.

Avukat bu duyguyu küçümseyemez. Fakat bu duyguya teslim de olamaz.

Stoacı avukat figürü burada belirginleşir. Stoacı avukat soğuk değildir; fakat ölçülüdür. Duyarsız değildir; fakat kendisini müvekkilin panik dalgasına kaptırmaz. Müvekkilin acısını duyar, fakat onun öfkesini aynen tekrar etmez. Müvekkilin çaresizliğini anlar, fakat kurtarıcı rolüne saplanmaz.

Avukat, müvekkilin dağınık duygusunu hukuki dile tercüme eden kişidir.

Panikten strateji çıkarır. Öfkeden talep çıkarır. Mağduriyetten hukuki iddia çıkarır. Çaresizlikten usuli hamle çıkarır. Dağınık anlatıdan savunma çerçevesi çıkarır.

Bu dönüşüm yapılamadığında avukat, müvekkilin duygusal temsilcisine dönüşür. Oysa avukatın görevi yalnızca müvekkilin duygusunu taşımak değil, onu hukuk düzeni içinde anlamlı ve etkili bir dile çevirmektir.

Bu nedenle avukatlıkta kendini bilme, “Ben hangi müvekkil tipleri karşısında kontrolü kaybediyorum?” sorusunu da içerir.

Kimlerin mağduriyeti beni aşırı içine çekiyor? Kimlerin öfkesi beni yönlendiriyor? Kimlerin çaresizliği beni kurtarıcı rolüne sokuyor? Kimlerin manipülasyonu mesleki mesafemi bozuyor? Kimlerin acısı karşısında hukuki aklım zayıflıyor?

Bu sorular avukatlık pratiğinin görünmeyen etik sorularıdır.

XI.Savunma Personası: Cübbe Zırh mı, Maske mi?

Avukatlıkta kendini bilmek, kişinin kendi “savunma personası”nı tanımasını da gerektirir. Avukat duruşmada, büroda, müvekkil karşısında, adliye koridorunda ve kamuoyu önünde farklı benlik sunumları yapar. Bu kaçınılmazdır. Mesleğin kendisi belirli bir temsil biçimi, dil, duruş ve mesafe gerektirir.

Fakat persona zamanla kişiliğin yerine geçebilir.

Avukat sürekli güçlü görünmek zorunda hissedebilir. Her soruya hemen cevap vermesi gerektiğini sanabilir. Hiç yorulmadığını, hiç korkmadığını, hiç tereddüt etmediğini göstermeye çalışabilir. Müvekkil karşısında “her şeyi çözen kişi” rolüne girebilir. Duruşmada sakinlik gösterirken içeride yıkılabilir; sertlik gösterirken aslında korkusunu örtebilir.

Oysa kendini bilmek, personanın arkasındaki insanı unutmamaktır.

Avukatın cübbesi mesleki bir kimliktir. Fakat kendini bilmeyen avukat, cübbeyi zamanla zırh değil maske haline getirebilir. Zırh, insanı mesleki saldırılara karşı korur; maske ise insanın kendisine yabancılaşmasına yol açar.

Bu nedenle avukatın mesleki kimliği ile kişisel benliği arasında sağlıklı bir mesafe kurması gerekir. Avukat her zaman güçlü görünmek zorunda değildir; fakat mesleki sorumluluğunu taşıyacak kadar güçlü durmak zorundadır. Her şeyi bilmek zorunda değildir; fakat bilmediğini fark edecek dürüstlüğe sahip olmalıdır. Her dosyada kahraman olmak zorunda değildir; fakat her dosyada özenli, sadık ve bilinçli olmak zorundadır.

Kendini bilmek, avukatın kendi mesleki rolünü abartmadan, küçültmeden ve ona teslim olmadan taşıyabilmesidir.

XII. Duruşma Salonu: Kendini Bilmenin Sahnesi

Duruşma salonu, avukatın yalnızca hukuki bilgisinin değil, karakterinin de sınandığı yerdir. Orada kanun bilmek yetmez. Zamanlama, ton, beden dili, susma, itiraz, geri çekilme, ısrar, kayıt oluşturma ve salon atmosferini okuma becerisi gerekir.

Duruşma salonunda avukat, kendi mizacıyla da yüzleşir.

Bazı avukatlar fazla uyumlu kalır; usul ihlallerini görür ama ses çıkarmaz. Tutanakta eksik kayıt olduğunu bilir ama müdahale etmez. Delilin tartışılmadan geçildiğini fark eder ama duruşmanın akışını bozmaktan çekinir. Böylece savunma, görünmezleşir.

Bazı avukatlar ise her meseleyi çatışma konusu yapar. Her müdahaleyi kişisel bir hesaplaşmaya dönüştürür. Her tartışmada sesini yükseltir. Böylece savunmanın stratejik gücü, avukatın öfkesinin gölgesinde zayıflar.

Hibrit Kopuş Savunması bu iki uç arasında daha olgun bir savunma tavrı önerir. Savunma ne sürekli uyum ne de sürekli çatışmadır. Savunma, duruşmanın atmosferine, dosyanın niteliğine, yargısal tavrın biçimine ve ihlalin ağırlığına göre derecelendirilen bilinçli bir mesleki davranıştır.

Bu noktada Stoacılık ile Hibrit Kopuş Savunması arasında güçlü bir bağ kurulur.

Stoacılık avukata iç disiplini verir. Hibrit Kopuş Savunması ise bu iç disiplinin dış stratejiye dönüşmesini sağlar.

Birinci derecede uyum varsa, bu korkudan değil stratejik sükûnetten doğmalıdır. İkinci derecede mikro müdahale varsa, bu pasiflikten değil dikkatli bir kayıt bilincinden doğmalıdır. Üçüncü derecede açık müdahale varsa, bu öfkeden değil savunmanın zorunlu ihtiyacından doğmalıdır. Dördüncü derecede sert kopuş varsa, bu kişisel hınçtan değil ağır usul ihlalinin görünür kılınması gereğinden doğmalıdır. Beşinci derecede radikal kopuş varsa, bu kontrolsüz bir patlama değil, meşruiyet eşiğinin bilinçli teşhisi olmalıdır.

Her derecede temel soru aynıdır:

Bu davranış benim iç tepkimin sonucu mu, yoksa savunmanın ölçülü ve gerekli hamlesi mi?

İşte bu soru, Stoacı avukatlıkla Hibrit Kopuş Savunması’nın kesişim noktasıdır.

XIII. Söz ve Suskunluk: Karakterin İki Yüzü

Avukatlık söz mesleğidir. Fakat yalnızca konuşma mesleği değildir. Avukatın mesleki gücü bazen söylediği cümlede, bazen de söylemediği cümlenin arkasındaki bilinçte görünür.

Bazı avukatlar susamaz; çünkü susmayı zayıflık sanır. Bazıları konuşamaz; çünkü konuşmayı risk sanır. Bazıları her şeye itiraz eder; çünkü kontrolü kaybetmekten korkar. Bazıları hiçbir şeye itiraz etmez; çünkü dışlanmaktan, sevilmemekten veya mahkemenin tepkisini çekmekten çekinir.

Oysa savunmada söz kadar suskunluk da karakter testidir.

Kendini bilen avukat, susmasının korkudan mı stratejiden mi kaynaklandığını ayırt eder. Konuşmasının cesaretten mi, yoksa egodan mı geldiğini fark eder. İtirazının savunmayı güçlendirip güçlendirmediğini, yoksa yalnızca kendi öfkesini boşaltıp boşaltmadığını sorgular.

Bu nedenle iyi savunma, sadece güçlü konuşma sanatı değildir. Aynı zamanda doğru yerde susabilme, doğru anda müdahale edebilme ve sözün ağırlığını koruyabilme sanatıdır.

Avukatın sözü, ne kadar çok söylendiğiyle değil, ne kadar yerinde söylendiğiyle değer kazanır.

XIV. Başarı ve Yenilgi Karşısında Avukatın Kendisiyle İmtihanı

Avukatlık mesleği insanı sonuçlarla sürekli karşı karşıya getirir. Kazanılan davalar, kaybedilen davalar, reddedilen talepler, verilen mahkûmiyetler, alınan beraatlar, bozulan kararlar, onanan hükümler… Bütün bunlar avukatın mesleki ruh halini etkiler.

Fakat avukat kendisini sadece sonuçlarla tanımlamaya başladığında ciddi bir tehlike doğar. Çünkü her beraat avukatın mutlak başarısı değildir; her mahkûmiyet de avukatın mutlak başarısızlığı değildir. Bazı dosyalarda avukat bütün mesleki gerekleri yerine getirmiş, usulü zorlamış, delili tartıştırmış, tutanağı kurmuş, üst denetime kayıt bırakmış; fakat yine de olumsuz sonuç alınmış olabilir. Bazı dosyalarda ise sonuç olumlu çıkmış, fakat avukat mesleki anlamda derin bir emek göstermemiş olabilir.

Stoacı bakış burada avukatı “sonuç putperestliği”nden korur.

Sonuç önemlidir; fakat mesleki değerin tamamı sonuçta değildir. Avukatın değeri yalnızca kazandığı davalarda değil, kaybettiği davalarda nasıl durduğunda da görünür.

Bazı yenilgiler vardır, avukatın karakterini büyütür. Bazı başarılar vardır, avukatın egosunu şişirip mesleki derinliğini azaltır. Bazı kayıplar vardır, ileride kurulacak daha büyük bir savunma kültürünün kaydını oluşturur. Bazı kazanımlar vardır, avukata kendisini gereğinden fazla güçlü zannettirir.

Bu nedenle avukatın kendini bilme yolculuğu başarıyla da ilgilidir, yenilgiyle de. Kazandığında kibirlenmemek, kaybettiğinde çökmemek, reddedildiğinde sinikleşmemek, alkışlandığında sahne sarhoşluğuna kapılmamak mesleki olgunluğun parçalarıdır.

Avukatlıkta en zor denge belki de budur:

Sonucu ciddiye almak, fakat kendini sonucun kölesi yapmamak.

XV.Neyin Seni Çürüteceğini Bilmek

Kendini bilmek, yalnızca insanın güçlü ve zayıf yönlerini tanıması değildir. Aynı zamanda neyin kendisini çürütebileceğini bilmesidir.

Avukatlık insanı büyütebileceği gibi bozabilir de. Meslek, kişiye direnç, muhakeme, hitabet, stratejik düşünme ve insan tanıma becerisi kazandırabilir. Fakat aynı meslek, kontrol edilmezse kişiyi sertleştirebilir, duyarsızlaştırabilir, kibirlendirebilir veya sinikleştirebilir.

Bazı avukatları para bozar. Bazılarını şöhret bozar. Bazılarını güç sahipleriyle yakınlık bozar. Bazılarını sürekli yenilgi duygusu bozar. Bazılarını müvekkil baskısı bozar. Bazılarını adliyedeki saygısızlık bozar. Bazılarını sosyal medya alkışı bozar. Bazılarını da haksızlığa sürekli tanıklık etmek bozar.

Kendini bilen avukat, kendi çürüme ihtimalini erken fark eder.

Bu nedenle kendini bilmek, insanın hangi koşullarda mesleki omurgasının eğileceğini önceden sezebilmesidir.

Avukatın mesleki hayatında en tehlikeli an, artık hiçbir şeyden etkilenmediğini sandığı andır. Çünkü bu bazen olgunluk değil, duyarsızlaşmadır. Yine en tehlikeli anlardan biri, her şeyi kişisel mesele haline getirdiği andır. Çünkü bu da duyarlılık değil, benliğin mesleğin önüne geçmesidir.

Olgun avukat, ne taş kesilir ne de her dalgada sürüklenir. Haksızlığı görür ama hınçla yaşamaz. Acıyı duyar ama aklını kaybetmez. Mücadele eder ama kendini tüketmez.

XVI. Mesleki Sinizm ile Romantik Saflık Arasında

Avukatlık yıllar içinde insanı iki ayrı uca savurabilir.

Birinci uç romantik saflıktır. Bu tavır, hukukun her durumda kendiliğinden işleyeceğini, iyi niyetli bir savunmanın mutlaka karşılık bulacağını, adalet arayışının daima makul ve temiz bir zeminde ilerleyeceğini varsayar. Mesleğin ilk yıllarında bu duygu anlaşılabilir. Fakat yargılama pratiğinin sert yüzüyle karşılaşınca bu saflık kolayca kırılır.

İkinci uç ise mesleki sinizmdir. Bu tavır, “Zaten hiçbir şey değişmez”, “Her şey önceden bellidir”, “Ne yapsak boş”, “Adalet yok” cümleleriyle kendisini gösterir. Sinizm, başlangıçta gerçekçilik gibi görünür; fakat zamanla avukatın mesleki enerjisini içten içe çürütür. Avukat artık mücadele etmez, sadece dosya yürütür. Savunma yapmaz, prosedür tamamlar. Müvekkili dinlemez, tahammül eder. Duruşmaya girmez, sahnenin içinden geçer.

Stoacı avukatlık bu iki uç arasında üçüncü bir yol önerir.

Ne romantik saflık ne de zehirli sinizm.

Stoacı avukat dünyayı olduğu gibi görmeye çalışır. Yargı pratiğindeki aksaklıkları inkâr etmez. Dosya merkezliliği, tutanak krizini, prematüre kanaati, usul ihlallerini, savunmanın görünmezleşmesini bilir. Fakat bunları bilmek onu atalete sürüklemez. Tam tersine, kontrol edebileceği alanı daha ciddi biçimde sahiplenmesini sağlar.

Her şeyi düzeltemem ama bu dosyada doğru yerde durabilirim. Bütün sistemi değiştiremem ama bu ihlali tutanağa geçirebilirim. Kararı garanti edemem ama delili tartıştırmak için ısrar edebilirim. Hâkimin zihnini tümüyle değiştiremeyebilirim ama prematüre kanaati zayıflatabilirim. Adaleti bütünüyle kuramayabilirim ama haksızlığı görünür kılabilirim. Bu tavır, mesleki umudun olgun biçimidir. Saflık değildir; fakat karamsarlık da değildir. Avukatın dünyayı olduğu gibi görüp yine de kendi sorumluluk alanını terk etmemesidir.

XVII. Kendi Adalet Duygusunu Sorgulamak

Her avukatın bir adalet duygusu vardır. Fakat bu duygu her zaman saf ve denetlenmiş bir hukuk bilinci değildir. İçinde kişisel geçmiş, sınıfsal duyarlılık, ideolojik refleksler, eski kırgınlıklar, mesleki tecrübeler, öfke ve hayat hikâyesi bulunabilir.

Bu nedenle avukat kendisine şu soruyu da sormalıdır: Benim adalet duygum nerede hukuki aklı güçlendiriyor, nerede onu gölgeliyor? Bu soru önemlidir. Çünkü bazen avukat, müvekkilin davasında kendi geçmiş haksızlıklarını savunmaya başlar. Bazen dosya, kişisel bir rövanş alanına dönüşür. Bazen hukuki mücadele, fark edilmeden hınçla beslenen bir kimlik mücadelesine kayar.

Sokratesçi gelenekte kendini bilmenin doğruluk, ölçülülük, bilgelik ve adaletle birlikte ele alınması, avukatlık açısından tam da bu nedenle önemlidir. Kendini bilmek, yalnızca içe dönük bir farkındalık değil; adalet duygusunu terbiye eden etik bir ilkedir.

Kendini bilmek, adalet duygusunu da denetleyebilmektir. Çünkü denetlenmeyen adalet duygusu, kolayca hınca dönüşebilir.

Bu, avukatın adalet arzusunu zayıflatmaz; tam tersine onu arıtır. Avukatın adalet duygusu ne kadar güçlü olursa olsun, hukuk formu içinde kalmadığı sürece savunmaya zarar verebilir. Haksızlık karşısında öfkelenmek insani olabilir; fakat avukatın görevi öfkeyi hukuki biçime dönüştürmektir.

Avukat, kendi adalet duygusunu sorgulayabildiği ölçüde daha güçlü, daha ölçülü ve daha güvenilir bir savunma kurabilir.

XVIII. Mesleki Kaderini Bilinçli Seçmek

Avukatlıkta herkes aynı avukat olmak zorunda değildir. Hatta herkesin aynı avukatlık modelini taklit etmesi, mesleki kişiliği zayıflatır.

Kimi ceza savunmasında derinleşir. Kimi aile hukukunda. Kimi insan hakları dosyalarında. Kimi ticari uyuşmazlıklarda. Kimi akademik yazıda. Kimi duruşmada. Kimi müzakere masasında. Kimi stratejik danışmanlıkta.

Kendini bilmeyen avukat, başkalarının başarı modelini taklit eder. Kendini bilen avukat ise kendi mesleki kaderini kurar. Her avukat kendi mizacına, kabiliyetine, ahlaki eşiğine ve hayat tasavvuruna uygun bir mesleki yol bulmak zorundadır. Bu yol, yalnızca para, statü veya görünürlük üzerinden seçildiğinde avukat zamanla kendi mesleki varlığına yabancılaşabilir.

Avukatlıkta gerçek başarı, yalnızca çok dosya almak, çok kazanmak veya çok tanınmak değildir. Kişinin kendi mesleki doğasına uygun bir çalışma biçimi kurabilmesidir. Bazı avukatlar büyük kalabalıkların ve sert duruşmaların içinde güçlenir. Bazıları daha sessiz, daha derin, daha analitik alanlarda verimli olur. Bazıları yazıyla savunur, bazıları sözle. Bazıları müzakereyle sonuç alır, bazıları yargısal mücadeleyle.

Kendini bilmek, avukatın başkalarının alkışına göre değil, kendi mesleki hakikatine göre yol seçebilmesidir.

XIX. Kendini Bilmek, Sürekli Yeniden Yapılan Bir İç Yoklamadır

Kendini bilmek bir defalık keşif değildir. “Ben buyum” deyip kapanmak hiç değildir. Avukatın kendini bilmesi, mesleğin her döneminde yeniden yapılması gereken bir iç yoklamadır.

Genç avukatın korkuları başka, kıdemli avukatın zaafları başkadır. Mesleğin ilk yıllarında görünür olma ihtiyacı ağır basabilir; ilerleyen yıllarda konfor alanı, yorgunluk, mesleki sinizm veya itibar sarhoşluğu başka riskler üretir. Başlangıçta hâkim karşısında susma korkusu vardır; zamanla kimseyi dinlememe kibri doğabilir. Başlangıçta dosyaya hâkim olamama endişesi vardır; zamanla “ben bu işi biliyorum” rehaveti yerleşebilir.

Bu nedenle avukatlıkta kendini bilmek, yaşayan bir faaliyettir. İnsan değişir; mesleğin insanda açtığı yaralar ve imkânlar da değişir.

Bugün kontrol edebildiği öfke, yarın başka bir dosyada yeniden yükselebilir. Bugün koruduğu mesafe, başka bir müvekkil karşısında bozulabilir. Bugün taşıdığı umut, yarın art arda gelen haksızlıklar karşısında zayıflayabilir. Bugün sahip olduğu mesleki vakar, yarın sosyal medya alkışıyla, güç yakınlığıyla veya ekonomik baskıyla sarsılabilir.

Bu yüzden avukatın kendini bilmesi, sürekli bir mesleki muhasebe gerektirir.

Kendini bilmek, avukatın kendi iç dünyasına kapanması değil; kendi iç dünyasını mesleki sorumluluğunun parçası haline getirmesidir.

XX.Avukatın Kendine Sorması Gereken Sorular

Avukatlıkta kendini bilme soyut bir içe dönüş değildir. Somut, gündelik ve mesleki sorularla ilerler.

Avukat kendisine zaman zaman şu soruları sormalıdır: Hangi dosyalar beni gereğinden fazla öfkelendiriyor? Hangi hâkim tavrı karşısında çocuklaşıyorum? Hangi müvekkil tipi beni manipüle edebiliyor? Hangi haksızlık karşısında hukuki aklımı kaybediyorum? Hangi başarı beni kibirlendiriyor? Hangi yenilgi beni meslekten soğutuyor? Hangi duruşmada susmam gerekirken konuştum? Hangi duruşmada konuşmam gerekirken sustum? Hangi dilekçede hukuki argüman yerine kişisel öfke yazdım? Hangi anda müvekkilin hakkını değil, kendi gururumu savundum? Hangi anda vakar sandığım şey aslında korkuydu? Hangi anda cesaret sandığım şey aslında kontrolsüzlüktü? Hangi dosyada mesleki sınırımı aştım? Hangi müvekkile gereğinden fazla yaklaştım? Hangi olay karşısında adalet duygum hınca dönüştü? Hangi başarıdan sonra hazırlık disiplinimi gevşettim? Hangi yenilgiden sonra sinizme yaklaştım?

Bu sorular kolay değildir. Fakat mesleki gelişim yalnızca mevzuat değişikliklerini takip etmekle olmaz. Avukatın kendi iç işleyişini de takip etmesi gerekir.

Kendini tanımayan avukat, kendi mizacının esiri olur. Kendini bilen avukat ise mizacını mesleki stratejinin hizmetine sokabilir.

Sonuç: Avukatlık, Başkasını Savunurken Kendini Öğrenmektir

Avukatlık, insanın başkasının hakkını savunurken kendi karakteriyle karşılaştığı meslektir. Bu meslek, avukata yalnızca hukuku öğretmez; insanı, gücü, korkuyu, yalanı, acıyı, kibri, çaresizliği, cesareti ve sabrı da öğretir. Daha da önemlisi, avukata kendisini öğretir.

Avukat, yıllar içinde şunu anlar: Savunma yalnızca dışarıya yönelmiş bir söz değildir. Aynı zamanda içeride kurulmuş bir disiplindir. Kişi kendi öfkesini, korkusunu, egosunu, tükenmişliğini, adalet duygusunu ve çürüme ihtimalini tanımadan başkasının hakkını tam anlamıyla savunamaz.

Stoacılık bu noktada avukatlığa derin bir felsefi zemin sunar. Avukatın kontrol edemediği çok şey vardır; fakat tam da bu nedenle kontrol edebildiği alan daha kıymetlidir. Sözünü, tavrını, hazırlığını, vakarını, müdahale biçimini, susma anını, itiraz zamanlamasını ve ahlaki duruşunu korumak, avukatın mesleki iç egemenliğidir.

Felsefe tarihinde kendini bilmek, Antik Yunan’da erdem ve ahlakla, modern dönemde bilginin imkânıyla, çağdaş düşüncede ise kendilik inşası ve yaşama sanatıyla birlikte düşünülmüştür. Avukatlık bu üç anlamı da kendi içinde taşır: Avukat kendisini tanır, bilgisinin sınırını bilir, erdemlerini sınar ve meslek içinde kendisini yeniden kurar.

Bu nedenle iyi avukat, sadece kanunu bilen kişi değildir.
İyi avukat, kendini de bilen kişidir.

Öfkesini tanıyan, fakat ona teslim olmayan.
Müvekkilini anlayan, fakat onunla özdeşleşmeyen.
Haksızlığı gören, fakat sinizme düşmeyen.
Başarıda kibirlenmeyen, yenilgide dağılmayan.
Duruşmada konuşmayı da susmayı da bilen.
Kopuşu öfkeden değil, savunmanın zorunlu gereğinden üreten.
Vakarını kişisel gururdan değil, mesleki bilinçten alan kişi.

Son tahlilde avukatlık, başkalarının hikâyesi içinden kendi karakterini inşa etme sanatıdır.

Ve belki de mesleğin en yalın hakikati şudur:

Avukat, başkasını savunurken kendisini tanır; kendisini tanıdıkça savunması derinleşir.

Kaynakça

Bilgin, Büşra. Felsefe Tarihinde Kendini Bilmek Kavramına Paradigmatik Bir Bakış. Doktora Tezi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022.

Evirgen, Hidayet. Etik Açıdan Sokrates ve Platon Felsefesinde Kendini Bilme Sorunu. Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2016.

Taşkın, Esma. Geç Dönem Stoacı Filozofların Yaşam Felsefesi. Yüksek Lisans Tezi, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025.

Yoldaş, Tuğba. Problems of Self-Knowledge and Phenomenal Character. Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi, 2017.

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar İçin 10 Temel İnsan Hakları Standardı

0
Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar İçin 10 Temel İnsan Hakları Standardı

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar İçin 10 Temel İnsan Hakları Standardı, Uluslararası Af Örgütü tarafından 1998 yılında ilan edilmiştir.

Uluslararası Af Örgütü, insan haklarına saygı gösterilmesi, insan hakları ihlallerinin engellenmesi ve bu hakların korunması için çalışan ve uluslararası alanda faaliyet gösteren küresel bir sivil toplum kuruluşudur. Kuruluşun amacı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi tarafından kabul edilen insan haklarına ve diğer uluslararası insan hakları standartlarına tüm insanların erişebilmesini sağlamaktır.

Uluslararası Af Örgütü 216 ülke ve dünyanın her bölgesinde faaliyet gösteren, 7 milyondan fazla gönüllü katılımcısı olan bir örgüttür. Farklı kültürlere, farklı dini ve ideolojik inançlara sahip destekçiler, temel insan haklarına herkesin sahip olduğu, insan haklarının herkes tarafından benimsendiği, uygulandığı ve korunduğu bir dünya için çalışmaktadır.


Uluslararası Af Örgütü tarafından ilan edilen standartlar, değişik ülkelerden polis memurları ve uzmanların katılımı ile hazırlanmıştır. Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar İçin 10 Temel İnsan Hakları Standardı, Birleşmiş Milletler’in kanun uygulayıcıları, ceza adalet sistemi ve insan hakları konularındaki standartlarından yola çıkılarak 1998 yılı Aralık ayında hazırlanmış olup kolluk görevlilerinden iyi davranış adına en önemli 10 beklentiyi ifade etmektedir.

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar İçin 10 Temel İnsan Hakları Standardı

1. Herkesin, hangi sebeple olursa olsun ayrımcılık yapılmaksızın, özellikle şiddet ve korkuya karşı kanunların eşit korumasına hakkı vardır. Çocuklar, yaşlılar, kadınlar, mülteciler, yerinden edilmiş kişiler ve azınlık grubu üyeleri gibi potansiyel olarak hassas grupları korumak için özellikle uyanık olun.

2. Bütün suç mağdurlarına şefkatle ve saygıyla muamele edin, özellikle onların emniyetini ve özel hayatlarının gizliliğini sağlayın.

3. Mutlak zorunlu olmadıkça güç kullanmayın ve kullanmak zorunda kalırsanız mevcut şartlar altında gereken en az miktarda kullanın.

4. Kanunsuz fakat şiddet içermeyen toplantı ve yürüyüşlere müdahale ederken güç kullanmaktan kaçının. Şiddet içeren toplantı ve yürüyüşleri dağıtırken, gerekli olan en az miktarda güç kullanın.

5. Kendinizin ya da başkalarının hayatını korumak için mutlak kaçınılmaz olmadıkça ölümcül kuvvet kullanılmamalıdır.

6. Kanuni şartları oluşmadıkça hiç kimseyi yakalamayın ve şartlar oluştuğunda yakalamayı bu konudaki prosedür kurallarına göre yerine getirin.

7. Gözaltına alınan herkesin yakalanmayı müteakip derhal ailelerine, avukatlarına ve gereken tıbbi yardıma erişmelerini sağlayın.

8. Bütün yakalananlara insancıl davranılmalıdır. Hiçbir şart altında bu kişilere işkence veya kötü muamele yapmayın; bu davranışları teşvik etmeyin ve bu davranışlara göz yummayın ve ayrıca bu davranışların yapılması için verilmiş emirlere uymayı reddedin.

9. Yargısız infaz veya şahısların kaybedilmesi uygulamaları yapmayın, bu tür emirler vermeyin ve bu tür uygulamaları örtbas etmeyin ve ayrıca bunların yapılmasını emreden emirlere uymayı reddedin.

10. Bu temel standartların her türlü ihlalini amirinize ve ilgili savcıya rapor edin. Bu ihlalleri soruşturmak için gerekli adımların atılmasını sağlamak gayesiyle gücünüz dahilindeki her şeyi yapın.

Türkiye Cumhuriyetinde Görev Yapmış Adalet Bakanları

0
Türkiye Cumhuriyetinde Görev Yapmış Adalet Bakanları
Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinde Görev Yapmış Adalet Bakanlarının çoğunluğu hukuk fakültesi mezunudur ve kariyerlerini hukuk alanında yapmışlardır.

Akın Gürlek, 11 Şubat 2026 tarihinde Adalet Bakanlığına getirilmiştir.
Akın Gürlek, 11 Şubat 2026 tarihinde Adalet Bakanlığına getirilmiştir.

Yılmaz Tunç, 4 Haziran 2023 - 11 Şubat 2026 tarihleri arasında görev yapmıştır.
Yılmaz Tunç, 4 Haziran 2023 – 11 Şubat 2026 tarihleri arasında görev yapmıştır.

Kendisinden sonraki bakanın “görevden affı” neticesinde 28 Ocak 2022 tarihinde yeniden bakanlık görevine getirilmiştir.

Abdulhamit Gül, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur ve serbest avukatlık yapmıştır. 19 Temmuz 2017 tarihinde Adalet Bakanı olmuş, görevini 28 ocak 2022 tarihinde kadar sürdürmüştür.

 Bekir BOZDAĞ 25.11.2015-19.07.2017 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Kenan İPEK 07.06.2015-25.11.2015 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Bekir BOZDAĞ 26.12.2013-07.03.2015  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Sadullah ERGİN 06.07.2011-26.12.2013  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Ahmet KAHRAMAN 10.03.2011-06.07.2011 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
  
Sadullah ERGİN 01.05.2009-10.03.2011  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Mehmet Ali ŞAHİN 29.08.2007-01.05.2009  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Fahri KASIRGA 08.05.2007-29.08.2007  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Cemil ÇİÇEK 18.11.2002-08.05.2007  tarihleri arasında görev yapmıştır. 

Prof. Dr. Aysel ÇELİKEL05.08.2002-18.11.2002  tarihleri arasında görev yapmıştır. Türkiye’nin ilk kadın adalet bakanıdır. Eski Adalet Bakanları arasında hukuk kariyeri en güçlü olanlardandır. 
Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK 28.05.1999-05.08.2002  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Prof. Dr. Selçuk ÖZTEK 11.01.1999-28.05.1999  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Hasan DENİZKURDU 04.08.1998-11.01.1999  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
M. Oltan SUNGURLU 30.06.1997-04.08.1998  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Şevket KAZAN 28.06.1996-30.06.1997  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Mehmet AĞAR 06.03.1996-28.06.1996  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Firuz ÇİLİNGİROĞLU, 31.11.1995-06.03.1996  tarihleri arasında görev yapmıştır.
Eski Adalet Bakanı Bekir Sami DAÇE 05.10.1995-31.11.1995  tarihleri arasında görev yapmıştır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirmiş, Gaziantep Cumhuriyet Savcılığı, Serbest Avukatlık, Danışma Meclisi Gaziantep Üyeliği ve Adana Milletvekilliği yapmıştır.
Mehmet MOĞULTAY 27.07.1994-05.10.1995  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
M. Seyfi OKTAY 20.11.1991-27.07.1994  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Suat BİLGE 29.08.1991-20.11.1991  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Şakir ŞEKER 23.06.1991-29.08.1991  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
M. Oltan SUNGURLU 31.03.1989-23.06.1991  tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Eki Adalet Bakanı Mehmet TOPAÇ 26.06.1988-31.03.1989  tarihleri arasında görev yapmıştır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, serbest avukatlık yapmış, 17. ve 18. Dönem Uşak Milletvekilliği ve Adalet Bakanlığı yapmıştır. 29 Eylül 1994 tarihinde Ankara’daki avukatlık bürosunda suikast sonucu hayatını kaybetmiştir.
M. Oltan SUNGURLU 21.12.1987-26.06.1988 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
   Halil ERTEM 16.09.1987-21.12.1987 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
M. Oltan SUNGURLU 17.10.1986-16.09.1987 tarihleri arasında görev yapmıştır. 

M. Necat ELDEM 13.12.1983-17.10.1986 tarihleri arasında görev yapmıştır. 

Kazım AYDOĞAN 21.05.1983-13.12.1983 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Rıfat BAYAZIT 08.02.1983-13.05.1983 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Cevdet MENTEŞ 12.09.1980-08.02.1983 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Ömer UCUZAL 12.11.1979-12.09.1980 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Mehmet CAN 05.01.1978-12.11.1979 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Necmettin CEVHERİ 21.07.1977-05.01.1978 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Selçuk ERVERDİ 21.06.1977-21.07.1977 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Zeyyad BAYKARA 11.04.1977-21.06.1977 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
İsmail MÜFTÜOĞLU 31.03.1975-11.04.1977 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Hayri MUMCUOĞLU 17.11.1974-31.03.1975 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Şevket KAZAN 26.01.1974-17.11.1974 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Hayri MUMCUOĞLU 15.05.1973-26.01.1974 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Fehmi ALPARSLAN 22.05.1972-15.05.1973 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Prof. Dr. Suat BİLGE 11.12.1971-22.05.1972 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
İsmail ARAR 26.03.1971-11.12.1971 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Ziya ÖNDER 03.11.1969-26.03.1971 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Hidayet AYDINER 01.08.1969-03.11.1969 tarihleri arasında görev yapmıştır. 
Hasan DİNÇER 27.10.1965-01.08.1969 tarihleri arasında görev yapmıştır. 

Eski Adalet Bakanı Refik Şevket İnce 19 Mayıs 1921 – 9 Temmuz 1922 tarihleri arasında görev yapmıştır. 28 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisine Saruhan (Manisa) Milletvekili olarak katılmış, 21 Eylül 1921’de Kastamonu İstiklal Mahkemesi Başkanlığına seçilmiş, 2 Mart 1921’de Meclisteki görevine dönmüş, 1921’de bir süre Dâhiliye Vekilliğine vekâlet etmiştir. 1931, 1935 ve 1939 seçimlerinde Manisa Milletvekilliği yapmıştır. 1945 yılında Demokrat Parti Kurucu Üyeliği ve 1950 seçimlerinden sonra Manisa Milletvekilliği yapmıştır. I. Menderes Kabinesinde Milli Savunma Bakanı ve II. Menderes Kabinesinde Devlet Bakanlığı yapmış, 30 Mart 1951’de Bakanlıktan ayrılmıştır. 2 Kasım 1951’de Demokrat Parti Meclis Grup Başkanlığına seçilmiş, 17 Haziran 1952’ye kadar bu görevi sürdürmüştür. Gazeteci Yazar Emin Çölaşan’ın dedesidir.

Yusuf Kemal Tengirşenk

Yusuf Kemal Tengirşenk

Yusuf Kemal Tengirşenk, Eski Adalet Bakanları arasında hukuk kariyeri en güçlü olanlardandır. 

Eski Adalet Bakanı Celâlettin Arif Bey 3 Mayıs 1920 – 30 Mart 1921 tarihleri arasında görev yapmıştır. Celalettin Arif, İstanbul Barosu‘nun kuruluşunda rol oynamış, TBMM’nin kurulması ile birlikte yürütme görevi verilen I. İcra Vekilleri Heyeti ve II. İcra Vekilleri Heyeti’nde Adliye Vekilliği ve TBMM 1. Dönemde Erzurum milletvekilliği yapmış hukukçu bir siyaset adamıdır.
Türkiye Cumhuriyetinde Görev Yapmış Adalet Bakanları

9 Temmuz – Hukuk Takvimi

0

9 Temmuz – Hukuk Takvimi

1797  Felsefeci ve siyaset kuramcısı Edmund Burke, Beaconsfield’de öldü. (Doğumu: 12 Ocak 1729 Dublin)  Burke, İngiltere Avam Kamarası’nda görev yaptı. Fransız İhtilali‘ne karşı çıktı. Kuzey Amerika’daki İngiliz sömürgelerinin bağımsızlık hareketine destek verdi. Estetik üzerine felsefi çalışmalar ve Annual Register adlı siyasi dergiyi çıkardı.
1816 Arjantin, İspanya’dan bağımsızlığını kazandı
1919 Mustafa Kemal Paşa‘nın görevine son verildiği hakkında Harbiye Nezareti genelgesi yayınlandı. Mustafa Kemal Paşa 10 Temmuzda İstanbul hükümetine tarihi bir telgrafla cevap verdi.
1922 Adalet Bakanı Refik Şevket İnce‘nin görevi sona erdi. İnce, Fevzi Paşa başkanlığındaki İcra Vekilleri heyetine 24 Ocak 1921’de getirilmişti. 1931, 1935 ve 1939 seçimlerinde Manisa Milletvekilliği yaptı. 1945 yılında Demokrat Parti Kurucu Üyeliği ve 1950 seçimlerinden sonra Manisa Milletvekilliği yaptı. Menderes Kabinelerinde görev aldı. Gazeteci Yazar Emin Çölaşan’ın dedesidir.
1946 Hukukçu devlet adamlarından Nevzat Tandoğan intihar ederek yaşamına son verdi. (Doğumu 1894) İstanbul Hukuk Mektebi‘nden mezun oldu. Malatya Valiliği, Konya Milletvekilliği ve Ankara Valiliği yaptı. Evli ve iki çocuk babasıydı. 
1951

Amerikalı dedektif romanları yazarı Dashiell Hammett, anti-komünist soruşturmalarda ifade vermeyi reddettiği için altı ay hapse mahkûm edildi.

1961

1961 Anayasası, 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan askeri darbe sonucunda hazırlanarak 9 Temmuz 1961’de halk oylaması sonucunda kabul edilmiştir. 1961 Anayasası, Milli Birlik Komitesinin geçici yönetimini sona erdirmiş ve 1924 Anayasasını yürürlükten kaldırmıştır. Türkiye’de ilk defa referandum yapılmış, halk yüzde 61,5 oranında evet oyu vermiştir. Yeni Anayasa, 1971 Muhtırası sonrasında köklü değişikliklere uğramış ve 12 Eylül Darbesi’ne kadar yürürlükte kalmıştır. #HukukTarihi #9Temmuz #Anayasa

1991

Hukukçu devlet adamlarından Orhan Hançerlioğlu yaşamını yitirdi.

1997  Çankaya Üniversitesi kuruldu.
2002 Afrika Birliği Örgütü dağıldı ve yeniden yapılanarak Afrika Birliği adını aldı.
2008

Ürünlerin pazarlanması ile ilgili akreditasyon ve pazar gözetimi gerekliliklerini belirleyen ve (AET) 339/93 sayılı Tüzük’ü yürürlükten kaldıran 9 Temmuz 2008 tarihli ve (AT) 765/2008 sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konseyi Tüzüğü (ABRG L 218, 13.8.2008, s. 30) kabul edildi.

2011  Güney Sudan bağımsızlığını ilan etti.
2018 Türkiye’de ilk Cumhurbaşkanlığı Hükümet Kabinesi yemin ederek göreve başladı. 9 Temmuz 2018 tarihinde açıklanan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Kabinesi’nde Abdülhamit Gül Adalet Bakanlığı görevine getirildi.
2024 Laiklik Meclisi üyesi Avukat Doğan Erkan hakkında, İstanbul Sözleşmesinden çıkılmasına karşı açılan davada görevli olan bir Danıştay hakimini eleştirdiği gerekçesiyle dava açıldı. Erkan, Belediye hukuk müşaviri iken Danıştay’a atanan hakime ilişkin eleştirisi nedeniyle Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor.

1961 Anayasası halkoylaması ile kabul edildikten sonra bir gazete haberi

 

9 Temmuz – Hukuk Takvimi

Yolsuzlukla Mücadele Önlemleri ve Yöntemleri

0

Yolsuzlukla Mücadele Önlemleri ve Yöntemleri, 7 Ocak 2003 tarihinde kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Yolsuzluk Araştırma Komisyonu tarafından hazırlanarak kamuoyuna ilan edilmiştir.

Komisyon, yolsuzlukların sebeplerinin, sosyal ve ekonomik boyutlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulmuştur.  Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105’inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasını, bu araştırmayı yapacak Komisyonun 12 üyeden kurulması kararlaştırılmıştır.

Komisyonun çalışma süresinin Başkan, Başkanvekili, Sözcü ve Kâtip üye seçimi tarihinden başlamak üzere 3 ay olmasına ve gerektiğinde Ankara dışında da çalışmasına karar verilmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarafından 07 Ocak 2003 tarihinde kurulan “Yolsuzlukların Sebeplerinin, Sosyal ve Ekonomik Boyutlarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu“, “Bir Olgu Olarak Yolsuzluk: Nedenler, Etkiler ve Çözüm Önerileri” başlığı alında yolsuzlukla mücadele raporunu hazırlamıştır.

YOLSUZLUKLA MÜCADELE ÖNLEMLERİ VE YÖNTEMLERİ

Bu bölümde yolsuzluğa ilişkin önlemler analitik bir bakış açısıyla irdelenmiş, somut ve doğrudan uygulamaya yönelik öneriler bir sonraki bölümde ele alınmıştır.

1. YOLSUZLUĞU OLUŞTURAN KOŞULLARIN ORTADAN KALDIRILMASI

Yolsuzluğun ortaya çıkmasında kamu yönetiminde yerleşik yapılar yanında, yaklaşım ve anlayışlar da etkili olmaktadır. Bu bağlamda, demokratik hukuk devletinin tüm yönleriyle uygulanması, devlet yönetiminde saydamlığın sağlanması, yöneticilerin görevleriyle ilgili hesap vermesi, kamu kuruluşlarına güvenen artırılması, personel rejimi ve yönetim ilkelerinin belirlenmesi gibi hususlar önem taşımaktadır.

1.1. HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ VE HUKUKA BAĞLILIK ANLAYIŞININ YERLEŞTİRİLMESİ

Hukuk devleti, insan haklarına saygılı, bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kuran ve bu düzeni sürdürmekte kendini yükümlü sayan, hukuk kurallarına ve Anayasaya uyan işlem ve eylemleri yargı denetimine açık devleti ifade etmektedir.

“Demokraside hukuk adalet süzgecinden, devlet de adil hukuk süzgecinden geçirilir; elde edilen hukukun üstünlüğünü benimsemiş devlettir. Hukukun amacı adaletsizliği önlemektir. Hukuk örgütlenmiş adalettir.(…) Adaletsiz hukuk, yalnızca’ yanlış hukuk’ değil, hukuk doğasından yoksun bir hükümler yığınıdır.”

Kopenhag Kriterleri’nin en önemli ilkelerinden hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü kavramları iyi yönetişimin ve yolsuzlukla mücadelenin de “olmazsa olmaz” koşullarındandır.

Doksan üç ülkenin imzaladığı “8 nci Uluslararası Yolsuzluklarla Savaş Konferansı Lima Beyannamesi” ile açıklanan hükümlerden biri şudur: Hükümetler yolsuzlukla savaşın bağlı olduğu hukukun üstünlüğü ilkesinin temel taşı olan adaletin bağımsızlığını, doğruluğunu ve politika dışı kalmasını sağlamalıdırlar.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT), 1999 İstanbul Zirve Konferansında da yolsuzlukla mücadele-hukukun üstünlüğü ilişkisine vurgu yapılmıştır.

Devletin yurttaşa müdahalesini sınırlamayı, böylece devleti azaltıp, hukuku çoklaştırmayı amaçlayan kara Avrupası kaynaklı “hukuk devleti” yaklaşımından farklı ve ek olarak; Anglo-Sakson kaynaklı hukukun üstünlüğü yaklaşımı; paylaşımcılığı ve toplumsal mutabakatı esas alarak, merkeziyetçiliği en aza indirir, sivil toplum örgütlenmesinin önemli ve ağırlıklı olduğu katılımcılığı hayata geçirmeyi hedefler. Bunun doğal sonucu, saydamlık ve hesap verebilirliktir. Saydamlığın ve hesap verebilirliğin sağlandığı ortamlarda yolsuzlukların gelişme olanağı yoktur.

“Devlet, ‘çok hukuk, az devlet’ formülünün de ötesinde hukukun üstünlüğünü yaşama geçirirse devleşmez; ama gerçekten devlet olur ve meşruluk katsayısı arttığından güçlenir.” (Doçent Dr. Sami SELÇUK Yargıtay (Eski) Başkanı)

1.2. YOLSUZLUK RİSKİ İÇEREN ALANLARA İLİŞKİN İDARİ VE YASAL DÜZENLEMELERİN GÖZDEN GEÇİRİLMESİ

Bu alanda alınabilecek önlemlerin başında öncelikle, yolsuzluklara açık işlem ve kararların sayısının azaltılması gerekir. Yasal çerçeve yalınlaştırılmalı, işlemler en aza indirilmelidir. Böylece belli alanlarda kamu yönetiminin işleyişini denetleme ve değerlendirme aşırı uzmanlık gerektirir bir iş olmaktan çıkacaktır.

Devletin tekelinde kalması zorunlu görülen, ancak yolsuzluk riski yüksek olan işlev ve kararların, yolsuzluklara imkan vermeyecek şekilde yeniden düzenlenmesi ve bu süreçler için etkin bir denetim sisteminin oluşturulması da diğer bir önlemdir.

Kamu işlemlerinin basitleştirilmesi ve hızlandırılması da yolsuzluk risklerini azaltır. Bu amaçla, işlem ve süreçlerin yeniden gözden geçirilmesi, bilgisayar kullanılması, bazı ara işlemlerin kaldırılması, kurumlarda toplam kalite yönetiminin uygulanması gibi önlemler alınabilir. Devletin kendi bilgi sistemi
içinde var olan bilgiler yurttaştan istenmemelidir.

Yasal düzenleme gerekli olan alanlardan biri medya ile ilgilidir. Medyada tekel ve kartel oluşumuna izin verilmemelidir. Aynı anda gazete ve TV kanalı sahibi olmayı engelleyen ve medya sahiplerinin kamu ihalelerine girmesini yasaklayan AB sistemi benimsenmelidir.

Türkiye’de devletin ekonomideki ağırlığı, bütün özelleştirme çalışmalarına rağmen devam etmektedir. Bu nedenle, ticaretle uğraşanın yolu mutlaka devlete düşmektedir. Ticaretle uğraşanların aynı zamanda medya kuruluşlarına da sahipse, birtakım ekonomik menfaatlerin elde edilmesinde medya kullanılabilmektedir. Burada yapılması gereken, devletin ekonomideki ağırlığının azaltılması yanında, yapılacak hukuki düzenlemeler ile ticaret ve medyanın sahipliğinin ayrılmasıdır.

“Medyanın Türkiye’nin yakın geçmişinde iki büyük günahı vardır. Birincisi devlet üstünden zenginleşme politikası uğruna asli işini geri plana itmesi, ikincisi de parayı tapınma felsefesini yüceltmesidir. (….)Türkiye’de serbest rekabetin önünün açılması, ekonomisinin sağlıklı bir biçimde işlemesi için medya ile iktidarın çıkar bağının kesilmesi lazımdır.” Ergun Babahan, Sabah Gazetesi, 20 Ekim 2002.

1.3. KAMU YÖNETİMİNDE SAYDAMLIĞIN SAĞLANMASI

Kamu yönetiminde saydamlık, özellikle, mali konularda önem taşımaktadır. Mali saydamlık, hükümetin yapısının ve işlevlerinin, mali politika planlarının, kamu sektörü hesaplarının ve mali hedeflerinin kamuoyuna açık olmasıdır. Kamu sektörü mali politikanın oluşturulması ve yürütülmesi ile ilgisi olan bütün kurum ve kuruluşlar olarak tanımlanabilir. Mali saydamlık, sorumluluğu güçlendirir ve sürdürülebilir olmayan nitelikteki politikaların getirmiş olduğu politik riskleri artırır.

Uluslararası Para Fonu’nun “Mali Saydamlık Uygulamaları Tüzüğü”ne göre saydamlığın sağlanabilmesi için gerekli dört temel ilke şunlardır:

a-) Rollerin ve sorumlulukların belirgin olması
b-) Bilginin kamuya açık olması
c-) Bütçe hazırlama, Uygulama ve Raporlama süreçlerinin açık olması ve
d-) Denetimin ve istatistiksel veri yayınlamanın bağımsız olması.

Mali saydamlığın gerçekleştirilmesi konusunda, Türkiye’de ortaya çıkan eksiklikler ise, aşağıdaki gibi özetlenebilir:

a-) Bütçenin kapsamı çok dardır. Bütçe dışında döner sermayeler, fonlar, dernekler ve vakıflar aracılığıyla birçok bütçe dışı kamusal faaliyet gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla, kamusal kaynakların sınırlı bir bölümü TBMM denetiminden geçmektedir.

b-) Merkezi hükümetin gerçekleşmesi muhtemel yükümlülükleri, vergi harcamaları ve kamu bankaları, KİT’ler ve Merkez Bankası ile ilişkilerinden kaynaklanan yarı mali nitelikteki faaliyetleri bütçe metni ile birlikte açıklamasını öngören bir düzenleme bulunmamaktadır.

c-) Kamu gelir ve giderler ile ilgili varsayım ve tahminlerdeki sapmalar, gerçekleşmesi muhtemel yükümlülükler nedeniyle ortaya çıkabilecek mali risklerin raporlanmasına ilişkin bir yükümlülük de söz konusu değildir.

d-) Mali yönetimde yetki ve sorumluluklar arasında yeterli dengeler kurulamadığından yönetsel sorumluluğun değerlendirilmesinde de güçlüklerle
karşılaşılmaktadır.

e-) Bütçeler, yalnızca bütçe genel dengesinin anlaşılmasına imkan vermekte, ekonomik analizler yapmaya imkan verecek farklı bütçe açığı tanımlamaları kullanılmamaktadır.

f-) Nihai hesaplarının kapsamı çok kısıtlıdır. Mali faaliyetler bir bütün olarak değerlendirilememektedir.

Türkiye’de, konsolide bütçenin kapsamı çok dardır. Bütçe kanunu ile birlikte merkezi hükümetin bütçe dışı faaliyetlerine ilişkin herhangi bir rapor yayınlanmamaktadır. Konsolide bütçe içine yarı mali nitelikli faaliyetlerin katılması gerekmektedir. Bütçeyle ilişkisinin kurulması gereken bir çok kamusal harcama alanı bütçe dışında kalmakta, kamusal harcama alanı dışında kalan kısmında önemli bir oranı kamu kesimi genel dengesi dışında kalabilmektedir (döner sermaye, vakıf, dernek, yarı mali nitelikli faaliyetler, koşullu yükümlülükler, vergi harcamaları gibi).

Türkiye’de, kamu mali yönetiminde görev ve sorumlulukların çok kesin sınırlamalarla birbirinden ayrılamadığı, hatta çakıştığı ve sonuçta da ciddi bir koordinasyon sorunuyla karşılaşıldığı gözlenmektedir. Kamu yönetiminde sorumlulukların yerine getirilmesinin, doğru bir şekilde değerlendirilmesini sağlamak amacıyla, bütçe dışında yer alan, ancak bütçeden transfer alan bütçe dışı faaliyetlerin de, bütçenin tabi olduğu denetim ilkelerine tabi olması gerekir. Bu konuda, Türkiye’de ciddi sorunlar bulunmaktadır. Örneğin, konsolide bütçenin denetimi Sayıştay tarafından yerine getirilirken bütçe içi ve dışı harcamaların büyük bölümü, Sayıştay denetimi dışında tutulmuştur. Ayrıca, konsolide bütçe fonlarına ilişkin işlemler de farklı muhasebe ilkelerine göre kayıt edilmektedir. Tüm bu hususlar, sorumlulukların denetlenmesinde bütünlüğü bozmakta, kamu faaliyetleri hakkında doğru değerlendirmeler yapılmasını engellemektedir. Düzenlenen bütçelerin, dayandıkları kanun ve düzenlemelerin ek bütçeler, yedek ödenek uygulamaları ve emanet kalemleri ile delinmesi sonucu etkinliklerini yitirmektedir. Türkiye’de bütçelerin etkinliğini kaybettiren bu uygulamalara sıkça rastlanmaktadır.

Bu kapsamda, Türkiye’deki duruma bakıldığında cari yıl yanında geleceğe ve geçmişe ilişkin verilerin düzenli, kapsamlı ve karşılaştırılabilir nitelikte elde edilmesinde çeşitli sorunlar olduğu bilinmektedir. Konsolide bütçe borçlarının seviyesi ve yapısı hakkında düzenli olarak bilgi yayınlanırken, finansal varlıklar hakkında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ayrıca, devletin varlık ve yükümlülüklerinden türetilen devlet bilançosu da yayınlanmamaktadır.

Türkiye’de, “Yıllık Programlar” ve Bütçe Tasarısı Metni ile birlikte Meclise sunulan “Genel Ekonomik Hedefler” ve “Bütçe Gerekçesi” ana hatlarıyla mali hedefleri, makro ekonomik çerçeveyi ve bütçenin hangi politikalara dayandırıldığını içermekte, ancak mali riskleri tanımlamamaktadır.

Türkiye’de, bütçe işlemlerinin muhasebeleştirilmesinde genel olarak nakit bazlı kayıt sistemi kullanılmaktadır. Bu usûl, mali durumun değerlendirilmesini güçleştirmektedir. Ekonomi ve kamu mali durumu hakkında daha kapsamlı değerlendirmeler yapabilmek için, nakit bazlı tablolar yanında tahakkuk bazlı raporlamaları da yapabilmek gerekmektedir. Buradan elde edilecek verilerle devletin bilançosuna ulaşılması, böylece, diğer bilanço çıkaran sektörlerle kamu sektörünün karşılaştırılması mümkün olacaktır. Bundan sonra atılması gerekli adım ise, ülke ekonomisinin tümünde uygulanacak muhasebe standartlarının aynı olmasını sağlamaktır. Bu yaklaşım, sektörler arasında tam bir değerlendirme ve karşılaştırma yapılmasına imkan verecektir.

Türkiye’de, malî raporlamanın zamanında yapılması, etkin, kapsamlı ve güvenilir olmasında birtakım sorunlar bulunmaktadır. Bütçe kanunlarının ve bütçe kesin hesabının kapsamının dar olması, raporlama konusunda eksikliklere yol açmaktadır.

Türkiye’de, bütçe işlemlerinin yasalara uygunluğunu TBMM adına denetleyen ulusal denetim kuruluşu olan Sayıştay’ın denetim alanı, tıpkı bütçenin kapsamı gibi çok dardır. Böylece, kesin hesaplarda da kamu faaliyetlerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi yapılamamaktadır. Halbuki, Sayıştay, Kurtuluş Savaşı sırasında yani savaş devam ederken, Kurtuluş Savaşı harcamalarını dahi denetlemiş bir kuruluşumuzdur. Ayrıca, Sayıştay’ın denetimi “performans denetiminden” çok “hukuki denetime” dayanmaktadır.

Kısaca, yolsuzluğun yönetsel nedenleri arasında saydığımız “Hesap Verme Mekanizmalarının Eksikliği” başlıklı bölümde yer alan tüm saptamalar dikkate alındığında, özellikle de hesap verme sorumluluğu yönünden, TBMM’nin rolünü ve etkisini güçlendiren düzenlemeler yapılmalıdır.

1.4. HESAP VERME SORUMLULUĞUNUN YERLEŞTİRİLMESİ

Hesap verme sorumluluğunun geliştirilmesi, kısaca, yolsuzluk faaliyetlerin zamanında tespit eden ve caydırıcı idari ve adli cezaları içeren etkin bir yaptırım sisteminin kurulmasını ifade eder.

Bu amaçla, raporumuzun çeşitli bölümlerinde değinilen; bilgi edinme özgürlüğü, mali hesapların saydamlığı, açık ve saydam bütçe süreci, mali yönetim ve performans denetim sistemleri, Ombudsman ve yolsuzlukla mücadele birimi, yasama denetimi, zorlayıcı tedbirler, adli reform, özgür seçimler gibi olgu, kurum ve yapılanmalara ihtiyaç vardır. Bunlardan bazılarına ilişkin özet açıklamalara aşağıda yer verilmiştir:

Bilgi edinme özgürlüğü, devlette saydamlığa katkı sağladığı gibi, yönetim hizmetleriyle ilgili kurallar ve işlemler hakkında yurttaşların bilgi sahibi olmasını sağlar. Örneğin, Uganda’da bir aracın tescil edilmesi veya bir şirketin kurulması için gerekli olan mevzuatı, işlem aşamalarını ve ücretleri içeren bir metni, ilgili kamu birimlerin görünür bir yerine asmaktadır. Böylece, kamu görevlilerinin yurttaşlar tarafından oto kontrolünün yapılması mümkün olmakta ve küçük rüşvetler önlenebilmektedir.

Açık bütçe süreci, kamu harcamalarının ve gelirlerinin planlanması sürecinde yurttaşların katılımını sağladığı için, sorumluluk ilkesini geliştirmektedir. Örneğin Bolivya’da, El Salvador’da ve Paraguay’daki adem-i merkeziyetçilik programları yerel bütçe süreçlerine yurttaşların katılımını ve denetimini
öngörmektedir.

Çağdaş mali yönetim ve denetim sistemleri, özellikle bilgisayar destekli yapısıyla saydamlığı artırmak ve kötü uygulamaları saptamak konusunda etkili olmaktadır. Mali yönetim sistemlerinin etkin olması için, ileri teknoloji kullanılmakta ve mali yazılımların üretilmesi, yüksek standartlara sahip muhasebe personeli ve denetçilerin yetiştirilmesi gibi faaliyetler sıklıkla söz konusu olmaktadır. Çağdaş mali yönetim sistemi uygulamalarından bazı örnekler, aşağıda yer almıştır:

  • İş sahiplerine memurlara ve diğer ilgililere mükerrer ödeme yapılması gibi suiistimallerin ortaya çıkartılması amacıyla, mevcut bilgilerin bilgisayarlar aracılığıyla karşılaştırılması
  • Kötü kullanılmaya elverişli faaliyetlerin kayıtlara yüklenmesi suretiyle bilgisayar destekli denetimlerin yapılması
  • Yolsuzluğa açık olan alanlardaki olağan dışı sapmalara karşı otomatik uyarı mekanizmaları (örneğin, usulsüz krediler)
  • Bütçe dışı harcamaların ortadan kaldırılması için, kamu fonlarının birleştirilmesi ve tek banka hesabının kullanılması

Zorlayıcı tedbirler kavramından, genellikle, yolsuzlukla mücadele yasaları anlaşılmaktadır. Bu yasalarda, yolsuzluğun tanımı, yolsuzluk eylemleri, el koyma ve zoralım hükümleri, muhbir ve tanık koruma kuralları, gizliliğin sınırları, memur ve kamu görevlisi tanımları, mal bildirimi kuralları, kamu görevlerinden ve ihalelerinden yasaklanma gibi hükümlere yer verilmektedir.

Bu raporun hazırlandığı tarihte, Viyana’da halen sürmekte olan “Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi” taslağı ad hoc komite çalışmaları sırasında, bazı ülkeler, “masumiyet” karinesini gündeme getirerek, yasa dışı zenginliği yönetimin ispat etmek zorunda olduğunu ileri sürmektedirler.

Ayrıca, örneğin, Almanya’da kamu görevlilerinin mal bildirimi vermesi söz konusu değildir. Bu uygulama, özel hayata müdahale olarak kabul edilmektedir. Ancak Tayland ve Hong Kong gibi ülkelerde ise, suçlanan kamu görevlisinin ücretiyle uygun olmayan mal varlığının kaynaklarını kanıtlayamaması durumunda, yakın akrabaları da yasal olarak soruşturma kapsamına alınabilmektedir.

1.5. YURTTAŞIN DEVLETE OLAN GÜVENİNİN ARTIRILMASI

Yurttaşın devlete olan güveninin yeniden kazandırılmasının temel koşulu, devletin, yurttaşın ödediği vergiler karşısında hizmetlerinden yararlanan saygın bir “müşteri” olarak görmesidir. Bu anlayış, özellikle, kamu bürokrasisinin yurttaşa yaklaşımı ile belirlenir. Yansız, verimli ve etkili çalışan, hesap verebilen ve yaptığı işlemler saydam olan bir bürokrasi, etkin, güvenilir ve saygın bir devletin de temelini oluşturur. Kamu kurumlarına güvenin yeniden sağlanması için dikkate alınması gerekli ilkeler ve bunların uygulanma şekli aşağıdaki şemada gösterilmiştir:

1.6. İNSAN ODAKLI MÜCADELE YÖNTEMLERİ

İnsan unsurundan soyutlanmış, insanın özgür gelişimini toplumculuğun karşıtıymış gibi algılayan ideolojik yaklaşımların iflas ettiği yakın geçmişte görülmüştür. Buna karşılık, insanın özgür gelişimini ve girişimciliğini tümüyle bireyin çıkarlarının en çoklaştırılması olarak gören, bireyin çıkarlarının toplumsal çıkarlarla dengelenmesi anlayışını reddeden yaklaşımların da, günümüzde ciddi bir şekilde sorgulandığı bilinmektedir.

Erdem sıralamasının en başında bulunan “dürüstlük” kavramının tüm toplum tarafından aynı önemde anlaşılmasını sağlayacak örgün ve yaygın eğitim olanaklarından yararlanılmasının yanı sıra; ehliyetin, liyakatin önemine ve gerekliliğine de mutlaka inanmalı ve kadrolara seçimde nesnel ölçütleri kullanmalıyız.

Yolsuzlukları yok etme girişimleri, insan davranışlarını bir bütün olarak ele alma esasına dayandırılmalıdır. Yasal ve idari tedbirler tek başına yeterli değildir. Bunun dışında ve öncelikle, yönetici sınıfın iliklerine kadar işlemiş tutarlı bir ahlak anlayışının mevcudiyeti gereklidir.

Yolsuzlukla mücadele için sosyal, ekonomik ve politik planlamalar gereklidir.

Yolsuzluk olgusunu oluşturan unsurların birinin veya birkaçının ya da tamamının, yolsuzluğa eğilimli insanlar olmaksızın tek başına yolsuzluk olgusunu doğurabilmesi mümkün değildir. Yolsuzlukların ortaya çıkabilmesinde insan faktörü, insanın ahlak ölçüleri sonuç tayin edici önem arz etmektedir.

Nihai planda, yolsuzluk olaylarına engel olmak, iş başındaki görevlilerin ahlaki donanımlarının son derece yüksek olmasıyla mümkündür. İyi insanlara iyi yasalar ve iyi yasalara iyi insanlar destek olmadıkça, yolsuzluklar devam edecektir. Ancak iyi kamu görevlileri olmasının yolu da eğitimden geçmektedir.

Bürokrasinin bazı işlev ve kararları, göreli olarak, daha yüksek yolsuzluk riski içerir. Bu nitelikteki işlev ve kararlara ilişkin süreçler incelenerek, yolsuzluk olasılığını azaltacak düzenlemeler yapılması gerekir.

1.7. KAMU GÖREVLİLERİNİN MALİ DURUMLARININ İYİLEŞTİRİLMESİ VE ÜCRETLERDE ADALETİN SAĞLANMASI

Ülkemiz koşullarında yaşam standartlarına uygun ücret alamayan kamu görevlileri, sürekli olarak geçim sıkıntısından kurtulmanın yollarını aramaktadırlar. Bazı kamu görevlileri için bunun çözüm yolu, yolsuzluk yapmak şeklinde olabilir. Bunu önlemenin yolu ise, kamu görevlilerine en azından ortalama hayat standardı sağlayacak bir ücret verilmesidir.

Ayrıca, geniş anlamda ülkedeki gelir dağılımı dengesizliği, dar anlamda da kamu kesiminde çalışanlar arasındaki ücret dengesizliği de kamu görevlilerinin yolsuzluklara karışmasına neden olabilir. Ülkemizde, özellikle memurlar, hem kendi aralarındaki ücret dengesizliği, hem de işçiler ile memurlar arasındaki ücret dengesizliği ve geniş anlamda ülkedeki gelir dengesizliği nedenleriyle, yoğun bir psikolojik baskı altındadır. Yıllardan beri devam eden bu olumsuz süreç sonucunda, rüşvet ve yolsuzluklar neredeyse açıktan konuşulur hale gelmiştir.

Diğer yandan, kamu görevlilerinin mal bildirimlerinin dikkatli takibi ile yolsuzluklara karışanların tespiti de, kamu görevlilerinin yolsuzluklara karışmasında caydırıcı olabilir. Bugünkü uygulamada mal bildirimleri, işlem şeklinde bir belgenin doldurulmasından ibaret kalmaktadır.

1.8 KAMU GÖREVLİLERİ İÇİN MESLEKİ ETİK KURALLARI BELİRLENMESİ

Yönetimde görev ve sorumlulukları açık ve anlaşılır biçimde tanımlayan yasal düzenlemelerin yanında, kamu görevlilerinin tutum ve davranışlarını şekillendirecek etik kuralların oluşturulması ve bu kuralların mesleki toplumsallaşma sürecinde bireye aktarılması gereklidir. Kamu yönetimimizin her sektörü için ayrı etik kuralları belirlenmeli ve bu kuralların uygulanmasını denetlemek için gerekli birimler oluşturulmalıdır.

Her sektör için belirlenecek mesleki ahlak ile kamu yöneticilerinin görevlerini yerine getirirken, kendilerini bağlı sayacakları yansızlık, tarafsızlık, kamu yararı, toplumsal eşitlik güvenilirlik, kararlılık, hukuka saygı, insana saygı, çalışkanlık, verimlilik, etkinlik gibi üst düzey etik standartlar belirlenir.

Bu şekilde belirlenecek ilkeler ile kamu görevlileri teknik sorumluluk yanında, etik sorumlulukları da belirlenmiş olacaktır. Ayrıca, etik uygulamaları ile kamu görevlilerine, “hizmet aşkı,” “mesleki vicdan” ve “kendi çıkarını toplum çıkarından üstün tutma” gibi değerlerin kazandırılmasına çalışılmalıdır. Kamu kurumlarımızda, içinde sürekli toplumun yararına çalışan, kendisini devletin sahibi olarak gören, gözeten ve kendisini kamu hizmetine adamış çok sayıda kamu görevlilerimiz bulunmaktadır. Uygulamaya konulacak mesleki etik ilkeleri, hem bu tür personelin sayısını artıracak, hem de kamu personelinin etik açıdan değerlendirilmesinde ödüllendirilmesinde kıstaslar sağlayacaktır.

Söz konusu değerler, “iyi yönetim”in temeli olup, aynı zamanda iyi bir kamu yöneticisinin sahip olması gereken özelliklerdir. Kamu görevlilerinin ahlaki standartlarını geliştirmeye yönelik olarak yapılacak çalışmalar; yasal düzenlemeler yapma, işleyişe egemen olan ilkeleri yeniden belirleme ve özel bir kamu biriminin oluşturulması olmak üzere üç alanda gerçekleştirilmelidir.

Nolan Komitesi Kamu Yaşamında Standart İlkeler

1. Bencil Olmama: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kararları alırken sadece kamu yararını esas almalıdırlar.

2. Bütünlük: Kamu makamını ellerinde tutanlar, görevlerini yerine getirirken kendilerini etkileyebilecek kurum dışı bireylerin veya örgütlerin mali veya diğer yükümlülükleri altına girmemelidirler.

3. Nesnellik: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kamusal atamaların yapılması ve sözleşmelerin onaylanması dahil olmak üzere, kamusal işlerini yerine getirirken tercihlerini liyakat esasına göre yapmalıdırlar.

4. Hesap verme: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kendi kararları ve eylemlerinden dolayı kamuya hesap verirler ve uygun denetime tabi tutulurlar.

5. Açıklık: Kamu makamını ellerinde tutanlar, aldıkları tüm kararlar ve yaptıkları tüm işlerde mümkün olduğunca açık olmalıdırlar. Kararlarının nedenlerini açıklamalı ve (kendilerindeki) bilgiyi daha geniş kapsamlı kamu yararı gerektirdiğinde gizlemelidirler.

6. Onur: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kamusal işleriyle ilgili özel çıkarları açıklama ve kamu yararını açıklanması konusunda ortaya çıkabilecek herhangi bir çıkar çatışmasını çözmek üzere gerekli adımları atmak görevine sahiptirler.

7. Liderlik: Kamu makamını ellerinde tutanlar, (toplumda) liderlik göstererek ve örnek olarak, yukarıda sayılan ilkeleri savunur ve desteklerler.

Açıklama: Atanma ve seçim yoluyla kamu makamlarını ellerinde tutanlara ilişkin yönetim standartlarının belirlenmesi ve bu konulardaki değişikliklerle yönelik tavsiyelerde bulunmak amacıyla, 25 Ekim 1994’te dönemin İngiliz Başbakanı John Major’ın emriyle İngiliz Parlamentosu’nda “Kamu Yaşamında Standartlar Komitesi” kurulmuştur. Bir süre “Nolan Komitesi” olarak adlandırılan komitenin görev alanı, 12 Kasım 1997’den sonra siyasi partilerin finansmanı ve bu konudaki değişikliklere yönelik önerileri de içerecek biçimde genişletilmiştir. http://www.public-standards.gov.uk/

1.9- SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN ETKİNLİĞİNİN ARTIRILMASI

Sivil toplum kuruluşları, vatandaş ile devlet arasında iletişim ve eşgüdümü sağlayan kuruluşlardır. Bu örgütler, toplulukları örgütleme, eğitim, toplum içindeki grupların ekonomik ve sosyal hayata katılımını sağlama, siyasi ve sosyal etkileşimini kolaylaştırma dayanışmayı artırma ve kültürleri besleme yoluyla “saydamlık,” “hesap verebilirlik” ve “katılımcılık” ilkesinin gerçekleştirilmesine hizmet etmektedirler.

Bu şekilde, iyi yönetişimin gerçekleştirilmesine olan katkılarının yanı sıra, yolsuzluk konusunda kamu bilincini artırmak yolsuzlukla mücadeleye ilişkin eylem planları geliştirmek ve devlet faaliyetlerini izlemek suretiyle, yolsuzlukla mücadelede rol alabilirler.

Ülkemizin temiz bir toplum yapısına, saydam ve yolsuzluklardan arınmış bir kamu yönetimine kavuşturulmasında, siyasal yapılanmadaki çarpıklıkların etkisinin azaltılmasında, sivil toplum kuruluşlarının etkisi büyük olacaktır.

Özellikle, siyasal sistemin demokratik bir yapıya kavuşturulamadığı, siyasal partilerin yönetimlerin belli gruplarca ele geçirilmiş olduğu, bunun sonucunda yaratılan lider sultasının kırılmasının mümkün olamadığı ve bu durumun halkın özgür iradesini gerçekleştirilmesi için aşılmaz bir engel olduğu ülkemizde; sivil toplum kuruluşları, kamu yönetiminin sağlıklı işlemesine, yozlaşma ve yolsuzluklara karşı önemli katkılar sağlayabilir.

Kamu yöneticiliği mesleğine yönelik etik değer, kural ve standartların oluşturulmasında, devlet örgütlerinin yanında, dernek, vakıf, birlik gibi sivil toplum kuruluşları da etkili olabilir. Aynı zamanda, bu kuruluşlar üyeleri ya da vatandaşlardan gelen tepkilere göre, kamu görevlilerinin davranışlarını etik açıdan değerlendirerek, kamu yönetimi üzerinde etkide bulunabilirler.

Ancak sivil toplum kuruluşlarının bu şekilde etkide bulunabilmeleri ve ülkenin demokratik ve toplumsal yaşamına olumlu katkılar sağlayabilmeleri için, kendi yapılarının, yönetim biçimlerinin her türlü yozlaşmadan arınmış, saydam ve güvenilir olması, çıkar amaçlı değil, özveriye dayalı bir anlayışla gerçekleştirilmesi gerekir. Toplumsal Saydamlık Hareketi Derneği, TESEV, Yolsuzlukla Mücadele Derneği, Vatandaşın Vergisini Koruma Derneği, Devlet Denetim Elemanları Derneği, Türkiye Etik Değerler Merkezi ve Beyaz Nokta Vakfı gibi kuruluşlar, yaptıkları araştırmalar ile düzenledikleri konferans seminer ve benzeri faaliyetlerle yolsuzlukla mücadeleye katkıda bulunmaktadırlar.

2- YOLSUZLUKLARIN ORTAYA ÇIKARILMASI
2.1.YOLSUZLUKLA MÜCADELE İÇİN ETKİN KURUMSAL YAPILARIN OLUŞTURULMASI

Yolsuzlukları önlemenin temel koşullarının, hukukun üstünlüğü kavramının da unsurlarından olan saydamlığın ve hesap verme sorumluluğunun sağlanması olduğu kuşkusuzdur.

Bununla birlikte, özellikle, Uluslararası Saydamlık Örgütü’nün yolsuzluk algılama endekslerinde alt sıralarda yer alan ülkelerde yolsuzlukla mücadele için çeşitli yetkilerle donatılmış kurumsal yapıların oluşturulması zorunluluk haline gelmiştir. Yolsuzluğun dünya genelinde örgütlü bir suç haline gelmesi de, bu zorunluluğu doğuran nedenler arasındadır.

Öyle ki, 2000-2002 yılları arasında sadece 16 yolsuzluk vakasının görüldüğü Danimarka’da dahi 8 alt birimden oluşan bir polis örgütü bulunmaktadır. Almanya’da, polis örgütü bünyesinde yolsuzluklar konusunda analitik ve stratejik araştırmalar da yapan bir birim görev yapmaktadır.

Yolsuzlukla mücadele alanındaki kurumsal yapıların en etkilileri, bağımsız yolsuzlukla mücadele birimleridir. Bu kuruluşların soruşturma, önleme, eğitim işlevleri ve etkili istihbarat birimleri mevcuttur. Avusturalya, Kore, Singapur, Slovenya ve Botswana yolsuzlukla mücadele birimleri bu konudaki başlıca ve en başarılı örneklerdir.

Bazı ülkelerde ise, parlamentolar bünyesinde yolsuzlukla mücadele işlevini üstlenmek üzere daimi komisyonlar kurulmaktadır. Bunlara, Malta’da Yolsuzlukla Mücadele Daimi Komisyonunu ve Litvanya Ekonomik Suçları Araştırma Parlamento Komisyonunu örnek olarak verebiliriz. Tanzanya’da da Dünya Bankasının önerisi ve desteği ile 1998 yılında parlamento bünyesinde bir Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu kurulmuştur.

Türkiye’de ise, birçok denetim kurumu ve birimi olmasına rağmen, doğrudan yolsuzluklarla mücadeleyi amaçlayan bir kurumsal yapı bulunmaktadır.

Bu nedenle, denetim birimlerinin ve süreçlerinin yeniden tanzimi, iyi yönetişimi sağlamada son derece etkili olduğu tüm ülkeler tarafından kabul edilen Ombudsman kurumu oluşturulması gibi önlemlerin yanı sıra, yolsuzluk sorunu ile doğrudan ilgilenecek bir birim oluşturulmasında yarar görülmektedir.

Ülkemizin örgüt iklimi, siyaset-bürokrasi ilişkileri ve özerkliğin “mutlak egemenlik” olarak algılanması olguları dikkate alındığında, ülkemiz açısından bu konudaki en doğru tercihin, TBMM bünyesinde kurulacak -soruşturma komisyonlarının yetkilerini de haiz- bir daimi komisyon olacağı düşünülmektedir.

Yolsuzluk komisyonları, yolsuzluk potansiyeli yüksek olan bazı kamu kuruluşlarını ve işlemlerini ya da belli yolsuzluk iddialarını araştırmak, soruşturmak, çözüm önerileri üretmek üzere, üyelikleri ve görev süreleri bu olaylarla sınırlı olan geçici alt komisyonlar kurabilmektedirler. Yasama meclislerince oluşturulan bu tür komisyonlara, yukarıda bazı örnekleri verilen, hem gelişmiş hem de azgelişmiş ülkelerde rastlanmaktadır. Örneğin, Hindistan’da 1962 yılında kurulan “Yolsuzluğu Önleme Komitesi” (başkanının soyadı ile anılan Santhanam Komitesi) ihalelerde ve çeşitli belge ve izinlerin verilmesinde, vergi alanlarında, güvenlik, eğitim ve sağlık hizmetlerinin yürütülmesinde, gümrüklerde ve yargı kuruluşlarında bir çok yolsuzluğu açığa çıkarmıştır. Aynı şekilde, Filipinlerde kurulan Parlamento Komisyonun görevlendirdiği Yargıç Plana ve ekibi bir çok yolsuzluk olayının ortaya çıkartılmasında önemli başarılar sağlamışlardır.

2.2.DENETİMLERİN ETKİNLİĞİNİN ARTIRILMASI

Hesap verme sorumluluğunun ve saydamlığın sağlanmasında en temel unsurlardan biri sağlıklı bir denetim sistemidir. Türkiye’de, denetim kuruluşları açısından tam bir karmaşa söz konusudur. TBMM adına denetim iki başlı olarak Sayıştay ve Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu tarafından yürütülmekte, bunun yanında bir çok kamu kuruluşu Meclis adına yapılan denetimin dışında kalmaktadır. Esasen, yürütme erkine bağlı olan Yüksek Denetleme Kurulu’nun TBMM adına denetim yapması, sistemde yer alan önemli bir zaaf olarak görülmektedir.

TBMM adına denetimin, yürütmeden bağımsız olarak ve tek elden yürütülmesi gereklidir. Bu amaçla, en uygun çözümün, Başbakanlık Yüksek Denetim Kurulunun Sayıştay çatısı altında birleştirilmesi olduğu düşünülmektedir. Aynı zamanda, Sayıştay’ın denetim alanı da kamusal niteliği olan tüm kuruluşları içerecek şekilde tanımlanmalıdır. Örneğin, Yeni Zelanda Kamu Denetimi Kanununda denetimin kapsamı “Genel Denetçi, tüm kamu kuruluşlarının denetçisidir” şeklinde basit ve kapsamlı bir ifade ile denetim alanı tanımlanmaktadır.

Yürütme erki içinde yer alan denetim birimlerinin yapılanmasında da ciddi sorunlar vardır. Önceki bölümlerde de belirtildiği gibi, bazı alanlarda değişik denetim birimleri tarafından üst üste denetimler gerçekleştirilirken, bir kısım alanlar tamamen denetim dışı kalabilmektedir.

Denetim birimleri arasında eşgüdüm sağlanarak, denetim programlarındaki uygunsuzluklar giderilmelidir. Özellikle, aynı tür denetim yapan kurumların, aynı kamu kurumlarının denetiminde yoğunlaşmalarından ziyade, daha fazla sayıda kurumun etkin bir şekilde denetlenmesine çalışılmalıdır.

Türkiye’de, halen tüm denetim kurumları ve birimleri yalnızca “düzenlilik denetimi” yapmaktadırlar. Halbuki, çağdaş ülkelerde “performans denetimi” uygulanmaktadır. Yapılacak performans denetimi ile kamu hizmetlerinin verimli, etkili ve tutumlu gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğinin tespiti mümkün olacaktır. Bu şekilde yapılacak bir denetim yoluyla yolsuzlukların da
önüne geçilmiş olacaktır.

Denetim işlevi de, hemen hiç işlememektedir. Yapılan denetimlerde büyük ölçüde işlerin yasa ve kurallara uygun olup olmadığı (biçim) üzerinde durulmakta, ama verimlilik ve etkililik yönünden bir değerlendirme yapılmamaktadır. Bunun sonucu olarak, kamuya büyük zararlar veren davranışlar, çoğu kez sorumlu tutulamamaktadır. Böylece bu tür davranışlar tekrarlanabilmektedir.

Yazılan raporlar, incelenerek değerlendirilmedikçe anlamsız kalmaktadırlar. İşlerin daha önce saptanan amaçlara (plan ve program hedeflerine) uygun olup olmadığı araştırılarak, sapmalar üzerinde durulmamaktadır.

Uluslararası denetim standartları arasında yer alan “denetimin bağımsızlığı” ilkesi gerçekleştirilmelidir. Genellikle, denetim, kamu örgütünün başındaki amir adına yapıldığından, denetimin bağımsızlığı zedelenmektedir.

Denetim kurumlarınca yolsuzluk riski çok olan alanlar tespit edilmeli, denetimler bu alanlar üzerinde yoğunlaştırılmalı. Oransal olarak, gelir ve giderleri çok olan kurumların denetlenmesine ağırlık verilmelidir.

Türkiye’de yolsuzlukların yoğun olduğu diğer bir alan, KİT’ler ve fonlardır:

Bugüne kadar Sayıştay denetimi dışında tutulan KİT’lerin Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu tarafından meslekten olmayan görevlilerce, şekli sayılabilecek nitelikte denetlenmesi ile KİT komisyonunda siyasi amaçlı denetlenmeleri, etkin ve caydırıcı olamamıştır. Fonlar ise kuruluşlarında Sayıştay denetiminin dışında özellikle tutulmuş ve merkezi denetim kuruluşlarınca denetlenmemiştir.

Böylece genel bütçe içinde yer alan birçok bakanlık ve kurumdan çok daha fazla kamu fonu kullanan kurumlar, gerçek denetimin dışında tutulmuşlardır.

Türkiye’nin, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığı içinde, denetim alanını daraltıp, yolsuzluk alanını genişleten bir zihniyetle uzun yıllar yönetildiğini daha önce vurgulamıştık. Bu anlayışın sonuçları, bugün her alanda, umulmadık devlet dairelerinde yolsuzluk zincirleri biçiminde ortaya çıkıyor.

Genel bütçe dışında kamu fonu kullanan kurumların birer birer denetimden çıkarılmasıyla işlerin hızlı yürümesinin yanında yolsuzlukların da aynı hızda yürümesi ve büyümesine yol açtığı bir gerçek KİT’lerin ve fonların merkez denetim kuruluşlarından kaçırılması ve bunun sağlanması amacıyla da yasayla denetim istisnaları getirilmesi, Türkiye’yi bir “yolsuzluk cenneti”ne dönüştürdü.

Denetim sistemimiz, genel olarak, durağan bir görünüme sahiptir. Dünyada sürekli gelişme gösteren denetim olgusunun, ülkemize yansıması oldukça sınırlı düzeyde kalmıştır. Çağdaş gelişmelere ve yeniliklere kapalı kalmış olan denetim sistemimiz, kamu yönetimi önünde etkili olmaktan oldukça uzaktır.

Denetim sistemimizde bilgisayar teknolojisi yeterince kullanılmamakta, denetime yönelik çağdaş yöntem ve tekniklerden yararlanılmamakta, denetim kurumlarının çoğu geleneksel yöntemlerle denetimleri gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.

Kamu adına yapılan bütün gelir ve giderler, iç ve dış denetime tabi olacak şekilde gerçekleştirilmelidir. Çağdaş denetim anlayışında iç denetimden ve dış denetimden beklenen faydalar farklıdır ve her ikisi de gereklidir. Ülkemizde, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), Savunma Sanayi Müsteşarlığı gibi, kendi bünyesinde iç denetim birimi bile olmayan bazı kuruluşlar bulunmaktadır.

Bütün kamu kuruluş ve fonlarının hem iç denetim birimince, hem de dış denetim birimince denetlenmesi sağlanmalıdır. Bu konuda, hiç bir kurum ya da kuruluşa ayrıcalık tanımamalıdır.

Türkiye’de denetim birimlerince gerçekleştirilen denetim şekli, esas olarak, “uygunluk denetimi”dir. Bu denetim şekliyle, yönetimin faaliyet ve işlemlerinin mevzuata uygun olup olmadığı denetlenmektedir.

Ancak çağdaş denetim anlayışında, faaliyet ve işlemlerin mevzuata uygun olup olmadığının kontrolü yeterli görülmemektedir. Kamuoyunun aydınlatılması açısından, kamusal kaynakların, kamu yararı yanında, çağdaş işletmecilik esaslarına uygun olarak kullanılıp kullanılmadığının da tespiti gereklidir.

Bu amaçla, kamu kaynaklarının “etkili, verimli ve tutumlu” kullanılıp kullanılmadığının tespitine yarayan, “performans denetimi” yaygınlaştırılmalıdır. Bu şekilde yapılacak denetimler ile hem halkın ödediği vergilerin “nasıl” kullanıldığı konusunda kamuoyu bilgilendirilmiş olacak, hem de kamu kaynaklarının kullanımından çeşitli şekilde çıkar sağlayanların önü kesilmiş olacaktır.

Türkiye’de, her denetim birimi, denetim planlamasını, diğer denetim birimlerinden bağımsız olarak kendisi gerçekleştirmektedir.

Diğer yandan, yapılan denetimler öncelikli ve riskli olanları dikkate alan stratejik plan ve programlara dayalı olarak yürütülmemektedir. Denetim alanlarının belirlenmesinde öncelikli ve riskli olanlara göre planlama yapılmadan denetim programlarının oluşturulması, yolsuzlukların ortaya çıkarılması ya da önlenmesi açısından, denetim etkinliğini yitirmesine yol açmaktadır.

Yukarıda belirtilen olumsuzlukların giderilebilmesi için, denetim birimleri arasında işbirliği ve koordinasyonu sağlayacak ve yolsuzluk açısından riskli denetim alanlarını belirleyecek, ulusal düzeyde bir denetim örgütlenmesine ihtiyaç vardır. Bu amaçla, denetim konusunda ortak düzenlemeler yapmak, denetim standartlarını geliştirmek, denetim kuruluşları arasında iletişim ve eşgüdümü sağlamak, belli zamanlarda denetim şurası toplamak gibi görevleri yapmak üzere “Kamu Denetimi İstişare Kurulu” oluşturulması yönündeki görüşler uygulamaya geçirilebilir.

Denetimin yapısal sorunları yanında işleyişinde de önemli sorunlar ortaya çıkmaktadır. Denetimin etkinliği ile yakından ilgili olan bir konuda denetim sürecinin hızlandırılması ve denetimden sonuç alınmasıdır. Sayıştay dışındaki denetim birimlerinin çoğunda, raporların sonuçlandırılması, kurum amirinin ihtiyarındadır. Bu durum, yaptırımların uygulanmasında gecikmelerle ve çoğu zaman raporların işleme konulmaması ile kendini gösteren önemli bir sorundur. Diğer yandan, yargı ile sonuçlanmakta olan Sayıştay denetiminde ise, hem denetim ve yargılama çok gecikmekte hem de yargı kararları etkin bir şekilde uygulanmamaktadır. Örneğin, alt komisyon tarafından incelenen yabancı petrol şirketlerine ödenen kur farkı konusunda 1995 yılında yapılan ödemeler, Sayıştay tarafından yerinde ve sürekli inceleniyor olmasına rağmen, denetim ve yargılama süreci 2001 yılında tamamlanmış ve tazmin hükmü 2002 yılında kesinleşmiş ve bu güne kadar da hiçbir tahsilat yapılmamıştır.

Uygulanmakta olan denetim çalışmaları beklentileri karşılayacak ölçüde etkin değildir. Bunca denetim birimine rağmen, özellikle denetim birimlerinin yoğunlaşmış olduğu alanlarda bile yolsuzlukların önlenememesi bunun bir göstergesidir. Denetim sürecinin etkinleştirilebilmesi için aşağıdaki öneriler
geliştirilmiştir:

    • İşlemlere odaklanmış olan denetim yerine, iç kontroller üzerinde yoğunlaşan sistem tabanlı denetim anlayışına ağırlık verilmelidir.
    • Kuruluşların yönetim sistemlerinin değerlendirilmesinin bir sonucu olarak, denetim faaliyetleri riskli alanlar üzerinde yoğunlaşmalıdır. Bu yaklaşım, hem denetlenecek kuruluşların seçimi, hem de denetlenen kuruluşun hangi faaliyetlerinin derinlemesine inceleneceğinin belirlenmesi sırasında göz önünde bulundurulmalıdır.
    • Halen yürütülmekte olan düzenlilik denetimi yanında, performans denetimi uygulaması geliştirilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır.
    • Yolsuzlukla mücadele konusunda tüm denetim birimlerinin hassas olması gerekmektedir. Yolsuzlukların tespiti, denetçilerin eğitiminin zorunlu bir parçası olmalıdır.
    • Denetimin hızlandırılması ve denetimden sonuç alınmasının sağlanması gereklidir. Bu amaçla, Sayıştayın yargılama işlevinin hızlı ve etkin işlemesini sağlayacak bir düzenleme yapılması şarttır.

Ayrıca, Türkiye’de, denetim şekilciliği ön plana çıkardığından, katı uygulama örneklerine de tanık olunmakta ve yaptırımlar, özellikle, kamunun özel sektör üzerindeki denetimi alanında faaliyetlerin durdurulmasına kadar gidebilmektedir. Faaliyetin durdurulmasını sonucunu doğuran yaptırımların, aynı şartlardaki tüm taraflara eşit bir şekilde uygulanması, haksız rekabetin ortadan kaldırılması için zorunludur. Bu nedenle, devlet, özellikle ekonomik alanlardaki denetimini bütün piyasaya eşit ve aynı duyarlılıkta uygulayarak haksız rekabete yol açmamalıdır.

2.3.VATANDAŞLARIN YOLSUZLUKLARA KARŞI DUYARLILIĞININ ARTIRILMASI

Kamu işlemlerinin yapıldığı her yere polis, zabıta, müfettiş gibi bu işi kontrol edecek eleman görevlendirmek mümkün değildir. Kamu işlemlerinin yürütüldüğü süreçlerin her aşamasında kamuoyu vardır. Yolsuzluklara karşı kamuoyunda toplumsal bir kınama ve baskı ortamı oluşturulabilirse, kamu görevlilerinin yolsuzluk yapma eğilimleri azalacak, yolsuzluk yapanlar bile çeşitli biçimlerde uyarılacak ya da kınanacaktır.

Hiçbir ülke ve sosyal sistem yolsuzluklara karşı bağışıklık kazanamaz. Bu konudaki hayati nokta yolsuzlukla nasıl savaşılacağı noktasıdır. Yolsuzlukla mücadele sadece adli kovuşturma yolu ile değil aynı zamanda kararlılıkla ve bütünüyle toplum tarafından dışlanma ile mümkündür. Yolsuzluğu toplum dışında bırakma konusunda genel bir konsensüs bulunmuyorsa ona karşı yapılan her eylem başarısızlığa mahkumdur. Bu konsensüsün sağlanması devlet yönetimini icra edenlerin yüksek sosyal değerlere sahip olmalarına ve toplumun genelinin yolsuzluğun toplumsal üreme zemininin kurutulması konusundaki eğitiminin sağlanmasına bağlıdır.

Siyasal sistemde, yasal otoritenin halk iradesi demek olduğu, otoriteyi kullananlarda bir bilinç olarak yerleşmeli, halk siyasal otoriteyi kendi iradesi olarak benimsemeli ve gerektiğinde yönlendirmelidir. Doğal olarak, bunun için gerekli demokratik mekanizmaların geliştirilmesi ihmal edilmemelidir.

Halk iradesine dayalı siyasal otorite karşısında, kamu yönetiminin özerkleşme yönündeki eğilim ve çabası frenlenmelidir. Özerklik, yalnızca kamu yönetiminin uzmanlığının gerektirdiği ölçüde kalmalıdır.

Otoritenin kaynağının halk olduğu bilinci, kamu yönetimine de yerleşmelidir. Kamu yöneticisi kendisini efendi konumunda değil, halkın hizmetinde görmelidir.

Basın ve medya özgürlüğünü de kapsayan ifade özgürlüğü konusunda halkı bilinçlendirmek çok önemlidir. Kamu görevlilerinin kötü uygulamalarından hoşnutsuz olan halkın televizyon, radyo ve gazete gibi iletişim medyası yoluyla seslerini duyurabilecekleri öğretilmelidir. Politikacılar, halkın temel hakkı olarak onlara daha fazla enformasyon vererek yolsuzlukla savaşabilirler.

Haklarını bilmeyen halklar kamu görevlilerinin kötü uygulamalarına özellikle maruz kalırlar. Bu bağlamda temel hakların kontrol boyutu olduğu kadar enformasyon boyutu da önemlidir.

Yolsuzluklara karşı yürütülecek kampanyalar ile kamuoyu bilinçlendirilebilir. Bu amaçla, basın ve kitle iletişim araçlarından yararlanılabilir. Yolsuzlukların ülkeye verdiği zararlar konusunda toplumun her kesimi eğitilmelidir. Bu konuda, ayrıca, okullarda, kamu kurumlarında hizmet içi eğitim programlarında seminerler, konferanslar ve benzeri etkinlikler düzenlenebilir. Unutulmamalıdır ki, yolsuzluklara karşı kamuoyu oluşturmanın temel şartı, vatandaşları eğitmekten ve yolsuzluk konusunda bilinçlendirmekten geçer.

Şu bir altın kural olarak bilinmelidir ki; hiçbir yolsuzluk, hiçbir eğrilik daha onun altındaki basit bir eğrilik tabanı olmaksızın ayakta duramaz. Belki yolsuzlukların altın kuralı da her yolsuzluk daha basit bir başka yolsuzluğun eğriliği üstünde yer alabilir. Hepimiz kendimize dönerek, “ben hangi eğriliklerle benim üstümdeki daha büyük eğriliklere taban inşa ediyorum” diye kendimize sormamızda yarar var.

Ebeveynler, din görevlileri ve toplumun diğer üyeleri, geleceğin kamu görevlileri oldukları için çocuklara etik ve sorumluluk aşılamaya katılmaları için basın ve diğer medya tarafından teşvik edilebilirler. (….)

Ebeveynler çocuklarına küçüklüklerinden itibaren ahlakı öğretmeliler. Toplumun bütün üyelerine ahlak ve sorumluluk aşılamak pozitif bir ulusal karakter geliştirmeye yardımcı olur.

Sonuç olarak, yolsuzlukla mücadele, tüm bireylerin ve bütün toplumsal katmanların, bu arada devleti oluşturan erklerin topyekün katılımını ve katkısını gerektirir.

3. SUÇLULARIN CEZALANDIRILMASI ZARARLARIN TAZMİNİ
3.1. SUÇLULARIN CEZALANDIRILMASI, ZARARLARIN TAZMİNİ VE SUÇ GELİRLERİNİN MÜSADERESİNE İLİŞKİN ÖNLEMLER
3.1.1. ADALET HİZMETLERİNDE ETKİNLİK VE ÇABUKLUĞUN GERÇEKLEŞTİRİLMESİ

Ülkemizde yolsuzlukla mücadelede, öncelikli tedbirlerden biri adaletin kısa zamanda gerçekleşmesini sağlamaktır. Sorunlar bölümünde ortaya konulduğu gibi, mevcut durumda mahkemeler yavaş işlemekte, yargılamalar “makul süre”de sonuçlandırılamamakta, dolayısıyla adil yargılanma hakkı zedelenmektedir. Bu durum ise, yolsuzluk ve suiistimale zemin hazırladığı gibi, vatandaşın yargıya güvenini sarsmakta ve gelecekte devletimizin bu yönden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde giderek daha fazla mahkum edilmesi ve tazminat ödemesi riskini beraberinde getirmektedir.

Bu nedenle, mahkemelerin hızlı, adil ve etkili bir biçimde iş görebilmeleri için gereken fiziki imkan, yetişmiş yardımcı personel, hakim, cumhuriyet savcısı ve çağdaş donanım sağlanmalı ve iş yükü altında ezilmeleri mutlaka önlenmelidir.

Bu amaca ulaşmak için yapılması gerekenler, öneriler bölümünde “Yargı” başlığı altında ayrıca ifade edilmiştir.

3.1.2. YOLSUZLUKLA MÜCADELE VE KARA PARA AKLAMAYA KARŞI SUÇ POLİTİKASI OLUŞTURULMASI
3.1.2.1. KARA PARA AKLAMA SUÇUNUN KAPSAMININ GENİŞLETİLMESİ

Kara para aklayıcıların ekonomik ve teknolojik gelişmelere yönelik müthiş uyum yetenekleri, yeni imkânlar ve hukukî boşlukları lehlerine kullanma becerileri karşısında, kara para aklama karşıtı mekanizmaların da, sürekli gözden geçirilme ve yenilenme ihtiyacı vardır.

Dolayısıyla, kara paranın aklanmasının önlenmesi ve cezalandırılmasına ilişkin bugünkü sistemimizin, uluslararası hukuk ve karşılaştırmalı hukuktaki düzenleme ve gelişmelerle, 4208 sayılı yasanın 6 yıllık uygulaması göz önüne alınarak gözden geçirilmesi yararlı olacaktır.

Yolsuzluklar ve kara para aklama ile mücadelenin günümüzdeki temel problemi, yolsuzluk ve aklama olaylarını saptama güçlüğü değildir. Sorun, adaletin önüne suçun delillerini getirmek, failleri tespit etmek ve mahkum ettirmek hususlarında ortaya çıkmaktadır.

Kara para aklama suçunun tanımının genişletilmesi ve malî ve ekonomik suçlar alanında uzman savcılık ve mahkemeler oluşturulması, artık tüm çağdaş ülkelerde ortak kara para aklama ile mücadele stratejisinin başlıca halkalarını oluşturmaktadır.

Hukukumuzda kara para aklamanın önlenmesine ilişkin 4208 sayılı yasa, kazuistik sistemi benimseyerek öncül suçları saymaktadır.

Ekonomik suçlardan doğan muazzam gelirler, aklama işlemi için kaçınılmaz olarak “malî mühendis” (mali konularda uzman) aklayıcıların katkısını gerektirmektedir. 4208 sayılı yasa aklama faillerinin cezalandırılması konusunda, özellikle, iki engelle karşı karşıyadır. Birinci engel, aklanan fonların yasa dışı kaynağının kanıtlanmasının güçlüğü, diğeri ise, kara para aklayıcının akladığı kara paranın öncül suçlardan elde edildiğini bildiğinin kanıtlanması zorluğudur.

Bu çifte ispat gerekliliği, çok sayıda suç faaliyetinden elde edilen büyük miktarlarda fonlar söz konusu olduğu ya da kara para aklamaya yönelik malî dolaşımların temiz paranın plasmanı (değerlendirilmesi) için kullanılan yöntemlere benzediği ölçüde daha da zorlaşmaktadır. Zaten, kara paranın aklanmasının en büyük tehlikelerinden birisini yasal ve yasa dışı gelirlerin birbirine karışmasıdır.

Kara para aklama ile mücadele, aynı zamanda yolsuzluk ve örgütlü suçlarla mücadelenin en önemli tamamlayıcısı olup, emniyeti suiistimal suçu, insan ticareti ve göçmen kaçakçılığı (TCK 201 a ve b), bankalar kanunu ve sermaye piyasası kanunundaki suçlar başta olmak üzere Türk Ceza Kanunu ve özel kanunlardaki tüm yolsuzluk ve çıkar amaçlı suçlarının kara para aklama suçunun öncül suçları arasına alınması gerekmektedir.

3.1.2.2. MALİ SUÇLARI ARAŞTIRMA KURULU’NUN (MASAK) YENİDEN YAPILANDIRILMASI

Çeşitli ülkeler önleyici anlamda kara para aklama karşıtı mevzuatlarını oluştururken, mali kurumlara, genelde, iki tür bildirim yapma yükümlülüğü getirmektedir. Bunlardan birincisi, belli bir üst sınırın üzerindeki nakit işlemlerinin bildirilmesi; ikincisi ise, herhangi bir sınıra bağlı olmaksızın şüpheli işlemlerin bildirilmesidir. Ülkemizde, şüpheli işlem bildirimi uygulaması yürürlükte olup, nakit işlem bildirimine ilişkin yetki mevzuatımızda yer almakla birlikte, bu yetki henüz kullanılmamıştır.

Kara para aklama ile mücadele ve şüpheli işlem bildirimlerini almak için oluşturulan malî istihbarat birimleri (Financial Intelligence Units, FIU) tüm dünyada büyük bir gelişme göstermiştir. Belirtmek gerekir ki, bu kuruluşların tamamı özellikle idarî nitelikte olanları(örneğin, Fransa’da TRACFIN ve ülkemizde MASAK) teknik anlamda istihbarat yapmak üzere yapılanmış değildir.

Bu kuruluşlar polisiye (İngiltere’de NCIS, Avustuya’da Kara Para Aklama İşlemleri Bildirim Birimi, Norveç’te OKOKRIM), bağımsız idarî (Belçika’da CTIF, Hollanda’da MOT) ya da vesayete tâbi idarî (Fransa’da Maliye Bakanlığına bağlı TRACFIN; ABD’de FINCEN, Avusturya’da AUSTRAC, İspanya’da Merkez Bankasına bağlı SEBLAC, Yunanistan ve Türkiye Mali İstihbarat Birimleri) ve adlî (Portekiz, Lüksemburg ve Danimarka’da Başsavcılık) nitelikte olabilirler.

İdarî nitelikte bir birim olsa bile, alınan şüpheli işlem bildiriminin derinleştirilmesinden sonra, kara para aklama karinesi ya da ciddi emaresi ortaya çıkması halinde dosya soruşturma için savcılığa iletileceğinden, amaç adlîdir.

Cumhuriyet savcısı, Mali İstihbarat Birimi ile kolluğun koordinasyonunu sağlayacak olup, önemli bir role sahiptir. Fransa’da TRACFIN bünyesinde adlî sistemle ilişkileri sağlamak ve kolaylaştırmak amacıyla, bir savcı ve kendi birimleri ile işbirliğini kolaylaştırma bakımından da birer polis ve jandarma ile hazine temsilcileri görev yapmaktadır.

Belçika Mali Bilgileri İşleme Merkezi (CITIF) uzmanları tarafından incelenen bildirimlerin adlî makamlara iletilip iletilmeyeceğine üç hakim-savcı ve üç maliye kökenli üyenin yer aldığı altı kişilik kurulca karar verilmektedir.

Halihazırda birimin başkanı Yargıtay savcısı kökenlidir. Birimde ayrıca üç polis temsilcisi ile bir gümrük temsilcisi anılan birimlerle bilgi alışverişini sağlama ve eşgüdüm amacıyla görev yapmaktadır.

Ülkemizde 4208 sayılı Kanun ile kurulan MASAK, kara paranın aklanmasının önlenmesine yönelik olarak; idari, düzenleyici, denetleyici işlevler verilmiş bir kamu kuruluşudur. Bu çerçevede, Kurul, mali istihbarat birimi işlevine haizdir ve kara paranın aklanmasının önlenmesine yönelik uluslar arası idari yardımlarda başvuru birimidir.

Kara para aklamayla mücadelede şüpheli işlemlerin bildirimi mekanizması merkezi bir öneme sahiptir.

Bu mekanizmanın etkinliğinin sağlanmasında Mali İstihbarat Biriminin yapısı, işleyişi ve yükümlü guruplarını eğitmesi ve bilinçlendirmesi önem kazanmaktadır. Bu bağlamda, idari nitelik taşıyan Mali İstihbarat Birimleri bünyesinde yargı ve kolluk temsilcilerinin de görev yapması, mücadelenin etkinliği için şart olan kurumlar ve disiplinler arası işbirliğinin sağlanmasının önemli bir aracıdır. Bu bakımdan MASAK’ın Belçika ya da Fransa örnekleri dikkate alınmak suretiyle yeniden yapılandırılması ivedi bir ihtiyaç olarak görülmektedir.

Kara para aklama karşıtı mevzuatın etkinliği, bir yandan Mali İstihbarat Birimi ile mali sektör, diğer yandan da ilgili adlî makamlar, polisin değişik birimleri, mali kuruluşların denetim ve düzenleme kuruluşları arasında ve işbirliği yapabileceği yabancı makamlarla iyi bir işbirliğinden geçmektedir.

MASAK’ın çok disiplinli bir yapıya kavuşması bu yönden de yararlı olacaktır. MASAK şüpheli işlem bildiriminin analiz ve araştırması sonucu bir kara para aklama mekanizması keşfetmişse, paranın kaynağı belirlenememiş olsa bile dosyayı savcılığa iletmelidir. Çünkü, sadece kolluğun sahip olduğu yetkilerle yapılan suç soruşturması ile paranın “kara ya da ak” olduğu tespit edilebilir. Bu aşamada, ne suçlular ne de aklayıcılar şüpheden yararlanmamalıdır.

Karşılaştırma, MASAK’ ın aldığı şüpheli işlem bildirimlerinin sayısının yetersizliğini açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Gerçekten, MASAK’a 17.2.1997-31.12.2002 arasındaki beş yıllık dönemde iletilen bildirim sayısı toplam 882’yken, Fransa’da bu rakam sadece 2001 yılında 3761, Belçika’da ise yılda ortalama 7500’dür.

3.1.3. ADLİ MAKAMLARIN UZMANLAŞTIRILMASI

Ülkemizde yargıda ekonomik ve malî suçlar alanında uzmanlaşma eksikliği, üzerinde önemle durulması gereken ivedi bir sorundur. Malî suçluluğun sosyal maliyetinin ölçülemeyecek boyutlarda ağır sonuçlara yol açtığı artık çok açık görülmektedir. Bir bankanın içinin boşaltılmasından elde edilen suç gelirleri milyar dolarlarla ifade edilmektedir. Halbuki, bin kadar ayrı büyük adî suçta bile böyle bir rakam söz konusu olmamaktadır.

Öncelikle, Türk Ceza Kanunu ve tüm özel kanunlar taranarak, büyük miktarlı yolsuzluk ve suiistimallere yol açtığı, ya da yol açma potansiyeli taşıdığı belirlenecek fiillere ilişkin suçlar ekonomik ve mali suçlar olarak sınıflandırılmalıdır. Bu suçlarda müeyyideler caydırıcı hale getirilmeli, zamanaşımı süreleri soruşturulma ve kovuşturulmalarına yetecek kadar uzun tutulmalıdır.

Yasal metinleri uygulayacak olan yargı sisteminin genelde uluslararası nitelik taşıyan bu karmaşık suçları etkili bir şekilde cezalandırabilmesi için, ilk etapta büyük illerde bünyesinde malî uzmanların yer aldığı; insan, yer, araç gereç, teknolojik imkanlar yönünden eksikliği bulunmayan ve gerekirse birden fazla yargı çevresinde yetkili ekonomik ve mali suç savcılıkları oluşturulması gerekmektedir. Bunu, ileride mali ve ekonomik suçlar alanında uzmanlık mahkemeleri izlemelidir.

Yargıtay Başsavcılığı bünyesindeki masalardan birinin ve Yargıtay ceza dairelerinden birisinin münhasıran kara para aklama ve yolsuzlukla bağlantılı suçlar dahil, malî ve ekonomik suçlar ve çıkar amaçlı örgüt suçlarına bakması sağlanmalıdır. Söz konusu savcılık ve mahkemelerde çalışacak hakim ve savcıların mali hukuk ya da ekonomi alanında yüksek lisans eğitimi yapmış ya da sınırlı olarak sayılacak ekonomik ve mali suçlar hakkında araştırma ve yayını olanlar arasından seçilmesine özen gösterilmelidir. Yabancı dil bilen hâkimlerin yurtiçi ve dışında ekonomik, malî suçlar ile örgüt suçluluğuna ilişkin eğitim programlarına iştiraki sağlanmalıdır.

Bu tür suçlarla mücadele eden polislerin yeterli bir teknolojik donanıma sahip olması şarttır. Gerekirse, ABD’de olduğu gibi, 4208 ve 4422 sayılı kanunların müsadere ve mülkiyetin devlete intikaline ilişkin hükümlerine konu değerlerin bir kısmının, bu amaçla kullanılmasına ilişkin yasal değişiklik yapılmalıdır.

3.1.4. SUÇ GELİRLERİNİN ZAPT VE MÜSADERESİ

Suç faaliyetleri karşısında hiç bir şey suçluları kazançlarından, servetlerinden ve lojistik desteklerinden mahrum etmekten daha etkili olamaz. Bu husus, en fazla yolsuzluk, kara para aklama ve çıkar amaçlı örgüt suçları için geçerlidir.

Günümüzde, devletler, kara para aklama karşıtı ceza mevzuatlarına hapis ve para cezalarının yanı sıra, müsadere tedbirlerini de eklemişlerdir. Çoğunlukla, müsadere ihtiyarî biçimde öngörülmüş olup, gerekliliğini ceza mahkemeleri serbestçe takdir etmektedirler. Ancak Türk hukuku, mahkumiyet halinde otomatik olarak karar verilen mecburî bir müsadere mekanizması öngörmektedir.

Diğer yandan, ülkelerin çoğu, Viyana Sözleşmesi (Madde 5/1) ve Strazburg Sözleşmesi tarafından öngörülen “değer müsaderesini” kabul etmişlerdir.

Genellikle değişik yerlere ve ülkelere yayılmış malvarlıklarının müsaderesinin zorluğunun bilincinde olan ülke mevzuatları, ceza mahkemelerine suçluların servetleri içinde bulunan suçlardan elde edilmiş kazançlara karşılık, malvarlığının müsaderesine imkân vermektedirler. 4208 sayılı yasanın 7 nci maddesi uyarınca hakim hapis cezası ve ağır para cezasına ek olarak, nemaları da dahil olmak üzere kara para kapsamındaki mal ve değerler ile bunların ele geçirilememesi halinde, bunlara tekabül eden mal varlığının müsaderesine de hükmeder.

İçinde bulunduğumuz elektronik çağda, muazzam tutarlar bir kaç dakikada tüm dünyayı dolaşabilmektedir. Kara para, kolaylıkla yasal ticarî gelirlerden elde edilen paraya karışabilir. Suç gelirleri alanındaki uluslararası cezaî işbirliği, adlî ve polisiye birimlere etkili araçların sağlanmasını gerektirir. Mallar (hava araçları, gemiler, para vb.) birkaç gün, bir kaç saat hatta bir kaç dakikada bir ülkeden diğer ülkeye yer değiştirebildiği için, suçla mücadele eden makamların, gerekli tedbirleri alabilmeleri amacıyla hızlı biçimde hareket etmeleri önem taşımaktadır. Ayrıca, suç kaynaklı malvarlıkları çok ender olarak bir müsadere davasının açıldığı bir devlet ülkesinde bulunur. Gerçekten, suçlular müsadere alanındaki yasalardan, paralarını başka bir ülkeye transfer etmek suretiyle kolayca kurtulabilirler. Bu durumda, bu alanda uluslararası işbirliği kaçınılmaz hale gelmektedir. Viyana, Strazburg ve Palermo Sözleşmeleri, yasadışı gelirlerin etkisizleştirilmesi alanında tam bir karşılıklı adlî yardımlaşma mekanizması kurmuşlardır.

Viyana Sözleşmesi, müsadere edilen malvarlığı üzerinde tasarruf yetkisini talepte bulunulan devlete vermektedir. Ancak devletlerin aralarında yapacakları bir anlaşmaya göre, müsadere edilen malvarlıklarını aralarında paylaşmaları ve müsadere edilen malvarlığının ya da bir bölümünün uyuşturucu ve psikotrop maddelerin suiistimali ve kaçakçılığı alanında uzmanlaşmış kurumlara devrini ihtiyarına bırakmaktadır. Strazburg Sözleşmesinin 15 inci maddesine göre, “Talep edilen tarafça müsadere edilen malvarlığı, ilgili taraflar aksini kararlaştırmadıkça talep edilen tarafa ait olacaktır.”

Ülkemizin bugüne kadar Strasburg Sözleşmesini onaylamamış olması nedeniyle, taraf ülkelerde Türkiye’den kaçırılan yolsuzluk fiillerine ilişkin gelirlerinin müsadere ettirilmesi mümkün olmamaktadır. Konuya ilişkin yürürlükteki uluslararası sözleşmeler çerçevesinde yurt dışına kaçırılan yolsuzluk kazançları dahil suç gelirlerinin, kaynak ülkeye iadesi değil, talep eden ve talep edilen devletlerin aralarında yapacakları anlaşmaya göre paylaşılması mümkündür.

Türk hukukunda, sanık mahkum olduğunda müsadere konusu mallar, Devlet Hazinesine intikal eder. Dolayısıyla, taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerde önerilen müsadere edilen malvarlıklarının başka ülkelerle paylaşımı için mevzuatımızda yasal değişiklik gerekmektedir.

Bu alanda, Viyana, Strazburg ve Palermo sözleşmelerinin gerekleri ve Paris Deklarasyonu göz önüne alınarak; Fransa ve Belçika gibi iç hukukumuzda suç gelirlerine el koyma ve müsadereye ilişkin yabancı kararların infazına ilişkin kuralları içerecek, “Suç Gelirlerinin Zapt ve Müsaderesi Alanında Uluslararası İşbirliği Kanunu” çıkarılması düşünülmelidir.

4208 sayılı yasadaki el koyma ve müsadere ile 4422 sayılı yasadaki el koyma ve mülkiyetin devlete geçmesine ilişkin hükümlerin etkin biçimde uygulanması bu konuda suçluları suç gelirlerinden yoksun bırakma konusunda önemli ölçüde etkili olacaktır.

4208 sayılı yasanın 9 ve 4422 sayılı yasanın 6 ncı maddesi hak ve alacaklara tedbir konulmasını düzenlemektedir. Ancak bu tedbire karar verilmesi durumunda, tedbir konulan mevduat ve diğer menkul değerler ile ticarî ve sınaî faaliyetlerin idaresi konusunda tarafların ekonomik anlamda mağdur edilmesine engel olacak ayrıntılı düzenlemelere ihtiyaç vardır.

3.1.5. İLGİLİ MEVZUATTA YAPILMASI GEREKEN DÜZENLEMELER
3.1.5.1. ÇIKAR AMAÇLI SUÇ ÖRGÜTLERİYLE MÜCADELE HAKKINDA 4422 SAYILI KANUN

4422 sayılı yasanın 16 ncı maddesinde Türk Ceza Kanunu’nun 313 ve 201 a ve b fıkraları ile 4208 sayılı yasaya yer verilmemesi nedeniyle, kanıtlar genel hükümlere, yani CMUK’na göre toplanmaktadır. Anılan yasaların 4422 sayılı yasanın 16 nci maddesi kapsamına alınması delil toplama yönünden önemli bir kolaylık sağlayacaktır.

Kanunun 1/1 maddesindeki “ ….teşebbüsün yönetimini ve denetimini ele geçirmek…” ibaresi kaynak İtalyan Ceza Kanunundaki gibi “yönetim veya kontrolünü” şeklinde düzenlenmelidir. Zira, yönetim ve denetim birbiriyle bağlantılı kavramlar olsa da birbirinden ayrı olarak da ortaya çıkabilir. Denetimde, yasa ve kurallara uygun olup olmamanın incelenmesi yapıldığından “kontrol” şeklindeki bir ifade daha açık ve belirgin bir ifade olacaktır.

Yine bu bağlamda, “…ruhsat işlemlerinde nüfuz ve denetim elde etmek de, “nüfuz ve kontrol elde etmek” şeklinde düzenlenmelidir.

Uygulamadaki tereddütleri ortadan kaldırmak için, CMUK’na paralel olarak, yasanın 2/1 nci fıkrasındaki gizli tedbirlerin uygulanamayacağı kişi grupları ve bu tedbirlerin müdafiiler yönünden uygulama alanı belirtilmelidir.

3.1.5.2. MEMURLAR VE DİĞER KAMU GÖREVLİLERİNİN YARGILANMASI HAKKINDA 4483 SAYILI KANUN’UN YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILMASI

Eşitlik ilkesine aykırı olarak, memurların korunduğu izlenimini veren ve “ceza yargılama usulünün tekliği” evrensel ikesiyle de bağdaşmayan 2.12.1999 tarih ve 4483 sayılı “Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun” yürürlükten kaldırılmalı; Anayasanın 129/son fıkrası bunu sağlayacak şekilde değiştirilmelidir.

3.1.5.3. KAMU GÖREVLERİNDEN AYRILANLARIN YAPAMAYACAKLARI İŞLERE DAİR KANUN

Kamu kuruluşlarında yolsuzluklara yol açan sebeplerden biri de, kamu personelinin, özellikle ekonomi alanında görev yapan kamu görevlilerinin bir bölümünün, yeterli tecrübe ve bilgi birikimini edindikten sonra, bu kazanımlarını daha çok kazanca dönüştürmek amacıyla özel sektöre transfer olmaları veya görevleri sonunda özel sektörde görev almaları oluşturmaktadır. Bu düşünce içinde olan kamu görevlileri, icra ettikleri kamu görevleri sırasında, özel sektörle yakın ilişkiler kurabilmektedirler. Zaman içinde bazı hallerde, bu özel sektör kuruluşlarının talep ve işlemlerinde, yetkilerin kötüye kullanıldığına ve menfaat sağlandığına tanık olunmaktadır.

Bu olumsuzlukları kısmen önlemek amacıyla, yasakları düzenleyen 2531 sayılı yasa 1981 yılında yürürlüğe konulmuştur. Bu kanunun 2 nci maddesinde yasak süresi ve suçun unsurları düzenlenmiştir. Bu maddede, suçun unsurları olarak, “hizmetinde bulundukları daire, idare, kurum ve kuruluşlara karşı”
işlenmesi kuralı da sayılmıştır. Bu unsur, uygulamada, bu suçun oluşmasını önemli ölçüde zorlaştırmaktadır. Çünkü, görevden ayrılan kamu görevlisinin bu şekilde görev aldığında suçun oluşabilmesi için, kişinin aldığı görev sebebiyle hizmetinde bulunduğu kamu idaresine karşı işlenmesi gerekmektedir. Bu durum, kanunun uygulama alanını daraltmakta, dolayısıyla kamu görevinden ayrılanların kamudaki faaliyet alanlarıyla ilgili olarak, özel sektörde rahatça görev almalarına olanak sağlamakta, kanunun amacını bertaraf edebilmektedir. Bu sebeple, anılan unsurun kanun metninden çıkarılarak, amacına uygun olarak kanunun uygulama alanının genişletilmesi, ayrıca ceza miktarının artırılması yerinde olacaktır.

Kanunda, görevden ayrılan kamu görevlileri için yasaklama ve ceza hükmü getirilmesine karşın, kanunun ikinci maddesi anlamında yasaklı dönem içinde anılan kişileri çalıştıran özel sektör görevlileri için bir yasaklama ve ceza hükmü getirilmediği görülmektedir. Kanunun daha etkin şekilde sonuç verebilmesi için, bu tür kişileri yasaklı dönemde çalıştıran kişi, kurum ve kuruluşların da cezalandırılması uygun olacaktır.

2531 sayılı kanunda, kamu görevinden ayrıldıktan sonra yapılacak işler açısından sınırlama getirilmekle birlikte, üst düzey görevlere bilgi ve becerilerinden yararlanmak üzere özel sektör çalışanları arasından yapılacak atamalarda, herhangi bir kural, kayıt ve sınırlama bulunmamaktadır. Bazen, uygulamada bu tür atamalar yapılmaktadır. Özel sektörden kamu görevlerine atananların, her ne kadar bu kişi, kuruluş ve gruplarla organik bağlarını kestikleri kabul edilse de, bu kişi ve kuruluşların, atandıkları kamu idareleri nezdinde bulunabilecek talep ve işlemleriyle karşılaştıklarında nesnellikten uzaklaşabildikleri, menfaat karşılığı olmasa bile, kayırmacılık güdüsüyle yolsuz olarak adlandırılabilecek işlem ve kararlara imza atabildikleri bilinmektedir.

Bu alanda da, yeni düzenlemelerin yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu şekilde göreve atananların, özel sektörde belli süre içinde görev aldıkları kişi, kurum, kuruluşların, atandıkları kamu idaresi nezdindeki talep, işlem ve kararlarında yetki kullanmasının, bu kişi ve kurumların anılan idare yanındaki iş takiplerinin, bu konuda astı olarak görev yapan yetkililere talimat vermesinin yasaklanması, uymaması halinde cezai müeyyideye bağlanması ve yaptığı görevden alınmasına dair düzenlemeler yapılması yerinde olacaktır. Ayrıca, uygulamanın bir yönetmeliğe bağlanması da gerekli görülmektedir.

3.1.5.4. BANKALAR KANUNU’NDA YAPILMASI GEREKEN DEĞİŞİKLİKLER

Özellikle son yıllarda, ülke ekonomisi ile milli çıkarlara en fazla zarar veren alanların başında finans sektöründeki krizler gelmektedir. Bu krizlere etken olan nedenlerin birincisi, bankacılık alanında meydana gelen boyutları ve kapsamları büyük olan yolsuzluklardır.

Çeşitli usulsüz yöntemlerle üçüncü kişilere, bankaların büyük hakim sermayedarlarına verilen krediler bankalara geri dönmemiş, bankaların mali bünyeleri zayıflamış, bunun sonucu bu tip bankalara devletçe el konulmak zorunda kalınmıştır. Bankacılık kanununda ve diğer kanunlarda bu usulsüzlükleri yeterince tanımlayan düzenlemeler bulunmamaktadır.

Bankacılık Kanunu’nda, olumsuz istihbarat raporlarına ve şirketin mali bünyesindeki zaafiyetlere rağmen verilen kredilerin de suç tanımına alınmasında fayda bulunmaktadır. Mevcut mevzuatta, bu usulle verilen kredilerin geri dönmemesi halinde TCK’nun 510 uncu maddesinde düzenlenen “emniyeti
suiistimal” suçundan takibat yapılabilmektedir. Ancak bu unsur aranmadan da, sadece önleyici olması için, kredi geri dönecek olsa bile usulsüz şekilde verilen kredilerin de müeyyideye bağlanması yerinde olacaktır.

Usulsüz kredi verilmesi yöntemlerinden biri, banka hakim sermayedarı kişi ya da grupların kurdurduğu paravan şirketlere sahip oldukları bankalardan veya back to back (hortumlama) yöntemiyle muvazaa yaptıkları bankalardan kredi veyahutta değişik kaynak kullandırmaları, daha sonra çeşitli aşamalardan geçirilerek bu kaynak ve paraların banka hakim sermayedarlarına aktarılmasıdır. Bu şirketlerin paravan olarak kurulduğu ve paraların banka sahiplerine aktarıldığı ispatlanabildiğinde eylemleri zimmet veya dolandırıcılık suçunu oluşturabilmektedir. Ancak çoğu zaman çok karmaşık ekonomik faaliyetler sonucu bu paralar banka sahiplerine intikal ettirildiğinden bu unsurları kanıtlamak yargılama aşamasında mümkün olmamakta, genellikle eylemler emniyeti suiistimal suçu kapsamında değerlendirilmektedir. Ancak bu suçun Ceza Kanunu’ndaki müeyyidesi, verilen milyonlarca dolar zararın karşılığında hafif kalmakta, sonuçta verilecek cezalar kamu vicdanını tatmin etmemektedir. Bu sebeple, bankacılık sektöründe işlenen TCK’nun 510 uncu maddesindeki bu tip suçlar açısından, cezaların tatminkar seviyede arttırılması uygun olacaktır.

BDDK, harcamaları ve bütçesi yönünden özel denetime tabi olmakla birlikte işlem ve kararları açısından yargı denetimi dışında herhangi bir teftiş ve denetime tabi bulunmamaktadır. Kuruma intikal eden, bankacılık sektörü ile ilgili mevzuata aykırılıkları düzenleyen murakıp raporları bu Kurul’da görüşülüp sonuca bağlanmaktadır. Bu görüşmelerde varılan kanaatlere göre, Bankalar Kanunu uyarınca, suç teşkil eden konuların Cumhuriyet savcılıklarına intikal ettirilmesi veya doğrudan Cumhuriyet savcılıklarına intikal eden soruşturmalarda soruşturma izni verilmesi BDDK’nun iznine bağlı bulunmaktadır. (Madde 24/1)

BDDK, bazen Cumhuriyet savcılıklarınca vaki başvurular üzerine veya kendisine intikal eden suç duyurularını çeşitli mülahazalarla izin vermemek suretiyle, yargı makamları tarafından soruşturulmasına engel olabilmektedir. Bu durum, yolsuzluklarla etkin mücadeleye mani olabildiği gibi, idarenin yargının yetkisini kullanması sonucunu da doğurmaktadır. İzin vermeme kararlarının, otomatik olarak, Danıştay denetimine tabi olması gerekmektedir.

Ayrıca, banka müfettişlerinin yeterli iş güvencelerine sahip olmamaları nedeniyle iç denetim işlevi uluslararası denetim standartlarından olan “bağımsızlık” ve “tarafsızlık” ilkelerine uygun olarak, yeterince yerine getirilememekte, mali bünyedeki zafiyetler gözden kaçabilmektedir. Bu nedenle, Bankalar Kanunu’nun 9/4 üncü maddesinde uygun değişiklikler yapma ihtiyacı vardır.

3.1.5.5. 1156 SAYILI KANUNA MUGAYİR TAHAKKUK VE TEDİYE MUAMELATINI İHBAR EDENLERE İKRAMİYE İTASINA DAİR KANUN

Bu kanun, 25.06.1927 tarihinde yürürlüğe girmiş olup, kanuna aykırı şekilde Hazine zararına olarak ödenen veya ödeme emrine bağlanan usulsüz işlemleri ihbar edenlere ikramiye verilmesini düzenlemektedir. Bu kanun yeterince uygulanmamaktadır.

Bu kanuna idarece işlerlik kazandırılması, yolsuzlukların ortaya çıkarılması ve önlenmesinde etkili olacaktır.

3.1.5.6. 3628 SAYILI MAL BİLDİRİMİNDE BULUNULMASI, RÜŞVET VE YOLSUZLUKLARLA MÜCADELE KANUNU

Mal bildirimi vermek zorunda olan geniş kesimler arasında; siyasi nitelikleri nedeniyle, “Her türlü seçimle iş başına gelen kamu görevlileri” ile “Siyasi Parti Genel Başkanları” sayıldığı halde, aynı siyasi nitelikleri gereği siyasi partilerin merkez yönetimleri ile il ve ilçe örgütlerinde başkan ve üye olarak görev alanların kanun kapsamında olmamaları bir eksiklik olarak düşünülmektedir.

3628 sayılı Kanunun en önemli hükümlerinden birisi, son olarak verilen mal bildirimlerinin yetkili merci tarafından daha önceki bildirimler ile karşılaştırılması yükümlülüğüdür. Ancak bu yükümlülük içindeki inceleme görevinin, hangi ölçülere göre yapılacağına dair açıklayıcı düzenlemeler mevcut değildir.

Böyle bir düzenlemenin olmayışı, kanunun amaç ve ruhuna aykırı düşmektedir. Bununla birlikte, kanunun dördüncü maddesinde “haksız mal edinme” ara başlığı altında ilgilinin sosyal yaşantısı bakımından, geliriyle uygun olduğu kabul edilemeyecek harcamalar şeklinde ortaya çıkan artışların; bu kanunun uygulamasında haksız mal edinme sayılacağı belirtildiği halde, yönetmelikte, bu harcamanın nasıl tespit edileceği ve bu tespite kimlerin yetkili olduğu hususunda da hükümler yoktur.

Kanunun üçüncü maddesi; kamu görevlilerinin genel anlamıyla “Türk uyruğunda” olmayan herhangi bir özel veya tüzel kişi veya kuruluştan aldıkları belli bir değerin üzerinde değere sahip hediyelerini kendi kurumlarına teslim etme zorunluluğunu getirdiği halde, Türk uyruğunda olan kişi ve kuruluşlardan kabul edilebilecek hediyeler ile ilgili bir düzenleme getirmemiştir.

Buna karşılık, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 29 uncu maddesiyle kamu görevlilerinin hediye kabul etmeleri tamamıyla yasaklanmıştır. Ancak bu yasaklamaya rağmen, kamu görevlilerinin iş sahiplerinden hediye kabul etmeleri, hatta yönetici konumundaki kamu görevlilerine çok yüksek değerleri bulan hediyeler getirilmesi neredeyse olağan hale gelmiş; bazı içtihat kararlarında bile, kabul edilen hediyenin değerine göre bunun rüşvet olup olamayacağı hususunda görüş belirtilmiştir. Bu durumlar göz önünde tutularak, ilgili maddenin yeniden düzenlenmesi ile uygun görülürse bu nev’i alınacak hediyelerden belli bir değerin üzerinde olanların da kuruma teslim edilmesi yoluna gidilmelidir.

Mal bildirimlerinin verilme zamanını belirleyen altıncı maddenin (d) bendi, mal varlığında önemli bir değişiklik olduğunda, mal bildiriminin bir ay içinde yenilenmesini şart koşmaktadır. İlgili yönetmelikte, mal varlığındaki bu önemli değişikliği, kendilerine aylık ödenenlerin net aylık tutarının, aylık ödenmeyenlerin ise genel idare hizmetlerinin birinci derece birinci kademesindeki şube müdürüne ödenen net aylığın beş katından fazla olan değişiklik şeklinde belirlenmiştir. Bununla birlikte, günümüz ekonomik koşullarında günden güne değer kaybeden tasarruflarını çeşitli şekillerde değerlendirmeye çalışan kamu görevlisinin bu değişiklikleri bir ay içinde bildirmesi durumunda, belki de bir yıl içinde birkaç mal bildirimi verme zorunluluğu doğacaktır. Bu nedenle, bu sürenin makul bir hale getirilerek, yükümlünün zamanında mal beyanında bulunmamak gibi bir suçlamayla karşı karşıya kalması önlenmelidir. Ayrıca, bildirimlerin beş yılda bir yenilenmesi de kanımızca uzun bir dönemdir. Bu sürenin, orta ve üst yönetim kademelerinde görev yapanlar için iki yıla indirilmesi, bildirim formlarının önceki yıllar bildirimleri ile kıyaslamaları içerecek ve değişmelerin nedenlerini, artışlarının kaynaklarını gösteren bir yapıya kavuşturulması çok yararlı olacaktır. Mal bildirimlerinin üst görevlere atamalarda değerlendirilen, atama kararlarını etkileyen ve işlemin vazgeçilmez koşulu haline getirecek yasal düzenlemeler mutlaka yapılmalıdır.

Ayrıca, “Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun,” “Gümrük Kanunu” ve benzeri kanunlarda olduğu gibi bu kanunun uygulanmasında da, ihbarı doğru çıkan muhbire ikramiye verilmesi düşünülebilir. Yukarıda değinmeye çalıştığımız düzenlemeler yanında, “ihbar ikramiyesi” hususunda da mevcut kanuna bir ilave yapılması, yolsuzlukları önlemede etkin olabilecektir.

Terkib-i Bend

0
Ziya Paşa

Ziya Paşa, bu bendinde Osmanlı yönetimindeki yozlaşmayı, yöneticilerin halka zulmetmesini, yargıdaki tarafgirliği, rüşveti ve ikiyüzlülüğü sert bir dille eleştirmiştir. Şair, adaletin tarafsızlık, dürüstlük ve vicdan ilkelerine dayanması gerektiğini vurgulamış; hâkimin aynı davada taraf, tanık veya yürütücü konumuna düşmesini adaletin inkârı olarak nitelemiştir. Rüşvetle elde edilen serveti ahlaken değersiz saymış, insan olmanın ölçüsünü ise başkalarının acılarını paylaşmak, kötü niyetten uzak durmak ve kişi kendi çıkarı söz konusu olduğunda dahi adaletle hareket etmek şeklinde tanımlamıştır. Toplumsal yozlaşmayı anlattığı bu ünlü eserinde, büyük rüşvet alan güçlü kişilerin el üstünde tutulduğunu, küçük hırsızların ise cezalandırıldığını hür bir dille hicretmiştir.

 

TERKÎB-İ BEND

Gadr ede reâyâsına vâlî-i eyâlet,
Bir eyalet valisi (yönetici), yönetimi altındaki halka zulmederse,

Dünyâda vü ukbâda ne zillet ne rezâlet.
Bu, dünyada da ahirette de büyük bir alçaklık ve rezalettir.


Lâyık mıdır insân olana vakt-i kazâda,
Hüküm verme zamanında gerçek bir insana yakışır mı,

Hak zâhir iken bâtıla hükm ile imâlet?
Hakikat apaçık ortadayken hükmü bâtıla (haksızlığa) çevirmek?


Kâdı ola da’vâcı vü muhzır dahî şâhid,
Hâkim aynı zamanda davacı, mübaşir ve şahit olursa,

Ol mahkemenin hükmüne derler mi adâlet?
O mahkemenin verdiği hükme adalet denilebilir mi?


Ey mürtekib-i har bu ne zillet ki çekersin,
Ey rüşvet alan eşek! Bu nasıl bir alçaklıktır ki katlanıyorsun,

Birkaç guruşa müddet-i ömrünce hacâlet.
Birkaç kuruş uğruna ömrün boyunca utanç çekiyorsun.


Lâ’net ola ol mâle ki tahsîline ânın,
Lanet olsun öyle mala ki onu kazanırken,

Yâ dîn ola yâ ırz u yâ nâmûs ola âlet.
Ya din, ya iffet ya da namus araç edilmiş olsun.


Âdem olanın hayr olur âdemlere kasdı,
Gerçek insanın amacı insanlara iyilik etmektir.

İnsanlığa insanda budur işte delâlet.
İnsanda insanlığın en açık göstergesi işte budur.


İnsan ona derler ki ede kalb-i rakîki,
İnsan denilen kimse, yumuşak ve merhametli bir kalbe sahip olandır.

Âlâm-ı benî-nev’ ile kesb-i melâlet.
Bütün insanlığın acılarıyla kederlenen kişidir.


Âdem ona derler ki garazdan ola sâlim,
İnsan denilen kimse, kin ve kötü niyetten uzak olandır.

Nefsinde dahî eyleye icrâ-yı adâlet.
Kendi nefsi söz konusu olduğunda bile adaletle davranandır.


Sâdık görünür kisvede erbâb-ı hıyânet,
Hainler dış görünüşte sadık insanlar gibi görünebilir.

Mürşid sanılır vehlede ashâb-ı dalâlet.
Sapkın kimseler bile bir an için doğru yolu gösteren kimseler sanılabilir.


Ekser kişinin sûretine sîreti uymaz,
Çoğu insanın dış görünüşü, gerçek karakteriyle uyuşmaz.

Yâ Rab! Bu ne hikmettir, İlâhî! Bu ne hâlet!
Allah’ım! Bu nasıl bir hikmet, bu nasıl bir hâldir!


Ümmîd-i vefâ eyleme her şahs-ı dagalde,
Her sahtekâr kişiden vefa bekleme.

Çok hâcıların çıktı haçı zîr-i bagalde.
Nice hacı görünen kimselerin koltuğunun altından haç çıktı; yani göründükleri gibi olmadıkları ortaya çıktı.

 

Felsefe Dergisi Manifestosu

0
Felsefe Dergisi

Felsefe Dergisi Manifestosu, uzun bir aradan sonra yeniden yayın hayatına başlayan dergi yayın kurulu tarafından ilan edilmiştir.

Felsefe Dergisi, 1972 yılında Prof. Dr. Afşar Timuçin‘in yönetiminde yayın hayatına başlamış, Türkiye’de felsefi düşüncenin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuş köklü bir dergidir. Kesintiler olmakla birlikte 12 Eylül darbesine kadar yayınlanmıştır. 1985 yılında tekrar Afşar Timuçin yönetiminde çıkan dergi 1986 yılında Aziz Çalışlar yönetiminde tekrar yayınlanmaya başlamış ve yayınına 1990 yılına kadar devam etmiştir. Birçok sayıya imza atan dergi, 1990 yılında yayımlanan 32./33. sayısıyla yayın hayatına ara vermiştir.

Uzun bir sessizlik döneminin ardından, Felsefe Dergisi Manifestosu aracılığıyla yeniden yayın hayatına dönen dergi, bu defa çevrimiçi bir sosyal girişim olarak yapılandırılmıştır. Derginin yeniden doğuşu, yalnızca bir yayın faaliyeti değil; aynı zamanda felsefeyi yaşamın merkezine taşıma ve herkes için erişilebilir hale getirme amacını taşıyan bir kültürel harekettir.

Yeni dönemde “Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları” başlığıyla sürdürülen yayınlar, Türkçe felsefeye özellikle diyalektik bir yaklaşımla katkı sunmayı hedeflemektedir. Dergi, felsefi bilgeliği yalnızca akademik çevrelere değil; aynı zamanda mutlu, anlamlı ve tatmin edici bir hayat arayışında olan tüm bireylere ulaştırma misyonunu taşımaktadır.

Felsefe Dergisi Manifestosu

Felsefe Özgürlük Bilimidir – Felsefe Dergisi Yayın Hayatına Yeniden Başlıyor

Felsefe Dergisi yayın hayatına 35 yıllık aradan sonra Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları adı altında yeniden başlıyor. Aralık 1972 yılında Prof. Dr. Afşar Timuçin’in yönetiminde yayın hayatına başlayan Felsefe Dergisi, 1980 yılında 12 Eylül askeri darbesi tarafından kapatılmıştır. Altı yıl sonra Haziran 1986 tarihinde Aziz Çalışlar’ın editörlüğünde yayın hayatına yeniden başlayan Felsefe Dergisi, Oğuz Özügül’ün de editörlüğünde 1990 yılına kadar devam etmiştir. Derginin son olarak 32./33. sayısı yayınlanmıştır.

Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları, Mayıs ve Kasım aylarında olmak üzere yılda iki defa yayınlanacaktır. En başta Türkçe felsefe dünyasını her bakımdan zenginleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla önce dijital olarak herkese açık bir şekilde yayınlanması planlanmaktadır. Ayrıca çevrim içi ve/veya yüz yüze ulusal ve uluslararası konferanslar, sempozyumlar ve çalıştaylar düzenleyecek, farklı kanallar üzerinden felsefenin ve bilimlerin sorunlarını ilgilendiren konularda farklı dillerde yayınlar yapacaktır.

Felsefe Dergisi’nin yayın hayatında kesintiler olmuş ve son olarak yayın hayatını 35 yıl önce durdurmuş olsa da; Türkçe Felsefeye telif yazılarla ve değişik dillerden yapılan çevirilerle çok büyük hizmetler vermiştir. Dergimiz gelecek yıl Mart ayında 53. yılını kutlayacaktır. Dergiyi 50. yılında yayınlamayı, hatta geniş çaplı uluslararası bir konferansla kutlamayı çok arzuladık, fakat olanaklarımız ancak şimdi el veriyor. Gelecek yıl Mayıs ayında 34. sayısını yayınlayarak bunu kısmen telafi etmeyi umuyoruz. Derginin yayınlanmasına Türkçe Felsefenin Macit Gökberk, Selahattin Hilav, Hilmi Yavuz, Uluğ Nutku, Afşar Timuçin gibi büyük kurucu isimleri aktif olarak katılmıştır. Felsefe Dergisi’ni yeni adıyla yayınlarken bu kurucu mirası eleştirel, yani diyalektik olarak sahipleniyoruz ve kapsayıp aşarak derinleştirerek sürdürmek istiyoruz.

Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları, yayın hayatına bütün insanlığın yaşadığı büyük ekonomik, politik, etik ve ekolojik, kısacası toplumsal, kültürel, ahlaki ve estetik bakımdan büyük bir anlam ve değer krizinin tüm insanları var olmak mücadelesiyle karşı karşıya getirdiği koşullarda başlıyor. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde insanlık, tarihinin en derin ve en tehlikeli genel  krizlerinden birini yaşıyor. İnsanlığın içinde bulunduğu derin genel krizle birlikte ekonomik, ahlak, sanat, estetik, inanç, bilimsel, toplumsal yaşam; kısacası insanın yaşamına içerik ve anlam kazandıran her şey, eş deyişle insan yaşamının kendisi giderek daha çok değersizleşmektedir. Geçen her gün tam bir nihilist durumun hâkim hale geldiğine tanık oluyor.

İnsanın varlığı hâkim postmodern-neoliberal ideolojiye göre kurgulanan “yeni” insan tipi açısından yalnızca kâr, çıkar, yarar ve kazanç bağlamında bir önem arz etmektedir. Diğerleri ancak kâr kaynağı olarak çıkar sağlamak için iş görüyorsa bir anlam ifade etmektedir. Bu çerçevenin dışına düşen her kim olursa olsun herkes kelimenin gerçek anlamında “hiçbir şey” olarak işlem görmekte ve “değersiz” olarak alınmaktadır. Bu koşullar altında insanlığın Nazi toplama kamplarının geniş çaplı bir uygulaması ile karşı karşıya olduğunu düşünmeden etmek mümkün değildir.

Birkaç yıl önce dünya çapında yaşanan pandemi, insanlığın içinde bulunduğu bu genel krizi daha belirgin ve daha açık olarak görünür hale getirmiştir. Bölgemizde yaşanan savaşlar yeni bir “dünya savaşı” söylemini daha sıklıkla kullanılır kılmıştır. Hatta güçlü dünya politikacılarının insanlığı bir nükleer savaş ile tehdit ettiğine ve esir almak istediğine tanık olmuşuzdur. İnsanlık bu büyük genel krizin neden olduğu büyük bir çöküş ve yok olma tehlikesine doğru sürüklenip gitmektedir. Bu büyük tehlike, insanlık ve belki de gezegenimizde var olan tüm canlı organizmanın geleceğini ilgilendirmektedir. Bu nedenle insanlık bugün kelimenin gerçek anlamında bir “olmak ya da olmamak” sorunuyla karşı karşıya gelmiştir.

Çağdaş felsefenin kurucuları insanlığın içinde bulunduğu durumu ve tüm ilişkilerinde taşımış olduğu şiddet potansiyelini göz önünde bulundurarak modern insanlık halini ta başından beri “herkesin herkese karşı savaşı” ve “olmak ya da olmamak” durumu olarak belirlemiştir. Bu durumda ‘insan insanın kurdu’ olmaktan başka bir şey olamazdı. Bugün bu durum insanlık, diğer tüm canlılar ve genel olarak doğa bakımından gerçek anlamda çok acil hayati bir öneme sahiptir.

İnsanlığın genel krizi felsefenin hep alacakaranlığı olmuştur. İnsanlığın küllerinden yeniden doğuşu felsefenin de yeniden kendisine gelişinin ve kuruluşunun önkoşuludur. Felsefe insanlığın kâinatta veya evrende varlığına akla dayalı bir anlam kazandırma çabasının bir ürünü olarak varolmuştur. Akıl, çağımızı tüm çelişkileriyle ve çelişkilere içkin çözüm potansiyelleriyle kavrayan ve buna dayalı eylem perspektifi sunmakla yükümlü olan felsefenin en önemli aracıdır. Bu, felsefenin tüm bilimleri temellendirici ve ereği bilimselleştirici özgürlük bilimi olmasından kaynaklanır. Mevcut değer ve anlam krizinin bugün derinleşerek yıkıcı bir şekilde yaşanıyor olmasının nedeni, modern insanın başından beri çelişkili pratiğinde ve derme çatma olan dünya tasarımında birliğin ve bütünlüğün çökmüş olmasıdır. İnsanlık dünya çapında akla dayalı barışı ve özgürlüğü mümkün kılan yeni bir birlik ve bütünlük arayışı içindedir. Bu durum en başta felsefeyi göreve çağırmaktadır. Fakat özellikle Türkçe felsefede son 30-40 yıldır bilimsel gelişmenin çok gerisinde kalınmıştır. Bilim düşmanı Heideggerci ve başka mistik ve teolojik varlık teorileri üzerinden irrasyonel bir varlık ve anlam tartışması hâkim kılınmıştır. Perspektifinde ve içeriğinde özgürlük olmayan Nietzscheci güç istencini buna sanki bir çözümmüş gibi sunulmuştur. Ama bu, bugünkü zaten hâkim rekabetçi günlük pratiği onaylamaktan başka bir anlama gelmemektedir. Thomas Hobbes, “herkesinherkese karşı savaşı” anlamına gelen bu durumu “doğa durumu” olarak tanımlamıştır –ki bu, akıl dışı olan, akıl ile düzenlenmemiş, kendiliğinden oluşmuş olan anlamına gelmektedir. Kendiliğinden oluşmuş akıl dışı durum, “normal” durummuş gibi sunulmak istenmektedir.

Mitolojiler de kendi dönemlerinde bir anlam krizinin bir ürünü olarak doğmuştur. Hesiodos’un kendi coğrafyasında tüm kültürlerin büyük bir sentez denemesiyle rasyonelleştirdiği mitolojinin çökmesiyle, mitoloji kendi içinde oluşturduğu akıl (logos) potansiyelini serbest bırakmıştır. Felsefi düşüncenin habercisi olan Thales, mevcut durumda içinden çıkış aranan krizin aynı zamanda köken, geçmiş ve gelecek ile de doğrudan ilgili olduğunu ve bunun ancak logosa dayalı olarak çözülebileceğini göstermiştir. Epiküros’un insanın mutluluğu için gerçek doğanın incelenmesi gerektiğine dair talebi neredeyse tüm antikler için geçerlidir ve bu, felsefenin başından itibaren ontolojik bir kuruluş arayışı içine girdiğini göstermektedir.

Arkhe sorusu bir varlık sorusudur. Eş deyişle Arkhe sorusu ontolojik bir sorudur. Arkhe sorusu, sonra, bir epistemolojik sorudur. Arkhe sorusu tüm pratik yaşamımızı ilgilendiren, dünyanın varolma tarzına dair bir anlam, dolayısıyla ahlak sorusudur. Arkhe sorusu çöken hâkim çokluğun birliğini yeni ve daha ileri bir çokluğun birliğini kurmayı, daha üst seviyede yeni bir bütünlük oluşturmayı ve böylelikle dünyaya ve yaşama yeni bir anlam kazandırmayı amaçlamış olmanın sonucu oluşan dünyayı değiştirmeye dair bir sorudur. Platon ve Aristoteles ile sınırlı olmayan Atina klasik felsefe sistemleri bu arayışın üst uğrağıdır. Aristotles tüm antik tartışmayı ansiklopedik bir bakışla sentezlerken varlığı hem oluşum hem süreklilik ve hem de kopuş olarak kurgulamıştır. Buna göre çokluk ve birlik ontolojik bir zorunluluktur. Bilgi, ontolojik sürecin gerçekçi epistemolojik kurgulanışı olarak ortaya konmuştur. Bilgi varlığın bilgisidir. Çağımızda felsefede varlığın ontolojik kurgusunda antik akıl emeğinin ulaşmış olduğu bu seviyenin gerisine düşülemez. Felsefe ta başından beri ontolojik olarak temellendirilmiş olmaya dair formüle edilmiş olan bu talebinden vazgeçemez.

Descartes’ın evrende varolan her şeyin varlığının her şeyin varlığına bağlı olduğuna dair önermesi, Stoacı bir fikir olmasına karşın bilimsel modern dünya görüşüne dayanak oluşturur. Kopernik Devrimi ile güneş merkezli dünya tasarımı temellendirilmiş ve böylelikle insanın evrende imtiyazlı olduğuna dair yaratılış mitosuna dayalı efsane son bulmuştur. İnsan da evrende her varolan varlık gibi bir varlıktır. Dolayısıyla insanın evrende imtiyazlı bir varlık olduğuna dair söylem bir mittir.

İnsan da evrende varolan her şey gibi basit bir ayrıntıdan başka bir şey değildir. Fakat insan evrenden nesnel gerçekliğe anlam kazanabilmektedir ve ona kendi perspektifinden diğer canlıları ve doğanın gereksinimlerini göz önünde bulundurarak anlam katma kapasitesine sahiptir. Bunu mümkün kılan içimizdeki ahlak yasasıdır. Galileo Galilei’nin eylemsizlik yasasını temellendirmesiyle evrene dair Skolastik statik kurgunun yerini devinen bir evren tasarımı almıştır. Böylelikle insanın evrende varlık nedenine dair yaratılış mitosundan kazanılan (tanrı ve insan merkezci) anlam geçerliliğini yitirmiştir. Ancak bu kendi kendine devinen varlık görüşüne dayalı olarak, modern felsefenin üst uğrağı olan Hegel felsefesi çerçevesinde, insanın evrende varlığının anlamının özgürlük olduğu gösterilebilmiştir.

Evren kendiliğinden bir anlam sunmuyor. Evrene ve böylelikle evrende kendi varlığına anlam veren insandan başkası değildir.

Descartes “düşünüyorum, o halde varım” ilkesinin evrende, Hobbes ise insanın özgürlüğünün doğada temellendirildiğini modern felsefenin kuruluş aşamasında hâlihazırda göstermiştir. Hegel’in varlık kurgusuna göre, kendisini hareket ettirebilmek için kendi hareket gücünden başka aşkın bir güce ihtiyaç duymayan varlık, ancak kendi hareket kapasitesini kendisinde barındıran varlıklar varedebilir. Bu nedenle insanın özgürlüğü doğada, yani varlıkta temellendirilmiştir. Bu nedenle Locke, insanın şu veya bu kapasitesinin değil, bir bütün olarak aklıyla, vicdanıyla ve iradesiyle eylemde özgür olması gerektiğini talep etmiştir. Ne var ki, doğa bir özne gibi işlese de; doğada bir erek bulunmaktadır.

Kant’tan beri açıkça ifade edildiği gibi, doğa sanki bir özne gibi işlemektedir, fakat ereksel olmayan erekselliği doğayı bir özne olarak tanımlamayı mümkün kılmamaktadır. Evrende her şey birbiriyle ilişkili olsa da hiçbir şey başka bir şey için yaratılmamıştır. Hiçbir şey başka bir şeyin varlığı için varedilmemiştir. Hiçbir şey insanın varlığı için de yaratılmamıştır. Her şey kendiliğinden varolmuş ve evrim dolayısıyla değişerek gelişmiştir.

Heideggerci statik tasarımında olduğu gibi, varlığa antropomorfik özellikler yükleyip, onu konuşturan, ona varlığın anlamını söyleten mevcut varlık tasarımları bilim dışı ve irrasyoneldir. İrrasyonelizm, anti-felsefi yıkıcı bir ‘düşünce’ hareketidir ve kendisini felsefe tarihinde gücüne göre bazen felsefenin içinde yıkıcı güç olarak bazen de felsefenin dışında sanki asıl felsefeymiş gibi felsefeye, yani logosa dayalı düşünme tarzına karşı konumlandırarak varolmuştur. Rasyonel varlık tasavvurunda Spinozacı yaklaşımın ve rasyonel felsefe tasarımında Hegel’in gerisine düşülemez.

Modernler tarafından “ikinci doğa” olarak tanımlanan ve antikler tarafından physis, yani doğada ve aynı zamanda doğa karşısında nomos olarak belirlenen kültürel-toplumsal alan, bir ilişkiler, eylemler ve değerleri içeren erekler bütünüdür. Toplumun kavramlaştırılması konusunda Protogoras’tan beri biriken bu Aristotelesçi yaklaşımın gerisine düşülemez. İnsanın özgürlüğü doğada temellendirilmiştir, fakat onun toplumdaki özgürlüğünün yine onun kendisi tarafından temellendirilmesi ve kurulması gerekmektedir. Felsefe mevcut en son bilimsel bilgilere dayanarak genelleştirip kurguladığı dünya tasarımı dolayısıyla insanlığı dünyada özgürlüğünü gerçekleştirme konusunda yönlendirmekle yükümlüdür. Bu onun teorik olduğu kadar pratik bir özgürlük bilimi olma özelliğinden kaynaklanır. Kant, kendisini teoriye indirgeyen, eylem alanını sadece teori ile sınırlayan felsefi uğraşı haklı olarak basit bir ‘düşünce oyunu’ olarak tanımlamıştır.

Modern felsefe, Yeniçağ ve Modernlik koşullarında bir dünya tasarımı sunarken merkezinde bireyin öznelliğini temellendirme çabası olan Helenist felsefenin bir sentezine yönelir. Şüpheci düşünceyi dönüştürerek diyalektik düşünce çerçevesine yerleştiren modern filozoflar, insanı diyalektik bütüncül bakışla hem teorik hem de pratik varlık olarak kavramaya çalışır. Modernler insanlığın dünyada özgürlüğünün kurgulanması ve kurulması konusunda teorik kavrayışı, insanlık halini bir çelişkiler ve çatışkılar bütünü olarak ortaya koymaya kadar getirmiştir. Modern insanlık hali Hobbes tarafından ta başından itibaren kendinde büyük yıkıcı şiddet potansiyelleri barındıran bir savaş hali olarak betimlenmiştir. Kant, ahlaklılığı gönüllü ve özgür eylem alanı olarak belirlerken; bu eylemleri yargılayan formel hukuk alanının ilkesini mutluluk değil, cezalandırma olarak teşhis ederek, erdem ve yargı alanlarının çatışık durumuna dikkat çekmiştir. Hegel, modern insanlığa dair bu gözlemi geliştirerek modern insanlık halini bireyin vicdan hukuku ile toplumsal ahlaklılığın çelişkili trajik hali olarak ortaya koyar.

Marx, insanlık halini yeniden kurgularken, geleneksel olarak yapıldığı üzere doğayı zorunluluk ve toplumu özgürlük alanı olarak birbirinden ayrı bir şekilde belirlememiştir. Bu düalist yaklaşıma karşı diyalektik ilişkisel bir bakış geliştirmiştir. Marx üretim alanını zorunluluk alanı olarak belirlemiştir. Üretim alanı, doğal ilişiklerin ve toplumsal ilişkilerin kesişim noktasında ortaya çıkan, insanın iradesini ona tâbi kılmak zorunda olduğu alandır. Kültür, emek dolayısıyla üretim sonucu oluşur. Özgürlük alanı, üretim dolayısıyla mümkün olan, fakat üretim alanının ötesinde beliren ve insanın kendisini özgür iradesiyle ortaya koyduğu alandır. Sanat, zorunluluk alanı dolayısıyla mümkün olan bu özgürlük alanında oluşur. İnsanlık hali bu bütünlük içinde temelde olan ve onun üzerinde şekillenen ile birlikte kavrandığı oranda toplumsal ilişkilerdeki tüm çarpıklıklar, çelişkiler ve çatışmalar kaynaklarıyla birlikte kavranabilir ve açıklanabilir. Marx, insanlık haline dair bu bütüncül yaklaşımıyla zorunluluk alanının özgürleşmesine bağlı olarak özgürlük alanının da tahakküm ilişkilerindenarındırılabileceğini göstermiştir.

Modern devletin kaynağı kendisini mülkiyet problemi olarak ifade eden üretim ilişkilerinde gözlemlenen sınıfsal çelişkidir. Bu çelişkinin toplumsal ilişkiler bakımından yaygın izdüşümünü, toplumun ezici çoğunluğunun üretmesine karşın kendisini gerçekleştirmek için gerekli araçlardan yoksun olmasında görür. Adam Smith modern işbölümünü bir yandan insanı insanlıktan çıkaran, insanın insana dair tüm yetilerini çökerten bir durum olarak betimlerken, diğer yandan büyük kavgayı bir efendi-köle savaşı olarak ortaya koymuştur. Sınıf teorileri benden çok önce vardı diyen Marx, zamanı insanın kendisini gerçekleştirdiği mekân olarak belirler. Fakat aynı zamanda modern toplumda zamanın emekçi insanın emeğinin ücretlendirilmesi için bir ölçü olarak kullanılıyor olmasını, emeğin ontolojik ve teleolojik yaratıcı işlevini tersine çevirdiğini gösterir. John Miller, insanın insan tarafından köleleştirilmesinin temelinde kadının erkek tarafından köleleştirilmesinin yattığını göstererek sorunun kaynağının mülkiyet ilişkileri olduğunu ortaya koyar. Kadının köleleştirilmesi onu kamusallığın dışına itmiş ve eve hapsolmaya mahkûm etmiştir. Mary Wollstonecraft, kadının kamusallığını temellendirirken, böylelikle aynı zamanda aşkın özgürlük sorununu insanlığın gündemine taşımıştır.

Engels, toplumsal varlığın ontolojisinin sorununu emeğin ve aşkın özgürlük problemi olarak belirlemiştir.

Tasavvuf çerçevesinde ve şiir geleneğinde de olsa yeryüzünü gerçeğin, aşkın, dostluğun, kardeşliğin, dürüstlüğün, emeğin, sömürüyle değil, alın teriyle akla ve bilgeliğe dayalı yaşamanın yeryüzü yapma düşüncesi Türkçe Anadolu düşünce geleneğinde mevcuttur ve bu bakımdan birçok yanıyla Anadolu kaynaklı felsefe tarihi, bu geleneğin vasiyetinin de gerçekleştirilmesi anlamına gelmektedir. Türkçe felsefe mirası Tanzimat’tan beri birikerek gelmiştir ve özellikle 20. yüzyılda ortaya konan felsefi emek ile biçim kazanmaya başlamıştır.

Çağdaş felsefi düşünce Descartes ve Hobbes’tan beri insanlık halinin başlıca sorununu toplumsal varlığın ontoloji problemi olarak belirlemiştir. Hegel’in felsefe sistemi bu problemin kurgulanması ve kavramlaştırılmasında doruk noktasını oluşturmaktadır. 20. yüzyılda yapılan ontoloji araştırmalarının ve yürütülen tartışmaların ışığında varlık kavramı yakından tanımlanmıştır. Varlık bundan böyle artık genel olarak tanımlanmak yerine daha yakından kavranmış ve organik olmayan, organik olan ve toplum olarak katmanlara ayrılmıştır. Bu katmanlar iç içe geçmektedir, birinden diğerine zorunlu geçişler bulunmaktadır. Bilimsel bilginin ışığında bu katmanların her birinin kendisine has yasallığı vardır. Bu genel ontolojiye dayalı toplumsal varlığın ontolojisi Lukács tarafından emek ontolojisi olarak belirlenmiştir. Modern çağda emek, bağımlı ücretli, özgür olmayan emektir. Emeğin ücretli halinin bağımlılığı, modern çağda toplumsal varlığın ontolojik tutsaklığına işaret eder. Bu nedenle emeğin bağımlı halinden kurtarılıp özgürleştirilmesi, toplumsal varlığın ontolojik kurtuluşuna ve insanlığın her bakımdan yeniden kuruluşuna denk gelmektedir.

Bu bütünlüklü yeniden kuruluş aynı zamanda iklim ve ekolojik problemlerinin çözümü, sanatın metalaştırılmış halinden, ahlaklılığın yabancılaşmış halinden kurtarılması, insanın uzva indirgendiği teknolojiyle ilişkisinin tersine çevrilip yeniden düzenlenmesi ve bilimlerin sonuçlarının kötüye kullanmasını engellemek için bir çıkış olacaktır. Yapay zekâ insanın yarattığı kendi doğal zekâsının ürünüdür. Teknolojinin de özgürleşmesi anlamına gelen toplumsal varlığın ontolojisinin özgürleşmesi, insanı kendi emeğinin ürünü olan yapay zekâ karşında kapıldığı ve gelecek korkusuyla başat giden bu korkudan da kurtaracaktır. Felsefe Dergisi, insanlığın içinde bulunduğu derin anlam krizinden çıkış için gerekli olan yeni bir dünya tasarımının şekillenmesine bu perspektiften katkı sunmak için yayın hayatına yeniden başlamaktadır.

Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları, kendisini uzun ve zengin tarihi olan büyük diyalektik felsefe geleneği içinde görmektedir. Diyalektik bakış; formel ve içeriksel, teorik olduğu kadar pratik, tümeli de tikeli de aynı zamanda sürekli bir oluşum, her şeyi bir oluşum, varoluş, yokoluş ve yeniden varoluş olarak kavrayan, nedensel-süreçsel-sonuçsal düşünen bir bakışa sahiptir. Bu nedenle diyalektik, felsefi düşünce çerçevesinde tarihsel olarak geliştirilmiş olan en kapsamlı ve en gelişkin felsefe aracı olarak görünmektedir. Zira diyalektik Herakleitos’tan beri gösterilmeye çalışıldığı üzere doğada, toplumda ve düşüncede aynı zamanda farklı biçimlerde geçerli olan bir hareket yasasıdır. Bu nedenle Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları, Türkçe felsefeye öncelikle diyalektik bir bakışla katkı sunmayı amaçlamaktadır.

Felsefe Dergisi

Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadeleye İlişkin Davranış Kuralları

0

Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadeleye İlişkin Davranış Kuralları, Uluslararası Ticaret Odası tarafından 1996 yılında kabul edilmiştir.

Bu kurallar,

  • Rüşvet ve yolsuzluktan kaçınmayı,
  • Yasalara uyum sağlamayı,
  • Etik bir iş kültürünü teşvik etmeyi,
  • Uygun iç denetim sistemlerinin kurulmasını tavsiye etmektedir.

Bu sayede, dünya genelinde işletmelerin etik ve şeffaf bir şekilde faaliyet göstermesi hedeflenmiştir. Kurallar, uluslararası ticarette adil rekabetin sağlanması ve iş dünyasında etik standartların korunması için oluşturulmuştur. Belgede, yolsuzluk ve rüşveti önlemeye yönelik temel ilkeler ve işletmelerin bu tür yasa dışı faaliyetlerden uzak durmalarını sağlayacak uygulamalar yer almaktadır. ICC’nin bu kuralları, küresel ticarette iş etiğini teşvik eden bir rehber niteliğindedir

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] Uluslararası Ticaret Odası(International Chamber of Commerce), dünya çapında 140 ülkenin şirketlerinin temsil edildiği uluslararası örgüttür. Dünyanın en büyük ve en çok temsil eden iş örgütüdür. Örgütün merkezi Paris’tedir.[/box]

Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadeleye İlişkin Davranış Kuralları

Davranış kurallarının uluslararası iş ilişkilerinin kendi kendine düzenlenmesinin bir metodu olması ve bu kuralların devletler tarafından da desteklenmesi amaçlanmaktadır. Bu kuralların işletmeler tarafından gönüllülük esasına göre kabul edilmesi, ister işletmelerle kamu kurumları arasında isterse işletmelerin kendi aralarında olsun, yalnızca iş ilişkilerinde yüksek düzeyde bir dürüstlük standardının teşvik edilmesine yol açmayacak; bunun yanı sıra, şantaj ve kanunsuz teşebbüslere maruz kalan işletmelerin korunmasına da çok değerli katkılar sağlayacaktır.

Davranış kuralları, doğrudan doğruya bir yasal etkiye sahip olmamakla birlikte iyi ticari uygulamaları oluşturacak genel bir yapıya sahiptir. Yürürlükteki ulusal kanunların etkisini azaltmamaktadır ve ulusal hukuki sistemler değişmez bir yapıda olmadıklarından, bu kuralların sistemlerde gerekli değişikliklerin yapılması ile birlikte yine bu sistemlere tabi olacakları kabul edilmelidir.

İş dünyası her türlü şantaj ve kanunsuzluk ile rüşveti uygun bulmamaktadır. Ancak, dünyanın kimi yerlerindeki mevcut koşullar göz önüne alındığında şantaj ve rüşvete karşı oluşturulacak etkili bir programın aşamalar halinde uygulanması gerektiği kabul edilmelidir. En büyük öncelik politikacılar ile kıdemli bürokratları kapsayan büyük ölçekli şantaj ve rüşvetin sona erdirilmesine verilmelidir. Bunlar demokratik kurumlara büyük bir tehdit oluşturur ve ciddi iktisadi sapmalara yol açarlar. Rutin olayların üstesinden gelmek amacıyla düşük seviyedeki memurlara verilen küçük ödemelere de göz yumulmamalıdır. Yine de bunlar daha küçük problemleri temsil ederler. Üst düzeydeki şantaj ve rüşvet sona erdirildiğinde hükümetteki liderlerin daha ehemmiyetsiz olan yolsuzlukların temizlenmesi için adım atmaları ümit edilebilir.

Temel İlkeler

Bütün işletmeler, kendilerinin kuruldukları ve faaliyet gösterdikleri ülkenin yasa ve düzenlemelerine uymalıdırlar ve bu davranış kurallarının hem lafzına hem de ruhuna uygun davranmalıdırlar.

Davranış kurallarının amacı açısından “işletme” terimi, devlet ya da mahalli idareler tarafından kontrol edilen işletmeler ile bunların iştirak ve bağlı şirketleri de dahil olmak üzere, kar amacı taşısın ya da taşımasın, iş ve ticaretle uğraşan kişi ya da kurumlara karşılık gelmektedir.

Temel Kurallar
1.Madde: Şantaj

Hiç kimse, doğrudan ya da dolaylı yollardan, rüşvet talep edemez veya rüşvet kabul edemez.

2. Madde: Rüşvet ve “Komisyon ve Paylar”

Hiç bir işletme, doğrudan ya da dolaylı yollardan, rüşvet öneremez ya da rüşvet veremez ve herhangi bir rüşvet talebi mutlaka reddedilmelidir.

İşletmeler;

(1)Diğer sözleşmeci tarafın çalışanlarına sözleşme gereği kendisine yapılacak ödemelerin belirli bir yüzdesini komisyon olarak veremez, ya da

(2)Yan mukavele, sipariş veya danışmanlık anlaşmaları gibi diğer teknikleri kamu görevlilerine, diğer sözleşmeci tarafın çalışanlarına, kendi akrabalarına veya iş ortaklarına ödemelerde bulunma kanalı olarak kullanamaz.

3. Madde: Temsilciler
İşletmeler;

(1)Herhangi bir temsilciye ya da acenteye yapılan ödemelerin bu temsilci ya da acente tarafından gerçekleştirilen yasal hizmetlerin karşılığından daha fazlasına denk gelmemesini;

(2)Bu ödemelerin hiç bir kısmının acente tarafından rüşvet olarak veya davranış kurallarının ihlali amacıyla verilmemesini; ve

(3)Kamu kurum ve işletmeleri ile olan ilişki ve muameleler nedeniyle ödemelerin bir kısmını alıkoyan temsilcilerin ad ve yaptıkları işlerin bir kaydının tutulmasını ve bu kayıtların, talep halinde, genel denetçilere ve karşılıklı güven ve itimat ilişkisi içinde daha az yetkiye sahip diğer kamu otoritelerine
verilmesini, sağlamak için gerekli olan tedbirleri almalıdırlar.

4. Madde: Finansal Kayıtlar ve Denetim

(1)Bütün finansal muamelelerin, direktörler kurulunca veya eğer mümkünse buna karşılık gelen bir organ ya da denetçiler tarafından yapılacak teftiş için hazır olacak bir şekilde uygun muhasebe kayıtları tutulmalıdır.

(2)Kayıt dışı hesaplar ya da gizli hesaplar olmamalı ve ilgili muamelenin doğru ve uygun bir kaydı tutulmadan hiç bir doküman düzenlenmemelidir.

(3)İşletmeler mevcut davranış kuralları ile çelişen herhangi bir muamelenin ortaya çıkarılmasını sağlamak amacıyla bağımsız denetim sistemlerinin oluşturulması için gerekli tüm tedbirleri almalıdırlar. Bundan sonra uygun düzeltmelerin yapılmasına olanak tanınabilir.

5. Madde: İşletmelerin Sorumluluğu

Tam yetkili ve sorumlu olan işletmenin yönetim kurulu ya da benzeri bir organı:

(1)Davranış kurallarını ihlal eden işletme adına veya işletme tarafından yapılan herhangi bir ödemeyi engellemeyi amaçlayan uygun kontrol sistemlerini kurmak ve bunları geliştirmek de dahil olmak üzere gerekli tüm adımları atar;

(2)Davranış kuralları ile alakalı şikayetleri periyodik bir şekilde inceler ve bu tip incelemelerin yapılması amacıyla raporların hazırlanması için gerekli olan prosedürleri oluşturur; ve

(3)Davranış kurallarını ihlal eden herhangi bir yönetici ya da çalışana karşı gerekli tedbirleri alır.

6. Madde: Politik Bağışlar

Siyasi partilere, komitelere veya politikacılara yapılan bağışlar yalnızca mevcut kanunlara uygun bir şekilde yapılabilir ve bu bağışların halka ifşa edilmesi için gerekli olan tüm koşullara uyulur. Bu tip tüm bağışlar üst düzey şirket yönetimine bildirilmelidir.

7. Madde: Şirket Kuralları

Bu davranış kuralları genel niteliktedir ve işletmeler, gerekli olması halinde, Uluslararası Ticaret Odası kuralları ile uyumlu olacak şekilde kendi kurallarını oluştururlar ve kendi iş ilişkilerinde bu kuralları uygularlar. Bu kurallar örnekleri bünyelerinde barındırırlarsa faydalı olabilirler ve herhangi bir şantaj ya da rüşvet ilişkisine bulaşmış olan çalışanın ya da görevlinin şirket yönetimine rapor edilmesi için gerekli olan hareket tarzını da belirlemelidirler. Şirketler kendi kurallarının hükümlerinin hayata geçirilebilmesi için açık politikalar, standartlar ve eğitim programları geliştirmelidirler.